Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi

0
Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi, Dünya Tabipler Birliğinin 1991 yılı Kasım ayında Malta’da yapılan 43. Genel Kurulunda kabul edilmiştir. Malta Bildirgesi, 1992 yılında İspanya’da, 2006 yılında Güney Afrika’da ve 2017 yılında ABD’de yapılan toplantılarda gözden geçirilmiştir. Belge, Tıp alanındaki önemli etik belgelerdendir.
 
Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi, 1975 yılında kabul edilen ve “Gözaltında ve Mahkumiyette İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamele veya Cezalar Konusunda Hekimler için Kılavuz” olarak hazırlanan Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesinde belirlenen ilkeleri esas alarak hazırlanmıştır.

Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi

GİRİŞ
1. Açlık grevleri çeşitli durum ve koşullarda gerçekleşiyor olsa da, asıl olarak insanların özgür ve serbest olmadıkları ortamlarda (cezaevleri, tutuk evleri, göçmen gözetim merkezleri gibi) ikilemlere yol açmaktadır. Açlık grevleri genellikle taleplerini başka yollardan ortaya koyma imkanları bulunmayan kişilerin başvurdukları bir protesto biçimidir.
Hükümlüler ve tutuklular önemli bir süre için besin almayı reddederek, yetkililerin kamuoyundaki görünümüne olumsuz bir yön katarak belirli hedeflere ulaşmak isteyebilirler. Kısa süreli yiyecek almama durumları nadiren etik sorunlarına yol açar. Uzun süren açlık grevleri ise grevciler için ölüm ve kalıcı hasar gibi risklere yol açabilirken hekimler açısından da değer çatışmalarına neden olabilir. Açlık grevcilerinin gerçekten ölümü istedikleri durumlar nadirdir; ancak aralarında amaçlarına ulaşmak için bunu göze alanlar da olabilir.
2. Özellikle toplu grevlerde ya da yakın kişilerin basıncının bir etken olabileceği durumlarda hekimlerin kişinin gerçek niyetini belirlemesi gerekir. Yaşama döndürücü müdahale istemediklerini açıkça belirtmiş olan açlık grevcileri bilişsel hasar aşamasına geldiklerinde duygusal açıdan zorlu bir durum ortaya çıkar.
Yarar ilkesi hekimleri bu kişileri yaşama döndürmeye yöneltirken kişisel özerkliğe saygı ilkesi, ortada geçerli ve bilinçli bir ret varken hekimlerin müdahale alanlarını sınırlar. Bu durum, yaşam kurtarıcı tedavinin reddedilmesi dahil diğer birçok klinik örnekte ortaya çıkmıştır. Ek bir güçlük de kişilerin gözetim altında oldukları durumlarda ortaya çıkar; çünkü açlık grevcisinin önceki beyanlarının gönüllülük temelinde, sonuçlar hakkında gerekli bilgilerle donanmış olarak verilip verilmediği her zaman net değildir.
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [146.73 KB]

İLKELER
3. Etik davranma Ödevi.
Tedavi işlemlerinde yer almasalar bile tüm hekimler güç durumdaki insanlarla olan mesleki temaslarında tıp etiğine bağlı kalmak zorundadır. Üslenmiş oldukları rol ne olursa olsun hekimler tutuklu kişilere zor uygulanmasını ve bu kişilere kötü davranılmasını önlemeye çalışmalı, böyle durumların gerçekleşmesi halinde ise protesto etmelidir.
4. Özerkliğe Saygı
Hekimler kişilerin özerkliğine saygılı olmalıdırlar. Ancak, açlık grevcilerinin gerçek istekleri dışarıdan görüldüğü gibi olmayabileceğinden, değerlendirme güçlükleri ortaya çıkabilir. Tehdit, akran baskısı ya da zorlamayla alınmış kararlar ahlâki açıdan yaptırım gücü taşımaz. Açlık grevcilerine, tedaviyi reddetmeleri halinde zorla tıbbi girişim uygulanmamalıdır. Bilinçli olarak ve gönüllülük temelindeki bir redde karşı zorla besleme uygulanması, bu yönde talimat verilmesi ya da buna yardımcı olunması kabul edilemez. Buna karşılık açlık grevcisinin açık ya da zorunlu olarak örtük onayı üzerine yapay besleme kabul edilebilir bir durumdur.
5. ‘Yarar’ ve ‘Zarar’
Hekimler becerilerini ve bilgilerini tedavi ettikleri kişilerin yararına kullanmalıdır. Bu ‘yararlı olma’ kavramının tamamlayıcısı ise ‘zarar vermeme’ ya da ‘önce zarar verme’dir (primum non nocere). Bu iki kavramın dengede tutulması gerekir. ‘Yarar’, kişilerin isteklerine saygılı olmayı ve refahlarını gözetmeyi içerir. ‘Zarar’dan kaçınma ise yalnızca sağlığa yönelik zararın asgari düzeyde tutulması değil, karar verme yeterliği olan kişilere zorla tedavi uygulanamayacağı ve onları zorla açlık grevinden vazgeçirmeye çalışılmayacağı anlamına da gelir. Yararlı olma, her durumda ve her ne pahasına olursa olsun, başka belirleyenleri hiç dikkate almadan yaşamı uzatmaya çalışmak anlamına gelmez.
Hekimler, bunun zarara yol açacağı öngörülen durumlarda bile, karar verme yeterliği olan kişilerin özerkliğine saygılı olmalıdır. Karar verme yeterliğinin kaybı, daha önce kişi yeterliğe sahipken yapay besleme dahil olmak üzere tedaviye yönelik verdiği red beyanlarının geçersizleştiği anlamına gelmez.
6. İkili Bağlılıkların Dengelenmesi.
Açlık grevcileriyle ilgilenen hekimler, işveren konumundaki kuruma (örneğin cezaevi yönetimi) bağlılık ile hastalara bağlılıkları arasında bir çatışma yaşayabilirler. Böyle bir durumda ikili bağlılık içindeki hekimler diğer hekimlerle aynı etik ilkelerine bağlı kalmalı, başka bir deyişle birincil yükümlülüklerinin hastaya karşı olduğunu dikkate almalıdır. Hekimler, tıbbi kararlarında işverenlerinden bağımsız kalmalıdır.
7. Klinik Bağımsızlık
Hekimler değerlendirmelerinde nesnel kalmalı, üçüncü tarafların kendi tıbbi yargılarını etkilemesine izin vermemelidir. Hekimler, örneğin tıbbi olmayan gerekçelerle tıbbi müdahalede bulunulması gibi etik ilkelerini ihlal eden baskılara karşı çıkmalıdır.
8. Gizlilik
Gizliliği koruma ödevi güven oluşturmada önem taşımakla birlikte mutlak değildir. Gizliliği korumanın başkalarına ilk elde ve ciddi zarar vereceği durumlarda bu ilke göz ardı edilebilir. Diğer hastalarda olduğu gibi açlık grevcilerinin gizlilik ve mahremiyetine de, kendileri bilgilerin açık edilmesine onay vermedikçe ve bilgi paylaşımı ciddi zararın önlenmesi açısından gerekli olmadıkça saygı gösterilmelidir. Kişilerin onay vermesi halinde akrabaları ve hukuk danışmanları durum hakkında bilgilendirilmelidir.
9. Güven Oluşturma
Hekimlerle açlık grevcileri arasında güven oluşturulması, hem açlık grevcilerinin haklarına saygı gösterecek hem de maruz kalacakları zararın asgaride tutulmasını sağlayacak bir sonuca ulaşılmasında çoğu kez anahtar durumundadır. Güven kazanma, güç durumların çözüme bağlanmasını sağlayacak fırsatlar yaratabilir. Güven, hekimlerin önerilerinin doğru ve tam olmasına, neyi yapıp neyi yapamayacakları konusunda açlık grevcileriyle dürüst bir iletişim kurmalarına, bu arada mesleki gizliliği hangi durumlarda korumalarının mümkün olamayabileceğini açıkça belirtmelerine bağlıdır.

10. Hekimler, açlık grevi yapmayı düşünen kişilerin zihinsel yeterliliklerini değerlendirmelidir.  Bundan kastedilen, açlık grevi yapmayı düşünen kişinin sağlığıyla ilgili doğru karar verme yetisini ciddi biçimde etkileyen bir zihinsel sorunu olup olmadığının belirlenmesidir. Zihinsel yeterlilikleri ciddi zarar görmüş kişiler, açlık grevinde yer almaları halinde bu eylemin sonuçlarını takdir edebilecek durumda olmayabilirler. Tedavi edilebilir zihinsel sorunları olanlar gereksinimlerine uygun bir hizmet alabilmeleri için yönlendirilmeli ve gerekli tedaviyi almaları sağlanmalıdır. İleri derecede öğrenme güçlüğü ya da ilerlemiş demans gibi durumları olanlar ise bu tür kararları alabilmek için gerekli tedavi ve destekten yararlandırılmalıdır.

11. Hekimler, mümkün olan en kısa süre içinde, açlık grevine gitmeyi düşünen kişinin tıbbi geçmişini ayrıntılı ve doğru biçimde edinmelidir. Var olan sağlık sorunlarının tıbbi sonuçları kişiye açıklanmalıdır. Hekimler, açlık grevcilerinin, bu eylemin sağlık açısından potansiyel sonuçlarını anlamalarını sağlamalı, eylemin sakıncalı yanlarını yalın bir dille anlatarak kendilerini önceden uyarmalıdır. Hekimler ayrıca sağlık üzerindeki zararların örneğin sıvı ve tiyamin (B1 vitamini) alımının artırılmasıyla nasıl asgaride tutulabileceğini ya da geciktirilebileceğini de anlatmalıdır. Kişinin açlık greviyle ilgili kararları anlık olabileceğinden grevin tıbbi sonuçlarının hasta tarafından tam olarak anlaşılmasının sağlanması kritik önemdedir. Hekim, sağlık alanında aydınlatılmış onam alma uygulamalarıyla uyumlu olarak, hastaya aktardıklarından ne anladığını sormalı ve böylece verilen bilgileri anladığından emin olmalıdır.
12. Açlık grevinin başlangıcında hastanın ağırlık ölçümü dahil olmak üzere ayrıntılı bir muayenesi yapılmalıdır. Açlık greviyle ilgili olmayanlar dahil ortaya çıkabilecek belirtilerin tıbbi açıdan nasıl yönetileceği açlık grevcileriyle tartışılmalıdır. Ayrıca, uzamış bir grev durumunda kişinin tıbbi tedaviye ilişkin değerleri ve istekleri de not edilmelidir. Açlık grevcilerinin onaylaması durumunda, gerekli tedavilerin belirlenmesi için düzenli olarak tıbbi muayene yapılmalıdır. Olumsuz etkilerin önlenmesi açısından gerekli önerilerde bulunabilmek için fiziksel ortam da değerlendirilmelidir.
13. Hekimle açlık grevcileri arasındaki iletişimin sürekliliği kritik önem taşır. Hekimler, kişilerin açlık grevini sürdürmek isteyip istemediklerini ve artık anlamlı bir iletişim kuramayacak duruma geldiklerinde ne yapılmasını istediklerini onlarla günlük olarak konuşmalıdır. Klinisyen, kişinin, taleplerinin karşılanmaması halinde, ölümü pahasına da olsa grevi sürdürmek isteyip istemediğini belirlemelidir. Bu bulgular gerektiği biçimde kayda geçirilmelidir.
14. Kimi durumlarda açlık grevcileri damardan solüsyon verilmesini ya da tıbbi tedavinin diğer biçimlerini kabul ederler. Belirli müdahalelerin kabul edilmemesi, tıbbi tedavinin örneğin enfeksiyon ya da ağrı tedavisi gibi diğer yönlerine engel oluşturmamalıdır.
15. Hekimler açlık grevcileriyle özel olarak, diğer tutuklular dahil başkalarının duyamayacakları ortamlarda konuşmalıdır. Aradaki iletişimin açık olması temel önemdedir; gerektiğinde kurum yetkilileriyle bağlantısı olmayan çevirmenler kullanılmalı ve bu kişiler de gizlilik ilkesine uygun davranmalıdır.
16. Hekimler yiyecek ya da tedavi reddinin kişinin kendi gönüllü tercihi olduğundan emin olmalıdır. Açlık grevcileri zorlamalara karşı korunmalıdır. Bunun sağlanmasına sıklıkla yardımcı olabilecek hekimler, zorlamanın yetkililerden, arkadaş çevresinden ya da aile üyeleri gibi başkalarından gelebileceğinin farkında olmalıdır. Hekimler ya da diğer sağlıkçılar grevine son vermesi için açlık grevcisi üzerinde herhangi bir biçimde baskı uygulayamaz. Açlık grevcisinin tedavisi ya da bakımı açlık grevine son verilmesi koşuluna bağlanamaz. Bunlarla sınırlı kalmamak üzere, örneğin kelepçeleme, tecritte tutma, yatağa bağlama ya da açlık greviyle bağlantılı kısıtlamalar dahil olmak üzere herhangi bir kısıtlama ya da baskı kabul edilemez.
17. Eğer bir hekim vicdani gerekçelerle açlık grevcisinin tedaviyi ya da yapay beslemeyi reddetmesini kabul edemiyorsa bunu en baştan belirtmeli, açlık grevcisini ret kararına uygun davranacak bir başka hekime yönlendirmelidir.
18. Bir hekim belirli bir durumla ilgilenmeye başladığında, açlık grevcisi kişi zihinsel kapasitesini yitirmiş durumda olabilir ve yaşamını kurtaracak tıbbi müdahale konusundaki isteklerini bu kişiyle karşılıklı konuşma olanağı bulunmayabilir. Böyle durumlarda açlık grevcisinin daha önce belirtmiş olduğu istekler dikkate alınmalı ve bunlara saygılı olunmalıdır. Kişinin karar verme yeterliği var iken kendi özgür iradesiyle dile getirilmişse, tedaviyi ret kararına saygılı olunmalıdır. Gözetim ortamları söz konusu olduğunda bu tür beyanların baskı altında verilmiş olma olasılığı dikkate alınmalıdır. Hekimlerin kişinin isteğinin ne olduğu konusunda ciddi kuşkular beslediği durumlarda herhangi bir beyana büyük bir dikkatle yaklaşılmalıdır. Bununla birlikte, aydınlatılmış ve gönüllü olarak yapılan beyanlar, kararın alındığı durumun kişi karar verme yeterliğini yitirdikten sonra köklü bir değişime uğraması sonucunda geçerliliklerini yitirmişse dikkate alınmayabilir.
19. Kişiyle görüşmek mümkün değilse ve klinik kayıtlarda herhangi bir önceden açıklanmış beyan, görüşme yapıldığına ilişkin başka herhangi bir kanıt ya da not bulunmuyorsa, hekimlerin kendi kanılarına göre kişinin yararı neyse o yönde hareket etmeleri gerekir. Bu, açlık grevcilerinin daha önce dile getirdikleri isteklerinin, kişisel ve kültürel değerlerinin ve fiziksel sağlık durumlarının dikkate alınması anlamına gelir. Açlık grevcilerinin önceki isteklerine ilişkin herhangi bir kanıtın yokluğunda ise, hekimler üçüncü tarafların müdahalesi olmaksızın beslemeye geçip geçmemeye karar vermelidirler.
20. Hekimler nadiren ve istisnai olarak, örneğin reddin zorlama altında beyan edildiği düşünüldüğünde, tedaviyi reddetme yönündeki önceden açıklanmış beyanları dikkate almamayı haklı bulabilirler. Ancak, açlık grevcileri yaşama döndürüldükten ve karar verme yeterliklerini yeniden kazandıktan sonra eylemi sürdürme niyetlerini koruyorlarsa, bu karara saygı duyulmalıdır. Ahlaki olan tutum, kararlı bir açlık grevcisini kendi isteği dışında sürekli müdahalelere tabi tutmak değil onurlu bir biçimde ölmesine izin vermektir. Önceden belirtilen tedavi reddi beyanına aykırı hareket eden hekimler, bu hareketinin gerekçesini mesleki disiplini sağlayan kurumlar dahil ilgili yetkililere açıklayabilecek durumda olmalıdırlar.
21. Yapay besleme, hastanın klinik yararı adına başvurulduğunda ve karar verme yeterliği olan açlık grevcilerinin onaylamaları durumunda etik açısından uygun olabilir. Ancak, DTB Tokyo Bildirgesi’ne uygun olarak, beslenmeyi reddeden bir mahkuma, böyle bir kararın sonuçları konusunda sağlıklı ve akılcı yargıda bulunabilecek durumda olduğu hekim tarafından belirlenmişse, yapay besleme uygulanamaz. Yapay besleme, karar verme yeterliği olmayan kişiler geride bunu reddeden ve baskı altında hazırlanmamış irade beyanları bırakmamışsa, açlık grevcisinin yaşamını kurtarma ya da telafisi mümkün olmayan hasarı önleme adına kullanılabilir. Rektal hidrasyon ise grevdeki hastalara yönelik bir tür rehidrasyon tedavisi ya da beslenme desteği değildir ve hiç bir zaman kullanılmamalıdır.
22. Bir hasta ağızdan besin almaya fiziksel olarak hazır durumdaysa bu beslenmeyle ilgili en güncel rehberlere göre hareket edilmesi için her tür özen gösterilmelidir.
23. Karara verme yeterliği olan bir açlık grevcisinin kendi isteğine aykırı olarak enteral ya da parenteral beslenmesine yönelik her tür müdahale “zorla besleme” sayılır. Zorla besleme etik açısından hiçbir zaman kabul edilemez. Kişinin yararı gözetilse bile, tehdit, zorlama, güç ya da fiziksel kısıtlamalar eşliğinde uygulanan besleme, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelenin bir biçimidir. Bunun kadar kabul edilemez bir uygulama da, diğer açlık grevcilerini sindirmek ya da açlık grevini sonlandırmaya zorlamak amacıyla başka tutukluların zorla beslenmesidir.
ULUSAL TABİP BİRLİKLERİNİN (UTB) VE DTB’NİN ROLÜ
24. UTB’ler, açlık grevlerinin etik boyutlarını, uygun tıbbi yaklaşımları, tedavileri ve müdahaleleri açıklığa kavuşturacak eğitim programları hazırlayıp uygulamalıdır. UTB’ler hekimlerin mesleki bilgi ve becerilerini güncelleme çabası içinde olmalıdır.
UTB’ler, ceza ve tutukevlerinde/göçmen gözetim merkezlerinde görev yapan, kendilerini sık sık çatışmalı durumların ortasında bulan hekimleri desteklemeye yönelik mekanizmalar oluşturulması için çalışmalı ve DTB Hamburg Bildirgesi’nde belirtildiği gibi etik ilkelerinden ödün vermeye zorlanan hekimlere destek vermelidir.
UTB’lerin etik olmayan uygulamaları önlemek, etik ihlallerine karşı konum alıp ses yükseltmek ve bu durumların gerektiği gibi araştırılmasını sağlamak üzere çaba gösterme sorumlulukları vardır.
25. Dünya Tabipler Birliği, DTB Hamburg Bildirgesi’nde de belirtildiği gibi, etik olarak haklı bir konumu savunmaları sonucunda siyasal baskılara maruz kalan hekimleri ve UTB’leri destekleyecektir.

Uluslararası Çocuk Kaçırma – Lahey Sözleşmesi

0
Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi

Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi, 25 Ekim 1980 tarihinde imzalanmış çok taraflı uluslararası sözleşmedir.

Uzun bir geçmişe sahip olan çocuk kaçırma probleminin çözümünü hedefleyen sözleşme, seyahat ve iletişimin çoğalması, çok uluslu evliliklerin artması ve boşanma oranlarının artmasını da gözeterek kaçırma olaylarındaki girift problemlere çözüm aramıştır.

Türkiye, sözleşmeyi kabul etmiş, 21 Ocak 1998 tarihine imzalamış ve 5 Şubat 2000 tarihli resmi gazetede yayınlayarak ilan etmiştir. Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi kapsamında, 22.11.2007 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun çıkarılmıştır.

Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşme

İşbu sözleşmeyi imzalayan Devletler,

Çocuğun çıkarının, korunmasına ilişkin meselelerde hayati bir öneme sahip olduğuna derinden inanarak,

Çocuğu, Uluslararası alanda, kanuna aykırı bir yer değiştirmenin zararlı etkilerinden korumayı ve çocuğun mutat ikametgahı Devletine derhal dönüşünü teminat altına almak için usüller tespit etmeyi ve ziyaret hakkının korunmasını sağlamayı arzu ederek,

Bu amaçla bir sözleşme akdini kararlaştırmışlar ve aşağıdaki hükümlerde mutabık

kalmışlardır:

BÖLÜM I
SÖZLEŞMENİN UYGULANMA ALANI
Madde 1

İşbu sözleşmenin amacı:

a) Taraf Devletlere gayrikanuni yollardan götürülen veya alıkonan çocukların derhal geri dönmelerini sağlamak;

b) Taraf bir Devletteki koruma ve ziyaret haklarına, diğer taraf Devletlerde etkili biçimde riayet ettirmek.

Madde 2

Taraf Devletler, ülkelerinin sınırları içinde, Sözleşmenin amaçlarının gerçekleşmesini sağlamak üzere, uygun bütün önlemleri alırlar. Bu amaçla, en süratli usullere başvurmakla yükümlüdürler.

Madde 3

Bir çocuğun yer değiştirmesi veya geri dönmemesi:

a) Çocuğun, yer değiştirmesinden veya geri dönmemesinden hemen önce mutat ikametgahının bulunduğu Devlet kanunu tarafından, bir şahsa, müesseseye veya başka bir kuruma, tek başına veya müştereken verilen koruma hakkının ihlali şeklinde meydana geldiği takdirde; ve

b) Bu hak, yer değiştirme veya geri dönmeme anında tek başına veya müştereken fiili biçimde kullanılmakta veya bu olaylar meydana gelmese kullanılacak idi ise, Kanuna aykırı addedilir. (a) da sözkonusu edilen koruma hakkı, özellikle, kanuni bir yetkiden, adli veya idari bir karardan veya bu Devletin kanununa göre yürürlükte olan bir anlaşmadan doğabilir.

Madde 4

Sözleşme, koruma ve ziyaret haklarının ihlalinden hemen önce, mutat ikametgahı taraf Devletlerden birinde bulunan çocuklara uygulanır. Sözleşmenin uygulanması çocuk 16 yaşına geldiğinde sona erer.

Madde 5

İşbu sözleşme çerçevesinde :

a) “Koruma Hakkı ” çocuğun şahsının bakımı hakkını ve özellikle ikamet yerinin tespiti hakkını ihtiva eder.

b) “Ziyaret Hakkı” çocuğun, sınırlı bir süre için, mutat ikametgahından başka bir yere götürülmesi hakkını ihtiva eder.

BÖLÜM II- MERKEZİ MAKAMLA R
Madde 6

Her taraf Devlet, sözleşmenin kendisine yüklediği mükellefiyetleri yerine getirmekle görevli bir merkezi makam tayin eder.

Federal bir Devlet, birden fazla hukuk sisteminin yürürlükte bulunduğu bir Devlet veya özerk toprak birimlerine sahip bir Devlet, birden fazla merkezi makam tayininde ve bu makamların herbirinin yetkilerinin topraklan açısından genişliğini tayinde serbesttir. Bu yetkiden yararlanan Devlet, taleplerin bu Devlet bünyesindeki merkezi makama intikalini teminen sunulacağı yetkili merkezi makamı tayin eder.

Madde 7

Merkezi makamların, aralarında işbirliği yapmaları ve çocukların acilen geri dönmesini sağlamak ve işbu sözleşmenin diğer amaçlarını gerçekleştirmek üzere Devletlerinin yetkili makamları arasında işbirliğini teşvik etmeleri gerekmektedir.

Özellikle, gerek doğrudan doğruya, gerek aracıların yardımıyla;

a) Kanuna aykırı biçimde yeri değiştirilen veya alıkonan bir çocuğun bulunması;

b) Çocuk için yeni tehlikelerin veya ilgili tarafların uğrayabilecekleri zararların önlenmesini, geçici önlemler alarak veya aldırarak sağlamak;

c) Çocuğun isteyerek iadesini veya dostane bir çözümü kolaylaştırmak;

d) Faydalı görülür ise, çocuğun sosyal durumuna ilişkin bilgilerin teatisi;

e) Devletlerinin, Sözleşmenin uygulanmasına ait haklan konusunda genel bilgiler temini;

f) Çocuğun geri dönmesi ve gerektiğinde, ziyaret hakkının tesisi ile fiilen kullanılması yolunda, adli veya  idari dava açılması veya bunun teşviki;

g) Gerekirse, bir avukatın katılması dahil, adli ve hukuki yardım sağlamak veya bunu kolaylaştırmak;

h) İdari alanda, gerekli ve uygun ise, çocuğun tehlikesizce dönüşünü sağlamak;

i) Sözleşmenin işleyişi konusunda karşılıklı olarak birbirlerini bilgilendirmek ve uygulanmasında muhtemelen karşılaşılacak engellerin olanaklar ölçüsünde kaldırılması; için uygun tüm önlemleri almaları gerekmektedir.

BÖLÜM III- ÇOCUĞUN GERİ DÖNMESİ
Madde 8

B ir çocuğun, korunma hakkı ihlal edilerek yerinin değiştirildiğini veya alıkonulduğunu ileri süren kişi, kurum veya örgüt, çocuğun geri dönmesini sağlamak üzere yardım etmeleri için gerek çocuğun mutat ikametgahı merkezi makamlarına, gerek herhangi bir başka taraf Devlet merkezi makamına başvurabilir.

Talebin :

a) Talepte bulunan kişinin, çocuğun ve çocuğu götürdüğü veya alıkoyduğu iddia eden kişinin kimliğine ilişkin bilgileri;

b) Temini mümkün ise, çocuğun doğum tarihini;

c) Talep edenin, çocuğun geri dönmesini isteme müracaatını dayandırdığı esasları;

d) Çocuğun bulunduğu yer ve çocuğun birlikte olduğu varsayılan kişinin kimliği ile ilgili mevcut tüm bilgileri;

İhtiva etmesi gereklidir.

Müracaata,

e) Yararlı kararların veya anlaşmaların onaylı bir örneğinin;

f) Devletin konu ile ilgili kanuna dair, merkezi makamdan veya mutat ikametgah Devletinin başka bir yetkili makamından veya başka bir yetkili şahıstan muta bir belge veya onaylı bir beyanın;

g) Faydalı tüm başka belgelerin;

Eklenmesi veya müracaatın söz konusu belgelerle takviye edilmesi gereklidir.

Madde 9

8. madde uyarınca başvurulan merkezi makam, çocuğun taraf başka bir Devlette bulunduğu görüşünde olursa, talebi, doğrudan doğruya ve derhal söz konusu Devletin merkezi makamına intikal ettirir ve talep eden Devletin merkezi makamına veya icabında müracaat edene bilgi verir.

Madde 10

Çocuğun bulunduğu Devletin merkezi makamı, çocuğun isteyerek teslimi yolunda tüm önlemleri alır veya aldırır.

Madde 11

Tüm taraf Devletlerin adli ve idari makamlarının, çocuğun geri dönmesini teminen en kısa zamanda gereğine tevessül etmeleri yükümlülükleridir. Müracaatta bulunulan adli veya idari makam, müracaattan itibaren 6 hafta içinde karar vermezse, talep eden veya talep edilen Devletin merkezi makamı kendi girişimi ile gecikmenin nedenlerine dair bir belge isteyebilir. Cevap, talep edilen Devletin merkezi makamına gelir ise, bu makamın, cevabı, talepte bulunulan Devletin merkezi makamına veya icabında müracaat sahibine intikal ettirmesi gereklidir.

Madde 12

Bir çocuğun, 3. maddede belirtildiği şekilde, kanuna aykırı olarak yeri değiştirilmiş veya çocuk alıkonulmuş ve çocuğun bulunduğu taraf Devletin adli veya idari makamına müracaat anında, yer değiştirme veya alıkonulmadan itibaren bir yıldan az zaman geçmişse, müracaatta bulunulan makam, çocuğun derhal geri dönmesini emreder.

Yukarıdaki fıkrada öngörülen bir yıllık sürenin sona ermesinden sonra bile müracaatta bulunulursa, adli veya idari makamın, keza çocuğun geri dönmesini emretmesi gerekir, yeterki, çocuğun yeni çevresine intibak ettiği tespit edilmesin.

Talepte bulunulan devletin adli veya idari makamı, çocuğun başka bir Devlete götürüldüğüne inanıyor ise, davayı askıya alabilir veya çocuğun geri dönmesi talebini reddedebilir.

Madde 13

Yukarıdaki madde hükümlerine rağmen, talepte bulunulan Devletin adli veya idari makamı, geri dönmeye itiraz eden kişi, kurum veya örgüt:

a) Çocuğun şahsının bakımını üstlenmiş bulunan kişi, kurum veya örgütün, yer değiştirme veya alıkoyma döneminde koruma hakkını etkili şekilde yerine getirmediğini veya yer değiştirmeye veya alıkoymaya muvafakat etmiş olduğunu veya daha sonra kabul etmiş olduğunu veya,

b) Geri dönmesinin çocuğu fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı veya başka bir şekilde, müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yolunda ciddi bir risk olduğunu tespit ederse, çocuğun geri dönmesini emretmek zorunda değildir.  Adli veya idari makam keza çocuğun, geri dönmek istemediğini ve görüşünün göz önünde bulundurulmasının uygun olacağı bir yaşa ve olgunluğa erişmiş bulunduğunu gözlerse, geri dönmesini emretmeyi reddedebilir. Bu maddede yer alan şartların değerlendirilmesinde, adli veya idari makamların, çocuğun sosyal durumuna ilişkin bilgileri, merkezi makam veya çocuğun mutat ikametgahı devletinin diğer herhangi bir yetkili makamı tarafından sağlanan bilgileri göz önünde bulundurması gereklidir.

Madde 14

Talepte bulunulan Devletin adli veya idari makamı, 3. madde çerçevesinde kanuna aykırı bir yer değiştirme veya geri dönmeme halinin mevcudiyetini belirlemek amacıyla, çocuğun mutat ikametgahı Devletindeki hukuku ve tanınmış veya tanınmamış kararları, bu hukukun kanıtını veya ayrıca uygulanabilir yabancı kararların tanınmasına ilişkin belirli usulleri doğrudan doğruya gözönünde bulundurabilir.

Madde 15

Taraf bir Devletin adli veya idari makamları, çocuğun dönmesini emretmeden önce, müracaatçı tarafından, yer değiştirme veya geri dönmemenin, sözleşmenin 3. maddesi çerçevesinde kanuna aykırılığını tespit eden, çocuğun mutat ikametgahı makamlarından muta bir kararın veya belgenin istihsalini, söz konusu karar veya belgenin bu Devlette sağlanmasının mümkün olacağı ölçüsünde, isteyebilirler. Taraf Devletlerin merkezi makamları, böyle bir karar veya belgenin sağlanması için müracaat sahibine olanaklar ölçüsünde yardım ederler.

Madde 16

B ir çocuğun, 3. madde çerçevesinde, kanuna aykırı olarak yer değiştirdiği veya geri dönmediğinden haberdar edilmesini müteakip, çocuğun götürüldüğü veya alıkonulduğu taraf Devletin adli veya idari makamları, çocuğun geri dönmesi konusunda işbu sözleşmedeki şartların bir araya gelmediği tespit edilinceye kadar veya sözleşme uyarınca bir talepte bulunulmadan makul bir süre geçinceye kadar, koruma hakkının esasına ilişkin karar veremezler.

Madde 17

Talepte bulunulan Devlette korumaya ilişkin bir kararın verilmiş veya tanınabilir olması, çocuğun işbu sözleşme hükümleri çerçevesinde geri gönderilmesinin reddini haklı göstermez, fakat, talepte bulunulan Devlet adli veya idari makamları, bu kararın sözleşmenin uygulanma alanına girebilecek nedenlerini göz önünde bulundurabilirler.

Madde 18

Bu bölüm hükümleri, adli veya idari makamın, çocuğun geri dönmesinin her an emretmek hakkını sınırlamaz.

Madde 19

Sözleşme çerçevesinde verilen, çocuğun geri dönmesine ilişkin bir karar, koruma hakkının esasını etkilemez.

Madde 20

Çocuğun, 12. madde hükümleri uyarınca geri dönmesi, talepte bulunulan Devletin insan haklarının korunması ve temel hürriyetlerine ilişkin ilkeleri izin vermiyor ise, reddedilebilir.

BÖLÜM IV- ZİYARET HAKKI
Madde 21

Ziyaret hakkının tesisi veya korunması amaçlı bir talep, taraf bir Devletin merkezi makamına, çocuğun geri dönüşünü amaçlayan bir talep ile aynı şekiller içinde yapılabilir.

Merkezi makamlar, ziyaret hakkının rahatça kullanılması ve bu hakkın kullanılmasının tabi olabileceği tüm şartların yerine getirilmesi ve ziyaret hakkına karşı muhtemel engellerin olanaklar ölçüsünde kaldırılması yolunda 7. maddede yer alan işbirliği yükümlülükleri ile bağlıdırlar.

Merkezi makamlar, ziyaret hakkını organize etmek veya bu hakkı ve tabi olabileceği şartlan korumak amacıyla kanuni bir süreci gerek doğrudan doğruya gerek aracılar ile başlatabilir veya teşvik edebilirler.

BÖLÜM V-GENEL HÜKÜMLER
Madde 22

Sözleşmede bahsi geçen hukuki ve idari davalar çerçevesinde, her ne isimle olursa olsun, genel masrafların ve mahkeme masraflarının ödenmesini garanti için, hiçbir kefalet ve depozito istenemez.

Madde 23

Sözleşme çerçevesinde hiçbir tasdik veya benzeri formalite gerekli değildir.

Madde 24

Tüm talep, yazışma ve diğer belgeler talepte bulunulan Devlet merkezi makamına kendi orijinal dilinde gönderilir ve buna, talepte bulunulan devletin resmi dili veya dillerinde bir tercüme veya bu tercümenin yapılması güç ise, Fransızca veya İngilizce bir tercüme eklenir.

Bununla beraber, taraf bir Devlet, 42. maddede öngörülen çekinceyi ileri sürerek, kendi merkezi makamına gönderilecek talep, yazışma ve diğer belgelerde gerek Fransızca, gerek İngilizce’nin kullanılmasına karşı çıkabilir.

Madde 25

Taraf bir Devletin vatandaşları ve mutaden bu Devlette ikamet eden şahıslar, sözleşmenin uygulanması ile ilgili bütün konularda başka bir Devlette, bu başka Devlet vatandaşı olarak ve orada mutaden ikamet ediyorlarsa tabi olacakları ile aynı şartlarla hukuki ve adli müzaherete hak sahibidirler.

Madde 26

Her merkezi makam sözleşmeyi uygularken kendi masraflarını karşılar.

Taraf Devletlerin merkezi makamı ve diğer kamu servisleri, sözleşmenin uygulanması çerçevesinde vaki taleplerle ilgili olarak hiçbir masraf isteyemezler. Özellikle, müracaatçıdan, dava masrafları veya icabında bir avukatın davaya katılmasının gerektireceği masrafları isteyemezler. Ancak, çocuğun geri dönüşüne bağlı olarak yapılan veya yapılabilecek işlemlerin yarattığı masrafların ödenmesini isteyebilirler.

Bununla beraber, taraf bir Devlet, 42. maddede öngörülen çekinceyi belirterek, yukarıdaki fıkrada yer alan, bir avukatın veya hukuk müşavirinin katılmasına veya dava masraflarına bağlı giderleri, bunları kendi adli ve hukuki sistemi tarafından karşılandığı ölçüde, ödemekle yükümlü bulunduğunu beyan edebilir.

Adli veya idari makam, çocuğun dönüşünü emrederken veya sözleşme çerçevesinde ziyaret hakkı konusunda karar verirken, gerektiğinde, talep eden ve adına yapılan bütün masrafları, özellikle, talep edenin seyahat masraflarını, adli temsil masraflarını ve çocuğun dönü masraflarını ve çocuğun bulunduğu yerin tespiti için yapılan bütün masrafları, çocuğa yer değiştirten  veya alıkoyan veya ziyaret hakkının kullanılmasını önleyen kişiye yükleyebilir.

Madde 27

Sözleşmenin gerekli gördüğü şartların yerine getirilmediğinin veya talebin haklı olmadığının açıklıkla görülmesi halinde, merkezi makam böyle bir talebi kabul etmek zorunda değildir. Bu durumda, ret sebeplerini talep edene veya icabında talebi kendisine iletmiş olan merkezi makama bildirir.

Madde 28

Merkezi makam, talebe, kendisine talep eden adına hareket etme veya adına hareket etmekle yetkilendirilen bir temsilci tayin etme yetkisi veren yazılı bir müsaadenin eklenmesini isteyebilir.

Madde 29

Sözleşme, koruma hakkının veya ziyaret hakkının, 3. veya 21. maddelere göre ihlal edildiğini öne süren şahıs kurum veya örgütün, sözleşme hükümlerine bağlı olarak veya olmayarak, taraf Devletlerin adli veya idari makamlarına müracaat etme serbestisine engel teşkil etmez.

Madde 30

Merkezi makama veya taraf bir Devletin adli veya idari makamlarına sözleşme uyarınca, doğrudan doğruya sunulan talepler ile bunlara eklenen veya bir merkezi makam tarafından sağlanan tüm belge ve bilgiler, taraf Devletlerin mahkemeleri veya idari makamları nezdinde geçerlidir.

Madde 31

Çocukların korunması konusunda farklı toprak birimlerinde uygulanabilen iki veya birkaç hukuk sistemi tanıyan bir Devlet açısından :

a) Bu Devlette mutat ikametgah terimine atıftan, bu Devletin bir toprak birimindeki mutat ikametgah anlaşılır.

b) Mutat ikametgah Devleti kanununa atıftan, çocuğun mutat ikametgahının bulunduğu toprak biriminin kanunu anlaşılır.

Madde 32

Çocukların korunması konusunda, çeşitli şahıs kategorilerine uygulanabilen iki veya
daha fazla hukuk sistemi tanıyan bir Devlet açısından, bu Devletin kanununa atıftan, bu Devlet kanunu tarafından belirlenen hukuk sistemi anlaşılır.

Madde 33

Çeşitli toprak birimlerinin, çocukların korunması konusunda kendi hukuk kurallarına sahip olduğu bir Devlet, hukuk sistemi birleştirilmiş bir Devlet uygulamak zorunda değil ise, sözleşmeyi uygulamak zorunda değildir.

Madde 34

Sözleşmenin, iki sözleşmeye de taraf Devletler arasında, uygulama alanına giren konularda, “küçüklerin korunması konusunda makamların yetkileri ve uygulanacak kanuna dair 5 Ekim 1961 sözleşmesi”ne göre önceliği vardır. Ayrıca, sözleşme, kanuna aykırı olarak yeri değiştirilen veya alıkonan çocuğun geri dönmesi veya ziyaret hakkının organize edilmesi için menşe Devleti ve talepte bulunan Devleti bağlayan başka bir uluslararası belgenin, keza, talepte bulunulan Devletin başka bir kanununun ileri sürülmesini engellemez.

Madde 35

Sözleşme, taraf Devletler arasında sadece, bu Devletlerde yürürlüğe girmesinden sonra meydana gelen kaçırma veya kanuna aykırı olarak geri dönmeme hallerine uygulanır. 39. ve 40. maddeler uyarınca bir beyanda bulunulmuş ise, yukarıdaki fıkrada taraf Devlete yapılan atıf, sözleşmenin uygulandığı toprak birimin veya birimlerini kasteder.

Madde 36

Sözleşme, iki veya daha fazla taraf Devletin, çocuğun, geri dönmesinin sebep olabileceği kısıtlamaları önlemek üzere, sözleşmenin, bu gibi kısıtlamalar meydana getirebilecek maddelerinin yok hükmünde sayılması hususunda anlaşmalarına engel teşkil etmez.

BÖLÜ M VI – NİHAİ HÜKÜMLER
Madde 37

Sözleşme, Lahey Uluslararası Hususi Hukuk Konferansının Ondördüncü toplantısına üye Devletlerin imzasına açıktır.

Sözleşme onaylanır, kabul edilir veya tasvip edilir ve onay, kabul veya tasvip belgeleri Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir.

Madde 38

Her diğer Devlet sözleşmeye katılabilir.

Katılma belgesi Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir.

Sözleşme, katılan Devlet için, katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer. Katılma sadece, katılan Devletle, bu katılmayı kabul etmiş olduğunu beyan eden taraf Devletler arasındaki ilişkilerde geçerli olur. Böyle bir beyanın, katılmayı müteakip, onaylayan, kabul eden veya tasvip eden üye Devletler tarafından da yapılması gerekir. Sözkonusu beyan Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir. Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, onaylı bir örneği, taraf Devletlerin her birine, diplomatik yoldan gönderir.

Sözleşme, katılan Devlet ile bu katılmayı kabul ettiğini beyan eden Devlet arasında, kabul beyanının tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 39

Devletler, imza, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, sözleşmenin, uluslararası alanda temsil ettiği toprakların tümünü veya bunların birini veya birkaçını kapsadığını beyan edebilirler. Sözkonusu beyan, bu Devlet için, yürürlüğe girdiği an, geçerlilik kazanır.

Söz konusu beyan ve müteakip teşmiller Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir.

Madde 40

Bu sözleşmenin düzenlediği konulara uygulanan iki veya daha fazla toprak birimine sahip bir taraf Devlet, imza, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, işbu sözleşmenin tüm toprak birimlerine veya sadece birine veya birkaçına uygulanacağını beyan edebilir ve her an, yeni bir beyanda bulunmak suretiyle bu beyanını tadil edebilir.

Bu beyanlar Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir ve sözleşmenin uygulanacağı toprak birimleri sarahaten belirtilir.

Madde 41

Taraf bir Devletin, yürütme, adli ve yasama sistemlerinin, bu Devletin merkezi ve diğer makamları arasında paylaşıldığı bir hükümet sistemine sahip olması halinde, sözleşmenin imzası, onayı, kabulü veya tasvibi veya sözleşmeye katılma veya 40. madde uyarınca yapılan beyan, bu Devlet iç yetki paylaşımı açısından hiçbir sonuç getirmez.

Madde 42

Taraf Devletler, en geç, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, veya 39. ve 40. maddelere göre yapılan beyan anında, 24. madde ile 26. madde 3. fıkrada öngörülen çekincelerden birini veya her ikisini koyabilirler. Başka hiçbir çekince kabul edilmez.

Taraf Devletler, koydukları çekinceyi her an geri çekebilirler. Geri çekme Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilebilir.

Çekince, yukarıdaki fıkrada sözü edilen tebliğden sonraki üçüncü ayın ilk günü geçerliliğini kaybeder.

Madde 43

Sözleşme, 37 ve 38. maddelerde öngörülen, üçüncü onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Müteakiben sözleşme,

1 — Daha sonra onaylayan, kabul eden, tasvip eden veya katılan Devletler için, onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü;

2 — Sözleşmenin, 39. ve 40. maddeler uyarınca teşmil edildiği topraklar veya toprak birimleri için, sözkonusu maddelerde öngörülen tebliğden sonraki üçüncü ayın ilk günü; yürürlüğe girer.

Madde 44

Sözleşme, 43. madde, 1. fıkra uyarınca yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, daha sonra onaylayan, kabul eden veya tasvip eden veya katılan Devletleri de kapsamak üzere beş yıllıktır.

Sözleşme, fesih hariç, zımmî olarak beş yıldan beş yıla yenilenir

Fesih, beş yıllık sürenin sona ermesinden en az altı ay önce Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir. Fesih, sözleşmenin uygulandığı toprakların veya toprak birimlerinin bazıları ile sınırlı olabilir.

Fesih, sadece tebliğ eden Devlet için geçerlidir. Sözleşme diğer taraf Devletler için yürürlükte kalır.

Madde 45

Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, Konferans Üyesi Devletlere ve 38. madde hükümleri uyarınca katılan devletlere :

1 — 37. maddede öngörülen, imza, onay, kabul ve tasvipleri;
2 — 38. maddede öngörülen katılmaları;
3 — Sözleşmenin 43. madde hükümleri uyarınca yürürlüğe gireceği tarihleri;
4 — 39. maddede öngörülen teşmilleri;
5 — 38 ve 40. maddelerde yeralan beyanları;
6 — 24. maddede ve 26. maddenin 3. fıkrasında öngörülen çekinceleri ve 42. maddede öngörülen çekince geri çekmelerini;
7 — 44. maddede öngörülen fesihleri; tebliğ eder.

İşbu sözleşmeyi, aşağıda imzası bulunan, usulüne uygun şekilde yetkilendirilenler imzalamışlardır.

Lahey’de 25 Ekim 1980’de, her iki metin aynı şekilde geçerli olmak üzere, Fransızca ve İngilizce olarak, Hollanda Hükümeti arşivlerine teslim edilecek ve onaylı bir örneği, diplomatik yoldan Lahey Uluslararası Hususi Hukuk Konferansı Ondördüncü Toplantısı Üyesi Devletlere tevdii edilecek tek bir nüsha olarak tanzim edilmiştir.

ÇEKİNCE METNİNİN TÜRKÇE TERCÜMESİ ULUSLARARASI ÇOCUK KAÇIRMANIN HUKUKİ VEÇHELERİNE DAİR 25 EKİM 1980 TARİHLİ LAHEY SÖZLEŞMESİNİN 45. MADDESİ UYARINCA :

Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, 25 Ekim 1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşme’nin depoziter devleti olarak, Lahey Devletler Özel Hukuk Konferansı üyelerine ve Sözleşmeye katılmış devletlere, Sözleşmenin Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Baki İlkin tarafından, 21 Ocak 1998 tarihinde aşağıda bulunan çekince konularak imzalandığı bilgisini sunmaktan şeref duyar.

” 26. Maddenin 3. paragrafı; Türkiye Cumhuriyeti mahkeme masraflarından veya kanuni danışman ve müşavirlerin katılımından doğan masraflar ile çocuğun iadesi sebebiyle doğan masrafları üstlenmemektedir.”

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi

0

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 4 Temmuz 1776 tarihinde yapılan Kongre’de Amerika Birleşik Devletleri üyesi tüm koloniler tarafından oybirliğiyle kabul edilerek ilan edilmiştir. On Üç Koloni birleşerek Büyük Britanya Krallığı‘ndan bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.  Belge, Kongre tarafından 2 Temmuz 1776 tarihinde onaylanmış 4 Temmuz’da dünyaya deklare edilmiştir. 

4 Temmuz 1776 tarihli Kongre’de Amerika Birleşik Devletleri’nin oybirliğiyle kabul ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi
İnsanı ilgilendiren olayların akışı içinde, bir halkın kendini bir başka halka bağlayan siyasal bağları koparmak ve doğa kanunlarının ve Tanrı’nın ona dünya güçleri arasında bağışladığı ayrı ve eşit yeri almak gereğini duyduğu zaman, insanlığın fikirlerine duyduğu yerinde saygı, o halkı bu ayrılmaya zorlayan nedenleri açıklamakla yükümlü kılar.
Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa Erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz. Bu hakları güvence altına almak amacıyla insanlar arasında adil güçlerini, yönetilenlerin onayından alan yönetimler kurulur.
Herhangi bir yönetim biçimi bu hedefler için zararlı olmaya başladığında bu yönetimi değiştirmek ya da feshetmek ve güvenliklerini ve mutluluklarını etkilemesi kendilerine en muhtemel görünen bir şekilde güçlerini düzenleyerek ve yönetimin temelini o tür ilkelere dayandırarak yeni bir yönetim kurmak halkın hakkıdır.
Aslında sağduyu, uzun bir geçmişi olan yönetimlerin sudan ve geçici nedenlerle değiştirilmemesini buyurur; bu nedenle, insanların durumlarını düzeltmek amacıyla alışılagelen yönetim biçimlerini değiştirmek yerine, kötülüklere katlanmaya daha meyilli oldukları tecrübeyle sabittir.
Ancak sürekli aynı amacın peşinde uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, halkı mutlak bir despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o halkın hakkı ve görevidir.16 İşte bu kolonilerin sabırla katlandıkları durum budur ve yine bu durum şu an onları eski yönetim biçimini değiştirmekten alıkoyan gerekliliktir.
Büyük Britanya’nın şu anki kralının dönemi, hepsi bu devletler üzerinde mutlak bir Zorbalık kurma amacıyla tekrarlanan zararların ve yağmaların dönemi olmuştur. Bunu kanıtlayabilmek için gerçeklerin dürüst dünyaya sunulması gerekmektedir:
Kamu refahı için en sağlıklı ve gerekli olan yasalara onay vermeyi reddetmiştir.
Onayı alınana kadar yürütmeleri askıya alınmadığı sürece valilerinin acil ve büyük öneme sahip yasaları çıkarmalarını yasaklamıştır ve yasalar askıda kaldığında ise yasalarla ilgilenmeyi tamamen göz ardı etmiştir.
Kendileri için paha biçilemez ve sadece zorbalar için korkunç olan yasama gücünde temsil haklarından vazgeçmedikleri sürece, geniş halk kitlelerinin barınmalarına ilişkin pek çok yasayı çıkarmayı reddetmiştir.
Yasamayla kurumlarını, kendi fikirleriyle uzlaşmalarını sağlayana kadar tüketme amacıyla, devlet arşivinin bulunduğu yerden uzak, alışılmadık ve uygunsuz yerlerde toplantıya çağırmıştır.
İnsanların haklarına yaptığı saldırılara mert ve sert bir şekilde karşı durdukları için Temsilciler Meclisi’ni devamlı olarak dağıtmıştır.
Söz konusu dağıtmaların ardından uzun bir zaman yeni temsilcilerin seçilmesini reddetmiştir, bu yüzden devlet dışarıdan gelebilecek bir saldırının ya da içerdeki sarsıntıların bütün tehlikelerine karşı savunmasız durumdayken yok etme gücü bulunmayan yasama gücü halka dönmüştür.
Bu devletlerin nüfuzlarını engellemek için çabalamış ve bu amaçla Yabancıların Vatandaşlığa Kabul Yasası’nı engellemiş, göçleri teşvik etmek üzere hazırlanan yasaları geçirmeyi reddetmiş ve yeni Arazi Tahsisi koşulları yaratmıştır.
Yargı gücü kurmak üzere hazırlanan yasalara onay vermeyi reddederek yargı idaresini engellemiştir.
Yargıçların görev sürelerini, maaşlarının miktarını ve ödeme biçimini sadece kendi iradesine bağlı hale getirmiştir.
Halkımıza saldırsınlar ve halkı tüketsinler diye sayısız yeni makam oluşturmuş ve buralara büyük memur kitleleri yollamıştır.
Mevzuatımızın onayı olmadan barış zamanında aramızda daimi ordu bulundurmuştur.
Askeriyeyi sivil güçten bağımsız ve üstün hale getirmeye çalışmıştır.
Bizi anayasamıza yabancı ve yasalarımız tarafından tanınmayan bir yargı biçimine bağlı hale getirmek için başkalarıyla işbirliği yapmış ve aşağıdaki sebeplerden dolayı sahte mevzuatlarının yasalarına onay vermiştir:
Silahlı birlikleri aramızda konuşlandırmak,
Bu devletleri, halklarına karşı işleyecekleri olası cinayetler için sözde yargılamalarla bir mahkeme ile cezadan korumak,
Dünyanın her yeriyle yaptığımız ticareti kesmek,
Rızamız olmadan bize vergi yüklemek,
Birçok durumda jürili bir mahkemenin yararlarından bizi yoksun bırakmak,
Bizi işlemediğimiz suçlar yüzünden yargılanmak üzere deniz aşırı yerlere götürmek,
Sınır komşumuz bir idari bölgede özgür İngiliz hukuk sistemini kaldırmak, keyfi bir yönetim kurmak ve aynı, mutlak egemenliği bu kolonilere tanıtmak üzere bu yönetimi birörnek ve uygun bir araç haline getirmek için bu yönetimin sınırlarını genişletmek,
Ayrıcalıklarımızı elimizden almak, en değerli yasalarımızı yürürlükten kaldırmak ve Yönetim biçimimizi kökünden değiştirmek,
Yasama kurumumuzu askıya almak ve her türlü durumda bizim için yasa koyma gücünü elinde bulundurduğunu ilan etmek.
Kendi himayesi altında olmadığımızı ilan ederek ve bize karşı savaş açarak yönetimden çekilmiştir.
Denizlerimizi talan etmiş, kıyılarımıza harap etmiş, kentlerimizi yakıp yıkmış ve halkımızın yaşamını mahvetmiştir.
Bu sırada, barbarlık zamanlarında yapılanlardan bile daha beter ve uygar bir ulusun liderine yakışmayan, gaddarlık ve zalimlik şartları altında zaten başlamış olan ölüm, yalnızlık ve zorbalık çalışmalarını tamamlamak üzere yabancı paralı askerlerden kurulu büyük orduları sevk etmiştir.
Açık denizlerde esir tutulan kendi vatandaşlarımızın hepsi kendi ülkelerine silah doğrultmaları, kendi arkadaşlarının ve kardeşlerinin katili olmaları veya kendi elleriyle kendilerini öldürmeleri için zorlanmıştır.
İç ayaklanmaları kışkırtmış ve sınır bölgelerinde oturan, bilinen savaş yöntemleri; bütün yaş, cinsiyet ya da hal gözetmeksizin herkesi yok etmek olan acımasız Kızılderili vahşileri geliştirmeye çalışmıştır.
Bu baskıların her evresinde düzeltme yapılmasını en mütevazı şekilde talep ettik. Durmadan yinelediğimiz ricalarımızın karşılığı, durmadan uğradığımız kayıplar oldu. Karakteri her şekilde bir zorbayı tanımlayan eylemlerle kendini gösteren bir prens, özgür halkın hükümdarı olmak için uygun değildir.
Britanyalı kardeşlerimizden de bir şey istemiyoruz. Mevzuatlarının üzerimizde izin verilemez bir yargı gücü kurma girişimleri konusunda onları zaman zaman uyardık.
Buraya hangi koşullar altında göç edip yerleştiğimizi onlara anımsattık.
Doğal adalet ve yüce gönüllerine seslendik, akrabalık bağlarımıza dayanarak, kaçınılmaz olarak bağlantımızı ve haberleşmemizi kesecek bu yağmaları reddetmelerini rica ettik.
Fakat onlar da adaletin ve kan bağımızın feryatlarına kulaklarını tıkadılar. Bu yüzden, sırf gereklilikten, ayrılığımızı ilan etmek ve bütün insanlığı gördüğümüz gibi onları da savaşta düşman, barışta dost olarak gördüğümüzü bildirmek zorundayız.
Bu yüzden, bu genel kongrede toplanan, Amerika Birleşik Devletleri’nin temsilcileri olarak, dürüst niyetlerimizle dünyanın yüce hâkimine başvurarak bu kolonilerin iyi insanları adına onların verdiği yetkiyle Birleşik Kolonilerin özgür ve bağımsız devletler olduklarını;
Britanya Krallığı’na karşı her türlü Bağımlılıklarının sona erdiğini;
bu kolonilerle Büyük Britanya Devleti arasındaki her türlü siyasal ilişkinin sona erdirildiğini ve sona erdirilmesi gerektiğini, özgür ve bağımsız devletler olarak savaş açmak, barış ilan etmek, ittifaklar kurmak, ticareti düzenlemek ve diğer tüm Bağımsız devletlerin gerçekleştirme hakkına sahip oldukları bütün eylemleri gerçekleştirebileceklerini ve sayılanların hepsini yapmaya hakları olduğunu resmi bir şekilde ilan eder ve yayımlarız.
İlahi takdirin korumasına dayanarak işbu bildirgenin korunması için karşılıklı olarak yaşamımız, servetimiz ve kutsal onurumuz adına ant içeriz.

4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesini Prof. Dr. Muvaffak Akbay Türkçe’ye çevirmiştir.

Muvaffak Akbay

Laiklik

0
Cumhuriyet Devrimleri

Laiklik, herkesin birbirinin dinine, inancına, inançsızlığına, yaşam felsefesine ve biçimine karışılmaması ve saygıyı gösterilmesini sağlayacak hukuksal güvencenin devlet tarafından sağlanmasıdır. Laiklik, hukuk ile güvence altına alınan bir rejim öngörmesi nedeniyle tamamen hukuki bir kavramdır; bilimin ve ulusal egemenliğe dayanan hukuk kurallarının temel alındığı bir yaşam biçimidir. Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle Fransa’da gelişmiş ve Avrupa’ya yayılmıştır.

Demokratik toplum olmanın yolu laik bir kültürü şart kıldığı gibi hukukun tanrısal kaynak yerine insanlar tarafından yaratılmasını da laiklik sağlamaktadır.

Laiklik, kişinin istediği din ya da ideolojiye inanması, düşüncelerini açıklayabilmesi, yayabilmesi, ahlak telakkisini dinden bağımsız oluşturabilmesi, dinsel yahut din dışı inanç ve düşüncelere saygı duyulması, başkalarının felsefi düşünce ve dinsel inançlarının aşağılanmaması ve baskı altına alınmamasıdır.

Cumhuriyet Devrimlerinin en önemli iki parçası laiklik ve eğitim birliğidir. Laiklik, toplumun dünya işlerinde dinsel kuralların ya da başka bir ideolojinin baskısı altında kalmamasıdır.

Türkiye’de Laiklik 

Türkiye’de laiklik, başka toplumların daha erken dönemlerde tamamladığı aydınlanma ve özgür düşünceyi, bilim ve ifade hürriyetini sağlayarak demokrasiyi yerleştirmek üzere 5 Şubat 1937’de Anayasal hüküm haline getirilmiştir.

Laikliği Türkiye’de, 1937 yılında Anayasal hüküm haline getiren Mustafa Kemal Atatürk, laikliğin yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması anlamına gelmediğini, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetinin de laiklik ilkesi ile garanti altına alındığını açıklamıştır. Din ve devlet işlerinin ayrılması din ve ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasını da gerektirmektedir.

5 Şubat 1937 : Laikliğin Anayasal hüküm altına alınması

Laiklik İlkesinin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmış ve 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak Laiklik devlet yönetiminde temel kural haline getirilmiştir.

1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama hayata geçirilmiştir. Çıkarılan bu kanunlar sonucunda dinsel kıyafet, sembol ve işaretlerle sokakta dolaşılması yasaklanmış, ders kitaplarındaki dinsel sembol ve işaretler kaldırılmış, 1924 Anayasasındaki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü 1928 yürürlükten kaldırılmış ve laiklik ilkesi 1924 Anayasası’na 5 Şubat 1937 tarihinde girerek daha sonraki 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasında da laiklik ilkesi korunmuştur.

1961 Anayasasına göre “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

1982 Anayasasının ikinci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir.

Anayasamızın 174. maddesi, Cumhuriyet Devrimlerini ve laikliği daha kuvvetli bir hükümle koruma altına almıştır: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”

Laiklik, kökeni laos olan laikos kelimesinden alınmıştır ve Yunanca’da ‘laos’ kelimesi anlamını taşımaktadır. Fransızcada ‘laicisme’ olarak kullanılan kelimenin İngilizce ve Almancadaki kullanımı ise Latince kökeninden, ‘saecularis’ kelimesinden alınmıştır ve bugünkü Türkçe’ye de dahil olan ‘Seküler’ kelimesinin anlamı “din gibi değişime kapalı olmayan, zamanla değişebilen” anlamına gelmektedir. Laik ise, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dini olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir.

Laiklik, dinsizlik ya da ateistlik değildir.

Dinin siyaset alanında araç olarak kullanılmaması, inançların kişilerin vicdanı dışında başka tesir ve baskılara açık olmaması, herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olması ve laikliğin dinsizlikle karıştırılmaması gerekir.

Devlet, tüm vatandaşlara eşit şekilde din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tarafsız davranmalıdır.

Laik niteliğe sahip devletlerde insanlar inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilir.

Devlet inanç hürriyetinin koruyucusu olarak tüm inançlara aynı mesafededir. Devlet görevlileri, bir dini yahut inanç sistemini yurttaşlara dikte edemez ve o din yahut inanç siteminin devlete egemen olması yönünde davranamaz.  Laik devlet, belli bir dini ön plana çıkararak ona üstünlük tanıyamaz ve hakim bir din belirleyerek onun kurallarını bütün vatandaşlara uygulatmaya çalışamaz. Devlet, kimsenin dinsiz ya da ateist olmasını da öngöremez. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgisi maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve ibadetlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk ve Öğretide Doğru Haklı ve Yasal Gerekçe Biçimleri

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk ve Öğretide Doğru Haklı ve Yasal Gerekçe Biçimleri başlıklı bildiri, dönemin Samsun/Çarşamba yargıcı Hilmi Şeker tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının değerlendirilmesi ve metodoloji toplantısında sunulmuştur. Makale ilk olarak İstanbul Barosu ve İstanbul Üniversitesi işbirliğinde çıkarılan HFSA 10. Dergisinde, 2004 yılında yayımlanmıştır. Ayrıca Ankara Barosu Dergisi’nde, 2007 yılında yayımlanmıştır. Gerekçe Hakkı kavramının Türkiye’de yaygınlaşması ve yerleşmesine ömrünü adayan Şeker halen Sakarya yargıcıdır.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk Ve Öğretide Doğru Haklı Ve Yasal Gerekçe Biçimleri / Hilmi Şeker
Giriş:

A.İ.H.S.si insan haklarının korunmasını ve gelişimini amaçlayan düzenekte adil ve güvenli yargılanma hakkına ayrıca ve açıkça yer vermek suretiyle, maddi yada hukuki hakikate varmada şekli adaletin değeri ve buna olan gereksinimini normatif düzenleme ile somutlaştırmıştır. ”görünen adaleti” sağlamayı amaçlayan bu düzenleme kendi içinde gerek açık, gerekse örtülü birden ziyade ilkeyi barındırmaktadır.

Gerekçeli karar hakkı ise yargılama sürecinde “olup bitenler” hakkında bilgi edinilmesini misyon edinmiş, varlığını içtihatlara borçlu, 6.maddedeki haklar senfonisinin önemli ve örtülü enstrümanlarındandır. Anılan bu niteliği ile sözleşme uygulamasında bir yargılama yöntemi ilkesi olarak ta adlandırılabilir.

Gerekçeli Karar hakkının bir yargılama yöntemi ilkesi olarak kullanılması, benimsenip yerleşmesi, ancak bu hakkın tanımlanması, içeriği ile uygulamadaki görünüm biçimlerinin yani kimlik bilgileri ile özgeçmişinin mikolojik bir analize tabi tutularak belirlenmesi ile olanaklıdır.

Gerekçe kavramı; tarih sahnesine ilk olarak insanoğlunun kendini ve dış dünyadaki olup biteni sorguladığı dönemlerde çıkar ve kendi kusuru ile düştüğü kısıtlılık durumundan kurtulmak için uğraş verdiği aydınlanma döneminde de önem kazanmaya başlar. Günümüzde davaların mahkeme salonunun dört duvarı arasında kalmadığı, dünyanın gözü ve kulakları önünde yer aldığı ve gelecekteki etkileri düşünüldüğünde, gerekçenin insan haklarının korunmasında uluslararası bir cazibenin odağında bulunma özelliğini giderek güçlendireceğe benziyor.

Hukukun üstünlüğünü savunan akımların giderek Kara Avrupa’sını da etkisine alması sonucunda; devletin hukukun içine çekilme ve etkinliğinin hukuk ile sınırlandırılmasına ilişkin düşünsel çabalar hukuk devletinde karşılık bulmuştur. Hukuk devleti ve ona ruh veren ilkeler bu düşünsel potada giderek şekillenmiş anayasacılık hareketlerinin başlaması ile de normatif alanda vücut bulmaya başlamışlardır. (İngiliz, Amerikan Haklar bildirgesi ile Fransız Haklar Bildirisi gibi)

İnsanın kamusal alanda ‘değer’ haline gelmesi , bu değere yönelik ihlallerin yaptırıma dönüştürülmesi, hak arama özgürlüğünün tanınması ile birlikte ‘yargısal korunmanın’ sistemin özüne yerleştirilmesi, korumanın tam ve güvenli işleyebilmesi için yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesine ilişkin önlemlerin alınması, mahkeme kararlarının bağlayıcılığının sağlanması, yargıcın tarafsızlığı ve nesnelliği, bir dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması, yargılama usulüne bağlılık, yargıcın temellendirme ve gerekçe görevi bu dönemde ve hukuk devletinde yaşam bulmuşlardır.

Kurgulanan bu düzenekte yargıç, son sözün söylenmesi ve hukukun ne olduğunun dile getirilmesi gibi olağanüstü bir misyonun taşıyıcısı olup, edimini yerine getirebilecek nicelik ve nitelikte yargısal araçlarla da donatılmıştır. Hukukun adalete dönüştürülmesinde; yargıç bağımsızlığı ile güvencesi ,dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması ile temellendirme ve gerekçe görevinin başatlığına vurgu yapılarak, adli kararda hukuk devletinin gereği ve adalet arayışının karşılığı olarak doğru, yasal ve haklı bir kanıtlama ve gerekçelendirme zorunlu görülmüştür.

Gerek hukukun üstünlüğü ereğine ulaşma gerekse hukuk devletinin kurumsallaşmasına yönelik çabalar en çok insan hak ve özgürlüklerinin korunmasında somutlaşarak, gelinen noktada tek tek ulusların sorunu olmaktan çıkıp, uluslar arası alemin ortak uğraşı ve beklentisi halini almıştır. A.İ.H.S.si de insan haklarının uluslar arası korunmasına yönelik anlayış ve çabaların ortak görünüm biçimlerindendir.

Bu bağlamda; gerek Strazburg, gerekse Türk Yargısı’nın bu ilkeye yönelik ilgisi giderek artma eğilimi göstermektedir. Bu eğilimin oluşumunda insan hakları alanındaki sürekli gelişmeler, bunun normatif yansımaları, adil ve güvenli yargılanma gereksinimi ile sözleşmenin barışçıl ve zorlayıcı konseptinden söz edilebilir. Bu nedenledir ki AİHM de bu gereksinimi gidermede kendine düşeni yaparak, içtihatları aracılığı ile gerekçeli karar alma hakkına egemen ilkeleri belirlemekte ve geliştirmektedir. Bununla bir yandan yargılama sürecinde yargıç ile yanların bütün eylem, işlem ve davranışlarına açıklığı, doğruluğu, yasallığı egemen kılmak öte yandan da olası keyfiliği denetime tabi tutarak, görünen adalete katkıda bulunmak istemektedir.

Buraya değin anlatılanlarla gerekçeli karar hakkının bu sunuma neden konu yapıldığını özetlenmeye çalıştım. Bundan sonraki bölümlerde ise gerekçeli karar hakkının tanımı ,içeriği ile pozitif hukuktaki düzenleniş şekli ile uygulamadaki sapma biçimleri irdelenecektir. Gerekçenin öğretide algılanma ve tanımlanma şekli ile yargı kararlarındaki görünüm biçimleri ele alındıktan sonra ,Strazburg Yargı Organının konuya bakış açısı ile bu kararların alınmasında etkili prensiplerine değinilerek, çalışma öneri ve katkılarla sonlandırılacaktır.

Birinci Kısım
I- Gerekçenin yürürlükteki hukukta görünüm biçimleri

Gerekçe en geniş anlamı ile yargı mercilerinin yargısal etkinliklerine konu eylem, işlem ve kararlarının doğru, haklı, yasal, makul (akla mantığa), vicdana uygun ve denetlenmesine olanak verecek şekilde temellendirilmesi olarak tanımlanabilir.

Gerekçelendirme ödevi normlar hiyerarşisinin tüm kademelerinde özelde yargıçlara genelde de iddia makamı ile diğer süjelere verilmiştir. Pozitif hukukumuzda gerekçenin öncelikle üst norm konumundaki Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 141/3 maddesinde düzenlendiği, bu emredici buyruğun diğer yargılama yöntemine ilişkin yasalarda da detaylandırıldığı anlaşılmaktadır.

Buradan hareketle ifade edilebilir ki; Anayasamız bazı anayasalardan farklı olarak yargı kararlarının gerekçeli olmasını ilke edinmekle birlikte bazı istisnai durumlarda da gerekçe zorunluluğu aramamaktadır. Söz konusu bu ayrık hallere yasa hükümleri ve yargısal kararlar kaynaklık yapmaktadırlar.

A) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Gerekçe 

A.İ.H.S.si A.Y.’nın 90.maddesindeki yasalaşma prosedürünü tamamlamakla artık iç hukuktaki yerini almıştır. Sözleşme normlarının anayasa ile hiyerarşi ilişkisi konusunda öğretide fikir birliği olmamasına rağmen ,sözleşme normlarının uygulanması önünde kural olarak herhangi bir engelin kalmadığı tartışmasızdır. Anayasanın eksenini oluşturan insan haklarına saygı ilkesi A.İ.H.S.’i ile birlikte bütün uluslar arası insan hakları normlarına anayasal değer atfetmektedir. Dolayısı ile sözleşmenin ulusal hukuk kurallarına üstün olduğu ve yargı yerlerince özellikle ve öncelikle uygulanması gerektiği bilinmelidir.

A.İ.H.S bir yandan insan haklarının sürekli ve kalıcı olmasının olanaklarını araştırmak öte yandan giderek farklılaşan ihlallerin ortadan kaldırılmasına yönelik önlemleri geliştirmeyi hedeflemekle “yaşayan bir belge” konumundadır. Mahkeme sözleşmenin hedeflediği bu amacı önemli ölçüde ,bakmakta olduğu davalarda sözleşme normlarını ve uyuşmazlık konusunu yorumlayarak gerçekleştirmektedir. Mahkeme böylelikle erekbilimsel ve evrimci yorum yöntemlerini kullanarak, sözleşmenin toplumsal değişime uyarlamasını pretoryen bir biçimde gerçekleştirmektedir. Bu geleceğe yönelik içtihat divanı, sadece yürürlükteki hukuku beyan etmekle kalmamakta , yarının hukukunu yaratma yükümlülüğü onu yasa koyucuya da yakınlaşmaktadır. Mahkeme kısaca sözleşmede yer alan hakların sadece savunulmasını değil onların geliştirilmesini de sağlamayı anlamakta, bunun içinde dinamik yorum yöntemini uygulamaktadır.

Mahkeme güvence altına alınan hakları, devletlerin genel uygulamasına sık sık başvurarak yorumlayıp tanımlamakla birlikte “özerk kavramlar” anlayışını da geliştirmiştir. BÜ kavramlar, davalı devletin iç hukukuna basit bir başvuru ile yorumlanamazlar; bütün üye devletler için geçerli bir “Avrupa anlamına” sahiptirler. Bununla Mahkeme Jürisprüdansını Avrupalılaştırmak ve bir hak ve özgürlükler “Avrupa Yargı düzeni” kurmak amacına yönelmekte, bununla da tutarlılığını ve gücünü pekiştirmek istemektedir. Böylelikle mahkeme, kullandığı yorum yöntemleri ve hukukun genel ilkeleri ile ortak bir Avrupa koruma standardı yaratmaktadır.

Sözleşmenin başlangıç kısmında yer alan demokratik bir toplumda “Hukukun üstünlüğünü” sağlama erekselliği, Mahkemeye göre “sözleşmeyi bir bütün olarak esinler”. Hukukun üstünlüğü ilkesi öncelikle ‘hukuk hakkının ’güvence altına alınmasını gerektirir. Hukuksal güvenlik, iç hukuk kuralının ulaşılabilir olması, açık olması ve öngörülebilir olmasını ifade eder. Sonra ,özgürlük ve güvenlik hakkı hukukun üstünlüğü ile başattır. Nihayet hukukun üstünlüğü, yargıca ulaşabilme ve Avrupa hukuk anlamında “adil yargılanma hakkını” kapsar.

Adil yargılanma hakkı, sözleşme konsepti içinde genelde saptanan bu anlayıştan özelde de iki önemli esastan hareketle düzenlenmiştir. Bunlardan ilki evvelce ifade edildiği üzere şekli adaletin oluşum sürecine açıklığı egemen kılmak, ikincisi ise hükmün hedeflediği adalet duygusuna rasyonel bir şekilde ulaşmaktır. Bu iki hedefin bileşkesi ise yargılamada hakkın içeriksizleştirilmesine hizmet eden etkinlikleri denetleyerek, usule ilişkin koruma sağlamak, yani usulü adalete dönüştürmektir. Gerekçeli karar hakkı da enstrüman kimliği ile aynı misyonun temsilciliğini üstlenerek, toplumun kendi varlığına yönelmiş evlatlarının adil ve rasyonel bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır. Gerekçeli karar alma hakkı; sözleşmenin 6/1 maddesinde açıkça yer almamakla birlikte bu madde metninin yorumu ile edinilmiş ,örtülü ancak mutlak olmayan ve gerek yargı organının gerekse yargılama konusunun özelliğine göre istisnalara maruz kalabilecek haklardandır. Başka bir ifade ile Strazburg yargı kararları hem gerekçeli karar hakkına kaynaklık yapmakta, hem de bu hakkın niteliğini, kapsamını ve hatta etkinliğini sağlamada belirleyici bir işlev üstlenmektedir.

Bu kimliğinden ötürü Strazburg yargısının gerekçeye ilişkin kararları bu sunumun konusunu oluşturmuştur. Bununla Strazburg Mahkemesinin gerekçeye ilişkin değerlendirmeleri ölçü alınarak, hangi uygulamaların gerekçeli karar hakkının ihlali anlamına geleceği hangilerinin ise ihlal olarak nitelendirilmeyeceği saptanacaktır. Böylelikle Avrupa Mahkemesi ile ulusal yargı organları arasında gerçek bir diyalog, belirlenen bu ortak ilke ve ölçütlerin kullanımı ile sağlanmış olacaktır.

Ancak bu diyalog kurulurken, içtihatların bire bir alınıp uygulanması yerine bunların temelindeki ilke ve ereğin esas alınarak çıkarımlarda bulunulması yargıcın bir “içtihat otomatı” olmasını da önleyecektir. Aksi olasılıkta, yargıcın norm ve olayı değerlendirme alanındaki hakimiyeti içtihatların lafzı ile sınırlandırılmış olunacaktır. Belirtilen bu anlama ve anlamlandırma etkinliğinde başarı; felsefe, sosyoloji ve yorum öğretisi hakkında asgari birikimi zorunlu kılar. Böylelikle içtihat hukukunda zikredilen kavram ve kurumların “Avrupa anlamlarının” saptanmasında, felsefi ve sosyolojik argümanların destek ve katkıları da sağlanmış olacaktır. Saptayabildiğimiz kadarı ile gerekçeli karar ilkesi, öncelikle (a fortiori) ceza hukuku alanında uygulanmakla birlikte ,gerekçeli karar hakkının sadece sanıklar için bir güvence olmadığı aynı zamanda hukuk davalarında da geçerli bir ilke olduğu vurgulanarak ,iç hukuktaki uygulama kapsamı da belirlenmiştir. Avrupa pratiğinde; gerekçeli kararın niteliğine ilişkin içtihatlarda bir artma eğilimine rastlanmakla birlikte,bu portföyün öğretiye oranla çeşitlilikten ve gerekçenin işlevini açıklamaktan uzak olduğu, bunun da mahkemeye intikal eden ihlallerin niteliği ile açıklanabileceğini söyleyebiliriz. Söz konusu bu içtihatların küçük farklılıklar bir yana içerik itibarı ile Türk hukuk sistemi ve öğretideki gerekçeli karar kavramı ile büyük ölçüde örtüştüğü de dikkate değerdir.

Bu sav, Strazburg Mahkemesi İçtihatlarının gerekçeli karar hakkına aykırılık teşkil eden ve etmeyen(ihlale neden olan ve olmayan) durumlar şeklinde ikili bir ayırıma tabi tutularak irdelenmesi ile temellendirilmiş olunacaktır. Söz konusu bu belirlemelere kaynaklık edenler ise Van De Hurk/Hollanda,Ruiz Torija/İspanya, Hiro Balani/İspanya, Georgiadis/Yunanistan, De Moor/Belçika davalarındaki temel içtihatlardır. Buna göre;

1.Strazburg Yargısının gerekçeli karar alma hakkına aykırılık teşkil etmeyen durumlara ilişkin Prensipleri:

Mahkeme, yargı kararlarının gerekçeli olmasını kural edinerek bu kuralın kapsamının, kararın niteliğine ve her olayın özelliğine göre değişiklik gösterebileceğini ortak bir ölçüt olarak belirlemiştir. Başka bir deyişle Avrupa mahkemesi rehberlik etmek amacıyla bu davalarda gerekçelendirme zorunluluğunun sınırlarının hükmün doğasına, ülkelerin kanun yapıları, örf ve adetleri, meşruluk algılamaları ve değer yargılarına bağlı olarak değişkenlik arz edebileceğini kabul etmektedir.

Ancak; gerekçeli karar verme zorunluluğuna ilişkin bu ilkenin, sözleşme organlarının bir temyiz mercii gibi hareket etmekten kaçınmaları nedeniyle, çok etkin olarak denetlenebildiği söylenemez. Bununla birlikte 6.madde bağlamında kararların uygun ve yeterli gerekçelerle desteklenmesi gerekliliği, yalnızca koruma altındaki bir hakka müdahalenin gerçekleşmesi ile sahneye çıkmaktadır. Mahkeme genellikle açık bir keyfilik görüntüsü olduğu veya açıkça yada makul bir biçimde gerekçe gösterilmediği durumlarda,gerekçenin niteliğini tartışmaktadır.

Mahkeme bazı ayrık hallerde gerekçe gösterilmemesinin hakkın ihlaline neden olmayacağını da saptamıştır.Hangi durumların hakkın ihlali olarak nitelendirilmeyeceği (istisnalar) bu bölümün inceleme konusu olacaktır.

a) İç Hukukta Mahkemelerin tüm sorulara ayrıntılı cevap vermek zorunda olmadıkları:

A.İ.H.Mahkemesi bakmakta olduğu bir uyuşmazlıkta milli mahkemelerin yargılama aşamasında tüm sorulara ayrıntılı cevap vermekle ödevli olmadıklarını içtihat etmektedir. Başka bir anlatımla, mahkemeler sadece davanın sonucuna etkili olay olgu ve argümanları açıklamakla yükümlü olmakla birlikte, bu şekildeki gerekçelendirmenin gereksiz ve yersiz detaylandırmadan uzak, ancak üstün tutulan yada tutulmayan sav/savunmanın içeriği hakkında bilgilenmeyi sağlayacak ölçü ve özenlilikte olmalıdırlar.

b) Mahkemelerin karar verilmesine neden olan temelleri kararlarında yeteri açıklıkta ve ayrıca belirtmekle yükümlü oldukları:

Ancak her ne kadar mahkemelerin, tüm sorulan soruları ayrıntılı olarak cevaplama zorunlulukları yoksa da bu gerekçelendirmeme özgürlüğünün mutlak olduğu söylenemez. Mahkemeler her şeye rağmen kararın verilmesine neden olan temelleri yeteri açıklıkta ve ayrıca belirtmekle yükümlüdürler. Bu ilke ile amaçlanan; hükmün asgari ölçülerde temellendirilmesi ile birlikte keyfiliği ve perdelemeyi önleyerek, yansızlığı yargısal korunmanın hizmetine sunmaktır. Ancak uygulamada mahkemelerin; çeşitli nedenlerle gerekçe göstermekten kaçındıkları yada yetersiz gerekçelere dayalı (doğru, makul ve yasal olmayan)kararlar vererek yönteme aykırı bir pratik sergilediklerine sıkça tesadüf etmekteyiz. Sebep ne olursa olsun yargıçlar hukuk devleti ve yargısal korunmanın olmazsa olmaz koşullarından olduğu açıklamadan ayrık bu ilkenin uygulama sorumluluğunu sonuna kadar üstlenerek, gerekçelendirme ödevini yerine getirmede son derece özenli davranmalıdırlar .Bu sorumluluk anlayışında meydana gelecek bir istenç zayıflığının yargıçların kişiliğinde hukuka ve onun pratiğine olan güvenin sarsılmasına yol açacağı unutulmamalıdır.

Mahkeme Hiro Balani/İspanya örneğinde de yukarıda açıklanan görüşünü destekler nitelikte hareket ederek, yargı organının kararında ancak sonuca etkili hususlara değinmek zorunluluğunda olduğunu prensip edinmektedir.

Bu iki karar bizi şu sonuca götürmektedir: Eğer iç hukuktaki dava sırasında açık ve somut bir biçimde illeri sürülen bir iddia davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bir iddia ise davayla doğrudan ilgilidir ve milli mahkeme tarafından gerekçe gösterilerek değerlendirilmelidir. Söz konusu iddiaya ilişkin “ayrı ve açık” bir değerlendirmenin kararın gerekçesinde yer almaması adil yargılanma hakkı açısından ihlale neden olabilecektir.

Başka bir anlatımla, mahkemelerin yargılama sürecine yansıtılan her talebi gözetme zorunda olmadıkları biçimindeki serbestisi, kararın verilmesine neden olan temellere asgari açıklıkla değinilmesi ödevini de ortadan kaldıracak şekilde kullanılamaz.

Nitekim Yargıtay da çoğu içtihatlarında hükmün esasına etkili olabilecek taleplerin kararda cevapsız bırakılmasını bozmaya konu yaparak Strazburg yargısı ile bu anlayışı paylaşmakta , bazen de gerekçeli kararda öne sürülen sav-savunma ve taleplerin hangilerinin diğerine üstün tutulduğunun yada taleplerin hangi nedenlerle kabul yada ret edildiğinin açıklanması gereğine işaret ederek asgari gerekçelendirmeyi ilke edinmektedir.

c) jürili yargılamada verilen kararın gerekçeli olmayışının ihlal sayılmayacağı:

Ceza davalarında Jüriler nadiren gerekçeli karar verirler ancak bunun adil olma konusuyla uyumlu olup olmadığına birkaç davada değinilmiştir. Jürinin bir ceza davasında vardığı kararı gerekçelendirmediği bir Avusturya davasında Komisyon; Jürili yargılamada verilen kararların gerekçesiz oluşunun, ihlal sayılmayacağını belirlemiştir. Komisyon, Avusturya’ya karşı açılan bu davada jüriye yanıtlamaları için ayrıntılı sorular yöneltildiğini, bu şekildeki berraklığın gerekçelendirme eksikliğini kapatabileceğini, buna rağmen başvurucunun yargıcın jüriyi yanlış yönlendirdiğini öne sürerek, kararın iptale konu yapabilme olanağına sahip olduğunu ve zaten bu olanaktan da yararlanıldığından bahisle, bir adaletsizliğin olmadığını kararlaştırmıştır.?

d)Temyiz merciince verilen kararların gerekçeli olmayışının ihlal sayılmayacağı:

Komisyon, temyiz hakkının sözleşmece güvence altına alınmadığı düşüncesi ile temyiz merciince verilen kararların gerekçeli olmayışını ihlal kabul etmemekte ,üst mahkemenin sadece ilgili yasa maddesine gönderme yapmasını ihlali önleme bakımından yeterli görmektedir. Komisyona göre; iç hukuk yetkili bir mahkemenin kararının temyiz edilmesini kabul etmekte ise, ister temyiz çok önemli bir hukuki konuyu ortaya çıkarsın ve isterse bunun başarılı olma şansı olmasın üst derece mahkemelerinin sadece ilgili maddeye gönderme yapmasını yeterli bulmaktadır.

Komisyon bir arabaya takılmış vergi levhasıyla ilgili nispeten önemsiz bir uyuşmazlıkla ilgili bir davada ;gerek kanunlarda gerekse karar metninde para cezasına neden hükmedildiğinin belirlenememesine rağmen (anlaşılmamak mümkün olmadığı halde) para cezasının uygulanmasında, Cour de Cassation’un gerekçe göstermeksizin temyiz başvurusunu reddetmiş olmasında bir ihlal görmemiştir. Komisyon, temyiz başvurusunun açıkça kötü niyetli ve Cour de Cassation’un bunu tepeden tırnağa ve fazlası ile gerekçelendirdikten sonra reddetmiş olmasını yeterli bulmuştur. Benzer bir uygulamanın Yargıtay tarafından da benimsendiğini görüyoruz, Yargıtay ilk derece mahkemelerin verdiği kararların onayında, uyuşmazlığın özelliğine uygun spesifik ve somut gerekçelendirme yerine şablon gerekçe metinleri kullanmayı yeğlemekte ancak aynı yöntemi bozma kararlarında uygulamaktan kaçınmaktadır.

Görülüyor ki; Strazburg Mahkemesi adil, güvenli ve rasyonel bir yargılama için gerekçeli karar alma hakkını gerekli ve zorunlu bir hak olarak kabul etmekle birlikte ,bunu insan haklarını koruma önlemlerinin odağına koyacak kadar önemsemektedir. Dolayısı ile yargıçlar koşullar ne olursa olsun ,yargısal güvencenin en önemli ilkelerinden biri olarak yurttaşa hukukunun somut açıklamasını mutlaka yapmalıdırlar.

Strazburg Yargısının gerekçeli karar alma hakkına aykırılık teşkil eden durumlara ilişkin prensipleri:

Strazburg yargısının sözleşmenin ihlaline ilişkin belirlemelerinin gerek nitelik gerekse nicelik bakımından zenginlik gösterdiğini ifade edebiliriz. Ancak konunun iyi bir şekilde anlaşılabilmesini sağlamak için benzer kararların tümüne değinmek yerine ,temel içtihatlara değinmenin isabetli olacağını düşünmekteyim.

Avrupa mahkemesi ;gerekçe göstermek zorunda olmakla birlikte bir mahkemenin, ortaya atılan bütün sorulara cevap vermesinin gerekli olmadığını ve argümanların yeterince açık olup olmadığına karar vermenin de kendi işi olmadığına inanmaktadır.

a) Gerekçe gösterilmemesi:

Mahkeme, Belçika ve Finlandiya aleyhine açılan davalarda gerekçenin olmayışını usule ilişkin güvenlik önlemlerinin bir özelliği olarak ele almıştır. Bakılmakta olan bu davalarda baronun uygulamış olduğu prosedür,6.madde uygulaması kriter alınarak iki açıdan eleştiriye tabi tutulmuştur. Eleştirilerden ilki baroya alınmayı düzenleyen istisnai koşulların anlamı ile ilgili bir kesinliğin olmaması, ikincisi ise somut olayı düzenlememekle birlikte düzenlendiği varsayılan bu norma somut olayın neden uymadığının açıklanmadan, başvurunun ret edilmiş olunması bir hak ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Bu uyuşmazlıkta barodan uzun süre önce kaydı silinen başvurucunun yeniden baroya kayıt edilme istemi, Baro yönetimince istisnai koşulların başvurucu yararına gerçekleşmediğinden bahisle ret edilmekle birlikte hükmün dayanağı “istisnai koşulların” nelerden ibaret olduğu açıklanmamıştır.

Mahkemeye göre İstisnai koşullar kuralının belirsizliği, talebin keyfi bir biçimde inceleneceği korkusuna (yada olasılığına) neden olmaktadır. Dolayısı ile bu belirsizlik gerekçelendirme ihtiyacını vazgeçilmez kılmaktadır; bu olayda milli yargı yeri kararında; bir yandan istisnai koşulların olmadığından bahsederken öte yandan başvurucunun dayandığı koşulların neden istisnai olmadığını da açıklamamıştır.

Avrupa Mahkemesi bu içtihadıyla Milli mahkemelerin kararlarının alınmasını gerektiren hukuki nedenlerin (davranış yada eylemin normatif karşılığının) ve yargılama konusu olayın yasada tarifi yapılan eylem olup olmadığının da (tipiklik) kuşkudan uzak ve açık bir şekilde belirtilmesi gereğine işaret etmektedir.

b) Yasal gerekçe gösterilmemesi:

Yine Mahkeme önüne gelen bir başvuruda ulusal adli merciin yasal gerekçe göstermeden davayı reddetmesini açık ihlal olarak kabul etmektedir. Avrupa mahkemesi bu uyuşmazlıktaki bulgusunu; gerekçesi yasal açıdan geçerli olmadığından bahisle baronun başvuru sahibine adil davranmadığı görüşüne dayandırmaktadır.

Anılan davada Belçika ordusundan emekli olan başvurucunun Baroya kayıt olma isteğinin “başvurucunun zaten kariyer yaptığı ve de ayrıca baroda çok sayıda avukat olduğu” gerekçesi ile reddedilmesi üzerine Strazburg Mahkemesi; Baro konseyinin belirttiği gerekçenin hukuken muteber bir gerekçe olmadığı ve aynı zamanda uygulanabilir yasa kuralında da yer alan nedenlerden birine dayanmadığından bahisle, başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini belirlemiştir.

Yasal gerekçe ise hükmün yasa normunda belirtilen nedenlere dayalı verildiğinin açıklanması olarak tanımlanabilir. Kuşkusuz, hükmün dayanağı çeşitli nedenlerle açıklanabilir ancak, geçerli olanı ise yasalara dayalı ve ona uygun olarak açıklanan nedenlerdir. Tabii ki bu içtihatta yer almamakla birlikte gerekçelendirmeyi uygulanabilir yasa normu ile sınırlamak olanaklı değildir, uygulanabilir yasa normu bulunmayan bazı uyuşmazlıklarda yargıç’ın yasa kuralı koyma yada takdir yetkisinin sınırları içerisinde kalmak koşulu ile gerekçesini hukukun diğer kaynaklarından yararlanarak ta oluşturması olanaklıdır.

c) Yasal ifadelerin tekrarlanması:

Yunanistan aleyhine açılan bir davada ulusal yargı organı, başvurucunun istemini yasal ifadeleri tekrarlayarak reddetmesini ihlal kabul etmiştir. Mahkeme bu içtihadı ile her somut uyuşmazlık yada talebin yasalar önünde sınanması ile ulaşılan sonucun bu uyuşmazlığın içeriğindeki özel ve spesifik nedenlerle açıklanmasını arzulamaktadır. Zira her uyuşmazlık nevi şahsına münhasır özellikler taşısa da yargıçların benzer dava ve istemleri kaba bir benzeştirme kültürünün etkisi ve içerik kaygısı duymadan içtihat yada emsal aracılığı ile aynılaştırdıkları da bilinmektedir. Bu durumun nedenleri arasında zamansızlık ve iş yükü savunmaları öne çıksa da iş yükü az olan mahkemelerde dahi ,yasaların aradığı ölçülerde gerekçeli karar yazılamamakta yada kalite ve içerik kaygısından uzak madde ve dosya numaralarına gönderme yapıldığı da ayrı bir gerçektir.

d) İçselleştirme yöntemi ile gerekçelendirme:

İspanya ve Finlandiya ile ilgili görülmekte olan davalarda üst mahkeme ayrıca ve açıkça bir gerekçelendirme gereksinimi duymaksızın, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onaması ya da içselleştirme yöntemi ile önceki kararın gerekçesini kabul etmeyi ,gerekçeli karar prensibine aykırılık nedeniyle adil yargılanma hakkına aykırı bulmuştur.
İçselleştirme; inceleme konusu olay ile ilgili niteliklere değinilmeksizin ondan soyut olarak evvelce açıklanan nedenlere yada değerlendirmelere yollama yapılması olarak ifade edilebilir.

e) Gerekçenin içeriği hakkında bilgi edinilmemesi:

Komisyon önüne gelen bir olayda; gerekçeli kararı öğrenme olanağı ortadan kalkan başvurucunun bu karara yönelik temyiz isteğinin, üst mahkemece ret edilmesini sanığın etkili savunma hakkından yoksun bırakıldığından bahisle, olayda sözleşmenin 6/3-b,c bentleri ile ilişkili 1.fıkra hükmünün yüksek sözleşmeci yanca çiğnendiği sonucuna varmıştır. Gerekçelendirmenin yapılmaması eğer temyiz yolunu tıkamış ise 6/1 anlamında sorun var demektir. Zira temyize başvuru hakkının etkili kullanımı için kararın üzerine inşa edildiği zeminin yeteri açıklıkta olması sağlanmalıdır. Bunun temyize başvuru hakkının gerçek anlamı ile kullanılması için bir temel olduğu unutulmamalıdır. Ancak Mahkeme, Pierre-Andre Melin v.France davasında temyiz başvuru hakkının engellenmesinden söz edilebilmesi için, başvurucunun eylemi ile bu sonuca katkıda bulunmaması yada bu hakkın kullanılması için asgari özen(gayret) yükümlülüğünü ifada temerrüde düşmemesi koşulunu bağlamaktadır.(öngörmektedir)/ Başka bir deyişle anılan hakkın kullanılması için gereken önlemler alınmış yada gerekli ödevler yerine getirilmiş olmasına rağmen temyiz başvurusunun kullanımı halende olanaklı değilse artık hak ihlali var demektir. Bu içtihat ,gerekçeli karar hakkına aykırılığın aynı zamanda savunma hakkının etkili kullanımını da engelleyeceğine dair çarpıcı bir örnektir.

Bu uyuşmazlıkta ilk derece yargı organının bu kararı ,ardışık iki ayrı nedenle hatalıdır. Birincisi, kararın içeriği hakkında bilgiye ulaşma olanağının herhangi bir nedenle engellenmesi, ikincisi ise buna bağlı olarak ilgilisinin gerekli, yeterli ve etkili savunma araçlarından yoksun bırakılmasıdır. Bilgi edinme hakkının engellenmesi ya kararın yanlara hiç verilmemesi yada geç verilmesi şeklinde olabilir. Sözgelimi karar gerekçesinin temyiz süresi içinde yazılmaması/yazılamaması nedeni ile kısa karara dayanılarak temyiz hakkının kullanılmasında olduğu gibi.

İç hukukta bu ve benzeri durumlarla karşılaşılmakla birlikte ceza yargılama yöntemine ilişkin yasada bu riski önleyecek önlemlerin varlığı da bilinmektedir. Yanlar gerekçeli kararın öğrenilmesine değin temyiz süresinin işlemesini durduran (süre tutum) dilekçeleri ile bu riski ortadan kaldırabilmektedirler.

f) Yeterli gerekçe gösterilmemesi:

İHAM iç hukukta kararların yeterli gerekçeden yoksun yada gerekçenin detaylı olmamasını adil ve güvenli yargılanma hakkının ihlali olarak kabul etmektedir.

Yeterli gerekçe ise mahkeme kararlarının adalet gereksinimini giderecek ölçü ve nitelikte olarak açıklanmasıdır.

Buraya kadar anlatılanlarla gerekçe ve gerekçesizlik kavramları ile ilgili Strazburg Mahkemesinin karar içeriklerinde yargıç etkinliğinde olması gereken hukuk algılamalarını ,kimi zaman da ulusal yargı organlarının gerek bu saptamalar karşısındaki ve gerekse yanındaki duruşunu belirleyerek , gözlem ve deneyimlerimizle konuya müdahil olmaya çalıştık.

Şimdi de üst yargı organlarının norm denetimine ilişkin edimlerini yerine getirirlerken aynı zamanda içtihat yolu ile hukuku geliştirme ve zenginleştirmeye katkı sundukları da gözetilerek Yüksek yargıda gerekçe üzerine konuşulanlarla çalışmamızı yönlendireceğiz. Bunu bir kaç nedenle gerekli buluyoruz. İlki, iç hukukta gerekçenin nasıl göründüğünü belirlemek ikincisi, Yargıtay’ın ilk derece mahkemeleri ile arasındaki hiyerarşik ilişkiden yararlanarak ,sözleşme normları ile bunların uygulanmasına açıklık getiren içtihatlara egemen ilkelerin belirlenip yerleşmesinde önemli ve etkili rol özelliğine dikkat çekmek, üçüncüsü ise aralarında hiyerarşik ilişki bulunmayan iki yasal yargı organının bu konudaki duruşlarını karşılaştırarak buradan ortak çıkarımlar yapmaktır.

B)Yüksek Yargıda gerekçe:

Danıştay’ın “Derinleştirilmiş bölgesel koruma sistemi” karşısındaki tutumu, özellikle son yıllarda netleşmiş bulunmakta ve giderek bu ulusal üstü mekanizmaya daha sıkı referans yaptığı gözlenmektedir. Sözleşmelerin iç hukukta yasalar üstü bir konuma sahip olduğunu, Yürütme ve Yargı organları için bağlayıcı nitelik taşıdığını ortaya koyan Danıştay, Anayasa Mahkemesi Kararlarına da yollama yaparak İHAS Jürisprüdansına anayasal değer tanıdığı sonucuna varmıştır.

Kararlarında sık sık İHAS’ine Yollama yapan Anayasa Mahkemesi Türkiye’nin sözleşme ile yükümlülükler altına girdiği saptandıktan sonra insan hak ve özgürlüklerinin yalnızca ulusal anayasaların konusu değil aynı zamanda da uluslar arası hukukun kurucu öğesi olduğunu belirtmiş ve insan hakları ile ilgili uluslar arası normları da anayasallık denetiminde “ölçü normlar bloğu” içine sokmuştur.

Danıştay ve Anayasa Mahkemesinin yeni kararları T.A.Y.sisteminde, iç hukukun tartışılmaz üstünlüğünün sonu ve milletlerarası norma açılma sürecinin başlangıcı şeklinde yorumlanmaktadır. Görülüyor ki gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Danıştay AİHS sinin etki gücünü benimseyerek ,uygulamalarına referans olarak kabul etmektedirler. Böylelikle gerek ilk derece mahkemesi gerekse norm denetimi yetkisinin kullanımında bu mahkemeler; bakmakta oldukları davalarda gerekçeli karar hakkına egemen içtihatların uygulanmasında rehberlik yapacaklarını taahhütlerinin gereği saymaktadırlar.

Yargıtay içtihatlarında gerekçenin gerek nitelik ve gerekse nicelik olarak zengin bir görünüm gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu kararların incelenmesi ile Yargıtay’ın gerekçeli karar hakkını ilke olarak, gerekçesizliği ise istisna olarak kabul ettiği görülmektedir. Yüksek Mahkeme içtihatlarında ;gerekçenin niteliği, içeriği ile işlevi ayrıntılı olarak belirlenerek hangi durumların hak ihlaline neden olacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Bu nedenle Yargıtay da gerekçe üzerine söylenenler hakkında ortak ve AİHM ‘sinin temel ilkeleri ile uyumlu bir kanının oluştuğu-muhalefet şerhleri ayrık olmak üzere-söylemek yerinde olacaktır. Buna göre;

1.Gerekçenin işlevine ilişkin içtihatlar:

Hukuk Genel Kurul’u; gerekçelendirmenin yargıç için yasal ve aynı zamanda etik bir yükümlülük olduğunu belirledikten sonra, gerekçe oluşturulurken yansızlığın sağlanması ile birlikte yanların onur ve saygınlığının korunmasında da özenli davranılması gerektiğine işaret etmektedir. Başka bir ifade ile Genel kurul bu kararında, insan onur ve saygınlığının gerekçelendirme adı altında yetki aşımı suretiyle çiğnenmemesi gereğine işaret etmektedir. Burada sözleşme ile korunan değerler arasında olası krizin yargıç tarafından hukukun sınırlarında ve elverdiği ölçüde insanın değerinden yana tavır alarak aşılması önerilmektedir.

2.Gerekçenin niteliğine ilişkin içtihatlar:

Büyük genel kurul; Anayasa ve yasalarda nelerin gerekçe olabileceği sınırlı bir şekilde sayılmadığını, belirterek gerekçenin sanığın kişiliği ile ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterecek şekilde geçerli ve yasal nitelikte olmasını içtihat etmektedir.(lazımdır)? Böylelikle gerekçe bu niteliği ile yasa koyucunun amacına uygun düşeceği gibi bununla ,aynı zamanda karar aydınlatılmış ,keyfiliği önlenmiş ve de yanlar ikna edilmiş olunacaktır.

CGK ise yargıcın taktir hakkının akla, hukuka ve dosyaya uygun açıklanması gereğine değinmektedir. .Dolayısı ile gerekçelendirmenin dosyadaki argümanlar, olay ve olgulara dayanması yeterli olmayıp bu etkinliğin mantıksal bir süreçle tamamlanması gerekir. Yargıtay, ilk seviye mahkemelerin bu edimlerini görmezden gelip oluşu ve delilleri tartışmadan, dosyayı numaralandırmalarını sonra da bu numaralı bölümlere gönderme yapılmak suretiyle gerekçelendirmede (içselleştirme yöntemi) bulunulmasında yasalara aykırılık olduğunu saptamıştır.

Önceki kararlara gönderme yapılarak gerekçelendirme yapılmasını Yargıtay kabul etmemektedir. Söz konusu bu durum içselleştirme olarak ta adlandırılmaktadır. İç hukukta bu tarz uygulamaya gerek ilk derece gerekse üst yargı organlarının kararlarında da rastlamak olanaklıdır. Yargıtay genellikle onama kararlarında şablon gerekçelerle ilk derece mahkemesinin kararlarını onamaktadır. İlk derece mahkemeler ise özellikle bozma üzerine verdikleri kararlarında bozmada belirtilen noktalara gönderme yaparak yada bunları tekrarla benzer bir etkinlikte bulunmaktadırlar. Oysaki bozulan karar tamamen ortadan kalkmakla mahkemenin yeniden gerekçeli hüküm oluşturmakla ödevli duruma geldiğini gözeterek yeniden gerekçe oluşturmalıdır.

Birinci daire, gerekçeli hükmün her şeyden evvel yargısal bir yapıt olduğu bulgusuna varıp, bunun yasaya ,yanlara, yaşama, olaya uygun ve aynı zamanda adalet duygusunu yansıtması gerektiğine vurgu yapmakla birlikte insancıl bir görünüme sahip olmasını da istemiştir. Bu içtihatla gerekçeli kararların gerek öğreti gerekse Strazburg yargısının insanı eksen alan anlayışını esas alması nedeniyle oldukça uygun olduğunu düşünüyorum. Zira burada adaletin insancıl yönü diğer niteliklerine göre önemsenerek açığa çıkarılmıştır.

Yargıtay, kararın dayanağı tüm veriler ile bu veriler konusunda ulaşılan sonucun, iddia, savunma ile tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerin, suçun yasal öğeleri ve kabul edilen olayların kararda gösterilmesini ve aynı zamanda gerekçenin belirsiz ,kapalı, duraksamaya neden olacak ifadeler içermemesini de önermektedir. Çünkü yargılamanın amacı, eldeki uyuşmazlığı ikinci bir uyuşmazlığa neden olmayacak şekilde sonlandırmaktır. Söz konusu bu ve benzeri içtihatlarda Yargıtay, Strazburg yargısından farklı olarak sadece hükme esas alınan nedenlerin cevaplanması ile yetinilmemesini bir adım öteye gidilerek iddia ve savunmanın bir bütün olarak değerlendirilip gerekçeye yansıtılmasını uygun bulmaktadır. Böylelikle kararların açık ve inandırıcı gerekçelerle kaleme alınması sağlanarak bunun davayı kaybeden yanda güven duygusu oluşturması amaçlanmaktadır.

Kısa karar ile gerekçeli kararın çelişik olması bir başka gerekçesizlik örneğidir. Yargılama yöntemine ilişkin yasalar gerekçeli karar ile infaza yönelen kısa kararın uyumluluğunu ilke edinmiştir.

Yetersiz gerekçeye dayalı yorumla tahrikin adi nitelikte kabulü ,kararda yasal olmayan gerekçe ile cezanın ertelenmemesi ,asgari hadden ceza tayininde gerekçe gösterilmemesi, yasal, yeterli ve geçerli olmayan gerekçe ile hüküm kurulması ,maddenin uygulanma gerekçesinin gösterilmemesi ,nesnel ve öznel ölçüler gözetilmeksizin takdiren sözcüğü ile yetinilip yetersiz gerekçe ile hüküm kurulması ,öne sürülen taleple ilgili olumlu yada olumsuz bir karar verilmemesi ,Kısa kararın duruşma tutanağına geçirilmeden gerekçeli karar oluşturulması taraflar bakımından inandırıcı ve Yargıtay denetimine olanak verecek şekilde kaleme alınmaması ,mahkemenin iddia savunma ve tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerinin açık olarak gerekçede gösterilmemesi, belirsiz ve müphem ifadelere yer verilmesi, suçun yasal öğelerinin gösterilmemesi kabul edilen olayın gösterilmemesi yasal ifadelerin tekrarlanması olası ihlal biçimleri olarak telaffuz edilmektedir.

Yargıtay özetle adil yargılanmanın amacına hizmet edecek ayrıntılı gerekçelere kararlarda yer verilmesini önermekle bu konuda oldukça radikal bir tavır sergilemektedir.

Yargıtay’ın bu bakış açısı ile Strazburg yargısının gerekçe üzerine söylediklerinin büyük ölçüde örtüştüğü söylenebilir. Bu benzerlikler genellikle yeterli, geçerli, yasal ifadelere gönderme yapılarak, içselleştirme yolu ile gerekçelendirme konusunda kendini göstermektedir. Yargıtay’ın saptayabildiğimiz kadarı ile gerekçede iddia ve savunmanın mutlaka tartışmaya konu yapılmasını ve yargılama sürecinde öne sürülen taleplerin cevaplandırılmasını içtihat edinmekle, Strazburg Yargısından kısmen farklılaştığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Yargıtay gerekçesizlik kavramına açık ve örtülü gerekçesizlik yanında içselleştirilmiş gerekçe ve yetersiz gerekçelendirmeyi de dahil ederek bu alanı genişletmiştir. Yargıtay’ın bu alandaki en değerli katkısı ise sözleşmenin de yargısal korumaya aldığı kişi onurunu çiğneyecek gerekçelendirmeyi ret eden tutumudur.

C)Yargılama yöntemine ilişkin yasalarda:
1.Ceza Muhakemeleri Usul Yasasında;

Ceza Yargılama yöntemi yasası; düzeneğinde gerekçelendirmeyi tüm yargı organlarının karar/muhalefet şerhleri ve mütalaaları için gerekli bulmakla birlikte gerekçelendirmede gözetilecek hususlar yönünden mahkumiyet ve beraat kararları arasında ayırım yapmıştır.

Mahkumiyet kararlarının gerekçesinde; kanıtlanmış ve kesin olgular, başka olgulardan edinilen kanıtlar(260/1),T.C.K.’da yer alan ve cezayı kaldıran indiren yada ağırlaştıran nedenlerin sübuta erip ermediği (260/2),uygulanan ceza kuralı, cezanın tayininde etkili haller(260/3),ceza yasasında cezanın indirilmesi nedeni olarak gösterilen nedenlerin kabul yada reddinin mutlaka temellendirilmesi gerektiği belirtilirken, Beraat kararlarının gerekçesinde ise sanık hakkında verilen beraat kararının hangi nedene dayalı olarak verildiğinin açıklanması yeterli görülmektedir.

Durma, düşme ve ret kararlarının gerekçesi konusunda ise yasada bir açıklamanın yer almadığı gözetilerek bu kararların gerekçesinin de üst mahkemenin iyi bir denetim yapmasına olanak verecek şekilde temellendirilmesi gerekir.

Yargılamaya katılanların yasa yollarına başvurma hakkından vazgeçtikleri taktirde, suçun yasal unsurlarını gösteren olgularla uygulanan yasa maddesinin son kararın gerekçesinde yer almasının yeterli(260/5) görüldüğü anlaşılmaktadır. Yasa yolundan vazgeçme durumunda, gerekçede başka hususlara yer verilmesine gerek görülmemesinin nedeni, bu kararın başka mahkeme yada yargı organlarınca gözden geçirilmeyecek olmasındandır. Son kararın gerekçesinin ,özellikle mahkumiyet kararında bütün ayrıntısı ile yer almasının istenme nedeni, üst mahkemelerce iyi bir denetim yapılmasına olanak tanımaktır.

2.Medeni yargılama yöntemine ilişkin yasada; 

Gerekçeli kararla ilgili düzenlemeler H.U.M.K.’nun 381,486/6,489/2,388/1b-3 maddelerinde düzenlendiği bilinmektedir.

HUMK unun 388/3 maddesi, hükmün iki tarafın iddia ve savunmalarının özeti anlaştıkları yada anlaşamadıkları noktalar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması, red ve üstün tutma nedenleri sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki nedenleri içerme gereğine değinmektedir.

Bu bağlamda kararların gerekçeli olması yanında, hükmün gerekçesiz olması mutlak temyiz nedeni kabul edilmektedir.

II-Hukuk Öğretisinde Gerekçenin görünüm biçimleri:

Öğreti; bilgi üretme, üretilenleri yorumlama ve yargı kararlarına eleştirisel yaklaşarak hukuku geliştirme ve zenginleştirmektedir. Dolayısı ile bilim çevrelerinde konuşulanların, gerekçeli karar hakkına yönelik ihlallerin önlenmesine çok önemli katkılar sağlayacağı tartışmasızdır. Bu amaçla ulaşabildiğimiz kaynakların bir kaç çalışma ile sınırlı olmasına rağmen bu çalışma ve görüşlerin her birinin ayrı bir değer ve zengin içerik taşıdıklarını görmekteyiz. İşte öğretide gerekçenin adli, psikolojik, toplumsal, pedagojik nitelikleri üzerine söylenenler;

A) Gerekçenin Yararları Üzerine Savlar:
1.Gerekçenin adli nitelik ile işlevi üzerine söylenenler;
a) Gerekçe yargıcın yansızlığını kanıtlama aracıdır:

Yargıcın yargılama sonucu ulaştığı kanının hukuksal olması yargıcın kişisellikten arınmış olma ve hukuka uygun davranma yükümlülüğünün doğal sonucudur. Bu bağlamda kararların gerekçeli olma ilkesi; yargı bağımsızlığının amacı ve bedeli olan yansızlığı kanıtlama olanağı veren ve yargıç onurunu koruyan bir araçtır. Dolayısıyla yargıcın verdiği karar ne denli doğru(adaletli)olursa olsun; karar gerekçesinde yansızlığını tartışılır duruma getirmiş ise bu etkinliği ile adil yargılanma hakkını ihlal etmiş demektir.
Bununla birlikte yargıcın tarafsızlığı yada nesnelliği bir dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması ile olanaklı olup bunun sağlanması yargıcın ciddi bir gerekçelendirme ve temellendirme gayreti ile olanaklıdır. Dolayısı ile yargıç hukuk devletinde yargılamayı yürütürken her aşamada doğru ve güvenli yargılanma hakkının belirlenmiş ilkeleri ile bunların özünde var olan (insana saygı, toplumsal özgüveni geliştirme) değerleri de gözetmekle yükümlüdür.

b) Gerekçe geleceğin hukuku ve toplumunun tasalanma aracıdır.

Yürürlüğe giren yasalar genellikle yargıçlar tarafından (determinate/indeterminate normlar) uygulanmaktadır. Her ne kadar yargıçlar yasalara bağlı iseler de ,yürürlüğe giren yasa hükümlerini yorumlamak, düzenlenmeyen ayrıntıları çözmek üzere de yeteri kadar hürriyet/takdir hakkı ile de donatılmışlardır. Hakim donatılan bu yetkilerle geleceğin hukukuna (de lege ferenda) tasarımcı ve bir retorisyen kimliği ile başvurarak, hukuku adalete dönüştürmekte böylelikle de fakto hukuk yaratmaktadır. Bu ve diğer etkinlikleri sayesine bilimsel soyutluğu somutlaştırmaktadır.

Ancak yargıcın bu konudaki bakış açısı mevcut hukuk sisteminin sınırlarını aşsa da, pratiği ve vereceği kararların dünya ve hukuk sistemi için anlamlı olma gereği vardır. Bu anlamlılık aynı zamanda tasarım özgürlüğünün sınırlarını da belirler. Bu saptama hukuk sistemi ile doğa bilimleri arasındaki temas noktalarına da işaret etmektedir. Bilimsel ipotezler gibi kararlar da “gerçek dünyaya” ilişkindir; her ikisi de boşlukta değil, bilgi yüklü bir ortamda test edilmektedir. Gerekçelendirmenin bilimsel ekinlik yanı gözetildiğinde Sayın Yücel’in eserinde vurguladığı gibi bilimsel sınama yargılama etkinlikleri aracılığı ile gerçekleşecek, bu süreç sonuçta ifadesini gerekçeli kararda bulacaktır.

c) Gerekçeli karar Yargıç için etik yükümlülüktür:

Yargıcın buyruğunun dayandığı nedenlerin bilinmek istenmesi gücünü yasalardan önce değer yargılarından alır. Gerekçe başka bir ifade ile yargıcın etik bir yükümlülüğüdür. Gerekçelendirme zorunluluğu aynı zamanda tarafların gerçek hakkında müsterih olma ve kararı kabul etme ihtiyacının da gereğidir. Bu bağlamda mahkeme yargıcının etik sorumluluğu , işlevi ile doğrudan doğruya ilgili görünmektedir. Dolayısı ile yargıç için doğru ve adil yargılamanın ön şartı etik değerlerin kendisinde ne kadar yer ettiğine bağlıdır.

Yargıç’ın pozitif hukukun sınırları içinde ,belirli bir yargılama konusu eylemi bir yasa maddesine bağlama ya da bağlamama özgürlüğünü kullanarak yargı işlevini hukuk devletinin amacına uygun olarak yerine getirebilmesi onun etik özgürlüğüne bilgi donanımına ,yeteneklerine ve hukukun üstün ilkelerine ilişkin doğru değerlendirmeler yapmasına bağlıdır. Bu nedenle yargıç sağlam bir hukuk ve felsefesi, karşılaştırmalı hukuk uygulamaları, örnek karar ve gerekçe bilgisine ,kısaca farklı olanakların bilgisine sahip olmalıdır.

Yargıcın etik meşruluğu ahlak değerlerinin nisbiliği tehlikesine açık olmakla birlikte, asıl üzerinde durulması gereken, yargısal etkinliğin sağlamlığının önemli bir unsuru olmasıdır. Olağan yaşamımızdaki yargılarımızı oluştururken nesnel olmanın çoğunca olanaksız olduğunu ,yargılarımızda öznel ön anlayışlarımızın yönlendirmesi altında olduğumuzu bilsekte yargıç içselliğinde ,olağanüstü bir nesnel birikim deneyim ve bunun bilgisinin de olması gerekmektedir .

d) Gerekçe adli süreçte rasyonelliği etkin kılma aracıdır:

Adli işlevde rasyonelliğin en önemli ve en tipik göstergesi kararların gerekçeli olmasıdır. Kararların nedenlerini ve doğruluğunu gösterme ihtiyacı tüm yargılama yöntemine ilişkin yasalarda, görüş ve kararların gerekçelerinden biri olarak belirtilmektedir. Yargılama mantık kurallarının egemen olduğu bir yargısal akıl yürütme etkinliğidir.

e)Gerekçe yargıcın yanılmasını önleyici bir araçtır:

Yargıçlar insandır, bu bakımdan yargılama sürecinde hatalı davranma, gerçeğe ve yönteme aykırı yargıya varma, ya da buyruk oluşturma olasılıkları gözardı edilmemelidir. Gerekçe, bu işlevi ile olası adli yanılgıların yaşanmaması için bir anlamda güvencedir.

f-Gerekçe yargıcın da yargılanma aracıdır:

Gerekçe yargıcın yargılama etkinliğinin aynası olup, bu işlevine bağlı olarak yargıcın da yargılanmasına olanak tanır. Başka bir ifade ile hakimin tarafların getirdiği ispat vasıtalarının keyfi kullanmasına ve hissi karar vermesine engel olacağı gibi bu etkinliğindeki hukuksal ve mantıksal değerlendirilmesinin kontrolüne olanak sağlayacaktır.

g)Gerekçe niteliği itibarı ile bir yargısal akıl yürütmedir:

Gerekçe karar ile mütalaanın üçüncü unsuru olan sonucun mantıki yönden dayanağıdır. Mantığa dayanmayan yani keyfi olan kararların muhakeme hukukunda yeri olmamakla birlikte hükmün tek başına akla ve mantık kurallarına yada akıldışı mülahazalara dayalı olması yeterli görülmemekte, hükmün özellikle bunların tümüne dayandırılması gerektiği de ifade edilmektedir.

h)Gerekçenin oluşa uygun, açık, çelişkisiz ve hukuk kuralına aykırı olmaması gerektiği:

Gerekçenin hukuk kuralı, mantık veya deneyim kurallarına ters düşmemesi ve aynı zamanda başka sonuçlar çıkartılmasına imkan vermeyecek tarzda olması gerekmektedir. Kararda kanaate ilişkin nedenlerin boş, yuvarlak, anlamsız kelime ve cümlelerle değil önemli deliller ve diğer unsurların tümü birbiri ile olan bağlantıları gösterilmelidir. Bilimsel doğruluk ilkesi uyarınca gerekçe için delillerin değerlendirilmesinin mantıki çatısı için gerekli olanlara yer verilmesi gerekir. Görülüyor ki yargıca kararda kullandığı bütün önemli kanıtlara değinmesi yada hangi argümanlar esas alınarak karar oluşturduğunu detaylandırılması önerilmektedir.

2.Gerekçenin Pedagojik niteliği üzerine söylenenler;
A) Gerekçeli karar öğretici işleve sahiptir:

Gerekçe, niteliği itibarı ile her şeyin üstünde kararın haklılığını vurgulama ve bu konumu ile olabildiğince ikna edici olma girişimidir. Bu etkinlik ile bir yandan karardaki adalete vurgu yapılmakta öte yandan da davayı kaybeden tarafa kararın zulmedici ve keyfi bir karar olmak yerine ,mantıksal diyalektik sürecin kaçınılmaz sonucu olduğu gösterilmek istenmektedir. Zaman zaman kaybeden taraf avukatına dikkatinden kaçmış def’ileri görebilmesinde ve ısrar ettiği görüşündeki hatayı algılamasına da yardımcı olabilmektedir.

B) Gerekçe hukukun zenginleşmesine olanak sağlar:

Gerekçe ve muhalefet şerhleri; hukuk tüketicilerinin verilecek kararların doğru tahmin edilebilmeleri bakımından önemli dayanaklardır. Keza gerekçe ve muhalefet şerhleri kararların (üst mahkemeler, mesleki yayınlar, kamuoyu organları, sivil toplum kuruluşlarınca) denetlenmesini sağlayan ve hakimlere rasyonel yargılama gücü veren unsurlar olarak da, hukukun zenginleşmesine katkıda bulunmakta hatta ilkelerin oluşum potasını oluşturmaktadırlar. Bilim adamları yargısal kararların gerekçelerine katılmasalar bile onları eleştirerek daha isabetli mütalaalara vararak hukuk biliminin gelişip zenginleşmesine eleştrirel etkinlikleri ile katkı sunmaktadırlar.

1.Gerekçenin psikolojik işlevi üzerine yorumlar;

Gerekçe yargıcın adli etkinlikte vicdanını rahatlatma aracıdır: Adalet duygusunun rasyonelleştirilmesi yargıçların kendilerini rahatlatmaları kadar yanları da ikna ederek huzur sağlayan, bir bakıma da deneyimli yargıçların kendi refleks ve düşüncelerini destekleyen bir işlemdir.

2.Gerekçe toplumsal- iletişim işlevi üzerine yorumlar:

Karar bazen toplum ile iletişim amaçlı da kullanılabilir. Buna gerekçeli kararın iletişim amaçlı kullanımı da denilebilir. Kanımca burada yargıç hukuku aracı kılarak toplumla diyaloğa girmekte yada kamuoyunu yakından ilgilendiren konularda yaklaşımını ortaya koymaktadır. Ancak yargıcın bu etkinliğinin siyasal sonuçlar vermesi olasılığı karşısında, hukuk ve yargının bundan olumsuz etkilenme riski de mutlaka gözetilmelidir.

B) Gerekçenin zararları üzerine tezler:

Öğretide gerekçenin gerekliliği üzerine değişik savların yanında, azda olsa gerekçenin adli riskleri olabileceğine ilişkin görüşlere de rastlamak olanaklıdır. Şöyle ki;

1.Gerekçenin yargılamayı geciktireceği savı:

Gerekçe göstermenin, güç davalarda yargıçların gerekçe göstermekten imtina ederek yada gerekçeli kararın yazılmasında ihmali bir tutumda sergileyebilecekleri yargı pratiğinin herkesçe malum bir problemidir. Ancak bu risk neden gösterilerek gerekçeli karar hakkından vazgeçilmesi kabul edilemez. Bu riskin etkisini yargıçlar üzerindeki iş yükünün azaltılması , zamansızlık sorununun çözülmesi ve yargıçların bilgilenip, deneyim kazanması ile yitireceğini umuyoruz. Ancak koşullar ne olursa olsun yargıçlar hukuku en ince ayrıntısına kadar üslüne uygun bir şekilde uygulayarak kendilerini hukuk devletinin meşru zemininde tutmalıdırlar

2.Gerekçe hakikatleri perdeleme aracı olarak kullanılabilir:

Gerekçenin sayılan olumlu işlevleri yanında başka amaçlara hizmet eder şekilde kullanılma olasılığı da vardır. Hukuk yaratma sürecinde yasama organı titizliğinde toplumsal vicdanı yansıtmayan kurallar konulması ve gerekçenin perdelenmesi riski de vardır. Gerekçe konusunda var olan diğer bir görüntüde de, totoliter rejimlerde önceden saptanmış sonuçlara uyarlı gerekçeli karar olgusu ile legalite bağlamında mevcut normlarla halkın adalet duygusu arasında beliren uçurum sonucu hakimin olgusal kanıtlara ilişkin değerlendirmesinde bazı şeyleri göz ardı etmesi veya rejim değişikliklerinde hakimlerin eski alışkanlıklarını sürdürmesidir.

3.Gerekçe bazı hallerde mahkemelerin saygınlığını tartışılır kılabilir:

Toplu çalışılan mahkemelerde ,kararların farklı çıkmasından çıkarılacak sonuç bu kararların tek bir gerekçeden doğmadığıdır. Toplu mahkemelerin doğasında olan ve güvence olan bu durumun gerçekleşebilmesi üyelerin kapasiteli olmasına bağlıdır. Aksi durum zaman zaman tanık olduğumuz mahkeme başkanının egemen olduğu 2sözde toplu mahkeme” görüntüsü sergilenmiş olunacaktır. Çok az farkla çıkan kararların ayrıca kamuoyunda olumsuz eleştirilere konu olduğu da gözetildiğinde bu iki noktada kararların saygınlığı kuşkulu hale gelebilir. Buraya değin hukuk bilimi ve tüketicilerinin gerekçeye bakış açılarını olumlu ve olumsuz yönleri ile ele almaya çalıştık. Öğretide gerekçenin analitik bir yöntemle ele alınarak detaylandırıldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu görüşlerin tümünün ortak paydası yargılama yönteminde gerekçelendirmenin en ince ayrıntısına kadar kullanılması gerektiğidir. Öğreti bu bakışı ile Strazburg yargı kararlarında tanımlanan gerekçe ve gerekçesizlik tanımı ile paralel hatta detay bakımından önde olduğu ifade edilebilir. Bununla birlikte öğreti ve Yargıtay’ın gerekçelendirme de kararın dayanağı tüm argümanların detaylandırılarak yer alınması gerektiği görüşü ile Strazburg yargısının sadece hükme etkili olan iddia savunma talep ve argümanların gerekçelendirilmesi gerektiği şeklindeki içtihadından ayrılmaktadırlar. Ancak insan haklarının kurumsallaşması istenç yanında uygulama ile öğretinin ürettiklerini paylaşmaları ile olanaklıdır.

İkinci Kısım
Gerekçeli karar hakkının uygulamadaki sapma biçimleri:,

Uygulamada çeşitli nedenlerle bu görevin yerine getirilmesinde özenli davranılmadığı, çeşitli gerekçelerin yerinde olsun yada olmasın arkasına sığınılarak eksik yada hiç yerine getirilmediği yada istenmeyen şekillerde yerine getirildiği bu şekildeki usul sapmalarının gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukukta ciddi eleştiri ve yaptırıma konu olduğu bilinmektedir. Bu konudaki ihlallere sıklıkla gözaltı, tutuklama, arama ve savunma gibi ceza yargılaması araçlarının kullanımında rastlanmaktadır. Dolayısı ile yetkinin kullanıcısı durumundaki mahkeme ve uzantılarının yapılan işin öneminin bilincinde üst düzey bir sorumlulukla davranarak eylem, işlem ve kararlarını gerekçelendirmeleri gereklilikten öte bir yargısal güvencedir.

Uygulamada kimi zaman genel ve soyut kimi zamanda yasa maddesindeki ifadelerin tekrarlanarak yada bunlara gönderme yapılarak gerekçelendirilmesi ,sav ve savunmalar ile gerekçenin denetime olanak vermeyecek tarzda özetlenmesi,yasal gerekçe kullanmak yerine azda olsa hukuk dışı gerekçelerle kararın açıklanması,gerekçede hükme esas alınan yada alınmayan olay olgu kanıtların neler olduğunun açıklanması yerine” kim ne demiş “şeklindeki diyalog ve ifadelerin kararda gösterilmesi ile yetinilmesi sıklıkla karşılaşılan sapma biçimleridir.

Ancak, uygulamadaki bu sapmaların sadece yargıçların değil yargılama etkinliğine katılan tüm kişilerin yöntem dışı uygulama ve algılayışlarından kaynaklandığı da başka bir görünüm biçimidir. Savunma tekelini elinde bulunduran ve bağımsız yargının bir öğesi durumundaki Avukatlarında (sorumluluk sahibi olanların ayrık tutulması koşulu ile) savunma etkinliklerini neredeyse ”aleyhimize olanları kabul etmiyoruz, itiraz ediyoruz, mahkemenin takdirine bırakıyoruz, kabul etmiyoruz v.s.” gibi taktiklerin sınırına hapsettikleri ve iktidar alanlarını sahipleri olmayan yargıç ve diğerlerine terk ettikleri vurgulanması gereken bir diğer gerçektir. Sav ve savunma öne sürülenlerin doğru yada yanlışlığının temelini ortaya koymada/sunmada (argüman) özensiz davranarak bir anlamda kendi kusurları ile gerekçelendirme ve gerekçeli karar hakkının ihlaline katkı sunmaktadırlar. Savunma belagat yada retorik özelliğini nostaljik olmaktan öteye taşımalıdır.

Her ne kadar gerekçelendirme yargıcın sorumluluğunda ise de gerekçelendirme yükümlülüğünün yönteme aykırı biçimde kullanılmasında, yanların ve savunma mesleği mensuplarının denetim üzerine inşa edilmiş bir savunma stratejisi yerine uyuma dayalı savunmaları stratejisi izlemelerinin de etkili olduğu başka bir gerçektir. Bu gibi sapmaların ortadan kaldırılması veyahut önlenmesi yargılama yöntemi yasalarındaki itiraz, temyiz gibi denetim araçlarının etkin ve yerinde kullanımı ile olanaklıdır.

Unutulmaması gereken bir konuda; adaletin gerçekleştirilmesinin yargıç kimliği ile özdeşleştiği kabul edilse dahi yargıcın tekelinde olmadığı, normatif düzenlemede ifadesini bulmuş bir başka gerçektir. Gerek maddi gerçek, gerekse hukuki gerçeğe ulaşma birlikte uğraşın sonucudur. Dolayısıyla oluşmamış adalette de mutlaka birlikte sorumluluğun izleri aranmalıdır. Yöntemine uygun bir yargılama sürece bilgiyi, güveni ve doğruluğu hakim kılar. Böylelikle sürecin hedefi olan adil yargılanma ve adaletin gerçekleşmesi de ona katkı sunan dinamiklerin eseri olacaktır.

İş yoğunluğu ve donanımsızlık ile diğer olanaksızlıklar yargının öteden beri gelen, üzerinde çokça konuşulan gerçekleridir. Ancak, bu ve benzeri nedenlerden hiç biri dayanak yapılarak gerekçeli karar yazılması ediminden imtina edilemez. Başka bir deyişle iki satırlık gerekçelendirme ile insanların özgürlüğüne yaşamına ve malvarlığına hükmedilmesi etik açıdan (hak, hukuk, nesafet, hakkaniyet vs.) nasıl açıklanacaktır? Yargıç her şeye rağmen adaletin kendi kimliğinde somutlaştığını hatırında tutarak “yükte hafif, pahada ağır” özdeyişine uygun şatafattan uzak anlaşılabilir ifadelerle kararını gerekçelendirmenin yöntemini geliştirmelidir.

Keza Yüksek Yargıda (Anayasa ve Yüksek seçim kurulu) sözgelimi kamuoyunun yakından ilgilendiği davalarda henüz gerekçeli karar yazılmamış olması yada geç yazılması ise bilinen başka bir ihlal biçimidir .Seçim hukukunun demokrasi ile ilişkisi ve Seçim Yargısınca verilen kararların Avrupa İnsan hakları Sözleşmesinin hedeflediği demokratik toplum oluşturma özlemi katkıları, yine Anayasa mahkemesinin soyut norm denetimi sırasındaki etkinliğinin bu alandaki sonuçları gözetildiğinde verilecek kararların hukuk tüketicileri ve mahkemeler için tartışmasız bir öneme sahip olduğu ortadadır. Dolayısı ile tefhim edilen bu kararların hangi nedenler üstün tutularak alındığının muhataplarınca öğrenilmesi sözleşme ile güvence altına alınsın yada alınmasın kanımızca üzerinde kafa yorulması gereken başka bir sapma türüdür.

Yargıtay’ın norm denetim sırasında ilk derece yargı mercilerinin kararların genellikle “olay ve delillerin taktirinde bir isabetsizlik bulunmadığı cihetle itirazın reddi ile usul ve yasaya uygun hükmün onanmasına” şeklinde ifadelerle onandığı birinci bölümde belirtildi.Anılan uygulama sözleşme kapsamı dışında kalsa bile,onama hükmünden olumsuz etkilenen yanında denetleyen durumundaki makamdan az da olsa ikna edici nedenler hakkında bilgiye gereksinim duyulması şekli adaletin gerçekleşmesine azımsanmayacak katkı sunacaktır.

Gerekçenin önemli bir meşruiyet ve aynı zamanda denetim aracı olduğunun çoğu kez unutularak uzun kararların norm denetiminde okunmadığı söylentilerinin etkisi ile kararlarda sav savunma ve yargılama sürecindeki etkinlik ve değerlendirmelerin denetlenmesine olanak vermeyecek şekilde özetlendiği ya da kararda yer verilmediği ve özellikle gerekçeli kararların kalem şef yada memurlarına bırakıldığı ise başka bir gerekçesizlik modelidir.Bu alanda söylenenlerin haklılık payları ve itiraz hakları saklı kalmak koşulu ile öğreti ,Strazburg yargı ilkeleri ve Yargıtay pratiği ile ortaya çıkan ilkeleri referans alınarak aşılmalıdır.

Yargıçların aynı zamanda yargılamanın bilimsel bir etkinlik olduğu gerçeğinden hareketle her yargılama konusunun kendi içinde ayrı bir özellik ve hak barındırdığının kabulü ile “bilimsel cahillik” ilkesi referans alınarak, hukuksal nedenler ile uyuşmazlık bakımından benzerlik (nitelik ve görüntü olarak) arz etse bile, her defasında bu benzerlik göz ardı edilerek,değerlendirilmeleri ve gerekçelendirilmeleri gerekir.Ancak uygulamada her uyuşmazlığın nevi şahsına münhasır olduğu yada her olayın kendi doğasında yegane olduğu,felsefi söylemin unutularak hukuki-Maddi gerçek ayırtına dayalı olup olmadığı,yada kararın alınma şeklindeki ayrıntılar ile bakılmakta olan uyuşmazlığın özellikleri gözetilmeksizin, Yargıtay kararlarının referans alınarak olayın sınanması,yargıcı “içtihat yargıçlığı”na yöneltirken, yargılamayı da bilimsellikten uzak,yalın ve sıradan bir kamusal etkinlik haline getirmektedir.

Bir başka sapma biçimi de bilirkişi görüşlerinin gerekçe ile bağlantısında göze çarpmaktadır. Bilirkişilik kurumuna yönelik deklare edilmiş yada edilmemiş eleştiriler bir yana ,yazı işleri müdürlerinin müştemilat kavramının belirlenmesi için bilirkişi olarak yetki ve görevlendirilmesi anlayışının Türk Yargısınca geride bırakılma zamanının geldiği hatta geçtiği dahi söylenebilir. Yargıcın bazen bilirkişi görüşüne yönelik eleştiri ve itirazları değerlendirmeye tabi tutmadan başka bir deyişle bu konudaki talepleri ret yada kabul etmeden ,bazen de bu eleştirilere cevap verilse dahi bunun nedenleri açıklanmak yerine bu görüşlere göndermede bulunularak gerekçelendirme yaptığı, dikkate değer bir diğer sapma biçimidir.

Mütalaanın karara neden dayanak yapıldığının açıklamadan vareste tutularak bunun onaylanması alışkanlığından uzaklaşıldığı oranda yargıçlık kimliğine de yakınlaşılacağı bilinmelidir. Başka bir deyişle bu alandaki etkinliğin yargılama yöntemi yasalarına uygun kullanılarak, yargıçlık yetkilerinin paylaşılmasında son derece kıskanç davranılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır yargıçlar, onaylayan değil hüküm verenlerdir. Yargılama yetkisinin hangi nedenle olursa olsun bilirkişilerce paylaşılması durumunda kalınmasında ,ortaya çıkacak sonucun yargıç kararı olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

Bir başka sapma da yargılama sürecinde öne sürülen sav ve savunma konularının gerekçesiz olarak ret edilmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Uygulamada iddia ve savunmaya ilişkin söylemlerin, genellikle “usul ve yasaya uygun talebin reddine yada kabulüne” şeklindeki genel ve soyut ibareler ile karara bağlandığı bilinmektedir. Bu şekildeki istemlerin yahut etkinliğin gelecekteki karar ve işlemlerin öncül yada artçıları olarak, hakkın oluşumunu yakından ve derinden etkileyecek sonuçlar doğuracağı gözetilerek, yanların anılan kararlara itiraz edebilmelerine yada verilmiş kararların geri alınmalarına olanak sağlayacak açıklık ve yeterlilikte temellendirilmesi ,gerekçeli karar alma hakkının ruhuna uygun bir davranış olacaktır. Bu edim duruşma aşamasında yerine getirilmemiş ise hiç olmasa bu eksikliğin ikna edici olma amacını karşılaması niyeti ile son kararda makul ölçülerde açıklanmalıdır. Bazı yargı kararlarının (anlaşmalı boşanma çarpıcı örnek olabilir) niteliği gereği şablon gerekçelendirme kullanılmasına elverişli olduğu kabul edilmekle birlikte bu şekildeki uygulamanın istisna olduğu, istisnanın da “dar yorumlanması” gereken niteliği atlanarak, “aynılaştırma-benzeştirme kültürünün “etkisi ile bütün kararlara teşmil edilmemesi gerektiği de başka bir örnek olarak durmaktadır.

Gerekçeli kararların yasal nedenler dışındaki nedenlere dayalı olarak gerekçelendirilmesi ise örneğine az tesadüf edilmekle birlikte çarpıcı bir başka gerekçesizlik örneği olarak değerlendirilmelidir. Bu tarz oluşumlar genellikle hükümle varılan sonucun, pozitif hukuk düzeneğinde yer almayan olgulara dayalı yada normatif düzenlemede yer alsa dahi buradaki içeriğinden ayrı ve yanlış algılanarak yada burada belirtilmeyen yahut tanımlanmayan şekline (sözgelimi hükmün dayanağı kavramın içinin boş bırakılması gibi) dayalı olarak açıklanmasıdır.

Strazburg yargı kararlarına sıkça konu olmaları nedeniyle ,iddianame ve mütalaalarında birer yargılama yöntemi araçları ve aynı zamanda yargısal etkinliklerin öncülleri ve uzantıları olmaları nedeniyle gerekçelendirmede son derece önemli bir konuma sahiptirler. Bu bağlamda gerek iddianame ve gerekse mütalaalarda yasal öğelere yeteri ve gerektiği ölçüde yer verilmesi atideki savunma ve direnme stratejilerinin oluşumuna da önemli katkı sunacaktır. Bu adil yargılanma hakkı ile birlikte hakka erişebilmeyi düzenleyen ilkelerden yararlanma amacına da hizmet edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Savcılarına seslenirken ifade ettiği yargısal etkinliklerinin ,araştırma ve açıklığa (gerekçeye) dayanması gerektiğine ilişkin önerilerinin, konumuz bakımından sıcaklığını koruduğu gibi çarpıcı olması nedeniyle burada değinmenin hem ,nostaljik hem de tarihsel bir katkı olacaktır.

İddia makamının da karar ve görüşlerinin gerekçeye dayalı olması bu etkinliklerin kendi doğasında bir bilgilenme ve değerlendirmeyi gerektireceği kaçınılmazdır. Hal böyle iken uygulamada Cumhuriyet savcılarının idari denetimlerinde yapılan tavsiyelerle özellikle delillerin değerlendirilmesi etkinlikleri kısıtlandığı böylelikle kendilerine intikal eden ihbar ve başvuruların bu önerilerin etkisi ile büyük oranda kamu davasına dönüştüğü ise değerlendirme ve gerekçe ile bağlantısı nedeni ile ayrıca yoğunlaşmaya değer bir meseledir.

Yargıtay bozma ilamlarından sonraki yargılama sürecinde İlk seviye mahkemelerinin bozma ilamına uyarak verdikleri kararlarda, gerekçelendirme yükümlülüğünün sürdüğü gözetilerek yeniden gerekçe oluşturulması yerine, bozmada belirtilen nedenlere değinmek suretiyle gerekçelendirme yahut blok halinde bu nedenlerin alıntılanarak gerekçelendirme yapılması, keza bozma üzerine eski kararda direnilmesi durumunda da sadece bozmadan önceki karara gönderme yapılması değinilmesi gereken diğer sapma durumudur. Burada mahkemenin bozmaya uyma ile yargılamanın yeni bir sürece girdiğinin, bu sürecin gereği olarak iddia, savunma ve argümanlarının farklı olacağının bilincinde olarak kararların temellendirmesi gerekmektedir. Bozma sonrası yapılan bu etkinliğin bozmada işaret edilen hususlarla örtüşüp örtüşmediğinin de denetlenmesi bakımından önem arz eder. Ancak bir kararın direnme kararı sayılabilmesi için bozmadan önce verilen karar ile direnmeye ilişkin verilen kararın gerekçe ve sonuç yönünden aynı olması gerekmektedir .Bozmadan sonra yeni ve değişik gerekçeye, açıklama ve kanıtlara dayanılarak gerekçelendirme yeni bir hüküm kabul edilmektedir Direnme hükümleri önceki hükme ilişkin etkinlik ve dayanaklarda ısrar anlamına gelmekte ise de direnmenin ilk hükümden farklı nedenlerinin mutlaka olduğu gözetilerek, deklare edilmesinin önceki ve sonraki hükmü ikna edici niteliğini güçlendirici bir etki yaratacağı unutulmamalıdır.

Gerekçesizlik başlığı altında değerlendirilmesi gereken bir başka konuda gerekçeli karar yazılmadan yargıcın ölmesi halinde yapılması gerekenle ilgilidir. Türk hukukunda bu konunun Yargıtay kararlarında gündem bulduğu bilinmektedir. Yargıtay bu durumda etkinliğin öznesi yargıcın, yargılama sürecinde edindiği izlenimlerin hükmün verilmesindeki tartışmasız rolünün gerekçe oluşturulmasında da süreceği, bu olanağın ortadan kalkması düşüncesi ile yargılamanın yenilenmesi gerektiğini içtihat etmiştir.

Kısa karar ile gerekçeli kararın birbiri ile çelişkili olması ,gerekçeli kararların matbu şekilde oluşturulması yargı pratiğimizin yakından bilenen ayrı sapma türlerindendir. Bu şekildeki gerekçesizlik modeli ya kısa karar ile gerekçeli kararın birbiri ile çelişik olması yahut gerekçeli kararın kendi içinde bir mantıksal bütünlük oluşturmadığı şeklinde gerçekleşebilir. Yargıtay’ın bu konudaki zorlayıcı tutumu ve sınırlı da olsa elde edilen donanımlarla matbu karar yazımı şeklindeki etkinliğin artık sistemi terk ettiği söylenebilir.

Yetki aşımı suretiyle gerekçelendirmeye ilişkin örnek, pratikte ilk seviye mahkemeleri kararlarında gözlenen ihlal biçimidir. Bu türün dikkat çekici olanı gerekçede sanığın manevi kişiliğine ilişkin (sözgelimi ahlaki temayülü vs.) nedenlere gönderme yapılarak erteleme istemlerinin reddine ilişkin kararlarda göze çarpar. Ancak anılan ihlal biçiminin Yargıtay uygulamalarının zorlayıcı tutumu ile giderek unutulduğu da bir gerçektir.

Genellikle yasal ifadelerin tekrarı veya yasa hükmünde yer alan ve ceza tayininde etkili kavramların yetersiz gerekçeler ile yorumlanması da keza eylem için öngörülen cezanın alt haddinden uzaklaşma yada cezayı azaltıcı durumlarda indirimin alt seviyeden uzaklaşılarak verildiğinin de ayrıca ve açıkça gerekçelendirilmesinden sıklıkla imtina edildiği de ayrı bir sapma biçimidir. Uygulamada sanığın lehine etkinliklerin yargılama yöntemine ilişkin yasaların olanak verdiği ölçüde denetimde bozmaya konu yapılmaması da bu kabil sapmalarda etkili olmaktadır.

Adil yargılanma hakkının ihlali olan bu durumlar saptanabilinen kadarı ile sunuldu. Ancak belirlenen bu sapmaların aşılması da olanaklıdır. Yargıçların sadece yasanın dili işlevini gördükleri, başka bir deyişle yasaları uygulayan bir otomat oldukları varsayımı yada kararlarının da norm metinlerinin otomatik sonuçları olduğu varsayımı-savı-artık hukuk metodolojisi ve yorum öğretisi tarafından kesinlikle çürütüldüğü gibi yargıcın yorum konusunda edindiği bu özgürlük sadece normlar ile sınırlı olmayıp uyuşmazlık konusu olayı da kapsamaktadır. Dolayısı ile gerek yargıç gerekse iddia makamı yasa koyucunun kendilerine özgürlük tanıdığı alanlarda anılan bu özgürlüklerinden sonuna kadar yararlanarak yorum metodolojisi aracılığı ile olayı anlamlandırma, nitelendirme, tanımlama ve değerlendirmede, Strazburg Yargısının temel içtihatlarını referans alarak, amaçsal ve genişletici yorumlarla insan hakları ve özgürlüklerini koruyucu, geliştirici etkinlikte bulunmalıdırlar.

Bu etkinlik gerekçelendirmeyi de kapsamalıdır. Normatif alanda bu sonuca ulaşılması için gerek ve yeterli araçlar bulunduğu görüşündeyiz. Bunlardan ilki gerektiğinde yasa kuralı oluşturma, ikincisi ise takdir hakkının kullanılması olup buna bir üçüncü unsur olarak da uygulama iradesini tamamlayıcı olarak eklemek olanaklıdır. Böylelikle, yasa ve maddelerin de fakto varlık göstermeleri için altın üçgende yer alan yasa ,insan ve malzeme öğelerinin de işlevsel birlikteliği sağlanmış olacaktır.

Sonsöz

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İç hukuktaki normlar hiyerarşisinde kanun olarak değerini bulmuştur. Dolayısıyla sözleşme normları başkaca ritüele gerek duyulmaksızın ulusal normlar ile ”Hak ve özgürlükler” temelinde bir birliktelik kurarak İç Hukuk Ailesinin (pozitif hukuk ailesinin ) bireyi olmuştur.
Sözleşmenin birinci maddesi ile Yüksek Sözleşmeci Yanlara, yetki alanları içindeki yurttaş olsun olmasın “Herkese” hak ve özgürlükler konusunda olanaklar sağlamaları ödev olarak yüklenmiştir.

Ancak bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinde izlenecek yöntemler sözleşmenin ruhuna aykırı olmamak koşulu ile yanlara bırakılmıştır. Yan devletler, bu yükümlülüklerini ya sözleşme normlarının iç hukukun bir parçası(birci yöntem)olarak ya da doğrudan doğruya (ikici yöntem) uygulamak suretiyle gerçekleştirmektedirler.

Böylelikle bireyler uluslararası hukuktan doğan haklarını yetkili ulusal yargı organları önünde başvuruya konu yapabilecekleri gibi ulusal yargı organları da uluslararası sözleşmeyi uygulamak ile sorumlu olacaklardır. Ancak ulusal mercilerin sözleşme hükümlerini doğrudan doğruya uygulayabilmeleri ulusal düzeyde ek düzenlemelerin gerçekleştirilmesine gerek bulunmaması koşuluna bağlıdır. Buradan hareketle denilebilir ki;

1-Sözleşmeden kaynaklanan taahhütlerin yerine getirilmesi ancak sözleşme ruhuna uygun ve uygulanabilir düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ile birlikte etkin bir uygulama pratiğine bağlıdır.

2-Yargıçlar Sözleşmenin bütününde olduğu gibi gerekçe uygulamasında da insan hakları eksenli ortak bir ”Avrupa Hukuku” ile “Korunma Düzeneği”ni gerçekleştirmeyi hedefleyen” anlayış ve algılamaları” ve bunların gerçekleşmesinde etkinliği tartışmadan ayrık Avrupa Mahkemesi’nin insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi amacına dayalı, ortak bir Avrupa Hukuk kültürü ve anlayışının temel alan paradigmasını belirleme ,adlandırma ,nitelendirmede ölçüt almak zorundadırlar.
3-Ancak bu şekildeki edim, Avrupa Mahkemesi içtihatlarının kaba bir uygulaması yahut doğrudan emsal alınması şeklinde algı ve yorumlanması yerine, bu içtihatların içeriğindeki “ temel ilkeler “ ve bununla “ulaşılmak istenen amacın” saptanması ile gerçekleştirilmiş olacaktır.

4-Yöresel Yargı organları; Demokratik bir Siyasal Rejim ve Hukuk’un üstünlüğünün yöneldiği barış ve adalet idesinin yargılama alanında gerçekleşmesinin her şeyden evvel “Doğru Hukukun Bilgisi” yanında “Hukukun Kültürü” dayalı bir etkinlik olduğunun farkında olarak, davranmaları gerekmektedir.

Ancak, bunun adına ister “istenç” ister “paradigma” densin mutlaka bir uygulama iradesine gereksinim vardır. Uygulama iradesi ise özellikle ve öncelikle bir özeleştirinin varlığını gerektirir. Özeleştiri ise, Yargıçların ‘duruşma anlayışından yargılama anlayışına’ geçişi sağlayacak ve haklara erişmeyi kolaylaştıracak, güvence altına alacak, bilgi temelli etkinliklerini artırmaları, iddia makamının ise gerek kendisi gerekse adına görev yapan kişi ve kurumlar aracılığı ile ‘ argüman çokluğundan ziyade argüman ağırlığını esas alan’ hızlı, etkili ve sonuç alıcı delil elde etme yöntemini geliştirmeleri, yargının bağımsız öğesi olan savunmanın ise savunma tekelinin vermiş olduğu yetki ve sorumluluk bilinci ile ‘sürece özenli aktif bir savunma konsepti ‘ile katkıda bulunmaları ile olanaklıdır.

Söz konusu anlayışın benimsenip yerleşmesi adil ve güvenli yargılanma hakkı ile amaçlananların gerçekleşmesine sayısız katkı sunacaktır.

Dolayısı ile yargılamada sürecinde her birinin farklı ancak inkar edilemeyecek etkinlik ve katkısı bulunan bu dinamiklerin somut uyuşmazlığı, Strazburg Yargı Kararlarının norm ve olaya ilişkin yorumları ile bu yorumun özündeki ilkelerden yararlanarak gidermeyi amaç edinmeleri ,adaletin kolektif bir çabanın ürünü olduğu savının da gereği olacaktır.

Bu amacın gerçekleşmesi, büyük ölçüde yargıç ve diğerlerinin öncelikle, nitelikli bir hukuk eğitimi yanında yoğun, uygulamaya dönük ve makul süreli bir mesleki hazırlık dönemi geçirmelerine bağlı görünmektedir.

Bu bağlamda, hukuku mayalandıran ve tatlandıranın, hukukun felsefe ve sosyolojisi ile yorum bilimi olduğu bir kez daha anımsanarak ve bu bilimlerin yeniden kürsülerde hak ettikleri etkinlik ve konuma kavuşturulması sağlanarak ,felsefe ve sosyolojiye yönelik bu ikincil ve ilgisiz tutumun da terk edilmesi gerekmektedir.
Hukuk eğitiminin değişik aşamalarında ve özellikle yargıç eğitiminde bu eksikliğin giderilmesi yargıçların felsefe ve sosyolojideki argümanlara başvuru gereksiniminin de dolaylı karşılanmasına hizmet edecektir.

Hukuk pratiği ile yorum öğretisi arasındaki yoğun ilişki de akılda tutularak, yorum öğretisinden fazlası ile yararlanılmasının kapıları mutlaka aralanmalıdır. Yorum metodolojisi anlamlandırma ve nitelendirmede kaçınılmaz bir değere sahiptir. Zira bu kararlardaki hukuksal kavramların açık yada gizlenen anlamları ve normatif düzenleme ile hedeflenen nihai amacın belirlenmesi yargıcın yorum metodolojisini bilip etkili kullanımı ile olanaklıdır. Bu bağlamda, yorum metodolojisi Genelde Strazburg ,özelde de Türk Yargısının geleceğin hukukunun tasarlanmasında sık sık başvurulan algılama tanımlama, nitelendirme ve değerlendirme araçlarındandır. Geçmişten günümüze değin gelinen süreçte insan haklarının ve özgürlüklerinin henüz gelişimlerini tamamlayamadıkları gözetildiğinde ,baş vurulan genişletici ve amaçsal yorum yöntemlerinin anılan gelişimin tamamlanmasında katılımcı ve kurucu bir işlev üstlenecekleri kesindir.

6-Bu anlamda gerekçe de anılan misyonun edinilmesinde insan hakları alanındaki katkıların bileşeni olarak önemsenmeli bu önem, Strazburg Mahkemesinin temel içtihatlarının referans alınmasında kendini bulmalıdır. Ancak, gerek öğreti ve gerekse Yüksek Yargının ayrık pratikleri bir yana Avrupa Mahkemesinin temel içtihatları ve insan hakları anlayışı ile uyumlu biçimi gözetildiğinde bu alandaki argümanlardan da yeteri ve gerektiği kadar alınarak karşılıklı etkileşimin kanalları açık tutulmalıdır. İnsan haklarının gelişimi de bu bileşenlerin katkıları ivme kazanacaktır.

7-Gelinen noktada gerekçeli karar hakkı konusunda iç hukuk sisteminin Strazburg yargı organının temel kabul ettiği ölçülerle bir iki ayrıntı dışında örtüştüğü ve kimi zamanlarda da ötede olduğu bir gerçektir.

8-Yargıçların bir yönüyle hukuk uygulayıcısı öteki yüzü ile bir sosyal/hukuk tasarımcı kimliği taşıdıkları, gelecekteki sosyal düzen ve bu düzenin dayandığı normatif alanın , odağına insanın değer olarak oturtulması, bu kimlik sayesinde olacaktır. Hukuk bu kimlikte adalete dönüşecektir!…

9-Sonuç olarak ifade edilebilir ki; Gerekçeli karar alma hakkı koruyucu düzeneğinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve yargılama yöntemine ilişkin yasalar, öğreti ile bunların pratiğinden oluştuğu, bu mekanizmanın niteliği itibarı ile hakkın kullanımını kolaylaştıracak ve koruyacak ve geliştirecek bir konsepte sahip olduğu, bu anlamda Türk Yargısının yeterli donanım ve argümana sahip olduğu söylenebilir ise de , ilk seviye yargı yerleri ,hazırlık tahkikatı makam ve uzantıları ile yargılamanın diğer öğesi savunma kurumunun bu konsepte tamamıyla uygun pratiklerinin olmadığı belirtilen sapma biçimleri ile ortadadır. Bu konudaki savın Türk Devleti aleyhine açılan ve sona eren mahkumiyet rakamları ile de sabittir.

,
Anılan durumdan kurtulmanın şimdiye dek anlatılanların yanında uygulayıcıların (dinamiklerin) kimi ve neyi temsil ettiklerinin bilincinde olarak , insan haklarında somutlaşacak bir adalette ,katılımcı kimlikleri ile öne çıkmalıdırlar.

Kaynakça
1-Yıldırım,Kamil,Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İst.
2-Kuçuradi,İoanna,Etik,Ankara 1990
3-Aşçıoğlu,Çetin, Hukuk Yargılamasında Yargıç ve Avukatların Etkinliği,Ank.2003
4-Kaboğlu,İbrahim Özden, Özgürlükler Hukuku, İstanbul 1996
5-Ökçesiz ,Hayrettin, HFSA
6-Kant,Emmanuel,Aydınlanma nedir? sorusuna yanıt.
7-Yücel,Mustafa Tören, Hukuk ve Gerçekler Ank. 2001
8-Doğru,Osman,İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları,İst.2002
9-İnceoğlu,Sibel, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma
Hakkı, İst 2002
10-Gözübüyük,A.Şeref-Gölcüklü ,A.Feyyaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Uygulaması Ank. 2003
11-Werges Jacques, Savunma Saldırıyor
12-Işıktaş Yasemin, Hukuk felsefesi ve Sosyolojisi Argümanlarının Hukuk
Uygulanmasında Kullanma Olanakları
13-Sancar Mithat, Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti ,İst 2000
14-Haydar Erol, İçtihatlı Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu,Ank. 2002
15-Mole Nuala-Harby Catherina Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
6.mad.uygulamasına ilişkin Kılavuz, Strazburg 2001
16-Aktan Hamdi Yaver, Yargıtay Uygulamasında Adil Yargılanma, Ank 2003
17-Yurtcan Erdener, Ceza Muhakemeleri Usulü Şerhi ,İst.,1988
18-Kuru Baki, Hukuk Usulü Muhakemeleri el kitabı Ank.1995
19-Kunter Nurullah, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemeleri Hukuku
20-Reid Karen, Adil Bir Yargılanmanın güvenceleri
21-Tomlinson Hugh, Adil Yargılanma Hakkı
22-Kutlu Mustafa ,Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri,
23-Yorgancı Nihat,www.adalet.org
24-Duman,İlker Hasan, Konu ve Sorunlarla Hukuk Devleti İst.,2003
25-Milliyet Gazetesi 04.01.2004
26-Birinci Ali, Atatürk’ün cumhuriyet savcılarına seslenişi 1988

[1] Immanuel Kant, Aydınlanma nedir? Sorusuna Yanıt, çeviren Nejat Bozkurt,Yazko Felsefe Yazıları Sayı:6

[2] Yargıç Mustafa Kutlu, Hukuk Devletinde Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri,H.F.S.A.7.Sayı,H.Ökçesiz,İstanbul Barosu Yayını, İstanbul 2003,s.122

[3]Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz,H.F.S.A.7.Sayı, Hukuk ve Siyaset Geriliminde Hukuk Kültürünün Yapısı Üzerine Yedi Üçüzlü Bir Açıklama, İstanbul Barosu Yayını,İstanbul,s.114

[4] Mustafa Kutlu,a.g.e.,s.130

[5] Kutlu,a.g.e.

[6] Sayın Adalet Bakanının Milliyet Gazetesin de 07.01.2004 tarihinde yayınlanan açıklamasında, Hükümet Aleyhine A.İ.H.M. ne toplam 2419 başvuru yapıldığını ,bunlardan 344 ünün aleyhe,18 adedinin lehe,559 unun dostane çözümle sonlandığını,168 adedinin kabul edilebilir olduğunu,67 sinin kayıtlardan silindiğini,288 adedinin kısmen kabul ile sonuçlandığını ve 835 inin ise halen inceleme aşamasında bulunduğunu açıklamıştır.

[7]“Öğretinin bir kısmı İ.H.A.S.’ne anayasal yada en azından yasa üstü bir değer tanımaktadır. Buna karşılık sözleşmeyi olağan kanun gücünde kabul eden görüş baskındır.”B.k.z.,İ.Ö.Kaboğlu, Özgürlükler Hukuku,3.baskı,Mart 1996 ,İst.,s.123

[8] Kaboğlu,a.g.e.,s.123

[9] Kaboğlu,a.g.e.,s.119

[10] Kaboğlu,a.g.e.,s.119-120

[11] Kaboğlu,a.g.e.,s.120-121

[12] Kaboğlu .a.g.e.,s.125

[13] Bu deyim sayın Mithat Sancar’dan alınmıştır.

[14] Örn.,H.v.Belgium,a.g.k.,para.,53,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.309

[15] Ruiz Torija/İspanya,Seri A No.262(1995)Hugh Tomlinson QC,AİHM.içtihatları değerlendirme seminerine sunduğu bildiri,s.5

[16] K.Reid,a.g.e.,s.39

[17] Karen Reid,Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri,3.Kitap,s.37

[18]Bkz.d.j.Harris,M.O’Boyle,C.Warbric,a.g.e.,215;K.Re id,A Practitioner’s.,a.g.e.,s.128.K.Starmer;a.g.e.,s.37 6,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.311

[19] Van De Hurk-Hollanda,Seri A,No.288(1994),Naula Mole ve Catharina Harbe, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesinin uygulanmasına ilişkin kılavuz, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Birinci Baskı, Ekim 2001,Sayfa 43

[20] Hadjinastassiou/Yunanistan,Seri A No.252-A(1992),Tomilson,a.g.e.,s.,5

[21] Hiro Balani-İspanya,Seri A No.303-B (1994) Hugh Tomlinson QC,6.madde:Adil Yargılanma Hakkı başlıklı Adalet Bakanlığı Eğitimciler Eğitimi Seminerine sunulan bildirisinin 5. Sayfası

[22] Dr. Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, Beta Yayınları,1.BASI,200stanbul,s.314

[23] 10 CD.2003 T ve 2002/30682 Esas.2003/5345 Karar sayılı içtihadı

[24] 25852/94

[25] Dr. Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı,1.bası,Beta Yayınları İst.2002,sayfa 315

[26] Dr. Sibel İnceoğlu,a.g.e.,sayfa 315,Appl.no.8769/79,Xv,Germany 16.07.1981,25 DR 241

[27] Karen Reid,a.g.e.,s.38

[28] YCGK 07.10.1991 T.ve 227/255 ,03.12.1996 T. ve 4-251/262 Sayılı Kararları,Kaban-Aşaner-Yalvaç, aktaran Hamdi Yaver Aktan Yargıtay 8.D. Üyesi, eğitimciler eğitimi seminerine sunumu

[29] Mustafa Kutlu, Yargıç, Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri, HFSA İstanbul Barosu Yayını sayfa 15

[30] K.Reid.a.g.e.,s.38

[31] K.Reid.a.g.e.,s.38

[32] 30.11.1987 tarih ve 8950 /80 Belçika,Dulaurans-Fransa,Hele-Finlandiya

[33] H.v.Belgium,a.g.k.,para.53 ,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.315

[34] De Mor -Belçika Davası

[35] Dr. S.İnceoğlu ,a.g.e.,s.316

[36] Georgiadis-Yunanistan

[37] M.Kutlu,a.g.e,Sayfa 15

[38] Dr.M.Tören Yücel,a.g.e,Sayfa 121-122

[39] 9.CD.2003 T.2003/210-902

[40] 21.01.1999,30544/96,GarciaRuız-İspanya,19.12.1997,20772/92, Helle-Finlandiya, Doç.Dr.,Osman Doğru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları, Beta yayınları,cilt 1,1.bası,2002 İst.,

[41] Melin/Fransa,Mutatis Mutandis Artico/İtalya,Goddi/İtalya,Ruiz Torija/İspanya,alıntı Prof. Dr.A.Şeref Gözübüyük-Prof.Dr.A.Feyyaz Gölcüklü, Avrupa insan Hakları Sözleşmesi ve uygulanması 4 bası, Ankara 2003,Turhan Kitabevi,Sayfa

[42] K..Reid,a.g.e.,s.39

[43] Georgiadis-Yunanistan davasında ”başvurucunun haksız yere tutuklanmasına ilişkin tazminat verilmemesi kararı, iç hukuka uygun olarak beraat kararı ile birlikte verilmiş ve kendisinin ”büyük ihmali” nedenine dayandırılmıştır. İHAM tazminata ilişkin başvurucuya kendi savlarını ortaya koyma imkanı tanınmasını madde 6/1’ aykırı bulmuştur. Milli mahkemelerin sadece yasada yer alan ”büyük ihmal” kavramına atıf yapmasını dikkate almıştır. İHAM’a göre, milli mahkemelerin kararları başvurucunun tazminat hakkı için belirleyici olduğundan söz konusu olayların değerlendirilmesini içerin ”büyük ihmal “kavramının açık olmayışı milli mahkemelerin daha detaylı gerekçeler gösterilmesini gerektirmektedir.”İnceoğlu,a.g.e.,s.314,ayrıcı bakınız H.Belçika davası

[44] Rıza Türmen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Açısından Temel Hak ve Özgürlüklerin Kapsamı ve Sınırlamaları, Yargıtay Dergisi ,cilt.28 Ocak-Nisan 2002,sayı 1-2,s 192-213;Çağlar,a.g.e.,s.64-65,aktaran Kutlu,a.g.e.,s.152

[45] D.5.D.,E.,1986/1723,K.,1991/933 sayılı kararı,s.10,Kaboğlu,a.g.e.,s.124

[46] Bkz.Bakır Çağlar ”Avrupa Yeni Mekanında Kurumsallaşma: hukuk ve demokrasi” Anayasa Yargısı-9,Ank.1993,s.281 aktaran Kaboğlu,a.g.e.,s.124

[47]İBK,tümüyle uluslar arası standartlar göz önünde tutularak alınmış bir karar”dır.(Akıllıoğlu,a.g.e.,s.42);krş.B.Çağlar”Av rupa yeni Mekanında …”,S.281.AKT.i.ö.Kaboğlu a.g.e.,s.124

[48] Danıştay’ın 1997/3572-2435

[49] Y.H.G.K.K.24.10.2001,1016/757 Duman a.g.e.Sayfa 159

[50] İBK.7.6.1976 T.3/3,Akt.H.Erol,a.g.e.,s.177

[51] C.G.K9.6.1998 T,8-163/216 Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e Sayfa 131-134 Aktaran Aktan a.g.s Sayfa

[52] 9.C.D 2003/210-902 sayılı kararı

[53] 9 C.D.13.02.2002 T.2001/1268,2002/301,C.G.K.18.04.2000 T.7-75/80 Kaban-Aşaner-Yalvaç a.g.e S.850-851 Aktaran Aktan a.g.e S.

[54] YCGK 2002 T.2002/2-236 K.,aktaran N.Yorgancı,www.adalet.org

[55]Y.1.HD.28.O6.1978 t.7281/7379 K.aktaran Av.İ.Hasan Duman,Konu ve Sorunlarla Hukuk Devleti,2.Baskı,Kartal-İstanbul,s.162

[56] Y.4.CD.05.10.1995 T.1995/4601-6332 ,aktaran Nihat Yorgancı,www.adalet .org ,Yargıtay Kararları Sayfası

[57] YCGK,23.12.1998 T.,2-314/380,Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e. s.862,aktaran Aktan

[58] Y.1.CD.23.08.1993 T.1993/1453-1552 K.,aktaran N.Yorgancı,www.adalet.org

[59] Y.5.CD.25.01.1993 T.,1992/4164-157 K. Aktaran Yorgancı,www.adalet.org

[60] Y.5.CD.09.11.1993 T.1993/3664-3973,2.CD.17.10.1995 T.1994/12461 E,1995/206 K.aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[61] YCGK.03.10.1995 T.1995/3-267/267 K.aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[62] YCGK.20.12.1993 T.,1993/16-290 E,1993/327 K.aktaran Yorgancı,www.adalet.org

[63] Y.4.CD.18.05.1994 T.1994/1437-4605 K.,AKTARAN,Yorgancı,www.adalet.org

[64] Y.10.CD.2003 T.2002/30682 E,2003/5345 K.,aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[65] YCGK.23.12.1998 T.314/330 K.Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e.,s.854,aktaran Aktan

[66] 4.CD.24.02.1999 T.,12501-924 ,Akt. Haydar Erol,İçtihatlı C.M.U.K.2002 Ank,s.181

[67] Prof. Dr. Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku,8.Bası,Kazancı Matbaacılık İstanbul,sayfa 43

[68] Prof.Dr.Erdener Yurtcan,C.M.U.K Şerhi,Kazancı yayınları,İst,1988, ,2.cilt,s,393

[69] Prof.Dr.Erdener Yurtcan,C.M.U.K Şerhi,Kazancı yayınları,İst,1988, ,2.cilt,s,392

[70] Prof. Dr. Baki Kuru,Hukuk Muhakemeleri Usulü El Kitabı,1995,alfa yayıncılık,sayfa535

HKG 28.04.1993,2/91-187(İKİD 1994/398 s.10076-10077)

[71] Duman,a.g.e.,s.159-293

[72]Yargıtay Onursal üyesi,Çetin Aşçıoğlu,Hukuk Yargılamasında Yargıç ve Avukatın Etkinliği,H.F.S.A.6.Sayı,İstanbul Barosu Yayını,İstanbul,s.105

[73] Dr.M.Tören Yücel,Hukuk ve Gerçekler,1.bası,Ankara,2001,s.,50

[74]Dr.M.T.Yücel,Kararlarda Gerekçe ve Muhalefet Şerhi,H.F.S.A.İstanbul Barosu Yayını,İstanbul 2003,8.Sayı,s.163

[75]NçMacCormick.Legal Reasoning and Legal Theory.Oxford Universty Press.1994 p.103,Dr.M.T.Yücel,Hukuk ve Gerçekler,1.Bası,Ankara 2001,s.50

[76]Yargıtay Onursal Üyesi, Çetin Aşçıoğlu, Yargı Kararlarında Gerekçe Sorunu,

H.F.S.A.8.Sayı,Hz.H.Ökçesiz,İstanbul Barosu Yayını, İstanbul 2003,s.156

[77]Dr. Mehmet Kamil Yıldırım, Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirmesi, Kazancı Yayınları, İstanbul 1990,s.200

[78] Kutlu ,a.g.e.,s.134

[79] Kuçuradi,a.g.e.,s.145-146,aktaran Kutlu,a.g.e. s.134

[80] Karş.,Kuçuradi,a.g.e.,s.143;’Makul bir kararın ön koşulu, karar verecek kimsenin bütün önyargılarından kurtulmuş olması gerektiğidir.’Abdullah Dinçkol,Hakimin Karar Verme Sürecinde Temel İlkeler,H.F.S.A.Afa,Haz.Hayrettin Ökçesiz,2.Kitap,İstanbul ,Şubat 1995,s.173-175,aktaran Kutlu,a.g.e.s.134

[81] M.T.Yücel,a.g.e.,s.91

[82] Ç.Aşçıoğlu.a.g.e.,s.156

[83] M.T.Yücel ,a.g.e.,s.13

[84] Schurteris.433 aktaran.M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.200

[85] Kunter,a.g.e.,s.40-41

[86] Stein/Jonas/Leipold,paragraf 286,II Kn.12,15,aktaran M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.200

[87] Avusturya Hukukunda OGH 8.10.1901 N2 1902,301,M.K.Yıldırım a.g.e.,s.202

[88]Stein/Jonas/Leipold,p 286,II Kn.12 ve orada dn.25 de karş. istenilen RGJW 99,278,akt.,M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.2002

[89] Schneider,Bewciswürdigung,no.587,akt.,M.K.Yıldırım ,a.g.e.,s.2002

[90] Gottwald,Argumentation,s.127,akt.M.K.Yıldıım,a.g.e .,s.2004

[91] M.T.Yücel,a.g.e.,s.91

[92] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,168

[93] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,170

[94] Kunter,a.g.e.,s.40-41

[95] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,167

[96] Kuçuradi,a.g.e.,s.

[97] M.Kutlu,a.g.e.,s.17

[98] M.T.Yücel,a.g.e.,s.167

[99] M.T.Yücel,a.g.e.,s.92

[100] Sözgelimi bu şekildeki sapmaların tutuklama ve sorguya sevklerde tesadüf edildiği,tutuklama istemlerini içeren tezkerelerde “işlenen suçun vasıf ve mahiyetine ,mevcut delil durumuna yada sanığın kaçma şüphesi, suçun ağır cezalık mevattan olması gibi” genel ve soyut ibarelere yer verilerek tutuklama talep edildiği,aynı yönteme bu kez yargı organının başvurarak “aynı ifadelere gönderme yada tekrarlanarak” tutuklama kararlarının verilmesinde, bir içselleştirmenen ve aynılaştırmanın varlığı dikkate değerdir. Arama kararlarındaki aynı algı ve uygulamalarda bilinmektedir.

[101] “Bir davda ile satranç oyunu arasındaki fark, ortadaki para dışında ,yöntem seçiminin burada keyfi olmamasıdır.” Jacques Werges, Savunma saldırıyor, metis yay. S,98

[102] “Çoğu avukatların temyiz dilekçeleri de hukuk duygusu gösterisinden yoksun bulunmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında görevli savcı Dr.A.Çınar’ınbir tebliğnameye ilişkin olarak saptadığı şu durum oldukça ilginçtir: kendisi beş noktadan kararın bozulması isteminde bulunmasına karşılık avukatın beş sayfalık temyiz dilekçesinde bir tanesine dahi temas etmediği görülmüştür.” Dr. M.Tören Yücel,H.F.S.A.,Sayı 8,Hz.H.Ökçesiz,İst.Barosu yay.İst.2003,s.168

[103] Dr. M. Kamil Yıldırım, a.g.e., s.200-202

[104] Buna Çankırı ve Mazıdağ Asliye Hukuk Mahkemelerinden verilen kararların belirgin birer örnek verilebilir. ”Çankırı Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen bir boşanma davasında kocası tarafından dövüldüğü sabit olan bir kadının açtığı boşanma davasını evlilik birliğinin sürmesinde çocukların yararı bulunduğu kanısı ile reddettiği ve kararın gerekçesinde de “karının sırtını sopasız ve karnını sıpasız bırakma” halk deyişine yer verdiği, 1987 yılında ise ,Mazıdağ Asliye Hukuk Mahkemesi verdiği bir kararında ,evini terk eden kadının eve dönme davetine uymaması nedeniyle açılan boşanma davasında “ karının kocasının zinasına göz yumması gerektiği “,” çevrenin sosyal özellikleri itibariyle halk arasında bu tür davranışların yaygın olduğu ” gerekçesi ile boşanmaya hükmetmiştir.” Dr. M.Tören Yücel,H.F.S.A.,Sayı 8,Hz.H.Ökçesiz,İst.Barosu yay.İst.2003,s.166

[105] “ Savcılarımızın kovuşturmak ve açmak zorunda oldukları ceza davaları ,mahkeme huzurunda her türlü delille aydınlatılacaktır. Cumhuriyet Savcılarının bu konuda yapacakları açıklamaları ,kamu hukuku adına istenen ceza ,suç ve sanık hakkında kamuoyunun aydınlatılması için verilecek hükmün niteliğine ilişkin aşık bir fikir edinilmesini sağlamak için gerekli bulurum.Davaların Yargıtay da incelenmesi sırasında da bu konunun büyük kolaylık sağlayacağı açıktır. Savcılık karar değil dava makamıdır. Yargılama sırasında ve duruşmada savcılarımızın kendilerini herhangi bir davanın taraflarından sayarak ısrarlı açıklamaları ve görüşlerinin kabul edilmesini ve desteklenmesini sağlamak için tüm tarihsel ve yasal araçlardan yararlanmayı ihmal etmemeleri gerekir “Kemal Atatürk, Atatürk’ün cumhuriyet savcılarına seslenişi,9 Ekim 1925,Adalet Bakanlığı tamimleri 1924-1927 den nakleden Doç.Dr.Ali Birinci, Yeni Türkiye Dergisi ,Cumhuriyet Özel Sayısı 1,1988,s,23-24

[106] “Her ne kadar Cumhuriyet savcıları CMUK.163.maddesine göre delillerin kamu davasının açılmasına yeterli olup olmadığını taktir yetkisine sahip iseler de ,bu yetkinin aşılması suretiyle ve delillerin değerlendirilmesine girilip, bazı kanıtların üstün tutulması yolunda irdelemeler yapılmasının mümkün olmadığının bilinmesi, hazırlık tahkikatı sonunda yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi kriterlerinin daha sağlıklı ve titizlikle uygulanmasına özen gösterilmesi” gerektiği müfettiş raporlarına konu olmaktadır.

[107] Y.2.CD.24.03.1995 T.,1995/2419-3803

[108] YCGK.20.12.1993,1993/10-304,337 S.K.

[109] Sancar a.g.e. sayfa 193

[110] Dr. Tören Yücel a.g.e.sayfa 166

[111] H.Ökçesiz,HFSA,S.8,İST.barosu yay,İst.2003,s.120

[112] Bu deyim Sayın Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un hatırlanamayan bir konuşmasından alınmıştır.

[113] Orjinali “argumente non sunt numeranda sed ponderanda-Argümanları saymamalı,tartmalıdır “olan bu deyiş ,insanlığa ait 2000 yıllık ortak hukuk kültürünün bir kuralı olup, Sayın Profesör H,Ökçesizden alınmıştır.

[114] Bu deyim Sayın Doç.Dr.Yasemin Işıktaç’dan ödünç alınmıştır. HFSA 8,s.127

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri

0

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri, 1 Ekim 1996 tarihine Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kabul edilmiştir. Lahey Tavsiyeleri, üye devletlere azınlık dilinde eğitim politikalarının geliştirilmesinde yardımcı olacak bir genel çerçeve sunmaktadır.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (Organization for Security and Cooperation in Europe)

Türkiye AGİT‘in üyesidir. AGİT’in Tavsiyeleri, katılımcı ülkelere, ulusal azınlıkların eğitim haklarının en iyi nasıl sağlanacağı konusunda rehber ilkelerdir. Uluslararası kültürün ruhunu yansıtan metin ademi merkeziyetçilikten uzak bir katılımcılığı hedeflemektedir. Kamu ve özel ayrımı olmaksızın, ilk ve orta öğretim düzeylerinde, meslek okullarında ve yükseköğretim düzeyinde azınlık eğitimi ile eğitim içeriğinin nasıl olması gerektiğine ilişkin temel ilkeler Lahey Tavsiyelerinde yer almaktadır.

Belgenin Kapsamı, İçeriği ve Amacı

Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği’nin hazırladığı ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından ilan edilen Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri azınlıkların dil ve eğitim haklarına ilişkin hükümlerden oluşmaktadır. Lahey Tavsiyelerinden önce aynı konularda düzenlenen ilk belge Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı’nın (AGİK) 1990 yılında kabul ettiği Kopenhag Belgesidir.

Katılımcı devletler, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması ve  eğitim yoluyla bu özelliklerin geliştirilmesi için  teşvik edilmekte, tüm ülkeler insan olmanın erdemine davet edilmektedir.  Bir ülkedeki azınlığın kendi dilini kullanamaması durumunda kültür ve kimliğin yok olacağı ve insanlığın ortak mirasının zarar göreceği düşüncesi belgenin temel felsefesidir.

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri, ilköğretimde ve ortaöğretimde müfredatın azınlık dillerine uygun hale getirilmesini ve herkesin anadilini konuşabilmesini devlet garantisi altına almayı öngörmektedir. Devletin resmi dili ile azınlık dillerinin birlikte öğretilmesi, azınlıkların devlet dilinden mahrum kalmaması ve devletin resmi dilinde okutulan derslerin kademeli olarak arttırılması önerilmekte, bir yandan anadili eğitimi verilirken bir yandan da devletlerin eğitim sistemlerinde bütünlük sağlanması amaçlanmaktadır. Bireylerin kimliklerinin toplumsal alanda ifade edilebilmesinin anadilin kullanılabilmesi ile doğrudan bağlantılı olduğu ortaya konulmakta; azınlıkların devlet dilini öğrenmesi ve entegrasyonu ise azınlıkların devlete karşı sorumlulukları olarak belirlenmektedir. Devletin resmi dili ile azınlıkların anadillerinin korunması arasında denge kurulabilmesi için, azınlıkların eğitimlerinin çok dilli şekilde gerçekleştirilmesi tavsiye kararının özünü oluşturmaktadır.

Tavsiye kararına göre; ulusal azınlıklar, hukuka uygun olarak kendi özel eğitim kurumlarını kurabilecek, kendi anadilinde eğitim verebilecek, anadil ayrı bir ders olarak okutulacaktır. Eğitim mümkün olduğu kadar iki dili de bilen öğretmenler tarafından verilecektir. Anadilde eğitim yanında mesleki eğitim için talep olması durumunda bu talep de karşılanacak, azınlıkların hem kendi dillerine hem de resmi dile vakıf olmaları sağlanacak; taraf devletler, ulusal azınlıkların dillerini geliştirmeleri için mümkün olan en üst çabayı göstereceklerdir.

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri

GİRİŞ

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Temmuz 1992 tarihinde aldığı Helsinki Kararları ile “mümkün olan en erken aşamada çatışmaları önlemenin bir aracı” olarak Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği pozisyonunu kurdu. Bu yetki ve sorumluluk büyük ölçüde eski Yugoslavya’daki duruma tepki olarak ve buna benzer olayların Avrupa’nın başka yerlerinde, özellikle de demokrasiye geçmekte olan ülkelerde tekrarlanması endişesiyle, 1990 yılı Kasım ayında kabul edilen Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nda öngörülen barış ve refahın sağlanması yönündeki taahhütleri zedeleyebileceği korkusuyla Devlet ve Hükümet başkanları tarafından oluşturuldu.

1 Ocak 1993’te Max Van der Stoel, ilk AGİT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri (UAYK) olarak göreve başladı. Hollanda Parlamentosu üyeliği, Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ve uzun süre insan hakları savunuculuğu yapmış, biri olarak hatırı sayılır bir kişisel deneyime sahip olan Van der Stoel, dikkatini özellikle, Avrupanın bir çok yerinde azınlıklarla, merkezi otoriteler arasında tırmanma potansiyeli olduğunu düşündüğü anlaşmazlıklar üzerine yoğunlaştırdı. Diplomatik yollarla sessizce
faaliyetlerini yürüten UAYK, Arnavutluk, Hırvatistan, Estonya, Macaristan, Kazakistan, Kırgızistan, Latviya, eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’nın dahil olduğu bir düzineyi aşkın ülkeyle ilgilendi. Müdahaleleri öncelikle, bir Devletin sınırları içinde sayısal çoğunluğu oluştururken diğer bir yandan başka bir Devlette sayısal azınlığı oluşturan ulusal/etnik gruplara mensup bireylerin dahil olduğu ve dolayısıyla her iki Devletin hükümet yetkililerini ilgilendiren ve devletlerarası gerilimlere, eğer henüz bir çatışma haline gelmemişse, potansiyel kaynak oluşturan durumlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Zira bu tür gerginlikler Avrupa kıtasının tarihini büyük kısmını belirlemiştir.

UAYK ulusal azınlıkların dahil olduğu gerilimlerin özüne değinirken, bu sorunlara bağımsız, tarafsız ve işbirliğinden yana bir aktör olarak yaklaşmaktadır. UAYK denetleyici bir mekanizma olmamakla beraber; analizlerinin temel çerçevesi ve özel tavsiyelerinin dayanağı her bir Devletin kabul etmiş olduğu uluslararası standartlardır. Bu bağlamda, tüm AGİT katılımcısı Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlülükleri, özellikle de, IV.Bölümü’nde Devletlerin ulusal azınlıklarla ilgili yükümlülüklerinin ayrıntılı olarak belirtildiği 1990 tarihli İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Belgesi’ni kabul eden Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlükleri hatırlamak önemlidir.

Ayrıca, AGİT üyesi bütün Devletler, azınlık hakları da dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler’in insan haklarıyla ilgili taahhütlerini yerine getirmekle ve yine AGİT üyesi Devletlerin büyük bir çoğunluğu Avrupa Konseyi standartlarına uymakla yükümlüdürler.

Yaklaşık 4 yıllık yoğun bir faaliyet sürecinden sonra, UAYK, ilgilendiği birçok Devlette dikkatini çeken tekrarlanmakta olan belirli bazı sorunları ve konuları tespit etmiştir.

UAYK’nin yakın zamanda belirttiği üzere “Ulusal bir azınlığa mensup kişilerin kimliklerinin korunması ve güçlendirilmesi açısından eğitimin çok önemli bir faktör olduğu” için azınlık eğitimi, özellikle azınlık dili eğitimi, bunlar arasında büyük bir önceliğe sahiptir. UAYK bu düşünceyle, 1995 sonbaharında, AGİT üyesi Devletlerde azınlıkların eğitim haklarının uygun ve tutarlı bir şekilde uygulanması konusunda tavsiyelerini almak üzere, Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’ndan, uluslararası düzeyde tanınmış küçük bir grup uzmana danışmasını talep etti.

Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı -UAYK’ni destekleyici uzmanlık faaliyetlerinde bulunmak üzere 1993 yılında kurulan sivil toplum örgütü Lahey’de düzenlenen iki toplantı da dahil olmak üzere, konuyla ilgili çeşitli bilim dallarından uzmanlarla bir dizi görüşmelerde bulundu. Görüşülen uzmanlar arasında, bir yanda uluslararası hukukta uzmanlaşmış hukukçular, diğer yanda azınlıkların sorunları ve gereksinimleri üzerine uzmanlaşmış dilbilimci ve eğitimciler vardı. Uzmanlar şunlardı:

A.G. Boyd Robertson, Gal dilinde kıdemli öğretim üyesi, Strathclyde Üniversitesi (Birleşik Krallık);
Dr. Pieter van Dijk, Danıştay Üyesi (Hollanda);
Dr. Asbjørn Eide, Norveç İnsan Hakları Enstitüsü Direktörü (Norveç);
Prof. Rein Müllerson, Uluslararası Hukuk Bölümü Başkanı, King’s College (Birleşik Kralllık);
Prof. Allan Rosas, Åbo Akademi Üniversitesi (Finlandiya); Dr. Tove Skutnabb-Kangas,
Doçent,  Roskilde Üniversitesi Diller ve Kültür Bölümü (Danimarka);
Prof. György Szépe, Dil Bilimleri Bölümü, Janus Pannonius Üniversitesi (Macaristan);
Prof. Patrick Thornberry, Hukuk Bölümü, Keele Üniversitesi (Birleşik Krallık);
Jenne van der Velde, Kıdemli Müfredat Danışmanı, Müfredat Geliştirme Ulusal Enstitüsü (Hollanda).

Mevcut azınlık hakları standartları insan haklarının bir parçası olduğundan, uluslararası uzmanlarla görüşmelerin başlama noktası, Devletlerin, ayrım gözetmeme yükümlülüğü başta olmak üzere, insan hakları ile ilgili diğer tüm yükümlülüklerini yerine getirdiğini varsaymak olacaktı. Ayrıca, bütün insan haklarının temel hedefinin, birey kişiliğinin eşit koşullarda tam ve özgür gelişimini sağlamak olduğu varsayıldı. Sonuç olarak, sivil toplumun açık ve esnek olması ve böylece ulusal azınlıklara mensup kişiler de dahil herkesi içine alması gerektiği varsayıldı.

Sonuçta ortaya çıkan Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Tavsiyeler, UAYK’nin ilgilendiği sorunlarda, azınlıklara ilişkin genel uygulanabilir eğitim haklarının içeriğini göreceli olarak sade bir dille açıklığa kavuşturma girişimidir. Buna ek olarak, uluslararası standartlar, bu hakların bir bütünlük içerisinde uygulanabilirliğini sağlayacak şekilde yorumlanmıştır. Tavsiyeler, eğitim konusunda uygulamada ortaya çıkan sorunlara cevap verecek şekilde sekiz alt başlığa ayrılmıştır. Tavsiyelerin daha ayrıntılı açıklaması, ilgili uluslararası standartlara işaret eden Açıklayıcı Not içinde yer almaktadır.

ULUSAL AZINLIKLARIN EĞİTİM HAKLARINA İLİŞKİN LAHEY TAVSİYELERİ

Uluslararası Belgelerin Özü

1) Ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kimliklerini sürdürme hakkı ancak eğitim sürecinde ana dillerinin doğru bilgisini kazanmalarıyla tam olarak gerçekleşebilir. Ulusal azınlıklara mensup kişiler, aynı anda Devlet dilini yeterli düzeyde öğrenerek daha geniş anlamda ulusal topluma entegre olmakla da sorumludurlar.

2) Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin yararına olabilecek uluslararası belgeleri uygularken, eşitlik ve ayrım gözetmeme gibi temel ilkelere daimi olarak bağlı kalmalıdırlar.

3) İlgili uluslararası yükümlülüklerin ve taahhütlerin uluslararası düzeyde minimum standartları oluşturduğu unutulmamalıdır. Bu yükümlülük ve taahhütlerin kısıtlayıcı bir şekilde yorumlanması bu belgelerin özüne ve amacına aykırı olur.

Önlemler ve Kaynaklar

4) Devletler, azınlıkların eğitim hakları konusuna etkin bir şekilde yaklaşmalıdırlar. Devletler, gerektiği yerde mevcut kaynaklarını maksimum düzeyde kullanarak ve özellikle ekonomik ve teknik alanlarda uluslararası yardım ve işbirliğine giderek azınlık dilinde eğitim haklarının aktif bir biçimde uygulanmasını sağlayacak özel önlemler almalıdırlar.

Ademi Merkeziyetçilik ve Katılım

5) Devletler, ulusal azınlık üyelerini temsil eden kuruluşların azınlık eğitimi ile ilgili politika ve programların geliştirilmesi ve yürütülmesine anlamlı bir biçimde katılımlarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

6) Devletler, bölgesel ve yerel yönetimlerini, azınlık eğitimi konusuyla ile ilgili gerekli yetkilerle donatmalı ve bu yetkilere uygun olarak azınlıkların bölgesel ve/veya yerel düzeyde politikaların belirlenmesi sürecine katılımlarını sağlamalıdır.

7) Devletler, azınlık dilinde eğitim alanı dahil olmak üzere, yerel düzeyde anne-babanın eğitim sistemine dahil edilmesini ve bir tercihte bulunmasını teşvik edecek önlemler almalıdır.

Kamu Kuruluşları ve Özel Kuruluşlar

8) Uluslararası hukuka göre, ulusal azınlıklara mensup kişilerin, diğer kişiler gibi iç hukuka uygun olarak kendi özel eğitim kurumlarını oluşturma ve yönetme hakları vardır. Bu kurumlar azınlık dilinde eğitim veren okulları içerebilir.

9) Ulusal azınlık mensubu kişilerin kendi özel eğitim kurumlarını açma ve yönetme hakkı söz konusu olduğunda, Devletler bu eğitim kurumlarının kuruluşunu ve yönetimini düzenleyen yasal ve idari şartlarda gereksiz yükümlülükler getirerek bu hakkın kullanımını engellememelidirler.

10) Azınlık dilinde eğitim veren özel kurumların herhangi bir engellemeye veya ayrımcılığa maruz kalmaksızın Devlet bütçesinden, uluslararası kaynaklardan ve özel sektörden fon temin etme hakları vardır.

İlk ve Ortaokul Düzeyinde Azınlık Eğitimi

11) Eğitimin ilk yılları, bir çocuğun gelişiminde temel bir öneme sahiptir.

Eğitim alanında yapılan araştırmalar, okul öncesi ve anaokulu döneminde öğrenim dilinin, çocuğun konuştuğu kendi dili olması gerektiğini göstermektedir. Devletler mümkün olan her yerde, ailelerin bu seçenekten yararlanmalarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

12) Araştırmalar ayrıca, ilkokulda müfredat programının azınlık dilinde verilmesinin de ideal olduğunu göstermektedir. Azınlık dili müfredat programı dahilinde, düzenli bir ders başlığı olarak öğretilmelidir. Devletin resmi dili de, tercihen her iki dile vakıf ve çocukların kültürel, dilsel geçmişleri hakkında yeterli bilgiye sahip öğretmenler tarafından aynı şekilde düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. İlkokul sürecinin sonuna doğru, bir kısım uygulamalı veya kuramsal olmayan dersler Devletin resmi dili ile öğretilmelidir. Devletler, mümkün olan her yerde, ailelerin bu seçenekten yararlanmalarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

13) Ortaokulda, müfredat programının önemli bir bölümü azınlık diliyle öğretilmelidir. Azınlık dili düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. Devletin resmi dili de, tercihen her iki dile vakıf ve çocukların kültürel, dilsel geçmişleri hakkında yeterli bilgiye sahip öğretmenler tarafından düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. Bu süreç boyuca, Devletin resmi dilinde verilen ders başlığı sayısı aşamalı olarak arttırılmalıdır. Araştırma sonuçları, resmi dilde öğretim ne kadar aşamalı olarak artırılırsa bunun çocuk için o kadar yararlı olacağını ortaya koymaktadır.

14) İlk ve ortaokul düzeylerinde azınlık dilinde eğitimin sürdürülebilmesi, büyük ölçüde, tüm disiplinlerde azınlığın ana dilinde iyi eğitilmiş öğretmenlerin mevcudiyetine bağlıdır. Bu nedenle, Devletler, azınlık dilinde eğitim için gerekli olanakları yaratma yükümlülüklerinden yola çıkarak, bu öğretmenlerin uygun bir eğitim alması için yeterli koşulları sağlamalı ve bu tür bir eğitim alınmasını mümkün kılmalıdır.

Meslek Okullarında Azınlık Eğitimi

15) Ulusal bir azınlığa mensup kişiler, bu yönde bir talepte bulunmuşlarsa, bunun bir ihtiyaç olduğunu ortaya koymuşlarsa ve bu azınlığa mensup kişilerin sayısal büyüklüğü böyle bir talebi haklı kılıyorsa, belirli konularda azınlık dilinde mesleki eğitime olanak sağlanmalıdır.

16) Ana dilde eğitim veren meslek okullarının müfredat programları, bu eğitim programları tamamlandığında öğrencilerin hem azınlık dilinde hem de Devletin resmi dilinde mesleklerini icra etmelerini sağlayacak şekilde planlanmalıdır.

Üniversite Düzeyinde Azınlık Eğitimi

17) Ulusal azınlıklara mensup kişiler, buna ihtiyaç olduğunu ortaya koydukları ve sayısal büyüklükleri bu ihtiyacı haklı kıldığı zaman, kendi dillerinde yükseköğrenim görebilmelidirler. Mevcut eğitim yapısı içinde söz konusu ulusal azınlığın gereksinimlerine yeterli düzeyde cevap verecek şekilde gerekli imkanların sağlanması suretiyle, ulusal azınlıkların azınlık dilinde üniversite düzeyinde eğitim almaları hukuken mümkün hale getirilebilir.

Ulusal azınlıklara mensup kişiler de, kendi üst düzey eğitim kurumlarını oluşturmanın yol ve yöntemlerini araştırabilirler.

18) Bir ulusal azınlığın yakın tarihte kendi yüksek öğretim kurumlarını kendi muhafaza edip kontrol ettiği durumunlarda, bu olgu gelecekte sağlanacak kaynakların modelinin belirlenmesinde belirleyici olmamalıdır.

Müfredat Programı Geliştirme

19) Uluslararası belgelerin kültürler arası eğitime ve azınlık tarihi, kültürü ve geleneklerinin ön plana çıkmasına verdiği önem ve değer dikkate alınarak, Devletin eğitimle ilgili makamları, genel zorunlu müfredat programının, kendi ulusal azınlıklarının tarihi, kültürü ve geleneklerinin öğretilmesini kapsayacak şekilde olmasını güvence altına almalıdırlar. Çoğunluk üyelerini o Devlette yaşayan ulusal azınlıkların dilini öğrenmeye teşvik etmek, söz konusu Devlet içerisinde hoşgörünün ve çok kültürlülüğün güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

20) Müfredat programının azınlıklarla ilgili kısmı, söz konusu azınlığı temsil eden kurumların aktif katılımıyla geliştirilmelidir.

21) Devletler, azınlık dili eğitimine ilişkin müfredat programlarını geliştirme ve değerlendirme merkezleri kurulmasına olanak sağlanmalıdır. Bu tür merkezlerin, müfredatla ilgili hedeflere ulaşılmasına yeterli düzeyde katkı sunmaları koşuluyla, var olan kurumlara bağlanması mümkündür.

ULUSAL AZINLIKLARIN EĞİTİM HAKLARINA İLİŞKİN LAHEY TAVSİYELERİ AÇIKLAYICI NOTU
Genel Giriş

1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi (EİHB), eğitimin bir insan hakkı olduğunu ifade eden ilk uluslararası belge olduğu için bu alanda yeni bir çığır açmıştır.

Bildirge’nin 26. Maddesi, ilk öğretimin zorunlu olduğuna işaret eder. Devletlere, genel olarak teknik ve mesleki eğitim alabilme imkanını yaratma ve yüksek öğrenimin, yeteneğe göre, herkese açık olmasını sağlama yükümlülüğü getirir. Ayrıca, eğitimin amacının insan kişiliğinin tam gelişiminin sağlanması ve insan hakları ve temel özgürlüklerin güçlendirilmesi olması gerektiğini açıkça belirtir. Akabinde 26. Madde eğitimin uluslar, ırksal ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu geliştireceğini ve barışın korunmasına katkıda bulunacağını ifade eder. Ailelerin çocuklarına verilecek eğitim biçimini seçme konusunda öncelik hakkına sahip olduklarını da açıkca belirtir. 26. Maddenin hükümleri ayrıca, sözleşme hukuku bağlamında daha güçlü bir şekilde ve çok daha ayrıntılı olarak Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 13. Maddesi’nde tekrarlanmıştır.

26. Madde, zamanla ortaya çıkan ve eğitim hakkının hem genel anlamda herkes için hem de özel olarak azınlıklar için bir hak olduğunu teyit eden ve bu hakları daha ayrıntılı bir şekilde ele alan daha sonraki uluslararası belgeler için açıklık ve kapsamlılık vurgusunu yapmıştır.

● Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi.
● Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30. Maddesi.

Yukarıda sözü edilen Maddeler, azınlıkların kendi dillerini, mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle birlikte kullanma hakkını garanti etmektedir. Aşağıdaki Maddeler, kendi bağlamlarında, ulusal azınlıkların ana dillerini öğrenme veya ana dillerinde öğrenim görme olanaklarına ilişkin güvenceler sağlar.

● Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi’nin 5. Maddesi.
● AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi’nin 34.Paragrafı.
● BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup KişilerinHakları Bildirgesi’nin 4. Maddesi.
● Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 14. Maddesi.

Bu belgelerin tümü, azınlıkların kendi kolektif kimliklerini ana dilleri vasıtası aracılığıyla sürdürme hakkını farklı derecelerde ifade etmektedir. Bu hak her şeyden önce eğitim yoluyla gerçekleştirilir. Ancak bu belgeler, azınlık dili kullanımı ile kolektif kimliği sürdürme hakkını temin ederken, diğer yandan daha geniş ulusal topluma entegrasyonları ve katılım sorumlulukları ile dengelenmesi gerektiğinin altını çizer. Böylesi bir entegrasyon, hem o toplum hem de Devletin dil(ler)i hakkında sağlam bilgi sahibi olmayı gerektirir.

Hoşgörünün ve çoğulculuğun geliştirilmesi de bu dinamiğin önemli bir bileşenidir.

Azınlık dili eğitimine gönderme yapan uluslararası insan hakları belgeleri bir nebze belirsiz ve genel kalmaktadır. Ne bu eğitimin hangi ölçüde erişilebilir olduğuna özellikle işaret etmekte, ne de azınlıklara ana dil eğitiminin hangi düzeylerde ve hangi araçlarla sağlanması gerektiğini düzenlemektedirler.

Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 14. Maddesinde belirtilen ve azınlık dilini öğretme veya bu dilde öğrenim görme için “yeterli fırsatlar” sağlama gibi kavramlar, diğer unsurlar ışığında değerlendirilmelidir. Bu unsurlar, aynı Sözleşmenin 5.Maddesinde belirtilen dilin ve kültürün korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesine olanak sağlayacak koşulların yaratılması gerekliliği veya AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 33. Paragrafında ön görülen, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması için gerekli önlemlerin alınması ihtiyacını kapsar.

Devletlerin olanakları dahilinde sağlayabileceği yararlanabilme düzeyi ne olursa olsun, bunun keyfi bir şekilde belirlenmemesi gerekir. Devletlerin, bunları sürekli olarak ifade eden ve ortaya koyan ilgili ulusal azınlıkların ihtiyaçlarına gerekli özeni göstermesi gerekir.

Öte yandan, azınlıkların üstüne düşen, ulusal azınlıklarında bu taleplerinin de makul olmasına özen göstermeleridir. Kendi sayısal güçleri, herhangi bir bölgedeki (veya bölgelerdeki) demografik yoğunluklarının yanı sıra, zamanla bu hizmetlerle olanakların kalıcılığına katkıda bulunma kapasiteleri gibi, meşru etmenleri dikkate almalıdırlar.

Uluslararası Belgelerin Özü

Yıllar içerisinde, azınlık haklarının uluslararası standartlarda formüle ediliş biçiminde bir evrim yaşanmıştır. Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde (1966) ifade edilen “…ulusal azınlıklara mensup kişilerin …hakları inkar edilmeyecektir” gibi pasif formüller, yerini AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi’nde (1990) yer alan “… Devletler ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini koruyacaktır..” gibi daha pozitif ve pro-aktif bir yaklaşıma bırakmıştır. Sürmekte olan bu yaklaşım değişikliği, bu belgeleri sınırlayıcı veya minimalist yorumlamanın, söz konusu belgelerin formüle edilişteki özüne uygun olmadığını işaret etmektedir.

Buna ilaveten yararlanma düzeyi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 1. Maddesi ile İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 2. Maddesinde düzenlenen ve uluslararası belgelerin çoğunda da tekrarlandığı üzere; eşitlik ve ayrım gözetmeme temel ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilmelidir. Bu durumda her Devletin özgül koşulları da dikkate alınmalıdır.

Önlemler ve Kaynaklar

Ulusal azınlık üyesi kişilerin tam eşitliğini güvence altına almak için özel önlemlerin benimsenmesini teşvik eden Kopenhag Belgesi’nin 31. Paragrafının özüne uygun bir anlayışla, AGİT üyesi Devletlerin azınlık hakları konusuna pro-aktif bir yaklaşım içinde olmaları teşvik edilmektedir. Aynı şekilde, Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, Devletlerin, kendi topraklarında yaşayan ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini korumalarını ve bu kimliklerinin geliştirilmesi için uygun koşulları yaratmalarını gerektirmektedir.

Bazı durumlarda AGİT üyesi Devletler, ulusal azınlıkların yararına uygulanacak eğitim politikaları ve programlarını yürütme kapasitelerini haklı olarak engelleyebilecek ciddi mali sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bazı hakların hemen tanınması gerekli ise de, Devletler, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 2. Maddesinin özüne uygun olarak, uluslararası yardım ve işbirliği yolunu kullanmak da dahil, kendi mevcut kaynaklarını maksimum düzeyde kullanarak azınlık dilinde eğitim haklarının tam olarak gerçekleştirilmesi için sürekli bir çaba içerisinde olmalıdırlar.

Ademi Merkeziyetçilik ve Katılım

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 15.Maddesi, AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 30. Paragrafı ve BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 3. Maddesi, de dahil tümü, özellikle de kendilerini doğrudan etkileyeceği konuların değerlendirildiği durumlarda, ulusal azınlıkların karar alma süreçlerine katılımının gerekliliğine vurgu yapmaktadır.

Karar alma süreçlerine etkin katılım, özellikle azınlıkları etkilediğinde, demokratik sürecin temel unsurudur.

Kendi kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi ile ilgili konular dahil olmak üzere, ulusal azınlıkların kamuyu ilgilendiren konulara etkin katılımının önemine vurgu yapan Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafının özünden hareketle, Devletler ulusal azınlıkları temsil eden kurumların eğitim sürecine katılımıyla birlikte anne-babanın yerel ve bölgesel düzeyde etkin müdahalesine (ki buna azınlıkları ilgilendirdiğinde müfredat programı geliştirme süreci de dahildir) olanak sağlamalıdır.

Kamu Kuruluşları ve Özel Kuruluşlar

Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi, azınlıkların kendi dillerini, gruplarının diğer üyeleri ile toplum içinde kullanma hakkına işaret etmektedir. Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 13. Maddesi, anne-babanın, çocukları için kamu makamlarınca kurulmuş okulların dışında okul seçme hakkını güvence altına almaktadır. Ayrıca, bireylerin ve kurumların alternatif eğitim kurumları oluşturma ve yönetme hakkını da Devlet tarafından konan asgari eğitim standartlarına uygun olduğu sürece, garanti etmektedir. Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 13. Maddesi, Devletin bu kurumlara mali kaynak sağlama yükümlülüğü olmamakla birlikte, azınlıkların kendi eğitim kurumlarını oluşturma ve yönetme hakkına işaret etmektedir.

Kopenhag Belgesi’nin 32. Paragrafı, Devletlere bu eğitim kurumlarına mali kaynak sağlama yükümlüğü getirmemekte, ancak bu kurumların “ulusal mevzuata uygun olarak Devletten kamu yardımı almaya çalışabileceğini” ifade etmektedir.

Ulusal azınlıkların eğitimle ilgili kurumlar da dahil, kendi kurumlarını kurma ve yönetme hakkı, uluslararası hukukta sağlam temeli olan bir haktır ve bu hakkın bu şekliyle de tanınması gerekir. Devletlerin bu süreci idari bir bakış açısıyla ve kendi yasalarına uygun olarak denetleme hakkı olmakla birlikte, ulusal azınlıkların kendi eğitim kurumlarını kurmalarını pratikte imkansız hale getirecek makul olmayan idari taleplerde bulunarak bu hakkın kullanımını engellememesi lazımdır.

Devletlerin bu tür özel kuruluşlara fon sağlama gibi resmi bir yükümlülüğü olmamakla birlikte, bu kuruluşların tüm yurt içi ve uluslararası kaynaklardan mali destek bulma arayışlarını engellenmemelidir.

İlk ve Ortaokul Düzeyinde Azınlık Eğitimi

Azınlık dili eğitimi ile ilgili uluslararası belgelerde, azınlıkların sadece, anadilleri aracılığıyla kendi kimliklerini koruma hakları olmadığı, bunun yanı sıra Devletin resmi dilini öğrenerek daha geniş anlamda ulusal topluma entegre olma ve katılma hakları da olduğu ifade edilmektedir.

Bu bakış açısıyla, AGİT üyesi Devletlerde ulusal azınlıkların çok dilli olmalarının sağlanması, uluslararası belgelerdeki, ulusal azınlıkların korunmasına ve entegrasyonuna ilişkin amaçlara ulaşmanın en etkin yolu olarak görülebilir. İlk ve ortaokul düzeyinde eğitim ile ilgili tavsiyeler, azınlık dilinde eğitim politikasının geliştirilmesinde ve ilgili programların hazırlanmasında rehberlik etme amacına hizmet etmektedir.

Teklif edilen yaklaşım, eğitim ile ilgili araştırmalara dayanmakta olup ilgili uluslararası normların gerçekçi bir yorumunu oluşturmaktadır.

Bu yaklaşımın etkili olabilmesi bir çok etkene bağlıdır. İlk olarak, bu yaklaşımın azınlığın zayıf durumdaki ana dilini öğretim dili haline getirerek güçlendirmesi ölçüsüdür. Bir başka faktör, her iki dili bilen öğretmenlerin sürecin bütününe ne ölçüde katıldığıdır.

Dikkate alınması gereken bir diğer faktör ise, hem azınlık dilinin hem de Devlet dilinin 12 yıllık öğrenim süresince ne ölçüde öğretilebildiği ve son olarak da, çocuk eğitiminin farklı aşamalarında her iki dilin de eğitim aracı olarak en uygun şekilde ne ölçüde kullanılabildiğidir.

Bu yaklaşım, daha zayıf konumdaki azınlık dilinin güçlenmesi için gerekli ortamı yaratmayı çabalamaktadır. Azınlık dilini öğretmeyi amaçlayan ya da yalnızca Devletin resmi dilinde öğretime erken geçişin olanak sağlamak için azınlık dilinde minimum düzeyde eğitim vermeyi amaçlayan diğer yaklaşımlardan dikkate değer bir farklılık arz etmektedir.

Müfredat programının sadece Devletin dili aracılığıyla öğretildiği ve azınlık çocuklarının bütün eğitim süresince çoğunluğun çocuklarıyla aynı sınıflarda okutulması gibi yüzeysel yaklaşımlar uluslararası standartlara uygun değildir.  Aynı şekilde, bu tüm eğitim süreci boyunca bütün müfredat programının sadece azınlığın ana diliyle öğretildiği ayrılmış okullara ve toplumun çoğunluğun konuştuğu dilinin hiçbir şekilde öğretilmediği veya asgari düzeyde öğretildiği durumlara uygulanır.

Meslek Okullarında Azınlık Eğitimi

Kopenhag Belgesi’nin 34. Paragrafında düzenlenen, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi ana dilini öğrenme veya ana dilinde öğrenim görme hakkının, belirli konularda ana dilde mesleki eğitim hakkını da kapsaması gerekir. AGİT üyesi Devletler, eşitlik ve ayrım gözetmeme anlayışıyla, bu yönde bir talep varsa ve talep edenlerin sayısı bu tür bir eğitimi haklı kılıyorsa, azınlık dilinde mesleki eğitime olanak sağlamalıdırlar.

Diğer yandan, Devletin ekonomik ve eğitimle ilgili politikalarını planlama ve kontrol kapasitesi zayıflatılmamalıdır. Azınlık dilinde eğitim veren meslek okullarından mezun olanların Devletin resmi dilini de profesyonel düzeyde kullanabilmeleri bir avantaj olacaktır. Böylelikle, mezun olanların hem söz
konusu azınlığın yoğunlaştığı bölgede hem de Devlet sınırları içindeki herhangi bir yerde çalışabilmelerine olanak sağlayacaktır. Malların, hizmetlerin ve emeğin serbest dolaşımını öngören pazar ekonomisine geçişin yaşandığı bir dönemde bu yönde ortaya çıkan bir kısıtlama, Devletin istihdam olanakları yaratmasını ve genel anlamda ekonomik gelişmeyi zorlaştırabilir. Bu nedenle, ulusal azınlıkların ana dillerindeki mesleki eğitimin bu eğitimi alan öğrencilerin Devletin dil(ler)inde de uygun bir eğitim almalarını sağlaması gerekir.

Üniversite Düzeyinde Azınlık Eğitimi

Yukarıda da belirtildiği gibi, Kopenhag Belgesi’nin 34. Paragrafında ifade edilen, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi ana dillerini öğrenme veya bu dillerde öğrenim görme hakkı, ulusal azınlıkların kendi ana dillerinde yükseköğrenim görme hakkı olduğuna da işaret eder. Bu durumda da yine, eşit yararlanma ve ayrım gözetmeme ilkeleri ile topluluğun ihtiyaçları ve olağan sayısal meşruiyet dikkate alınmalıdır. Hükümetin mali kaynak sağlamadığı durumlarda, azınlıkların kendi yüksek öğrenim kurumlarını kurma hakkı kısıtlanmamalıdır.

Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, Devletlerin yalnızca azınlık kimliklerinin korumasına değil, aynı zamanda bu kimliği geliştirmesinin önemine de vurgu yapar. Bu bakış açısıyla, bu yönde bir talep ortaya konmuşsa ve söz konusu azınlığın sayısal büyüklüğü bu yöndeki talebi haklı kılıyorsa, Devletler, azınlık dilinde yükseköğretime olanak sağlanıp sağlanamayacağını değerlendirmelidirler. Bu bağlamda, azınlık dilinde yüksel öğrenim, öğretmen yetiştirme ile sınırlandırılmamalıdır.

Bu böyle olmakla birlikte, özellikle pazar ekonomisine geçmekte olan Devletlerin karşılaştığı mali sıkıntılar dikkate alınmalıdır. Azınlık dilinde yüksek öğrenim görmeyi düzenleyen bu Maddeler, yükseköğretim sisteminde paralel bir yapılanmanın gerçekleşeceği anlamına gelmemektedir. Bunun yanı
sıra, üniversite düzeyinde paralel eğitim kurumlarının güçlenmesi azınlığın çoğunluktan soyutlanmasına neden olabilir.

Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 26. Maddesi, eğitimin amacının uluslar, ırksal ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğun geliştirilmesi olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu anlayışla ve entegrasyonu göz önünde bulundurarak, azınlık ve çoğunluğun entelektüel ve kültürel gelişiminin birbirinden ayrı gerçekleşmemesi gerekir.

Müfredat Programı Geliştirme

II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren, daha önce hiç olmadığı kadar ve giderek artan sayıda uluslararası belgede eğitimin amaçlarına daha fazla vurgu yapılmıştır. Bu belgelere göre, eğitim yalnızca katı bir akademik veya teknik yetiştirmeyi değil, aynı zamanda hoşgörü, çoğulculuk, ırkçılık karşıtlığı, uluslararası ve toplumlar arası uyumu aşılamayı da gerektirmektedir. Bu gerekliliklerin, sınırları içerisinde ulusal azınlıkları olan Devletlere özel bir görev yüklediği açıktır. Gruplar arası/etnik gruplar arası bir arada yaşama ve uyum, bu Devletlerde iç istikrarın sağlanması açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu şekilde bir arada yaşama ve uyum, bölgesel barış ve güvenliğin korunmasında da önemli bir faktördür. BM Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 4. Maddesi, Devletlerin “kendi sınırları içerisindeki azınlıkların tarih, gelenek, dil ve kültürleri konusunda bilgilenmelerini teşvik etmesini” gerektirmektedir.

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 12. Maddesi, Devletlerin “ulusal azınlıklarının kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmelerini” gerektirmektedir.

AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 34. Paragrafı, Devletlerin, okul müfredat programlarında “ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerini de göz önünde bulundurmaları” gereğine işaret etmektedir. Bu gereklilikler, Devletlere, kendi sınırları içerisinde yaşayan çeşitli ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerinin okul müfredatında öğretilmesi yükümlülüğü getirmektedir. Bu, söz konusu azınlığın katılımını gerektirmeden, Devlet otoritelerince tek taraflı olarak da sağlanabilir. Yine de konuya bu şekilde yaklaşılması tavsiye edilmemektedir ve böylesi bir yaklaşımın zararlı sonuçları
olabilir.

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 15. Maddesi, AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 30. Paragrafı ve BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 3. Maddesi, de dahil tümü, ulusal azınlıkların, özellikle ele alınan konuların söz konusu azınlığı doğrudan etkilediği durumlarda, karar alma süreçlerine katılımının gerekliliğine vurgu yapmaktadır.

Bu nedenle, azınlık dilinde eğitim müfredat programı geliştirme merkezlerinin varlığı bu ikili süreci kolaylaştırarak sürecin nitelikli ve profesyonel olmasını sağlayacaktır.

Son Söz

Azınlıkların eğitim hakları konusu birçok AGİT katılımcısı Devlette hassas bir konudur. Aynı zamanda eğitim süreci, AGİT katılımcısı Devletlerdeki çeşitli topluluklar arasında karşılıklı saygı ve anlayışı kolaylaştırıcı ve güçlendirici bir potansiyele sahiptir.

Bu konunun hassasiyeti gereği ve çeşitli uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan standartların bir anlamda genel ve belirsiz olması nedeniyle, bir dizi tavsiyenin ayrıntılı olarak incelenmesi, azınlıkların eğitim haklarına ilişkin sorunları daha iyi anlamaya ve bu sorunlara daha iyi bir yaklaşım geliştirmeye katkı sunabilir. Lahey Tavsiyeleri’nin geniş kapsamlı olması amaçlanmamıştır.

Bu tavsiyelerle, Devletlere azınlık dilinde eğitim politikalarının geliştirilmesinde yardımcı olacak bir genel çerçeve sunulmak istenmiştir.

İsmet Giritli

0

Prof. Dr. İsmet Giritli, 17 Nisan 1924 tarihinde Kırım’ın Sivastopol kentinde dünyaya geldi.

İlköğrenimini Kırım’da tamamladıktan sonra Türkiye’ye göç etti ve lise eğitimini Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 1948 yılında mezun oldu.

Bulvar gazetesi ile İstanbul Ticaret ve The Middle East dergilerinde makale ve yazıları yayınlandı.

1950 yılında İdare Hukuku Asistanı olarak göreve başladı, doçentlik tezini verdikten sonra akademisyenliğe devam etti.

1958-1959 yılları arasında New York Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesinde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak çalıştı.

1964 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsünde  profesör oldu.

1961 Anayasası hazırlayanlar arasında yer aldı. Barolar Temsilcisi olarak Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı (TMGT) Genel Başkanlığı ve Birleşmiş Milletlerde Türk Delegasyonu danışmanlığı yaptı.

1964-1968 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliği ve başkanlığında bulundu ve Türkiye’de ilk televizyon yayınını gerçekleştiren yayıncı ekibin başında yer aldı. 

1968-1969’da Columbia Üniversitesi Orta Doğu Enstitüsünde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı.

1971-1972 yılları arasında Georgetown Üniversitesi‘nde Orta Doğu’da Amerikalı-Sovyet rekabeti konusunda dersler verdi ve Woodrow Wilson International Centers For Scholars’da İngilizce olarak yazdığı Super-Powers in the Middle East adlı kitap İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları arasında yer aldı.

1978-1979 yılları arasında Glasgow Üniversitesi‘nde Senior Research Fellow sıfatı ile petrol politikaları konusunda seminerler verdi.

1982-1991 yılları arasında Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürlüğü ve Radyo Televizyon Yüksek Kurulu üyeliği yaptı. 

1976 yılında Meksika Milletlerarası Hukuk Akademisi’ne seçildi.

1985 yılında Fransızların Palmes Academiques Nişanı’nı ve Chevalier unvanını kazandı.

1999 yılından itibaren İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyeliği görevinde bulundu.

İngilizce, Rusça ve Fransızca bilen, sayısı 50’yi aşan kitapları bulunan hukuk profesörü ve yazar İsmet Giritli, 3 Şubat 2007’de yaşamını yitirdi. Levent Afet Yolal Camii’nde öğle namazının ardından kılınan cenaze namazının ardından Rumelifeneri’ndeki aile mezarlığında ebedi istirahatgahına uğurlandı.

Eserleri 

Anayasa Hukuku, Günümüzde Atatürkçülük, Günümüzde Haberleşme(Olaylar,Sorunlar-Gözlemler), Günümüzde İnsan Hakları, İdare Hukuku 1, İdare Hukuku 2, Kara Altın Kavgası Petrol ve Politika, Solculuk Milliyetçilik ve Türkiye, Yıldönümleriyle Türk Devrim Tarihi, Çeşitli Yönleri ile Atatürk ve Atatürkçülük, Gençlik Hareketleri ve Ötesi, Türkiye’nin İdari Yapısı Kamu Yönetimi Teşkilatı, Atatürk ve Atatürkçülük, 1990’lara Girerken Bazı Olaylar ve Sorunlar, Kısa Türk Devrim Tarihi (Kurtuluş ve Kuruluş), Demokrasi Yakında, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ders Notları, Kemalist İdeoloji Siyasal ve Ekonomik Yönleri ve Kısa Türk Devrim Tarihi gibi eserleri bulunmaktadır. 

Wilson İlkeleri

0

Wilson İlkeleri, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Thomas Woodrow Wilson tarafından 8 Ocak 1918 günü ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma ile deklare edilmiştir. Konuşmanın orijinal ismi The Fourteen Points olduğundan On Dört Nokta ya da On Dört Madde olarak da bilinmektedir. 

ABD Başkanının, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya düzenine ve barışına ilişkin görüşleri Wilson Prensipleri olarak anılmaktadır. Wilson’ın önerileri savaş sonrasında önem kazanmış, barış konferanslarında dikkate alınmış, savaş sonrası Milletler Cemiyeti kurulmuştur.

Amerikalı hukukçu, akademisyen, tarihçi ve siyasetçi Thomas Woodrow Wilson 28 Aralık 1856’de dünyaya geldi. Princeton Üniversitesi‘nde Felsefe ve tarih eğitimi aldı. Daha sonra Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden diploma aldı ancak hukukla ilgili bir iş yapmadı. 1902-1910 yılları arasında Princeton Üniversitesi rektörlüğü görevini yürüttü. 1910 yılında Demokratik Parti’den New Jersey valisi oldu. 1912 yılında yapılan ABD başkanlık seçimlerini kazandı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce açıkladığı ilkeler nedeniyle 1919 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. 3 Şubat 1924’te yaşamını yitirdi.

Wilson İlkeleri

  1. Tam bir açıklık içinde varılmış barış anlaşmalarından sonra hiçbir özel uluslararası anlaşmaya gidilmemeli ve diplomatik etkinlik her zaman içtenlikle ve kamuoyunun gözü önünde yürütülmelidir.
  2. Denizlerin uluslararası sözleşmeler gereğince bütünüyle ya da kısmen kapatılabilmesi dışında, savaşta ve barışta karasuları dışındaki bütün denizlerde mutlak seyrüsefer serbestliği sağlanmalıdır.
  3. Barışı onaylayan ve korumak için anlaşan ülkeler arasındaki bütün ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı ve ticaretin eşitlik temelinde yürütülmesi sağlanmalıdır.
  4. Her ülkede silah gücünün iç güvenliği sağlamaya yetecek en düşük düzeye indirilmesi için yeterli güvenceler karşılıklı olarak verilmelidir.
  5. Sömürgelerin bütün talepleri serbest, açık görüşlü ve tümüyle tarafsız bir yaklaşımla ele alınmalı, bu tür egemenlik sorunlarının çözümünde ilgili halkların çıkarlarıyla egemenliği tartışılan devletin adil taleplerinin eşit ağırlık taşıması ilkesine kesinlikle uyulmalıdır.
  6. Rus İmparatorluğu’na ait bütün topraklardan yabancı askerler çekilmeli, Rusya’yı ilgilendiren bütün sorunlar, kendi siyasal gelişimini ve ulusal politikalarını bağımsızca belirlemesine olanak verecek biçimde dünyanın öbür uluslarının en uygun ve özgür işbirliğiyle çözülmeli, Rusya’nın kendi belirleyeceği kurumsal yapıyla özgür uluslar topluluğuna içtenlikle kabul edilmesi, hatta gereksinim duyabileceği ya da isteyebileceği her türlü yardımın yapılması sağlanmalıdır. Gelecek birkaç ay içinde öbür ulusların Rusya’ya karşı tutumları iyi niyetlerinin, Rusya’nın gereksinimlerinin kendi çıkarlarından farklılığını kavrayıp kavramadıklarının ve bencillikten uzak, akıllı bir yaklaşımla onun sorunlarına yakınlık duyup duymadıklarının kesin göstergesi olacaktır.
  7. Yabancı askerler Belçika’dan çekilmeli ve bu ülke hiçbir kısıtlama olmaksızın bütün öbür özgür ulusların sahip olduğu egemenlik haklarına yeniden kavuşmalıdır. Bunun gerçekleşmesi, ulusların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla koydukları kurallara duydukları güvenin yeniden sağlanmasında en önemli rolü oynayacaktır. Bu düzeltme yapılmadan uluslararası hukukun yapısı ve geçerliliği örselenmiş kalacaktır.
  8. Bütün Fransız toprakları özgürlüğüne kavuşmalı ve işgal edilen kesimler geri verilmelidir. 1871’de Alsace-Lorraine konusunda Fransa’ya Prusya tarafından yapılan ve yaklaşık elli yıldır dünyada istikrarlı bir barışın kurulmasını önleyen haksızlık, herkesin çıkarlarına olan barışın yeniden sağlanabilmesi için düzeltilmelidir.
  9. İtalya’nın sınırları, açıkça belirlenmiş ulusal sınırlar temelinde yeniden çizilmelidir.
  10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu halklarının uluslararasındaki yeri korunmalı ve güvence altına alınmalı, bu halklara özerk gelişme olanağı tanınmalıdır.
  11. Yabancı askerler Romanya, Sırbistan ve Karadağ’dan çekilmeli, işgal edilen topraklar geri verilmelidir. Sırbistan’a denize serbest ve güvenli çıkış sağlanmalıdır. Çeşitli Balkan devletleri arasındaki ilişkiler tarihsel bağlılık ve ulusal sınırlar temelinde dostça görüşmeler yoluyla yürütülmelidir. Balkan devletlerinin siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğüne ilişkin uluslararası güvenceler anlaşmada yer almalıdır.
  12. Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.
  13. Polonyalıların yaşadığı tartışmasız olan toprakları içine alacak bağımsız bir Polonya devleti kurulmalı, bu devletin denize serbest ve güvenli çıkışı sağlanmalı, siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğü de uluslararası sözleşmeyle güvence altına alınmalıdır.
  14. Büyük küçük bütün devletlerin siyasal bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü konusunda karşılıklı güvence vermek üzere özel sözleşmelerle bütün ulusları içine alan bir birlik oluşturulmalıdır.

Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü

0
 
Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü
 
Eser,  Prof.. Dr. Sevtap Metin ve Doç. Dr. Altan Heper tarafından kaleme alınarak  Tekin Yayınevi aracılığı ile okuyucuya sunulmuştur 
 

Kitabın Takdimi 

 
Bu kitap “görünüşte” Nazi dönemi Almanya’sı hukuksuzluklarını ifşa ediyor ve gelecek günler Almanya’sına bu tecrübelerin tekrar etmemesi için yol gösteriyor. Fakat korkarız ki hukuk demeye dilinizin varmayacağı yasama ve yargı uygulamalarını tanıdık bulacaksınız.
 
Mutlak bir adaletsizliğin yaşandığı vakitte Radbruch, emri hukuktan, intikamı adaletten ayıran formülünü sunuyor. Bu formül o günden beri hukukun yeniden tesis edilebilmesi ve anlamlı bir adalet tartışması için bir imkan olarak görülüyor.
 
“Emir, emirdir” ve “yasa, yasadır”. Bu iki maksim vasıtasıyla Nasyonal Sosyalizm kendine tabi olanları, askerler ve hukukçuları saygıyla bağlamanın çaresini bulmuştu.”

“…meslekleri nesilden nesile geçen bir tür zanaat olsa da cellatlar mütemadiyen kendilerinin sadece infaz ettiklerini, hüküm vermenin sayın yargıçların görevi olduğuna göndermede bulunarak, kendilerinin mazur olduklarına dikkat çekerler. “Beyefendiler kötülüğü kontrol altına alırlar ve ben onların hükümlerini infaz ederim”.

Yargıçlar “…Nasyonal Sosyalist hukukun, yasal haksızlık olduğunu dile getirmiş olsalardı yaşamlarının riske gireceğine işaret ederek Ceza Kanunu’nun 54. maddesindeki ıztırar haline sığınmaktadırlar. Bu da utanılacak bir haldir, çünkü yargıcın ethosu, kendi yaşamı dâhil ne pahasına olursa olsun adalete doğru yönelmektir.”

“Yasal haksızlık ile yanlışlığına rağmen geçerli yasalar arasında keskin bir sınır çizmek olanaksızdır. Yine de son derece açıklıkla çizilebilecek bir ayrım çizgisi vardır. Bu sınır, adaletin özü olan eşitliğe teşebbüs dahi edilmeyip, pozitif yasanın çıkarılmasında eşitliğin bilinçli olarak reddedilmesi halinde, yasanın sadece “yanlış hukuk” değil, her halükarda hukukun doğasından tamamen yoksun kalması halidir.”

Elinizdeki kitap “görünüşte” Nazi dönemi Almanya’sı hukuksuzluklarını ifşa ediyor ve gelecek günler Almanya’sına bu tecrübelerin tekrar etmemesi için yol gösteriyor. Fakat korkarız ki hukuk demeye dilinizin varmayacağı yasama ve yargı uygulamalarını tanıdık bulacaksınız.
 
 
 
Mutlak bir adaletsizliğin yaşandığı vakitte Radbruch, emri hukuktan, intikamı adaletten ayıran formülünü sunuyor. Bu formül o günden beri hukukun yeniden tesis edilebilmesi ve anlamlı bir adalet tartışması için bir imkan olarak görülüyor.
 
 

Erdal Onar

0
Prof. Dr. Erdal ONAR

Prof. Dr. Erdal Onar, 1942 yılında Ankara’da dünyaya geldi. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1970 yılında aynı fakültenin Anayasa Hukuku Kürsüsünde asistan olarak akademik yaşamına başladı.

Doktora eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı ve 1976 yılında hukuk doktoru unvanını aldı. Akademik kariyerini aynı fakültede sürdüren Onar, 1981 yılında yardımcı doçent, 1993 yılında doçent, 2004 yılında profesör oldu.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi lisans programında Anayasa Hukuku, Parlamento Hukuku ve Türk Anayasal Tarihi derslerini verdi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü lisansüstü programlarında ise anayasa hukuku alanında Çağdaş Hükümet Sistemleri ile Yasa Hazırlama ve Norma Koyma derslerini yürüttü; çeşitli seminerler verdi. Bunun yanı sıra Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu ve Polis Akademisi’nde anayasa hukuku alanında dersler verdi.

30 Eylül 2009 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden emekli oldu.

Emekliliğinin ardından TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde Anayasa Hukuku dersleri verdi. 2010 yılında Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak göreve başladı.

Akademik yaşamı boyunca anayasa hukuku alanında çok sayıda kitap ve makale yayımladı; ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılara katıldı ve akademik jürilerde görev aldı.

İdari ve kurumsal görevleri kapsamında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Dekan Yardımcılığı, Ankara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü görevlerini yürüttü. Ayrıca Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu Üyeliği ile Sağlık Bakanlığı Merkezî Etik Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu; Bilkent Üniversitesi Etik Kurulu ve Senatosu üyelikleri yaptı.

Bunlara ek olarak, Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) Yedek Üyeliği görevini üstlendi.

Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir seminer odası, 15 Aralık 2025 tarihi itibariyle, akademik katkıları anısına “Erdal Onar Seminer Odası” adıyla yaşatılmaktadır.

1961 Anayasası

0

 

1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe sonucunda hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1961 Anayasası, Cumhuriyetin kurulmasından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır.

1961 Anayasası İstanbul Tasarısını Hazırlayan Profesör heyeti

BAŞLANGIÇ

        Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan ;
 
        Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti;

        Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölümnez bir bütün halinde, milli şuur ve ülküler etrafında toplıyan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak milli birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen Türk Milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak ve;

        “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin, Milli Mücadele ruhunun, millet eğemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak;

        İnsan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için;

        Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasayı kabul ve ilan ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adalete ve fazilete aşık evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.

 

 

BİRİNCİ KISIM
GENEL ESASLAR

        I. DEVLETİN ŞEKLİ
        Madde 1 – Türkiye devleti bir Cumhuriyettir.

        II. CUMHURİYETİN NİTELİKLERİ
        Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli demokratik, layik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

        III. DEVLETİN BÜTÜNLÜĞÜ; RESMİ DİL; BAŞKENT
        Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.

        Resmi dil Türkçedir.

        Başkent Ankara’dır.

        IV. EGEMENLİK
        Madde 4 – Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Miletinindir.

        Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.

        Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anasayadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

        V. YASAMA YETKİSİ
        Madde 5 – Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

        VI. YÜRÜTME GÖREVİ
        Madde 6 – Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar kurulu tarafından yerine getirilir.

        VII. YARGI YETKİSİ
        Madde 7 – Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

        VII. ANAYASANIN ÜSTÜNLÜĞÜ VE BAĞLAYICILIĞI
        Madde 8 – Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.

        Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlıyan temel hukuk kurallarıdır.

        IX. DEVLET ŞEKLİNİN DEĞİŞMEZLİĞİ
        Madde 9 – Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
 

İKİNCİ KISIM
TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER
 
BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL HÜKÜMLER

        I. TEMEL HAKLARIN NİTELİĞİ VE KORUNMASI
        Madde 10 – Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez  temel hak ve hürriyetlere sahibtir.

        Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamayacak surette sınırlayan siyasi ,iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar.

        II. TEMEL HAKLARIN ÖZÜ
        Madde 11 –  Temel hak ve hürriyetler, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabilir.

        Kanun kamu  yararı, genel ahlak, kamu düzeni sosyal adalet ve milli güvenlik gibi  sebeblerle  de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz. .

        III. EŞİTLİK
        Madde 12 – Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

        Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

        IV. YABANCILARIN DURUMU
        Madde 13 – Bu kısımda gösterilen hak ve hürriyetler, yabancılar için milletlerarası hukuka uygun olarak, kanunla sınırlanabilir.
 

İKİNCİ BÖLÜM
KİŞİNİN HAKLARI VE ÖDEVLERİ

        I. KİŞİ DOKUNULMAZLIĞI
        Madde 14 – Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme haklarına ve kişi hürriyetine sahiptir.

        Kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti, kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça kayıtlanamaz.

        Kimseye eziyet ve işkence yapılamaz.

        İnsan haysiyetiyle bağdaşmıyan ceza konulamaz.

        II. ÖZEL HAYATIN KORUNMASI
        a) ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİ
        Madde 15 –  Özel hayatın gizliliğine dokunulamaz. Adli kovuşturmanın gerektirdiği istisnalar saklıdır.

        Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; milli güvenlik veya kamu düzeni bakımından  gecikmede sakınca bulunan  hallerde de,  kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça , kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz .

        b) KONUT DOKUNULMAZLIĞI
        Madde 16 – Konuta dokunulamaz.

        Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; milli güvenlik veya kamu düzeni bakımından gecikmede sakınca bulunan hallerde de, kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, konuta girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz.

        c) HABERLEŞME HÜRRİYETİ
        Madde 17 – Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir.

        Haberleşmenin gizliliği esastır. Kanunun gösterdiği hallerde, hakim tarafından kanuna uygun olarak verilmiş bir karar olmadıkça, bu gizliliğe dokunulamaz.

        III. SEYAHAT VE YERLEŞME HÜRRİYETİ
        Madde 18 – Herkes, seyahat hürriyetine sahiptir; bu hürriyet, ancak milli güvenliği sağlama ve salgın hastalıkları önleme amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.

        Herkes, dilediği yerde yerleşme hürriyetine sahiptir; bu hürriyet, ancak milli güvenliği sağlama, salgın hastalıkları önleme, kamu mallarına koruma, sosyal, iktisadi ve tarımsal gelişmeyi gerçekleştirme zorunluğuyla ve kanunla sınırlanabilir.

        Türkler, yurda girme ve yurt dışına çıkma hürriyetine sahiptir. Yurt dışına çıkma hürriyeti kanunla düzenlenir.

        IV. DÜŞÜNCE VE İNANÇ HAK VE HÜRRİYETLERİ
        a) VİCDAN VE DİN HÜRRİYETİ
        Madde 19 – Herkes, vicdan ve dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

        Kamu düzenine veya genel ahlaka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmıyan ibadetler, dini ayin ve törenler serbesttir.

        Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.

        Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğini ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır.

        Kimse, Devletin sosyal, iktisadi, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya şahsi çıkar veya nüfuz  sağlama amaciyle, her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtanlarkanuna göre cazalandırılır; dernekler, yetkili mahkemece ve siyası partiler, Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır.

        b) DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ
        Madde 20 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir; düşünce ve kanaatlarını söz, yazı, resim ile veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir.

        Kimse, düşünce ve kanaatlarını açıklamaya zorlanamaz.

        V. BİLİM VE SANAT HÜRRİYETİ
        Madde 21 – Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme, öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.

        Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir.

        Özel okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir.

        Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

        VI. BASIN VE YAYIMLA İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) BASIN HÜRRİYETİ
        Madde 22 – Basın hürdür; sansür edilemez.

        Devlet, basın ve haber alma hürriyetini sağlıyacak tedbirleri alır.

        Basın ve haber alma hürriyeti, ancak milli güvenliği veya  genel ahlakı korumak, kişilerin haysiyet, şeref ve haklarına tecavüzü, suç işlemeye kışkırtmayı önlemek ve yargı görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesini sağlamak için kanunla sınırlanabilir.

        Yargı görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için kanunla belirtilecek sınırlar içinde hakim tarafından verilecek karalar saklı olmak üzere, olaylar hakkında yayın yasağı konamaz.

        Türkiye’de yayımlanan gazete ve dergilerin  toplatılması bu tedbirlerin uygulanacağını kanunun açıkça gösterdiği suçların işlenmesi halinde ve ancak hakim karariyle olabilir.

        Türkiye’de yayımlanan gazete ve dergiler ancak 57 nci madde  de belirtilen fiiilerden mahkum olma halinde mahkeme kararıyla kapatılabilir.

        b) GAZETE VE DERGİ ÇIKARMA HAKKI
        Madde 23 – Gazete ve dergi çıkarılması, önceden izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz.

        Gazete ve dergilerin çıkarılması, yayımı, mali kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili şartlar kanunla düzenlenir. Kanun, haber, düşünce ve kanaatların serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasi, iktisadi, mali veya teknik kayıtlar koyamaz.

        Gazete ve dergiler, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin veya bunlara bağlı kurumların araç ve imkanlarından eşitlik esasına göre faydalanır.

        c) KİTAP VE BROŞÜR ÇIKARMA HAKKI
        Madde 24 – Kitap ve broşür yayımı izne bağlı tutulamaz; sansür edilemez.

        Türkiye’de yayımlanan kitap ve broşürler, 22 nci maddenin 5 inci fıkrası hükümleri dışında, toplatılamaz.

        d) BASIN ARAÇLARININ KORUNMASI
        Madde 25 – Basımevi ve eklentileri ve basın araçları, suç vasıtası olduğu gerekçesiyle de olsa, zapt veya müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.
 
        e) BASIN DIŞI HABERLEŞME ARAÇLARINDAN FAYDALANMA HAKKI
        Madde 26 –  Kişiler ve siyasi partiler, kamu tüzel kişileri elindeki basın dışı haberleşme ve yayın araçlarından faydalanma hakkına sahiptir. Bu faydalanmanın şartları ve usulleri, demokratik esaslara ve hakkaniyet ölçülerine uygun olarak kanunla düzenlenir. Kanun,  halkın bu araçlarla haber almasını, düşünce ve kanaatlara ulaşılmasının ve kamu oyunun serbestçe oluşumunu köstekleyici kayıtlamalar koyamaz .

        f) DÜZELTME VE CEVAP HAKKI
        Madde 27 – Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir.

        Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının gerekip gerekmediğine hakim tarafından karar verilir.

        VII. TOPLANTI HAK VE HÜRRİYETLERİ
        a) TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ HAKKI
        Madde 28 – Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir.

        Bu hak, ancak kamu düzenini korumak için kanunla sınırlanabilir.

        b) DERNEK KURMA HAKKI
        Madde 29 – Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak ancak kamu düzenini veya genel ahlakı korumak için kanunla sınırlanabilir.

        VIII. HAKLARIN KORUNMASI İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) KİŞİ GÜVENLİĞİ
        Madde 30 – “Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmayı veya delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadiyle veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunla gösterilen diğer hallerde hakim karariyle tutuklanabilir. Tutukluluğun devamına karar verilebilmesi aynı şartlara bağlıdır.

        Yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.

        Yakalanan veya tutuklanana kimselere, yakalama veya tutuklama sebeplerinin ve haklarındaki iddiaların yazılı olarak hemen bildirilmesi gerekir.

        Yakalanan veya tutuklanan kimse, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç yirmidört saatiçinde hakim önüne çıkarılır.ve hakim kararı olmaksızın, hürriyetinden yoksun kılınamaz. Yakalanan veya tutuklanan kimse hakim önüne çıkarılınca durum hemen yakınlarına bildirilir.
 
        Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.

        b) HAK ARAMA HÜRRİYETİ
        Madde 31 – Herkes, meşru bütün vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle  yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak, iddia ve savunma hakkına sahiptir.

        Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

        c)TABİİ YARGI YOLU
        Madde 32 – Hiç kimse, tabii hakiminden başka bir mercii önüne çıkarılamaz.
 Bir kimseyi tabi hakiminden başka  bir mercii önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisene sahip olağanüste merciler kurulamaz.

        d) CEZALARIN KANUNİ VE ŞAHSİ OLMASI; ZORLAMA YASAĞI
        Madde 33 – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilinden dolayı cezalandırılamaz.

        Cezalar ve ceza tedbirleri ancak kanunla konulur.

        Kimseye, suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

        Kimse, kendisini veya kanunun gösterdiği yakınlarını suçlandırma sonucu doğuracak beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

        Ceza sorumluluğu şahsidir.

        Genel müsadere cezası konulamaz.

        e) İSPAT HAKKI
        Madde 34 – Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikayetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SOSYAL VE İKTİSADİ HAKLAR VE ÖDEVLER

        I. AİLENİN KORUNMASI
        Madde 35 – Aile Türk toplumunun temelidir.

        Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri, ailenin, ananın ve çocuğun korunması için gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.

        II. MÜLKİYET HAKKI
        a) MÜLKİYETE AİT GENEL KURAL
        Madde 36 – Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
 
        Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

        Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

        b) TOPRAK MÜLKİYETİ
        Madde 37 – Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini gerçekleştirmek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmıyan çiftçiye toprak sağlamak amaçlarıyla gereken tedbirleri alır. Kanun, bu amaçlarla, değişik tarım bölgelerine ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini gösterebilir. Devlet, çiftçinin işletme araçlarına sahip olmasını kolaylaştırır.

        Toprak dağıtım, ormanların küçülmesi veya diğer toprak  servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz.

        c) KAMULAŞTIRMA
        Madde 38 – Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek
şartiyle, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malları, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, tamamını veya bir kısmını kamulaştırmaya veya bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.

        Çiftçinin topraklandırılması, ormanların devletleştirilmesi, yeni orman yetiştirilmesi ve iskan projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlariyle kamulaştırılan  toprak bedellerinin ödeme şekli kanunla gösterilir.Kanunun taksitle ödemeyi öngördüğü hallerde ödeme süresi on yılı aşamaz. Bu takdirde, taksitler eşit olarak ödenir ve kanunla gösterilen faiz haddine bağlanır.

        Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten çiftçinin hakkaniyeti ölçüler içerisinde geçinebilmesi için zaruri olan ve kanunla gösterilen kısmın ve küçük çiftçinin kamulaştırılan toprağının bedeli her halde peşin ödenir.

        d) DEVLETLEŞTİRME
        Madde 39 – Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebüsler, kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılığı kanunda gösterilen şekilde ödenmek şartıyla devletleştirilebilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngördüğü hallerde, ödeme süresi on yılı aşamaz ve taksitler eşit olarak ödenir; bu taksitler, kanunla gösterilen faiz haddine bağlanır.

        III. ÇALIŞMA VE SÖZLEŞME HÜRRİYETİ
        Madde 40 – Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.

        Kanun, bu hürriyetleri, ancak kamu yararı amacıyla sınırlayabilir.

        Devlet özel teşebbüslerin milli iktisadın gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlıyacak tedbirleri alır.

        IV. İKTİSADİ VE SOSYAL HAYATIN DÜZENİ
        Madde 41 – İktisadi ve sosyal hayat, adalate, tam çalışma esasına ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir.

        İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek; bu maksatla, milli tasarrufu artırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak Devletin ödevidir.

        V. ÇALIŞMA İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) ÇALIŞMA HAKKI VE ÖDEVİ
        Madde 42 – Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir.

        Devlet, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için, sosyal, iktisadi ve mali tedbirlerle çalışanları korur ve çalışmayı destekler; işsizliği önleyici tedbirleri alır.

        Angarya yasaktır.

        Memleket ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliği alan beden veya fikir çalışmalarının şekil ve şartları, demokratik esaslara uygun olarak kanunla düzenlenir.

        b) ÇALIŞMA ŞARTLARI
        Madde 43 – Kimse, yaşına, gücüne ve cinsiyetine uygun olmayın bir işte çalıştırılamaz.

        Çocuklar, gençler ve kadınlar, çalışma şartları bakımından özel olarak korunur.

        c) DİNLENME HAKKI
        Madde 44 – Her çalışan dinlenme hakkına sahiptir.

        Ücretli hafta ve bayram tatili ve ücretli yıllık izin hakkı kanunla düzenlenir.

        d) ÜCRETTE ADALET SAĞLANMASI
        Madde 45 – Devlet, çalışanların, yaptıkları işe uygun ve insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlamalarına elverişli adaletli bir ücret elde etmeleri için gerekli tedbirleri alır.

        e) SENDİKA KURMA HAKKI
        Madde 46- Çalışanlar ve işçiler izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler.

        İşçi niteliği taşınmıyan kamu hizmeti görevlilerinin bu alandaki hakları kanunla düzenlenir.

        Sendika ve sendika birliklerinin tüzükleri; yönetim ve işleyişleri demokratik esaslara aykırı olamaz.

        f) TOPLU SÖZLEŞME VE GREV HAKKI
        Madde 47 – İşçiler, işverenlerle olan münasebetlerinde, iktisadi ve sosyal  durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev haklarına sahiptirler.

        Grev hakkının kullanılması ve istisnaları ve işverenlerin hakları kanunla düzenlenir.

        VI. SOSYAL GÜVENLİK
        Madde 48 – Herkes; sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurmak Devletin ödevlerindendir.

        VII. SAĞLIK HAKKI
        Madde 49 – Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşıyabilmesini ve tıbbi bakım görmesini sağlamakla ödevlidir.

        Devlet, yoksul veya dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun konut ihtiyaçlarını karşılayıcı tedbirleri alır.
 
        VIII. ÖĞRENİMİN SAĞLANMASI
        Madde 50 – Halkın öğrenim ve eğitim ihtiyaçlarını sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir.

        İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için mecburidir ve Devlet okullarında parasızdır.

        Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar.

        Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

        Devlet, tarih ve kültür değeri olan eser ve anıtların korunmasını sağlar.

        IX. KOOPERATİFÇİLİĞİ GELİŞTİRME
        Madde 51 – Devlet, kooperatifçiliğin gelişmesini sağlıyacak tedbirleri alır.

        X. TARIMIN VE ÇİFTÇİNİN KORUNMASI
        Madde 52 – Devlet, halkın gereği gibi beslenmesini, tarımsal üretimin toplumun yararına uygun olarak artırılmasını sağlamak, toprağın kaybolmasını önlemek, tarım ürünlerine ve tarımla uğraşanların emeğini değerlendirmek için gereken tedbirleri alır.

        XI. DEVLETİN İKTİSADİ VE SOSYAL ÖDEVLERİNİN SINIRI
        Madde 53 – Devlet, bu bölümde belirtilen iktisadi ve sosyal amaçlara ulaşma ödevlerini, ancak iktisadi gelişme ile mali kaynaklarının yeterliği ölçüsünde yerine getirir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
SİYASİ HAKLAR VE ÖDEVLER

        I. VATANDAŞLIK
        Madde 54 – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

        Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandışlık durumu kanunla düzenlenir.

        Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.

        Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmıyan bir eylemde bulunmadıkça, vatandışlıktan çıkarılamaz.

        Vatandışlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu  kapatılamaz.

        II. SEÇME VE SEÇİLME HAKKI
        Madde 55 – Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.

        Seçimler, serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yapılır.

         III. SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) PARTİ KURMA HAKKI VE PARTİLERİN SİYASİ HAYATTAKİ YERİ
        Madde 56 – Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve çıkma hakkına sahiptir.

        Siyasi partiler, önceden izin almadan kurulur ve serbestçe faaliyette bulunurlar.

        Siyasi partiler, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

        b) PARTİLERİN UYACAKLARI ESASLAR
        Madde 57 – Siyasi partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve layik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara uymıyan partiler temelli kapatılır.

        Siyasi partiler, gelir kaynakları ve giderleri hakkında Anayasa Mahkemesince hesap verirler.

        Partilerin iç çalışmaları faaliyetleri, Anayasa Mahkemesine  ne suretle hesap verecekleri ve bu mahkemece mali denetimlerinin nasıl yapılacağı, demokrasi esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenir.

        Siyasi partilerin kapatılması hakkındaki davalara Anayasa Mahkemesinde bakılır ve kapatma kararı ancak bu Mahkemece verilir.

        IV. KAMU HİZMETLERİNE GİRME HAKKI
        a) HİZMETE GİRME
        Madde 58 – Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.

        Hizmete alınmada, ödevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.

        b) MAL BİLDİRİMİ
        Madde 59 – Kamu hizmetine girenlerin mal bildirimde bulunmaları kanunla düzenlenir. Yasama ve yürütme organlarında görev alanlar, bundan istisna edilemez.

        V. MİLLİ SAVUNMA HAK VE ÖDEVİ
        Madde 60 – Yurt savunmasına katılma, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu ödev askerlik yükümü kanunla düzenlenir.

        VI. VERGİ ÖDEVİ
        Madde 61 – Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.

        Vergi, resim ve harçlar ve benzeri mali yükümler ancak kanunla konulur.

        VII. DİLEKÇE HAKKI
        Madde 62 – Vatandaşlar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, tek başlarına veya topluca, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.

        Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu, dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir.
 

ÜÇÜNCÜ KISIM
CUMHURİYETİN TEMEL KURULUŞU
 
BİRİNCİ BÖLÜM
YASAMA

        A) TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

        I. T.B.M.M.’NİN KURULUŞU
        Madde 63 – Türkiye Büyük Millet Meclisi, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosundan kuruludur.
 
        Meclisler, Anayasa’da gösterilen hallerde birlikte toplanır.

        II. T.B.M.M.’NİN GÖREV VE YETKİLERİ
        a) GENEL OLARAK
        Madde 64 – Kanun  koymak, değiştirmek ve kaldırmak, Devletin Bütçe ve Kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek, para basılmasına, genel ve özel af ilanına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerindendir.

        b) MİLLETLERARASI ANDLAŞMALARI UYGUN BULMA
        Madde 65 – Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı Devletlerle ve milletlerarası  kurullarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük MilletMeclisi’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.

        İktisadi, ticari veya teknik münasebetleri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan andlaşmalar, Devlet maliyesi bakımından bir yüklenme gerektirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayınlanma ile yürürlüğe konabilir. Bu takdirde, bu andlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bilgisine sunulur.

        Milletlerarası bir andlaşmaya dayanan uygulama andlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan iktisadi, ticari, teknik veya idari andlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce uygun bulunması zorunluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan iktisadi, ticari veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren andlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz.

        Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında 1 inci fıkra hükmü uygulanır.

        Usülüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında 149 uncu ve 151 inci maddeler gereğince Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

        c) SİLAHLI KUVVET KULLANILMASINA İZİN VERME
        Madde 66 – Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir.

        Bu izin için, Meclisler, birlikte toplanarak karar verirler.

        III. MİLLET MECLİSİ
        a) KURULUŞ
        Madde 67 – Millet Meclisi, genel oyla seçilen dört yüzelli milletvekilinden kuruludur.

        b) MİLLETVEKİLİ SEÇİLME YETERLİĞİ
        Madde 68 –  Otuz yaşını dolduran her Türk Milletvekili seçilebilir.

        Türkçe okuyup yazma bilmeyenler, kısıtlılar, yükümlü olmasına ve muaf bulunmamasına rağmen muvazzaf askerlik hizmetini yapmayanlar veya yapmış sayılmayanlar ve kamu hizmetlerinden yasaklılar  ile ağır hapis cezasını
gerektiren bir suçtan dolayı kesin olarak hüküm giymiş olanlar ve – taksirlisuçlar hariç olmak üzere – beş yıldan fazla hapis cezasıyle veya zimmet,ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlardan biriyle kesin olarak hüküm giymiş olanlar,affa uğramış olsalar da ; milletvekili seçilemezler.

        Aday olmak, memurluktan çekilme şartına bağlanamaz. Seçim güvenliği bakımından hangi memurların ne gibi şartlarla aday olabilecekleri kanunla düzenlenir.

        Hakimler ile subay, askeri memur ve astsubaylar, mesleklerinden çekilmedikçe, aday olamazlar ve seçilemezler.

        c) MİLLET MECLİSİNİN SEÇİM DÖNEMİ
        Madde 69 – Millet Meclisi seçimleri dört yılda bir yapılır.

        Meclis, bu süre dolmadan seçimin yenilenmesine karar verebilir. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir.

        Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni Meclisin seçilmesine kadar sürer.

        IV. CUMHURİYET SENATOSU
        a) KURULUŞ
        Madde 70 – Cumhuriyet Senatosu, genel oyla seçilen yüzelli üye ile Cumhurbaşkanınca seçilen onbeş üyeden kuruludur.

        13 Aralık 1960 tarihli ve 157 sayılı Kanunun altında adları bulunan Milli Birlik Komitesi Başkanı ve üyeleri ile eski Cumhurbaşkanları, yaş kaydı gözetilmeksizin, Cumhuriyet Senatosunun tabii üyesidirler. Tabii üyeler,

        Cumhuriyet Senatosunun diğer üyelerinin tabi oldukları hükümlere tabidirler Ancak, haklarında, bu Anayasa’nın 73 üncü maddesinin 1 inci ve 2 nci fıkraları ve 10 uncu geçici maddesinin 1 inci fıkrası hükümleri uygulanmaz. Tabii üye olarak Cumhuriyet Senatosuna katıldıktan sonra bir siyasi partiye girenlerin tabii üyelik sıfatı, partiye girişlerinden sonraki ilk Cumhuriyet Senatosu üyeliği seçimi tarihinde sona erer.

        b) CUMHURİYET SENATOSUNA ÜYE SEÇME HAKKI
        Madde 71 – Millet Meclisi seçimlerinde seçmen olan her Türk, Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde de aynı şartlarla oy kullanır.

        c) CUMHURİYET SENATOSU ÜYELİĞİNE SEÇİLME YETERLİĞİ
        Madde 72 – Kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış bulunan ve milletvekili seçilmeye engel bir durumu olmıyan her Türk, Cumhuriyet Senatosuna üye seçilebilir.

        Cumhurbaşkanınca  seçilecek üyeler, çeşitli alanlarda seçkin hizmetleriyle tanınmış ve kırk yaşını bitirmiş kimselerden olur. Bunlardan en az onu bağımsızlar arasından seçilir.

        d) CUMHURİYET SENATOSU ÜYELİĞİNİN SÜRESİ
        Madde 73- Cumhuriyet Senatosu üyeliğinin süresi altı yıldır.  Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.

        Cumhuriyet Senatosunun genel oyla ve Cumhurbaşkanınca seçilen üyelerinin üçte biri her iki yılda bir yenilenir.

        Cumhurbaşkanınca seçilen üyelerin süresi biter veya bu üyeliklerde her hangi bir sebeple boşalma olursa, Cumhurbaşkanı, bir ay içinde yeni üyeleri seçer.

        Boşalan bir üyeliğe seçilen kimse, yerine seçildiği üyenin süresini tamamlar.

        V. T.B.M.M. SEÇİMLERİNİN GERİYE BIRAKILMASI VE ARA SEÇİMLERİ
        Madde 74 – Savaş sabebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmezse, seçimler kanunla bir yıl geriye bırakılabilir.

        Meclislerin ara seçimleri her iki yılda bir Cumhuriyet  Senatosu  seçimiyle birlikte yapılır.

        Millet Meclisi genel seçimlerine bir yıl kala ara seçimi yapılmaz.

        VI. SEÇİMLERİN GENEL YÖNETİM VE DENETİMİ
        Madde 75 – Seçimler yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulunundur.

        Yüksek Seçim Kurulunun ve diğer seçim kurullarının görev ve yetkileri kanunla düzenlenir.

        Yüksek Seçim Kurulu, yedi asıl ve dört yedek üyeden kuruludur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay genel kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir. Bu üyeler salt çoğunluk ve gizli oyla aralarından bir Başkan ve bir Başkanvekili seçerler.

        Yüksek Seçim Kuruluna Yargıtay ve Danıştay’dan seçilmiş üyeler arasından ad çekme ile ikişer yedek üye ayrılır. Yüksek Seçim Kurulu Başkan ve Başkanvekili ad çekmeye girmezler.

        B) MECLİSLERE AİT MEŞTEREK HÜKÜMLER

        I. T.B.M.M. ÜYELİĞİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) MİLLETİN TEMSİLİ
        Madde 76 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler.

        b) AND İÇME
       Madde 77 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, görevlerine başlarken şöyle and içerler:

       “Devletin bağımsızlığını, vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağıma; Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine, demokratik ve layik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma ve halkın mutluluğu için çalışacağıma  namusum üzerine söz veririm.”

       c) ÜYELİKLE BAĞDAŞMIYAN İŞLER
       Madde 78 – İki Meclis üyeliği bir kişide birleşemez.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinde ve bunlara bağlı kuruluşlarda,  Devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin doğrudan doğruya veya dolayısiyle katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarda, kamu yararına çalışan derneklerden özel gelir kaynakları ve özel imkanları kanunla sağlanmış olanların yönetim kurullarında ve başka işlerinde görev alamazlar ve bunların herhangi bir yüklenme işini doğrudan doğruya veya dolayısiyle kabul edemezler.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yürütme organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı resmi veya özel herhangi bir işle görevlendirilemezler. Bir üyeninin belli konuda ve altı ayı aşmamak üzere Bakanlar Kurulunca verilecek geçici bir görevi kabul edebilmesi, kendi Meclisinin kararına bağlıdır.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ile bağdaşamıyan diğer görev ve işler kanunla gösterilir.

       d) YASAMA DOKUNULMAZLIĞI
       Madde 79 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden ve bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

       Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir Meclis üyesi, kendi Meclisinin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali bu hükmün dışındadır; ancak, bu halde, yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya üyenin Meclisine bildirmek zorundadır.

       Bir Meclis üyesi hakkında seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır. Üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

       Tekrar seçilen Meclis üyesi hakkındaki takibat, kendi Meclisinin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

       Meclislerdeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

       e) ÜYELİĞİN DÜŞMESİ
       Madde 80 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği, bir üyenin üye seçilmeye engel bir suçtan dolayı kesin olarak hüküm giymesi, çekilmesi, kısıtlanması, üyelikle bağdaşmayan bir hizmet kabul etmesi veya Meclis çalışmalarına izinsiz veya özürsüz ve aralıksız olarak bir ay katılmaması yüzünden üyeliğinin düştüğünün kendi Meclisince karara bağlanması hallerinde sona erer.

       f) İPTAL İSTEMİ
       Madde 81 – Yasama dokonulmazlığının kaldırılmasına veya üyeliğin düştüğüne Meclisce karar verilmesi hallerinde, karar tarihinden başlıyarak bir hafta içinde, ilgili üye veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden herhangi biri, bu kararın, Anayasa veya İçtüzük hükümlerine aykırılığı iddiasiyle iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini onbeş gün içinde karara bağlar.

       g) ÖDENEK VE YOLLUKLAR
       Madde 82 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin ödenek ve yollukları kanunla düzenlenir, Ödeneğin aylık tutarı birinci derecedeki Devlet memurun aylığının;, yolluk da ödeneğin yarısını aşamaz.

       Ödenek ve yollukların en çok üç aylığı önceden edenebilir.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin aylık ve ödeneklerini her ne suretle olursa olsun yapılacak zam ve ilaveler, ancak bu zam ve ilaveleri takib eden milletvekilleri genel seçimindn sonra uygulanır.

       II. T.B.M.M. NİN FAALİYETİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER
       a) TOPLANMA VE TATİL
       Madde 83 – Türkiye Büyük Millet Meclisi her yıl Kasım ayının ilk günü kendiliğinden toplanır.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi yılda en çok beş ay tatil yapabilir. Meclisler aynı zamanda tatile girerler.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi, araverme veya tatil sırasında, doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağırılır. Meclis Başkanları da, kendi Meclislerini doğrudan doğruya veya üyelerinin beşte birinin istemi üzerine toplantıya çağırırlar.

       Meclislerden biri toplantıya çağırılınca diğeri kendiliğinden toplanır.

       Ara verme veya tatil sırasında toplantıya çağırılan Meclisler, önce, bu toplantıyı gerektiren konu üzerinde görüşme yaparlar.

.       b) BAŞKANLIK DİVANI
       Madde 84 – Meclislerin Başkanlık divanları, o meclisteki siyasi parti gruplarının kuvvetleri ölçüsünde Divana katılmalarını sağlıyacak şekilde kurulur.

       Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Başkanları, kendi Meclislerince üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oy ile ikişer yıl için seçilirler; ilk iki oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, salt çoğunlukla yetinilir. Meclis Başkanlıkları için Meclisteki siyasi parti grupları aday gösteremezler.

       Başkanlar ve Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partilerin veya siyasi parti gruplarının Türkiye Büyük Millet Meclisinin içinde veya dışındaki faaliyetlerine ve görevlerinin yerine getirilmesini gerektiren haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan oy kullanamaz.

       Türkiye Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantılarında Başkanlık divanı, Millet Meclisi Başkanlık Divanıdır.

       c) İÇTÜZÜK, SİYASİ PARTİ GRUPLARI VE KOLLUK İŞLERİ
       Madde 85 – Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Meclisler, çalışmalarını, kendi yaptıkları İçtüzüklerin hükümlerine göre yürütürler.

       İçtüzük hükümleri, siyasi parti gruplarının, Meclislerin bütün faaliyetlerine kuvvetleri oranında katılmalarını sağlıyacak yolda düzenlenir. Siyasi parti grupları, en az on üyeden meydana gelir.

       Meclisler, kendi kolluk işlerini Başkanları eliyle düzenler ve yürütürler.

       d) TOPLANTI VE KARAR YETER SAYISI
       Madde 86 – Her Meclis, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve Anayasa’da başkaca hüküm yoksa, toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir.

       Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplantı yeter sayısı, her iki Meclis üye tamsayısı toplamının salt çoğunluğudur.

       e) GÖRÜŞMELERİN AÇIKLIĞI VE YAYIMLANMASI 
       Madde 87 – Meclis görüşmeleri açıktır ve ilgili Meclisin tutanak dergisinde tam olarak yayınlanır.

       Meclisler, İçtüzük hükümlerine uygun olarak kapalı oturumlar yapabilir; bu oturumlardaki görüşmelerin yayımı ilgili Meclisin kararına bağlıdır.

       Meclislerdeki açık görüşmelerin her türlü vasıta ile yayımı önlenemez.

       III. T.B.M.M.’NİN DENETİM YOLLARI
       a) GENEL OLARAK
       Madde 88 – Soru, genel görüşme, Meclis soruşturması ve Meclis araştırması her iki Meclisin yetkilerindendir.

       Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.

       b)GENSORU
       Madde 89 – Gensoru yetkisi yalnız Millet Meclisinindir.
 
       Milletvekillerince veya bir siyasi parti grubunca verilen gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmıyacağı, verilişinden sonraki üilk birleşimde görüşülür. Bu görüşmede, ancak önerge sahibi veya önerge sahiplerinden veya siyasi parti grupları adına birer milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakan konuşabilir.

       Gündeme alma karariyle birlikte gensorunun görüşülme günü de belli edilir.

       Gensorunun görüşülmesi, gündeme alma kararı tarihinden başlıyarak iki gün geçmedikçe yapılamaz ve yedi günden sonraya bırakılamaz.

       Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin verecekleri gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bakanlar Kurulunun güven isteği, bir tam gün geçtikten sonra oylanır.

       Bakanlar Kurulunun veya bir Bakanın düşürülebilmesi, üye tamsayısının salt çoğunluğuya olur.

       c) MECLİS SORUŞTURMASI
       Madde 90 – Başbakan veya Bakanlar hakkında yapılacak soruşturma istemleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantısında görüşülür ve karara bağlanır.

       Soruşturma, her iki Meclisten eşit sayıda seçilecek üyelerden kurulu komisyonca yürütülür.

       Yüce Divana Sevk hususundaki karar birleşik toplantıda verilir.

       Meclislerdeki siyasi parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.
 
 

Tayfun Kahraman Savunması

0

Tayfun Kahraman tarafından “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 25 Haziran 2019 tarihinde yapılan savunmadır. Gezi davasının ilk duruşmasının ikinci gününde Avukat Can Atalay’ın ardından savunmasına başlayan şehir plancısı ve akademisyen Tayfun Kahraman 25 Nisan 2022 tarihinde 18 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Karar  Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından 28 Eylül 2023’te onanmıştır.

Tayfun Kahraman Savunması

“Ben 2000’li yıllarda şehir plancısı olarak göreve başladım. İlk yaptığım iş meslek odasına kayıt olmaktı. Meslek etiğini korumak adına iş yapacaksam meslek odasına üye olmalıydım.

2010 yılında Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı seçildim. Göreve devam ediyorum.

İddianamede yer alan Kültür ve Tabiat Kanunu’nu en iyi bilenlerdenim Gezi eylemlerinden önce Kültür Bakanlığı’nda çalışıyordum. Eylemlerden sonra aramıza kara kedi girdi. Şimdi Mimar Sinan Üniversitesi’ndeyim.

Bugün iddianamede yer alan Kültür ve Tabiat Varlıkları kanununa muhalefet suçunu en iyi bilenlerden biriyim. Çünkü Kültür ve Turizm Uzmanı olarak beş yıl boyunca Kültür Bakanlığı’nda çalıştım.

Gezi nedeniyle Kültür Bakanlığı ile aramıza kara kedi girince ayrılmak zorunda kaldım Mimar Sinan’da öğretim görevlisi olarak göreve başladım. Kent yönetimi ve şehir planlama tekniği üzerine öğrenci arkadaşlara birikimimi aktarmaya çalışıyorum.

Öğrenci arkadaşlarımın bir kısmı burada ama hocaları meslek nedeniyle bu kürsü olduğundan onların nasıl bir cesaretle mesleğe atılacağını soruyorum.

İddianamede konu Gezi parkı projesinin hukuki talebiyle başlayan ve bir araya gelen kurumların oluşturduğu, Taksim dayanışmasındaki TMMOB ve Şehir Plancıları Şubesi’ndeki görevlerimde bu süreçte yer aldım.

Bir meslek insanı olarak Gezi Parkı ve Taksim Dayanışması nedir? Meslek odası yöneticisi olarak kent merkezinin son yeşil alanlarından birindeki ortaya çıkması muhtemel tahribata karşı süreç başlattık. Son yeşil alanlardan birinin yapılaşmaya karşı çabamız İBB tarafından göz ardı edildi Bu projeden vazgeçmeyip imar planları askıya çıkarıldı.

Bu projeden vazgeçmeyip imar planları askıya çıkarıldı. Yöneticisi olduğum meslek odası tarafından yılda ortalama 20 dava açıyoruz. Gezi de öngöremediğimiz bir şey oldu.

Gezi toplumun vicdanı haline geldi.

Toplumun vicdanı bazı yerlerde kabarıyordu, 1 Mayıs, Tekel, Emek Sineması, kürtaj gibi… Fakat bizlerin orada gördüğü şiddet ve Taksim’in özellikle siyasal simge olma özelliğini de eklerseniz polis şiddetiyle birleşince Gezi ortaya çıktı.

İdarenin nasıl katılımcı yöntem izlemediğini, bu nedenle bizlerin sadece hukuk yollarını ve davayı kullanarak katılım mekanizmasını çalıştırabildiğimiz alanda bizi görmezden gelmeye devam ettiği için de Gezi oldu. Bu süreçte pek çok dava açıldı.

Semt sakinlerinden meslek uzmanları sivil toplumla beraber Taksim ve Gezi Parkı’na sahip çıkılmaya çalışıldı. Taksim Dayanışmasıyla birlikte Haydarpaşa gibi dayanışmalarla bu projelere karşı tutumumuz devam etti.

Kuzey Ormanları gibi bizler dışında semt sakinlerinin de katılımıyla pek çok dayanışma kuruldu.

Taksim Dayanışması 29.02.2012 de deklarasyonla kuruldu.

Taksim Dayanışması’nın o dönemki bileşenleriyle birlikte bir dayanışma ve halkı bilgilendirme faaliyeti başlatılıyor.

İddianamenin komikliği 50 kişi sadece çadırlarda kalıyordu ve 50 kişi üzerinden hükümeti devirmeye varacak kadar büyük bir organizasyon halinde olduğumuzu söylüyor.

Gezi aslında toplumun vicdanının hareketidir!

Gezi, orada parkını yeşilini korumak isteyen, kent mücadelesi vermek isteyenlerin gördüğü ve FETÖ’cülerin yaptığı kesin olan polis şiddetine karşı bir direniştir. Toplum vicdanını birden bire harekete geçirmek kolay değil ama böylesi beş benzemezi bir araya getirip organize edebilecek bir yapı da dünyada yok.

5-6 kişiyle yapılan itirazlar 10 MİLYON insanı sokağa dökebilecek duruma 1 ayda mı gelmiştir? Savcılığın bizi bu kadar mahir görmesini anlamak mümkün değil.

Bizler, anayasayla tanımlanan TMMOB meslek örgütü olan şehir plancısı odası ve diğer meslek odalarıyla kamu adına takip ettiğimiz hukuki süreçlerden bir tanesini o gün gerçekleştirdik. O da 1/5000 koruma amaçlı uygulama alanının tadilatına karşı olmaktı.

İtiraz konusu planlara karşı kamu adına hukuki mücadele sürdürüp kamu yararına kentleşmenin mümkün olduğunun altı çizilmeye çalışıldı. Taksim Dayanışması da bu amaçla oluşmuş yapılardan biridir.

Taksim Dayanışma, tüm dayanışma ve savunmalardan farksızdır ama kamuoyundaki karşılık bulma nedenleri şunlardır:

-Taksim erişim imkânı
-Toplumsal hafızadaki yeri
-STK, meslek örgütleri ve tüm bileşenleriyle muhatap alınacak tek çatı yapı olması
-Tüm Türkiye’nin haberdar olduğu polis şiddeti

Bu nedenle diğer dayanışma ve savunmalardan daha geniş bir etkiye sahip olmuştur. Taksim Dayanışması, yöneticisiz, lidersizdir. Birçok kurumun Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nı korumak üzere altında bir araya geldiği bir çatıdır. Ortak karar alıp uygulanır.

Taksim Dayanışması’n oluşturan 2 meslek odası olan Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası ile TTB’yi de içine alan bu yapı bir koordinasyon değil, bir tercümandır tercümanlık görevini yerine getirmiştir.

Bileşenlerinin düşüncelerini tek bir duyuru altında birleştirerek kamuoyu ile paylaşmıştır.

Taksim Dayanışması temsilcileri olarak bizler de bu görevi yerine getirdik. Taksim Dayanışması’nın üyesi yoktur, bileşenleri vardır.

Bireysel katılım olsa da bireysel değil kurumsal temsiliyetle işler. Yatay ve hiyerarşisiz bir yapı. Anayasa’da tanımlanan ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kullanır. Bu anlamda Taksim Dayanışması’nin bu kadar mahir ve muktedir gözükmesi de anlamlıdır.

Taksim Dayanışması’nın bir araya gelmesi sonrasında Taksim’in işgali ile ilgili halkı bilinçlendirmek, insan zincirleri gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetlere başlandı.

Taksim’de projede yer almayan yaya yolunun açılması ile ilgili Asker Ocağı caddesinde ağaçların kesilmesi engellenmiştir. Yer almayan bir yaya yolunun engellediğimiz için polis müdahalesi ile karşılaştık.

Şantiye şefiyle görüşmek isteyen topluluğa polis biber gazı sıkmış ve fiziksel şiddet uygulamıştır. Hiçbir arbede yokken gelişen şiddetle kalabalık çoğalmış ve İBB tarafından ağaçların başka yere taşındığı açıklanmıştır.

O gün orada olanlar bilir ki o ağaçlar köklerinde kopartıldı başka bir yere gömülme şansı kalmamıştı.

Taksim Dayanışması’nın açıklama yaptığı sırada da polisin tazyikli su ve biber gazıyla müdahale etmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak sonradan FETÖ üyesi olduğunu öğrendiğimiz polisler vatandaşlara eziyet edilmiştir.

Kamuoyu bizlere sahip çıkmış ve milyonlarca insan polis şiddetini protesto etmek için sokağa çıkmış ve Taksim Meydanı yayalaştırma projesine itiraz kitleselleşmiştir. Bunu hiçbir organizasyonunu yaptıramayacağı açıktır.

Bu süreç sonrasında insanlar bize destek olmak için gerek sokağa çıkmış gerekse tencere tava çalmışlardır Din, dil, ırk ve ideolojiden insanın bir araya geldiği eylem karşısında iddianame, sol yumruğun havaya kaldırılması işaretini bizim ortak sembolümüz olduğunu söylemiştir.

Bugün kime sorarsanız sorun alanlarda yapılan işaret farklı değildir. Bunların hepsi tek bir anlama geliyor. O da aslında başkaldırıdır. Hoşnutsuzluklara hayır demektir.

Gezi’yi büyüten unsur destek çağrıları değil, dönemin hükümetin gerilimi yatıştırmaktan uzak açıklamaları olmuştur Gezi Parkı yaşanan olaylarla birlikte kendiliğinden oluşmuştur. Bilinçli bir kurgu değildir.

10 milyon insana ne para yeter ne de organizasyon, iddianame başarısız bir senaryodur. Kusura bakmayın ama hiçbir senarist böyle bir protesto yazamaz.

Taksim Dayanışması aracılığıyla hükümete yönelik altı talep vardır. Bu talepler son derece barışçı, makul ve olayları sonlandırıcı niteliktedir. Ancak kabul edilmemiştir.

O dönem siyasilerin açıklamasının ardından sonradan FETÖ üyesi olduğunu öğreneceğimiz polisin olayları tırmandırması hükümet tarafından soruşturulmak yerine kahramanlık destanı olarak adlandırılmıştır.

Taksim Dayanışması tarafından yapılan açıklamalar demokratik hak talepleri, toplumsal sağduyuya sahip açıklamalardır. Bu taleplerle ilgili darbeye teşebbüs suçlaması geliştirmek akıl dışıdır.”

Radbruch Formülü

0

Radbruch Formülü / Mehmet Cemil Özansü

 Prof. Dr. Iur, Dr. Phil, Dr. H. C. Kristian Kühl‘e ait makalenin çevirisi Mehmet Cemil Özansü tarafından İstanbul Hukuk Fakültesi Dergisi (İÜHFM) C.LXX, S.1, 2012’de yayımlanmıştır.

Radbruch Formülü

Radburch düsturu, hukuk felsefesinin en tanınmış ve şimdiye dek formüle edilmişler arasında en iyisi olması nedeniyle epey hayret uyandırıcı olanlardan biridir. Hukuk felsefesi üzerinde çalışan bir ceza hukukçusunun elinden çıkan bu formül, ceza hukukunun haksızlık rejimlerinin üstesinden gelmede bir araç olarak kullanıldığı durumlarda, mahkemeler tarafından uygulanmıştır. Almanya 20. Yüzyıl içinde iki kez böylesi rejimleri yaşamak ve akabinde de bunlarla uğraşmak mecburiyetinde kalmıştı. Kendi kanunlarını hukuksuzluklarla dolduracak derecede hukuku saptırmış bir devleti, haksızlık rejimi olarak tanımlayabiliriz. Bir haksızlık rejimi, hukuksuzluğu hukuk biçimi altında, yani yasal haksızlık biçimi dâhilinde gerçekleştirir.

Bundan ötürü Radbruch formülü ilk defa, Üçüncü Reich adı verilen Hitler Rejiminin ceza hukuku yoluyla tasfiye edilmesi sürecinde ortaya çıkmıştı. Reich’ın müttefik güçler tarafından kurulan Nüremberg savaş suçları yargılamaları sırasında ceza hukuku vasıtasıyla çok daha esaslı bir biçimde tasfiye edildiğini, bu yazı çerçevesinde sadece anarak geçelim. Bizim konumuz daha ziyade, kararlarında Radbruch formülünden istifade eden Alman ceza mahkemesi içtihatlarına dairdir. Ayrıca bu formül Demokratik Almanya Cumhuriyetinin ceza hukuku vasıtasıyla tasfiye edilmesi görevini de yerine getirmişti. Bu formül yardımıyla, sadece zamanın Doğu Alman sınırını bekleyen muhafızların “cumhuriyet firarilerine” ateş açması fiillerinden mahkûm olmaları sonucuna değil, aynı zamanda “ateş açma emri” verenlerin de mahkûm edilebilmesi sonucuna ulaşılabilmişti.

Her ne kadar mucidi, onun bu kullanımlarından bihaber kalmış olsa da, Radbruch formülü kendini anılan içeriklerle anlamlandıran ve bu çerçevede kullanılan bir argümandır. Fakat bu formülü uygularken isim babası üzerine de bazı şeyleri bilmek gerekir. Radbruch’un hayatı üzerine yapılacak inceleme, basit bir biyografi merakı değildir. Zira bu araştırma, aynı zamanda formülün daha iyi kavranması ve kişisel arka planının anlaşılması bakımından da önem taşır.

Edebiyat sahasında Nobel ödülünü kazanmış olan Thomas Mann gibi, meşhur bir tacirin oğlu olarak 1878’de Lübeck’te dünyaya gelen Gustav Radbruch, ceza hukuku ve hukuk felsefesi literatürü tarafından çok boyutlu bir kimse olarak tanımlanmıştır. Tanınmış öğrencilerinden biri olan Arthur Kaufmann 1987’de Radbruch üzerine yazdığı kitapta onu şu başlıkla betimlemeyi tercih etmişti: “Hukuk düşünürü, Filozof, Sosyal Demokrat”. Würzburg’lu bir ceza hukukçusu ve hukuk teorisyeni olan Eric Hilgendorf çok yakın bir tarihte, 2004 yılında kaleme aldığı makalesinde onu, bir “hukukçu ve kültür filozofu” olarak adlandırırken söz konusu metnin içinde Radbruch başkaca rollerle de karşımıza çıkar: ceza hukuku dogmatisyeni, hukuk politikacısı, hukuk felsefecisi, kültür tarihçisi, biyograf ve mukayeseli hukuk uzmanı. Humboldt Vakfının 2005 yılında Tokyo’da düzenlediği sempozyumda sunduğum tebliğde, ben de Radburch’u Neo-Kantisyen hukuk filozofu ve sosyal demokrat suç politikacısı olarak tanımladım. Bu tanım benim pek hoşuma gitmemişti, zira böylesi bir başlık altında Radbruch’un ceza hukuku dogmatisyenliği göz ardı ediliyordu. Başlığın bu şekilde oluşunun, herhalde başlıkların her zaman kısa olması gereği dışında bir mazereti olamaz. Doktora ve doçentlik çalışmalarının ışığında Radbruch’un kim olduğu meselesinin özüne geldiğimizde, bu mazeretim pek tabiî geçersiz kalıyor. Doktora tezini 1902 yılında, en meşhur Alman ceza hukukçularından biri olan Franz von Liszt’in, yani bugün hâlâ onun Marburg Programında belirlediği ilkeler dâhilinde yaptırım hukukunu şekillendirdiğimiz Franz von Liszt’in danışmanlığında yazmıştı. Doktora tezinin konusu: “Uygun Nedensellik Öğretisi”ydi; her ne kadar Alman ceza hukuku öğretisi aradan geçen süre içinde uygun nedensellik öğretisini, nedensellik bahsinden çıkarıp objektif isnadiyadın bir parçası haline getirmiş olsa da, bu konu ceza hukuku dogmatiğinin standart meselelerinden biri olma özelliğini halen koruyor. “Kusur Kavramı Üzerine” başlığıyla Heidelberg’te sunduğu doçentlik imtihanı takdimi de bir o kadar klasik ceza hukuku dogmatiği üzerinedir. Bu çalışmasını takiben Karl von Lilienthal nezaretinde kaleme aldığı doçentlik tezi gelir: “Ceza Hukuku Sistemi Açısından Hareket Kavramının Anlamı”. Kısacası, bir ceza hukuku dogmatisyeni olarak Radbruch’un karnesinde bir eksik yoktur.

Buna rağmen Radbruch, hukuk filozofluğunun parıltılı şöhretiyle mukayese edildiğinde bir ceza dogmatisyeni olarak çok daha az tanınmıştır. Diğer bilim alanlarında hiçbir anlamı olamamasına rağmen hukuk biliminde tanınırlığın ölçütü, bir ders kitabı ya da bir şerh kaleme alıp almamakla doğrudan ilintilidir. Radbruch söz konusu olduğunda onun bu eseri, “Hukuk Felsefesi” başlıklı ders kitabıdır. Bugün hala bu kitap hukuk felsefesi sahasının standart eserlerinden biri olup, kısa bir süre önce öğrenci bütçesine uygun olan ikinci basısıyla raflarda yerini almıştır. Bu sahada epey de rakibi vardı, ancak şunu da belirtelim, birkaç istisnası dışında hukuk felsefesi alanında sadece hukuk bilimcileri ders kitabı kaleme almıştır, hâlbuki hukuk felsefesi aynı zamanda felsefenin de bir alt disiplinidir. Kant ve Hegel hariç, çok az sayıda filozof hukuk felsefesiyle ilgilenmiştir. Kant 1797’de “Hukuk Öğretisinin Metafizik Başlangıç Temelleri”ni kaleme aldığında, somut bir içerikle özel hukukun mülkiyet, miras ve aile hukukları bahislerini incelemişti. Hegel’in 1821’de kaleme aldığı “Hukuk Felsefesinin Temelleri” isimli eseri de, malzemeyi somutlaştırma bakımından bundan aşağı kalmadı. Fakat filozoflar çok nadir bir biçimde hukuk felsefesiyle ilgilenirler, bir eser olarak “ders kitabı” türü de onlara bir o kadar uzaktır. Hukuk felsefesinin “hukukçular elinde kalmış” bu konumunu vurgulamak amacıyla ben, 2007 yılında Tübingen’li meslektaşlarımın katkılarıyla “Hukukçular- Hukuk Felsefesi” başlıklı bir derleme hazırladım. Bu çalışmam, neredeyse her hukuk bilimcisinin medeni, ceza veya kamu hukuku sahalarında yaptıkları çalışmalarda temel branş olan “hukuk felsefesiyle” karşı karşıya geldiklerini ortaya koydu.

Hukuk felsefesi, daha evvel yerleşik olan ismiyle anarsak “doğal hukuk öğretisi”, hukuk bilimcileri tarafından derinlemesine işlenmiş bir saha değildir. 20. Yüzyılın başında bu dal, yeniden diriltilmek mecburiyetinde kalmıştı. Gerçi Kantisyenler ve Hegelyenler ve başkaca doğal hukukçular 19. Yüzyıl süresince üç yüze yakın, -hatta çoğununun adını bugün hatırlamadığımız- doğal hukuk ders kitabı kaleme aldılar. Fakat 19. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde doğal hukuk, “genel hukuk öğretileri” adıyla ön plana çıkan kanuncu pozitivizm tarafından bastırıldı (gerçi tamamen susturulamadı ama epey geriletildi). İşte bundan ötürü, maddi gerekçelere sahip olan ve adalet sorununu konu edinen bir hukuk felsefesi algısının yeniden hayata geçirilmesi gerekmişti. Bunu başaran iki “Neo-Kantisyen” isim, Rudolf Stammler ve Gustav Radbruch’tur. Stammler 1902’de “Doğru Hukukun Öğretisi”ni, Radbruch da 1914’te “Hukuk Felsefesinin Temel İlkelerini” yayımladı. Neo-Kantisyenlerin, Kant’ın üzerinde çalıştığı “Hukuk Öğretisi”nden ziyade “Saf Aklın Eleştirisi”ndeki teori eğilimini eksen alan düşüncelerinin yarattığı sıkıştırılmış metodik bakışları, hukuk felsefesi düşünüşlerinin değişik içeriklerle de olsa yavaşça doğal hukuka doğru meyletmelerini engelleyememiştir.

Birinci Dünya Savaşının sonuna gelindiğinde dahi Radbruch, o zamana kadarki hukukçular zümresinin ve hukuk biliminin adalet ve doğal hukuk kavramlarına dair geliştirdikleri ilgisizliği eleştirmeye devam ediyordu: “Adalet üzerinde çalışmaktan ziyade devlet iradesini araştırmaya meyletmiş bir hukuk biliminin, kendi tilmizlerinin kalbini ve aynı zamanda halkının ruhunu kazanabilmesine imkân yoktur.” Çok uzun yıllar boyunca hüküm süren kanuncu pozitivizmi de eleştirir: “Bu [anlayış], ‘insan hakları’ biçimi altında her pozitif hakka doğal hukuk nazarından hayat verebilen devletler üstü bir değerlendirme ölçütü temin etmiş diğer ülkelerin hukuk bilinçleriyle, Alman hukuk bilinci arasında derin bir uçurum yaratmaktadır.” 1924 yılında okullarda okutulan vatandaşlık dersi kitabının girişinde Radbruch şu soruyu soruyor: “İnsanın görüşlerinde değil de, aklında temellendirilmiş bir doğal hukuk var mıdır?” Bu soruya cevabı şudur: “Tabiî ki mutlak bir akla dayalı ve ebediyen geçerli olan bir doğal hukuk yoktur; buna mukabil -elimizdeki paradoks izin verdiği ölçüde diyelim- günümüz için gerekli olan tarihsel akıl üzerine kurulmuş bir doğal hukuk vardır. Radbruch, 1932 tarihli Hukuk Felsefesi eserinde doğal hukuka ilişkin konumunu çok daha belirgin hale getirir. Radbruch “doğal hukuk” terimine ancak, “eski tarz, değişmez içerikli doğal hukuk kavramı” yerine “değişken içerikli doğal hukuk” kavramının geçerli kabul edildiği durumlarda sıcak baktığını belirtir. Radbruch’u (ve Stammler’i) bir kenara bırakacak olursak, Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da İkinci Dünya Savaşından sonra yaşandığı üzere ciddi bir “Doğal Hukuk Rönesansı”nın gerçekleştiğinden söz etmek mümkün değildir. Gerçi bu dönemde ortaya çıkan doğal hukuk tartışmaları da ilginç eğilimler yaratmış, fakat süreklilik arz eden Katolik Hukuk Felsefesi (örn. Viktor Cathrein) hariç, hiçbiri doğal hukukun yeniden ihyasını başaramamıştır. Bu durum sadece Stammler ve Radbruch bakımından değil, Erich Kaufmann ve Leonard Nelson gibi Neo-Kantisizmin “metafizikten yoksun, soyut biçimciliğinden” sıyrılmak isteyen isimler bakımından da böyledir. Bu bağlamda Nelson 1924 tarihli “Felsefî Hukuk Öğretisinin Sistemi” isimli eserinde –kendi iddiasına göre- genel geçerli olan bir doğal hukuk hükmüne ulaşır, şöyle: “Her akıllı varlık kendi kaderini tayin hususunda eşit ve azami imkâna sahip olma hakkına ulaşabilmelidir”. Ve Erich Kaufmann da sadece “bilinen en üstün hukuk prensiplerinin ihlal edilmediği durumlarda ‘kanunun’ gerçekten ‘hukuk’u yaratabilmesinin mümkün olduğunu” düşünmektedir. Örnek olarak kanun önünde eşitlikten söz ederken, buna mukabil adil olanın tanımlanabilir olmadığından ve dolayısıyla bunun sadece bizim vicdanlarımızda karşılık bulabileceğinden de söz eder.

Gustav Radbruch’a geri dönelim. Daha evvel dediğimiz gibi, ceza hukukçuluğuna kıyasla daha çok hukuk felsefecisi olarak tanınırdı, fakat o, her ikisiydi de. İşte tam da bu iki yönlülüğünden kaynaklansa gerek, bugüne dek tüm çalışmaları yirmi ciltlik bir toplu eserler yayınına konu olan tek hukuk bilimcisidir. Bir başka hukuk bilimcisinin, yine böyle hacimli bir toplu eserler derlemesi şu anda oluşum aşamasındadır. Bu da Hans Kelsen’dir. Hukuk teorisinin yanında kamu hukukunu da ana branş olarak incelemiş olan Kelsen, Radbruch’a benzer biçimde iki yönlü bir kimsedir. Yine birbirlerinden çok farklılaşmayan biçimde her ikisi de Neo-Kantisyendir.

Kendisine bir toplu eserler yayının layık görülmesinin bir nedeni de, ihtimaldir ki Radbruch’un siyasal etkisidir. Bir tacirin oğlu olmasına ve tüm burjuva geçmişine rağmen Radbruch, 1920’den itibaren bir Sosyal Demokrat parlamenter olarak ve 1921/22 yıllarında da adalet bakanı olarak vazife almıştı. Radbruch, Birinci Dünya Savaşından sonra yarattığı tüm öforiye rağmen Hitler ve Nasyonal Sosyalistlerin eliyle çökertilecek olan Weimar Cumhuriyetinin önde gelen bir simasıydı. Hitler Rejimiyle birlikte sadece Alman tarihinin ilk demokratik devleti çökmekle kalmıyordu; bir yandan da yeni rejim çok hızlı bir biçimde politik rakiplerinin icabına bakıyordu. Radbruch’un halli 1933’te gerçekleşir. Heidelberg’teki kürsüsünü kaybettiği gibi, yazılarını da yurtdışında, örneğin Fransa’da yayımlatmak mecburiyetinde kalır. Kürsüden uzaklaştırılmasına gerekçe olarak şöyle denir: Tüm kişiliği ve politik faaliyetleri dikkate alındığında Radbruch’un milli devlet bakımından –Hitler’in 3. Reich’ı kastediliyor- çekincesiz bir şekilde güven telkin etmediği aşikârdır.

3. Reich’ın ve 2. Dünya Savaşının sonunda 66 yaşındaki Radbruch sadece iki yıllığına Heidelberg’teki kürsüsüne dönebildi, 1947’de oradan da ayrıldı. Radbruch 1949’da ölür. Fakat 1945 ila 1947 yılları arasındaki kısa sürede, diğer birçok şeyin yanı sıra hayret verici bir başarıya ulaşır, onun bu on ikiden vuran atışı, geliştirdiği Radbruch formülüdür.

1947’de Süddeutsche Juristenzeitung’da ilk kez yayımlanan formülün iki versiyonu vardır. “Tahammül edilemezlik” versiyonu şöyledir:

Adalet ve hukuk güvenliği arasındaki çelişki şu usulle çözülebilir olmalıdır: meriyet ve iktidarla güvence altına alınmış pozitif hukuk, içerik bakımından gayri adil ve amaca namünasip olsa bile, yine de öncelikli olmalıdır; zira pozitif yasanın adaletle olan çelişkisi o denli tahammül edilmez bir ölçüye ulaştığında, kanun da artık doğru olmayan “hukuk” olarak adalete boyun eğmek durumunda kalacaktır.

Daha keskin bir sınır belirlemenin imkânsız olduğunu belirttiği kısa bir girizgâhın ardından “aşikâr olma/belirginleşme” versiyonu geliyor:

Adaletin çekirdeğini oluşturan eşitliğin pozitif hukuk düzenlemeleri sırasında bilinçli olarak inkâr edilmesi durumunda, kanun sadece “doğru olmayan hukuk” olarak kalmaz bundan fazlasıyla hukukî tabiatından da yoksun kalır. Çünkü hukuku, evet pozitif hukuku da, kendi anlamını adalete hizmet etmek noktasında bulabilecek olan bir düzen şekilde tanımlamaktan başka yol yoktur.

Esasen “tahammül edilemezlik” versiyonunun genel kabul gördüğü bilinmektedir. “Aşikâr olma” versiyonu, “tahammül edilemezlik” versiyonunda yalın bir biçimde zikredilen eşitlik tabirini tanımlamada, ona “adaletin çekirdeği” vasfını yüklemesi bakımından bir anlam taşır. İspatı çok zor olacak olan eşitliğin veya adaletin “bilinçli inkâr”ı şartının eklenmiş olması, “aşikâr olma” versiyonunun bir zayıflığı olarak ifade edilmektedir. Bundan ötürü burada sadece “tahammül edilemezlik” versiyonunu inceleyeceğim.

Çoğu kimse için, Radbruch’u tanıyanlar da buna dâhil olsun, onun bu düsturu bir sürprizdi. Radbruch’un o güne dek doğal hukuk karşısındaki konumunu, herhangi bir gerekçelendirme göstermeden sadece somut nedenlerden dolayı terk etmiş olduğuna inanılıyordu. “Saulus’un kanuncu pozitivizminden” “Paulus’un doğal hukukçuluğuna” döndüğü konuşuluyordu∗. Ancak Radbruch’un formüllerinden bunun çıktığını söylemek doğru değildir, çünkü formül, sadece bayağı haksızlıkların söz konusu olduğu “aşırı durumlarda” doğal hukuku gündeme getiriyor ve normal durumlarda kanuncu pozitivizme öncelik tanımayı sürdürüyor. Daha önce de olduğu üzere Radbruch’un hukuk felsefesi –amaca uygunluğu bir kenara bırakalım- hukuk güvenliği ve adalet hususundaki temel noktalar üzerinde kendini inşa etmektedir. Sadece adalet kavramının ağırlık merkezi doğal hukuk unsurlarına doğru kaymıştır; zira şimdi “aşırı durumlarda” pozitif hukuku geçersiz hukuksuzluk haline getirerek, onu tahakkümü altına almayı başarmıştır. Ben buna daha önce bir yerde, “vurgu kayması” adını verdim, çünkü öyle ya da böyle formül, pozitif geçerli, vaz edilmiş hukukun önceliğinin tanınmasından söz etmektedir.

Ancak bundan sonradır ki, ceza mahkemeleri için bu formül cezbedici bir kuvvet kazanabilmiştir. Ceza mahkemeleri hem pozitif hukuktan beslenen hem de pozitif hukukla yaşayan mahkemelerdir ve muhakkak çok acil bir ihtiyaç hâsıl olmadığı sürece, bu gündelik çalışma koşullarının ellerinden alınmasına müsaade etmeyeceklerdir. Halbukî Radbruch formülüyle bu mahkemeler bakımından her şey eskisi gibi kalmaya devam eder; ceza kanunu, diğer ceza düzenlemeleri mahkemelerin çalışma zeminini oluşturur ve çeşitli özel yasalarla ceza hukukunun alaşağı edilmesi ve devre dışı bırakılması söz konusu olmaz.

Pozitif kanunî hukuku tanıyan bu anlayışın yanı sıra, Radbruch formülünün cazibesini arttıran bir özellik de, ceza hâkiminden adaletin çekirdeği olan eşitliğin pozitif bir tanımını talep etmemesinden kaynaklanır. Zira böyle bir talep karşısında sadece ceza hâkimleri değil, hukuk felsefecileri de kendilerini aşırı bir sorumluluk altında hissedeceklerdir. Buna karşın aşırı hukuksuzlukla mücadele etmek, ceza hâkimi açısından çok daha basit ve yerine getirilebilir bir şeydir. “Pozitif kanunun adaletle ne vakit çelişki içinde bulunduğunu” ve bunun “ne denli tahammül edilemez bir boyut taşıdığını” tespit etmek –örn. insanlar sözüm ona “ırkları yüzünden öldürüldüklerinde- çok daha kolaylıkla tespit edilebilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan “Doğal Hukuk Rönesansı” sırasında hukuk felsefecileri de bu zor amaca ulaşmak için gayret sarf ettiler. Bu yolda en somut adım, ancak bir o kadar da mütereddit gözüken bu adım, meşhur medeni hukukçu ve hukuk tarihçisi Helmut Coing’in 1947’de yayımlanan “Hukukun En Yüce İlkeleri” isimli kitabında karşımıza çıkar. Bu eserde Coing sadece hukukun yüksek ilkeleriyle meşgul olmakla kalmaz, bunların üzerine model bir hukuk sistemi de inşa eder. Bu sistemde Coing’in de birçok ders kitabıyla katkıda bulunduğu hukuk felsefesi alanının yetkisi, bu alandan talep edilebilecek olanın çok ötesine taşmıştır. Ceza hâkimlerinden böylesi yapısal kurgulara girişmelerini beklersek, aynı zamanda onlardan yetkilerini aşmalarını da talep etmiş oluruz.

Radbruch formülünün ceza hukukundaki işlevine dair bir söz daha. Model olarak kasten öldürme suçlarını esas alalım, bunlar dünyanın her yerinde cezalandırılırlar. Şimdi –yukarıda andığımız üzere- bazı izinlerle bu suçların takibinin ceza hukukunun elinden alındığını kabul edelim. Daha somutlaştırırsak: Radbruch formülü, kanun biçimi altında gerçekleşen hukuksuzluklar söz konusu olduğunda belirli bir takım pozitif-kanunî hukuka uygunluk nedenlerinin devre dışı bırakılmasını izah eder. Bu -epey bariz bir örnek olacak-, ırkları nedeniyle insanların öldürülmesine ya da bir kıymet taşımadığına inanılan hayatların imha edilmesine (ötenazi kanunları) izin veren kanunlar mevzu bahis olduğunda rahatlıkla gündeme gelir. Bir diğer durumda –bu o kadar bariz olmayacak ama-, yazılı olmayan bir vur emrinin sadece yurtlarını terk etmek isteyen “cumhuriyet firarileri” hakkında tatbik edilmesini sağlayan bir sınır yasası da bu bağlamda sayılabilir.

Az ya da çok aydınlatıcı olan bu örnekler şunu göstermiştir: Radbruch formülünün somut durumlarda uygulanması hiç de sorunsuz değildir. Irk ve ötenazi kanunlarında düzenlenen hususlar üzerinde bir tartışma yoktur ama Radbruch formülünün Doğu Alman sınır kanunları hakkında uygulanmasının hukuka uygun olup olmadığı hususunda –bizzat Radbruch’un öğrencisi olan Arthur Kaufmann bile- tereddütte gark olmaktadır. Böylesi tereddütler nedeniyle olsa gerek, Federal Yüksek Mahkeme ceza davalarında Radbruch formülüne ek olarak Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinin de dikkate alınmasını gerekli görmektedir.

Bu gibi metinler, seyahat özgürlüğünün insan hakları ile kurduğu yakın alakayı vurgulaması ve böylece Radbruch formülündeki adalet olgusunu somutlaştırması bakımından yardımcı olmaktadırlar. Radbruch formülünü eleştirenler dahi, formülün uluslararası insan hakları antlaşmalarında yer alan garantilerle beraber ele alınmaya elverişli olduğunu ve hukuksuz rejimlerin ceza hukuku yoluyla tasfiyesine katkı sunmak noktasında bu açıdan anlamlı olduklarını belirtiyorlar.

Kaynakça

∗ Tübingen Eberhard Karl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Hukuk Felsefesi Kürsüsü.
∗∗ İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında 27.9.2011 tarihinde sunulan bu tebliğ metni, fakülte mecmuasında yayınlanmak üzere yazarının 13.10.2011 tarihli izniyle Türkçeye tercüme edilmiştir.
Hıristiyanlığın ilk önderlerinden biri olan Tarsuslu Paulus’un Grekçe olan isminin İbranicedeki karşılığı Saulus’tur [ç.n.]

Avukatlar Sendikası Röportajı

0

Avukatlar Sendikası (Av-Sen) Başkanı Sayın Selin Aksoy ile Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan‘ın gerçekleştirmiş olduğu söyleşiyi okurlarımıza takdir ederiz. Katkılarından ötürü Zeynep Göker’e teşekkür ederiz.

Hukuk eğitimi, avukatların sorunları, barolar, baro seçimleri, adalet sistemi, yargı sorunları ve sendikanın çalışmaları röportajın ana temasını oluşturuyor.

Avukatlar Sendikası Röportajı

İbrahim Aycan: Selin Hanım röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için öncelikle teşekkür ediyoruz. Avukatlar Sendikası ne zaman kuruldu? Hangi amaçla kuruldu ve hedefleri nelerdir? Buradan başlamak istiyorum.

Avukatlar Sendikası Başkanı Avukat Selin Aksoy

Selin Aksoy: Üç soru birden geldi. Teşekkür ederim. Avukatlar Sendikası 2014 yılında kuruldu. 2014 yılında, tüm avukatların üye olabileceği bir meslek sendikası olarak kuruluşunu gerçekleştirdi. Şu an biz Kasım ayınca yedinci yaşımızı kutlamak üzere, faaliyetimize devam ediyoruz. Avukatlar Sendikası’nın kuruluş amacı; avukatların ekonomik, sosyal, toplumsal sorunları başta olmak üzere Türkiye’deki yargının sorunlarını da kapsayan, Türkiye’deki adalet mücadelesini tanımlıyor. Avukatlar Sendikası kendi kuruluşunu burada tanımlıyor ve tabii ki de bir sendika olduğu için öncelikli olarak avukatların sorunlarına odaklanan bir faaliyet öngörüyor. Dolayısıyla biz burada kendimizi konumlandırıyoruz. Önümüzdeki dönemde de özellikle, Türkiye’deki avukatlığın dönüşümüyle birlikte değişen koşullara ilişkin mücadele yürütmeyi öngörüyoruz. 19 Mayıs 2019’da bir genel kurul yapıldı. O genel kurul sonrasında yönetimde küçük bir değişiklik oldu. Ancak baktığımızda, bir bütün olarak devam ettiğini, mücadelenin devam ettiğini, sendikamızda bir süreklilik olduğunu söyleyebiliriz. Sendikamızın ilk kuruluş aşamasında yaptığı faaliyetler daha çok kuruluşunu gerçekleştirmek amaçlı, kuruluşu yerleştirmek amaçlı faaliyetler oldu. İkinci Genel Kurul’dan sonra yani, 2019 genel kurulundan sonra, avukatlar arasında daha görünür olduğunu düşünebiliriz, söyleyebiliriz. Ancak geçtiğimiz bir buçuk yılda pandemi sebebiyle çok da bu görünürlüğü devamlılaştıramadık, umuyorum bu Eylül ayından itibaren çok daha farklı, daha aktif faaliyetlerde bulunacağız.

Avukatlar Sendikası Başkanı Selin Aksoy ve Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan bir arada 

Aycan: Kuruluşta sıkıntılar yaşanmıştı değil mi?

Aksoy: Kuruluşun şöyle bir özelliği var; Türkiye’de, Sendikalar Kanunu’nun cevaz verdiği sendikalaşma şekli işçi sendikacılığı olduğu için ve meslek sendikacılığının Türkiye’de yasal koşullarının tam olarak yerleşmemesi nedeniyle, bir meslek sendikası olmanın sıkıntısını yaşadık. Şöyle bir durum var; o dönemde Yargıçlar Sendikası’nın kuruluşunun ardından ki Yargıçlar Sendikası da meslek sendikası olarak kuruldu. Bunun iptal davasının sonucunda ILO’ya atıfta bulunarak reddedilmesi neticesinde, Avukatlar Sendikası’nın da önü açılmış oldu. Dolayısıyla Avukatlar Sendikası bir iptal davasıyla karşılaşmadı. Aslında biraz da Yargıçlar Sendikası’nın açtığı meslek sendikacılığı yolu bu. Ama zaten temelde baktığımızda, buradan baktığımızda, Türkiye’deki kanunların elverişsizliği olsa bile hem Anayasa, hem çalışma hürriyeti hem de uluslararası kanunlar hem de AHİS açısından baktığımızda, Avukatlar sendikasının ve meslek sendikacılığının yasal zemininin tam olarak Türkiye’de mevcut olduğunu görüyoruz Dolayısıyla biz de açıkçası bunun artık bir yasal sorun olduğunu düşünmüyoruz.

Aycan: Bu tartışma bitti mi artık o zaman?

Aksoy: Evet bu tartışmanın çoktan bittiğini düşünüyorum.

Aycan: Sendika 7 yılda amaçladığı hedeflerin ne kadarına ulaşabildi?

Aksoy: Gerçekçi olmak lazım. Şimdi Türkiye’de bunu söylerken şunu da gözetmek lazım; Türkiye’de sendikal faaliyetlerin durumundan ya da sendikacılığın nereye gittiğinden bahsetmeden sadece Avukatlar Sendikası üzerinden bir yorum yapamayacağımız gibi avukatların da kendi örgütlülüğüne bir bakmak lazım. Avukatların örgütlülüğünü de bir problematik olarak değerlendirmek lazım. Bence bu iki şeyi öngörmeden sendikamızın yapıp yapamadıklarını değerlendirmemek daha doğru olur. Bunları gözeterek düşünmek daha doğru olur. Sendika’mızın neler yaptığını düşündüğümüzde, çok şey yaptığını söylemek mümkün. Avukatlar Sendikası ilk kurulduğu dönemde, ilk kurucu başkanın önderliğinde, Avukat Sedef Ünal’ın önderliğinde, bir tip sözleşme çalışması yaptı.

Sendika’nın ilk başkanı Avukat Sedef Ünal

Tip sözleşmeyle ilgili imzalar toplandı, imza kampanyası yapıldı. Keza devamında birçok soruna el atıldı, örneğin adliyelere giriş esnasındaki arama meselesinde davalar açıldı. Avukatların doğrudan bizzat karşılaştığı sorunlarla ilgili davalara taraf oldu. Keza sendikanın tanınırlığının artması ile özellikle emsal ücret araştırmalarında, işçi-işveren uyuşmazlıklarında, avukatların taraf olduğu uyuşmazlıklarda, sendikamıza müzekkereler ile emsal ücret soruluyor ve sorulmaya devam ediliyor. Sıklıkla da başvurulan bir sendika olduk. Çünkü tek sendikayız Avukatlar Sendikası olarak Türkiye’de. Avukatların doğrudan hayatlarına dokunan işler yaptığını söylemek mümkün. Biz diyorsak ki, “Avukatların ekonomik sorunları ve içinde bulundukları durumdur”, en önemli çalışmamız da bu alanda olmaktadır. Doğrudan soruna odaklanan çalışmalar yapıyoruz. Öte yandan avukatlara yönelik şiddet ve avukatlara yönelik toplumsal baskı nedeniyle avukatların taraf olduğu davalara da dâhili davalı olarak katılma talebinde bulunuyoruz.

Aycan: Katılma taleplerininiz kabul görüyor mu?

Aksoy: Katılma taleplerinin bir kısmı kabul görüyor, bir kısmı görmüyor. Yani bu davanın biraz da politikliği ile ilgili. Örneğin, bazı davalara hiçbir katılma talebini kabul etmiyorlar. İstanbul Barosu’nu da kabul etmiyorlar bazen, o zaman bizi de kabul etmiyorlar. Ama en son bir davada, meslektaşımızın şiddet gördüğü bir davada, bizim katılma talebimiz kabul edildi.

Aycan: Kastettiğim şey şu; barolar gibi avukatların örgütlü gücü olarak, kamusal faaliyet yapan kurum olarak kabul görüyor mu Sendika?

Aksoy: Kabul ediyorlar. Tam da bunu söylemeye çalışıyorum Genel olarak şöyle bir durum var; o davanın politikliğine göre zaten ya İstanbul Barosu’nu, diğer baroları ve dernekleri de hiç kabul etmiyorlar, ya da diğerleri ile birlikte bizi de kabul ediyorlar. Avukatlar Sendikası’na yönelik olarak özel bir kabul etmeme sebebi olmuyor. Çünkü tüzüğümüz gereği bu katılma talebini doğrudan yapabilme statüsüne sahibiz. Dolayısıyla yasal bir dayanakla reddetmiyorlar, politik bir dayanakla reddediyorlar reddettiklerinde, yoksa yasal olarak İstanbul Barosuyla aynı zeminde katılma talebinde bulunabiliyoruz. Durum böyle.

Aycan: Sendika kurulurken hedefi neydi? Örneğin beş yıllık bir periyotta başarılacaklar listesi var mıydı? Başarılabilir, öngörülebilir hedefler koydunuz mu? O hedeflere ulaşıp ulaşmadığınızı bir kabahat aramak için sormuyorum, başarısızlık avukatların ilgisizliğinden de kaynaklanabilir. Bir diğer sorum da şu olacak zaten, avukatlar sendikaya ilgi gösteriyorlar mı? Kendilerini sendikaya ait hissedebiliyorlar mı? Bu ilgiyi geliştirmek için neler yapacaksınız?

Aksoy: Yine birkaç soru olduğu için teker teker cevap vereceğim. Şimdi az önce bahsettiğim şeyler yapabildiklerimizdi. Yapamadıklarımız da var. Evet, bir sendikanın örgütlenmesi gerekir. Avukatlar Sendikası’nın da ilk hedefi, başlangıçtan beri hedefi, bünyesine üye avukat katmaktır, avukatları sendikaya üye yapmaktır.

Aycan: Avukatlardan başkası üye olamıyor değil mi?

Aksoy: Hayır, avukatlardan başkası üye olamıyor. İşçi avukatlar, bağlı çalışan ya da kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, kendi ofisini açmış avukatlar, bütün avukatlar, meslek sendikası olduğumuz için sendikamıza üye olabilir.

Aycan: Sigortalı olarak bir yerde çalışma şartı yok o zaman?

Aksoy: Her avukat üye olabilir, sigortalılık şartı yok. Sadece sigortalılık şöyle bir işlevsel fayda sağlıyor; sigortalı avukatlar E-Devlet üzerinden, sendika üyelik başvurusu yapabildikleri için doğrudan sendika üyesi olabiliyorlar. Sigortalı değillerse bize bir başvuru dilekçesiyle yapılan başvuruyu yönetim kurulunun onaylanarak Çalışma Bakanlığına göndermesiyle o üyelik kaydı resmiyet kazanmış oluyor. Aradaki tek fark bu, sadece bir usul farklılığı, prosedür farklılığı. Şimdi, yapamadıklarımız meselesinde tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Sendikamız üye örgütlemeyi hedefleyen ve haliyle örgütlenerek büyümeyi hedefleyen bir sendika. Her sendikada olduğu gibi. Çünkü sendikalar üyesi kadar güçlüdür, üyesi oranında, örgütlülüğü oranında güçlüdür.

Evet, Sendika’nın yapamadığı şeylerden biri, oldukça büyük bir üye sayısına ulaşamaması. Türkiye’deki avukat sayısıyla sendikamızın üye sayısına baktığımızda açık bir orantısızlık olduğunu söyleyebilirim.

Aycan: Tam da bunu soracaktım, 100.000 avukat var Türkiye’de, sadece İstanbul’a da hitap etmiyorsunuz. Bütün Türkiye’ye hitap eden bir sendikasınız, tekel konumunda bir sendikasınız bu meslek dalında. Neden 5 bin, 10 bin avukat sendikaya üye olmuyor? Avukatların ezici bir çoğunluğu SSK’lı, bordrolu olmasına rağmen.

 

Avukatların Sendika’yı Kendilerine İhtiyaç Görmeleri Gerekir

Aksoy: Bu soruya iki türlü cevap verebilirim.

Bir; Türkiye’de işçiler neden sendikalı olmuyor? Yani Türkiye’de neden çok ciddi büyük iş kollarında, çok ciddi çalışanın olduğu, milyonlarca çalışanın olduğu iş kollarında işçiler neden sendikalı olmuyor? Çünkü Türkiye’de sendikal faaliyete karşı ciddi bir direnç var. Yasal zorluklar var. Kaldı ki Türkiye’deki siyasi iktidarların, çok uzun zamandır, buna yönelik baskısı nedeniyle, Sendikal mücadelenin çok zor olduğu bir toprakta yaşıyoruz. Bunu önce kabul edelim ama tabi ki de bu bir bahane değil. Bu bir gerekçe değil. Avukatların sendikalaşmamasında başka unsurlar yok mudur ya da diğerleri ile tamamen aynı mıdır? Hayır değildir.

İkinci bir unsur olarak avukatların sendikayı kendilerine ihtiyaç görmeleri gerekir. Dolayısıyla sendikanın bir ihtiyaca cevap verebilmesi gerekir, bizim bugün yaptığımız şey o ihtiyacı tanımlamak, ihtiyacı ortaya koymak ve ihtiyacı göstermek. Çünkü avukatlar uzun zamandır serbest meslek erbabı olarak kendilerini tanımladıkları ve hatta haklı olarak da tabi Avukatlık Kanununun ikinci maddesi gereği, kamu görevi olarak kendilerini tanımladıkları için, kendilerinin özellikle ekonomik koşullarının zayıflaması noktasında sendikayı bir ihtiyaç olarak görmüyorlar. Biz bunu göstermek durumundayız. Çünkü avukatlık mesleğinin hem nitelik hem nicelik olarak değiştiği bir dönemden geçiyoruz ve bu yeni bir dönem değil, bu çok uzun bir dönem.

Bence sendikamızın kuruluşunun içinin dolduğu dönem tam da bu dönemin yansıması. Böyle olduğu için biz bu dönüşümü göstermek durumundayız. Bu dönüşümle beraber avukatlara, onları daha iyi bir pozisyona sokacak alternatifler üretmek durumundayız. Bu alternatifleri gördükçe, bu mücadeleyi gördükçe, örgütlü mücadelenin etkilerini gördükçe zaten sendikaya üye olacaklarını düşünüyorum. Tabii ki de burada şu eksiklik vardır: Sendikanın kendisini ne kadar ifade edebildiği, ne kadar yaygın bir şekilde kendini tanıtabildiği ve ne kadar kendisini bir ihtiyaç olarak tanımlayabildiği, bu noktalar, geliştirilmesi gereken noktalar sendika açısından. Ama şunu da görmek lazım, avukatların akın akın Sendika’ya üye olmalarını geçtim, dönüp bakmadığının gerekçesi olarak baroların meslek örgütü olarak adeta bütün ihtiyaçları karşılarmışçasına bir görünüm yaratması, sahte bir görünüm olmakla beraber bu görünümü yaratması. Sendikanın kuruluşu döneminde de baroların, “Bizim olduğumuz yerde neden sendika kuruluyor?” dediğini biliyoruz. Şunu açıkça söylemek lazım; baroların alanıyla sendikanın alanı tamamen farklı!

Barolara Rakip Değiliz

Aycan: Bunu da sormak istiyordum, barolara rakip misiniz?

Aksoy: Barolara kesinlikle rakip değiliz. Bunun cevabını çok verdik, vermeye de devam edeceğiz. Barolar, sendikamız kurulurken bununla ilgili çok ciddi direnç göstermiş hatta hiç destek olmamış örgütlerdir, maalesef. Oysaki barolar kendi örgütlü gücüne göre, bir meslek örgütü olarak üyelerine ne kadar temas edebiliyorlar, ne kadar kendi arkalarında tutabiliyorlar? Türkiye’de bir avukatlık problemi olduğunda arkalarına o üye sayısı kadar avukat alamıyorlar, bunu yapamıyorlar. Bunu yapamayan, güçlendiremeyen barolar başka bir avukat örgütlenmesinin güçlenmesine karşı durmamalıdır, Sendika barolara tabi ki rakip değildir. Faaliyet alanları, mücadele alanları, baktıkları alan farklıdır.

Barolar meslek örgütüdür, zorunlu üyelik gerektirir ve haliyle oraya üye olmazsanız mesleğinizi icra edemezsiniz. Sendika böyle bir faaliyet alanı değil. Sendika, örgütlü olarak mücadele etmek istediğiniz, ihtiyari, kendi iradeniz ile girdiğiniz bir mücadele aracıdır. Kaldı ki şunu da söylemek gerekiyor; birinde, sendikanın tüzüğünde bulunan ilkeleri benimsemeniz gerekir, diğerinde ise zorunlu olarak üye olmanız gerekir. Haliyle bir çıkar çatışması olduğunda baroların tutumuyla sendikanın tutumu aynı şekilde olamayacaktır. Sendika, kendi tüzüğündeki amaç ve ilkeleri yerine getirmek adına, gerektiğinde başka bir avukatın karşısında sendika üyesini korumakla mükellef olacaktır. Fakat barolar, eşit davranma borcu ile bunu yapamayacaktır. Sadece bundan bahsetmeyelim, örgütlenme ve mücadele alanı olarak odaklandığımız yerler de farklı. Bu yüzden ikisi birbirine ne rakiptir, ne de birbirini kesen noktadadır! Bence birbirini besleyecek noktadadır. Baroların kendi örgütünü ve örgütlü gücünü yükseltmesi ne kadar önemli ise ki bence bu çok önemlidir, Sendika da aynı şekildedir.

Sendikal Örgütlenme Baro’ya Yararlıdır

Aycan: Sendika’nın, baroların işini kolaylaştırıcı bir yönü, bir işlevi var mı?

Aksoy: Sendika’nın baroların işini kolaylaştırıcı bir etkisi var. Karşılıklıdır bu etki. Bazı sorunların yasalardan kaynaklandığını biliyoruz. Avukatlık Kanunundaki bazı temel noktaların değişmesi gerekir. Örneğin, kontenjan meselesi, bugün en büyük problemlerimizden biri. Hukuk Fakültelerinin sayısı ve eğitimin içeriği ile ilgili yasal düzenlemelerin mutlaka yapılması gerekir. Burada mücadele kimle örülecek? Tabi ki avukatlarla örülecek! Haliyle ne Baro ne de Sendika bunu tek başına yapamayacağına göre; avukatların örgütlenmesi, sendikal olarak örgütlenmesi baroya yarar, barolardaki avukatların örgütlenmesi de Sendikaya yarar.

Barolara Çağrımız Var

Aycan: Bu anlamda avukatlara bir çağrınız var mı?

Aksoy: Benim avukatlara değil barolara çağrım var. Özellikle bu Baro seçimleri öncesinde, İstanbul’dakilerle daha yoğun ilişki içinde olduğumuz için, tüm başkan adaylarıyla bu meseleleri konuşmaya çalışıyoruz. Çünkü onların çoğu, özellikle son dönem görüştüğümüz başkan adaylarının çoğu, artık sendikayı gerçekten çalışma arkadaşı olarak görüyorlar. Aktif olarak çalışmalarına katıyorlar. Bence çok önemli bir şey bu. Çünkü bizim açımızdan, hangi grup olduğundan bağımsız biçimde, bizim üyemiz zaten bütün avukatlar. Dolayısıyla bizim amacımız Baro’da avukatların emek mücadelesinin yükseltildiği bir çalışmanın yapılması. Bunu yapan baro güzeldir, mubahtır. Bunu yapmadığı takdirde de bizim direncimizle karşılaşır.

Baro başkanı kim olacaksa bizim açımızdan geçerli olan, onların avukatların ekonomik durumlarını iyileştirici mücadele yapmasıdır. Önümüzdeki dönemde, avukatın emeğine yönelik mücadele etmeleri ve bununla ilgili çalışmalar yapmalarıdır. Bunu yaptıkları oranda biz onlara destek oluruz, yapmadıkları oranda da, bazı çalışmaları yapmaları için baskıda bulunuruz.

Barolar zaten bizim meslek örgütümüz. Bizim bazı taleplerimizi yönelteceğimiz kurum da barolardır. Biz sadece Adalet Bakanlığı’na, sadece Çalışma Bakanlığı’na bakmıyoruz. Bizim asıl örgütümüz olan Türkiye Barolar Birliği ve şehir barolarımız taleplerimizi yönelteceğimiz makamlardır. Onlar işlerini doğru yaparlarsa zaten biz onların destekçisi oluruz. Emeğe yönelik bir çalışma yapmıyorlarsa, biz bu çalışmanın yapılması için zorlayıcı oluruz.

Örgütlü Mücadele ile İnanın Bu Ülkede Çok Şey Değişir

Aycan: Avukatlara bir çağrı yapsanız nasıl bir çağrı yaparsınız? Onlardan ne bekliyorsunuz? Soruyu tersinden de soralım: Eğer avukatlar sendikaya ilgi gösterirlerse, kurumsal olarak sendikanın içerisinde yer alırlarsa onlara ne vadediyorsunuz? Sendika onlara somut olarak ne sağlayabilir? 5000, 10.000 üyeniz olduğunda ne değişir?

Aksoy: Şimdi eğer 5000 avukat olursak, inanın bu ülkede çok şey değişir. 5000 avukatın bir sendikada hareket ettiği noktada bu ülkede çok şey değişir. Şöyle değişir, bak çok basit şeyler söyleyeceğim. Ben üniversiteyi bitirdiğimde, stajyer avukatlar çalışması yaptım, bu çalışmayı yaptığımda İstanbul Barosu’nun bir stajyer avukatlar çalışması yoktu, stajyer avukatlara yönelik ihtiyari sigortalılık da yoktu. Biz bu mücadelede, kendi yaptığımız mücadelenin sonucunda, ihtiyari sigorta gündeme geldi ve ihtiyari sigorta yapılmaya başlandı.

Daha sonra piyasalaşmaya karşı avukatlar çalışması yaptık. Daha sonra da işçi avukatlar çalışması yaptık. O dönemde İstanbul Barosu’nun Bağlı Çalışan Avukatlar Komisyonu ile Kamu Çalışanı Avukatlar Komisyonu bir aradaydı. Ben bağlı çalışan avukatlar komisyonun başkanıydım ve ilginçtir o komisyonda, yani Bağlı Çalışan ve Kamu Çalışan Avukatlar Komisyonunda, masada şu konuşuluyordu; “Bağlı çalışan avukat için ücretlerde tip sözleşme ya da asgari ücret uygulaması nasıl getirilir?” Biz bunu tartışırken kamu avukatı da ne tartışıyordu? Kazanılan vekâlet ücretinin kendilerine verilmesi konusunu tartışıyorlardı. Çünkü artık belediyeler ve bazı kurumlar, avukatların vekâlet ücretlerini döner sermayelerine koyuyorlar ve o ücret avukata gitmiyor. Şimdi bu iki sorun aynı masada tartışılmaz, kamu avukatının mücadelesi ve derdi ile bağlı çalışan avukatın derdi aynı değil. Biz o zaman bunu dile getirdik. Mesela bu çalışmanın ardından bakın sadece bu çalışma yapıldıktan sonra bu komisyonlar ayrıldı.

Devamında, Sendika’nın da içinde bulunduğu tip sözleşme çalışması ve daha sonra da bağlı çalışan avukatlarla ilgili yönetmelik… Bunların hepsi mücadelenin ürünü ve bu mücadeleler 5.000 kişiyle falan verilmedi. Yüz kişiyle verildi bu mücadele. Dolayısıyla bugün 5000 avukat örgütlü olarak, ister Sendika’da isterse de Baro’da hareket etsin, çok şey değişir. Bugün baro yönetimleri 5.000 kişiyle çalışmıyor, baro yönetimleri de az kişiyle çalışıyor. Baro yönetimleri kendi üyelerini yönetime katmıyor ki, örgütlenmeye katmıyor ki.

5.000 avukatın mücadele ettiği bir politik ortamda, bir avukatlık, bir hukuk ortamında zaten çok şey olur! Neler olur? Evet, avukatın artık sömürüsü azalır, tacizi azalır.

Bakın bugün bir sürü kadın meslektaşımız özellikle staj aşamasından itibaren çok ciddi problemlerle karşı karşıya kalıyorlar. Mesela bunun mücadelesini nasıl veriyor artık insanlar? Twitter’dan veriyor. Twitter’ın ne kadar etkili olduğundan bahsetmiyorum. Örgütlülüğün ne kadar etkili olduğunu biz zaten yaşadığımız her yerde görüyoruz. Türkiye’de örgütlü mücadelenin olduğu her yerde bir kıvılcım çıkar. İstiyorsan tekstil atölyesinde ol, istersen tekel fabrikasında, cam işçisi ol, ya da inşaat işçisi ol! Örgütlü olduğunda 5.000’e ihtiyaç yok. 10 kişilik bir avukatlık ofisinde 8 kişi mücadele eder, oradan ciddi bir ses çıkar. Bu kadar basit bir şeyden bahsediyorum.

Avukatlığın Sorunları Politika ile Doğrudan İlgili

Aycan: Bağlı çalışan avukatların çok şikâyetleri olduğundan bahsettiniz, sorun bu ağırlıkta ilk defa yaşanıyor Türkiye’de, tam da bu noktada avukatların bir sendikaya ihtiyacı yok mu? Kendilerinin şikâyet ettiği sorunları çözebilecek bir mecra varken neden ilgi göstermiyorlar? Buna net yanıt almak istiyorum.

Aksoy: Önce avukatlığın dönüşümünden kısaca bahsetmek lazım. Bunun çok ciddi politik sebepleri olduğunu görmek lazım. Türkiye’de 2010 yılından beri yargıya çok ciddi bir müdahale var, 2010’dan sonra alevlenen Yargı’daki dönüşümler, HSK’nın dönüşümü, bunları ele geçiren siyasi iktidar, daha sonra çok ciddi bir mücadeleye girişen baroları ve en büyük örgütlü güç olan avukatları bölmek ya da ele geçirmek için harekete geçti. Kısmen başardı bunu ama kısmen de başaramadı. Bunu söylemek şart. Haliyle bu dönüşümler sırasında avukatların itibarı büyük oranda zedelendi, bunun yanında, avukatların bir diğer avukata yaptıklarının da bir sonucu olmaması, bir yaptırımının olmaması, disiplin kovuşturmalarının iyi yapılmaması, avukatların yaptığının yanına kar kalması… Türkiye’deki toplumsal çürümeyle beraber avukatlar nezdinde de bu çürümenin sonuçlarını görmüş olduk.

Günün sonunda evet avukatlar hem toplum nezdinde hem de birbirlerine karşı eski tutumlarını kaybetmiş durumdalar. Ekonomik sebeplerle, toplumsal sebeplerle, politik sebeplerle, birçok sebeple eskisi gibi bir düzenin olmadığı dönemden geçiyoruz. Böyle bir dönemde çok daha büyük bir ihtiyacın olduğunu görmek lazım. Örgütlenmemenin sebebini, belki de Sendika’nın kendisini yeterince ifade edemiyor olmasından ziyade Türkiye’deki örgütlenmenin oldukça düşük bir zeminde kalması olarak olması olarak açıklamak daha doğru olur.

Özellikle 2013 Gezi Direnişi sonrasında çok ciddi bir toplumsal baskıyla, 2015 yılından sonra Olağanüstü Hal ile, daha sonra pandemi ile geçirdiğimiz bu son 8 senenin sonunda artık insanların alanlara rahatlıkla çıkamadığı, kendilerini bir örgüte kolaylıkla ait hissedemediği, mücadele etmekten oldukça uzak durduğu, geleceğine dair umutsuzlaştığı bir noktadayken, avukatların da bu koşullardan etkilendiğini görüyoruz.

Aycan: Peki, araya girmem gerekiyor, avukatların, toplumsal bilinç olarak diğer kesimlerden daha iyi durumda olmalarını beklemek gerekmez mi? Devleti, nizamı daha iyi bilen ve haklarını daha çok savunması gereken bir kesim olarak farz edemeyecek miyiz?

Birçok Hukuk Fakültesinde Hukukçu Profesör Yok

Aksoy: Şimdi öncelikle şu görüşümü söylemem lazım; avukatlar ya da hukuk fakültesi mezunları eskiden bildiğimiz kadar nitelikli ve entelektüel değiller. Şimdi nitelik ve değişimden önce oradan gidelim. Şunu söylemek lazım bugün üniversiteler çok dönüşmüş durumda. Hukuk fakülteleri de eğitim düzeyinin en sert şekilde azaldığı fakültelerden biri. Bunun sebebi, 50 kere söylemiştik, hukuk fakültesi açmak çok maliyetsiz bir iş

Aycan: Birçok hukuk fakültesinde hukukçu profesör yok, ilahiyatçı, ziraatçı, elektronikçi dekan ya da yöneticiler var birçok fakültede. Yönetim kurulunun çoğunluğunun hukukçu olmadığı hukuk fakültesi olur mu?

Aksoy: Tam da işte bunu söylemeye çalışıyorum, Hukuk dekanının veteriner ya da ziraatçı olduğu, ilahiyatçı olduğu fakülteler var. Biz bunun çalışmasını yapmıştık, hiç profesörün olmadığı, sadece bir profesörün olduğu, ama yüzlerce hukuk fakültesi öğrencisinin olduğu fakülteler var, kontenjan sayılarının 200-300-500’ü bulduğu Hukuk fakülteleri var.

Aycan: Ama yine araya gireceğim, avukatların çoğunluğu bu eğitim tahribatından önce mesleğe başlamış kişiler.

Türkiye’de Entelektüel Seviyenin Çok Düştüğü Bir Dönemden Geçiyoruz

Aksoy: Devam edeyim ben, Hukuk Fakültelerinde kütüphaneler yok. Türkiye’de entelektüel seviyenin çok düştüğü bir dönemden geçiyoruz. Eğitimdeki sorunun çok yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Haliyle bundan etkileniyor hukuk fakültesi öğrencileri de, ama doğrudur bunun dışında da avukatlar var, bunlar da mı hiç kendi haklarının bilincinde değiller?

Ben burada çok net olarak şunu söylemek durumundayım. Bir; özellikle, bir yaşın üstündeki avukatlar zaten daha çok tek başına çalışan avukatlar olabiliyor. Ya da bu sorunları daha kolay göğüsleyebiliyor, girdikleri hukuk piyasasının o dönemki koşulları nedeniyle. Bugüne geldiklerinde artık bugünkü zor koşulları, bugünkü ekonomik koşulları, en azından genç avukatlara göre, bahsettiğim bu yığınlara göre daha kolay göğüsleyebiliyor, ayakta kalmaları çok kolay olmamakla beraber daha kolay göğüsleyebiliyorlar.

Öte yandan asıl problemin genç avukatlar, işçi avukatlar ve stajyer avukatlar nezdinde doğduğunu görüyoruz. Burada da son 10 yılın neredeyse tüm mezunlarından bahsediyoruz. Şimdi böyle baktığımızda, son 10 yılın mezunlarına baktığımızda haliyle bu son 10 yılın mezunlarının içinde olduğu siyasal dönem, Türkiye’deki siyasal dönem, içinde büyüdüğü ve yetiştiği siyasal dönem… Türkiye’deki örgütlenme kabiliyeti, işçilerin ya da bütün orta sınıfın örgütlenme kabiliyetine baktığımızda çok ciddi müdahaleler var. O yüzden tek başına neden bu avukatlar örgütlenmiyor, çünkü bunların hepsi haklarını bilmiyorlar, böyle de bilinçsiz bir düzeydeler, demiyorum bunu, bunu diyemem, çok haksızlık olur.

Avukat, Piyasa Tarafından Emeğinin Sömürüldüğünü Görmek Zorunda

Aycan: Diğer mesleklere göre daha bilinçli olmalarını bekleyemez miyiz?

Aksoy: Bekleyebiliriz ama o zaman da ne oluyor biliyor musun? O zaman da kendi içinde bulundukları serbest meslek, kamu mesleği cenderesinde kalıyorlar Yani şunu demeye çalışıyorum; “Zaten ben bir serbest meslek mensubuyum, kendi ofisimi açarım ve benim geleceğimde bir ofis açma opsiyonu var” rahatlığında kalıyorlar. Kendilerini, emeğinin sömürüldüğü bir noktada görmediğinde bir avukat bu sadece birinin yanında bağlı çalışmak olarak adlandırmıyorum, genel olarak piyasa tarafından emeğinin sömürüldüğünü görmüyorsa, burada bir tanımlama problemi var. İçinde bulunduğu duruma nasıl bakacağı ile ilgili.

Avukatlar, İçinde Bulunduğu Çaresizliği Henüz Görebilmiş Değiller

İnsan ne zaman özgürleşir? İnsan içinde bulunduğu çaresizliği gördüğünde özgürleşir. Şimdi, avukatlar içinde bulunduğu çaresizliği henüz görebilmiş değiller. Bu çaresizliği görebildiklerinde aslında özgürleşip mücadele edeceklerdir. Entelektüel olarak daha farklı olduğunu düşündüğün gruplara nazaran avukatların bunu yapamıyor olmasının önündeki engelin, uzun süredir bu mesleğin serbest meslek ve kamu alanında görülmesi sebebiyle olduğunu düşünüyorum. Halen kendilerini emek sömürüsü, emek ekseni alanında görmüyorlar. Emek ekseni alanında görmeleri halinde bu mücadelenin olgunlaşacağını ben düşünüyorum kendi adıma.

Sadece işçi avukatların emek sömürüsünden bahsetmiyorum, özellikle belirteyim. Sadece bağlı çalışanların emek sömürüsünden bahsetmiyorum. Bugün piyasada çok ciddi kazançlar sağlayan bürolar varsa ve onun yanında tek başına ayakta durmaya çalışan serbest avukat varsa, CMK ile geçinmeye çalışan, aylık kira bedelini ödemekte zorlanan, SGK ve vergi ödemelerini zor yapan avukatın, pastanın çoğunu alan avukatların yanındaki emek sömürüsünden bahsediyorum aslında.

Aycan: Piyasanın avukatları sömürmesinden mi bahsediyorsunuz? Sayının artmasına paralel olarak ücretlerin düşmesi de başka bir sorun değil mi? Buna ve diğer sorunlara karşı ortak bir tutum belgesi hazırlayamaz mı Sendika?

Avukatı Avukata Kırdırmaktansa Barolar Görevlerini Yapmalı

Aksoy: İşte bence bunu düzenleyecek olan meslek örgütüdür. Açlıkla savaşan ve bu kadar kalabalık bir avukat kitlesinde neden iki liraya iş alıyorsun demek mümkün değil. Bunu düzenleyecek olan örgütlerdir, bunu düzenlenecek olan meslek örgütüdür. En baştan, bunu ona mahkûm etmeyecek olan, zorunlu asgari düzenlemeyi getirecek olan ya da bunu bu şekilde teklif eden müvekkili aldırmayacak olan ya da o vergi incelemesinde bunu böyle yaptırmayacak olan zaten düzenleyici ve denetim gücü olanlardır. Yani barolardır, vergi dairesidir, SGK’dır:

Ona bakarsan SGK priminin eksik ödenmesi diye bir sorundan bahsediyoruz, dünyanın en kolay çözülecek sorunu, SGK denetimi yaparsın, pirim eksik ödenmez, basit bir çözümdür. Vergi denetimini yaparsın, daha ucuza asgari ücretin altında ücret alınmaz. Şimdi bunlar denetimle olabilecek şeyler, onu yapmazsan ve ücret vereni de yani müvekkili de buna zorlamazsan, avukat bu kadar büyük bir rekabetin, bu kadar büyük bir yoksunluğun olduğu dönemde tırnak içinde söylüyorum “fiyat kırar”. O yüzden de avukatı avukata kırdırmaktansa bunun düzenleyicilerinin harekete geçmesi lazım.

Hukuk Eğitiminde Fırsat Eşitliği Yok

Aycan: Bu anlamda Sendika’nın farkındalık yaratma dışında somut çalışmaları var mı?

Aksoy: Özellikle vergi ve sigorta denetimleri konusunda İstanbul Barosu’na ve başka barolara yazılar yazdık. Onlardan bunlarla ilgili denetim yetkisinin SGK ve Çalışma Bakanlığına ait olduğu yönünde cevaplar aldık. Sendikanın yapacağı işlerin en büyük kaynağı örgütlü gücü olur. Yani onun dışında biz biraz daha talepkar bir mücadele yürütmek durumunda kalıyoruz. biz örgütlenmediğimiz sürece, bunu toplumsal alanda bağırmanızın bir yolu bence yok. O yüzden ben açıkçası bu dönemki mücadelemizde örgütlenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve onun dışında da örgütlenmeye olan hedefte baroların çok zorlanması gerektiği düşünüyorum. Baroları zorlamak, baroları mücadeleye itmek gerekiyor.

Aycan: Birçok kurumun ve derneğin tutum belgeleri, etik beyannameleri var, bu anlamda bir belge yazılarak herkesin buna uyması yönünde davet yapılamaz mı?

Aksoy: Açıkçası ben bunu Baroların yapmasını dilerim. Yeni bir avukata, yeni ofisini açmış bir avukata şu ücretten aşağı iş alamazsın demeliyim, demem gerektiğinin farkındayım ama diyemem. Çünkü çok çok ciddi bir rekabetin içinde. Şöyle bir durum var; baştan beri eşitsiz gelişim var, çok baştan beri. En baştan beri çok sınıfsal bir şeyden bahsediyoruz. Bugün bir kısım genç avukat belki lisesi, belki dili, eğitimi, kabiliyetleri, iyi bir lise mezunu olması ve iyi bir üniversite eğitimi alması nedeniyle adım adım yükselebilir. Eğitimde fırsat eşitliği olmadığı için ve haliyle buradan sonra onun seçenekleri daha çok diğerinden. Eşitsizlik eğitim aşamasından başlıyor, ben eşitsizliği ilk buradan başlatıyorum. Sonra biz eşitsiz ortamda yetişen insanları eşit bir piyasaya koyuyoruz.

Eşit koşullardan gelmeyen, eşit koşullarla büyümeyen, eğitimde fırsat eşitliğinden hiç faydalanamayan avukat hangi kabiliyeti ile iş alabilecek? Alamayacak. Kırabileceği tek şey ücret. Ucuz olduğu için tercih edilebilir ancak, dili ile tercih edilemeyecek, mesleki bir yeterliliği zaten o aşamada yok, ayrıca bir kulübü yok, ayrıca bir çevresi yok. Neyi ile fark yaratıp iş alacak? Şimdi sınav da geliyor, tamam sınavdan da geçse ne olacak? O sınavı geçtikten sonra aynı şey olmayacak mı? Bu soruna tutum belgesi ile cevap bulamayız.

Ortak Bir Hareket Noktası, Standartlar ve İlkeler Belirlenebilir

Aycan: Uzun vadeli bir standartlar silsilesinden bahsediyorum. Buna hukuk eğitimi de dâhil. Herkesin şikâyet ettiği ama kimsenin harekete geçmediği konularda bir çıta koymak gibi…

Aksoy: Anladım, o olabilir. İlkeler konulabilir. Bence şu olabilir, bu tutum belgesini şöyle yapabiliriz; evet, hukuk fakültelerinin eğitiminde sendikanın önümüzdeki dönemde yapacağımız çalışmalardan biri, hukuk fakültelerinde çalışmalar yapmaktır. Bu konu aslında tam bir Yargı Reformu planı. Bu, yargı reform planı ile yapılabilecek bir şey. Baştan aşağı herşeyi nasıl değiştirebilirsin? Hukuk fakültesini değiştirmeden, eğitimde fırsat eşitliği sağlamadan nasıl yapacaksın bunu?

Yapabileceklerimizin sınırları var, şunu yapmak daha mantıklı, hukuk fakültesi eğitiminin nitelikli hale getirilmesi konusunda mücadele edilebilir, bunu nasıl yapabiliriz? Hukuk fakültelerinde daha fazla çalışma yaparak, belki toplantı, bir sempozyum, bilim, konuşma, sohbet… Hukuk fakültesi öğrencisi daha fazlasını ister. Direnir, öğrenciler daha fakültedeyken kendisine verilen eğitimin kötü olduğunu söyler, der ki “Neden benim bir profesörüm yok?” Buna bu aşamadan başlamamız gerekiyor. En azından orada mücadeleye başlayabilelim. Çünkü öbür türlü artık eşitsiz koşullar önümüze geldikten sonra yapacak çok şey kalmıyor.

Asgari Bir Ücret Zorunlu Olmalıdır

Aycan: Asgari ücret ile ilgili neler yapılabilir?

Aksoy: Avukatların asgari ücretinin olması gerektiği aşikâr. Asgari ücret uygulamasında bence stajyer avukatların da keza asgari ücrete tabi olması gerekir. Özellikle ücret yasağı ve çalışma yasağı olmasına rağmen, asgari bir ücret olması zorunlu olmalıdır. Bununla ilgili mücadele yapılmalıdır. Bunu kısaca belirtmiş olayım. Ama bununla ilgili mücadeleyi yaparken yine elimizde ne olduğunu görmek lazım. Bunu ben düzeltemem, sonuçta bakanlık nezdinde yapılacak çalışmalar bunlar. Şunu biliyoruz, tavsiye niteliğindeki asgari ücretin hiçbir faydası olmuyor. Yani bunun bile ötesine geçmek lazım. Tavsiye ücreti, asgari ücreti zaten baroda yapıyor. O yüzden asgari ücret çalışması yapılmalı evet, ama belki de bu çalışmada önemli çalışmalardan biri olarak örgütletilmeli.

Baro Yönetimine Aday Olanlar Taahhütname Vermeli

Aycan: Türkiye genelinde baro seçimleri yapılıyor, çoğu baronun seçimleri tamamlandı ve yeni yönetimler göreve geldi. Türkiye’nin birçok yerindeki baro başkan adaylarına ya da yeni seçilen kişilere önerileriniz nelerdir?

Aksoy: Baro başkan adaylarına ve yeni yönetimlere, özellikle bu seçimlerde, geçtiğimiz seçimler dönemindeki ayrışma meselesinden dolayı çok ısrarcı olmadık. Önce onu söyleyeyim ama aslında şöyle bir hedefimiz ve amacımız var. Normalde, kişisel ilişkilerimiz güçlü ve bu taleplerimizi sürekli iletiyoruz. Yeni seçilecek olanlardan ve seçilenlerden taahhütname alınabilir. Belki bir taahhüt çalışması yapılabilir. Şöyle bir taahhüt çalışması; işçi avukatların ekonomik koşullarının yükseltilmesi konusunda bir taahhüt verebilirler. Bu tarz bir proje çalışmasını yapabiliriz.

Tip sözleşme çalışmasını yapmak olabilir. Bunun Barolar nezdindeki yasal olanaklarını zorlamak, olabildiğince zorlamak gerekir. Stajyer avukatların koşullarının iyileştirilmesi konusunda zorlanmasını deneyebiliriz. İhtiyari sigorta yapmanın artık daha da yaygınlaştırılması, bunların denetlenmesi, sigorta primlerinin denetlenip gerçek ücret üzerinden ödenip ödenmediğinin denetlenmesi konusunda bir taahhütname alınabilir. Ama bunlar biraz popülist çalışmalar olur bana kalırsa.

Aycan: Peki, baroların kendi yetki alanında olan hususlar var, bir de yasal engeller var. An azından baroların kendi gücünü kullanması yönünde sendika bir baskı unsuru olabilir mi?

Aksoy: Olabilir, zaten o yüzden de çok fazla onlarla bu ilişki kuruyoruz. Seçim öncesinde bir taahhütname alınabilir. Güzel bir çalışma olur, önümüzdeki dönem çalışmalarımızın ana ekseni bu olacak. Baroların bu çalışmaları yapma konusunda ve özellikle sigorta primleri meselesinde yapabilecekleri ve çok kolay denetleyebilecekleri şeyleri yapmaları gerekiyor ve yapmak zorundalar.

Baroların yapmak zorunda oldukları şeyleri yapmaları konusunda baskı unsuru olacağız. Bastıracağız bu konuda, yani hikâye bu bence. Bastırma eylemleri bana göre bugün taahhüt almaktan daha iyidir. Konuşuyoruz, 50 kez söyledik yönetimlere, masalarına oturduk, ilettik. Daha ne yapalım?

Aycan: Peki, bu faydalı mülakat için okurlarımız adına çok teşekkür ediyoruz.

Aksoy:  Avukatlar Sendikamız adına biz teşekkür ederiz.

4 Şubat – Hukuk Takvimi

0
4 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
1746 Polonya, Litvanya ve Belarus ulusal kahramanı Tadeusz Kościuszko doğdu.

Bir Amerikan posta pulunda Kościuszko
 1794 Fransa, tüm sömürgelerinde köleliği yasakladı.
1799

Portekizli hukukçu, şair, oyun yazarı, romancı, siyaset adamı Almeida Garrett doğdu. (Ölümü: 9 Aralık 1854)

 1859 Fransız kamu hukuku uzmanı Léon Duguit doğdu. (Ölümü: 18 Aralık 1928)

Léon Duguit
 1862 İsveçli hukukçu, siyasetçi ve akademisyen Hjalmar Hammarskjöld doğdu. (Ölümü: 12 Ekim 1953) U

Hukukçu ve eski İsveç Başbakanı Hjalmar Hammarskjöld
 1868 İrlandalı devrimci ve dünyanın ilk üst düzey devlet görevlilerinden Constance Markievicz doğdu. (Ölümü: 15 Temmuz 1927) 1919–1922 yılları arası İrlanda Cumhuriyeti Çalışma Bakanlığı görevinde bulundu ve dünyada devlet bakanı olarak görev yapan ilk kadınlardan biri oldu. İngiliz Avam Kamarası’na seçilen ilk kadındır.

Constance Markievicz
1878 Saffet Paşa, 4 Şubat 1878 tarihinde  Danıştay başkanlığına getirildi.
 1913 Amerikalı insan hakları savunucusu Rosa Parks doğdu. (Ölümü: 24 Ekim 2005)

Rosa Parks, Time Dergisi kapağında
 1922 Başkomutanlık Kanunu’nun süresi, üç ay daha uzatıldı.
 1923 Kolombiyalı hukukçu, siyasetçi ve yazar Belisario Betancur Cuartas dünyqya geldi.  (4 Şubat 1923 – 7 Aralık 2018), 1982 ile 1986 yılları arasında 26’ncı Kolombiya Devlet Başkanı olarak görev yaptı. 7 Aralık 2018’de, 95 yaşında iken hayatını kaybetti. Çok sayıda eser yazmıştır.
 1923 Lozan Barış görüşmelerinin 4 Şubat 1923’te anlaşma sağlanmadan kesilmesi üzerine 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde yeni Türkiye’nin ekonomik sorunlarını tartışmak üzere İzmir’de Banka-Han binasında İzmir İktisat Kongresi toplandı.
 1948 5237 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. 30 yıldan fazla yürürlükte kalan bu kanunla belediyelerin gelirlerinde birlik sağlanmaya ve borçlanma konusunda belediyelerin olanakları artırılmaya çalışıldı.
 1953 Hukukçu ve Federal Rezerv Sistemi’nin 16. başkanı Jerome Powell doğdu. Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. Ancak daha sonra yatırım bankacılığına geçti ve Carlyle Group’un ortağı olmak da dahil olmak üzere birçok finans kuruluşunda çalıştı. 1992’de Hazine İç Finansman Müsteşarı olarak görev yaptı. 5 Şubat 2018 tarihinde Federal Rezerv Sistemi’nin(ABD Merkez Bankası-FED) 16. başkanı olarak seçildi.
 1964 20 Mayıs 1963 ayaklanması sanıklarından Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer’in ölüm cezaları, TBMM’nde onaylandı. Aydemir, bir önceki darbe girişiminden sonra 10 Mayıs 1962’de affedilmiş ancak yeniden askeri darbe girişiminde bulunması nedeniyle, Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nce idama mahkûm edilmişti.

Albay Talat Aydemir
 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası, “Türkiye’nin özgürlük, barış ve kültürel gelişim ve dayanışma mücadelesinde üzerine düşen görevi onurla yerine getiren bir aydınlar kuruluşu” olma iddiası ile kuruldu. Sendika ve üyeleri, kurulduğu günden beri birçok dava ile muhatap oldu.
 1981 Gro Harlem Brundtland, Norveç’in ilk kadın Başbakanı oldu.

Gro Harlem Brundtland
 1986 Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesine Ek 8 nolu Protokolü 4 Şubat 1986 tarihinde imzaladı, 12 Nisan 1989 tarih ve 3526 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 20 Nisan 1989 tarih ve 20145 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
 1987 Yazar Aziz Nesin,  kendisine ‘vatan haini’ dediği için Cumhurbaşkanı Kenan Evren aleyhine tazminat davası açtı.
 2003 Türkiye ile Yunanistan arasında Kültürel İşbirliği Anlaşması, Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliği Anlaşması, Ekonomik İşbirliği Anlaşması Deniz Ulaştırma Anlaşması ve Gümrük İdareleri Arasında İşbirliği ve Yardımlaşma Anlaşması imzalandı. 
 2003 İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edildikten sonra 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açıldı. Protokol, 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
 2003 Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne(Palermo Konvansiyonu–UN Convention against Transnational Organized Crime) ek olarak düzenlenen Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Protokolün Türkiye tarafından uygun bulunduğuna dair 4803  sayılı kanun Resmi Gazete‘nin 4 Şubat 2003 tarihli sayısında yayınlandı. Protokol, Birleşmiş Milletler tarafından 12-13 Aralık 2000 tarihlerinde New York City’de düzenlenen konferansta kabul edilmişti.
 2005 Ukrayna’da yakalanan Bahçelievler Katliamı sanıklarından Haluk Kırcı, Türkiye’ye iade edilerek 4 Şubat 2005 günü Kartal Cezaevi’ne gönderildi. Kırcı, 8 Ekim 1978 günü, Ankara Bahçelievler’de Türkiye İşçi Partisi(TİP) üyesi yedi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 12 Nisan 1988”de 7 kez idam cezası almış, çıkarılan infaz kanunundan yararlanmış ve 26 Nisan 1991 tarihinde Bursa Cezaevi’nden şartlı tahliye edilmişti. Her idamı cezası için ayrı hesaplanması gereken süre henüz tamamlanmadığından tekrar aranmaya başlanmış, 25 Ocak 1996’da İstanbul’da yeniden yakalanmış ve aynı gün firar etmişti. Kırcı 28 Mayıs 2010 tarihinde tahliye oldu ve 8 Şubat 2011 tarihinde yeniden tutuklandıktan sonra 4 Şubat 2014 tarihinde yeniden tahliye oldu. Susurluk Davası ve Ömer Lütfi Topal cinayetlerinden suçlandı. Ugandalı diktatörün adı olan ‘İdi Amin’ lakabı ile bilindi. Bahçelievler katliamından 32 yıl sonra Sabah gazetesine konuştu ve “Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah’a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor. dedi.

2021 Judith Butler, Noam Chomsky gibi ünlü isimlerin de aralarında olduğu 3 binden fazla akademisyen ve düşünür, polis şiddetini kınadı ve üniversite özerkliğini savunan bildiri yayınlayarak Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak atanan Melih Bulu’ya istifa çağrısı yaptı. Kadıköy’de düzenlenen Boğaziçi protestolarına katılan 5 kişi ev baskınlarıyla gözaltına alındı. İstanbul Valiliği, eylemlerle ilgili üç kişinin daha arandığını açıkladı. 35 baro başkanı, Boğaziçili öğrencilere yönelik polis şiddeti ile ilgili ortak bir açıklama yaparak, “Suç oluşturmayan demokratik haklarını kullanan vatandaşlara karşı her türlü baskının son bulmasını talep ediyoruz. Hukuka aykırı tüm işlem ve eylemlerin karşısındayız dedi.

2021
  • Avrupa’daki sekiz ülkenin İnsan Hakları Büyükelçileri Osman Kavala’nın duruşması öncesinde bir çağrı yayınlayarak Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.
  • Akademisyenler, uzmanlar, sivil toplum örgütlerinden katılan aktivistler ve bağımsız araştırmacıların Türkiye’de dilsel çoğulluk ve dil haklarını tartıştıkları çalıştay serisi, Türkiye Kültürleri YouTube kanalında yayınlandı.
  • Paris İdari Mahkemesi 3 Şubat 2021’de Yüzyılın Davası kararını yayınladı ve Fransa Devleti’ni iklim krizinden sorumlu tuttu.
  • Sokak hayvanlarını desteklemek ve bir iyilik ağı oluşturmak amacıyla yayın yapan KirikKuyruk.com internet sitesi yenilenmiş ara yüzüyle yeniden yayına geçti.
2025

CHP’li Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel‘in de aralarında bulunduğu 21 sanık için belediyeye ait 44 taşınmazın usulsüz olarak kiraya verilmesi gerekçesiyle ”zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma” suçundan iddianamede hazırlandı. Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Soruşturma Bürosunca hazırlanan iddianamede Yüksel ile birlikte 19 şüphelinin 10 aydan 3 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılmaları talep edildi.

 2025 Münir Özkul’un kızı Güner Özkul, babasının yer aldığı filmlerin telif haklarına ilişkin olarak İstanbul Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı.

Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkına ilişkin yasağın kısmen kaldırılmasını isteyen Taliban Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Abbas Stanikzai’nin, hakkında tutuklama kararı çıkarılması nedeniyle Birleşik Arap Emirlikleri’ne kaçtığı ileri sürüldü.

Bahçelievler Katliamı – 32 Gün Belgeseli 

4 Şubat – Hukuk Takvimi

3 Şubat – Hukuk Takvimi

0
3 Şubat – Hukuk Takvimi
1783  İspanya, ABD’yi resmen tanıdı.
1820 Liberyalı hukukçu ve siyasetçi Anthony William Gardiner doğdu. (Ölümü: 12 Şubat 1885) Hukuk eğitimi gördü. 1847’de Liberya’nın bağımsızlık bildirgesini ve anayasasını hazırlayan Ulusal Konvansiyon’da delege olarak görev yaptı. Liberya’nın ilk başsavcısı oldu ve daha sonra 1855-1871 yılları arasında Liberya Temsilciler Meclisi’nde görev yaptı. 1860-1861 yılları arasında Temsilciler Meclisi Başkanı olarak görev yaptı. 1871’de başkan yardımcılığına seçildi. 1878’de cumhurbaşkanı seçildi. 1980’deki darbeye kadar Liberya siyasetine hakim oldu. Amerikan-Liberyalıların neredeyse bir buçuk asırlık azınlık egemenliğine son verdi.
1889 Finlandiyalı Hukukçu ve politikacı Risto Heikki Ryti doğdu. (Ölümü: 25 Ekim 1956) Helsinki Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1912’de Hukuk Yüksek Lisansını tamamladı. Helsinki’de Serlachius & Rytin hukuk firmasını kurdu. İlerici Parti Milletvekilliği, Maliye Bakanlığı, Finlandiya Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1940-1944 yılları arasında Finlandiya’nın beşinci devlet başkanı olarak görev yaptı. 1945 yılında Sovyet baskısı ile Risto Ryti hakkında savaş suçu işlediği gerekçesiyle dava açıldı ve on yıl hapse mahkûm edildi. 1949 yılında sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanı Juho Kusti Paasikivi tarafından affedildi. Hapisten sonra kamusal yaşama dönemedi. Ölümünden beş ay önce, Helsinki Üniversitesi tarafından siyaset bilimi alanında fahri doktora verildi.
1924 Amerikalı hukukçu, akademisyen, tarihçi ve siyasetçi Thomas Woodrow Wilson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Aralık 1856) Princeton Üniversitesi‘nde Felsefe ve tarih eğitimi aldı. Daha sonra Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden diploma aldı ancak hukukla ilgili bir iş yapmadı. 1902-1910 yılları arasında Princeton Üniversitesi rektörlüğü görevini yürüttü. 1910 yılında Demokratik Parti’den New Jersey valisi oldu. 1912 yılında yapılan ABD başkanlık seçimlerini kazandı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce açıkladığı ilkeler nedeniyle 1919 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
1930 Türk-Fransız Dostluk Antlaşması imzalandı.
1931 Menemen Olayı hükümlülerinden 27 kişi idam edildi. Menemen Olayı Davasında 37 kişi idama mahkûm edilmiş ve mahkemenin kararı 29 Ocak’ta TBMM’nin onayına sunularak kabul edilmişti.
1946 Danimarkalı avukat ve politikacı Carl Theodor Zahle yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Ocak 1866) Kopenhag Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1901’de parlamento maliye komitesinin üyesi oldu. 1905’te Sosyal Liberal Parti’yi kurdu ve yeni partinin ilk başkanı oldu. 1911’de Stege belediye başkanı oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında başbakanlık yaptı. 1929’dan 1935’e kadar adalet bakanı olarak görev yaptı. 21 Nisan 1918 – 30 Mart 1920 arasında Danimarka Başbakanlığı yaptı.
1952 Amerikalı hukukçu ve siyaset adamı Harold LeClair Ickes yaşamını yitirdi. (Doğumu:15 Mart 1874) Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden JD derecesi ile mezun oldu. Medeni haklar, sosyal yardım, belediye reformu ve kamu hizmetleri alanında yürüttüğü mücadelelerle tanındı. Roosevelt yönetiminde içişleri sekreterliğine getirildi. New Deal’in önde gelen savunucuları arasında yer aldı. 1933’ten 1946’ya kadar yaklaşık 13 yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.
1984 Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığına bağlı tüm hastane ve doğum evlerinde kürtaja izin verildi. İzlanda, 1925 yılında kürtajı yasallaştıran ilk ülke olmuş, Türkiye ise 10 Ocak 1984’te kürtajı yasallaştırmıştı.
1995 Yazar Metin Kaçan ve spiker Alp Buğdaycı işkenceyle tecavüz gerekçesiyle tutuklandı.
2001 ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edildi. 3 Şubat 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2007 Hukuk profesörü ve yazar İsmet Giritli yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Nisan 1924)
2011 Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 15 Kasım 2010 tarih ve 27760 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 2010/1074 sayılı Bakanlar Kurulu kararına dayalı olarak kuruldu. Kamu hukuku ve Özel Hukuk bölümleri ve bunlara ait toplam on altı ana bilim dalının kurulması Yüksek Öğrenim Yürütme Kurulunun 3 Şubat 2011 tarihli ve 5476 sayılı kararı doğrultusunda kabul edildi. Fakültede sanal adliye ve duruşma salonları oluşturuldu.

Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2022 Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezinin yaptığı araştırmanın sonuçları açıklandı. Katılımcıların yüzde 87,7’si, okul öncesinden başlayarak anadilde eğitim  yapılması gerektiğini belirtti.
2022  Ukrayna ile Türkiye arasında serbest ticaret anlaşmasına imzalandı.
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AİHM’nin almış olduğu Kavala Kararının uygulanmaması nedeniyle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik başlattığı ihlal süreciyle ilgili açıklama yaptı. Borrel, “Bu tutum kaygı verici bir emsal oluşturmakta ve AB’nin Türk yargısının uluslararası standartlar ile Avrupa standartlarına bağlılığı konusundaki endişelerini güçlendirmektedir. Bu tutum aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi ve AB üye adayı olarak üstlendiği yükümlülüklerle de tezat oluşturmaktadır.” Eski AİHM Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Işıl Karakaş, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir yargı organı. Dolayısıyla AİHM’in kararları bağlayıcıdır.” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AİHM ne demiş, Avrupa Konseyi ne demiş, bu bizi ilgilendirmiyor. Biz kendi mahkemelerimize saygı duyulmasını bekliyoruz.” dedi.

Osman Kavala
Abdullah Öcalan’ın da aralarında bulunduğu  İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’ndeki dört hükümlünün avukatları ve aileleriyle aylardır görüşemediği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuru mahkemesi tarafından reddedildi.
2022
  • Gazete Yolculuk muhabiri Buse Söğütlü, Ağır Ceza Hakimi Akın Gürlek‘i hedef gösterdiği iddiasıyla yargılandığı davada beraat etti. Ancak mahkeme, ‘kamu görevlisine hakaret’ iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. 
  • Öğretmenlik Meslek Kanunu Tasarısı mecliste görüşülmeye başlandı.. Türkiye’de öğretmenlere yönelik ilk mesleki kanun olan 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu 3 Şubat 2022 tarihinde yasalaşmıştır. 13 Temmuz 2023 tarihinde ise Kanun’un aday öğretmenlik ve kariyer basamaklarına ilişkin bazı hükümleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.
  • Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER), bakanlığın, mahkemenin uygun bulmamasına rağmen Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu’na  yönetmelik değişikliği ile Laboratuar Hayvanları Bilimi Derneği’ni atadığını açıkladı.
2022 Bakırköy Yeşilköy’de, ortağı olduğu Balık restoranında öldürülen Avukat Şafak Mahmutyazıcıoğlu cinayetiyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan 11 şüpheli, ek gözaltı süresi alınmak üzere adliyeye sevk edildi. Olayla ilgili aranan şüpheli Mehmet Aslan da yakalanarak gözaltına alındı. Bakırköy Adliyesine getirilen 12 şüpheliye 4 gün ek gözaltı süresi verildi.

Avukat Şafak Mahmutyazıcıoğlu
2025
  • Kamuoyunda ‘Çiftlik Bank’ olarak bilinen sistemin kurucusu oldukları gerekçesiyle İstanbul Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu olarak yargılanan “Tosuncuk” lakaplı Mehmet Aydın ve Fatih Aydın, çeşitli suçlardan 45 bin 376 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • Gazeteciler Barış Pehlivan ve Kürşad Oğuz’un adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itiraz reddedildi.
  • Beşiktaş Belediyesi’nin eski başkanı Murat Hazinedar’ın da aralarında bulunduğu sanıkların İstanbul 31.Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davada savcılığın esas hakkında mütalaası açıklandı: Sanıklar Murat Hazinedar, Hüseyin Avni Sipahi, Rifat Örnek, Mürvet Günday, Selçuk Bartınlı, Çetin Kırışgil ve Mustafa Sarı’nın zincirleme şekilde ‘görevi kötüye kullanmak’ suçundan ayrı ayrı 10’ar ay 15’er günden 4’er yıl 6’şar aya kadar hapis cezasına çarptırılması talep edildi. 
  • Yenidoğan Çetesi Davasında yargılanmaktayken cezaevinde intihar eden Dr. İlker Gönen’in avukatı Aydın Mantar hakkında sosyal medya paylaşımları sebebiyle  “Halkı yanıltıcı bilgileri alenen yayma” suçundan adli soruşturma başlatıldı.
  • İspanya Futbol Federasyonu(RFEF) eski başkanı Luis Manuel Rubiales Bejar’ın Ağustos 2023’te Kadınlar Futbol Dünya Kupası’nı kazanan İspanya’nın kupa töreninde futbolcu Jennifer Hermoso Fuentes’i dudağından öpmesi olayıyla bağlantılı cinsel taciz ve baskı suçlamalarının olduğu dava Madrid’in San Fernando de Henares ilçesindeki mahkemede başladı.
  • İngiltere’de ‘İran için casusluk yaptığı’ iddia edilen ve bir kamyonun alt kısmında hapishaneden kaçan eski asker Daniel Khalife’ye 14 yıl ceza verildi.

3 Şubat – Hukuk Takvimi

Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları

0

Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları

01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurlarından bu Kurallar’ı aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaları istenecektir, ve daha önceki mahkumiyetler için şartlı bir af olacaktır.

1. Giriş

New South Wales halkı, hem üniformalı hem de üniformasız görev yapan Polis Servisi memurlarından; verimli, hakkaniyetli, tarafsız ve dürüst bir çalışma beklentisi içindedirler. Aynı önemde, siz de taciz, haksız ayrımcılık ve korkunun bütün çeşitlerinden uzak bir iş yerine sahip olma hakkına sahipsiniz. Bu durum, bizim kendi aramızda ve hizmet ettiğimiz hakla aramızda karşılıklı inanç ve güven oluşturacak ve bunu devam ettirecek (siz ve diğer iş arkadaşların için) davranış standartları olmasını gerektirir.

Bu örgüt etiğinin amacı, her rütbedeki ve derecedeki (üniformalı ve üniformasız) polis memurları için kabul edilemez olan belirli davranışları açıklamak ve sizin kararlarınız ve davranışlarınız için etik bir çerçeve sunmaktır. Böyle bir çerçeve, karşılaşabileceğiniz bütün etiksel içerikli sorunlara cevap veremeyeceğini kabul etmektedir. Bu sebeple, ilgili mevzuatı, işbu Kurallar’ı, Polis Servisi politikasını, kılavuzlarını ve talimatnamelerini, sizin işinizle alakalı olduğu ölçüde, bilmek ve uygulamak durumundasınız ve herhangi bir konu hakkında ne zaman tereddüt etseniz yetkili bir kişiden ilave görüş istemelisiniz.

2. Değerlerin İfadesi

Her Polis Servisi üyesi;

a. Dürüstlüğü diğer her şeyin üstünde tutacak,
b. Hukukun üstünlüğünü destekleyecek,
c. Bireylerin özgürlüklerini ve haklarını koruyacak,
ç. Halkın polis hizmetleriyle ilgilenmesini sağlayarak yaşam kalitesini yükseltilmesinin yollarını araştıracak,
d. Vatandaşın ve personelin (polisin) memnuniyeti için çabalayacak,
e. İnsan kaynaklarının zenginliğinden yararlanacak,
f. Kamu kaynaklarının etkin ve ekonomik kullanımını sağlayacak, ve
g. Yetkinin sorumluluk duygusuyla kullanılmasını sağlayacak, bir tarzda hareket edecektir.

3. Uymakta Başarısızlık

Eğer bu Kurallar’a veya her hangi bir diğer kanuni direktife (yönergeye) uymakta başarısız olursanız, sizden hareketlerinizi açıklamanız istenecektir.

Eğer davranışınız bu Kurallar’ın gereklerine aykırı olup da dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış bir hata değilse, Servis’ten (işten) çıkarılmaya kadar değişen bir takım yönetim yaptırımlarına uğrarsınız.

Bu Kurallar’ın diğer bir Polis Servisi talimatı, politikası ya da kılavuzu ile çeliştiği durumlarda da bu Kurallar’ın gereklerine uyacaksınız.

4. Adil Davranış

Eğer kendinize karşı bu Kurallar’a uygun davranılmadığını düşünüyorsanız, durumun koşullarını komuta kademesindeki (ilk incelemeyi yapana göre) takip eden amire yeniden incelettirebilirsiniz.

5. Etik Karar Verme Rehberi

Etik ikilem içeren bir kararla karşı karşıya kaldığınızda, ister yalnız olun, isterse amirinizle ya da (İşçi Destek Programı, Görevli Papaz, Yaşıt Destek Memuru gibi) uzman bir danışmanla görüşme halinde olun şu soruları dikkate almalısınız:

a. Karar veya davranış kanuna uygun ve hükümet politikası ile uyumlu mu?
b. Karar veya davranış Polis Servisi politika hedeflerine ve Davranış ve Etik Kuralları’na uygun mu?
c. Karar veya davranışınızın sizin için, iş arkadaşlarınız için, Polis Servisi için ya da diğer taraflar için sonuçları olacak mı?
ç. Bu sonuçlar çıkar çatışmasına ya da kamu zararı pahasına özel bir kazanca sebep olabilir mi?
d. Karar veya davranış kamu yararı açısından haklı gösterilebilir mi ve kamuoyu karşısında savunulabilir mi?

6. Yolsuz Davranışları Rapor Etme

Yolsuzluk, kasıtlı olarak yapılan kanuna aykırı davranıştır. Rüşvet alma veya verme, sahte delil sunma, evrakta sahtecilik, gözaltındaki kişilere kötü davranış ve yetkinin vahim kötüye kullanımı bunlara örnektir. İyi yönetim uygulamaları ile mahallinde çözülebilecek dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış hatalar yolsuz davranış değildir.

Yolsuz davranışlar, kötü muameleler, ciddi kötü yönetimler ya da kamu kaynaklarının esaslı bir şekilde heba edildiği konularındaki şüpheli durumları rapor etmelisiniz. Eğer yolsuzluk şüphelerini rapor etmekten imtina ederseniz; kanun sizin de yolsuz davranıştan suçlu bulunabileceğinize amirdir.

Muhtemel yolsuz davranışları ya da etik olmayan davranışları, şartlara bağlı olarak şu kişilere rapor etmelisiniz:

a. Sizin bir üst rütbenizdeki memura (amire),
b. Sizin biriminizdeki Profesyonellik Standartları Konseyi’ne,
c. Komisyon Murahhas (Yetkili) Üyesi’ne,
ç. Polis Dürüstlük Komisyonu’na,
d. Ombudsman’a (Kamu Denetçisi’ne),
e. Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon’a.

Polis Hizmetleri Kanunu ve Koruma Güvenceli Açığa Çıkarma Kanunu (1994) gereği misillemelere karşı belirli bir korumaya sahipsiniz. Ayrıca Servis’te Kurum İçi Tanık Destek Politikası ve Programı uygulanmaktadır. Bu program size yardım ve destek sağlayabilir.

Bütün yöneticiler ve komutanlar, size kurum içi raporlama prosedürleri hakkında ihtiyacınız olan bilgileri sağlamak zorundadırlar, ve açığa çıkardığınız olayla ilgili aldıkları tedbirler veya üst makamlara teklifleri hakkında sizi bilgilendireceklerdir.

7. Suçlara Ait Mahkumiyetler

Bir mahkeme önünde, suç işlediğiniz ispat edilirse; Servis’ten (işten) çıkarılma ihtimaliniz vardır. Sahtekarlık, saldırı, gizli bilgilere kanunsuz erişim ya da bunları kanunsuz kullanma, yasak maddelerin temini, alkolün etkisi altındayken araç sürme bu tür suçlara örnektir.

01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurlarından bu Kurallar’ı aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaları istenecektir, ve daha önceki mahkumiyetler için şartlı bir af olacaktır. Ancak bu mahkumiyetler, Kurallar’ın gelecekteki ihlallerinde dikkate alınmak üzere bir şekilde kaydedilecektir.

8. Çıkar Çatışmaları

Görevlerinizin tarafsız bir şekilde ifasını tehlikeye düşürebilecek her hangi bir maddi (mali) çıkardan kaçınmalısınız, ve gerçek veya ihtimal dahilindeki çıkar çatışmalarını yöneticinize ya da kıdemli memurunuza açıklamak zorundasınız.

Çıkar çatışmaları, görevinizi ifa ederken tarafsızlığınızı etkileyebilecek türden kişisel inanç ve görüşlere sahip olduğunuz durumlarda da ortaya çıkabilir.

Eğitim ve gönüllü işleri de içeren dış aktiviteler, eğer görevinizi yerine getirme becerinizi olumsuz yönde etkiliyorsa, bir çatışma yaratabilir.

Polis Servisi’nin ticari ilişki içerisinde olduğu kişilerle bir ilişki içindeyseniz, bu ilişkinin uygunsuz bir birliktelik oluşturmamasını sağlamalısınız.  Eğer bir çatışmanın mevcut olduğu konusunda emin değilseniz, konuyu yöneticiniz ile konuşmalısınız. Bu durumda, çatışmadan kaçınmak ya da çatışmayı çözmek için ortak bir sorumluluk doğar.

Bütün yöneticiler ve komutanlar, maiyetini ilgilendiren çıkar çatışmalarını etkin bir şekilde çözmek zorundadırlar.

9. Hediye Kabulü ve Yarar Sağlama

Hiçbir zaman kendiniz ya da bir başkası için hediye ya da bir fayda talep etmemelisiniz, ve değeri ne olursa olsun görevinizi yaparken size sunulmak istenen bu tür hediye ve faydaları, aşağıda açıklanan özel durumlar hariç kabul edemezsiniz. Bu tür hediye ve faydalardan kasıt, görevde olun veya olmayın Polis Servisi’ndeki çalışmanızdan (konumunuzdan) dolayı veya bu şekilde görülebilecek şekilde olan hususlardır. Bu durumlarda, nerede olduğunuzun ve ne şekilde gözükeceğinizin hiçbir önemi (koşulu/istisnası) yoktur.

Eğer biri size herhangi bir sebeple hediye ya da bir fayda teklif ediyorsa (öneriyorsa), Servis politikasını açıklayarak nazikçe ret etmelisiniz. Bu durum, bir bardak çay ya da kahve gibi hafif yiyecek-içecek ikramlarını kabul edemeyeceğiniz anlamına gelmez.

Bir başka kurum tarafından Servis adına size verilen sembolik değerdeki hediyeleri (ya da hediyesini ret ettiğiniz taktirde ilgili kişi açısından bu durumun ciddi utanç vesilesi yapılabileceğine inandığınız durumlarda), Servis’in malı olması ya da yöneticiniz tarafından hediyenin sizce muhafaza edilebileceğine dair yazılı bir izin verilmesi koşuluyla, kabul edebilirsiniz. Bazı durumlarda hediyeyi geri vermeniz (iade etmeniz) de istenebilir. Bu amaçla, yöneticiler tarafından hediyelerin kayıtlarının tutulması sağlanmalıdır.

Golf Günleri gibi kabul edilen hayır işi organizasyonları ile bağlantılı olarak Polis Servisi’ne bağış yapılmasına, teftişler için düzenli kayıtları tutulmak şartıyla, izin verilmiştir.

Resmi görevlerinizin ifası sırasında başka kişi ya da kurumlar tarafından sağlanan yemek ve hafif içecekler dışındaki hususların bedellerinin, eğer bunlar işle alakalı uygun türden masraflarsa, Servis’iniz tarafından (ilgili kişi ya da kurumlara) geri ödenmesini talep etmeniz beklenmektedir.

Üniformalı olarak görev yapan memurlar için trenlerde sağlanan ücretsiz bilet uygulamaları gibi faydalanmalara, Polis Servisi ile ilgili kurum arasında yapılan yürürlükteki yazılı indirim anlaşmalarına uygun olması koşuluyla, izin verilmiştir. Başka bir ifade ile, resmi bir düzenleme olmalı ve siz bu düzenlemeye uygun hareket etmelisiniz.

Her hangi bir kişi ya da kurum tarafından Servis’e, bir malzemenin, hizmetin veya nakit paranın, kamuya duyurulması ya da sponsor olarak kabul edilmesi gibi bir fayda sağlamak şartıyla verilmesi durumlarında, Servis’in Sponsorluk ve Zimmete Alma Politikası (1996)’na uymalısınız. Başka şekilde ticari ürünlerin ve hizmetlerin kabulü (zimmete alınması) yasaktır.

10. Ayrımcılık ve Taciz
Meslektaşlarınıza ya da halka karşı, aşağıdaki sebeplerle ayrımcılık yapamazsınız:

a. Cinsiyet,
b. Fiziksel görünüş,
c. Medeni hal,
ç. Hamilelik,
d. Yaş,
e. Irk,
f. Etnik ya da ulusal köken,
g. Fiziksel ya da zihinsel özürlülük,
ğ. Cinsel tercihler,
h. Dini ya da politik inançlar.

Eğer bir taciz ya da ayrımcılığa şahit olursanız, mümkünse bunu durdurmak için bir şeyler yapmalısınız ve bu durumu yöneticinize ya da diğer bir kıdemli memura rapor etmelisiniz.

Taciz örnekleri şunları içerir:

a. Sözlü hakaretler ya da tehditler,
b. Bir kişinin vücudu, giyimi, medeni hali, cinsiyeti, hamileliği, etnik veya ulusal kökeni, cinsel yaşam tarzı ya da özürlülüğü hakkında rahatsız edici yorumlar, şakalar, imalar ya da kızdıran hareketler,
c. Cinselliği çağrıştıran, ırkçı ya da diğer tür saldırgan veya küçültücü poster ya da karikatür gibi materyaller gösterilmesi,
ç. Fiziksel yıldırmalar,
d. İnsanların mahcubiyet duymalarına ya da utanıp sıkılmalarına sebep olabilecek türden şakalar,
e. Israrcı ve hoş olmayan davetler, istekler ya da bu türden yıldırmalar,
f. Rahatsız edici bir şekilde sırıtan bakışlar ve/veya diğer tür saldırgan mimikler,
g. Laf atma, çimdikleme, yumruk atma, dokunma gibi ısrarcı ve hoş olmayan fiziksel temaslar.

Taciz; özünde, bir kişiye korkma, kendini rahatsız hissetme ya da iş ortamında başa çıkamayacağı duygular yaşatan her hangi bir davranıştır.

11. Saldırgan Dil

Halka ya da Polis Servisi memurlarına karşı müstehcen ya da saldırgan bir dil kullanılması kabul edilemez.

Bu kurala uymamak, düzeltici danışmanlık hizmeti ve gerekirse uygun disiplin tedbirleri alınması ile sonuçlanır.

12. Yönetim
Bütün yöneticiler ve komutanlar, maiyetinin işle ilgili ihtiyaçları konusunda hesap vermek durumundadır ve onlardan şunlar beklenir:

a. Personelini, onlara uygulanan mevzuat ve eğer kurallara uymakta başarısız olurlarsa bunun sonuçları konusunda bilgili kılmak,
b. Uygun davranış ve hizmetin önemli yönleri açısından ortak değerler geliştirmek ve bu değerleri personeline aşılamak,
c. Bütün personeline dürüst ve nazik davranmak. Bilhassa, yönetici ve komutanlar;
ç. Bu Davranış ve Etik Kuralları hakkında personelini bilgilendirmeli,
d. Esnek ve personelin hem içerideki hem de dışarıdaki çalışma ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş iş ortamını destekleyen bir çevre sağlamalı,
e. Eğitim ve kişisel gelişime bütün personelinin eşit erişim imkanları olmasını sağlamalı,
f. Bireysel ve ekip başarılarını takdir etmeli ve ödüllendirmeli,
g. Yolsuzlukları önleyici etkin yerel tedbirler geliştirmeli ve uygulamalı,
ğ. Aktivitelerin, olayların, kararların ve bu kararlar için sebeplerin personeli
tarafından yazıldığı (dokümantasyona geçildiği) tam ve doğru bir kayıt (arşiv) sistemi oluşturmalı ve devam ettirmeli,
h. Personeli arasında polis hizmeti, amaçları ve ortak plan konusunda bir anlayış birliği geliştirmeli,
ı. Personeli için üzerinde anlaşılmış gerçekçi hedefler geliştirmeli,
i. Performans problemlerini tartışarak ve çözerek personelinin gelişmesini takip etmeli,
j. Etkin bir şekilde planlama yaparak etiğin öğrenilmesi hususunda gelişme imkanları sunmalı ve bunu sürekli kılmalı,
k. Polis hizmetinin hukuki, endüstriyel ve idari (yönetimsel) gereklerine uymalı,
l. Bu Kurallar’a ve benzeri davranış standartlarına uymakta başarısız olan personeline karşı uygun tedbirler almalıdır.

13. İlaçlar ve Alkol

Polis hizmetleriyle ilgili işleri, alkollün veya doktorunuz tarafından verilmiş olsa bile bir ilacın etkisi altındayken yapamazsınız. Bu hizmetler, seminer ve eğitim faaliyetlerini de kapsamaktadır. Ayrıca, izinliyken de benzeri şekilde (alkol veya ilaç ile) etkilenmiş bir durumdaysanız işyerini ziyaret edemezsiniz.

14. Müşteri Hakları

Biz, bizle işi olan kişilere ya da kurumlara (müşterilerimize) tatmin edici seviyede bir hizmet sunacağımızı garanti ediyoruz.

Eğer profesyonellik, kibarlık, eşitlik ve sizin kontrolünüzdeki benzeri diğer faktörlerle uyumlu olmanız gerekirken başarısızlığınız sebebiyle yetersiz bir hizmet sunulmuşsa, bundan sorumlu tutulursunuz.

Müşteriler; sorularının cevaplandırılması, polisle irtibata geçmelerine sebep olan konular hakkında bilgilendirilme ve şikayette bulunma temel haklarına sahiptirler.

Bilgi edinme ve yardım almaya hakkı olmak üzerine odaklanan Mağdur Hakları Konusunda NSW Hükümeti Yönetmeliği’nin gerekleri ile ilgili olarak sorumluluklarınızı bilmeniz gerekmektedir.

15. Yetki Sınırları

Durumunuz ne olursa olsun, kanun ve Polis Servisi’nin verdiği yetkilere uygun olarak hareket ediniz.

Bir harekete karar vermek için inisiyatif kullanmaya yetkilendirilmişseniz, bütün şartları gözden geçirdiğinize ve makullük prensibini uyguladığınıza emin olmalısınız.

16. Mesleki Yeterlilik ve Gelişme

Polis Servisi, personelinin eğitim ve gelişim ihtiyaçlarını karşılamakla sorumludur. Siz de mesleki yeterliliğinizi ve gelişiminizi sürdürmekle sorumlusunuz.  Servis, her ne kadar dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış hataların yapılabileceğini kabul etse de, siz yeterliliğiniz (yetenekleriniz) ve yetkileriniz dışında hareket edemezsiniz. Yetkinizin nasıl kullanılacağı ya da görevin nasıl yerine getirileceği konusunda bir şüphe duyarsanız, ve imkan dahilinde ise, iş arkadaşlarınıza ya da amirinize danışma göreviniz vardır.

17. Özel Hayattaki Davranışlar

Görev haricindeyken yapılması gereken kanuni davranış, Polis Servisi’nin itibarını sarsmayan ya da böyle bir sarsma potansiyeli olmayan davranışlardır. Bütün Polis Servisi memurları, görevde olsun veya olmasın, bu Davranış ve Etik Kuralları’nı da içine alan mevzuatın ruhuna ve lafsına uygun hareket etmek ve halk tarafından bu şekilde görülmek mecburiyeti altındadırlar.

İş performansınızı olumsuz etkileyen özel hayatınızdaki her hangi bir hareketiniz işle alakalı bir mesele olarak görülecektir.

18. Basınla İlişkiler

Basına bilgi verirken özel kanuni sınırlandırmalar dikkate alınmalıdır. Bunlar; özel hayatın gizliliği, mağdur ve ailesinin strese sokulmama (en az strese sokulma) hakkı, sanığın adil yargılanmasını etkilememe haklarıdır.

Eğer basına açıklama yapma yetkisine sahipseniz, yayımlanan Medya Politikası (Talimat 52)’na uymalısınız. Bu doküman; medyaya hangi bilginin verilebileceğini, dikkate alınacak durumları, medyaya bilgi vermek için gerekli olan yetki (makam) seviyesini belirtmektedir.

19. Kamuya Yönelik Yorumlar Yapma

Bir sivil olarak kamuya yönelik yorumlar yapma ve politik ve sosyal konular hakkında tartışmalara katılma hakkınız olsa da Polis Servisi adına veya bu şekilde algılanabilecek tarzda yorum (açıklama) yapamazsınız. Eğer onay alırsanız, Polis Servisi faaliyetleri ile ilgili olarak mesleki, eğitimsel ve toplumsal grupların görüşme taleplerini kabul edebilirsiniz. Eğer bu görüşmelerde (uygun görülmüş ikinci iş kazancı dışında) bir ücret alırsanız, bu ücret Polis Servisi’nin ilgili hesabına yatırılmalıdır. Ücrete siz sahip çıkamazsınız.

20. Gizli Bilgiyi Koruma

Uygun yetkilendirme ya da kanuni bir sebep olmadıkça, Bilgisayara Aktarılmış Operasyonel Polis Sistemi (COPS)’nde saklanan bilgiler gibi resmi bilgilere erişim, kullanma ve açıklama yetkiniz yoktur. Bunu yaptığınız taktirde, bir yargı süreciyle karşılaşacaksınız ve belki de işinizi kaybedebilirsiniz. Gizli bilgilere yetkisiz kişilerin erişemediğinden ve hassas bilgilerin ister Servis içinden olsun isterse Servis dışından olsun sadece kanuni bir erişim ihtiyacı olan kişilere verildiğinden emin olmalısınız.

21. İmkanların ve Malzemenin Kullanımı

Resmi imkanlar ve malzemeler, sadece resmi izin alındığında özel kullanıma verilebilir. Bunlar, resmi işin yürütümünü engellememek şartıyla, kısa süreli yerel telefon görüşmelerini ve faks cihazının sınırlı kullanımını kapsayabilir. Servis araçlarının (malzemelerinin) özel kullanımı için verilen izinler kaydedilmelidir (arşivlenmelidir).

22. İkinci İş

Resmi görevlerin dışında her hangi bir (ikinci) işe girmeden önce onay almalısınız. Polis Servisi görevleri önceliklidir ve gerçek bir çıkar çatışması ya da potansiyel bir çıkar çatışması ihtimali varsa ikinci işe izin verilmeyecektir.

23. İlgili Mevzuat

Polis Servisi memurlarına uygulanacak ve içinde davranış standartlarının bulunduğu temel mevzuat; Polis Hizmetleri Kanunu (1990), Polis Hizmetleri Yönetmeliği, Kamu Kesimi Yönetim Kanunu (1988)’dur.

Aşağıda isimleri ve yılları belirtilen mevzuat da konuyla ilgilidir:

a. Polis Dürüstlük Komisyonu Kanunu (1996),
b. Ayrımcılığı Önleme Kanunu (1977),
c. Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon Kanunu (1988),
ç. Ombudsman (Kamu Denetçiliği) Kanunu (1974),
d. Koruma Güvenceli Açığa Çıkarma Kanunu (1994),
e. Kamu Maliyesi ve Kamu Hesaplarının Denetlenmesi Kanunu (1983)

Türkçe’ye tercümesi Cengiz Sayın tarafından 2006 yılında yapılmıştır.

Tahir Taner

0

Prof. Dr. Mehmet Tahir Taner, (D. 28 Mart 1883, Eskişehir – Ö. 12 Eylül 1962, İstanbul), Türk hukuk tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir hukukçu, akademisyen, ordinaryüs profesör ve yazardır. Kendisi, Türk hukuk sistemine olan katkıları, yetiştirdiği öğrenciler ve yazdığı eserlerle unutulmaz bir isim olmuştur.

 

Eğitim Hayatı

Tahir Taner, ilk ve orta öğrenimini Eskişehir’de, lise eğitimini ise Galatasaray Lisesinde (Mektebi Sultani) tamamladı. 1905 yılında İstanbul Mekteb-i Hukuk’tan mezun oldu. Avukatlığa başladı ve aynı zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği yaptı. 1906’da Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edildi. İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığında, bu imkandan yararlandı. Hukuk eğitimi için Paris’e giderek 1912 yılında Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni başarıyla bitirdi. Paris’te kaldığı dönemde ceza hukuku uygulamalarını yerinde inceleyerek mahkemelerde deneyim kazandı. Fransız Cezaevleri Genel Müdürlüğü’nde ve mahkemelerde staj yaptı.

Mesleki Kariyeri: Türkiye’nin Öncü Hukukçusu ve Akademisyeni

1913 yılında yurda dönüşünde Adliye Nezareti Müfettiş Muavinliği görevine getirilen Taner, aynı yıl Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne atandı. 1918’de İstanbul Hukuk Mektebi’nde Ceza Hukuku müderrisliği görevini üstlendi. Kurtuluş Savaşının ardından Ankara’ya geçerek, 1922 yılında TBMM Hükümeti Adliye Vekâleti Müsteşar Vekilliği görevine başladı. Bu dönemde muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına katıldı. Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerdeki müzakerelere Hükümet namına iştirak etti.

Lozan Sulh Konferansı delegasyonunda yer alarak kapitülasyonların kaldırılmasında önemli bir rol oynadı. 

1923 yılında İstanbul’a dönen Taner, Mülkiye müderrisliğine geri döndü. 1927 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’nin reisi (dekanı) oldu. 1928’den itibaren Paris Tahkim Mahkemesinde Türkiye’yi temsil etti. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla birlikte, Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörlüğü ve Dekanlık görevlerine atandı. 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü’nü kurdu 1955 yılına kadar bu Enstitü’nün müdürlüğünü yürüttü. 1955 yılında yaş haddinden emekli oldu, ancak hukuki alandaki çalışmaları emeklilik döneminde de devam etti. Emekli olduktan sonra Taner’in yürüttüğü kürsü başkanlığına  Sulhi Dönmezer getirildi. 

Hukuki Eserleri ve Akademik Katkıları

Tahir Taner, Türk hukuk literatüründe önemli bir yer edinen çok sayıda eserin yazarıdır. Ceza hukuku ve ceza usul hukuku alanında yazdığı eserler, hala Türk hukukçular tarafından referans alınmaktadır. Öne çıkan eserleri arasında şunlar yer almaktadır. 

  • Hukuk-ı Ceza (1928)
  • Ceza Hukuku ve Türk Ceza Kanununun Şerhi (1937)
  • Tanzimat Devrinde Ceza Hukuku (1940)
  • Ceza Muhakemeleri Usulü Ders Notları (1942)
  • Ceza Hukuku; Umumi Kısım (1949)
  • Türk Ceza Kanununun 9.7.1953 Tarihli ve 6123 Sayılı Kanun’la Değiştirilen Hükümleri (1954)
  • Tahir Taner’e Armağan (İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri, 1956)

Vakıf ve Burs Faaliyetleri

Tahir Taner, 1948 yılında Tahir Taner Vakfı‘nı kurarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören başarılı ve ihtiyaç sahibi öğrencilere burs imkanı sağladı. Prof. Tahir Taner Vakfı; günümüze kadar İÜ Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören binlerce öğrenciye burs verdi. Ayrıca, Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Kriminoloji alanlarında düzenlenen hukuki eser yarışmalarıyla bilimsel çalışmalara destek oldu.  Vak­fın ama­cı: İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Hu­kuk Fa­kül­te­si’nde oku­yan ça­lış­kan, ba­şa­rı­lı an­cak ge­çim sı­kın­tı­sı çe­ken ve ön­ce­lik­le ba­ba­sını kaybetmiş öğ­ren­ci­le­re, va­kıf se­ne­din­de be­lir­le­nen ko­şul­lar için­de “Ta­hir Ta­ner Burs­la­rı” ve­ril­me­si ve Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku veya Kriminoloji alanında Vakıf Yönetim Kurulu’nca belirlenen bir konuda düzenlenen yarışmalarda jüri tarafından başarılı bulunan eserlere ödül ve­ril­me­si­dir.

Onurlu Duruşu

Tahir Taner, yalnızca akademik ve hukuki katkılarıyla değil, ilkeli duruşuyla da tarihe geçmiştir. 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında, geçmişe yönelik ceza kanunu çıkarılmasını öneren girişimlere karşı çıkarak, “Ben tarihin hükmünden korkarım” sözleriyle onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu yaklaşımı, Türk hukukçuları arasında bir ahlak ve adalet sembolü olarak anılmasını sağlamıştır.

Lozan Konferansı ve Diğer Diplomatik İlişkilerdeki Hukuki Katkıları

Lozan Barış Konferansı sırasında İsmet İnönü’nün hukuk danışmanı olarak görev alan Tahir Taner, kapitülasyonların kaldırılmasında büyük rol oynadı. Hukuki bilgi birikimi ve etkili savunmaları sayesinde, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık yolunda önemli bir hukuki başarı elde etmesine katkıda bulundu. Ayrıca; Atina, Selanik, Bükreş, ve İstanbul Balkan Konferanslarında Türk heyetinde yer aldı. 

Öğrencileri ve Etkisi

Tahir Taner, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yaptığı yıllarda, Türkiye’nin önde gelen hukukçularından Prof. Dr. Sahir Erman ve Ord. Prof. Sulhi Dönmezer gibi isimlerin yetişmesine öncülük etti. Akademik çalışmaları ve örnek kişiliğiyle birçok hukukçuya ilham kaynağı oldu.

Mirası

İyi derecede Fransızca bilen ve Aliye Taner ile evli olan Tahir Taner, 12 Eylül 1962 tarihinde, 79 yaşında iken hayata y veda etmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir. 

Taner, hukuk alanındaki çalışmalarıyla Türkiye’ye eşsiz bir miras bıraktı. Hukukçu, yazar ve akademisyen kimliğiyle hukuk tarihimizde saygın bir yer edindi. 12 Eylül 1962’de İstanbul’da hayata veda eden Tahir Taner, bilimsel ve insani değerleriyle hatırlanmaya devam etmektedir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından periyodik olarak Profesör Tahir Taner Vakfı Eser Yarışması düzenlenmektedir.  

Tahir Taner|e Armağan

Bu eser, Fakültemizin Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörü ve Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü Müdürü muhterem Tahir Taner’in yarım asra yakın bir müddetle Devletimiz için ve Üniversitemizde ifa eylemiş bulunduğu büyük hizmetler dolayısıyla kanuni yaş haddini ikmal ederek emekliye ayrılırken, Fakültemizin şükran duygularını ifade için neşredilmiştir. Ord. Prof. Dr. Tahir Taner 28 Mart 1883 (1299) tarihinde Eskişehir’de doğmuş, lise tahsilini Galatasaray’da ikmal ederek 1905’de mezun olmuş, yüksek tahsilini yaptığı İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olur olmaz avukatlığa başladığı gibi, ayni zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği vazifesini üzerine almak suretiyle tedris mesleğine ta ilk gençlik çağında girmiştir. Daha sonra açılan bir müsabakayı kazanarak, uhdesinde muallimlik baki kalmak üzere, Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edilmiştir (1906).

İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığından, bu maksatla Adliye Nezaretinde açılan müsabakayı birincilikle kazanan Tahir Taner Paris’e. gitmiş (1909) ve orada hukuk tahsilini ikmal ile mezun olduktan sonra (1912), Fransa “Cezaevleri İdare-i Umumiyesi” ile Paris Müddeiumumîlik dairelerinde ve mahkemelerde tatbikat görmüştür. Memlekete avdetini müteakip 1329 da (1913) Adliye Nezareti Teftiş Heyeti Riyaseti refakatine ve biraz sonra aynı sene içinde “Umuru Cezaiye Müdürlüğüne” tayin edilerek bu vazifede sekiz sene çalışmıştır. Bu müddet zarfında muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına ve bunların Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerindeki müzakerelerine Hükümet namına iştirak ettiği gibi, Fransa ile mevcut ihtilaflı meselelerin halli için akdolunan Tahkimname gereğince kurulmuş olan Muhtelit Komisyonda Hükümeti temsil eylemiştir. 1956 – İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri

Ceza Hukuku

Ceza Hukukunun umumi kısmı ders notları halinde bundan evvel birkaç kere basılmıştı. En son olarak bilhassa talebemiz için hazırlanan ve kırk forması tabedilmiş bulunan kitap tamamlanmak üzere iken Ceza Kanununda birçok değişiklikler yapılmış olduğu gibi, çıkan kısmın fasikül şeklinde tevzii dolayısıyla mevcudu da tamamen tükenmiş bulunduğu için kitabın yeniden bastırılması lüzumu hâsıl olmuştur. Plan, tertip ve tasnif bakımından bu bası evvelkilerinden farklı olmamakla beraber, bahislerin muhtevası ve dip notları ile bibliyografyalar çok genişletilmiştir. Sosyal, siyasi ve iktisadi sahalardaki tahavvüllerle çok yakından alakalı olan, suç ile cezayı ve emniyet tedbirlerini, suçlulukla mücadele tedbir ve vasıtalarını da mütalaa eden Ceza Hukuku daimi bir inkişaf halinde bulunduğu ve hususuyla küçükler tarafından işlenen suçların hemen her memlekette endişe verecek derecede artması bütün medeni dünyayı esaslı surette meşgul eden âlemşümul bir problem olarak ele alındığı için, kitabın bu basısına kanunlarımızda son zamanlarda yapılmış olan değişikliklerin ilavesi ile iktifa edilmemiş, yabancı mevzuattaki yenilikler, doktrin ve tatbikattaki gelişmeler, mahkeme içtilıatları, muhtelif Ceza Hukuku kongrelerinde varılan neticeler, Milletlerarası anlaşmalar, mevzularımızı ilgilendirdiği nispette, kayıt ve işaret olunmuştur.

Böylece kitabın ihtiva ettiği bahisler yeniden gözden geçirilerek hayli genişletilmiş, hatta bunlardan bazıları ve mesela muhtelif Ceza Hukuku Mekteplerine, günün meselesi olan çocuk suçluluğuna ait kısımlar yeni baştan yazılmıştır. Kitapta derinleştirmeğe lüzum görülen noktalar hakkında İtalyanca eserlerden bazı kısımları tercüme etmek ve kitabın muhtelif bakımdan arama cetvellerini vücuda getirmek suretiyle büyük himmet ve yardımlarda bulunmuş olan değerli Doçentimiz Doktor Sahir Erman ile matbaa ve formaların tashihi işlerinde hayli emek sarfetmiş bulunan kıymetli mezunlarımızdan Avukat Daim Seven’e bu yardımlarından dolayı en samimi teşekkürlerimi burada da tekrar etmeği borç bilirim. 1949 – Dr. M. Tahir Taner

Ceza Muhakemeleri Usulü

Ceza Muhakemeleri Usulü, geniş mânada Ceza Hukukunun bir kısmını teşkil eder. Suçun ve suçlunun meydana çıkarılması, bunlara ait delillerin toplanması ve suç işliyenler hakkında kanunda yazılı cezaların hüküm ve tatbik edilmesi için salâhiyetli makam ve memurlar tarafından yapılması lâzım gelen muameleleri ve takibi icabeden kaide ve yolları gösterir. Bu tarife göre Ceza Usulünün asıl Ceza Hukuku ile pek sıkı bağları vardır. Ceza kanunu suçları ve cezalarını gösteren bir esas kanunudur; Ceza Muhakemeleri Usulü kanunu ise cezaların suç işliyenlere ne suretle, hangi kaidelere göre tatbik edileceğini gösteren bir şekil kanunudur.

Kanunun, işlenmesi yasak olan fiilleri ve cezalarını tesbit etmesi kâfi gelmez; suçların ve bunları işliyenlerin nasıl bulunup takip olunacağını tayin eylemesi ve cezaların hüküm ve tatbikim da temin etmesi iktiza eder. İşte Ceza Muhakemeleri Usulü Hukukunun mevzuu bu neticeleri elde etmeğe yarıyacak kaidelerdir. Ceza Muhakemeleri Usulü bulunmadıkça Ceza kanunu bir şey ifade etmez. Çünkü Ceza kanunu statik, hareketsiz bir haldedir; suçları, cezalarını, cezaî mesuliyetin esaslarını, bunu kaldıran, hafifleten, ağırlaştıran sebepleri ve saireyi mücerret surette göstermekle iktifa eder. Ceza Muhakemeleri Usulü ise statik, hareketsiz bir halde bulunan Ceza kanununu harekete getirir, onu dinamik bir hale koyar… 1945 – Ord. Prof. Tahir Taner

Dünya Sulak Alanlar Günü

0

Dünya Sulak Alanlar Günü (World Wetlands Day), Ramsar Sözleşmesi‘nin önemini hatırlamak üzere 1997 yılından itibaren her yıl 2 Şubat tarihinde kutlanmaktadır.

Dünya sulak alanlarının yaklaşık %90’ının 1700’lerden beri bozulduğu, 1970’ten bu yana dünyadaki sulak alanların %35’inin kaybolma tehlikesi altında olduğu raporlanmaktadır.

BM Genel Kurulu Kararı

BM Genel Kurulu, 30 Ağustos 2021 tarihinde 2 Şubat’ı Dünya Sulak Alanlar Günü olarak belirleyen 75/317 sayılı Kararı kabul etmiştir. Sulak alanların önemini kutlamak, farkındalığı artırmak, akıllı kullanım, tasarruf, koruma ve restorasyonunun önemi vurgulanmaktadır.  Sulak alanlar, nehirler, göller ve bataklıklar da dahil olmak üzere yaşamı destekleyen su bazlı hayati ekosistemlerdir.

Dünya Sulak Alanlar Günü Temaları

2026 “ Sulak Alanlar ve Geleneksel Bilgi: Kültürel Mirası Kutlamak”
2025 Ortak geleceğimiz için sulak alanları korumak
2024 Sulak alanlar ve insan refahı
2023 Sulak alanların restorasyonunun zamanı geldi
2022 İnsanlar ve doğa için sulak alan eylemi
2021 Sulak alanlar ve su
2020 Sulak Alanlar ve Biyoçeşitlilik
2019 Sulak Alanlar ve İklim Değişikliği
2018 Sürdürülebilir Bir Kentsel Gelecek İçin Sulak Alanlar
2017 Afet Riskini Azaltmak İçin Sulak Alanlar
2016 Geleceğimiz İçin Sulak Alanlar: Sürdürülebilir Geçim Kaynakları
2015 Geleceğimiz İçin Sulak Alanlar
2014 Sulak Alanlar ve Tarım: Büyüme için Ortaklar
2013 Sulak Alanlar Suyu Korur
2012 Sulak Alan Turizmi: Harika bir deneyim
2011 Su ve sulak alanlar için ormanlar
2010 Sulak alanlara bakım – İklim değişikliğine bir cevap
2009 Yukarı Akış, Aşağı Akış: Sulak alanlar hepimizi birleştiriyor
2008 Sağlıklı Sulak Alanlar, Sağlıklı İnsanlar
2007 Yarın için balık mı?
2006 Risk Altındaki Geçim Kaynakları
2005 Sulak Alan Çeşitliliğinde Zenginlik Vardır – Bunu Kaybetmeyin
2004 Dağlardan denize – Sulak alanlar bizim için çalışıyor
2003 Sulak alan yoksa su da yok
2002 Sulak alanlar: Su yaşamı ve kültürü
2001 Sulak alan dünyası – Keşfedilecek bir dünya
2000 Uluslararası öneme sahip sulak alanlarımızı kutluyoruz
1999 İnsanlar ve sulak alanlar – Hayati bağ
1998 Suyun yaşam için önemi ve su temininde sulak alanların rolü
1997 Sulak Alanlar Günü ilk kez kutlandı

Ramsar Sözleşmesi 

Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler, 1971 yılı Şubat ayında İran’ın Ramsar kentinde sözleşmeyi imzalanmıştır. 2025 yılı itibari ile 172 ülke tarafından kabul edilen Sözleşme, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin tam adı ‘Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme‘dir.

Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne 17 Mayıs 1994’ ten itibaren resmen taraf olmuş, Resmî Gazete’de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmeliği yeniden düzenlemiştir.

Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Sözleşmenin Önemi ve Hedefleri

  • Ramsar Sözleşmesi, sucul ekosistemlerin korunmasını amaçlamakta ve bu amaçla küresel işbirliklerine öncelemektedir.
  • İmzacı ülkeler, sulak alanların korunması için gerekli politikaları geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmektedir. .
  • Sözleşme, biyolojik çeşitliliği artırma amacı gütmekte ve doğal yaşam alanlarının sürdürülebilirliğini sağlamayı hedeflemektedir.
  • Katılımcı ülkeler, belirledikleri sulak alanları uluslararası listeye kaydedecek ve bu alanları koruyacaktır.
  • Ramsar Sözleşmesi, ülkelere sulak alanların ekolojik karakterini koruma sorumluluğu yüklemektedir. Ayrıca Sözleşme, su kaynaklarını sürdürülebilir kullanımını öngörmektedir.
  • Sözleşme, çevresel yönetim stratejilerini bütüncül bir yaklaşımla ele almakta ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamaktadır.
  • Ramsar, çevre politikalarını entegre etmeyi öngörmektedir. Yerel, ulusal ve uluslararası bir çerçeveye sahiptir.
  • Katılımcı devletler, koruma yükümlülüklerini raporlamakta ve düzenli denetimlerle ilerlemeyi takip etmektedir.
  • Sözleşme, ulusal ve yerel düzeyde sürdürülebilir kalkınma hedeflerine uyumludur. Ramsar, tüm dünyaya doğal kaynak yönetimi için rehberlik etmektedir.
  • Ramsar Sözleşmesi, sulak alanların küresel ölçekte öncelikli korunması gerektiğini vurgulamış çevre bilincini artırmıştır.

Türkiye’nin Taahhütleri

Türkiye, Akyatan Gölü, Burdur Gölü, Gediz Deltası, Göksu Deltası, Kızılırmak Deltası, Kızören Obruğu, Kuyucuk Gölü, Manyas (Kuş) Gölü, Meke Maarı, Nemrut Gölü, Seyfe Gölü, Sultansazlığı, Uluabat Gölü, Yumurtalık Lagünü’nü Ramsar Alanı olarak tescil etmiş, ulusal sınırları içindeki bu sulak alanları korumayı ve akıllı kullanımını sağlamayı uluslararası düzeyde taahhüt etmiştir. Uzmanlar, Türkiye’de son 60 yılda 260’tan fazla gölün, derenin, sulak alanın işlevsiz hale geldiğini ya da kuruduğunu ileri sürmektedir. 

İstanbul Toplantısı 

Dünya Su Konseyinin İstanbul’da yaptığı toplantının ve 2009 yılı Dünya Sulak Alanlar Günü’nün ana teması “Sulak Alanlar Bizi Birleştirir”, sloganı da “Akıntıya Karşı-Akıntı Yönünde” olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda 2009 Dünya Sulak Alanlar gününde sulak alanların çevrelerine sağladıkları faydalar, nehir havzalarındaki faaliyetlerin sulak alanları nasıl etkilediği ve daha başarılı havza yönetimi üzerinde durulmuştur. Havzaların korunması ve doğru yönetimi konusunda bilinç oluşturulması da odak noktası olarak belirlenmiştir.

2 Şubat – Hukuk Takvimi

0
2 Şubat - Hukuk Takvimi
2 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

DÜNYA SULAK ALANLAR GÜNÜ 

137 Roma imparatoru Didius Julianus (Marcus Didius Salvius Julianus Severus) doğdu. (2 Şubat 137–1 Haziran 193) 28 Mart 193-1 Haziran 193 tarihleri arasında görev yaptı. Senatoda kabul edilen bir önerge sonucunda kendisinden sonraki imparator Septimius Severus tarafından ölüme mahkûm edildi. Kafası kesilerek infaz edildi.

1207

Vizigotların sekizinci kralı II.Alaric, Roma hukukunun bir koleksiyonu olan Kanunlar Kitabını (Lex Romana Visigothorum) ilan etti. Roma hukukçuları tarafından derlenen, piskoposları ve soylularının onayıyla kabul edilen bir Roma hukuku koleksiyonudur ve Roma Hukukunun günümüze ulaşması bakımından önemli bir kaynaktır. Orta Çağ boyunca önemini korumuş ve Roma hukukunun Batı Avrupa hukukuna girmesine yardımcı olmuştur. Roma Hukukunun özeti olan eseri düzenleyen ve dağıtan Alaric’in şansölyesi Anian’ın adıyla Breviarium Aniani olarak da anılmıştır.

506

Bugünün Estonya ve Letonya bölgelerini içine alan Terra Mariana (Livonya) kuruldu. 1561’de Livonya Savaşından sonra Terra Mariana’nın varlığı sona erdi.

1438

Transilvanya köylü isyanının dokuz lideri Torda’da idam edildi. İsyanı yöneten György Dózsa (1470-1514) önderliğindeki Transilvanyalılar, asillere karşı köylü ayaklanmasını yönetmiş, isyanın sonunda yakalanmış, işkence görmüş ve dava arkadaşlarıyla beraber idam edilmiştir.

1848 Meksika-Amerika arasındaki savaşı sona erdiren Guadalupe Hidalgo Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla Rio Grande ve Gila nehirleri ABD ile Meksika arasında sınır kabul edildi, ABD, 15 milyon dolar karşılığında bugünkü Arizona, Kaliforniya, Colorado’nun batısı, Nevada, New Mexico, Teksas ve Utah’ı kapsayan 1.360.000 km2lik bir alanı Meksika’dan adı. ABD’nin kıtadaki yayılması, 1853’teki Gadsden Alımı’yla kazanılan topraklar dışında, tamamlanmış oldu.


Guadalupe Hidalgo Antlaşması metninin kapağı.

1849 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi William Jay Gaynor doğdu. (Ölümü: 10 Eylül 1913) Devlet okuluna gitti ve ardından Whiteboro Ruhban Okulu’nu bitirdi. Avukatlık yapacağı New York’a gelmeden önce Boston’da devlet okulunda öğretmenlik yaptı. Horatio ve John Seymour hukuk firmasında çalıştıktan sonra 1875 yılında Baro’ya kabul edildi. Belediye Başkanlığı teklifini reddederek 1893-1909 yılları arasında New York Yüksek Mahkemesi‘nde yargıç olarak görev aldı. 1905’te Temyiz Bölümüne atandı. Yeniden gelen teklifi kabul etti ve 1910-1913 yılları arasında New York Belediye Başkanlığı yaptı. Reformist bir belediye başkanı oldu, göreve geldikten kısa bir süre sonra, üst düzey hükümet görevlerini uzmanlara teslim etti. Patronaj, torpil ve nepotizmi etkin bir şekilde engelledi. 9 Ağustos 1910 tarihinde eski bir belediye çalışanının düzenlediği suikasttan sağ kurtuldu ancak konuşma yetisini kaybetti.  1913’te bir şezlongda dinlenirken aniden yaşamını yitirdi.

1856 1856- Osmanlı Devleti ve müttefikleri; İngiltere, Fransa ve Piyamonte Krallığı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı’nı sona erdiren Viyana Protokolü imzalandı
1873 Alman hukukçu ve diplomat Konstantin von Neurath doğdu. (Ölümü: 14 Ağustos 1956)
1880 Cadde ve sokakların gece aydınlatılması uygulamasına ilk defa Hindistan Wabash’ta başlandı.
1891 İtalyan hukukçu ve politikacı Antonio Segni doğdu. (Ölümü: 1 Aralık 1972) Sassari Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. İtalyan Halk Partisi’ne katıldı ve 1923’ten 1924’e kadar ÜFE’nin ulusal meclis üyeliğinde bulundu. 1920’de medeni usul hukuku alanında profesör oldu. Perugia ve Roma dahil olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders verdi. 1942’de Hıristiyan Demokratların kurucularından biri oldu. 1944’ten 1946’ya kadar Ziraat Müsteşarlığı görevinde bulundu. 1946’da Kurucu Meclis’e milletvekili seçildi. 1946’dan 1951’e kadar Tarım ve Orman Bakanlığı ve 1951’den  1953’e kadar Eğitim Bakanlığı yaptı. 1958 yılında İtalya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı ve Savunma Bakanı oldu.  1960 yılında  Dışişleri Bakanı olarak çalıştı. 11 Mayıs 1962–6 Aralık 1964 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
1913 Japon çiftçi ve filozof Masanobu Fukuoka dünyaya geldi. (2 Şubat 1913 – 16 Ağustos 2008) Yerel kültürlerin toprağı sürmeden ve ilaç kullanmadan uyguladığı geleneksel organik tarımı savundu ve Doğal Tarım Felsefesini geliştirdi. İnsanlar üzerindeki etkisi tarımın ötesine geçerek bir doğal beslenme ve yaşam hareketini oluşturdu. Doğanın ilkelerini gözeterek yaşamanın gerekliliğini savundu. Mart 1997’de Rio de Janeiro’da, Dünya Zirvesi+5 forumu kendisini Dünya Meclisi Ödülü’ne layık gördü. 16 Ağustos 2008’de yaşamını yitirdi.
1920 Estonya ile Rusya arasında Tartu Barış Antlaşması imzalandı. Estonya Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren antlaşmadır. Antlaşma ile birlikte Sovyet Rusya, Estonya’nın bağımsızlığını tanıdı ve üzerindeki tüm haklarından vazgeçti.

Tartu Barış Antlaşması imza töreni
1919 İttihat ve Terakki Fırkası kapatılarak mallarına el konuldu.
1921 TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırıldı. Günümüzde, Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.
1925 1925’ten beri yürürlükte olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlük süresi iki yıl daha uzatıldı. 4 Mart 1929’da ilga edildi.
1928
  • Hukukçu ve 1988’den Temmuz 1989’a kadar İtalya Başbakanı olarak görev yapan Luigi Ciriaco De Mita dünyaya geldi. (2 Şubat 1928-26 Mayıs 2022)
  • Prof. Dr. İsmail Türk, 2 Şubat 1928’de Kula’da doğdu. 31 Aralık 1981’de  2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulan SPK’nın ilk başkanı olarak göreve atandı.
1933 Adolf Hitler, Almanya parlamentosunu feshetti.
1935 İlk yalan makinesi, Leonarde Keeler tarafından denendi.
1935 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı, tarihin ve insanlığın ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırıldı.

1952

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadın olan Safiye Ali dünyaya geldi. (2 Şubat 1894, İstanbul – 5 Temmuz 1952, Dortmund)  Mesleki çalışmalarının yanı sıra İstanbul’da başlayan feminist harekete katılarak Türk kadınının seçilme hakkı için mücadele etti. Türk Kadınlar Birliği’nin Sıhhiye Komisyonu başkanlığını üstlenerek fuhuşla mücadele için çalıştı. Kanser teşhisi konulması üzerine Türkiye’den ayrılarak Almanya’ya yerleşti. 5 Temmuz 1952’de Dortmund’da 58 yaşında yaşamını yitirdi.

1966

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri, laikliğe aykırı tutum ve gelişmelere karşı Ankara Üniversitesi SBF ve Hukuk Fakültesi öğretim üyelerince yayınlanan uyarı mahiyetindeki  bildirileri destekleyen yeni bir bildiri yayınladı.

1967 Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal getirildi.
1970 Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi ve toplum eleştirmeni Bertrand Arthur William Russell, yaşamını yitirdi. (18 Mayıs 1872 – 2 Şubat 1970)
1971 Sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uluslararası Ramsar Sözleşmesi  İran’da imzalandı.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi) 17 Mayıs 1994 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmişti.
1971
  • Anayasa Mahkemesi, 1971/13 sayılı kararı ile, siyasi partilere hazine yardımı yapılmasını, 1961 Anayasası’nın 12., 55. ve 56. maddelerine aykırı bularak 1219 sayılı kanunun tüm maddelerini iptal etti.

  •  Manisa’nın Gördes ilçesi Çiçekli köyünde Süleymancılık tarikatının inşa ettirdiği ve 3 yıldır faaliyette olan Kur’an Kursu’nun hocasının evine baskın yapan kaymakam ve jandarma komutanına taşlarla saldırdıkları için gözaltına alınan köylülerden 19’u tutuklandı.

1974 Bilimsel gelişmeye ilişkin araştırma programlarıyla ün kazanmış olan çağdaş bilim felsefecisi İmre Lakatos yaşamını yitirdi. (9 Kasım, 1922 – 2 Şubat, 1974)
1981 Millî Güvenlik Konseyi, eski sosyal güvenlik bakanlarından Hilmi İşgüzar‘ı, hakkındaki iddiaların incelenmesi için Yüce Divan’a sevk etmeyi kararlaştırdı.
1984 Ücretlilere Vergi iadesine ilişkin Kanun kabul edildi. Böylece 1 Ocak 1984 tarihinden itibaren ücretlilerin, memurların, emeklilerin, bunların eş ve çocuklarının ve bakmakla yükümlü olduğu yakınlarının kira giderleri hariç, ev eşyaları, yiyecek ve giyecek için yaptıkları harcamalar ile eğitim ve sağlık harcamaları vergi iadesine tabi olacak.
1986  Halk Gücü Devrimi’nden sonra Filipinler yeni bir anayasa kabul etti.
1987
  • Yeni Gündem Dergisi Yazı İşleri Müdürü Cengiz Turhan aleyhine derginin 41, 42 ve 46. sayılarında Yılmaz Güney’le ilgili haber ve fotoğraflara yer vermekle OHAL Kanunu ve 1983 tarihli sıkıyönetim yasağını ihlal etmekten dava açıldı.

  • İlhan Selçuk ve Cumhuriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında, Selçuk’un “Hülle Partisi” başlıklı köşe yazısında 12 Eylül’ü ve Milli Güvenlik Konseyi üyelerini kötülediği iddiasıyla 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

  •  Ali Özgentürk’ün “Su da Yanar” adlı filmi, “Türk polisini küçük düşürücü ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik sahneler bulunduğu” gerekçesiyle valilikçe yasaklandı.
1989 Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirdiği iddialarının muhatabı binbaşının görev yeri değiştirildi, İçişleri Bakanlığı’ndan 2 başmüfettiş Cizre’ye gönderildi.
1991 Silopi ve Cizre’ye gazetecilerin girmesi yasaklandı.
1995 İstanbul Devlet Güvenlik MahkemesiDüşünce Özgürlüğü ve Türkiye adlı kitabı toplatma kararı aldı. Kitabın dağıtıma verildiği gün toplatma kararı alındı. Eser, yirmi yazarın, 4 Ekim 1994 günü bir araya gelerek bir basın duyurusu ile duyurdukları “Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü ve Türkiye” başlıklı bildirilerini basına göndermeleri ve bu konuda yazılar yazılarak bir kitap çıkarılmasına karar vermeleri ile oluşmuştu. Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabının geliri üç kuruluşa bırakılacaktı: Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Yazarlar Birliği ve Edebiyatçılar Derneği.
1995 Özgür Ülke gazetesi “kapatılan Özgür Gündem gazetesinin devamı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.
2001 TAYAD’lı aileler, Kandıra F Tipi Cezaevi’ndeki mahkumlara işkence yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu
2004

Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan 11 katlı Zümrüt Apartmanı, yapım hatası nedeniyle çöktü: 92 kişi öldü. Olayın ardından, sorumlular hakkında soruşturma başlatıldı ve birçok kişi hakkında dava açıldı. 6 Şubat 2004’te binanın müteahhidi Ali Vedat Kaya ve taşeron İsmail Hakkı Canlıer, 17 Mart 2004 tarihinde ise proje sorumlusu Halil İbrahim Elliki tutuklandı. 18 Mart 2004’te Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu kişiler ve 3 belediye görevlisi hakkında dava açıldı. Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları ‘dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne neden olma’ suçundan mahkûm etti. Belediye Başkanı hakkında dava açılmadı. Apartmanın enkazında her yıl anma töreni yapıldı.

2006 Yüce Divan’da yargılanan eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın işveren Korkmaz Yiğit’ten 14 milyon dolar rüşvet aldığı iddiası düştü.
2007 Birleşmiş Milletler “İklim Raporu” açıklandı. Küresel ısınmanın insan yaşamını tehdit ettiği uyarısı yapıldı.
2009
  • Ergenekon davası kapsamında 41’i tutuklu 86 sanığın yargılandığı davanın 46. duruşmasında ifade veren Sami Hoştan, “Susurluk kazasındaki kayıp çanta bende.” dedi.
  • Libya lideri Muammer Kaddafi, 53 üyeli Afrika Birliği’nin yeni lideri olarak seçildi.
2010 AİHM, Sinan Işık’ın açmış olduğu davada, nüfus cüzdanında “din” ibaresinin yer almasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğuna hükmetti. Mahkeme, kimliklerdeki “Din” hanesinin 2006’dan beri isteğe bağlı olarak boş bırakıldığı yönündeki savunmayı haklı bulmayarak “dine ayrılan hanenin iptal edilmesinin tespit edilen ihlalin telafisi için uygun bir çözüm yolu oluşturacağı kanaatine varmaktadır.” şeklinde hüküm kurdu.
2011
  • Azerbaycan ve Türkiye arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Antlaşması 2 Şubat 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak Resmi Gazetenin 28 Mayıs 2011 tarihli sayısında yayınlandı.
  • Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasında  değişiklik ve ilaveler yapıldı.
  • İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Hrant Dink Cinayeti soruşturması kapsamında tartışılan isim Ramazan Akyürek’i, Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığına atadı. Eski İstihbarat Daire Başkanı Akyürek daha sonraki yıllarda sanık olduğu Hrant Dink Davasında 45 yıl hapis cezası aldı. 
2015 Mısır’da Kirdase’deki polis merkezine saldırmakla suçlanan darbe karşıtı 183 sanık hakkında idam kararı verildi.
2016 DHKP/C militanları oldukları ve Sabancı suikastı faili olarak 20 yıldır arandıkları öne sürülen  İsmail Akkol ile Fadik Adıyaman Yunanistan’ın Sisam adasından Kuşadası kıyılarına geçtiklerinin tespit edilmesi üzerine Söke otogarında yakalandı.
2025
  • Martı Tag Şoförünü Alıkoyan 4 Taksici tutuklandı.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikayaİzmir merkezli 13 ilde vatandaşları arayıp ‘Hakkınızda icra davası var’ diyerek dolandıran organize suç örgütüne yönelik düzenlenen ‘Hücre-7’ operasyonlarında örgüt elebaşının da aralarında bulunduğu 88 şüphelinin yakalandığını, 61’inin tutuklandığını açıkladı.
  • Gezi Davası‘nda tutuklanan ve halen Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde bulunan şehir plancısı Dr. Tayfun Kahraman, BirGün gazetesine mektup gönderdi: Toplumsal adalet can çekişirken tutsaklığın yarası kabuk bağlamıyor.”
  • Avrupa Birliği; yapay zeka sistemlerinin, sosyal puanlama, bireylerin profillerine göre suç eğilimlerini tespit etme, duygu tanımlama, davranış analiz etme, bireyleri biyometrik verilere göre kategorize etme gibi çeşitli alanlarda kullanımını yasakladı. AB Yapay Zeka Yasası, 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girmişti. AB yasasının genel amaçlı yapay zeka modellerine yönelik kuralları ve yükümlülükleri 1 Ağustos 2025’te başlayacak.

  • Muğla’da 2020 yılında kaybolduktan 5 gün sonra varile koyulup, yakılarak öldürülmüş halde bulunan Pınar Gültekin‘in katil zanlısı Cemal Metin Avcı’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından sanık lehine bozuldu.

  • Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş, Avukat Fırat Epözdemir ve Gezi Davası’nda hüküm giyen Osman Kavala, Can Atalay ve Tayfun Kahraman’ı ziyaret etti.

Konstantin von Neurath

0

Alman hukukçu ve diplomat Konstantin von Neurath 2 Şubat 1873 tarihinde doğdu. (Ölümü: 14 Ağustos 1956) Friedrich Wilhelm Üniversitesi ve Tübingen Üniversitesi’nde hukuk okudu.

Mezun olduktan sonra  yerel bir hukuk firmasında çalıştı. 1901’de  Dışişleri Bakanlığında çalıştı. 1903 yılında Muavin Konsolos oldu. 1909 yılında Londra’da Alman büyükelçiliğine atandı.

Birinci Dünya Savaşında ağır yaralanması üzerine kendisine 1914 yılında Demir Haç Madalyası verildi. 1914’ten 1916’ya kadar İstanbul’da büyükelçilik müşaviri oldu.

1919 yılında Kopenhag elçiliğine atandı. 1922 yılından 1930 yılına kadar Roma’ya büyükelçi oldu. 1932 yılında Almanya’ya geri çağrıldı ve Haziran aylarında Başbakan Franz von Papen’in altında Baronlar Kabinesinde Dışişleri Bakanı oldu.

1937 yılında Nazi Partisi’ne üye oldu. Kendisine Altın Parti Rozeti ve SS-Gruppenführer onursal unvanı verildi.

Adolf Hitler’in emriyle Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk‘ün cenaze töreninde Almanya’yı temsil etti.

Nürnberg Mahkemelerinde savaş suçlusu olarak yargılandı. Saldırganlıkla savaş yürütmek, savaş planlama, insanlığa karşı savaş suçları ve barışa karşı suç işlemek için komplo kurmak suçlamaları ile 15 yıl ağır hapse mahkûm edildi ama sağlık sorunları göz önünde bulundurularak Kasım 1954’te tahliye edildi.

14 Ağustos 1956’da yaşamını yitirdi.

Ramsar Sözleşmesi

0
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)

Ramsar Sözleşmesi, (Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi), 2 Şubat 1971 tarihinde kabul edilmiştir. İran’ın Ramsar kentinde imzalanması nedeniyle bu adı almıştır.

Sözleşme, 1975 yılında yürürlüğe girmiştir.  (Convention on Wetlands of International Importance especially as Waterfowl Habitat 1971)

Türkiye, Sulak Alanların Korunması’na ilişkin Ramsar Sözleşmesini 1994 yılında kabul etmiştir. Sözleşme 17 Mayıs 1994 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanmış, Türkiye Bakımından 13 Kasım 1994’te yürürlüğe girmiştir.

Tam adı ‘Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme‘dir.

Sözleşmenin amacı, dünya üzerinde var olan doğal ekosistemlerin korunmasıdır. Sınırlı olan kaynakların akıllıca ve verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamak temel amaçtır.

Sözleşmenin Önemi

  • Ramsar Sözleşmesi, sucul ekosistemlerin korunmasını amaçlamakta ve bu amaçla küresel işbirliklerine öncelemektedir.
  • İmzacı ülkeler, sulak alanların korunması için gerekli politikaları geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmektedir. .
  • Sözleşme, biyolojik çeşitliliği artırma amacı gütmekte ve doğal yaşam alanlarının sürdürülebilirliğini sağlamayı hedeflemektedir.
  • Katılımcı ülkeler, belirledikleri sulak alanları uluslararası listeye kaydedecek ve bu alanları koruyacaktır.
  • Ramsar Sözleşmesi, ülkelere sulak alanların ekolojik karakterini koruma sorumluluğu yüklemektedir. Ayrıca Sözleşme, su kaynaklarını sürdürülebilir kullanımını öngörmektedir.
  • Sözleşme, çevresel yönetim stratejilerini bütüncül bir yaklaşımla ele almakta ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamaktadır.
  • Ramsar, çevre politikalarını entegre etmeyi öngörmektedir. Yerel, ulusal ve uluslararası bir çerçeveye sahiptir.
  • Katılımcı devletler, koruma yükümlülüklerini raporlamakta ve düzenli denetimlerle ilerlemeyi takip etmektedir.
  • Sözleşme, ulusal ve yerel düzeyde sürdürülebilir kalkınma hedeflerine uyumludur. Ramsar, tüm dünyaya doğal kaynak yönetimi için rehberlik etmektedir.
  • Ramsar Sözleşmesi, sulak alanların küresel ölçekte öncelikli korunması gerektiğini vurgulamış çevre bilincini artırmıştır.

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği

Türkiye tarafından, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği, Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme) hükümlerine dayanılarak hazırlanmıştır. Yönetmelik çeşitli tarihlerde değiştirilmiş, son olarak 04.04.2014 tarihinde yönetmelik yeniden düzenlenmiş, 2017 yılında ise bazı yeni değişiklikler yapılmıştır.

Yeryüzünün en zengin ve üretken ekosistemlerini içinde barındıran, bulunduğu bölgenin insanlarına ve ülke geneline hizmet edebilen karmaşık doğal sistemlere, ’Ramsar Alanı’ denilmektedir. Bu alanlar, tropik ormanlardan sonra en çok biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan ve dünyanın en büyük doğal müzesi olarak kabul edilen doğal sit alanlarıdır.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme(Samsar Sözleşmesi)’nin kabulüne dair kanun (PDF)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Ramsar Sözleşmesi, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin imzalandığı 02 Şubat tarihi, sulak alanların korunmasının önemine kamuoyunun dikkatini çekmek üzere 1997 yılından bu yana “Dünya Sulak Alanlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne taraf olduktan sonra Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmelik yeniden düzenlenmiştir. Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip

Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme(RAMSAR SÖZLEŞMESİ)

Onay Kanunu :
Tarih : 28/12/1993 Sayı : 3958
Bakanlar Kurulu Kararı :
Tarih : 15/03/1994 Karar No : 94/5434
Resmi Gazetede Yayımlanma :
Tarih : 17 Mayıs 1994 Sayı : 21937
Yürürlük : 13 Kasım 1994

ÖZELLİKLE SU KUŞLARI YAŞAMA ORTAMI OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLAR HAKKINDA SÖZLEŞME
(RAMSAR SÖZLEŞMESİ)

Akit Taraflar;

İnsan ve çevresinin karşılıklı bağımlılıklarını tanıyarak;

Sulak alanların temel ekolojik fonksiyonlarının, su rejimlerini düzenlemek ve karakteristik bitki ve hayvan topluluklarının, özellikle su kuşlarının yaşama ortamlarını desteklemek olduğunu göz önüne alarak;

Sulak alanların ekonomik, kültürel, bilimsel ve rekreasyonel olarak büyük bir kaynak teşkil ettiğine ve kaybedilmeleri halinde bir daha geri getirilemeyeceğine inanarak;

Su kuşlarının mevsimsel göçleri sırasında sınırlar aşabildiğini ve bu yüzden uluslararası bir kaynak olduğunu tanıyarak;

Sulak alanların giderek artan şekilde kaybına sebep olacak hareketleri şimdi ve gelecekte durdurmayı isteyerek;

Sulak alanların ve onlara bağlı bitki ve hayvan topluluklarının korunmasının, ileri görüşlü ulusal politikalarla, koordineli uluslararası faaliyetlerin birleştirilmesi yoluyla sağlanacağın-dan emin olarak;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1

1. Bu Sözleşmenin amacı bakımından, doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gel-git hareketinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, bütün sular, bataklık, sazlık ve türbiyerler sulak alanlardır.

2. Bu Sözleşmenin amacı bakımından, ekolojik olarak sulak alanlara bağımlı olan kuşlar, su kuşlarıdır.

Madde 2

1. Her Akit Taraf, ülkesi toprakları içindeki elverişli sulak alanları, bundan böyle “Liste” adıyla tanımlanacak ve 8 inci Madde uyarınca kurulacak Büro tarafından tutulacak olan “Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Listesi”ne dahil edilmek üzere tayin edecektir. Her sulak alanın hudutları kesinlikle belirtilecek ve aynı zamanda haritaya çizilecek ve özellikle su kuşları yaşama ortamı olarak önem taşıdığı yerlerde, sulak alanlara mücavir olan akarsu ve deniz kıyı alanlarıyla, ada veya gel-git hareketinin çekilme devresinde derinliği altı metreyi geçen ve sulak alanlar dahilinde yer alan deniz sularıyla birleştirilebilecektir.

2. Liste için sulak alanların seçimi, bu sulak alanların ekoloji, botanik, zooloji, limnoloji ve hidroloji yönlerinden uluslararası önemlerine göre yapılmalıdır. Hangi mevsimde olursa olsun, su kuşları için uluslararası öneme sahip sulak alanlar öncelikle dahil edilmelidir.

3. Bir sulak alanın listeye kaydedilmesi, sulak alanın yer aldığı Akit Tarafın münhasır egemenlik haklarına zarar vermez.

4. Her Akit Taraf, 9 uncu Maddede belirtildiği şekilde, Sözleşmeyi imzalarken veya onay ya da katılma belgesini tevdi ederken Listeye girecek en az bir sulak alanı tayin etmiş olacaktır.

5. Herhangi bir Akit Taraf, gelecekte kendi toprakları içinde bulunan diğer sulak alanları Listeye eklemek, Listeye kaydedilmiş olanların sınırlarını genişletmek veya önemli ulusal çıkarları nedeniyle sınırlarını kısıtlamak ya da tamamen kayıttan sildirmek hakkına sahiptir ve bu kabil değişiklikleri 8 inci Maddede belirtilen devamlı Büro hizmetlerinden sorumlu organizasyon veya hükümete mümkün olan en kısa zamanda bildirecektir.

6. Her Akit Taraf, sınırları içindeki göçmen su kuşları stoklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanılması için; gerek Listeye girecek olan sulak alanlarını tayin ederken, gerekse bunlarda değişiklik yapma hakkını kullanırken uluslararası sorumluluklarını dikkate alacaktır.

Madde 3

1. Akit Taraflar, planlamalarını, Listeye dahil ettirdikleri sulak alanların korunmasını geliştirecek ve ülkelerindeki diğer sulak alanların mümkün olduğu kadar akıllıca kullanılmasını sağlayacak şekilde formüle edecek ve uygulayacaklardır.

2. Her Akit Taraf, sınırları içinde bulunan ve Listeye dahil olan herhangi bir sulak alanın ekolojik karakterinin, teknolojik gelişme, kirlenme veya insan müdahalesi ile değiştiğini, değişmekte olduğunu veya değişme ihtimali bulunduğunu en kısa zamanda haber alacak bir düzenleme yapacaktır. Bu kabil değişiklikler hakkındaki bilgiler gecikmeksizin, 8 inci Maddede belirtilen devamlı Büro hizmetlerinden sorumlu organizasyon veya hükümete bildirilecektir.

Madde 4

1. Her Akit Taraf, Listeye dahil olsun veya olmasın, sulak alanlarında tabiatı koruma alanları ayırarak sulak alanlarının ve su kuşlarının korunmasını geliştirecek ve yeterli inzibati tedbirleri alacaktır.

2. Akit Taraflardan biri önemli ulusal çıkarlarından ötürü, Listeye kaydettirdiği bir sulak alanın hudutlarını daraltır veya tamamen kaldırırsa, aynı veya başka bir yerde, orijinal yaşama ortamının yeterli büyüklüğünde başka tabiatı koruma alanları tesis ederek bu sulak alan kaynağının kaybını mümkün olduğu kadar telafi edecektir.

3. Akit Taraflar, sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan toplulukları hakkında araştırma yapılmasını, bilgi ve yayınların değişimini teşvik edeceklerdir.

4. Akit Taraflar, uygun sulak alanların yönetimi yoluyla su kuşları populasyonlarının artırılması için çaba göstereceklerdir.

5. Akit Taraflar, sulak alanların araştırma, yönetim ve muhafazasında yetenekli perso-nelin eğitimini geliştireceklerdir.

Madde 5

Akit Taraflar, özellikle bir sulak alanın birden fazla Akit Tarafın topraklarına yayılması veya bir su sisteminin Akit Taraflarca paylaşılır durumda olması halinde, Sözleşmenin getirdiği yükümlülüklerin uygulanmasında, birbirlerine danışacaklardır. Taraflar, aynı zamanda, sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan topluluklarını korumaya ilişkin bugünkü ve gelecekteki politikaları ve düzenlemeleri desteklemeye ve koordine etmeye gayret göstereceklerdir.

Madde 6 (Değişik madde: 28.5.1987 tarihinde yapılan konferans)

1. Sözleşmenin uygulanmasını gözden geçirmek ve geliştirmek için bir Akit Taraflar Konferansı tesis edilecektir. Akit Taraflar Konferansının olağan toplantıları Konferans başka türlü karar vermemişse üç yılı geçmeyen aralıklarla ve olağanüstü toplantılar ise Akit Tarafların en az üçte birinin yazılı isteği ile 8 inci Maddenin 1 inci paragrafında belirtilen Büro tarafından düzenlenecektir. Her olağan Akit Taraflar Konferansı bir sonraki olağan toplantının zamanını ve yerini de belirleyecektir.

2. Akit Taraflar Konferansı aşağıdaki hususlarda yetkili olacaktır:

a. Bu Sözleşmenin uygulanmasını görüşmek,

b. Listeye yapılan ekleri ve değişiklikleri görüşmek,

c. 3 üncü Maddenin 2 nci paragrafına uygun olarak, Listeye kaydedilmiş sulak alanlardaki değişikliklere ait haberleri dikkate almak,

d. Sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan topluluklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanılması hakkında Akit Taraflara genel veya özel tavsiyelerde bulunmak,

e. İlgili uluslararası kuruluşlardan sulak alanları etkileyen uluslararası nitelikteki meseleler üzerinde rapor ve istatistik hazırlamalarını istemek,

f. Sözleşmenin işlemesini ileri götürmek için gerekli diğer tavsiye ve kararları kabul etmek.

3. Akit Taraflar, sulak alanların yönetiminden sorumlu her düzeydeki kuruluşa, sulak alanlarla bunların bitki ve hayan topluluklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanımına ilişkin Konferans tavsiyelerinin duyurulmasını ve dikkate alınmasını temin edeceklerdir.

4. Akit Taraflar, Konferans, her toplantısı için işleyiş kurallarını kabul edecektir.

5. Akit Taraflar Konferansı Sözleşmenin mali düzenlemelerini tesis edecek ve devamlı olarak gözden geçirecektir. Her olağan toplantıda katılan ve oy veren Akit Tarafların üçte iki çoğunluğuyla, bir sonraki mali dönem bütçesini kabul edecektir.

6. Her Akit Taraf, Akit Taraflar Konferansının olağan toplantısında katılan ve oy veren Akit Tarafların ittifakla kabul ettiği bir bağış ölçeğine göre bütçeye katkıda bulunacaktır.

Madde 7 – (Değişik madde: 28.5.1987 tarihinde yapılan konferans)

1. Bu gibi Konferanslarda Akit Taraf temsilcileri sulak alanlar ve su kuşları hakkında bilimsel, idari ve diğer uygun görevlerde bilgi ve tecrübe kazanmış uzman kişileri mutlaka ihtiva etmelidir.

2 . Konferansta temsil edilen her Akit Taraf bir oy sahibidir. Sözleşmede başka türlü belirtilmemişse, tavsiyeler, sonuçlar ve kararlar mevcut ve oy veren Akit Tarafların basit oy çokluğu ile kabul edilir.

Madde 8

1. Bu Sözleşme uyarınca, “Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği”, bütün Akit Tarafların üçte iki çoğunluğunun yapacağı atamayla başka bir kuruluş veya hükümete devredilinceye kadar, devamlı Büro görevlerini yerine getirecektir.

2. Aşağıdaki hususlar devamlı Büronun görevlerini teşkil etmektedir:

a. 6 ncı Maddede belirtilen Konferansların toplanmasına ve organize edilmesine yardımcı olmak,

b. Uluslararası öneme sahip sulak alanların Listesini tutmak ve 2 nci Maddenin 5 inci paragrafına uygun olarak, Listeye yapılan eklerden, genişletmelerden, çıkartma ve kısıtlama-lardan Akit Tarafları haberdar etmek,

c. 3 üncü Maddenin 2 nci paragrafı uyarınca Listeye dahil edilen sulak alanların ekolojik karakterlerinde meydana gelen değişikliklerden Akit Taraflarca haberdar edilmek,

d. Gelecek Konferansta görüşülmesini sağlamak üzere, Listedeki değişiklikler veya Listeye dahil sulak alanların karakterindeki değişmeler hakkında bütün Akit Taraflara bildirimde bulunmak,

e. Listedeki değişiklikler veya Listeye dahil edilmiş sulak alanların karakterindeki değişmeler hakkındaki Konferans tavsiyelerini ilgili Akit Tarafa bildirmek.

Madde 9

1. Bu Sözleşme süresiz olarak imzaya açık kalacaktır.

2. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın veya Uzmanlık Örgütlerinden birinin veya Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tüm üyeleri veya Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün Tarafları,

a. Onay hakkı mahfuz olmadan imzalayarak,

b. Onaya tabi şekilde imzalayıp, daha sonra onaylayarak,

c. Katılarak,

bu Sözleşmeye Taraf olabilir.

3. Onay veya katılma, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı’nın (UNESCO) Genel Müdürü nezdinde, (bundan böyle Depoziter olarak geçecektir.) onay veya katılma belgelerinin tevdiinden başlayarak geçerli olur.

Madde 10

1. Bu Sözleşme, yedi devletin 9 uncu Maddenin 2 nci paragrafında belirtildiği şekilde, Sözleşmeye Taraf olmalarından dört ay sonra yürürlüğe girecektir.

2. Müteakiben bu Sözleşme her Akit Taraf için, sözleşmeyi onay hakkı mahfuz olmadan imzalamasından veya onay veya katılma belgesini tevdiinden dört ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 10- Tekrar

1. Bu Sözleşme, bu amaçla toplanan bir Akit Taraflar toplantısında bu madde uyarınca değiştirilebilir.

2. Değişiklik önerileri, herhangi bir Akit Tarafça yapılabilir.

3. Önerilen herhangi bir değişikliğin metni ve bunun nedenleri, Sözleşme uyarınca devamlı Büro görevlerini icra eden kuruluş veya hükümete (bundan böyle Büro olarak geçecektir) bildirilecek ve tüm Akit Taraflara Büro tarafından derhal haber verilecektir. Akit Tarafların metin hakkındaki görüşleri, değişiklikler Büro tarafından Akit Taraflara bildirildiği tarihten sonra üç ay içinde Büroya bildirilecektir. Büro, görüşlerin son sunuş tarihinin hemen ardından, o güne kadar sunulan tüm görüşleri Akit Taraflara bildirecektir.

4. Üçüncü paragraf gereğince bildirilen bir değişikliği görüşmek için, Akit Tarafların üçte birinin yazılı isteği üzerine, Büro tarafından bir Akit Taraflar toplantısı yapılacaktır. Büro, Toplantının yeri ve zamanı konusunda Akit Taraflara danışacaktır.

5. Değişiklikler, oy veren Akit Taraflar mevcudunun üçte iki çoğunluğu ile kabul edilecektir.

6. Kabul edilen bir değişiklik, Akit Tarafların üçte ikisinin, kabul belgesini Depozitere tevdi tarihini izleyen dördüncü ayın ilk günü, bunu kabul eden Akit Taraflar için yürürlüğe girecektir. Akit Tarafların üçte ikisinin kabul belgesini tevdi ettiği tarihten sonra bu kabul belgesini tevdi eden herbir Akit Taraf için değişiklik, kabul belgesini tevdi tarihini izleyen dördüncü ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 11

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalmaya devam edecektir.

2. Akit Taraflardan herhangi biri Sözleşmenin kendisi için yürürlüğe girdiği tarihten beş yıl sonra Depoziter’e yazılı olarak bir ihbarda bulunmak suretiyle Sözleşmeden çekilebile-cektir. Sözleşmeden çekilme, yazılı ihbarın Depoziter’in eline geçtiği tarihten dört ay sonra geçerli olacaktır.

Madde 12

1. Depoziter bu Sözleşmeyi imzalayan veya katılan bütün devletleri en kısa zamanda;

a. Sözleşmeyi imzalayanlar,

b. Sözleşmeyi onaylama belgesini tevdi edenler,

c. Sözleşmeye katılma belgesini tevdi edenler,

d. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih ve,

e. Sözleşmeden çekilme ihbarı verenler,

hakkında haberdar edecektir.

2. Sözleşme yürürlüğe girdiğinde, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102 nci Maddesi uyarınca Depoziter bunu Birleşmiş Milletler Sekreteryasına kaydettirecektir.

KEYFİYETİ TEYİDEN, aşağıda imzaları bulunanlar, tam yetkili olarak bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

1971 Şubat’ının 2 nci gününde Ramsar’da yapılmış olup, orijinalleri İngiliz, Fransız, Alman ve Rus dillerinde birer tanedir; bütün metinler eşit derecede geçerlidir; bu metinler Depoziter’e tevdi edilecek ve Depoziter sahih kopyaları bütün Akit Taraflara gönderecektir.

Trygve Halvdan Lie

0

Trygve Halvdan Lie, 16 Temmuz 1896 tarihinde Oslo’da dünyaya geldi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları vardı: Sissel, Guri ve Mette. 1911’de Norveç İşçi Partisi Gençlik Örgütü’ne katıldı. 1919 yılında Oslo Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları oldu; Sissel, Guri ve Mette.

1922’den 1935’e kadar Norveç Sendikalar Federasyonu’nun hukuk danışmanı olarak çalıştı. Johan Nygaardsvold liderliğindeki İşçi Partisi Hükümeti’nde, 1935-1939 yılları arasında Adalet Bakanı, Temmuz-Eylül 1939 arasında ise Ticaret ve Sanayi Bakanı olarak görev yaptı.

İkinci dünya savaşı sırasında, Nisan 1940’ta Almanya’nın Norveç’i işgalinden sonra İngiltere’ye gitti. ve 1941’den 1946’ya kadar sürgündeki Norveç hükümetinin Dışişleri Bakanı görev yaptı. Savaşın ardından 1946’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Norveç delegasyonunun lideri olarak çalıştı.

Nisan 1945’te San Francisco’da düzenlenen Birleşmiş Milletlerin ilk Genel Kurul toplantısının başkanlığına aday oldu ancak seçimde yarıştığı Belçikalı hukukçu Paul-Henri Spaak genel kurulu yönetme hakkı elde etti.

Paul-Henri Spaak

BM Teşkilatının kurulmasının ardından Güvenlik Konseyi tarafından 1 Şubat 1946’da oybirliğiyle genel sekreter olarak seçildi. Bu dönemde Rusya ile Batı arasındaki arabuluculuk girişimlerinde önemli rol oynadı. İsrail ve Endonezya’nın bağımsızlığını destekledi. Filistin savaşıyla ve Keşmir sorunu nedeniyle Hindistan-Pakistan arasındaki çatışmalarla uğraşmak zorunda kaldı. Kore savaşı sırasında genel sekreterdi. Sovyetler Birliğinden büyük tepki görmesi ve ABD’de sorgulanması nedeniyle barış misyonunu yerine getirmekte zorlanmaya başlaması nedeniyle 1952’de görevinden istifa etti. Yerine, kendisi gibi hukukçu olan İsveçli Dag Hammarskjöld seçildi.

Aralarında BM’deki yıllarını anlatan “Barış Davası: Birleşmiş Milletlerle Yedi Yıl” isimli eserin de bulunduğu çok sayıda kitap yazdı. Etiyopya ile Somali arasındaki sınır anlaşmazlığını çözmek için arabuluculuk yaptı. Kral Olav, 1959 yılında Bay Lie’yi Arabulucu olarak atadı.ABD ve Avrupa’daki üniversiteler tarafından çok sayıda fahri doktora unvanı verildi. Birçok madalya aldı. 30 Aralık 1968’de Norveç’in Geilo kentinde kalp krizinden öldüğünde 72 yaşındaydı. Oslo’da Trygve Lie Meydanı’nda 1994 yılında dikilen Trygve Lie’nin bronz heykeli yer almaktadır.

1946’dan 1952’ye kadar Birleşmiş Milletler’in ilk Genel Sekreteri olarak görev yapan Doğumu: 16 Temmuz 1896) Trygve Halvdan Lie 30 Aralık 1968’de yaşamını yitirdi.

In the cause of peace: seven years with the United Nations

Vedat Ahsen Coşar

0
Vedat Ahsen Coşar

Vedat Ahsen Coşar, 01 Şubat 1949 tarihinde, Samsun ili Vezirköprü ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1967 yılında Konya Maarif Kolejini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, 1974 yılında fakülteden mezun olmuştur.

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğu 1970-1971-Mayıs/1972 yıllarında Erenköy’deki Özel Kalamış Lisesi’nde ve Kadıköy Maarif Koleji’nde/Kadıköy Anadolu Lisesi’nde belletmen/etüt abisi, Eylül/1972 ile 31.12.1974 yılları arasında Büyük Tarabya Oteli’nde resepsiyon memuru/gece müdürü olarak çalışmış; avukatlık stajının ikinci altı aylık bölümünde ve avukatlığının ilk yıllarında Ankara’da Hasköy Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği yapmıştır. 

1975 yılından itibaren Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır.

18 Ekim 2004 -14 Ekim 2006, 15 Ekim 2006 – 26 Ekim 2008 ve 27 Ekim 2008 – 13 Haziran 2010 tarihleri arasında Ankara Barosu Başkanlığı yapmış, 13 Haziran 2010 – 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevini yürütmüştür.

18 Ekim 2004 ile 14 Temmuz 2006 tarihleri arasında; Ankara, Bükreş, Sofya, Makedonya, Moskova, Kiev, Gürcistan, Moldova, Atina, Bakü, Trabzon, İstanbul ve Yalova Barolarından oluşan Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığı yapmıştır. 14 Temmuz 2006 – 25 Ekim 2009 tarihleri arasında aynı kuruluşun genel sekreterliği görevini yürütmüş; 25 Ekim 2009 tarihinde kuruluşun Başkanlığı’na yeniden seçilmiş, Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiği 13 Haziran 2010 tarihine bu görevini sürdürmüştür.

Vedat Ahsen Coşar Kocaeli Barosunda bir konferansta

Türkiye Barolar Birliği Başkanı iken; Ermeni Soykırım iddialarını reddedenlere ceza getiren “soykırımı inkar yasa tasarısı”nı oylayan Fransa Meclisine bir mektup yazmış; cezai yaptırımın tarihe ve tarihçilere ihanet olduğunu bildirmiştir.

Sivil Toplum Çalışmaları

Coşar, baro başkanlığından önce Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği, Türk Hukuk Kurumu Yönetim Kurulu üyeliği, Türkiye Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu ve Hukuk Kurulu üyeliği ile Şike Tahkim Kurulu Üyeliği ve Başkanlığı görevlerini yapmıştır.

Akademik Çalışmaları

Vedat Ahsen Coşar; 1998–1999, 1999–2000, 2000–2001, 2001–2002, 2002–2003, 2003–2004, 2006 2007, 2007-2008, 2008-2009, 2009-2010, 2010-2011, 2011-2012, 2012-2013 akademik yıllarında Bilkent Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.

2005–2006 akademik yılında Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ‘Adli Yazışmalar/Hukuki Metinler’ derslerini vermiştir. Aynı fakültede 2010 – 2011 ve 2011 – 2012 akademik yıllarında ve 2015-2016 akademik yılının ikinci yarısında ‘Avukatlık Hukuku’ derslerini vermiştir.

Ankara Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 2021-2022 akademik yılının ilk yarısında ‘Genel Kamu Hukuku’, aynı yılın ikinci yarısı ile 2022-2023 akademik yılının ilk yarısında ‘Hukuk Felsefesi’ derslerini verdi.  Halen aynı fakültede  ‘Hukuk Sosyolojisi’ ile ‘Siyaset ve Siyasi Tarih’ derslerini vermektedir.

İngilizce olarak okutulan ‘Hukuka Giriş/Introduction To Law’ dersini ve ‘Kamu Hukuku/Public Law’ derslerini vermektedir.

Destekten yoksun kalma, cismani zararlar, tenkis, eski ve yeni vakıflar, eser sözleşmeleri başta olmak üzere özel hukukun değişik konularında uzun yıllar bilirkişilik yapmıştır.

Ulusal ve uluslararası sempozyumlarda hukukla ilgili tebliğler sunmuş; resmi ve özel kuruluşlarca düzenlenen sertifika programlarında özel hukukun değişik konuları ile ilgili dersler vermiş; birçok dergi ve gazetede yüzlerce makalesi yayınlanmıştır.

Vedat Ahsen Coşar’ın Eserleri 
Kitapları ve Çeviri Eserleri

Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Introduction to Law&Turkish Law-Lecture Notes’ (2019), Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme’ (2015), Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Hukuk Adalet Etik ve Siyaset Üzerine’ (2019), ‘Au Revoir/Yine Görüşürüz’ (2019), ‘Rizom İçin Seçkiler’ (2020), Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan üç ciltten oluşan anılarına ilişkin ‘Fîhi Mâ-Fîh/İçindekiler İçindedir’ (2018) adlı kitapları bulunmaktadır. Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan, Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak değerlendirilen ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabını 2017 yılında Türkçe’ye kazandırmıştır.

Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı bilim insanı, akademisyen, sosyal psikolog ve düşünür George Herbert Mead’in Chicago Üniversitesi’nde verdiği Sosyal Psikoloji dersinden derlenerek kitap haline getirilen ‘Mind, Self and Society/Zihin, Benlik ve Toplum’ isimli eserini ise 2019 yılında Türkçe’ye çevirmiştir.

İngiliz tarihçi ve düşünür R.G.Collingwood’un ‘Outlines of A Philosophy of Art/Bir Sanat Felsefesi’nin Ana Hatları’ (2020) ve yine R.G.Collingwood’un ‘The Idea of History/Tarih Düşüncesi’ (2020) isimli kitapların İngilizce’den Türkçe’ye çevirileri de V.Ahsen Coşar tarafından yapılmıştır.

Yetkin Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan Av.Salih Akgül ile birlikte yazdıkları ‘Avukatlık Hukuku’ (2021), Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan ‘Giderayak’ (2021), ‘Kırık Hikayeler’ (2022), Yetkin Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan ‘Genel Kamu Hukuku’ (2021), ‘Hukuk Felsefesi’ (2022), ‘Hukuk Sosyolojisi’ (2022), ‘Genel Hukuk Bilgisi ve Hukuk Metodolojisi (2023), ‘Siyaset ve Siyasi Tarih’ (2023) isimli kitapları bulunmaktadır.

(2021), avukat M.Turgay Bilge ile birlikte çevirdikleri Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci Howard Selsam’ın ‘What is Philosophy? A Marxsist Introduction/Felsefe Nedir?/Marksist Bir Deneme’ (2022), Karl Kautsky’nin ‘Sosyal Devrim/İhtilal’ (2022), Alman sosyolog Ernst Cassirer’in ‘An Essay On Man/İnsan Üzerine Bir Deneme’ (2022), Alman sosyolog Max Weber’in ‘The City/Kent’ (2022), Arthur de Gobineau’nın ‘İnsan Irklarının Eşitsizliği’ (2022), Alfred North Whitehead’in ‘Religion In The Making/Din Oluşumu’ (2022), Theos Bernard’ın ‘Hindu Philosophy/Hindu Felsefesi’ (2022), Maria Montessori’nin ‘Childhood Education/Çocukluk Çağı Eğitimi’ (2023) isimli kitapların, İngilizceden Türkçeye çevirileri de V.Ahsen Coşar tarafından yapılmıştır.

Coşar’ın ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme‘ ve anılarını içeren “‘Fîhi Mâ-Fîh/İçindekiler İçindedir” isimli eserleri

Bir Adalet Teorisi 

Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak değerlendirilen; ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabın Türkçeye çevrilmiş olması Türkiye hukuk camiası açısından ufuk açıcı bir gelişme olmuştur.

Başyapıt olarak tanımlanan John Rawls’ın eseri “Bir Adalet Teorisi” Coşar tarafından Türkçeye kazandırılmıştır

Makale ve Tebliğleri

Vedat Ahsen Coşar, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda hukuk alanında çok sayıda tebliğler sunmuş; resmi ve özel kuruluşlarca düzenlenen sertifika programlarında özel hukukun değişik konuları ile ilgili dersler vermiştir. Ders verdiği öğrencileri için hazırladığı; ‘Introduction to Law‘ ve ‘Public Law‘ isimli İngilizce ders notları bulunmaktadır.

‘Çek Cumhuriyeti Anayasası’, ‘Rusya Federasyonu Anayasası’, ‘Insider Trading’, ‘Hasta Hakları’, “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü-OBAMA” isimli yayımlanmış tercümeleri ile ‘Arbitration -Alternative Dispute Resolution/Tahkim – Alternatif Uyuşmazlık Çözümü’ ve ‘Equality of Sexes In Turkish Law/Türk Hukukunda Cinsiyetlerin Eşitliği’,  isimli İngilizce ve ‘Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü’, ‘Amerika Birleşik Devletleri’nde Avukatlık Mesleği ve Avukatlık Ortaklığı Modelleri’ isimli Türkçe olarak yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

Coşar, tecrübelerini, düşüncelerini ve makalelerini “ahsencosar.wordpress.com” adresindeki kişisel blogunda yayınlamaktadır.

1 Şubat – Hukuk Takvimi

0
1 Şubat - Hukuk Takvimi

1 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

1411 Birinci Thorn Barış antlaşması, müttefik Polonya Krallığı ve Litvanya Büyük Dükalığı ile Töton Şövalyeleri’nin aralarındaki savaşın bitmesiyle Toruń kentinde imzalandı.

1552 İngiliz hukukçu ve siyaset adamı Sir Edward Coke doğdu. (Ölümü: 3 Eylül 1634) Cambridge Üniversitesine bağlı Trinity College‘da hukuk öğrenimi gördü. 1589’da Parlamentoya seçildi. 1592’de Londra başsavcı yardımcısı ve yargı kayıtları sorumlusu oldu. Birçok önemli ihanet davası açarak Essex ve Southampton kontları Sir Walter Raleigh ve 1605’te Barut Komplosuna katılan suikastçılar hakkındaki soruşturmaları yürüttü. 1606’da Yüksek Mahkeme başyargıcı olarak atandı. Birçok kez krala karşı çıktı. Stuartların kraliyet ayrıcalıklarına karşı gelip, hukukun üstünlüğünü ileri düzeyde savunarak İngiliz hukukunun gelişimine büyük katkıda bulundu.
1553

Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa Krallığı arasında, İstanbul Antlaşması imzalandı.

1861 Amerikan İç Savaşı: Teksas, Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldı.
1878

Hattie Ophelia Wyatt Caraway dünyaya geldi. (1 Şubat 1878 – 21 Aralık 1950) Amerika Birleşik Devletleri Senatörü olarak seçilen ilk kadındır. Arkansas senatörü olarak görev yaptı. Senatoya başkanlık yapan ilk kadın oldu.

1885

Fransız hukukçu, senatör  ve eski başbakan Camille Chautemps doğdu. (Ölümü: 1 Temmuz 1963) Hukuk eğitimi aldıktan sonra 1906 yılında Fransız Masonlarına katıldı. 1919 yılında milletvekili seçildi ve 1934 yılında senatör olana kadar bu görevi sürdürdü. 1919-1925 yılları arasında Tours Belediye Başkanlığı, 1924-1926 yıllarında bakanlık, 1930 yılındaki ise kısa bir süre başbakanlık yaptı. 1933-1934 yılları arasında ikinci defa başbakanlık görevine seçildi. Demiryollarını millileştirdi. 1938 yılında Fransız Demiryolları Ulusal Şirketi’ni kurdu.

1886

Hukukçu William Ewart Gladstone, üçüncü kez İngiltere Başbakanı oldu. 3 Aralık 1868-17 Şubat 1874, 23 Nisan 1880-9 Haziran 1885, 1 Şubat 1886 – 20 Temmuz 1886 ve 15 Ağustos 1892 – 2 Mart 1894 tarihleri arasında başbakanlık yaptı.

1921

Men’i Müskirat Kanunu, Resmî Gazetede (1 Şubat 1921) 28 Şubat 1337 yayınlanarak yürürlüğe girdi. Savaş koşullarının devam ettiği bir dönemde sarhoşluğun önlenmesi amacıyla içki yasağı öngören kanuni düzenlemedir. Kanuna göre cezalandırılması gereken birçok kişi meclisin çıkardığı af kanunları ile affedilmek zorunda kalınmıştır.

1924

Birleşik Krallık, SSCB’yi resmen tanıdı.

1929 Sovyetler Birliği’nde Grigori Zinoviyev ve Leon Kamanev tutuklandı.
1930 İstatistik Umum Müdürlüğünün Vazife ve Selahiyetleri Hakkında Kanun kabul edildi. Kurum, 1962’de Devlet İstatistik Enstitüsü’ne dönüştürülmüştür.
1933

Cumhuriyet ilkelerini benimsetmek ve aynı doğrultuda kültür hareketi oluşturmak amacıyla Halkevlerinin yayın organı olarak Ülkü dergisi yayınlanmaya başladı.

1933

Amerikalı hukukçu ve bürokrat Wendell Anderson doğdu. (Ölümü: 17 Temmuz 2016) Minnesota Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1959’dan 1962’ye kadar Minnesota Temsilciler Meclisi’nde ve 1963’ten 1970’e kadar Minnesota Eyalet Senatosu’nda görev yaptı. 1970’de Minnesota valisi seçildi. Minnesota devlet okullarına ilişkin yenilikçi bir reform olan 1971 Minnesota Mucizesinin yaratılmasına katkı verdi. Çabalarından ötürü Time dergisinin kapağında yer aldı. 1995’ten 2001’e kadar Carpinteria, California’daki Turbodyne Technologies Inc.’in (TRBD) hukuk komitesi direktörü ve başkanı olarak görev yaptı.

1946 Trygve Halvdan Lie, BM Teşkilatının kurulmasının ardından Güvenlik Konseyi tarafından 1 Şubat 1946’da oybirliğiyle genel sekreter olarak seçildi.

1949

Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1975 yılından itibaren Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır.

1950

Hukukçu ve siyasetçi Ali Haydar Konca doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1980 Askerî Darbesine kadar birçok şehirde kaymakamlık yaptı. Hassa, Çüngüş ve Sürmene kaymakamlığı görevlerini yürüttükten sonra Kocaeli Valiliği Hukuk İşleri Müdürlüğüne tayin edildi. Bu görevinden istifa ederek Kocaeli’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1989 Türkiye yerel seçimlerinde Sosyal Demokrat Halkçı Partiden belediye meclis üyesi seçildi. Halkların Demokratik Partisi XXV. dönem Kocaeli Milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri öncesi kurulan seçim hükûmetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Avrupa Birliği Bakanı olarak atandı.

1978 13 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girme suçuyla hakkında dava açılan film yönetmeni Roman Polanski, kefaletini yakarak ABD’den Fransa’ya kaçtı.
1978 İstanbul Sağmalcılar Cezaevi’nde isyan çıktı.
1978 Senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, Süreyya Duru’nun “Güneşli Bataklık” adlı filmi Sansür Kurulu’nca reddedildi.
1979

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, suikast sonucu öldürüldü. Hukuk kökenli gazeteci Abdi İpekçi 9 Ağustos 1929’da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. Milliyet Gazetesi’nin yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü oldu. Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği görevlerinde bulundu. 1 Şubat 1979 tarihinde Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. Eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile kuzendir. Mehmet Ali Ağca, İpekçi suikastından idamla yargılanmakta iken 1979 yılında Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırıldı.

1979

Ayetullah Humeyni 13 yıllık sürgünün ardından Fransa’dan İran’a döndü.

1981

Ayşe Saffet Alpar yaşamını yitirdi. (17 Nisan 1903-1 Şubat 1981) Karadeniz Teknik Üniversitesi rektörlüğü görevinde bulunarak, Türkiye’nin ilk kadın rektörü oldu. Balkan Savaşı’nda İşkodra kalesini savunurken 30-31 Ocak 1913’te şehit olan Müşir Hasan Rıza Paşa’nın kızıdır.

1982

12 Eylül rejimi tarafından feshedilen CHP’nin eski genel başkanı Bülent Ecevit Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi.

1985

1978’de öldürülen Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in katil zanlısı Rıfat Yıldırım Almanya’da 1,5 kg eroinle yakalandı. Frankfurt savcısı, 6 kişinin tutuklandığını açıkladı.

 
1988

Sosyalist Parti 1 Şubat 1988’de kuruldu. Anayasa Mahkemesi’nin 10 Temmuz 1992 tarihli kararıyla kapatıldı. AİHM, Sosyalist Parti (SP) ve diğerleri davasında ihlal kararı verdi.

1988

“Şiddet Suçu Mağdurlarının Zararlarının Tazmin Edilmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi” 1 Şubat 1988 tarihinde yürürlüğe girdi. Birleşmiş Milletler tarafından 29 Kasım 1985 tarihinde kabul edilen Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi ile belirlenen ilkeler sözleşme ile hukuki vecibeye dönüştürüldü.

 
1989

İşkence ve İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırmanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi 1 Şubat 1989’da yürürlüğe girdi.

1989 İzmir Kartaş Lisesinde, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle okul yöneticilerinin ihbarı üzerine tutuklanarak yargılanan lise 1.sınıf öğrencisi M.Ç.’nin annesi çok sayıda sakinleştirici hap alarak intihar girişiminde bulundu.
1993

İçişleri Bakanlığı, Valiliklere yurt içinden yayın yapan özel radyo televizyon kuruluşlarının kapatılmasını öngören bir genelge gönderdi. Özel radyolar yurt çapında aralıklarla “ortak bildiri” yayınladı.

1995

Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından 1 Şubat 1995 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, Viyana’da toplanan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından yayınlanan Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin bir Beyanname’nin tamamlayıcısı ve devamı niteliğindedir.

1997

Susurluk kazasıyla ortaya çıkan karanlık ilişkileri protesto etmek ve ‘temiz toplum, temiz siyaset’ özlemini duyurmak amacıyla “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemi akşam 21:00’de Beyoğlu Leman Kültür’de Can Yücel’in şalter indirmesiyle başladı.

1997

Leman mizah dergisinin 22 Eylül 1996 tarihli 254. sayısında yayınlanan bir şiirdeki “Halt etmiş yanımda Meryem Ana” ve “Bilmezdim bile İsa’yı kimden peydahladığımı” dizelerinden dolayı “dince kutsal değerlere hakaret ettiği” gerekçesiyle Can Yücel ve Yazı İşleri Müdürü Kutlu Esendemir’e, en az 1’er yıl olmak üzere 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

1997 Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları 01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurları bakımından yürürlüğe girdi. Polisler, bu kuralları aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaya başladı.
1998

Ulusal Azınlıkların Dil Haklarına İlişkin Oslo Tavsiyeleri, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (The Organization for Security and Co-operation in Europe (OSCE) tarafından 1 Şubat 1998 tarihinde kabul edildi. Oslo Tavsiyeleri, ulusal azınlıklara ilişkin genel uygulanabilir dil haklarının içeriğini sade bir dille açıklığa kavuşturma girişimidir.

1999

Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kuralları,  Türk Tabipleri Birliği tarafından kabul edilerek yayınlandı. Kurallar, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin yenilenmesi ile oluşturuldu.

2000

Amerika Birleşik Devletleri’nde Illinois Eyalet Valisi George Ryan, 20 yıl içinde 13 idam mahkumunun suçsuz olduğunun anlaşılması üzerine idam cezalarının infazlarını durdurdu.

2000

Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edildi, 17 Aralık 1997 tarihinde Paris’te imzalandı, 1 Şubat 2000 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4518 sayılı yasa ile Türkiye tarafından onaylandı.

2001

Yugoslavya’da ekimdeki halk ayaklanmasıyla devlet başkanlığından devrilen “Balkan Kasabı” lakaplı Slobodan Miloseviç 24 saat gözetim altına alındı, eski rejime soruşturma açıldı.

2003

Hukukçu ve siyasetçi Ahmet Muzaffer Akdoğanlı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1922) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Temyiz Mahkemesi 5.Hukuk Dairesi Memurluğu görevinde bulundu. İl Hazine ve PTT Genel Müdürlüğü avukatlığı ve serbest avukatlık yaptı. Dikkat Gazetesi’nde yazılar yazdı. Kastamonu Belediye Meclisi Üyeliği, Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreterliği ve Kastamonu Milletvekilliği görevlerini üstlendi.

2005

Kanada aynı cinsiyetten olanların evlenmesini yasallaştıran 4. ülke oldu.

2005 BM İnsan Hakları Komisyonu, Sudan’da hükümet destekli Arap milislerin Darfur’daki siyah Müslümanlara yönelik mezalimi soykırım olarak değil insan hakları ihlali olarak niteledi. Sudan’da iki yılda 70 bin siyah Müslüman öldürüldü.
2007

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili soruşturma kapsamında, Tuncay Uzundal’ın tutuklanmasıyla soruşturma kapsamında tutuklananların sayısı sekize yükseldi.  Hrant Dink cinayeti zanlısı Ogün Samast’ın Samsun’da Türk bayraklı poster önünde poz verdiği fotoğrafları ile jandarma ve polislerle birlikte çekilmiş video görüntüleri de ortaya çıktı.

2010

Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nca 1 Şubat 2010 tarihinde kabul edildi.

2011 Kars Belediye Meclisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ucube olarak nitelediği ‘İnsanlık Anıtı’nın yıkımına oy çokluğuyla karar verdi
2012

30 yıldır devam eden Dev-Yol Davası düştü. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 574 sanıkla 18 Ekim 1982’de başlayan Dev-Yol ana davasının tüm sanıklar yönünden zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verdi.

2012

Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği yenilendi. Yönetmelik, 1979 tarihli ve 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanuna dayanılarak hazırlandı 1/6/2000 tarihli ve 24066 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği yürürlükten kaldırıldı.

2013

Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Ed Koch yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Aralık 1924)  City College of New York’da hukuk eğitimi gördü. Demokratik Parti üyesi oldu. 1963 ile 1965 arasında Greenwich Village ilçesinin demokratik önderi oldu. 1966’da New York City Council’a seçildi. 1969’dan 1977’ye kadar Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde görev yaptı. 1978’den 1989’a kadar New York belediye başkanlığı görevini üstlendi.

2017

Demokratik Kongolu siyasetçi ve hukukçu Étienne Tshisekedi yaşamını yitirdi. (Doğumu: 14 Aralık 1932) Lovanium Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden doktora diploması aldı ve hukuk alanında doktora diploması alan ilk Kongolu oldu. Mouvement National Congolais’de (MNC) Patrice Lumumba’nın danışmanlığını yaptı. 1961’de Başkan Joseph Kasa-Vubu tarafından Ulusal Hukuk ve İdare Okulu’nun Genel Müdürü olarak atandı. 1965’ten 1997’ye kadar cumhurbaşkanı Mobutu Sese Seko tarafından kurulan çeşitli hükümetlerin üst düzey bir üyesi olarak çalıştı. 1967’de Kongo Anayasasının değiştirilmesine katkı sundu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki (DRC) ana muhalif siyasi parti olan Demokrasi ve Sosyal İlerleme Birliği’nin (UDPS) liderliğini yürüttü. Zaire ülkesinin başbakanı olarak iki dönem görev yaptı.1 Şubat 2017’de yaşamını yitirdi.

2018

Gazeteci ve yazar Şahin Alpay, tahliye taleplerinin reddedilmesi üzerine, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygulanmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yeniden bireysel başvuru yaptı. Anayasa Mahkemesi, ikinci bireysel başvuruda da ihlal kararına rağmen tutukluluğun sonlandırılmamış olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

2019

Modern İran’ın uyguladığı ölüm cezasına ve adaletsizliğe meydan okuyan uzun metraj bir hukuk filmi olan Hapishane Müdürü vizyona girdi.

2024

Gezi eylemleri sırasında göstericilere pala ile saldırdığı için Palalı Sabri lakabıyla anılan Sabri Çelebi, Beyoğlu’nda, 1 Şubat 2024’de bir gece kulübü önünde çıkan kavgada 9 kurşunla vurularak öldürüldü.

2025

Bolu Kartalkaya’daki otel yangınında yakınlarını kaybeden bazı aileleri telefonla arayarak hakaret ettiği belirlenen 1 kişi ‘Kişinin hatırasına hakaret’ suçundan tutuklandı. Benzer suçlama ile 28 Ocak’ta da 2 şüpheli tutuklanmıştı.

2025

Yenidoğan Çetesi davasının iki numaralı sanığı doktor İlker Gönen, tutuklu bulunduğu cezaevinde bileğini keserek intihar etti.

2025

CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan’ın, Sözcü TV’de yayımlanan “Başkent Kulisleri” adlı programdaki cezaevleriyle ilgili sözlerine ilişkin “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan resen soruşturma başlatıldı.

Aktif ve Uygulamalı Bir Eğitim Modeli Olarak Avukat Eğitiminde Usta-Çırak Metodu

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

AKTİF VE UYGULAMALI BİR EĞİTİM MODELİ OLARAK AVUKAT EĞİTİMİNDE USTA-ÇIRAK METODU / Avukat Fahrettin KAYHAN

 “Öğretim sınıfta biter; fakat eğitim ancak hayatla beraber sona erer”

Frederick William Robertson

Hukukçu eğitimi, sıkça tartışılan konulardan biridir. Ankara Barosunda yaptığımız deneysel eğitim çalışmalarında avukat eğitiminde ağırlıklı olarak probleme ve case’ya dayalı forum tiyatro tekniklerini kullanan atölye çalışmaları düzenlemiştim. Uzun meslek yaşamım boyunca hukuk öğrencileri ve stajyerlerle çalışma imkânı buldum ve onlardan çok şey öğrendim.

Adeta kentsel dönüşüm geçiren avukatlık mesleğinde usta çırak ilişkisinin yerini işçi işveren ilişkisinin aldığını zamanları yaşıyoruz. Usta çırak ilişkisinin gereği olan “özen etiğinin” yerini eğitim amacı taşımayan ucuz işçiliğe dayalı, emek sömürüsünün aldığını üzülerek görmekteyiz.

İçinde yaşadığımız çağa uygun bir avukat eğitiminin hâlâ usta çırak ilişkisi içinde mümkün olduğunu düşünenlerdenim. Bu yazıda birçoğu olumsuz kendi mesleki tecrübelerimle geliştirmeye çalıştığım ve uygulamaya çalıştığım avukat eğitiminde usta çırak eğitim metodunu ele alacağım.

A. BİR ÖMÜR SÜREN KARŞILIKLI EĞİTİM SÜRECİ

Avukatlık eğitimi denildiğinde hukuk fakültesi sonrası avukatlık stajı esnasında alınan adliye ve büro eğitimi akla gelir. Uygulamaya çalıştığımız usta çırak ilişkisi metodunda avukatlık eğitimi tercihen hukuk fakültesi birinci sınıfta başlar ve ustanın vefatına kadar sürer. Önerdiğimiz model, hiyerarşik bir eğitim modeli değildir. Bu süreçte usta da çırağından bilmediklerini öğrenir. Usta- çırak ilişkisinde usta rolündeki avukat, eğitim sürecinde çıraktan daha fazla emek harcamak yükümlülüğündedir.

Bir ruhsat töreni anısı: Hukuk fakültesi öğrencisiyken kurgusal duruşma yarışması vesilesiyle tanıştığım şimdilerde 20 yılı doldurmuş bir avukat olan Avukat Kenan Bostancı, stajını bitirdiğinde ruhsatını Tokat Barosundan almayı tercih etti. Stajyerimizin TBB’den ruhsatını teslim alarak Tokat’a götürmek üzere Av. Ali Hikmet Akıllı ve şimdi akademisyen olan o zaman avukatlık stajına yeni başlayan Doç. Dr. Sezercan Bektaş ile birlikte yola çıktık. Tokat Barosuna vardığımızda, avukatlık ruhsatının baro kaleminden genç avukatlara teslim edildiğini, özel bir tören yapılmadığını öğrendik. Bizim Ankara’dan bu tören için gelmemiz hayretle karşılandı. Hemen Baro Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerine haber verdiler. Ruhsatı Baroya gelmiş, ama sahiplerine teslim edilmemiş avukat adayları da alelacele baroya çağrıldılar. Cumhuriyet Başsavcısının ve Adalet Komisyonu başkanının katılımıyla güzel bir tören düzenlendi. Ortağım ve ben, stajyerimizin eğitiminden sorumlu ve onun eylemlerine kefil olduğumuzu açıklayan birer konuşma yaptık. O sırada ruhsat alan genç meslektaşlardan biri ağlamaya başladı. Ağlama sebebi staj veren avukatın yazıhanesi adliyenin karşısında olmasına rağmen törene katılmamasıydı. Daha sonra genç meslektaşımızın bürosuna geçerek bürosunun açılışını yaptık. Birkaç yıl sonra genç avukatımızın düğün merasimine katılmak ve nikâh şahidi olmak nasip oldu. 

Örgün hukuk eğitimi daha çok bilişsel temele dayanmaktadır. Usta- çırak ilişkisi bilişsel, davranışsal ve duygusal temellere dayalı bütünsel bir yaklaşımdır. Hukuki bir müesseseyi bilmek iyi avukatlık için kâfi değildir. Onun kadar avukatlığa özgü davranış kalıplarının kazanılması da gerekir. Keza travmatik vakalarla çalışmak durumunda avukatın duygularını iyi yönetmesi, avukat- müvekkil, hâkim-savcı-avukat, avukat-avukat, stajyer-avukat ilişkilerindeki aktarım ve karşı aktarımları ustalıkla yönetmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Hocam Prof Dr. Erdal Onar’ın ifadesiyle bu meslekte hep kötülükle karşılaşırız. Avukat, kötülük karşısında doğru hukuki ve etik duruş sergileyemez ise zaman içinde kötülüğün bir parçası haline dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta sık sık basına yansıdığı gibi avukat, suça da sürüklenebilir.

Bizim uyguladığımız yöntemde, avukatlık eğitimi hukuk fakültesi birinci sınıfta başlamakta ve öğrencinin tercihine bağlı olarak ömür boyu sürmektedir. Bunun için öğrencinin, fakülteden mezun oluncaya kadar kural olarak kendi belirlediği haftanın bir gününü derslerin aksatmayacak şekilde büro çalışmasına ayırması talep edilmektedir. Mezuniyet sonrası avukatlık stajının 6 aylık adliye stajı süresince mesaisinin tamamını adliyede geçirmesi talep edilmekte, büroda kendisine iş yaptırılmamaktadır. Adliye stajı süresince stajyerle sosyal münasebet sürdürülmekte, adliye stajı birlikte kritik edilmektedir. Adliye stajı sonrasında ise stajyerin tercihine bağlı olarak ömür boyu sürmesi beklenen bir etkileşim süreci başlamaktadır. Bu süreçte en az beş yıl süreyle avukatın genç meslektaşına mentorluk yapma sorumluluğu vardır. Bir ömre sari bu modelde usta çırağı, çırak da ustayı eğitir.

 B. AVUKAT EĞİTİMİNİN AMACI

Günümüzde eğitimin amacının kişilerin belli bir tipe uygun hale getirilmesi veya kişilere belli alışkanlıkların kazandırılması, Kuçuradi’nin deyimiyle, kişilere istendik davranışların kazandırılması olarak belirlenmesi oldukça yaygındır. Hayrettin Ökçesiz‘e göre ise “hukuk eğitimi; kişiyi, hukuk alanında bilgi, karakter, düşünme, duygu, davranış ve uygulama açısından belli bir düzeye yükseltmeyi amaçlamaktadır.” Buradan hareketle Ökçesiz‘in hukuk eğitiminden hukukçularda belirli yetilerin geliştirilmesinin amaçlanması gerektiğini belirttiği söylenilebilir. Bu amaçla, hukukun insani yönünün görünür kılınması arasında bağ kurulması mümkündür.” Bu nedenle usta çırak modelinde karakter odaklı bir eğitim ön plandadır.

 1. Etkileşimli Etik Eğitim.

Hukukun insani yönünden hareket edildiğinde hukukçuluk mesleğinin amacının adaleti sağlamak olduğu söylenilebilir. Etik olmadan, adalete uygun bir hukuk inşa edilmesi sağlanamaz. Adalete uygun bir hukuk için hayatta ve hukuk uygulamasındaki adaletsizlikleri görebilecek hukukçulara ihtiyaç bulunmaktadır. Stajyerlerin hayattaki ve hukuk uygulamasındaki adaletsizlikleri görebilmeleri için onlara belirli erdemlerin kazandırılması gerekmektedir. Bu bağlamda ustanın ve stajyerin belli erdemler konusunda etkileşimli bir eğitim içinde olması gerekir. Etik eğitimi, hayat içinde zaman zaman başarısız kaldığımız bir sınav halidir.

Ağlayan Avukat Vakası: Baro yönetim kurulu üyesi iken baro kaleminde oturuyordum. Genç bir kadın avukat, ağlayarak kaleme girdi. Ne olduğunu sorduğumda, hakimin kendisini azarladığını ve hakaret ettiğini söyledi. “Pekiyi, bu tartışma sonunda hakim ağlıyor mu?” dedim. Birden ağlaması durdu ve gülerek “hayır” dedi. Bunun üzerine duruşma salonunda illa biri ağlayacaksa, bu kişi avukat olmamalıdır” dedim.

Bu örnek temel erdemlerden biri olan “metanet” erdeminin eksikliğini göstermektedir. Bu nedenle stajyerlerimizde ve hâlâ devam eden özeğitimimde öncelikle metanet, ölçülülük, cesaret ve adalet erdemlerini her somut hayat olayında özel olarak çalışmaktayız.

2.Eleştirel Düşünme Becerisi Kazanma ve Kazandırma

“Eleştirel düşünme, herhangi bir konu, olgu ve fikir üzerinde açıklık-seçiklik, tutarlılık, mantıklılık, şüphecilik ve doğru akıl yürütme gibi bazı ölçütlere dayalı olarak kendi düşünme sürecini sürekli denetim altında tutarak değişmeye ve kendi kendini düzeltmeye açık olan bir düşünme biçimidir. Özgünlüğün, derinlemesine düşünmenin ve ölçütlere dayanmanın eleştirel düşünmenin önemli bileşenleri oldukları belirtilebilir. Eleştirel düşünebilmek için de alışılmış kalıpların dışına çıkılarak, önyargılardan uzaklaşarak, her türlü bilginin sorgulanarak ve sınanarak değerlendirilmesine ihtiyaç bulunduğu ve akıl yürütme yöntemlerine ait bilgi sahibi olunması gerektiği ileri sürülmektedir. Ancak “Ciddi bir eleştiri odaklanmayı, anlama çabası içeren bir biçimde dikkatle dinlemeyi ve hem söyleyene hem de söylenene değer vermeyi ve saygı göstermeyi esas alan derin ve zahmetli bir çabayı gerektirir.”

Hayatta sık sık argümanlarla karşılaşırız. Argümanlar, şuna veya buna inanmamız için nedenler sunarak bizi ikna etmeye inançlarımızı ve eylemlerimizi etkilemeye yönelik girişimlerdir. Eleştirel Düşünme eğitiminde stajyerlere argümanların saptanmasında, çözümlenmesinde ve değerlendirilmesinde kullanılan kavramları ve teknikleri tanıtılmaktadır.

Bu nedenle stajyerlerimizle, ilk önce Tracy Bowell–Gary Kemp’in Eleştirel Düşünme Klavuzunu çalışarak işe başlarız. Bu vesileyle ben de, bu eseri bir kez daha okuma ve kendimi yenileme fırsatı bulmuş olurum.

3.Özerklik Eğitimi

Jean Keller de kendi hayatını kontrol etme ve kendi kararlarını verebilmesiyle kişilerin akıl yürütme kapasitelerini güçlendirmeleri gerektiğini belirtmektedir. O’na göre kişiler her şeyden önce yaptıkları eylemlerin kendi değerleri, istekleri ve inançlarıyla uyumlu olup olmadığını eleştirel biçimde değerlendirebilecek biçimde akıl yürütebilecek hale gelebilmelidirler.” Avukatlık eğitiminin hedeflerinden biri de, avukat adayına kişisel ve mesleki özerkliğinin kazandırılması olmalıdır. Usta-Çırak modelinde usta rolündeki avukat, stajyerinin özerk bir insan olması için çaba sarf eder. Bu nedenle ideolojik manipülasyondan uzak durur ve stajyerin kişisel, siyasal, dini tercihlerine saygı duyar.

4.Hukuk Okur-Yazarlığının Geliştirilmesi

Hukuk okuryazarlığı bir avukatın olmazsa olmaz ve sürekli geliştirilmesi gereken yetilerinden biridir. Bu nedenle usta- çırak modelinde usta, çırağın ihtiyaçlarını gözeterek okuma listeleri hazırlar ve hukuki metinler yazmaya teşvik eder.

Çapraz Sorgu Sanatı ve Penoloji Kitabı Vakası: Yazmaya özel bir merakı olan stajyerimiz Ekin Ozan Özşahin çeviri yapması konusunda yönlendirilmiş ve öğrencilik yaşamında Çapraz Sorgu Sanatı ve Penoloji adlı kitapları çevirip yayınlamıştır.

 5.Adli ve Genel Retorik (Cedel) Eğitimi

Avukatlığı en genel manada ikna sanatı olarak nitelendirebiliriz. Bu nedenle retorik eğitimi, çırağın vazgeçilmez eğitimleri arasında yer almalıdır. Retoriğin sütunları olan ethos, pathos ve logos’u etkin olarak kullanma becerisi geliştirilmelidir.

6.Avukatlığa Özgü Hukuk Tekniklerinin Öğrenilmesi ve Öğretilmesi 

Savcı, avukat ve hâkimlik mesleklerinin her hangi bir vakaya bakış açıları farklıdır. Usta-çırak modelinde usta ve çırak avukatlık bakış açısını kazanmak ve geliştirmek için birlikte çaba harcamaları gerekir

 C. EĞİTİM YÖNTEMİ
1.Mesleğin tanıtımı, Mesleğin Sevdirilmesi, Merak Uyandırma: Dramatik Yaklaşım 

Ailedeki ilk hukuk öğrencisi olarak hukuk meslekleriyle hiç temasım olmamış, ne bir mahkeme ne de bir avukatlık bürosu görmüştüm. Tanıdığım hiç hukukçu yoktu. Mesleğe dair kafamda gerçeğe uygun olmayan filmlerden edinilmiş bazı pozitif imgeler vardı, o kadar. Hukuk fakültesi dördüncü sınıfa kadar da bu böyleydi. Bir avukatla ilk tanışmam hukuk fakültesi dördüncü sınıfta oldu. Bir avukat bürosunda birkaç ay kâtiplik yaptım. Avukatlıkla ilgili ilk kırılma noktam şu deneyim oldu.

Senden avukat Olmaz vakası: Avukat katipliğine yeni başlamış idim. Bürodaki yazı işlerini Naci adlı bir katip yürütüyordu. Naci’nin izinli olduğu bir gün avukat bey beni daktilonun başına geçirdi. Bir boşanma davası ile ilgili bir dilekçe yazılacaktı. Ancak ben daktilo kullanmayı hiç bilmiyorum. Dilekçenin başlığını bile on dakikada dikte ettirebildi avukat bey. Sonra öfkeyle “senden avukat olmaz! diye bağırarak daktiloyu kapıp, odasına gitti. Yaklaşık bir saat sonra elindeki dilekçeyi, bana uzatarak “bunu adliyeye götür. Hakime havale ettir ve kaleme ver” dedi. İlk defa adliye kapsından girecektim. İlgili mahkemeyi bulup endişeyle Hakimin kapısını çaldım. Hâkim Bey, dilekçeye baktı ve “böyle dilekçe mi olur. Sayfada marj bile bırakılmamış, bunu kim yazdı?!” diye bağırdı. Korkudan “ben yazdım efendim” dedim. Hakim Bey, “Sen kimsin?” dedi. “Efendim ben hukuk talebesiyim” dedim. Hakim Bey, böyle dilekçe yazarsan senden avukat olmaz” diye azarladı beni. İlk defa avukatlığın acı gerçeğiyle yüzleşmiştim.

Şimdi durum daha iyi olmakla birlikte, hukuk öğrencileri genel olarak neyi seçtiklerini tam olarak bilmeden mesleki tercihte bulunmaktalar. Ülkemizdeki avukatlık pratiğinin olumsuz yönleriyle karşılaştıklarında ise büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar. O nedenle usta çırak modelinde ustanın ilk görevi hukuk mesleklerini gerçekçi olarak tanıtmak ve sevdirmeye çalışmaktır. Bunun için kendi tecrübelerimi paylaşmaktan ziyade diğer hukukçularla tanışma ve söyleşme ortamı yaratma, hakim, savcı, avukat, akademisyen biyografi ve anı kitapları okuma gibi etkinliklerle stajyerde hukuk meslekleriyle ilgili gerçekçi bir görüş oluşturulmaya çalışılır.

2.Fırsat Eğitimi

Eğitim bilimde fırsat eğitimi Doğal olarak ortaya çıkan durumların bir öğrenme fırsatı olarak değerlendirildiği bir eğitim yaklaşımıdır. Avukatlık eğitiminde usta çırak modelinde, eğitim hemen hemen tamamıyla fırsat eğitimine dayanır. Büro ortamında, adliye ortamında ve sosyal alanda tesadüfi olarak gelişen olaylar eğitimin içeriğini oluşturur.

Merhum Ceren Damar vakası: Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken stajyerimiz olan Ekin Ozam Özşahin, staja başladığında Ceren Damar Cinayetinde sanık müdafiliğini üstlenmiş olan Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak’ın merhum Ceren Damar hocamızın hatırasına hakaret suçlamasıyla yargılanması söz konusuydu. Bu davayı bir fırsat bilerek davayı stajyerimizle birlikte izlemeye “savunma dokunulmazlığı ve savunmanın sınırları” konusunda bu davayı örnek olay olarak kullanmaya karar verdik. Davayı birlikte izledik. Ekin Ozan Özşahin, benim müdahalem olmadan duruşma izlenimlerini yazdı. Ben de süreci muhakeme hukuku ve uygulaması yönünden ele alan bir yazı yayınladım. Bu yazılarla ilgili eleştiriler de aldık. Ekin Ozan Özşahin, şu anda 4. Sınıf öğrencisi. Ekin Ozan Özşahin ve yeni stajyerimiz Merve Erbaş ile bu davayı yeniden ele alacağız. Çalışmamıza merhum Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar hocamız da katkı verecek. Merhum Ceren Damar hocamız, bu vesileyle genç meslektaşlarımıza eğitim vermeye devam etmektedir.

Bir Boşanma Davası: Mesleğe yeni başlamış iki meslektaşımızın 3 aylık evlilik sonrasında boşanma davası için büromuza başvuru oldu. Bu vaka, stajyerlerimiz için bir fırsat eğitimiydi. Bu davada avukatlık tutumu dışında hem kendi hayatlarıyla özdeşim kurabilecekler, özel yaşantılarını inşa ederken nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğrenecekler.

3.Probleme Dayalı Metod ve Case Method

Probleme dayalı metod, öğrencilere verilen farazi bir olaydan hareket edilerek mevcut sorunlar üzerinde konunun incelendiği ve çözümlerin tartışıldığı bir yöntemdir. Amerikan hukuk sisteminin bir ürünü olan ve Harvard Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapmış olan Christopher Columbus Langdell tarafından önerilmiş bir sistem olan case method da ise ‘case book’larda yer alan örnek davalar incelenir ve o davada yer alan hukuk ilkeleri öğrenilmiş olur. Usta Çırak ilişkisin de eğitim malzemesinin tamamı gerçek hayat olaylarından oluşur. Stajyer bir davanın, her anıyla temas halinde olur.

4. Birlikte Öğrenme yahut Bilmediğini Öğretme

Usta bilmediği konuları da öğretme sorumluluğu altındadır. Bunun için önce o konuyu kendisinin öğrenmesi gerekir.

FMR Vakası: 2000’li yılların başında fikri mülkiyet ve rekabet hukuku yaygın olarak bilinmemekteydi. Az sayıda avukat bu konuyla ilgiliydi. Bu uzmanlık alanının Türk avukatlığına kazandırılması gerekiyordu. Ankara Barosu nezdinde Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Kurulunu kurduk. Birden kendimi bilmediğim bir konuda seminerler vermek sorumluluğu altında buldum. Gece gündüz çalışarak kıymetli stajyerlerimizle bu alanı öğrendik ve birbirimize öğrettik. Bu çalışmalarımız esnasında, bu konuda daha evvelden uzman olan bir üstadımız beni bu etkinliklerle “bilgiyi ayağa düşürmekle” suçladı.

5.Sistematik Okuma Programı

Özellikle hukuk fakültesi müfredatında olmayan ve olmaması da doğal olan konularda okuma listeleri hazırlanıp, stajyerle birlikte okunması mesleki gelişim bakımından hayati önemi haizdir.

6.Farklı Ofis Deneyimi

Kaç avukat varsa o kadar avukatlık üslubu vardır. Bu nedenle, avukat adayının farklı ofis deneyimleri yaşaması, farklı avukat rol-modellerini tanıması kendi mesleki kişiliğini oluşturmada önemli referanslar olacaktır. Bu nedenle, stajyerimizin farklı ofis deneyimi yaşayabilmesi için kısa süreli olarak da olsa başka avukat bürolarında çalışmasını sağlamak gerekir.

7.Hukuk Dışında Farklı İş Deneyimi

Hayat bilgisi ve tecrübesi, hiçbir meslekte olmadığı kadar hukuk mesleğinde önemlidir. Bu nedenle stajyerimizin, muhakkak hukuk bürosu dışında fiziki olarak çalışabileceği bir işte geçici süreli çalışmasını öneriyoruz.

8.Büro Dışı sosyal ve bilimsel Aktiviteler 

Stajyerle birlikte, baro ziyaretleri, hukuk derneklerini ziyaret, konferans ve sempozyumlar gibi etkinliklere katılım mesleki gelişime ivme kazandıracaktır. Meslektaşlar arası arkadaş toplantılarına stajyerin de katılımını sağlamak mesleğe aidiyet duygusunu pekiştirecektir.

D. SONUÇ 

Avukat eğitiminde usta çırak modeli, usta rolünü benimseyen avukata çok ağır etik sorumluluklar yüklemektedir. Bu model her şeyden önce ustanın hayat boyu kendi eğitimini sürdürmesini, çırağından öğrenmeye hazır ve açık olmasını zorunlu kılar. Sonuç olarak ben bir usta değilim. İla bir rol tanımı yapılacaksa stajyerlerimin çırağıyım. Stajyerlerimle yukarıda ana esaslarını açıkladığım ilhamını Ahi Evran’dan alan, “kendim alamadığım” bir eğitimi deneme yanılma yoluyla otodidaktik olarak geliştirmeye ve genç hukukçularla birlikte paylaşmaya çalışıyorum.

 Not: Bu yazının hazırlanmasında teorik çerçeve olarak Olcay KARACAN’ın “İHTİMAM ETİĞİ TEORİSİNDEN HAREKETLE HUKUK EĞİTİMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ” adlı doktora tezinden yararlanılmıştır. Bu nedenle, yazı Olcay KARACAN’ın eseri de sayılabilir.

 

 

Muammer Aksoy

0
Prof. Dr. Muammer Aksoy

Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1917 yılında Antalya iline bağlı İbradı ilçesinde doğmuş, 31 Ocak 1990 tarihinde Ankara’da terörist bir eylem sonucunda öldürülmüştür. Aksoy, eksi Antalya milletvekillerinden hukukçu ve bürokrat Numan Aksoy’un oğlu ve Türk tıp tarihinde önemli bir isim olan Prof. Dr. Muzaffer Aksoy‘un kardeşidir.

Muammer-Aksoy Heykeli

Aksoy, 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirmiş ve 1950 yılında Zürih Üniversitesi Hukuk ve Devlet Bilimleri Fakültesi’nde “Hukuki Açıdan Karşılaştırmalı ve Eleştirel Bir Yaklaşımla Evlilik Dışı Çocukların Miras Hakkı”  başlıklı tezi ile doktorasını tamamlamıştır.

Doktorasını tamamlayan Aksoy, Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ticaret Hukuku kürsüsünde asistan olarak göreve başlamıştır. Bu görevinin ardından 1952 yılından itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde görev almış,  Hıfzı Veldet Velidedeoglu‘nun asistanlığını yapmış, Medeni Hukuk doçenti olarak bilimsel faaliyetlerine devam etmiştir.

27 Mayıs Askeri Darbesi sonucunda hazırlanan 1961 Anayasası‘nı hazırlayan Anayasa Komisyonunda bulunmuş ve komisyonun sözcülüğünü yapmıştır.

1963 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Anayasa Hukuku Profesörü unvanını kazanmıştır.

Evli ve iki çocuk babası olan Muammer Aksoy, Almanca ve Fransızca dillerini bilmesi yanında kendisini üniversiteye hapsetmeyen ve ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen bir Cumhuriyet aydını olarak yaşamını sürdürmüştür.

Muammer-Aksoy, Türk-Hukuk-Kurumu eski başkanlarındandır.

Muammer Aksoy’un Siyasi Yaşamı

Aksoy 1957 yılında üniversite yasasında yapılan değişikliklerin üniversitelerin özerkliğine zarar vereceği gerekçesiyle üniversiteden ayrılarak Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyasete girmiş, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra yeniden üniversiteye dönmüştür.

1960 sonrası kurulan Kurucu Meclis’in Antalya İli Temsilciliğini 6 Ocak 1961 ve 25 Ekim 1961 tarihleri arasında yürütmüş, CHP Parti Meclisi Üyeliği görevini üstlenmiştir.

12 Mart 1971 Muhtırası‘nın akabinde Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından tutuklanmış ancak yapılan yargılama sonucunda aklanmıştır.

1975 yılında yeniden siyasete atılmış ve 1977 yılında Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili olarak meclise girmiş; aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu başkanlığına getirilmiştir. 12 Eylül 1980’deki askeri darbe ile bu görevlerine son verilmiştir.

Muammer Aksoy’un Sivil Toplum Çalışmaları

Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1958 yılında Türk Hukuk Kurumu başkanlığına seçilmiştir.

1970’li yıllarda İnsan Hakları ve demokrasi mücadelesi veren bir sivil toplumcu olarak öne çıkmış, Avrupa Konseyi Türkiye temsilciliğini yürütmüştür. Bu görevi yürüttüğü 1978-1981 yıllarında petrolün millileştirilmesi mücadelesi vermiştir.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından 1981 yılında Ankara Barosu başkanlığına seçilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’e karşı saldırıların çoğalmaya başladığı yıllarda sivil toplum çalışmalarına ağırlık vermiştir. 1989 yılında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Bahri Savcı, Münci Kapani ve Bahriye Üçok gibi aydınlarla birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuş, derneğin kurucu genel başkanlığını üstlenmiş, Atatürkçü düşüncenin yayılması gerektiğini savunmuş ve laiklik ilkesinin tehlikede olduğunu açıklamıştır.

Horzum Davasında müdahil avukat olarak yer almış, Emlak Bankası’nın avukatlığını yapmıştır.

Kendisi de daha sonra bir cinayete kurban giden Gazeteci – Hukukçu- Yazar Uğur Mumcu, Muammer Aksoy’un Cenaze Töreninde

Muammer Aksoy’un Eserleri 
  • 1960 – Partizan radyo ve Demokrat Parti
  • 1962 – Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi konusundaki tartışma ve bunun ortaya çıkardığı kamu hukuku meseleleri
  • 1963 – Sanayi Bakanı Çelikbaşʼın rejime, hukuka ve memleket menfaatlerine aykırı tutumu
  • 1977 – Sosyalist Enternasyonal ve CHP
  •  1964 – Mukayeseli Hukuk Açısından Karı Koca Mal Rejimi ve Miras Hukuku ile Bağı,
  • 1966 – Türkiye’deki Maden Mücadelesi,
  • 1975 – Öğretmen Dosyası
  • Atatürk ve Sosyal Demokrasi
  • Atatürk ve Tam Bağımsızlık
  • Laikliğe çağrı
  • Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Seçimi / Rejim Bunalımına ve Kötü Sonuçlarına Doğru Pupa Yelken Gidiş

    Muammer Aksoy-Laikliğe Çağrı

Muammer Aksoy’un Öldürülmesi

Aksoy, 31 Ocak 1990 tarihinde Ankara Bahçelievler’deki evinin önünde kurşunlanarak öldürülmüştür. Cenazesi 3 Şubat 1990 tarihinde Ankara Maltepe Camii’nden kaldırılarak Cebeci Asrî Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir. Ankara’da yapılan cenaze töreninde, daha sonra kendisi de bir terör saldırısında can veren hukukçu – gazeteci – yazar Uğur Mumcu, tabutunun önünde fotoğrafını taşımıştır.

Hatırası birçok il ve ilçede yaşatılmış, caddelere, sokaklara, parklara ve salonlara  adı verilmiştir. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bir dersliğe ve suikasta uğradığı evinin bulunduğu Bahçelievler’deki caddeye ismi verilmiştir. İzmir Bornova’da bir parkta heykeli bulunmaktadır.

Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 günü Ankara’nın Bahçelievler semtindeki evinin önünde terörist saldırıya uğramış, başından ve göğsünden kurşunlanarak öldürülmüştür. Cinayetin işlendiği gece gazete ve ajansları telefonla arayan bir şahıs İslami Hareket adına saldırıyı üstlenmiştir. Polis kayıtlarında bulunmayan bir örgüt adına işlenen cinayetin profesyonelce işlendiği ve hiç kanıtın bulunmadığı belirtilmiş; öldürüldüğü gün dosyasına giren üç adet mermi kovanından başka hiçbir kanıt bulunamamış, 10 yaşında bir çocuğun olayı gördüğü iddia edilmiştir.

Muammer Aksoy-Atatürk ve Sosyal Demokrasi

Cinayeti soruşturan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nusret Demiral; “Muammer Hoca yakın dostumdu. Bu soruşturmada ona vicdan borcumu ödeyeceğim” demiştir.

Eşi Ülke Aksoy, “Onu Atatürk düşmanları öldürdü. Her gün telefon ve mektupla tehdit ediyorlardı. Ben üzülmeyeyim diye bana söylemiyordu ama ben seziyordum. ADD’yi kurdu. Birileri bundan rahatsız oldu. Ayrıca TCK. 163. maddenin kaldırılmasına karşıydı. Muammer, türban bahane edilerek yapılan gösterilerin amacının başka olduğunu da söylerdi. Bu konuda da çok sert tepkiler almıştı” demiştir.

Muammer Aksoy’un eşi Ülke Aksoy;’un Milliyet gazetesine verdiği beyanat:

“Bir ses duydum. Ama silah sesi olduğunu anlamadım. Egzoz sesi sandım. Sonra biri gelip ‘Muammer Aksoy aşağıda boylu boyunca yatıyor’ dedi. Son günlerde ‘yorgunum’ diyordu. Enfaktüs geçirdi sandım. Hemen aşağı koştum. Görünce şaşırdım. Nefes alıyor mu diye bakmaya çalıştım. Ağzından nefes vermeye çalıştım. Zanlar görünce de kalp krizinden kan boşanmış sandım. Sonra beni yukarı çıkardılar, ilaç verdiler”

Umut Davası

Aksoy’un öldürülmesinin ardından olay uzun süre aydınlatılamamış ve soruşturma dosyasında ciddi bir ilerleme olmamıştır. 17 Ocak 2000 tarihinde Beykoz’da bir hücre evine yapılan Hizbullah baskını sonucunda elde edilen delillerle Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetlerinin aydınlatılması umudu doğmuş; cinayete karıştıkları ileri sürülen sanıklar Umut Davası’nda yargılanmışlardır. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Uğur Mumcu,  Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok’un öldürülmesi olaylarına ilişkin olarak yasa dışı “Tevhid-Selam ve Kudüs Ordusu” örgütünü kurmak ve yönetmek suçundan çeşitli mahkumiyetler vermiş, cezalar Yargıtay tarafından onanmıştır.

31 Ocak – Hukuk Takvimi

0

 31 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1729

Türkiye’de ilk Türkçe kitap olan Vankulu Lügati Arap alfabesi ile basıldı.
1865 ABD Temsilciler Meclisi, köleliği yasaklayan yasayı onayladı.
1869

Hukukçu ve Belçika’nın 23’üncü Başbakanı Henri Carton de Wiart doğdu. (Ölümü: 6 Mayıs 1951) Hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukat olarak çalıştı. 1896 yılında Belçika’nın Temsilciler Meclisine sol kanat Katolik Partisi üyesi olarak seçildi. 1951’de ölümüne kadar Parlamento Üyesi olarak kaldı. 1920-1921 yılları arasında başbakanlık yaptı. 1911-1918 yılları arasında adalet bakanı, 1928-1935 yılları arasında Milletler Cemiyeti‘nde Belçika delegesi olarak görev yaptı. 6 Mayıs 1951’de yaşamını yitirdi.

1913 Danıştay’ın (Şuray-ı Devlet) 34. başkanı Sait Paşa göreve başladı.
1923 Türkiye ile İngiltere arasında, Musul’un kime verileceği konusunda çıkan anlaşmazlığın giderilmesi için Milletler Cemiyeti’ne başvurulması karara bağlandı.
1928 Sovyetler Birliği’nde 30 muhalefet lideri Almatı’ya sürgüne gönderildi. Sürgüne gidenler arasında Lev Troçki de yer aldı.
1931 Gümrük ve Tekel Bakanlığı kuruldu.
1931 Yarın gazetesi Başyazarı Arif Oruç ve gazetenin sorumlu müdürü İzmit’te bir yıl hapse mahkûm oldu.
1933 Sicilya mafyası Cosa Nostra’nın efsanevi liderlerinden biri olan Bernardo Provenzano doğdu. 43 yıl adaletten kaçmayı başaran, 2006 yılında evine düzenlenen operasyonla yakalanıp 20 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi. 13 Temmuz 2016’da cezaevinde iken 83 yaşında öldü.
1934 Nâzım Hikmet, Nail Vahtedi, Tosun Ömer ve Yonga Ömer beş yıl hapis cezasına mahkûm edildi.
1942 Öğrencilere sigara içme ve nişan yüzüğü takma yasağı getirildi.
1945 Eddie Slovik, Amerikalı er rütbesinde asker (II. Dünya Savaşı sırasında firardan dolayı idam edilen tek ABD askeri) (d. 1920)
1946 Yugoslav Anayasası kabul edilerek Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya’dan oluşan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti kuruldu. Devletin adı 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak değiştirildi.
1949 Milli Eğitim Bakanlığı, 15 Şubat’ta başlayacak olan “ilkokullarda ihtiyari din dersleri”ne ilişkin valiliklere tamim gönderdi.
1960 Hukukçu ve Karadağ Başbakanı Željko Šturanović ünyaya geldi. (Ölümü: 30 Haziran 2014 )
1961 Hukukçu ve siyasetçi Filiz Kerestecioğlu Demir doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden  mezun oldu. 1987’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1991’de İsviçre’de Nokta Dergisi’nin temsilciliğinde çalıştı ve bu süreçte İsviçre’de Türkçe ve İngilizce dil öğretmenliği yaptı. 1995 yılında “Kadınlar Vardır” belgesel filminin yapımında görev aldı ve “Kadınlar Vardır” adlı şarkının söz yazarı ve bestecisi oldu. İstanbul Barosu’nda Kadın Hakları Uygulama Merkezi kurucu üyesi oldu ve Dış İlişkiler Komisyonu Sekreterliği yaptı. 2004-2012 yılları arasında Güncel Hukuk Dergisi‘nde Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlendi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu üyesi olarak görev yaptı. AKPM Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Komisyonu başkan yardımcısı olarak çalıştı.
1962 Küba, “Marksist-Leninist bir hükümetin Amerikalılararası sistemin ilke ve amaçlarıyla bağdaşmayacağı” gerekçesiyle Amerika Devletleri Teşkilatı’ndan ihraç edildi. ABD’nin ısrarlı girişimleriyle oylanan karar 1’e (Küba) karşı 14 oyla alındı, 6 ülke çekimser kaldı.
1964 15 Ocak günü Kıbrıs sorununu görüşmek üzere toplanan III. Londra Konferansı, 19 günlük çalışmanın ardından bir sonuç alınamadan dağıldı.
1973 Çetin Altan’ın 4,5 yıl hapsi istendi. Karikatürist Turhan Selçuk’u döven 3 polis hapse mahkûm edildi.
1973

Devlet Güvenlik Mahkemeleri‘nin kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.

1986

Nokta dergisinde, askeri yönetim sırasında siyasi tutuklulara yapılan işkenceler konusunda itiraflarda bulunan polis memuru Sedat Caner, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na teslim oldu; savcılık sorgusunun ardından tutuklanarak cezaevine konuldu.

1986 Sosya Demokrat Halkçı Parti (SHP) İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Türkiye’de 5 yılda 800’den fazla insanın “kayıp” olduğunu söyledi.
1990 Hukukçu, siyaset adamı ve yazar Mustafa Muammer Aksoy terörst saldırı sonucunda yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1917)
2001 “Beyaz Enerji Operasyonu” adı verilen yolsuzluk soruşturmasını yöneten DGM Savcısı Talat Şalk Dünya Bankası, IMF ve AB temsilcilerinden enerji ihaleleri için bilgi ve belge istedi. Başbakan Bülent Ecevit, “savcı devletin saygınlığına gölge düşürmüştür. Gereken yapılır” dedi.
2001 Lockerbie faciası davası sonuçlandı. 1988’te bir Amerikan yolcu uçağının İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde patlamasıyla 270 kişinin hayatını kaybettiği davada yargılanan iki Libyalıdan biri suçlu, biri suçsuz bulundu. Mahkeme “komplonun fikir, planlama ve uygulamasının Libya kaynaklı olduğu” hükmüne vardı.
2002 AİHM, 1996’da esrarengiz bir şekilde öldürülen KKTC’li gazeteci yazar Kutlu Adalı’ya ilişkin davaya başladı. Türkiye AİHS’nin dokuz maddesini ihlal etmekle suçlanıyor. Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı ifadesinde cinayetten Türkiye ve KKTC’yi sorumlu tuttu.
2004 Türk Lirasından 6 sıfır atılması ve Türkiye Devleti para biriminin Yeni Türk Lirası olmasını öngören yasa, Resmi Gazetede yayımlandı.
2005 Dünyaca ünlü pop yıldızı Michael Jackson hakkında, 13 yaşındaki bir çocuğa tacizde bulunduğu gerekçesiyle dava açıldı.
2006 Şili’nin tarihindeki ilk kadın devlet başkanı Michelle Bachelet kabinedeki 20 bakanlığın yarısına kadınları atadı.
2006 Abdullah Öcalan’ın avukatlarından İrfan Dündar, müvekkilinin yeniden yargılanmaya ilişkin dilekçesini, bu konuda yetkili olan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine göndererek başvuruda bulunduğunu bildirdi.
2008

AİHM, Türkiye’nin, Özgür Ülke gazetesi okuduğu ve Med TV izlediği gerekçesiyle disiplin soruşturmasıyla görev yeri değiştirilen Hakim Mehmet Emin Albayrak’a tazminat ödemesine karar verdi

2014

221 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ölümü ile ilgili 7 polis ifade verdi.

2020 Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrıldı.
2025 İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, 20 Ocak tarihinde katıldığı bir programda İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ailesiyle ilgili kullandığı ifadeler nedeniyle ‘Tehdit’ ve ‘Terörle mücadele eden kişileri hedef göstermek’ iddiasıyla başlatılan soruşturma ile 27 Ocak‘ta yaptığı konuşması nedeniyle ‘Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs’ ve ‘Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ iddiasıyla hakkında başlatılan soruşturmalar kapsamında Çağlayan’daki Adliye Sarayında ifade verdi.
2025 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” iddialarıyla tutuklanan gazeteciler Gülistan Dursun, Hayri Tunç, Yeni Yaşam Gazetesi çalışanları Enes Sezgin, Osman Akın, Can Papila, Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü Pınar Gayıp, Mücadele Birliği Gazetesi Muhabiri Serpil Ünal ile siyasetçiler Haci Ugiş ile İmam Şenol tahliye edildi.
2025 ABB Başkanı Mansur Yavaş; Ümit Özdağ, Rıza Akpolat, Ahmet Özer ve Suat Toktaş‘ı Silivri Cezaevinde ziyaret etti: “Hukukta tutuklama en son başvurulacak bir şeydir” Örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanan ceza hukukçusu Dilek Ekmekçi’ye 2 yıl 1 ay ceza veren mahkeme Ekmekçi hakkında tahliye kararı verdi.
2025 Av. Dilek Ekmekçi hakkında İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “örgüt üyeliği” iddiasıyla açılan davaya devam edildi. Mahkeme, örgüte yardım etmek gerekçesiyle 2 yıl 1 ay ceza vererek tahliyeye hükmetti.
2025 Yüksek faizli fon vaadiyle dolandırıcılık yaptığı iddiasıyla İstanbul 41’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Seçil Erzan‘ın yargılandığı davaya devam edildi. Mahkeme tutukluluğun devamına karar verdi. Denizbank eski genel müdürü Hakan Ateş ile eski genel müdür yardımcısı Mehmet Aydoğdu’nun savunmalarının alınması için haklarında zorla getirme kararı verildi.
2025 HSK kararıyla ihraç edilen ve 9 yıldır firari olarak aranan eski hakim Yaşar Akyıldız, Ankara’da çıkarıldığı hakimlik tarafından ’silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan tutuklandı.
2025 Cumhurbaşkanına hakaret ve kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçlamasıyla Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan akademisyen Çiğdem Bayraktar Ör, çıkarıldığı hakimlik tarafından tutuklandı.
2025 1 Nisan 1981 tarihi Devlet Denetleme Kuruluna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun‘da değişiklikler yapıldı. Değişiklik gereğince kurul üyelerine, “görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanmasını yetkili makamlara önerme” yetkisi getirildi.

Milli Savunma Bakanlığı, (MSB) Kara Harp Okulu Sancak Devir Teslim ve Mezuniyet Töreni sonrasında kamuoyuna yansıyan görüntülerin ardından başlatılan idari ve disiplin soruşturmaları kapsamında; “Yüksek Disiplin Kurulu tarafından sıralı 3 disiplin amiri ile Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu tarafından 5 teğmene “Silahlı kuvvetlerden ayırma cezası” verildiğini açıkladı.

 

Hilmi Şeker

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı.

Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi.

İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.

Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı.

Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı.

En kapsamlı röportaj 2019 yılında “Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı” adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı.

İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı.

Hilmi Şeker, İstanbul Bakırköy hakimliği yapmakta iken 2026 yılı başında Sakarya Adliyesine hicret etti.

Basılı Eserleri

2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker’in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Harvard Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi.

İkinci kitabı olan “İlkeler Işığında Ön İnceleme KurumuMart 2012’de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. “Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018’de Beta’dan yayımlandı.

2018’de “Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018’de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu.

“Esbab–ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe” Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Hilmi Şeker, İstanbul Bakırköy Adliyesinde görev yapmakta iken 2026 yılı başında  Sakarya Adliyesine hicret etti.

Hilmi Şeker Çalışma hayatının yanı sıra çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazmaktadır.

Şeker, Hukuk ve felsefeyi bir araya getirerek, hukuk tarihi, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, usul hukuku ve hukukta gerekçe üzerine düşünen, yorumlayan ve yazılı eserleri ile gelecek kuşaklara hafıza aktarımı yapan bir yargıç ve önemli bir hukuk insanıdır. Şeker, sadece hukuk pratiğiyle ilgilenmemiş, hukuk ve felsefe arasındaki ilişkiyi sürekli vurgulamış, hukukun teorik temellerini derinlemesine keşfetme serüvenini kitaplarına yansıtmıştır. Öte yandan Şeker, Türkiye’nin son 20-30 yılına damga vuran en önemli davalarına ve hukuk gündemlerine ilişkin görüşlerini en cesur bir jargon ile yazmaktan çekinmemiştir.

Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti

Hilmi Şeker’in 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirmiş, kitap ve konusu üzerine birçok toplantı ve konferans tertip edilmiştir. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele almış, bu konuda başkaca çalışmalara ilham kaynağı olmuştur.

Hilmi Şeker- İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu
İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu ile Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesinin birlikte düzenledikleri “Hukukta Gerekçe ve Felsefi Temelleri” konferansı sonrasında

Beykent Üniversitesinde

MAKALE      : Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi
MAKALE      : İbralaşmayı Yok Sayan Etik İlişki/yozlaşan Gerekçe 
Makale Özeti

Çalışma, Yargılamayı kendi bağlamında öznel gerçeğini arayan etik bir ilişki olarak telakki eder. Gerekçeyi ise bu ilişkiyi kendine has, söylem söz ve kurallarıyla formüle eden, doğası gereği kürsünün birey toplum ve kamuyla ibralaşmasına özgülenen, salon kapılarını, dosyaların kapaklarını aralayarak yargının demokratikleşmesini, kürsünün insani değerlere sadakatini, hükmün kalıcı barışa hizmet sunmasını sağlayan bir rol, işlev olarak algılar. Etik bir misyon olarak gerekçenin ard alanını, onu var eden nedenceleri, misyon hedefleriyle, ideallerini tarihi serüveni, tarihi yolculuğunda karşılaştığı engelleri onları aşma biçimi, dış alemle kurduğu ilişki ve iç dinamiklerinden aldığı destekle geliştirdiği özelliklere odaklanır. Bunu, karınca kararınca saptamaya, makalenin ömrü ve olanaklarıyla sınırlı olarak paylaşmaya çabalar. Sınırların berisindeki anlayışa eleştirel gözle görür. Kapıları üzerine kapayan gerekçe anlayışının, içe dönük dünyası; gerekçeyi etik işlevinden uzaklaştırması, demokratik yanını unutması, bilgi kaynağını yitirmesiyle yaşadığı darboğazla etkilerini anlamaya çalışır. Son olarak da olup bitenleri çözümlemeye, oluşan gerekçe sendrom ve krizinin aşılması için yapılması gerekenler, alınması zorunlu önlemler üzerine odaklanır. Önerilerde bulunur.

Faruk Erem 100 Yaşında” etkinliğinde İonna Kuçuradi ile

Röportajlar : 

http://www.hukukihaber.net/mesleki-hukuk/av-prof-dr-faruk-erem-100-yasinda-h32272.html

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7420/sokaga-cikma-yasagi-adalete-erisim-hakkini-kara-listeye-alirken#.WawyMbKrT3g

Usul Sorunlarının 2014 Özçekimi

Hukuku hep kendine yontanlar okusun!

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı-Kitap

Hilmi Şeker: Hakikatin alternatifi yoktur

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı

Yargıç Saadet Yüksel’ in Kavala v. Türkiye Davası’ ndaki Onaylayıcı Ayrık Görüşü ile Muhalefet Şerhi’ nin Analizi

İbralaşmayı Yoksayan Etik İlişki – Yozlaşan Gerekçe

Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü

0
AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19

Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü’ne ilişkin Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyince belirlenmiş ilke ve kurallardan oluşmaktadır.

AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19; 6 Ekim 2000 tarihinde düzenlenen Bakan Yardımcılarının 724. toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir. Tavsiye kararı 39 maddeden oluşmaktadır.

Tavsiye kararı, savcıların bağımsızlık, tarafsızlık ve mesleki yeterlilik ilkelerine dayanarak nasıl işlev gördüklerini ve devletin bu işlevleri yerine getirmelerine nasıl destek vermesi gerektiğini özetlemektedir.

Avrupa Konseyi

Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Tüzüğü’nün 15.b maddesi hükmü uyarınca,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeler arasında daha sıkı bir birliğe ulaşmak olduğunu dikkate alarak;

Bütün gerçek demokrasilerin temelini oluşturan hukuk devletini desteklemenin de Avrupa Konseyi’nin amaçları arasında olduğunu akılda bulundurarak;

Ceza adalet sisteminin, hukuk devletinin korunmasında kilit bir rol oynadığını göz önünde bulundurarak;

Hem ulusal hem de uluslararası düzeyde suça karşı mücadelenin artırılmasının, bütün üye devletlerin ortak ihtiyacı olduğunun bilincinde olarak;

Bu amaca yönelik olarak, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de koruma altına alınan ilkeleri gözeterek, sadece ulusal ceza adalet sistemlerinin değil; aynı zamanda cezai konularla ilgili uluslararası işbirliğinin etkinliğinin de geliştirilmesi gerektiğini düşünerek;

Savcılığın cezai konularla ilgili olarak uluslararası işbirliğinde olduğu kadar ceza adalet sisteminde de kilit bir rol oynadığının bilincinde olarak;

Bu hedefe yönelik olarak, üye devletlerde savcılara yönelik ortak ilkelerin tanımlanmasının teşvik edilmesi gerektiğine inanarak;

Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen cezai konulara dair metinlerde yer alan bütün ilkeleri ve kuralları göz önünde bulundurarak;

Üye devletler hükümetlerine savcılığın ceza adalet sistemi içindeki rolü ile ilgili mevzuat ve uygulamalarını aşağıdaki ilkelere dayandırmalarını tavsiye eder:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Savcının işlevleri

1. “Savcılar” toplum adına ve kamu yararına, birey haklarını ve ceza adalet sisteminin gerekli etkinliğini göz önünde bulundurarak, yasa ihlallerinin cezai bir yaptırım gerektirdiği durumlarda yasaların uygulanmasını teminat altına alan resmi mercilerdir.

2. Her ceza adaleti sisteminde, savcılar:

– soruşturmanın başlatılıp başlatılmayacağına ya da devam ettirilip ettirilmeyeceğine karar verirler;
– kamu davasını açarlar;
– mahkeme kararlarının tümüne veya bazılarına karşı yasa yoluna başvurabilirler.

3. Bazı ceza adalet sistemlerinde savcılar aynı zamanda:

– Uygun olan yerlerde bölgesel ve yerel koşullara uyarlayarak ulusal ceza politikasını uygularlar,
– soruşturmaları yürütürler, yönetirler ya da denetlerler;
– mağdurlara etkili bir şekilde yardım edildiğini teminat altına alırlar;
– kovuşturma alternatiflerine karar verirler;
– mahkeme kararlarının yürütülmesini denetlerler; vb.

İşlevlerini yerine getirmeleri için savcılara sağlanan teminatlar

4.  Devletler, savcıların yeterli yasal ve kurumsal şartlar altında ve özellikle bütçe anlamında yeterli imkanlara sahip olarak mesleki görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirebilmelerini teminat altına alabilmek adına etkin tedbirler almalıdırlar. Bu şartlar savcıların temsilcileri ile yakın işbirliği içerisinde tesis edilmelidir.

5. Devletler;

a. Savcıların mesleğe alımı, terfi ve tayinleri, belirli grupların çıkarlarını kayıran herhangi bir yaklaşımı bertaraf eden ve cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi ya da diğer görüş, ulusal ya da toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, mülkiyet, doğum yeri ya da benzeri başka durumlara dayalı olanlar başta olmak üzere her türlü ayrımcılığı dışlayan âdil ve tarafsız usullerle yapılmasını,

b. Savcıların kariyer, terfi ve tayinlerinin yetkinlik ve deneyim gibi açık ve nesnel kriterlere göre düzenlenmesini,

c. Savcı tayinlerinin hizmet ihtiyaçları doğrultusunda yapılmasını,

d. Savcıların, üstlendikleri önemli göreve uygun bir şekilde ücret, özlük hakları ve emeklilik ücreti gibi makul hizmet koşulları ve uygun bir emeklilik yaşına sahip olmalarını ve bu koşulların yasayla düzenlenmesini,

e. Savcılara karşı yürütülen disiplin işlemlerinin yasayla düzenlenerek, değerlendirme ve kararın adil ve objektif olması ve verilen kararın bağımsız ve tarafsız bir incelemeye tabi tutulmasının teminat altına alınmasını,

f. Savcıların, yasal statülerinin etkilenmesi halinde, uygun olduğunda mahkemeye başvurmak da dahil olmak üzere, tatmin edici bir şikayet usulüne erişebilmelerini,

g. Savcıların, görevlerini ifa etmeleri nedeniyle kişisel güvenliklerinin tehdit edilmesi durumunda ilgili merciler tarafından aileleri ile birlikte fiziksel olarak korunmalarını, sağlayacak tedbirleri almalıdırlar.

6. Devletler; savcıların ifade, inanç, dernek kurma ve örgütlenme hususlarında etkin haklara sahip olmalarını sağlamak üzere tedbirler almalıdır.

Özellikle, hususi bir sıfata sahip olarak; hukuk, adaletin idaresi ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla ilgili konularda kamusal alandaki tartışmalara katılma ve yerel, ulusal ya da uluslararası örgütler kurma veya kurulu olanlara üye olma ve bunların toplantılarına katılma hakkına sahip olmalı ve bu davranışları hukuka uygun olduğu sürece meslekî bir dezavantaj oluşturmamalıdırlar. Sayılan haklar yalnızca yasayla ve yasada öngörüldüğü ölçüde ve savcılık kurumunun kuruluş amaçlarına uygunluğunun sağlanması amacıyla sınırlanabilir. Sayılan hakların ihlali halinde başvurulacak etkin bir hukuk yolu mevcut olmalıdır.

7. Daimi atanmalarından önce, meslek öncesi ve meslek içi eğitim, savcılar için hem bir hak hem de bir görevdir. Bu sebeple, atanmalarından önce ve sonra, savcıların uygun eğitim ve öğretim aldıklarını temin etmek üzere devletler etkili tedbirler almalıdırlar.
Özellikle, savcılar aşağıdaki hususlar hakkında bilgilendirilmiş olmalıdır:

a. görevlerine ilişkin ilke ve mesleki ahlak kuralları;

b. şüphelilerin, mağdurların ve tanıkların anayasal ve yasal korunmaları;

c. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de düzenlenmiş insan hak ve temel özgürlükleri ve özellikle Sözleşme’nin 5. ve 6. maddelerinde düzenlenen hakları

d. adli çerçevede çalışma yönetimi, idaresi ve insan kaynakları ilke ve uygulamaları;

e. faaliyetlerinin tutarlılığına katkıda bulunan düzen ve unsurlar.

Devletler, bunlara ek olarak, uluslararası cezai yardımlaşma konusunda olduğu kadar, özellikle suçluluğun yapısını ve gelişimini dikkate alarak, günümüz koşulları ışığında, belirli konu veya alanlarda ek eğitimin sağlanması hususunda etkili tedbirler almalıdırlar.

8. Suçluluğun gelişen biçimlerini daha iyi karşılamak amacıyla, özellikle organize suç konusunda, savcıların, eğitim ve kariyer anlamında olduğu kadar teşkilatlanma anlamında da uzmanlaşmaları bir öncelik olarak görülmelidir. Disiplinler arası ekipler de dâhil olmak üzere, işlevlerinin yerine getirilmesinde savcılara yardım etmek üzere oluşturulan uzman ekiplere başvurma yolları da geliştirilmelidir.

9. Savcılığın teşkilatlanması, dâhili işleyişi ve özellikle iş dağılımı, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri gözetilerek ve mesleki yeterlilik ile uzmanlık seviyeleri temel alınarak -ceza adalet sisteminin en iyi şekilde işlemesi doğrultusunda- en üst seviyede kurulmalı ve yürütülmelidir.

10. Bütün savcılar kendilerine yöneltilen talimatların yazılı olarak verilmesini talep etme hakkına sahiptirler. Savcı, verilen bir talimatın hukuka aykırı olduğuna ya da kendi vicdanına uymadığına karar verirse; onun yerine başkasının görevlendirilmesini sağlayabilecek uygun bir dahili prosedür mevcut olmalıdır.

Savcılar ve yürütme ile yasama erkleri arasındaki ilişkiler

11. Devletler; savcıların haksız müdahaleye maruz kalmadan veya kendilerine sebepsiz olarak hukuki, cezai ya da başka türlü mesuliyet atfedilmeden mesleki görevlerini ifa edebilmelerini sağlamak üzere gerekli tedbirleri almalıdır. Ancak savcılık, düzenli ve kamuya açık bir şekilde faaliyetlerinin tamamı ve özellikle önceliklerinin yerine getirilme şekliyle ilgili olarak hesap vermelidir.

12. Savcılar yasama ve yürütme erklerine ait yetkilere müdahale etmemelidir.

13. Savcılığın hükümetin bir parçası ya da hükümete bağlı olduğu ülkelerde, Devletler;

a. hükümetin savcılığa karşı olan yetkilerinin niteliğinin ve kapsamının yasa tarafından belirlenmesini;

b. hükümetin yetkilerini saydam bir şekilde ve uluslararası anlaşmalara, ulusal mevzuat ve hukukun genel ilkelerine uygun olarak kullanılmasını;

c. hükümetin genel nitelikte talimatlar vermesi durumunda, bu tür talimatların yazılı olmasını ve uygun bir şekilde yayınlanmasını;

d. hükümetin belirli bir olayı soruşturulması için talimat verme yetkisi olduğu durumlarda, bu tür talimatların saydam ve hakkaniyete uygun bir şekilde ve ulusal mevzuata uygun olarak verilmesini ve hükümetin aşağıdaki örnekler de olduğu gibi:

– yetkili savcıdan veya savcılık görevini ifa eden kurumdan yazılı ön görüş istenmesini;
– özellikle savcının görüşlerinden ayrıldığı durumlarda, yazılı talimatlarını uygun bir şekilde açıklama ve hiyerarşik kanallar vasıtasıyla iletilmesini;
– talimatın, duruşmadan önce dava dosyasına konularak tarafların bilgisine ve yorumuna sunulmasını sağlama yükümlülüğü altında olmasını;

e. savcıların, aldığı talimatları yansıtan yazılı belge verme yükümlülüğü altında olduğu durumlarda dahi, uygun gördükleri yasal savları mahkemeye sunma konusunda özgür olmalarını;

f. belli bir olaya ilişkin kovuşturmama talimatları ilke olarak yasaklanmalıdır. Böyle bir yasağın söz konusu olmadığı durumlarda, bu talimatların çok istisnai kalması ve sadece d ve e bentlerinde belirtilen gerekliliklere değil; aynı zamanda özellikle saydamlığı sağlamaya uygun özel bir denetime tabi tutulmasını; sağlayacak etkili tedbirleri alırlar.

14. Savcılığın hükümetten bağımsız olduğu ülkelerde, devlet söz konusu bağımsızlığın nitelik ve kapsamının yasa tarafından belirlenmiş olmasını sağlamalıdır.

15. Suç politikasının adil ve etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak için, savcılar yasalara uygun olması kaydıyla kamu kurum ve kuruluşlarıyla işbirliği yapmalıdırlar.

16. Savcılar başta yolsuzluk, yetkinin hukuka aykırı kullanımı, ağır insan hakları ihlalleri ve uluslararası hukukta suç kabul edilen davranışlar olmak üzere, kamu görevlilerince işlenen suçlarla ilgili olarak; herhalükarda, herhangi bir engel olmadan kovuşturma yapabilecek durumda olmalıdırlar.

Savcılar ve kürsü hakimleri arasındaki ilişkiler

17. Devletler, hâkimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda herhangi bir meşru şüphenin oluşmasını engelleyecek şekilde, savcıların özlük hakları, yetkileri ve muhakemedeki işlevlerinin yasa tarafından düzenlenmiş olmasını sağlayacak uygun tedbirleri alırlar.

Devletler özellikle, bir kişinin aynı anda hem savcılık hem de hakimlik görevlerini ifa etmemesini sağlamalıdırlar.

18. Ancak, hukuk sisteminin izin vermesi durumunda devletler, aynı kişinin sırasıyla savcılık ve hakimlik ya da hakimlik ve savcılık görevlerini ifa edebilmesini olanaklı kılan önlemler almalıdırlar. Görevlerdeki bu tür değişiklikler ancak ilgilinin açık talebi üzerine ve teminatlara uyulması kaydıyla mümkündür.

19. Savcılar hakimlerin bağımsızlığına ve tarafsızlığına kesinlikle saygı göstermelidirler; özellikle, yasa yoluna başvurma haklarını kullandıkları ya da benzer nitelikteki prösedürlere başvurdukları durumlar hariç olmak üzere, savcılar mahkeme kararlarına şüphe düşürmemeli ya da bu kararların infazını engellememelidirler.

20. Savcılar, muhakeme işlemleri esnasında nesnel ve tarafsız olmalıdırlar. Özellikle, adaletin doğru işleyişi için gerekli ilgili tüm maddi ve hukuki olguların mahkemeye sunulmuş olmasını sağlamalıdırlar.

Savcılar ve kolluk arasındaki ilişki

21. Savcılar, genel olarak, en geç soruşturmanın başlatılması ve devam ettirilmesine ilişkin kararı verdiklerinde, kolluğun araştırmalarının hukuka uygunluğunu denetlemelidirler. Bu bağlamda, savcılar kolluk tarafından insan haklarına uyulup uyulmadığını da izlemelidir.

22. Kolluğun savcılığın emri altında yer aldığı ya da kolluk araştırmalarının savcı tarafından yürütüldüğü ya da denetlendiği ülkelerde; devlet, savcının;

a. ceza politikası önceliklerinin etkili bir şekilde uygulanması açısından ve özellikle hangi dava kategorilerinin öncelikle ele alınması gerektiği, delil aramak için kullanılacak imkanlar, kullanılacak personel, araştırmaların süresi, savcılığa verilecek bilgiler, vs. gibi hususların kararlaştırılmasında kolluğa uygun talimatlar verebilmesini;

b. farklı kolluk birimlerinin mevcut olduğu durumlarda, dosyayı tetkiki en uygun görünen birime tevzi edebilmesini;

c. verdiği talimatlara ve hukuka uygunluğu denetlemek üzere gerekli değerlendirme ve kontrolleri yapabilmesini;

d. olası ihlalleri gerektiğinde cezalandırabilmesini veya cezalandırılmasını sağlayabilmesini; teminat altına almak üzere etkili tedbirler almalıdır.

23. Polisin savcılıktan bağımsız olduğu ülkelerde; devletler, savcılık ve polis arasında uygun ve işlevsel bir işbirliğinin olmasını sağlayacak etkili tedbirler almalıdır.

Savcıların bireylere karşı ilgili görevleri

24. Savcılar görevlerini ifa ederken, özellikle;

a. adil, tarafsız ve objektif bir şekilde işlevlerini yerine getirmelidir;

b. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ile teminat altına alınan insan haklarına uymalı ve bunların korunmasını sağlamalıdır;

c. ceza adalet sisteminin mümkün olduğunca hızlı bir şekilde işlemesine katkı sağlamalıdır.

25. Savcılar, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi ya da diğer fikirler, ulusal ya da toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, mülkiyet, doğum, sağlık, özür ya da başkaca durumlar gibi herhangi bir sebepten kaynaklanan ayrımcılıktan kaçınmalıdır.

26. Savcılar kanunlar önünde eşitliği sağlamalı, şüphelinin durumunu etkileyen gerek lehine gerek aleyhine olan tüm ilgili hususları araştırmalıdır.

27. Savcılar, tarafsız bir araştırmanın suç isnadının mesnetsiz olduğunu gösterdiği durumlarda, soruşturmayı başlatmamalı ya da devam ettirmemelidir.

28. Savcılar, yasaya aykırı yöntemlerle elde edildiğini bildikleri veya buna makul nedenlerle inandıkları delilleri şüpheliye karşı kullanmamalıdır. Herhangi bir şüphe durumunda, savcılar delillerin kabuledilebilirliği hususunun mahkeme tarafından karara bağlanmasını talep etmelidir.

29. Yasada aksinin belirtildiği durumlar saklı kalmak kaydı ile savcılar sahip oldukları ve işlemlerin adilliğini etkileyebilecek her türlü bilgiyi diğer taraflara sunarak, silahların eşitliği ilkesini gözetmelidir.

30. Yasa ve adalet gereği ifşası zorunlu olan haller dışında, savcılar üçüncü şahıslardan elde ettikleri gizli bilgileri, özellikle masumiyet karinesinin tehlikede olduğu durumlarda, gizli tutmalıdır.

31. Savcıların şüphelinin temel hak ve özgürlüklerine müdahale teşkil edecek tedbirleri almaya yetkili olduğu durumlarda, bu tür tedbirler üzerinde adli denetim mümkün olmalıdır.

32. Savcılar, şahitlerin çıkarlarını uygun bir şekilde göz önünde bulundurmalı, özellikle hayatlarını, güvenliklerini ve özel hayatlarını korumak için tedbirler almalı ya da alınmasını sağlamalı ya da alındıklarından emin olmalıdırlar.

33. Savcılar mağdurların kişisel çıkarlarının etkilendiği durumlarda, onların fikir ve endişelerini uygun bir şekilde göz önünde bulundurmalı ve mağdurların hem hakları hem de muhakemenin gelişimi hususunda bilgilendirilmelerini sağlayacak tedbirleri almalı yada alınmasını teşvik etmelidir.

34. Davayla ilgisi olduğu tespit veya kabul edilmiş kişiler ve özellikle mağdurlar savcının kovuşturmama kararına karşı itirazda bulunabilmelidir. Söz konusu itiraz, gerektiğinde hiyerarşik denetim yoluna gidildikten sonra, ya yargısal denetim ya da şahsi dava şeklinde yapılabilir.

35. Devletler, savcıların, görevlerini ifa ederken “davranış kuralları” ile bağlı olmalarını sağlamalıdırlar. Bu tür kuralların ihlali yukarıda 5. maddeye uyumlu bir şekilde uygun yaptırımlara yol açabilir. Savcıların performansı düzenli olarak dahili incelemeye tabi olmalıdır.

36. a. Savcılık faaliyetlerinin adil, tutarlı ve etkin olmasına sağlamak üzere, devletler;
– etkisiz ya da engelleyici bürokratik yapılanmaya mahal vermeden, hiyerarşik bir teşkilatlanmaya öncelik verilmesini;
– Ceza politikasının uygulanmasına ilişkin genel esasların tanımlanmasını;
– Karar alınmasını önlemek amacıyla bireysel davalarda referans alınması gereken genel ilke
ve kıstasların tanımlanmasınısağlamalıdır.

b. Yukarıda belirtilen teşkilatlanma, esas, ilke ve kıstaslar parlamento veya hükümet tarafından veya savcılığın bağımsız olduğu ülkelerde savcılık temsilcileri tarafından belirlenir.

c. Yukarıda belirtilen organizasyon, esas, ilkeler ve kıstaslar konusunda kamuoyu bilgilendirilmeli; bu bilgileri talep eden herkese iletilmelidir.

Uluslararası işbirliği

37. Uluslararası adli işbirliği ile ilgili konularda görevli olan diğer organlardan ayrı olarak, varsa uluslararası anlaşmalar kapsamında yoksa elverişli düzenlemelere dayalı olarak farklı ülkelerin savcıları arasında doğrudan temaslar ilerletilmelidir.

38. Uluslararası adli işbirliği kapsamında savcılar arasındaki doğrudan temasları geliştirmek için bir çok alanlarda adımlar atılmalıdır.

Bu adımlar, özellikle:

a. belge yayılması;

b. farklı soruşturma makamlarındaki ilgili kişilerin irtibat bilgileri, uzmanlık ve sorumluluk alanları ve benzeri bilgileri içeren bir irtibat ve adres listesinin derlenmesi;

c. özellikle başsavcılar arasında düzenli toplantılar düzenlenerek, farklı ülkelerin savcıları arasında düzenli ve kişisel irtibat kurulması;

d. eğitim ve bilinçlendirme toplantılarının düzenlenmesi;

e. yurtdışında görev yapan irtibat hâkimi müessesesinin kurulup geliştirilmesi;

f. yabancı dil eğitimi verilmesi;

g. elektronik veri iletiminin kullanımının geliştirilmesi;

h. karşılıklı yardım ve ortak ceza konularıyla ilgili sorular üzerine diğer devletler ile çalışma seminerlerinin organize edilmesi; şeklinde olmalıdır.

39. Akılcılığı pekiştirmek ve karşılıklı yardımlaşma usullerinin eşgüdümünü gerçekleştirmek amacıyla;

a. savcılar arası uluslararası işbirliğine aktif katılım ihtiyacı bilincini;

b. uluslararası işbirliği alanında bazı savcıların uzmanlaşmasını;

Bu amaca yönelik olarak, devletler, uluslarararası işbirliğinden sorumlu savcının, adli yardımlaşma talebini, talebi yerine getirme yetkisine sahip makama doğrudan iletebilmesi ve söz konusu makamların toplanan delilleri, talepte bulunmuş savcıya doğrudan gönderebilmesini;  sağlamak için çaba sarf edilmelidir.

İskenderiyeli Hypatia

0

İskenderiyeli Hypatia, Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de milattan sonra 350 yılında doğduğu tahmin edilen ve Antik Çağ’ın en önemli kadın felsefecilerinden biridir. Hem felsefeci hem astronomi bilimci hem de matematikçidir.

Yunan tarihçi Socrates Scholasticus‘a göre Hypatia bir pagandır. Filozof Socrates ile karıştırılmaması gereken Konstantinapolus’lu Socrates, Historia Ecclesiastica adlı eserinde Hypatia’nın İskenderiye Valisi Orestes ile İskenderiye piskoposu Cyril arasında kavgaya sebep olması ve politikaya karışması nedeniyle M.S. 415 yılında Kıptî Hristiyanlar tarafından taşlanarak öldürüldüğü yazılıdır.

Hypatia, o dönemde İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi ve matematikçisi Theon’un kızıdır. Kütüphanede her dinden öğrencisine Batlamyus (Ptolemy), Öklid ve Diophantus etkisinde felsefe ve matematik dersleri vermiştir.

İskenderiyeli Hypatia

Agora 

İskenderiyeli Hypatia’nın yaşamı, 2009 yılında İspanya yapımı Agora filmiyle sinemaya aktarılmıştır. Hypatia, tarihin gördüğü en etkileyici ve ilgi çekici kadın figürlerinden biridir. Güzelliğiyle dikkat çeken, ancak asıl olarak matematikçi, filozof ve astronom kimliğiyle adını tarihe yazdıran olağanüstü bir zekâya sahipti.

Ölümü ise onu yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda unutulmaz bir trajedinin simgesi hâline getirmiştir. Fanatik bir kalabalığın saldırısı sonucu hayatını kaybeden Hypatia’nın bedeni sokaklarda sürüklenmiş, vahşet insanlık tarihine kara bir leke olarak kazınmıştır.

Hypatia, bu dünyada bilime ve kadına yönelen düşmanlığın önünde duramayan; ancak sonraki kuşaklar için ibret alınması gereken acı bir hikâyenin ve susturulmak istenen aklın sembolüdür.

Kazım Kolcuoğlu

0
Avukat Kazım Kolcuoğlu, 1945 yılında dünyaya geldi.
1961 yılında Haydarpaşa Lisesini bitirdi ve 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olarak İstanbul Barosu‘nda meslek hayatına atıldı.
Kolcuoğlu, 1964 yılında Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya Başkanlığında Türk Devrim Ocakları Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.
1968-1970 yıllarında Dünya Gençlik Teşkilatı (W.A.Y.) Avrupa Konseyi Gençlik Merkezi (CENYC) üyesi olan Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın genel başkanlığına seçildi.
29 Ekim ve 10 Kasım 1968 tarihleri arasında Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek ve Cengiz Çandar gibi isimlerle Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”ne katıldı. 
Avukat Kazım Kolcuoğlu, 19 Mayıs 1968 tarihinde, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Orhan Kemal, Zihni Anadol, Kadri Kaplan, Vecdi Özgüner, Sevinç Özgüner, Şevki Akşit, Engin Ünsal ve Afet Ilgaz’la birlikte İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği İPSD’ni kurdu, dernek çok sayıda yürüyüş, açıklama ve miting yaptı. 

1978-1983 döneminde Orhan Adli Apaydın başkanlığındaki İstanbul Barosu’nun yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.

1997-2001 yıllarında Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulu üyesi oldu, bu dönem içerisinde 2000-2001 yıllarında Sayman üye olarak görev yaptı.

Türkiye Barolar Birliğinde birçok birimde çalışmalar yürüttü, İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı TÜRAVAK‘ta Mütevelli heyet üyeliği görevini yürüttü.

2003 yılı mart ayında, ortak paydaları kültür bilincinin geliştirilmesi olan, başta akademisyen, işadamı, sanatçı, arkeolog, mimar ve sanat tarihçisi olmak üzere farklı meslek gruplarından 148 kişi ile birlikte Kültür Bilincini Geliştirme Vakfını kurdu ve mütevelli heyeti üyesi olarak görev aldı.

2002-2008 yıllarında İstanbul Barosu Başkanı seçilerek üç dönem baro başkanlığı yaptı.

Avukat Kazım Kolcuoğlu, 2002-2004 baro başkanlığı döneminde, AV.CAFER KAYA, AV.ZEKİ YILDAM, AV.SAHİR BAFRA, AV.MUAMMER AYDIN, AV.SÜLEYMAN SEFA BİLGİÇ, AV.OSMAN AYDIN ŞAHİN, AV. EREM TURGUT YÜCEL, AV.FİLİZ SARAÇ ve AV.İLKNUR ADİLLER’den oluşan yönetim kurulu ile;  2004-2006 baro başkanlığı döneminde, AV.FİLİZ SARAÇ, AV.HÜSEYİN ÖZBEK, AV.MUAMMER AYDIN, AV.ZEKİ YILDAM, AV. MEHMET ŞÜKRÜ ALPASLAN, AV.SAİME NAZAN MOROĞLU, AV.SÜLEYMAN SEFA BİLGİÇ AV.MEHMET DURAKOĞLU, AV.MUAZZEZ YILMAZ ve AV.ÖMÜR DEDEOĞLU’ndan oluşan yönetim kurulu ile ve 2006-2008 baro başkanlığı döneminde AV.MEHMET DURAKOĞLU, AV.HÜSEYİN ÖZBEK, AV.BERRİN ADIYAMAN, AV.ZEKİ YILDAM, AV.MEHMET NURİ KARAHAN, AV.SEVGİ ÖZTÜRK, AV.MUAMMER AYDIN, AV.HANDAN DOĞAN, PROF.DR.FATİH SELAMİ MAHMUTOĞLU ve AV.LÜTFİ TOPRAÇ’tan oluşan yönetim kurulu ile görevini sürdürmüştür.

Kolcuoğlu, İstanbul Barosu Başkanlığı döneminde, 2006 yılında Fransa’da Sosyalist Partinin sunduğu ve Ermeni soykırımının inkarının suç sayılmasını öngören yasa tasarının görüşüldüğü saatlerde baro yönetimi ve avukatlardan oluşan bir grupla birlikte, Fransa İstanbul Başkonsolosluğu önünde basın açıklaması yapmıştır.

2013 yılında yapılan Türkiye Barolar Birliği 32. Olağan Genel Kurulunda Vedat Ahsen Coşar ve Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu ile birlikte Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına aday oldu ancak seçilemedi.

Türk Hukuk Kurumunun 2012-2014 yılları arasında Sabih Kanadoğlu Başkanlığındaki yönetim kurulunda üye olarak yer aldı. İş insanı Nebil Baykent’in kurduğu Nevin Baykent Sağlık ve Eğitim Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkanı ve Mütevelli Heyeti Başkanlığı görevini yürüttü.

2009 yılında “TÜSİAD En İyi Hukukçu Ödülü” jüri üyeliği yapan Kolcuoğlu, İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliği ve görev aldığı sivil toplum kuruluşlarında yapmış olduğu faaliyetler kapsamında birçok ulusal ve uluslararası hukuki seminer, konferans, panel ve çalıştayda konuşmacı ve yönetici olarak yer almıştır.

Türkiye Barolar Birliği Delegeliği de yapan n Kolcuoğlu Türk Ceza Hukuku Derneği üyesi olarak sivil toplum çalışmalarında bulunmuş, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Üyeliği görevini yapmıştır.

Kolcuoğlu, Legal 500 ve Chambers & Partners gibi değerlendirme kuruluşları tarafından Türkiye’nin önde gelen hukuk büroları arasında gösterilen Kolcuoğlu Demirkan Koçaklı avukatlık ortaklığının kıdemli danışmanlığını yapmıştır.  Büro, 2013 yılında International Law Office Magazine tarafından ve 2015 yılında The Lawyer Magazine tarafından “Yılın Türk Hukuk Bürosu” seçilmiştir.

Laz Kazım ve Ömer Kavili 

Kazım Kolcuoğlu’nun ismi trajikomik bir olay ile de anılmaktadır. Avukat Ömer Kavili, duruşmasında vekaletini yeni aldığı müvekkilini savunmak için mahkeme heyetinden dosyayı inceleme talebinde bulunmuş ve  mahkemeye, ‘Evrakları görmemiz gerekiyor, görmeden savunma yapamam. Ben bir örgüt üyesiyim, benden örgüt hesap sorar, hukukçu olarak bu hususları da araştırmak mecburiyetindeyim’ demiş, Kavili’nin sözlerini tutanağa geçiren Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yaptığı suç duyurusuyla avukat hakkında ‘örgüt üyesi’ iddiasıyla soruşturma açılmış, Devlet Güvenlik Mahkemesinde ifade veren Kavili, ‘Örgüt başı kısa boylu ve beyaz saçlı, örgüt üyeleri arasında Laz Kazım diye bilinir’ şeklinde ifade vermiş, bu tanımlama nedeniyle hakkında ‘devletin adliyesini aşağılamak’tan soruşturma başlatılmış, Ankara Cumhuriyet Savcılığı, ‘Avukat alaycı cevaplar vermiş. Laz Kazım derken Rizeli olan İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu’ndan söz etmiştir. Örgütten kastı da bağlı olduğu barodur’ diyerek, soruşturmayı noktalamıştır.

Kolcuoğlu, yaşamının son yıllarında kanserle mücadele etmiş, 30 Ocak 2018 günü 73 yaşındayken Çatalca’daki evinde yaşamını yitirmiştir. İstanbul Barosunda ve Levent Camisinde düzenlenen cenaze merasimlerine binlerce hukukçu ve vatandaş katılmış, Çatalca kabristanına defnedilmiştir.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

0
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA), 1993 yılında Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından kurulmuştur. Türkiye’de Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi alanında çalışanlar ve bu alana ilgi duyanların katkısı ile 1993 yılında ortaya çıkan HFSA fikri aradan geçen süre zarfında kurumsallaşmış, düzenlenen toplantılarda sunulan tebliğler İstanbul Barosu Yayınları tarafından basılmıştır.

İstanbul Barosu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğinde gerçekleştirilen periyodik sempozyumların sponsorluğu ve finansmanı İstanbul Barosu tarafından yürütülmekte, toplantılar 2 yılda bir tekrarlanmaktadır. HFSA, süreklilik ve istikrar açısından Türkiye’de sıra dışı bir sempozyumlar silsilesidir.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) kurucusu Hayrettin Ökçesiz, 2006 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yasemin Işıktaç’a HFSA Sempozyumları moderatörlüğünü, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Gülriz Uygur’a ise sempozyum sonrası çıkarılan kitapların sorumluluğunu vermiştir.

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz

Prof. Dr. Yasemin Işıktaç

HFSA toplantılarında katılımcılar kendi tercih ettikleri konularda sunum yapma ve tebliğ başlıklarını istedikleri şekilde belirleyebilme hakkına sahiptir. Sempozyum öncesinde sunulan bildiri özetleri, sempozyum kitapçığında yayınlanmaktadır. Tebliğlerin tam metinleri ise sempozyum sonrasında HFSA bildiri kitabında ve www.hfsa-sempozyum.com sitesinde online olarak yayınlanmaktadır. Toplantı moderatörleri  konu başlıkları üzerinden toplantı düzenini oluşturmakta, akademik dereceler üzerinden hiyerarşik toplantı düzeni uygulanmamakta, oturumlar konu perspektifinde yapılmakta, oturum sonunda sözlü tartışmalar yapılmaktadır.

HFSA 10. Sempozyumu 7-9 Eylül 2022 Tarihlerinde Düzenlendi

HFSA Kitapları

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA), çevirilerden oluşan derleme bir eser olarak birinci kitabını ve telif çalışmalarından oluşan ikinci kitabını 1993 yılında hazırlamıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sempozyumların kitaba dönüştürülmesi geleneği ise ilki 1994 yılında gerçekleştirilen ve 2002 yılından itibaren “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” adı altında düzenlenen sempozyumlar sonucunda gerçekleşmiştir.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 29

2-4 Ekim 2019 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Prof. Dr. Fuat Sezgin Kongre Kültür Merkezinde düzenlenen IX. Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar Sempozyumunda sunulan tebliğler yer almaktadır. Şefik Taylan AKMAN ,”Atina Antikitesinde Sınıf Mücadeleleri ve Tiranların Hukuku”;
Onur ALTINSU, “Hans Kelsen’in Genel Hukuk Kuramını ve Demokrasi Anlayışını Birlikte Düşünmek Mümkün müdür?”; Engin ARIKAN, “Formalist Olmayan, Lafzi Yorumu Benimsemeyen ve Hukuka İtaat Yükümlülüğüne Temkinli Yaklaşan Bir Kuram Olarak Hukuki Pozitivizm”; Nuray AZİZOĞLU, “Hukukta Felsefe Neden Gereklidir? Aristoteles Düşüncesinden Hareketle Felsefî Bir Soruşturma”; Hasan Ali BAŞARAN, “Thomas Hobbes’ta Korku Duygusunun İşlevi”, Dolunay ÇÖREK, “Yerel Bir Demokrasi Örneği: Alevilikte Musahiplik Kurumu”; M. Balkan DEMİRDAL,Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme“; Gözde ERKİN “Vergi Kültürü ve Ahlâkı Kavramına Sosyolojik Bir Bakış”; Umut Eren GÖÇMEN, “Hayvan Haklarının Kuramsal Temelleri Üzerine Bir Deneme”; Ahmet GÜRBÜZ, “Soyut ve Somut Bağlamıyla Adalet Kavramı ve Toplumsal Yaşam Açısından Önemi”; Altan HEPER, “Alman Hukuk Eğitiminde Olay Çözümü, Türk Hukuk Eğitimiyle Karşılaştırılması”; Betül KARAGEDİK, “Joseph E. Stiglitz ve Küreselleşen Hukuk “Çok Uluslu Şirket Bey Ne Yapıyorsunuz?”, Yusuf KARAKOÇ, “Kanunîlik-Yasallık-Hukukîlik Üzerine Düşünceler”; Ayşe Nur KAYA, “Sadakat Yükümlüsü Kadın: Yargı Kararlarında Ötekileştirilen Kadın Kimliği”; Filiz KERESTECİOĞLU, “Özgürlükçü Bir Hukuk Yolunda Yurttaşlar ve Hukukçuların Yol ve Yorum Arkadaşlığı”; Muharrem KILIÇ, “Hukuk-poiétiké: Poiesis Olarak Hukukun Estetik Açığa-Çıkarımı/İfşâsı”; Muhammet KOÇAKGÖL, “Evgeny Pasukanis’in Hukuk Anlayışına Yönelik Eleştiriler”; Yılmaz KURBAN, “Boşa Dönen Çark: Vicdan!”; Osman ÖZKUL, Yasin ŞAHİN ve Ender BÜYÜKÖZKARA, “Post-Truth Dönemde Hakikat Anlayışının Dönüşümü”; Fatma Didem SEVGİLİ GENÇAY, “İdare Hukukunda Manevi Tazminatın Yaptırım Fonksiyonu”; Osman SÜMER, “Hedefler ile Vasıtalar Arasındaki Uyumsuzluk Bağlamında: “Adalet Mağdurları”; Ali TAŞKIN, “Thomas Aquinas’ta Doğal ve Pozitif Hukukun Kaynakları ve Özgünlük Sorunu” ve Damla UÇAK, “Hukuk Aracılığıyla Adalet Mümkün Müdür?” başlıklı tebliğleri ile kitaba katkıda bulunmuşlardır.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 28
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 27
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 26
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 25

Beşinci sempozyumda sunulan bildirilerin yanı sıra 25. Sayı, 30.03/02.05 2009 tarihlerinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi ev sahipliğinde yapılan “Yargı Kurallar Kurumlar Kararlar Kolokyumu, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi” başlıklı kolokyum  bildirilerini içermektedir.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 24
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 23
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 22
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 21
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 20
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 19
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 18

Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi’nin nasıl öğnenilip öğretileceği konularında iki önemli etkinliğin bildirileri bu sayıda bulunmaktadır. Bunlardan ilki, (IVR)Uluslararası Hukuk Felsefesi ve Sosyal Felsefe Birliğinin 1-6 Ağustos 2007 tarihinde Krakow’da düzenlediği 23. Dünya Kongresi’nde gerçekleştirilen “Hukuk Felsefesi Eğitiminde Alternatif Yöntemler ve Hukuk Eğitiminde Hukuk Felsefesinin Önemi” konulu çalıştaydır. İkincisi, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalının 17-18 Kas›m 2007 tarihinde Konya’da gerçekleştirdiği “Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Öğretimi” konulu kolokyumdur.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 17

HFSA’nın 17. sayısında da yerli ve yabancı yazarların incelemelerinden oluşan on iki yazı yer alıyor.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 16

7 – 9 Eylül 2006 gününde İstanbul’da gerçekleştirilen Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar adlı seminer sunumlarından oluşan 16. sayıda 41 yazarın sunumu yer almaktadır. Kitap zengin içeriğiyle birçok hukuki ve felsefi konuyu derinlemesine ele alan yazılardan oluşuyor.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 15

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından hazırlanan HFSA 15. Sayıda yerli ve yabancı uzmanların çeşitli konulara dair görüşlerine yer verilmiştir. Konu Başlıklarından basilar: Hukukta Kuram ve Uygulama: Hukuk Tekniğinin Sihirli işlevi. Adalet ve Hukuk, Tabii Hukuk ve Pozitif Hukuk, Kelsen’in Hukuk ve Devlet Teorisi, Saf Hukuk Kuramı Nedir, Norm ve Değer, Kadın Mağduriyeti Mağdur Olarak Kadının Hukuksal Konumu, Yargılamada Nesnelliğin Psikolojik ve İnançsal Boyutu, Hukuk ve Sözleşme- Sözleşme Hukuku Dağıtıcı Adalet, Hukuk ve Bilimi.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 14
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 13
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 12
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 11
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 10

Derginin 10. sayısında, 10-17 Ağustos 2003 tarihleri arasında İstanbul’da yapılan “21. Dünya Felsefe Kongresi” çerçevesinde düzenlenen “Dünya Problemleri Karşısında Felsefe” konulu sempozyumda sunulan bildiriler de yayınlanmıştır.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 9
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 8
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 7
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 6
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 5
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) Sempozyumları

HFSA’nın ilk sempozyumu “Hukuki Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti – Hukuk Devleti Uygulaması ve Görgül (Empirik) Araştırılmasının Bilimsel Temelleri” adıyla 17-19 Kasım 1994 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

“Düşünce Özgürlüğü” başlıklı sempozyum 5-9 Aralık 1995 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

“Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri” konulu sempozyum 29 Eylül – 3 Ekim 1997 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar Serisi

HFSA, “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” başlıklı sempozyum serisi ise İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Barosunun kurumsal desteği ile 2002 yılında başlamıştır.

 “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar I” 6-7 Eylül 2002 tarihlerinde düzenlenmiştir. 
“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – II” sempozyumu 7-11 Eylül 2004 tarihleri arasında düzenlenmiştir. 

Yeni adli yılın açılışı dolayısıyla saat 13.30’da Sultanahmet Adliyesinde hukukçu sanatçıların yapıtlarından oluşan bir fotoğraf ve resim sergisi açılmış; Adalet Bakanlığı Çok Amaçlı Eğitim Merkezinde saat 9.30’da yapılan sempozyumun açılışında Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu  ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Dergisi Yönetmeni Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz birer konuşma yapmışlardır. Sempozyum 5 gün sürmüş, 22 oturum yapılmış ve 75 bilim insanı ve uzman birer bildiri sunmuştur.

İstanbul Barosu Yayınları arasında çıkan HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi), Nisan 2005 yılı Nisan ayında dört kitap halinde yayınlanmış, 11,12,13 ve 14. Sayıları II. Sempozyum bildirilerinden oluşmuştur.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – III” sempozyumu 7-10 Eylül 2006 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

2006 Yılı; dönemin İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, önceki başkanlardan Muammer Aydın, Avukat Mehmet Durakoğlu ve Nazan Moroğlu bir arada

Üçüncü sempozyumdan itibaren Sempozyum Moderatörlüğü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç tarafından, yayın aşaması ise Prof. Dr. Gülriz Uygur tarafından yürütülmeye başlanmıştır.

7-9 Eylül 2006 tarihleri arasında Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezi’nde üç gün üç ayrı salonda devam eden Sempozyumda 50’ye yakın bilim insanı ve hukukçu çeşitli konularda bildiriler sunmuşlardır.  HFSA kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, üçüncüsü düzenlenen Sempozyumla HFSA dergilerinin sayısının 15’i bulduğunu bildirdi. Prof. Dr. Ökçesiz, “15’e ulaşan kitap yelpazesi keyif ve hevesle okuyucuyu yüksek bir entelektüel bilgiyle tartışmayı sevdirmektedir” demiştir.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu da Sempozyumun açılışında yaptığı konuşmada, hukukun toplumsal ilişkileri ve adaleti sağlayan bir düzenlemeler bütünü olduğunu, hukuk felsefesinin ise hukukun kaynağını oluşturduğunu bildirmiştir.

Sempozyum yönetimine, Adalet Bakanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Sayıştay Başkanı, bazı dekanlar ve belediye başkanları birer kutlama mesajı göndermiştir. Sempozyum bildirileri Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi serisinin 16 ve 17. Sayılarında yayınlanmıştır.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – IV” sempozyumu 25-29 Ağustos 2008 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

HFSA Kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz sempozyumda yaptığı konuşma sırasında

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi’nce her yıl ortaklaşa düzenlenen ve geleneksel hale gelen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumların dördüncüsü 25 – 29 Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul’da Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezinde yapılmıştır. Toplantı Moderatörlüğünü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç yapmıştır. HFSA kurucusu Prof. Dr. Ökçesiz gerçek bir Hukuk Bilimi Fakültesi’nin temelini attıklarını belirtmiş, ülkemizdeki diğer hukuk fakültelerinin hukuk öğretiminin de böyle bir hukuk bilimi öğretimiyle temellendirilmesini dilemiştir.

Sempozyum 5 gün sürmüş, açılış konuşmalarından sonra eş zamanlı olarak 3 salonda 3 oturum, ikinci günü eş zamanlı olarak dört salonda 8 oturum, üçüncü, dördüncü ve beşinci günü eş zamanlı olarak üç salonda 18 oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyumda toplam 29 oturumda 115 bilim insanı ve uzman bildiri sunmuştur. Bildiriler kitap haline getirilerek İstanbul Barosu Yayınları arasından HFSA 19, 20, 21 ve 22. Sayıları olarak yayınlanmıştır.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – V” sempozyumu 13-17 Eylül 2010 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

Sempozyum Moderatörü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç konuşma yaparken.

İstanbul Barosuİstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve HFSA işbirliği ile 13/17 Eylül 2010 tarihinde düzenlenen Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – V Sempozyumu’nun sunumları İstanbul Barosu Yayınları tarafından 23, 24 ve 25. sayılar olmak üzere üç ayrı kitap olarak basılmıştır.

Beşinci sempozyumda sunulan bildirilerin yanı sıra 25. Sayı, 30.03/02.05 2009 tarihlerinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi ev sahipliğinde yapılan “Yargı Kurallar Kurumlar Kararlar Kolokyumu, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi” başlıklı toplantı bildirilerini de içermektedir.

HFSA’nın 23, 24 ve 25. Sayıları 2011 yılında hayatını kaybeden Prof. Dr. Adnan Güriz anısına sunulmuştur. HFSA 23. Sayıda toplam 24, HFSA 24. Sayıda toplam 25, HFSA 25. Sayıda da toplam 17 makale, sunum ve bildiri yer almıştır.

 “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VI” sempozyumu. 26-29 Kasım 2012 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

İstanbul Barosu Başkanı Avukat Mehmet Durakoğlu

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi tarafından düzenlenen geleneksel Sempozyumların altıncısı 26 Kasım2012 Pazartesi günü saat 10.30’da İstanbul Üniversitesi Kongre Kültür Merkezi’de yapılan açılışla başlamıştır. Sempozyum üç ayrı salonda oturumlar halinde 4 gün devam etmiştir. Sempozyumda, bilim insanları  ve uzmanlar toplam 116 bildiri sunmuştur.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VII” sempozyumu 4-7 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi (HFSA) tarafından iki yılda bir geleneksel olarak ortaklaşa düzenlenen ‘Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumun sekizincisi 4-7 Kasım 2014 tarihlerinde Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezinde düzenlenmiştir. Sempozyumun açılışı 4 Kasım 2014 Salı günü saat 10.00’da Eczacılık Fakültesi Amfi A’da yapılmış, dört gün sürmüştür. Sempozyum oturumları üç ayrı salonda eşzamanlı olarak gerçekleştirilmiş, 125 bilim insanı, uzman ve avukatlar bildiriler sunmuştur. Sempozyumda ayrıca, İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi oturumu, Türkiye Felsefe Kurumu Aristoteles, Kant, Rawis ve Hart oturumları düzenlenmiştir. Sempozyumun son günü ‘Hukuk Felsefesini Anlamak’ konulu bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirilmiştir.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VIII” sempozyumu 15-18 Mayıs 2017 tarihleri arasında düzenlenmiştir. 

Hukuk Fakültesi ve Sosyolojisi Arkivince düzenlenen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumun sekizincisi 15 – 18 Mayıs 2017 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Kongre Merkezinde yapılmıştır. Eş zamanlı olarak üç salonda günde 9 oturum gerçekleştirilmiştir. Sekizinci Sempozyum Prof. Dr Adnan Güriz, Prof. Dr. Cahit Can, Prof. Dr. Öner Meriçoğlu, Prof. Dr. Mehmet Yüksel, Prof. Dr. Vecdi Aral’ın anısına düzenlenmiştir.

HFSA kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz yurt dışına gitmek zorunda kalması nedeniyle 1993 yılından beri ilk kez bir Sempozyuma katılamamış, göndermiş olduğu mesajını Avukat Başar Yaltı okumuştur.

Sempozyumda farklı disiplinlerden gelen kişiler hukuk meselesine ilişkin olarak felsefi ve sosyolojik görüşlerini takdim etmişlerdir.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – IX” Sempozyumu 2-4 Ekim 2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Kongre-Kültür Merkezinde düzenlenmiştir. 
“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – X” Sempozyumu 7-9 Eylül 2022 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi Kongre-Kültür Merkezinde düzenlenecektir. 

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) Bilim Kurulu; Prof. Dr. Yasemin Işıktaç, Prof. Dr. Gülriz Uygur, Doç. Dr. Sercan Gürler, Doç. Dr. Altan Heper, Doç. Dr. Sevtap Metin, Doç. Dr. Ülker Yükselbaba, Dr. Öğr. Üyesi Şule Şahin Ceylan, Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Günal, Dr. Öğr. Üyesi Engin Topuzkanamış, Araş. Gör. Dr. Zeynep İspir, Araş. Gör. Dr. O. Vahdet İşsevenler, Araş. Gör. Dr. Nadire Özdemir, Araş. Gör. Miran Çetiner, Araş. Gör. Muzaffer Dülger, Araş. Gör. Elif Genca, Araş. Gör. Umut Koloş, Araş. Gör. İrem Burcu Özkan, Araş. Gör. Dilara Yıldırım ve Güneş Çap’tan oluşmaktadır.

İLETİŞİM : sempozyum@hfsa-sempozyum.com 

Bristol Mutabakatı: Avrupa’da Sürdürülebilir Topluluklar

0

Avrupa’da Sürdürülebilir Topluluklar Üzerine Bristol Mutabakatı, 6-7 Aralık 2005 tarihlerinde İngiltere’nin Bristola kentinde düzenlenen AB bakanları düzeyindeki toplantıda kabul edilmiştir. (Creating Sustainable Communities in Europe, THE “BRISTOL ACCORD” – Conclusions of Bristol Ministerial Informal Meeting on Sustainable Communities in Europe)  Mutabakat metninin özeti Türkçe’ye Yüksek Mimar ve Yazar Tuğçe Selin Tağmat tarafından kazandırılmıştır. Tağmat, Mimarlar Odası Genel Sekreter Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörü olarak görev yapmıştır.

Sürdürülebilir Topluluklar Üzerine Bristol Mutabakatı, farklı ölçekteki toplulukların sürdürülebilir olabilmesi için gerekli koşulları belirlemektedir. Avrupa’daki iyi uygulamalar diğer ülke ve topluluklar için yol gösterici örnekler olarak sunulmaktadır. 

Mutabakat, sürdürülebilir toplulukları oluşturan temel özellikler, “Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik”, “İyi İdare”, “İyi Ulaşım”, “İyi Hizmet”, “Çevreye Duyarlılık”, “İyi Gelişim”, “İyi Tasarım ve İnşaat” ve “Herkes İçin Eşitlik” olarak belirlemiştir. Sürdürülebilir Topluluklar yaklaşımı Aalborg Şartı(Sürdürülebilir Avrupa Kentler ve Kasabalar), Gündem 21 ve Avrupa Komisyonu’nun Kentsel Çevreye Doğru Bir Tematik Strateji Ara Önerisi (COM2004-60) ve benzeri AB metinlerini temel almaktadır..

BRİSTOL MUTABAKATI

I. BÖLÜM:
SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUĞUN ÖZELLİKLERİ

Tanım: Sürdürülebilir topluluklar, insanların bugün ve gelecekte yaşamak ve çalışmak istedikleri yerlerdir.
Mevcut ve gelecekteki kullanıcıların çeşitli ihtiyaçlarını karşılarlar, çevreye karşı duyarlıdırlar ve yüksek yaşam kalitesine katkıda bulunurlar. Güvenli ve kapsayıcı, iyi bir şekilde planlanmış, inşa edilmiş ve yönetilen, herkes için eşit olanak ve hizmet sağlayan yerlerdir.

Avrupa’da sürdürülebilir toplulukların gerçek anlamda yaratılabilmesi için bazı ön koşullar bulunmaktadır:

i. Ekonomik büyüme temel bir öneme sahiptir. Ekonomik büyüme olmadan, AB Üye Devletleri’nin sürdürülebilir toplulukların yaratılması ve bakımına yatırım yapmaları mümkün olmayacaktır.
ii. Sürdürülebilir toplulukların bütünleştirilmesi yaklaşımı doğrudan Avrupa’nın kendine özgü toplumsal bütünleşme ve toplumsal eşitlik geleneğinden ortaya çıkmaktadır.
iii. Başarıya ulaşmada en temel unsur, kentlerin oynadığı rollerdir. Güçlü kültürel kimliğe sahip, başarılı kentler sınırları dışında da -bölgesel, ulusal ve hatta uluslararası ölçekte sürdürülebilir topluluklar oluşmasını sağlarlar. Lizbon hedeflerine ulaşmak için, Avrupa kentlerinin uluslararası çapta bir üstünlüğe erişmeleri ve böylece bilgi ekonomisinin gelişimine katkıda bulunmaları gerekmektedir.
iv. Sürdürülebilir topluluklar, mahalleleri de kapsayacak şekilde tüm ölçeklerdeki toplumsal ayrışma sorununa cevap veren topluluklardır.
v. Sürdürülebilir topluluklar aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ilkelerini de gerçekleştirirler. Toplumsal, ekonomik ve çevresel sorunları dengeleyerek ve bir bütün halinde ele alarak, mevcut ve gelecekteki nesillerin ihtiyaçlarını karşılamayı hedeflerler.
vi. Sürdürülebilir topluluklar farklı mekânsal ölçeklerde var olabilirler: Mahalli, yerel, kentsel, bölgesel Sürdürülebilir topluluklar, yerel koşullarının bir yansıması olarak çeşitlilik gösterirler. Her birinin uyması gereken standart bir kalıp yoktur. Fakat yine de aşağıdaki özellikleri taşımaları gerekir:

1. Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik – Güçlü bir yerel kültür ve diğer ortak topluluk etkinlikleriyle ortaya çıkan eşitlik, hoşgörü ve bağlılık.
2. İyi İdare – Etkin ve kapsayıcı katılım, temsil ve liderlik.
3. İyi Ulaşım İnsanları işlerine, okullarına, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlere bağlayacak iyi ulaşım hizmetleri.
4. İyi Hizmet – İnsanların ihtiyaçlarına uygun ve herkes tarafından erişilebilecek kamusal, özel, topluluğa ilişkin ve gönüllü hizmetler.
5. Çevreye Duyarlılık – İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olarak gerçekleştirilen yerler.
6. İyi Gelişim – Büyüyen, çeşitli ve yenilikçi yerel ekonomi.
7. İyi Tasarım ve İnşaat – Kaliteli bir yapılı ve doğal çevre.
8. Herkes İçin Eşitlik – Bugün ve gelecekteki tüm toplulukları içeren bir anlayış.

Bu sekiz özelliğin tam açıklamasını görmek için Ek 1’e bakınız.

II. BÖLÜM:
İYİ UYGULAMA ÖRNEKLERİNİN DERLENMESİ İÇİN ANLAŞMA

Örnek Uygulamalar İçin Koşullar

Örnek uygulamaların şu özellikleri sergilemeleri beklenmektedir:

i. Belirli bir yerin karşı karşıya kaldığı toplumsal, ekonomik, demografik ve çevresel zorluklar ve fırsatlar.
ii. Bölgesel gelişim, sürdürülebilir topluluk bileşenleri ve bütünleşme süreçlerine ilişkin bütüncül bir yaklaşım.
iii. Kentsel, kırsal ve bölgesel boyutları kalkınma stratejilerine katma çabaları.
iv. Yerel liderlik ve hizmetlerin sürdürülebilir toplulukları destekleme konusundaki rolü.
v. Yetenekler ve yatırım olanakları (uygun olduğu durumlarda).
vi. Her konum kendine özgü olarak değerlendirildiğinde, başarılı sonuçlar ve kazanımlar.
vii. Hükümetin ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde oynadığı ve ayrıca AB’nin yerine getirdiği olumlu roller.

Bütün örnek uygulamalar Avrupa Kentsel Bilgi Ağı (European Urban Knowledge Network-EUKN) tarafından kararlaştırılan modele uygun olarak hazırlanmalıdır. İngiltere Dönem Başkanlığı tarafından sunulan sekiz örnek uygulama Ek 1’de listelenmiştir ve ayrıca bu örneklere EUKN web sitesinden de ulaşılabilecektir.

EK 1
SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUĞUN YEDİ ÖZELLİĞİ
1. Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik – Güçlü bir yerel kültür ve diğer ortak topluluk etkinlikleriyle ortaya çıkan eşitlik, hoşgörü ve bağlılık.

Sürdürülebilir topluluklar aşağıdakileri sağlar:

• Topluluk, kültürel kimlik ve aidiyet duygusu;
• Hoşgörü, saygı ve farklı kültür, altyapı ve inançlardan gelen insanlarla biraradalık;
• Mahallelerde dostça, ortak ve yardımsever davranışlar;
• Çocuklar ve gençler de dahil olmak üzere herkes için kültür, eğlence, toplanma, spor etkinlikleri ve benzeri diğer etkinlikler;
• Açıkça hissedilir, etkin ve topluluk dostu politikalar yoluyla sağlanan düşük suç, uyuşturucu ve antisosyal davranış düzeyi;
• Toplumsal bütünleşme, fırsat eşitliği ve herkes için iyi yaşam şansı.

2. İyi İdare – Etkin ve kapsayıcı katılım, temsil ve liderlik.

Sürdürülebilir topluluklar şu olanaklara sahiptir:

• Hem stratejik ve ileri görüşlü bir liderlik getiren hem de bireylerin ve örgütlerin kapsayıcı, aktif ve etkin katılımını sağlayan, temsiliyetçi ve sorumlu yönetişim sistemleri;
• Topluluk içindeki kişilerle, onların beceri, bilgi ve güvenlerini geliştirecek mekanizmaları da kuracak şekilde, mahalle düzeyinde etkin iletişim;
• Model oluşturacak güçlü, bilgili ve etkin ortaklıklar (örneğin hükümet, ticaret ve topluluk düzeylerinde);
• Güçlü, kapsayıcı, ortaklaşa ve gönüllü bir idare şekli;
• Kamusal değerler, sorumluluklar ve onur duygusu.

3. İyi Ulaşım – İnsanları işlerine, okullarına, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlere bağlayacak iyi ulaşım hizmetleri.

Sürdürülebilir topluluklar şunları sunar:

• Toplu taşım araçları da dahil olmak üzere, insanların topluluklar içinde ve arasında kolayca yolculuk edebilmelerini sağlayacak ve araba bağımlılığını azaltacak ulaşım hizmetleri;
• Yerleşim alanlarında güvenli bir şekilde yürüyüş ve bisiklet sürmeyi teşvik edecek hizmetler;
• Trafik taleplerini karşılamak üzere yapılan yerel planlara uygun ve yeterli düzeyde, yerleşim bölgesi park hizmetleri;
• Geniş bir kesime açık ve etkin telekomünikasyon ve internet erişimi;
• Yerel, ulusal ve uluslararası iletişim ağlarına iyi bir şekilde erişim.

4. İyi Hizmet – İnsanların ihtiyaçlarına uygun ve herkes tarafından erişilebilecek kamusal, özel, topluluk düzeyinde ve gönüllü hizmetler.

Sürdürülebilir topluluklarda şu olanaklar bulunur:

• İyi işleyen yerel okullar, daha ileri ve yüksek eğitim kurumları ve yaşam boyu öğrenim için diğer olanaklar;
• Yüksek kalitede ve diğer ilgili hizmetlerle bütünleştirilmiş olan yerel sağlık tesisleri ve sosyal hizmetler;
• Aileler ve çocuklar için (küçük çocukların bakımını da içerecek şekilde) yüksek nitelikli hizmetler;
• Tüm topluluk tarafından ulaşılabilir, ve satın alınabilir, kamusal nitelikte, topluluk
düzeyinde, gönüllü ve özel hizmetler (örneğin perakende, taze besin, ticari, kamusal hizmetler, bilgi ve danışmanlık);
• Uzun vadeli ve kendi yakın coğrafi ve çıkar bölgelerinin ötesinde de düşünen ve hareket eden, politika ve uygulamalarının şekillenmesi sürecine kullanıcı ve yerel halkı da katan hizmet sunucular.

5. Çevreye Duyarlılık – İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olarak gerçekleştirilen yerler.

Sürdürülebilir topluluklar:

• İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olan ve kaynakları verimli kullanan yerler sağlar;
• Enerji etkinlik ve yenilenebilir malzemelerin kullanımı da dahil olmak üzere, iklim değişikliğinin en aza indirilmesi için etkin bir şekilde çaba sarf eder;
• Toprak, su ve havadaki kirlenmeyi en aza indirerek çevreyi korur;
• Mevcut modellere uygun olarak, atıkları azaltır ve atık yönetimi yapar;
• Sürdürülebilir üretim ve tüketimi teşvik ederek doğal kaynakları verimli bir şekilde kullanır;
• Biyolojik çeşitliliği korur ve geliştirir (örneğin, vahşi yaşam çevreleri);
• Negatif çevresel etkiyi en aza indiren bir yaşam tarzı getirir ve pozitif etkileri artırır (örneğin yürüyüş ve bisiklet sürme olanağı yaratarak ve gürültü kirliliği ve araba bağımlılığını azaltarak);
• Daha temiz, güvenli ve yeşil yerleşim yerleri oluşturur (örneğin çöpler ve duvar yazılarını azaltarak ve güzel kamusal mekânlar yaratarak).

6. İyi Gelişim – Büyüyen, çeşitli ve yenilikçi yerel ekonomi.

Sürdürülebilir topluluklar şu özellikleri gösterir:

• Geniş bir çeşitliliğe sahip, nitelikli iş ve eğitim olanakları;
• Ekonomik gelişim ve değişimi desteklemek için yeterli miktarda uygun arazi ve yapı;
• Yerel topluluğa yarar sağlayacak, dinamik iş ve ticaret olanakları;
• Daha geniş bir ekonomiyle bağları olan güçlü bir ticaret topluluğu;
• Ekonomik açıdan varlığını sürdürebilir ve çekici şehir merkezleri.

7. İyi Tasarım ve İnşaat – Kaliteli bir yapılı ve doğal çevre.

Sürdürülebilir topluluklar şunları sunar:

• Yer duygusu – İnsanlara “olumlu” bir his veren ve yerel farklılıklara sahip bir yer;
• Çocuklar ve yaşlılar da dahil olmak üzere herkese hizmet sunan, kullanıcı dostu kamusal ve yeşil mekânlar;
• Dengeli bir konut pazarı içinde, konutlarda yeterli ölçüde sınıflanma, çeşitlilik, satın alınabilirlik ve erişilebilirlik;
• Yapılı çevrede, topluluğun kendine özgü yerel özelliğini tamamlayacak uygun bir boyut, ölçek, yoğunluk, tasarım ve plan (karma kullanım sistemli gelişimi de içermek üzere);
• Olumsuz çevresel etkileri en aza indirgeyen malzemeler kullanarak yapılmış yüksek kalitede, karma kullanımlı, dayanıklı, esnek ve uyarlanabilir yapılar;
• Sağlıklı yaşama destek olacak ve suç oranını azaltarak insanların daha güvenli hissetmelerini sağlayacak şekilde tasarlanan yapılar ve kamusal mekânlar;
• Hem doğal hem de insanların oluşturduğu afetlere karşı iyi hazırlanmış yapılar, tesisler ve hizmetler;
• Toplu taşıma, yürüme veya bisikletle ulaşım mesafesinde erişilebilir olan işler, temel hizmetler ve tesisler.

8. Herkes İçin Eşitlik – Bugün ve gelecekteki tüm toplulukları içeren bir anlayış.

Sürdürülebilir topluluklar:

• Bireylerin hak ve sorumluluklarının farkındadır;
• Diğer komşu yerleşim alanları ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan diğer kişilerin hak ve isteklerine saygı duyar;
• Şu andaki karar ve eylemlerde gelecek nesillerin ihtiyaçlarını doğrudan dikkate alır.

BRİSTOL’DAKİ İNGİLTERE DÖNEM BAŞKANLIĞI TARAFINDAN SUNULAN ÖRNEK UYGULAMALAR – ARALIK 2005

1. Elblag, Polonya
2. Hannover Métropole, Almanya
3. Helsinki, Finlandiya
4. Northern Way, İngiltere
5. Rotterdam, Hoogvliet, Hollanda
6. Thames Gateway, İngiltere
7. Valencia, İspanya
8. Viyana – Bratislava – Budapeşte koridoru, Avusturya, Slovenya ve Macaristan.

EK 2
KENTSEL MEVZUAT (URBAN ACQUIS) ROTTERDAM, 2004

Son on yıl boyunca farklı Avrupa ülkelerinin kentsel politika konusundaki deneyimleri, başarılı politikalara altyapı oluşturan bir dizi ortak ilke oluşturmuştur. AB Bakanları, Rotterdam’da gerçekleştirdikleri gayriresmi toplantıda, kentsel politika konusunda daha tutarlı bir yaklaşıma temel oluşturacak bu Kentsel Mevzuatı, yani kentsel ilkeler bütününü, ilan etmişlerdir.

Bu mevzuat beş kategoride sınıflandırılabilecek temel ilkelerden oluşmaktadır:

Öncelikler

a. Ekonomik rekabet ortamı, toplumsal bütünleşme ve çevresel kalite arasında bir denge
kurulmalıdır;
b. Kentler yaşanabilir, seçim yapılabilir ve kültürel kimlikleri olan yerler olmalıdır.

Başarılı Kentsel Politika İçin Mekanizmalar

c. Ulusal, bölgesel ve yerel sektörel politikalar daha iyi bir şekilde bütünleştirilmelidir;
d. Kentleri etkileyen hizmetlerin sunulmasında kullanılan hükümet kaynakları kentlerin
kendilerine özgü durumlarını dikkate almalıdır;
e. Kentler için üretilen politikalar uzun vadeli olmalıdır;
f. Yukarıdan aşağı işleyen liderlik ile aşağıdan yukarı işleyen topluluğun yetki verme süreci dengeli olmalıdır;
g. Hükümetin farklı düzeyleri arasında, katı denetimler yerine, anlaşmalar, ortaklıklar ve güven ortamı bulunmalıdır.

İlgi Gruplarının Biraraya Getirilmesi

h. Kentlerdeki kamusal, özel ve topluluk düzeyindeki ortaklar yapıcı iş ilişkileri kurmalıdırlar;
i. Bu ortaklıklar ile seçilmiş yerel hükümetin demokratik sorumluluğu arasında denge kurulmalıdır;
j. Vatandaşların katılımı, kentsel yaşam çevresine sahip olma duygularını geliştirecek şekilde, uzmanlarla diyalog ortamı üzerine kurulu olmalıdır.

Doğru Mekânsal Dengeye Ulaşmak

k. Politikalar, kentlerdeki belirli ihtiyaç veya fırsat alanları üzerine, uzun vadeli olarak odaklanmalıdır;
l. Mahrumiyet alanlarındaki toplumsal sorunlar, daha geniş bölgedeki ekonomik fırsatlardan yararlanabilecek şekilde ele alınmalıdır;
m. Kentler ve bölgeler arasında kurumsal işbirliği özendirilmelidir;
n. Küçük, orta ve büyük ölçekli kentler arasında kentsel ağların ve işlevsel işbirliklerinin oluşturulması teşvik edilmelidir.

İyi Uygulamaların, Politikaların Gelişiminin ve Kapasitenin Desteklenmesi

o. İyi uygulama ve başarılar geniş kapsamlı bir şekilde tanıtılmalıdır;
p. Politikalar, başarılı olup olmadıklarının anlaşılması için, değerlendirmeye açık olmalıdır.
q. Mesleki ortaklar, topluluk düzeyindeki ortaklar ve yerel hükümetin yeteneklerinin daha iyi bir şekilde geliştirilmesinin yolları aranmalıdır.

EK 3
YÖNETİŞİM VE SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUKLAR

1. Kentlerde etkin ve demokratik yönetişim için temel noktalar şunlardır:

i. Toplulukların kendilerini etkileyecek kararlar üzerinde güce ve etkiye sahip olmalarını sağlayacak şekilde tasarlanmış, katılımcı demokrasinin hem temsiliyetçi hem de diğer uygun biçimleri aracılığıyla gerçekleşecek etkin bir vatandaş katılımı (toplum, sosyal ortaklar ve hükümetin tüm düzeylerini de içine alacak şekilde);
ii. Mahalli, yerel, bölgesel, ulusal veya Avrupa ölçeğinde olsun, yerindenlik (subsidiarity) ilkesi dahilinde, tüm karar ve eylemlerin doğru düzeyde alınması.
iii. Topluluğa etkin bir şekilde liderlik yapılması; topluluğun bulunduğu yere ait bir vizyon çizilmesi, bu vizyonun toplulukta kabul görmesinin sağlanması ve bu vizyonun başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak üzere ortaklarla çalışılması;
iv. Özellikle farklı meslek dalları arasında olmak üzere, davranış, yetenek ve iletişimde yüksek kalite.

2. Yönetişim, iktidarın yürütülme şeklini etkileyen kurallar, süreçler ve davranışlar anlamına
gelmektedir.

3. İyi yönetişim, bağlamdan bağımsız olarak beş ilkeyle tanımlanabilir: Açıklık, katılım, sorumluluk, etkinlik ve tutarlılık.

4. Avrupa düzeyinde, ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde etkin demokrasi ve iyi yönetişim, çoğulcu demokrasinin altı temeli üzerine kuruludur: Yasanın egemenliği ve anayasal düzen, insan hakları, adil ve doğru bir medya, etkin ve aktif bir sivil toplum, ve adil, şeffaf, pazara dayalı bir ekonomi.

5. Sürdürülebilir topluluklar aynı zamanda gelecek nesillerin çıkarlarını korumak anlamına da gelmektedir.

6. İnsan hakları, demokrasi ve yasanın egemenliği konusundaki Avrupa değerleri, standartları ve normları, özellikle Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı olmak üzere Avrupa Konseyi’nin müktesebatında ifade edilmektedir.

7. Avrupa’daki kentler ve bölgelerde yönetişim düzenlemeleri açısından büyük bir çeşitlilik bulunmaktadır; yönetişim düzenlemelerinin, Avrupa değerlerini karşılamanın yanı sıra, söz konusu yerin gelenekleri, kültürü ve koşullarını da yansıtması gerekir.

8. OECD tarafından 2001 yılında “Vatandaşlar İçin Kentler – Büyükşehir Yönetişiminin Geliştirilmesi” kapsamında kabul edilerek yayımlanan Büyükşehir Yönetişim İlkeleri, metropol alanlarının yönetişimi için bir ölçüt ve diğer alanlarda iyi yönetişimin ne olabileceğine dair bir gösterge olarak alınabilir.

Büyükşehir Yönetişimi Hakkında OECD İlkeleri, 2001
“Vatandaşlar İçin Kentler – Büyükşehir Yönetişiminin Geliştirilmesi” (OECD, 2001)

Büyükşehir yönetişimi için tek bir model bulunmamaktadır. Birtakım ilkelerin (şeffaflık, sorumluluk, erişilebilirlik, temsiliyetçilik, anayasal düzen ve temel özgürlüklerin korunması gibi herhangi bir demokratik hükümet sisteminin temel aldığı geniş tanımlı ilkelere ek olarak) 21. yüzyılın büyükşehir bölgeleri için yeterli yönetişim sistemlerini tanımlamada kullanılabileceği açıktır:

Vatandaşlar İçin Kentler

Kentler yalnızca ekonominin ihtiyaçlarını karşılamak için değil, aynı zamanda, kentlerin çekicilik ve yaşanabilirliklerini sağlamak ve sürdürmek konusunda birtakım önlemler alınmasıyla insanların daha kaliteli bir yaşam isteklerini yerine getirmeye yardımcı olmak üzere geliştirilmelidirler.

Politik Tutarlılık

Büyükşehir yönetişiminin hedefleri ve kurumsal çerçeveleri ekonomik gelişim, konutların satın alınabilirliği, tıkanıklık, büyüme, güvenlik, çevresel kalite ve eski alanların yeniden canlandırılması gibi aynı anda ele alınması gereken başlıca yerel sorunlara uyarlanmalı ve odaklanmalı, diğer yandan da bunlar arasındaki bağlantı ve etkileşim olanakları göz önüne alınmalıdır.

Eşgüdüm

Büyükşehir yönetişimi, bütün bir kentsel alanın potansiyelini ve ihtiyaçlarını yansıtmalıdır. Politik tutarlılık ve sektörler arası bütünleşmeyi sağlamak açısından, tüm hükümet düzeylerinde büyükşehir alanlarıyla ilgili roller ve sorumluluklar açık bir şekilde tanımlanmalıdır.

Büyükşehir bölgelerinin idari parçalanmışlığı dikkate alınacak olursa, değişik yönetim bölgelerindeki yerel idareler ile seçilmiş yetkililer ve işlevsel veya sektörel sorumluluğu olan çeşitli bölgesel kurum veya kuruluşlar arasında eşgüdüm sağlanmasının gerekli olduğu görülecektir.

Yerel Gelişim

Ekonomik gelişimi büyük ölçüde mali teşviklerle yatırım çekme anlayışı üzerine kurmaktansa, altyapı ve insan gelişimine yatırım yaparak yerel kaynaklardan en iyi şekilde yararlanmak yoluna gidilmelidir. Büyükşehir yönetişimi, bir bölgenin güçlü yönleri ve olanakları üzerine kurulu, tutarlı bir gelişim yaklaşımı izlenerek birtakım öncelikler belirlenmesine de yardımcı olabilir.

Verimli Mali Yönetim

Büyükşehir yönetişimi, elde edilecek kârı düşünerek, yapılması gereken düzenlemeler için gereken maliyeti karşılamaya hazır olmalı ve tüm bu süreçte tam bir şeffaflık, sorumluluk ve denetim sağlamalıdır. Ayrıca, kamusal hizmetlerle ilgili kâr ve maliyet değerlendirmesi yapılırken kent bölgesinin tüm parçalarının dikkate alındığından emin olunmalıdır.

Esneklik

Ekonomik ve sosyal eğilimlere, teknolojik yeniliklere ve mekânsal gelişime uyum sağlamak gerektiğinden, kurumların değişime açık olmaları gerekir. Hem sağlam bir stratejik planlama hem de esneklik için ileri görüşlü ve geleceğe yönelik bir yaklaşım izlenmesi kaçınılmazdır.

Katılım

Büyükşehir bölgelerinin büyüyen yoğunluğu ve boyutu dikkate alındığında, yönetişimin büyükşehir alanında etkisi olan sivil toplum, sosyal ortaklar ve tüm hükümet düzeylerinin sürece katılımını sağlaması gerektiği görülmektedir. Yeni teknolojiler ve iletişim araçları hükümeti insanlara daha yakın hale getirerek daha etkileşimli bir politika üretim çevresini teşvik etmekte ve desteklemektedir.

Kendine Özgülük

Standardizasyonun gerekli olduğu birtakım durumlar haricinde, hükümetin politikaları ve kurumlar ülkenin çeşitli bölümlerinde oraya özgü durumlara uyum sağlayacak ve bu kapsamda maliyet verimliliği için en iyi önlemleri alacak şekilde yapılandırılmalıdır.

Toplumsal Bütünleşme

Büyükşehir yönetişimi farklı nüfusların karışımını, ayrışmamış alanları, erişilebilirliği, güvenliği ve fırsatların gelişimini desteklemeli ve sorunlu kentsel alanların bütünleşmesini sağlamalıdır.

Yerindenlik

Hizmetler, bu hizmetleri verecek yeterli ölçekte bir kurumun bulunmaması ve diğer bölgelerle ilişki içinde çalışılmasının gerektiği durumlar dışında, mümkün olan en yerel düzeyde verilmelidir.

Sürdürülebilirlik

Sağlıklı kent ve ekolojik kent kavramlarında da ön plana çıktığı gibi, kentsel alanların gelişme politikalarında ekonomik, toplumsal ve çevresel hedefler tam anlamıyla bir bütün olarak ve uzlaşı içinde ele alınmalıdır. Daha geniş kapsamlı olan biyolojik bölge bağlamında ise, kentsel ve kırsal alanlar arasında daha sıkı bir eşgüdüm söz konusudur.

Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu

0

Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu, 13-18 Haziran 2012 tarihlerinde Ankara’da toplanan STK”lar tarafından ilan edilmiştir. 

Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sabih Arkan

0
Prof. Dr. Sabih Arkan

Prof. Dr. Sabih Arkan,1948 yılında Ankara’da doğmuş,ilk, orta ve lise öğrenimini T.E.D. Ankara Kolejinde tamamlamıştır. Sabih Arkan, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1969 yılında mezun olmuş, 1970 yılında aynı fakültede Ticaret Hukuku Asistanlığına başlamış, 1975 yılında doktorasını tamamlayarak“Hukuk Doktoru” unvanını kazanmıştır.

Avukat Sabih Arkan

Arkan, 1976–1978 ve 1985, 1990 yıllarında Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde ve Max Planck Enstitüsü’nde akademik çalışmalar yapmış, bilimsel araştırma ve faaliyetlerde bulunmuş, 1981 yılında doçent olmuş, 1988 yılında da profesörlüğe yükseltilmiş; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku kürsüsündeki Anabilim Dalı Başkanlığı ve öğretim üyeliği görevini 2012 yılında emekliye ayrılana kadar yürütmüştür.  Arkan, ayrıca 2002-2006 döneminde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Bölüm Başkanlığını yürütmüştür. İngilizce ve Almanca bilmekte, ticaret profesörü olarak verdiği derslerde öğrencileri tarafından en karmaşık konuları en basit şekilde anlatan bir hukukçu olarak tanımlanmaktadır.

Sabih Arkan, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarını sürdürmekte, aynı zamanda Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü görevini yürütmektedir. Arkan, İngilizce ve Almanca bilmekte olup 1999 yılında kurulan Kuntalp Arkan Pekgüçlü Ortak Avukatlık Bürosunun ortaklarındandır. Arkan, Ankara Barosuna bağlı avukattır.

Prof. Dr. Arkan’ın, şirketler hukuku, taşımacılık hukuku, elektronik fon transferleri, marka ve bankacılık işlemleri gibi ticaret hukukuna ilişkin konularda kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Akademik çalışmalarının yanında hakemlik ve danışmanlık faaliyetleri yürüten Arkan, T.Vakıflar Bankası A.Ş.’de hukuk müşavirliği (1986- 2003) ve yönetim kurulu üyeliği (1999- 2003) görevlerinde bulunmuştur. Arkan 1997 ile 2000 yılları arasında Fikri ve Sınai Haklar Araştırma ve Uygulama Merkezi Başkanlığını yürütmüştür. 

Prof. Dr. Sabih Arkan; Ziya Akıncı, Cemile Demir Gökyayla, Atilla Altop ve Candan Yasan ile birlikte 2014 yılında çıkarılan İstanbul Tahkim Merkezi Kanunu ile kurulan İstanbul Tahkim Merkezi Milli Divan Üyeliği görevine getirilmiştir.

Ticari İşletme Hukuku- Sabih Arkan

Prof. Dr. Sabih Arkan tarafından kaleme alınan Ticari İşletme Hukuku isimli eser, hukuk fakültelerindeki temel derslerden birisi olan “Ticari İşletme Hukuku” isimli derse göre hazırlanmıştır. Kitap, bugüne kadar birlerce kişi tarafından ders kitabı olarak kullanılmış temel bir ders kitabıdır. Kitap, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yanında Türkiye’de birçok hukuk fakültesinde ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Kitabın Konuları 

Ticari işletme

Ticari İşler ve Tabi Oldukları Hükümler

Ticari Yargı

Tacir ve Tacir Olmanın Hükümleri

Tacir Yardımcıları

Ticaret Sicili

Ticaret Ünvanı ve İşletme Adı

Marka

Haksız Rekabet

Ticari Defterler

Cari Hesap

Demiryoluyla Yapılan Uluslararası Eşya Taşımaları – Doç. Dr. Sabih Arkan

Demiryoluyla Yapılan Uluslararası Eşya Taşımaları Konu Başlıkları

Demiryolu Taşımacılığının uluslararası Planda Düzenlenmesi

1980 CIM’e Tabi Tartışmalar ve Bu Tartışmalara Uygulanacak Hükümler

Taşıma Sözleşmesinin Yapılması, Özellikleri ve İspatıyla İlgili Hususlar

Gönderen ya da Gönderilenin Borçları ve Sorumluluğu

Demiryollarının Borçları ve Sorumluluğu

Zarardan Sorumlu Tutulan Demiryolu Tarafından Ödenecek Tazminat

Tazminat Talebinin Dava Yoluyla İleri Sürülmesine İlişkin Hususlar

Hak Sahibine Tazminat Ödeyen Demiryollarının, Diğerlerine Rücuu

Zaman Aşımı İle İlgili Sorunlar

Belle

0

Gerçek bir öyküye dayanan Belle, 18. yüzyılda yaşayan Dido adındaki melez bir kadının başından geçenleri konu edinmektedir.

Belle, (Dido Elizabeth Belle), Migan Sagay’ın yazdığı, Amma Asante’nin yönetmenliğini üstlendiği, kadrosunda Dido Elizabeth Belle Lindsay rolüyle Gugu Mbatha-Raw, Young (Genç) Dido rolüyle Lauren Julien-Box, Captain (Kaptan) Sir John Lindsay rolüyle Matthew Goode, Elizabeth Murray rolüyle Sarah Gadon, Young (Genç) Elizabeth rolüyle Cara Jenkins, Lord Mansfield rolüyle Tom Wilkinson, Lady Mansfield rolüyle Emily Watson, Reverand (Rahip) Davinier rolüyle Rupert Wickham, John Davinier rolüyle Sam Reid, Lady Mary Murray rolüyle Penelope Wilton, Lord Ashford rolüyle Alex Jennings, Lady Ashford rolüyle Miranda Richardson, James Ashford rolüyle Tom Felton, Oliver Ashford rolüyle James Norton, Mr. Vaughan rolüyle James Northcote, Harry rolüyle Alan McKenna, Mabel rolüyle Bethan Mary-James ve Lord Mayor rolüyle Andrew Woodall, Maid, Ashford House (Ashford Evinin Hizmetçisi) rolüyle Alana Ramsey’in yer aldığı 2013 Birleşik Krallık yapımı dram filmidir.

“Cennet yıkılsa bile adalet yerini bulsun”

Film gerçek bir öyküye dayanıyor

Film, İngiltere’nin dünya köle ticaretinin başı olduğu bir dönemde, İngiltere yüksek mahkemesi başkanının oğlunun, siyahi bir kadından doğma bir kız çocuğunu büyütülmesi için aile malikanesine getirmesiyle başlar. Belle İngiliz aristokrasi kurallarına göre büyütülecektir ama genede onlardan biri olabilmek için alınması gereken yol uzundur.

Dido melez bir kız olup zamanın en ünlü amiralinin kızıdır. Dido amcası ve eşiyle yaşamaktadır. Dido her ne kadar asil bir ailede olsa da ten rengi yüzünden zorluklar yaşamakta, aristokrat büyük amcası ve karısı tarafından ayrıcalıklı bir şekilde büyütülmüş olmasına rağmen derisinin rengi yüzünden uygun sosyal konuma gelememektedir. Ancak Dido kendini, pozitif değişiklik yaratmak isteyen genç ve idealist bir avukata aşık bulunca iki dünya arasında sıkışmış bulur.

Film, Belle’nin yaşamı üzerinden köleliliği ve kölelik sistemini işlemekte ve ırkçılığı eleştirmekte, 250 yıl önceki İngiliz toplumunu ve toplumdaki katı sınıf farklarını konu edinmektedir.

Görselliği güçlü olan filmin hikayesi akıcı, diyalogları sıcak ve karakterleri sevimlidir, adalet ve aşk kutsanmaktadır. Düşünen ve hisseden bütün varlıklar eşittir ve adaleti hak etmektedir.

Tom Wilkinson, canlandırdığı Lord Mansfield rolünde oldukça başarılı performans sergilemiştir.

Vizyon Yılı : 2013/İngiltere/Uzun metrajlı film

Yönetmen :  Amma Asante

Oyuncular : Emily Watson, Gugu Mbatha-raw, Miranda Richardson, Penelope Wilton, Tom Wilkinson

Basın Etiği Bildirgeleri

0

Basın Etiği Bildirgeleri

 

Basın Konseyi Basın Meslek İlkeleri

 

 

Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi

Çağdaş Gazeteciler Derneği Gazetecilik İlkeleri

Türkiyeli Gazeteciler İçin Etik Kodlar

Medya ve Çeşitlilik Kılavuzu

İletişim ve Medya İlişkileri Yönetiminde Mesleki İlkeler

 

Taşkent Deklarasyonu: Medya Özgürlüğü ve Yolsuzluk

 

 

Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi

 

 

Basın Ahlak Esasları

Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi

Evrensel Basın Meslek İlkeleri

Gazetecilik Meslek İlkeleri

Gazetecilerin Mesleki Davranış İlkeleri Bildirgesi

Basın Özgürlüğü

Basın Onur Günü

Öldürülen Gazeteci ve Yazarlar

 

Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü

https://hukukansiklopedisi.com/gazetecilere-karsi-islenen-suclarda-cezasizliga-son-verme-gunu/

Muhittin Alam

0
Muhittin Alam

Profesör Alam, Kütahya doğumludur. İzmir Amerikan Kolejini bitirmiş, 1931 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine kaydolmuştur.

Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra, kısa süre adliye mesleğinde çalışmasını müteakip, askerlik görevini yedek subay olarak tamamlamış ve İş Kanunu ile ilgilenmiş, 1937’de iş müfettişi olarak göreve başlamış, daha sonra İzmir Bölge İktisat Müdürlüğü’ne atanarak sanayi kesimini tanımış ve Ege Bölgesi Sanayi Odası Sekreterliğine atanmıştır.

İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi öğretim üyesi iken bu Akademinin “İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi” adıyla 1969 yılında Ege Üniversitesi’ne bağlanması üzerine Ege Üniversitesi öğretim üyeleri arasında yer alan Prof. Dr. Muhittin ALAM, Sosyal İlişkiler Kürsüsü Başkanlığını yapmıştır.

Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’na daha fazla bilimsel bir hüviyet verebilmek için, girişilen çalışmalar sonunda, Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne dönüşmüş ve Profesör Alam İş Hukuku yanında o zamanlar Sosyal Ekonomi adı ile anılan bugünkü Sosyal Politika dersi ile Kooperatif Hukuku derslerini üstlenmiş, bugün çoğu profesör ve doçentliğe yükselmiş genç asistanların yetişmesinde başlıca etken olmuştur.

Akademi döneminde ilk profesörlük unvanı 1951’de kendisine tevcih edilmiştir. Ege Üniversitesinin ilk profesörüdür.

09.07.1974 – 03.06.1975 tarihleri arasında İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesinin üçüncü Dekanı olarak üst yönetim hizmeti veren Prof. Dr. Muhittin ALAM, bu fakültenin 01.03.1978 tarihinde üç yeni fakülteye bölünerek kapanması üzerine kurulan fakültelerden biri olan Hukuk Fakültesi’ne geçmiştir.

14.04.1978 – 21.04.1981 tarihleri arasında Hukuk Fakültesinin Kurucu Dekanı olarak hizmet vermiştir.

Kişisel Verileri Koruma Kurumu(KVKK)

0

Kişisel Verileri Koruma Kurumu(KVKK) Başkanlığının kuruluş amacı, Anayasada öngörülen özel hayatın gizliliği ile temel hak ve özgürlüklerin korunması kapsamında, Türkiye’de kişisel verilerin korunmasını sağlamak ve buna yönelik farkındalık oluşturarak bilinç düzeyini geliştirmek, aynı zamanda veri temelli ekonomide özel ve kamusal aktörlerin uluslararası rekabet kapasitelerini artırıcı bir ortam oluşturmaktır. Kurum, kişisel verilerin korunması ile buna ilişkin vatandaşlık bilincinin oluşmasında yasal otoritedir. Kurumun çalışma ilkeleri, özel hayatın gizliliğini koruma, temel hak ve özgürlüklere saygı, tarafsızlık, bağımsızlık, güvenilirlik, hukuka ve etik ilkelere uygunluk, şeffaflık ve hesap verilebilirlik, hızlı, doğru ve objektif karar alma, işbirliği ve katılımcılık ile ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet verme olarak ilan edilmiştir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 24 Mart 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, kanun 7 Nisan 2016 tarihinde 29677 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununa göre Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeleri seçilmiş ve kurum göreve başlamıştır.

Kişisel Verileri Koruma Kurulu başkanı Prof. Dr. Faruk BİLİR, 1971 yılında Yozgat Sorgun’da doğmuştur. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Anabilim Dalından sırasıyla Lisans, Kamu Hukuku alanında Yüksek Lisans ve Doktora derecelerini almıştır. Çalışma hayatına 1995 yılında Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak başlamış; 2001-2008 yılları arasında Yrd. Doç. Dr., 2008-2013 yılları arasında Doç. Dr., 2013-2014 yılları arasında ise Prof. Dr. unvanlarıyla öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalında 2006-2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkan Yardımcılığı, 2011-2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 2014- 2015 yılları arasında KTO Karatay Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. 2016 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinde I. Hukuk Müşavirliği görevini vekaleten yürütmüştür.  

Anayasa hukuku, siyaset bilimi, parlamento hukuku, hükümet sistemleri, insan hakları alanında çalışan Prof. Dr. Faruk BİLİR’in “Türkiye’de Milletvekilliği ve Milletvekilliğinin Sona Ermesi”, “Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi (Karşılaştırmalı Bir İnceleme)”, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Yargılama Yetkisi”, “Türk Anayasa Hukuku”, Anayasa Hukuku Uygulamaları,“Yeni Anayasa Yeni Mutabakat” ve “100 Soruda Hükümet Sistemleri ve Başkanlık Sistemi” isimli kitapları ve çeşitli makaleleri bulunmaktadır. Prof. Dr. Faruk BİLİR, İngilizce bilmekte olup, evli ve iki çocuk babasıdır.

Cumhurbaşkanının 15 Aralık 2016 tarihli kararıyla Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyesi ve 30 Ocak 2017 tarihinde Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı olarak seçilmiştir.

Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesi

0

Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesi(European Convention on Cinematographic Co-Production (ETS No. 147),  Avrupa Konseyine üye Devletler ve Avrupa Kültürel Sözleşmesine taraf diğer Devletler tarafından 2 Ekim 1992 tarihinde Strazburg’da imzalanmıştır. Revize edilen Avrupa Konseyi Sinematografik Ortak Yapım Sözleşmesi (ETS No 220) 29 Haziran 2016’da kabul edilmiş ve 30 Ocak 2017’de imzaya açılmıştır.

Sözleşme, Türkiye tarafından 10 Ocak 1997 tarihinde imzalanmış, 14 Nisan 2004 tarihli ve 25433 sayılı Resmi Gazetede Yayımlanan 5115 Sayılı “Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ile onaylanmıştır.

Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesi

Önsöz

Bu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler ve Avrupa Kültürel Sözleşmesi’ne taraf diğer devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacı üyelerinin arasında daha büyük birlikteliği sağlamak amacıyla usulüne göre, özellikle ortak miraslarını oluşturan prensip ve idealleri korumak ve desteklemektir;

Yaratıcılık hürriyeti ve ifade hürriyetinin bu prensiplerin temel unsurlarını oluşturduğunu dikkate alarak;

Avrupa Kültürel Sözleşmesi’nin amaçlarından birinin de çeşitli Avrupa ülkelerinin kültürel çeşitliliğini savunmak olduğunun bilincinde olarak;

Avrupa çapında kültürel çeşitliliğin bir unsuru olarak sinematografik ortak yapımların kuvvetlendirilmesi gereğine inanarak;

Bu prensiplerin geliştirilmesi kararlaştırılmış olup, audiovisual (sesli-görsel) sahada ve sinema üzerine Bakanlar Komitesinin tavsiyeleri hatırlanarak, ve özellikle Avrupa’da audiovisual üretimin teşviki üzerine R (86) 3 No.lu tavsiye kararı;

Avrupa’da sinematografik ortak yapımın geliştirilmesine yeni bir itici güç verildiğinin ve Avrupa sinematografik ortak yapımı teşvik endişelerini karşılayan Eurimages, audiovisual çalışmalar ve yaratıcı sinematografik’in dağıtımı ve ortak yapımının desteklenmesi için Avrupa Fonu’nun yaratılması kabul edildiğinin bilincinde olarak;
Bu kültürel hedefin başarılması bir bütün olarak, Avrupa çok taraflı sinematografik ortak yapımlara kendilerini uyarlamaya tanımlayıcı kuralların konulması ve üretimi arttırma yolunda ortak bir çaba gösterilmesi sayesinde olacağını kavrayarak;

Sinematografik ortak yapım alanında Avrupa işbirliğini teşvik ve kısıtlamaları azaltmaya yönelen ortak kuralların kabul edilmesini dikkate alınarak,

Aşağıdaki gibi anlaşmışlardır:

Bölüm I

Genel şartlar
Madde 1 – Sözleşmenin amacı

Bu Sözleşmeye Taraf Devletler Avrupa sinematografik ortak yapımını aşağıdaki şartlara göre teşvik etmeyi üstlenmişlerdir.

Madde 2 – Kapsam

1. Bu Sözleşme, Taraf Devletlerin bölgesinde meydana gelen çok taraflı ortak yapım alanında taraflar arasındaki ilişkileri düzenler.

2. Bu Sözleşme:

a Sözleşmenin üç farklı Taraf Devletinde kurulu, en az üç ortak yapımcıyı içine alan ortak yapımlara; ve
b Sözleşmenin üç farklı Taraf Devletinde kurulu, en az üç ortak yapımcıyı içine alan ortak yapımlara ve Taraf Devletlerde kurulmamış bir veya daha fazla ortak yapımcılara uygulanır. Ne var ki, Sözleşme Taraflarında kurulu olmayan ortak yapımcıların toplam katkısı, yapımın toplam maliyetinin %30’unu geçemez.

Her türlü durumda, bu Sözleşme, bir ortak yapım çalışması ancak aşağıda 3. Maddenin 3. Fıkrasında tarif edilen Avrupa sinematografik çalışması tanımına uyması şartıyla uygulanabilir.

3. Bu Sözleşmenin Tarafları arasında akdedilen ikili anlaşmaların şartları ikili ortak yapımlarda uygulanmaya devam eder.

Çok taraflı ortak yapımlar bakımından, bu Sözleşmenin şartları Sözleşme tarafları arasındaki ikili anlaşmaların üzerindedir. Bu Sözleşmenin şartlarına aykırı olmayan ikili ortak yapımlarla ilgili şartlar yürürlükte kalır.

4. Bu Sözleşmenin iki Tarafı arasındaki ikili ortak yapımı düzenleyen her hangi bir anlaşmanın yokluğunda, Sözleşme ikili ortak yapımlara da, 20. madde hükümlerine göre Taraflardan biri tarafından bir ihtirazı kayıt konmadıkça uygulanır.

Madde 3 – Tanımlamalar

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:

“sinematografik çalışma” terimi sinemalarda gösterilmek üzere tasarlanmış ve her bir Tarafın yürürlükteki film endüstrisini düzenleyen şartlarına uyan özellikle film (fiction), çizgi film ve belgesellerin sinematografik çalışmaları, orta veya herhangi bir uzunluktaki bir çalışma anlamında;
b “ortak yapımcılar” terimi bu Sözleşme Taraflarında kurulu sinematografik yapım şirketleri veya yapımcıları ve bir ortak yapım sözleşmesi vasıtasıyla bağlı olanlar anlamında;
c “Avrupa Sinematografik çalışma” terimi bu Sözleşmenin ayrılmaz bir parçası olan Ek 2’de düzenlenen şartları karşılayan bir sinematografik çalışma anlamında;
“çok taraflı ortak yapım” terimi yukarıda 2. Madde’nin 2. fıkrasında tanımlanan en az üç ortak yapımcının sinematografik çalışması anlamındadır.

Bölüm II

Ortak yapımlara uygulanacak kurallar

Madde 4 – Ulusal filmlere benzeşme

1. Çok taraflı ortak yapımlar olarak yapılan ve bu Sözleşmenin kapsamı içine giren Avrupa sinematografik çalışmaları ortak yapımın ilgilisi bu Sözleşme Taraflarından olan her birinde yürürlükte olan yasal ve düzenleyici şartlar vasıtasıyla ulusal filmlere layık görülen menfaatlere hak kazanırlar.

2. Bu Sözleşmenin şartlarına ve ortak yapımcının kurulu bulunduğu Taraf Devlette yürürlükteki yasal ve düzenleyici şartlara uygun olarak, her bir ortak yapımcıya sağlanacak menfaatler ortak yapımcının kurulu bulunduğu Taraf Devletçe sağlanacaktır.

Madde 5 – Ortak yapım statüsünü elde etme koşulları

1. Herhangi bir sinematografik ortak yapım çalışması, ortak yapımcıların kurulu bulunduğu Taraf Devletlerin yetkili otoritelerinin istişareleri sonrasında ve Ek 1’de düzenlenen prosedüre uygun olarak onanmasına bağlıdır. Söz konusu ek, bu Sözleşmenin ayrılmaz bir parçasını oluşturur.

2. Ortak yapım statüsü için başvurular Ek 1’de düzenlenen prosedüre göre yetkili otoriteler tarafından onanmak üzere teslim edilecektir. Sanatsal, parasal ve teknik konuları ilgilendiren baştaki taahhütlere uyulmaması durumu dışında, bu onama nihaidir.

3. Açıkça şiddeti savunan veya pornografik bir yapıdaki projeler ya da insanlık onuruna açıkça saldıranlar ortak yapım statüsüne geçirilemez.

4. Ortak yapım statüsü vasıtasıyla sağlanan faydalar yeterli teknik, parasal güce sahip ve yeterli profesyonel ehliyete sahip ortak yapımcılara tanınır.

5. Her bir Akit Devlet yukarıda 2’nci fıkrada sözü edilen yetkili otoriteleri imza sırasında, onaylama belgelerinin tevdiinde, kabulde, onamada veya katılmada yapılan bir açıklama ile oluşturur. Bu açıklama daha sonraki bir tarihte tadil edilebilir.

Madde 6 – Her bir ortak yapımcının katkı payları

1. Çok taraflı ortak yapımlarda, sinematografik çalışmanın yapımındaki toplam maliyete en az katkı % 10’dan az olamaz ve en fazla katkı % 70’i geçemez. En az katkı % 20’den az olduğunda ilgili Taraf ulusal yapım destek planlarını kullanmayı azaltabilir veya kapatabilir.

2. Bu Sözleşme, Madde 2, fıkra 4’deki düzenlemelere göre iki Taraf arasındaki bir anlaşmanın yerini aldığında, en az katkı sinematografik çalışmanın toplam yapım maliyetinin % 20’sinden az olamaz ve en çok katkı % 80’ini geçemez.

Madde 7 – Ortak yapımcıların hakları

1. Bir ortak yapım anlaşması her bir ortak yapımcıya ses ve resimlerin negatif orjinalleri üzerinde ortak sahiplik garantisi vermelidir. Anlaşma, bu negatifin ortak yapımcılar tarafından karşılıklı olarak belirlenmiş bir yerde tutulması ve onlara serbest ulaşma garantisi veren şartlar içermelidir.

2. Bir ortak yapım anlaşması her bir ortak yapımcıya negatifler arasında veya her türlü başka kopyalama ortamı garantisini vermelidir.

Madde 8 – Teknik ve sanatsal katılım

1. Her bir ortak yapımcının katkısı etkin teknik ve sanatsal katılımı içerir. Prensip olarak ve Tarafları bağlayan uluslararası yükümlülüklere uyumlu olarak, ortak yapımcıların katkıları yaratıcı, teknik ve sanatsal personel, oyuncular ve tesisler, yatırımlarına orantılı olmak zorundadır.

2. Tarafları bağlayan uluslararası yükümlülükler ve senaryonun gereksinimleri teknik ve set çalışanları film çekilmesine katılan, çalışma ortak yapımdaki ortakların devletinin uluslarından oluşurlar ve yapım sonrası normal olarak bu devletlerde yerine getirilir.

Madde 9 – Parasal ortak yapımlar

1. Madde 8’deki şartlara ve Tarafların yürürlükteki kendi hukuk ve düzenlemelerindeki özel şartlarına ve sınırlamalarına bakılmaksızın, ortak yapımlara eğer aşağıdaki şartları karşılıyorlarsa, bu Sözleşmeye göre ortak yapım statüsü verilebilir:
a. sadece parasal da olsa, ortak yapım anlaşmasına uygun olarak bir veya daha fazla azınlık katkılarını, her bir ulusal payın, yapım masraflarının % 10’undan ne aşağı ne de % 25’inden fazla olmaması şartıyla içeren;
b. etkin teknik ve sanatsal katkı sağlayan çoğunluk ortak yapımcısı, sinematografik ortak çalışma şartlarını taşıdığında kendi ülkesinde bir ulusal çalışma olarak tanınmayı içeren;
c. bir Avrupalı kimliğini ilerletmeye yardım eden; ve
d. alındının dağıtımı için şartları içeren anlaşmalar ortak yapımda düzenlenmektedir.

2. Parasal ortak yapımların ortak yapım statüsüne hak kazanmaları yetkili otoritelerin her bir durum için onamalarında, özellikle aşağıdaki 10’uncu maddenin şartlarını hesaba katmaları halinde verilir.

Madde 10 – Genel bütçe

1. Sinematografik çalışmaların ortak yapımında hem yatırılan toplam miktar, hem sanatsal ve teknik katılım bakımından tarafların sinematografik ilişkilerinde genel bir bütçe tutulmalıdır.

2. Makul bir süreden sonra bir veya daha fazla Taraf ile ortak yapım ilişkilerinde bir bütçe açığı gözleyen Taraf, kendi kültürel kimliğini koruma bakımından, sonraki bir ortak yapımın onanmasını ilgili Taraf veya Taraflarca sinematografik ilişkileri dengeleninceye kadar engelleyebilir.

Madde 11 – Giriş ve ikamet

Yürürlükteki uluslararası yükümlülüklere, yasa ve tüzüklere uygun olarak, bir ortak yapımda katılımcı Taraflardan her biri diğer Tarafların sanatsal ve teknik personeline giriş ve ikametin yanısıra bölgesinde çalışma izinlerini de sağlar. Aynı şekilde, her bir Taraf bu Sözleşmenin konusuna giren sinematografik çalışmaların yapım ve dağıtımı için gerekli malzemenin geçici ithal ve yeniden ihracına izin verir.

Madde 12 – Ortak yapımcı ülkelerin tanıtım yazıları

1. Ortak yapımcı ülkeler ortak yapıt sinematografik çalışmalarda tanıtım yazılarıyla belirtilir.

2. 
Bu ülkelerin isimleri tanıtım yazı başlıklarında, reklam ve promosyon malzemesinde ve sinematografik çalışmalar gösterime girdiğinde açıkça zikredilir.

Madde 13 – İhraç

Ortak bir sinematografik çalışmanın ihracı durumunda, ithalatın kotalara bağlı olduğu ve ortak yapımcı Taraflardan birinin kendi sinematografik çalışmalarını ithal eden ülkeye serbest giriş hakkı bulunmadığında:

a. sinematografik çalışma normal olarak katılımda çoğunluğu olan ülkenin kotasına katılır;

b. sinematografik çalışmanın değişik ülkelerin eşit katılımlarından oluşması durumunda, sinematografik çalışma ithal eden ülkeye ihracat açısından en iyi fırsatları tanıyan ülkenin kotasına dahil edilir;

c. yukarıdaki a ve b fıkralarındaki şartlar uygulanamadığında sinematografik çalışma yönetmeni sağlayan Tarafın kotasına sokulur.

Madde 14 – Diller

Ortak yapım statüsü düzenlenirken, Taraflardan birinin yetkili otoritesi kurulu ortak yapımcıdan sinematografik çalışmanın son versiyonunun o Tarafın dillerinden biriyle yapılmasını talep edebilir.

Madde 15 – Festivaller

Ortak yapımcılar başka türlü karar vermedikçe, ortak yapım sinematografik çalışmalar uluslararası festivallerde ortak yapımda çoğunluğu oluşturan Tarafın kurulu olduğu, veya eşit parasal katılımda, yönetmeni sağlayan Tarafça gösterilir.

Bölüm III

Son şartlar
Madde 16 – İmza, onaylama, kabul, katılma

1. Bu Sözleşme Avrupa Konseyi Devletleri üyelerinin imzalarına açıktır ve Avrupa Kültürel Sözleşmesine taraf diğer devletler rızalarını şu yollarla açıklayabilirler:
a. çekince koymaksızın imzalama, onaylama, kabul veya katılma; veya
b. onaylamaya bağlı imzalama, kabul veya katılma, onaylamayı izleyen bir kabul veya katılma.

2. Onaylama, kabul veya katılım veya tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilir.

Madde 17 – Yürürlüğe giriş

1. Sözleşme, Avrupa Konseyine üye en az dört üyenin dahil olduğu beş devletin Madde 16’daki şartlara uygun olarak Sözleşmeye bağlı kalmaya razı olduklarını açıklamaları tarihinden sonra üç aylık bir sürenin sona ermesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.

2. 
Sözleşmeye bağlı olmak üzere rızasını sonradan açıklayan herhangi bir imzalayan devlet bakımından Sözleşmenin yürürlüğe girmesi imza veya onaylama, kabul veya katılım belgesinin tevdii tarihinden sonra üç aylık bir sürenin geçmesini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 18 – Üye olmayan Devletlerin katılması

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi kurucu anlaşmasının 20.d maddesince öngörülen çoğunluk tarafından alınan bir kararla ve Bakanlar Komitesi’nde yer almaya selahiyetli Sözleşmeyi imzalayan devletlerin temsilcilerinin ittifakla oylamasıyla, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olmayan herhangi bir Avrupa Devletini bu Sözleşmeye uymaya davet edebilir.

2. Avrupa Ekonomik Topluluğu veya her hangi bir katılımcı Devlet bakımından bu Sözleşme, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine katılım belgelerinin tevdi edildiği tarihten sonra üç aylık bir sürenin geçmesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.

Madde 19 – Ülkesel hüküm

1. Her Devlet, bu Sözleşmenin uygulanacağı ülke veya ülkeleri, imza sırasında veya onaylama, kabul, tasvip veya katılım belgelerini tevdi ettiği sırada belirleyebilir.

2. Her Taraf Devlet, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir beyanla, bu Sözleşmenin uygulanmasını beyanında belirleyeceği başka bir ülkeye teşmil edebilir. Böyle bir ülke bakımından, Sözleşme beyanın Genel Sekreter tarafından alınması tarihinden üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

3. Önceki iki fıkra uyarınca yapılan her hangi bir beyan, böyle bir beyanda belirtilen herhangi bir ülke bakımından, Genel Sekretere bildirimde bulunularak geri çekilebilir. Geri çekme Genel Sekreter tarafından bildirimin alınması tarihinden üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra izleyen ayın ilk günü tesir icra eder.

Madde 20 – Çekinceler

1. Her Devlet, imza sırasında veya onaylama, kabul, tasvip veya katılım belgelerinin tevdii sırasında 2’nci maddenin 4’ncü fıkrasının bir ya da daha fazla Tarafla ikili ortak yapım ilişkilerinin uygulanmayacağını beyan edebilir. Dahası, Madde 9, fıkra 1.a da düzenlenenden farklı en fazla katılım payı düzenleme hakkını saklı tutabilir. Başka çekince konulamaz.

2. Yukarıdaki fıkraya göre çekince koymuş olan her hangi bir Taraf bunu Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirimde bulunarak tamamen veya kısmen geri çekebilir. Bu geri çekme Genel Sekreter tarafından bildirimin alındığı tarihte yürürlüğe girer.

Madde 21 – Fesih

1. Bir Taraf Devlet, her hangi bir zaman, bu Sözleşmeyi Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı yazılı bir bildirim ile feshedebilir.

2. Bu fesih keyfiyeti bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren altı aylık bir sürenin geçmesini takibeden ayın birinci günü tesir icra eder.

Madde 22 – Bildirimler

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi tüm Devletlere, Avrupa Ekonomik Topluluğuna ve bu Sözleşmeye katılan veya buna davet edilen her hangi bir devlete:

a. Her imzalamayı;
b. Her onaylama, kabul, katılım veya tasvib belgesinin tevdi edilmesini;
c. Bu Sözleşmenin 17, 18 ve 19. Maddelerine uygun olarak yürürlüğe girdiği bir tarihi;
d. 5. Maddenin 5. fıkrasına göre yapılan her bildirimi;
e. 21. Maddeye göre yapılan her fesih bildirimini;
f. bu Sözleşmeyi ilgilendiren başka diğer her türlü işlem bildirim ve yazışmayı bildirecektir.

Usulüne göre yetkili kılınmış aşağıda imzası bulunan temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivinde saklanacak her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, İngilizce ve Fransızca dillerinde 2 Ekim 1992 tarihinde Strasbourg’ ta imzalanmış olup onaylanmış kopyalar Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından 16. Maddenin 1. Fıkrasında zikredilen devletlere, Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye devletlere ve bu Sözleşmeyi onaylamak üzere davet edilmiş olan herhangi bir devlete gönderilecektir.

Ek I

Başvuru Yöntemi

Bu Sözleşmenin şartlarından yararlanma bakımından Taraflarda kurulu ortak yapımcılar çekim başlamasından iki ay önce ortak yapım statüsü için başvuruda bulunur ve buna aşağıda listesi verilen belgeler eklenir. Bu belgeler, diğer Tarafın otoriteleriyle iletişimlerinde kullanmak üzere yetkili otoritelere yeterli sayıda en geç çekim başlamadan bir ay öncesine kadar:

– kendi ticareti için kullanmak üzere çalışmanın telif hakkını satın aldığını gösteren anlaşma veya başka bir kanıtın bir adet kopyası;
– detaylı bir delil (script);
– ilgili ülkelerin her birinden sanatsal ve teknik katılımcıların bir listesi;
– detaylı bir hesap ve finans planı;
– sinematografik çalışmanın bir yapım programı;
– ortak yapımcılar arasında imzalanan ortak yapım anlaşması. Bu anlaşmanın ortak yapımcılar arasında bölgelerin veya alındıların dağıtımı için hükümler de içermesi şarttır.

Başvuru ve diğer belgeler, mümkünse, teslim edilecek yetkili otoritelerin dilinde sunulur.

Yetkili ulusal otoriteler başvuru ve ekli belgeleri alınca birbirlerine gönderirler. Parasal katılımı çok olan Tarafın görüşü alınıncaya kadar parasal katılımı az olan Tarafın yetkili otoritesi onaylama yapamaz.

Ek II

1. 3.Maddenin 3. fıkrası bakımından bir sinematografik çalışma, aşağıda serdedilen Avrupai unsurlar şemasına göre muhtemel 19 toplam puandan en az 15 puanı almayı başarırsa Avrupalılık payesi alır.

2. Senaryonun gerekleri bakımından yetkili otoriteler, birbirleriyle danıştıktan sonra, eğer çalışma bir Avrupa kimliği gösteriyorsa, çalışmaya normalde gerekli olan 15 puandan daha az bir puan sayısıyla ortak yapım statüsü verebilirler.

Avrupalılık unsurları

Ağırlık Puanları

Yaratıcı grup  
Yönetmen

3

Metin yazarı

3

Kompozitör

1

 

7

İcracı grup  
Başrol

3

İkinci rol

2

Üçüncü rol

1

 

6

Teknik çalışanlar grubu  
Kameraman

1

Ses kayıtçısı

1

Editör

1

Sanat yönetmeni

1

Stüdyo veya çekim mekanı

1

Yapım sonrası mekanı

1

 

6

   

Önemli not:
a. 
Başrol, ikinci ve üçüncü roller çalışılan gün sayısına göre tayin edilir.
b. 8. Madde bakımından “sanatsal” terimi yaratıcı ve icracı gruplara; “teknik” terimi, teknik çalışanlar grubuna göndermede bulunmaktadır

Palermo Konvansiyonu – Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi

0

Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (UN Convention against Transnational Organized Crime- Palermo Konvansiyonu), organize suçlarla mücadelede ilk uluslararası düzenlemedir.

Sözleşme, 15 Kasım 2000’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş, 12-15 Aralık 2000 tarihinde de Palermo’da imzaya açılmıştır.

Türkiye sözleşmeyi 30.01.2003 tarih ve 4800 sayılı Kanun ile kabul etmiştir.

Sözleşmenin amacı; sınır aşan örgütlü suçların önlenmesi ve daha etkili bir şekilde mücadele edilmesi için işbirliğinin geliştirilmesidir.

Palermo Konvansiyonu’nun Temel Özellikleri:

  1. Amaç:
    • Organize suç örgütleriyle mücadele etmek.
    • Ülkeler arasında uluslararası işbirliği ve bilgi paylaşımını artırmak.
    • Suçlarla mücadelede ortak standartlar ve yaklaşımlar geliştirmek.
  2. Önemli Bileşenler:
    • Ana Konvansiyon: Bu, organize suçlarla mücadelede genel çerçeveyi belirler.
    • İkincil Protokoller: Bu konvansiyona ek olarak, insan kaçakçılığı, yasa dışı göç ve silah kaçakçılığı gibi belirli suç türlerine yönelik daha ayrıntılı düzenlemeler getirir.
      • İnsan Kaçakçılığı Protokolü: Kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere, insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik hükümler içerir.
      • Göçmen Kaçakçılığı Protokolü: Yasa dışı göçmen kaçakçılığına karşı uluslararası işbirliği ve düzenlemeleri içerir.
      • Silah Kaçakçılığı Protokolü: Küresel silah kaçakçılığına karşı önlemleri ve işbirliği mekanizmalarını tanımlar.
  3. Uluslararası İşbirliği ve Yardım:
    • Üye ülkeler arasında suçluların iadesi ve karşılıklı adli yardım konularında işbirliğini teşvik eder.
    • Suçların araştırılması, soruşturulması ve kovuşturulması için ülkeler arasında bilgi paylaşımını teşvik eder.
  4. Hükümetler ve İcraat:
    • Üye ülkelerin, organize suçlarla mücadelede kendi iç hukuklarını bu konvansiyonla uyumlu hale getirmelerini ve suçlarla mücadeleye yönelik politikalarını geliştirmelerini sağlar.
  5. Uygulama ve İzleme:
    • Konvansiyonun uygulanmasını izlemek ve değerlendirmek için Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen mekanizmalar ve raporlama süreçleri içerir.

Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi

 
Madde 1
Amaç

Bu Sözleşme’nin amacı sınıraşan örgütlü suçların önlenmesi ve daha etkili bir şekilde mücadele edilmesi için işbirliğini geliştirmektir.

Madde 2
Tanımlar
 
Bu Sözleşme’nin amaçları bakımından:

(a) “Örgütlü suç grubu” doğrudan veya dolaylı olarak mali veya diğer bir maddi çıkar elde etmek amacıyla belli bir süreden beri varolan ve bu Sözleşmede belirtilen bir veya daha fazla ağır suç veya yasadışı eylemi gerçekleştirmek amacıyla birlikte hareket eden, üç veya daha fazla kişiden oluşan yapılanmış bir grup anlamına gelir;

(b) “Ağır suç” üst sınırı dört yıl veya daha fazla hürriyetten mahrumiyeti veya daha ağır bir cezayı gerektiren bir suçu oluşturan davranış anlamına gelir;

(c) “Yapılanmış grup” belirli bir suçu derhal işlemek için tesadüfi olarak oluşturulmamış ve üyelerinin rollerinin şeklen belirlenmesi şartı olmayan, üyeliğinin devamlılığı veya gelişmiş bir yapısı olması gerekmeyen bir grup anlamına gelir;

(d) “Malvarlığı” gerek maddi gerek gayri maddi, taşınır veya taşınmaz, somut veya soyut her türlü varlık ve bu tür varlıklara ilişkin tasarruf hakkını veya ayni hakkı tevsik eden yasal belgeler veya araçlar anlamına gelir.

(e) “Suç geliri” suç teşkil eden yasadışı bir eylemden kaynaklanan veya doğrudan veya dolaylı olarak elde edilen herhangi bir mal anlamına gelir.

(f) “Dondurma” veya” “el koyma” mahkeme veya başka bir yetkili makamın emrine dayanılarak, malvarlığının devrinin, tebdilinin, tasarrufunun veya hareketinin geçici olarak yasaklanması veya malvarlığının muhafazasının veya kontrolünün geçici olarak üstlenilmesi anlamına gelir.

(g) “Müsadere”, uygulanabildiği hallerde, belirli bir hakkın kaybını da kapsayan malvarlığının, mahkeme veya başka yetkili bir makamın emriyle, sürekli olarak kaybı anlamına gelir.

(h) “Öncül suç”, işlenmesi sonucunda elde edilen gelir, bu Sözleşmenin 6’ıncı maddesinde tanımlanan suçun konusu olabilecek herhangi bir yasadışı eylem anlamına gelir.

(i) “Kontrollü teslimat”, bir suçun soruşturulması ve suçun icrasında yeralan kişilerin kimliklerinin tespiti amacıyla, yetkili makamların bilgisi ve gözetimi altında, yasadışı veya şüpheli sevkiyatın bir veya daha fazla devletin sınırlarından dışarı çıkmasına, içinden geçmesine veya içeri girmesine müsaade edilmesi yöntemidir.

(j) “Bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı” belli bir bölgenin egemen devletleri tarafından oluşturulan, üye devletlerin kendisine bu Sözleşme tarafından düzenlenen konularda yetkiyi devrettiği ve kendi iç düzenlemeleri uyarınca imzalamaya, onaylamaya, kabule, uygun bulmaya veya katılıma usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş bir teşkilat anlamına gelir; Bu Sözleşme bakımından “Taraf Devletler”e yapılan atıflar yetkilerinin sınırları dahilinde bu tür teşkilatlara uygulanır.

Madde 3
Kapsam

  1. Bu Sözleşme, metinde başka türlü belirtilmediği takdirde, aşağıdaki suçların önlenmesinde, soruşturulmasında ve kovuşturulmasında uygulanır:

(a) Bu Sözleşmenin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde belirlenen suçlar; ve

(b) Bu Sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan ağır suçlar; sınıraşan nitelikte olduğunda ve suça örgütlü bir suç grubunun karıştığı durumlarda;

  1. Bu maddenin 1. fıkrası bakımından bir suç aşağıdaki durumlarda sınıraşan niteliktedir:

(a) Suç birden fazla devlette işlendiğinde;

(b) Suç tek bir devlette işlendiğinde ancak, hazırlanma, planlama, idare veya kontrolünün önemli bir kısmının başka bir devlette gerçekleşmesi halinde;

(c) Suç tek bir devlette işlendiğinde ancak, birden fazla devlette suç teşkil eden faaliyetlerde bulunan örgütlü bir suç grubu suça karıştığında; veya

(d) Suç tek bir devlette işlendiğinde, ancak başka bir devlette önemli etkileri olduğunda.

Madde 4
Egemenliğin Korunması

  1. Taraf Devletler bu Sözleşmedeki yükümlülüklerini devletlerin egemen eşitliği ve toprak bütünlüğü ve diğer devletlerin iç işlerine karışmama ilkelerine uygun bir biçimde yerine getirirler.
  2. Bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm bir Taraf Devlete başka bir devletin sınırlarında diğer devletin iç hukukunca kendi makamları için açıkça mahfuz tutulmuş yargılama yetkisini kullanmak ve görev ifasını üstlenmek için yetki vermez.

Madde 5
Örgütlü Bir Suç Grubuna Katılmanın Suç Haline Getirilmesi

  1. Her Taraf Devlet, kasıtlı olarak işlenmeleri halinde aşağıdaki eylemlerin suç sayılmalarını sağlayacak yasal ve gerekli diğer önlemleri alacaktır:

(a) Aşağıdakilerden biri veya her ikisinin, teşebbüs halinde kalmış veya tamamlanmış bir suçtan bağımsız olarak başlı başına suç haline getirilmesi:

(i) Doğrudan ve dolaylı olarak mali veya diğer maddi bir menfaat elde etmek amacıyla bir veya birden fazla kişinin ağır bir suç işlemek için anlaşması ve iç hukukun gerektirdiği durumlarda bu anlaşmanın gerçekleşmesine yönelik olarak anlaşmanın taraflarından birinin bir eylemde bulunması veya bir örgütlü suç grubuna katılması;

(ii) Örgütlü suç grubunun amacını ve bu grubun genel suç faaliyetlerini veya sözkonusu suçların işlenmesine yönelik niyetini bilerek;

a. Örgütlü suç grubunun suç faaliyetlerine;

b. İştirakinin yukarıda tanımlanan suçların gerçekleştirilmesine katkı sağlayacağını bilerek, örgütlü suç grubunun diğer faaliyetlerine;

fiilen katılan kişinin eylemleri.

(b) Örgütlü bir suç grubunun karıştığı ağır bir suçun işlenmesini örgütlemek, yönetmek, yardım etmek, teşvik etmek, kolaylaştırmak veya yol göstermek.

  1. Bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen bilgi, kasıt, amaç, hedef ve anlaşmanın varlığı, nesnel olaylara dayanan durumlardan anlaşılabilir.
  • Bu maddenin 1(a) (i) bendinde öngörülen suçlar bakımından, iç hukukları örgütlü suç gruplarının varlığı koşulunu arayan Taraf Devletler, iç hukuklarının örgütlü suç gruplarını içeren bütün ağır suçları kapsamasını sağlayacaktır. Bu gibi Taraf Devletler ile bu maddenin 1 (a) (i) fıkrasında öngörülen suçlar bakımından iç hukukları, anlaşmanın icrası doğrultusunda bir fiilin varlığı koşulunu arayan Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterini, bu Sözleşmeyi imzalarken veya onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdi edilmesi sırasında bu hususta bilgilendirirler.

Madde 6
Suç Gelirlerinin Aklanmasının Suç Haline Getirilmesi

  1. Her Taraf Devlet kendi iç hukukunun temel ilkelerine uygun biçimde, aşağıda belirtilen eylemleri, kasten işlendiği takdirde, suç haline getirmek üzere yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır.

(a) (i) Suç geliri olduğu bilinen malvarlığının yasadışı kaynağını gizlemek veya olduğundan değişik göstermek veya öncül suçun işlenmesine karışmış olan herhangi bir kişiye işlediği suçun yasal sonuçlarından kaçınmasına yardım etmek amacıyla dönüştürülmesi veya devredilmesi;

(ii) Bir malvarlığının suç geliri olduğunu bilerek; gerçek niteliğinin, kaynağının, yerinin, kullanımının, hareketlerinin veya mülkiyetinin veya malvarlığına ilişkin hakların gizlenmesi veya olduğundan değişik gösterilmesi.

(b) Kendi hukuk sisteminin temel kavramlarına tabi olarak:

(i) Tesellüm anında bu tür bir malın suç geliri olduğunu bilerek; malın edinilmesi, bulundurulması veya kullanılması.

(ii) Bu maddede belirtilen suçlardan herhangi birini işlemeye veya teşebbüse örgütlü olarak veya suç işleme konusunda anlaşarak yardım, yataklık, kolaylaştırmak ve yol göstermek suretiyle katılmak.

  1. Bu maddenin 1. fıkrasının yerine getirilmesi veya uygulanması bakımından;

(a) Her Taraf Devlet bu maddenin 1. fıkrasının öncül suçlara en geniş şekilde uygulanması için çaba gösterecektir.

(b) Her Taraf Devlet bu Sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan bütün ağır suçları ve Sözleşmenin 5, 8 ve 23. maddelerinde öngörülen suçları öncül suçlar kapsamına dahil edecektir. Öncül suçları yasalarında saymak suretiyle belirleyen Taraf Devletlerin mevcudiyeti halinde, bu devletler, asgari olarak, örgütlü suç gruplarıyla ilgili suçları en geniş biçimde yasalarına dahil edeceklerdir.

(c) Bu maddenin (b) bendinin amaçları bakımından, öncül suçlar sözkonusu Taraf Devletin hem yargı yetkisi dahilinde, hem de dışında işlenen suçları içerir. Bununla beraber, bir Taraf Devletin yargılama yetkisi dışında işlenen bir suçun öncül suç sayılması için ilgili eylemin, suçun işlendiği yerdeki devletin iç hukukuna göre suç teşkil etmesi ve bu maddeye başvuran ya da bu maddeyi uygulayan Taraf Devletin iç hukukuna göre orada işlenmesi halinde de suç teşkil edecek olması gerekir.

(d) Her bir Taraf Devlet, bu maddeyi yürürlüğe koyan kendi yasal düzenlemelerinin, bu yasal düzenlemelerdeki her türden değişikliğin birer örneğini ya da bunların bir tanımını Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine verecektir.

(e) Bir Taraf Devletin iç hukukunun temel ilkeleri gerekli kılarsa, bu maddenin 1. Fıkrasında öngörülen suçların öncül suç işlemiş kişilere uygulanmaması sağlanabilir;

(f) Bu maddenin 1. Fıkrasında öngörülen suçların unsuru olarak varlığı gerekli görülen bilgi, kasıt veya amaç, nesnel olaylara dayalı durumlardan anlaşılabilir.

Madde 7
Kara Para Aklamayla Mücadele Önlemleri
 

  1. Her Taraf Devlet:

(a) Kara para aklamanın her biçimini önlemek ve tespit etmek için, kendi yetkisi dahilinde, bankalar ve bankalar dışındaki mali kuruluşlar ve gerektiğinde, özellikle karapara aklamaya müsait diğer kurumlar için kapsamlı bir iç düzenleyici ve denetleyici sistem oluşturacaktır; bu sistem kimlik tespiti, kayıt tutulması ve şüpheli işlemlerin bildirilmesi ihtiyaçlarına cevap verecektir.

(b) Bu Sözleşmenin 18. ve 27. madde hükümleri saklı kalmak koşuluyla, (iç hukuk uyarınca uygun olduğu takdirde adli merciler de dahil) kara para aklamayla mücadeleye hasredilmiş, idari, düzenleyici, kanun uygulayıcı makamların yanısıra diğer makamların, kendi iç hukuklarınca öngörülen koşullar çerçevesinde, ulusal ve uluslararası düzeyde işbirliği yapmak ve bilgi değişiminde bulunmak imkan ve yetkisine sahip olmalarını sağlayacak ve bu amaçla, muhtemel kara para aklamaya ilişkin bilginin toplanması, analizi ve iletilmesi için ulusal bir merkez olarak hizmet verecek bir mali istihbarat biriminin kurulması ihtiyacını değerlendirecektir.

  1. Taraf Devletler, meşru sermayenin dolaşımını herhangi bir şekilde engellemeksizin, bilginin yerinde kullanımını temin etmek kaydıyla, nakdin ve parasal değeri haiz her türlü evrakın sınırları içindeki dolaşımının denetlenmesi ve izlenmesi için makul önlemlerin uygulanmasını göz önüne alacaklardır. Bu tür önlemler kişi ve kuruluşların önemli miktarda nakdin ve parasal değeri haiz her türlü evrakın sınırötesi nakline ilişkin bildirimde bulunmaları zorunluluğunu içerebilir.
  • Taraf Devletler bu maddeye dayanarak, düzenleyici ve denetleyici bir iç sistem kurarken, bu Sözleşmenin diğer maddelerinin hükümleri saklı kalmak koşuluyla, bölgesel, bölgelerarası ve çok taraflı teşkilatların kara para aklamaya karşı ilgili girişimlerini kılavuz olarak kullanmaya davet olunurlar.
  • Taraf Devletler, kara para aklamayla mücadele etmek için, adli, kanun uygulayıcı ve mali yönden düzenleyici merciler arasındaki küresel, bölgesel, altbölgesel ve ikili işbirliğini geliştirmek ve ilerletmek için çaba göstereceklerdir.

Madde 8
Yolsuzluğun Suç Haline Getirilmesi

  1. Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde aşağıdaki eylemlerin suç haline getirilmesi için yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır:

(a) Bir kamu görevlisine resmi görevlerinin yerine getirilmesi çerçevesinde bir işlem yapması veya yapmaktan kaçınması için, kendisi veya üçüncü bir kişi veya taraf lehine, haksız bir menfaatin doğrudan veya dolaylı olarak vaadedilmesi, teklif edilmesi ya da verilmesi;

(b) Bir kamu görevlisinin resmi görevlerinin yerine getirilmesi çerçevesinde bir işlem yapması veya yapmaktan kaçınması için, kendisi veya üçüncü bir kişi veya taraf lehine, haksız bir menfaati doğrudan veya dolaylı olarak talep etmesi veya kabulü;

  1. Her Taraf Devlet, bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen eylemlerin, yabancı kamu görevlileri veya uluslararası memurların katılımıyla gerçekleşmesi halinde, bunların suç haline getirilmesi için gerekli yasal ve diğer önlemleri almayı değerlendirecektir. Aynı şekilde, her Taraf Devlet yolsuzluğun diğer biçimlerini de suç haline getirmeyi değerlendirecektir.
  • Her Taraf Devlet bu maddeye göre ihdas edilen bir suça iştirak eylemini de suç haline getirmek için gerekli olabilecek benzer önlemleri alacaktır.
  • Bu maddenin 1. fıkrasının ve bu Sözleşmenin 9. maddesinin uygulanması bakımından, “kamu görevlisi”, kamu görevi yapan veya iç hukukta tanımlandığı şekilde kamuya yönelik bir hizmet gören ve bu hizmeti veren kişinin bulunduğu Taraf Devletin ceza yasasına göre de hizmeti bu şekilde uygulayan kişi anlamına gelir.

Madde 9
Yolsuzluğa Karşı Önlemler

  1. Bu Sözleşmenin 8. maddesinde öngörülen önlemlere ek olarak, her Taraf Devlet uygun olduğu ve kendi yasal sistemiyle uyumlu olduğu kadarıyla, dürüstlüğü hakim kılmak ve kamu görevlilerinin yolsuzluğunu önlemek, ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için yasal, idari veya diğer etkin önlemleri alacaktır.
  • Her Taraf Devlet kendi mercilerinin kamu görevlilerinin yolsuzluğunu önlemede, ortaya çıkarmada ve cezalandırmada etkinliğini sağlamak için, uygun olmayan etkilere maruz kalmamaları için yeterli bağımsızlığı sağlamak da dahil olmak üzere, önlemler alacaktır.

 
Madde 10
Tüzel Kişilerin Sorumluluğu

  1. Her Taraf Devlet, örgütlü suç gruplarının karıştığı ağır suçlara iştirak etmeleri ve bu Sözleşmenin 5, 6, 8, ve 23. maddelerinde öngörülen suçlar açısından tüzel kişilerin sorumlu tutulmaları için gerekli olabilecek kendi hukuk ilkelerine uygun önlemleri alacaktır.
  • Taraf Devletin hukuk ilkelerine bağlı kalmak kaydıyla, tüzel kişilerin sorumluluğu cezai, medeni veya idari olabilir.
  • Bu tür bir sorumluluk, suç işlemiş olan gerçek kişilerin cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
  • Her Taraf Devlet, özellikle bu maddeye uygun olarak sorumlu tutulan tüzel kişilerin parasal müeyyideler de dahil, etkin, orantılı ve caydırıcı cezai veya cezai olmayan müeyyidelere tabi olmasını temin edecektir.

 
Madde 11
Kovuşturma, Yargılama ve Yaptırımlar

  1. Her Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde öngörülen bir suçun işlenmesini, o suçun ağırlığını dikkate alacak şekilde yaptırıma bağlayacaktır.
  • Her Taraf Devlet, bu Sözleşme kapsamındaki suçları işleyen kişilerin kovuşturmasıyla ilgili kendi iç hukukundaki takdire dayalı tüm yasal yetkilerin, bu suçlara yönelik tedbirlerinin etkinliğini en üst düzeye getirecek ve bu tür suçların işlenmesini caydırma ihtiyacını gözönünde bulunduracak şekilde kullanılmasını sağlamak için çaba gösterecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi iç hukuku uyarınca ve savunma hakkına saygı göstererek, bu Sözleşmenin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde öngörülen suçlar sözkonusu olduğunda, duruşmaya veya temyize kadar tahliye kararları verilmesi hususundaki kuralların yargılama sürecinin müteakip aşamalarında davalının hazır bulunmasını sağlama gerekliliğini göz önünde bulundurarak belirlenmesi için gereken önlemleri alacaktır.
  • Her Taraf Devlet, mahkemelerinin veya diğer yetkili makamlarının bu tür suçlardan mahkum edilen kişilerin erken veya şartlı tahliyesi ihtimalini değerlendirirken, bu Sözleşmede ele alınan suçların ağırlığını da gözönünde tutmalarını sağlayacaktır.
  • Her Taraf Devlet, gerektiğinde, kendi iç hukukuna uygun olarak adli takibata başlanması için uzun bir dava zamanaşımı süresi ve suç isnat edilen kişinin adaletten kaçması durumunda ise, daha uzun bir zamanaşımı süresi tesis edecektir.
  • Bu Sözleşmede yeralan hiçbir husus, bu Sözleşmeye göre ihdas edilmiş suçların ve gerek yargılamanın gerek eylemlerin hukuka uygunluğunu denetleyen diğer hukuki ilkelerin tanımının bir Taraf Devletin münhasıran iç hukukuna bağlı olması ve bu tür suçların bu Taraf Devletin hukukuna uygun olarak kovuşturulması ve cezalandırılması ilkesine halel getirmez.

 
Madde 12
Müsadere ve El koyma

  1. Taraf Devletler, iç hukuklarının elverdiği en geniş biçimde aşağıdakilerin müsaderesinin sağlanması için gerekli önlemleri alacaklardır:

(a) Bu Sözleşmede belirtilen suçlardan elde edilen gelir veya değeri bunlara tekabül eden malvarlığı;

(b) Bu Sözleşmede belirtilmiş suçlarda kullanılmış veya kullanılması amaçlanan malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçler.

  1. Taraf Devletler, muhtemel bir müsadere amacıyla, bu maddenin 1. fıkrasında bahsedilen herhangi bir malın tespitinin, izlenmesinin, dondurulmasının veya el konulmasının sağlanması için gerekli önlemleri alacaklardır.
  • Eğer suç geliri kısmen veya tamamen başka bir mala dönüştürülmüş veya çevrilmiş ise, söz konusu gelirin yerine bu mal, bu maddede belirtilen önlemlere tabi tutulacaktır.
  • Eğer suç geliri meşru kaynaklardan kazanılan bir mal ile karıştırılmış ise, bu tür bir mal, dondurma veya el koymaya ilişkin yetkiler saklı kalmak kaydıyla, karıştırılmış suç gelirinin takdir edilen değerine kadar müsadereye tabi tutulacaktır.
  • Suç gelirinden veya suç gelirinin dönüştürüldüğü veya çevrildiği maldan veya suç gelirinin içine karışmış olduğu malvarlığından elde edilen kazanç veya diğer çıkarlar, bu maddede belirtilen önlemlere aynı şekil ve ölçüde tabi tutulacaktır.
  • Bu maddenin ve bu Sözleşmenin 13. maddesinin amaçları bakımından, her Taraf Devlet, kendi mahkemelerini veya diğer yetkili makamlarını, ilgili banka kayıtlarının veya mali veya ticari kayıtların ibrazı veya bunlara el konulması için emir verebilmeye yetkili kılacaktır. Taraf Devletler, bu maddenin hükümlerini uygulamaktan, banka gizliliği gerekçesiyle kaçınamayacaklardır.
  • Taraf Devletler, kendi iç hukuk ilkeleriyle, yargılama ve usule ilişkin diğer düzenlemelerinin özüyle uyumlu olduğu ölçüde, bir sanığın, iddia edilen suç gelirinin veya müsadereye tabi diğer malvarlığının meşru kaynağını göstermeye zorunlu kılınmasını değerlendirebilirler.
  • Bu madde hükümleri, iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarına zarar verecek biçimde yorumlanamaz.
  • Bu maddede yer alan hiçbir hüküm, sözkonusu önlemlerin bir Taraf Devletin iç hukukuna uygun ve tabi olarak tanımlanması ve uygulanması ilkesini etkilemeyecektir.

 
Madde 13
Müsadere Amacıyla Uluslararası İşbirliği

  1. Bir Taraf Devlet, bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin olarak, bu Sözleşmenin 12. Maddesinin 1. Fıkrasında sözedilen kendi ülkesindeki suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin müsaderesi için yargılama yetkisine sahip bir başka Taraf Devletten aldığı talep üzerine, aşağıdaki hususları kendi yasal sistemi çerçevesinde mümkün olan en geniş ölçüde yerine getirecektir:

(a) Bu talebi, bir müsadere kararının verilmesi ve böyle bir kararın verilmiş olması durumunda infazı amacıyla, kendi yetkili makamlarına iletecektir; veya

(b) Talepte bulunulan bir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 12. Maddesinin 1. Fıkrasına uygun olarak talepte bulunan Taraf Devletin ülkesindeki bir mahkeme tarafından verilen müsadere kararını, 12. Maddenin 1. Fıkrasında sözedilen, kendi ülkesindeki suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçler ile bağlantılı olduğu ölçüde, talep çerçevesinde uygulamak amacıyla, kendi yetkili makamlarına iletecektir.

  1. Bu Sözleşmede yer alan bir suç üzerinde yargılama yetkisini haiz diğer bir Taraf Devletin talebi üzerine, talepte bulunulan Taraf Devlet, muhtemel müsadere kararının, gerek talepte bulunan Taraf Devlet tarafından, gerek bu maddenin 1. Fıkrasındaki bir talebe istinaden, talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından verilebilecek müsadere kararının uygulanmasını teminen, bu Sözleşmenin 12. Maddesinin 1. fıkrasında belirtilen suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin tespiti, izlenmesi ve dondurulması veya el konulması için önlemler alacaktır.
  • Bu Sözleşmenin 18. maddesinin hükümleri, benzer şekilde bu maddeye de uygulanır. 18. Maddenin 15. Fıkrasında belirtilen hususlara ek olarak, bu maddeye istinaden yapılan talepler aşağıdakileri de içerecektir:

(a) Bu maddenin 1 (a) fıkrası ile ilgili bir talep olması durumunda, talepte bulunulan Taraf Devletin kendi iç hukukuna uygun olarak müsadere kararı almasına imkan sağlayacak şekilde, müsadere edilecek olan malvarlığının tanımının ve dayanılan olayların, talepte bulunan Taraf Devletçe belirtilmesi;

(b) Bu maddenin 1 (b) fıkrası çerçevesinde bir talep olması durumunda, talepte bulunan Taraf Devletin verdiği ve talebe esas olan müsadere kararının yasal olarak geçerli bir kopyası, olaylara ve kararın hangi ölçüde yerine getirilmesinin istendiğine ilişkin bilgiler;

(c) Bu maddenin 2. fıkrası çerçevesinde bir talep olması durumunda, talepte bulunan Taraf Devlet tarafından, talebe esas teşkil eden olaylara ilişkin bir açıklama ve yapılması istenen işlemlerin tanımı.

  1. Bu maddenin 1. ve 2. fıkraları gereğince alınacak kararlar ve yapılacak işlemler, talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından, kendi iç hukuk hükümlerine ve usul kurallarına veya talepte bulunan Taraf Devletle ilişkilerinde bağlı olduğu herhangi bir ikili veya çok taraflı antlaşmaya, anlaşmaya veya düzenlemeye uygun ve bağlı olarak, yerine getirilecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi kanun ve düzenlemelerinin bu maddeye işlerlik sağlayan hükümlerinin ve bu tür kanun ve düzenlemelerde sonradan yapılacak değişikliklerin örneklerini veya bunların bir tanımlamasını Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletecektir.
  • Eğer bir Taraf Devlet bu maddenin 1. ve 2. Fıkralarında belirtilen önlemlerin alınmasını, ilgili bir antlaşmanın mevcudiyeti şartına bağlamışsa, o Taraf Devlet bakımından bu Sözleşmeyi, gerekli ve yeterli bir antlaşma zemini olarak kabul edecektir.
  • Eğer talebe konu olan suç, bu Sözleşme kapsamındaki bir suç değilse, bu maddede öngörülen işbirliği bir Taraf Devlet tarafından reddedilebilir.
  • Bu madde hükümleri, iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarına zarar verecek biçimde yorumlanmayacaktır.
  • Taraf Devletler, bu maddeye istinaden taahhüt edilen uluslararası işbirliğini daha etkin kılmak için, ikili veya çok taraflı antlaşmalar, anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı gözönünde bulunduracaklardır.

Madde 14
Müsadere Edilmiş Suç Geliri veya Malvarlığının Tasarrufu

  1. Bir Taraf Devlet tarafından, bu Sözleşmenin 12. Maddesine veya 13. Maddesinin 1. Fıkrasına dayanarak müsadere edilmiş suç geliri veya malvarlığının tasarrufu, bu Taraf Devletin kendi iç hukukuna ve idari usullerine tabi olacaktır.
  • Taraf Devletler, bu Sözleşmenin 13. maddesi uyarınca, başka bir Taraf Devletin talebi üzerine bir tasarrufta bulunurken, iç hukukunun izin verdiği ölçüde ve talepte öngörüldü ise, suçun mağdurlarına tazminat verilebilmesi veya bu suç gelirinin veya malvarlığının yasal sahiplerine iade edilebilmesi için, müsadere edilmiş suç geliri veya malvarlığının talepte bulunan Taraf Devlete iade edilmesini öncelikle değerlendireceklerdir.
  • Bir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 12. ve 13. Maddeleri uyarınca, başka bir Taraf Devlet tarafından yapılan bir talep üzerine tasarrufta bulunurken, aşağıdaki hususlarda anlaşmalar veya düzenlemeler yapılmasını özel bir önemle değerlendirebilir:

(a) Bu tür suç geliri veya malvarlığının veya bu tür suç geliri veya malvarlığının satışından elde edilen paranın veya bunların bir kısmının, bu Sözleşmenin 30. Maddesinin 2 (c) fıkrası uyarınca açılmış hesaba ve örgütlü suçlarla mücadelede uzmanlaşmış hükümetlerarası kuruluşlara katkı olarak verilmesi;

(b) Kendi iç hukukları veya idari usullerine uygun olarak, bu tür suç gelirleri veya malvarlığını veya bu tür suç gelirlerinin veya malvarlığının satışından elde edilen paranın, düzenli bir biçimde veya her olay için ayrı ayrı diğer Taraf Devletlerle paylaşımı.

Madde 15
Yargı Yetkisi

  1. Aşağıdaki durumlarda, her Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 5, 6, 8, ve 23. Maddelerinde belirtilen suçlara ilişkin yargılama yetkisini tesis etmek için gerekli önlemleri alacaktır:

(a) Suçun kendi ülkesinde işlenmesi halinde; veya

(b) Suçun, bir Taraf Devletin bayrağını taşıyan bir gemide veya hava taşıtında işlenmiş olması, ve suçun işlendiği anda o gemi veya hava taşıtının, o Taraf Devletin mevzuatına uygun olarak kayıtlı olması.

  1. Bir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 4. Maddesinin hükmü saklı kalmak kaydıyla, aşağıdaki durumlarda bu tür suçlardan herhangi birisine ilişkin yargı yetkisi de tesis edebilir:

(a) Suç, o Taraf Devletin bir vatandaşına karşı işlendiğinde;

(b) Suç, o Taraf Devletin vatandaşı olan bir kişi tarafından veya o Devletin ülkesinde mutad olarak oturan vatansız bir kişi tarafından işlendiğinde; veya

(c) Suç:

(i) Bu Sözleşmenin 5. Maddesinin 1. fıkrasında belirtilen suçlardan biriyse ve o Devletin ülkesi dışında, o Devletin ülkesinde bir ağır suç işlemek amacıyla işlenmişse;

(ii) Bu Sözleşmenin 6. Maddesinin 1(b)(ii) bendinde belirtilen suçlardan biriyse ve o Devletin ülkesi dışında, o Devletin ülkesi içinde bu Sözleşmenin 6. maddesinin 1(a)(i) veya (ii) veya (b)(i) bentlerinde belirtilen bir suçun işlenmesi amacıyla işlenmişse.

  1. Bu Sözleşmenin 16. maddesinin 10. fıkrasının uygulanması bakımından, her Taraf Devlet, suç isnat edilen ve kendi ülkesinde bulunan bir kişiyi, sırf vatandaşı olması gerekçesiyle iade etmediği takdirde, bu Sözleşmedeki suçlara ilişkin yargılama yetkisini tesis etmek için gerekli olabilecek önlemleri alacaktır.
  • Her Taraf Devlet ayrıca, suç isnat edilen kişi kendi ülkesinde bulunduğunda ve bu kişiyi iade etmediğinde, bu Sözleşmede yer alan suçlara ilişkin yargılama yetkisini tesis etmek için gerekli olabilecek önlemleri alabilir.
  • Eğer, bu maddenin 1. veya 2. fıkrasına göre yargılama yetkisini kullanan bir Taraf Devlete aynı eylem dolayısıyla bir veya daha fazla Taraf Devletin bir soruşturma, kovuşturma veya yargısal bir işlem yürüttüğü bildirilmiş veya anılan Taraf Devlet bunu herhangi bir şekilde öğrenmiş ise, bu Taraf Devletlerin yetkili makamları, gereğine göre, yapacakları işlemlerin eşgüdümü amacıyla birbirlerine danışacaklardır.
  • Bu Sözleşme, genel uluslararası hukuk normları saklı kalmak kaydıyla, bir Taraf Devletin iç hukuku uyarınca tesis etmiş olduğu cezai yargılama yetkisinin kullanılmasını ortadan kaldırmaz.

 
Madde 16
Suçluların İadesi

  1. Bu madde, bu Sözleşmede yer alan suçlarda veya 3. Maddenin 1(a) veya (b) fıkrasında belirtilen bir suça örgütlü bir suç grubunun karıştığı durumlarda ve iadeye konu olan suçun hem talepte bulunan hem de talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukuklarına göre cezalandırılabilir olması kaydıyla, iade talebine konu olan kişinin, talepte bulunulan Taraf Devletin ülkesinde bulunması halinde uygulanacaktır.
  • Eğer iade talebi, bazıları bu madde kapsamına girmeyen birbirinden ayrı birçok ağır suça ilişkin ise, talepte bulunulan Taraf Devlet bu maddeyi kapsama girmeyen suçlara da uygulayabilir.
  • Bu maddenin uygulandığı suçların her birinin, Taraf Devletler arasında suçluların iadesine ilişkin herhangi bir antlaşmaya, failin iade edilebileceği suçlar olarak dahil sayıldıkları kabul edilecektir. Ayrıca bu suçlar, Taraf Devletler arasında akdedilecek her iade antlaşmasına da faili iade edilebilir suçlar olarak dahil edilecektir.
  • Suçluların iadesini bir antlaşmanın bulunması koşuluna dayandıran bir Taraf Devlet, antlaşma akdetmemiş olduğu diğer bir Taraf Devletten alabileceği bir iade talebi karşısında, bu maddenin uygulandığı suçlarda, bu Sözleşmeyi, suçluların iadesine ilişkin yeterli bir yasal zemin olarak kabul edebilir.
  • Suçluların iadesini bir antlaşmanın bulunması koşuluna dayandıran Taraf Devletler:

(a) Bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdii sırasında, Sözleşmeye Taraf diğer Devletlerle suçluların iadesi için işbirliğinde, bu Sözleşmeyi yasal zemin olarak kabul edip etmeyeceklerini Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirecekler; ve

(b) Bu Sözleşmeyi suçluların iadesi için işbirliğinde yasal zemin olarak kabul etmezlerse, gereğine göre, bu maddeyi uygulayabilmek için, bu Sözleşmeye Taraf diğer Devletlerle suçluların iadesi konusunda antlaşmalar yapmak için çaba göstereceklerdir.

  1. Suçluların iadesini bir antlaşmanın bulunması koşuluna dayandırmayan Taraf Devletler, bu maddenin uygulandığı suçları, kendi aralarında faili iade edilebilir suçlar olarak kabul edeceklerdir.
  • Suçluların iadesi, diğer hususlar meyanında, iade için asgari cezanın gerekliliğine ilişkin koşullar ve talepte bulunulan Taraf Devletin iadenin reddini dayandırabileceği nedenler dahil, talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukunca veya yürürlükteki iade antlaşmalarınca belirlenmiş koşullara tabi olacaktır.
  • Taraf Devletler, kendi iç hukuklarına bağlı kalmak kaydıyla, iade işlemlerini hızlandırmak ve bu maddenin uygulandığı herhangi bir suçla ilgili delil sunma gerekliliklerini basitleştirmek için çaba göstereceklerdir.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet, kendi iç hukuk hükümlerine ve taraf olduğu suçluların iadesi antlaşmalarına bağlı kalmak kaydıyla, durumun gerekli ve acil olduğuna kanaat getirmesi halinde ve talepte bulunan Taraf Devletin istemi üzerine, iadesi istenen ve kendi ülkesinde bulunan bir kişiyi gözaltına alacak veya kişinin iade işlemleri sırasında hazır bulunmasını teminen, uygun diğer önlemleri alacaktır.
  • Suç isnat edilen bir kişi ülkesinde bulunan bir Taraf Devlet, bu maddenin uygulandığı suçlarda, bu kişiyi sırf kendi vatandaşı olduğu gerekçesiyle iade etmez ise, anılan Taraf Devlet iade isteyen Taraf Devletin isteği üzerine, vakit geçirmeksizin, kovuşturma amacıyla, olayı kendi yetkili makamlarına iletecektir. Bu makamlar, anılan Taraf Devletin iç hukukunda diğer ağır suçlarda olduğu gibi karar alacak ve işlemleri de aynı şekilde yürüteceklerdir. İlgili Taraf Devletler, bu tür bir kovuşturmanın etkinliğini teminen, özellikle usul ve ispata ilişkin konularda, birbirleriyle işbirliği yapacaklardır.
  • Bir Taraf Devlet, vatandaşı olan bir kişiyi iç hukukuna göre, yalnızca kişinin iadesinin veya tesliminin istendiği bir dava veya takibat sonucu çarptırılabileceği cezayı bu Taraf Devlette çekmesi için geri verilmesi koşuluyla iade veya teslim edebiliyorsa ve bu Taraf Devlet ile iadeyi isteyen Taraf Devlet gerek bu hususta, gerek uygun görecekleri diğer şartlarda anlaşmışlar ise, bu şekilde yapılacak şartlı bir iade veya teslim, bu maddenin 10. Fıkrasında yer alan yükümlülüğün yerine getirilmesi için yeterli olacaktır.
  • Bir hükmün infazı amacıyla yapılan iade talebi, iadesi istenen kişinin talepte bulunulan Taraf Devletin vatandaşı olması nedeniyle reddedilirse, talepte bulunulan Taraf Devlet, talepte bulunan Tarafın başvurusu üzerine, kendi iç hukuku izin verirse ve yasalarının gerektirdiği hususlara uygun olarak, talepte bulunan Tarafın iç hukukunca verilmiş cezanın veya bu cezanın geriye kalan kısmının infazını sağlama yollarını araştıracaktır.
  • Bu maddenin uygulandığı suçlarla bağlantılı olarak, hakkında yargı işlemleri yürütülen herhangi bir kişiye, davanın bütün safhalarında, bütün haklarının ve kişinin ülkesinde bulunduğu Taraf Devletin iç hukukunca sağlanan güvencelerin kullanılması da dahil olmak üzere, adil muamele garantisi verilecektir.
  • Eğer talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin, bir kişiyi cinsiyeti, ırkı, dini, vatandaşlığı, etnik kökeni veya siyasi görüşleri nedeniyle yargılamak veya cezalandırmak için yapıldığına veya bu nedenlerden herhangi biri bakımından, talebe uymanın anılan kişinin durumuna halel getireceğine inanmak için ciddi nedenlerin varlığına kanaat getirirse, bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm, iadeye ilişkin bir zorunluluk getirdiği biçiminde yorumlanmayacaktır.
  • Taraf Devletler, sadece suçun mali konuları da içerdiği gerekçesiyle, suçluların iadesi talebini reddedemezler.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet, iadeyi reddetmeden önce, gerektiğinde, görüşlerini sunmak ve iddialarına ilişkin bilgi sağlamak için kendisine geniş imkan tanımak amacıyla talepte bulunan Taraf Devletle istişare edecektir.
  • Taraf Devletler, iadenin sağlanması veya etkinliğinin arttırılması için, ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmak için çaba harcayacaklardır.

 
Madde 17
Hükümlülerin Nakli

Taraf Devletler, bu Sözleşmede yer alan suçlar nedeniyle hapse mahkum olmuş veya diğer hürriyeti bağlayıcı cezalara çarptırılmış kişilerin, cezalarını tamamlamak üzere, kendi ülkelerine nakline ilişkin ikili veya çok taraflı anlaşmalara veya düzenlemelere girmeyi göz önünde bulundururlar.

 
Madde 18
Karşılıklı Adli Yardım

  1. Taraf Devletler; 3. maddede öngörüldüğü üzere, bu Sözleşmede yer alan suçlara ilişkin soruşturmalarda, kovuşturmalarda ve yargı işlemlerinde birbirlerine en geniş ölçüde karşılıklı adli yardımı sağlayacaklar ve talepte bulunan Taraf Devletin, 3. Maddenin 1(a) veya (b) fıkrasında belirtilen suçlar, bu suçların mağdurları, gelirleri, tanıkları, araçları veya delillerinin, talepte bulunulan Taraf Devlette olması ve suça örgütlü bir suç grubunun karışması dahil, mahiyetleri itibariyle sınıraşan suçlar olduklarından şüphelenmek için makul nedenler görmesi halinde, birbirlerine karşılıklılık esasına göre aynı şekilde yardım edeceklerdir.
  • Bu Sözleşmenin 10. maddesi uyarınca bir tüzel kişinin talepte bulunan Taraf Devlette sorumlu tutulabileceği suçlarla ilgili soruşturma, kovuşturma ve yargı işlemleri bakımından, talepte bulunulan Taraf Devletin ilgili yasaları, antlaşmaları, anlaşmaları ve düzenlemelerine göre, karşılıklı adli yardım mümkün olan en geniş ölçüde sağlanacaktır.
  • Bu madde uyarınca sağlanacak karşılıklı adli yardım, aşağıdaki amaçlardan herhangi birisi için talep edilebilir:

(a) Delil toplamak veya kişilerin ifadesini almak;

(b) Adli belgelerin tebliğini sağlamak;

(c) Arama, el koyma ve dondurma işlemlerini yerine getirmek;

(d) Eşya ve yer incelemesi yapmak;

(e) Bilgileri, delil olabilecek şeyleri ve bilirkişi görüşlerini temin etmek;

(f) Resmi daire, banka, şirket veya ticaret kayıtları ve mali kayıtlar dahil, ilgili belge ve kayıtların asıllarını veya onaylı kopyalarını temin etmek;

(g) Delil temin etme amacıyla suç gelirlerinin, malvarlığının, araç-gereçlerin ve diğer şeylerin tespiti ve takibi;

(h) Kişilerin, talepte bulunan Taraf Devlette gönüllü olarak mahkeme huzuruna çıkmalarını kolaylaştırmak;

(i) Talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukuna aykırı olmayan diğer her türlü yardımı sağlamak.

  1. Bir Taraf Devletin yetkili makamları, iç hukuka uygun olmak kaydıyla, önceden bir talep olmaksızın, bu tür bilgilerin soruşturmaları ve yargılamayı yürütmede veya başarılı bir biçimde sonuçlandırmada diğer bir Taraf Devletin makamlarına yardımcı olacağına veya bunların o Taraf Devletçe bu Sözleşmeye istinaden bir talep yapılmasıyla sonuçlanacağına inandıkları takdirde, suç teşkil eden konulara ilişkin bilgileri anılan Taraf Devletin yetkili makamlarına iletebilirler.
  • Bu maddenin 4. fıkrasına dayanılarak bilgi iletilmesi, bilgiyi temin eden yetkili makamların bulunduğu Devletteki soruşturma ve yargılamalara halel getirmez. Bilgiyi alan yetkili makamlar anılan bilginin gizli kalması talebine veya kullanımındaki sınırlamalara geçici bir süre dahi olsa uyacaklardır. Bununla beraber, bu durum, bilgiyi alan Taraf Devleti, sanığın suçsuzluğunu gösterecek bilgileri kendi yargılama süreci sırasında açıklamaktan alıkoymayacaktır. Böyle bir durumda, bilginin açıklanmasından önce, bilgiyi alan Taraf Devlet, bilgiyi veren Taraf Devlete bildirimde bulunacak ve talebi halinde, bilgiyi veren Taraf Devletle danışmada bulunacaktır. Önceden bildirimde bulunmanın mümkün olmadığı istisnai durumlarda, bilgiyi alan Taraf Devlet, açıklamanın yapıldığını, bilgiyi veren Taraf Devlete gecikme olmaksızın bildirecektir.
  • Bu maddenin hükümleri, karşılıklı yardımı tamamen veya kısmen düzenleyen veya düzenleyecek olan başka herhangi bir ikili veya çok taraflı antlaşmadan kaynaklanan yükümlülükleri etkilemeyecektir.
  • Eğer sözkonusu Taraf Devletler bir karşılıklı adli yardım antlaşmasıyla bağlı değillerse, bu maddeye dayanarak yapılan taleplerde, bu maddenin 9 ila 29 uncu fıkraları uygulanacaktır. Taraf Devletler bu tür bir antlaşmayla bağlı iseler, anılan Devletler bu maddenin 9 ila 29 uncu fıkralarını uygulamaya karar vermedikçe, o antlaşmanın ilgili hükümleri uygulanacaktır. İşbirliğini kolaylaştıracak ise, Taraf Devletlerin bu fıkraları uygulamaları kuvvetle teşvik edilir.
  • Taraf Devletler, banka gizliliği gerekçesiyle, bu maddeye istinaden karşılıklı adli yardımda bulunmayı reddedemezler.
  • Taraf Devletler, talep konusu eylemin her iki taraf bakımından da suç sayılmaması gerekçesiyle, bu maddeye istinaden karşılıklı adli yardımda bulunmayı reddedebilirler. Bununla beraber, talepte bulunulan Taraf Devlet, eylemin kendi iç hukukuna göre bir suç teşkil etmemesi halinde dahi, uygun gördüğünde, kendi takdir ettiği ölçüde yardım sağlayabilir.
  • Bir Taraf Devletin ülkesinde tutuklu veya cezasını çekmekte olan bir kişi, teşhis, tanıklık veya başka suretle bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin soruşturma, kovuşturma veya yargısal işlemler için delil toplamada yardım sağlamak amaçlarıyla başka bir Taraf Devlette bulunması talep edildiğinde, aşağıdaki koşullar sağlandığı takdirde nakledilebilir:

(a) Kişi, bilerek ve özgürce rıza gösterirse;

(b) Her iki Taraf Devletin yetkili makamları, anılan Taraf Devletlerin uygun gördüğü koşullarla mutabık kalırlarsa;

  1. Bu maddenin 10. fıkrasının uygulanması bakımından:

(a) Nakledilecek kişinin bulunduğu Taraf Devlet başka türlü talep etmedikçe veya müsaade etmedikçe, kişinin nakledileceği Taraf Devlet, nakledilen kişiyi gözaltında tutmaya yetkili ve tutmakla yükümlüdür;

(b) Her iki Taraf Devletin yetkili makamlarınca önceden veya herhangi bir şekilde kararlaştırıldığı üzere, kişinin nakledildiği Taraf Devlet, kişiyi gönderen Taraf Devlete geri teslim etme yükümlülüğünü gecikmeksizin yerine getirecektir;

(c) Kişinin nakledildiği Taraf Devlet, gönderen Taraf Devletten kişinin geri teslimi için yeni bir suçluların iadesi süreci başlatmasını talep edemeyecektir.

(d) Nakledilen kişinin, nakledildiği Taraf Devlette gözaltında geçirdiği süreler, gönderen Devlette çekmesi gereken cezadan indirilecektir.

  1. Bu maddenin 10. ve 11. Fıkralarına uygun olarak, kişinin nakledildiği bir Taraf Devlet kabul etmedikçe, nakledilen kişi, vatandaşlığına bakılmaksızın, gönderen Devletin ülkesinden ayrılışından evvelki eylemleri, ihmalleri veya mahkumiyetleriyle ilgili olarak, nakledileceği Devletin ülkesinde kanuni takibe maruz bırakılamayacak, gözaltına alınamayacak veya şahsi hürriyeti bağlayıcı herhangi bir sınırlamaya tabi tutulamayacaktır.
  • Her Taraf Devlet, karşılıklı adli yardım taleplerini yerine getirmek veya yerine getirilmesi için yetkili makamlara iletmek üzere, bu talepleri kabul etme sorumluluğuna ve yetkisine sahip merkezi bir makam belirleyecektir. Bir Taraf Devletin karşılıklı adli yardıma ilişkin ayrı bir sisteminin olduğu özel bir bölge veya toprağı olması halinde, o bölge veya toprak için aynı işleve sahip ayrı bir merkezi makam belirleyebilir. Merkezi makamlar, alınan taleplerin süratli ve uygun bir biçimde yerine getirilmesini veya iletilmesini sağlayacaklardır. Merkezi makam, talebi yerine getirilmek üzere, yetkili bir makama iletmesi halinde, talebin, yetkili makam tarafından, hızlı ve uygun bir biçimde yerine getirilmesini teşvik edecektir. Bu amaçla belirlenen merkezi makam, her Taraf Devletin bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerini tevdii sırasında, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirilecektir. Karşılıklı adli yardım talepleri ve buna ilişkin herhangi bir yazışma Taraf Devletlerce belirlenmiş merkezi makamlara iletilecektir. Bu gereklilik, bir Taraf Devletin, bu taleplerin ve yazışmaların kendisine diplomatik kanallarla ve acil durumlarda, Taraf Devletlerin kararlaştırdıkları hallerde, mümkünse Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı (Interpol) kanalıyla ulaştırılmasını isteme hakkına halel getirmeyecektir.
  • Talepler yazılı veya, mümkünse yazılı kayıt sağlayan herhangi bir yolla, talepte bulunulan Devletin kabul edebileceği bir dilde ve o Devletin, bildirimin sahih olup olmadığını tespit edebileceği koşullar altında yapılacaktır. Taraf Devletlerin her biri için kabul edilebilir olan dil veya diller, bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdii sırasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirilecektir. Acil durumlarda ve Taraf Devletlerce kararlaştırıldığı takdirde, talepler sözlü olarak yapılabilir, ancak derhal yazılı olarak teyid edilecektir.
  • Karşılıklı adli yardım için olan bir talep şunları içerir:

(a) Talebi yapan makamın adı;

(b) Talebin ilgili olduğu soruşturma, kovuşturma veya yargı işlemlerinin konusu ve mahiyeti ve soruşturmayı, kovuşturmayı ve yargı işlemlerini yürüten makamın adı ve görevleri;

(c) Adli belgelerin tebliği amacıyla yapılanların dışındaki taleplerde, ilgili olayların bir özeti;

(d) İstenen yardımın tanımı ve talepte bulunan Taraf Devletin uyulmasını istediği özel bir usulün açıklaması;

(e) Mümkün olduğu takdirde, ilgili herhangi bir kişinin kimliği, yeri ve uyruğu; ve

(f) Delilin, bilginin veya işlemin hangi amaçla istendiği.

  1. Talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin kendi iç hukukuna uygun olarak yerine getirilmesi için, gerekli gördüğünde, veya talebin ifasına kolaylık sağlayabileceği durumlarda, ek bilgi talep edebilir.
  • Bir talep, talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukuna göre ve bu hukuka aykırılık teşkil etmediği ölçüde ve mümkün olduğunca talepte belirtilen usullere uygun olarak yerine getirilecektir.
  • Mümkün olduğu ve iç hukukun temel ilkeleriyle uyumlu olduğu her durumda, bir kişi bir Taraf Devletin ülkesinde bulunduğunda ve bu kişinin diğer Taraf Devletin adli makamları tarafından tanık veya uzman olarak dinlenmesi gerektiğinde, eğer sözkonusu kişinin talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde şahsen hazır bulunması mümkün veya arzulanan bir durum değilse, talepte bulunulan Taraf Devlet, diğerinin talebi üzerine, dinlemenin video konferansıyla yapılmasına izin verebilir. Taraf Devletler, dinlemenin talepte bulunan Taraf Devletin yargısal makamları tarafından yürütülmesine ve talepte bulunulan Taraf Devletin yargısal makamlarının katılmasına karar verebilirler.
  • Talepte bulunan Taraf Devlet, talebe konu soruşturma, kovuşturma veya yargısal işlemler için talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından verilen bilgiyi veya delili, talepte bulunulan Taraf Devletin önceden rızası olmaksızın, talepte belirtilen amaçlar dışında aktarmayacak veya kullanmayacaktır. Bu fıkradaki hiçbir hüküm, talepte bulunan Taraf Devleti sanığın lehine olan bilgi veya delili kendi yargı işlemleri sırasında açıklamaktan alıkoymayacaktır. Bu son durumda, talepte bulunan Taraf Devlet, açıklamadan önce, talepte bulunulan Taraf Devleti haberdar edecek ve talep halinde danışmada bulunacaktır. Önceden haber verme olanağı bulunmayan istisnai durumlarda, talepte bulunan Taraf Devlet, talepte bulunulan Taraf Devleti gecikmeksizin açıklama hakkında bilgilendirecektir.
  • Talepte bulunan Taraf Devlet, talepte bulunulan Taraf Devletten, talebin yerine getirilmesi bakımından zorunlu olmadığı ölçüde, yapılan talebin ve içeriğinin gizli tutulmasını isteyebilir. Eğer talepte bulunulan Taraf Devlet gizlilik gerekliliğine uyamaz ise, talepte bulunan Taraf Devleti derhal bilgilendirecektir.
  • Karşılıklı adli yardım aşağıdaki durumlarda reddedilebilir:

(a) Talep, bu maddenin hükümlerine uygun bir biçimde yapılmaz ise;

(b) Talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin yerine getirilmesinin, egemenliğine, güvenliğine, kamu düzenine veya diğer temel çıkarlarına zarar verebileceği kanaatinde ise;

(c) Talepte bulunulan Taraf Devletin makamları, kendi yetkileri çerçevesinde soruşturma, kovuşturma veya yargı işlemleri veya davaya konu olması halinde, benzer herhangi bir suça ilişkin olarak talep edilen işlemin yerine getirilmesinden kendi Devletlerinin iç hukukuna göre men edilmiş ise;

(d) Talebin kabul edilmesi, talepte bulunan Taraf Devletin karşılıklı adli yardıma ilişkin yasal sistemine aykırı ise.

  1. Taraf Devletler, karşılıklı adli yardım için yapılmış bir talebi sadece suçun mali konuları da içerdiği gerekçesiyle reddedemezler.
  • Karşılıklı adli yardıma ilişkin herhangi bir red için gerekçe gösterilecektir.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet karşılıklı adli yardım talebini mümkün olan en kısa sürede yerine getirecek ve gerekçeleri tercihen talepte yer alacak şekilde talepte bulunan Taraf Devletçe belirtilen herhangi bir süreyi, mümkünse tam olarak göz önünde bulunduracaktır. Talepte bulunulan Taraf Devlet, talepte bulunan Taraf Devletin talebin yerine getirilmesindeki safhaları ve sonucu ile ilgili makul sorularına yanıt verecektir. Talepte bulunan Taraf Devlet, istenen yardıma gerek kalmadığı takdirde, talepte bulunulan Taraf Devlete durumu derhal bildirecektir.
  • Karşılıklı adli yardım, devam eden bir soruşturmayı, kovuşturmayı veya yargı işlemini olumsuz etkileyebileceği gerekçesiyle, talepte bulunulan Taraf Devletçe ertelenebilir.
  • Bu maddenin 21. fıkrasına istinaden bir talebi reddetmeden veya bu maddenin 25. fıkrasına istinaden talebin yerine getirilmesini ertelemeden önce, talepte bulunulan Taraf Devlet, yardımı, gerekli gördüğü bazı kayıt ve koşullarla yerine getirip getirmemeyi değerlendirmek üzere talepte bulunan Taraf Devlete danışacaktır. Eğer talepte bulunan Taraf Devlet, bu şekildeki bir koşullu yardımı kabul ederse, bu koşullara uyacaktır.
  • Bu maddenin 12. fıkrasının uygulanmasına halel getirmeksizin, talepte bulunan Taraf Devletin isteği üzerine bir yargı sürecinde tanıklık etmeye veya talepte bulunan Taraf Devletin ülkesindeki bir soruşturmada, kovuşturmada veya adli takibattayardıma rıza gösteren bir tanık, uzman veya başka bir kişi, talepte bulunulan Taraf Devletin ülkesinden ayrılışından evvelki eylemleri, ihmalleri veya mahkumiyetleriyle ilgili olarak, talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde kanuni takibe maruz bırakılamayacak, gözaltına alınamayacak veya şahsi hürriyeti bağlayıcı herhangi bir sınırlamaya tabi tutulamayacaktır. Bu tür bir güvence, bu tanık, uzman veya başka kişinin hazır bulunmasının adli makamlarca artık gerekli görülmediğinin resmen bildirildiği tarihten itibaren kesintisiz 15 gün veya Taraf Devletlerce kararlaştırılmış herhangi bir zaman dilimi zarfında ayrılma imkanına sahip olup da talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde kendi isteğiyle kaldığı veya bu ülkeyi terkettikten sonra kendi isteğiyle geri döndüğü takdirde sona erecektir.
  • Bir talep yerine getirilirken ortaya çıkan olağan masraflar, ilgili Taraf Devletlerce aksi kararlaştırılmadıkça, talepte bulunulan Taraf Devletçe karşılanacaktır. Eğer talebi yerine getirmek için önemli veya olağandışı masraflar gerekiyor veya gerekecekse, talebin hangi kayıt ve koşullarla yerine getirileceğini ve masrafların nasıl karşılanacağını belirlemek üzere, Taraf Devletler birbirleriyle danışmada bulunacaklardır.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet:

(a) Talepte bulunan Taraf Devlete kendi iç hukukuna göre kamuya açık olan kendi elindeki resmi kayıt, belge veya bilgilerin örneklerini verecektir;

(b) Kendi takdiriyle, tamamen, kısmen veya uygun gördüğü koşullara tabi olarak kendi iç hukukuna göre kamuya açık olmayan resmi kayıt, belge veya bilgilerin örneklerini talepte bulunan Taraf Devlete verebilir.

  1. Gerekli hallerde Taraf Devletler, bu madde hükümlerinin amaçlarına hizmet edecek, bunların uygulanmasını sağlayacak veya bu hükümleri güçlendirecek ikili veya çok taraflı anlaşma veya düzenlemeler yapma olanaklarını değerlendireceklerdir.

Madde 19
Ortak Soruşturmalar

Taraf Devletler bir veya daha fazla Taraf Devlette soruşturma, kovuşturma veya adli takibat konusu olan meselelere ilişkin yetkili makamları vasıtasıyla ortak soruşturma mercileri oluşturmak amacıyla ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı değerlendireceklerdir. Bu tür anlaşmaların veya düzenlemelerin mevcut olmaması halinde, ortak soruşturmalar her olay için ayrı ayrı yapılacak anlaşmalarla da yürütülebilir. İlgili Taraf Devletler, topraklarında bu tür bir soruşturmanın yürütüldüğü Taraf Devletin egemenliğine bütünüyle saygı göstereceklerdir.

Madde 20
Özel Soruşturma Yöntemleri
 
1. Her Taraf Devlet, kendi iç hukuk sisteminin temel ilkelerince cevaz verilmişse, imkanları ölçüsünde ve kendi iç hukukunca belirlenmiş koşullara göre, gerekli gördüğünde, örgütlü suçla etkin olarak mücadele etmek amacıyla, kendi topraklarında yetkili makamlar tarafından kontrollü teslimatın uygun şekilde kullanımı ve elektronik veya başka biçimlerde izleme veya gizli operasyonlar gibi diğer özel soruşturma yöntemlerinin kullanımına imkan verecek önlemleri alacaktır.

  1. Bu Sözleşmede belirtilen suçların soruşturması bakımından, Taraf Devletler, gerektiğinde, uluslararası işbirliği kapsamındaki bu tür özel soruşturma yöntemlerinin kullanımı için, uygun ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmaya teşvik olunur. Bu tür anlaşmalar veya düzenlemeler devletlerin egemen eşitliği ilkesine bütünüyle uyularak yapılacak ve uygulanacak ve bu anlaşmaların veya düzenlemelerin hükümlerine kesinlikle uyularak yürütülecektir.
  • Bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen türde bir anlaşma veya düzenlemenin mevcut olmaması halinde, uluslararası düzeydeki bu tür soruşturma yöntemlerinin kullanımına yönelik olarak her olay için ayrı ayrı karar alınacak; gerektiğinde bu kararlarda, yargı yetkisinin ilgili Taraf Devletlerce kullanılmasına ilişkin mali düzenlemeler ve anlaşmalar da göz önünde tutulabilecektir.
  • Kontrollü teslimatın uluslararası düzeyde uygulanmasına yönelik kararlar, ilgili Taraf Devletlerin rızasıyla, malların tespiti ve dokunulmamış olarak veya tamamen veya kısmen yeri değiştirilmiş veya başka bir malın yerine konmuş olarak sevkiyatın devam etmesine izin verilmesi gibi yöntemleri içerebilir.

Madde 21
Ceza Yargılamasının Nakli

Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçların kovuşturulması için ceza yargılaması işlemlerinin birbirlerine nakli olanağını, naklin adaletin tecellisi bakımından yararlı görüldüğü durumlarda, özellikle birden fazla yargı yetkisinin söz konusu olduğu hallerde kovuşturmanın tek merkezde toplanması düşüncesiyle, göz önüne alacaklardır.

 
Madde 22
Sabıka Kayıtlarının Tesisi

Her Taraf Devlet, suç isnat edilen kişinin başka bir devletteki geçmiş herhangi bir mahkumiyetini, bu tür bir bilgiyi bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin ceza davalarında kullanmak amacıyla, uygun göreceği koşullar ve amaçlarla dikkate almak için gerekli olabilecek yasal düzenlemeleri yapabilir veya diğer önlemleri alabilir.

Madde 23
Adaletin Engellenmesinin Suç Haline Getirilmesi

Her Taraf Devlet, kasıtlı olarak işlenmeleri halinde aşağıdaki eylemlerin suç sayılmalarını sağlayacak yasal ve gerekli diğer önlemleri alacaktır:

(a) Bu Sözleşmede belirtilen suçların işlenmesine ilişkin davalarda gerçek dışı tanık ifadesi elde etmek veya tanıklığa veya delil sunulmasına müdahale etmek için fiili kuvvet kullanımı, tehdit veya sindirme veya haksız bir çıkarın vaadi, teklifi veya verilmesi;

(b) Bu Sözleşmede belirtilen suçların işlenmesine ilişkin davalarda resmi görevlerin yargıç veya yasaları uygulayan memur tarafından yerine getirilmesine müdahale etmek için fiili kuvvet kullanımı, tehdit veya sindirme. Bu bentteki hiçbir husus, Taraf Devletlerin, diğer kamu görevlilerinin korunmasına yönelik yasal düzenleme yapma hakkını ortadan kaldırmayacaktır.

 

Madde 24
Tanıkların Korunması

  1. Her Taraf Devlet, ceza davalarında bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin ifade veren tanıklara, gerektiğinde, akrabalarına ve onların yakınları olan diğer kişilere yönelik olabilecek öç alma veya sindirmelere karşı etkin koruma sağlamak için imkanları dahilindeki gerekli önlemleri alacaktır.
  • Bu maddenin 1. fıkrasında öngörülen önlemler, yargılama usulünden kaynaklanan haklar dahil sanığın haklarına halel getirmeksizin, aşağıdakileri içerebilir:

(a) Bu tür kişileri fiziksel olarak korumak için, ihtiyaca göre ve mümkün olduğu ölçüde onları başka yerlere yerleştirmek ve gerektiğinde, bu tür kişilerin kimlikleri ve bulundukları yerlere ilişkin bilgilerin açıklanmaması veya bu bilgilerin açıklanmasına sınırlama getirilmesi gibi usuller tesis etmek;

(b) Tanığın beyanlarının video bağlantısı veya diğer uygun araçlar dahil, iletişim teknolojisinden yararlanılarak alınması gibi tanıklığın, tanık güvenliğini garanti eden bir biçimde yapılmasına cevaz veren ispat kuralları tesis etmek.

  1. Taraf Devletler, bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen kişilerin başka yerlere yerleştirilmesi için, diğer Devletlerle anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı göz önünde bulunduracaklardır.
  • Bu madde hükümleri, tanıklık yapmaları halinde, mağdurlara da uygulanacaktır.

Madde 25
Mağdurlara Yardım ve Koruma Sağlanması
 
1. Her Taraf Devlet, özellikle öç alma veya sindirme tehdidi olması halinde, bu Sözleşmede belirtilen suçların mağdurlarına yardım sağlamak ve onları korumak için imkanları dahilindeki gerekli önlemleri alacaktır.

  1. Her Taraf Devlet, bu Sözleşmede belirtilen suçların mağdurlarının zararlarının tazmini veya diğer şekillerde telafisi için uygun usulleri tesis edecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi iç hukukuna bağlı kalmak kaydıyla, savunma hakkına zarar vermeksizin ceza yargılamasının uygun aşamalarında faillere karşı mağdurların görüş ve endişelerinin ifade edilmesine ve göz önünde bulundurulmasına olanak sağlayacaktır.

Madde 26
Yasa Uygulayıcı Makamlarla İşbirliğini İlerletmek İçin Alınan Önlemler
 
1. Her Taraf Devlet, örgütlü suç gruplarında yer alan veya daha önce yer almış kişileri aşağıdaki şekilde davranmaya teşvik etmek için gerekli önlemleri alacaktır:

(a) Yetkili makamlara soruşturmada ve delil toplamada yararlı olabilecek, aşağıdaki ve benzer hususlarda bilgi sağlamak:

(i) Örgütlü suç gruplarının kimliği, mahiyeti, oluşumu, yapısı, yeri veya faaliyetleri;

(ii) Uluslararası bağlantılar dahil, diğer örgütlü suç gruplarıyla bağlantılar;

(iii) Örgütlü suç gruplarının işlemiş olduğu veya işleyebilecekleri suçlar.

(b) Yetkili mercilere, örgütlü suç gruplarını kaynaklarından veya suç gelirlerinden yoksun bırakmaya yarayabilecek gerçek, somut yardım sağlamak.

  1. Her Taraf Devlet, uygun durumlarda, bu Sözleşmede belirtilen bir suçun soruşturulması veya kovuşturulmasında önemli işbirliği sağlayan bir sanığın cezasının hafifletilmesine olanak sağlamayı değerlendirecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, bu Sözleşmede belirtilen bir suçun soruşturulması veya kovuşturulmasında önemli işbirliği sağlayan bir kişinin kovuşturmadan muaf tutulmasına olanak sağlamayı değerlendirecektir.
  • Bu tür kişilerin korunması bu Sözleşmenin 24. maddesinde öngörüldüğü şekilde sağlanacaktır.
  • Bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen bir Taraf Devlette bulunan bir kişinin başka bir Taraf Devletin yetkili mercileriyle önemli ölçüde işbirliğinde bulunabileceği hallerde, ilgili Taraf Devletler, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bu işbirliğinden yararlanacak olan Taraf Devletin, bu maddenin 2. ve 3. fıkralarında öngörülen hususları sağlamasına ilişkin anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı düşünebilirler.

 
Madde 27
Yasa Uygulamada İşbirliği
 
1. Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçlarla mücadelede yasaların uygulanmasının sağlanmasına yönelik eylemlerinetkinliğini arttırmak için, ilgili iç yasal ve idari sistemleriyle uyum içinde, birbirleriyle yakın işbirliğinde bulunacaklardır. Her Taraf Devlet özellikle aşağıdaki hususlarda etkin önlemler alacaktır:

(a) İlgili Taraf Devletlerin yetkili makamları, kurumları ve kuruluşları arasında, gerektiğindebaşka suç faaliyetleri ile bağlantılar dahil, bu Sözleşmede belirtilen suçların bütün yönlerine ilişkingüvenli ve hızlı bilgi alışverişini kolaylaştırmaya yönelik uygun görülebilecek iletişim kanalları kurmak ve bunları geliştirmek;

(b) Bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin araştırmaların yapılmasında diğer Taraf Devletlerle aşağıdaki konularda işbirliğinde bulunmak;

(i) Bu tür suçlara karıştığından şüphe edilen kişilerin kimlikleri, bulundukları yer ve faaliyetleri veya diğer ilgili kişilerin yerleri;

(ii) Bu tür suçlardan elde edilen suç geliri veya malvarlığının hareketleri;

(iii) Bu tür suçların işlenmesinde kullanılmış veya kullanmaya yönelik malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin hareketleri;

(c) Uygun durumlarda, analiz veya soruşturma amaçlarıyla gereken maddelerden yeterli adet veya miktarlarda sağlamak;

(d) İlgili Taraf Devletler arasında personel ve diğer uzmanların değişimini arttırmak ve ikili anlaşmalara veya düzenlemelere bağlı kalmak kaydıyla, irtibat görevlilerinin gönderilmesi dahil, yetkili makamlar, kurum ve kuruluşlar arasında eşgüdümün etkinliğini sağlamak;

(e) Diğer Taraf Devletlerle, uygulanabildiği hallerde, örgütlü suç grupları tarafından kullanılan güzergahlar ve yöntemler veya sahte kimlik kullanımı, tahrif edilmiş veya sahte belgeler veya faaliyetlerini gizlemek için kullanılan diğer araçlar dahil, kullanılan özel yol ve yöntemlerle ilgili bilgi değişiminde bulunmak.

(f) Bu Sözleşmede belirtilen suçların erken teşhis edilmesi amacıyla bilgi değişiminde bulunmak ve alınan idari önlemlerin ve alınan diğer uygun önlemlerin eşgüdümünü sağlamak.

  1. Bu Sözleşmeye işlerlik kazandırmak amacıyla, Taraf Devletler, yasa uygulayıcı kuruluşlar arasında doğrudan işbirliği konusunda ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı ve bu tür anlaşmaların veya düzenlemelerin mevcut olduğu durumlarda, bunları değiştirmeyi düşüneceklerdir. İlgili Taraf Devletler, aralarında bu tür anlaşmaların veya düzenlemelerin mevcut olmaması halinde, bu Sözleşmede belirtilen suçlarda bu Sözleşmeyi karşılıklı işbirliği için yasal dayanak olarak kabul edebilirler. Taraf Devletler, gereğine göre, yasa uygulayıcı kuruluşları arasında işbirliğini arttırmak için, uluslararası ve bölgesel kuruluşlar dahil, anlaşmalardan veya düzenlemelerden tam anlamıyla yararlanılmasını temin edeceklerdir.
  • Taraf Devletler modern teknolojinin kullanılması yoluyla işlenmiş sınıraşan örgütlü suçlarla mücadele etmek amacıyla, olanakları dahilinde işbirliğinde bulunmak için çaba göstereceklerdir.

Madde 28
Örgütlü Suçun Mahiyetine İlişkin Bilgilerin Toplanması, Değişimi ve Analizi
 
1. Her Taraf Devlet, kendi ülkesindeki örgütlü suçlara karışan profesyonel grupların ve kullanılan teknolojilerin yanı sıra, örgütlü suç eğilimlerinin, örgütlü suç eylemlerinin meydana geldiği koşulların, bilimsel ve akademik topluluklarla danışılarak analizini değerlendirecektir.

  1. Taraf Devletler, örgütlü suç faaliyetlerine ilişkin analitik uzmanlığı uluslararası ve bölgesel teşkilatlar aracılığıylageliştirmeyi ve birbirleriyle paylaşmayı düşüneceklerdir. Bu amaçla, ortak tanımlamalar, standartlar ve metodolojiler geliştirilmeli ve gerektiği gibi uygulanmalıdır.
  • Her Taraf Devlet, örgütlü suçla mücadelede uyguladığı politikaları ve aldığı önlemleri izlemeyi ve bunların etkinlik ve verimliliğini değerlendirmeyi göz önünde bulunduracaktır.

 
Madde 29
Eğitim ve Teknik Yardım

  1. Her Taraf Devlet, gerekli olduğu ölçüde, savcılar, sorgu hakimleri ve gümrük personeli ve bu Sözleşmede belirtilen suçların önlenmesinden, ortaya çıkarılmasından, kontrolünden sorumlu diğer personel dahil, yasa uygulayıcı personeli için özel eğitim programları başlatacak, yürütecek ve geliştirecektir. Bu tür programlar personelin başka ülkede veya kuruluşta görevlendirilmesini ve personel değişimlerini kapsayabilir. Bu tür programlar, iç hukuka uygun olduğu ölçüde ve özellikle aşağıdakileri içerecektir:

(a) Bu Sözleşmede belirtilen suçların önlenmesinde, ortaya çıkarılmasında ve kontrolünde kullanılan yöntemler;

(b) Transit Devletlerdekiler dahil, bu Sözleşmede belirtilen suçlara karıştıklarından şüphe edilen kişiler tarafından kullanılan güzergahlar ve yöntemler ve bunlara karşı uygun önlemler;

(c) Kaçak eşya dolaşımının izlenmesi;

(d) Suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin hareketi ve kara para aklamada ve diğer mali suçlarda kullanılan yöntemlerin yanı sıra, bu tür gelirin, malvarlığının, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin nakli, saklanması veya görünümünün değiştirilmesi için kullanılan yöntemlerin ortaya çıkarılması ve izlenmesi;

(e) Delil Toplanması;

(f) Serbest ticaret bölgelerindeki ve serbest limanlardaki kontrol teknikleri;

(g) Elektronik izleme, kontrollü teslimat ve gizli operasyonlar dahil, kanun uygulamada gerekli modern kanun uygulama teçhizat ve teknikleri;

(h) Bilgisayarların, telekomünikasyon ağlarının veya modern teknolojinin diğer biçimlerinin kullanılması vasıtasıyla işlenen sınıraşan örgütlü suçla mücadelede kullanılan yöntemler; ve

(i) Mağdurları ve tanıkları korumada kullanılan yöntemler.

  1. Taraf Devletler, bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen alanlardaki uzmanlığı paylaşmaya yönelik araştırma ve eğitim programlarının planlanmasında ve uygulanmasında birbirlerine yardım edecekler ve bu amaçla, uygun hallerde, işbirliğini ilerletmek ve transit devletlerin özel problemleri ve ihtiyaçları dahil, ortak sorunlar hakkındaki fikir alışverişini teşvik etmek için bölgesel ve uluslararası konferanslar ve seminerlerden yararlanacaklardır.
  • Taraf Devletler, iadeyi ve karşılıklı adli yardımı kolaylaştıracak eğitim ve teknik yardımları teşvik edeceklerdir. Bu tür eğitimler ve teknik yardımlar dil eğitimini, merkezi makamlarda veya konuyla ilgili diğer kuruluşlardaki personelin başka ülkede veya kurumda görevlendirilmesini veya değişimlerini kapsayabilir.
  • İkili ve çok taraflı anlaşmaların veya düzenlemelerin bulunması halinde, Taraf Devletler, gerekli olan ölçüde, uluslararası ve bölgesel kuruluşlar içinde ve diğer ikili ve çok taraflı anlaşma veya düzenlemeler dahilinde, uygulama ve eğitim faaliyetlerini en üst seviyeye çıkarma çabalarını arttıracaklardır.

Madde 30
Diğer Önlemler: Sözleşmenin Ekonomik Kalkınma ve Teknik Yardım Yoluyla Uygulanması
 
 
1. Taraf Devletler, örgütlü suçun toplumun geneli üzerindeki ve özellikle sürdürülebilir kalkınma üzerindeki olumsuz etkilerini göz önünde tutarak, bu Sözleşmenin en uygun biçimde uygulanmasına olanak tanıyan önlemleri uluslararası işbirliği yoluyla, mümkün olan en geniş biçimde alacaklardır.

  1. Taraf Devletler, mümkün olduğu ölçüde uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla ve birbirleriyle işbirliği içinde, aşağıdaki hususlar için somut çaba göstereceklerdir:

(a) Kalkınmakta olan ülkelerin sınıraşan örgütlü suçları önleme ve bu suçlarla mücadele yeteneğini arttırmak amacıyla, bu ülkelerle çeşitli seviyelerde işbirliğini arttırmak;

(b) Kalkınmakta olan ülkelerin sınıraşan örgütlü suçlarla etkin bir biçimde mücadele etmek için gösterdikleri çabaları desteklemek ve bu Sözleşmeyi başarılı bir biçimde uygulamalarına yardım etmek için, maddi ve ayni yardımı arttırmak;

(c) Kalkınmakta olan ülkelere ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelere, bu Sözleşmenin uygulanmasındaki ihtiyaçlarının karşılanmasında teknik yardım sağlamak. Taraf Devletler, bu amaçla, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın mali yardım düzenlemeleri çerçevesinde, özellikle bu amaç için belirlenmiş bir hesaba, yeterli ve düzenli olarak gönüllü katkılarda bulunmak için çaba göstereceklerdir. Taraf Devletler, ayrıca, kendi iç hukuklarına ve bu Sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşme hükümleri uyarınca müsadere edilmiş suç gelirinin veya malvarlığının bu paraya tekabül eden değerinin bir yüzdesini, yukarıda sözedilen hesaba bağışlamayı özellikle değerlendirebileceklerdir;

(d) Diğer Taraf Devletleri ve mali kuruluşları, gerektiğinde, bu maddede öngörülen çabalara katılmaya, özellikle kalkınmakta olan ülkelerin bu Sözleşmenin amaçlarına ulaşmalarına yardım edebilmek için, onlara daha fazla eğitim programları ve modern teçhizat sağlamaya teşvik ve ikna etmek.

  1. Bu önlemler, mümkün olduğu ölçüde, mevcut dış yardım taahhütlerine veya ikili, bölgesel veya uluslararası düzeydeki diğer mali işbirliği düzenlemelerine halel getirmeden alınacaktır.
  • Taraf Devletler, bu Sözleşme’de öngörülen uluslararası işbirliği ve sınıraşan örgütlü suçların önlenmesi, ortaya çıkarılması ve kontrolü için gerekli olan mali düzenlemelerin etkin olması düşüncesiyle, maddi ve lojistik yardım konusunda ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapabilirler.

Madde 31
Önleme

  1. Taraf Devletler, sınıraşan örgütlü suçların önlenmesini amaçlayan ulusal projeleri geliştirmek, değerlendirmek, örnek uygulamaları ve politikaları oluşturmak ve ilerletmek için çaba gösterirler.
  • Taraf Devletler, iç hukuklarının temel ilkelerine uygun olarak, örgütlü suç gruplarının suç gelirleriyle yasal piyasalarda yeralmalarına yol açacak mevcut veya gelecekteki olasılıkları, uygun olan yasal, idari veya diğer önlemlerle azaltmaya çaba gösterirler. Bu önlemler aşağıdaki hususlar üzerinde odaklanmalıdır:

(a) Kanun uygulayıcı makamlar veya savcılar ile sanayi dahil, özel kuruluşlar arasında işbirliğinin güçlendirilmesi;

(b) İlgili meslek dalları, özellikle avukatlar, noterler, mali danışmanlar ve muhasebeciler için davranış kurallarını içeren yasalar gibi ilgili toplumsal ve özel kuruluşlarda dürüstlüğü korumak için öngörülmüş standartların ve usullerin gelişiminin teşvik edilmesi;

(c) Kamu mercileri tarafından açılan ihalelerin ve ticari faaliyet için sağlanan mali teşviklerin ve verilen ruhsatların, örgütlü suç grupları tarafından kötüye kullanılmalarının önlenmesi;

(d) Tüzel kişilerin örgütlü suç grupları tarafından kötüye kullanılmalarının önlenmesi; Bu önlemler aşağıdakileri kapsayabilir:

(i) Tüzel kişilerin kurulmasında, yönetiminde ve finansmanında yeralan tüzel veya gerçek kişiler hakkında kamu kayıtlarının tutulması;

(ii) Bu Sözleşme kapsamında bulunan suçlardan mahkum olmuş kişilerin, kendi hukukuna tabi olan tüzel kişilerin yöneticisi olarak faaliyette bulunmalarını mahkeme kararı veya herhangi bir uygun usulle makul bir süre için engelleme imkanının sağlanması;

(iii) Tüzel kişilerin yöneticisi olarak faaliyetten menedilmiş kişiler için ulusal düzeyde kayıt sistemi kurulması; ve

(iv) Bu fıkranın, (d), (i) ve (iii) bentlerinde belirtilen kayıtlarda yeralan bilgilerin diğer Taraf Devletlerin yetkili makamlarıyla değişimi;

  1. Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçlardan mahkum olmuş kişilerin topluma yeniden kazandırılmalarına yardımcı olmak için çaba göstereceklerdir.
  • Taraf Devletler, örgütlü suç grupları tarafından kötüye kullanıma açık olup olmadıklarını tespit etmek amacıyla, mevcut mevzuatı ve idari uygulamaları belirli aralıklarla değerlendirmek için çaba göstereceklerdir.
  • Taraf Devletler, sınıraşan örgütlü suçların varlığı, nedenleri, ağırlığı ve yarattığı tehdit konusunda toplumu bilgilendirmek için çaba göstereceklerdir. Bu bilgiler, uygun hallerde, kitle iletişim aracılığıyla yayılacak ve toplumun, bu tür suçları önlemeye ve bu tür suçlarla mücadeleye katılımını teşvik etmek için alınan önlemleri içerecektir.
  • Her Taraf Devlet, sınıraşan örgütlü suçları önlemek için alınan önlemlerin geliştirilmesinde diğer Taraf Devletlere yardım edebilecek makamının veya makamlarının isim ve adresini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildirecektir.
  • Taraf Devletler, bu maddede sözedilen önlemlerin teşvikinde ve geliştirilmesinde birbirleriyle ve ilgili uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla gerektiğinde ortak çalışma yapacaklardır. Buna, sınıraşan örgütlü suçların önlenmesini amaçlayan, toplumun marjinal kesimlerinde sınıraşan örgütlü suç faaliyetlerine karşı zafiyet yaratan koşulların iyileştirilmesi gibi uluslararası projelere katılım da dahildir.

 
Madde 32
Taraflar Konferansı

  1. Taraf Devletlerin örgütlü suçla mücadeledeki kapasitelerini arttırmak ve bu Sözleşmenin uygulanmasını teşvik etmek ve gözden geçirmek için, Taraflar Konferansı kurulur.
  • Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraflar Konferansı’nı, bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben en geç bir yıl içinde toplayacaktır. Taraflar Konferansı, (bu faaliyetlerin yürütülmesinden doğan harcamaların ödenmesine ilişkin kurallar dahil) usul kurallarını ve bu maddenin 3. ve 4. fıkralarında öngörülen faaliyetlerin yürütülmesine ilişkin kuralları belirleyecektir.
  • Taraflar Konferansı, aşağıdaki hususlar da dahil olmak üzere, bu maddenin 1. fıkrasında bahsedilen amaçlara ulaşmak için gerekli düzenlemeler üzerinde anlaşmaya varacaktır:

(a) Bu Sözleşme’nin 29, 30 ve 31. maddelerine göre Taraf Devletlerce yürütülen faaliyetlere, gönüllü katkıların toplanmasını teşvik etmek dahil, kolaylık sağlamak;

(b) Taraf Devletler arasında, sınıraşan örgütlü suçların işleniş şekilleri ve eğilimleri hakkında ve bu suçlarla mücadeledeki başarılı uygulamalar konusunda bilgi değişimini kolaylaştırmak;

(c) İlgili uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla ve sivil toplum örgütleriyle işbirliğinde bulunmak;

(d) Bu Sözleşmenin uygulamasının belirli aralıklarla gözden geçirilmesi;

(e) Bu Sözleşmenin ve uygulamasının geliştirilmesi için tavsiyelerde bulunmak.

  1. Bu maddenin 3 (d) ve (e) bentlerinin amaçları bakımından, Taraflar Konferansı, bu Sözleşmenin uygulanmasında alınan önlemlere ve uygulamada karşılaşılan güçlüklere ilişkin bilgi birikimini, Taraflarca temin edilen bilgiler ve Taraflar Konferansı’nca tesis edilmiş olabilecek tamamlayıcı gözden geçirme mekanizmaları vasıtasıyla elde edecektir.
  • Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeyi uygulamak için alınan yasal ve idari önlemlerin yanısıra, programları, planları ve uygulamaları hakkındaki bilgileri Taraflar Konferansı’na, Taraflar Konferansı’nca istendiği şekilde temin edecektir.

Madde 33
Sekretarya

  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraflar Konferansı’na gereken sekretarya hizmetlerini sağlayacaktır.
  • Sekretarya:

(a) Taraflar Konferansı’na, bu Sözleşmenin 32. maddesinde belirtilen faaliyetleri yürütmesinde yardımcı olacak ve Taraflar Konferansı’nın oturumları için düzenlemeleri ve gerekli hizmetleri sağlayacaktır;

(b) Talep üzerine, Taraf Devletlere, bu Sözleşmenin 32. maddesinin 5. fıkrasında öngörüldüğü gibi, Taraflar Konferansına bilgi temin edilmesinde yardım edecek ve;

(c) İlgili uluslararası ve bölgesel kuruluşların sekretaryalarıyla gerekli eşgüdümü sağlayacaktır.

 
Madde 34
Sözleşmenin Uygulanması

  1. Her Taraf Devlet, kendi iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, bu Sözleşmedeki yükümlülüklerinin yerine getirilmesini sağlamak için yasal ve idari önlemler dahil gereken önlemleri alacaktır.
  • Bu Sözleşme’nin 5. maddesinin örgütlü bir suç grubunun varlığını gerekli saydığı haller hariç, bu Sözleşme’nin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde belirtilen suçlar, bu Sözleşme’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yeraldığı şekliyle örgütlü bir suç grubunun karışmasından veya suçun sınıraşan niteliğinden bağımsız olarak, her Taraf Devletin iç hukukunda suç haline getirilecektir.
  • Her Taraf Devlet, sınıraşan örgütlü suçları önlemek ve onlarla mücadele etmek için bu Sözleşmeyle sağlananlardan daha sıkı ve ağır önlemleri alabilir.

Madde 35
Uyuşmazlıkların Çözümü
 
1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin uyuşmazlıkları müzakere yoluyla çözmek için çaba göstereceklerdir.

  1. Makul bir zaman içersinde müzakere yoluyla çözülemeyen iki veya daha fazla Taraf Devlet arasında bu Sözleşmenin yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin herhangi bir uyuşmazlık, bu Taraf Devletlerden birinin talebi üzerine, tahkime götürülecektir. Eğer tahkim talebinin yapıldığı tarihten itibaren 6 ay içersinde, Taraf Devletler, tahkime dair düzenlemelerde anlaşamazlarsa, bu Taraf Devletlerden herhangi biri uyuşmazlığı, Divan’ın Statüsü’ne uygun bir taleple, Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilir.
  • Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye ilişkin imzalama, onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım sırasında, kendisini bu maddenin 2. fıkrasıyla bağlı saymadığını beyan edebilir. Diğer Taraf Devletler, böyle bir çekince koyan herhangi bir Taraf Devlete karşı bu maddenin 2. fıkrasıyla bağlı olmayacaklardır.
  • Bu maddenin 3. fıkrası uyarınca çekince koymuş herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildirmek suretiyle, bu çekinceyi her zaman kaldırabilir.

 
Madde 36
İmza, Onay, Kabul, Uygun bulma ve Katılım
 
1. Bu Sözleşme, 12-15 Aralık 2000 tarihleri arasında İtalya’nın Palermo kentinde ve ondan sonra da 12 Aralık 2002 tarihine kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde bütün devletlerin imzasına açık kalacaktır.

  1. Bu Sözleşme, bu maddenin 1. fıkrası uyarınca, üyelerinden en az bir devletin bu Sözleşmeyi imzalaması halinde, bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatlarının imzasına da açık olacaktır.
  • Bu Sözleşme, onaylamaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir. Bir bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı, üye devletlerinden en az biri aynı işlemi yaptığı takdirde, onaylama, kabul veya uygun bulma belgesini tevdi edebilir. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinde bu tür bir teşkilat, bu Sözleşmeyle düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu tür bir teşkilat yetkilerinin kapsamına ilişkin herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.
  • Bu Sözleşme herhangi bir devletin veya üyesi devletlerden en az birinin bu Sözleşmeye taraf olduğu herhangi bir bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatının katılımına açıktır. Katılım belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir. Katılımı sırasında, bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatı bu sözleşmeyle düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu tür bir teşkilat yetkilerinin kapsamına ilişkin herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.

Madde 37
Protokollerle İlişki
 
1. Bu Sözleşmeye bir veya daha fazla protokol eklenebilir.

  1. Bir protokole taraf olabilmek için, bir devletin veya bölgesel bir ekonomik bütünleşme örgütünün bu Sözleşmeye de taraf olması gerekir.
  • Bu Sözleşmeye Taraf bir Devlet bir Protokol’e hükümleri uyarınca ayrıca taraf olmadıkça onunla bağlı olmaz.
  • Bu Sözleşmeye ek herhangi bir protokol, protokolün amacı dikkate alınarak, bu Sözleşmeyle birlikte yorumlanacaktır.

Madde 38
Yürürlüğe Giriş
 
1. Bu Sözleşme, kırkıncı onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdi edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir. Bu fıkranın amaçları bakımından, bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatı tarafından tevdi edilmiş herhangi bir belge, bu tür teşkilatlara üye devletler tarafından tevdi edilenlere ilave olarak sayılmayacaktır.

  1. Bu Sözleşme’ye ilişkin kırkıncı onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdiinden sonra, Sözleşme’yi onaylayan, kabul eden, uygun bulan ve Sözleşme’ye katılan her Taraf Devlet ve bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı bakımından, bu Sözleşme ilgili belgenin tevdiini izleyen 30. gün yürürlüğe girecektir.

Madde 39
Değişiklikler
 
1. Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden beşinci yılın dolmasından itibaren, bir Taraf Devlet, değişiklik önerisinde bulunabilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yazılı olarak sunabilir, Genel Sekreter bunun üzerine, değişiklik önerisini Taraf Devletlere ve Taraflar Konferansı’na, önerilerin görüşülmesi ve karara bağlanması amacıyla iletecektir. Taraflar Konferansı herbir değişiklik üzerinde görüşbirliğine varabilmek için her türlü çabayı gösterecektir. Eğer, görüşbirliğine yönelik bütün çabalar tükenmiş ve anlaşmaya varılamamışsa, değişikliğin benimsenmesi için son çare olarak, Taraflar Konferansı toplantısında hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki oy çokluğu aranacaktır.

  1. Bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatları , kendi yetkileri dahilindeki konularda, bu maddedeki oy haklarını, bu Sözleşmeye taraf olan kendi üyesi devletlerin sayısına eşit sayıda oyla kullanacaklardır. Bu tür bir teşkilata üye devletler kendi oy haklarını kullandıkları takdirde teşkilat oy kullanamayacak; teşkilatın oy hakkını kullanması halinde üye devletler ayrıca oy haklarını kullanamayacaklardır.
  • Bu maddenin 1. fıkrası uyarınca benimsenen bir değişiklik, Taraf Devletlerce, onaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir.
  • Taraf bir Devlet açısından, bu maddenin 1. fıkrası uyarınca benimsenen bir değişiklik, bu tür bir değişikliğe ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edildiği tarihten itibaren doksan gün sonra yürürlüğe girecektir.
  • Yürürlüğe giren bir değişiklik bu değişiklikle bağlı olduğunu açıkça bildiren Taraf Devletler açısından bağlayıcı olacaktır. Diğer Taraf Devletler ise bu Sözleşmenin hükümleriyle ve daha önce onaylamış, kabul etmiş veya uygun bulmuş oldukları herhangi bir değişiklik ile bağlı kalmaya devam edeceklerdir.

Madde 40
Çekilme
 
1. Taraf bir Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı yazılı bir bildirimle bu Sözleşme’den çekilebilir. Çekilme, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasından bir yıl sonra geçerli olacaktır.

  1. Bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatının bu Sözleşmeye taraf olma durumu, teşkilatın üyesi bütün devletlerin Sözleşmeden çekilmeleri halinde sona erecektir.
  • Bu maddenin 1. fıkrası uyarınca bu Sözleşmeden çekilme, bu Sözleşmeye ekli bütün protokollerden de çekilme sonucunu doğuracaktır.

Madde 41
Saklayıcı ve Kullanılacak Diller
 
1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin saklayıcısı tayin edilmiştir.

  1. Bu Sözleşmenin, Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinlerinin eşit derecede geçerli olduğu özgün metni Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce saklanır.

Palermo Konvansiyonu, resmi olarak “Uluslararası Organize Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Konvansiyonu” olarak bilinir ve 12 Aralık 2000 tarihinde Palermo, İtalya’da kabul edilmiştir. Bu konvansiyon, organize suçlarla mücadele etmek için uluslararası işbirliğini güçlendirmeyi ve ülkeler arasında etkili bir koordinasyon sağlamayı amaçlar.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı

1

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Temmuz 1991 günü açıklanmış ve Resmi Gazetenin 28 Ocak 1992 günlü sayısında yayınlanmıştır.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, adının, Tüzük ve Programının Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olması gerekçesiyle ve  2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmış, Parti’nin bütün malları 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmiştir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
 Esas Sayısı:1990/1 (Siyasi Parti Kapatma)
Karar Sayısı:1991/1
Karar Günü:16.7.1991
R.G. Tarih-Sayı:28.01.1992-21125

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Türkiye Birleşik Komünist Partisi

DAVANIN KONUSU : Davalı Parti’nin, Anayasa’nın 6, 10, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesine aykırı olarak sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı, Anayasa’nın 2, 3, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Yasa’nın 78. ve 81. maddelerine aykırı olarak Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı, aynı Yasa’nın 96. maddesine aykırı olarak kullanılmasına yasal olanak bulunmayan bir adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği ileri sürülerek, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmiştir.

I- İDDİANAME :

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6.1990 günlü, SP.30Hz.1990/34 sayılı iddianamesi aynen şöyledir :

“Giriş :

4 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığına kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasi parti kurularak tüzel kişilik kazanmış ve kuruluş bildiri ve belgelerinin birer örneği 2820 sayılı Kanunun 8 inci maddesi uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza tevdi olunmuştur.

Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesi, kurulan partilerin tüzük ve programlarının Anayasa ve Kanun hükümlerine uygunluğunun öncelikle ve ivedilikle incelenmesini öngörmüştür.

İncelemenin kaynak ve içeriğini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68 inci maddesi oluşturmakta, madde gerekçesinde “siyasi partilerin kuruluşunda, tüzük ve programlarında uyacakları esasları Anayasa’da belirtmek uygun görülmüştür. Kuruluşta siyasi partilerin tüzük ve programlarının uyacağı esaslar 68 (77) maddesinin 4 üncü kısmında gösterilmiştir.” denilmekte ve sözkonusu fıkra “siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.” hükmünü taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bu uygunluğun kuruluşta aranacağını vurgulayarak 69 uncu maddesinde bu yöndeki incelemenin öncelikle ve ivedilikle Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılmasını, tüzük ve programlarda Anayasa ve Kanun hükümlerine aykırılığın tespiti halinde gereğini emretmektedir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesinin dayanağı olan bu kurallar ışığında Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin tüzük ve programının kanunun 4 üncü kısmında yer alan hükümleri açısından yapılan incelemesinde;

Kanunla İlgili Yasal Düzenlemeler

1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı hükümleri,

2- 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleri,

Anayasa’nın; 2 nci maddesinde:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

3 üncü maddesinde:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.”

5 inci maddesinde:

“Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini ….. korumak …”

6 ncı maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Türk Milleti egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…..”

10 uncu maddesinde:

“Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz…”

11 inci maddesinde:

“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

12 nci maddesinde:

“Herkes, kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”

14 üncü maddesinde:

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini ve; sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz ….

Anayasanın hiçbir hükmü Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

66 ncı maddesinde:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”

68 inci maddesinde:

“… siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz.”

4 üncü maddesinde:

“Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

biçiminde emredici kurallar kabul edilmiş ve bu ilkeler doğrultusunda 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a, b, c, 81/a, b ve 96/2-3 üncü maddeleride aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

Siyasi Partiler Kanununun:

78 inci maddesinde:

“Siyasi Partiler;

a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklinin; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde belirtilen esaslarını Anayasanın üçüncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esasına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.

c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar …”

81 inci maddesinde:

“Siyasi Partiler:

a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar…”

96 ncı maddesinde:

“Kurulacak siyasi partiler, kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.

Komünist, anarşist, faşist, teokratik, nasyonal sosyalist, din, dil, ırk, mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla da siyasi partiler kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.”

TÜRKİYE BİRLEŞİK KOMÜNİST PARTİSİ TÜZÜK VE PROGRAMI

Parti tüzüğünün 2 nci maddesinde:

“Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Türkiye işçi sınıfının, aydınlarının, Türk ve kürt bütün çalışanların partisi, Türkiyeli komünistlerin gönüllü birliğidir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi işçi sınıfının devrimci partisi, barışın ve demokratizmin partisi, yurtseverlik ve enternasyonalizmin partisi, aklın, hümanizmin ve sosyalizmin partisidir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi yaratıcı, marksist teori temelinde politikasını çizer, bunu Türkiye veya dünya kültürünün çağdaş düşünce ve bilimin demokratik, insancıl değerleriyle zenginleştirerek sürekli geliştirmeyi görev bilir. Partinin düşünce ve çalışma aracı yaratıcı marksizm, diyalektik yöntemdir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisinin amacı demokrasiyi kazanma, geliştirme, ulusal baskı ve eşitsizliğe son verme ve demokrasinin güçlendirilmesi yoluyla kapitalizmi aşarak sosyal adaletin ve sosyal barışın sağlanması, sosyalizmin kurulmasıdır. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, barışı ve demokrasiyi sürekli güçlendirme yoluyla çoğunluğa dayalı devrimci bir süreçle köklü dönüşümleri gerçekleştirerek barışçıl yoldan sosyalizme geçmeyi öngörür. Sosyalizmde başarı ve demokrasiyi güçlendirerek değişecektir…”

Parti programının:
Giriş Bölümünde;

“Türkiye Birleşik Komünist Partisi Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP)’nin birleşmesiyle oluşan işçi sınıfının, öteki kent ve köy emekçilerinin, aydınlarının, gençlerin ve kadınların Türk ve Kürt marksistlerinin sınıf esasına dayalı marksist partisidir. TİP ve TKP’nin birliği; özgün koşullar nedeniyle doğan politik boşlukların yeni örgütlenmelere yol açmasıyla oluşan ayrılığa son vermesi, komünist hareketin birliği ve marksizmin yenilenme süreci açısından tarihsel önemde bir olaydır.

TBKP hızla değişen dünyamızda tarihsel görevini marksizmin rolünün azaldığı değil, tersine artması gerektiği temel görüşüne dayandırır ve bu görevin yerine getirilmesini, çağın yeni düşünceleri ışığında marksist teori ve pratiğin katılımcı demokrasizm ve hümanizm ruhunda yenilenebilmesine ve sosyal politik, kültürel ve ekonomik gelişme süreçlerine aktif müdahale politikalarına bağlı görür.

TBKP, komünist ve marksist hareketin işçi sınıfı mücadelelerinin dünya ölçüsündeki kazanımlarına, devrimci teori ve pratiğine yaslanır, bu tarihten beslenir, TBKP, aynı zamanda insanlığın özgürlükçü, aydınlanmacı mirasını kendi mirası ve zenginliği sayar ve toplumsal gelişme ve genel insanlık çıkarlarıyla emekçilerin çıkarlarını uyum içinde savunur.

TBKP, komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana bu hareketin üye ve yöneticilerine, bütün farklı örgütlenmelerine, partilerine, bir bütün olarak sahip çıkan, bu mirasın eleştirel değerlendirilmesiyle onun zengin deneyiminden yararlanan bir partidir….

TBKP, ülkemiz marksistlerinin geniş birliğini amaçlıyor ve sosyalistlerin birlik partisinin oluşmasına yapıcı katkılarda bulunuyor ve bulunacak. Öteki marksistlerle birlikte ülkemiz marksist hareketin devamcısı, geniş güçleri birleştiren işçi ve öteki emekçilerin, aydınların politik rolünün artmasına yardım eden çağdaş bir marksist parti oluşturmak, TBKP’nin vazgeçilmez amacıdır.

TBKP, 1987 sonbaharında bu temel görevini gecikmeden yerine getirmek amacıyla “birlik-yasallık-yenilenme” belgesiyle yasal kurulma talebini açıkladı ve yurt dışından ülkeye dönüş hareketini başlattı. TBKP’nin bu talebi geçen süre içinde toplum çapında genel onay kazandı….

TBKP, toplumda kazandığı haklılıkla ve tüm olanaklarıyla demokratikleşme katkısını yapacak ve tüm olumlu değerlerini marksistlerin birlik partisine taşıyarak tarihsel misyonunu yerine getirmiş olacaktır…

4 ve 5 inci sahifelerinde “kürt sorununun adil, demokratik barışçı çözümü için” başlıklı bölümde:

“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde Kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inkar edilmiştir. Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermişlerdir. Irkçı, şoven, militarist politikalar, kürt sorununu keskinleştirmektedir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük bir engel oluşturmakta ve uluslararası emperyalist ve militarist odakların, ortadoğudaki gerginlikleri artırma, halkları birbirine düşman etme, Türkiye’yi askeri maceralara sürükleme planlarına hizmet etmektedir.

Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. O nedenle bu sorun baskı ve terörle, askeri yöntemlerle çözülemez. Şiddet her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkını, birlik değil, aykırılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına, yol açar. Sorunun çözümü politiktir. Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalkması için Kürt ve Türklerin birliğine ihtiyaç vardır …

Kürt sorununun çözümü kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Ortadoğu’da barışa hizmet etmelidir.

Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı, sorun özgürce tartışılabilmelidir. Anayasa’da kürtlerin varlığı tanınmalıdır …”

5 ve 6 ncı sahifelerde “demokratik bir kültür ve eğitim politikası için” başlıklı bölümünde;

“Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal kültürel değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslam kültürünün insancıl ögeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel, çağdaş, kültür ile karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşecektir …”

8 inci sahifesinde “TBKP’nin temel amacı: sosyalizm” başlıklı bölümünde: “TBKP’nin temel amacı sosyalizmdir. Sosyalizm, işçi ve öteki emekçilerin, aydınların, genel olarak toplumun iktidara ve mülkiyete yabancılaşmasına ve bu yolla insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği, halkın kendisinin ve ülkesinin geleceği konusunda özgürce karar verebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği kendini çok yönlü geliştirebildiği bir düzendir…

Kapitalizm’den sosyalizme geçiş için, sosyalist devrimin başarılması zorunludur. Bir dizi ara aşamadan oluşan sosyalist devrim süreciyle, kapitalizmden sosyalizme geçilmesi ancak işçi sınıfının ve geniş hak yığınlarının özgür isteği, bilinçli, kararlı ve örgütlü gücüyle gerçekleşebilir. Devrime demokratik ve barışçı yolla yani geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileriyle, çoğunluğun kazanılmasıyla politik demokrasi zemininde köklü dönüşümler için mücadele yoluyla yaklaşılacaktır. Bu günden yaratılacak katılımcı, özyönetimsel her oluşum sosyalizme yakınlaşmaya hizmet edecektir.

İşçi sınıfının öncülüğünde tüm emekçilerin tüm çalışanların iktidarıyla kurulacak olan sosyalizm, işçi ve emekçilerin eseri olacaktır.

Sosyalizmde insan her şeyin merkezinde olacaktır. Sosyalizmin gelişme sürecinin ileri evrelerinde sınıf farklarının doğal gelişme sonucu kalkacağı komünist toplumda üretilen toplumsal zenginlikten maddî ve kültürel birikimden “herkesin ihtiyacına göre payını alabileceği, özgür insanların özgür dünyasını yaratmanın koşulları oluşmaya başlayacaktır. TBKP’nin nihai amacı insanın insanca yaşayabileceği özgürlük dünyasıdır.”

şeklindeki görüşlere yer verilmiştir.

DEĞERLENDİRME :
A- SOSYAL BİR SINIFIN DİĞER SOSYAL SINIFLAR ÜZERİNDE EGEMENLİĞİNİ SAVUNMAK VE YERLEŞTİRMEYİ AMAÇLAMAK:

a) Davalı siyasi partinin “düşünce ve çalışma aracı” olan “marksizm, diyalektik yöntem”; nihai hedef komünizmi gerçekleştirme aşamalarında sınıf diktatöryasını kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve amacı da budur.

“Sosyalist devrim” amaçlanmakta ve sosyalist devrim sürecinin bir dizi aşamayı içerdiği ifade edilmektedir. Devrime yaklaşmaktan sözedilmekte demokratik ve barışçı yol önerilmektedir.

Bu aşamalı yollar sonunda “TBKP, emekçi iktidarı” kurulacak “komünist toplum”a ulaşacaktır. Böylece marksist görüşten hareketle emekçi sınıfın egemenliğinde komünizm öngörülmüş ve amaçlanmıştır.

İktidara geldiği vakit kendine özgü bir toplum düzeni sözkonusudur. “Sosyalist devrim”e yaklaşma aşamasında barışçıl yol öngörülse dahi teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre belirledikleri komünist düzeni yerleştirmek için ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.

b) Partinin, düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı, “komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana bu hareketin” üye ve yöneticileri bütün farklı örgütlenmeleri ve özellikle partinin oluşumuna vücut veren Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin görüş ve düşünceleri doğrultusunda faaliyette bulunan kişiler, çeşitli zamanlarda yargılanmışlardır.

Yargılama sonucu TİP ve TKP’nin görüş ve düşüncesi ile bu yöndeki faaliyetleri TCK. nun 141. maddesinde belirtilen “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadî veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmeye matuf” cemiyet olarak nitelendirilmiş, verilen kararlar yargısal denetimden geçerek kesinleşmiştir.

Bunlardan bir kısım TKP mensubu kişiler, Ankara Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesinde yargılanmışlardır. Bu mahkemenin 29.3.1985 günlü 1984/147 esas ve 1985/90 sayılı kararının 65-120. sahifelerinde TKP’nin Mustafa Suphi’yle başlayan faaliyetleri açıklanmış, partinin amaç ve stratejisi ile buna uygun düşen faaliyetlerin TCKnun 141. maddesinde yazılı suç sayılan eylemi oluşturduğu vurgulanmıştır (Ek-1 ).

Bu hüküm Askeri Yargıtay 5 inci Dairesince incelenip suçları sübuta eren kişiler yönünden onanmıştır. Askeri Yargıtay 5 inci Dairesinin 28.10.1987 gün ve 1986/175- 1987/4 esas ve 1987/666 sayılı kararının 17 ve 18 inci sahifelerinde aynen:

“Yapılan savunmalar nazara alınarak gerekli inceleme yapıldı :

Suç vasfı ve niteliği yönünden: Sanıklara isnat edilen TCKnun 141 inci maddesinde yazılı suçun, bir fikir suçu olduğu bu maddenin, örgütlenme özgürlüğüne aykırı düştüğü şeklindeki sanıklar ve vekilleri tarafından ileri sürülen savunmaları; Anayasa Mahkemesinin muhtelif kararlarıyla reddedilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının kabul ettiği, sosyal, ekonomik, kültürel ilkeler, devletin şeklini ve niteliğini belirleyen temel hükümler ve ceza hukukunun uygulama alanına ilişkin kurallar karşısında geçerli görülmemiştir.

Yasa dışı örgüt olan TKP’nin bir kısım üst düzey yöneticilerinin yurt dışında Sınıf tahakkümüne -proleterya diktatöryasına dayalı olarak Anayasayla belirlenen devlet şeklini değiştirmeye ve komünist bir düzen kurmaya yönelik faaliyetlerde bulundukları, dosyada mevcut TKP’nin tüzük ve programı sanıkların gizli faaliyet ve amaçlarını yansıtan ifadeleri, yayın ve belgelerin içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu nedenle mahkemenin gerekçeli hükmünde bu konu ile ilgili değerlendirmeleri Anayasa hukukumuz ve TCKnun kabul ettiği sistem yönünden isabetli görülmüştür.” denilmektedir (Ek-II).

Davalı siyasi partinin düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı diğer bir örgütlenmede Türkiye İşçi Partisidir. Türkiye İşçi Partisi (TİP) yasal olarak 1961 yılında kurulmuş, programı dışına taşarak halk üzerinde bölücü ve ayrıcı etkisi olabilecek söz ve tutumları benimsemesi, 1961 tarihli Anayasanın 57 nci ve 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 89 uncu maddesindeki kurallara aykırı bulunması nedeniyle, Anayasa Mahkemesinin 20.7.1971 gün 1971 /3 esas ve 1971 /3 sayılı kararıyla kapatılmıştır. 30.4.1975 tarihinde Türkiye İşçi Partisi yeniden kurulmuş, 12 Eylül 1980 tarihinde Milli Güvenlik Konseyinin 7 numaralı bildirisiyle yasaklanıncaya kadar faaliyetini sürdürmüş ve 2533 sayılı kanunla diğer partiler yanında bu parti de kapatılmıştır.

İçlerinde bazı kurucularının da bulunduğu TİP adına faaliyette bulunan kişiler İstanbul Sıkıyönetim 2 Nolu Askeri Mahkemesinin 1982/33 esas sayılı dava dosyasıyla yargılanmışlardır. Bu mahkemenin 26. 1 . 1984 gün ve 1982 /33-14 sayılı kararının 29- 647 nci sahifelerinde, mevcut tüm deliller sıralanarak 648-698 inci sahifelerinde değerlendirilmiş, sonuçta suçları sübuta eren kişiler yönünden mahkumiyet kararı verilmiştir. Mahkeme kararının 700-701 inci sahifelerinde (… 1961 Anayasasında, 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ve Türk Ceza Kanununda devlet düzenini korumak amacıyla yer verilmiş bulunan açık hükümlere rağmen Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinin partinin kuruluşunu müteakiben “kongrelerde almış oldukları kararlar ve bu kararların ışığında ve marksist-leninist ilkeler doğrultusunda kitleleri tek cephede toplamak amacıyla parti teşkilatını paravan yaparak yurt sathında yoğun bir propaganda sürdürdükleri, parti üyelerini bu yönde eğitip bilinçlendirdikleri, partinin tesbit edilen amacı doğrultusunda süreli ve süresiz yayınlar yaptıkları, partinin ilkelerini tamamen marksist-leninist, ilkelerden seçtikleri ve tüm faaliyetlerini bu doğrultuda yürüttükleri dosyada mevcut tüm belgelerden anlaşılmış” partinin Türk Ceza Kanununun 141 /1 . madde ve fıkrasında unsurları belirtilen yasa dışı örgüt haline dönüştürülmüş olduğu anlaşılmıştır.

Bu suretle; marksist-leninist yapısı tesbit edilmiş bulunan partinin yönetiminde görev alan ve mahkumiyetleri cihetine gidilen sanıkların fiillerinin TCKnun 141 inci maddesi kapsamında değerlendirilmesi cihetine gidilmiştir…) denilmektedir (Ek- III).

Mahkemenin bu kararı Askeri Yargıtay 5. Dairesinin 22.5.1985 gün 1985/15-128 sayılı ve Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 14.11.1985 gün, 1985/145-146 sayılı kararlarıyla yargısal denetimden geçerek kesinleşmiştir (Ek IV-V).

Böylece davalı siyasi partinin Anayasanın 6, 10, 14 ve 68 inci maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesine aykırı olarak sınıf egemenliğini amaçlayıp savunduğu anlaşılmaktadır.

B- KULLANILMASI VE KURULMASI YASAKLANMIŞ ADLA SİYASİ PARTİ KURULMASI :

Davalı Siyasi Parti kendisine Türkiye Birleşik Komünist Partisi adını vermiştir. Oysa; sınıf ve zümre egemenliği ile diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi parti kurulmasını yasaklayan Anayasanın 68 inci maddesinin gerekçesinde:

“… 1961 Anayasasında, Anayasanın sağa ve sola ve ne oranda açık olduğu ilk yıllardan beri tartışma konusu olmuştur. Bu nedenle bu gibi tartışmalara son vermek için, Türkiye’de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partinin kurulamayacağını kabul etmiştir.

Türkiye’de demokrasinin bu sistemleri amaçlamadığı ve Türk milletinin bu düşünceleri savunan sistemlere ihtiyacı olmadığı; Atatürk ilkeleri ışığında bir demokrasinin bu düşünceleri reddettiği sonucuna varılmıştır. Türk Milletinin bu düşüncelere dayanan sistemlerden uzak olan bir demokrasi ile daha rahat ve içinde kendi birlik ve beraberliğini koruyacağını ve bağımsız kalacağı ve kalkınmasını yapabileceği sonucuna varılmıştır.”

Denilmiş ve buna uygun olarak komünist adı kullanılmak suretiyle kurulan siyasi partilerin, sınıf egemenliğini amaçladıkları peşinen kabul edilerek, kurulması yasaklanmak istenmiş ve yasa koyucu da bu ilke doğrultusunda konuyu 2820 sayılı Kanunun 96/son maddesinde düzenlemiştir.

C- DEVLETİN ÜLKESİ VE MİLLETİYLE BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK :

Davalı Partinin tüzüğünün 2 nci maddesinde:

“TBKP, Türkiye işçi sınıfının, aydınlarının, Türk ve kürt bütün çalışanların partisi…”

Parti programının giriş bölümünde:

“TBKP… Türk ve kürt marksistlerin sınıf esasına dayalı marksist partisidir.”

Yine programın 4, 5, 6 ncı sahifelerinde “kürt sorununun adil, demokratik, barışçı çözümü” bölümünde:

“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde, kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları … inkar edilmiştir. Gelişen kürt ulusal bilincine egemen güçler yasaklarla … yanıt vermiştir.

…. kürt sorunu kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. şiddet her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının… tek yönlü kullanılmasına yolaçar… Türk ve Kürt halkının birlikte yaşamaları ve devletin ortak çıkarlar temelinde demokratik yeniden yapılanması için çalışılacaktır. Kürt sorununun çözümü, kürtlerin özgür iradesini temel almalıdır. Türk ve kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı…, kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı… Anayasada kürtlerin varlığı tanınmalıdır… kültürel yenilenme Türk ve kürt ulusal kültürel değerleri ile gerçekleşecektir.”

şeklinde görüşler yer almaktadır.

Özetlenen bu bölümlerde ayrı “dili” ve “kültürü” olan ve özellikle “kendi geleceğini tayin hakkına sahip” Türkiye Cumhuriyeti ülkesi toprakları üzerinde yaşayan bir “kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edilmiştir.

Bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçe’den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere bir takım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır.

Yine Türk ve Kürt Marksistlerin partide omuz omuza çalışacaklarının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.

Bu suretle ileriye sürülen görüş ve benimsenen ilkelere göre davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi :

a) Anayasa’nın 3 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

b) Anayasa’nın 14 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, … veya dil … ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.”

c) Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasının “Siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, … aykırı olamaz.”

d) 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan 78 inci maddesinin (a) bendinin “Siyasi Partiler, … Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, … dair hükümleri değiştirmek … dil, ırk, … ayrımı yaratmak… amacını güdemezler.”

e) Aynı kanunun 81 inci maddesinin (a) ve (b) bendinin “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler, bu yolda faaliyette bulunamazlar.”

Biçimindeki buyurucu kurallarına da aykırı davranmış bulunmaktadır.

D- KAPATILAN BİR SİYASİ PARTİNİN DEVAMI OLDUĞUNU BEYAN VE İDDİA ETMEK:

Davalı siyasi parti programının giriş bölümünde, TBKP’nin Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin birleşmesi ile oluştuğu ve Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğu anlamını taşıyan ibareler yer almaktadır.

Türkiye İşçi Partisi, 16 Ekim 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2533 sayılı kanunla, her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları ile birlikte, feshedilmiştir.

Yüce mahkemenizin 28.9.1984 günlü, 1984/1 esas ve 1984/1 sayılı kararında, 2820 sayılı kanunun 96/2 nci maddesinde belirtilen “kapatılan siyasi parti” kavramı içine, 2820 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce ve sonra kapatılmış, tüm siyasi partilerin gireceğinin belirtilmesi suretiyle konu vuzuha kavuşmuştur.

Bu nedenle davalı siyasi partinin, kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia etmek suretiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 96/2 nci maddesine aykırı davrandığı açıkca anlaşılmış bulunmaktadır.

SONUÇ :

Yukarda gerekçeleri ve yasal dayanakları ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin;

Anayasası’nın 6, 10, 14 ve 68 inci maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesine aykırı olarak, sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı ve TC. Anayasası’nın 2, 3, 14 ve 68 inci maddeleriyle Siyasi Partiler Kanununun 78 inci ve 81 inci maddelerine aykırı olarak devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı,

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 96 ncı maddesine aykırı olarak, kullanılmasına yasal olanak bulunmayan adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği,

Sonucuna varıldığından, davalı siyasi partinin, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101 /a maddesi gereğince kapatılmasını,

Yasalar karşısındaki durumunun biran önce belirlenmesi bakımından davaya öncelikle bakılmasını,

Arz ve talep ederim.”

II- DAVALI PARTİNİN İLK SAVUNMASI :

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin 13.7.1990 günlü ilk savunması aynen şöyledir :

1) Bayram süreyi kısaltmıştır.

Hemen belirtelim ki, Anayasa Mahkemesi’nin 28.6.1990 günlü inceleme toplantısında, müvekkilimiz partiye (tebliğ tarihinden başlayarak) tanınan ön savunma süresi, bayram nedeniyle ve fiilen büyük ölçüde kısalmıştır. Başkanlıkça, bu karar doğrultusunda yollanan yazı, 29.6.1990 Cuma günü akşam üzeri müvekkilimiz muhataba ulaşmış ve o saatlerde 9 günlük bayram tatili başladığı için, hiç bir avukatla temas kurulamamıştır. Sözünü ettiğimiz tarihlerde, bütün Türkiye bu manzarayı yaşamıştır. Durumu takdirlerinize bırakıyoruz.

Demek oluyor ki, dosya bize tatil bittikten sonra, 9.7.1990 günü getirilmiştir. Üstelik, Başkanlık yazısında yer alan “başlayarak” sözü, tebligat gününün hesaba katılması ihtimalini yarattığı için, süre iyiden iyiye kısalmıştır. Elbet, önemli hukuksal sorunların yer alacağı bir savunma, pazartesiden-cumaya hazırlanamaz. Bu süre içinde, 21 sahifelik böyle bir iddianame sağlıklı biçimde tartışılamaz.

Biz, öncelikle bu gerçeği bilgilerinize sunuyoruz.

Mevcut koşullarda, ancak sınırlı bir çalışma hazırlayabildiğimizi belirtiyor ve sözlü açıklama hakkı tanınmasını istiyoruz. Böylece bazı önemli hususları vurgulama fırsatı bulacağımız gibi, CMUY’nın temel direği sayılan sözlülük ilkesinden yararlanıp daha sağlıklı görev yapma imkanına kavuşacağız. Üstelik, savunma süremizin fiilen kısalmasından doğan eksiklerimizi gidermiş olacağız. Durumu tekrar takdirlerinize sunuyor, Anayasa’nın 148/2 ve 2820 sayılı Yasanın 98/1. maddeleri uyarınca (1988/2 Esas sayılı Sosyalist Parti davasında yapıldığı gibi) “sözlü açıklama” isteğimizin kabulünü diliyoruz.

2) SINIF EGEMENLİĞİ KONUSU

Yukarıdaki girişten sonra, iddianamede yer alan 4 ayrı kapatma isteğini, birer birer cevaplamaya çalışacağız. Bunu yaparken, elbet zamanın sınırlarını zorlayacağı. Ama, her şeye rağmen özet ve kısa bir savunma sunmak durumunda kalacağız.

4 ayrı kapatma isteği, iddianamede ilkin 1. sahifenin “dava” başlıklı bölümünde sıralanmıştır. Ama, değiştirilmiştir. Asıl suçlama sıralamayı esas alıp önce “sosyal bir sınıfın egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak” noktasına değineceğiz.

İddianame, 12. sahifenin ortalarına kadar, Anayasa’nın 2820 sayılı Yasanın çeşitli maddelerine ve TBKP Tüzük-Programına rastgele atıflar yapıyor. Ardından, davalı partinin “düşünce ve çalışma aracı olan marksizm, diyalektik yöntem, nihai hedef komünizmi gerçekleştirmede sınıf diktatörlüğünü kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve amacı budur.” diyor. Önerilen, demokratik ve barışçıl yola inanılamayacağını söylüyor. Sonra, Mustafa Suphi’den başlayarak, TİP’li, TKP’li bir çok insanın mahkum olduğunu işaretle bu mahkumiyet kararlarını (ek olarak) takdim ediyor ve böylece “davalı partinin Anayasa’nın 6, 10, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı SPY’nın 78. maddesine aykırı olarak sınıf egemenliğini amaçladığını” tekrar ediyor.

Aslında, Anayasa Mahkemesi’nin 8.12.1988 gün ve 1988/1 sayılı Sosyalist Parti hakkındaki kararı, bu iddiayı temelden çürütüyor.

Yani, bizim Anayasa Mahkemesi kararına atıf yapıp bırakmamız, iddianameyi cevaplamaya yetiyor. Ama, mevcut karara rağmen, aynı suçlama sürdürüldüğü için bizim de, Anayasa’nın 14. ve 2820 sayılı Yasanın 78. maddelerine göre, durumu izah etmemiz gerekiyor.

Önce, Anayasa’nın 14. maddesine bakıyoruz. “Kişi ve zümre” yönetiminin yasaklandığını görüyoruz.

Dikkat ediyoruz, burada ‘Sınıf’ sözcüğü yok. Demek ki, kişiye ve zümreye dayalı yönetim yasaklanıyor, ama sınıfa dayalı yönetim yasaklanmıyor. Ve bu bölümde sınıf sözcüğünün atlanması, söylediklerimizin doğruluğunu gösteriyor. Yani, sınıf iktidarının yasaklanmadığını gösteriyor.

Nitekim, bu bölüm tamamlandıktan sonra, sıra egemenliğe ilişkin yasağa geliyor ve hemen sınıf sözcüğüne yer veriliyor. Kısacası, Anayasa sınıf iktidarına giden yolu açık bırakıyor, sadece Sınıf diktası ile sınıf egemenliğini yasaklıyor.

Zaten, bu madde bir yenilik getirmiyor. TCY’nın bilinen 141. maddesini Anayasa kapsamına alıp bırakıyor. Böylece, bu maddeye ilişkin aykırılık itirazlarını önlemiş oluyor. Nasıl, 141. madde emekçi sınıflara dayalı bir parti kurulmasını ve böyle bir partinin demokratik yoldan iktidar olmasını yasaklamıyorsa, aynı maddenin Anayasa kapsamına alınması sonucu değiştirmiyor. Durum hukuksal olarak yine aynı kalıyor.

Ve 2820 sayılı Yasanın 78. maddesine bir göz atınca, söylediklerimiz daha iyi anlaşılıyor.

Bu madde (ilkin) (a) fıkrası ile egemenliğin “bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağını” söylüyor. Dikkat ediyoruz, burada sınıf sözcüğü açıkca kullanılıyor. Ama, (b) fıkrasına bakıyoruz, yine ‘sınıf’ sözcüğü atlanmış. Aynen şöyle deniliyor:

“Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”

Evet, ‘sınıf’ sözcüğü burada kullanılmıyor. Demek oluyor ki, sınıf esasına dayalı parti kurmak serbest. Ve sınıf adı ile parti kurmak serbest.

Bu fıkrayı bırakıp (c) fıkrasına baktığımız zaman, yine aynı gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Bu fıkrada egemenlik yasaklanıyor ve ‘sınıf’ sözcüğü hemen kullanılıyor.

İşte yasal durum bu. Anayasa böyle diyor. Siyasal Partiler Yasası böyle diyor. Ve Anayasa’nın 14. maddesi ile 2820 sayılı Yasanın 78. maddesi açıkca bizi doğruluyor. Ardından, Anayasa Mahkemesi kararını okuyoruz, O da bizi doğruluyor. “Bu maddelerin tümünde, sınıf egemenliğinden ve sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğinden söz edilmektedir. Siyasi partiler, toplumun belirli ya da çeşitli kesimlerinin çıkarlarını temsil ettiklerine göre, toplumda çeşitli sınıflar bulunduğu gerçeği yadsınamaz. Nitekim Anayasanın 14. ve 2820 sayılı Yasanın 78. ve 5. maddelerinde “Sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde” denilerek, toplumsal sınıflar sosyal bir olgu olarak kabul edilmektedir. Sınıfların varlığı kabul edildiğinde, siyasi partilerin tabanlarını belirli bir sınıfa veya sınıflara dayandırmaları doğal olur. Böylece iktidarlar da, siyasal bilim açısından belirli bir sınıfın ya da Sınıfların iktidarları olabilirler. 1961 ve 1982 Anayasalarında, sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yoktur. Yasaklanan, bu iktidarın bir Sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır.”

3) EGEMENLİK BAŞKADIR İKTİDAR BAŞKADIR

Bu apaçık gerçeğe rağmen, iddianame iktidar ile egemenlik kavramlarını birbirine karıştırıyor. Ve iktidar ile egemenliği birbirine karıştırdığı için, çok yanlış sonuçlara varıyor. Kısacası, iddianame “iktidar” kavramından “egemenliği” anlıyor. Bu nedenle de, Anayasa’nın 14. maddesi ile siyasal partiler yasasının 78. maddesinin ihlal edildiğini söylüyor.

Oysa, ‘siyasal iktidar’ ile ‘egemenlik’ kavramları kamu hukukunun çok temel kavramlarındandır. İnsanlık daha ilk çağlardan beri devlet gücünün kaynağını araştırmaya çalışmıştır. Ve bu gücün sınırlanması sorunları ortaya çıktıkça, egemenlik kavramı ile iktidar kavramı birbirinden ayrılmıştır.

Devlet gücünün nasıl ve nereden doğduğu, bir sınırı olup olmadığı hep araştırılmış, yazılıp tartışılmıştır.

Örneğin, ilk çağlarda Çin filozoflarından Kog-Tse ve Meng-Tse devlet gücünün niteliği üzerinde durmuştur. Örneğin, Budizm iktidarın ne olduğunu, nereden kaynaklandığını anlayıp açıklamaya çalışmıştır (Ord. Prof. Dr. Recai Galip OKANDAN, Umumi Amme Hukuku, İstanbul, 1976, Sh. 752).

Sonra Yunan’da EFLATUN ve ARİSTOTALES, Roma’da POYBIOS ve MT. CICERO devlet gücünü tartışmıştır. Eflatun’un Devlet’i ve Aristotales’in Politika’sı insanlığın bu soruna ilişkin arayışlarını kanıtlar.

Orta çağda AAuggustinus, Thomas Aquino (ve daha niceleri) yine devlet gücünün niteliği üzerinde durup bu gücün sınırlarını aradılar. Bu sınırı bulmaya çalıştılar. Biz, konuya ilişkin tartışmaların tamamını aktaracak değiliz. Ama iktidar, ve egemenlik kavramlarının birbirinden ayrı kavramlar olduğunu açıklamak zorundayız.

Gerçekten, devlet gücünün mutlak, bölünmez, parçalanmaz ve sınırlanmaz kabul edildiği günlerde egemenlik ve iktidar kavramları iç içe yaşayıp durdu. Ama, bu güce sınır arandığında, iki kavramı birbirinden ayşrma gereği doğdu. Ve bu ihtiyaç nedeniyledir ki, iktidar kavramı egemenlik kavramından ayrıldı.

Örneğin, daha 16. yüzyıl ortalarında Jean BODIN (1530-1596) egemenlik kavramını çok özgün bir biçimde açıklamıştır. Prof. İlhan AKIN bu konuda aynen şöyle diyor:

“Bodin’in üzerinde titizlikle durduğu konu egemenlik kavramıdır… Bodin’in egemenlik kavramını işleyişi, siyaset felsefesinin en önemli başarılarından biridir. Salt krallığın babası sayılan bu yazara göre, egemenlik bölünmez, salt ve süreklidir. Bu üçüncü nitelik, yani süreklilik üzerinde durur Bodin, bu yüzden de, belirli bir süre için elde edilen ya da verilen egemenliği egemenlikten saymaz… İstenildiği zaman geri alınabilen bir iktidar olsa olsa yetkidir, egemenlik değildir… Egemenlik sürekli olur. Yani, hangi biçimde belirirse belirsin, toplumu yönetenin vicdanına sıkı sıkıya bağlıdır.” (Prof. İlhan AKIN, Kamu Hukuku, 2. Bası, 1980, İstanbul, Sh: 94).

Demek ki, daha 16. yüzyılda mutlak krallığa inanan, devlet gücüne hiç sınır tanımayan BODIN, bu güç sınırlanırsa egemenlik olmaz diyor. Ve iktidarı sınırlamaya bir güç olduğu için, sadece yetki sayıyor. Egemenlikten ayırıyor.

Bodin’in bu çalışması kamu hukukuna özgün bir katkıdır. Gerçekten, egemenlik bölünemez, mutlaktır, süreklidir. Sınırsızdır, aslidir.

İktidar ise, bölünebilir. Mutlak değildir. Sınırsız değildir. Asli değildir. Sürekli değildir.

Kısacası, toplumun eriştiği ekonomik düzey ve üretim ilişkileri devlet gücü konusundaki görüşleri etkileyip değiştirmiştir. Mutlakıyetçi devlet anlayışı Kent-içi kapalı üretime dayanıyordu. Ama üretim düzeyi geliştikçe, burjuvazi de gelişip serpilmeye başladı. Ve ekonomik güce kavuştukça, iktidarı paylaşma ihtiyacı duydu. Böylece, devlet gücünü sınırlama sorunları ortaya çıktı.

Ve İngiltere’de John Locke (1632-1704), Fransa’da Montesquieu (16.-1755) bu ihtiyacı cevaplamaya çalıştı.

Ne yapmalıydı ki, devlet gücü sınırsız olmaktan çıkarılmalıydı. Örneğin, kuvvetler ayrılığı buradan doğdu. O kadar ki, Montesquieu yürütme gücünün ve yargılama gücünün birbirlerine hiç karışmamalarını istiyordu. Her güç kendi alanında kalmalıydı. Yalnızca kendi görevlerini yapmalıydı (Prof. İlhan AKIN, ag.k. Sh. 152).

Liberal ekonominin yarattığı bu ihtiyaç devlet gücü konusunda yeni anlayışların belirmesine yol açtı. Artık, iktidar kavramını egemenlik kavramından ayırmak gerekiyordu. Özellikle 19. yüzyıl Alman hukukçuları bu tezi savunmaya başladı. Örneğin, Leon Michoud, R. Carre de Malberg, Lapradelle iktidar ile egemenlik kavramlarının aynı şey olmadığını ortaya koydular. Yine Alman hukukçu Georg Jellinek de iktidar kavramından egemenlik unsurlarının aranamayacağını açıkladı.

VE ASIL GEORGES BURDEAU iki kavram arasındaki kesin ayrılığı aydınlattı.

Dememiz o ki, bu ayrım yüzyıllar ötesinden yazıla çizile ve süzüle süzüle günümüze gelmiştir. Üstelik, bu ayrım sol düşüncenin değil, tam tersi liberal görüşlerin bir ürünü olarak kendini göstermiştir. Ve giderek bizim hukukumuza da yerleşmiştir.

Önce, 1961 Anayasası’nın genel gerekçesinde ve sonra öğretide bu ayrıma açıkca yer verildiğini görüyoruz. Örneğin, söz konusu gerekçe ile TUNAYA ve ÖZEK aynen şöyle diyor:

“Milli hakimiyet millet varlığının bir iradesidir. Siyasal iktidara gelince, Anayasa’da yazılı şartlar içinde hükümet edenlerin belli organlar tarafından kullanılan yetkileridir…

“Milletin egemenliğe kayıtsız ve şartsız sahip olmasına karşılık, siyasal iktidar hükümet edenlerin malı olmadığı gibi, kullanılması da bir takım kayıt ve şartlara bağlıdır. Tasarının 4, 5, 6, 7. maddelerinde bu modern ayrım açıkca belirtilmiştir.” (Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1966, Ciltl, Sh. 602).

“Hakimiyet ile siyasal iktidar arasındaki farklar çağdaş devlet fikrinin nitelikleri olarak kabul edilmiştir. Şöyle ki, hakimiyet millete aittir. Oysa, iktidar hükümet edenlere ait değildir… zilyedidirler…

“Hakimiyet sınırsızdır… Hükümet edenlerin iktidarı ise sınırlıdır… “Hakimiyet aslidir… En yüksek kudrettir… Hükümetler değişir. Hakimiyet bölünemez. İktidarda ise, bölünürlük, kısmilik vardır. Örneğin, hakimiyet bir gruba, bir sosyal sınıfa maledilememesine karşı, siyasal iktidar bir grubun, bir sosyal sınıfın elinde olabilir. Seçimler bu sonuçları verebilir.” (Prof. Tarık Zafer TUNAYA, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4. Bası, İstanbul, 1980, Sh: 152) .

“Egemenlik ile siyasal iktidar farklı nitelik taşımaktadır. Egemenlik ulusa ait olduğu halde siyasal iktidar sahipleri tarafından sınırlanmıştır. Egemenlik kurucu bir kudret olup siyasal iktidarın üzerindedir. Bu açıdandır ki, egemenlik asli, en yüksek ve iktisap edilmiş olmayan bir iktidardır.

“Siyasal iktidar ise, siyasal olaylardan doğmaktadır. Diğer bir deyişle, ulus egemenliğin sahibi, siyasal iktidar ise iktidarın zilyedidir. Nihayet, egemenlik bir bütünü, iktidar ise kısmiliği içerir.” (Prof. Çetin ÖZEK, TCY’nın 50. Yılında Devlete Karşı Suçlar, İstanbul, 1976, Sh: 31 ).

4) BAŞKA KAYNAKLAR VE ANAYASA MAHKEMESİ

Egemenlik konusunu, daha yeni bir-iki kaynağı sıralayarak bitirmek istiyoruz. Ve özellikle 1982 Anayasası’na göre yapılmış değerlendirmeleri sunmak istiyoruz. Bakalım, durumu 1982 Anayasası’na göre ele alan, Prof. Dr. SOYSAL ne diyor, Prof. Dr. ÖZBUDUN ne diyor:

“Bir toplumsal olgu olarak sınıfların varlığını kabul ettikten sonra, partilerin tabanlarını böyle bir toplumsal olguya dayandırmalarını da, bu dayandırış ister itiraf edilsin, ister edilmesin doğal karşılamak gerekir. İktidarlar da siyasal bilim açısından incelendiklerinde belirli bir toplumsal sınıfın ya da Sınıfların iktidarı olabilirler. Ne 1961 Anayasası’nda… ne de 1982 Anayasası’nda sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yok. Önlenen bu iktidarın bir sınıf egemenliği kurmak yolunda kullanılması… dır. Bu bakımdan, egemenlik ve iktidar kavramlarını birbirine karıştırmaktan kaçınmalıdır.” (Prof. Mümtaz SOYSAL, 10 Soruda Anayasa’nın Anlamı, Altıncı Bası, 1986, İstanbul, Sh:184).

“Bilindiği gibi, Anayasa’nın 68. maddesine göre (f.5), (sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz) Ancak, unutmamak gerekir ki, bu hüküm ne sosyolojik bir gerçeklik olarak sosyal sınıfların inkar edildiği, ne de belli sınıfların menfaatlerini temsil eden siyasal partilerin yasaklandığı anlamına gelir.

Egemenlik ve siyasal iktidar farklı kavramlardır. Sınıf egemenliği ülke içindeki tek gücün tek bir sınıfın elinde toplanması ve bütün diğer sınıfların egemenliğinin kullanılmasında dışlanması demektir.” (Prof. Ergun ÖZBUDUN, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1986, Sh: 76).

Evet, iki Anayasa kitabı aynen bunları söylüyor. İktidar başkadır, egemenlik başkadır. Fakültelerimizde, gerçek böyle öğretiliyor. Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin de aynı düşünceyi benimsediği görülüyor. Sosyalist Parti kararında, iktidar ve egemenlik kavramlarının farklılığına işaret ediliyor ve şöyle deniliyor:

“Yasaklanan, bu iktidarın bir sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır. ‘Egemenlik’ ve ‘iktidar’ kavramları birbirine karıştırılmamalıdır. Anayasa’nın 6. maddesine göre, ‘egemenliğin kurulması, hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye veya Sınıfa bırakılamaz’ ama, iktidar, bir süre için siyasal partiler yoluyla ağırlıklarını duyuran zümre ya da sınıfların eline geçebilir. Bu maddede yasaklanan, egemenliğin kullanılmasının sürekli ve değişmez bir biçimde bir kişi, zümre veya sınıfa bırakılmasıdır.

Sınıf egemenliği, siyasi iktidarın ve siyasi faaliyetin belli bir sınıfın tekeline geçmesi, toplumdaki diğer sınıfların ve partilerin siyasi hayatın dışına itilmesi, onlara iktidar olma hak ve imkanının tanınmaması olarak tanımlanabilir. Anayasa’nın yasakladığı da budur. Diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmak amaçlamadığı, hukuk devleti ilkesine, çok partili çoğulcu sisteme ve iktidarların seçimlerle değişebilirliği kuralına aykırı bir tutum alınmadığı sürece, sınıf iktidarını istemek ya da bu yolda çalışmak yasalara aykırı düşmez.

Yukarıdaki açıklamaların ışığında Anayasa’da ve özellikle 2820 sayılı Yasanın siyasi partilerin hangi esaslara dayanamayacaklarını söyleyen 78. maddesinin (b) bendinde, ‘zümre’, ‘cemaat’ vb. yanında sosyal sınıftan söz edilmemesi karşısında siyasi partiler yasasında, sosyal sınıf esasına dayalı parti kurulmasını engelleyen bir kuralın bulunmadığı kabul edilmelidir.” (RG., 16.5. 1989, Sh: 49-50).

5) DEMOKRASİ KONUSU :

İddianame sosyalizm ve demokrasi konusunda da çok yanlış bir yaklaşım kuruyor. Suçlamaya göre,”aşamalı yollar sonunda komünist topluma ulaşılacaktır”, “Barışçıl yol öngörülse dahi, teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre benimsedikleri komünist düzeni yerleştirmek için, ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.”

Biz, böyle bir hukuk anlayışı karşısında, donup kaldığımızı itiraf ediyoruz. Gözlerimizin önünde hızla değişen bir dünya var. Duvarlar yıkılıyor. Ama iddianame, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla tescil edilmiş gerçekleri bile görmüyor, hala eski türküleri söylüyor. Bu nedenle, ayrıntıya girmeden, partiye ait metinlerle Anayasa Mahkemesi kararına atıf yapıp bırakmak istiyoruz. Önce, programdan bazı bölümleri tekrar ediyoruz :

“(…) Türkiye’de geniş mutabakatlara dayalı çağdaş, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiyi gerçekleştirmek, (…) TBKP’nin öncelikli hedefleridir. Bu hedeflere varabilmek, demokrasiyi kazanıp güvence altına alabilmek, devletin çağdaşlaşmasını, demokratik yeniden yapılanmasını sağlamak, halkın politikada söz ve karar sahibi olarak toplumsal gelişmenin öznesi olabilmesi için, öncelikle düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, tabuların yıkılması gerekir. TBKP, bu ivedi görevi kendisinin vazgeçilmez misyonu kabul eder.” (Program, Giriş, Son paragraf).

“TBKP, ancak çağdışı baskı, şiddet ve tahakküm ilişkilerine karşı, toplumsal yaşamın her alanında evrensel demokratik değerleri bizzat yaşama geçiren bir mücadele anlayışıyla, demokrasinin bir yaşam tarzına, kalıcı bir kültüre dönüşebileceği görüşündedir. TBKP, muhalefette ya da iktidarda, her zaman halkı bu yönde esinlendirecektir.” (Program, Sh: 2, Par: 8).

“Parlamento politik sistemin en üst organı olmalıdır.” (Program, Sh: 3, Par: 1).

“Demokrasiyi güçlendirerek sosyalizme geçilecek, sosyalizmi güçlendirerek demokrasi geliştirilecektir. Sosyalizmde, çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir. Sosyalizmin bütün potansiyelinin seferber edilmesi ancak azami demokrasiyle olanaklıdır. Bu koşullarda toplum, kendi üretim ve paylaşım tarzını, yaşama ve çalışma koşullarını özgürce belirleyebilecektir. (…) TBKP’nin nihai amacı, insanın insanca yaşayabileceği özgürlük dünyasıdır.” (Program, Sh: 8, Par: 9-10).

Evet, parti programı böyle diyor. Geniş mutabakat diyor. Çoğulcu demokrasi diyor. Ve çoğulculuğun, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içereceğini açıkca ilan ediyor. Ama iddianame, bu metinlerde demokrasiyi ortadan kaldırma amacı buluyor. Ve hatta bu amaç kuşkusuzdur diyor. Bakalım, böyle bir hukuk anlayışına Anayasa Mahkememiz ne cevap veriyor :

“Bir sosyalist partinin sosyalist öğretilerin yol göstericiliğinden ve sosyalist kültürden yararlanması geçmiş hataların eleştirisi ve kendi potasında oluşturmaya çalışacağı kişilikle yolunu belirlemeye çalışması yadırganamaz. Önemli olan, eylem ve davranışlarıyla Anayasa ve Yasalara aykırı düşüp düşmediğidir.”

“Sosyalist bir partinin, sosyalist teoriyi benimsemesi ve mücadelesinde sosyalist teorinin yol göstericiliğinden yararlanması doğaldır. Ancak, benimsenen teori, parlamenter demokratik çoğulcu sistem anlayışından kaynaklanmalıdır. Sosyalist teorinin yol göstericiliği, programının diğer maddelerindeki amaç, temel ilkeler ve öngörülen faaliyetlerle anlam kazanır. Davalı parti programının 11. maddesinde, iktidarın kaynağının mutlaka halkta olmasını demokrasi ilkesi olarak kabul ettiğine, parlamenter sistem ve seçim esasını öngördüğüne, gizli oy, açık sayım ilkesini benimsediğine göre programında öngörülen, demokratik ilkelere bağlılıktır. Bu tür bir sosyalist teorinin yol göstericiliği o partinin kapatılma nedeni olamaz.”

“‘Sosyalizmin’ teoride ve uygulamada sürekli değişim içinde olması ve anlamındaki değişiklikler nedeniyle sosyalist bir partinin Anayasa ve Yasalarla yasaklanıp yasaklanmadığı konusunu sadece adına bakarak çözüme bağlamaya olanak yoktur. Her somut olay, başlı başına değerlendirilip karara bağlanmalıdır.” (Anayasa Mahkemesi, Sosyalist Parti Kararı).

Bize göre, Anayasa Mahkemesi’nin bu yaklaşımı, demokrasi konusundaki haksız suçlamayı çözüp atıyor. Mustafa Suphi şöyle olmuş, TİP’liler ve TKP’liler böyle olmuş, Sıkıyönetim Mahkemeleri mahkumiyet hükmü kurmuş, Askeri Yargıtay onaylamış… Hiç böyle hukuk olur mu’ Karşımızda yepyeni bir tüzel kişilik var. Ve mahkum olmuş kişiler nedeniyle, partinin nasıl sorumlu tutulacağı yolunda özel kurallar var. 2820 sayılı Yasa bunları açıkca saymış, Eğer koşulları varsa, suçlama bu koşullara göre yapılır. Yoksa, birilerinin mahkumiyetinden başka bir tüzel kişi sorumlu tutulmaz.

Nitekim, Anayasa Mahkememiz, açıkca kabul ediyor. Bir sosyalist partinin, sosyalist küttürden yararlanabileceğini, onu kendi potasında pişirip oluşturabileceğini söylüyor.

TBKP’de, örneğin TİP’den bahsederken, bu kültürden yararlanmayı ve kendi potasında oluşturmayı kastediyor. Ve iddianamenin bu yaklaşımı da, Anayasa Mahkemesi kararıyla çürüyor, çözülüyor, çürüyor.

6) KISACA DİĞER SUÇLAMALAR

Daha önce belirttiğimiz gibi, iddianame 12. sahifedeki “DEĞERLENDİRME” başlığıyla önce sınıf egemenliği amaçlamayı ele alıyor. Sonra, 16. sahifede “Kullanılması ve Kurulması Yasaklanmış Adla Siyasi Parti Kurulması”, 17. sahifede “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü” 19. sahifede “Kapatılan Bir Siyasi Partinin Devamı Olduğunu Beyan ve İddia Etmek” suçlamalarını sıralıyor.

Biz, son üç suçlamayla ilgili olarak, sağlıklı çalışma yapabilecek bir zaman bulamadığımızı tekrar itiraf ediyoruz. Kullanılması ve kurulması yasaklanmış adla parti kurulmasına yönelik suçlama, davamızın can damarıdır. Anayasa’nın 68. maddesine ait gerekçe ile 2820 sayılı Yasanın 96. maddesinde yer alan düzenlemeyi ciddi biçimde ele almak istiyoruz. Aynı şekilde, Bölünmez Bütünlük konusunu ve özellikle 81. maddenin tümünü doğru bir süzgeçten geçirmek zorundayız. Dil farklılığı bulunduğunu ileri sürmek ve Türk dili veya kültüründen başka dil ve kültürlerin geliştirilmesinden bahsetmek konuları eski TİP ve TEP kararlarını ele almayı ve günümüzde yaşanan soruna gözatmayı, diğer partilere ve dünyadaki gelişmelere bakmayı gerektiriyor. Kapatılan partilerin devamı olmak konusu da, yine zaman duvarına çarpıyor.

Ayrıca, bu üç konu ve dolayısıyla 2820 sayılı Yasanın 81 ve 96. maddeleri, demokrasimiz açısından artık çok önemli bir hukuksal tartışmayı gerektiriyor.

Bir yandan, Anayasa’nın 13. maddesindeki “Demokratik Toplum Düzeninin gereklerine aykırı olamaz” kuralı mutlaka ele alınmalıdır. Evet, Yüksek Mahkeme’nin 3218 sayılı yasayla ilgili (6.10.1986 gün ve 1986/23 sayılı) kararı var. ama, o karardaki dar kalıpların aşılması gerektiğini düşünüyoruz.

Öte yandan, Geçici 15. maddenin yürürlükte olup olmadığı konusunu, özgün bir biçimde tartışmak istiyoruz. Eğer Geçici 15. madde yürürlükte sayılacaksa, Anayasa karşısında bazı yasal kuralların “ihmal edilmesi” veya (Anayasa Mahkemesinin 1984/1 sayılı kararında söylediği gibi) “Anayasa kurallarına olabildiğince uygun yorumlamalarının düşünülmesi” konularını bu davada bir daha ele almayı çok yararlı görüyoruz. Elbet, ihmal ve olabildiğince uygun yorum konularının daha önce işlendiğini biliyoruz. Sadece, yeniden ele almanın yararlarına işaret ediyoruz. Ama, geçici 15. maddeyle ilgili tartışmamızın özgün bir tartışma olacağını tekrar ediyor ve bunda ısrar ediyoruz.

Sonuç olarak, ilk suçlama dışında diğer üç suçlamayı cevaplayacak zaman bulamadığımızı söylüyoruz. Tamamı haksız 4 suçlama için, kapatma talebinin reddini istemekle birlikte, sözlü açıklama hakkı tanınmasını bekliyoruz. Böylece, önemli bazı vurgulamalara fırsat bulacağımızı, CMUY’nın temel direği olan sözlülük ilkesinden yararlanıp daha sağlıklı görev yapacağımızı ve sürenin daralmasından doğan eksikliklerimizi tamamlayacağımızı belirtiyor, durumu takdirlerinize sunuyoruz. Anayasa’nın 148/2 ve 2820 sayılı Yasanın 98/1 ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddeleri uyarınca (1988/2 Esas sayılı davada yapıldığı gibi) “Sözlü açıklama” isteğimizin kabulünü diliyoruz.

Saygılarımızla. 13.7.1990″

III- CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ:

Başsavcılığın 15.10.1990 günlü, SP.30Hz.1990/34 sayılı esas hakkındaki görüşü aynen şöyledir :

“Davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkında 14.6.1990 tarihli iddianamemizle açtığımız dava dolayısıyla Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıdaki şekilde sunulmuştur.

Öncelikle; Anayasa’nın geçici 15/son maddesi kapsamına ve Siyasi Partiler Kanununun açık hükümlerine göre, davalı siyasi partinin Anayasa’ya aykırılık iddiası ciddi görülmediğinden reddi gerektiği düşünülmüştür.

DAVALI SİYASİ PARTİNİN KAPATILMASINI GEREKTİREN SEBEPLER:
A- SOSYAL BİR SINIFIN DİĞER SOSYAL SINIFLAR ÜZERİNDE EGEMENLİĞİNİ SAVUNMAK VE GERÇEKLEŞTİRMEYİ AMAÇLAMAK :

a- Davalı partinin tüzük ve programında belirtilen görüşlerin temel dayanağını marksizmin teşkil etmesi nazara alınarak, öncelikle marksizm ve onunla ilişkili diğer kavramlar hakkında, bazı kamu hukuku yazarlarımızın bu konudaki eserlerinden de yararlanmak suretiyle, Kısa açıklamalar yapmak yararlı olacaktır.

I- SOSYALİST CEREYANLAR

Tarihi perspektiften bakıldığında, Yunan filozofu Eflatun’dan başlayarak Thomas More ve Campanella gibi XVI ve XVII. yüzyıl yazarları ideal bir toplum oluşturmak için görüşler ileri sürmüşler ve hem özel mülkiyeti, hem de doğuş aşamasında olan kapitalizmi eleştirmişlerdir. (Meydan Larousse Ansiklopedisi, C. XI, S. 471 ).

1789 Fransız İhtilali öncesinde ve sonrasında büyüyüp gelişen ekonomik hayat ekonomik liberalizmi doğurmuş, Fransız İhtilali de insanlara siyasi liberalizmi getirmişti. Ancak, ihtilali gerçekleştiren burjuva sınıfının kurduğu kapitalizm bu sınıfın gelişmesini, zenginleşmesini sağlarken, kendi bünyesindeki çelişmelerden dolayı bir işçi Sınıfının ortaya çıkmasına engel olamadı. Liberal demokrasi bu yeni sınıfın kapitalist düzen içindeki problemlerini çözümlemekte yetersiz kaldı ve bunun sonucunda bir memnuniyetsizlik duygusu hakim oldu. Bu bakımdan, antiliberal siyasi rejimlerin temelinde yatanın kurulu düzenin yetersizliği inancı olduğu söylenebilir. (Hüseyin Naili Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri – Genel Esaslar ve Siyasi Rejimler İÜ.HF. Yayınları, İstanbul 1971 , s.483).

Bu koşulların etkisiyle XIX. yüzyıl ortalarında özellikle, Fransa’da Henri ve Saint- Simon, Charles Fourier, Louis Blanc ve Pierre-Joseph Proudhon, Gracchus Babeuf, Almanya’da Karl Marx, Friedrich Engels, Ferdinand Lasalle, İngiltere’de Robert Owen ve Amerika’da Henry George gibi düşünürler, endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemlere ve ferdiyetçiliğe bir tepki olmak üzere sosyalizm denilen toplumcu görüşü teşkil eden fikirler ileri sürmeye başlamışlar ve bu görüş kısa zamanda birçok ülkede yaygınlık kazanmıştır. (Recai Galip Okandan, Umumi Amme Hukuku, İÜ.HF. Yayınlarından, İstanbul 1976, ss. 639-641).

Bu yazarlar içinde özellikle Karl Marx ve onun yakın çalışma arkadaşı Friedrich Engels’in sistematize ettikleri sosyalist görüşler Marksizm adı altında insanlık tarihinde önemli sonuçlar meydana getirmiştir.

Marksizme “bilimsel sosyalizm” de denilmektedir. Çünkü kendisi dışında kalan ütopyacı sosyalizmin tersine, tarihin mutlak determinist bir felsefesi ve diyalektik metod üzerine inşa edilmiştir. (Bülent Daver, Çağdaş Siyasal Doktrinler, Ankara-1969, s. 75).

Marksizm bir ekonomik doktrin ve siyasi program olmakla beraber, aslında bir dünya görüşü, yani sosyal bir felsefedir. Bu dünya görüşü kendisinden önceki çeşitli düşüncelerden faydalanmış, onlardan ilham almış ve bir sentez meydana getirmiştir. (Ayferi Göze, Liberal Marxist Faşist ve Sosyal Devlet Sistemleri, İÜ.HF. Yayınlarından, İstanbul 1977, s. 48 ve dv.)

II- DİYALEKTİK MATERYALİZM

Diyalektik materyalizm marksist dünya görüşünün felsefi temelidir. Tek gerçeğin, maddenin ise bu ruhun esiri olduğunu, dolayısıyle evrenin ve maddenin üstün ruh tarafından yaratıldığını savunan idealizmin karşıtı olan materyalizm (maddecilik) maddeyi gerçek, bağımsız, asli bir varlık sayar. Evrendeki bütün olaylar tek gerçek olan maddenin çeşitli ve değişik görünümünden ibarettir. Tek gerçek duyularla algılanan maddi dünyadır. (A. Göze, ag.e., s. 50-51).

İşte Karl Marx kökeni antik çağlara uzanan materyalist görüşe Hegel’den aldığı diyalektik yöntemi uygulayarak ona yeni bir nitelik kazandırmıştır.

Konuya karşıtlarla yaklaşma, tartışma ve soru sorma anlamına gelen diyalektiğin felsefe alanında birçok düşünür tarafından çeşitli tarifleri yapılmıştır. Marx’ın etkilendiği ve idealist felsefe mensubu Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e göre diyalektik, devamlı bir gelişimi ifade eder. Hegel’in diyalektik mantığına göre, evrende, dünyada ve hayatta herşey değişir ve yeniden oluşur.

Dünya ve hayat statik bir realite değil, daimi bir süreç, bir hareket ve bir oluşumdur. Bu sürekli oluşum kesin şekilde biçimlenen tez ve antitezin çatışmasından ve sonunda bir senteze bağlanmasından ibarettir. (B. Daver, ag.e., s.76).

Tezin antitezi de beraberindedir. Sonuçta bir senteze varılır. Ancak, bu sentez aslında yeni bir tezdir ve onun da bir antitezi mevcuttur. Bu şekilde bir değişim ve oluşum süreci devam eder, gider. Hegel bu şekilde doğruya varılacağını düşünür. K. Marx, diyalektiğin daha ziyade çelişki yönü üzerinde durmuştur. Marx’a göre, düşünceler maddenin insan zihnine yansımasıdır. Madde olmaksızın tek başına düşünce bir anlam taşımaz. K. Marx ve FEngels, materyalizm ve diyalektiğin sentezinden diyalektik materyalizm görüşüne varmışlardır.

Diyalektik materyalizme göre, madde ölümsüzdür, sonsuzdur ve yaratılmamıştır. Maddenin özü sürekli bir hareket halindedir. Maddenin bu hareketi gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlayan bir olaydır. Hareket maddeyi belirleyen bir nitelik, ondan ayrılması imkansız bir özelliktir. Maddedeki bu hareketin kaynağı maddenin içindeki iç çelişkiler ve çatışmalardır. Bunlar bir senteze doğru giderlerken maddeyi harekete geçirirler.

Diyalektik materyalizm, evrenin sürekli bir değişme ve gelişme halinde olduğunu, bu gelişme ve değişmenin sert ve ani olarak kendini gösterdiğini ve bu değişiklik ve gelişmelerin maddenin özünde var olan çelişik güçler nedeniyle meydana geldiğini savunur. (A. Göze, ag.e., s. 50 vd.).

III- TARİHİ MATERYALİZM

Tarihi materyalizm, diyalektik materyalizmin toplum hayatına uygulanması, toplum hayatının incelenmesinde kullanılmasıdır.

Toplumun ana ilişkileri tabiatladır. Bu ilişkiler üretime dayanır. Üretim ise tabiat şartları, üretim tekniği ve iş bölümü şeklinde üç unsur ihtiva eder. Bu unsurların her biri değişir, gelişir, ancak birbirlerinden ayrılamazlar. Marx bu üç unsura üretim gücü demekte ve her toplumdaki bu güce alt yapı adını vermektedir. Muayyen bir toplumdaki kültür, ahlak, hukuk, din, sanat, felsefe, edebiyat, sosyal teoriler, siyasi müesseseler ise üst yapıyı teşkil etmekte ve alt yapı demek olan üretim ilişkilerine bağlı bulunmakta ve onlara tabi olarak teşekkül etmektedir.

Üretim araçları ve toprağın birtakım kişilerin eline geçmesi sonucu bu gibi kimselerin yaptıkları iş yüksek iş sayılır ve bu gibi işlerde çalışanlar yüksek görevleri kendi çocuklarına bırakırlar. Böylece toplumdaki en yüksek görev en zengine ait olur. İşbölümü bu suretle toplumda sınıfların ortaya çıkmasına sebep olur.

Üretim araçları ise bir azınlığın elindedir. Oysa üretim faaliyetleri çoğunluk tarafından gerçekleştirilmektedir. Burada bir çelişki söz konusudur. Azınlıkta bulunanlar, yani üretim araçlarına sahip olanlar baskılarını devam ettirebilmek için, bu çelişkiyle ilgisi olmayan bir din ve ahlak sistemi geliştirir. Bunların amacı üretim araçlarının mülkiyeti ile üretim faaliyeti arasındaki çelişkiyi gizlemek ve kurulu düzeni sürdürmektir.

Marksist doktrin üst yapı ile alt yapı arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu savunduğundan, felsefenin belli bir düzeni ortaya koyup eleştirmesinin yanında onu değiştirmesi gereğini de ortaya koyar. (İlhan Akın, Kamu Hukuku, 4. Bası, İstanbul, Basım Tarihi yok, ss. 227, 229)

IV- MARKSİZMİN DEVLET VE DEMOKRASİ ANLAYIŞI

Marksizme göre, devlet yukarıda belirtilen sınıflaşmanın ürünüdür. Bu sınıflar arasındaki çelişkiye dayanır. O bir sınıfın yani üretim araçlarını elinde bulunduranların diğer sınıfı yani üretimi gerçekleştirenleri baskı altında tutmasına yarayan bir vasıtadır. Bu baskıyı sağlayan unsur olan ekonomik güç yanında bir de zorlama vasıtalarına ihtiyaç vardır ki, bunlar da devletin silahlı kuvvetleri ve mahkemeleridir.

Marksist teori, kapitalist burjuva devletinin bünyesinde ihtiva ettiği çelişkiler nedeniyle er geç yıkılacağını, ancak işçi sınıfının ihtilalci mücadelesinin bu yıkılışa yardım edeceğini, onu hızlandırıp kolaylaştıracağını savunur.

Marx ve F. Engels’in kaleme aldıkları “Komünist Manifesto”da zikrettikleri gibi, burjuva toplumunda bir işçi sınıfının meydana gelmesi, işçilerin proleterleşmesi, sendikalarda örgütlenmeleri, feodal aristokrasi kalıntıları ve başka milletlerin burjuvazisi ile çatışan ve kapitalin belirli ellerde toplanması sonucu fakirleşen burjuvaların proleter sınıfa girmeleri, kapitalist düzenin sarsılması sonucu yönetici sınıfın küçük bir bölümünün de proletaryaya katılması, bunalımların ve işsizliğin başlaması gibi belirli bir sürecin tamamlanmasıyla proleterya ihtilali kaçınılmaz hale gelir. (B. Daver, ag.e., s. 80-81).

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkının kaldırılmasını, kollektif mülkiyetin gerçekleştirilmesini, iktisadi, sosyal ve ideolojik ilişkilerin kökten değiştirilmesi suretiyle kapitalizmden sosyalizme geçilmesini programına alan komünist partisinin işçi sınıfının öncüsü olarak oynayacağı rol Komünist Manifesto’da ısrarla vurgulanmıştır. (Meydan-Larousse Ansiklopedisi, C. VII, s. 425).

Burada ihtilal yani şiddet yöntemi kendisini göstermektedir. Başka bir deyişle, işçi Sınıfı zora başvurmak suretiyle iş başına geçecek, üretim araçlarına el koyacak ve üretim araçlarına sahip olan burjuva Sınıfının varlığına son verip Sınıf farklılığını ortadan kaldıracaktır. Bununla beraber, bu işin gerçekleşmesiyle, Devletin de kendiliğinden, o andan itibaren yok olması söz konusu değildir. Bunun için ihtilali takip eden üç aşamadan geçilmesi gereklidir.

Birinci aşamada, işçi sınıfı burjuva sınıfıyla mücadele edecek, onların direnişini kıracak, üretim araçlarını onların elinden alacak, rejimi dış düşmanlara karşı koruyacaktır. Bunun için işçi sınıfı (proletarya) hakim sınıf olarak örgütlenip eski sınıfı tasfiye edecek, bunu da proletarya diktatörlüğü yoluyla gerçekleştirecektir.

Bu dönemde iktidarı ele geçirip hakim sınıf haline gelecek olan proletarya “bir devlet halinde teşkilatlanarak geçici bir süre despotik bir egemenlik” sürecektir. (HN. Kubalı, ag.e., s. 508).

Bu dönemde proleterya demokrasisi egemen olacaktır. İşçi sınıfının partisi olan komünist partisi vasıtasıyla, çalışanlar kamu işlerinin yönetimine katılacaklardır. Bu dönemde demokrasi mevcut olacaktır. Çünkü, marksizme göre proletarya diktatörlüğü demokratiktir. Zira, işçilerin yani çoğunluğun haklarını temsil eder, sömürüye son vermeyi, çalışanların hayat seviyesini yükseltmeyi amaç bilir.

Marksizme göre, bir rejimin demokratik olup olmadığını tesbit etmek için orada temsili demokrasi, özgür seçimler, birden fazla partinin varlığı, parlamento içi ve dışı muhalefet vsnin bulunup bulunmadığı önem taşımaz. Bunların hepsi mevcut olsa dahi, devlet azınlığın çıkarlarını gerçekleştirmeye yarıyorsa, azınlığa hizmet ediyorsa demokrasinin varlığından söz edilemez. (A. Göze, ag.e., s.81).

Bu bakımdan marksizme göre demokrasi, sözde demokrasi ve gerçek demokrasi olmak üzere ikiye ayrılır. Sözde demokrasi denilen burjuva demokrasisinde, temel hak ve özgürlükler ve genel seçim ilkeleri, insan hakları bildirileri, Anayasa ve kanunlarla güvence altına alınmış olmasına rağmen bunlar muhtevadan yoksun kalıplardan ibarettir. Üretim araçları burjuvazinin elinde bulunduğu sürece gerçek demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Buna karşılık, çoğunluğu teşkil eden işçi sınıfının işbaşına geçmesi, mülkiyetinin topluma geçmesi suretiyle gerçek demokrasiye ulaşılabilecektir. (İAkın, ag.e., s. 232).

Fert hak ve özgürlükleri ile özgür seçimler gibi iki temele dayanan Batı demokrasisi ile marksizmin demokrasi anlayışları arasındaki fark bu açıklamalardan ortaya çıkmaktadır.

Aynı deyimi kullanmakla beraber marksizmin demokrasiye verdiği farklı anlam konusunda yazar Server Tanilli de şunları söylüyor :

“… Marksizm’e göre, burjuvazinin iktidarının bir “devrim”le yıkılmasından sonra, işçi sınıfının kendisi egemen duruma gelir.

Ve devrimle beraber, “proletarya diktatörlüğü” başlar. “Komünizm”e erişmek için zorunlu bir aşamadır bu.

Nedir proletarya diktatörlüğü’

Marx’a göre, proletaryanın kimseyle paylaşmadığı, bölünmez ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidar.

– Her şeyden önce söz konusu olan bir diktatörlüktür.

Gerçekten, marksistler, kurulan rejimin diktatöryal niteliği üstünde ısrarla dururlar. Onlara göre, aslında bir yenilik de değildir bu. Çünkü devlet, hep bir diktatörlük olmuştur. Gerçeği örtbas etmek için kullanılan terimler ne olursa olsun, bu böyledir. Devlet, bir Sınıfın bir başka Sınıf üstündeki baskı aracı olduğundan, olsa olsa ancak bir diktatörlük olabilir. İşçi Sınıfı da, eline geçirdiği devlet gücünden, kendi iktidarını güçlendirmek ve düşmanlarını ortadan kaldırmak için yararlanacaktır. Bu görevi yerine getirmek için de zor kullanacaktır.

– Ne var ki, bu diktatörlük, marksizme göre, demokratik bir diktatörlüktür aynı zamanda.

Diktatörlükle demokrasi kelimelerini yanyana getirmek “paradoksal” görünebilir gerçi. Ancak, onlara göre, proletarya diktatörlüğü demokratiktir ve demokratik niteliği de şuradadır: Devlet iktidarı, tarihte ilk kez çoğunluğun olmakta ve bu çoğunluğun çıkarlarını burjuvazinin iktidarına dönüş girişimlerine karşı savunmaktadır.” (Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, 1981, s. 48).

Devletin yok olmasına giden sürecin ikinci aşamasında, burjuva sınıfı ortadan kalkmış olmakla beraber mutlak eşitlik henüz gerçekleşmemiştir. Herkes üretimden “emeğe göre” veya “yeteneğine göre” pay alabilmektedir. Sınıflar ortadan kalkmış sömürü bitmiştir. Eşitsizlikler tam olarak ortadan kalkmadığından devlete olan ihtiyaç devam etmektedir. Buna sosyalist devlet aşaması adı verilmekte ve komünizmin alt aşaması sayılmaktadır. (A. Göze, ag.e., s. 68).

Proleter hareketin amacı iktidarı burjuvaziden almak ve bütün ekonomik kuvvet ve sorumluluğu sosyalist aşamada devlete geçirmektir. Bu proletaryanın organize, yönetici kuvvet haline gelmesidir.

Komünist programa göre, sosyalist devlet aşamasında takip edilecek ana ilkeler (1) Toprak mülkiyetinin kaldırılması ve topraktan sağlanan gelirin müsadere edilmesi, (2) Ağır müterakki vergiler konulması, (3) Miras haklarının kaldırılması, (4) Bankaların devletleştirilmesi, (5) Haberleşme ve ulaşım araçlarının devletleştirilmesi, (6) Devletin endüstriyel ve tarımsal faaliyete geçip işletmeler kurması, (7) Endüstri ve tarımın devlet tarafından yürütülmesi ve şehir ve köy hayatı arasındaki farklılıkların kaldırılması, (8) Parasız mecburi eğitim, (9) Planlı ekonomidir. (BDaver, ag.e., s. 84).

Sosyalist devlet aşamasında herkes özgürlüklerden tam olarak yararlanma durumundadır. Toplum sosyal ekonomik ve siyasal bakımlardan kendi kaderine hakim durumdadır. Böylece, temeli ve amacı özgürlük olan demokrasi gerçekleşmiş olacaktır. (A. Göze, ag.e., ss. 82, 83).

Ancak, komünist parti programını gerçekleştirmek amacıyla gerektiğinde büyük burjuvaziye karşı her parti ile entelektüellerle ve hatta küçük burjuva partileriyle de işbirliği yapabilir. Komünistler her yerde kurulu siyasal ve sosyal düzeni değiştirmeye yönelik girişimleri destekler ve ihtilalci davranışları benimserler (B. Daver, ag.e., s. 85).

Üçüncü aşama olan komünizmin üst aşamasında üretim güçleri gelişmiş, üretim bollaşmış ve herkes “ihtiyacına göre” üretimden pay alır hale gelmiştir. Üretim araçları tümüyle topluma geçmiştir. Böyle bir toplumda üretimin dağılımı kendiliğinden, herhangi bir baskıya gerek olmadan gerçekleşecektir. Böyle bir toplumda sınıflar bulunmadığından, sınıflar arasında çatışma ve mücadele de olmayacak, böyle olunca da sınıf mücadelelerinin doğurduğu bir örgütlenme olan Devlet kendiliğinden yok olacaktır.

Bu dönemde özgürlükler tam olarak gerçekleşeceği için demokrasinin varlığından söz edilebilir. Çünkü, insanlar birbirleri üzerinde egemenlik kuramayacağı gibi, üretim bolluğu sebebiyle hiç kimse eşitsizliklere maruz bulunmayacağından, gerek siyasi gerekse ekonomik özgürlükler gerçekleşmiş olacaktır (A. Göze, ag.e., ss. 59-84, İ. Akın, ag.e., ss. 231-235, RG. Okandan, ag.e., s. 668, B. Daver, ag.e., s. 82-85).

Hemen belirtmek gerekir ki, bu üçüncü dönemin ne zaman gerçekleşeceği bilinmemektedir.

b) Anayasamız hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasinin ortadan kaldırılması hürriyetini kabul etmemiştir. Bu husus Anayasanın 4, 5, 6, 10, 11 ve özellikle 12, 13, 14 ve 68 inci maddelerinde açıkça belirtilmiştir.

Anayasa, Temel Haklar ve Ödevler başlığını taşıyan ikinci kısmında yer alan 12 nci maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu ilke olarak kabul etmiştir. Ancak, bu temel hak ve hürriyetleri sınırsız ve mutlak olmayıp, 13 ve 14. maddelerle bazı kayıtlamalara tabi tutulmuştur.

Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması başlığını taşıyan 13 üncü maddesinin birinci fıkrası;

“Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, cumhuriyetin, milli güvenliğin kamu düzeninin genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.” hükmü ile genel nitelikteki sınırlama sebeplerini göstermiştir.

Bunu takip eden 14. madde ise, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını önleyen esasları içermektedir. Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan;

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamaz” hüküm ile son fıkrasındaki, “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz” şeklindeki hükümle bu esaslar düzenlenmiştir.

Kişinin sahip olduğu haklar ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Cumhuriyeti ve Türk Devletini yıkmak, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla, yani bu cinsten bir kötü kasıtla kullanılamayacaktır. Aynı zamanda, genel olarak Anayasanın hiç bir hükmü ve özellikle de fertlerin sahip olduğu hak ve hürriyetler, bu hak ve hürriyetleri yok etmeğe yönelik bir harekette bulunmaya imkan verir şekilde yorumlanamaz (Bkz. Anayasanın İkinci Kısım Birinci Bölüm’ün genel gerekçesi ile 14. maddenin gerekçesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Komisyon Raporları ve Madde Gerekçeleri, Derleyen, Basım Yeri ve Tarihi Yazılı Değil, s. 15, 20).

Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında da, 13 ve 14. maddelerdeki sınırlamaya paralel olarak, siyasi partilerin tüzük ve programlarının, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı;

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi parti kurulamayacağı esası kabul edilmiş bulunmaktadır.

Maddenin, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu5ıun hazırladığı gerekçesindeki açıklamadan; bu hükümler, Türkiye de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi, (vurgulama bize aittir) , faşizmi, teokrasi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partinin kurulamayacağının; öte yandan, Türkiye’de demokrasinin bu sistemleri amaçlamadığı ve Türk Milletinin bu düşünceleri savunan sistemlere ihtiyacı olmadığı, Atatürk ilkeleri ışığında bir demokrasinin bu düşünceleri reddettiği sonucuna varıldığı, Türk milletinin bu düşüncelere dayanan sistemlerden uzak olan bir demokrasi ile daha rahat ve huzur içinde kendi birlik ve beraberliğini koruyacağının bağımsız kalacağı ve kalkınacağının kabul edildiği anlaşılmaktadır.

Davalı siyasi parti ise, tüzüğün 1. maddesi ile adında komünist kelimesine yer verdiği gibi kendisini bu şekilde nitelemekte ve 2. maddede de politikasını marksist teori temelinde çizeceğini belirtmekte, ayrıca bu hususu programının birçok yerinde tekrarlamaktadır.

c) Marksizm sadece bir kelime veya deyim olmayıp, siyasi, sosyal ve ekonomik bir rejimi ifade eder. Yukarıda da değinildiği gibi, kısaca kapitalist toplumdan komünizme ya da sosyalizme geçiş sürecini ve bu sürecin sonunda proletarya diktatörlüğünü öngörür. O, batı demokrasilerinde bütün bireylerin eşit olarak sahibi olduğu kabul edilen egemenliği sadece proletarya denilen işçi sınıfına tanır ve proletaryanın tahakkümüne dayanır.

Davalı siyasi partinin programının başında, bu partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesinden oluştuğu vurgulanarak komünist ve marksist hareketin üye ve yöneticilerine, bütün farklı örgütlenmelerine, partilerine bir bütün olarak sahip çıkıldığı belirtilmektedir.

İddianamede geniş olarak açıklandığı gibi, Türkiye Komünist Partisi ile Türkiye İşçi Partisi’nin, sosyal bir Sınıfın diğer sosyal Sınıflar üzerinde egemenliğini, başka bir ifadeyle Anayasa’nın 68 inci maddesi ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesinde yasaklanan bir amacı savunan ve onu yerleştirmeyi amaçlamış kuruluşlar olduğu hususu kanun yollarından geçerek kesinlik kazanmış mahkeme kararlarıyla sabittir. Davalı siyas5 partiye varlık kazandıran, onun bütünüyle sahip çıktığını ifade ettiği görüş de işte bu amaç ve düşüncedir.

Bu arada, yeri gelmişken, marksist düşüncede 1975 yılından sonra oluşan bir gelişmeye de işaret edilmelidir.

Önce İspanya, İtalya ve Fransa Komünist Partilerinin başını çektiği ve adına Avrupa komünizmi (=Eurocommunisme, Örokomünizm) veya parlamenter komünizm denilen bu hareketin daha sonra diğer batı ülkelerindeki komünist partilerce de benimsendiği görülmektedir. Bu görüşün temel noktaları, her türlü sosyalizmin kendi yolunu takip edebilme hakkı, tek merkeze (Moskova) bağımlı olmaktan kurtuluş ve en önemlisi sosyalizmin kurulmasında şiddet ve ihtilal yolunun reddedilmesidir. Bu görüşe göre, batı demokrasisinin siyasal ve anayasal kurumları ve kuralları ile sosyalizm bağdaşabilir. (Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4. Bası, İstanbul, 1980, ss. 557-558)

Bu cümleden olmak üzere, nihai hedef olan proletarya egemenliği yerine parti programlarında “çoğulcu demokrasi”ye dair deyim ve kavramlar kullanılmağa başlanmıştır. Buradaki çoğulcu demokrasiden amaçlanan şeyin daha ziyade faşistler dışında bütün siyasi partilerin özgürce eylemlerini garanti etmek olduğu ifade edilmiş ve bu anlayışın gerçekten bir “demokratlaşma” mı, yoksa partilerin ülkelerindeki gelişmelere ayak uydurma gayretleri mi olduğu şüphesi ileri sürülmüştür (A. Murat Demircioğlu, Avrupa Komünizmi, 13.2.1979 tarihli Cumhuriyet Gazetesi).

Yukarıdaki açıklamalar nazara alındığında, davalı siyasi partinin de proletarya diktatörlüğünü reddettiği söylenememektedir. Çünkü, öncelikle partinin oluşumunda etken olan ve bütünüyle sahip çıktığı Türkiye Komünist Partisi ile kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin görüşleri işçi sınıfının tahakkümü esasına dayanmaktadır. İddianamede açıklanan mahkumiyet kararları, adları geçen bu partiler ile davalı siyasi partinin bu görüşünü açıkça ortaya koymaktadır. Davalı siyasi parti proletarya diktatörlüğünü kabul etmediğini de açıkça programında belirtmemektedir. Öte yandan, yukarıda değinildiği gibi, Anayasa’nın 68 inci maddesi, gerekçesinde komünist partilerin sınıf egemenliğini amaçladıkları peşinen kabul edilmiştir.

Parti programının birçok yerinde barışçıl yol ve yöntemlerden ve çoğunculuktan bahsedilmesinin, gerek batı demokrasisiyle marksist demokrasi arasındaki yukarıda açıklanan farklılığın ve gerekse davalı siyasi partinin varlığını devam ettirebilme endişesi içinde tüzük ve programının Anayasa ve yasalara aykırı olmasını önleme çabasının sonucu olduğu anlaşılmaktadır.

B- PARTİ ADINDA KULLANILMASINA YASAL OLANAK BULUNMAYAN KELİMEYE YER VERMEK SURETİYLE SİYASİ PARTİ KURULMASI :

İddianamede açıklandığı üzere, Anayasa’nın 68. maddesi açık hükmü ile yukarıda bahsedilen gerekçesine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Kanunun 96/son maddesiyle komünist adıyla siyasi parti kurulması veya parti adında komünist kelimesinin kullanılmasının kesin olarak yasaklanmış olmasına rağmen davalı siyasi parti bu emredici kurala aykırı davranarak Türkiye Birleşik Komünist Partisi adı altında kurulmuştur.

C- DEVLETİN ÜLKESİ VE MİLLETİYLE BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK :

a- Anayasanın konuyla ilgili 3, 5, 14, 66 ve 68 inci maddeler ile bu maddeler hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a ve 81/a, b maddelerine iddianamede ayrıntılı biçimde işaret edilmiştir.

Bunların yanında kısaca bir açıklama yapmakta yarar görüyoruz. Anayasamızın Devletin bütünlüğüne ilişkin 3 üncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür… Dili Türkçedir.”, 14 üncü maddesi de “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, … veya dil, … ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.” hükmünü içeriyor. Yine Anayasanın 68 inci maddesinde bu ilke partiler açısından tekrarlanırken, parti tüzük ve programlarının ülke yapısıyla ilgili olarak bölgecilik amacı güden veya ayrı egemenlikler üzerine kurulu karma yapılı bir devlet tipinin yaratılmasını amaçlayamayacakları ifade ediliyor.

Bu doğrultuda Siyasi Partiler Kanununun 78 ve 81 inci maddelerinde; partilerin ülke bütünlüğünü bozma, devlet tekliği ilkesini değiştirme, azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünü yok etme, bölge ve ırk esasına dayanan partiler kurma yoluna gidemeyecekleri vurgulanıyor.

Milletiyle bölünmezlik ilkesi ile; Türk ulusu ve Türk devleti arasında bir ayrılık olmadığı, aynı şeyler oldukları, bunların bir bütünü oluşturdukları dile getiriliyor.

Hukuk açısından, Türk Devletinin farklı ulusları biraraya getiren bir devlet olmadığı ve Türkiye Cumhuriyetinde egemenliğin yalnız Türk Milletinde olduğu; Anayasanın 6 ncı maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” denilerek belirtiliyor.

Görüldüğü üzere, bu maddenin dışa dönük yanı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bağımsızlığı yani Türk milletinden başka bir milletin iradesine tabi olmayacağını; içe dönük yanı da devletin temeli olarak millet gerçeğinden başka bir topluluğun olmayacağını, iktidarlarının kaynağının millette olduğunu ortaya koyuyor.

Özetle, ülke ve millet bölünmezliği Devletin tek yapılı olduğunu, çok uluslu olmadığını ve partiler açısından da millet bütünlüğünü bozucu amaç güdülemeyeceğini, vatandaşlar arasındaki etnik farklılıklardan hareketle ayrı bir toplum oluşturarak bunlarda ulusçuluk bilinci yaratılıp, millet bütünlüğünden ayrılmalarına yönelik amaç güdülemeyeceğini belirliyor.

Nitekim Anayasamızın 66 ncı maddesi de “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” diyerek Türk Milletinden sayılabilmek için vatandaşlıktan başka bir unsura yer vermemek suretiyle hukuksal planda millet bütünlüğünün özünü gözler önüne sermiş bulunuyor.

Siyasi Partiler Kanununun 81 inci maddesi “Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak milli bütünlüğün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” diyerek Anayasa’da yeralan kurallara uygun biçimde bir hüküm getirmiş oluyor.

b- 1982 tarihli şimdiki Anayasamızın yürürlüğe girmesinden önce Anayasa Mahkemesi’nce verilmiş iki ayrı karardan alıntılar yapılmasının konuya daha fazla açıklık getireceği düşünülmüştür.

1- Yüce Mahkemenizin 20.7.1971 gün ve 3-3 sayılı kararı ile;

“… TİP 4. büyük kongresi kararının 6. bendinde şöyle denilmektedir: “Türkiyenin Doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde, baştan beri hakim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını,

Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla, geri kalmış olmasının temel nedenlerinin birini, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini gözönüne alan hakim sınıf iktidarlarının, güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu;

Bu nedenle, (Doğu sorununu) bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hakim sınıf iktidarlarının şövenmilliyetçi görüşlerinin ve tutumunun bir uzantısından başka bir şey olmadığını,

Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti demokratik, faşist, baskıcı, şöven, milliyetçi akımların amansız düşmanı olan Partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu,

Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü Partimiz öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistleri parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini,

Kürt halkına karşı uygulanan ırkçımilliyetçi şoven-burjuva ideolojisinin partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu,

Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilan eder.”

Büyük Kongre kararının yukarıda açıklanan 6. bölümünde tarihsel birtakım gerçekler ters olarak yansıtılmakta ve kararın yazılışı Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopması ereğine yönelmiş bulunmaktadır…

Önce şu hususun belirtilmesi gerekir ki, bu kararı okuyan veya duyan kimselerin büyük çoğunluğu hukuk ve toplum-bilim öğrenimi yapmış, birçok toplumsal öğretiler incelemiş kimseler olmayıp okuma yazması olan ve belki de olmayan ve fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kimselerdir. Bir partinin siyasal eyleme yönelmiş bir kararı, bilimsel bir toplantıya sunulan bir bildiri ya da bilimsel bir kurulun bilimsel açıdan incelediği bir konuda verdiği bir karar değildir; parti genel kurulunun partinin izleyeceği siyasaya ilişkin bir karardır ve bu karar hem partiye bağlı olan, hem de olmayan yurttaşlar topluluğunun okuyup ya da dinleyip parti siyasasını ve gelecekteki tutum ve davranışlarını öğrenmesi ereğiyle verilir. “Vatandaşlık hakları” deyimiyle Anayasa’nın bütün vatandaşlara tanıdığı hakların tümünün anlatılmak istendiği sonucuna varılacağı gibi, cümlede kullanılan “diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini” sözlerinin yazılış bakımından “anayasal” sözcüğünün kapsamı dışında kaldığı ve bu sözlerle hak durumunda bulunmayan birtakım konulara ilişkin özlem ve isteklerin anlatılmak istendiği sonucu ister istemez çıkarılır.

Bölücülüğün partinin işçi ve emekçi yığınların sermayeciliğe karşı savaşı ilkesine aykırı düştüğü, partinin bölücülüğü benimsemesinin kendi varlığını inkar etme anlamına geleceği savunmaları da yerinde görülmemiştir. İlk önce, kararı okuyan veya dinleyen orta bilgili bir yurttaşın bu incelikleri düşünmesi olanak dışıdır. Bundan başka ülkemizde aydın topluluğunun pek büyük bir çoğunluğunun bile uluslaşma sözünden, hele ırk özelliği de söz konusu edilen durumlarda, belli ırk özelliği taşıyan topluluğun kendi başına bir ulus niteliğini kazanmasından başka hiçbir durumu anlaması söz konusu olamaz.

Şu yön de dikkate değer ki, yüzyıllardan beri sürüp gelen tarihsel ve ruhsal birlik bir an için yok sayılsa bile, Ulusun Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuza dövüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alınyazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasa’nın (başlangıç) kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk Ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğünü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan gelemeyeceği bir biçimde duyurulmuştur. Bu gerçek gözönünde tutulmadan Doğu bölgesindeki yurttaşların Türkiye’nin öteki bölgelerindeki yurttaşlarla uluslaşma sürecine girmiş olduklarını ve sürecin tamamlanıp bütünleşmenin henüz gerçekleşmiş bulunmadığını savunma olarak ileri sürmek dahi, üzerinde durulması gereken bir davranıştır ve bölücü düşüncenin belirtisidir.

Bundan başka kararın öteki bentlerinin yazılışı ve anlamı, bu kararın 6. bendinin savunma doğrultusunda yorumuna elverişli herhangi bir dayanak sağlamakta da değildir.

Yukarıda gösterilen gerekçelere göre davalı TİP, Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinin “Siyasi partilerin … faaliyetleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır.” 648 sayılı SPK’nun dördüncü kısmında yer alan 89. maddesinin “Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Siyasi partiler, Türk dilinden ve kültüründen gayri dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadır. Bu ilkelere aykırı davranan bir partinin ise, Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasının son tümcesinin “Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır.” kuralı ile 648 sayılı SPKnun 111. maddesinin 2 sayılı bendinin, “Parti Genel Kongresince veya Merkez Karar Organı veya Merkez Yönetim Organınca … bu kanunun dördüncü Kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması ya da genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda Anayasa Mahkemesi’nce siyasi partinin kapatılmasına karar verileceğini” bildiren kuralı uyarınca temelli kapatılması gerektiğinden, davalı parti temsilcilerinin savunmalarının reddi ile Tİ P’nin temelli kapatılmasına…” karar verilmiştir.

2- Yine Mahkemenizin 8.5.1980 gün ve 1-1 sayılı kararında,

“… burada, dava konusu tümce ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 89. maddesine aykırı bir durumun yasal öğeleriyle oluşup oluşmadığının saptanması gerekmektedir.

Söz konusu 89. madde, Anayasa’nın 57/1. maddesine dayandığından sorunun incelenmesinde her iki hükmün birlikte ele alınması ve doğal olarak, anılan Anayasa maddesinin bu konudaki düşüncelerin başlangıç noktası sayılması gerekmektedir.

Anayasa’nın 57. maddesi siyasi partilerin “tüzüklerinin”, “programlarının” ve “faaliyetlerinin” her birinin ayrı ayrı, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine aykırı bulunmaması zorunluğunu hüküm altına almıştır. Bu durum karşısında, sözü geçen hükümde sayılanlardan birinin, örneğin parti programının Anayasa’nın ülke ve ulus bütünlüğü temel hükmüne aykırılığı, başka bir koşul aramaksızın partinin kapatılmasına karar vermek için yeterli bir nedendir. Yani tüzük ya da programın anayasa’nın sözü geçen temel hükmüne aykırılığı durumu, bu metinlerin kendi içerikleriyle oluşur; parti yetkili organlarının faaliyetleri, olsa olsa bu aykırılık durumunun varlığından duyulan kuşkuyu ortadan kaldırmada yardımcı bir kanıt sayılabilir. Bu nedenledir ki, örneğin, programda dile getirilen bir amaç Anayasa’nın söz konusu temel hükmüne açıkça aykırı düşüyorsa, parti kurucularının gerçekten bunu amaçlayıp amaçlamadıklarını ve parti yetkili organlarının faaliyetlerinin bu amacın gerçekleştirilmesine yönelik olup olmadığını ayrıca araştırmaya gerek yoktur. Yine maddede yalnızca “aykırı olmak”tan söz edildiğine göre, bu amacın gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini saptamak zorunluğu da bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 57. maddesiyle tam bir uyum içinde bulunan SPKnun 89. maddesini de dayandığı bu hüküm doğrultusunda anlamak gerekmektedir.

maddenin ikinci fıkrasına göre, “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma”amacı güdüldüğü ya tüzük ya da program metinlerinden veya partinin faaliyetlerinden yahut her ikisinden anlaşılabilir. Bunun kesinlikle anlaşılması o partinin ulus bütünlüğünün bozulmasını da amaçladığını ortaya koyar. Bir kesim vatandaşta, kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak, Devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasi partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği, hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulüne olanak yoktur.

Bu bakımdan, 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “… millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur…

Lozan Barış Antlaşması gereğince azınlık haklarından yararlanan kimi Türk vatandaşlarıyla anadili Türkçe olmayan öteki Türk vatandaşları arasında Anayasa’nın 12. maddesiyle bağdaşmayan bir eşitsizlik bulunduğuna işaret etmek ve Partice bu eşitsizliğin ortadan kaldırılmasının amaçlandığını vurgulamak için yapıldığı anlaşılmaktadır. Oysa, SPKnun 89. maddesinin Anayasa’nın 12. maddesine aykırı bir yönü bulunmamakta ve dolayısıyla (azınlık yaratma) durumu Anayasa’nın bu hükmüne de aykırı düşmektedir.

Anayasa’nın 57/1. maddesi, bir bakıma, Anayasa’nın 11. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları hükümlerinin siyasi partilere özgü bir uygulanış biçimini meydana getirdiğinden, SPKnun 89/2. maddesine aykırı eylemlerin dolaylı olarak Anayasa’nın 11. maddesiyle de bağdaşmadığında kuşku yoktur.

Bütün bu nedenlerle, TEP Programı, (H) bölümünün (2) sayılı bendinde yer alan “Anadili Türkçe olmayan okul çağındaki TC. vatandaşlarına Milli Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması (Anayasa Madde 12)” tümcesi yönünden SPKnun 89/2. maddesiyle Anayasa’nın 57/1. maddesi hükümlerine aykırı bulunmaktadır.

Parti programının gerekçesinin “V” sayılı bölümünün üçüncü bendindeki “Emperyalizmin özellikle Kürt halkı ile ilgili olarak oynamaya çalıştığı (böl ve yönet) oyununu bozacak; nerede belirirse belirsin, gerçek yurtseverliğin karşıtı olan şoven eğilimleri etkisiz kılacak, bütün çağdışı uygulamaları (asimilasyon vb.) tasfiye edecektir.” tümcesi SPKnun 89/1. maddesiyle Anayasa’nın 57/1. maddesine aykırı görülmüştür…” denilmektedir.

c- Anayasa Mahkemesinin belirtilen bu kararlarının dayanağını teşkil eden 1961 Anayasasının 57 nci maddesi ile mülga 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 89 uncu maddeleri, halen yürürlükte bulunan Anayasanın 14 ve 69 uncu maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 81 /a, b maddelerine tekabül ettiğinden ve konuya ilişkin olarak aynı unsurları içerdiğinden işbu kararlarda kabul edilmiş bulunan esaslar bugün için de emsal teşkil etmektedir.

İddianamede geniş olarak açıklandığı şekilde, davalı siyasi partinin programının birçok yerinde “Kürt ulusunun varlığı”ndan, “Kürt dili ve kültürü”nden bahsedilmekte ve hatta programının dördüncü sahifesinde “Kürt sorununun adil, demokratik, barışçı çözümü için” başlıklı bölümünde ise daha da ileri gidilerek “… Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınması … her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi gelqceğini tayin hakkı …” vurgulanmaktadır.

Bu durumda davalı siyasi partinin programının, Anayasa’nın 3, 14 ve 69 uncu maddelerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a ve 81 /ab maddelerine aykırı bulunduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

D- KAPATILAN BİR SİYASİ PARTİNİN DEVAMI OLDUĞUNU BEYAN VE İDDİA ETMEK :

İddianamede açıklandığı gibi, Türkiye İşçi Partisi (TİP) 2533 sayılı Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun uyarınca kapatılmıştır. Anılan kanunda partilerin feshinden sözedilmekte olmasına karşılık 2820 sayılı Kanunun 96/1. maddesi ise 2533 sayılı Kanunla feshedilmiş olan partiler için “kapatılmış” deyimini kullanmaktadır.

2820 sayılı Kanunun 96/2. maddesi, “Kurulacak siyasi partiler kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.” emredici hükmünü ihtiva etmektedir. Yüce mahkemenizin 28.9.1984 gün ve 1-1 sayılı kararında, buradaki “kapatılmış” deyimi içerisine 2533 sayılı kanunla feshedilmiş olan siyasi partilerin de girebileceği belirtilmiştir.

Davalı siyasi partinin programının giriş bölümünde iki ayrı partinin birliğinden sözedilmekte ve davalı siyasi partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesi ile oluştuğu açıkça belirtilmektedir. Bu husus aynı zamanda kurulan bu partinin, kapatılmış bulunan Türkiye İşçi Partisi’nin devamı niteliğinde olduğu beyan ve iddiasını da içermektedir.

SONUÇ :

Yukarıda açıklandığı şekilde, davalı siyasi partinin tüzük ve programı ilgili bölümlerde belirtilen Anayasa hükümleri ile bu doğrultuda düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun dördüncü kısmında yeralan 78, 81 , 96 ncı maddeleri hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir.

2820 sayılı Kanunun 101 /a. maddesi, parti tüzüğü ve programının bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması halinde partinin Anayasa Mahkemesince kapatılmasını amir bulunduğundan,

Davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.

15/10/1990″

IV- DAVALI PARTİNİN SON SAVUNMASI :
A- Usul Yönünden :

Geçici madde kavramı, bizzat adından da anlaşılacağı gibi yeni bir hukukî düzene geçişi sağlayan, bu geçiş tamamlandıktan sonra artık uygulama değerini yitiren maddelerdir.

Anayasanın diğer maddelerine ve özellikle de temel ilkelerine açıkça aykırı olan bir yasanın, başka bir Anayasa maddesinin üstelik de geçici bir maddenin varlığı nedeniyle iptal edilmemesi düşünülemez.

Anayasaların bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi karşısında, Anayasa’ya aykırı bir yasanın Anayasa Mahkemesi’nce denetlenememesi gibi bir sonuç kabul edilemez.

Bilindiği üzere Anayasanın 177. maddesi anayasanın yürürlüğe girmesini düzenlemiştir. Geçici 15. madde yalnızca bir dönemi düzenleyen (12 Eylül 1980-7.12.1983 tarihleri arasını) geçici bir maddedir. Bu geçici dönemin sonu ise TBMM Başkanlık Divanının oluştuğu tarih olan 7.12.1983’dür. İşte Anayasa’nın 177. maddesine göre bu tarihten itibaren Anayasa, bütünü ile yürürlüğe girecektir.

B- Esas Yönünden :
1- Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak isnadı :

Marksizmi içinde oluştuğu 19. yüzyılın koşullarının değişmeye başlamasıyla birlikte yeniden gözden geçirip geliştirme yönünde birçok girişim olmuş, özellikle Batı Avrupa’da bu yönde önemli adımlar atılmıştır. Aynı zamanda marksizmi değişmez bir görüşler toplamı, adeta dünyevi bir din olarak, bir doğma olarak anlayan yaklaşımlar söz konusudur.

Esas hakkında görüş TBKP’nin marksizme yaklaşımını değerlendirme konusu yapmamakta, her marksist düşünürün ve her komünist partinin mutlaka marksizmin Stalinist yorumunu benimsemesi gerektiğini varsaymakta, bunu iddia etmekte, kapatılma istemini bu anlamsız ısrara dayandırmaktadır.

Bir komünist partisinin mutlaka proleterya diktatörlüğünü benimseyeceği, savunacağı iddiası günümüz dünyasının gerçekleriyle derinden çelişmektedir.

TBKP, marksizmi kendine göre yorumlayan bir partidir. Bu yoruma göre, TBKP, programında belirtildiği gibi, “sömürüye, savaş tehlikesine, silahlanmaya, her türlü baskı ve eşitsizliğe, ırk ve cins ayrımcılığına, doğanın tahribine, toplumsal yaşamın her alanında şiddete karşı mücadele” eden bir partidir.

TBKP, bu tanımlamaya, 19. yüzyıl marksizminden ve 20. yüzyıldaki Leninizmden farklı olarak, yalnızca sınıf gerçeğini, “endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemleri” değil, son on yıllarda bütün dünyada ve bu arada ülkemizde öne çıkan ekonomi dışı problemleri, nükleer yok oluş tehlikesini, bütün insanlığın adeta bir kanser gibi saran çevre kirlenmesini, erkek egemenliğine dayalı cinsler arasındaki eşitsizliği de politik mücadelesinde temel almakta ve her türlü şiddet uygulamasının insanlık yaşamından çıkarılmasını savunmaktadır.

TBKPnin şiddet karşısındaki tutumu, marksizmin bu alandaki geleneksel yaklaşımının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır. Karl Marx’a göre “şiddet her türlü yeninin ebesi” olmuştur. Tarih bu saptamayı sayısız örnekle doğrulamıştır. Büyük Fransız Devrimi’ni, bizzat Cumhuriyetimizin kuruluşunu hatırlamak bile yeterlidir. Ne var ki, yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki köklü değişiklikler bu saptamayı da eskitmiştir. Günümüzde şiddet, gelişme için zorunlu olmaktan çıkmış, tam tersine gelişmeyi tehdit eden bir nitelik kazanmıştır.

Programından da görüleceği gibi, TBKP bugün olduğu gibi, kendi iktidarında da şiddet, baskı ve tahakküm uygulamalarına, baskıcı otoriter bir devlete karşı olacak, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımından, çoğulcu demokrasiden yana olacak ve geniş mutabakatları gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Programımızda daha ileri olarak şunlar da söyleniyor: “TBKP, emekçi iktidarının, sosyalizmi amaçlayan diğer politik ve toplumsal güçlerle birlikte, geniş demokratik bağışıklık ilişkileri içinde ve geniş toplumsal mutabakatlar zemininde, çoğulcu demokratik rejim kuralları içinde kurulması için çalışılacaktır” ve ekleniyor: “Sosyalizmde çoğulculuk sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir.”

Bütün bunlar TBKPnin proleterya diktatörlüğünü reddettiğini, egemenliğini kaynağını bütün millette gördüğünü, en önemlisi, temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldırmaya değil, tam tersine eksiksiz gerçekleştirmeye yöneldiğini açıkça kanıtlanmaktadır.

O nedenle, Anayasa’nın “hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetini kabul etmemesi”ne dayanılarak TBKPnin kapatılmasını talep etmek, olanaksızdır. Tam tersine, TBKPnin kapatılmasını talep etmek, “hürriyeti yok etme ve demokrasiyi ortadan kaldırma” anlamına gelmektedir.

Esas hakkında görüş, TBKPnin devletçi, mülkiyet düşmanı bir parti olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık TBKP programında “insanların mülkiyete yabancılaşmasına son verilmesi”nden, “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez” olduğundan söz edildiği ise hiç dikkate alınmamaktadır.

2- Kullanılması yasaklanmış adla siyasi parti kurulduğu isnadı :

İddianame Anayasa’nın 68. maddesinin gerekçesini 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrasının konuluşuna dayanak olarak gösteriyorsa da gerekçelerden hareket ederek yorum yapmak dinamik Anayasa anlayışının bir sorunu olarak geçerli bir yöntem değildir. Anayasada “komünist” adıyla parti kurulamayacağına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Anayasa’nın 68. maddesi sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü amaçlayan siyasi partileri yasaklamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin 1988/2-1 sayılı kararında da belirtildiği gibi “sosyalist bir partinin Anayasa ve yasalarca yasaklanıp yasaklanmadığı konusunu sadece adına bakarak çözüme bağlamaya olanak yoktur…” Bir partinin adının “komünist” olması, dünyadaki son gelişmeler de gözetilirse, sınıf egemenliği ve diktatörlüğünü savunduğunu göstermez. Bu yasak İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesiyle de bağdaşmaz. İleride sözleşmeye aykırılık nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonunu’na başvurmak durumunda kalındığında çıkacak kararın davalının lehine olacağı açıktır. Anayasa’nın 13. maddesinin açık hüküm karşısında bu yasaklama hem öngörüldüğü amaç dışında kullanılmaktadır, hem de demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırıdır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 13. maddesine aykırıdır. Anayasa’ya aykırı yasa hükmünün bu gibi durumlarda ihmal edilmesi bir hukuki çözüm olarak düşünülmesi gereken yol olmakla birlikte biz esasen geçici 15. madde kapsamındaki yasaların da iptal edilebileceği görüşündeyiz. Anayasa’nın temel ilkelerine aykırı bir yasanın geçici bir maddenin varlığı nedeniyle iptal edilmemesi düşünülemez. Böyle bir düzeltme hukuk devleti ilkesine ve Anayasa Mahkemesi’nin varlık nedenine ters düşmektedir. Anayasa bütünüyle değerlendirilmelidir. Geçici 15. madde, 177. maddeyle birlikte değerlendirilirse, yasağın TBMM Başkanlık Divanının oluştuğu tarih olan 7.12.1983’le son bulduğu anlaşılır.

3- Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak isnadı :

Gerek 1982 Anayasası gerekse 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, siyasi partilerin ülke ve millet bütünlüğüne aykırı amaçları olamayacağını ve bu yönde faaliyette bulunamayacaklarını belirtmişlerdir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin topraklarının bir bölümü üzerinde başka bir devlet kurulmasını amaçlayan partiler kapatılacaktır.

Suçlamaya esas olarak alınan bölümler, program bütünlüğü için de değerlendirildiğinde, ülke toprakları üzerinde başka bir devletin kurulmasının istenmesinin söz konusu olmadığı görülür. Aksine ülke toprakları üzerinde, Türk ve kürtlerin birlikte yaşamaları amaçlanmaktadır. Esasen, esas hakkındaki görüşte dolaylı olarak belirtildiği gibi, suçlama ülke bütünlüğüne aykırı amaç güdülmesi değil, bizzat kürtlerin varlığının kabul edilmesidir.

Anayasa’nın 66. maddesinde kullanılan Türk kelimesinin etnik kökeni ifade etmediği; aksine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olunmasını ifade eden, kısaltılarak “Türk” diye nitelendirilen tamamen hukuki bir kavram olarak kullanıldığı açıktır.

Esasen artık sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmeler çoktan kürtlerin varlığının tartışılması olgusunu geride bırakmıştır. Bugün, artık tartışılan “Kürtlerin varlığı ya da yokluğu” değil, ana dillerinde eğitim yapıp yapmayacakları, kültürel olanakların tanınıp tanınamayacağı ve benzeri gibi konulardır.

Kürt sorunuyla diğer partiler de ilgilenmişlerdir. Kürtlerin varlığı ve sorunun çözümü konusunda öneri getiren kişi ve kuruluşlardan yalnızca TBKP hakkında kapatma davası açılmasının kabul edilemeyeceği, bunun hukuk devleti ilkesi ile adalet ve hakkaniyet kavramları ile bağdaştırılamayacağı açıktır.

TBKP, hukuki bir kavram olan Türkiye milletinin bir parçasını oluşturan Kürt halkının ayrılığını değil, eşit haklılık ve gönüllülük temelinde birliğini savunmaktadır. Bir başka anlatımla, milli bütünlüğüne aykırı değil, milli bütünlüğü sağlayıcı çözüm önermektedir. Siyasal iktidarın bu sorun konusundaki politikasını eleştirmekte, bu politikanın millet bütünlüğünü bozacağı belirtilmektedir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi programında bu konuda; uygar dünyanın kabul ettiği en temel ilkelerden birisi olan halkların kendi kaderini tayin hakkının, bugüne kadar uygulanan yanlış politikalar sonucu birlik değil, ayrılık şeklinde kullanılması sonucunu doğuracağı tesbit edildikten sonra, birliğin, yani milli birliğin sağlanması için sorunun adil, demokratik ve barışçı bir yoldan çözülmesi gerektiği belirtilmektedir.

Ayrılığın değil birlikte yaşamanın amaç edinildiği, iddianamedeki görüşün aksine TBKP’nin Türk ve Kürt marksistlerin partisi olduğunun programda belirtilmesinden de açıkça belli olmaktadır.

Milli birliğin sağlanması, milletin bölünmez bütünlüğünün korunması açısından önem taşıyan konu, ülkede birbirinden farklı, kendilerine özgü dilleri, örf ve adetleri, kültürleri olan bir takım halkın bulunup bulunmaması değil, bu değişik özellikler taşıyan halk gruplarının, birleştirici “üst” ve “hukuksal” kavram olan “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlılık duygusu” taşıyıp taşımadıklarıdır. Ayrı etnik grupların varlığı toplumsal bir olgudur ve toplumsal olgulara işaret edilmesi, millî bütünlüğe ve birliğe aykırı sayılmaz. Millî birliğin gerçek anlamda kurulup korunması, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan herkesin özgürlüklerini tam anlamıyla kullanabilmesine bağlıdır. Dil, örf ve adet yasaklanarak millî birlik kurulmaz, korunmaz.

Anayasa’nın 3. maddesi, “resmî dil”in “Türkçe” olduğunu belirtmektedir. Bazı etnik grupların ve azınlıkların kendi dillerini konuşmak istemelerinin, Türkçenin resmî dil olmaktan çıkarılması istemini ifade etmeyeceği açıktır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın TBKP’ne uygulanması istenen hükmü (sözü itibariyle) siyasi partilere “azınlık yaratma yasağı” koymaktadır. Siyasi partilerin tamamen toplumsal, sosyolojik bir olgu olan azınlıklar yaratabileceğini düşünmekteki mantığı kavrayabilmek mümkün değildir. Esas olan ülke-millet bütünlüğünün korunmasıdır. 2820 sayılı Yasa da bu amaçla sınırlı olmak zorundadır.

4- Kapatılan siyasi partilerin devamı olduğunun davalı partice iddia ve beyan olunduğu isnadı :

Programda TBKP’nin TİP ve TKP’nin birleşmesinden oluşan bir parti olması ile kastedilen nedir’ Bu çok açıktır. Bu tümce ile TBKP’yi oluşturan insan unsurunun, kadroların TİP ve TKP’deki insan unsuru, daha önce TİP ve TKP’de çalışan kadrolar olduğu anlatılmaktadır. Yoksa bu tümceden, TBKP’nin kapatılan bir siyasi partinin (TİP) devamı olduğu anlamı çıkarılmaz. TBKP programıyla, dünyaya bakış açısıyla, yeni marksizm yorumuyla, sorunların çözümüne ilişkin çağdaş demokratik ve barışçı görüşleriyle ülkemiz politik yaşamındaki yerini almış ve toplumsal meşruiyeti tartışılmaz hale gelmiş yeni bir partidir.

TBKP’nin, Siyasi Partiler Yasası’nın 96/2. maddesine aykırılığı söz konusu değildir. Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası’nın bu hükmü de Anayasa’nın 2, 13/2, 68 ve 69. maddeleriyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9, 10, 11 ve 17. maddelerine açıkca aykırıdır.

V- DAVANIN EVRELERİ :

Dava, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6. 1990 günlü, SP. 30. Hz: 1990/34 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen iddianamenin onaylı bir örneğinin, almalarından başlayarak onbeş gün içinde gerekli görürlerse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak bildirmeleri gerektiğinin davalı Parti Genel Başkanlığına tebliğine, tebligatın 7201 sayılı Yasa’nın 2. maddesi uyarınca memur eliyle yapılmasına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Partiye 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesi gereğince uyarıda bulunulmamış olmasının eksiklik sayılmamasına 28.6.1990 gününde oybirFiğiyle karar vermiştir.

Davalı Parti, bu karar uyarınca süresi içinde verdiğil3.7.1990 günlü ön savunmada, sözlü açıklamada bulunmak üzere çağırılmaları isteminde bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi, sözlü açıklama isteminin kabûlü ile davalı Parti Genel Başkanı Ahmet Nihat Sargın’a Partinin Merkez Yürütme Kurulu’nca seçilecek iki ilgili ile birlikte sözlü açıklamada bulunmak üzere 2.10.1990 günü gelmeleri için çağrı yazısı çıkarılmasına, sözlü açıklama çözümlerinin ve dosyadaki tüm belge örneklerinin esas hakkındaki düşüncesini bildirmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü geldikten sonra bunun onanlı bir örneğinin alınma tarihinden başlayarak onbeş gün içerisinde son savunmasını yazılı olarak bildirmesi için davalı partiye yollanmasına, 7201 sayılı Yasanın 2. maddesi uyarınca tebligatın memur eliyle yapılmasına, 11.9.1990 gününde oybirliğiyle karar vermiştir.

Bu karar uyarınca, Türkiye Birleşik Komünist Partisi Genel Başkanı Ahmet Nihat Sargın ve Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun 18.9.1990 günlü, 13 sayılı kararı ile görevlendirilen Avukat Turgut Kazan, 2 Ekim 1990 gününde Anayasa Mahkemesi huzurunda sözlü açıklama yapmışlar, toplantıda, Parti Genel Sekreteri Nabi Yağcı da hazır bulunmuştur.

Sözlü açıklama sırasında davalı Parti temsilcilerince Anayasa’ya aykırılık savında bulunulması üzerine Anayasa Mahkemesi, öne sürülen Anayasa’ya aykırılık savlarını da içerecek biçimde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan esas hakkında görüş istenmesine 2.10.1990 gününde oybirliğiyle karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 11.9.1990 ve 2.10.1990 günlü kararları uyarınca, öne sürülen Anayasa’ya aykırılık savlarını da içeren esas hakkındaki düşüncenin bildirilmesi için belgeler, Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı 15.10.1990 günlü görüş bildirme yazısının bir örneğinin onbeş gün içerisinde yazılı savunmasını bildirmesi için 16.10.1990 gününde kendisine tebliği üzerine davalı Parti, bu sürenin yetersiz olduğundan bahisle, 15 günlük ek süre istemiş bu istem yerinde görülerek Anayasa Mahkemesi’nin 25.10.1990 günlü kararıyla ek süre verilmiştir. Davalı Parti, süresi içinde, 15.11.1990 gününde savunmasını sunmuştur.

İNCELEME :
USÛL YÖNÜNDEN :

Davalı partinin savunmaları ile Genel Başkanı ve vekili tarafından yapılan sözlü açıklamalarda Siyasi Partiler Yasası’nın kimi maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülerek iptali, savları kabul edilmezse belirtilen kuralların Anayasa Mahkemesi’nce ihmali yoluna gidilmesi istenmiştir. Bu konu, davada ön sorun olarak ele alınmıştır.

1- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu :

Davalı Parti adına, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun kapatma davasına dayanak yapılan maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı konusunda, Anayasa’nın geçici 15. maddesi yorumlanarak sözedilen nedenler özetle şunlardır:

Geçici 15. madde kapsamındaki yasaların Anayasa’ya aykırı olması durumunda bunların iptali istenebilir. Geçici madde kavramı, yeni bir hukuk düzenine geçişi sağlayan ve bu geçiş tamamlandıktan sonra uygulanma değerini yitiren maddelerdir.

Geçici 15. madde, Anayasa’nın öbür maddeleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Anayasa’nın temel ilkelerine açıkça aykırı olan bir yasanın bu geçici madde yüzünden iptal edilmemesi düşünülemez. Geçici 15. maddenin denetime engel kabul edilen üçüncü fıkrası, birinci fıkrayla birlikte ele alınmalıdır. Üçüncü fıkrada yer alan ” bu dönem …” sözcükleri birinci fıkraya bağlıdır ve onu açıklayıcı niteliktedir. Anayasa’ya aykırılık savı 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimlerden sonra toplanacak TBMM.’nin Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçen dönemde ileri sürülemez. Geçici 15. maddenin üçüncü fıkrası, TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşması ile işlerliğini yitirmiştir ve Anayasa’ya uygunluk denetimini önleyici hükmü kalmamıştır.

Buna karşılık Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkında görüş bildirme yazısında, “Öncelikle, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında ve Siyasi Partiler Kanunu’nun açık hükümlerine göre davalı Siyasi Partinin Anayasa’ya aykırılık iddiası ciddî görülmediğinden reddi gerektiği düşünülmüştür” denilmektedir.

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesindekine benzeyen bir hükmün yer aldığı 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesinde; 27 Mayıs 1960 tarihinden Kurucu Meclisin toplandığı 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılamayacağı ve itiraz yoluyla dahi mahkemelerde öne sürülemeyeceği öngörülmüştü.

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası, 1961 Anayasası’ndaki geçici 4. maddede yer alan açık anlatımdan uzaklaşmış ve “Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez” biçiminde bir metni benimsemiştir.

Anayasa’nın kimi maddelerinde Anayasa Mahkemesi’nce yapılacak denetimi kısıtlayan ve engelleyen benzer hükümler mevcuttur. 90. maddenin son fıkrası, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar hakkında Anayasa’ya aykırılık savı ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamayacağını; 148. madde, olağanüstü durumlarda çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin biçim ve öz bakımından Anayasa’ya aykırılığı savıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamayacağını; 152. madde, ret kararlarının yayımlanmasından sonra 10 yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı savıyla yeniden başvuruda bulunamayacağını; 105. madde, Cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil yargı mercilerine başvurulamayacağını öngörmüştür. 125. ve 159. maddelerde de bu tür sınırlamalar vardır. Buna karşılık, Anayasa’nın geçici 15. maddesi, “… Anayasaya aykırılığı iddia edilemez”, devrim yasalarının korunması ile ilgili 174. maddesi ise “… Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:” biçimindeki anlatımları yeğlemiştir.

Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıklarının iddia edilememesi yönünden bir bağ vardır. Son fıkra, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürememe yönünden bir zaman sınırlaması yapmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Nitekim, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın “Anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek diğer metinler” başlıklı 25. maddesi, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrasındaki “Bu dönem” deyişini aynı biçimde yorumlamış, geçici maddenin birinci fıkrasındaki belirli bir dönemi açıklayan sözcükler ile son fıkrayı birleştirip düzenlemeye açıklık kazandırmıştır.

Davalının savunmasında ayrıca, geçici 15. maddenin, geçici bir madde olması nedeniyle artık hükmünü doldurduğu ve geçerliğini yitirdiği, Anayasa’nın diğer kuralları ile uyum içinde bulunmadığı ileri sürülmüştür.

Geçici maddelerin geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasında farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hattâ temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun haklı hukuksal nedenler de olsa Anayasa yargısı tarafından uygulanmaması düşünülemez. Sonuç olarak, Anayasa’nın geçici 15. maddesinde, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçen süre içinde çıkarılacak yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden bu ara dönemde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

“Anayasa’ya aykırılık iddiasının incelenmesi gerektiği” oyuyla Güven DİNÇER bu görüşe katılmamıştır.

Siyasi Partiler Yasası’nın İlgili Kurallarının İhmali Sorunu :

Davalı Partinin savunmasında, Anayasa’ya aykırı yasa kurallarının iptali, eğer iptal olanağı yoksa Anayasa’ya aykırı yasa hükmünün uygulanmayarak ihmali gerektiği ileri sürülmüştür. Ayrıca, davalı Parti vekili, sözlü açıklamasında Anayasa’nın 68. maddesiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin üçüncü fıkrasının çatıştığını; bu yüzden sözü edilen fıkranın ihmal edilerek üstün hukuk kuralının uygulanmasını istedikten sonra,

“Anayasa’ya aykırı yasaların ihmal edilerek, Anayasa Mahkemesi’nce doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması olarak tanımlanabilecek “İhmal”, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’da yer almamış olmasına karşın, Anayasa Mahkemesi kararlarında ele alınmış ve işlenmiş bir kurumdur.

Anayasa Mahkemesi’nin 3.7.1964 günlü, Esas 1964/22, Karar 1964/54 sayılı kararında “… Anayasa Mahkemesi’nin iptal davaları, itiraz başvurmaları, Yüce Divan işleri ve parti kapatma davaları dışında Anayasa’ya aykırı bir kanun hükmünü iptaline karar vermesi mümkün değildir.

Böyle bir durumda Anayasa Mahkemesi’ne düşen görev nedir’ Anayasa Mahkemesi’nin yapısının niteliği ve Anayasa’nın 8 inci maddesinde anlatımını bulan üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi karşısında Anayasa’ya aykırı kanunu bir yana bırakarak doğrudan doğruya Anayasa hükmünü uygulaması gerekir. Nitekim 44 sayılı kanun tasarı halinde iken, Millet Meclisi Anayasa Komisyonu’nca hazırlanan raporda da bu görüşe açıkça yer verilmiştir.” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984 günlü, Esas 1984/1 sayılı siyasi parti kapatma kararında ise, geçici 15. madde kapsamına giren yasalar yönünden “ihmal” konusunu incelemiş ve şu sonuca varmıştır :

“… Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül harekâtının zedelenmesine imkân verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın Geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece anayasal korunma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilebilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir.”

Bu kararda da açıkca belirtildiği gibi Anayasa’nın geçici 15. maddesi, olağanüstü koşullar altında ve siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesini ve Anayasa’ya aykırı olduklarının ileri sürülmesini önleyici, açık bir Anayasa hükmüdür.

Öte yandan, yasaların yorumlanmasında ve uygulanmasında bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbirleri ile çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda, çözümün Anayasa kuralları yönünde aranması doğaldır.

Anayasa’nın geçici 15. maddesinin uygulanmasında Anayasa hükümleri arasında da bir çelişme yoktur. Sözü edilen geçici madde, Anayasa’nın temel maddelerine bilinçli olarak getirilmiş bir ayrıklıktır.

Anayasakoyucunun belli bir dönemde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması yolunda yaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralı yok sayması olanaksızdır. Bu yüzden Siyasi Partiler Yasası’nın kimi kurallarının ihmal edilerek konunun incelenmesi ve karar verilmesi yolundaki istem kabul edilmemiştir.

ESAS YÖNÜNDEN

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kapatılması istemiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’ne 14.6.1990 günü açılan davanın iddianamesinde, kapatılrıa isterru dört nedene dayandırılmıştır.

Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak,

Kullanılması ve kurulması yasaklanmış adla siyasi parti kurmak,

Devletin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak,

Kapatılan siyasi partilerin devamı olduğunu beyan ve iddia etmek,

Bu iddialar sırasıyla ele alınmıştır :

Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak :

Bu konuda Başsavcılık iddianamesinde özetle şöyle denilmektedir:

Davalı siyasi partinin düşünce ve çalışma aracı olan “marksizm” ve “diyalektik yöntem”, komünizmi nihai olarak gerçekleştirme aşamalarında “sınıf diktatoryası”nı kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve ereği de budur.

Davalı siyasi parti tarafından sosyalist devrim amaçlanmakta ve sosyalist devrim sürecinin bir dizi aşamayı içerdiği ifade edilmektedir. “Devrim”e yaklaşmaktan söz edilmekte ve barışçı yol önerilmektedir.

Bu aşamalı yollar sonunda “TBKP emekçi iktidarı” kurulacak ve “komünist toplum”a ulaşılacaktır. Böylece marksist görüşten hareketle emekçi Sınıfın egemenliğinde komünizm öngörülmüş ve amaçlanmıştır.

“Sosyalist devrim”e yaklaşma aşamasında barışçıl yol öngörülse bile teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre belirledikleri komünist düzeni yerleştirmek için ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.

Parti’nin, düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı, komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana, bu hareketin üye ve yöneticileri ve özellikle partinin oluşumuna vücut veren Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin görüş ve düşünceleri doğrultusunda faaliyette bulunan kişiler, farklı örgütler içinde çeşitli zamanlarda yargılanmışlar ve Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesinden mahkûm olmuşlardır.

Böylece davalı siyasi partinin Anayasa’nın 6. , 10. , 14. ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesine aykırı olarak Sınıf egemenliğini amaçlayıp savunduğu anlaşılmaktadır.

Davalı siyasi partinin, konuya ilişkin olarak ön savunmasında, sözlü açıklamasında ve son savunmasında özetle şu görüşlere yer verilmektedir:

Anayasa’nın 14. maddesinde “Kişi ve zümre” yönetimi yasaklanmakta, Sınıf iktidarı yasaklanmamakta, yalnızca sınıf diktası ile sınıf egemenliği yasaklanmaktadır. 2820 sayılı Yasa’nın aynı doğrultudaki 78. maddesi, egemenliğin bir “Sınıfa” bırakılamayacağını belirtmiş, buna karşılık, sınıf esasına dayalı parti kurulması konusunda bir yasak öngörmemiştir. Mutlak, bölünmez, sürekli, sınırsız, aslî nitelikteki egemenlik kavramı ile bölünebilir olan ve mutlak, aslî, sürekli ve sınırsız olmayan iktidar kavramı karıştırılmamalıdır.

İddianame, Partirun adında “Komünist” sözcüğü bulunduğuna göre sınıf tahakkümü ile suçlanması gerektiği önyargısından hareket etmiştir. Ancak, böyle bir durum yoktur. O kadar ki, iddianame yalnızca partinin sınıf esasına dayalı ve Marksist olmasının belirtilmesini suçlamanın nedeni saymıştır.

Marksizmi, içinde oluştuğu 19. yüzyılın koşullarının değişmeye başlamasıyla birlikte yeniden gözden geçirip geliştirme yönünde birçok girişim olmuştur. Özellikle Batı Avrupa’da bu yönde önemli adımlar atılmış, aynı zamanda marksizmi değişmez bir görüşler toplamı, âdeta dünyevî bir din olarak, bir doğma olarak anlayan yaklaşımların değişmesi söz konusu olmuştur.

Objektif bir yaklaşım, her marksist düşünür ve partiyi, kendi marksizm yorumunu esas alarak değerlendirmek olmalıdır. Esas hakkında görüş, TBKP’nin marksizme yaklaşımını değerlendirme konusu yapmamakta, her Marksist düşünürün ve her komünist partinin mutlaka Marksizmin Stalinist yorumunu benimsemesi gerektiğini varsaymakta, bunu iddia etmekte, kapatılma istemini bu anlamsız ısrara dayandırmaktadır.

Bir komünist partisinin mutlaka proleterya diktatörlüğünü benimseyeceği, savunacağı iddiası günümüz dünyasının gerçekleriyle derinden çelişmektedir.

TBKP, marksizmi kendine göre yorumlayan bir partidir.

TBKP, bu tanımlamayla, 19. yüzyıl Marksizminden ve 20. yüzyıldaki Leninizmden farklı olarak, yalnızca sınıf gerçeğini, “endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemleri” değil, son on yıllarda bütün dünyada ve bu arada ülkemizde öne çıkan ekonomi dışı problemleri, nükleer silahları ve onların varlığının neden olabileceği bir nükleer yok oluş tehlikesini, bütün insanlığı adeta bir kanser gibi saran çevre kirlenmesini, erkek egemenliğine dayalı cinsler arasındaki eşitsizliği politik mücadelesinde temel almakta ve her türlü şiddet uygulamasının insanlık yaşamından çıkarılmasını savunmaktadır.

TBKP’nin şiddet karşısındaki tutumu, Marksizmin bu alandaki geleneksel yaşamının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır.

Programından da görüleceği gibi, TBKP bugün olduğu gibi, kendi iktidarında da, şiddet, baskı ve tahakküm uygulamalarına, baskıcı otoriter bir devlete karşı olacak, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımından, çoğulcu demokrasiden yana olacak ve geniş mutabakatları gerçekleştirmeye çalışacaktır. “Sosyalizmde çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir.”

Bütün bunlar TBKP’nin proleterya diktatörlüğünü reddettiğini, egemenliğin kaynağını bütün millette gördüğünü, en önemlisi, temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldırmaya değil, tam tersine eksiksiz gerçekleştirmeye yöneldiğini açıkça kanıtlamaktadır.

O nedenle, Anayasa’nın “hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetini kabul etmemesi”ne dayanılarak TBKP’nin kapatılması isteminde bulunmak olanaksızdır. Tam tersine, TBKP’nin kapatılmasını istemek, “hürriyeti yok etme ve demokrasiyi ortadan kaldırma” anlamına gelmektedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde TBKP’nin devletçi, mülkiyet düşmanı bir parti olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık TBKP programında “insanların mülkiyete yabancılaşmasına son verilmesi”nden, “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez” olduğundan söz edildiği ise hiç dikkate alınmamaktadır.

C- Konuyla İlgili Temel Kavramlar :

Gerek iddianame ve esas hakkındaki görüşte, gerek savunmada “Sosyal sınıflar”, “sınıf mücadelesi”, “proleterya diktatörlüğü”, “sosyalizm” ve “eurokomünizm” gibi kavramlar ile bu konudaki çeşitli görüş ve düşüncelere ve açıklamalara yer verilmektedir.

Savda ve savunmalarda yer alan Marksist öğreti ve politika uygulamalarının temel kavramlarının genel kabul gören açıklamalarla belirlenmesi, iddia ve savunmaların değerlendirilmesi yönünden gereklidir.

c1) Sosyal sınıflar :

Sosyal sınıf kavramı klâsik marksist öğretinin temel dayanak noktasını oluşturmuş ve sosyalist düşünceler, toplumun geleceği konusundaki varsayımlarını, kapitalist dönemdeki sınıflar ile bu sınıfların çatışması üzerine kurmuşlardır.

Marksist öğretide iki temel sosyal sınıf vardır :

– Çalışan sınıf : (Proleterya) geçimini sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğiyle sağlayanlar,

– Burjuvazi.

Ancak, gerçekte sınıf ayrımı sanıldığı gibi açık ve kesin olmayıp ölçüt ve kapsam yönünden tartışmalıdır.

2) Sınıf mücadelesi :

Klasik Marksist öğreti, toplumsal yaşantının çelişkilerle dolu olduğunu, toplumlar arasında ve bunların kendi içinde savaşlar yapıldığını, devrim ve karşı devrim, barış ve savaş, ilerleme ve gerileme dönemlerinin birbirini izlediklerini ve bütün bunların sınıf mücadelesini gösterdiğini, burjuvazinin üstünlüğü ele geçirdiği her yerde feodal ilişkiler yerine insanla insan arasında çıkar ilişkisini egemen kılarak bu ilişkinin üretim araçlarının mülkiyetine dayandığını kabul etmektedir.

Marksist görüşe göre, diyalektik yönden sınıf mücadelesinin üç temel öğesi, ekonomik öğelerin oluşturduğu ve belli bir üretim biçimi altında kendini gösteren “alt yapı”, inanç ve ideolojilerden oluşan “üst yapı” ve birbirine düşman karşıt “sosyal sınıflar”dır. Üst yapı, alt yapının zorunlu yansımasıdır. Çünkü, alt yapının arkasında onun sürekliliğini sağlamak ya da onu topluma egemen kılmak isteğinde bilinçli bir sınıf vardır. Sosyal sınıfın üst yapıyı yerine göre yürürlükteki alt yapıyı sürdürmek ya da yeni bir alt yapıyı getirmek amacıyla kullanacağı, yürürlükteki üretim biçimi içinde gelişen yeni üretim güçlerinin bu güçlere uygun yeni bir üretim biçimi ve bu yeni üretim biçimine bağlı yeni bir üst yapıyı da birlikte getireceği benimsenmiştir. Böylece, yürürlükteki üretim biçimiyle getirilmek istenen üretim biçimi arasındaki çelişkinin bu üretim biçimlerinin yansımaları olarak üst yapıda ve ideolojik plânda kendisini göstereceği, toplumun biri var olan üretim biçimini korumaya, öbürü yeni bir üretim biçimini getirmeye çalışan iki karşıt sınıfa ayrılacağı ve bu iki sınıf arasındaki düşmanlığın gittikçe artarak bir sınıf mücadelesinin ve devrimin kaçınılmaz duruma geleceği kabul edilmiştir.

c3) Proleterya diktatörlüğü:

Marksist anlayışta, kapitalist düzende üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazi egemen sınıf olarak nitelendirilip, bunların proleterya üzerinde egemenlik kurmasının yıkılması amaçlanır. Bu görüşten kalkılırsa yapılacak bir devrimle, bu kez proleteryanın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmak olgusu, Marksistlerin kendi felsefeleriyle çelişkiye düşmeleri biçiminde yorumlanabilir. Bu çelişki, sosyalistlerce de açıkça yadsınmamakta, devrimin başarısı için ilk yıllarda işçi egemenliğinin kaçınılmazlığından, sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılmasının sosyalizmin ileri bir aşamasında gerçekleşebileceğinden söz edilmektedir.

Marksist öğretiye göre, geçiş dönemindeki proleterya egemenliği, proleterya diktatörlüğü biçiminde kendini gösterecektir. Proleterya politik üstünlüğünden burjuvazinin elindeki sermayeyi yavaş yavaş söküp almak ve tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen Sınıf olarak örgütlenmiş proleteryanın ellerinde toplamak ve hızla üretim güçlerini çoğaltmak için yararlanacaktır. Marx’a göre Sınıf savaşımı zorunlu olarak proleterya diktatörlüğüne götürür. Bu diktatörlük tüm sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma doğru, bir geçiş dönemi oluşturur.

Proleterya diktatörlüğü konusu, özellikle Lenin tarafından işlenmiş ve görüşleri 1917 devriminden sonra Sovyetler Birliği’nde uygulanma olanağı bulmuştur. Lenin’e göre proleterya diktatörlüğü, işçi devriminin asıl özü, proleterlerin sınıf savaşlarının temel sorunu niteliğindedir.

Sınıf diktatörlüğünün çeşitli tanımları yapılmıştır :

“Diktatörlük doğrudan doğruya zora dayanan ve hiçbir yasaya bağlı olmayan bir iktidardır.”

“Proleteryanın devrimci diktatörlüğü, burjuvaziye uygulanan zorla kazanılıp sürdürülen, hiçbir yasaya bağlı olmayan bir iktidardır.”

“Diktatörlük, diktatörlüğü diğer sınıflar üzerinde uygulayan sınıf için demokrasinin zorunlu olarak ortadan kalkması anlamına gelmez; ancak, kendisine diktatörlük uygulanan sınıflar için demokrasi ortadan kalkmış ya da geniş ölçüde sınırlandırılmış demektir.”

Proleterya diktatörlüğü bir geçiş dönemi olarak tasarlanmıştır. Nitekim, Stalin döneminde çıkarılan 1936 Sovyet Anayasası’yla sınıf savaşımının ve buna bağlı olarak işçi sınıfı diktatörlüğünün son bulduğu, devletin bütün halkın devleti olduğu ilan edilmiştir. Ne var ki, bu tarihten sonra da Sovyetler Birliği, bizzat Stalin tarafından kanlı biçimde yürütülen dikta yönetimine sahne olmuş rejim, proleteryanın değil, proleterya üzerinde bürokrasinin diktatörlüğünü sağlamaya yaramıştır. Böylece sınıfsız topluma geçişte devletin de ortadan kalkacağı yolundaki teori pratikte devletin daha da güçlenmesi sonucunu doğurmuştur. Yapılan eski Sınıfları yıkıp yeni sınıflar kurmaktan ibaret kalmıştır.

c4) Sosyalizm :

“Sosyalizm sözcüğünün tek anlamı yoktur. Sosyalist akımlar, bir yelpazenin dilimleri gibi değişik derecelerde sola açılmış düşünceyi anlatır. Bu bakımdan genel olarak “Üretim ve mübadele araçlarının kollektifleştirilmesi yoluyla sosyal sınıfları ortadan kaldırarak insan toplumlarının teşkilatlanmasında köklü reform yapma amacını güden doktrin” olarak tanımlanabilir.

Marksizm zamanla değişik yorumlara konu olmuştur. Demokratik sosyalistler, sosyalistlerin meşru yollardan iktidara gelmesini savunurlar. Bunlara göre sosyalist mücadele, parlementer sistem içinde ve meşrû zeminde yürütülecektir.

Bertrand Russel’e göre, “sosyalizm, toprak ve sermayenin demokratik bir yönetim çerçevesinde ortak mülkiyetidir”. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalistler, görüşlerini teknik ve pratik çözümler üzerinde yoğunlaştırmışlar ve toplumsal refahın artmasıyla etkisini yitiren mülkiyet ve servet konuları yerine, paylaşım ve yönetim sorunlarına eğilmişlerdir. Demokratik sosyalistler, seçimi ve çoğulcu demokrasiyi benimsemişlerdir.

5) Eurokomünizm:

Sınıf savaşımı ve sınıf diktatörlüğü gibi kavramların inandırıcılığını yitirmeleri, 1970’li yıllarda Avrupa komünist partilerini, başta bu kavramlar olmak üzere, Marksizm’e yeni bir yorum getirme arayışı içine çekmiştir. İlk kez 7975 yılı sonlarında “eurokomünizm” sözcüğü ile anlatılan bu kavramın özelliği, uygulamak istediği stratejiden kaynaklanmaktadır. Bu strateji, gelişmiş kapitalizmden sosyalizme geçişin demokrasi yoluyla yapılmasını amaçlar.

Eurokomünizm akımının doğuşuna İtalyan Komünist Partisi önderlik etmiştir. Bu partinin 1973 yılında Hıristiyan Demokrat Parti’yle uzlaşma girişimi bu hareketin başlangıcı olmuştur.

İtalyan Komünist Partisi’nin yeni bir sosyalist model arama yolundaki gayretleri Fransız ve İspanyol Komünist Partilerince de desteklenmiştir. Kasım 1975’te İtalyan ve Fransız Komünist Partisi Genel Sekreterleri Eurokomünizmin temel ilkelerini içeren bir bildiri yayımlamışlardır. Bu bildiri özetle şöyledir:

– Sosyalizm, demokrasi ve özgürlüğün en üst aşaması, demokrasinin en ileri sonuçlarına erişmesi evresidir,

– Sosyalizm yolunda ilerleme ve sosyalist bir toplum kurulması, ekonomik, sosyal ve politik yaşamın sürekli demokratikleşmesi içinde gerçekleşmelidir,

– Toplumun, sosyalist bir topluma dönüşmesi, başlıca üretim ve değişim araçları üzerinde kamu denetimi, bunların kademeli olarak sosyalleştirilmelerini ve ulusal düzeyde demokratik bir plânın ortaya konmasını gerektirir,

– Çok partili siyasal rejim ve siyasi partilere demokratik yollardan iktidar ve muhalefet yollarının açık olması ilkesi kabul edilmiştir,

– Sendikaların özerkliği ve bağımsızca eylemlerini sürdürmeleri sağlanacaktır;

– Halkların büyük savaşımları sonucu elde ettiği, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi tüm özgürlüklerin, geliştirilmesi güvence altına alınacaktır;

-Sosyalist dönüşüm, ancak işçi sınıfının ve onun çevresindeki halk çoğunluğunun oluşturduğu kitlelerin gerçekleştireceği, geniş çaptaki güçlü hareketin ve savaşımın eseri olabilir. Böyle bir dönüşüm, halk egemenliğinin gerçek olarak temsil edildiği demokratik kuruluşların varlığına ve yetkilerinin genişletilmesine ve genel oy hakkının özgürce kullanılmasına bağlıdır. Genel seçim sonuçlarını her zaman saygıyla karşılayan ve karşılayacak olan bu iki parti, ancak belirtilen koşullar içinde emekçi sınıfın devlet yönetimine girebileceği kanısındadır.

Bu ortak bildiri, Şubat 1976’da toplanan Fransız Komünist Partisi XXII. Kongresi’nce onanmıştır. Öte yandan, daha 1975 Temmuzunda, İtalyan ve İspanyol Komünist Partileri, aynı ilkeler çevresinde birleşip, bu ilkeleri yansıtan ortak bir bildiri yayımlamışlardı.

Eurokomünizmin sınıf savaşımı, proleterya diktatörlüğü gibi kavramlar karşısındaki anlayışına gelince:

Yayımlanan ortak bildirilerde sosyalizmin demokrasinin en üst aşaması olduğunu, çok partili rejimin gerekliliğini, genel oy hakkını ve genel seçim sonuçlarını her zaman saygıyla karşıladıklarını, sosyalizme giden tek yolun demokrasi olduğunu vurgulayan bu partiler için, hiç olmazsa ilerlemiş kapitalist ülkelerde, proleteryanın iktidara gelmesinde Sınıf savaşımı, artık geçerli bir yol olmaktan çıkmış gözükmektedir. Komünist partilerin, iktidara, işçi Sınıfının yapacağı bir devrimle değil, bu sınıfın oylarıyla geleceği ilkesi benimsenmiştir.

Aynı biçimde, özgürlükten yana olduklarını belirten eurokomünist partiler proleterya diktatörlüğünü de kabul etmezler. Nitekim, Şubat 1976’da toplanan XXII. Fransız Komünist Partisi Kongresi’nde, proleterya diktatörlüğü kavramının terk edilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir. İspanyol Komünist Partisi Genel Sekreteri, 1976 yılı Komünist Partiler Berlin Konferansı’nda bu konuda şöyle demektedir: “Kırk yıl faşist diktatörlüğe tabi olan bizler özgürlüğün değerini ve enerjik olarak savunulması gerektiğini çok iyi anladık; hiç bir anlayış hiç bir sosyal rejim, hele sosyalizm bunların yitirilmesi düşüncesini bize kabul ettiremez”.

İtalyan ve İspanyol Komünist Partisi liderlerinin Temmuz 1975’de yaptıkları toplantı sonunda yayımladıkları ortak bildiride, bu partilerin demokrasiye ve özgürlüklere bağlılıkları şu sözlerle anlatılmaktadır: “Batı ülkelerinde sosyalizm, ancak tam olarak gelişmiş ve gerçekleştirilmiş demokrasi içinde kendisini kabul ettirebilir. Kişisel ve toplumsal özgürlüklerin değerinin ve demokratikliğinin, karşıt görüşleri özgürce savunan çok partili rejimin, sendika özerkliğinin, din özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, sanat ve bilim özgürlüğünün teyit ve tasdiki sosyalizmin temelidir.”

Görülüyor ki, bu yeni akımda, Marksizmin klâsik kalıplarına yer yoktur. İşçi sınıfı iktidarının, sınıf mücadelesi yerine, demokrasi içinde özgürce yapılacak seçimlerle kurulması ilkesi benimsenmiştir. Aynı biçimde sosyalizm, özgürlükler rejimi olarak algılanmakta, dogmatik proleterya diktatörlüğü kavramına karşı çıkılmaktadır.

Bu konuda Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Georges Marchais şu açıklamaları yapmıştır.

“Sosyalizm, özgürlükle anlamdaştır”.

“İç savaşı reddediyoruz… Her aşamada, çoğunluk seçimler yoluyla kendini dile getirecektir”.

“… Her aşamada halkımızın genel oy ile özgürce dile getirdiği tercihlerini saygıyla karşılayacağız”.

Diktatörlük “Hitler’in, Mussolini’nin, Salazar ve Franko’nun faşist rejimlerini yani demokrasinin inkârını otomatik olarak akla getirir. Bizim istediğimiz bu değil”.

Bu partilerin ortak bildirilerinde de, demokrasi ve özgürlükler savunulmakla yetinilmemiş, ayrıca komünist partilerin eski tutumları eleştirilmiştir. Devrimci komünist partiler, demokrasiyi burjuva egemenliğiyle eş anlamlı saymakla, burjuva demokrasisini proleter demokrasinin karşıtı olarak görmekle, burjuvazinin demokratik olabileceği kanısını yaratmışlardır. Ancak, uygulamada bununla da kalınmamış, proleterya demokrasisi olarak gösterilen rejimlerde, geniş halk kitlelerine, en temel özgürlükler bile tanınmayıp, sonunda demokrasi fikri, tümüyle terkedilmiş ve demokrasinin ancak kapitalist rejimlerle bağdaşabileceği öne sürülmüştür. Klâsik komünist partiler, demokratik kuruluşlar ve demokrasi mekanizmasını iktidara gelebilmek için bir araç olarak kullanmak istemişler, iktidara geldiklerinde, demokrasiyi yok edip yerine proleter demokrasisini kurmayı tasarlamışlardır.

d) İlgili Anayasa ve Yasa Kuralları :

Anayasa’nın 6. maddesinde egemenliğin kullanılmasının hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye ya da sınıfa bırakılamayacağı, 10. maddesinde hiç bir sınıfa imtiyaz tanınamayacağı, 14. maddesinde, Anayasa’da yer alan hak ve özgürlüklerden hiç birinin sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı öngörülmektedir.

Anayasa’nın siyasi partilerle ilgili 68. maddesinin beşinci fıkrasında da “Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz” açıklığı bulunmaktadır.

Yukarda anılan anayasal kurallara göre hazırlanan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 5. maddesinde, siyasi parti kurma hakkının sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak ya da herhangi bir diktatörlük türüne dayanan devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamayacağı, 78. maddesinin (c) bendinde, siyasi partilerin, sosyal bir sınıfın diğer sosyal Sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacağı ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı öngörülmüştür.

e- Davalı Siyasi Partinin Tüzük ve Programının Açıklanan Kurallarına Göre Değerlendirilmesi :

Konuyla ilişkin olarak bu kurallar birlikte ele alındığında siyasi partilere iki temel yasağın getirildiği anlaşılmaktadır :

e1- Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğinin savunulması ve yerleştirilmesinin amaçlanması,

e2 – Herhangi bir tür diktatörlüğün savunulması ve yerleştirilmesinin amaçlanması,

Davalı siyasi partinin yapısı, amacı ve uygulamayı benimsediği yöntem Parti Tüzüğü ile Programında belirtilmiştir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Tüzüğü’nde Parti’nin niteliğini belirleyen “Karakter ve amaç” başlıklı 2. maddede aynen şöyle denilmektedir :

“Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Türkiye işçi sınıfının, aydınların, Türk ve Kürt bütün çalışanların partisi, Türkiyeli komünistlerin gönüllü birliğidir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, işçi sınıfının devrimci partisi, barışın ve demokratizmin partisi, yurtseverlik ve enternasyonalizmin partisi, aklın hümanizmin ve sosyalizmin partisidir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, yaratıcı marksist teori temelinde politikasını çizer. Bunu Türkiye ve dünya kültürünün, çağdaş düşünce ve bilimin demokratik, insancıl değerleriyle zenginleştirerek sürekli geliştirmeyi görev bilir. Parti’nin düşünce ve çalışma aracı yaratıcı marksizm, diyalektik yöntemdir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin amacı, demokrasiyi kazanma, geliştirme, ulusal baskı ve eşitsizliğe son verme ve demokrasinin güçlendirilmesi yoluyla kapitalizmi aşarak sosyal adaletin ve sosyal barışın sağlanması, sosyalizmin kurulmasıdır.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, barışı ve demokrasiyi sürekli güçlendirme yoluyla çoğunluğa dayalı devrimci bir süreçle köklü dönüşümleri gerçekleştirerek barışçıl yoldan sosyalizme geçmeyi öngörür. Sosyalizm de barışı ve demokrasiyi güçlendirerek geliştirecektir.

Türkiye Komünist Partisi, sosyalizmi, bir bütün olarak insanlığın özgürce ve doğal çevre ile uyum içinde geliştiği, bunun önkoşulu olarak kişinin barış içinde, insancıl ve özgür gelişme koşullarının sağlandığı, toplum yaşamının her alanında halkın kendi kendini yönettiği, üreticilerin üretim araçlarına yabancılaşmasının son bulduğu herkesin sosyal güvenlik içinde olduğu, insanlar arası ilişkilerin dayanışmaya, herkes için daha nitelikli yaşam koşulları temeline dayandığı bir düzen olarak görür.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, ırk, dil, din, mezhep, kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin hangi sınıf ve katmandan gelmiş olursa olsun, Parti’nin tüzük ve programını benimsemiş bütün yurttaşlara saflarını açık tutar.”

Davalı Partinin Programı’nda nasıl bir sosyalizm amaçlandığı da, ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır :

“TBKP’nin temel amacı sosyalizmdir. Sosyalizm, işçi ve öteki emekçilerin, aydınların, genel olarak toplumun iktidara ve mülkiyete yabancılaşmasına ve bu yolla insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği, halkın kendisinin ve ülkenin geleceği konusunda özgürce karar verebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği, kendini çok yönlü geliştirebildiği bir düzendir.” (Program-TBKP’nin temel amacı Sosyalizm).

“Kapitalizmden sosyalizme geçiş için, sosyalist devrimin başarılması zorunludur. Bir dizi ara aşamadan oluşan sosyalist devrim süreci ile kapitalizmden sosyalizme geçilmesi, ancak işci sınıfının ve geniş halk yığınlarının özgür isteği, bilinçli, kararlı ve örgütlü gücüyle gerçekleşebilir. Devrime demokratik ve barışçı yolla, yani geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileriyle, çoğunluğun kazanılmasıyla, politik demokrasi zemininde köklü dönüşümler için mücadele yoluyla yaklaşılacaktır. Bugünden yaratılacak katılımcı, özyönetimsel her oluşum sosyalizme yakınlaşmaya hizmet edecektir.

İşçi sınıfının öncülüğünde tüm emekçilerin, tüm çalışanların iktidarıyla kurulacak olan sosyalizm, işçi ve emekçilerin eseri olacaktır.

TBKP, emekçi iktidarının, sosyalizmi amaçlayan diğer politik ve toplumsal güçlerle birlikte, geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileri içinde ve geniş toplumsal mutabakatlar zemininde, çoğulcu demokratik rejim kuralları içinde kurulması için çalışacaktır.

Demokrasiyi güçlendirerek sosyalizme geçilecek, sosyalizmi güçlendirerek demokrasi geliştirilecektir. Sosyalizmde çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir. Sosyalizmin bütün potansiyelinin seferber edilmesi ancak azami demokrasiyle olanaklıdır. Bu koşullarda, toplum, kendi üretim ve paylaşım tarzını, yaşama ve çalışma koşullarını özgürce belirleyebilecektir.”

Program’da dünyadaki son gelişmeler ve gelecekten beklentiler açıklanmakta, sosyalist ülkelerde uygulanan baskıcı rejimler, açık biçimde kınanmaktadır :

“Dünya sosyalizmi, nesnel etkenler ve öznel yanlışların yol açtığı derin bir bunalım yaşamakta, demokratik ve insancıl bir sosyalizm yönünde kendini yenilemeye çalışmaktadır.

Genel olarak bütün insanlığın ve tek tek her halkın karşı karşıya bulunduğu sorunların, ancak farklı sistemler, devletler, Sınıflar, sosyal gruplar, cinsler ve bireyler arasındaki ilişkilerin demokratikleştiği, eşit haklılık ve geniş katılım sağlandığı ve şiddetin dışlandığı koşullarda çözülebilmesi giderek belirginleşmektedir.

Dar grup ya da sınıf çıkarları için, insanı ve doğayı tahakküm altında tutma, baskı ve dayatmayla toplumsal gelişmeyi denetim altına alma politikalarına karşı, bütün dünyada özgürlük ve katılım, sosyal adalet, doğayı koruma ve onunla uyum içinde yaşama mücadelesi yükseliyor.

Bugün eski soğuk savaş dönemine göre tanımlanmış devlet ve zümre çıkarları için, her türlü demokratik gelişmeyi, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımını engelleyen geleneksel baskıcı otoriter devlet anlayışı ve politikaları, toplumsal gelişmenin önündeki en önemli engeli oluşturuyor.

Karşı karşıya bulunduğu ağır ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve ekolojik sorunları çözebilmesi için Türkiye’nin her şeyden önce, geniş mutabakatlara dayalı çağdaş, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiye ihtiyacı var. Türkiye dünya gelişmesine de ancak bu yolla katılabilir.

TBKP, ancak çağdışı baskı, şiddet ve tahakküm ilişkilerine karşı, toplumsal yaşamın her alanında evrensel demokratik değerleri bizzat yaşama geçiren bir mücadele anlayışıyla, demokrasinin bir yaşam tarzına, kalıcı bir kültüre dönüşebileceği görüşündedir. TBKP, muhalefette ya da iktidarda, her zaman halkı bu yönde esinlendirecektir.”

Program’da özgürlüklere de geniş yer verilerek, “Toplumsal yaşamın bütün alanlarında ve ülkenin bütün bölgelerinde demokratikleşme için yurttaşlar kendilerini özgür hissetmeli, insan hakları, temel özgürlükler tam olarak yürürlükte olmalıdır. Bunun için :

Kişi ve konut dokunulmazlığı, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, bilgilenme özgürlüğü, vicdan ve din özgürlüğü; kadınların eşit haklılığı, sosyal haklar eksiksiz sağlanmalıdır.” denilmekte ve temel özgürlükler konusunda ayrı ayrı dilekler belirtilmektedir.

Program’da ayrıca klâsik marksist ekonomi anlayışından da vazgeçildiği, anlaşılmakta, örneğin; “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez olduğu, “Türkiye için piyasanın rolünü, planlamanın rolüyle birleştirebilecek bir ekonomik politikaya ihtiyaç bulunduğu” ve “mülkiyetin yaygınlaşması” gereği savunulmaktadır.

Parti Tüzüğü’nün ve Programı’nın, Anayasa’nın ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin yasakladığı Sınıf ve zümre egemenliğini ya da herhangi bir diktatörlüğü savunur nitelikte olmadığı açıktır.

Anayasa Mahkemesi, siyasi partilere ilişkin 8.12.1988 günlü, Esas:1988/1 ve Karar 1988/2 sayılı kararında, sınıf ve zümre egemenliği ile sosyal sınıflara dayalı parti kurulması konusundaki görüşlerini aşağıdaki biçimde açıklamıştır :

“Siyasi partiler, toplumun belirli ya da çeşitli kesimlerinin çıkarlarını temsil ettiklerine göre, toplumda çeşitli Sınıflar bulunduğu gerçeği yadsınamaz. Nitekim Anayasa’nın 14. ve 2820 sayılı Yasa’nın 78. ve 5. maddelerinde “Sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde” denilerek, toplumsal sınıflar sosyal bir olgu olarak kabul edilmektedir. Sınıfların varlığı kabul edildiğinde, siyasi partilerin tabanlarını belirli bir sınıfa veya sınıflara dayandırmaları doğal olur. Böylece iktidarlar da, siyasal bilim açısından belirli bir sınıfın ya da sınıfların iktidarları olabilirler. 1961 ve 1982 Anayasalarında, sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yoktur. Yasaklanan, bu iktidarın bir sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır. “Egemenlik” ve “İktidar” kavramları birbirlerine karıştırılmamalıdır. Anayasa’nın 6. maddesine göre, “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” ama, iktidar, bir süre için siyasal partiler yoluyla ağırlıklarını duyuran zümre ya da sınıfların eline geçebilir. Bu maddede yasaklanan, egemenliğin kullanılmasının sürekli ve değişmez bir biçimde bir kişi, zümre veya sınıfa bırakılmasıdır.

Sınıf egemenliği, siyasi iktidarın ve siyasi faaliyetin belli bir sınıfın tekeline geçmesi, toplumdaki diğer sınıfların ve partilerin siyasi hayatın dışına itilmesi, onlara iktidar olma hak ve imkanının tanınmaması olarak tanımlanabilir. Anayasa’nın yasakladığı da budur. Diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmak amaçlamadığı, hukuk devleti ilkesine, çok partili çoğulcu sisteme ve iktidarların seçimlerle değişebilirliği kuralına aykırı bir tutum alınmadığı sürece, sınıf iktidarını istemek ya da bu yolda çalşşmak yasalara aykırı düşmez.

Yukarıdaki açıklamaların ışığında Anayasa’da ve özellikle 2820 sayılı Yasa’nın siyasi partilerin hangi esaslara dayanamayacaklarını öngören 78. maddesinin (b) bendinde, “zümre”, “cemaat” vb. yanında sosyal sınıftan söz edilmemesi karşısında, Siyasi Partiler Yasası’nda, sosyal sınıf esasına dayalı parti kurulmasını engelleyen bir kuralın bulunmadığı kabul edilmelidir.”

Anayasa Mahkemesi’nin kararında açıklanan görüşler ve yapılan yorumlar değinilen konuda davalı parti ve programı için de geçerlidir.

Diğer yandan, önce Batı Avrupa komünist partilerinde başlayan eurokomünizm akımı ve daha sonra doğu Avrupa ülkeleri ile Sovyetler Birliği’nde başlayan demokratikleşme hareketlerinin dünya komünist hareketi ve komünist partileri üzerinde önemli etkileri olmuştur. Son yılların bu önemli ideolojik ve siyasal değişikliklerin etkisi davalı partinin programında ve savunmalarında açıkça görülmektedir.

Davalı Parti, savunmasında, “TBKP kurucuları ve yöneticileri geçmişte farklı partilerde yer almış, marksizm konusunda farklı görüşler savunmuş kişiler olmakla, birlikte, TBKP’nin kurulması, programının belirlenmesi aşamasında yeni bir yorumda birleşmiş kişilerdir.”, “TBKP’nin şiddet karşısındaki tutumu marksizmin bu alandaki geleneksel yaklaşımının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır.” denilerek bir tür ideolojik özeleştiri yapılmaktadır.

Parti tüzüğü ve programı ile bu konudaki sözlü ve yazılı savunmaları bir bütün olarak çağdaş gelişmelerin ışığında değerlendirildiğinde, davalı Partinin çoğulcu, katılımcı, çok partili ve halk oyuna dayanan demokratik siyasal kurumları benimsediğini ortaya koymaktadır.

Bu nedenlerle davalı siyasi Parti program ve tüzüğünde sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliği ve herhangi bir diktatörlüğü savunulmadığı ve amaçlanmadığı anlaşıldığından bu konuda yasaklar koyan Anayasa’nın 6., 10., 14. ve 68. maddelerine, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 5. maddesiyle 78. maddesinin (c) bendine aykırılık yoktur.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yerinde görülmeyen bu konudaki isteminin REDDİ gerekir.

2. Kullanılması Yasaklanmış Adla Siyasi Parti Kurulduğu Suçlaması:

İddianamede, Anayasa’nın 68. maddesinin gerekçesindeki, Anayasa … Türkiye’de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi, faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partilerin kurulamayacağına ilişkin görüşünden hareketle “… komünist adı kullanılmak suretiyle kurulacak siyasi partilerin, sınıf egemenliğini amaçladıklarını var sayarak, partilerin bu adla kurulmasını yasaklamış ve yasa koyucu da bu yasaklama doğrultusunda konuyu 2820 sayılı Kanun’un 96/son maddesinde düzenlendiği” belirtilmiştir. Aynı sav, esas hakkındaki görüşte yinelenmiştir.

Davalı Parti’nin Tüzüğü’ndeki “Ad” başlıklı 1. madde şöyledir: “Parti’nin adı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’dir. Kısaltılmış adı TBKP’dir. Merkezi Ankara’dadır.”

2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrası da şöyledir:

“Komünist, anarşist, faşist, teokratik, nasyonal sosyalist, din, dil, ırk, mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla da siyasi partiler kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.”

Anayasa tasarısının 77. maddesinde de, “Sınıf ve zümre esasını komünizmi, faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir diktatörlüğü Türkiye’de savunmaya ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partiler kurulamaz” denilmekteydi Tasarının 13. maddesinden, “komünizmi, faşizmi, teokrasiyi” sözcüklerinin çıkartılmasına koşut olarak yapılan değişiklikle bu sözcükler 77. maddeden de çıkartılmıştır. İddianamede dayanak olarak gösterilen gerekçe, maddenin değişiklikten önceki durumuna ilişkindir. Anayasa’da “komünist” adıyla parti kurulmasını açıkça yasaklayan bir kural bulunmamasına karşın geçici 15. madde kapsamına giren 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrası bu adla parti kurulmasına engeldir. Fıkra, yalnızca doğrudan komünist adıyla parti kurulmasını değil, aynı anlama gelen adlarla parti kurulmasını ya da parti adında bu sözcüklerin geçmesini de yasaklamıştır. Davalı Parti’nin adında “Komünist” sözcüğü bulunduğuna göre 96. maddenin son fıkrasına aykırılık açıktır. 2820 sayılı Yasa “komünist” adının kullanılmasını sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlamak konusundan bağımsız olarak düzenlenmiştir. Çünkü, bu sonuncu yasaklar aynı Yasa’nın 5. ve 78. maddeleriyle kurala bağlanmıştır. Başka bir anlatımla, Sınıf egemenliği ya da diktatörlük amaçlanmasa da bir parti 96. maddenin sonuncu fıkrası gereği “komünist” adını alamaz ya da bu sözcüğü adında kullanamaz.

Anayasa’nın 69. maddesinin öngördüğü Siyasi Partiler Yasası’nın açık kuralına aykırı ad taşıdığı belirgin olan ve bu Yasa’nın 96. maddesinin açıklığına karşın adında “komünist” sözcüğüne yer veren “Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

3.Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğünü Bozmak:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde, davalı Partinin Tüzük ve Programı’ndan alıntılar yapıldıktan sonra, özetle:

Tüzük ve programda ayrı “dili” ve “kültürü” olan ve özellikle “kendi geleceğini tayin hakkına sahip” Türkiye Cumhuriyeti ülkesi toprakları üzerinde yaşayan bir “kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edilmiştir.

Bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçe’den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere kimi haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşıdığından bu eylem, Anayasa’nın 2., 3. ve 14. maddelerinin birinci fıkralarıyla, 68. maddesinin Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), 81 . maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırıdır.

Ön savunmada, bu suçlamaya ilişkin olarak herhangi bir açıklama yer almamakta buna karşılık sözlü açıklamada özetle şu konulara değinilmektedir:

Hakkımızdaki temel sav, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaktır. Anayasa’mızın öngördüğü “millet” kavramı içinde yer alan “Türk vatandaşı” sözcükleri, Anayasa’mıza vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsamaktadır. Bu, etnolojik kökeni anlatan “Türk” kavramından başka bir şeydir. Anayasa’mızın 10. maddesinde “dil, ırk …” denildiğine göre Türk Milleti içinde ırk farkı olabilir. Kürt halkı da Türk vatandaşıdır. Türk Milletine dahildir ama kürttür. TBKP göre sorunun çözümünde her türlü şiddet kullanımının reddi konusunda öncelikle mutabakat sağlanmalıdır. Şiddetin ayrıca, ayrılıkçılığı da körükleyeceğinin bilincindedir. şiddet kullandıkça ayrılıklar körüklenir, derinleşir, arada köprü kurulamaz duruma gelir. İstediğimiz bu değildir. Sorun politiktir, politik olarak çözümlenmelidir. Bu, ancak bir süreç içinde olanaklıdır. Bizim görüşümüz, çeşitlilik içinde birliktir.

2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, ırk ya da dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerini, (b) bendi, Türk dilinden ya da Türk kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek, yaymak yoluyla azınlık yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyeceklerini öngörmektedir. Uygulanması hiç bir koşula bağlı olmayan (a) bendi ile bütünlüğü bozmak koşulu arayan (b) bendi arasındaki dengesizliğin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası çerçevesinde giderilmesi gerekir.

Parti Program ve Tüzüğü’nün 81. maddenin (b) bendine aykırılığı söylenemez. Böyle bir sav, iddianamede yer almamaktadır. Tüzükte, Program’da ülke bütünlüğünü bozmak amacından da söz edilmemiştir.

Anayasa’nın koyduğu kural, birliği ve bütünlüğü korumaktır. O halde, birlik ve bütünlüğün nasıl korunacağını araştırmak, bu konuda değişik öneriler sunmak ve bütünlüğü sağlayabilmek konusunda farklı düşünceleri tartışmak herkesin hakkıdır. İktidar başka, muhalefet başka yollar önerebilir, önermesi gerekir; demokrasi budur.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüş yazısında bu konuda özetle şu hususlara yer verilmektedir :

Anayasa’da, ülke millet bölünmezliğiyle, Devletin tek yapılı olduğunu, çok uluslu olmadığını ve partiler açısından da millet bütünlüğünü bozucu ve vatandaşlar arasındaki etnik farklılıklardan hareketle ayrı bir toplum oluşturarak bunlarda ulusçuluk bilinci yaratılıp, millet bütünlüğünden ayrılmalarına yönelik amaç güdülemeyeceği belirtilmiştir.

Nitekim Anayasamızın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” denilip Türk Milleti’nden sayılabilmek için vatandaşlıktan başka bir öğeye yer verilmeyerek hukuksal plânda millet bütünlüğünün özünü gözler önüne sermiş bulunmaktadır.

2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesiyle Anayasa’da yer alan kurallara uygun biçimde bir hüküm getirilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasi partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 ve 8.5.1980 günlü, Esas 1979/1, Karar 1980/1 sayılı kararlarından alıntılar yapan esas hakkındaki görüşte ayrıca, “… davalı siyasi partinin programının birçok yerinde “Kürt ulusunun varlığı”ndan, “Kürt dili ve kültürü”nden söz edilmekte ve hattâ Programı’nın dördüncü sayfasında “Kürt sorununun âdil, demokratik, barışçı çözümü için” başlıklı bölümünde ise daha da ileri gidilerek “… Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınması … her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkı…” vurgulanmaktadır. Bu durumda davalı siyasi partinin programının, Anayasa’nın 3., 14. ve 69. maddelerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78/a ve 81/ab maddelerine aykırı bulunduğu açık olarak anlaşılmaktadır” denilmektedir.

Davalı Parti’nin son savunmasında ise, aynı suçlamaya ilişkin olarak başlıca şu görüşler yer almaktadır :

Gerek 1982 Anayasası, gerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasş, siyasi partilerin ülke ve millet bütünlüğüne aykırı amaçları olamayacağını ve bu yönde faaliyette bulunamayacaklarını belirtmişlerdir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin topraklarının bir bölümü üzerinde başka bir devlet kurulmasını amaçlayan partiler kapatılacaktır.

Suçlamaya esas olarak alınan bölümler, program bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ülke toprakları üzerinde başka bir devletin kurulmasının istenmesinin söz konusu olmadığı görülür, Aksine, ülke toprakları üzerinde, Türk ve Kürtlerin birlikte yaşamaları amaçlanmaktadır. Esas hakkındaki görüşte dolaylı olarak belirtildiği gibi, suçlama ülke bütünlüğüne aykırı amaç güdülmesi olşııayıp, bizzat kürtlerin varlığının kabul edilmesidir.

Anayasa’nın 66. maddesinde kullanılan “Türk” sözcüğünün etnik kökeni anlatmadığı; aksine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olunmasını öngören, kısaltılarak “Türk” diye nitelendirilen, tamamen hukuksal bir kavram olarak kullanıldığı açıktır.

Esasen artık sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmeler çoktan Kürtlerin varlığının tartışılması olgusunu geride bırakmıştır. Bu gün, artık tartışılan “Kürtlerin varlığı ya da yokluğu” değil, ana dillerinde eğitim yapıp yapamayacakları, kültürel olanakların tanınıp tanınamayacağı ve benzeri konulardır.

Kürt sorunuyla diğer partiler de ilgilenmişlerdir. Kürtlerin varlığı ve sorunun çözümü konusunda öneri getiren kişi ve kuruluşlardan yalnızca TBKP hakkında kapatma davası açılmasının kabul edilemeyeceği, bunun hukuk devleti ilkesi ile adalet ve hakkaniyet kavramları ile bağdaştırılamayacağı açıktır.

TBKP, hukuksal bir kavram olan “Türk milletinin” bir parçasını oluşturan “Kürt halkı”nın ayrılığını değil, eşit haklılık ve gönüllülük temelinde birliğini savunmaktadır. Bir başka anlatımla, millî bütünlüğüne aykırı değil, millî bütünlüğü sağlayıcı çözüm önermektedir. Siyasal iktidarın bu sorun konusundaki politikasını eleştirmekte, bu politikanın millet bütünlüğünü bozacağı belirtilmektedir. TBKP programında bu konuda; uygar dünyanın kabul ettiği en temel ilkelerden birisi olan halkların kendi kaderini tayin hakkının, bugüne kadar uygulanan yanlış politikalar sonucu birlik değil, ayrılık şeklinde kullanılması sonucunu doğuracağı tesbit edildikten sonra, birliğin, yani millî birliğin sağlanması için sorunun âdil, demokratik ve barışçı bir yoldan çözülmesi gerektiği belirtilmektedir.

Ayrılığın değil birlikte yaşamanın amaç edinildiği, iddianamedeki görüşün aksine TBKP’nin “Türk ve Kürt marksistlerin partisi olduğunun” programda belirtilmesinden de açıkça belli olmaktadır.

Anayasa’nın 66. maddesinde belirtilen “Hukuksal Türklük bağı” toplumsal olguların ve etnik, azınlık gruplarının varlığının inkâr edilmesi sonucunu doğuramaz. “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı bulunmak” hukuksal durumunu inkâr etmeden ve bu hukuksal bağımlılığın koparılmasını öngörmeden, etnik farklılık iddiasında bulunulabilir.

Anayasa’nın 3. maddesi, Resmî dilin “Türkçe” olduğunu belirtmektedir. Kimi etnik grupların ve azınlıkların kendi dillerini konuşmak istemelerinin, Türkçe’nin resmî dil olmaktan çıkarılması istemini anlatmadığı açıktır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın TBKP’ne uygulanması istenen hükmü (sözü itibariyle) siyasi partilere “azınlık yaratma yasağı” koymaktadır. Siyasi partilerin tamamen toplumsal, sosyolojik bir olgu olan azınlıklar yaratabileceğini düşünmekteki mantığı kavrayabilmek olanaksızdır. Esas olan, ülke-millet bütünlüğünün korunmasıdır. 2820 sayılı Yasa da bu amaçla sınırlı olmak zorundadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı partinin Tüzük ve Programında yer alan görüşlerin, Anayasa hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendinin ilgili bölümü şöyledir: “Siyasi Partiler :

a- Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini…. değiştirmek;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

Anayasa’yla bağlantılı olan bu kuralın yollama yaptığı Anayasa’nın Başlangıç kısmında, “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk Millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve Ülkesiyle bölünmezliği” esası karşısında korunamayacağı, 3. maddesinde Türkiye devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün ve dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi, değişik yönleriyle Anayasa’nın bir çok maddesinde düzenlenmiş olup, Devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmış (madde: 5), bu ilkeyi korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği (madde: 13, 14) kabul edilmiş, aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (madde: 28, 30, 33), gençlerin bu bütünlüğü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması Devlete görev olarak verilmiş (madde: 58), bu alanda bilimsel araştırma özgürlüğüne sınırlama konulmuş (madde: 130), radyo ve televizyon yayınlarının ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacak biçimde yapılması öngörülmüş (madde: 133), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi kabul edilmiş (madde: 135), bu alanda işlenecek suçlar için özel mahkemeler öngörülmüş (madde: 143), aynı konu TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birisini oluşturmuş (madde: 81, 103), siyasi partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır.

Anayasa, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” kavramıyla ilişkili gördüğü dil konusunda da kurallar koymuştur.

Anayasa’nın 3. maddesine göre:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Aynı biçimde, Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” denilmekte, 42. maddesinin son fıkrasında ise Türkçe’den başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşma hükümlerinin saklı olduğu kurala bağlanmıştır.

Dil konusunda bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasıdır. “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri … dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.”

Dil ve bütünlük konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Her şeyden önce bu konularda genel ilkeyi koyan 3. madde, Anayasa’nın 4. maddesine göre “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez” bir kuraldır.

Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu kavramlar hakkında düzenleme yapan 14. maddedeki yasaklara aykırı davranan siyasi partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili kuralları bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda daha kapsamlı bir kural koymuş, siyasi partilerin, diğer yasaklar yanında, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline ilişkin Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirtmiştir. Gerek Anayasa, gerek Siyasi Partiler Yasası, ülke ve millet bütünlüğünü, Devletin bölünmezliğinin temel öğeleri olarak almışlardır. Eylem, ister ülke bütünlüğüne, ister, millet bütünlüğüne yönelik olsun sonuçta, Devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, millet bütünlüğünü; millet bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü zedeleyeceği kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin-devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü yanında, dilinin Türkçe olduğuna ilişkin kuralı da değiştirmek amacını güdemeyecekleri açıklığını taşımaktadır. Dil konusunda, 1961 Anayasası’nın 3. maddesinde “Resmî dili Türkçe’dir” tümcesi yer alırken, bu hüküm Millî Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu’nca, “Değişik yorumlara sebebiyet verilmemesi için”, “Dili Türkçe’dir” biçimine dönüştürülmüştür. Yapılan değişikliğin Türkçenin yalnızca bir resmî dilden ibaret olduğu yolundaki yorumları haksız çıkarmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.

Davalı Parti’nin, aykırı davrandığı öne sürülen, 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine de kısaca değinilmesi yerinde olacaktır.

Yasa’nın sözü edilen bu maddesinin;

(a) bendinde “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) bendinde de “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Maddenin gerekçesinde :

“Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

………………………………

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanlarda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selâmetle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasi partilerin millî ya da dini kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır. Birincisi, ancak Müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkincisi, böyle bir düzenlemenin amacı, Müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasi haklardan yararlanma olanağı sağlanıp, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu belirtilmiştir. Andlaşma’dan bir kaç örnek vermek gerekirse :

“Gayri müslim ekalliyetler, bütün Türk tebaasına tatbik edilen … serbestii seyrü sefer ve hicretten tamamiyle istifade edeceklerdir” (Madde 38, Fıkra: 2),

“Gayri müslim ekalliyetlere mensup Türk tebaası … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinîlerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavî bir hakka malik bulunacaklardır” (Madde 40).

Müslüman topluluk arasındaki değişik gruplara, azınlık statüsü tanınmasının söz konusu olmadığı, Lozan Barış Konferansı tutanaklarında birkaç kez belirtilmiştir:

“Alt komisyon, önce, bütün etnik azınlıkların, başka bir deyimle, Müslüman olmayan azınlıklar gibi Müslüman azınlıkların da örneğin; Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmişti. Türk Temsilci Heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir.. Ne olursa olsun, Alt komisyon, bu inandırıcı sözler üzerine, koruma tedbirlerini yalnız, Müslüman olmayan azınlıklara sınırlamayı kabul etmiştir”.

Barış görüşmeleri sırasında Komisyon’da söz alan İsmet Paşa :

“Türkiye’de hiç bir Müslüman azınlık yoktur; çünkü kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiç bir ayrım gözetilmemektedir” demiştir.

Aynı Konferans’ın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda, Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır :

“Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslüman arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”

Türk Delegasyonu’nun bu görüşleri Konferans’ça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü Tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil” azınlıkları sözcükleri yerini “gayri müslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemeyeceği Lozan Barış Andlaşması ile kabul edilmiştir. Aynı Konferans’ta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle, Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar Türk Delegasyonu’nun, “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler” yolundaki açıklamalar karşısında kabul görmemiştir.

Dava konusu sorunun çözümlenebilmesi için Anayasa’nın Başlangıcı’nda ve bir çok maddelerinde yer alan “millet” ve “milliyetçilik” kavramları üzerinde durmak gerekir.

“Millet” kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” sözcüğüyle de anlatılan bu yapı bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir.

“Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi” üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta yüce Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları ve onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almışlardır. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “… Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleri kapsamında Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Bu, ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkını, kökeni ne olursa olsun Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram, etnik kökenlerin, kimliklerin bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini de engellememektedir. Dil ve din birliği yanında önemli toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişimi kışkırtma, Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın hoş göreceği bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta, devletin temel öğesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Millet tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Millet, sınırları kanlı mücadele ile çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Millet, vatan üzerinde yaşayan geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına dayanan kültür ve ülkü birliğine dayanır.

“Millet” kavramı, dar çerçeveli ırk, kavim ve ümmet kavramlarından çok farklıdır. Millet, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram değildir. Millet, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan ilkel sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. Ümmet ise, dinden başka toplumsal bir bağ olmayan ve başka öğe aramayan topluluklardır.

Etnik ve dinsel esasa dayanan topluluklar, “millet” kavramının dayandığı geniş öğelere göre basit, ilkel ve tek yönlü yapılardır. Bu esaslar içinde “Türk Milleti” ve “Atatürk milliyetçiliği” kavramlarını ele aldığımızda aşağıdaki tarihsel ve toplumsal gerçeklerle karşılaşırız.

“Misakı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu topraklar bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda üzerinde yaşayan müşterek geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka ve eşit haklara sahip değişik kökenden gelen insanlarla birlikte bir vatan ve ulus oluşturmuştur.

Onuncu yüzyılda yoğunlaşan Türk göçü ile öncelikle Anadolu’daki insanlar, birlikte, çeşitli devletlerin siyasal çatısı altında yaşamışlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan sonra ise Kafkaslar, Balkanlar ve Arap Ülkelerine uzanan büyük bir birlik yaratmışlardır. Daha sonra, diğer imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu da parçalanarak Trakya ve Anadolu’ya çekilmiştir. Siyasal hükümranlık, Balkan, Kafkas ve Arap halkıyla uzun yıllar birlikte yaşama, Anadolu insanını yeni yeni kültür ve insanlarla birleştirip kaynaştırmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde ülkenin her karşı toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır. Bu nedenle de Türkiye’de etnik ayrılığa dayanan çoğunluk ve azınlık düşüncesiyle görüşler geliştirmenin tarihsel ve bilimsel temelleri yoktur. Ülkenin her yeri her yurttaşındır.

Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta;

“Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

Atalarımız, tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerinde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de Ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal bir uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma yaşamında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabûl eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmayı başarmıştır.

Türk devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Atalarımız bireysel düzeyde toplumun bütün kesimlerinde gerçekleştirdiği bu kutsal, tarihsel mirasın korunmasına yönelik önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehrinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Bu tarihsel oluşum; “Ülke ve Milletin bölünmez bütünlüğü”, tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleştiği bu kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı, ayrıcalığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği, millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk Milliyetçiliği”dir.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir.

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği ) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde kürt halkının hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken kürt ayırımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik farkı ve hatta Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

Anayasa Mahkemesi’nin 27.11.1980 günlü, 1980/59 sayılı kararında da “… Anayasa’da ırkçılık, Turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışının” benimsendiği vurgulanmıştır.

2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi, Anayasa ilkeleri çerçevesinde Devletin kuruluşu aşamasıyla uluslararası alanda gösterilen azınlık yaratmama yolundaki duyarlığın siyasi partilerce de paylaşılmasını sağlamayı amaçlamıştır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi siyasi partilerin Anayasa’nın 3. maddesiyle konulan, Devletin bütünlüğüne ve diline ilişkin ilkeyi değiştirme amacını güdemiyeceklerini öngörmektedir. 81. maddenin (a) bendi, siyasi partilerin, dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri süremeyecekleri kuralını koymuştur. Aynı maddenin (b) bendi ise, siyasi partilerin Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürlerini korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyeceklerini belirtmiştir.

Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri, kimi küçük değişikliklerle önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 89. maddesinden alınmıştır. Anayasa Mahkemesi, 648 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu dönemde iki kez bu maddeyi uygulayıp kapatma kararı vermiştir. Bunlardan 20.7.1971 günlü, Esas : 1971/3, Karar : 1971/3 sayılı kararında konuyla ilgili şu bölümler dikkat çekmektedir.

“… Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre geri kalmışlığın doğuya özgü ve oradaki birtakım yurttaşların Türkçe’den başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayrılması gereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez”.

Türkiye Emekçi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 8.5.1980 günlü, Esas:1979/1, Karar :1980/1 sayılı karardan da ilgili bölümlerin alınması yararlı olacaktır. Adı geçen Parti’nin programında yer alan “Anadili Türkçe olmayan okul çağındaki TC. vatandaşlarına Millî Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması” tümcesine ilişkin olarak kararda şu görüşler yer almaktadır:

“… Bir kesim vatandaşta kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak … devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasal partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulüne olanak yoktur.

Bu bakımdan, 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “… millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur.”

Bu belirtmeler kapsamında Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Tüzük ve Programının ilgili kurallarının incelenmesine gelince :

Tüzüğün 2. maddesinde, Parti’nin, “Türk ve Kürt bütün çalışanların” partisi olduğu, Program’ın giriş bölümünde, Parti’nin “Türk ve Kürt Marksistlerin” partisi olduğu belirtilmektedir. “Kürt sorununu âdil, demokratik, barışçı bir çözüme kavuşturmak” davalı partinin hedefleri arasında sayılmakta ve “Kürt sorununun Âdil, Demokratik, Barışçı Çözümü için” başlıklı bölümde de şu görüşler yer almaktadır :

“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde, Kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inkâr edilmiştir. Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermiştir. Irkçı, şoven, militarist politikalar, Kürt sorununu keskinleştirmektedir. Bu, aynı zamanda, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük bir engel oluşturmakta ve uluslararasş emperyalist ve militarist odakların, Ortadoğu’da gerginlikleri artırma, halkları birbirine düşman etme, Türkiye’yi askerî maceralara sürükleme planlarına hizmet etmektedir.”

“Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tam tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. O nedenle bu sorun, baskı ve terörle, askerî yöntemlerle çözülemez. Şiddet, her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının, birlik değil, ayrılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına yol açar. Sorunun çözümü politiktir. Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalkması için, Türk ve Kürtlerin birliğine ihtiyaç vardır.”

“Kürt sorununu çözümü Kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Ortadoğu’da barışa hizmet etmelidir.”

“Kürt sorunu ancak bir süreç içinde çözülebilir. Bugün öncelikle Kürtler üzerindeki politik ve askerî baskıya son verilmeli, Kürt yurttaşların can güvenliği sağlanmalı, olağanüstü hal durumuna son verilmeli, korucu sistemi dağıtılmalı, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı. Sorun özgürce tartışılabilmelidir. Anayasada Kürtlerin varlığı tanınmalıdır.”

Programın “Demokratik Bir Kültür ve Eğitim Politikası İçin”başlıklı bölümünde ise, “Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslam Kültürünün insancıl öğeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel çağdaş kültür ile karşılıklı etkilemişi ile gerçekleşecektir.” denilmektedir.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, davalı Parti’ye yüklenen suç Tüzük ve Programının, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü paragrafında ifadesini bulan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” aykırı olmasından ibaret değildir. Yasakoyucu, bu bütünlüğü korumak amacıyla, bütünlüğü zedelemesi olasılığı bulunan her girişime set çekmek istemiştir. 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, Anayasa’nın 3. maddesinde anlatılan, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline ilişkin kuralı da değiştirmek amacı güdemeyeceklerini öngörmektedir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin programında yeralan, “Anayasada Kürtlerin varlığı tanınmalıdır”, “… Türk ve Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde gönüllülük ve eşit haklılık temelinde birlikte yaşamaları ve devletin ortak çıkarlar temelinde yeniden yapılanması için çalışılacaktır”, “Kürt sorununun çözümü Kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı …..” “Şiddet, her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının, birlik değil ayrılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına yol açar” biçimindeki anlatımlarla, bu kurala aykırı davranılmakta, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme yolunda özgür istenciyle Anayasa’daki millet bütünlüğü ilkesinden uzaklaşılıp, Türk ve Kürt ulusları ayrımına gidilmek istendiği anlaşılmaktadır. TC. Devleti’nde birden fazla ulus olamaz. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Milleti” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar dinlenemez.

maddenin (a) bendi siyasi partilerin ülke üzerinde ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri sürülemeyeceğini öngörmektedir. Programda yer alan, “Kürtlerin ulusal varlığı ve meşrû hakları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana inkâr edilmiştir”, “Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermiştir.”, “Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmasından kaynaklanan politik bir sorundur”, “Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalması için, Türk ve Kürtlerin birliğine ihtiyaç vardır.” gibi tümcelerle, anılan kurala aykırı davranılmıştır.

Yine programda yer alan “Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal kültürel değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslâm Kültürünün insancıl öğeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel çağdaş kültür ile karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşecektir” biçimindeki anlatımlarla 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmakta, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek, yaymak yoluyla azınlık yaratılarak millet bütünlüğünün bozulması amaçlanmaktadır. Bölgelerin ulusal kimliği olamaz. Anayasa, özerklik ve özyönetim yöntemlerine-biçimlerine kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke “TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Lozan Barış Antlaşmasıyla 18 Ekim 1925 günlü “Türkiye ve Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması”nda sayılanlar dışında Türkiye’de “azınlık” ya da “ulusal azınlık” bulunmamaktadır. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri devlet bütünlüğü içinde anlatılmıştır. 21 Kasım 1990 günlü Paris Şartı’nın bağlayıcılığı ve bu Şart’ta Kürt kökenli yurttaşların azınlık sayılmasını gerektiren bir kural yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılmaz. Herkesin, her zaman karşılaşabileceği ve giderilerek hukuk devletinde karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu yeni bir Avrupa için Paris Yasası, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış ve “Güvenlik” ve “Ek-1” bölümlerinde de açık olarak ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu milletlerarası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Yasa, kürt kimliği, kürt adı yoluyla kürtçülükle bölücülük yapılmasına olur vermemektedir.

Ülkenin her köşesinde değişik kökenli yurttaşlar aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Parti’nin tutumuyla gösterdiği doğrultu ve getirdiği ölçü, ulusu bölmektedir.

Yukarıdaki açıklamalar göre; Anayasa’nın 3. ve 14. maddelerinin ilk fıkraları, 68. maddenin dördüncü fıkrası ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık nedeniyle davalı siyasi parti, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmalıdır.

4- Kapatılan Siyasi Partilerin Devamı Olduğunu İddia ve Beyan Etmek Suçlaması :

İddianamede bu konuya ilişkin olarak, “Davalı siyasi parti programının giriş bölümünde, TBKP’nin Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin birleşmesi ile oluştuğu ve Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğu anlamını taşıyan ibareler yer almaktadır” denilmektedir.

Sözlü açıklama sırasında bu konuda özetle şu görüşler savunulmuştur: Mustafa Suphi’den bu yana komünist ve marksist hareketler ve örgütlenmeler farklıdır. Konu bütün olarak sahip çıkmaktır. Bundan bir partinin devamı olma iddiasını çıkarmak mümkün değildir. Türkiye, dünlerden bugüne geliyor; doğal olarak bir miras üzerine oturmaktadır. Yasaklanan bu değildir. Yasaklanan bir partinin devamı olduğunu söylemektir. TBKP, birlik, yasallık, yenilenme esası üzerine kurulan çağdaş bir marksist parti oluşturmak amacındadır.

Öte yandan, Anayasa’daki siyasi partilerle ilgili sınırlamaları aşan bir sınırlama Yasa yoluyla getirilmiştir. Türkiye İşçi Partisi, Millî Güvenlik Konseyince çıkarılan bir yasayla feshedilmiştir. Kullanılan deyim “fesih”tir, “kapatılma” değildir. Bu bakımdan Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, kapatılan siyasi parti kapsamı içinde düşünülmemesi gerekir. 2533 sayılı Yasa 12 Eylül 1980 günü faaliyetleri durdurulan partileri topluca feshetmiştir. Partilerin varlığına son veren bu yasayı çıkarmakla Milli Güvenlik Konseyi, kendi üzerine almamasına karşın yargı erkini kullanmıştır. Bunun da bir takım sonuçları olması gerekir. İddianamede “birleşme” denildiğine göre artık yeni bir şey doğmuştur. Birleşme, bir partinin devamı olmadığını göstermek içindir.

Kullanılan ifadeler kapatılan bir partimin devamı olduğunu belirtmek için değil tarihsel süreç içinde hareketin dünya ölçüsündeki kazanımlarını kucaklamak içindir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüş yazısında özetle şöyle denmektedir :

Türkiye İşçi Partisi 2533 sayılı Yasa uyarınca kapatılmıştır. Anılan kanunda partilerin feshinden sözedilmekte olmasına karşılık 2820 sayılı Yasa’nın 96/7. maddesi ise 2533 sayılı Yasa’yla feshedilmiş olan partiler için “kapatılmış” deyimini kullanmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin 28.9.1984 günlü, 1-1 sayılı kararına göre, buradaki “kapatılmış” deyimi kapsamına 2533 sayılı Yasa’yla feshedilmiş olan siyasi partiler de girmektedir.

Davalı siyasi partinin programının giriş bölümünde iki ayrı partinin birliğinden sözedilmekte ve davalı siyasi partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesi ile oluştuğu açıkça belirtilmektedir.

Son savunmada aynı konuya ilişkin olarak özetle şu görüşler ileri sürülmektedir:

Programda TBKP’nin, TİP ve TKP’nin birleşmesinden oluşan bir parti olması ile kastedilen nedir’ Bu çok açıktır. Bu tümce ile TBKP’yi oluşturan insan unsurunun, kadroların TİP ve TKP’deki insan unsuru, daha önce TİP ve TKP’de çalışan kadrolar olduğu anlatılmaktadır. Yoksa bu tümceden, TBKP’nin kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğu anlamı, çıkarılamaz. TBKP programıyla, dünyaya bakış açısıyla, yeni marksizm yorumuyla, sorunların çözümüne ilişkin çağdaş demokratik ve barışçı görüşleriyle ülkemiz politik yaşamındaki yerini almış ve toplumsal meşruiyeti tartışılmaz hale gelmiş yeni bir partidir.

TBKP’nin Siyasi Partiler Yasası’nın 96/2. maddesine aykırılığı söz konusu değildir. Kaldıki, Siyasi Partiler Yasası’nın bu hükmü de Anayasa’nın 2., 13/2., 68. ve 69. maddeleriyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9., 10., 11. ve 17. maddelerine açıkça aykırıdır.

Davalı Parti’nin, programında, Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğunu beyan ettiği ileri sürülerek Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kapatılması istenmektedir.

2820 sayılı Yasa’nın uygulanması söz konusu 96. maddenin ikinci fıkrası, “Kurulacak siyasi partiler, kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar” hükmünü içermektedir.

Savunmada, Türkiye İşçi Partisi 2533 sayılı Yasa’yla feshedildiğine göre “kapatılan siyasi partiler kavramı içinde düşünülmemesi gerekir” denilmektedir. Siyasi Partiler Yasası’ndaki “kapatılan siyasi parti” kavramı, yasaya aykırı davranışları yargı organı tarafından saptanan ve yargı organınca kapatılan siyasi partilerle 2533 sayılı Yasa ile feshedilmiş siyasi, partileri kapsar.

Öbür yandan, siyasi partiler toplumun siyasal yaşamında yalnız hukuksal değil, aynı zamanda sosyolojik bir gerçeğin yapısıdır. İmparatorluk döneminin 1908 yılından sonraki çalkantılı yaşamında siyasal gruplaşmaların ve toplulukların cumhuriyet dönemindeki siyasal yapılaşmaya etkileri açıktır. Cumhuriyet dönemindeki yasal veya yasal olmayan örgütlerin arkasında bulunan siyasal görüşler ve gruplar, etkinliklerini ve varlıklarını bugüne kadar değişik adlarla sürdürmüşlerdir. Cumhuriyet dönemine ilişkin bu siyasal gelişimin akışı, Cumhuriyet Halk Partisi, Serbest Fırka ve Terakkiperver Fırka ile başlamış ve çeşitli siyasal kesintilere karşın bugüne kadar gelmiştir. Marksist hareketlerin çeşitli biçimde temsil edildiği yasal veya yasal olmayan bir çok siyasi parti de, bağlı bulunduğu felsefî düşüncenin benzeri veya değişik yorumlarına bağlı bir gelişme süreci göstermişlerdir.

Ülkemizdeki bir kısım marksist hareketlerin daha önce çoğulcu, çok partili ve seçime dayanan demokratik devlet düşüncesine sahip olmamaları, hattâ Stalinist yorumları benimseyerek Sovyetler Birliği’nde bir dönemdeki katı diktatörlüğü ve insanlık dışı uygulamaları eleştirmemeleri ve Sovyetler Birliği’nin komşu ülkelere askerî müdahalelerini desteklemeleri; bunların düşünce ve eylem boyutunda birbirleri ile ilişkilerini ve tarihin akışında doğal halefiyetle ilgili sosyal ve tarihsel gerçeği değiştiremez. Davalı siyasi partinin daha önce düşünce, siyasal eylem ve hukuksal örgütlenme bağlamında varlık gösteren çeşitli siyasal hareketlerin kültürel mirasına talip olması yada böyle bir savda bulunması son derece doğal ve demokratiktir.

Bundan, davalı partinin kapatılan bir partinin devamı olduğunu beyan ettiği anlamını çıkarma olanağı yoktur. Yalnızca iki partinin birleşmesi ile yetinilmeyip marksist hareketin farklı örgütlenmelerine, siyasal kültürüne ve partilerine ve bunların kültürel mirasına sahip çıkılması, kapatılan bir siyasi partinin devamı olmak değil marksist örgütlenmenin birikim ve deneyiminden yararlanıp yeni bir parti oluşturmaktır.

Bu nedenlerle davalı partinin programında yazılanlar, 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin ikinci fıkrasına aykırılık oluşturmamaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yerinde görülmeyen bu konudaki isteminin REDDİ gerekir.

VII- SONUÇ :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6.1990 günlü, SP. 30. Hz.1990/34 sayılı İddianamesi’nde; Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Anayasa’nın 6., 10., 14. ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesine aykırı olarak sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı, Anayasa’nın 2., 3., 14. 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerine aykırı olarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı, aynı Yasa’nın 96. maddesine aykırı olarak kullanılmasına yasal olanak bulurımayan bir adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği ileri sürülerek, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

1– Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin adıyla birlikte Tüzük ve Programının Anayasa ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca davalş Parti’nin kapatılmasına,
2- Davalı Parti’nin bütün mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
3- Gereğinin, Bakanlar Kurulu’nca yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,
16.7.1991 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Başkan

Yekta Güngör ÖZDEN

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Üye

Servet TÜZÜN

Üye

Mustafa ŞAHİN

Üye

İhsan PEKEL

Üye

Selçuk TÜZÜN

Üye

Ahmet N. SEZER

Üye

Erol CANSEL

Üye

Erol CANSEL

Üye

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Şeytanın Avukatı

0

Şeytanın Avukatı, baş karakterler Al Pacino ve Keanu ile birlikte soluksuz izlenecek bir başyapıt hukuk filmi olarak öne çıkmaktadır.

Film Özeti

Vizyon Tarihi
30 Ocak 1998
Yapımı
1997 – ABD ,  Almanya
Tür
Dram,  Gerilim ,  Gizem
Süre
144 Dakika
Yönetmen
Taylor Hackford
Oyuncular
Al Pacino ,  Keanu Reeves ,  Charlize Theron ,  Connie Nielsen ,  Delroy Lindo
Senaryo
Tony Gilroy ,  Jonathan Lemkin ,  Andrew Neiderman
Yapımcı
Erwin Stoff ,  Anne Kopelson

Davaların zorluk seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, başarıya alışkın Kevin, bir şekilde jüriyi tesiri altına almakta ve müvekkilini temize çıkarmayı başarmaktadır. Mutlu bir evlilik süren başarılı avukatın hayatındaki her şey yolunda gibi görünmektedir. Bir gün, müvekkili haksız olduğu halde kazandığı bir dava sonrasında New York’taki çok büyük bir hukuk bürosundan müthiş bir teklif alır. Teklifi yapan dünyanın en büyük hukuk bürolarından birinin lideri olan John Milton’dur. Kevin’ın vereceği ‘evet’ cevabı, hayatını geri dönüşü olmayan bir şekilde değiştirecektir.

Haklı yada haksız gözetmeksizin kazandığı davalarla dikkat çeken Kevin Lomax’in (Keanu Reeves) kendisine gelen bu büyük teklifi reddedemeyince hayatı bir anda kararmaya başlamaktadır. Filmde olaylar hızla gelişmekte Kevin Lomax, Florida’dan New York’a taşınmaktadır. Yeni avukatlık şirketinin patronu John Milton (Al Pacino) adında çok zengin ve hırslı bir adamdır. Kahramanımız, yine de bunda olağanüstü bir durum olmadığı düşüncesindedir ve avukatlığını yaptığı şirketin patronu Milton onu her defasında kazanılması imkansız davalar ile sınamakta ve en iyi olma yolunda şeytanın izinde ısrarlı yürüyüşünü sürdürmektedir.

Başlangıçta her şey güzel görünmektedir, davalar kazanılmaktadır, ama Kevin’in özel hayatı yavaş yavaş kararmaya, eşi Mary Ann (Charlize Theron) ile arası bozulmaya başlamaktadır. Bütün bunlarda John Milton’ın kelimelerle açıklanamayan gizemli bir etkisi vardır.

“Kibir, benim en gözde günahımdır.”
”Sana Tanrı hakkında bir iki sır vereyim.Tanrı, seyretmeyi sever.O bir oyunbazdır. Bir düşünsene.İnsana içgüdüler verir. Sana bu olağanüstü hediyeyi verir,sonra ne yapar dersin? Yemin ederim, sırf kendi eğlencesi için, kendi özel kozmik komedi filmi için tam zıttı kurallar koyar. Bak ama dokunma, Dokun ama tadına bakma, Tat ama yutma, Ve sen sekip dururken o ne yapar ? Hasta kahrolası kıçıyla güler. Cimrinin tekidir. Sadisttir. Görevi başında bulunmayan bir derebeyidir. Ona tapmak mı ? Asla !!! ‘
”Asla! Cennette hizmet etmektense, cehennemde hüküm sürmek daha iyidir. Neden olmasın? Her şey başladığından beri burada, yeryüzünde her işe burnumu sokuyorum! İnsanoğluna bahşedilen her duyguyu onda yeşerttim! İstediklerini ona sağladım ve onu asla yargılamadım! Neden? Çünkü onu asla reddetmedim. Bütün kusurlarına karşın! Ben insanoğlunun taraftarıyım! Ben hümanistim. Belki de son hümanist.” 

Büyük Anadolu Partisi(BAP) Kapatma Kararı-1992

0

Büyük Anadolu Partisi(BAP); 24 Kasım 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi‘nin, “kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına” yönelik vermiş olduğu karar sonucunda kapatılmıştır. Gerekçeli karar 30 Ocak 1993 günü Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

4 Mart 1986’da Kemal Bekman’ın başkanlığında kurulmuş, 28 Eylül 1986 tarihinde yapılan milletvekili ara seçimlerinde %0,6 oranında oy almıştır. Bu seçimlerden sonra faaliyet göstermeyen parti hakkında, Cumhuriyet Savcılığı tarafından “Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma halinin ve böylece hukuki varlığının son erdiğinin tespiti” istemiyle Anayasa Mahkemesine açılan dava neticesinde kapatılmıştır.

Büyük Anadolu Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı:1992/3 (Değişik İşler)
Karar Sayısı:1992/4
Karar Günü:24.11.1992
R.G. Tarih-Sayı:30.01.1993-21481

DAVACI : Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Büyük Anadolu Partisi ( BAP)

DAVANIN KONUSU : Kuruluş amacı ve koşullarını kaybeden, acze düşen Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma durumunun ve böylece hukukî varlığının sona erdiğinin tesbiti istenilmektedir.

I- İDDİANAME :

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü, 5P.l8.Hz. 1992/67 sayılı iddianamesi aynen şöyledir:
“İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini 14.3.1986 tarihinde vermek suretiyle tüzel kişilik kazanan davalı Büyük Anadolu Partisinin kendiliğinden dağılma halinin ve böylece hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine, aşağıda belirtilen nedenlerle, karar verilmesi için bu davanın açılması gerekli görülmüştür.

A- GİRİŞ :

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68 ve 69. maddeleri, siyasi partilerin uyacağı esasları belirlemiş, 69/5 madde ve fıkrası, tüzük ve programlarının, kurucuların hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetlemek ve faaliyetlerini takip etmek görevini Cumhuriyet Başsavcılığına vermiş, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu bu ilkeler doğrultusunda düzenlenmiştir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 8, 10, 13, 14, 15, 16, 17, 31. ve 74. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları emredici kurallar konulmuş, 9, 75, 101, 102, 104. maddelerinde denetim, faaliyetlerinin izlenmesi, görevlerin yerine getirilmesi yönünden ilişki sağlama ve sonucuna göre yaptırım uygulama ilke ve yöntemleri belirtilmiş, bununla da kalınmayarak 121.madde ile Medeni Kanun ve Dernekler Kanununun, bu kanuna aykırı olmayan hükümlerinin siyasî partiler hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir.

Medeni Kanunun 70. maddesinde idare heyetinin nizamnameye tevfikan teşkiline imkan bulunmadığı takdirde cemiyet kendiliğinden münfesih olur” denildiği gibi 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddesinde “dernekler, kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği veya acze düştüğü veya yönetim kurulunun tüzük gereğince kurulmasına imkan kalmadığı veya 23. maddede belirtilen yeter sayının bulunmaması, sebebiyle üs tüste iki olağan genel kurul toplantısının yapılamadığı hallerde, kendiliğinden dağılmış sayılır” denilmiştir.

B- DAVALI SİYASİ PARTİNİN DURUMU :

Davalı siyasî parti 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurulmuş, kurucu üyelerden Hulusi Görgü, Ahmet Ekinci, Yunus Çakır ve Cemal Bilici’nin mevcut kesinleşmiş mahkumiyetleri nedeni ile siyasi parti kurucu üyesi olma yeterliliğini taşımadıkları ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 8/1. maddesinin siyasi partilerin bu yeterliliğe sahip 30 kişi tarafından kurulmasını emretmesi sebebiyle adı geçen siyasi partinin kurulmamış sayılması istemi ile Yüksek Mahkemenin nezdinde 14.4.1986 gün ve 59.18 Hz. 1986/157 sayılı iddianamemizle dava açılmıştır. Davalı siyasi parti tarafından 4.8.1986 tarihinde söz konusu 4 kurucu üye yerine yeni 4 üye tespit edilmiştir. Daha sonra da Yüksek Mahkemenizin 21.1.1987 gün ve 522-1 sayılı kararı ile açılan davanın reddine karar verilmiştir.

Davalı siyasi partinin kuruluşundan sonra Hikmet Yüksel, Mustafa Kılıç, Çelik Çetinkaya, Ömer Uluçay, Yalçın Yazar, Ekrem Demirel, Süleyman Engin, Bayram Kapkıner ve Ahmet Mermer isimli kişiler partiye kurucu üye olarak kabul edilmişlerdir. Bu kişilerin ilk dördü kurucu üye olma yeterliliği olmayanların yerine üye kabul edilmişlerdir. Hayati Gürakar isimli kişi kendiliğinden davalı siyasi partinin kurucu üyesi olduğunu iddia etmiş ise de, 24.1.1991 tarihli dilekçesi ile istifa ettiğini bildirmiştir.

Davalı partinin kuruluşundan itibaren bugüne kadar geçen süre içerisinde 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 10/b ve 10/d maddeleri uyarınca herhangi bir yerde teşkilat kurduğuna ve üye kaydı yaptığına dair bir bilgi ve belge Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal etmemiştir. Ancak 18.7.1987 gün ve 4 sayılı yazı ekinde 4.8.1986 günlü kurucular kurulu toplantısında alınan karar örneğini Başsavcılığımıza göndermiştir. Bu karardan, Ahmet Üzümcü, Necla Kamışoğlu, Kemal Berkman, Aydan Akçalı, Hilmi Erfidan, Emin Açıkel, Nazmi Aytemiz, Hilmi Toker, Sami Sakıcı, Abdurrahman Küçükkarakaş, Özden Ulug, Hatip Baydar, Fahrettin Öztürk, Hasan Acar, Hakkı Çiftçi, Cahit Ergün ve Rıza Bozkurt’un Merkez Yönetim Kurulu üyeliklerine seçildikleri anlaşılmaktadır.

Parti kurucu üye yeterliliği bulunmayanlardan Cemal Bilici 7.8.1986 tarihinde, Yunus Çakır 21.2.1991 tarihinde, Hulusi Görgün 3.3.1992 tarihinde parti üyeliklerinden de istifa etmişlerdir. Ayrıca kurucu üyelerden Hasan Acar, Kemal Berkman, Nazmi Aytemiz, Çelik Çetinkaya, Ekrem Demirel, Hatip Baydar, Fahrettin Öztürk, Hilmi Erfidan, Mustafa Erdoğan Bozkaya, Hikmet Yüksel, Bekir Kara, Ahmet Mermer, Nabi Yümer, Hilmi Toker, Hakkı Çiftçi, Yalçın Yazar, Cahit Ergün, Feridun Orhan, Bayram Ali Ustabaşı, Mustafa Kılıç, Bayram Kapkıner ve Rıza Bozkurt muhtelif tarihlerde partiden istifa etmişler, Süleyman Engin 18.5.1988, Mehmet Osmanoğlu 16.2.1989, Sami Sakıcı 30.3.1989 ve Ömer Uluçay 12.12.1989 tarihlerinde ölmüşlerdir. Parti üyesi Ahmet Ekinci’nin kurucular kuruluna katılması mümkün olmadığı gibi merkez yönetim kurulunda üyeliği de söz konusu değildir.

Bu itibarla davalı siyasi partinin kurucu üyesi olarak Emin Açıkel, Necla Kamışoğlu, Ahmet Üzümcü, Abdurrahman Küçükkarakaş, Aydan Akçalı, Özden Uluğ, Nevres Dönmez, Hayrullah Ötlek ve M. Hilmi Doğan’dan kurulu 9 kişiden ibaret kurucular kurulu kalmıştır. Bunlardan ilk beşi Merkez Yönetim Kurulu, üyesidir.

Davalı siyasi parti tüzüğünün 9/3-c maddesinde Merkez Karar ve Yönetim Kurulunun tüzükte, Merkez Yönetim Kurulu olarak geçtiği belirtilmekte ve 32. maddesinde de Merkez Yönetim Kurulunun 15 üyeden oluştuğu ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanacağı ifade edilmektedir.

Bu durumda, davalı siyasi partinin gerek Kurucular kurulunun ve gerekse Merkez Yönetim Kurulunun toplanması ve karar alması yasal olarak mümkün bulunmadığı gibi, fiili olarak da kalan üyelerin faaliyette bulunma isteminde oldukları da saptanamamıştır. Bildirilen genel merkez adresinde davalı siyasi partinin hiç bir faaliyeti ve hiç bir üyesi bulunmadığı gibi başka bir adreste de faaliyette bulunması iradesi saptanamamıştır.

Davalı siyasi partinin faaliyetini devam ettirme iradesinin bulunmayışı bir çok yasal zorunluğun yerine getirilmemiş olmasını da beraberinde getirmiştir. Anılan nedenlerle davalı siyasi partiye bir adresi bulunmadığından, gerek Yüksek Mahkemenizce ve gerekse Cumhuriyet Başsavcılığımızca da herhangi bir tebligat yapılamamıştır.

Bu husus, Ankara Emniyet Müdürlüğünün 15.5.1990 gün ve 072411 sayılı, 15.6.1991 gün ve 95157 sayılı yazıları ve ayrıca istifa eden bir kısım üyelerin beyanı ile halen partinin hem kurucu hem de yönetim kurulu üyesi gözüken Abdurrahman Küçükkarakaş’ın beyanı ile saptanmıştır.

C- DEĞERLENDİRME :

Davalı siyasi partinin 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 8. maddesinde “siyasi partiler … en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulur …” denmesine rağmen, ilk genel kongresini yapmadığı da gözönüne alınarak, kurucu üye sayısı dokuz kişiye düşmüştür. Bu sayıyı yeter sayıya çıkarması da mümkün değildir.

8. maddesinde siyasi partinin kuruluş bildiriminde genel merkez adresini bildirmesini zorunlu kılması ve 31 maddesindeki “… siyasi partilerin merkez teşkilatı Ankara il merkezinde … bulunur” kuralı karşısında Ankara’da genel merkez adresi mevcut değildir. 10. maddesi uyarınca il, ilçe ve beldelerde teşkilat kurduğuna, partiye üye kaydettiğine ve faaliyetlerine ait herhangi bilgi ve belge Cumhuriyet Başsavcılığımızdaki sicil dosyasına intikal ettirilmemiştir.

14/7. maddesindeki “… parti kurucuları ilk büyük kongreyi, parti tüzelkişilik kazanmasından başlayarak iki yıl içinde toplamak zorundadırlar” emredici hükmüne karşın, 14.3.1986 tarihinde tüzelkişilik kazanan davalı siyasi partinin ilk büyük kongresi toplanmamıştır. 7, 10, 13, 15, 16 ve 17. maddelerinde tarif edilen genel başkan ile diğer karar, yönetim, icra ve disiplin organlarını kapsayan merkez teşkilatı oluşturulmamıştır. 74. maddesindeki “siyasi partilerin genel başkanları … kesinhesaplarının onaylı birer
örneğini Haziran ayı sonuna kadar Anayasa Mahkemesine ve bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığına vermek …” zorunluluğu yerine getirilemediğinden 75. maddede açıklanan denetim Yüksek Mahkemenizce yapılamamıştır.

9, 102 ve 104. maddelerinde siyasi partilerin uyacakları yasal zorunlukların yerine getirilmesi, eksik bilgi ve belgelerin sağlanması yönünde ilişki kurma ilke ve yöntemleri belirlenmiş sonucuna yaptırım uygulaması açşklanmış ise de; davalı siyasi partiye herhangi bir tebligat yapılamadığından Cumhuriyet Başsavcılığımızca bu yasal yollara başvurulması mümkün olamamıştır.

Bu durumda, Büyük Anadolu Partisinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68 ve 69. maddelerinde gösterilen ilke ve kurallarla, 2820 sayılı Kanunun 3. maddesinde öngörülen siyasi partilerin “… Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması …” amacını gerçekleştirmek için gerekli kuruluş şartlarını kaybettiği ve bu bağlamda acze düştüğü Cumhuriyet Başsavcılığının 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9, 102 ve 104/1. maddesine göre işlem yapması imkanının kalmadığı anlaşılmıştır.

D- İSTEK :

Yukarıda açıklanan nedenlerle, 2820 Sayılı Kanunun 121. maddesi aracılığı ile Medeni Kanunun 70, 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddeleri gözönünde tutularak Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği ve acze düştüğü belirlendiğinden, kendiliğinden dağılma halinin buna bağlı olarak hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine karar verilmesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 69. maddesi uyarınca talep olunur. 8.7.1992″

II- CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ:

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.10.1992 günlü, SP.18 Hz. 1992/67 sayılı esas hakkındaki görüşü aynen şöyledir :

“Davalı siyasi Parti’nin hukuki varlığının sona erdiği 8.7.1992 gün ve aynı sayılı iddianamemizle dava konusu yapılarak bu durumun tespitine karar verilmesi istenilmiştir.

Davalı siyasi Parti’nin bilinen adreslerine iddianamemiz tebliğ edilememiş ancak 22.9.1992 günlü Resmi Gazete’de ilân yoluyla tebliğ edilebilmiştir.

8.10.1992 gün ve 1427 sayılı yazınız uyarınca esas hakkındaki görüşümüz aşağıdaki şekilde sunulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68. maddesi ile “siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları …” olarak kabul edilmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 3. maddesi ile siyasi partilerin “… milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla … millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması …”nı amaçlayacağı belirtilmiş ve diğer maddeleri ile uyacağı ve yerine getireceği zorunlu koşullar açıklanmıştır.

Davalı siyasi partinin kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği ve acze düştüğü belirlenip kendiliğinden dağılma halinde bulunduğu 8.7.1992 günlü iddianamemizde ayrıntılı olarak izah edilmiştir.

İddiamızı kanıtlayan diğer bir olgu da, Ankara’da Genel Merkez oluşturmak zorunda bulunan siyasi partiye, Yüksek Mahkemenizce iddianamemizin ancak Resmi Gazete’de ilân yoluyla tebliğ edilebilmesi ve herhangi bir yanıt alınamamış olmasıdır.

İddianamede açıklandığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68 ve 69. maddelerine uygun olarak düzenlenen 2820 sayılı Siyasi Partiler kanununa göre varlığı ve faaliyeti tespit edilemeyen, kanunun emredici hükümlerini yerine getirmeyen davalı siyasi partinin kuruluş amaç ve şartlarını kaybedip acze düştüğü ve böylece kendiliğinden dağılma halinde bulunduğu, buna bağlı olarak hukuki varlığının sona erdiği, kuşkuya yer vermeksizin, saptanmıştır.

SONUÇ : Kuruluş amaç ve şartlarını kaybedip acze düşen ve böylece kendiliğinden dağılma halinde bulunan davalı Büyük Anadolu Partisi’nin, 2820 sayılı Kanunun 121, Medeni Kanunun 70, 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddeleri gözönüne alınarak, hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine karar verilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 69. maddesi uyarınca arz ve talep olunur. 21.10.1992″

III- DAVANIN EVRELERİ :

1. Dava, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü, SP. 18 Hz . 1992/67 sayılı dilekçesi ile açılmış ve dilekçe 9.7.1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi kaydına geçmiştir.

2. Anayasa Mahkemesi’nin 8.9.1992 günündeki toplantısında, ön sorun olarak bir siyasi partinin kendiliğinden dağılma durumunun ve böylece hukuki varlığının sona erdiğinin tespitinin Anayasa Mahkemesi’nin görevi içinde olup olmadığı tartışılmıştır. Anayasa’da ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’nde siyasi partiler hakkında tespit davası açılabileceğine ilişkin açık bir kural yoktur. Bu konu daha önce Yüce Görev Partisi’nin hukuki varlığının sona erdiğinin saptanması için Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’nde açılmış olan davanın görülmesi sırasında incelenmiş ve Anayasa Mahkemesi 25.8.1983 günlü, E. 1983/1, K. 1983/1 sayılı kararıyla bir siyasi partinin hukuki varlığının sona erip ermediğini tespit edip karara bağlanmasının kendi görevi içinde olduğunu kabul etmiştir. Bu kararda açıklanan düşünce ve görüşlerle bunların dayanakları bu iş için de geçerli olduğundan Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma
durumunun ve hukuki varlığının sona erdiğinin saptanması isteminin karara bağlanmasının aynı nedenlerle Anayasa Mahkemesi’nin görevi içinde bulunduğu kabul edilmiş ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü SP. 18 Hz. 1992/67 sayılı iddianamesinin onaylı örneğinin alınmasından başlayarak 30 gün içinde ön savunmasını yapmak üzere davalıya tebliğine, tebligatın yapılamaması durumunda ilân yoluyla tebligatın gerçekleştirilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

3. Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş bildirgesinde gösterdiği adres ile daha sonra Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdiği yeni adrese tebligat yapılamadığından ilânen tebligat yoluna gidilmiş ve 22.9.1992 günlü, 21353 sayılı Resmi Gazete’nin 57. sayfasındaki ilânda iddianamenin 15 gün sonra davalıya, tebliğ edilmiş sayılacağı hususu yer almıştır.

4. Davalı Büyük Anadolu Partisi ilân tarihinden itibaren kendisine verilen 15 günlük süre içerisinde savunma hakkını kullanmadığı için Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’nca 8.10.1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan konuya ilişkin esas hakkındaki düşüncesinin bildirilmesi istenmiştir.

5. Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünü 21.10.1992 tarihli dilekçe ile vermiş bu dilekçe Anayasa Mahkemesi kayıtlarına 23.10.1992 tarihinde geçmiştir.

IV- İNCELEME :

Dosyanın esas inceleme raporu, Anayasanın ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun konuya ilişkin hükümleri, davayı ilgilendirebilecek diğer metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Maddi Olgular:

Büyük Anadolu Partisi, kuruluş bildirgesi ve eklerini İçişleri Bakanlığı’na verdiği 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurularak tüzelkişilik kazanmıştır. Kurucu üyelerden dördünün kesinleşmiş mahkumiyetleri bulunduğundan, siyasi parti kurucu üyesi olma yeterliğini taşımadıkları gerekçesiyle bu partinin kurulmamış sayılması istemiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne 14.4.1986 tarihli iddianame ile dava açılmıştır. Büyük Anadolu Partisi’nin ilk toplantısı olan 18.7.1986 tarihinde merkez yönetim kurulu üyeleri ile Genel Başkan, Başkan Yardımcıları, Genel Sekreter ve Genel Muhasip seçimleri yapılmıştır Siyasî parti kurucu üyesi niteliği taşımayan dört kişi yerine yeni dört kişi 4.8.1986 tarihinde parti kurucu üyesi olmuşlardır.

Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan dava, Mahkemenin 21.1.1987 günlü, E. 1986/522, K. 1987/1 sayılı kararıyla, Cumhuriyet Başsavcılığı isteminin reddi biçiminde sonuçlanmıştır.

Büyük Anadolu Partisi’nin 30.6.1987 tarihli toplantısında, Parti’nin kurucu üye dışında üyesi bulunmadığı, hiçbir il ve ilçede teşkilatlanmadığı, 1986 yılı hesap döneminde gelir ve gideri olmadığı karar altına alınmış, bu karar bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

23.7.1987 tarihinde Parti’nin genel merkez adresi değişmiş, yeni adres “Atatürk Bulvarı 223/10 ANKARA” olarak gösterilmiştir. Parti Başkanı Kemal Berkman partiden 18.9.1987 tarihinde, iki üye 30.9.1987 tarihinde istifa etmişler, başkanlığı Sami Sakıcı devralmıştır. Sami Sakıcı’nın Cumhuriyet Başsavcısı’na 3.2.1988 tarihinde verdiği ifadede, partinin gösterilen adreste faaliyette bulunduğu 30 kurucu üyesinin tamam olduğu, il ve ilçe teşkilatlarının kurulmadığı ve büyük kongrenin yapılmadığı belirtilmiştir. Ancak daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığı’nca bazı bilgiler ile kesin hesabın istenmesine ilişkin 6.10.1989 günlü ve 31.1.1990 günlü yazışmalar partiye tebliğ edilememiş, Savcılıkça Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne yazılan 17.4.1990 günlü yazıya verilen cevapta, partinin dağıldığı, feshine ilişkin belgenin kayıtlarında bulunmadığı bildirilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı tarafından 11-12-13 – 26.9.1990 tarihlerinde ifadeleri alınan bazı parti kurucu üyeleri ifadelerinde özetle: Parti ile kimlerin ilgilendiğini, partinin yerini ve durumunu, faaliyette olup olmadığını bilmediklerini söylemişlerdir.

Davalı Parti kurucu üyelerinden 1991-1992 yıllarında 21 kişi istifa etmiş; 1988-1989 yıllarının çeşitli tarihlerinde aralarında başkan Sami Sakacı’nın da bulunduğu dört kişi ölmüştür. Böylece istifa edenler ve ölenlerden sonra Parti’de 9 kişi kalmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin E. 1991 /17 (Siyasî Parti Malî Denetim) sayılı dosyasında, 1988- 1989-1990 yılı birleşik kesinhesaplarını süresinde vermeyen davalı Parti hakkında yapılan işlemler Parti’ye tebliğ edilemediğinden, gereğinin yapılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na duyuruda bulunulmasına 4.6.1992 tarihinde karar verilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne yazılan 9.6.1992 tarihli yazıya verilen 15.6.1992 tarihli cevapta şöyle denilmektedir: “Büyük Anadolu Partisi’nin Atatürk Bulvarı No: 223/10 sayılı yerde 1986 yılında Genel Başkan Av. Kemal Berkman tarafından kurulduğu, daha sonra adı geçenin 18.9.1987 yılında Parti Başkanlığı’ndan ve Parti üyeliğinden istifa ettiği, yerine parti yönetiminde bulunan Sami Sakıcı’nın geldiği 30.3.1989 tarihinde vefat ettiği, vefat tarihine kadar Genel Merkez faaliyetlerini Paris Caddesi Paris Apt. No: 64/5 sayılı yerde bulunan Av. Bülent Şimşek Özçelik’e ait yazıhanesinde sürdürdüğü vefatından sonra partinin dağıldığı, kayıtlarımızda herhangi bir yazışma yapılacak mevcut adresinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.” denilmiştir. Bu tarihi izleyen 8.7.1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Mahkememize bu dava açılmıştır.

2- Değerlendirme:

Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri gereğince siyasi partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu denetlemek; faaliyetlerini izlemek görevinin Cumhuriyet Başsavcılığı’na ait olduğu belirtilen iddianamede, özetle şöyle denilmektedir:

– Büyük Anadolu Partisi 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurularak tüzel kişilik kazanmıştır.
– Parti kuruluşundan itibaren bu güne kadar herhangi bir yerde teşkilat kurmamıştır, yeni üye kaydetmemiştir.
– Yasal zorunluluklarını yerine getirmemiştir. Örneğin; Parti’nin hesapları denetlenememiştir.
– Partinin gösterdiği adrese tebligat yapılamamaktadır.
– Kurucu üyelerin pek çoğu istifa etmiştir. şu anda Parti’de 9 kişi kalmıştır.

Bu iddialara dayalı olarak Cumhuriyet Başsavcılığı, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 121. maddesi aracılığıyla Medeni Kanunun 70. ve 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 51. maddeleri gözönünde tutularak Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve koşullarını kaybettiği, acze düştüğü bu nedenle de hukukî varlığının sona erdiğinin tespitini istemektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 3. maddesine göre , siyasî partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahallî idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propaganda ile millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzelkişiliğe sahip kuruluşlardır. Siyasî partilerin uyacakları esaslar ve taşıması zorunlu bazı nitelikler Yasa’nın izleyen maddelerinde düzenlenmiştir. Şöyle ki : 8. maddede, siyasî partilerin, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulacağı, genel merkezinin Ankara’da bulunacağı belirtilmiştir. 10. maddede ise, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca her siyasî parti için tutulacak sicil dosyasında bulunacak bilgilerin neler olduğu yer almıştır. Siyasî partilerin merkez organlarının büyük kongre, genel başkan ile diğer karar, yönetim icra ve disiplin organlarından ibaret olduğu, 13. maddede; büyük kongre, toplanma süresi, ne şekilde toplanacağı 14. maddede; Genel Başkan seçimi, 15. maddede; merkez karar ve yönetim icra organlarının yapısı ile büyük kongrece seçilecek merkez organlarının herbirinin üye sayısının 15’den az olamayacağı 16. maddede; merkez disiplin kurulunun üye sayısının 7’den az olamayacağı ise 17. maddede düzenlemiştir. Ayrıca aynı Yasa’nın 74. maddesinde, siyasî partilerin genel başkanlarının karara bağlanarak birleştirilmiş bulunan kesinhesap ile parti merkez ve bağlı ilçeleri de kapsayan iller teşkilatının kesinhesaplarının onaylı bir örneğini Haziran ayı sonuna kadar Anayasa Mahkemesine ve bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığı’na vermek zorunda oldukları hükme bağlanmıştır.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı gibi BAP 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurulmuş ancak 1992 yılına gelindiğinde Parti’de 9 kişi kalmıştır. Parti hiçbir yerde teşkilatlanmamış, büyük kongresini yapmamıştır. Sami Sakacı’nın 30.3.1989 tarihinde ölümünden sonra Parti’nin genel başkanı da yoktur. Dolayısıyla Yasa’nın örgördüğü sayılarda Merkez Organları ve Disiplin Kurulu’da oluşturmak mümkün değildir. ayrıca Parti’nin 1989 yılından itibaren Ankara’da genel merkez adresi bulunmamaktadır. Parti’nin 1988-1989-1990 yılı birleşik kesinhesapları süresinde Anayasa Mahkemesi’ne verilmemiştir. Bu durumda anılan partinin Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu’nda yer alan hükümler çerçevesinde bir siyasî parti niteliği taşımadığı açıktır.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 121. maddesi birinci fıkrasında “Türk Kanunu Medenisi ile Dernekler Kanunu’nun ve dernekler hakkında uygulanan diğer kanunların bu kanuna aykırı olmayan hükümleri siyasi partiler hakkında da uygulanır” denilmektedir. Medeni Kanun’un 70., Dernekler Kanunu’nun 51. maddelerinde derneğin kuruluş amacı ve şartların, kaybettiği veya acze düştüğü ve yönetim kurulunun oluşmasına imkan kalmayan durumlarda kendiliğinden dağılmış sayılacağı öngörülmüştür. Bu kurallara göre Büyük Anadolu Partisi dağılmış duruma düşmüştür.

Dernekler Kanunu’nun 55. maddesinde kendiliğinden dağılmış sayılan derneklerin mal, para ve haklarının tasfiyesinin tüzüklerinde gösterilen esaslara göre yapılacağı hususu yer almaktadır Davalı Parti Tüzüğü’nde bu konuda bir düzenleme bulunmamaktadır. Tüzüğün 58. maddesinde tüzükte hüküm bulunmayan hallerde Siyasî Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ve Dernekler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanacağı yazılmıştır. Buna göre sözü edilen siyasî partinin varsa mallarının Dernekler Kanunu’nun 55.maddesinin birinci fıkrasına göre Hazineye geçirilmesi gerekmektedir.

V- SONUÇ :

1- Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına;

2- Davalı Parti’nin mal varlığının, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 121. maddesi yoluyla Dernekler Yasası’nın 55. maddesinin birinci fıkrası uyarınca Hazineye geçmesine,

3- Gereğinin, Bakanlar Kurulu’nca yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 24.11.1992 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan Yekta Güngör ÖZDEN
Başkanvekili Güven DİNÇER
Üye Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
Üye Servet TÜZÜN
Üye Mustafa GÖNÜL
Üye Mustafa ŞAHİN
Üye İhsan PEKEL
Üye Selçuk TÜZÜN
Üye Ahmet N. SEZER
Üye Haşim KILIÇ
Üye Yalçın ACARGÜN

Uluslararası Şiddetsizlik Günü

0

Uluslararası Şiddetsizlik Günü(International Day of Non-Violance) her yıl 2 Ekim tarihinde düzenlenmektedir.

BM Genel Kurulu tarafından 5 Haziran 2007 tarihinde alınan kararla ilan edilmiştir. Karar, “şiddetsizlik” ilkesinin evrensel olarak hayata geçmesini hedeflemektedir. Barış, hoşgörü, anlayış ve şiddetsizlik kültürünün güvence altına alınması temel amaçtır.

Uluslararası Şiddetsizlik Günü, şiddetin her türlüsüne karşı barışçıl ve şiddetsiz direnişi öne çıkarmaktadır.

Şiddetsizlik küresel barış ve güvenlik için temel bir ilkedir. Tüm dünyada barışın sağlanmasına dikkat çekmek için belirlenmiş özel bir gündür.

Bu özel gün, eğitime ve farkındalık artırmaya adanmıştır. Çatışmaları şiddet yerine diyalog ve müzakere ederek çözme çabaları desteklenmektedir. Dünya genelinde hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve bireyler tarafından düzenlenen etkinliklerle barışa vurgu yapılmaktadır. Ancak, Şiddetsizlik Günü’nde dahi dünyanın bir çok bölgesinde şiddet sarmalı devam etmektedir.

Mahatma Gandhi ve Uluslararası Şiddetsizlik Günü

Mahatma Gandhi, sivil itaatsizliğin, şiddetsizlik felsefesi ve stratejisinin öncüsüdür. Hindistan Bağımsızlık Hareketi lideri Mahatma Gandhi’nin doğum günü,  Uluslararası Şiddetsizlik Günü’dür .

Mahatma Gandhi, şiddet karşısında şiddetsiz kalmanın önemini tüm dünyaya göstermiştir. Şiddetsiz direnişiyle Hindistan’ın bağımsızlık hareketine liderlik etmiştir. Gandhi’ye göre şiddetsizlik insanlığın erişebileceği en büyük güçtür. Şiddetsizlik, diğer tüm silahlardan daha güçlüdür.

BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) başta olmak üzere birçok uluslararası sözleşmede kişilerin yaşam hakları, işkence ve kötü muamele yasağı, şiddetsiz ve barış içerisinde bir yaşam sürme hakları korunmuştur. Uluslararası müktesebata paralel şekilde Anayasa’nın 17. maddesinde de “herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, kişilerin vücut bütünlüklerine dokunulamayacağı, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı, kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağı” güvence altına alınmıştır.

Şiddet kavramı Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda; “kişinin kendisine, başka bir kişiye veya bir gruba ya da topluluğa karşı, yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, kötü gelişim veya mahrumiyetle sonuçlanan veya sonuçlanma olasılığı yüksek olan, tehditle veya fiili olarak fiziksel güç veya kuvvet kullanımı” olarak tanımlanmıştır. Raporda; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere kişilere yönelik şiddetin yaralanma, sakatlık ya da ölümle sonuçlanmasa da fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunlara yol açabildiği, sonuçların gizli olabileceği ya da ortaya çıkmasının yıllar sürebileceği, bu nedenle de şiddet tanımının geniş yorumlanması gerektiği ifade edilmiştir.

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Anlaşması

0

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Anlaşması, 30 Ocak 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanmıştır. Sözleşmeye göre, Türkiye’de bulunan Ortodoks Rumlarla, Yunanistan’da bulunan Müslüman Yunan uyrukları, 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren zorunlu göçe tabi tutulacak ve zorunlu göçe tabi tutulanlar Türk ve Yunan makamlarının izni olmadıkça geldikleri ülkelere yerleşmek amacıyla tekrar dönemeyeceklerdir.

Lozan Antlaşmasının 14. maddesine göre, Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin olarak Yunanistan ile Türkiye arasında yapılmış ya da yapılacak bağıtlar İmroz ve Bozca Adaları halkına uygulanmayacaktır. Lozan Antlaşması, savaş esirlerinin mübadelesine ilişkin olarak ise, Yunanistan ve Türkiye’nin, her birinin elinde bulunan savaş tutsakları ve sivil tutukluların mübadelesini 30 Ocak 1923 günü Lozan’da imza edilen özel Anlaşma hükümlerine bağlamıştır.

Mübadelede; Drama, Girit, Kavala, Selanik, Vodina ve Yanya’dan Türkiye’ye gelen nüfus Doğu Trakya ve Batı Anadolu’da Rum azınlığın ayrılışı ile boşalan yerlere iskan edilmişlerdir. Mübadillerin yoğun olarak iskan edildikleri şehirler Adana, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Manisa, Mersin, Samsun ve Tekirdağ olmuştur. 

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Anlaşması

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ İLE YUNAN HÜKÜMETİ, aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmaya varmışlardır:

MADDE 1

Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine (exchange obligatoire) girişilecektir.

Bu kimselerden hiç biri, Türk Hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye, ya da Yunan Hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.

MADDE 2

Birinci Maddede öngörülen mübadele:

a) İstanbul’da oturan Rumları (İstanbul’un Rum ahalisini);
b) Batı Trakya’da oturan Müslümanları (Batı Trakya’nın Müslüman ahalisini) kapsamayacaktır.

1912 Kanunuyla sınırlandırıldığı biçimde, İstanbul Şehremaneti daireleri içinde, 30 Ekim 1918 tarihinden önce yerleşmiş (etablis) bulunan bütün Rumlar, İstanbul’da oturan Rumlar (İstanbul’un Rum ahalisi) sayılacaklardır.

1913 tarihli Bükreş Andlaşmasının koymuş olduğu sınır çizgisinin doğusundaki bölgeye yerleşmiş (etablis) bulunan Müslümanlar, Batı Trakya’da oturan Müslümanlar (Batı Trakya’nın Müslüman ahalisi) sayılacaklardır.

MADDE 3

Karşılıklı olarak, Rum ve Türk nüfusu mübadele edilecek olan toprakları 18 Ekim 1912 tarihinden sonra bırakıp gitmiş olan Rumlar ve Müslümanlar, 1 nci Maddede öngörülen mübadelenin kapsamına girer sayılacaklardır.

İşbu Sözleşmede kullanılan “göçmenler” (emigrants) terimi, 18 Ekim 1912 tarihinden sonra göç etmesi gereken ya da göç etmiş bulunan bütün gerçek ya da tüzel kişileri kapsamaktadır.

MADDE 4

Aileleri Türk ülkesini daha önce bırakıp gitmiş olup da kendileri Türkiye’de alıkonulmuş bulunan Rum halkından vücutça sağlam erkekler, işbu Sözleşme uyarınca, Yunanistan’a gönderilecek ilk kafileyi meydana getireceklerdir.

MADDE 5

İşbu Sözleşmenin 9 ncu ve 10 ncu Maddelerindeki çekinceler (ihtirazi kayıtlar) saklı kalmak üzere, işbu Sözleşme uyarınca yapılacak mübadele yüzünden, Türkiye’deki Rumların ya da Yunanistan’daki Müslümanların mülkiyet haklarına ve alacaklarına hiç bir zarar verdirilmeyecektir.

MADDE 6

Mubadele edilecek halklara mensup bir kimsenin gidişine, herhangi bir nedenle olursa olsun, hiç bir engel çıkartılmayacaktır. Bir göçmenin, kesinleşmiş bir hapis cezası bulunduğu, ya da henüz kesinleşmemiş bir cezaya çarptırıldığı, ya da kendisine karşı ceza soruşturması yürütüldüğü du rumlarda, söz konusu olan göçmen, cezasını çekmek ya da yargılanmak üzere, kendisine karşı kovuşturmada bulunan ülkenin makamlarınca, gideceği ülkenin makamlarına teslim edilecektir.

MADDE 7

Göçmenler, bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitirecekler ve varış ülkesinin topraklarına ayak bastıkları anda, bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş sayılacaklardır.

İki ülkeden birini ya da ötekini daha önce bırakıp gitmiş olan ve henüz yeni bir uyrukluk edinmemiş bulunan göçmenler, bu yeni uyrukluğu, işbu Sözleşmenin imzası tarihinde edinmiş olacaklardır.

MADDE 8

Göçmenler, her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmakta serbest olacaklar ve bu yüzden kendilerinden çıkış ya da giriş vergisi ya da başka herhangi bir vergi alınmayacaktır.

Bunun gibi, işbu Sözleşme uyarınca, bağıtlı Devletlerden birinin ülkesini bırakıp gidecek her topluluk (cemaat, communaute) üyesinin (camiler, tekkeler, medreseler, kiliseler, manastırlar, okullar, hastahaneler, ortaklıklar, dernekler, tüzel kişiler ya da ne çeşit olursa olsun başka tesisler personelini de kapsamak üzere) kendi topluluklarına ait taşınır malları yanlarında serbestçe götürmek ya da taşıttırmak hakkı olacaktır.

11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyonların tavsiyesi üzerine, her iki ülke makamlarınca, taşıma işlerinde en geniş kolaylıklar sağlanacaktır.

Taşınır mallarının tümünü ya da bir kısmını yanlarında götüremeyecek olan göçmenler, bunları, oldukları yerde bırakabileceklerdir. Bu durumda, yerel makamlar, bırakılan taşınır malların dökümünü (envanterini) ve değerini, ilgili göçmenin gözleri önünde saptamakla görevli olacaklardır. Göçmenin bırakacağı taşınır malların çizelgesini ve değerini gösteren tutanaklar dört nüsha olarak düzenlenecek ve bunlardan biri yerel makamlarca saklanacak, ikincisi, 9 ncu Maddede öngörülen tasfiye işlemine esas alınmak üzere 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyona sunulacak, üçüncüsü göç edilecek ülkenin Hükümetine, dördüncüsü de göçmene verilecetir.

MADDE 9

8nci Maddede öngörülen göçmenlerin ve toplulukların kent ve köylerdeki taşınmaz mallarıyla, bu göçmenlerin ya da toplulukların bırakmış oldukları taşınır mallar, 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyonca, aşağıdaki hükümler uyarınca tasfiye edilecektir.

Zorunlu mübadele uygulanacak bölgelerde bulunan ve mübadele uygulanmıyacak bir bölgede yerleşmiş toplulukların din ya da hayır kurumlarına ait olan mallar da, aynı şartlar içinde, tasfiye edilecektir.

MADDE 10

Bağıtlı Tarafların ülkelerini daha önceden bırakıp gitmiş olan ve işbu Sözleşmenin 3 ncü Maddesi uyarınca nüfus (halkların) mübadelesinin kapsamına girer sayılan kimselere ait taşınır ya da taşınmaz malların tasfiyesi, 9 ncu Madde uyarınca, Türkiye ile Yunanistan’da, 18 Ekim 1912 tarihinden bu yana yürürlüğe konmuş kanunlarla her çeşit yönetmeliklere (tüzüklere) göre ya da başka herhangi bir zoralım (müsadere), zorunlu satış, v.b. gibi, işbu mallar üzerindeki mülkiyet hakkını herhangi bir yoldan kısıtlayıcı nitelikte hiç bir tedbire konu olmaksızın yürütülecektir. İşbu Madde ile 9 ncu Maddede öngörülen mallar, bu çeşit bir tedbire konu olurlarsa, bu mallara, 11 nci Maddede öngörülen Komisyonca, bu tedbirler uygulanmamışçasına, değer biçilecektir.

Kamulaştırılmış mallara gelince, Karma Komisyon, her iki ülkede mübadele kapsamına girecek kimselere ait olup da, mübadele uygulanacak topraklarda bulunan ve 18 Ekim 1912 den sonra kamulaştırılmış olan bu mallara yeniden değer biçecektir. Komisyon, bir zarar verilmiş olduğunu görürse, bu zararı mal sahiplerinin yararına onaracak bir zarar-giderim (tazminat) saptayacaktır. Bu zarar-giderimin tutarı, mal sahiplerinin alacak hesabına ve kamulaştıran ülke Hükümetinin borç hesabına geçirilecektir.

8 nci ve 9 ncu Maddelerde göz önünde tutulan kimseler, şu ya da bu yoldan, yararlanmadan yoksun bırakıldıkları malların gelirlerini elde edememişlerse, bu gelirlerin tutarlarının kendilerine geri verilmesi, savaş öncesi ortalama gelir esas alınarak ve Karma Komisyonca saptanacak yol ve yöntemler uyarınca, sağlanacaktır.

Yunanistan’daki Vakıf mallarının ve bunlardan doğan hak ve çıkarların, ve Türkiye’de Rumlara ait benzer tesislerin tasfiyesine girişirken, 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyon, bu tesislerin ve bunlarla ilgili bulunan özel kişilerin haklarını ve çıkarlarını tam olarak korumak amacıyla, daha önce yapılmış Andlaşmalarda kabul edilmiş ilkelerden esinlenecektir.

11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyon, bu hükümleri uygulamakla görevli olacaktır.

MADDE 11

İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girişinden başlayarak bir aylık bir süre içinde, Bağıtlı Yüksek Tarafların her birinden dört ve 1914-1918 savaşına katılmamış Devletlerin uyrukları arasından Milletler Cemiyeti Meclisince seçilecek üç üyeden oluşan ve Türkiye’de ya da Yunanistan’da toplanacak olan bir Karma Komisyon kurulacaktır. Komisyonun Başkanlığını, tarafsız üç üyeden her biri sıra ile yapacaktır.

Karma Komisyon, gerekli göreceği yerlerde, bir Türk ve bir Yunanlı üye ile, Karma Komisyonca atanacak tarafsız bir Başkandan oluşacak ve Karma Komisyona bağlı olarak çalışacak Alt-komisyonlar kurmaya yetkili olacaktır. Karma Komisyon, alt-komisyonlara verilecek yetkileri kendisi saptayacaktır.

MADDE 12

Karma Komisyon, işbu Sözleşmede öngörülen göçü denetlemek ve kolaylaştırmak ve 8 nci Madde ile 9 ncu Maddede öngörülen taşınır ve taşınmaz malların tasfiyesine girişmekle yetkili olacaktır.

Karma Komisyon, göçün ve yukarıda belirtilen tasfiyenin yol ve yöntemlerini saptayacaktır.

Karma Komisyon, genel olarak, işbu Sözleşmenin uygulanmasında gerekli göreceği tedbirleri almağa ve bu Sözleşme yüzünden ortaya çıkabilecek bütün sorunları karara bağlamaya tam yetkili olacaktır.

Karma Komisyon kararları oy çokluğu ile alınacaktır.

Tasfiye edilecek mallara, haklara ve çıkarlara ilişkin bütün itirazlar Karma Komisyonca kesin olarak karara bağlanacaktır.

MADDE 13

Karma Komisyon, ilgilileri dinledikten ya da dinlemeğe gereği gibi çağırdıktan sonra, işbu Sözleşme uyarınca tasfiye edilmesi gereken taşınmaz mallara değer biçme işlemine girişmek için tam yetkili olacaktır.

Tasfiye olunacak mallara değer biçilmesinde, bunların altın para ile olan değeri esas alınacaktır.

MADDE 14

Komisyon, ilgili mal sahibine, elinden alınan ve bulunduğu ülkenin Hükümeti emrinde kalacak olan mallardan dolayı borçlu kalınan para tutarını belirten bir bildiri belgesi verecektir.

Bu bildiri belgeleri esas alınarak borçlu kalınan para tutarları, tasfiyenin yapılacağı ülke Hükümetinin, göçmenin mensup olduğu Hükümete karşı bir borcu olacaktır. Göçmenin, ilke olarak, göç ettiği ülkede, kendisine borçlu bulunulan paraların karşılığında, ayrıldığı ülkede bırakmış olacağı mallarla aynı değerde ve aynı nitelikte, mal alması gerekecektir.

Yukarıda belirtilen biçimde bildiri belgeleri esası üzerinden, her iki Hükümetçe ödenmesi gereken paraların hesabı, her altı ayda bir çıkartılacaktır.

Tasfiye işlemi tamamlandığı zaman, karşılıklı borçlar biribirine eşit çıkarsa, bununla ilgili hesaplar denkleştirilmiş (takas ve mahsup edilmiş) olacaktır. Bu denkleştirme işleminden sonra, Hükümetlerden biri ötekine borçlu kalırsa, bu borç peşin para ile ödenecektir. Borçlu Hükümet, bu ödeme işine süre tanınmasını isterse, yıllık en çok üç taksitle ödenmek şartıyla, Komisyon bu süreyi ona tanıyabilecektir. Komisyon, bu süre içinde ödenmesi gereken faizleri de saptayacaktır.

Ödenecek para oldukça önemli ise ve daha uzun sürelerin tanınmasını gerektirmekteyse, borçlu Hükümet, borçlu olduğu paranın yüzde yirmisine kadar Karma Komisyonca saptanacak bir parayı peşin olarak ödeyecek, geri kalan borç için de, Karma Komisyonca saptanacak oranda faizli ve yirmi yıllık bir süre içinde anaparaya çevrilebilecek (amortise edilebilecek) borçlanma bonoları (istikraz tahvilleri) çıkarabilecektir. Borçlu Hükümet, bu borç için, Komisyonca kabul edilecek sağlancalar (rehinler) gösterecektir. Bu sağlancalar, Yunanistan’da Uluslararası Komisyonca, İstanbul’da Devlet Borcu (Düyun-u Umumiye) Meclisince yönetilecek ve gelirleri toplanacaktır. Bu sağlancalar konusunda anlaşmaya varılamazsa, Milletler Cemiyeti Meclisi bunlarısaptamaya yetkili olacaktır.

MADDE 15

Göçü kolaylaştırmak amacıyla, ilgili Devletlerce, Karma Komisyonun saptayacağı şartlarla, Komisyona öndelik (avans) olarak ödemede bulunacaktır.

MADDE 16

Türkiye ve Yunanistan Hükümetleri, işbu Sözleşme uyarınca, ülkelerini bırakıp gidecek olan kimselere yapılacak bildirilerle, bu kimselerin varış ülkesine taşınmak üzere yönelecekleri limanlara ilişkin bütün sorunlar üzerinde, 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyonla anlaşmaya varacaklardır.

Bağıtlı Taraflar, mübadele edilecek halklara, gidişleri için konmuş tarihten önce yurtlarını bırakıp gitmelerine yol açacak, ya da mallarını ellerinden çıkartmak üzere doğrudan ya da dolaylı hiç bir baskıda bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler. Bağıtlı Taraflar, ülkeyi bırakıp giden ya da gidecek olan göçmenleri hiç bir vergiye ya da olağanüstü bir resme bağlamamayı yükümlenirler. 2 nci Madde uyarınca mübadele dışı bırakılacak bölgelerde oturanların, bu bölgelerde kalmak ya da oralara yeniden dönmek haklarıyla, Türkiye ve Yunanistan’da özgürlüklerinden ve mülkiyet haklarından serbestçe yararlanmalarına hiç bir engel çıkartılmayacaktır. Bu hüküm, mübadele dışı bırakılacak söz konusu bölgelerde oturanların mallarını başkalarına geçirmelerine ve bu kimselerden Türkiye’yi ya da Yunanistan’ı kendi istekleriyle bırakıp gitmek isteyeceklerin gidişine engel olma vesilesi olarak öne sürülmeyecektir.

MADDE 17

Karma Komisyonun çalışmaları ve işlerinin yürütülmesi için gerekli giderler, Komisyonca saptanacak oranlar içinde, ilgili Hükümetlerce karşılanacaktır.

MADDE 18

Bağıtlı Taraflar, işbu Sözleşmenin uygulanmasını sağlamak üzere, yasalarında gerekli değişiklikleri yapmağı yükümlenirler.

MADDE 19

İşbu Sözleşme, Bağıtlı Yüksek Taraflar bakımından, Türkiye ile yapılacak Barış Andlaşmasının bir paçasıymış gibi, aynı güç ve aynı değerde sayılacaktır. İşbu Sözleşme, söz konusu Andlaşmanın Bağıtlı Yüksek Taraflardan her ikisince onaylanmasından hemen sonra yürürlüğe girecektir.

BU HÜKÜMLERE OLAN İNANÇLA, yetki belgelerinin, karşılıklı olarak, usulüne uygun olduğu görülmüş ve aşağıda imzaları bulunan Tamyetkili Temsilciler, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır. LAUSANNE’da, otuz Ocak bin dokuz yüz yirmi üç tarihinde, üç nüsha olarak düzenlenmiştir. Bu nüshalardan biri Yunanistan Hükümetine, biri Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine verilecek, üçüncüsü de doğruluğu onaylanmış birer örneğini, Türkiye ile yapılmış Barış Andlaşmasını imzalayan Devletlere yollayacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine, bu Devletin arşivlerine konulmak üzere, teslim edilecektir.

(L.S.)E.K. VENİSELOS.
(L.S.)M. İSMET
(L.S.)D. CACLAMANOS.
(L.S.)Dr. RIZA NUR.
(L.S.)HASAN.

30 Ocak – Hukuk Takvimi

0

30 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

133
Roma İmparatoru Didius Julianus doğdu. (ö. 193)
1648
Hollanda ile İspanya arasında, Münster Antlaşması imzalandı ve Seksen Yıl Savaşı sona erdi.
1649
İskoçya, İngiltere ve İrlanda’nın kralı I. Charles yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Kasım 1600) 1625’te babası James ölünce Charles İskoçya ve İngiltere ile İrlanda krallıkları tahtına çıktı. I. Charles döneminde parlamentonun yetkilerinin azaltılması konusunda fikirlerin yaygınlaşmasıyla İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights) 17 Haziran 1628 tarihinde, kralın direnişine rağmen kabul edildi. Mutlak monarşiye karşı çıkanlar tarafından, 30 Ocak 1649 günü, Londra’daki Whitehall Sarayı önünde başı kesilerek idam edildi.
1879
Avukat François Paul Jules Grévy, Fransa Cumhurbaşkanı seçildi. Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’in (1870-1940) yerleşmesini sağlayan Grévy 15 Ağustos 1807’de doğdu. (Ölümü: 9 Eylül 1891) Paris Hukuk Fakültesi’ni bitirdi ve avukat 1827’de oldu. 1848 Kurucu Meclisi’nde görev aldı ve 1849’da Ulusal Meclis Başkan Yardımcısı seçildi. Yürütme erkinin zayıf tutulması ve denetlenmesi gerektiği görüşünü savundu, bu görüşünü siyaset yaşamı boyunca hiç değiştirmedi. 1851-1868 arasında devlet görevi almadı. Bu dönemde hukukçu olarak çalıştı; ayrıca cumhuriyetçi etkinliklere katıldı. 1868’de yasama organına seçildi ve hızla liberal muhalefetin önderleri arasına girdi. Paris Komünü’nün sosyalist ayaklanmasına karşı çıktı. 1870’te Yeni Ulusal Meclis’in başkanı (1871-1873) ve Temsilciler Meclisi Başkanı (1876) olarak görev yaptı. Thiers’in Eylül 1877’de ölümünün ardından, Cumhuriyetçi Parti’nin başına geçti. 30 Ocak 1879 ile 2 Aralık 1887 arasında Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı, görevi sırasındayken de yürütmenin yetkilerinin azaltılmasını ve güçlü parlamentoyu savundu.

François Judith Paul Grevy
1882
Amerikan hukukçu ve politikacı Franklin Delano Roosevelt doğdu. (Ölümü: 12 Nisan 1945) New York’ta Columbia Hukuk Okulu‘nda eğitim gördü. Baro sınavını geçtikten sonra ayrıldı. 1910’da New York Eyalet Senatosu’na seçildi ve daha sonra I. Dünya Savaşı sırasında Başkan Woodrow Wilson altında Deniz Kuvvetleri Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı. 1929’dan 1933’e kadar vali olarak görev yaptı ve ABD’yi kuşatan ekonomik krizle mücadele programlarını teşvik etti. 1933’ten 1945’teki ölümüne kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin 32. başkanı olarak görev yaptı. ABD’de modern liberalizmi tanımlayan New Deal Koalisyonu’nu kurdu. 20. yüzyılın ilk yarısında dünya olaylarında merkezi bir figür haline geldi.
1919
Paris Barış Konferansı: İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını kararlaştırdı.
1919
  • İttihat ve Terakki Partisi mensuplarından Kara Kemal, İsmail Canpolat, Hüseyin Cahit Yalçın ve Ziya Gökalp’in de aralarında olduğu 27 kişi İngiliz kuvvetlerinin isteği üzerine tutuklandı.
  • Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında 7 Ocak 1919 tarihinde gözaltına alınan Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey 30 Ocak 1919’da İstanbul’a getirilerek Divan-ı Harbi Örfi’ye çıkarıldı. de yargılandı.

    Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey
1923
  • Yunanistan ile Ahali Mübadelesi Antlaşması yapıldı. Aralık 1923’te başlayıp 1927 yılına kadar süren uygulamayla, 400 bin Türk ve 1 milyonu aşkın Rum yer değiştirdi.
  • Sivil Mevkufinin İadesiyle Harb Esirlerinin Mübadelesine Dair Türk-Yunan İtilafnamesi: Yunanistan ve Türkiye, her birinin elinde bulunan savaş tutsakları ve sivil tutukluların mübadelesi bu Hükümetler arasında teslimi için Lozan’da özel bir Anlaşma imzaladı.
1925
Türk Hükûmeti, Piskopos VI. Konstantin’in İstanbul dışına çıkarılmasını kararlaştırdı.
1926
Türkiye – Şili dostluk antlaşması imzalandı.
1927
İsveçli hukukçu ve sosyal-demokrat siyasetçi Olof Palme doğdu. (Ölümü: 28 Şubat 1986) Stockholm Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1949’da İsveç Sosyal Demokrat Partisi’ne üye oldu. Üniversitede geçirdiği süre boyunca İsveç Ulusal Öğrenci Birliği ile birlikte çalışarak öğrenci siyasetine dahil oldu. 1953’te sekreterliğinde çalışmak üzere sosyal demokrat başbakan Tage Erlander tarafından işe alındı. 1955’ten itibaren İsveç Sosyal Demokrat Gençlik Ligi’nin yönetim kurulu üyesi oldu. Gençlik Ligi Koleji Bommersvik’te ders verdi. 1957’de parlamento üyesi olarak seçildi. 1969–1976 ve 1982–1986 yılları arasında iki dönem İsveç Başbakanı olarak görev yaptı.  Silahsızlanmayı destekleyen en önemli politikacılardan biri oldu. Üçüncü dünya ülkelerinin ihtiyaçlarının göz önüne alınması için çaba gösterdi.
1931
Kanadalı siyasetçi ve hukukçu John Carnell Crosbie dünyaya geldi. (30 Ocak 1931-10 Ocak 2020) Dalhousie Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kanada Barolar Birliği tarafından Vikont Bennett Bursu ile ödüllendirildi. 1956-1957 yıllarında Londra Üniversitesi İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü ve London School of Economics’te lisansüstü eğitim aldı ve 1957’de Newfoundland Barosu’na çağrıldı. 1966 yılında Belediye ve İskan Bakanı oldu. Bakan olarak Newfoundland ve Labrador Konut Şirketi’nin kurulmasından sorumlu oldu.  1967’de  Sağlık Bakanı olarak görev  yaptı. Moore hükümetinde Maliye Bakanı, Hazine Kurulu Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Bakanı görevlerinde bulundu. Newfoundland ve Labrador  kentinde  12. vali yardımcısı olarak görev yaptı. 10 Ocak 2020’de yaşamını yitirdi.
1936
Hukukçu ve diplomat Ahmet Galip Balkar doğdu. (Ölümü: 11 Mart 1983) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördükten sonra avukatlık stajını tamamladı. 1959 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1961 yılında Türkiye’nin NATO nezdindeki daimi temsilciliğine üçüncü katip olarak atandı. 1966-1969 yılları arasında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın özel kalem müdürlüğü görevinde bulundu. 1969’da Londra Büyükelçiliği başkatipliğine atandı ve buradaki görevi sırasında büyükelçilik müsteşarlığına terfi etti. Merkezde Müşterek Güvenlik Dairesinde genel müdür yardımcılığı ve daire reis vekilliği görevlerinde bulundu. Türkiye’nin NATO nezdindeki daimi temsilciliğine birinci müsteşar olarak atandı. 1981’de Türkiye Büyükelçisi olarak Belgrad’a gitti. Belgrad Büyükelçisi olarak görev yaptığı sırada ESAK(Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları) tarafından düzenlenen terörist saldırı sonucunda yaşamını yitirdi.
1942
İkinci Dünya Savası devam ediyor: Türkiye’de pasta yapımı ve ticareti yasaklandı.
1943
Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Adana Görüşmesinde buluştu. (Adana Mülakatı-Yenice Mülakatı) Görüşme, Yenice Tren İstasyonu’nun bir tren vagonunda gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin savaşa girip girmeyeceğiz müzakere edilmiştir.
1946
Macaristan’da cumhuriyet ilan edildi.
1948
Hindistan’ın ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandi, Yeni Delhi’de öldürüldü. (Doğumu: 2 Ekim 1869) Satyagraha felsefesinin öncüsüdür. Bu felsefe Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu ve dünya üzerinde vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu. Hindistan’da resmî olarak “Ulusun Babası” ilan edildi ve doğum günü olan 2 Ekim Gandhi Jayanti adıyla ulusal tatil ilan edildi. 15 Haziran 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile 2 Ekim gününü “Dünya Şiddetsizlik Günü” olarak ilan etti.  Gandi, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde 8. sırada yer almaktadır.
1972
Vatan Partisi, 30 Ocak 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatıldı.
1972
  • Pakistan, İngiliz Milletler Topluluğu’ndan ayrıldı.
  • İngiliz askerleri, Kuzey İrlanda’da gösteri yapanların üzerine ateş açarak, 14 insan hakları savunucusunun ölümüne neden oldu. Bugün Birleşik Krallık tarihine Kanlı Pazar olarak geçti.
1978
İstanbul Adliyesindeki devam eden siyasi davanın duruşması nedeniyle çıkan arbedeler sonucunda yargıçlar adliyede 1.5 saat mahsur kaldı.
1979
İstanbul’dan sürgün olarak gönderilen mahkumlar, Sinop hapishanesini ateşe verdiler.
1981
20 Ocak’ta gözaltına alınan CHP Ordu eski milletvekillerinden Ertuğrul Günay ve Temel Ateş “Dev-Yol örgütüne Fatsa’da destek sağladıkları” iddiasıyla askeri mahkemece tutuklandı.
1980
Yabancı bankaların Türkiye’de şube açmaları Yabancı Sermaye ile ilgili kanun kapsamına alındı. Banka şubelerine kârlarını transfer etme hakkı tanındı.
1983
Nijerya Hükûmeti, 1 milyondan fazla Ganalı ve 700 bine yakın Batı Afrikalı işçiyi sınır dışı etti.
1983
12 Eylül Darbesi’nin 36. İdamı gerçekleşti. 22 Mayıs 1979’da dükkânında çalışmakta olan sol görüşlü bakkal Battal Türkaslan’ı 6-7 el ateş ederek öldüren sağ görüşlü militan Ahmet Kerse, idam edildi.
1987
Bakanlar Kurulu, 1111 Sayılı Askerlik Kanunundaki yeni düzenlemeyi onayladı. Bedelli askerlik düzenlemesini de içeren ve daha sonra yasalaşan tasarı askerlikteki yaş haddini 46’dan 41’e indirdi.
1987
Gökyüzü dergisinin gerçekleştirdiği “Gökyüzü Bizim Olsun” adlı gece için açılan soruşturma nedeniyle Yazı İşleri Müdürü Deniz Öğüt gözaltına alındı. Geceye katılan Sadık Gürbüz, Sevinç Eratalay ve Ozan Telli’nin de bulunduğu müzisyen ve ozanlara da soruşturma açıldı.
1990
İstanbul’da demokratik kitle örgütlerine yönelik baskıları protesto için Valiliğe dilekçe vermek isteyen 300 kişiden 50’si tutuklandı.
1993
Büyük Anadolu Partisi (BAP); 24 Kasım 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi‘nin, “kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına” yönelik vermiş olduğu karar sonucunda kapatıldı. Gerekçeli karar 30 Ocak 1993 günü Resmî Gazetede yayınlandı.
1994
Yargıtay 7. Ceza Dairesi, Eğitim-İş Sendikası’nın tüzel kişiliğe sahip olmadığını belirten Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını bozdu. Yargıtay’ın kararında uluslararası sözleşmeler dayanak gösterildi. Böylece Yargıtay ilk kez bir memur sendikasının varlığını (hukuki olarak) kabul etmiş oldu.
1998
1998
Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Av. Aydın Erdoğan, RP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın 23 Ocak’ta verdiği iftar yemeğine katılan yargıç ve savcılar hakkında suç duyurusunda bulundu. Erdoğan yemekte Anayasa Mahkemesi’nin RP’yi kapatma kararını eleştirmişti.
2000
Hizbullah operasyonunda Diyarbakır’da iki evde altı ceset bulundu. Hizbullah’ın işkenceyle öldürerek gömdüğü kurbanlarının sayısı 48’e ulaştı.
2001
TBMM’deki iç tüzük görüşmeleri sırasında çıkan arbedede DYP Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu, kalp krizi geçirerek öldü.
2001
Fransız parlamentosunun kabul ettiği “Fransa Ermenilerin 1915’te soykırıma uğradığını resmen tanır” ifadesinden ibaret yasayı, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac onayladı. Yasa Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2003
Belçika’da aynı cinsiyetteki çiftlerin evlenmesine izin veren yasa kabul edildi, böylece Belçika, Hollanda’dan sonra bu yasayı çıkartan ikinci ülke oldu.
2003
  • AKBİL davasında 37 sanığın yargılanmasına devam edildi. Mahkeme, milletvekili seçilen İdris Naim Şahin, M.M.Açıkalın ve M.Arslan’ın dosyalarını ayırdı.
  • SINIRAŞAN ÖRGÜTLÜ SUÇLARA KARŞI BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ (Palermo Konvansiyonu) Organize suçlarla mücadelede ilk uluslararası düzenlemedir. 15 Kasım 2000’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş, 12-15 Aralık 2000 tarihinde de Palermo’da imzaya açılmıştır. Türkiye sözleşmeyi 30 Ocak 2003 tarih ve 4800 sayılı Kanun ile kabul etmiştir.
2004
Kayıp Trilyon Davasında yüz kızartıcı suçtan dolayı hapis cezası ve ömür boyu siyaset yasağı alan Saadet Partisi  lideri Necmettin Erbakan parti üyeliğinden istifa etti.
2005
Irak’ta son elli yılın ilk genel ve yerel seçimleri yapıldı.
2009
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) eski başkanlarından Kemal Türkler’in öldürülmesiyle ilgili davada, Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ünal Osmanağaoğlu hakkında verilen beraat kararını bozdu.
2011
Güney Sudan’da önceki haftalarda yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 99’unun kuzeyden bağımsızlık yönünde oy kullandıkları açıklandı.
2017
2018
2002-2008 yılları arasında İstanbul Barosu başkanlığı yapan Av. Kazım Kolcuoğlu’ 30 Ocak 2018 günü 73 yaşındayken Çatalca’daki evinde yaşamını yitirdi.
2025
‘Örgüt kurma ve yönetme’, ‘nitelikli dolandırıcılık’ gibi farklı suçlardan 11 bin 462 yıla kadar hapsi istenen Thodex kurucusu Faruk Fatih Özer, örgüt suçundan tahliye edildi.
2025
Hamas ile İsrail arasında yapılan ateşkes anlaşması kapsamında üçüncü tur rehine takası başladı. Hamas, Gazze’de tutulan 8 kişiyi serbest bıraktı. İsrail, takasın tek taraflı olarak askıya alındığını bildirdi.
2025
Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve Alevi Bektaşi Federasyonu, ortak açıklama ile BM’i göreve çağırdı: “Suriye’deki Alevi katliamını durdurmak için Birleşmiş Milletler Acil Göreve”
2025
Adana’da dünyaya gelen bebekten topuk kanı aldırmayan ve aşılarını yaptırmayan aileye açılan dava sonucu 2.5 aylık bebeğe kayyım atandı.

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER

0

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER, CEPEJ (Avrupa Adaletin Etkililiği Komisyonu) tarafından hazırlanarak 8 Aralık 2011 tarihinde Strasbourg’da kabul edilmiştir. (IMPLEMENTING THE SATURN TIME MANAGEMENT TOOLS IN COURTS) CEPEJ’in SATURN Merkezi davaların uzunluğuna ilişkin sorunların daha iyi anlaşılması için çalışmaktadır.

AVRUPA ADALETİN ETKİLİLİĞİ KOMİSYONU (CEPEJ)

MAHKEMELERDE SATURN ZAMAN YÖNETİMİ ARAÇLARININ UYGULANMASI

REHBER

Bu Rehber, CEPEJ tarafından mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmek ve böylelikle adli işlemlerin sürelerini en uygun hale getirmek için tasarlanan araçları somut bir şekilde uygulamaya istekli mahkemeleri ve mahkeme çalışanlarına yardımcı olmayı hedef almaktadır.

CEPEJ’in SATURN Merkezi tarafından yargıda zaman yönetimi hakkında, SATURN Merkezi Yürütme grubunun bir üyesi olan Jon T. JOHNSEN (Norveç) ile birlikte Yürütme grubunun diğer üyeleri ve altı üye devletten yedi pilot mahkemenin gerçekleştirdiği hazırlık niteliğindeki uygulama çalışması temel alınarak tasarlanmıştır.

1. REHBERİN AMACI
MOTİVASYON

1. Davaların çok uzun sürmesi, çoğu Avrupa ülkesinde karşılaşılan önemli bir sorundur. Çeşitli anketler(1) yargı süreçlerinde yaşanan gecikmelerin yalnızca kamuoyu değil bire bir mahkeme tecrübesi olan kişiler tarafından da bir numaralı sorun olarak algılandığını göstermiştir. Bu durum, adli sistemdeki “konumları” ne olursa olsun tüm kullanıcılara zarar vermektedir: davacılar, sanıklar, mağdurlar, tanıklar, jüri üyeleri, vb. (işlemlerin uzun zaman almasından çıkarları olanlar hariç).

2. Mahkemeler çalışmalarını ve işlemlerini tüm davaları en uygun ve öngörülebilir süre içerisinde tamamlamak hedefi çerçevesinde düzenleyebilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6.1. Maddesinde öngörülen ‘makul süre’ kavramı bir (Sözleşmenin ihlal edilmiş veya ihlal edilmemiş olması arasındaki sınır çizgisini çizen) “alt sınırdır”. Ancak mahkemeler, Sözleşmede belirtilen asgari seviyeye ulaştıklarında dahi zaman kullanımlarını daha da iyileştirmek için çalışmalarını sürdürmelidir.

3. Yargılama işlemlerinde en uygun ve öngörülebilir sürelerin elde edilmesinde ulusal düzeyden mahkemeler düzeyine kadar birçok yetkili rol oynar: yargılama işlemlerinin uzunluğuna ilişkin teklifler bu ilgililerin aktif katılımı ile hazırlanmalıdır. Yargının kendine has tabiatı, gecikmeleri haklı çıkaracak bir argüman olarak görülemez. Bu nedenle işbu Rehber daha ziyade mahkemelere ve mahkemelerde çalışanlara yönelik olarak hazırlanmıştır.

[box type=”success” align=”” class=”” width=””] CEPEJ’in SATURN Merkezi

CEPEJ’in SATURN(2) Merkezi, Avrupa’daki mahkemelerde zaman yönetiminin nasıl gerçekleştirildiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda esas hedef, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ‘makul süre’ standardına (AİHS 6. Madde) ilişkin ihlalleri önlemeye yönelik tedbirlerin uygulanmasında üye devletlere yardımcı olabilecek şekilde, yargılama sürelerinin kullanımı hakkında bilgi toplamaktır. Merkez, aynı zamanda üye devletlerin kendi yargılama sürelerini daha iyi izlemelerini sağlayacak araçlar geliştirmekte ve üye devletlerin uygun zaman yönetimi araçlarını kullanmasını teşvik edip değerlendirmektedir. SATURN Merkezi aracılığıyla CEPEJ mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmeyi hedefleyen çeşitli araçlar ve tedbirler geliştirmiştir (aşağıdaki 3. bölüme bakınız).[/box]

4. Uygulama programının temelinde yatan iki esas fikir şunlardır:

  • İyileştirmeye yönelik bir ihtiyaç bulunduğu açık olduğu halde üye devletlerdeki mahkemelerde ilgili SATURN araçlarının neden uygulanmadığını tespit etmek;
  • Mahkemelerin kendi başlarına uygulayabilecekleri araçları tespit etmek, bu konuda onları teşvik etmek ve ilgili araçların tespit edilmesine ve uygulanmasına ilişkin süreci araştırmak.

5. Mahkemelerin bazı araçları neden diğerlerinden önce uygulamayı istediklerini, uygulama sürecinde mahkemelerin karşılaştığı engeller ile bunun, sonuçlarını ve tek bir mahkemenin deneyimlerinin, hem aynı yargı alanında yer alan mahkemeler hem de farkı alanlardaki mahkemelere örnek teşkil etmesinin ne derece mümkün olduğunu öğrenmek önem arz eder.

6. CEPEJ araçlarının ilgililiğine ve kullanılabilirliğine ilişkin bir harita çıkarmada ilave bir yol olarak uygulama programı kullanmak başarılı uygulamaların tamamının katılımcı mahkemenin zaman yönetiminde iyileştirilme sağlanmasında fayda sağlayacaktır. Ayrıca, bu durum CEPEJ’in SATURN Merkezinin genel amacına, yani daha geniş ölçekte mahkemelerin zaman yönetiminin iyileştirilmesine de katkıda bulunur. Raporlar aynı yargı alanı içindeki diğer mahkemelerin yanı sıra politika yapıcılar ile yargı alanındaki yöneticiler için de örnek teşkil edebilir. Aynı durum diğer yargı alanları için de söz konusu olabilir.

7. Planlanan uygulama süreçlerinin münferit şekilde incelenmesi sayesinde araçların uygulamada başarı sağlamaları halinde üstesinden gelinecek zorluklar ve engeller ile çarelere ilişkin kapsamlı ve ayrıntılı bir tablo ortaya çıkacaktır. Bu nedenle uygulama projeleri SATURN Merkezi ile Avrupa’daki mahkemeler arasında çok kullanışlı bir diyalog fırsatı sunar.

KANITLANMIŞ BİR ÇERÇEVE

8. Bu basit Rehber, seçilen SATURN araçlarının doğru uygulanmasını değerlendirmede ve eksiklikler tespit edildiğinde uygulamalarını iyileştirmelerinde mahkemelere ve mahkeme çalışanlarına yardım etmeyi hedefler. Ayrıca rehber, uygulamaların CEPEJ’e bildirilmesini öneren rehber ilkeler sayedinde söz konusu uygulama örneklerinden de öğrenmeyi hedefler, böylece SATURN Merkezi’nin yanı sıra ulusal adli makamlar da uygulama sonuçlarını daha kapsamlı yararlanma için dikkate alabilirler.

9. Bu Rehber’deki metodoloji, ilk önce aşağıda belirtilen yedi pilot mahkemede (altı üye devletten) denenmiş ve tartışılmıştır:

  • Nedre Romerike İlk Derece Mahkemesi, Norveç
  • Prag 1 Bölge Mahkemesi, Çek Cumhuriyeti
  • Yüksek Adalet Mahkemesi Queen’s Hakimliği ve Merkez Londra Hukuk Mahkemesi, İngiltere ve Galler (Birleşik Krallık)
  • Tiflis Temyiz Mahkemesi, Gürcistan
  • Turin İlk derece Mahkemesi, İtalya
  • Dorneck-Thierstein Bölge Adliye Mahkemesi, İsviçre

10. Pilot projelerden elde edilen sonuçlar, “SATURN zaman yönetimi araçlarının uygulanması – yedi deneme projesine ait sentez raporu” (CEPEJ-SATURN(2011)2) (3) adlı belgede sunulmaktadır.

Aşağıda önerilen metodoloji, yedi pilot projeden elde edilen deneyimler ışığında tadil edilmiş ve
tamamlanmıştır.

2. AHKEMELERDE SATURN ARAÇLARININ UYGULANIŞININ DENETLENMESİNE İLİŞKİN METODOLOJİ
SATURN ÖNCELİKLERİ

11. CEPEJ, Avrupa mahkemelerinde zaman yönetimini iyileştirmek adına çok sayıda araçlar geliştirmiştir (aşağıdaki 3. bölüme bakınız). Bunlardan “Yargıda zaman yönetimi için SATURN Rehber İlkeleri” (CEPEJ 2008)8Rev) Rehbere temel teşkil etmesi için seçilmiştir. SATURN Merkezi altmıştan fazla rehber ilke arasından başlangıç noktası olarak on beş rehber ilke seçmiştir. Sözü edilen rehber ilkeler bu Rehberde “SATURN öncelikleri” olarak anılacaktır.

Bunların tamamının mahkemelerin kendi özerklikleri çerçevesinde uygulanmaya müsait oldukları düşünülmektedir.. İstisnala mümkün olsa da, bu rehber ilkelerin hiçbirisi diğer adli makamların aktif katılımını gerektirmez, yalnızca muvafakat vermeleri yeterlidir.

12. Sözü edilen rehber ilkeler aşağıda gösterilmiştir:

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Planlama ve veri toplama

Rehber İlke 1

Yargı işlemlerinin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır. (4) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke I.C.1).

Rehber İlke 2

Yargılama sürecinin zaman yönetimi ve tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adliye kullanıcıları ile irtibat kurulmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke I.C. 2 [/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Müdahale

Rehber İlke 3

Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.1).

Rehber İlke 4

Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul bir zaman zarfında yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir. (5) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.2).

Rehber İlke 5

Yargı işlemlerinde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir. (6)  (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.3).

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Bilgilerin Toplanması
Rehber İlke 6

Adliye müdürleri, adli süreçlerin önemli basamaklarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu basamaklar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu basamaklar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir(7) . (CEPEJ(2008)8 belgesi
Rehber İlke IV.A.1)

Rehber İlke 7

Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır. (8) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.A.2).

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Sürekli Analiz
Rehber İlke 8

Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi alanında kullanılmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.B.1)

Rehber İlke 9

Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.B.3)

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Hedeflerin Belirlenmesi
Rehber İlke 10

Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye müdürlerine gereken yetki ve bağımsızlık tanınmalıdır. (9)  (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.C.1).

Rehber İlke 11

Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber

İlke IV.C.2).
Rehber İlke 12

Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.C.3).

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Kriz Yönetimi
Rehber İlke 13

Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde,
sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.
(CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.D.1)

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Taraflarla ve avukatlarla zamanlama konusunda anlaşılması
Rehber İlke 14

Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke V.B.2).

Rehber İlke 15

Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan nedenlerle sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke V.B.3).

[/box]

13. SATURN öncelikleri uygulama metodolojisinin odağında yer alır.

1. Adım- Mahkemelerin çalışmalarında SATURN Rehber İlkelerinin mevcut uygulamasına ilişkin değerlendirme

Saturn öncelikleri: ilk adım olarak mahkemelere SATURN önceliklerine odaklanmaları tavsiye edilir.

Değerlendirme: mahkemeler için ilk adım, on beş SATURN önceliğinin her biri ile kendi mevcut zaman yönetimi uygulamaları arasında kapsamlı bir kıyaslamaya tabi tutmak ve bu güne kadar ne dereceye kadar uygulandıklarını değerlendirmektir. Mahkeme personeli öncelikle seçilen on beş rehber ilkenin mahkeme dahilinde ne düzeyde uygulandığını belirlemelidir. Bu analiz ile tespit edilmesi hedeflenen seçilen rehber ilkelerin:

– hiç uygulanmadığı;
– kısmen uygulandığı ;
– tam olarak uygulandığı;
-belirtilen şekilde uygulanmadığı ancak aynı sonucun elde edilmesini sağlayan bir başka uygulama/usulün bulunduğu;
– şimdiye kadar uygulanmadığı ancak uygulamasının planlandığı

Mahkeme personeli daha sonra SATURN önceliklerindeki on beş rehber ilkenin uygulamasını (ya da tam olarak uygulanmasını) engel olan unsurları analiz etmelidir.

Yedi pilot projeden elde edilen deneyimler hemen tüm mahkemelerin on beş rehber ilkenin uygulanmasına ilişkin bir takım eksiklikler tespit ettiklerini göstermektedir.

SATURN Rehber İlkeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin uygulamalarını esas alır. Gereken şekilde yapılan bir değerlendirme sayesinde mahkeme SATURN önceliklerinin kapsamına giren alanlarda AİHS ihlallerine ilişkin riskleri açıkça görebilir. Değerlendirmenin gereken şekilde yapılabilmesi için mahkemenin on beş Rehber İlkenin amaçları ve işlevlerini tam anlamıyla kavramış olması gerekmektedir.

Çeviri: SATURN önceliklerinin mahkemenin tüm aktörleri tarafından net bir şekilde anlaşılması
gerektiğinden, mahkeme gerekirse bu rehber ilkelerin ulusal dile çevirisini temin etmelidir. Çeviri
yapılırken Adalet Bakanlığı veya Dışişleri Bakanlığı ile işbirliğinden faydalanılabilir. Mahkeme ayrıca söz konusu çevirilerin gerçekleştirilmesine ilişkin imkanları CEPEJ Sekretaryası ile görüşebilir.

Uzman yardımı: değerlendirmeyi kendi başlarına yapmak yerine mahkemeler CEPEJ’den bir uzmanın desteğini talep edebilirler. Uzman da uygulamalarda ve günlük çalışmalarda SATURN önceliklerine hangi düzeyde uyulduğu konusunda mahkeme ile kapsamlı bir görüşme yapabilir. Pilot projelerden örneklere Ek II’de ve CEPEJ(2011)2 belgesinde yer verilmiştir.

2. Adım- SATURN önceliklerinin uygulanması

Mahkemeler Rehber İlkelerden bir veya daha fazlasının tam olarak uygulanmadığını tespit etmesi halinde bir sonraki adım bunların uygulanmasına ilişkin projeler oluşturmak olacaktır. Kapasiteleri ve öncelikleri çerçevesinde, mahkemeler uygulanmayan bir veya daha fazla Rehber İlkeyi seçer.

Kullanıcılara yönelik iyileştirmeler, mevcut kaynaklar ve başarı olasılıkları seçim yaparken başvurulacak kriterler olabilir.

Seçilen araçlara ilişkin gerekli adımları içeren ve mahkemenin nitelikleri dikkate alınarak hazırlanmış bir uygulama planı geliştirilmelidir. Bu planlar seçilen rehber ilkeler ile bunların işler hale gelmesi için gerekli görülen farklı adımları göstermelidir – bilgisayar sisteminin güncellenmesi, zaman planlaması sürecine tarafların dâhil edilmesi için yeni tedbirler, kuyrukların kısaltılmasına ilişkin tedbirler gibi.

Planlarda ayrıca farklı adımların gerçekleştirilmesine ilişkin bir takvime de yer verilmelidir. Uygulama süreci birkaç ay, hatta birkaç yıl sürebilir. Bir Rehber İlkenin uygulanmasında gösterilecek gayret elbette mahkemeler arasında farklılık gösterecektir.

Uzman yardımı: bir uygulama planının geliştirilmesinde mahkemeler, kendi başlarına çalışmak yerine, CEPEJ’den bir uzmanın desteğini talep edebilirler.

3. Adım- Raporlama

SATURN Merkezinin CEPEJ araçlarının hayata geçirilmesinin önündeki uygulamaya ilişkin engellerin daha iyi anlaşılması için raporlama yapılmalıdır. Raporlama, benzer yenilikler yapmayı planlayan diğer mahkemeler ve yargı idareleri için de faydalı olacaktır. Raporlama diğer iki adımla paralel gitmelidir.

Raporlar, iyi yapılandırılmış olmalı ve tercihen tüm mahkemelerde ortak bir şablon üzerinden gerçekleştirilmeli. (Ek I’e ve CEPEJ-SATURN(2011)2 belgesine bakınız) ve aşağıdaki unsurları  barındırmalıdır:

– Mahkemenin genel tarifi.
– Uygulanacak CEPEJ araçlarının seçilmesine ilişkin sürecin ayrıntılı açıklaması.
– Uygulama sürecinin açıklaması.
– Sonuç.
– Zaman kullanımı.
– Harici işbirliği.
– Tavsiyeler.

Daha fazla bilgi için Ek 1’de yer alan şablona bakınız.

Mahkeme raporlamayı kendisi yapabileceği gibi ulusal yargı idaresinden yardım da isteyebilir. Diğer adımlarda olduğu gibi raporlamada da SATURN Merkezinin desteği istenebilir. Bir CEPEJ üyesi, bir SATURN uzmanı veya CEPEJ tarafından görevlendirilen bağımsız bir uzman gerekli yardımı sunabilir ve SATURN Merkezinin çalışmaları için bu adımı daha uygun hale getirebilir.

Raporlar, gerekiyorsa CEPEJ Sekretaryasının desteği ile İngilizceye veya Fransızcaya tercüme edilmelidir.

CEPEJ, raporlamanın bir mahkemeye ek bir yük getirdiğinin ve mahkemedeki uygulamaların iyileştirilmesinde kati surette gerekli olmadığının bilincindedir. Ancak pilot projelerden elde edilen deneyimler sözü edilen raporların oldukça faydalı bilgiler sağladığını göstermektedir. Rehber İlkeler ve bunların uygulanmasına ilişkin yöntemler, çıkarılan dersler ışığında daha da geliştirilebilir. Bu rehbere göre yürütülen uygulama projelerinden Avrupa’da daha iyi adli sistemlerin geliştirilmesi için benzer kazanımlar beklenmektedir ve mahkemeler açıklandığı gibi uygulama projelerini yapmanın herhangi bir unsuru hakkında SATURN Merkezine danışma konusunda tereddüt etmemelidir.

Talep veya sorularınız için mahkeme CEPEJ Sekretaryası ile irtibata geçiniz: Avrupa Konseyi – F 67075 Strasbourg Cedex- cepej@coe.int- tel: 33 3 88 41 35 54.

4. DİĞER SATURN ARAÇLARI NA İLİŞKİN UYGULAMA PROJELERİ

14. CEPEJ, mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmeyi amaçlayan bir dizi araç ve yöntem geliştirmiştir. Yukarıda anlatılan birinci adım çerçevesinde öngörülen değerlendirmenin mahkeme uygulamalarının SATURN önceliklerine gereken şekilde uyduğunu göstermesi halinde SATURN araç kutusundan seçilecek diğer zaman yönetimi tekniklerinin uygulanması düşünülebilir.

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

SATURN araç kutusu

  •  “Zaman Yönetimi Kontrol Listesi” (CEPEJ(2005)12Rev) 2005’te kabul edilmiştir. Usule aykırı gecikmelerin azaltılması, işlemlerin etkililiğinin artırılması ve adalet sistemini kullananlara şeffaf ve öngörülebilir bir ortamın sağlanmasına yönelik olarak adalet sisteminin gerekli bilgileri toplamasına ve adli işlemlerin süresine ilişkin unsurları analizi etmesine yardımcı olmayı amaçlayan paydaşların kurum dahilinde kullanacakları bir araçtır.
  • Çalışma: “Yargılama sistemlerinde zaman yönetimi: bir Kuzey Avrupa çalışması” (CEPEJ Çalışmaları No.2, 2006); Kuzey Avrupa devletlerinin devlet raporlarında belirtilen zaman yönetimi stratejilerine ilişkin geniş bir derlemeyi barındırır. Araçların çoğu politika yapıcılarına ve yargılama sisteminin idarecilerine yöneliktir ancak araçlardan birkaçı aynı zamanda mahkemelere de hitap etmektedir. II. Bölüm polis ve savcılıkların ilgilendiği ceza davalarında zaman yönetimine yönelik olarak geliştirilmiş araçları içerir ancak bunların büyük çoğunluğu uyarlanarak mahkemelerin de kullanabileceği araçlara dönüştürülebilir.
  • Martinez Calvez tarafından hazırlanan “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadına göre Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde yargılama işlemlerinin süresi” adlı rapor (CEPEJ Çalışmaları No. 3, 2006). Makul süre” standardına (AİHS Madde 6) temel teşkil eden başlıca değerlendirmeleri analiz eder ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarından çıkarılabilecek zamanaşımı sürelerini gösterir.
  • 2006’da kabul edilen “Yargılama işlemlerde zaman yönetimi alanında “en iyi uygulamalar”a ilişkin özet” (CEPEJ(2006)13). Özet, mahkemelerin yanı sıra yargılama sistemlerdeki politika yapıcılar ve idari makamlar için de “en iyi uygulamaları” içerir.
  • 2008’de kabul edilen “Yargıda zaman yönetimi için SATURN Rehber İlkeleri” (CEPEJ(2008)8Rev). Hem mahkemeler hem de politika yapıcılar ve idari makamlara yönelik tedbirler içerir. Rehber İlkeler belgesinin ekinde Yargılama sürelerinin izlenmesine ilişkin Avrupa tek tip rehber ilkeleri – (EUGMONT).isimli zaman yönetimi istatistiklerine de yer verilmiştir.

Birlikte ele alındıklarında bu belgeler mahkemelerin kendi zaman yönetimlerini iyileştirmek için kullanabilecekleri çok çeşitli araçları sunmaktadır (“SATURN araç kutusu”). Önemli sayılabilecek gecikmeler yaşayan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından “makul süre” kriterini (AİHS Madde 6-1) ihlal ettikleri tespit edilen tüm mahkemeler bu konuda reforma gitmeyi planlamaları halinde, SATURN zaman yönetimi araçlarından pek çoğundan faydalanabileceklerini göreceklerdir.

[/box]

15. Rehberde ayrıntılı olarak gösterilen yöntem diğer zaman yönetimi araçlarına da uyarlanabilir.

CEPEJ-SATURN, SATURN araçlarının herhangi birisi ile ilgili olarak gerçekleştirilecek tüm projeleri teşvik etmeyi arzu eder. Mahkemelerin söz konusu uygulama projeleri hakkında CEPEJ’e danışmaları memnuniyetle karşılanmaktadır.

Ek I
Model Rapor

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Mahkemelerin kendi deneyimleri hakkında CEPEJ dâhil olmak üzere çeşitli makamlara raporlama yaparken bu modeli kullanmaları tavsiye edilmektedir. [/box]

1. MAHKEMENİN GENEL TANIMI

Adı:

Türü:

  • Genel yargı alanı
    – Hukuk
    – Ceza
    – Diğer
  • Özel mahkeme: hangi alan?

Yer:

    • Personel:
    • Uzman hâkim sayısı (tam gün istihdam edilen)
    • Uzmanlığı bulunmayan hâkim sayısı
    • Geçici hâkim sayısı
    • Mahkemeye bağlı savcı sayısı
    • Hâkimlere bağlı kâtip sayısı
    • Savcılığa bağlı kâtip sayısı
    • Diğer idari personelin (teknik personel, şoförler, güvenlik görevlileri, vb.) sayısı

Ekipman ve alt-yapı

Yetki bölgesi:

Dava yükü yapısı (derdest davalar, yeni davalar, vb.), biriken dava yükü v.s:

2. UYGULANACAK CEPEJ ARAÇLARININ SEÇİLMESİNE İLİŞKİN SÜRECİN AYRINTILI
AÇIKLAMASI

Araçların seçilmesi veya seçilmemesine ilişkin sebepler ayrıntılı olarak kayıt altına alınmalıdır.

Seçim süreci hakkında açıklama: [belirli rehber ilkelere ve araçlara nasıl ve neden öncelik aavermeyi
seçtiniz?]

Uygulama sürecinin açıklaması: [farklı şekilde atılacak adımlar belirtilmeli ve şu sorular açıklığa kavuşturulmalıdır: Ne gibi zorluklarla karşılaşıldı ve hangileri sorunsuz olarak halledildi? Uygulama ne dereceye kadar başarılı oldu? Başarısızlıkların altında yatan sebepler nelerdi?]

Sonuç: [başarılı uygulamalar mahkemenin zaman yönetiminde gibi bir iyileşme sağladı? Lütfen seçilen her ilke için ayrı ayrı cevap veriniz]

Planlama ve verilerin toplanması ile ilgili olarak

Rehber İlke 1: Yargılama işlemlerinin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır

Rehber İlke 2: Yargılama sürecinin zaman yönetimi ve tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adliye kullanıcıları ile irtibat kurulmalıdır. Müdahale ile ilgili olarak

Rehber İlke 3: Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir.

Rehber İlke 4: Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul bir zaman zarfında yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir.

Rehber İlke 5: Yargılama işlemlerinde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir.

Bilgilerin toplanması ile ilgili olarak

Rehber İlke 6: Adliye müdürleri, adli süreçlerin önemli basamaklarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu basamaklar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu basamaklar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir.

Rehber İlke 7: Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır.

Sürekli analiz ile ilgili olarak

Rehber İlke 8: Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi alanında kullanılmalıdır.

Rehber İlke 9: Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir.

Saptanan hedeflerle ilgili olarak

Rehber İlke 10: Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye müdürlerine gereken yetki ve bağımsızlık tanınmalıdır.

Rehber İlke 11: Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır.

Rehber İlke 12: Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir.

Kriz yönetimi ile ilgili olarak

Rehber İlke 13: Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde, sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.

Taraflar ve avukatlarla zamanlama konusunda anlaşılması ile ilgili olarak

Rehber İlke 14: Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir.

Rehber İlke 15: Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan nedenlerle sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır.

3. SONUÇ YORUMLARI

Zaman kullanımı: [başarılı uygulamalar ne kadar zaman almıştır? Zaman kullanımını etkileyen faktörler listelenmelidir ve uygulamada kullanılan zamanı azaltmanın yolları tartışılmalıdır.]

Harici işbirliği: [her bir aracın uygulanmasında merkezi yargı makamları ile ne düzeyde işbirliği yapılmıştır? Söz konusu işbirliği nasıl gerçekleştirilmiştir?]

Tavsiyeler: [CEPEJ zaman yönetimi araçlarının uygulanması ve kullanımı üzerinde etki eden faktörler hakkındaki önemli tespitler, ileride gerçekleştirilecek diğer reformlar dikkate alınarak değerlendirmeye tabi tutulmalıdır: Uygulanan araçlar zaman yönetimini nasıl etkilemiştir? Kazanımlar nelerdir? Bulgular diğer CEPEJ zaman yönetimi araçlarına uygulanabilir mi? Bunlar mahkemenin yargı alanındaki diğer mahkemelere ve diğer yargı alanlarındaki mahkemelere uygulanabilir mi?]

Diğer yorumlar:

………………………….

Ek II
Rapor örneği

Burada yalnızca bir pilot mahkeme örnek olarak verilmiştir. Diğer örneklere CEPEJ(2011)1 belgesinde yer verilmiştir.

CEPEJ SATURN araçlarının uygulanmasına yönelik protokole ilişkin pilot deneme.

Nedre Romerike tingrett, Norveç.
17 Mart 2010, Çarşamba

Katılımcılar:

Sorenskriver (Baş Hakim) Bernt Bahr
Administrasjonssjef (Baş idareci) Heidi Bruvoll
Profesör Jon T. Johnsen, CEPEJ Uzmanı.

1 .GİRİŞ

9-11 Eylül 2009 tarihinde gerçekleştirilen SATURN toplantısında Jon T. Johnsen, çeşitli CEPEJ belgelerinde sözü edilen ve ‘mahkeme dahilinde denemelere” tabi tutulabilecek ilgili zaman yönetimi araçlarını belirlemek ve bir İskandinav ülkesinden seçilmiş bir mahkeme ile pilot protokol hazırlamak üzere görevlendirilmiştir. Johnsen, söz konusu araçların seçilmesi ve pilot mahkemelerle uygulama projelerinin geliştirilmesinde kullanılacak metodolojiye ilişkin bir taslak teklif hazırlamıştır; bkz. “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarına yönelik uygulanma testi”. (Johnsen, ayrıca pilot mahkemelere yönelik olarak bir de kısaltılmış versiyon hazırlamıştır.

İşbu rapor, sözü edilen belgeyi esas almaktadır ve Johnsen ve Nedre Romenike tarafından Norveç’te yürütülen çalışmanın, önerilen metodunun pilot testinin sonucunu açıklamaktadır. Rapor, Johnsen tarafından yazılmıştır ve hem toplantıya ait kendi kayıtlarından hem de toplantıdan sonra mahkemenin protokoldeki her bir rehber ilke hakkındaki kendi görüşlerini esas almaktadır. Zaman baskısı, raporun nihai metni hakkında kapsamlı değişimi imkânsız kılmıştır. Her ne kadar mahkemenin kendi tepkileri ve düşüncelerinin tam bir resmi verilmek istense de raporun zorunlu olarak mahkemenin görüşünü değil uzmanların gözlemlerini ve muhakemesini ifade ettiği akılda bulundurulmalıdır. Bazı hatalar da olabilir.

Pilot denemenin amacı CEPEJ tarafından daha fazla değerlendirmek için önerilen metodoloji hakkında geri bildirim almak olduğundan Johnsen prosedürün kabul edilebilir olduğunu düşünmüştür.

Metodoloji önerisi(10) için taslak hazır olduğunda Johnsen bunu Norveç’teki Ulusal mahkeme idaresine gönderdi ve metodolojinin Norveç’teki pilot mahkemelerden biriyle denenmesi için yardım talep etmiştir. Esasen, Johnsen’in yaşadığı Oslo’ya yakın olduğu, bu nedenle yolculuk süresi ve masrafları önemsiz kalacağı için Nedre Romerike tingrett’i istemişti. Ulusal mahkeme idaresi ve mahkeme yardımcı olarak Johnsen’in talep ettiği şekilde denemeyi ayarladı.

Nedre Romerike tingrett, kentsel-kırsal alan karışımı bir bölgede, Norveç’in Güney doğusunda bir ilk derece mahkemesidir. Yargı yetkisi 160.000 kişi ile 8 belediyeyi kapsar. On ikisi hakim on yedisi idari çalışan olmak üzere yirmi yedi personeli vardır. Mahkeme bir baş hakim ve bir de baş idareciye sahiptir. Yıllık dava yükü sayma yöntemine bağlı olarak 2000’in biraz üzerindedir.  Toplantı mahkemede 17 Mart 2010’da gerçekleştirilmiştir.

Johnsen önce kısa bir şekilde neden Avrupa Komisyonu Adaletin Etkililiğinin kurulduğunu, organizasyon yapısını ve temel amaçlarını anlatmıştır. Daha sonra SATURN’ün görevleri ve pilot mahkemelerin rolünü belirtmiştir. Kısaca ‘mahkemedekidenemelerin’ arkasındaki fikirleri ve toplantı için gündemini ve bu toplantıya yönelik amacını açıklamıştır. Mahkeme, toplantıdan önce “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denemesi” konusundaki taslak dokümanı almıştır. Pilot mahkeme olarak yeni rolünü alan mahkeme o zamana kadar CEPEJ görevleri ile ilgili deneyimlerini anlatmış ve EUGMONT istatistikleri ile çalışmanın meşakkatli bir iş olduğunu söylemiştir.

Bilgi alışverişi hem mahkeme hem de CEPEJ uzmanı tarafından beğenilmiştir. Görüşme daha sonra Johnsen tarafından önerilen taslağının 6. bölümünün 12-14. sayfalarındaki mahkeme tarafından seçilmesi için teklif edilen on beş zaman yönetimi aracına dönmüştür.

2. ON BEŞ REHBER İLKENİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Rehber İlke 1: Adli işlemlerin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır.

Pilot mahkeme, tüm hukuk davalarında, dava mahkemeye geldikten hemen sonra planlama toplantıları programlamaktadır. Bu toplantıya, tarafların avukatları ve davaya bakan hakim – taraflar hariç – katılır ve toplantıların, dava tamamlanana kadarki tüm gerekli adımları planlaması beklenir.

Toplantı, tarafların iddialarını, temel destekleyici argümanlarını ve sundukları delilleri netleştirir. Toplantı sırasında davanın ilerleyişi planlanır, son süreler belirlenir ve ana duruşma için tarihler ve
gereken gün sayısı tespit edilir. Norveç’te ana duruşmadan fazla duruşma programlamak istisnadır.

Delillerin tamamı saptanan tarihten önce hazır olmalıdır ve bu yüzden taraflar delilleri toplama ve sunumlarını buna göre planlamalıdır. Duruşma günleri mahkemeler tarafından zaman kullanımına dair genel standartlara göre saptanır; bu, olağan hukuk yargılamaları için 6 ay ve küçük miktarlı davalar için 3 aydır.(11) Daha sonraki bir tarihe gün vermek özel gerekçe gerektirir ve nadiren yapılması beklenir.

Neredeyse tüm ceza davalarında planlama savcılık tarafından ve mahkemenin sorumluluğunun dışında yürütülür. Savcılık sanığı ve tanıkları celp eder ve teknik delilleri hazırlar. Mahkeme, savcılığın hazırlıklarına nezaret eder ve değişiklikler emredebilir. Ceza davaları da bir ana duruşmada tamamlanır ve hükmün hemen ardından yazılması gerekir.

Ceza davalarında da mahkemenin zaman kullanımı için ulusal standartlar vardır ve mahkeme ana duruşmaları buna göre programlar. İstisnai bir kaç davada ana duruşma haftalar ve hatta aylar sürebilir. Daha sonra hakim, savcılık ve davalının katılımıyla bir planlama toplantısı düzenler.

Gayrimenkul taksimi, iflas ve icra davalarında planlama toplantıları yapılmaz; daha fazla tartışma için aşağıda rehber ilke III B 1 ve IV B 1’e bakınız.

Sonuç: Olağan hukuk ve ceza davaları için zaman planlama araçları hâlihazırda mevcuttur. Ulusal son süreler mevcuttur ve pilot mahkemede bu süreler yeterli görülmüştür; aşağıdaki rehber ilke III B 1’e bakınız. Bunlar hep birlikte etkili bir planlama sistemi oluşturmaktadır. Her ne kadar yapısı

CEPEJ rehber ilkesinin ardındaki fikirlerden biraz farklı olsa da rehberle amaçlanan sonuçları vermektedir.

Rehber İlke 2: Adli sürecin zaman yönetimi ile tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adli sistemin kullanıcıları ile irtibat kurulmalı ve danışılmalıdır.

Yukarıda bahsedildiği gibi, mahkeme hukuk davalarında planlama toplantılarını düzenler ve savcılık ceza davalarında benzer planlama işlevlerini yerine getirmektedir. Avukatlara ilaveten toplantılara bilirkişiler de katılmaktadır. Ama öyle görünüyor ki mahkemenin planlaması, eğer vekil ile temsil edilmiyorlarsa, tarafların kendileri ile istişareleri içermez. Avukatların taraflarla istişare etmesi ve müvekkillerinin menfaatlerini avukatların iyi uygulama kurallarına göre ileri sürmeleri beklenir. SATURN rehber ilkelerinin neden avukatları bu konuda tarafları temsil etmekle görevlendirmediğini görüştük ve Johnsen avukatların ve müvekkillerinin zaman kullanımı bakımından menfaatlerinin çatışabileceğini ileri sürmüştür.

Avukatların ileride hatırı sayılır bir zaman dilimi için müvekkillerinden kazançlı işlerle kapasitelerini doldurma ve zamanlarını boş zaman geçirerek gelirlerini kaybetmeme konusunda menfaatleri vardır. Çoğu müvekkil davalarının mümkün olduğunca kısa zamanda sona erdirilmesini tercih eder ve zaman zaman bunu istemeseler de karşı taraf bunu ister.

Ancak, mahkeme, Norveç’teki anlayışa göre davaların hızlı ilerlemesinin kamu yararına olduğunu ileri sürmektedir. Her iki taraf ve avukatları davanın gecikmesinin faydalı olacağında hemfikir olsa bile kamu menfaati ihtilafın sona erdirilmesi ve tarafların yaşamlarına devam etmeye teşvik edilmelerini gerektirir.

Tüm davaların kısa süreler içerisinde programlanması, avukatlar ve taraflar arasında takvim hakkında müzakere için çok az alan bırakır. Norveç’te zaman planlanmasındaki konu, ulusal makamlar tarafından saptanan süre standartları ile belirlenen yargılamanın uzunluğunu müzakere etmek değil yalnızca belirlenen standartlara uyacak şekilde yargılamanın nasıl yürütüleceğini planlamaktır. Söz konusu planlama işleri esasen tekniktir ve tarafların katkısı çok az olabilir.

Sonuç: Hem taraflar hem de avukatları bakımından davaları geciktirmek için sınırlı olan alan nedeniyle rehber ilkenin amaçları tarafları dahil etmeden karşılanmaktadır.

Rehber İlke 3: Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir.

Ulusal, elektronik dava yürütme sistemi (LOVISA) dava kaydedilir edilmez hukuk davalarında bir dizi dönüm noktası belirler. Dönüm noktaları şunlardır:

– Davacının davetiyesinin davalıya gönderilmesi için zaman sınırı
– Davalının cevap layihasının alınması için zaman sınırı
– Planlama toplantısının programlanması için son süre
– Ana duruşmanın programlanması için zaman sınırı
– Hükmün yazılması için son süre

Mahkeme daha sonra hukuk davalarının işlenmesi sırasında dönüm noktalarını nasıl kullandığını ve elektronik dava yürütme sisteminden üretilen aylık raporlarla dönüm noktalarına göre her bir davanın ilerleyişinin nasıl izlendiğini göstermiştir. Bu raporlar mahkeme başkanı ve baş idareci tarafından denetlenmektedir ve ayrıca davalarının ilerleyişi hakkında bilgilerini güncellemek üzere
hakimlerin her birine gönderilmektedir. Bazıları nazik bir şekilde raporların bir parça stres kaynağı
olduğunu ve hızdan çok kararın kalitesinin önemli olduğunu ifade etseler de hakimler bunları faydalı bulmuştur. Dönüm noktalarından önemli sapmalar olduğunda mahkeme başkanının müdahale etme yetkisi vardır ve müdahale için daha kapsamlı yetkilere ihtiyacı olmamıştır.

Ceza davalarında ulusal elektronik dava yürütme sistemi yalnız ortalama dava yürütme süresi hakkında istatistikler üretmektedir ve mahkeme bunları üç aylık izlemeler için kullanmaktadır. Ayrıca gayrimenkullerin taksimi, iflas ve icra davalarındaki dönüm noktaları da tartışılmıştır.

Ulusal elektronik dava yürütme sistemi, olağan hukuk davalarından çok daha az detaylı bir şekilde, iflas konusunda bazı dönüm noktaları içermektedir. Johnsen bu yüzden mahkemenin hukuk davalarında kullandığı zaman planlama rejiminin gayrimenkullerin taksimi ve icra davalarına da uyarlamasının düşünülüp düşünülmeyeceğini sormuştur.

Ancak ulusal elektronik sistem her bir mahkemenin kendi son sürelerini ulusal olanlara ilaveten girmesine izin vermektedir. Pilot mahkeme bu imkanı her üç dava türünde de kullanmaktadır.

Örneğin, icra ile ilgili davalarda mahkeme şunlar için son süreler eklemiştir:

– icra memurunun tarafa (borçlu) bildirimi
– borçlunun talebi yerine getirmek için bir aylık mühleti
– el konulan malın zorunlu satışı hakkında kararın alınması
– icra memurunun bunu satmak için dört aylık sınırı
– tarafların satışa itiraz etmek için iki haftalık sınırı

– Elektronik sistem, son süreler aşıldığında uyarılar veriyor.

Ayrıca ulusal dönüm noktası sisteminin değişikliklere ihtiyacının olup olmadığını tartıştık.

Sonuçlar: Ulusal dönüm noktaları ve mahkeme tarafından tespit edilen ilave dönüm noktaları tüm hukuk davaları için rehberin gereklerini karşılamaktadır. Ceza davalarını izlemek için kullanılan ortalama dava yürütme süresi yetersiz görülebilir ve hukuk davalarında kullanılanlara benzer dönüm noktaları getirilmelidir. Ulusal dönüm noktası sistemine daha fazla dönüm noktası da getirilebilir ama böylesi bir çare mahkemenin özerkliğinin dışındadır.

Rehber İlke 4: Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul sürede yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir.(12)

Mahkeme, kısa ortalama zaman kullanımının hem hukuk hem ceza davalarında muhtemel “makul süre” ihlallerinden kendisini koruduğunu düşünmüştür. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi standartlarının güncellenmiş bir yorumunu talep etmiştir.

Johnsen, CEPEJ internet sitesinde bulunan Calvez çalışmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca Mahkeme’nin değerlendirmesinin takdiri karaktere sahip karmaşık bir analize bağlı olduğunu doğrulamıştır. Bu çalışma kullanılan kriterleri kapsamlı bir şekilde tanımlamaktadır ve aynı zamanda aşılmaları durumunda davayı “makul süre” kriterinin ihlal edilmesine yatkın hale getirecek bazı sabit süre sınırlamaları koymaktadır.

Tartışma ayrıca esasen ortalama zaman kullanımına odaklanan istatistiklerin birkaç atipik davada istisnai uzun müddeti zorunlu olarak açığa çıkarmadığı olgusuna odaklanmaya da yardımcı olmuştur.

Davalar tek tek denetlenmelidir.

Ayrıca mahkemenin ceza davalarında poliste ve savcılıkta zaman kullanımını izlemediği olgusunun etkilerini de tartıştık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “makul süre” tespitinde, belirli bir şüpheliye yoğunlaşma anından itibaren süreyi hesaplamasını göz önüne alarak, en iyi uygulamanın
mahkemenin dava mahkemeye ulaşıncaya kadar geçen süre için de savcıdan bilgi istemesi ile sağlanacağını belirledik. Pilot mahkeme daha sonra yargılama öncesi aşamada yavaş bir şekilde ilerlemiş ceza davalarının işleyişini hızlandırabilirdi. Bu strateji toplam zaman kullanımının eksik
ölçümü ve bilgisine bağlı olarak istenmeyen ihlalleri önleyebilirdi.

Sonuç: Şimdiye kadar açıklanan hukuk davalarının münferit izlenmesi, AİHS Madde 6’daki “makul süre” standardını ihlal edebilecek süreleri ortaya çıkarmada yeterli görülmüştür. Diğer yandan ceza davalarında yalnız ortalama sürenin izlenmesi, her ne kadar ceza davalarını nihai olarak elden çıkarılması hakkındaki kati ulusal son süreler önemli derecede yardımcı olsa da kısmen yetersiz görülmektedir. Bu SATURN rehber ilkesi elektronik dava yürütme sistemine daha fazla ulusal dönüm noktası getirmek hakkında Ulusal mahkeme idaresine danışılacak bir başka argümandır. Pilot mahkeme, savcılık davayı mahkemeye ilettiğinde, polis soruşturması ve savcılıktaki karar alma sürecindeki zaman kullanımı hakkında da daha fazla bilgi talep etmeyi düşünmektedir.

Rehber İlke 5: Adli işlemlerde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir.(13)

Johnsen “bekleme süresi” kavramını netleştirmiştir ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, “makul süre” kriterinin ihlal edildiği iddialarını değerlendirirken “bekleme süresi” veya “hareketsiz” süre – bir davada hiçbir şeyin olmadığı dönemler – miktarına özel vurgu yaptığını söylemiştir. Hareketsiz süre fikrinin ve muhtemelen çalışma süresine karşınhareketsiz süreyi azaltmanın daha az komplike olduğu varsayımını tartıştık.

Hâlihazırda mahkemenin açıkça hareketsiz süreye odaklanan hiçbir usulü bulunmamaktadır.

Mahkeme bu düşünceyi ilginç bulmuştur ve bekleme süresinin tespit edilmesi için kullanılabilir olup olmadıklarını görmek için kendi araçlarını inceleyecektir. Ama toplam kullanılacak zamanın kısalığına bağlı olarak bekleme süresi dönemlerinin aşırı derecede uzun olmayacağını varsaymak mümkün görünmektedir. Elektronik dava yürütme sistemi ana duruşmaların ne kadar hızlı programlandığını ve bitmemiş davaların ne kadar ilerlediğini bildiren bir yığılma listesi sağlamaktadır. Dava idarecileri bunları davanın ilerlemesini kontrol etmek için kullanmaktadır. Bunlar bekleme süresinin hesaplanması için de kullanılabilir.

Sonuç: Mahkeme, bekleme süresinin daha kapsamlı bir haritasını çıkarmayı düşünecektir.

Rehber İlke 6: Adliye yöneticileri, adli süreçlerin önemli aşamalarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu aşamalar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu aşamalar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir. (14)

Yukarıda açıklandığı gibi pilot mahkeme – diğer Norveç mahkemeleri gibi – davaların ilerleyişini izlemek için ulus genelinde elektronik sistemi kullanmaktadır. Bu bilgiler, hem mahkeme idarecileri hem de hakimler tarafından kullanılabilir.

Olağan hukuk davalarında elektronik dava yürütme sistemi, Zaman yönetimi kontrol listesindeki dördüncü göstergede belirtilen ilk on bir ilerleme noktasının (veya aşamasının) tamamını kaydetmektedir. Muhtemelen listedeki diğer noktaları da içermektedir ama bir ilk derece mahkemesi olan pilot mahkeme, işlemlerin daha sonraki aşamaları ile ilgilenmemektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi sistem aynı zamanda son süreler aşıldığında elektronik uyarılar da vermektedir.

Sonuç: Mevcut dönüm noktaları hukuk davalarında rehber ilkeye uymaktadır ama ceza davalarında iyileştirmeye ihtiyacı vardır; yukarıya bakınız.

Rehber İlke 7: Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır.(15)

Hem mahkeme personeli hem de Ulusal mahkeme idaresi yukarıda açıklandığı gibi bilgilere erişebilir.

Mahkeme ayrıca internetten16 indirilebilecek yıllık bir rapor da yayımlamaktadır.

Ayrıca mahkemenin internet sitesi ortalama dava yürütme süresi ve aşağıda aktarılmış olan Norveç parlamentosu tarafından saptanmış ulusal standartları içermektedir:(17)

Davanın İlerlemesi (18)

Mahkemenin davayı yürütmesi memnun edici bir hızla ilerlemektedir. Önemli bir yığılma bulunmamaktadır. Mahkeme için mahkemede dava yürütme süresini mümkün olduğunca düşük tutmak ana hedeflerden biridir. Mahkemenin dava yürütme süresi mahkemeye geliş tarihinden dava hakkında mahkeme tarafından karar verilene kadar ölçülmektedir. Önemli dava kategorileri için kullanılan ortalama süre aşağıdaki şekildedir:


Ortalama davaya bakma sürelerinin yıllık güncellemesinin yeterli olup olmadığını tartıştık. Mahkeme internet sitesi rakamlarının üç ayda bir güncellenmesini önermiştir.

Sonuç: Halka sunulan temel bilgiler rehber ilkeye uygundur. Mahkeme ortalama davaya bakma süresini daha sık güncellemeyi düşünecektir.

Rehber İlke 8: Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi amacıyla kullanılmalıdır.

Olağan hukuk davaları ve ceza davaları hakkında raporlar mahkemede lider ekip toplantılarında aylık olarak görüşülmektedir. Gayrimenkul ve icra davaları hakkında raporlar üç ayda bir veya özel koşullar gerektirdiğinde daha sık olarak görüşülmektedir. Bu duruma örnek olarak iflas davalarında bir artışa yol açabilecek mevcut ekonomik kriz verilebilir. Zaman kullanım hedeflerinden önemli sapmalar ortaya çıkarıldığında harekete geçilmektedir – örneğin hakimler arasında davaların yeniden dağıtılması.

Pilot mahkeme için davalara hızlı bir şekilde bakılması en önemli amaçlardan olduğu için bu amaca varmak üzere istatistikler ve diğer bilgileri analiz etmek için çaba harcanmaktadır. Örnekte bahsedildiği gibi analiz, istatiksel bilgilerle sınırlı değildir. Bir başka örnek: 2009’da ülke çapında fazla mesai konusunda polislerin greve gitmesi ceza davalarının soruşturmasını önemli ölçüde yavaşlatmıştır ve poliste büyük bir yığılma ile sonuçlanmıştır. Ceza davalarının akışında büyük bir fazlalığın ortaya çıkmasına hazırlıklı olmak için mahkeme, yerel polis ve savcılıkta yığılmanın nasıl boşaltıldığı hakkında kendisini güncellemeye çalışmaktadır.

Sonuç: Mahkemenin uygulaması rehber ilkeye uygundur.

Rehber İlke 9: Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir.

Sonuç: Mahkeme aylık istatistikler ve yıllık raporlar hazırlamaktadır; yukarıya bakınız.

Rehber İlke 10: Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye yöneticilerine gereken yetki ve özerklik tanınmalıdır.(19)

Mahkeme, yıllık planında dava yürütme süresi için ulusal standartlara açıkça bağlıdır ve ayrıca bir dereceye kadar bunları daha fazla özelleştirmektedir. Zaman kullanımına yönelik olarak ulusal standartlarda eksiklik olduğunda mahkeme kendi hedefleriyle takviye yapmaktadır. Mahkemenin yıllık planındaki hedefe göre olağan hukuk davalarının yüzde 95’i 180 gün içerisinde ve tüm küçük miktarlı davaların yüzde 75’i 90 gün içinde elden çıkarılacaktır. Pilot mahkeme ayrıca davaların hızlı bir şekilde elden çıkarılmasında Norveç’teki en iyi ilk derece mahkemeleri arasında olma arzusuna da sahiptir.

Ulusal istatistikler diğer mahkemelerle karşılaştırma yapmak için kullanılmaktadır.

Sonuç: Mahkeme, rehber ilkede önerildiği şekilde hedefleri kullanmaktadır.

Rehber İlke 11: Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır.

Zaman kullanımı hakkındaki ulusal hedefler ulusal makamlar (Parlamento, Adalet Bakanlığı,

Ulusal Mahkeme idaresi) tarafından düzenli olarak teyit edilmekte veya revize edilmektedir. Ulusal mahkeme idaresi her altı ayda bir tüm ilk derece mahkemeleri ile ilgili raporlar yayınlamaktadır. Mahkeme de yılda bir kez yıllık planında saptanan hedeflerin gerçekleştirilmesi hakkında Ulusal mahkeme idaresine rapor sunmakta ve metindeki rakamlar hakkında yorum ve açıklama sunmaktadır. Yıllık rapor diğer hususlarda da yorumlar içermektedir.

Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.

Rehber İlke 12: Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir.

Yukarıda açıklandığı gibi mahkeme hem ulusal hedeflerin hem de kendisi tarafından yıllık planında saptanan hedeflerin yerine getirilmesi konusunda düzenli olarak rapor hazırlamaktadır. Önemli sapmalar harekete geçilmesine yol açabilir.

Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.

Rehber İlke 13: Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde, sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.

Kriz, kaynakları dahili olarak yeniden tahsis ederek ve bunun yetersiz olması durumunda bir süreliğine ulusal havuzdan yedek hakim ya da personelde daimi artış talebinde bulunarak halledilebilir.

Mahkeme şimdilik yeterli personele sahiptir ve hakim ödünç vererek diğer mahkemelere yardım etmektedir. Şimdiki yönetim kurum içi kaynaklarla üstesinden gelinemeyen önemli bir kriz yaşamamıştır.

Sonuç: Mahkeme öngörülebilir zorluklarla karşılaştırıldığında makul görünen bir krize karşı hazırlıklıdır.

Rehber İlke 14: Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir.

Yukarıda rehber ilke 1C2’de açıklandığı gibi, Norveç’te ulusal son süreler zorunludur. Ne mahkeme ne de avukatlar veya taraflar bunlardan sapmalıdır. Her ne kadar genellikle hızlı yürütmeyi onaylasalar da bazen davalar tarafların tercih ettiğinden daha hızlı görülür.

Sonuç: Norveç mahkemelerin zaman kullanımı, aktörler arasındaki anlaşmalara göre sapmalar için sınırlı alan bırakan resmi son süreler tarafından yönetilir.

Rehber İlke 15: Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan davalarla sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır.

Mahkemenin dava idarecileri davaları saptanan son süreler ve hedefler içerisinde programlamak ile ilgili olarak aktif bir şekilde çalışmaktadır. Yargılamayı başlatan veya bir davalıyı savunan avukatın
davayı resmi kesin süreler içerisinde yürütmesi gerekir. Eğer avukat müsait değilse idareciler davanın firmadaki bir başka avukata havale edilmesi için baskı yaparlar. Mahkemenin ertelemeler hakkındaki uygulaması kısıtlayıcıdır ve esasen doktor tarafından belgelenen hastalıkla sınırlıdır.

Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.

3 BAZI SONUÇ YORUMLARI

Önerilen protokolün müzakeresi hızlı yapılmalıdır ve metodoloji CEPEJ tarafından kabul edilir ve daha geniş ölçekte uygulanırsa daha fazla zaman harcanmalıdır. Toplantının sonuçları konusunda mahkeme takibi için süre imkan tanımamıştır, çünkü bu raporun toplantıdan hemen sonra yazılması gerekmekteydi.

Yine de bu raporun Norveç mahkemeleri için seçilen zaman yönetimi araçlarının kullanışlılığı hakkında SATURN’ün daha önce sahip olduğundan iyi ve daha doğru bir tablo sunduğunu düşünüyorum.

Beklenebileceği gibi uygulama denemesi seçilen rehber ilkelerden herhangi bir büyük sapmayı ortaya çıkarmamıştır ama dikkat çekilmeye değer bazı sonuçlar vardır:

– Rehber ilkelerin çoğunda mahkeme zaten seçilen rehber ilkelere uyan yerleşik bir uygulamaya sahipti – açıkça rehber ilkelerin etkisi kaynaklı olmayarak, rehber ilkelerden bağımsız olarak benimsenen ulusal uygulamalar nedeniyle.
– Bazı rehber ilkelerde ulusal uygulama farklıdır ama yine de CEPEJ araçlarına eşit sonuçlar ürettikleri düşünülmektedir.
– Birkaç rehber ilkede ulusal uygulama yetersiz görünmektedir ve mahkeme rehber ilkelere daha iyi uymaya ilgi göstermiş ve ayrıca bazı olası hareket tarzlarını önermiştir.

Rapor, yalnızca Johnsen’in “seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denesi” belgesinde önerilen uygulama sürecindeki ilk aşamayı açıklamaktadır. Bu belgenin 7. Bölümünde önerilen metodolojiye göre pilot mahkeme tarafından seçilen CEPEJ araçlarının uygulanma sürecinin sonucu, uygulama sürecinin süresi ve harici işbirliği hakkında açıklamalarla kaydedilmesi de gerekmektedir. Uygulamayı etkileyen başlıca faktörler belirlenmeli ve analiz edilmeli ve diğer CEPEJ araçları ile hem yargı alanındaki diğer mahkemeler hem de diğer yargı alanları üzerinde tespitlerin uygulanabilirliği hakkında tavsiyelerde bulunulmalıdır.

Mahkeme günlük çalışmasında CEPEJ rehber ilkelerini kullanmamıştır. Ulusal zaman yönetimi ideolojisi, düşünce şeklini yönetti. Mahkemenin pilot mahkeme olarak yeni olduğu ve daha önceki CEPEJ pilot mahkeme toplantılarına katılmadığı belirtilmelidir.

Fikir alışverişinin etkililiği CEPEJ uzmanının ulusal adli sistem hakkında özel bilgisi olan bir Norveçli olması gerçeği ile artmıştır. İletişimde Norveççe kullanıldı ve CEPEJ tarafından kullanılan ilgili İngilizce kavramlar kolayca tercüme edilip açıklanabildi.

Mahkeme diyalogun CEPEJ’in beklentilerinin karşılanmasında ve bir pilot mahkemenin görevlerinin anlaşılmasında çok yararlı olduğunu bildirmiştir. Fikirlerin biraz derinleştirilmesiyle her bir rehber ilkenin ayrı ayrı müzakeresi son derece faydalıydı. Mahkemenin uygulamaya değer bulduğu rehber ilkeleri seçip bunlara odaklanma özgürlüğü açıkçası mahkeme için faydası sınırlı görünen istatistikler için raporlamadan daha fazla motive edicidir.

Bu fikir alışverişi, CEPEJ uzmanı olarak Johnsen’in Norveç’teki mahkemelerin nasıl düşündüklerini ve rehber ilkelerin onlara nasıl iletilebileceklerini daha iyi anlamasına yardımcı olmuştur. Metodolojinin “pilot denemesi” olarak tartışmanın derinliği oldukça tatmin ediciydi. CEPEJ adına Johnsen sürece katılımdaki istekliliği ve tartışmalar sırasında CEPEJ fikirlerine gösterdiği açıklık için pilot mahkemeye saygılarını sunar.

Dipnotlar: 
  1. Bakınız, örneğin, La qualité de la justice, Marie-Luce Cavrois, Hubert Dalle, Jean-Paul Jean, La Documentation Française, Paris, 2002, sayfa 30: “Fransız vatandaşlarının çoğunluğune göre yargı sisteminin işleyişi zayıf (%66) ve çok yavaştır (%73)”.
  2. Sürelerin İncelenmesi ve Analizi Birim Araştırma Ağı
  3. 3 Bu belgeye çevrim içi olarak www.coe.int/cepej internet adresinden erişilebilir.
  4. Rehber ilke, hem mahkemelere hem de diğer adli makamlara gönderme yapar. Rehber ilkelerin Mahkemeler tarafından bağımsız olarak uygulayabilecek bölümleri gösterilmiştir.
  5. Bakınız, CEPEJ Çalışmaları No.3: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde yargılama işlemlerinin süresi”.
  6. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesi ile ilgili içtihadına göre, faaliyet gerçekleştirilmeyen dönemlere (bekleme süresine) özel önem gösterme görevi mahkemelere ve diğer devlet makamlarına aittir.
  7.  Zaman Yönetimi Kontrol Listesi (CEPEJ (2005)12Rev).
  8. Örneğin adliyenin internet sitesi.
  9. Bu rehber ilke, hem mahkemeleri hem de diğer adli makamları ilgilendirmektedir. Rehber ilkenin pilot mahkemelerin bağımsız olarak uygulayabileceklerini varsaydığım kısmını işaretledim.
  10. “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denemesi”
  11. Küçük miktarlı davalarındeğeri 15 000 Euro’dan az davadır.
  12. Bakınız, CEPEJ Çalışmaları No. 3, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre Avrupa
    Konseyi’ne üye devletlerde mahkeme işlemlerinin süresi”
  13. Mahkemelere ve diğer devlet makamlarına atfedilebilen hareketsizlik dönemlerine özel ilgi gösterme görevi aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi ile ilgili içtihadından da doğmaktadır.
  14. Zaman Yönetimi Kontrol Listesi (CEPEJ (2005)12Rev)
  15. Örneğin mahkemenin internet sitesi üzrinden paylaşılabilir.
  16. Bakınız, http://www.domstol.no/DAtemplates/Article____13797.aspx?epslanguage=NO
  17. 19 Mart 2010’da ziyaret edilmiştir.
  18. See http://www.domstol.no/DAtemplates/Article____10474.aspx?epslanguage=NO
  19. Bu rehber ilke, hem mahkemeleri hem de diğer adli makamları ilgilendirmektedir. Rehber ilkenin pilot mahkemelerin bağımsız olarak uygulayabileceklerini varsaydığım kısmını belirginleştirdim.

İrfan Baştuğ

0
İrfan Baştuğ

Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Emine Düriye Hanımefendi ile M. Hamdi BAŞTUĞ’un oğlu olarak 05.10.1930 tarihinde Bursa’da dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da yapmış, 1949 yılında Bursa Erkek Lisesi’ni bitirerek aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuştur. Baştuğ, 1954-Haziran ayında fakülteyi bitirip dövizli özel öğrenci olarak Almanya’ya doktora tahsiline gitmiş, Goethe Enstitüsü’nde dilbilgisi kursuna katılmıştır.

Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Münih/Almanya’da Ludwig Maximillian Üniversitesi’nden doktora derecesi ile mezun olmuştur. Prof. Dr. Alfred Hueck’in doktora seminerlerini tamamlamış, “Kollektif Şirketin Tasfiyesi” adlı doktora tezinin kabulü ile gerekli sınavları da vererek 1960 yılı mayıs ayında Türkiye’ye dönmüştür.  Baştuğ, 1960 yılı haziran ayında başladığı askerlik görevini Milli Savunma Bakanlığı İlmi İştişare (ARGE) Başkanlığı’nda tamamlamış ve 1962 yılında terhis olmuştur.

Başbuğ, 1961 yılında İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde Prof. Şükrü E. Postacıoğlu’nun yanında Kara Ticaret Hukuku kürsüsüne asistan olarak çalışmaya başlamış,1965 yılında hukuk doçenti olmuştur.

 Baştuğ’un doçentlik tezi “Limited Şirkette Ortağın Çıkması ve Çıkarılması”dır. Eser, İzmir İTİA Yayınları tarafından 1973 yılında basılmıştır. Takdim ve tezi “Türk Ticaret Hukukunda Limited Şirket”tir.

Akademik Kariyeri

Prof. Dr. İrfan Baştuğ, akademinin Mayıs 1969’de Ege Üniversitesine İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi olarak bağlanması üzerine bu üniversiteye intikal etmiştir. Baştuğ, 1973 yılında profesörlüğe yükseltilmiştir.

İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesinin üç yeni fakülteye bölünerek 01.03.1978 tarihinde kapanması ile kurulan Hukuk Fakültesi kadrosunda Prof. Dr. İrfan Baştuğ, 18.04.1978’de Senato üyeliğine ve Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir.

28.04.1981 tarihinde Dekan Yardımcısı seçilen Prof. Dr. İrfan Baştuğ, 20.07.1982 tarihinde yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 18. maddesi hükmü ile Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanması üzerine bu yeni üniversiteye intikal etmiştir.

Baştuğ, uzun yıllar boyunca Özel Hukuk Bölüm Başkanlığı görevini yürütmüş, “Şirketler Hukuku ve Borçlar Hukuku”, “Özel Borç İlişkileri” dersleri vermiştir.

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Ticaret Hukuku öğretim üyesi iken yaş haddinden emekli olan Baştuğ, 4 kitap yazmış ve hukuk alanında birçok makale yazarak bilimsel dergilerde yayınlamıştır.

Evli ve bir çocuk babası olan Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Temmuz 2004 tarihinde vefat etmiştir.

İrfan Baştuğ’a Armağan

Prof. Dr. İrfan Baştuğ yaklaşık 40 yıl süren eğitim hayatı boyunca yüzlerce hukuk öğrencisi yetiştirmiş, yetiştirdiği öğretim üyeleri tarafından minnet ve şükran duygularını yansıtan Prof. Dr. İrfan Baştuğ’a Armağan eseri ile unutulmaz kılınmıştır.