Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

0
Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı koordinasyonunda ve Birleşmiş Milletler Mukim Koordinatörlüğü’nün teknik desteğiyle hazırlanmıştır. 

Milenyum Deklarasyonu ile 189 ülke temsilcisi tarafından benimsenen Binyıl Kalkınma Hedefleri, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma çabalarına hız kazandıran yol göstericiler olması ve gelişmiş ülkelerin de bu çabaya katkı sağlamaları için ciddi bir taahhüt oluşturması bakımından büyük önem arz etmektedir.

Binyıl Kalkınma Hedeflerine ilişkin bu ilk Rapor, Türkiye’nin Milenyum Deklarasyonu kapsamında 2015’e kadar üstlendiği hedeflere ilişkin mevcut durumu gösterge temelli olarak değerlendiren kurumsal bir kaynak niteliğindedir. Rapor; yoksulluk ve açlıkla mücadele, temel eğitime erişim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi, çocuk ölümlerinin azaltılması, anne sağlığının iyileştirilmesi, HIV/AIDS ve salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdürülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklıklar başlıklarında Türkiye’nin eğilimlerini ve politika çerçevesini ortaya koyan kapsamlı bir izleme metnidir. Metinde, Türkiye’nin birçok alanda hedeflere ulaşabilir durumda olduğu belirtilmekte, ancak coğrafya ve toplumsal cinsiyete bağlı yapısal eşitsizlikler ile bazı alanlarda süregelen riskler ayrıca vurgulanmaktadır. Rapor, kamu politikalarının insan hakları, sosyal devlet ve eşitlik ilkeleriyle kesişen yönlerini anlamaya elverişli resmi bir referans kaynağıdır.

 

 

Mustafa Suphi

0
Mustafa Suphi

Mustafa Suphi (Mehmed Mustafa Subhi) 4 Ağustos 1882’de Trabzon Vilayeti’ne bağlı olan Giresun kazasında dünyaya geldi.

İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, idadi (lise) öğrenimini ise Erzurum’da tamamladı. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu.  Ardından Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu kazandı. 1910 yılında “L’organisation du crédit agricole en Turquie” (“Türkiye’de tarım kredilerinin örgütlenmesi”) isimli bir tez yazdı ve bu tezi özet olarak “Bulletin du bureau des institutions economiques et sociales” (“Ekonomi ve Sosyal Enstitüleri Bürosu Bülteni”) dergisinde yayınlandı. Legum Doctor (LL.D.) unvanı ile ülkeye döndü.

Paris’te bulunduğu yıllardan itibaren siyasi faaliyetlerine başladı. TaninServet-i Fünûn ve Hak gazetelerine yazılar yazdı.

Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verdi.

1912 yılında Ahmet Ferit’in başkanlığında kurulan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı.

Sinop’a sürgün edildi ve buradan 1914 yılının başlarında bir grup arkadaşı ile birlikte bir tekne ile Rusya’ya kaçtı. Rusya’da iken Fransızca dersi vererek geçimini sağladı. Bir süre sonra  741 kişi ile birlikte Urallar’a sürüldü. 1915 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) üyesi oldu. Şubat Devrimi ile serbest kalan Suphi, Ekim Devrimi’nden sonra 1918 civarı Moskova’ya gitti. 19 Aralık 1918 tarihli Enternasyonalist Toplantı’ya Türkiye’yi temsil eden konuşmacı olarak katıldı. Sovyetlerde yaşayan Türk ve Müslüman komünist hareketler içinde yer aldı. 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye gitti ve burada düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın başkanlık divanında yer aldı.

0-16 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de toplanan Türkiye İştirakiyun Teşkilatı Kongresinde Türkiye Komünist Partisi kurucuları arasında yer aldı. Komünist Parti kararı gereğince Kuvâ-yi Milliye ile birlikle kurtuluş savaşına katılmak üzere Türkiye’ye döndü.

Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mehmed Mustafa Subhi 28 Ocak 1921’de 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından öldürüldü.

Mustafa Suphi, Türkçenin yanı sıra Arapça, Fransızca ve Rusça bilmekteydi. Komünist Parti Manifestosu’nu Türkçeye çevirmek üzere başlasa da bu çeviriyi tamamlayamadı. Büyük Sovyet Ansiklopedisinde kendisine bir başlık ayrılmıştır. Özelikle komünist dönemde, Rusya, Kırım, Bakü ve başka yerlerde okul, sokak ve salonlara ismi verilmiştir.

Adına kurulan Mustafa Suphi Vakfı İstanbul’da faaliyet halindedir.

Salem Yargılaması

1

Salem Yargılaması isimli eser Adana 10. Bölge Adliye Mahkemesi üyesi Yargıç Dr. Gökhan Taneri tarafından hazırlanarak Aristo Yayınevi tarafından basılmıştır.

Salem Yargılaması, Amerikan hukuk tarihinde önemli bir yer tutan Salem yargılamalarına ilişkin bir eserdir. Yazar, çalışmayı incelerken olabildiğince yabancı kaynaklardan yararlanmaya çalışmıştır. Yazar, konuyu incelerken detaylara gizlenmiş pek çok fenomenin bulunduğunu gözlemlemiştir.

Tarihte benzer bir olay olup olmadığını, konuyla ilgili araştırmaların sınırlı oluşu, kültürel kopukluklar nedeniyle anlayabilmenin mümkün olmadığı yazar tarafından dile getirilmiştir. Yazara göre, Amerikan toplumu 300 sene önce yaşanan ve 19 kişinin idamına neden olan olayların sebep ve sonuçlarını unutmak istememekte ve bunlardan sonuçlar çıkartabilmektedir.

Salem Yargılaması isimli eser ile yazar, köleliğe Amerikan tarihindeki bakış, bağnazlığın insan hayatına mal oluşu, tanıklık ve tanıklığın sorgulanması, Amerikan hukuk tarihinde bir kilometre taşı olma özelliği, hayali delillerle kişilerin yargılanıp mahkum edilmesi, suç ikrarının mahkumiyete esas alınması ve cezaya etkisi, işkence, inanç ve hukukun iç içe olmasının yargılamalara etkisi, din adamlarının ve özel hayatlarının yargılamalara etkisi, inanç konusundaki eksik ya da hatalı bilginin yargılamalara etkisi ve idam cezası gibi pek konuya ilişkin değerlendirme yapılmasının mümkün olduğunu ifade etmektedir. Yazara göre eser iyi bir tarihi çalışmadır.

Salem Yargılaması – Dr. Gökhan Taneri

Salem Cadı Mahkemeleri

Salem Cadı Mahkemeleri ya da bilinen adıyla Salem Cadı Avı, cadılık ve büyücülükle suçlanan insanların cezalandırılmasının hikayesidir. Bu yargılamalar sonunda çoğu kadın olmak üzere birçok insan asılarak öldürülmüş, bir kişi de üzerine kaya büyüklüğünde taşlar konularak idam edilmiştir. Tarihe geçen olaylarda asılanlardan çoğunun cadılıkla ilgisinin olmadığı bilinmektedir. Massachusetts’e bağlı Salem kasabasının Püriten mezhebine bağlı halkı için cadılık en büyük suçtur ve 1692 yılında Sarah Good en popüler cadıdır. Sarah Good Salem Cadı yargılamalarında sanık kürsüsünde sorgulanan ilk kadınlardandır ve Salem kasabasındaki bir kaç genç kızı büyülemekle suçlanmıştır. Bu suçlamalarla 1692 yılında asılarak idam edilmiştir. Yargılama sürecinde kocası ve 5 yaşındaki kızı da aleyhinde tanıklık yapmak için zorlanmıştır. 

Yazarın Diğer Kitapları

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Ağır Ceza Suçları

Kısa ve Özet Kararlar Olası Kast Delil Listeleri ile TCK’da İspat ve Sübut Rehberi

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Avukat Suçları

Borçlar Hukuku Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İdare Hukuku & İdari Yargı Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Anayasa Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İcra ve İflas Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Usul Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ceza Hukuku & Ceza Muhakemesi Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ticaret Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Hukuk Soru Bankası

Uzlaştırmacı Sınavı Soru Bankası

http://aristoyayinevi.com/urun/salem-yargilamasi/

Suat Kutay Küçükler

0
Suat Kutay Küçükler

Suat Kutay Küçükler, 1997 yılında Kırklareli’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden yüksek onur derecesi ile mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalında “Carl Schmitt’in Hukuk Düşüncesinde Demokrasi ve Diktatörlük Tartışması” başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesi aldı. Doktora öğrenimini de aynı kurumda sürdürmektedir.

Küçüker, kurucusu olduğu Noktasız Dergi’nin yayın yönetmenliğini yürütmektedir.

28 Şubat Kararları

0
28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır. 28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır.

28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Erbakan ertesi gün; “Milli Güvenlik Kurulu 9 saatlik bir çalışma yapmıştır, bu bir rekordur. Her şeyden evvel, dünkü çalışmalarımızdan duyduğum büyük memnuniyeti, sevinci ifade etmek istiyorum. Bütün konularda tam bir fikir ve görüş birliği içerisinde olduğumuzu gördük” demiştir.

Başbakan Erbakan, kararları ilk başta imzalamamıştır. MGK Genel Sekreterliği tarafından “kararların uygulanmaması durumunda yaptırımların geleceğini” duyurulmuştur. Nihayet 5 Mart günü Erbakan da bildiriyi imzalamıştır.

Erbakan başbakanlığındaki Hükümet, 18 Haziran’da istifa etmiştir.

Cumhurbaşkanı Demirel, kararların 1997’den 2009’a kadar uygulandığını ve 28 Şubat’ın darbe olmadığını savunmuştur.

28 Şubat Kararları nedeniyle açılan sorumlular hakkında açılan dava, 2012 yılında başlamıştır.

 28 Şubat Kararları

  1. Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 günü Sayın Cumhurbaşkanı Başkanlığında Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kuvvet Komu-tanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin iştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştır.
  2. Kurul’un bu toplantısında, esasları ve nitelikleri Anayasada belirlenmiş, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimizi ve cumhuriyet rejimimizi yıkmak, onun yerine bir siyasal dini düzen kurmak amacıyla yürütülen yıkıcı faaliyetler ve yapılan beyanlar ile bunların oluşturduğu tehdit ve tehlikeler gözden geçirilerek değerlendirilmiştir.
  3. Yapılan bu değerlendirmeler sonucunda;
    1. Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslâm Cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların, Anayasanın tanımladığı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yönlü bir tehdit oluşturduğu,
    2. . Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların lâik ve anti lâik ayırımı ile demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri,
    3. Türkiye’de lâikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,
    4. Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar göz ardı edilerek yapılan çağ dışı uygulamaların takipsiz kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı hususlarında görüş birliğine varılmıştır.
  4. Bu görüş ve değerlendirmeler sonucunda;
    1. Türkiye’de Şeriat hukukuna dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimize karşı oluşturdukları çok yönlü tehdidin önlenmesi amacıyla; EK-A’daki tedbirlerin kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine,
    2. 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanununun 9. maddesine uygun oyarak MGK Genel Sekreterliği tarafından, EK’te belirtilen tedbirlere ilişkin Bakanlar Kurulu Kararları ile Bakanlar Kurulu Kararı haline getirilmeyen uygulamaların, sonuçları hakkında belli süreler içerisinde, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve MGK’na bilgi verilmesi kararlaştırılmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlar, basın tarafından Muhtıra olarak tanımlandı.

EK A

  1. Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın
    4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
  2. Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığına devri sağlanmalıdır.
  3. Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, Vatan ve Millet sevgi,i Türk Milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından::
    1. 8 yıllık kesintisiz eğitim, tük yurtta uygulamaya konulmalı.
    2. Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  4. Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, Millî Eğitim kuruluşlarımız, Tevhidi Tedrisat Kanununun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
  5. Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtilaç varsa bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
  6. Mevcudiyetleri 677 Sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.
  7. İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yı dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.
  8. İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasa dışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’den ilişkileri kesilen personelin diğer kamu ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemelidir.
  9. Türk Silahlı Kuvvetlerine aşır dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.
  10. Ülkemizi çağ dışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak için, İran İslam Cumhuriyeti’nin ülkemizdeki rejim aleyhtarı faaliyet, tutum ve davranışlarına mani olunmalı, bu maksatla İran’a karış komşuluk münasebetlerimizi ve ekonomik ilişkilerimizi bozmayacak fakat yıkıcı ve zararlı faaliyetlerini önleyecek bir tedbirler paketi hazırlanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır.
  11. Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.
  12. T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasasına ve bilhassa Belediyeler yasasına aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.
  13. Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan Türkiye’yi çağ dışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurumu ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

Beyhan Güler

0
Yargıç Beyhan Güler

Yargıç Beyhan Güler, 1991 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kasım 1992-Ekim 1995 yılları arasında hakimlik stajı yaptı. 5.10.1995 yılında Rize hakimi olarak göreve başladı. Ardından Gaziantep ili Nurdağı ilçesi, Burdur ili Yeşilova ilçesinde çelişti. 2004-2016 yılları arasında İstanbul hakimi olarak görev yaptı. 2026 yılı itibariye İzmir hakimi olarak görev yapmaktadır.

Yargıç Beyhan Güler, 10.09.2023 tarihinde yapılan genel kurulun ardından Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu üyeliğine seçilmiştir. Bu tarihten beri Ayşe Sarısu Pehlivan‘dan boşalan Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmektedir.

Yazılarını Birgün Gazetesinde yayımlamaktadır.

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

0

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak isimli makale İbrahim Aycan tarafından kaleme alınmış, ilk olarak tarihinde Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır. Toplumcu Düşünce Dergisi, “Dönüşümcü Siyasete Çağrı” mottosu ile yayınlanmaktadır. 

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

Bundan tam 229 yıl önce, 1791’de dünya tarihinin en trajik ve en utanç verici olayı gerçekleşti. Modern demokrasinin başlangıç tarihi sayılan 1789 Fransız Devrimi ile ilan edilen İnsan Hakları Bildirgesini beğenmeyen Olympe de Gouges erkek egemen bulduğu bildirgeye karşı Kadın hakları Bildirgesini yayınladı.

Olympe de Gouges

Gouges öncülüğünde hazırlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi(1) dünya tarihinde önemli yeri olan Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğini ileri süren devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştı. İnsan hakları tarihinde milat sayılan 1789’un hemen ardından gelen bu bildiri, maalesef bugün literatürde hak ettiğinden daha az yer tutmaktadır.

Oysaki bu bildiri bir öncekinden çok daha önemlidir. “Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlaki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.” diye en masum cümlelerle başlayan bildiri “Devrimci yobazları” harekete geçirmeye yetmiş ve trajik bir hikâye yaşanmıştır.

Gouges, ölüm makinası giyotine devrimciler tarafından gönderilmiştir. İnsan hakları iddiası ile devrim yapanların başka bir hak talebine karşı bu kadar vahşileşebilmesi günümüzde yaşanan tartışmalar dikkate alındığında insanlığın hangi cenderelerden geçerek bu günlere geldiğinin de özetidir. Gouges, 2 Kasım 1791 günü ölüme giderken tüm insanlığı erkeklerden ibaret görenlere karşı şu sözleri haykırıyordu: “Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor.”(2)

Olympe suçların en ‘büyüğünü’ işleyerek bir erkekle aynı imkanlara sahip olmak istemiş ve bağışlanamaz bir suç işlemişti. Bağışlamadı egemenler Olympe’yi. Evet, çağdaş tiranlar ve barbarlar hep var oldu. Hiçbir zaman da yok olmayacaklar. Ve cesur yüreklere karşı her zaman acımasız oldular, olacaklar.

Mücadele hiç bitmeyecek

Yıl 1927! Bugün 2020 olduğuna göre bundan tam 93 yıl önce! Olympe de Gouges’un giyotine gidişinden ise 229 yıl geçmiş. Türk aydınlanma devriminin devlet eliyle halka “öğretilmeye” çalışıldığı yıllar. Gouges’un ‘İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan kadın, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.’ sözü “Türk usulü” bir yöntemle hayata geçiriliyor.

İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan ama “normal bir insan” olarak kabul görmeyen kadınlar bu defa Türkiye’de restoranda yemek yeme hakkını deniyorlar. Türkiye’nin ilk kadın hukukçularından olan Latife Hanım ve yine ilk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu bir restoranda yemek yiyecekler. Yemek yiyecekler ama adeta bir deprem oluyor, fırtına çıkıyor. Bu topraklarda daha evvel yaşanmamış bu sıra dışı devrimsel hareket tüm kalıpları yıkıyor. Kimse ölüme ve giyotine gitmiyor ancak basit bir yemek devlet meselesi haline geliyor. Hikâyenin detaylarına girmiyoruz ancak bu iki kadın kamuya açık bir restoranda yemek yiyor ve Türk tarihinde ilk kez yaşanan, aydınlanma devriminin sembolik adımlarından birine dönüşüyor. (3) Tüm siyasal olayların sert başlıklar taşıdığı ülkemizde büyük bir devrim kansız bir şekilde gerçekleşiyor.

Fransa’da ve başkaca birçok ülkede büyük bedeller ödenerek elde edilen kadın hakları Mustafa Kemal Atatürk’ün yarattığı hukuk devrimleri ile ete kemiğe bürünüyor ve devlet eliyle geleceğin Türk kadınları özgür ve eşit yurttaşlar olarak tanınıyor. Türk kadını, eşitliğe giyotin vuranların düzeninden laik ve eşit yurttaşlık temeli üzerine kurulan yeni devletin tanıdığı haklarla “normal insan” olarak kabul ediliyor.

Bugünün Türkiye’sinde “kadın” üzerinden yürütülen tartışmaları analiz ederken işin kökenine inmek ve hakikati konuşmak gerekmektedir.

Hiçbir pürüz ve soru işareti taşımadan, pırıl pırıl kadın haklarını bu topluma armağan eden Cumhuriyet Devrimleri, laiklik üzerinden yeniden tartışılırken “yükselen kadın hareketi” mutlaka dikkate alınmak zorundadır. Tüm sosyal ve siyasal alanlarda yaşanan kısırlık ve körlük, kadın hakları alanında yükselen hak mücadelesi sayesinde önünü görebilir durumdadır.

Cumhuriyetin yeni kadınları, kendilerine sunulan “insanlık” ve “eşitlik” kavramlarını doyasıya yaşadıktan sonra bu hakların artık vazgeçilmez olduğunu içselleştirmiş, benimsemiş ve bu haklardan vazgeçemeyeceklerini de anlamış durumdalar. Bu içselleştirme hem maddi anlamda miras, çalışma hakkı, ekonomik özgürlük ve diğer mali haklar alanındadır hem de bireysel özgürlükler alanındadır. Bugün artık, Medeni kanunun sağlamış olduğu somut hakları en muhafazakâr kadınlar dahi bırakmak istememektedir. Başlangıçta ve bugün dahi, tepeden inme olarak tanımlanan bir laiklik ve kadın hakları anlayışı insanın doğasına ait özellikler taşıması nedeniyle içtenlikle – kabul görmüş, bir kazanım olarak bugün vazgeçilmez hale gelmiştir.

Laik yaşam ile kadın haklarının ayrılmaz bir bütün olduğu anlaşılmış, sosyal yaşamın bir figürü olmaktan vazgeçemeyen kadınlar laikliğin ve laik rejimin de adeta sigortası olmuş durumdadır.

Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür

Kadim uygarlıklardaki, İlk filozof kadınların, ilk kadın hakları savunucularının, bundan 200-300-400 yıl önce acılar çekerek hak mücadelesinde ön saflarda dayak yiyen Avrupa’daki kadın hakları mücadelesinin aktörlerinin çektiği acılı siyasal mücadeleden gelmeyen, Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür.

Avrupa’nın yüzyıllar süren kadın hakları mücadelesi, Türkiye’de 1923 Aydınlanması ile sağlanan ve daha sonra uluslararası sözleşmelerle tahkim edilen yasal zeminin korunması üzerinden yürütülüyor. Toplumsal katmanların tamamına nüfuz edilememiş olsa ve bugün bu mücadele sahada ölümle sonuçlanarak erkek şiddeti ile cezalandırılsa da uzun vadede kazananın kadınlar ve laiklik olacağında kuşku yok.

Türkiye’nin ilk tiyatrocu kadınları, ilk doktorları, ilk yargıçları, ilk avukat kadınları artık binlerce kadın tarafından temsil ediliyor. Yükselen kadın Hareketi hem müktesebatı yeniden güncelliyor hem laikliği kökleştiriyor hem de geleceğin yobazlığına meydan okuyor. Bu meydan okuma muhafazakâr olarak tanımlanan toplum kesimlerinde dahi kendini gösteriyor. Kadınlar ilk kez kendi haklarını doğrudan savunmak zorunda kalıyor. Erkek şiddeti ile binlerce kadının öldüğü günlerde yükselen aydın kadın hareketi geleceği inşa ediyor. Kör rant duvarına çarpan din tüccarlığının kadınlara hiçbir şey vermediğini Türk kadını yeniden idrak ediyor.

Olympe de Gouges’un Yoldaşları

Fransız kadın hakları bildirisini yayınladığı için giyotine giden kadınların safını Türkiye’de İstanbul Sözleşmesini savunan aydın kadınlar dolduruyor. Sözleşmenin kaldırılması için dezenformasyona başvuran cehalet güruhunun her gün öldürdüğü ve şiddete maruz bıraktığı kadınlar Olympe de Gouges’a yoldaş oluyor. Dayak yiyen, cop yiyen ama vazgeçmeyen ve bağnazlığa geçit vermeyen kadınlar, Gouges’un sembolize ettiği yolu izlerken, sahada şiddete uğrayan ve medeni haklarından vazgeçmeyen kadınlar da yaşamın acı hakikatine karşı aydınlığın anahtarı oluyor.

Düşüncelerini açıkladığı için giyotine giden Olympe’nin Türkiye’deki ardılları Medeni Kanun’un ve Laikliğin “kullanıcıları” olarak ve farkında olmadan aynı acı kaderi yaşamamak üzerinden bir savunma hattı kuruyor.  Cumhuriyeti ve evrensel müktesebatı hedef tahtasına koyanların kız çocukları kentli kadınlar olarak restoranlardan çıkmıyor. Kadının kamusal alanda gülmesini dahi yasaklamaya kalkanlara inat kendi çocukları restoranlarda kahkahalarla hayatın tadını çıkarıyor.

Medeni Kanun’dan Geriye Gidiş Olmaz

Medeni kanunun kendilerine verdiği insani hakların kazanımlarını yaşayan, kadın yurttaşlar bu haklardan bir adım dahi geriye gitmek istemiyor. İster muhafazakâr olsun ister liberal isterse laiklik karşıtı bir düşüncenin etkisinde bulunsun medeni kanunun ve evrensel sözleşmelerle teminat altına alınan somut hakların kendi yaşamı ve geleceği için ne kadar önemli olduğunun ayırdına varan kadınlar bu çizginin bir adım gerisini dahi kabul etmiyor. Kabul etmek bir yana bunun tartışılmasını dahi büyük bir itirazla reddediyor. Bugün İstanbul Sözleşmesi üzerinden yürütülen tartışmalar her ne kadar semboller üzerinden yürütülse de aile içi şiddete, sokaktaki şiddete, nafaka tartışmalarına ve kadının ikinci sınıf olarak görülmesine karşı gösterilen direnç geriye doğru gitmenin imkansızlığını resmediyor.

Laiklik Kadınlar Sayesinde Ayakta

Ezici çoğunluğu itibari ile kentlileşme yolunda olan Türk kadını Süreyya Ağaoğlu’nun açtığı yoldan sapmıyor ve laiklik elden gittiğinde bir restoranda yemek yeme hakkının elinden alınabileceğini kadınlara özgü güçlü içgüdü ile hissediyor, peşin peşin reddediyor. Şayet azıcık geriye gidişe izin verilirse Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılan mirastan eşit pay alma hakkı, çalışma hürriyeti, özgür iradesi ile evlenme ve boşanma hürriyeti, istediğinde örtünme istediğinde açılma hakkına sıra geleceğinin farkında olarak hem gerçek anlamda kendi hukukunu savunuyor hem de farkında olmadan laikliğin doğal muhafızı haline geliyor. Kentlileşmekte olan ve büyük bir nüfusa ve özgül ağırlığa tekabül eden kadınlar üzerinden laiklik ve kadın hakları yeniden tanımlanıyor.

Son yıllarda fiili uygulamalarda içi boşaltılan laikliğin dönüşü muhteşem ve vakur olacak, bu muhteşem dönüş kadınlar sayesinde olacak. Türk aydınlanma devriminin kadınların doğal ve sırf insan oldukları için verdikleri hakları bileğinin hakkı ile savunan kadınlar sayesinde.

http://www.toplumcudusunce.com/laikligin-donusu-vakur-ve-muhtesem-olacak/

İbrahim Aycan, Hukukçu
1- https://hukukansiklopedisi.com/kadin-yurttas-haklari-bildirisi-metni/
2- https://www.matematiksel.org/kadinin-sesi-marie-olympe-de-gouges/
3- https://www.milliyet.com.tr/cadde/sureyya-uzmez/restoranlarda-kadin-musteriler-2113543

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı?

0

İbrahim Aycan tarafından kaleme alınan makale ilk olarak 2021 yılı Mayıs ayında www.toplumcudusunce.com adresinde yayınlanmıştır. 

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı? / İbrahim Aycan

Herkes sızlanıyor, herkes var olan durumu eleştiriyor ama kimse kapsamlı bir program önerisi getirmiyor.

Öncelik sıralaması yapıldı mı? Laiklik mi öncelikli, kuvvetler ayrılığı mı, sosyal devlet mi, cumhuriyet devrimleri mi, kapitalizm mi, karma ekonomi mi yoksa vahşi kapitalizm mi? Aynı vahşi ekonomi politikaları uygulanmayacaksa net olarak ne vaat ediliyor?

Sivil toplum ve kurumsal yapılar öngörüsüzlükle malul duruşuna devam ediyor.

Hemen her gün binlerce hak ihlali gerçekleşen ülkede yeniden adil yargılanma nasıl mümkün olacak?

Yargı bağımsızlığı nasıl tesis edilecek? Bugünkü iktidarın yerine gelmeyi uman muhalefet göreve geldiği ilk gün HSK’ya bağımsızlık verecek mi? Adalet bakanını ve müsteşarını kuruldan çekecek mi? Evrensel metinlerin öngördüğü ölçüde tam bir yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı vaat ediyor mu?

Peki, vaat edilmeyen hayallerin rasyonalize edilmesi imkânı var mı?

Pespaye rantın ve hızlıca zengin olma sevdasının çürüttüğü, bir adım sonra da çaresizleştirdiği sosyal katmanlara nasıl bir reçete sunulacak? Toplumsal yaraları sarıp onurlu bir geleceğe insanlar yeniden nasıl hazırlanacak?

İçi boşaltılan devlet kurumları nasıl ayağa kaldırılacak? Bütün dertlerin temel ilacı olan laiklik ilkesi devlete nasıl yeniden egemen olacak? Kanunlarda var olan laiklik yeniden yaşama geçirilebilecek mi? (Bknz: Laikliğim Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak- İbrahim Aycan Demokratik parlamenter sistem yeniden kurulacak mı? Bu konuda net ve tereddütsüz bir model bugün ortaya konulacak? Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in içi nasıl doldurulacak? Yoksa meçhul bir önerme olarak mı kalacak?

Kriminal hale getirilmiş  toplumun ürettiği ağır sorunlar nasıl çözülecek? Tıka basa dolmuş cezaevlerinin hali ne olacak? Yeni cezaevleri mi kurulacak yoksa mahkûmlar ıslah edilip suçlu oranı düşürülecek mi? Bunun için plan nedir?

Toplumda ortaya çıkan her türlü sorunun bir husumete dönüşerek adlileşmesine karşı nasıl bir çözüm üretilecek? En küçük bir tartışmada kafa göz birbirine dalan toplumsal yapıyı onaracak bir ilacı keşfedemeyen memnuniyetsizler iktidarı hangi yönden eleştiriyorlar? İktidarı ele geçirince bütün bu problemler bıçak gibi kesilecek mi sanıyorlar?

Yozlaşan siyasal yapı nasıl şeffaflaşacak ve demokratik değerler üreten bir çehreye kavuşturulacak?

Torpilin ve adam kayırmacılığın bitirilmesi için plan hazır mı? Toplumun her kesimine egemen olan nepotizmi kökünden yok edecek formül var mı? Sadece nepotizm hastalığı devam etse bile bugün var olan tüm sorunların devam edeceğinin farkında mı memnuniyetsizler? Yoksa başkalarına tanınan ayrıcalıklar bittiğinde, ayrıcalıklar dünyasında sıranın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?

Giderek tırmanmakta olan ve kadına karşı şiddet olarak görselleşen “hınç ve şiddet toplumu”, barış toplumuna nasıl evrilecek?

“Güçlendirilmiş parlamenter sistem” tanımıyla, ‘eski’nin zaten kötü olduğunu kabul ederek bugüne meşruiyet kazandıran retorikten öte yeni bir modeli ve hangi sorunu nasıl çözeceğini açık açık nasıl konuşacak?

Popülizme ve neo-liberal tahribata karşı mücadele, hasmın yöntemleri ve literatürüyle mümkün olabilir mi?

Yeni bir retorik kurmadan diğer “sanal hikaye” biter mi?

Kapsamlı bir restorasyon planı hazırlamak gerekmiyor mu?

Memleketin her köşesinde devam etmekte olan doğa katliamlarına karşı nasıl bir politika geliştirilecek? Vahşi kapitalist politikalar devam edecekse, aynı katliamlar yaşanmaya devam etmeyecek mi? Sistem değişmeyecekse kabinenin değişmesi neyi değiştirebilir?

Dağa, taşa, ovaya, ırmak üstüne, Karadeniz yaylalarına, Kaz Dağları’na, Boğalı Dağları’na, Taşova’ya; Aydın’dan Hakkari’ye, Çanakkale’den Samsun’a ve Ordu’ya kadar çevreyi tahrip etme üzerine kurulu binlerce maden ruhsatını ne yapacaksınız?

Köyü, kasabası talan edilen, dereleri işgal edilip taşla doldurulan ve isyan eden İkizderelilerin %95 iktidar destekçisi oldukları gerçeği karşısında memnuniyetsizlerin hangi planı var?

Sosyolojinin çaresizliğine ilacı kim bulacak?

Bu ve benzeri soruların cevabını veremeyen toplumsal kesimlerin ve siyasal yapıların geleceği inşa etmesine imkânsız gözüyle bakabiliriz.  Değerli Uğur Tunçay’ın “Var Olanın Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı yazısında söylediği gibi “her yangın bir gün söner, ancak her sönen yangın itfaiyenin mi başarısıdır?” Cayır cayır devam eden yangına karşı muhalif ve memnuniyetsiz olanların itfaiyeci olma iddiası var mı?  Tunçay’ın “Bu kadar süre içerisinde iktidarı değiştirecek bir yol ve yöntem geliştirilememiş olması ‘büyük bir tutulmanın’ etkisi altında olduğumuzu göstermektedir.” tespitini de iki türlü yorumlayabiliriz.  Dar anlamı itibariyle, kısır bir siyasal değişim bize yeni bir çözüm üretmeyecektir. Öte yandan “büyük bir tutulma” göndermesi, hem problemin derinliğine işaret ediyor hem de yumurta-tavuk hikâyesine işaret ediyor. Derin ve karanlık bir kuyunun içerisindeysek, bu dipsiz kuyudan tamamen çıkmayı vaat etmeyip sadece bir noktasına kadar çıkabileceğimizi söyleyenler ne kadar umut verici olabilir?

Mafya-Tarikat-Siyaset-Ticaret-Cehalet kördüğümünü çözecek bir formül üretilebilecek mi?

Nitekim, Toplumcu Düşünce yazarı, önceki dönem Kadıköy Belediye Başkanı  Aykurt Nuhoğlu son yazısında Bizler gidişatın belirsizliğinin farkındayız. Mutsuz insanlara dönüştük, arayış içindeyiz. Bir şey yapıyor muyuz? Emin değilim. Yapar görünüyor olabiliriz. Kendimize mücadele alanları açmak o kadar da kolay değil” diyor ve çaresizliğe vurgu yapıyor.

Bu ağır mutsuzluğun çareleri zihinlerde şimşek gibi çaktı elbette.

Bilim ve düşünce düşmanlığından vazgeçmesi gereken bir toplum!

Şiddetin her türüne karşı çıkan bir kurumsal ve sosyal yapı.

Üretimi birinci amaç haline getirecek bir ekonomik reform.

Tarihten ve geçmişteki hatalardan ders alabilecek bir hakikat arayıcılığı.

Halkı her daim “tali unsur” olarak gören devlet geleneğinin ve arızi defoların hiçbir angajmana tabi olmaksızın açıkça tartışılabilmesi.

Ortak bir hak ve hukukta uzlaşma.

Bunları çoğaltabiliriz.

Nebil İlseven son yazısında “Öte yandan, tabanda, yerel ölçekte bakıldığında, her türlü, zorluk ve kısıtlamaya karşın yaşam sürüyor.  Büyük belirsizlikler içinde göğüslenen sıkıntıları gün gün yaşayarak bilen insanlar, “Gerçek Sorunlar” karşısında “Gerçek Çözümler” üretmenin, bunları yaşama geçirmenin çabasını ortaya koymaya devam ediyorlar. Bu çetin uğraşın gerektirdiği yaratıcılık, emek, uzlaşma, dayanışma gibi unsurlar kavramlar olmaktan çıkıp, yaşamın akışı içinde ekonomik, sosyal, finansal, kültürel alanlarda canlı örneklere dönüşüyor. Tabanda yaşanan bu kollektif enerji ve irade bugün artık Siyaset’in tam da kendisidir. Siyaseti bu gerçeklik içinde görmeyen, görmezden gelen veya bu gerçekliğe uyum gösteremeyen mevcut veya gelecekteki her hangi bir siyasi yapının ikna kapasitesi ve kalıcılık iddiasının anlamlı bir değeri yoktur” diyerek bizi hakikatle yüzleşmeye davet ediyor. İlseven’in “(Bu değerlerin) Evrensellik ilke ve anlayışı ile taçlandırılması ülkenin çağdaş uygarlık yolculuğunda belirleyici bir etkendir.” sözü çok anlamlı ve referans alınması çıtayı bizlere gösteriyor.

Yukarıda sorduğumuz soruları siyasal bağlamda öne süren ve adını Türkiye Erdoğan sonrasına hazır mı?” diye koyan Ruşen Çakır ise Kemal Can, Burak Bilgehan Özpek ve Ayşe Çavdar ile yapmış olduğu programda aslında bu sorunun yapay bir soru olduğunu kabul etmekle birlikte, kısa  vadeli çözümün bir zorunluluk olduğunu kabul ediyor. Ayşe Çavdar’ın “alnı secdelilerin enkaz yağması” fikri bu dönemin 20 yıl sürmesi karşısında geçersiz bir argümana dönüşüyor Yine Çavdar’ın bir hikayeden çok temaya ihtiyaç olduğu fikri de geçersiz. Oysa ki bu toplumun bir hikaye ve temaya değil, artık hakikate ve hakikatle yüzleşmeyi göze alacak bir çözüme ihtiyacı bulunuyor.

İşin özüne dönük bir çare düşünülmediği takdirde alternatif olabilmenin de mümkün olmadığı aşikar.

Fakat yine de aynı programda Bilgehan Özpek’in kurumların yeniden yapılandırılması ile birlikte toplumun da şekillendirilmesi ve dönüştürülmesi fikri yabana atılır gibi değil. Kendisinin de dediği gibi toplumun yeniden şekillendirilmesi devlet eliyle pekala mümkün olabilir. Bu yöntem her ne kadar otoriter bulunsa da birçok ülkede denendi ve başarılı örnekleri de var. Erken Cumhuriyet Dönemi, Japonya ve Güney Kore örnekleri yanında sosyalist dünyadan Küba, toplumu dönüştürmede önemli örnekler.

Öte yandan bir sosyolojik değişimin kendiliğinden, kültürel ögelerin etkisiyle ve eğitimle yapılması doğal ve insan ömrünü aşan uzun bir süreç gerektiriyor, devlet eliyle ve siyasal modeller oluşturarak bunun yapılması uzun yolu kısaltabilir. Toplumun dönüşme arzusu ise meçhul.  Dönüşüyor ve modernleşiyor gibi görünen toplumun bir anda 50 yıl öncesinin kodlarına dönebilmesi bu konu üzerinde daha derinlikli düşünmeyi gerektiriyor.  Özpek’in önerdiği “ortak vatandaşlık” kavramının bu toplumda yer bulabilmesi ise bir rüya adeta. Evet, kurumsal devlet otoritesi yanında yeni bir kültür yaratan Cumhuriyet bunu nispeten sağlamıştı. Ancak halkın zihninde yerleşemediğini ve kültürel kodların bir türlü değiştirilemediğini de kabul etmemiz gerekiyor.  Peki, bunun çaresi nedir?

Eşit yurttaşlığı kabul etmeyen çoğunlukçu zihniyet nasıl tedavi edilecek?

Evrensel normları sürekli reddeden bir sosyolojiye karşı siyasetin bir çaresi var mı?

Bu noktada, Türk toplumunun saygı duyacağı ve aynı zamanda “korkacağı” tek şeyin yargı kurumu olduğunu varsayabiliriz.  Devlet otoritesinden güç alan, saygın ve eşit yurttaşlığı korumak üzere, evrensel standartlarda davranan bağımsız ve tarafsız bir yargı gücü! Devleti daima kutsallaştıran bir halka karşı; devletin, yargı, hukuk ve Adalet’ten ibaret olduğunu gösterecek bir düzen.

Başka bir alternatif var mıdır?

Zor soruların yanıtları da zor oluyor.

Zihnimiz açık olsun.

Av. İbrahim Aycan

25 Şubat – Hukuk Takvimi

0
25 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1812 1857-1859 ve 1860-1863 yılları arasında Danimarka Konsey Başkanı (Başbakan) olarak görev yapan hukukçu ve devlet adamı Carl Christian Hall dünyaya geldi. (25 Şubat 1812 – 14 Ağustos 1888) Okul ve kolejde seçkin bir kariyerinden sonra hukuku meslek olarak kabul etti. 1857-1859 ve 1860-1863 tarihleri aralığında başbakanlık yaptı. 1870’te Holstein-Holsteinborg kabinesinde bakan olarak seçildi ve bu görevdeyken pek çok yararlı eğitim reformunu hayata geçirdi, ancak yönetim çöktüğünde, 1873’te tamamen siyasetten çekildi. 1879 yazında, apopleksiyle mücadale etti ve hayatının geri kalan dokuz yılını neredeyse yatalak olarak geçirdi. 14 Ağustos 1888’de yaşamını yitirdi. 
1836 Samuel Colt, ürettiği silahın (Colt tabanca) patentini aldı.
1848 “Paris proletaryası” Geçici Hükümet’e Cumhuriyet ilanı için 2 saat süre tanıdı; süre bitmeden Cumhuriyet resmen ilan edildi. Paris halkının Saray’a yürüyüşü sonucunda Normandiya’ya kaçan Kral Louis Philip’in tahtı yakıldı.
1868 İstanbul Hukuk Mektebi hocalarından, felsefeci, tarihçi ve bürokrat Mehmet Ali Ayni (25 Şubat 1868 – 30 Kasım 1945) dünyaya geldi.
1888 Amerikalı avukat ve siyaset adamı John Foster Dulles (Ölümü: 24 Mayıs 1959) George Washington Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. I. Dünya Savaşı’ndan sonra toplanan Versailles Barış Konferansı’nda ABD delegasyonuna hukuk danışmanı olarak atandı. Daha sonra savaş tazminatları komisyonu üyesi olarak görev yaptı. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ana hatlarını oluşturan önerilerinin hazırlanmasına yardımcı oldu. 1945’te Birleşmiş Milletler’in San Francisco Konferansı’nda üst düzey danışmanlardan biri olarak görev yaptı.1953’te Dışişleri Bakanlığına atandı. 1954’te Manila Konferansı’nın toplanmasını sağladı. Soğuk savaş döneminde ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde önemli rol oynadı.
1907 Ömrü Mahkemelerde geçen ve en sonunda katledilen düşünce suçlusu Yazar Sabahattin Ali doğdu.
1915 Hukukçu Dimitrios Gunaris Yunanistan Başbakanı oldu. Ölümü idam ile oldu.
1925 Şeyh Sait Ayaklanmasının çıkması üzerine 25 Şubat 1925 Çarşamba günü öğleden sonra Meclis Genel kurulu isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Hıyaneti Vataniye Kanununda değişiklik yapılarak ek madde konması tekliflerini görüşmek üzere toplandı, yeni İstiklal Mahkemeleri kuruldu, hükümete, ayaklanmanın bastırılması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi verildi. “Dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmasına karar verilmiştir.  
1930 Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu, 1567 Kanun numarasıyla, dünya genelinde büyük ekonomik buhranın yaşandığı dönemde, 25 Şubat 1930 tarihinde çıkarıldı. Resmi Gazetede yayınlanarak üç yıl süreyle geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununun süresi, daha sonra çeşitli tarihlerde yayımlanan kanunlarla 25 Şubat 1970 tarihine kadar uzatıldı; son olarak 11 Şubat 1970 tarihinde yayımlanan 1224 sayılı kanunla süresiz olarak uzatıldı.1932 – Brunswick’in Nazi İçişleri Bakanı,1925’den beri “vatansız” olan Hitler’i “Ataşe”olarak atadı ve Hitler Alman vatandaşlığını kazanmış oldu. Böylece Hitler 13 Mart 1932’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Nazi Partisi’nin (NSDAP) adayı olarak katılmaya hak kazandı.1933- İstanbul’da Milli Türk Talebe Birliği miting düzenledi. Bu miting tarihe Vagon-Li Olayı olarak geçti. Fransız Vagon-Li (Yataklı Vagonlar) şirketinin Belçikalı Müdürünün koyduğu Türkçe yasağına tepki gösterildi.
1943 Talat Paşa’nın Almanya’da tahnit edilen naaşı, İstanbul’a getirildi. Aynı gün Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi.
1948 Fransız hukukçu ve politikacı Bernard Bosson  dünyaya geldi. İş hukuku ve kamu hukuku alanında yüksek öğrenim gördü. 1972’den itibaren avukat olarak çalıştı. 1983’te Annecy belediye başkanı oldu. 2. Jacques Chirac Hükümeti’nde önce yerel yönetimlerden sorumlu ardından da Avrupa işlerinden sorumlu bakan olarak görev aldı, Édouard Balladur Hükümeti’nde ise ulaştırma bakanlığı görevini üstlendi. 13 Mayıs 2017’de yaşamını yitirdi.
1949 Adli Tıp Enstitüsü başkanlarından Prof. Dr. Sevil Atasoy dünyaya geldi.  Prof. Dr. Şemsi Gök’ün kızıdır.
1950 Arjantinli hukukçu ve Cumhurbaşkanı Néstor Kirchner (Néstor Carlos Kirchner Ostoić) (Ölümü: 27 Ekim 2010) La Plata Ulusal Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1987’de belediye başkanı oldu. Yoksulluk ve işsizliğin yarı yarıya azaltılması, Yargıtay’ın yenilenmesi, insanlığa karşı suç davalarının açılması konuları üzerine çalıştı.2003 yılında Arjantin Devlet Başkanı olarak görev yaptı. 2007 yılında Arjantin Valisi olarak görev yaptı. 2009 seçimlerinde Buenos Aires eyaleti Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 1952 – Başbakanlıkta kurulmuş olan “ilmi komisyon”, Anayasa’daki antidemokratik maddeleri tespit etti; Anayasa’da antidemokratik 40 kanun var.
1953 Hukukçu ve İspanya Başbakanı José María Alfredo Aznar López dünyaya geldi. Madrid Complutense Üniversitesi’nde hukuk okumuş ve 1975’te mezun olmuştur. 1996’dan 2004’e kadar İspanya Başbakanı olarak görev yapmıştır.
1957 Hukukçu Nobusuke Kishi, Japonya Başbakanı olarak görev başladı. 
1965 Ankara Basın Savcılığı’nın talebi üzerine polis, haklarında ihbar bulunan 3 ayrı oyunun (“İsyancılar”- Recep Bilginer, “İçeridekiler”- Melih Cevdet Anday, “Ayak Bacak Fabrikası”) metinlerini tiyatrolardan istedi.
1974 Britanyalı politikacı, hukukçu ve Birleşik Krallık eski Başbakan Yardımcısı Dominic Raab dünyaya geldi. Theresa May hükûmetinde bir dönem, İnsan Hakları Bakanlığı ve Aile Bakanlığı yaptı. 15 Eylül 2021 tarihine kadar da Boris Johnson hükûmetinde Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.
1979 Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ocak 1895) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.
1980
  • Bedelli Askerlik kabul edildi. Yurt dışındaki işçilerin 20 bin mark ödedikleri takdirde askerlikten muaf olması kararlaştırıldı.
  • CHP iktidarda iken 1979’da karma hale getirilen liselerde AP hükümeti Milli Eğitim Bakanlığı’nca kız ve erkek öğrencilerin ders yılı ortasında ayrılması kararı Danıştay’dan döndü. Kadıköy Kız Lisesi’ne kayıt yaptıran erkek öğrencilerin aileleri Danıştay’a başvurmuştu.
1983 Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Prof.Rona Aybay, Doç.Yılmaz Akyüz, Doç.Alpaslan Işıklı ve Doç.Cem Eroğul’un görevlerine 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca son verildi.1983- Köy-Koop Davası’nda, “gizli TKP üyesi oldukları” gerekçesiyle -Barış Derneği Davası’nda da yargılanan- CHP eski Milletvekili Nedim Tarhan 8 yıl, 7 kooperatif yöneticisi de 5-8 yıl arası hapis cezasına çarptırıldı.
1984
  • Hakkari’de Bir Mevsim adlı filmin gösterimi, Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandı.
  • Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın “Özel finans kurumları” kurulmasına ilişkin tebliği yayınlandı.
1985 TRT Yönetim Kurulu, 1980 öncesinde Türk Dil Kurumu’nca türetilmiş olan 205 sözcüğün yayında ve reklamlarda kullanılmasını yasakladı: “Anı, Aymazlık, başyapıt, bellek, betim, deneyim…”
1986
  • Filipinlerde seçimler yapıldı. Muhalefet lideri Corazon Aquino başkan seçildi. Ferdinand Marcos ülkeyi terk etti.
  • DİSK Davası Savunması başladı. Genel Başkan Abdullah Baştürk: “Bu davanın konusu DİSK değildir; 1961 Anayasası’dır, demokrasi ve özgürlüklerdir.”
  • Türk-İş’in İzmir’de düzenlediği “Ekmek, Barış, Özgürlük” mitinginde gözaltına alınan 77 kişiden 63’ü tutuklandı.
1987 Olağanüstü Hal Yasası’na aykırı olarak izinsiz toplantılar yaptıkları iddiasıyla 8 Mayıs 1996’da DGM’de açılan davada Ekin-Bilar A.Ş.’nin, aralarında Aziz Nesin ve Yalçın Küçük’ün de bulunduğu 7 yöneticisi beraat etti
1988 Öğretmen Sıddık Bilgin’in işkencede öldürüldüğü ve ardından “kaçarken vuruldu” süsü verilerek askerlerce tarandığını ve cesedinin karakol bahçesine gömüldüğünü duruşmada tanık olarak dinlenen askerler doğruladı.
1991 Varşova Paktı feshedildi.
1992 Yeni Ülke’den gazeteci Cengiz Altun, Batman’da öldürüldü. 
1993
1994 Almanya, Refah Partisi’nin Bosna’ya yardım adı altında Almanya’ya gönderdiği paralar hakkında soruşturma başlattı.
 1995 Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan İstanbul İl Teşkilatı tarafından düzenlenen iftar yemeğinde konuştu: ”Bize karşı cephe alanlar Fethullah Hoca ile görüşüyor; Fethullah Hoca da bizdendir.”1998- 5 yıllığına yeniden devlet başkanı seçilen hukukçu Fidel Castro: “Bu ülkede asla sosyalizmden kapitalizme geçiş olmayacak”.
1999 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi ve partinin kapatılması için ihtiyati tedbir istemi ile Anayasa Mahkemesine başvurdu.
2000 Salihli Savcısı, Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmak suçundan iddianame düzenledi.
2003 En fazla 62 bin ABD askerinin Irak’a müdahale için 65 helikopter ve 255 uçak ile 6 aylığına Türkiye’nin limanları, havaalanları, demiryolları, hava sahası ve topraklarında konuşlanmasına olanak sağlayan AKP hükümeti tezkeresi TBMM’ye sunuldu.
1994 2004- KESK ve DİSK üyeleri, Meclis’te görüşülmekte olan Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’nı Kızılay’da protesto etti.2004- Türkiye Komünist Emek Partisi’nin (TKEP) kurucusu olduğu öne sürülen Teslim Töre’ye, 11 yıl süren yargılamanın sonucunda, 18 yıl dokuz ay hapis cezası verildi.2004- Yüksek Seçim Kurulu, aday listelerini zamanında yetiştiremeyen CHP’nin Eskişehir’de 28 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere katılamayacağına karar verdi.

2005 – Aynur Doğan’ın ‘Keçe Kurdan’ (Kürt Kızı) isimli albümü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yasaklanarak toplatıldı. Şarkılarda, Kürt kızlarını dağlara savaşmaya davet edildiği gerekçe gösterildi.

2005-Almanya, Vakit gazetesinin Avrupa baskısını yasakladı. Gazeteyi yayımlayan Yeni Akit Şirketi’nin mal varlığına el konuldu. Gerekçe olarak, gazetenin özellikle İsrail devletine, Yahudilere ve Batılı toplumsal değerlere karşı kışkırtıcı yazılar yayımlaması gösterildi.

2005 İngiliz avukat ve Uluslararası Af Örgütü’nün kurucusu Peter Benenson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Temmuz 1921) Oxford’daki Balliol Koleji’ne kaydoldu ancak II. Dünya Savaşı yüzünden eğitimini yarıda kesti. 1955 yılında avukat olarak çalışmaya başladı. 1957’de İngiltere merkezli insan hakları ve hukuk reformu organizasyonu olan Justice’ı kurdu. 1961 yılında, iki Portekizli öğrenci, özgürlük için kadeh tokuşturdukları için 7 yıl hapse mahkûm edildi. Olayı öğrenen Benenson, The Observer’a “unutulmuş mahkûmları” korumak için uluslararası kampanya başlatılması amacıyla çağrıda bulunan bir yazı yazdı. 28 Mayıs 1961’de yayınlanan “Unutulmuş Mahkûmlar” adlı tam sayfalık bu makale ve devamında Peter Benenson’un bir yıl süren kampanyası, Uluslararası Af Örgütü’nün kurulması ile sonuçlandı.
2006 Afganistan’da eski İstihbarat şefi Esadullah Servari ölüm cezasına çarptırıldı.1978 yılında ilk komünist Devlet Başkanı Nur Muhammed Taraki’nin dönemindeki görevi sırasında, yüzlerce kişinin öldürülmesi için emir verdiği gerekçesiyle yargılanıyordu.
2008 Şarkıcı Bülent Ersoy hakkında, bir programda söylediği sözler nedeniyle halkı askerlikten soğutma iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Mahkeme Heyeti, 18 Aralık’taki karar duruşmasında; “Ben çocuk doğurmuş olsaydım askere göndermezdim” sözlerini, düşünce özgürlüğü kapsamında sayarak, Ersoy’u beraat ettirdi.
2010 Akademisyen ve ilk YÖK başkanı İhsan Doğramacı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Nisan 1915)
2013 Takvim gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, Diyarbakır Cezaevi eski komutanı Esat Oktay Yıldıran hakkında yazdığı yazı nedeniyle, Yıldıran’ın “Kişisel hatırasına hakaret” iddiasıyla 90 gün hapis cezasına çarptırıldı. Kütahyalı’nın cezası, mahkeme tarafından paraya çevrildi. Esat  Oktay Yıldıran, Diyarbakır Cezaevi’nde bir dönem iç güvenlik komutanı olarak görev yapmış ve 1988’de PKK tarafından öldürülmüştü. Yıldıran’ın sistematik işkenceler yaptığını iddia eden Yıldıran’ın oğlu Timuçin Yıldıran’ın Kütahyalı’ya açtığı dava 2012 yılı Nisan ayında İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı.
2016 Anayasa Mahkemesi, Can Dündar ile Erdem Gül’ün, “kişi hürriyeti ve güvenliği”, “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” ve “basın hürriyeti” haklarının ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması için dosyayı ilgili mahkemeye gönderdi.
2018 PYD eski eş başkanı Salih Müslim Çekya’nın başkenti Prag’da gözaltına alındı. Türkiye iade talep etti. Müslim 2 gün sonra serbest bırakıldı.
2019 Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kuruldu
2026 Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Laiklik Bildirgesinde adı geçen 168 kişi hakkında dava açtıklarını duyurdu.

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı – 2003

0

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı, partinin 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılarak kararın gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlandıktan sonra 3 Şubat Temmuz 1995 tarihinde yapılan başvuru üzerine parti üyelerinin başvurusu üzerine verilmiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi, 6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlamıştır. Partinin kurucuları arasında Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler yer almaktadır.  Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi de değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbirin hedeflenen amaca göre orantısız ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığını tespit ederek Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

SOSYALİST TÜRKİYE PARTİSİ – TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 26482/95)

NİHAİ KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG
12 Kasım 2003

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (26482/95) başvuru no’lu davanın nedeni siyasi bir parti olan Sosyalist Türkiye Partisi ve on üç üyesinin; İlhamı Alkan, Süleyman Zeyyat Baba, Murat Beşer, Sedat Cengiz, Nihat Çağlı, Mehmet Ali Doğan, Aydemir Güler, Kemal İbrahim Okuyan, Uğur Pişmanlık, Ahmet Hamdi Samancılar, Hüseyin Yıldız, Neşenur Domaniç, ve Selma Kuzulugil’in (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 3 Şubat 1995 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul’da avukat B.H.Durna tarafından temsil edilmektedirler.

OLAYLAR

Birinci başvuran Sosyalist Türkiye Partisi (STP) siyasi bir parti olup Anayasa Mahkemesi tarafından 30 Kasım 1993 tarihli kararı ile kapatılmıştır.

STP, 6 Kasım 1992 tarihinde kurularak parti kuruluş bildirisi İçişleri Bakanlığına sunulmuştur.

25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesinde STP’nin feshi yönünde dava açmıştır.

Başsavcı iddianamesinde Anayasal unsurlara ve Siyasi partiler yasasına dayanarak partinin programının ve amaçlarının ulusal birliğe ve toprak bütünlüğüne aykırı olduğunu belirtmiştir.

16 Haziran 1993 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı davanın esasına ilişkin mütalâasını Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

29 Temmuz 1993’te STP’nin avukatı esas hakkındaki savunmasını iletmiştir.

30 Kasım 1993’te Anayasa Mahkemesi STP’nin kapatılmasına karar vermiştir.

9 Ağustos 1994 tarihinde Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren kararında Anayasa Mahkemesi mezkur davada Anayasanın temel prensiplerini hatırlatarak Türk topraklarında yaşayan kişilerin etnik kökenleri ne olursa olsun ortak kültür çerçevesinde bütünlük arz ettiklerine, bu kişilerin  bir bütün olarak «türk ulusu» olarak adlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Devletini oluşturduklarına, etnik grupların çoğunlukta veya azınlıkta olmalarına göre ayrılmadıklarına değinmiştir. Mahkeme Anayasaya göre türk vatandaşları arasında ırk ve etnik kökene dayalı siyasi veya hukuki hiçbir ayrım yapılmadığını ve tüm vatandaşların temel yurttaşlık, siyasi ve ekonomik haklarından eşit ölçüde yararlandıklarını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi özellikle kurt kökenli vatandaşların Türkiye’nin her bölgesindeki türk vatandaşları ile aynı haklara sahip olduğunu, Anayasanın kurt kimliğini tanımadığı yönündeki eleştirilerin doğru olmadığını : kurt kökenli vatandaşların kimliklerini dile getirmelerine engel olunmadığının, kürtçenin tüm özel alanlarda; yazılı basında, edebiyatta ve sanatsal eserlerde kullanıldığının altını çizmiştir.

Anayasa Mahkemesi, herkesin onaylamasa dahi Anayasada yer alan esaslara uyma zorunluluğu bulunduğunu, Anayasanın farklı değerlerin savunulmasına değil etnik ayrımcılığa dayalı propaganda yapılmasını yasakladığını, Lozan Antlaşmasına göre bir grubun azınlık olarak nitelendirilmesi için ayrı bir dilin ve etnik bir kökenin olmasının yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programının içeriğinde, Türkiye’den ayrı farklı dil ye kültüre sahip bir kurt halkının varlığından söz edildiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesine göre STP kültlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkında sahip olmalarını, bu amaç bir «bağımsızlık savaşı» vermeleri gerektiğini savunmaktadır. Mahkeme söz konusu partinin bu tutumunun şiddet yanlısı terörist bir grubun provakatif yaklaşımı ile bağdaştırılabileceğini eklemektedir.

Anayasa Mahkemesi sonuç olarak STP’nin faaliyetlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin 2. paragrafında yer alan kısıtlamaların yanı sıra 17. madde çerçevesindeki esasların da ihlali anlamına geldiğini, bu bağlamda yeni bir Avrupa için Paris Şartı‘nın ırkçılığı, etnik kökenden kaynaklı kin ve nefreti, terörizmi mahkum ettiğini, bunun dışında Helsinki Nihai Senedinin sınırların dokunulmazlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyulması prensiplerini garanti altına aldığını dile getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programında Devletin ulusal birliği ve toprak bütünlüğü aleyhinde bir tutum izlenmesi nedeniyle Siyasi partiler kanununun 101. maddesinin a fıkrasına uygun olarak feshedildiği açıklamasını yapmıştır.

HUKUK AÇISINDAN
1. AİHS’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİNE İLİŞKİN

Başvuranlar STP’nin feshedilmesi ile Sözleşmenin 11. maddesi ile güvence altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.

1. Müdahalenin varlığına ilişkin

Hükümet de STP’nin kapatılması ile dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün güvence altına alındığı Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğini kabul etmektedir. Bu aynı zamanda Mahkemenin de görüşüdür.

2. Müdahalenin yasallığına ilişkin

Benzer müdahalede 2. maddede yer alan «yasayla öngörme» ve «demokratik bir toplum için zaruret» gibi bir ya da birden çok amacı içermediği hallerde 11. maddeye yönelik bir ihlal sözkonusudur.

a) «Yasayla öngörme»

Taraflar sözkonusu müdahalenin Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasanın 2,3,14 ve 68 ve Anayasanın 78, 80, 81, 90 ve 101. maddelerine ve 2820 sayılı siyasi partiler kanununa dayanarak yapıldığı ve bu müdahalenin «yasayla öngörüldüğü» hususunda görüş birliği içerisindedirler. Mahkeme bu tespiti ayrıca değerlendirmeyi gerekli görmemiştir.

b) Meşru amaç

Hükümete göre mevcut müdahale kamu emniyetinin sağlanması, başkalarının haklarının korunması, ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün sağlanması gibi birçok meşru amaca yöneliktir. Başvuranlar ne kürtlerin Türkiye’den ayrılmasını ne de yeni bir kurt devleti kurulmasını savunduklarını ileri sürmüşlerdir. AİHM, mezkur müdahalelerin 11. maddenin 2. paragrafında yer alan ilkelerden en azından biri olan «ulusal güvenliğin» sağlanması amacını taşıdığına itibar etmektedir.

c) «Demokratik bir toplum için gereklilik»
i. Tarafların görüşleri

Başvuranlar STP parti programında özellikle Türkiye’ye veya kürt hareketine değil aynı zamanda global dünya düzenine ve Orta Doğuya değin analizler yapıldığını, toplumun belli bir kesiminin ayrılmasından ziyade halkların birlikteliğine dikkat çekildiğini ve hiçbir şekilde «vatandaşlar arasında etnik ayrımcılık yaparak kine ve şiddete» çağrıda bulunulmadığını savunmaktadırlar.

Başvuranlar STP parti programının genel olarak «halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini, türk ve kurt halklarının bir arada yaşaması için dillerinin ve kültürlerinin korunması gerektiğini» savunduğunu ifade etmektedirler.

Hükümet, STP parti programının içeriğinin Türkiye Cumhuriyetinin anayasal ilkeleriyle bağdaşmayan yeni bir siyasi düzen oluşturmak amacıyla türk halkının bir bölümünü yasadışı faaliyetlere teşvik unsurlarını taşıdığını belirtmektedir.

Temel kanunlar yürürlükte olduğu müddetçe Marksist ve Leninist hedeflerin gündemde kalamayacağına ilişkin Komünist partisinin iddialarım reddeden Alman Anayasasına atıfta bulunan Hükümet, STP’nin parti programının Türkiye Cumhuriyeti Anayasa düzenini görmezden geldiğinin
altını çizmektedir.

Ayrıca «kürt halkı ile türk halkı» arasında ayrımcılık yaparak ve «kürt halkının kendi kaderini kendisi belirleme hakkı» savıyla STP, Türk ulusunda etnik kökene dayalı bir ayrımcılık oluşturmaya çalışmaktadır. Ulusal bazda etnik kökene dayalı bir azınlığın oluşturulmasını savunan bu yaklaşım ulusal toprak bütünlüğü ile bağdaşmamaktadır. Oysa ki ulusal toprak bütünlüğü ayrını yapmaksızın vatandaşların aynı haklara sahip olma esasına dayanmaktadır. Hükümet bu koşullar çerçevesinde STP’nin fesih kararının kamu düzeninin sağlanması ve başkalarının haklarının korunması bakımından «demokratik bir toplum için gerekli» olduğu ve «sosyal bir ihtiyaca cevap »
verdiği kanaatindedir.

ii. AİHM’nin değerlendirmesi

AİHM, AİHS’nin 11. maddesinin, özerk anlamına ve özel uygulama alanına karşın, görülmekte olan davanın AİHS’nin 10. maddesi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fikirlerin korunması ve ifade özgürlüğü AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün önemli unsurlarından biridir. Siyasal Partilerin demokrasinin layıkıyla işlemesinde ve çoğulculuğun korunmasındaki önemli rolleri dikkate alındığında bu hükmün öncelikle uygulanacağı açıktır.

AİHM’ye göre çoğulculuk olmaksızın demokrasi olmaz. Bu nedenle, AİHS’nin 10. maddesinde öngörülen ifade özgürlüğünün, 2. fıkrası uyarınca, sadece açıklanan bilgi ve fikirlere taraftar olunduğunda, rahatsız etmediğinde ya da farklı olmadığında değil, aynı zamanda; taciz eden, şok eden, rahatsız eden bir nitelik taşıdığında da söz konusudur (Bkz, 7 Aralık 1976 tarihli Handyside- İngiltere kararı, s. 23, § 49, ve 23 Eylül 1994 tarihli Jersild Danimarka kararı, s. 26, § 37).

Siyasi partiler faaliyetlerini kolektif olarak ifade özgürlüğünün uygulanması üzerine oluşturduklarından, AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin güvencesi altındadırlar. (Bkz, 30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi- Türkiye karan, §§ 42-43).

Bu noktada AİHM, bir siyasi partinin bir yasada ya da Devletin yasal ve anayasal yapılarında değişiklik yapmayı iki koşulla önerebileceğini düşünmektedir: birincisi bu amaçla kullanılan araçlar yasal ve demokratik olmalıdır; ikincisi önerilen değişikliğin kendisi temel demokratik ilkelerle uyuşmalıdır. AİHM, liderleri şiddeti teşvik eden, demokrasiye saygı duymayan demokrasiyi, demokraside tanınan hak ve özgürlükleri yok etmeyi amaçlayan bir siyasi partinin, bu gerekçelerle kendisine karşı uygulanan cezalara karşı Sözleşmenin korumasını ileri süremeyeceğini düşünmektedir (Bkz, 9 Nisan 2002 tarihli Yazar ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 22723/93,22724/93 ve 22725/93, § 49 ve mutatis mutandis, 1 Temmuz 1961 tarihli Lawless-İrlanda kararı, §§ 46-47, Refah Partisi ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 41340/98, 42342/98, 41343/98 ve 41344/98, § 98).

Ayrıca, AİHS’nin 11 § 2 maddesi uyarınca, demokratik bir toplumda “gerekli” olup olmadığı yani “sosyal bir ihtiyaca” cevap verip vermediği ve izlenen meşru amaç ile arasında bir orantının olup olmadığı konusu da önem taşımaktadır.

AİHM, yerel mahkemelerin görevini ikame etme gibi bir sorumluluk üstlenmediğini fakat alman kararların ve yapılan müdahalelerin ifade özgürlüğünü güvence altına alan 11. maddeye yönelik bir kısıtlama getirilip getirilmediğinin denetim altına alındığını eklemektedir. Davalı hükümetin içtenlikle, özenle ve mantıklı bir şekilde yetkisini kullanıp kullanmadığı ve davanın bütünü ışığında müdahalenin “izlenen yasal amaç için” yapılıp yapılmadığının belirlenmesi ve yetkililer tarafından öne sürülen gerekçelerin “yeterli” olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Mahkemenin ulusal
yetkililerin kuralları AİHS’nin 11. maddesine uygun olarak yerine getirdiklerinden emin olması gerekmektedir (Bkz, mutatis mutantis, aleyhine 2 Eylül 1998 tarihli Ahmed ve diğerleri- İngiltere kararı, Derleme ,§55, İngiltere aleyhine 27 Mart 1996 tarihli Goodwin kararı, §40 görülebilir).

AİHM, STP’nin siyasi faaliyetlerine başlamadan kapatıldığını ve bu önlemin sadece parti programından dolayı alındığını hatırlatmaktadır. AİHM, söz konusu müdahalenin gerekliliğini incelemek için ulusal yetkililerin aldıkları önlemler üzerinde dayanak oluşturacaktır.

AİHM, Anayasa Mahkemesi’nin STP’nin Kürtlerin gelecekte kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını talep ettiğini ve “bağımsızlık savaşı” yapma hakkını tanıdığını belirttiğini ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi, parti programında Kürt ve Türk Milletlerini ayırarak, Türk Milletinin ve Devletinin bölünmez bütünlüğü aleyhine Türkiye sınırları dahilinde azınlıkların oluşumunu savunduğu gerekçesiyle kendi kaderini tayin hakkının ve özellikle bağımsız bölge fikrinin yasaklanmasını haklı görmüştür.

AİHM’nin görüşüne göre bu tip bir programın Türk Devletinin mevcut prensipleri ve yapısı ile uyumlu olmaması demokrasi ile de çelişkili olması anlamına gelmez; Mevcut bir devletin yapısını sorgulasa dahi farklı politik programların teklif edilmesi ve tartışılması, demokrasinin kendisine zarar vermemesi şartıyla demokratik sistemin vazgeçilmez öğeleridir (Bkz, yukarıda anılan Sosyalist Parti ve diğerleri kararına, s. 1257 § 47).

Sonuç olarak, AİHM, örgütlenme özgürlüğünün yalnızca inandırıcı ve zorlayıcı sebeplerle kısıtlanabileceğinden, AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen istisnalar, siyasal partiler söz konusu olduğunda dar bir yorumu zorunlu kıldığını belirtmektedir. Bu nedenle taraf devletler, AİHS’nin 11 § 2 maddesinde öngörülen zorunluluğun varlığının tespiti konusunda; hem yasalar, hem de bu yasaların uygulanması için alınan kararlar-buna bağımsız yargı organlarının kararlan da dahil- üzerinde sıkı bir Avrupa denetimi olan, sınırlı bir takdir marjına sahiptirler.

STP’nin parti programının tetkiki sonucunda, AİHM, değerlendirmeye alınması gereken unsurlar olan demokratik ilkelerin farklı reddetme biçimlerine veya ayaklanmaya ve şiddete çağrı yapacak herhangi bir unsur görmemiştir (Bkz, 8 Temmuz 1999 tarihli Okçuoğlu -Türkiye kararı, n: 24246/94, § 48).

AİHM’ye göre, demokrasinin temel özelliklerinden biri bir ülkenin karşılaştığı sorunları, taciz edici olsalar da, şiddete başvurmaksızın, diyalogla çözmesidir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile beslenir. Bu ilişki altında, bir siyasal grubu, sadece bir devletin bir kısım halkının kaderini aleni olarak tartışmak istemesi ve demokratik kurallara saygı içinde, tüm ilgilileri tatmin edecek çözümler bulma amacı ile siyasal yaşama katılmak istemesi nedeni ile endişe duymamalıdır. Bu bağlamda, parti programının incelenmesi sonucunda STP’nin niyetinin açık olduğu anlaşılmaktadır.(Bkz. Sözü edilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı ve diğerleri, § 57).

Ancak siyasi bir partinin, programında alenen açıklananlardan farklı hedef ve niyetlerinin varolma olasılığı dışlanamaz. Bundan emin olmak için, bu programın içeriği ile, sahibinin eylemleri ve tutumlarını karşılaştırmak gerekir (Bkz, yukarıda anılan TBKP ve diğerleri , § 58 ve Sosyalist Parti ve diğerleri kararlarına, § 48).

Mevcut durumda STP’nin programının herhangi bir somut eylemi ile yalanlanması olanağı yoktur, zira kurulur kurulmaz kapatılmış ve programım uygulama zamanı bile bulamamıştır. Böylece sadece ifade özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan bir davranış ile cezalandırılmış bulunmaktadır.

AİHM, incelemesine sunulan olayı çevreleyen koşulları, özellikle de terörizme karşı mücadelenin güçlüklerini (Bkz, yukarıda değinilen İrlanda Birleşik Krallık kararı, § 11; ve 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy- Türkiye kararı, §§ 70 ve 80) de dikkate almaya hazırdır. Ancak bu somut olayda, herhangi bir faaliyeti olmaksızın, terörizmin Türkiye’de yol açtığı sorunlarda STP’nin sorumluluğunun olduğu sonucuna varma olanağı verecek herhangi bir kanıt görememektedir.

Tüm bunlar karşısında, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbir, hedeflenen amaca göre orantısızdır ve demokratik bir toplumda gerekli değildir. Sonuç olarak bu tedbir AİHS’nin 1 1 . maddesini ihlal etmiştir.

II. AİHS’NİN 9, 10 VE 14. MADDELERİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN

Başvuranlar aynı zamanda Sözleşmenin 9,10 ve 14. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. AİHM aynı olaylarla ilgili yapılan bu şikayetlerin 11. madde başlığı altında incelendiğinden bunların ayrıca incelenmesini yersiz bulmuştur.

III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.
A. Zarar

STP, partinin kapatılması ve hukuki kimliğini kaybetmesi nedeniyle gelir kaybına uğradıklarım öne sürerek uğradıkları maddi zarar için 10.000.000 FF karşılığı 1.524.490 Euro talep etmektedir.

Maddi ve manevi zarar olarak başvuranların her biri 3.000.000. FF karşılığı 457.347 Euro talep etmektedir.

STP’ye ilişkin AİHM, başvuran partinin taleplerine dair herhangi bir kanıtlayıcı belgeyi Mahkemeye sunmadığını hatırlatmaktadır. Sonuç olarak bu talep kabul edilemez bulunmaktadır. (Bkz. sözü edilen TBKP ve diğ. kararı, § 69).

AİHM, başvuranların ve STP’nin kurucu üyelerinin manevi zarara uğradıklarını kabul etmektedir. Bu yönde AİHS’nin 11. maddesinin ihlalinin tespitinin adil tazmin için yeterli olacağı kanısındadır.

B. Masraf ve harcamalar

Masraf ve harcamalara ilişkin başvuranlar 140.000 FF; 21.342 Euro talep etmektedirler.

Hükümet bu konuda görüş bildirmemiştir.

Mahkeme, adil ve hakkaniyete uygun olarak başvuranlara masraf ve harcamalara ilişkin toplam 10.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.

C. Temerrüt faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3’lük bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.

BU NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,

1. AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
2. AİHS’nin 9, 10 ve 14. maddelerinin incelenmesine gerek olmadığına;
3. STP’nin manevi tazminata ilişkin taleplerinin reddine;
4. Mevcut kararın başlı başına manevi tazmin için yeterli olduğuna;

5.

a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin başvuranlara masraf ve harcamalar için 10.000 (on bin) Euro ödemesine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulamasına;

6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddelerine uygun olarak 12 Kasım 2003 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

Özet karar çevirisi Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmıştır. 

Sırrı Atalay

0

Hukukçu ve siyasetçi Sırrı Atalay, 1919 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Eylül 1985)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Hukuk ve siyaset kariyeri boyunca, yargıçlık, savcılık ve serbest avukatlık, milletvekilliği, senatörlük ve Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı yaptı.

Fakülteyi bitirdikten sonra Ankara Stajyer Hâkim adayı oldu. Akabinde, Lice Cumhuriyet Savcı Yardımcısı, Kiğı Yargıç Yardımcısı, Iğdır Yetkili Sorgu Yargıcı olarak görevde bulundu.

Türkiye Eğitim Derneği Koleji’nde Psikoloji ve Felsefe Öğretmeni olarak çalıştı.

14 Mayıs 1950 tarihinden 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri müdahaleye kadar CHP Kars milletvekilliği görevini yürüttü. Bu dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel İdare Kurulu Üyeliği, TBMM Meclis Grubu Başkanvekilliği ve Parti Meclisi Üyeliği görevlerinde bulundu.

27 Mayıs Askeri Darbesinden sonra faaliyet gösteren Kurucu Meclis Anayasa Düzenleme Komisyonu Üyeliği ve 1961 Anayasası ile kurulan Senato’da 1961 yılından 1980 yılına kadar senatörlük yaptı.

Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları

15 Aralık 1964 ‘da İkinci CHP Hükümetinde Adalet Bakanlığına getirildi ve 25 Şubat 1965 tarihine kadar sürdürdü. 1977-1979 yılları arasında Cumhuriyet Senatosu başkanlığı görevini icra etti.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin aralıksız olarak en uzun süre görev yapmış parlamenterlerinden oldu. 16 Haziran 1977 tarihinde Cumhuriyet Senatosu CHP Grup Başkanlığına seçildi.

1979 yılında Senato başkanıyken, Fahri Korutürk’ün rahatsızlığı nedeniyle yaklaşık üç ay boyunca Cumhurbaşkanlığına vekalet etti. 1980 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP aday adayı oldu.

1980 Askeri Darbesi sonrası 5 yıllık siyasi yasaklılar arasına alındı. MGK’nın “31 Mayıs 1983 tarihli 79 Sayılı Kararı” ile 15 eski parlamenterle beraber Zincirbozan’da “zorunlu ikamete” tabi tutuldu.

1981-1983 yılları arasında CHP adına Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 1983 yılında SODEP’in kuruluş çalışmalarında yer aldı.

9 Eylül 1985 tarihinde Bodrum’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle yaşamını yitirdi. Cebeci Asri Mezarlığı’nda defnedildi.

Zincirbozan’da tutuklu iken yazdığı anıları ölümünden sonra Hikmet Bila tarafından derlenerek “Bir Ömür Politika – Kars’tan Zincirbozan’a, Sırrı Atalay” adıyla 1986 yılında yayınlandı.

“Kars Tarım Hazinesi: Kars’ın Davaları” adlı eseri 1950 yılında basılmıştır.

Ardahan Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı öğrencisi  Gülşen ÇELİK, bitirme tezi olarak “Türk Siyasal Hayatında Sırrı Atalay: Siyasi Görüşleri ve Faaliyetleri Üzerine Bir İnceleme” başlıklı bir çalışma yapmıştır.

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

0
ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1978
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3848
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 11 Aralık 1992 / 21432-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan ve 7 Haziran 1978 tarihinde toplanan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı 64’üncü oturumunda,

1948 tarihli Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunması Hakkında Sözleşmenin 1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Tavsiyenin hükümlerini not ederek,

1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin bazı kamu görevlisi kategorilerini kapsamadığını ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Sözleşmenin ve Tavsiye kararının işletmedeki işçi temsilcilerine uygulandığını gözönüne alarak,

Bir çok ülkede kamu hizmeti faaliyetlerinin kapsamının önemli ölçüde genişlediğini ve kamu mercileriyle kamu görevlilerinin örgütleri arasında sağlam çalışma ilişkilerinin gerekliliğini not ederek,

Üye devletlerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerin büyük ölçüde çeşitliliğini ve uygulamadaki farklılıkları (örneğin, merkezi ve yerel makamlarından her birinin karşılıklı görevleri, federal, eyalet ve taşra makamlarının görevleri, Devlet işletmelerinin ve özerk veya yarı özerk çeşitli tipte kamu kuruluşlarının görevleri ve çalışma ilişkilerinin mahiyeti ile ilgili olarak) gözönünde tutarak,

Uluslararası bir belgenin uygulama alanının belirlenmesinde ve bu belgeyle ilgili tanımların kabulünde bir çok ülkede kamu sektöründeki çalışmayla özel sektördeki çalışma arasında mevcut farklılıklar nedeniyle ortaya çıkan özel sorunları, 1949 tarihli Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ilgili hükümlerinin kamu görevlilerine uygulanması konusunda ortaya çıkan yorum güçlüklerini ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kontrol organlarının bazı hükümetlerin bu hükümleri kamu görevlilerinin büyük bir kısmını bu sözleşmenin uygulama alanının dışında bırakacak biçimde uyguladıklarını bir çok defa müşahade etmiş olduklarını gözönüne alarak,

Oturum gündeminin 5 inci maddesini oluşturan “Kamu Hizmetinde Örgütlenme Özgürlüğüne ve Kamu Kesiminde İstihdam Koşullarını Belirleme Usulüne İlişkin “çeşitli bazı önerilerin kabulüne karar verdikten sonra,
Bu önerilerin uluslararası bir sözleşme biçimini almasına karar vererek,

1978 tarihli “ Kamu Kesiminde Çalışma ilişkileri Sözleşmesi” adını alan aşağıdaki sözleşme’yi bugün 27 Haziran 1978 tarihinde kabul etmiştir.

BÖLÜM I 
UYGULAMA ALANI VE TANIMLAR 
MADDE 1

Bu Sözleşme, diğer uluslararası çalışma sözleşmelerinde bu kesime uygulanabilecek daha elverişli hükümler bulunmadığı durumlarda kamu makamlarınca çalıştırılan herkese uygulanır.

Bu Sözleşmede öngörülen güvencelerin, görevleri izlenecek politikaları belirleme ve yönetim işleri kabul edilen üst düzey görevlilere veya çok gizli nitelikte görevler ifa edenlere hangi ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

Bu Sözleşme öngörülen güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polise ne ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlisi” deyimi işbu Sözleşmenin 1 inci maddesi uyarınca Sözleşme’nin kapsamına giren herhangi bir kimse anlamına gelir.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlileri Örgütü” deyimi oluşumu ne olursa olsun amacı kamu görevlilerinin çıkarlarını savunmak ve geliştirmek olan herhangi bir örgüt anlamına gelir.

BÖLÜM II 
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI 
MADDE 4

Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Böyle bir koruma, özellikle aşağıdaki amaçlara yönelik tasarruflara karşı uygulanacaktır:

Kamu görevlilerinin çalıştırılmalarını, bir kamu görevlileri örgütüne katılmama veya üyelikten ayrılma koşuluna bağlamak,

Bir kamu görevlisini, bir kamu görevlileri örgütüne üyeliği veya böyle bir örgütün normal faaliyetlerine katılması nedenleriyle işten çıkarmak veya ona zarar vermek.

MADDE 5

Kamu görevlileri örgütleri, kamu makamlarından tamamen bağımsız olacaklardır.

Kamu görevlileri örgütleri kuruluş, işleyiş veya yönetimlerinde kamu makamlarının her türlü müdahalesine karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Bir kamu makamının tahakkümü altında kamu görevlileri örgütlerinin kuruluşunu geliştirmeye veya kamu görevlileri örgütlerini bir kamu makamının kontrolü altında tutmak amacıyle mali veya diğer biçimlerde desteklemeye yönelik önlemler bu madde bakımından müdahaleci faaliyetler olarak kabul edilecektir.

BÖLÜM III 
KAMU GÖREVLİLERİ ÖRGÜTLERİNE 
SAĞLANACAK KOLAYLIKLAR 
MADDE 6

Kamu görevlilerinin tanınan örgütlerinin temsilcilerine, çalışma saatleri içinde veya dışında görevlerini çabuk ve etkin bir biçimde yerine getirmelerine olanak verecek şekilde kolaylıklar sağlanacaktır.

Bu tür kolaylıkların sağlanması idarenin veya hizmetin etkin işleyişini engellemeyecektir.

Bu kolaylıkların niteliği ve kapsamı, bu sözleşmenin 7’nci maddesinde belirtilen yöntemlere göre veya diğer uygun yöntemlerle belirlenecektir.

BÖLÜM IV 
ÇALIŞMA KOŞULLARININ BELİRLENMESİ YÖNTEMLERİ
MADDE 7

Kamu görevlileri ve kamu makamları arasında çalışma koşullarının görüşülmesine olanak veren yöntemlerin ve kamu görevlileri temsilcilerinin anılan koşulların belirlenmesine katılmalarını sağlayan başka her türlü yöntemin en geniş biçimde geliştirilmesi ve kullanılmasını teşvik için gerektiğinde ulusal koşullara uygun önlemler alınacaktır.

BÖLÜM V 
UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ 
MADDE 8

Çalışma koşullarının belirlenmesiyle ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak taraflar arasında görüşme yoluyla veya ilgili tarafların güvenini sağlayacak şekilde kurulan arabuluculuk, uzlaştırma veya tahkim gibi bağımsız ve tarafsız mekanizmalardan yararlanılarak araştırılacaktır.

BÖLÜM VI 
KİŞİSEL VE SİYASİ HAKLAR 
MADDE 9

Kamu görevlileri, diğer çalışanlar gibi yalnızca görevlerinin niteliğinden ve statülerinden kaynaklanan yükümlülüklerine bağlı olarak örgütlenme özgürlüğünün normal olarak uygulanması için gerekli kişisel ve siyasi haklardan yararlanacaklardır.

BÖLÜM VII 
SON HÜKÜMLER 
MADDE 10

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 11

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme, onayan her üye için onama belgesinin kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 12

Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne göndereceği ve Genel Müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden bir yıl sonra geçerli olur.

Bu Sözleşme’yi onamış olup da bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresince ve bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi her on yıllık sürenin bitiminde bu maddenin içerdiği koşullarla feshedebilir.

MADDE 13

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama ve fesihlerin kaydedilmesinden Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerini haberdar eder.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102’inci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştırır.

MADDE 15

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zaman bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 16

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 12’inci madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bu Sözleşme artık üyelerin onamasına açık bulunmaz.

Bu Sözİeşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşme”yi onamamış bulunan üyeler için herhalde şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam eder.

MADDE 17

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi

0
ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır. 

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi, 2 Haziran 1976  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını, Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulmasını ve çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere  bazı önerilerin kabulünü içermektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 2 Haziran 1976
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3851
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nca Cenevre’de toplanan ve 2 Haziran 1976 tarihinde altmışbirinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel konferansı, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını teyid eden ve ulusal düzeyde resmi makamları ile işveren ve işçi kuruluşları arasında etkili danışmanların teşviki için önlemler alınmasını öngören, özellikle Dernek Kurma Hürriyeti ve Teşkilatlanma Hakkının Korunması hakkındaki 1948 tarihli Sözleşme,

Teşkilatlanma ve Toplu Pazarlık Hakkına dair 1949 tarihli Sözleşme, 1960 tarihli (Sınai ve Ulusal Düzeyde) istişare Tavsiye Kararı olmak üzere, mevcut Uluslararası Çalışma Sözleşmeleri ve Tavsiyelerin hükümleri yanında, bunlara etkinlik kazandırmak üzere işveren ve işçi teşkilatlarının danışmalarda bulunmalarını (öngören) çok sayıda Uluslararası Çalışma Sözleşmesi ve Tavsiyelerinin hükümlerini hatırda tutarak, ve

Toplantı gündeminin, “Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulması” başlığını taşıyan dördüncü maddesini gözönüne alarak ve Milletlerarası çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü danışmalar hakkında bazı önerilerin kabulüne karar vererek,

Bu önerilerin Milletlerarası bir sözleşme oluşturacağını kararlaştırmak,

Bindokuzyüzyetmişaltı yılının Haziran ayının yirmibirinci günü Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi 1976 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Bu Sözleşmede “temsilci kuruluşlar” tabiri. teşkilatlanma özgürlüğü haklarından yararlanan en fazla temsil niteliğine haiz işçi ve işveren kuruluşlarını ifade eder.

MADDE 2

İşbu Sözleşme’yi onaylayan Uluslararası Çalışma Teşkilatının her üyesi 5 inci madde 1 inci fıkrada belirtilen Uluslararası Çalışma Teşkilatının faaliyetlerine ilişkin hükümet, işveren ve işçi temsilcileri arasında etkin danışmayı gerçekleştirmeyi sağlayacak usulleri işletmeyi taahhüt eder.

Bu maddenin 1 inci paragrafında öngörülen usullerin şekli ve muhtevası, temsile yetkili kuruluşların mevcut olması ve bu usullerin oluşturulmamış bulunması halinde, her ülkede bu kuruluşlara danışılarak, ulusal uygulamaya uygun şekilde tesbit edilir.

MADDE 3

Bu Sözleşme’de getirilen usullerin amaçları açısından işçi ve işveren temsilcileri, temsile yetkili kuruluşların mevcut olmaları halinde, bunlar tarafından serbestçe seçileceklerdir.

İşçi ve işverenler, danışmaların yapılacağı herhangi bir organda eşit sayıda temsil edilecektir.

MADDE 4

Yetkili makam bu Sözleşme’de getirilen usullerin idari yönden desteklenmesi sorumluluğunu üstlenir.

Yetkili makam ile, şayet mevcut ise, temsile yetkili kuruluşlar arsında, bu usuller konusunda gerekebilecek eğitimin finansmanı için düzenlenmeler yapılacaktır.

MADDE 5

Bu Sözleşme’nin amacına göre üzerinde danışma yapılacak hususlar şunlardır.

Uluslararası Çalışma Konferansı gündeminde yer alan konulara ilişkin sualnamelere verilen hükümet cevapları ile Konferansta tartışılacak öneri metinleri üzerindeki hükümet görüşleri.

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 19 ‘uncu maddesine göre Sözleşme ve Tavsiyeler sunulmasına ilişkin olarak yetkili makam veya makamlara yapılacak teklifler.

Onaylanmamış Sözleşmeler uygulanmaya geçirilmemiş tavsiyelerin, yerine göre uygulanmalarını, onaylamalarını hızlandırabilecek tedbirleri değerlendirmek üzere, uygun aralıklarla gözden geçirmeleri,

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 22’nci maddesine göre Uluslararası Çalışma Bürosuna verilen raporlardan çıkan sorunlar,

Onaylanmış Sözleşmelerin feshine ilişkin öneriler.

Bu maddenin 1 ‘inci fıkrasında atıf yapılan konuların yeterli ölçüde değerlendirilebilmelerini sağlamak açısından, danışmalar, anlaşma ile tespit edilmiş uygun aralıklarla, ancak yılda bir kereden az olmamak üzere yapılacaktır.

MADDE 6

Mevcut olmaları halinde, temsile yetkili kuruluşlarla istişare sonucunda uygun görüldüğü takdirde, yetkili makam, bu Sözleşme ile getiren hususların işleyişi konusunda yıllık bir rapor hazırlayacaktır.

MADDE 7

Bu Sözleşme’nin kesin onay belgeleri tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecektir.

MADDE 8

Bu Sözleşme, Uluslararası Çalışma Teşkilatı Üyelerinden sadece onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olanları bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her üye için, onay belgelerinin tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 9

Bu Sözleşme’yi onaylamış olan bir üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilebilecek bir bildirim ile feshedilebilecektir. Fesih, tescil tarihinin üzerinden 1 yıl geçmeden muteber olmaz.

Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve önceki fıkrada belirtilen on yıllık devrenin sonundan itibaren bir yıl içinde bu madde gereğince feshetmek hakkını kullanmamış her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşme’yi her on yıllık devrenin sona ermesinden sonra bu maddede derpiş edilen hükümlere göre feshedebilecektir.

MADDE 10

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onay ve fesihlerin tescil işlerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’nın bütün üyelerine bildirilecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 11

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, önceki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu onay ve fesih işlemlerine dair bilgilerin tamamını Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102’nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere Birleşmiş Milletler Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü hallerde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınıp alınmaması hususunu inceleyecektir.

MADDE 13

Genel Konferansın, bu Sözleşme’nin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme’de aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde,

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 9 uncu madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşme’nin derhal feshi neticesini doğuracaktır.

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren; işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşme’yi, onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşme’yi onaylamayacak olan üye ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 14

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

0
ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize), 3 Haziran 1937 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 26 Kasım 1992 tarihinde 3849 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

ILO Kabul Tarihi: 3 Haziran 1937
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3849
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine; 3 Haziran 1937 tarihinde Cenevre’de yaptığı Yirmi üçüncü Oturumunda,

Oturum gündeminin altıncı maddesini teşkil eden, konferansın Birinci Oturumunda kabul edilmiş olan sanayi işyerlerine alınacak çocuklar için asgari yaşı tesbit eden Sözleşmenin kısmen düzeltilmesi hakkında bazı tekliflerin kabulünü kararlaştırarak,

Bu tekliflerin Uluslararası bir Sözleşme şeklini alması gerektiğini düşünerek,
Bindokuzyüzotuzyedi senesinin yirmi iki Haziran günü 1937 tarihli Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (düzeltilmiş) adı verilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.

BÖLÜM I

GENEL HÜKÜMLER

MADDE 1

İşbu Sözleşmede sanayi işletmeleri” terimi özellikle şunları içermektedir:

Madenler,taş ocakları ve topraktan her türlü maden çıkarma faaliyetleri,

Malların imal edildiği, tadil edildiği, temizlendiği, onarıldığı, donatıldığı, tamamlanıp satışa hazır hale getirildiği,parçalandığı veya imha edildiği sanayiler veya gemi inşası ve elektrik ile diğer her türlü muharrik gücün üretimi, transformasyonu ve dağıtımı dahil olmak üzere maddelerin bir değişime uğradıkları sanayiler,

Tüm bina, demiryolu, tramvay, liman, depo, dalgakıran, kanal, iç su yolu, karayolu, tünel, köprü, viyadük, kanalizasyon, kuyu, telefon veya telgraf tesisatı, elektrik şebekesi, gaz şebekesi, su şebekesi veya diğer inşaat yapımı, yenilenmesi, bakımı, onarımı, tadili, veya yıkımı, yada bu inşaat faaliyetleri öncesinde yapılan hazırlık ve temel çalışmaları,

Elle taşımacılık hariç olmak üzere, depo, iskele, rıhtım, ve antrepolarda yükleme, boşaltma işlerini de içerecek şekilde karayolu, demiryolu ve iç su yoluyla yolcu ve mal taşımacılığı,

Her ülkenin yetkili makamı, sanayi ile ticaret ve tarımı ayıran sınırı tesbit edecektir.

MADDE 2

Onbeş yaşın altındaki çocuklar kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar.

Ancak, tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilen kişilerin hayatı, sağlığı veya ahlaki bakımından tehlike arzeden işler hariç olmak üzere, milli mevzuat bu çocukların sadece işverenin aile üyelerinin çalıştığı işletmelerde çalışmasına izin verebilir.

MADDE 3

İşbu Sözleşmenin hükümleri, çalışmaları kamu makamlarınca onaylanıp denetlenmek şartıyla, teknik okullarda çocuklar tarafından yapılan işlere uygulanmaz.

MADDE 4

İşbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla her sanayi işletmesi işvereni, istihdam ettiği onsekiz yaşın altındaki kişiler için doğum tarihlerini de gösterir bir kayıt tutar.

MADDE 5

Tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilenlerin hayatı, sağlığı veya ahlakı bakımından tehlike arzeden işler için, milli mevzuat:

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaş veya yaşları tesbit eder veya,

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaşı veya yaşları tesbit etmek üzere uygun bir makamı görevlendirir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 22 nci maddesi gereğince sunulacak yıllık raporlar, duruma göre, önceki fıkranın (a) bendine uygun olarak milli mevzuatça belirlenen yaş veya yaşlar hakkındaki ya da önceki fıkranın (b) bendine uygun olarak kendisine yetki verilen makam tarafından bu yetkiye istinaden alınan tedbirler hakkındaki bütün bilgileri ihtiva etmelidir.

BÖLÜM II

BAZI ÜLKELER İÇİN ÖZEL HÜKÜMLER

MADDE 6

Japonya için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 nci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Ondört yaşın altındaki çocuklar, herhangi bir kamu veya özel sanayi işletmesinde veya bunlara bağlı herhangi bir işyerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar: Milli mevzuatın bu yaştaki çocukların sadece işverenin aile fertlerinin istihdam edildiği işletmelerde çalıştırılmasına izin verdiği durumlar bu hükmün kapsamı dışındadır.

Onaltı yaşın altındaki çocuklar, maden ocakları veya fabrikalarda, milli mevzuatta tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

MADDE 7

2 nci, 4 üncü ve 5 inci maddelerin hükümleri Hindistan için geçerli değildir. Ancak, Hindistan yasama meclisi aşağıdaki maddelerin uygulamasına dair kanun çıkardığı takdirde bu maddeler bütün bölgelerde uygulanır.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onüç yaşın altındaki çocuklar demiryoluyla yolcu veya mal, veya posta nakli işlerinde ya da dok, iskele veya rıhtımlarda mal yükleme-boşaltma işlerinde (el ile taşıma hariç) istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar:

Onbeş yaşın altındaki çocuklar, aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Maden ocakları, taş ocakları ve topraktan maden çıkarmayla ilgili diğer işler:

Yetkili makam tarafından tehlikeli ve sağlığa zararlı olarak nitelenen ve bu maddenin kapsamına giren meslekler.

Tıbben çalışabilirliği belgelenmedikçe aşağıda belirtilen kişilerin yine aşağıda belirtilen işlerde çalışmalarına izin verilemez:

Oniki yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi istihdam eden fabrikalarda çalıştırılmasına izin verilemez:

Onbeş yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların maden ocaklarında çalıştırılmalarına izin verilemez.

MADDE 8

Çin için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 inci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onbeş yaşın altındaki çocuklar aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar:

Düzenli olarak 50 veya daha fazla işçi istihdam eden maden ocaklarında; veya

Motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi istihdam eden fabrikalarda milli mevzuat tarafından tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirlenen işlerde.

Bu madde kapsamına giren işletmelerdeki işverenler istihdam ettikleri onaltı yaşın altındaki tüm kişilerin kayıtlarını tutacaklardır. Bu kayıtların yanında, yetkili makam tarafından talep edilen ve kişilerin yaşlarını gösteren birer belge bulunduru1ur.

MADDE 9

Uluslararası Çalışma konferansı, bu konunun gündeme alındığı herhangi bir oturumunda, işbu Sözleşmenin yukarıda yer alan II. Bölümünün maddelerinden herhangi biri veya birden fazlasıyla ilgili olarak üçte iki çoğunlukla değişiklik tasarıları kabul edebilir.

Bu tür bir değişiklik tasarısında, değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler belirtilir ve Konferans oturumunun kapanışını takip eden bir yıl içinde veya istisnai hallerde 18 ay içinde bu değişiklik tasarıları değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından, bu konuda kanun çıkarılması veya diğer ilgili işlemlerin yapılması için kendi yetkili makam veya makamlarına iletilir.

Bu kapsama giren her üye ülke, bu konuda yetkili makam veya makamlarının muvafakatını alması halinde; değişiklik ile ilgili resmi onay belgesini tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderir.

Bu tür bir değişiklik tasarısı, değişiklik tasarısı kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından işbu Sözleşmenin onaylanmasında “kabul edilmiş bir değişiklik” olarak yürürlüğe girer.

BÖLÜM III

SON HÜKÜMLER

MADDE 10

İşbu Sözleşmeye ait resmi onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne iletilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 11

İşbu Sözleşme, sadece onay belgeleri, Genel Direktör tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

İşbu Sözleşme, iki üyenin onay belgeleri Genel Direktör tarafından tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her ülke için, onay belgesinin Genel Direktör tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyesi iki ülkenin onay belgeleri tescil edilir edilmez, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörü bu durumu bütün üye ülkelere bildirecektir. Genel Direktör, aynı şekilde, Teşkilatın diğer üyeleri tarafından kendisine daha sonra ulaştırılacak onay belgelerinin tescil işlemini de bütün üye ülkelere bildirecektir.

MADDE 13

İşbu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke,Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 10 yıllık bir devre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilecek bir bildirim ile Sözleşmeyi feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra yürürlüğe girer.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan evvelki fıkrada sözü edilen 10 yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde gereğince fesih hakkını kullanmayan her üye ülke yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra işbu Sözleşmeyi, her 10 yıllık devre bitiminde bu maddede belirtilen şartlar içerisinde feshedebilir.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu,gerekli gördüğü her sefer, işbu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen düzeltilmesi konusunun konferans gündemine alınmasına gerek bulunup bulunmadığını inceleyecektir.

MADDE 15

Genel Konferansın, bu Sözleşmenin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde:

Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 13 üncü madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşmenin derhal feshi neticesini doğuracaktır.
Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren, işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşmeyi onaylamayacak olan ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 16

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinden biri veya diğeri eşdeğerde geçerlidir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk  Derneği

0

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kurulmuştur. Derneğin merkezi İstanbul Bakırköy’dedir. Derneğe üyelik için hukukçu olma zorunluluğu bulunmamaktadır. Yasa ve tüzük gereğince, gerçek kişiler ve tüzel kişiler derneğe üye olabilmektedir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği’nin etkinliklerinden bir kare

Derneğin amaç, ilke ve değerleri tüzük ile belirlenmiş olup, “uzlaşı” ,”kültür”, “hukuk” gibi kavramlar, derneğin misyonunu özetlemektedir.

Derneğin Amaçları

Fikir ve sanatın korunup geliştirilmesine, uzlaşı kültürüne, hukuk kültürüne, toplumsal adalet ve barışa katkı sağlamak; dürüst, barışsever, uzlaşmacı kişilerin yetişmesi ve dayanışmasını sağlamak,

Özel olarak fikri ve sınai haklar hukuku alanında, bilişim hukuku alanında, arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözümleri hukuku alanında ve genel olarak tüm  hukuk  alanlarında,  hukuk disiplinleri arasındaki geçişleri de göz önüne  alarak, uzmanlığı esas alan başarılı,  koordineli ve entegre çalışmalar yapmak,

Sulh, Av.K.m.35/A-uzlaşı sağlama, uzlaştırma, arabuluculuk, tahkim ve  diğer alternatif çözüm yollarının  tanıtılması ve geliştirilmesine, taraf vekilliğinin ve avukatlığın etkin olmasına  ve saygınlığına  yönelik çalışmalar yapmak; yapılan çalışmalara destek olmak,

Akran arabuluculuğuna destek vermek , hayatın içinde iletişim ve uzlaşı anlayışını geliştirmek.

Dernek gönüllüleri bir arada

Derneğin İlke ve Değerleri

Dernek yönetim ve faaliyetlerine şeffaflık ilkesinin hakim olması esastır. Gerek dernek içi çalışmalarda ve gerekse derneğin faaliyetlerinde empatik  düşünme, saygı ve hoşgörü esastır. Mesleki dayanışma ve  işbirliği yanında yeniliğe, çağdaş olana,  yaratıcılığa fırsat ve  özgürlük tanınması, özgünlük esastır. Dernek vesayet kabul etmez. Mesleki kurallar, yasal gereklilikler dışında dernek kararlarını alırken özgür ve bağımsızdır. Dernek amaç ve hedefleri çerçevesinde işbirliği ve dayanışma esastır.

Derneğin Hedefleri

Amaçları doğrultusunda gerek üyelerine ve gerekse işbirliği ve dayanışma içerisinde olduğu kişi ve kurumlara yönelik  eğitim programı,  sertifika programı, atölye çalışmaları, seminerler, konferanslar, forumlar, toplantılar, söyleşiler, tanıtıcı gösteriler ve benzer etkinlikler düzenlemek, uzlaşı kültürünün gelişimine, hukuka güvenin artmasına yönelik projeler üretmek, hazırlanmış projelere katılmak ve ortak projeler hazırlayarak bunları yürütmek derneğin hedefleri arasındadır.

Derneğin amacı ile ilgisi bulunan ve kanunlarla yasaklanmayan alanlarda, diğer derneklerle veya vakıf, sendika ve benzeri sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir amacı gerçekleştirmek için plâtformlar oluşturmak; Bir dernek merkezi (UKHD Uzlaşı Merkezi) kurarak bu merkezde arabuluculuk uygulamalarının, uzlaşma sağlama görüşmelerinin, uzlaştırma görüşmelerinin, uzman görüşü hizmetlerinin, kurs ve eğitim çalışmalarının ilgili mevzuata uygun şekilde yapılmasını temin etmek, bu merkeze yapılan başvuruların değerlendirilmesi için bir sistem ve organizasyon yapısı oluşturmak yine dernek tüzüğünde yer alan önemli ve güncel hedeflerdir.

Arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına müracaat, müzakere ve anlaşma aşamalarında taraf vekilli olarak avukatlığın  etkin hale getirilmesi için gerektiğinde başta Barolar ve TBB olmak üzere, ADB, TMPK ve ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişilerle işbirliği yapmak, eğitimler, atölye çalışmaları vb. düzenlemek.

Üyelik Sistemi

İki tür üyelik sistemi mevcuttur.  T.C. vatandaşı olup, fiil ehliyetine sahip, dernek amaç ve faaliyetlerine uygun amaç ve faaliyet göstereceği en az üç dernek asli üyesi tarafından referans verilen   gerçek ve tüzel kişiler derneğe asli üye olabilmektedir.

Dernek amaç ve hedefleri doğrultusunda yararlı çalışmalar yapacağına, dernek ile  işbirliği ve dayanışma içinde hareket edeceğine inanılan gerçek ve tüzel kişilere Yönetim Kurulu kararı ile dayanışma üyeliği (onursal üyelik) verilmektedir. Dayanışma üyeleri aidat ödememektedir. 

Derneğin Kurucu Üyeleri 

İhsan BERKHAN, Hasan Oğuz  MÜFTÜOĞLU, Dilek YUMRUTAŞ, Eylem KAHRAMAN, Ali Kemal KARAHODA, Gül Banu KIRTOK TEMEL, Semra COŞKUNTUNA

Yönetim Kurulu Üyeleri

İhsan BERKHAN (Başkan), M. Feyza DAYANIKLI (Başkan Yrd.), A.Kemal KARABHODA (Başkan Yrd.), Gül Banu KIRTOK TEMEL ( Sayman), Eylem KAHRAMAN ( Genel Sekreter)

Denetleme Kurulu Üyeleri

H.Oğuz MÜFTÜOĞLU, Semra ÇOŞKUNTUNA, Hakan KIZILELMA

Avukatlık ve Arabuluculukta Müzakere isimli söyleşiden bir kare – Avukat İhsan Berkhan ve Avukat Recep Duran

Dernek Etkinlikleri ve Eylemleri

Basın Açıklaması

“27.02.2019 tarihinde ise Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Adalet Bakanlığı’nın tarihinde birlikte düzenlediği ‘Ticari Uyuşmazlıklarda Arabuluculuk Sempozyumu’ Ankara’da TOBB İkiz Kuleler Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi .TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, 81 İl’deki Odalarda Tahkim ve Arabuluculuk Merkezleri açmaya başladıklarına vurgu yaparak, “Hiçbir ön yargım olmadan, şunu ifade etmek isterim ki, öncelikle ticari uyuşmazlıklarda arabulucuların hukukçu olma şartı kaldırılmalıdır. İki tarafı tacir olan bir uyuşmazlıklarda tacir ve sanayicilerimiz ve iktisat-finans gibi alanlarda uzmanlaşmış profesyonellerimiz de arabulucu olabilmelidir. Böylece oda ve borsalarımız ticari arabuluculuk konusunda kurumsal olarak daha aktif bir rol üstlenebilecektir” dedi.​ Sn. Hisarcıklıoğlu’nun arabulucu olmak için hukukçu olma şartının kaldırılması yönündeki talihsiz talebi sadece arabulucular değil barolar  tarafından da tepkiyle karşılandı. ANKARA BAROSU Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi tarafından yayınlanan duyuruda “Avukatlık mesleğinin ve hukukçu kimliğinin ön planda olduğu ve uygulama başarısı ve arabuluculuk tutanaklarına hukuk bilgisi-deneyiminin yansıtılmış olmasının önemi dikkate alındığında arabuluculuk sürecinin hukuk eğitimi alan kişiler dışındaki meslek gruplarına açılması toplumda oluşmuş güveni sarsacağı gibi hukuk eğitimi almayan kişiler tarafından düzenlenen hukuka aykırı düzenlemelerin yeni bir yargı yükü oluşturacağı gerçeğinin yadsınamaz olduğu” dile getirilmiştir.

Dernek Başkanı Avukat İhsan Berkhan ile İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu bir söyleşide

Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı

UKHD YK Başkanı Av.Arb.İhsan Berkhan, UKHD YK Üyesi ve Genel Sekreteri Av.Arb. Eylem Kahraman’ın yanı sıra Arabuluculuk Daire Başkanı Umut İlhan Durmuşoğlu’nun, Bahçeşehir Üniversitesi Öğr.Üyesi Prof.Dr.Kadir Emre Gökyayla’nın da konuşmacı olarak katıldığı, iletişim ve koordinasyonunun Av.Arb.Semra Coşkuntuna, sunum ve moderatörlüğünün Av.Arb. Cansen Erdoğan tarafından yapıldığı Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı panel MSGSÜ Senatoryumunda yapılmıştır.

UKHD, 30 Nisan 2019 da MSGSÜ’de Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı semineri düzenlemiştir.

Dernek, Covid-19 sonrası normalleşme süreci ile birlikte üyelerin önerileri çerçevesinde ve ihtiyaç duyulan alanlarda eğitimler, seminerler düzenlemeye devam edeceğini ilan etmiş; arabuluculuğu, akran arabuluculuğunu, uzlaştırmayı, uzlaşma sağlamayı, avukatlı müzakereyi her ortamda, fikri ve sınai haklarda korumanın önemini, davadan önce, arabuluculuk aşamasında veya dava sırasında hukuki konularda uzman görüşü almanın yargı sürecinin hızlanmasındaki ve adalete erişimdeki önemini vurgulamıştır.

UKHD Adres ve İletişim Bilgileri

Yücetarla Cad. No.3/16 Bakırköy / İstanbul

Telefon: 0212.5424634Fax: 0 5322134237

info@uzlasi.org

http://www.uzlasi.org/iletisim

UKHD Türkiye Temsilcileri

Hiyanet-i Vataniye Kanunu

0

Hıyanet-i Vataniye KanunuTürkiye‘de 29 Nisan 1920’de çıkarılan ve 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılan, vatana ihanet suçuna ilişkin 14 maddeden müteşekkil yasadır. TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Mevcut Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af, 3527 Sayılı Kanun ile ve 29.06.1938 tarihinde çıkarılmıştır. Kanun 16 Temmuz 1938 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu (MÜLGA KANUN NO: 3713/23)
Ceridei Resmiye ile neşir ve ilâm : 7 şubat 1337
Kanun No: 2 RGT: 07.02.1921 RG NO: 1

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

MADDE 1

Makamı Muallayı Hilafet ve Saltanatı ve Memaliki Mahruseyi Şahaneyi yedi ecanipten tahlis ve taarruzatı defi maksadına matuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet ve ifsadatta bulunan, haini vatan addolunur.

(Yüce hilafet makamı ve saltanatı ve Ülkeyi yedi yabancı devlet güçlerinden kurtarmak ve saldırıları önlemek maksadına yönelik olarak kurulan Büyük millet meclisine karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenler vatan haini olarak addedilir.)

MADDE 2

Bilfiil hıyaneti vataniyede bulunanlar salben idam olunur. Ferden zimethal olanlar ile müteşebbisleri kanunu cezanın kırk beşinci ve kırk altıncı maddesi mucibince tecziye edilirler.

(Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir. Şahsen olaylara karışanlar ve teşebbüs edenler ceza kanununun kırk beşinci ve kırk altıncı maddesine göre cezalandırılırlar.)

MADDE 3

Vaiz ve hitabet suretiyle alenen ve ezminei muhtelifede eşhası muhtelifeyi sirren ve kavlen hıyaneti vataniye cürmüne tahrik ve teşvik edenlerle işbu tahrik ve teşviki suver ve vesaiti muhtelife ile tahriren ve tersimen irtikap eyleyenler muvakkat küreğe konulurlar. Tahrikat ve teşvikat sebebile maddei fesat meydana çıkarsa muharrik ve müşevvikler idam olunurlar.

(konuşmalarıyla halkı alenen vatan hainliği suçunu işlemeye tahrik ve teşvik edenler veya bu teşvik ve tahriki yazılarıyla ve çok değişik araçlarla yayanlar geçici kürek cezasına çarptırılırlar. Yapılan bu tahrik ve teşvik sonucunda bozgunculuk olayları çıkarsa teşvik ve tahrik edenler idam olunurlar.)

MADDE 4

Hıyaneti Vataniye maznunlarının mercii muhakemesi ikar cürüm edilen mahaldeki bidayet ceza mahkemesidir. Ahvali müstacele ve fevkalade maznunun derdest edildiği mahal mahkemesi de icrayı muhakeme ve itayı karara salahiyettardır.

(Vatana ihanet zanlılarının yetkili mahkemesi suçun işlendiği yerdeki Ceza mahkemesidir. Fevkalade ve aceleyi gerektiren durumlarda zanlının yakalandığı yerdeki ceza mahkemesi de muhakeme yapmaya ve karar vermeye yetkilidir.)

MADDE 5

Hıyaneti Vataniye maznunlarının muhakemesi bidayet ceza mahkemelerinden verilecek gayrı muvakkat tevkif müzekkeresi üzerine her halde mevkufen icra edilir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi, ceza mahkemelerinden verilecek kesin tutuklama belgesi üzerine her yerde tutuklu olarak yapılır.)

MADDE 6

Zabıtayı adliye memurlarının tanzim edecekleri tahkikatı iptidaiye evrakı dairei istinkade tevdi olunmaksızın mahallin en büyük mülkiye memuruna ita olunur ve onun tarafından dahi müddei umumiler vasıtasıyla yirmi dört saat zarfında mahkemeye verilir.

(Adli zabıta memurlarının düzenleyeceği ilk tahkikat belgeleri o bölgenin en yüksek rütbeli mülki memuruna verilir ve onun tarafından savcılar vasıtasıyla mahkemeye iletilir.)

MADDE 7

Hıyaneti vataniye maznunlarına ait muhakemat, bir sebebi mücbir olmadıkça azami yirmi dört günde bir hükme raptolunacaktır. Bu müddeti bila sebebi mücbir tecavüz ettiren mahalli zabıtası ile mahkeme heyeti kanunu cezanın yüz ikinci maddesi zeyli mucibince cürmünün derecesine göre tecziye edilmek üzere mafevki mahkemesince muhakemesi bilicra azami yirmi gün zarfında hükme raptedilecektir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi zorunlu bir sebep olmadıkça yirmi dört günde sonuçlanacaktır. Zorunlu bir sebep olmaksızın bu müddeti aşan görevliler ve mahkeme heyeti Ceza kanununun yüz ikinci maddesi eki gereğince suçunun derecesine göre cezalandırılmak üzere ilgili mahkeme tarafından yirmi gün içinde muhakeme edilerek bir karara varılacaktır.)

MADDE 8

İşbu kanuna tevfikan mahakimden sadır olacak muhakamet kat’i olup Büyük Millet Meclisinden badettastik mahallerinde infaz olunur. Tastik edilmediği taktirde Meclisçe ittihaz edilecek karara tevfiki muamele olunur.

(Bu kanuna uygun olarak mahkemece verilecek olan karar kesin olup Büyük Millet Meclisinin tasdiği müteakip bölgesinde infaz olunur. Tasdik edilmeiği durumlarda, meclisin vereceği karara uygun olarak hareket edilir.)

MADDE 9

İşbu ceraimin emri muhakemesi için mahkemelerce istenecek şahsa, celp ve davete hacet kalmaksızın bila hüküm ihzar müzekkeresi tasvir kılınır.

(Bu suçların muhakemesi için mahkemelerce istenen kişi mahkemenin davet yazısına gerek kalmaksızın mahkeme karşısına çıkarılır.)

MADDE 10

İsyana iştirak etmeyen eşhas hakkında ligarazin isnadatta bulunanlar isnad ettikleri cürmün cezası ile mücazaat olunurlar.

(İsyanlara katılmayanlar hakkında kasten suçlamalarda bulunanlar, iddia ettikleri suçun cezası ile cezalandırılırlar.)

MADDE 11

Haklarında gıyaben hüküm sadır olan eşhas, derdestlerinde işbu kanuna tevfikan ve vicahen muhakemeleri icra olunur.

(Haklarında gıyaben hüküm verilenler, yakalandıkları anda yeniden muhakemeleri icra olunur.)

MADDE 12

İşbu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza, liva ve vilayet merkezlerine ve köy heyeti ihtiyariyeleri müctemian celpedilerek işham ve sureti tebliği mutazammım hey’eti mezkure azalarının imzalarını havi zabıt varakaları tutularak idare meclislerince hıfzedilmekle beraber kavaninin neşir ve ilanı hakkındaki kanuna tevfikan ayrıca neşredilecektir.

(Bu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza ve vilayet merkezlerine ve köy ihtiyar heyetleri çağrılarak ve toplanarak yüzlerine karşı okunarak tebliğ edilir ve tebliğ edildiğine dair imzalı zabıt tutularak saklanır.)

MADDE 13

İşbu kanunun icrayı ahkamına Büyük Millet Meclisi memurdur.

MADDE 14

İşbu kanun her mahalde tarihi tebliğ ve ilanından kırk sekiz saat sonra meri olacaktır.

25 Şubat 1925 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na eklenen bir madde ile “dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.

Mahkemelerde

0
Mahkemelerde / Sabahattin Ali

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’nin mahkemelerde ve savcılıklarda yaptığı savunmalara dair belgelerin toplandığı kitaptır.

Kitap, yazdıkları ve düşünceleri yüzünden siyasal bir kimlik ile tanınmış olan Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra kızı Filiz Ali’nin babasına ait bir sandıkta bulduğu belgelerin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.

Mahkemelerde isimli kitap Sabahattin Ali’nin hayatı, eserleri ve makaleleri hakkında fikir edinmek isteyenler için önemli bir derlemedir.

Sabahattin Ali

Yazar Sabahattin Ali, kitaplarında ileri sürdüğü fikirlerin yanı sıra gazete ve dergilerde yazdığı makaleler sonucunda da hakkında soruşturmalar ve davalarla muhatap olmuştur.

Eski Sinop Cezaevi

Kitapta Sabahattin Ali’nin bizzat kendi yazdığı savunmalar, dilekçeler, mektuplar bulunmaktadır. Çeşitli mahkeme tutanakları, savunma metinleri, mahkeme kararları, hapishanelerin durumunu ve hapis hayatını yansıtan notlar ve belgeler de kitapta bulunmaktadır. Kitaptaki belgeler kısa dipnotlar eşliğinde anlaşılır bir dille özetlenmektedir. Günümüz Türkçesi ile ve kronolojik sıralamaya göre bölümlere ayrılan belgeler o dönemin devlet ve yargı kurumlarının işleyişi hakkında da fikir vermektedir. Sabahattin Ali’nin yaşadıkları ve sakladığı belgeler o yılların Türkiye’sindeki adalet mekanizması ve hapishane düzeni hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu kitabın konusunu oluşturan belgeler o yıllardaki düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlılığına dair önemli bilgiler içermektedir.

Müzeye Dönüştürülen Eski Sinop Cezaevinde Sabahattin Ali Koğuşu

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’yi daha yakından tanımak ve anlamak isteyenler için isimi önemli bir rehberdir. Kitap, Sabahattin Ali’nin fikri dünyası hakkında da önemli detaylar içermektedir. Bizzat Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı yazı, dilekçe, mektup ve belgeler, fotoğrafları ile beraber kitapta sunulmaktadır. Sabahattin Ali’nin 1945 yılında devlet memuriyetine alınması üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yazdığı ve Mahkemelerde isimli kitaba koyduğu mektup siyasi düşüncelerini özetlemektedir. Ağır Ceza Mahkemelerine, Savcılık Makamlarına, Yargıtay ilgili dairelerine, Sıkıyönetim Mahkemelerine ve devlet makamlarına yazılmış dilekçe ve mektuplar bulunmaktadır. Kitapta Sabahattin Ali’ye yazılmış mektuplar da bulunmaktadır.

Yaşadığı dönem itibariyle adeta toplumsal bir mobbinge uğrayan ve yaşamı adliyelerde geçen yazar, makul bir dil ve soğukkanlı duruşunu dilekçe ve mektuplarına yansıtmıştır.

Yargı makamlarına yazılan dilekçeler genellikle hukuki olmaktan ziyade mantık ve akıl yürütmelerle iddia makamlarını ikna etme arayışındadır.

Maarif Vekaleti Müfettişlerinden/Reşat Nuri:

‘Hülasa: Kuyucaklı Yusuf yüzümüzü ağartacak bir sanat eseridir. Zararlı bir tarafını göremedim. Mevzuubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz -aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın ve bir romanın değil, memleketimizde ilerlemesi lazım bir büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

Sabahattin Ali’nin Yaşamı

Sabahattin Ali, hikayeci, romancı ve şairdir. Devlet memuru olarak öğretmenlik yapmıştır. 1907-1948 yılları arasında yaşamış genç yaşta vefat etmiştir. Edebiyat eserlerinde, gazete makalelerinde ve toplumsal ilişkilerinde sol eğilimini açıkça yansıttığı için sürekli sıkıntılar yaşamıştır. Boyun eğmeyen ve uzlaşmaz kişiliğini edebi gücü ile birleştirmiştir. Düzeni, hükumetleri ve zamanın önemli kişilerini sert bir üslupla eleştirmiştir. Birçok eseri yayımlanmış, hikayeleri ile öne çıkmıştır. Yazarın hayatı neredeyse adalet sistemi ile mücadele ederek geçmiştir. Sürekli olarak mahkemeye verilmiş, kendini savunmuş, aklanmış ya da hüküm giyip hapis yatmıştır. Sabahattin Ali’nin yaşadığı adli sorunlar onun hayatının ve dolayısıyla yazarlığının önemli bir parçasıdır.

“Bir fikre sahip olmak cürüm değilse, ona lisan vermek de cürüm değildir.”

ALDIRMA GÖNÜL

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Sabahattin Ali

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

0

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları (Kodeks sudačke etike) 4 Aralık 12.2006 tarihinde yayınlanmıştır.

Mahkemeler Kanununun (Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi, Sayı: 150/05) 107. maddesi uyarınca, Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki Tüm Hâkim Kurullarının Başkanları Konseyi tarafından, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesinin toplantısında kabul edilmiştir.

Hırvatistan’da, çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi yargı sisteminde yolsuzluğu ve organize suçları önleme amaçlı kanunlar ve bu kanunları yürütecek birimler bulunmaktadır.

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

Hırvatistan Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin en yüksek değerlerine (hukukun üstünlüğü, anayasallık ve yasallık, insancıllık ve etik, insan hak ve özgürlüklerinin korunması) erişmek amacıyla;

Yargı makamının bağımsızlığını, tarafsızlığını, yetkinliğini, eşitlikçiliğini ve saygınlığını temin etmek amacıyla;

Yargısal görevlerin icrasında kişisel ve mesleki sorumluluk, bilinç ve etkinlik konusundaki farkındalığı artırmak amacıyla;

Hâkimlerin kişilerarası ilişkilerinin ve mahkeme çalışanlarıyla ve taraflarla olan ilişkilerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve iyileştirilmesi amacıyla;

Yüksek etik standartlar prensibinin teşvik edilmesi amacıyla;

Yargılama süreçlerine dâhil olan vatandaşlar, tüzel kişiler ve diğer tüm taraflar için yasal korumanın kanuna uygun ve zamanında temin edilmesi amacıyla;

Halkın hâkimlik mesleğinin adilliğine ve etkinliğine duyduğu güvenin güçlendirilmesi amacıyla; Aşağıdaki belgelerde yer alan uluslararası ilkeleri dikkate alarak:

  • BM  Genel Kurulunun İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (10 Aralık 1948 tarihli ve 217A(III) sayılı Kararı);
  • Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri” başlıklı BM Kararı, 1985;
  • 22 Ekim 1993 tarihli, 50/181 sayılı ve 20 Aralık 1993 tarihli, 48/137 sayılı “İnsan Hakları ve Yargı” başlıklı BM Kararı;
  • Bireylerin, Grupların ve Toplumsal Organların Evrensel Olarak Tanınan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Destekleme ve Koruma Hakkına ve Sorumluluğuna İlişkin Bildirge (8 Mart 1999 tarihinde kabul edilen 53/44 sayılı BM Genel Kurul Kararı);
  • Avrupa Konseyinin “Hâkimlerin Bağımsızlığı, Tarafsızlığı, Etkinliği ve Rolü” hakkındaki R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı;
  • Bangalore Yargı Etiği İlkeleri;
  • 8-10 Ekim 1998 tarihlerinde Avrupa Konseyinde kabul edilen “Hâkimlerle İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı” ve diğer uluslararası belgeler;
İşbu Yargı Etiği Kuralları aşağıdaki hükümleri öngörür:
1. Etik Kuralları

Yargı Etiği Kuralları, yargısal faaliyetlerin başarılı şekilde yerine getirilmesi için gerekli olan bir etik ilkeler bütünüdür.

2. Anayasallık ve Yasallık

Hâkimin görevi, Anayasaya ve yasalara uygun şekilde ve Hırvatistan Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin bir parçası olan uluslararası anlaşmalara dayanarak hüküm vermek ve Anayasaya, uluslararası anlaşmalara ve Hırvatistan Cumhuriyeti kanunlarına uygun olarak kabul edilen diğer düzenlemeleri uygulamaktır.

3. İnsancıllık ve Etik

Hâkim, mesleki faaliyetlerinde ve özel hayatında insancıl şekilde hareket eder ve mesleki standartlara ve genel kültür standartlarına uygun olarak en yüksek etik ilkeleri uygular.

4. Bağımsızlık

Hâkim; toplum, toplumsal gruplar ve bireyler karşısında bağımsız şekilde hareket eder ve yasal düzenlemeleri yalnızca vicdanına göre yorumlayarak ve uygulayarak hareket eder ve karar verir.

5. Tarafsızlık

Hâkim; görevlerini tarafsız şekilde ve ırk, renk, din, ulusal köken, yaş, medeni durum, cinsel yönelim, sosyal ve maddi statü, siyasi yönelim ve diğer farklılıklar bakımından herhangi bir yanlılık veya iltimas olmaksızın yerine getirir.

Hâkim, yargılama sürecinin hakkaniyetine zarar verebilecek ve bir davada yanlılık izlenimi oluşturabilecek açıklama ve yorumlar yapmaktan kaçınır.

6. Ehliyet

Hâkimin yargısal görevlerini profesyonel şekilde yerine getirebilmesi için hukuka ve hukukun uygulanışına ilişkin yüksek düzeyde bilgi sahibi olması gerekir.

Hâkim, sunulan mesleki eğitim programlarına katılma hakkını ve vazifesini taşır.

7. Eşitlik

Hâkim, yargısal görevlerin icrasında bir davanın tüm taraflarına karşı usule uygun, anlayışlı, saygılı ve eşit şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkim, mahkeme çalışanlarının ve resmi nüfuzu altında bulunan diğer tüm kişilerin, davanın tüm taraflarına karşı eşit muamele göstermesini temin eder.

8. Yargı Görevinin Onuru

Hâkim, mahkeme dışındaki yargısal görevlerini ve faaliyetlerini yerine getirirken mahkemenin ve yargı mesleğinin itibarının ve onurunun korunmasına katkı sağlayacak davranış standartları geliştirmekle yükümlüdür.

Hakim, hâkimlik konumuna yaraşmadığı izlenimi veren her türlü uygunsuz davranıştan uzak durur ve diğer vatandaşlar için külfet olarak nitelenebilecek birtakım sınırlamaları kabul eder.

Hakim, yazılı ve sözlü ifadeleriyle hâkimlik mesleğinin ve konumunun itibarını korur.

Mahkeme başkanı veya bir dairenin başkanı olarak görev yapan hâkim, kendisinin üstün olduğu hissiyatını oluşturmaz.

Hâkim, hâkimlik konumuna uygun olmayan kamusal veya özel, ücretli veya ücretsiz herhangi bir görev icra etmez.
Hâkim; ailesinin, hâkimlik mesleğinin icrasında kendi eylemlerine ve kararlarına uygunsuz etkide bulunmasına müsaade etmez.

Hakim; kendisi, aile üyeleri veya başka bir kişi için özel menfaat elde etmek veya bu kişilerin menfaatlerini desteklemek üzere mesleğin itibarını kullanmaz.

Hâkim; aile üyelerinin, mahkeme çalışanlarının veya yargı erkinin yetkisine tabi olan başka herhangi bir kişinin, hâkimin görevlerini yerine getirirken yaptığı veya yapmayı ihmal ettiği bir şey karşılığında hediye, borç veya iltimas kabul etmesine müsaade etmez.

Hakim, yargı görevinin dışında hukuki danışmanlık veya adli yardım sağlamaz.

Hâkim, usul kuralları aksini gerektirmediği sürece, hâkimlik görevinin icrası kapsamında önceden baktığı herhangi bir davada veya bu davayla ilişkili başka bir davada hâkimlik görevinin sona ermesinden sonra dahi herhangi bir şekilde yer alamaz.

9. Sorumluluk

Hâkim, bakmakla sorumlu olduğu dosyaları sırasıyla karara bağlamalı, dava işlemlerinde herhangi tarafa öncelik vermemelidir.

Hakim, davalara ilişkin çalışmalarında gereksiz gecikmelerin yaşanmamasına özen gösterir ve belirlenecek usulü mümkün olduğunca erken şekilde uygulamakla yükümlüdür.

Hâkim; mesai saatlerinden azami istifade sağlanabilmesi amacıyla iş yükünün mantıklı bir şekilde dağıtılmasından sorumludur.

Hâkim, resmi görevi dâhilinde gerekli olmadığı sürece, mesleğinin icrası esnasında edindiği gizli bilgileri ifşa etmez.

10. Çalışkanlık ve Özen

Hâkim, mümkün olan en yüksek performansı elde etmek için tüm bilgisini ve gayretini ortaya koyar ve tamamlanan iş miktarını artırmak adına kaliteden ödün verilmemesini sağlar.

Hâkim, kabiliyetleri ve ilgi alanları doğrultusunda, kendisini sadece mahkeme ve yargısal karar alma süreciyle ilgili görev ve sorumluluklara değil, hâkimlik görevi ve mahkemenin işleyişi ile ilgili diğer görevlere de adar.

Hâkimin mahkeme dışarısındaki faaliyetleri, yargısal görevlerini düzenli ve düzgün şekilde yerine getirmesine engel teşkil etmemelidir.

11. Dernek Kurma Özgürlüğü

Hâkimler, yargı makamını korumak ve geliştirmek amacıyla, kendi çıkarlarını savunan ve bağımsızlıklarını ve yargı gücünün statüsünü koruyan meslek birlikleri kurma ve bu derneklerin çalışmalarına katılma hakkına sahiptir.

12. Kamuyla İlişkiler

Hâkim, kamu nezdinde hâkimlik mesleğinin itibarını yükseltecek şekilde davranır.

Hâkim, görülmekte olan belirli dava süreçlerine ve bu davalardaki mahkeme kararlarına ilişkin bir görüş ifade etmez.

Hakim; hukuk, hukuk sistemi ve yargı sisteminin işleyişi konularındaki kamusal tartışmalara katılabilir.

Hâkim; kamu içindeyken veya medya, yazılı makaleler, radyo veya televizyon programları, halka açık toplantılar, dersler vs. yoluyla toplumsal olgular konusunda yorumda bulunurken sergilediği görüntünün, ifade ettiği görüşlerin ve genel davranış biçiminin yasal düzenlemelere ve işbu belgenin hükümlerine uygun olmasına azami gayret sarf eder.

Hâkim, dava esnasında ve davayla bağlantılı olarak kendi kişiliğine vurgu yapmaktan ve görüş ve düşüncelerini özellikle medya vasıtasıyla dile getirmekten kaçınır.

13. Hâkimlerle ve Mahkeme Çalışanlarıyla İlişkiler

Hâkimler, mahkemedeki tüm çalışanlara doğru şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkimler, meslektaşlarıyla ilişkilerini ve mesleki işbirliğini geliştirir ve iyi bir şekilde sürdürür.

Hâkim, mahkeme danışmanlarına mesleki gelişimlerinde destek olur.

Hakim, mahkemedeki stajyerlerin hukuk bilgilerini geliştirmelerini sağlamalı, edinilen bilgilerin ve hukuk teorisinin pratikteki uygulanışının isabetli ve eksiksiz olmasına yönelik gayret gösterilmelidir.

Hâkim, mahkeme danışmanlarının ve mahkeme stajyerlerinin etik davranış düzeylerini işbu Etik Kuralları belgesine uygun olarak geliştirir.

14. Etik Kurallarının İhlali

Hâkimler, işbu Etik Kurallarına uymakla yükümlüdür.

Herkes, bir hâkimin bu belgenin hükümlerine aykırı olan davranışlarına dikkat çekme hakkına sahiptir.

Bir şikâyetin hedefindeki hâkimin görev yaptığı mahkemenin hâkimler kurulu başkanı, söz konusu şikâyeti hâkimler kuruluna sunar.

Hâkimler Kurulu, söz konusu hâkimin şikâyete karşı yanıt vermesini sağlar.

Hâkimler Kurulunun bir şikâyetin haklı gerekçelere dayandığını tespit etmesi halinde

Kurul, Etik Kurallarının ihlal edildiği kararını alır.

Hâkim, kararın bildirildiği tarihten sonraki sekiz gün içerisinde Etik Kurallarının ihlal edildiği yönündeki Kurul kararına karşı itirazda bulunma hakkına sahiptir. İtiraz, Mahkemeler Kanunu‟nun 107. maddesinin 2. fıkrasında bahsi geçen Kurul tarafından, Kurul üyelerinin oy çoğunluğuyla karara bağlanır.

Nihai karar, hâkimin görevini ifa ettiği mahkemenin başkanına bildirilir.

İşbu Etik Kuralların ihlaline ilişkin hükümler, Etik Kurallarının yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşen ihlaller için geçerlidir.

15. Nihai Hükümler

İşbu Etik Kuralları, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki tüm Hâkim Kurulları Başkanları Konseyinin bir oturumunda kabul edilmiş ve aynı gün yürürlüğe girmiş olup Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yargılama dönemi, susma dönemidir

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk
Yargılama dönemi, susma dönemidir / Prof. Dr. Sami Selçuk 
Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Aşağıdaki görüşler daha önceleri de sık sık açıklanmıştır. Yeniden anımsatmaya zorlanmak kuşkusuz çok üzücüdür.

Şu noktayı asla unutmamak gerekir: Günümüzde hukuk ve yargı bağımsızlığı bilincine ulaşmış ve “hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş halklara, evet, sadece bu tür toplumlara uygar toplum denmektedir.

Bu toplumların, temel özelliği yargılama erkinin tam bağımsız olmasıdır. Bir suç işlendiğinde suçlanan kişi, yalnızca yasama ve yürütme erklerinden değil, devletlilerden ve sokaktaki insandan da bağımsız olan yargılama organının önüne taşınır; o kişinin yöneltilen suçu işleyip işlemediğinin belirlenmesi istenir. Tam bu aşamada uygar toplumlar yargıçlara şunları söylerler: “Suçlanan kişi, bir nesne, eşya değil, saygınlığıyla donanımlı ve şerefli bir hukuk öznesidir. Sanığa yetkin bir savunma olanağı vererek, ‘insan (özne) için konmuş hukukun’ (hominum causa omne ius constitutum est) içinde kalarak ve dış dünyaya kulaklarını tıkayarak, duyu organlarınla doğrudan ve yüz yüze iletişime geçtiğin tanık, belge, bulgu vb. kanıtlara başvurarak, onu herkesin gözü önünde yargıla, hiçbir gücün, erkin etkisinde kalmaksızın özgür vicdani kanına göre yüzde yüz suçlu olduğuna inandığın takdirde mahkûm et, tersi durumda ise kesinlikle akla!”

Uygar toplumlarda özellikle de devletlilere hukuk bunları dedikten sonra herkes geriye çekilir, hukukun diyeceğini sabırla ve sessizce bekler.

Evet, hukukun üstünlüğünü ve yargının/yargılamanın bağımsızlığını hukuk ve adalet bilinciyle ve sağduyuyla içselleştirmiş uygar toplumların değişmez niteliği budur.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri on yedinci yüzyılda İngiltere’de yaşanmıştır.

Başpiskopos Richard Bancroft‘ın üst mahkemelerin kilise mahkemeleri üzerindeki denetimini kırmaya çalıştığı dönemde Üst Mahkeme Başyargıcı Edward Coke (1552-1634) ile Kral arasında 1612’de adalet tarihinin ders verici olaylarından ve konuşmalarından biri yaşanmıştır.

Dinsel olmayan bir suç nedeniyle Kilise Mahkemesi, yetkisini aşarak ve laik mahkemeyi dışlayarak birini tutuklamak ister. Bunun üzerine olaya el koyan Kral I. James ile Başpiskopos Bancroft, şu görüşte birleşirler: “Kral, kral adına yargı kuran yargıçların yerine geçerek her zaman karar verebilir.”

Evet, yargıçlar, o dönemde geleneksel hukuka göre kral adına karar vermektedirler. Ancak sorun bu denli sıradan değildir. Başka boyutları da bulunmaktadır.

Coke, bunları anımsatarak ve “Kral, İngiliz hukukuna göre hiçbir davada asla karar veremez. Dava, hukuka göre yalnızca mahkemelerce çözülebilir” diyerek buna karşı çıkar. Doğa, akıl ve mantık konularında öğrenim gördüğünü belirten Kral, hukukun akla, mantığa dayandığını ve uyuşmazlığı çözmek için bunların yeterli olduğunu söyleyince Başyargıç Coke, Kral’ın bu konularda yetkin bilgisinden kuşku duymadığını, ancak uyrukların yaşam, miras ve mallarına ilişkin davaları çözmek için doğal aklın yetmediğini, uzun deneyimler sonucu elde edilen “hukuksal akıl”la donatılmak gerektiğini söyler. Kral ise, bu görüşü reddeder ve kendisinin yasalara bağımlı kılınmasının ihanet olduğunu belirtmekle yitinir.

Bunun üzerine Coke, Krallık Kurulunun önünde, kralla çatışmayı göze alarak, adalet tarihine geçen şu ünlü yanıtı verir: “Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak, herkes gibi Kral da yasalara uymak zorundadır.”

Edward Coke’un “hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukuku”nu savunanlara verdiği bu ders verici yanıt ve özdeyiş, ABD Yüksek Mahkemesinin adalet tarihinin ünlü olaylarını yansıtan pirinç kapısındaki kabartmalardan biriyle insanlığın hukuk bilincine kazınmıştır.

Ancak yargıçların yürütme ve yasama organlarına karşı bağımsız olmaları elbette yeterle değildir.

Yargıçlar, dış dünyaya, özellikle basına karşı da bağımsız olmalıdırlar.

Bu da yetmez. Yargıçlar, yargılama yaparken ve yargı kurarken kendi inançlarını ve görüşlerini ayraç içine almalı; kendi görüş ve inançlarına karış da bağımsız olmalıdırlar.

Özetle uygar her toplumda yargı bağımsızlığının en az koşulları bunlardır. O toplumlarda insanlar, yargılama erkinin önüne gelmiş davalar konusunda mahkemelerin kararlarını sabırla beklerler.

16 Temmuz 2016 kalkışması üzerine ve daha sonraları açılan birçok dava ile ilgili yargılamalar, günümüzde de sürmektedir. Bir kesiminde sanık sayısı çoktur; yargıçların işi yorucu, sorumlulukları ağırdır. Bu yargılamaların sonucunda eylemleri sanıkların yaptıkları vicdani kanıya göre belirlendiği takdirde bu eylemlerin suç hukukundaki adları ortaya çıkacaktır.

Bunun için yargıçların her türlü etki ve telkinden (aşılama) uzak, sağlıklı bir ortamda yargılama yapıp karar vermeleri gerekir.

Buna karşılık ülkemizde her Allah’ın günü hukukçular dâhil, her boydan insan, akşamdan sabaha uyuşmazlık konusundaki yargısını mahkemelerden önce açıklamak için yarış içindedir. Hemen herkes, bu konuda yargıçların yerine geçerek görsel ve yazılı basın organlarında hüküm kurmaktadır. Bunların arasında hukukçuların, bilim insanlarının bulunması ise ayrı bir sorundur; bilinçsizlik ve utanç örneğidir!

Aslında bu durum, yargılama erkinin bağımsızlığı ve yansızlığı konularında bilinçsizliğin ötesinde yüzeysel bir aymazlıktır. Bu noktada da kalınmamaktadır. Her boydan siyasetçi de sıraya girmiş. “Suçüstü yakalandıkları halde” sanıkların mahkemelerde “görmedim, duymadım, konuşmadım” dediklerini, ancak “acı sondan kurtulamayacaklarını” dünya kamuoyu önünde yüksek sesle söylüyor. Adalet için karşı çıkması gerekenler de, bu bilinçsizliği aymazlıkla alkışlıyorlar.

İlkin herkese, yargılamalarla ilgili değerlendirme heveslilerine ve özellikle Anayasa’ya uyacaklarına ilişkin şereflerin ortaya koyarak ant içenlere Anayasa’nın çoğu devletin anayasasında yer alan hükümlerini anımsatmak isterim: “Yargı(lama) yetkisini bağımsız mahkemeler kullanır” (m. 9, 138). “Suçluluğu (mahkemece) hükmen belirleninceye değin kimse suçlu sayılmaz” (ünlü ve küresel suçsuzluk karinesi, m. 38). “Yargıçlar, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdanî kanılarına göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ya da kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde (aşılama) bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ya da herhangi bir demeçte bulunulamaz” (m. 138).

Onlara ve halkımıza şunları söylemek isterim:

Bildiğimce Cumhuriyetin hiçbir döneminde yargıçlar, kararlarını etkileyecek böylesine yersiz ve hastalıklı tartışmalarla kuşatılmamışlar, yargıçların yerine geçilerek hiçbir dönemde bu türden yargılar kurulmamıştır.

Dolayısıyla yargılama erki, yine hiçbir dönemde bu denli güven yitirmemiş, işlevsizleşmemiş, silikleşmemiştir.

Siz istediğiniz kadar “yargılama erki bizde bağımsızdır” diye yırtının. Asıl olan, AİHM’nin kararlarında vurguladığı üzere, yaşanandır, “görünen/görülebilir olan”dır (visible).

Yargıç olmalarını salık verdiğim öğrencilerim bile bunun ayrımında. “Bu koşullarda yargıçlık yapmamızı öneriyor musunuz?” diye soruyorlar.

Kaygılar, tasalar, üzüntüler içindeyim.

Yargılama erkinde bulunduğum sırada böyle bir sorunsalla ve soruyla hiç karşılaşmamışımdır. O dönemi bile beğenmeyenlerin iktidarında bu yaşadıklarım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına bile siyasetçilerin yargıçlara yönelik söylemlerinin girdiği bir dönemi yaşamak, beni hem utandırıyor, hem de kaygılandırıyor.

Efendiler, elbette 16 Temmuz olayında yapılan eylemler, yargıçlar tarafından ele alınacak, değerlendirilecektir.

Ancak şu noktalar asla unutulmamalıdır: Bu eylemin ya da eylemlerin ve bunlara kimlerin katıldığının belirlenmesi yetkisi ve tekeli, olmazsa olmaz ilkelerine göre duruşmayı kotaran yargıçlara; eylemlerin belirlenmesinden sonra bunların hukuktaki adlarının ne olduğunu açıklama tekeli de yine yargıçlara aittir. Siyasetçilere, köşe yazarlarına, sokaktaki insanlara değil.

Yineleme pahasına söylüyorum. Unutmayın. Uygar bir toplumda yalnızca “yargıç, (sadece) yasanın/hukukun dilidir” (judex est lex loquens). Bu yüzden yargıca “canlı yasa” (Faruk Erem) denmiştir.

Ancak unutulmamalıdır ki, her yargıç, her şeyden önce bir insandır. Adaletin gerçekleşmesi için çabalarken hiç kuşkusuz çok duyarlıdır. Sanıldığının tersine duygusuz bir araç, makine de değildir. Bağımsızlık ve yansızlık dünyasında kendi yetersizliğini ve güçsüzlüğünü yenmeye çabalayan yargıç, özellikle de bir suç olayını yargılayan yargıç, suçbilimin kliniğinin katkılarını da gözeterek, suçlulukla savaşıma katılmaktadır. Bu açılardan hem doğru karar vermek, hem de yaratıcı olmak; bütün bunları yerine getirirken de sanık sözcüğünün ve bu niteliği taşıyan kimsenin sıradan bir ad olmadığını gözetmek zorundadır. Yargıç, bu koşullarda yalnızca kuru ve biçimsel bir yargılama yapmamakta, aynı zamanda suçlamayı, sanığı ve onun bütünüyle kişiliğini de duyumsamaktadır. Duruşmadan edindiği izlenimlerle birlikte çağcıl bilimlerin ışığında karar verecektir. Unutulmamalıdır ki, tıpta hasta hekime iç dünyasını açmakta; yargılamada ise sanık, iç dünyasını çoğu zaman gizlemekte, yargıcı yanlış yollara sürüklemeye çabalamaktadır. Bu yüzden yargı kurarken içe bakış yöntemi elbette yetmeyecektir. Öte yandan aşılamalara (telkin) karşı yargıç, çok duyarlı olacak, içgüdüsel (insiyaki) yargılardan özenle kaçınacaktır. Nasıl gündüz saat on iki denilince insanda acıkma duygusu depreşirse, yargıç da, kendisine yönelik aşılamalardan (telkin), bulaştırma gücü yüksek coşkulardan uzak duracaktır (Ayrıntılı bilgi için bkz. Erem, Faruk, Suç Bilim Açısından Adalet Psikolojisi, Ankara, 1997, s. 252-260).

Öyleyse yargılamanın önüne gelen davalarda lütfen herkes kendini o yargılamayı yürüten yargıçların yerine koysun; onlara bir şeyler tekin etmeye kalkışmasın. Kısaca hiç kimse hiç kimse dışarıdan gazel okumasın ve uygar yüzümüzü lekelemesin.

Tamam anladım. Adalete, hukuka, anayasaya vurgun değilsiniz. Ama hiç değilse yargılamaya ve adalete saygılı olun! Anayasa’ya uyun!

Birincisi, etik bir ödev; ikincisi, anayasal bir görevdir.

Ve her ikisi de, yukarıda değinildiği üzere, uygar insan ve toplum olmanın ölçütüdür.

Evet. Yargılamalar bitinceye değin uygarlık iddiasında olanlara, sadece üç maymunu oynamak düşer. O kadar.

Daha sonra ne isterlerse yapsınlar. İstedikleri kadar görsünler, duysunlar, konuşsunlar, öfkelensinler, bağırıp çağırsınlar!

Ama lütfen şimdilik susma hakkınızı kullanın. Yargılamaya karışma suçunun suçlusu, sanığı olmayın.

Eğer susmazsanız, şunu hiç unutmayın: Yanlış kurulan her kararda, yargının önüne gelemeseniz bile, yargılamanın önüne taşınmasanız bile, bir suçlu olarak sizin de payınız olacaktır.

Sizlere tavsiyem şudur: Türk Ceza Yasası’nın 277 ve 288’inci maddelerini okuyun.

O zaman Yasa’nın iletisinin ne olduğunu ve konunun ne denli duyarlı daha iyi anlarsınız.

Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Evet, görseniz bile, duysanız bile, özellikle asla konuşmayın.

Çünkü yargılama dönemi, susma dönemidir.

Makale T24’te yayımlanmıştır. 



Prof. Dr. Sami SELÇUK
Eski Yargıtay Birinci Başkanı
İ. D. Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi

Yapay Zekâ Çağında Sosyal Öğrenme Teorisine Dayalı Usta–Çırak Metoduyla Avukatlık Eğitimi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA SOSYAL ÖĞRENME TEORİSİNE DAYALI USTAÇIRAK METODUYLA AVUKATLIK EĞİTİMİ – Avukat Fahrettin Kayhan

Bilişim çağından sonra son yıllarda yapay zekâ çağından bahsedilir olmuştur. Yapay zekâ verileri benzeri görülmemiş hızlarda işleme ve analiz etme yeteneğiyle hukuk meslekleri de dâhil olmak üzere birçok endüstriyi dönüştürerek çeşitli sektörlerde sıçrama yaratmıştır. Yapay zekânın hukuk sektörüne entegrasyonu, sadece hizmet süreçlerini değil, aynı zamanda hukuk profesyonellerinin, müvekkillerin ve yargı organlarının deneyimlerini dönüştürüyor. Yapay zekâ sözleşme incelemelerine yardımcı olmaktan hukuki araştırmalara kadar, değerli bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Hatta yapay zekânın hukuk mesleklerinin yerini alacağı, avukatlık ve yargıçlık başta olmak üzere hukuk mesleklerinin tarihe karışacağı endişesi sıklıkla dile getirilir olmuştur. Orta vadede bu öngörü imkân dâhilinde olsa bile, yapay zekânın insan avukatların yerini tamamen alacağı fikri şimdilik gerçekçi bir tahmin olmaktan uzaktır.

Hiç kuşkusuz yapay zekâ; hukuka erişimin artırılması, hukuki danışmanlık hizmetlerinin kapsam ve hızının artması ve maliyetinin düşmesi, hukuki belge ve sözleşmelerin hazırlanması, davaların analizi ve strateji geliştirme, mahkeme kararlarının tahmin edilmesi gibi birçok konuda hukukçulara destek olmaktadır. Ancak, hukuk mesleği, kişileri yargı organları önünde savunmak, insan gereksinimlerini anlamak ve karmaşık kişilerarası etkileşimde rol almak gibi temelde beşeri sorunlarla ilgilidir. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine birçok yönden yardımcı olabilirken, insan dokunuşunun yerini alamaz. Hukuk mesleklerinde üstlenilen roller, yapay zekânın şimdilik sağlayamayacağı bir düzeyde insan etkileşimi ve duygusal zekâ gerektirir.

Hal böyle olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz çağda hukukçuların yapay zekâyı rakip olarak görmeyip, ondan bir yardımcı olarak etkin olarak yararlanmaları bir zorunluluktur. Yenilikleri benimsemekte geride kalanlar, yeniliği geç benimseyenler sistem dışı kalmaya mahkûm olacaklardır. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine ve öğrencilere yönelik eğitim materyallerini kişiselleştirerek en güncel hukuki gelişmeler ve mevzuat değişikliklerine erişimi hızlandırmaktadır. Bu, sürekli öğrenme sürecini destekleyerek hukuk pratiğine uyum sağlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle yapay zekâ, hukuk eğitiminde de vazgeçilmez bir araçtır.

Yapay zekânın avukatlık eğitimine sağladığı en önemli katkı, öğrenme süreçlerini bireyselleştirme kapasitesidir. Öğrenci, bu süreçte kendi hızında ilerleyebilir ve anlık geri bildirim alabilir. Ayrıca karmaşık hukuki meselelerde farklı bakış açılarını görme imkânı bulabilir. Bunun yanında, yapay zekâ destekli analiz araçları öğrencilerin karşılaştırmalı hukuk perspektifi geliştirmesine de katkı sunabilir. Farklı hukuk sistemlerine ilişkin metinlere hızlı erişim, küresel hukuk pratiğine uyum açısından önemlidir. Ancak bu eğitim fırsatları, öğrencinin pasif tüketiciye dönüşmemesi koşuluyla anlam kazanır. Eğitim sürecinde temel amaç, teknolojiyi kullanabilen ama teknolojiye bağımlı olmayan hukukçular yetiştirmektir.

Yapay zekâ çağında meslekte “ustalık” da tartışılır olmuştur. Hukuksal enformasyonun ve teknolojinin ışık hızında değiştiği bu dünyada, ustalığın kıdemle ölçülemeyeceği bir dönüşümü yaşıyoruz. Değil yapay zekâyı kullanmak, UYAP portalını bile etkin olarak kullanamayan, çağdaş araştırma araçlarından yararlanmasını bilmeyen kıdemli bir avukat, avukatlık eğitiminde ne kadar ‘usta’ olarak nitelenebilir? Teknolojiyi etkin kullanamayan avukat, çok erken yaşlanacak ve sistem dışı kalacaktır. Yapay zekâ çağında tecrübenin anlam ve değeri de değişmiştir. Tecrübe, büyük ölçüde yeniliklere uyum becerisi ile ilintili hale gelmiştir. Geldiğimiz noktada çağa uyum sağlamış, teknolojiden etkin şekilde yararlanan beş yıllık bir avukat, otuz yıllık bir avukattan daha tecrübeli sayılabilir. Yenilikleri takip etmeyen bir avukatın bilgileri birkaç yıl içinde eskiyecek ve avukat sistem dışı kalacaktır.

Avukatlık eğitimi, yalnızca hukuki bilginin aktarımından ibaret olmayıp; mesleki reflekslerin kazandırılması, etik değerlerin içselleştirilmesi ve stratejik düşünme becerisinin geliştirilmesini de kapsayan çok boyutlu bir süreçtir. Bu yönüyle avukatlık eğitimi, tarihsel olarak usta–çırak modeli üzerine inşa edilmiştir. Yapay zekânın hukuk alanında giderek daha fazla kullanılması ise bu modelin geçerliliğini yitirdiği değil, aksine yeniden tanımlanması gerektiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Yapay zekâ destekli araçlar; hukuki araştırma, içtihat taraması, metin analizi ve belge hazırlama gibi alanlarda hız ve verimlilik sağlamaktadır. Ancak bu araçların avukatlık eğitiminde etkin ve sağlıklı biçimde kullanılabilmesi, usta–çırak ilişkisinin merkezde tutulmasına bağlıdır. Zira yapay zekâ, hukuki bilgiye erişimi kolaylaştırsa da, hukuki muhakeme, mesleki sezgi ve etik değerlendirme yetisini tek başına kazandıramaz.

Usta–çırak modeli içerisinde yapay zekânın en işlevsel kullanımı, yardımcı ve tamamlayıcı bir rol üstlenmesiyle mümkündür. Eğitim sürecinde çırak (stajyer avukat), dosyayı öncelikle kendisi incelemeli; olay, delil ve hukuki sorun ayrımını yaparak ilk değerlendirmesini oluşturmalıdır. Yapay zekâ bu aşamada, dosyanın özetlenmesi, benzer içtihatların bulunması ve olası hukuki risklerin işaretlenmesi gibi destekleyici işlevler görebilir. Ancak bu çıktılar, ustanın rehberliği ve denetimi olmaksızın kesin doğru olarak kabul edilmemelidir.

Dilekçe yazımı eğitimi bakımından da benzer bir yaklaşım benimsenmelidir. Yapay zekânın doğrudan dilekçe yazan bir araç olarak kullanılması, çırak açısından eğitici olmaktan ziyade köreltici bir etki yaratabilir. Etik ve pedagojik açıdan doğru olan yöntem; çırağın dilekçeyi bizzat kaleme alması, yapay zekâdan yalnızca dil, sistematik ve alternatif argümanlar konusunda destek alması, nihai değerlendirme ve yönlendirmenin ise usta tarafından yapılmasıdır. Bu sayede çırak, yalnızca “nasıl yazıldığını” değil, “neden o şekilde yazılması gerektiğini” öğrenir.

Hukuki araştırma ve içtihat çalışmaları bakımından yapay zekâ, geniş veri havuzlarını kısa sürede tarayabilme avantajı sunmaktadır. Ancak hangi içtihadın somut olay bakımından anlamlı olduğu, hangi kararın uygulamada karşılık bulacağı ve hangi argümanın stratejik olarak öne çıkarılması gerektiği gibi hususlar, ancak ustanın deneyimiyle öğretilebilir. Bu noktada usta–çırak etkileşimi, yapay zekâ çıktılarının eleştirel süzgeçten geçirilmesini sağlayan temel mekanizmadır.

Yapay zekâ çağında modern usta–çırak ilişkisinin bir diğer önemli boyutu, birlikte öğrenme ve tersine mentörlük sürecidir. Genç avukatların ve stajyerlerin teknolojik araçlara daha hızlı adapte olabilmesi, kıdemli avukatların ise mesleki deneyim, strateji ve etik konularda derin bilgiye sahip olması, karşılıklı bilgi paylaşımını zorunlu kılmaktadır. Bu durum, klasik tek yönlü eğitim anlayışından farklı olarak, usta ve çırağın birlikte geliştiği dinamik bir modeli ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında avukatlık eğitiminde usta–çırak modelinin terk edilmesi değil, yapay zekâ araçlarıyla güçlendirilmesi gerekmektedir. Yapay zekâ, eğitimin öznesi değil; ustanın rehberliğinde kullanılan bir araçtır. Mesleki sorumluluğun devredilemezliği, insan denetimi ve etik ilkeler korunarak kullanılan yapay zekâ, avukatlık eğitimini niteliksel olarak ileri taşıyabilecek önemli bir imkân sunmaktadır.

Teknolojik gelişmelere rağmen usta–çırak metodu halen değerli ve geçerli bir eğitim modelidir. Model çırağa, yapay zekânın henüz veremeyeceği, mesleki refleks kazandırır, etik ve meslek kültürü aktarımı sağlar, stratejik düşünmeyi öğretir ve gerçek dünyaya adaptasyonu hızlandırır.

Ustaçırak Etkileşiminde Birlikte Öğrenme Süreci (Tersine Mentörlük Uygulaması)

Yapay zekâ çağında usta–çırak etkileşimi, ustanın çırağı yetiştirdiği tek yanlı bir etkileme olmaktan çıkmıştır. Yapay zekânın imkânlarından da yararlanarak birlikte öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi bir zorunluluktur. 38 yıllık bir avukat olarak yapay zekâ ile ilgili teknik bilgileri 2 yıllık ve 4 yıllık kıdemi olan üstatlarımdan öğrendim. Stajyerlerimden öğrenmeye de devam edeceğim. Yazıhanemizde öğrenci stajı yapan Ekin Ozan Özşahin ve Merve Erbaş meslektaşlarımla yapay zekâdan etkin bir şekilde yararlanma konusunda fikir birliğine vardık. Bu konuda öğrendiklerimizi karşılıklı olarak paylaşacağız. Önceliğimiz “yapay zekâ okuryazarlığımızı” geliştirmek. Ama çalışmalarımızda araştırma ve analiz süreçlerimizi tamamen yapay zekâya devretmek gibi bir niyetimiz kesinlikle yok. Çalışmalarımızda “Yapay zekânın İnsan denetimli kullanımı” ilkesiyle hareket edeceğiz.

Günün Sonunda

Stajyerlerimize Konya Barosu avukatlarından Avukat Ahmet Kerem ÇAKIN üstadımızın Avukatlar İçin Yapay Zekâ ile Dilekçe Yazımı adlı Seçkin Yayıncılık’tan çıkan kitabı birlikte çalışmak üzere armağan ettik.

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

0
Mimarlık Etiği

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

Bu taslak UIA ve ACE tarafından yayınlanan etik kurallardan ve TMMOB MİMARLAR ODASI MİMARLIK MESLEĞİNİ UYGULAMA, MİMARLAR ARASI DAYANIŞMA, MİMARLIK ŞEREF VE HAYSİYETİNİ KORUMA YÖNETMELİĞİ’nden yararlanılarak TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi bünyesinde mimarlık etiği alanında oluşturulan bir kurul tarafından Ekim 2008’de hazırlanmıştır.

(TASLAK) EKİM 2008

Giriş

Bu kodlar nerede uygulanırsa uygulansın, bütün mesleki faaliyetler için geçerlidir. Söz konusu ilkeler topluma, mimarlık ürünleriyle ilgili işverenler ve kullanıcılara, inşaat endüstrilerine ve gerek mesleğin gerekse toplumun mirasını oluşturan bir bilgi ve yaratı devamlılığı olan mimarlık sanat ve bilimine karşı yükümlülükleri kapsamaktadır.

Mimarların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalara uyum sağlama konusunda yetersiz kalmaları veya başarısız olmaları, her zaman bir yasal veya idari süreç başlatılması gerektiği anlamına gelmeyebilir.

Fakat yine de, buradaki kuralların belirlediği çerçevede olmayan davranışlar, bir mimarlık hizmeti sunucusunun çalışma prensibi ve yetkinliği konusunda bir değerlendirme yapılırken dikkate alınması gereken bir nokta olacaktır.

1. Genel Yükümlülükler

1.1.Mimar mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetini kapsayan ve eğitim, sınav, staj, sürekli mesleki gelişim ve deneyim yoluyla gelişen sistematik bir bilgi ve kuram bütününe sahip olmalıdır. Bu süreç, mimarın gerekli standartları karşıladığı konusunda kamuoyuna güvence vermelidir.

1.2. Mimar, mimarlık sanatı ve bilimine ilişkin bilgilerini yitirmemeli ve ilerletmeli, mimarlığın bir bütün olarak ortaya koyduğu kazanımlara saygılı olmalı, bunların gelişmesine katkıda bulunmalı ve mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetiyle uğraşırken bilgiye dayanan ve tarafsız mesleki değerlendirmeleri bütün diğer amaçların üstünde tutmalıdır,

1.3. Mimar, topluma, işverenlerine, meslektaşlarına ve ürettiklerini kullananlara, bilgi ve birikimiyle, mesleki sorumluluk ve görev anlayışı ile hizmet vermelidir,

1.4. Mimar mesleğinin uygulanmasıyla ilgili alanlardaki mesleki bilgi ve becerilerini sürekli olarak geliştirmek üzere çaba harcamalıdır,

1.5. Mimar, mimarlıkta eğitim, araştırma, staj, tasarım, teknoloji, eğitim, meslek pratiği, yapım yöntemleri ve uygulamayla ilgili tüm alanlarda standartların yükseltilmesi için çalışmalıdır,

1.6 : Mimar, mümkün olduğu ölçüde, ilgili sanatları desteklemeli ve yapı endüstrilerinin bilgi birikimi ve yeterliliğine katkıda bulunmalıdır,

1.7. Mimar, kendi ofis işleyişleri içinde izleme ve değerlendirme işlevini de yerine getiren yeterli ve etkin süreçlerin bulunmasını ve işlerini tam bir şekilde, verimli olarak ve zamanında yürütebilmelerini olanaklı kılacak, yeterli sayıda yetkin ve denetimci eleman bulunmasını sağlamalıdır.

1.8. Mimarın, kabul edilemeyecek bir uzlaşma yoluna gitmek zorunda kalmaktansa, mimarlık hizmetleri veya iş sözleşmesini feshetme hakkı bulunmalıdır.

1.9. Mimar, sözleşme öncesi görüşmelerde bulunurken, aynı iş veya hizmet için başka bir mimar tarafından önerilen ücreti dikkate alarak, daha önce yaptığı ücret önerisinde buna göre değişiklik yapmamalıdır.

2. Topluma Karşı Yükümlülükler

2.1. Mimar, toplum çıkarlarını korumak adına, mesleki faaliyetlerini ve sorumlu oldukları işleri ve hizmetleri düzenleyen yasaların içerik ve özlerine uymalı ve bu tür iş ve hizmetler süresince gerçekleştirdiği mesleki faaliyetlerin toplumsal ve çevresel etkilerini dikkate almalıdır.

2.2. Mimar, mimarlığı ürettiği toplumun değerler sistemine, doğal ve kültürel mirasına saygı duymalı, bunların korunması ve geliştirilmesine yardımcı olmalıdır.

2.3. Mimar, mümkün olan en yüksek tasarım kalitesine ulaşarak, yalnızca çevreyi iyileştirmek için değil, aynı zamanda bu çevre içindeki yaşam ve yaşama ortamı kalitesinin sürdürülebilir bir şekilde iyileştirilmesi yönünde çaba göstermeli ve yaptıkları işin, bu işin verdiği ürünleri kullanması veya bunların varlığından yararlanması beklenebilecek herkesin en geniş anlamdaki çıkarları üzerindeki etkilerini tam olarak gözetmelidir.

2.4. Mimar, kendisini veya mesleki hizmetlerini hiç bir zaman doğruluktan uzak veya yanıltıcı biçimde sunmamalı veya tanıtmamalıdır. Onların adına çalışıp çalışmadıklarına bakılmaksızın, başkalarının da bu tür davranışlarda bulunmasına izin vermemelidir.

2.5. Mimar, mesleki yükümlülükleriyle bağdaşmayacak veya bağımsızlığı, tarafsızlığı veya dürüstlüğü konusunda kuşku uyandırabilecek davranışlarda bulunmaktan veya kendisini böyle bir duruma sokmaktan her zaman kaçınmalıdır,

2.6. Mimar, sahip olduğu bilgiye veya mesleki görüşe ters düşen, ya da başkaları için yanıltıcı veya adaletsiz olduğunu bildiği, ya da mesleği, işvereni veya kullanıcıyı küçük düşürücü herhangi bir yazılı veya başka türlü bir ifadede bulunmamalı, böyle bir ifadeyi desteklememeli veya kabullenmemelidir.

2.7. Mimar bu Etik Kuralları ve bunların yanı sıra, verdiği veya vermeyi amaçladığı hizmetlere ilişkin diğer davranış kuralları ve yasaları incelemeli ve bunlara uymalıdır.

2.8. Mimar, hizmetlerini önyargısız ve tarafsız değerlendirmeler yaparak gerçekleştirmelidir.

2.9. Mimar, bütün mesleki hizmetlerin sağlanmasında, ilgili teknik ve mesleki standartları göz önünde tutmalıdır. Mimarlık sanatı, bilimi ve işinin gerçekleştirilmesinde bağımsız, tarafsız, bilgiye dayalı ve profesyonel görüşler tüm diğer amaçlardan önce gelmelidir.

2.10.Mimar, uygun olduğu oranda, vatandaşlar ve meslek adamları olarak toplumsal faaliyetlere katılmalı ve mimarlıkla ilgili konularda toplumun bilinçlendirilmesine destek verimlidir,

2.11. Mimar, özel sektörde ya da kamu görevlisi olarak mesleğini icra ederken ülke coğrafyasını, iklimsel ve kültürel farklılıkları, toplum ve kullanıcı yararlarını dikkate almalı, işvereni bu çerçevede uyarmalı, bu konuda sorumluluk üstlenmeli, kamuda projelerin elde edilme sürecinde yarışmalar yönteminin uygun olduğu konusunda işvereni ikna etmeye çalışmalıdır.

2.12. Mimar mesleğini icra ederken eserinin içinde yer alacağı kentin kimliğini, bütünlüğünü, görünümünü zedeleyecek çözümlerden kaçınmalı, her bir yapının kent bütünü içindeki öneminin bilincinde olarak çözümler üretmek konusunda sorumlu davranmalıdır.

2.13. Mimar “toplumsal yarar” kavramının bilinciyle hareket etmeli, kentte “rant” odaklı beklentileri içeren mesleği icra faaliyetleri içinde bulunmaktan kaçınmalı, bu tür gelişmelerden Mimarlar Odası’nı haberdar etmelidir.

2.14. Mimar kentin gerçek ihtiyaçlarının tespiti konusunda yol gösterici olmalı, buna yönelik öneriler geliştirilmelidir.

2.15. Mimar mesleğini icra ederken öncü ve geliştirici kimliğini ön planda tutmalı, benzer çevreler oluşmasına karşı olarak özgün ürünler elde edilmesi konusunda sorumlu davranmalıdır.

3. İşverene Karşı Yükümlülükler

3.1. Mimar, gerçekleştirdiği iş ve hizmetleri bağlılıkla, bilinçli olarak, yetkince ve profesyonel bir biçimde yürütmek ve bunu yaparken gerekli dikkati, beceriyi ve titizliği göstererek bağımsızlığını, tarafsızlığını ve dürüstlüğünü korumak konusunda işverene karşı yükümlülük taşır.

3.2. Mimar, işveren veya gelecekteki kullanıcılar tarafından ifade edilen ihtiyaç ve isteklere, bunların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalar ile karşıtlık yaratmaması koşuluyla, saygı göstermelidir. İşvereni veya gerekirse kullanıcıyı, ortaya çıkan veya çıkabilecek karşıtlıklar konusunda hemen bilgilendirmelidir.

Bu konuda açık bir anlaşma sağlanmaması halinde, mimarın ya kurallara uygun bir şekilde bu ihtiyaç ve istekleri karşılaması ya da mimarlık hizmeti veya iş sözleşmesini feshetmesi gerekir.

3.3. Mimar, mesleğiyle ilgili bir işi ancak yeterli bilgi ve yeteneğe sahip olduğunda ve gerektiği durumlarda, belirli bir hizmet için anlaşılan ücretin işverenlerine karşı tüm yükümlülüklerini her yönden karşılamak için yeterli mali ve teknik olanağı sağladığında veya sağlayacağından emin olduğunda kabul etmelidir.

3.4. Mimar, emeklerinin karşılığını, yalnızca ilgili hizmet veya iş sözleşmesinde belirtilen ücretler ve primler kapsamında almalıdır.

3.5. Mimar, işverenlere, güncel veya gelecekteki kullanıcılara, müteahhitlere ve diğer ilgili kişi veya kuruluşlara, haberdar oldukları ve çıkar çatışması yaratabilecek önemli durumları bildirmelidir. İşin sürdürülmesine karar verilirse, mimar mevcut koşulların bahsi geçen kişi veya kuruluşların çıkarlarına zarar vermeyeceğini ve kendi görevlerinin önünde engel oluşturmayacağını garanti altına almalıdır.

3.6. Mimar, işverenlerine ve güncel veya gelecekteki kullanıcılara bağımsız ve tarafsız önerilerde bulunmalıdır.

3.7. Mimar mesleğiyle ilgili işlerini gerekli beceri, dikkat ve özenle, gereksiz gecikmelere yol açmadan ve, kendi denetimleri altında olduğu süreç boyunca, üzerinde anlaşılmış makul bir süre içinde yürütmelidir,

3.8. Mimar, işverenlerini, onlar adına üstlendiği işlerin veya hizmetlerin ilerleyişi hakkında ve bunun yanı sıra, özellikle işveren tarafından kalite veya maliyet konusunda belirli sınırlamaların konmuş olması halinde, hem iş veya hizmetlerin hem de projenin kalitesi ve maliyetini etkileyebilecek tüm konularla ilgili olarak düzenli olarak bilgilendirmelidir.

3.9. Mimar, üstlendikleri proje, iş ve hizmetlerin ölçeğine bağlı olarak yasa karşısında sahip oldukları yükümlülükler için hem miktar hem de süre açısından yeterli bir mesleki sorumluluk sigortasına sahip olmalıdır,

3.10. Mimar, şikayetlere zamanında ve nazik bir şekilde, yazılı olarak cevap vermelidir.

3.11. Mimar, işvereni iş sözleşmesinde yer alsa da almasa da- anlaşmazlıkların çözümünde kullanılabilecek yöntemler hakkında bilgilendirmelidir:

3.12.Mimar, bir işi alabilmek için özendirici herhangi bir teklifte bulunmayacaktır,

3.13.Mimar müşterilerinin işlerinin mahremiyetine saygı gösterecektir ve gizli bilgileri, müşterinin veya örneğin açıklama yapılmasının mahkeme kararı ile talep edilmesi durumunda olduğu gibi, başka bir yetkili merciin önceden izni olmadan açıklamamalıdır.

4. Mesleğe ve Meslektaşına Karşı Yükümlükler

4.1. Mimar, bağımsızlık, tarafsızlık, mesleki gizlilik ve dürüstlük kurallarını koşulsuz benimseyerek mesleğin saygınlığını korumakla ve mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmakla yükümlüdür,

4.2. Mimar, diğer kişilerin meşru hakları ve çıkarlarına saygılı bir şekilde davranmalı ve bunun yanı sıra da, kendi meslektaşlarının mesleki isteklerini ve katkılarını olumlu bir şekilde kabul etmeli, onların da haklarına saygı göstermelidir.

4.3. Mimar, iş ve hizmetlerine diğerleri –çalışanlar, işveren, kent plancıları, peyzaj mimarları, diğer mimarlar, çok disiplinli profesyonel firmalar veya şirketler, sanatçılar, iç mekân tasarımcıları, inşaat ekonomistleri, uzmanlar, müteahhitler ve proje ekibindeki diğer kişiler- tarafından yapılan katkıları da olumlu bir şekilde kabul etmelidir,

4.4. Mimar, meslektaşlarının eserlerini ve çalışmalarını, tahkir edici olmadan, mimarlık bilim ve sanatının verileri çerçevesinde, dürüst, nesnel ve yapıcı olarak eleştirebilir. Kendi çalışmalarına yönelik bu tarz eleştirileri de hoşgörü ile karşılar,

4.5. Mimar, mesleki etkinliklerini bağımsızlık, tarafsızlık, gizlilik, dürüstlük, doğruluk ve adalet ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirmelidir,

4.6. Mimar, yaptığı eylemlerde mesleğin bağımsızlık, tarafsızlık, saygınlık ve dürüstlüğünü sergilemek konusunda çaba göstermeli, kendi temsilci ve çalışanlarının da davranışlarını buradaki etik kurallara uygun bir şekilde gerçekleştirmelerini sağlamalıdır,

4.7. Mimar mesleki başarısını kendi çalışmaları üzerine kurmalıdır. Meslektaşlarını küçümseyerek ya da kötüleyerek kendini ön plana çıkartmamalıdır. Meslektaşlarının eser ve hizmetlerine karşı tutumunda mesleki saygıyı esas almalıdır,

4.8. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde katılımcıların fikrî haklarının korunmasını içermeyen bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.9. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde sağlanacak iş veya hizmetin açıkça anlaşılamadığı veya seçilecek kişilerin mesleki nitelik değerlendirmesinin ön planda olmadığı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidirler.

4.10. Mimar, önerilen ücretlerin projenin veya mimarın seçiminden önce açıklanacağı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.11. Mimar, mesleki faaliyetleriyle ilgili mali işlemlerin yasalara uygun bir şekilde idare edildiğinden emin olmalıdır,

4.12. Mimarın temsilcileri, imza sahibinin söz konusu projenin tasarımcısı olması veya söz konusu projenin imza sahibinin doğrudan denetimi ve yetkisi altında hazırlanmış olması durumu dışında, yapı izni, planlama izni, yapı yönetmeliği onayı veya diğer ilgili yasal belgelere ulaşmak üzere başvuruyu imzalayamazlar.

4.13. Mesleği düzenleyen bir merci veya bir meslek kuruluşu, kayıtlı veya lisanslı bir mimara veya bir firma, şirket veya mimarlık hizmetlerini sunmak konusunda kayıtlı veya yetkili olan başka bir tüzel kişiliğe karşı şikayette bulunduğunda veya dava açtığında, ilk durumda mi2mar veya büyük ortağı, ikinci durumda ise firma, şirket veya diğer tüzel kişiliğin başkanı veya yöneticisi şahsen (yani bir yasal veya diğer temsilci aracılığı olmaksızın) bu şikayet veya davanın muhatabı olmalıdır.

4.14.Mimar, başka bir mimarın yaptığı bir iş konusunda görüş vermek üzere görevlendirildiği zaman, bu davranış ilerde açılacak veya halen devam etmekte olan bir hukuk davasını açıkça etkilemediği sürece, diğer mimarı durumdan haberdar etmelidir,

4.15. Mimarlar ortakları ve çalışanları için uygun bir çalışma ortamı sağlamalı, onlara emeklerinin karşılığını adil
bir şekilde vermeli ve mesleki gelişmelerini olanaklı kılmalıdır.

Abusus non tollit usum

0
Abusus non tollit usum
Abusus non tollit usum

Abusus non tollit usum, Roma Hukukundan günümüze ulaşmış Latince deyimlerdendir. Bir şeyin yanlış kullanılması onun doğru kullanılamayacağı anlamına gelmez ve suiistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez. Bir şey suistimal edilince onun düzgün kullanımını etkilememelidir. Bir hakkın kötüye kullanılması, onun doğru kullanımını ortadan kaldırmak için yeterli ve geçerli bir argüman değildir.

Abusus non tollit usum, kötüye kullanımı önlemek için alınacak tedbirlerin o hakkın kullanılmasını yasaklamayı gerektirmemesini ifade etmektedir. Bir eylem, olgu ve olaydan birilerinin zarar görmesi ondan istifade edenlerin istifade etme hakkını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir inanç, doktrin, kural ve bakış açısı çarpıtılabilme ve kötüye kullanılabilme özelliği taşıması nedeniyle tümden zararlı addedilemez. Ateş her tarafı yakıp yıkabilir ancak onun doğru bir şekilde kullanılması ve ateşte yemek pişirilmesi önlenemez. Örneğin, kamu görevlisine hediye vermenin kötüye kullanılması hediye vermenin tamamen yasaklanmasını gerektirmez. Yine, bir yargıç ya da kamu görevlisi görevini kötüye kullanıyor diye o meslek ve kamu görevinin gereksizliği ileri sürülemez.

Türk Medeni Kanunu İyiniyet ve Dürütlük Kuralları 

Medeni Kanunun 2. maddesine göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Medeni Kanunun 3. maddesine göre ise; Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.”

Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Yani bir hak sahibi hakkını kullanırken ve borçlu borcunu öderken objektif iyi niyet kurallarına uymak, dürüst davranmak, başkalarını zarara uğratmamak zorundadır. Hak sahibi başkasına zarar vermek amacını taşımasa bile hareketi açıkça iyi niyet kurallarına aykırı ise ve başkasını zarara uğratıyorsa veya hak sahibine sağladığı yarar ile başkasına verdiği zarar arasında aşırı dengesizlik varsa bu durumu hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirebiliriz. Anayasa başta olmak üzere, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve Türk B.K. hak sahibinin hakkını kullanırken objektif iyi niyet kuralları içinde hareket etmesini emretmiş aksi davranışın hukuk düzeni tarafından korunamayacağını belirtmiştir.

Belgin Erdoğmuş

0
Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, 16.03.1941 tarihinde İstanbul, Beykoz’da doğmuş, ilkokulu Beykoz’da 1952 yılında bitirmiştir. Erdoğmuş, 1960 yılında Avusturya Lisesinden (Sankt George) mezun olmuştur. Erdoğmuş, liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, fakülteden mezun olduktan sonra 1966 yılında Roma Hukuku kürsüsünde asistan olarak atanarak göreve başlamıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun uygulamalarından şikayetçi olan öğretim üyeleri Ali Ülkü Azrak, Ömer Yörükoğlu ve Anayasa Hukukçusu Prof. Erdoğan Teziç ile birlikte İstanbul Üniversitesinden istifa ederek ayrılmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş,1999 yılı sonunda ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na getirilmiş,  2010 yılında aynı fakültede Emeritus Profesör unvanını almış, vefatına kadar bu üniversitede görev yapmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, 06.11.2013 tarihinde vefat etmiş, cenazesi Teşvikiye Camiinden kaldırılmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’a Armağan, İstanbul 2011 yılında Der Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

Almanca, İngilizce ve Latince bilen Belgin Erdoğmuş’un değişik zamanlarda yayınlanan çevirileri, makaleleri ve kitapları bulunmaktadır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’a Armağan

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’un Eserleri

In Diem Addictio, Actio Publiciana in Rem, Roma Hukuku Dersleri, Roma Eşya Hukuku, Roma Hukuku Meseleleri, Roma Hukuku Pratik Çalışmaları, Hukukta Latince Terimler ve Özlü Sözler, Roma Borçlar Hukuku Dersleri bunlardan bazılarıdır.  Türkiye’nin sayılı Roma Hukuku profesörlerinden olan Erdoğmuş, eserlerinin çoğunu Prof. Dr. Bülent Tahiroğlu ile birlikte yazmış, kaleme almış olduğu eserlerin çoğu hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur ve halen okutulmaktadır.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme

0

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de düzenlene Uluslararası Hava Hukuku Konferansı sonunda, 23 Eylül 1971 tarihinde imzalanmıştır. Sözleşme bu nedenle, Montreal Sözleşmesi olarak bilinmektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından imzalanarak 17 Nisan 1975 tarihli ve 1888 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş ve 29 Kasım 1975 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giriştir.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme – Montreal Sözleşmesi 

Bu Sözleşmeye taraf olan devletler,

Sivil havacılığın güvenliğine karşı kanun dışı eylemlerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürdüğünü, hava servislerinin işletilmesini ciddi şekilde etkilediğini ve dünya uluslarının sivil havacılığın güvenliğine olan güvencesini sarstığını;

Bu gibi eylemlerin ciddi bir endişe konusu olduğuna;

Bu gibi eylemlerin önlenmesi amacıyla suçluların cezalandırılması için uygun tedbirlerin alınmasına ivedilikle gerek olduğunu, düşünerek aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

Madde 1 

1. Herhangi bir şahıs, kanuna aykırı ve kasıtlı olarak;

a) Uçuş halindeki bir uçakta bulunan bir şahsa karşı uçağın emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir şiddet hareketinde bulunursa; veya,
b) Servisteki bir uçağı tahrip eder veya böyle bir uçağı uçamayacak hale getirecek şekilde veya uçuş halinde eninim yetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir hasara uğratırsa; veya,
c) Servisteki bir uçağa, bu uçağı tahrip’ etmesi muhtemel olan veya onu uçamayacak hale getirecek veya uçuş halinde emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel olacak şekilde hasara uğratabilecek bir cihaz veya maddeyi herhangi bir şekilde koyar veya koydurtursa; veya,
d) Hava seyrüsefer kolaylıklarını tahrip eder veya hasara uğratır veya bunların işletilmesine müdahale ederse ve bu fiillerden biri uçuş halindeki uçağın emniyetini tehlikeye düşürebilecek mahiyette ise; veya,
e) Yanlış olduğunu bildiği bilgiler vermek suretiyle uçuş halindeki bir uçağın emniyetini tehlikeye düşürürse, suç işlemiş olur.

2. Keza, bir şahıs :

a) Bu maddenin l’inci paragrafında belirtilen suçlardan herhangi birini işlemeye teşebbüs ederse;
veya,
b) Bu suçlardan herhangi birini işleyen veya işlemeye teşebbüs eden şahsın suç ortağı ise, suç işlemiş olur.

Madde 2

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:

a) Bir uçak, bindirme ve yüklemeyi takiben bütün dış kapılarının kapatıldığı andan, indirme ve boşaltma için bu kapılardan herhangi birinin açıldığı ana kadar uçuş halinde kabul edilir; mecburi iniş halinde, yetkili makamlar, uçağın ve uçaktaki şahısların ve eşyanın sorumluluğunu yükleninceye kadar uçuş devam ediyor kabul edilecektir;
b) Bir uçak, belirli bir uçuş için yer personeli veya mürettebat tarafından uçuş öncesi hazırlıklara başlanılması ile inişten sonraki yirmi dört saat içerisinde serviste kabul edilir; her halde, serviste bulunduğu süre, bu maddenin (a) fıkrasında belirtilmiş olan, uçağın uçuş halinde bulunduğu tüm süreyi kapsayacaktır.

Madde 3 

Her Akit Devlet, l’înci maddede belirtilen suçları, ağır cezalarla cezalandırılacak suçlar haline getirmeyi taahhüt eder.

Madde 4

1. Bu Sözleşme askerî maksatlar ile, gümrük ve polis hizmetlerinde kullanılan uçaklara uygulanmayacaktır.

2. l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda; uçağın yurt içi veya uluslararası bir sefer yapmakta olmasına bakılmaksızın, bu Sözleşme ancak:

a) Uçağın fiilî veya programlanmış iniş veya kalkış noktası, uçağın tescil edildiği Devletin ülkesi dışında ise; veya,
b) Suç, uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmişse, uygulanacaktır.

3. Bu Sözleşme, bu maddenin 2’nci paragrafı hükümleri saklı kalmak şartiyle, l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda suçlu veya sanığın uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde bulunması halinde de uygulanacaktır.

4. 9’uncu maddede sözkonusu edilen Devletler bakımından ve l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında belirtilen durumlarda, bu maddenin 2’nci paragrafının (a) fıkrasında işaret edilen noktalar aynı Devlet ülkesi içinde bulunursa, bu Devletin 9’uncu maddede belirtilen Devletlerden biri olması halinde, suç o Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmedikçe veya suçlu sanık o Devletten başka bir Devletin ülkesinde ele geçirilmedikçe, bu Sözleşme uygulanmayacaktır.
5. l’inci maddenin l’inci paragrafının (d) fıkrasında öngörülen durumlarda, bu Sözleşme, ancak hava seyrüseferinde kullanılıyorsa uygulanacaktır.

6. Bu maddenin 2, 3, 4 ve 5’inci paragraflarının hükümleri, l’inci maddenin 2’nci paragrafında öngörülen durumlarda da uygulanacaktır.

Madde 5

Her Akit Devlet, suçlar üzerinde, aşağıdaki hallerde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır :

a) Suç, o Devletin topraklarında işlendiğinde;
b) Suç, o Devlette tescil edilmiş bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde;
c) İçinde suçun işlendiği uçak, sanık hâlâ içinde iken kendi ülkesine indiğinde;
d) Suç, esas işyeri veya, böyle bir işyeri olmadığı takdirde, devamlı ikametgâhı o Devletin ülkesinde bulunan bir kiracıya mürettebatsız alarak kiralanmış bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde.

2. Her Akit Devlet, aynı şekilde, sanık kendi ülkesinde bulunduğu ve onu bu maddenin l’inci paragrafında sözkonusu edilen Devletlerden herhangi birine 8’inci madde uyarınca iade etmediği takdirde l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b) ve (c) bentlerinde ve o suçlarla ilgili olduğu ölçüde, l’inci maddenin 2’nci paragrafında belirtilen suçlar üzerinde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır. 3. Bu Sözleşme, millî hukuka göre kullanılan herhangi bir cezai yargı yetkisini bertaraf etmez.

Madde 6 

1. Şartların kendisini yetkili kıldığına kani olduktan sonra, suçlunun veya sanığın ülkesinde bulunduğu herhangi bir Akit Devlet onu gözaltına alacak veya muhafazasını sağlayacak diğer tedbirleri alacaktır. Gözaltına alma ve diğer tedbirler o devletin hukuku uyarınca olacak, fakat ancak, ceza yargılaması veya iade işlemlerinin başlatılmasını mümkün kılmak için gerekli süre boyunca devam edebilecektir.

2. Bu devlet, derhal olayın hazırlık soruşturmasını yapacaktır.

3. Bu maddenin l’inci paragrafı uyarınca gözaltına alınan bir şahsa, vatandaşı olduğu devletin en yakın yetkili temsilcisi ile derhal irtibat kurmasında yardımcı olunacaktır.

4. Bir Devlet, bu madde uyarınca, bir şahsı gözaltına alınca.

5. Maddenin l’inci paragrafında belirtilen devletlere, göz altına alınan şahsın vatandaşı olduğu devlete ve gerekli görüyorsa, diğer ilgili devletlere, şahsın gözaltına alındığını ve gözaltına alınmasını gerektiren şartlan derhal bildirecektir.

Bu maddenin 2’nci paragrafında öngörülen hazırlık soruşturmasını yapan Devlet, soruşturma sonuçlarını anılan devletlere derhal bildirecek ve yargı yetkisini kullanmak niyetinde olup olmadığını belirtecektir.

Madde 7

Sanığın, ülkesinde yakalandığı Akit Devlet, eğer onu iade etmezse, herhangi bir istisna tanımadan ve suç kendi ülkesinde işlenmiş olsun veya olmasın, olayı ceza kovuşturması yapılması maksadiyle yetkili makamlarına intikal ettirmek zorunda olacaktır. Bu makamlar kararlarını, o devletin hukukuna göre ciddi nitelikteki herhangi bir adi suç için öngörülen usuller uyarınca vereceklerdir.

Madde 8

1. Bu suçlar, Akit Devletler arasında mevcut herhangi bir suçluların iadesi antlaşmasında iadeyi – gerektiren suçlar arasında yer almış addolunacaktır. Akit Devletler, aralarında akdolunacak suçluların iadesi konusundaki her antlaşmada, bu suçları, iadeyi gerektiren suçlar olarak dahil etmeyi taahhüt ederler.

2. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlayan bir Akit Devlet, aralarında suçluların iadesi antlaşması bulunmayan diğer bir Akit Devletten, suçlunun iadesi için bir talep alırsa, bu suçlar bakımından, bu sözleş meyi suçlunun iadesi için hukuki bir dayanak kabul edip etmemekte serbesttir. Suçlunun iadesi talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen diğer şartlara bağlı olacaktır.

3. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlamayan Akit Devletler bu suçları, talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen şartlara bağlı olarak kendi aralarında iadeyi gerektiren suçlar olarak kabul edeceklerdir.

4. Akit Devletler arasında suçluların iadesi bakımından, bu suçların her biri, sadece vukubulduğu yerde değil, aynı zamanda 5’inci maddenin 1’inci paragrafının (b), (c) ve (d) fıkralarına göre yargı yetkisini tesis etmesi gereken devletlerin ülkelerinde de işlenmiş gibi işlem görecektir.

Madde 9

Müşterek hava taşıma işletmeleri veya uluslararası işletme teşekkülleri tesis eden ve müşterek veya uluslararası tescile tâbi uçaklar işleten Akit Devletler, her uçak için yargı yetkisini kullanacak ve bu Sözleşme bakımından tescil edilen devlet sıfatını taşıyacak devleti, usulüne uygun olarak, aralarında tayin edecekler ve bu tayinden Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtını haberdar edecekler ve anılan teşkilât da keyfiyeti bu Sözleşmeye taraf olan bütün devletlere duyuracaktır.

Madde 10

1. Akit Devletler, 1. maddede belirtilen suçların işlenmesini önlemek amaciyle, uluslararası ve milli hukuka göre her türlü tedbir almaya çalışacaklardır.

2. l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işlenmesi nedeniyle bir uçuş geciktiğinde veya kesintiye uğradığında, uçak veya yolcular ve mürettebat, ülkesinde bulunan Akit Devlet, mümkün olur olmaz yolcuların ve mürettebatın yollarına devam etmelerini kolaylaştıracak ve uçağı ve yükünü, gecikmeksizin, meşru sahiplerine iade edecektir.

Madde 11

1. Akit Devletler, bu suçlara ilişkin ceza kovuşturmalarında birbirlerine en geniş ölçüde yardım sağlayacaklardır. Her halükârda talepte bulunulan Devletin hukuku uygulanacaktır.

2. Bu maddenin 1. paragrafındaki hükümler, cezai konularda karşılıklı yardımlaşmayı kısmen veya tamamen düzenleyen veya düzenleyecek olan ikili veya çok taraflı diğer herhangi bir antlaşmanın doğurduğu yükümlülükleri etkilemeyecektir.

Madde 12

l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işleneceği inancında olan bir Akit Devlet, milli hukukuna uygun olarak, bü konuda sahip bulunduğu bilgileri 5. maddenin 1. paragrafında belirtildiğine inandığı Devletlere iletecektir.

Madde 13

Her Akit Devlet, aşağıdaki hususlarla ilgili olarak sahip bulunduğu herhangi bir bilgiyi, milli hukukuna uygun olarak mümkün olduğu kadar süratle Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtı Konseyine bildirecektir.

a) Suçun oluş şekilleri,
b) 10. maddenin 2. paragrafı uyarınca yapılan işlem;
c) Suçlu veya sanıkla ilgili olarak alman tedbirler ve özellikle iade işlemlerinin veya diğer hukukî işlemlerin sonuçları.

Madde 14

1. İki veya daha fazla Akit Devlet arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması ile ilgili olarak çıkan ve müzakere yoluyla halledilemeyen bir anlaşmazlık, bunlardan birinin isteği üzerine hakeme havale edilecektir.

Tahkim için istekte bulunulan tarihten itibaren altı ay içinde taraflar hakem heyetinin kuruluşu konusunda anlaşmaya varamazlarsa, taraflardan herhangi biri, Divanin Statüsü uyarınca yapılacak bir müracaatla anlaşmazlığı Uluslararası. Adalet Divanına götürebilir.

2. Her Devlet, bu Sözleşmeyi imzalama veya onaylama veya Sözleşmeye katılma sırasında, kendisini bir önceki paragrafla bağlı saymadığını beyan edebilir. Diğer Akit Devletler, böyle bir ihtirazi kayıt koyan Devlete karşı bir önceki paragrafla bağlı olmayacaklardır.

3. Bir önceki paragrafa göre böyle bir ihtirazi kayıt koymuş olan herhangi bir Akit Devlet, depoziter Hükümetlere bildirmek suretiyle, her zaman bu kaydı geri alabilir.

Madde 15

1. Bu Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de yapılan Uluslararası Hava Hukuku Konferansına (Bundan böyle Montreal Konferansı olarak anılacak) katılan Devletlerin imzasına Montreal’de 23 Eylül 1971 tarihinde açık olacaktır. 10 Ekim 1971 tarihinden sonra, bu Sözleşme Moskova, Londra ve Washington’da bütün Devletler için imzaya açık olacaktır, tşbu Sözleşmeyi, bu maddenin 3. paragrafı uyarınca yürürlüğe girmeden önce imzalamayan herhangi bir Devlet, her zaman Sözleşmeye katılabilir.

2. Bu Sözleşme, imzalayan Devletlerin onayına tâbi olacaktır. Onay belgeleri ve katılma belgeleri, burada Depoziter Hükümetler olarak tayin edilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetlerine tevdi edilecektir.

3. Bu Sözleşme, Montreal Konferansına katılan ve bu Sözleşmeyi imzalayan on Devlet tarafından onay belgelerinin tevdii tarihinden otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

4.Diğer Devletler için bu Sözleşme, işbu maddenin 3. paragrafında belirtildiği şekilde, yürürlüğe giriş tarihinde veya onay ya da katılma belgelerinden en sonuncusunu tevdi ettikleri tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

5, Depoziter Hükümetler, her imza tarihini, her onay veya katılma belgesinin tevdi tarihi, bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi ile diğer hususları, işbu Sözleşmeyi imzalayan ve ona katılan bütün Devletlere derhal bildireceklerdir.

6. Bu Sözleşme, yürürlüğe girer girmez, Depoziter Hükümetler tarafından Birleşmiş Milletler Anayasasının 102. maddesi ve Uluslararası Sivil Havacılık Sözleşmesinin (Şikago, 1944) 83. maddesi uyarınca tescil ettirilecektir.

Madde 16

1. Herhangi bir Akit Devlet, Depoziter Hükümetlere yazılı ihbarda bulunmak suretiyle, bu Sözleşmeyi feshedebilir.

2. İşbu fesih keyfiyeti, yazılı ihbarın Depoziter Hükümetler tarafından alındığı tarihten itibaren altı ay sonra hüküm ifade edecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken usulü veçhile Hükümetlerince yetkili kılınan ve aşağıda imzaları bulunan tam yetkili temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Montreal’de, bindokuzyüzyetmişbir yılı Eylül ayının yirmi-üçüncü günü İngilizce, Fransızca, Rusça ve
İspanyolca dillerinde her biri aynı derecede geçerli dört metin halinde ve üçer orijinal nüsha olarak düzenlenmiştir.

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması – 1993

0

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması, 7 Aralık 1993 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşmasınm Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 24 Şubat 1995 Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Estonya – Türkiye İlişkileri

Türkiye Atatürk döneminde, Estonya’yı 23 Ocak 1924’te diplomatik olarak tanıma kararı almıştır. 1924 yılının Mayıs ayında Varşova Orta Elçiliği’ne atanmış olan İbrahim Tali (Öngören)’e, Estonya ile dostluk antlaşması imzalaması için yetki verilmiştir. 1 Aralık 1924 günü Dostluk, Siyasal İşbirliği, İttifak ve Tarafsızlık Antlaşması (Münakit Muhadenet Muahedenâmesi) imzalanmıştır.

“Mün’akit Ticaret ve Seyrüsefain Mukavelenâmesi” 12 Mart 1928 günü Ankara’da imzalanmıştır.  Bu mukavelename daha sonra, 16 Eylül 1929 günü Muahedename’ye dönüştürülmüş, 18 Mayıs 1931 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye ve Estonya, gümrük, ticaret, ekonomik, teknik işbirliği ve teknik yardımlar bakımından ilişkileri güçlendirebilmek amacıyla 13 Mart 1935 ve 6 Haziran 1937 tarihlerinde Ankara’da iki ayrı “Ticaret ve Kliring Anlaşmaları” imzalamıştır. Ticaret Anlaşması ve Kliring Anlaşmasını tamamlayan protokol 29 Ağustos 1938 günü imzalanmıştır.

Nuri Batu, 19 Eylül 1935 günü Estonya Cumhurbaşkanı’na güven mektubu sunarak Tallin’de ilk Türk temsilciliğini açmıştır.

Estonya, iki dünya savaşı arasında yaklaşık yirmi yıl bağımsız bir ülke olarak kaldıktan sonra önce Nazi orduları tarafından işgal edilmiş, 6 Ağustos 1940 tarihinde ise Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiştir.

Estonya da SSCB’den ayrılarak yeniden bağımsızlığını elde etmesi üzerine ilişkiler de yeniden başlamıştır.

2 Ekim 1991 tarihinde imzalanan Ortak Bildiri’yle iki ülke arasında diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir.

Türkiye ile Estonya arasında 3 Haziran 1997 tarihinde Tallinn’de “Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Serbest Ticaret Anlaşması” imzalanmıştır.

 6 Eylül 2005 tarihinde Ankara’da imzalanan ekli “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Estonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kültür, Eğitim, Bilim, Gençlik ve Spor Alanlarında İşbirliği Programı” tesis edilmiştir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE ESTONYA CUMHURİYETİ ARASINDA DOSTLUK VE İŞBİRLİĞİ ANDLAŞMASI

Aşağıda «Taraflar» olarak adlandırılacak olan Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti,

Birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkelerine dayanarak aralarındaki karşılıklı dostluk bağlarını güçlendirmek ve aralarındaki işbirliğini geliştirmek arzusuyla,

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti arasında 1 Aralık 1924 günü imzalanmış olan Dostluk Andlaşmasına olan bağlılıklarını teyid ederek,

Birleşmiş Milletler Yasası, Helsinki Nihaî Senedi ve Yeni Bir Avrupa için Paris Yasası ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı süresince kabul edilen diğer belgelerin amaç ve ilkelerine olan bağlılıklarını yineleyerek,

Aşağıdaki konularda anlaşmışlardır:

Madde : 1

Taraflar, ilişkilerini karşılıklı yarar, güven ve işbirliği temelinde her alanda geliştirmek ve genişletmek konusunda anlaşmışlardır.

Madde : 2

Taraflar, ilişkilerinin düzenli şekilde gelişmesini sağlamak amacıyla ikili ilişkilerinin seyri ile her ilki tarafı da ilgilendiren bölgesel veya uluslararası konularda düzenli aralarla Dışişleri Bakanlıkları üst düzey yetkilileri arasında siyasî danışmalarda bulunacaklardır.

Madde : 3

Taraflar, iş adamlarının birbirlerinin ülkelerindeki ve üçüncü ülkelerdeki ekonoml’ik ve ticarî projelimle işbirliği; yapmalarını d’esteklleyecekierd’r. Taraflar bu amaçla
ilgili kuruluşları arasında ekonomik alanda danışmalarda bulunulmasını teşvik edeceklerdir. Taraflar, ekonomik, biilimsieil’, tekn’ilk ve hukukî alanlarda düzenlü danışmalarla
bilgi ve deneyim değişimini destekleyeceklerdir.

Madde : 4

Taraflar, ekonomi ve bankacılık dallarında yetkililerin ve uzmanların eğitilmesinde işbirliğine önem verecekler ve bu alanlarda her düzeyde öğrendi ve stajyer değişimini teşvik edeceklerdir.

Madde : 5

Taraflar, parlamentoları ve siyasî partileri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine önem vermektedirler. Bu amaçla taraflar, parlamentolarında karşılıklı dostluk grupları oluşturulması için çaba göstereceklerdir.

Madde : 6

Taraflar, aralarındaki kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi konusunda kararlıdırlar.

Tararlar, ülkelerindeki üniverversitelere, kültürel ve sanat kuruluşlarına, aralarında doğrudan işbirliği yapmalarını önereceklerdir.

Madde : 7

Taraflar, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi ilkeleri çerçevesinde birbirileri nezdindeki resmî misyonlarının etkinliklerini kolaylaşacaklardır.

Taraflar ayrıca, konsolosluk ilişkilerini geliştirmek amacıyla konsolosluk alanında anlaşmalar imzalamak olanaklarını araştıracaklardır.

Madde : 8

Taraflar, ulaştırma ve haberleşme alanlarında işbirliğinin geliştirilmesinde kararlıdırlar.

Taraflar, basın, radyo ve televizyon alanlarında işbirliğini ve her türlü haber, bilgi ve yayın değişimini ve dağıtımını destekleyeceklerdir.

Madde : 9

Taraflar, kamu kuruluşları, iş çevreleri, meslek ve sanat kuruluşları ile sendikaları arasında ilişkiler kurulmasını destekleyeceklerdir ve anılan kuruluşların temsilcileri arasında karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilmesini teşvik edeceklerdir.

Madde : 10

Taraflar, aralarındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandıracağı inancı ile kentler ve yerel yönetimler arasında temasların ve işbirliğinin geliştirilmesine katkıda ‘bulunacaklardır. Taraflar bu amaçla, şehirleri arasında «kardeş şehir» bağları kurulmasını destekleyeceklerdir. ‘

Madde : 11

Taraflar, gerekçesi ve amacı ne olursa olsun, her tür terör eylemine karşı olduklarını ve terörizmin hiçbir koşulda haklı gömülmeyeceğini vurgularılar.

Taraflar, uluslararası terörizme, örgütlenmiş suçlara, silah ve uyuşturucu madde ile tarihî ve sanat eserleri kaçakçılığına karşı mücadelede işbirliğinde bulunacaklardır.

Madde : 12

Taraflar, işbu Andlaşma ile geliştirilen işbirliğinin ve dostluk ilişkilerinin, üçüncü ülkelerin çıkarlarına karşı olmadığını ve diğer devletler ile imzalanmış olan ikili ve çok taraflı anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini belirtirler.

Madde : 13

İşbu Andlaşma onaylanacak ve bu Andlaşmanın onayına ilişkin en son ‘bildirimin alımını izleyen gün yürürlüğe girecektir.

İşbu Andlaşma on yıl süreli olup, Taraflardan birinin yürürlük süresinin dolmasından bir yıl önce yazılı olarak feshi ihbarda bulunmaması halinde beşer yıllık sürelerle yürürlükte kalmaya devam edecektir.

Bu Andlaşma Ankara’da 7 Aralık 1993 günü Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde ikişer nüsha olanak, ve her bir metin de aynı ölçüde özgün olmak üzere imzalanmıştır.  Yorumda farklılık  olması hallinde İngilizce metin dikkate alınacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı : GEREKÇE ve Meclise Yapılan Açıklamalar 

Estonya ile 1924 yılında kurulan ilişkilerimiz 1940 yılında bu ülkenin Sovyetler Birliği tarafımdan işgal edilmesine kadar gelişerek devam etmiştir. 1940 yılında başlayan Sovyetler Birliği işgalini Türkiye tanımamıştır. İşgalin sona ererek Estonya’nm bağımsızlığını yeniden kazanması üzerine, Bakanlar Kurulu, 3 Eylül 1991 günü Estonya ile ilişkilerimizin yeniden başlatılmasını kararlaştırmıştır. 7 Eylül 1992 günü Vilnius Büyükelçiliğimiz Estonya’ya akredite edilmiştir. Bu yeni dönemde, iki ülke ilişkileri kısa bir süre içinde hızla gelişmeye başlamış ve ikili ilişkilerin pek çok alanında anlaşma taslakları değişimi yapılmıştır. Bu çerçevede sadece üç maddeden oluşan 1924 tarihli «Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşması»nın yerini alacak bir andlaşmanm hazırlanması yönünde de karşılıklı olarak çalışmalar başlatılmıştır.

İmzalanma aşamasına getirilen «Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşması», Estonya Cumhurbaşkanı Lennart Merii’nin Ankara’ya yaptığı resmî ziyaret sırasında, 7 Aralık 1993 günü imzalanmıştır.

‘Bu Andlaşma, dünyamızda yaşanan modernleşmeyi, uluslararası ilişkilerin geçirdiği evreleri, diplomatik, siyasî, ekonomik, kültürel ilişkilerin kazandığı yeni boyutları göz önüne alarak, 1 Aralık 1924 tarihli «Dostluk Andlaşması», ile oluşturulan ikili ilişkilerimizin ahdi altyapısını günümüz koşullarına uyarlamakta ve ikili ilişkilerimizi her alanda, karşılıklı yarar ve saygı temelleri üzerinde ileriye götürme yönünde iki tarafta da bulunan siyasî iradeyi somutlaştırmaktadır.

Andlaşmanın içeriği özetle aşağıda sunulmaktadır:

DİBACE

Tarafların birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkeleri çerçevesinde aralarındaki dostluk bağlarını ve işbirliğini geliştirmek arzusunda oldukları belirtilmekte, 1 Aralık 1924 günlü Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşmasına bağlı oldukları teyit edilmekte, BM Yasası ve AGİK belgelerinin amaç ve ilkelerine olan bağlılıkları yinelenmektedir.

Madde : 1

Tarafların, ilişkilerini her alanda geliştirme ve genişletme konusunda mutabık oldukları belirtilmektedir.

Madde : 2

Tarafların, Dışişleri Bakanlıkları arasında düzenli danışmalarda bulunacakları kaydedilmektedir.

Madde : 3

Tarafların, işadamlarının işbirliği yapmasını, ekonomik, bilimsel, teknik ve hukukî alanlarda danışmalarda bulunulmasını özendirecekleri belirtilmektedir.

Madde : 4

Ekonomi ve bankacılık alanlarında eğitim konusunda işbirliği yapılacağı ve öğrenci ve stajyer değişiiminin destekleneceği belirtilmektedir.

Madde : 5

Parlamentolar ve siyasî partiler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla dostluk grupları kurulması yönünde gayret sarf edeceği ifade olunmaktadır.

Madde : 6

Tarafların, kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi yönünde kararlı oldukları, üniversrteleriıne, kültürel ve sanat kuruluşlarına işbirliği yapmalarını önerecekleri belirtilmektedir.

Madde : 7

Diplomatik ve konsolosluk ilişkileri düzenleyen Viyana Sözleşmeleri uyarınca birbirleriınin resmî misyonlarının faaliyetler>ini kolaylaştıracakları, konsolosluk alanında anlaşmalar imzalama olanaklarını araştıracakları kaydedilmektedir.

Madde : 8

Ulaştırma ve haberleşme alanında işbirliğinin geliştirileceği, basın yayın alanında haber ve bilgi değişimini içerecek işbirliğinıin destekleneceği kaydedilmektedir.

Madde : 9

Tarafların, çeşitli kamu kuruluşları arasında ilişkiler kurulmasını ve geliştirilmesini destekleyecekleri belirtilmektedir.

Madde : 10

Yerel yönetimler arası işbirliğinin geliştirilerek, aralarında kardeş şehir bağlarının kurulmasının teşvik edileceği kaydedilmektedir.

Madde : 11

Tarafların her türüne karşı oldukları terörizmin hiçbir koşulda haklı görülemeyeceği ve uluslararası’ terörizme, örgütlü suçlara ve kaçakçılığa karşı işbirliği yapılacağı vurgulanmaktadır.

Madde : 12

Bu Andlaşmanın hiçbir üçüncü devlete karşı olmadığı, diğer devletlerle imzalanan andlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri etkilemeyeceği belirtilmektedir.

Madde : 13

Andlaşmanın onaylandıktan sonra, onaya ilişkin en son bildirimin karşı tarafa iletilmesini izleyen gün yürürlüğe gireceği, on yıl süreli olduğu, yürürlüğünün sona ermesinden bir yıl önce diğer tarafa yazılı feshi ihbarda bulunulmaması durumunda beşer yıllık sürelerle uzayacağı, Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde düzenlendiği, farklı yorumlama halinde İngilizce metnin esas alınacağı kaydedilmektedir.

Elveda Anayasa

0
Elveda Anayasa-Kemal Gözler

Elveda Anayasa isimli eser Prof. Dr. Kemal Gözler tarafından 2017 yılında yazılmış ve Ekin Yayınevi tarafından basılarak okuyucu ile buluşturulmuştur. Kitabın konusu, yazarın, 2016 yılında tartışmaya açılan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yapılan değişikliklere ilişkin görüşlerinden oluşmaktadır. Yazarın bu konuda yayınlanmış makaleleri de bulunmaktadır.

Elveda Anayasa – Kemal Gözler

Eser yayınlandıktan bir süre sonra Açık Radyo’da her gün bir bölümü okunmuştur. http://acikradyo.com.tr/program/189026/kayit-arsivi

Elveda Anayasa Kitabının Konu Başlıkları
  • Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi
  • Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine
  • Cumhurbaşkanlığı Sistemi Mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?
  • 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir? Anayasa Değişikliğinin Asıl Amacı, HSYK’yi Yeniden Dizayn Etmek, Başbakan ve Bakanların Cezaî Sorumluluklarını Sıfırlamak veya Partili Cumhurbaşkanlığını Getirmek Olabilir mi?
  • Referandum mu, Plebisit mi?
2017 Yılı Anayasa Değişikliği Referandumu Hakkında

Türkiye Anayasasında Değişiklik Referandumu 16 Nisan 2017 tarihinde yapılmış halk oylamasıdır. Anayasası’nın 18 maddesinde yapılan değişiklikler oylanmıştır. Değişiklikler, yürürlükte olan parlamenter sistemin yerine başkanlık sistemi benzeri bir yapının getirilmesi, başbakanlık makamının ortadan kaldırılmasını, TBMM’deki milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasını ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda yapısal değişiklikler yapılmasını ve isminin Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) olarak değiştirilmesini kapsamaktadır. 20 Ocak 2017 tarihine TBMM’de gerekli olan beşte üç oy çoğunluk sağlanmış, 339 milletvekilinin oyları ile anayasa değişikliği teklifi meclisten geçmiş, referandum kararı verilmiştir. Yapılan referandumda 49.798.855 kişi oy kullanmış, %1,73 oranında geçersiz ve boş oy, %51,41 oranında evet, %48,59 oranında da hayır oyu verilmiştir. Değişiklikler ile getirilen yeni sistem için Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanunu çıkarılmıştır.

Kemal Gözler, Anayasa Değişiklikleri ile getirilen sistemin kuvvetler birliği sistemi olduğunu savunmaktadır

Elveda Anayasa Kitabının Tanıtım Yazısı

“Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren bir Anayasa değişikliği halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylayacağız. Bu Anayasa değişikliğini hazırlayanların Türkiye’ye “başkanlık sistemi” getirmek iddiasıyla yola çıktıkları herkesin malûmu. Ne var ki halkoylamasına sunulan sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Çünkü başkanlık sistemi bir kuvvetler ayrılığı sistemidir.

Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsız olarak seçilir ve birbirinden bağımsız olarak görevlerini sürdürürler. Biri diğerinin görevine son veremez. Oysa önerilen sistemde Cumhurbaşkanı da, TBMM de, kendi seçimlerinin yenilenmesini göze almak kaydıyla diğerinin görevini sona erdirebilmektedir. Böyle bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğunun söylenmesi muazzam bir yalandır.Muhtemelen bu nedenle Adalet ve Kalkınma Partisi, önerilen sistem için, çoğunlukla “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” ibaresini kullanıyor. Ne var ki, “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem, anayasa hukuku literatüründe şimdiye kadar duyulmuş bir sistem değildir ve eğer hukuk terimleriyle, dilsel simgeler değil, kurumlar kastediliyor ise böyle bir sistemin olması mantıken mümkün de değildir. Yürütme organı, monist yapıdaysa, bu sisteme, ister “başkanlık sistemi”, ister “Cumhurbaşkanlığı sistemi”, isterse “X sistemi” densin, değişen bir şey olmaz.

Prof. Dr. Kemal Gözler

Türkiye’de önerilen hükûmet sistemine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” isminin verilmesi, bir kelime oyunun dan, bir aldatmacadan başka bir şey değildir.Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükûmet sistemi”dir. Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükûmet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.

Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.

Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükümet sistemi”dir.
Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükümet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.
Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.
Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.
Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016 – 2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.
Bu kitabı bunun için yazdım!”
Elveda Anayasa Kitabının İçindekiler

Kitaptan bir sayfa

Önsöz

Bölüm 1.- Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa: 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri

Bölüm 2.- Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine

Bölüm 3.- Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?

Bölüm 4.- 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir?

Bölüm 5.- Referandum mu, Plebisit mi?

Genel Sonuç

Sonsöz

EK BÖLÜMLER

Ek Bölüm 1.- Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine

Ek Bölüm 2.- Hükûmet Sistemleri

Bibliyografya

Dizin

ELVEDA KUVVETLER AYRILIĞI, ELVEDA ANAYASA 
10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri  – Kemal Gözler

” ………. 

………..Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda hürriyet”, “elveda demokrasi”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum.”

Makalenin  tamamını okumak için linke tıklayınız

http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm

16 Nisan 2017’de Oylayacağımız Anayasa Değişiklikleri Hakkında Hakkında Eleştiriler
ÖNSÖZ

Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren, Anayasamızın toplam 69 maddesini etkileyen çok önemli bir Anayasa Değişikliği Kanunu halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylanacak. Herkes konuşuyor. Tek konuşmayanlar anayasa hukukçuları! “Topçular” ve “popçular” konuşuyor; anayasacılar susuyor! Bir zamanlar, televizyonlara haber spikerleri kadar çok çıkan meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler? Bir zamanlar, vesayete karşı savaş açan, demokrasi, insan hakları gibi kavramları dilinden düşürmeyen meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler?

Bu kitabı ben de susanlardan biri olmamak için yazdım!

Aslında ben, sahip olduğum “hukukun saf teorisi” anlayışı gereği, hukuk bilim adamlarının güncel siyasal konulardan uzak durması gerektiğine inanan biriyim. 30 yıl kadar önce genç bir araştırma görevlisi iken, siyasî konularda televizyonlarda konuşan, gazetelere beyanat veren anayasa hukuku hocalarını gördükçe “ben bu hocalar gibi olmayacağım” dedim ve televizyonlara, gazetelere beyanat vermemeye yemin ettim. Bu yeminimi bozmuş değilim. Pek çok defa çağrılmama rağmen, hiçbir zaman televizyonlara çıkmadım ve gazetelere beyanat vermedim. Televizyon kanallarında cahilleri dinledim. Dinlemeye de devam ediyorum. Gün geçtikçe cehaletin de seviyelerinin olduğunu görüyor ve eski cahilleri özlüyorum.

Yine yıllar önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde genç bir araştırma görevlisi iken, sadece gazetelere ve televizyonlara beyanat vermemeye değil; güncel siyasî konularda, akademik tarzda olsa bile yazmamaya da yemin etmiştim. Çalıştığım konu siyasetle iç içe de olsa, geçmişte de bugün de, belirli bir siyasî iktidarı desteklemenin veya ona karşı çıkmanın bir bilim adamının görevi olmadığına inandım ve inanmaya da devam ediyorum.

Ne var ki, geçmişte birkaç olayda, bu ilkem beni ahlâken rahatsız etti ve sessizliğimi bozup, televizyon kanallarında veya gazetelerde olmasa da, akademik dergilerde birkaç makale yazmak zorunda kaldım[1]. Bugün de 16 Nisan’da oylanacak Anayasa değişikliği hakkında, yukarıdaki ilkemden ayrılıp bu kitabı yazma ihtiyacını hissettim. Çünkü halka Anayasa değişikliğiyle “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” veya “başkanlık sistemi” getirileceği söyleniyor. Oysa aşağıda Üçüncü Bölümde açıklandığı gibi, “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem anayasa hukuku literatüründe yoktur; olması da mümkün değildir. Önerilen sistemin “başkanlık sistemi” olduğu iddiası ise muazzam bir yalandır. Böyle bir yalan karşısında susacak değilim.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Benim 1990 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 219 sayfalık yüksek lisans tezim “Kurucu İktidar[2], 1995 yılında Bordeaux Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 774 sayfalık doktora tezim “Anayasayı Değiştirme İktidarı[3] üzerinedir. İzleyen yıllarda, Anayasa değişikliklerinin usûlü ve sınırlarına ilişkin başka kitaplar ve makaleler de yazdım[4]. Anayasa değişiklikleri konusunda şimdiye kadar yazdıklarımın toplamı herhalde 1500 sayfayı çoktan geçmiştir.  Keza şimdiye kadar, hükûmet sistemleri konusunda da makaleler yazdım[5]. Yine neredeyse her anayasa hukuku kitabımda hükûmet sistemlerine ayrılmış bir bölüm var. Örneğin sadece Anayasa Hukukunun Genel Teorisi isimli kitabımda hükûmet sistemleriyle ilgili konulara 95 sayfalık bir yer ayrılmıştır[6].

Herhalde Anayasa değişiklikleri ve hükûmet sistemleri konusunda herkesin uzman kesildiği bugünlerde, bu konularda, binlerce sayfa yazmış biri olarak benim de konuşmaya hakkım vardır.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Anayasa hukukunu ve özellikle de Anayasa değişikliklerini ve hükûmet sistemlerini bilen bu alanda eserler vermiş bir bilim adamı olarak gözlemlerimi kamuoyuyla paylaşmayı ve bu konuda herkesi uyarmayı üzerime vazife sayıyorum. Yanlış bir Anayasa değişikliğiyle karşı karşıyayız. Bu değişiklik kabul edilirse bu ülke zarar görecek. İşte bu kitapta bu Anayasa Değişikliği Kanununun neden yanlış olduğu ve onaylanması hâlinde ülkeye nasıl zarar vereceği açıklanıyor. Bunu söylemek ve herkesi uyarmak benim ödevim.

Nasıl salgın bir hastalığa yol açan yeni bir virüsün ortaya çıktığını ve hızla yayıldığını gözlemleyen bir tıp profesörü, bu virüsü yetkili makamlara bildirmek ve halkı da bu konuda uyarmak zorundaysa, ben de aynı şekilde, Anayasa değişikliği konusunda gözlem ve eleştirilerimi ilgililerle paylaşmak ve vatandaşları bu konuda uyarmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Hâliyle benim, Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesini engelleyecek bir gücüm yok. Benim gücüm ve sorumluluğum, yaptığım gözlemleri ve eleştirileri okuyucularımla paylaşmaktan ibaret.

Doluya yakalandık. Ülkemizdeki siyasal gelişmeler üzerimize dolu gibi yağmaya devam ediyor. Bizler dolu yağarken saçak altına sığınan ve dolunun geçmesini bekleyen insanlar gibiyiz. Bu arada karşıda dolu altında kalmış bir çocuğu görüyoruz. Ona yardım edemiyoruz. Ama vicdanımız sızlıyor. Bugünlerde saçak altına sığınıp, karşıda dolunun altında kalmış çocuğa bakan ve ona yardım edemeyen bir kişinin hissettiği ızdırabı hissediyorum.

Bu kitabı vicdanım sızladığı için yazdım. Geceleri uyuyamadığım için yazdım. İçimden gelen ses “yaz!” dediği için yazdım.

* * *

Ayrıntılarını aşağıda “Anayasacıların Suskunluğu” başlıklı ikinci bölümde açıkladığım gibi ülkemizde bugünlerde bir korku atmosferi hüküm sürüyor. Kendi gölgemizden korkar hâle geldik. “Korku benim ikiz kardeşimdir” diyen Thomas Hobbes misali, korku bugün Türk aydınının ikiz kardeşi hâline geldi. Belki bir gün olur da bugünler geçerse, bu korkudan utanacağız. İnsanların böylesine korktuğu bir ortamda, bırakınız kitap ve makale yazmayı, nefes almak bile zor. Korku bu ülkenin akademik ve entelektüel hayatını boğuyor. Bu kitabı artık korkmayalım diye yazdım. Bu kitabı karanlık gecede, cılız da olsa, bir ümit ışığı olsun diye yazdım.

* * *

Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016-2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.

Bu kitabı bunun için yazdım!

* * *

Anayasa hukuku alanında yazdığım pek çok kitap var. Bunların bazılarının her yıl güncelleştirilmiş yeni baskısını hazırlıyorum. Anayasa Hukukuna Giriş kitabımın en son 25’inci, Türk Anayasa Hukuku Derslerikitabımın 20’nci baskısı yapıldı. 16 Nisan’da oylayacağımız Anayasa Değişikliği Kanunu kabul edilirse, anayasal sistemimiz baştan sona değişecek. Bu sistemi kitaplarımın yeni baskılarında eleştirmek zorunda kalacağım. Hâliyle o zaman yapacağım eleştirilerin teorik eleştiri olmaktan başka bir değeri olmayacak. Bu eleştirileri o zaman yapmaktansa, şimdi, Anayasa değişikliği daha kabul edilmemiş iken yapmanın dana doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü aksi takdirde, keşke bu eleştirileri zamanında yapsaydım diye pişmanlık duyacağım.

Bu kitabı gelecekte pişmanlık duymamak için yazdım!

* * *

Bu kitap, bazılarının aklına gelebileceği gibi siyasî önyargılarla veya belirli bir siyasî partiyi eleştirmek veya belirli bir siyasî partiye yarar sağlamak amacıyla yazılmış bir kitap değildir. Ben doğru bildiğimi yazıyorum. Yazdıklarımın hangi siyasal partinin işine yaradığı, hangisinin işine yaramadığı hususu beni ilgilendirmez[7].

* * *

Kitabın yazılış süreci hakkında da bilgi vereyim:

Kitabın birinci bölümünü oluşturan makaleyi, Anayasa Değişikliği Teklifi, TBMM Anayasa Komisyonunda görüşülmeye başlandığı günlerde anayasa.gen.tr’de 22 Aralık 2016 tarihinde yayınladım. Amacım Anayasa Değişikliği Teklifini incelemekten ziyade, “ben bu teklife karşıyım” diyebilmekti. Bunu dedikten sonra da Anayasa Değişikliği hakkında tekrar yazmayı da düşünmüyordum. Zira bu tür yazıların iktidar sahiplerini ikna etmediğini zaten bilenlerdenim.

İzleyen iki ay boyunca da Anayasa değişikliği hakkında bir şey yazmadım.

Suskunluğumu ne bozdu? Suskunluğumu bozmama yol açan iki şey oldu: Birincisi çok değerli birkaç meslektaşımın üniversiteden atılması; ikincisi ise Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasa hukukçularının susturulup, cahillerin konuşturulması.

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı Olağanüstü Hâl KHK’siyle dokuz değerli meslektaşım (Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Doç. Dr. Murat Sevinç, Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen,  Yard. Doç. Dr. Kasım Akbaş,  Yard. Doç. Dr. Kıvılcım Turanlı, Yard. Doç. Dr. Uğur Kara, Yard. Doç. Dr. İnci Solak, Dr. Dinçer Demirkent, Dr. İrem Akı)[8] “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı”[9] olduğu gerekçesiyle kamu görevinden çıkarıldı. Bu kişiler, kendileriyle aynı veya benzer alanda çalıştığım, yazılarını okuduğum değerli bilim insanlarıdır. Bu kişiler terörle işi olacak insanlar değil, pırıl pırıl akademisyenlerdir. Genç olanları Türkiye’nin geleceğidir. Örneğin Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen’in biri Türkiye’de, diğeri İsviçre’de olmak üzere iki ayrı doktorası var. Dr. Şen’in Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law isimli kitabı, meşhur Springer yayınevi tarafından yayınlanmıştır[10]. Kendisi hepimizin imrendiği bir meslektaşımızdır. Böyle bilim insanları kolay yetişmiyor. KHK ile bir gecede üniversiteden atılan bu bilim insanlarının bıraktıkları yerin doldurulması için kaç yıl gerekecek?

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı KHK ile bu değerli meslektaşlarımızın üniversiteden atılmaları beni çok üzdü. “Artık yeter. Bu kadarı da olmaz. Yazmam gerek. Yarın çok geç olacak” dedim ve yazmaya başladım.

İkinci sebep şu: Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasacıların susturulup, birtakım, kerameti kendinden menkul, anayasa hukuku alanında herhangi bir uzmanlığı olmayan, çoğunluğu hukuk doktoru dahi olmayan, sözde uzmanların televizyonlara çıkartılıp konuşturulması beni kızdırdı. Dahası topçular ve popçulara tanınan konuşma hakkının anayasa hukukçularından esirgenmesi beni sinirlendirdi. Ve “yeter artık” deyip yazmaya başladım.

* * *

Anayasa.gen.tr’de 9 Şubat’ta Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in ihracı hakkında bir protesto bildirisi yayınladım[11]. Ardından,

– 17 Şubat’ta adı geçen meslektaşlarımızın atıldığı olağanüstü hâl KHK’lerinin hukukî rejimi incelediğim “15 Temmuz Kararnameleri”,
– 20 Şubat’ta “Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu”,
– 24 Şubat’ta “Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi?”,
– 1 Mart’ta “16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir ‘Suistimalci Anayasa Değişikliği’ midir?”

– 5 Mart’ta “Referandum mu, Plebisit mi?”

başlıklı makalelerimi anayasa.gen.tr’de yayınladım. Böylece bu kitabın ana metnini oluşturan makaleler[12] ortaya çıkmış oldu.

 * * *

Victor Hugo’nun dediği gibi “zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur[13]. Bu kitapta ileri sürülen fikirlerin zamanının gelip gelmediğini önümüzdeki haftalarda hep beraber göreceğiz.

Kaynak: Kemal Gözler, “Bu Kitabı Neden Yazdım?” http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-kitap.htm, (20.03.2017)

DİPNOTLAR:
[1]Bunlardan ilki 2007 yılında Cumhurbaşkanının seçimi konusunda ülkemizde yaşanan “367 krizinde, Ocak ayından Mayıs ayına kadar sessiz kaldıktan sonra, 2007 yılının Mayıs ayında yayınladığım, CHP’nin tezinin haksız, AKP’nin tezinin haklı olduğunu savunduğum makaledir. Bkz.: Kemal Gözler, “Cumhurbaşkanının Seçimi Konusunda Bir Açıklama”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.17-23 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbnin-secimi-tgunlugu.htm); keza Kemal Gözler, “Hukukun Siyasetle İmtihanı: Kim Sınıfta Kaldı?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.5-16 (http://www. anayasa.gen.tr/kim-sinifta-kaldi.htm). Her iki makalenin ilk versiyonları 2007 yılının Mayıs ayında anayasa.gen.tr’de yayınlanmıştır.
Bunlardan ikincisi 2008’de AKP’ye karşı kapatma davası açıldığında, Anayasa Mahkemesinin parti kapatma konusunda içtihadını eleştiren ve AKP’nin kapatılmasının Anayasamıza aykırı olacağını savunan makalemdir: Kemal Gözler, “Parti Kapatmanın Kriteri Ne? Parti Kapatmaya Karşı Anayasa Değişikliği Çözüm mü?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 93, Bahar 2008, s.24-31 (http://www.anayasa.gen.tr/parti-kapatma.htm).
Güncel siyasal konularda yazdığım son makale, 2016 yılının Nisan ayında yayınladığım şu makalemdir: Kemal Gözler, “1982 Anayasası Hâlâ Yürürlükte mi? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme”, http://www. anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma-v4.pdf.  
[2]. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, (Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Yahya K. Zabunoğlu), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1990, s109-109. Söz konusu tez daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır. Bkz. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, Bursa, Ekin, 1. Baskı, 1998, 2. Baskı, 2016, s.87-92.
[3]. Kemal Gözler, Le pouvoir de révision constitutionnelle, Villeneuve d’Ascq, Presses universitaires du Septentrion, 1997, c.I, s.123 (http://www.anayasa.gen.tr/pcr-pdf.htm).  
[4]. Örneğin Kemal Gözler, Judicial Review of Constitutional Amendments: A Comparative Study, Bursa, Ekin Press, 2008 (http://www.anayasa.gen.tr/ jrca.htm); Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi?, Bursa, Ekin, 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm): Kemal Gözler, “Sur la validité des limites de la révision constitutionnelle déduites de l’esprit de la constitution”, Annales de la Faculté de droit d’İstanbul, Vol. XXXI, No 47, Mai 1997, s.109-121 (http://www.anayasa.gen.tr/esprit.htm); Kemal Gözler, “La question de la hiérarchie entre les normes constitutionnelles”, Annales de la Faculté de droit d’Istanbul, Vol. XXXII, No 48, 1998, s.65-92 (http://www.anayasa.gen.tr/hierarchie.htm); Kemal Gözler, “Anayasa Değişikliği Kanunları Üzerinde Cumhurbaşkanının Yetkileri”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 59, Sayı 2001/4, s.35-52 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbyetki.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasıyla Kabul Edilen Anayasa Değişikliği Kanunlarının Resmî Gazetede Yayımlanması Sorunu”, Yasama Dergisi, Sayı 7, Ekim-Kasım-Aralık 2007, s.5-17 (http://www.anayasa. gen.tr/ad-rgde-yayim.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasına Sunulan Anayasa Değişikliği Kanunlarında Halkoylamasından Önce Değişiklik Yapılabilir mi?”, Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu’na Armağan, Ankara, Yetkin, 2009, s.557-572 (www.anayasa.gen.tr/halkoylamasindan-once.htm); Kemal Gözler, “Asli Kurucu İktidar – Tali Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?”, in Ece Göztepe ve Aykut Çelebi (Editörler),  Demokratik Anayasa: Görüşler ve Öneriler, İstanbul, Metis Yayınları, 2012, s.45-61 (www.anayasa.gen.tr/tbmm-yeni-anayasa.htm).
[5]. Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık  Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm Üzerine Bir Deneme)”, Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000, s.25-47 (http://www.anayasa.gen.tr/istikrar.htm); Kemal Gözler, “Hükümet Sistemimiz Değişecek mi?”, Türkiye Günlüğü, Bahar 2014, Sayı 118, s.62-69 (www.anayasa.gen.tr/hs-degisecek-mi.htm); Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine Bir Deneme”, Türkiye Günlüğü, Sayı 125, Kış 2016, s.17-21 (www.anayasa.gen.tr/hukumet-sistemi-tartisma lari.htm).
[6]. Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, Bursa, Ekin, 2011, c.I, 537-632.
[7]. Nitekim bu kitapta Adalet ve Kalkınma Partisini eleştiren yanlar varsa da, geçmişte, Adalet ve Kalkınma Partisinin işine yarayan yazılarım da oldu. Örneğin AKP’nin kapatılması davasında AKP adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile TBMM AKP Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi huzurunda 3 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları savunmada, üç ayrı defa benim kitap ve makalelerime göndermede bulunarak AKP’yi savunmuşlardır. Bkz.: Anayasa Mahkemesi, 30 Temmuz 2008 Tarih ve E.2008/1, K.2008/2 Sayılı Parti Kapatma Kararı, Resmî Gazete, 24 Ekim 2008, Sayı 27034 (http://www.resmigazete.gov.tr/ eskiler/2008/10/20081024-10.htm). TBMM çalışmalarında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın benim bir kitabımdan yararlanarak yaptığı bir açıklama için bkz.: TBMM Genel Kurul Tutanağı, 24. Dönem, 4. Yasama Yılı, 72. Birleşim, 19 Mart 2014,https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_ SD.birlesim_baslangic?P4=22111&P5=H&page1=39&page2=39.
[8]. Hâliyle bu isimler, örnek olarak verilmiştir. 686 sayılı KHK ile ihraç edilen daha pek çok akademisyen vardır. Örneklerdeki isimler kendileriyle aynı veya yakın alanda çalıştığım için seçilmiştir.  
[9]. Yukarıda ismi sayılan meslektaşlarımızın ihraç edildiği 686 sayılı KHK’nin 1’inci maddesinde aynen “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır” denmekte ve Ekli (1) sayılı listede bu dört meslektaşımızın isimi sayılmaktadır (Resmî Gazete, 7 Şubat 2017, Sayı 29972 mükerrer, http://www. resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/02/20170207M1-1.htm).
[10].       İlker Gökhan Şen, Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law, Cham, Springer, 2015, 298 s.
[11].       Kemal Gözler, “Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in Kamu Görevinden Çıkarılması Hakkında Bir Açıklama”, http://www. anayasa.gen.tr/kaboglu-sevinc.htm  (Konuluş Tarihi: 9 Şubat 2017).
[12].       “15 Temmuz Kararnameleri” başlıklı makale ve “Kaboğlu ve Sevinç’in İhracına” ilişkin açıklama aynı süreçte yazılmış olsalar da, anayasa değişikliğiyle ilgili olmadıkları için bunları bu kitaba almadım.
[13].       Genellikle Victor Hugo’ya atfedilen bu sözün orijinal şöyledir: “Rien n’est plus fort qu’une idée dont l’heure est venue”.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun

0

Harika Çocuklar Kanunu- Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun, 6650 kanun numarası ile 15 Şubat 1956 tarihinde kabul edilmiş, resmi gazetenin 24 Şubat 1956 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Yasa, Harika Çocuklar Yasası olarak bilinen ‘İdil Biret ve Suna Kan’m yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun’u(Harika Çocuklar Kanunu) yürürlükten kaldırmıştır. “İdil Biret Yasası” ya da “İdil-Suna Yasası” olarak da bilinen yasanın yürürlükten kalkmasına karşın yeni yasa önceki yasanın kapsamını genişletmiştir. 5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Biret ve Suna Kan’ın müktesep hakları saklı tutulmuştur.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun – Harika Çocuklar Kanunu

Madde 1

Güzel Sanatlarda Fevkalâde İcra ve İbda İstidadı Gösteren Çocukları Memleket Dâhilinde veya Yabancı Memleketlerde Devlet Hesabına Yetiştirmeğe, Talim ve Terbiye Dairesi Reisi, Güzel Sanatlar Umum Müdürü, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi ile Ankara Devlet Konservatuvarı müdürleri, bu müesseselerin mütehassıs öğretmenleri arasından Öğretmenler Kurulunca seçilecek üçer mütehassıs ile fonetik ve plâstik sanatlar sahasında tanınmış kimseler arasından Maarif Vekâletince seçilecek iki mütehassıstan müteşekkil komisyonun tesbit ve teklifi üzerine Maarif Vekili salahiyetlidir .

Madde 2

Birinci maddede yazılı Komisyon:

a) Fevkalâde istidatlı çocukların, tahsil müesseseleri veya yetiştirmeyi deruhde eden mütehassıslarla temas suretiyle, tahsil ve yetiştirilme mahal, müddet ve programlarını tâyin ve tesbit eder ve lüzumu halinde bunları değiştirir.

b) Tahsil ve yetiştirilmeleri esnasında gerekli her türlü kontrol, murakabe ve teftişleri yapar veya yaptırır.

c) Tahsil ve yetiştirilmeleri ile ilgili esas enstrüman, teçhizat ve sair teknik vasıta ve malzemeyi tâyin edip mubayaasına veya lüzumunda hibe edilmesine karar verir .

ç ) Fevkalâde hallerde çocukları taltif veya mükâfatlandırır.

d) Lüzum gördüğü hallerde çocukların tahsillerine devam etmemelerine veya memlekete celbedilmeierine karar verir.

Madde 3

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocukların Devlet hesabına yabancı memleketlerde yetiştirilmelerinde ana ve baba veya bunlardan biri veya vasisi, bulunmadığı takdirde Maarif Vekâletince tâyin edilecek, çocuğa bakmağa muktedir en yakın aile mensuplarından biri refakat eder.

Memleket içinde parasız yatılı olmıyan müesseselerde yetiştirilmeleri halinde de bu madde hükümleri tatbik olunur .

Madde 4

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocuklarla refakatlerinde gönderileceklere, memleket içinde veya dışında yapılacak tediyelerin nev’i ve miktarları he r sene bütçe kanunlarına bağlı formüllerle tesbit olunur .

Madde 5

7/7/1948 tarihli ve 5245 sayılı kanun mer’iyetten kaldırılmıştır.

Muvakkat madde

5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Bir t ve Suna Kan haklarında da müktesep hakları baki kalmak şartiyle, bu kanun hükümleri tatbik olunur .

Madde 6

Bu kanun neşri tarihinden itibaren mer’idir .

Madde 7

Bu kanunu n hükümlerini icraya Maliye ve Maarif Vekilleri memurdur .
22/2/1956

Dünya Anayasaları

0
Dünya Anayasaları

Dünya anayasaları, devletlerin temel ilkelerini, yönetilenlerle ilişkilerini, ana kuruluşunu; yasama, yürütme ve yargının örgütlenmesini ve birbirleriyle ilişkilerini; vatandaşların temel hak ve ödevlerini düzenleyen ve tüm kişi, kurum ve kuruluşları bağlayan en üst hukuk normlarıdır.

Dünya Anayasaları, her ülkenin kendi devlet kültürünü yansıtmakta, tarihsel bir altyapıları bulunmakta ve ülkelerin günümüzdeki toplumsal, siyasal, hukuksal yapıları hakkında da fikir vermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

Kanunu Esasi-1876

Kanunu Esasi, İkinci Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876 günü bir ferman ile ilan edilmiş ve meşrutiyetin temeli atılmıştır. Kanunu Esasi, Türk Anayasa tarihinin başlangıcını ve mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturmaktadır. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmiş ancak ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona ermiştir. Kanunu Esasi, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın Türk tarihinde Anayasal hareketlerin ilk yazılı belgesi olması, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir anasayal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.

Teşkilatı Esasiye Kanunu-1921

1924 Anayasası

1961 Anayasası

1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe sonucunda hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1961 Anayasası, Cumhuriyetin kurulmasından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır.

Hatay Cumhuriyeti Anayasası

Hatay Cumhuriyeti Anayasası, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından hazırlanmıştır. 27 Ocak 1937 tarihinde Cenevre’de yapılan Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Hatay Cumhuriyeti Anayasası, 25 maddeden oluşan kısa ve özlü bir Anayasadır. Türk Anayasa metinleri arasında kendine özgü ve dönemsel bir geçiş Anayasasıdır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, 5 Mayıs 1985 tarihinde Halkoylamasına sunulup kabul edilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, Halkoylaması sonuçları ile birlikte yine bu Anayasanın 164. maddesi uyarınca Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Anayasa % 70,18 oranında kabul oyu ile onaylanmıştır.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası

Japonya Anayasası

Japonya Anayasası, ikinci dünya savaşından sonra 26 Nisan 1947 tarihinde yayınlanmış ve 26 Temmuz 1947 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Japonya Anayasası, yürürlüğe girdiği 1947 yılından bu yana değişikliğe uğramamıştır. Japonya Anayasası’nda değişiklikler yapılmasına ilişkin tartışmalar güncelliğini korumaktadır. Japonya Anayasasının tam metni İtalyanca metinden Türkçeye Arif ERGÜNAY tarafından tercüme edilerek 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 7. cildinde ve 1. sayısında yayınlanmıştır.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası, Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı garantörlüğünde kabul edilmiş ve bu devletler kabul edilen Anayasanın uygulanmasını sağlamayı taahhüt etmişlerdir. Kurulan devlet ve onaylanan anayasa Dünya Anayasaları içinde başka devletlerin garantörlüğünde olan istisna anayasalardan biridir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası

Fransa Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası, İtalya Resmi Gazetesinin 27 Aralık 1947 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kurucu Meclis, 22 Aralık 1947 tarihli oturumunda İtalyan Cumhuriyeti Anayasasını onaylamış, Geçici Devlet Başkanı İtalya Cumhuriyeti Anayasasını ilan etmiştir. Anayasa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen anayasalardandır. Kazuistik yapıya sahip olmayan Anayasa 139 maddeden ve 18 geçici hükümden oluşmaktadır. İtalya, üniter sisteme sahip parlamenter cumhuriyettir.

İrlanda Anayasası

İrlanda Anayasası 1 Temmuz 1937’de halk oylaması sonucunda kabule edilmiş ve 29 Aralık 1937 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada şimdiye dek birçok değişiklik yapılmış, bazı hükümler kaldırılmış, bazı yeni hükümler ilave edilmiş , bazı hükümler de revize edilmiştir. İrlanda Anayasasında yapılan değişikliklerin önemli bir bölümü halk oyu ile onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Anayasa 47 maddeden oluşmaktadır.

İspanya Anayasası

31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edilmiştir. 7 Aralık 1978’de yapılan referandumda İspanya halkı tarafından kabul edilmiştir. 27 Aralık 1978 tarihinde Majesteleri Kral tarafından Parlamento (Cortes Generales) önünde onaylanmıştır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası

Portekiz Cumhuriyeti Anayasası

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası

Rusya Federasyonu Anayasası

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası

Belçika Anayasası

Danimarka Kraliyet Anayasası 

Polonya Cumhuriyeti Anayasası

Hollanda Krallığı Anayasası

Avusturya Federal Anayasası

Kırgız Cumhuriyeti Anayasası

Özbekistan Cumhuriyeti Anayasası

Türkmenistan Anayasası

Kamboçya Anayasası

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası

Küba Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası Türkiye Barolar Birliği önceki başkanı Vedat Ahsen Coşar tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve Barolar Birliği tarafından Faruk Erem‘e Armağan ismi ile 1999 yılında yayınlanan eserde yayınlanmıştır.

Çek Cumhuriyeti Anayasası, 01 Ocak 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çek Cumhuriyetinin anayasal düzeni; Birleşmiş Milletler Temel Hak ve Özgürlükler Bildirgesini, bu Anayasa’ya uygun duruma ge­tirilen temel yapılanma yasalarını, 06 Haziran 1992’den itibaren uygulanan Çekoslovak Cumhuriyeti Milli Meclisi, Çekoslovak Sos­yalist Cumhuriyeti Federal Meclisi ve Çek Cumhuriyetinin devlet sı­nırlarını tanımlayan Çek Milli Konseyi’nin temel yapılanma yasa­larını kapsamaktadır.

Abhazya Cumhuriyeti Anayasası

Haşimi Ürdün Krallığı Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova Meclisi‘nde oybirliği ile kabul edilen bağımsızlık ilanından sonra hazırlanarak 15 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kosova Anayasası, 26 Mart 2007 tarihinde Kosova’nın uluslararası statüsü için hazırlanan ve Nobel Barış Ödülü kazanan Martti Oiva Kalevi Ahtisaari tarafından önerilerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Ahtisaari planı (The Comprehensive Proposal for the Kosovo Status Settlement-Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması) çerçevesinde hazırlanmıştır.Plan, uluslararası denetim şartı ile Kosova’ya bağımsızlık vermiş ancak Sırbistan, Kosova’nın bağımsızlığını tanımamış, kendisine bağlı özerk bir bölge olduğu iddiasından vazgeçmemiştir.

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasası

Nahçıvan Anayasası, 29 Nisan 1998 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Anayasa, 30 Haziran ve 29 Aralık 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisinde kabul edildikten sonra devlet başkanı Haydar Aliyev tarafından onaylanmış ve 8 Ocak 1999’da yürürlüğe girmiştir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde kuvvetler ayrılığı ilkesi hakimdir. Cumhuriyet, laik ve demokratiktir.

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür

0

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 20 Kasım 1959 yılında Çocuk Hakları Bildirgesini, 20 Kasım 1989’da Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi kabul etmiştir. Sözleşmenin kabul tarihi olan 20 Kasım günü tüm dünyada “Çocuk Hakları Günü” olarak kutlanmaktadır. Türkiye’nin 14 Ekim 1990 yılında imzaladığı BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme 27 Ocak 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Dünya çapında en geniş katılımlı olan sözleşmede, çocuk hakları kapsamlı bir şekilde koruma altına alınmıştır.

Sözleşmenin temel ilkelerin de; Çocukların nerede doğduklarına, kim olduklarına, cinsiyetlerine, dinlerine ya da sosyal kökenlerine bakılmaksızın çocuğun üstün yararının gözetilmesi, yaşama ,gelişme ve çocuk katılımının  sağlanması amaçlanmıştır.

Dünyada devam eden savaşlardan, yaşanan göçlerden ve artarak devam eden ekonomik sorunlardan en çok etkilenen dezavantajlı grup  çocuklardır. Başta devletler olmak üzere herkesin çocukları korumak için üzerine düşen sorumluluğu yapması adına, Çocuk Hakları Gününün hatırlanması daha da önem kazanmaktadır.

20 Kasım 2023 “Çocuk Hakları Günü” ise ayrı bir öneme sahip olup, İsrail’in  Gazze’ye yönelik saldırıların da, çocukları kasıtlı hedef almasını, saldırılarını dünya kamuoyunun gözleri  önünde ısrarla sürdürmesini ve uluslararası toplumun da  katliamlar karşısındaki sessizliğini kabul etmiyoruz. Uluslararası toplumun sesiz kaldığı bu saldırılarda 5.500 çocuk yaşamını yitirmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi savaş zamanlarında çocuklara yönelik 6 ağır ihlalden bahsetmekle birlikte; İsrail, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi imzalayan taraf devletler arasında olmasına rağmen, bu ihlallerden 3’ü olan , ‘Çocukların öldürülmesi ve sakat bırakılması, okullara veya hastanelere saldırılar ve çocukların insani yardıma erişiminin engellenmesi’ şeklindeki ihlalleri Gazze’de kasıtlı ve sistematik bir şekilde sürdürmektedir.

Gazze nüfusunun yüzde 50’sinden fazlasının çocuk olduğu nüfus verilerine göre bilinmektedir. İsrail’in çoğu çocuk olmak üzere korunan sivilleri, hastaneleri, ambulansları, okulları, fırınları, gıda depoları ve su rezervlerini sistematik olarak hedef alması, insanların Gazze Şeridi’ni terk etmesi için kasıtlı aç bırakma politikasından da en çok etkilenen grup çocuklardır.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” ye rağmen, başta BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) olmak üzere, BM’nin diğer organları Gazze’de yaşayan çocukları koruma sorumluluğunu yerine getirmemektedir.

BM, savaş ve silahlı çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin hazırladığı listeye İsrail’i dahil etmeyi reddetmiştir.

“BM’nin çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin yıllık kara listesinde İsrail’in hala yer almaması tam anlamıyla Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”ye aykırılık taşımaktadır. BM’nin Gazzeli ve Filistinli çocukları, dünyadaki diğer çocuklar gibi koruma sorumluluğu konusundaki başarısızlığı ve isteksizliğini kınıyor, BM ve bağlı organı UNICEF’i görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz. Çünkü insanlık çocuklara elindekinin en iyisini vermekle yükümlüdür!

1- Adana Barosu
2-Adıyaman Barosu
3-Afyonkarahisar Barosu
4-Ağrı Barosu
5-Aksaray Barosu
6-Amasya Barosu
7-Ankara Barosu
8-Ardahan Barosu
9-Artvin Barosu
10-Aydın Barosu
11-Balıkesir Barosu
12-Bartın Barosu
13-Batman Barosu
14-Bayburt Barosu
15-Bilecik Barosu
16-Bingöl Barosu
17-Bitlis Barosu
18-Bolu Barosu
19-Burdur Barosu
20-Bursa Barosu
21-Çanakkale Barosu
22-Çankırı Barosu
23-Çorum Barosu
24-Denizli Barosu
25-Diyarbakır Barosu
26-Düzce Barosu
27-Elazığ Barosu
28-Erzurum Barosu
29-Erzincan Barosu
30-Eskişehir Barosu
31-Gaziantep Barosu
32-Giresun Barosu
33-Gümüşhane Barosu
34-Hakkari Barosu
35-Hatay Barosu
36-Iğdır Barosu
37-Isparta Barosu
38-İstanbul Barosu
39-İzmir Barosu
40-Kahramanmaraş Barosu
41-Karabük Barosu
42-Karaman Barosu
43-Kars Barosu
44-Kastamonu Barosu
45-Kayseri Barosu
46-Kırşehir Barosu
47-Kırıkkale Barosu
48-Kırklareli Barosu
49-Kilis Barosu
50-Kocaeli Barosu
51-Konya Barosu
52-Kütahya Barosu
53-Malatya Barosu
54-Mardin Barosu
55-Mersin Barosu
56-Muğla Barosu
57-Muş Barosu
58-Nevşehir Barosu
59-Niğde Barosu
60-Ordu Barosu
61-Osmaniye Barosu
62-Rize Barosu
63-Sakarya Barosu
64-Samsun Barosu
65-Siirt Barosu
66-Sinop Barosu
67-Sivas Barosu
68-Şanlıurfa Barosu
69-Şırnak Barosu
70-Tekirdağ Barosu
71-Tokat Barosu
72-Trabzon Barosu
73-Tunceli Barosu
74-Uşak Barosu
75-Van Barosu
76-Yalova Barosu
77-Yozgat Barosu
78-Zonguldak Barosu

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık

0
Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık / Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Özel hukukumuzun anası Medeni Hukuk ise, Medeni Hukukun atası da iki bin yıl öncesinin Roma Hukukudur.

Medeni Kanun’umuzun sistematiği (plam) ve soyut kavramları hep Roma hukukundan kaynaklanmıştır.

Romalı hukukçuların ürettikleri hukuk metinleri günümüzde yürürlükte olan ulusal hukukların oluşumunda temel harcı oluşturmuştur. Bugün Avrupa hukuklarının temelinde yatan, Romalı hukukçuların yarattığı o eşsiz hukuktur.

Unutulmasın ki hemen hemen bütün özel hukuk kavramlarını ve ilkelerini Romalı hukukçulara borçluyuz. Sözleşme, haksız fiil, haksız zenginleşme, temerrüt, sorumluluk, dürüstlük kuralı, hakkın kötüye kullanılması bu kavramlardan salt birkaçıdır.

Eşya üstünde mutlak ayni hak (ius in rem) — alacak konusunda nispi hak (ius in personam) ayırımı da Medeni Kanun’umuzun temel ayırımını (Eşya Hukuku Kitabı ile Borçlar Hukuku Kitabı ayrışmasını) belirlemiştir.

Aslında Roma hukukuna en az uzak gözüken Anglo-Amerikan dünyasının ve sosyalist dünyanın bile Romalı hukukçuların yöntemini, kavramlarını, sistematiğini ve ilkelerini benimsemiş olması yeterince anlamlı olsa gerektir.

Roma hukukunu tanımak demek, yürürlükteki hukuku tüm yapısal özellikleriyle ve temel ilkeleriyle kavramak demektir. Yasalar değiştirilse bile, onların Roma hukukundan kaynaklanan yapısal özellikleri ve temel ilkeleri değişmez.

İşte bu nedenledir ki günümüzde Avrupa’da yürütülen hukuku birleştirme çabaları da yine ancak Roma hukuku temelinde gelişebilir ve başarıya ulaşabilir.

Roma hukukunun Avrupa hukukuna etkileri konusunda özellikle şu yapıtlara bakılmalıdır:

Koschaker: Europa und das römische Recht, 1966; Kaser, Der römische Anleil am deutschen bürgerlichen Recht, JuS 1967, 337; Knütel, lus commune und römisches Recht vor Gerichten der Europaischen Union, JuS 1996, 768.

Nasıl hümanizmanın ve rönesansın kökeninde iki bin yıllık Grek düşünce ve sanat yaşamı yatıyorsa, alışveriş hukukunun kökeninde de iki bin yıllık Roma hukuku dehası yatar. Avrupa rönesansla antik Grek düşüncesini ve sanatını, resepsiyonla da antik Roma hukukunu içselleştirip özümlemiştir. O kadar ki Batı kültüründen söz edildiği zaman Roma hukuku her zaman bu Batı kültürünün ayrılmaz parçası olarak anılır.

Pekiyi ama nasıl olmuştur da iki bin yıl öncesinin köleci üretim biçiminin hukuk düzeni ortaçağda (feodal dönemde) olduğu gibi, günümüzde kapitalist hatta sosyalist üretim düzenlerinde de geçerli olabilmiştir?

Roma hukuku bu uzun süreli yürürlüğünü tüm üretim biçimlerine ortak, genel geçer meta üretimine (mal alışverişine) ilişkin en üst düzeyde hukuk sistemini oluşturmasına borçludur. Gerçekten de sözleşme ve mülkiyet ilişkilerinin hukuksal gergefini Romalılar denli ustaca işleyen çıkmamıştır tarih boyunca. Bugün hala sözleşmeye ve mülkiyete İlişkin bir sürü hukuksal uyuşmazlıkta Romalı hukukçuların çözümlerine başvurulmasının kerameti işte buradadır.

Roma hukukunun benimsenmesinin özetlenmiş serüveni şöyledir: İmparator Justinianus ki aynı zamanda Ayasofya’nın da manevi mimarıdır, Adalet Bakam Tribonianus‘a eski hukuk ustalarının eserlerini derleyip toplama görevini verir. Tribonianus başkanlığındaki komisyon altl yıllık çalışmayla Corpus İuris Civilis‘i tamamlar. Gelgelelim, Corpus İuris Civilis’in ömrü kısa olur. Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi yüzünden dikiş tutturamaz “Corpus İuris’

Roma hukukunun parlaması 1100 yılında Bologna Üniversitesi’nde Roma kaynaklarının (Digesta‘nın) keşfedilmesiyle olmuştur,

Bu bağlamda glossatorların (açıklayıcı notlar düşenlerin) çalışmaları asla unutulamaz. Onlardır ki Corpus İuris Civilis’i çağın koşullarına uyarlamışlardır. Avrupa da serbest pazar ekonomisinin bu biçilmiş kaftan hazır hukuk modelini örf ve adet hukuku diye benimsemiştir hemen.

Ama Roma hukukunun asıl patlaması, tarihçi hukuk okuluyla doğal hukuk okulunun, değişik yaklaşımlarla da olsa, birlikte Roma Hukukuna sahip çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Roma hukukçularının tek tek olaylara özgü çözümlerini soyutlayıp genelleştiren bu hukukçular (pandektistler, Digesta’cılar) işte bu çözümleri yasal kalıplara dökülmeye elverişli hale getirmişlerdir. Roma hukukunu çağın isterlerine uyarlayan hukukçular asıl onlardır. Bugün geçerli olan “günün koşullarına uygun nesnel yorum yöntemi”ni bile bu Romanistletin (glossatorların ve pandektistlerin) çalışmalarına borçlu olduğumuzu söylemek hiç de abartılı kaçmaz.

Tüm Kara Avrupası yasalarıbda da Roma Hukukunun izleri daha İlk bakışta göze çarpar. 1794 Prusya, 1804 Fransa, 1811 Avustuıya, 1865 İtalya, 1900 Almanya ve 1911 İsviçre Medeni Kanunları hep Roma Hukuku öğelerini içerirler.

Salt Kara Avrupası’nın kapitalist hukuk çevrelerinde değil, ama aynı zamanda sosyalist sistemi benimsemiş hukuk sistemlerinde de Roma’nın alışveriş hukuku yürürlüğünü sürdürmüştür.

Yalnız Anglo-Sakson-Amerikan “common law” sisteminde, özel tarihsel nedenlerle, Roma hukukunun etkisi Kara Avrupasındaki yoğunlukta olmamıştır. İngiltere’de burjuvazi feodaliteyi köktenci biçimde tasfiye edemeyip, feodal aristokrasiyle İktidar ortaklığı kurmuştur. Feodal hukukun çağın değişen koşullarına uyarlandığı bu modelde, yürürlükteki hukuku, yargıcın ”emsal İçtihada” (örnek karar anlamında “judicial precedent”e) bağlı kalan (stare decisis) “yargısal olay hukuku” (judge made case law) belirler. Bu yargısal olay hukuku da kendisine rehber diye yalnız emsal kararları almaz, bunların yanı sıra töreyi (custom) ve hakkaniyeti (equity) de alır. Bu hukuk çevresinde yazılı (yasal) hukuka (statute law) pek ender rastlanır. Bu yazılı kurallar da söyleme ve tarihsel yasa koyucunun iradesine çok sıkı bir bağlılıkla yorumlanır.

İlk bakışta çelişik gibi gözükebilecek olgu şudur: Roma hukukunun etkisinden uzak kalabilmiş olan Anglo-Amerikan hukuku yargısal olay hukukunu (case law) benimsemekle, şekli yargılama hukukunda bu sefer Roma hukukunun uyuşmazlıkların çözümünde tuttuğu yola girmiştir. Demek ki Roma maddi hukukundan kaçanlar, bu sefer Roma usul hukukuna yakalanmışlardır!

Roma Hukukunun çağdaş hukukları etkilemesi üstüne daha ayrıntılı bilgi için bk. Erdoğmuş, Roma Hukuku, İstanbul, 1995, s. 80, i.s.; kanunlaştırma hareketleri ve değişik hukuk sistemleri üstüne daha ayrıntılı bilgiler için bk. Özsunay, Medeni Hukuka Giriş, s. 53 i.s. ve 101 İs.; Oğuz, Karşılaştırılmalı Hukuk, Ankara, 2003, s. 109 i.s.

Köleci üretim biçiminden miras kalma Roma hukukunun sosyalist üretimi savunan düşünürlerce nasıl değerlendirildiğine baktığımızda, bizi ilk karşılaşmamızda şaşırtacak gözlemlere ve saptamalara rastlarız: 

“Özel hukuk, özel mülkiyetle birlikte, doğal, ilkel topluluğun çözülüp dağılması üzerine oluşmuş ve gelişmiştir.

Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hukukun gelişimi, sanayi ve ticaret alanında herhangi bir sonuç vermemiş, üretim biçimleri herhangi bir değişime uğramaksızın, olduğu gibi kalmıştır.

Feodal topluluğun sanayi ve ticaret eliyle çözülüp dağıtıldığı modern toplumlarda ise, özel mülkiyetin ve özel hukukun belirmesi üzerine daha ileri gelişmeler gösterebilecek yepyeni bir dönem açılmıştır.

Ortaçağda geniş ticarette bulunan ilk kent olarak Amalfi, aynı zamanda deniz hukukunu geliştirmiştir.

Sanayi ve ticaret, özel mülkiyeti İlkin İtalya’da, daha sonra da öteki ülkelerde geliştirdikçe, olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş Roma Özel Hukuku da yeniden benimsenip yürürlüğe sokulmuştur.

Daha sonraları, burjuvazinin çıkarları prensler tarafından benimsenip, yine bu prensler tarafından feodâl soyluluğu devirmek için bir araç olarak kullanılacak oranda güç kazanınca, bütün ülkelerde (Fransa’da Onaltıncı yüzyılda) hukukun gerçek anlamda serpilip gelişmesi de başlamıştır.

Bu arada özel hukuk, İngiltere dışında bütün ülkelerde, Roma Hukuku temeline dayanarak büyük hızla ilerlemiştir. Hatta İngiltere’de bile, özel hukukun daha da geliştirilmesi için, (özellikle taşınır mülkiyeti konusunda) Roma Hukuku ilkelerinin benimsenmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Hukukun da tıpkı dininki gibi bağımsız bir tarihinin olmadığı asla unutulmamalıdır.”

MARX: Alman İdeolojisi (MMVIII, 63)

‘Roma Hukuku, az veya çok değiştirilerek, burjuva toplumu tarafından benimsenmiştir. Çünkü serbest rekabetin öznesinin, kendisi hakkındaki hukuki tasavvuru Romalı kişiye (persona’ya) uymaktadır.

Roma Hukukunun aktarımının daha başlangıcında (ve hukukçuların bilimsel görüşleri söz konusu oldukça bu gün de) bir yanılgıya dayandığını ileri sürüyorsunuz!

Bir an için böyle olduğunu kabul s bile, bu olgu, söz konusu yasaların modern biçimleriyle (günümüzün hukukçuları Roma hukukunun ters yorumlarına göre onları yeniden kurmak için habire çaba gösterseler de) yanlış anlaşılmış Roma Hukuku olduğu sonucunu yaratmaz. Eğer böyle olsaydı, önceki dönemin sonraki dönem tarafından benimsenmiş her başarısının yanlış anlaşılmış eski biçim olduğu söylenebilirdi..

Roma Hukuku, özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumun yaşam koşullarıyla uyuşmaz çelişkilerinin klasik hukuk diliyle öylesine ustaca bir anlatımıdır ki o zamandan bu yana yürürlüğe konan yasaların hiçbirisi bu hukukta herhangi bir değişiklik yapamamışlardır.”

ENGELS: Feodalitenin Çöküşü ve Ulusal Devletlerin Doğuşu

Roma Hukuku, kapitalizm öncesi basit meta üretiminin olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş hukukudur. Ne var ki aynı Roma Hukuku, genellikle, kapitalist dönemin hukuki ilişkilerini, yani burjuvazinin serpildiği sırada gereksindiği, gelgelelim, yöresel örf ve adet hukukunda arayıp da bulamadığı ilişkilerin ta kendisini düzenler.

ENGELS: Kautsky ‘ye Mektup,

(MEYXXXVI, 167)

Bu alıntılar için bk. Serozan, Marx / Engels: Devlet ve Hukuk Üzerine, İstanbul, 2010

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü

0
Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü(Body of Principles for the Protection of All Persons under Any Form of Detention or Imprisonment), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1988 tarihli ve 43/173 sayılı kararıyla kabul edilmiştir.

Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipleri insan hakları hukukunun önemli bir parçasıdır

Tutuklu ve Hükümlüler İçin Uygulanacak Prensipler Bütünü, her hangi bir biçimde tutulan veya hap solunan herkesin korunması için uygulanır.

TANIMLAR

Prensipler Bütününün amaçları bakımından:
a) “Gözaltına alma”, bir kimseyi suç işlediği iddiasıyla veya bir makamın tasarrufuyla yakalama eylemini;
b) “Tutulan kimse”, bir suç nedeniyle mahkum edilme durumu hariç, kişi özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kimseyi;
c) “Hapsedilen kimse”, bir suçtan mahkum edilmesi nedeniyle kişi özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kimseyi;
d) “Tutma”, yukarıda tanımlanan kişinin tutulmuş olma durumunu;
e) “Hapsetme”, yukarıda tanımlanan kişinin hapsedilmiş olma durumunu;
f) “Yargısal veya diğer bir makam” terimleri, yasaya göre statü ve görev süresi bakımından mümkün olan en çok yetkiye, tarafsızlık ve bağımsızlık güvencelerine sahip yargısal veya diğer bir makamı, ifade eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

1. Madde
İnsani tarzda muamele yükümlülüğü

Her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen bir kimse, insaniyetin ve insanın doğuştan sahip olduğu insanlık onuruna saygının gerektirdiği bir biçimde muamele görür.

2. Madde
Hukuka uygun tutma

Gözaltına alma, tutma veya hapsetme, sadece kanunun hükümlerine kesinlikle uygun olarak yetkili memurlarca veya bu iş için yetkilendirilmiş kişilerce yerine getirilir.

3. Madde
Saklı Hükümler

Bir Devlet her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen kişilere yasalar, sözleşmeler, hukuki düzenlemeler ve gelenekler ile tanıdığı insan haklarını, bu Prensipler Bütünü’nün bu tür hakları tanımadığı veya daha az ölçüde tanıdığını bahane ederek, tanınmış hakları kısıtlayamaz veya bu hakların kullanımını durduramaz.

4. Madde
Tutmanın ve diğer tedbirlerin yargısal denetimi

Her türlü tutma veya hapsetme kararı ve tutulan veya hapsedilen bir kimsenin insan haklarını her hangi bir biçimde etkileyen bütün tedbirlere yargısal veya diğer bir makam tarafından karar verilir veya bu tedbirler bu makamların etkili denetimine tabi tutulur.

5. Madde
Ayrımcılık yasağı

1. Bu prensipler ırk, renk, cinsiyet, dil, din ve dini inanç, siyasal veya başka bir fikir, ulusal, etnik veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir statü gibi bir nedenle ayrım yapılmaksızın, bir devletin ülkesinde bulunan herkese uygulanır.

2. Kadınların, özellikle de hamile ve bebekli kadınların, çocukların ve küçüklerin, yaşlıların, hasta veya özürlü kişilerin sadece haklarını ve özel durumlarını korumak amacıyla alınan ve hukuka göre uygulanan tedbirler Ayrımcılık sayılamaz. Bu tür tedbirlere duyulan ihtiyacın bulunup bulunmadığı ve uygulanması, her zaman yargısal veya diğer bir makamın denetimine tabidir.

6. Madde
İşkence yasağı

Her hangi bir biçimde tutulan veya hapsedilen bir kimse, işkenceye veya zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezaya maruz bırakılamaz.

Zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza” deyimi, tutulmuş veya hapsedilmiş bir kimseyi geçici veya sürekli olarak her hangi bir doğal duyumunu kullanmaktan veya bulunduğu yer ve zamanın farkında olmaktan yoksun bırakma da dahil, fiziksel veya ruhsal bütün istismar edilme hallerine karşı mümkün olan en geniş ölçüde koruyacak bir biçimde yorumlanır.

Hiç bir durum, işkenceyi veya diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezayı haklı göstermek için ileri sürülemez.

7. Madde
Kuralların ihlalini cezalandırma ve ihlalleri ihbar ödevi

1. Devletler, bu prensiplerde yer alan haklara ve ödevlere aykırı bütün fiilleri hukuken yasaklar; bu tür eylemleri gerekli yaptırımlara başlar ve bu tür eylemler hakkında yapılan şikayetler konusunda tarafsız soruşturmalar yapar.

2. Bu Prensipler Bütününün ihlal edildiğine veya ihlal edilmek üzere olduğuna inanmak için sebepleri bulunan kamu görevlileri, konuyu üst makamlara veya gerektiği takdirde konuyu incelemeye veya hukuki yoldan çözüm getirmeye makamlara veya organlara bildirir.

3. Bu Prensipler Bütününün ihlal edildiğine veya ihlal edilmek üzere olduğuna inanmak için sebepleri bulunan her hangi bir kimse, olaya karışan kamu görevlilerin üst makamlarından başka, konuyu incelemeye veya hukuki yoldan çözmeye yetkili diğer makam veya organlara bildirme hakkına sahiptir.

8. Madde
Tutulan kimselerin hükümlülerden ayrı tutulması

Tutulan kişiler, mahkum edilmemiş olmalarının gerektirdiği tarzda muamele görürler. Buna göre tutulan kişiler mümkün olan en kısa sürede hapsedilmiş kişilerden ayrı bir yere konur.

9. Madde
Hukuka uygun tutma

Bir kimseyi gözaltına alan, o kimseyi tutan veya olayı soruşturan görevliler, sadece hukuken kendilerine verilmiş olan yetkileri kullanırlar ve bu yetkilerin kullanılması yargısal veya diğer bir makamın denetimine tabi tutulur.

10. Madde
İsnatlar konusunda bilgilendirilme hakkı

Gözaltına alınan bir kimse, Gözaltına alındığı anda gözaltına alınma sebepleri konusunda ve hemen sonra kendisine isnat edilen suçlar hakkında bilgilendirilir.

11. Madde
Yargıç tarafından dinlenme ve savunma hakkı

1. Bir yargılama veya diğer bir makam tarafından hemen dinlemesi için kendisine etkili bir imkan verilmeyen bir kimse gözaltında tutulu bırakılamaz. Tutulan bir kimse, kendini bizzat savunma veya hukuken öngörülen usule göre avukattan yardım alma hakkına sahiptir.

2. Tutulan bir kimseye ve eğer varsa bu kimsenin avukatına da, kendisini tutma gerekçelerinin yer aldığı bir tutma kararı hemen tebliğ edilir.

3. Yargısal veya diğer bir makama, tutmanın devamına gerek olup olmadığını inceleme yetkisi verilir.

12. Madde
Gözaltı tutanağı ve tutanağın tebliği

1. Şu konular tam olarak tutanağa geçirilir:
a) Gözaltına alma gerekçeleri;
b) Gözaltına alma zamanı; gözaltına alınan kişinin nezarete konulma zamanı ile birlikte yargısal veya diğer makamın önüne ilk kez çıkarılma zamanı;
c) Ilgili kanun adamlarının kimlikleri;
d) Nezaret yeriyle ilgili tam ve açık bilgi.
2. Bu tutanaklar tutulan kişiye veya ve varsa avukatına hukukun öngördüğü biçimde tebliğ edilir.

13. Madde
Hakların bildirilmesi

Bir kimsenin sahip olduğu haklar Gözaltına alındığı ve tutulması veya hapisliği başladığı anda veya hemen sonra Gözaltına alan, tutan veya hapseden yetkililer tarafından kendisine bildirilir ve bu hakları nasıl kullanabileceği konusunda açıklama yapılır.

14. Madde
Çevirmenden yararlanma hakkı

Kendisini Gözaltına alan, tutan ve hapseden yetkililerin kullandığı dili yeterli ölçüde anlamayan veya konuşamayan bir kimse 10. prensipte, 11. prensibin ikinci fıkrasında, 12. prensibin birinci fıkrasında ve 13. prensipte belirtilen bilgileri anlayabileceği bir dilde edinme ve Gözaltına alınmasından sonra hakkında yapılan hukuki muamelelerle ilgili olarak gerekiyorsa ücretsiz olarak bir çevirmenin yardımından yararlanma hakkına sahiptir.

15. Madde
Incomminicado tutma yasağı

Bu prensiplerden 16. prensibin dördüncü fıkrasında ve 18. prensibin üçüncü fıkrasında yer alan istisnalar dikkate alınmaksızın, tutulan veya hapsedilen bir kimsenin dış dünyayla ve özellikle ailesi ve avukatı ile iletişim kurması yaklaşık bir-iki günden daha uzun bir süre engellenemez.

16. Madde
Tutulmasını aileye bildirme hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse, Gözaltına alınmasından ve tutulduğu veya hapsedildiği yerden başka bir yere nakledilmesinden hemen sonra Gözaltına alınmasını, tutulmasını veya hapsedilmesini ve naklini ve nezarette tutulduğu yeri aile üyelerine veya kendisinin tercih ettiği başka uygun kişilere bildirme veya yetkili makamların bildirmesini isteme hakkına sahiptir.

2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse yabancı ise vatandaşı olduğu Devletin konsolosluğu veya diplomatik temsilciliği ile, eğer kendisi mülteci ise veya bir Uluslararası örgütün koruması altında ise, Uluslararası hukuka göre bu konuda bilgi alma hakkına sahip yetkili Uluslararası örgüte veya koruması altında bulunduğu Uluslararası örgütün temsilcisi ile iletişim kurma hakkına da sahip olduğu konusunda kendisine hemen bilgi verilir.

3. Tutulan veya hapsedilen kimse küçük ise veya haklarını anlayamayacak durumda ise, yetkili makam bu prensipte belirtilen bildirimi kendiliğinden yapar. Tutulan kimsenin ailesine veya vasilerine bildirimde bulunulması için özel bir dikkat gösterilir.

4. Bu prensipte yer alan bildirimler hiç vakit geçirilmeksizin yapılır veya yapılmasına izin verilir. Ancak yetkili makam, soruşturmanın gerektirmesi halinde bir bildirimin yapılmasını makul bir süre erteleyebilir.

17. Madde
Avukat yardımından yararlanma hakkı

1. Tutulan bir kimse bir avukatın hukuki yardımından yararlanma hakkına sahiptir. Yetkili makam tutulan kimseyi bu hakka sahip olduğu konusunda bilgilendirir ve bu hakkı kullanabilmesi için kendisine makul kolaylıklar sağlar.

2. Tutulan bir kimsenin kendi seçtiği bir avukatı bulunmuyorsa, adaletin yararının gerektirdiği bütün durumlarda ve kendisinin ödeme yapabilecek gücü olmadığı takdirde ücretsiz olarak, yargısal veya başka bir makam tarafından atanmış bir avukatın yardımından yararlanma hakkına sahiptir.

18. Madde
Avukatla irtibat hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse avukatı ile iletişim kurma ve avukatına danışma hakkına sahiptir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimseye avukatıyla görüşebilmesi için yeterli zaman ve kolaylıklar sağlanır.
3. Kanunda veya kanuna dayanan bir düzenlemede belirtilen istisnai hallerde güvenliği ve düzeni korumak için yargısal veya başka bir makam tarafından kısıtlamanın zorunlu olduğuna karar verilmedikçe, tutulan veya hapsedilen bir kimsenin hemen avukatı tarafından ziyaret edilebilme, hiç bir sansüre tabi olmaksızın tam bir gizlilik içinde görüşebilme ve iletişim kurabilme hakkını kullanması geciktirilemez veya kısıtlanamaz.
4. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin avukatıyla yaptığı görüşmeler bir kanun adamı tarafından gözle izlenebilir, ancak dinlenemez.
5. İşlenmekte olan veya işlenmeye teşebbüs edilen bir suç ile bağlantılı olarak tutulan veya hapsedilen kimse aleyhinde deliller bulunması halinde, tutulan veya hapsedilen kimsenin bu prensibe göre avukatıyla kurması mümkün olan iletişimlere izin verilmez.

19. Madde
Aile mensupları ve dış dünya ile iletişim kurma hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimseye kanunda veya kanuna dayanan bir düzenlemede belirtilen makul şartlara ve sınırlamalara tabi olarak, özellikle aile üyeleri tarafından ziyaret edilebilme ve onlarla haberleşme gibi, dış dünya ile iletişim kurabilmesi için kendisine yeterli imkan verilir.

20.Madde
İkametgahına yakın bir yerde tutulma hakkı

Tutulan veya hapsedilen kimse talep ettiği zaman eğer mümkünse genellikle ikamet ettiği yere makul uzaklıktaki bir tutukevinde veya hapishanede tutulur.

21. Madde
İtirafa zorlama yasağı ve yasak sorgulama yöntemi

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimseyi suçunu itiraf etmeye, kendini suçlandırmaya veya başka bir kimse aleyhinde ifade vermeye zorlamak amacıyla bulunduğu durumundan haksız olarak yararlanma yasaktır.
2. Tutulan hiç kimse sorgulanması sırasında şiddete, tehdide veya şahsi kararlarını veya yargılarını zayıflatabilecek sorgulama yöntemlerine maruz bırakılamaz.

22. Madde
Tutulanın sağlığına zararlı tıbbi ve bilimsel deney yasağı

Tutulan veya hapsedilen bir kimse, kendi rızası bile olsa, sağlığına zarar verebilecek tıbbi veya bilimsel bir deneye tabi tutulamaz.

23. Madde
Sorgu tutanağı ve tutanağı edinme hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin sorgulanma süresi ve yapılan sorgular arasında geçen süreler ile sorgulamaları yapan görevliler ve sorgu sırasında hazır bulunan diğer kişilerin kimlikleri tutanağa geçirilir ve bu tutanak kanunda öngörüldüğü şekilde tasdik edilir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin kendisi veya kanunda belirtildiği takdirde avukata, bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen tutanaktaki bilgileri edinme hakkında sahiptir.

24. Madde
Tıbbi muayene yapılması

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tutma yerine veya hapishaneye girişi yapıldıktan sonra mümkün olan en kısa sürede, tam ve doğru şekilde tıbbi muayenesi yapılır; bundan sonra da gerekli olduğu zaman tıbbi bakım ve tedavisi yapılır. Bu bakım ve tedavi ücretsiz verilir.

25. Madde
İkinci kez tıbbi muayene talebi

Tutulan veya hapsedilen bir kimse veya avukatı, sadece tutma yerinin veya hapishane güvenliğinin ve düzeninin gerektirdiği makul şartlara tabi olarak, ikinci kez tıbbi muayene yapılması veya tıbbi mütalaa alınması için yargısal veya diğer bir makama talepte bulunma hakkına sahiptir.

26. Madde
Tıbbi muayene tutanağı ve tutanağı edinme hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tıbbi bir muayeneye tabi tutulması halinde, doktorun adı ve muayenenin sonuçları tam ve doğru bir biçimde tutanağa geçirilir. Bu tutanağı edinme hakkı sağlanır. Bunun şekil ve usulü ilgili iç hukuk hükümlerine göre tespit edilir.

27. Madde
Delil toplarken prensiplere uyulmaması

Delillerin toplanması sırasında bu prensiplere uyulmaması, tutulan veya hapsedilen kimsenin aleyhine olarak bu tür delillerin kabul edilmesine karar verilirken dikkate alınır.

 28. Madde
Eşitsel ve kültürel materyalleri elde etme hakkı

Tutulan veya hapsedilen bir kimse, mevcut kamu kaynaklarının imkan verdiği ölçüde ve tutma yerinde veya hapishanede güvenliği ve kamu düzenini sağlamak için gerekli makul sınırlara tabi olarak, makul miktarda eşitsel, kültürel ve basın ürünü ve aracını elde etme hakkına sahiptir.

29. Madde
Tutma yerlerinin denetimi

1. Tutma yerlerinde kanunlara ve hukuki düzenlemelere tam olarak uyulup uyulmadığının denetlemesi için, tutma yerinin idaresinden doğrudan sorumlu makamın dışında yetkili bir makam tarafından atanan ve bu makama karşı sorumlu olan ehliyetli ve deneyimli kişiler tarafından düzenli olarak ziyaret edilir.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse, bu tür yerlerde güvenliği ve kamu düzenini sağlamak için gerekli makul koşullar içinde, bu prensibin birinci fıkrasına göre tutma yerini veya hapishaneyi ziyaret eden kişilerle serbestçe ve tam bir gizlilik içinde iletişim kurma hakkına sahiptir.

30. Madde
Disiplin cezası

1. Tutulan veya hapsedilen kimselerin tutuldukları veya hapislikleri süresince disiplin suçu oluşturan davranışlarının türleri, uygulanabilecek olan disiplin cezasının tanımı ve süresi ile bu tür cezaları verebilecek olan yetkili makamlar, kanunda veya kanuna dayanan düzenlemelerde belirtilir ve usulüne göre yayınlanır.
2. Tutulan veya hapsedilen bir kimse hakkında disiplin cezası verilmeden önce kendisi dinlenir. Bu kimse verilen cezanın denetlenmesi için daha üst makamlara başvurma hakkına sahiptir.

31. Madde
Tutulanların bakmakla yükümlü olduklarına yardım

Yetkili makamlar, tutulan ve hapsedilen kimselerin bakmakla yükümlü oldukları kişilere ve özellikle ailelerinin mensubu olan küçüklere ihtiyaç duymaları halinde iç hukuka göre yardım edilmesi için çaba gösterir ve bakım ve gözetimden yoksun kalan çocukların uygun bir biçimde barınmaları için özel tedbirler alır.

32. Madde
Tutmanın hukukîliğine karşı başvurma hakkı

1. Tutulan bir kimse veya avukatı iç hukuka göre her zaman, tutmanın hukukiliğine karşı itirazda bulunmak ve tutulması hukuki deşilse hemen salıverilmesini sağlamak için yargısal veya diğer bir makama başvurma hakkına sahiptir.
2. Bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen dava, süratli bir biçimde görülebilecek basit bir dava olur ve yeterli mali imkanı bulunmayan tutulu kişilerden masraf alınmaz. Bir kimseyi tutan makamlar, makul olmayan bir gecikmeye sebebiyet vermeden bu kimseyi tutmanın hukukiliği denetleyen makamının önüne getirirler.

33. Madde
Kötü muameleyi şikayet hakkı

1. Tutulan veya hapsedilen bir kimse veya avukatı, kendisine yapılan muamele hakkında ve özellikle maruz kaldığı işkence veya diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muameleler konusunda, tutma yeri veya hapishaneden sorumlu makama ve daha yüksek bir makama ve gerekirse denetleme ve hukuki çözüm getirme yetkisine sahip makama şikayette ve talepte bulunma hakkına sahiptir.
2. Tutulan veya hapsedilen kimsenin veya avukatın bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen hakları kullanma imkanı bulunmuyorsa, tutulan veya hapsedilen kimsenin ailesinin bir üyesi veya bu durum hakkında bilgisi olan her hangi bir kimse yukarıda belirtilen hakları kullanabilir.
3. Şikayet edenin talebi halinde, yapılan şikayet veya taleple ilgili gizlilik korunur.
4. Her bir talep veya şikayet hemen ele alınıp incelenir ve gereksiz gecikmeye meydan vermeksizin cevaplanır. Eğer talep veya şikayet reddedilirse veya aşırı bir gecikme varsa, şikayetçi durumu yargısal veya diğer bir makam önüne getirebilir. Tutulan ve hapsedilen kimse veya bu prensibin birinci fıkrasında belirtilen şikayetçiler bir talepte veya şikayette bulunmaktan ötürü zarara maruz bırakılamazlar.

34. Madde
Tutulma sırasında ölüm veya kaybolma halinde araştırma

Tutulan veya hapsedilen bir kimsenin tutulması veya hapisliği sırasında ölmesi veya kaybolması halinde, yargısal veya başka makamlar tarafından re’sen veya bu kimsenin aile üyelerinden birinin veya olay hakkında bilgisi olan her hangi bir kimsenin talebi üzerine, ölümün veya kaybolmanın nedenleri üzerinde bir araştırma yapılır. şartlar öyle gerektiriyorsa, tutmanın veya hapisliğin sona ermesinden kısa bir süre sonra ölüm ve kaybolmanın meydana gelmesi halinde de aynı usullere göre bir araştırma yapılır. Bu tür bir araştırma sonucu yapılan tespitler veya verilen bir rapor, yürütülmekte olan cezai soruşturmayı tehlikeye sokmayacak ise, talep edilmesi halinde ilgili kişilere verilir.

35. Madde
Prensiplere aykırılık halinde uğranılan zararların tazmini

1. Bu prensiplerde yer alan haklara aykırı olarak kamu görevlilerinin eylemleri veya ihmalleri nedeniyle uğranılan zararlar, uygulanması mümkün kurallara veya iç hukuktaki sorumluluk hükümlerine göre tazmin edilir.
2. Bu prensiplerde tutanağa bağlanması istenen bilgiler, bu prensipte belirtilen tazminat talepleri bakımından kullanılmak üzere iç hukukta öngörülen usullere uygun olarak verilir.

36. Madde
Masumiyet karinesi

1. Suç işlediğinden kuşkulanılan veya hakkında bir suç isnadı bulunan tutulu bir kimse, savunması için gerekli bütün güvencelere sahip olduğu aleni bir yargılama sonunda hukuka göre suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılır ve buna göre muamele görür.
2. Hakkında soruşturma veya yargılama yapılmakta olan bir kimse, sadece adalet dağıtımını sağlamak amacıyla yasada belirtilen koşullara ve usullere uygun olarak gözaltına alınabilir veya tutulabilir. Bu durmadaki kimselerin, tutmanın gayesi bakımından veya soruşturmanın yürütülmesi amacıyla veya adaletin gerçekleşmesini engellemeyi önlemek için veya tutma yerinde güvenlik ve düzeni sağlamak bakımından kesinlikle gerekli olmayan kısıtlamalara tabi tutulmaları yasaktır.

37. Madde
Yargıç önüne çıkarılma hakkı ve nezarette gördüğü muameleyi beyan hakkı

Hakkındaki bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, gözaltına alınmasından hemen sonra yargısal veya kanunun öngördüğü diğer bir makam önüne çıkarılır. Bu makam hiç gecikmeden tutmanın hukukiliği ve gerekliliği hakkında karar verir. Bu makamın yazılı izni olmadıkça, hiç kimse soruşturma veya yargılama sürerken gözaltında tutulu bulundurulamaz. Tutulan bir kimse, bu tür bir makamın önüne çıkarıldığı zaman nezarette bulunduğu süre içinde kendisine yapılan muamele
hakkında beyanda bulunma hakkına sahiptir.

38. Madde
Salıverilme hakkı

Hakkındaki bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, makul bir sürede yargılanma ve yargılama sürerken salıverilme hakkına sahiptir.

39. Madde
Şartlı olarak salıverilme hakkı

Bir suç isnadı nedeniyle tutulan bir kimse, kanunun öngördüğü istisnai haller dışında, yargılama sürerken, adalet dağıtımı için yargısal veya diğer bir makam tarafından aksine karar verilmedikçe, hukuka uygun olarak yerine getirilen yükümlülük çerçevesinde salıverilme hakkına sahiptir. Bu makam tutmanın gerekli olup olmadığını sürekli olarak denetler.

Genel Hüküm

Bu Prensiler Bütünü’nün her hangi bir hükmü, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi‘nde tanımlanan bir hakkı kısıtlayacak veya bu Sözleşmeye aykırı düşecek biçimde yorumlanamaz.

Judith Butler

0
Judith Butler

Judith Butler, günümüzün en önemli filozoflarından biri olarak kabul edilmektedir. ABD’li postyapısalcı filozof Judith Butler, 24 Şubat 1956 tarihinde Cleveland, Ohio’da doğmuştur. Musevi asıllı olan Butler’in çocukluğu ortodoks, muhafazakar ve reformcu sinagoglar arasında mekik dokumakla geçmiş, seküler eğitimle üniversite yıllarında tanışmış, dinler ve cinsiyetler üzerine düşünmeye ve çalışmaya başlamıştır.

Judith Butler- Cinsiyet Belası/ Feminizm ve Kimliğin Altüst Oluşu

Michel Foucault’dan etkilenen Butler, Feminizm, cinsiyet ve  kurumlaşmış aidiyetler üzerine yoğunlaşmıştır. Butler, feminist felsefe, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik alanlarında yoğunlaşmış, Postmodern Feminizm akımının öncülerinden olmuştur. Bilimsel çevrelerde bu teorinin önde gelen temsilcisi olarak kabul görmektedir. Kaliforniya Üniversitesinde Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde profesör olarak çalışan Butler, European Graduate School’da Felsefe Profesörü’dür.

Queer Kuramı ve Judith Butler

Feminizm, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik alanlarında bilimsel çalışmalarına devam etmekte, Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde ve European Graduate School’da akademik faaliyet yürütmektedir. Butler 1984’te Yale Üniversitesinde “Arzu Özneleri:Yirminci Yüzyıl Fransa’sında Hegelci Yansımalar” adıyla savunmasını verdiği eseri ile felsefe dalında doktora derecesi almıştır.

Butler, 1980’lerin sonuna doğru, farklı öğretim ve araştırma merkezleri arasında feminizmin “ön kabullenilmiş terimlerini” sorgulamak için Batılı feminist teorinin içinde “post-yapısalcı” çalışmalarda bulunmuş; Johns Hopkins University ve Humanities Center (İnsanbilimleri Merkezi) da bilimsel çalışmalar yapmıştır.  Postmodern feminizm kavramı ve teorisi, Das Unbehagen der Geschlechter (cinsiyetlerin huzursuzluğu) kitabının yazarı Judith Butler’ın öncülüğünde eşitlik feminizmi üzerine kurulmuştur. Butler, toplum cinsiyeti ve biyolojik cinsiyet olmak üzere iki cinsiyetten bahsetmiş; cinsiyet kimliklerinin ortak kabul edilebilmesinin cinsiyetler arasındaki farklılıkların daha az güçlü olmasıyla bağlantılı olduğunu savunmuştur.

6
Yaşayan en büyük filozoflardan biri olarak kabul edilen Judith Butler

Teorinin en önemli temsilcisi olan Judith Butler 1990 yılında Gender Trouble, Feminism and the Subversion of Identity ve 1994 yılında Bodies that Matter isimli kitaplarını yazmıştır. Butler, her iki kitabında da gelişmekte olan Queer Teorisi üzerindeki tezlerine devam etmiştir. Butler, Cinsiyet Modeli üzerine makaleler yazmıştır.

Cinsiyet Sorunu: Feminizm ve Kimlik Bozulması

Butler’ın Cinsiyet Sorunu isimli kitabı farklı dillerde 100,000’den fazla satmıştır. Kitap; cinsiyet sorununu, daha önce bu alanlarda çalışmış olan düşünürlerden; Simone de Beauvoir, Julia Kristeva, Sigmund Freud, Jacques Lacan, Luce Irigaray, Monique Wittig, Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun fikirleri üzerinden eleştirel bir şekilde tartışmıştır.

Ulpianus

0
Ulpianus

Ulpianus, 170 yılında Roma İmparatorluğu sınırları içinde yer alan Suriye’de doğmuş, hukuk eğitimini muhtemelen öncelikle Beyrut’ta, daha sonra Roma’da almıştır. Klasik dönemin en önemli Romalı hukukçularından biri olarak kabul edilmektedir.

Ulpianus III. asrın başlarında imparator Septimius Severus döneminde emperyal idareye girmiş ve İmparator Caracalla’nın yakın çevresinde yer alarak kamusal görevler üstlenmiş, yüksek yargıç olarak görevlendirilmiştir. Constitutio Antoniniana’nın hazırlanmasında etkili olduğu düşünülmektedir. İmparator Caracalla döneminde düzenlenen bu yasal değişikliklerle köklü reformlar yapılmış, imparatorluğun her özgür insanına, kendi sitesinin verdiği haklar saklı kalarak roma vatandaşlığı hakkı tanınmıştır.

Eserleri ve Hukuk Anlayışı 

Ulpianus, hukuka yenilik getirmekten ziyade kendisinden önce yazılmış eserleri derlemesi, yorumlaması ve kendisinden önceki hukukçuların eserlerine eklemeler ve şerhler yapması ile bilinmektedir. Roma Hukukuna ve günümüz modern hukukuna büyük etkisi olan hukuki eserlerinin kapsamı büyüktür. En önemli eserleri Libri Ad Edictum ve Libri Ad Masarium Sabinum’dir. Öğrencilere yönelik bir el kitabı olarak nitelenen “Institutiones”, Praetor Beyannamesi Şerhi, mahkemelerin örgütlenmesi ve olağan dışı usul hakkındaki kitapları ile “Kurallar” derlemesi bu eserlerden sadece bazılarıdır.  Yaşadığı dönemde dağınık halde bulunan hukuk metinlerini en iyi bilen ilk beş hukukçudan biri olarak tanımlanmaktadır.

Ulpianus, Aristoteles’ten esinlenen hukuk ve adalet tanımları ile yürürlükteki hukuk kurallarını tutarlı biçimde açıklayıp yorumlaması ile meşhurdur. Ona göre hukuk, adaletin hayata geçirilmesidir. Adalet ona göre, herkese kendisine ait olanı vermeye yönelik sürekli ve ebedi bir iradeye dayanmaktadır.

Doğu Roma imparatoru Iustinianus döneminde (527-565) hazırlanan Corpus Iuris Civilis’in en önemli kısımlarından biri olan Digesta’da zikredilen fragmanların yüzde kırkından fazlası Ulpianus’un eserlerinden alınmıştır.

İmparatorluğun en üst idarî görevine tekabül eden praefectus praetorio görevini yürüttüğü sırada 228 yılında çıkan bir askerî ayaklanma sırasında öldürülmüştür.

Mehmet Durakoğlu

0

Mehmet Durakoğlu, 1956’da Sivas’ta doğmuş ve Ankara Atatürk Lisesini bitirmiştir.

Durakoğlu, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, 1986 yılında İstanbul Barosu‘na bağlı olarak serbest avukatlığa başlamış, İstanbul Barosu bünyesinde birçok komisyon, merkez ve kurulda çeşitli görevlerde bulunmuş, son olarak baro başkanlığına seçilmiştir.

Mehmet Durakoğlu ve Metin Feyzioğlu bir arada

İstanbul Barosu İnsan Hakları Yürütme Kurulu Üyeliğinde bulunmuştur. 2004 yılında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçilmiş, 2006’da Baro Başkan Yardımcısı olmuştur.

İstanbul Barosunun eski başkanları Kazım Kolcuoğlu ve Ümit Kocasakal’ın yardımcısı olarak görev yapmıştır.

2010-2012 ve 2012-2014 dönemlerinde İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yapmıştır. 2016 yılında, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu Adayı olarak girdiği seçimde % 54,42 oranında ve 13 bin 19 oy alarak baro başkanı seçilmiştir. Durakoğlu, 2018 ve 2021 yıllarında yapılan genel kurul toplantılarında yeniden baro başkanlığına getirilmiş, 2022 yılı Ekim ayındaki genel kurulda görevini Avukat Filiz Saraç’a devretmiştir.

Mehmet Durakoğlu ve Ümit Kocasakal bir arada

Durakoğlu, Baro başkanı seçildiği seçim sonuçları açıklandıktan sonra şu açıklamayı yapmıştır: “İstanbul Barosunda yaşanan seçim yarışı sonucu itibariyle çizginin başarısıdır. İstanbul Barosu’da aydınlanma devriminin temsilcileri kazanmıştır. Bu çizgi, özellikle Türkiye’de yaşanan siyasal konjonktür itibariyle bize yaşatılanlara yaptığımız direnmenin ifadesidir. Biz öncelikle yargı bağımsızlığının olmadığı hukuk devleti olmayı beceremediğimiz, hukukun üstünlüğünü içimize sindiremediğimiz için bu mücadeleyi başlattık. Bunu yaparken çok daha önemlisi avukata dokunduk, savunma hakkının kutsallığını savunurken meslektaşlarımızın mutlu olmasını temin edecek somut işler yaptık. O teminatı vermeye çalışacağız. Aynı çizgide devam edeceğiz. En küçük değişiklik olmayacaktır. Herkes bunu bilmeli. Şu anda kazandığımız zaferlerin başarısıyla kibirlenmeden bir hizmetin inancın sonucu olarak gerçekleştirdiğimizi bilerek yürüteceğiz. Hukuk devleti olabilmemizin mücadelesidir. Avukatların gerçekten avukatlık yapabilecekleri bir Türkiye yaratabilmektir mücadelemiz. Asla Atatürkçülüğümüzden bir adım sapmayacağız. Mücadeleyi devam ettireceğiz.”
Ankara Manifestosu
İstanbul Barosu Başkanı iken Avukat Mehmet Durakoğlu, 24 Şubat 2018 tarihinde Türkiye Barolar Birliğinin Ankara’da yapılan “Türkiye Barolar Birliği ve Barolar Türkiye’dir” sloganıyla düzenlenen Olağanüstü Genel Kurul toplantısında önemli bir konuşma yapmış, bu konuşma Türkiye’nin her yerinden genel kurula katılan avukatlar tarafından dakikalarca ayakta alkışlanmıştır. Konuşma bir manifesto olarak tarihe geçmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Beşiktaş İlçe Başkanı olarak görev yapmış, 1995, 1999 ve 2002 genel seçimlerinde İstanbul 2. seçim çevresi milletvekili aday listesinde yer almıştır.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD), Sosyal Demokrasi Vakfı(SODEV) veTürkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı(TÜSES)‘nda  üyelik ve yöneticilik yapmış, birçok sivil toplum kuruluşunda kurucu, üye ve yönetici olarak yer almıştır.

Dış Ticaret alanında sertifika programlarında dersler vermiş ve aynı konuda birçok makalesi yayınlanmıştır.

Avukat Ahmet Durakoğlu

Mehmet Durakoğlu’nun babası Avukat Ahmet Durakoğlu, TBMM 3. ve 4. Dönem Sivas Milletvekilliği ile 3. Dönem Millet Meclisi Başkanvekilliği yapmıştır. Sivasspor Kulübünün İlk Başkanlığını yapan Ahmet Durakoğlu aynı zamanda Eski Sivas Belediye Başkanıdır.

Evli ve 2 çocuk babasıdır. Makaleleri, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmaktadır. 

Avrupa Polis Etiği Kuralları

0
Uluslararası Polis Standardı
The European Code of Police Ethic

Avrupa Polis Etiği Kuralları(The European Code of Police Ethic), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 19 Eylül 2001 tarihinde kabul edilen (2001) 10 Sayılı Tavsiye Kararı ile ilan edilmiştir.  Avrupa Polis Etiği Kuralları, polisin hedefleri, polisin hukuk devletindeki yasal dayanakları, polis ve ceza adalet sistemi arasındaki ilişki, polisin örgütsel yapısı, polis eylem ve müdahaleleri gibi konuları ele almaktadır.

Kolluk Etiği, Avrupa’da Polis Etiği olarak tanımlanmakta; kavram, polis teşkilatı dışındaki tüm iç güvenlik hizmeti personelini de kapsamaktadır. Özel Güvenlik Sektörü de dahil olmak üzere güvenlik sektöründe yer alan tüm kurumlar etik kurallara uymak zorundadır.

Polis etiği, günlük dilde çok kullanılmayan ancak tüm iç güvenlik birimlerini içerecek anlamda kolluk etiği(law enforcement ethics) olarak ifade edilmektedir.

Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan Avrupa Polis Etiği Kuralları, konsey üyesi ülkelerden jandarma subaylarının da katılımıyla hazırlanmış olmasına karşın belgeye Avrupa Polis Etiği Kuralları adı verilmiş, Türk Kolluk Etik İlkeleri de Avrupa Polis Etiği Kurallarını örnek almıştır.

Avrupa Polis Etik Kuralları

Avrupa Polis Etiği Kurallarına dair (2001) 10 sayılı Tavsiye Kararına Ek metin ile 66 temel kural belirlenmiştir. Tavsiye kararı, polisin amaçlarını açıklamış, hukuk devletinde polisin yaptığı görevin yasal dayanakları sayılmış, polis ile ceza adalet sistemi arasındaki ilişkilere temel ölçütler getirilmiş, kurumsal yapı tanımlanarak personelin nitelikleri, işe alınması ve mesleğini sürdürmesine ilişkin prensipler konulmuştur.

Avrupa Polis Etiği Kuralları, polis personelinin eğitimi ve haklarının yanında polis uygulamaları ve müdahaleleri için ana ilkeler ve özel kurallar sayılmıştır. Polisin yapacağı soruşturmalarda uyulacak kurallar ile polisin özgürlüğü kısıtlamasının sınırları belirlenmiş, hesap verebilirlik ve polisin kontrol edilmesi ilkesi benimsenmiştir. Polis etiği ve polis hizmetlerinde insan hakları konusunda uluslar arası işbirliğinin desteklenmesine vurgu yapılmıştır.

Avrupa Polis Etiği Kuralları

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 15.b maddesi uyarınca,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha geniş bir birlik gerçekleştirmek olduğunu göz önüne alarak,

Tüm gerçek demokrasilerin temelini oluşturan, hukukun üstünlüğünü güçlendirmenin aynı zamanda Avrupa Konseyi’nin de amacı olduğunu hatırda tutarak,

Ceza hukuku sisteminin, hukukun üstünlüğünü korumada anahtar bir rol oynadığını ve bu sistem içinde polisin rolünün çok önemli olduğunu göz önünde bulundurarak,

Tüm üye devletlerin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde suçla etkin bir şekilde mücadele etmeye ihtiyaç duyduklarının farkında olarak,

Polisin faaliyetlerinin büyük ölçüde halk ile yakın ilişkiler gerektirdiğini ve polisin etkinliğinin halkın
desteğine bağlı olduğunu göz önünde bulundurarak,

Birçok Avrupa ülkesinde polis teşkilatlarının kanunu uygulamanın yanısıra, toplum için hizmet işlevi ve buna ek olarak sosyal işlevler de gördüğünün bilincinde olarak,

Toplumun polise duyduğu güvenin, polisin halka karşı gösterdiği tutum ve davranışlarıyla, özellikle de insan onuruna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireyin temel hak ve özgürlüklerine gösterdiği saygı ile yakından ilişkili olduğuna inanmış olarak,

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar İçin Davranış Kuralları Hakkında Birleşmiş Milletler Kararı’nda ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Polis Hakkındaki Bildiriye İlişkin Kararı’nda ifade edilmiş olan ilkeleri göz önünde tutarak,

Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen ceza hukuku, medeni hukuk, kamu hukuku ve aynı zamanda insan hakları bakış açısından polis faaliyetleri ile ilgili olan belgelerdeki ilke ve kuralları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karar ve hükümlerini ve İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Komitesi’nin kabul ettiği ilkeleri akılda tutarak,

Avrupa’da birbirinden farklı polis teşkilatları ve örgütlenme yöntemleri olduğunun farkında olarak,

Hukuk devleti ilkesine dayalı olarak yönetilen demokratik toplumlarda, güvenliği ve bireylerin haklarını korumak için var olan polisin genel hedefleri, uygulamaları ve hesap verebilirliği için ortak Avrupa ilkeleri ve temel noktaları belirleme ihtiyacını göz önüne alarak,

Gittikçe artan bir oranda uygulanmasını ve metninin mümkün olan en geniş alana yayılmasını sağlamak için bu tavsiye kararına eklenen Avrupa Polis Etiği Kuralları içinde ortaya konan ilkelerin, kendi iç mevzuatları, polis uygulamaları ve davranış kuralları açısından üye devletlerin hükümetlerine rehber olmasını tavsiye eder.

Avrupa Polis Etiği Kurallarına İlişkin (2001) 10 sayılı Tavsiye Kararına Ek
Kuralların uygulama alanının tanımlanması

Bu kurallar, geleneksel polis güçleri veya polis servisleri ile kamuya açık olarak görevlendirilen ve/veya kontrol edilen, temel amaçları toplum içinde hukuk ve kamu düzenini korumak olan ve devlet tarafından zor kullanma yetkisi ve/veya bu amaçlarla özel yetkiler verilen diğer kuruluşlar için geçerlidir.

I. Polisin amaçları

1. Hukuk devleti ilkelerine göre yönetilen demokratik bir toplumda polisin ana amaçları:

  • Kamunun huzuru ile hukuk ve kamu düzenini korumak,
  • Özellikle Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve saygı göstermek,
  • Suçu önlemek ve suçla mücadele etmek,
  • Suçu ortaya çıkarmak,
  • Halka yardım ve hizmet sağlamaktır.
II. Hukuk devletinde polisin yasal dayanakları

2. Polis ancak kanunla kurulabilen bir kamu kurumudur.

3. Polis operasyonları her zaman iç hukuka ve ülkenin kabul ettiği uluslar arası standartlara uygun gerçekleştirilmelidir.

4. Polisin faaliyetlerinin dayandığı kanunlar toplum tarafından ulaşılabilir, yeterince anlaşılır ve kesin olmalıdır ve gerekirse bu kanunlar, toplum tarafından aynı şekilde ulaşılabilir ve anlaşılır düzenlemelerle desteklenmelidir.

5. Polis personeli, herhangi bir vatandaş olarak herkesin tabi olduğu aynı kanunlara tabi olmalı ve istisnalar ancak, demokratik bir toplumda polisin görevini uygun bir şekilde yerine getirmesi sebebiyle konulmuşsa haklı görülmelidir.

III. Polis ve ceza adalet sistemi

6. Polisin rolü ile savcılık, yargılama ve ceza infaz sistemlerinin rolleri arasında açık bir ayrım olmalıdır ve polisin bu kurumlar üzerinde herhangi bir kontrol fonksiyonu bulunmamalıdır.

7. Polis, yargıçların bağımsızlığı ve tarafsızlığına kesinlikle saygılı olmalıdır; polis, özellikle, hem meşru yargı hükümlerine veya kararlarına karşı itiraz etmemeli ve hem de onların uygulanmasına engel olmamalıdır.

8. Polisin, genel bir kural olarak, yargısal bir görevi yoktur. Polise verilecek herhangi bir yargısal yetki sınırlı ve kanuna uygun olmalıdır. Polisin birey haklarını etkileyen her türlü eylem, işlem veya ihmaline karşı yargı yoluna gitmek her zaman mümkün olmalıdır.

9. Polis ve savcı arasında fonksiyonel ve uygun bir işbirliği olmalıdır. Polisin, bir savcının veya sorgu hakiminin otoritesi altına verildiği ülkelerde, polise, suç soruşturma politikalarına hakim olan öncelikler ve her bir suçla ilgili adli soruşturma süreci hakkında açık talimatlar verilmelidir. Polis, verilen talimatların uygulanması hakkında adli soruşturma amirlerini sürekli bilgilendirmelidir, özellikle adli olayın gelişimi hakkında düzenli rapor vermelidir.

10. Polis, ceza adaleti sürecinde savunma avukatlarının üstlendiği role saygı duymalıdır ve ne zaman gerekse, başta özgürlüğü kısıtlanmış kişiler olmak üzere kişilerin hukuki yardım alma hakkını etkili olarak sağlamak için yardımcı olmalıdır.

11. Polis, acil haller dışında, hapishane personelinin rolünü üstlenemez.

IV. Polisin kurumsal yapısı
IV.1. Genel olarak

12. Polis, halkın saygısını kazanmak maksadıyla, kanunların profesyonel uygulayıcıları ve halka hizmet sunan bir birim olarak örgütlenmelidir.

13. Polis, sivil toplum içindeki kolluk görevlerini yerine getirirken, sivil yetkililerin sorumluluğu altında çalışmalıdır.

14. Polis ve üniformalı personeli, normal olarak, kolaylıkla tanınabilir olmalıdır. 15. Polis, kendisine verilen kolluk görevlerini yerine getirirken, tamamen hesap verebilir sayılması için, diğer devlet kurumlarından yeterli derecede operasyonel bağımsızlığa sahip olmalıdır.

16. Her kademedeki polis personeli, yaptıklarından veya ihmallerinden veya emri altındakilere verdikleri emirlerden şahsen sorumlu ve hesap verebilir olmalıdır.

17. Polis teşkilatı, teşkilat içinde açık bir emir-komuta zinciri oluşturmalıdır. Polis personelinin yaptıklarından veya ihmallerinden sonuçta hangi amirin sorumlu olduğunu saptamak her zaman mümkün olmalıdır.

18. Polis, polis-halk ilişkilerini ilerletecek ve uygun olduğunda diğer hizmet birimleriyle, mahalli topluluklarla, hükümet dışı kuruluşlarla ve etnik azınlık grupları dahil toplumun diğer temsilcileriyle etkili işbirliği geliştirecek şekilde örgütlenmelidir.

19. Polis teşkilatları, faaliyetleri hakkında, gizli bilgileri ifşa etmeden, topluma tarafsız olarak bilgi vermeye hazır olmalıdır. Medya ile ilişkileri düzenleyen mesleki ana ilkeler oluşturulmalıdır.

20. Polis teşkilatı, özellikle önemli ölçüde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan bireylerin temel hak ve özgürlüklerine saygıyı garanti altına almak için polis personelinin dürüst olmalarını ve uygun görev yapmalarını sağlamaya yarayan etkin tedbirlere sahip olmalıdır.

21. Polis teşkilatı içerisinde, her kademede, polislik mesleğinin kötüye kullanılmasını önlemeye ve bu tür yozlaşmayla mücadele etmeye elverişli etkin tedbirler oluşturulmalıdır.

IV.2. Polis personelinin nitelikleri, işe alınması ve mesleğini sürdürmesi

22. Her seviyedeki polislik mesleğine girişte, bu mesleğin amaçlarına uygun olarak tespit edilmiş kişisel niteliklere ve tecrübelere göre bir seçim yapılmalıdır.

23. Polis, sağlıklı karar verebilmeli, açık, olgun, adil olmalı, iyi iletişim kurabilmeli ve gerekli olan makamlar için liderlik ve yönetim becerisine sahip olmalıdır. Ayrıca, içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve grup sorunlarını iyi kavramış olmalıdır.

24. Ciddi suçlardan dolayı mahkum olanlar polislik mesleğinden çıkarılmalıdır.

25. Polislik mesleğine giriş prosedürleri, adayların geçmişleri hakkında yapılan gerekli araştırmalara müteakip tarafsız olan ve ayrımcılık gözetmeyen bir zeminde gerçekleştirilmelidir. Ayrıca, sonuçta polisin hizmet ettiği toplumu yansıtabilmesi için, etnik azınlık grupları dahil toplumun değişik kesimlerinden kadın ve erkekleri işe alan bir politika benimsenmelidir.

IV.3. Polis personelinin eğitimi

26. Polis eğitimi, demokrasinin temel değerleri, hukuk devleti ve insan haklarının korunması prensiplerine dayanmalı ve polisin amaçları ile uyumlu olacak şekilde geliştirilmelidir.

27. Genel polis eğitimi halka olabildiğince açık olmalıdır.

28. Genel (temel) eğitimi, düzenli aralıklarla yapılan hizmet içi eğitim ve gerektiğinde, uzmanlık, yönetim ve liderlik eğitimi takip etmelidir.

29. Zor kullanma yetkisi ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve onun içtihat hukuku ile oluşturulan insan hakları ilkeleri yönünden sınırları konusundaki pratik eğitim, eksiksiz olarak her seviyedeki polis eğitimine dahil edilmelidir.

30. Polis eğitimi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele etmek ve savaşmak için gerekli olan ihtiyaçları tam olarak karşılamalıdır.

IV.4. Polis personelinin hakları

31. Polis personeli, bir kural olarak, diğer vatandaşların sahip olduğu aynı medeni ve siyasi haklara sahiptir. Bu haklar, ancak demokratik bir toplumda polisin görevini yapabilmesi için kaçınılmaz olduğu durumlarda, hukuka ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olarak sınırlanabilir.

32. Polis personeli, kamu hizmetlileri olarak, sosyal ve ekonomik haklardan mümkün olan azami şekilde yararlandırılmalıdır. Polis personeli, polislik mesleğinin özel karakteri dikkate alındığında, özellikle kendisini temsil eden kuruluşlar kurmak veya bu şekilde kurulmuş olan kuruluşlara katılmak, emeğine uygun bir ücret almak ve sosyal güvenlik imkanlarından yararlanmak ile özel sağlık ve güvenlik tedbirlerine kavuşmak haklarına sahiptir.

33. Polis personeline karşı uygulanan disiplin tedbirleri, bağımsız bir kuruluşun veya bir mahkemenin teftişine tabi tutulmalıdır.

34. Kamu otoriteleri, görevleri ile ilgili konularda haksız suçlamalara maruz kalan polis personeline destek olmalıdır.

V. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler
V.1. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler: Genel prensipler

35. Polis ve tüm polis operasyonları herkesin yaşama hakkına saygılı olmalıdır.

36. Polis, hiçbir şart altında, işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı (aşağılayıcı) muamele veya cezalandırma yapmayacak, yapılmasını teşvik veya müsamaha etmeyecektir.

37. Polis, kesinlikle zorunlu olduğunda ve sadece meşru bir amacı elde etmek için gerekli olan kadar kuvvet kullanabilir.

38. Polis, yapmayı planladığı uygulamaların yasallığını her zaman teyit etmelidir.

39. Polis personeli, amirleri tarafından usulüne uygun şekilde verilen emirleri yerine getirmelidir. Ancak, hiçbir yaptırım korkusu duymadan, yasa dışı olduğu açıkça belli olan emirleri yerine getirmekten kaçınmak ve bu tür emirleri rapor etmek de görevidir.

40. Polis, görevlerini, özellikle tarafsızlık ve ayrım yapmama prensiplerinin rehberliğinde dürüst bir şekilde yerine getirmelidir.

41. Polis, bireyin özel hayatına saygı duyulmasını isteme hakkına, kesinlikle zorunlu olduğunda ve sadece meşru bir amacı elde etmek için gerekli olan kadar müdahale etmelidir.

42. Kişisel verilerin polis tarafından toplanması, depolanması ve kullanılması, uluslararası veri koruma prensipleri doğrultusunda yapılmalı ve özellikle de yasal, meşru ve açıkça belirlenmiş bir amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olan ile sınırlı tutulmalıdır.

43. Polis, görevlerini yerine getirirken; düşünce, vicdan, din, ifade, barışçıl amaçlı toplantı yapma, seyahat etme özgürlükleri ile mülkiyet hakları gibi bireylerin temel haklarına saygı göstermeyi sürekli akılda tutmalıdır.

44. Polis personeli, halka karşı dürüst ve saygılı olmalı; toplumdaki kolay incinebilir grupların bu durumlarını özel olarak dikkate almalıdır.

45. Polis personelinin, olaylara müdahale esnasında, normal olarak, polis oldukları ve mesleki kimlikleri tespit edilebilir olmalıdır.

46. Polis personeli, polis içindeki her türlü yozlaşmaya karşı çıkmalıdır ve polis içindeki yozlaşmayı kendi amirlerine ve diğer ilgili birimlere bildirmelidir.

V.2. Polis uygulamaları/müdahaleleri için ana ilkeler: Özel durumlar
V.2.1. Polis soruşturmaları

47. Polis soruşturmaları, işlenmiş veya işlenmesi muhtemel saldırı veya suç ile ilgili en azından makul bir şüpheye dayandırılmalıdır.

48. Polis, bir suç ile itham edilen herkesin suçluluğu hakkında bir mahkeme tarafından hüküm verilene kadar masum kabul edilmesi ilkesine ve bir suç ile itham edilen herkesin belirli haklara, özellikle de, aleyhlerine yapılan ithamlar hakkında hemen bilgilendirilmeyi isteme ile savunmalarının, tercihlerine göre, bizzat kendileri tarafından veya bir avukatın hukuki yardımı ile yapılmasını isteme haklarına sahip olması ilkesine uymalıdır.

49. Polis soruşturmaları tarafsız ve adil (dürüst) bir şekilde yürütülmelidir. Soruşturmalar; çocukların, gençlerin, kadınların, etnik azınlıkları da kapsayacak şekilde azınlıkların ve kolay incinebilir kişilerin bu durumlarından kaynaklanan ihtiyaçları ile uyumlu ve duyarlı olmalıdır.

50. 48. madde akılda tutularak, polisin doğru ve güvenilir ifade almasını sağlamaya yönelik ana ilkeler tespit edilmelidir. Bu ilkeler, özellikle, ifadesi alınanların ifade alımının sebepleri ve diğer ilgili hususlar hakkında bilgilendirildiği adil ve dürüst bir ifade alma ortamını sağlamalıdır. Polis tarafından yapılan ifade alma işlemlerinin sistemli olarak kayıtları tutulmalıdır.

51. Polis, tanıkların özel ihtiyaçlarının farkında olmalı ve tanıkların tehdit edilme riski altında olduğu durumlar başta olmak üzere, soruşturma boyunca onların korunmasına yönelik kurallara riayet etmeli ve kendilerine gerekli desteği sağlamalıdır.

52. Polis, suç mağdurlarına, ayrım yapmaksızın gerekli desteği, yardımı ve bilgiyi sağlamalıdır.

53. Polis, soruşturma boyunca, ne zaman gerekli olursa tercüme hizmeti sağlamalıdır.

V.2.2. Özgürlüğün polis tarafından kısıtlanması (yakalama)

54. Kişilerin özgürlüklerinin kısıtlandığı durumlar mümkün olduğu kadar sınırlı tutulmalı ve gözaltına alınanlara, onurları, hassasiyetleri ve kişisel ihtiyaçları göz önüne alınarak davranılmalıdır. Gözaltına alınan her bir kişi için sistemli olarak gözaltı kaydı tutulmalıdır.

55. Polis, iç hukuka göre müsaade edilen ölçüde, özgürlüğü kısıtlanan kişilere bu kısıtlamanın nedenlerini ve onlara yöneltilen suçlamanın ne olduğunu derhal bildirmeli ve içinde bulundukları durumda uygulanabilecek olan prosedür hakkında gecikmeksizin özgürlüğü kısıtlanan kişilere bilgi vermelidir.

56. Polis, gözaltında tutulan kimselerin güvenliklerini, sıhhatlerini, temizliklerini, uygun beslenmelerini sağlamalıdır. Polis nezarethaneleri, makul bir büyüklükte olmalı, yeterli aydınlatma ve havalandırma koşullarına sahip olmalı ve dinlenmeye elverişli uygun eşyalar ile donatılmalıdır.

57. Özgürlükleri polis tarafından kısıtlanan kişiler, bu durumlarını, kendi tercih ettikleri üçüncü bir şahsa bildirme ve mümkün olduğunca ve kendi tercihlerine bağlı olarak, hukuki yardım alma ve bir doktor tarafından muayene edilme haklarına sahiptir.

58. Polis, bir suç işlediği şüphesinden dolayı özgürlüğü kısıtlanan kişiler ile diğer sebeplerden dolayı özgürlüğü kısıtlanan kişileri mümkün olduğu kadar birbirinden ayrı yerlerde tutmalıdır. Normal olarak, özgürlüğü kısıtlanan erkekler ile kadınlar ve aynı zamanda yetişkinler ile gençler ayrı ayrı yerlerde tutulmalıdır.

VI. Hesap verebilir olma ve polisin kontrol edilmesi

59. Polis, devlete, vatandaşlara ve onların temsilcilerine karşı hesap verebilir olmalıdır. Polis, etkin bir dış kontrole tabi olmalıdır.

60. Devletin polis üzerindeki kontrolü yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında bölüştürülmelidir.

61. Kamu otoriteleri, polise yönelik şikayetlerin araştırılması için etkili ve tarafsız işleyen bir prosedürü güvence altına almalıdır.

62. Toplum ile polis arasında, iletişim ve karşılıklı anlayış üzerine kurulu hesap verme mekanizmaları geliştirilmelidir.

63. Üye ülkelerde, bu Tavsiye Kararında ifade edilen ilkeler üzerine kurulu, polis etik kuralları geliştirilmeli ve uygun kurumlar tarafından gözetilmelidir.

VII. Araştırma ve uluslar arası işbirliği

64. Üye ülkeler, hem polis teşkilatı içinden hem de dış kurumlar tarafından polis üzerine araştırmalar yapılmasını sağlamalı ve teşvik etmelidir.

65. Polis etiği ve polis hizmetlerinde insan hakları konusunda uluslar arası işbirliği desteklenmelidir.

66. Bu Tavsiye Kararında ifade edilen ilkelerin geliştirilmesinin ve uygulanmasının yöntemleri Avrupa Konseyi tarafından dikkatlice incelenmelidir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Felipe Calderón

0
Felipe Calderón

Meksika’nın hukukçu başkanlarından Felipe de Jesús Calderón Hinojosa 18 Ağustos 1962’de dünyaya geldi. Escuela Libre de Derecho’dan mezun oldu. Harvard’dan yüksek lisans derecesi aldı. Meksika’nın 56. Cumhurbaşkanıdır.

Felipe Calderón, PAN (Partido Acción Nacional) üyesi olarak siyasete atıldı. Uzun yıllar bu partide önemli görevlerde bulundu. 2000–2003 yılları arasında Enerji Bakanı olarak görev yaptı. 2006 yılında tartışmalı bir seçim sürecinin ardından Meksika’nın 56. Cumhurbaşkanı seçildi.

Başkanlık Dönemi 

2006 seçimlerini sol aday Andrés Manuel López Obrador’a (AMLO) karşı çok az farkla kazandığı için büyük protestolara yol açtı, hile iddiaları gündeme geldi. Başkanlığı “meşruiyet tartışmaları” ile başladı. 1 Aralık 2006 – 30 Kasım 2012 arasında devlet başkanlığı görevini yürüttü.

Uyuşturucu kartellerine karşı açtığı savaş ile tanınmaktadır. 2006’da başlattığı bu güvenlik stratejisi, Meksika’da organize suçla mücadele için geniş çaplı askerî operasyonlara yol açtı. Ancak, bu dönemde şiddet olayları ve can kayıpları da çok arttı. 2006–2012 arasında 60.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Bu, onun en çok eleştirilen politikası oldu. Uluslararası insan hakları örgütleri  tarafından, ordu ve polis güçlerinin kartel operasyonlarında yargısız infaz, işkence, kaybolmalar gibi ağır ihlallerde bulunduğu raporlandı.

Felipe Calderón başkanlık görevinden ayrıldıktan sonra uluslararası konferanslarda konuşmalar yaptı, akademik çalışmalar yürüttü. Harvard Üniversitesi ve ABD’de çeşitli düşünce kuruluşlarında dersler verdi. Çevre ve enerji politikaları üzerine yayınlar yaptı.

Felipe Calderon

Haluk İnanıcı

0
Avukat Haluk İnanıcı

Avukat Haluk İnanıcı, Isparta’da doğdu. Çocukluğu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa ve Karagümrük semtlerinde geçti. İlkokulu Galata’daki Okçu Musa İlkokulu’nda, Ortaokulu ise Karagümrük Ahmet Rasim Ortaokulu’nda okudu.

Ortaokuldaki Milli Güvenlik dersinin öğreteninden aldığı bilgilerle askeri lise sınavlarına girdi ve bu sınavda başarılı olarak Kuleli Askeri Lisesi’nde okumaya hak kazandı. Liseden sonra üniversite sınavına girip fizikçi olmaya karar verdi ancak o yıl askeri öğrencilerin üniversite sınavlarına girmesi yasaklanınca bu isteği gerçekleşmedi.

Daha sonra Ankara Harp Okulu’na başladı ve 1976 yılında bu okuldan mezun oldu, bir yıl piyade, bir yıl da jandarma subay okulunda okudu. Harp Okulu’nda edebiyat, hukuk ve felsefe ile ilgili yoğun okumalar yaptı, ikinci yabancı dilini öğrenmeye çalıştı. Okulda özellikle Prof. Dr. Ergun Özbudun‘dan aldığı hukuk derslerinden ilhamla aynı yıl üniversite sınavına girdi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı.

İlk görev yeri Hozat Er Eğitim Alayı idi. 1978 yılından 1982 yılına kadar dört yıl boyunca komando bölük komutanlığı ve çeşitli ilçe jandarma bölük komutanlıkları yaptı.

12 Eylül 1980 darbe döneminde üsteğmen rütbesindeydi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde darbe karşıtı subay olması nedeniyle Jandarma Üsteğmen rütbesinde iken ihraç edildi.

Ordudan çıkartıldığında üçüncü sınıf öğrencisi olduğu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1983 yılında bitirdi. Mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamlayarak 1984 yılında İstanbul Barosu’na kaydoldu ve serbest avukatlığa başladı. Avukatlığının ilk yıllarında ceza davalarında müdafilik görevi üstlendi. Daha sonra fikri mülkiyet, basın hukuku, yazılım ve bilişim hukuk alanlarında uzmanlaştı.

Barosu Çalışmaları, Sivil Toplum Faaliyetleri ve Mesleki Yaşamı

İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezinde 15 yıl çalıştı ve Yürütme Kurulu üyeliği görevini yürüttü. 1996-2010 döneminde çeşitli mesleki bölüm başkanlıkları yaptı ve akademik kurullarda yer aldı. Prof. Dr. Yücel Sayman‘ın baro başkanı olduğu 2000-2002 yılları arasında İstanbul Barosu Disiplin Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. İstanbul barosunun düzenlediği 2006 farazi dava yarışmasının jüri heyetinde yer aldı. 2010 yılı İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda divan başkanlığı görevini yürüttü.

5 Nisan Avukatlar Günü münasebetiyle, Avukat İnisiyatifi adıyla, 111 avukat tarafından ilan edilen bildirinin imzacılarından biri oldu. Türkiye Barolar Birliği tarafından, 2015 yılı Avukatlar Günü etkinlikleri kapsamında hukukçular arasında düzenlenen “Avukatların ve Baroların Sosyal Sorumluluğu” makale yarışmasında jüri üyesi olarak görev yaptı. Aynı yıl meslekte 30. yıl plaketini aldı. 2018 yılında yapılan ve Av. Mehmet Durakoğlu‘nun başkan seçildiği İstanbul Barosu Genel Kurulunda, Av. Rıza Türmen, Bahri Bayram Belen, ve Şerafettin Can Atalay ile birlikte Av. Fikret İlkiz’in yönetim kurulu listesinden aday oldu.
Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu‘nun başkan seçildiği 19-20 Ekim 2024 tarihli İstanbul Barosu genel kurulunda Türkiye Barolar Birliği delegesi seçildi.
6-7 Aralık tarihinde yapılan 38. TBB Genel Kurulu hakkındaki gözlemlerini, hukukun ve avukatların içinde bulunduğu büyük krizi “Bir Delege’nin TBB Genel Kurulu İzlenimleri” başlıklı makalesi ile HukukPolitik’te yayınladı. 

Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi

0
Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi

Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi(Milenyum Bildirgesi) 6-8 Eylül 2000 tarihlerinde Birleşmiş Milletler’in New York kentindeki genel merkezinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 189 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla yapılan liderler zirvesinde, günümüzün en güçlü ve öncelikli küresel taahhüt belgelerinden biri olarak kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri ile üye devletler, 2015 yılına kadar yerine getirilmesi planlanan sekiz hedefi resmi olarak benimsemiştir.

Bildirgede, tüm dünyada adil ve kalıcı bir barış sağlanması kararlılığı dile getirilmiş, dünya ölçeğinde üstesinden gelinmesi gereken en temel sorunun, küreselleşmenin tüm insanlık için olumlu bir güce dönüştürülmesi olduğu vurgulanmıştır.

Küreselleşmenin sağladığı nimetlerin günümüzde çok dengesiz bir biçimde paylaşıldığı ve külfetinin de yine dengesiz bir biçimde dağıldığı saptaması yapılmıştır. Bildirgeye göre küreselleşme, ancak tüm çeşitliliği ile insanlığı kapsayan ortak bir gelecek kurmaya yönelik geniş kapsamlı ve sürekli çabalarla herkesi kucaklayan ve adil bir sürece dönüştürülebilir.

Binyıl Kalkınması İçin Sekiz Hedef

Uluslararası ilişkiler alanında 21. yüzyılda zorunlu görülen temel ilkelerin özgürlük, eşitlik, dayanışma, hoşgörü, doğaya saygı ve ortak sorumluluk olduğu ilan edilmiş; bu ortak değerlerin yaşama geçirilmesine yönelik hedefler belirlenmiştir. Bu kapsamda, 2015 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere, kalkınmaya ve yoksulluğun azaltılmasına yönelik sekiz hedef, Binyıl Kalkınma Hedefleri adıyla belirlenmiştir.

Binyıl Kalkınma Hedefleri

Hedef 1: Aşırı yoksulluğun ve açlığın azaltılması
Hedef 2: Evrensel temel eğitimin sağlanması
Hedef 3: Cinsler arası eşitliğin sağlanması ve kadınların yapabilir kılınması
Hedef 4: Bebek ölümlerinin azaltılması
Hedef 5: Ana-çocuk sağlığının iyileştirilmesi
Hedef 6: HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi
Hedef 7: Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması
Hedef 8: Kalkınma için küresel bir ortaklık geliştirilmesi

Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi Metni

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Birleşmiş Milletler Rio Konferansı sonrasındaki dönemde, dünyanın farklı bölgelerinde yerel düzeyde çok sayıda sürdürülebilir kalkınma girişimi sergilenmiştir. Küresel topluluk, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşılmasında, bu hedeflerin yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve diğer yerel aktörler tarafından sahiplenilmesinin önemini vurgulamaktadır.

Bu çerçevede, 2002 Birleşmiş Milletler Johannesburg Zirvesi öncesi ve sonrasında yapılan değerlendirmelerde, Binyıl Kalkınma Hedefleri’ne ulaşılmasında ortaklıklar oluşturulmasına verilen önem vurgulanmış, bu konuda çeşitli uluslararası programlar desteklenmeye başlanmıştır.

Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin yaşama geçirilmesinde, Yerel Gündem 21’lerin yaşamsal bir işlevi bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi’nde özellikle Kalkınma ve Yoksulluğun Azaltılması, Ortak Çevrenin Korunması ve İnsan Hakları, Demokrasi ve İyi Yönetişim başlıkları altında getirilen küresel hedeflerin büyük bölümü, Yerel Gündem 21 süreçlerini doğrudan ilgilendirmektedir.

2015 Yılı Sonrası Sürdürülebilir Kalkınma

Birleşmiş Milletler’in binyıl başında belirlediği ve 2000–2015 yılları arasında yürürlükte olan hedeflerin yerini 2015–2030 yılları arasında uygulanacak olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri almıştır. İnsan, gezegen ve global ortaklık konularına ilaveten adalet ve refah yeni dönemde ön plana çıkmıştır. Yeni dönemde 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi dünya liderleri tarafından kabul edilmiştir. Küresel Hedefler olarak bilinen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, 2015 yılından itibaren 2030 yılına kadar dünya çapında uygulanmak üzere kabul edilmiştir.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri-17 Hedef

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Küresel Hedeflerdir ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegenimizi korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak için evrensel eylem çağrısıdır.

Bu hedefler, Binyıl Kalkınma Hedeflerinin başarılarının üzerine inşa edilmekte; bir yandan da diğer önceliklerin yanı sıra iklim değişikliği, ekonomik eşitsizlik, yenilikçilik, sürdürülebilir tüketim, barış ve adalet gibi yeni alanları içermektedir. Hedefler birbiriyle bağlantılıdır ve bir hedefte başarının anahtarı, birbiriyle ortak yönleri olan sorunları hep birlikte ele almaktır.

 Tüm ülkelere, kendi önceliklerine ve dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına uygun olarak benimseyecekleri açık rehberlik ve hedefler sağlanmaktadır. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, kapsayıcı bir gündemdir ve yoksulluğun kökenine  inerek insanları pozitif değişiklik yapmak üzere birleştirmeyi amaçlamaktadır.

Binyıl Kalkınma Hedefleri ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı(UNDP)

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Ocak 2016’da yürürlüğe girmiş ve takip eden 15 yıl boyunca UNDP politikası ve finansmanına rehberlik etmek üzere belirlenmiştir. Birleşmiş Milletler’in kalkınma ajansı olarak UNDP, 170’ten fazla ülke ve bölgede çalışmaları vasıtasıyla hedeflerin uygulamaya konulmasını amaçlamaktadır.

Stratejik planı; yoksulluğun azaltılması, demokratik yönetişim ve barışı yapılandırma, iklim değişikliği ve afet riski, ve ekonomik eşitsizliği içeren temel alanlara yoğunlaşmıştır. UNDP, hükümetlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni kendi ulusal kalkınma planları ve politikalarına entegre etmelerine destek sağlamaktadır. Binyıl Kalkınma Hedefleri kapsamında kaydedilen ilerlemenin daha da hızlanması için birçok ülkeye destek sağlanmaktadır. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nde belirlenen hedeflere 2030 yılına kadar ulaşmak amaçlanmakta; bu çerçevede hükümetler, özel sektör, sivil toplum ve vatandaşlar paydaş olarak görülmektedir.

UNDP-Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri

Ankara Hukuk Fakültesi Açılışında Atatürk’ün Yaptığı Konuşma

0

Ankara Hukuk Fakültesi Açılışında Atatürk’ün Yaptığı Konuşma, Türk Hukuk Devriminin amaçlarına ilişkin tarihi söylevdir.

Atatürk, Hukuk Mektebinin kurulmasını Hukuk Devriminin başlangıcı olarak görmüş, Ankara Adliye Hukuk Mektebi Cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olarak açılmış, öğretimin başlaması ile birlikte “profesör“ unvanı Türk yüksek öğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi‘nin açılışında yapmış olduğu konuşmanın orijinali Prof. Dr. Coşkun Üçok tarafından sadeleştirilmiş ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 40. Yıldönümü Armağanında yayınlanmıştır.

Atatürk, konuşması ile hukukun devlet ve toplum için önemini vurgulamış, toplum ve devlet yönetimi için hukukçulardan ve yeni fakülteden beklentisini açıklayarak Osmanlı Devleti uygulamalarını eleştirmiştir. Cumhuriyet Devrimlerinin yeni bir hukuk sistemi ile inşa edilebileceğine inanan Atatürk konuşmasında, Ankara Hukuk Mektebinin kuruluş amacının yeni bir hukukçu kuşağı yetiştirerek cumhuriyetin hukukunu yaratmak, uygulamak ve geliştirerek Türk hukuk devrimini gerçek anlamda tamamlamak olduğunu öğütlemiştir.

Ankara Hukuk Mektebi 1927 yılında. Bakanlar Kurulu kararı ile Ankara Hukuk Fakültesi ismini almış, 1940-1941 ders yılı sonuna kadar üç yıl olan okuma süresi o yıldan itibaren dört yıla çıkarılmıştır.

ATATÜRK’ÜN 5 KASIM 1925’DE ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ’NİN (ANKARA HUKUK MEKTEBİ) AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE UYARLANMIŞ HALİ 
Sayın Dinleyenler,

Cumhuriyetin yönetim merkezinde bir Hukuk Okulu açmak vesilesi bugünkü toplantımızı hazırlamış bulunuyor .Bugün tanık bulunduğumuz olay, yüksek memur ve uzman bilginler yetiştirme girişiminden daha büyük bir önemi haizdir. Yıllardan beri süren Türk Devrimi, varlığını ve zihniyetini toplumsal yaşamın temeli olan yeni hukuk esaslarında saptamak ve güçlendirmek çaresine inanmıştır.

Türk Devrimi nedir? Bu devrim, kelimesinin ilkönce işaret ettiği ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi ifade etmektedir. Bugünkü Devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri bir yana iten en gelişkin biçim olmuştur.

Ulusun varlığını sürdürmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri gelen biçim ve niteliğini değiştirmiş, yâni ulus, dinsel ve mezhepsel bağ yerine, Türk ulusçuluğu bağı ile bireylerini toplamıştır.

Ulus, uluslararası genel savaşım alanında yaşam nedeni ve güç nedeni olacak bilim ve aracın ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini, bir değişmez gerçek olarak ilke saymıştır. Kısacası, baylar, ulus saydığım değişiklik ve devrimlerin doğal ve zorunlu gereği olarak genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyasal gereksinmelerden esinlenmek ve gereksinmenin değişmesi ve gelişmesiyle durmadan değişmesi ve gelişmesi esas olan dünyasal bir anlayışı, yaşamı yöneten neden saymıştır. Eğer yalnız altı yıl önceki anılarınızı yoklarsanız, devletin biçiminde, ulus bireylerinin ortak bağlarında güç kaynağı olacak uygarlık yolunun izlemesinde, kısacası; bütün Örgüt ve gereksinmelerini dayandırdığı hükümlerin görüş noktasından büsbütün başka esaslar üzerinde bulunduğumuzu anımsarsınız. Altı yıl içinde büyük ulusumuzun yaşamının akışında yaptığı bu değişiklik herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en büyük devrimlerdendir.

Çok ulusların kurtuluş ve yükselme savaşımında, sonunu düşünmez derecede coşkun oldukları görülmüştür. Fakat bu gözü dönmüşlük,Türk ulusunun bilinçli coşkunluğuna benzemez. Sözünü ettiğim büyük devrim yolunda Türk ulusunun şimdiye kadar sarf ettiği çalışma, içteki ve dıştaki kötü niyetlilere karşı yorulmaz, yıpranmaz savaşımlar içinde ve doğrudan doğruya ulusal iradenin karşı gelinemez uygulaması alanında ve hukukçular elinde bulunan yasaların ve diğer kuralların varlığından bilinçli olarak, habersiz gibi gözükerek, her şeyden önce Türk ulus ve devletinin yeni varlık biçimini uğraşarak ortaya çıkarmak uğrunda geçmiştir. Şimdi ortaya çıkan bu büyük eserin anlayışını, gereksinmelerini tatmin edecek yeni hukuk esaslarını ve yeni hukukçuları var etmek için girişimde bulunmaya zaman gelmiştir.

Sanırım ki, Ankara Hukuk Okulu ile Cumhuriyet Hukukunu yalnız dış görünüş ve kelime anlamı biçiminde değil, fakat bilinçsel ve anlamsal niteliği ile, yasalarıyla ve hukukçularıyla açıklayacak ve savunacak tedbirleri almaya girişmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet Türkiye’sinde eski yaşam kuralları, eski hukuk yerine yeni yaşam kurallarının ve yeni hukukun geçmiş bulunması bugün hiç duraksamadan kabul edilecek bir olup-bittidir. Bu olup – bitti sizin kitaplarınızda ve uygulanma değeri olacak yasalarınızda belirtilecek ve açıklanacaktır.

Öğrenci Baylar ve Hukukçu Baylar!

Yeni hukuk esaslarından, yeni gereksinmelerimizin, zorunlu olarak istediği yasalardan söz ederken ‘her devrimin kendine özgü yaptırımı bulunmak zorunludur’ gerçeğine, yalnız bu gerçeğe işaret etmiyorum. Boşuna bir çıkışma eğiliminden kendimi uzak tutarak, fakat Türk ulusunun çağdaş uygarlığın niteliklerinden ve mutluklarından yararlanmak için en aşağı üç yüz yıldan beri sarfettiği çabaların ne kadar elemli ve acı verici engeller karşısında boşa gittiğini tam bir teessür ve uyanıklılıkla göz önüne alarak söylüyorum.

Ulusumuzu düşmeye mahkûm etmiş ve ulusumuzun verimli bağrında dönem dönem eksik olmamış girişim sahiplerini, çaba ve çalışma sahiplerini, en sonunda bıktırmış ve bozguna uğratmış olumsuz ve yok edici güç, şimdiye kadar elimizde bulunan hukuk ve onun içten izleyicileri olmuştur. Belki ağır ve cesurca olan tarihsel gözlemimin, seçkin kurulunuz içinde ve Cumhuriyet Hükümetinin bugün hizmetlerinden yararlanmakta bulunduğu değerli memurlar ve yargıçlarımız içinde kimsenin hayretini gerektirmeyeceğine eminim. Bununla birlikte biraz daha, içimden tasarladıklarımı açıklamak için izin vermenizi rica edeceğim.

Uluslararası genel tarihin akışında Türklerin 1453 zaferini, yâni İstanbul’un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir Dünyaya karşı İstanbul’u sonsuzluğa değin Türk topluluğuna kazandırmış olan güç ve kudret, aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan basımevini Türkiye’ye kabul için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır. Eskimiş hukukun ve izleyicilerinin basımevinin yurdumuza girmesine izin vermeleri için üç yüz yıl gözlem ve duraksamada bulunmalarını ve basımevinin yandaşı ya da karşıcalığı olarak pek çok güç ve kudret sarf etmelerini gerektirmiştir.

Eski hukukun çok uzak ve çok eski ve yeniden ortaya çıkması gücü olmayan bir dönemi ve o dönemin hukukçularını seçtiğim kanısına kapılmayınız. Eski hukukun ve hukukçularının yeni devrim dönemimizde doğrudan doğruya bana çıkarttıkları zorluklardan örnek getirmeye kalksam, başınızı ağrıtma tehlikesiyle karşılaşırım. Fakat bilesiniz ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş anlarında, onun bugünkü nitelik ve durumunu hukuk esaslarına ve bilim esaslarına aykırı sayanların başında ünlü hukuk bilginleri bulunuyordu. Büyük Mecliste egemenliğin kayıtsız – koşulsuz ulusta olduğunu belirten kanunu önerttiğim zaman, bu esasa

Osmanlı Anayasasına aykırılığından dolayı karşı çıkanların başında yine eski ve bilimsel hünerleri ile ulusu aldatan tanınmış hukuk bilginleri bulunuyordu.

Sayın Baylar,

Hattâ Cumhuriyetin ilânından sonra olan feci bir olayı da uyanık bakışlarınızın önünde canlandırmak isterim. En büyük kentimizin bu yurtta belki Avrupa’da öğrenim görmüş yüksek uzmanlardan oluşan Baro kurulu, açıkça halifeci olduğunu duyuran ve duyurmakla öğünen birisini seçip kendisine başkan yapmıştır. Bu olay eskimiş hukuku izleyen eskimiş hukukçuların Cumhuriyet anlayışına karşı içten ve gerçek olan durum ve eğilimini belirtmeye yetmez mi?

Bütün bu olaylar, devrimcilerin en büyük fakat en sinsi düşmanının çürümüş hukuk ve onun düzeltilemez hukukçuları olduğunu gösterir. Ulusun ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular, iyilik yolunda gidenlerin etkisi ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak, devrim esaslarını ve onun içten izleyicilerini ve onların değerli ülkülerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski kanunların varlığı ve eski hukuk esaslarının yürürlüğü ile ve eski anlayışını içten ve yüreğinde olarak korumada inatçılıkla direnen yargıçların ve avukatların varlığı ile sağlanır.

Bugünkü hukuksal etkinliklerimizin nedenlerini açıklamış oluyorum umudundayız. Büsbütün yeni kanunlar yaparak eski hukuk esaslarını temelinden ortadan kaldırmak girişimindeyiz. Ve yeni hukukun esasları ile alfabesinden öğrenime başlayacak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz. Bütün bu uygulamada dayanağımız, ulusun işe yatkınlığı ve yeteneği ve kesin iradesidir. Bu girişimlerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle birlikte, sözünü ettiğim nitelikte anlamış olan seçkin hukukçularımızdır.

Genel yaşamımızın yeni hukuksal esası kuram ve uygulama alanında görünüp gerçekleşinceye kadar geçecek zamanı sağlayan, doğrudan doğruya ulusumuz ve onun devrimindeki yorulmaz ve yıpranmaz güç olacaktır.

Öğrenci Baylar,

Yeni Türk toplum yaşamının kurucusu ve güçlendiricisi olmak savı ile öğrenime başlayan sizler, Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri olacaksınız.. Bir an önce yetişmenizi ve ulusun isteğini eylemsel olarak tatmine başlamanızı ulus sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlerin üzerlerine düşen görevi hakkıyla yerine getireceklerine eminim.

Cumhuriyetin yaptırımı olacak bu büyük kurumun açılışında duyduğum mutluluğu hiçbir girişimde duymadım ve bunu açığa vurmakla ve belirtmekle hoşnutum.

ATATÜRK’ÜN 5 KASIM 1925’DE ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ’NİN (ANKARA HUKUK MEKTEBİ) AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMANIN ORİJİNALİ 

Huzzâr-i kiram!

Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaimizi ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti haizdir.

Senelerden beri devam eden Türk İnkilâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir.

Türk İnkilâbı nedir? Bu inkilâp, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir. Bu günkü Devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri bertaraf eden en mütekâmil tarz olmuştur.

Milletin, idame-i mevcudiyet için efradı arasında düşündüğü rabıta-i müştereke, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini tebdil etmiş, yani millet, dinî ve mezhebi irtibat yerine, Türk milliyeti rabıtasiyle efradını toplamıştır.

Millet, beynelmilel umumî mücadele sahasında sebeb-i hayat ve sebeb-i kuvvet olacak ilim ve vasıtanın ancak muasır medeniyette bulunabileceğini, bir hakikat-i sabite olarak umde ittihaz eylemiştir.

Velhasıl efendiler, millet saydığım tahavvülat ve inkılâbatın tabii ve zarurî icabı olarak idare-i umumiyesinin ve bütün kanunlarının ancak dünyevi ihtiyacattan mülhem ve ihtiyacın tebeddül ve tekâmülüyle mütemadiyen tebeddül ve tekâmül etmesi esas olan dünyevi bir zihniyet-i idareyi mabihülhayat addeylemiştir.

Eğer yalnız altı sene evvelki hatıratınızı yoklarsanız Devletin şeklinde, efrad-ı milletin rabıta-i müşterekesinde, medar-i kuvvet olacak tarîk-i medeniyetin takibinde, velhasıl bütün teşkilât ve ihtiyacatını istisnad ettirdiği ahkâm nokta-i nazarından büsbütün başka esaslar üzerinde bulunduğumuzu tahattur buyurursunuz. Altı sene zarfında büyük milletimizin cereyan-ı hayatında vücuda getirdiği bu tahavvülat herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en muazzam inkılâbattandır.

Çok milletlerin halâs ve itilâ mücadelesinde mütehevvir oldukları görülmüştür. Fakat bu tehevvür Türk Milletinin şuurlu tehevvürüne benzemez Bahsettiğim büyük inkılâp yolunda Türk Milletinin şimdiye kadar sarfettiği mesai; dahilî ve haricî erbab-i kasda karşı yorulmaz, yıpranmaz mücadeleler içinde ve bizzat irade-i milliyenin mukavemet perendaz tatbikatı sahasında ve erbab-ı hukuk elinde bulunan kanunların ve müdevvenatın vücudundan kasden tecahül ederek evvelemirde Türk Millet ve Devletinin yeni şekli mevcudiyetini bilamel meydana çıkarmak uğrunda geçmiştir.

Şimdi vücuda gelen bu büyük eserin zihniyetini, ihtiyacatını tatmin edecek yeni esasat-i hukukiyeyi ve yeni erbab-i hukuku vücuda getirmek için teşebbüs almağa zaman gelmiştir.

Zannederim ki, Ankara Mekteb-i Hukuku ile, Cumhuriyet hukukunu yalnız zahirî ve lâfzı şekliyle değil, fakat şuurı ve izıanı mahiyetiyle, kanunlarıyla ve erbab-ı hukukiyle izah edecek ve müdafaa edecek tedabire tevessül etmiş oluyoruz.

Cumhuriyet Türkiye’sinde eski kavaid-i hayat, eski hukuk yerine yeni kavaid-i hayatın ve yeni hukukun kaim olmuş bulunması, bugün gayrikabili tereddüt bir emrivakidir. Bu emrivaki sizin kitaplarınızda ve mabihüttatbik olacak kanunlarımızda ifade ve izah olunacaktır.

Talebe Efendiler ve Hukuk Müntesibi Efendiler!

Yeni hukuk esaslarından, yeni ihtiyacatımızın talebettiği kanunlardan bahsederken ‘her inkılâbın kendisine mahsus müeyyidesi bulunmak zaruridir’ hikmetine, yalnız bu hikmete işaret etmiyorum. Beyhude bir sistem temayülünden nefsimi tahzir ederek, fakat Türk milletinin muasır medeniyetin vasıflarından ve feyizlerinden müstefid olmak için lâakal üç yüz seneden beri sarfettiği gayretlerin ne kadar elemli ve ıstıraplı mevani karşısında heba olduğunu kemal-i teessür ve intibahla göz önüne alarak söylüyorum.

Milletimizi inhitata mahkûm etmiş ve milletimizin feyyaz sinesinde devir devir eksik olmamış olan erbab-i teşebbüsü, erbab-i cehd ve himmeti, en nihayet meftur ve münhezim etmiş olan menfi ve kaahir kuvvet, şimdiye kadar elinizde bulunan hukuk ve onun samimi muakipleri olmuştur. Belki ağır ve cesurane olan müşahede-i tarihiyemin güzide heyetiniz içinde ve Hükûmet-i Cumhuriyyenin bugün hizmetlerinden istifade etmekte bulunduğu kıymetli memurlar ve hâkimlerimiz içinde, kimsenin hayretini mucip olmıyacağına eminim. Bununla beraber biraz daha izah-ı meram için müsaade buyurmanızı rica ederim. Beynelmilel umumi tarihin cereyanında Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini tasavvur buyurunuz. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk camiasına mal etmiş olan kuvvet ve kudret takriben aynı senelerde icad edilmiş olan matbaayı Türkiye’ye kabul için erbab-ı hukukun meş’um mukavemetini iktihama muktedir olamamıştır.

Köhne hukukun ve müntesiplerinin matbaanın memleketimize girmesine müsaade etmeleri için üçyüz sene müşahede ve tereddüt etmelerine ve leh ve aleyhte pek çok kuvvet ve kudret sarf etmelerine iztırar hasıl olmuştur.

Eski hukukun çok uzak ve çok eski ve kuvve-i ihyaiy’esi ma’dum bir devrini ve müntesiplerini intihap ettiğime zahip olmayınız. Eski hukukun ve onun müntesiplerinin yeni devre-i inkilabiyemizde bizzat bana ika ettikleri müşkülâttan misâl getirmeğe kalksam sizi tasdi etmek tehlikesine maruz kalırım. Fakat bilesiniz ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin âvani teşekkülünde ânın bugünkü mahiyet ve vaziyetini esasat-i hukukiyeye ve esasat-i ilmiyeye münafi addedenlerin başında meşhur hukukşinaslar bulunuyordu. Büyük Meclis’de  hâkimiyetin bilâkaydü şart millette olduğunu ifade eden kanunu teklif ettirdiğim zaman, bu esasın Kanun-i Esasi-i Osmaniye mugayeretinden dolayı muarız bulunanların başında yine eski ve fazilet-i ilmiyesi ile milleti iğfal eden maruf hukukşinaslar bulunuyordu.

Muhterem Efendiler!

Hattâ Cumhuriyet ilân olunduktan sonra vukua gelen feci bir hadiseyi de enzar-i intibahımız önünde canlandırmak isterim. En büyük mamuremizin bu memlekette belki Avrupa’da tahsil etmiş yüksek mütehassıslardan mürekkep Baro Heyeti, alenen hilafetçi olduğunu ilân eden ve ilân etmekle iftihar duyan birisini seçip kendisine reis intihap eylemiştir. Bu hâdise köhne hukuk erbabının Cumhuriyet zihniyetine karşı derunî ve hakiki olan vaziyet ve temayülünü ifadeye kâfi değil midir? Bütün bu hâdisat erbab-i inkilâbın en büyük fakat en sinsi hasm-ı canı, çürümüş hukuk ve onun bîderman müntesipleri olduğunu gösterir. Milletin hummalı inkılâp hamleleri esnasında sinmeğe mecbur kalan eski ahkâm-i kanuniye, eski erbab-i hukuk; erbab-i himmetin nüfuz ve âteşi yavaşlamağa başlar başlamaz derhal canlanarak inkılâp esaslarını ve onun samimî muakkiplerini ve onların aziz mefkurelerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski kanunların mevcudiyeti ve eski esasat-i hukukiyenin mer’iyeti ile ve eski zihniyetini derunî ve kalbi olarak muhafazada mütemerrit hâkimlerin ve avukatların mevcudiyetiyle müemmendir.

Bugünkü hukukî faaliyetlerimizin esbabını izah etmiş oluyorum ümidindeyim. Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasat-i hukukiyeyi temelinden kal’etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasat-i hukukiye ile elifbasından tahsile başlıyacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz. Bütün bu icraatta mesnedimiz milletin istidat ve kabiliyeti ve irade-i kat’iyesidir. Bu teşebbüslerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle beraber, bahsettiğim mahiyette anlamış olan güzide erbab-i hukukumuzdur. Hayat-i umumiyemizin yeni esasat-i hukukiyesi nazarî ve tatbikî sahada tecelli ve tahakkuk edinceye kadar geçecek zamanı temin eden bizzat Milletimiz ve onun inkılâbındaki yorulmaz ve yıpranmaz kuvvet olacaktır.

Talebe Efendiler,

Yeni Türk Hayat-i içtimaiyesinin bâni ve müeyyidi olmak iddiasiyle tahsile başlayan sizler; Cumhuriyet devrinin hakikî ülema-i hukuku olacaksınız. Bir an evvel yetişmenizi ve arzu-i milleti fiilen tatmine başlamanızı Millet sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlere terettüp eden vazifeyi hakkiyle ifa edeceklerine eminim.

Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiç bir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.

23 Şubat – Hukuk Takvimi

0
13 Şubat Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.
23 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
523 Bizans imparatoru I. Justinianus, Konstantinopolis’te Ayasofya’nın inşası emrini verdi.
1848 Ayaklanan Paris halkı gece silah dükkanlarını, karakolları bastı; sabah Postane, İstasyon ve Emniyet Müdürlüğü’nü ele geçirdi.
1848 Hukukçu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 6. Başkanı John Quincy Adams yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Temmuz 1767) Harvard College‘de Hukuk eğitimi aldı ve Dışişlerinde çalışmaya başladı. 26 yaşında orta elçi unvanı ile Hollanda’ya atandı. 1802 yılında ABD Senatosu’na seçildi. 6 yıl sonra Başkan James Madison’ın özel elçisi olarak Rusya’da görevlendirildi. 1825 yılında Başkan seçildi. Yollar, kanallar, köprüler, üniversiteler ve benzerlerinin inşasına ağırlık vererek Amerikan Sisteminin oluşmasında ve Federal yapının yerleşmesinde önemli çaba harcadı.
1855 Men-i İrtikap Kanunnamesi, rüşvetle mücadele etmek üzere 3 Şubat 1855 (15 Cemaziyelevvel 1271) tarihinde kabul edilmiştir. “Men-i irtikâba dâir cezanâme lâyihası”, Takvîm-i Vekâyi‘de yayınlanarak 23 Şubat 1855 (5 Cemaziyelâhır 1271) tarihli iradeyle yürürlüğe girmiştir
1868 Amerikalı sosyolog William Edward Burghardt Du Bois doğdu. (Ölümü: 27 Ağustos 1963)  1638-1870 yılları arasında Doktora tezinde ABD’ye Yönelik Afrikalı Köle Ticaretinin Yasaklanması konusunu işledi. 20. yüzyılın ilk yarısında ABD’de Siyah protesto hareketinin en önemli önderi oldu. 1909’da Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği’nin (NAACP) oluşturulmasına katkıda bulundu.
1870 Mississippi, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç Savaşın ardından 23 Şubat 1870 tarihinde yeniden birliğe döndü.
1891 Litvanyalı hukukçu, diplomat, yazar ve tarihçi Petras Klimas doğdu. (Ölümü: 16 Ocak 1969) 
1897 İsrailli hukukçu ve politikacı Mordechai Namir doğdu. (Ölümü: 23 Şubat 1897) Odessa Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1924 yılında Siyonizm için yaptığı çalışmaları ile ilgili olarak, Sovyet makamları tarafından tutuklandı. Daha sonra Birleşik Krallık Filistin Mandası’nda Davar gazetesinde çalıştı. 1926 yılından 1930 yılına kadar Ahdut HaAvoda partisinde sekreter oldu. 1929-1935 yılları arasında Histadrut‘da istatistik departmanı müdürü olarak görev yaptı. 1949 ve 1950 yılları arasında Doğu Avrupa ve Moskova‘da bir diplomatik misyon oldu. 1950 yılından 1956 yılına kadar Histadrut genel sekreteri olarak görev yaptı. 1956 yılından 1959 yılına kadar Çalışma Bakanı oldu.
1898 Émile Zola, Fransız Hükûmetini anti-semitist tutumundan dolayı eleştirdiği için hapse girdi.
1893 Rudolf Diesel, dizel motorun patentini aldı.
1902 Küba, Guantanamo Körfezini ABD’ye kiraladı.
1904 ABD 10 milyon dolar karşılığında Panama Kanalı bölgesinin kontrolünü aldı.
1918 Kırım Halk Cumhuriyeti Başkanı, avukat, şair ve yazar  Numan Çelebicihan idam edildi. (1885 – 23 Şubat 1918) 9 Aralık 1917 tarihinde kurulan kısa ömürlü Kırım Halk Cumhuriyeti’nin ilk başkanıdır. Kırım Tatarlarının ulusal marşı Ant Etkenmen’in şairidir. Ocak 1918’de Bolşevik güçlerinin Kırım’ı ele geçirmesinin ardından tutuklandı ve idam edildi. Cesedi de Karadeniz’e atıldı. Bugün, sembolik mezarı; Gözleve şehrinin Eskisaray Camii’sinde, babası Abdülkerim Çelebi ve dedesi Ali İbrahim Çelebi’nin yanında bulunmaktadır.Numan Çelebicihan
1919 İtalya’da Benito Mussolini Faşist Parti’yi kurdu.
1921 T.B.M.M. Hükümeti, Ardahan, Artvin ve Batum’un boşaltılması için Gürcistan’a ültimatom verdi.
1921 Sevr Antlaşmasının değiştirilmesi için Londra’da toplanan konferans (23 Şubat-12 Mart), bir anlaşmaya varılamadan dağıldı.
1923 Yunan hukukçu, yüksek mahkeme başkanı ve siyasetçi Ioannis Grivas dünyaya geldi. 1923 yılında Lokris Bölgesi’nin Kato Titorea kentinde doğdu. Atina kentinde hukuk öğrenimi gördü ve 1954 yılında hakim olarak işe başladı. 1979 yılında Yunanistan Yüksek Mahkemesi üyeliğine atandı. Grivas, 1986 yılında bu mahkemenin başkan yardımcılığını; 1989 yılında ise başkanlığını üstlendi.1989 yılında kısa bir dönem Yunanistan Başbakanı olarak görev aldı. 27 kasım 2016‘da, 93 yaşında iken  hayata veda etti
1924

Danimarkalı savaş suçlusu Grethe Bartram doğdu. (Maren Margrethe Thomsen, 23 Şubat 1924 – 31 Ocak 2017)

1925 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi kuruluşu 1925 yılında Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in girişimi ile gerçekleştirildi, 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, yargıç azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koyuldu, 23 Şubat 1925 günü Bütçe Kanunu Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra Hukuk Mektebinin açılması kabul edildi.
1930 NSDAP ve SA üyesi Horst Ludwig Wessel doğdu. (Ölümü: 23 Şubat 1930) 1926 yılında Friedrich Wilhelm Üniversitesi Unter den Linden Hukuk Fakültesi’nde okurken Ekim 1929’da  kendisini tam zamanlı olarak Nazi hareketine adamak için üniversiteden ayrıldı. ‘Adolf Hitler’in prensipleri artık benimdir. Terör sadece karşı terörle yok edilebilir Komünistlerin ulaştığı yerler inç inç fethedilmelidir’ diyerek komünist karargahlarına baskınlar yapmaya başladı. Ölümünden sonra Joseph Goebbels’in girişimleriyle nasyonal sosyalist hareket tarafından kahraman ilan edildi.
1940 Siyasetçi, Kamer Genç doğdu. (Ölümü: 22 Ocak 2016) 1966 yılında girdiği Danıştay sınavını kazandı. Danıştay tetkik hakimliği ve Danıştay savcılığı görevlerini yaptı. 1981 yılında Tunceli’den Danışma Meclisi Üyeliği’ne ve Başkanlık Divanı kâtip üyeliğine seçildi. 1983-1987’de mali müşavirlik yaptı. Ardından 4 dönem milletvekili seçildi. 1993’ten 1995’e kadar, 1996’dan 1999’a kadar ve 2001-2002 arası TBMM Başkanvekilliği yaptı.
1944 Çeçen-İnguş Sürgünü: Çeçen-İnguş Sürgünü, Josef Stalin’in emriyle Sovyet hükûmetinin aldığı bir karara dayanarak 23 Şubat 1944’te başlatılan, Çeçen ve İnguş nüfusunun topluca Orta Asya’ya ve Sibirya’ya zorla gönderilmesini ifade eder. Bu sürgün sırasında ve sonrasındaki ağır koşullar nedeniyle nüfusun çok önemli bir kısmı hayatını kaybetmiştir. Bazı çalışmalar doğrudan sayı verip 123 bin insanın öldüğünü yazmaktadır. 
1945 Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması imzalandı. Sözleşmeye, Hasan Saka ile Laurence Adolph Steinhardt imza koydu.Türkiye Cumhuriyeti, Japonya ile diplomatik ilişkilerini 3 Ocak 1945’te kesmişti. Yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlere yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılacağının kararlaştırılması üzerine, 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. Türkiye Cumhuriyeti, Japonya ile diplomatik ilişkilerini 3 Ocak 1945’te kesmişti. Yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlere yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılacağının kararlaştırılması üzerine, 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. 
1947 Uluslararası Standardizasyon Organizasyonu (ISO) kuruldu.
1948 Mustafa Taylan Özgür doğdu. (Ölümü: 23 Eylül 1969) 1968 öğrenci hareketi liderleri arasında yer aldı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurucularındandı. 68 Kuşağı’nın faili meçhul cinayete kurban gitmiş ilk isim oldu ve katilleri hâlâ yakalanamadı.
1951 Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylü sorgulanmadan kurşuna dizildi. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra yapılan yargılamada Orgeneral Mustafa Muğlalı insanların kurşuna dizilme emrini bizzat verdiğini açıkladı.
1955 Hukukçu, yazar ve tarihçi Edgar Jean Faure, ikinci kez Fransa Başbakanı oldu. (18 Ağustos 1908 – 30 Mart 1988)
1956 Devlet memur ve müstahdemlerine her sene 3 maaş olarak ödenmekte olan ikramiyelerin sayısı 5’e çıkarıldı. Emekli ve dul ikramiyeleri de birden ikiye çıkarıldı.
1960 Şair Necip Fazıl Kısakürek 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezası aldı.
1963 23 Şubat 1963: Genel af ilan edildi.Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
1963 23 Şubat 1963: Genel af ilan edildi.
1966 Suriye’de askeri darbe oldu, hükümet devrildi.
1973 Sağlık Şûrası yapıldı. Doktorların çoğunluğu kürtaja evet dedi ve ücretsiz kürtaj yapılmasını talep etti.
1973 Tayfun Akgüner, 23 Şubat 1973 ile 1 Temmuz 1975 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Asistanı olarak çalıştı.
1974 CHP-MSP koalisyonunun Adalet Bakanı Şevket Kazan açıklama yaptı: “Af Yasası ile cezaevlerinden tahliyeleri öncesinde görevlendireceğimiz vaizlerimiz mahkumlara bundan sonraki hayatları için nasihatlarda bulunacak.”
1975 İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tekstil işkolunda uygulanacak lokavt ve grevleri yasakladı. ODTÜ Akademik Konseyi adına Prof.Cahit Arf’ın yaptığı açıklamada Rektör Hasan Tan’ın “yanıltıcı söylemleri” kınandı.
1977 Yeni atanan ODTÜ Rektörü Hasan Tan bir bildiri yayınlayarak üniversiteyi ve yurtları 15 gün süreyle kapattı.
1978 Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Alaattin Orhan, Mehmet Genç, Osman Z. Yüksel, Mehmet Öztoprak, Necmiye Aba, Alaattin Sevim, Cengiz Kuşçuoğlu tarafından kuruldu.
1980 Ayetullah Humeyni, ABD Elçiliği’ndeki rehinelerin akıbetine, İran Parlamentosu’nun karar vereceğini belirtti.
1981 İspanya’da darbe girişimi oldu. Yarbay Tejero parlamentoyu bastı, parlamenterleri 18 saat rehin tuttu.
1982 İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından, 23 Şubat 1982 tarihinde, Barış Derneği’nin 44 yöneticisi hakkında, tutuklama kararı verildi. Orhan Adli ApaydınMahmut Dikerdem, Reha İsvan, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoglu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Gencay Saylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Bas, Nedim Tarhan, Mustafa Gazalci, İsmail Hakkı Öztorun, Nurettin Yılmaz, Kemal Anadol ve Melih Tümer tutuklanarak cezaevine konuldu.
1982 Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve 33 arkadaşı hakkında dava açıldı. Savcı Necmettin Erbakan için 36 yıl hapis istedi. Dava 1983 yılında sona erdi. Necmettin Erbakan laikliğe aykırı hareketten 4 yıl hapis, 1 yıl 4 ay sürgün cezası aldı.
1991 Tayland’da general Sunthorn Kongsompong, kansız bir darbe ile Başbakan Chatichai Choonhavan’ı görevden alarak yönetimi ele geçirdi.
1991 Ankara Birlik Tiyatrosu’nca sergilenen Erol Toy’un “Pir Sultan” adlı oyunu Ankara Valiliği’nce yasaklandı.
1991 TAYAD’ın kapatılmasına karşı yöneticilerin açlık grevine destek için 17 avukat HEP Eminönü İlçe’de 1 günlük açlık grevi yaptı.
1994
  • Önceki gün ortadan kaybolan Elazığ İHD Başkan’ı Av. Metin Can ile doktor Hasan Kaya’dan haber alınamadı. Gözaltına alındıkları anlaşıldı ve bir hafta sonra, işkence edilmiş bedenleri Elazığ-Tunceli yolu üzerindeki Dinar Köprüsü altında 27 Şubat günü 1993 günü bulundu.
  • Şırnak bağımsız milletvekili Mahmut Alınak, Meclis’e sunduğu 50’ye yakın yasa teklifinden bir sonuç alamadığını söyleyerek süresiz açlık grevine başladı.
1996 Otoyol Katili olarak bilinen ve 21 kişiyi öldürdüğü tahmin edilen seri katil William Bonin, 23 Şubat 1996’da Kaliforniya’da zehirli iğne ile infaz edildi. (8 Ocak 1947 – 23 Şubat 1996) Bonin, 5 Ocak 1982’de, 10 genç erkeğe tecavüz etmek ve öldürmek suçundan idam cezasına mahkûm edilmişti.
1998 Anayasa Mahkemesinin Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. Fazilet Partisi (FP) kuruldu.
1998
  • İstanbul Üniversitesi rektörlüğü; sakallı, baş örtülü ve kimliksiz öğrencilerin yerleşke ve binalara girişini yasakladı.
  • Usame bin Ladin bir fetva yayımlayarak bütün Yahudi ve haçlılara karşı cihat ilan etti.
2000 Avrupa Parlamentosu ve Konseyi, Türkiye’yi kınayan bir açıklama yaptı: “Seçilmiş temsilcilerin tutuklanması kabul edilemez”.
2001
  • Taliban’ın kontrolündeki Afganistan’da, fuhuşla suçlanan iki kadın, bin kişinin toplandığı Kandehar stadında asıldı. Zinadan suçlu bulunan iki kadınla 10 erkek de kamçılandı.
  • Anayasa Mahkemesi kadınların 58, erkeklerin 60 yaşında emekli olmalarını öngören ve çalışanların “mezarda emeklilik” diye niteledikleri düzenlemeye onay verdi. Emeklilikte kademeli geçişi ise iptal etti.
2003 Pentagon’un Savunma Danışmanı “Karanlıklar Prensi” Richard Perle, Irak’tan sonra sıranın Suriye’ye geleceğini söyleyerek “Umarım Beşir Esad reform yapmayı düşünür” dedi.
2004 Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda Batı şeria’daki Filistin yerleşimlerini ikiye bölen güvenlik duvarının yargılanmasına başlandı. İsrail duruşmalara katılmıyor. Filistin sorunu 1948’den beri ilk defa uluslararası alanda dava konusu oldu.
2005
  • Karikatürcüler Derneği, Başbakan Erdoğan’ın “kedili karikatür” nedeniyle Musa Kart’a karşı açtığı davada Kart’ın 5 bin TL tazminat cezasına çarptırılmasını kınadı. Karikatürü yayınlayan Eskişehir’deki Sakarya Gazetesi’ne açılan tazminat davası ise reddedilmişti.
  • MERNİS-Kimlik Paylaşımı Sistemi Projesi, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törenle uygulanmaya başlandı.
2006
  • El-Arabiya televizyonunun kadın muhabiri Etvar Behcet, Iraklı kameraman Adnan Abdullah ve teknik eleman Halid Muhsin Samarra yakınında öldürüldü. Irak’ta 2003’ten beri öldürülen gazeteci sayısı 82’ye çıktı.
  • Necmettin Erbakan’ın “kayıp trilyon” davasından aldığı iki yıl dört aylık hapis cezasını evinde çekmesini sağlayan yasa,TBMM’de 69’a karşı 229 oyla kabul edildi.
2011 İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edilerek 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açılmış ve 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Ek İhtiyari Protokol’ü 14 Eylül 2005 tarihinde imzalamış, Protokol’ün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair 23 Şubat 2011 tarih ve 6167 sayılı Kanun kabul edilmiş 15 Haziran 2011 tarih ve 2011/1962 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır.
2017 Bosna Hersek, Sırbistan’a karşı yeniden soykırım davasının açılması için Hollanda’nın Lahey şehrindeki Uluslararası Adalet Divanına resmi başvuruda bulundu.
2023
  • İsviçreli siyasetçi ve hukukçu François Couchepin yaşamını yitirdi. (19 Ocak 1935, Martigny – 23 Şubat 2023, Lozan) 1991 ile 1999 yılları arasında İsviçre Şansölyesi olarak görev yapmıştır.
  • Amerikalı siyasetçi ve hukukçu Anthony Scully Earl yaşamını yitirdi. (12 Nisan 1936 – 23 Şubat 2023),
2025 İstanbul Barosu Yönetim Kurulu hakkında soruşturma başlatılması ve görevden alınmaları için davaname hazırlanması üzerine Olağanüstü Genel Kurul toplandı. Toplantıda çoğunluk avukat gruplarının ittifakı ile bir bildiri yayımlandı. Toplantıya, İstanbul Barosu seçim grupları liderleri, Türkiye ve Avrupa’dan baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri, TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ile YK üyeleri de katıldı. 
2026
  • Gazeteci Alican tutuklu bulunduğu Metris Cezaevi’nden Silivri’deki Marmara 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi.
  • CHP’nin kurultay davasında Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi, ara kararını açıkladı. Mahkeme, dosyanın İBB davası dosyasıyla birleştirilmesi için İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne müzekkere yazılmasına, birleştirme yönünde görüş gelirse duruşma yapılmaksızın birleştirme kararının verilmesine  karar verdi.
  • İBB soruşturması kapsamında gözaltına alındıktan sonra adli kontrolle serbest bırakılan gazeteciler Yavuz Oğhan, Şaban Sevinç ve Ruşen Çakır’ın yurtdışına çıkış yasağı kaldırıldı.

  • Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Suriye’de kapatılan El Hol kampı ve cezaevlerinden Irak’a transfer edilen terör örgütü IŞİD şüphelileri arasında bulunan Türk vatandaşlarının geri alınması konusunda Türkiye ile anlaşmaya varıldığını açıkladı.

  • Avrupa Komisyonu, ABD’nin yeni gümrük tarifeleri açıklamasının ardından Washington’a geçen yıl varılan AB-ABD ticaret anlaşmasına bağlı kalma çağrısı yaptı. Komisyon, öngörülemez tarifelerin transatlantik ticareti olumsuz etkilediğini vurguladı.

Refah Partisi Kapatma Kararı

0

Refah Partisi Kapatma Kararı, laiklik karşıtı eylemler içinde olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiştir. Karar, 9 Ocak 1998 tarihinde verilmiş, gerekçeli karar Resmi Gazetede 22 Şubat 1998 tarihinde yayımlanmıştır.

Kapatma kararı ile birlikte genel başkan Necmettin Erbakan ile birlikte Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan ve Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal ile kapatma kararından önce partiden ayrılan Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in milletvekilliğinin düşürülmesine karar verilmiştir. Üyelikleri düşürülen altı milletvekilinin yanında Kayseri Belediye Başkanı hakkında da ayrıca beş yıl süreyle siyaset yasağı getirilmiştir.

Yargılama Aşaması

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Mayıs 1997 tarihinde, “Anayasanın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin anlaşıldığı” iddiasıyla o dönem yürürlükte olan ve “temelli kapatılmanın ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde” hükmünü içeren, Anayasa‘nın 69 inci maddesinin 6 ncı fıkrası uyarınca partinin temelli kapatılmasını talep etmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından hazırlanan iddianamede ayrıca Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasında belirtilen “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, … demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz...” hükmünü de ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesi, Başsavcılık tarafından kendisine 21 Mayıs 1997 tarihinde ulaştırılan kapatma iddianamesini 23 Mayıs’ta Refah Partisi Genel Merkezine tebliğ etmiş, partinin ön savunmasını vermesi için 24 Haziran 1997 tarihine kadar süre vermiş; parti ön savunmayı yapmak üzere ek süre istemiş, mahkeme ek süre vermiş, savunma 4 Ağustos 1997 tarihinde mahkemeye sunulmuştur.

Kapatma davasında esas hakkındaki savunma için verilen ek süreye uygun olarak 6 Ekim 1997 tarihinde savunma yapılmış, yargılama 11 Kasım 1997 günü başlamıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş iddianameyi mahkeme üyelerine okumuş, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan talep etmiş olduğu 7 günlük ek sürenin arından üç gün boyunca 11 saat süren sözlü savunma yapmıştır. İddianamenin ve yapılan sözlü savunmaların deşifresinin yapılıp taraflara iletilmesinden sonra Anayasa Mahkemesi Raportörü Yusuf Öztürk 450 sayfalık raporunu hazırlayarak sunmuş,  8 ay süren dava sonunda mahkeme kararını 16.01.1998 günü açıklamıştır. Kapatma kararının temel gerekçesi Parti’nin laik cumhuriyet karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesi olarak gösterilmiş, Anayasa Mahkemesi, devleti çoğulculuğun nihai koruyucusu olarak nitelendirmiştir. Kapatma kararının ardından konuyla ilgili çok sayıda makale ve kitap yazılmıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı:1997/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:1998/1

Karar Günü:16.1.1998

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Refah Partisi

DAVANIN KONUSU : Refah Partisi’nin lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savıyla kapatılması istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1997 günlü, SP.13-Hz.l997/109 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

‘Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanununun parti kapatılmasına neden olacak pekçok hükmünü ihlal etmekle birlikte, 23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasanın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir.

‘Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tesbit edilmesi halinde karar verilir.’

Anılan fıkrada yazılı Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında ise; ‘Siyasî Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz. Suç işlenmesini teşvik edemez.’ hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 11 inci maddesi ‘Anayasa hükümleri yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.’ hükmünü, 138. maddesi de ‘Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler’ kuralını içermektedir.

Anayasanın 11 ve 138. maddeleri karşısında mahkemelerin hüküm verirlerken Anayasa hükümlerini dikkate almak zorunda oldukları bir gerçekliktir. Ancak aynı konuda farklı biçimde düzenlenmiş yasa ve Anayasa kuralları varsa ne olacaktır’

Bilindiği gibi Anayasadaki yasaklar somut ve soyut olmak üzere gruplandırılmaktadır. Soyut yasaklar ya da yasaklamalar, içerikleri tam olarak belirlenmemiş olanlardır. Yasama organı bunları somutlaştırmak ve Anayasa buyruğunu yerine getirmek zorundadır, yoksa görevini savsaklamış olur. Soyut yasaklar yasama organınca somutlaştırılmadıkça idare ve yargı tarafından doğrudan uygulanmazlar. Anayasada yazılı açık ve net yasaklamalar ise, kendiliklerinden ve doğrudan doğruya uygulanabilir. (Prof. Dr. Bülent Tanör, Türkiyenin İnsan Hakları Sorunu, s.261-262; Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları, 1992, 53-54; Prof. Dr. Zafer Gören, Başsavcılığımıza yazdığı görüş bildirme yazısı).

Anayasa Mahkememiz, 1963 yılında verdiği iki kararda, Anayasanın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden yürürlükten kaldırmasının mümkün olamayacağı belirtilmişse de; o tarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasının geçici 9 uncu maddesinde Anayasa Mahkemesinin göreve başladığı tarihte yürürlükte olan kanunlar hakkında iptal davası açılması gerektiği hükme bağlandığından, Anayasa Mahkememizin aksine bir karar vermesi olanaksızdı. Buna rağmen, 1963 yılından sonra verdiği birçok karara göre (3.6.1976 gün ve 13/31; 3.7.1964 gün ve 22/54; 13.1.1966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.1983 gün ve 8/3; 3.6.1976 gün ve l3/31; 17.8.1971 gün ve 41/67 sayılı kararlar) Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımmen ilga edebilmelidir.

Aslında 1982 Anayasasının 177 nci maddesindeki ‘mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11 inci maddesi gereğince uygulanır.’ Açık hükmü karşısında Anayasa Mahkemesinin değindiğimiz kararlarına tarihi bir değer atfedilebilir.

Danıştay’a göre ‘Anayasanın temel hukuk kuralları dışında bir konuyu ayrıntılarıyla düzenlemesi ve bu hüküm daha önceki kanunlarda bulunup, aynı konuyu düzenleyen hükümlere aykırı olması halinde, konuyu yeniden düzenleyen Anayasa hükümlerinin uygulanması tabiidir.’-12.2.1970 gün ve 2/1 sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararı-,

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de ‘özel kanunun düzenlediği bir konunun, Anayasa’nın bir hükmüyle açıkça düzenlenmiş olması halinde zımni ilga bulunduğu, doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği belirtilmiştir. (15.1.1962 gün ve 1/2 sayılı Ceza Genel Kurulu Kararı)

23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasa’nın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 ve 68 nci maddesinde, Siyasî Partiler Kanunu’nda yürürlüğe girmesinden sonra değişiklik yapılmıştır. Bir Siyasî partinin hangi eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde temelli kapatılmasına karar verileceği, Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında açık, net ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde belirtilmiştir.

0 halde, bir Siyasî partinin lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediği, Siyasî Partiler Kanununun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.

Siyasî Partiler Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılsa, Anayasamız doğrudan uygulanarak bir Siyasî parti kapatılmayacak mıdır’ Elbette kapatılabilecektir ve bu konuda doktrinde oybirliği vardır.

Özel yasa olan Siyasî Partiler Kanunu yürürlükte olduğu sürece, açık ve net olan Anayasa hükümleri dahi uygulanamaz. Kaldırılsa uygulanabilir demek de mümkün değildir. Çünkü Anayasa hükümlerinden hiçbiri ‘yedeknorm’ niteliğinde değildir ve normlar hiyerarşisinde en üst mevkidedir.

Bütün bu nedenlerle Başsavcılığımız, lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği için Refah Partisi hakkındaki kapatma istemini, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına dayanarak yapmıştır.

Anayasamıza Göre Lâiklik:

1982 Anayasası’nın 1 inci maddesinde, devlet şeklini ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.’ diyerek belirtmiş ve 2 nci maddede de Cumhuriyetin niteliklerini saymıştır. Bu maddeye göre;

‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’ Değiştirilemeyecek hükümleri düzenleyen 4. madde, 2. maddedeki cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmez ve değiştirilmesinin teklif edilmez olduğunu hükme bağlamıştır. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan lâiklik ilkesinin değiştirilemeyeceği açıkça ortaya konmuş, güvence altına alınmıştır.

1982 Anayasası’nın ‘Başlangıç’ kısmında yer alan; ‘Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün, tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı…’

Şeklinde bu ifade ile ‘Lâiklik ilkesi’nin açık ve kesin surette ortaya konulduğunu görmekteyiz. Ayrıca;

‘Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve 0 nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusundadır…’

Sözleri ile de Atatürk ilkelerinin benimsenmesi sonucu zımnen ‘Lâiklik ilkesinin’ Anayasa’ya yön veren ilkeler arasında bulunduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa’nın 176. maddesine göre, Başlangıç kısmı, Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirtir ve Anayasa metnine dahildir. Aynı maddenin gerekçesinde de Başlangıç kısmının Anayasa’nın diğer hükümleri ile eşdeğer olduğu ifade edilmiştir.

Batı sözlükleri, lâikliği genel olarak ‘din ve ruhbanlıkla ilgisi olmayan’ diye tanımlarlar- Yrd. Doç. Dr. Bihterin (Vural) Dinçkol, 1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında lâiklik-,

Aslında lâiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır. Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır. -Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve lâiklik, s. 25-,

Lâiklik ilkesi ile dinin Siyasî ve hukuki bir güç olması engellenir.

Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar – Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, s.60-,

‘Demokrasi herşeyden önce lâikliğe dayanır. Gerçek demokrasiler lâik olanlardır. Zira demokrasinin iki önemli unsuru özgürlük ve eşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi ancak, dini zorlamaların olmadığı lâik toplumlarda mümkündür.

Anayasa Mahkememizin 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı kararında lâiklik ilkesinin şu unsurları kapsadığı belirtilmiştir:

‘a- Dinin devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esasını benimseme,

b- Dinin, bireylerin manevi hayatına ilişkin olan dini inanç bölümünde aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dini Anayasa inancası altına alma,

c- Dinin, bireyin manevi hayatını aşarak, toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla, sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklama,

ç- Devlete, kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanıma niteliklerinden oluşmuş bir ilkedir’.

Anayasa Mahkememizin 25.10.1983 gün ve 2/2 sayılı kararında, Türkiye’deki lâiklik anlayışının batıdaki Hıristiyan ülkelerinden farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğu belirtilmiş ayrıca sosyalist ülkelerin lâiklik anlayışı ile de benzerlik taşımadığı vurgulanmıştır. Hıristiyan ve İslam dini inanç ve gereklerinin farklılığına değinildikten sonra kararda şöyle denilmiştir;

‘Dini ve din anlayışı farklı olan bir ülkenin lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.

…Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında lâiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla lâiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir.’

Davamıza Dayanak Yaptığımız Deliller:

1- 3511 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen ek m.16 hükmü şu şekilde idi:

‘Yükseköğretim Kurumlarında, dersane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılması serbesttir.’

Bu hükmün iptalinin istenmesi üzerine, Anayasa Mahkememiz sorunu ‘bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı’ şeklinde saptadığı 7.3.1989 gün ve 1/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerinin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceği vurgulandıktan sonra:

‘Tevhidi Tedrisat Kanunu gereğince dinsel eğitimin bile lâik devlet anlayışına göre yapılması gerekir.

…Birlikte çalışmalar yapanların kardeşlikleri, arkadaşlıkları, dayanışmaları yarınları için bile gerekli iken, onları dinsel gereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu bir işaretle belli etmek, onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle çatışmalara yol açar.

…Dersliklerde ve ilgili yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilenden uzak kalınması zorunluluğu nedeniyle yükseköğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri lâik bilim ortamıyla bağdaştırılamaz.

…Lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz.

…Belli biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü, istediğine inanma hakkıdır. Lâiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak, dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleriyle sınırlı olduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir.

…Yükseköğretim kurumlarında dinsel giyim esaslarını içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış devlet düzenine, giyim nedeniyle dinsel bir elatmada bulunmaktadır.

…Sözkonusu yasa hükmü, Anayasa’nın 174. maddesinde de yazılı Devrim yasalarına da aykırıdır.’

gerekçesiyle, Anayasa’ya aykırı olduğundan iptaline karar verilmiştir.

Anayasamızın 138/son maddesi hükmüne göre ‘ Yasama ve yürütme organları ile idare; mahkeme kararlarına uymak zorundadırlar; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez’.

Okullarda öğrencilerin dinsel kuralların emrettiği biçimde takılan başörtüsü ile bulunmalarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu kesinleşmiş yüksek mahkeme kararıyla belgelenmesine rağmen, Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda ve hatta Devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişler, hatta genel başkan Erbakan ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ bir seçim konuşmasında ileri sürebilmiştir.

‘Başörtüsü’ konusunda yapılan eylemlerin yaygınlığı, bu hususta parti üyelerince ve yöneticilerince binlerce konuşma yapıldığının dikkatli televizyon izleyicilerince dahi açıklıkla saptanması karşısında; bu partinin yalnız bu konudaki eylemleri, söz ve davranışları bile lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini kabule yeterlidir.

2- 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Başkanlığı’nda siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları 3. toplantıda Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan;

(‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli, bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir| hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’… Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır) diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunmuştur.(Ek 1)

3- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Gurubunda yaptığı konuşmada:

(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda birşeye karar vermesi lazım Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.

4- Yine Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.1.1991 günü Sivas’ın Sıcak-Çermik ilçesinde Refah Partisi’nin Eğitim Seminerinde yaptığı, çeşitli basın organlarında yayınlanan, hatta Deniz Kuvvetleri Komutanımız Güven Erkaya tarafından 28.2.1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında okunduğu pekçok gazete haberine göre sayın Erbakan’ın sezsizce dinlemekle yetindiği iddia edilen konuşmada (Ek 2);

(…sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz… Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok. Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin… Bu parti islami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın’ Bu orduda asker olmaya mecbursun… Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur’anı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahcı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz… Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor Neden’ Çünkü Refah demek Kur’an nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir.) demiştir.

5- Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.

6- Refah Partisi üyesi olup, lâiklik ilkesine aykırı söz ve eylemleri tesbit edilen pekçok kişi var. Bunlardan önemli görevler yüklenmiş olan ve konuşmaları video, kaset ve doğruluğundan kuşku duyulamayacak tutanaklarla tesbit edilen kişilerin konuşmalarından bazı bölümleri değerlendirmenize sunuyoruz.

A- Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,

(Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.

Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul’da yaptığı konuşmada;

(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız…Bugün Kur’anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin % 39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış… Kur’an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allah’ın kelimesinin yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihad derler. Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak. . Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır… bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüzliranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir… Allah’ın size soracağı soru şöyle; küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz… Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… Kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaatı silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü, hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…) demiştir.

Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra, 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle diyor.

(Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… insanlara din dersi yetmez. Birde ahiret hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakan’ından Cumhurbaşkanı’na kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım… Samsunspor’un taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu koruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır.) demiştir.

B- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale’de yaptığı konuşmada;

(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler. Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ Orada %81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, % 81’lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz.) demiştir.

Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof. Dr. Bahri Öztürk. 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda.

(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse ‘gebertileceklerine’ kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin ‘bütün hesapları biz soracağız. İstiklal Mahkemelerinin hesabını da biz soracağız. İskilipli Atıf Hoca’nın hesabını da biz soracağız gibi faildeki amacı ortaya koyan ifadelere sıklıkla yer verilmektedir. Sanığın eylemi TCK.nun 312/2. maddesine göre ‘suç işlemeye dolaylı tahrik’ suçunu oluşturur.) denilmektedir.

Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir. Söz konusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılana kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. savcısı Sinan Esen’e verdikleri ifadelerde ‘üzerinde (Saltanat ve Emperyalizm) yazılı bu kasetin kendilerine Refah Partisi Genel Merkezi tarafından gönderildiğini’ açıklıkla belirtmişlerdir.

C- Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal-D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:

(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise, kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisi’dir)

D- 24.11.1996 günlü Kanal-D’de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, görüntülü bant çözümünden açıkça anlaşıldığı gibi;

(Asker kalkmış diyor ki, PKK.lı olmanıza müsade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır.) demiştir.

E- Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;

(Hakim güçler ‘ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız.’ diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. inancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiş, orada bulunan Refah Partisi Kayseri Milletvekili Memduh Büyükkılıç: (Başkanımız duygularımıza tercüman oldu.) demiştir.

F- 8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulusinde;

(Refah Partisi iktidarında İmam-Hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile baş edemedi. Altı milyon islamcıyla nasıl baş edecek. Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum.) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmıştır.

G- Refah Partili Sincan Belediye Başkanı, Sincan’da düzenlediği Kudüs Gecesinde salona İslami Terörist örgüt Liderlerinin büyükboy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza ‘şeriat enjekte edeceğini’ söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendisini ziyaret etmiştir.

7- İddianamemizin (6) numaralı bölümde açıklanan konuşmalar, defalarca görüntülü olarak televizyonlarımızda gösterilmesine, gazetelerimizde defalarca yer almasına rağmen, bu konuşmaları yapanlar hakkında Refah Partisi’nce hiçbir disiplin işlemi yapılmamış olması, bu konuşmaların Refah Partisi yöneticilerince de benimsendiğinin, hatta teşvik edildiğinin en açık delilidir.

8- Din eğitiminin, lâik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğu, en gelişmiş demokratik ülkelerde bile kavranmış; her demokratik devlet, bazan Anayasa ve yasalarına hüküm koyarak, bazan da sadece Yüksek Mahkeme İçtihatlarıyla ‘din eğitimini’ daima denetim altında bulundurmuştur. Zira ‘din adamı’ ihtiyacını karşılamak için açılan okullar dışında, milyonlarca çocuğunun din eğitimi görerek ve düşünce yapısının bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devlet, lâik devlet olarak nitelendirilemez.

Bazı örnekler vermek gerekirse; (örnekler için bakınız ‘1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Lâiklik’. Yrd. Doç. Dr. Bihterin Dinçkol, Kazancı Yayınları, 1992. s. 123-128):

A.B.D’de Anayasa’nın Ek 1. maddesi gereğince, din eğitimi devletçe desteklenmemektedir: Yani A.B.D’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır. A.B.D.’de resmi devlet okullarında öğretmenlerin dini kisve taşımaları yasak edilmiştir.

Ennel V.Vikale davasında (1962) Ameriken Federal Yüksek Mahkemesi devlet okullarında dua okutulmasını Amerikan Anayasası’na aykırı görmüştür.

1948 yılında görülen Me Collom Board Of Education davasına konu olan olayda, kamu okulların da serbest saatlerde, dini ders öğretmenlerinin ücretsiz olarak ve velilerinden izin de alarak boş odalarda ders vermelerine ilişkin olarak Yüksek Mahkeme, vergiler ile desteklenen devlet okul binalarının, dini doktirinleri yaymak için kullanıldıkları dolayısıyla Evorson prensibinin ihlali olduğu görüşünden hareketle Anayasa’ya aykırılık yargısına varmıştır.

Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi 1943 tarihli West Virginia V.Barnette davasında da ‘Anayasal takım yıldızı içinde eğer bir sabit yıldız varsa o da, hiçbir resmi makamın, politikada, milliyetçilikte, dinde ya da düşünce ile ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olacağını buyurma yetkisine sahip olmadığıdır.’ şeklinde kararını açıklamıştır. Böylece devletin dini konularda da insanların inançlarına etkide bulunamayacağı görüşü ortaya konulmuştur.

İsviçre Anayasası’nın 49. maddesine göre, hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.

Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası’nın 7. maddesine göre ‘Din dersi devletin denetim hakkına halel gelmeyecek şekilde yapılmalıdır.’ Almanya’da ayrıca çocukların din dersine katılıp katılmamaları velilerin isteğine tabi tutulmuştur.

İngiltere’de Eğitim Yasası (Educational Act) ‘dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz.’ hükmünü taşımaktadır.

Okulların lâikleştirilmesi, Fransa’da 19. Yüzyılın sonlarında gerçekleştirilmiştir ve bunun sonucunda devlet okullarında din öğretimi kaldırılmıştır. Encychopedia Britannica, Volüma 6, 15 th edition, s.418-.

Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası’nın 174. maddesinde ‘Dinsel topluluklar, sadece din adamlarının yetiştirilmesi için din okulları açabilir’ hükmü ile, dinsel eğitimin sınırlarını çizmiştir- Yaşar Gürbüz. Anayasalar, 1981. s.319-.

3.3.1340 gün ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 3. maddesinde ‘Maarif Vekaleti Yüksek diniyat mütahassısları yetiştirmek üzere Darülfünunda bir ilahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetiştirmesi için ayrı mektepler küşat edecektir’.

Anayasamızın 174. maddesinde sayılan ve ‘Anayasaya aykırı olduğu şekilde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı’ vurgulandıktan sonra İnkılâp Kanunlarının en başında yazılı olduğuna göre, Tevhidi Tedrisat Kanunu Anayasa hükmü haline gelmiştir.

0 halde, 1) Gereğinin fazla ilahiyat fakültesi açılması, 2) İmam-Hatiplik gibi din görevi görecek memurların yetişmesini sağlayacak adedi geçecek şekilde, başka bir anlatımla milyonlarca çocuğumuzu dini eğitime tabi kılacak şekilde İmam-Hatip okulları açılması açıkça Anayasaya ve eğitimde lâiklik ilkesine aykırıdır.

Hal böyleyken politikacılarımız, ihtiyacın katbe kat üstünde İmam-Hatip okulu açarak ve böylece milyonlarca çocuğumuzun dini eğitimden geçmesini sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin ‘Lâik devlet’, ‘Anayasaya uygun şekilde yönetilen devlet’ olup olmadığını tartışmalı hale getirmişlerdir.

Bu durumda Milli Güvenlik Kurulu’nun, görevi gereği ‘ihtiyaç fazlası İmam-Hatip okullarının kapatılmasını veya bundan böyle yeni İmam-Hatip Okulları açılmamasını’ hükümetimize tavsiye ve ısrarla takip etme hakkı doğmuşken; Refah Partisi’nin mütemadiyen yeni İmam-Hatip okulları açılması gerektiğinin propagandasını yapması; Milli Güvenlik Kurulu’nun aldığı sekiz yıllık kesintisiz eğitim yapılmasını hükümete tavsiye etme kararı, İmam-Hatip okullarından bir tanesini bile kapatma sonucu doğurmayacağı, öğrencilerin bu okullarda dört yıl dini eğitim görmelerini engellemediği halde, bu tavsiye kararının hayata geçmemesi için düzenlediği eylemler ve tüm yöneticilerinin bu konuda halkı kışkırtıcı konuşmalar yapmalarının, lâiklik ilkesine aykırı eylemler olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

İstek: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Refah Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi, Anayasamızın 69. Maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince talep olunur.’

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Refah Partisi’nin 4.8.1997 günlü ön savunması aynen şöyledir:

  1. Bölüm (Giriş)
  2. Fasıl: Dünya’da ve Türkiye’de ‘Demokrasi’,’ İnsan Hakları’ ve Özgürlükler’in Gelişmesi
A- Birinci Kısım : Dünyadaki Gelişmeler :Birinci Kısım :

Dünya Küreselleşiyor Artık Bir ülkenin Çağdaşlığı ‘Demokrasi’ ‘İnsan Hakları’ Ve ‘Özgürlük’ Standartları İle Ölçülüyor.

A- 1. Faşist ve Müdahaleci Denemeler İnsanlığa Saadet Getirmedi.

İnsanlık kısa bir süre sonra 21. asra girecektir. Bulunduğumuz noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra genel bir bakış yaptığımızda 1. Dünya Savaşına kadar olan dönemde yeryüzünde imparatorlukların geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşından sonra artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.

Milli devletler döneminin başlangıcında Almanya, İtalya, İspanya, Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkede faşist ve müdahaleci yönetimler iş başına geldiler. Bunlar ‘devlet esastır vatandaşlar devlet için birer vasıtadan ibarettir’ zihniyetiyle hareket ettiler. İnsan hak ve özgürlüklerini tanımadılar, kısıtladılar, çiğnediler. Böylece, insanlık Hitler, Musolini ve Stalin dönemlerini yaşadı. Bu dönemler ne kendi ülkeleri halkına, ne de insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmaya sürüklendi. İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.

İkinci Dünya Savaşında insanlık en büyük trajedilerinden birini yaşadı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. İnsanlık en büyük acıları, en büyük ızdırapları çekti.

İkinci Dünya Savaşından sonraki 50 yıllık dönemde, insanlık bu acı tecrübelerden ders alarak, artık kendisine ‘Demokrasiyi, İnsan Hak ve Özgürlüklerini ana gaye edindi’. Böylece yeni çağa girdik.

A-2. Günümüzde, Bütün Dünyada Demokrasi, İnsan Hak Ve Özgürlüklerinin Tam Ve Kamil Manada Gerçekleştirilmesi Hedef Alınmıştır.

Son 50 yıllık çağa girerken en önemli adım Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurulması olmuştur.

Türkiye’nin de kurucu üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatının kuruluşunda temel esası, ‘Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ teşkil etmiştir.

San Francisco’da 26.06.1945 imzalanan ve 24.10.1945’de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması ile Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler Andlaşmasını imzalayan devletler, andlaşmada öngörülen amaçları gerçekleştirilmesi, insanlığa ve insan haklarına yapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla ulusların benimseyeceği kuralların saptanması için yeni bir çaba içine girmişlerdir. Bunun sonucu olarak 10.12.1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu Beyannamenin 8. maddesinde ‘Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır.

Bu hak din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetini içerir’ denilmektedir.

Bu Teşkilatın kuruluşunda isminden de anlaşılacağı gibi, Milletlerin, halkların haklarının korunması esas alınmıştır. Yani asıl gaye insanın haklarının teminat altına alınması ve mutluluğudur. Bu temel gayenin açıkça ortaya konması ve gerçekleştirilmesi için daha başta, insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının gerçek manada tesbiti ve açıklanması konusundaki Sovyet Blokunun çıkardığı güçlüklerle karşılaşılmıştır.

Bu yüzden, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yana olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir ‘Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’ hazırlayıp, ilan etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Avrupa’nın ilk siyasî kuruluşu olan Avrupa Konseyi’ne ilişkin Statü, 10 devlet tarafından 5.5.1949’da Londra’da imzalanmış ve 3.8.1949’da yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Konseyi’nin amaçları arasında yer alan ilkelerin en önemlisi kuşkusuz insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasıdır.

Konsey Statüsünün 3. maddesinde, her üye devletin, hukukun üstünlüğü ilkesini ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği, açıkça belirtilmiştir.

Statü bununla da yetinmeyerek, 8. maddesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi biçimde çiğneyen üye devletlerin Konsey’den çıkarılması yolunu öngörerek, insan haklarına saygılı olmayı bir yaptırıma bağlamıştır.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair olan bu sözleşmeye kısaca ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ de denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4.11.1950’de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma’da imzalanmış 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yalnız insan haklarının korunmasını sağlayan bir belge değil, aynı zamanda demokrasiyi de somutlaştıran bir belgedir.

Türkiye, imzaladığı bu Sözleşme ile, insan hakları ve demokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir.

Nitekim Sözleşmenin 9. maddesi, bunun açık bir ifadesidir.

Madde 9.’Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.’

Bu oluşumları takiben uzun yıllar insanlık ‘soğuk harp’ dönemini yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşından önceki dönemde yaşanan faşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan Sovyetlerdeki baskıcı yönetim halkına ve insanlığa mutluluk getiremediği için yaşayamamış ve komünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla soğuk harp dönemi sona ermiştir.

Şimdi 7-8 yıldır; Bütün insanlık birlikte yeryüzünde her yerde ve her ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun gerçekleştirilmesi için de el birliğiyle çalışmaya koyulmuştur.

Bu maksatla:

Helsinki’de 3.7.1973 tarihinde yapılan, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansında bir Nihai Senet ortaya konmuştur.

Helsinki Nihai Senedi’nin 7. bölümünde .’Katılan Devletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterirler.

Katılan Devletler, insan kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için zorunlu bulunan, yurttaşlık hak ve özgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve başka hakların ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve desteklerler.

Bu çerçeve içinde, Katılan-Devletler kendi vicdanının buyruğu uyarınca tek başına ya da topluca bir din veya inanca inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek özgürlüğünü kişiye tanırlar.’

Bu çerçeve içinde yapılan çalışmalarının sonuncusu, 21 Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması’dır.

Paris Şartında: ‘İnsan Hakları ve temel hürriyetler, tüm insanlarına doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin, barışın temelidir.

Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.

Ayırım gözetmeksizin herkesin: düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine,

Örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahat etme hürriyetine sahip olduğunu;..’

Bu sözleşmeler, hem özgürlüklerin etkili bir güvence sistemine kavuşturulmasını sağlamış, hem de insan haklarının dokunulmaz ve kutsal olduğunu taahhüt altına almıştır.

Bir demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesi için elden gelen gayret yandan bütün dünyanın küreselleşmesi ‘aynı standart değerlere’ sahip olması ve diğer yandan da, yer yüzünün her yerinde gösterilmiştir.

Bu gelişmelerin sonucu olarak uluslararası standartlara uygun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlük’ mefhumları, özellikleri, detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin bir şekilde adeta matematik bir kesinlikle tesbit olunmuştur.

Çağdaş dünyanın, ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özgürlük’açısından ve bunlara dayalı olarak, ‘Siyasî Partiler Hukuku’ bakımından geldiği son nokta aşağıdaki [I. Bölüm, 3. Fasıl, A.] kısmında belirtilmiştir.

B- İkinci Kısım : Türkiye’deki Gelişmeler.
B -1. Türkiye Bütün Bu Uluslar Arası Demokrasi, İnsan Hakları Ve Özgürlük Standartlarına Uymayı Taahhüt Etmiş Bir Ülkedir.

Türkiye yukarda açıklanan çağdaş, küresel gelişmeleri adım adım takip etmiş. Bütün bu uluslararası andlaşmaları onaylamış ve bunların hükümlerine riayet edeceğini hem kendi vatandaşlarına, hem de Dünya’ya ilan etmiştir.

Nitekim :

Türkiye 24.10.1945’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşmasını 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı Yasayla onaylamıştır.

Birleşmiş Milletler tarafından 10.12.1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini de 27.5.1949’da onaylamıştır.

Aynı şekilde Türkiye Avrupa Konseyi’nin 3.8.1949’da yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Statüsünü 5456 Sayılı Yasa ile 12.12.1949’da onaylamış ve 8.8.1949 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Avrupa Konseyi Üyesi olmuştur.

Ve yine Türkiye 3.9.1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır.

Bunun gibi Türkiye 22 Kasım 1990’da ilan edilen Paris Şartını aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır.

B – 2.Uluslararası Taahhütler Milli Hukukun Bir Parçasıdır.

Anayasanın 90. maddesinde açıkça: ‘Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır…

Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.’ hükmü yer almıştır.

Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur.

Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar Milli hukukun bir parçası olduğundan, mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.

Aynı şekilde Türkiye;

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı’nı en yüksek bir hukuk mercii olarak tanıdığı gibi;

Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990’da kabul etmiştir.

Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini de üst mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu Mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.

B- 3. Uluslararası Standartlara Göre Lâiklik; Din, Vicdan Ve İfade Hürriyetinin Teminatı Olduğu Gibi; Dine Karşı Olma Da Değildir. İnanç Hürriyetini Tahdit Veya Ortadan Kaldırmanın Vasıtası Olarak Kullanılamaz.

Türkiye’nin de taraf olduğu yukarıda zikredilen uluslar arası anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün en önemli parçası olarak ‘Din ve Vicdan Hürriyeti’ni kabul etmiştir.

Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki tatbikatta açıkça görüldüğü gibi, din ve vicdan hürriyetinin ‘olmazsa olmaz’ şartı olarak kabul ettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:

  1. İfade hürriyeti; İnancını açıklama ve inancına uygun konuşma hürriyeti.
  2. Öğrenim hürriyeti; Dinini öğrenme ve öğretme hürriyeti. 3. Örgütlenme hürriyeti; İnanan insanların dini hizmetleri gerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma hürriyeti.
  3. İbadet hürriyeti; Dininin emirlerini yerine getirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti.

Lâik devlet, akıl ve ilim esaslarına dayalı olarak, kendi düzenini kurar ve lâik olduğu için de, vatandaşlarına, her türlü inanç sahibine eşit ve tarafsız bir şekilde davranır ve bu hakları tanır.

Uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası standartlara göre, diğer insan haklarının tarifinde olduğu gibi lâikliğin de ne olup, ne olmadığı konusunda batıdaki uygulamalardan yararlanmak mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, daha baştan devletin temel esaslarının uluslararası standartlara uygun olması benimsenmiş ve buna uygun olarak da Lozan Anlaşmasıyla Türk vatandaşlarının tamamı için inanç hürriyetinin olmazsa olmaz mahiyetindeki unsurları çeşitli maddelerde ayrı ayrı teminat altına alınmıştır.

Nitekim, Lozan Anlaşması’nın 3. faslı ‘Azınlıkların Himayesi’ başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer alan 38. maddede aynen . ‘Türk Hükümeti; doğum yeri., milliyet, lisan, ırk veya din ayırımı yapmaksızın Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kamil bir koruma bahşetmeyi taahhüt eder’ denilmektedir.

Bu hüküm gereğince herkese ve bu meyanda azınlıklara da tam ve kamil manada özgürlüklerin tanındığı ve bu hakların korunacağı taahhüt edilmiştir.

Yine aynı maddede yer alan; ‘Türkiye’nin bütün ahalisi kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek topluca, gerekse bireysel olarak hakkına sahip olacaklardır.’ hükmü ile de herkese din hürriyeti tanınmıştır.

Aynı şekilde Lozan Anlaşmasının 39. maddesinde yer alan ‘Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticari ilişkilerinde, din ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanması kısıtlanmayacaktır.’ demek suretiyle din hürriyetinin ayrılmaz bir parçası olan ifade hürriyeti uluslararası bir Anlaşmayla her Türk vatandaşı için teminat altına alınmıştır.

Ve yine Lozan Anlaşmasının 40. maddesinde yer alan; ‘Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefit olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müesesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müesesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır.’ hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve bu arada gayrimüslim azınlıkların da din hürriyetinin ayrılmaz parçası olan öğrenim, örgütlenme ve ibadet hürriyeti teminat altına alınmıştır.

Ayni şekilde Lozan Anlaşması 42. maddesinde yer alan : ‘Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile hukuku ve şahsi hukuk bahsin de bu konuların azınlıkların örf ve adetlerine uygun her türlü yasa çıkarmayı kabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar tarafından düzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye Hükümetiyle Birleşmiş Milletler müştereken , Avrupa hukukçuları arasından , tarafların seçtiği hakemlere ilaveten bir baş hakem seçeceklerdir’ Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yer alan ‘Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları inançlarına aykırı veya dini ibadetlerini engelleyen herhangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi, (kendi) hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanuni muamele icrasından kaçındıklarından dolayı bunların hiçbir hakları düşmeyecektir.’ hükümleriyle din ve vicdan hürriyetinin ayrılmaz parçası olan ve ibadet hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerine örf ve adetlerine uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve özel hukuk imkanı verilmiştir.

Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun temeli olan Lozan Anlaşmasıyla uluslararası standartlara uygun olarak din ve vicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının bütün çağdaş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.

B – 4. Milli Hukukumuzun, Siyasî Partilerle İlgili Gayesi de; Çağdaş Demokrasi, İnsan Hakları de Özgürlük Standartlarına Noksansız Uymaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyetinin daha kuruluş esnasında bile her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede olmak Türkiye’nin her zaman temel gayesi olmuştur.

Siyasî partilerle ilgili Anayasa ve kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir.

Aşağıdaki bölümde (I. Bölüm, 2. Fasıl, 1. Kısım) dünyadaki gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî partilerimizle ilgili mevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana gayeler bakımından ne ifade ettikleri açıklanmıştır.

B- 5. Türkiye’nin Uymayı Taahhüt Ettiği Uluslararası Anlaşmalara Göre Siyasî Partiler Hukukunda Geldiği Son Nokta :

Uluslararası andlaşmalar ‘kanun hükmünde’ olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan gerek Lozan Andlaşması gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen nokta açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raison detre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla hissettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar. (DURAN, L.: ‘The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in Turkey’, in: Turkish Public Administration Annual, 1984, no.11,sh.3),

‘Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yı1maz Aliefendioğlu’nun kelimeleriyle ifade edecek olursak’, ‘Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa’nın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır’ (‘Karşıoy Yazısı’, E.1993/3, K.1994/2, AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.)

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi’nin 30. Kuruluş Yıldönümünde düzenlenen Sempozyum’un açış konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir. Sayın Özden’e göre: ‘İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların özellikle anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen göstermesi gerekir.’ (‘Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in Açış Konuşması’, Anayasa Yargısı, no.9, sh .10/l1.)

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan’ın da belirttiği gibi: ‘Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partinin kapatılması davasında, ‘kanun hükmünde’ olduğu için AİHS’ni Siyasî Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS’de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.’ (TURHAN, M.: ‘Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasî Partilerin Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar’, in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl: 1996, sh.420.)

Nitekim Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur. (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).

Dolayısıyla, Türkiye’de bir Siyasî parti kapatma davasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:

a- Siyasî parti kapatma kakarı AİHS 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırılmaktadır’ Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit etmektedir’ Genel ahlaka mı aykırıdır’ Yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir’

Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.

Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.

Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular ‘olumlu’ yönde cevaplandırılamaz.

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:

‘Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’ ve ‘….başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır.’ (TURHAN, Yeni Türkiye, Sayı 10, sh.422)

b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa, bunun ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK’nun Sosyalist Parti davasında da vurgulandığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için ‘demokratik bir toplumda gereklilik’ katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81 ) ( E k Bölüm I, No:l)

Burada dikkate alınması gereken husus bir siyasî partiyi kapatmanın ‘acil bir toplumsal gereksinme’ye (presing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.

Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse değerlendirmeye alınamayacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir. (Madde 101/d-1)

Aynı şekilde kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin ‘potansiyel tehlike teşkil ettiği’ ve ‘ileride büyük zararlara sebep olabileceği’ gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.

Bu açıklamalar ışığında iddianamede yer alan ve Sayın Başsavcının Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, ‘geniş’ ve ‘keyfi’ yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları ‘çoğulculuk’ ve ‘hoşgörü’ olan demokratik bir toplumda ‘gerekli’de değildir. Dolayısiyle parti kapatma davaları bir yandan örgütlenme hakkını ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünun alanını son derece daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için ‘açık’, ‘ciddi’, ‘mevcut’ ve ‘somut’ bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve kapatılamamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda taze olduğu bir dönemde Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Faşist Parti ve Komünist Partisi’ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş dünyanın bugün ulaştığı noktada genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.

Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygı NGO’ların ve The Ecomomist gibi prestijli uluslar arası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz. Refah Partisinin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve ‘Generals and Politics: The Increasing Lonilenes of being Turkey’, The Economist, 19 Temmuz 1997) (Ek: Bölüm I, No:2 – Ek: Bölüm I, No:3)

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi’nin kapatılma kararlarını Sözleşme’nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. TC. Dışişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı’na yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) :

  1. Fasıl : Türkiye’de Siyasî Partiler Hukuku İle İlgili Gelişmeler
A- Birinci Kısım: Türkiye’de Siyasî Partilerle İlgili Mevzuatın Ve Tatbikatın Gelişmesi

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’mızın ”Başlangıç’ kısmında belirtildiği gibi ‘Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak’ demokratik ülkeler arasındaki yerini almıştır. Böylece Anayasa’mız daha ‘Başlangıç’ kısmında Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, demokrasi ve insan hakları bakımından bütün dünyadaki çağdaş demokratik ülkelere paralel olarak gelişmekte olan bir ülke olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir.

Demokrasilerde temel esas milletin iradesidir. Bu yüzden demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milli iradeye dayanmayan hiçbir güç meşru sayılamaz. Milli iradenin baskı ve engellemelerle tecellisinin önlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti de belirleyen tek güç, milli iradedir. Başka bir deyişle demokrasilerde iktidar yönetim yetkisini, muhalefet ise denetim hakkını milli iradeden alır. Milli irade, siyasî partilerle tezahür eder. Bu yüzden siyasî partiler demokrasilerin vazgeçilmez temel unsurlarıdır. Bundan dolayıdır ki çağdaş dünyada ‘ kutsal devlet’ anlayışı yerine, ‘demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün kutsallığı’ anlayışı yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esas olmuş ve olmaktadır. Esasen totaliter rejimlerdeki ‘kollektif suç’ yerine çağdaş ülkelerde ‘suçun şahsi1iği ‘ prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerin kapatılmaması temel esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere paralel olarak Türkiye’mizde de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli merhalelerden geçerek bu çağdaş noktaya ulaşmış bulunmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemiz 1946 yılında çok partili hayata geçmiştir. O tarihten bu yana siyasî partiler mevzuatımızda dünyadaki çağdaş gelişmelere paralel olarak çok önemli değişimler olmuştur. Bu gelişmeleri aşağıdaki gibi dört merhale halinde özetlemek mümkündür.

  1. 1946 – 1960 Dönemi
  2. 1961 Anayasası Dönemi
  3. 1982 Anayasası Dönemi
  4. 1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönemi
  5. 1946 – 1960 Dönemi:

1946 – 1960 Döneminde siyasî partiler 28.6.1938 tarih ve 3512 Sayılı Dernekler Kanunu’na tabi idi. Bu sebeple siyasî partiler, sıradan dernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince kapatılabilirdi.

Bir cümle ile o dönemde siyasî partilerimiz başlıca üç şeyden; müstakil bir Siyasî Partiler Kanunundan, Anayasa teminatından ve Anayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum, 1961 Anayasası dönemine kadar devam etti.

  1. 1961 Anayasası Dönemi:

1961 Anayasası ile siyasî partilerimiz için yeni bir dönem başladı. Siyasî partiler ‘demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları’ olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler. Bu arada 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasî partileri kapatma davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi’ne verildi. Böylece siyasî partilerimiz büyük bir teminata; Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular. 1965 yılında da 648 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu çıkarıldı.

Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği ile siyasî partilere, belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü. (mad.56/son).

  1. 1982 Anayasası Dönemi:

7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde halkoyuyla kabul edilen yeni Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak siyasî partilere büyük önem vermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da gayet tabiidir. Çünkü siyasî partilerin korunması demokratik rejimin yani milli iradenin korunması demektir.

Siyasî partisiz demokratik siyasî hayat düşünülemez (TEZİÇ, E.:Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul, 1996, sh. 305).

Çünkü; ‘demokratik siyasî hayatın motoru siyasî partilerdir’ (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş, S. baskı, Ankara-1993, sh. 166).

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da belirtildiği gibi: ‘.. çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmaları temel koşuldur… Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları zordur. Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, … vazgeçilmez öneme sahip olan siyasî partilerdir’

‘Siyasî partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler…. siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.’

‘Siyasî partiler, demokratik rejimin ‘olmazsa olmaz”şartıdır.’ Anayasa Mahkemesi, 6.6.1994, E.1993/3, K.1994/2, AKMD, sayı.30, (sh.1061-1229) sh.1184)

Bu yüzdendir ki Anayasamıza göre:’Siyasî partiler demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ (mad.68, fıkra 2)

‘Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar’ (mad.68, fıkra 3′

Siyasî partiler mahiyetleri itibariyle, hukuken, ‘ serbest kuruluşlar’dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh. 316).

Kamu yararına çalışan bir dernek veya vakıf hükmünde değillerdir. Önemleri itibariyle bunları çok aşan kurumlardır. Bu önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mız siyasî partilere Devlet’in yeterli mali yardım yapmasını öngörmüştür. (mad.68, fıkra 7)

Yine önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mızın amir hükmüne göre: ‘Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ (mad.69, fıkra son)

Anayasa’nın sözünü ettiği Kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’dur.
  1. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunundan Sonraki Dönem:

Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere paralel olarak siyasî partilerin kapatı1maması hususunda büyük ve önemli adımlar atılmıştır.

Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça ‘kutsal devlet’ anlayışı yerine ‘demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün kutsallığı’ hakim olmaya başlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin serbestçe tecellisinin en mühim vasıtaları olan siyasî partilerin de ufku açılmış, önündeki yasaklar kaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun çabalar harcanmış ve siyasî partilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak bunların kapatılabilmelerine ait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve birçok vazgeçilemez hükümlere bağlanmıştır.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, siyasî partiler hakkında kapatma davalarının açılabilmesini aşağıda ayrıntılarıyla izah edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi şartına bağladığı gibi, bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi şartına bağlamıştır.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılınca ilgili üyenin 30 gün içinde ihracı halinde kapatma davasının düşeceği hükmünü de getirmiştir.

Bunun gibi 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de siyasî partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde izah edilen yeni esaslar getirilmiştir.

Türkiye’deki 50 yıllık bu gelişmeyi siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümleri, siyasî parti kanunları ve Anayasa Mahkemesi içtihatları açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Hukukunda Ulaşılan Son Merhale:

Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir bakış yapılmış, bunlara paralel olarak Türkiye’deki son elli yıllık gelişmelerde ana hatlarıyla belirtilmiş ve yine Türkiye’de bu gelişmelere uygun olarak Siyasî Partiler Hukuku’yla ilgili değişimler ve merhaleler ortaya konulmuştur.

Bu bölümde bütün değişimlerden sonra Türkiye’deki Siyasî Partiler Hukuku’nun eriştiği son merhale ana hatlarıyla belirtilmiştir. Halihazır durumu belirtirken:

B-l. Anayasa’da yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla erişilen son merhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir.

aöyle ki;

B-1. Anayasa’da Siyasî Partiler Lehine Yapılan Değişiklikler:

Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne dahil etmek için Anayasa’mızda, 1995 yılında siyasî partiler lehine önemli değişiklikler yapılmıştır. Değişikliklerin amacı; Siyasî Partiler Hukuku’nda en son çağdaş normların Türkiye’de uygulanmasını sağlamaktır.

Söz konusu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz.

  1. Kapatma Sebepleriyle İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmeye paralel olarak Türkiye’mizde de siyasî partilerin kapatılmaması ana prensibi beninsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda kabul edilen pek çok kapatma sebepleri ortadan kaldırılmıştır.

Artık bir siyasî partinin kapatılması ancak aşağıdaki üç sebebin, var olması için belirtilen, açık, kesin deliller ve koşulların sübut bulması halinde mümkün olabilecektir.

1 ) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması,

Böylece 1982 Anayasası ve ayrıca 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olan kapatma sebepleri şimdi Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki hususlara inhisar ettirilmiştir.

2 ) Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,

Önceleri siyasî partilerin yurtdışından yardım almaları kat’i surette yasak iken 1995 değişikliği ile Anayasa, yabancı ülkede bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır. (mad.69, fıkra 9′

3 ) Bir Siyasî Partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin sübut bulması.

Ancak sübut için 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku halinde bir siyasî parti kapatılabilir.

  1. Siyasî Partilere Katılım ve Siyasî Parti Organlarıyla İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî haklar genişletilmiş, Siyasî yasaklar azaltılmış, böylece siyasî partilerin daha köklü, güçlü ve etkin kuruluşlar haline gelmeleri için zemin hazırlanmıştır.

Eskiden derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen 21 yaşını ikmal etmemiş gençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset yapması yasak iken 1995 Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.

Ayrıca siyasî partilerin kadın kolları ve gençlik teşkilatı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.

  1. 1995 Anayasa Değişikliği İle Bir Siyasî Partinin Kapatılmasının Sonuçları hafifletilmiştir: Şöyleki;
  2. Anayasa Mahkemesi kararıyla bir siyasî parti temelli olarak kapatıldığı zaman, 1995’ten önce, kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği düşerken artık sadece söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olan kimselerin milletvekilliğinin düşmesi esası getirilmiştir.
  3. Anayasa’da 1995’te yapılan değişiklikten önce ‘temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasî parti grubu üyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olamazlar’dı.

Günümüzde ise bu yasaklar sadece partinin kapatılmasına sebep olan kimseler için geçerli hale getirilmiştir.

  1. Eskiden bir siyasî partinin temelli kapatılmasına sebep olan kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken 1995 değişikliği ile Anayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki Değişiklerle Ulaşılan Son Merhale:

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’muz, bir partinin kapatılmasını, bilhassa odak haline gelme sebebiyle kapatma davası açılabilmesini beş kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.

Çağdaş gelişmeye paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması ilkesi yönünde adımlar atılırken Türkiye’mizde de 1986 yılında 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu meyanda bir siyasî partiden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bir üyenin ihracını talep edebilmesi için bu üyenin ‘hüküm giymesi’ şartı getirilmiş, bir siyasî partinin suç odağı haline geldiği iddiası ile dava açılabilmesi ise beş kesin şarta bağlanmıştır. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması,
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Anayasa koyucu ise bu şartları dahi yeterli görmemiş olmalı ki yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında Anayasa’da siyasî partiler lehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış; siyasî katılımcılığı artırırken siyasî partilerin kapatılma sebeplerini azaltmış ve daraltmıştır.

Gerek 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda 1986’da yapılan değişiklikler gerekse1995’te Anayasa’da yapılan değişiklikler, sonuç olarak, siyasî parti yasaklarını azaltan, savunmaya daha fazla imkan tanıyan ve parti kapatmaktan ziyade partilerin sağlıklı bünyeye kavuşmalarını esas alan çağdaş gelişmelere paralel olan değişmelerdir.

B-3. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarındaki Gelişme:

Anayasa Mahkemesi içtihatları da, çağdaş gelişmelere paralel olarak ‘parti kapatılmaması ilkesi’ yönünde gelişmiştir.

Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle partilerin kapatılma sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı Kanun ve 1986 yılında yapılan değişiklikle de ‘odak’ olma sebebiyle siyasî partilerin kapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını belirtmiştik.

Bu bölümde ise dünyadaki ve Türkiye’deki çağdaş mevzuat gelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarındaki gelişmelere, parti kapatılmaması istikametinde atılan adımlara değinmek istiyoruz.

Nitekim Yüksek Mahkeme, 500’e yakın sanık ve 80’e yakın eylemle suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin işlendiği bir ‘odak’ haline gelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi’nin odak haline gelmediğine karar vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/l, K.1993/l, (R.G.18.8.1993/21672])

Yine Yüksek Mahkeme’miz, tüzük ve programıyla Anayasa’nın 136., Siyasî Partiler Kanunu’nun ise Anayasa’nın Geçici 15. Maddesinin korumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı iddiası ile Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin kapatılması için açılan davayı, reddetmiştir (E. 1996/3 [Siyasî Parti-Kapatma) Sayılı dava ile ilgili gerekçeli karar henüz yayınlanmamıştır).

  1. Fasıl : Bu Dava Dünyadaki Ve Türkiye’deki Gelişmelere Ters Düşmüştür.

A – Birinci Kısım: Çağdaş Demokrasilerde Siyasal Partilerin Kapatılması İfade Ve Örgütlenme Özgürlükleri İle Bağdaşmaz.

Dünya ve Türkiye’nin bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:

Avrupa insan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler İnsan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği en son noktayı göstermektedir. Bu noktada siyasî partiler hukukunun eriştiği son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız gerekir.

Parti kapatma davalarında AİHS’in ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer ‘örgüt’ olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. AİHK’nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme’nin 11. maddesinin siyasî partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan Hakları Komitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86 (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraber AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle biz Sözleşme’nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.

AİHS ,11. Maddeye göre:

‘1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.

  1. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez.’

AİHS’nin 10. Maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:

‘1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan engellemez.

  1. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi, genel sağlık yada ahlakın korunması başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi yada yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart, kısıtlama ve cezalara bağlanabilir.’ (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir. Orjinal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights, Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh. 330/331)

Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade öz gürlüğü ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte ( 10/ 1 ve 11/1), sonrada bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini belirtmektedir. (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.

Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool’un da önemle vurguladıkları gibi, bu maddelerin ikinci paragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandığında Sözleşme’nin öngördüğü hakların korunması ‘hayal’ olmanın ötesine geçemiyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal Code of Human Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81)

Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır. Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle haklara yapılan müdahalelerin ‘yasayla öngörülmesi’ (prescribed by law) ve ‘demokratik bir toplumda gerekli (necesary in a democratic society) olması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya koymuştur. AİHM, ‘Silver v.UK’ davasında bu ilkeleri dört ana madde altında özetlemiştir:

(a). (Demokratik toplumda) ‘gerekli’ sıfatı… ‘izin verilebilir,’ ‘sıradan’, faydalı’, ‘makul’, ya da ‘arzu edilir’ gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.

(b) Taraf Devletler sınırlamaları uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinindir.

(c) ‘demokratik bir toplumda gerekli’ ifadesi (haklara yönelik) müdahalenin ‘acil bir sosyal gereksinimi’ karşılaması ve ‘meşru amacını aşmaması’ demektir.

(d) garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v. United Kingdom davası, 25 Mart 1983, Series A, No.61; (1983J, 5 EHRR 347, para.97.)

ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkın kullanımının ‘açık ve mevcut bir tehlike’ (clear and present danger) oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. ‘Schenk v. United States’ davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).

Supreme Court yargıcı Brandeis’e göre: ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı tek başına haklı gösteremez İnsanoğlu cadılardan korktu ve adınları yaktı. İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere (reasonable ground) dayanması gerekir’ (‘Dennis v. United States’ davası, 341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. (‘Butler v.Michigan’ davası 352 U.S.380 [1957), sh.383).

Ancak başkaları için ‘açık’, ‘mevcut’ ve ‘ciddi’ bir tehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir. Profesör Ronald Dworkin’in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda yalan yere ‘yangın var!’ diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren davranıştır. [R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth, 1977, sh.204]

Buradaki tehlike ‘açık’, ‘mevcud’ ve ‘ciddi’dir. Bu unsunlar gerçekleşmediği halde, ‘potansiyel tehlike’ yada ‘yoruma başvurma’ suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının ‘bugün değilse bile ileride tehlike oluşturabileceği’ faraziyesi ile kısıtlanması söz konusu olamaz.

Parti kapatma davalarında AİHS’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AİHM’nin ‘Handyside’ davasında çizdiği ‘demokratik toplum’ resmi daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. ‘Handyside v.UK’ davasında AİHM ‘ifade özgürlüğü’ ve ‘demokratik toplum’ arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir: İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece ‘lehte’, ‘gücendirmeyen’ veya ‘tarafsız’ ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar ‘demokratik toplum’un vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976, Series A, No.24;

/I979-80) I EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para. 63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, Ivoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleri defalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemce onaylanmış, ‘sakıncasız’ düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hatta siyasî sistemi ‘rahatsız’ edebilecek ‘aykırı’ fikirler için de geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.

B- İkinci Kısım.Bir Hukuk Devleti Olan Türkiye’de Refah Partisini Kapatmak Mümkün Değildir.

Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır Türkiye’de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icra etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan milletvekili ve yerel yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde 62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Grup oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimiz adayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde 158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye’nin en büyük partisi olarak TBMM’nde grup oluşturmuştur.

Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulan propaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.

Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde Türkiye’nin en büyük partisi hüviyetini kazanan Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz, Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümetinin kurulmasında görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.

  1. Yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çok Meclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerince deruhte edilmiştir.

Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan Meclis Soruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz milletvekilleri görev ifa etmişlerdir.

Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir.

Bu arda önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyon ortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümeti aleyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM’nce reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek bakan sıfatıyla 54. Hükümette görev alan Partimiz temsilcilerinin Siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Siyasî sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisi siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.

Nitekim; Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ’in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:

‘Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi düşünülemez.’ (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5)

Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesi ile Türkiye’nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır. Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimlerde % 10, 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimlerinde % 20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 22 oy almış bir partidir.

Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içinde faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en büyük partisi olan Refah Partisi’nin kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasanın 2. maddesinden Devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa’ya aykırılık arz edecektir!

Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılan anketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi sempatizanlarıyla Türkiye’nin üçte birini temsil etmektedir.

Bu topluluğun demokratik rejimde yok farz edilmesi de göz ardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artık söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük hizmetleri ifa etmiş olan Refah Partisi’nin iktidarda iken ve lâikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne verilen Gensorunun TBMM’nce reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar yıllarca bütün sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar edilmiş olmasına rağmen hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan, Partiye haber vermeden birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye’de hem modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.

(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No.3)

(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.6)

(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.7)

(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No.B)

Bütün uluslararası kuruluşlar böyle bir harekete karşı daha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve Türkiye’de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi’ne değil daha çok Türkiye’ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç birini yerine getirmekten açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Yüksek Mahkemenin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle inanıyoruz.

Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemede usul bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas bakımından hiç bir hukuki mesneden dayanmadığı, hiç bir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.

  1. Bölüm Dava ile İlgili Anayasa ve Kanun Hükümleri

A – Birinci Kısım : Anayasa Hükümleri

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz. (fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan Siyasî partiler kurulamaz.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilklerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 69- (fıkra 1) Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

(fıkra 6) Siyasî partilerin, kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

(fıkra 7) Temelli kapatılan Siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir Siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir Siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir Siyasî parti de kurulamaz.

(fıkra 8) Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslar arası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden Siyasî partiler de temelli kapatılır.

(fıkra 9) Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 69- (fıkra 4) Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

(fıkra 5) Bir Siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

(fıkra 6) Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

(fıkra 8) Bir Siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan Siyasî partiler temelli olarak kapatılır.

(fıkra 10) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Kanunundaki Hükümler

‘Görevli mahkeme ve savcılık

MADDE 98- Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekilinin açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.

Anayasa Mahkemesince verilen kararlar kesindir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasanın ve kanunların sadece hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.

Cumhuriyet Başsavcısının görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı yardımcıları Siyasî partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasî partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.

Siyasî partiler, Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.

Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.

Cumhuriyet Başsavcısının soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısının yazılı muvafakatına bağlıdır.

Siyasî Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu

MADDE 99- Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığınca reddi halinde, yapılan itirazları incelemek üzere Siyasî Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.

Bu Kurul, Yargıtay ceza daireleri başkanlarından kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.

Siyasî partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde dava açılması

MADDE 100- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması:

  1. a) Resen,
  2. b) Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,
  3. c) Bir Siyasî partinin istemi üzerine,

Olur.

Ancak, bir Siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığından dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunması, ilk büyük kongresini yapmış olması, partinin merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak yapılmış olması gerekir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanının veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanına veya Siyasî parti genel başkanlığına yazı ile bildirir.

Adalet Bakanının veya Siyasî partinin, Cumhuriyet Başsavcılığının bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde Siyasî Partilerle ilgili Yasakları inceleme Kuruluna yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.

Kurul, itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.

Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması

MADDE 101- Anayasa Mahkemesince bir Siyasî parti hakkında kapatma kararı:

  1. a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
  2. b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
  3. c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

Hallerinde verilir.

  1. d) 1- (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o Siyasî partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili Siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve Siyasî parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.

2- (I ) numaralı bend gereğince bir Siyasî partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir Siyasî partinin kapatılmasına olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir Siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren Siyasî partiler hakkında da (1 ) numaralı bend hükümleri uygulanır.

Bir Siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır.

95 inci madde hükmü saklıdır.

Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:

MADDE 102- Siyasî partilerin denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığının istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde makul süre içinde vermeyen Siyasî partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o Siyasî partinin kapatılması için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavcılığı o Siyasî partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesinde resen dava açabilir.

Kanunsuz Siyasî faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma:

MADDE 103- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o Siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir Siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongere, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.’

III. Bölüm- Davanın Usul Bakımından Reddi Gerekir

A -1. Parti Kapatma Davalarında, Yargılamanın Güvencesi, Usul Kurallarıdır.

Yukarıda da açıklandığı gibi Siyasî partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri, TÜSİAD Raporu, s.51 )

Siyasî partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:

  1. Davanın açılmasından önceki safha
  2. Yargılama safhası.
  3. Davanın açılmasından önceki safha :

Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasî partiler hakkında, ancak hangi şartlar kapatma davası açılabileceği, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;

‘…..partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır… Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır…..Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır.’ (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 (S.Sayısı:861 sh: 32/33)

Görülmektedir ki, Siyasî partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının, yasaklara aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir Siyasî parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.

Buna göre bir Siyasî partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin de sübut bulması ile mümkündür. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu filleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.

  1. Yargılama Safhası :

Bilindiği gibi, Siyasî partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısının, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).

Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğine tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır’

Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.

Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkemenin kararlarıyla teyid edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 günlü, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında: ‘2820 sayılı Yasa’nın getirdiği düzenlemeye göre, Siyasî partilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından ‘hüküm giyme’ ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen ‘tebligat’ ve buna karşın üyelikten çıkarma’ koşuludur. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yasa’nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan ‘101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını’ gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım’da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı ‘hüküm giyme’ ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı Siyasî partinin kapatılmasını istediği görülmektedir. Bu durumda, Siyasî Partiler Yasasının 103. Maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir’ (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu prosedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.

Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkemeye göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa’da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.

Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.

A – 2. Bu Davanın Açılmasında Kanunun Öngördüğü Şartlar Yerine Getirilmemiştir.

Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.

a ) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da ‘…Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir.. ” düşüncesini ileri sürmüştür.

Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasanın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.

Keza Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında Siyasî parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa’nın değişik 68 ve 69. Maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir. Çünkü; ‘Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır.’ (AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54)

b ) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.

Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasî Partiler Kanunu’nun öngördüğü; -‘Hüküm giyme’, ‘Uyarı da bulunma’ -‘Üyelikten çıkarma’ -‘Kesif şekilde işlenme’ ve -‘Yetkili kurullarca benimseme’ şartlarının sübut bulması gereğince Başsavcılıkça uyulmamıştır.

Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.

Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. Maddesi, Başsavcıya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.

Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin birbir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa’nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.

Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan Siyasî partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük Siyasî kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu’nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkan tanınmaması kabul edilemez.

Netice olarak;

Bu dava, Anayasa’nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.

Bu dava, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’na aykırı açılmıştır.

Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.

Bu nedenle Yüksek Mahkemenin bu davada da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve usule aykırılık sebebiyle dosyanın Başsavcılığa iade edileceğinden kuşkumuz yoktur. Kaldı ki muhterem Mahkemenizce bu davanın esas yönünden reddedileceğinden hiç bir şüphemiz bulunmamaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî partilere ilişkin kapatma davalarında Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanması mümkün değildir. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun uygulanması gerekir.

B-1. Sayın Başsavcının Bu Konudaki İddiası:

Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kânûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa’nın muhtelif hükümlerinde Anayasa’da belirtilen esaslar çerçevesinde kânûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

Hal böyleyken sayın C.Başsavcısı, Anayasa’nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin ‘Zımnen İlga’ edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine istinaden Parti’mizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcının iddianamesine göre: ‘… Bir siyasî partinin lâik cumhuriyet aykırı ilkelerine eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fikrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.’

Sayın Başsavcı’ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir ‘mübayenet’ ortaya çıkmıştır. Bu ‘mübayenet’ karşısında, 2820 Sayılı Kanun’un 103. Maddesinin ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğu ve dolayısiyle, davada Siyasî Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.

Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası’nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi’nin 1982 Anayasası’ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.

Şöyleki:

B – 2. Anayasa Hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu Hükümleri Arasında Bir Mübayenet Yoktur.

Bir Siyasî partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısıyla kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası’nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre; ‘Bir Siyasî partinin 68 nci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir’

Burada, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bununla ‘tabiî’ olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa’nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun’un 98. maddesine göre Yargıtay C.Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay C.Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir Siyasî partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa’nın 69. Maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;’Siyasî partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilmiştir.’

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı’nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir. Bu husus, Siyasî partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi’nin ‘görevli Mahkeme’ olmasının tabiî bir sonucudur.

Bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde bir Siyasî partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki; ‘Siyasî partilerin … denetlenme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde k a n u n l a düzenlenir’ hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun’un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin l. fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.

Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama ‘eylemler’ de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında ‘eylem’ konusunda Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin anayasal dayanağı oluşturulmuştur.

B – 3. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse bile, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101 ve 103. maddelerinin uygulanması gerekir:

Daha evvel Anayasa’nın 4121 Sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasî Partiler Kanunu’ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.

Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:

  1. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 1982 Anayasası’nın 177. Maddesi kapsamına girer mi’
  2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri arasında ‘açık-seçik’ bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması ‘ihmal’ edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür’ Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa’ya konan yeni hükümler arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı’

Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun’un ‘Anayasa’nın yürürlüğe girmesi’ kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasî Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerine istinaden açmıştır.

İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir.

Şöyle ki:

  1. maddenin (e) bendine göre; ‘Anayasa’nın halkoylaması sonucu kabulünün ilanıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için y e n i d e n kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasa’nın 11 . maddesi gereğince uygulanır’

Anayasa’nın 177. maddesi, yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören ‘bir geçiş dönemi’ hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.

Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir: ‘Yeni kabul edilen Anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi Siyasî Partiler ve seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, Kanun’un hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa’nın bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır.’

Anayasa’nın 177. , maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen ‘mevcut kanunlar’ ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez. I77. maddenin (e) bendindeki ‘mevcut kanunlar’ ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay’ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76 K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.

İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun’un 103. maddesi hükmü arasında bir ‘mübayenet’ bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve Yargıtay’ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde: ‘Anayasa Mahkemesi’nin verdiği birçok karara göre, Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir Kanun’un aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. ‘ demiş ve yüksek Mahkemenin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/l; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.

Sayın Başsavcının, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir. Çünkü: Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bilahare 1961 Anayasası’nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa’nın yürürlüğe konmasını temin için sevk edilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası’ndan önceki dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa’da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa’yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.

Ancak 1982 Anayasası 1961 Anayasası’ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. Maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası’ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer’î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sayın Başsavcının iddianamede zikrettiği kararlar 1982 Anayasası’ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982’den sonra 1982 Anayasası’nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesnet ittihaz edilemezler.

Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi’nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.

B – 4. Anayasa Mahkemesi kararları sayın Başsavcının iddiasının kabulüne imkan olmadığını göstermektedir.

  1. Anayasa Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bu görüş, Yüksek Mahkeme’nin 1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre: ‘Anayasa hükümleri, ister yalnız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün ayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. … Ancak, uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki Kanun’un bazı hallerde önceki Kanun’un aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi ile olur. Eğer Anayasa’nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi’ (Anayasa Mahkemesi,ll.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, y. I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205,K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] )

b ) 1982 Anayasası ve bundan sonra verilen Anayasa Mahkemesi Kararları, Sayın Başsavcının iddiasını dayandırmak istediği Anayasa Mahkemesi Kararlarını hukuki mesnet olmaktan çıkartmıştır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970’li yıllarda, bazı özel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusunda bazı kararlar vermiş ise de; Yüksek Mahkeme, 1982 Anayasası’nın getirdiği yeni hükümlere uyarak hususen Siyasî parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiği kararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır.

Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra ‘ihmal tekniği’ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun’un Siyasî parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından sarfınazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek Mahkemenin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır: Anayasa’nın, Geçici I5. maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. Madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici I5. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. – Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar, Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır…. (Nitekim) Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında ‘Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir’ denilmektedir…’ (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.,1992/l, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184]. Aynı temel görüşler aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır: Bakınız; Anayasa Mahkemesi kararları; 10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386]; 23.11.l 993, E.1993/ 1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849); 16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976]; 28.09.1984, E.1984/l, K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39]; 18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];

Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).

  1. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün değil 2820 sayılı Partiler Kanunu’nun uygulanmasına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarak açılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararında aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır. ‘Anayasa’nın 69. maddesinde, Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa’da öngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, buna uyularak da 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmıştır.’

‘Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış, Siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir.’

Bu hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun kararına mesnet yapmıştır.

Keza 1995 yılında Anayasa’nın 68. maddesinin 4. Fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediği için Siyasî partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde, Yüksek Mahkeme Anayasayı değil, 2820 sayılı Kanun’un ilgili hükümlerini uygulamıştır.

Görülüyor ki; Sayın Başsavcının 2820 sayılı Kanun’un ihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkemenin zikrettiğimiz bu kararlarına ters düşmektedir.

(d )Anayasa Mahkemesi, Dernekler için bile Anayasa’nın 1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasa ile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudan Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi haizdir. Şöyle ki:

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle, derneklerin Siyasî faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir. Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesinin 11. bendi halâ yürürlüktedir.

Giresun Halkevleri Derneği’nin olağanüstü genel kurulunda verdikleri siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle Dernekler Yasası’nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun’un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa’nın 1995 yılında değişik 33. maddesine aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa’nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir: ‘Anayasa’da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallara da yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunların çözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsa artık genel kurallara başvurulmaz. Anayasa kuralları etki ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanak bulunmadığından, bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici I5. Maddenin de bir Anayasa kuralı olarak, Anayasa’da yer almış bulunan diğer kurallarla etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’da belli bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.

Söz konusu maddenin, ‘Geçici Madde’ olarak adlandırılmış bulunması etki ve değer bakımından Anayasa’nın öteki maddelerinden daha zayıf ve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır. Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukun genel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıp sonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde, yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.

Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması, metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur.

Anayasa’nın uluslararası andlaşmaları uygun bulma ile ilgili 90. maddesinin son fıkrasında ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz’ denilmektedir. Bu ve geçici I5. maddede düzenlenmesi, Anayasa’da yer alan genel hukuk ilkelerinin ayrıklığını oluşturan kurallardır.

Geçici I5. madde kapsamındaki, olağanüstü yönetimin olağanüstü koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa hükmündeki kararnamelerin geçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine ya da yürürlükten kaldırılmasına değin Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmamasında kamu yararı görülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere ve gereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli gördüklerini değiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa’da öngörülen koşullara uyarak Anayasa’daki geçici maddeleri de kaldırabilir. Bunun dışında, yorum yoluyla Anayasa’nın geçici 15. maddesinin etkisiz duruma getirilmesi olanaksızdır.

Anayasa geçici 15. maddesi ile bir dönemin yasama işlemlerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulmasını yasaklamıştır. Ancak, bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı denetimine açılması Anayasa’ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının kaldırılmasına bağlı olup, bu da Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca doğrudan yasama organının görev yetkisi kapsamına girmektedir.

Bu durumda söz konusu kural hakkında, Anayasa’ya aykırılık savında bulunulmasına Anayasa’nın geçici 15. maddesi olanak vermediğinden itirazın reddi gerekir’ (Anayasa Mahkemesi, 14.2.1996, E.1996/6, K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.]).

Anayasa Mahkemesi, bu kararıyla konuya açıklık getirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı Anayasa’dan çıkarıldığı ve buna karşılık, Dernekler Kanunu’nun konuya ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasal dayanaktan yoksun kaldığı halde; Anayasa Mahkemesi, çok açık bir şekilde, Dernekler Kanunu’nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte bulunduğunu kabul etmiştir.

(e) Sayın Başsavcının iddiasına emsal olarak gösterdiği Yargıtay ve Danıştay kararları da 1982 Anayasası ile hukuki mesned olma niteliğini kaybetmiştir.

Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, ‘zımnen ilga’ konusundaki iddiasını ispatlamak için Danıştay’ın 1970 yılında verdiği bir kararı dayanak göstermektedir. 0 tarihlerde yürürlükte olan 6785 sayılı İmar Kanun’un 45. maddesinde ‘ilan, tebligat addedilir’ şeklinde bir kural mevcuttu. Halbuki 1961 Anayasası’, ‘İdarenin işlemlerinden dolayı açılacak davalarda süre aşımı, yazılı bildirim tarihinden başlar’ hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3). Parselasyon planlarının iptali amacıyla açılmış olan bir davada Danıştay, Anayasa’nın bu açık, ayrıntılı ve kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanun hükmünün değil, Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur. (Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1 [Danıştay Dergisi, sayı 1, yıl 1971, sh.90])

Danıştay’ın bu kararı 1970 yılında alınmış bir karardır. 1970 yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi. 1961 Anayasası’nın 151. maddesinde ise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:

Madde 151- Bir davaya bakmakta olan, Mahkeme, uygulanacak bir Kanun’un hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.

Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme, Anayasa’ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümleyerek davayı yürütür.

Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası’nın 151. maddesinin 3. Fıkrası hükmüyle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatı süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde kendi kanaatine göre çözümleyerek yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani bu hallerde Mahkemelerin belli şartlar teşekkül ettiği takdirde kanunları Anayasa’ya aykırı kabul edip, ihmal yetkileri verdi.

Halbuki 1982 Anayasası Mahkemelerden bu yetkiyi almakla kalmamış tam tersine bir kanun un Anayasa ya aykırı olduğu kanaatinde olsa dahi Mahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırma görevini vermişti. Nitekim, 1982 Anayasası’nın 152. maddesinin 3. fıkrasında aynen şu hüküm yer almıştır: ‘Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse Mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır’

Böylece 1982 Anayasası hiçbir Mahkemenin kendisini Anayasa Mahkemesi yerine koyarak, bir kanunun Anayasa’ya aykırı olduğuna karar vermesine veya ihmal etmesine izin vermemiştir.

1982 Anayasası’nın açık hükümlerine her bakımdan aykırı olan ve 1961 Anayasası’nın yürürlükten kaldırılmış bulunan 151. Maddesine göre verilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul ederek, iptal edilmeyen yasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini iddia etmesinin kabule şayan bir tarafı mevcut değildir.

Diğer yandan, Sayın Başsavcı, doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak göstermiştir.

Bu dayanak dahi, geçerliliğini kaybetmiştir. Bu karar, görüldüğü gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların özel şartları gözönünde tutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen değiştiği gibi, bu konuda uygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu meyanda uygulamada bir kanunun ihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961 Anayasası’nın 151. maddesi yürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası’nın 152. Maddesi yürürlüğe konmuştur. Yukarıda Danıştay Genel Kurulunun emsal gösterilen kararı gibi, bu karar da yeni Anayasa hükmüne ters düşmüştür. Dolayısiyle, sözkonusu kararlar, işbu davada mesnet ittihaz edilemezler. Zira 1982 Anayasası’nın 152. maddesine göre, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmedikçe veya Yasama Meclisi tarafından yürürlükten kaldırılmadıkça tatbik edilecektir.

B – 5. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasaya aykırılığı iddia eEdilemez.

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır: ’12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.’nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde … çıkarılan kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez’

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bilindiği gibi 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyle Anayasa’nın gecici 15. maddesinin koruması altındadır.

Bundan dolayı bu Kanundaki kural ve hükümlerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde belirtilen müteaddit Anayasa Mahkemesi kararı da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle Siyasî partilerin kapatılması davalarında yine yukarıda belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun’un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre ‘iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz.’

Diğer taraftan, önemle belirtelim ki; gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski Anayasa hükümlerine göre doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın Başsavcı, Yüksek Mahkeme’nin aksine, bu yöntemi bir Siyasî partinin kapatılması davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin 1982 Anayasası’ndan önce kanunların Anayasa’ya aykırı hükümlerini ‘ihmal’ ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki esprisine aykırıdır.

B – 6. Sadece buraya kadar açıkladığımız hususlar bile açıkça gösteriyor ki; İddianame herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.

Sayın Başsavcısı’nın davayı 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ihmal edilmesinin mümkün olduğu faraziyesine dayandırmış olması, iddianameyi herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrum bırakmıştır.

Yukarda açıklandığı gibi, 1960 ve 1970’li yıllardan bu yana gerek Anayasa ve gerekse Siyasî partiler hukukumuzda köklü gelişmeler olmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları içerisinde bir süre yürürlükte kaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini yitiren mevzuata ve o mevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım Mahkeme kararlarına dayanılarak günümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu nedenlerle terkedilmiş olan ihmal tekniğine dayandırılmak istenen bu dava, herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.

Şöyleki;

1982 Anayasası’nın 152. maddesi, Anayasa’ya aykırılığı iddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından değiştirileceğini tesbit etmiştir. Böylece 1961 Anayasası’nın ihmale müsait hükmü yürürlükten kalkmıştır.

Böyle olunca Sayın Başsavcının dayandığı 1961 Anayasası döneminden kalma tüm Mahkeme kararları da mesnet olmaktan çıkmıştır.

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu sonradan çıktığı için 1982 Anayasası’nın 177. maddesinin (e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820 sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal edilemez.

2820 Sayılı Kanun, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi ile koruma altına alınmıştır. Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.

Anayasa Mahkeme’mizin emsal kararlarına göre, Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal edilmesi de söz konusu değildir.

Kaldı ki, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri ile Anayasa’nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında iddia edildiği gibi bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini tamamlayan hükümlerdir.

Ayrıca, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası Siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini emretmiştir. Bu kanun 2820 sayılı Kanun’dur. 1982 Anayasa’sı Siyasî partilerle ilgili konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin vermemiştir.

Anayasa’nın geçici 177. maddesinin (b) bendi de Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.

Anayasa Mahkeme’miz 1995 değişikliğinden sonra 1996 senesinde verdiği bir kararla Geçici 15. maddenin koruması altında olan Dernekler Kanunu’nun 5. ve 11. maddelerinin, Anayasa hükmü ile çelişmesine rağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.

Netice olarak; yürürlükten kalkmış, tatbik kabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme kararlarına ve görüşlere dayandırılan iddianame, hukuki ve kanuni mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastan reddine karar verilmesi gerekir.

B – 7. Ceza ve Ceza Yerine Geçen Güvenlik Tedbirleri Ancak Kanunla Konulur:

‘Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak Kanunla konulur’ prensibi, Anayasa’mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür. ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ şeklinde ifade edilen bu kural, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı içindedirler. Siyasî Parti yasaklamaları da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesindendir.

Eğer, Sayın Başsavcının ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler koyan Anayasa hükümleri özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa, Anayasa’nın tam tersine ‘kanunsuz ceza olabilir’ hükmü hayata geçirilmiş olur.

‘Cezalar ancak kanunla düzenlenir’ prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde hukuk devleti niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu bakımdan kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa’nın Siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini göstermiştir. Bu fıkrada aynen: ‘Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ denilmektedir.

Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.

Kanunkoyucu, bu ikinci teyid ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa’nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, Siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel kanunun yani ‘Siyasî Partiler Kanunu’nun’ yürürlüğe girmesi şartına bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasî Partiler Kanunu çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu’nun, Anayasa’nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar ehemmiyet atfettiğinin kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demek, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa’ya aykırı olur.

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümü özetleyecek olursak:

Anayasanın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması mümkün değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 5. Fıkrasında; ‘Bir Siyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’ denilmektedir.

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için herşeyden önce ‘odak haline gelme’ fiilinin unsurlarının belli olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olması, kanunsuz ‘suç ve ceza olmaz’ temel kuralının gereğidir. Bu bakımdan Sayın Başsavcının Siyasî Partiler Kanununun 101. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasanın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.

Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurları da belirtilmemiştir.

Maddenin 4. fıkrasında sayılan fiiller şunlardır.

Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri

– Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne,

– İnsan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,

– Demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz

– Sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz.

-Suç işlenmesini teşvik edemez.

Görülüyor ki bu hükümler, genel olarak suç ve yasak sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, Anayasalara has normal üsluptur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi için her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi gerekir. Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.

Ancak bu unsurları belirleyen özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, Siyasî partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu, hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar netleşecek Siyasî partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları ancak bundan sonra mümkün olacaktır.

Nitekim bu ihtiyacın karşılanması için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız gibi bu emredici hüküm hem Anayasa’nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyid edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.

Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması için Siyasî partiler yasasında değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu vardır.

Sayın Başsavcılığın istediği gibi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun davamız ile ilgili 101. ve 103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeplere binaen, Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesinin içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu görev Yasama Organına aittir.

Netice olarak: Tabii çözüm, yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıdır. Yasama Organı eğer bir kanunu değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini sürdürüyor demektir.

B – 8. İşbu davada Anayasa kurallarının doğrudan uygulanması, Anayasa Hukuku Doktrininde öne sürülen görüşlere göre de mümkün değildir.

Doktrinde pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabilirliği genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarla kabul edilmiştir. Meselâ Prof. Dr. AKILLIOĞLU’na göre: ‘Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur. Anayasa yasalarla uygulanır. Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır. Üstün kural en sonda uygulanır. Anayasa’nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğinde oluşu derhal etki göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamına gelmez. Anayasa’nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının yasalar gibi uygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili Anayasa kuralının ayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek ölçüde açık, kesin ve ayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada yasa yoksa, Anayasa kuralı da uygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa doğrudan uygulama olanaklıdır.’ (AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara 1995, sh.54) ‘Doğrudan uygulama; açık, kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının, yasa bulunmadığı takdirde uygulanması anlamına gelir.’ (AKILLIOĞLU, T.: age, sh. 57)

Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU’na göre de: ‘Anayasa’nın 177. maddesinin her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa kuralı çatışmasının çözümünde uygulanabilen bir çatışma kuralı olmadığını da vurgulamak gerekir. Bu kural, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, ‘ zımnen yürürlükten kıldırılmış olan kanunlar’ için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Diğer bir ifade ile bu kural önceki Kanun’un düzenlediği bir konunun, sonraki Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip ‘ayrıntılı olarak düzenlendiği’ ve böylece Anayasa’ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa’da ayrıntılı düzenleme olmayıp, genel hüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren sonraki Anayasa kuralı arasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga teşkil etmez ve 177. maddedeki çatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerine Anayasa Yargısı ile iptal yaptırımı uygulanarak çözülebilir… ‘(YÜZBAŞIOĞLU, N.: Türk Anayasa Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,l993, sh.245)

Yukarıda, eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar; arada yasa yoksa ve Anayasa hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göre meseleyi farklı ve ayrıntılı bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabileceğini savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğu kabul edilse dahi, Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin davamızda uygulanma şartları mevcut değildir. Yukarıda ısrarla belirttiğimiz gibi, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerindeki açık ve ayrıntılı düzenlemeler karşısında Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ‘genel hüküm’ niteliğindedir.

B – 9. Sayın Başsavcının bizatihi kendi beyan ve uygulamaları karşısında da, işbu davada Siyasî Partiler Kanununun 101. ve 103. maddeleri ihmal edilerek Anayasanın 68. ve 69. maddeleri doğrudan uygulanamaz. Şöyle ki:

Sayın Başsavcı, İddianamesinde bir taraftan 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin Anayasa’nın 1995 yılında değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri ile zımnen ilga edildiğini ileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi’nin -ilga edildiği ileri sürülen- Siyasî Partiler Kanunu’ndaki parti kapatma nedeni olan fiil ve eylemleri işlediğini ileri sürmüştür.

Sayın Başsavcı; ‘Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte.. ‘şeklindeki ifadesiyle Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine atıfta bulunmuştur (İddianame, sh.l). Bu bir çelişkidir.

Bu durum, Sayın Başsavcının, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişiklik ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına kendisinin de inanmadığını ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderdiği 4.3 .1997 Tarih ve SP. Muh. 1997/ 124 yazısı ile Yasama Organından 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını ve bu maddenin Anayasa’nın 69. maddesine uygun olarak yeniden düzenlemesini talep etmiştir. [EK: Bölüm III, No:l]

Sayın Başsavcının bu yazısı da; Onun Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin halen yürürlükte olduğunu, bu hükümlerin Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik ile zımnen kaldırılmadığını kabul ettiğinin açık delilidir.

Sayın Başsavcı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 17 Mayıs 1997 günlü nüshasında yayınlanan Yalçın DOĞAN’la yaptığı söyleşide de Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin 101. ve 103. Maddelerinin yürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın Başsavcı bu görüşünü şu şekilde ifade etmiştir: ‘… Siyasî Partiler Yasası, partilere çok sayıda sınırlama getiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik değil. Parti kapatma davası açılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na üç konuda yetki veriyor. Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin konuşmaları nedeniyle kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açabiliyoruz. Yani bir partinin 100 milletvekili, I milyon üyesi varsa, bu 3 kişi ‘en iyi Atatürkçü biziz, en Cumhuriyetçi, lâik biziz. Rejimden yanayız’ desin, geri kalan 97 milletvekili ve üyeleri sabahtan akşama kadar rejim aleyhine suç unsuru içeren konuşmalar yapsın. Ben, Ancak Bu Konuşmalar Nedeniyle Ceza Verildiği Zaman Partiden İhraç Edilmesini İsteyebilirim… Diğer yetkimiz, partilerin tüzük ve programlarını inceleyip Anayasa’ya aykırılık bulunması durumunda kapatma davası açmak. Sonuncusu ise, partinin yasa dışı eylemlerinin odağı olmasının saptanması durumunda kapatma davası açabiliyoruz..’ (EK: Bölüm III, No.2)

Sayın Başsavcının bu ifadelerinden de açıkça görüldüğü gibi kendisi gerçekte 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın Başsavcının bu samimi görüşüne göre de bir partinin odak olabilmesi için üyelerinin büyük bir çoğunluğunun Siyasî parti yasaklarını ihlal etmesi gereklidir.

Yine, Sayın Başsavcı Vural SAVAŞ’ın ‘Bir Başsavcılık Yetkilisi’ adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 4. sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, Siyasî partilerin herhangi bir üyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi durumunda kapatma davası açılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin TBMM’nden bir an önce çıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu belirtilmiştir. (EK: Bölüm III, No.3)

Daha da önemlisi, Başsavcılığın Refah Partisi Kayseri İl Yönetim Kurulu’nun işten el çektirilmesi talebi ile ilgili olarak Partimize gönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP. l 3 Muh. 1997/57 sayılı yazısında Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddesine dayanılmıştır. Şöyle ki; Başsavcılığın yukarıda belirtilen yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Kayseri’deki ziyaret ve incelemeleri sırasında bazı kişilerin üniformalı kıyafetler giydiği iddiasıyla Partimizin Genel Başkanlığı’ndan, Siyasî Partiler Yasasının 101. Maddesinin (D-1) Bendi Uyarınca Kayseri Refah Partisi İl Yönetim Kurulunun İşten El Çektirilmesi Ve Sonucundan 30 Gün İçerisinde Bilgi Verilmesi İstenmiştir (Ek: Bölüm III, No.4)

Yine, Başsavcı 17.2.1997 Tarih ve SP.l3 Muh. 1997/57 Sayılı yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı’nın yukarıda açıklanan olayla ilgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-l. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir. Sayın Başsavcının bu konudaki cevabi yazısı aynen şöyledir: ‘… Elde edilen delil ve dokümanlardan ilgi (b) yazılı yazınız içeriği yerinde görülmemiş olup, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101 1d-1. maddesinin açık hükümleri karşısında ek süre verilmesi mümkün görülmemiştir’ (Ek: Bölüm:III, No:5)

Görüldüğü gibi, Başsavcılık da Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin zımnen yürürlükten kaldırılmadığına inanmaktadır. Aksi halde, Sayın Başsavcının işbu davayı açtığı tarihlerde Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine istinaden işlem yapmasının ve TBMM’den Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin değiştirilmesini istemesinin bir anlamı olmazdı.

Sayın Başsavcılığın diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997 tarihinde Yüksek Mahkeme’niz nezdinde, Demokratik Kitle Partisi aleyhine açtığı kapatma davasının iddianamesiyle ortaya çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu kapatma davasını 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesine dayandırmıştır. Bilindiği gibi 101. madde ile 103. madde birbirini tamamlayan maddelerdir. 103. maddede bir partinin belli fiillerinin işlendiği bir odak haline gelip gelmediğinin tayini açısından yapılması gereken işlemler tek tek belirlenmiş, bu hususta 101. maddeye atıfta bulunulmuştur.

maddenin geçerli olduğu, yürürlükten kaldırılmadığı kabul edilince; onun uygulanmasını öngörmüş olan 103. maddenin de yürürlükte olduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği de kabul edilmiş olur. Bu da Sayın Başsavcının 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul ettiğini gösteren açık bir delilidir.

İşbu dava, aşağıdaki çelişkiler nedeniyle de dinlenemez Çünkü;

Eğer, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101/d ve 103. maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin, ‘odak kavramı’ için öngördüğü şartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin aradığı şartlar gerçekleşmeden açılmış olan işbu davanın, esasa girmeden, usul yönünden reddi gerekir.

Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi 1995 Anayasa değişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi halinde ise; işbu dava, konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma düşecektir. Zira Refah Partisine ve mensuplarına isnat edilen fiillerin hemen tamamı 1995 Anayasa değişikliğinden önceki tarihlere aittir.

Başka bir deyişle Sayın Başsavcının davayı dayandırdığı ‘odak’ kavramı Anayasa’ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la girmiştir. Partimiz, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen yasakların işlendiği bir ‘odak’ haline gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda 1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü Anayasa’da 1995 değişikliğinden önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma hali mevcut değildi.

Zira Anayasa’ya göre, ‘Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan Kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz’ (mad.38, fıkra 1) ‘Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez’ (mad.l5, fıkra 2)

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre, ‘Hiç kimse, işlediği zaman ulusal ve uluslar arası hukuka göre bir suç sayılmayan bir eylem ya da ihmalden ötürü mahkum edilemez’ (mad.7, fıkra 1)

Türk Ceza Kanunu’na göre; İşlendiği zaman kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez’ (mad.2, fıkra 1 )

Şimdi hem Partimize hem de Parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakalım :

1) Şevki Yılmaz’a izafe edilen konuşmalar, 1989-1990 yıllarında

2) Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen konuşma, 1990 yılında

3) Necmettin Erbakan’a izafe edilen Sivas-Çermik konuşması, 1993 yılında

4) ‘Çok hukukluluk’ konuşması, 1993 yılında

5) Grup konuşması, 1994 yılında

6) Ahmet Tekdal’a izafe edilen konuşma ise, 1986 yılına tekabül etmektedir.

Görülüyor ki, iddianameye göre yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait isnatlardan ibarettir.

Bilindiği gibi, sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye yürütülemez.

Bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 103 ve atıfta bulunduğu 101. maddeleri hükümleri uygulanacaksa; o takdirde Sayın Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde mahkumdur.

B -10. Davada 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu hükümleri uygulanmalıdır.

Yukarıda belirtiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasına göre, ‘Siyasî Partilerin … denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir ‘

Bu kanun, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunudur. Bu itibarla, Anayasa’mıza göre, bir siyasî partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine göre görülecektir.

Bir siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820 Sayılı Kanun’un 103. maddesinin atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki usulün uygulanması gerekir.

Netice olarak; İşbu davada Sayın Başsavcı, a. Davaya mesnet yaptığı iddialarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbirini yapmamış, dolayısiyle b. Partimize savunma hakkı tanımamıştır.

Bu nedenlerle, işbu dava, Parti’mizin gıyabında hazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından haklı olduğuna inanılmadığı halde, usul ve kanuna tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur. Aşağıda Bölüm III, Kısım A-2’de ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin Başsavcılığa iadesine veya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.

  1. Bölüm Bu Davanın Esas Bakımından da Reddi Gerekir
A- Birinci Kısım:Refah Partisine Yapılan İthamlar Hukuken Geçersizdir.
A -1. Dünyada Ve Türkiye’de Lâikliğin Hukuki Anlamı
Batıda Lâikliğin Doğuşu ve Gelişmesi

Lâik (Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese, sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve Lâiklik Sh.l47)

1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa’da -ve genel olarak, Avrupa’da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetim hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yetirince haberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara ‘laicien’ (Lâikler) denilirdi. Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları harekete ‘lâiklik’ denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda lâikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu anlamda lâiklik, s a d e c e teokratik bir yapıya kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.

‘Lâiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkü geniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen mezhep yobazlığının kaldırılması… ikinci aşamada, devlet dini denen şeyin kaldırılması… üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktan çıkarılması’dır. (Mümtaz Soysal, ‘100 Soruda Anayasa’)

Türk Hukuk Sisteminde Lâiklik

Bu kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (la dini) diye tercüme olunmuştur. (Başgil, a.g.e. Sh.l48)

Cumhuriyet Döneminde CHP’nin 1931’deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan lâiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.

Türkiye’de lâiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkan veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı. (M.Laurose)

1924 Anayasasının 2. maddesinde sonradan (1937) yer alan bu ilke, bilahare 1961 Anayasasının 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.

Son olarak da 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan bu temel ilke, mezkür Anayasanın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.

Öte yandan, latince bir kelime olan ‘lâiklik’, devletin dili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçe karşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar da sürüp gidince lâiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takım çevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden hala ortadan kalkmış değildir.

Dünyada İnsan Hakları, Din Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

‘Din ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776 tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisinde…, 3 Eylül 1791 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisinde… daha sonra BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir’ (Dr. Şeref Ünal, ‘AİH Sözleşmesi’ Sh.207)

‘Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklara sahip olduğu, Siyasî düşünce tarihi ilgilendiren felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini ilgilendiren bir konu olarak Siyasî mücadele alanına girmiştir. Bu dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış. kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak pozitif hukuk alanına girmiştir. ‘ ((Dr. Ş. Ünal a.g. e. Sh.68)

’10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi altına alınmıştır. ‘ (Dr. Ş. Ünal, a. g. e. Sh.81-82)

Aynı yılda Lahey’de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli müeyyideyi uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına karar vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında, Türkiye’nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi: ‘Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir’ Sözleşme aynı maddede; ‘Bu özgürlüğün ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunla sınırlanabileceğini’ belirtmiştir.

1982 Anayasasında Lâiklik; Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

Yukarda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa mevzuatımıza dahil olan ‘ L a i k 1 i k ‘ kavramına, 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri olarak yer verilmiştir.

Şu farkla ki; 1961 Anayasasında sadece ‘insan haklarına’ dayanan…devlet; 1982 Anayasasıyla ‘toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı…’ bir devlet olarak tarif edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi, lâiklik niteliğinin de toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.

İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetli ilavelerle, lâikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele ‘dinsizlik’ anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylece bu kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde; ‘Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik, her ferdin istediği inanca, sahip olabilmesi,, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir’ denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır.

Yine 1961 Anayasasında olmadığı halde 1982 Anayasasında yer alan 5. madde ile; ‘.. kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı..’ devletin temel amaç ve görevlerinden saymıştır.

1982 Anayasasının 10. maddesinde; ‘Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, Siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir’ temel esasına yer verilmiştir.

Keza Anayasanın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamaların Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına ‘demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağını’ hükme bağlamıştır.

1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda o derece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını tanzim ederken 15. madde de ‘Savaş halinde dahi, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını’ kesin hükme bağlanmıştır.

Öte yandan, 1982 Anayasasında, din ve vicdan hürriyetine 24. maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.

  1. maddeye göre; ‘Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve uçlanamaz’ (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3) ‘İbadet, dini ayin ve törenler’ prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2) Ancak, ‘İbadet, dini ayin ve törenler’, Anayasa’nın 14. maddesi hükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2)

Tüm bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, lâiklik, toplum huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için öngörülmüş bir temel ilkedir.

Siyasî Partiler Kanununda Lâiklik

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 3. Maddesi ‘Siyasî Partileri, Anayasa ve kanunlara uygun olarak tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradenin oluşmasına sağlayan ve ülke çapında teşkilatlanan kuruluşlar’ olarak tarif edilmiş;

  1. maddesi de ‘Siyasî partileri, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak belirlemiş; Siyasî partilerin faaliyet ve kararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı’ hükmünü vaz etmiştir.

Kanunun 84. Maddesinde; ‘Siyasî Partilerin, Türk toplumunu çağdaş uygarlık, seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını…’ hükme bağlamıştır.

Kanunun 86. Maddesi; ‘Siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini, bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını’ parti yasakları arasında saymıştır.

Keza 87. Maddesinde; ‘Siyasî Partiler, devletin sosyal ve ekonomik veya Siyasî veya hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya Siyasî amaçla veya Siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar’ denilmiştir.

Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, din hizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardı edilmemelidir. (An. 136 m.)

İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, Siyasî partiler ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği bütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarına hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.

Bu sebepten dolayı Siyasî parti mensuplarının gerek halkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.

Siyasî Partiler Kanununun yukarıda zikredilen 87. maddesinde de açıkça fiilin lâikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletin temel düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadar maddede ‘kısmen de olsa’ ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Anayasa Mahkemesi İçtihatlarına Göre Lâiklik

İlk kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, lâiklik prensibinin ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ anlamına geldiği ifade ile yetinmiştir: ‘Hukuki yönden, klasik anlamda lâiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir… ‘ (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 ‘AKMD, sayı 10, sh.61 ‘)

Buna rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığının Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.l54) lâikliğe aykırı bulmamıştır. ‘Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerine ilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile lâiklik kavramının ‘devletin din işlerine karışmaması’ şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde ‘Diyanet İşleri Başkanlığı ‘ adıyla sui generis bir kuruluşa yer verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilatı içinde yer verilmiş olması, lâiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır.’Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 AMKD, sayı 10, sh.52 vd.’)

1982 Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Lâiklik hakkında daha geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır: ‘Lâiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir’ (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 ‘AMKD, sayı 23, sh. 144’)

‘Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi’nin kaynağı olan lâiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 AMKD, sayı 23, sh. 147’)

‘Lâiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini zorunlu kılar. ‘ (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, Ill2 ‘AMKD, sayı 23, sh. 1511’)

Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi, Lâikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine, lâikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabul etmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale etmiyecek; devlet işlerinde de doğmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim ve akıl esas alınacaktır.

Yine bu ifadeler açıkça, lâikliğin din düşmanlığı olmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir din niteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metod olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu hususları te’yiden, ayrıca Yüksek Mahkemenin lâikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar da vardır. ‘Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir’ (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s – Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8 )

Doktrinde Lâiklik, Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

‘Şüphesiz ki din, yapısı ve dış teşkilatı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden, bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde, unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır’ (A.F. Başg i l, a. g. e. Sh. 71 ).

İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki bunlardan başta gelenleri… din hürriyeti ve lâiklik prensipleridir. (A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).

.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar, yani selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbestçe ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme,, ferdi ve içtimai ahlak ile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96)

Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır: o da bir kelime ile, taassuptur. Taassup. bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç. görü,s ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup… kötü bir ruhi hastalıktır. Ve dini olduğu gibi, Siyasî, felsefi de olabilir. (Başgil, a.g.e. Sh.149)

… Siyasî taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır… Siyasî taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir. (Başgil, a.g.e. sh.156)

Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların. bu iki düşmana karşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti. hem dini. hem de Siyasî taassuba kar,sı kovmak için alınacak tedbir, tek kelime ile lâikliktir. (Başgil. a.g.e.)

‘Lâiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında dini inançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerin dini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç ve düşünceye saygı göstermek zorundadır’ (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215)

‘Lâiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığı olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır. ‘ (Dr. Ş. Ünal a.g.e. sh. 215)

… vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini değil, aynı zamanda herhangi bir Siyasî, iktisadi ve felsefi akide ve kanaat serbestliğini de ifade eder. (Başgil a. g. e. Sh. 96)

Şu halde lâik hukuk devince. bundan dini olmayan. esaslarını dinden almayan hukuk; lâik devlet devince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir. (Başgil a.g.e. sh.145)

Lâik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye gibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette, devlet dini teşkilata ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine vardım etmez demek değildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır. (Başgil, a.g.e. sh.172)

Doktrinde lâiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik özelliğidir;

‘Anayasa. Batıdaki gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin kişiliğine bağlı. dokunulmaz. devredilmez. vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışsını (Madde 12), diğer yandan da kişinin temel hak ve hürriyetlerini. sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan siyasal. ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı Devletin görevlerinden savarak ‘özgürleştirme’ anlayışını benimsemiştir. (md.5) Prof. Dr. S. Gözübüyük. Anayasa Hukuku Sh.147)

Yine doktrinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar öngörülmüştür.

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimli kitabında; ‘Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini, sınırlama nedenlerinin Anayasada belirtilmesi gereğini, sınırlamanın hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamayacağını. sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlaka uyulması’ gereğini tafsilatıyla izah etmiştir. (a.g.e. Sh. I50-165)

Görülüyor ki doktrin temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını benimsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.

  1. Genel Değerlendirme

Görülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları; lâikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir. Ancak lâiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.

Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır.

  1. Lâiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.
  2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarına göre değil; değişik sosyal ihtiyaçları göz önünde tutarak akıl ve ilim yoluyla kurar.

Bu sebeplerden dolayı, lâikliği din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir. Zira yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasanın 2. maddesinde devletin niteliği olarak belirtilen lâikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan hakları esas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış, Yine Anayasanın 13. maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacak tahditlerin dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamayacağı, esası vazedilmiş; Ve yine 15. md.de de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun geçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.

Aynı şekilde, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 17. maddesinde de: ‘Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkı verir biçimde yorumlanamaz’ hükmü yer almıştır.

Ve yine Türkiye’nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığı AİHS’nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplere hasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsü saymıştır.

AİHS’nin temel ve hak hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982 Anayasası’nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçası olmuştur.

ı- Sonuç

Yukardaki bölümlerde lâikliğin, uluslararası sözleşmeler, Anayasa, Siyasî Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.

Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında lâikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

  1. İlk tezahürü itibariyle lâiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.
  2. ‘Türkiye’de devletini temel bir niteliği olan lâiklik, sadece din ile devletini ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, ayını zamanda vicdan hürriyetine imkan veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletin sadece dinler karşısında değil, felsefi ve Siyasî görüşler karşısında da tarafsızlığını ifade eder’ (An.2, l0.m.leri)
  3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.
  4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. (AIHS. m.9)
  5. Lâiklik kavramı, Anayasadaki tabirle, hiçbir zaman ‘dinsizlik’ olarak yorumlanamaz. Lâiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir. (1982 An.2. Mad. Gerekçesi)
  6. Dolayısıyla lâiklik toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır. (An.m.2)
  7. Lâiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşünceleri sırf lâikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmak lazımdır. (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa)
  8. Lâiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını… ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. (AMK – 7.3.1989, E:l, K:12′
  9. Lâiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen bir niteliktir, bir davranış biçimidir.
  10. Din hürriyeti ve lâiklik, din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukunun ortaya koyduğu prensiplerdir. (a.g.e. Sayfa:87)
  11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi, Siyasî ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları taassuba karşı koruyacak tek kelime lâikliktir. (a.g.e. )
  12. Lâik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilata ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek değildir. (a.g.e. )
  13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.
  14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması son derece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulan engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil edilmiştir. (An. m.5)
  15. Siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasını sağlarlar. (SPK)
  16. Siyasî partilerin her konuda olduğu gibi lâiklik konusunda da gerek Anayasa’nın devlete yüklediği gerekse halkın dini hizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibi hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması doğaldır.
  17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi sonuç olacağına inanır. ( a.g.e. )

A – 2. Başsavcının Lâiklik Anlayışı Hukuken Kabul Edilemez

Sayın Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, lâiklik anlayışını ortaya koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararlarından bir takım alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.

İddianameye Doktrinden Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi

Sn. Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes’in ‘Teokrasi ve Lâiklik’ kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet göstermek istemiştir.

Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre; ‘Aslında lâiklik dini değil. hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır’ ‘Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır’ (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Lâiklik, Sh.25)

Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan’ın ‘Lâiklik ve Dini Taassup’ isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır; ‘Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini göz ardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar’ (Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, Sh.60)

Sn. Başsavcının dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır. Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir; ‘En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek lâikliğin anlamı da budur. İslam dininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktan başka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur.'(Sh.23)

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı lâiklik anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin hem Anayasanın bütünlüğü içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının lâiklik konusunda Anayasa ve lâikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:

Sayın Prof. Niyazi Berkes’in bu ifadelerinden kastı, yukarıda belirttiğimiz gibi lâiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, Devletin kendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin ve Anayasanın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça görülür ki, Devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.

İddianameye Anayasa Mahkemesi Kararlarından Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi

Sn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesinin iki kararından aldığı pasajlarla iddiasını te’yid etmek istemiştir.

Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı’ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysa aynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkemenin şu görüşlerine de yer verilmiştir: ‘Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir’ (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s) Anayasa Mahkemesinin 1971 yılındaki lâiklik anlayışında, 1982 Anayasasından sonra, özellikle Anayasanın 2. maddesinde bu ilke için öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.

Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-l.f’

Yüksek Mahkemenin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince: Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programına ‘Lâiklik ilkesini benimsemediğini’ açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.

Diğer taraftan, Sn. Başsavcının İddianamesinde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir: ‘Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye’deki lâiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgili ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin lâiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Lâikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğun lâiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda lâiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hıristiyan ve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin,, lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.

Görülüyor ki, Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış, Türkiye’deki lâikliğin nasıl bir lâiklik olduğu konusundaki paragrafı nedense ihmal etmiştir.

Oysa Sn. Başsavcının Partimizle ilgili İddianamesindeki ithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidir ki; İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan beri savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Lâikliği ortaya kovmaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında Türkiye’deki lâiklik anlayışıyla, Batıdaki lâiklik anlayışını mutabık hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcının; lâiklik, din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye’nin ulaştığı noktada, 1987’den önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.

Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki; Devlet lâiklik prensiplerini uygularken demokrasinin gereklerini ve insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlet halka hizmet için vardır.

Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiç bir inanç arasında, ayırım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder. Anayasanın başta 2. madde olmak üzere lâiklikle ilgili tüm maddeleri bu temel esası vurgulamaktadır.

Yine Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna esas teşkil eden Lozan Anlaşmasının ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve kamil manada tatbik edilmesini esas almıştır.

İşte Sayın Başsavcının yanılgısı, uluslararası hukuku, doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak ele almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.

Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; Sayın Başsavcının iddianamesine esas aldığı lâiklik görüşü Anayasa ve yasalarda belirtilen hukuki lâiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir, tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı olduğundan, kabule şayan değildir.

A – 3. Refah Partisinin Lâiklik Anlayışı Hukuka Uygundur
Refah Partisi, Anayasa’da belirtilen lâiklik ilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatıdır.

Nitekim, bu husus, Refah Partisi’nin tüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir

  1. Refah Partisi’nin Tüzük ve Programı;

Refah Partisi’nin Programında; ‘Bu program Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak… kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır. ‘ (Program, Başlangıç)

Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı lâikliğe aykırı sayar.’ (Program md.4) ‘Lâiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur’ deni1mektedir. (Program md.4)

Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programında, lâikliği devletin temel niteliği olarak almış, lâikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi geldiğini ortaya koymuştur.

  1. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar

Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek: Bölüm IV, No:l)

Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:

‘…Lâikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp ‘dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız’ diye dayatması, cahilane bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın istiyoruz… ‘

‘Lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmek demektir’

‘… Şimdi bir toplum düşünün. Bu toplamda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir’… Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı göstermeleridir. Lâikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek’ Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur’ 11 Mart 1997 tarihli grup konuşmasından,

‘…Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum’ Demokrasinin ve lâikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet ediyorum. Demokrasiye ve lâikliğe’

‘Bugün lâiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir o’ Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız gerekir. Neden’ Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Lâiklik ise, arabanda fren olması demektir. Araba başka, Fren başka yani Lâiklik, dinin karşıtı değil’

‘… Fikrinizi, ‘Dinimiz böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız’ diye kaba lafla softa eklinde, körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken lâikliğe aykırı davranmayacaksınız. Yani lâikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli… ‘ 25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:

‘. . Türkiye’mizin demokratik, lâik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı hürriyeti parlamenter sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz. ‘

‘… Çünkü Refah Partimiz, lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğin gerçek teminatıdır. Türkiye’mizin en büyük partisidir.’ 21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklama:

Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve lâik bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır. ‘9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:

‘Lâiklik, din hürriyetinin teminatıdır’ ( 18. 02 .1997 TBMM Grp.K.)

‘Lâiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Lâiklik bütün inançlara saygı göstermektir.’ (25.02.1997 TBMM Grp.K.)

‘Bakınız, lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Lâiklik demek kanunları TBMM yapar demektir.’ (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.)

‘Refah Partimiz lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğin gerçek teminatıdır.’ (21.05.1997 TBMM Grp. Kon.)

‘Türkiye’de gerçek demokrasinin teminatı Refah Partisi’dir. Gerçek lâikliğin teminatı Refah Partisi’dir. Lâiklik adı altında lâikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi’dir. (17.06.1997 TBMM Grp. Kon.)

‘Şayet lâiklik; inanç ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden ve inancından dolayı baskı yapılmaması ve devletin bu hususları teminat altına alması şeklinde anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil, samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından dolayı baskı yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır.’ (10 Ekim 1993, 4.B.Kongre Konuşması)

Dünya’nın hiçbir yerinde, lâiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat altında alınması demektir. (Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi)

‘Lâiklik demek herkesin inancına saygı demektir. Lâiklik demek, din düşmanlığı demek değildir. Halkın inancına saygı göstermek, hizmet etmek demektir.’ (26 Aralık 1995 Basın Toplantısı)

Tüm bu örnek konuşmalardan açıkça görüldüğü gibi, Refah Partisi’nin lâikliğe aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek lâikliğin ne olduğu anlatışmış, lâikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir.

  1. Refah Partisi Yerel Yönetim Hizmetlerinden Örnekler

Refah Partili Belediye Başkanlarının, göreve başlar başlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek olmuştur. Bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:2)

Refah Partili Belediye Başkanları, lâikliğin uygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanı Nusret Bayraktar, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat, belediye hudutları içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine destek verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım Aykan tarihi kilisede çan çalınma izni vermiştir.

Refah Partisi’nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmamıştır.

  1. 54. Hükümet icraatından
  2. Hükümet programının 4. sahifesinde,’Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zemininin teşkil edecektir. ‘

‘Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizin vazgeçilmez uınsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortaya koymuştur. ‘ ifadelerine yer verilmiştir.

Ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.

Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TV proğramındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.

  1. Refah Partisine Göre Lâiklik, Kanunların Yapılmasında Skolastik Düşüncenin Değil Ancak Bilim ve Aklın Esas Alınmasıdır.

Bu gerçeği Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sayısız açıklamaları içersinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde gösterilmeye yeterlidir.

  1. Refah Partisi İster Dini, İster Siyasî Kaynaklı Olsun Her Türlü Taassuba da Karşıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir.

Halbuki Refah Partisi, Türkiye’nin en büyük Siyasî partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.

Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974’lü yıllarda MSP yöneticileri olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları, bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla neticelenmesi, O gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

  1. Diğer Bütün Partiler gibi Refah Partisi’nin de Anayasal ve Yasal Devlet Görevleri Hakkında Görüşlerini Açıklaması Dini İstismar Olarak Yorumlanamaz.

Diğer partiler gibi Refah Partisi’nin de, program ve propagandalarında, gerek lâiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda Siyasî görüşlerini açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup bunların lâikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması mümkün değildir.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.l36); din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde ‘Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı ‘Devlet Memurları Kanunu’ çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğüne görev vermiştir.

Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her Siyasî parti yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, ‘neden bu konularda konuşuyorlar’ diye suçlaması ve bunu ‘dini istismar’ olarak tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.

Sonuç

Görülüyor ki Sayın Başsavcının bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa’daki tanımıyla lâiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.

Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası’nın gerek ‘Başlangıç’, kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de ‘değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ olarak tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin lâik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi’nin tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.

A – 4. Refah Partisi’nin Lâikliğe Aykırı Faaliyetlerin Odağı Olduğu İsnadı Varit Değildir

Sayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını ‘Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ iddiasıyla açmıştır.

Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir. Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.

  1. Refah Partisi’nin Başörtüsünü savunması,
  2. Refah Partisi’nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.

Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yaparak varit olmadığı ortaya konulacaktır.

  1. Refah Partisi’nin Kılık Kıyafet Yasasını Savunmasının Hukuka Aykırı Hiçbir Tarafı Yoktur.

Refah Partisi’nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusundaki Görüşleri Lâikliğe Aykırı Değildir.

Refah Partisi’nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.

Refah Partisi ‘Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir’ diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.

Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı elbette bu konuda Siyasî ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.

  1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.

Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, Siyasî parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.

  1. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi’nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuta aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.
  2. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasî Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondanda daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.
  3. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcının iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışı veya lâikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış, bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiçbir icraatlarında lâikliğe aykırı davranmamışlardır.

Dolayısıyla Refah Partisinin ne merkez karar organlarının ve ne de Hükümetinin böyle bir icraatı yoktur.

İddianamedeki Mülahazalar Yersiz ve Mesnetsizdir

Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisini itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mülahazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.

  1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle: ‘Genel başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nın tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır… ‘ demektedir.

Sayın Başsavcının bu paragraf içinde yer alan ‘Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek’ şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcının Refah Partisi’nin ‘Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek’ şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)

Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı kanunun 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.

  1. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem düzenlememiştir.

Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.

3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.

4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek lâikliğe aykırı sayılamaz. Zira bu eleştirileri yapmayan Siyasî parti yok gibidir.

Böyle olunca bütün Siyasî partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.l7.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların lâikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi’nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento’dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları)

Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün Siyasî partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, Refah Partisinin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.

Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki lâiklik anlayışı diğer ülkelerin lâiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.

Nitekim ülkemiz Paris Şartına, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın 90 ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.

Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve lâiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.

Bilhassa Yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu kuralları uygulamada insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış oldukları seviyenin de üstün çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığını bırakmak zorundayız.

  1. Refah Partisinin (İmam Hatip Okullarının, Orta Kısımlarının Kapatılmasına Dair) Milli Güvenlik Kurulu Kararına Karşı Çıkması İddiasının Lâiklik ve Lâikliğe Aykırılıkla Hiçbir Alakası Olmadığı gibi, Siyasî Parti Yasakları İçinde Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına Uymamak gibi Bir Yasak da Yoktur.

b -1. Sayın Başsavcının din eğitimi konusundaki ” görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar

Sayın Başsavcı, iddianamesinde; ‘Din eğitiminin lâik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin lâik devlet olamayacağını’ ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.

Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini ‘böyle lâik devlet olmaz’ diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkında itham; ‘İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO’ları açılmamasına’ dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP’nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların lâikliğe aykırı olması’ şeklinde ortaya konulmuştur.

Herşeyden evvel Sayın Başsavcının dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.

Yüksek malumları olduğu üzere, Siyasî partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;

  1. Anayasanın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
  2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.

Şüphe yok ki % 99’u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Sadece Türkiye’de değil, sayın Başsavcının tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.

Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/7.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.

Sayın Başsavcıya göre; ‘- ABD.de resmi okullarda dini öğretim yapılacaktır. -İsviçre Anayasası’nın 49. m. ne göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)–Almanya’da Federal Anayasaya göre. devletin din derslerini denetim hakkı vardır.-İngiltere’de ‘dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz ‘.

Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiçte Sayın Başsavcının ifade ettiği gibi değildir. 1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan ‘Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif’ isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir: ABD.de din eğitimini özellikle kilise teşkilatları üstlenmişlerdir. (sh.102) ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo)

Fransa’da, 1958’de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8) ‘Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemeyeceği’ hükmü esas alınmıştır… (sh.128)

Fransa’da özel okulların % 95’i Katolik Kilisesine bağlı olduğu için bu okullarda dini eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.l28)

Hollanda’da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2’dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh.128)

Belçika’da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya’da % 36.8’dir. (sh.128)

Skandinav ülkelerinde ise … ‘Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır’. (sh.128-129)

İngiltere’de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.l28)

Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128)

Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.l29)

Avusturya Anayasası’nın 2’nci maddesinde: ‘Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir. ‘ (sh.l32) denilmektedir.

  1. maddenin 4.ve S. fıkralarında ise; ‘Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür. ‘(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4)

Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre; ‘Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra ‘Kültür Devleti’ tabiri de kullanılmaya başlanmıştır’. (sh.136)

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı; ‘Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız’ görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekleri Sayın Başsavcının iddiasının tam tersine ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin özel şartlarında Batının örnek alınması da isabetli bir tutum değildir.

b – 2.Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar

  1. Doktrinde Din Eğitimi

‘Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de …. halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır.’ (BAŞGİL, sh. 134)

‘…..bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için her şeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır…memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür.’ (BAŞGİL, sh.135)

‘Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir.’ (AKSOY, M.:Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye’de İnsan Hakları Semineri 9-11 Aralık 1968, Ankara, 1970, 5h.133)

‘Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir’ (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasasında ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Lâiklik’ Sh.131 )

‘Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır’ (BAŞGİL,SH.ll3) Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır’ (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131)

‘Türk Milletinin ahlaki değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri’ gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlak dışında milletimizin herhangi bir ahlak referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler’ (Türköne, M.: Siyasî Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322)

‘Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır.’ (TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD’ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538).

Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk’ün de 31 Ocak 1923’de İzmir’de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır: ‘……Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur…dinimizin felsefi gerçekleri inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilgilerin de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız….’ (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)

  1. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 26. maddesine göre; ‘Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.’

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954’de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2’inci maddesinde ele alınmıştır.

Protokolün 2. maddesinde aynen; ‘Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir’ denilmiştir.

‘Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekilde belirli bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir’.

‘Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır’. (Dr. Ş.Ünal,a.g.e 5h.273)

  1. 1982 Anayasasına Göre Dini Eğitim:

Anayasa’nın 5. maddesinde ‘…. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir: ‘Devlet,…. ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. .. Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin görevleridir’ ( 1982 Any., mad.5 Gerekçesi)

‘Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz’ (1982 Any.,mad.42, fıkra 3)

‘Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır’ (1982 Any., mad.24, fıkra 4).

Buna göre; ‘din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır’ (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi).

  1. Kanunlara göre dini eğitim

743 Sayılı Türk Medeni Kanununa göre;

‘Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir'(MK.m.266lI)

‘Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir.’ (MK. m.266/2)

1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na Göre; ‘Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine ve Anayasa’da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren;ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik,lâik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.’ (mad.2).

  1. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okullarının Yeri

Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.

Türkiye’de de, Cumhuriyetin ilk yıllarında, inkılâplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanununun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.

Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.

İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.

Bugünkü sistemde İmam-Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liselerinin orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur’an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça’dır.

İmam Hatip Okullarının lise sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liselerinin programlarının %60’ını oluşturur. %40’ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.

İmam Hatip Liselerindeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.

  1. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcının dini eğitim ve İHO.ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcının gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.

Zira, Sayın Başsavcının bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.

  1. Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.
  2. Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi lâik devlet ilkesine aykırıdır.

Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.

Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi lâik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okullarına öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.

Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, din eğitim ve öğretim, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.

  1. Refah Partisi’nin dini eğitim konusundaki görüşleri

Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa’da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.

Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlak eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkanının sağlanmasıdır: Dinin Siyasî rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir.

Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, sayın Başsavcının iddia ettiği gibi, lâiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis Anayasada tanımlandığı şekliyle lâikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.

  1. Dini eğitim konusunda RP’nin suçlanması hukuken mümkün değildir. Çünkü;
  2. Türkiye’de din eğitimi RP’nin tüzüğüne göre değil devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
  3. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil devletin okullarında yapılmaktadır.
  4. Türk Eğitim Sisteminde din eğitimini başlatan ve yürüten Refah Partisi değildir.
  5. İmam Hatip Okullarını açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.

Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcıya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi’nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.

  1. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasî Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır.

Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası’nda (m.lll) yer almış, 1982 Anayasası’nda bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur. (m.118)

Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa’da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.

Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul’a katılan Başbakan ve bakanlar hükümeti, ne de Genel Kurmay Başkanı ve komutanlar Ordu’yu temsil eder.

Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti’ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki Görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirir. (An.118/3)

Bu görüşler, Bakanlar Kurulu’nda öncelikle dikkate alınır. (118/3)

‘Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM’ye karşı bakanlar kurulu sorumludur'(An.117) Bakanlar Kurulu’nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen :: görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.

Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM’nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.

Kaldı ki bu ‘görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar’ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanununda belirtildiği gibi sadece Bakanlar Kurulu’dur. Siyasî Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlar ve fakat Devletin milli güvenlik siyasetine tealluku bakımından birer Siyasî parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.

Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcının, ‘MGK kararlarına ve takip hakkına’ Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;

Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okullarıyla ilgili görüş teknik mahiyette olup, lâiklikle bir ilgisi yoktur, ki karşı gelmekle lâikliğe aykırılığın ilgisi olsun.

Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Kanunu’nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasî Partiler Türk Ceza Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu’nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararlarına karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir. ‘Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz’ (An. mad.38)

Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir. Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.l7-18); Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okullarının kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi’ni, lâikliğe aykırı davranmakla suçluyor; Diğer taraftan MGK Kararlarının İmam Hatip Okullarının kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia etmektedir.

Bu durumda Sayın Başsavcıya göre; MGK, İmam Hatip Okullarını kapatmak istemediği halde lâikliğe uygun davranmış oluyor; Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için lâikliği ihlal etmiş sayılıyor.

Bu açık bir çelişkidir. Bu bir çifte standarttır.

Bu Sn. Başsavcının İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.

Bu gerçek, Sn. Başsavcının Refah Partisi’ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.

  1. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Lâiklikle Bir İlişkisi Yoktur.

Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesinin imkansızlığı ortaya konulmuştur. (EK: Bölüm IV, No:S)

RP 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP.li Milletvekillerinin TBMM.de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme alınacağı günü beklemektedir. (EK: Bölüm IV, No:6)

Sonuç

Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki; Refah Partisi’nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla, Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi, bu iki konunun da lâiklikle bir ilgisi yoktur.

Refah Partisi’nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.

Kaldı ki hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.

B- İkinci Kısım:. Parti Üyelerine Ait İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

B -1. Davaya Mesned Yapılmak İstenilen İddiaların Tahlili

Delil Kavramı İle İlgili Genel Bir Tahlil

Türk hukuk sistemindeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :

‘Nizaa sebep olan îlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği ispat vasıtasıdır.. ‘ (Türk Hukuk Lügatı Say. 66)

‘Delil’ veya ‘sübut vasıtaları’ her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin: ‘Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder’ hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.

Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş; ‘delilin varlığı’ nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli görmediği için, CMUK’nun 163. Maddesinde ifadesini bulan: ‘Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasını açar.. ‘ hükmünü derpiş etmiştir.

Kanun koyucu, kamu davası açılmasını, ‘yeterli delil’ şartına bağlamıştır. Buradaki ‘yeterli’ lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.

Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de: ‘Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir’ hükmü yer almıştır.

‘Hazırlık tahkikatı’ ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, ‘parti kapatma davaları’nda Cumhuriyet Başsavcısına ‘sorgu hakimi’ sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK’nundan ‘Sorgu Hakimliği’ ve ‘İlk Tahkikat’ müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 sayılı özel kanunun 98. maddesinde ‘sorgu hakimliği’ bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK’nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir: ‘Cumhuriyet savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir. ‘ bu hükme göre de, deliller sırf ‘kamu davası’ nı açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK’nun 254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.

Kaldı ki, ‘Yeterli delil’ den maksat, ‘hükme yeterli delil’ olmasaydı; CMUK’nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan: ‘Cumhuriyet savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır. ‘ hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcının sadece aleyhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de ‘adalet ekonomisi’ne ters düşerdi. Sun’i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır, ‘geciken adalet’ şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler ‘ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza, tehdidi’ altında tutulmuş olurdu.

Nitekim bütün dünyada kabul gören Anabiritanica Ansiklopedisi ‘yeterli delil’ hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.

‘Kamu davasını açmaya yeterli delil’ den, ‘hükme yeterli delil’ anlamı çıkarılmazsa, ‘sanığın lehine olan ‘ delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz’

‘yeterli delilden murat, hükme yeterli delil’ olmalıdır.

Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır:

‘Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa’sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.

Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.. ‘ (Anabiritanica C.7. sa. 84)

Ayrıca: ‘Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir: 1- Delil akılcı ve gerçekçi olmalıdır. 2- Delil amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır. 3- Delil hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır. 4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.. ‘ (Anabiritanica C.7. Say. 85)

Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan’ın da dediği gibi: ‘Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır… ‘ (CMUK cilt. 2 Say. 335)

Yine sayın Çağlayan’ın, Baha Kantar’a atfen ifade ettiğine göre: ‘Sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin ‘Suçluluğu kesin surette isbat edici’ kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, Şübhe Sanığın Lehinedir (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek Beraat hükmü tesisi icap eder. ‘ (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542)

‘Yeterli delil’ gereğinden dolayıdır ki; bugünkü sayın Başsavcıdan önce görevde bulunan sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkan olmadığını her defasında belirtmiş; ‘Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir’ demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7) Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.

Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; En azından bu tarihe kadar, ‘soyut, yeterli, elverişli delil’ yoktur.

Bu iddianamede, davaya mesnet ‘delil’ diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu da esasen sayın Başsavcı tarafından te’yid edilmektedir.

Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkanının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar te’yid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:B)

Her iki sayın Başsavcının da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada ‘delil’ diye ileri sürülen hususların ‘isbata yeterli delil’ olmadıklarını açıkça gösterir.

Sayın Başsavcı’nın iddiasına göre: Refah Partisi ‘Suç odağı’ haline gelmiştir. Halbuki bir partinin ‘Suç odağı’ haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür.

Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgilinin ‘ihraç talebi’nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir.

Bir önceki sayın Başsavcının, ‘somut, yeterli, davaya elverişli delil yok..’ dediği tarihler için, bu sayın Başsavcının ‘delil var’ faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.

Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcının iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında ‘delil’ diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle ayrı-ayrı inceleyebiliriz.

B – 2. Partinin Bir Üyesi Olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan Hakkındaki İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

  1. Sayın Başsavcının Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Diğer Bazı Parti Üyelerini, Üniversiteli Kız Talebelerin Kılık ve Kıyafetleri Hakkında, Yaptıklarını İleri Sürdüğü Konuşmalardan Dolayı, İsnada Hedef Yapması, Hukuken Geçersizdir.

(1) Bu husus bütün yönleriyle yukardaki (Bölüm Iv, Kısım A-4.a) bölümünde pekçok delillerin yapılan ispatlarla açıklanmıştır.

(2) Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın bu konuda açıkladığı görüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve fikirlerin Meclis dışında tekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölüm de belirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk güvencesi altındadır. Ek: Bölüm IV, No:l2’de Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar ki meclis çalışmaları esnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal olmak üzere sadece 5 adet konuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim olunmuştur. Bu dosyadanda açıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan’ın meclis dışında yaptığı konuşmalar meclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından ibarettir.

Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda yasalara aykırı hiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasanın 83/1 maddesinin milletvekillerine getirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi bir davaya mesned yapılmaları da mümkün değildir.

  1. Necmettin Erbakan’ın Özel Hukukta ‘Akit Serbestliği Hakkının Savunulması’na Dair Görüş Serdetmiş Olmasının da Herhangi Bir Davaya Mesned Yapılması Mümkün Değildir.

Sayın Başsavcısı, iddianamesinin 9. sayfasında: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın; TBMM Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen ‘Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı’nda konuşma yaptığını; ‘ ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı.’ dediğini ifade ederek, lâikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.

Bu iddia varid değildir. Hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Şöyleki:

Önce bir defa bahse konu toplantı, TBMM Sayın Başkanının daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir toplantı olup:

(1) Bu çalışma bir meclis çalışmasıdır.

Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkça belirtildiği gibi, Anayasanın 83. Maddesinin ‘Sorumsuzluk güvencesi’ altındadır; herhangi bir davaya mesned yapılması mümkün değildir.

(2) Bu Meclis çalışmalarında; Parti liderleri yeni Anayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini açıklama görevlerini yapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman-zaman te’yid ederek karşılıklı yararlanmışlardır.

Nitekim bu toplantının tutanaklarından da görüldüğü gibi Sayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.

‘Meclisteki değerli çalışma arkadaşlarımızla birlikte, çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık için sizi ve değerli arkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim’

‘Sayın Erbakan gerçekten yararlanarak dinlediğim konuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini söylediler. ‘

‘Sayın Erbakan’ın ve partisinin seçim sistemiyle ilgili önerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından, demokrasi açısından en az… ‘

(3) Konuşma bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın ‘özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması’ olduğu açıkça görülmektedir.

Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9) deki toplantı zaptının 11. sayfasında; ‘Biz Gerek Türkiye’de Gerekse Çağdaş Dünyada, Ülkelerin Huzur İçinde Olması İçin ‘ Benim İnandığım Şekilde Sen Yaşayacaksın’ Tahakkümünün Ortadan Kalkmasını İstiyoruz. Çok Hukuklu Bir Sistem Olmalı, Vatandaş Genel Prensiplerin İçerisinde Kendi İstediği Hukuku Kendisi Seçmeli’ cümlesi yer almaktadır.

Burada ki ‘Genel Prensiplerin İçerisinde’ şartı, Anayasa, yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki ‘Akit Serbestliği’ olduğu açıkça görülmektedir.

Pek çok yerde yapılan açıklamalarda da bunun böyle olduğu belirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten maksat: Kamu hukukunda değil, kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUK ve 2657 sayılı Milletlerarası özel hukuk hakkında kanun’da yer alan tercihe bağlı ‘akit yapma’ ve ‘Mahkeme ve Hakem seçme’ hakkının, çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceye kavuşturulması’ dır.

(4) Yine açıklanan görüşteki ‘serbesti’ ve ‘tercih’ hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31., ve 43. maddelerinin te’yidinden ibarettir.

Yine bu açıklamalar; MK’nun 170 ve 475, BK’nun 19, TTK’nun 8, HUMK 516 ve 536 maddelerinin te’yidinden ibarettir.

(5) Açıklanan fikirler Türkiye’nin de taraf olduğu BM. İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris Şartlarında temel insan hakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve tercih haklarının te’yidinden ibarettir.

(6) Netice itibariyle açıklanan fikir insanların özel hayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar ve yasaların insanlara tanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye bağlanarak kullanılmasından ibarettir.

(7) Böyle bir düşünce açıklamasının ‘Lâiklik’e aykırı sayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu açıklama ‘Lâiklik’in gereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı kuralları yerine temel esaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde herkese tercih hakkı tanıyan bir görüş savunulmuştur.

(8) Yine konuşmanın bütününde baştan-sona kadar ‘Lâiklik’in savunulması yapılmıştır: ‘Lâiklikten bütün dünya üç şey istiyor: Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın; herkes inancında hür olsun. Biz burdada ‘her türlü baskıyı önleyen bir devlet’ diyerek, kimsenin kimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik ve devletin kendisi tahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak, hizmeti esas alacak, ve devlet insan haklarına dayanacak. (…) Demokratik olacak, (…) Bu ne demek’ Kanunların yapılışında halkın isteğini olacak, yani SKOLASTİK bir zihniyetle ‘dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle yapılmalıdır’ diye bir zorlamayı da uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı’

‘Uzlaşamayacağımız hiçbir şey yoktur; yeterki herkes fikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin hakem olduğunu dikkate alalım.. ‘ (Ek: Bölüm IV, No:lO, Toplantı Tut. Say. 21)

Tutanaktaki bu ifadelerden açıkça görüldüğü gibi konuşmada ana esas lâikliğin savunulmasıdır.

Kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.

Bu açık gerçekler ortada iken böyle bir konuşmayı lâikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette imkan yoktur.

(9) Kaldıki Anayasa’nın 25. maddesine göre: ‘Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.. ‘ (Any. Md. 25/2)

(10) Mezkur görüşlerin açıklanması Uluslararası anlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar te’yid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasından ibarettir. (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B)

(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3′ bölümü münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan’ın bütün beyanları ‘Lâiklik’in savunulması istikametindedir. (EK: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını, anafikirden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir; Hukuki geçerliliği yoktur.

(12) Bir Meclis çalışmasında, sorulduğu zaman düşünce açıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. ‘Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Millet’e Ait…’ olmasının doğal sonucu milletvekillerinin, bahusus Meclis çalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele tabi olmadan açıklayabilmeleridir.

(13) Yukarıda bir bir serdedilen pek çok gerekçenin hepsi bir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcının kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesi mümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması 23.3.1993 tarihinde cereyan etmiş olup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok öncedir. 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa’da Siyasî partilerin ‘odak’ olma sebebiyle kapatılmaları söz konusu olmamıştır.

Sonuç:

Yukardaki Necmettin Erbakan’ın Özel hukukta ‘akit serbestliği’ ile ilgili olarak bir meclis çalışmasında görüşlerini açıklamış olması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz. Çünkü; bu görüşler bir meclis çalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasanın 83. maddesine göre ‘sorumsuzluk güvencesi’ altındadır.

Herhangi bir eylemle ilişkisi yoktur, görüş açıklamaktan ibarettir.

Açıklanan görüşler uluslararası anlaşmalar, Anayasa ve yasalara uygundur, ‘Lâikliğe aykırılık’ la hiç bir ilgisi yoktur; tam tersine bu çalışma ile ‘lâiklik’ savunulmuştur.

Bu görüşlerin açıklanması, bir Siyasî partinin Genel Başkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.

Siyasî Partiler ve onların temsilcileri, Anayasal teminat altında bulunan yasal ve denetsel görevlerini serbestlik içinde yapamazlarsa ‘Demokratik Parlamenter Sistem’ işlevini nasıl yerine getirecektir.

Görüldüğü gibi bu iddia da diğerleri gibi mesnedden yoksundur, hükme medar olamaz.

c – Necmettin Erbakan’ın Grup Konuşmasında ‘Geçiş Döneminin Huzurlu Olmasını’ İsteyen Konuşmasıyla İlgili Olarak, Sayın Başsavcının İleri Sürdüğü Mütalaalar Yersizdir.

İddianamenin 9. sayfasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’a bazı sözler izafe edilmiş ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmak istenmiştir.

Sayın Başsavcı, Meclis grubunda yapılan konuşmanın aslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan, tesbit etmeden ve ne saikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini tahayyül ettiği bir takım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve gayesiyle ilgisi olmayacak şekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş bir hata yapmıştır. Halbuki:

(1) Sözü edilen konuşma TBMM Grup toplantısında yapılmış bir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları kapsamında yapılmış bir konuşmadır. Anayasa’nın 83. maddesinin milletvekilleri için sorumsuzluk güvencesine ait açık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde, herhangi bir suçlamaya mesned yapılamaz. (Bölüm V)

(2) Herhangi bir suçlamaya mesnet yapılmak maksadıyla değil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması maksadıyla bir konuşmanın değerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum olduğu üzere, müstekar hale gelmiş Yargıtay içtihatlarına ve bilimsel görüşlere göre konuşmanın aslının tam olarak ele alınması bütünü içinde değerlendirilmesi, hangi sebep, saik ve maksatla gerçekte ne söylenmek istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için de konuşmacıya neyi, niçin söylediğinin sorulması gerekir.

(3) Bu konuşma, bilindiği gibi bir kısım basın tarafından tamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş, bir-iki kelime ortaya atılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış ve üzerinde birçok polemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih, tekzip ve açıklamalara rağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir.

Hal böyle olduğundan dolayı bu konuşmanın aslının ne maksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki hukuk kurallarına titizlikle riayetin büyük önemi vardır.

(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde ‘sebep ve saik’ gözardı edilemez; zira hukukta ‘saik’ çok önemlidir. Gerçek Nedir:

(5) Meclis grup toplantısının yapıldığı 13 Nisan 1994 tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimlerden iki hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.

27 Mart 1994 günü genel yerel seçimler yapılmış; Refah Partisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere tüm ülkede milletimizin beklediği demokratik başarıyı göstermiştir.

Diğer taraftan, hemen bu seçimlerin arkasından henüz icraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım çevrelerce Refah Partisi’ne, Refah Parti’lilere tahkir ve açık tehdit eylemleri başlatılmıştır.

Bu meyanda bir takım kuruluşlar tarafından her yere görülmemiş yoğunlukta ‘tahrik’ ve ‘tahrike teşvik’ mahiyetinde eşine rastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere, bu çevrelerce yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.

Bu kampanyanın nasıl bir kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV, No:11) de takdim olunan dosyadaki faxlar açık açık bir şekilde göstermeye yeterlidir. Bu faxların nerelerden nerelere gönderildiği de ayrıca dikkat çekicidir.

Hemen belirtelim ki o tarihlerde Refah Partisi tarafından bu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulmuştur. ( E k : Bölüm IV, No:l2)

Bu faxlardan açıkça görüldüğü gibi, ‘Kan’ dan bahseden Refah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir. Nitekim faxlarda şu cümleler yer almıştır. ‘Ankara Melih Gökçek’e Mezar olacak… Gerekirse Kanımızın son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız…’ Ayrıca yapılan kanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan, tehdit, tahkir sözleri kullanılmıştır. ‘Ankara Melih’e Mezar olacak…’ gibi ciddi tehditler yapılmıştır.

Bu olaylar sebebiyle Refah Partisi Genel Başkanı bir yandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerinin son bulması diğer yandan RP’li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet yapabilmeleri için bahse konu grup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu bir tahlile tabi tutmuş, bu yapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan bir fayda gelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş; kanlı tehditleri bırakın; RP’nin genel yönetimde de iktidara gelip ‘Adil Bir Düzen’i kuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur, barış ve kardeşlik içinde geçirelim’ mealinde bir konuşma yapmıştır.

Asıl maksadı ve gayesi açık olan bu konuşma ne yazık ki bir kısım basın tarafından art maksatlı olarak yapılan değiştirmeler ve yorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.

Bununla beraber, bir kısım medyanın yaptığı bütün bu tahrifata rağmen, değiştirilmiş, metinlerden bile, dikkatle incelendiği zaman asıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma aslının yapılan yorumlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Mesela: Bu konuşmayı A.A- 13.04.1994 günlü bülteninde, aşağıda olduğu gibi vermiştir.

‘(A.A) 27 Mart’ta halk yanıldı diyorsunuz, o zaman buyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim istemiyor) diyorsunuz, o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım. Halk Adil Düzeni, istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.

Bir kaç tane hükümet tarafından beslenen holding dışında herkes bizimle birliktedir.

Bütün halkımız bizimle beraber Adil Düzen, lider ülke istiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı’ Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak’ Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama, bunların terörizmi karşısında herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum.

Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Türkiye Refah Partisi Adil Düzen’e bu kesin şart. Geçiş Dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak’ 60 milyon buna karar verecek. Biz diyoruz ki bu geçişi tatlı yapalım, bu geçişi barış içinde, bu geçişi yumuşak yapalım. zihniyet olarak biz barışçıyız; bunlar gibi terörist değiliz. Biz huzurcuyuz, bizim yolumuz kardeşliktir’ (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu Ajansı Bülteni 13.4.1994)

Bu değiştirilmiş metin dahi dikkatle incelendiği zaman ne görülüyor:

5.1. Metin içerisinde ‘Geçiş Dönemi’ kelimeleri yer aldığı halde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş, ‘Gelme Biçimi’ olarak ifade edilmiştir. Bu değişiklik ‘temel kastı’ tamamen değiştirmektedir. Şöyle ki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde iktidara geldi. Bir süre sonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde de iktidara gelecek, millet saadet bulacaktır; Millet’in saadet bulması için bu gereklidir.

Yerel Yönetimde iktidara geldikten sonra, genel yönetimde de iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir. Bu süre bir kaç yıl olabilir. Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminin huzur, barış ve kardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz. Milletin de böyle istediğinden eminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk çıkaranların bu faaliyetlerine devam etmeleri suretiyle baştan sona kadar huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu ve benzer tahriklerden vazgeçilmelidir. Refah Partisi’nin insiyatifi dışında geçecek olan bu birkaç yıllık süre, Millet’in bütününün şuurlu ve uyanık davranışlarıyla bir barış süreci olarak geçmelidir.

Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın asıl kast belirten bu bir iki yıllık ‘Geçiş Dönemi’ kelimeleri yerine, Refah Partisi’nin iktidara ‘geliş biçimi’ diye değiştirilirse, bütün kasıt tersine çevrilmiş olur. Zira konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara nasıl geleceği değildir; Çünkü o belli … değiştirilmiş metinde dahi tekrar tekrar görüldüğü gibi RP’nin iktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle olacaktır.

Konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara gelişinin huzurlu olup olmayıcağı değil, bu bir kaç yıllık ‘geçiş dönemi’nin huzursuzluk çıkartanlar yüzünden huzurlu geçip geçmiyeceğidir.

5.2. Bu değiştirilmiş metinden dahi konuşmacının kastının: ‘Buyurun halka gidelim.. halk ne diyor… halk adil düzeni istiyor… Hemen seçime gidelim…’ kelimelerinden de açıkça görüldüğü gibi, iktidara gelmenin tek yolunun ‘seçim’olduğudur.

5.3. Refah Partisi’nin ‘adil bir düzen’ istediği herkesin bildiği bir gerçektir. Adil düzenden ne kastedildiği de sayılamıyacak kadar çok meclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla açıklanmıştır ve her defasında belirtilmiştir ki RP’nin istediği düzen Anayasa’da istenen düzenin gerçek manada tatbikidir.

Esasen: Anayasanın 2. maddesinde ‘… milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde…. ‘ hükmüne; 18. maddesinde ‘Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır’ hükmüne; 55. maddesinde ‘.. işe uygun adaletli bir ücret… ‘ hükmüne; 73. maddesinde de ‘vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı… ‘ hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümlerden ve Anayasanın:’Türkiye Cumhuriyeti Adalet An1ayışı içinde’… demokratik, lâik sosyal bir hukuk devletidir. Anayasanın Amir hükmünden de görüldüğü gibi demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, devletin düzeni adalet anlayışı içinde yürüyen bir düzendir. Yani ‘adil bir düzen’dir. Sayılamayacak kadar çok defa belirtilmiştir ki Refah Partisi’nin belirttiği ‘adil düzen’ işte bu anayasal düzendir.

Sonuç olarak: Bu gerçeklerin ışığı altında, sayın Başsavcının ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde görülen nedir’:

(1) Sayın Başsavcı yapılan konuşmanın aslını ve tamamını dikkate almadan, saikini, kastını inceleyip tesbit etmeden, yanlış kabullere dayanarak ve yanlış yorumlar yaparak, haksız isnadda bulunmuştur.

(2) Yukarda yapılan açıklamalar karşısında ortada lâikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.

(3) Sözü edilen konuşma meclis çalışmaları kapsamındadır. Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi 83. maddenin açık hükmüyle ‘sorumsuzluk’ güvencesi altındadır. Bu sebepten hiçbir ithama mesned yapılamaz.

(4) Ve yine adı geçen Meclis çalışmasının tarihinden de belli olduğu gibi ( 13 Nisan 1994) bu konuşma Anayasada, 1995 yılında yapılan değişiklikten önce yapılmıştır. Sayın Başsavcının iddianamedeki kabullerine göre, hangi yönden bakılırsa bakılsın ‘odak olma’ faaliyetine delil olamaz.

(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3) bölüm münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan’ın bütün beyanları lâikliğin savunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği yoktur.

(6) Yine RP’nin, iktidara seçimle ve demokratik yolla geleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır. Sadece bir misal olarak; İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük kongrede alenen ve açıkça ifade olunmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:l4)

Yukardaki izahlardan açık bir şekilde görülüyor ki: Necmettin Erbakan meclis grup konuşmasında ‘geçiş dönemi’nin huzurlu olmasını isteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının ileri sürdüğü mütalaalar yersizdir.

  1. Sayın Başsavcının, Basındaki Bir Kısım Gerçekdışı Maksatlı Yazıları Delil Telakki Etmesi Hukuki Değildir.

İddianamenin yine 9. ve 10. Sayfalarında yer alan, ‘Sivas – Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları’ diye takdim edilen iddiaya gelince:

(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Böyle bir konuşma kesinlikle yapılmamıştır.

(2). Sayın Başsavcının, bir gazetenin asılsız bir haberine dayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanının MGK toplantısında Gazeteler okuduğuna ve bu gazeteler karşısında Başbakan Necmettin Erbakan’ın sessiz kalmak suretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına dair iddiasının hem gerçekle bir ilgisi yoktur ve hemde bu iddia hukuken geçersizdir.

(3). Çünkü MGK toplantıları gizlidir. Bu toplantılar hakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi, toplantılar hakkında yayın yapmakta yasaktır. Kaldıki kanuna aykırı biçimde elde edilen deliller hükme dayanak yapılamaz.

(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası ile ‘aval’ın deyişiyle ‘sükut ikrardan gelir’ demek istiyorsa, bu kabulün de hiçbir hukuki dayanağı ve değeri yoktur.

(5). Kaldı ki bu kabil bu gerçek dışı asılsız iddialar nerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve muttali olunan iftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.

(6). Husumet-i sabit kimselerin beyanları delil olamaz.

Nitekim Siyasî husumetle bu yayınları yaparak saldırıda bulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri tarafından hukuk yollarına gerekli başvurular yapılmıştır.

Bu cümleden olarak bu konu ile ilgili olmak üzere haklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu müdür T. Kutsi Makal, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesinin 18.5.1995 tarih ve 1994-645-1995/391 sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir. (Ek: Bölüm IV, No:l5) Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı ilamla Yargıtayca onanmıştır. (Ek: Bölüm IV, No:l6) Ayrıca, adı geçenler, Ankara 2. As.ceza Mahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-995/000215 sayılı kararıyla hapis ve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir.(Ek: Bölüm IV, No:l7) Ve yine Adı geçenler, Refah Partisi’ne hakaretten dolayı Ankara 2. As.Ceza Mahkemesinin 27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 sayılı kararıyla da hapis ve ağır para cezasına mahkum olmuşlardır.(Ek: Bölüm IV, No:l8)

(7). Böylece, bu mahkumiyet kararlarıyla sözü geçen yayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların husumetten ileri gelen bühtan ve iftiralardan ibaret olduğu ‘kesin hükümle’ ile sabit olmuştur.

(8). Sayın Başsavcı 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği görevini ve CMUK’un 153/2. maddesinin yükümlü kıldığı ‘Lehteki delilleri’ de toplama vecibesini yerine getirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız yerine getirmiş olsaydı, parti kapatma gibi ciddi ve önemli bir davada böyle asılsız ve aksi sabit olmuş bir konuyu delil olarak ileri sürmezdi.

Sonuç: Yukarıda yapılan açıklamalardan da kesin olarak görüldüğü gibi; Husumete dayanan bir basın haberindeki, asılsızlığı mahkeme kararıyla ‘kesin hüküm’ haline gelmiş bir yazının delil olarak ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir.

e – Sayın Başsavcının, Başbakanlık Konutunda Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakültesi Mensuplarına Verilen İftar Yemeğini Lâikliğe Aykırı Bir Davranış Olarak Nitelendirmesi Hukuken İsabetli Değildir.

Sayın Başsavcı iddianamenin 10. sayfasında dercettiği sözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu bir iftar yemeğini lâikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için, bu iftara Diyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının ‘Devrim yasalarını ihlal eden’ ve güya ‘Lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderleri’ olduklarını ileri sürmüştür.

Bir kısım medyanın maksatlı olarak yaptıkları yayınların etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir. Çünkü;

(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.

(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM’nin görevidir.

(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varid olmadığına karar vererek gensoru önergesini reddetmiştir. ( E k : Bölüm IV, No:l9, Gensoru önergesi)

(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık konutunda verilen bu iftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli kesimlerine, bu meyanda üniversite mensupları, yargı organları mensupları, medya mensupları, yazarlar, sanayici, iş adamları, işçi kuruluşları temsilcileri … vs.ye verilen 20’den fazla iftar davetlerinden birisidir.

(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz.

(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık halkla ilişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder.

(7) Türkiye’mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı ‘Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun’ la birlikte, yani 1925’ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet yasaklanmıştır.

(8) Fiili ve hukuki durum bu kadar açık iken, Sayın Başsavcının ‘Tarikat liderlerinden’ de söz etmesini; hele böyle bir mevhumeyi ‘davaya delil’ diye ikame etmesini adalet ilkesi ve hukuk mantığı ile bağdaştırmak imkansızdır.

Hukukun genel kurallarına göre; ‘Tevehhüme itibar yoktur’

(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır.

Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesinden dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesinin profösörleri katılmışlardır.

Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiç bir ilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle Sayın M. Nuri Yılmaz ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın M. Sait Yazıcıoğlu birer konuşma yapmışlardır.

Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. M. Sait Yazıcıoğlu’nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlelerin önemi büyüktür. ‘Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan’da beklerdik, ancak şimdi nasiboldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla, seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini ifade etmek isterim’ demiştir.

(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz emsalleriyle doludur.

(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların Milli Bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.

Nitekim Türkiye Gazetesi’nin Ek’te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir. ‘ABD’li milletvekili ve senatörler, İslam toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. kongre binasındaki davete askerler de katıldı. ‘ (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye gazetesi 8.2.1997)

Sonuç Olarak: Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi: Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla lâikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır.

Netice Olarak Necmettin Erbakan Hakkında, İddianamede İleri Sürülen İsnadların Hukuki Değeri Yoktur.

Genel Başkan Necmettin Erbakan hakkında iddianamede beş tane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı-ayrı açıklandığı gibi bu isnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çok sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya yeterlidir.

Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadın mahiyetti nedir’ Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez; Çünkü;

(1) Üniversitelerle ilgili kılık kıyafet kanunun savunulması. Yani 2547 sayılı kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.

(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta ‘akit serbestliği’ hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmiş olması.

(3) Grup konuşmasında ‘geçiş dönemi’nin huzurlu olmasını istenmesi.

Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya da bu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa’nın 83. maddesi gereğince ‘sorumsuzluk’ güvencesi altındadır; Hiçbir davaya konu yapılamazlar.

Bu konuşmaların içerisinde ne lâikliğe nede yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.

Bu konuşmalar, Anayasanın ve altına imza koyduğumuz uluslararası anlaşmaların en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşünce hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.

(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı, husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, Necmettin Erbakan’la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmış olan bir yazı.

(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak verilen ve TBMM’nce denetlenip lâiklikle ilgili olmadığı karar altına alınan bir iftar yemeği.

Görülüyor ki: Necmettin Erbakan ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki ‘lâikliği ihlal’ isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.

B – 3. Partinin Diğer Bazı Üyelerine Yapılan İsnatlarda Hukuki Dayanaktan Yoksundur.

a- Şevki Yılmaz;

İddianamenin 11. ve 12. sahifelerinde Rize milletvekili Şevki Yılmaz’a üç konuşmasında lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmektedir.

a-l. Hac’da yaptığı iddia edilen bir konuşma,

a-2. İstanbul’da hanımlara hitaben yapıldığı iddia edilen konuşma,

a-3. Yapıldığı iddia edilen diğer bir konuşma.

Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,

( 1 ) Şevki Yılmaz’ın (a-1 ve a-2) bölümünde bahsedilen konuşmaları yaptığı ileri sürülen tarihte Refah Partisi ile herhangi bir organik bağı mevcut değildi. Bir başka ifadeyle bu tarihlerde, adı geçen kişi Refah Partisinin üyesi değildi.

Çünkü, Şevki Yılmaz 27 Mart 1994’de Rize Belediye Başkanı seçilerek Refah Partisi üyesi olmuştur.

a-3 olarak ileri sürülen konuşmanın ise nerede, ne zaman ve ne münasebetle yapıldığı belli değildir. Delil olma niteliği yoktur.

(2) Adı geçenin yaptığı iddia edilen konuşmalara ilişkin delil olarak video bantlar sunulmuştur.

Böyle bir konuşma yapılmış mı’ Şayet yapılmışsa, nerede, ne zaman, hangi tarihte yapılmış’ Bu video bantlar, nereden alınmış, hangi yolla elde edilmiş’ Video bantlar sağlam mı’ üzerlerinde oynama, montaj var mı’ Konuşmalar hakikaten adı geçene mi ait’ Bununla alakalı olarak ne bir belge, ne bir tutanak ne de tanık ifadesi yoktur. Şevki Yılmaz’a böyle bir konuşma yapıp yapmadığı sorulmamıştır.

Bu açıdan bunların hukuki anlamda delil olma niteliği yoktur. Nitekim bantların yan delillerce doğrulanmadan tek başına delil olarak kabul edilemeyeceğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Yargı organlarınca pek çok kere teyit edilmiş müctekâr kararlar vardır. (AYMKD, S:30, Cilt: 2, Sayfa: 1193, 1993/3E.-19942 K.Sayılı Karar)

(3) Bu konuşmalarla ilgili olarak 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d maddesi uyarınca hiç bir yargılama yapılmamıştır.

(4) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında görevi yoktur.

(5) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan Parti’mizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları iddianame ile öğrenmiştir.

(6) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) Partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820’sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiz için, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(7) Kaldı ki, adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. (İhraç kararı: Ek:Bölüm IV, No.21) Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

b- Hasan Hüseyin Ceylan

Ankara milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen iki konuşma, bu davada iddianın gerekçesi olarak gösterilmiştir. (İddianame Sh.l2-14)

iddiaların değerlendirilmesi,

(1) İzafe edilen her iki konuşma hakkında ortada banttan başka bir şey yoktur. Bu konuşmalar nerede, ne zaman yapılmıştır. Kim tarafından banta alınmıştır. Bant bozukmudur. Nasıl elde edilmiştir, nasıl muhafaza edilmiştir. Belli değildir.

(2) Her iki konuşmasına da video bant delil olarak sunulmuştur. Konuşmanın yapıldığı ve iddia edilen konuşmaların içeriğini doğrulayan başka bir delil sunulamamıştır. Video bantların tek başına delil olmadığı Anayasa Mahkemesi kararıyla belirtilmiştir.

(3) Her iki bantla ileri sürülen konuşmanın, aslında var olup olmadığı, muhtevasında lâikliğe aykırı herhangi bir unsurun bulunup, bulunmadığı hususunda hakkında hiç bir mahkeme kararı mevcut değildir.

(4) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan partimizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları ancak iddianame ile öğrenmiştir.

(5) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi yoktur. Parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(6) Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetlerin çoğaltılıp Refah Partisi teşkilatlarına dağıtıldığı iddiası doğru değildir. Partimizin böyle bir çalışması yoktur. Video bantların çoğaltılması zor bir olay değildir, ticari amaçla bu tür çalışma yapanlar olabilir.

(7) Adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

c-İbrahim Halil Çelik

İddianamenin 15. sahifesinde yer alan, ’10 Mayıs 1997′ günü bazı gazetelerde yayımlandığı iddiasıyla İbrahim Halil Çelik’e atfedilen sözler.

(1) Adı geçen, iddia edilen sözleri söylemediğini, tekzip hakkını kullandığını beyan etmiştir. İddia edilen sözlerin, söylenip söylenmediği, doğru olarak aktarılmadığı hususunun araştırılması bizim savunmamızın kapsamı dışındadır.

(2) İbrahim Halil Çelik’in partimizi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında herhangi bir görevi yoktur.

(3) Söylendiği iddia edilen sözlerle ilgili olarak açılan soruşturmada, TCK’nun 312/2 maddesinde belirtilen suçu işlediği iddia edilmektedir. Ancak isnad edilen bu suçlamanın ‘Lâikliğe aykırı eylemle’ hukuki bir ilgisi yoktur.

(4) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(5) Kaldı ki, adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

d- Ahmet Tekdal

Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacda yaptığı iddia edilen bir konuşma iddai ispata matuf delil olarak ileri sürülmüştür.

Adı geçene izafe edilen bu konuşma,

(1) İddianamenin 13. sayfasında Kanal D televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacta yaptığı ileri sürülen bir yayın bu davaya delil yapılmak istenmiştir.

(2) Hac’da yapıldığı iddia olunan konuşmanın video bant dışında bir dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi tarihte, nerede yapıldığı belli değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme var mı’ Belli değildir. Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde partimiz aleyhine yoğun bir şekilde maksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınması mümkün değildir.

(3) Ahmet Tekdal 1986 yılında Hacca gitmiştir. Hacca Genel Başkan sıfatıyla değil, sade bir vatandaş olarak gitmiştir. Hac Siyasî faaliyet yeri olmadığı için, parti adına Siyasî bir konuşma yapması da düşünülemez.

(4) İsnad edilen konuşmanın aslı olup olmadığı araştırılmamıştır. Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın Ahmet Tekdal’a ait olup olmadığı sorulmamıştır.

(5) İddia olunan konuşmada hak nizamı ibaresinin söylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği belli değildir.

(6) Parti’mizin, yapıldığı ileri sürülen konuşmadan iddianame ile haberi olmuştur. Partimizin hükmü şahsiyetin iddia edilen fikirleri kabul etmesi söz konusu değildir.

(7) Ses bantlarının ve video kasetlerinin yan delillerle doğrulanmadan delil olarak kabul edilemeyeceği Yüksek Mahkemenin 16.06.1994 tarih 1993/3-1994/2 sayılı kararında belirtilmiştir. (AYMKD, Sayı 30, Cilt 2, Sh. 1193)

(8) Bu konuda 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbiri vaki olmamıştır.

Açıkladığımız gibi, partimiz bu söylendiği iddia edilen sözleri tekabül etmemiştir.

Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, Ahmet Tekdal ve İbrahim Halil Çelik isnad edilen söz ve eylemler sebebiyle, partimizin, ‘Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı’ olma iddiası ile kapatma davası açılması hukuken mümkün değildir.

Şükrü Karatepe

Sayın Başsavcı, iddianamenin 14. sayfasının (e) bendinde, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, 10 Kasım 1996 günü yaptığı ileri sürülen bir konuşmayı bu davaya delil göstermiştir.

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca tahkikat açılmış. Yapılan tahkikat sonunda 1996/13102 Esas sayı ile 30.06.1997 günü Şükrü Karatepe’nin izafe edilecek bir suç bulunmadığından takipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:22)

Ayrıca yine bu konuşma münasebetiyle Kayseri DGM Başsavcılığı tarafından da tahkikat açılmış. Bu tahkikatın sonucunda da 2.4.1997 günü 996/132 Hazırlık Esas, 997/5 Sayılı kararla aynı şekilde takipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:23)

Hal böyle iken, Sayın Başsavcının bunları araştırmadan DGM Savcısının tahkikatının neticesini sonradan ve açılan tahkikatın akıbetini öğrenmeden, bu hadiseyi davasına delil ve mesnet olarak göstermesi isabetsiz olmuştur.

Bu Hadisenin de adı geçen Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 inci maddesindeki hüküm giyme şartı gerçekleşmediği cihetle de davamızda delil olarak kabul ve ikamesine kanuni imkan yoktur.

Şevket Kazan

Sayın Başsavcı iddianamesinin 15. sayfasının G. bendinde Şevket Kazan’ın Adalet Bakanlığı sırasında Sincan Belediye Başkanı’nı ziyaret etmesini delil göstermek istemiştir.

Bu ziyaret bir hükümet üyesinin görevi sırasında yapılmış olduğundan böyle bir konunun denetimin TBMM’ye ait olması dolayısıyla bu denetim Anayasa’nın 100. maddesine göre Meclis Soruşturması açılması talebiyle TBMM’de görüşülmüş bu müzakerelerde Şevket Kazan’a izafe edilecek herhangi bir bir suç bulunmadığına karar verilmiş ve soruşturma talebini reddetmiştir. (Görev ve Sorumluluk Broşürü, Ek: Bölüm IV, No:24)

Aşağıda (Bölüm IV, Kısım C)’de açık bir şekilde belirtildiği gibi TBMM’nin işbu kararından sonra aynı konunun yargı tarafından ele alınması mümkün değildir.

B-4. Refah Partisi’nin Bazı Üyelerinin Söz ve Eylemlerine Karşı Sessiz Kaldığı İddiası Doğru Değildir.

Refah Partisi’nin üyelerinin kural dışı sayılan söz ve eylemlerine karşı sessiz kaldığı iddiası doğru değildir.

Refah Partisi, Başkanlık Divanını, MKYK üyelerine, il, ilçe ve belde başkanlarını, Belediye başkanlarını ve köydeki temsilcilerine kadar bütün üye ve mensuplarını yakından takip etmekte ve onların kanun ve kural dışı söz ve hareketlerini inceleme altında tutmaktadır. Kanun dışı herhangi bir hadiseye sebebiyet vermemek için elinden geleni yapmaktadır. Mevcut partilerimizin hiçbirinin mensupları Refah Partisi kadar eğitimli, dikkatli ve itinalı değildir. Nitekim kurulduğu günden bugüne kadar Yargıtay Başsavcılığınca partimiz ve mensupları hakkında bir takibat yapılmamıştır.

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d bendinde açıkça belirtildiği gibi üyelerinin kural dışı eylemlerine karşı Siyasî partilerin sorumlulukları üyelerin hüküm giymesinden sonra başsavcılıkça bu üyenin partiden ihracı talebinden sonra başlar.

Bu güne kadar böyle bir olay vaki olmadığından partimizin kural dışı sayılan eylemlere karşı sessiz kaldığı iddiası geçerli değildir.

Kaldı ki partimiz yetkili organları üyelerinin bütün faaliyetlerini her zaman yukarda da belirtildiği gibi yakinen takip etmiştir. Bu hususta soruşturulacak herhangi bir konu söz konusu olduğunda gereken disiplin çalışmalarını dikkatle ve titizlikle yürütmüştür.

Nitekim bazı üyeleri hakkında yapılan ihbarlar üzerine bu dava açılmadan çok daha önce gerekli duyarlılık gösterilerek disiplin hükümleri uygulanmıştır.

C- Üçüncü Kısım : Anayasa’nın 83. ve 100. Maddelerinin Getirdiği Güvenceler Müvacehesinde Hükümet Ve Meclis Üyeleri Sorumlu Tutulamaz

Milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlıklarının ‘yok’ sayılması Anayasanın 83. ve diğer maddelerine aykırıdır.

C-1. Tarihi Gelişim:

Tarihi süreç içerisinde iki tür ‘muafiyet’ e şahit olunmaktadır. ‘Diplomatik’ ve ‘Parlamenter muafiyet’ Bu iki dokunulmaz kurumun toplum hayatına girişi farklıdır.

Devlet hayatı, parlamenter sisteme geçişten çok eskidir bundan dolayı da ‘Diplomatik muafiyet’, ‘Parlamenter muafiyet’ten daha öncedir. ‘Diplomatik muafiyet’le toplum ortaçağda tanışmış, bu müessese 1815 tarihli Viyana Kongresiyle devletler hukukuna girmiştir.

Bizim devlet hayatımızda ‘özdeyiş’ haline gelen ‘Elçiye zeval o1maz’ sözü, ‘diplomatik muafiyet’in özlü bir ifadesidir. ‘Diplomatik muafiyet’ Devletler arası ilişkiler için etkin bir güvencedir.

‘Parlâmenter muafiyetler’, Parlâmenter fonksiyonun ifâ edilebilmesi için, parlâmenteri, Siyasî iktidarlar ve diğer kişi ve kurumların itham, isnad ve adli takiplerden koruyan imtiyazlardır.

Parlâmenter muafiyetler, hiç şüphesiz, kişisel imtiyazlar değildir. Millî iradeyi temsil edenin, ‘temsilcilik fonksiyonu’nu her türlü baskı ve korkudan emin olarak ifâ edebilme imkânıdır. Millî iradeyi temsil eden müessesenin iyi çalışmasını ve baskılardan korunmasını amaçlar. Parlâmenter – Demokrasilerin ‘olmazsa-olmaz’ şartlarındandır.

Tarihi seyrine bakıldığında, İngiltere’den kaynaklandığını ve daha sonra Fransa’ya, oradan da Türkiye’ye intikal ettiğini görmekteyiz.

(1) İngiliz ‘Haklar Beyannamesi’nin 9. Maddesi ile ilk defa hukuki nitelik kazanan ve Krala karşı da koruyuculuk etkisi taşıyan ‘parlamenter muafiyet’ler, 1789 ihtilaliyle birlikte Fransa’da uygulama alanı bulmuş, ‘Milletvekillerinin herbiri şahsi tecavüzden masundur ve bir milletvekiliniz Etats Generaux’daki herhangi bir teklifinden, reyinden, mütalaasından veya demecinden dolayı, bu içtima esnasında veya ondan sonra kovuşturmaya araştırmaya, tevkife veya tevkif ettirmeye, tutmaya veya tutturmaya cüret eden bütün özel kişi, cemiyet, hakimler hey’eti (tribünal), mahkeme (cour) veya komisyonlar Millet hainidir ve çok ağır bir suç işlemiş olurlar.’ hükmünü ihtiva eden bir kararname neşredilmiştir.

(2) 1793 tarihli Fransız anayasası da, ‘Parlamenter Sorumsuzluğu’nu şöyle ifade etmiştir: ‘Parlamentonun hiçbir üyesi, Parlâmenter fonksiyonlarını yerine getirirken açıkladığı görüşlerinden ya da kullandığı oylarından dolayı soruşturulamaz… ‘

Görüldüğü gibi, Fransız anayasasında, ‘Yasama Sorumsuzluğu kapsamı’ çizilirken mekan ve zaman tahdidi getirilmemiş; aksine, parlamenter fonksiyonun alabildiğine serbesti içerisinde ifâsı hedeflenmiştir. Hattâ, Fransız hukuk düzenlemelerine göre: Parlamento üyesi olmayan bakanlar, komisyon görüşmelerine katılan kamu görevlileri.. de bu sorumsuzluk imkânından yararlanmaktadır.

(3) Federal Alman Anayasanın 46. Maddesinde de benzer hüküm yer almaktadır.

(4) Parlâmenter muafiyetler, bizim hukukumuza ilk defa 1876 tarihli ‘Kanun-i Esasi’ ile girmiştir. Anılan kanunun 47. Maddesinde aynen şöyle denilmektedir: ‘Meclis-i umumi azası re’y ve mütalaa beyanında muhtar olarak bunlardan hiçbiri bir gûnâ vaadü vaîd ve talimat kaydı altında bulunamaz… ‘

Bir asırdan fazla zamandan beri, hukukumuza yerleşmiş bulunan ‘Adem-İ Mes’uluyyet’ ya da ‘Sorumsuzluk’; dünya hukuk düzenlemelerdeki gelişmelere paralel olarak, ‘Parlamenter Demokratik Sistem’ ve ‘Hukuk Devleti’ niteliğine yaraşır biçimde tekâmül edegelmiştir.

Vakı’a, 1921 anayasasında ‘Adem-İ Mes’uliyyet’le ilgili açık bir hüküm yoksa da; kimi konularda, 1876 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununa atıfla boşluk doldurulmak istenilmiştir.

Muafiyetler, 1924 Anayasa’sının 17. Maddesiyle düzenlenmiştir. Buna göre: ‘Hiçbir meb’us, Meclis dahilindeki rey ve beyanatından ve meclisteki re’y mütalaasının ve beyanatının Meclis haricinde irad ve izharından dolayı mesul değildir.. ‘

1961 Anayasasının 79.maddesiyle düzenlenen ‘Muafiyetler’ daha geniş tutulmuştur. Zira: 1924 Anayasasında ‘Meclis Dahilinde’ deyimi kullanılmışken; 1961 Anayasasında ‘Meclis Çalışmaları’ ifadesine özellikle yer verilmiştir. Anayasa yapıcının, bu ifadeyi maksatsız kullanmış olması düşünülemez. Anlaşılmaktadır ki: Anayasa yapıcı, hem dünya hukukundaki gelişmeleri, hem ülkemizin çok partili demokratik-parlamenter sisteme geçmiş olmasını, hem de 1960 öncesi uygulamalarla ‘Adem’İ Mes’uliyyet İlkesi’ nin alabildiğine ihlal edilmiş olduğunu göz önünde bulundurmuştur. Dinamik bir toplumun ihtiyaçlarının, statik kurallarla giderilmesinin mümkün olamayacağı her türlü izahtan varestedir.

1982 Anayasası da, ‘Adem-İ Mes’uliyyet’ ilkesini, 83. Maddede düzenlemiştir. Bu maddede de esas alınan temel felsefe: ‘Parlamenter Fonksiyon’ un milli iradeyi temsil işlevinin eksiksiz korku ve tehdidden emin bir biçimde yerine getirilebilmesidir. Bu sebeple de: ‘Kürsü’, ‘Genel Kurul’, ‘Komisyon’, ‘Parti Grupları’, ‘Başkanlık Divanı’, ‘Danışma Kurulu’ ifadeleri yerine, özellikle, özenle ve bilinçli olarak ‘Meclis Çalışmaları’ ifadesi kullanılmıştır. Bütün bu yukarda sayılan yer ve kurullar, Anayasa yapıcının malumu iken, onların hiçbirine iltifat etmeyerek, ‘Meclis Çalışmaları…’ ifadesini kullanması, ne tecahül-ü ârifanedir, ne de tesadüftür.

Herbir parlâmenter, bir bölgeden seçilmiş olsa da tüm milleti temsil etmektedir. Dolayısıyla da, işlevi, yetkisi sorumluluğu milletin tümü adınadır. Millet çıkarına olduğuna inandığı en aykırı fikri bile tereddütsüz, zemin ve zaman kaydına tabi olmaksızın rahatça ifade edebilmeli; yine inandığı biçimde re’yini izhar edebilmelidir.

Yasa koyucu bilmektedir ki: ‘Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’. Bu sebepten dolayı milletin vekillerinin, millet adına görevlerini ifa ederken fikir, görüş, kanaat ve tekliflerini açıklamalarında hiç bir kayda ve engellemeye ve sınırlamaya tabi tutulmamalıdır.

Ve yine Yasa koyucu bilmektedir ki: Meclis kararları oluşurken sadece Genel Kurul’da değil, parti grupları, komisyonlar, Danışma Kurulu, Başkanlık Divanı şeklinde yapılan çalışmaların katkısıyla olur. Bu sebepten dolayı, bütün bu Meclis çalışmalarında da milletvekillerinin görüş, fikir, kanaat ve tekliflerinin de her türlü tahdit ve engellemeden korunmuş olması gereklidir.

Esasen, dünyanın; hukukuyla, ekonomisiyle, teknolojisiyle, bilgi çağına uygun bilim anlayışıyla yeniden yapılanma çabasında olduğu şu zamanda; ‘Yasama Sorumsuzluğu’nun, kapsam itibariyle gerilerde bırakılmış olması düşünülemez.

‘Temsili Sistem’lerde aslolan: Millete ait temsil görev ve sorumluluğunun alabildiğine hürriyet içerisinde kullanılabilmesidir.

C-2. Sorumsuzluk Ve Dokunulmazlık:

Bu iki müesseseyi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Esasen, gelişmiş Batı’lı hukuk sistemlerinde ve tabii ‘Temsili Sistem’in uygulandığı ülkelerde bu iki kurum ayrı mütalaa edilmiştir. Aynı şekilde bizim hukukumuzda da bu iki kurum birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Nitekim, 1961 Anayasasının 79/1 . maddesi ile 1982 Anayasasının 83/1. Maddesi ile ‘Sorumsuzluk’ -parlâmenter sorumsuzluk- düzenlenmiştir. Aynı maddelerin 2. Fıkralarında ise ‘Dokunulmazlık’ ilkesi tanzim edilmiştir.

  1. SORUMSUZLUK:

Sorumsuzluk, bir parlâmento üyesinin ‘Parlamenter Fonksiyonu’ ifâ ederken, parlamentonun içinde ve dışındaki işlem ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi bir kişi yada kurum tarafından takibata uğramamasıdır. ‘Parlamenter Fonksiyon’ kavramı özellikle kullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız ‘Yasama Sorumsuzluğu’ değil, aynı zamanda ‘Denetim’ faaliyetlerinin de ‘Sorumsuzluğu’ dur.

Parlamenter-Demokratik sistemlerde, parlamentoların iki esas işlevi-fonksiyonu- vardır: 1 ) Yasa yapma; 2) İcra organını denetleme..

Parlâmenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegane şartı, hiç şüphesiz, ‘Sorumsuzluk’tur. Hem yasa yapmada, hem de denetimde… Bu hürriyetin kuşkusuz iki yönü vardır:

(1) Parlamenter’in kişisel hürriyeti. Parlamenter, ancak böyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerine getirirken isteğini söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir; denetimde istediği denetim yolunu kullanabilir. Ancak ifade etmek gerekir ki: ‘KİŞİSEL’ gibi görünen ‘Sorumsuzluk’ aslında milli iradeye tanınmış sınırsız hürriyettir. Milli iradenin temel kaynağı olan milletin, kendisine böyle bir hürriyeti, eylem ve işlemlerden sorumsuzluğu tanıması kadar tabii bir tasarruf olamaz. Zira; ‘Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’.

(2) Parlâmentonun kollektif hürriyeti. Bu hürriyet O’na, bağımsız davranma imkânını verir. Esasen, bir ülke parlamentosunun, kendi dışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdid ve insiyatifine tabi olmasının demokratik ve hukuki izahı olamaz.

Hukukta her hürriyetin, yada ‘Sınırsız Hürriyet’ anlamına gelen ‘Sorumsuzluğun’ da bir ‘Kapsamı’ olmalıdır. Meselenin bu tarafına baktığımızda:

a.l. SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI
(1) SORUMSUZLUĞUN KİŞİLER BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Parlamento’da hizmet veren her insanın ‘Sorumsuz’luğundan elbet te söz edilemez. Zira, ‘Sorumsuz’luğun kaynağı ‘Milli İrade’ ve sebebi ise ‘Parlamenter Fonksiyon’dur. O halde, böyle bir hudutsuz hürriyetten yararlanabilmenin mutlak şartı: Temsili sistemde milleti temsil etmek ve parlamenter olmak.

Vakı’a, bizim hukukumuzda, parlâmenter olmadığı halde ‘Sorumsuzluk’ ilkesinden yararlanabilen bir istisnâ vardır: Dışardan atanan bakanlar kurulu üyesi. Bu husus , 1982 Anayasanın 112/4 maddesiyle özel olarak düzenlenmiştir.

Ağırlıklı olarak Fransız hukukunda, bazı diğer Batı’lı ülke hukuklarında: Bakanlar, komisyona davet edilmiş bürokratlar, ifadesine başvurulan tanıklar dahi beyanlarından dolayı sorumsuzdurlar. Böyle bir düzenlemenin, parlâmentonun işlevini yerine getirmesine yardım edeceği kuşkusuzdur. Özellikle, ‘Denetim’ yollarının kullanılması esnasında bilgisine başvurulacak olan ilgililerin böyle bir ‘Sorumsuzluk’ te’minatı na sahip olmaları, bu teminatı bilerek hizmete katkıda bulunmaları daha kolay olur.

(2) SORUMSUZLUĞUN ‘YER’ BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Bazı ülke Anayasalarında, ‘Parlamenter Sorumsuzluk’ için yer belirtilmemiş; bu anayasalar, sorumsuzluğun hudutlarını belirlerken, ‘Teşri Görev’le ilgili fiilleri göz önünde bulundurmayı yeterli görmüştür.

Temsili sistemini geliştirmiş, medeni ülkeler içerisinde layık olduğu yeri yakalamış ‘Demokratik-Parlamenter Sistem’e sadık hemen her ülke, ‘Parlamenter Sorumsuzluk İlkesi’nin önündeki her pürüzü temizleyerek, sınırsız hürriyeti te’minat altına almıştır.

Bizim hukukumuzdaki gelişmeler de bu istikamette olmuştur. Mesela 1876 tarihli Kanuni Esasi’nin konuyla ilgili 47. Maddesinde ..Meclisin Müzakeresi Esnasında…’ denilmişken; 1924 Anayasanın 17. Maddesinde ‘Hiçbir Meb’us Meclis Dahilindeki Re’y ve Mütalaasından.. ‘ denilmek suretiyle, şümul, yer bakımından kısmen genişletilmek istenilmiştir.

Halbuki, birbirinin hemen-hemen benzeri olan 1961 Anayasasının 79/1. maddesi ile, 1982 Anayasanın 83/1. Maddesi, ‘…Meclis Çalışmaları…’ esasını getirmek suretiyle yer tahdidini

kaldırmıştır.

Filhakika, 1924 Anayasasının 17. Maddesinde ‘Meclis Dahilinde’ denilmek suretiyle: Parlamentonun tüm bölümlerindeki ‘Parlamenter. Faaliyet’ sorumsuzluk te’minatına alınmıştır.

Tabii, 1961 ve 1982 Anayasaları haklı olarak, daha da isabetli ‘..Meclis Çalışmaları..’ sınırsızlığını ‘yer bir düzenlemeyle, bakımından- anayasal hüküm haline getirmiştir.

Hiç şüphesiz, ‘…Meclis Çalışmaları…’ şümulü, 1924 Anayasasında mevcut ‘.. ‘Meclis Dahilindeki.. ‘ deyiminin şümulünü içermekte ve onu aşmaktadır.

Buna göre parlâmentere, meclis çalışmaların tam bir hürriyet içerisinde yapabilme imkanı tanınmıştır.

Doktrin, Yargı Kararları ve Hukuki düzenlemeler de bu görüşleri te’yid etmektedir:

a.2. DOKTRİN :

Doktrinde netleşmiş görüşe göre: Sorumsuzluk, yer bakımından iki kısımda incelenmektedir.

(1) MECLİS İÇİ ÇALIŞMALARI:

Yine genel kabule göre; kürsü, genel kurul salonu, komisyon salonları, Siyasî partilerin grup toplantı salonları; hatta diğer müştemilat…

Komisyonsuz, Grupsuz bir Parlamento’nun düşünülmesi mümkün olamaz. Özellikle de ‘Demokratik-Parlamenter’ sistemlerde… Esasen, hem komisyonlara tahsis edilmiş bulunan mekânlar, hem de Siyasî parti gruplarına tahsis edilmiş mekânlar ‘Meclis Dahilinde’ bulunmaktadır. Siyasî parti gruplarının, daimi veya muvakkat komisyonların katkılarının bulunmadığı bir ‘Meclis Çalışması’ndan elbet de söz edilemez.

Nitekim, Milli Eğitim eski Bakanlarından, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık Başkanlarından Sayın Prof. Dr. Safa Reisoğlu’nun, suretini ekte sunduğum makalesinde aynen şöyle denilmektedir: ‘…Meclis çalışmalarının kapsamına milletvekillerinin parlamenter görevleriyle bağlantılı olarak yaptıkları çalışmalar girer. böylece, milletvekilleri, meclis genel kurulunda, komisyonlarda, başkanlık divanında, danışma kurulunda ve Parti Gruplarında kullandıkları oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleri düşüncelerden sorumlu tutulamazlar… ‘ Milliyet Gazetesi. 27.10.1992 ) (EK: Bölüm IV, No:25)

(2) MECLİS DIŞI ÇALIŞMALARI:

1961 VE 1982 Anayasalarının ‘…Meclis Dahilinde…’ kavramını terkedip, ‘….Meclis Çalışmaları…’ noktasına gelmiş olmaları da göstermektedir ki: Parlamenter faaliyet, -Grupları, Komisyonları içerse de- ‘Meclis Dahili’ işlevlerle beklenilen gayeyi gerçekleştiremez.

Nitekim, Millet Meclisi İçtüzüğünün 103. Maddesi, özel komisyonların ‘Ankara dışında da çalışabileceği…’ hükmünü getirmiştir.

Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonun zaman-zaman ülke dışına çıkarak ‘Parlamenter Fonksiyon’ ifa ettiği bilinmektedir.

Uluslararası toplantılara katılan milletvekillerimizin de ‘Parlamenter Fonksiyon’ ifa ettiği şüphesizdir.

Çeşitli vesilelerle, meselâ kutlama, bayram… gibi sebeplerle parlamentoyu temsilen yurtiçinde yapılan seyahatlarda da parlamentoyu temsil görevi ve parlamenter işlev ifa edilmektedir.

  1. 3. Yargı Kararları :

Parlamenter faaliyetin, yalnız ‘Kürsü’, ‘Genelkurul’ çalışmalarından ibaret olmadığı; Siyasî Partilerin Grup Çalışmalarıyla, Daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da ‘Meclis Çalışmaları’ndan ma’dut bulunduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir.

Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in, ‘Türk Parlamento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları’ isimli 1980 basımı eserinin 119. sayfasında belirttiği 2.3.1965 tarih ve 1964/19 E. 1965/11 K. Sayılı Anayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir: ‘…Anayasa ve içtüzük hükümlerine göre meclislerdeki Siyasî Parti Grupları, içinde bulundukları meclislerin çalışmaları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuş teşekküller olup, meclisler dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez…’

Bu karar çok açık biçimde göstermektedir ki: Siyasî partilerin guruplarındaki faaliyetleri ‘Parlamenter Faaliyettir’. Ve bu faaliyet de ‘Sorumsuzluk Teminatı’ altındadır.

1982 Anayasasının 15 3/6 .maddesinde belirtilen: ‘Anayasa Mahkemesi Kararları’nın ‘Yasama, Yürütme ve yargı organları…’ dahil tüm kişi ve kurumları bağlayacağı hükmü tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel kurulda, Komisyonlarda ve Siyasî Partilerin Grup toplantılarında, hattâ müştemilatta serdedilen ‘ Söz ‘, ‘Oy’ ve ‘Düşünce’; ‘Sorumsuzluk Teminatı’ altındadır.

  1. 4. Hukuki Düzenlemeler:

Temsili sistemin hakim olduğu ülkelerde, parlamentoların çalışmaları, hiç şüphesiz, hukuki düzenlemelerle yürütülür. Genelde ‘İçtüzük’lerle yapılır bu düzenlemeler.

Hiç şüphesiz, bir ‘Meclis İçtüzüğü’ Meclisle ve Meclis çalışmalarıyla alakalı kurum ve kuruluşlarla meşguldür. Meclis dışı kişi, kurum ve kuruluşların faaliyetini tanzimi mümkün değildir. Böyle bir örnek de yoktur.

Dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de ‘Meclis İçtüzüğü’, meclisin rükünlerinin, kurumlarının faaliyetlerini tanzim etmektedir. Meclis’le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı olmayan herhangi bir kurumu, kendi içtüzüğü ile düzenlemeye kalkışan bir meclis düşünülemez.

O halde, Anayasalarda, özellikle de İçtüzük de zikredilen kurum ve kuruluşların faaliyetleri ‘meclis faaliyyeti’nden maduttur. Örnek olmak üzere birkaç tanesini zikredecek olursak:

(1) Anayasanın ( 1982) 68/2. Maddesinde: ‘Siyasî partiler, demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. ‘ denildiğine göre; bir Siyasî partiyi ve onun grup faaliyetlerini demokratik-parlamenter hayattan dışlamak mümkün olamaz.

(2) Aynı yasanın 94-2. maddesinde de Siyasî parti gruplarının TBMM Başkanlık Divanın oluşumuna katılacağından söz edilmektedir.

(3) Yine aynı Anayasanın 95/2.maddesinde ‘…İçtüzük hükümleri Siyasî parti guruplarının, Meclis’in bütün faaliyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir. ‘ denilmektedir.

(4) 1982 Anayasasının 100/4.maddesinde: ‘Meclis’teki Siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturmasıyla ilgili görüşme yapılamaz, karar alınamaz…’ denildiğine göre, mefhum-u muhalifinden hareketle şu anlaşılmaktadır: Benzer bir-iki istisna dışında TBMM’nin bütün faaliyetleriyle ilgili olarak Siyasî parti gruplarında müzakereler yapılır ve kararlar alınır.

Esasen, Siyasî partilerin gruplarında görüşülmemiş, tartışılmamış bir kanun tasarısı (takınılacak tavır açısından); hazırlanacak ve savunulacak bir kanun teklifi ya da denetim yollarından birinin kullanılması düşünülemez. Hemen hepsinde, Siyasî parti gruplarının etkisi ve katkısı vardır.

(5) 1982 Anayasasının 162/2. Maddesindeki düzenleme, Plan Bütçe Komisyonunun teşekkül tarzını ve Siyasî parti gruplarını vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır.

(6) TBMM İçtüzüğünün hemen her maddesinde siyasî parti gruplarını şu veya bu şekilde atıfta bulunulmakta; Meclis çalışmalarını, âdeta Siyasî parti gruplarının faaliyetleri oluşturmaktadır.

İçtüzüğün ll. maddesi Siyasî Parti gruplarının, TBMM Başkanlık Divanının teşekkülüne katılım biçimlerini belirlemektedir.

(7) Siyasî partilerin grup kurabilme şartları İçtüzüğün 18. Maddesiyle belirlenmiştir. Hatta, her Siyasî parti grubunun kendi ‘İç Yönetmeliği’nin, Siyasî parti gruplarınca Meclis Başkanlığına vermesi yükümlüğü getirilmiştir.

(8) Millet Meclisi Danışma Kurulunun teşekkül tarzı ve işlevi İçtüzüğün 19. maddesiyle düzenlenirken de yine Siyasî parti gruplarına önem verilmiştir.

(9) Meclis müzâkerâtında, Siyasî parti gruplarına öncelik tanınmış olması da göstermektedir ki; Siyasî parti grupları ve grup faaliyetleri Meclis’in dışında telakki olunamaz.

(10) İçtüzüğün 107.maddesinde, denetim yollarında en etkilisi olan Gensoru’nun verilmesinde -yazımda- Siyasî parti gruplarına öncelik tanınmış olması da grup faaliyetlerinin yerini açıkça göstermektedir.

(11) İçtüzüğün 143. maddesindeki düzenlemeye göre: ‘Millet Meclisi eski üyeleri… Genel Kurul ve Parti Grup toplantılarına…’ katılamazlar Bu hüküme göre, tüzük yapıcı, Meclis Genel Kurulundaki faaliyet ile Parti grubundaki faaliyeti eşdeğer nitelikte görmüştür.

(12) Emniyet tedbirlerini düzenleyen İçtüzüğün 140. maddesinde de, Millet Meclisine ait bina, sair müştemilat aynı nitelikte mütalaa olunmuştur.

Bütün bu isbat edilmiş hususlardan da anlaşılmaktadır ki: Sorumsuzluk ‘Yer’ bakımından kısıtlı ya da mahdut değildir.

a.5. Sorumsuzluğun Fiil Bakımından Şümulü:

Sorumsuzluğun ‘kişiler’, ‘yer’ bakımından sorumsuzluğunun izahından sonra, bir de ‘fiiller’ bakımından ‘şümulü’ ne gözatacak olursak: Hangi fiillerin’ Parlamenter Sorumluluk ‘ şümulüne girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Belki bir kaç örnekle, meseleye ışık tutmak mümkün olabilir.

Hiç şüphesiz, bunun ölçütü de yine ‘Parlamenter Fonksiyon’ olacaktır. Buna göre; Parlâmentoda ileri sürülen görüşler, yapılan konuşmalar, kanun önerileri, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri… gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiiller örnek olarak zikredilebilir.

a.6. Sorumsuzluğun Neticeleri

Her hükmün mutlaka bir veya birden fazla da neticesi vardır. Sorumsuzluğun da bir takım neticelere vabeste olması muhakkaktır.

Doktrinde özetlendiğine göre, ‘sorumsuzluk’un üç neticesi vardır:
(1) Sorumsuzluk Mutlaktır:

Bir meclis üyesi, yasama faaliyetini yürütürken bu faaliyetle ilgili fiillerinden cezayı müstelzim suç hasıl olsa dahi takibata tabi tutulamaz, tecziye edilemez. Mutlak bir muafiyet bahse konudur.

Çünkü; Anayasa’nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil milletvekili için suç olmadığından yargı organının görev ve yetki alanı dışında kalır.

Bu duruma yargı organının müdahalesi hem kanunsuz bir eylem, hem yetki tecavüzü hem de Anayasa ihlali manasına gelir.

Zira Anayasa’nın 6. maddesine göre ‘Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz’

Yine Anayasa’nın 11. maddesine göre; ‘Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını’ …bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Milletvekili sorumsuzluğu bir Anayasa hükmüdür. (md.83). Bu hükmü kaale almamak veya hangi mülahaza ile olursa olsun bu açık hükme aykırı bir tutum ve davranışta bulunmak Anayasa ihlali demek olur.

(2) Sorumsuzluk Daimidir:

Yasama sorumsuzluğunun ‘daimi’ oluşu, milletvekilinin bağımsızlığı, milli iradenin tam tecellisi için kaçılmazdır. Daimilik sebebiyle milletvekilleri, hem milletvekillikleri devam ettiği sürece, hem de süre bitiminden sonra sorumsuzluk te’minatından yararlanmaya devam ederler. Hem filhal, hem de gelecekte ‘sorumsuzluğa’ sahip temsilci bağımsız davranma imkanını elde etmiş olur; böyle bir te’minat da millete hizmet imkanı verir.

(3) Sorumsuzluk Kamu Düzenindendir:

Sorumsuzluk, ‘Bağlı Parlamenter Fonksiyona’ bir imtiyaz olduğu için ve milli iradenin tam temsilini sağlamaya yönelik bulunduğundan dolayıdır ki parlamento üyesi bu imtiyazdan ferağat edemez. Bu imtiyazı kullanmayacağına dair hiç bir taahhütte bulunamaz. Sorumsuzluk teminatı, yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir, mahkemelerce de re’sen nazara alınmak lazım gelir.

  1. Yasama Dokunulmazlığı:

‘Dokunulmazlık’, Anayasalarımızdaki ilk ifâdesiyle ‘Teşrii masuniyet’ parlamenter faaliyetin bir başka güvencesidir. 1982 Anayasasında hüküm şudur:

‘Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz yargılanamaz…. ‘ (Anayasa Md. 83/2)

Çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, ‘dokunulmazlık’ ancak üyenin mensubu bulunduğu Meclisçe kaldırılabilir. Burada da aslolan ‘dokunulmazlık güvencesi’nin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.

Esasen, Anayasanın 83/2 fıkrası bahse konu edildiğinde aynı Anayasanın ‘başlangıç’ bölümünün 4. fıkrasındaki şu hükmüde dikkate almak gerekir. Mezkur hükme göre: ‘Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa’da ve kanunlarda bulunduğu; ‘ Çok açık ifâde edilmektedir ki: ‘üstünlük ancak Anayasa ve kanunlarda’dır.

O halde, ‘Kuvvetler Ayrımı’ gereği her organ kendi yetki sınırları içerisinde işlevini yerine getirecektir.

Üyeleri yargılama hakkı (Sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak, ‘dokunulmazlık’ güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur. Buna rağmen sorgulama, yargılama teşebbüsleri hem Anayasal düzenlemelere uygun düşmez, hem de kuvvetler arası yetki tecavüzü bahse konu hale gelir.

Yasama organının, İcra organının; ya da bunlardan birinin yargıya doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl Anayasal aykırılığı oluşturursa; mahkemelerinde, kendi yetkileri dışında kalan organların sorumluluk sahasına girmesi o şekilde Anayasal aykırılığı doğurur.

Kaldıki, Anayasanın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, kuvvetleri ve bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.

O halde, ‘dokunulmazlık güvencesi’ gündeme geldiğinde Anayasanın Başlangıç bölümünü, 6, 7, 8, 9 ve 83. Maddelerini birlikte düşünmek gerekir.

Zira, ‘meşrû Devlet yetkisi’ nin yegâne kaynağı ‘Anayasa’ dır. (Anayasa Md. 6/2)

Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum, ‘Dokunulmazlık…’ başlıklı makalesinde şu görüşlere yer vermektedir. ‘Yasama dokunulmazlığı, genel olarak ‘bir zırh’, ‘Bir dokunulmazlık statüsü’ görünümündedir. Bu zırh içinde, Milletvekili kendi meclisinin izni ve bu yönde bir kararı olmaksızın tutulamaz, yakalanamaz,. soruşturulamaz, yargılanamaz, adli takibata ya da yargılama işlemlerine konu olamaz. Ve bu zırhın nedeni de,. yasama meclisi üyesinin iktidarın baskısından olası komplolarından ve yıldırma yöntemlerinden korunmasıdır. (… ) Üyeyi bir baskı,. komplo, iktidar çoğunluğundan gelecek, bir tehdit, yada değişik sindirme yöntemleri karşısında korumak ve görevini gereği gibi yapmasını sağlamaktır… ‘ (Prof. Dr. S. Batum Milliyet 13.2.1997) (Ek: Bölüm IV, No:26)

Yine Sayın Prof. Dr. Bahri Savcı da ‘Boşuna tartışma: Parlamenterliğin sona ermesi’ başlıklı makalesinde:

‘Doğrudan halk seçiminden gelerek, ulusal egemenliğin belirdiği ve merkezleştiği temsilcidir, milletvekili… Onun, ayrıcalıkları -korunmuşlukları-dokunulmazlıkları vardır. Bunlar rakipleri, özellikle, resmi otoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız edilmeden, bir tasalluta uğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve sorunlarından kurtulmuş (azade) olarak, parlamenterlik işlerini, huzur ve güvenlik içinde görebilmeleri içindir; siyasal amaçlı olarak elkonulma tutulma yakalanma hapsedilme, olasılıklarından uzak bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle bir statü içinde, ulus kadar özgür çalışabilmelidir. ‘

‘Yasal korunmuşluk: (Teşrii masuniyet) Buna göre de parlamenter ‘Cürm-ü meşhud-u cinaî’ (cinayet işleme anı) dışında, kendisine suçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot, adliye ve yargı yöntemlerine uğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine göre dokunulmazlığı kaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif edilemez, muhakeme edilemez, kendisine hüküm giydirilemez; kendisine, bu hükmün gerekleri uygulanamaz. Koğuşturulabilmesi için önce, ayrıcalık ve korunmuşluklarından soyundurulmuş olması gerekir. Doktrin böyle der’.

‘Dokunulmazlığın kaldırılarak milletvekilinin ‘düşürülmesi’ kurumunun yanına, işe Meclis’i karıştırmadan, onun dokunulmazlığının kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis’in, ayrıca bir değerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi’nce hükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da getiriyor!’ değerlendirmesini yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:

‘Ederlerse ne mi olur’ Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaos olur’ (Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet 5.10.1993) (EK: Bölüm IV, No:27)

Netice olarak görülmektedirki: ‘Sorumsuz1uk’ ve ‘dokunu1mazlık’ milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir, aslâ vazgeçilemez ve asla ihlal edilemez.

Zira, aksi halde, Anayasa’nın temel esası olan ‘kuvvetler ayrımı’ prensibi ortadan kalkar, Milli iradenin TBMM’de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkanı doğar ki, bu durumun Demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşması mümkün değildir.

Nitekim, Sayın Başsavcı’nın, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a izafe ederek iddianamesinin 9. sayfasına dercettiği Grup Genel Kurulu konuşması ile ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığının, Anayasa’nın bu temel esaslarına aykırı olarak, hazırlayıp TBMM’ye gönderdiği bir fezleke; TBMM Başkanlığınca ilgili savcılığa iade edilirken şu görüşlere yer verilmiştir:

‘Bizim Anayasalarımız, paralel olarak mutlak oy’un ve beyanın sınırsız düzenlemiştir. Fransız Anayasa geleneğine dokunulmazlığı kullanılan muhtevasına bakmaksızın,

İkinci husus, mutlak dokunulmazlık, parlamento üyesinin şahsına tanınan bir hak ve imtiyaz değildir.

Bu müessese, görülen görevin fonksiyonuna bağlıdır. Bu dokunulmazlık, genel ve süreklidir. Sıfatın kalkmasından sonra da devam eder. Milletvekili bu kurumdan feragat edemez. Çünkü ortada vazgeçilecek bir hak söz konusu değildir. Fonksiyonun getirdiği bir cezasızlık hali söz konusudur.’

‘Mutlak dokunulmazlık için Anayasanın getirdiği sınırlar 83. Maddede yazılıdır. Bu metne göre Meclis çalışmaları içinde oy, söz ve düşünce biçiminde açıklanan her eylem mutlak dokunulmazlık sınırları içindedir. Mutlak sorumsuzluğun, yüce Meclis tarafından kaldırılması da mümkün değildir. ‘

‘Yüce Meclis’in Anayasayı değiştirmedikçe muktedir olmadığı bir konuda elbette yargı yolu da kapalıdır. İstisna açıkça yazılmadıkça, kaide mutlak sayılır. ‘

‘Bir Sayın Milletvekilinin Partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmadan ötürü ceza takibatı yapılması Anayasa tarafından yasaklanmıştır. Parlamento’nun varlığı ve işlevi nedeni ile konulan bu yasak, demokrasinin vazgeçilmez güvencesidir. ‘ (TBMM Başkanlığının 20.08.1994 tarihli yazısı) (EK: Bölüm IV, No:28).

C-3. Bu Dava İle, Yürütme Organı Üyesi Olan Başbakan veya Bakanların Yargılanmaları yolunun Açılması Anayasaya Aykırıdır.

İddianamenin 10. sahifesinin 5. Paragrafında Sayın Başsavcı, Başbakan Necmettin Erbakan’ın bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu ile İlahiyat Fakültesi mensubuna verdiği iftar yemeğini ileri sürerek suçlamak istemiş, Başbakanın emsali çok ve gayet doğal davranışını hiç ilgisi olmadığı halde ‘Lâikliği ihlal’ iddiasına mesned yapmak istemiştir.

İddianâmeden de anlaşılacağı üzere bu iftar yemeği, Türkiye’de ve dünyada emsali çok ikramlardan biridir ve Başbakan tarafından verilmiştir.

Başbakanın bu davranışında, hukuka hiçbir ayrılık yoktur. ‘Muhali farz’ ile varsayalımki ‘hukuka aykırıdır.’ Bu halde dahi Başbakan’lar ve hükümetin diğer üyeleri ‘ceffel-kalem’ sorgulanamaz.

Anayasanın 100. Maddesi maksatsız düzenlenmiş değildir.

Meclisin diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tabi tutulmuş; olabildiğince zorlaştırılmıştır. Anayasa yapıcı, hükümet üyelerini 100. Madde yoluyla bir kerre daha güvence altına almak istemiştir.

Nitekim mezkur maddenin müzakeresi esnasında, komisyon sözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal: ‘Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyle, bulundukları mevki dolayısıyla, olur – olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir.’ Gerekçesini ortaya koymuştur. (Danışma Mec. B 140 Otu.l. 1.9.1982 Ek:Bölüm IV, No.29)

Yine aynı maddenin müzakeresi esnasında Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu haklı gerekçeyi serdetmiştir: ‘Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp Mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela; yasama dokulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece 0 seçim devresi içindir.

Şimdi burada, niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor’.. Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, Mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen Bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır. ‘ (Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (EK: Bölüm IV, No:30).

Yukarda arz ve izah olunduğu üzere, Anayasanın 100. Maddesinin gereği yerine getirilmeden bir Başbakanın yada bakanın hangi mülahaza ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi hem Anayasanın anılan maddesine, hem de ‘Kuvvet1er ayırımı’ ilkesine aykırı düşer.

Netice şu ki: Çok partili demokratik parlamenter sistemi kurallarına uygun çalıştırmak; milli iradenin tezahürünü ve kuvvetler ayrımı prensibini korumak için millet adına düşünülmüş ve verilmiş bulunan ‘Parlamenter Sorumsuzluk’ ve ‘Yasama Dokunulmazlığı’ gibi kurumların işlerliğini eksiksiz sağlamak Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerinin amir hükmüdür.

  1. Bölüm – Ek Dosyanın Partimizle ve Gerçekle İlgisi Yoktur.

İşbu dava açıldıktan bir süre sonra Sn. Başsavcı 7.7.1997 gün ve 1997/432 Sayılı tezkeresine ekli olarak ve bu dava ile ilgilendirmek isteyerek Yüksek Mahkemeye 111 sahifeden oluşan bir fotokopi derlemesi göndermiştir.

Bu fotokopiler esas dava ile ilgili cevap süresi içinde cevaplandırılmak üzere Yüksek Mahkeme tarafından Partimize tebliğ edilmiş, daha ayrıntılı bir cevap için talep ettiğimiz ek süre Yüksek Mahkemece kabul edilmemiştir. Dolayısiyle daha ayrıntılı cevap için çalışmalarımız bir yandan devam etmektedir.

Bu çalışmalarımız tamamlandığında daha ayrıntılı cevap verme hakkımızı mahfuz tutuyoruz-

Bununla beraber aşağıda zikrettiğimiz açıklamalarımız ve bu açıklamalarımızla ilgili sunduğumuz belgeler bu dosyadaki fotokopilerin ne partimizle, ne dava ile ve nede gerçekle bir ilgisi olmadığını ve bunların hiçbir iddiaya mesnet teşkil edecek herhangi bir delil niteliğinin de bulunmadığını açıkça göstermek için yeterlidir.

A- Birinci Kısım: Bu dosya muhteviyatının bu dava ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur

  1. Bu dosyadaki fotokopilerin kimler tarafından ne şekilde tanzim edildiği belli değildir.
  2. Fotokopiler delil olamazlar.
  3. Bu fotokopilerin muhtevasının ne olduğu aşağıdaki kısımda özetlenmiştir. Bu muhtevanın bu davadaki isnatla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

B- İkinci Kısım: bu fotokopilerin gerçekle de bir ilgisi yoktur.

Ek dosya içindeki münderecat incelendiğinde aşağıdaki hususlar açıkça görülmektedir.

111 sahifeden oluşan bu münderecatın takriben 80 sahifesinin velev ki tutarsız olsun Refah Partisi’ne bir isnatla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu 80 sayfalık kısım bir takım uçak biletlerinden, yabancı bir ülkede yapılan toplantıda bir takım yabancıların yaptığı konuşmalara dair bölümlerden söz etmektedir.

Geriye kalan fotokopi sahifeleri ise iki konuya teallük etmektedir.

  1. RP.ne Libya’daki bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair yazılar
  2. RP.Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın yabancı ülkelerde yabancı bazı kişi ve kuruluşlarla yaptığı iddia edilen temaslar.

Bunların hiçbirisinin gerçekle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki;

Refah Partisi’ne bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair fotokopilerin gerçekle hiç bir ilgisi yoktur.

  1. Bu gerçek dışı isnad yıllarca önce bir köşe yazarı tarafından ortaya atılmıştır.
  2. Bu art maksatlı yayın üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma açılmış ve bu iddia bütün yönleriyle incelenmiştir. Bu incelemede bu konu ile ilgili gösterilmek üzere ismi geçen Beşir Darçın o tarihlerde Ankara C. Başsavcılığına ifade vermiş. İsnadın asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.

Bu incelemelerde, fotokopilerdeki imzanın Beşir Darçın’a ait olmadığı tesbit edilmiş ve yine bu yayını yapan kimse verdiği ifadesinde kendisine gönderilen fotokopinin kim tarafından nasıl hazırlandığı hakkında bir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Yapılan tahkikat sonucunda hem Beşir Darçın, hem de Necmettin Erbakan hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22.09.1995 tarih ve Basın Hz. 1994/144, Basın. K. 1995/437 sayılı takipsizlik kararını vermiştir. (Ek: Bölüm V, No. 1)

  1. Refah Partisi’nin herhangi bir yabancı kuruluştan yardım aldığının iddia edilebilmesi için parti yetkilisi muhasebecisinin imzasını ihtiva eden bir belgenin olması, böyle bir yardımın parti muhasebesine intikal ettiğinin kayıtlarda görülmesi zorunluluğu vardır.

Bunlar olmadığına göre bu kabil hayali isnatlar sadece Siyasî maksatlı propagandalardan ibaret gerçek dışı iddialardır.

  1. Adı geçen yayın üzerine konuyu TBMM’de Refah Partisi’nin mal varlığının araştırılması için kurulan komisyonda aylarca araştırmış bu araştırmalardan sonra vaki bir soru üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, Komisyon Başkanının cevaben yazdığı bir tezkerede: ‘araştırmalar esnasında Refah Partisi’nin Libya’dan mali yardım aldığına dair hukuki delil teşkil edecek bir belge bulunmamaktadır’ cevabı verilmiştir. (Ek: Bölüm V, No.2)
  2. Ve yine basında yapılan bu maksatlı yayın üzerine, o tarihte Refah Partisi Genel Sekreterinin imzasının muhtevi yazıyla, haberde adı geçen Libya’daki Uluslararası Cemiyete başvurmuş, gelen yazıda cemiyetin bu BM’e üye bir hayır cemiyeti olduğu, hiçbir Siyasî faaliyetle ilgilenmediği, bu sebeple Refah Partisi’ne herhangi bir yardım yapılmadığı, hangi ülkede olursa olsun herhangi bir Siyasî partiye maddi yardım yapılmasının söz konusu olmadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu gerçekleri gösteren belgeler Ek’te sunulmuştur. (RP Genel Sekreterinin Yazısı, Ek: Bölüm V, No.3) (Adı geçen cemiyetin cevabi yazısı, Ek: Bölüm V, No.4)
  3. Anayasa ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler kanununa göre Siyasî Partilerin mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından yapılar. Bütün partilerin olduğu gibi Refah Partisi’nin de mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından muntazaman yapılmaktadır.

Bu meyanda Refah Partisi’nin 1989 yılı Mali hesaplarıda Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve ibra edilmiştir.

Anayasaya göre: ‘Yüksek Mahkemenin bu denetimler konusunda verdiği kararlar kesindir.’ (Mad. 69/3) Hal böyle iken Siyasî maksatla başta medya kartelleri olmak üzere bazı çevrelerce yabancı bir dernek tarafından Partimize ‘maddi yardım’ da bulunulduğu mütemadiyen iddia edilmiştir. Bu iddiaları ‘isbat’lamak gayretiyle ayrıca pek çok ‘belge’ uydurulmuştur, Ek dosya muhteviyatı tetkik edildiğinde görülecektir ki; bu fotokopiler, kaynağı belli olmayan, nerede, ne zaman ve kimler tarafından tanzim edildiği belli olmayan ‘belge’ görüntüsü verilmiş yazılardan ibarettir. Dosyadaki mevcut halleriyle bu fotokopiler belge niteliğini ve dolayısıyla, delil kıymetini haiz değildirler.

C- Üçüncü Kısım: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Yabancı Ülkelerde Bazı Kişi Ve Kuruluşlarla Yaptığı İddia Edilen Temasların Ne Gizliliği, Ne De Normal Münasebetlerin Dışında Herhangi Bir Yanı Yoktur.

  1. Necmettin Erbakan Pakistan seyahatini Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil 54.Hükümetin Başbakanı sıfatıyla yapmış ve tüm görüşmeler programlanan şekilde gerçekleşmiştir.

Bu ziyaret sırasında Pakistan Cumhurbaşkanı Sayın Lagari, Başbakan Sayın Butto ile resmi görüşmelerde bulunulduğu gibi Pakistan İslam Devletinin kuruluş yıldönümü merasimlerine iştirak edilmiş, Parlamentoya mensup çeşitli milletvekilleri ve parti başkanları ile görüşülmüş ve karşı taraftan gelen bir istek üzerine Pakistan Koalisyon hükümetinin ortağı olan Ulema Partisi Lideri Fazlurrahman ve Cemaat’i İslamiye Partisi Lideri Ahmet Hüseyin, TC. Başbakanı tarafından Büyükelçiliğimizde kabul edilmişlerdir. Esasen Anayasasında İslami bir cumhuriyet olduğu bilinen Pakistan’da, ikisi de parlamentonun en önemli partilerinin liderleri olan bu muhterem kişilerle yapılan görüşmelerin hiçbir gizli tarafı yoktur. – Öte yandan Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara katılması Refah Partisi’ni ilzam etmez.

  1. Bu nezekat ziyaretlerini kabul T.C. Başbakanı sıfatı ile vaki olmuştur. Refah Partisi ile bir ilişki yoktur.
  2. Bu temasların denetimi TBMM’ye aittir. Nitekim 16.10.1996 gününde görüşülen gensoru ile bu denetim yapılmış. TBMM bu konudaki bu gensorunun müzakeresindeki iddiaları varit görmemiş, ve iddiaları reddetmiştir.
  3. Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara davet edilmesi ile Refah Partisi’nin hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü kendisi bu toplantılara bir bilim adamı olarak davet olunmuş, bu toplantılarda şahsi düşünce ve tecrübelerinden yararlanılmak istenmiştir.
  4. Nitekim dosya muhteviyatının fotokopilerinde KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Denktaş’ın, Ekonomi Profesörü Sayın Nevzat Yalçıntaş’ın ismi geçmektedir. Bunlar da bu kabil toplantılara aynı şekilde fikir ve görüşlerinden istifade edilmek üzere davet edilmişlerdir.
  5. Esasen bu toplantılara sadece ilim adamları değil, geniş bir basın mensubu grubu da her defasında davet edilmiştir.

Bu da göstermektedir ki bu toplantıların gizlilikle hiç bir alakası yoktur.

  1. Libya Uluslararası Çağrı Cemiyetinin bir aksiyonu olarak sözü geçen Müslüman Topluluklar Liderliğinin bir resmi devlet kuruluşu değil, sadece özel olarak teşkil edilen bir konferans heyeti olduğu, maksadının 0 müslüman ülkelerin az gelişmişlikten ve sömürüden nasıl kurtulacaklarının araştırılması ve bu hususta çözüm yollarının bulunmasından ibarettir.

Tıpkı Rauf Denktaş, Prof. N.Yalçıntaş v.s. gibi Prof. Dr. Necmettin Erbakan’da bu toplantılara şahsen davet edilmiştir. Bu toplantılara katılmasının Refah Partisi ile bir ilgisi yoktur. Bu hususta Refah Partisi’nin yetkili organlarının bir kararı da yoktur. Bu gerçekleri bizzat adı geçen kuruluşun ekte sunulan yazısı da açıkça göstermektedir. (Ek: Bölüm V, No.5)

İşbu kısa maruzat dahi ek dosyanın hukuken hiçbir geçerliliği olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu nedenle dava dosyasına delil olsun diye gönderilen ek dosya münderecatının iş bu davada nazara alınmamasını arz ve talep ederiz.

  1. Bölüm- Son Açıklamalar

Davanın açılmasının gerçek sebebi bir kısım medyanın maksatlı propagandasıdır

Yukardan beri yapılan izahattan açıkça görüldüğü üzere bu davanın açılmasını haklı gösterecek ortada ne bir olay ve ne de ciddi bir delil vardır. Buna rağmen bu dava açılmıştır. Bunun gerçek sebebi bir kısım medyanın olağanüstü tahrikleridir.

Yeni RTÜK kanunu ile sayıları günbegün artan TV. kanalları sayesinde olayları olabildiğince abartan, habbeyi kubbe yapan, yeni tahrik metodlarıyla günümüzde medya birinci kuvvet olmaya başlamıştır.

Bu haliyle medya, ‘Ülkeleri ben yönlendireceğim; egemenlik kayıtsız şartsız medyanındır’ diyecek mevkiye gelmiştir.

Bu anormal gelişmeler yalnız ülkemizdeki demokratik dengeleri bozmakla kalmayıp diğer bütün demokratik ülkelerde de dengeleri önemli ölçüde etkilemiştir.

Nitekim, İtalya gibi demokrasisi ve ekonomisi istikrara kavuşmuş bir ülkede dahi tesirini icra etmiş, bir medya kralı olan Silviyo Berliskoni medyayı en iyi şekilde kullanarak kısa zamanda iktidara gelmiş ve fakat kendisinin ve kadrosunun devlet yönetiminde hiçbir deneyimi olmadığı için yine kısa zamanda geldiği gibi iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Ne var ki, bu Medya darbesinden İtalyan demokrasisi ve ekonomisi çok büyük zarar görmüş, bu ülke en azından bir buçuk yılı aşkın bir zaman kaybetmiştir.

Bu yüzden Amerika gibi ülkelerde bile medya gücünün tekelleşmesini önlemek için katı ve kesin önlemler alınmasına, kanunlar çıkartılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Zira, bir hukuk devleti olmayı temel şart sayan demokratik ülkelerde, hak ve hukuk tanımayan kontrolsüz bir gücün, orta yerde kasırga gibi eserek tahribat yapmasına, asla izin verilemez, aksini düşünmek hukuk devleti olmaktan ve onun nimetlerinden vazgeçmek anlamına gelir.

Ülkemizde ortaya çıkan medya patlaması karşısında, diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi, medyanın kartelleşmesini önleyecek kanuni tedbirler henüz alınmış değildir. Elbette yakın bir gelecekte, bu problem de çözülecek, gereken hukuk ortamı ve istikrar sağlanacaktır.

Ancak bu tedbirler alınıncaya kadar, cereyan eden olaylara bu çarpık aynalardan bakmak zorunda olduğumuzu da hesaba katmamız gerekecektir.

İşte bu dengeleri bozan ve olayların dayandığı gerçekleri yanlış yansıtan ve saptıran ortamda bir kısım medyadaki yayınlara bakarak önemli Siyasî olayları değerlendirirken, ihtiyatı elden bırakmamak gerekmektedir.

Türkiye’de Refah Partisi 4 milyonu aşkın üyesi olan, 6 milyonu aşkın oy almış bulunan bir partidir. Ülkemizin birinci partisidir. 54. Hükümeti kurmuştur. Bu Hükümetin büyük ortağı olmuştur.

  1. Hükümetin ekonomik alanda sergilediği en önemli icraat, bu ülkenin 4.5 katrilyon parasını faizcilikte kullanarak, yatırım ve üretimi engelleyen rantiyecilikle mücadele ve kartelleşmeye son vermek olmuştur.

Bu icraatın tabii neticesi olarak, aynı zamanda bir kısım tekelci medyayı da elinde bulunduran rantiyeci kesim, Refah Partisi’nin büyük ortağı olduğu 54. Hükümeti bir an önce hükümetten düşürmek, rantiyeciliğe ve tekelciliğe yeniden devam edebilmek için harekete geçmiş muhalefet partilerini tahrik ederek, bir senede tam 13 gensoru ve Meclis Soruşturma önergesi verilmesinde başlıca amil olmuşlardır.

Bu meyanda da özellikle Refah Partisi’ne karşı amansız bir yıpratma kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyaya gerekçe olarak da Refah Partisi’nin lâikliğe karşı olduğunu ileri sürerek sivil ve resmi kesimleri kolayca kışkırtmanın daha kolay ve daha elverişli olacağı düşünülmüş ve Refah Partisi aleyhtarı kampanya işte böyle başlatılmıştır.

Böylesine kontrolsüz tekelci medya, hukuk devletinin kontrolüne alınamaz, serbest ve müeyyidesiz bırakılacak olursa Türkiye’de ne bir partinin kapatılmaktan kurtulması, ne de herhangi bir Hükümetin uzun ömürlü olması son derece müşküldür.

İşte Refah Partisi hakkında işbu davanın açılmasına bu amansız medya tahrikleri sebep olmuştur.

Oysa ortada kapatma davasının açılmasını gerektirecek ne ciddi bir olay, ne bir odaklaşma olgusu, ne de herhangi bir delil vardır.

6 milyon oy almış 4 milyon kayıtlı üyesi olan bir büyük partiye karşı 18 sahifelik bir iddianame ile açılan bu davada, sadece üç-beş kişinin yaptığı ileri sürülen konuşmalar söz konusu edilmiştir ve fakat hiçbir geçerli delil ileri sürülememiştir. Bu durum karşısında bu davanın tahrik ve abartma sonucunda açıldığını kabul etmek bir emri tabii olmak gerekir.

Nitekim Helsinki İzleme Komitesi başta olmak üzere Batıdaki tüm İnsan Hakları Örgütleri ve sözcüleri, Türkiye’deki bu olayı hayretle karşıladıklarını, Refah Partisi hakkında böyle bir davanın açılmasının demokrasi ile bağdaştıramadıklarını ne var ki bunda medyanın yoğun kampanyasının büyük rolü olduğunu açıkça ifade etmektedirler.

Yüksek Mahkemenizin hukuki ve kanuni gerçekler ve gerekçeler yanında yukarıda arz ettiğimiz fiili durumu da değerlendirmeye alacağına ve esas hakkında hiçbir dayanağı olmayan bu davanın reddine karar vereceğine kesinlikle inanıyoruz.

VII. Bölüm – Sonuç ve Talep

Sayın Yargıtay Başsavcısı tarafından ‘lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğu’, iddiasıyla RP.nin kapatılması için açmış olduğu işbu davanın iddianamesi ve sair münderecatı, en ince teferruatına kadar işbu ön savunma layihamızda;

Dünyada ve Türkiye’de ‘Demokrasi’, ‘İnsan Hakları’, ‘Özgürlükler’ ve ‘Lâiklik’ konusundaki ilmi görüşlerin; İnsan Haklarıyla ilgili uluslararası anlaşmaların; Anayasa ve ilgili kanun hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihatlarının, Işığında çok geniş bir değerlendirmeye tabi tutularak cevaplandırılmıştır.

Bütün bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında; Görülüyor ki;

  1. İşbu dava 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden açılmıştır.

Usul Hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, ön savunmamızın (III) Bölümünde ayrıntılarıyla açıkladığımız sebeplerden dolayı ru’yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle; usul bakımından reddine karar verilmesini;

  1. a) Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiçbir delil olmadığından, dosyaya konulan kağıtlar, gazete küpürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
  2. b) Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşma iddialarının cezai bakımdan suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan;
  3. c) Fiilleri işbu davaya mesnet yapılan Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin 1/d fıkrasının 2. paragrafındaki ’30 günlük süre’ içinde Refah Partisi’nden ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamayacağından,
  4. d) Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme’nizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü hakkındaki l0.ncu, örgütlenme özgürlüğü hakkındaki 11 nci maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararlarını dikkate alacağına olan inancımızdan,

Açılan davanın işbu ön savunmamız da açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemece re’sen takdir olunacak diğer sebeplere binâen; esas bakımından da reddine karar verilmesini Refah Partisi Genel Başkan sıfatıyla arz ve talep ederim.’

Davalı Parti ön savunmasına ek olarak kimi belgeleri de sunmuştur.

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı’nın 5.8.1997 günlü, 5P.13-Hz. 1997/109 sayılı esas hakkındaki görüşünde özetle:

Ülkemiz üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğundan beri görülmemiş şekilde kara bulutların dolaştığı belirtildikten sonra; Anayasa Mahkemesi’nin Milli Nizam Partisi’nin kapatılması kararına göndermede bulunularak, Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının lâikliğe aykırı davranışlarının yıllar önce belgelendiği; şeriata göre üstünlüğün ilahi kanunlarda, TC. Anayasası’na göre ise Anayasa ve yasalarda olduğu; kimi yazarların toplumun geleceğinin, lâik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında egemen kılmaya bağlı olduğunu belirttiği; Anayasa’nın Başlangıç’ında yer alan, ‘Lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya karıştırılamayacağı’ şeklindeki ifadenin önem taşıdığı, bu ifadede lâiklik ilkesinin temel biçimiyle nitelendiği; lâiklik ilkesinin ‘Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkilapları ve medeniyetçiliği’ ifadesiyle aynı cümleye konularak, lâikliğin Atatürk ilke ve inkılâplarından, özellikle Atatürk milliyetçiliğinden ayrı düşünülemeyeceğinin ortaya konulmuş olduğu ve bir medeniyetçilik ilkesi olarak rolünün vurgulandığı; Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece ‘demokratik, lâik ve sosyal hukuk Devleti değil, ‘…Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti’ olduğu; ‘demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz’ görüşünün doğru olmadığı; klasik demokrasi teorisyenlerinden Henri B. Mayo’nun demokrasinin korunması için, siyasî parti çalışmalarının Anayasal sınırı aşmaması gerektiğini söylediği; ikinci Dünya Savaşı öncesinde faşist karakterli partilerin, liberalizmin geleneksel özgürlük anlayışından yararlanarak, planlı saldırılarla demokratik kurumları sistemli bir biçimde tahrib ettikleri ve demokrasiyi yıktıkları; mücadeleci demokrasi eğiliminin etkisiyle 1930 yıllarından itibaren demokratik düzeni ve Devletin bağımsızlığı ile bütünlüğünü tehdit eden Siyasî kuruluşlara engel olmak için bazı önlemler alınmaya başlandığı; İtalyan Anayasası’nın 49. maddesinin, parti faaliyetlerinin demokrasi ilkelerine uygun olması gerektiğini hükme bağladığı; geçici hükümlerin XII. maddesiyle de faşist partinin kapatıldığı ve tekrar kurulmasının yasaklandığı; Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin ikinci fıkrasına göre de herhangi bir Siyasî partinin, gayesi ve taraftarlarının davranışıyla özgür demokratik düzeni kayıtlamayı veya ortadan kaldırmayı ve federal cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeyi amaç edinmesinin, o partinin kapatılmasını gerektirdiği; Almanya’da bu hükmün üç defa uygulandığı ve Federal Almanya Mahkemesi’nin 23 Ekim 1952’de sosyalist Rayh Partisi’ni, 17 Ağustos 1956 gününde de Almanya Komünist Partisi’ni kapattığı; ayrıca Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle kapatılan bu partilerin üyesi olan Federal Meclis veya Federe Meclisler üyelerinin milletvekilliklerinin düşmesine, kapatılan partinin mallarının Hazine’ye aktarılmasına karar verildiği; yine Federal Almanya’nın yakın bir geçmişte Hürriyetçi işçi Partisi’ni kapattığı; uluslararası hukuki metinlerde Siyasî partiler hakkında özel hükümler bulunmadığı; siyasî partilerin dernek olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'(AİHS)nin 11. maddesinin koruması altında bulunduğu; sözleşmenin 17. maddesinin ise, herhangi bir topluluğun sözleşmedeki temel haklara dayanarak bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmak amacını güden bir faaliyet ve harekette bulunmasına engel olduğu; nitekim Avrupa insan Hakları Komisyonu’nun, kapatılan Almanya Komünist Partisi’nin Sözleşme’nin 9., 10. ve 11. maddelerine aykırılık savıyla Federal Almanya Hükümeti aleyhine yaptığı başvuruyu, 17. maddeye dayanarak reddettiği; Sözleşme’nin 17. maddesine göre, sözleşmedeki hiçbir hükmün, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya veya kayıtlamaya yönelen bir çalışmaya girişmek hakkını vermediği; Anayasa dışı eğilimleri olan partilere, kendilerini geliştirmeleri, yoğun bir propaganda ve eğitim faaliyeti ile taraftarlarını Anayasa’ya karşı bir savaşçı olarak yetiştirmeleri imkanını tanımanın, aslında özgür düzeni, liberal demokrasinin biçimsel ilkelerine kurban etmekten başka bir anlama gelmediği; kökleşmiş demokrasi geleneği olan ve emelleri Anayasa dışı bir düzen kurmak olmayan Siyasî partilere sahip ülkelerde, elbetteki Siyasî partilerin kapatılamayacağı; Amerika Birleşik Devletlerinde, Federal Yüksek Mahkeme’nin kamu hürriyetleri alanının bekçisi olarak, ‘açık ve halen var olan bir tehlike’ ölçüsüne dayandığı ve olayları bu açıdan incelediği; Amerika Birleşik Devleti’nin, aşırı partileri özellikle komünist partisini, açıkça kanun dışına çıkarmadığı, fakat ağır kayıtlara bağladığı ve dolaylı bir yoldan çalışmalarına sed çektiği; ROBESPİERRE’in, ‘hürriyetin düşmanlarına hürriyet yok’ prensibine uygun olarak demokrasilerde demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetinin kabul edilmediği İngiltere’de de partilerle ilgili kimi kısıtlamaların olduğu;

Demokrasinin, aynı zamanda bir kurallar rejimi olduğu; Erbakan ve arkadaşlarının, siyasî partilerin hangi hallerde kapatılacağını düzenleyen ve 1995 yılında Anayasamızın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişikliklere kendilerinin de oy verdiği; ancak oylarının biraz arttığını görünce ısrarla ‘Demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz’ görüşünü savunmaya başlamalarının Anayasamızın kurallarına uymayacaklarının, başka bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez temel ilkesi olan lâikliğe karşı yıllardır devam ettirdikleri savaşa devam edeceklerinin en güzel delili olduğu; demokrasilerde siyasî partiler, Anayasalarına ters düştüklerinde kapatıldıkları gibi, faaliyetlerine kısıtlamalar da getirilebildiği; esasen Anayasamızın siyasî partilerin kapatılabileceğini kabul ettiği, yasal ve anayasal şartlar oluştuğu takdirde, Anayasa Mahkemesi’nin bir Siyasî partiyi kapatmamasını, Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi kararıyla ihlali anlamını taşıyacağı; Refah Partisi’nin 14. kuruluş yıldönümü olan 19.7.1997 tarihinde, bu partinin Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’ün, açılan kapatma davasına ilişkin olarak binlerce kişiye diyerek Anayasal düzenimize karşı partisinin diğer sözcüleriyle aynı eylem planını benimsediğini ortaya koyduğu; Prof. Dr. İlhan Arsel’in belirttiği gibi; demokraside parti kapatılamaz diye bir kural olmadığı, çünkü demokrasi denen şeyin herkesin bildiği gibi, bir özgürlük rejimi olduğu ve özgürlükleri yoketmeyi amaç edinen bir partinin kesinlikle kapatılacağı, eğer siyasal bir parti, inanç bağnazlığına bayrak açmış olarak temel özgürlüklere göz dikmişse, örneğin şeriat heveslisi olarak lâik cumhuriyeti yıkmak niyetinde ise, ‘Cihad’ sözcüğünün kaypak anlamlarından yararlanarak kendisini ‘islam cihad ordusu’ olarak ilan etmiş ise, islamiyet politikaya araç ederek örneğin, ‘biz şeriat hukukuna bağlıyız ve iktidara geldiğimiz zaman bu hukuku uygulayacağız’ biçiminde laf etmişse, ya da bu siyaseti gerçekleştirme uğruna ‘kan dökülecektir’ diyerek bu politikanın taktiğini çizenlere kanat açmışsa bir partinin kapatılacağı, bu nedenle Refah Partisi liderinin yaptığı gibi; ‘Demokrasilerde parti kapatılamaz; parti kapatmak ilkelliktir’ demenin ve halkoylamasıyla iktidar olup lâik cumhuriyeti yıkmayı umut etmenin, demokrasinin sayı hesabına değil, fakat ‘insana saygı’ esasına dayalı bir yaşam tarzı olduğunu bilmezlikten gelmek olduğu; Prof. Dr. Arsel’in yanısıra kimi yazarlarında yazılarında ‘demokrasilerde parti kapatılamaz’ söylemini eleştirdikleri ve bu söylemi doğru bulmadıklarını belirttikleri;

Anayasa Mahkemesi’nin 23.11.1993 gün ve 1/2 sayılı kararında: ‘Siyasî partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasisi çağıdır. Ancak, bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.

Çünkü Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması, ancak anayasal hakları yok edecek siyasal örgütlenmelerin (faaliyetlerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasî parti, bunu gerçekleştirmek isterse buna olanak verilemez. Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğesi olan siyasî partiler, demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemde bulunamazlar. Bulundukları takdirde,… Anayasamızın ve Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili hükümleri uyarınca, haklarında kapatma davası açılması öngörülmüştür’ denildiği; 21.5.1997 tarihli Başsavcılık iddianamesinde, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası ile, 69. maddesinin altıncı fıkrası ‘soyut’ değil, ‘somut’ nitelikte normlar olduğundan ve Siyasî Partiler Kanunu’ndan sonra yürürlüğe girdiğinden, bir siyasî partinin lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin, Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa’nın anılan maddelerinin gözönünde tutularak belirlenmesi gerektiğinin Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu ve Prof. Dr. Zafer Gören’in görüşlerine de yer verilerek ayrıntıları ile açıklandığı; iddianamenin düzenlenmesinden sonra, Anayasa Hukuku profesörlerinden Ergun Özbudun, Orhan Aldıkaçtı, Süheyl Batum, İlhan Arsel ve Bahri Savcı’nın, Başsavcılığın bu husustaki görüşüne katıldıklarını açıkladıkları; konuyu ayrıntılarıyla inceleyen Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in de Anayasa’da bir kanun olduğuna göre, bir konuyu açık ve ayrıntılı düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan kanunları üstü kapalı olarak ilga ettiğini kabul etmek gerekir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, 4.12.1963 gün ve 82/286 sayılı kararında, Emekli Sandığı Kanunu’nun 39. maddesinin (b) bendinin yargıçlar açısından ‘uygulanmasına imkan kalmadığı’ gerekçesiyle, üstü kapalı ilgayı kabul ettiği gibi; daha sonraki 3.6.1976 gün ve 13/31, 6.5.1982 gün ve 8/3 sayılı kararlarında da, Anayasa’nın açıkça düzenlediği bir konuda, önceki kanunu üstü kapalı ilga ettiği sonucuna varmıştır.

1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle ilgili kural (m.177/e bendi), Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne (m.11) atıfta bulunarak, yürürlükteki kanunların Anayasa’ya uygunluğu sağlanıncaya, ya da yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar, mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümlerinin, ya da doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanacağını öngörüyor. Bu düzenleme, Anayasa’nın bir konuyu açık seçik düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan önceki kanunla çalışmasında, Anayasa’nın doğrudan uygulanıp uygulanmayacağı konusundaki tereddütleri ortadan kaldırma amacını gütmektedir.

‘Anayasa bu hükmü ile, 1961 Anayasası’ndan ayrılmış, kanunlardaki Anayasa’ya aykırı hükümlerin çözümü için öngörülmüş prosedüre başvurulmaksızın doğrudan ve tereddütsüz Anayasa hükümlerinin uygulanması zorunluluğunu getirmiştir’

Mevcut kanunlar kapsamına, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi uyarınca 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar (6 Aralık 1983) çıkarılan Kanunların da girdiğini kabul etmek gerekir. Çünkü, Geçici 15. madde kapsamına giren kanunların içinde Anayasa’ya aykırı hükümlerin bulunması halinde, 177. maddenin (e) bendi gereği bunlar ihmal edilerek, 11. madde uyarınca, Anayasa doğrudan uygulanmalıdır.

Kanunların Anayasa’ya uygunluğunun öngörüldüğü 1961 Anayasası’nda, ‘kanunlar çerçevesinde’ yerine getirilen yürütme görevi, idare açısından da, kanun/Anayasa ilişkisinde, hukuken zımni (üstü kapalı) ilgaya imkan tanımıyordu. Buna karşılık, 1982 Anayasası’nda, ‘Anayasa ve Kanunlara uygun olarak yerine getirilen’ yürütme yetkisi ve görevi, 177. maddenin (e) bendi karşısında, üstü kapalı ilgayı mümkün kılmaktadır. Ancak, belirtmek gerekir ki, ayrıca Anayasa yargılamasının da öngörüldüğü 1982 Anayasa sisteminde, önceki kanun ile sonraki Anayasa kuralları arasında bir çatışma varsa, aynı konuda Anayasa’da açık ve doğrudan uygulanması mümkün bir kuralın bulunması gerekir. Aksi halde, kanunla Anayasa arasındaki çatışmada, aynı konuda, Anayasa doğrudan uygulanabilir bir kural içermiyorsa, ortaya bir Anayasa’ya aykırılık sorunu çıkarak çözüm yoluna gidilmelidir. Bunun için de, ya iptal davası yolu ile (m.150. 151), ya da aykırılığın görülmekte olan bir dava sonunda ileri sürülerek, sorunun çözümü Anayasa Mahkemesi’ne havale edilmelidir.

Şu halde, Anayasa’nın bir konuyu açık, ayrıntılı ve doğrudan uygulanabilir nitelikte düzenlediği durumda, buna aykırı kanunları üstü kapalı (zımnen) ilga ettiğini buna karşılık, Anayasa’nın genel nitelikleri kuralları ile, aynı konuyu düzenleyen önceki kanun arasında bir çatışma bulunuyorsa, üstü kapalı ilga sözkonusu olmaması gerekir. Bu durumda, ileri sürülen aykırılığın mevcut olup olmadığı ancak Anayasa Mahkemesi’nce karara bağlanmalıdır. Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendi bu çerçeve içinde yorumlanmalıdır’ görüşünde olduğu;

Siyasî Partiler Kanunu’nu yürürlüğe girdiği zaman, TCK.nun 163. maddesinin de yürürlükte olduğu, başka bir deyişle, kişilerin lâikliğe aykırı davranışları nedeni ile cezalandırılmasına karar verilmesinin olanaklı olduğu, anılan madde yürürlükten kaldırdığına göre, lâikliğe aykırı propaganda ve eylemlerinden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılmasının imkansız hale geldiği; bu durumda

Anayasa Mahkemesinin, bir parti kapatma davasına bakarken, Siyasî Partiler Kanunu’nda, Anayasamızın 68. maddesinin dördüncü fıkrası ve 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla bağdaşmasına imkan olmayan bir değişiklik yapıldığında, kendi yetkilerini Anayasa’ya aykırı olarak kayıtlayan kanun hükümlerinin bu vasfını bir ara kararla tesbit etmesi ve bu hükümleri temelli kapatma davası sırasında uygulaması gerektiği; bir partinin üyelerinin söz ve davranışlarından ötürü temelli kapatılabilmesi için bu söz ve davra­nışların suç oluşturmuş olmaktan ötürü daha önce kesin mahkumiyet kararına konu olmuş bulunmasını şart kılan hükmün de Anayasa ya aykırı olduğu ve Anayasa Mahkemesi ile Cumhuriyet Başsavcısı tara­fından dikkate alınmaması gerektiği, çünkü, hukukta suç ile tedbirin birbirinden farklı kavramlar olduğu, bir fiilin suç olarak kabul edilmemiş olabileceği, fakat aynı fiilin örneğin bir tüzel kişiliğin kapatılmasında olduğu gibi, bir tedbir alınması için sebep olarak görülebileceği ; Anayasa’nın 68. maddesindeki değişikliğin, sonra­dan yürürlüğe girmiş kanun niteliğinde bir hukuk kuralı olmakla, Siyasî Partiler Kanunu’ndaki Anayasa’yla çelişen hükmü de ortadan kaldırmış sayılması gerektiği;

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/b maddesi gereğince, nin, anılan kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlere, bu meyanda lâiklik ilkesine aykırı olarak sözlü veya yazılı beyanda bulunması halinde Anayasa Mahkemesince o siyasî Partinin kapatılmasına karar verileceği;

Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan hükümler arasında, suç teşkil eden eylemler olduğu gibi, suç olmayan eylemlerin de bulunduğu, örneğin lâikliğe aykırı şekilde propaganda yapmanın , TCK’nun 163. maddesi kaldırıldığı için suç olmadığı, ancak parti kapatma nedeni olduğu;

Anayasa’nın 83. maddesi gereğince, yasama dokunulmazlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin şahsi sorumluluğuna ilişkin olduğu, Başsavcılığın Refah Partisi Genel Başkanının şahsen sorumlu tutulmasını istemediği, Refah Partisi nin kapatılmasını istediği;

Cezaların nelerden ibaret olduğunun, TCK.nun 11. maddesinde sayıldığı, parti kapatmanın, ceza değil, bir tedbir olduğu, millet­vekili olsun veya olmasın, parti genel başkanlarının, genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterlerinin sözlü veya yazılı olarak lâiklik ilkesine aykırı beyanlarının parti kapatma nedeni olduğu ve bu beyanların yasama dokunulmazlığı kapsamında olmadığı, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadarki uygulamalarının da bu yolda olduğu;

Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik gibi kişilerin, yıllardır sürdürdükleri lâikliğe aykırı söz ve dav­ranışlarının Refah Partisi’nin tüm yöneticilerince bilindiği; bu şahısların, Erbakan ve arkadaşları tarafından adeta bir gibi kullanıldığı, haklarında disiplin uygulaması yapılması şöyle dursun, milletvekili seçtirilerek yasama dokunulmazlığından yarar­lanmalarının sağlandığı, Refah Partisi’yle özdeşleşen bu kişilerin, parti kapatma davası açılmasından sonra partiden muvazaalı bir şekilde ihraç edilmelerinin, parti tüzel kişiliğini sorumluluktan kurtaramayacağı;

İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı tarafından ülkemiz­de uygulanması istenen niçin Anayasamıza aykırı olduğuna değinildiği, bu konuda, Prof. Dr. Nur Serter in de ‘Demokrasi kullananın niyetine göre değişen bir keskin kılıçtır. Bireyi esas alan bu hak ve özgürlükler rejimini kendi kendini yok edecek bir maharette kullanma çabalarına Türkiye çokça tanık olmak­tadır. Bu uygulamalardan en dikkat çekici olanı da demokrasiyi öne süren ve bireyi esas aldıklarını iddia eden bazı siyasal İslam yan­lılarının ileri sürdükleri ‘çok hukukluluk’ iddiasıdır.

Çok hukukluluk fikrini savunanlara göre, ‘devletin, farklı kültürleri olan insan topluluklarına tercihleriyle kendi hukukunu seçme şansını vermesi hukuk üretme gibi bir görevi olmaması ve bu görevi insanlara bırakması; böylelikle insanların daha özgür bir ortamda ilerleme sağlamakla beraber, aynı zaman diliminde hukukların da tatbikattaki başarıları ile mukayeselerinin yapılabileceği’ ileri sürülmektedir.

Bu iddiaya dayanak alınan uygulama ise Peygamberin ‘Medine Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme Medine’deki Yahudi ve putperes kabile­lerle imzalanmış ve imzacı taraflara kendi hukuklarına göre yaşama hakkı tanınmıştır. Bu sözleşmeden hareket eden Siyasal İslamcı bazı düşünürler, çağımızda da etnik , dini ideolojik gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak bir arada yaşamayı ve toplum­sal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler…..

­

Oysa Türkiye’de dine dayalı bir hukuk ayrımının temel alın­masının mümkün olamayacağı, alınması halinde ise çok parçalı bir tablo ile karşılaşılacağı açıktır. Herşeyden önce lâik-anti lâik ayrımı, dine dayalı bir ayırım olmayıp, siyasî tercihini belirleyen bir ayırımdır…

Sonuç son derece açıktır. Çok hukukluluk, hukuk devletinden güç alan demokratik rejimin zaafa uğratılarak, yıpratılması ve din devletine kolay bir geçiş yapılması dışında hiçbir amaca hizmet etmeyecektir’ görüşünde olduğu;

Din eğitimi konusunda iddianamenin (8). bölümündeki görüşlerini aynen tekrarlamakla birlikte, bu konuda kimi hususlara da değinmekte de yarar görüldüğü;

Anayasa’nın ‘Din ve Vicdan Hürriyeti’ başlıklı 24. maddesi­nin dördüncü fıkrasının, üç temel ilke getirdiği ve fıkrada, ilkele­ri anlatan üç tümceye yer verildiği, fıkradaki sırasıyla bu tümcele­re göre: 1) Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetimi ve denetimi altında yapılacağı, 2) Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı, 3) Din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki dinsel eğitim ve öğretimin isteğe bağlı olacağı;

Anayasa’nın 24. maddesi yorumlanırken, 42. maddesinin gözden uzak tutulmaması gerektiği, bu maddede, tüm eğitim ve öğretimin, Atatürk ilk ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında verile­ceğinin, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağının belirtildiği, bu maddede, zorunlu din kültürü öğretimi dışında kalan isteğe bağlı dinsel eğitim ve öğretim progra­mının da Atatürk ilke ve devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esas­ları gözetilerek saptanmasının zorunlu kılındığı; belirtildikten sonra; sonuç bölümünde;

‘Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı şekilde tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız gibi, gerek ülkemiz ve gerekse diğer demokratik ülkeler Anayasa Mahkemelerince kapatılan hiçbir parti, kendi Anayasasına Refah Partisi kadar ters düşmemiştir. Demokratik savunma mekanizmaları felç olmuş toplumlar, demokrasiyi yaşatamazlar’ denilmiş ve Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

IV- DAVALI SİYASÎ PARTİ’NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Refah Partisi’nin 6.10.1997 günlü esas hakkındaki savunmasında özetle:

Önce Refah Partisi gerçeği anlatılmış, Refah Partisi’nin bir siyasî kuruluş olduğu, dini veya felsefi bir ekol olmadığı belirtilmiş, Parti’nin milletin maddi varlığının gelişmesine olduğu kadar, manevi varlığının geliştirilmesine de önem verdiği ve 14 yıldan beri bu konuda da büyük hizmetler yaptığı; yerel yönetimlerde başarılı olduğu; Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümetinde de, Türkiye’nin meselelerini çözmek, güçlü ve müreffeh Türkiye’yi meydana getirmek için çok başarılı hizmetler yaptığı; çalışmaları sırasında ve icraatında lâikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı, karar ve icraatı olmadığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın delilsiz, mesnedsiz, sadece Refah Partisi’ne karşı olan bazı köşe yazarlarının görüşlerini esas alan gazete küpürlerine, indi mülahazalara ve varsayımlara dayandığı; bu davanın açılmasının gerçek sebebinin Refah Partisi’nin sömürüye izin vermeyen icraatı olduğu; tekelci sermayenin kontrolündeki medyayı Refah Partisi hakkında gerçek dışı ithamlar oluşturmak için sürekli olarak tahrik ettiği ve yönlendirdiği; olayın gerçek nedeninin ‘sömürü devam etsin, avanta devam etsin ve kendilerinin ekonomideki pazar payları azalmasın, artsın, bunun için gerekirse Türkiye hiç kalkınmasın’ zihniyeti olduğu belirtildikten sonra Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde ileri sürdüğü hususlar üzerinde durularak:

Cumhuriyet Başsavcısı’nın önce bu davanın açılması olanağının bulunmadığını söylediği, sonradan iddianamede ve esas hakkındaki görüşünde gerçeklere değil, bir takım faaliyetlere ve önyargılara dayanarak bu davayı açtığı, böylece hukuku, insan haklarını, uluslararası andlaşmaları, Anayasa ve yasaları yok saydığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın anayasal bir kurum olduğu; ancak Yargıtay Başsavcısı’nın Türkiye’de ilk defa henüz yargılaması yapılmayan bir siyasî partiyi, Anayasa’yı ve yasaları çiğneyerek kamuoyu önünde suçlu ilan etmeye kalkıştığı; Parti lehine olan delilleri, CMUK 153/2 nin emrine rağmen Mahkeme’ye ibraz etmediği; ‘Esas Hakkındaki Görüş’ (EHG)te yer verilen hususların Refah Partisi’yle ilgisi olmadığı gibi, bu dava ile de bir ilgisinin bulunmadığı; iddianamede olduğu gibi (EHG)de de sadece Refah Partisi’nin değil, TCK.nun 141., 142. ve 163. maddelerini kaldıran TBMM’nin ve o günkü Meclisi oluşturan tüm siyasî partilerin suçlandığı; halbuki Refah Partisi’nin, lâikliğin de; Atatürk milliyetçiliğin de, ulusal devletinde samimi ve inançlı bir savunucusu ve takipçisi olduğu; Esas Hakkında Görüşün bütünüyle yanlış bilgi, yorum, sonuçlara dayandığı; Başsavcı’nın açıklamalarının tersine Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları hakkında yıllar öncesinden bugüne kadar belgelenmiş lâikliğe aykırı tek bir davranışın söz konusu olmadığı; TCK 141., 142. ve 163. maddelerinin kaldırılmasında Refah Partisi’nin bir rolünün bulunmadığı; 1995 yılındaki Anayasa değişikliği sırasında Refah Partisi’nin de bu değişikliğe oy verdiği iddiasının doğru olmadığı; Zira, bu değişikliğin, Refah Partisi dışında kendi aralarında anlaşan partilerin işbirliği ile gerçekleştirildiği;

Refah Partisi’nin 1995 değişikliğine oy vermemiş olsa bile Anayasal düzene bağlı bir parti olduğu; İmam Hatip Okullarının en fazla Milli Selamet Partisi döneminde açıldığı isnadının da doğru olmadığı; Çünkü Milli Eğitim Temel Kanunu uyarınca okul açmanın Bakanlar Kurulu’nun değil, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararıyla gerçekleştiği; 54. Hükümette Refah Partili ve daha önceki yıllarda Milli Selamet Partili hiçbir milletvekilinin, Milli Eğitim Bakanlığı yapmadığı; diğer yandan Milli Eğitim Bakanlığı’nın İmam Hatip Okulu açmasının, kaynağını, Anayasa ve yasalardan alan normal bir hükümet icraatı olduğu; İmam Hatip Okullarının, devletin resmi okulları olduğu; Başsavcı’nın, Esas Hakkındaki Görüş’ünü hazırlarken baştan sona kadar gerçek dışı faraziyelere yanlış bilgi, yorum ve sonuca dayandığının diğer bir açık örneğinin de; (EHG)ün 41. sayfasında yer alan ‘Yine Federal Almanya yakın bir geçmişte Hürriyetçi işçi Partisi’ni kapatmıştır’ ifadesi olduğu; Halbuki çağdaş demokratik Batı ülkelerinin siyasî parti kapatmayı takriben 50 yıldan beri terk ettiği; ‘Hürriyetçi işçi Partisi’ (Freie Arbeiterpartei) Alman Anayasası’nda ve Siyasî Partiler Kanunu’nda örgörülen usul ve esaslara göre kurulup teşekkül etmiş bir siyasî parti olmadığı; her ne kadar isminde ‘parti’ ibaresi bulunsa da, hukuki anlamda bir dernek statüsünde olan adı geçen örgütün, Federal Anayasa Mahkemesi’nce değil, Federal içişleri Bakanlığı’nın 2′.2.1995 tarihli kararı ile yasaklandığı; bütün bunların Sayın Başsavcı’nın (EHG)ünü hangi düşünce ve davranışlarla hazırladığını gösteren pek çok misalden sadece birisi olduğu; davanın delilden de mahrum olduğu, hem usul hem de esas yönünden reddedilmesi gerektiği; Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünün iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine de aykırı olduğu; Başsavcı’nın, Dünyadaki ‘İnsan Hakları’, ‘Demokrasi’, ‘özgürlük’ ve ‘Siyasî Partiler Hukuku’ ile ilgili çağdaş gelişmeleri değil, 50 yıl öncesine ait terkedilmiş görüşleri, yeniymiş gibi göstermeye çalıştığı; çağdaş dünyada ve yurdumuzda meydana gelen gelişmelerin, Siyasî Partiler Hukuku’nda daha özgürlükçü, siyasî hak ve hürriyetleri daha koruyucu, bu alanda kollektif cezalandırma metotlarından uzaklaşılmasını öngören, eğer yasaklara veya parti yasaklarına aykırı davranışlar varsa, bu davranışları önlemeye yönelik gelişmeler olduğu; terörle ilgisi olmayan siyasî partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği; Almanya’da kapatılan siyasî partilerin, sonradan tekrar kuruldukları halde, bunların çağdaş dönemde tekrar kapatılmadığı; Milli hukukumuzun, siyasî partilerle ilgili gayesininde; çağdaş demokrasi, insan hakları ve özgürlük standartlarına noksansız uymak olduğu;

Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmanın ve aynı seviyede olmanın Türkiye’ninde her zaman temel gayesi olduğu;

Uluslararası andlaşmalar ‘Kanun hükmünde’ doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan, gerek Lozan Andlaşması, gerekse AİHS hükümlerinin, Türkiye için bugün gelinen nokta hakkında açık ve net ilkeler ortaya koyduğu; Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerektiği; Anayasa Mahkemesi’nin de kimi kararlarında, AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunduğu; Türkiye’de bir siyasî parti kapatma davasında, kimi hususların değerlendirilmesinin gerektiği; öncelikle, siyasî parti kapatma kararının AİHS’nin 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırıldığı; Parti’nin programı ya da eylemlerinin kamu güvenliğini mi tehdit ettiği; Genel ahlaka mı aykırı olduğu, yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlâl ettiğinin belirtilmesinin gerektiği; sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamayacağı; sınırlama nedenlerinin keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek, bu sorulara ‘olumlu’ yönde cevap vermenin olanaklı olmadığı; bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa , bunun ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığının sorgulanmasının gerektiği; AİHK’nun Sosyalist Parti davasında da vurguladığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için ‘demokratik bir toplumda gereklilik’in katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmasının gerektiği; dikkate alınması gereken bir hususunda, bir siyasî partiyi kapatmanın ‘acil bir toplumsal gereksinme’ye (pressing social need) matuf olup olmadığının irdelenmesi olduğu bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz, ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe hakların sınırlandırılamayacağı; bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözlerin delil gösterilerek, bir siyasî partinin kapatılmasının olanaklı bulunmadığı; nitekim 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse, değerlendirmeye alınamayacağını belirten Madde 101/d-1 hükmünün böylesi iddiaların önünü kesmek için konulduğu; kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin ‘potansiyel tehlike teşkil ettiği’ ve ‘ileride büyük zararlara sebep olabileceği’ gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanamayacağı; iddianamede yer alan görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği; çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için ‘açık’, ‘ciddi’, ‘mevcut’ ve ‘somut’ bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partilerin kapatılmadığı; Başsavcı’nın, çağdaş gelişmeyi ters göstermenin mümkün olmadığını bildiği için bu sefer de zımnen ‘Ben çağdaş gelişmeyi uluslararası yükümlülüklerimizi ve iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası hukuk normlarını kabul etmem’ demek mecburiyetinde kaldığı; ‘Çağdaş demokrasilerde siyasal partilerin kapatılmasının, ifade özgürlükleriyle bağdaşmadığı’, ‘Uluslararası taahhütlerin milli hukukun bir parçası’ olduğu, Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (Divanın) (AİHK) yetkisini ise 1990’da kabul ettiği, dolayısıyla, AİHS hükümlerinin mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümler olduğunun açıklıkla belirtildiği; Çağdaş demokrasilerde terörle ilgisi olmayan siyasî partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği;

Başsavcı’nın (EHG)’ünün önemli bir kısmında, mücadeleci demokrasi anlayışı bakımından siyasal parti kapatma olaylarının gerekli olduğunu ve esasen bunun Avrupa insan hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 17. maddesine dayandığını ispatlamaya çalıştığı, 17. maddenin, ‘Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, zümre ya da kişiye burada ilan edilen hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşme’de öngörülenden daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir faaliyette veya eylemde bulunma hakkı verir şeklinde yorumlanamaz’ biçiminde olduğu; Avrupa insan Hakları Sözleşmesi Hukukunda otorite kabul edilen Profesör Fawcett’a göre bu maddede bireyler ve gruplar için sorulması gereken temel sorunun bunların eylemlerinin başkalarının haklarını yok etmeyi amaçlayıp amaçlamadıkları sorusu olduğu;

Strazburg Organlarının, 17. maddeyi yorumlarken genellikle Fawcett’in yukarıda aktardığımız ayrımını benimsemekle birlikte zaman zaman eleştirilen kararlar da verdiği, siyasal partilerle ilgili en fazla eleştirilen kararın 1957’de Avrupa insan Hakları Komisyonu’nun Alman Komünist Partisi’nin Federal Almanya aleyhine açtığı davayı 17. maddeye dayanarak reddettiği karar olduğu; Komisyon’un burada Komünist Parti’nin, kendi beyanlarıyla sabit olan, ‘bir dikta rejimi kurmayı hedeflemesinin Sözleşme’de korunan hak ve özgürlükleri yıkmaya yönelik olduğuna’ kanaat getirdiği, bu kararın daha çok totaliter rejimlerin Almanya’da bıraktığı acı izlerin etkisiyle alınmış bir karar olarak yorumlandığı ve Komisyon’un sadece 17. madde hükümlerine dayanarak karar verdiği için eleştirildiği;

Gerçekten de eleştirilen Komünist Parti kararından sonra Strasburg Organlarının 17. maddeyi çok daha dar bir yoruma tabi tuttuğu ve bu maddenin amacının ‘totaliter grupların sözleşme prensiplerini kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmelerini önlemek’ olduğunu açıkça belirttiği; Başsavcı’nın iddianamesinde Refah Partisi mensuplarına atfen aktardığı yıllar önce ifade edilen sözlerin hiçbir şekilde 17. madde kapsamında değerlendirilemeyeceği; Başsavcı’nın kapatma istemine ilişkin AİHS’den destek bulmak istiyorsa dikkatini bu davayla hiçbir ilgisi olmayan 17. maddeye değil, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerine ve bu maddelerdeki sınırlama hükümlerine çevirmesi gerektiği; Komünist Partisi ile benzer ideolojik yapılanmaya ve programa sahip olan bu partilerin kapatılmalarını 17. maddeye değinmeden 11. maddeye aykırı bulmasının Başsavcı’yı 17. maddeye sarılmaktan ve 1957 tarihli Komünist Parti davasına göndermede bulunmaktan alıkoyması gerektiği; Başsavcı’nın Komisyon’un en son içtihatlarından haberi olmadığını düşünmenin imkansız olduğu; geriye tek ihtimal hatta ihtimalin ötesinde tek gerçeğin kaldığı, onunda Başsavcının Refah Partisi aleyhine açılan bu davanın çok açık bir şekilde AİHS hükümleriyle (madde 10 ve 11) bağdaşmadığının farkında olduğu; bu yüzden de savunulamayacak pozisyonunu savunmak için bu davada aslında kendisine hiçbir şekilde destek teşkil etmeyen 17. maddeye başvurduğu;

­

Başsavcı’nın 1950’li yıllarda Federal Almanya tarafından Fasişt ve Komünist Partilerin kapatılması olayını hatırlatmasının bugün siyasal partilerin kapatılabileceğini ispatlamadığı; bu olayların İkinci Dünya Savaşı, sonrasının fevkalade özel şartları altında gerçekleşmiş olaylar olduğu; burada demokrasinin ve özgürlüklerin gelişiminde devrimci ve dönüştürücü bir rol oynamış olan Amerikan Yüksek Mahkemesi (Supreme Court’un) tutumu üzerinde durmanın aydınlatıcı olacağı, Smith Kanunu’nun yorumlandığı Yates davasında Supreme Court’un, özgürlükçü yaklaşımın güzel bir örneğini sergilediği; bu davada yüksek Mahkeme’nin görüşünü açıklayan Yargıç Harlan’ın ‘soyut Prensig’ ve ‘Somut Eylem’ ayrımına dayanarak Smith Kanunu’nun soyut prensip olarak zorla rejim yıkmaya yönelik propaganda ve öğretiyi, amaçlı bir eyleme dönüşmediği müddetçe, yasaklamadığını belirttiği;

Ayrıca Refah Partisi’nin Başsavcı’nın örneklemeye çalıştığı siyasal partilerle ne organizasyon yapısı, ne ideolojisi, ne faaliyetleri, ne de amaçları bakımından en ufak bir benzerliğinin söz konusu olmadığı; mevcut Anayasal düzeni şiddet ve zor kullanarak yıkmayı ve yerine örneğin proletarya diktatörlüğü gibi totaliter bir yönetim kurmayı amaçlayan bu partilerle Refah Partisi’nin arasında bir paralellik kurulamayacağı, Refah Partisi’nin kurulduğundan bu yana, mevcut Anayasal çerçeve içinde faaliyette bulunan ve yasa dışı hiçbir eylemi ve amacı olmayan bir parti olduğu, Türk siyasal yelpazesinde Refah Partisi’nin görüşleri ve politikalarının bir alternatif olarak algılandığı, bunun da hiçbir zaman bir partinin faaliyetlerinin kısıtlanmasına ya da kapatılmasına gerekçe gösterilmeyeceği; uluslararası anlaşmalar iç hukukunun ayrılmaz bir parçası olduğu için yüksek yargı organlarının uygulamalarında bu çağdaş normları esas aldıkları; Yüksek Mahkemelerin AİHS hükümleriyle iç hukuk hükümlerinin çatışmaları halinde, AİHS hükümlerine üstünlük verdikleri, esasen bu durumun Anayasa’nın 90. maddesinin de amir hükmünün doğal bir sonucu olduğu; bu davada, Anayasa Mahkemesi’nin davaya AİHS’nin lex specialis olarak 11. maddesini ve lex generalis olarak da 9. ve özellikle 10. maddesini uygulamasının uygun olacağı;

Davanın usul bakımından da reddi gerekeceği; ön savunmada bu hususun açıkça belirtildiği;

Kural olarak Anayasa hükümlerinin, doğrudan uygulanmayacağı; Anayasa kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca Kanuni düzenlemelere ihtiyaç bulunduğu; hal böyleyken Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesinde:

  1. Anayasa’nın 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümleri arasında mübayenet bulunduğunun,
  2. Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve 101/d hükümlerinin ‘Zımnen llga’ edildiğinin,
  3. Bu yüzden doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinin tatbik edilmesi gerektiğinin,

­4. TCK.nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasından sonra lâikliğe aykırı propaganda ve eylemlerden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılması imkansız hale geldiğinden, bu durumda bir siyasî. parti hakkında bu yönden odak haline gelmesi sebebiyle dava açılabilmesi ve kapatma kararı verilebilmesi de imkansız hale geldiğinden, yasakoyucunun Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerini yeniden düzenlediğinin ileri sürüldüğü;

Bu iddiaların gerçeğe ve hukuka aykırı olduğu, bu aykırılıkların bir bölümüne ön savunmada yer verildiği;

Prof. Bülent Tanör’ün de belirttiği gibi, Siyasî partilerin, uymadıkları takdirde, kapatma sebebi olabilecek haller ile kapatma kararı verilebilecek hallerin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlendiği ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve hallerinin, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirildiği; TBMM Anayasa Komisyonu’nunda, 1995 Anayasa değişikliği sırasındaki, raporda bu halleri ‘…partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve Kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır… Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır… Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılması ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır’ biçiminde belirttiği; siyasî partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı’nın, dava açma şartlarının noksansız tahakkukundan sonra açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılacağı; Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse davanın esasına girilmeden usul yönünden reddi gerekeceği; ön savunmada da belirtildiği gibi, bu davada;

  1. Hem iddianamede ve hem de esas hakkındaki görüşte, davanın dayandırıldığı Kanun maddelerinin zikredilmediği;
  2. Davanın açılmasından önce odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartların da yerine getirilmediği;

Nitekim, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerine göre, bir siyasî partinin yasak eylemlerin mihrakı ‘odağı’ haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi için bir şartın gerçekleşmesinin gerektiği; halbuki bu şartların hiç birisinin gerçekleşmediği; bu nedenle bu davanın, herşeyden önce, usul yönünden hukukî mesnedten yoksun bulunduğu ve reddedilmesi gerektiği; kimi hukuk otoritelerinin görüşlerinin de bu yolda olduğu; öte yandan, Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların, araştırılıp soruşturulmasında ve davanın açılıp, yürütülmesinde Cumhuriyet Savcıları’na tanınan bütün yetkileri ve görevleri verdiği, buna rağmen, Başsavcı’nın Refah Partisi lehinde olan delilleri toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkını hiçe saydığı; ön savunmada açıklandığı gibi, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun uygulanması gerektiği; bu konuyla ilgili açıklamaları ön savunmada yaptıkları; Anayasa hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu hükümleri arasında bir aykırılığın bulunmadığı; biran için böyle bir aykırılığın varlığı kabul edilse bile, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerinin uygulanmasının gerektiği; Anayasa Mahkemesi’nin 1982’den sonraki kararlarının Başsavcının iddiasına dayanak yaptığı diğer yüksek mahkeme kararlarını da geçersiz kıldığı;

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinde ’12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.’nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde … çıkarılan kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez’ hükmünün yer aldığı; 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun, 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girdiği, dolayısıyla Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğu; bu nedenle, bu Kanun’daki kural ve hükümlerin Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemeyeceği; Anayasa Mahkemesi’nin de çeşitli kararlarında bu gerçeği teyid ettiği; Yüksek Mahkemenin, özellikle siyasî partilerin kapatılması davalarında 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykı­rılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun hükümlerinin uygulanma­sını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitme­diği, zira Anayasa Mahkemesi’ne göre iptali istenemeyen kararların ihmalinin de söz konusu olamayacağı; ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulacağı, Anayasa’nın 38. maddesi hükmünün buna amir olduğu; ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ şeklinde ifade edilen bu kuralın, bütün modern ceza hukuku sistemle­rinin vazgeçilmez temellerinden biri olduğu, kişiler ve kurumların hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacında oldukları, siyasî parti yasaklamalarının da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesinden olduğu, zira TCK. Madde 11’de cezaların nevilerinin belirtildiği, bu meyanda ‘kamu hizmetlerinden memnuniyet’inde bu cezalar arasında sayıldığı; diğer yandan Türk Ceza Kanunu’nun 20. maddesinde ‘seçilme hakkından mahrumiyet’ ve ‘bir partinin kurucusu, üyesi ve yöneticisi olmak gibi siyasî hak­lardan mahrumiyet’ hallerini de ‘kamu hizmetlerinden mahrumiyet’ cezası meyanında saydığı; sonuç olarak, Anayasa’nın 84/Son fıkra­sında sayılan müeyyidelerin basit birer tedbir olmayıp, doğrudan doğruya cezai müeyyideler olduğu; 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan, Anayasa’nın siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da ‘Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamala­rı ve usulleri yukarıda esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ denildiği; bu hükmün, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetinde olduğu; kanunkoyucunun, Anayasa’nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yaptığı; hal böyleyken, ‘özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demenin’ hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamayacağı; içtihatlarla veya emsal kararla­rıyla ceza tedbirleri konulamayacağı, konulursa Anayasa’ya aykırı olacağı;

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölüm özetlenecek olursa; Anayasa’nın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasında; ‘Bir siyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylem­lerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fiil­lerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’ denildiği;

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için, herşeyden önce ‘odak haline gelme’ olayının unsurlarının belli olması gerektiği, bu maddede bu konuda açıklık bulunmadığı, odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olmasının, kanunsuz ‘suç ve ceza olmaz’ temel kuralının gereği olduğu, bu bakımdan Başsavcı’nın, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin, kabul edil­mesine imkan bulunmadığı; bunun gibi 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurlarının da belirtilmediği; Anayasa Mahkemesi’nden, içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesinin istenilemeyeceği, bu görevin Yasama Organı’na ait olduğu, netice olarak tabii çözümün yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasında olduğu;

1995 değişikliğinden sonra Anayasa’nın 69. maddesinin indi ve keyfi bir şekilde doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı; böyle bir uygulamada 1995 Anayasa değişikliklerinin ana gayesinin, bu maddenin lafzı ve ruhunun, ilgili mevzuat hükümlerinin gerektirdiği ön şartlara uymak mecburiyeti bulunduğu;

TBMM tarafından 1991 yılında TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasının Devleti yıkmak için değil, fikir, inanç ve ifade hürriyeti önündeki engelleri kaldırarak çağdaş dünyaya uyum sağlamak için atılmış isabetli bir adım olduğu; TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasının tıpkı TCK’nun 140., 141, 142. maddelerinin ve 6187 sayılı Kanun’un aynı anda kaldırılışı gibi TBMM tarafından özgürlükleri genişletmek Anayasa’daki bağlayıcı hükümlerin uygulamada da geçerliliğini sağlamak ve gelişmiş bütün ülkelerdeki çağdaş hukuk normlarına uymak için yapıldığı; 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin de aynı şekilde çağdaş gelişmeye uyum sağlamak için atılmış adımlar olduğu;

Bir siyasî partinin kapatılmasının 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra artık, ancak 1. Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması, 2. Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması, 3. Bir siyasî partinin, eylemleriyle Anayasa’nın 68/4 maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin sübut bulması, hallerinde mümkün olabileceği;

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklik ile Anayasa’nın 69. maddesinin 6. fıkrasının, ‘Bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’; bu fıkranın atıf yaptığı 68. maddenin 4. fıkrasının ise ‘Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemle­ri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür dikta­törlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesine; iştirak edemez’ kurallarını içerdiği Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin aldıkları bu son şekilden açıkça görüldüğü gibi bir siyasî partinin; kapatılabilmesinin ancak ‘Partinin eylemleri’ ile mümkün olacağı Parti tüzelkişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, Parti Büyük Kongresi, TBMM Grubu gibi yetkili Merkez Organ­larının kararı ve iştiraki ile gerçekleştirilmiş ‘parti eylemleri’ dışında başka herhangi bir sebeple parti kapatılmasının mümkün olmadığı;

1995 Anayasa değişikliği ile artık, ayrıca yetkili kurulla­rınca benimsendiği sübut bulmadıkça, tek başına, ne parti üyelerinin beyan ve eylemleriyle, ne Genel Başkan, Parti Genel Başkan Yardımcı­sı ve Genel Sekreter gibi parti mensuplarının beyan ve eylemleriyle, ne de partinin taşra teşkilatlarının beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılamayacağı;

1995 değişikliklerinin TBMM Genel Kurulunda görüşülmesi esnasında konu ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından sorulan sorulara Anayasa Komisyonu adına Komisyon Sözcüsü’nün cevaben yaptığı açıklamalar da; ‘… Bu madde ayrıca, çok önemli bazı hususları belirtiyor. Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yani Anayasa’nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırı­dır, veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkan bir konudur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kuru­cularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecisinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasa’mızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi’nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır: bu da, siyasî partilerimiz açısından son derece önemli bir teminat­tır… ‘Odak’ kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır’ denildiği, bu durumda 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra artık Siyasî partilerin üyelerinin beyan ve eylemlerinden dolayı kapatılmasının mümkün olmadığı;

‘Parti eylemi’ kavramının hukuki anlamı bakımından irdelendiğinde, eylemin, bir gerçek veya tüzel kişinin bir maksada erişmek için kendi iradesiyle gerçekleştirdiği faaliyet olduğu; bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın eylem olmadığı, Anayasa’da, yasalarda ve doktirinde ‘beyan’ ve ‘eylem’in bir birinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği; uygulamaya konulmadığı ve gerçekleşmesi için gereken faaliyet gösterilmediği sürece alınmış bir kararın, eylem sayılamayacağı;

‘Partinin eylemi’nin, parti tüzel kişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK), Büyük Kongre ve Parti Meclis Grubu’nun kararları ve bu kurulların iştirakiyle yapılan eylemler olduğu; parti üyelerinin, Genel Başkan’ın, Genel Başkan Yardımcıları’nın, Genel Sekreter’in ve taşra yönetim kurullarının beyanlarının ve eylemlerinin ‘parti eylemi’ sayılamayacağı;

Hukukî anlamda odak olmanın, bir partinin yasa dışı eylemle­ri tüzel kişilik olarak benimsemesi, bu eylemlerin yaygın ve yoğun bir şekilde devam ederek partinin bünyesini kaplaması ve partinin artık esas itibariyle tüzük ve program dışına çıkarak adeta bu yasa dışı eylemleri yürüten bir kuruluş haline dönüşmesi anlamını taşıdığı;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunundaki ‘mihrak olma’ kavra­mıyla, Anayasa’nın 69. maddesindeki ‘odak olma’ kavramının sonuçta aynı temel esaslarda birleştiği;

1983 tarihli 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 53. maddesin­de suç kaynağı haline gelen ‘derneklerin kapatılması’ndan, 1965 tarihli, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ‘kanunsuz siyasî faaliyetlere mihrak olma’ başlıklı 112. maddesinde ise mihrak olmadan söz edildiği;

1983 tarihli 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesine göre bir siyasî partinin odak haline gelmesinin beş şartın gerçeklemesiyle mümkün olabileceği,

Belirtilen her üç kanunda da kuruluşun ‘odak’ haline gele­bilmesi için neticede, mutlaka kuruluşun tüzel kişiliğini ilzam eden yetkili Merkez Karar Kurullarının yasa dışı eylemleri benimsemesi, bunlara sahip çıkması ve hatta bunların kaynağı olmasının vazgeçilmez şart olarak esas alındığı;

Bunların hiçbiri vaki olmadan, hatta bir partinin yetkili organlarının ne bir kararı ne bir eylemi söz konusu olmadan elbette bir siyasî partinin kapatılması için dava açılamayacağı; şayet böyle bir dava açılmış olursa, bu takdirde Yüksek Mahkeme’nin yapacağı ilk işin bu eksiği tesbit ederek, önce usul bakımından, davanın reddine karar vermesi gerekeceği;

Refah Partisi’nin, Anayasa’da belirtilen lâiklik ilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatı olduğu, bu hususun Refah Partisi’nin tüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetleri ve hükümet icraatları ile de sabit bulunduğu;

Refah Partisi’nin Programında; ‘Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı lâikliğe aykırı sayar’, ‘Lâiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur’ (Program, md.4) denildiği;

Refah Partisi’nin Tüzük ve Programında, lâikliği devletin temel niteliği olarak aldığı, lâikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit ettiği ve lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koyduğu; öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu hususun tekrar tekrar belirtildiği; Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar TBMM içinde ve dışında yaptığı tüm konuşmaların da bunu doğruladığı;

Refah Partili belediye başkanlarının da, bu göreve başlar başlamaz ilk işlerinin, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit etmek ve bunları yerine getirmek olduğu, bunun yapıldığı ve bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarının bulunduğu; ­

Refah Partisi’nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmadığı;

  1. Hükümet Programının 4. sahifesinde de, lâikliğin, diğer ilkelerle birlikte Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edeceğinin vurgulandığı ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamanın mümkün olmadığı;

Refah Partisi’ne göre lâikliğin, kanunların yapılmasında skolastik düşüncenin değil ancak bilim ve aklın esas alınmasının gerekli olduğu ve bu gerçeğin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sayısız açıklamalarında açık bir şekilde gösterildiği;

Refah Partisi’nin ister dini, ister siyasî kaynaklı olsun her türlü taassuba da karşı olduğu; Hukuki anlamına uygun gerçek lâikliğin en samimi savunucusunun Refah Partisi olduğu; hal böyleyken gerçeğe aykırı olarak bunun aksinin söylenmesinin ancak art maksatlı propaganda yapmak isteyenlerin başvurdukları bir yol olduğu, hukuk ve gerçek önünde bu iddiaların hiçbir geçerliliğinin olamayacağı;

Ceza Hukuku’nun temel esasları bakımından bu isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı ve bu davada isnadın sübutu için şart olan unsurlardan hiçbirisinin bulunmadığı; Anayasa Mahkemesi’nin kimi kararlarının da kendilerini doğruladığı;

Nitekim Yüksek Mahkeme’nin 1982 Anayasası döneminde aldığı 28.9.1984 tarih ve E. 1984/1 (Parti Kapatma), K.1984/1 sayılı kara­rında şöyle denildiği;

‘…Bu haliyle, uygulanması istenilen maddeler birer ceza kuralı niteliğindedir… siyasî partinin kapatılmasına ilişkin yaptırım Türk Ceza Kanunu’nun 11. maddesiyle belirlenen klasik cezalar arasında yer almaması, failin tüzel kişi olmasından kaynaklanmaktadır … Siyasî partilerin kapatılmaları sonucunu doğuran bu tür yasakların birer ceza kuralı niteliğinde oldukları, 1961 Anayasası’nın yapılmasında açıkça belirtilmiştir.

Kaldı ki, hem 22/4J1983 günlü, 2820 sayılı Yasa’nın 98. ve hem de 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, … karara bağlanacağını, belirtmektedir.

Uygulanması istenen maddelerin ceza kuralı niteliğinde oluşları ve davanın Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre yürütül­mesi, davalı Parti için güvence teşkil eden bir takım sonuçlar doğurur. Gerçekten, kişi özgürlüklerini korumak kaygısıyla, tarih boyunca bir dizi güvence kurumlaşıp, ceza ve ceza usul hukuku ala­nında yerini almıştır. Bunlar arasında, üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarak cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilme­mesi kuralı, eldeki dava nedeniyle pratik sonuçlar doğuracak niteliktedir. Aynı biçimde, ceza usulünün, gerçeği araması ve biçimsel gerçekle yetinmemesi, tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı tutulmaması, delil serbestisi esası, şüphe halinde sanık lehine hareket etmek gereği gibi ilkeler, görülmekte olan bu davada da gözönünde bulundurulacak ilkelerdendir.’

Bu özelliklerinden dolayıdır ki böyle bir davada isnadın sübut bulabilmesi için her şeyden önce Ceza Hukuku’nun temel kuralla­rına göre isnadla ilgili unsurların herbirinin ayrı ayrı sübutunun şart olduğu;

Hangi yönden bakılırsa bakılsın netice olarak genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için dört unsurun hepsi­nin birden sübutunun gerekli olduğu, bunların, maddi unsur, hukuka aykırılık, manevi unsur ve illiyet rabıtası olduğu; bu davada bu unsurların hepsinin sübutu şöyle dursun, hiçbirisinin mevcut olmadığı;

Her şeyden önce, bu davadaki isnadın maddi unsurunun bulunma­dığı; zira ‘bir maddi unsur’un var olabilmesi için bir fail ile yasalara aykırı bir fiilin bulunması gerektiği; halbuki, maddi unsur açısından bu davada failin de, fiilin de bulunmadığı;

Bu davada ‘Hukuka Aykırılık’ unsurunun da bulunmadığı, dava­nın esasını partinin lâikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği hakkındaki iddiaların oluşturduğu; bu sebepten her şeyden önce iddianamede yer alan her isnadın teker teker lâikliğe aykırı olup olmadığının belirlenmesi gerektiği, bu belirlemenin yapılmasında takip edilecek usulün Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesine göre CMUK olduğu, yine bu belirlenmede esas bakımından uygulanacak kanun maddesinin de Anayasa’nın 24. maddesi olduğu; lâikliğe aykırılık unsurlarının TCK’nun 163. maddesi kalkmadan önce bu hükümde de mevcud olduğu, ve bu maddenin ihlalinin aynı zamanda ceza açısından da suç teşkil ettiği; 163. madde kaldırıldıktan sonra ise lâikliğe aykırılığın kişiler açısından suç olmaktan çıktığı; ancak bu fiileri yasaklayan Anayasa hükümleri değiştirilmediğinden bu konunun siyasî partiler açısından bir parti yasağı olarak halen yürürlükte olduğu, bu sebepten lâikliğe aykırılığın unsurlarının Anayasa’nın 24. ve 2820 sayılı Kanunun 87. maddelerinde mevcut bulunduğu; bu konudaki eylemlerin yasağa aykırı olup olmadığının araştırılmasında söz konusu maddelerdeki unsurların kıstas olarak göz önünde bulundurulmasının gerektiği;

‘Lâikliğe aykırılık’ fiilinin sübut bulması için gerek Anayasa gerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’na göre Devletin temel nizamını ortadan kaldırıp bunların yerine dini esasa dayanan nizam koymak fiilini gerçekleştirmek için karar almak ve eylemde bulunmak gerektiği;

Gerek doktrindeki açıklamalardan, gerekse çok sayıdaki emsal, Yargıtay kararından da açıkça anlaşılacağı gibi, ‘Lâikliğe aykırılık eylemi’nin gerçekleşebilmesi için dört unsurun mevcudiyetinin sübutunun şart olduğu; bunların;

  1. Devletin mevcut sosyal, ekonomik, siyasî ve hukuki temel düzeninden herhangi birisinin dinsel inançlar açısından yerilmesi;
  2. Bu eleştirilen temel tüzenin yerine konulması öngörülen değişikliklerin ve ilkelerin belirtilmiş olması ve bu değişiklik ve ilkelerin dinsel nitelikte bulunması;
  3. önerilen dini temel düzen, hangi dinin düzeni ise o dinde; o dinin iman bütünü kapsamı içinde olmak şartıyla, dünyevi düzenle ilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içeren kurallarıyla mevcut olması ve öneriyi yapan failin bu kuralları somut bir şekilde ortaya koymuş olması;
  4. Eylemin ‘Lâikliğe aykırı’ olarak yapılması koşulu, yani önerilen dinsel düzenin devletin yapısı içinde emredici nitelik taşımasının istenmesi diğer bir ifadeyle herkes için uyulması zorunlu kurallar durumuna getirilmesine yönelik bulunması olduğu;

‘Lâikliğe aykırılık’tan söz edilebilmesi için bu dört dizi kanuni unsurun hepsinin noksansız ve kesin olarak gerçekleştiğinin sabit olmasının şart olduğu; bunlardan herhangi birinin mevcut olmaması halinde ‘lâikliğe aykırı’lıktan söz edilemeyeceği; bu nedenle, bu davada lâikliğe aykırılık eyleminin unsurlarının bulunmadığı; iddianame’de delil diye ileri sürülen konuların hiçbirinde de lâikliğe aykırılığın kanuni unsurlarının mevcut olmadığı; çok hukukluluk, isnadının dayandırıldığı sözlerin herhangi bir davaya mesned yapılmasının mümkün olmadığı gibi bu sözlerde lâikliğe aykırılığın unsurlarının da mevcut olmadığı;

Başsavcının İddianamesi’nin 9. sayfasında; Necmettin Erbakan’ın, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen ‘Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı’nda konuşma yaptığı; ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı’ dediği ifade edilerek, lâikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunulduğu; bu iddianın hem varid olmadığı, hem de hukukî dayanaktan yoksun bulunduğu; önce, bahse konu toplantının, TBMM Başkanı’nın daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir meclis çalışması olduğu; bu çalışmanın Anayasa’nın 83. maddesinin ‘sorumsuzluk güvencesi’ altında bulunduğu ve herhangi bir davaya mesned yapılmasının mümkün olmadığı; bu konuşmanın bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın ‘özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması’ olduğunun açıkça görüleceği; nitekim toplantı zaptının 11. sayfasında; ‘Biz gerek Türkiye’de gerekse çağdaş dünyada, ülkelerin huzur içinde olması için ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensipler içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli’ cümlesinin yeraldığı;

Buradaki ‘Vatandaş genel prensipler içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli’ sözündeki ‘Genel prensipler içerisinde’ şartının, Anayasa’yı, yasaları, kamu hukukunun esaslarını kasteddiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki ‘Akit serbestliği’ne münhasır olduğunun açıkça görüleceği,

Açıklanan görüşten maksadın, kamu hukukunda kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve TTK, BK, MK, HUMK ve 2657 sayılı ‘Milletlerarası özel Hukuk Hakkında Kanun’da yer alan tercihe bağlı ‘akit yapma’ ve ‘Mahkeme ve hakim seçme hakkına’ çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak işlerlik kazandırılması olduğu; bunların yanısıra konuşmanın bütününde baştan sona kadar lâikliğin savunulmasının yapıldığı; kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasının istenildiği; bu açık gerçekler ortada iken, böyle bir konuşmayı lâikliğin ihlali olarak telakki etmeye imkân bulunmadığı;

Mezkur görüşlerin açıklanmasının, uluslararası anlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygu­lamasından ibaret bulunduğu; Necmettin Erbakan’ın bütün beyanlarının ‘lâiklik’in savunulması istikametinde olduğu; Başsavcı’nın kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesinin mümkün olma­dığı, zira bu Meclis çalışmasının 23.3.1993 tarihinde cereyan ettiği ve 1995 Anayasa değişikliğinden çok önce olduğu, 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa’da siyasî partilerin ‘odak’ olma sebebiyle kapatılmalarının söz konusu olmadığı;

Erbakan’ın TBMM’ndeki konuşmasında Medine Sözleşmesi diye bir konudan hiç bahsedilmediği ve çok hukukluluk olarak Medine Sözleşmesinin kast edilmediği, Erbakan’ın çok hukukluluktan kastının ne olduğunu, yaptığı konuşmanın açıkça gösterdiği, bunun da ‘Akit Serbestliği’nden ibaret olduğu; Refah Partisi’nin ne programında ne Meclis Grubu kararlarında ne MKYK kararlarında ne de Büyük Kongre Kararlarında, çok hukuklu sistemin kabul edildiğine, savunulacağına ve uygulanacağına dair bir hükmün bulunmadığı; bu nedenle bu konu­nun Parti’nin resmi görüşü gibi telakki edilmesinin mümkün olmadığı; konuşma metninden açıkça görüleceği gibi bu konuşmada ‘mevcut Temel Düzen’in yerine şöyle bir dini temel düzen konsun’ denilerek ilkeleriyle belirtilmiş somut bir temel düzen teklifi mevcut olmadığı; aranacak diğer bir unsurun da önerilen temel düzen değişikliğinin hangi dinle ilgili ise o dinde; 0 dinin düzenle ilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içeren kuralların mevcut olması ve öneriyi yapan kimsenin de bu kuralları somut olarak ortaya koymuş olması gerektiği; anılan konuşmada ise, herhangi bir dini temel düzen teklifinin söz konusu olmadığı için bu unsurunda mevcut olmadığı;

Aranacak başka bir unsurun da eylemin ‘lâikliğe aykırı’ olarak yapılması koşulu olduğu, yani önerilen dinsel düzenin devletin yapısı içinde emredici nitelik taşımasının istenmesi, diğer bir ifadeyle herkes için uyulması zorunlu kurallar durumuna getirilmesine yönelik bulunmasının gerektiği; bu konuşmada açıkça görüldüğü gibi, herkesin uymaya mecbur kalacağı tek bir temel düzenin asla söz konusu olmadığı, tam tersine emredicilik yerine herkesin dilediği gibi seçme hakkına sahip olacağı akit serbestisi temennisinin söz konusu olduğu, dolayısıyla bu unsurun da kesinlikle mevcut olmadığı;

Esasen ceza hukuku alanına giren bir eylemin suç teşkil edip etmediğinin veya parti yasağına aykırı olup olmadığının tespit edilebilmesi için herşeyden önce söz konusu eylemin kanuni unsurla­rının mevcut olup olmadığının araştırılmasının Başsavcılığın kaçınılmaz bir görevi olduğu; halbuki Başsavcı’nın hem İddianamesi’nde hem de Esas Hakkındaki Görüşünde dava ile ilgili olarak öne sürdüğü konuların hiçbirinde lâikliğe aykırılık fiilinin kanuni unsurlarının bulunup bulunmadığını araştırmadığı; bu niteliği taşımayan bir İddianame’nin veya bir esas hakkındaki görüşün kanunen geçerli sayılmasının mümkün olmadığı;

‘Din eğitimi’ ile ilgili isnadın da hiçbir hukuki geçerliliğinin bulunmadığı ve bu isnadda da lâikliğe aykırılığın kanuni unsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı;

Başsavcı’nın İddianamesinde bu konuyla ilgili isnadı, ‘İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İmam Hatip Okullarının açılmamasına’ dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına Refah Partisi’nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlemesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışın lâikliğe aykırı olması, şeklinde ortaya koyduğu; bu iddianın hukuken tamamen mesnedsiz olduğu;

Refah Partisi’nin, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa’da belirlenen prensipleri benimsediği ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlediği; dini eğitim konusunda Refah Partisi’nin suçlanmasının hukuken mümkün olmadığı, ön savunmada bu konuda gerekli açıklamaların yapıldığı; siyasî partilerin ister iktidarda ister muhalefette olsunlar:

  1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
  2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlen­mesi için gereken çalışmaları yapmak görevlerinin bulunduğu;

Böyle olduğu için de, bir kısım Refah Partisi mensuplarının, tıpkı diğer parti mensupları gibi, Anayasa’nın Devlete vermiş olduğu bütün diğer görevler hakkında görüş ve fikirlerini açıklamaları ne kadar doğal ise, din eğitimi konusunda da görüş ve fikirlerini açıklamalarının bir suç oluşturması şöyle dursun tam tersine aynı şekilde doğal Anayasal hakları ve görevleri olduğu;

­

Refah Partisi’nin tüzel kişiliği olarak yani Büyük Kongre, MKYK, TBMM Grubu ve Grup Yönetim Kurulu olarak din eğitimi ile ilgili lâikliğe aykırı herhangi bir kararı ve eyleminin mevcut olmadığı, ve yine tüm Savunma’da, Refah Partisi’nin 8 yıllık zorunlu eğitime asla karşı olmadığı hatta Refah Partili milletvekillerinin zorunlu eğitimin 11 yıla çıkartılması hakkında kanun teklifleri bulunduğunun belgeleriyle ortaya konduğu;

Refah Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’e izafe edilerek esas hakkıdaki görüşe derc edilen sözün Asiltürk’e ait olmadığı; izafe edilen ibarede dahi ‘lâikliğe aykırı’lığın hiçbir unsurunun bulunmadığı;

Oğuzhan Asiltürk’ün Refah Partisi’nin 14. kuruluş yıldönü­münde, günün mana ve önemini belirtmek üzere kısa bir konuşma yaptığı ve bu konuşmasında Refah Partisi’nin gayesinin başkası için fedakarlıkta bulunmak ve canıyla başıyla çalışarak ülkemiz halkının ve bütün insanlığın saadetine hizmet etmek şeklinde özetlenebilecek bir ana fikri açıkladığı; bu sözlerin lâikliğe aykırılıkla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı gibi bu sözlerin hiçbirinde lâikliğe aykırılığın unsurlarından hiçbirisinin de mevcut olmadığı;

Şevki Yılmaz, H. Hüseyin Ceylan ve İ. Halil Çelik, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda öngörülen süre içerisinde partiden ihraç edildiğinden, illiyet ilkesi gereğince bunlarla ilgili konular üzerinde durulmasına gerek kalmadığı;

Genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için üç temel unsurun yanında ‘illiyet bağı’ şartının da mevcudiyetinin gerekli olduğu; hukuku ihlal eden fiil ile fail arasındaki ilişkiye illiyet bağı denildiği; bu ilişki mevcut değilse ve kesin olarak isbat edilememişse faile suç izafesinin mümkün olmadığı;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun bu sebepten parti tüzel kişiliği ile kim olursa olsun herhangi bir üyenin fiili arasında ‘illiyet rabıtası’ bulunup bulunmadığının tesbitine büyük önem verdiği ve bunun şartlarını açık bir şekilde belirlediği; bu Kanunun 101/d. maddesindeki açık ve kesin hükmüne göre bir üyenin fiili ile parti hükmi şahsiyeti arasındaki bir illiyet bağının varlığından bahsedilebilmesi için; Başsavcının önce herhangi bir üyenin tabii hakim önünde yargılanıp hüküm giymesi halinde bu üyenin partiden ihracı için partiye bildirimde bulunması zorunluluğunun bulunduğu; ancak bundan sonra parti adına karar almaya yetkili kurulların üyeyi ihraç etmeyip bu üyenin yaptığı fiili tekabbül etmesinin sübut bulması halinde illiyet bağının varlığından bahsedi­lebileceği, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1. maddesinin belirttiği bu açık hükümler yerine gelmeden illiyet bağının varlığından söz edilemeyeceği;

Başsavcı’nın Esas Hakkındaki Görüşü’nde ‘tetikçi’ vs. gibi hukukla alakası olmayan tabirler kullanarak, olmayan bir illiyet rabıtasını varmış gibi göstermeye tevessül etmesinin hukuken hiçbir geçerliliğinin olamayacağı;

­

Parti’nin belirtilen süre içinde Şevki Yılmaz’ı, Hasan Hüseyin Ceylan’ı ve İbrahim Halil Çelik’i ihraç ederek, ihraç işleminin yapıldığını Anayasa Mahkemesi’ne bildirdiği, hal böyleyken, Başsavcı’nın bu kanuni işlemleri muvazaa olarak nitelendirmesine Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1 hükmünün mani olduğu; çünkü kanunun verdiği bir hakkın kullanılmasının muvazaa olarak sayılamayacağı;

Bu davada ‘odak haline’ gelme şartlarının da mevcut olmadığı, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1. ve 103. maddelerine göre bir Siyasî partinin yasak eylemlerin mihrakı ‘odağı’ haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi için beş şartın tamamının gerçekleşmesinin gerektiği;

Bu davada 1995 Anayasa değişikliği ile getirilen ‘odak olma’ şartının ‘en önemli vazgeçilmez unsuru’nun da kesinlikle söz konusu olmadığı; hukuki ve ilmi mesnedlerden de açıkça anlaşılacağı gibi odak olma halinin asıl vazgeçilmez unsurlarının; ‘Saldırgan ve icrai eylemler’, ‘Fiili mücadelenin odağı haline gelme’, ‘Demokratik Temel Düzeni yıkmaya yönelik eylemlerin devamlılık arz etmesi’ olduğu; diğer bir ifadeyle odak olma halinin, bir partinin programını, tüzüğünü ve bütün yasal faaliyetlerini bir kenara bırakarak, planlı ve devamlı bir şekilde saldırgan eylemleri yürüten bir kuruluş haline gelmiş olması olduğu, bu unsurlar oluşmadan odak halinden bahsedilemeyeceği; Refah Partisi için bu davadaki isnadın hiçbir unsurunun mevcut olmadığı gibi odak olma halinin bu en önemli vazgeçilmez unsurunun da kesinlikle mevcut olmadığı;

  1. Bu davada ceza hukukunun ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun temel hükümlerinin uygulanması gerektiği;
  2. ‘Üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak ilkesi’ gereği, parti tüzel kişiliğinin yargılandığı bir davada, üyelerin fiillerinin, parti tarafından benimsenmedikçe, delil olamıyacağı;
  3. Ve yine aynı temel esastan dolayı parti tüzel kişiliği hakkında alınacak olan bir karar ile davada taraf olmayan ve hiç yargılanmamış olan herhangi bir partili üyeye cezai sonuçlar getire­cek bir hüküm verilmesinin mümkün olmadığı, yani bu davada Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanmasının olanaklı bulunmadığı;
  4. Yine ceza hukukunun temel esasları bakımından Başsavcı’nın gerek İddianamesi’nde ve gerekse Esas Hakkındaki Görüşü’nde, ‘Kanunda açıkça mevcut olmayan usul kurallarının var sayılmasını istemesi’ni, ‘Bizzat Anayasa m. 69’un son fıkrası odak olma halinin kanunla düzenleneceğini amir bulunduğu halde bu emir dinlenilmeden 69. maddenin doğrudan uygulanmasını istemesi’ni, ‘Siyasî Partiler Kanunu m. 103’ün zimnen mülga sayılarak meydana gelecek boşluğun usul hakkındaki bu hükmün yerine yorum yoluyla yeni bir usul hükmünün ihdas edilmesini’ talep etmesinin hukuken kabulü­nün mümkün olmadığı ve geçerliliğin bulunmadığı;

­ 5. Başsavcı’nın hiçbir delil niteliğinde olmayan, bir kısım partili üyelere izafe ettiği beyanlarda, ‘lâikliğe aykırılığın’ unsurlarından hiçbirisi mevcut olmadığı halde bunların mevcut kabul edilmesini talep etmesinin de ceza hukukunun temel esaslarına tamamen aykırı olduğu; hukuken ise talebin kabulünün mümkün olmadığı;

İddianame’de birkaç üye için ileri sürülen hukuka aykırı iddiaların herbirinin ayrı ayrı ele almak yerine, bu önemli hususu açıklamak bakımından sadece bir misal üzerinde durmakla yetinileceği; Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce, Hacda yaptığı iddia edilen bir konuşmanın ispata matuf delil olarak ileri sürülemeyeceği;

Kanal D Televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında, Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce (1986 da) Hac’da yaptığı ileri sürülen bir konuşmanın bu davaya delil yapılmak istendiği; Hac’da yapıldığı iddia olunan bu konuşmanın video bant dışında bir dayanağının bulunmadığı; bu konuşmanın hangi tarihte ve nerede yapıldığının belli olmadığı; bant üzerinde montaj veya değiştirme olup olmadığının da belli olmadığı; bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınamayacağı;

Bu konuda Başsavcı’nın 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbirini yerine getirmediği; Ahmet Tekdal’ın konuşma metninin içerisinde, lâikliğe aykırılık unsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı, metnin mücerret bir tavsiyeden ibaret olduğu; mevcut nizamın yerilmek şöyle dursun, parlamenter sistemin esas alındığı, somut bir şekilde bir temel düzeni tarif edecek ve herkesin uyacağı emredici herhangi bir dizi kuraldan bahsedilmediği; ‘hak nizamı’ ibaresinin söylenip söylenmediğinin, söylenmemişse ne maksatla söylendiğinin belli olmadığı; hal böyleyken metinde temel parlamenter düzen içinde hukuk devleti ve adil bir uygulama kastedilmişken ve bu hususla ilgili kanıtlar mevcutken, bunun dışında yorumlar yapmanın ceza hukukunun kurallarına aykırı olduğu;

TCK’nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla şahıslar için lâikliğe aykırılık fiili suç olmaktan çıktığından bu davanın açılmasının hukuka uygun bulunmadığı;

Anayasa bakımından da bu isnadın Refah Partisi’ne yapılması­nın mümkün olmadığı;

1995 Anayasa değişikliğine göre yetkili kurullarca benimsen­diği sübuta ermedikçe şahısların eylemlerinin parti kapatma sebebi olamayacağı;

1995 Anayasa değişikliğinden önceki fiillerin, delil olarak gösterilemeyeceği;

­

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre; hiç kimsenin, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir eylem ya da ihmalden ötürü mahkum edilemeyeceği (m.7, fıkra 1); Türk Ceza Kanunu’na göre de; işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemeyeceği (m.2, fıkra 1); ayrıca ‘bir cürüm veya kabahatın işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanun hükümleri bir birinden farklı ise failin lehine olan kanunun tatbik ve infaz olunacağı’ (m. 2, fıkra 2);

Bu hükümler muvacehesinde, hem Parti’ye hem de Parti mensup­larına atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakıldığında;

1) Şevki Yılmaz’a izafe edilen konuşmaların, 1989-1990 yıllarında yapıldığı ve ayrıca Şevki Yılmaz’ın Parti’den ihraç edildiği;

2) Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen konuşmanın, 1990 tarihli olduğu ayrıca Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti’den ihraç edildiği;

3) ‘Çok hukukluluk’ konuşmasının, 1993 yılında yapıldığı;

4) Grup konuşmasının, 1994 yılında yapıldığı;

5) Ahmet Tekdal’a izafe edilen konuşmanın ise, 1986 yılına tekabül ettiği;

Başsavcı’nın iddia ettiği gibi bir an için 1995 Anayasa değişiklikleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga olduğu kabul edilecek olsa bile, İddianame’de, yapıldığı ileri sürülen bu konuşmaların Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait olduğu ve kanunda olmayan mesnede dayanan isnatlardan ibaret olduğu; sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hükmün asla geriye yürütülemeyeceği; eğer bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve atıfta bulunduğu 101/d. maddeleri uygulanacaksa ki hukuken bunların uygulanması gerekeceği, o maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için de gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, davanın yine redde mahkum olduğu;

Beyan ve kararın eylem sayılmayacağı, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın, eylem olmadığı, bu yüzden Anayasa’da, yasalarda, ilmi ve kazai içtihatlarda ‘beyan’ ve ‘eylem’in birbirinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği; bu davada hiçbir ‘parti eylemi’nin bulunmadığı ve herhangi bir ‘parti eylemi’nden de söz dahi edilmediği; delil olsun diye ileri sürülen konulardan hiçbirisinin partinin eylemi olmadığı, bunların hepsinin sadece birkaç üyeye izafe edilen sübut bulmamış beyanlardan ibaret olduğu; dolayısıyla bu davadaki isnadın hukuken delilden mahrum bulunduğu;

Bu davada odak olmanın beş şartından hiçbirisinin bulunmadığı, dolayısıyla bu cihetten de Anayasa bakımından bu davadaki isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın en önemli temel ilkelerinden birisinin milletvekilleri için ‘sorumsuzluk’ bir diğeri de ‘dokunulmazlık’ teminatı olduğu; bu hususun ön savunmada ayrıntılarıyla açıklandığı;

Anayasa’nın 83/l. maddesinin ‘Meclis Çalışmaları….’ esasını getirmek suretiyle yer tahdidini kaldırdığı ve meclisin içinde ve dışında yapılan bütün meclis çalışmalarının tamamının ‘Meclis çalışmaları’ kapsamı içinde kaldığı; Meclis Genel Kurul kürsüsünde olduğu gibi bütün grup ve komisyon çalışmalarının da ‘sorumsuzluk’ teminatı altında bulunduğu;

Hukuken netleşen görüşe göre sorumsuzluğun hem Meclis içindeki hemde meclis dışındaki ‘Meclis çalışmalarının’ tümünü kapsadığı; Meclis içi yerler meyanında Kürsü, Genel Kurul Salonu, geçici ve daimi komisyon salonları, siyasî partilerin Grup toplantı salonları, grup yönetim kurulu salonları ve Meclisin diğer bütün müştemilatının yer aldığı;

Parlamenter faaliyetin, yalnız ‘Kürsü’ ve ‘Genel Kurul’ çalışmalarından ibaret olmadığının, siyasî partilerin grup çalışmalarıyla daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da ‘Meclis Çalışmaları’ndan sayıldığının Anayasa Mahkemesi’nce de kabul edildiği; kürsüde, Genel Kurul’da, komisyonlarda ve siyasî partilerin grup toplantılarında, hattâ Meclis müştemilatında serde­dilen söz ve düşüncenin ‘Sorumsuzluk teminatı’ altında olduğu;

Ön Savunmada da belirtildiği gibi, sorumsuzluğun ‘Fiiller’ bakımından ‘Kapsamına’ gözatıldığında, hangi fiillerin ‘parlamenter sorumluluk’ kapsamına girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı; hiç şüphesiz, bunun ölçütünün de yine ‘Parlamenter Fonksiyon’ olacağı, buna göre; parlamento’da ileri sürülen görüşlerin, yapılan konuşmaların, kanun önerilerinin, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiillerin örnek olarak zikredilebileceği; ‘Sorumsuzluğun mutlak olduğu; sorumsuzluğun daimi olduğu ve kamu düzeninden sayıldığı; sorumsuzluğun yanısıra yasama dokunulmazlığının da ön savunmada açıklandığı;

‘Sorumsuzluk’ ve ‘dokunulmazlık’ın milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvence olduğu ve asla vazgeçilemeyeceği ve hiçbir şekilde ihlal edilemeyeceği; aksi halde, Anayasa’nın temel esası olan ‘kuvvetler ayrımı’ prensibinin ortadan kalkacağı ve milli iradenin TBMM’de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkanının doğacağı, bunun da demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşmasının mümkün olmadığı;

Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünün 66. sayfasında: ‘Bu davada parti hükmi şahsiyeti yargılanmaktadır. Şahıslar yargı­lanmamaktadır, Şahısların cezalandırılmaları söz konusu değildir. Biz esasen böyle bir şeyi de talep etmiyoruz. Bundan dolayı ilgili şahısların tabii hakim önünde yargılanmış olmalarına lüzum yoktur’ dediği; halbuki parti tüzel kişiliği hakkında verilecek olan hükmün dolaylı yoldan şahısların cezalandırılmaları sonucunu doğurabileceği; diğer yandan Anayasa’nın 100. maddesinin Hükümet üyelerinin yargılanabilmesini belli şartlara bağladığı ve bunun ancak Meclis kararıyla mümkün olabilmesi esasını getirdiği;

Başsavcı’nın iddiasının kabulünün Anayasa’nın bu çok önemli temel esasını da yok saymak veya çiğnemek anlamına geleceği, bu yüzden de bu iddianın kabulünün mümkün olmadığı; parti üyeleri tabii hakim önünde yargılanmaksızın; parti tüzelkişiliğinin yargılanması halinde partinin kapatılması ve ayrıca da Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanması söz konusu olduğu takdirde, bir kısım parti üyelerinin yargılanmadan ağır cezalara çarptırılabilmesi sonucunu doğurabileceği; bu sonucu ne doğal ne de hukuki saymanın mümkün olmadığı;

Bir partiyi yargılarken verilen cezanın veya tedbir hükmünün yalnız yargılanan ‘parti tüzel kişiliğine’ şamil olması gerekirken hükmün neticelerini o mahkemede hiç yargılanmayan başka şahıslara da -üye olsalar dahi- teşmil edilmesinin Anayasa’nın temel ve vazgeçilmez kurallarıyla asla bağdaştırılamayacağı; bu tür bir uygulamanın Anayasa’nın 37. maddesinde yer alan ‘Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka bir merciin önüne çıkarılamaz’ hükmüne de taban tabana zıt olduğu; bir partili üyenin , milletvekili de olsa Anayasa Mahkemesi önünde şahsen yargılanmasının, Anayasa’nın 148. ve 149. maddelerine de aykırı olduğu, zira bir kimseyi -ve bir milletvekilini dokunulmazlığı da kaldırılmadan- tabî olmadığı, onu yargılamaya yetkili olmayan bir mahkemede gıyaben yargılama niteliğinde olan bir uygulamanın her yönüyle Anayasa’ya aykırı olan bir uygulama olduğu, böyle bir uygulamanın Anayasa’nın 37. maddesinin onbirinci fıkrasına da aykırı bulunduğu;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. madde­lerinin ve Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerinin asla yok sayılamayacağı;

Bu davada, milletvekili sıfatını haiz hiç kimsenin 83. ve 85. madde kaale alınmadan sorgulanamayacağı, yargılanamayacağı ve milletvekilliğinin de düşürülmesini doğuracak bir muameleye tabi tutulamayacağı; parti üyeliğinin cezalandırma sebebi olamayacağı;

Bu dava ile yürütme organı üyesi olan Başbakan veya bakan­ların yargılanmaları yolunun açılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu hükümet üyelerinin icraatlarını yargının değil, Meclis’in denetleye­ceği;

Yapılan Anayasal açıklamaların şu dört neticeyi ortaya koyduğu;

­

  1. Başsavcı’nın, Anayasa’nın 83. maddesindeki ‘sorumsuzluk’ ve ‘dokunulmazlık’ güvencelerini yok sayarak dolaylı yoldan gitmek suretiyle milletvekillerine izafe ettiği fiilleri bu davada delil diye göstermesinin ve söz konusu yapmasının Anayasa’nın temel esaslarına aykırı olduğu , aynı şekilde Başbakan ve bakanların fiillerini de Anayasa’nın 83. ve 100. maddesi muvacehesinde bu davada söz konusu yapmasının hukuka aykırı olduğu;
  2. Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerindeki güvenceleri yok sayarak milletvekili ve hükümet üyelerinin dolaylı yoldan cezalandı­rılabilmelerine sebep olabilecek böyle bir davanın açılmasının Ana­yasa’ya aykırı olduğu ve davanın reddi gerekeceği;
  3. Hükümet üyeleri ile ilgili fiillerin, TBMM tarafından denetlendiği ve bunlarda sorumluluğu gerektirecek herhangi bir husu­sun bulunmadığının kesin olarak karara bağlandığı, Meclis soruşturmaları ve gensoruların reddedilmesi suretiyle kesin olarak karara bağlanmış konuların yeniden yargı konusu yapılmalarının Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu yönüyle de davanın reddi gerekeceği;
  4. Aynı şekilde bu davadaki isnadın TBMM’de gensoru konusu yapıldığı, Refah Partisi’nin iktidarda iken lâikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne gensoru önergesi verildiği, bu iddianın 20.5.1997 günü Meclis tarafından yapılan müzakereler sonunda redde­dilerek karara bağlandığı;

Bu Anayasal esaslar bakımından da bu davanın Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu davadaki isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın en önemli temel kurallarından birisinin de hiç şüphesiz Anayasa’nın 38. maddesiyle konulmuş olan ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ temel kuralı olduğu; bu kuralın doğal sonucu olarak, iddianamedeki isnat, bir kanun maddesi ile tarif edilmediği için davanın öncelikle usul yönünden reddi gerekeceği, Başsavcı’nın İddianame’de ileri sürdüğü ‘2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga sayılması ve Anayasa’nın 69. maddesinin doğrudan uygulanmasına tevessül edilmesi’ iddiasının hukuken kabulüne imkan bulunmadığı; TCK’nun 163. maddesi yürürlük­ten kalktığı için şahısların fiillerinin parti yetkili kurullarınca benimsendiği sabit olmadıkça, bu davada delil olarak ileri sürülme­sinin mümkün olmadığı; TCK’nun 163. maddesi yürürlükten kalktığı için bu davada Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanmasının söz konusu olamayacağı; dolayısıyle belirtilen nedenlerden dolayı Refah Partisi’ne bu davadaki isnadın yapılamayacağı;

Bu davanın 1995 Anayasa değişikliklerinin hem amacına, hem de lâfzına aykırı olduğu, zira 1995 Anayasa değişikliklerinin Türkiye’yi Avrupa Birliğine hazırlamak için daha demokratik bir ortama kavuşturmak amacıyla yapıldığı; bu sebeple yüzlerce parti kapatma sebebinin yürürlükten kaldırıldığı ve böylece Siyasî faali­yetlerin sınırlarının genişletildiği, Siyasî yasakların alanının daraltıldığı ve Siyasî partilerin kapatılmalarının asgari bir sahaya inhisar ettirildiği; Başsavcı’nın ise bu düzenlemeleri tersine çevirmek istediği ve 1995 değişikliğinden önce, Anayasa’ya dayanarak açılması mümkün olmayan bir davayı şimdi açmış bulunduğu; 1995 Anayasa değişikliklerinin amacına ters düşen bu davanın reddi gerekeceği;

Anayasa’nın 68/4 ve 69/6 maddelerinin, odaklaşmanın ancak ‘parti eylemleri’ ile oluşabileceğini öngördüğü; bu nedenle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bakımından da Refah Partisi’ne bu isnadın yapılamayacağı zira, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun belirttiği ön şartların bulunmadığı;

Batı’da, gerek ulusal hukuk düzeyinde gerekse uluslararası anlaşmalarda temel hak ve özgürlüklerin sınırlama nedenlerinin açık bir şekilde belirtildiği; bunların arasında lâikliğe aykırılık diye bir sınırlama ve yasağın bulunmadığı;

İfade ve örgütlenme özgürlüklerinin hangi durumlarda sınırlandırılabileceğinin ön savunmada açıklandığı ve AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi ile ilgili açıklamaların yapıldığı; sözleşme çerçevesinde hakların korunmasının esas, sınırlandırılmasının ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğinde olduğu; dünyanın bugün ulaştığı noktada otoriter ve dayatmacı anlayışların geçerliliğini yetirdiği; ülkemizde de yasamanın yanında Yüksek Mahkemelerin vereceği kararlar sonunda çağdaş ve evrensel demokrasiyi yaşama imkanına kavuşulacağı; 1995 Anayasa değişikliğinden sonra bu davada 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin uygulanamayacağı; bu hususun ön savunmada da açıklandığı; sonuç olarak, Siyasî Partiler Kanunu’nun 15. maddesinde genel başkanın görev ve yetkilerinin belirtildiği ve ‘Partiyi temsil yetkisi genel başkana aittir. Kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydı ile parti adına dava açma ve davada husumet yetkisi, genel başkana veya ona izafeten bu yetkileri kullanmak üzere parti tüzüğünün göstereceği parti mercilerine aittir’ denildiği; bu hükümden açıkça anlaşılacağı gibi Genel Başkan’ın tek başına partiyi ilzam edecek bir karar alma yetkisinin bulunmadığı; ve yine Siyasî Partiler Kanunu’nun 16. maddesinde de parti adına karar almak, eylem düzenlemek ve partiyi ilzam etmek yetkisinin Partinin Merkez Karar ve Yürütme Kurulu’na (MKYK) ait olduğunun açık bir şekilde gösterildiği;

Bir partinin en yetkili kurulunun ‘Parti Büyük Kongresi’ olduğu; MKYK’nın Büyük Kongrenin kararlarına uygun olarak çalışacağı ve partiyi büyük kongre adına ilzam edeceği;

Genel Başkanın ise MKYK’nın aldığı kararları uygulayacağı ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 15. maddesi dışında kalan konularda parti tüzel kişiliğini tek başına ilzam edemeyeceği, parti adına karar alamayacağı; yani genel başkanın fiil ve beyanlarının MKYK veya Büyük Kongreyi bağlamasının düşünülemeyeceği; bu gerçeği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin de açıkça gösterdiği;

Genel başkanın tek başına ne fesih, ne ihraç ne tekabbül yetkisinin bulunmadığı; parti genel başkanının yanısıra genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterinde, parti tüzel kişiliğini ilzam ve parti adına karar alma yetkilerinin olmadığı, bunların beyan ve eylemlerinin parti tüzel kişiliğini bağlamadığı;

­

Çünkü, herhangi bir organın yasak bir fiili zımnen veya sarahaten benimsemesi tüzel kişiliği ilzam edemiyorsa; o organın beyan ve eylemlerinin tüzel kişiliği ilzamının söz konusu olamayacağı; 1995 Anayasa değişiklikleriyle siyasî partilerin kapatılabilmesi sadece odak olma haline inhisar ettirildiği için, bu değişikliklerden sonra artık hangi yetkiye sahip olursa olsun ve kim olursa olsun münferit şahısların ve taşra organlarının beyan ve eylemleriyle partilerin kapatılabilme imkanına son verildiği; bu nedenlerle 1995 değişikliğinden sonra 2820 sayılı Kanunun 101/b maddesine göre bir partinin kapatılamayacağı ileri sürüldükten sonra aynen:

‘Gerek bu Savunma’mızın muhtelif bölümlerinden etraflı bir şekilde yaptığımız açıklamalardan ve gerekse bu bölümdeki özetlemelerden çıkan sonuç şudur ki;

Bu davanın öncelikle aşağıdaki sebeplerden dolayı usul bakımından reddi gerekir:

1- İddianame’deki isnad bir kanun maddesi ile belirlenmemiştir.

2- İster 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nu esas alınsın veya isterse farz-ı muhal olarak Anayasa’nın 69. maddesinin doğrudan uygulanması hukuken mümkün olmadığı halde kabul edilsin, hangi şekilde düşünülürse düşünülsün bu davanın açılmasında ne 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun öngördüğü dava şartları yerine getirilmiştir ne de Anayasa’nın 69. maddesinin gerektirdiği ön şartlar yerine getirilmiştir.

Bütün hukuki gerçekler bir yana bırakılsa dahi bu dava, sadece 5 ön şarttan birisi olan Siyasî Partiler Kanunu 101/d ve 103. maddelerindeki ihtar prosedürü işletilmediği için dahi redde mahkumdur. Zira, bundan başka ayrıca bu davanın aşağıdaki sebepler­den dolayı esas bakımından da reddi gerekir:

1- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri ancak tabii hakim önünde yargılanarak sübut bulmuş fiille­ri delil olarak kabul etmektedir. Bu davada böyle bir delil mevcut değildir.

2- Ses ve video bantları başka delillerle teyid edilmedikçe delil sayılamayacağı cihetle de bu dava delilden yoksundur. Reddi gerekir.

3- Partiden ihraç edilen milletvekillerine izafe edilen konuların delil sayılması mümkün değildir.

4- Anayasa’nın 1995 değişikliğinden sonra siyasî partilerin kapatılması çağdaş gelişmelere paralel olarak çok dar bir sahaya inhisar ettirilmiştir.

Bu sahalardan biri, bir Siyasî partinin eylemleriyle odak haline gelmesi durumudur. Bunun gerçekleşmesi ise ancak parti tüzel kişiliği adına karar alabilme yetkisine sahip kurulların eylemleriyle mümkündür.

Refah Partisi’nin yetkili kurullarının lâikliğe aykırı hiçbir karar ve eylemi mevcut değildir. Esasen ne İddianamede ne de Esas Hakkındaki Görüş’te herhangi bir eylemden bahsedilmemiştir.

Bu yüzden bu davada Anayasa ve yasaların aradığı hiçbir delil mevcut değildir.

5- Anayasa’nın 90. maddesi gereği Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye olarak uymayı taahhüt ettiğimiz AİHS hükümleri çerçevesinde bu davaya bakılacak olursa, bu sözleşmenin 11. maddesine göre terörle irtibatı olmadan veya bizzat teröre girmiş olmadan bir partinin kapatılmasına karar verilmesi mümkün değildir.

Ön Savunma’mızda ve bu Savunma’mızda bütün yönleri ile ayrıntılı ve daha müdellel bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi, görülüyor ki;

  1. a. ‘Suç kanunla belirlenir’ temel kuralına ve (CMUK: 163/2)’na göre isnadın kanun hükümlerine dayandırılması gerekirken , Sayın Başsavcı, İddianamesi’ni bu esaslara uymadan, Anayasa hükümle­rine tevessül etmek suretiyle usule aykırı davrandığından,
  2. İşbu dava 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden ve bu maddelerin belirttiği dava şartlarından hiçbirisi yerine getirilmeden açıldığından,
  3. Ve yine bu dava Anayasa’nın 69. maddesinin bizzat kendisi ve odaklaşma hakkında hukukumuzda ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarında kabul edilmiş olan temel şartlar ve müstekar uygula­maların gerektirdiği dava şartları da yerine getirilmeden açıldığı için,

Usul hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, ön Savunma’mızın ve bu Savunma’mızın 3. bölümlerinde ayrıntıları ile açıkladığımız sebeplerden dolayı rü’yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle; usul bakımından reddine karar verilmesini;

  1. a. Dava dosyasında 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince yapılmış olan ve bu nitelikte işlemler sonucunda partinin yasadışı herhangi bir eylemi benimsediğini sübuta erdirecek bir belge bulunmadığından,
  2. Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiç bir delil olmadığından, dosyada konulan kağıtlar, gazete kupürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
  3. Ayrıca parti tüzel kişiliği namına karar almaya yetkili Merkez Karar Kurullarının lâikliğe aykırı bir kararı ve eylemi bulunmadığı cihetle, Anayasa’nın 68/4 ve 69. maddelerinin şart koştuğu nitelikte bir delil de olmadığından,
  4. Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşma iddialarının cezai bakımından suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan,
  5. Kendilerine izafe edilen fiilleri, işbu davaya mesnet yapılmak istenen Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) fıkrasının 2. paragrafındaki ’30 günlük süre’ içinde Refah Partisi’nden ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamayacağından,
  6. Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme’nizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü hakkındaki 10., örgütlenme özgürlüğü hakkındaki 11. maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararla­rını dikkate alacağına olan inancımızdan,

Açılan davanın gerek ön Savunma’mızdan gerekse bu Savunma’mızda açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemenizce re’sen takdir ve tesbit olunacak diğer sebeplere binâen; esas bakımından da reddine karar verilmesi’ denilmiş ve bu yolda istemde bulunulmuştur.

V- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI

A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü Açıklaması :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 11 Kasım 1997 günlü sözlü açıklamasında özetle :

Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Komünist Parti’yi kapatma kararında, ‘Anayasaya aykırı maksatların ispatı için en önemli delilin, Anayasa’nın 21. maddesinin ikinci fıkrasına göre, partinin gayeleridir…’ dediğini, kanun koyucunun maksadının Anayasa’nın devamı müddetince hür demokratik ananizamı zedeleyecek hiçbir partinin inkişafına müsaade etmemek olduğunu; bir partinin hedeflerinin kaideten, programından, diğer parti makamlarının açıklamalarından ve partinin ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış yazarların yazılarından anlaşılacağını, ‘Alman Anayasa Mahkemesi’nin ‘parti makamlarının açıklamalarından’ dedikten sonra aynen: ‘partinin siyasî ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış muharrirlerin yazılarından, ileri gelen görevlilerin sözlerinden, partinin içinde kullanılan eğitim ve propaganda vasıtalarından ve bunlardan başka parti tarafından çıkarılan veya onun nüfuzu altında bulunan gazete ve mecmualardan bu çıkarılır. Bu organların ve taraftarlarının tutumları, maksadın tespiti hususunda, netice çıkarmaya imkân verebilir.

Bütün gayelerin yazılı olması veya herhangi bir suretle tespit edilmiş bulunması anlamında, maksadın yazılı delillere dayan­ması şeklinde, Anayasanın 21 inci maddesinin ikinci fıkrasında bir hüküm yoktur… Bir partinin anayasaya aykırı maksatlarının, hiçbir zaman açıkça ilan edilmediği bilinen bir keyfiyettir. Geçen on yılın siyasî tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasî tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasî vasıtaların şeklinden hareketlerinin tarzından, onun hakiki maksadını anlamak ve sahte olanları ayırt etmek için kafi derecede bilgi vermiştir’ dediğini ;

Başsavcılığında da, parti kapatma davalarında delillerin bu şekilde ortaya konulup değerlendirilmesi gerektiği inancında olduklarını; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi geçmişinde ve bu gününde sağlanan ibadet kolaylıklarına rağmen, Refah Partisi üyeleri ve milletvekillerinin mütemadiyen şeriat özlemini dile getirdiklerini, bu şekildeki eylemleriyle de ülkemizde demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesine hizmet ettiklerini söylediklerini; Refah Partisi’nin yayın organı gibi çalışan kimi gazetelerin yazarlarının şeriat yanlısı ve lâikliğe aykırı makaleler yazdıklarını; ‘Akit’, ‘Selam’, ‘Milli Gazete’nin kimi yazılarının buna örnek teşkil ettiğini;

Refah Partisi’nin ön savunmasında ileri sürülen hususların satır başlarıyla cevaplandırılacağını;

Cezaların TCK’nun 11. maddesinde sayılanlar olduğunu, Ceza Kanunu’nun herhangi bir maddesinde yer alsa bile, 11. maddede sayılmamış olan hususların ceza olarak kabul edilemeyeceğini; 11. maddede sayılmayan parti kapatmanın da bir ceza davası değil, Anayasa veya özel yasaya aykırılığın mahkeme kararıyla tesbiti davası olduğunu; esasen hukukumuzda tüzel kişilerin cezai sorumlu­luklarının bulunmadığını, partinin bazı üyelerinin geçici olarak siyasetten yasaklanmasının, doktrinde ‘medeni ehliyetsizlik’ denilen müeyyidelere tabi kılınmalarının, bu davayı. ceza davası saymaya yeterli olmadığını; Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davaların dışında incelediği bütün davaların bir tesbit davası olduğunu; Alman Anayasa Mahkemesi’nin de bunu böyle yorumladığını ve ‘partinin feshi, Anayasaya aykırılığın tesbitinin kanunen emredilmiş, normal, tipik ve uygun neticesidir’ dediğini; Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinin konumuzla ilgisi bulunmadığını, zira parti kapatmanın ceza davası olmadığını; emniyet tedbiri olarak düşünülse bile TCK’nun 2. maddesinin değil, yürürlükte olan son yasanın uygulanması gerektiğini;

Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı (mihrakı) haline gelmenin hem Anayasamıza hem de Siyasî Partiler Kanunu’na göre bir partinin kapatılma nedeni olduğunız; her iki yasada da odak olmanın tanımının yapılmadığını; bunun Anayasa’nın 68/4. ve 69/6. maddelerinin ‘somut norm’ sayılmamalarını gerektirmediğini; TCK’nunda ve özel yasalarımızda da tarifi yapılmamış ve mahkemelerin takdirine bırakılmış pek çok kavramın bulunduğunu, örneğin ‘taammüd’, ‘aleniyet’ ve ‘bölücülüğe matuf eylem’in bunlardan olduğunu; TCK’nun 163. maddesi kaldırıldığı için hükümlülük kararıyla ispata olanak kalmadığından, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının odak olmayı her türlü delile dayanarak belirlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne bıraktığını; Anayasa’nın 69/6 ve 68/4 madde ve fıkra­ları ile 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi arasında ispat bakımın­dan çelişki bulunduğunu; 1995 değişikliğinden sonra bu maddenin Anayasa’ya aykırılığın re’sen ele alınıp iptal edilmesinin olanaklı olduğunu;

Bir itirazın da Anayasa’nın 90. maddesi ile ilgili olduğunu; Türkiye’nin imzaladığı hiçbir milletlerarası sözleşmede, din duygularını sömürerek çıkar sağlamaya yönelik propaganda yapmaya veya lâikliğe aykırı amaçlar için örgütlenmeye izin veren veya bu amaçla faaliyet gösteren partilerin kapatılmayacağına ilişkin bir hükmün bulunmadığını;

Esasen milletlerarası andlaşmaların usulüne göre yürürlüğe konulmuşsa kanun hükmünde olduğunu, ama yine de bir kanun olduğunu, diğer kanunlardan farkının Anayasaya aykırılığının iddia edilememesi olduğunu, yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin serbestçe kanun yapma hakkının elinden alınmış olmadığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin elbette imzaladığımız sözleşme hükümlerine göre karar vereceğini, Türk hâkiminin ise, daima Türk kanunlarına göre karar vermek zorunda olduğunu, başka bir deyişle, bir milletlerarası sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Türk kanunkoyucusu bu sözleşme hükümleriyle çelişen yeni bir kanun yürürlüğe koyarsa, uygulanacak olanın sonraki kanun olduğunu; en güzel ve Anayasaya en uygun yolun, değişinceye kadar kendi yasalarımızı aynen uygulamaktan geçtiğini;

‘Demokrasilerde siyasî partileri mahkemeler değil, oy verme­yerek halk kapatır’ görüşünün dayanaklarını ne Anayasamızda ne Siyasî Partiler Kanunumuzda ne çağdaş demokratik ülke anayasalarında ne milletlerarası andlaşmalarda ve ne de bugüne kadarki hukuk uygu­lamalarında bulmanın mümkün olmadığını;

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesinde sözleşmede öngörülen temel hak ve özgürlüklerin korunması ve demok­ratik kurumların serbestçe ve gerektiği gibi işlemesi açısından temel bir kural öngörüldüğünü, bunun ‘Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırmaya yönelik bir faaliyete girişim ya da eylemde bulunma hakkını verir anlamında yorumlanamaz’ biçiminde olduğunu; Divana göre 17 nci maddenin birey ve birey gruplarının sözleşmeden, hür demokratik düzeni tahrip etmek amacıyla eylemde bulunmak hakkı çıkaramayacaklarını belirttiğini; bu nedenle, hiç kimsenin Sözleşme hükümlerinden yararlanarak, Sözleşmede düzenlenen temel hak ve özgürlükleri tahrip edici eylemlerde bulunamayacağını; Alman Anayasa Mahkemesi’nin parti yasaklama konusunda yeni bir düzen getirdiğini ve ‘Anayasaya aykırı eğilimli parti’ kavramını Anayasa’ya soktuğunu;

3206 sayılı Yasa’yla sorgu hakimliğinin kaldırıldığını, kendisinin böyle bir yetkisinin bulunmadığını;

Anayasamızda parti kapatma nedenlerinin ‘tahdidi’ yani sınırlayıcı olarak sayılmadığını, özellikle Cumhuriyetin temel nite­liklerini korumaya yönelik parti kapatma nedenlerini yasakoyucunun kabul edebileceğini; parti kapatma davası açılabilmesi için, ayrıca ceza kovuşturması sonucu hükümlülük kararı elde edilmesininin gerek­mediğini ve 101/d’deki sınırlama dışında zaman aşımına da tabi olma­dığını; 101/b ile 101/d’nin hiçbir alakasının bulunmadığını; Refah Partisi’nin bazı sözcülerinin, bir yandan ‘Refah Partisi’ne Anayasa­nın değişen maddeleri doğrudan uygulanmasın, Siyasî Partiler Yasası uygulansın’ derken, diğer yandan Siyasî Partiler Yasası’nın 101/b maddesinin adı geçen Partinin Genel Başkanına, Genel Başkan Yardım­cısına ve Genel Sekreterine uygulanması söz konusu olunca, ‘Anayasa değişti, artık bu madde uygulanamaz’ diyebildiğini; hükümlülükle birlikte düşünüldüğünde, TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasından sonra, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin hiçbir zaman uygulanmayacağını; hiçbir zaman uygulanmayacak bir yasa maddesinin de, zaten yasaya konulamayacağını, zira yasakoyucunun abesle işgal etmeyeceğini, hukukun bir mantık biçimi olduğunu;

­

Başsavcılıkça, ‘Anayasamızın lâiklik ilkesine aykırı eylem­lerin odağı haline geldiği’ gerekçesiyle, Refah Partisi’nin kapatıl­masının istendiğini; bu çeşit eylemlerin, Anayasamızın 69. maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68. maddenin dördüncü fıkrası gereğince parti kapatma nedeni olduğu gibi; Siyasî Partiler Kanununun 103/1. maddesi gereğince de ‘Lâikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiği sübuta eren partiler’in Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağını; Mahkemelerin, iddia ve bu iddialara dayanak gösterilen olayların dışındaki nedenlere dayanarak karar veremezse de; eylemleri nitelemekte ve bu eylemlere uygulanacak kanun maddelerini belirlemede, iddianameyle bağlı olmadıklarını;

İddianamenin ‘Refah Partisi’nin açıklayacağım eylemleri , Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte’ sözcükleriyle başladığını, ancak pek çok eylemi tek bir müeyyideye bağlayan maddeden ‘odak haline gelmekten’ dava açtığını, bunun zaten aynı şekilde Siyasî Partiler Kanunu’na göre de parti kapatma nedeni olduğunu; Başsavcılığın, adı geçen partinin tüm eylemleriyle ‘Anayasamızın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ kanaatine vardığını ve Anayasamızın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanması suretiyle kapatılmasına karar verilmesi isteminde bulunduğunu; parti kapatma davalarında, bu davalar için konulmuş özel hükümlerin dışında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını; yasakoyucunun, parti kapatma davalarında her türlü delile dayanarak karar verilebilmesini ve bu delillerin kolaylıkla toplanabilmesi amacıyla CMUK’un uygulanmasını istediğini;

21.5.1997 günlü iddianame ile Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle dava açıldıktan sonra, elde edilen yeni delillerin Anayasa Mahkeme’sine gönderildiğini ve davalı Parti’nin de bu delillere karşı diyeceklerini ön savunmalarında bildirdiklerini;

Ön savunmadan sonra da Refah Partisi’nin ‘Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini’ belgeleyen yeni delillerin bilgi ve belgelerin yine davalı Parti’ye tebliğ edildiğini ve bu delille­rin Anayasa Mahkemesi’ne de gönderildiğini;

Sözlü açıklamada belirttiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki örneklerin bu ülkede hukuk devleti ilkesine ne kadar değer verildiğini gösterdiğini; Anayasa Mahkemesi’nin 7.3.1989 günlü kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğunu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerinin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceğinin açıklandığını; Anayasa’nın 138. maddesi uyarınca buna uyulması gerektiğini; sonradan ‘kanuna aykırı olmamak şartıyla her türlü kıyafet serbesttir’ dendiğini, Anayasa Mahkemesi’nin burada kanuna değil, ‘Anayasaya, lâikliğe aykırıdır’ dediğini; Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun Şenay Karaduman ve Lamia Bulut tarafından yapılan başvuruları, ‘Komisyon, yükseköğrenimini lâik bir üniversi­tede yapmayı seçen bir öğrencinin, bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağı görüşündedir. Bu düzenlemeler, farklı inançtaki öğrencilerin birlikteliğini, karmalığını sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgür­lüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabilirler. özellikle, nüfusun büyük çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızın sergilenmesi, sözü geçen dini uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir. Lâik üniversiteler, öğrencilerin kılık-kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken , bazı kökten dincilerin yükseköğretimde kamu düzenini boz­malarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilirler.

Komisyon, soyut olayda, kılık-kıyafete ilişkin üniversite yönetmeliğinin, öğrencilere, başlarını türbanla örtmeme zorunluluğu getirdiğini tespit etmektedir. Komisyon, ayrıca, Türk Anayasa Mah­kemesi’nin Türk üniversitelerinde islami tarzda türban takmanın, bunu takmayanlara karşı bir meydan okuma oluşturabileceği yolundaki değerlendirmesini de dikkate almaktadır.

Komisyon, lâik üniversitenin gerekleri dikkate alındığında, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinin düzenlenmesinin ve bu düzenle­meye uyulmadıkça, kendilerine diploma verilmesi gibi bazı idari hizmetlerden yararlandırılmamalarının, din ve vicdan özgürlüğüne bir müdahale oluşturmadığı düşüncesindedir. Şikayet sözleşmenin 27. maddesinin ikinci fıkrası anlamında ‘açıktan açığa esassız’dır. Bu nedenle komisyon, şikayetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir’ gerekçesiyle uygun bulmadığını; Anayasa mahkemesi kararları değişmedikçe buna uyulması gerektiğini; hal böyleyken Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil Refah Partisi’nin bütün yöneticilerinin kendilerine oy getireceği inancıyla bütün konuşmalarında başörtüsü konusunda halkı kışkırttıklarını ve hatta Genel Başkan Erbakan’ın bir seçim konuşmasında ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ söylediğini; bu Parti’nin yalnız bu konudaki eylemleri, sözleri ve davranışlarının bile lâikliğe aykırı eylemle­rin odağı haline geldiğinin kabulüne yeterli olduğunu,

23 Mart 1993 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un başkanlığında, Siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları üçüncü toplantıda, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, ‘benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı; vatandaş, genel prensiplerin içinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli. Bu, bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes, kendi mezhebine göre bir hukuk içerisinde yaşamıştır ve de herkes huzur içerisinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’ Hukuku seçme hakkı, inanç hürriyetinin ayrılmaz parçasıdır’ diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunduğunu; şimdi, ‘biz bunu akit serbestliği için söyledik’ dediklerini, halbuki hukukun genel pren­sîpleri içerisinde ülkemizde akit serbestliğinin zaten olduğunu, Refah Partisi Genel Başkanı’nın bu sözleriyle neyi amaçladığının, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açık olduğunu; eserlerinden alıntılar yaptığı, (Taha Akyol, Mecelle yazarı Cevdet Paşa, standford, Shaw ve Prof. Bakır Çağlar gibi) yazarların bu konudaki görüşlerinin de kendisini doğruladığını;

‘Geçiş dönemi sert mi olacak, tatlı mı olacak …’ konusunda çok geniş açıklamalar yaptıklarını, ancak hiçbirisini inandırıcı bulmadığını; önemli hususlardan birisinin de ‘Çermik’ konuşması olduğunu, teyp bandı olmadan getirdikleri tek şeyin bu olduğunu, konuşmanın tam metninin bir dergide yayımlandığını, Milli Güvenlik Kurulu’nda Güven Erkaya Paşa’nın bu konuşmayı baştan sona kadar okuduğunu, Erbakan’ın da sadece başını eğlemekle yetindiğini, Erkaya Paşa’dan işittiğini; ön savunmalarında, bu dergi hakkında ve dergide bu yazıları yazanlar hakkında hem ceza hem de hukuk davası açtıklarını söylediklerini, ancak mahkeme kararının başka yazılar için olduğunu ve onları kazandıklarını, tek bir kelimeyle bile ‘bu Sivas-Çermik’teki konuşmayı ben yapmadım’ denmediğini;

Şevki Yılmaz’ın konuşmalarının malûm olduğunu, bunların bir kısmının milletvekili olmadan önce, bir kısmının sonradan yapıldığını, iddianamenin günümüze kadar uzadığını;

Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale’de yaptığı konuşmada, bilirkişinin suç var dediğini; bu konuşmanın kasetlerinin Muğla’nın bir ilçesinde ele geçirildiğini ve savcılığın işe el koyduğunu, Refah Partisi’nin eski ve yeni ilçe Başkanlarının ‘bunları bize Genel Merkez gönderdi’ dediklerini;

Kanal-D’deki konuşmayı herkesin ezberlediğini, bilirkişi raporlarını da sunduklarını;

İbrahim Halil Çelik’in konuşmasının da yalnızca basında yayınlanmadığını, ifade ile ilgili tanık beyanlarını da, DGM Savcılığı’nca alınan tanık beyanlarını da önceden sunduklarını;

Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı, DGM’nin mahkum ettiğini, şimdi temyiz safhasında olduğunu, kesinleşince Mahkememize göndereceklerini;

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’nın durumununda aynı olduğunu;

Bunların partiden ihraç edilmelerinin hiçbir şekilde partiyi sorumluluktan kurtaramayacağını; şu anda bu ihraç kararlarının tebliğ dahi edilmemiş ve kesinleşmemiş olduğunu belirttikten sonra aynen:

‘Son olarak şunları söylemek istiyorum: Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nin hiçbir sözcüsünün, İmam Hatip Okullarının Anayasa’nın 174. maddesinin aykırı olarak çoğaltılması, okullarda kız öğrencilerin dinsel kıyafetlerle eğitim yapmaları, devlet dairelerinde kadın memurlarına da aynı şekilde çalışma izni verilmesi, denetimli olsun veya olmasın Kur’an kurslarının olabildiğince çoğaltılması ve çok küçük yaşlarda başlaması taleplerinden herhangi birini veya hepsini içermeyen bir tek konuşmasına bugüne kadar şahit olmadık. Gerçekten çok ilginç gerek televizyonlardaki açık oturumlarda gerek Mecliste konuşulan mevzu ne olursa olsun mütemadiyen bu konuları işliyorlar. Diğertalepleriyle birlikte değerlendirildiğinde, Refah Partisi’nin kavgasını verdiği hususlar gerçekleşirse, Türkiye Cumhuriyeti’nin din kuralları esas alınarak yönetilen ülkelerden farklı olacağını iddia edebilecek aklı başında tek kişi çıkacağını sanmıyorum. Bir de lâik olmasalardı ne yapacaklardı acaba’

Türkiye Cumhuriyeti, tevhidi tedrisata, eğitim birliğine o kadar önem vermiştir ki, Refah Partisi’nin savunmalarına dayanak yapmaya çalıştığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni bu konuda çekince koyarak imzalamıştır. Gerek ülkemizde ve gerekse dünyada mahkemelerce kapatılan hiçbir parti, bana göre Refah Partisi kadar kapatılmayı hak etmemiştir’ değerlendirmesini yapmış ve ilgili eklerle yazılı bir metni Mahkeme Başkanlığı’na sunmuştur.

Cumhuriyet Başsavcısı sözlü açıklamasına ek olarak Refah Partisi’nin ‘Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ni belgeleyen delilleri ve bunlara ilişkin düşüncelerini de şöylece belirtmiştir:

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca 1993 ılında yayınlanan ‘TBMM’de temsil edilen Siyasî partilerin Anayasa Değişikliği Tekliflerinin Karşılaştırılmalı Metinleri’ adlı kitapta, Refah Partisinin, Anayasamızın ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ başlıklı ikinci maddesinden ‘lâik’ kelimesinin çıkarılarak:

‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına hertürlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayanan, millî, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir’ şeklini almasını teklif ettiği gibi; Anayasamızın ‘değiştirilemeyecek hükümler’ başlıklı 4 üncü maddesinin tümden kaldırılmasını teklif ederek, Anayasaya aykırı bir düzen arzuladığını belgelemiştir.

Bu konuda ‘Anayasanın 1 inci maddesindeki Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuri­yetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez’ şeklindeki Anayasamızın 4 üncü maddesi hükmü ile, Siyasî Partiler Kanunundaki ‘Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar’ şeklindeki 86 ncı madde hükmünü hatırlatmakla yetiniyoruz.

b) Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Kanan 7’ye para toplamak için yaptığı konuşmada: (…Televizyonu olmadan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Bir topluluğun toplum olması mümkün değildir. Kaldı ki bugün yapılmış olan cihadda, yani Hak’kın hakim olması için yapılan mücadelede, televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, isterseniz hava kuvveti olarak tarif edin, onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce, piyadenin o tepeyi işgal etmesi, zapdetmesi mümkün değildir.

Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuz yapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadar vereceğiz.. Şimdi ben bu hatıramı niçin size anlatıyorum. Bak bu Dünya hayatında hepimizin nefesleri sayılıdır. Birşey olacaksa, olacak şey çok yakındır. …Onun için ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer birşeyin gelip size yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7 için vereceğiniz bu para olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramı naklettim) demiştir.

Televizyon Daire Başkanı Bülent Osma, Ankara TV Program Müdürü Nafiz Arda, Ankara TV Teknik Müdürü Şükrü Şıpka, Ankara TV Prodüksiyon Müdür Yardımcısı Mehmet özgün, Ankara TV Seslendirme Müdür Yardımcısı Cumhur Savaş ve Ankara TV Prodüktörü Zeynep Esen tarafından düzenlenen 31 Ekim 1997 tarihli tutanakta ‘sözkonusu konuşmanın bütününün aynı yerde, aynı zaman içinde devamlı olarak yapıldığı; başka bir çekimden ses veya resim eklemesi yapılmadığı; görüntünün konuşma ile tam bir uyum içinde olduğu’ ayrıntılı olarak ve gerekçeleri de gösterilerek belirtilmektedir.

e) Refah Partili Konya Belediye Başkanı Halil Ürün’ün Atatürk’ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasanın 1 inci maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Konya I. Asliye Ceza Mahkemesinin 14.6.1994 gün ve 538/494 sayı ile verdiği karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 6.7.1995 gün ve 3522/4638 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

d) Refah Partili Çayırova-Güzelbahçe Belediye Başkanı Yaşar Alkan’ın, Atatürk ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasa’nın 1 inci maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesinden 27.3.1997 gün ve 259/70 sayı ile verilen karar, Yargıtay 11 inci Ceza Dairesi’nin 8.10.1997 gün ve 4605/5170 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

e) I8 Ocak 1997 günlü ve mükerrer 22881 sayılı Resmî Gazete­de yayınlanan ve ramazan ayında iftar saatlerini çalışma süresi dışında bırakan ve altında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ın imzasının da bulunduğu Bakanlar Kurulu kararı hakkında Danıştay 12 nci Dairesi, 28.1.1997 gün ve 1997/151 sayı ile ve ‘Bu karar Anayasamızın Başlangıç kısmının 5 inci paragrafı, 2 nci ve 24 üncü maddelerine aykırı olduğu gibi, din ve devlet işlerinin birbirinden bağımsız şekilde yürütülmesi şeklinde uygulanan lâiklik ilkesine de ters düştüğü’ gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararı vermiştir.

f) Refah Partili milletvekilleri hakkında, Siyasî Partiler Kanununun 4 üncü kısmında yazılı yasaklara aykırı eylemlere ilişkin fezlekeler ve bu partinin üst düzey yöneticilerinin bu yoldaki eylemlerine ilişkin bazı belgeler mahkemenizce re’sen getirilmiş olup, elbette herbiri objektif bir şekilde değerlendirilecektir.

g) Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı tarafından düzenlenen 27.10.1997 gün ve 309/5 sayılı Fezleke’de, ‘19.7.1997 tarihinde, Refah Partisi Genel Sekreteri, Oğuzhan Asiltürk’ün, Refah Partisi hakkında Anayasa Mahkemesinde açılan kapatma davası sözkonusu olduğunda, size söz veriyorum Refah için herkes canını ve malını ortaya koymaya hazırdır demek suretiyle TCK.nun 321/2 nci maddesinde düzenlenmiş olan halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik suçunu işlediği’ gerekçesiyle adıgeçen Genel Sekreterin dokunulmazlığının kaldırılmasını istemiştir.’

Refah Partisi’ne de gönderilen bu dosyada, Necmettin ERBAKAN’ın 13.4.1994 gününde Refah Partisi meclisi Grubunda yaptığı konuşma, Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği; Şevki Yılmaz’ın konuşmaları, Hasan Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993 gününde Kırıkkale’de yaptığı konuşma ve Kanal- D’de yayımlanan TEKE-TEK programındaki konuşması, Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın konuşması, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşması, İbrahim Çelik’in 8.5.1997 gününde Meclis kulisinde yaptığı konuşma ile Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan’la ilgili değerlendirmelerde de aynen şöyle denilmiştir:

1- ‘Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı konuşmada:

(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda birşeye karar vermesi lazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.

Bin yıllık geleneğinin en büyük üstadı kabul edilen Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, bu sözlerinin ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmak için söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değildir. Acaba, bu konuşmayı televizyon kameralarında izleyen milyonlarca kişiden bir teki dahi inandırıcı bulmuş mudur”

2- ‘Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı. tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.

Refah Partisi ,

Bir partinin Genel başkanı sıfatını taşıyan bir kişinin lâikliğe aykırı her sözü ve eylemi parti kapatma nedenidir. Milletvekili, hatta Başbakan olması Partiyi sorumluluktan kurtarmaz.’

3- ‘Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,

(Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.

Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul’da yaptığı konuşmada;

­

(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız… Bugün Kur’anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin %39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış… Kur’an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılmış, Allah’ın kelimesi yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmalarına cihad derler. Cenabı Hak bunu siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak… Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır… Bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorumki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir. Allahın size soracağı soru şöyle; Küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak, bu meseleyi halledeceğiz. Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… Kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya a cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir. Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…) demiştir.

Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle diyor.

(Mecliste 158 tane imam hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz lise-imam hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… insanlara din dersi yetmez. Bir de Ahiret’te hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayatta hazırlık yaptıralım… Samsunsporun taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır)’ demiştir.

4- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale’de yaptığı konuşmada;

­

(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ 0rada % 81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, %81 lere ulaşacağız. boşuna uğraşmayan ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve dünyayla beraber olacağız diyerek ırz namus düşmanlığı yapan, müslüman kadının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum, boşuna uğraşmayın. Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz) demiştir.

Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof Dr. Bahri Öztürk, 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda:

(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin suçunu oluşturur) demiştir.

Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir.

Sözkonusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılına kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. Savcısı Sinan Esen’e verdikleri ifadelerde açıklıkla belirtmişlerdir.

Adıgeçen milletvekillerinin başka konuşmaları da elinizdedir. Şimdi Refah Partisi demektedir. Konuşmaların bir kısmı televizyonlarda, kapatma davası açılmadan defalarca yayınlanmıştır. Partiden ihraç edilmedikleri gibi, uyarı dahi yapılmamıştır. Aslında Refah Partisi, bu şahısları bir tetikçi gibi kullanmıştır. Sonra da milletvekili seçtirip, cezalandırılmalarını engellemeye çalışmıştır. Onların yaptığı lâikliğe aykırı eylemlerden Parti de sorumludur. Partiden ihraçların partinin sorumluluğuna etkisi yoktur. Esasen bu ihraçlarda da takiyye yapıyorlar. öğrendiğimize göre, ihraç kararlarını kesinleşmesin diye tebliğ etmiyorlar. Kapatma davası reddedilirse, tebligat yapıp savunma haklarını kullandıracaklar ve deyip, partide bırakacaklar ve tetikçi olarak kullanmaya devam edecekler.’

5- ‘ 24.11.1996 günlü Kanal D’de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, görüntülü bant çözümünde açıkça anlaşıldığı gibi;

(Asker kalkmış diyor ki, PKK.Iı olmanıza müsaade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır) demiştir.’

6- ‘Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:

(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbette vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah partisidir.)

Refah Partisi , bu konuda demektedir.

Bir partinin genel başkan yardımcısının, bu sıfatı taşıdığı süre zarfında lâikliğe aykırı olarak yaptığı her konuşma Siyasî Partiler kanununun 101/b maddesi gereğince partisini bağlar. Konuşmanın ne zaman ve nerede yapıldığının hiçbir önemi yoktur.

Esasen Ahmet Tekdal’ın Hacca son defa 1986 yılında gittiği de doğru değildir. Elde mevcut kaset ve belgeler dikkatlice incelendiğinde, Ahmet Tekdal’ın bu konuşmayı, 1993 yılında Bahçelievler Belediye Başkanı Muzaffer Doğan’ın konuşmasından sonra ve o konuşmaya da atıfta bulunarak yaptığı açıklıkla anlaşılacaktır.’

7- ‘ Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;

(Hakim güçler diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili Bakanlar bile kendi dünya görüşlerine bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiç bir mecburiyetiniz yak. Bu düzen değişmeli, bekledik biraz daha bekleyeceğiz gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiştir.

Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, bu konuşmasından dolayı Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 9.10.1997 gün ve E.163 sayılı kararı ile suçundan ve TCK.nun 312/1 inci maddesinin uygulanması suretiyle mahkumiyetine karar verilmiştir.’

8- ‘8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulisinde;

­

(Refah Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Bende kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile başedemedi. Altımilyon islamcıyla nasıl başedecek, rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmış ve bu konudaki tanık beyanları Mahkemenize gönderilmiştir.’

9- ‘Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, Sincan’da düzenlediği Kudüs Gecesinde salonu İslami terörist örgüt liderlerinin büyük boy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza, sözlerini söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendini ziyaret etmiştir.

Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, sözkonu­su konuşması dolayısıyla, Ankara 2 no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 15.10.1997 gün ve E.28 sayılı kararı ile, suçlarından ve TCK’nun 169, 132/2 ve 371.3 sayılı Yasa’nın uygulanması suretiyle cezalandırılmasına karar verilmiştir.’

B- Parti’nin Sözlü Savunması :

Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan 18.11.1997 günü başlayan 20.11.1997 gününde tamamlanan sözlü savunmasında, ön ve esas hakkındaki savunmalarını yinelemiş ve kimi yeni açıklamalarda bulunarak öncelikle; -ikinci cihan harbi sonuçlanır sonuçlanmaz bütün insanlığın hedefinin özgürlüğe kavuşmak ve insan hakları olduğu; bu nedenle sırasıyla 1948 de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, 1950 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, 1973 de Helsinki Nihai Senedi’nin imzalandığı; bunu 1980 de imzalanan Paris Şartı’nın izlediği; Türkiye’nin kuruluş belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nda da , Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kâmil bir korumanın taahhüt edildiği, 1982 Anayasası’nın da, ana yapısı itibariyle tamamen AİHS.ne paralel olduğu; Anayasa’nın 90. maddesinin de usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmaları kanun hükmünde saydığı ve çağdaş dünyada ne varsa bizde de o olacak prensibini koyduğu; bütün bu uluslararası antlaşmaların ortaya koyduğu prensipler sonucunda terörist olaylarla ilgisi olmayan siyasî partiler kapatılamaz noktasına gelindiği belirtildikten sonra ;

1995 Anayasa değişikliği sonunda Türkiye’de siyasî partilerin kapatılmasının sadece üç sebebe indirildiği, bu üç sebebin de parti eylemine bağlandığı; odak olmanın parti eylemi ile oluşabileceği, şahısların eyleminden sözedilmediği ; parti genel başkanlarının beyanlarının partiyi ilzam etmeyeceği; odak olmak için beş şartın gerçekleşmesi gerektiği; ayrıca parti eylemlerinin; ­partiyi ilzam edecek kurulların eylemi olduğu; parti kararlarının eyleme dönüştüğünün mahkeme kararıyla kesinleşmesi gerektiği; Refah Partisi’nin ülkemizde demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, lâikliğin ve hukuk devletinin bölgemizde ve bütün dünyada barışın, istikrarın, bütün ülkelerde iyi münasebetin teminatı ve bayraktarı olduğu; bu davanın bir kısım medyanın yapmış olduğu haksız propaganda sonucunda açıldığı; bir partinin bir günde odak olamayacağı; Refah Partisi’nin bir tane bile İmam Hatip okulu açmadığı; Millî Güvenlik Kurulu’nun istişari bir kurul olduğu, muhatabının da partiler değil, hükümet olduğu; bu davanın Ceza Kanunu’nun, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ve hukukun diğer prensiplerine de uygun olması gerektiği; usul kurallarının, yargılamanın güvencesi olduğu ve uygulayıcılar tarafından resen dikkate alınması gerektiği; Başsavcı’nın söylediği gibi bu davanın bir tescil davası değil, bir ceza davası olduğu; bu davanın usulden de, esastan da redde mahkum olduğu; 2820 sayılı Yasa’nın 101. ve 103. maddelerinin böyle bir davanın açılabilmesini beş şarta bağladığı, bu davada bu şartların gerçekleşmediği, on sene öncesinde açılamayacak bir davayı, on sene sonra hukukun dışına çıkarak, bir takım faraziyelerle açmaya kalkmanın, her şeyden önce usul bakımından yanlış bir davranış olduğu; Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz ve Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti’den ihraç edilmiş oldukları; bunların dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili olarak hazırlanan dosyalarının konularının lâiklikle uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bu davada hukuken delil diye kabul edilebilecek hiçbirşeyin bulunmadığı; ortaya konulan konuların lâiklikle ilgisinin olmadığı; 2820 sayılı Kanun’un göstermiş olduğu subüt bulmayla ilgili tek bir delilin bile olmadığı; Refah Partisi’nin yasalara uygun bir parti olduğu, lâiklik anlayışının gereği, lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olmak şöyle dursun, gerçek lâikliğin teminatı ve bayraktarı olduğu; kendisinin Genel Başkan olarak demokrasinin ve lâikliğin savunmasını yaptığı, böyle düşünmeyenleri demokrasiye ve lâikliğe davet ettiği; bu davada 2820 sayılı Kanun’un 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin 1995 Anayasa değişikliğinden sonra artık uygulanamayacağı; 2820 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu ancak belli bir bölümünün uygulanamayacağı; Anayasa’nın 69. maddesinin odak olmayla ilgili bölümünün somut değil, soyut norm niteliğinde olduğu, onun için son fıkranın konulduğu ve yasa çıkarma koşulunun getirildiği; bu nedenle 69. maddenin doğrudan uygulanamayacağı; bu davada Anayasa’nın 84. maddesinin beşinci fıkrasının uygulanma olanağının bulunmadığı; eğer tabii hakim önünde yargılanır ve hüküm giyerlerse ancak o zaman uygulanabileceği; TCK.nun 163. maddesi kaldırıldığı için bu davada zaten 84/5. maddenin işlemeyeceği; CMUK’nun 150. maddesinin ‘tahkikat ve hüküm, yalnız iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınan şahıslara hasredilir’ dediği; bu temel kurallar karşısında fiilen yargılanmamış, hüküm giymemiş, 2820 sayılı Kanun’un hiçbir hükmü yerine getirilmeden açılmış bu davada, hukukun ve Anayasa’nın temel kurallarının böyle bir tatbikata izin veremeyeceği; böyle bir tatbikatın hem sorumsuzluk hem dokunulmazlık, hem Siyasî partiler, hem de kuvvetler ayrılığı prensiplerinin ve devlet nizamının dinamitlenmesi ve yok sayılması anlamına geleceği, bunun da mümkün olmadığı; bunun yanısıra ‘şahsı için cezayı müstelzim olmaz ama parti için cezayı müstelzim olabilir’ demenin de asla geçerli olmadığı; dokunulmazlık ve sorumsuzluğun milletvekillerinin endişesiz çalışmasının zaruri bir kuralı olduğu; bu davanın ne tedbir, ne tesbit davası olmadığı ve ceza davası niteliğinde bir dava olduğu; Başsavcı’nın Parti’yi kapatın diye dava açtığı, ceza istediği, sonra da bu dava bir tesbit davasıdır dediği; Başsavcı’nın siyaset yapmaktan yasaklamayı, medeni ehliyetsizlik olarak değerlendirdiği; medenî hakkın, siyasî hakkın zıddı olduğu, eğer bir siyasî haktan mahrumiyet söz konusuysa, bunun nedeninin ehliyetsizlik olamayacağı; bugünkü ceza mevzuatımızda böyle bir cezanın bulunmadığı, ceza hukukumuzda bulunanın TCK’nun 11. maddesinde yer alan amme hizmetlerinden mahrumiyet cezası olduğu; bu durumda siyasal haklardan mahrumiyetin bir ceza olduğunun belirtildiği; Başsavcı’nın tüzelkişiliğin cezai sorumluluğu yok dediği, bunu kabul ederse, bu davanın bir ceza davası olduğunu kabul edeceği için böyle söylediği; halbuki yargı kararlarında da belirtildiği gibi tüzelkişilerin de yapılarına uygun bir ceza sorumluluğuna tabi bulundukları; Başsavcı’nın ‘tüzelkişilerin cezai sorumluluğu yoktur’ değerlendirmesinin hukukumuz açısından yanlış, hatalı ve geçersiz olduğu; Başsavcı’nın odak olma konusundaki fikirlerinin de kabule şayan olmadığı ve vahim bir hata olduğu; TCK’nun 163. maddesi kaldırılmışsa, 2820 sayılı Kanun’un 117. maddesinin bulunduğu, Başsavcının 117. maddeyi işleterek, 2820 sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddelerini işler hale getirebileceği; Anayasa’nın 69. maddesinin somut değil, soyut norm niteliğinde olduğu ve doğrudan uygulanamayacağı; diğer yandan Başsavcı’nın çağdaş hukuk normlarını ve AİHS’nin uygulanmasını engellemek maksadıyla Anayasa’nın 90. maddesi hükmünü gözardı ettiği; bunun olanaklı olmadığı ve uygulanması gerektiği; Başsavcı’nın hukukun ilgili bütün kurallarını yok sayarak, herşeyin delil kabul edilmesini talep etmesinin, hukukla kesinlikle bağdaşmadığı ve hukuken geçerli olmayacak bir talep olduğu; Başsavcı’nın ‘Anayasa, siyasî parti kapatmalarını tahdidi olarak belirtilmemiştir’ değerlendirmesinin de vahim bir hukukî hata olduğu, zira Anayasa’nın parti kapatmalarını tahdidi olarak belirtmiş bulunduğu; onun için de 2820 sayılı Yasa’nın 101/b maddesinin uygulanamayacağı; ayrıca Başsavcı’nın sunduğu deliller üzerinde de kısaca durulacağı, bunların başında ‘çok hukukluluk’ konusunun geldiği; çok hukukluluğun bir Meclis çalışması olduğu ve Anayasa’nın mutlak sorumluluk kapsamı içerisine girdiği, böyle bir konunun bu davada delil olmasının mümkün olmadığı; Parti’nin hükmî şahsiyetini ilzam eden kurallarla da uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı; akademik bir çalışma olduğu, halka hitaplarında da söz konusu edilmediği; hukuktaki özgürlüklerin artırılmasını hedef alan bu fikir beyanının bir eylemde olmadığı; bu husustaki asıl amacın akit serbestliği olduğu; lâiklikle ilgisinin bulunmadığı; asıl amacın mahkemelerin iş yükünü azaltmak olduğu;

Bir diğer grup konuşmasının da genel seçimler sonunda yapılan konuşma olduğu; yerel seçimler sonunda ‘Ankara Melih’e mezar olacak’ diyenlere karşı şu dönemi niye tatlı geçirmeyelim, bu dönem tatlımı olsun yoksa acımı olsun, bunların dediği gibi kanlı mı olsun, yoksa huzur içindemi geçsin, bunu idrak edelim’ denildiği, basının ‘geçiş dönemi’ sözünü, ‘geliş biçimi şeklinde’ değiştirdiği; aslında bu konunun mutlak sorumsuzluk kapsamında bulunduğu; lâikliğe aykırılıkla uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bir seçim kazanıldığı, gelecek seçime kadarda ülkenin huzur içinde olma­sının istendiği;

­

Bir başka konunun da Sancak Mecmuasının ortaya attığı Çermik hikayesi olduğu; bu mecmuanın mahkeye verildiği ve tazminat ödemeye mahkum edildiği; meselenin kökünün sıfır olduğu, bir illiyet zabıtasının bulunmadığı; böyle uydurma şeylerin delil olamayacağı; bu konunun Millî Güvenlik Kurulu’nda Güven Erkaya tarafından gündeme getirildiği; kendisinin de bunun tamamen uydurma bir haber olduğunu, bir husumetin eseri olduğunu söylediği;

Değinilecek diğer bir konunun da kanal-7 konuşması olduğu; gösterilen video- filmin başının sonunun belli olmadığı; montaj bir film olduğu; TRT uzmanlarının belirttiği gibi bir yerde değil, birçok yerde kesiklik bulunduğunun anlaşıldığı; çekimin gizli kamerayla yapıldığı, bu konuşmanın 1994 yılında kanal-7’ye reklam geliri sağlamak için yapılan toplantıda yapıldığı; daha önce Afgan mücahitlerine televizyonun önemini hatırlatmak için yapılan bir konuşmaya atıf yapılarak ‘bakın arkadaşlar, televizyon gerçek fikirlerin, ülke yararına fikirlerin savunulması için önemlidir, bunlara duyarsız olmayalım, bunları destekleyelim’ denildiği, bu arada bir takım hatıralarla, hayırlı işleri desteklemenin hangi faydaları getireceğine temas edildiği; Türkiye’de bir takım televizyonların ülkenin yararına olan şeyleri tanıtmadığı, onun için davetlilere ‘sizin ülkenizde faydalıları tanıtacak bu kuruluşlara önem vermelisiniz’ dediği; bu konuşmada Afgan mücahitlerine ait bölümün kesilmiş olduğu; İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bu konuyla ilgili olarak takipsizlik kararı verdiği; maksatlı ve gerçekleri saptıran yayını yapan Televizyonlara da ceza davası açıldığı ve Mahkemeden tekzip kararı alındığı;

Ramazan ayında Başbakanlık konutunda verilen iftarın bir hükümet faaliyeti olduğu; Başbakan olarak verildiği, Refah Partisi ile ilgisinin bulunmadığı; Diyanet mensupları için verildiği, Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi’ne Diyanet mensupları ile İlahiyat Fakültesi Dekanı ve hocaların çağrılmasının söylendiği; gerisinin halkla ilişkilerce düzenlendiği; gelenlerin içerde kendi yanlarında medenî insanlar gibi oturdukları, dışarda nasıl ve hangi kıyafetle geldiklerinden bilgilerinin olmadığı; bu konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir gensoru ile getirildiği ve reddedildiği, bu konunun ayrıca yargıya konu yapılmasının yasalarımız açısından mümkün olmadığı;

Benzer bir konunun da Ramazan ayında mesai saatlerini değiştirmek üzere çıkartılmış olan Bakanlar Kurulu kararnamesi olduğu; bu kararnamede sadece ‘mesai saatleri 8.00-12.00; 12.30-16.30 arasında yapılacaktır’ denildiği; başka bir kelimenin bulunmadığı; altında da bütün bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın imzasının bulunduğu; bunun bir parti kapatma nedeni olamayacağı;

Oğuzhan Asiltürk’ün söylediği ileri sürülen sözlerin, bu davanın açılış tarihinden sonraki bir olay olduğu, lâiklikle bir ilgisinin bulunmadığı, partinin yıldönümünün de iyi niyetle yapılmış bir konuşma olduğu;

Ahmet Tekdal hakkında ne zaman yapıldığı belli olmayan bir konuşma nedeniyle bir takım tahminler yürütüldüğü; montajlarla, bu tahminlerin doğru olup olmadığının her zaman münakaşa edilebileceği; söylenen sözlerin Hacda söylenmiş olduğu ve Hacca uygun olduğu, partiyle ilgisinin bulunmadığı ve lâikliğe aykırılığın unsurlarını da taşımadığı;

Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik Parti’den ihraç edilmiş oldukları için bunlar üzerinde durulmayacağı;

­

Şevket Kazan’ın hapishane ziyaretinin, Adalet Bakanı olarak yapılmış bir faaliyet olduğu; gensoru yoluyla Meclise getirildiği ve reddedildiği; ayrıca yargı konusu yapılamayacağı;

İmam Hatip okullarının adedinin artırılması, azaltılması konusunun daha önce izah edildiği;

Başörtüsü konusu üzerinde de durulmayacağı, çünkü bu hususun daha önceki savunmalarda açıklandığı, kendilerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali uygun görülmemiş olan YÖK Kanunu’nun geçici 17. maddesinin uygulanması üzerine konuştukları, bazı kişilerinde bu konuda konuşmuş oldukları, konuşmanın yasaların tatbiki üzerine olduğu;

Başsavcının Anayasa’nın 2. maddesinin değiştirilmesi teklifleri konusunda yorumlarının yanlış olduğu, konunun Anayasa değişiklikleri sırasında bir kısım Refah Partili Milletvekili ve hukukçularının Meclis Başkanlığı’na sundukları bir teklif olduğu, bunun parti grubuyla alâkasının bulunmadığı; teklifin Anayasa’nın 2. maddesiyle ilgili bölümünün iki alternatifli olduğu, birincisinin ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içerisinde insan haklarına dayanan millî, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir’, ikincisinin ise ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde insan haklarına dayanan millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Lâikliğin anlamı 24. maddeyle açıklanmıştır’ biçiminde olduğu, lâikliğin tarifinin 24. maddede yapılmış olduğu ve devletin bu tarife uygun çağdaş lâiklik niteliğinin Anayasa’da yer aldığı; herşeyden önce bunun bir meclis çalışması olduğu ve sorumsuzluk güvencesi altında bulunduğu, bu ithamların hiç birisinin geçerli olmadığı;

Buraya kadar yapılan açıklamalar sonucu bu davanın herşeyden önce usul bakımından, hiçbir dava şartı yerine getirilmeden açılmış bir dava olduğundan, dört ayrı yönden usule aykırı olduğundan, işin esasına bile geçilmeden reddine karar verileceğine inandıkları; esasın içerisine girildiği takdirde de, 22 tane Anayasa, Yasa, uluslararası anlaşmalar bakımından bu davanın esastan da reddi gerekeceği; bu davanın tesadüfen olayların meydana getirdiği şartlar altında hukukla ve gerçekle alakası olmadan açılmış bir dava olduğu belirtilmiş ve ‘Ancak davanın açılması birşey ifade etmez, önemli olan Yüksek Mahkemenin vereceği karardır’ denilmiştir.

Sözlü savunmadan sonra ilgili belge ve yayınlar Mahkeme Başkanlığı’na sunulmuştur.

VI- ANAYASA VE SİYASİ PARTİLER YASASI KURALLARI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve davalı Siyasî Parti’nin, İddianame ve savunmalarında dayanılan ve ilgili görülen Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası kuralları şöyledir:

A- Anayasa Kuralları Şunlardır :
1- ‘Başlangıç Bölümünün beşinci fıkrası:

Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;’

2- ‘MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’

3- ‘MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’

4- ‘MADDE 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafın­dan yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.’

5- ‘MADDE 24.- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

­

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.’

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, dini kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.’

6- ‘MADDE 42.- Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.’

7- ‘MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.’

8- ‘MADDE 69.- Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.’

9- ‘MADDE 83.- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.’

10- ‘MADDE 84.- İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerliği olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.

Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.

82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.

Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.

Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.’

B- Yasa Kuralları

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın Kuralları Şunlardır:

1- ‘MADDE 4.- Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar.

Siyasî partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.’

2- ‘MADDE 5.- Vatandaşlar siyasî parti kurma hakkına sahiptirler.

Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde, önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.

Siyasî parti kurma hakkı, Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayırımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.’

3- ‘MADDE 78.- Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli; genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemen­liğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.’

­

4- ‘MADDE 84.- Siyasî partiler, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden: Kanunu,

  1. a) 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat
  2. b) 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun,
  3. c) 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun,
  4. d) 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı Kanunun 110 uncu maddesi,
  5. e) 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun,
  6. f) Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun,
  7. g) 26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun,
  8. h) 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun,

Hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar.’

5- ‘MADDE 86.- Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.’

6- ‘MADDE 87.- Siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar.’

7- ‘MADDE 101.- Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:

a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyet­lerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,

b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grupgenel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,

­

c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması, allerinde verilir.

d) 1. (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasî partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin par­tiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve siyasî parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karara bağlar.

(1) numaralı bent gereğince bir siyasî partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasî partinin kapatılmasına sebep olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren siyasî partiler hakkında da (1) numaralı bent hükümleri uygulanır.

Bir siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır. 95 inci madde hükmü saklıdır.

8- ‘MADDE 103.- Bir siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 nci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihraki haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiilerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre; merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.’

VII- ANAYASA’YA AYKIRILIK SORUNU
A- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. Maddesinin (b) Bendi

Davalı Parti savunmalarında, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin bu davada uygulanamayacağını ve ihmal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 24.4.1983 gününde yürürlüğe girmiştir. 101. maddenin (b) bendinde yürürlüğe girdikten sonra hiç bir değişiklik yapılmamıştır. Madde, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kapsamı içindedir. Bu nedenle, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, ihmal edilmesi de olanaksız olduğundan davalı Parti’nin ileri sürdüğü aykırılık savı ciddi görülmemiştir.

Güven DİNÇER, Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamışlardır.

B- 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin ikinci fıkrası

Ahmet N. SEZER, Güven DİNÇER, Selçuk TÜZÜN, Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Mustafa BUMİN, Sacit ADALI, Ali HÜNER, Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU’ndan oluşan Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatılması davasına bakan mahkeme sıfatıyla 8.1.1998 gününde, bakılmakta olan davada uygulanacak olan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun, 3270 sayılı Yasa ile değişik 103. maddesinin ikinci fıkrasını, Anayasa’nın 69. maddesine aykırı gördüğünden, öncelikle bekletici sorun olarak bu konuda Anayasa’nın 152. maddesi ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddesi uyarınca bir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına Haşim KILIÇ’ın karşıoyu ve oyçokluğuyla karar vermiş; 9.1.1998 günlü, E:1998/2, K:1.998/1 sayılı kararı ile de, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 28.3.1986 günlü, 3270 sayılı Yasa ile değiştirilerek Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamından çıkan 103. maddesinin ikinci fıkrasını iptal etmiştir.

VIII- İNCELEME
A- Ön Sorunlar Yönünden

1- Davalı Parti tarafından, Başsavcılık’ça parti kapatma nedeni olarak ileri sürülen eylemlerin bir bölümünün, Anayasa’nın 83. maddesinde belirtilen yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunduğu, bunların partiyi bağlamayacağı ileri sürüldüğünden, 2820 sayılı Yasa’nın 103. ve bunun dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesinin uygulanması sonucunu doğuran yasak eylemlerin Meclis çalışmaları sırasında meydana gelmesi halinde milletvekillerinin yararlandığı yasama sorumsuzluğunun parti tüzelkişiliği yönünden doğuracağı sonuçların değerlendirilmesi gerekmektedir.

Anayasa’nın 83. maddesine göre, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerinden, o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar’. Anayasa’nın bu kuralıyla, Meclis çalışmalarında ulusal istencin en iyi biçimde yansıtılması bakımından Milletvekillerinin görevlerini hiçbir etki altında kalmadan yapabilmeleri için kişiliklerine bağlı özel bir koruma getirilmiştir. Bu korumadan parti tüzelkişiliğinin yararlanması söz konusu olamaz.

Siyasî Partiler Yasası’nın 103. ve buna dayanak oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca bir siyasî partinin, yasak fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin saptanması, yalnız tüzelkişiliğin faaliyetlerinin değil, üyeler tarafından yürütülen faaliyetlerin de incelenmesi ile olanaklıdır. Çünkü, ‘odak olma’ durumunun oluşması için gerekli olan yasak eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki kararlılık gibi ögelerin varlığı konusunda, milletvekillerinin Meclis içindeki ve dışındaki söz ve eylemlerinin tümü değerlendirilmedikçe sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz.

Yasak eylemlerin ağırlık ve yoğunluğu değerlendirilerek partinin kapatılmasına karar verilmesi durumunda, buna neden olanların milletvekilliklerinin sona ermesi ise Anayasa’nın 84. maddesinin öngördüğü özel ve ayrıksı bir yaptırımdır. Anayasa’nın 83. ve 84. maddelerin getiriliş amaçlarındaki farklılıklar nedeniyle davalı partinin ileri sürdüğü gibi aralarında bir bağlantı kurmak olası değildir.

2- Davalı parti, Bakanlar Kurulu üyelerinin, siyasî denetime konu olabilecek eylemlerinin kapatılma nedeni sayılmasının, dokunulmazlıkları kaldırılmadan yargılanmaları anlamına geldiğini ileri sürmüştür.

Anayasa’nın 98., 99. ve 100. maddelerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bilgi edinme ve denetim yolları olan soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması düzenlen­miştir. Bakanların bu yollarla siyasî denetime bağlı tutulmaları, taşıdıkları sıfatın doğal bir sonucudur. Siyasî parti kapatma dava­larında ise, kişilerin eylemleri partiye bağlı olarak değerlendirildiğinden, Bakanlar Kurulu Üyelerinin Parti’yi sorumluluk altına soktukları ve kapatılmasına neden oldukları saptandığında, Anayasa’nın 84. maddesinde öngörülen hukuksal sonuçtan etkilenmeleri kaçınılmazdır.

Bu nedenle, getiriliş amaçları ve doğurduğu sonuçlar farklı olan siyasî denetim yolları ile siyasî partinin kapatılmasına bağlı olarak ortaya çıkan durum arasında bir bağlantı kurulması olanağı bulunmadığından bu hususa ilişkin sav yerinde görülmemiştir.

3- Davalı Parti savunmalarında, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda düzenlenen siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların, ceza davası niteliğinde olduğunu, bu nedenle davada ceza hukuku ilkelerinin uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür.

Anayasa’nın ‘Siyasi partilerin uyacakları esaslar’ı belirleyen 69. maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır’ denilmiş, hangi hallerde siyasi partilerin kapatılmasına karar verilebileceği de diğer fıkralarda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un, 4280 sayılı Yasa ile değiştirilen 33. maddesinde ise ‘Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenir ve karara bağlanır’ kuralına yer verilmiştir.

Bu düzenleme biçimi, yasakoyucunun siyasi partilerin yasaya aykırı eylemlerinin kapatılma yaptırımına bağlanmasını ceza hukuku ilkelerine daha yakın bulduğunu göstermektedir. Ancak, ceza davalarında, ceza yargılamasına özgü usul kurallarının uygulanması doğal olduğuna göre, parti kapatma davalarında özellikle aynı usulün uygulanacağının belirtilmesine gerek duyulması, bu davaların geleneksel anlamda bir ceza davası olmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, yasaların yaptırım öngördüğü hallerde, konunun temel hak ve özgürlüklerle yakın ilgisi nedeniyle yasak eylemlerin ve bunlara uygulanacak yaptırımların yasalarla belirlenmesi gibi temel ilkelerin gözönünde bulundurulması da Anayasal bir zorunluluktur.

Bu temel özellikleri taşıma gereği yönünden, hukukun diğer alanlarına göre ceza hukukuna daha yakın kabul edilse de, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, bütünüyle ceza hukuku kuralları içinde değerlendirilmesine olanak bulunmayan kendine özgü davalardır. Ayrıca, siyasi partilere yasaklanan eylemlerin niteliği, bunların kapatılma sonucunu doğurabilmesi için aranan koşullar ve uygulanan yaptırım türünün ceza hukukundaki suç ve cezalardan farklılık göstermesi de bu davaların kendine özgü niteliğini öne çıkarmaktadır.

4- Davalı Parti, Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi yürürlükten kaldırıldığı için parti üyesi milletvekillerinin bu madde kapsamına giren eylemleri nedeniyle kapatılmaya bağlı olarak milletvekilliklerinin düşmesine karar verilemeyeceğini ileri sürmektedir.

TCK’nun 163. maddesi 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. Buna karşılık, madde kapsamına giren suçlara ilişkin eylemler, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda yasaklanan eylemler arasında yerlerini korumuşlardır. Bunlara aykırılık, ancak partiye bağlanabildiğinde, onun yönünden yaptırım uygulanmasına neden olmaktadır. Yaptırımın partili milletvekillerine yansıyan sonuçlar doğurması ise, Anayasa’nın 84. maddesindeki özel düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Başka bir anlatımla, milletvekillerine uygulanan yaptırım, salt partiyle olan bağlantı sonucu oluştuğundan partinin söz ve eylemine dönüşüp onun kapatılmasına neden olmadıkça uygulanma olasılığı yoktur.

Açıklanan nedenlerle, Parti’nin bu konuya ilişkin savı da yerinde görülmemiştir.

5- Davalı Parti savunmalarında, video bantların delil olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür.

Öğretide ve uygulamada doğruluğu her zaman kontrol edilebilen video bantlar, yasa dışı yollarla elde edilmediği sürece, yargıda kanıt olarak kabul edilmektedir.

Video bantların, yasa dışı yollarla sağlanmadığı ve konuşmaların da görüntü ve içerik bakımından bunları yaptığı iddia edilen kişilere ait olduğu dosyada bulunan belgeler ve bilirkişilerce yaptırılan çözümle sabit olduğundan, video bantlar delil olarak kabul edilmiştir.

B- Esas Yönünden
1- Genel Açıklama

İddianamede, ‘lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ ileri sürülerek Refah Parti­si’nin kapatılması istenilmiştir.

Çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, yurttaşların devlet yönetimine katılmaları, genel ve eşit oy hakkı ile sağlanır. Demokrasilerde, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal görüşleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama aydınlık getirmek yönlerinden vazgeçilmez olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, ‘Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ denil­dikten sonra üçüncü fıkrasında, ‘Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faali­yetlerini sürdürürler’ kuralına yer verilmiştir. Dördüncü fıkrasında ise, siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin ‘demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı’ belirtildikten sonra 69. maddesinin beşinci ve altıncı fıkralarında da, ‘Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir’ denilmiştir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde, Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür. Bu madde esas alınarak çıkarılan 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nda, siyasî partilerin, kuruluşlarından başlayarak, çalışmaları, denetimleri ve kapatılmaları konularında, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Bu Yasa’da, siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve eylemlerinde Anayasa ve yasalara aykırılık görüldüğü takdirde, haklarında, kapatma istemiyle dava açılacağı belirtilmiştir.

Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.

Siyasî partilerin uyacakları esasların belirlendiği Anayasa’nın 69. maddesi­nin beşinci fıkrasında, bir siyasî partinin tüzük ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması durumunda temelli kapatma kararı verileceği kurala bağlanmış, altıncı fıkrasında da, ‘Bir siyasî partinin 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar’ verileceği belirtilmiştir.

Anayasa’nın ‘Başlangıç’ında, ‘…Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;… hiçbir düşünce ve mülâhazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı’ belirtildikten sonra 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri tanımlanırken Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik bir hukuk devleti olduğuna işaret edilmiş; 14. maddesinde, ‘Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, …din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar; 24. maddesinde, ‘… kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz… kimse Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz’ denilmiş; siyasî partilere ilişkin 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez’ hükmü yer almış; TBMM üyeleri ile Cumhurbaşkanının görevlerine başlarken yapacakları ‘andiçme’de de ‘lâik cumhuriyet ilkesine bağlı kalınacağı’ söylemine yer verilmiştir. Öte yandan 174. maddesinde de, ‘Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden… inkılâp kanunları’ gösterilerek Anayasa’nın hiçbir hükmü, bu kanunların ‘Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz’ denilmiştir.

Anayasa’nın bu hükümlerine paralel olarak 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ‘Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar’ başlıklı dördüncü kısmının 78. maddesinde, ‘Siyasî Partiler: …din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler… din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar’ hükmüne yer verilmiştir. Dinsel ve dince kutsal sayılan şeylerin istismarının ülkeye verdiği zararlar gözetilerek Anayasa’nın 24. maddesine koşut 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 87. maddesinde, ‘siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla, siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dinî veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar’ denilmiştir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 84-89 uncu maddelerini kapsıyan dördüncü kısmın üçüncü bölümünde de ‘Atatürk ilke ve inkılâplarının, lâik devlet niteliğinin korunması’na ait çeşitli hükümler öngörülmüş; 84. maddesinde, ‘Siyasî partiler Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini korumak amacını güden: 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu; 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun; 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medeni­siyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı kanunun 110. maddesi hükmü; 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harfleri­nin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun; 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun; hükümlerine aykırı amaç güdemezler, ve faaliyette bulunamazlar’; 86. maddesinde, ‘Siyasî partiler Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar’; denildiği gibi 90. maddesinde de; ‘Siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz’ hükmüne yer verilmiş, 101. madde­nin ‘b’ fıkrasında, ‘parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması’ 103. maddenin birinci fıkrasında da, ‘Bir siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde’ o siyasî partinin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağı açıklanmıştır.

Gerek Anayasa ve gerekse Siyasî Partiler Kanununun birçok maddesinde yer verilen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan ‘lâiklik ilkesi’nden ne anlaşılması gerektiğine kısaca değinmek gerekir.

‘Lâiklik’, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Dar anlamda, devlet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlansa, değişik yorumları yapılsa da, lâikliğin gerçekte, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olduğu görüşü, öğretide de paylaşılmaktadır. Lâiklik, ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Bireye kişilik ve özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasal örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliklidir. Lâik düzende ise din, siyasallaşmadan kurtarılır; yönetim aracı olmaktan çıkarılır; gerçek, saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Kamusal düzenlemelerin dinî kurallara göre yapılması düşünülemez. Düzenlemelerin kaynağı dinî kurallar olamaz.

Türkiye’de lâiklik ilkesinin uygulanması, kimi batılı ülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların lâiklik anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Klâsik anlamda, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması biçimindeki tanımına karşın, islâm ve hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklar gereği, ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar da ayrı olmuştur. Dinî ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde lâiklik uygulamasının, aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez. Bu durum, koşullar ve kurallar arasındaki ayrılığın olağan sonucudur. Kaldı ki, aynı dinî benimseyen batılı ülkelerde de lâiklik anlayışı ayrılıklar göstermiştir. Lâiklik kavramı, değişik ülkelerde ayrı ayrı yorumlandığı gibi, farklı dönemlerde, kimi kesimlerce de kendi anlayışları ve siyasal tercihleri gereği değişik biçimde yorumlanabilmiştir. Yalnızca felsefi bir kavram olmayıp yasalarla yaşama geçirilerek hukuksal bir kurum niteliğini kazanan lâiklik, uygulandığı ülkenin, dinsel, sosyal ve siyasal koşullarından etkilenmektedir. Tarihsel gelişiminin farklılığı nedeniyle Türkiye için özellik taşıyan lâiklik, Anayasa ile benimsenen ve korunan bir ilkedir.

Anayasa Mahkemesi’nce verilen Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 7/1 sayılı; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun kimi maddelerini değiştiren ve kimi maddeler ekleyen 1327 sayılı Kanun’un 9. maddesinin din hizmetlerine ilişkin II. bendinin iptali isteminin reddine ilişkin 21.10.1971 günlü, 53/76 sayılı; Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesinin iptaline ilişkin istemi reddeden 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; Huzur Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı, Türk Ceza Kanunu’nun değişik 175 ve 176. maddelerinin iptaline ilişkin 4.11.1986 günlü, 11/26 sayılı, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, 1/12 sayılı; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 61. maddesindeki ‘…dinî…’ sözcüğünün iptaline ilişkin 2.2.1996 günlü, 15/5 sayılı kararlarda lâikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları yanında, ulusal değeri geniş biçimde belirtilmiş, özenle korunması gereken anayasal ilke niteliği vurgulanmış, Türk Ulusu’nun yücelmesi bakımından lâikliğin Anayasa’da öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasa’da benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek ortaya konulmuştur.

­

Demokratik ve lâik devlet, bireyler arasında inançlarına göre ayrım gözetemez. Herkes, dinini seçmekte, inançlarını açıklamakta, din ve vicdan özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik bir toplumda, bireyin istediği dine ve inanca sahip olması, yasakoyucunun her türlü etkinin dışındadır. Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı yurttaşların yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde gerçek vicdan özgürlüğünden söz edilebilmesi de, lâikliğin bu özgürlüğün de güvencesi olduğunu göstermektedir.

Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden olan lâiklik ilkesi ile, devletin akla ve bilim kurallarına göre kurumlaşması amaçlanmıştır. Karşılıklı saygı, hoşgörü ve anlayışa katkıda bulunan lâiklik, ulusal birliğin de temelini oluşturmuştur. Düşünce ve inanç özgürlüğü, kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle bağlayan, uluslaşmayı sağlayan, ulusal dayanışmayı da güçlendiren, özgür düşünce ve inanç, çağdaş uygarlığa yöneliş, ulusal yaşamda önemli aşamalardır. Lâikliğin, insana, dine saygısı, dinî kendi yerinde tutan anlayışı, akla, bilime, sanata, çağdaş yönetim biçimine ve tüm uygar gereklere kapıyı açmıştır. Demokrasi, şeriat düzeninin karşıtıdır. Çağdaşlığın göstergesi olan bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘ümmet’ten, ‘ulus’a geçmenin de itici gücü olmuştur.

Lâiklik ilkesinin kabulü ile doğmatik değerlerin yerine akla ve bilime dayanan değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz yerini almıştır. Değişik inançlara sahip olanlar, birlikte yaşama gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven duymuşlardır. Böylece, iç barış sağlanarak yurttaşlar, ulus bilinciyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Ulusu’nun bireyleri olmuşlardır. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, gücünü lâiklikten almış; milliyetçilik ilkesi lâiklikle tamamlanmış; Türk Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır. Anayasa’da da bu ilkenin değiştirilemeyeceği öngörülmüştür. Lâiklik devlet etkinliklerinde dinin, bilimin yerine geçmesini önleyerek çağdaşlaşmayı hızlandırmıştır. Lâiklik, din ve devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz. Boyutları daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca yaşama biçimi ve insanlık idealidir. Lâik düzende, özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil, akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanç olgusudur. Kişinin iç-inanç dünyasının düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması düşünülemez.

­

Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin yolaçtığı zararlar lâiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu lâiklik ilkesiyle açılmış, bağımsız bir hukuk kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur. Demokrasiye geçişin de aracı olan lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir. Lâik devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler, dinsel gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göre yapılır.

2- Delillerin Değerlendirilmesi

Kapatma nedeni olarak gösterilen eylem­ler ve bunlara ilişkin deliller İddianamedeki sıraya göre irdelenmiştir.

a- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’la İlgili Eylemler

aa- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ve partinin tüm yöneticilerinin, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında, okullarda ve hatta devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırttıkları, eylemler düzenledikleri ve hatta Necmettin Erbakan’ın ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ 14.12.1995 günlü seçim konuşmasında söylediği ileri sürülmüştür.

Cumhuriyet Başsavcısı sonradan gönderdiği belgelerde de Necmettin Erbakan’ın 10.10.1993 günü Parti’nin 4. Olağan Genel Kurulu’nda; ‘… biz dört yıldır hükümetteyken o günün meşhur zulüm kanununun 163. maddesi hiçbir memleket evladı hakkında uygulanmadı. Bizim zamanımızda başörtüsü diye bir zulüm söz konusu değil…’ dediğini, 1996 yılı Ekim ayında Amasya’da halka hitaben yaptığı konuşmada da, ‘…size bir müjde daha veriyorum. Başörtüsü zulmü kalkıyor. Artık okullarda başörtüsü diye bir sorun kalmayacak…’ diye seslendiğini; ayrıca, Refah Partisi üyesi olan belediye başkanları ve milletvekillerinin de pek çok konuşmalarında, başörtüsünün serbest bırakılmasını savunduklarını belirtmiştir.

Davalı Parti savunmalarında, üniversitelerde türban yasağına karşı eylem düzenlenmediğini ve yukarıda belirtilen konuşmaların yapılmadığını söylememiş, aksine bu konudaki uygulamaları eleştirmenin lâikliğe aykırı olamayacağını açıklamıştır.

Lâik eğitimde dinsel inançlara göre herhangi bir ayırım gözetilemez. Anayasa’nın ‘Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi’ başlıklı 42. maddesinin üçüncü fıkrasında, ‘Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz’ dördüncü fıkrasında da, ‘Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasa’ya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz’ denilerek Anayasa’nın Başlangıç’ındaki ilkelere bağlılık vurgulanmıştır.

Yükseköğretim kurumlarında, bilimsel yöntemlerle yetişerek birlikte çalışmalar yapan gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları ve dayanışmaları yarınları için önemli iken onları dinsel gereklerle ayırıma bağlı tutarak kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimdeki başörtüsü ile dinsel inanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevkedebilecek ortamın yaratılmasında ülkelerin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır.

Dinsel nedenlere dayanılarak başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine resmî daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da bu yönde giyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacaktır. Bu durumun da lâiklik ilkesine aykırı düşeceği kuşkusuzdur.

Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırım aracı niteliğindedir. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimler Anayasa karşısında geçerli olamaz ve bu tür eylemler Anayasa’daki lâiklik ilkesine aykırılık oluşturur.

Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı, 138. maddesinde de, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organlarla idarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği öngörülmüştür. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında siyasî partilerin ‘hukuk devleti ilkesi’ne uymakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına göre, gerçek ve tüzelkişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararları siyasî partileri de bağlar.

Anayasa Mahkemesi’nin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, E: 1989/1, K: 1989/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağının dinde değil akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin olması gereken dinî inançlara göre yasal düzenleme yapılmasının Anayasa’nın 2., 10., 24. ve 174. maddelerine aykırı olduğu belirtilmiştir.

Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesi’nin 23.2.1984 günlü, 207/330; 16.11.1987 günlü, 128/486; 27.6.1988 günlü, 178/512 sayılı kararları ile Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 16.6.1994 günlü, 61/327 sayılı kararlarında da, Yüksek Öğretim Kurumlarında başörtüsü ve türban takan öğrencilerin Atatürk devrimleri ile lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandıkları ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir. Buna karşın, davalı Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile kimi parti yetkililerinin mahkeme kararlarını etkisiz hale getirmek için resmi daire ve üniversitelerde türban kullanmayı teşvik eden lâiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın lâiklik ve düşünce özgürlüğüne ilişkin kurallarına verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak nokta bulunmaktadır. Komisyon No: 18783/91, L.B/ Türkiye K.t. günlü, 3.5.1993, No. 16278/90, S.K/Türkiye K.t. 3.5.1993 günlü kararlarında, yüksek öğrenimini lâik bir üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağını, üniversitelerce getirilen düzenlemelerin, farklı inanıştaki öğrencilerin birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgürlüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabileceğini, özellikle nüfusun büyük bir çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçimde sınırlama olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dinî uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğini, lâik üniversitelerin, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken, kimi kökten dincilerin yüksek öğretimde kamu düzenini bozmamalarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilecekleri açıklanarak L.B. ve Ş.K. isimli öğrencilere, lâik üniversite düzeninin gereklerine uygun biçimde fotoğraf vermedikleri gerekçesiyle okul diploması verilmemesi, din ve vicdan özgürlüğüne müdahale olarak görülmemiş ve şikayetin kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın lâiklik ilkesine ilişkin Anayasa ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardı ederek, resmi daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvik eden konuşmaları, lâik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur. Nitekim, ülkenin çeşitli yerlerindeki üniversitelerde ve cami önlerinde kamu düzeninin bozulmasına yol açan birçok eylem yapılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, Parti Genel Başkanı’nın bu davranışlarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

bb- İddianamede, 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Başkanlığında yapılan Siyasî parti liderleri toplantısında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın. Tahakkümün orta­dan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli. Bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’… Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır’ dediği; bu ifadeyle lâik devlet düzenini eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunduğu ileri sürülmüştür.

Öte yandan Necmettin Erbakan, 10.10.1993 tarihinde yapılan Refah Partisi’nin 4. Olağan Kongresinde, ‘herkese insan hakkı vereceğiz, herkese inandığı gibi yaşama hakkı, herkese dilediği hukuku seçme hakkı vereceğiz, yönetimi merkeziyetçilikten kurtaracağız. Sizin kurduğunuz devlet, hizmet devleti değil baskı devletidir. Hukuk seçmeye hürriyet vermiyorsunuz. Biz geldiğimizde isteyen müslüman nikahını müftüye kıydıracak, isteyen hıristiyan nikahını kilisede kıydıracak’ demiştir.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu anlatımla mahkemelerdeki yoğun iş yükünün azaltılması amacıyla taraflara ‘tahkim’ hakkı tanınmasının ve tarafların diledikleri mahkemede yargılanmalarına olanak sağlanmasının amaçlandığını; taraflara ‘akit serbestisi’ tanınması istenildiğini belirtmiş ve bu beyanın da yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu söylemiştir.

‘Akit serbestisi’, yasaların konusunu ve sonuçlarını yasaklamadığı hususlarda, tarafların özgürce akit yapmalarını ifade eder. Türk hukuk sisteminde, kamu düzenine ve yasanın emredici kurallarına, ahlaka ve kişilik haklarına aykırı olmamak koşuluyla, tarafların özgür iradeleri ile yaptıkları akit (sözleşme)lerin geçerli olduğu kabul edilmektedir.

Davalı Parti Genel Başkanı’nın konuşmalarında sözü edilen ‘çok hukuklu sistem’, dayanağını İslâmiyet’in ilk yıllarında ‘Medine Sözleşmesi’ diye bilinen bir uygulamadan almaktadır. Bu sözleşme ile Medine’deki yahudi ve putperest kabilelerin İslâm dinî kurallarına göre değil, kendi hukuklarına göre yaşama hakları olduğu kabul edilmiştir. Bu sözleşmeden hareket eden kimi siyasal islamcı düşünürler çağımızda da dinî gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak birlikte yaşamayı ve toplumsal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 9. maddesiyle Din veya inanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesinin 1. maddesinde, herkesin din ve inanç özgürlüğü bulunduğu kabul edilmekle birlikte, bu özgürlüğün kamu güvenliğinin gerekleri ve kamu düzeni için gerekli olan hallerde yasayla sınır­landırılabileceği belirtilmiştir. Öte yandan, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, siyasî partilerin tüzük ve program­ları ile eylemlerinin devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı kuralına yer verilmiş, 69. maddenin altıncı fıkrasıyla da bu kurala aykırı davranan partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.

Hukuku, inançlara göre ayırmak, vatandaşların biribirleriyle hukuksal bağlantılar kurmalarını ve ilişkilerini geliştirmelerini zorlaştırır. İnanç farklılıklarına dayanan değişik hukukların uygulanması sosyal gelişmeyi önleyeceği gibi, ulusal bütünlüğü de bozar. Oysa, ulus olmanın koşullarından biri de hukuk ve yargı birliğinin sağlanmasıdır. Hukukun din, mezhep ve etnik farklılıklara değil, çağdaş değerlere göre düzenlenmesi gerekir.

Bireylerin inançları nedeniyle farklı hukuka bağlı olmalarına yol açacak, ‘çok hukukluluk’un dinî ayrımcılığa neden olacağı, akıl ve çağdaş bilime dayalı lâik düzeni sarsacağı açıktır. Böyle bir düşüncenin Anayasa ve Evrensel değerleri yansıtan İnsan Hakları Sözleşmeleri karşısında koruma görmesi olanaksızdır. Bu nedenle, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ‘çok hukuklu sistem’e ilişkin anlayışı egemen kılma yolundaki söz ve davranışları lâiklik ilkesine aykırıdır.

Bunların yanısıra Cumhuriyet Başsavcısı esas hakkındaki görüşünde, Milli Nizam Partisi’nin kapatılması kararına göndermede bulunarak, Necmettin Erbakan’ın lâikliğe aykırı davranışlarının yıllar önce de belgelendiğini ileri sürmüştür.

Gerçekten, Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 1971-1-1 sayılı Anayasa Mahkemesi kararında, kapatma nedenleri arasında sayılan kimi konuşmalarında; ‘kendilerinin imanlı Müslüman olduklarını, Avrupalılaşmanın anlamını bulamadığını, bir kadının kocasından boşanmak için iki şahidin kâfi geldiğini’, ‘ne diye Cuma günleri tatil yapmıyorsunuz da Pazar tercih ediliyor. Pazar günü Hıristiyanlar kiliseye giderler, Cuma günü tatil yapılsa da Müslümanlar rahatça camiye gitseler olmaz mı’ Ne mecburiyeti var bu milletin bu zulmü çekmeye’ dediği; ayrıca, kendilerinin millet olarak bin yıllık hak yoluna döneceklerini, kendisinin iktidara gelmesiyle Müslüman bir Türk Devleti’nin teşekkül edeceğini belirten söz ve eylemleri de yer almaktadır.

Böylece Necmettin Erbakan’ın, 1970’de, Milli Nizam Partisi’nin kuruluşundan beri dine dayalı hukuku devlete egemen kılmak düşüncesini kararlılıkla sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Erbakan’ın yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu ileri sürdüğü çok hukukluluğa ilişkin konuşması, Anayasa’nın 4. maddesiyle değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik ilkesinin sonucu olan hukuk birliği yerine çok hukukluluğu, diğer bir anlatımla dine dayalı hukuk sisteminin getirilmesini amaçlamaktadır. Milli Nizam Partisi’nden beri devam eden ve yinelenen bu düşünce ve konuşmaların lâiklik ilkesine açık aykırılık oluşturduğu tartışmasızdır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

cc- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.4.1994 günlü Meclis Grubu toplantısındaki; ‘Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne’ Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak’ Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama bunların terörizmin karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lâzım. Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak altmış milyon buna karar verecek’ biçimindeki konuşması, kapatma nedenleri arasında sayılmıştır.

Necmettin Erbakan bu konuşmasında özetle, ‘Refah Partisi’nin iktidara gelmesiyle adil düzenin kurulacağını ancak iktidara gelmek için geçecek sürecin kanlı mı’ kansız mı olacağına altmış milyonun karar vereceğini’ söylemiştir. Konuşmadaki ‘Adil düzen’ le anlatılmak istenen dinî kurallara dayalı devlet düzenidir. Refah Partisi Genel Başkan Yardımcıları’ndan Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’da yaptığı konuşmada sözünü ettiği ‘hak nizamı’ ile ‘adil düzen’ arasında anlam ve içerik bakımından herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Dine dayalı devlet düzeni özlemini yansıtan bu konuşma, Parti’nin genel eğilimini ve kararlılığını göstermektedir.

dd- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 günü Sivas’ın Sıcak-Çermik beldesinde yaptığı ileri sürülen ‘Sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok… Refah bir ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin… Bu parti islamî cihat ordusudur. Kendi kendine cihat ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız… Hepimiz Refah’lı olmaya mecburuz. Çünkü cihat ediyoruz… Şuurla Refah’a çalışan cennete gidiyor neden’ Çünkü Refah demek Kur’an nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir’ biçimindeki sözleri iddianamede, kapatma nedenlerinden birisi olarak gösterilmiştir.

Davalı Parti savunmalarında, bu sözlerin söylenmediğini ifade etmiştir.

İddianamede yapıldığı ileri sürülen konuşma hakkında kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisi’nin Ocak 1994 tarihli sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın yapıldığı saptanamamıştır.

Yalçın ACARGÜN ve Ali HÜNER bu görüşe katılmamışlardır.

ee- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan tarafından, lâiklik karşıtı söz ve davranışlarıyla tanınan kimi tarikat liderlerine, Devrim yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek verilerek bu kişilere Devlet katında itibar gösterildiği ve eylemlerinin hoş karşılandığı ileri sürülmüştür.

­

Davalı Parti Genel Başkanı savunmalarında, iftar yemeğinin Başbakanlık Halkla ilişkiler Müdürlüğü tarafından düzenlendiğini, yemeğe çağrılanların Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri yetkilileri olduğunu, içeride yemekte bulunan kimselerin sarık ve cübbelerinin bulunmadığını, yemeğin Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil Başbakan sıfatıyla verildiğini, bu konuda TBMM’de verilen gensorunun reddedildiğini belirtmiştir.

Zamanın Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı, sözkonusu iftar yemeğine davet edilenlerin kendileri tarafından seçilmediğini ve çağrılan kişilerden de haberdar edilmediklerini 16.12.1997 günlü başvurusunda belirtmiştir.

Başbakan tarafından verildiği anlaşılan iftar yemeği davetine dinî giysilerle katılanlardan bir kısmının tarikat liderleri olarak tanınan kişiler olduğu, konuya ilişkin video banttan anlaşılmıştır.

İktidar Partisi’nin Genel Başkanı sıfatını taşıyan bir kimsenin lâiklik karşıtı söz ve eylemlerden kaçınmada herkesten daha dikkatli ve özenli olması gerekir. Parti Genel Başkanlığı yanında Başbakan olan bir kimsenin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra lâiklik ilkesinin gerçekleştirilmesine yönelik Anayasa’nın 174. maddesinde sayılan devrim yasalarına aykırı kıyafetler içindeki kişileri başbakanlık konutuna davet ederek bunların Devlet katında kabul gören kişiler olduğu görüntüsünü vermesi lâik hukuk düzeninin reddi anlamına gelmektedir.

Parti Genel Başkanının, partilerinin dinî görüntü ve anlayışa lâik devlet düzenini oluşturan kurallardan daha üstün bir yer verdiğini gösteren, açıkça siyasî çıkar ve nüfuz sağlamaya yönelik olduğu anlaşılan bu davranışının lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğunda duraksamaya yer yoktur.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

b- Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Konuşmaları

­

İddianamede, Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Nisan 1994 öncesi yaptığı konuşmasında, ‘Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız’, Nisan 1994 tarihinde hanımlara hitaben yaptığı bir başka konuşmasında, ‘sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız… Bugün Kur’an’ın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin % 39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti kerime rafa kaldırılmış… Kur’an kursu inşa ettin, yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihat bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allahın kelimesi yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihat derler. Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş, cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak… Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak. Yetkili olup olmadığını soracaktır… bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracak… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir… Allahın size soracağı soru şöyle; Küfür düzeninde İslam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz… Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…’;

29.11.1996 tarihli konuşmasında da ‘Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil Liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… İnsanlara din dersi yetmez. Bir de ahirete hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım… Samsunsporun taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaşdık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır’ dediği ve böylece lâikliğe aykırı davranışlarda bulunduğu ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmalarında, Şevki Yılmaz’ın 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (d) bendi uyarınca 30 günlük süre içinde Parti’den ihraç edildiğini, bu konudaki dava ve iddiaların düşmesi gerektiğini, bu nedenle davaya dayanak yapılamayacağını belirtmiştir.

Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın konuşmalarında, ‘cihat’ çağrısında bulunduğu ve şeriat düzenini savunduğu anlaşılmaktadır. Cihat, islam davası uğruna, şeriat düzenini yeryüzünde tümüyle hakim kılmak veya bu düzeni savunmak amacıyla yapılan savaştır.

Şevki Yılmaz hakkında Cumhuriyet savcılıkları’nca düzenlenmiş 16 fezleke bulunmaktadır. ‘Hac’daki konuşmasıyla ilgili olarak da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcılığı’nca, TCK’nun 312. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle dava açılmış, bu dava adı geçenin milletvekili seçilmesi nedeniyle İstanbul 1 No.lu DGM’nin 14.5.1996 günlü, E. 1995/20; K. 1996/129 sayılı kararıyla durdurulmuş ve dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke düzenlenmiştir.

Milletvekili seçilmeden önce ve sonra Şevki Yılmaz, yaptığı konuşmaların pek çoğunda, dinî, din duygularını ve dince kutsal sayılan değerleri siyasi propaganda aracı olarak kullanmıştır.

Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın cihat çağrısının, lâik düzenden yana olan vatandaşlar üzerinde kaygı ve korku yaratan nitelikte olduğu açıktır. Şeriat kurallarını egemen kılmaya yönelik bu davranışların lâikliğe aykırılık oluşturduğu kuşkusuzdur.

‘Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük Ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirisi’nde, tüm insanlarda bulunan onur ve eşitliğin Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel ilkelerinden biri olduğu, din ya da inanç özgürlüğünün tam olarak saygı görüp güvence altına alınması gerektiği, din ve inanç özgürlüğüne ilişkin konularda anlayış, hoşgörü ve saygıyı geliştirme ve dünyanın kimi yerlerinde din ve inanç konularında halâ gözlenen hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık uygulamalarını önlemek için tüm önlemleri almanın gerekliliği belirtildikten sonra, 2., 3., ve 4. maddelerinde, din ve inanç nedeniyle insanlar arasında ayrım gözetilemeyeceği ve bu tür ayrımcılığı yasaklamak için gerekli her türlü çabada bulunulması gerektiği belirtilmiştir.

Anayasa’nın Başlangıç’ının beşinci fıkrasıyla, 24. maddesi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 87. maddesine aykırı olarak, dinî inançları insanlar arasında ayırımcılık yaratacak biçimde kullanıp siyasi çıkar sağlayan Şevki Yılmaz hakkında Davalı Parti, kapatma davasından önce herhangi bir soruşturma açtırmadığı gibi, bu konuşmaların benimsenmediğini belirten bir açıklama da yapmamıştır. Bu durum, Şevki Yılmaz tarafından söylenen sözlerin davalı parti tarafından da kabullenildiğini göstermektedir. Ayrıca kapatma davası açıldıktan bir ay sonra partiden ihraç kararı alınması da kapatma davasından kurtulmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleri herkesçe bilinmesine karşın Şevki Yılmaz’ın önce Rize Belediye Başkanlığı için aday gösterilmesi, Belediye Başkanı olduktan sonra da Milletvekili seçilmesinin sağlanması, davalı Refah Partisi’nce bu kişinin lâiklik karşıtı söylem ve eylemlerinin benimsendiğinin açık bir kanıtıdır.

c- Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın Konuşmaları

İddianamede, Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993 günü Kırıkkale’de yaptığı konuşmada, ‘Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ Orada % 81 nasıl olmuşsa, % 20 falan değil, % 81 lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklikçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz’ dediği;

1992 yılında Almanya’da yapılan ve bir televizyon kanalı tarafından 24.11.1996 günlü programda yayınlanan konuşmasında da, ‘Asker kalkmış diyorki, PKK’lı olmanıza müsaade ederiz ama şeriatçı olmanıza asla. Bu kafayla çözemezsiniz çözüm isterseniz şeriatçılıktır’ denildiği, parti genel merkezince video-bantlara kaydedilerek çoğaltılıp il ve ilçelere gönderilen Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale konuşma bantlarından birinin savcılıkça yapılan soruşturmada Dalaman Refah Partisi ilçe başkanlığında ele geçirildiği ileri sürülmüştür.

Davalı parti savunmalarında, Hasan Hüseyin Ceylan’ın partiden ihraç edilmiş olduğunu ve konuşmalarının partiyi bağlamayacağını belirtmiştir.

Dosyadaki belgelerden Hasan Hüseyin Ceylan’ın iddia edilen bu konuşmaları yaptığı anlaşılmıştır.

Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan hakkında Kırıkkale’de yaptığı konuşma nedeniyle Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen Hz: 1996/54, No: 1996/1 sayılı fezlekeden, video banttaki konuşmanın bu kişiye ait olduğunun kanıtlandığı anlaşılmıştır. Öte yandan, Hasan Hüseyin Ceylan hakkında Devletin askeri kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif suçundan bir, halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan iki ve Atatürk’ün manevî şahsiyetine hakarette bulunma suçundan da bir olmak üzere, toplam dört adet fezleke bulunmaktadır.

Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale’de yaptığı ve Parti Genel Merkezince propaganda amacıyla video banta alınarak tüm il ve ilçelerdeki parti teşkilatına dağıtılan konuşması ile diğer konuşmasında özellikle belli bir dinî görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasında dine dayalı ayrımcılık ön plana çıkarılarak, şeriat kurallarının uygulanmasından yana olanların siyasî iktidarı ele geçirmeleri durumunda, karşı düşüncedekileri öldürecekleri belirtilerek, kışkırtıcı tutum ve davranışlarla eylem çağrısında bulunulmuştur.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söylem ve eylemleri bilinen Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti listesinden aday gösterilerek Milletvekili seçilmesinin sağlanması, konuşmalarının Parti tarafından çoğaltılarak tüm Parti örgütüne gönderilmesi bu kişinin eylemlerinin davalı Refah Partisi’nce de benimsendiğini göstermektedir. Dava açıldıktan bir ay sonra partiden ihraç edilmesi kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

d- Ahmet Tekdal’ın Konuşması

İddianamede Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’da yaptığı ve 24.11.1996 günü Kanal D televizyonunda görüntülü olarak verilen konuşmasında,

­

‘Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisidir’ dediği ve böylece de lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın Hac’da yapıldığını, zamanının belli olmadığını, konuşmada montaj bulunup bulunmadığının araştırılmadığını, Partiyle ilişkilendirilemeyeceğini ve lâikliğe aykırılığın unsurlarını taşımadığını belirtmiştir.

Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın bu konuşmasını 1993 yılında ‘Hac ziyaretinde yaptığı dosyada bulunan ve montaj olmadığı bilirkişi incelemesinde belirtilen video banttan ve çözümünden anlaşılmıştır. Konuşmada, hak nizamının kurulması için yaptığı çağrı ile şeriata dayalı devlet düzeni amaçlandığı sonucuna varılmıştır. Bu söylem ve amacın lâiklik karşıtı olduğu açıktır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.

e- Şükrü Karatepe’nin Konuşması

İddianamede, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan resmi törenden sonra, ‘Hakim güçler ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak bugünkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin’ diyerek lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.

Bu konuşmasından dolayı açılan dava sonucu Şükrü Karatepe, Ankara 1 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.10.1997 günlü, 1997/163 sayılı kararı ile halkı din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi uyarınca bir yıl hapis, 420.000 lira da ağır para cezası ile cezalandırılmış; bu karar Yargıtay’ca da onanarak kesinleşmiştir.

Şükrü Karatepe bu konuşmasında, müslümanların içlerindeki kini ve nefreti eksik etmemelerini isteyerek, halkı lâik düzene karşı olmaya çağırmıştır.

Haşim KILIÇ, sanığın eyleminin TCK’nun 312. maddesindeki suçu oluşturduğu görüşüyle bu gerekçeye katılmamıştır.

f- İbrahim Halil Çelik’in Konuşması

İddianamede, Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in 8.5.1997 günü Meclis kulisinde yaptığı konuşmada, ‘Refah Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek. Fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile başedemedi. Altı milyon İslamcıyla nasıl başedecek, Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum’ dediği ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmasında, İbrahim Halil Çelik’in ihraç edildiğini belirtmiştir.

Ankara DGM Başsavcılığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yaptırılan soruşturmada dinlenen yeminli tanıklar, İbrahim Halil Çelik’in belirtilen konuşmayı yaptığını açıklamıştır.

Konuşma içeriğinden açıkça ‘Şeriat’ düzeninin istendiği ve Cezayir’deki gibi bir şiddetin özlendiği anlaşılmaktadır. Bu davranışın lâiklik karşıtı olduğu kuşkusuzdur.

İbrahim Halil Çelik hakkında, ‘Cumhurbaşkanı’na gıyabında hakaret’, ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret’, ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanuna muhalefet’, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanuna muhalefet’, ‘Devletin Askeri Kuvvetlerini Alenen Tahkir ve Tezyif Etmek’, ‘Sendikalar Kanununa Aykırı Davranmak’, ‘Siyasi Partiler Kanununa muhalefet’, ‘görevi ihmal’, ve ‘Halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek’ suçlarından toplam onbir fezleke düzenlenmiştir.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleriyle tanınan İbrahim Halil Çelik’in, parti listesinden aday gösterilerek milletvekili seçilmesi, bu eylemlerin Refah Partisi’nce de benimsendiğini göstermektedir. Adı geçenin kapatma davasının açılmasından bir ay sonra Parti’den ihraç edilmesi de kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

g- Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı Cezaevinde Ziyareti

İddianamede, Refah Partisi Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın terör örgütü liderlerinin büyük boy posterlerini salona astırarak düzenlediği Kudüs Gecesinde aydınlara zorla ‘şeriat enjekte edeceğini’ söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince tutuklanmasından sonra, Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından cezaevinde ziyaret edildiği belirtilmiştir.

Davalı Parti’nin savunmalarında, Sincan Belediye Başkanının tutuklu kaldığı cezaevinde Şevket Kazan tarafından ziyaret edildiği kabul edilmekte, ancak hükümet üyesi olarak yapılan bu ziyaret nedeniyle verilen gensoru TBMM’nce reddedildiğinden, aynı konunun yargı yerleri tarafından ele alınamayacağı ileri sürülmektedir.

Şevket Kazan’ın eyleminin değerlendirilebilmesi için öncelikle Adalet Bakanlığının ve Bakanın görev ve yetkilerinin açıklanması gerekir. Adalet Bakanlığı Anayasa ve idari yapı içinde özel bir konuma sahiptir. Adalet Bakanlığı, parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsendiği Anayasadaki üç temel erkden biri olan yargının, anayasal yapıya uygun biçimde kurulması, geliştirilmesi ve işletilmesi ile yükümlüdür. Adalet Bakanlığı, hukuk düzeninin kurucu ve kollayıcısı olarak da Türk toplumunun ihtiyacı olan hukuksal yapıyı kurmak üzere kanun tasarıları ile diğer düzenlemeleri önermek, hazırlamak ve sonuçlandırmak; diğer bakanlıklar ve kamu kurumlarınca hazırlanan yasal düzenlemelerin Anayasa’ya ve hukuk sistemimize uygunluğunu ve çağdaş dünyadaki benzerlerine paralelliğini sağlamakla görevlidir. Bu görevleri nedeniyle Adalet Bakanı diğer Bakanlardan daha özel bir yetkiye sahip ve sorumluluk altındadır.

­

Öte yandan, Adalet Bakanına Anayasa ve yasalarla verilen görevler de diğer bakanlardan farklıdır. Adalet Bakanı’nın yargı organları üzerinde hiyerarşik bir yetkisi olmamasına karşın, temsil ettiği erk ile Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca Hakimler ve Savcılar Kurulunun Başkanı olması da, kendisine özel bir görev ve sorumluluk yüklemektedir. Adalet Bakanı, politika ve idare anlayışı, tutum ve davranışlarıyla anayasal düzenin, lâik ve demokratik Cumhuriyetin ve yasaların en önde gelen koruyucu ve kollayıcısı olmak durumundadır. Adalet Bakanı, siyasî ve idari görevlerinde yasaların özüne ve sözüne uygun davranmakla yükümlüdür.

Sincan olayları ile suçlanarak tutuklanan ve sonradan bu eylemi nedeniyle cezalandırılan ve mahkûmiyeti kesinleşen Sincan Belediye Başkanı’nın, Adalet Bakanı tarafından tutuklu iken tatil gününde ziyaret edilmesinin özel bir anlamı olduğu kuşkusuzdur. Devletin koruması ve denetimi altındaki hükümlüler ve tutuklular özel kurallara bağlıdır. Adalet Bakanı, hiçbir hükümlü ve tutukluya diğerlerinden daha uzak veya daha yakın olamayacağı gibi bu anlayışa neden olacak bir uygulama içinde de bulunamaz. Hükümlülerden veya tutuklulardan birinin Adalet Bakanı tarafından kural ve gelenek dışı ziyaret edilmesi, onun hukuk dışı eylemlerinin benimsendiği ve onaylandığı anlamına gelir.

Kaldı ki, aynı zamanda Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı da olan Adalet Bakanı tarafından tutuk evinde ziyaret edilen Sincan Belediye Başkanı, belediye başkanlığı görevi ile hiçbir ilgisi olmayan lâiklik karşıtı bir takım siyasî gösteriler sergilemiş ve Anayasa’nın lâik Cumhuriyet ilkesine ve yasalara açıkça meydan okumuş ve toplumda büyük tepkilere neden olmuştur. Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın tutuklu Sincan Belediye Başkanını cezaevinde ziyareti, Sincan’da, Belediye Başkanınca başlatılan ve yürütülen lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı siyasî gösterilerin Refah Partisi’nce de benimsendiğini ve desteklendiğini gösteren ve bu yolla kamuoyuna verilen bir mesaj niteliğindedir.

Bu nedenlerle, Şevket Kazan’ın eylemi lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı görülmüştür.

Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu gürüşe katılmamıştır.

h- İddianamede, gereğinden fazla imam-hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri varken, Milli Güvenlik Kurulu’nun, ihtiyaç fazlası imam hatip okullarının kapatılması veya bundan böyle yeni imam-hatip okulları açılmaması yolundaki tavsiye kararlarına karşın Refah Partisi propagandalarında, sürekli yeni imam-hatip okullarının açılmasını istediği belirtilmiş, bu davranışların da lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.

Davalı Parti ise, savunmalarında, iktidarları döneminde Milli Eğitim Bakanlığı’nın kendilerinde olmadığını ve Refah Partisi’nin hiçbir imam hatip okulu açmadığını açıklamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yeni İmam Hatip Okulları’nın açılması ya da açılmış olan İmam Hatip Okulları’nın kapatılmaması konularında Davalı Parti’nin lâikliğe aykırı davranışlarıyla ilgili somut deliller sunulamamıştır.

ı- Sonradan Sunulan Deliller

Dava açıldıktan sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Davalı Partinin lâiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren kimi kanıtlar ileri sürüldüğünden, bu kanıtlar da ayrı ayrı değerlendirilmiştir.

aa- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Kanal 7’nin Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Yaptığı Konuşma

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 7.5.1996 günü yapılan bu konuşmada Necmettin Erbakan’ın; ‘…Bir devletin televizyonu olmadan devlet olmaz. Siz bugünkü kadronuzla bir devlet kursanız, bir televizyon kursanız, 24 saatten fazla neşriyat bile yapamazsınız. Siz devlet kurumayı ne zannediyorsunuz’ 10 sene evvel kendilerine bu sözü söylemiştim; bugün şimdi bu söz hatırıma geliyor. Çünkü, bir inanç, bir topluluk, belli bir dünya görüşünün sahibi olan insanlar, bugün Allah’a şükürler olsun bir televizyona sahip olmuşlardır. Bu çok büyük bir olaydır.

Şuur, televizyonun her noktasının aynı şuura sahip olmuş olması, bütünün ahenk içerisinde olmuş olması, fevkalade önemli bir olaydır. Televizyonu olmadan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Kaldıki bugün yapılmış olan cihatta, yani halkın hakim olması için yapılmış olan mücadelede, televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, isterseniz hava kuvveti olarak tarif edin onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce piyadenin gidip o tepeyi işgal etmesi, zaptetmesi mümkün değildir.

Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuz yapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadar vereceğiz. Vereceğiz de ne olacak’… ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer bir şeyin gelip size yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7 için vereceğiniz bu para olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramızı naklettim.

Bundan dolayıdır ki, bu inançla hakikaten acıyıncaya kadar elimizden gelen fedakarlığı göstereceğiz. Ne mutlu Hak’kın hakimiyeti için inançla bu yolda hakikaten candan katkıda bulunanlara, Allah hepinizden razı olsun, Kanal-7’ye çok daha büyük başarılar nasip etsin. Esselamü Aleyküm’ dediğini, bunun da lâikliğe aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın Afgan Mücahitleri için yapıldığını, basına açık olmadığını, ayrıca video-bantta atlamalar olduğunu, konuşmanın tamamının verilmediğini belirtmiştir.

Video-bant’ın incelenmesinden, baş tarafta Afgan Mücahitlerine hitap edildiği ancak, asıl amacın Kanal 7’ye yardım toplamak olduğu ve bu amaca yönelik bir konuşma yapıldığı anlaşılmaktadır. Yaptırılan bilirkişi incelemesinden de, bantta herhangi bir montaj olmadığı sonucuna varılmıştır.

­

Necmettin Erbakan’ın herkese açık olan bir toplantıda Kanal-7 için yaptığı konuşmada, ‘Hakkın hakim olması’ için yapılacak cihatta televizyonun önemi anlatılarak, bu yoldaki yayınların ‘topçu kuvveti’ veya ‘hava kuvveti’nin bir tepeyi bombalaması niteliğinde olduğu belirtilmiştir

Konuşmada, dine dayalı bir devlet düzeninin kurulmasını sağlamak amacıyla yapılacak propagandalarda televizyonun önemi belirtilerek, bu amacın gerçekleşmesi için yayın yapan televizyonlara yardım yapılması çağrısında bulunulmuş, bu davranışın öldükten sonra bu kişilere yararı olacağı belirtilmiştir.

Yukarıda Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın yaptığı konuşmaya ilişkin bölümde belirtildiği gibi ‘cihat’, islamî nizamı hakim kılmak veya bu nizamı savunmak amacıyla yapılan savaşları ifade etmektedir. Bu tür eyleme olur veren bir söylemin lâikliğe aykırı olduğu kuşkusuzdur.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.

bb- Çalışma Saatlerinin Ramazan Ayı’nda İftara Göre Düzenlenmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, çalışma saatlerini Ramazan Ayı’nda iftara göre düzenleyen 13.1.1997 günlü, 97/9022 sayılı ‘Bakanlar Kurulu’ kararının da Refah Partisi’nin lâiklik karşıtı eylemlerinden olduğu ileri sürülmüştür.

Söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı hakkında Danıştay 12. Dairesi’nce lâiklik ilkesine aykırı bulunarak yürütmenin durdurulması kararı verilmesi Davalı Parti’nin bu konudaki eğilimlerini göstermektedir.

3- Genel Değerlendirme

‘Esasın incelenmesi’ bölümünde açıklandığı gibi, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile birçok maddelerinde ‘lâiklik’ten söz edilmiş, 2. maddesiyle de ‘lâiklik’ Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak kabul edilmiştir. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78. maddesine göre, Siyasî Partiler, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ne ve bu bağlamda ‘lâiklik ilkesine’ aykırı amaçlar güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar. öte yandan Anayasa’nın 24. ve Siyasî Partiler Kanunu’nun buna koşut 87. maddesinde, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî temel düzeninin kısmen de olsa, dinî esas ve inançlara dayandırılamayacağı, siyasî amaçla veya siyasî menfaat temini maksadıyla dinin veya dinî duyguların yahut dince mukaddes sayılan şeylerin istismar edilemeyeceği ve kötüye kullanılamayacağı öngörülmüş; siyasî partilerin bu yolla propaganda yapmaları yasaklanmıştır.

Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, bir siyasî partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı faaliyetlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespiti halinde temelli kapatılacağı belirtilmektedir.

Davalı Parti savunmalarında, Türkiye’nin başta İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı normlar olduğunu ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulan andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu nedenle, kararlarında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmaktadır. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği kabul edilmiştir.

Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesinde, Bildirge veya Sözleşmenin hiçbir hükmünün, burada ileri sürülen hak veya özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan etkinlik veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamayacağı öngörülmüştür.

Refah Partisi Genel Başkanı ile Genel Başkan Yardımcıları ve milletvekillerinden kimilerinin, lâiklik karşıtı beyan ve davranışlarıyla, demokratik hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldıracak olan şeriat düzeninin getirilmesi için araç olarak kullandıkları anlaşılmıştır. Bu tür davranışların, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesi karşısında korunmaları olanaksızdır.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, ‘Alman Komünist Partisi’, ‘A. Association ve H.v. Avusturya’ ve ‘Glimmerveen ve Hagenback v. Hollanda’ vaka’larında totaliter ideolojileri savunmak amacıyla Sözleşme’den yararlanılamıyacağını kabul etmiştir.

23.7.1995 gününde yapılan değişiklikten sonra, Anayasa’nın 69. maddesinde, siyasî partilerin kapatılabilmesi için 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması esası getirilmiştir.

22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103. maddesinin birinci fıkrasında, bir siyasî partinin bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağı açıklanmış, ikinci fıkrasında da, parti üyelerinin eylemleri nedeniyle kapatma kararı verilebilmesi için, 101. maddenin (d) bendinde parti üyeleri yönünden aranan koşulların gerçekleşmesi öngörülmüştür.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterin Kanunun dördüncü kısmındaki yasaklara aykırı yazılı veya sözlü beyanları partinin kapatılması için yeterli sayılmış iken; 101. maddenin (d) bendinde, parti üyelerinin eylemleri nedeniyle partinin sorumlu tutulabilmesi, başka bir anlatımla partinin yasak eylemlerin mihrakı haline geldiğinin kabulü için, bu maddede yazılı koşulların gerçekleşmesi gerekli görülmüştür.

Anayasa’nın 69. maddesinin 23.7.1995 günü yapılan değişiklik sonucu kabul edilen altıncı fıkrası ile kapatılmasına neden olan fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması durumunda bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilebileceği öngörülmüştür.

Demokratik yaşamı tehdit eden, ondan yoksun kalmaya yol açacak eylemlere girişen veya bu tür amaçları taşıyan siyasal partilerin kapatılmaları doğal karşılanmalıdır. Tersine düşünce, başka biçim ve adla gerçekleştirilmesi olanaksız sakıncalı amaçların siyasal parti kimliğiyle gerçekleştirilmesi sonucunu doğurur.

Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasıyla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 10. maddelerinde herkesin düşünce ve bunları anlatım özgürlüğü bulunduğu kabul edilmekle beraber, Anayasa’nın 13. maddesiyle, 26. maddesinin ikinci fıkrasında, bu hürriyetlerin kimi durumlarda yasayla sınırlandırılacağı açıklanmış; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesinde, Bildirge ve Sözleşme’nin hiçbir hükmünün devlet, grup veya kişiye bu maddelerdeki hak veya özgürlüklerden hiçbirini yok etmeyi amaçlayan bir etkinlik veya eylemde bulunmayı haklı kılacak biçimde yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Nitekim, İnsan Hakları Avrupa Komisyonu ve Divan pekçok kararında, eyleme çağrı niteliğinde demokrasiyi yok etmeyi amaçlayan düşünce beyanını parti kapatma nedeni olarak kabul etmiştir. Amaçlarına ulaşmak için demokrasi ile hak ve özgürlükleri araç olarak kullandıkları kanıtlanan siyasi partilerin; bu eylemleri nedeniyle kapatılmalarında yukarıda belirtilen Anayasa ve ulusalüstü kurallara aykırılık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, düşünce ve düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü kapsamında kaldığı ileri sürülerek kimi beyanlar nedeniyle parti kapatma cezası verilemeyeceği yolundaki Davalı Parti savunması yerinde görülmemiştir.

4121 sayılı Yasa’nın 9. maddesiyle değiştirilen Anayasa’nın 69. maddesine ilişkin Anayasa Komisyonu raporunda ‘… komisyonumuz, siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olmasıdır. İkinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır. Bu iki durum, Anayasa’nın mer’i metninde de, teklifte de biribirinden yeteri açıklıkla ayrılmamıştır. Komisyonumuz, bu ayırımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır. Bu hüküm Federal Almanya Anayasasının 18. maddesinden esinlenmiş olup, partilere çok daha sağlam hukukî teminat getirmektedir’ denilmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa Mahkemesi’nin 9.1.1998 günlü ve Esas 1998/2, Karar 1998/1 sayılı kararıyla iptalinden sonra Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla uyumlu hale gelmiştir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterinin bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı sözlü veya yazılı beyanda bulunmaları, temsil ettikleri parti için kapatma nedeni sayılmıştır. Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) bendinde, parti üyelerinin Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı söz ve eylemleri nedeniyle hüküm giymeleri sonucu, partiden kesin olarak ihracı istenmedikçe mensubu oldukları partinin kapatılması için dava açılamayacağı öngörülmüş iken, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreteri için böyle bir koşul öngörülmemiştir. Kuşkusuz, bu farklı düzenlemenin nedeni, partiyi temsile yetkili kimselerin söz veya beyanlarının parti adına söylenmiş olması ve parti görüşünü temsil etmesidir. Yasakoyucu parti temsilcilerinin eylemlerine daha çok önem vermiş, bu kimselerin söz ve beyanlarından dolayı partinin kapatılması için ‘hüküm giyme’ koşulunu aramamıştır.

Öte yandan, gerek Anayasa’nın 1982 tarihinde yürürlüğe giren 68. maddesinin dördüncü fıkrasında ve gerekse 1995 yılında değiştirilen dördüncü fıkrasında ‘lâik Cumhuriyet ilkesi’ne aykırı eylemler, yasak eylemlerden sayılmıştır. Bu konuda herhangi bir yasal değişiklik olmadığı için Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti üyelerinin Anayasa’nın 68. ve 69. maddesinin değiştirildiği 23.7.1995 gününden önceki eylemlerinin de değerlendirilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın; Yükseköğretim Kurumları öğrencilerinin başörtüsü kullanmalarını destekleyen, çok hukuklu sistemi savunan beyanları ile kimi tarikat liderlerine Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vermesine ilişkin davranışları; Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanı’nı tutuklu olduğu sırada ziyareti ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’ta yaptığı ve 24.11.1996 günü Kanal-D televizyonunda görüntülü olarak verilen konuşması; 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 84. ve 87. maddeleri ile Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan ‘lâiklik ilkesi’ne aykırılık oluşturduğundan Refah Partisi’nin Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendiyle, Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

­

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde sayılan parti yetkililerinin, dördüncü kısımda belirtilen yasaklara aykırı söz ve eylemlerinin, aynı zamanda Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde yer alan ‘odak’ ya da ‘mihrak’ olmaya esas alınacağı kuşkusuzdur.

Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik ile Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, kamuoyunu yoğun biçimde meşgul eden ve süreklilik, yoğunluk ve kararlılık gösteren lâiklik karşıtı söz ve eylemleri, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yer alan 78, 84 ve 87. maddeleriyle Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturduğu halde, Refah Partisi’nin hareketsiz kalarak bunlara karşı kapatma davasından önce herhangibir işlem yapmamış olması, bu eylemlerin davalı Parti tarafından benimsendiğinin ve desteklendiğinin açık bir göstergesidir.

Bu nedenlerle, davalı Refah Partisi’nin 2820 sayılı Yasa’nın 103. ve Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

4- Kapatma Kararının Sonuçları

Siyasi Parti’nin kapatılmasına ilişkin karar partinin (kurucuları dahil) üyeleri ile partili milletvekilleri yönünden farklı sonuçlar meydana getirmektedir.

a- Partili Milletvekilleri

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında, ‘partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin millevekilliği, bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar’ denilmiştir.

Anayasa’nın bu kuralı, hiçbir yoruma ve kuşkuya gerek kalmadan doğrudan uygulanabilecek somut norm niteliğindedir. Benzerleri kimi Avrupa ülkeleri anayasalarında da yer alan bu yaptırım, Davalı Parti’nin savunmalarında ileri sürdüğünün tersine, herhangi bir ceza hükmünün verilmesine bağlı bulunmamaktadır.

Bu gerekçelerle, söz ve eylemleriyle Refah Partisi’nin kapatılmasına neden olan Konya Milletvekili Necmettin Erbakan, Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan, Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil Çelik’in milletvekilliklerinin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı günde sona ereceğine karar verilmesi gerekir.

b- Parti (Kurucuları Dahil) Üyeleri

Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasında, ‘bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar’ denilmektedir.

Yukarıda açıklanan gerekçelerle, söz ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İ. Halil Çelik ile Şükrü Karatepe’nin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekir.

IX- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1997 günlü, SP.l3.Hz.1997/109 sayılı İddianamesi’yle Refah Partisi’nin Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası göndermesi ile 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birinci fıkrası gereğince REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMASINA, Haşim KILIÇ ile Sacit ADALI’nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

2- Beyan ve eylemleri ile Parti’nin kapatılmasına neden olan, Konya Milletvekili Necmettin ERBAKAN, Kocaeli Milletvekili Şevket KAZAN, Ankara Milletvekili Ahmet TEKDAL, Rize Milletvekili Şevki YILMAZ, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin CEYLAN ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil ÇELİK’in milletvekilliklerinin Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince, gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermesine, OYBİRLİĞİYLE,

3- Beyan ve eylemleri ile Parti’nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin ERBAKAN, Şevket KAZAN, Ahmet TEKDAL, Şevki YILMAZ, Hasan Hüseyin CEYLAN, İ. Halil ÇELİK ile Şükrü KARATEPE’nin Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına, OYBİRLİĞİYLE,

4- Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine, OYBİRLİĞİYLE,

5- Birtrilyonikiyüzotuzaltımilyar lira devlet yardımının Parti’ye ödenmemesine ilişkin 12.1.1998 günlü, E.1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı tedbirin, gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasına kadar devamına, OYBİRLİĞİYLE,

6- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,

16.1.1998 gününde karar verildi.

BaşkanAhmet Necdet SEZER BaşkanvekiliGüven DİNÇER ÜyeSelçuk TÜZÜN
ÜyeSamia AKBULUT ÜyeHaşim KILIÇ ÜyeYalçın ACARGÜN
ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI ÜyeAli HÜNER
ÜyeLütfi F. TUNCEL ÜyeFulya KANTARCIOĞLU

GEREKÇEDE KARŞIOY YAZISI

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 103. maddesinin ikinci fıkrasının iptaliyle ilgili karara yazdığım karşıoy gerekçesindeki düşünce ile aynı yasanın 101. maddesi tümüyle geçerliğini kaybettiğinden karardaki ‘101. maddenin (b) bendine dayanan gerekçe bölümüne’ katılmıyorum.

        BaşkanvekiliGüven DİNÇER

 

KARŞIOY YAZISI

Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, cezaevinde tutuklu bulunan Sincan Belediye Başkanı’nı özel otosu ile ziyaret etmiştir. Herhangi bir basın organına olayla ilgili olarak laikliğe aykırı beyanda bulunmamıştır. Şevket Kazan’ın Türk Ceza Kanunu’nun 312/2. maddesinde suçtan tutuklu bir kişiyi ziyareti eylemi ile Anayasa’nın 68. maddesinin laik Cumhuriyet ilkelerine aykırılık eylemi arasında doğurdan bir illiyet bağı olmadığı görüşündeyim.

Bu nedenle gerekçede çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

        ÜyeSamia AKBULUT

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olması nedeniyle, kuruluşları, çalışmaları ve kapatılmaları anayasal kurallara bağlanarak önemli yaptırımlar ve güvenceler sağlanmıştır. Özellikle 1995 yılında Avrupa Birliğine uyum sağlamak, hak ve özgürlüklerde ‘ulusalüstü standartları’ yakalamak amacıyla Anayasa’da önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu kapsamda, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin sebepler oldukça daraltılarak demokratik ülkelerde uygulanan ölçütler siyasî hayata geçirilmiştir. Ancak, bu anayasal değişikliklere rağmen Siyasî Partiler Kanunu’nda bu gelişmelere uygun düzenlemeler yapılmamış, bilhassa partilerin eylemlerinden dolayı ‘suç odağı haline’ gelmelerinin yasal koşulları belirtilmediğinden belirsizlikler Mahkeme içtihatlarıyla doldurulmaya çalışılmıştır. Oysa, Anayasa’nın birçok maddesinde hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerin mutlaka yasa ile yapılması gerektiği tartışılmaz bir gerçektir. Kanun hükmünde kararnamelerle bile düzenlenemeyecek bu alanın yargı organlarının içtihatlarına bırakılması Yasama Organı’nın kendi yetkilerini devretmesi anlamına gelir.

1961 ve 1982 Anayasaları ile siyasî partilerin kapatılma davalarının Anayasa Mahkemesi’ne verilmiş olması partiler lehine getirilen bir güvencedir. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı itibariyle çeşitli anayasal kurumlarda yetişmiş, orada kazandıkları bilgi ve deneyimleri bu mahkemeye taşıyabilecek mensuplardan oluşması nedeniyle, olayların değerlendirilmesi ve içtihatların oluşumunda değişik bakış açıları ve boyutlardan faydalanma olanağı amaçlanmıştır. Siyasî partilerin kapatılma davalarında da, ülkenin içinde bulunduğu siyasî, iktisadî, sosyal ve hukuksal şartlar gözönünde tutularak belirtilen değişik bakış ve boyutlardan denetim yapılması öngörülmüş, böylece Anayasa Mahkemesi kararlarına daha geniş bir perspektif kazandırılması hedeflenmiştir. Mahkemenin uluslararası normları uygulama konusunda elverişli bir ortama sahip olması da partiler yönünden bu önemi daha da arttırmıştır. Çağdaş demokratik toplumlarda, Anayasa’ların temel fonksiyonu insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek ve teminat altına almaktır. Anayasa Mahkemesi’nin görevi de bu hedeflerin korunması ve hayata geçirilmesine destek vermektir. Bu nedenle, siyasal partilerin de güvencesidir.

I- ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE SİYASİ PARTİ VE SINIRLARI

Çağdaş demokratik ülkeler seviyesine ulaşmayı hedefleyen Türkiye, bu amaçla temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik uluslararası andlaşmaları daima ilk imzalayan devletler arasında yer almıştır.­

İnsan haklarının korunması açısından önemli kurallar içeren Birleşmiş Milletler (BM) Andlaşması Türkiye tarafın­dan 15.5.1945 tarihli ve 4801 sayılı Yasa ile onaylanmış ve BM’in kurulmasından sonra ‘temel hak ve hürriyetler’ uluslararası hukukun ana kavramlarından biri haline gelmiştir. BM Andlaşmasını imzalayan devletler temel hakların daha sağlam güvencelere kavuşturulması için çalışmalarını sürdürmüşler ve 10.12.1948’de BM Genel Kurulu tarafın­dan ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ kabul edilmiştir. Bu beyanname uluslararası hukuk bakımından bir andlaşma olmamasına ve devletleri hukuksal yönden bir yükümlülük altına sokmamasına rağmen, ulusal ve uluslararası düzeyde etkisini göstermiş ve çeşitli uluslararası sözleşmelere esin kaynağı olmuştur (Gölcüklü, F.-­Gözübüyük, Ş., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Gn. 2. bs., Ankara 1996, s.4).

Bunlardan en önemlileri hiç şüphesiz, Türkiye tarafından 12.12.1949 tarihli ve 5456 sayılı Yasa ile onaylanan ve Türkiye’nin 8.8.1949 tarihinden itibaren Avrupa Konseyi üyesi olmasını sağlayan, ‘Avrupa Konseyi Statüsü’ ile Avrupa Konseyi tarafından hazırlanarak, 4.11.1950 tarihinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu onbeş devlet tarafından Roma’da imzalanan ve 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe giren ‘İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’dir. ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ (AİHS) de denilen bu Sözleşme Türkiye tarafından (10.3.1954 tarihli ve 6366 sayılı Yasa ile onay­lanması uygun bulunarak) 18.5.1954 tarihinde onaylanmıştır.

Ek protokollerle sürekli olarak geliştirilen ve noksanlıkları giderilen; ayrıca, uluslararası bir yargısal denetim mekanizması kurarak, bireye sağlanan güvenceyi yaptırıma bağlayan; böylece temel haklar alanında en gelişmiş ve en etkili sözleşme haline gelen AİHS demokratik devlet anlayışını somutlaştıran bir belgedir (Gölcüklü-Gözübüyük, age, s. 7).

Türkiye, 28.1.1987’de bireysel başvuru hakkını; 1989 yılında da Divanın zorunlu yargı yetkisini tanımış ve bu suretle Sözleşme Türkiye açısından tam olarak işler hale gelmiştir.

Andlaşmaların ve bu cümleden olmak üzere AİHS’nin Türk huku­kundaki yeri konusunda 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkra­sı açık bir ilke getirmektedir: ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.’

Anayasa’da yeralan bu ilkeden de anlaşılacağı üzere, Türk hukuk düzeninde andlaşmaların yasa gücünde olduğu ve doğrudan hüküm doğurduğu konusu tartışmasızdır. Bir andlaşma usulüne uygun olarak yürürlüğe girdiği anda iç hukuka intikal etmiş olur ve onun bir parçası olarak doğrudan sonuç doğurur. Anayasa’nın ‘Temel Haklar ve Ödevler’ başlıklı İkinci Kısmının genel hükümleri düzenleyen Birinci Bölümünün genel gerekçesinde de insan hakları konusunda Türkiye’nin imzalayıp onaylamış bulunduğu andlaşma ve sözleşmelerin ve özellikle AİHS’nin milli hukukumuza dahil olduğu belirtilmektedir.

Anayasamızın 15. maddesinde, savaş ve benzeri durumlarda bile temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının ancak ULUSLARARASI YÜKÜMLÜLÜKLERİN ihlâl edilmemesi kaydıyla durdurulabileceğinin belirtilmiş olması, Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülememesi SÖZLEŞMELERE anayasal bir üstünlük tanındığının dayanaklarıdır. Bu nedenle, sınırlayıcı ULUSAL YASA ile ULUSLARARASI SÖZLEŞME arasında bir çatışma olması durumunda, sözleşmenin gerisindeki genişletici iradeyi, yasayı belirleyen sınırlayıcı iradeye üstün sayarak özgürlükçü bir yorum getirilmesi, tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu demokratik toplum düzeninin kurallarına uygun bir yaklaşım olur.

Belirtilen bu nedenlerle, doğrudan uygulanabilir normlar ihtiva eden AİHS hükümlerinin Türk mahkemeleri tarafından uygulanması zorunludur. Türkiye’nin de bireysel başvuru hakkını tanımak suretiyle yetkisini kabul ettiği sözleşmedeki karar organlarının Sözleşmenin ihlâl edildiğine karar verebilmesi ve temel hakları ihlâl eden ülkeyi mahkûm edebilmesi bu zorunluluğu daha da belirginleştirmektedir.

Bu görüşler giderek yüksek mahkemelerce de kabul görmekte ve bu yöndeki içtihatlar artmaktadır. Nitekim, Danıştay’ın bazı karar­larında uluslararası sözleşmelerin iç hukukta yasalarüstü bir konumda olduğu ve yargı organları için de bağlayıcı nitelik taşıdığı belirtilmektedir (Dan.5. Dai, 22.5.1991, E. 86/1723, K.91/933; Dan. 10. Dai., 10.11.1992, E.91/1262, K.92/3911).

Buna karşılık, Anayasa Mahkemesinin bugüne kadar verdiği kararlarda, AİHS ve insan haklarını ilgilendiren diğer sözleşmelerle ilgili yorumunun farklı olduğu; çeşitli kararlarda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile AİHS’ni doğrudan uygulamamasına ve tek başına bir norm olarak kullanmamasına karşılık, destek-ölçü norm olarak uyguladığı bilinmektedir. Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, AİHS, Helsinki Nihai Senedi, Paris Şartı ve Viyana Deklarasyonundan alıntılar yaptığı kararlarında, bu belgelerin temel hakların sınırları ile ilgili hükümlerine atıflar yapmakta, ancak bu sınırlamalar için şiddet ve terörle açık ve yakın bir bağlantı şartının gerekip gerekmediği konusuna girmemektedir.

Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasa’da yer alan bir hükmün benzeri sözleşmede de yer almaktaysa ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ile Avrupa İnsan Hakları Divanı (AİHD) bunu belirli bir şekilde yorumlamaktaysa, bu yoruma uygun davranmak gerekecektir.

Bu nedenle, özellikle AİHK’nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP), Sosyalist Parti (SP), HEP ve Demokrasi Partisi’nin başvurularını kabul edilebilir bulmasından ve AİHD’nin TBKP’nin müracaatını kabul ederek Türkiye’yi mahkûm etmesinden sonra, Anayasa Mahkemesi’nin, AİHS hükümlerini doğrudan uygulamasının ya da en azından AİHS ile ilgili yorumunu Komisyonun ve Divanın yorumu ile uyumlu bir hale getirmesinin isabetli olacağını düşünmekteyim. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, AİHS ile ilgili yorumda en son sözü söyleme yetkisi AİHK ve AİHD’na ait bulunmaktadır.

AİHS’nin 1 1. maddesine göre, ‘Her şahıs asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı da dahil olmak üzere, dernek kurmak hakkını haizdir.’ Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, ‘Bu hakların kullanılması demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir’ denilmektedir.

Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin kararlar önce AİHK, arkasından da AİHD önüne götürülecek olursa, bu organlar ‘incelemelerini sadece AİHS hükümleri içinde kalarak’ yapacaklarından, kapatma kararının öncelikle AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla bağdaşması gerekmektedir.

Söz konusu fıkradan, örgütlenme hakkının kullanılmasının milli güvenliğin, kamu emniyetinin, düzenin, sağlığın, ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması ya da suçun önlenmesi gibi sebeplerle yasayla sınırlanabileceği; ancak bu sınırlama nedenlerinin demokratik bir toplum için gerektiği zaman ve ölçüde kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Aksi halde, kısıtlama, AİHS’nin sınırlarını aşacak ve bunun ihlâli sonucunu doğuracaktır.

Anayasa Mahkemesi Refah Partisi davasında hangi kısıtlama sebeplerine dayanıldığını gerekçesinde belirtmemiştir. Oysa, yukarıda belirtilen kısıtlama sebeplerinden millî güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği veya komşu devletlerin, düşmanca amaçlarına hizmet edildiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için, parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duyguları­nı körüklediği ispat edilmeli, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de terörle partinin bağlantısı kanıtlanmalıdır.

Diğer taraftan, ‘Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz’ hükmünü içeren 17. maddesi, AİHK ve AİHD içtihatlarında yaygın bir uygulama alanına sahip bulunmamaktadır AİHK, Federal Alman Anayasa Mahkemesinin Komünist Partisini kapatma kararı üzerine yapılan başvuruyu, AİHS’nin 11. maddesinin 2. fıkrasının uygulanmasını gereksiz görerek sadece 17. maddesine dayanarak reddetmiş, ancak, Komisyonun 20.7.1957 tarihli bu kararı, 17. maddenin tek başına uygulanmasının, ilgililerin AİHS’de öngörülen hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılacağı şeklinde yanlış yorumlanmasına yol açabileceği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

  1. maddenin, hak ve özgürlüklerin yok edilmesi amacına ulaşılmasını kolaylaştıran ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kapsadığı girmeyen veya kötüye kullanıldığı ya da kullanılacağı ispatlanamayan hak ve özgürlüklerin sınırlanmasının Sözleşmeye aykırılık oluşturduğu gerekçesiyle AİHK ve AİHD söz konusu karar dışında, 17. maddeyi tek başına uygulamamıştır.

AİHK, 17. maddeyi tek başına uyguladığı için eleştirildiği Alman Komünist Partisi ile ilgili kararında, ‘Federal Alman Anayasa Mahkemesi, Alman Komünist Partisinin proleterya ihtilalini ve diktatörlüğünü amaçladığını, Komünist Partisi’nin kendi açıklamalarına dayanarak tespit ettiğine dikkat etmiş; Komünist teorinin de bunu teyid ettiğini belirtmiş, sonuç olarak da diktatörlüğün hiçbir bakımdan AİHS ile bağdaşmadığını vurgulamıştır (Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 363).

Buna karşılık, AİHK, Sosyalist Parti’nin başvurusunu (21237/93), ‘dernek kurma özgürlüğünün, bu özgürlüğün Sözleşme’yi ihlal eden amaçlara ulaşmak için kullanıldığı kesin bir şekilde İSBAT EDİLMEDİĞİ sürece, Devletin çıkarlarının korunması için feda edilebilecek bir değer olmadığı’ ve adı geçen Partinin kapatılmasına ilişkin kararın, ‘Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasınca, demokratik bir toplumda zorunlu sayılamayacağı’ düşüncesiyle kabul etmiş ve oybirliği ile Sözleşmenin 11. maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.

AİHK, söz konusu başvuru ile ilgili olarak 26.11.1996 tarihinde yayınlanan raporunda, ‘siyasi bir partinin amacı, vatandaşların ülkenin içinde bulunduğu problemler için neler düşündüklerini söyleyebilmelerini sağlamak olduğu gibi, siyasî iktidarın yürürlüğe koyabileceği kesin çözümler sunmaktır. Bu sadece olumlu karşılanan görüşler ya da zararsız veya önemsiz sayı­lan görüşler için geçerli değil, ama şaşırtan veya endişe verici görüşler için de geçerlidir; zira ‘demokratik bir toplum’ için gerekli olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı, resmi görüşlerin ve icraatların muhalifleri siyasi arenada yerlerini bulabilmelidirler (AİHD, 8.7.1986 tarihli Lingens/Avusturya davası kararı, Seri A, no. 103, s. 14, paragraf 42). Onun içindir ki, olası müdahalelerin demokratik bir toplumda zorunlu olduklarına dair daha katı değerlendirmelere tâbi tutulmaları gerekmektedir’ demektedir.

AİHD da, 30.1.1998 tarihli kararıyla TBKP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmasının, AİHS’nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesine aykırı olduğuna oybirliğiyle hükmetmiş bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi, TBKP’nin kapatılmasına ilişkin kararını, adıgeçen Partinin Siyasi Partiler Kanununa göre kullanımı yasak olan ‘Komünist’ adını almış olması ve gerek Anayasayla, gerekse Siyasi Partiler Kanunu ile yasaklanmasına rağmen, parti tüzüğünde ve programında Türk-Kürt ayırımı yapılmış olması gerekçesine dayandırmış, ancak AİHD bunu incelemeye almıştır.

Divan, TBKP’nin ‘Komünist’ adını taşımasına rağmen, sınıf tahakkümünü amaçlamadığını, aksine siyasal çoğulculuk ve genel seçim de dahil olmak üzere, demokrasinin bütün gereklerini benimsediğini, bunun da onu 1956’da kapatılan Alman Komünist Partisinden ayırdığını, Komünist adının kullanılmasının, Türk toplumu ve Devleti üzerinde gerçek bir tehlike yarattığını gösteren SOMUT bir delil ortaya konulmadığını ve TBKP’nin sırf bu adı taşımasından dolayı kapatılmasının örgütlenme özgürlüğünün (AİHS’nin 11. maddesinin) ihlâli anlamına geleceğini belirtmiş; TBKP’nin tüzük ve programında Türk-Kürt ayrımı yapılmasını bile, bu konuda şiddete başvurulmasının benimsenmediği, bir ‘siyasal grubun’ sırf bir kısım halkın durumunu kamuoyu ön0ünde tartışmak ve herkesi tatmin edecek bir çözümün bulunması amacıyla siyasal hayata katılmak istediği için engellenmesinin haklı görülemeyeceği gerekçeleriyle, Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ve 17. maddesinde yer alan sınırlama sebepleri arasında değerlendirmemiştir.

Sonuç olarak, TBKP’nin, terörle bir ilgisinin bulunduğu ve AİHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içinde olduğu somut delillere dayanarak ispatlanmadan kapatılmasının ve liderlerinin siyasi faaliyetten yasaklanmasının, AİHS’nin meşru gördüğü kısıtlama amacıyla ORANTILI bulunmadığı ve demokratik bir toplum için de gerekli olmadığı gerekçesiyle, AİHS’nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesinin ihlali olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır.

Komisyon ve Divanın, parti kapatma davalarında Sözleşmenin 11. maddesinin bir lex specialis (özel hüküm) oluşturduğunu düşünmesi nedeniyle, Sözleşmenin diğer maddelerine ilişkin iddiaların ayrıca incelenmesine gerek bulunmadığına karar verdiği görülmekte ise de, siyasi parti kapatma davalarında önemli bir Sözleşme hükmü de 10. maddedir. Bu maddeye göre; ‘1. Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hak içtihat hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları mevzubahis olmak­sızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini ihtiva eder. Bu madde, devletlerin radyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaade rejimine tabi kılmalarına mani değildir. 2. Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden bu hürriyetler, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak, milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret veya haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adalet kuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla, muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.’

AİHD, muhtelif kararlarında düşünceyi ifade özgürlüğünün demokrasilerdeki önemini vurgulayarak, şu tesbitleri yapmıştır: ‘Düşünceyi açıklama özgürlüğü demokratik toplumun önemli temellerinden birini, bu toplumun ve her insanın gelişiminin temel koşulunu oluşturur. Sözleşmenin 10. maddesi, ikinci fıkradaki koşullara tâbi olarak, yalnız uygun ve iyi olarak düşünülen veya zararsız veya önemsiz sayılabilecek haber ve düşünceler için değil, aynı zamanda Devleti veya toplumun herhangi bir bölümünü şoke eden, gücendiren veya rahatsız eden düşünceler ve haberler için de geçerlidir ve uygulanmalıdır. Bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirli olmanın gerekleri olup, bu özellikler olmadan herhangi bir demokratik toplum düşünülemez’ (Handyside/İngiltere, 7.12.1976, Seri A, no.24, par.49; The Sunday Times/İngiltere, 26.4.1979, Seri A, no.30, par.64; Vogt/Almanya, 26.9.1995, par.52, Turhan’dan naklen, agr., s. 71; Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 319).

Divan, 10. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen sınırlandırmanın sadece bu amaçlarla yapılabileceğini ve demokratik toplum açısından bir zorunluluk olması gerektiğini düşünmekte, düşünceyi ifade özgürlüğüne müdahaleyi, ancak bu şartlar çerçevesinde zorunlu gördüğü takdirde onaylamaktadır. Bir müdahalenin ‘zorunlu’ olması için ise, yapılan sınırlamada ‘önemli ve zorunlu bir gereksinim’ gösterilmeli ve özgürlüğe müdahale gerçekleştirilmek istenen amaçla ölçülü ve müdahale için gösterilen nedenlerle ilgili ve yeterli olmalıdır (Sunday Times, 1979, par. 64; Handyside, par. 48-50, M.Turhan’dan naklen).

Divan, bir başka kararında da, ifade özgürlüğünün, halkın seçtiği birinin, kendi adına olduğu kadar temsil ettikleri adına da konuştuğu için daha fazla önem taşıdığını belirtmektedir (Castells/İspanya, 23.4.1992, Seri A, no. 236, Akıllıoğlu, T.’den naklen, İHMD, C.III, 5.3, Kasım 1995, s. 24).

AİHK da Sosyalist Parti ile ilgili raporunda, 11. maddenin, özel bir hüküm oluşturmasına rağmen 9. ve 10. maddeler ışığında yorumlanması gerektiğini; SP’nin kapatılmasının özellikle yönetici­lerinin yaptıkları konuşmalar üzerine gerçekleştiğini belirterek, 9. ve 10. maddelerde, düşünce ve ifade özgürlüğü şeklinde sunulan kişisel görüşlerin korunması teminatının, 11. maddenin teminat altına aldığı örgütlenme özgürlüğünün hedefleri arasında olduğu sonucuna varmaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa’nın 69. maddesi­nin altıncı fıkrasının yollamasıyla, 68. Maddenin dördüncü fıkrasındaki ‘Siyasi partinin eylemleri …. demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz…’ hükmü gereğince Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Başsavcılık iddianamesinde, lâikliğe aykırı eylemler olarak bazı Parti yöneticileri ile milletvekillerinin ve Partili bir belediye başkanının çeşitli yerlerde ve zamanlarda yaptıkları açıklamaların delil olarak sunulduğu görülmektedir. Mahkememiz de bu delillere dayanarak davalı Parti’yi kapatmıştır.

Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin karar, bireysel başvuru yoluyla AİHK ve AİHD’na götürülürse, kapatma kararının, 10. ve 11. maddeleri ihlal edip etmediği incelenecektir. Oysa, iddianamede yer alan ve kapatma kararı gerekçesi olarak gösterilen DELİLLERİN AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları ile 17. maddede yer alan sınırlandırma nedenleri kapsamında olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenle, Divanın, parti kapatılmasına ilişkin en son kararında vurguladığı şartlar bu davada gerçekleşmemiştir. Davalı Partinin programında ve eylemlerinde, terörle bir ilgisinin bulunduğu ve AİHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içinde olduğu ispatlanmamıştır.

AİHS’nin 53. maddesine göre, Divan kararları Türkiye için de bağlayıcı olduğundan ve yargı organlarının, Sözleşmeyi ve ulusal kuralları Divanın anlayış ve yorumu doğrultusunda uygulaması gerektiğinden, RP’nin kapatma davasına dayanak yapılan delillerin de, AİHD kararlarında belirtilen ve yukarıda nakledilen ölçülere göre değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Ancak, Anayasa Mahkemesi bu davada yukarıda belirtilen ölçütlere uymadığı gibi, dayanılan beyan ve eylemlerle terör bağlantısını somut bir biçimde göstermemiştir.

Özellikle, ‘demokrasinin temel niteliğinin çoğulculuk, başarısının temel şartının da ifade özgürlüğü olduğunu ve bu açıdan ülke sorunlarının şiddete başvurmadan, diyalog yoluyla çözümlenmesinin önerilmesinin demokrasiye özgü bir imkan olduğunu’ belirten Divan kararı ile bu özgürlüğün sadece olumlu karşılanan görüşler ya da zararsız veya önemsiz sayılan görüşler için değil, şoke eden, şaşırtan veya endişe verici görüşler için de geçerli bulunduğunu; bundan dolayı, ‘resmî görüşlerin ve icraatlerin muhaliflerinin siyasî arenada yer bulabilmelerinin’ gerektiğini hükme bağlayan Divan ve Komisyon kararları gözönünde bulundurulduğunda, davalı Parti hakkındaki kapatma isteminin reddi gerektiğini düşündüğümden çoğunluk görüşüne katılmadım.

II- USUL YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME
A- 1995 YILINDA ANAYASA’NIN 68. ve 69. MADDELERİNDE YAPILAN DEĞİŞİKLİĞİN GETİRDİKLERİ

Türkiye’nin çeşitli tarihlerde imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Helsinki Nihaî Senedi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası gibi) millî hukukumuzu uluslararası hukukla bütünleştirme konusunda en önemli zorlayıcı unsur olmuştur. Bu süreç, 1961 ve 1982 Anayasalarının hazırlanmasında ‘hak ve özgürlüklerle’ bunların nasıl sınırlandırılacağı konusunu etkilemiş, sözleşme hükümleriyle anayasal kurallar arasında önemli paralellikler sağlanmıştır. Avrupa Birliği’ne katılma çabaları ‘Uyum Yasalarının’ çıkarılmasını gündeme getirmiş, bu kapsamda 1995 Anayasa değişikliği gerçekleştirilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu değişikliklerin temelinde ‘Uluslararası İnsan Hakları Standartlarının’ ülkemizde uygulanmasını sağlamak amacı vardır. Önceki bölümde de belirtildiği gibi yakın bir tarihte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ‘zorunlu yargı yetkisi’ kabul edilerek Türk vatandaşlarına bireysel başvuru hakkının tanınması uluslararası hukukla bütünleşme gayretlerini daha da hızlandırmıştır. Çağımızda insan hak ve özgürlüklerinin artık bir ‘ideoloji’ haline gelmesi ‘uluslararası standartların’ uygulanmaya konması ihtiyacını daha çok arttırmıştır.

Bu nedenle, 1995 Anayasa değişikliği de belirtilen hedeflere ulaşabilmek için yapılmış, hak ve özgürlüklerin önündeki anayasal engellerin kaldırılması amaçlanmıştır.

Genişletilen özgürlük alanı içinde siyasî haklarla siyasî partilerin kuruluş, çalışma ve kapatılma hükümleri yeniden düzenlenmiştir. Bu bağlamda, siyasî partiler daha güçlü ve etkin kuruluşlar haline getirilmiş, hemen kapatılması anlayışından uzaklaşılarak sağlıklı yapıya kavuşma şansı verilmiş ve siyasî yasaklar azaltılarak derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin yasakları kaldırılmıştır.

1995 yılında Anayasa’da siyasî partilerle ilgili yapılan değişiklikler özetle şöyledir :

– 1995 değişikliğinden önce Anayasa Mahkemesi kararıyla temelli kapatılan bir siyasî partinin kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan tüm milletvekillerinin üyelikleri düşerken, değişiklikten sonra sadece beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olanların milletvekilliklerinin düşmesi esası getirilmiştir.

– 1995 değişikliğinden önce, temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, Genel Başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yöneticileri yeni bir partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamaz iken, değişiklikten sonra bu kapsam oldukça daraltılarak sadece partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetiyle sebep olanlar beş yıl süreyle başka bir partinin kurucusu, yöneticisi, üyesi ve denetçisi olamayacaklardır.

– 1995 değişikliği ile kapatılmış parti mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasî partinin kurulamayacağı yasağı kaldırılarak, kapatılmaya sebep olan parti üye ve yöneticileri dışında kalanların tamamının başka ya da yeni bir siyasî partide yerlerini alabilme olanağı getirilmiştir.

-Partilerin kapatılma sebeblerine ilişkin de önemli değişiklikler yapılarak özellikle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda oldukça genişletilmiş olan kapatma nedenleri 1995 değişikliğiyle daraltılmış, partilerin temelli kapatılmaları ancak şu üç sebebe bağlanmıştır:

Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması,

. Siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (yabancı ülkelerde yaşayan Türk uyruklu gerçek ve tüzelkişilerden yardım alınabilecek),

. Siyasî partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasaklara aykırı fiillerin işlendiği ‘ODAK HALİNE GELMESİ’

1995 yılında 69. maddede yapılan değişiklik, Siyasî Partiler Kanunu’nda bulunan, ancak Anayasa’da bulunmayan ‘SUÇ MİHRAKI OLMA’ biçimindeki kapatma sebebinin ANAYASAL DAYANAĞI olmuştur.

Başsavcılık iddianamesinde, davalı partinin kapatılmasını ‘Lâik ilkeye aykırı fiillerin işlendiği SUÇ ODAĞI HALİNE GELME’ sebebine bağladığından, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında belirlenen bu konunun incelenmesi gerekir. Fıkra aynen şöyledir:

‘Bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı EYLEMLERİNDEN ötürü temelli kapatılmasına, ANCAK onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin ANAYASA MAHKEMESİNCE tesbit edilmesi halinde karar verilir.’

Bu fıkranın ne getirdiğini belirtmeden önce, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddesinin açıklanması gerekir.

  1. maddeye göre, partinin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, TBMM Parti Grubu gibi yetkili kurulları dışında kalan kişi ve yöneticilerden kimlerin beyan ve eylemlerinin partinin kapatılmasına sebep olacağı açıkça belirtilmiştir.

Belirtilen yetkili kurullar dışında,

– Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcıları ile Genel Sekreterin parti yasaklarına aykırı sözlü ve yazılı beyanda bulunması,

– Bu kurullar dışında kalan yetkili kurul organ ve merciin (il, ilçe teşkilatları gibi) parti yasaklarına aykırı fiil işlemeleri durumunda Başsavcının bunların işten el çektirilmesi talebinin yetkililerce 30 gün içinde yerine getirilmemesi,

– Açıklanan yetkili kurullar dışında kalan parti ÜYELERİNİN yasaklara aykırı fiillerinden ötürü (hüküm giymeleri koşuluyla) Başsavcılıkça partiden ihraç edilmesi isteminin 30 gün içinde parti yetkililerince yerine getirilmemesi,

– 103. Maddenin ikinci fıkrasına göre, hüküm giymiş ÜYELERİN parti yasaklarını çok kesif bir şekilde işlemiş olmaları ve partinin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca zımnen ya da sarahaten benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi durumunda,

Siyasî partiler kapatılabilecektir.

Siyasî Partiler Kanununa göre uygulama böyle iken, Anayasa’nın değişik 69. maddesi altıncı fıkrası ile 68. maddesinin dördüncü fıkrası siyasî partilerin kapatılmalarını KİŞİLERİN beyan ve eylemlerine değil, ‘SİYASÎ PARTİNİN EYLEMİ’ ŞARTINA bağlamıştır.

Yeni düzenleme ile bir siyasî partinin kapatılması ancak Büyük Kongre, Merkez Karar Yönetim Kurulu ve TBMM Parti Grubunun yazılı-sözlü karar ve eylemlerinin Anayasa’nın 68/4. maddesindeki parti yasaklarına aykırı olması durumunda mümkün olabilecektir. Bu yetkili kurulların dışında kalan,

-Parti üyelerinin,

-Partinin taşra teşkilatlarının,

-Parti Genel Başkanı, Yardımcıları ve Genel Sekreterinin beyan ve eylemleri ‘TEK BAŞINA’ parti kapatma nedeni sayılmayacaktır. Ancak, bu kişilerin beyan ve eylemleri,

– İlgili mahkeme kararlarıyla parti yasaklarına aykırılığının sübut bulması,

– Bunun Parti yetkili kurullarınca zımnen ya da açıkça benimsenmesi,

– Kesif biçimde işlenen bu fiillerin partiyi ‘suç odağı’ haline getirmiş olduğunun Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi,

durumunda o siyasi partinin kapatılması gerekecektir.­

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî partilerin kapatılma nedenleri diğer demokratik ülkelerdeki çağdaş gelişmelere paralel olarak daraltılmış ve zorlaştırılmıştır. Nitekim, TBMM’de 69. maddenin değişikliği sırasında Anayasa Komisyonu sözcüsü bir soru üzerine yaptığı konuşmada bu konuya açıklık getirmiştir:

‘…Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yani Anayasa’nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırıdır, veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkan bir konudur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kurucularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasamızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi’nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır; bu da, siyasi partilerimiz açısından son derece önemli bir teminattır’ (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma, Sh.440)

‘ODAK’ kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır.’ (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma 5h.458)

Görüldüğü gibi, kapatılma nedenleri daraltılmakla kalmamış, Genel Başkanın, yardımcısının, Genel Sekreterin konuşması esas alınarak partinin kapatılması kurallarından vazgeçilmiştir. Önceki bölümlerde açıklandığı gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenen siyasî partilerin ‘suç odağı olma’ şekli ile 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen suç ‘mihrakı olma’ kavramı aynı temel esaslara oturtulmuş, 103. maddenin dayanağını 1995 yılından sonra Anayasa’nın 69. maddesi oluşturmuştur. Başka bir anlatımla, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi anayasal güvence altına alınmıştır.

Bu açıklamalardan şu sonucu çıkarabiliriz: İster Anayasa’nın 69. maddesi direkt uygulansın, ister 2820 sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddeleri uygulansın ‘ölçü’ değişmeyeceğinden uygulamada da farklılık olmayacaktır. Burada önemli bir noktanın hemen belirtilmesi gerekir. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi’ne bir siyasî partinin ‘suç odağı haline gelip gelmediğini’ TESBİT görevi yeni verilmiş bir görev değildir. Çünkü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, hüküm giymiş partili üyelerce parti yasaklarının yoğun bir şekilde ihlâl edilmiş olduğunun ve bunun Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca benimsendiğinin ‘SUBUT BULMASINI’ yani ‘SUÇ ODAĞI OLMASINI’ tesbit görevini Anayasa Mahkemesi zaten yapıyordu. Yapılan düzenleme Anayasa Mahkemesi’nin Yasa’da belirtilen görevinin anayasal güvenceye alınmasından ibarettir. Anayasa’nın 69. maddesinin 1995 yılında değişmesinden sonra Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde bir değişiklik yapılmadığına göre, uyum içinde bulunan bu iki hükmün elimizdeki parti davasında uygulanmasında anayasal bir sakınca yoktur.

Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesini yorumlarken Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri gözardı etmek mümkün değildir. Belirtilen Anayasa kuralını uluslararası sözleşmelerin öngördüğü standartlara da uygun yorumlamak gerekecektir. Bu nedenle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddelerini yorumlayan AİHM’nin ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğünü sınırlamada ‘terör ve şiddet’ unsuru ile ‘somut ve ciddi bir tehlikenin varlığı’ ölçütlerine göre değerlendirme yaptığı gerçeğini görerek, Anayasa’nın 69. maddesini buna uygun yorumlamak gerekir.

B- SİYASÎ PARTİLER KANUNU’NUN 101/D ve 103. MADDELERİNİN UYGULANMASI

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerine göre bir partinin ‘suç odağı haline’ gelmesinden dolayı Başsavcının kapatma davası açabilmesi aşağıda belirtilen şartların gerçekleşmesiyle mümkündür.

– Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında belirlenen parti yasaklarına aykırı davranan ‘PARTİ ÜYELERİNİN’ işledikleri bu fiillerinden dolayı hüküm giymiş olması. (Md. 101/d),

– Hüküm giymiş bu üyelerin partiden İHRAÇ edilmeleri için Başsavcının partiye bildirimde bulunması (Md. 101/d),

– Partinin, bu bildirimden sonra hüküm giymiş üyeyi 30 gün içinde ihraç etmesi (ihraç etmemesi ayrı kapatma nedenidir),

– Hüküm giymiş, bildirim sonunda ihraç edilmiş üyelerin bu fiilleri kesif olarak işlediğinin Anayasa Mahkemesi tarafından tesbit edilmesi (Md. 103),

– Hüküm giymiş ihraç edilmiş bu üyelerin fiillerini Parti’nin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yürütme Kurulu ve TBMM Grubunun sarahaten ve zımnen benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi (Md. 103).

Belirtilen bu usul şartları yerine getirilmeden kapatma davası açılırsa Anayasa Mahkemesi’nce dava reddedilecektir. Nitekim bu usule uyulmadığı için Anayasa Mahkemesi 14.3.1993 gün ve 1992/1 Esas, 1993/1 Karar sayılı Kararıyla HEP davasında kapatılma istemini reddetmiştir.

Refah Partisi’nin kapatılması için Başsavcılığın açtığı davanın da öncelikle SPK’nun 103. maddesinde öngörülen koşulların yerine getirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiğinden, aksi yönde oluşan çoğunluk görüşüne katılmadım.

C- ANAYASA MAHKEMESİNİN USUL YÖNÜNDEN DAVAYI SONUÇLANDIRMA BİÇİMİ

1- Genel Olarak

Yukarıda belirtilen bölümlerde Anayasa’nın yeni 69. maddesi ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin kapatma davasında nasıl uygulanacağı belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, davalı Partinin ‘suç odağı haline’ gelip gelmediğini incelerken Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesini uygulayarak işe başlamıştır. Ancak, 103. maddenin ikinci fıkrasında parti yasaklarına aykırı davranan üyelerin ‘hüküm giymiş olma şartı’ ile odaklaşmaya esas alınması koşulu Anayasa’ya aykırı bulunmuş, fıkra bu yönden iptal edilmiştir. Özellikle, lâiklik ilkesine aykırı fiillerin yaptırımı olan Türk Ceza Kanunu’ndaki 163. maddenin yürürlükten kaldırılmış olması nedeniyle, bu fiillere ilişkin ‘hüküm giymiş olma’ şartının hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği düşüncesi, iptal kararının ana gerekçesi olmuştur. Bu iptal kararı nedeniyle Parti üyeleri için ‘hüküm giymiş olmak’ şartı aranmaması şu sonuçları ortaya çıkarmıştır:

– Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma davalarına dosya üzerinden bakması anayasal zorunluluk olduğundan ÜYELERİN parti yasaklarına aykırı fiilleri tesbit edilirken dosya üzerinde inceleme yapılmıştır. Bu nedenle SAVUNMALAR alınmadan, tanıklar dinlenmeden, yargılama yapılmış; Anayasa’nın 36. maddesinde öngörülen, ‘Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve SAVUNMA hakkına sahiptir’ kuralındaki hak arama özgürlüğü açıkça ihlal edilmiştir.

– Parti yasaklarına aykırı davrandığı ileri sürülen milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmadan suçlulukları Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmiştir.

– Başsavcı’nın ihraç istemi üzerine üyelerinin fiillerinin parti kapatılmasına neden olabileceğinden haberdar olan parti bu uyarıdan mahrum kalmıştır.

– Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince parti yasaklarına aykırı hareket eden ‘ÜYELER’ bu suçlarından dolayı ceza mahkemelerinde yargılanıp hüküm giymeleri gerekirken, 103. maddenin ikinci fıkrasının iptali sonunda, iptal tarihinden önceki tüm eylemler Anayasa’nın 37. maddesinde öngörülen ‘Kanuni hakim güvencesine’ aykırı olarak Anayasa Mahkemesi’nce yargılanmıştır.

2- Siyasî Partiler Kanununun 103. Maddesinin İkinci Fıkrasının İptal Edilmesi.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrasında, 101. maddesinin (d) fıkrasına yapılan yollama ile bir partinin Kanunda yasaklanan fiillerin ‘mihrakı haline’ nasıl gelebileceğinin şartları belirtilmiştir.

Ancak, Anayasa Mahkemesi bu dava görülürken ‘hüküm giyme’ koşulunun yer aldığı 103. maddenin ikinci fıkrasının tümünü Anayasa’nın 69.maddesine aykırı bularak iptal etmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinde iptal edilen bir yasa kuralının ancak Resmi Gazete’de yayımlandığı anda yürürlükten kalkacağı belirtilmiş olmasına rağmen, Anayasa Mahkemesi her nedense bu kurala uymamıştır. Mahkeme, 9.1.1998 günü 1998/1 sayılı Kararla belirtilen kuralı iptal etmiş, Resmi Gazete’de yayımlanmadan ‘YOK’ kabul ederek, 16.1.1998 günü buna dayanarak ‘davalı Partinin kapatılması kararını’ vermiştir.

Oysa, iptal edilen kural Resmi Gazete’de yayımlanmadığından Partinin kapatıldığı gün halen yürürlüktedir. Yürürlükte olan bu kuralı yok sayarak buna dayalı hüküm vermek Anayasa’nın 153. maddesinin olmadığı anlamını taşır. İptal kararı hukuksal boşluk doğurduğundan, TBMM’ne iptal edilen kuralın yerine yenisini koyma olanağı da verilmemiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararıyla aykırılığı gidermiş ve bir tür yasa yaparak ‘yeni bir uygulama’ başlatmıştır. Anayasa’nın 69. maddesi çerçevesinde parti kapatılma usul ve esaslarının mutlaka ‘KANUNDA’ düzenlenmesi gerekirken, bu usul ve esaslar Anayasa Mahkemesi kararıyla belirlenmiştir.

3- İptal kararının görülmekte olan davada uygulanma biçimi.

Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında partiler için yasaklanan fiiller tek tek belirtilmiş, buna aykırı hareket, başta partinin kapatılması olmak üzere, kimi yaptırımlara bağlanmıştır. Bu yaptırımlar birer ceza kuralı niteliğindedir. Kanunun 101. maddesinde öngörülen siyasî partinin kapatılmasına ilişkin yaptırımın TCK’nun 11. maddesinde belirlenen klasik cezalar arasında yer almaması failin tüzelkişi olmasından kaynaklanmaktadır. Parti tüzelkişiliği de ceza tehdidi altındadır. Anayasa’nın 38. maddesinde öngörülen suç ve cezalarda yasallık ilkesi, yürürlükteki Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine benzer olan 1961 Anayasası’nın 57. maddesinin gerekçesinde aynen şöyle ifade edilmiştir: ‘Siyasi partiler gibi Devlet hayatında büyük rolü olan teşekküllerin, herhangi bir dernekle aynı hükme tabi olması ne ihtiyaçlara ne de hukuk esaslarına uygun düşer… Bu sebeple siyasî partilerin tüzüklerini, faaliyetlerini ve işleyişlerini ilgilendiren hükümlerin, kanunla ayrıca düzenlenmesi zarureti mevcuttur. Hele demokrasi prensiplerine aykırı düşen partilerin kapatılması esası Anayasa ile konulduktan sonra SUÇLARIN KANUNİLİĞİ prensibi, ne yolda hareket edişin demokratik olmadığının da kanunda belirtilmesi gerekir.’

Ayrıca, Siyasî Partiler Kanunu’nun 117. maddesi, partilere ilişkin yasakları işleyenlerin altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacaklarını öngörmektedir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesi ile 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi parti kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını belirtmektedir. Bu hükümlerden, ceza davası olduğu açıkça anlaşılan parti kapatma davalarında, CMUK’un uygulanması da siyasî partiler için ayrıca GÜVENCE teşkil eden birtakım sonuçlar doğurmaktadır. Bunlar arasında sayılacak, üçüncü kişilerin eyleminden sorumlu olunmaması; kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarak cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilmemesi; ceza usulünün biçimsel gerçekle yetinmeyip maddî gerçeği araması; delil serbestisi esası; şüphe halinde sanık lehine hareket edilmesi gibi ilkeler parti kapatma davalarında da gözönünde tutulacak ceza hukukunun genel esaslarıdır.

Yasakoyucu, ceza hukukunun güvence ilkelerinden siyasi partiler de faydalansın diye HUMK’nun değil CMUK’un uygulanmasını öngörmüştür. Davalı siyasî parti, belirtilen ceza hukukunun güvencelerinden yoksun bırakılmıştır. Şöyle ki: Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası iptal edilmiş ve iptal kararı (Resmi Gazete’de yayımlanmadan) ‘GERİYE DOĞRU’ yürütülmüştür. Oysa, devlete olan güveni sarsmamak ve kargaşaya neden olmamak için Anayasa’nın 153. maddesiyle ‘iptal kararlarının geriye yürümeyeceği’ ilkesi kabul edilmiştir.

Görülmekte olan parti kapatma davası ‘ceza davası’ niteliğinde olduğundan, iptal kararlarının ‘bazı hallerde’ geriye yürüyebileceği istisnasını idarî davalarda uygulandığı gibi düşünmek de mümkün değildir. Ceza Hukukunun en temel ilkesine göre, failin lehinde olan yeni düzenleme ve durumlar geçmişe yürütülebildiği halde, ALEYHİNDE olan durumlar geçmişe yürütülemez. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 16.12.1968 gün ve 412 sayılı kararında, ‘… iptal kararının bir hukuk kuralı olarak geçmişe etkisinin olmaması gerekir. 1961 Anayasası’nın 152. maddesinin 3. fıkrasında (iptal kararı geriye yürümez) hükümleri aynı zamanda kazanılmış hakların saklı tutulacağını göstermektedir. İptal edilen Kanun ya da hükümlerinden biri ilgili şahıslar veya müesseseler aleyhine idi ise, tabii ki böyle bir iptal lehe olduğundan, şahıs veya müessese iptal kararından evvel vaki hususları Anayasa Mahkemesi kararından bahisle her zaman def’ide bulunabileceklerdir. Görülüyor ki … (iptal kararı geriye yürümez) hükmünün genel hukuk kuralları, işin niteliği gözönünde tutulmak suretiyle mütalaası gerekir. Bu suretle İPTAL, ilgililerin ALEYHİNE olduğu takdirde geriye yürümeyeceği tabiidir’ demektedir.

Anayasa’da belirtilen ‘Hukuk Devleti’nde hukuk güvenliğini sağlayan bir düzenin kurulması asıldır. Devlet organları görevlerini yerine getirirken ‘Hukuk Devleti’ niteliğini yitirmemeli, hukukun uygar ülkelerde kabul edilen temel ilkelerini sürekli gözönünde tutmalıdır. Devlete güven, hukuk devletinin sağlamak istediği huzurlu ve istikrarlı bir ortamın sonucu olarak ortaya çıkar. Yasaların Anayasa’ya uygunluğu KARİNESİ asıldır. Yasalara gösterilen güven ve saygıdan kaynaklanan oluşumların sonuçlarını korumak gerekir.

Partiler faaliyetlerini öncelikle Siyasî Partiler Kanunu’na göre yürütmektedirler. Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi de bir partinin hangi hallerde ‘suç mihrakı’ haline geleceğini açıkça belirtmiş, partiye ve Başsavcılığa bazı mükellefiyetler yüklemiştir. Suç mihrakı haline gelmesinden ötürü bir partinin kapatılması önceki bölümde belirtildiği gibi çeşitli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan suç mihrakı olmaya esas alınan, üyelerin ‘hüküm giymiş olma’ şartı, mahkememizce iptal edilmekle partilerin ‘suç mihrakı haline gelme’si kolaylaştırılmıştır. Bu yeni durum siyasî partinin aleyhinedir. Daha önce bu kurala güvenerek üyesinin işlediği suçtan haberdar olan ve denetimini sağlayan partinin geriye gidilerek 1990 yılına kadar olan tüm çalışmalarını bu kural yokmuşcasına yargılamak ‘Hukuk Devletinin’ sağlamak zorunda olduğu güvenceye kesin aykırılık oluşturur. Siyasî partiler ve siyasî hak sahipleri uymak zorunda olduğu kuralların hangi gün iptal edilerek suçlu konumuna düşeceği tehdit ve güvensizliği altında yaşayıp gelişemez. Bu dava sebebiyle Anayasa Mahkemesi’nin Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası için verdiği iptal kararı, ancak Resmi Gazete’de yayımlandığı günden itibaren yürürlüğe girebilir. Bu nedenle davanın, 103. maddede öngörülen şartların yerine getirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerekirken, bu kuralların yok kabul edilerek davalı partinin kapatılması hukuk kurallarına kesin aykırılık oluşturur.

D- SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101. MADDESİNİN (b) FIKRASININ KAPATMA KARARINA DAYANAK YAPILMASI NEDENİYLE DEĞERLENDİRİLMESİ :

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendine göre; Genel Başkan, Genel Başkan Yardımcıları ve Genel Sekreterin, Kanun’un dördüncü kısmında belirtilen parti yasaklarına aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması tek başına kapatma nedeni olarak belirtilmiştir. Davalı Parti’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve yardımcıları Ahmet Tekdal ile Şevket Kazan’ın iddianamede belirtilen konuşmaları ve eylemleri lâiklik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle 101/b maddesine göre de kapatma nedeni yapılmıştır.

Başsavcı, iddianamede ‘suç odağı haline’ gelmesi nedeniyle kapatılması gerektiğini belirtmesine karşın, Mahkememiz bunun dışında ek bir niteleme daha yaparak Kanun’un 101. maddesinin (b) fıkrasında belirtilen nedenle de davalı Parti’yi kapatmıştır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre, davalı Parti’den bu yönden ek savunma alınması gerekirken alınmayarak Yasa’ya aykırı hareket edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin kapatılması istemini 22.5.1997 günü reddetmiştir. Dava, davalı Partinin tüzüğünün, Siyasî Partiler Kanunu’nun 89. maddesinde belirtilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer alması ilkesine aykırı hüküm içermesi nedeniyle açılmıştır. Kapatılma istemi reddedilirken bir kısım üyeler, Kanunun 89. maddesiyle getirilen kapatma sebebinin anayasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle ihmal edilerek doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması gerektiğini belirtmiş; benim de katıldığım bir kısım üyeler de, Anayasa ile açık çatışma halinde bulunan 89. madde Anayasa’nın geçici 15. maddesi gereğince iptal edilemediğinden, Anayasa’ya daha uygun olan ve yasa niteliğindeki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin uygulanarak davalı partinin KAPATILMAMASI gerektiğini savunmuşlardır. Demokratik Barış Hareketi Partisi davasında savunduğum görüşleri Refah Partisi davasında da gerekçe göstererek, Anayasa’nın 69. maddesine aykırılığı açık olan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanmaması gerektiği düşüncesindeyim. Zira, 1995 yılında değiştirilen Anayasa’nın 69. maddesine göre, artık Genel Başkan, Yardımcısı ya da Genel Sekreterin sözlü ya da yazılı konuşmaları ‘TEK BAŞINA’ parti kapatma sebebi olarak kabul edilmemektedir. Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunması nedeniyle, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülememektedir. Ancak, 101. maddenin (b) bendi ile yasa niteliğinde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi açık çatışma halindedir. Zira, Sözleşmenin 11. maddesinin birinci fıkrasında örgütlenme özgürlüğü düzenlenmekte, ikinci fıkrasında da ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’, ‘başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi nedenlerle örgütlenme hak ve özgürlüğünün sınırlanabileceği belirtilmektedir. Önceki bölümlerde de izah edildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Divanı (Mahkemesi), partilerin, terör ve şiddetle ilgisi somut olarak kurulamadığı sürece, partilerin bunun dışındaki nedenlerle kapatılamayacağını birçok kararında belirtmiştir. Sözleşmenin 11. maddesinin yorumundaki bu anlayışla, Siyasî Partiler Kanunumuzun 101. maddesinin (b) bendindeki parti yetkililerinin terör ve şiddetle ilgisi bulunmayan sözlü ya da yazılı beyanda bulunmasının kapatma nedeni sayılması anlayışı açık bir ÇATIŞMA halindedir.

Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri gereğince, çatışma halinde bulunan iki yasa kuralından LEH’e olanının uygulanması temel kuraldır. Hatta, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, demokratik uygar ülkelerin benimseyip uyduğu normlar olduğu düşünülürse, üstünlüğünün tartışılmadan kabulü gerekir.

Bu nedenle, davalı Siyasi Parti’nin Genel Başkanı ve Yardımcılarının terör ve şiddetle ilgisi olmayan sözkonusu konuşmalarının Anayasa’nın 69. maddesine açıkça aykırı olan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendi gereğince de değerlendirilerek kapatma kararı verilmesi, hem Anayasamıza hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne açık aykırılık oluşturduğundan çoğunluk görüşüne katılmadım.

III- ESASA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

Davalı Partinin kapatılmasına neden olan İddianamedeki beyan ve eylemlerin esasına ilişkin muhalefet gerekçesi aşağıda açıklanmıştır.

A- GENEL BAŞKAN NECMETTİN ERBAKAN’IN FİİLLERİ

1- Necmettin Erbakan’ın 23 Mart 1993 günü Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un başkanlığında TBMM’de siyasî parti liderleriyle Anayasa değişikliği konusunda yaptığı konuşma ile 13.4.1994 günü TBMM’de parti grubunda yaptığı konuşma

Başsavcı’nın iddianamesinde lâikliğe aykırı fiil olduğu gerekçesiyle ileri sürdüğü Necmettin Erbakan’ın bu iki konuşmasının ortak noktası Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılmış olmasıdır. Bu özelliği nedeniyle her iki konuşmanın öncelikle Anayasa’nın 83. maddesinde öngörülen ‘Yasama Sorumsuzluğu’ yönünden incelenmesi gerekir.

Anayasa’nın 83. maddesinin birinci fıkrasında ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamayacakları’ öngörülmektedir.

Anayasa kuralı gayet açıktır. Milletve­killeri meclis çalışmaları sırasında kullandıkları oy ve ileri sürdükleri söz ve düşüncelerden dolayı sorumlu olmayacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu sorumsuzluk TBMM Genel Kurulu ile komisyon ve parti gruplarında yapılan çalışmaları da kapsar. Ancak sorun, Anayasa’da belirtilen ‘sorumsuzluk’ konusunun sınırının ve kapsamının ne olacağından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir yasa ile bu konuda bir düzenleme yapılmadığına göre, çoğunluk görüşünde ileri sürülen gerekçeler, adetâ, milletvekillerinin ‘Yasama Sorumsuzluğunun’ sınırlarını da çizmektedir.

TBMM üyelerine tanınmış olan yasama sorumsuzluğu, başka bir ifadeyle ‘Kürsü Sorumsuzluğu’, milletvekillerinin tam bir serbestlik içinde düşüncelerini ileri sürmeleri ve oylarını kullanmaları, hiçbir baskı ve etki altında kalmadan bağımsız ve özgür bir ortamda görevlerini yerine getirebilmeleri için anayasal bir teminat olarak öngörülmüştür.

Bu anayasal güvence, esasen, milletvekilinin temsil ettiği millî iradeye getirilmiş olan bir imtiyazdır. Hangi anlamda olursa olsun cezaî, hukukî, nakdî ya da siyasî sonuçlu yaptırımlar milletvekilini değil, temsil ettiği millî iradenin cezalandırılması anlamını taşır. Anayasa’nın 80. maddesine göre milletvekilleri seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ettiklerinden getirilen ‘sorumsuzluk’da millî iradeyi, hiçbir şeyden korkmadan, yılmadan, özgürce temsil edebilmenin teminatıdır. Bu güvencenin istisnası yoktur. Tam anlamıyla mutlaktır. Anayasakoyucu istisna getirmek isteseydi ‘yasama dokunulmazlığında’ olduğu gibi, kimi ayrıcalıklı durumlar öngörebilirdi. Kanunla bile bu sorumsuzluğa istisna getirilemeyeceği gibi, yargı organlarının içtihatlarıyla da bu sorumsuzluğa sınır koymak mümkün değildir. Bireyin düşünce ve ifade özgürlüğünün bile ancak kanunla sınırlanabileceği anayasal bir zorunluluk iken, milli iradenin temsilcisi olan TBMM üyesinin kürsü özgürlüğünü yargı kararıyla sınırlamak, kaynağı Anayasa’da olmayan bir yetkiyi kullanmak anlamını taşır. Hiçbir hukuk düzeninde millet için suç olmayan bir düşüncenin milletin vekili için suç olacağı kabul edilemez. Tam tersine, vatandaş için suç olan bir konu, onu temsil eden milletvekili için suç olmaktan Anayasa’nın 83. maddesi gereğince çıkarılmıştır. Kürsü sorumsuzluğunun olabilmesi için mutlaka bir suçun işlenmiş olması gerekir. Sorumsuzluk münhasıran bir suç için getirilmiştir. Suçun işlenmediği bir yerde sorumsuzluktan da bahsedilemez. Yasaklara aykırı davranılmış olacak ki, ‘sorumsuzluk’ uygulanabilsin.

Çoğunluk görüşünde belirtildiği gibi, Anayasa’nın öngördüğü ‘sorumsuzluğu’ milletvekiline kişisel olarak cezaî yönden getirilmiş bir güvence olarak kabul etmek anayasakoyucunun amacına uygun olmayan bir yorum biçimidir. Sorumsuzluğun amacı milletvekilinin düşündüğünü özgürce, hiçbir endişeye kapılmadan ifade etmek olduğuna göre,­ partiler için getirilen yasaklara aykırı davranacağı korkusuyla bu görevi nasıl yerine getirecektir.

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında ‘Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekillerinin milletvekilliği bu kararın Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona ereceği’ belirtilmekte, 69. maddesinin sekizinci fıkrasında ise ‘Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak BEŞ YIL süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacağı’ öngörülmektedir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 117. maddesi de, ‘Bu kanunun dördüncü kısmında yazılı yasak fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılırlar’ kuralını getirmektedir. Bu madde, dördüncü kısımda belirtilen laikliğe aykırı fiil ve beyanları da kapsamaktadır.

Bir milletvekili, mecliste ileri sürdüğü söz ve düşüncesinden dolayı partisinin kapatılma davasında sorumlu tutulduğu takdirde, yukarda belirtilen hükümler gereğince,

– Milletvekilliği düşecek,

– Beş yıl süreyle bir partili olarak siyaset yapamayacak,

– Hapis cezasına çarptırılabilecektir.

Böyle bir durumda, milletvekili bu cezaların tehdidi altında iken düşüncesini özgürce ifade edemeyecektir.

Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasına göre suç işlediği iddia edilen bir milletvekilinin suçluluğu ancak, Meclisin vereceği izin üzerine yapılacak yargılama sonunda subut bulur. TBMM, bu izni vermediği sürece milletvekilinin yargılanması mümkün değildir. Kaldı ki meclis çalışmalarındaki söz ve düşüncesinden dolayı, milletvekilini yargılamak Anayasa’ya göre hiç mümkün görülemez.

Milletvekillerinin ‘kürsü sorumsuzluğu’na yargı kararıyla getirilen bu sınırlama, Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ‘Demokratik toplum düzeninin gereklerine’de aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddelerinde öngörülen düşünceyi ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğü ve bunların hangi ölçüde sınırlandırılacağı ilkeleri, Demokratik toplum düzenini’ kabul etmiş ülkelerce aynen benimsenmiştir. Gerekçemizin önceki bölümlerinde bu özgürlüklerin hangi ölçüde sınırlandırılacağı konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarındaki kriterler belirtilmişti. Buna göre, düşünceyi ifade özgürlüğü ‘hukuk dışı bir eyleme’ (terör ve şiddete) bitişik olması durumunda sınırlandırılabilmekte, şok düşünce ve görüşlerin her zaman ifade edilebileceği kabul edilmektedir. Fert için kabul edilen bu özgürlük alanını onun temsilcisi olan milletvekili için kabul etmemek parlamenter sisteme vurulan ağır bir darbe olur. özgürlüklerin yalnızca ne ölçüde sınırlandığı değil, sınırlamanın şartları, nedeni, yöntemi ve buna karşı öngörülen kanun yolları ‘demokratik toplum düzeni’ kavramı içinde değerlendirilmelidir. Demokratik toplumlar, uluslararası sözleşme ve ekleriyle oluşturulan ‘ULUSALÜSTÜ HAK VE ÖZGÜRLÜK STANDARLARINI’ ölçü (norm) kabul eden ve bunları uygulayan ülkelerdir. Hak ve özgürlükleri ‘koruyan ve güçlendiren’ bir organ olması gereken Anayasa Mahkemesi’nin bu anlayıştan uzaklaşarak Meclis kürsüsünde bile düşünceyi açıklamaya sınır getirmesi, parlamenter sistemin özünü zedeler.

Demokratik kültür, tekelciliği reddeder. Eğer farklı bir düşünce doğruysa, toplumun bundan faydalanmasının önüne geçilmemeli, yanlışsa, yine doğrunun daha iyi anlaşılmasına imkan vermelidir. Düşünce ürününden toplumun faydalanması için mutlaka açıklanması gerekir.

Farklı grupların, farklı düşüncelerin bir arada barış içinde yaşamalarını gaye edinen, meclis çalışmalarına bu konuda katkıda bulunan düşünce sahiplerinin meclis dışına atılması, siyasetten uzaklaştırılması hiçbir demokratik ülkede görülemeyecek antidemokratik bir düşünce ürünüdür.­

Bu durumda, Anayasa’nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil, milletvekili için suç olmadığından, ‘YARGI ORGANLARININ’ görev ve yetki alanı dışında kalır. Milletvekili için suç olmayan bir fiilin yaptırımı olamaz. Başsavcı, iddianamesinde özel­likle, TCK’undan 163. maddenin kaldırılmasıyla laiklik ilkesine karşı işlenen fiillerin cezasız kaldığı, bu nedenle de Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde öngörülen ‘hüküm giyme’ şartının gerçekleşemeyeceği, bu şartın Anayasa’nın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle, maddenin doğrudan uygulanmasını talep etmiştir. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, TCK’daki 163. madde kalkmamış olsaydı bile, milletvekillerinin Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen ‘Dokunulmazlık’ları kalkmadan TCK’nun 163. madde­sinden yargılanıp ‘hüküm giyme’leri zaten mümkün değildi. Meclis içinde yaptığı konuşmadan hiç yargılanamayacak, meclis dışındaki suç teşkil eden fiillerden dolayı da ya dokunulmazlığının kalkması ya da milletvekilliğinin sona ermesi beklenerek bundan sonra yargılaması yapılabilecekti. Sorumsuzluk nedeniyle ‘yargılama’ konusu dahi olamayacak bir konuşmayı dokunulmazlık kurumuna rağmen yargılama konusu yapmak, suç olduğunu tesbit ederek siyasî partiyi kapatmak, sonuçta milletvekilliğini düşürmek, siyasî yasaklı durumuna getirmek, demokratik ülkelerde olmayacak bir anlayış ve davranış biçimidir.

Milletvekillerini yargılama hakkı (sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak ‘Dokunulmazlık’ güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuştur. Meclisi karıştırmadan, dokunulmazlığın kaldırılması kararına gerek duymadan ve meclisin değerlendirmesine de olanak vermeden, hattâ daha da ileri giderek, ‘sorumsuzluk alanı’ içindeki bir konuşmayı ‘suç’ kabul etmek ‘hukuksal kaos’ doğurur. Çoğunluk görüşünde yer alan, ‘milletvekilini’ değil partiyi yargılıyoruz, bunun sonucunda da milletvekilliği düşüyor, siyasî yasaklı oluyor’ mantığı kabul edilemez. Zira, milletvekilinin fiili değerlendirilip Anayasa Mahkemesi’nce suç olduğu tesbit edildikten sonra Parti’nin kapatılmasına karar veriliyor. Bu tesbit işleminin niteliği, yargılama yapmaktan başka bir şey değildir.

Öte yandan, davalı Parti Genel Başkanı’nın 13.4.1994 günü TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşması, amacı gözetilmeden farklı yorumlar yapılmak suretiyle değerlendirmeye alınmıştır. Genişletici yorum ve kıyas yoluyla yargısal sonuçlara ulaşmak ceza ve usul kurallarına göre mümkün değildir.

2- ‘Başörtüsü’ ile İlgili Yapılan Konuşmalar

Başsavcı iddianamesinde, Refah Partili yöneticilerin kendilerine oy getirdiği düşüncesiyle hemen her konuşmada okullarda ve hatta devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hak olduğunu ileri sürerek halkı kışkırttıkları ve eylem düzenledikleri belirtilmiştir.

Çoğunluk görüşünde de, Anayasa Mahkemesi’nin daha önce başörtüsü konusunda 7.3.1989 gün ve 1989/12 karar sayılı ve 9.4.1991 gün ve 1991/8 karar sayılı verdiği iki kararına karşın, Refah Partisi Genel Başkanı ve yöneticilerinin başörtüsü konusunda laiklik ilkesine aykırı davranış ve beyanlarda bulundukları kabul edilmiş ve suç odağı oluşmasında esas alınmıştır.

3511 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen ‘Ek Madde 16’ ile üniversitelerde ‘dini inanç nedeniyle başörtüsü takılmasını’ serbest kılan yasa kuralı Anayasa Mahkemesi’nin 7.3.1989 gün ve 1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu kanunun iptaline ilişkin gerekçesinde şöyle demiştir:

‘…Sorun, bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı noktasında yoğunlaşmaktadır. Madde içeriğinin, dinsel inanç gereği yapılan düzenlemenin konusunun başörtüsü ya da başka bir şey olması önemli değildir. Önemli olan, bir düzenlemenin dine göre yapılıp yapılmayacağıdır.’

‘… Temelde sosyal, kültürel ve estetik nedenlere dayalı bir toplumsal olgu niteliği taşıyan giyim, çevre koşulları, kişisel görüşler, kültür ve gelenekle biçimlenir. Değişip gelişmesi de bu nedenlere bağlıdır. Bunların dışında dinsel inanç ya da dinsel kurallarla doğrudan ilişki ve bağlantı kurularak yapılan düzenleme, hem devrim yasalarını, hem de lâiklik ilkesini ilgilendirir…’

‘İncelenen kural, kamu kuruluşlarından sayılan yükseköğretim kurumlarındaki bayanların giyimlerini düzenlerken, dinsel gereklere uygunluğu nasıl olursa olsun, başörtüsü kullanımına dinsel inanç nedeniyle geçerlik tanımakla, kamu hukuku alanındaki bir düzenlemeyi dinsel esaslara dayandırmak suretiyle lâiklik ilkesine aykırılık oluşturmuştur…’

… Böylece İslamî esaslara uygun olup olmadığı bir yana, dinsel inanç gereği boyun ve saçların örtülmesine olanak vermekle, devlet kamu hukuku alanında bu hukukun gereklerine göre yapılabilecek giyimi düzenleme yetkisini dinsel olura bağlamış olmaktadır…’

Kararın önemli noktalarından aldığımız bu bölümlerden üç temel sonuç çıkarabiliriz:

-Dinsel esaslara dayandırılmak suretiyle yasal düzenlemelerin yapılamayacağı, yapılırsa lâiklik ilkesi ve devrim yasalarını ilgilendireceği,

-Devlet gücünün salt dinsel inanca özel bir katkıda bulunamayacağı,

-Kılık ve kıyafetin temelde ‘sosyal, kültürel, estetik nedenler, çevre koşulları, kişisel görüşler, örf ve adetlerle biçimlenen bir olgu niteliğinde’ olacağı.

Karardan alınan kesitlerdeki ‘ortak payda’, hukukî bir düzenlemenin ‘din kurallarına göre’ yapılamayacağıdır. 3511 sayılı Yasa ile 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 16. madde din kurallarına göre düzenlendiği ve dini kaynak esas alındığı için iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu iptal kararının özündeki temel görüş budur.

Bu iptal kararını, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafetin ne tür olacağı ya da ‘nelerin giyilemeyeceğini tesbit eden bir düzenleme olarak değerlendirmek mümkün değildir. Zira, kararımıza göre, iptali doğuran anayasal aykırılık, belirtilen kılık ve kıyafetin ne şekilde olacağı değil, buna imkân getiren yasal düzenlemenin ‘hukukî sakatlığı’dır.

Aksi halde, kararı başörtüsüyle üniversiteye girmeyi yasakla­yan bir metin olarak yorumlamak, Anayasa Mahkemesi’ni gerektiğinde kanunda yapabilen bir kuruma dönüştürmek demektir. TBMM’nin görev ve yetkisine el atma niteliğinde olan böyle bir düşüncenin hukuksal sonuç doğuracağı düşünülemez. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi, Anayasa ya aykırılığı giderilmiş yeni bir kanun yapılmasına engel değildir. Yasakoyucu bu düşünceden hareketle, yükseköğretim kurumlarında kılık -kıyafetle ilgili yaşanan karmaşaya, keyfi yorum ve uygulamalara son vermek için yasama takdirini kullanarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na Ek 17. maddeyi eklemiştir.

2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 17. madde ile ‘Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir’ hükmü getirilmiştir.

Açıkça görülmektedir ki, bu yasa hükmü ‘din kuralları esas alınarak’ düzenlenmemiştir. Daha önce iptal edilen 3511 sayılı Yasa ile getirilen madde, salt dinsel bir kıyafeti din kurallarını esas alarak düzenlerken, dava konusu edilen 2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesi böyle bir esasa dayanmaksızın, yükseköğretim kurumlarında herkesi içine alan genel bir düzenleme yapmıştır. Başka bir deyişle, yasakoyucu, yaptığı bu düzenlemede din kurallarını esas almayarak lâiklik ve devrim yasalarına aykırı davranmamış, böylece tüm yükseköğretim mensupları için kılık ve kıyafette serbestlik getirerek (kanunlara aykırı olmamak kaydı ile), eşitlik ilkesine uygunluk sağlamıştır. Yükseköğretim mensuplarına bu yasa ile (kanuna aykırılık hariç), ister sosyal ister estetik isterse kültürel veya herhangi bir inanç gereği, istedikleri biçimde giyine­bilecekleri bir özgürlük ortamı getirilmiştir. Yasama organı bu Yasa’yı çıkarırken, ‘Kanunlara aykırı olmamak’ koşulunun dışında, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet biçimini sosyal, kültürel, kişisel görüşler, gelenekler ve inançların gereği gibi olgu ve değerlere bırakmıştır. Zira üniversiteler evrensel ve özerk kuruluşlardır. Bu özellikleri sebebiyle bünyesinde özgür düşüncenin, özgür araştırmanın ve özgür tavrın biçimlenmesi esas alınmıştır. Böyle genel bir düzenleme içinde ‘inançları gereği’ giyinebilecek bazı kimselerin de olabileceği gerçeği, düzenlemenin ‘dine göre’ yapıldığı anlamına gelmez. İnançları gereği giyinmek isteyenlerin bu Yasa kapsamı dışında tutulması esasen eşitlik ilkesine aykırı bir davranış oluştururdu. Getirilen yasa en tabii bir hukuk kuralını belirtmiştir. Çıkarılmasaydı bile idarelerin öngörülen bu anlayışı düşünmesi gerekirdi.

Bu nedenle yeni Yasa’nın iptali istemi, Anayasa Mahkemesi’nce daha önce tesbit edilen anayasal aykırılıklardan arınmış olduğundan, reddedilmiştir. Ne var ki, Anayasa Mahkemesi 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 17. maddenin Anayasa’ya aykırı olmadığını tesbit etmesine rağmen, ‘yorumlu red kararı’ ile üniversitelerde serbest olan kıyafetler için ‘istisnaî kural’ koyarak Yeni Yasa kuralının ‘başörtüsünü’ kapsamadığı yorumunu yapmıştır. Oysa, Yasa’nın gerekçesinden ve TBMM’deki görüşmeler sırasında yapılan konuşmalardan, amacın üniversitelerde problem haline gelen başörtüsü sorununu çözmek olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi bu yorumuyla yasama organının amacını saptırmıştır.

­Davalı Siyasî Parti savunmalarında, 2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya uygun bulunarak iptal isteminin reddedildiğini, bu Yasa gereğince üniversitelerde, hangi kıyafet olursa olsun, yasalara aykırı olmaması şartıyla giyilebileceğini, başörtüsü takmayı mevcut hiçbir kanunun yasaklamamasına rağmen, üniversiteye alınmayan başörtülü öğrencilerin hak ve özgürlüklerinin yok edildiğini, partilerinin de bu hak ve özgürlüğü savunmaktan başka şey yapmadığını beyan etmiştir. Ayrıca, üniversitelerdeki başörtüsüyle ilgili sorun hakkında TBMM’de parti genel başkanı ve yetkililerince defalarca konuşma yapıldığını, bu konuşmaların TBMM dışında da tekrarlandığını, bu nedenle, suç olduğu iddia edilen beyanların Anayasa’nın 83. maddesinde öngörülen ‘sorumsuzluk ve dokunulmazlık’ kapsamında olması gerektiğini belirtmiştir.

Siyasî Parti’nin, savunmasına ek olarak verdiği belgelerden, çeşitli tarihlerde TBMM genel kurulu ve grup toplantılarında başörtüsü sorununun parti yetkililerince görüşüldüğü ve konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu konuşmaların TBMM’nce dışarıda tekrarlanması ve açığa vurulması yasaklanmadığına göre, konunun tamamen ‘yasama sorumsuzluğu’ kapsamı içinde değerlendirilmesi gerektiği tereddütsüz kabul edilmelidir. (Yukarıda kürsü sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı hakkında belirtilen görüşler aynen bu konu hakkında da geçerli olduğundan burada tekrarlanmamıştır).

Toplumsal bir problemin siyasal, hukuksal ve sosyal boyutla­rını ortaya koyarak eleştirmek, çözüm üretmek bir siyasî partinin en temel görevidir. Meclis kürsüsünde konuşularak ‘sorumsuzluk’ alanına girmeseydi bile, herhangi bir inanç grubunun hak ve özgürlüğünün önünde bulunan engellerin kaldırılması için bir siyasal partinin ya da üyesinin düşüncesini açıklaması, çözüm önermesi dinsel bir inancı istismar anlamında yorumlanamaz. Dini inanç ve bunun yasama geçirilmesi Anayasa’da teminat altına alınmış temel hak ve özgürlük olduğuna göre, bu konudaki sorunları çözmek için ileri sürülen düşüncelerin diğer anayasal hak ve özgürlüklerin savunulmasından farkı olamaz. Tıpkı sendikal bir hakkı ya da grevi savunmanın sosyal bir sınıfın diktatörlüğünü savunma anlamına gelmeyeceği gibi. Demokratik Devlet, farklılıkların bir arada bulunduğu, ancak insanların barış içinde yaşayabildiği ülke demektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü, aynı görüşü ifade ettiği, farklılıkların bulunmadığı, tekçi düşüncelerin dayatıldığı bir ülkede ‘demokratiklik’ten bahsedilemez. Siyasal, sosyal, hukuksal ve ekonomik sorunlar özgür bir ortamda tartışılmadığı sürece insanların iç dünyalarında devletiyle sürekli kavga ettiği hastalıklı bir toplum yaratılmış olur.­

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, demokratik toplumsal hukuk düzenini koruma hakkı olduğu tartışmasızdır. Devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü ve lâiklik ilkesini Anayasa ve yasalarla teminat altına almak, devletin yapısal sağlığı açısından yeterli sayılamaz. Devletin görevi, düşünceleri ve inançları ‘devletleştirmek’ değil, alacağı tedbirlerle güvenli ve özgür bir ortamda bireylerin ve siyasal örgütlerin terör ve şiddete bulaşmadan kendilerini ifade edebilmelerine olanak vermektir. Kendini korumanın esas teminatı budur. Hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı ‘risksiz bir demokrasi’ ancak kamuoyunun desteğini almakla oluşabilir. Bu destek ise ekonomik sorunların çözüldüğü, düşünceyi ifade ve inanç özgürlüklerinin sorun olmaktan çıktığı ülkelerde mümkündür.

2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesine dayanarak üniversitelerde kanunlara aykırı olmayan kıyafetlerin giyilebileceğini savunan bir siyasi partinin bu fiili, sözkonusu Yasayı çıkararak üniversitelerdeki başörtüsü sorununu çözen diğer siyasal partilerin fiillerinden daha ağır bir suç olarak nitelendirilemez. Kaldı ki, bu konuda tüm siyasal partiler gerek TBMM’de gerekse dışarıda olumlu-olumsuz düşüncelerini her zaman ifade etmiştir. Bu nedenle kapatma kararına karşıyım.

3- Başbakanlık Konutunda Din Adamlarına Verilen İftar Yemeği.

Başsavcı, iddianamesinde, Başbakan Necmettin Erbakan’ın, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, devrim yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vererek Devlet katında itibar gösterdiği ve eylemlerinin hoş karşılandığını isbat etmeye çalıştığını vurgulamıştır.

Siyasî Parti’nin savunmasında da belirttiği gibi, TBMM’de 4.2.1997 günü Gensoru müzakeresi ile konu hakkında meclis denetimi yapılmış ve iddiaların varid olmadığı görülerek önerge reddedilmiştir. Mahkememizce bu konu değerlendirilmiş, suç niteliği görülerek partinin kapanmasında esas alınmıştır.

Suç niteliği görülen iftar yemeği eyleminde Başbakanlık sıfatının ağırlıklı olarak fonksiyon icra etmesi nedeniyle, konunun öncelikle bu yönden değerlendirilerek hukuksal bir sonuca varılması gerekir.

Başbakan ya da Bakanların ‘siyasî sorumluluk’ alanında görü­len fiilleri için Anayasa’nın 98. ve 99. maddelerinde öngörülen soru, meclis araştırması, genel görüşme veya gensoru ile meclis denetimi gerçekleştirilir. Siyasî sorumluluk alanına giren konulara siyasal yaptırımlar uygulanır. Başbakan, bakan veya Kurul’un tama­mına ‘Güvensizlik oyu’ verilerek görevden uzaklaştırılır. Bunun dışında bu konu da yargı organlarınca yapılacak bir değerlendirme zaten sözkonusu olamaz.

Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği Başbakanın üniversite, yargı, bürokrat, işadamları, sendika temsilcileri gibi toplumun çeşitli kesimlerini çağırdığı, bu vesileyle kimi sorunların dile getirilerek görüşüldüğü, toplumsal barış ve kaynaşmanın amaçlandığı sosyal etkinliklerdir. Bu kapsamda düşünülerek diyanet teşkilatı mensuplarına ve ilahiyat fakültelerinin dekan ve öğretim üyelerine de, ‘suç’ olduğu kabul edilen iftar yemeğinin verildiği anlaşılmaktadır. Ancak sorunun; laiklik karşıtı davranışları olan kişilerin kıyafet yasalarına aykırı giyinerek konuta gelmiş olmalarından kaynaklandığı iddia edilmektedir. Eğer, ortada yasadışı bir davranış sözkonusu ise, yapılması gereken ilgili ve yetkili olanların görevlerini yerine getirerek suçlu görülenler hakkında yasal takibat yapmış olmalarıdır. Davalı siyasi partiyle organik hiçbir bağı olmayan ancak yasalara aykırı olduğu iddia edilen kıyafetlerinden dolayı siyasî parti liderinin sorumlu tutulması netice de partisinin kapatılması, milletvekilliğinin düşmesi ve siyasî yasaklı duruma gelmesi ne ulusal ne de uluslararası hukukun kabul edebileceği bir hukuk anlayışı olamaz. Herşeyden önce böyle bir anlayış Anayasa’nın 38. maddesinde öngörülen ‘Ceza sorumluluğu şahsidir’ ilkesine açık aykırılık oluşturur. İftar yemeğine katılan kişilerin yasa dışı olduğu belirtilen kıyafetlerinden ötürü bunu denetlemesi ne görevi ne de yetkisi olan bir siyasî kuruluşun; bu nedenle kapatılması kabul edilemez. Adına ister ceza davası diyelim isterse kendine özgü bir dava densin, esas alınan suç’la öngörülen ceza arasındaki ‘ölçüsüzlük’ bir gerçektir. Kanuna aykırı bir kıyafetle yemeğe gelen konuğun, bir siyasal partinin kapatılmasına sebep olacak örnek başka bir ülke gösterilemez.

Başbakan bu konuda TBMM’ce denetlenmiş ve gensoru önergesi reddedilmiştir. Siyasal sorumluluk kapsamı içinde düşünülmesi gereken bu fiil demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasal bir partinin kapatılma nedeni yapılamaz.

Dokunulmazlık gensoru, meclis araştırma ve soruşturma yollarını düzenleyen Anayasa kuralları ile Siyasî Partiler Kanunu’nun suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan 103. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen ‘hüküm giymiş olma’ koşulları gözardı edilerek partinin suç odağı haline gelmesinde esas alınması ve kapatılması kararına katılmak mümkün değildir.

B- ŞEVKET KAZAN’IN ANKARA DGM’NCE TUTUKLANAN SİNCAN BELEDİYE BAŞKANINI CEZAEVİNDE ZİYARET ETMESİ

Başsavcı, iddianamesinde, Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanını Ankara DGM’nin kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishaneye giderek ziyaret ettiğini, bunun ‘laiklik ilkesine’ aykırı fiil olduğunu ileri sürmüştür.

Anayasa’nın 15. maddesinde savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hâllerde kimsenin, mahkeme kararıyla saptanıncaya kadar suçlu sayılmayacağı öngörüldüğüne göre, normal dönemlerde yargı kararı olmadan bir kimsenin ‘suçlu’ sayılmasının mümkün olmaması doğaldır. O tarihte suçluluğu hükümle sabit olmamış bir tutuklunun ziyaret edilmesi bir partinin kapatılmasına neden olacak ağırlıkta görülemez.

C- GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AHMET TEKDAL’IN KONUŞMASI

Söz konusu konuşmada geçen, parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde hak sistemini (nizamını) tesis etmek için gayret gösterilmesi gerektiği, bunu da Refah Partisi’nin yapabileceği ifadeleri Parti’nin kapatılma davasında esas alınmıştır.­

Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı olan sözkonusu kişi, davanın görüldüğü tarihte TBMM üyesidir. Anayasa Mahkemesi, bu kişiye ait olduğu belirtilen konuşmada laiklik ilkesine aykırı bir suç unsuru bulunduğu sonucuna varmıştır. Mahkememiz dosya üzerinde inceleme yapmak zorunda olduğu için, klasik anlamda kişinin suçluluğuna hükmetmesine rağmen, kendisini dinleyerek bu konuşmadan neyi amaçladığı konusunda savunmasını da almamıştır. Üstü kapalı yargılama niteliğindeki bu uygulama Anayasa’nın 83. maddesine aykırıdır. 83. maddeye göre milletvekilinin yargılanması dokunulmazlığının kaldırılması kararına bağlıdır. Bu karar olmadan hiçbir yargı merciinin yargılama yapması mümkün değildir. Bu usule uyulmadan yapılan işlem hukuka aykırıdır.

Ayrıca, ‘hak sisteminin tesis edilmesi’ sözcüklerini yorumlamak suretiyle şeriat düzenini istemek anlamını çıkarmak ceza hukuku ilkeleriyle de bağdaşmaz. Zira, suçun maddi ve manevi unsurlarının varlığı yorum ve kıyas yoluyla açığa çıkarılamaz.

D- KAYSERİ BELEDİYE BAŞKANI ŞÜKRÜ KARATEPE’NİN 10 KASIM 1996 DAKİ KONUŞMASI

Bu konuşmanın suç olduğu kesin yargı kararıyla sabit olmuştur. Ancak, Mahkeme kararından da anlaşılacağı gibi, hüküm Türk Ceza Kanunu’nun 312/2. maddesi üzerine kurulmuştur. Madde, halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçunu tarif etmektedir. Bu fiille, laiklik ilkesine aykırı fiil, birbirinden farklı suç türleridir. Davalı Parti’nin laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağı olmasına, TCK’nun 312. maddesi dayanak olamaz. Çünkü, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde tarif edilen suç, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesinde ayrı bir kapatma nedeni olarak sayılmıştır.

E- BAKANLAR KURULU KARARIYLA ÇALIŞMA SAATLERİNDE İFTAR NEDENİYLE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI

Bakanlar Kurulu kararı, koalisyonu oluşturan partilere ait kollektif, objektif ve düzenleyici bir tasarruftur. Bu tasarruftan dolayı hükümet üyelerinden yalnız başına birisinin ya da bir kısmının sorumluluğu söz konusu olamaz. Bu sorumluluk müşterektir ve daha çok Mecliste ‘gensoru’ ve ‘güvenoylaması’ sonucu hükümetin düşmesini sağlar. Yani, Bakanlar Kurulu kararından dolayı bakanlar ‘siyaseten’ sorumludurlar. Parlamenter sistemin temelleri ‘ortak sorumluluk’ kuralına dayanır. Hükümet bir bütün olup; yürütme organının politikasının oluşturulması, yürütülmesi ve denetlenmesinden sorumludur. Bakanlar, kendi yetki alanlarına giren işlerden ve emirleri altında çalışanların işlem ve eylemlerinden ayrı ayrı sorumlu olmakla birlikte ‘hükümet kararı’ndan tüm bakanlarla birlikte ortak biçimde sorumludurlar. Bu nedenle, bir kısım bakanların davalı partiye mensup olması nedeniyle bu karardan partinin sorumlu tutulması kabul edilemez.

Ayrıca, bu konu iddianameden sonra gönderilmiştir. İddianamede yer almamıştır. Ek suçlamaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na uygun olarak ek iddianameyle yapılması gerekmektedir. CMUK’nun 257. maddesine göre hüküm ancak iddianamede ileri sürülen fiillere hasredileceğinden verilen karara da esas alınamaz.

F- NECMETTİN ERBAKAN’IN KANAL 7 TELEVİZYONU’NUN KURULUŞ YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMASI

Bu konuşmaya ilişkin belge ve video kasetleri davanın açılmasından sonra gönderilmiştir. İddianamede olmayan bir fiilin hangi yöntemle davaya esas alınacağı CMUK’da açıkça belirtilmiştir. Usul yasasında belirtilen yönteme uyulmadan bu fiilin kapatma kararına esas alınması Yasa’ya açık aykırılık oluşturur.

Ayrıca, bu konuşmayla ilgili İstanbul Devlet Güvenlik mahkemesinin takipsizlik kararı mevcuttur. Bu karara rağmen, konuşmadaki amaç ve bütünlük gözetilmeden kimi sözcüklere dayanılarak yorumlar yapılması cezanın genel ilkelerine uygun düşmez.

Bu nedenle esasa ilişkin belirtilen bölümlerde çoğunluk görüşüne muhalif kaldım.

        ÜyeHaşim KILIÇ

 

 

KARŞIOY YAZISI

1- Refah Partisi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini kanıtlamak üzere dosyaya giren Refah Partili bazı belediye başkanlarının, Atatürk’ün hatırasına hakaret eylemlerini yaptırıma bağlayan 5816 sayılı Yasa’ya muhalefet suçundan dolayı verilmiş kesin mahkumiyet kararları, çoğunluk tarafından laiklikle ilgili görülmeyerek değerlendirmeye alınmamıştır. Oysa ki, devletimizin banisi ulu önder Atatürk’e vaki hakaret ve sövmelerin asıl amacı, onun kurduğu laik cumhuriyeti yıkmaya yöneliktir.

Temelleri Kemalist devrimlere dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkarak yerine dini esasları uygun bir devlet düzeni kurma özlemi içinde olanlar amaçlarına varmak için bu devrimleri yapan Atatürk’e saldırıp,onu halkın gözünde küçülttükten sonra, yaptığı devrimlerin de kişiliğine uygun, zararlı şeyler olduğunu ortaya koymayı en kolay yol olarak görmektedirler.

Atatürk’ü din düşmanı göstererek, halkın dini duygularını siyasi amaçları için kullanmak isteyenler büyük Atatürk’ün… benim milletim dindar olmalıdır. Çünkü İslam dini gelişmeye açık, ilme ve fenne en uygun olan dindir, şeklindeki sözlerini bilmezden ve görmezden gelmektedirler. Asla bir din düşmanı olmayan Atatürk, Anadolu insanı tarafından en güzel şekilde yorumlanan ve uygulanan temiz İslami inançların, Arap ve Fars örfünün İslam dininin üstüne örtülerek yörüngesinden saptırılmasına ve siyasete alet edilmesine şiddetle karşı olan bir insandır. Atatürk bir konuşmasında şöyle diyordu, ‘… bizi yanlış yola sevk eden habisler, bilirsiniz ki, alelekser din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, milletimizi mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altında, küfür ve melanetten gelmiştir…’ Diğer bir konuşmasında ise, ‘… Bundan sonda yalnız bir şey hatıra gelebilir. O da, bazı adi politikacıların haris menfaatpereslerin, o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden tatmini hırs ve menfaat düşüncesinden ibarettir. Bütün mevcudiyetimle temin ederim ki, bu gibiler herneşekil, suret ve vesileyle olursa olsun mevcudiyetlerini ihsas ettikleri gün TÜRK MİLLETİNİN amansız kahrına hedef olmaktan kurtulamayacaktır. Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir… Türkiye’de cumhuriyet vardır ve cumhuriyetperverler vardır. Bu mukaddes mevcudiyetleri tahrip edici unsurlar artık Türkiye havasını teneffüs edemezler…’ demektedir.

İşte yukarıda açıklanan gerçekler karşısında, Mahkememizce açık, seçik açıklanan ve yorumlanan laiklik ilkesi, demokrasinin çağdaşlaşmanın, ulusalbirliğin ve ümmetten ulusa geçişin temelini oluşturmaktadır. Oysa bunlara karşı olanlar bu ilkenin banisi Atatürk’e bu nedenle saldırmaktadır. Öyle ise, Atatürk karşıtı eylemlerin laiklik ilkesine aykırılık oluşturduğundan da kuşku yoktur.

Bu nedenlerle Atatürk’e hakaret suçundan hüküm giyen Refah Partili kimi Belediye Başkanlarının eylemlerini laiklik karşıtı ve Parti kapatma nedeni olarak görmeyen çoğunluk görüşüne karşıyım.

2- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın Sivas’ın Sıcakçermik beldesinde yaptığı iddia edilen konuşmayı yaptığına dair kanıt bulunmadığını kabul eden çoğunluk, bu konuşmayı kapatma nedeni olarak saymamakta ise de, bu konuşma Sancak Dergisinde yayınlanmış olup, bu yayına karşı herhangi bir dava açılmadığı gibi, Dergi sorumlusu bu konuşmanın Partinin seminer çalışmasında yapıldığını ve teksir halinde dağıtıldığını bildirmiştir. Bu duruma karşın, çoğunluk, gerekli araştırmayı yaparak bu konuşmanın yapılıp yapılmadığı konusunda kesin delillere ulaşmadan eksik soruşturmayla sonuca vardığından bu değerlendirmeye katılmıyorum.

        ÜyeYalçın ACARGÜN

 

 

KARŞIOY YAZISI
İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI,
KATILIMCI DEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASI
I- TOPLUMSAL YAPIDAKi DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİK

Büyük düşünür Spengler’in görüşüyle, ‘kültürden medeniyete geçiş Klasik Dünya için Dördüncü, Batı Dünyası için Ondokuzuncu yüzyılda tamamlanmış’ (1); geçen asrın sonlarıyla yirminci asrın ilk yarısında dünya tarihinde önemli köşetaşlarından sayılan Sanayi İnkılâbı, I. ve II. Dünya Savaşları, bünye itibâriyle değişmeye yönelik insanoğlunu ve kurduğu düzeni temelden sarsmış, kendi dönemlerinde âhenkli şekilde ama tedrîcen hızlanarak değişikliğe uğrayan sosyal yapıları tamâmen değiştirmiş; kendiliğinden olagelen değişimler artık güdümlü ve süratli yapılır olmuş; böylece ‘değişim süreci’ toplumların ana hedefi hâline gelince, hem sosyo-politik ve sosyo-ekonomik hem de ailevi ve ferdi hayat çehre değiştirmiştir.

Dengeli ilerleme, ‘Pierre Chaunu’nun deyişiyle, değişme ve devamlılık (istikrar) demek olan gelişme‘ (2) az rastlanan bir olgu olmuş; buna karşılık, dünya yüzünde ilmî gelişmeleri nazarı itibâra alan, ama gelenek, görenek, âdet ve genel kültürü geri plâna iten, sanayileşme ve şehirleşmeye dayanan yeni bir sosyal düzen doğmaya başlamış; burada pazar ve para ekonomisi gelişmiş; bürokrasi hâkimiyet kazanmış; aile toplumsal fonksiyonunu kaybetmiş; gittikçe daha fazla teşkilâtlanmaya gidilerek, tamamen aksi iddia edilmesine rağmen, fertler, gruplar, hattâ memleket ve devletler arasındaki bağımlılık artmış; her ne kadar geçen yüzyılların hayatını karakterize eden kilise, devlet ve aile otoritesine başkaldırılmış ise de, bugün yine ‘tam bir dönüş yapıp, aynı başeğme noktasına gelinmiştir. Bu defa itaatin otokratik kimselere değil de, bürokratik teşkilâtlara karşı gösterilmesi’ (3) gerekmiştir.

Bunun adı ‘Modern Çağ’dır.

Modern ‘Yirminci yüzyılın parolası şudur: Ondokuzuncu yüzyıldan söz yok! (yeni olunacak! ) Herşeyde yenilik! Ondokuzuncu yüzyıldan kalma fon mevcut olduğu sürece bu mümkün oldu. En azından daima Ondokuzuncu yüzyıla karşı çıkıldı, başka türlü olmak istenildi. Şimdi ise Ondokuzuncu yüzyıl unutuldu. ‘Yeni’ olmak için,­ dünkü ‘yeni’ye karşı olmak gerekti… ‘Mâziden kopma’ -geçici olarak- çok güzel; devrimci, alışılmış ve psikolojik açıdan son derece rahatlatıcı davranışları mümkün kılmaktadır’ (4). Ama yine bugün ‘Messieurs les Doctrinaires’ (5) türemiş, geçmişteki köklü müesseselerin yerini ‘izm’li cereyanlar almış, ‘fert’ yerine düşünen, onun yerine karar veren ve fakat onu ‘militan’ olarak kullanıp, ‘kütle insanı’ (6) hâline getiren yeni mihraklar, toplumu yönetir olmuştur. Dünkü ilkel feodal yapı ve bugüne yansıyan her türlü uzantısı (aşiret, sülâle, vs.) yıkılıp atılmaya çalışılırken, onun yerini modern feodal yapı almış, artık insanlar yalnızlıklarını partiler, dernekler, vakıflar, kulüpler, sendikalarda gidermeye başlamışlardır. Toplum, eski tarz sosyal normlarla idare edilmekten çıkmış, yeni sosyal düzen için mümkün olduğu kadar kanun, tüzük, yönetmelik yapılmaya başlanmış, hukukî düzenleme ve usulleri çoğaltmak suretiyle bütün anlaşmazlıkların çözüleceği sanılmış, ama ‘bunun boş bir hayâl olduğu; dünyada çekişme, mücadele, kırılma, anlaşmazlık bulunmayan tek yerin, ‘mezarlıklar olduğu’ (7); kişinin ‘mesut olmaya muhtaç bulunmadığını anlayabildiği gün saadetin içinde yerleşmeye başlayacağı’ (8) unutulmuştur. Yirminci yüzyılın bitimine iki kala, insanlık hâlâ kendini (hak ve hürriyetlerini) arayış içindedir.

Mal ve hizmet üretiminin had safhaya çıktığı; mal varlığının bir kısmını ‘özgürlük, sorumluluk ve mülkiyet hakkının oluşturduğu’ (9) modern dünyada insanoğlu doydukça acıkıyor. ‘Arzular gerçek ihtiyaçlardan daha hızlı artıyor’ (10). Çünkü ‘zamanımızda insanlar her şeyi görüyor, her şeyi öğreniyorlar ve pek tabîî olarak yalnız görmekle, öğrenmekle kalmıyor, başkalarında gördüklerini kendileri de istiyor, başkalarının yaptıklarını kendileri de yapmak istiyorlar… Her yeni istek, nerede ise gelecekmiş gibi görünen mutluluğun gelmekte biraz daha gecikmesine sebep oluyor. Ve nihâyet insanlar o hâle geliyorlar ki, hayatlarında mutluluğun dolduramadığı yeri bu sefer üzüntüler, sıkıntılar, rahatsızlıklar, belki de ıstırablar, bu arada kavgalar, çekişmeler doldurmuş oluyor; bütün bunlar hayattan memnun olmamanın başlıca sebepleri yerine geçip oturuyorlar’ (11).

Bu sûretle, E. Fromm’un ifade ettiği gibi, ‘gerçek ve mâkul ihtiyaçların karşılanması, beklenmedik bir dönüşümle, mal veya eşya açlığı adı verilen yepyeni ve güçlü bir hastalığı ortaya çıkarıyor. Melânkolik mizaçlı kimseler nasıl sürekli olarak birşeyler satınalma veya yeme arzusuna kendilerini kaptırırlarsa, modern insan da yeni birşeylere sahip olmak için doymak bilmez bir açlık içinde kıvranmaktadır. 0, bu arzusunu daha iyi bir hayat yaşamak arzusunun bir belirtisi gibi savunur. Modern insan satınaldığı şeylerin kendi hayatını doğrudan zenginleştirmiyorsa bile, zamandan tasarruf sağladığını iddia ediyor. Fakat aynı insan tasarruf ettiği zamanı ne yapacağını bilmiyor ve gelirinin bir bölümünü de tasarruf etmekle öğündüğü boş zamanları öldürmek için sarfediyor’ (12). Çalıştığı ­mekanik ve otomatik iş düzenine, şuur altında da olsa, adapte oluyor, sadece kendi hayatına değer veren bir kimsenin aslında o hayatının da başkalarınca değerli bulunmadığını görmezlikten geliyor. Böylece ‘Devler’, yani ‘Tarihte Yıldızın Parladığı Nâdir Anlar’ı (13) meydana getiren büyük insanlar görülmemeye başlanıyor. Çünkü artık çok kolay şekilde, zorlanmadan, ayağa kadar hazır olarak gelen radyo, televizyon, video, film, projeksiyon, plâk, teyp, gazete, mecmua, dergi, kitap gibi birinci sınıf malzeme ile bıkkınlık derecesinde kültürel doyum söz konusudur… Her şey -söz, yazı, resim, dans, müzik ve mimik- kaydedilip saklanmaktadır… Üstün başarılar kendiliğinden oluyor sanılmaya ve özel bir takdir ve hayranlık uyandırmamaya başlamıştır. Ressamlar zahmetsizce bir resmi yirmi ayrı üslûpta yapabilmektedir. Genç piyanistler teknik olarak en az Liszt yahut Rubinstein kadar çalabiliyorlar… Sonuç’.. Herhalde pek çok şey daha iyi değil, daha kötü oluyor. insanoğlunun yalnızlığı artıyor. Aileler küçülüyor, akrabalık kayboluyor. Yaşlılar bir tarafa itiliyor. Televizyon; tiyatronun, sinemanın, konserin, kitabın, magazin ve gazetenin, herkese açık konferansların ve açık oturumların yerini almıştır. Mektuplaşma azalmakta, sohbetle birlikte ahbaplıklar da körelmektedir. Gerçi şurada burada, şu veya bu şekilde biraraya gelmeler var. Meselâ turistik toplu geziler, kamplarda dinlenme tatilleri, kokteyl partiler, şehrin eski semtlerine yapılan geziler gibi. Fakat bütün bunlar sürekli değiller… Burada söz konusu, gelip geçiciliktir. Fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, uzun süren ve sindire sindire ‘yağan bereketli yağmur lâzım’ (14). Maddî refah iyidir ama, ‘meyvelerin âdilane dağıtılması gerek’ (15).

İstikrar ve devamlılık kayboldu. Bu kayboluş tabîî telâkki edilmeye başlandı ve ‘değişme toplumların kanunu oldu’ (16). 0 kadar ki, devamlı yenilik isteyen, kalıbına sığmayan insanoğlu için bu değişiklik isteği zamanla bir ‘kalıp’ haline geldi. Hızlanan teknolojik gelişmenin sosyal gelişmenin önünde gitmesinin doğurduğu sosyo-ekonomik problemlere köklü çareler aranmadığı gibi, bulunan ve alınan her tedbir sistemin yeniden çözülmesine yol açtı. Meselâ Büyük İhtilâl’den sonra, ‘hangisi olursa olsun, tartışılmamış ve ülkenin bütünü tarafından kabul edilmiş tek bir Fransız rejimi görülmemiştir. Bir kriz baş gösterdi mi, kökü ne olursa olsun, rejim yeniden mesele edilmiştir’ (17). Salt iktidara karşı muhalefet artmakta, her grup içinde yeni muhalefetler doğmakta, ‘kişi rekabetleri fikir rekabetleri ile karışmakta, koalisyonlar hep geçici ve ilk fırsatta bozulabilir’ (18) olmaktadır.

Bunun sebebi, ana sistemin, esas itibariyle ülkenin sosyo-ekonomik yapısının tam bir tecanüse sahip bulunmamasıdır. ‘Ülke çok farklı ise, bu farklılık bütün müesseselere yansır’ (19). Fakat meselâ Amerika ve İngiltere gibi memleketlerde ‘rejim istikrarlıdır, çünkü oralarda millî değerlerle kaynaşmıştır’ (20). Evrendeki dengeye benzer şekilde sistemle alt-sistemleri arasında uyum, âhenk bulunur. Bu insicam, ‘farklılaşma’ hâlinde de mevcuttur. Ancak oyun, kuralları içinde cereyan etmezse, ‘bozulma’ ‘yabancılaşma’ ve ‘kopma’ ortaya çıkar.­

‘Fromm’a göre özgürlük, daha fazla sorumluluk sahibi olmak demektir… Frankl ise daha ileriye giderek, sorumsuz insan özgür değildir, sorumluluk özgürlüğün kıstasıdır demekte, organizasyonları çok yakından incelemiş olan Herzberg, sağlıklı kişilerin sorumluluk aradığını belirtmektedir’ (21). Eğer bir iş yerinde kararlara ve sorumluluklara az veya çok bir katılma yoksa, çalışan ‘yabancılaşacak’, yalnız para için çalışacak, işine kendinden birşeyler katmayacaktır.

Birer canlı organizma olan açık ve kapalı sistemlerin hedefi bozulma, yabancılaşma, kopmaların önüne geçmektir. Bütün milletlerin iktisadî, sosyal, idarî, kültürel ve askerî kalkınma yolunda birbirlerine rakip oldukları çağdaş dünyamızda ve üretimin zenginlik kaynağı olduğu bir cemiyette tek mesele, insanların önce fizyolojik, sonra sosyal ve moral ihtiyaçlarını tatmin etmek olup, bunun için de onları ‘Dünya Nimetleri’nden mümkün olduğu kadar faydalandırmak, sadece yüksek bir hayat seviyesi değil, fakat durumlarıyla orantılı bir yaşama şekli vermek gerektir.

Bütün insanların, asgarî düzeyde de olsa, ihtiyaçlarının giderilmesi gayet tabîîdir. Yalnız, üretmeden istihsalden pay istemek veya ürettiğinden fazlasına sahip çıkmak hakkâniyet ve adâlet mantığına ters düşmektedir. Kazancın âdil dağıtılması baş şart olmalıdır. Binaenaleyh, ‘iktisadî gelişme üretimin arttığı ölçüde tüketimin artmasını gerektirmekte, bu da hissedilir ihtiyaçları devamlı olarak yükseltmektedir. Bu neticeye ulaşmak için sanayi ve ticaret hayatı etkili bir âlet olan medyaya önem vermektedir’ (22). Başka bir ifadeyle, devamlı surette tüketim reklâmı yapılmakta, bütün dünya varlıkları o ölçüde üretim artışı için kullanılmaktadır.

Üretimin en ucuz, en kaliteli ve en az zamanda gerçekleştirilebilmesi için de bizzat işletmeler bugün mecburen reforma veya en azından reorganizasyona tâbi tutulmaktadır.

Ana hedef, bir yandan kişiyi layık olduğu yerde istihdam ederek onu memnun etmek ve böylece onun beden ve ruh gücünden âzamî verimi almak; öte yandan, sorumlulukları yayarak politik gücü, mülkiyeti yayarak ekonomik gücü dağıtmak; daha âdil bir sosyal adalet, daha demokratik bir demokrasi, oyunun kurallarına göre oynandığı politik bir ortam oluşturarak, insanları mutlukurumları istikrarlıhukuku hâkim kılmaktır.

Çünkü demokrasi, temsilcileri aracılığiyle vatandaşın siyasî kararlara iştirak ettirilmesi amacına yönelikse, yetenekli ve bilinçli yetişkinlerin de, çalıştıkları yerlerin aslî unsurları oldukları kabul edilerek, bilgi ve görgülerinden faydalanılması, hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdikleri işyerinde hür bir ortamda yaşamaları gerektir. Demokratik bir toplumda demokrasi, ailenin, atölyenin fabrika yahut büronun kapısından girmemezlik edemez.

Gelişme ve genişleme yoluyla sağlanacak bu sonucun ana aracı ‘yönetim’dir ve dünyadaki sistemlerin makro ve mikro planda âhenkli işlemesi, ortadaki ‘yönetici’ ve ‘yönetim tarzı’na bağlıdır.

Değişme modern çağın bir gereği olduğuna ve günlük hayatta her şey gibi kanunlar, âdetler, gelenekler, görenekler, örfler, görüş, duyuş, düşünüşler de değiştiğine göre, tek bir ‘Yönetim Sistemi’ etrafında kümelenmek ve ithale çalışmak mantıklı değildir. Duruma, şartlara uygun idare sisteminin araştırılması îcâb etmektedir. Claude Lévy-le Boyer’in dediği gibi, ‘tipi ve faaliyet sâhaları ne olursa olsun, organizasyonlardaki hayatın ortaya koyduğu psikolojik problemlere hazır çözüm reçeteleri yoktur, her yeni hâl kendi özellik ve ölçüleri içinde ele alınıp incelenmelidir’ (23). Jean Diverrez’in ifadesiyle ise, ‘önemli olan, memleket şartlarına ve müesseselerine uygun olan sistemleri bulmaktır’ (24). Bu itibarla her müessesenin önce kendi içinde geçerli olabilecek yönetim tarzını araştırması, sonra bütün bunlardan ülke çapında genel bir teoriye ve uygulamaya gidilmesi daha akıllıcadır.

Körü körüne bir ‘taklit’ millî şahsiyeti zedelemektedir. Bunun sonsuza kadar devamına müsaade etmemek, ‘yeni, millî, orjinal, yararlı’ sistemlerin tarafımızca da bulunmasına çalışmak gerektir. Tabîî, bunun için, insanları harekete geçiren yeterli bir altyapı (eğitim-fikir-düşünce düzeni) ve motivasyon sistemleri gerektir (25).

Ne yazık ki, gelişmekte olan memleketler Batı’nın bulup, tatbik edip, hattâ kusurlarını görüp uygulamadan kaldırdığı modelleri onun arkasından adapte etmeye çalışmakta, kültür normları ve değerlerinin değişik olması yüzünden aynı sistem oralarda farklı ve daha büyük çapta mahzurlar doğurmakta, devamlı değişen sosyo-politik sistemler dolayısiyle toplumdaki istikrar kaybolmaktadır. Meselâ İsveç gibi iktisâdi, siyasî, sosyal bakımdan farklı bir memlekette başarı ile uygulanan bir katılma modelinin Türkiye gibi kalkınmakta olan bir ülkeye aynen tatbiki muhakkak surette aynı neticeyi vermeyecektir.

0 hâlde, canlı ve cansız bütün varlıkları organize ederek evrensel rekabet içinde değişmelerine, devamlarını sağlamalarına ve temelden doyurulmalarına yardım etmek, özellikle de, insanlardaki ‘psikolojik enerji‘yi harekete geçirmek gerekmektedir.

Bir ‘sosyal anlaşma’ yaparak toplum haline dönüşen fertlerin kendi başlarına bırakılmalariyle ortaya çıkacak karışıklık ancak basiretli bir planlama ve teşkilâtlandırma ile önlenebilir.

Çünkü toplum ‘bugün tamamen yeni, devamlı gelişen, ekonomik, teknolojik ve sosyal verilerin etkisi altındadır’ (26). Bilgiler, metodlar, âlet ve usuller değişmekte, fiyat ve kalite rekabeti globalleşmekte, bu yüzden ancak dinamik yapılar ayakta kalabilmektedir. P. Sudreau’nun dediği gibi, dinamizmin görüntüsü ile dolu olan ‘çağımızın iki gereği: etkinlik ve kaliteli hayat’a (27), Aurelio Peccei’nin ifade ettiği gibi, yalnızca ‘geri kalan bütün her şey için birinci temel şart olan âdil bir toplum‘ (28) olmakla ulaşılabilecektir.
II- REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI
BAZI İTİRAZ KONULARI

A- Kapatma Kararı Hakkında Bazı Usûl Yanlışları

Refah Partisi 19 Temmuz 1983’de kurulmuş; bugüne kadar yapılan genel ve yerel seçimlerde, sırasıyle, % 4, 1 – 7, 4 ‘ 10 – ­17 – 20 – 22 – 35 (3 Kasım 1996) oranında oy almış; Türkiye’nin en büyük partisi ve iktidarın büyük ortağı konumuna kadar yükselmiştir (Temmuz 1996).

Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükûmeti hakkında 20 Mayıs 1997’de, çok hukukluluk, Ramazan’da mesâi saatleriyle ilgili düzenleme, lâikliğe aykırı davranış, dış geziler, Adalet Bakanlığı düzenlemeleri gibi konularda verilen Gensoru TBMM’nde 246 ya karşı 282 oyla reddedilerek, Meclis, Hükümeti denetleme görevini yerine getirmiş, iddialarda sorumluluğu gerektirecek herhangi bir husûsun bulunmadığını karara bağlamıştır.

Bu karardan bir gün sonra Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Parti hakkında kapatma dâvâsı açılmıştır.

Anayasa’nın Başlangıç’ının üçüncü fıkrası ile 6. maddesinin ikinci fıkrası, ‘Egemenlik’in sahibini ve bunun nasıl kullanılacağını göstermektedir.

Başlangıç’ın dördüncü fıkrasında ‘kuvvetler ayrımı’ ilkesinden bahsedilmekte, hangi kuvvetin hangi yetkiyi kullanacağı ise, 7., 8. ve 9. maddelerinde açık biçimde ifade edilmektedir.

Hukukî düzenlemelerin ana hedefi ‘kamu düzeni’ni sağlamak olduğuna göre, erklerarası yetki ve sorumluluğun sınırlarının kesin ve kalın çizgilerle belirlenmesi gayet tabîîdir.

Anayasal düzenlemelerden anlaşılacağı gibi, Bakanlar Kurulu, Bakanlar Kurulu üyelerinden biri veya birkaçı, siyasî sorumluluk açısından ancak TBMM tarafından denetlenebilir. Bu denetimin yolları Anayasa’nın 98. maddesinde yazılı ve sözlü soru önergeleri, Meclis Araştırması, Genel Görüşme, Gensoru ve Meclis Soruşturması olarak sıralanmıştır.

TBMM İçtüzüğü’nün geniş bir bölümü de (m. 96-114) bu denetimle ilgilidir.

TBMM, bu yollardan herhangi birini kullanmamış ise, ihtiyaç duymamış, kullanmış ve gereğini yapmış ise, o takdirde de o denetim konusu, bir başka kuvvet tarafından herhangi bir gerekçeyle yeniden gündeme getirilemez demektir.­

Nitekim, bir denetim yolu olan Meclis Soruşturması’nı içeren Anayasa’nın 100. maddesinin müzakeresinde, Komisyon Başkanı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı, ‘ilgili bakan hakkında soruşturma açılmasına mahal olmadığına karar verilmişse, artık o kimse hakkında hiç bir zaman bahse konu hadise ile ilgili olarak, soruşturma açılamaz, iddianame düzenlenemez, adli takibat yapılamaz’ demiş (0. Aldıkaçtı. Danışma meclisi, B: 150-0:4-13.9.1982), bu sûretle, başbakanlarla bakanların denetimleri, diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tâbi tutulmuş, bu madde ile hükümet üyeleri 83. maddeye ilave olarak ayrıca bir kere daha güvence altına alınmak istenmiş; Komisyon sözcüsü Prof.Dr. Kemal Dal ise, ‘Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyla, bulundukları mevki dolayısıyla, olur-olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir’ demiş (Danışma Mec.B.140.0.1.1.9.1982); Prof. Aldıkaçtı ayrıca şu gerekçeleri eklemiştir: ‘Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela, yasama dokunulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece o seçim devresi içindir. Şimdi burada, niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor’… Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, Mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır’ (Danışma Mec. B: 150. 0: 4 13.9.1982).

Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki, Anayasa’nın 100. maddesinin gereği yerine getirilmeden, bir Başbakanın ya da Bakanın, hangi düşünce ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi, hem Anayasa’nın anılan maddesine, hem de ‘kuvvetler ayırımı’ ilkesine aykırı düşer.

Milletvekillerinin, Anayasa’nın 83. maddesindeki sorumsuzlukları dolayısiyle Meclis çalışmaları yargı konusu yapılamaz; dokunulmazlıkları dolayısiyle de, Meclis’ten izin alınmadan, sorumsuzluk kapsamındaki fiilleri yargılanamaz ve bunlardan dolayı cezâ verilemez.

B- Odak Olma Kavramı
1- Türk Hukukunda Odak Olma
a- Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’ya Göre Durum

Odak olma kavramı, 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 53. maddesi dışında, esas olarak Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’da yer almıştır.

Anayasa Mahkemesi’ndeki görüşmeler sırasında Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilince (9.1.1998), konunun sadece Anayasa’nın 69. maddesi çerçevesinde ele alınması zarûreti doğmuştur.

  1. maddeye göre bu mesele ikiye ayrılıp incelenebilir:

Önce, Anayasa’nın 69/6. maddesindeki, ‘bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına…’ ibâresi, partinin yetkili kurullarınca (Büyük Kongre, MKYK, Meclis Grup Yönetimince) bir karar alınmasının gerekliliğine işâret etmektedir. Buna göre yasayla, ancak bu kurulların kanuna ve Anayasa’ya aykırı kararlarını yerine getiren üyelerin eylemleri partiyi ilzâm edecektir.

Öte yandan, 69/8. maddede yer alan, ‘bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri …’ ifâdesi ise, yukarıda sayılan kurulların kararı olmaksızın, kendi başına gerçekten suç teşkil edecek söz ve davranışlar sergileyen üyeleri kapsamaktadır.

Burada 69/6. maddedeki, partinin yetkili kurullarının kararları söz konusu olmadığından, 69/8. maddedeki duruma göz atmak gerekmektedir.

b- Anayasa’nın 69. Maddesinin Sekizinci Fıkrası Uyarınca Suç İsnad Edilen Yetkililerin Durumları

Siyasî partilerin eylemleri elbette gerçek kişilerce yapılacaktır. Ama her gerçek kişinin yaptığı faaliyeti parti eylemi olarak kabûl etmek mümkün müdür’

Birinci aşamada, ‘lâik Cumhuriyet ilkesine’ aykırı olduğu iddia edilen eylemler kısaca ve tek tek incelendikten sonra (Anayasa 68/4), ikinci aşamada, ‘bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak hâline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesine’ (Anayasa 69/6) geçilecektir.

aa- Olaylar (Eylemler)

Konu edilen kanıtların başlıcaları şunlardır:

(1) Üniversitede Başörtüsü Meselesi

Bu iddiâya âit Başsavcılık dosyasında açık delil yoktur. Sâdece, gazeteci G. Şahin’in 24.12.1997’de gönderdiği ve 14.12.1995’de N. Erbakan tarafından yapıldığı söylenen konuşmanın kaseti vardır.

(2) 23.3.1993’de Anayasa Değişikliği Çalışmaları Sırasında N. Erbakan

Tarafından Yapılan ‘Çok Ulusluluk’ Konuşması

Meclis çatısı altında 1995’den önce söylenmiştir.

(3) 9.4.1994’de N. Erbakan’ın Meclis Grubu’nda Yaptığı ‘tatlı mı olacak

kanlı mı” Konuşması

(4) 13.5.1991’deki Sivas-Sıcak Çermik Konuşması

Sadece Sancak Dergisi’nde 1994’de yayınlanan sözlerdir. Başka hiçbir belgeye dayandırılmamıştır.

(5) Ocak 1997’de Başbakanlıkta Verilen İftar Yemeği

Cumhurbaşkanlığı dâhil, Ramazan’da heryerde verilen iftar yemeklerinin bir benzeri. Katılan dâvetlilerin, ikisi hâriç, hepsi Diyanet İşleri görevlisi. Kıyafet Kanunu’na muhalefet ayrı bir kovuşturma işi.

(6) Şevki Yılmaz’ın ‘hesap soracağız’ Dediği Konuşma

(7) H. Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993’de Kırıkkale’de Yaptığı Konuşma

(8) Ahmet Tekdal’ın Konuşması

(9) H. Hüseyin Ceylan’ın ‘çözüm şeriattadır’ Dediği Almanya Konuşması

(10) Şükrü Karatepe’nin 10.11.1996’daki Konuşması

(11) İ. Halil Çelik’in 8 Mayıs 1997’de Meclis Kulisinde Yaptığı Konuşma

(12) Şevket Kazan’ın Bekir Yıldız’ı Hapishanedeki Ziyareti

(13) RP’nin Konuşmacılar Hakkında Disiplin Kovuşturmasına Gitmediği İddiası

(14) Din Eğitimi İle İlgili Değerlendirme

Başsavcılığın, RP’nin İHL ve İlahiyat Fakültelerinin çokça açılmasına önayak olduğuna dâir iddiası.­

(15) İddianameden Sonra Gelen Çeşitli Deliller

Dâvâ açılmadan önce vukû bulan bu dört yeni delil veya olayın asıl iddianamedeki suçun niteliğini değiştirmediğinden ve zâten Parti de bunlar hakkında savunmada bulunduğundan, değerlendirmeye alınması Kurul’ca oyçokluğuyla (10/1) kabul edilmiştir.

(16) İddianameden Sonra Sunulan Ek Deliller

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşması ve Çayırova Belediye Başkanı’nın büst koyma eyleminin değerlendirmeye alınmaması oybirliğiyle kabul edilmiştir.

bb- Değerlendirme

Yukarıda 1., 2., 3., 4., 5., 8., 12., 13., 14., 15., 16. sıralarda kısaca yer alan iddialar, AİHS’nin 9., 10., 11., 14., 17. ve 18. maddelerinde gösterilen ilkelere, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve 101/b maddelerine uymamaları dolayısıyla, laikliğe aykırı suç teşkil etmeyeceklerdir. Bunların hiçbirinde Parti tüzelkişiliğine isnad edilen herhangi bir eylem de yoktur. Siyaset sahnesinde bu tür tutum ve davranışlar olağandışı da görülmemektedir. Zâten hür fikir ve düşünce dünyasında kayıtlama ve yasaklamanın olmaması gerekir. Katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışı hak ve hürriyetlerin genişlemesini icâb ettirir. Bu, sâdece bir parti kapatma dâvâsı değil, genel anlamda, temel hak ve hürriyetlerin bundan böyle nasıl sınırlandırılacağının belirlendiği tarihî bir dâvâdır.

Geriye kalan 6., 7., 9., 10., 11. maddelerdeki iddialar ise tek tek suç teşkil etmekle berâber, Parti’ye mâl edilebilecek, ve ‘odak olma‘yı gerektirecek nitelikte, ölçüdeyoğunlukta değildir. Anayasa Mahkemesi DYP ile ilgili olarak 22.5.1984 günlü, E. 1984/1, K. 1984/1 sayılı kararında, ‘Parti mensuplarının eylemleri yasal yollarla partiye mâl olmadıkça, bu eylemlerden dolayı parti tüzelkişiliğinin sorumlu tutulması düşünülemez’ demiştir. 14.7.1993’deki E. 1992/1 sayılı HEP’in kapatılmasıyle ilgili dâvâda Anayasa Mahkemesi, 500 civarında parti mensubu hakkında dâva açıldığı hâlde, henüz hüküm giyme olmadığı için SPK’nun 103. maddesindeki unsurların gerçekleşmediğini göz önünde bulundurarak odaklaşmanın olmadığı kanaatine varmış ve odaklaşma iddiasını reddetmiştir. Odak olmak için kullanılabilecek ‘tekrar‘, ‘devamlılık‘, ‘kararlılık‘, ‘yaygınlaşma‘ gibi koşullar yeterince gerçekleşmemiştir. Bunların, Parti’yi bağlamayan ferdî suçlar olarak görülmeleri gerektir. Devletin kolluk teşkilatı bu ve benzeri olayları her zaman önleyecek güç ve kuvvettedir. Partiler demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır. Korunmalarının güçlendirilmesi gerekirken, kapatılmalarında derneklerden bile garantisiz duruma düşürülmeleri kabul edilir durum değildir.­

Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin 16.6.1964 günlü, E: 1963/101, K: 1964/49; 3.11.1983 günlü, E: 1983/4, K: 1983/4 (Muhafazakar Parti); ve yukarda konu edilen DYP kararlarında, parti kapatma dâvâlarında Ceza Hukuku’nun bütün kurallarının, bu arada Ceza Hukuku temel prensiplerinin uygulanacağı, ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’, ‘Kıyasa yer verilemez’, ‘Şüphe sanık lehine yorumlanır’, ‘Kanun boşluğu, ancak yine kanunla doldurulabilir, yorum ve içtihatla suç ve ceza ihdas olunamaz’, ‘Ceza sorumluluğu şahsîdir. Bir kimse başkasının fiilinden sorumlu tutulamaz’ ilkelerine de atıfta bulunularak, açıkca kabul edilmiştir. Ayrıca suç ve cezalara ilişkin Anayasa’nın 38. maddesi dâima gözönünde tutulmuştur.

Gerçek şudur ki, Türkiye’de her hatâ işleyen kişi veya kuruluşa yaptırım uygulanmamakta, ‘onlar da yargı önüne getirilirse dâvâsına bakılır’ denmektedir. Şikâyet vukûunda veya savcı tarafından re’sen dâvâ açılması hâlinde mesele yargı önüne gelmektedir. Yani, çıkartılan kanunlar herkes için geçerli olmamaktadır. Beklenmekte, istenmeyen kişi veya kuruluş geldiğinde ‘elek’ sıklaştırılıp, mesele ‘yargı darboğazı’nda çözülmektedir.

Bu, hem kanunların genelliği ilkesine aykırıdır, hem de, idarenin ve siyasetin kendi içinde çözebileceği (çözmesi gerektiği) işlerin yükünü ‘yargıya devretmesine’ yol açmaktadır.

Siyasetin esnek oyun kuralları yerine yargının sert kaideleriyle mesele çözümlenecek sanılmaktadır.

Her iş kendi ortamı içinde ve kurallarına göre çözülmeli, yargı, son aşamada ise müdâhale etmelidir.

Yönetenler (hizmet sunmaya tâlip olanlar) – yönetilenler (yararlananlar = usagés) ayrımında parti nerede yer alır’ Çoğunluğu alan ve iktidar olan bir parti hâlâ ‘yöneten‘ statüsünde değilse, nerededir’

Anayasa’nın 6. maddesine göre, ‘Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz’. Oturmuş, kendi kendini denetleyen ve hesap veren, şeffaf, istikrarlı ve devamlılık arzeden bir kamu yönetiminde ‘durumdan vazife çıkarmak’ anlayışı olmaz; Meclis ve hükümetler seçimle gelir, seçimle gider; milletin oylarıyla iktidar olan partiler yine milletin oylarıyla emâneti devrederler. Demokrasi, azınlık haklarına saygılı çoğunluk sistemidir; herkese eşit muamele ederek fertler arasındaki eşitsizlikleri ortaya çıkarmak ve sonunda, herkesin kendi yeteneği istikametinde gelişmesine fırsat ve imkân tanımaktır. Yoksa, demokrasi bölme ve parçalama, susturma ve bastırma, gocundurma ve kaçırtma sanatı değildir.

­

Demokrasilerde bir parti kolayca elimine edilemez. Onu ortadan kaldırmanın şartları kolaylaştırılamaz. Ne var ki, Başsavcılık, odak olmayı kolaylaştırmak için, 23.7.1995’de yapılan Anayasa değişikliğinden önceki olaylarla, 21.5.1997’deki dâvâ tarihinden sonra işlenmiş olayları da işin içine katmak ve bu bir cezâ dâvâsı değildir diyerek ortaya çıkacak sonuçlardan yararlanmak istemektedir. Bir kere bu dâvâ, CMUK’nun uygulanmasına rağmen, tam bir cezâ dâvâsı değildir. Aynı zamanda bir hukuk dâvâsı da değildir. Bu bir dâvâdır; nevi şahsına münhasır bir parti kapatma dâvâsı, bir hüküm dâvâsıdır. Her hükmün içinde de mutlaka bir tesbit vardır.

Odak olmanın yoğunluk ve derecesini Anayasa Mahkemesi belirleyecek ama bunu yaparken de hiçbir şart, ölçü, kıstas, kriter, ilke kullanmayacak; her parti kapatmasında istikrarlı bir çizgi tâkib etmeyecek; her olaya özgü bir davranış mı sergileyecektir’

Bu, kabul edilir bir tutum olamaz, zirâ Anayasa’nın 38. maddesindeki suç ve cezalara ilişkin esaslar zedelenmiş olur.

Eylemlerin siyasî partiye mâledilmesinin şartlarını yasanın belirlemesi lâzımdır.

Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası, ‘siyasî partilerin … kapatılmaları… kanunla düzenlenir’ dediğine göre, temel şart, kapatma kararının SPK’nda öngörülen hükümler ışığında verileceğidir. Fakat bu hükümleri düzenleyen SPK’nun 103/2. maddesi iptal edildiğine ve TBMM’nce henüz yeni bir düzenleme de yapılmadığına göre, mesele mecburen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ışığında çözülecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin, prensip olarak, odak olmayı hiçbir dayanak olmaksızın tesbit etmesi düşünülemez. Odak olmanın önce ölçütlerini koymalı, bunu, kanun çıkana kadar bir içtihat kararı olarak saklamalıdır.

Bu içtihat kararı yeni yasal düzenleme yapılırken aynen alınıp kurallaştırılırsa mesele kalmaz, Mahkeme kendi kıstaslarının kanun hükmüne dönüşmesi karşısında bundan sonra da onları aynen uygulamaya devam eder.

Yok, yeni yasal düzenleme kısmen veya tamamen farklı kriterler getirirse yine mesele kalmaz, kanun hükmü Mahkeme içtihadının önüne geçeceğinden, bundan sonra bunların uygulanmasına devâm edilir.

Ancak, şu anda ne eski kanun yürürlüktedir ne de yeni yasa çıkarılmıştır, durum askıdadır. Çözüm için TBMM’nin yeni düzenlemesini beklemeye de imkân yoktur. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasına göre, partinin lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturup oluşturmadığına Anayasa Mahkemesi karar verecektir.­

Peki, Mahkeme, SPK’nun iptal edilen 103/2. maddesindeki, ‘bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun’ ve ‘bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin Büyük Kongre, MKYK veya TBMM’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübûta ermesinin’ dışında hangi kriterleri kullanmalıdır’

Şimdi bu noktada Alman örneğini incelemek lâzımdır.

2- Alman Hukukunda Odak Olma
a- Parti Kapatmanın Kısa Tarihçesi

Bu kavram Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer aldığı şekliyle Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nda ve yargısında bulunmadığından, ancak mevcut uygulamadan ve literatürdeki yorumlardan hareketle bir sonuca varmak mümkün olabilir (29).

Alman Anayasası’nın parti kapatma konusunda dayanak oluşturan 21. maddesi çerçevesinde cereyan eden uygulama ve yorumlar ‘odak hâline gelme‘ kavramına ilk adımda ‘yoğunluk kazanma‘ ifadesi ile yaklaşma imkânı veriyor. Denilebilir ki, Anayasa’ya aykırılığın tespitinde partiye mâledilecek (parti bünyesindeki) faaliyet, eylem ve açıklamaların hangi yoğunluktan (Intensität) sonra aykırılığın oluşacağı sorusu temel alınabilir.

Gerek mahkeme kararları gerekse literatürün yaklaşımları, verilen iki kapatma kararının, oluşturulan yeni kurumsal yapı ve siyasal sistemin ilk yıllarındaki özel konumu ile çok yakından bağlantılı olduğunu göstermektedir. Sosyalist İmparatorluk Partisi’nin (Sozialistische Reichpartei, SRP) kapatılması (23.10.1952) Hitler deneyimi ile doğrudan bağlantılı olup, gerekçelendirme, bu tarihî tecrübeye ve partinin Hitlerin partisi olan NSDAP’ye özde akraba olduğu tesbitine dayandırılmaktadır. Yine Almanya Komünist Partisi’nin (Komunistische Partei Deutschlands, KPD) kapatılmasında (17.8.1956) savaş sonrası şartlarının izleri açıkça belirtilmektedir. Bu iki karardan sonra, benzer nitelikte partiler bugüne kadar bulunagelmiş ve hattâ bâzılarının kapatılma tartışmaları kamuoyuna yansımışsa da (30), kapatma olayı görülmemiştir. Niçin kapatma olayının olmadığı da aşağıdaki açıklamalar doğrultusunda daha iyi anlaşılabilir.

b- ‘Odak Haline Gelme’ veya ‘Yoğunluk’ Nasıl Belirlenebilir’

Korunan anayasal değerlerin (31) üzerindeki yorumlamalardan sonra literatürde ‘anayasaya aykırılık unsurları‘ ile bu ‘unsurların oluşumunun tespitinde değerlendirmeye alınabilecek kaynaklar‘ arasında ayrım yapılmaktadır. Yoğunluğun tespiti açısından her iki konunun da ele alınmasında fayda vardır.

aa- Anayasa’ya Aykırılık Unsurları

Alman Anayasası’nın 21. Maddesi, ‘zarara sokma’, ‘ortadan kaldırma’ veya ‘tehlikeye atma’yı ‘amaçlama’yı (32) Anayasa’ya aykırı ve parti kapatma gerekçesi olarak görmektedir. Böyle bir hedefin veya çalışmanın vâr olduğunun kabullenilebilmesinin şartları, tartışmanın temel noktasıdır. Zarâra sokma (beeintrachtigen), ortadan kaldırma (beseitigen) ve tehlikeye atma (gefahrden) ifadelerinin açık ve yorum sâhasının da pek geniş olduğu vurgulanarak, itinâ ve ihtimam gösterme gerekliliği sıkça gündeme getiriliyor. Bu iki kavrama bilhassa, korunması istenen demokratik temel hak ve hürriyetler ile demokratik düzendeki partilerin önceliği (Parteienpriorität) prensibinin ihlâl edilebileceği kaygısıyla vurgulama yapılıyor. Bu itinâ doğrultusunda, partilerin bir dünya görüşünü, ilmî bir teoriyi benimsemeleri veya özgürlükçü demokrasinin temel prensiplerine şüphe ile bakan düşünceleri, bunları eleştirmeleri, reddetmeleri ve onlara karşı başka düşünceleri savunmaları Anayasa’ya aykırılık için yeterli değildir. Bütün bunlar Alman Anayasası’nın 5. maddesindeki ifade hürriyeti kapsamına girmektedir. Anayasa’ya aykırılığın objektif kriterleri olarak, ancak bu düşüncelerin pratik siyasî davranış yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmasıyla başlar denilmektedir. Burada ortaya çıkan sınır meselesi, bu görüşleri benimsemek (sich bekennen) ile saldırgan tavır almak (bekampfen=hücum etmek, saldırmak, savaş açmak) kavramları üzerinde düğümlenmektedir. Bu ifade, devlete ve demokratik düzenin temel öğelerine yönelik, aktif ve şiddete dönük (tecavüzkâr – agressive) bir saldırının veya mücâdelenin olması şeklinde algılanmakla birlikte, bu tür bir doğrudan saldırıyı hazırlayan eğitim, kışkırtma, propaganda da, saldırının başarılarını beklemeden önünün kesilmesi gereken ve dolayısıyla Anayasa’ya aykırı bir eylem olarak görülmektedir.

Yoğunluk‘ kavramına anlam kazandırmak, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve doktrine göre, ancak Anayasa’ya aykırı eylemler toplu bir bakışla (33) ele alınabildiği zaman mümkündür. Bu nedenle münferit davranışların, saldırgan bir eğilim gösterseler bile, kendi başlarına yeterli olamayacakları, ancak toplu ve organize bir saldırının ayrılmaz parçaları olduklarında önem kazanacakları anlaşılmaktadır. Tek tek ele alındıklarında ceza yargılaması konusu yapılabilecek veya polisiye tedbirlerle önlenebilecek münferit davranışlar Anayasa’nın parti yasaklaması kapsamına alınamaz (34). Aranan, partinin bütünü için geçerli, ‘toplu, genel ve sürekli bir eğilimin‘ oluşmasıdır (Anayasa Mahkemesi Karar Defteri, Band 5, sayfa 142, 143). Ne var ki, ne zaman, hangi mertebeden sonra toplu veya genel ve saldırgan bir tutumun var kabul edilebileceğini somutlaştırmak, net bir sınır çizmek, birbirinden ayrılan yaklaşımlar gözönüne alındığında, pek de kolay görünmemektedir

bb- Anayasa’ya Aykırılık Unsurlarının Oluşumunun Tespitinde

Değerlendirmeye Alınabilecek Kaynaklar

Anayasa’nın koruduğu menfaatlere bir saldırının parti gündeminde olup olmadığını tesbit edebilmek için ilk bakışda yukarıda söylenenlere ters görünebilecek kaynaklar belirtilmektedir. Aykırılık unsurlarının oluşumunun (partinin anayasal değerleri yok etmeye yönelik çalışmasının) tespitinde değerlendirmeye alınabilecek kaynaklar, yine Anayasa maddesinde gösterilen ‘amaçlarına’ ve ‘taraftarlarının davranışlarına göre’ belirlenmeye çalışılmaktadır. Yalnız, taraftarların davranışları (söz ve eylemleri) partinin hedeflerini gerçekleştirmeye yönelikse değerlendirilmeye alınmakta ve hedefler (Ziele) kaynakların (delillerin) değerlendirilmesinde çerçeve oluşturmaktadır.

Bu deliller içerisinde parti programı, tüzüğü, resmî açıklamalar gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlü açıklamalar yer almakta, bunun yanında, yine partiye mâledilebilecek parti yönetimi, yöneticileri ve merkez organlarından başlayarak parti üyeleri ve taraftarlarına doğru genişleyen bir çerçevede yapılan davranışlar delil olarak kullanılabilmektedir (35).

Alman Anayasa hukukunda, ‘odağı hâline gelme‘ veya ‘yoğunlaşma‘ açısından problem, ‘aykırılık unsurları‘ ile ‘değerlendirmeye tâbi tutulabilecek kaynaklar-deliller‘ arasındaki farklı ve birbirine ters gibi görünen yaklaşımlarda yatmaktadır. Çünkü münferit parti yöneticileri ve görevlilerinin (Parteifunktionare) söz ve eylemleri incelemeye alınabilecek kaynaklar arasında sayılmaktadır. İlk bakıştaki bu zıtlık, kaynaklara yaklaşımın, unsurlar (Anayasa’ya aykırı olmanın nitelikleri) doğrultusunda ele alınması yönündeki yargı pratiği ve literatürün yorumlarında açıklık kazanıyor.

Buna göre:

– Münferit söz ve eylemlerin, Anayasa’ya aykırılık unsurları karinesince, saldırgan niteliğe bürünüp bürünmediklerine (ifade hürriyetinin yer aldığı, Anayasa’nın 5. md. alanı dışına çıkıp çıkmadıklarına),

– Bunun ötesinde, toplu bir saldırgan hareketin parçaları olup olmadıklarına dikkat etmek gerekmektedir. İşte, yoğunluğun bir çerçevesi burada ortaya çıkmakta, bu tür bir tecâvüzkâr tavrın parti sathına ne kadar yayılmış olduğunu belirlemek önem kazanmaktadır.

– Ayrıca partiye mâledilebilecek hedeflerin Anayasa’ya aykırılığında yine Anayasa’nın 5. maddesi gündeme gelmekte; objektif olarak tehlikenin varlığını tesbit etmede teorik, ilmî veya dünya görüşüne âit fikirlerin ifade edilmesi değil, açıklananların zarar vermeye, ortadan kaldırmaya (kuvveden fiile çıkarmaya) yönelik saldırgan bir muhteva kazanıp kazanmadığına bakmak gerekmektedir.

Toplu bakışın gerekliliği şüpheye yer vermeyecek kadar açık olsa da, kabul etmek lâzımdır ki, tehlikenin (gerek ifade hürriyeti sınırları gerekse saldırganlığın niteliği açısından) hangi sınırdan sonra başladığını aynı kesinlikle tesbit etmek kolay görünmemektedir. Yukarıda belirtildiği gibi, uygulamadaki iki örneğe bakmak ve bilhassa neden parti kapatma olayının bir daha görülmediğini şu iki sebebe dayanarak anlamak gerekmektedir:

– Alman Anayasa Mahkemesi her iki kapatma olayında da toplu bakışı gerçekleştirmek için fevkalâde geniş bir delil toplama işine girişmiş, özellikle parti dökümanlarını, propaganda malzemelerini, bildirileri elde etmiştir. Bir taraftan, resmî belgelerin ve bildirilerin arka plandaki gerçek amaçları açıkça belirtmeyecekleri düşüncesinden hareketle değerlendirmeye aldığı kaynakları geniş tutmuş, diğer taraftan, münferit eylemleri ve sözleri ön plana çıkarmamış ve bunları tek tek cezaî ve polisiye vak’alar olarak görmüştür. Tehlikeye sokma yaklaşımının genişliğine örnek olarak, SPR’nin, ‘Hitler NSDAP’sinin devamı olduğu’ sonucuna varılması gösterilebilir. Bu sonuca varabilmek için parti görevlilerinin NSDAP içinden gelmeleri, parti içi teşkilatın hiyerarşik olması ve ‘Führer’ prensibine dayanması, parti belgelerindeki Büyük Alman İmparatorluğu amacının mevcut devletin varlığına karşı olması gibi benzerlikler, sadece Anayasa’ya aykırılık unsurlarının oluşması açısından değil, aynı zamanda yoğunluk kavramına yukarıda belirtilen iki boyutuyla da yaklaşabilmek için kaynakların çok geniş tutulduğunu görmek açısından önemlidir. Komünist Partisi kapatma kararında da (dâvâ Kasım 1951’den Ağustos 1956’ya kadar sürmüştür) dikkatler, delil kapsamının geniş tutulduğu ve Anayasa’ya aykırılık tartışmasının parti savunucuları tarafından reddedilmeyen proletarya egemenliğini getirme amaçları ve bu amaçların ne zaman gerçekleştirileceği üzerinde yoğunlaşmıştır. Mahkeme kısa veya uzun vâdeli bir amaç olmasını önemsiz sayıp, sâdece böyle bir amacın varlığını tesbite yönelmiştir. Amacın parti savunucuları tarafından reddedilmemesi ve fakat o gün için gerçekleşme imkanı olmadığı ve bu sebeple gündemlerinde bulunmadığı yönündeki ifadelerine rağmen dâvânın uzun sürmesi ilginçtir.

– Aynı özellikleri gösteren partiler olsa bile, Anayasa Mahkemesi önüne kapatma talebinin getirilmemesi, ‘partilerin imtiyazı’ (Parteienprivileg) prensibiyle açıklanabilir. Siyasî Partiler derneklere, sendikal organizasyonlara, vs.ye karşı sınırları çok daha geniş tutulmuş ve devlet müdahalesini sınırlandırmış bir koruma alanına sahip kabul edilirler. Bir yanda siyasî partilerin imtiyazı, öbür yanda onlara karşı korunan anayasal değerler, aynı madalyonun iki yüzü (korunan hürriyetler-korunan düzen) olarak parti yasaklaması konusunda o kadar açık ve net biçimde karşı karşıya gelmektedir ki, yasaklama konusunda mümkün olduğu kadar itinâlı ve ihtimamlı (Zurückhaltung) davranılması gibi bir genelleme, doktrinde konuya başlarken ve bitirirken vurgulama yapmak mecburiyeti hissedilen ortak nokta olarak belirmektedir.

C- Temel Hak ve Özgürlükler ile AİHS Arasındaki İlişki

Temel hak ve özgürlükler insanlık tarihi kadar eskidir. Asırlardır üzerinde çok yazılmış çizilmiş, asıl kalıcı metinler II. Dünya Savaşı ile birlikte ortaya çıkmıştır.

24.10.1945 deki Birleşmiş Milletler Andlaşması’ndan sonra 29.5.1949 da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 3.8.1949 da Avrupa Konseyi Statüsü, 3.9.1953 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 3.7.1973’de Helsinki Nihai Senedi, 21.11.1990 da Paris Şartı gibi önemli belgeler imzalanıp yürürlüğe girmiş ve Türkiye bunların hepsini kabul edip iç hukukunun bir parçası saymıştır.

1- Temel Hak ve Özgürlüklerin Yeşerdiği Ortam : Hukuk Devleti

Hukuk devleti, ‘vatandaşların hukukî güvenlik içinde bulundukları, devletin tüm eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu ve bu bağlılığın bağımsız yargı organlarınca denetlenebildiği bir sistem olarak tanımlanabilir. Hukuk devletinin temel amacı olan, vatandaşların hukuki güvenliğinin sağlanması, ayrıca tabîî (ya da kanunî) hakim güvencesini, kanunsuz suç olmaz ilkesini, ceza sorumluluğunun kişiselliğini, mâsumiyet karinesini (yani suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağını) ve kazanılmış haklara saygı esasını da içerir. Nihayet, hukuk devleti, kanun devletinden farklı olarak, sadece idarenin eylem ve işlemlerinin kanunlara uygunluğu değil, aynı zamanda, kanunların da daha üst hukuk normu olan Anayasa’ya ve hukukun temel ilkelerine uygun olması anlamına gelir (36).

Hukuk devleti anlayışının siyasî sistemin demokratikleşmesinden önce yerleştiği Türkiye’de, anayasal bazda, aksayan bazı yönler vardır. ‘Mesela Yüksek Askerî Şûrâ kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması (md. 125); olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa uygunluğunun denetlenmemesi (md. 148), hakim ve savcılar hakkında soruşturmanın Adalet Bakanlığına bağlı müfettişlerce yürütülmesi (md. 144), Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun tabîî üyesi olmaları (md. 159) dolayısıyla yürütme organının hakim ve savcıların özlük işlerinde bir ölçüde etkili olması, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılmış kanun ve diğer işlemler hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulmaması (Geçici md. 15)'(37) bunlardandır.

Bu aksaklıklar niçin yıllardan beri süregelmektedir’ ‘Türkiye’nin hukuk devleti (ve onunla bağlantılı olarak insan hakları) sorunu, hukukî olduğu kadar sosyolojik bir normudur. Hukuk devletinin vatandaşların gözünde taşıdığı değer, onların yargı sisteminin kolay erişilebilir, etkin, güvenilir ve herşeyden önce âdil bir sistem olduğu hakkındaki inançlarına bağlıdır. Bağımsız bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve açık olarak yargılanma hakkı, temel insan haklarından biridir’ (38).

Konuyu daha genel planda ele alan Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, daha 1989 larda kaleme aldığı HUKUK DEVLETİ ÖĞRETİSİ isimli kitabında, ‘hukuk devleti amaç, demokrasi ise (ona) ulaşılması için kullanılan ve sâlık verilen bir araçtır'(39) demektedir. Yine ona göre ‘… Doğru bir ‘insan hakkı’ öğretisine sahip olunmadıkça ‘adâlet’ anlayışına sahip olmaya da imkan yoktur. Adâlet bir ölçüdür. Bir terazidir…. Hukuk devleti kavramı doğru bir ‘insan hakları’ anlayışına dayanmaktadır, dış dünyada gerçeklik kazanamaz. Hangi toplumda insan hakları gerçekten her birey için sağlanabiliyorsa, hukuk devletine giden yolun yarısından çoğu alınabilmiş demektir. Hukuk devletinin göstergesi kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, vs. sayısı ve çokluğu asla değildir. Örgütlü zulüm, bazen en ince hukuk tekniği ayrıntılarına kadar düzenlenmiş olabilir’ (40). İşte kanun devleti anlayışının suistimal edilmiş bu tarzı, tarihte sıkca rastlanan olgulardandır. ‘Demokrasi tek başına hukuk devletine olan ihtiyacı karşılamaya yeterli değildir. Demokrasi, hukuk devleti amacına ulaşmak için ileri sürülen yöntemlerden birisidir. Başka güvencelerle desteklenmeyen bir demokrasi, çoğunluk diktatörlüğüne yol açabilir ve Hukuk Devleti ile hiçbir ilişkisi kalmamış olabilir….

Demokrasi kötüye kullanıldığında ortaya çıkan görünüm çok defa çoğunluk diktatörlüğü bile değildir. Temsilî demokrasi perdesi altında faşizm sahneye konmuştur. Yahut görünen, demokrasiye daha çok benzemekle birlikte, o toplum gereken düzeyde bilinçlenmiş olmadığından, perde arkasında oligarşi vardır, ipleri çeken ve demokrasi oyununu oynatan baskı grupları örgütlenmiş, çıkar gruplarının Magna Charta’sı yazılı Anayasa karşısında gizli ve gerçek Anayasa olarak yürürlüktedir… Halk demokrasiyi ciddîye almadıkça ve bir oyun olarak seyrine baktıkça, her seçim sırasında da ‘figüran’ olarak oyuna katılmaya razı oldukça iç irâde açıklanmaz ve bu demokrasicilik oyunu sürüp gider’ (41).

İş bununla da kalmaz. Yine Prof. Hatemi’ye göre, ‘Halk oyunbozanlık eder de gücü gerçekten ele almaya kalkışırsa, ‘bu bir oyunda ve oyun bitti!’ demek Özel Hukuk’ta olduğu gibi kolay değildir. Özel Hukuk’ta bir mahkeme önüne gidilecektir. Demokrasi konusunda ‘yalan’ söylenmiş ise, gidilecek bir hâkim yoktur ve yine kâğıt üzerinde ‘oyun’un yerine ‘demokrasi gerçeği’ni ikame etme yetkisi ‘halk’tadır. ‘Güç gerçekte bendedir ve bu gücü sizlere devretmeye de hiç niyetim yok!’ demek, Özel Hukuk alanında olduğu kadar kolay değildir. Halk, ‘şimdiye kadar oyun olarak oynadık, seyrettik ve figüran olarak katıldık ise de, bu oyun bizim çok hoşumuza gitti, kimbilir gerçeği nasıldır! Artık bu oyunu gerçeklik düzeyine aktarmak istiyoruz’ derse, bilinçlenmiş ve hele örgütlenmiş halk karşısında, denge elbette ve derhal değişir ve güç elden gider… Şu halde demokrasinin bir ‘oyun’ olduğunun halk hiç bir zaman farkına varmamalı, ancak, gerektiğinde, perdeyi kapatma ve daha gerçekçi bir oyunu sahneye koyma yetkisi yine güç sahiplerinin elinde olmalıdır. Bu daha gerçekçi oyun, güç sahiplerinin hizmetindeki usta yazarlar tarafından elden geçirilerek, dil ve ayrıntılar bakımından ‘çağdaşlaştırılarak’ güne uydurulur ve gerektiğinde ‘demokrasi oyunu’ yerine sahneye konur. Esasen bu oyunun adında, ne olursa olsun, ‘bir çağdaşlık’ ve ‘çağdaşlaştırma’ ibaresi veya çeşnisi yahut çağrışımı vardır. Çünkü, demokrasi oyununun tehlikeli olmaya başlaması, bireyin, insanlık değerinin güvencesi olan temel ilkelerin, değişmez ve her insan için eşit olarak geçerli (yürürlükte) olduklarının kavranması ânından itibarendir’ (42).

Demek ki, insan olmanın gerektirdiği hak ve hürriyetleri elde etmenin zorluğu kadar onlara sahip çıkıp devam ettirmenin de güçlükleri vardır. Bu iş tek başına her ülkeye bırakılabilecek bir görev olarak görülmemiş, daha 622 ve 1215’lerden başlayarak bugüne kadar tazeliğini korumuş ve ortaya çok önemli belgeler çıkarılmıştır.

‘İnsan haklarının milletlerarası alanda korunması her ne kadar en olgun seviyesine çıkmamış olsa da, son yüzyılların muhakkak ki büyük uğraşlarından biri olmuş’ (Nicolas Valticos) (43), ‘çağımızın hukuk-siyaset gerçeği içinde düşündüğümüz insan haklarının hukukî açıdan korunmasına, İngiltere’de geçmişteki sui generis koruma hariç, 1776 Amerikan ve 1789 Fransız İhtilallerinden itibaren başlanmıştır’ (Aristovoulos Manessis) (44).

Zaman içinde ‘sivil haklar’, ‘temel haklar’. ‘kişisel hürriyetler’, ‘kamu özgürlükleri’ gibi terimlerle de anılan ‘insan hak ve hürriyetleri’nin bütünüyle ele alındığı en önemli belgelerin başında bugün AİHS gelmektedir. Bunun her ülkece kabul edilmesi, bir kere, ‘hukuk tekniği açısından mümkündür; düşünülen diğer birçok formüllerden daha fazla açıklık sağladığı için tercih edilebilir; politik açıdan da, kelimenin en yüce anlamıyla, arzuya şâyândır. Öbür yandan, bu Sözleşme, Avrupa’da insan haklarının korunmasını daha da iyileştirecek ve tamamlayacak; Birlik üyelerinin gerçek demokrasinin temel unsuru olan insan haklarına saygısını kuvvetlendirecektir’ (Peter Leupreht) (45).

İşte bunlar, hukuk devleti olmanın baş şartlarıdır. Açıkça ifade etmek gerekirse, ‘temel hakların korunması mekanizmasının varlığı, modern bir demokrasinin asıl güçlü yanıdır… (Artık bundan sonra, gittikçe) gelişmekte olan insan haklarını koruma sisteminin daha da iyileştirilmesine; bu sistemin pratiğe sokulmasına ve temel hakların bütün ihlâllerinin cezalandırılmasına büyük dikkat sarfedilmelidir’ (Federico Mancini ‘ Vittorio di Bucci) (46).

Aslında mesele, olgunlaşmış bir zihin, bir ‘iyi niyet’ sorunudur. Herşeyi olduğu gibi ‘Anayasayı anlamak, onu en iyi korumak demektir. Hür bir toplumda ve hukuk devletinde bir yasanın en önemli niteliği, meşruîyet (yasallık) gücünü göstermesidir. Meşruîyet de hukukun herkesce kabullenilmesi demektir’ (47).

2- Parti Üyelerinin Söz ve Eylemlerinin AİHS’ne Göre Ele Alınması

Yirmibirinci Yüzyıl’a girerken sosyo-politik alanda dünyâda kullanılan çağdaşlık ölçütleri Demokrasi ile İnsan Hak ve Özgürlükleri‘dir. Globalleşen dünyâdaki bütün çağdaş kuruluşlar, getirdikleri normlarla hep bunların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi için gayret sarfetmektedir.

Kabul edilmiş ve usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların Anayasa’ya aykırılığının öne sürülemeyeceği, millî hukukun bir parçası ve iç hukukla çatışma hâlinde öncelikli oldukları Anayasa’nın 90. maddesinin âmir hükmü olduğuna göre, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Helsinki Nihâi Senedi, Paris Şartı gibi önemli belgeler, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de hep bu kategori içinde yer almaktadır. Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’daki boşlukların ve çelişikliklerin bunlarla doldurulması bir hukuk güvencesi olmuştur.

İşte bu noktada, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birinci fıkrası gereğince kapatılmasına karar verilen Refah Partisi’nin, buna sebep olan, Genel Başkan dâhil altı üyesinin bahse konu beyan ve eylemlerinden yukarıda belirtilen 1, 2, 3, 4, 5, 8, 12, 13, 14, 15, 16. sırada bulunanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri karşısındaki durumlarını belirlemek lâzım gelmektedir (48).­

a- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 9. maddesi şöyledir .

‘(1) her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.

(2) Din veya kanaatleri izhar etmek hürriyeti demokratik bir cemiyette ancak amme güvenliğinin, amme nizamının, genel sağlığın veya umumi ahlâkın, yahut başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruri olan tedbirlerle ve kanunla tahdit edilebilir.’

Burada ifâde edilen düşünce, vicdan ve din özgürlüğü demokratik toplum olmanın temellerinden birisidir. Sâdece inananların kişilik ve hayat anlayışının değil, inançsızlar, din düşmanları ve şüphelilerin dünya görüşünü de korur.

Düşünce ve inançlar açığa vurulduğu takdirde, bunlar Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir. Nitekim, Komisyon ve Divan genelde bu iki maddeyi birlikte ele almaktadır. Din özgürlüğü konusunda Komisyona fazla başvuru yapılmamış ve şikâyetlerin tümü reddedilmiştir.

Maddenin ikinci fıkrasına göre, bahsi geçen hak ve özgürlükler ancak kanunlarla ve kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık ve ahlâk, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması maksadıyla kısıtlanabilir. Ancak buradaki kısıtlama birinci fıkrada tanınan hakların tümü bakımından değil, sadece din veyâ inancı açıklama özgürlüğü açısından söz konusudur. Düşünce ve vicdan özgürlüğü kişinin iç dünyasını ilgilendiren olgular olarak kısıtlama kapsamı dışında bırakılmıştır (Ş. Ünal, s. 207-208-209-211).

RP’nin bahsi geçen üyelerinin söz ve eylemlerinin bu maddeye aykırı bir yönü bulunmamakta ve kapatılma için bir sebep teşkil etmemektedir.

b- İfade özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 10. maddesi şöyledir:

‘(1) Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hak içtihat hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları mevzuubahis olmaksızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini ihtiva eder. Bu madde, devletin radyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaade rejimine tabi kılmalarına mani değildir.

 (2) Kullanılması vazife ve mes’uliyeti tazammun eden bu hürriyetler demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak, milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adalet kuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla, muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.’

Demokratik sistem, düşünce ve görüşlerin serbestce açığa vurularak millî irâdenin engellenmeden ortaya çıkması esası üzerine kurulmuştur. Bir toplumda halk hayatını ve geleceğini ilgilendiren konular üzerinde fikir üretemez ve bunları açığa vuramazsa, o toplum demokrasi olarak nitelendirilemez. Günümüzün modern çoğulcu ve katılımcı demokrasilerinde, seçilmiş yöneticilerle birlikte halk da kendi geleceğini ilgilendiren bütün konularda düşüncelerini açığa vurmak suretiyle karar alma sürecini etkilemekte ve katkıda bulunmaktadır. Açığa vurulan düşünceler ancak suçu övmesi, suçu ve şiddeti teşvik edici nitelikte olması veyâ toplum ahlâkını bozması gibi nedenlerle cezalandırılabilir ki, zâten bunlar cezâ kanunlarında da fikir değil, suç olarak nitelendirilmiştir. Düşünceler ve onları açığa vurmaya elverişli araçlar olmaksızın, bir rejim demokrasi olarak adlandırılamaz.

Ne var ki, bütün temel hak ve özgürlükler gibi, demokratik bir toplumda ifade hürriyetinin de sınırları vardır. ABD Yüksek Mahkemesi, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda, ‘açık ve mevcut tehlike‘ (clear and present danger) kavramı altında ilginç bir ölçü geliştirmiştir. Buna göre yapılan konuşma veyâ öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilir (Ş. Ünal, s. 218-219-220-221).

Alman Anayasa hukukunda ise buna benzer iki kavram kullanılmaktadır:

– Ülkenin düzenine ve mevcudiyetine yönelik ‘kesin tehlike (danger imminent),

– Dışardan gelen ve Cumhuriyeti tehdit eden ‘gerçek ve mevcut tehlike‘ (Ulrich Karpen, s. 188).

Bu durumda, bahsi geçen söz ve eylemlerin 10. madde ile bağdaşmadığını söylemek ve kapatılma sebebi saymak mümkün görünmemektedir.

Adı geçen Parti müesses nizâmın ve rejimin bir parçasıdır, aldığı oylarla kitle partisi düzeyine gelmiştir. Laikliği zedelemek değil pekiştirmek için, belki, vârlığının zorunluluğu bile düşünülebilir. Şu ‘gökkubbe altında’ bugüne kadar zâten söylenmedik hiçbir söz kalmamışken, hem de TBMM çatısı altında söylenenleri bugün gelinen gelişme ortamında suç saymak ancak bir geriye dönüş, hak ve özgürlükleri askıya almak olur.

Mahkememizin belirtilen sıralamadaki söz ve eylemlerin ancak bir kısmını suç kabul edip, onlara dayanarak ‘odaklaşma’nın varlığını saptaması, Anayasa’nın 69. maddesindeki, ‘…fiillerin işlendiği bir odak hâline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi hâlinde …’ ibâresini geniş yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Odak olmanın hükmü elbette Mahkeme’ce verilecektir. Ancak hüküm safhasından önceki aşamalar, yine 69. maddenin son fıkrasında yer alan, ‘Siyasî partilerin… kapatılmaları… kanunla düzenlenir’ kuralınca, ona âit değildir. Kanunkoyucunun irâdesi ile belirlenecek ilke, ölçüt, kıstaslara göre odaklaşma olup olmadığına karar verilecektir.

Sözleşme’nin 10. maddesi aslında bu tür söylem ve eylemlerin meşrûiyeti için tam bir dayanak oluşturmaktadır.

c- Örgütlenme Özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 11. maddesi şöyledir:

‘(1) Her şahıs, asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve kendi menfaatlerini korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek veya sendikalara girmek hakkı da dahil olmak üzere, dernek kurmak hakkını haizdir.

(2) Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silâhlı kuvvetler, zabıta mensupları ve devlet idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında muhik tahditler konmasına mâni değildir.’

Örgütlenme, özellikle siyasî gruplaşma ve faaliyetlerin en geniş şekilde yer aldığı demokratik toplumun vazgeçilmez koşullarından biridir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 292).

Bu madde ile güvence altına alınan haklar, demokratik bir toplumun sosyal ve siyasî değerleridir. Birinci paragrafta toplantı, dernek, sendika kurma özgürlüğü açıklanmış, ikinci paragrafta da bunların hangi şartlar altında kısıtlanabileceği belirtilmiştir. Komisyon ve Divan, önce şikâyetlerin bu madde kapsamına girip girmediğini tesbit etmekte, ikinci aşamada da, bu özgürlüklere yapılan müdahalelerin ikinci paragrafa göre haklı olup olmadığını araştırmaktadır. ikinci paragrafa göre, bu müdahalenin haklı telâkki edilebilmesi için, kanunda öngörülmüş olması, millî güvenlik ve kamu düzeni, suçluluğun önlenmesi, toplumun sağlık ve ahlâkının korunması ve nihayet başkalarının haklarının korunması gibi meşrû amaçlarla yapılması ve demokratik bir toplumun gereklerinin yapılan müdahaleyi zorunlu kılması şarttır.

Maddenin birinci paragrafı sadece barışcı amaçlarla yapılacak toplantı ve gösterileri korumaktadır. Barışcı (peaceful) teriminin bir tanımı yapılmamış olmakla beraber, Komisyon, toplantıyı düzenleyen ve katılanların kamu düzenini bozmaya yönelik şiddet eylemlerine başvurma niyetlerini araştırmakta, toplantı ve ifâde özgürlüklerini birbirleriyle çok sıkı bir şekilde bağlı saymaktadır (Ş. Ünal, s. 248-250).

Batı’da düşünme ve fikir hürriyeti ile teşkîlâtlanma özgürlüğüne özel önem verilmekte; genelde, birincisinde, başkasına hakâret edilmemesi ve cinâyetin teşvik edilmemesi gibi sadece iki, ikincisinde ise, terörist faaliyetlere katılmama gibi tek bir sınırlama getirilmektedir.

Adı geçen Parti üyelerinin belirtilen söz ve eylemlerinde millî güvenliği, kamu emniyetini, barışı ve düzeni bozma; başkalarının hak ve özgürlüklerini yok etme; sağlık ve ahlâkı zedeleme; toplantı yapma, dernek ve sendika kurma haklarını kısıtlama gibi amaçların bulunmadığı, sâdece dünya görüşlerini dile getirdikleri açıktır. Şiddete dönük, terörle ilişkili, düzeni değiştirmeye mâtuf ve dolayısiyle Sözleşme’nin 11. maddesindeki kısıtlama kapsamına giren bir durum yoktur.

d- Ayırımcılık Yasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden

Sözleşme’nin 14. maddesi şöyledir:

‘İşbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerden istifade keyfiyeti, bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasî veya diğer kanaatler, milli veya sosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk, doğum veya her hangi bir durum üzerine müesses hiçbir tefrike tabi olmaksızın sağlanmalıdır’.

Sözleşme’nin, egemen devletçe sağlanıp korunmasını emrettiği haklar ve özgürlükler ‘herkes’ için olduğu cihetle (m. 1) bunların kullanılmasında, bunlardan yararlanmada bireyler arasında ayırım gözetilmesi, açık bir hükümle, yasaklanmış bulunmaktadır. Bu husus yasalar önünde eşitlik ilkesinin de açık bir sonucudur. Madde aynı, ya da benzer durumda bulunan bireyleri haksız farklı muameleye karşı korumaktadır.

Divan’ın da belirttiği gibi, 14. madde, Sözleşme ile tanınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında her türlü ayırımı yasaklamış değildir; 14 madde bağlamında yasak olan husus, ayırımın ‘objektif ve makûl bir nedenden mahrum bulunması’, yani ‘meşru bir amaca yönelik olmaması’ ve ‘güdülen amaçla kullanılan araç arasında makul bir orantı ilişkisine’ sahip bulunmamasıdır.

  1. madde, Sözleşme’nin koruduğu ‘hak ve özgürlüklerden yararlanma’ konusunda hüküm ifade ettiği için bağımsız bir varlığa sahip değildir, bu madde Sözleşme’de mevcut öteki normatif hükümleri tamamlamaktadır. Diğer bir deyişle Sözleşme ve ek protokollerinin normatif hükümlerinin, mahiyetleri ne olursa olsun, ayrılmaz bir parçası, onların mütemmim cüzüdür’ (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 304-305-306).

Ayırımcılığın söz konusu edilebilmesi için iki veya daha fazla birey veya gruplar arasında karşılaştırma yaparak, farklı muâmele görüp görmediklerinin, görmüşlerse, yapılan ayırımın haklı nedenlere dayanıp dayanmadığının belirlenmesi gerekir. Komisyon ve Divan, âkit devletlere bu konuda geniş bir takdir hakkı tanımaktadır. Örneğin, 12.4.1991 tarih ve 3713 sayılı Af Kanunu’nun uygulanması çerçevesinde, Komisyon’a Türkiye’den toplam 25 başvuru yapılmıştır. Ayrılıkçı terörist şikâyetçiler, şartlı salıverilmeleri konusunda kendilerine diğer hükümlülere oranla daha ağır şartlar yüklendiğinden bahisle, bunun eşitlik ilkesine aykırı olduğundan yakınmışlardır. Komisyon, bütün başvuruları kabul edilemez nitelikte bularak geri çevirmiştir.

İrlanda ile ilgili diğer bir olayda, Divan, farklı bir sonuca varmıştır. Olayda, yerel bir planlama ve geliştirme komisyonu, bir vadide bulunan bütün arazi sahiplerine yapı izni verdiği hâlde, şikâyetçiye vermemiştir. Divan, 9.2.1993 tarihli kararında bu uygulamayı, Sözleşme’nin 14. maddesinde öngörülen, yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı bulmuştur. Olay, Sözleşme’nin 50. maddesi çerçevesinde, İrlanda hükûmetinin şikâyetçiye maddî ve manevî tazminat ödemesiyle sonuçlandırılmıştır (Ş. Ünal, s. 263-264).

Bu maddede tek tek sıralanan ayırımcılık sebeplerinden hiçbiri, adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinde, başkalarının bu Sözleşme’de gösterilen hak ve özgürlüklerden yararlanmamalarını engelleyici unsur olarak yer almamaktadır.

e- Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması Yönünden

Sözleşme’nin 17. maddesi şöyledir:

‘Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf her hangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz’.

İki ayrı hüküm içeren bu madde ile önce Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması yasaklanmakta, yani Sözleşme’deki hak ve özgürlüklerden yararlanarak bunları yok etme girişiminde bulunulamayacağı belirtilmekte; sonra da Sözleşme ile koruma altına alınan hak ve özgürlükleri sınırlarken devletin, gene Sözleşme’nin izin verdiği sınırları aşmaması emrolunmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse 17. madde Sözleşme’nin öngördüğü hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ve sınırlanmasına sınır getirmektedir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 316).

Adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinin hiçbirinde, Sözleşme’de tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veyâ kısıtlanması yönünde ne bir açıklık bulunmakta ne de bir îmâ sezilmektedir. Dolayısiyle, 17. madde ile bir uyumsuzluk söz konusu değildir.

f- Hakların Kısıtlanmasının Sınırlanması (Sınırlama Sebeplerinin Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi – Amaç Saptırma Yasası ) Yönünden

Sözleşme’nin 18. maddesi şöyledir:

‘Bu Sözleşme’nin hükümleri gereğince, mezkûr hak ve hürriyetlere yapılan takyitler ancak derpiş edildikleri gaye için tatbik edilebilirler’.

Bu madde hak ve özgürlükleri sınırlarken ‘iyi niyet’ kuralını koymakta, yani amaç saptırmayı yasaklamaktadır. Böylece, devletin sınırlama yetkisini sınırlayan 17. maddeye ilâve olarak, sınırlamanın içeriği de belirlenmekte; güdülen meşru amaca sadık kalınması emrolunmaktadır.

  1. ve 18. maddeler, yukarıda belirtilen nitelikleri sonucu, bağımsız bir mevcudiyete sahip değildirler; ancak, Sözleşme’nin sınırlama öngören diğer normatif bir hükmüyle bağlantılı olarak uygulanırlar. Bu nedenle anılan maddelerin, hiçbir sınırlamaya tabi tutulmayan yani mutlak nitelikteki (meselâ m. 3 ve m. 4/1 gibi) hak ve özgürlükler konusunda uygulanma kabiliyeti yoktur’ (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 318).

Bu durumda, sözü edilen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinin 18. maddeye aykırı düştüğünden bahsetmek mümkün değildir.

III- SONUÇ
Yaşanılan dünyâda farklılık ve çeşitliliğin süreceği, çatışma ve çekişmenin eksik olmayacağı , büyük balığın küçük balığı dâimâ yutacağı inkâr edilmez bir gerçektir. Ama bütün bunlara rağmen, değişme ve gelişmenin sonsuza kadar durmayacağı da başka bir gerçektir.

Prof Dr. Metin Sözen’in, ‘Koca Mimar Sinan, 98 yıllık ömründe, bilinen o dünya çapındaki eserlerinin hiçbirini değil de, yalnızca İstanbul’daki Moğlova Su Kemeri’ni yapmış olsaydı, yine aynı Sinan olarak anılmaya değerdi’ dediği gibi, insanlık âleminde de başka hiçbir güzellik kalmayıp sâdece ADALET duygusu ve gerçeği vâr olsaydı, bu dünya yine de yaşanmaya değerdi.

Dünya güzel ama onu yaşanmaya değer kılan, insanoğlunun bizzat kendisi.

‘Teşkilatlanmış toplumlar’ hâline gelmiş olan bugünün modern cemiyetleri maddi ve gayrimaddi yapılarıyla bir ‘bütün’ oluşturur. Bu ‘bütün’ün adı ‘sistem’dir. Sistem, ‘aralarında herhangi bir ilişki veya bağımsızlık bulunan bileşenlerin oluşturduğu bütündür.’ Herşey kendi içinde bir ‘bütün’, ama bir başkasının da parçasıdır (49).

Canlı ve cansız varlıklar az veyâ çok, ama tamâmen birbiriyle irtibat hâlindedir, birbirine ihtiyaç duymaktadır. Herhangi bir sistem içinde yapılacak değişiklik kısa yâhut uzun vâdede, az veyâ çok, diğerlerine etki edecektir. Mesele, sibernetik biliminin konusunu oluşturmaktadır.

Sibernetik, makinayı, âleti, işletmeyi, her tip organizasyonu insan ve kâinat yapısı gibi en ideal olan yapıya uydurmak, benzetmek; insanlarla makinalar arasında irtibat kurmak; başka bir deyişle, insan beyninin çalışmasını açıklamak amacıyle karmaşık bilgisayarlar ile sinir sisteminin mukayesesini yapmak demek olup, daha çok makina ve hayvanlardaki kontrol ve haberleşme üzerinde durur. Sistemci görüş uyarınca herşey birbiriyle alâkalı olduğundan, hiçbir zerre ve hâdiseyi yekdiğerinden ayrı olarak ele alıp düşünmek, gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nasıl insan vücüdunda yüzlerce organ mevcut olup bunların ayrı ayrı rolleri varsa, dış âlemde, insanın yaptığı herşeyde de pek çok faktör bulunur, sistemin işleyişinde bunların hepsinin (işçinin, iş verenin, tabiatın, sermâyenin) tesiri vardır, biri eksik kalır veyâ diğerinin hakkı az verilir yâhut az beslenirse, vücutta bu durumda bulunan bir organın körelmesi yâhut şişmesi gibi bir dengesizlik ve rahatsızlık husûle gelebilir, nihâyet bir ameliyâta kadar gidilebilir. Rollerin (fonksiyonların) çok farklı olması nisbetinde organların ‘değerleri’ arasında fark yoktur. Bu fark zannedildiğinden de küçüktür. Dalağa ihtiyaç olduğu gibi tırnağa; kalbe ihtiyaç olduğu gibi böbreğe de lüzum vardır. 0 hâlde, ‘kâinat’ seviyesindeki dengeyi (makrokozmozdaki denge), ‘toplum, aile, işletmeler seviyesinde’ (mikrokozmozda) da kurmak gerektir.

Doğadaki canlılık ve düzen o kadar basit bir mekanizma ile kurulmuştur ki, bu basitlikteki büyüklük akıllara durgunluk vermektedir.

Bu mekanizma, yoğunluk farkıdır.

Atmosferdeki ısı ve okyanuslardaki tuz yoğunluğundaki farktan dolayı tabiatta kıpırdanma ve hareket olmakta; aynı yoğunluk farkı, insanlara da yansıyarak, birbirine hiç benzemeyen karakterler, duygular, düşünceler doğmaktadır.

Kâinattaki dengeyi sağlayan ise, birbirinden çok farklı büyüklükteki cisimlerin ârızasızca hareketini temin eden üç temel unsurdur: ağırlıkhacimmesâfe. Bunların gezegenler arasında mükemmel surette ayarlanmasiyle ay dünyaya çarpmamakta; güneş devamlı batıdan batmakta; ağaçlara su ilkbaharda yürümekte; başka bir deyişle, karmaşık kâinat mükemmel bir düzen içinde işlemekte, düzensizlik içinden düzen doğmaktadır.

­Mâdemki, adına ‘tabiat’ denen ve bir defa yaratılıp saatin zili gibi kurulup bırakılıveren evren ve onun içindeki, bir sistemdir, ama yine de hiç sektirmeden, hatâ yapmadan işlemektedir; işletmeler, üniversiteler, hükümetler, ne kadar büyük, karmaşık, geniş olurlarsa olsunlar, düzenli işleyebilirler, veyâ onların düzgün işleyişine uygun bir sistem bulunabilir.

Eğer kâinattaki dengeyi sağlayan ağırlık, hacim, mesafe ögeleri, aynı anlamları içinde, âile, iş, toplum, siyaset hayâtına yetkigörevsorumluluk unsurları olarak aktarılabilir, aynı zamanda bu hayat, dokunulmaz ve vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerle bezendirilebilirse, bu düzgün işleyen düzen ile haddini hudûdunu bilen insanlar (ve tabii kurum ve kuruluşlar) topluluğu rahatlıkla meydana getirilebilir.

Her vücutta (sistemde) önce bir beyin (merkez) vardır, bütün organlar buna bağlıdır. İnsan vücudu belki herşeyden daha zengin, daha canlıdır. Ayrıca onun bir üstünlüğü de, birer insan olarak herkesin vücut özelliklerini iyi tanımasıdır. Bununla berâber, insanların pekçoğu vücuttaki herşeyin nasıl işlediğini bilmemektedir. 0 hâlde vücut sistemi, bilinen ve bilinmeyen özellikleri ile teşkilâtlara benzetilebilir. Eğer bir teşkilât bölümü hakikaten tam anlamıyla otonomsa (muhtarsa, özerkse), o, teşkilâtın bir kısmını oluşturmuyor, yâni yeni bir ‘vücut’ meydana getiriyor demektir. Bunun tersine, bölüm az veyâ çok otonom değilse çok kısa zamanda kaybolmaya mahkûm olur, Başka bir deyişle, bölümün az veyâ çok bir özerkliği yoksa, genel idâre (merkez) onu devamlı olarak ‘gütmek’ mecburiyetindedir ki, bu da tamâmen imkânsızdır. Bu hâlde bölümü idâre eden ekip hiçbir şekilde vazife yapamaz hâle gelecektir.

Vücut bu ikili yapı tarzını binlerce yıldan beri anlamış durumdadır. Vücudun organları bir noktada beyne bağlıdır, ama az veyâ çok miktarda serbest de hareket edebilirler. Bunun çâresi otonom sinir sistemidir. Vücuttaki sinir sisteminin yapısı ve işleyişi tam olarak incelenirse, aynı sistem işletmelere, siyasî ve sosyal yapılara aktarılarak hem organların çatışmasız işleyişi sağlanabilir, hem de büyüyen karmaşıklık ve gelişme devâm edecekse, bu değişikliğe intibâkı ve büyümeyi sağlayıcı sistemlerin bulunması kolaylaşabilir.

Kısaca, Sibernetik, kâinattaki hiçbir şeyin asıl sebebine inmeksizin, sâdece mevcut durumla ilgilenen, sosyal sistemin işleyişini, en ‘mükemmel’ şey olan ‘tabiat’ sisteminin işleyişine kıyâs etmek suretiyle, onun hatâ yapmayan, şaşmayan, dakik nizâmının örnek alınmasını teklif eden ve uygulayan bilim dalıdır. Tek kelimeyle, bu ilmin konusu doğaya-evrene dönüştür.

Doğada herşey bir düzen içinde cereyân eder. Bir papağanın rengi, bir kurbağanın sıçrayışı, bir bebeğin gülüşü güdümlü olarak değiştirilemez. İşte, işletmeler dâhil her türlü teşkilat da doğal kanunlarına uygun bir yapıya, organizasyona kavuşturulmalıdır. Teşkilâtların sinir sistemi herhalde ‘haberleşme’ (information) dur. Bu sinir sistemi felç olur işlemez, beyinle en alt kademeler arasında bir bilgi alış verişi bulunmazsa, sistem ‘kapalılaşır’. Netice ölümdür. Hâlbuki esâs olan, sistemin ‘açık’ olması, herşeyin birbiriyle irtibat hâlinde bulunmasıdır. Dünyâ üzerinde bulunan herşey nasıl birbirine son derece karmaşık şekilde az veya çok tesir ediyorsa, sosyo-politik sistemler içinde alınan her karârın ne ölçüde çevreye etkili olduğunun da dikkatlice hesaplanması gerektir.

İnsanlık âleminin diğer canlılar dünyasından ayrılan en bâriz vasfı, onun, farklılaşmadan kaynaklanan çatışma ve çekişmeleri tabîî seyri içinde değil, adâletle çözme yetenek ve eğilimine sahip olmasıdır.

Irk, cins, renk, dil, din, felsefî görüş, duygu, düşünce, fikir farkı gözetmeksizin, herkese eşit muamele yapıldığı; birinci ve ikinci sınıf vatandaş, yerli ve yabancı kişi ayırımına gidilmediği; otorite ve mülkiyetin hakkâniyetle paylaştırıldığı; herkesin, en azından, kendini ilgilendiren kararlara iştirâk ettirildiği bir sistem kurulabildiği ölçüde, ancak, ‘muasır medeniyetler seviyesi’ne çıkılabilecektir. Kim uygarlık ve teknolojinin standartlarını yükseltmişse, bugün o önde bulunmaktadır.

Standartları yükseltmek, insanların önünü ve ufkunu açmakla, tıkanıklık ve engelleri ortadan kaldırmakla, kültürel hayatı zenginleştirmekle olur. Korunan, eğitilen, desteklenen birey, karşılığında Devletini himâye edecek, onunla bütünleşecek, özdeşleşecektir. Her yer ve zeminde karşılıklı etkileşimin olması bir doğa kanunudur.

Dünyânın her yanında suç târifleri, tipleri, çeşitleri bellidir, karşılığındaki cezâlar da, aşağı yukarı, aynıdır. Bunlar yasalarca belirlenmiştir; emniyet ve adâlet güçleri, hukuk fakülteleri, cezâ ve ıslah evleri gibi büyük teşkilâtlar bunlar için kurulmuştur. Bu sûretle hiçbir suç cezasız bırakılmamaya çalışılmaktadır.­

Birliği ve bütünlüğü şiddet kullanarak parçalamak isteyen bir kısım azınlık dışındaki kurum, kuruluş ve kişilerin varlıkları ve faaliyetleri normal şekilde devam etmektedir. Yapıcı hamle ve serbest rekabet ile bunlar kendilerini geliştirmekte, çevrelerindeki üretim ve tüketim mekanizmasına katkıda bulunmakta, sistem-içi düzenlemelerle yanlışlık ve eksikliklerini gidermekte, yaratacakları hoşgörü ortamının herkese faydalı olacağına inanmaktadırlar.

Prof. Dr. Niyazi Öktem’in dediği gibi, ‘eğer kendini güçlü hissediyor ve düşüncene itimat ediyorsan, senden farklı olanla gireceğin her diyalog zenginlik demektir’.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü ve kuvvetlidir. Vatandaşlarına, sivil toplum teşkilâtlarına, partilere karşı kendini özel bir korumaya almasına, resmî söylemlere (ideolojilere) sığınmasına ihtiyacı yoktur. Lâiklik oturmuştur. Demokrasi kapısı açık tutulduğu sürece kurumlaşma olacak, toplum kendi kendini kontrol eder hâle gelecektir.

Açıkçası, Devlet, taraf olmaktan çıkmalıdır. Plânlayan, koordinasyon kuran, denetleyen, hukukun üstünlüğü anlayışını pekiştiren; bayındırlık, güvenlik, hâriciye işlerini en iyi şekilde yapan bir üst örgütlenme olmalıdır.

Belki, Devlet’in tanımı bile değişmelidir. Kimse ‘Devlet’ değildir, veyâ tam tersine, herkes Devlet’tir, çünkü herkes bir kişinin hizmetindedir. Ama ne var ki, bugünkü sistemde birkaç kişinin ‘Devlet’ olması onlara ayrıcalık sağlamakta, elindeki güç ve kuvveti bildiği gibi kullanma tehlikesi doğurmakta, asıl çekişme ve çatışmaların kaynağı da çoğu zaman bu olmaktadır.

Politika farklı bir zemindir. ‘Siyasî mücâdele eşit şanslarla yürütülmelidir… Demokrasi fikri, siyasî partiler arasında şans eşitliği ilkesine dayanır’ (50). O hâlde, partiler dâhil, herkesin şansını her yerde ve her zaman rastlantılardan (!) uzak ve eşit tutmak bir çağdaşlık ülküsüdür.

Kimsenin kimseye üstünlük taslamaya kalkmayıp aklıselîmin her zaman galip geldiği, kişi ve kuruluşlar arasında iyi niyet ve güven duygusunun yerleştiği, sorumluluk anlayışı ve görev şuurunun pekişmiş olduğu, topluluk hâlinde yaşama fedakârlığiyle insan hak ve hürriyetlerindeki gelişmenin dengeli yürütüldüğü ve bu arada, tabîî, maddî kalkınmasını tamamlama yolundaki bir TÜRKİYE, elbette, bölgesinin ve dünyanın saygın bir devleti olacaktır.

Zaman, enerjinin içe dönük değil, kalkınma ve gelişme için harcanma zamânıdır. Sosyal hastalıkların en kuvvetli ilacı hukuk devleti anlayışı ve katılımcı-çoğulcu demokrasi uygulamasının güçlendirilmesi, olsa gerektir.

Bu düşüncelerle, Haşim KILIÇ’ın yazdığı karşıoy’daki görüşleri de benimseyerek, çoğunluğun kapatma kararına katılmıyorum.

Üye
Sacit ADALI

KAYNAKLAR-DİPNOTLAR

(1) Oswald Spengler : Batının Çöküşü, terc. Giovanni Scognamillo, I. Cilt, Dergâh Yay., İstanbul 1978, s.45.

(2) P.Bleton – J. Bounine, vs. : Dynamique de I’Auto-réforme de I’Entreprise, Masson, Paris 1976, s. 40.

(3) Erich Fromm : Çağımızın Özgürlük Sorunu, terc. Bozkurt Güvenç, Ankara 1973, s.183.

(4) Jochannes A. Gaertner : Devler Nerede’ terc. Y. Önen, Dünya Edebiyatından Seçmeler Derg., Kültür Bak. Yay., Ekim 1980, C. 2- 5.1, s.16.

(5) Dostoyevski : Batı Çıkmazı -Puşkin Üzerine Konuşma, terc. Ü. Bilgin, Dergâh Yay., İstanbul 1975, 5.14.

(6) Ortega Y Gasset : Kütlelerin İsyanı, terc. Nejat Muallimoğlu, Bedir Yay., İstanbul 1976.

Filozof Gasset kütle insanını şöyle tarif ediyor: Kendisi için -iyi veya kötü- özel sâhalara dayalı hiç bir hedef seçmeyen, kendini herkes gibi hisseden ve bu hâlin kendisini düşündürtmediğini, gerçekte herkes gibi hissetmekle kendini mesut sayan insan. Ona göre cemiyette iki çeşit insan var: seçkin azınlık ve kütle (s. 10).

(7) Bernard Gournay : Introduction â la Science Administrative, A. Colin, Paris 1966, s. 211.

(8) André Gide : Yeni Nimetler, terc. S. Engin, İnsel Kitabevi, İstanbul 1942, s. 12.

(9) André Malterre : Les Cadres et la Réforme des Entreprises, Ed. France-Empire, Paris 1969, s. 31.

(10) Sacit Adalı : Personel Yönetimi, TSİD Yay., İstanbul 1977, s. 2.

(11) aevket Rado : Dertli Çoban, Tercüman Gaz., 3.10.1982 tarihli nüsha, s.9.

(12) E. Fromm : a.g.e., s. 182.

(13) Stefan Zweig : İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Nadir Anlar, terc. B. Arpad, İstanbul Yay., İstanbul 1954.

(14) Gaerthner : a.g.m., s. 17-18.

(15) Eric Bodman-Berthand Richard : Changer les Relations Sociales- La Politique de Jacques Delors, Les Ed. d’Org., Paris 1976, s.53’ten J.Delors . Entretiens des ICI, 1.6.1975, s. 17.­

(16) Michel Crozier : Le Phénomène Bureaucratique, Seuil, Paris 1963, s. 257.

(17) Raymond Aron : Demokrasi ve Totalitarizm, terc. V. Hatay, Kültür Bak. Yay., Ankara 1975, s. 207.

(18) a.e., s. 205.

(19) a.e., s. 207.

(20) a.e., s. 210.

(21) Chris Argyris: Participation et Organisation, Dunod, Paris 1974, S.4-5

(22) Maurice Cliquet – Jacques Dumond: Rémunération et Intréssement, Entr. Mod. d’Ed., Toulouse 1973, s. 19.

(23) Claude Lévy-le Boyer: Psychologie des Organisations, PUF, Paris 1974, s. 237

(24) Jean Diverrez: Pratique de la Direction Participative, Entr. Mod. d’Ed., Paris 1971, s. 31

(25) Klasik Yönetim anlayışında kişiyi harekete geçiren sebebler kısaca şunlardır (Actionnariat Participation: Les Echos, Compte rendu du forum du 24 Oct., 1978, s. 27) :

– Mâlik olma ihtiyacı (Besoin d’Avoir): Bu, ücretlere bağlı temel ihtiyaçtır. Menfaatlere katılma ile de destekli bir yüksek ücret politikası güdülerek karşılanabilir. İşletmenin artan kârları seviyesinde ücretinin de yükseldiğini gören işçi, sırf ücret alırken gösterdiği gayretten çok daha fazlasını verecek ve sınıf çatışması şuurundan uzaklaşacaktır. Ek menfaatler temini için sosyal mücadeleye girişme zarureti kaybolacaktır.

– Muktedir olma ihtiyacı (Besoin de Pouvoir): Bu, sorumluluk sahibi olmaya bağlı bir ihtiyaçtır. İşletme organizasyonu çok sert veya fazla hiyerarşik ise, muhtemel bir teşebbüs gücü olmayacaktır. Binaenaleyh, çalışma organizasyonu eğer yeteri kadar ademimerkezîleştirilmişse, herkesin teşebbüse geçmesine imkân verilebilecektir. Bir robot durumundan, danışılan, fikri alınan, kendisini ilgilendiren kararlara katılan hâle getirilecektir… Sorumlulukların devri, kararların alınışına katılma, bu muktedir olma ihtiyacını giderecektir.

– Vârolma ihtiyacı (Besoin d’Etre): Saygı görme insanoğlunun en derin isteklerinden biridir. En aşağıdan en yukarıya kadar, her seviyede, hürmet ihtiyacı sonsuzdur… Bu bir davranış, konuşma, emir verme tarzıdır. Selâm verme, tebrik etme, memnuniyet yahut memnuniyetsizliğini belli etme şeklidir. Bu, beşerî ilişkilerin temel unsurudur.­

– Bilme ihtiyacı (Besoin de Savoir) : Her insanın niçin çalıştığını, nerden emir aldığını, işletmenin çalışışını, hedeflerini, vs.yi bilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın haberleşme ve formasyon vermeyle karşılanması gerektir.

Ancak bugün Batı kültüründe ilk iki ihtiyaç büyük ölçüde tatmin edilmiştir. ‘Bu medeniyet insanını tatmin edecek faktörler artık Vârolma ve Bilme ihtiyaçlarıdır’. İtibardan ve sorumluluktan uzak kalan insanların mutlu olmayacakları anlaşılmış bulunmaktadır.

Buna karşılık, gelişmekte olan ülkeler için beceri ve bilgi kadar gerekli olan ‘aşk, şevk ve azmi’ elde etmek, Maslow’un ifadelerinin de ötesinde, önemli bir mesele oluşturmaktadır.

(26) Ariane Ravel : La Réforme de I’Entreprise, Dossier du CNIPE, Paris, Avril 1969, s. 63.

(27) Pierre Sudreau’nun 7 Şubat 1975 tarihinde Cumhurbaşkanı V. Giscard d’Estaing’e yazdığı rapor.

(28) Daniel Dollfus : Changer I’Entreprise par la Promotion de I’Homme, PUF, Coll. SUP, Vendôme 1975, s. 19’dan A. Peccei: La Révolution Humaine, Successo, Janvier 1975, s. 160.

(29) Bu konuda yararlanılan kaynaklar şunlardır:

8 – Arnim ZIRN, Das Parteienverbot nach Art. 21, Abs. 2 GG im Rahmen der Streitbaren Demokratie des Grundgesetzes, Diss, Tübingen, 1988.

– Horst MEIER, Parteiverbote und Demokratische Republik, Nomos, Baden-Baden, 1993.

– Karl-Heinz SEIFERT, Die politischen Parteien im Recht der Bundesrepublik Deutschland, Carl Heymanns Verlag, Köln vd., 1975.

– Dimitris Th. TSATSOS vd. (ed.), Parteienrecht imeuropaishcen Vergleich, Nomos, Baden-Baden, 1990.

– Ulrich Karpen (ed.):la Constitution de la République Federale d’Allemagne, Nomos, Baden-Baden, 1996

(30) 60’lar sonunda kapatılan SDR’in uzantısı olarak görülen Almanya Nationalsosyalist Partisi, 80’ler başında Yeşiller, 80’ler sonunda nazi eğilimleri ile tanınan Cumhuriyetçiler için kapatılma tartışmaları olmuş fakat Anayasa Mahkemesi’nin önüne hiçbiri getirilmemiştir. Yeşiller konusundaki tartışmanın bu hareketin siyasal parti olarak görülüp görülemeyeceği sorusunda odaklandığı ve daha çok partiler ve seçim kanunları çerçevesinde ele alındığı ve partinin resmîleştirilmesiyle Anayasa’ya aykırılık tartışmasının da hızını kaybettiği görülmektedir.

(31) ‘Özgürlükçü demokratik temel düzen‘ ve ‘Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığı‘, korunan iki anayasal değer olup, bunlardan birincisini savunanlar çoğunlukta olmakla berâber, Cumhuriyetin varlığının korunmasının diğerine göre öncelik taşıdığını söyleyenlere de rastlanmaktadır.

(32) ‘darauf ausgehen’ ifadesi, subjektif yorumla amaçlamak (beabsichtigen) olarak çevrilebilir. Parti davranışlarının objektif sonuçları bakımından fiilî durumu belirten bir tercüme, ‘çalışmak‘ olarak yapılabilir.

Alman Anayasası’nın Partiler başlıklı 21. maddesi şöyledir:

‘(1) Partiler, siyasî irâdesinin oluşmasında halkla birlikte hareket ederler. Kurulmaları serbesttir. lç teşkîlâtlanmaları demokrasi ilkelerine uygun olmalıdır. Kaynaklarının ve malvarlıklarının menşei ve nerden geldiği hakkında açıkça hesap vermek zorundadırlar.

(2) Amaçlarıyla yâhut üyelerinin davranışlarıyla hür ve demokratik temel düzeni zarara sokmaya, ortadan kaldırmaya veyâ Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye atmaya çalışan partiler anayasallık karşıtıdırlar. Anayasallık karşıtlığının ne olduğunu Federal Anayasa Mahkemesi belirler.

(3) Konunun ayrıntıları federal kanunlarca düzenlenir’.

Bu madde ‘partileri özel bir korumaya alıyor ve onlara halkın irâdesinin şekillenmesine katılma imkânı tanıyor. Fakat aynı madde; hür demokratik düzenle mücâdele eden (çekişen) bütün partileri bu haklarından mahrum bırakıyor. Bu noktada tek karar verici organ olarak Anayasa Mahkemesi’ni görüyor ve bu partilerin faaliyetlerinin kısıtlanması veya tamamen ortadan kaldırılmasını bu Mahkeme’nin yargılamasından sonraya bırakıyor (Ulrich Karpen, s. 41).

(33) Zusammenschau’ oder ‘Gesamtschau’ jener ‘Unzahl feindseliger Einzelakte, von denen jeder für sich betrachtet verhaltnismaBig und nicht notwendig verfassungwidrig erscheint’. BVerfGE 2, 20 vd.

(34) B VerwGE. 1, 187 (Bundesverwaltunsgerichtsentscheidung: Federal İdare Mahkemesi Kararı (Danıştay mukabili) Band 1, S. 187).

(35) 21. Maddede sâdece parti taraftarları (Parteianhanger) ifadesi kullanılıyor. Kavramın nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde tartışmalar hâlen devam etmekteyse de, parti merkezinden üyelere ve onun ötesinde taraftarlara doğru genişleyen bir dairede sorumluluğun ve partiyi bağlayıcılığın azalacağı konusu tam netleşmeyen genel bir yaklaşım olarak göze çarpmaktadır. Anayasa Mahkemesi,amaç açıklamalarına kaynak olarak parti programı, tüzüğü, resmi açıklamalar gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlü açıklamalar yanında parti yöneticilerinin, sözcülerinin ve yazarlarının temellere ilişkin açıklamalarını da gözönünde tutmaktadır (Bk. BVerfGE. 2, 47 vd., 69).

(36) ‘Temel hukuk ilkelerinin bâzıları şunlardır: iyi niyet, ahde vefâ, kazınalmış haklara saygı, kanunların geriye yürümezliği, kesin hükme saygı, devlete ve kanunlar güven, özel kural-genel kural çatışmasında özel kuralın uygulanması’ (Ergun Özbudun: ‘Kanun’ devletinden ‘hukuk’ devletine…, Görüş Dergisi, Kasım 1994, s. 18)

(37) a.m., s. 19

(38) a.m., s. 19-20

(39) Hüseyin Hatemi: Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yay., İstanbul 1989, s. 23-24

(40) a.e., s. 11-12

(41) a.e., s. 13-14

(42) a.e., s. 15-16

(43) Julia Iliopoulos-Strangas (Hrsg.):la Protection des droits l’homme dans le cadre europeen, Nomos, Baden-Baden, 1993, s. 59

(44) a.e., s. 15-16

(45) a.e., s. 378

(46) a.e., s. 229

(47) Ulrich Karpen: a.g.e., s. 190

(48) – Bu konuda şu üç kaynaktan yararlanılmıştır :

– Feyyaz Gölcüklü – Şeref Gözübüyük; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulanması, Turhan Kitabevi, Ankara 1994

– Şeref Ünal: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBMM Basımevi, Ankara 1995

– Ulrich Karpen (ed): a.g.e. Nomos, Baden-Baden, 1996).

(49) Washington’daki sembol binalardan biri, Amerikan Kongresinin yer aldığı Kapitol‘dur. Ortada, yerden 87 m. yükseklikteki kubbenin üzerinde kadın sûretinde Hürriyet Heykeli bulunur. Heykel’in kaaidesinde ABD’nin şu parolası yer almaktadır: E Plurubus unum (Pek çok şeyden meydana gelen tek şey).

(50) Ulrich Karpen: a.g.e., s. 89

İ Ç İ N D E K İ L E R

KARŞIOY YAZISI

İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI KATILIMCI

DEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASI

I- TOPLUM YAPISINDAKİ DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİKLER

II- REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI BAZI İTİRAZLAR

A- Kapatma Kararı Hakkında Bazı Usûl Yanlışlıkları

B- Odak Olma Kavramı

1- Türk Hukukunda Odak olma

a-SPK ve Anayasa’ya Göre Durum

b-Anayasa’nın 69. Maddesinin Sekizinci Fıkrası Uyarınca Suç İsnât Edilen

Yetkililerin Durumları

aa- Eylemler (Olaylar)

bb- Değerlendirme

2- Alman Hukukunda Odak Olma

a- Parti Kapatılmasının Tarihçesi

b- ‘Odak Haline Gelme’ veya ‘Yoğunluk

Nasıl Belirlenebilir’

aa- Anayasa’ya Aykırılık Unsurları

bb-Anayasa’ya Aykırılık Unsurlarının

Oluşumunun Tesbitinde Değerlendirilmeye

Alınabilecek Kaynaklar

C- Temel Hak ve Özgürlükler İle AİHS Arasındaki İlişki

1- Temel Hak ve Özgürlüklerin Yeşerdiği Ortam: Hukuk Devleti

2- Parti Üyelerinin Söz ve Eylemlerinin AİHS’ne Göre Ele Alınması

a- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Yönünden

b- İfade Özgürlüğü Yönünden

c- Örgütlenme Özgürlüğü Yönünden

d- Ayrımcılık Yasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden

e- Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması Yönünden

f- Hakların Kanıtlanmasının Sınırlanması (Sınırlama Sebeplerinin

Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi Amaç Saptırma Yasağı)

Yönünden

III- SONUÇ

Kaynaklar – Dipnotlar

KARŞIOY YAZISI

Anayasa’nın Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savı ile Refah Partisinin kapatılmasına karar verilmesi istemiyle açılan davada, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 tarihinde Sivas’ın Sıcak-cermik beldesinde partisinin eğitim seminerinde yaptığı konuşmasındaki sözleri, davaya dayanak yapılan delillerden biri olarak ileri sürülmüştür.

Mahkememizce verilen kararda, sözü edilen bu konuşmanın yapıldığı yolun­da kanıt gösterilemediği gerekçesiyle delil olarak kabul edilmemiçtir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bu konuçması, Sancak Dergisinin Ocak 1994 tarihli, l3.sayısında ‘Refahçı Olmayan Patates Dinindendir’ başlığı ile yayımlanmıştır.

Davalı Parti savunmalarında, bu iddianın hiçbir dayanağının olmadığını, böyle bir konuŞmanın yapılmadığını, yazanlar hakkında şikayetçi olduklarını, sorum­lularının manevi tazminata ve cezaya mahkum edildiklerini ileri sürmüşse de, Davalı Parti Başkanının veya Parti yetkililerinin bu yazı nedeniyle bir tekzibi olmamış, sorumluları hakkında da bir dava açılmamıştır.

Her ne kadar, Sancak Dergisi sorumlu yazı işleri müdürü ve yazarı hakla­rında, basın yoluyla Refah Partisine hakaret, yayın yoluyla gerçek dışı itham ve isnatlarla hakaret ve saldırıda bulunmak suçlarından Refah Partisi Başkanlığı adına Genel BaŞkan Necmettin Erbakan ve Oğuzhan Asiltürk’ün şikayetçi ve davacı oldukları, ceza davası açıldığı, Dergi sorumlularının manevi tazminat ödemelerine de karar verildiği dosyadaki belgelerden anlaşılmakta ise de, bü çikayet dilekçelerinin, Ankara C.Savcılığınca düzenlenen iddianamelerin ve manevi tazminat ödenmesine dair Ankara Asliye 24.Hukuk Mahkemesi kararının, davamızda delil olarak ileri sürülen Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 Tarihinde yaptığı ve ‘Refahçı Olmayan Patates Dinin­dendir’ başlığı ile Sancak Dergisinde yayımlanan yazı ile ilgisi bulunmamaktadır.

Yukarıda belirtilen şikayet dilekçeleri, iddianameler ve mahkeme kararı, ancak Dergisinin aynı sayısında yayımlanan başka yazılarla ilgilidir. Parti Genel Başkanı veya Parti yetkilileri, aynı Derginin aynı sayısında yayımlanan beş yazıdan, kapak ve iç sayfalardaki RP-PKK. ortak bayrağına ait yazı ve resimlerden dolayı şikayetçi ve davacı oldukları halde, aynı Derginin aynı sayısında yayımlanan ‘Refahçı olmayan Patates Dinindendir’ başlıklı yazıdan dolayı şikayetçi ve davacı olmamışlardır.

Ayrıca, Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesinde, sözü edilen konuşmayı ‘Refah Partisi Gihat Ordusudur’ şeklinde ve Sancak Dergisinden alıntı yaparak yayımlamış. Turhan Dilliğil”İddia Ediyorum, RP Yasal Bir Parti Değildir’ adlı kitabında bu konuşmayı da yazmıştır. Cumhuriyet ve Milliyet Gazetelerinde de sözü edilen konuşma gündeme getirilmiş, konuçma ile ilgili yazılar, haberler yayımlanmıştır. Bu yazılar­dan hiçbirisi Refah Partisi Genel Baskanı veya Parti yetkilileri tarafından yalan­lanmamış. Ve sorumluları haklarında şikayetçi veya davacı olmamışlardır..

Böylece, sözü edilen konuşmanın, belirtilen tarih ve mahalde Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan tarafından yapıldığının kanıtlandığı kabul edilerek davada delil olarak değerlendirilmesi gerekirken bu konuşmanın yapıldığının kanıtlanamadığı yolundaki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Üye
ALİ HÜNER

KARŞIOY GEREKÇESİ

Anayasa’nın 69. maddesinde, bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrasına aykırı olması ya da aynı fıkra hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması veya yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğundan olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım almaları halinde kapatılacağı belirtilmiştir. Böylece bir siyasi parti hakkında Anayasa Mahkemesi’nce kapatma kararı verilebilmesi, maddede sayılan bu üç durumdan birinin gerçekleşmesi koşuluna bağlanmıştır.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde ise parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin Yasa’nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması kapatma nedenleri arasında sayılmıştır. Bu kapatma nedeninin Anayasa’nın 69. maddesinde sayılanlardan farklı olması belirtilen, yasa kuralının Anayasa’ya uygunluk denetiminden geçirilmesini gerektirmektedir.

Oysa çoğunluk görüşüne göre, 22.4.1983 gününde kabul edilen Siyasi Partiler Yasası, 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık divanını oluşturduğu 6.12.1983 tarihine kadar geçen dönem içinde çıkarıldığından bu Yasa kurallarının belirtilen tarihten sonra değiştirilmiş olmadıkça Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin getirdiği engel nedeniyle Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemez.

İncelenen siyasi parti kapatma davasında uygulanması gereken, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin, daha sonra herhangi bir değişikliğe uğramaması nedeniyle Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında olduğu tartışmasızdır. Ancak bu maddenin dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi, 23.7.1995 günlü 4124 sayılı Yasa ile değiştirilmiştir. Geçici 15. maddenin, Anayasa’nın 69. maddesi gibi sonradan değişikliğe uğrayan Anayasa kurallarına aykırılık itirazlarının incelenmesine olanak vermeyecek biçimde anlaşılması, Anayasa koyucunun 69. maddeyi değiştirme yönündeki iradesinin değerlendirme dışı bırakılması anlamına gelir.

Bu nedenle, Anayasa’nın 69. maddesinde yapılan Siyasî Partiler Yasası’nın 101/b maddesinin Geçici 15. madde kapsamından çıktığı kabul edilerek değişiklikle Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulması gerekir.

Öte yandan, Yasa’nın 101. maddesinin Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında bulunması nedeniyle, Anayasa’ya uygunluğunun incelenemeyeceği yolundaki görüş, kapatma nedenlerini açık ve somut biçimde düzenleyen Anayasa’nın 69. maddesi karşısında haklı ve geçerli bir görüş olarak kabul edilemez. Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi de bunu gerektirir.

Davalı partinin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılan kapatma davasında, yukarıda belirtilen nedenlerle Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin dikkate alınmasına olanak bulunmadığından Davanın 103. maddeye göre incelenerek karara bağlanması gerekir.

Açıklanan nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulamayacağına ilişkin çoğunluk görüşüne ve davada bu kural uygulanarak oluşturulan gerekçeye katılmıyoruz.

ÜyeLütfi F. TUNCEL ÜyeFulya KANTARCIOĞLU

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması – 1945

0
Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması - 1945

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilk Askerî Yardım Antlaşması 23 Şubat 1945 tarihinde imzalanmıştır. Antlaşma, 11 Mart 1941 tarihli ABD Kongre kararına dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinin Lend‑Lease Kanunu, İkinci dünya savaşı sırasında müttefik ülkelere silah, teçhizat ve diğer savunma malzemeleri verilmesini düzenlemekte olup bu kanunda yazılı yardımların Türkiye’ye de yapılmasına ilişkin esasları ikili antlaşma ile belirlenmektedir.

ABD’nin Türkiye’ye yapacağı savunma yardımlarının şekli ile Türkiye’nin ABD’ye sağlayacağı karşı menfaat ve yükümlülükler antlaşma metninde izah edilmiştir. ABD, Türkiye’ye savunma araçları, hizmetleri ve askerî bilgi sağlayacak; Türkiye de imkânları ölçüsünde ABD’ye bazı maddi ve stratejik menfaatler sağlayacaktır. Anlaşma, Türkiye’yi ABD açısından müttefik statüsüne yaklaştıran, Türkiye’ye askerî yardımın hukuki ve mali çerçevesini çizen bir savunma işbirliği metnidir. Bu antlaşma sonraki yıllarda kurulacak Türk–ABD ilişkilerine (NATO üyeliği, Truman Doktrini, Marshall yardımı vb.) zemin hazırlayan bir metindir.

11 Mart 1941 kanununda derpiş edilen yardıma müteallik esaslara dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti artasında Anlaşma

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, harb halindeki bir dünyada mülki tamamıyetini ve hükümranlık haklarını koruyabilecek bir durumda bulunmasını teminen mili! müdafaa vasıtalarım takviye etmek İstemesine;

Ve, Amerika Birleşik Devletleri Reisi Cumhurunun, Kongrece isdar kılman 11 Mart 1941 tarihli kanuna tevfikan, Türkiye Cumhuriyeti müdafaasının Amerika Birleşik Devletleri müdafaası için hayati ehemmiyeti haiz olduğunu 7 Kasım 1941 de tesbit etmiş olmasına;

Ve, Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye Cumhuriyetine müdafaa vasıtalarının tevsii için yardımını teşmil ettiğine ve etmekte devam eylemekte bulunduğuna;

Ve, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin bu yardımdan istifade etmesine esas olan kayıt ve şartlarla bilmukabele Amerika Birleşik Devletlerince temin edilecek menfaatlerin nihai şekilde tâyini keyfiyetinin, yardımın şümulü belirinceye kadar ve Amerika Birleşik Devletleriyle Türkiye Cumhuriyetinin karşılıklı menfaatlerine uygun ve dünya sulhunun tesis ve idamesine hadim nihai kayıt ve şart ve menfaatlerin hâdiselerin inkişafı ile daha vazıh bir surette belireceği âna değin, tehiri muvafık olacağına;

Ve, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, işbu yardımın teminine mütedair ve ânifulbeyan kayıt ve şartların tesbıtinde nazarı itibara alınacak bazı mülâhazalar hakkında şimdiden bir iptidai anlaşma akdini mütekabllen arzu etmeleri üzerine böyle bir Anlaşmanın akdine her hususta usulü veçhile salâhiyet verilmiş ve bunun akdine takaddümen gerek Amerika Birleşik Devletleri gerekse Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tevfikan ifa, istikmal veya icrası muktazi bilcümle icraat şerait ve muamelât usulü dairesinde ifa, istikmal ve icra edilmiş olmasına binaen;

Aşağıda imzası bulunanlar, kendi Hükümetleri tarafından bu maksatla usulü dairesinde salâhiyetdar kılınmışlar ve âtideki hususları karar altına almışlardır:

MADDE – 1

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, Amerika Birleşik Devletleri Reisicıumhurunun devir veya tedarikine salâhiyet vereceği müdafaa maddelerini, müdafaa hizmetlerini ve müdafaa malûmatım vermeğe devam edecektir.

MADDE – 2

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, tedarik edebilmek vaziyetinde bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, suhuletleri veya malûmatı Amerika Birleşik Devletlerine temin edecektir.

MADDE – 3

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunun rızası olmadan, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi tarafından ısdar kılman 11 Mart 1941 tarihli kanun veya bunun maddelerinin hükümlerine tevfikan kendisine devredilen herhangi bir müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatının mülkiyet veya zilyedliğini devretmiyecek, veya bunların Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin memuru, müstahdemi
veya ajanı olmıyan herhangi bir kimse tarafından kullanılmasına müsaade etmiyecektir.

MADDE – 4

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, herhangi bir müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatının kendisine devri neticesinde, işbu müdafaa maddesi veya müdafaa malûmatı üzerinde patenta hakkı bulunan Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarından birine alt haklardan herhangi birinin tamamlyle korunması zımnında herhangi bir tediye veya muamelede bulunması icabederse, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti böyle bir muamele veya tediyeyi Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunun talebi üzerine ifa edecektir.

MADDE- 5

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhurunca tâyin edileceği veçhile halihazırdaki fevkalâde hal nihayet bulduğu zaman, işbu anlaşmaya tevfikan kendisine devredilmiş olan müdafaa maddelerinden imha, zayi veya istihlâk edimemiş bulunacak veya Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından •Amerika Birleşik Devletleri veya Garp yarımküresi müdafaasına elverişli olduğu veya Amerika Birleşik Devletlerinin başka bir şekilde İşine yarayacağı tesbit edilecek olanları Amerika Birleşik Devletlerine iade edecektir.

MADDE 6

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından Amerika Birleşik Devletlerine temin edilecek olan menfaatlerin nihai tesbitinde, 11 Mart 1941 tarihinden sonra Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince temin edilen ve Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru tarafından Amerika Birleşik Devletleri namına kabul veya tanınmış olan bilcümle mülkiyet, hizmet, malûmat, teshilât veya diğer menafi veya hususat bitamamiha nazarı itibara alınacaktır.

MADDE – 7

Kongrece isdar kılınan 11 Mart 1941 tarihli kanuna ve bunun muaddel şekline tevfikan temin edilen yardıma mukabil Amerika Birleşik Devletlerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince temin edilecek menfaatlerin nihai tesbitindeki kayıt ve şartlar, iki memleket arasındaki ticarete yük olmayacak, bilâkis ikisi arasında mutekabilen nafı iktisadı münasebatı teşvik eyliyecek ve cihanşümul iktisadi münasebatın ıslahına yarıyacak mahiyette olacaktır. Bu maksatla mezkûr kayıt ve şartlar; bütün milletlerin hürriyet ve refahının maddi temelleri olan istihsal, istihdam, ve malların mübadele ve istihlâkinin münasip beynelmilel ve dahilî tedbirlerle tevsiine ve beynelmilel ticarette her türlü farklı muamelenin bertaraf edilmesine, gümrük tarifelerinin ve diğer ticari engellerin tenzil ve tahfifine, umumiyetle 14 Ağustos 1941 Müşterek Beyannamesinde Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru ile Birleşik Kırallık Başvekili tarafından ilen sürülen bilûmum iktisadı gayelerin tahakkukuna matuf olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye Cumhuriyeti arasında müştereken kararlaştırılmış tarzı hareketi derpiş eden ve aynı tarzda düşünen bilcümle diğer milletlerin de iştirakine açık bulunan hükümleri ihtiva eyliyecektir.

Yukarda tasrih edilen gayelere, kendi aralarında müştereken kararlaştırdıkları tarzı hareketle, varmak ve aynı tarzda düşünen diğer Hükümetlerin de müşterek tarzı hareketlerini temin etmek maksadiyle, hâkim olan iktisadi şartlara göre en münasip vasıtanın tesbiti zımnında İki Hukümet arasında münasip görülecek yakın bir zamanda görüşmelere başlanacaktır.

MADDE – 8

Şurası tabii mukarrerdir ki, Anlaşma ahkâmının icrası hususunda her Hükümet kendi Anayasasının usullerine tevfikan hareket edecektir.

MADDE – 9

İşbu Anlaşma bugünkü tarihten itibaren mer’i olacaktır. İki Hükümet tarafından müştereken tesbit edilecek bir tarihe kadar meriyette kalacaktır.

Ankara’da 1945 senesi Şubat ayının 23 üncü günü, her İki metin muteber olmak üzere, İngilizce ve Türkçe İkişer nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti namına Hasan Saka 

Birleşik Devletleri Hükümeti namına Amerika Büyük Elçisi Laurence Adolph Steinhardt

Ankara

[Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki anlatmalar 3997 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 4772 numaralı kanun altına tahşiye edilmiştir)

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 23 Şubat 1915 tarihinde Ankara’da imzalanan ve Amerika Birleşik Devletlerinin 11 Mart 1941 tahrili kanununda yazılı yardımla ilgili esaslara ilişkin olan Anlaşmamın onanması hakkında kanun 

Kanun No: 4780

Kabul tarih: 2/7/1945

Madde 1 11 Mart 1941 tarihli Amerika Birleşik Devletleri kanununda yazılı yardımla ilgili esaslara ilişkin olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 23 Şubat 1945 tarihinde Ankara’da imzalanmış olan Anlaşma hükümleri onanmıştır.
Madde 2 _ Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer
Madde 3 __ Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür

İstanbul Barosu Savunması

0
Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu'nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Adına Yaptığı Savunma 

İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulu üyelerinin görevden alınması ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan dava 4 Mart 2025’te başladı. Dava, 21 Mart 2025 günü İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda yapılan duruşma ile sona erdi. Duruşmayı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, çok sayıda baro başkanı ve yaklaşık 500 avukatın yanı sıra yurt dışından gelen gözlemci baro temsilcileri de izledi. Kaboğlu mahkeme hakimine “Çok şanslı bir yargıçsınız! Çünkü hangi kararı verirseniz verin her türlü 21. Yüzyıl tarihine geçeceksiniz!” dedi. Dava sonunda İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulunun görevlerine son verilmesine karar verildi. İstinaf incelemesi aşaması olması nedeniyle baro yönetim kurulunun görevine devam edeceği açıklandı. Kararın ardından TBB Başkanı Erinç Sağkan önderliğindeki yüzlerce avukat Çağlayan’dan Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş Orhan Adli Apaydın Sokak’taki baro binası önünde basın açıklaması yapıldıktan sonra sona erdi. Mardin Barosu, ‘karanlık karar’ kalkana kadar logosunu karartma kararı aldığını açıkladı. 

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Adına Yaptığı Savunma 

 İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesine,

İstanbul Barosu Başkanı (21.03.2025)

Dosya No: 2025/15 E.

 İSTANBUL BAROSU VE DAVANAME (ibbaşkanı: 3.952)

 //savunma, yurttaşları savunur, ama bu davada savunma savunmayı savunuyor//

1.- ‘ADALET, DEMOKRASİ VE ÖZERKLİK’, BAROLARIN HUKUKİ STATÜSÜNÜ BELİRLER

Baroların hukuki niteliği nedir?

Anayasal düzlemde barolar, üç açıdan öne çıkar: kurum olarak (adalet), kurumun yapısı ve örgütlenme modeli olarak (demokratik) ve işleyiş olarak (özerk).

Üçlü, şöyle nitelenebilir: adalet işlevi, demokratik işleyiş ve özerk işlem.

1) Adalet: Türkiye Devleti olarak Cumhuriyet’in nitelikleri, “adalet anlayışı” esas alınarak yazılmıştır (md.2). Barolara, Cumhuriyet’in nitelikleri  ile örtüşen görev ve yetkiler  tanınmış,  sorumluluk ve yükümlülükler verilmiştir: hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak(Av. K. 76/1).

 2) Demokrasi: “organları kendi üyeleri tarafından gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişileri” olarak (Any., md.135) Barolar, “demokratik hukuk Devleti” (Any., md.2) bağlamında yer alırlar; aynı zamanda, “çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır” (Av. K., md.76/1).

3) Özerklik: Adalet anlayışını uygulamaya geçirme ereğinde demokratik kurum olarak Baro çatısı altında yürütülen “kamu hizmeti ve serbest meslek” öznesi avukat, “yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” (Av. K. md.1). Avukatlığın amacı; “hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derece yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır” (md.2).

İşlev olarak; adalet anlayışını sav+savunma+hüküm(S+S+H) üçlüsünde uygulamaya geçirmek:

Barolar, düzenleyici, denetleyici ve yaptırım niteliğindeki işlemlerini değinilen anayasal ve yasal hükümler çerçevesinde kendi yönetim, denetim ve disiplin kurulları yoluyla yapar ve uygulamaya koyar.

Cumhuriyet’in, yani Türkiye Devleti’nin nitelikleri, “adalet anlayışı” esas alınarak yazılmıştır (md.2). Barolara, Cumhuriyet’in nitelikleri ile örtüşen görev ve yetkiler tanınmış, sorumluluk ve yükümlülükler verilmiştir: hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak. Bu, “özgül yetki” olarak tanımlanabilir.

 Hangi hukuk? Hukuk, şu dört katmanlı kurallardan/ normlardan oluşur:

  – Yasalar

  – Anayasa

  – Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler,

  – Hukukun genel ilkeleri.

Hangi insan hakları?  -Anayasa’da öngörülen bütün hak ve özgürlükler yanısıra, madde 2 yoluyla evrensele açılan kapı: “insan hakları”.

Amaç ve faaliyetler olarak,  görev+yetki ve sorumluluk,  Anayasa madde 135 tarafından belirlenen genel çerçeve ve Avukatlık Kanunu tarafından “hukukun üstünlüğü ve insan hakları” olarak belirlenen Barolara özgü ayrıcalıklı görev ve yetkilerini (AMAÇ) yerine getirme ve kullanma aracı 6 ayrı eylem olarak sıralanmış  bulunuyor (Av. K., md.76/1, md.95/21):

geliştirmek,

-sağlamak,

-savunmak,

-korumak,

-karşılamak,

-işlerlik kazandırmak.

Demokratik işleyişi pekiştirmek (ulusal/yerel/ülkesel)

Ulusal ölçekte (TBMM gibi) yapılar ve yerel ölçekte  (belediyeler gibi) yapılar, hizmet bakımından ülke genelinde örgütlenmiş bulunan KKNMK, üçüncü halkayı oluşturmakta. Hem demokratik kurumlar, hem de tıpkı TBMM gibi işleyişi de demokratik olan Barolar, diğer demokratik birimlerden farklı olarak üyeleri ile ulusal ve yerel demokrasinin güvencesidir: sandığın hukuki güvenliği.

Saptama 1: Baro, işlemlerinde özerktir:

“Özerk işlem veya tasarruflar”,  “adalet işlevi ve demokratik işleyiş”in doğal sonucu olduğundan olası bir yargısal denetim de, kamusal niteliği çerçevesinde HUKUKA UYGUNLUK denetimi ile sınırlı olarak gerçekleştirilmelidir.

2.- BAROLAR, HUKUK VE DEMOKRASİ MERKEZİNDE YER ALIR

Hukukun üstünlüğünü (HÜ) savunmak  ve insan haklarını korumak (İH) çifte görevi ve çok yönlü yükümlülüğü, Barolara, hiçbir kamu veya özel kurum ve kuruluşun sahip olmadığı görev+yetki+ sorumluluk (G+Y+S)  bahşetmektedir.

 Bütün bu açıklananlar, Baroların, -kamunun en zinde güçleri olarak- bir yanda hukuk devleti ve hukuk toplumu arasında, öte yanda demokratik devlet ve demokratik toplum arasında kendine özgü bir işlev, konum ve yere sahip olduğunu gösteriyor. Şöyle ki;

 HUKUK  DEVLETİ (DEVLET) DEMOKRATİK  DEVLET

 BARO

 HUKUK TOPLUMU (TOPLUM), DEMOKRATİK TOPLUM

 Bir başka, -ne kamu ne de özel- hiçbir kuruluş yoktur ki, Barolar derecesinde bu dörtlü için işlevsel ve belirleyici olsun! Bu nedenle Barolar için, hukuk yoluyla demokrasi (HYD) aktörleri nitelemesi de yapılabilir).

Saptama 2: “Hukukun üstünlüğü ve insan hakları”, Baroların varlık nedeni ile örtüşmektedir. Neden-sonuç; nedeni tek: “kuruluş amacı dışı faaliyet” (md.76/2) veya “faaliyet göstermek” (md.77/5); sonuç ise, “görevden alma” yaptırımı.

Gözlem; amaç ve amacı gerçekleştirmeye yönelik araçlar, ayrıntılı ve somut olarak sayılmış bulunuyor. Yaptırıma gelince; hiçbir neden belirtilmemiş. Baro görevlerinin amaç ve araçları açıkça sayıldığına göre; hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını ihlal eden Baro, görevi dışına çıkmış demektir. Bu nedenle asıl üzerinde durulması gereken, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanına ilişkin ölçütleri belirlemektir.

3.- ADİL YARGILANMA HAKKI, İNSAN HAKLARININGÜVENCESİDİR

TC, Avrupa hukuk ailesinin ve uluslararası toplumun onurlu bir üyesidir.

İnsan hakları değerlerini ilerletmek: olumsuzlukların aşılmasında, Baroların görev ve sorumluluğu kayda değer. “İnsan hakları düşmanları”nın en aza indirilmesinde, birleştirici, kucaklayıcı ve eşitleyici anlamda İnsan hakları değerlerini yaygınlaştırmak gerekir: “özgürlük-eşitlik-haysiyet” denklemini gerçekleştirmeye elverişli evrensel değerlerdir bunlar: yurttaşlık, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi.

Adil yargılanma hakkı (AYH), Anayasa ile maddi olarak tanınan hak ve özgürlükler bütününü kapsamına alan usule ilişkin güvence özelliğiyle kendine özgü bir yer tutar. Dürüst yargılanma hakkı” veya “hakkaniyete uygun yargılama”, -esas olarak- mahkemelerin doğru veya yanlış bir karara ulaşıp ulaşmadıklarını değil, başvuruculara tarafı olduğu davada usule ilişkin güvenceler sağlamayı amaçlamaktadır.

AYH, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu bütün büyük hukuk belgelerinin ortak paydasıdır.

Uluslararası ve bölgesel ölçekte hazırlanan insan hakları belgelerinin ve anayasaların kaynağı olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), devletler ve insan haklarını korumakla görevli uluslararası organlar yönünden, giderek bağlayıcı bir güç kazanarak referans norm özelliğine kavuşmuş bulunuyor.

İHEB, adil yargılanma hakkını şöyle düzenlemekte:

Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette  herhangi bir isnadın  tesbitinde, tam bir eşitlikte, davasının bağımsız  ve tarafsız  bir mahkeme  tarafından nesafetle ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.” (md.10).

Türkiye, İHEB’in amacı doğrultusunda Bakanlar Kurulu Kararı yoluyla gereğini gecikmeden yerine getirmiş bulunuyor (Resmi Gazete: 27 Mayıs 1949-16199).

BM Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, madde 14’e göre; “Herkes, mahkeme ve yargı önünde eşittir. Aleyhine bir suça hükmedilirken ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri karara bağlanırken, herkesin yasayla kurulmuş, yetkili, bağımsız  ve yansız bir mahkeme tarafından adil ve açık olarak yargılanma hakkı vardır.” (…).

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) madde 6’ya göre; “Medeni hak ve yükümlülükleri ya da hakkında herhangi bir suçlama karara bağlanırken herkesin, yasayla kurulmuş bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde  adil ve açık bir yargılanmaya hakkı vardır.” (…). Madde 13’e göre; “Bu Sözleşmede düzenlenen hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, (…) ulusal bir makam önünde etkili bir hukuki yola başvurma hakkına sahiptir” (md.13).

Türkiye Cumhuriyeti, İH Avrupa Anayasası mekanında yer almaktadır.

İstanbul Barosu da, birçok uluslararası avukatlık kuruluşlarının üyesidir. Örnek olarak; gelen meslektaşlar bu çerçevede ve –diğerleri arasında- kabul edilen Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğini Koruma Sözleşmesi (12-13 Mart 2025) gereği dayanışma ve destek için buradalar. Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa hukuk, iktisat ve siyasal topluluğu içinde yer alan bir Devlet’tir.

Hukuk Devleti (md.2), adil yargılanma hakkına ilişkin Anayasa maddelerinin çerçevesini oluşturur.  Adil yargılanma hakkının içerdiği pek çok ilke veya hak, Anayasa’nın başta md.36-39, 125, 138-142 gelmek üzere çeşitli maddelerinde yer alır.

Adil yargılanma hakkı, “hak arama hürriyeti” kenar başlıklı maddede tanınmış olmakla birlikte (md.36), bu madde ve devamı olan 37 ve 38. Maddeler, “Hakların korunması ile ilgili hükümler” ana başlığı altında düzenlenmiş olup, ‘kanuni hakim güvencesi’ (md.37) ve suç ve cezalara ilişkin esaslar’ (md.38), adil yargılanma hakkının kurumsal çerçevesini ve maddi alt yapısını oluşturmaktadır. Etkili başvuru hakkı güvencesi olarak “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” kenar başlıklı madde 40 örtülü olarak adil yargılanma hakkı bağlamında değerlendirilebilir. Bu hükümler, madde 2’de belirtilen Türkiye Cumhuriyeti nitelikleri çerçevesinde yorumlanmalıdır.

Adil yargılanma hakkını öngören madde 36’yı, madde 2 ve 13 bağlamında, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları ışığında yorumlama yetki ve yükümlülüğü, bütün mahkemelerindir. Bu konuda madde 138, genel çerçeveyi koymaktadır: Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Şu halde bütün yargıçlar, Anayasa’nın doğrudan muhatabı olduğu gibi ‘hukuk’un ne olduğu konusunda da yorumlama yetkilerine sahiptir. Kuşkusuz hukukun genel ilkeleri, hukuku somutlaştıran kavramdır.

Saptama 3: İnsan haklarını korumakla yükümlü olan Baro, adil yargının ilk koşulu olan başvuru hakkını dillendiremeyecek ise, adil yargılanma hakkının bileşeni olamaz.

4.- Adil yargılanma hakkı gerekleri, İNSAN HAKLARI ÇEKİRDEĞİ İLE BİTİŞİKTİR

Hakkaniyete uygun yargılamanın beş genel güvencesi var: mahkeme hakkı, hukuki araçların (silahların) eşitliği ilkesi, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme hakkı, açık ve hızlı usul, yargı kararlarının yerine getirilmesine ilişkin hak. Suçluya bahşedilen iki güvence ise, suçsuz sayılma hakkı (masumiyet karinesi) ve savunma hakları. Bunların çoğunluğu insan haklarının sert çekirdeği ile bitişik durumda olup,  sav+savunma+hüküm DİYALEKTİĞİ bakımından bütünlük ilkesini teyit eder.

Görülmekte olan dava hakkında vurgulanması gerekenler:

Mahkeme hakkı: Anayasa’ya aykırılık ciddi itirazı gerekçesiz reddedilerek doğal yargıç ilkesi ihlal edilmiştir.

Hukuki araçların eşitliği ilkesi:   Sav ve Savunma olarak eşit protokol düzeyinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı (CBS), kamu gücünü kullanarak kamuoyunda İstanbul Barosu hakkında sürekli algı operasyonu yürüterek silahların eşitliği ilkesini sürekli ihlal etmiştir.

Bağımsız ve tarafsız mahkeme: İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi“, oldukça güçlü bir anayasal konuma sahiptir: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yargı organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir şekilde değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” (Any.,m.138).

Bu hüküm, yargı bağımsızlığının iç ve dış boyutları ile aşamalarını düzenlemekte,  emirler ve yasaklar biçiminde güvencelerini ortaya koymaktadır.

İç bağımsızlık; yargıcın “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun” karar vermesini sağlamak için olup, bu çerçevede “vicdani kanaat” kaydı, “kanun-anayasa-hukuk” üçlüsünde karar “verme” yükümlülüğünü pekiştirici “takdir alanı” dır.

Dış bağımsızlık ise; karar öncesi/esnası/sonrası olmak üzere, üç aşamada, başta yasama ve yürütme gelmek üzere bütün devlet organları ve kişiler için geçerli olan, kaçınma ve gereklerini yapma şeklinde kesin yasak ve emirlerdir: “Bulunamaz”, “zorundadır”, “değiştiremez”, “geciktiremez”.

Böylece, madde 138, yargıcın tarafsız (erdem) karar verebilmesi için bağımsızlığı (statü) sağlamış bulunuyor.

Gerekçeli karar hakkı da, hakkaniyete uygun yargılamanın en temel ilkesidir.

Gerekçelendirme teknikleri farklı olmakla birlikte hepsinde zorunludur ve gerekçe-karar eşzamanlılığı ilkesi geçerlidir.Kararı motive eden (saiki olan) nedenlerin belirtilmesi” olarak gerekçelendirme, işlevsel yaklaşım (izlenen amaçlar) veya maddi yaklaşım (içerik) olarak iki açıdan ele alınır.

Gerekçe, yargıcı, bu ya da şu çözüme götüren akıl yürütme (kanıtlama) sürecini betimlemek, ortaya koymak ve açıklamaktır. Gerekçe, “hukukun ne olduğunu söyleme görevine içkin bir yükümlülüktür. Gerekçe, yalnızca hukukun ifadesi değil, aynı zamanda hukukun özüdür.

 İstanbul Barosu’na yöneltilen operasyonlar, gerekçeden yoksundur.

Suçsuz sayılma hakkı da ihlal edilmiştir:

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” yasağı (md.38/4) yetinmeyen Anayasa koyucu,  aynı kuralı,  olağanüstü hal, seferberlik ve savaş halleri için de koymuş bulunmaktadır (md.15/2). İnsan haklarının sert çekirdeği olarak her zaman, herkesin, her yerde yararlandığı suçsuz sayılma hakkı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 22 Aralık 2024’ten itibaren sürekli olarak ihlal edilmiştir.

Saptama 4: Savaş hukukunun uygulandığı bir ortamda bile suçsuz sayılma hakkı, dokunulamaz bir hak olduğu halde, hukukun üstünlüğü ve insan hakları görevi bulunan Baro yönetimi bu haktan yararlanamıyorsa, düşman hukukunu da aşan bir uygulama söz konusudur..

 5.- Barolar olmaz ise adil yargılanma da yoktur

Adalet, devletin temelidir; Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayanır. Adil yargılanma hakkı dışında başka hiçbir hak yoktur ki, devlet örgütlenmesi içerisinde ve yoluyla gerçekleşsin. Bu nedenle AYH, bütün hak ve özgürlüklerin çerçevesidir.

Adil yargılanma- insan hakları ilişkisi, bu bağlamda anlam kazanır: insan hakları, birbirinden ayrılmaz bölünmez bir bütünlük oluşturur. Adil yargılanma hakkı, bütün özgürlük ve hakların  usule ilişkin güvencesidir.

 Ne var ki, mahkemede adalet, Türkiye’nin en önde gelen sorunu ve gündemidir. Bunun konumuz açısından anlamı, adil yargılanma haklarının en çok ihlal edilen haklar olmasıdır. İhlal çokluğu, avukatların savunma haklarının ihlali veya etkisizliği sonucunu doğuruyor. Bu ise, yurttaşların kitlesel mağduriyeti ile sonuçlanmaktadır.

 Bu durum, ülke-toplum ve devlet üçlüsünde şöyle de ifade edilebilir: Devlet açısından  hukuk devleti yokluğu, toplum bakımından toplumsal adalet ve  ülke açısından ise çevresel adalet yokluğu ile sonuçlanır.

 Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri “adalet anlayışı”na dayanır (md.2).

Baroların işlevine gelince; avukatlık mesleği, sav+savunma+hüküm   (S+S+H) diyalektiğinde savunma ile sınırlı olmayıp, yargılama süreci bütününü kapsamına almaktadır.

Bu nedenle, hak arama özgürlüğünü de kapsamına alan adil yargılanma hakkı, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olarak baroların varlık nedeni olarak da görülebilir: “Barolar, avukatlık mesleğini  geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır” (Av. K., md.76/1).

 Saptama 5: Baroyu itibarsızlaştırmayı ve etkisiz kılmayı amaçlayan bu dava (davaname) süreci, ülkemizde adil yargılanma hakkına, haliyle bütün yurttaşların hak ve özgürlüklerine zarar vermiş bulunmaktadır. Bu ise, Anayasa madde 2’nin ihlali anlamına gelir.

 6.- Barolar, anayasal kazanımların ve saygının itici gücü ve koruyucusudur

 Hak ve özgürlüklerde bölünmez bütünlük, devlet erklerinde ise ayrılık, anayasa bilimi ekseni olarak demokratik hukuk devleti anayasasına içkin bir ilke olduğu halde,  erkleri tek kişide birleştirme yönünde belirgin sapmalara neden olan 2017 Anayasa değişikliği, hak ve özgürlük düzenlemeleri üzerine doğrudan değişiklik öngörmedi.

Yürürlükteki 7209 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 7 Kasım 1982’de kabul edilen ve 1987’den 2017’ye kadar 19 kez değişikliğe uğramıştır. 1982 Anayasası’nın en çok eleştirilen yönü, “sınırlı iktidar” ve “güvenceli özgürlük” ikileminde, iktidarın yürütme ekseninde hayli güçlendirilmiş olmasına karşın, özgürlüklerin ölçüsüz bir biçimde sınırlanmış olması idi. 30 yıla yayılan değişikliklerde, iktidarı sınırlama ve özgürlükleri güvenceleme şeklindeki doğrusal çizgi bakımından, birbirine karşıt iki ana eksen söz konusu olmuştur. Anayasa, 1987-2005 yılları arasında ve 2007-2017 yılları arasında usul, içerik ve sonuçlar bakımından “asimetrik anayasa değişikliği” sürecine tabi kılındı.  Şöyle ki; TBMM’de uzlaşma yoluyla 1987-2005 arasında gerçekleştirilen değişiklikler demeti, özgürlükleri pekiştirici ve iktidarı sınırlayıcı bir çizgiyi yansıtır. Buna karşılık, sandık araçsallaştırılarak gerçekleştirilen 2007-2017 çizgisindeki değişiklikler, iktidarı pekiştirici ve kişiselleştirici bir süreci yansıtır.

Anayasal düzen, anayasa metninde yazan kurallar ile sınırlı olmayıp, uluslararası sözleşmeler ve hukukun genel ilkeleri bütünüdür.

Hukuk, toplumsal yapının omurgası olduğuna göre, hukuk güvenliği yoksa toplumsal barış da yoktur. Baroların görevi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak olduğuna göre (Avukatlık K.,md.76) barolar, toplumsal barış aktörleridir. Barolar, bu görevi, Anayasa madde 135 üzerinden madde 2 çerçevesinde kamu tüzel kişileri olarak yerine getirir.

BAROYA YÖNELİK OPERASYONUN KEYFİLİĞİ, USUL KURALLARINA DA AÇIKÇA VE ÇOK YÖNLÜ OLARAK HER AŞAMADA İHLAL SÜREKLİLİĞİ İLE TEYİT EDİLMEKTEDİR: EĞER İSTANBUL BAROSU’NUN AÇIKLAMASI SUÇ OLUŞTURSA VEYA AMAÇ DIŞI FAALİYET OLARAK NİTELENEBİLİR OLSA İDİ, ASGARİ USUL KURALLARINA UYULURDU; ANAYASA’NIN YORUMA KAPALI EMREDİCİ KURALLARI SÜREKLİ İHLAL EDİLMEZDİ. USUL KURALLARININ SİSTEMATİK VE SÜREKLİ OLARAK İHLALİ, ESASI KARARTMA GAYRETKEŞLİĞİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

MAKSİMUM ANAYASAL GÜVENCELERE KARŞIN düşünce ve ifadenin ANAYASA VE HUKUK DIŞI MÜDAHALELER YOLUYLA ENAZA İNDİRGENMESİ, DEMOKRATİK TOPLUMU SÖNÜMLENDİRME VE SİYASAL MÜNAVEBE YOLUNU KAPATMA RİSKİNİ YARATMAKTADIR.

ADİL YARGILAMA BİLEŞENİNE, BAŞTA SUÇSUZ SAYILMA HAKKI GELMEK ÜZERE adil yargılanma hakkını,  usul ve esas yönünden sistematik ve sürekli ihlal eden SAV ve HÜKÜM, yargılama sürecinde adil yargılama gereklerini yerine getiremez. Dahası, sav ve hükmün savunmaya yönelik hukuk dışı saldırıları, adaletin çökmesi sonucunu doğurur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, GERİ DÖNÜLEMEZ –ULUSAL VE ULUSLARARASI- HUKUKİ VE SİYASAL KAZANIMLARA SAHİPTİR VE BAROLAR, BUNLARI SAHİPLENMEKTEDİR.

SEÇİMLER YOLUYLA BELİRLENEN BARO YÖNETİCİLERİNİN SEÇİM DIŞI MÜDAHELELERLE GÖREVİNE SON VERİLMESİ, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNİN yadsınmasıdır.

ADİL YARGILANMA HAKKININ GÜVENCELERİ OLAN BAROLAR, MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞINI DÜZENLEYEN MADDE 138 GEREKLERİNE SAYGININ DA BEKÇİLERİDİR.

 Saptama 6: Mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen madde 138, yargıçlara insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü koruma görev+yetki ve sorumluluğunu da vermektedir. Bu bakımdan bu dava, SAV+SAVUNMA VE HÜKÜM diyalektiğinde yargıcın konumunu da test etme niteliği taşımaktadır.

7.- BAROLAR, ANAYASAYA SAYGININ İTİCİ GÜÇLERİDİR

Kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları (KKNMK), Anayasa madde 2’de tanımlanan “demokratik devlet” nitelemesi içinde yer alır. Ulusal ve yerel ölçekte öngörülen demokrasi düzenekleri karşısında KKNMK, üst kuruluşları ile birlikte ulusal ölçekte örgütlü demokratik kuruluşlar olarak mikro-demokrasi ve makro-demokrasi kurumlarını eklemleme ölçeğidir. Bu çerçevede İstanbul Barosu ve barolar, hukuk yoluyla demokrasi aktörleridir.

Baroların bu özelliği, barolar ve siyaset ilişkisini gündeme getirir.  Yargılama sürecinin savunma ayağı olarak bir hukuk kurumu olan Barolar, siyasal kurumların hukuka saygısının da bekçisidir. Anayasaya saygı çerçevesinde siyaset ve hukuk yoluyla demokrasi gerekleri, savunmaya görev ve sorumluluk yüklemektedir.

Türkiye gündeminin ana sorunu olarak Anayasa ihlali, en başta adil yargılanma hakkı gereklerini zedelemektedir. Dürüst yargılama gerekleri sav+savunma+hüküm üçlüsünde görev+yetki+sorumluluk kuralları ile uygulamaya geçirilse de, hak mağduru yurttaşın doğrudan muhatabı savunma, öncelikli olarak etkilenen halkadır. Anayasa’nın sürekli olarak çiğnendiği bir ortamda barolar, hakkaniyete uygun yargılama gereklerinin yalnızca aktörü değil, aynı zamanda antrenörü konumuna gelmiş bulunuyor. Bu nedenle Anayasa’ya saygı, baroların varlık nedeni ile örtüşmektedir.

Siyasetin hukuk ve anayasa yoluyla yapılması için mücadele eden meslek örgütü ve yargı kurumu olarak barolar ve özellikle İstanbul Barosu, 2017 kurgusu ve uygulaması olarak Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY)’nin hukuka saygısını sağlamada ve yargı bağımsızlığı için erkler ayrılığı ekseninde Türkiye’de hesap verebilir bir hükümet inşasında tarih önünde ve gelecek kuşaklar önünde yükümlülük karşısındadır. Şu kadarını belirtmekle yetinelim: siyaset nedir? Sorusuna yanıt olarak, siyaset, kısaca, seçenekler arasında çözüm üretmektir. Bu bakımdan,  insan onuru ve yaşamı siyasal tercihlerin konusu olamaz; bu nedenle bunlar, siyaset ötesi kavramlardır.

Saptama 6: KAMU KURUMU OLARAK BAROLAR SİYASET YAPMAZ, FAKAT BİR HUKUK KURUMU OLARAK SİYASETİN HUKUK KURALLARI ÇERÇEVESİNDE CEREYAN EDİP ETMEDİĞİNİ İZLER, SAYGIYI TALEP EDER VE GEREKLİ BAŞVURULARDA BULUNUR. Baro başkanı olarak da yapmadım; yapılmasına müsaade etmedim. Ama, AYHAİİM’nin kurulmasına öncülük ettim. Amaç, siyasetin hukuk kuralları çerçevesinde yapılmasını izlemek ve gerekli önlemlerin alınmasın talep etmektir.

 8.- İstanbul Barosu, Dünya ölçeğinde müstesna bir yere sahiptir

Dünya Baroları arasında istisnai bir yere sahip olan İstanbul Barosu tarihi, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme, kurumsallaşma ve anayasallaşma tarihi ile örtüşmektedir.  Süreklilik bakımından, İstanbul Barosu temel norm olarak Kanun-i Esasi’ye göre daha saygın bir yere sahip olmuştur.

İstanbul Barosu,  kurumsal olarak Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini kucaklar; normatif olarak da Baro tarihi, beş anayasal dönemle örtüşür;  mekan olarak, iki kıta üzerinde yetkilerini kullanır.

Barolar,  örgüt ve yapı olarak kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu (KKNMK)  ama, amaç olarak daha çok özgürlükler anayasa hukuku (ÖAH) ve çevresel anayasa hukuku (ÇAH) ekseninde yer alır. İstanbul Barosu’nun faaliyetleri de,  21. Yüzyıl  başı itibariyle  üçlü anayasal düzeni kapsamına alır:  kurumsal anayasa hukuku (KAH), özgürlükler anayasa hukuku (ÖAH) çevresel anayasa hukuku (ÇAH). Marmara Bölgesinde uygulanan (Montreux, Barselona ve Bükreş gibi) çoklu uluslararası sözleşmeler, İstanbul Barosunun etkinliklerine uluslararası boyutlar katmaktadır.

Çağdaşlaşma, hukukileşme ve kurumsallaşma döneminden intikal eden büyük kurumlar arasında yer alan İstanbul Barosu, kırılma ve olağanlaşma ikileminde  – Anayasalar ve darbeler ötesi- süreklilik sembolü oldu. Kuşkusuz,  başkanları ve yöneticileri de,  hukuku etkili kılmaya katkı ile  ileriye götürme  çabasında hep süreklilik sembolü oldu. Bu bakımdan İstanbul Barosu, sav+ savunma+ hüküm (S+S+H) diyalektiğini pekiştirmeye sürekli katkı sundu.

Çeşitlilik  içinde birlik anlayışı,  niceliksel gücü niteliğe dönüştürmeye katkı sundu.

Saptama 8:Dünya ölçeğinde müstesna bir yere sahip olan İstanbul Barosuna sav ve hüküm  makamları da saygı göstermelidir.

9.-  İstanbul Barosu, “ görev,  yetki ve sorumluluk” kuralını titizlikle gözetmektedir

2017 Anayasal kurgu ve uygulamasında Yargının, yürütmenin güdümüne girmesi ile güvence düzeneklerinin azalması,  Baroların görev ve sorumluluğunu önceki döneme göre çok daha arttırdı. Başka bir deyişle, “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak” görev ve yetkisi,  baroların Anayasal düzeni, “sınırlı iktidar ve güvenceli özgürlük” ereğinde savunma sorumluluğunu arttırmıştır.

Bu sorumluluk, hukuk devleti olarak mahkemede adalet ile sınırlı olmayıp, sosyal devlet olarak toplumsal adalet (fırsat ve olanak eşitliği) ve çevre devleti olarak çevresel adaleti de kapsamına almaktadır.

Barolar, toplumun en zinde güçleri olarak kirlenme üçlüsü karşısında HUKUK/İKTİSAT/SİYASET alanında doğru bilgiyi yayma neferleri olmalıdır aynı zamanda.

Unutmayalım ki İstanbul Barosu, fikre yönelik saldırıların en çok yoğunlaştığı bir dönemde, insan hakları bilimi gereklerince ifade özgürlüğünün koruması altında olan ve üstelik yasal görev ve yetki alanında bulunan bir alanda, tarihinin en ağır saldırısına maruz kaldı.

2017’de Anayasa yoluyla ulusal ölçekte kurgulanan otoriterizm, yerel demokrasiyi önleyemedi. Nitekim 2019’da demokratik muhalefete doğru genişledi;  2024’te yaygınlaştı.  Halkın iradesine saygı yerine kayyum uygulaması yoluyla demokratik kurumları tasfiye yoluna gidildi.

Baroları parçalama, 2020 yasa operasyonu ile başarılamadı: 7249 sayılı yasa ile ilk hedef İstanbul Barosu’nu parçalamaktı; olmadı… İşte davaname, yasal yol başarılamayan demokratik kurumlara operasyonun hukuk dışı yollarla sürdürülmesinden başka bir süreç değildir.

 Saptama 9: İstanbul Barosu ve barolar, hukuk ihlal edilerek demokrasiyi itlaf sürecine seyirci kalmadılar, kalmayacaklar.

10.-İSTANBUL BAROSUNA YÖNELİK OPERASYON, YALNIZCA SAVUNMAYI DEĞİL, YARGI ORGANLARI BÜTÜNÜNÜ İTİBATSIZLAŞTIRMAKTA OLUP ASLA KANIKSANAMAZ, KABUL EDİLEMEZ VE MEŞRULAŞTIRILAMAZ

Aynı protokol düzeyinde bulunan iki kurumun birbiri ile kavga ediyor görüntüsü, acı ama gerçek. İki Adalet aktörünün, adil yargılama hakkı omurgası Baronun kurumsal kimliğini hukuk dışı yollarla çökertme çabası, iki asırlık birikime ihanet değil mi?/

Görev+yetki+sorumluluk dengesizliği bakımından;  bir bildiriyi –üstelik hukuk çerçevesinde-  Baro’nun demokratik kimliğini sönümlendirme vesilesi sayan  savcılığın,  zincirleme Anayasa ve hukuk dışı eylemleri nedeniyle anılması,  Cumhuriyet savcılığı makamının saygınlığını zedelemektedir.

Hukukun üstünlüğü ve insan hakları”, Osmanlı Devleti modernleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti gelişmelerinin ürünüdür.   2017 Anayasa değişikliği ile, tarihimizde ilk kez Devlet başkanlığı ve Yürütme birleştirilerek yaratılan kişisel iktidar, Devlet organlarının ve kamu kurumlarının insan haklarını koruma ve geliştirme yükümlülüklerini yaşamsal kılmıştır. Hükümet, siyasal sorumluluk ve karar alma düzenekleri kaldırılmış olsa da, Türkiye’nin “sınırlı iktidar ve güvenceli özgürlükler”  ikilemindeki  kazanımları çok güçlü olup, OHAL ortam ve koşullarında dayatılan Anayasa değişikliği ile tasfiye edilemez. İki yüzyıllık kurumsallaşma ve hukukileşme, yüzyıllık Avrupalılaşma ve uluslararasılaşma tarihi,  iktidar ve özgürlük ikileminde iktidarın sınırlanması ve insan haklarının güvencelenmesi konusunda geriye dönülmesi olanaksız kazanımları beraberinde getirmiştir.

Kazanımların korunması ve ileriye götürülmesinde bir kamu kurumu olarak aynı zamanda yurttaş mekanında yer alan Baroların belirleyici konumu ve gücü,  ancak “adalet işlevi, demokratik işleyiş ve özerk işlem” üçlüsünde pekiştirilebilir.

Saptama 10: Baro’ya yönelik operasyon, sav+savunma+hüküm üçlüsünün oluşturduğu yargı erkini zaafa uğratma riskini taşımaktadır.

11.- HUKUK HAKKI İÇİN BAŞVURU YOLLARININ İŞLETİLMESİNİ İSTEMEK, SORUŞTURMA KONUSU OLAMAZ: İstanbul Barosu açıklaması, Avukatlık Kanunu madde 76’nın öngördüğü görev ve sorumluluk kapsamındadır.

Açıklamada savaşa ve şiddete, herhangi bir yasa dışı örgüte yollama, böyle bir ima veya çağrışım yapan ifade bulunmamaktadır. İnsan hakları bilimi, öğretisi ve yargı kararlarına göre, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları belirlidir. Bu sınırları, savcı (veya savcının konjonktürel öznel değerlendirmesi veya  siyasal bakışı değil),  insan hakları bilimi verileri belirler. Hiçbir zaman, ifade özgürlüğünün koruma alanı dışına çıkmayan ve Avukatlık Kanunu tarafından kendisine yüklenen görevler ( madde 95/21 örneği) çerçevesinde yer alan İstanbul Barosu’nun açıklamaları, hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma bağlamında, ifade özgürlüğü güvencelerinden haydi haydi yararlanır.

Bu itibarla, İstanbul Barosu’nu suçlamak, Yasa ile açıkça öngörülmüş olan görev+hak diyalektiği gereği,  yasal bir görevin ifasını engellemektir.

Yargı birimi, başka bir yargı organının ifade özgürlüğünü kullanması nedeniyle hesap soruyor. Sav+savunma+hüküm sacayağı, “adalet” (md.2) in gerçekleşme koşulu olduğuna göre, savın savunmaya saldırması, öncelikle adaleti zaafa uğratır ve bu bakımdan açık bir Anayasa madde 2’ye aykırılık söz konusudur:

 Saptama 11.- İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı değil yalnızca, başsavcılığı olarak, İstanbul Barosu Başkanına veya Yönetim Kuruluna değil yalnızca İstanbul Barosu’na kurumsal ölçekte (tüzel kişilik)  bir suçlama yöneltmektedir.

 12.- “SEÇİMLE GELEN SEÇİMLE GİDER”

20 Ekim 2024 günü yapılan seçimlerde İstanbul Barosu Genel Kurulu iradesi ile seçilen yönetim,  İstanbul Barosu’na üye 67.000 avukatı hukukun ortak paydasında buluşturmaya ve ülke genelinde hukuku etkili kılmaya yönelik yoğun çalışmalar yaptı. Avukatlık yasasının kendisine verdiği görev ve yetkiler çerçevesinde zaman zaman kamuoyunu bilgilendirici açıklamalar yaptı. 21 Aralık günü yaptığı bir açıklama nedeniyle, İstanbul CBS’nin yasa dışı soruşturmasına maruz kaldı.  Bununla yetinmeyen CBS, 14 Ocak 2025 günü bu kez davaname adı altında yine yasa dışı yol ve yöntemle bir dava açtı.

20 Ekim 2024 günü birbiriyle yarışan bütün avukat grupları bu davaya tepki gösterdi ve “seçimle gelen seçimle gider” sloganı ile “hukuk yoluyla demokrasi” ekseninde buluştu.

İstanbul Barosu yönetimi, bu demokratik desteğin de sağladığı meşruluk gücü ile  23 Şubat 2025 günü olağanüstü genel kurulu gerçekleştirdi. Kar ve kış ortam ve koşullarına karşı yoğun bir katılımla gerçekleşen genel kurul, Baro yönetimine yöneltilen suçlamaları da boşa çıkardı.

Baro yönetimi hesabını, olağan veya olağanüstü Genel Kurul önünde verir. 20 Ekim 2024’te seçilen İstanbul Barosu yönetimi, 23 Şubat 2025 günü olağanüstü genel kurul önünde 4 aylık icraatından aklanmıştır.

Saptama 12: İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu, 23 Şubat 2025 günü İstanbul Barosu yönetimini aklayarak, “hukuk yoluyla demokrasi” dersi vermiştir.

13.- YAPTIRIM SÜRECİ, HUKUK VE YARGIYA GÜVENSİZLİK GÖSTERGESİDİR

Türkiye kadar hukuki ve demokratik siyaset birikimi bulunan hiçbir Devlet’te böyle bir davaya tanık olunamaz. Hukuk ve demokrasi dışı operasyonlar, sonuçlarından bağımsız olarak başlı başına bir yaptırım olup, yargıya güvenin başlıca  ölçüsüdür.

Bu bakımdan, verilecek karar; hukukun üstünlüğü ve insan haklar,  demokratik hukuk devleti ve bunları yadsıma arasında bir tercih niteliği taşıyacak.

 Saptama 13: Türkiye’de hukuk ve yargıya güven konusunda uluslararası kuruluşların endekslerine başvurmaya gerek yoktur. İstanbul Barosu’na yönelik “operasyonlar dizisi”, başlı başına ölçüt oluşturmaktadır.

Sayın Yargıç,

Ve benim de davalı olduğum bir yargı kararından alıntı ile noktalıyorum: ”Sanık olarak gözüken kişilerin zaman ve emeklerini toplumsal çalışmalara karşılıksız adayan bu konudaki çalışmaları, takdirle karşılanan sade ve dürüst kişiler olduğu mahkememizce bilinmekte olup emniyet tahkikatı ile 2908 S.K.’na aykırılıktan dava açılması, öncelikle kendilerinden çok bundan yararlanacak ihtiyaç sahiplerinin mağduriyetlerine neden olmaktadır” (ÇYDD, Beyoğlu 1. Sulh CM, E.2001/2269, Ka.2002/781, 6.6.2002; yargıç Mustafa Gülbay).

İstanbul Barosu’na açılan dava ise, bütün yurttaşları savunmakla yükümlü savunma hakkı öznelerine ayrılması gereken zamanın çoğunu çaldığı için ÇYDD davasına göre çok daha vahim sonuçlar doğurmuştur.

20 yüzyıla, yargıç Refik Gür kararına gitmeksizin, yüzyılımızın başında verilen bu örnek kararın, İstanbul Barosu yöneticileri hakkında verilecek karar için esin kaynağı olmasını diliyorum.

İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Ö. Kaboğlu

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun 21 Mart 2025 günü İstanbul Barosu Başkanı olarak şahsı adına yaptığı savunma 

 

İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesine,

İbrahim Ö. Kaboğlu (21.03.2025)

Dosya No: 2025/15 E.

 DAVALI OLARAK DAVANAME ÜZERİNE BEYANLARIM:

 İstanbul Barosu, fikre yönelik saldırıların en çok yoğunlaştığı bir dönemde, insan hakları bilimi gereklerince ifade özgürlüğünün koruması altında olan ve üstelik yasal görev ve yetki alanında bulunan bir alanda, tarihinin en ağır saldırısına maruz kaldı.

 Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası kazanımlarına da sürekli meydan okuma karşısında, Baroların görev ve sorumlulukları daha da artmaktadır.

 1.- İstanbul BAROSU FAALİYETLERİ, anayasanın değişmez maddesi olarak 2. Madde hükmünün çerçeve kavramları olarak HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNMAK VE İNSAN HAKLARINI KORUMAK GÖREV VE YETKİSİ İÇİNDE YER ALMAKTADIR

 Hukuk devleti (md.2), Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı, bütün kamu kurumları için geçerli olduğu (md.11) ve egemenlik kuralı gereği, kaynağını Anayasa’dan almayan hiçbir yetki kullanılamayacağı (md.6) halde, İstanbul Barosu’na yöneltilen işlemler ve eylemler dizisi, bu emredici ve yasaklayıcı Anayasa kurallarına açıkça ve çok yönlü olarak aykırıdır.

Dava açma, ifade alma, gözaltı, tutuklama şeklindeki yaptırımlar dizisi, Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümlerine (md.19 ve 13) açıkça ve çok yönlü olarak aykırılıklar oluşturduğu gibi, adil yargılanma hakkı gereklerini de sıfırlamaktadır: savaş halinde bile geçerli olan suçuz sayılma hakkının yadsınması, ihlallerin ortak paydasını oluşturmaktadır. /fırat…/

 BAROLAR, -İB Başkanı olarak açıklandığı üzere- VARLIK NEDENİ, ÖRGÜTLENME VE İŞLEYİŞ BAKIMINDAN DAYANAĞINI, CUMHURİYETİN NİTELİKLERİNİ DÜZENLEYEN ANAYASA MADDE 2’DEN ALIR.

Baroların işlevi, ADALETİ –olmaz ise olmaz- gerçekleştirme bileşeni; Baroların işleyişi DEMOKRATİKtir; Barolar, işlemlerinde ÖZERK’tir.

İŞLEYİŞİ: SAVUNMANIN ÇATI ÖRGÜTÜ OLAN BAROLAR, DEMOKRATİK, ÖZERK VE BAĞIMSIZ KAMU TÜZELKİŞİLİĞİ İLE DONATILMIŞ KAMU KURUMUDUR.

BU BAKIMDAN SAVUNMA, SAV+SAVUNMA+HÜKÜM üçlüsünde tekil bir konuma sahiptir.

SAVUNMA ÖRGÜTÜ çatısı altında görev yapan AVUKATLAR da, sav +savunma+hüküm diyalektiğinin onsuz olmaz eksenidir.

Demokratik kuruluş olarak İstanbul Barosu, aynı zamanda “çalışmalarını demokratik ilklere göre sürdüren” bir kamu kurumudur (md.76).

İstanbul Barosu, ADALET İŞLEVİni, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN VE İNSAN HAKLARININ SAVUNUCUSU VE KORYUCUSU OLMASIYLA KARAR ORGANLARININİŞLEMLERİ İLE YERİNE GETİRmektedir.

Hukukun üstünlüğü, hukuk devletini de aşan bir kavramdır. Bu nedenle, İstanbul Barosunun görevlerini yerine getirmesini engellemek, egemenlik hak ve yetkisinin gaspı ile eşdeğerdir(md.6

 Saptama 1: İstanbul Barosu üzerinden, savunmayı itibarsızlaştırma ve görevlerini engellemek amacıyla yapılan işlemler dizisi, anayasal olarak ve hukuken yok hükmünde olup, egemenliğin gaspı niteliğindedir.

 2.- BİLDİRİ, ANAYASAL DÜZEN KAPSAMINDADIR

 Adil (dürüst, düzgün) veya hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, her zaman, herkes için ve her yerde geçerli bir hak olarak insan haklarının sert çekirdeğine eşdeğer bir haktır.

 Özgürlükçü anayasacılık geleneğine uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da, önce hak ve özgürlükler düzenlenmekte, özgürlükler ve haklara dayanan düzeni gerçekleştirmeye elverişli bir devlet örgütlenmesi, sonradan somutlaştırılmaktadır. Bu anayasal düzen, devletin -yargı bağımsızlığı temelinde- erkler ayrılığı şeklinde örgütlendiği, hukukun ise normlar hiyerarşisine göre yapılandığı hukuk devletidir.

Devlet’in insan hakları karşısında üçlü yükümlülüğü kayda değer: Saygı göstermek, Korumak, İlerletmek ve Geliştirmek.

 Bu çerçevede Devlet, yalnızca anayasal hak ve özgürlüklere saygı göstermek veya korumakla yükümlü değildir; o, aynı zamanda, hak ve özgürlüklerin kullanılmasına elverişli ortam ve koşullar oluşturmak için olumlu yükümlülükler altında da bulunmaktadır (md.5).

 Anayasal hak ve özgürlükler ise, maksimum standart (md.13) VE MİNİMUM STANDART(md.15) arasında geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.

 2001’de yeniden yazılan madde 13 belirtilmeye değer:

Hak ve özgürlükleri sınırlama konusunda üç kayıt söz konusudur: yasa kaydı, anayasal nedensellik ilkesi, Anayasa’ya saygı ve güvence ölçütleri; sınırlama hangi nedenle yapılırsa yapılsın şu üç ölçüte aykırı olamaz: Demokratik toplum düzeni, laik Cumhuriyet ve ölçülülük ilkesi. Genel yasak; “öze dokunma”.

 Barolar, karakoldan başlayıp mahkeme kararının uygulanmasına kadar yargılama sürecinin bütün aşamalarında yer alan tek yargı bileşenidir sav+savunma+hüküm üçlüsünde. Yargılama süreci bütününü kucaklayan savunma, Anayasal düzen bütününde de vardır. Savunma, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik yetkisini kullandığı her yerde vardır. Sav ve hükme göre bu üçlü ayrıcalık, savunmaya, sav+savunma ve hüküm üçlüsünde, adil yargılanma hakkının gereklerini, ayrı ayrı ve birlikte öne sürmek ve izlemek bakımından kendine özgü bir konum sağlamaktadır.

 Davaname yoluyla; İstanbul Barosu’na reva görülen ise, maksimum standart ya da Anayasa’nın ve Avukatlık Yasasının emredici hükmünün uygulanması bir yana, minimum standardın bile altında. Anayasa ve hukuk dışı operasyonlarla, savaş halinde bile geçerli olan insan haklarının sert çekirdeği yadsınmış bulunuyor: suçsuz sayılma hakkı.

 Saptama 2: İstanbul Barosu, ayrıcalıklı yetkilerini, büyük bir titizlik içinde özgürlükler anayasa hukuku kapsamında kullanmaktadır.

 3.- TERÖR, KONJONKTÜREL SİYASAL SÖYLEM MALZEMESİ YAPILAMAZ VE DEMOKRATİK MUHALEFETİ SİNDİRME ARACI OLARAK KULLANILAMAZ.

2017’de Cumhuriyet Anayasacılığının sonunu getiren Anayasal kurguya hayır diyenler, “terörist” olarak yaftalanıyordu. Eğer “hayır” demek, terörist olmak idiyse üç anayasal hal yaratan 2017 kurgusunun 7 yıllık uygulaması, “terörist”leri! doğruladı.

Anayasasızlaştırma sürecinde terörist damgasının sıradanlaştığı bir dönemin ardından savın genel siyasal söylemi çağrıştırması, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü bağlamında öngörülen anayasal düzen güvencelerini zedeleyicidir.

Öznel ve keyfi uygulamaların önüne geçmek amacıyla Terörle Mücadele Kanunu’nda 2013 değişikliği ile “Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklini alan suçlama hükmüne, istismar edici uygulamaların önüne geçmek amacıyla 2019’da 7188 sayılı yasa şu kayıt eklendi: “Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”(RG: 24.10.19-30928).

TBMM’de 7188 sayılı yasanın her aşamasında bulunmuş kişi olarak, şiddete çağrı ve övgü söz konusu olmadıkça yapılan çağrı ve eleştirilerin öznel değerlendirmeler sonucu suç konusu oluşturmasının önüne geçmek amacına yönelik olduğuna tanıklık etmiş bulunmaktayım. İstanbul Baro açıklaması ise, şiddete veya suça çağrı değil, tam tersine hukuka çağrı olup, kesinlikle TMK ile ilişkilendirilemez.

Saptama 3: Eğer eleştiri amacıyla yapılan görüş ve açıklamalar suç değil ise, istemde bulunma, hiçbir biçimde terör ile ilişkilendirilemez.

4.- DEZENFORMASYONDA MANEVİ VE MADDİ UNSUR BİRLİKTE GERÇEKLEŞMELİDİR:

Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli bir şekilde alenen yayan kimse, …cezalandırılır” (7418 sy. Y., md.29).

TCK madde 217/A düzenlemesi açısından; yasa maddesinin aradığı suçun manevi ve maddi unsurlarının ayrı ayrı sistematik bir biçimde açıklanması bir yana, Savcılık metni, yasa hükmünü kalıp yargıları ile yüklü bir anlatıma dönüştürmüştür: “devletin kurum ve organlarına duyulan güveni olumsuz etkilemeye çalışarak, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle hareket edildiği….eylemin kamu barışını bozmaya elverişli olduğu…suçundan soruşturma yürütülmesini gerektiren olguların bulunduğu,” ibareleriyle, Türkiye’deki 3 avukattan birinin görev yaptığı devasa bir kamu kurumu yöneticilerinin“niyetini okuma” cüreti, gayri ciddi bir yaklaşımla kurgulanan soruşturmanın aynı zihniyetle davanameye dönüştürüldüğünün göstergesidir.

TBMM’de dezenformasyon ile ilgili yasal düzenlemenin ilk adımından AYM başvurusunun yazımına uzanan yasama çalışmasının her aşamasında bulunmuş, lehe ve aleyhe yapılan bütün konuşma ve açıklamalara tanıklık etmiş biri olarak da, Baro açıklaması ve dezenformasyon düzenlemesi arasında herhangi bir bağ ve ilişki kurmanın mümkün olmadığını vurgulamak durumundayım. Doğru ve gerçek bilgiye, anayasal dezenformasyona karşı mücadele için kitap yazacak derecede önem veren bir kişinin dezenformasyon suçu işlemesi, en hafif deyimiyle aymazlıktır.

1 Haziran 2022 Dijital Mecralar Komisyonu…RG’de yayımlandığı 18 Ekim 2022 AYM başvurusuna uzanan yasama ve yargısal başvuru sürecinde yer aldım.

İşte Genel Kurul konuşmalarımdan birkaç cümle:

Türk Ceza kanununun savaşta yalan haber yayma …maddesinin buraya aktarılmasıdır. Bu…mümkün değildir. Çünkü hak ve özgürlüklere olağan düzende 13. Madde uygulanır. Oysa 15. Madde yalnızca olağanüstü hal ve savaş durumunda uygulanır…özellikle 29’uncu maddesinde yer alan kavramlar Anayasa’nın hiçbir yerinde yoktur; olmayanı kesinlikle koyamazsınız…Siz, ‘dezenformasyonu yasaklayalım’ derken resmi dezenformasyonu, şu anda Türkiye’de var olan, özellikle beş yıldır zirve yapan resmi dezenformasyonu pekiştirme yasasını yürürlüğe koymuş olacaksınız…”(4.10.2022).

Belirtmek gerekir ki, savaş hukukuna özgü hayli teknik bir uygulama alanından olağan hukuk düzenine aktarılmış olsa da, İstanbul Barosu açıklaması ile herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, İstanbul CBS’nin 22.12.2024 gününden bu yana İstanbul Barosu’na yönelik algı operasyonu, ‘resmi dezenformasyon’dur.

Saptama 4.-İnsan hakları Cumhuriyet’in altyapısı (md.14) olduğuna göre Cumhuriyet savcısı da aynı zamanda insan haklarının koruyucusudur. Varlık nedeni “insan haklarını korumak” olan Baroları “hukuk hakkı”nı talep ettiği için sanık sandalyesine oturtması, Cumhuriyet savcısının kendi varlık nedenini de sorgulatmaktadır.

5.- ANAYASA MAHKEMESİ KARARI AÇIK VE BAĞLAYICIDIR: AYM’nin E.2022/129 ta. Ve K.2023/189 sayılı 8/11/23 tarihli (RG.: 23 Şubat 2024-32469) kararı da, madde 217 uygulamasının istisnai niteliğini ortaya koymaktadır:

“38.Ceza hukukunda kişinin bir suç nedeniyle cezalandırılabilmesi için suçun maddi ve manevi unsurlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Yine kurala göre bu bilgi ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili olan ve fail tarafından gerçeğe aykırılığı bilinen bu bilginin kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayılması şartının gerçekleşmesini aramaktadır. Gerçeğe aykırı bilginin kamu barışını bozmaya elverişli olma şartı suçun maddi unsurlarından biri olarak düzenlenmiştir. Bu bakımdan bir eylemin kural kapsamındaki suçu oluşturduğu yargı makamlarınca değerlendirilirken kamu barışını bozmaya elverişliliği delil ve/veya olgularla ortaya konulacaktır. Son olarak suç ancak gerçeğe aykırı olduğu fail tarafından bilinen bir bilginin sırf halk arasında endişe, korku, panik yaratma saikiyle yayılması halinde oluşacaktır. Bu itibarla anılan şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi durumunda kuralda düzenlenen suçun oluşmayacağı açıktır.”

AYM’nin suçun unsurları konusunda yaptığı belirlemeler de, İstanbul Barosu açıklaması ve TCK madde 217 arasında doğrudan veya dolaylı bir bağ ya da ilişki kurmanın olanaksız olduğunu göstermektedir.

Hukuk, fiil- eylem, söz- yazı ve dışa vurulan, yani nesnel olanla ilgilenir; yoksa söylenmeyen ve niyet ile ilgilenmez. Öyle ki, “kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz” güvencesi (md.25), dokunulamayan ve insan haklarının sert çekirdeği olarak savaş halinde bile koruma görür (md.15).

Madde 217’deki, “Sırf….saikiyle” ibaresi, söylemin sonuçları ile ilgili olduğundan, suç için “maddi “ ve “manevi” unsurlarının birlikte oluşması gereği AYM tarafından özellikle vurgulanmıştır.

Saptama 5: “Anayasa Mahkemesi kararları… yargı organlarını bağlar” hükmü (md.153/son), bir kez daha hatırlatılmalıdır.

6.- RESMİ DEZENFORMASYONA SON VERİLMELİDİR:

Kaldı ki; AYM kararı bulunmasa da, TCK md.217/A ve İstanbul Barosu açıklaması arasında herhangi bir bağ veya ilişki bulunmamaktadır. Tam tersine; savcılığın İstanbul Barosunu, başkanını ve yönetim kurulunu hedef alan kamuoyu açıklamasının, aradan üç gün geçtikten sonra Adalet bakanlığına izin için başvuru fezlekesinde yokmuş gibi davranması, dosyaya soruşturma konusu ile hiçbir biçimde ilgisi bulunmayan belge ve bilgiler yerleştirmesi (Örn. Özlem Gürses’e ilişkin açıklama), anayasal ve yasal görev+yetki+sorumluluk kuralları dışında kalması bir yana, TCK madde 217’nin tanımladığı fiilin, sav makamının işlem ve eylemleri ile örtüştüğünü göstermektedir. AYM kararı da bu görüşü açıkça teyit etmektedir. Kısaca eğer, 22.12.2024’de açıklanan metin, soruşturmayı başlatan işlem ise, -bakanlık izni olmadığı için- hukuki geçerliliği bulunmamakta; hayır, eğer, soruşturma Adalet Bakanlığı yazısı üzerine açıldı ise, 22.12.2024 açıklaması, bir “DEZENFORMASYON” dur.

Saptama 6: Hüküm (Jurisdictio), savın dezenformasyonu üzerine inşa edilemez.

7.- SORUŞTURMA, KANUNA VE ANAYASAYA AYKIRI DELİLLERE DAYANMAKTADIR.

İstanbul CBS’nin dezenformasyon amaçlı ve hedef gösterici illegal açıklama ve işlemleri sonucu –başta Adalet Bakanlığı gelmek üzere- yapılan yazışmalar, yürütülen soruşturmalar, açılan davalar ve davaname, 22 Aralık günlü “kolluk tutanağı” üzerine inşa edilmiş bulunuyor.

Soruşturma başlatmak için Adalet bakanlığı izni, Avukatlık Kanunu’nun emredici hükmü olduğu, üstelik muhatap avukatlardan beyan alma yükümlülüğü bulunduğu halde, bunları yerine getirmeksizin doğrudan soruşturma başlatılması ve soruşturmanın yalnızca kolluk görevlisi tutanağı esas alınarak yürütülmesi, dayanılan delilde yasallık koşulunun gerçekleşmediğini göstermektedir. Kaldı ki, “polis memuru” imzalı tutanak esas alınarak üretilen hiçbir resmi evrak, kesinleşmiş bir mahkeme kararı ile desteklenmiş değildir.

(Ankara’da siyasilerin söylem ve eylemleri ile İstanbul’da yargı mensuplarının işlemleri arasındaki asimetrik ilişkiye bu aşamada girmeyeceğim).

Saptama 7: Adil yargılanma hakkını daha baştan yadsıyan usule ilişkin –kolektif, sistematik ve sürekli- ihlaller zinciri, esas açısından davanın hukuki dayanaktan yoksun olduğunun açık bir göstergesidir.

 8.- ‘HUKUK HAKKI’ İSTEMİ, AMAÇ DIŞI FAALİYET DEĞİLDİR

 Davaname, hangi iddiaya dayanmaktadır?

AMAÇ DIŞI FAALİYET VE SUÇ OLUŞTURAN FAALİYET (konusu suç oluşturan faaliyet ne?)

Bu ayrıma göre, “suçsuz sayılma hakkı”nı çifte ihlal yoluyla açılan dava, bizatihi red nedenidir.

Madde 135’e göre, “mesleğin genel menfaatler” göre gelişmesini sağlamak ve “kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamaz” yükümlülüğü ve yasağı, KKNMK olarak yasalara nasıl yansımış bulunuyor?

Avukatlık yasasının öngördüğü “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak”, genel menfaatlere uygun olarak yürütülecek kuruluş amacının ortak paydası olarak öngörülmüştür.

Hukuku talep”, bu kapsama girer. İstanbul Barosu bildirimi de, bir “hukuk talebi” , daha doğru deyişle “hukuk hakkı”dır. Eğer hukuk hakkı, hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma alanına girmez ise Barolar, mesleğin genel çıkarlara uygun olarak yerine getirilmesi konusunda hiçbir faaliyette bulunamaz.

Bu açıdan değerlendirildiğinde açılan dava, hukuk talebini, kuruluş amaçları dışına çıkarır. Tam tersine kuruluş amaçları içinde yer alan hukuk talebinin, madde 36’ya göre tek sınırı, “meşru araç”tır: ‘sosyal medya’, meşru araçtır.

İçerik olarak, hukukun üstünlüğü ve insan hakları bağlamında ifade özgürlüğü testine tabi tutmak gerekir. Şu halde soru şu: bildiri metni, ifade özgürlüğü içinde mi? Yoksa yasaklanan alanlar dışında mı?

İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü yelpazesi için 7 meşru yasal eylem sıralanmış bulunuyor: geliştirmek, sağlamak, savunmak, korumak, karşılamak, işlerlik kazandırmak.

Bu yasal eylemler, md.13’teki maksimum (en çok) standart güvencelerinden yararlanıyor ve aynı maddedeki sınırlama ölçütleri ve ana sorun, 7 eylem olarak ortaya konulan faaliyetlerin sınırlama alanına girip girmediğidir:

Tek sınır, şiddete teşvik veya şiddete şiddete başvurma durumları ile nefret söylemi olarak kabul edilen ırkçı, ayrımcı, yabancı düşmanı, savaş propagandası vs. görüşlerin savunulmasıdır.

Şu halde asıl olan, HUKUK HAKKI’nın görev ve yetki sınırları içinde kullanılması; sorumluluk ise, ifade özgürlüğünün korumadığı alanları dışlamaktır.

“Faaliyet gösteren” (md.135 ve 76) ibaresi, tekil değil çoğul. Kaç faaliyet? Hangi faaliyetler? Aynı maddede “tasarruflar”dan söz ediliyor. Tasarrufların karşılığı olan hangi işlemler? Bu sorular havada kalmaktadır.

Biraz sonra, yönetim kurulu üyelerince örnek olarak belli başlı faaliyet alanlarına değinilecek olan İstanbul Barosu’nun yüzlerce hatta binlerce etkinliği arasında, insan hakları hukuku koruma alanı içinde yer alan tek bir bildirisinin Baro’nun “faaliyet gösterme” ve “tasarrufları” alanına sokulması, en hafif ifade ile akla ziyandır.

Kaldı ki, “illegal faaliyetler” şeklinde çoğul bir kullanım iddiasını ortaya koymakla birlikte, Baro’nun “illegal faaliyetler”in neler olduğunu belirtmekten yoksun olan davanamenin kendisi yasa dışı (illegal) nitelik taşımaktadır. Davaname yazıldığı /hazırlandığı sırada ortada henüz Adalet Bakanlığı kovuşturma izni kararı bulunmadığı gibi (çünkü Bakanlık kovuşturma izni kararı aynı tarihi taşımakta), “son soruşturmanın açılması” kararı da haliyle verilmiş değildir (20.02.25).

Baroya yönelik olarak; maksimum standart ilkesi ihlal edildiği gibi “minimum standart” ilkesi de ilga edilmiş bulunuyor. Nasıl? “Suçsuz sayılma hakkı”, savaş halinde bile korunan bir hak olduğu halde, bütün işlemleri en başından itibaren Anayasa ve hukuka aykırı yürüten Başsavcılık, Anayasa ihlalini sistematik ve sürekli hale getirmiş bulunuyor.

Baro’nun, hukukun üstünlüğünü savunmakla yükümlü olması (md.76) bakımından, “hangi hukuk?” sorusunu, hukuk devletinde hukukun yapılanma tarzından (normlar hiyerarşisi) (md.2) hareketle yanıtlamak gerekirse; YASA+ANAYASA+ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER VE HUKUKUN GENEL İLKELERİ sıralaması bütününde varolan Baro, madde 138’de hüküm için öngörülen “hukuk”un keşfi ve ortaya çıkarılmasında da vardır.

Bu itibarla; “illegal faaliyet” ithamı, yalnızca İstanbul Barosu yöneticilerine değil, İstanbul Barosu’na, ama aynı zamanda ve belki daha çok sav makamına hakarettir.

Saptama 8: SAV+SAVUNMA+HÜKÜM üçlüsü, hukukun üstünlüğü (HÜ) ve insan hakları (İH) tarafında mı, yoksa iktidar tarafında mı? Bu soru, davanamenin temel sorunsalı olarak karşımızda duruyor. HÜ ve İH, görev+yetki ve sorumluluğu, “hukuk hakkı” istemini bile dile getiremeyecek ise, hiçbir anlamı kalmaz.

 9-SORUN, YERİNDELİK DEĞİL HUKUKİLİKTİR (görev+suç+yerindelik)

21 Aralık açıklaması, Baroların görev alanı dışında kaldığı için mi, yoksa suç oluşturduğu için mi zincirleme davaların konusunu oluşturmaktadır? Her iki sorunun da yanıtı açık olmakla birlikte, soruşturma, kovuşturma ve davanameye konu olması, denetimi hukukilik sınırları dışına çıkarmaktadır. Bu nedenle görev ve yetkinin kötüye kullanılması sonucu başlatılan yargısal denetim, ancak bir “yerindelik denetimi” olabilir. Ne var k, kamu kurumlarının eylem ve işlemleri üzerinde yerindelik denetimi yapılamaz: “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” (Any., md.125/4).

Kaldı ki, Barolar için yerindelik denetim organı bellidir ve bu da Genel Kurul’dur. Nitekim İstanbul Barosu, aslında 23 Şubat günü yerindelik denetimini yapmış ve “seçimle gelen seçimle gider” ortak slogan ve söylemi ile Baro yönetimini aklamıştır.

İstanbul Barosu’nda ‘Adil Yargılanma Hakkı Araştırma ve İhlalleri İzleme Merkezi’nden “Çevre, İmar ve Afet Merkezi”ne dek 40 Komisyon ve Merkez var. Örneğin, Baro’nun Marmara Denizindeki müsilaj musibeti vesilesi ile Kanal İstanbul’un hukuki ve olası ekolojik riskleri üzerine –yetki alanında geçerli üç uluslararası sözleşme ışığında- bir çalışma yapması, hukukilik-yerindelik ayrımında ‘yerinde’ görülmeyip, ‘amaç dışı’ faaliyet mi sayılacak?

Saptama 9: Yargı denetimi öngörülen ve idari yargı denetimine bağlı olan Baro işlemleri üzerinde kesin yerindelik denetim yasağı, denetim konusu olmaması gereken bir işlemin Asliye Hukuk Mahkemesi denetimine sokulması, haydi haydi böyle bir yasağın geçerli olmasını gerektirir

10.-KİŞİ OLARAK DA SUÇLAMA ASLA KABUL EDİLEMEZ: Türkiye’de birçok ilke imzasını atmış kişi olarak İbrahim Kaboğlu ve terör arasında bağlantı iması dahi, haysiyet zedeleyici bir muameledir. 1974 İçişleri Bakanlığında başladığım meslek yaşamımda yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte Yürütme+Yasama+Yargı üçlüsünde birçok görev üstlenmiş ve onbinlerce hukukçunun yetişmesine katkıda bulunmuş, güncel olarak 67.000 avukatı bağrında barındıran bir kurumun temsilcisi olarak şahsım ve terör arasında bağlantı kurmak, kişiliğime yöneltilen en ağır hakarettir.

2001-2004 yılları arasında BM İnsan Hakları Eğitimi Onyılı Ulusal Komitesi’nin (İHEOYUK) hakim ve savcıların insan hakları eğitiminden sorumlu üyesi olarak uyguladığımız insan hakları formasyon programlarından İstanbul Barosu’ndaki ruhsat törenlerine dek, kullandığım hukuk dili, yargı topluluğu ve kamuoyu tarafından çok iyi bilinmektedir. Öyle ki, staj törenlerinde adil yargılanma hakkı gereklerine değinirken, savunma mesleğine adım atmakta olan genç meslektaşlara, silahların eşitliği ilkesi yerine, hukuki araçların eşitliği kavramını kullanmalarını önermekteyim.

Özgürlükler hukuku ve barış hakkının kuramsal temellerini Türkiye’de inşa eden…“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden hareketle barış hakkının bireysel ve kolektif anayasal temellerinin pekişmesine katkıda bulunan, ulusal ve uluslararası çalışmaları tümüyle saydam olan kişi ve şiddet arasında bağlantı aramak, boşuna çabadır. Kuşkusuz, yaşamını hukuka adamış bir kişinin yine hukukçularca hedef gösterilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin birikim ve kazanımlarının yadsınmasıdır.

Bu vesile ile, 3 Mart 2021 günü TBMM’de yaptığım konuşmadan bir alıntı yapmak isterim:

Anayasa ciddiye alınmalı, siyasetçiler tarafından gündem değiştirme malzemesi olarak kullanılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki anayasa, bir toplum için -mecaz anlamında olduğu kadar gerçek anlamında da- ekmek, su ve hava kadar önemlidir. Toplumsal uzlaşma ve barış belgesi olan anayasa andına sadakat kadar, kullanılacak anayasa dili de önemlidir. Bir devlette herkesin saygı göstermek zorunda olduğu tek belge, insan hakları ve demokrasiye dayanan anayasadır.

 Kuruluşun 100’üncü yılı ve laikliğin temellerinin atılışının 97’nci yılı kutlu olsun. 3 Mart 1924 tarihi laikliğin temellerinin atıldığı gün olmuştur. Bu belgelerin geleceğe yönelik olarak eşitlik, yurttaşlık ve laiklik ekseninde okunması, günümüz seçilmişlerinin kuruculara saygısının ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğunun bir gereğidir. İçtenlik sınavı günceldir ve sınavların en büyüğüdür.” (TBMM, 1921’in 100. Yılı).

1957 Demirciler Köyü ilkokulunda başlayan ve 2024’te Sorbonne’da noktalanan öğrencilik ve öğretim üyeliği üzerine konuşmayacağım.

Yalnızca Ankara’da İnönü Bulvarının sağ ve sol yakasındaki ilk ve son kamu görevime değineceğim: sağ tarafta İçişleri Bakanlığı, 1974’te göreve başladığım yer ve sol tarafta TBMM, 2023’te görevimi tamamladığım yer.

Bütün görevler, onurla ve üstün görev anlayışı ile ifa edildi. TBMM’de beş yıl süre ile en yoğun çabam, nitelikli yasama ve yargıda liyakat düzenlemeleri yanısıra, TBMM’de önünde hesap verebilir hükümetin yeniden ihdası için Anayasa değişikliklerine yönelik çalışmalarım olmuştur.

 Anayasa’ya uygun ve kamu yararını yansıtan nitelikli yasa için çok yönlü çabalarım karşısında; “Kaboğlu’na sorsak bu Meclis’te yasa yapamayız” tekerlemesini dillerine dolayan vekillere, AYM’nin başvurularımızın %50’sinden çoğunu iptal ettiğini hatırlatarak şöyle seslendim: “…bunlara yanıtı ben vermeyeceğim. Anayasa Mahkememizin kuruluşunda esin kaynağı olan Avusturya, İtalya ve Almanya Anayasa Mahkemelerinden de vermeyeceğim; buna yanıtı yirmi bir yıldır iktidarda olan siyasi partinin doğrudan veya dolaylı olarak atadığı Anayasa yargıçlarımızın kararlarıyla vereceğim; çünkü bu Anayasa karşıtlığı ancak Anayasa Mahkemesi kararlarının burada öne sürdüğümüz ve verilen yanıtlara karşın Anayasa Mahkemesine yaptığımız başvurulardan aldığımız yanıtla ölçülebilir” (28.03.2023).

 Şu kadarını belirtmekle yetineyim: liyakat ve nitelik öncelikli görev anlayışım biliniyor olsa gerek: üst düzey yargı mensupları muhalefet vekili olarak bilgi notları gönderdi; Baro başkanı olarak da, üst düzey yargı mensuplarından sorunlarını dile getirmem yönünde öneriler aldım.

Saptama 10: Protokol sıralamasında eşit düzlemde yer alan iki kurum temsilcisinin birbirini terörist olmakla itham etmesi bir yana, hiçbir hukukçuyu, böyle bir töhmet altında bırakması düşünülemez; hele hele, “suçsuz sayılma hakkı”nın savaş halinde bile bütün yurttaşlar için geçerli olduğu bir anayasal düzende.

11.- HUKUK VE İNSAN HAKLARI, SİYASAL HESAPLAŞMALARIN ARACI OLAMAZ

Kesilmelere ve kırılmalara rağmen, anayasa tarihimizde yaklaşık yüz ELLİ yıllık bir doğrusal çizgi; bir yandan, iktidarın daha çok sınırlanması yönünde kurumsallaşma ve düzeneklerin (mekanizmaların) ortaya çıkması; öte yandan, hak ve özgürlükler yelpazesinin genişlemesi ve bunlara ilişkin güvencelerin artması yönünde olmuştur.

2017 Anayasa kurgusu, çifte yürütme yapısını teke indirip bunu tevdi ettiği kişi parti genel başkanı olunca, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme oluştu. Bu kurgu sonucu olarak, ulusal ölçekte çoğunluğu elde eden parti (veya koalisyonu), yerel yönetim üzerinde de hakimiyet kurma eğilimine girdi (kayyum uygulaması). Bununla yetinmeksizin, demokratik devlet bileşeni olan KKNMK’na el atmaya başladı.

Üç düzlemde demokratik uygulama ve ortaya çıkan çoğunluklar, sürekli farklılaşabilir; çoğunluklar, farklı siyasal grup ve düşünce akımlarına ait olabilir. Bu farklılaşma, ‘çeşitlilik içinde birlik’ olarak nitelenebilir. Zira, yasama organında, yerel yönetimlerde ve kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarında yapılan seçimler sonucu ortaya çıkan çoğunluklar, görev dönemi sonunda da muhalif gruplarla yarışma sonucu yeniden çoğunluğu elde edeceği gibi azınlığa da düşebilir. Önemli olan, ortaya çıkan çoğunluk hangi siyasal eğilimden olursa olsun, hepsinin “hukuk ortak paydası”nda buluşmasıdır.

2017 Anayasa kurgusu, ulusal ölçekte seçim ve serbest yarışma mantığını değiştirmiş, ‘demokratik yasama’ veya ‘demokratik yürütme’, tek kişi iradesi ve siyasal çizgisinin belirleyici olduğu bir düzeneğe dönüştürülmüştür. Sözkonusu kurgu uygulamasında, Anayasa içi ve dışı alanlar iç içe geçmiş bulunuyor. Örnek: Yürütme (Devlet başkanlığı ve Hükümet), bir kişi olarak CB şahsında birleştirildi (Anayasal); aynı kişinin Parti genel başkanı olması ise, fiili durum. Cumhur İttifakı, yasal düzenleme sonucu; ama aynı ittifakın, yasama ve yürütme koalisyonu yapması, fiili durum.

Ulusal ölçekte, demokratik olmayan kombinezonlarla yetinmeyen Cumhur İttifakı, bu kez yerel yönetimleri de kendi çoğunlukları yönünde oluşturmaya çalıştı. 2019 İstanbul BBB seçiminin tümüyle Anayasa’ya aykırı olarak iptal edilmesi, bu zihniyetin ürünüdür. 31 Mart 2024 seçimleri sonrası yelpazesi genişletilen kayyum uygulaması, aynı zihniyetin ürünü.

Sekter veya sözde demokrasi anlayışı, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları (KKNMK)üzerinde geçerli kılınmaya çalışıldı ve hukuk kurumları olarak Barolar, pilot uygulama alanı olarak belirlendi. Baroları parçalamaya yönelik 7249 sayılı yasa bu amaçla çıkarıldı.

Yasa yoluyla Baroları –en azından Ankara ve İstanbul Barolarını- parçaladılar; hatta numaralı Barolar için ayrımcı yasal düzenlemeler de yaptılar; fakat amaçlarına ulaşamadılar. Bu yolla da başaramayınca, bu kez yargı eliyle operasyon girişimi gündeme konuldu. İstanbul Barosu’na karşı 22 Aralık 2024’ten bu yana yürütülen hukuk ve akıl dışı operasyon başkaca açıklanamaz.

Demokrasi, ya hep ya hiç zihniyeti ile bağdaşmaz.

Saptama 11: Davaname sonucunda verilecek karar, “hukuk yoluyla demokrasi” ve yasa ve yargı yoluyla demokrasiyi sönümlendirme süreci arasında bir tercih olacak.

12- BAĞIMSIZ YARGI, HUKUKU VE DEMOKRASİYİ KORUMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

İst. Barosu başkanı olarak yargı mensuplarını Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve uluslararası hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmaya çağırmak, bir hak değil aynı zamanda bir görevdir: madde 138, emirler ve yasaklar bakımından hiçbir istisna tanımayan bir anayasal hükümdür. Bu hüküm, yargı bağımsızlığının iç ve dış boyutları ile aşamalarını düzenlemekte ve güvencelerini ortaya koymaktadır.

İç bağımsızlık; yargıcın “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun” karar vermesini sağlamak için olup, bu çerçevede “vicdani kanaat” kaydı, “kanun-anayasa-hukuk” üçlüsünde karar “verme” yükümlülüğünü pekiştirici “takdir alanı” dır. Vicdan ise, meslek haysiyetine içkin ve içeriği pek yoğun kavram.

 Dış bağımsızlık ise; karar öncesi/esnası/sonrası olmak üzere, üç aşamada, başta yasama ve yürütme gelmek üzere bütün devlet organları ve kişiler için geçerli olan, kaçınma ve gereklerini yapma şeklinde kesin yasak ve emirlerdir: “Bulunamaz”, “zorundadır”, “değiştiremez”, “geciktiremez”.

Sonuç olarak, Anayasa madde 138 gereklerince verilmesi gereken bu yargı kararı, İstanbul Barosu yöneticileri ve kurum olarak İstanbul Barosu ile de sınırlı olmayacaktır. Potansiyel mağdur durumundaki TC’nin bütün baroları ve TBB ile de hukuk ile sınırlı olmayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik geleceğine de ilişkin bir karar olacaktır.

Dava ve karar, ne anlam taşır?

 Davayı reddetmek;

 Hukukun üstünlüğünü savunmak,

İnsan haklarını korumak,

Hukuk bilimi ve insan hakları bilimine saygı göstermek,

Anayasa’nın değişmez maddesini sahiplenmektir.

Davayı kabul etmek ise;

Avukatlık Kanunu, Anayasa, TC’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, AK Avukatlık Mesleğinin Korunması Sözleşmesi kazanımlarının reddi,

Avukatların demokratik iradelerine de hakaret ve haliyle S+S+H diyalektiğinin yadsınması,

Dahası, 150 yıllık birikimi yadsımakla, Türkiye Cumhuriyeti’ni 1876’nın gerisine mi götürme iradesinin dışa vurumu olacaktır.

Beklentimiz, TC anayasal düzeninin asgari gereklerinin altına düşmemek ve davaname, İstanbul Barosu tarihine bir “kara leke” olarak çoktan geçmiş olsa da, davanamenin reddidir.

Biraz uzatmış olmam, üçlü Tarihsel sorumluluğum nedeniyle: İstanbul Barosu’nu 19878’den bugünlere getirenlere karşı,

“İnsan haklarına dayanan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına ve günümüze dek getirenlere karşı,

Hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına susamış milyonlara karşı.

Davalı Av. Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi – 2025

0
İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu - Sonuç Bildirgesi

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi, baro yönetimi hakkında başlatılan soruşturma ve görevden uzaklaştırmaya dönük dava açılmasının ardından 23 Şubat 2025 günü Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen Olağanüstü Genel Kurul Toplantısında ilan edilmiştir. Sonuç Bildirgesi, genel kurul tarafından oybirliği ile seçilen heyet tarafından kaleme alınarak kamuoyuna deklare edilmiştir. Toplantıya, İstanbul Barosu seçim grupları liderleri, Türkiye ve Avrupa’dan baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri, TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ile YK üyeleri de katılmıştır. 

Genel kurul toplantısına Türkiye Barolar Birliği Başkanı  Av. Erinç Sağkan ile birlikte çok sayda baro bakanı da katıldı.
Genel kurul toplantısına Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Erinç Sağkan ile birlikte çok sayda baro başkanı da katıldı.

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi

İstanbul Barosu’nun 23 Şubat 2025 tarihli Olağanüstü Genel Kurulu, derin bir hukuksuzluk ve adaletsizlik krizinin içinde, anayasal yıkım sürecinin karanlık günlerinde gerçekleştirildi. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve günümüze kadar oluşan yüz elli yılı aşkın anayasal birikim ve hükümet modeli, son on beş yıl içinde ilga edilmiş; yasama, yürütme ve yargıdan oluşan erkler ayrılığı fiilen lağvedilerek iktidarın tek elde toplandığı “güçler birliği” modeli yürürlüğe konmuştur. Anayasa’ya aykırılıklar ve hak ihlalleri açık, sürekli ve sistematik hale gelmiştir.

Cezasızlık, hukuk devletini çökertmekte; kişiye özel hukuk ve yargılama fiili rejimiyle ayrımcılık ve kanunlar önünde eşitsizlik toplumsal barışı zedelemektedir. Demokrasiyi savunanları baskı altına alan, gazetecileri, sanatçıları, siyasetçileri tutuklayan; işçilerin anayasal haklarını kullanmasını yasaklayan; ister emekli ister iş insanı olsun, memleketin gidişatına dair fikrini açıklayan bütün yurttaşları suçlu ilan eden neticede toplumun tüm demokrasi yanlısı kesimlerini keyfi soruşturma ve tutuklamalarla sindirmeye susturmaya çalışan bu yıkım ve hukuksuzluğa karşı en güçlü en yıkılmaz kale, yargının kurucu unsuru olan savunmadır. Ancak bu hukuk tanımaz tavır, savunmayı temsil eden avukatların meslek örgütü İstanbul Barosuna da yönelmiş; dayanaksız dava ve soruşturmalarla baro yönetimi görevden alınmaya çalışılmaktadır. Görevden alma talepli davanamenin hemen akabinde Yönetim Kurulu üyesi  Fırat Epözdemir’in hukuksuz şekilde tutuklanması, İstanbul Barosuna karşı yürütülen bu hukuk dışı müdahalenin bir parçasıdır.

Çoklu baro sistemiyle avukatları bölmek, baroları parçalamak isteyen zihniyete karşı çıkıldığı, İstanbul Barosu avukatları iktidarın numaralı baro güdümünü elinin tersiyle ittiği için, benzer anlayış bugün yargı erkini ve hukuku kötüye kullanarak İstanbul Barosunu teslim almak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki İstanbul Barosunun tarihi, Türkiye’nin çağdaşlaşma ve demokratikleşme tarihi olduğu kadar onurlu bir hukuk mücadelesinin de tarihidir. Demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin hedef alındığı her dönemde İstanbul Barosu da baskı ve sindirme operasyonlarının hedefi olmuştur.

Avrupa'nın birçok bölgesinden baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısına destek için geldi.
Avrupa’nın birçok bölgesinden baro başkanları ve hukuk kurumu temsilcileri İstanbul Barosu olağanüstü genel kurul toplantısına destek için geldi.

1980 darbesinin karanlık günlerinde, baronun kapısına mühür vurulduğunda efsane baro başkanı Orhan Adli Apaydın, 12 Eylül hukukunu tanımamış, İstanbul Barosu avukatları kapıya asılı mührü söküp atmıştır. O parçalanmış mühür, bugün hâlâ baro binamızın girişinde ortak hafızamızın simgesi olarak durmaktadır. Daha yakın geçmişte, önceki başkanlarımızdan Turgut Kazan görevden alınmak istenmiş; Ümit Kocasakal ve yönetimi Silivri mahkemelerinde yargılanmıştır. Ancak hiçbir başkanımız baskılara boyun eğmemiş, İstanbul Barosu hiçbir zaman biat etmemiştir.

İstanbul Barosuna yönelen bu saldırı, sadece İstanbul Barosuna değil, savunmanın bütününe yönelen, baroları ve avukatları hedef alan bir susturma girişimidir. Biz avukatız; siyasi eğilimlerimiz, hayat görüşlerimiz, kimliklerimiz birbirinden farklı olsa da ortak paydamız hukuka bağlılıktır. Biz binlerce avukat, cübbelerimizi giydiğimizde aynı adalet idealine inanarak hukuku, insan haklarını ve insanlığın ortak değerlerini savunuruz. Bunu yaparken de mağdurun diline, inancına, etnik kimliğine, siyasi görüşüne bakmayız. İktidarların göz ardı etmemesi gereken gerçek şudur ki; avukatlar toplumun vicdanıdır. Avukat susturulursa vicdan da susar, toplum karanlığa gömülür.

Haksızlığa karşı direnmek bir haktır, yükümlülüktür ve insan hayatının en yüce kazanımıdır. Herhalde âlemde bir hak vardır, ve hak kuvvetin fevkindedir (Mustafa Kemal Atatürk).

Hukuk ortak paydasında buluşan barolarımız, siyasal görüş ve grupların tümünün üstündedir. “Anayasa’ya bağlılık çerçevesinde siyaset” ve “hukuk yoluyla demokrasi” mücadelesinin öncüsüdür. Bağımsız ve özgürlükten yana, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını korumakla yükümlü kurumlar olarak barolar sadece avukatların değil, toplumun, barış ve adalet içinde bir yaşamın da savunucusudur. Hukukun birleştirici gücüyle insanın, hayvanın, doğanın hakkını savunduk, bundan sonra da savunmaya devam edeceğiz.

İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu - 23 Şubat 2025
İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu – 23 Şubat 2025

Ülkesini seven, evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ve demokrasiye inanan avukatlar olarak buradan ilan ediyoruz: Seçimle gelen, seçimle gider. Bu ister Millet Meclisi, ister yerel yönetim, isterse barolarımız olsun; halkın iradesinin üstünde hiçbir irade yoktur. Halk iradesi, demokratik cumhuriyetin ve anayasal düzenin temel dayanağıdır.

İstanbul Barosu, Avukatlık Yasası uyarınca “hukukun üstünlüğünü savunmak ve insan haklarını korumak”la yükümlüdür ve tüm barolar gibi bu yükümlülüğünü yerine getirmektedir.

Baro başkanını ve yöneticilerini avukatlar seçer ve yine avukatlar görevden alır. Genel Kurulumuzun demokratik iradesini hiçe saymak isteyenler bilmelidir ki avukatlar iradelerine yargı eliyle müdahale edilmesine asla izin vermeyecek.

Baroların insan haklarını savunması amaç dışı faaliyet değil asli sorumluluktur. Asıl amaç dışı olan yargı görevi ve yetkisini kötüye kullanmaktır.

Bugün adaletsiz yargı kararlarına, haksız tutuklama ve mahkûmiyetlere imza atanlara, tarih ve toplum huzurundaki sorumluluklarını hatırlatmak isteriz. Açıktır ki; masumiyet karinesini ve anayasayla güvence altına alınmış hakları sistematik olarak ve sürekli ihlal eden, adil yargılama gereklerini yerine getirmeyen yargı mensupları hukuku çiğnemektedir. Biz buna izin vermeyeceğiz, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edeceğiz.

Ülke olarak bir uçurumun kıyısındayız, hukuk devletine ve demokrasiye dönüş, toplumsal barış için huzur için zorunludur, avukatlar ve barolar olarak sorumluluğumuzun bilincindeyiz. “Hukuk yoluyla demokrasi” ancak anayasaya ve hukukun genel ilkelerine saygı çerçevesinde inşa edilebilir.

Biz avukatlar, yaşadığımız çağa ve topluma karşı görevlerimizi daima yerine getirdik, getirmeye de devam edecek ve;

HUKUK YOLUNDA MÜCADELEDEN ASLA GERİ ADIM ATMAYACAĞIZ.

Men-i İrtikap Kanunnamesi

0

Men-i İrtikap Kanunnamesi, rüşvetle mücadele etmek üzere 3 Şubat 1855 (15 Cemaziyelevvel 1271) tarihinde kabul edilmiştir. “Men-i irtikâba dâir cezanâme lâyihası”, Takvîm-i Vekâyi‘de yayınlanarak 23 Şubat 1855 (5 Cemaziyelâhır 1271) tarihli iradeyle yürürlüğe girmiştir

Kanûnnâme le rüşvet alan, veren ve aracılık eden kamu görevlilerine caydırıcı cezalar getirilmiş, memuriyetten çıkarılma ve hapis ya da sürgün cezaları öngörülmüştür. Kanun ayrıca, memurların yargılanma yerleri ve usulleri hususunda hükümlere yer vermesidir. 

Fasl-ı Rüşvet başlığı altında, rüşvet suçlarının çeşitli türleri ve cezaları belirtilmiştir. 1855 tarihli kanunnamede yer alan hediye konusundaki hükümler, 1850 tarihli hediye nizamnamesi ve 1851 tarihli Kanun-ı Cedid’teki hükümleri teyit etmiştir. Suça ikinci kez karışan kişilere daha ağır cezalar öngörülmüştür; bu cezalar arasında sürgün ve ağır hapis cezaları bulunmaktadır. Rüşvet alıp vermeye yönelik yapılan her türlü anlaşma hem yasaktır hem de rüşvet suçu ile aynı kategoridedir. 

MEN’-İ IRTİKAB KANUNNAMESİ ESBAB-İ MUCİBE LAYİHASI (GEREKÇE)

Velinimet-i iri minnetimizi„ nimet-i cihan Padişahımız efendimiz hazretlerinin mebde-i selamet ve saadetimiz olan cülûs-ı feyz-me’nûs-i hümayunlarından beri, ihya-yı din ve devlet ve İbka-yı mülk ve millet içün, nice himmet-bülend pek çok semerât-ı hayriyesi âlemin meşhuru olmuştur. Mülk ve milletin intizam halinin derece-i kemale îsâli çin matlub-i âli-i hazret-i şehinşahi olan neticenin husulü emrinde, mesâi-i mütevaliye masruf olmuş ise de, idare-i memleketin esasi ve kaidesi olmak lazım gelen nizamat ki ahkâmı daimiyyü’l-cereyan olan evamir-i seniyye-i padişahidir, devam ve tamami-i icrasında zuhur eden kusurlar buna mani ve hail olmuştur. Bu dahi esbab-i mütennevieden neş’et edip başlıcaları nizamat-ı mevzuanın icra ve muhafazasına memur olanların menâfı-i mahsusları galebe ederek ihlaline muktedir olmaları veyahut nizamat-ı mevzuanın tamami-i cerayanı içûn mevkufunaleyhi olmak lazım gelen esbab-ı müteselsilenin mefkud bulunması kaziyeleridir.

Birincisi ki menâfı-i mahsusa maddesidir. Bunun tefsiri irtikâb ve İrtişa olup her nizami ihlal ve iler emri işkâl eden dahi budur. Onun içün bu kere te’kid-i nizamat İrade-i hikmet ifadesiyle şerefsudur buyurulan hatt-, humayun-ı Hazret-i Padişahide bu emr-i mekruhun kamilen ve tamamen def ve İmhasına bakılması hususu mahz-ı keramet olan sair mevadda takdim ile emr ü ferman buyurulmuştur. Bunun mazarrat ve memnuiyeti şer’an ve aklen sabit olmakla ve şimdiye kadar bunun üzerine kitaplar kadar şeyleri yazılmış ve pek çok şeyler söylenmiş olmasiyle burada ne yazılsa ve söylense yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar etmek ve malumu tarif eylemek olacağı bi iştibahtır. İmdi illet matlum ve mühlik olduğu meczum olduğundan şimdi lazım olan şey devasını aramak ve onunda tesirini bulmak kaziyesidir. Bir de İrtişa maddesi şimdi men’ olunacak şey olmayıp her müslüman içûn dinen ve iler insan içûn aklen memnu ve mezmum bir madde olduğundan başka nizamat-ı mevzua-i ahire ile dahi bu memnuiyet mükerreren te’kit ve mücazat, teşdid ve eyman-ı gılâz ile teşyid olunmuş iken malum olan eseri görülemediğinden bunun esbabı aranıldığı halde, çünkü her hüsn-i harekat mükâfat ile davet olunduğu gibi her kabahat mücazat ile men’ olunabilip mükâfat ve mücazat bir kâide ve nizam üzerine mübteni olmak lazım geldiği misillu, her kaide ve nizamin devam üzere cereyanı ve kuvveti dahi ahkâmında asla istisna olmamakla hasıl olup, mesela her bir nizamın tutulmamasına sebep irtişa ve irtikâb maddesi olduğu cümle tarafından itiraf ve tasdik olunur iken men’i zamanında yapılan nizamın temel tutamaması ol nizamın kaidesi olan mücazat icra olunmamasından veyahut emr-i rüşvetin nevi ve miktarında ve mürteşi (rüşvet alan) ve râşinin (rüşset verenin) şahsında istisna olunmasından neş’et eylediği kaziyeleri olduğu anlaşılıyor. Halbuki bir nizamda edna mertebe raiyetsizlik vukuu, onu kamilen ihlale sebep olur. Ayniyle bir lokma, nakz-ı savme bâis olup bir sofra taam yemekten hiç fark olamaz. Bu cihetle her nizam cüzi ve külli ahkâmında riayet ile ve sebeb-i muhafaza-i nizamat olan men’-i irtikâb ve irtişa nizamı ise kâide-i asliyesi olan mücazatın icrası ile sabit şibr-i karar olabilir.

Rüşvet içûn yine bir niza m yapılsa bunun içûn şimdiye kadar yazılmış olan cezaların az çok teşdidinden ibaret olup, halbuki evvelkilerin noksanı mücazatının za’fında olmayıp, adem-i icrasında olduğu emr-i muhakkaktır, terasız ceza yalnız bir vaid (tehdit) derecesinde kalır ise, ol halde “Laanallahurraşi ve’l-mürteşi-Allah rüşveti alana da verene de lanet etsin” tehdidi hikmet-bedîdinden kuvvetli bir şey bulunup yazılamaz. Benabîrin men’-i sahih, rüşvet mürtekibinin emr-i mücazatında ahkâm-ı kanuniyenin tamam-i icrasından başka şeyle hasıl olamaz. Bu kaide esas-ı madde olduğu halde, irtişâya sebep veren hâlâtın dahi bulunup ortadan kaldırılması men’inin esbab-ı asliyesinden olacağı bi iştibahtır. Çünkü rüşvet iki şey için yani ya def-i mazarrat veyahut celb-i menfaat zımnında verildiğinden, bir kimse hod be hod fenalık etmeye veyahut bir faide vermeye muktedir olamadığı anlaşıldıkda, kimse kimseye bir akçe vermez. Menba-ı merhamet ve ma’delet olan zat-ı Hazret-i Şehinşahinin tesisine muvaffak buyurulduk­ları Tanzimat-ı Hayriye’den evvel can ve mal ve namusça kimsede emniyet olmadığından yani her memur-ı mütecebbir, bir adamın canına ve malına ve namusuna doğrudan doğruya suikasda muktedir olduğundan ol vakit her bir adam bu üç şeyden tehlikede gördüğünü muhafaza içûn akçeler vermeye yani canını veya ırzını ve malını satın almaya mecbur olur idi. Hamd olsun şimdi mücerred saye-i Hazret-i Şehinşahide bu şeyler içûn herkesin nâil olduğu emniyet-i kâmile, bu babda rüşvet vermenin ihtiyacını def eylemiş olduğundan, şu günde hiç bir kimsenin hiç bir kimseye bunun içûn rüşvet vermediğine katiyyen hüküm olunabilir.

Defi mazarrat içûn vukubulan emr-i irtişanın esbab-ı külliyesinin indifaıyla başluları mündefı’ olup eğerçi bir adam hakkı olduğu bir maddede memur ve hâkimin hükm-i hodkârisi mazarratından kurtulmak içûn akçe vermesi kalmış ve bu mm dahi mazarratı bedihiyattan bulunmuş ise de, evvelki hallere kıyas olunamayacağı misillû, celb-i menfaat emrinde olan irtişanın keyfiyet ve kemiyetiyle dahi muvazene olunamaz. Bu cihetle şimdi madde-i irtişada asıl at oynatılan meydan, celb-i menfaat ciheti yani şuna buna akçe vererek devletten akçe kazanmak suretidir. Bunda ise madde-i irtişanın zaten mel’uniyetinden başka devlete olan mazarratı cihetiyle iki başlı bir beladır. Bunun fesadı dahi râşi ile mürteşi beyninde olan rabıta-i maneviye-i menfaatin maddeyi mektum tutturmaya sebeb olmasıdır. Def-i mazarrat maddesinde vukubulan emr-i irtişâde bu suret olamaz idi. Mesela mukaddem bir şahs-ı mütecebbirin pençe-i kahrından canını kurtarmak içûn birisi akçe verse, selamete çıktıktan sonra mürteşisini söylemek ihtimali var idi. Halbuki mal-i devleti gasb içûn alınıp verilen rüşvette, râşi ile mürteşi şerîk-i töhmet olduklarından ile’l-ebed ketm-i râzı mucib olur. Bu yolda olan irtişanın menba ve masdarı ise, iltizamat maddesi yani bir takım varidat-ı devleti muvakkaten şuna buna satmak keyfiyetidir. Bunda ahalice ve memleketçe olan mazarrat mertebe-i bedehatte olup, ona dair bir şey söylenmeye hacet görünemez. Lâkin asıl zamanede rüşvet kapısı bu madde olduğundan ve buna nice te’viller ile anahtar uydurmak kabil idüğünden rüşvetin men’-i küllisi içûn bu kapının bütün bütün sed ve bend edilmesi elzemdir. Bu hasıl olur ise, devlet bir büyük bela ve mazarrattan kurtulmuş ve emr-i irtişanın külliyâtı mündefi olmuş olur. Ve büyük akçeler bu yolda alınıp verildiğinden, burası kapanır ise bir takım ufak tefek şeyler kalıp maslahat bu mertebeye indikde kolaylıkla ahkâm-ı kanuniyeyi icra kabil olabileceğinden ve bir iki mücazat ile göz korkacağından az vakit içinde şu madde-i kerihenin indifa-ı kâmili mümkün olabilir denilir.

Emr-i irtişaya sebep veren hâlâtın biri dahi rütbe ve memuriyet için alınıp verilen akçe keyfiyetidir. Kuru rütbenin hiç faidesi olmadığını herkes bildiğinden rütbe isteyen memuriyet tahsili içûn bir serrişte-i iddia kazanmak efkârında olup, memuriyet içûn akçe verenler dahi sadece bir sebeb-i taayyüş bulmak içûn olmayıp, verdiği akçenin bir kaç katını o dahi şundan bundan almak ümidiyle olduğu emr-i aşikârdır. Maaşı muayyen olan bir memuriyeti tahsil içûn bir adam alacağı aylığın iki üçünü peşin verse, onu çıkardıktan sonra iki üç katını almaz ise, memuriyeti niçûn tahsil etmiş olur? Bu cihetle men’-i irtişa içûn rütbeye ve memuriyete istihkakın derecâtını tayin ile bunlara neyi, akçe ile olmayıp hüsn-i hizmetle olmasının bir çaresini bulmak emr-i ehemdir. Çünki irtikâb demek yalnız nakden akçe veya zî-kıymet hediye almak manasına olan rüşvete münhasır olmayıp, her ne suretle olursa olsun, Devlet-i Âliyeye ve İbadullaha mazarratı olan bir maddeyi ligarazın yapmak dahi büyük bir irtikâbtır. Nâehil olan bir adama rütbe ve memuriyet tahsiline çalışmak elbet bir menfaat-i mahsusaya mübteni olacağından, ortada akçe bulunmaması bâdi-i i’tizar olamaz. Zira bir rüşveti men’ eseri olan mazarratı def içûn olduğundan, bu mazarrat ne ile hasıl olur ise onun imhası lazımdır. Mesela âlet-i câriha ile kati etmek ile tesmimin (zehirlemenin) hiç farkı olmayıp men’ olunan telef-i nefis maddesidir. İşte bu mütalaata mebni, Menba-i irtişâ-yı nakdi olan hâzinece iltizam-ı emval hususunun refi lâzimeden olduğu misillû, mastar-ı ırtikâb-ı manevi olan iltizam-ı eşhas usulünün dahi refi pek ziyade düşünülecektir.

Bir de halkı irtikâbdan kurtarmak içûn bir takım taayyüş kapıları açıp ve usul ve idare-i zatiyeyi yoluna koyup, herkesi geçinmek içûn bab-ı devlete düşürmekten ve yağman-giran gibi mal-i hâzineye üşürmekten kurtarmak ve ehil olarak istihdam olunan memûrîn-i devleti ihtiyacen veya ihtiyaten irtikâba sevkeden hâlâttan beri eylemek dahi bu yolda iktiza eden tedâbîr-i külliye ve asliyedendir. Şimdiki halde ehl-i İslamın bir tabakası ya doğrudan doğruya devletin memuriyetinde veyahut devlet memuriyetinde bulunanla­rın hizmetinde bulunarak geçinmeyi itiyat edinmiş ve bir kere bu yola girdiği halde, başka suretle taayyüş etmeyi hatırlarından çıkarmış olmakla, mesela devletin büyük küçük on bin memuriyeti var ise yüzbin talibi olup, bu memuriyetlere lüzumu olan on bin kişi istihdam olunsa 90 bini açıkda ve açlıkda kaldıklarından herbiri bir vasıtaya teşebbüs ile esbab-ı intiaşı tahrime mecbur olmaktadır. Memuriyetler içûn bu kadar talip yani müşteri bulunması, bazargâh-ı irtişanın bittab’ revacına bâis olduğu gibi, bunca aç ve muhtacın söz ve güzârına dahi kulak asmamak kabil olmadığından, eseri yine devletçe muzır olan şefkat-ı zaruriye ile nâehlin istihdamına mecburiyet hasıl ve çünki muhtacîn güruhundan herbirisi bu suretle müstahdemin dairesine konulsa ve o daireden çıkarılan öbür güruha dahil olarak bu devir ve teselsül ile aleddevam tebdil-i memûrîn gibi bir usul-i muzırra ile ihlal-i umûr olunmaktadır. Bunun içûn ihtida vesile-i istihdam addolunan meratib-i divaniyenin bezlden kurtarılmasıyla beraber, her rütbe istihkak-ı sahih üzerine verilir ise hizmet ve memûrîn içûn dahi müstahak ve ehliyet eshabı tedarik olunmuş olacağı cihetle bu maddenin bir kavi ve müstemir usule konulması farz derecesinde bir şeydir.

Bu halde gerek mevcut olup memuriyet bulamayanlar ve gerek rütbeye ve o tarik ile memuriyete nail olamayacaklar içûn dahi başkaca taayyüş kapıları açmak lâzımedendir. Zira her hangi sınıfdan olur ise olsun kesret üzere bikâr adam bulunması devletçe muzır bir keyfiyettir. Memuriyet ve hizmet istihkak ve ehliyete ve sadakat ve hüsn-i harekete tahsis olunduğu halde, bunları dahi kayd-ı ihtiyaç ve ihtiyattan kurtarmak içûn layıkı veçhile geçindirmek ve hüsn-i hizmet ettikçe nâil okluğu memuriyeti bila- sebep elinden gidermemek içûn emniyet verilmek lazımdır. Çünkü şimdi her memur elinde olan hizmetin yarına kalacağını bilmediğinden ve bir diğerine destres oluncaya değin pençe-i zarurete düşeceği gözü önünde olduğundan, artık ne yol ile olur ise olsun, İşsizliği zaman içûn zahire tedarik eder gibi rüşvet almaktan ve çalıp çarpmaktan geri durmadığı misillû, bulunduğu işde kiracı ve belki gündelikçi gibi hareket eylemektedir.

Ehil olarak istihdam olunan memûrîni dahi devletin verdiği vazife-i muayyene ile geçindirmek içûn yeni bir yol açılmak lazımdır. Çünki eser-i itiyad olarak bir takım masarif-i zâide halkı ya medyûn seyahut irtikâba mecbur eylemekte olup, ezcümle kesret-i etba٠ münasebetiyle herkes aldığım ve kazandığını şuna buna yedirmek halinde olduğu derkârdır. Bu hademe maddesi dahi ayniyle devletin zaruri geçindirmesini düşündüğü adamlar gibi olup mesela pek çok kimse vardır ki dâiresini taklil edüp bir suret-i mazbutaya koymak ister. Lâkin nasıl bir takrib dairesine girsin? Birtakım adamları kovsa bunların sokaklarda kalacağı mütalaasıyla nâ-çâr beslemeğe muhtaç olup mansıbda iken bir ordu kadar halkı idare eylediği misillû, ma’zûliyetinde dahi yine bir çoğunu evinde tutmaya mecbur olur. Bu şeylerin hepsine sebep, halkın medar-ı taayyüş-i aslisi olmak lazım gelen ticaret ve hiref ve sanayide olan müşkülat ile devlet hizmetinde veyahut hademe-i devletin hizmetkarlığında görülen sühûlettir. Binanaleyh halka başka tarik ile geçinmek mümkün olduğunu göstermek içûn ticaret ve sanayi ve hirfete sühulet ve revaç vermek ve bir de hüner ve maarif ve ticaret ve sanayide ikmal-i maharet dahi mucib-i şeref ve temeyyüz olduğunu anlatmak lâzımedendir. Bunların ilerlemesi ise ihtida ziraat ve ticaretki memâlik-i Devlet-i Alİyyenin en büyük şeyidir.Onlara her güne suhulet ve emniyeti vermekle hasıl olur. Suhulet-i sermayeye muhtaç olanlar ucuz akça bulmak içûn ve ticaret sandıklan yapılmasına ve mahsulünü kolaylıkla nakl ve füruhat eylemek içûn yollar ve limanlar tesviye olunmasına menûttur. Emniyeti dahi herkese devlete verdiği teklifden başka mal ve mülkünden sahihen mutasarrıf olup bir dava ve nizaı zuhurunda hak ve adi üzere görülmek içûn muhik ve âdil mahkemeler olmasına ve nizamat-ı mevzuanın tamami-i cereyaniyle saye-i devlette her suretle emin ve müsterih olmalarına mütevakkıftır.

Hülasa-i kelam, memûrînin irtikâb ve irtişâdan men’i, Tanzimat-ı matlubenin esası olmakla beraber daima umûr-i devlet bir daire-i müteselsile şeklinde olarak her bir taraf müsavi tutulup tanzim olunmaz ise, lazım olan kuvvet hasıl ve tanzim olunan cihetinin bile yoluna girmesi kabil olamaz. Binanaleyh bâlâda ta’dad olunan şeyler birbirine lazım ve melzum kabilinden olup men’-i irtikâb içûn yapılacak nizam ve kanunun devam ve icrasının mevkufunaleyhi olduğundan bunları dahi beraber düşünmek ve tedâbir-i kaviyyesine teşebbüs eylemek farizadan oluğu misillû, memûrîn içûn kabahat yalnız irtikâb ve irtişâ maddeleri olmayıp onlara müteallik olan sair töhmetlerin cezalarını dahi tayin ile memûrîn içûn bir başka ceza kanunu yapılması ve muamelat-ı umumiyeye müteallik olan kanun-ı cezanın dahi ıslah ve tashihiyle ikisi birleştirilerek umumi bir CEZA KANUNNAMESİ tanzim kılınması icab-ı hal ve maslahattan ve men’-i irtikâb maddesi yapılacak şeylerin esası yani beyan olunan dairenin mihveri makamında olarak eh emmi mühimme takdim kâid esince evvel be evvel onun içûn yapılması lazımgelen nizamın te’sisi farizadan bulunduğundan, mukteza-yı emir ve irade-i seniyye üzere onun müzâkeresine şuru’ ve ibtidar olunup netice-i mütalaa ve mübahase-i âcizânemiz olmak üzere yapılan CEZA-NAME LÂYİHASI, işbu mazbata-i çâkiranemiz ile beraber takdim olunmuştur.

İrtikâb iki kısım olup, birisi rüşvet ve diğeri mal-i devleti sirkat olduğundan, lâyiha-i mezkurede bunlar ayrı ayrı iki fasılda gösterilerek herhalde asıl madde tayin-i ceza keyfiyeti bulunduğundan tabiatıyla ibtida cezanın şiddet ve sureti dermayan-ı bahs olup, irtikâb, her emri ihlale sebep olan bir madde olmakla devletçe pek büyük cünha olduğundan, mürtekibi mücazat-ı ebediyeye layık olup, fakat bu derece şiddet, icrasını rütbe-i imtinaa getirerek yapılan nizamın mensûh kalmasını mucib olacağı lecârüb-i kesîre ile malum olduğundan ve kanunca esas ise ahkâmında istisna vuku bulmamasından olup, halbuki icrada görünen müşkilât bu esası ihlal edeceğinden, mücerred emr-i icrayı derece-i imkâna getirmek içûn cezanın her derece-i irtikâbda te’bidinden sarf-ı nazarla başka yolda şiddet verilmesi ve eğerçi ale’l-ıtlak irtişâ kerih madde ise de, devletin emin diyerek bir işe memur ettiği adamın mal-i devleti sirkat etmesi daha büyük bir fezahat olacağından, sirkat yolunda olan irtikâbın teşdid-i cezasıyla irtişâ maddesi hazine-i celileyi ızrar içûn vukubulmuş ise mürtekibinin sârık cezasına müstahak olmasıyla ve rüşvet için tayin olunan cezalardan daha ağır bir cezayı icabedecek sair cinayet içûn alınıp verilmiş ol cinayet içûn olan cezanın tayin kılınmasıyla emr-i irtişanın eserine göre mücazatı derece derece teşdid olunması daha münasip gibi görünmüş ve ESKİ CEZA KANUNNAMESİNDE madde-i irtişada müttehem olanların ref’i rütbe tarikiyle şahıslarına göre te’dip kılınması sureti gösterilerek bu cihetle zî- rütbe adamların mücazatında kanunen fark ve tefavüt hasıl olmuş olup, ancak bu misillû ahkâm-ı kanuniye istisna kabul etmeyeceğinden ve münteşir olacak kavanini elfaz-ı istisnaiyeden kurtarmak lâzımeden olduğundan şahsına göre tabirinden sarf٠ı nazarla icab-ı veçhile istimal olunmak üzere mücazatınm tenvi’i tercih kılınmıştır.

Bu cihetle şahs-ı mürtekibin kadr٠i zatisi içûn kanupcn fark gösterilmeyip ale’l-umum ilk defada iki nevi ceza yani hapis veyahut nefiy suretleri tayin olunduğu gibi ber-vech-i muharrer emr-i cezanın defa-i ûlâda te’bidinden sarf-ı nazarla mahdut müddetler tayin olunmak istenilmiş ise de KAVANİN-Î SÂBIKADA mürteşinin yalnız almış olduğu rüşvet akçesinin istirdadiyle iktifa olunmuş iken bu kere onun bir misli daha alınması sureti bu yüzden yine mücazatı teşdid edeceği mütalaasıyla beraber, vakıa töhmetçe bir kuruş almakla bir milyar almak bir olup mücazatında tesâvi lazım gelir ise de, mesela 100 kuruş rüşvet almış bir adamla 100 bin kuruş almışın beyninde yine fark-ı külli olduğundan, mal-i irtişanın iki katı alınmasında 100 kuruş alan 100 kuruş ve 100 bin kuruş alan 100 bin daha ilavesiyle vereceğinden ve bir de bâlâda beyan olunduğu vechiyle emr-i irtişâ sirkate veyahut âher cinayete sebep okluğu halde bittab’ onun mücazatı ağırlaşıp bunların berüsünde olan irtişâde ilk def a ile tekerrürün farkı olmak lazım geleceğinden, rüşvet ile müttehem olanların ilk defasında rütbe ve memuriyet ve maaşlarının nef ve kat’ıyla bir sene hapis veyahut iki sene nefiy ile mücazat olunup, mükerrirlerinin min-ba’d devlet hizmetinde kullanılmamak şartıyla cezaları teşdid olunmuş yani kürek cezasını ilavesiyle beraber hapis ve nefiy cezalarının müddetleri dahi tezyid kılınmıştır.

İşte bunun içûn Lâyiha-i ma’ruzanın irtişâ faslına dahil olan1.ve 2. ve 3. maddelerinde mürteşi ve râşinin ve ikisi arasında vasıta olan râişin cünhaları ilk defa olduğu halde bir sene hapis veya iki sene nefiy ve tağrib ile beraber mürteşiden mal-i rüşvetin iki katı alınıp, birisi kendisinin mücazat-ı nakdiyesi ve diğeri râşinin ceza-yı nakdisi olacaktır. Bunlar eshab-ı rütbe ve tarikten olduğu halde ref i esas-ı ahkâm-ı cezaiyeden olup fakat içlerinden islah-ı nefis edip de yine rütbe almaya ve bir hizmete girmeye sâlih olabilenler içûn dahi mücerred kanunda istisna ve ahkâmında halel vukua gelmemek içûn 4. maddesinde dahi bu makulelerin haklarında olacak muamele ve 5. maddesinde dahi mürteşi ve râşi ve râiş ashab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dûçar olacakları cezalar tayin kılınmıştır.

6. ve 7. maddelerinin ahkâmı, râşi ve mürteşi ve râiş güruhunun mükerrirleri haklarında terettüp edecek mücazat-ı kanuniyeyi havidir. Fezahat-i irtişâyı mükerrir olarak mürtekib olanların cezaları ilk dereceden eşed olmasının lüzumu bâlâda beyan olunmuş ve bu suret umur-ı vâzıhadan bulunmuş olduğundan olbabda isbat-ı lüzum zımnında tafsilata hacet görünmemiştir.

8. ve 9. maddelerinden dahi nisa tâ’ifesinin madde-i irtişâda müdahele ve tavassutları vukua gelir ise mürteşiye ve râşiye ve râişeleri ve bunların zevçleri haklarında olunacak muameleler beyan olunmuştur.

Her ne kadar henüz para alınmamış ise de rüşvet içûn senet teati olunmuş veyahut bir mukavele-i sahiha sebkat etmiş ise, bu dahi ayniyle rüşvet telâfisi demek olacağına ve bundan dolayı kanunda bir güne sarahat olmadığı halde, bu misillû bir hal vukuunda türlü tevilat ve bir takım müşkilat zuhura geleceğine binaen, 10. maddede dahi bu husus tasrih ve tayin kılınmıştır. Ve bazan rüşvet verişi mecburi ve ıztırarı olmak mütaalasına mebni, bu yolda akçe verenler veyahut kendilerinden akçe istenmiş olanlar içûn, bazı kuyud ile istisna gösterilmesi iktiza-yı ma’deletten bulunduğundan 11. ve 12. madde ile bunlar haklarında olınacak muamelât irâe olunup: Çünkü mürteşiyi def etmek kadar râşinin dahi önünü kesmek lazım geleceğinden, bu cihetle bir adam kendisine rüş٧et arzolundukda veya verildikde başka yerden duyulmaksızın gelir haber verir ise tahsıne seza olacağı gösterilmesinde ehl-i ırzı teşvik ve râşiliği tahvif kazayayı nâfiası derkâr olmasıyla 13. maddede dahi bu keyfiyet yazılmıştır.

Rüşvet denilen şey yalnız nakden akçe almak olmayıp ligarazın her güne nâmeşru olan temettü dahi rüşvet olacağından ve mübayaat ve muamelat-ı saireden adeta rüşveti burnuna koyup tevilat ile akçe almak kabil göründüğünden bunun dahi men’i lazım gelip fakat bununla mübayaat ve muamelat-ı adiyeye bir güne halel ve suûbet getirilmesi dahi câiz olmayacağından, bunun üzerine tetkikat-ı arnika icrasıyla 14. maddede lazım olan kuyud-ı ihtırazıyenın derciyle beraber böyle müevvel olarak yapılan mübayaat ve muamelat-ı irtişâiyenin suret-i memnuiyeti ve mürtekiblerinin mücazatı gösterilmiştir.

İltizam usulü ber-vech٠i meşruh, masdar ve menba-ı irtişâ olmasıyla bunu kapayıp hem devletçe ve hem halkça menfaatii ve emniyetli bir başka usul bulunması lâzımeden olup fakat vâridat-ı devletin en büyük bir şubesinin emr-ı tahsilini başka bir surete koymak pek çok mütalaat ve tetkikat icrasına mütevakkıf olduğundan ve bu dahi evvelbe evvel yapılacak şey ise de nasıl olsa yapılıncaya ve yerleşinceye kadar biraz vakit geçeceği cihetle o zamana değin usul-i haliyenin cereyanı tabiat-ı maslahattan olacağı misillû bi’l-farz ileride ÎLTÎZAM USULÜ ilga olunsa yine bir takım vâridat olur ki onların bila-mahzur maktûan ihalesi kabil olacağından ve bir de memûrin-i devletin iltizam almaktan men’inde olan (aide ile ol takdirde emval-i devletin münhasıran âdi iltizamcıların elinde kalacağından hasıl olacak mahzur, bi’l-müvazene usul-i mevzua ve nizamat-ı müessesesine tatbikan herkesin iltizam almaklıkda muhtar olması korkulan fesadı mehma emken dâfi’ gibi göründüğünden, hem şimdi cari olan usul bakı oldukça meşhud olan uygunsuzlukların önünü kesmek ve hemtie ileride yine maktuân ihale olunan şeylerde irtikâbı men’ eylemek içûn, furûrât-ı maslahata girişilmeyerek kâide-ı külliye olmak üzere iltizam tarikinde olan usul-i irtişâiyenin memnuiyetiyle mürtekiblerinin mücazatı 15. maddede beyan ve tasrih kılınmış ve 16. maddede dahi ihalat-ı (asidenin icrası ıçûn rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların sirkat cezasına müstahak olacakları gösterilmiştir.

17. maddede dahi çünki bazı rüşvetin devletçe fitne ve fesad ve halkça katl-i nefs gibi cinayat-ı cesime içûn alınıp verilmesi mülahazasına mebni rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların verilmiş olan rüşveti teâti etmiş olanlar ol cinayetin mücazatıyla te’dip olunacağı beyan olunmuştur.

Hidamât-ı devlette bulunan ecnebiler haklarında dahi bir şey denilmesi lazım geldiğinden 18. maddede dahi bunların haklarında olunacak muamele tayın kılınmıştır.

Bundan sonra emval-i mîrîyeden sirkat faslına girilip, kâffe-i memurin saye-i merâhimvaye-i Şahinşâhîde vazife-i muayyeneye nail olduklarından cümlesinin en büyük vazifeleri emval-i devleti kendi malından ağır bilmek ve belki canı gibi muhafaza etmek iken devletin malını sirkat eylemek, pek büyük fezahat ve melanet olduğundan sirkatin tayin-i cezası emrinde güzerân eden mübâhesâtın neticesi olmak üzere 19. ve 20. ve 21. maddeleriyle dahi bu makuleler min-ba’d hizmet-i devlette kullanılmama- ları şart-ı evvel olmak üzere rütbe ve tarikinin refiyle üç sene içûn haps olunmak veyahut yedi sene içûn nefiy kılınmak mücazatı tahsis edilmiştir.

Ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyûnu sirki ve senedâtından kırma tarikiyle akçe alındığı yani ashab-ı matlube alacağı sairlerinden evvel verilmek üzere uyuşularak bir miktarı tenzil ile ita olunup devletten tamamı alınarak, ashab-ı matlûba verilenden üst tarafı irtikâb olunduğu malum olup, bu dahi hem sirkat ve hem de pek büyük fesadlı bir şey olduğundan 22. maddede dahi bu emr-i mekrûhu mürtekib olan memûrînin mücazatı ve 23. de bunların müteallikat ve mensubatlarının bu fezahata cesaretleri vukuunda görecekleri te’dibâtı tayin olunarak bununla sirkat faslı hitam bulmuştur.

Buna zeyl olmak üzere HEDÂYÂ maddesi ayrıca bir fasıl yapılarak yazılıp şöyle ki: İş görmek içûn alınıp verilen zî-kıymet hedâyâ adeta irtişa olduğundan bunu alıp verenlerin te’dibatı irtişa ahkâmına bittabi dahil olur ise de bu hediye maddesi mukaddema mahsusen men’ olunmuş olduğu halde, mukabele veçhile ve suver-i uhrâ ile yine teati olunmakda olduğu mi- sillû düğünlerde eskiden verilen hediyelerin bir kaç katı payendaz ve sair suretlerle taife-i nisa tarafından verilmekte olduğuna ve bu ise zaten ihlal-i kaide eylediğinden başka âr-ı akran belasiyle herkes haremleri eliyle bir çok masraflara girip, memûrini irtikâbdan men’ dahi esbabım yani ihtiyacatını def ile hasıl olacağına binaen: Bunun az çok hedâyânın memûrîn tarafından alınıp verilmesi kamilen ve külliyen men’ edilerek ve haremler marifetiyle verilen hedâyâ dahi bu memnuiyete ithal kılınarak ve hedâyâ٠yı Tesmiyenin kabulü mutlaka emir ve irade ve ruhsatı seniyye-i Hazret-i Şâhâneye muhtaç olduğu tekit olunarak bunların ahkâmı dahi hedâyâ faslına dahil olan 24. ve 25. ve 26. bendlerde beyan ve tasrih olunmuştur.

Kâfle-i cinayet ve enva-ı cünha ve kabahatler mürtekiblerinin evvel emirde bil-etraf ve bervech-i hakkaniyet muhakeme ve töhmetleri sabit ve mütehaklık olmadıkça ve onun üzerine irade-i adalet-ifade-i Hazret-i Şehinşahi celâdet-efza-yı sünuh ve sudur buyurulmadıkça tayin olunan cezalarla mücazatları caiz olmayacağı derkâr olduğundan, bu kâide-i külliyenin dahi ayrıca bir fasılda tekrarı sırasında; o makulelerin nerelerde muhakemeleri lazım geleceğinin ve taşralar memurlarından hangilerinin Dersaadet’te ve kimlerin mahalleri mecâlis-i kebîresinde istintak ve muhakemeleri münasip olacağının tasrih ve tayini ileride bir güne karışıklık ve tereddüde mahal kalmamak içûn elzem görünmüş ve Mecalis-i Kebire-i Eyâlât azasından bu misiliü müttehem zuhurunda muhakemesi kendi bulunduğu meclisde olsa ya icra-yı nüfuz ederek mücazat-ı mükerrereden kurtulması veyahut rüfekası kendisini garaz ve nefsaniyet ederek bigayr٠ı hakkın mağdur olması hatıralarına binaen; onların dahi Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’de muhakemeleri sureti tercih olunup Fasl-ı Muhâkemâta dahil bulunan 27. ve 28. ve 29. ve 30. maddelerde dahi bunlar gösterilmiştir.

Çünki yeniden bir nizam ile nizamat-ı mevzua-i kadimede bulunan ahkâmdan biri tahvil ve tağyir olundukta nizam-ı cedidde onu beyan eylemek lazım geldiğinden ve mevcut olan CEZA KANUNNAMESİ ileride tashih ve İslah olunacak ise de ol vakte kadar ahkâmının bittabi cereyanı lazım gelip, bunda ise irtişâ ve sirkat maddelerine dâir ahkâm-ı cezaiye olup, onların hükmü bu nizam-ı cedid ile münfesih olduğunu bildirmek iktiza eylediğinden madde-i mahsusa deyu en sonra yazılan maddede dahi bu suret ifade ve tayin kılınmıştır. Bâlâda arz ve beyan olunduğu veçhile bir kimsenin almış olduğu rüşvet akçesi iki kat olarak yani bir misli dahi zam ile mürteşiden alınıp asıl mal-i rüşvet râşinin verdiği akçe olmakla, bu onun ceza-yı nakdisi ve misli olarak alınacak akçe dahi mürteşinin mücazatı olacaktır. Alınıp verilen akçelerin böyle iki kat olarak istirdadı mürteşi ile beraber râşinin dahi tedibini mucib olacağından başka akçeyi candan muazzez olan namusa tercih edenlerce en tesirli ve şiddetli mücazat olacağı ve miktarı rüşvete göre cezanın tefavütü bu tarikle tayin olunabileceği cihetle hem bu rüşvet maddesinde ve hem de emval-i devletin sirkati töhmetinde bu mücazat esas olarak ittihaz olunmuştur.

Serîka olunan (çalman) şey devletin malı olup zararı ona ait olmasıyla gümrükten mal kaçıranlar hakkında cari olduğu gibi sârıkdan alınacak akçenin hazine-i celileye teslimi lazım geldiğinden, buna dair maddelerde bu suret tasrih olunup, fakat emr-i irtişâda doğrudan doğruya zarar devlete ait olmadığından ve bu yolda alınan akçeyi saye-i şevket-vaye-i Hazret-i Şahanede hazine٠i celilenin kabule tenezzül etmeyeceği misillû aklı ermez kimseler indinde dahi bu şey bir irad içün yapılmış mülahazasının varid olacağı tahattur kılındığından bu suret münasip gibi mütalaa olunarak bu makule nükud-ı me’huzenin suret ve mahall-i hıfz ve sarfı hakkında dahi mahsusu bir nizam yapılması tasavvur olunmuştur.

İşbu mütalaat ile yapılan CEZANAME LÂYİHASININ sebk ve hükmü eikâr-ı acz ve sâr-ı âcizânelerimizin eseri olup noksanı ind-i abîdânemizde müsellem ve meczûm olduğundan ikmali ârâ-yı hakaik intima-yı vükela-yı fiham üzerine şerefsudur buyurulacak emir ve ferman-ı hikmet-beyan-ı Hazret-i Hilafet-Penahiye mütevakkıf ve menût idüğü muhât-ı ilm-i âli buyuruldukda her halde emir ve ferman Hazret-i Men Lehü’l-emrindir.

15 Cemaziyelevvel 1271
Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

MEN’-l ÎRTÎKÂB kanunnamesi

(MUCEBINCE AMEL OLUNA)

FASL-ı RÜŞVET

MADDE 1 — Mürteşi yani gerek bizzat doğrudan doğruya ve gerek adamlar, marifetiyle bi’l-va-sıta rüşvet alan tebea-i şahaneden her kim ve hangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansub ve memuriyette bulunur ise bulunsun ibtida almış olduğu rüşvet kendisinden istirdad ile beraber zecren tamam bir misli daha ahz ve istifa kılına ve bundan maada şahs-ı mürteşi erbab-i mansıb ve memuriyetten ise mansıb ve memuri- yetinden çıkarılarak ve üzerinde bulunan rütbe ve tarik ref ve maaş kat’ edilerek, bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene devlet mahbeslerinde veya iki sene müddetle ve vatanin gayri bir yere nefiy oluna.

MADDE 2-Râşi yani rüşvet veren tebca-i şaltaneden her kim ve herhangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansıb, ve memuriyette bulunur ise bulunsun verdiği rüşvet akçesi bend-i evvelde beyan olunduğu üzere mürteşiden alınarak kendisi bulunduğu mansıb ve memuriyetinden çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat’ olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise kezalik bir sene hapis veyahut iki sene müddetle nefiy kılına.

MADDE 3— Râiş yani rüşvet alıp verenin arasında vasi ta olan tebca-i Devlet-i Aliyyeden her kim herhangi milletten olur ise olsun ve iler hangi rütbe ve mansıb ve memuriyette bulunur ise bulunsun, bulunduğu mansıb ve memuriyetten çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat’ olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene liapis veyahut iki sene müddetle nefiy oluna.

MADDE 4—Mevadd-I sabıkada beyan kılındığı vechile mürteşi ve râşi ve raişden devletçe rütbe ve tariki olanların rütbe ve tariki ref olunacak olup firkat bu cünhayı ilk defa olarak İşlemiş iseler ıslah-ı nefs eyledikleri devletçe layıkıyla sabit ve mütehakkık olduktan sonra tashih-i rütbe ve tarikleri ve maaş ve memuriyete nailiyetleri caiz olabilir ise de, bu müsaade inkıza-yı muddet-i cezadan itibaren en ekâllı dört sene-i kamile geçmedikçe tecviz olunmaya.

MADDE 5 —Mürteşi ve râşi ve râiş, erbıb-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere rüşvet akçesi mürteşiden iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muayyen olan müddetlerle ya hapse konulalar veyahut sürgüne gönderileler.

MADDE6—Bir şahıs bir kere irtişâ töhmetiyle müttehem olup te’dibat-ı kanuniyesini gördükten sonra ikinci defa olarak tekrar bu fezahati irtikab eylediği halde, almış olduğu rüşvet kendisinden iki kat olarak istirdad bir de kendisi iki sene küreğe vaz’ veya beş sene nefiy oluna ve erbabı rütbe ve mansıb ve memuriyet ve ashab-ı, maaşdan olduğu takdirde, rütbe ve mansıb ve memuriyeti ref’ ve maaşı kat’ olunup ahir ömrüne kadar bir daha hiçbir vesile ve cihet ile rütbe ve mansıb ve memuriyet ve maaşa ve devletçe hizmete na’iliyeti kat’an caiz olmaya.

MADDE 7—Mükerrir olan râşi ve râiş dahi iki sene küreğe konula veyahut buna bedel beş sene nefye gönderile ve bu makulelerin dahi ahir ömürlerine kadar devlet hizmetlerinde istihdamları caiz olmaya.

MADDE 8—Mürteşi nisa taifesinden olduğu ve kocası olup da madde-i irtişada onun dahi ilminin lâhık bulunduğu bi’l-isbat tebeyyun eylediği surette alman rüşvet kezalik iki kat olarak kendilerinden tahsil olunup, kocasıyla beraber haklarında I. maddede beyan olunan mürteşi cezalan icra oluna ve mürteşiyenin kocası olmadığı veyahut olup da madde-i İrtişâdan haber ve rızası bi’l-muhakeme tahakkuk etmediği surette yalnız kari hakkında mücazat-ı nakdiye icrasından sonra zikrolunan I. maddede muharrer olan hapis cezası icra oluna.

MADDE 9— Râşiye yani rüşvet veren ve râişe yani Vasıta-İ rüşvet olan kanlar ve bunların kocaları haklarında dahi bir sene hapis veyahut buna bedel iki sene nefiy cezalan icra kılına.

MADDE 10—Rüşvet olarak henüz akçe ve eşya alınıp verilmesi olmayıp da, fakat olmayıp da senet veya tahvil verilmiş veyahut senet dahi alınmayarak rüşvet teatisi üzerine yalnız bir mukavele-i mahsusa vukubulmuş olduğu ve bu mukavelenin fiile çıkmaması râşi ve murteşinin defi ine muktedir olan adıkları bazı mevani’den neş’et eylediği bi’l-muhakeme sabit ve mutehakkık olur ise, bu makule mukavelelere biaynihi rüşvet alınıp verilmiş nazariyle bakılıp bunu mürtekib olanlar haklarında mürteşi ve râşi ve râiş cezalan icra oluna. Şu kadar ki bu halde cezayı nakdi olmak üzere mukavele olunmuş olan rüşvet mikdarı akçe raşiden ve bir misli dahi murteşiden ahz ve tahsil olunacaktır.

MADDE 11 —Bir adam can ve mal ve ırzını velhasıl menfaati meşruasını mahafaza içün birine rüşvet vermeye mecbur ve muztar olur da ba’dehu keyfiyeti canib-i hükümete haber verir ise, vermiş olduğu akçe bi’1- istirdad kendisine ita olunup bu rüşveti almış olan şahıs hakkında mürteşî İçin 1. maddede muayyen olan mücazat-ı nakdiye ve te’dibat-i saire tamamiyle icra kılına. Ve bu adam öyle mecburen verdiği rüşveti bervech-i muharrer vaktiyle yani sebeb-i mecburiyet ve kendisince olan havfve haşyet mündefi olduğu anda Dersaadet’te ise bâarzuhal Makam-ı Âli-i Sadarete ve taşralarda bulunduğu takdirde, vali ve mahalleri meclislerine haber vermeyip de âher tarafından duyulduğu takdirde, adeta râşi mücazatıyla te’dip oluna.

MADDE 12Bir adamın hakka makrun bir işi olup da onun rü’yet ve tesviyesi zımnında müracaata mecbur olduğu memur tarafından akçe istenilir ve o dahi gelir haber verir ve isbat eyler ise, maslahatı ber-vech-i hakkaniyet görüldükten başka kendisinden istenilmiş olan akçe, talibinden ahz ile nefsine mükâfaaten kendisine ita oluna ve rüşveti talip olan hakkında mürteşi mücazatı icra kılına.

MADDE 13Her ne husus için olur ise olsun kendisine rüşvet arz olunan kimesne ol rüşveti gerek almazdan mukaddem ve gerek aldıktan sonra, âher tarafından duyulmaksızın nihayet iki ay zarfında Dersaadette Makam-ı Vekalet-i Kübraya ve taşralarda ise bulunduğu mahallin en büyük memuruna ve meclisine haber verir İse, hakkında muamele-i tahsilliye icra oluna ve rüşvet-i ma’ruzanın miktarı kadar akçe mücazaten ahz olunarak râşi olan kimesne hakkında 1. maddede beyan olunan sair tedibat dahi icra kılma.

MADDE 14Bir güne garaz-ı fasit ve sebeb-i memnu tahtında olmayan mübayaat ve muamelat-ı âdiyede bila-istisna herkes muhtar olmakla olbabda hiç kimsenin bir kayıt ile mukayyet olmaması umur-ı rabiyyeden olup, fakat rüşvet yolunda bir mülk veya bir malı vakit ve mahalce değerinden fark-ı fahiş ile dûn veya ziyade bahaya alıp satmak müevvel olarak rüşvet ahz ve i’ta eylemek olduğundan o yolda satılan emlak ve emvalin kıymet-i sahıhasıyla bey’ olunduğu fiyat beyninde olan tefavüt mürteşiden iki kat olarak istirdad bu muarnelat-ı irtişâiyede bulunanlar haklarında yukarıki bendlerde muharrer olan râşi ve mürteşi cezaları tamamiyle icra kılına.

MADDE 15Devlet-i Aliyenin maktuiyet veçhile verilen emvalinin esas-ı nizam-ı ihalesi mutlaka müzayede-i aleniye ve sahihadır. Büyük ve küçük memûrin-i Devlet-i Aliyye ve sairleri taraflarından bila-müzayede iltizam alanlar veya csna-yı müzayedede taliplerini ürkütenler veya tahammülü derecesine vardırmamak içim icra-yı nüfuz veyahut i’mal-i hiyel ve tedlis ile kapatanlar ve kapattıranlar ve bu makule fesadlı halatta nam-ı müstear ile müşterek olanlar ve her cins ve sınıfdan buna sebep ve vasıta bulunanlar, bu hareketlerinden hazine-i Devlete arız olmuş olan zarar evvel be evvel kendilerinden tazmin ettirildikten ve erbab-ı mansıb ve memuriyetten iseler, ulunduktan mansıb ve memuriyetten azl olunduklarından sonra bir sene müddetle hapse konulalar veyahut buna bedel iki sene içûn nefy ve tağrib edileler.

MADDE 16—Varidat-I devletin ihalesi hizmetinde bulunan memur iter kim olursa olsun, varidat-i devleti aher talip var iken birinden rüşvet alarak dun paha ile ihale eder ise, bunu intikali eden memur, emval-¡ devlet sanki hükmünde olarak sirkat faslına dahil bulunan ıg. maddede beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 17 —Bir kimse diğer bir kimseye bir cinayeti işletmek içûn rüşvet verir ve ol cinayet bâlâda zikrolunan rüşvet cezalarından daha bir ağır cezayı icabeden cinayetlerden olur ise, ihtida mürteşi yani akçeyi alıp cinayeti işleyenden, yalnız teâti olan akçe alındıktan sonra kendisi ve gerek râşi yani akçeyi verip ol cinayeti İşletmiş olan kimse ve bunlar arasında vasıta var ise CEZA KANUNNAME-l HÜMAYUNUNDA ol cinayeti işleyen ve işleten ve vasıta olanliir haklarında muayyen olan cezalar ile mücazat olunacaklardır.

MADDE 18– Düvel-İ ecnebiye tebeasından Devlet-i Aliyye hizmede ve miri ile ticaret ve ahz ü i’ta maslahatında bulunanlardan mürteşi ve râşi ve râiş kabahatlerinden biriyle müftehem olanlar olup da bu töhmetleri subut bulduğu halde, o misillular herhangi hizmet ve maslahatta iseler ondan çıkarılıp fimaba’d Devlet-i Aliyyenin bir hizmetinde ve bir maslahat ve muamelatında kullanılmayacak ve töhmet-i sabiteleriyle haklarında verilen karar müteallik olduğu sefarete resmen beyan olunacaktır.

FASL-I sirkat

MADDE 19 —Her kim emval ve eşya-yı miriyeyi nakden ve aynen sirkat eder ise sirkat etmiş olduğu şey iki kat olarak âhizinden istirdad ve hazine-i devlete teslim olunup fimaba’d hidemat-ı. Devlet-i Aliyyede kullanılmamak üzere kendisi ashab-ı rütbe ve mansibdan ise rütbe ve mansıbı ve nez’ olunarak ve devletten maaşı olduğu takdirde o dahi kat’ edilip kendisi bir sene müddetle küreğe vazı veyahut üç sene müddetle hapis veya beş sene nefiy oluna ve sirkat töhmetiyle müttehem olan kimse rütbe ve maaş ashabından değil ise, hiç bir vakitte rütbe ve memuriyete nail olması ve bir memuriyette kullanılması caiz olmaya.

MADDE 20—Her kim Devlet-i Aliyye hesabına olarak iştirasına veyahut bey’ine veya imaline memur olduğu iler nevi eşyanın bey’ ve ,şirasında ve paha ve miktarında ve imalinde fesad karıştırarak her ne surette olur ise olsun irtikâb eyler ise sârık olacağından bend-i sâbıkada tayin olunan mucazatı göre.

MADDE 21— Bu makule sarıklar erbab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere emval-i mesrûka iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muharrer müddetlerle küreğe veya hapse konula veyahut sürgüne gönderile.

MADDE 22– Memûrîn-i Devlet-i Aliyyeden ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyunu sirki ve senedatından kırma tarikiyle akçe alanlar veyahut ashab-ı matlubenin alacaklarını te’diye mukabelesinde kendilerin­den ziyade ve sair hedâyâ ahz ve kabul edenler olduğu halde haklarında evvelki bendlerde tayin olunan sarık mücazatı icra oluna.

MADDE 23Bu misillû memûrînin daireleri tebeasından ve müteallıkat ve mensubatlarından kendilerinin müsaadesiyle sirki kırmasına icra edenler olur ise, sarık cezasıyla mücazat olunup buna müsaade eden memur dahi mansıbından azl ile müsaadesiyle alınmış olan akçenin bir katı zecren kendisinden istifa ile hâzineye teslim kılına.

FASL-I HEDÂYÂ

MADDE 24 Erbab-ı ihtiyacın atiyye ve sadaka itasına vesile ittihaziyle getirdikleri meyve ve sair me’kulat ve meşrubat gibi kalilü’l- mikdar şeylerin semenin itasıyla kabul ve tevkifinde ve muhabbeten beyne’l- ehibba teati olunan kezalik bazı meyve ve sair me’kûlat ve meşrubat misillû eşya-yı cüz’iyenin dahi ahz ve kabulünde be’s olmayıp bunlardan ve muhtacin ve müstahıkkine ve hademeye hasbice verilen atâyâ ve bahşişlerden maada sair suretlerle alınıp verilecek külli ve cüz’i hedâyâ, memûrîn-i devlet ve haremleri ve daireleri halkı haklarında rüşvet addolunarak alan ve veren ve vasıta olanlar rüşvet faslında beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 25Devletçe alınıp verilmesi usul-i cariyeden olan hedâyâ-yı samiye ve aleniyenin kabul ve itası mutlaka irade-i seniyye-i Hazret-i Hilafet-Penahi ve ruhsat-ı sariha-i Cenab-ı Zıll-ı İlahiye menüt olmakla, bila ruhsat-ı seniyye o misillû hedâyâyı gerek doğrudan doğruya bizzat ve gerek adamları marifetiyle bi’l-vasıta ahz ve ita edenler haklarında dahi mürteşi ve râşi cezaları icra kılına

MADDE 26Her nevi düğünlerde ve akit cemiyetlerinde hademe-i devlete mahsus olmak üzere gerek haremler tarafından ve gerek erkekler cânibinden bulunan hademeye adi bahşiş itasından maada payendaz namiyle ve sair te’vilat ve esâmi ile bir akçelik kimseye hediye ita ve kabûlü kat’â câiz olmayacağından bunun hilafında hareket edenler dahi râşi ve mürteşi cezalarına dûçar olalar.

FASL-İ USUL VE MAHALL İ MUHAKEMÂT

MADDE 27– İşbu babda muharrer olan töhmetler erbabı hakla­rında muayyen olan cezaların icrası kendilerinin evvelemirde kemal-i hakkaniyet ve bî tarafane bi’l-muhakeme kabahatlerinin sübutuna ve ba’de’s-sübut hâkipâ-yı Hazret-i Mülûkaneye arz ile irade-i seniyye şerefsuduruna vâbeste ve menûttur.

MADDE 28Dersaadette bulunan memûrîn-i Devlet-i Aliyye ve sairleri ile taşra valilerinden ve defterdarlar ve mal müdürleri ve kaymakamlar ve mecalis-i kebire a’zasından bu töhmetlerle müttehem olanların muhakemeleri mutlaka Dersaadette Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede icra olunacaktır.

MADDE 2927. ve 28. maddelerde beyan ve ta’dad olunan memurinden maada taşralarda olan küçük memurlar ve kaza müdürleri ve evrad-ı ahaliden töhmet-i irtikâbı mürtekib olanların muhakemeleri, her eyalet merkezinde bulunan Meclis-i Kebirde rü’yet olunup kararını mutazammın vürud edecek mazbata Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede dahi bi’l-mütalaa tasdik olunduğu halde atebe-i ülya-yı Hazret-i Hilafet- Penahiye arz ve takdim ile istizan kılınacaktır. Gelen mazbata ve evrakdan sübut-ı töhmet hakkında Meclisi Vâlâya kanaat gelemediği surette müttehemin Dersaadet’e Celbiyle Meclis-i mezkûrda bir kere daha istintak ve muhakemesi câiz olacaktır.

MADDE 30Bu misillü mevadd-ı memnûadan dolayı vükela-yı Devlet-i Aliyyeden birinin muhakeme ve istintakı lazım geldikde, Meclis-i Tanzimat’ta bi’l-icra yapılacak mazbatası Meclis-i Vükelada dahi tetkik olunarak hâkipa-yı adalet intima-yı Hazret-i Mülûkaneye ref ve takdim edilecektir.

MADDE-İ MAHSUSA

Bâlâda muharrer olan füsul-i erbaanın havi olduğu mevadd-ı muhtelife üzerine mevcut olan Ceza Kanunname-i Hümayununda muharrer ve şimdiye kadar mer’iyyü’l-icra olan ahkâm-ı cezaiye, bunun her yerde ilanı gününden itibaren ilga olunup ba’d-ezin işbu nizam ile amel ve hareket olunacaktır.

15 Cemaziyelûla 1271

Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali
“İŞBU NİZAMNAME LÂYİHASININ HAVİ OLDUĞU MEVÂDDİN CÜMLESİ ÎTTİFAK-İ ARAÎLEMECLİS-Î UMUMİDE KABUL KILINMIŞTIR’’

Gurre-i Cemaziyelâhir 1271

Meclis-i Umuminin elli üyesinin imzası. Hayrullah, Abdullatif ve Ahmet Tevfik isimli üç üye ise şu muhalefet şerhini düşmüşlerdir.

“15. maddede memûrînin iltizam almasına mesağ gösteren fıkra müstesna olmak üzere mevadd-ı sairenin cümlesi makbûlümüzdür.”

(Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dosya Usulü No: 65/1-3)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Ankara Üniversitesi Hukuk FakültesiCumhuriyetin ilk hukuk okulu olarak 1925 yılında “Ankara Adliye Hukuk Mektebi” olarak kurulmuş, 1946 yılından sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi adıyla eğitime devam etmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin temelleri Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un girişimiyle kurulan ve 5 Kasım 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmış olan ”Ankara Adliye Hukuk Mektebi” ile atılmıştır. 1925 yılında Ankara’da bir hukuk okulu kurma fikri Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in girişimi ile gerçekleştirilmiş, 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, yargıç azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koyulmuş, 23 Şubat 1925 günü Bütçe Kanunu Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra Hukuk Mektebinin açılması kabul edilmiştir.

Atatürk, Hukuk Mektebinin kurulmasını Hukuk Devriminin başlangıcı olarak görmüş, Ankara Adliye Hukuk Mektebi Cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olarak açılmış, öğretimin başlaması ile birlikte “profesör unvanı Türk yüksek öğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiştir. Türkiyenin ilk kadın avukatı olan Süreyya Ağaoğlu‘nun babası da olan Prof. Dr. Ahmet Ağaoğlu fakültenin ilk öğretim üyelerindendir. 

Okulun kurulma sebebi, çağdaş Cumhuriyet Hukukunu koruyacak, öğretecek ve geliştirecek iyi eğitimli hukukçular yetiştirmektir. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında çağdaş hukukçuların varlığı acil bir ihtiyaç olduğundan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi bu amaçla kurulmuştur.

İlk TBMM binasında eğitime başlayan Ankara Adliye Hukuk Mektebi, 1928 yılında ilk mezunlarını vermiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi,  halihazırda Ankara’nın Cebeci semtinde 34.500 m²’lik bir alana kurulmuş olan “Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü” içerisinde hizmet vermektedir. Aynı kampüs içerisinde, Adalet Meslek Yüksekokulu da bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İş Bankası ortak kuruluşu olan Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü de yine aynı kampüs içerisinde yer almaktadır. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin barınma hizmetleri için Milli Piyango Öğrenci Yurdu, Vehbi Koç Erkek Öğrenci Yurdu ve Cumhuriyet Öğrenci Evi gibi kuruluşlar hizmet vermektedir. Üniversitede yer alan beş kapalı spor salonu, açık hava futbol, voleybol, basketbol sahaları ve tenis kortları, Ankara Üniversitesi Olimpik Yüzme Havuzu, Cebeci Yerleşkesi Spor Salonu, Siyasal Bilgiler Fakültesi Spor Salonu, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Spor Salonu, Ziraat Fakültesi Spor Salonu ve Eğitim Fakültesi Spor Salonu hukuk fakültesi öğrencilerine de hizmet vermektedir. Öğrenciler, Sağlık Kültür ve Spor Dairesi olanakları içinde her türlü teşhis ve tedavilerini yaptırmakta ve ilaç gereksinimlerini karşılamakta, Tıp Fakültesi ve Diş Hekimliği Fakültesi hastalara hizmet vermektedir. Fakültede örencilerin istifade edebilecekleri çok sayıda örenci kulübü bulunmaktadır.

Fakültenin E-Kütüphane sistemi bulunmakta binlerce kitap ve dergiye ulaşılabilmektedir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi  1943 yılından bu yana düzenli olarak yayınlanmaktadır.

Fakülte Dekanı Prof. Dr. Muharrem Özen‘dir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 2017 yılı itibari ile 110 akademik personel ile öğrenci işleri, kütüphane ve diğer yardımcı hizmetlerde görevli 45 idari ve teknik personel bulunmaktadır. Fakülte, ulusal ve uluslararası üniversitelerle yoğun işbirliği ve akademik ortalık içinde bulunmakta, Erasmus ve diğer öğrenci değişim projelerinde yer almaktadır.

Fakültenin eski dekanları, Prof. Cemil BİLSEL, Ord. Prof. Baha KANTAR, Ord. Prof. Esat ARSEBÜK, Ord. Prof. S. Şakir ANSAY, Prof. Dr. Mesut ALSAN, Prof. Dr. Hüseyin Cahit OĞUZOĞLU, Prof. Dr. Faruk EREM, Prof. Dr. Muvaffak AKBAY, Prof. Dr. Hikmet BELBEZ, Prof. Dr. Osman F. BERKİ, Prof. Dr. Coşkun ÜÇOK, Prof. Dr. Necip BİLGE, Prof. Dr. Akif ERGİNAY, Prof. Dr. Hicri FİŞEK, Prof. Dr. Mehmet Kudret AYİTER, Prof. Dr. Yaşar KARAYALÇIN, Prof. Dr. Uğur ALACAKAPTAN, Prof. Dr. Adnan GÜRİZ, Prof. Dr. Erol CANSEL, Prof. Dr. Ö. İlhan AKİPEK, Prof. Dr. Tuğrul ANSAY, Prof. Dr. Turgut AKINTÜRK, Prof. Dr. Ali Naim İNAN, Prof. Dr. Turgut AKINTÜRK, Prof. Dr. Fırat ÖZTAN, Prof. Dr. Özcan ÇELEBİCAN, Prof. Dr. Ramazan ARSLAN, Prof. Dr. Lale SİRMEN, Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU, Prof. Dr. Mustafa AKKAYA, Prof. Dr. Hüseyin ALTAŞ, Prof. Dr. Arzu OĞUZ‘dur.

Anayasa Mahkemesinin eski başkanları Ahmet Necdet Sezer ve Tülay Tuğcu bu fakülteden mezundur.

Atatürk’ün fakültenin açılışında yapmış olduğu konuşma 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Ankara Hukuk Fakültesinin ilk profesörleri

Petras Klimas

0
Petras Klimas,

Litvanyalı hukukçu, diplomat, yazar ve tarihçi Petras Klimas, 23 Şubat 1891’de dünyaya geldi. Klimas, Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1917’de Litvanya Konseyi’ne seçildi ve 1918’de Bağımsızlık Yasası’nı imzaladı. Fransa, Belçika, İspanya, Portekiz ve Lüksemburg’un Litvanya diplomatik elçisi olarak hizmet verdi. 1940’ta Paris’teki diplomatik görevi sırasında Sovyetler Birliği Litvanya’yı işgal etti. Fransa’daki Naziler, 1942’de Klimas’ı tutukladı ve 1943 yılına kadar bir toplama kampına yolladı. Klimas, Nazi işgali altındaki Litvanya’da Almanların kolonileştirme politikalarına ve yerel halkın haklarının ihlal edilmesine karşı hazırlanan bir protesto muhtırasına destek verdiği için tutuklanmıştı. Kısa bir süre serbest bırakıldı ve Litvanya’ya döndü, ancak 1944’te Litvanya’nın ikinci Sovyet işgali sırasında yeniden tutuklandı. Sibirya’daki bir toplama kampına yollandı ve on yıl orada kaldı. Sağlığı, sonraki yaşamı boyunca kalıcı olarak bozuldu.

Petras Klimas, 16 Ocak 1969’da yaşamını yitirdi ve Petrašiūnai Mezarlığı’na gömüldü.

Litvanya Bağımsızlık Yasası’nın yirmi imzacısından biri olan Klimas sadece bir devlet adamı değil, aynı zamanda çok titiz bir tarihçiydi. Özellikle Sibirya sürgününden döndükten sonra ve öncesinde tuttuğu günlükler ile yazdığı anıları, bugün Litvanya’nın bağımsızlık süreci ve diplomatik tarihi için en önemli birincil kaynaklardan biri kabul edilir. Yazdığı eserler, Litvanya ulusal kimliğinin korunmasında büyük rol oynamıştır.

 
 

Uluslararası Standardizasyon Örgütü

0
Uluslararası Standardizasyon Örgütü

Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO-International Organization for Standardization), teknik ve teknik dışı tüm alanlarda uluslararası standartlar geliştiren, hükümet dışı ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur. 23 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinde kurulmuştur. 2025 itibariyle 160’tan fazla ülkenin ulusal standart kuruluşlarını bir araya getiren küresel bir federasyon niteliğindedir. Her üye ülkede o ülkenin standartlar konusunda en yetkili kurumu ISO’yu temsil etmektedir.

ISO’nun temel amacı; mal ve hizmetlerin uluslararası değişimini kolaylaştırmak, güvenliği ve çevrenin korunmasını desteklemek, ürün ve süreçlerin birbirleriyle uyumlu ve değiştirilebilir olmasını sağlamak ve bu yolla entelektüel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik iş birliğini geliştirmektir. Bu amaçla, makinelerin ve malzemelerin özelliklerinden yönetim sistemlerine, ölçme ve adlandırma kurallarından bilgi güvenliğine kadar çok geniş bir yelpazede standartlar hazırlamaktadır.

Standartlar, uluslararası teknik komitelerin çalışmaları sonucu “Uluslararası Standart (IS)” olarak yayımlanmakta ve teknolojik gelişmelere uyum sağlamak için düzenli aralıklarla gözden geçirilmektedir. ISO, geliştirdiği standartlarla uluslararası ticareti hızlandırmayı, yaşam kalitesini artırmayı ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde teknik altyapının güçlenmesini hedefleyen, modern küresel ekonominin temel kurumsal aktörlerinden biridir.

Kamuoyunda “ISO belgesi” olarak anılan kalite belgeleri, ISO tarafından değil; ISO standartlarını esas alan ve ulusal ya da uluslararası düzeyde akredite edilmiş bağımsız belgelendirme kuruluşlarınca verilmektedir. ISO; ISO 9001 kalite yönetimi, ISO 14001 çevre yönetimi, ISO 22000 gıda güvenliği, ISO 27001 bilgi güvenliği, ISO 45001 iş sağlığı ve güvenliği gibi çok sayıda yönetim sistemi standardının hazırlayıcısıdır; ancak sertifikasyon süreçlerine taraf olmamaktadır.

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

1
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar Konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 1(2001) Sayılı Görüş olarak 23 Kasım 2001 tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi(Consultative Council of European Judges-CCJE) tarafından kabul gören bu görüş; Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolüne Dair R(94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı ve Bu Belgedeki Standartlar ile Diğer Uluslararası Standartların Söz Konusu Alanlardaki Mevcut Problemlerle ilişkisini belirleyerek farklı ülkelerdeki uygulamaları da irdeleyerek standartları tespit etmektedir. Konseyin görüşü toplam 73 maddeden oluşmakta, görüşün 73. maddesinde, Sonuçlar başlığı altında yapılması gerekenler 11 başlıkta özetlenmektedir.

Consultative Council of European Judges (CCJE) – Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar

1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), işbu Görüş’ünü, Devletlerin bir ankete vermiş oldukları cevaplar ile CCJE Çalışma Grubunun, CCJE Başkanı ve Başkan Yardımcısının ve CCJE’nin bu konudaki uzmanı Sayın Giacomo OBERTO’nun (İtalya) ayrı ayrı hazırlamış oldukları metinleri temel alarak oluşturmuştur.

2. CCJE’nin kullanımına sunulan kaynaklar arasında, genellikle resmi özelliği haiz olan ve yargı bağımsızlığına dair ilkeleri konu alan bir dizi beyanat da vardır.

3. Özellikle aşağıdaki belgeler, önemli resmi kaynaklara örnek olarak gösterilebilir:

• BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (1985)

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolüne Dair Üye Devletlere yönelik R (94) 12 sayılı Tavsiye
Kararı.

4. Nispeten daha az resmi olan kaynaklar arasında şunlar sayılabilir:

• Avrupa ülkelerinden ve iki uluslararası hâkimlik meslek örgütünden gelen katılımcılar ile Strazburg’da 8-10 Temmuz 1998 tarihinde  kabul edilen, orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri Yüksek Mahkemeleri Başkanlarının 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de gerçekleştirdikleri toplantıda ve ardından 25 Avrupa ülkesinin Adalet Bakanlarının 8-10 Nisan 1999’da Lizbon’da yaptıkları toplantıda desteklenmiş olan Hâkimlerle İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı,

• Varşova ve Slok’ta 23-26 Haziran 1997 tarihlerinde gerçekleşen toplantıda ortaya konulan beyanatlar gibi Hâkimler Yüksek Kurulları veya hâkimlik meslek örgütlerinin temsilcilerinin yapmış olduğu beyanatlar.

5. CCJE’nin tartışmalarında bahsi geçen diğer belgelerden bazıları şunlardır:

• Lawasia Bölgesinde yargı bağımsızlığı ilkelerine dair Pekin Bildirgesi (Ağustos 1997), hâlihazırda bu bölgedeki 32 Yüksek Hâkim tarafından imzalanmıştır,

• Latimer House’un Milletler Topluluğu için Rehber İlkeleri (19 Haziran 1998): 23 Milletler Topluluğu ülkesi ve denizaşırı bölgenin temsilcilerinin katılımı ile ve Milletler Topluluğu hâkim ve avukatlarının himayesinde Milletler Topluluğu Sekreteryası ve Milletler Topluluğu Dairesinin desteği ile gerçekleşen bir istişare toplantısının çıktısı.

6. CCJE bünyesinde yapılan tartışmalarda CCJE üyeleri, önemli olanın ilkelerin mükemmelleştirilmesinden ziyade; kurumların uyumlu hale getirilmesi ve böylece hâlihazırda geliştirilmiş olan ilkelerin eksiksiz uygulanmasının temin edilmesi olduğunu vurgulamışlardır.

7. CCJE ayrıca mevcut genel ilkelerin geliştirilmesi veya yenilerinin ortaya konulmasının da uygun olup olmayacağını değerlendirmiştir.

8. Bu Görüş’ün amacı, ele alınmış olan bir dizi hususa daha detaylı olarak eğilmek ve hâkimlerin bağımsızlığına ilişkin dikkate değer sorun ve hususları tespit etmektir.

9. Aşağıdaki konu başlıklarının ele alınması önerilmiştir:
•Yargı bağımsızlığının mantığı
•Yargı bağımsızlığının teminat altına alınma düzeyi
• Atama ve terfinin esası
• Atama ve danışma organları
• Hâkimlik teminatı – görev süresi
• Hâkimlik teminatı – azledilememe ve disiplin
• Maaş
• Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık
•Yargı içinde bağımsızlık
• Hâkimin rolü

Bu konuların ele alınması esnasında CCJE, bağımsızlığa ilişkin olarak dikkatini çeken birtakım zorlukların veya tehditlerin örneklerini tespit etmeye gayret göstermiştir. Ayrıca CCJE, müzakere edilmekte olan ilkelerin (özellikle) hâkimlerin uluslararası mahkemelerde görevlendirilmeleri ve yeniden atanmaları konusundaki düzenleme ve uygulamalar bakımından önemli olduğunu tespit etmiştir. Bu husus 52 ve 54-55 sayılı fıkralarda ele alınmıştır.

Yargı bağımsızlığının mantığı

10. Yargı bağımsızlığı hukukun üstünlüğü için bir ön şart ve adil yargılanmanın temel bir teminatıdır. Hâkimler “vatandaşların hayatları, özgürlükleri, hakları, sorumlulukları ve mal varlığı üzerinde nihai kararı vermekle görevlendirilmişlerdir” (BM Temel İlkelerinin tekrarı olarak Pekin Bildirgesi’nde ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. ve 6. maddelerinde ifade edilmiştir). Hâkimlerin bağımsızlığı kendi menfaatleri için bir ayrıcalık veya imtiyaz olmayıp adaleti arayan ve bekleyenlerin menfaatinedir.

11. Bu bağımsızlık genel manada topluma karşı olmakla birlikte özellikle hâkimin üzerinde karar vereceği ihtilafın taraflarına karşı da olmalıdır. Yargı, modern demokratik devletin üç temel ve eşit sütunundan birisidir.

Diğer iki sütunla ilgili çok önemli görev ve işlevlere sahiptir. Hükümetlerin ve idarenin eylem ve işlemlerinden dolayı sorumlu tutulabilmesini sağladığı gibi, yasamaya ilişkin olarak, kabul edilmiş olan mevzuatın uygulanmasını ve artan veya azalan şekilde mevzuatın anayasa veya başka bir üst norma (Avrupa Birliği normları gibi) uygunluğunu temin etmektedir. Bu manada görevlerini yerine getirebilmek için yargının bu organlardan bağımsız olması ve bu bağımsızlığın, anılan organlarla uygunsuz ilişkilerden ve onların etkisinden uzak olmayı da içermesi gerekmektedir.

. Bağımsızlık böylece tarafsızlığın teminatı olmaktadır.
. Bu durumun, bir hâkimin kariyerinin eğitimden atamaya ve terfiden disiplin işlemlerine kadar hemen her yönü üzerinde etkileri vardır.

12. Yargı bağımsızlığı, hâkimler cihetinden tam bir tarafsızlığın var olduğu ön kabulüne dayalıdır. Taraflar kim olursa olsun hâkim kararını verirken tarafsız olmalıdır ve bu tarafsızlık, hâkimin bağımsız bir şekilde yargılama yapmasına engel olan –veya engel olarak görülebilecek- her türlü bağlantı, eğilim veya yanlılıktan uzak olması demektir. Bu kapsamda yargı bağımsızlığı, “hiç kimse kendi davasının hâkimi olamaz” şeklindeki temel ilkenin detaylandırılmış halidir.

Bu ilkenin, yalnızca herhangi bir ihtilafın tarafı olan kimseleri aşan bir etkisi vardır. Yalnızca bir ihtilafın tarafları değil, toplum bir bütün olarak yargıya güvenebilmelidir. Bu sebeple bir hâkim yalnızca tüm uygunsuz bağlantı, yanlılık veya etkiden uzak olmakla kalmamalı, aynı zamanda makul bir gözle bakıldığında da bu uzaklık görülebilmelidir. Aksi halde yargının bağımsızlığına olan güven temelinden sarsılabilir.

13. Yukarıda ifade edildiği şekli ile yargı bağımsızlığının mantığı, bu kavramın uygulamadaki neticelerini ölçebilecek bir ölçü koymaktadır:

Bağımsızlığı sağlamak için gerekli olan özellikler ve her bir devlette anayasa veya daha alt bir hukuk normu ve günlük uygulama gibi varlığını mümkün kılacak araçlar. Bu görüşün odak noktası, bir davaya bakan hâkimin kişisel tarafsızlığının (gerçekte ve görünüşte) gerekliliği ilkesinden ziyade, toplumda yargı bağımsızlığını sağlayan genel kurumsal çerçeve ve teminatlardır. Her ne kadar bu iki konu örtüşüyor olsa da ilk hususu CCJE’nin yargı etiği ve davranış standartları incelemesi çerçevesinde değerlendirmek önerilmektedir.

Yargı bağımsızlığının teminat altına alınma seviyesi

14. Yargının bağımsızlığı mümkün olan en yüksek dereceli iç hukuk standartları ile teminat altına alınmalıdır. Bu sebeple Devletler yargı bağımsızlığı kavramını anayasalarına dâhil etmeli ve yazılı anayasası olmamakla birlikte yargı bağımsızlığına saygının köklü kültür ve geleneklerle sağlandığı ülkelerde bu kavrama temel ilkelerde yer verilmelidir. Bu yaklaşım, bağımsızlığın hayati önemini vurgularken bir yandan da yazılı bir anayasaları olmasa da uzun bir bağımsızlık geleneğine sahip olan müşterek hukuk (common law) sistemlerinin (özellikle İngiltere ve İskoçya) özel durumlarını dikkate almaktadır.

15. BM temel ilkelerinde yargı bağımsızlığının “devlet tarafından güvence altına alınması ve anayasaya veya iç hukuka dâhil edilmesi” gerektiği ifade edilmektedir. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında “hâkimlerin bağımsızlığı [Avrupa İnsan Hakları] Sözleşmesi’nin hükümleri ve anayasal ilkeler uyarınca teminat altına alınmalı, mesela anayasalara veya başka mevzuata hükümler yerleştirilmeli veya işbu tavsiyenin hükümleri uluslararası hukukun bir parçası haline getirilmelidir” denmektedir (I.2 numaralı ilkenin ilk cümlesinde).

16. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı daha da belirgin bir şekilde, “Tüm Avrupa Devletlerinde, hâkimlerin statüsüne dair temel ilkeler mevcut olan en yüksek iç hukuk normlarıyla ve bu alandaki kurallar da en az kanun düzeyinde düzenlenir” demektedir. Avrupa Şartı’nın getirdiği daha detaylı bu tanımlama, CCJE’nin genel desteğini almıştır. CCJE, R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı’nın I.2 sayılı ilkesinin ilk cümlesinde yer alan daha genel hükmün değil, bu tarifin kabul edilmesini tavsiye etmektedir.

Atama ve terfinin esası

17. BM temel ilkelerinde şu ifade yer almaktadır (13 sayılı fıkra): “Meslekte yükselmenin bulunduğu sistemlerde hâkimlerin yükselmeleri, başta yeterlilik, dürüstlük ve deneyim olmak üzere nesnel faktörlere dayanır” R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı da aynı görüşü ifade etmektedir: “Hâkimlerin meslekî kariyerlerine ilişkin tüm kararlar objektif kıstaslara dayanmalı, hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerleri; dürüstlük, yetenek ve etkinliklerini de gözeten liyakat esasına göre olmalıdır”. R(94)12 Sayılı
Tavsiye Kararı, bu düzenlemenin anayasa, ceza, hukuk, idare hukuku alanlarını da kapsayacak şekilde adli bir işlevi yerine getiren tüm kişiler bakımından (birçok bakımdan, meslekten olmayan hâkimler ve adli işlev üstlenen diğer kişilere de) uygulanacağını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu nedenle, gerek atamaların “objektif kıstaslara dayalı” olarak “liyakat temelinde” yapılması gerekse siyasi mülahazaların dikkate alınmaması gerektiği hususlarında genel kabul vardır.

18. (a) “Liyakat temelinde” atamalar ile “objektiflik” konusundaki genel kabullere içerik kazandırılması ve (b) teori ile gerçekliği birbirine yakınlaştırmak hususları asli meseleler olarak ortada durmaktadır.

Mevcut konu takip eden iki konu (atama yapan organ ve hâkimlik teminatı) ile de yakından ilgilidir. 19. Bazı ülkelerde anayasal olarak hâkimlerin atanması konusunda doğrudan siyasi etki söz konusudur. Hâkimlerin seçilerek göreve geldiği sistemlerde (kanton düzeyinde vatandaşlar tarafından veya federal düzeyde Parlamento tarafından seçim yapılan İsviçre’de, Slovenya’da, “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti”nde ve Alman Federal Anayasa Mahkemesi ile İtalyan Anayasa Mahkemesinin bazı üyelerinin seçiminde olduğu gibi) gözetilen hedef, hiç şüphesiz, görevlerinin icrasında yargıya doğrudan
bir demokratik zemin sağlamaktır. Bu tür durumlarda hedef, hâkimlerin mesleğe kabulünü veya terfilerini, dar parti politası mülahazalarına bırakmak olamaz. Sistemin bu şekilde kullanıldığı veya kullanılabileceği konusunda bir tehlike söz konusu olduğunda bu usul yarardan ziyade zarar getirebilir.

20. Yargısal atama ve terfilerden sorumlu olan ya da bu süreçte yer alan ayrı bir mercinin bulunduğu yerlerde dahi, uygulamada siyasi mülahazalar mutlaka dışarıda bırakılmıştır denilemez.

Nitekim Hırvatistan’da, böylesi atamaları gerçekleştirmek 11 üyeli (yedi hâkim, iki avukat ve iki öğretim görevlisi) Yüksek Yargı Konseyinin sorumluluğunda olmakla birlikte, Hırvatistan Parlamentosunun Temsilciler Meclisi kanadınca seçilecek bu 11 üyenin kimler olacağı konusunda Adalet Bakanı öneride bulunabilir ve Yüksek Yargı Konseyi, atama yaparken Hırvatistan Parlamentosunun o an iktidarda olan partinin kontrolündeki adli işler komisyonunun görüşünü almak zorundadır.

Her ne kadar, tadil edilmiş olan Hırvatistan Anayasası’nın 4. Maddesi kuvvetler ayrılığı ilkesine atıfta bulunuyorsa da devamında “her türlü karşılıklı işbirliği ve kuvvet sahiplerinin karşılıklı kontrolü”nden bahsetmekte olup bu kesinlikle yargısal atama veya terfilerde siyasi etkilerin tamamen dışlandığı bir durum değildir. İrlanda’da bir yargısal atamalar komisyonu bulunmakla birlikte hepsi komisyon tarafından uygun bulunmuş olan rakip adaylardan hangisi veya hangilerinin neticede Adalet Bakanı tarafından görevlendirileceği hususunu halen siyasi mülahazalar belirleyebilmektedir (ve komisyonun terfilere ilişkin hiçbir rolü yoktur).

21. Diğer ülkelerde mevcut bulunan sistemler arasında kariyer hâkimliği (birçok kara Avrupası hukuku ülkesindeki durum) ile hâkimlerin tecrübeli uygulayıcılar arasından görevlendirilmesi (örn. Kıbrıs, Malta ve Birleşik Krallık gibi müşterek hukuk ülkeleri ve Danimarka gibi diğer ülkeler) noktasında farklılıklar mevcuttur.

22. Kariyer hâkimliğinin söz konusu olduğu ülkelerde kariyer hâkimlerinin başlangıçta mesleğe kabulleri olağan olarak yapılan sınavlarda gösterilen objektif başarıya dayalıdır.

(a) Yarışma sınavının yeterli olup olmadığı-kişisel özelliklerin değerlendirilmesi gerekip gerekmediği ve uygulama becerilerinin öğretilip ölçülmesinin gerekip gerekmediği ile (b) yürütme ve yasamadan bağımsız bir mercinin bu aşamada devreye girmesinin gerekip gerekmediği hususları önemli noktalar olarak gözlemlenmektedir – örneğin Avusturya’da Personalsenate’ler (beş hâkimden oluşmaktadır) terfiye ilişkin görüş bildirmek bakımından resmi bir göreve sahipken atamalar bakımından bir rolleri yoktur.

23. Öte yandan hâkimlerin tecrübeli uygulayıcılar arasından görevlendirildiği veya görevlendirilebildiği ülkelerde genelde yarışma sınavları söz konusu olmayıp uygulama becerileri ve ilgili adayı yakından tanıyan kişilerin değerlendirmeleri, yapılacak olan görevlendirmenin temelini oluşturmaktadır.

24. Yukarıdaki durumların tamamında, yalnızca siyasi etkileri dışarıda bırakmak için değil, aynı zamanda, düzenlenmemiş bir usulde  veya kişisel referanslar temelinde atamaların yapıldığı sistemlerde ortaya çıkan kayırmacılık, mevcut durumu koruma ve yandaşlık gözetme (veya “kopyalama”) gibi riskleri de önlemek amacıyla objektif standartların aranması önerilmektedir.

25. Hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerlerinin “nitelik, doğruluk, yetenek ve etkinliklerini de gözeten liyakat esasına göre” belirlenmesini temin etmeyi hedefleyen tüm “objektif kıstaslar”, genel bir özellik arz etmek zorundadır.

Ancak asıl hayati öneme sahip olan, bu kıstasların, sonucu kritik derecede önemli olan belirli bir durumdaki fiili etkisi ve içeriğidir. CCJE, üye Devletlerdeki atama ve terfileri gerçekleştiren veya bu konuda görüş bildiren makamların; hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerlerinin “nitelik, dürüstlük, beceri ve etkinliğin gözetildiği bir liyakat esasına dayalı” olmasını temin etmek amacıyla nesnel kıstaslar geliştirmesi, yayımlaması ve yürürlüğe koymasını tavsiye etmiştir. Bunun yapılmasının ardından, atama veya terfilerden sorumlu olan organ veya merciler bu kıstaslara uygun bir şekilde hareket etmek mecburiyetinde olacaklar ve kabul edilen kıstasların içeriği ve uygulamadaki etkilerinin incelenmesi mümkün olabilecektir.

26. Anketlere verilen cevaplarda genel olarak bu özellikleri taşıyan veya yayımlanmış olan böylesi kıstasların bulunmadığı görülmüştür.

Birleşik Krallık’ta genel özellikleri taşıyan kıstaslar; Adalet Bakanı (Lord Chancellor) tarafından yayımlanmış ve İskoçya yürütme organı da bir istişare belgesi yayımlamıştır. Avusturya hukukunda terfi için kullanılacak kıstaslar düzenlenmiştir.

Kıbrıs ve Estonya başta olmak üzere birçok ülke, atamaları yapmak veya atamalar konusunda görüş bildirmekten sorumlu olan bağımsız hâkim konseylerinin dürüstlüğüne güven duymakla yetinmektedir.

Finlandiya’da ilgili danışma kurulu adayların niteliklerini kıyaslamakta ve atama önerisinde kararının gerekçesini de belirtmektedir. Benzer şekilde İzlanda’da Seçim Komitesi Adalet Bakanına ilk derece mahkemelerinde görev yapacak adaylara ilişkin yazılı bir değerlendirme sunmakta ve Yüksek Mahkeme de Yüksek Mahkemeye atanacakların yeterlilikleri konusunda görüş bildirmektedir.

Almanya’da gerek federal düzeyde gerekse eyalet düzeyinde yargısal atamalardan sorumlu olan konseyler ilgili adayların yargısal atama veya terfiler için uygunluğu konusunda yazılı görüş (detaylı gerekçe olmadan) bildirmekten sorumlu olabilirken bu görüşler Adalet Bakanını bağlamamakta, ancak bu görüşü takip etmemesi durumunda Bakan eleştiriler ile (bazı durumlarda kamuoyundan gelen) karşılaşabilmektedir.

Gerekçelerin belirtilmesi sağlıklı bir yaklaşım olarak kabul edilebilir ve uygulamada kullanılan kıstasların ne olduğu konusunda açıklayıcı olabilmektedir; ancak bazı durumlarda gerekçelerin belirtilmesinin aleyhine argümanlar ileri sürmek de mümkün olabilir (örn. birbirine yakın adaylar arasında yapılan tercihin hassasiyeti ve bilgi kaynaklarının gizliliği).

27. Litvanya’da terfileri düzenleyen açık bir kıstas bulunmamakla birlikte ilk derece mahkemesi hâkimlerinin performansları, temel olarak istatistiklere dayalı (temyizde bozulan kararlara ilişkin istatistikler de dâhil olmak üzere) bir dizi nicel ve nitel kıstas ile izlenmekte ve Adalet Bakanlığının Mahkemeler Dairesinin raporlarına konu edilmektedir. Adalet Bakanının mesleğe kabul ve terfi konusunda yalnızca dolaylı bir rolü mevcuttur. Ancak bu değerlendirme sistemi Litvanyalı Hâkimler Derneğince “ağır bir şekilde eleştirilmektedir”. İstatistiksel bilgiler mahkemelerin çalışmalarını ve etkinliklerini takip etmek bakımından önemli sosyal araçlardır; ancak atama veya terfi ile ilgisi olsun ya da olmasın objektif kıstasların yerini tutamazlar. Bu manada istatistiklerin bir araç olarak kullanılmasında oldukça özenli olmak gerekmektedir.

28. Lüksemburg’da terfinin normal koşullarda kıdemlilik ilkesi temelinde gerçekleştiği ifade edilmektedir. Hollanda’da halen eski kıdemlilik sisteminin bazı etkileri sürmekte ve Belçika ve İtalya’da kıdemlilik ve yeterliliğe ilişkin objektif olarak belirlenmiş olan kıstaslar terfi kararını şekillendirmektedir. Avusturya’da, Personalsenate’lerin (beş hâkimden oluşmaktadır) Adalet Bakanına yaptığı terfi önerilerinde, ancak adayların mesleki bakımdan aynı niteliklere sahip olduğu durumlarda kıdemin dikkate alınacağı kanunla düzenlenmiştir.

29. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa şartı, “kıdeme dayalı olmayan” terfi sistemlerini ele almakta (4.1 sayılı fıkra) ve Açıklayıcı Not kısmında “bağımsızlık için oldukça etkili bir koruma sağladığı değerlendirildiğinden bu sistemin Şart tarafından hiçbir şekilde dışlanmadığı” ifade edilmektedir.

Yeterli tecrübe terfi için esaslı bir ön şart olmakla birlikte CCJE, kıdemliliğin modern dünyada artık terfiyi belirleyen ilke olarak genel kabul görmediğini değerlendirmektedir. Yargının yalnızca bağımsız olmasında değil aynı zamanda kalitesinde de, özellikle değişim zamanlarında yargı sistemine liderlik edenlerin kalitesinde, kamuoyunun büyük menfaati vardır. Tamamen kıdemliliğe dayalı bir terfi sistemi dinamizmden fedakârlık etme riski taşımaktadır ve bu riskin alınması, bağımsızlık cihetinden gerçek bir kazanım da getirmediğinden gerekçelendirilebilmekten uzaktır. Bununla birlikte CCJE mesleki tecrübeye dayalı kıdem şartlarının bağımsızlığı destekleyebileceğini değerlendirmektedir.

30. İtalya ve bir ölçüde İsveç’te hâkimlerin statüsü, görevleri ve maaşları birbirinden ayrılmış durumdadır.

Maaşlar neredeyse otomatik olarak kıdemi takip etmekte ve genellikle statü veya göreve göre değişiklik göstermemektedir. Statü terfiyle belirlenmekle birlikte farklı bir mahkemede görev almayı gerektirmemektedir. Bu nedenle, temyiz hâkimi statüsüne sahip bir hâkim ilk derece mahkemesinde görev yapmaya devam etmeyi tercih edebilir. Sistem bu yolla, terfi veya görev değişikliği ile elde edilebilecek mali kazanımları ortadan kaldırarak bağımsızlığı artırmayı hedeflemektedir.

31. CCJE kadınlar ve erkekler arasındaki eşitlik meselesini de ele almıştır.

Latimer House Rehber İlkeleri’nde “Yargının tüm kademelerinde yapılacak atamalarda, kadınlar ile erkekler arasında eşitliği temin etmek bir amaç olarak gözetilmelidir” denilmektedir. İngiltere’de, Adalet Bakanının (Lord Chancellor) “rehber ilkeleri”, “cinsiyet, etnik köken, medeni hal, cinsel eğilim,…’den bağımsız olarak” tavizsiz bir şekilde liyakate dayalı atamalar yapılması gerektiğini ifade ederken Adalet Bakanı kadınlar ve
etnik azınlıkların yargısal görevlere talip olmalarını teşvik etmek yönündeki arzusunu açık bir şekilde dile getirmiştir. Bunların her ikisi de açık bir şekilde uygun hedeflerdir.

Avusturya adına katılan temsilci, Avusturya’da eşit derecede nitelikli olan iki adayın varlığı durumunda, daha az temsil edilen cinsiyete sahip olan adayın atanacağını beyan etmiştir. Daha az temsil ediliyor olmak problemine karşı geliştirilen bu kısıtlı da olsa olumlu tepkinin hukuki bir mesele doğurmayacağı varsayılsa dahi CCJE, ilk olarak, az temsil edilmenin cereyan edebileceği alanlardan yalnızca birinin (cinsiyet) ön plana çıkartılmış olması ve ikinci olarak, böyle bir alanda belirli bir ülkedeki koşullar altında ilgili ayrımcılık sebepleri bakımından neyin yetersiz temsil teşkil ettiğinin tartışma konusu edilebileceği hususlarını uygulamadaki zorluklar olarak tespit etmiştir. CCJE Avusturya’dakine benzer bir hükmün genel bir uluslararası standart olarak kabul edilmesini önermemekle birlikte yukarıda üçüncü cümlede bahsedilenler gibi “rehber ilkeler” vasıtasıyla eşitliğin sağlanmasının bir ihtiyaç olduğunun altını çizer.

Atama ve danışma organları

32. CCJE, hâkimlerin atanmasına ilişkin usullerde büyük bir çeşitlilik olduğunu tespit etmiştir. Atamaların “liyakat temelinde” yapılması gerektiği hususunda ise açık bir fikir birliği söz konusudur.

33. Hâlihazırda hâkimlerin mesleğe kabulünde uygulanan farklı usullerin hepsinin avantajlı ve dezavantajlı yanları vardır: Seçimle göreve gelmenin daha güçlü bir demokratik meşruiyet sağlayacağı öne sürülebilirken bu usul, ilgili adayı kampanya yürütme uğraşına, siyasete ve kayrılma ve kayırma arzusuna sokabilir. Seçim işleminin mevcut hâkimlerce yapılması, teknik olarak nitelikli adayların seçimini temin edebilecekken tutuculuk ve kayırmacılık (veya “kopyalama”) gibi risklere yol açmaktadır
ve bazı anayasal düşünce sistemlerine göre demokratik değildir. Yürütme veya yasama tarafından atamaların yapılması meşruiyeti artırmak için önerilebilirse de diğer kuvvetlere bağımlı olma riskini beraberinde getirmektedir. Bir başka usul de bağımsız bir mercinin aday göstermesidir.

34. Hâlihazırdaki yaklaşım çeşitliliğinin, uygunsuz siyasi etkilerin sürdürülmesini zımni olarak kolaylaştıracağı yönündeki kaygıların haklılık payı vardır.

CCJE, konunun uzmanı Sayın Oberto’nun, bazı Devletlerde uygulanan gayriresmî atama usulleri ile yargısal atamalardaki açık siyasi etkinin; yargı bağımsızlığının sağlanması için tamamen siyasi olmayan atama organlarının kurulmasının gerekli olduğu nispeten yeni demokrasiler için yararlı modeller olmadığı yönündeki görüşünü dikkate almıştır.

35. CCJE, yeni demokrasilere bir örnek olarak, Çek Cumhuriyeti’nde hâkim atamalarının Adalet Bakanının önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığını ve terfilerin (nispeten yüksek dereceli bir mahkemeye atanma veya mahkeme başkanı veya başkan vekili olma) Cumhurbaşkanı veya Adalet Bakanı tarafından yapıldığını tespit etmiştir. Yargısal atamalar için adayları seçen kurullarda hâkimler görev alsa da Yüksek Yargı Kurulu bulunmamaktadır.

36. R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı hâlihazırda bu alanda dengeli bir duruş sunmaktadır.

Tavsiye, bağımsız bir atama mercii öngörerek söze başlamaktadır:

“Hâkimlerin mesleğe kabulü ve kariyerleri konusunda karar veren merci hükümet ve idareden bağımsız olmalıdır. Bu mercinin bağımsızlığını güvence altına almak için mercinin üyeleri yargı tarafından seçilmeli ve bu merci kendi usul kurallarını kendisi vazetmelidir.”

Ancak daha sonra oldukça farklı bir sistem ele alarak ve öngörerek devam etmektedir:

“Bununla birlikte, anayasa veya diğer mevzuat hükümleri ile geleneklerin, hâkimlerin hükümetçe tayinine müsaade ettiği hallerde hâkimlerin tayin usullerinin gerçekten şeffaflığını ve bağımsızlığını sağlayıcı teminatlar getirilmeli ve bu kararlar, yukarıda sözü edilen objektif kıstasların dışında hiçbir unsurdan etkilenmemelidir.”

Tavsiye Kararının devamında “teminatlara” ilişkin verilen diğer örnekler, resmi usullerin gevşetilmesine yönelik daha da geniş bir kapsam sunmaktadır; bu örnekler, hükümetin “gerçekten uyacağı” tavsiyeler bildiren özel bir bağımsız organ ile başlamakta, “bağımsız mercinin kararına karşı itiraz hakkı” ile devam etmekte ve “kararları veren mercinin uygunsuz etkilere karşı teminat sağlamasının” yeterli olacağı yönünde zayıf (ve net bir şekilde ifade edilmemiş) bir ihtimalle bitmektedir.

37. Bu formül, 1994 yılı şartlarına dayanmaktadır. Ancak CCJE, anayasal ve hukuki “geleneklerin” daha az dikkate alındığı ve resmi usullerin vazgeçilemeyecek birer ihtiyaç olduğu, genişlemiş bulunan günümüz Avrupa’sında bu formülün nispeten belirsiz ve açık olmasından kaygı duymaktadır. Bu sebeple CCJE, hâkimlerin mesleğe kabulü veya kariyerleri ile ilgili tüm kararların objektif kıstaslara dayanması ve bu kararların ya bağımsız bir merci tarafından alınması ya da anılan özellikteki kıstaslara dayanılmaksızın alınmalarına engel olacak teminatlara tabi olması gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur.

38. CCJE, hâlihazırda Avrupa Devletlerinin kabul etmiş olduğu sistemlerin çeşitliliğini dikkate alarak daha ileriye gitmenin mümkün olmayabileceğini tespit etmiştir.

Bununla birlikte CCJE, hem mevcut standart ve uygulamalarda yapılabilecek muhtemel değişiklikleri değerlendirmekten hem de genel kabul görecek standartları geliştirmekten sorumlu bir danışma organıdır. Ayrıca, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı, aşağıdaki ifadeleriyle hâlihazırda R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararından önemli ölçüde ileri gitmiştir:

“Mevzuat, bir hâkimin seçilmesini, işe alınmasını, atanmasını, kariyer gelişimini ya da görevinin sona ermesini etkileyen tüm kararlarla ilgili olarak, yürütme ve yasama erklerinden bağımsız ve en azından yarısı yargının en geniş şekilde temsili sağlanarak hâkimler tarafından seçilmiş hâkimlerden oluşan bir makamın müdahalesini öngörür.”

39. Açıklayıcı Notta, bağımsız bir mercinin “müdahalesi” ifadesinin; görüş, tavsiye, öneri veya gerçek bir kararı kapsayacak genişlikte kullanıldığı ifade edilmiştir. Avrupa Şartı halen birçok Avrupa ülkesindeki mevcut uygulamaların ötesindedir. (Beklendiği üzere, 23-26 Haziran 1997 tarihlerinde Varşova’da yapılan Hâkimler Yüksek Kurulları ve hâkim dernekleri toplantısına katılan temsilciler, yargı atamaları ve terfiler üzerinde Avrupa Şartı’nda savunulandan bile daha kapsamlı “kontrol” istemişlerdir.)

40. Anketlere verilen cevaplar, birçok Avrupa Devletinin, atamalar ve (ilintili olduğunda) terfiler konusunda münhasır nitelikte veya daha düşük seviyede yetkiye sahip olan yürütme ve yasamadan bağımsız organlar oluşturduğunu göstermektedir. Örnek olarak Andorra, Belçika, Kıbrıs, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, İtalya, Litvanya, Moldova, Hollanda, Norveç, Polonya, Romanya, Rusya, Slovakya, Slovenya, “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” ve Türkiye gösterilebilir.

41. Çek Cumhuriyeti’nde böylesi bir mercinin yokluğu bir zayıflık olarak algılanmıştır. Malta’da böyle bir merci bulunmakla birlikte, atamayı yapan mercinin buradan görüş sormasının ihtiyari oluşu bir zayıflık olarak algılanmıştır. Hırvatistan’da ilgili mercinin üzerindeki muhtemel siyasi etki ir problem olarak tespit edilmiştir.

42. Aşağıdaki sistemler, Avrupa Şartı’nın önerilerini karşılayan yüksek yargı kurullarına ilişkin üç örnek teşkil etmektedir:

i) İtalyan Anayasası’nın 104. maddesine göre bu kurul; Cumhurbaşkanı, Yargıtay Birinci Başkanı ve Başsavcısı, hâkimlerce seçilen 20 hâkim ve Parlamentonun her iki kanadının da katıldığı bir oturumla 15 yıllık üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilen 10 üyeden oluşur. 105. madde kapsamında bu kurulun sorumluluğu, “yargı teşkilatına ilişkin düzenlemelere uygun olarak hâkimlerin göreve başlatılması, istihdamı, terfisi ve haklarında disiplin tedbirlerinin alınması” şeklindedir.

ii) Macaristan’ın 1997 tarihli Mahkeme Reformu Kanunu, hâkimlerin atamaları da dâhil olmak üzere mahkemelerin idaresi yetkisini kullanan Ulusal Yargı Kurulunu kurmuştur. Kurul, Yüksek Mahkeme Başkanı (Kurul Başkanı), 9 hâkim, Adalet Bakanı, Genel Savcı, Baro Başkanı ve Parlamentodan iki vekilin katılımıyla oluşmaktadır.

iii) Türkiye’de Yüksek Kurul hem hâkimleri hem de savcıları mesleğe kabul etmekte ve terfi ettirmektedir. Yargıtay ve Danıştay’dan gelen beş hâkimin de aralarında bulunduğu yedi üyeden oluşmaktadır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı da Kurulun tabii üyesidir.

43. İrlanda, müşterek hukuk sistemine ait bir örnek teşkil etmektedir.

Yargısal Atamalar Kurulu, 1995 tarihli Mahkemeler ve Mahkeme Görevlileri Kanunu’nun 13. bölümü ile kurulmuş ve “yargısal görevlere getirilebilecek kişileri tespit etmek ve Hükümeti bu kişilerin görevlendirilmeye uygunlukları konusunda bilgilendirmek” ile görevlendirilmiştir. Kurul 9 üyeden oluşmakta olup üyeleri şunlardır: Yüksek Mahkeme Başkanı; Üst Mahkemenin, Gezici Mahkemenin ve Bölge Mahkemesinin Başkanları, Genel Savcı, Baro Başkanınca tayin edilen ve fiili olarak mesleğini icra eden bir avukat ve Adalet Bakanınca atanan ticaret, finans veya idare konularıyla uğraşan veya bu konularda bilgi sahibi olan veya adli hizmetlerden yararlanmakta tecrübesi olan en fazla 3 kişi. Ancak bu usul, siyasi etkiyi sürecin tamamen dışında tutmamaktadır.

44. Alman modelinde (yukarıda ifade edilmiştir) federal veya eyalet düzeyinde oluşuna ve mahkemenin seviyesine göre rolleri değişen kurullar vardır.

Tamamen danışma işlevine sahip olan kurullar mevcuttur. Ayrıca, bazı Alman eyaletlerinde, hâkimlerin yetkili Bakan ve hâkimlerin seçiminden sorumlu olan bir komite tarafından birlikte seçilmesi öngörülmüştür. Bu komitenin genellikle veto hakkı vardır.

Almanya’da Adalet Bakanının sürece dâhil olması, kendisinin parlamentoya hesap veriyor olması nedeniyle önemli bir demokratik unsur olarak değerlendirilmektedir. Atamayı gerçekleştiren mercinin yalnızca veya çoğunluk olarak hâkimlerden oluşmaması gerektiği hususu da anayasal bakımdan önemli görülmektedir.

45. Geleneğin ve gayriresmî bir iç disiplinin sayesinde ve teamül gereği bağımsız bir basının yakın takibi altında iyi standartların uygulandığı hukuk sistemlerinde dahi son zamanlarda daha objektif ve resmî teminatların gerekli olduğu gitgide daha fazla kabul görmeye başlamıştır.

Diğer devletlerde, özellikle eski komünist ülkelerde, bu ihtiyaç had safhadadır. CCJE, Avrupa Şartı’nın – demokratik olarak diğer hâkimler tarafından seçilmiş olmak suretiyle hâkimlerin hatırı sayılır düzeyde temsil edildiği bağımsız bir mercinin müdahalesini (görüş, tavsiye, öneriveya fiili b ir kararı kapsayacak düzeyde geniş anlamda bir müdahale) savunması bakımından – CCJE’nin de onaylamak ve önermek istediği genel bir istikamette olduğunu değerlendirmiştir. Özellikle demokratik açıdan rüştünü ispatlamış köklü bir sisteme sahip olmayan ülkeler bakımından bu husus büyük önem taşımaktadır.

Hâkimlik teminatı – görev süresi

46. BM temel ilkelerinde, R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında ve Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda kanuni emeklilik yaşına kadar görevlendirilmek üzere atama yapılması yerine; yine kanunla belirlenen sabit bir süre için de görevlendirme (atama) yapılması ihtimaline yer verilmiştir.

47. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrasında “bir hâkimlik makamına atandıktan sonra; ama bu atamanın daimi hale gelmesinin teyit edilmesinden önce zorunlu olarak kısa tutulacak bir deneme süresi”nden bahsedilmektedir.

48. Genel olarak Avrupa uygulaması kanuni emeklilik yaşına kadar devam edecek olan tam zamanlı bir atama yapmak yönündedir. Bağımsızlık yönünden bakıldığında en az problem doğuran yaklaşım budur.

49. Birçok kara Avrupası sisteminde göreve yeni başlayacak hâkimler için eğitim veya deneme süreleri öngörülmüştür.

50. Bazı ülkelerde bir takım atamalar kısıtlı bir dönem için yapılmaktadır (ör: Alman Federal Anayasa Mahkemesi için bu süre 12 yıldır). Hâkimlerin uluslararası mahkemelerde (örn. Avrupa Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) belirlenmiş süreler için görevlendirilmeleri de yaygın bir uygulamadır.

51. Bazı ülkeler (Birleşik Krallık, Danimarka vs.) ayrıca tam zamanlı hâkimlere göre daha kısıtlı veya daha az korunan bir hâkimlik teminatına sahip olan hâkim yardımcılarını da geniş ölçekte görevlendirmektedirler.

52. CCJE, istisnai olarak, tam zamanlı bir yargısal atamanın kısıtlı bir dönem için olabildiği hallerde; şu şartlar sağlanmadığı sürece bu sürenin yenilenebilir olmaması gerektiğini değerlendirmektedir:

i. Kendisinin istemesi halinde, hâkim atamayı yapan organ tarafından yeniden görevlendirilmek üzere değerlendirilmelidir;
ii. Yeniden görevlendirme kararı, siyasi mülahazaları dikkate almaksızın tamamen objektif ve yalnızca liyakate dayalı olarak verilmelidir.

53. CCJE, görev süresinin geçici veya sınırlı olması hallerinde, görevlendirme veya yeniden görevlendirme usullerinin objektiflik ve şeffaflığını temin etmekten sorumlu olan organın özel bir öneme sahip olduğunu değerlendirmektedir (ayrıca bkz. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrası).

54. CCJE, ortaya koyduğu değerlendirmelerin uluslararası düzeydeki hâkimlerin pozisyonuna ilişkin özel bir atıfta bulunmadığının farkındadır. CCJE, 1998 tarihli Akil İnsanlar Raporu’nda (Wise Persons’ Report) yer alan ve ulusal yargı kurumları ile doğrudan işbirliğinin güçlendirilmesi gerektiğini ifade eden tavsiye kararı (no. 23) ile doğmuştur ve bunun ardından Adalet Bakanlarının Kişinev’de 17-18 Haziran 1999 tarihinde düzenledikleri 22. toplantılarında kabul ettikleri 1. sayılı Kararda CCJE’nin görevi “Avrupa’da hâkimlerin rolünü güçlendirmek ve … Avrupa Konseyinin hukuki belgelerinin güncellenmesi gerekip gerekmediği konusunda tavsiyede bulunmak” için hazırlanan genel eylem planında belirlenen önceliklerin yerine getirilmesine yardımcı olmak şeklinde tanımlanmıştır.

Genel eylem planı ağırlıklı olarak üye devletlerin ulusal hukuk sistemlerine odaklanmıştır. Ancak Avrupa Konseyine üyelik şartları arasında “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesi”nin bulunduğu ve bu manada “uluslararası hukuk düzeninde bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargılama yetkisine tabi olmanın Avrupa Konseyinin en önemli standardı olduğu” unutulmamalıdır (Akil İnsanlar Raporu, 9. fıkra).

55. CCJE, uluslarüstü mahkemelerin ulusal hukuk sistemleri bakımından giderek artan öneminin, üye Devletlerin böylesi uluslarüstü mahkemelerde görev yapan hâkimlerin bağımsızlıkları, azledilememeleri,
atanmaları ve görev süreleri konusundaki ilkelere (özellikle yukarıdaki 52. fıkraya bakınız) uymalarını teşvik etmeyi gerekli kıldığını değerlendirmektedir.

56. CCJE, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği sözleşmeleri gibi uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin ulusal hukuk sistemleri ve hâkimler bakımından taşıdığı önemin, bu tür metinleri yorumlayan mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atamaların da aynı derecede güven uyandırmasını ve ulusal hukuk sistemlerinde takip edilen ilkelere uygun olmasını kaçınılmaz kıldığı görüşüne varmıştır. CCJE, ayrıca 37 ve 45. fıkralarda bahsedilen bağımsız mercinin, uluslararası mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atama süreçlerine dâhil edilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir.

Avrupa Konseyi ve bağlı kurumları, kısaca ifade etmek gerekirse, herhangi bir üye Devletin bağımsız olarak sahip olduklarından daha üstün tutulan ortak değerlere yönelik inanç temelinde kurulmuşlardır ve bu inanç hâlihazırda pratik açıdan hatırı sayılır düzeyde etki doğurmuştur. Bu değerlerin uluslararası seviyede uygulanması konusunda ısrarcı olunmaması halinde değerlerin bizzat kendisi ve bunların ortaya konulup uygulanmasına ilişkin süreçler zarar görebilecektir.

Hâkimlik teminatı – azledilememe ve disiplin

57. Mecburi emeklilik yaşına ulaşıncaya veya önceden belirlenen görev süresi doluncaya kadar hâkimlik teminatının sağlanması yargı bağımsızlığının temel taşlarından birisidir: Bkz. BM Temel İlkeleri’nin 12.
fıkrası; R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2)(a)(ii) ve (3) sayılı ilkeleri ile VI (1) ve (2) sayılı ilkeleri. Avrupa Şartı, bu ilkenin ilgilinin rızası olmaksızın farklı bir birime veya farklı bir yere tayin edilmesini de içerdiğini (mahkeme sisteminin yeniden yapılandırılması halleri ile geçici haller hariç) ifade etse de hem Şartta hem de R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nda görev değişikliğinin bir disiplin yaptırımı olarak uygulanabileceği üzerinde durulmaktadır.

58. CCJE, Çek Cumhuriyeti’nde mecburi bir emeklilik yaşı bulunmamakla birlikte “65 yaşına ulaşmasının ardından bir hâkimin Adalet Bakanı tarafından görevinden ayrılması” istenebilmektedir.

59. Özellikle disiplin yaptırımları ile ortaya çıkan azledilememe konusundaki istisnaların varlığı, hızla, hâkimlerin kim tarafından, hangi usulle ve hangi esaslara dayalı olarak disiplin yaptırımına tabi tutulabileceğini akla getirmektedir. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın VI(2) ve (3) sayılı ilkeleri, hâkimlerin görevden alınmasına sebep teşkil edebilecek suçların kesin bir şekilde tanımlanması ve disiplin süreçlerinin İnsan Hakları Sözleşmesi’nin usule uygunluk şartlarıyla uyumlu olması hususlarında ısrar etmektedir. Bunun ardından yalnızca “devletler, mahkemenin yetki alanına girmeyen hallerde her türlü disiplin cezası ile tedbiri almakla görevli olan ve kararları üst derecede bir yargı organınca kontrol edilecek veya kendisi üst derecede bir yargı organı sıfatıyla hareket eden özel bir organı kanunla kurmayı düşünmelidirler” denilmektedir. Avrupa Şartı, bu rolü tüm hâkimlerin mesleğe kabul ve kariyerlerine ilişkin bütün hususlarda “müdahale” etmesi gerektiğini önerdiği bağımsız merciye yüklemektedir.

60.CCJE aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmaktadır:

(a) Hâkimlerin azledilememesi; en üst düzey iç hukuk düzenlemelerinde yer alan bağımsızlık kavramının açık bir unsuru olmalıdır (yukarıdaki 16 sayılı fıkraya bkz.);

(b) Savunma haklarını tam olarak teminat altına alan bağımsız bir mercinin13 müdahalesi, disiplin konularında özel bir öneme sahiptir;

(c) Yalnızca görevden alınmayı gerektirecek fiilleri değil, aynı zamanda mahkeme veya görev yeri değişikliği de dâhil olmak üzere; herhangi bir disiplin işlemi veya statü değişikliğini gerektirecek fiilleri de tanımlayan standartlar geliştirmek yararlı olacaktır.

Davranış standartlarının bağımsızlık konusuyla yakından ilişkili olduğu hususunda şüphe olmasa da CCJE, doğrudan davranış standartlarını ele aldığı daha sonraki bir aşamada Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesinin (CDCJ) değerlendirmesine sunulmak üzere bu hususta taslak metinler içeren detaylı bir görüş hazırlayabilir.

Maaş

61. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nda hâkimlerin “maaşlarının kanun ile teminat altına alınması gerektiği” ve “mesleklerinin onuru ve  ile uyumlu olması” gerektiği ifadelerine yer verilmiştir (I(2) (a)(ii) ve III(1)(b) sayılı ilkeler). Avrupa Şartı, “kararlarını ve daha genel anlamda davranışlarını hedef alan baskılara” engel olmada maaşların yeterliliğinin oynadığı role ve iş göremezlik ödemesi teminatının ve emeklilik ödemelerinin yeterli olmasının önemine ilişkin önemli, mantıklı ve gerçekçi bir açıklama içermektedir (6. fıkra). CCJE, Avrupa Şartı’nın ifadesini tamamıyla uygun bulmuştur.

62. Her ne kadar bazı sistemlerde (örn. İskandinav ülkeleri) mesele gelenek haline gelmiş uygulamalar ile çözüme kavuşturulsa da CCJE genel olarak (özellikle yeni demokrasiler söz konusu olduğunda) yargı mensuplarının maaşlarını tenzilata karşı koruma altına almak ve uygulamada en azından hayat pahalılığı ile paralel bir şekilde gerçekleşen maaş artışlarını sağlamak üzere konuya özgü hukuki düzenlemeler yapılmasının önemli olduğunu değerlendirmektedir.

Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık

63. Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık, genel kabul gören bir ilkedir: Bkz. BM Temel İlkeleri’nin 2. fıkrası ve “Hâkimlerin üzerinde bu şekilde nüfuz kurmayı amaçlayan kişilere karşı kanunla yaptırımlar öngörülmelidir” ifadesini içeren R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2) (d) numaralı ilkesi. Uygunsuz harici etkilerden bağımsızlık ve haddi aşan hallerde yaptırım ihtiyacı, genel ilkeler olarak tartışılmaz konumdadırlar.  Ayrıca, CCJE’nin üye Devletlerin kanunlarında bu ilkelerin gereği gibi düzenlenmediğini düşünmesine sebep olacak bir durum da yoktur. Diğer taraftan, bu ilkelerin uygulamaya dönüştürülmesi dikkat, hassasiyet ve bazı durumlarda siyasi kısıtlamalar gerektirmektedir.

Farklı Devletlerden gelen hâkimlerle yapılacak fikir alışverişleri ve onların anlayış ve desteği bu konuda yararlı olabilecektir. Zorluk, neyin uygunsuz etki olduğunu tayin etmek noktasında ve örneğin; adlî süreci siyasetin, medyanın veya başkalarının baskı ve saptırmasına karşı koruma ihtiyacı ile kamu yararı
ile ilgili konuların kamuoyunda ve özgür bir medyada tartışmanın yararlılığı arasında bir denge kurmak noktalarında ortaya çıkmaktadır. Hâkimler kamuya mal olmuş kişilikler olduklarını kabul etmeli ve alıngan veya kırılgan bir yapıya sahip olmamalıdırlar. CCJE, mevcut ilkenin değiştirilmesine gerek olmadığı ancak farklı ülkelerde görev yapan hâkimlerin özel durumlar konusunda karşılıklı tartışmalarının ve görüş alışverişinde bulunmalarının yararlı olabileceği kararına varmıştır.

Yargı içinde bağımsızlık

64. Temel husus, bir hâkimin görevini yerine getirirken hiç kimsenin çalışanı olmadığı, bir devlet vazifesinin sahibi olduğu hususudur. Bu nedenle hâkim yalnızca hukukun hizmetçisidir ve yalnızca hukuka hesap verir. Bir davada karar verecek hâkimin yargının içinden veya dışından bir üçüncü şahsın emir veya talimatı ile hareket etmeyeceği tabiidir.

65. R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın I(2)(a)(i) numaralı ilkesinde “hâkimlerin kararları kanunun öngördüğü temyiz usulü dışında hiçbir incelemeye konu olmamalıdır” ve I(2)(a)(iv) numaralı ilkesinde “genel ve özel af gibi kararlar dışında; hükümet veya idare geriye dönük işletilmek suretiyle yargı kararlarını geçersiz kılacak şekilde karar alamamalıdır” denilmektedir. CCJE, anketlere verilen cevaplarda bu ilkelere genellikle uyulduğu ve herhangi bir değişikliğin önerilmediğini tespit etmiştir.

66. CCJE, dâhili bir yargısal hiyerarşinin varlığının yargı bağımsızlığına karşı muhtemel bir tehdit olabileceğine işaret etmektedir. CCJE, yargı bağımsızlığının yalnızca uygunsuz dış etkilerden uzak olmaya değil, aynı zamanda zaman zaman diğer hâkimlerin tutumları ile ortaya çıkabilecek olan dâhili etkilerden de bağımsız olmaya dayandığı görüşündedir. “Hâkimler; vicdanlarına, olaylara ilişkin yorumlamalarına ve kanunun açık hükümlerine göre davalar hakkında tarafsız biçimde karar vermek noktasında sınırsız bir özgürlüğe sahip olmalıdırlar (R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı, I (2)(d) numaralı hükmü). Burada hâkimler bireysel olarak ele alınmışlardır. İfade ediliş biçimi, müşterek hukuk sistemindeki emsal karar uygulaması (alt derece mahkemesindeki hâkimin yüksek mahkemenin mevcut davadaki hukuki meseleyle aynı olan bir meselede daha önce ortaya koymuş olduğu içtihada uyma mecburiyeti) gibi doktrinleri reddetmemektedir.

67. I (2)(d) numaralı ilke şöyle devam etmektedir:

“Hâkimler, davalarının esası hakkında, yargı dışında hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakılmamalıdırlar”. Bu, her açıdan belirsizdir. Davaların esası hakkında yargının diğer mensuplarına bile “hesap verilmesi”, başlı başına bireysel bağımsızlık ile çelişmektedir. Bir kararın disiplin suçu teşkil edecek kadar uygunsuz olması halinde durum farklı olabilir; ancak bu uzak ihtimalde dahi hâkim “hesap veren” konumunda değil, bir suçlamaya cevap veren konumunda olacaktır.

68. Birçok hukuk sisteminde üst dereceli mahkemelere verilmiş olan hiyerarşik yetkiler, uygulamada bireysel yargı bağımsızlığına zarar veriyor olabilir. Tüm ilgili yetkilerin, yargı içinde ve dışında bağımsızlığı sağlayacak olan bir Yüksek Yargı Kuruluna devredilmesi bu meseleye dair bir çözüm olabilir. Bu durum, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda sunulmuş olan tavsiyeyi akla getirmektedir ki atama ve danışma organları başlığı altında da bu tavsiyeye dikkat çekilmiştir.

69. Mahkeme teftiş sistemlerinin bulunduğu ülkelerde bu sistemler; kararların esası veya doğruluğu ile ilgilenmemeli ve hâkimleri, adalet arayan kişilerin menfaatlerine uygun, itinayla değerlendirilmiş bir karara varmak şeklinde ifade edilebilecek görevlerini gereği gibi yerine getirmekten ziyade etkinlik gerekçesiyle üretken olmaya öncelik vermeleri doğrultusunda yönlendirmemelidir.

70. CCJE, bu manada yukarıdaki 30. fıkrada tarif edilmiş olan ve derece, maaş ve görevin birbirinden ayrıldığı modern İtalyan sistemini dikkate almıştır. Bu sistemin amacı bağımsızlığı güçlendirmektir ve bu aynı zamanda zorlu asliye davalarının (örn. İtalya’da mafya davaları) yüksek nitelikli hâkimler tarafından görülmesi anlamına gelmektedir.

Hâkimin rolü

71. Bu başlık oldukça geniş bir alanı kapsayabilir. Bu alanın büyük bir kısmı; CCJE standartlar konusunu ele alırken detaylı bir şekilde incelenecektir ve o zamana kadar ele alınmaması yerinde olur. Bu, bir siyasi partiye üyelik ve siyasi faaliyetlerde yer almak konuları için de geçerlidir.

72. CCJE’nin toplantıları esnasında ele alınan önemli bir konu da bazı sistemlerde; hâkimlik, savcılık ve Adalet Bakanlığı bürokratlığı arasında geçişin mümkün olmasıdır. Bu geçişliliğe karşın CCJE savcıların rol, statü ve görevlerinin hâkimlerinkilerle paralellik içinde değerlendirilmesinin, CCJE’nin görev sınırlarının dışında kaldığını değerlendirmiştir. Ancak, böyle bir sistemin yargı bağımsızlığına uygun olup olmadığı meselesinin ele alınması gerekmektedir. Bu husustan etkilenen hukuk sistemleri bakımından bunun yüksek önem taşıdığı açıktır. CCJE, ileri bir aşamada, bu konuyu daha detaylı olarak ele alabileceğini; bu çalışmanın hâkimler için davranış kuralları konusu ile bağlantılı olarak yürütülebileceğini; ancak her halükarda daha geniş ölçüde uzman katkısına ihtiyaç duyulduğunu değerlendirmiştir.

Sonuçlar

73. CCJE, üye Devletler bakımından en hayati meselenin hâlihazırda geliştirilmiş olan ilkelerin tam olarak uygulanmasını sağlamak olduğunu değerlendirmiş ve hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolüne dair R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararında yer alanlar başta olmak üzere ilgili standartları inceledikten sonra şu sonuçlara ulaşmıştır:

(1) Yargı bağımsızlığına dair temel ilkeler tüm üye Devletlerde anayasa veya mevcut olan en yüksek iç hukuk normlarıyla ve bu alandaki daha detaylı kurallar da en az kanun düzeyinde düzenlenmelidir (16. fıkra).

(2) Üye Devletlerde atama ve terfileri gerçekleştiren veya bu konuda görüş bildiren makamlar; hâkimlerin mesleğe kabulünde ve kariyerlerinde niteliklerinin, dürüstlük, yetenek ve etkinliklerinin gözetilmesini ve liyakat esasına dayanmasını temin edecek objektif kriterleri geliştirmeli, yayımlamalı ve yürürlüğe koymalıdır (25. fıkra).

(3) Kıdemlilik terfiyi düzenleyen temel ilke olmamalıdır. Ancak, mesleki tecrübenin yeterliliği önemli bir husustur ve tecrübe uzunluğuna dayalı şartlar bağımsızlığı destekleyebilir (29. fıkra).

(4) CCJE, Avrupa Şartı’nın – demokratik olarak diğer hâkimler tarafından seçilmiş olmak suretiyle hâkimlerin hatırı sayılır düzeyde temsil edildiği bağımsız bir mercinin müdahalesini (görüş, tavsiye, öneri veya fiili bir kararı kapsayacak düzeyde geniş anlamda bir müdahale) savunması bakımından – CCJE’nin de onaylamak ve önermek istediği genel bir istikamette olduğunu değerlendirmiştir (45. fıkra).

(5) CCJE, görev süresinin geçici veya sınırlı olması hallerinde, görevlendirme veya yeniden görevlendirme usullerinin objektiflik veşeffaflığını temin etmekten sorumlu olan organın özel bir öneme sahip olduğunu değerlendirmiştir (bkz. Avrupa Şartı’nın 3.3 sayılı fıkrası) (53 sayılı fıkra). (6) CCJE, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Birliği sözleşmeleri gibi uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin ulusal hukuk sistemleri ve hâkimler bakımından taşıdığı önemin, bu tür metinleri yorumlayan mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atamaların da aynı derecede güven uyandırmasını ve ulusal hukuk sistemlerinde takip edilen ilkelere uygun olmasını kaçınılmaz kıldığı görüşüne varmıştır. CCJE, ayrıca 37 ve 45. fıkralarda bahsedilen bağımsız mercinin, uluslararası mahkemelere yapılacak atama ve yeniden atama süreçlerine dâhil edilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir (56 sayılı fıkra).

(7) CCJE hâkimlerin azledilememesinin, en üst düzey iç hukuk düzenlemelerinde yer alacak bağımsızlık kavramının açık bir unsuru olması gerektiğini değerlendirmiştir (60 sayılı fıkra).

(8) Hâkimlerin maaşları, rol ve sorumluluklarıyla orantılı olmalıdır ve iş göremezlik ödemeleri ve emekli maaşları yeterli düzeyde temin edilmelidir. Yargı mensuplarının maaşları tenzilata karşı koruma altına alınmalı ve hayat pahalılığındaki artışlara uygun şekilde düzenlenmelidir (61-62 sayılı fıkralar).

(9) Herhangi bir hâkimin görevini ifası esnasındaki bağımsızlığı, her türlü dâhili mahkeme hiyerarşisinden bağımsız olarak mevcuttur (64 sayılı fıkra).

(10) İstatistiksel bilgilerin kullanımı ve mahkeme teftiş sistemleri, hâkimlerin bağımsızlığına halel getirmemelidir (27 ve 69 sayılı fıkralar).

(11) CCJE, işbu Görüş ve CCJE tarafından ileride yapılacak çalışmalar ışığında; yeni tavsiye kararlarının hazırlanması veya R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı’nın tadil edilmesinin yararlı olacağını değerlendirmiştir.

21 Şubat – Hukuk Takvimi

0
21 Şubat - Hukuk Takvimi
21 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1431 Jeanne d’Arc’ın (Jan Dark) yargılanma süreci başladı.
1677 Yahudi kökenli Hollandalı filozof ve Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden olan Baruch Spinoza yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Kasım 1632)  17. yüzyıl felsefesinin rasyonalistlerinden biri olarak kabul edildi. Hollanda Altın Çağın’da önde gelen bir filozofu oldu. Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden Yahudi kökenli Hollandalı filozof Baruch Spinoza dünyaya geldi. Benedictus de Spinoza veya Bento d’Espiñoza olarak da bilinmektedir. René Descartes ve Gottfried Leibniz ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmektedir. En büyük eseri Ethica adlı kitaptır. 21 Şubat 1677’de 44 yaşında iken ölmüştür.
1779 19. yüzyılın en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny  doğdu. (Ölümü: 25 Ekim 1861) “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri ile iz bırakmıştır. .
1842 John J. Greenough, dikiş makinesinin patentini aldı.
1848 Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto kitabını yayımladı.
1866 Venezuelalı devlet adamı, avukat ve diplomat Manuel Felipe de Tovar (1 Ocak 1803 – 21 Şubat 1866) yaşamını yitirdi. 1859’den 1861’e kadar Venezuela devlet başkanlığı yapmıştır.
1879 Hollandalı avukat ve liberal politikacı, Pieter Philip van Bosse yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Aralık 1809) Leiden Üniversitesi‘nde Roma Hukuku ve Çağdaş Hukuk alanında eğitim aldı. Avukatlık yaparak çalışmak üzere Amsterdam’a döndü ve ruhsatını aldı. 1845 yılında Maliye Nezareti İthalat ve İhracat Haklar Daire Başkanlığı’na  atandı ve bu görevi üç yıl sürdürdü. 1848’de Maliye Bakanı olarak atandı. Ekonomiyi liberalleştiren reformları hayata geçirdi. Serbest ticaretin güçlü bir destekçisi olarak, transit geçiş hakkını elde etti ve Ren ve IJssel’deki nakliye hakları üzerindeki vergiyi durdurdu. Ayrıca, posta hizmetinde bir hükümet tekeli kurarak posta sisteminde reform yaptı. 6 kez Maliye Bakanı olarak görev yaptı ve Hollanda ekonomisini liberalleştiren birçok reforma öncülük etti. 1872’de fahri Devlet Bakanı unvanını aldı. 68 yaşında Koloni İşleri Bakanı olarak atandı.  1872’de bakanlık yapmaktan vazgeçti ancak 1877’den itibaren bir dönem daha Sömürge İşleri Bakanı olarak görev yaptı. 4 Haziran 1868- 4 Ocak 1871 tarihleri arasında Hollanda Başbakanlığını yürüttü.
1883 Fransız avukat ve eski başbakan Pierre Waldeck-Rousseau 14 Kasım 1881–30 Ocak 1882 ve 21 Şubat 1883–6 Nisan 1885 tarihleri arasında  içişleri bakanı olarak görev yaptı.
1914 Hukukçu ve büyükelçi Taha Carım dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Haziran 1977)1973 yılında Vatikan Büyükelçiliği görevini üstlendi. 9 Haziran 1977 tarihinde evinin önünde arabasından inerken ASALA teröristleri tarafından iki kurşunla sırtından ve çenesinden vuruldu. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ancak kurtarılamadı.
1901 Küba’da 21 Şubat 1901 tarihli Anayasa kabul edildi.
1921
  • Firariler Hakkında Kanun, 11 Eylül 1920 tarihinde 21 nolu kanun olarak kabul edildi, resmi gazetenin (Ceridei Resmiye) 21 Şubat 1921 tarihinde tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
  • Amerikalı filozof John Bordley Rawls, dünyaya geldi.
  • Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Meclisi, ülkenin ilk Anayasasını kabul etti.
  • Londra Konferansı başladı.
1925
  • Şeyh Sait’e bağlı güçlerin Dersim’e bağlı Kıs ovasında hükümet güçleriyle çarpışması üzerine doğu illerinde sıkıyönetim ilan edildi.
  • Eskişehir Milletvekili Abdullah Azmi Efendi’nin sunduğu önerge ile Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesi için Diyanet İşleri bütçesine 20.000 liralık bir tahsisat kondu.
1927 Time dergisi, Mustafa Kemal Paşa’yı ikinci kez kapak yaptı.
1929
1934
  • Balkan Hekimler Birliği kuruldu.
  • Hukukçu, siyasetçi ve İstanbul Belediye Eski Başkanlarından Aytekin Kotil doğdu. (Ölümü: 9 Ağustos 1992) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1973 yılında Ali Topuz’un Milletvekilliğine seçilmesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanlığına getirildi. 1977’de İstanbul Belediye Başkanlığı görevine başladı. 12 Eylül darbesi nedeniyle Millî Güvenlik Konseyi kararıyla 12 Eylül 1980’de görevinden alındı. 1987 yılında Sosya Demokrat Halkçı Parti’den (SHP) İstanbul Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) girdi. 1989 yılında TBMM Başkan Vekilliği görevine seçildi.
  • İzmir Havagazı şirketi satın alındı.
  • Fransa’nın hukukçu başbakanlarından Camille Chautemps il başbakanlık görevine seçildi.
1939 Türkiye, İspanya’daki Franco rejimini resmen tanıdı.
1944 Fransa’nın Nazi işgaline karşı göçmen işçilerden oluşan bir partizan grubu olan L’affiche Rouge (Kırmızı Afiş) önderi, Adıyaman doğumlu Ermeni şair Misak Manuşyan, yoldaşlarıyla birlikte idam edildi.
1949 Hukukçu olmamasına karşın ikinci dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığı yapan Bayındırlık Bakanı, Ulaştırma Bakanı, Meclisi Mebusan ve TBMM Milletvekili, Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya yaşamını yitirdi.  (1877, Afyonkarahisar – 21 Şubat 1949, İstanbul) Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığı görevinde iken İskilipli Atıf’ın idam kararını da vermiştir.

Ali Çetinkaya

 1948 Senegalli hukukçu sosyalist siyasetçi ve eski bakan Djibo Leyti Kâ, dünyaya geldi. Dakar Üniversitesi‘nde Ekonomik Bilimler ve Hukuk Fakültesi eğitimini tamamladı. 1981-1988 yılları arasında Telekomünikasyon ve Enformasyon Bakanı, 1988-1990 yılları arasında Plan ve İşbirliği Bakanı, 1990-1991 yılları arasında Millî Eğitim Bakanı, 1991-1993 yılları arasında Dışişleri Bakanı ve 1993-1995 yılları arasında İçişleri Bakanı oldu. 2004-2007 yıllarında Deniz Ekonomisi Bakanı, 2007-2012 yılları arasında ise Devlet Bakanı, Yapay Göller, Koruma Havzaları, Doğayı Koruma ve Çevre Bakanı oldu. 14 Eylül 2017’de 69 yaşında iken yaşama veda etti.
1952 Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nın (NATO) bir üyesi oldu. Lizbon’da yapılan toplantıya ilk defa katıldı.
1958 Yüksek Seçim Kurulu, 21 Şubat 1950 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 5545 Sayılı Kanun ile kuruldu. YSK, 1961 Anayasası ile Anayasal bir kuruluş haline gelmiştir.
1958 Barış sembolü, Gerald Holtom tarafından nükleer silahlanmayı protesto amacıyla tasarlandı. Barış sembolünün merkezindeki dik çizgi, gemiler arasında iletişimi sağlayan sistem olan semaforda “D” harfini, çapraz duran çizgiler ise “N” harfini simgeliyor. “N” ve “D” harfleri İngilizce‘de “nuclear” (nükleer) ve “disarmament” (silahsızlanma) kelimelerini temsil etmektedir. Barış sembolünün merkezindeki dik çizgi, gemiler arasında iletişimi sağlayan sistem olan semaforda "D" harfini, çapraz duran çizgiler ise "N" harfini simgeliyor. "N" ve "D" harfleri İngilizce'de "nuclear" (nükleer) ve "disarmament" (silahsızlanma) kelimelerini temsil etmektedir.
1960 Fidel Castro, Küba’daki tüm işletmeleri devletleştirdi.
1963 Eski Milli Birlik Komitesi üyelerinden 1961 ihtilali sözcüsü Alpaslan Türkeş ve Numan Esin sürgünden Türkiye’ye döndü.
1965 Amerikalı siyasetçi ve insan hakları savunucusu Malcolm X New York’ta bir toplantıda konuşma yaptığı sırada uğradığı suikast sonucu öldürüldü.
1969 Personel Kanunu’nun mali hükümlerini iki yıl erteleyen kanun tasarısı Millet Meclisi’nde görüşülerek kabul edildi.
1972 “Silahlı eylem yoluyla anayasal düzeni değiştirmek istedikleri” iddia edilen Dev-Genç’li 226 sanığın ilk duruşması yapıldı.
1974 Yaşar Kemal Türkiye Yazarlar Sendikası başkanlığına seçildi. Türkiye Yazarlar Sendikası aynı yılın 6 Şubat günü kurulmuştu.
1977 Daha önce yasaklanan Emanuelle adlı film Danıştay kararıyla yeniden gösterime girdi.
1978 Yahya Demirel ve ortağı Z. Hakkı Alpaz, vergi kaçırdıkları iddiasıyla yargılandıkları Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesince, 17 ay hapse mahkûm edildiler.
1989 Sovyetler Birliği’nin, Prag Baharı olarak adlandırılan olaylar sonucunda Çekoslovakya’yı işgalini protesto etmek için kendini yakan Çek öğrencinin mezarına çiçek koyan yazar Vaclav Havel, 9 ay hapse mahkûm oldu.
1998 Susurluk Raporu’nun sansürlenen bölümleri ortaya çıktı: Abdullah Çatlı Kenan Evren’in emriyle ASALA’ya karşı kullanıldı; Sabah Gazetesi muhabiri İzzet Kezer Cizre’de “hedef gözetilerek” öldürüldü.
2000
  • Uluslararası Anadili Günü (International Mother Language Day), 2000 yılından beri her yıl 21 Şubat gününde ve tüm dünyada kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 17 Kasım 1999’da 2000’de 21 Şubat tarihini Dünya Anadili Günü ilan etmiştir. UNESCO himayesindeki Anadili Günü dünyada kültürel çeşitliliği desteklemek, dilsel farkındalık yaratmak ve çok dilliliği teşvik etmek için düzenlenen hukuk ve demokrasi günlerindendir. Anadilde eğitimin temel bir hak olduğu tüm modern dünya tarafından kabul edilmektedir.
  • 27 Eylül 1999’da 10 siyasi tutuklu ve hükümlünün öldüğü yüzlercesinin yaralandığı Ulucanlar Cezaevi operasyon davasında operasyondan sağ kurtulan 86 tutuklu hakkında ‘adam öldürme’nin de bulunduğu ithamlarla toplam 12 bin yıl hapis cezası istendi.
2002
  • Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) idam cezasının “savaş halleri dışında” kaldırılmasını öngören 6 no’lu protokolün kapsamını genişletti. İdamın her koşulda kaldırıldığına ilişkin 13 no’lu protokolün AİHS’e eklenmesine karar verdi.
  • Filistin lideri Yaser Arafat, İsrail’in Ramallah’tan çıkabilmesi için koştuğu şartı kabul ederek üç kişiyi tutuklattı.Tutuklananlar arasında Marksist Filistin Kurtuluş Cephesi’nin askeri liderlerinden Ahid Ebu Golmi de vardı.
2005
  • Ankara 2. İş Mahkemesi, tüzüğünde anadilde eğitimi savunduğu için açılan Eğitim-Sen’in kapatılması istemli davayı kinci kez reddetti. Mahkemenin ilk kararı, Yargıtay tarafından Eğitim-Sen aleyhine bozulmuştu. Yerel mahkemenin direnme kararı ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından 25 Mayıs 2005 gününde bozuldu.
  • Ahmet Kaymaz ve oğlu Uğur Kaymaz’ın Kızıltepe’de öldürülmesiyle ilgili suçlanan polis memurlarının yargılandığı davanın duruşması  sanıkların yokluğunda başladı. Tahir Elçi’nin de aralarında bulunduğu avukatların, polislerin tutuklanması ve duruşmalarda hazır bulundurulması talepleri reddedildi.
  • İstanbul’da Emekçi Kadınlar Birliği üyeleri, 8 Mart’ın ücretli izin günü ve tatil olarak kabulü için Bakanlığa dilekçe gönderdi.
2012 Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Yargıçlar ve Savcılar Sendikası’nın (YARGI-SEN) kapatılmasına ilişkin Ankara 15.İş Mahkemesi kararını “yargıç ve savcıların tek başlarına meslek esasına göre sendika kuramayacağı” gerekçesiyle onadı. Sendika AİHM’ne başvurmaya karar vereceğini açıkladı.
2013
  • Cumartesi Annelerinin sembol ismi Berfo Ana’nın(Berfo Kırbayır-Cemil Kırbayır‘ın oğlu), 21 Şubat 2013’te oğlunun kemiklerini ve katilleri bulamadan yaşama veda etti.
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü 28 Şubat Soruşturması kapsamında mahkemeye sevk edilen emekli Orgeneral Şükrü Sarıışık tutuklandı, emekli Korgeneral Doğan Temel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
2014 TBMM Genel Kurulunda özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını da içeren Yeni “Demokratikleşme Paketi” kabul edildi.
2017 Ankara’da gözaltına alınan HDP Diyarbakır Milletvekili İdris Baluken tutuklandı; HDP Van Milletvekili Figen Yüksekdağ’ın milletvekilliği düşürüldü.
2018 Siyasi partilerin seçim ittifakına ilişkin düzenleme 26 maddelik kanun teklifi şeklinde, AKP ve MHP’nin ortak imzasıyla TBMM Başkanlığına sunuldu.
2025
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HDK’ye yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 18 Şubat’ta gözaltına alınan 54 kişi Çağlayan’daki İstanbul Adliyesine getirildi. DBP, DEM Parti, Devrimci Parti, EMEP, ESP, HDK, SYKP, Yeşil Sol Parti üyesi 30 kişi tutuklandı, 13 kişi hakkında ev hapsi kararı verilirken, 7 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
  • Şilili-Alman hukukçu ve siyasetçi Herbert Mertin yaşamını yitirdi. (29 Nisan 1958 – 21 Şubat 2025)
2026 ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin tüm dünya ülkelerinden ithal ettiği ürünlere uygulanacak yüzde 10’luk küresel tarife oranını yüzde 15’e çıkaracağını açıkladı. Trump, Yüksek Mahkeme’nin önceki gümrük vergisi kararlarını iptal etmesinin ardından, tüm ülkelere ABD’ye ithalatlarında geçici olarak yeniden yüzde 10 tarife getirmişti. Trump, bu vergiyi yüzde 15’e çıkarttığını duyurdu.