Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Zorla Çalıştırma Sözleşmesi

0

Zorla Çalıştırma Sözleşmesi, 6 Haziran 1930 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 23 Ocak 1998 tarihinde 4333 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1998 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

ILO 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi

ILO-29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi Kabul Tarihi: 6 Haziran 1930
Kanun Tarih ve Sayısı: 23 Ocak 1998 / 4333
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 27 Ocak 1998 / 23243
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 25 Mayıs 1998 / 98 – 11225
Resmi Gazete Yayım Tarih ve Sayısı: 23 Haziran 1998 / 23381

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu’nun vaki daveti üzerine; 10 Haziran 1930 tarihinde Cenevre’de 14 üncü toplantısını yapan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,

Toplantı gündeminin 1 inci maddesine dahil bulunan cebri veya mecburi çalıştırma konusundaki bazı tekliflerin kabulüne ve,

Bu tekliflerin Uluslararası bir Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün üyeleri tarafından Uluslararası Çalışma Örgütü’nün statüsü hükümleri gereğince onanmak üzere; cebri çalıştırmaya müteallik 1930 tarihli Sözleşme adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi bugünkü Yirmisekiz Haziran bin dokuz yüz otuz tarihinde kabul eder.

MADDE 1

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bu Sözleşme’yi onaylayan her üyesi mümkün olduğu kadar kısa bir sürede her ne şekil altında olursa olsun cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılmasını taahhüt eder.

Cebri veya mecburi çalıştırmanın tamamen kaldırılması amacıyla, cebri veya mecburi çalıştırmaya, geçici bir müddet için, sadece kamu yararı ve istisnai önlem olarak aşağıdaki maddelerde belirtilen şartlarda ve garantilerle başvurulabilir.

Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren beş senelik bir sürenin sonunda ve Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim kurulunun aşağıdaki 31 inci maddede öngörülen raporunu hazırlaması sırasında Uluslararası Çalışma Örgütü her ne şekil altında olursa olsun yeni bir geçiş süresi tanınmaksızın cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılması ihtimalini tetkik edecek ve Konferans gündemine bu konunun alınıp alınmaması hususuna karar verecektir.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin amaçları için, “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi herhangi bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan mecbur edildiği tüm iş veya hizmetleri ifade eder.

Ancak “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi bu Sözleşme bağlamında aşağıdakileri kapsamaz:

Mecburi askerlik hizmeti hakkındaki kanunlar gereğince mecbur tutulan ve sadece askeri bir mahiyet taşıyan işlere hasredilen bir çalışma veya hizmet;

Bizzat kendi kendini yöneten bir memleketin vatandaşlarının olağan kamu hizmeti yükümlülüklerinin bir parçasını teşkil eden bir iş veya hizmet,

Çalışma veya hizmetin bir kamu makamının nezaret ve kontrolü altında icra edilmesi ve söz konusu ferdin özel kişilerin, şirketlerin veya özel-tüzel kişilerin hizmetine bırakılmaması veya verilmemesi şartıyla, bir mahkemenin verdiği mahkumiyet kararının sonucu olarak yapmaya mecbur edildiği bir iş veya hizmet;

Olağanüstü hallerde, yani harp, felaketler veya yangın, su baskını, açlık, yer sarsıntıları, salgın hastalıklar ve şiddetli hayvan salgınları, hayvanların ve mahsule zarar veren böcek veya parazitlerin hastalık yaymaları durumunda ve genel olarak halkın bütünün veya bir kısmının normal yaşama şartlarını veya hayatını tehlikeye koyan tehlikeli veya zarar verici her türlü şartlarda yapılması mecburi bir iş veya hizmet;

Küçük çaplı toplumsal hizmetler, yani toplum fertleri tarafından doğrudan doğruya toplum menfaatine yapılan işler, bizzat toplumun fertleri veya doğrudan doğruya temsilcilerinin bu çalışmaların gerekli olduğunu beyan etmeleri hakkının tanınması şartıyla toplum üyelerine düşen olağan kamu hizmeti mükellefiyetleri olarak mütealaa edilecektir.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin uygulanmasında “Yetkili Makamlar” tabiri ya metropoliten makamlarını, ya da ilgili ülkelerin en üst merkezi makamlarını ifade edecektir.

MADDE 4

Yetkili makamlar özel kişiler, şirketler veya özel tüzel kişiler menfaatine cebri veya mecburi çalıştırmayı empoze etmeyecekler veya empoze edilmesine izin vermeyeceklerdir.

Özel kişiler şirketler veya özel tüzel kişiler menfaatine böyle bir cebri veya mecburi çalıştırma şekli, bir üye tarafından işbu Sözleşmenin onaylanması Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından tescil edildiği tarihte mevcut olduğu takdirde, bu üye kendisi için bu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren sözkonusu cebri veya mecburi çalıştırmayı tamamen kaldıracaktır.

MADDE 5

Özel şahıslara, şirketlere ve özel-tüzel kişilere tanınan hiç bir imtiyaz, bu özel şahıs, şirket ve özel-tüzel kişilerin kullandıkları yada ticaretini yaptıkları ürünlerin üretilmesi veya toplanması için cebri veya mecburi çalıştırma imkanını hiç bir şekilde vermeyecektir.

Cebri veya mecburi çalıştırma imkanı veren hükümler ihtiva eden imtiyazlar mevcut olduğu takdirde, söz konusu hükümler işbu Sözleşmenin 1 inci maddesine uygunluk sağlaması için mümkün olan süratle feshedilecektir.

MADDE 6

İdarenin memurları, sorumlu oldukları halkı görevleri gereği herhangi bir şekilde çalıştırmaya teşvik etme durumunda kalmaları halinde dahi, bu halka özel şahıslar şirketler veya özel-tüzel kişiler için çalışmaları için ferden yada toplu olarak baskıda bulunmayacaklardır.

MADDE 7

İdari görevler icra etmeyen şefler, cebri veya mecburi çalıştırmaya baş vurmayacaklardır.

İdari görevler icra eden şefler, yetkili makamların kati müsaadesiyle, bu Sözleşmenin 10 uncu maddesinde öngörülen şartlarda cebri veya mecburi çalıştırmaya başvurabilirler.

Kanunen tanınan ve herhangi bir şekil altında yeterli ücret alamayan şefler, ilgili yönetmeliklere uyulması ve istismarı önleyecek tüm gerekli tedbirlerin alınması şartıyla, kişisel hizmetlerden yararlanabilirler.

MADDE 8

Cebri veya mecburi çalıştırmaya müracaat edilmesi hususundaki her bir kararın sorumluluğu ilgili ülkenin üst sivil makamlarına düşecektir.

Ancak, bu makamlar üst mahalli makamlara işçilerin daimi oturma mahallinden uzaklaşmalarına mahal vermeyecek şekilde, cebri veya mecburi çalıştırma yetkisi verebilirler. Bu makamlar işbu Sözleşmenin 23 üncü maddesinde öngörülen yönetmelikle belirtilen müddetler ve şartlara tabi olacak şekilde görevlerinin icrasından idarenin memurlarının yer değiştirmesi ve idari materyalin nakli bahis konusu olduğu takdirde işçilerin normal ikamet mahalli haricinde icraatta bulunmaları için cebri veya mecburi çalıştırma konulması hususunda üst mahalli makamlara da yetki verebilirler.

MADDE 9

Bu Sözleşmenin 10 uncu maddesinde belirtilen aksi hükümler hariç, cebri veya mecburi çalıştırma koyma hakkına haiz herhangi bir makam önce;

Verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna,

Bu hizmet veya işin halihazır veya yakın gelecek zarurete haiz olduğuna;

İlgili ülkede benzeri iş veya hizmetler için geçerli olanlardan düşük olmayan ücret ve çalışma şartları önerilmesine rağmen bu hizmetin yerine getirilmesi veya işin yapılması için gönüllü iş gücü temini mümkün olmadığına;ve

iş veya hizmetin, mevcut işgücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine kani olduğu takdirde ancak bu çalıştırma şekline müsaade etmelidir.

MADDE 10

Vergi olarak talep edilen cebri veya mecburi çalıştırma ve idare görevleri icra eden şefler tarafından kamu menfaatine çalışmalar için konulan cebri veya mecburi çalıştırma tedricen kaldırılacaktır.

Bu kaldırmayı beklerken, vergi olarak cebri veya mecburi çalıştırma talep edildiği veya kamu menfaatine çalışmalar için idari görevleri icra eden şefler tarafından cebri veya mecburi çalıştırma konulduğu takdirde ilgili makamlar ilk önce:

Yapılacak iş veya verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna;

Bu hizmet veya işin halihazır veya kaçınılmaz olarak yakında doğacak bir ihtiyacı karşıladığına

iş veya hizmetin mevcut iş gücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine;

Bu iş veya hizmetin icrasının işçileri daimi ikametgahlarının olduğu mahalden uzaklaştırmaya mecbur etmeyeceğine;

Bir iş veya hizmetin icrasının dinin, sosyal yaşamın, veya tarımın icaplarıyla uyumlu yönlendirileceğine kani olmalıdırlar.

MADDE 11

Sadece 18’den yukarı ve 45’den aşağı yaşlarda bulunan sağlam yetişkin erkekler cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi olabilirler. Bu sözleşmenin 10 uncu maddesinde öngörülen iş türleri hariç, aşağıdaki tedbirler ve şartlar dikkate alınmalıdır.

Mümkün olan her halükarda, konulan işi yapacak ilgililerin bulaşıcı bir hastalığının olmadığının, bedeni kabiliyetlerinin yapılacak iş ve icra edileceği şartlara uygunluğunun idarece tayin edilen bir doktor tarafından önceden tesbit edilmesi.

Öğretmenler öğrenciler ve genel olarak idari personelin muaf tutulması;

Her toplumda aileyi ve sosyal yaşam için zorunlu yetişkin ve sağlam erkek miktarının bırakılması

Karı-koca ve aile bağlarına saygı gösterilmesi,

Yukarıdaki paragrafın (c) altparagrafının uygulamasında, bu Sözleşmenin 23 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeler, belirli sayıda nüfustan bir seferde alınabilecek daimi nüfusun erkek ve sağlam fert nisbetini tesbit eder, ancak bu nisbet hiç bir şekilde bu nüfusun %25 ini geçemez. Bu nisbeti tesbit ederken yetkili makamlar nüfus yoğunluğunu bu nüfusun sosyal ve fiziki kalkınmışlığını, mahallinde ve kendi hesaplarına ilgililer tarafından icra edilecek işlerin durumunu ve yılın hangi devresinde olacağını dikkate almalıdırlar; ve genel olarak ilgili toplumun normal yaşamının iktisadi ve sosyal ihtiyaçlarına saygı göstermelidirler.

MADDE 12

Herhangi bir ferdin muhtelif şekiller altında cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalabileceği azami müddet, 12 aylık bir sürede, işyerine gitmek ve oradan gelmek için geçen gerekli yolculuk günleri de dahil olmak üzere 60 günü geçemez.

Cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalan her işçiye icra ettiği cebri veya mecburi çalışma müddetlerini gösteren bir sertifika verilecektir.

MADDE 13

Cebri veya mecburi çalıştırılmaya maruz kalan her şahsın normal çalışma saatleri gönüllü çalışma için ayrılan saatlerle aynı olmalı ve cebri veya mecburi çalıştırılma esnasında normal süre içinde icra edilen çalışma saatleri gönüllü çalışmaların fazla çalışma saatleri için öngörülen nisbetlere eşit nisbetlerde ücretlendirilmelidir.

Herhangi bir şekil altında cebri veya mecburi çalıştırılmaya maruz kalan bütün şahıslara haftada bir dinlenme günü verilmelidir ve bu gün mümkün olduğu ölçüde söz konusu memleketin veya bölgenin örf ve adetlerine göre hasredilen güne tesadüf ettirilmelidir.

MADDE 14

Bu Sözleşme’nin 10 uncu maddesinde öngörülen cebri veya mecburi çalıştırma haricinde, ne şekilde olursa olsun, cebri veya mecburi çalıştırmanın ücreti nakit olarak ödenmeli ve bu ücret aynı tür işler için işçilerin istihdam edildikleri bölgede yürürlükte olanlardan ve ne de işçilerin işe alındıkları bölgede yürürlükte olanlardan daha aşağı olmamalıdır.

İdari vecibelerinin icrasında şefler tarafından konulan çalıştırılma halinde mümkün olan en kısa sürede, ücretlerin ödenmesinin önceki paragrafta öngörülen şartlarda yerine getirilmesi uygulamasına geçilecektir.

Ücretler, kabile şefine veya başka herhangi bir makama değil, her işçiye ferden ödenmelidir.

İşyerine gidiş ve gelişler için geçen yolculuk günleri ücretlerin ödenmesinde iş günü olarak kabul edilmelidir.

Bu madde, işçiye verilen ücretten işçinin mutad olan günlük yiyeceğinin karşılığı kesilecektir şeklinde anlaşılmamalıdır; ama ücretlerden mükellefiyetlerinin yerine getirilmesi, işlerinin özel şartları dolayısıyla işlerine devam etmelerini sağlamak için işçilere verilen özel yemek, elbise ve lojman, ve ne de alet temini gayesiyle hiç bir kesinti yapılmaz.

MADDE 15

İşten hasıl olan kazaların veya hastalıkların tanzimi ile ilgili kanun ve yönetmelikler ve ilgili ülkede yürürlükte olan ölen veya malul işçilerin bakmakla yükümlü oldukları kimselere tazminat verilmesini öngören kanun ve yönetmelikler serbest çalışan işçilerle aynı şartlarda cebren veya mecburi çalıştırmaya tabi olan şahıslara da aynı şekilde uygulanacaktır.

Bir işçiyi cebri veya mecburi bir işte istihdam eden bir makam her halükarda çalışmadan hasıl olan bir kaza veya hastalık işçinin kısmen veya tamamen kendi ihtiyaçlarını karşılamasına mani olursa söz konusu işçinin maişetini sağlamakla mükellef olacaktır. Bu makam, işten hasıl olan işgörmezlik veya ölüm halinde adı geçen işçinin fiilen bakmakla yükümlü olduğu kimsenin bakımını sağlamak için tedbirler almakla da yükümlü olmalıdır.

MADDE 16

Cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi olan kimseler, istisnai zaruret halleri hariç, yiyecek ve iklim şartları alıştıkları şartlardan sağlıklarına zarar verecek ölçüde farklı bölgelere nakledilmemelidir.

Bu işçilerin şartlara alışması ve sağlıklarının korunması için gerekli hijyen ve barınma ile ilgili tedbirlerin sıkı bir şekilde alınmamış olması halinde bu işçilerin nakillerine izin verilmeyecektir.

Böyle bir nakil zorunlu olduğu takdirde işçilerin yeni gıda ve iklim şartlarına tedricen intibakını sağlayan tedbirler yetkili tıbbi servisin mütealasından sonra kabul edilmelidir.

Bu işçilerin alışkın olmadıkları devamlı bir işi yapmalarının talep edilmesi halinde, onların bu nevi bir işe intibaklarının özellikle tedrici eğitim çalışma saatleri sağlanması ve ara dinlenmelerinin tanzimi ve gerekli olan istirahat veya günlük iaşenin arttırılması veya iyileştirilmesi hususunda tedbirler alınmalıdır.

MADDE 17

İşçilerin uzun bir müddet işyerinde kalmalarını mecbur eden inşaat ve bakım işleri için cebri veya mecburi çalıştırmaya başvurulmasına müsaade etmeden önce yetkili makamlar aşağıdaki hususlardan emin olmalıdırlar.

İşçilerin sağlığının korunması ve onlara gerekli her türlü tıbbi bakımın deruhte edilmesi ve özellikle:

Bu işçilerin işe başlamadan evvel ve çalışma süresince belirli aralıklarla doktor tetkikinden geçirilmesi;

Bütün ihtiyaçları karşılamak için gerekli materyal, hastaneler, hasta bakıcılar, dispanserler ve yeterli sağlık personelinin varolması ve,

İşyerlerindeki sıhhi şartların, işçilerin su, yiyecek, içecek maddelerinin temin edilmesi ve işyerinin mutfak materyali ile techizinin iyi bir şekilde sağlanması ve gerektiğinde de lojman ve kıyafet yardımının tatminkar durumda olması;

İşçinin isteği veya rızası üzerine, emin bir usulle işçinin ücretinin bir kısmının işçi ailesinin geçiminin sağlanması için uygun tedbirler alınmalıdır;

İşçilerin çalışma mahalline gidiş gelişleri yol masrafları ve sorumluluğu idarece sağlanmalıdır ve idare mevcut bütün nakliyat vasıtalarından mümkün olduğu kadar geniş ölçüde faydalanarak bu yolculukları kolaylaştırmalıdır.

Belirli bir süre iş göremezliğe sebebiyet veren iş kazası veya hastalık halinde işçinin kendi memleketine dönmesiyle ilgili masrafları idare tarafından karşılanmalıdır.

Cebri veya mecburi çalışma süresinin hitamında, gönüllü işçi olarak kalmak isteyen her işçiye iki senelik bir müddet zarfında bedava memleketine dönme hakkını kaybetmeden bu isteğini yerine getirmesine izin verilir.

MADDE 18

Hamal veya kayıkçıların işi gibi, şahısların veya malların taşınması için baş vurulan cebri veya mecburi çalıştırma mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kaldırılmalıdır. Yetkili makamlar bu sırada, özellikle şu hususları tesbit eden yönetmelikleri yayımlamalıdırlar:

Bu çalıştırmanın sadece idare memurlarının görevleri sırasındaki yer değiştirmeleri veya hükümet kurumlarının nakli veya mutlaka acil bir zorunluluk halinde diğer şahısların ve memurların nakli için kullanılması mükellefıyeti,

Bu işte kullanılacak işçilerin bu işte bedenen uygun olduğu, mümkün olan yerlerde önceden bir doktor muayenesiyle belgelendirme mükellefiyeti; Böyle bir muayenenin mümkün olmadığı hallerde bu işgücünü istihdam eden şahsın, istihdam edilen işçilerin istenilen bedeni kabiliyete haiz oldukları ve bulaşıcı bir hastalıktan muzdarip olmadıklarından emin olma mükellefiyeti;

İşçiler tarafından taşınacak azami yük;

Bu işçilerin oturdukları mahalden götürülecekleri azami mesafe;

Dönüş yolculuk günleri de dahil olmak üzere, bu işçilerin mecbur tutuldukları aylık veya başka bir müddet için görevlendirilebilecekleri azami gün sayısı;

Cebri veya mecburi çalıştırmanın bu şeklini talep etme hakkına sahip kimseler ve onların cebri çalıştırmaya ne ölçüde müracaat etme haklarının olduğu.

Önceki paragrafın (c), (d) ve (e) harfleri altında bahis konusu olan üst sınırları tesbit ederken yetkili makamlar, dikkate alınacak muhtelif faktörleri, özellikle işçilerin toplandığı nüfusun bedensel kabiliyetini, katedilecek yolun mahiyetini ve iklim şartlarını dikkate almalıdırlar.

Yetkili makam ayrıca bu taşıyıcı işçilerin normal günlük seyahatlerinin ortalama 8 saatlik bir iş gününe tekabül eden bir mesafeden daha fazla olmamasını teminen gerekli düzenlemeleri yapacaktır.

Bu düzenlemelerle esas olarak sadece taşınacak ağırlık ve katedilecek mesafe değil, aynı zamanda yolun mahiyeti, mevsim ve diğer tüm unsurlar ve günlük normal seyahatleri aşan seyahatlerde bunlar için normal saat ücretinden yüksek ücret ödeneceği anlaşılmalıdır.

MADDE 19

Yetkili makam cebri ekip biçmeyi sadece açlık veya yiyecek ikmalinde yaşanan yetersizliklere karşı bir önlem olarak ve herhalükarda yiyecek ve ürünün onu üreten insanların veya topluluğun mülkiyetinde kalması koşuluyla izin verebilir.

Bu madde, üretimin kanun veya gelenek gereği ortaklık esası üzerinde örgütlendiği ve ürün veya bunun satılmasından elde edilen karın topluluğun mülkiyeti olarak kaldığı yerlerde topluluk üyelerinin topluluk tarafından kanun veya gelenek tarafından talep edilen işlerin topluluk üyeleri tarafından yapılması zorunluluğunu ortadan kaldırır şekilde yorumlanmayacaktır.

MADDE 20

Üyelerinin herhangi biri tarafından işlenmiş suçlar için bir topluluğun tümüne ortak bir ceza uygulanmasını öngören kanunlar cebri veya mecburi çalıştırmayı bir topluluk için bir ceza usulü olarak öngören hükümler içermeyecektir.

MADDE 21

Madenlerde yapılmakta olan yeraltı çalışmaları için cebri veya mecburi çalışmaya başvurulmayacaktır.

MADDE 22

Bu Sözleşme’yi onaylayan ülkelerin Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 22inci maddesi hükümleri uyarınca bu Sözleşme hükümlerini hayata geçirmek için aldıkları önlemler hakkında Uluslararası Çalışma Örgütü’ne sunmayı taahhüt ettikleri raporlar, bu ülkede mecburi çalıştırmaya ne ölçüde başvurulduğu, buna ne amaçla gerek görüldüğü, hastalık ve ölüm oranları, ücret ödeme metodları ve ücret tarifesi ve konuyla ilgili olabilecek diğer bilgiler konusunda mümkün olduğunca ayrıntı içerecektir.

MADDE 23

Sözkonusu Sözleşme hükümlerini yerine getirmek için yetkili makamlar cebri veya mecburi çalıştırmanın kullanımına ilişkin tam ve vazıh yönetmelikleri yayımlayacaklardır.

Bu yönetmelikler, özellikle cebri veya mecburi çalışmaya tabi kılınan her şahsa, çalışma koşullarıyla ilgili şikayetlerini yetkililere iletmesini mümkün kılacak ve bu şikayetlerinin incelenip değerlendirilmesini güvence altına alan kurallar ihtiva edecektir.

MADDE 24

Cebri veya mecburi çalıştırmayı düzenleyen yönetmeliklerin sıkı bir şekilde uygulanmasını teminen, ya gönüllü çalışmanın teftişi için tesis edilmiş mevcut bir iş teftiş kurulunun görevleri cebri veya mecburi çalışmayı da kapsayacak şekilde genişletilerek, yada bunu başka yollarla sağlayacak uygun tedbirler her halükarda alınacaktır. Cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi kılınan kişilerin bu yönetmelikler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayacak tedbirler de alınacaktır.

MADDE 25

Cebri veya mecburi çalıştırmanın kanuna aykırı olarak geliştirilmesi bir suç olarak cezalandıracak ve bu Sözleşme’yi onaylayan her üye kanunca getirdiği müeyyidelerin gerçekten etkili ve tam olarak uygulanmasının sağlanmasıyla yükümlü olacaktır.

MADDE 26

Bu Sözleşmeyi onaylayan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün her üyesi, bu Sözleşmeyi egemenlik, yargı yetkisi, himaye, hükmetme, vesayet veya otoritesi altında olan topraklarda, iç hukukuna ait konulardaki yükümlülüklerini de yerine getirme hakkına sahip olarak, uygulamayı taahhüt eder. Bununla beraber eğer bu üye Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasası’nın 35inci maddesinin hükümlerinden yararlanmak isterse; onaylamasına aşağıdaki bölgeleri tanıtan bir beyanı eklemek zorunda kalacaktır.

İşbu Sözleşme hükümlerini herhangi bir değişiklik olmadan uygulamayı planladığı yerler;

İşbu Sözleşme hükümlerini değişiklerle uygulamayı planladığı yerler, bu durumda bu değişikler de beyana eklenecektir;

Hakkında kararı saklı tuttuğu yerler.

Yukarıda mezkur beyan onay işleminin ayrılmaz bir parçası olacak ve aynı geçerliliğe haiz olacaktır. Böyle bir beyanı kaleme alan her üye yapacağı yeni bir beyan ile bu maddenin (2) ve (3) üncü alt paragrafları gereğince; ilk beyanındaki çekinceleri tamamen veya kısmen iptal etme hakkına sahip olacaktır.

MADDE 27

Bu Sözleşme’nin resmi onay belgeleri Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 28

Bu Sözleşme, ancak onay belgeleri Genel müdür tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlayacaktır.

Bu Sözleşme iki üyenin onay belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra bu Sözleşme, onu onaylayan her üye için onay belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 29

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü; Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tüm üyelerini kendisine örgüt üyeleri tarafından bildirilen tüm onay ve fesihlerden haberdar kılacaktır.

Genel müdür, kendisine ikinci onayın bildirilmesinden sonra Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihini örgüt üyelerinin dikkatine getirecektir.

MADDE 30

Bu Sözleşme’yi onaylayan her üye Sözleşme’nin ilk olarak yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir sürenin sonunda Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü’ne göndereceği ve Genel Müdür tarafından tescil edilecek bir bildiri ile Sözleşme’yi feshedebilir. Fesih, tescil edildiği tarihten itibaren bir yıl sonra muteber olur.

Bu Sözleşme’yi onaylamış olup da, onu, bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında; bu madde de öngörüldüğü şekilde feshetmek hakkını kullanmayan her üye yeniden 5 yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşme’yi, her 5 yıllık devre bitince, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilecektir.

MADDE 31

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu; gerekli gördüğü zaman bu Sözleşme’nin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunacak ve Sözleşme’nin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verecektir.

MADDE 32

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde:

Tadil edici yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 3üncü madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu Sözleşme’nin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu Sözleşme, onu onayıp da tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve içeriğiyle geçerli olmakta devam edecektir.

MADDE 33

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede geçerlidir.

10 Haziran – Hukuk Takvimi

0
Hukuk Takvimi - 10 Haziran

10 Haziran – Hukuk Takvimi

1692 İngiltere’nin Amerikan kolonilerindeki Salem Cadı Mahkemeleri‘nde suçlu bulunan Bridget Bishop 10 Haziran 1692’de asılarak idam edildi. Massachusetts’taki Salem kasabasının Püriten mezhebinden olan halkı için cadılık büyük suçtu ve Sarah Good en popüler cadı sayılıyordu.
1919 Mustafa Kemal Paşa bir genelge yayınladı. Genelgede, “İstiklâl-i millîmiz (millî bağımsızlığımız) uğrunda bütün mevcudiyetimle… milletle beraber nihayetine kadar çalışacağıma mukaddesatım namına söz veririm” dedi
1929 Yabani ağaçların aşılanması hakkında kanun, Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Devleti arasında münakit hakem ve uzlaşma mukavelenamesinin tasdiki hakkında kanun, Şose ve Köprüler Kanunu, Suudülmevlevi Efendinin Mahkûm Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun, Kaçakçılığın men ve takibi hakkında kanun ve Yol ve Köprü Yapımına Dair Kanun kabul edildi.
1933
  • Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü Kanunu, TBMM’de kabul edildi. Enstitü, 30.10.1933 tarihinde açıldı, 30 Haziran 1948 günlü “Üniversiteler Kanununa Ek Kanun” ile Ziraat ve Veteriner Fakülteleri olarak Ankara Üniversitesi’ne bağlandı.
  • Halk Bankası’nın kurulmasını öngören Kanun T.B.M.M’de kabul edildi.
1935

Yargıtay Eskişehir’den Ankara’ya taşındı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin Ankara oluşu ve tüm devlet kuruluşlarının burada bulunması nedeniyle, 10 Haziran 1935 tarih ve 2769 sayılı yasa kapsamında Ankara’ya, Bakanlıklar bölgesine taşınma kararı verildi. Kanuna göre, Temyiz mahkemesinin 1935 bütçe yılı içinde Ankara’ya nakledilmesine, naklin vaktinin ve nasıl yapılacağının Adliye vekilliğince tayin olnmasına karar verildi. Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister yaptığı modern bina Yargıtay’ın yeni merkezi oldu.

1946 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Sedat Simavi, Sadun Galip Savcı, Cihat Baban, Hayri Alpar ve Sait Kesler tarafından 10 Haziran 1946 tarihinde kuruldu. Sedat Simavi, cemiyetin ilk seçilmiş başkanı oldu.
1947 Hukukçu ve Fransız politikacı Nicole Bricq, La Rochefoucauld, Charente’de dünyaya geldi. Bricq, Bordeaux IV-Montesquieu Üniversitesi’nde Özel Hukuk eğitimi aldı. 1980’li yılların başında Sosyalist Parti Paris yöneticisi oldu. 1997’de Seine-et-Marne milletvekili seçildi. 2004 ve 2011 senato seçimlerinde Seine-et-Marne senatörü oldu. Çevre, Sürdürülebilir Kalkınma ve Enerji Bakanlığı ile Dış Ticaret Bakanlığı yaptı. 6 Ağustos 2017!de Poitiers’de merdivenden düşerek yaşamını yitirdi.
1949 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu 10.6.1949 tarihinde kabul edilmiştir.
1953 Türk Ceza Kanunu’nda değişiklikler yapıldı. Kadınlara ve genç erkeklere sözle sarkıntılık yapanlara 3 aydan 1 yıla kadar, elle sarkıntılık yapanlara da 6 aydan 2 yıla kadar ceza öngörüldü.
1955 Türkiye ile ABD arasında Atom Enerjisi Anlaşması(Atom Enerjisinin sivil sahada istimali hususunda iş birliğine dair Anlaşma) 10 Haziran 1955 tarihinde Vaşington’da imzalanmış ve 14 Aralık 1956’da TBMM’de kabul edilmiştir.
1960 Celal Bayar ve Adnan Menderes yargılanmak üzere Yassıada’ya götürüldü.
1966 Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. İlhan Arsel, 10.06.1966 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçildi. Meclise katılmadan istifa etti.
1970

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşme, Türkiye tarafından 10 Haziran 1970 tarihinde imzalandı.  Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 9 Eylül 1971 tarihinde kabul edildi. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun Resmî Gazetenin 17 Eylül 1971 tarihli ve 13959 sayılı nüshasında yayınlandı.

1983 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu 10.06.1983 tarihinde kabul edilmiştir.
1994 Özel Eğitim Hakkında Salamanca Bildirisi (The Salamanca Statement and Framework For Action on Special Needs Education), 7-10 Haziran 1994 tarihlerinde İspanya’nın Salamanca şehrinde düzenlenen konferansta kabul edildi.
2004 5188 Sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun 10.06.2004 tarihinde kabul edildi.
2017 TTB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, 10 Haziran 2017 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Türk Tabipleri Birliği 68. Büyük Kongresi’nde oybirliği ile kabul edilmiştir.
2019 Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, 10.06. 2019’da yapılan Uluslararası Çalışma Konferansının 108. oturumunda kabul edildi. 190 No’lu sözleşme, 21 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de resmen ilan edildi.
2023

Denizli’de çarşaf giyip sokakta gezen erkek avukat gözaltına alındı. Görevli memura mukavemet suçundan ifadesi alınan M.P. daha sonra serbest bırakıldı.

Vahşi doğaya dönüş çağrısında bulunan, Sanayi Toplumu ve Geleceği isimli makalesi ile Sanayi Devrimi ve sonuçlarının insan ırkı için bir felaket olduğu iddiasını ortaya atan Amerikalı matematikçi, eski akademisyen ve ünlü bombacı Theodore Kaczynski (Unabomber), Kuzey Karolina’daki hapishanede öldü. Kaczynski, 1996 yılında tutuklanmış, 1998 yılında tüm suçlamaları kabul ederek suçlarını itiraf etmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı.

2026
  • Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan ve 5 polis memurunun 24 Ocak 2001’de uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdiği suikasta ilişkin olarak 25 yıldır kırmızı bültenle aranan Haşim Alabalık ve Murat Aktaş hakkındaki dava zamanaşımı nedeniyle düştü, firariler hakkındaki yakalama kararları kaldırıldı
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaköse, Yargıtay üyeliğine seçildi.
  • Bursa’da, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme ve suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma, rüşvet, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve imar kirliliğine neden olma” suçlarına yönelik, İçişleri Bakanlığınca geçici tedbirle görevden uzaklaştırılan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey‘in de aralarında bulunduğu 37’si tutuklu 63 sanık hakkında iddianame hazırlandı. 862 sayfalık iddianame Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edildi.
2026

Mustafa Levent Bilgen, Türkiye’nin ilk Reykjavík Büyükelçisi olarak atandı. İzlanda ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler, Oslo’daki büyükelçilik üzerinden, yürütülüyordu.

10 Haziran – Hukuk Takvimi

9 Haziran – Hukuk Takvimi

0

Hukuk Takvimi – 9 Haziran

1815
Viyana Kongresi sona erdi. Diplomatik dokunulmazlıklara ilişkin temel prensipler bu kongrede belirlendi.
1930
TBMM’de Tütün İnhisarı Kanunu kabul edildi
1934
Belediyece yapılacak istimlâk hakkında kanun 09.06.1934 tarihinde resmi gazetede yayınlandı  (Kanun daha sonraki yıllarda yürürlükten kaldırılmıştır.)
1934
Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasında dostluk muahedesi ( Türkiye – Çin Dostluk Antlaşması) 09.06.1934 tarihinde resmi gazetede yayınlandı
1937
TBMM’de “Ankara’da Bir Tıp Fakültesi Tesisi Hakkındaki Kanun” kabul edildi
1937
ILO’nun 4 Haziran 1935 tarihinde kabul edilen 45 No’lu Yeraltı İşleri (Kadınlar) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 9 Haziran 1937 tarihinde 3229 sayılı yasa ile onaylandı.
1949
Türkiye, 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı Kanunla DSÖ Anayasasını onaylayarak örgüte resmen üye oldu.
1955
Türk bayrağını yırtmaktan sanık 4 Amerikalı, yapılan yargılamada beraat etti.
1968
Rusya Adalet Bakanı Aleksandr Vladimiroviç Konovalov (Алекса́ндр Влади́мирович Конова́лов) 9 Haziran 1968’de Leningrad’da doğdu. 1992 yılında Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun oldu. 1992-2005 yılları arasında Sankt-Peterburg savcılığında çalıştı. 2005’te Başkurdistan Başsavcılığı yaptı. 2008 yılında Rusya Federasyonu Adalet Bakanı oldu.
1977
Hukukçu, diplomat ve Vatikan Büyükelçisi  Taha Carım, 9 Haziran 1977 tarihinde Roma’da Asala Terör Örgütü tarafından öldürüldü. Carım, Galatasaray Lisesi ve Toulouse Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 29 Kasım 1941 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Şubat 1952’de, birinci sınıf konsolos olarak İskenderiye Başkonsolosluğu’na atandı. 1952 Mayıs ayında Brüksel’de NATO Daimi Temsilciliğinde göreve başladı. Karakas, Karaçi, Ottava, Beyrut ve Tahran Büyükelçiliği yaptıktan sonra 1973 yılında Vatikan Büyükelçiliğine atandı. Büyükelçiliğe yapılan saldırıda öldürüldü. Katil bulunamadı ve Roma Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma 30 Haziran 1978 tarihinde kapatıldı. Fransızca ve İngilizcenin yanı sıra İspanyolca bilen Carım, Pablo Neruda’nın şiirlerini Türkçeye çevirdi.
1994
ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, 2 Haziran 1982 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999 sayılı yasa ile onaylandı ve Resmi Gazetenin 12 Ekim 1994 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi
1999
Yugoslavya ve NATO, Kosova’da Sırp birliklerinin geri çekilmesi anlaşmasını imzaladı. NATO, hava saldırılarını durdurdu ve 20 Haziran 1999’da resmen sona erdirdi.
2000
Avrupa Adalet Bakanları tarafından, 8-9 Haziran 2000 tarihinde Londra’da düzenlenen 23. Konferans’ta “21.Yüzyılda adaletin dağıtılması” ile ilgili 1 No.lu karar kabul edildi.

Hukuk Takvimi – 9 Haziran

Dünya Okyanus Günü

0

Dünya Okyanus Günü, 8 Haziran tarihinde kutlanan özel bir gündür. Birleşmiş Milletler Çevre Kalkınma Konferansı; 3-14 Haziran 1992 tarihleri arasında Rio da Jenerio’da bir araya toplanmış, Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Rio Deklarasyonu‘nu yayınlamış ve Okyanus Günü de bu kapsamda kabul edilmiştir. Kararın alınmasına rağmen henüz resmi olarak kabul edilmemiştir.

Dünya Okyanus Günü, okyanusların dünya üzerindeki yaşam ve vahşi yaşama olan katkısına dikkat çekmek amacıyla gündeme getirilmiştir. Okyanus ve denizlerin, karbonların emilmesinde, iklim değişikliği ile mücadele edilmesinde, güneş enerjisinin dağıtımında stratejik rolleri bulunduğu gerçeğinin vurgulandığı Okyanus Gününde, insan varlığının sürdürülebilmesi için deniz ve okyanusların rasyonel kullanılmasına vurgu yapılmaktadır.

Okyanuslar, bilinen 230 bin ve keşfedilmemiş 2 milyona yakın tür barındırmasından dolayı dünya üzerindeki en büyük yaşam alanı olarak kabul edilmektedir.

Dünyanın yüzde 71’ini kaplayan okyanuslar, iklim değişikliği, plastik ve petrol kirliliği ile aşırı avlanma gibi tehlikelerle karşı karşıyadır.

UNESCO bünyesinde başlatılan, Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu ve Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri tarafından oluşturulan Biyolojik Çeşitlilik hakkındaki ilk Küresel Değerlendirme Raporuna (IPBES) göre;  acil bir konu olan okyanuslardaki plastik atık kirliliğinin 1980 yılından beri. on kat arttığı belirtilmektedir. Okyanusların içinde bulunduğu zorlukları, mevcut gidişatı tersine çevirmek için acil ve toplu eylem gerekmektedir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, hazırlık süreci UNESCO Hükümetlerarası Oşinografi Komisyonu tarafından koordine edilen, Sürdürülebilir Kalkınma için Okyanus Bilimi On Yılı’nı (2021-2030) ilan etmiştir. Bu on yıl, bilim ve politika birlikteliği yoluyla uluslararası bilimsel işbirliğini ve okyanusların ve kıyıların sürdürülebilir yönetimini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

2016 yılında Dünya Okyanus Günü Gençlik Danışma Konseyi hayata geçirilmiştir.

Okyanusların günlük yaşamdaki rolüne dikkati çekmek, okyanusu korumak ve deniz kaynaklarını sürdürülebilir şekilde kullanmanın önemini vurgulamak amacıyla 8 Haziran Dünya Okyanus Günü’nün 2020 yılı teması “Sürdürülebilir Okyanus için Yenilik” olarak belirlenmiştir.

Kadının Hak Arayışına Anayasal Yaklaşım

0
Doç. Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

KADININ HAK ARAYIŞINA ANAYASAL YAKLAŞIM / Doç. Dr. Nagehan KIRKBEŞOĞLU

Çocuk yaşta gelin olan “kadın”, kırsal kesimdeki “kadın”, işçi “kadın”, erkeğe eş, çocuğa anne olan “kadın”, şiddete maruz kalan “kadın”, parçalanmış aile üyesi “kadın” ve daha nice halleri ile “kadın”ın insan hakları bağlamındaki sorunlarının Türkiye gündemine oturmasının temelleri Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarına kadar dayanır. Ancak, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının ivme kazanması 1980’lerde kentli, eğitimli kadınlardan oluşan kadın hareketlerinin çalışmaları ile söz konusu olmuştur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın 2005 Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporunda da bahsi geçen “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı ise, ait olunan toplum tarafından yaratıldığı kabul olunan farklılıkların ortadan kaldırılmasını hedef alan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Almanya ve İsviçre’de ise bu kavram, kadının hukuk önünde erkekle aynı haklara sahip olmasının yanında Emancipation (bağımlı olmaktan kurtulma) mücadelesini de içine alan üst bir kavramı ifade etmektedir.

Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren benzer kavram ve sloganları kullanan kadın örgütleri; sokak eylemleri kadar, uygulamalı projelerin kurumsallaşması ve yasal düzenleme talepleri ile de gündeme geldiler. Aynı dönemin bir sonucu olarak toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda akademik alanda da hareketlenme yaşandı. İlk olarak 4 Ekim 1989 tarihinde İstanbul Üniversitesinde Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi açıldı. Bu merkezi, Ankara, Çukurova, Marmara, Gazi, Ege, Dokuz Eylül gibi çeşitli üniversitelerin araştırma ve uygulama merkezleri izledi. Bu merkezler yüksek lisans programları açarak, lisansüstü eğitimleri vermeye başladı. Bu oluşumlar ile kadın hareketinin başlattığı eşitlikçi politikalar kendine birçok zemin daha kazandırmış oldu.

1985’lerden itibaren kadın-erkek eşitliği ile ilgili politikalar, vaatler biçiminde parti programlarına da girmişti. O dönemlerde Avrupa Birliği Direktifleri doğrultusunda hazırlanan kalkınma planları, ilerleme raporları ve ona temel teşkil eden özel ihtisas komisyonu raporları, eşitlikçi politikaların devlet içinde kurumsallaşmasına da zemin hazırlamıştır. Nihayet 1990 yılında kurulan “Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü” ve TBMM Kadın-Erkek Eşitliğini İzleme Komisyonu’nun yaptığı çalışmalar, Ailenin Korunması Kanununun çıkmasından, Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunundaki değişikliklere kadar birçok yasal düzenleme yapılması konusunda etkili olmuştur.

Türkiye’de ikinci dalga feminist kadın hareketleri tarafından hedeflenip, özellikle 2002 yılındaki Medeni Kanun değişikliği ile sağlanmaya çalışılan cinsiyet eşitliği tablosunun mutlak eşitlik anlayışı ile uyumlu olduğu söylenebilir. Benzer bir anlayış, 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10.maddesinde yapılan değişiklikte de açıkça görünmektedir. Bilindiği üzere T.C. Anayasası, kadın-erkek eşitliğini 10. maddesi ile garanti etmektedir. Söz konusu maddenin 1. fıkrasında “herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” denilmektedir. Hatırlanacağı üzere, 2004 yılında eklenen ve 12 Eylül 2010 tarihli referandumdan önceki 2. fıkrası “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” şeklinde bir düzenleme içermekteydi. Referandumdan sonra bu fıkra hükmüne bir cümle daha eklenerek şu hale getirildi: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”. Maddede yapılan değişikle, kadın erkek eşitliğini sağlamak amacıyla Devlet tarafından getirilen bazı yeniliklerin kadın erkek eşitliğine aykırı olmayacağı ifade edilerek özellikle kadınlar lehine yapılması hedeflenen bazı düzenlemelerin anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmesinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Anayasal değişiklik ile eklenen son cümle; mutlak eşitlik anlayışının salt toplumsal devinim ile elde edilemeyeceğinin anlaşılması ve Devletin bu eşitliği sağlamak maksadıyla pozitif ayrımcılık sayılabilecek tedbirler alması gerektiğini vurgulaması açısından önemlidir. Nitekim söz konusu düzenlemeye dayanarak alınan veya alınması hedeflenen tedbirler arasında kadın istihdamında fırsat önceliği, kadının ev içi emeğinin saygınlığını artırmak, kadın sağlığının iyileştirilmesi ve aile içindeki konumunu güçlendirmek gibi konular sayılabilir.

Pozitif ayrımcılığın istihdam, sosyal, ekonomik vb. olanaklara erişim bakımından toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracağı kabul edilse dahi, bu sefer de kadın ile erkek arasında bir “özdeş”lik kurulması tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu nedenle, mutlak eşitliği sağlamak uğruna salt Anayasada yer aldığı haliyle yapılması hedeflenen pozitif ayrımcılık uygulamasını «sosyal hukuk devleti ilkesi»nden bağımsız olarak düşünemeyiz. Eğitim, istihdam, hukuk ve siyaset gibi alanlardan dışlanmış olan kadının, “pozitif ayrımcılık” uygulaması ile bu alanlara dâhil edilmesinden sonra, kadının cinsiyetinden kaynaklanan farklarını bertaraf ederek, onu ödevler ve yükümlülükler noktasında da karşı cins ile eşdeğer hale getirilmesinin amaçlanmış olması, 1982 T.C. Anayasa’sının 2. ve 5. maddelerinde de atıf yapılan “sosyal hukuk devleti” ilkesi karşısında mümkün gözükmemektedir. Nitekim Anayasa’nın 50.maddesi de, küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanların çalışma şartları bakımından özel olarak korunacağını hükme bağlamıştır. Kadınların gece vardiyalarında belli şartlara bağlı olarak çalıştırılmalarından, yol işçisi veya maden işçisi olarak çalıştırılmamalarına kadar kadınlara ilişkin çalışma koşullarını kapsayan birçok özel durum gerek iş kanunlarında gerekse ilgili tüzük ve yönetmeliklerde ayrıntılı olarak düzenlemiştir.

Sartori’nin de belirttiği gibi; yasaların eşit uygulanması, yasalar önünde eşitliği sağlamakla kalır. Eşit sonucun ortaya çıkması, “eşit olmayan araçları” gerektirir. Bu da farklılıkları dikkate alarak, farklı davranarak gerçekleşir. İşte, eşit olmayan araçların tespit edilip adaleti sağlamak üzere uygulanması sosyal hukuk devletinin görevidir[1]. Zira kadının hak arayışı, aslında sosyal hukuk devletinin müdahalesini gerektiren bir adalet arayışını da kapsamına almaktadır. Sonuç olarak, sosyal hukuk devletinin müdahalesinin gereği olarak kadınlarla ilgili yapılan ve yapılması gereken bütün düzenlemeler ile amaçlanan, aslında toplumun huzuru ve refahı olmalıdır.

[1] Nitekim insanlar arasında, yürürlükteki kanun ve nizamların izin vermediği ayırımlar yapılarak, bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hâle getirilmeleri TCK.m.122’de cezai yaptırıma tabi tutulmuştur.

Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine

0

Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine – Hilmi Şeker

Şarap, Ağrı Dağı’nın eteklerindeki asmaların, Babil’e taşınmasıyla var olur. Anavatanı Ağrı’dır yani. Trampa gücü yüksek, bebekten tutun, krala kadar herkesin içeceği, ilk para birimi Bira’ya göre dünkü çocuktur şarap. Bira, Babil’in ilk göz ağrısı, Güney Mezopotamyalı Enkidu’yu uygarlıkla tanıştıran esrarengiz içecektir. Uygarlaştıran ve uygarlığı temsil edendir. Hiç kimsenin olmadığı, için, herkesin içeceğidir. Şarap, Zagros’lu egzotik yabancıdır. Yüzünü nadiren gösterdiği için prestij sahibidir.

Şarabın, Ararat’ta başlayan yürüyüşüne, zamanın otantik halkları da iştirak eder. Ksenofon, Anabasis’ten arta kalan ordusunu Karadeniz’e sürerken, şarabın otantik, özgül, özge ve özgün izlerine de rastlar. Ermenilerin(Hayér) kokulu şarapla metali birleştiren eşsiz estetiğini tasvir etmeyi ihmal etmez.

Kurmanc, Acem ve Bedeviler’le tanışır. Dicle ve Fırat’ın Kelek’leriyle (antik sal) zenginliğini ulaşabildiği herkesle paylaşır. Adına Yanmış Şarap dense de Bedevi yarımadasında damıtılarak Brendi’ ye evirilir. Hafifler, sertleşir ve özüne döner. Şarabı özüyle buluşturan Bedevi’lerdir anlayacağınız. Çok sonraları, doğum yerinden hayli uzaklarda bira-viski ikilisinin de bu akıbeti paylaşacaklarına tanık olacağız.

Ksenophon Hellen ordusunun bir neferi olarak Onbinler’e katılır. Onbinlerin dönüş yolculuğu, şarabın anavatanına yönelen zorunlu yoluculuk manasına da gelmektedir. Ordu, Kardukh’u yedi günde geçer. Muharrir Ksenophon, geçit vermeyen bu topraklarda savaşsız ve çatışmasız bir gün olmadığını kayıtlar. Zırh delen mızrak, ok, yay ve sapan ustası savaşçılar, güzel evler ile duvarları sıvalı sarnıçlarda saklanan bereketli şarap savaş güncesinin unutulmazları arasındadır. Şarap, hiç olmadığı kadar boldur.

Kardukh’larla vedalaşan ordu, komşu Batı Armenia’ın başlangıcı Bitlis ırmağına, ardından da Murat nehrini besleyen Karasu’ya varır. Kar, rüzgâr ve süvarileri, nefis içecek, davar, kuru üzüm, sebze, buğday ve hoş kokulu yıllanmış şarap bu toprağın özelliklerinden, verdiklerinden ve yaşadıklarından bazılarıdır. Zeytin yağı yerini usulca domuzyağı, susam, acıbadem, sakızyağı ile bunlardan elde edilen hoş kokulu sıvılara bırakır.

Arpa, buğday ile testilerde demlenmiş ve taneleri yüzeyde gezinen arpa şarabı Armenia uygarlığının bir başka varsıllığıdır. Bu topraklarda arpa şarabı küp ve testilerde saklanır, içine sarkıtılan kamışlarla ikrama hazır tutulurdu. Ksenophon’un arpa şarabı dediği şey; saklanma biçimi, hammaddesi ve içime arz formu nazara alındığında, Sümer Ülkesi’nin gözdesi, uygarlığın muştusu biradan başkası değildir.

Mezopotamya’ya sığmayan şarap, en az iki koldan Avrupa’ya göç eder. Hicretten önce, altın kâse ile simbiyotik ilişki kurar, refahın sembolü olur. Güç, şiddet ve adaleti temsil eden kılıçla ittifak kurar. Taşlara şekil ve şemailini nakşeder, adını yazdırır. İktidar bileşeni olduğunu dost ve düşman herkese ilan eder. Mısır uygarlığıyla buluşur. Firavun ile dost olur, dünyevi zevki ve ahiret yolculuğuna refakat ederek misyon geliştirir.

Şarabın göçü tıpkı, otantik/doğulu müziğin batıya yolculuğu gibidir. Davud’un oğlu Süleyman’ın şehri mucize Tadmur(Palmira) garbe yolculuğun önemli kavşak ve güzergahlarından birisidir. Mucize Şehrin tacirleriyle, Hellen topraklarına temellük eden şarap, tanrılarla tanışır. Kimine göre de tanrı, içeceğini değiştirir. Kadim içecek Bal Nektarı gözden düşer. Antik günlerin gözdesi olur. Yerlisi olacağı yurdunda eğlenme, dinlenme, yeme ve neşenin sevgilisi olmakla yetinmez Şarap.

Düşünceye altın çağını yaşatacak düşler kurar. Tıpkı, kahvenin aydınlanma çağıyla ilgili hayalleri gibi. Çok geçmez zamanın nükte, şiir ve retorik konağı Şölen’lerin (Sympossion) favorisi olur. Tanrı içeceği soluklanır, demlenir, en nihayet düşünceye yar ve yarenlik eder. Şölen; şarabın gevşeten, yatıştıran, ferahlatan, korku ve kaygı gideren sedatif karakteriyle tanışır. İddia odur ki zeytinle birleşir ve Helenleri barbar olmaktan çıkarır.

“İ.Ö 416 yılında, ilk tragedyasıyla birincilik kazandığı günün ertesi akşamı, Atinalı tragedya şairi Agathon bir ziyafet verir evinde. Başta Sokrates, Aristophanes ve Alkibiades olmak üzere dönemin ünlü siyasetçilerinin, bilim adamlarının, sanatçılarının ve felsefecilerinin bir araya geldiği bu toplantıda konuşulanlar Platon’un ahlak konulu metinlerinden birine, aşk konusunun sanatla, ahlakla, siyasetle, bilimle ve felsefeyle olan ilişkisinin incelikli bir üslupla ele alındığı; sanatla felsefenin, edebiyatla bilimin içi içe örüldüğü bir edebiyat şaheserine temel olur. Derin düşüncelerle eğlendirici hikâyelerin karışıp kaynaştığı, sanatın bilin ve felsefeyle buluştuğu bu eser, insana dair en esasi konulardan birini, aşkı el almakta ve Platon felsefesine olduğu kadar Yunan düşüncesine de bir giriş niteliği taşımaktadır.”

Şarap, düşünceyi ayak bağından ve ağırlığından kurtararak dile gelmesini sağlayan ve kolaylaştırandır. Birey, toplum ve kamuyla ilişkilerini yoluna koyar, rayında tutar. İyicil ve habis yönlerini büyüteç altında tartar, sayar ve derecelendirir. Düşünce, en nihayet şaraptan optimum istifadenin yer, zaman ve miktarını belirler. İçmesini bilmeyenleri barbar olarak tasnif eder, ayıklardı. Şarap yabanla, uygar olanı geliştirdiği testlerle sınayan bir ayraçtı aynı zamanda.

Hellen’lerde düşünceye sadece Şölen değil, yürüme de eşlik eder. Şölen, yürümenin demidir. Ya da bir eylem olarak yürümenin, düşünce ile kadim dost olduğunu söylesek yeridir. Sokrates, Aristodemos’la Şölen’ e doğru “yan yana giderken, baş başa verip ne diyeceğimizi düşünelim hele bir yürüyelim” derken, esasında baş başa vermenin diyalogdan öte bir diyalektik çağrısı olduğuna vurgu yapar. Dahası, yürümenin “baş başa vermenin” öncülü yahut ayak sesleri olduğunu benimser.

Felsefeye yarenlik eden yürümeyi, çağcıl felsefe de unutmaz. Yürümeyi düşünerek, geliştirdiği özellik ve anlam üzerine kafa yorar. Vefalıdır. Ondan aldıklarını, felsefesini yaparak aslına rücu eder. “Her almak, bir vermektir” özdeyişi, bu zaman mekân ve kişilerde anlamına ve tadına kavuşur. Yürümek, ruhi ve fiziki daralarından kurtulmak, rafine hale gelmek, özüne dönmektir. İnsanın kendisiyle konuşması, doğru ve gerçeği arama ihtiyacına özgülenen kadim diyalog ve diyalektik formudur.

Platon; Sokrates’i Aristodemos’u, Agathon’u, Eryksimakhos ve nice bilge ve genci idmanlardan sonra veya sokak aralarında yakalayarak, antik dere ve nehirlerin dingin, berrak sularının eşlik ettiği doğada, limanı kentle buluşturan şehir yolunda, Atina Burçlar’ının yanı başında bir zeytin ağacının altında, idmanlardan sonra ikindi vaktinde yürüterek tartıştırmayı unutmaz.  Yol hem konuşturan hem dinlendiren hem de dillendiren bir rahatlatıcı, Şölen kadar olmasa da doğurgandır. Eflatun, yürümenin farkındadır ve Apollodoros’u “Bir arkadaşla” bilhassa limanı şehre bağlayan yokuşta konuşturur.

Şölen, yer ve zamanına göre misafir ve bilgeleri yedirip içirir, dinlendirerek düşünmeye hazırlar. Sosyal ve politik ilişkilerin örüldüğü ağın bir parçasıdır. Biyolojik dürtülerin iradeyi kırma potansiyelini eğlenerek enterne eder. İkindi vakti günü karşılayan şölen, ritüellerle işine devam eder. Şölen iyilere açıktır. Düşüncelileri değil, düşünenleri kapıda ağırlar, baş tacı ederdi. Agathon’un, Arsitodemos’a “başka bir iş için geldiysen sonraya bırak demesi” bundandır. Şölen, başka işlerle meşgul düşüncelilere kapalı, düşünen iyilerden oluşan çoğulcu ve nesnel bir ortamdı.

Mesela Apollodoros’la ile Arkadaş’ın diyaloğunda Platon, sürüp sürmeleyerek güzelleştirdiği Sokrates’i Agathon’a doğru yürütürken hızını azaltır, yolunu uzatır, düşünceye daldıkça yükünü ağırlaştırır. Yol azaldıkça, yük çoğalır. Düşünceye yol verir yürüme, bir zaman gelir yol kütleye direnemez hale gelir. Sokrates, kendisiyle konuştukça Aristodemos ile arasındaki mesafe açılır, yürüyemez hale gelir. Hız, yoğunlaşarak özüne dönen düşünceye yenilir.

Yürüme düşündürmekle kalmaz, düşünceli hale de getirir. Sokrates, Aristodemos’a sen durma yürü derken, yürümeyi yüceltmekle kalmaz, yolu yoldaşıyla üleşerek, yarışacak düşünceyi de Şölen’e hazırlar. Maksadı düşünceyi özge, özgün hale getirip özerkleştirmektir. Sokrat, iyilerin sofrasına, davetsiz iyileri önden yürüterek Homeros’un, iyilerle kötüleri yer değiştiren mitosuna gönderme yapar.

Agathon, kaybolan Sokrates’i buldurur. Öylece durmaktadır komşu avluda. Hareket, devinimle yer değiştirmiştir bu kez. Komşu avluda düşünce, devinerek doruğa ulaşmanın hazzını yaşamaktadır. Hülasa durmak, düşünceyi kendinden geçirmektedir. Anlayacağınız yürümek, durmakla özdeştir Antik Dünya’da.

Sokrates, komşu avluda maddi olandan uzaklaşıp, düşüncenin dümen suyuna girerken, beri taraf tekmil şölene hazırlanmaktadır. Kölelerden biri, Aristodemos’u karşılar. Ötekisi ellerini temizlemesi için su tutar. Bir diğeri, Sokrates’in izini sürer. Şölen, karşılama ve arınmayla işine koyulur. Ortada herkese yakın, ancak hiçbirine ait olmayan bir sofra vardır. Değerli misafir, nal formunu alan sedirlerde, ev sahibinin sağında konuşlanır.  Sağına almak: kıymet yaratan antik bir değerlendirme biçimi, kadim bir onurlandırma ölçütüdür. Solda kalan, sağındakini övecek kadar sever. Birinin sağ kolu olmakla, onun sağında oturmak özdeş değildir.

Yuyulan beden, doyurularak açlığın elinden alınır. Ev sahibi emek, maharet ve tercihe saygılıdır, mutfaktan uzak kalır. O yüzden mutfağın özerkliği gelenektendir ve adeti biçimlendiren beğenidir. Köleyi özerk kılan maharetidir. Ağırlayan köle olsa da dimağ ve damağına güvenilen, işlerine karışılmadığında “canlarını çekeni getiren”, şöleni çekip çeviren, “yemediklerini yedirmeyen” evin çocuklarıdır.

Yemek; adetlerin yerine getirildiği, ritüelleri olan, şiirli, şarkılı, çalgılı uzun bir fasıldır. Bu fasıl Dionysos’a dökülen şarapla yerini yavaş yavaş Şölen’e bırakır. Nysa Dağı’nın antik üzümlerini şaraba tahvil eden Tanrı Dionysos’a şarap adamak, âdetten öte şükürdür. Şarap, mucidi ile her fırsatta buluşur. Onsuz yenmez, içilmez ve tartışılmaz bu sofralarda.

Doğum yeri değişse de doğacak yeni bir dağ bulmaktadır. Şarap dağlıdır. Ovalarla tanışıklığı çok sonradır. Mitleri akraba yapan, şarabın değişmeyen öyküsüne sadakattir. Şarap zamana, dağlara ve mitlere direnmektedir. Şarap gibi olmak: zamanı hafife alan sürdürülebilir yenilik veya güzelliğe tekabül eden uygarlıktır.

Eğlendirir, baş döndürür, neşelendirendir, hüzünlendirir. Yeri gelir yollara düşürüp delirtir ya da düşündürerek abdala dönüştürür. Şarap Tanrısı Dionysos’a deli denmesi, icadına olan tutkusundandır. İki yüzlü ve işlevlidir. Delirten bir sarhoşluk yapabileceği gibi, düşünceye yol vererek barışçıl, sosyal kolaylaştırıcı veya buluşçu da olabilmektedir.

Dionysos’sız şarap içilmez, yemek sonlanmaz. Şarap dökmek; hem adamak hem de tanrıyla paylaşmak, ondan geleni ona vermek demektir. Agathon, sağındaki Sokrates’e “birazdan bilgi bahsinde Dionysos’un hakemliğinde kozlarını paylaşacaklarını” söyler. Dionysos düşünenleri yarıştırmakla kalmaz, üçüncü göz sıfatıyla yarışı sevk ve idare de eder. Dahası ve mühimi, içilecek şarabın debisini belirleyerek, şarabı bilincin biçimlendirdiği bilgi ve erdemin emrine verir. Şarap içmek, kaideten yemekten şölene geçildiğine yahut düşünsel ve estetik şölene ramak kaldığına delalet eder.

Şölen devam ederken sözü Agathon’u seven Pausanias alır, “dostlar hepimiz dünden kalmayız, çoğumuz aynı durumdayız” der ve hep birlikte düşünüp, içmenin en zararsız yolunu bulmayı teklif eder. Sokrates, Pausanias’ teyit eder. Agathon, “ben de hal yok” der ve sözü uzatmadan, Eryksimakhos’a bırakır. Eryksimakhos, beden eğitimi taraftarı bir hekimdir. Atası ve ustasından aldığı elle, “sarhoşluk insan için zararlıdır” der ve aşkınlığa haddini bildirir. Durulması ve işin tadında bırakılması gereken yeri ima eder. Kafası tütsülü olanlara içmekten ırak durmalarını önerir.

Çünkü, içki hafife alındığında şölenden vandal çıkarma gizil gücüne sahipti. Antik akşamcılar bunu bilirlerdi. İsa’dan önceki Beşinci Yüzyılın siyasetçilerinden Perikles, kariyeri için riskli bulduğu için şölenle arasına olabildiğince mesafe koyardı. Mesafeyi motive eden şölenin tanrı tanımaz özerkliğiydi. Züppeler ile tanrıtanımazlara ev sahipliği yapan bir şölen, yoksullar demokrasisinin müstakbel önderleri için sevimsizliğe yol açabilirdi.

Söz sırası Eflatun’un adına “güzellik diyalogunu” adadığı, ince yapılı ve yakışıklı delikanlı Phaidros gelir. Phaidros, misafirleri bilhassa Eryksimakhos’u dinlemeye davet eder. Söz etkilidir, topluluk, öneriyi benimser ve içkiyi tadında bırakmaya, işi sarhoşluğa vardırmamaya karar verir. Tadında bırakma; sarhoşluğa geçişi yasaklayan, ölçüsüzlüğü haber veren bir uyarıdır. Yarar ile zarar arasındaki rekabet, sınırsız skalada tehlikenin dayandığı yer, zaman ve debiye tekabül eder.

İçmenin yazgısı, birlikte ve ortaklaşa kararla çizilirken, bireysel özerkliğin korunuyor olması şölenin demokratik ve çoğulcu motiflerini açığa çıkarıyordu. Nihayetinde seçkin erkekler, içmenin serbest, sarhoşluğun yasak, edebin de hadle tahdit edildiği yerde ittifak ederler. Durulacak yer, içkinin tadında bırakılacağı yer olur. Metaforik bu söylem, tekrarın yarattığı sıradanlığın, yozlaşma önleyen nirenginin, dilin körleştirdiği, aşınmanın yarattığı hissizliğin, tekrarın yarattığı tatsızlığın, utangaçlığın ahraz bıraktığı, sarhoşluğun düşünceyi sindirdiği yer ve zamanın adıdır.

Eryksimakhos, içkinin değil, sarhoşluğun zararlı olduğuna hükmeder. İçmek ile sarhoşluk arasındaki farkı ortaya koyar. Sarhoşluk: sağlık, huzur ve uykudan uzaklaşarak, fiziki ve psikolojik saldırganlığa geçişe tekabül eder. Ne kendisi ne de başkası için istediği gerçeğine vurgu yapar. Kişi, yer ve zaman üstü bir aşkınlık formu olarak mimler. Ona göre, sarhoşluk, zarar veren bir içme biçimidir. Zarar görmek istemediği gibi, vermek ve verilmesini de reddeder. Sıra “kafası dünden tütsülü olanlara” gelince, cümlenin önüne konulan “hele” bağlacıyla yasağı özneler için koyduğu tahditle pekiştirir. Dünün mestliğini ve sermestlerini, kendinden geçik esriklerini şölenin irfanından uzak tutar.

Eryksimakhos, bir dileği olduğunu söyler. Yemeğe flütü ile eşlik eden kıza izin verilmesini önererek, çalgıyı şölenden uzaklaştırmayı teklif eder. Böylelikle flüt, yerini konuşmaya bırakır. Çalgının, düşüncenin dikkatini dağıtmasına izin verilmemektedir. Çalgı; dikkat dağıtıp yoğunlaşmayı önlerken, şarap; yarattığı rahatlıkla, düşüncenin yoğunlaşmasına destek olur. Flüt, resital yapmak için mahremine çekilirken, Eryksimakhos, Euripides kaybolan tragedyası Melanippesi’ndeki, “hayır ben değilim bu sözleri söyleyen” mısrası aracılığıyla; sözü, sofranın sağ başında uzanmakta olan Phaidros’a bırakır. Böylece sözü Phaidros’un tanrısal bir sevgi formu olan övgüye getirerek, şöleni tahrik eder.

Şölen, sevginin görünüm biçimleri üzerine ivme kazanır. Söz, Pausanias’a bırakılır. Pausanias, hangi sevginin övülmesi gerektiği meselesinden önce, sevginin nasıl övülmesi gerektiği meselesine odaklanır. Akabinde Tanrıyı gereğince övmeye geçeceğini açıklar. Bu, sonuç ile yöntem arasındaki kadim ilişkinin, bir başka yer ve zamanda dile geliş biçimidir.

Afrodit’in soyut ve somut görünümü ile özdeşleşen yahut Tanrı’nın ikiliği aracılığıyla çoklu sevgiyi tasnif eder. Sevgiden hisselerine düşeni almaları haktır. Övebilmek için sevgiyi bilmek gerekir. Ona göre sonuç, yöntemin eseridir. Yöntem, özerk bir kıymettir. Usul, güzel ve çirkini tek başına ve onlardan bağımsız olarak belirleme tekeline sahiptir.

Övebilmek için sevmek, sevmek için sevgiye giden yol/yordamı bilmek ve sevmek gerekir. Sevginin var ettiği sevgi, övülecek olandır. Yaratanı ve yaratılanı sevgi olan şey övülecek sevgidir. Övgü bu ikilinin yaratısıdır. İş, tek başına ne güzel ne de çirkindir. İçki içmek, şarkı söylemek gibi, konuşmak da tek başına güzel değil, onları güzelleştiren yöntemle üslubun güzelliğidir. Şöleni övülesi hale getiren izlediği yöntem ve kullandığı araçlardır. Övgü, salt sevgiye değil, sevgiyi yaratanadır. Övülesi sevgi, sevgiden neşet edendir. Sevginin yolu, sevgiden geçer ve sevgisiz yaratı hiçtir. Varsa da çirkindir.

Şölen bir başına hiçtir. Varlık; üslubunca düşünmeyi, sorgulamayı, konuşmayı, tartışmayı, içmeyi ve söylemeyi bilmekle mümkündür. Şölen geride tutulur. Akıl, yöntem ve araç öne çıkarılarak yüceltilir. İçmek; erdeme giden yolu korku, endişe, sıkılganlık, utancın baskısından arındırıp özgürleştirir. Korku azalır, irade merak bağımlısı olur.

Şöleni, nadiren sarhoşlar da ziyaret eder. Şölen, davetsiz misafiri özgün savuşturma teknikleriyle reddetmesini öğrenmiştir. Red yahut benimseme, gelenin kim olduğuna bağlıdır. Şölen, sevginin peşi sıra giderken sevgi, kendisine atfedilen anlam ve değerle dilden dile dolaşır. Sokrates, sevginin bir yarına kalma formu olarak, her daim saygıyı hakkettiğini, dolayısıyla toplumsal bir meşguliyetin konusu olması gerektiğine vurgulayarak gücünü de över.

Bu sırada avlunun kapısı sarsılır. İçeriye bir alay sarhoşla çalgıcı kadının patırtı ve velvelesi girer. Konuklardan biri bilindiktir. Agathon, çocuklara seslenir. Bakın tanıdık ise içeri alın değilse, içkiyi bitirdik yatıyoruz deyin” der. Varanlar tasnif edilir, içlerinden biri meclise alınır, diğerleri elimine edilir. Bu fikri şölenin seçiciliğinin bir başka kanıtıdır.

Şölen, esrikliğe kapadığı kapıyı, Alkibides ile istisnaya uğratır. Şölen, güvenilmez içicilere kapalıdır. Çalgıcı kadın ve ahbaplarının desteğiyle ayakta kalabilen Alkibides, içmek için seçkinlerden destur istemekte, davet beklemektedir. Alkibides gülüşmelere eşlik eden selamlarla sedirdeki yerini alır.

Alkibides, Agathon ile Sokrates’ in arasına oturur. “Hey dostlar pek ayık duruyorsunuz” der. İçmenin hızını ve gidişatını beğenmez. Gevşemek yerine, içmeyi salık verir.  Geleneğe inat, emrivaki yapar ve içki başkanlığına el koyar. Agathon’a kocaman bir kâse getirtmesini söyler. Kâse ’den kasıt; cam, metal, balçık veya kilden yapılmış, kulpsuz, üzeri siyah motiflerle bezeli derince kaptır. Akabinde bundan vazgeçer ve “lan” diyerek çocuklara kil ya da metalden yapılı, yayvan ve küçük buz çanağını işaret eder.

İçki ve içen, şölenin markajındadır. Şölen davetlileri, Başkan olarak tabir edilen Mazi’ nin Sakisi ’ne teslim eder. Başkan: (Symposiarkh) demokratik yöntemle seçilen davetli ya da Şölenin Kralı olarak tabir edilen ev sahibiydi. Vazifesini bihakkın bazen de uşak vasıtasıyla yerine getiren başkan, şarabın kim tarafından nasıl ve ne şekilde içileceğinin yol ve yordamını yapardı. Kimine göre Sympossion’un sorumlusu olarak; Şarap ile suyun düetini tıpkı orkestra şefi gibi elindeki baget, jest ve stillerle sevk ve idare eder, icabında su ve şaraba repertuar sunar, yaratıcı performanslarını sergilemelerine zemin hazırlardı. Şölenin gündemini belirlemek, felsefe edebiyat ve siyaset arasındaki seçimi yapmak ve sapmaları önlemek görev tanımı dahilindeydi.

Başkan salt servisi yönetmemekte, mürşid-i kâmil olmasa da sohbetin ilerlemesini kolaylaştırmakta, düşünce şöleninin zihni skalasını renklendirmekte, motive etmekte dahası ve mühimi bir elinde, Hydria diğer elinde Krater ile ayıklık ile sarhoşluk arasında sürdürülebilir ahenkle denge inşa ederdi.

Kase’nin diğer adı Krater’di. Şölen, şarabı sek değil, su katarak ikram ederdi.  Sek içmek, Trakyalılar ile İskitler hariç Tanrı Dionysos’a mahsustu. Hydria üç tutacaklı, suyu serin tutan bir testiydi. Hydria, Krater ’in talebiyle bağlıydı. İstediği yer ve zamanda talebiyle uyumlu suyu arz etmekle ödevliydi. Yükümlülüğünü azaltma veya bertaraf etme şansı, ihtimali ve olanağı yoktu.

Bu oran, asla birebir veya eşit olmazdı. Her su şaraba katılmazdı. Uranüs’ün bahşettiği, perilerin mekân edindiği sular Şölen’in tercihiydi. Mütesavi terkip, sert yahut saf şarap addedilirdi.  Şarap, suyu dengi saymaz, eşitliği kabul etmez, ayağına asla gitmez, ağırlığını her daim muhafaza ederdi. Tanrı olmasa da tanrısaldı. Kimin, nasıl ve ne kadar sarhoş olacağını, sunu ustası barmenlerin antik versiyonu saki tayin ederdi.

Alkibides’in zikrettiği çanak sekiz kotyl’ den fazlasını alırdı. Güncel ölçekle iki litreden fazlası demekti. Bu alkolü hatırı sayılır debiye çıkarırdı. Şarap, kâseyle içilir, buz çanağa konulurdu. Sıcak Hellen akşamlarında; şarap, buz çanağında soğutulur, kâse ve çanak ikilisinden yudumlanırdı. Vazodan içmek, Dionysos’a mahsustu. Bunaltıcı havalarda şarap, samana sarılan karla kuytu, koyak ve kuyularda korunur, soğutulurdu.

Sokrates’in iki litreden fazla içmesine rağmen sarhoş olmadığını, Platon’un sufle verdiği Alkibiades’ ten duyuyoruz.  Platon, Alkibiades aracılığıyla şarap ile suyun ya da iyi ile kötünün ideal karışımının Sokrates’te vücut bulduğunu izaha çalışır. Benzerini Ksenophon ‘un de Şöleni de tecrübe eder.

Sokrates’in sarhoş olduğu duyulmamıştı, tanıklık eden de yoktu. Eryksimakhos, her şeye rağmen, yetkinliğinden aldığı kudretle vaziyete el koyar. Aşkınlığın, şölene hükmederek yozlaştırma girişimine izin vermez. Misafirler, yastıklarından aldıkları destekle saz, haz ile sözün etrafında uzanmaya davet ederler. Alkibiades, sohbetin raydan çıkmasını, tecrübeden neşet bilginin karizmasına yaslanarak önler. “Bir hekim tek başına birçok insana bedeldir” der ve Hekim’den müstakbel muhabbetin temasını belirlemesini ister.

Şu gerçektir ki Şölen dünden tütsülülerin de düşünme, konuşma ve felsefe yapmalarına imkân tanıyan koşulları hazırlama becerisine sahiptir. Çekinik bırakılma, ötelenme ve dışlanma ayrıksıdır. Bu konuda hem yetenekli hem de deneyimlidir. En çetin konuları tartışmaya açarak, akşamcıları yörüngede tutabilmektedir.

Alkibiades, Sokrates’e sevdalı olduğunu gizlemez. Sevgisini, meziyetlerine geçit yaptırıp, övgüye dönüştürecek zorlu bir sohbete adım atar. Sevgi ve methiye bu kez Sokrates’te tecessüm eder. Sokrates’i, tanrısal tınıların ustası Olympos ve Olympos’un üflediği kavalın mucidi Anadolu’lu Marsyas ile özdeşleştirir. Ona göre Sokrates, sırlara ve tanrılara erişmek isteyenleri deşifre eden çalgısız ve kavalsız Marsyas’tır.

Şarap, insana doğruyu söyletmektedir. Bir bakıma doğrunun adıdır Şarap. Ha çocuk ha şarap fark etmez, ikiliyi aynı paydada buluşturan yarattıkları saflıktır. Düşünce, her daim arılığa, duruluğa ve arınmaya muhtaçtır. Şölen çığ gibidir. Nerede, ne zaman duracağını kestirmek mümkün değildir. İlerleyen gece berisinde Agathon, Sokrates ve Aristophanes’i bırakır. Gece yorulsa da dur durak tanımayan kâse, üçlü arasında soldan, sağa doğru dolanmaya, dolaşmaya devam edecektir.

Sokrates, sevenlerini ve övdüklerini yatırmadan önce, onları aynı kişinin hem tragedya hem komedya yazabileceğine ikna eder. Gün ağarırken önce Agathon, ardından da Aristophanes uykuya yenilir.

Sokrates, Atina surlarının ötesindeki Lykeion’a gider. Yıkanır ve idman yapar. Gyimnasion, idman alandır. İdman: bedeni ve zihni eğitip, arındırarak yaratı döngüsüne hazırlayan yaşama biçimidir. Şarap, sabahın köründe anlatılanlarla, Sokrates aracılığıyla ideal içicinin hem güncesini tutar hem portresini çizer.

Gelelim, Ksenophon’ un Şölen’ine. Ksenophon meşhur Anabasis’in yaşayanı, yaratıcısı ve yazanıdır. Anabasis iki kardeşin bahane ile peçeledikleri iktidar savaşının anlatısı, Ksenophon ise öyküye konu ordunun lejyoneri, müşahidi ve vuslatın mimarıdır. Verimli Hilali içine alan sürprizlerle dolu seferin başında, başsız kalan ordunun başına geçer. Şarabı doğuran otantik toprakla tanışır, hisseder ve arşınlar. Güney batıyı, kuzeyle buluşturarak Karadeniz’e varan, görece sahili izleyerek, Trakya’da sonlanan güzergahın kâşifi, Onbinler’in artığı rical ordusunu, vatanıyla buluşturan komutandır.

Platon’un çağdaşı Ksenophon, sosyo politik ve kültürel bu kurumunun bir de kendi perspektifinden görülmesini ister. Hellenler’ de şölen çok çehreli, erekli ve karakterliydi. Kimi zaman eğitim, öğretim, eğlence bazen de Platon ve Ksenophon’un aktardıkları şekliyle güncel felsefenin temellerini atmaya özgülenirdi. Ksenophon da aralarında Sokrates’in de bulunduğu aktörleri bir başka yer ve zamanın şöleninde buluşturur. Kurguyu, felsefeciler onurlandırsa da Ksenophon’u tahrik eden; yemek, içmek, eğlenmek, oynamak ve düşünmekten ziyade, bunların yöntem ve araçlarıyla yarını tanıştırmaktır. Ksenophon, anı istikbale naklederek, dem ile devranı yaşatma ve var olmanın peşindedir.

Bu kez ev sahibi Kallias’ tır. Kallias, tutkulusu Autolykos ve babası şerefine şölen yapma hazırlığındadır. Şölenin sevgiliye ’ya adanması, katılımcı kompozisyonunu da özel ve özgün hale getirir. Şölen öncekileri aratmayacak, sonrakileri özletecektir. Ev sahibi, rastladığı Sokrates ve arkadaşlarını şölenin konağı androna davet eder.

Kallias ‘ın sabıkalı kibri ve şımarıklığı, iştirakin kabulünü güçleştirse de çağrıya icabet edilecektir. Davetliler heyecanlıdır. Bazıları olasılıkla Gyimnasion ’da idman yapar, yıkanır, dinlenir ve şöleni onurlandırırlar. Şölen; şıklık, temizlik, gösteriş, tatlı bakış, yumuşak seslerin, soylu bakışlarla hoş kokuların geçit resmi yaptığı zaman, yer ve mekândır aynı zamanda.

Yemek başlar. Sessizliği, Philippos’un patavatsızlığı bozar. Gelen, şölenin soytarısıdır. Sedirde bulduğu yere ilişir. Yoksulluğunu sermaye yapar ancak beklediği ilgiyi bulamaz. Yüzü düşer, mahzunlaşır. Umarını yarına erteler ve payına odaklanır. Maskara, şölenin gülen yüzü, katılımcıların neşesi, davetsiz misafiri veya günah keçisiydi. Seçkinleri jest, mimik ve esprileriyle güldürüp, eğlendirmekle ödevliydi. Kültürel sermayesini felsefeye tahvil ettiği için düşünür de sayılırdı.

Şölen, duasız, adaksız, hatta anmasız olmazdı. Bu vesileyle tanrıların şerefine içilen şarap, ilahiler eşliğinde Tanrıya da sunulurdu. Şarap dökme; göksel bir ikram olarak, onurlandırma ve şükranın Grek varyantıydı. Başlamakta olan yersel faslın da girizgahıydı. Takdim; maddi doyumdan görme, hissetme, duyma ve dokunmanın tatminine geçişin işaretiydi. Şarap, Platon’da Dionysos’a dökülürken, Ksenophon ’da tanrılara sunulurdu.

Sahneyi biri dansör, diğeri flüt çalan iki kız, Kithara çalıp raks edebilen bir delikanlı alır. Dans, gösteri ve akrobasi bahşiş mukabiliydi. Platon’un şöleninde eğlenceye flüt eşlik ederken, ardılı şölende flüt yanına gitarın atası ve Lir’i de almayı ihmal etmezdi. Yetenek, bedene beceri de ritim ve ahenge eşlik ederdi.  Demem odur ki, tel ve nefes, Antik Dünya’nın düet yapan maruf ve meşhur ikilisiydi.

Şölen eğlenceye doyduktan sonra, Sokrates ev sahibine teşekkür eder. Ev sahibi, gecenin “hoş kokudan” yoksunluğunu ima ederek, felsefeye eyleyeceği bir başka konu sunar. Sözü Sokrates alır. Ona göre koku göreceli, öznel ve özgündür. Esasında güzel koku da yoktur. Koku her bedende farklı bir hal ve tat alır. Güzellerin kokusu hastır ve doğuştandır, tabiatıyla yapay kokuya gereksinimleri yoktur. Suni koku, aynılaştırır. Köle ile özgür kişi arasındaki farkı bertaraf eder. İdman sahasının ürettiği kokunun; doğal, çekici ve şehvetin ulağı olduğunu ima eder. Yaşlılara kalan ise iyilik ve soylulukla özdeşleşen kokudur. Muhabbet Antik Parfüm, zeytinyağını anmayı da unutulmaz.

Kız dans eder, dans akrobasiye dönüşür. Kızın tehlikeyle dansı, cesaretin öğretilebilirliği üzerinden felsefeye keyif alacağı bir tat ve alan bahşeder. Kızla yer değiştiren oğlanın güzelliği, dansını peçelese de Sokrates ve dostları güzel vücudun, sağlığa ve egzersize ödüncü üzerine yeni bir fasıl açarlar.

Philippos’un, dansı sulandıran maskaralıklarını müteakip şarap istemesi, Sokrates’i, şarabın rol ve işlevi üzerine nutuk atmaya teşvik eder. Sokrates, “şarap tıpkı adamotu gibidir. Hem ruhları ıslatıp, acıları dindirir hem de insanları uyutur ”der. Şarapla, adamotunu aynılaştırarak, anestezik ajanların antik köklerini selamlar. Zeytin yağının ateşi körüklediği gibi, şarabın da tutkuları tahrik ettiğini vurgular, afrodizyak yanını hatırlatır.

Şarap, kontrol edilmez ise önce aklı sonra da bedeni yoldan çıkarır. Soluksuz kalmamak ve konuşabilmek için, şarabın küçük kadehlerle sıklıkla ve az olarak içilmesi gerektiği salık verilir. Sarhoşlukla baş edebilme ve neşelenmenin yegâne yolu; şarabın, insanın “hakkından gelmesini” önlemektir. Şarabı erdem, bilgelik yiğitlik ile müptezel ve müptelalık arasına hapsetmek ve burada tutmak bir Hellen buluşuydu. Kadehlerin kulağı, adete aşinaydı ve kaselerin sedirleri dolaşan duyarlılığı çoktan başlamıştı. Şölen, şarabın şahsında bireyin ve şölenin prestijinin korunmasına dair tecrübeyi yineleyip, toplulukla üleşiyordu.

Platon’la Ksenophon’un bileşkesi, şarabın içki adıyla Şölen’in odağına taht kurması ve burada eylemesidir. Şarap, düşünceyi düşünce ile sınayıp, karşı ve karşıttan birlik devşirirken birkaç adım ötede felsefenin konuğu ve konusu da olabiliyordu. Ksenophon, Sokrates’e, Sokrates’ de Hermogenes’e “içki taşkınlığının ne olduğunu?” sorarak, sarhoşluğun yarattığı sapma biçimlerine neşter atar. Ksenophon da tıpkı önceli Platon gibi, duygularla şahsiyeti şarapla sınayarak, onun felsefe ve muhabbete olan katkısını, yarar ve zararlarını açığa çıkarıyordu.

Fikri şölenin kaide, standart ve rehberi vardı. Andron’un duvarları, soyunun özelliklerini çağırmak üzere hafızasına kazımıştı. Bellek, kraterin ilkini sağlığa, ikincisini aşk ile hazza üçüncüsünü uykuya ayırıyordu. Bakiye yedi kerte, aşkınlığın türevleri arasında üleşiliyordu. Şarap, hem kuramsal hem de teorik bir fon eşliğinde, sosyo-kültürel bir idrake malzeme taşıyordu.

Hermogenes taşkınlığı: şarabın etkisiyle can sıkmak olarak tanımlar. İçki, şarapla özdeştir ve içki ile aynılaşan bir başka alternatiften söz edilmemektedir. Sokrates, “şu anda susarak bizlerin canını sıktığının farkında olup olmadığını” Hermogenes’e sorar. Susmanın taşkınlık şekli olduğunu ima edip ortamı tahrik eder, tartışmayı ateşler. Amaç taşma formlarını deşifre etmek, sohbetle buluşturmaktır. Örfe göre içmemek ile müptelalık özdeştir. Antik Yunan, içmeyenleri de sarhoş olanlarla aynı kefeye koyardı. İçmek; eylemekti. Susmak, yoksamak veya benimsemek değildi.

Şölen, sempozyumun atasıdır. Şarapla özdeşleşen toplantı olarak da anılırdı.  Şölen soylu erkeklere münhasır, belli amaç ve hedefleri olan mahsus bir toplantıydı. Andron denen özel ve özgün bir odada gerçekleşirdi.  Andron, evin kalbinin attığı yerdi. Mimari açıdan öncüydü. Diğer bileşenlerin kıblesi, her şey ve herkesin buraya göre konuşlandığı, şekillendiği ve tasarlandığı nevi şahsına münhasır bir mekandı.

Şarap, yemeğe nadiren eşlik ederdi. Gözü kulağı düşünsel şenlikte, hakikat arayışının yarattığı heyecandaydı. Kendisini ışıkla buluşacak nesneye ve nesneyle kurulacak temas anına hazırlardı. Enerjisini düşünce ile yapacağı mesaiye ayırırdı. Vargı, bugünün hasımlı yargısının da rahmiydi. Şarap kadirşinastı, Tanrıya ibadeti bilir ve kahramanları anmayı asla unutmazdı. Bu üçlüye olan borç, defaten ve tamamen ödemeden şölene başlamak mümkün olmazdı.

Asıl şölen, karnı tok yapılır ve açlığın sırrın ve gizin arkeolojisini engellemesini önlerdi. Şarap, tıpkı spatula, mala gibi sosyal bu kazının duyarlı malzemesiydi. Hakikat, şölensiz, şölen şarapsız açığa çıkmazdı. Şölenden, şölene fark vardı.

Güncel sempozyum varlığını atası Sympossion’a borçludur. Günümüz bilgi şölenlerine el vermiş, isim babalığı yapmış, genetik nüvelerini armağan etmiştir. Roma’nın aklı Sympossion’ da kalmıştır. Yarattığı Convivium’la Şöleni yaşatmaya çalışsa da Roma, asla Hellen olamamıştır. Convivium ne hakikat arayışına kaynaklık etmiş ne estetikle temas kurmuş ne de demokratik işleyişe ev sahipliği yapmıştır.

Aksine yavan, sığ dünyevi bir gösterişin kol gezdiği, kibrin yarıştığı, farklılıkların derinleşerek yayıldığı, felsefenin nesnelerin gölgesinde çoraklaştığı, yemeğin iradeyi esir aldığı görsel şölenden öteye gidememiştir.

Convivium, şarabın cinsi, kalitesi, yaşı, tadı, kokusu üzerinden yaratılan farklılıkların yüzeye çıktığı aristokratik bir ziyafetti. Antik sermayenin tüketildiği, genetik özelliklerini yitiren bu yerde, düşüncenin uç vermesi mümkün değildi.

 Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Kaynakça:

Thomas R. Martin; Perikles , İş Bankası Yayınları Kültür Yayınları, İstanbul, 2021

Platon; Şölen ve Dostluk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008

Ksenophon; Şölen, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2022

Ksenophon; Anabasis, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 2010

Tom Standage; Merkez Yayıncılık, İstanbul, 2005

Loukianos; Şölen, Pinhan, İstanbul

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi Ek Protokol

0
International Human Rights Day

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesine Ek Protokol(Additional Protocol to the European Convention on Information on Foreign Law), 7 Haziran 1968 tarihinde Londra’da imzalanan sözleşmeye ek olarak 15 Mart 1978 tarihinde Strazburg’da kabul edilmiştir.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi

Ek Protokol, Türkiye Cumhuriyeti adına 1 Eylül 1980 tarihinde imzalanmış ve 7 Nisan 2004 tarihli ve 5130 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuştur. “Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesine Ek Protokol”ün ekli beyan ile onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 16 Eylül 2004 tarihli ve AKGY/371852 sayılı yazısı üzerine, 31 Mayıs 1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 23 Eylül 2004 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Bu Protokol’ü imzalayan Avrupa Konseyi üyesi Devletler,

7 Haziran 1968 tarihinde Londra’da imzaya açılan, Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi (bundan böyle “Sözleşme” olarak anılacaktır) hükümlerini dikkate alarak;

Anılan Sözleşme ile oluşturulan uluslar arası karşılıklı yardım sisteminin , ceza huuku ve usulü alanına da, Sözleşmeye katılan Akit taraflara açık çok yanlı bir çerçeve içinde, genişletilmesi isteğini göz önünde tutarak;

Yasal dava işlemlerine başvurmayı önleyen ekonomik engellerin ortadan kaldırılması ve ekonomik yönden durumları elverişli olmayan kimselerin üye devletlerde haklarını daha kolay kullanmaları amacıyla, ayrıca Sözleşme ile hukuki ve ticari konularda oluşturulan adli yardım ve danışmanlık alanındaki sistemin kapsamının genişletilmesi isteğini gözönünde tutarak;

Sözleşme’nin 1. maddesinin, 2. fıkrasının, iki veya daha fazla Akit Tarafın, kendi aralarında, Sözleşme kapsamını, Sözleşme’de değinilen başka alanlara genişletmeyi kararlaştırabilecekleri hükmünü öngördüğünü kaydederek;

Sözleşmenin 3. maddesinin 3. fıkrasının, iki veya daha fazla Akit tarafın, kendi aralarında, Sözleşmenin kapsamını adli makamlar dışındaki makamların taleplerine genişletmek hususunda anlaşabilecekleri hükmünü öngördüğünü kaydederek;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

KISIM I

Madde 1

Âkit Taraflar, Sözleşme hükümlerine uygun olarak, cezai tedbirlerin yerine getirilmesine ilişkin kanun hükümleri ile birlikte kovuşturma makamları da dahil olmak üzere, ceza alanındaki adlî teşkilât ile maddi ve usul kanunları hakkında birbirlerine bilgi vermeyi üstlenirler. Bu yükümlülük, bilgi isteminde bulunulduğu sırada, talep eden Tarafın adlî makamlarının yargı yetkisine giren suçların kovuşturması ile ilgili tüm işlemlere uygulanır.

Madde 2
  1. Maddede belirtilen alanda konular hakkındaki bir bilgi istemi:
  2. Yalnız bir mahkemeden değil ayrıca suçların kovuşturulması veya kesinleşmiş ve bağlayıcı nitelikteki mahkumiyet kararlarının yerine getirilmesinde yargı yetkisini haiz bir adlî makamdan gelebilir; ve
  3. Yalnız kovuşturmanın fiilen başlatılması halinde değil ayrıca kovuşturma başlatılmasının öngörülmesi halinde de yapılabilir.

KISIM II

Madde 3

Sözleşme’nin 1. Maddesinin 1. fıkrasında yer alan yükümlülük çerçevesinde Âkit Taraflar bilgi istemlerinin;

  1. Yalnız bir adlî makamdan değil ayrıca resmî adlî yardım sistemi içinde ekonomik yönden zayıf durumda bulunan kimseler adına hareket eden veya yasal danışmanlık yapan herhangi bir kişi veya makamdan da gelebileceği;
  2. Yalnız kovuşturmanın fiilen başlatılması halinde değil ayrıca kovuşturma başlatılmasının öngörülmesi halinde de yapılabileceği;

Hususlarında anlaşmaya varmışlardır.

Madde 4
  1. Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen şekilde iletici makam olarak görev yapmak üzere bir veya birden fazla makam oluşturmamış veya tayin etmemiş olan her Âkit Taraf, bu Protokol’ün 3. maddesine uygun olarak herhangi bir bilgi isteminin yetkili yabancı alıcı makama iletilmesini sağlamak amacıyla bir makam veya makamları oluşturacak veya tayin edecektir.
  2. Her Âkit Taraf önceki fıkra gereğince tayin ettiği veya oluşturduğu iletici makam veya makamların isim ve adresini Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirecektir.

KISIM III

Madde 5
  1. Her Devlet, imza sırasında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdi edildiği sırada, bu Protokol’ün I. ve II. Kısım hükümlerinden yalnız biriyle bağlı olacağını beyan edebilir.
  2. Böyle bir beyanda bulunmuş olan bir Devlet daha sonra herhangi bir zamanda Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bir bildirimde bulunmak suretiyle I. ve II. Kısımlardaki hükümlerin tamamıyla bağlı olacağını beyan edebilir. Söz konusu bildirim alındığı tarihten itibaren hüküm ifade edecektir.
  3. I. ve II. Kısımlardaki hükümlerin tamamıyla bağlı olan bir Âkit Taraf, herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bir bildirimde bulunmak suretiyle I. ve II. Kısımlardan sadece birinin hükümleriyle bağlı olacağını beyan edebilir. Bu bildirim, alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.
  4. I. veya II. Kısmın hükümleri yalnız söz konusu Kısımla bağlı bulunan Âkit Taraflar arasında uygulanacaktır.
Madde 6
  1. Bu Protokol Sözleşme’yi imzalamış bulunan, Avrupa Konseyi Üyesi Devletlerin bu Protokol’e ve taraf olabilmeleri için;

a. Onay, kabul veya tasvip şartı olmaksızın imza ile;

b. Onay, kabul veya tasvip şartı ile imza halinde, onay, kabul veya tasvip ile;

imzalarına açık olacaktır.

  1. Onay, kabul veya tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.
  2. Avrupa Konseyi üyesi bir Devlet Sözleşme’yi, aynı zamanda veya daha önceden onaylamamış veya kabul etmemiş olduğu takdirde, bu Protokol’ü onay, kabul veya tasvip şartı olmaksızın ne imzalayabilir ne de onaylayabilir, kabul veya tasvip edebilir.
Madde 7
  1. Bu Protokol, Avrupa Konseyi’ne üye üç Devletin 6. madde hükümlerine uygun olarak bu Protokol’e taraf oldukları tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
  2. Bu Protokol onay, kabul veya tasvip şartı olmaksızın Protokol’ü daha sonra imzalayacak veya onaylayacak, kabul edecek ya da tasvip edecek her üye Devlet bakımından, söz konusu imza tarihinden veya onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 8
  1. Bu Protokol’ün yürürlüğe girmesinden sonra Sözleşmeye katılan veya katılmak için davet edilen her devlet Bakanlar Komitesi tarafından ayrıca bu Protokol’e de katılmaya davet edilebilecektir.
  2. Bu katılma, tevdi edildiği tarihten üç ay sonra hüküm ifa edecek olan bir katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi suretiyle gerçekleşecektir.
Madde 9
  1. Her Devlet, imza sırasında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdi edildiği esnada, bu Protokol’ün uygulanacağı ülke veya ülkeleri belirtebilir.
  2. Her Devlet, onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdii sırasında veya daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir beyanla, bu Protokolü beyanında belirttiği ve uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu veya adına yükümlülük almaya yetkili kılındığı diğer bir ülkeye veya ülkelere teşmil edebilir.
  3. Önceki fıkraya uygun olarak yapılmış olan her beyan, söz konusu beyanda zikredilen herhangi bir ülkeyle ilgili olarak, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapılacak bir bildirimle geri alınabilir. Söz konusu geri alınma, bildirimin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.
Madde 10
  1. İlgili her Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirimde bulunmak suretiyle bu Protokol’ün feshini ihbar edebilir.
  2. Fesih, söz konusu bildirimin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.
  3. Sözleşmenin feshi, otomatik olarak bu Protokol’ün de feshedilmesi sonucunu meydana getirecektir.
Madde 11

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi Devletlerle, Sözleşme’ye katılmış olan her Devlete aşağıdaki hususları bildirecektir:

a. Onay, kabul veya tasvip şartına bağlı olmayan her imzayı

b.Onay, kabul veya tasvip şartına bağlı olan her imzayı;

c.Her onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiini;

d. 7. madde gereğince bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği her tarihi;

e. 4. madde hükümleri gereğince alınan her bildirimi;

f. 5. madde hükümleri gereğince alınan her beyan ve bildirimi;

g. 9. madde hükümleri gereğince alınan her beyan ve söz konusu her beyanın geri alınmasını;

h. 10. madde hükümleri gereğince alınan her bildirimle, fesih ihbarının hüküm ifade edeceği tarihi.

Bunu teyiden, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıdaki imza sahipleri bu Protokol’ü imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak olan tek bir nüsha halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak üzere, İngilizce ve Fransızca olarak 15 Mart 1978 tarihinde, Strazburg’da düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri imzalayan ve katılan Devletlerin her birine onaylı örneklerini iletecektir.

BEYAN

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi’nin 2/2. maddesi ile bu Ek Protokol’ün 4. maddesi uyarınca, Adalet Bakanlığı, Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü Türk Hükümeti tarafından iletici makam olarak belirlenmiştir.

Yabancı Dil metni Resmî Gazete’nin mevcut baskısında bulunmaktadır.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi

0

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi (European Convention on Information on Foreign Law), 7 Haziran 1968 tarihinde Londra’da düzenlenerek imzalanmıştır.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun, 20 Mayıs 1975 tarihinde kabul edilmiş, 29  Mayıs 1975 tarihinde Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

YABANCI HUKUK HAKKINDA BİLGİ EDİNİLMESİNE DAİR AVRUPA SÖZLEŞMESİ

Giriş

İşbu Sözleşmeyi imzalayan, Avrupa Konseyine üye Devletler, Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha siki bir birlik gerçekleştirmek olduğunu gözönünde tutarak,

Yabancı hukuk hakkında adlî mercilerce bilgi edinilmesini kolaylaştırmak amacıyle uluslararası karşılıklı bir yardımlaşma sistemi kurulmasının, bu amacın gerçekleşmesine yardım edeceğine inanarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

Madde : 1

Sözleşmenin uygulama alam

1. İşbu Sözleşme hükümleri gereğince, Âkit Taraflar, medenî ve ticarî hukukları ve hukuk usulleri ile yargı örgütleri konusunda birbirlerine bilgi vermeyi taahhüt ederler.

2. Bununla beraber, iki veya daha fazla Âkit Taraf, kendileri bakımından işbu Sözleşmenin uygulama alanını, yukarıdaki fıkrada anılanlardan başka konulara da teşmil etmek hususunda anlaşabilirler. Bu anlaşmaların metinleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilecektir.

Madde : 2
MÜH irtibat organları

1. İşbu Sözleşmenin uygulanması için, her Âkit Taraf :

a) Diğer bir Âkit Tarafın yönelteceği, 1 nci maddenin 1 nci fıkrasında öngörülen bilgi istemlerini kabul etmek;
b) 6 nci madde uyarınca bu istemleri karşılamak üzere tek bir organ (kabul organı) kuracak veya tayin
edecektir.

Bu organ, bir Bakanlık Dairesi veya Devletin diğer bir organı olacaktır.

2. Her Âkit Taraf, kendi adlî mercilerinden gelen bilgi istemlerini kabul etmek ve bu istemleri yabancı yetkili kabul organına iletmekle görevli bir veya birçok organlar (nakil organı) kurmak veya tayin etmek yetkisini haiz olacaktır. Kabul organı nakil organı olarak da görevlendirilebilir.

3. Her Âkit Taraf, kabul organının ve gerektiğinde, kendi nakil organı veya organlarının isim ve adreslerini Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir.

Madde : 3
Bilgi istemeye yetkili merciler

1. Bilgi isteği, adlî merciler tarafından düzenlenmemiş dahi olsa, daima adlî mercilerden sâdır olacaktır.
Bu istem ancak açılmış bir koğuşturma dolayısıyle yapılabilecektir.
2. Her Âkit Taraf, eğer nakil organları kurmaz veya tayin etmez ise, yukarıdaki fıkra bakımından hangi makamlarını adlî mercileri saydığım Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yönelteceği bir bildiriyle belirtecektir.
3. İki veya daha fazla Âkit Taraf, kendileri bakımından işbu Sözleşmenin uygulama alanını adlî merciler dışındaki mercilerden sâdır olan istemlere teşmil etmek hususunda anlaşabilirler. Bu anlaşmaların metinleri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilecektir.

Madde : 4
Bilgi isteminin muhtevası

1. Bilgi isteminde, bunun sâdır olduğu adlî merci ile koğuşturmanm niteliği açıklanacaktır. İstemde bulunulan Devletin hukuku ile ilgili olarak hangi hususlar üzerinde bilgi istendiği ve istemde bulunulan Devletin birden fazla hukuk sistemi mevcut ise, hangi hukuk sistemi hakkında bilgi istendiği, mümkün olduğu kadar açık bir şekilde belirtilecektir.
2. Hem istemin iyi anlaşılabilmesi, hem de buna kesin ve doğru cevap verilebilmesi için gerekli bilgiler
istemle birlikte gönderilecektir. Gerektiğinde istemin kapsamını aydınlatacak belgelerin örnekleri de eklenebilecektir. ,
3. İstemde belirtilen başlıca hususlarla ilgi bağı mevcut olduğu zaman, istem, 1 nci maddenin 1 nci fıkrasında öngörülen alanlardan- başka alanları da tamamlayıcı olarak kapsayabilir.
4. İstem bir adlî merci tarafından düzenlenmediği takdirde, buna yetki veren merciin kararı da eklenecektir.

Madde : 5
Bilgi isteminin iletilmesi

Bilgi istemi, bir nakil organı tarafından veya böyle bir organ bulunmadığı takdirde, isteğin sadır olduğu adlî merci tarafından talepte bulunulan devletin kabul organına doğrudan doğruya gönderilecektir.

Madde : 6
Cevaplandırmaya yetkili makamlar

1. Bir bilgi istemi alan kabul organı, cevabı kendisi verebilir ya da cevaplandırmak üzere bu istemi devletin bir diğer organına intikal ettirebilir.
2. Kabul organı, uygun görülen hallerde veya idarî örgütlenme nedeniyle, istemi cevaplandırılmak üzere, özel bir kuruma veya yetkili bir hukukçuya intikal ettirebilir.
3. Yukarıdaki fıkranın uygulanması masraf getirecek nitelikte ise, kabul organı, söz konusu intikal işlemini yapmadan önce, istemin sadır olduğu makama, hangi özel kurum veya hukukçuya havale edileceğini bildirecek, muhtemel masraflar hakkında mümkün olduğu kadar kesin bilgi verecek ve onun muvafakatini isteyecektir.

Madde : 7
Cevabın muhtevası

Cevabın amacı, istemin sadır olduğu adlî mercie, istemde bulunulan devletin hukuku hakkında objektif ve tarafsız bir şekilde bilgi vermek olmalıdır. Duruma göre, bu cevap, ilgili yasa ve tüzük metinleri ile içtihat kararlarını ihtiva edecektir. îstemde bulunan makamın sağlam bilgi edinebilmesi için gerekli görülecek ölçüde, doktrine ait eserler ve hazırlık çalışmaları gibi tamamlayıcı belgeler eklenecektir. Açıklayıcı yorumlar da cevaba eklenebilir.

Madde : 8
Cevabın etkileri

Cevapla verilen bilgiler isteğin sadır olduğu adlî mercii bağlamaz.

Madde : 9
Cevabın bildirilmesi

İstem nakil organınca yapılmış ise, cevap kabul organı tarafından anılan organa, adlî merci tarafından doğrudan doğruya gönderilmiş ise, bu mercie bildirilecektir.

Madde : 10
Cevap verme yükümü

1. 1 1 nci madde hükmü saklı kalmak şartiyle, bilgi isteminin gönderilmiş olduğu kabul organı, 6 nci madde uyarınca bu isteği cevaplandıracaktır.
2. Cevap, kabul organı tarafından düzenlenmediği takdirde, bu organ, cevabın 12 nci maddede öngörülen şartlar dairesinde verilmesini sağlamakla yükümlü olacaktır.

Madde : 11
Cevap verme yükümünün istisnaları

İstemde bulunulan devlet, istemin yapılmasına sebep olan koğuşturma dolayısıyle kendi menfaatleri etkilenirse veya cevabın kendi egemenlik ve güvenliğini ihlâl edecek nitelikte olacağına hükmederse, bilgi isteğini reddedebilir.

Madde : 12
Cevap süresi

Bilgi isteğine mümkün olduğu kadar süratle cevap verilecektir. Bununla beraber, eğer cevabın hazırlanması uzun bir süreyi gerektiriyorsa, kabul organı istemde bulunan yabancı mercii bundan haberdar edecek ve mümkünse, cevabın bildirileceği muhtemel tarihi belirtecektir.

Madde : 13
Tamamlayıcı bilgiler

1. Kabul organı ve 6 nci madde gereğince, cevap vermekle görevlendirilen organ ya da kişi cevabın hazırlanması için gerekli görecekleri tamamlayıcı bilgileri isteğin sadır olduğu merciden sorabileceklerdir.
2. Tamamlayıcı bilgi istemi, cevabın bildirilmesi için 9 ncu maddede öngörülen yol izlenerek kabul organı tarafından iletilecektir.

Madde : 14
Dil

1. Bilgi istemi ve ekleri, istemde bulunulan devletin resmî dil veya dillerinden birinde yazılacak veya bu dilde bir tercümesi ile birlikte sunulacaktır. Cevap, istemde bulunulan devletin dilinde yazılacaktır.
2. Bununla beraber, iki veya birkaç Âkit Taraf, kendi aralarında, yukarıdaki fıkraya uymamak hususunda anlaşabilirler.

Madde : 15
Masraflar

1. İstemin sadır olduğu Devletçe yüklenilecek olan, 6 nci maddenin 3 ncü fıkrasında kayıtlı masraflar dışında, cevap, hiçbir harç veya masrafın ödenmesini gerektirmeyecektir.
2. Bununla beraber, iki veya daha fazla Âkit Taraf, kendi aralarında, yukarıdaki fıkraya uymamak hususunda anlaşabilirler.

Madde : 16
Federal devletler

Federal bir devlette, kabul organının, 2 nci maddenin 1 (a) fıkrasında öngörülenlerin dışında kalan görevleri, Anayasal nedenlerle diğer devlet organlarına tevdi edilebilir.

Madde : 17
Sözleşmenin yürürlüğe girişi

1. İşbu Sözleşme Avrupa Konseyine üye devletlerin imzasına açıktır. Sözleşme, onaylanacak veya kabul edilecektir. Onay veya kabul belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilecektir.
2. Sözleşme üçüncü onay veya kabul belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
3. Daha sonra, onaylayan veya kabul eden devletler bakımından Sözleşme, onay veya kabul belgelerini tevdi ettikleri tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde : 18
Avrupa Konseyine üye olmayan bir devletin Sözleşmeye katılması

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi üyesi olmayan herhangi bir devleti bu Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.
2. Bu yolla katılma, üç ay sonra hüküm ifade edecek bir katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilmesiyle gerçekleşir.

Madde : 19
Sözleşmenin mülkî uygulansa alam

1. Her Âkit Taraf, imza sırasında ya da onay, kabul veya katılma belgesinin tevdii sırasında, bu Sözleşmenin uygulanacağı ülkeyi veya ülkeleri tasrih edebilir.
2. Her Âkit Taraf onay, kabul ya da katılma belgesinin tevdii sırasında veya daha sonra, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildiri ile uluslararası ilişkilerini yürüttüğü veya adına taahhütlerde bulunmaya yetkili olduğu diğer ülkelere de bu Sözleşme hükümlerini teşmil edebilir.
3. Yukarıdaki fıkra uyarınca yapılan herhangi bir bildiri, Sözleşmenin 20 nci maddesinde belirtilen usule uygun olarak geri alınabilir.

Madde : 20
Sözleşmenin süresi ve feshi

1. İşbu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.
2. Her Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir ihbar ile Sözleşmeyi kendi bakımından feshedebilir.
3. Fesih, ihbarın alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.

Madde : 21
Avrupa Konseyi Gene! Sekreterinin görevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri :a) Her imzalamayı,
b) Her onay, kabul veya katılma belgesi tevdiini,
c) 17 nci madde uyarınca Sözleşmenin her yürürlüğe giriş tarihini,
d) 1 nci maddenin 2 nci fıkrası, 2 nci maddenin 3 ncü fıkrası, 3 ncü maddenin 2 nci fıkrası, 19 ncu maddenin 2 ve 3 ncü fıkraları çerçevesinde alacağı her bildiriyi,
e) 20 nci madde çerçevesinde alacağı her bildiriyi ve feshin hüküm ifade edeceği tarihi,

Konsey üyelerine ve Sözleşmeye katılmış olan devletlere bildirecektir.

Yukarıdaki hükümleri kabul zımnında gereği gibi yetkili kılınmış aşağıda imzaları bulunanlar, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak tek bir nüsha halinde her iki metin de aynı derecede geçerli bulunmak üzere,

Fransızca ve ingilizce olarak, 7 Haziran 1968 tarihinde, Londra’da düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri imza eden ve katılan devletlerin her birine bu Sözleşmenin aslına uygun örneklerini iletecektir.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun

Turhan Tufan Yüce

0
Pof. Dr. Turhan Tufan YÜCE

Pof. Dr. Turhan Tufan YÜCE, Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi öğretim üyesi iken Ege Üniversitesi Senatosu’nun 6 Haziran 1978 tarihli kararı ile Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne naklen atanmıştır.

Bu fakültede 26.10.1978’de göreve başlayan Prof. Dr. Turhan T. YÜCE, 13.03.1979 tarihinde Ceza ve Ceza Yargılama Kürsüsü Başkanlığına, 23.09.1980 tarihinde Adalet Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü’ne ve 21.04.1981 tarihinde de Dekan Yardımcılığına seçilmiştir.

Prof. Dr. Turhan T. YÜCE, 16.04.1981 tarihinde Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na seçilmiş ve 17.09.1982 tarihine kadar bu görevini sürdürmüştür.

20.07.1982 tarihinde yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 18. madde hükmü ile Hukuk Fakültesinin Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanması üzerine Prof. Dr. Turhan T. YÜCE bu yeni Üniversiteye intikal etmiştir.

Dokuz Eylül Hukuk Fakültesinde kamu Hukuku Bölüm Başkanlığı yapan Prof. Dr. Turhan T. YÜCE, 01.02.1987 tarihinde emekli olmuştur.

Mehmet Kudret Ayiter

0
Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, 31 Ağustos 1919 tarihinde Dr. Ferid Ayiter ile Alman asıllı Feride Ayiter’in üç çocuğundan ikincisi olarak Göttingen’de dünyaya gelmiştir.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, temel eğitimini İstanbul’da tamamlamış, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirerek 1937 yılında Ankara’ya taşınmış ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1940 yılında birincilikle bitirmiş, hukuk fakültesini bitirdikten sonra İkinci Dünya Savaşının devam ettiği yıllarda 2,5 yıl askeri hakimlik yapmıştır.

Akademik Yaşamı

Prof. Ayiter, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki çalışma hayatına asistan olarak başlamış, 1948-1949 yıllarında hocası Paul Koschaker ile birlikte çalışarak ders notlarını Türkçeye tercüme etmiştir. 1950 yılında ProfDr. Andreas Schwarz‘ın yanında medeni hukuk alanındaki doktorasını tamamlamış, tez konusu ile ilgili çalışmalar yapmak üzere ikişer yıl olmak üzere iki defa burslu olarak İtalya’ya gitmiştir. Doktorasını tamamlayan Ayiter, Roma Hukuku dersleri vermeye başlamış, daha sonraki yıllarda karşılaştırmalı hukuk alanında dersler vermiştir.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, 1955 yılında doçentlik tezini tamamlayarak Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde özel hukuk doçenti olarak çalışmaya devam etmiş, 1955 yılında yurt dışından dönüşünde genç bir doçent olarak yönetimini üstlendiği Roma Hukuku Anabilim Dalının faaliyetlerini emekli olduğu 1982 yılına kadar yürütmüş; 1961 yılında aynı üniversitede ordinaryus profesör olmuştur.

Ayiter, üniversitedeki görevinden emekli olduktan sonra da bilimsel çalışmalarına devam etmiş, ulusal ve uluslararası kongrelere katılmaya, makaleler yazmaya, tebliğler sunmaya ve bilimsel üretim yapmayı ihmal etmemiştir. Kendi isteğiyle emekliye ayrıldığı 1982 yılından sonra ağır bir hastalığa tutulmuş, bu hastalıktan birkaç yıl sonra 18 Nisan 1986 günü yaşama veda etmiş, İzmir Bornova’daki mezarlığa defnedilmiştir.

Prof. Ayiter, 1949 yılında Nûşin Ayiter’le evlenmiş, bu evlilikten Elif ve Fatma Feride adlı iki çocuğu olmuştur.

Kudret Ayiter Armağanı
Roma Hukukuna Katkısı

Ayiter, Türkiye’deki Roma Hukuku Öğretimine getirdiği yenilik ve uluslararası bilim çevrelerinde kazandığı saygınlık ile anılmaktadır. Tarihi yaklaşımla okutulan Roma Hukuku, Ayiter’den itibaren çağdaş Batı Hukuk Düşüncesinin temelini oluşturacak biçimde okutulmaya başlanmıştır. Ayiter, 1948-1950  yılları arasında Ankara Hukuk    Fakültesinde, Roma Hukuku Anabilim Dalı’nda asistanlığını yaptığı Prof. Dr. Paul Koschaker’in “Roma Hukukunun güncelleştirilmesi” yöntemini Türkiye’de yerleştirmiş; Koschakerin, Almanca yazdığı  “Modern Hususi Hukuka Giriş olarak Roma Hususi Hukukunun Anahatları” isimli ders kitabını Türkçeye çevirmiş ve 1950 yılında yayınlamış, bu kitap Roma Hukukunda temel kaynaklardan olmuştur.

İdari Görevleri 

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, bilimsel faaliyetlerinin yanı sıra, üniversitede çalıştığı süre içinde, komisyon başkanlıkları, Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği, senatörlük ve dekanlık görevlerinde bulunmuş, 1964-1966 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı görevini yürütmüştür. Dekanlığı döneminde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 40. yılı münasebetiyle 40. Yıl Armağanı isimli eseri bastırmıştır.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurucuları arasında yer almış,üniversite kütüphanesinin temellerini atmıştır. Vasiyeti üzerine 5.000’den fazla Almanca, Fransızca ve İtalyanca eseri üniversite kütüphanesine bağışlamış, hukuk ihtisas kütüphanesinin temelleri de Ayiter tarafından atılmıştır.

Prof. Ayiter’in bildiği diller arasında Almanca, İtalyanca, Latince ve İngilizce bulunmaktadır. Hukuk dışında tarihi alanda da çalışmalar yapmış, Frigya Tarihi üzerine eser kaleme almış, bu konuda konferanslar vermiş, makaleler yazmış, yaptığı çalışmalar sonunda 1972 yılında Almanya’da sekiz Osmanlı sultanının portrelerini bulmuştur. Cumhuriyet Gazetesinde makaleleri yayınlanmıştır.

Ayiter, 1946 yılında kurulmuş olan Uluslararası Antik Çağ Hukukları Derneği, Société internationale pour l’histoire des droits de l’antiquité‘nin 32. kongresinin 1978 yılında Ankara’da yapılmasını sağlamıştır. Dernek, Ayiter’in vefatından sonra 1986 yılı Eylül ayında Stockholm’de 40. kongresini düzenlemiş, kongredeki oturumlarda Ayiter de anılmıştır. 

Ödülleri 

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, Türk-Alman ilişkilerine katkısından ötürü Almanya tarafından kendisine ‘Verdienstkreuz der Bundesrepublik Deutschland’ adlı yüksek nişan verilmiş;  İtalya tarafından Cavaliere Ufficiale al Merito della Repubblica Italiana ve Commendatore della Republica Italiana adlı nişanlarına layık görülmüştür.

Stuttgart Üniversitesi, Tarih-Sosyoloji ve Ekonomi Bilimleri Fakültesi, vefatına yakın bir dönemde Ayiter’e onursal doktora vermek istemiş, ancak bu ödülün kendisine verilmesi fırsatı olmamış, ölümünün ardından kendisi için bu üniversitede anma günü düzenlenmiştir.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter’in Eserleri

Roma Aile Hukuku PDF Versiyonu 

Modern Özel Hukuka Giriş Olarak Roma Özel Hukukunun Ana Hatları

Klasik Roma Hukukunda “Dos”un Tesisi, Ankara,1958.

Paul Koschaker ve Ankara Üniversitesi’nde Roma hukuku dersleri (Alm. Paul Koschaker und der Unterricht des Römischen Rechts an der Universität Ankara)

Roma Hukuku Dersler, Aile Hukuku, Ankara, 1960 (2. baskı 1963)

Medeni Hukukta Tasarruf Muameleleri. Ankara 1953

Bestellung der ‘Dos’ im klassischen Römischen Recht (doçentlik tezi, 1955).

Noch einmal Papyri, Michigan VII, 434 (Inv. Nr. 508, 2217), Annales Fac. de Droit d’Istanbul 3 (1954) 79-89.

Rylands Papyri (Inv. Nr. 612), Annales Fac. de Droit d’Istanbul 3 (1954) 79-89.

Aestimario dotis e compara vendita come concetti di interpretazione tra i giuristi classici, Annales de l’Universite d’Ankara 6 (1954/55), 81-148.

Höchstmaß bei Dosbestellungen im römischen Recht und übermäßige Schenkungen nach der Lex Cincia, Annales Fac. de Droit d’Istanbul 4 (1956) 204-213.

Einige Bemerkungen zum domicilium ‘des, filius familias’ im römischen Recht, Studi Emilio Betti, 2. cilt (Milano 1962) 73-84.

D.20.4.9.3 und einige Bemerkungen über Sextus Caecilius Africanus, Studi Giuseppe Grosso, 2. cilt (Torino 1968) 13-32.

The asestimatum contract, Maior viginti quinque annis. Essays ın commem. Inst. for Legal History Univ. Uttrecht, Assen 1979. 22-29.

Alcuni appunti sulla dotis datio ante nuptias, Studi Cesare Snfilippe, 4. cilt (Catania 1983), 49-57.

Systematisches Denken und Theorie im Römischen Recht, Studi Arnaldo Biscardi, 1. cilt (Milano 1983), 9-21.

Attorno alcuni testi del legatum dotis constituendae causa, ‘MNHMH’ Georges A. Petropoulos, 1. cilt (Atina 1984), 225-230.

Frigya kaya mezarlarının merdiven ve basamakları (Alm. Treppen und Stufen bei phrygischen Felsdenkmälern), Studien zur Religion und Kultur Kleinasienes, Festschrift für F. K. Dörner, I. cilt (Leidon 1978), 99-106

Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk

0
Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter
Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk – İzmir Hukuk Fakültesi İlk Açılış Dersi

İzmir Hukuk Fakültesi 15 Kasım 1978’de eğitime başladı. Fakülte açılışında Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter ilk dersi verdi. Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk başlıklı ilk ders ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 1981 tarihli ikinci sayısında yayımlandı. Ayiter, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Üniversite kütüphanesinin temellerini attı. 5.000’den fazla Almanca, Fransızca ve İtalyanca eseri üniversite kütüphanesine bağışladı. Hukuk ihtisas kütüphanesinin temelleri de Ayiter tarafından atıldı. Fakülte daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi adını aldı.

15 Kasım 1978 /Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK
15 Kasım 1978 / Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK
Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk / Prof. Dr. Mehmet Kudret AYİTER

Sayın konuklar, sevgili öğrenciler,

Bugün İzmir Hukuk Fakültesi derslerine başlıyor. Vakıa Fakülte 7 öğretim üyesinin bir araya geldiği anda hukuken kurulmuştu. Ancak bir Fakülte dersleri ve öğrencileri ile var olur ve onlarla yaşar. Bu bakımdan İzmir Hukuk Fakültesi’nin Türk Üniversite hayatına girişi her halde bugündür. Bu büyük günün ilk öğrencileri olduğunuzu da hiç bir zaman unutmayın.

Dersimiz Roma Hukuku. Ben her yıl derse başlarken, bu dersin neden okutulduğunu anlatmak zorunluluğunu duyarım. Neden Roma Hukuku okutuluyor da tarihin eski çağlarına ait diğer hukuklar okutulmuyor? Roma Hukuku neden ilk sınıfta okutuluyor?

Roma Hukuku, lisede okuyup öğrendiğiniz Romalıların hukuku idi. Bu durumu ile tarihtir, geride kalmış bir hukuku ifade eder. Roma Hukukunu eski çağların bir hukuku olarak okutmak da mümkündür. Bu da faydalıdır. Eski çağların fikirlerini öğrenmek ve onlardan bugünkü problemlerin çözümünde yararlanmak daima faydalıdır. Hukuk, tarih içindeki değeri ile bir varlıktır. Hukuk bütün diğer ilimler gibi tarihi oluşması, gelişmesi ile karşımızdadır. Hukukun burada diğer ilimlerden bir farkı da vardır: İnsanlar yalnız hukuk düzeni içinde bir arada yaşayabilirler. Hukuk tarihine baktığımızda bu düzenin kurulması çabalarının binlerce yıl öteye kadar gittiğini görünüz. Diyebiliriz ki insanlık tarihinin en önemli sorunlarından biri bu düzenin kuruluşu ve onun için sarf edilen çabalar olmuştur. Tarihte uygarlıklar ancak Hukuk düzeni kurulduktan sonra başlar, hukuk düzenlerini kuramamış veya geç kurmuş toplumlar uygarlığa varamamış veya geç varmışlardır. Bunun yanında bir olayı, bir gelişmeyi ve sonucu bilmek istiyorsak, nasıl ve neden olduğunu da bilmemiz gerekir. İnsan kendisini her zaman geçmişin sorunlarına bağlı his eder. İnsan hakikî boyutunu kendi tarihi içinde alır. Roma Hukuku bu bakımdan hukuk tarihinin bir kısmıdır ve hukuk tarihi olarak düşünülebilir.

Ancak bizim Roma Hukuku dersimiz bir hukuk tarihi dersi değildir. Belki inanmayacaksınız ama, Roma Hukuku en büyük kısmı ile bugün olduğu gibi yaşayan bir hukuktur. Roma Hukuku geçmiş değil bugündür. Roma Hukukunun düşünceleri tarih olmamıştır, aynen yaşamaya uygulanmaya devam edilmektedir. Bugün iyi bir Roma Hukukçusu günümüz hukuku bakımından da çok iyi bir hukukçudur. Eğer 2000 yıl evvelki bir düşünce doğruluğunu kaybetmemişse o bugünün de bir düşüncesidir ve doğrudur. Klasik çağın büyük Yunan Hekimi Hipocrates’in kırık kollarda, kemikleri uçuca getirip, altına bir tahta koyup bağlaması 2300 yıl evveline aittir, ama bugünün de bir fikridir, çünkü doğruluğundan bir şey yitirmemiştir. Roma Hukuku kadar, hukuk problemlerini derinliğine, kendi hukuk mantığı ve felsefesi ile incelemiş hiç bir hukuk yoktur. Roma Hukukunun vardığı sonuçlar, genellikle, değişen çağlar içinde, doğru kalan sonuçlar olmuştur. Bugüne kadar, bütün tarih içinde -ve bu gün de dahil- hiçbir hukuk, Roma Hukukunun eksiksiz hukuki düşünce ve mantık dünyasını bir daha yaratamamıştır. Bunun benzer bir örneğini eski Yunan felsefesinde görebiliriz. Yunan felsefesinin fikirleri bugün de yaşamaya devam eden, bugüne ait fikirlerdir, tarih içinde geride kaldıklarını kimse söyleyemez.

Roma Hukuku acaba bu kadar mükemmel bir düzene nasıl varmıştı? Hangi etkenler onu eski çağların en kusursuz hukuku haline getirmiştir? Bu soru 19’uncu yüzyılın başından beri bir çok araştırmaların konusu olmuştur. Kesin bir hükme varmak mümkün olmamakla beraber bu gün, Roma Hukukunun bu olağanüstü gelişmesi birkaç sebebe bağlanmaktadır. Her şeyden evvel Romalıların doğuştan, tabiatları itibariyle mevcut hukuk kabiliyetleri. Tarih bize her toplumun bazı alanlarda daha kabiliyetli olduklarını gösterir. Klasik çağda Yunanlılar felsefe ve matematik alanlarında, İtalyanlar Rönesans ve sonrasında resim ve müzik alanlarında, Almanlar müzik ve felsefede, Fransızlar son yüz yıllarda Edebiyat ve resimde olağanüstü başarı ve kabiliyet göstermişlerdir. Türkler de siyasi teşkilatlanmada ve askerlikte kabiliyetlerini tarih içinde kanıtlamışlardır. Denebilir ki Romalılar tarih içinde, bu güne dek, her toplumdan fazla hukuk alanında başarı göstermişlerdir. Bu kabiliyet yalnız büyük hukukçulara ait değildi. Halkın hukuk anlayışı çok ileri idi. Çağımız Hukukçularından Kaser’in, dediği gibi[1] Romalıların, içinde bir «Hukuk hissi» vardır. Bu yaygındı ve hukuk bu suretle bütün Roma Toplumu içinde derin kökler salmıştır.

Roma Hukukunun olağan üstü gelişmesi ve bilhassa Klasik Roma Hukuku çağı dediğimiz sürede -aşağı yukarı M.Ö. 50 ile M.S. 250 arası- en yüksek düzeye ulaşması, Roma Hukukunun yapısı ile de ilgilidir. Roma Hukuku bir kanunlar, devlet kararları hukuku değildi. Olaylara, hukuki işlemlere göre verilen kararlardan oluşan bir «Hukukçular Hukuku» idi. Hiç şüphesiz Roma’nın ticaret alanındaki gelişmesi ve Akdeniz çevresinde, Atlas Okyanusu’nda da İngiltere’ye kadar uzanan çok geniş bir ticaret ağı örmesi Hukukun gelişmesine yardımcı olmuştur. Denebilir ki Romalıların denizaşırı ticaretteki hukuki problemleri bugünkülerinden çok farklı değildi. Bu hareketli ticaret hayatı içinde devamlı olarak, hukuk problemleri ve ihtilafları çıkmış, bunların halli gerekmiştir. Roma Hukukçuları burada büyük etkenliklerini göstermişlerdir. Roma Hukukçularının mahkemeleri verdikleri hukuki mütalaalar hukuka yön vermiştir. Kanunlarla değil mahkeme kararları ile gelişen Roma Hukuku günün olaylarına daima ayak uydurabilmiş hiç bir zaman çağının gerisinde kalmamıştır. Bu ortam Roma’da çok büyük hukukçuların yetişmesini de sağlamıştır. Scaevola, Labeo, Julianus, Papinianus yalnız Roma çağının değil dünya tarihinin yetiştirdiği en büyük hukukçulardır.

Dünya tarihinin günümüze kadar en büyük hukukçularını 100 rakkamı ile sınırlarsak, bunun en az 60 tanesi Roma Hukukçusu olur.

Ancak bütün bu dediklerimizle Roma Hukuku’nun günümüz Hukukunun bir parçası olduğu problemine gereken cevabı bulabilmiş olmuyoruz. Bu kadar gelişmiş olan Roma Hukuku çağımıza kadar nasıl gelmiş ve çağımız hukukunun bir parçası olması nasıl gerçekleşmiştir? Roma İmparatorluğu bildiğimiz gibi M.S. 4’ncü yüzyıldan sonra batıda yıkılmaya başlar. Cermenler Roma’yı istila eder. Doğu Roma İmparatorluğu kurulur ve Roma’nın halefi ve varisi olur. Büyük Bizans İmparatoru Justinanus M.S. 6’ncı yüzyıl içinde eski Roma İmparatorluğunu bütün kuvveti ve etkinliği ile yeniden canlandırmak ister. Askeri seferleri ve eski Roma İmparatorluğu topraklarının büyük bir bölümünü Bizans İmparatorluğu içine alabilmesi gerçekleştirmek istediği bu fikrin yalnız bir yanıdır. Justianus, Roma devletinin askerleri ile değil, hukuku ile ayakta durduğunu ve geliştiğini çok iyi biliyordu. O halde eski Roma İmparatorluğu canlandırılmak isteniyorsa Hukukunun da en parlak devrindeki şekli ile yeniden canlandırılması gerekiyordu. M.S. 6’ncı yüzyılda hukuk Klasik Çağ Roma Hukukundan bir hayli uzaklaşmış ve yüksek değerinden kaybetmişti. İustianus, çağının büyük hukukçularından oluşan bir Komisyon ile Klasik Çağ Roma Hukukunu toplatmış ve -sonraları verilen ismi ile- Corpus İuris Civilis denilen, büyük toplama eseri meydana getirmiştir. Bu eserde Roma Hukuku, ana prensipleri ile, tümü ile toplanmıştı.

Corpus İuris Civilis, bir kaç yüz yıl az veya çok değişiklik getire tercümeleri (Basilicalar) ve özetleri ile (Ecloga ye Breviarum’lar yaşadı sonra Orta çağın gittikçe seviyesi düşen Ticaret ve Hukuk alanında kendini, gerilerde kalmış, unutulmuş Roma Hukukunu yeniden incelenmesi ile gösterir. 12 ve 13’ncü Yüzyıllarda Glossatörler ve sonra Post Glossatörler olmasa idi Rönesans olabilir mi idi? Sanmıyorum: Glossatörlerin en büyüğü Accursius[2] yaşadığı yıllar bakımından bir orta çağ insanı olmakla beraber (1185-1263) çağına Hukuk yolu ile verdiği yeni yön bakımından Rönesansın ilk büyük kişilerinden biridir. Roma Hukuku Rönesans çağının eşiğinde, geçmiş ile o günün çağını birleştiren ilk bağ olmuştur. İtalya üniversitelerinde Glossatör Okullarında Roma Hukukunu öğrenen ve Post Glossatörler devrinde de günün hukukuna bağlantısını uygulayan, çeşitli Avrupa ülkelerinin öğrencileri, memleketlerine döndüklerinde Roma Hukukunu uygulamak çabası içine girmişlerdir. Hiçbir kanun zoru olmadan, sırf değerindeki üstünlüğü ile kendisini kabul ettiren Roma Hukuku üç yüzyıl içinde tüm Avrupa’nın özel hukuku olmuştur. Vakıa bu olayı Roma Cermen İmparatorluğunun kendini Roma İmparatorluğunun halefi sayması ve Avrupa’da Roma İmparatorluğunun devamı, olma arzusunun yaygın olması da desteklemiştir[3]. Fatih Sultan Mehmet bile «Sultanı iklimi Rum» lakabı ile (buradaki Rum = Roma manasındadır) aynı İmparatorluğun devamında iddiasını ileri sürmüştür. Ne 18 nci Yüzyılın Tabii Hukuk akımı ne 16 ve 17 ncı Yüzyılların Hümanist Roma Hukuku Doktrini[4], Roma Hukukunun pratik alanda Avrupa’nın tümünde yayılmayı kısıtlamamış ve geciktirmemiştir. Belki aksine, daha derin ve sağlam kök salmasını gerçekleştirmişlerdir.

19 uncu yüzyılda Avrupa’da Hukuk alanında en önemli olay «Tarihçi Hukuk» Okuludur. Büyük Alman Hukukçusu F.K. von Savigny’nın (1779-1861) fikirleri ile doğan ve gelişen Tarihçi Hukuk Okulu tekrar eski Roma Hukukuna, bu defa onun ruhuna da sadık kalarak döner: Hukukun, Hukukçular tarafından yaratılmasını ön plana alır ve Hukukun Kanun kalıpları içinde boğulmasını önlemeğe çalışır. 19 ncu Yüzyılda Orta Avrupa’da bu suretle Pandekt Hukuku Okulu gelişir[5]. Pandekt Hukuk Okulu, özellikle Windscheid (1817-1892), Dernburg (1829-1907) von Jhering (1818-i892) in eserleri ve etkileri ile Roma Hukukunun, asıl eski çağlarda sahip olmadığı, bir sistematiğini yapmışlar ve onun modern bir hukukun yeni bir dayanağı olabilmesini sağlamışlardır. Denebilir ki Avrupa, çeşitli milletlerin çeşitli Medeni Kanunlarına ve değişik mahkeme kararlarına rağmen hukuki düşünme tarzı ve uyguladığı hukuk mantığı yönünden 2000 sene evvelki Roma Hukukunu hala yaşamaktadır ve bu olay Avrupa’nın hukuk birliği ve benzerliğinin temelidir.

Türkiye 1926’da Batı Hukukuna katılmıştır. Türkiye’nin Medeni Hukuk alanında İsviçre Hukukunu, Ceza alanında İtalyan Hukukunu, Ceza Usulünde Alman Hukukunu, İdare Hukukunda Fransız Hukukunu aldığını söylemek büyük bir hata olur. Türkiye tek tek memleketlerin Hukukunu değil, Batı Hukukunu, düşünce tarzı ve uygulaması ile almıştır. Bu bakımdan Batı Hukukunun temelinde yatan düşünce tarzı, yani Roma Hukuku, memleketimiz hukukunun da temelini oluşturmuştur. Ne kadar ilginçtir ki daha 1908’den beri Türkiye’de daha İslam Hukuku uygulanır ve öğretilirken o zamanın tek Hukuk Fakültesi olan İstanbul Hukuk Mektebine Roma Hukuku dersi konmuş ve öğrencilerin, gelmesi, muhtemel Batı Hukukuna hazırlanmaları düşünülmüştü. Aynı yıllarda, İslam Hukuku çağının Türkiye için kapanmakta olduğunu sezen bir çok gençler Hukuk Eğitimlerini artık Türkiye’de değil Avrupa’da yapmayı doğru görmüşlerdir. Burada bir kaç isim olarak Baha Kantar, Esat Arsebük, Muammer Raşit Sevig ve Vasfi Raşit Sevig, Mahmut Esat Bozkurt sayılabilir. Sayıları hiç olmazsa 35-40’ı bulan bu hukukçular 1926’dan sonra yeni Türk Hukukunun, bilgi itibariyle, en kuvvetli destekçileri olmuşlardır.

Bugün Roma Hukuku, yeni Avrupa düzeni içinde başka bir önemli vazife daha yüklenmiştir. Avrupa devletlerinin büyük bir çoğunluğu ekonomik birlik içine girmiştir Bunun yanında Avrupa, İstişarî parlamentosu, Konseyi, Adalet Divanları ile siyasî bir birliğin ilk adımlarını atmıştır. Birleşik bir Avrupa’nın, müşterek Hukuku ne olacaktır? Avrupa devletleri böyle bir hukukun hazırlıklarını önemli ölçüde ilerletmişler, Enstitüler, Avrupa Üniversiteleri (Luxembourg, Firenze vs), Milli Komiteler kurmuşlardır. Yapılan çalışmalar hep aynı yönde gitmektedir. Hukuk sistemleri arasında eş veya benzer taraflar nedir, müşterek bir Avrupa Hukuku için bu prensipleri dayanmak gerekir Yapılan bütün çalışmalarda çeşitli hukuklar arasında eş ve benzer taraflar olarak ortaya Roma Hukukunun prensipleri ve kurumları çıkmaktadır. Roma Hukukunun yeni ve birleşmiş bir Avrupa’nın müşterek Hukuku olacağı şimdiden bellidir. Yalnız Avrupa’nın değil bir dünya Hukukunun. temelde eş olan Hukuk Mantığı ve bünyesi Roma’dan gelmektedir. Bütün dünya Üniversitelerinde -Sosyalist devletler dahil- Roma Hukukunun okutulduğu gözden kaçmayacak bir hakikattir. Çünkü Roma Hukuku 2000 yıl evvelden gelen düşünce tarzı ve getirdiği çözümlerle hala ileriye ışık tutmaktadır. Hepimiz Roma Hukuku mantığı içinde düşünmekteyiz. Çağımızın büyük bir Roma Hukukçusu Vincenzo Arangio-Ruiz’in dediği gibi: «Volendo o non volendo, sapendo o non sapendo, siamo tutti romanisti»[6]:=İsteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek, hepimiz Roma Hukukçularıyız.

Bundan evvelki Türk Hukukçularının görevi, Batıdan alınmış ve yeni Türk Hukukunu oluşturmuş olan Hukuku memlekete yerleştirmek ve kendi malımız yapmak idi. Hukuk İnkılâbımızın yapıldığı 1926 yılında yeni mezun hukukçular, çoğunlukla hayatta değildir veya yaşlı emeklilerdir. O kuşağın görevini tam anlamı ile yaptığını ve yeni hukukumuzun memlekete kök salmasını, sağladıklarını söyleyebiliriz. O kuşak, bu köklerin sağlam olması için büyük bir titizlik ve fedakârlıkla çalışmıştır. İlginç olan taraf, o kuşaktakiler çoğunlukla yabancı dil bilmedikleri, ellerinde batı hukukuna ait çok az kaynak kitabı bulunmasına rağmen 1926’da alınmış olan Batı Hukukunu ruhu itibariyle doğru anlamaları ve bu ruha göre yorumlayıp uygulamalarıdır. Bunda okudukları Roma Hukukunun büyük etkisi olduğu şüphesizdir.

Türkiye’de bundan sonraki kuşakların ve sizlerin görevi bu hukuk düzenini hem korumak hem de batıya uygun gelişmesini sağlamaktır. Dikkat edin, Türkiye’de çeşitli emellerle batı hukukunu eleştiren, kötüleyen akımlar vardır. Başka akımlar da öğrencilerin eski çağları, fikirlerin gelişmesini bilmelerinden tedirgin olmakta ve öğretilmemesini istemektedir. Her iki akım da Roma Hukukunu çoğunlukla hedef alır. Okutulmamasını veya etkili olamayacağı az miktarda okutulmasını önerirler. Bunlar memleketin, Türk Hukukunun batılı olmasını istemeyenlerdir. Hukukta «batı» bizim için de tüm batı ülkeleri için de Roma’dır ve hep Roma idi. İzmir Hukuk Fakültesi’nin Batıya yönelmeyi simgeleyen bir dersle eğitimine başlaması çok güzel bir rastlantıdır.

Kaynakça

[1] Kaser, Zur Methode der römischen Rechtsfindung. Nachrichten der Akademie der Wissenschaften Göttingen, 1 Jahrg. 1962 No. 2 s. 49-78; ayrıca Ayiter, Kudret, Systematisches Denken und Theorie im römischen Recht, Studi in Onore di Biscardj, I.1981 s. 9-21 bakınız.
[2] Landsberg, Die Glosse des Accursius, Leipzig 1883, s. 52-63; Koschker, Paul, Europa und das römische Recht. München 1947 s. 86 ve 356 v.d.; Schwarz, Roma Hukuku Dersleri. 7 nci bası, İstanbul 1965, s. 156-163 bakınız.
[3] Koschaker-Ayiter, Modern Özel Hukuka giriş olarak Roma Özel Hukukunun ana hatları. Ankara 1977, s. 5 v.d.
[4] Koschaker, Europa und das römische Recht, 1947, s. 105 v.d.
[5] Schwarz, A.B. Roma Hukuku Dersleri, 7 nci Bası, İstanbul 1965, s. 166 v.d.
[6] V. Arangio-Ruiz, çok meşhur olan bu sözü, 20-26 Ekim 1963 tarihlerindeki «Accursius’un 500 ncü ölüm yılı» kongresinde, İmpruneta’da yaptığı kapanış konuşması sonunda söylemiştir.

Tıp Etiği, Tıp Hukuku ve Tıp Tarihi Derneği

0
Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği Logo

Tıp Etiği, Tıp Hukuku ve Tıp Tarihi Derneği 3 Aralık 2004 tarihinde kurulmuştur. Dernek tüzüğü ilgili kurum tarafından 11 Şubat 2005 tarihinde onaylanmıştır.

Merkezi İstanbul’da olan Dernek, bilimsel çalışmaları ilerletmek ve hasta-hekim arasındaki tıp etiği ve tıp hukuku ile ilgili sorunları gidermek amacıyla kurulmuştur.

Dernek, Türkiye’de tıp etiği ve tıp hukuku alanında büyük bir boşluğu doldurmayı hedeflemektedir.

Derneğin 99 üyesi bulunmaktadır. Derneğin 17 kurucu üyesi, tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında bilimsel çalışmalarıyla isim yapmış tıp ve hukuk fakültelerinden değerli öğretim üyeleri ve ayrıca üniversite dışından hukukçulardır. Ayrıca, Tsukuba Üniversitesi, Japonya’da görev yapan Prof.Dr.Darryl Macer, derneğin Onur Üyesi’dir.

Derneğin logosu ressam Jale Yavuz tarafından çizilmiş olup, terazi ve yılanı birleştiren ve derneğin adına çok uygun anlamlı bir semboldür. Derneğin sembolüyle ilgili fikirler, Prof.Dr. İbrahim Başağaoğlu’na aittir.

Derneğin ilk etkinliği olan “Uluslararası Katılımlı I. Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Sempozyumu”, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, ve Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalları, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı ve Türk Tıp Tarihi Kurumu ile ortaklaşa olarak 27 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul Üniversitesi Merkez Bina Doktora Salonu’nda düzenlenmiştir.

Dernek, amaçlarına ulaşmak için aşağıdaki konularda çalışmalarını sürdürecektir ve bu çalışmaları nedeniyle uluslararası bir nitelik taşımaktadır: 

Türkiye’deki tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında bilimsel çalışmaların geliştirilmesine yardımcı olmak,

Bu alandaki bilimsel etkinliklerin yapılmasını desteklemek,

Tıp etiği ve tıp hukuku eğitiminin çağın koşullarına uygun biçimde gerçekleşmesine yardımcı olmak,

Uluslararası bilimsel ilişkilerde bulunarak bilgi alışverişi sağlamaktır.

a) Tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında Türkiye’de ve dünyada yapılan bilimsel araştırma, çalışma ve gelişmeleri izler ve teşvik eder.

b) Sağlık kuruluşlarındaki tıp etiği ve tıp hukuku sorunlarının çözülmesine yardımcı olmaya çalışır ve öneriler getirir. Amaçta belirtilen konularda resmi makamlarla bilim ve öğretim kuruluşlarına yardımcı olur.

c) Sağlık çalışanlarının, sağlık hizmeti sunumu sırasında karşılaşabilecekleri etik sorunlarla baş edebilmelerine yardımcı olmak amacıyla tıp etiği ve tıp hukuku konusunda ileri eğitim sağlanmasında yardımcı olur.

d) Tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında ulusal ve uluslararası bilimsel araştırmalar ve projeler düzenler ve düzenletir.

e) Tıp etiği ve tıp hukuku alanlarındaki bilimsel çalışmaları yayınlar ve kaynak bulanabildiği takdirde derneğin yayın organı olarak uluslararası bilimsel nitelikte bir derginin çıkarılmasını sağlar ya da böyle bir dergiyi destekler.

f) Tıp etiği ve tıp hukuku alanında Türkiye’de yetişmekte olan ve akademik kariyer yapmakta olan araştırıcıların yetişmesi ve güçlenmesi ve Türkiye dışından gelecek ve Türk tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında araştırma yapacak konuk araştırıcıların çalışmaları için gerekli çabalara girişir, olanaklar sağlar.

g) Tıp etiği ve tıp hukuku alanında ulusal ve uluslararası kongre, sempozyum, panel ve toplantılar yapar.

h) Tıp etiği ve tıp hukuku alanında yabancı bilimsel dernek, enstitü ve üniversitelerle bilgi alışverişinde bulunur ve gerektiğinde uluslararası toplantılar yaparak Türkiye’deki bu alandaki bilimsel gelişmeleri diğer ülkelere ve diğer ülkelerdeki bilimsel gelişmeleri de Türkiye’ye aktarır.

Dernek e-posta adresi: tipetigivetiphukuku@gmail.com

Prof.Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir

Tel: 0-216-3058332
Cep tel: 0-532-4529437
Faks: 0-224-4419892
e-posta: aysegul.erdemir@yahoo.com


Prof.Dr. Nil Sarı
Tel ve Faks: 0-212-5290364
e-posta: nilasari@istanbul.edu.tr

Prof.Dr. Öztan Öncel

Tel: 0-212-6313505/26592
Cep tel: 0-532-4887576
e-posta: oztanoncel@superonline.com

Prof.Dr. İbrahim Başağaoğlu

Tel ve Faks: 0-212-5290364
Cep tel: 0-537-6634857
e-posta: ibasagaoglu@istanbul.edu.tr  

Codex Theodosianus 

0
Theodosianus Kanunnamesi

Codex Theodosianus (Code Théodosien), Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius döneminde, 429-438 yılları arasında hazırlatılan ve 312 yılından itibaren çıkarılan imparatorluk kararnamelerini derleyen resmî bir Roma Hukuku külliyatıdır. Code Théodosien, Roma İmparatorluğu’nda devlet eliyle hazırlanan ilk büyük ölçekli resmî imparatorluk kanunları derlemesidir. 16 kitaba ayrılan külliyatta her kitap başlıklara bölünmüş ve her başlıkta yasalar kronolojik sıraya göre düzenlenmiştir.

Dağınık ve düzensiz haldeki imparatorluk yasalarını (leges) derleyerek hukuksal karmaşayı gidermek ve kanunları tek bir resmî kaynakta toplamak amacıyla yapılan ve Doğu Roma’da 15 Şubat 438’de yayınlanan bu kanunname, Batı Roma İmparatorluğu ile eşzamanlı olarak 1 Ocak 439’da yürürlüğe girmiştir.

Tarihsel Arka Plan 

III. yüzyıldan itibaren ve özellikle IV. ve V. yüzyıllarda, imparatorlar tarafından yapılan yasalar büyük ölçüde artmış, dış tehditlerin, eski değerlerin çözülmesinin, ekonomik gerilemenin ve toplumsal krizlerin belirgin olduğu bir ortamda devlet, her alana yayılan yoğun bir yasama faaliyeti geliştirmiştir. Aile yapısı, mesleklerin düzeni, köylülerin statüsü, yerel yönetim, fiyat sistemi, gıda temini ve mal taşımacılığı, dinî yaşam, imparatorluk saray protokolü gibi pek çok konu bu yasaların kapsamına girmiştir.

Yasaların çoğalması zamanla büyük bir karmaşa yaratmış ve bu düzenlemeleri kullanmak giderek zorlaşmıştır. Bu hukukî kaosu düzenlemek amacıyla yaklaşık 292 yılında ilk derlemeler yayımlanmıştır: hukukçular Gregorius ve Hermogenianus’un kodları. “Kod” terimi de bu dönemde hukuk diline girmiştir. III. yüzyılda ise sayfaların üst üste yerleştirilip bir kenardan ciltlenmesiyle oluşan codex (kitap) formu yaygınlaşmıştır. Bu yeni teknik, önceki volumen (parşömen tomar) düzenine kıyasla daha kullanışlı olduğu için büyük bir devrim olarak nitelendirilmiş; özellikle geniş metinlerde başvuru ve kaynak bulmayı son derece kolaylaştırmış ve bu nedenle hukukçular tarafından hızla benimsenmiştir. 291-292 yıllarında yapılan Gregorius ve 295 yılında yapılan Hermogenianus’un özel derlemeleri (Codex Gregorianus ve Codex Hermogenianus) hukuk uygulayıcılarına yardımcı olmayı amaçlayan özel çalışmalar olmasına karşın bunlardan tamamen farklı olan ve Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius’un emriyle hazırlanan resmî derleme Codex Theodosianus, hukuk tarihi içerisinde özel ve merkezi bir yer edinmiştir.  429 yılında başlatılan bu çalışma, 16 kişilik bir komisyona verilmiş, 438 yılında tamamlanmış ve hem Doğu’da hem Batı’da ilan edilmiştir. Bu kod, 312 yılından itibaren yürürlükte olduğu kabul edilen imparatorluk yasalarının büyük bölümünü sistematik biçimde bir araya getirmiştir. Komisyon tarafından birçok metin elenmiş, bazı metinler kısaltılmış ve bazıları da sistematik bütünlüğün sağlanması bakımından külliyata alınmamıştır.

Codex Theodosianus’un Önemi ve Etkisi

Codex Theodosianus, Roma Hukuku’nun Orta Çağ’a aktarılmasında köprü görevi görmüş ve daha sonraki Justinianus Kanunlarının temelini oluşturmuştur. Roma İmparatorluğu’nun hukuk anlayışını kurumsallaştırarak sonraki dönem kodifikasyon çalışmalarına metodolojik bir model getirmiştir. Bu yönüyle eser, özellikle Justinianus döneminde gerçekleştirilen Corpus Iuris Civilis çalışmalarına doğrudan kaynaklık etmiş ve Roma hukukunun bütüncül bir sistem hâline gelmesinde belirleyici rol oynamıştır. Ayrıca bu kodifikasyon, imparatorluk hukukunun parçalı yapısını azaltarak hukuk normlarının yazılı ve sistematik bir bütün hâline getirilmesini sağlamış, böylece geç antik dönemde hukukun öngörülebilirliğini ve uygulama birliğini artırmıştır.

Theodosius Kanunları Batı Roma İmparatorluğu’nun son dönemine kadar yürürlükte kalmış, daha sonra çeşitli breviariumlar aracılığıyla uygulanmaya devam etmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında Visigotlar ve diğer Germen krallıkları Theodosius Kanunu’nun özetlerini kullanmışlardır. Doğu’da ise Justinianus Kanunları’nın ilanına kadar (529-533) uygulanmaya devam etmiştir.

Codex Theodosianus’un en önemli özelliklerinden biri, yalnızca hukuk değil aynı zamanda Hristiyanlaşan Roma İmparatorluğu’nun ideolojik dönüşümünü de göstermesidir. Kilise hukuku, piskoposların yetkileri ve Pagan kültlerinin yasaklanmasına ilişkin hükümler bu durumu teyit etmektedir. Eser yalnızca bir hukuk metni olmakla kalmamış, Geç Roma toplumunun siyasal ve dinî tarihine de kaynaklık yapmıştır.

II. Theodosius

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

0
Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi, 2011 yılında yayına başlamıştır. Adalet Bakanlığına bağlı Türkiye Adalet Akademisi tarafından yayınlanmakta olan dergide, yabancı dillerden Türkçeye çevrilen mahkeme kararları ve hukuk alanındaki makaleler yer almaktadır. Dergi 6 ayda bir, basılı ve elektronik ortamda yayımlanmaktadır. Derginin 25. sayısı 2018 yılı Aralık ayında yayınlanmıştır.

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisinde hukuk, adalet, adli bilimler, yargı, yönetim, devlet ve sosyal bilimler konularında yabancı dilde yazılmış hakemli ve hakemsiz makaleler ile yüksek mahkeme kararları ve mevzuat hükümlerinin çevirilerine yer verilmektedir.

Dergiye gönderilen çevirilerin daha önce bir başka yayın organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekir. Çeviri makalelerin yayınlanabilmesi için; söz konusu makalenin yazarından, makalesinin Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmasına izin verdiğini gösteren yazının yanı sıra, makalenin Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmasına izin verdiğini gösteren izin yazılarının Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı Hakim ve Savcı Eğitim Merkezi Enformasyon Şubesine ulaştırılması gerekmektedir. Yazarlara ve hakemlere “Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca Ödenecek Teklif ve İşlenme Ücretleri Hakkında Yönetmelik” hükümleri kapsamında hesaplanan ücretin 1.5 katı tutarında çeviri ücreti ödenmektedir.

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi 1. Sayı

Türkiye Adalet Akademisi

Ahlatlıbel Mh., Incek Şht. Savcı Mehmet Selim Kiraz Blv, 06800

Çankaya/Ankara

Tel: 312. 489 81 80

Faks: 312. 489 81 01

E-posta: taa@adalet.gov.tr

Web: www.taa.gov.tr

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi – 25. Sayı
Türkiye Adalet Akademisi Hakkında

23/7/2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu ile kurulan Türkiye Adalet Akademisi 703 sayılı KHK ile 2018 yılında kapatılmıştır. Türkiye Adalet Akademisi, 34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım süreci çerçevesinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyumu sağlamak üzere, adalet alanında eğitim ve diğer bazı görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununun 23.07.2003 tarihinde kabul edilmesi ile kurulmuştur. Kurum, tüzel kişiliğe sahiptir ve bilimsel, idari ve mali özerklik prensibi ile çalışmaktadır.

Türkiye Adalet Akademisinin İlke ve Değerleri
  • İnsan haklarına ve temel hürriyetlere saygılı olmak.
  • Evrensel değerlere ve farklılıklara saygılı olmak.
  • Toplumsal değerler ile ihtiyaçların farkında olmak.
  • Etik değerlere bağlı olmak.
  • Akademik özgürlük anlayışı ile araştırma ve geliştirme faaliyetlerine önem vermek.
  • Katılımcı, etkin, kaliteli ve çözüm odaklı hizmet sunmak.
  • Kaynakları etkin ve verimli kullanmak, liyakate önem vermek.
  • Şeffaf, ulaşılabilir ve hesap verebilir olmak.

Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Av. Berra Besler’in 2012-2013 Adli Yıl Açılış Töreni konuşması

0
berra besler. avukat

 “2012-2013 ADLİ YIL AÇILIŞ TÖRENİ”

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKAN YARDIMCISI
AV. BERRA BESLER’İN AÇIŞ KONUŞMASI
03 Eylül 2012

 Sayın Cumhurbaşkanım,

Yeni Yargı Yılı’nın açılışı nedeniyle Sayın Yargıtay Başkanı ve Yüksek Yargı Organlarının seçkin üyelerini, ülkemizin dört bir yanında yargı görevini özverili çalışmaları ile yürüten yargıç ve savcılarımızı, yargının kurucu unsuru savunmanın temsilcileri değerli meslektaşlarımı, yargı emekçilerini üstün başarı dileklerimle, içtenlikle kutluyor; başta zat-ı aliniz olmak üzere 2012 – 2013 Yargı Yılı Açılış Töreni’ni onurlandıran çok değerli konuklara, yargı organlarımızın saygın temsilcilerine, değerli meslektaşlarıma, basınımızın değerli mensuplarına Türkiye Barolar Birliği adına ve kendi adıma saygılarımı sunuyorum.

Yeni adli yılın Türk yargı erki mensupları için başarılı, halkımız için adaletli ve toplumumuz için huzurlu ve verimli geçmesini diliyorum.

Bu anlamlı törende rahatsızlığı nedeniyle bulunamayan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Av. V. Ahsen Coşar’ın yeni adli yıl için en iyi dileklerini, katılamayışından dolayı üzüntülerini ve saygılarını iletiyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Yeni bir adli yıla girerken, ülkemizde ve hukuk alanımızda olumlu gelişmelerin yanında, hep birlikte tanık olduğumuz ve yaşadığımız olumsuzlukları da ifade ederek sorunlarımızı bir kere daha bu kürsüden tekrarlamak istiyorum.

Gerek ülkemiz, gerek bölgemiz şiddetin her alanda çılgınca arttığı bir dönemden geçiyor. Halkımız, bir yandan terör olaylarının neden olduğu kayıplarımızın acısını yaşarken bir yandan da yanı başımızdaki kanlı çatışmaların Türkiye’ye sıçratılmasından endişe duyuyor.

19 Haziran’da Dağlıca’da gencecik askerlerimizi yaşamdan koparan saldırıyla başlayan süreçte terör örgütünün ve onu besleyen güçlerin her zamankinden farklı bir cüretkârlık içinde olduğunu görüyoruz. Yaşananlara baktığımız zaman Şemdinli’deki çatışmalar, Foça’daki saldırı, bir tarafta milletvekili kaçırma öte tarafta milletvekilleriyle kucaklaşma olayları, Gaziantep’teki sivil katliam ve hemen her gün bir yenisine tanık olduğumuz mayınlı tuzaklar, karakollara yapılan saldırılar, yol kesmeler tehlikeli bir sürece işaret ediyor. Terör örgütü ve onu besleyen güçler Türkiye’de etnik ayrımcılık temelinde bir kutuplaşmayı derinleştirmek istiyor.

Kuşkusuz terör olaylarındaki tırmanışın nedenlerini tespit etmek, arka planını okumak ve hukuk kuralları içinde, sağduyulu, akılcı çözümler üretmek öncelikli olarak iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kurumunun görevidir. Siyaset kurumu toplumdaki ayrışmayı besleyecek yeni gündem maddeleri yaratmak, çelişkili açıklamalar yapmak, kimi bilgileri halktan saklamak, aynı sözleri tekrar etmek, öfkelenmek ya da yakınmak yerine bütün enerjisini demokratik bir zeminde ortak bir çözüm bulmaya harcamalıdır. Ülkemizin barışına, huzuruna, ulusal ve bölünmez bütünlüğüne yönelik bu tuzağa düşmemek, bu tuzağı bozmak siyaset kurumunun asli görevi ve boynunun borcudur. Hangi etnik kimlikten hangi inançtan olursa olsun, can ve mal güvenliği içinde, aynı ülkenin özgür ve eşit yurttaşları olarak birlikte yaşamak iradesini her fırsatta ispatlayan halkımız, siyaset kurumundan bunu beklemektedir.

Öte yandan sınır komşularımızda, hem ülkemizin huzurunu çok yakından ilgilendirmesi hem de vicdanlarımızda açtığı yaralar bakımından kayıtsız kalamayacağımız bir süreç yaşanmaktadır. Esasen hem yanı başımızda binlerce masum insanın hayatına malolan ve malolacağı da anlaşılan yangını söndürmeye katkıda bulunmanın hem de sınırlarımızda yaşanan ve halkımızı güvensizliğe iten kaostan çıkmanın sırrı; Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” felsefesinde yatmaktadır. Barışa katkı ise ancak hukuk zemininde kalarak, evrensel hukuk kurallarını uygulayarak sağlanabilir. Çünkü hukuk herkes için huzur ve refahın, eşitliğin, güvenli yaşamın ve mutluluğun tükenmeyen kaynağıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği kurulduğu günden bugüne demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti kurum ve kavramlarını savunmuş, bu ilkelerin yaşama geçmesi, yerleşmesi için mücadele etmiş ve bu konuda kararlılığını sürdürmüştür ve sürdürmeye devam edecektir.

Türkiye Barolar Birliği’nin sarsılmaz bir inançla bağlı olduğu bu ilkeler, ulusumuz için de hayati bir önem taşımaktadır.

Bu yüksek değerleri yaşatmak, yaygınlaştırmak, ülkemizde yerleşmesini ve uygulanmasının devamlılığını sağlamak, kuşkusuz toplumda; her şeyin hukuk düzeni içinde gerçekleşmesini, eşitliği, huzur ve refahı, barış ve kardeşliği getirecektir.

Hukuk devleti olmanın ön şartı toplumda hukuk bilincinin yerleşmesi ve hukuka saygı duyulmasıdır. Hukuk devletinde yaşamak isteyen herkes bu konuda kendisini sorumlu ve görevli saymalı, toplumda “her şeyin hukuk düzeni içinde hayata geçmesi için oluşan ortak irade” yaşam biçimi haline gelmeli; toplum hukukun üstünlüğünü ve hukuk devletini benimsemeli, sahip çıkmalı ve korumalıdır.

Biz ülkemizde demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını ilgilendiren önemli yasal düzenlemelerde benimsenen yöntemlerin, demokratik katılımcılık ve saydamlık ilkeleriyle bağdaşmasından yanayız, özlemimiz budur.

Olgunluk içinde, tartışarak, uzlaşarak, birbirimizi hırpalamadan iyi işler yapabiliriz.

Salt Meclis çoğunluğuna dayanarak yapılan düzenlemelerin sorunları çözmek yerine büyütmesinden endişe ederiz. Endişelerimizde haklı çıktığımız zaman ülkemiz adına, hukuk adına, hepimiz adına üzülürüz.

Örneğin; eğitim alanında yeterince tartışılmadan, olgunlaştırılmadan gerçekleştirilen yasal düzenleme; açıklanan “iyileştirme” amacının aksine, daha bugünden eğitimcileri ve aileleri zor duruma sokmuş, çocuklarımızın geleceğini yani kendi geleceğimizi, toplumumuzun geleceğini doğrudan etkileyecek nitelikte sıkıntılar yaratmaya aday olmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği olarak kaldırılmasını ısrarla talep ettiğimiz Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri eliyle yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda gözlenen olgular, yargısal sorunun trajik boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.

3. Yargı Paketi olarak anılan kanunla; kaldırıldığı kamuoyuna açıklanan ancak “ellerindeki dava dosyaları sonuçlanıncaya kadar görevlerini sürdürecek olan” özel yetkili ağır ceza mahkemeleri aslında kaldırılmamış, yeni özel mahkemeler kurulmuş, demokrasilerde ve hukuk alanında raslanmayacak şekilde üçlü yargı sistemi oluşturulmuştur. Bugün iktidarı ve muhalefetiyle, siyaset kurumu da içinde olmak üzere özel yetkili mahkemelerin uygulamalarından rahatsızlık duymayan yoktur. Biz haklı çıkmak istemiyoruz. Yeni mağduriyetler yaşanmadan, bir an önce özel yetkili mahkemeler tamamen kaldırılmalı, Terörle Mücadele Kanunu da yeniden düzenlenmelidir.

Ceza hukuku alanında, yargı ve hukuk güvenilirliğini zedeleyen, devlet lehine eşitsizlik ve dengesizlik yaratan; özel yetkili mahkemeler gibi kurumların, Terörle Mücadele Kanunu’nun, tutuklama gibi tedbirlere ilişkin uygulama çarpıklıklarının özünde olduğu gibi korunması tercih edilirken; bu dengesizlik daha da büyümüştür. Öte yandan yargı paketi kapsamında; demokratik ve etik olmayan yöntemlerle ve tartışılmaksızın yasalaştırılan “kişilere ve olaylara özel af – toplu af” nitelikli düzenleme, ceza adaletini olduğu gibi kamu vicdanını da derinden yaralamıştır.

İcra hukuku alanındaki kimi düzenlemelerle alacaklı ve borçlu arasında korunması gereken hak ve çıkar dengesi alacaklı aleyhine bozulmakta, cebri icra güvencesi etkisizleşmekte, hak sahipleri zorlanarak eşitlik ilkesi zedelenmektedir.

İdare hukuku alanındaki düzenlemelerle, “güçlü idarenin her türlü eylem ve işleminin denetlenmesi yoluyla, güçsüz bireyin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması” amacının aksine, bireylerin etkili başvuru hakkı ihlal edilmektedir.

Genel olarak getirilen düzenlemelerle, başta “özgürlük ve güvenlik hakkı”, “adil yargılanma hakkı”, “özel yaşamın korunması hakkı”, “ifade özgürlüğü” ve “etkili başvuru hakkı” olmak üzere en temel hak ve özgürlükler daha da zayıflatılmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Toplum hayatı geliştikçe, toplumun ihtiyaçları da artmakta ve bu durum hukuk alanında da kendisini göstermekte, yazılı hukuk kuralları çoğalmakta ve hukuk alanı genişlemekte, çoğu zaman da karmaşık bir hale dönüşmektedir.

Yasa, kural, karar ve yazılı kaynak yoğunluğu; bir hukukçu için asıl olan hukuki problemleri teşhis ve tespit etmek ve doğru çözümler bulmak hedefini yakalamakta bazı zorlanmalara sebebiyet vermektedir.

Son yıllarda temel yasalarda hızla değişiklikler yapılmıştır. Bu hızlı değişikliklerin hukuk uygulayıcıları olan hakim, savcı ve avukatlar bakımından takibi elbette görevlerinin gereğidir.  Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu ile başlayan köklü değişiklikler; Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu ile devam etmiştir.

Çağın gereklerine, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelen yasalarda yapılması gereken; uygulamayı da dikkate alarak bilimsel verilerin ışığında değiştirilmeleri, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirilmeleridir.

Yapılan yeniliklerde pek çok olumlu sonuçlar elde edilmiş olmakla birlikte yeni yasaların uygulamaları daha yerleşmeden, hatta bunlar yürürlüğe girmeden üzerlerinde emsaline rastlanmaycak şekilde arka arkaya değişiklikler yapılmasını anlamak mümkün değildir. Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda sürekli yapılan değişikliklerin yanında; yeni Türk Ticaret Kanunu’nda daha yürürlüğe girmeden 51 maddede değişiklik yapılmış ve HMK 3. maddesi hakkında Anayasa Mahkemesi iptal kararı vermiştir.

Uygulamada sıkıntı yaratan başka bir husus da, komisyonlarda tarih itibarıyla hemen hemen aynı zamanlarda görüşülen Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’nda, usule ilişkin hükümler arasındaki çelişkilerdir. Usul hükümlerinde uyum sağlanarak bu çelişkilerin bir an önce giderilmesi önemli ve gereklidir.

Öte yandan özellikle HMK uygulamasında, dava harçlarının yanında tebligat giderleri dışındaki yargılama giderlerinin peşin olarak alınması, halkın yargıya başvurarak hakkını araması önünde önemli bir engel teşkil etmektedir. Adliye koridorlarında yargıya başvurmanın ne kadar pahalı olduğunu öğrenen vatandaşların geri dönüp gitmelerine tanık olduğumuzu bilmenizi istiyor ve bu duruma acil bir çözüm bulunmasını diliyoruz. Adalete erişim bu denli pahalı olmamalı, vatandaşa kendi hakkını kendi elde etme yolları açılmamalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hukuk devletinin en önemli özelliği olan yargı bağımsızlığının, çağdaş toplumlara katkılarının en başında; Anayasa ve yasalarla güvence altına alınan, uluslararası bazı hukuk metinlerinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan ve temel hak olarak kabul gören “Adil Yargılanma Hakkı” gelir.

Hem Anayasamızda, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında davaların makul süre içinde görülüp karara bağlanmaları çok önemlidir.

Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin 3/a-b maddesi hükmüne göre her sanığa; “kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda ve ayrıntılı biçimde haberdar edilmek, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak” hakkı tanınmıştır.

Silahların eşitliği ilkesi, savcının delillere eriştiği anda savunmanın da delillere erişmesini emreder. Türkiye uygulamasında avukat, dosyaya ve delillere bırakın soruşturma aşamasını, kimi davalarda kovuşturma aşamasında dahi erişmekte güçlük çekmekte ve hatta tam anlamıyla erişememektedir.

Adil yargılanma ile silahların eşitliği ilkelerine göre, yargının üç kurucu unsuru arasında bulunması gereken tarafsızlık, eşitlik ve demokratik işleyişin sağlanması ve yargının kurucu unsurlarının temsilcileri olan hakim, savcı ve avukatların eşit muhataplar olarak kabul görmesi gerekir.
Doğru ve güvenli yargılanma hakkının uygulanması; korunması, güçlendirilmesi, geliştirilmesi, elbette bağımsız mahkemelerin, tarafsız yargıçların, Cumhuriyetin savcılarının, görevinin sorumluluğunu bilen, bilgili, yürekli, bağımsız avukatların varlığına bağlıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Üzülerek söylemek zorundayım ki uzun süren yargılamalar, mahkemelerce bir istisna olarak uygulanması gereken tutuklamaların alışkanlığa dönüşmesi, endişe verici boyutlara ulaşmıştır ve önemli mağduriyetlere neden olmaktadır.

Öteden beri var olan halkın yargıya güven duygularını sarsan hukuka aykırı uygulamalar artarak devam etmekte, hukuk bilimi ve hukukun kuralları acımasızca aşındırılmakta, toplum, hukukun güvencesinden yoksun bırakılarak korku ortamına itilmektedir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin “Başlangıç” kısmında yer alan “Çağdaş anlamda özgür bir toplumdan söz edebilmek için, en başta o toplumu oluşturan insanların “Korkudan kurtulmuş olmaları” gerektiği vurgusu artık unutulmuştur.

Korku toplumu, hukuk devleti ve insan hakları gibi kavramlar için değil, totaliter ve otoriter yönetimler için elverişli bir ortam oluşturur.
Son yıllarda hukuk ihlali niteliği açık olan arama ve el koymaların-yakalama ve göz altına almaların –tutuklamaların- iletişimin izlenmesi ve denetlenmesinin toplumda yarattığı korkuyu hiç kimse inkar edemez ve içine sindiremez.

Kuşkusuz herkes yargı önüne çıkabilir. Suç varsa ceza da vardır. Ancak bu sonuca ulaşabilmek için Anayasamızda, kanunlarımızda ve tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma ilkelerine uygun olarak; yargılamanın başlayıp makul süre içerisinde sonuçlanması gerekir. Uzayan tutuklamalar, sonuçlanamayan davalar insan hakları ihlallerini ve hukuka aykırılıkları beraberinde getirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sağlıklı ve huzurlu bir yargı düzeni, çağdaş demokrasinin ön koşuludur. Böyle bir yargı düzeni kurulmamışsa veya mevcut yargı düzeni bu işlevinden uzaklaştırılıyorsa, avukatlar savunma yapamıyorlarsa, duruşmalardan çıkartılıyorlarsa, duruşma salonlarında müdafilerle sanıklar arasına bugüne kadar hiç rastlanmayan bir uygulamayla barikatlar kuruluyorsa “Hukuk Devleti, İnsan Hakları, Demokrasi” güvenceden yoksun bırakılıyor, halkın hukuka olan güven duyguları sarsılıyor ve halk hukuk güvencesinden yararlanamıyor demektir.

Hukuk devletinin yaşamsal özelliği yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığıdır. Devletimizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920 yılında yaptığı bir konuşmada belirttiği gibi, “Ulusun yargı hakkı bağımsızlığının birinci koşuludur. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir ulusun devlet olarak varlığı kabul edilemez” düşünceleri her zaman göz önünde tutulması gereken bir ilkeyi yansıtmaktadır.

Yargı bağımsızlığının en önemli özelliği de savunma ve savunmanın özgürce yapılabilmesidir.

Anayasamızın 2.maddesinde de belirtilen insan haklarına saygılı, demokratik hukuk devletinin en önemli göstergelerinden biri, savunmaya verilen değerdir. Bu nedenle savunmayı temsil eden avukatların önemi; sadece avukatlık mesleği bakımından değil, adil yargılanma, adaletin gerçekleşmesi ve kamu yararı ile de doğrudan bir bağ içinde olup yargının bağımsızlığı savunma ile değer ve anlam kazanmaktadır.

Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere, güçlü ve bağımsız savunma mesleği, hukukun üstünlüğünün, hukuk devletinin, hukuksal uzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olup, bu değerler ancak savunmayı temsil eden bağımsız avukatlarla teminat altına alınabilir.

Üzülerek belirtmeliyiz ki günlük çalışma koşulları içerisinde yeterli güvenceden yoksun olan, adliye ve özel yetkili mahkeme koridorlarında dahi tehdit ve baskılarla karşılaşan, yazıhanelerinde ve görevleri sırasında saldırıya uğrayan, yaralanan, dayak yiyen, öldürülen avukatlar, temel işlevleri olan savunma görevleri nedeniyle “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamında ve hatta “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçlamasıyla keyfi olarak suçlanabilmektedir.

“Avukatlık onurunun ve meslek düzeninin korunmasını, mesleğin adalet amaçlarına uygun olarak bağlılık ve onurla yapılmasını sağlamak” ile görevli baroları işlevsiz bırakmaya, savunmayı ve halkın hak arama özgürlüklerini kısıtlamaya yönelik girişimler karşısında “savunmayı savunmak” zorunda bırakılmamız acı gerçektir.

Baro başkanları, baro yönetim kurulu üyeleri ve avukatlar, ulusal ve uluslararası düzenlemelere aykırı olarak ve asla kabul edemeyeceğimiz şekilde;

  • Savunma kapsamındaki ifadelerin suç olduğu iddiası ile ceza soruşturmaları ile karşı karşıya kalmakta,
  • Avukatlık Kanunu’na aykırı olarak şüpheli sıfatıyla ifade ve sorguya çağrılmakta,
  • Savunma görevini yapmakta olan meslektaşlarımız mesleklerini icra etmek istedikleri için duruşma salonundan çıkarılmakta, atılmaktadırlar.

Bu süreçte yaşadığımız olumsuzluklar zincirinin bir başka halkası da; Türkiye Barolar Birliği Genel Kurul yapısını; avukatın bağımsızlığı ilkesi, savunma hakkı ve savunma mesleği ile bağdaşmayacak bir şekilde değiştirme girişimidir.

Avukatlık Kanunu’nun 43 yıldır hiçbir itiraza uğramadan uygulanarak kurumsallaşan 114. maddesini değiştirmeyi öngören yasa teklifi, 4 Temmuz 2012 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuş ancak bu teklifte demokratik bir gereklilik veya bir anayasa zorunluluğu ileri sürülmemiş, bugüne kadar uygulamada rastlanan bir hukuksal ya da fiili olumsuzluğa işaret edilmemiştir.

Bir yasanın hazırlanmasında veya bir yasada değişiklik yapılmasında dikkate alınması gereken normlar; Anayasa’nın üstünlüğü esasına göre Anayasa hükümleri ve Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararları ve uluslararası sözleşmelerdir.

  • Ülkemizde yasalarla çözüm bekleyen pek çok hukuksal sorun varken,
  • Anayasa Mahkemesi’nin Avukatlık Kanunu’nda “sınavı iptal eden yasayı iptal eden 2007/16-E, 2009/147-S, 15.10.2009 tarihli kararı” üzerine avukatlık mesleğine girişte mesleğe kalite kazandıracağı kuşkusuz olan “avukatlık stajı ve sınav” ile ilgili çağdaş bir yasal düzenlemeye duyulan ihtiyaç öncelik taşırken,
  • TBB’nin Avukatlık Kanunu’nda değişiklik yapılmasını düşündüğü hususlarla ilgili çalışmalarının halen devam etmekte olduğu ve bu çalışmalar içinde Avukatlık Kanunu’nun TBB Genel Kurul yapısına ilişkin 114. maddesi ile ilgili yeni bir düzenlemeye yer verilmediği bilinmekteyken,
  • Türkiye’deki bütün baroları ilgilendiren ve TBB Genel Kurulu’nun yapısını tamamen değiştirmeyi öngören, demokrasideki orantılılık ilkesine de aykırı olarak hazırlanan teklifin; Türkiye Barolar Birliği’ne sorulmadan, bu konudaki görüşüne başvurulmadan, baro seçimlerinin arifesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tatile girdiği gün Meclis Başkanlığı’na sunulması çok dikkat çekicidir.

Demokrasi kurallarına, demokratik hukuk devleti, temsilde adalet ve avukatın bağımsızlığı ilkelerine, Anayasa’nın 2, 10, 67 ve 135. maddelerine, Anayasa Mahkemesi kararlarına, A.İ.H. Sözleşmesi Ek Protokol 1- 3. maddesine, AİHM kararlarına, savunma hakkının özüne tamamen aykırı olarak Meclis Başkanlığı’na sunulmuş bulunan teklifin derhal geri çekilmesi beklenmektedir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda acil olarak değiştirilmesini istediğimiz husus, Sayın Meclis Başkanımızın da bilgilerinde olduğu gibi, bir süre sonra sunacağımız değişiklik önerilerinde görüleceği üzere, sadece stajla ve sınavla ilgili hükümlerdir.

Özet olarak; burada da ifade edelim ki bu değişiklikler;

  • Çağdaş ülkelerde olduğu gibi avukatlık stajına kabulde ve avukatlık mesleğine kabul sırasında adayların iki ayrı sınava tabi tutulmaları,
  • Stajın kurumsal bir yapı içinde uygulamalı olarak yapılması,
  • Mesleğimizin önemine, ciddiyetine uygun, eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacak bir eğitim programının hayata geçirilmesi,
  • Staj süresinin iki yıl olarak belirlenmesi ile ilgili öneriler olacaktır.

Meslektaşlarımız yıllardır bu değişikliklerin gerçekleşmesini istemektedir. Barolarımız bu konuda fikir birliği içinde olup detaylar üzerinde çalışmalarımız devam etmektedir. Bu aşamada Avukatlık Kanunu’nda acil olarak değiştirilmesi düşünülen başka bir husus yoktur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ülkemizin gündeminde yer alan “yeni anayasa” çalışmaları hakkındaki görüşlerimizi de kısaca dile getirmek istiyorum.

  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti; insan haklarına saygılı, üniter, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Yürürlükteki anayasanın ilk üç maddesinde anlamını bulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi aynen korunmalıdır.
  • Kuvvetler ayrılığı ilkesindeki dengeler tesis edilmeli, Parlamenter sistem muhafaza edilmelidir. Başkanlık veya yarı başkanlık, tamamen karşı olduğumuz, ülkemiz için yarar sağlamayacağına inandığımız bir sistemdir.

Yeni Anayasa’da;

  • Adalet Bakanlığının yargı üzerindeki etkinliği giderilmelidir.
  • Yargıç-savcı birlikteliğine son verilmeli, “silahların eşitliği” ilkesi yaşama geçirilmelidir.
  • Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak yeniden yapılandırılmalı, yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlar her iki kurulda da yer almalı, yürütme erkinin bir birimi olan Adalet Bakanı ve müsteşarı bu kurullarda bulunmamalıdır.
  • Barolara ve savunma makamına yeni anayasanın yargı ile ilgili bölümünde yer verilmeli; savunmanın temsilcisi avukatların, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin bağımsızlığı anayasal güvence altına alınmalıdır.

Esasen, Türkiye Barolar Birliği’nin anayasa çalışmaları arasında en son “2007 Anayasa Önerisi” bulunmaktadır. Bu anayasa önerisi; özgürlükler alanını genişleten, kişiler için yeni özgürlükler ve haklar getiren nitelikleriyle sivil ve özgün bir anayasa önerisidir.

Türkiye Barolar Birliği’nin “2007 Anayasa Önerisi” ile ortaya koymuş bulunduğu görüşler geçerliliğini bugün de korumaktadır.

Bu öneri, önceki başkanlarımızdan Sayın Av. Özdemir Özok’un Anayasa Önerisi’nin 4. Basımının ön sözünde belirttiği gibi “renksiz” bir anayasa değildir. Zira renksiz bir anayasa arkasına neyi koyarsanız onun rengini yansıtır.

Oysa yirminci yüzyılın başlarında büyük bir mücadele sonunda kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğini benimsemiş, insancıl ve barışsever, üniter bir devlet olmanın yanında demokrasinin alt yapısını teşkil eden laiklik ve bunu sağlayacak laik eğitim, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünü özümsemiş bir ülkedir.

Onun kurucu lideri, “akıl ve bilim”in rehberliğini “mirasçılarına” tek yol olarak göstermiştir.

Bu nedenle Türkiye Barolar Birliği’nin, bizim Anayasamızın tek bir rengi vardır ve bu renk “Cumhuriyetimizin temel ilkeleri” dir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği, bugün de tekrar ettiğim ilkeleri doğrultusunda yoluna devam edecektir.

Dileğimiz; her zaman Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı, akıl ve bilimin egemen olduğu, insan hakları ihlallerinin yaşanmadığı, herkesin kendisini özgürce ifade edebildiği, temel hak ve özgürlüklerin kişisel ve kurumsal olarak yaşama geçtiği, tüm yurttaşlarımızın hukuk güvenliğinden yararlandığı, barış, kardeşlik ve huzurun yaşandığı, korkunun söz konusu olmayacağı güzel Türkiye’mizde; demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin evrensel değerlerini yaşama geçirerek; hep birlikte sağlık ve mutluluk içinde yaşayabilmektir.

2012 – 2013 Yargı Yılı’nın başarılarla dolu ve adil bir yıl olmasını dileyerek, Türkiye Barolar Birliği adına teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım.

Av. Berra Besler
TBB Başkan Yardımcısı

Av. R. Erinç Sağkan’ın 2022-2023 Adli Yıl Açılış Konuşması

0
Ramiz Erinç Sağkan

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Av. R. Erinç Sağkan’ın 2022-2023 Adli Yıl Açılış Konuşması

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sayın Avukat, Yargıç ve Savcı Meslektaşlarım, Değerli Konuklar, Kıymetli Basın Mensupları,

Sayısı 160 bini geçen avukatların meslek örgütleri olan baroların çatı örgütü Türkiye Barolar Birliği adına hepinizi saygı ile selamlıyorum. Ben bu konuşmayı yaptığım sırada binlerce avukat; memleketin dört bir yanında, adliyelerde, duruşma salonlarında, karakollarda ve keşif mahallerinde adaletin tesisi için iliksiz ve düğmesiz cübbeleriyle kutsal mesleğimizi icra ediyorlar. Yüzlercesi, bu konuşma bittiğinde adaletten başka kimsesi olmayanların yanında karakol ifadesini bitirmiş, hayatı tehlikede olan bir kadın için koruma kararı aldırmış, devletten başka kimsesi olmayan bir çocuğun müdafii olarak duruşmasından çıkmış olacak. Bu ülkede adaletin gerçek anlamda tesisi için mevcudiyet gösteren her bir meslektaşıma sizlerin önünde bir kez daha teşekkür ederim. Onlarla aynı mesleği icra etmenin onurunu yaşamadığım tek bir gün dahi yok.

Kurucu başkanımız, hocamız, üstadımız merhum Av. Faruk Erem’in başlattığı ve geçmişi on yılları bulan bir gelenekle, Türkiye Barolar Birliği’nin her adli yıl açılışında aldığı söz; yargı sisteminin içinde bulunduğu durumu açıklıkla ortaya koyan, sorunları tespit eden ama çözüm yöntemlerini de gösteren ve yargının kurucu unsurlarından olan savunmanın, zorluklar karşısında sorumluluk yüklenmekten kaçınmayacağını vurgulayan birer politika belgesi niteliğindedir. Yargı sistemimizin içinde bulunduğu durumu ortaya koymak, bizler için hem bir gelenektir hem de 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ile Türkiye Barolar Birliğine verilen “hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak” hükmünden gelen kanuni bir sorumluluktur. Bu konuşmanın, tarihi yükümlülüğümüzün ve kanuni sorumluluğumuzun gereği olduğunu vurgulamak isterim.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlarının önceki adli yıl açılış konuşmalarına baktığımız zaman, ülkemizde yargı alanına dair sorunların yeni olmadığını, köklerinin derine ve eskiye dayandığını; ne var ki, bu sorunların ortadan kaldırılması için sistemli politikaların üretilemediğini görmenin getirdiği üzüntüyü ve kaygıyı yaşıyoruz.

üstadımız, Başkanımız Eralp Özgen, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına vurgu yaptığında ve memleketteki hukuk fakültesi sorununu “diploma makinesi” olarak tanımlayıp bu sorunun ivedilikle çözülmesi gerektiğini söylediğinde sene 1998’di ve ülkede sadece yirmi altı hukuk fakültesi vardı. Bugün Türkiye’de seksen dokuz hukuk fakültesi, her sene binlerce mezunu çoktan tıkanmış bir sistemin içine atmaktadır. Başkanımızın o tarihte dikkat çektiği Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması sorununa ise, bugün bir de bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının tanınmaması eklenmiştir.

Hatırasını kalbimizde yaşattığımız Başkanımız Özdemir Özok’un, ülkemizde yargının bağımsız olmadığına ve ivedilikle bu bağımsızlığın sağlanamaması halinde ülkemizi çok daha zor günlerin beklediğine ilişkin uyarısını dile getirmesinin üzerinden bugün itibariyle yirmi sene geçti. Bugün işte tam da Başkanımızın muazzam bir öngörüyle tarif ettiği “o zor günlerin” içinden geçiyoruz.

Kıymetli Başkanımız Vedat Ahsen Coşar, tutuklamanın istisna olmaktan çıkıp kurala ve erken infaza dönmesindeki tehlikeye dikkat çektiğinde sene 2010’du. Aynı konuşmada, zorunlu müdafilik kapsamında görev alan avukatların ücretlerinin avukatlık asgari ücreti düzeyine getirilmesine vurgu yapmıştı. Aradan geçen on iki senede, tutuklamanın bir tedbir değil cezalandırma aracı olarak kullanıldığı çok sayıda örnekle halen karşı karşıyayız. Ayrıca emeklerinin karşılığı her geçen gün eriyen avukatların, bugün Anayasa’daki angarya yasağının sınırlarında dolaşan CMK ücretlerine gösterecekleri en ufak bir tahammüllerinin kalmadığı aşamadayız.

Önceki TBB Başkanı Metin Feyzioğlu; yargıya güvenin, tarihin en düşük seviyesine indiğini ve bu durumun Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehdit edecek derecede tehlikeli bir hale geldiğini vurgulayalı beş sene oldu. Bizzat kendisinin cümleleriyle: Layık olanın layık olduğu göreve gelmesi demek olan “liyakat ilkesi”, “iktidardaki kişilere sadakat” tercihiyle yer değiştirmiştir.

Görüleceği üzere, adli yıl açılışlarında yargı sistemindeki sorunları dile getirmek ve ülkemiz için yaklaşmakta olan tehlikelerin erken uyarısını vermek; kanundan doğan, hukuktan yükselen ve omuzlarımıza yüklenen ağır ancak hayati sorumluluğumuzdur. öyle ki, üstadımız Eralp özgen’in 1999 adli yıl açılış konuşmasında, o günkü ifadesiyle “Fethullahçılar diye tanınan tarikatın” asıl gayesinin Türkiye Cumhuriyeti olduğuna dikkat çekmesinin üzerinden yirmi üç; haklılığının ispatının üzerinden ise altı yıl geçti. ülkedeki yargı sorunlarının fotoğrafını çekmenin ve avukatların sorunlarını tarihe not etmenin sırası şimdi bendedir.

Bugün yargı alanına ilişkin ülkemizdeki en önemli başlık; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması ile hukukun üstünlüğünün tesis edilmesidir. ülkelerin refahının kalıcı ve istikrarlı bir şekilde artırılması ve artan refahın tüm toplum kesimleri arasında adil bir biçimde paylaşılması, ancak hukukun üstünlüğü prensibine dayanan, hak ve özgürlükleri yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla güvence altına alan demokratik hukuk devletlerinde mümkündür.

ülkemizin de tarafı olduğu sözleşmeler aracılığıyla parçası olduğu pek çok uluslararası kurum, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini kaygıyla karşıladıklarını çeşitli vesilelerle dile getirmektedir. Gerek temsilciler düzeyinde yapılan açıklamalarda gerekse kurumsal raporlarda Türkiye’de başta ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı olmak üzere öne çıkan çeşitli ihlal alanları tespit edilmektedir. Bu durum, Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren çeşitli insan hakları mekanizmalarının raporlarında ve Avrupa İnsan Hakları Komiseri ile Venedik Komisyonu gibi Avrupa Konseyi organlarının rapor ve değerlendirmelerinde vurgulu bir şekilde yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) derdest halde bulunan 70 binden fazla başvurunun %22’sini Türkiye’ye karşı açılmış davalar oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti, maalesef ki, AİHM’de hakkında en çok dava açılan ve ihlal kararı verilen ülkeler arasında sayılmaktadır. Açıklanan son istatistiklere göre 2021 yılı içerisinde Türkiye hakkında 78 karar verilmiş olup, bunların 76’sında en az bir ihlal bulunmuştur. Bu ihlallerin 31’i ifade özgürlüğüne, 29’u özgürlük ve güvenlik hakkına, 22’si adil yargılanma hakkına ilişkindir. üzülerek ifade etmek durumundayım; AİHM’in 2021 yılında verdiği 85 ihlal kararının 31’i Türkiye hakkındadır. Türkiye ifade özgürlüğü bakımından hakkında en çok ihlal kararı verilen ülkedir ve toplamda verilen ifade özgürlüğü ihlallerinin üçte birinden fazlası Türkiye’ye ilişkindir.

AİHM ve Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin AİHM kararını uygulamaması nedeniyle, mahkeme tarihinde Azerbaycan’dan sonra ikinci kez ihlal prosedürü başlatmış; AİHM’in 11 Temmuz 2022 tarihinde açıklanan kesin kararıyla Türkiye’nin AİHM kararını uygulamadığına karar verilmiştir. Bu çok ağır bir tablodur. Türkiye Barolar Birliği olarak AİHM kararlarının derhal uygulanmasını; hukukun üstünlüğü ilkesinin, Anayasa’nın 90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46/1. ve 19. maddelerinden doğan taahhütlerimizin gereği olarak gördüğümüzü ifade etmek isterim.

Adalet Bakanlığı 2019 yılında yaptığı bir bilgilendirmede; ceza ve tutukevlerinde 2016 yılında 354, 2017 yılında 487, 2018 yılında 169 ve 2019’un ilk dört ayında 143 avukatın bulunduğunu ifade etmiştir. Sonraki yıllara ilişkin verilere erişemiyoruz ancak bugün ceza ve tutukevlerinde hâlâ çok sayıda avukat bulunuyor. Bunlar arasında adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine bizzat şahit olduğum Soma maden katliamında, çorlu’daki tren kazasında hayatını yitirenlerin, çevre mücadelesi veren köylülerin, emeğinin hakkını arayan işçilerin, Aladağ’da yurt yangınında ölen çocuklarımızın ailelerinin avukatlığını yapan meslektaşlarımızın da olduğunu biliyoruz. Tabii ki, hiçbir meslek grubu yargıdan muaf değildir; ancak, yargı süreçlerinde, salt mesleki faaliyetlerin veya demokratik hak kullanımının mahkemeler tarafından kriminal bir vaka olarak değerlendirilmesini kabul edilemez bulduğumuzu, yeni adli yıl açılışında bir kez daha dikkatinize sunuyoruz.

Kısa adıyla “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekilme yönündeki Cumhurbaşkanı Kararı ise, gerek sözleşmenin temel amacı olan kadına yönelik şiddetle mücadele perspektifi bakımından gerekse insan haklarına dair bir uluslararası sözleşmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesi olmaksızın çekilmiş olmak bakımından bir dönüm noktasını işaret etmektedir. Ancak, daha da önemli olan husus; Anayasa’nın 90. ve 114. maddelerindeki açık düzenlemelere rağmen, Danıştay’ın iptal talebini reddeden kararıyla birlikte yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorununa, yargının etkililiği ve Anayasasızlaşma sorunlarının da eklenmesidir.

Toplumsal barışın kurulup korunmasından ekonomik ilerlemeye kadar çok sayıda etki alanı olan ve bu anlamda önemli bir rolü ve sorumluluğu bulunan yargının bağımsızlığına ilişkin meseleler, dün olduğu gibi bugün de ve maalesef çok daha derin bir şekilde hepimizi kaygılandırıyor. Yürütmenin temsilcilerinin başkanlık ettiği Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yapılanması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin varlığını sorgulanır hâle getirmektedir. HSK’ nın üye seçim yöntemi de dahil olmak üzere mevcut yapılanmasının hakimlik teminatını sağlamaktan uzak olduğunun bilincindeyiz. Bağımsız ve tarafsız yargılama ancak hâkimlerin, hâkimlik teminatı olarak bilinen güvencelerinden tam manasıyla yararlanabilmeleri ile mümkün olacaktır. Hâkimlerin güvencede olmadığı bir yargının bağımsız olabilmesi de mümkün değildir. Esasen yukarıda temel hak ve özgürlüklere ilişkin ortaya koymaya çalıştığımız olumsuz tablonun temelinde, yargı bağımsızlığının tam olarak tesis edilememiş olması yatmaktadır.

Yargının kurucu unsurlarından biri olan ve savunmayı temsil ederek adaletin bizzat varlık sebebi olan avukatlar, görevlerini işte bu tablo içerisinde yerine getiriyorlar. Kısaca bahsettiğim makro düzeydeki sistem sorunlarına ek olarak biz avukatların; senelerdir çözülmeyi bekleyen, barolar ve TBB olarak dile getirdiğimiz ancak sistemli olarak görmezden gelinen meslek sorunlarımız da artık katlanılamaz hale gelmiştir.

Bugün ülkemizde avukat sayısı 167.059, stajyer avukat sayısı ise 29.165’dir. Bu sayıya, avukat yanında çalışanlar ile avukata ihtiyaç duyan vatandaşlar da eklendiğinde, avukatların yaşadığı sorunlar, adalet sistemini ve milyonlarca kişiyi doğrudan etkilemektedir ve ivedilikle ortadan kaldırılması, hayati bir gerekliliktir.

Bu çerçevede, 4 Haziran 2022 tarihinde 81 ilimizin barosu ile tarihi bir uyarıda bulunduk. O gün tüm delegelerimizle birlikte ifade ettiğimiz şekliyle;

İhtiyaç durumu gözetilmeden, Baroların ve yargı erkinin görüşü alınmadan açılan hukuk fakülteleriyle birlikte gerçekleşen nicel artış, mesleki faaliyet alanlarının genişletilmesi bir yana, daha da daraltılmasıyla birlikte ortaya çıkan katlanılmaz gelir kaybı, söylem, eylem ve fiillerle mesleğin itibarsızlaştırılmasına dönük çaba ile avukata dönük şiddetin artması mesleğimizi çok büyük bir tehdit altına sokmuştur.

Türkiye Barolar Birliğinin ve Baroların, bugüne kadar, mesleğimiz için yakıcı hâle gelmiş sorunların çözümü için yaptığı uyarı ve teklifler göz ardı edilmiş; mesleğin sorunlarını çözme iradesi gösterme gerekliliğinin aksine, günbegün, içinde bulunduğumuz krizi derinleştirecek yeni politikalar uygulamaya sokulmuş; kaotik bir hâl alan adalet sisteminde, avukatlar intihara sürüklenmiş ve mesleklerini icra ettikleri her türlü kamusal alan, avukata yönelen şiddetin suç mahalleri haline gelmiştir.

Bugün buradan bir kez daha vurgulamak isterim ki; bu ülkede “diploma makinesi” hukuk fakültesi sorunu vardır. Sermayenin hukuka tercih edilmesine son verilmeli ve YöK kararı ile bir gecede hiçbir gerekçe gösterilmeden yeniden 125 bine düşürülen hukuk fakültesi başarı sıralaması şartı ivedilikle 50 bin sınırına yükseltilmelidir. Yeni tek bir hukuk fakültesi daha açılmamalı, mevcut fakültelerin nitelikli eğitim verebilmeleri için YöK akreditasyonu koşulları ile üniversite kontenjanları, ihtiyaç analizleri yapılmak suretiyle üniversiteler ve yargı erkinin tüm bileşenleriyle görüşülerek belirlenmelidir.

Bir kez daha altını çizmek isterim ki; bu ülkede avukatlar artık kendi hayatlarına son verdikleri bir çıkmaza sürüklenmekte, dosyalarıyla veya müvekkilleriyle özdeşleştirildikleri için tehdit edilmekte, saldırıya uğramakta ve hatta öldürülmektedir. Temmuz ayında katledilen meslektaşımız Servet Bakırtaş’ın acısı içimizde yanan bir ateştir. On beş gün önce açıklanan sınav sonuçlarıyla hukuk fakültesine yerleşen binlerce öğrencinin bu haberi aileleri ve sevdikleriyle kutladıklarını hepimiz biliyoruz. Ancak, dört yılın ardından fakülteden mezun olduktan sonra bu neşe ve heyecandan eser kalmayacağını; bunun yerini gelecek kaygısının, karamsarlığın ve ekonomik bir kaos içerisinde sömürünün alacağını biliyoruz. Bu gerçekliğe dayanarak, Türkiye Barolar Birliği olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne avukatların yaşadıkları sosyo-ekonomik sorunlar, avukata yönelik şiddet ve avukat intiharlarının araştırılması için Meclis araştırma komisyonu kurulması talebimizin tam da 5 Nisan Avukatlar Günü’nde reddedildiğini, bir kez de buradan, tüm ilgililerin gözlerinin içine bakarak hatırlatmak isterim.

Kaldı ki, demokratik tercih ve hizmette rekabet gerekçesiyle uygulamaya konulan ve yaklaşık 170 bin meslektaşımın ve barolarımızın tamamının karşı çıktığı çoklu baro uygulaması burada ifade ettiğim sorunların çözümüne yönelik en küçük bir katkı da sunamamıştır.

Maalesef sizlere sunduğum bu acı tablo gerçek. Yurttaşlarımızın savunma hakkının etkin kullanımı için, hukuk fakültesindeki eğitimin niteliğinden stajyer avukatların kamu destekli özlük haklarına, İnsan Hakları Eylem Planı’nda düzenlendiği halde hayata geçirilmeyen kamu avukatlarının özlük haklarındaki iyileştirmeden başta mesleğinin ilk yıllarındakiler olmak üzere tüm meslektaşlarımızın ekonomik sorunlarının çözümü için gerçek bir savunma reformuna ihtiyacımız var. TBB ve barolar olarak bugüne kadar yaptığımız çalışmalar ile bu reforma her düzeyde katkı sunmaya hazır olduğumuzu buradan bir kez daha belirtmek isterim. İlk adım, yakın zamanda Resmî Gazete’de yayınlanacak olan CMK zorunlu müdafilik ücret tarifesinin AAüT ile eşitlenmesi suretiyle atılmalıdır. Son defa vurgulamak isterim ki; İnsan Hakları Eylem Planı’nda da yer aldığı halde düzenleme yapılmayarak angarya seviyesinde kalan ücretlerle meslektaşlarımızın bu hizmeti sürdürebilmesi artık kesinlikle mümkün değildir.

Burada yargı sistemimizin sorunlarını ve onun kurucu unsurlarından olan savunmanın içerisinde bulunduğu olumsuz tabloyu ortaya koymaya çalıştım. Ancak vurgulamak isterim ki; bugün özetlediğim hukuk sistemimizin içinde bulunduğu durum, sadece “yargıya işi düşmüşlerin” meselesi değildir. Yargının bir bütün olarak kalitesinin artırılması, sadece avukatlarla ya da yargı camiasıyla sınırlı bir “meslek sorunu” da değildir. Yargıda yapılacak reform, toplumsal, siyasal ve hatta ekonomik alandaki sorunların çözümünün en temel ön koşullarından biridir. öyle ki, hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının ve yargının hesap verebilirliğinin sağlandığı bir hukuk sistemi; “insan onuruna yaraşır bir gündelik hayat akışının” güvencesidir. çünkü biliyoruz ki; güçlü, bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadan demokrasi olmayacağı gibi; evrensel hukuk ilkeleri üzerinde yükselen güçlü bir savunma makamı olmadan gerçek anlamda bir hukuk devleti de söz konusu olamaz.

Ancak bizler hukukçuyuz, hukuk devleti ve mesleğimiz uğruna mücadele umudumuzu kaybettiğimiz, tarihte görülmemiştir. Bize bu umudu ve hüzne doygun bir coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet payidar kılacak hukuk devletini yeniden, eskisinden daha sağlam şekilde tesis etmenin azmini, kararlılığını ve cesaretini veren, mavi gözlü Selanikli bir yetimdir.

“Adalet Mülkün Temelidir” yazılan her mahkeme salonu ve eşitliğin, hakkaniyetin, adaletin, bağımsız yargının ve insan onurunun öğretildiği her hukuk fakültesi salonu, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasıdır.

Bizler bugün mirasına sahip çıkmak için cübbelerini yeri geldiğinde barınak, yeri geldiğinde yıkılması mümkün olmayan çatı, yeri geldiğinde de tahakkümün karşısında kalkan yapan avukatlarız. Kılavuzumuz, pusulamız, güneşimiz Cumhuriyet’in kurucu değerleri ve Atatürk ilke ve devrimleridir. Hukuk sistemimizin içinde bulunduğu kara tabloya rağmen hukuk devleti, adalet ve evrensel insan hakları için hiç yılmadan mücadele etme azmimiz de tam da bu sebepledir. çünkü onun dediği gibi; “umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır”. Biz de umudunu hiçbir zaman kaybetmeyenlerden olacağız.

Yeni adli yılın güzel ülkemize hayırlı olması temennisiyle,

Saygılarımı sunuyorum.

Avukat Vedat Ahsen Coşar’ın 2010-2011 Adli Yılı Açılış Töreni Konuşması

0
Vedat Ahsen Coşar

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Vedat Ahsen COŞAR’ın
2010-2011 Adli Yılı Açılış Töreni Konuşması – 06.09.2010

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği ve kendi adıma sizi saygıyla selamlıyor, 2010-2011 Adli Yılının, yargıçlarımıza, savcılarımıza, avukatlarımıza, yargı çalışanlarımıza, ülkemize, ülkemiz hukukuna yararlı olmasını diliyorum.

Yeni Yargı Yılı’nın açılışı nedeniyle düzenlenen bu törende, mesleğim ve meslektaşlarım adına konuşmanın benim için hem büyük bir onur, hem de ağır bir sorumluluk olduğunun bilincindeyim. Bunu ve bugün burada konuşmanın benim yönümden manevi bir değeri ve duygusal bir anlamı olduğunu, özellikle belirtmek isterim. Bu vesileye aramızdan ayrılmış olan Yargıtay’ımızın Başkan ve üyelerini, Türkiye Barolar Birliği Başkanlarını, yargıç, savcı ve avukat meslektaşlarım ile adliye çalışanlarını saygı ile anıyor, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum.

İnsanların ortak iyiliği için çalışmanın ödülleri vardır. Bu ödüllerin başında, iyi bir toplum uğrunda mücadele vermekten kaynaklanan kişisel tatmin duygusu ve vicdan rahatlığı gelir. Hiç kuşkusuz insanların ortak iyiliği için çalışanların başında, siyaset kurumunun, silahlı kuvvetler ile emniyet örgütünün, bürokrasinin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, gönüllü olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının ve elbette yargı organının temsilcileri vardır.  Sadece devletin en temel işlevlerinden birisi olan adalet hizmetlerini başarıyla ve özveriyle yürüttükleri için değil, insanların, insanlarımızın ortak iyiliği uğrunda çalıştıkları için yargıçlarımıza, savcılarımıza, onlarla birlikte adaletin gerçekleşmesine katkı yapan avukatlarımıza, adliye çalışanlarımıza en içten teşekkürlerimi sunarım.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru bilinenler yanlış, yanlış bilinenler doğru bulunmaya başlamıştır.

Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkarak halkın, yani “demos”un eline geçmeye başlamıştır. Sadece devletler, hükümetler, kurumlar, kuruluşlar değil, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi olmuştur.

Bu gelişmelere bağlı olarak demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, bunlardan çok daha fazla bir şey olarak kabul görmeye başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları ve hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle “anayasal demokrasi” olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı gelişmiştir.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda “bekçi devlet”, “refah devleti”, “sosyal devlet” gibi aşamalardan geçen devlet anlayışı günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen “anayasal devlet”tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları ve ne yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya dayanmaktadır.  Ama en az bunlar kadar ve hatta daha çok temel hak ve özgürlükleri korumak, güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.

Anayasal demokrasi/Anayasal devlet” anlayışına göre devlet, kutsal bir varlık olarak değil; insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde şeffaflık ve sivillik esastır. Bunun sağlanabilmesi için de, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin asli üyesi olarak kamusal özerkliklerinin ve birey olarak kişisel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilirler. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamazlar. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organı”dır. Ne var ki, sadece yürütme organının var olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasama organının bulunmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz.

Onun için bir sistem olarak demokrasinin merkezini seçimle gelen, meşruiyetini açık, özgür ve adil olarak yapılan seçimlerden alan yürütme erki oluşturur. Demokratik bir sistem içinde devletin siyasasını yürütmek, toplumun düzen ve istikrarını sağlamak yürütme erkinin görev, yetki ve sorumluluğu altındadır. Silahlı kuvvetler de, polis gücü de, bürokrasi de sivil yönetimin emrindedir ve ona bağlıdır.

Peki! Yürütme erki ne ile bağlıdır? Anayasanın çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen demokrasi ile anayasal demokrasi/anayasal devlet arasındaki gerilim veya gerginlik de buradadır. Demokrasi, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini çoğunluğa verirken azınlığın haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Anayasal demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal bir devlette, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, “yargı organı”dır. Onun için yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, onların tarafsızlığını sağlamanın aracıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık, siyasi sempati ve ideolojik eğilimlerin olmaması anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.

Çatışan siyasal çıkarlar üzerinde etkili olan ve negatif yasa koyucu işleviyle iktidar kullanan anayasa yargısı, bu özelliği gereği hukuki olmaktan daha çok siyasi bir organdır. Demokrasinin karşısında değil, yanındadır ve hatta anayasal demokrasinin güvencesidir. Yine yasama ve yürütme başta olmak üzere diğer siyasal organların ve kurumların rakibi değil, aksine bunlarla birlikte siyasal işleyişin ve kuvvetler ayrılığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Böyle bir demokratik işleyiş içerisinde kuvvetler ayrılığının konumlandığı ilke, kuvvetlerin birbirinden koparılması, ayrıştırılması, kuvvetlerin birbirleriyle yarıştırılması değil, kuvvetlerin paylaşılması yoluyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyecek bir denetleme ve dengeleme mekanizmasının kurulmasını sağlamaktır. özelde anayasa yargısının, genelde yargı erkinin anayasal demokrasilerdeki yeri, işlevi ve işleyiş şekli böyledir.

Türkiye’deki bir kısım görüşler yönünden ise durum bundan farklıdır. Bu bağlamda, klasik demokrasi anlayışından ve 1924 Anayasasından tevarüs eden ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin de bu egemenliğini seçilmiş temsilcileri, yani meclis eliyle kullandığını ileri süren ve özellikle de iktidar partisi tarafından benimsenen ve savunulan görüşe göre, Anayasa Mahkemesi, bürokratik bir vesayet organı konumundadır. Yine bu görüşü benimseyenlere göre, Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı yargısal denetim meclis çoğunluğunun iradesine karşı olmakla demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Duraksamadan işaret etmek gerekir ki, siyaset ve yargı alanındaki temsil, gerek nitelik, gerekse koşulları yönünden birbirlerinden farklıdır. Bu bağlamda siyasal temsil doğrudan seçim yoluyla gerçekleşirken, yargıda temsil, siyasal düzenin normatif temellerini ortaya çıkaran bir işlev görür. Bu işlevine bağlı olarak yargı erki de, siyasal sistemin dayandığı temele, yani halk egemenliğine dayanır. Onun için de halk adına karar verir. Şu kadar ki, mahkeme kararlarının temsil niteliği ve meşruluğu, siyasal temsilin kurallarından farklı olarak çoğunluğun görüşüne, değer yargılarına, toplum ve siyaset üzerindeki etkilerine göre değil, anayasaya ve hukuka uygun olup olmadığına göre değerlendirilir. O nedenle kaynağını ve meşruiyetini Anayasadan alan yargı erkinin bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik bir vesayet organı olarak kabul edilmesine ilişkin görüşler doğru olmadığı gibi, mahkemenin meşruiyetinin ve yetkisinin sorgulanması da doğru değildir.

Ama bir o kadar da, meşruiyetini seçimden ve halkın iradesinden alan ve o nedenle yaptığı yasama tasarrufu seçime ve seçmen iradesine dayanan yasama organının, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek hakkına sahip olmaması gerektiğini savunmak da yanlıştır, dahası demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Açıklanan bu nedenlerle 5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile Anayasa’nın 146. maddesinde yapılan değişiklik, bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek yetkisinin verilmiş olması demokratik meşruiyet ilkesine uygun olmakla yerindedir.

Kıta Avrupa’sında merkezileşmiş anayasa yargısı sisteminin uygulandığı ülkelerdeki, örneğin Almanya’da, İtalya’da, Avusturya’da, İspanya’da, Portekiz’de ki tercih ve düzenlemeler de bu şekildedir. Aynı şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulandığı ilk ülke olan ve bizde olduğu gibi kuvvetler ayrılığının yumuşatılmış şeklinin değil de en katı şeklinin uygulandığı Amerika Birleşik Devletleri’nde, Yüksek Mahkeme üyelerini yürütme erkinin başı olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ismen belirlemekte ve Amerikan Senatosu’nun onayına sunmaktadır. Yani yüksek mahkeme üyeliğine atama yapılmasıyla ilgili süreçte, hem yürütme erki ve hem de yasama organı yetkili ve görevlidir.

Yine Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa önerisi’nin 159.maddesinde yer alan düzenleme ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne dört üye seçmek yetkisi tanınmıştır.

Referanduma sunulan değişiklik paketinde, bizce doğru olmayan husus, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aday göstermek yetkisinin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu veya Genel Kurulu yerine, baro başkanlarına verilmiş olması ve daha da önemlisi, ikinci ve üçüncü oylamalarda birinci oylamada olduğu gibi nitelikli çoğunluğun öngörülmemiş olmasıdır.

Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek konusunda Cumhurbaşkanı’na tanınan doğrudan ve dolaylı yetkinin geniş tutulmuş olması da bizce isabetli değildir.  Zira Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki seçme yetkisi herhangi bir denetime tabi olmamakla, oluşturulan bu yapı demokratik değil, vesayetçi bir yapıdır ve bu yönüyle 1982 Anayasasının vesayetçi anlayışından çok da farklı değildir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

1982 Anayasası’nın 159. maddesindeki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumu ile ilgili düzenleme, anayasal demokrasilerde örneği olmayan bir düzenlemedir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin Yüksek Kurul üyelerini, Yüksek Kurul üyelerinin ise Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçtikleri bu düzenlemenin dayandığı model Anglo-Saksonların “kooptasyon” olarak isimlendirdikleri “kapalı kast” sistemidir. Gerek bu yönüyle, gerekse örneği diğer anayasal demokrasilerde olmayan biçimde Adalet Bakanlığı Müsteşarının da yer aldığı ve hatta Müsteşarın katılmaması durumunda toplanamamak gibi bir garabeti de taşıyan bu modeli savunmak artık mümkün ve doğru değildir.

Gerek Avrupa Birliği kurum ve komisyonlarının Türkiye ile ilgili olarak hazırladıkları ilerleme ve istişari ziyaret raporlarında, gerekse Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin ve yine bir kısım hukukçularımızın ve siyasilerimizin görüş ve düşüncelerinde; bu modelin terk edilmesinin yanı sıra Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, parlamentodaki iktidar çoğunluğu ile yürütme erkinden bağımsızlığını güvence altına alacak ve yine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek ve engelleyecek her türden olumsuzluktan uzak olacak biçimde oluşması gerektiği belirtilmekte ve bütün bunların sağlanabilmesi için de sistem için bir tehdit niteliği taşıyan Adalet Bakanlığı’nın sistem içindeki etki ve işlevinin ortadan kaldırılması, bu bağlamda Hakimlerin Bağımsızlığına Dair Avrupa Konseyi Tavsiyesi’nin 1 (2) (C) ilkesi gereğince Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın kurulda yer almamalarını sağlayacak bir düzenleme yapılması, Cumhurbaşkanı’na kurula üye atama yetkisinin verilmemesi tavsiye edilmekte ve yine meslekte henüz kariyer aşamasında bulunan, bir gelecek inşa etme kaygısında ve beklentisinde olan ve o nedenle bağımsız davranması kendilerinden çok fazla beklenilmeyen hakim ve savcıların değil de, mesleklerinin deneyimli aşamalarında olan hakim ve savcıların kurula üye olarak seçilmelerinin daha uygun olacağı hususlarına yer verilmiştir.

Yine 2009 tarihli Yargı Reformu Stratejisi’nde “çağdaş hukuk düzeninde iddia ve karar makamları gerek usul hükümleri, gerekse yapısal olarak birbirlerinden ayrılmıştır. Bu ilke göz önüne alınarak denetim/teftiş sistemi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasına paralel olarak iddia ve karar makamlarının tek elde birleşmesini engelleyecek şekilde yeniden yapılandırılacaktır” denilmiştir.

Eleştiriler, tavsiyeler, öneriler, stratejik hedefler bu yönde olmasına karşın, Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişikliklerin önemli bir kısmı aksi yönde olmuş, bu bağlamda Adalet Bakanı’nın ve Müsteşarının kuruldaki doğal üyelikleri korunmuştur. Adalet Bakanı’na bağlı Teftiş Kurulu muhafaza edilmiş, ayrıca oluşturulan bir diğer Teftiş Kurulu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmış, ancak Yüksek Kurulu temsil ile görevli ve yetkili kılınan Adalet Bakanı’nın, Adalet Müfettişlerini görevlendirme yetkisi ortadan kaldırılmamış, diğer bir deyişle soruşturma açmak yetkisi Adalet Bakanı’na bırakılmıştır. Yani iddia ve karar makamları dağıtılmamış, aksine tek elde toplanmıştır. Ayrıca ve hiç gereği yok iken, üstelik karışıklığa yol açacak biçimde, bizzat Adalet Bakanı tarafından atanacak bir “iç denetçiler” kurumu oluşturulmuştur.

Bize göre Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılanmasıyla ilgili olarak getirilen bu düzenlemeler, yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedeleyecek ve hatta tehdit edecek boyuttadır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumuyla ilgili doğru tercih, Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa önerisi’nin 174 ve 175.maddelerinde yer alan ve Yüksek Kurulu, Hâkimler Yüksek Kurulu ile Savcılar Yüksek Kurulu biçiminde iki ayrı yapıda düzenleyen, Hâkimler Yüksek Kurulu’nun Başkanlığını Cumhurbaşkanlığı Yüksek Makamına, Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığını ise Adalet Bakanı’na tevdi eden modeldir. Yine bu modelde yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlara her iki kurulda da yer verilmiştir.
Bizce doğru model budur, zira hâkimlik ve savcılık birbirlerinden farklı olan iki ayrı meslek olmakla, bu mesleklerin özlük işleri ile ilgili kurulların da iki ayrı yapıda örgütlenmesi gerekir. Dahası, “silahların eşitliği”, yani iddia ve savunma makamlarının eşit konumda bulunmaları ilkesi de bunu gerektirir.

Yüksek Kurulun, kıta Avrupa’sındaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki oluşum biçimi de Barolar Birliği’nin önerdiği modele benzerlik göstermektedir. Nitekim en son olarak Fransızlar, anayasalarında 21 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları, ancak uyum yasalarını henüz çıkaramadıkları için yürürlüğe koyamadıkları değişiklikle, kendi Yüksek Kurulları’nı, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapıda düzenlemişler, Hakimler Kurulu Başkanlığını Yargıtay Başkanına, Savcılar Kurulu Başkanlığını ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na tevdi etmişlerdir.

Anayasa’da yapılan bu değişikliklere rağmen, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi yolunda ilerleyebilmesi için temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere, Batı standartlarına uygun yeni bir anayasaya, parti içi demokrasinin kurulmasına ve işleyebilmesine olanak sağlayacak yeni bir Siyasi Partiler Yasası’na, seçim barajını kabul edilebilir bir orana indirmek suretiyle temsilde adaleti gerçekleştirecek bir Seçim Yasası’na gereksinimi vardır.

Bu çerçevede yapılacak yeni anayasada Türkiye Barolar Birliği olarak yer almasını istediğimiz diğer bir önemli husus, dünyanın en son anayasalarından olan Angola Anayasa’sının 193. maddesinde olduğu gibi avukatlık mesleğinin “asli yargı kurumu” adıyla anayasanın “yargı” ile ilgili bölümünde yer almasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana yaklaşık 150 yıldır anayasa tartışması ve hatta kavgası yapıyoruz. Gelişmeler onu gösteriyor ki, referandum sonucu ister evet, ister hayır çıksın 13 Eylül 2010 tarihinden itibaren Anayasa üzerindeki tartışmalar devam edecek. Edecek, zira bu hususta iktidarıyla muhalefetiyle yanlış yaptık. Anayasa gibi bir üst ve temel norm konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir uzlaşma sağlayacak kadar siyasal deneyimimiz ve olgunluğumuz olmasına rağmen bunu yapmadık, yapamadık. Yapamadığımız için de işi referanduma götürmek zorunda kaldık.

Doğrudan demokrasinin aracı olan, temsili kurumların yerine değil, onlara ek olarak kullanılan referandum, Anayasamızın da öngördüğü bir yöntem olmakla, bu yönteme başvurulmuş olması hukuka uygundur. Ne var ki, referandum yararı olduğu kadar sakıncaları da olan bir yöntemdir. Referandumun en başta gelen sakıncası, toplumu birleştiren değil, ayrıştıran, kutuplaştıran bir süreç olmasıdır ki bu süreci yaşıyoruz. Yine temel hak ve özgürlükleri kapsayan hususlar referanduma konu yapılmaz, yapılmaması gerekir. Referanduma konu yapılan bir kısım anayasa değişiklikleri doğrudan temel hak ve özgürlüklerle ilgili ve de isabetli olmakla, bunların referanduma sunulmuş olması doğru değildir.  Anayasa değişikliği gibi çok teknik, çok hukuki, çok siyasi bir konuda verilecek kararın, bu konuda çok az bilgili, çok az deneyimli olması nedeniyle medyanın etkisine ve manipülasyonlarına açık durumdaki halka sorulması yanlış bir tercihtir. Yine referandumdan çıkacak sonuç, belli bir zaman dilimindeki veya konjonktürdeki kamuoyunun tercihini yansıtacaktır. Oysa anayasalar sadece belli bir zamanı, diğer bir deyişle bugünü değil, yarını da kucaklayan ve bağlayan üst normlardır. O nedenle bu konuda referandum yapılması doğru değildir. Yine anayasalar nitelikleri itibari ile hukuki olmaktan daha çok, siyasi metinlerdir. Siyasi nitelikteki bu metinlerin ve dolayısıyla siyasi meselelerin referandum yoluyla evet/hayırdan ibaret iki seçeneği olan sorulara indirgenmiş olması, anayasa değişikliği gibi ciddi ve yaşamsal bir konunun basitleştirilmesi ve tahrif edilmesi sonucunu doğurur. O nedenle Anayasa değişiklikleri konusunda referandum yapılması bizce hatalı olmuştur. Nitekim anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Batı ülkelerinde referandum yoluna başvurulmamış, parlamentoda ve mutabakatla çözüme varılmıştır. ülkemizdeki geçmiş uygulamalarda böyle olmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türklerin eğitimde iki büyük kusuru var: Birincisi üniversiteyi yüksek lise, ikincisi öğrenmeyi ezberlemek sanıyorlar. Araştırma zihniyetleri ise çok zayıf.” Bu sözler, Büyük Atatürk’ün sağlığında başlayıp 1950’li yıllara kadar Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde hocalık yapan ve döneminde yetişen pek çok değerli yargıç, avukat ve savcı üzerinde emeği bulunan Prof.Dr.Ernst Hirsch’e ait. Hirsch, bunları 1939’da toplanan ilk Maarif Şurası’nda söylüyor. Hirsch’in bu tespiti, öğrenme, öğretme ve bilim zihniyeti konusunda 1939’dan 2010’a kadar yerimizde saydığımızı gösteriyor.

öyle ki günümüz Türkiye’sinde sadece üniversite öğretimi değil, ilk ve lise öğretimi de kimlik bunalımı ve zaaf içindedir. İlk/lise öğretim ve eğitimi süresince, tümevarımcı “Sokratik” bir eğitim ve öğrenim programı yerine, tamamen ezbere dayalı bir programdan geçen ve yanı sıra test üzerine kurulu üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen gençler, üniversite öğrenimleri süresince de, ilk ve lise öğreniminden çok farklı bir eğitim ve öğrenim programına tabi tutulmamaktadırlar. O nedenle, günümüzün üniversite öğrencileri, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniversiteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra “daha zayıf yazmakta ve daha kötü konuşmaktadırlar.”

Bu durumda, soruna önce ilk ve lise öğreniminden başlanılarak yaklaşılması, hem bu öğretim ve eğitim süreçlerinin, hem de üniversite eğitimi ve öğretiminin ezbere dayalı modelden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı “Sokratik” eğitim ve öğretim modeline göre programlanması, Fransa’da “Bakalorya”, Almanya’da “Abitur”, Avusturya ve İsviçre’de “Matura” adıyla uygulanmakta olan merkezi lise bitirme sınavlarının bir zamanlar olduğu gibi Türkiye’de de yeniden uygulamaya konulması gerekir.

Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınmasını öngören hukuk devletinin en önemli kurumlarından birisi “adil yargılanma hakkı”dır. Bu hakkın uygulanması, korunması, geliştirilmesi ve güçlendirilmesi; bağımsız mahkemelerin, tarafsız ve donanımlı yargıçların, insan haklarına saygılı, sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de toplamak suretiyle gerçeğin ortaya çıkmasına, adaletin gerçekleşmesine katkı yapacak bilgili ve sorumlu savcıların ve yine bilgili, sorumlu, cesur ve bağımsız avukatların varlığına bağlıdır.

Yargı erkinin kurucu unsurlarının temsilcileri ve uygulayıcıları olan yargıçların, savcıların ve avukatların nitelikli, donanımlı, bilgili ve sorumlu olmaları, hiç kuşku yok ki aldıkları hukuk eğitiminin yeterli, düzeyli, kaliteli olmasına bağlıdır. ülkemizdeki hukuk öğretim ve eğitiminin yapıldığı hukuk fakültelerinin ve mezunlarının günümüzdeki durumuna ve standartlarına bakıldığında bu konuda ciddi ve hatta radikal bir reforma gereksinim olduğu açıktır.

Günümüzde hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, hala büyük sınıflarda veya anfilerde, “tek kitap/tek hoca” modeli ve “takrir/hocanın hitabeti” yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı olarak öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır.
özellikle hukuk fakültelerinde halen uygulanmakta olan az yukarıda çerçevesini çizdiğimiz model terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirmeye elverişli, tartışmalı, katılımlı, seminerli tümevarımcı “Sokratik” yöntem ile bunu destekleyen ve tamamlayan kurgusal duruşma, mahkeme örneksemesi gibi yarışmaları kapsayan bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalıdır.

Yine hukuk fakülteleri, Anglo-Saksonlarda olduğu gibi ikinci fakülte biçiminde düzenlenmeli, bu suretle hem hukuk eğitimine talep nitelikli hale getirilmeli ve hem de mesleğe başlangıç yaşı yukarıya çekilmelidir. Bu model uygun bulunmadığı takdirde, ülke olarak dikkate almak zorunda olduğumuz Bologna süreci gereğince dört yıllık temel hukuk eğitimini takiben klasik meslekler olan yargıçlığa, savcılığa, avukatlığa, noterliğe giriş için devlet sınavı yapılmalıdır.  Sadece bu sınavı kazananlar iki yıllık staj eğitimine tabi tutulmalı, staj sonunda yapılacak ikinci sınavda başarılı olanlar, bu klasik meslekleri yapma hakkını elde etmelidirler.

Yine yargının en önemli sorunlarından birisi iyi yetişmiş, donanımlı ara eleman temininde karşılaşılan güçlük olmakla, bu ara elemanları sağlayacak olan Adalet Meslek Yüksek Okulları’nı yeniden yapılandırmak, Adalet Bakanlığı teşkilatının gereksinim duyduğu yazı işleri müdürü, icra müdürü, cezaevi müdürü, zabıt kâtibi, gardiyan gibi ara elemanları sadece bu okullardan mezun olanlar arasından seçmek gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ceza yasaları bireyin hak ve özgürlüklerine çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içeren yasalardır. Bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, bir ülkedeki ceza yasasına egemen olan felsefe, değer, ilke ve tercihler, o ülkedeki siyasi rejimin de niteliğini gösterir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize göstermiştir ki, totaliter devletler, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için ceza yasaları yoluyla ve öncelikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar, ya da bütünüyle ortadan kaldırmışlardır.

Nitekim Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya’da iktidara gelen naziler, Ekim Devrimi’nden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde ve hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasaları olmak üzere tüm mevzuatlarını otoriter/totaliter anlayışa göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacı ile siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, yanı sıra ceza yasası ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişlerdir.

Daha da ötesi, geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları amacı ile başta anayasaları olmak üzere, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşme ve  belgelerde, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı güvence altına alan hükümlere yer vermiştir.

Bu gelişmelerin dışında kalmayan Türkiye, 1926 yılında İtalyan Ceza Kanunu’ndan iktibas ettiği Türk Ceza Kanunu ile Almanya’dan iktibas ettiği Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu, Avrupa Birliği hedefi ve uyum paketleri çerçevesinde yenilemiş, bu bağlamda 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu kabul ederek yürürlüğe koymuştur.

Bu değişiklikler kapsamında 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde 1961 Anayasası’na ithal edilen, oradan da 1982 Anayasası’na monte edilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 5190 sayılı “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun” ile lağvedilmiştir.

Ne var ki, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni de aratan biçimde özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilmiştir. İhtisas mahkemesi niteliğinde olmayan bu mahkemeler, hem bu nedenle gereksizdir, hem de yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen insan odaklı yargılama modelinin amacına ve ruhuna aykırıdır.

Şimdilerde Ceza Hukuku ile Ceza Muhakemeleri Hukuku’nun en tartışmalı konularından birisi olan özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin görev, yetki ve yargılama usulleri, temel hak ve özgürlükler yönünden ciddi tehdit ve tehlikeler içermektedir. öyle ki, özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usulle, Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usul, gerek savunma hakkının kullanılması, gerekse sanık haklarının güvence altına alınması ve gözaltı süreleri yönünden tamamen birbirlerinden farklıdır. O nedenle özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve bu mahkemelerin tabi olduğu usul, yargılama birliği ilkesine, kanun önünde eşitlik ilkesine ve adil yargılanma hakkına aykırıdır.

özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta devrim mahkemeleri gibi çalışan bu mahkemelerin bir an önce kaldırılması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Kanunlar da eşyalar gibi zamanla eskir ve kullanılamaz hale gelir. Böyle durumlarda yasama organı harekete geçer, eskiyen ve işe yaramaz hale gelen, toplumun gereksinimlerini karşılamayan kanunları değiştirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu işlevini yerine getirmek için hareketlenmiş ve artık eskimiş olan üç önemli kanunu, “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu”nu, “Borçlar Kanunu”nu, “Ticaret Kanunu”nu değiştirmek üzere Meclis Adalet Komisyonu tarafından hazırlanan tasarıları gündemine almıştır.

Türkiye Barolar Birliği temsilcilerinin de aktif katılımları ve katkıları sonucu hazırlanan bu tasarıların her üçü de, karşılaştırmalı hukuktaki gelişmeleri,  günümüzün sosyo-ekonomik değişimlerini, Avrupa Birliği standartlarını dikkate alan emekli ve gerçekten ülke gereksinimlerini karşılayacak nitelikte çalışmalardır. İktidarıyla, muhalefetiyle Yüce Meclisten Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, her üç tasarının da mümkün olan en kısa sürede yasalaşmasını sağlamasıdır.

Bazı düşünce ve değerlendirmelerin doğru olup olmadığı zaman içerisinde ve biraz da yaşadıktan sonra ortaya çıkıyor. Bir zamanlar 20 Temmuz-05 Eylül tarihleri arasında yapılan “Adli Tatil” uygulamasının yanlış olduğunu, “Adli Tatil”in hem kısaltılması ve hem de kaldırılması gerektiğini düşünen ve savunanlardan birisi de bendim. Yeni uygulamayı yaşadıktan sonra, önceki uygulamanın doğru olduğunu, benim ve benim gibi düşünenlerin yanıldığını itiraf etmek durumundayım. Zira şimdiki yasal düzenlemeye ve uygulamaya göre her yargıç ve savcı değişik tarihlerde izin kullandığı için ortada tam bir kargaşa vardır. O nedenle bu yanlışın düzeltilmesinin, 01 Ağustos-05 Eylül arası ile sınırlı olmak üzere eski uygulamaya geri dönülmesinin uygun olacağı kanısındayız ve bu önerimizi Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunuyoruz.

Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunmak istediğimiz iki husus daha var. Birincisi haciz ve keşif işlerinde kullanılan araçlar ile ilgili. Bilindiği üzere “Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı”, Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş bir özel hukuk tüzel kişisidir. Keşif ve haciz işlerinde bu vakfa ait araçların kullanılması ve hatta icra ve mahkeme memurlarının buna mecbur tutulmaları, anılan vakfa ayrıcalık yapmaktır ve bu hukuka aykırıdır. O nedenle yaklaşık 25 senedir süregelen bu ayrıcalığın ortadan kaldırılması gerekir.

İkinci konu, adliye teşkilatı içinde en özverili çalışanların başında icra müdür ve memurları gelir. Adliye teşkilatı içinde gerek asıl, gerekse yardımcı organlarda çalışan tüm personel yargı mensubu/yargı hizmetleri sınıfına dahil edildiği halde, icra müdürleri bu sınıfa dahil değildirler. Yine yargı hizmeti yapan icra müdürleri, özlük hakları yönünden 657 sayılı Kanuna tabi devlet memurları, disiplin soruşturmaları dahil diğer bütün işlemler yönünden yargı hizmetleri personeli gibi değerlendirilmektedir. Bu durum yasal yönden çelişkili olduğu gibi sınıf mensubiyetini de ortadan kaldırmaktadır. Yine icra müdür ve yardımcıları, gerek atama, gerekse sorumluluk yönünden yargıç ve savcıların tabi oldukları hükümlere tabidirler. Hal böyle iken, sosyal ve mali haklar yönünden farklı durumdadırlar. Sosyal ve mali haklar yönünden icra müdür ve yardımcılarının yargıç ve savcılar ile eşit durumda olmaları elbette istenemez, ama kısmen de olsa bu mali ve sosyal haklardan yararlanmaları hakkaniyet gereğidir.
Sayın Cumhurbaşkanım,

Yargı kararlarının eleştirilmesi yargıya saygısızlık olmadığı gibi görülmekte olan bir davaya müdahale niteliğinde de değildir. Yine bir konunun tartışılmasının sürmekte olan bir davayı etkileyeceği gerekçesiyle engellenmesi, toplumdaki kimi rahatsızlıkların hiçbir zaman konuşulmaması, tartışılmaması ya da en azından o konunun kamuoyunda tartışılmasına en fazla gereksinim duyulduğu zamanda tartışılmaması anlamına gelir ki, hukukçu olarak, vicdan sahibi insanlar olarak bunu kabul etmemiz olanaksızdır. Kaldı ki, yargı kararları üzerine konuşmak, tartışmak veya kamusal tartışma açmak ifade özgürlüğünün gereğidir. Yine yargıya karşı saygının, yargı kararlarının eleştirilmemesiyle sağlanacağını düşünmek de ciddi bir yanılgıdır. Zira yargının saygınlığını korumak adına zorla dayatılan suskunluk, yargıya saygıyı artırmaktan daha çok, yargıya yönelik kuşkuyu ve itaatsizliği besler.

Bütün bu nedenlerle az sonra sunacağım görüş, düşünce ve eleştirilerin, bu çerçevede ve yine yargının kurucu unsuru olan savunma makamının temsilcisi olarak bir özeleştiri biçiminde değerlendirilmesini ve yargıya, yargı kararlarına karşı saygısızlık olarak görülmemesini özellikle rica ederim. Esasen Türkiye’de en çok gereksinim duyulan husus da, öz eleştiridir. Onun için hep siyasileri ve siyaset kurumunu eleştiren biz yargı temsilcilerinin artık oturup biraz da kendimizi eleştirmemiz gerekir.

Kamu adına hareket eden, suç ve suçluları toplumun huzuru, güveni ve yararı için takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia ve ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan, gerektiğinde dava açan savcılara, insan haklarının korunması hususunda önemli görevler düşmektedir.

İddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak ve iddia etmek, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. İtham edilmiş bile olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören “masumiyet karinesi”nin parçası ve uygulamadaki uzantısı olan “lekelenmeme hakkı”, temel bir insan hakkıdır.

Ceza soruşturmalarında sadece insan haklarına değil, ceza hukukunun öngördüğü diğer temel ve evrensel ilkelere de bağlı kalınması gerekir. Bu temel ve evrensel ilkelerin başında, hazırlık/soruşturma aşamasında yürütülen eylem ve işlemlerde hukuk devletinin öngördüğü sınırlar içinde kalınıp kalınmadığını, aşırılığa kaçılıp kaçılmadığını esas alan “hukukilik ilkesi”, “oranlılık ilkesi” ve “insan onurunun dokunulmazlığı ilkesi” gelir. Uyulması gereken bir diğer önemli ilke, yürütülen işlemlerin yasal ve ahlaki bir temele oturmasını, yani soruşturma makamlarının sanıklara/şüphelilere karşı insaflı, anlayışlı, savunmayı kolaylaştırıcı davranıp davranmadıklarını, iddia kanıtlarının yasal ve kabul edilebilir ahlaki ölçü ve sınırlar içinde toplanıp toplanmadığını öngören “dürüst işlem ilkesi”dir.

Yine ceza kovuşturmasının dayanağı ve savcılık makamının suç isnadının temelini oluşturan “iddianame”nin mümkün olduğunca kısa, sanığın/şüphelinin neyle ve hangi kanıtlarla suçlandığını kolayca anlayabilmesi ve buna göre savunmasını yapabilmesi için açık, anlaşılır ve somut olması, sadece iddiaya konu olay ve olgular ile kanıtları içermesi gerekir.

Başta kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen davalara esas olan iddianameler olmak üzere, örgütlü olarak işlendiği ileri sürülen suçlara konu diğer pek çok davanın dayanağı olan iddianameler, yukarıda çerçevesi çizilen iddianame tekniğine uygun olarak hazırlanmadığı gibi, bu iddianameler öncesinde yürütülen soruşturmalarda da ceza hukukunun temel ve evrensel ilkeleri olduğuna vurgu yaptığımız “hukukilik, oranlılık ilkesiinsan onurunun dokunulmazlığı ve dürüst işlem” ilkelerine uyulduğunu söylemek pek mümkün değildir.

Diğer taraftan, gerek Anayasamız, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altında olan “adil yargılanma hakkı” gereğince, ceza soruşturmasının mümkün olan en kısa sürede tamamlanması, ceza davası açılmış ise yargılamanın “makul bir süre” içinde sona erdirilmesi ve davanın nihai olarak karara bağlanması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki Eckle-Almanya (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73), Metzger-Almanya (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) davaları kararlarında işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnadıyla, yani davanın mahkeme önüne geldiği tarihten çok önceki bir tarihte başlar.

Bu hususlar dikkate alındığında, kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen ve ne zaman sona ereceği belli olmayan ceza davalarında, makul süre daha şimdiden aşılmıştır.

Bu çok açık biçimde adil yargılanma hakkına aykırıdır, hak ihlalidir, insan hakları ihlalidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Tutuklama kararı, bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa tecavüz niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken kararlardandır. Ne yazık ki, ülkemizdeki uygulama biçimi itibariyle tutuklama, istisna ve önlem olmaktan çıkmış, kurala ve hatta erken infaza dönüşmüştür.

Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan “Tutuklama Raporu” isimli çalışmada yer verilen istatistiki bilgiler de bu hususu doğrulamaktadır. Buna göre 2010 yılı Mart ayı itibariyle Türkiye’deki hükümlü sayısı 58506, tutuklu sayısı ise 60782’dir. Bu rakamlar, bir önlem ve istisna olan tutuklamanın, kurala ve hatta cezaya dönüştüğünün kanıtıdır.

Tutuklamaya ilişkin yargı kararlarındaki keyfilik ve çifte standartlık, mağdur olan sade yurttaşlar tarafından yıllardır yakınma, avukatlar ve barolar tarafından eleştiri konusu yapılmasına rağmen kamuoyundan yeteri kadar ilgi, tepki ve destek görmemiştir.

Süreç ve işleyiş, sade yurttaşa yönelik olarak böyle devam ederken “Ergenekon” olarak isimlendirilen soruşturma ve kovuşturmalarla birlikte, kimi askerlerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, yani sade yurttaş dışındaki kişilerin üstelik tam olarak ne ile suçlandıklarını dahi bilmeden tutuklanmalarının hemen ardından, tutuklama olgusu, başta siyasetçiler, hukukçular, yazılı ve görsel medya olmak üzere ülke kamuoyunun gündemine gelip oturmuş, yoğun itiraz, eleştiri ve tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Oysaki “Tokyo Kuralları” olarak bilinen 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri”de yazılı olduğu üzere, yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır.

Aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirler de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır. Yine kişinin tutuklanmasından hemen sonra görevli yargı organının önüne çıkarılması gerekir. Soruşturmadaki yetkisizlik tartışmalarına bağlı olarak dava açma süresinin uzaması sonucu, tutukluluk süreleri de uzamakta ve bu durum ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır.

Nitekim “Ergenekon” adıyla yürütülen soruşturma kapsamındaki kişilerin tutuklanma tarihleri ile görevli yargı organının önüne çıkarıldıkları tarihler, uzayan ve makul süreyi çoktan aşan yargılama süreci göz önüne alındığında, Birleşmiş Milletlerin az yukarıda yollamada bulunduğumuz kurallarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki kararlarına uygun davranıldığını söylemek pek mümkün değildir.

Adı geçen soruşturma ve kovuşturmalara konu suç niteliğindeki fiilleri işleyenler, demokrasiye musallat olan darbeciler, yasa dışı örgüt üyeleri, başkaca suçların failleri elbette yargılansınlar ve hak ettikleri cezaları alsınlar. Bu, yurttaş olarak, hukukçu olarak, demokrasiye bağlı insanlar olarak bizim de istediğimiz bir şeydir. Ama her şey hukuka, kanuna uygun olmalıdır, suç işleyen, suç işlediği hususunda ciddi kanıtlar bulunan, adına sanık ve şüpheli dediğimiz kişilerin de hakları olduğu hususu dikkate alınmalıdır. Bugün bizim eleştiri konusu yaptığımız, yakındığımız tutuklama olgusunun, Anglo-Saksonlar tarafından neredeyse 300 yıl önce tanınan ‘Habeas Corpus Hakkı’ ile sorun olmaktan çıkarılarak asıl olanın tutuksuz yargılama olduğu hususu, artık bizim yargıçlarımız tarafından da bilinmeli ve uygulanmalıdır. Demek istediğimiz sadece bu. Yani birazcık empati, birazcık farkındalık.

Sayın Cumhurbaşkanım,

İnsanlık tarihinin ilk zamanlarında “zorbalıkla-kaba güçle” eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan “hak arama özgürlüğü”, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri ise avukatlardır.

İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da var. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu gibi, yanlışlarımız, eksiklerimiz de var. Onun için Fransızlar “Herkesin dolabında bir ceset vardır” diyor. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukat, yargıç ve savcılara gereksinme olmazdı.

Melek ya da şeytan olalım, suç denilen şey hiçbirimizin uzağında değil. Hiç suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an bir suç isnadına, iftiraya maruz kalabilir, ya da hukuki bir çekişmenin tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olacağı açıktır. Esasen Charles Dickens’in özlü deyişi ile “kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.” Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.

Onun için avukatı ve avukatlık mesleğini bağımsız, özgür, özerk kılmak, yargılama sürecinde etkili ve işlevsel yapmak yaşamsal değerdedir. Böyle olduğu içindir ki, temel insan haklarından olan adil yargılama ilkesi, Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi Avukatların özgürlüğü Metni, Uluslararası Avukatlar Birliği’nin Herkes İçin Hak Arama özgürlüğüne İlişkin Uluslararası Şartı, Havana Kuralları diye bilinen Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını, özerkliğini ve işlevselliğini öne çıkarır.

Avukatlık yasamızdaki düzenlemeye göre, savcı ve yargıç ile birlikte yargılama faaliyetinin üç kurucu unsurundan birisi, ama bize göre asli unsuru olan savunma mesleğinin kökleri kadim Yunan’a kadar gider. Tarihin yazımlayabildiği kadarıyla ilk Baro Atina’da kurulmuştur. Dracon ve Solon Atina Barosu’nun ilk avukatlarıdır. Konsül olduğu zaman Cicero ve yine Cesar Roma Barosu’na kayıtlı avukattı.

Kaba gücün, işkencenin, engizisyonun egemen olduğu Ortaçağ’da avukatlık mesleği çok fazla bir gelişme gösteremedi. Zira bu süreçte kanıtlar, işkence ve itirafla elde edildiği için savunma gereksiz kabul ediliyordu.

Avukatlık mesleği Rönesans ile birlikte yeniden gelişme göstermeye başladı. Bu dönemde avukat, “Yumuşak, sakin, Tanrı’dan korkan, gerçeği ve adaleti seven kişi” olarak tanımlanıyordu. Yine bu dönemde Fransa’da avukatlar mesleklerini ikamet ettikleri yer dışında da yaptıkları için “adaletin gezici şövalyeleri” olarak isimlendiriliyordu.

özetle avukatlık, tarihsel olarak kamusal ve entelektüel işlevlere sahip özel meslekler için gösterilebilecek en uygun örnektir. Avukatlar, insanlığa; başkalarının hakkına, mülkiyetine, özgürlüğüne saygıyı öğreten, İnsan Hak ve Bildirgesini yazan, Kölelikten Kurtuluş Bildirgesini yayımlayan, çoğunluğun tiranlığına karşı duran, adaletsizlikle savaşan, kendini hakkaniyete adayan, eşitlik, özgürlük ve barış için mücadele eden, uzlaşmaya inanan insanlardır. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Meslekleri gereği hayatın tam içinde olan, toplumun hemen her kesimi ile temas halinde bulunan avukatlar, başka ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de pek çok sosyal sorumluluk projesinin destekçisi, kültürel, sanatsal, fikirsel veya hayır amaçlı derneklerin üyesidirler. Avukatlar ve barolar, sadece bunlar için değil, aynı zamanda hukuk devletinin yerleşmesi, toplumda hukuka aidiyet bilincinin gelişmesi, demokrasinin kurumsallaşması, özgürlükler alanının genişlemesi, insan haklarının korunması konularında da çaba harcarlar. Dünyanın hemen her ülkesinde demokrasinin ve özgürlüklerin en yakın dostu ve teminatı avukatlardır.  Onun için avukatlar, totaliter yönetimler tarafından çok fazla sevilmezler. Avukatlar, statükoyla, statükonun korunmasından yana olanlarla sorunu olan bir mesleğin mensubudurlar. O nedenle, kurulu düzenden yana olanlar, onun devamından yarar sağlayanlar da avukatları sevmezler.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sav, savunma, yargıç, yargılama faaliyetinin vazgeçilmez üç unsuru olmakla birlikte, demokratik hukuk devletlerinde yargılama faaliyetinin merkezini savunma hakkı oluşturur. Yargılama faaliyetinin merkezine savunmayı, yani avukatı koymadığınızda, onun adı yargılama olmaz, yargısız infaz olur. Yine avukatın saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede, yargıç ve savcının, aynı şekilde yargıç ve savcının saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede avukatın saygınlığı olmaz. Avukatın kalitesinin artması yargıç ve savcıların kalitesinin artmasına, yargıç ve savcıların kalitesinin artması da avukatların kalitesinin artmasına bağlıdır.

Bütün bu nedenlerle, Yüce Meclisimizden ve Hükümetimizden taleplerimiz şunlardır; avukatların ciddi sorunları vardır. Bu sorunların en başında ekonomik sorunlar gelmektedir. O nedenle avukatlık mesleğinin alanının genişletilmesi gerekir. Avukat sayısı ihtiyacın üzerindedir ve giderek artmaktadır. Buna önlem olarak avukatlık sınavının getirilmesi, hukuk fakültelerinin sayısının ihtiyacın üzerinde olduğu dikkate alınarak, mevcut hukuk fakültelerinden gerek fiziki koşulları, gerekse akademisyen kadrosu yönünden yeterli ve standartlara uygun olmayanların kapatılması, yeni açılacak olanların sıkı standartlara tabi tutulması gerekir. Avukatlık mesleğinin kalitesinin artırılması için meslek içi eğitimin zorunlu hale getirilmesi gerekir. Avukat stajyerlerine de yargıç stajyerlerine olduğu gibi ücret ödenmeli, sosyal güvenlik hakkı verilmelidir. Avukatlar ile  yargıç ve savcıların emeklilik maaşları, emekli kesenekleri artırılmak, gerekli intibaklar yapılmak suretiyle eşitlenmelidir. Yürürlükteki Avukatlık Kanunu günün ihtiyaçlarını karşılamamakla, yeni bir Avukatlık Kanunu’nun hazırlanarak yürürlüğe konulması gerekir. Gelir Vergisi Kanunu ile Katma Değer Vergisi Kanunu arasındaki çelişkinin giderilmesi ve avukatların tahsil etmedikleri paranın katma değer vergisini ödemek yükünden kurtarılmaları, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamındaki zorunlu müdafilik yapan avukatların ücretlerinin, avukatlık asgari ücret tarifesi düzeyine getirilmesi, avukat bürolarının denetimi Avukatlık Kanunu gereğince Barolara ait olmakla, avukatların belediyelerce iş yeri açma izni almaya zorlanmalarının önüne geçilmesi, yargının kurucu diğer iki unsuru olan yargıç ve savcılar gibi avukatların da yeşil pasaport hakkından yararlanmaları, kamu avukatlarının mağduriyetlerinin giderilmesi gerekir.

Yargıç ve savcılarımızdan talebimiz ise, sadece Avukatlık Kanunu’nda yazılı olan “savunmanın yargının kurucu unsuru” olduğuna ilişkin hükmün içselleştirilmesidir. Bu yapılırsa gerisi kendiliğinden gelir.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılar sunarım.

Kamu Yaşamında Standart İlkeler

0

Kamu Yaşamında Standart İlkeler(Nolan İlkeleri), kamu görevlilerinin sahip olmaları gereken etik değerleri belirlemek üzere İngiliz Parlamentosu Kamu Yaşamında Standartlar (NOLAN-CSPL) Komitesi tarafından hazırlanmıştır. Komite, ilk raporunu, Kamusal Yaşamın Yedi İlkesi adıyla 1995 yılında hazırlamış, bu ilkeler sonraki yıllarda sürekli güncellenmiştir.

Atanma ve seçim yoluyla kamu makamlarını ellerinde tutanlara ilişkin yönetim standartlarının belirlenmesi ve bu konulardaki değişikliklerle yönelik tavsiyelerde bulunmak amacıyla, 25 Ekim 1994’te dönemin İngiliz Başbakanı John Major’ın emriyle İngiliz Parlamentosu’nda “Kamu Yaşamında Standartlar Komitesi” kurulmuştur. Komite, adını ilk başkanı ve eski bir yargıç olan Michael Patrick Nolan(Lord Nolan)’dan almıştır. İngiliz parlamentosunun oluşturduğu ilkeler tüm dünyada ve Türkiye’de de örnek alınarak kamu görevlilerinde olması gereken etik değerler belirlenmiş ve yasal hüküm altına alınmıştır.

Bir süre “Nolan Komitesi” olarak adlandırılan komitenin görev alanı, 12 Kasım 1997’den sonra kendisi de bir hukukçu olan Başbakan Tony Blair tarafından, siyasi partilerin finansmanı ve bu konudaki değişikliklere yönelik önerileri de içerecek biçimde genişletilmiştir.

Türkiye, kamu görevlileri etik değerleriyle ilgili ; “Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesi” 17 Nisan 2003’te onaylanmış, “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu” ise 9 Ekim 2003’te kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

Kamu Yaşamında Standart İlkeler – Nolan İlkeleri 

1.Bencil Olmama: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kararları alırken sadece kamu yararını esas almalıdırlar.

2.Bütünlük: Kamu makamını ellerinde tutanlar, görevlerini yerine getirirken kendilerini etkileyebilecek kurum dışı bireylerin veya örgütlerin mali veya diğer yükümlülükleri altına girmemelidirler.

3.Nesnellik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal atamaların yapılması ve sözleşmelerin onaylanması dahil olmak üzere, kamusal işlerini yerine getirirken tercihlerini liyakat esasına göre yapmalıdırlar.

4.Hesap verme: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kendi kararları ve eylemlerinden dolayı kamuya hesap verirler ve uygun denetime tabi tutulurlar.

5.Açıklık: Kamu makamını ellerinde tutanlar, aldıkları tüm kararlar ve yaptıkları tüm işlerde mümkün olduğunca açık olmalıdırlar. Kararlarının nedenlerini açıklamalı ve (kendilerindeki) bilgiyi daha geniş kapsamlı kamu yararı gerektirdiğinde gizlemelidirler.

6.Onur: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal işleriyle ilgili özel çıkarları açıklama ve kamu yararını açıklanması konusunda ortaya çıkabilecek herhangi bir çıkar çatışmasını çözmek üzere gerekli adımları atmak görevine sahiptirler.

7.Liderlik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, (toplumda) liderlik göstererek ve örnek olarak, yukarıda sayılan ilkeleri savunur ve desteklerler.

TBB Başkanı R.Erinç Sağkan’ın 2023-2024 Adli Yıl Açılışı Konuşması

0
Avukat Ramiz Erinç Sağkan

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Avukat Ramiz Erinç Sağkan‘ın, Yargıtay’da düzenlenen 2023-2024 Adli Yıl Açılış Töreni’ndeki konuşmasıdır. Konuşmada; depremin yarattığı tahribat, savunma hakkı ihlalleri, adalet sisteminde yaşanan sorunlar, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hukuki öngörülebilirliğin olmayışı , İnsan Hakları Eylem Planı, hukuk fakültesi kontenjanlarının sınırlandırılması, çoğalan şiddet olayları ve avukat intiharları, adli yardıma ve zorunlu müdafi ücretlerine ilişkin sorunlar, kamu avukatlarının sorunları ile Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması konuları ön plana çıktı.

TBB Başkanı R.Erinç Sağkan’ın 2023-2024 Adli Yıl Açılışı Konuşması Tam Metni 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sayın Yargıtay Başkanım,

Sayın Avukat, Yargıç ve Savcı Meslektaşlarım, Değerli Konuklar,

Karşınızda, yalnızca avukatların meslek örgütleri olan ve 180 bini aşkın üyeye sahip baroların çatı örgütü Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak değil, 85 milyon yurttaşımızın en kutsal ve temel haklarından olan savunma hakkının temsilcisi olarak bulunuyor ve hepinizi saygı ile selamlıyorum. İçinde bulunduğumuz dönemde, temel ve evrensel insan hakları için her doğan günde mücadele veren, dünyanın diğer ülkelerinde aynı mesleği icra eden meslektaşlarından çok daha büyük zorluklara göğüs gererek, adalete kimin ihtiyacı varsa bizzat orada bulunarak savunma hakkının kutsallığını ve adil yargılanma ilkesini kâğıt üzerinde bırakmayan tüm meslektaşlarıma teşekkür ederek başlamak isterim. Onlarla aynı mesleği paylaşmanın onurunu ve gururunu hissetmediğim tek bir günüm dahi yok.

Bundan tam 365 gün önce, yine sizlerin ve tarihin huzurundaydım. Geçen zamanda aramıza binlerce yeni meslektaşımız eklense de ne yazık ki bir gecede 122 ömür eksildik.

6 Şubat 2023 sabahından beri hiçbir şey eskisi gibi değil… Binlerce yurttaşımızı, onlarca meslektaşımızı, ülke tarihinin gördüğü en büyük trajedide kaybettik. On binlerce meslektaşımızın ailelerini, en yakınlarını, evlerini, iş yerlerini tek bir gecede kaybetmesine şahit olduk. Şimdi anlıyoruz ki; anlatılarda 40. gün hafifleyeceği söylenen yasımız, günlük ya da aylık değil ömürlüktür. Bugün üzerimde taşıdığım bu cübbenin, duvarları yıkılmış bir bina içerisinde, her şeye inat dimdik ayakta durduğu o fotoğrafın da, depremden itibaren hem ruhen hem de fiziken bir araya gelen Baro başkanlarımızın, yönetim kurulu üyelerimizin, baro emekçilerimizin ve bütün meslektaşlarımızın dünyada bir emsali daha olmayan dayanışması da gözlerimin önünden hiçbir zaman gitmeyecek.

Ramiz Erinç Sağkan

Depremde yıkıma maruz kalan on bir ilimizde yaklaşık 17 bin meslektaşımız bulunmaktaydı. 10 binden fazla sayıda meslektaşımızın ofisleri ve/veya evleri depremden doğrudan etkilendi ve kullanılamaz durumdadır. Bir başka deyişle, Türkiye’de yaşayan her 15 avukattan biri, evini veya ofisini kaybetmiştir.

Türkiye Barolar Birliği, depremin ilk anından itibaren acil durum masasıyla çalışmalarına başlamıştır. İlk günün sabahında Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarımızla deprem bölgesine ulaştık ve gelişmeleri yerinde inceledik. Adalet Bakanlığıyla görüşerek yurttaşların ve avukatların hak kayıplarının önlenebileceği önerilerimizi paylaştık. Gerek temel ihtiyaç malzemelerinin bölgeye ulaştırılması, gerekse barınma ihtiyacı gibi acil durumlar için bütün kaynaklarımızı seferber ettik. Çok sayıda suç duyurusunda ve hukuki girişimde bulunduk, hukuki süreçleri kararlılıkla takip ediyoruz. Hukuk rehberi ve videolar hazırlayarak yurttaşların hukuki bilgi sahibi olmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirdik. Depremden sonraki on gün içerisinde Enkaz Radarı uygulamasını hayata geçirerek, sorumluların cezasız kalmaması ve adaletin tecelli etmesi için delil toplanması çalışmalarına yüzlerce meslektaşımızla bilfiil katkı sunduk.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, bu büyük ailenin ve dayanışmanın bir parçası olmaktan onur duyduğumu ifade etmek isterim. Yola çıkarken “hiçbir meslektaşımız ve baromuz yalnız, hiçbir yurttaşımız savunmasız kalmayacak” demiştik. Tarihin en ağır afetlerinden birini yaşarken bu sözümüzü tutabilmemize vesile olan büyük mesleki dayanışmamızın bileşenleri Baro Başkanlarımıza, yönetimlerimize, meslektaşlarımıza ve baro emekçilerimize şükranlarımı sunuyorum. Ancak bu ağır süreçte, özellikle depremzede meslektaşlarımızın, vatandaşlarımızın haklarını savunmak için tekrar ayağa kalkabilmeleri ve mesleğimizin onuruna uygun şekilde çalışma koşullarının oluşturulmasını teminen kurumlara ilettiğimiz taleplerin, iki ilimizde valilikler ve belediyeler tarafından verilen konteyner desteği dışında karşılanamadığını ve savunma makamının yalnız bırakıldığını üzülerek ifade etmek durumundayım. Umudumuz ve beklentimiz yeni adli yılda deprem bölgesinde halen çok büyük sorunlar içerisinde yurttaşlarımızın hak arama mücadelesinde yanlarında olan meslektaşlarımızın durumlarının görünür olması ve sunduğumuz çözüm önerilerinin ivedi şekilde hayata geçirilmesidir.

Bir hususu daha mutlaka belirtmek gerektiği inancındayım. Eksiklikler, hatalar muhakkak olmuştur ancak içerisinde bulunulan çok ağır şartlar dahilinde Cumhuriyet Savcılarımızın ve Sulh Hâkimlerimizin sahada delil toplama çabalarının en yakın tanığı olduk. Yıkıntıların arasında, adaletin gerçekleşmesi, sorumluların ortaya çıkması için kendi canlarını, ailelerini bile düşünemeden çalışan adalet teşkilatımızın her düzeyinden mensubuna binlerce kez teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu vesileyle, hayatlarını kaybeden avukat, hâkim, savcı meslektaşlarımıza, adalet camiamızın diğer bileşenlerine; Allah’tan rahmet, Milletimize bir kez daha baş sağlığı diliyorum.
*
Medeniyet tarihi, insan hikayeleriyle; zulme ve karanlığa karşı çıkışın tarihi ise avukat hikayeleriyle yazılmıştır. Ülkemizin yakın tarihi de bu gerçekliğin örnekleriyle doludur.

1960 Darbesi sonrası Yassıada Yargılamaları’nda yasaklama kararına rağmen yargılanmayı göze alarak merhum Başbakan Adnan Menderes’in avukatlığını yapan Baro Başkanımız Av. Orhan Apaydın ve kardeşi Av. Burhan Apaydın, savunma hakkının kutsallığını ülkemizin yakın tarihine tek başlarına nakşetmemiş midir? Türkiye Barolar Birliği Kurucu Başkanı Av. Prof. Dr. Faruk Erem, 1971 Muhtırası’nda darbeci sıkıyönetim komutanına telgraf çekerek “Demokrasiye inanmış değerli bilim adamları emrinizle gözaltına alınmış iken, dışarıda olmaktan utanç duyuyorum. Açık adresim aşağıdadır. Gereğini emirlerinize sunarım” diyerek karanlığa karşı durma cesaretini bizlere miras bırakmamış mıdır? Ulusun iradesini gasp eden 1980 darbecilerinin ilk işlerinden birinin İstanbul Barosunun kapısına mühür vurması tesadüf müdür? 1980 Darbe Anayasası’na kimsenin “hayır” diyemediği ve nihayetinde Anayasa’nın %91 çoğunlukla kabul edildiği dönemde bile Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu, bu darbe anayasası hakkında “(…) halkın oyuna inanmayan ve genel olarak seçimi önemsemeyen, çoğulcu demokrasiye ve çağımızın tüm sosyal ve hukuksal değerlerine ters düşen, Türk Toplumunu çok gerilere ve çeşitli bunalımlara sürükleyebilecek nitelikte… [b]u haliyle Tasarının düzeltilemeyecek bir öneri olduğu” tespitini ve günümüzü dahi aydınlatan onurlu duruşunu memleketin yakın tarihine yazmamış mıdır? Bu ülkede kadınların hukuk fakültesine girebilmelerinin ve hatta bir restoranda serbestçe yemek yiyebilmelerinin önünü dahi bir avukat, ülkemizin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu açmamış mıdır? Şu anda, ben bu salonda bu konuşmayı yaparken; ülkenin dört bir yanındaki adalet saraylarında, isimsiz binlerce hukuk kahramanı, kimin ihtiyacı varsa onun yanında, hakikati arayıp adaleti inşa etmiyorlar mı? İşte söz konusu adalet olduğunda; kimsesiz bir çocukla, dünyanın en kudretli insanını bir mahkeme salonunda eşitleyen, kanun önünde eşitlik ve adil yargılanma ilkesidir. Adil yargılanma ilkesinin de olmazsa olmazı savunma hakkı ve onun temsilcisi olan avukattır.

Kutsallığı, zamanı ve mekânı aşan savunma hakkını temsil eden mesleğimiz hakkında sizlere olumlu bir tabloyu sunmayı çok isterdim. Ancak avukatlık mesleği bakımından tablonun çok vahim olduğunu ifade etmek durumundayım. Bugün burada, çeşitli platformlarda defalarca kez dile getirdiğimiz, mesleğimizin artık neredeyse sürdürülemez hale geldiği genel sorunlardan, stajyer avukatların, bağlı çalışan avukatların, kamu avukatlarının sorunlarından ayrı başlıklar altında söz etmeyeceğim. Yönetimimizin geride bıraktığı yirmi aylık görev süresi boyunca, hemen her günümüz, detaylı başlıklara ilişkin tespit ve çözüm önerilerimizin ayrı ayrı yetkili kurumlara ve kamuoyuna aktarılmasıyla geçmiştir. Şu anda Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurumu ile uyumlu bir çalışma sürecini başlattık. Umut ediyorum ki, bir sonraki adli yıl açılışında artık bazı sorunların çözümüne ilişkin somut adımlar atıldığından bahsedebilirim. Şimdi bahsedeceğim hakikatler ise sadece avukatların meslek sorunu değil 85 milyon yurttaşın içinde bulunduğu adalet yakarışlarıdır.
*
Mesleğimizi icra ettiğimiz yargı sisteminde hukuka güven alarm vermektedir. Bu kapsamda en önemli başlığımız; yargı bağımsızlığı ile tarafsızlığının tam anlamıyla sağlanması, savunmanın güçlendirilmesi ve hukukun üstünlüğünün içselleştirilmesi olmalıdır. Ülkemiz, Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 140 ülke arasında 116.; Doğu Avrupa ve Asya kategorisinde ise 14 ülke arasında sonuncu olmuştur. Yürütme temsilcilerinin başkanlık ettiği Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yapılanması kuvvetler ayrılığı ilkesini sorgulanır hâle getirmekte, coğrafi teminat düzenlemesinin tabii hâkim ilkesi bakımından önemi ve bu ilkenin de temel hak ve özgürlüklerle olan bağlantısı nedeniyle hukuka güveni sarsmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının mahkemeler tarafından emsal dosyalarda göz ardı edilmesi, en son uygulanması gereken tutuklama tedbirinin şartları oluşmadığı halde bir cezalandırma aracı olarak uygulanması örnekleri, başta ifade hürriyeti ve adil yargılanma hakkı gibi temel haklarda yargıyı hak ve özgürlüklerin teminatı olma işlevinden uzaklaştırmaktadır. Mahkeme kararları, AYM ve AİHM kararları elbette eleştiriden muaf değildir. Ancak mahkeme kararlarının ne sebeple olursa olsun uygulanmaması, hukukun bir bileşen olduğu hiçbir düzlemde kabul edilemez. Halen kendisinden ilham aldığımız, özlemle andığımız meslektaşımız Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Bir ülkede devletin güvenliği ile hukukun güvenliği eş anlamlıdır. Devlet güvenliği adına hukuk güvenliğinin ortadan kaldırılması, demokrasi ve hukuk devleti için ilerde onarılmaz yaralar açar”.

Yargı bağımsızlığının en önemli göstergesi ve hukuka duyulan güvenin teminatı, hukuki öngörülebilirliktir. Bugün yargı sistemimizin en büyük sorunu; vaktinde verilmiş, hukuki olarak öngörülebilir nitelikte yargı kararlarına ulaşamamaktır. Gerek uzayan yargılama süreçleri gerekse hukuki öngörülebilirlikten uzak kararların çeşitli sebepleri bulunuyor. Bunların bir kısmı, yürütmenin ve siyasetin, yargı organları üzerindeki etkisiyle ilişkilidir. Basit bir tutum değişikliği ve hâkimlerimize buna ilişkin güvencenin hissettirilmesiyle bugünden yarına çözülebilecek bir sorun… Öte yandan öngörülebilirliğe ilişkin başka yapısal unsurların varlığına da dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu unsurlar, muhakeme sürecinde yer alan aktörlerin hukuki niteliğiyle ilişkilidir. Liyakatsiz atamalar, bilgisizlik veya tecrübesizlik nedeniyle yargılama sürecinde yapılan hatalar, siyaset kurumunun hiçbir müdahalesi olmasa dahi hukukun üstünlüğünü içselleştirememiş olmanın getirdiği tutum ve davranışlar, sağlıklı ve rasyonel bir argümantasyon yürütüldüğünü ortaya koyacak gerekçeli karar eksikliği gibi hususlar hukuk güvenliği kavramını sorgulanır hâle getirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ülkemizin iktisadi olarak içinde bulunduğu enflasyonist ortam ve ekonomik kriz, hepimizin malumudur. Ülkelerin refahının kalıcı ve istikrarlı bir şekilde artırılması ve artan refahın tüm toplum kesimleri arasında adil bir biçimde paylaşılması, ancak hukukun üstünlüğü prensibine dayanan, hak ve özgürlükleri yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla güvence altına alan demokratik hukuk devletlerinde mümkündür.

Bildiğiniz üzere 2019 yılında Yargı Reformu Strateji Belgesi kamuoyu ile paylaşıldı. Ayrıca buna dayanılarak 2021-2023 yılları için İnsan Hakları Eylem Planı hazırlandı. İnsan Hakları Eylem Planı’nın alt başlığı ve mottosu “Özgür Birey, Güçlü Toplum; Daha Demokratik Bir TÜRKİYE” şeklinde belirlenmişti. Bu mottoya aynen katılıyoruz: Özgür Birey, Güçlü Toplum ve Demokratik Türkiye ortak idealimizdir.

İnsan Hakları Eylem Planı, “2.6. Savunmanın Güçlendirilmesi ve Avukatlık Hizmetlerinde Kalitenin Artırılması” başlığı altında yer alan g, h ve i bentlerinde bu ideale ulaşılmasını sağlayacak faaliyetlerden üçünü şu şekilde belirlemiş:

   – “Yargıda sosyal devletin bir gereği olarak maddi durumu yetersiz olan kişilere verilen adli yardım hizmetleri için avukatlardan alınan vergi oranı yeniden düzenlenecektir”.
– “Zorunlu müdafi ücretleri artırılacak ve bu ücretlerin gecikmeksizin ödenmesi için evrakların dijital ortamda tamamlanması sağlanacaktır”.
– ‘’Kamu avukatlarının çalışma esaslarına ve özlük haklarına yönelik iyileştirme yapılacaktır’’

Eylem Planı’ndaki farklı hedefler doğrultusunda hayata geçirilen olumlu değişiklikleri bizler de memnuniyetle takip ediyoruz. Çocukların ve suç mağdurlarının adli süreçte ikincil örselenmelerinin önlenmesi amacıyla oluşturulan adli görüşme odaları ve çocuk izlem merkezlerinin ülke genelinde yaygınlaştırılması, keza adliyelerde suç mağdurlarının kendilerini yalnız hissetmemelerine yönelik tedbirler kapsamında çocuklar, kadınlar, engelliler ve yaşlılar başta olmak üzere, yardımcı olmak amacıyla kurulan Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüklerinin yaygınlaştırılması, Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı…

Bununla birlikte, Eylem Planı’nda savunma makamı için öngörülen olumlu adımların atılmadığını ifade etmek durumundayım. Yukarıda bahsettiğim, adli yardım hizmetlerinde KDV oranı son artış ile yeniden %10 olmuştur. Ayrıca adli yardım ödeneğinin yetersizliği nedeniyle çok sayıda meslektaşımız yaptığı işin ücretini yıllarca alamadığı gibi artık Barolar tarafından görevlendirme de yapılamamaktadır. Nisan ayında yapılan yasal düzenleme ile adli yardım için ayrılan ödeneğin %2’den %3’e çıkartılmasını yetersiz ancak olumlu karşılamakla birlikte %1’lik artışın Meclis’in iradesine aykırı olarak bu seneki ödeneğe yansıtılmamasını halen anlayamıyoruz. Özellikle ekonomik yönden dezavantajlı durumdaki vatandaşlarımızın adalete erişimi bakımından sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayan bu durumun ivedilikle çözülmesi gerekmektedir.

Keza, zorunlu müdafi ücretlerinde, yıllık enflasyona bağlı olağan artışın üzerinde bir iyileştirme maalesef gerçekleşmemiştir. Örneğin bugün zorunlu müdafilik kapsamında soruşturma evresi için atanan bir avukatın yaptığı bu kamu hizmeti karşılığında emeği için takdir edilen ücret, vergiler düştüğünde sadece 964 Türk lirasıdır. Bu ne avukatın emeğine ne de insan hakları belgelerine altını çizerek yazdığımız vatandaşın adalete erişim, adil yargılanma ve savunma hakkına revadır. CMK görevlendirmeleri için uygulanan Tarife’nin şu anda pek çok meslektaşımız için açık bir yara olduğunu, basit pansumanlarla giderilmesinin ise artık mümkün olmadığını tekrar ifade etmek isterim.

Yine kamu avukatlarının özlük haklarına ilişkin olarak verilen taahhüdün bugüne kadar yerine getirilmediğini de belirtmem gerekiyor.

Kuşkusuz ki, iktisadi krizler ve ekonomik darboğazlar geçicidir. Ancak Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın dediği gibi; bir millet iktisadi krizle düşmez, hukuki ve kültürel yapıdaki derbederlikle düşer. O nedenle gerek yargı sistemimizin içerisinde bulunduğu olumsuzlukları gerekse avukatlık mesleğinin ağır sorunlarını dile getirmeyi yasal sorumluluğumuz olduğu kadar ülkemize olan borcumuz olarak da görüyoruz.

Mesleğimiz dünyada emsali az rastlanır niceliksel bir enflasyonla niteliksizleştirilmekte ve itibarsızlaştırılmaktadır. Birçoğunun akademik kadrosunun yetersiz olduğu görülen 92 hukuk fakültesinden her sene yaklaşık 20 bin mezun sisteme dahil olmaktadır. Bu, dünyanın hiçbir yerinde kabul edilebilir bir artış olmadığı gibi, avukatların meslek sorununa değil ulusal bir krize işaret etmektedir. İnsan Hakları Eylem Planı’na uygun olarak, hukuk fakültelerine girişte uygulanan 125 bin başarı sıralaması şartı 100 bine yükseltilmişken, yürütmenin bu olumlu iradesine rağmen bir gecede YÖK kararı ile hukuk fakültesi kontenjanlarının 125 bine düşürülmesi, ulusal çapta bir hukuk yıkımının katalizörü olarak tarihe geçecektir. Esasen artık, 100 bin sıralaması dahi yeterli değildir; ivedilikle yapılması gereken, hukuk fakültesi başarı puanı sıralamasının kısa vadede 75 bine, ardından 50 bine çekilmesidir. Tekrar ve tekrar vurgulamak isterim ki, hukuk fakültelerindeki bu niceliksel enflasyon ve niteliksel düşüş sadece biz avukatların değil tüm memleketin meselesidir.
*
Ülkemizde kitlesel bir şiddet sarmalının her geçen gün daha da hissedilebilir olduğu açıktır. Ülke genelinde yaşanan cinnet ve cinayet haberleri kaygı düzeyimizi artırmakta, çocuklarımızın geleceği hakkında bizleri endişeye sevk etmektedir. Mesleki şiddetin birincil mağdurlarından birinin avukatlar olduğu ise tartışmasızdır. Ülkemizde avukatlar; aldıkları dosyalarla ilişkilendirilmekte, anlaşmazlıkların tarafı görülmekte ve şiddetin ve hatta cinayetin mağduru olmaktadırlar. Avukatların içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik kaos halinin onları intihara sürüklemesi ise maalesef ki yeni gerçekliğimiz haline gelmiştir. Bu ülkede avukata dönük şiddet ve avukat intiharları ulusal düzeyde politikalarla derhal ele alınmalı ve çözülmesi için gerekli adımlar tek bir gün dahi gecikmeden hayata geçirilmelidir.
*
Ülkece herkese hayırlı olmasını dilediğim yepyeni bir seçimi çok yakın bir zamanda hep beraber idrak ettik. Bizler, artık kangrenleşmiş meslek sorunlarının hayatımızın önceki dönemine ait olduğu yepyeni bir başlangıcın eşiğinde olduğumuza inanmak istiyoruz. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinin en somut ifadesi olan Yüce Meclisimize seçilen hukukçu milletvekillerine, Türkiye Barolar Birliği Başkanı, ama her şeyden evvel hukukçu bir meslektaşları olarak gönderdiğim mektupta da ifade ettiğim üzere, Türkiye Barolar Birliği; yasama organımızın demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, hukuk devletinin işlerliğine katkı sağlayacak her adımında; hukuksuzluklara ve hak ihlallerine karşı verilecek her mücadelede dayanışma içinde olmuştur; bundan sonra da olmaya devam edecektir. Ancak belirtmek isterim ki, hukukçu milletvekillerine gönderdiğim bu mektup, olması gerekenden bir eksiktir. Meslektaşımız ve milletin iradesiyle seçilmiş Milletvekili Can Atalay’ın olması gereken yer, demir parmaklıklar arkası değil, Anayasa Mahkemesinin emsal kararları gereğince milletin Meclisi’dir.
**
Gördüğünüz üzere temelde, geçen sene adli yıl açılış konuşmasında dile getirdiğim sorunlar güncelliğini koruyor.

Ancak kararlılıkla dile getirmek isterim ki, son sözüm ve teşekkürüm de ölene kadar aynı kişiye, aynı cümlelerle olacaktır. Çünkü bizim şükranımızın birincil muhatabı da yolumuzu aydınlatan ışığın kaynağı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bize bu umuda ve hüzne doygun coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet payidar kılacak hukuk devletini yeniden, eskisinden daha sağlam şekilde tesis etmenin azmini, kararlılığını ve cesaretini veren, o mavi gözlü Selanikli yetimdir.

“Adalet Mülkün Temelidir” yazılan her mahkeme salonu ve eşitliğin, hakkaniyetin, adaletin, bağımsız yargının ve insan onurunun öğretildiği her hukuk fakültesi salonu Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasıdır.
Bizler bugün mirasına sahip çıkmak için cübbelerini yeri geldiğinde barınak, yeri geldiğinde yıkılması mümkün olmayan çatı, yeri geldiğinde de tahakkümün karşısında kalkan yapan avukatlarız. Kılavuzumuz, pusulamız, güneşimiz Cumhuriyet’in kurucu değerleri ve Atatürk ilke ve devrimleridir.

Yeni adli yılın ülkemize hayırlı olması temennisiyle,

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı

0

Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı, 15 Kasım 1989 tarihinde UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) tarafından kabul edilmiştir.

Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’nun Paris’te 17 Ekim- 16 Kasım 1989 tarihleri arasında yapılan Genel Konferansının 25. Oturumunda,

Folklorun insanlığın evrensel mirasının bir parçası olduğunu ve farklı insanların ve sosyal grupların bir araya getirilmesinde ve kültürel kimliklerini ortaya koymalarında güçlü bir araç olduğunu göz önünde bulundurarak,

Folklorun sosyal, ekonomik, kültürel ve politik önemini, insanlık tarihindeki rolünü ve günümüz kültüründeki yerini belirterek,

Folklorun kültürel mirasın ve yaşayan kültürün ayrılmaz bir parçası olarak spesifik doğasının ve öneminin altını çizerek,

Folklorun geleneksel formlarının son derece hassas yapısını, özellikle de sözlü gelenekle ilgili olan yönlerini ve bu yönlerin yok olabilme tehlikesini kabul ederek,

Folklorun işlevinin ve onun çeşitli faktörlerin etkisi ile karşı karşıya geldiği tehlikenin, bütün ülkelerde kabul edilmesi gerekliliğini vurgulayarak,

Hükümetlerin folklorun korunmasında kararlı role sahip olmaları ve bunun mümkün olduğu kadar kısa sürede yapmaları gerektiğine inanarak,

Yirmi dördüncü oturumda, IV. bölüm, 4. paragrafta belirtildiği üzere Üye Devletlere Tavsiyenin folklorun korunması konusunda olmasını kararlaştırarak,

1989 Kasım’ının on beşinci gününde işbu Tavsiye Kararını kabul etmiştir:

Genel Konferans, Üye Devletlerin folklorun korunması ile ilgili aşağıda yer alan maddeleri, her devletin anayasal düzeninin gerektirdiği kanuni koşulları veya diğer adımları sağlayarak bu Tavsiye Kararında açıklanan prensip ve önlemleri kendi bölgelerinde hayata geçirmek için uygulamalarını önerir.

Genel Konferans Üye Devletlere bu Tavsiye Kararını otoritelerin, folklorun korunması ile ilgili konulardan sorumlu bölüm veya organların ve folklorla ilgili çeşitli kuruluş ve enstitülerin dikkatine sunmalarını ve onların folklorun korunması ile ilgili uygun uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini desteklemelerini önerir.

Genel Konferans, Üye Devletlerin belirlenecek zaman ve şekilde Tavsiye Kararının hayata geçirilmesine yönelik yaptıkları çalışmalarla ile ilgili raporlarını Organizasyona sunmalarını önerir.

A. Folklorun Tanımı

Bu Tavsiye Kararının amaçları için: Folklor (veya geleneksel ve popüler kültür) kültürel bir topluluğun, grup veya bireyler tarafından ifade edilen ve kültürel veya sosyal kimliklerini yansıttığı sürece beklentilerinin ifadesi olarak kabul edilen gelenek temelli yaratımlarının bütünüdür; folklor kalıpları ve değerleri sözlü olarak, taklit yoluyla veya farklı şekillerde aktarılırlar. Folklor biçimleri; dil, edebiyat, müzik, dans, oyunlar, mitoloji, ritüeller, gelenekler, el sanatları, mimari ve diğer sanat dallarını içerir.

B. Folklorun Tespit Edilmesi

Kültürel bir ifade biçimi olarak folklor, kimliği belirtilen grup (ailevi, mesleki, ulusal, bölgesel, dinî, etnik vs.) tarafından ve grup için korunmalıdır. Bu amaçla, Üye Devletler ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde uygun araştırmaları aşağıdaki amaçların sağlanması için desteklemelidir:

(a) bölgesel ve küresel folklor kayıtlarına katılması amacıyla folklorla ilgili enstitülerin ulusal envanterini geliştirmek;

(b) Farklı kuruluşlar tarafından kullanılan sınıflandırma sistemleri ile koordinasyonun sağlanması amacı ile tespit etme ve kayıt sistemleri yaratmak (koleksiyon, katalog, transkripsiyon) veya mevcut olanları el kitapçıkları, derleme kılavuzları, örnek kataloglar vs. yoluyla geliştirmek;

(c) Folklorun standart bir tipolojisinin yaratılmasını aşağıdaki yollarla harekete geçirmek:

(i) evrensel kullanım için folklor genel taslağının hazırlanması

(ii) kapsamlı bir folklor kaydının hazırlanması; ve

(iii)bölgesel folklor sınıflandırmasının yapılması, özellikle pilot alan çalışması projeleriyle.

C. Folklorun Muhafaza Edilmesi (Conservation)

Muhafaza etme, halk geleneklerine ilişkin belgeleme ile ilgilenir ve amacı bu tür geleneklerin artık kullanılmadığı veya geliştiği durumlarda araştırmacıların ve gelenek taşıyıcılarının gelenek değişmesi boyunca süreci anlamalarını sağlayacak verilere ulaşmalarını sağlamaktır. Yaşayan folklor, sürekli değişen karakteri nedeniyle her zaman doğrudan korunamamaktadır, somut bir biçimde sabitlenen folklor etkili bir şekilde korunmalıdır.

Bu amaçla Üye Devletler:

(a) derlenmiş folklorun tam anlamıyla saklanabileceği ve ulaşılabilir olabileceği ulusal arşivler oluşturmalı;

(b) hizmet amaçları için (merkezi katalogların oluşturulması, folklor materyalleri ve koruma yönlerini içeren folklor çalışma standartları üzerine bilgilerin yaygınlaştırılması) merkezi ulusal arşivler oluşturmalı;

(c) Mevcut müzelerde geleneksel ve popüler kültürün sergilenebileceği folklor bölümleri ya da müzeler kurmalı;

(d) o kültürün yaşayan veya geçmişte kalan yönlerini öne çıkaracak geleneksel ve popüler kültürü tanıtma yollarına öncelik vermeli (çevrelerini, yaşam biçimlerini ve çalışmalarını, yeteneklerini ve üretmiş oldukları teknikleri göstererek);

(e) derleme ve arşivleme metotlarının uyumunu sağlamalı;

(f) fiziksel muhafazadan analitik çalışmalara kadar folklorun muhafazasında derleme, arşiv, belgeleme uzmanları ve diğer uzmanları eğitmeli;

(g) ) Tüm folklor materyallerinin arşivleme ve çalışma kopyalarını ve bölgesel enstitüler için kopyaların oluşturulmasını sağlamalı böylece kültürel topluluğun bu materyallere ulaşımını güvence altına almalı

D. Folklorun Korunması (Preservation)

Koruma, her insanın kendi kültürüne sahip olma hakkının olduğunu ve bu hakkın sıklıkla kitle iletişim araçları tarafından sağlanan endüstrileşmiş kültürün etkisiyle yıpratıldığı gerçeğini dikkate alarak halk geleneklerinin ve bu geleneklerin aktarıcılarının korunması ile ilgilenir. Alınacak önlemler hem yaratıldıkları çevrede hem dışında halk geleneklerinin statülerini ve maddi desteklerini güvence altına almalıdır. Bu amaçla, Üye Devletler:

(a) yalnızca köy ve diğer kırsal kültürleri değil çeşitli sosyal gruplar, meslekler, kuruluşlar vd. tarafından kentsel alanlarda yaratılan kültürleri de dikkate alarak, folklora saygı vurgusuna dayanan uygun bir biçimde folklora ilişkin resmî ve resmî olmayan eğitim programlarını ve çalışmalarını düzenlemeli ve tanıtmalı; böylece kültürel çeşitliliğinin ve farklı dünya görüşlerinin, özellikle hakim kültürlerde yansıtılmayanların daha iyi anlaşılmasını sağlamalı;

(b) geleneğin uygulanmasının yanı sıra belgeleme, arşivleme, araştırma vb. alanlardaki çalışmaları destekleyerek çeşitli kültürel toplulukların kendi folklorlarına ulaşma haklarını güvence altına almalı;

(c) disiplinler arası temelde, bu alanla ilgili çeşitli grupların temsil edileceği bir Ulusal Folklor Kurumu veya benzer bir koordinasyon organı oluşturmalı;

(d) folklor öğelerini çalışan, tanıtan, geliştiren veya devam ettiren birey ve kuruluşlara maddi ve manevi destek sağlamalı;

(e) folklorun korunmasına ilişkin bilimsel çalışmaları desteklemeli.

E. Folklorun Yaygınlaştırılması

Halkın dikkati kültürel kimliğin bir parçası olarak folklorun önemine çekilmelidir. Bu kültürel mirası oluşturan parçaların geniş bir şekilde yaygınlaştırılması ve böylece folklorun değerinin ve korunma gerekliliğinin tanınması önemlidir. Bununla birlikte, geleneklerin bütünlüğünün korunabilmesi için yaygınlaştırma sırasında biçimsizleştirmeden kaçınılmalıdır. Adil bir yaygınlaştırmayı desteklemek için Üye Devletler:

(a) fuarlar, festivaller, filmler, sergiler, seminerler, sempozyumlar, çalıştaylar, eğitim kursları, kongreler vs. gibi ulusal, bölgesel ve uluslararası etkinlikleri teşvik etmeli ve bu etkinliklerin materyallerinin, belgelerinin ve diğer sonuçlarının yayınını ve yaygınlaşmasını desteklemeli;

(b) bağışlar aracılığıyla, kitle iletişim araçları bünyesinde folklorcular için işler yaratarak, kitle iletişim araçları tarafından toplanan folklor materyallerinin uygun biçimde arşivlenmesini ve yaygınlaştırılmasını sağlayarak ve bu kuruluşlarda folklor birimlerinin kurulması yoluyla; ulusal ve bölgesel basında, televizyon, radyo ve diğer kitle iletişim araçları yayınında folklor materyallerinin daha geniş bir biçimde yer almasını teşvik etmeli,

(c) folklor alanında çalışan kesimleri, belediyeleri, dernekleri ve diğer grupları, bölgedeki folklor etkinliklerini canlandırmak ve koordine etmek amacıyla folklorcular için tam zamanlı işler oluşturmaları konusunda desteklemeli;

(d) eğitim materyallerinin üretimi için mesela son zamanlardaki alan çalışmalarına dayanan video filmleri gibi var olan birimleri ve yeni birimlerin yaratılmasını desteklemeli ve bunların okullarda, folklor müzelerinde, ulusal ve uluslararası folklor festivallerinde ve sergilerinde kullanımını teşvik etmeli;

(e) özel folklor bültenleri ve süreli yayınların yanı sıra dokümantasyon merkezleri, kütüphaneler, müzeler ve arşivler aracılığıyla folklor üzerine yeterli bilginin ulaşılabilirliğini sağlamalı;

(f) iki taraflı kültürel antlaşmalar dikkate alınarak folklorla ilgili bireyler, gruplar ve hem ulusal hem uluslararası enstitüler arasındaki değişimlere ve toplantılara olanak tanımalı;

(g) uluslararası bilimsel toplulukların, geleneksel kültürlere uygun bir yaklaşım ve saygı sağlayacak etik kodları kabul etmelerini desteklemeli;

F. Folklorun Korunması (Protection)

Bireysel veya toplumsal olsun folklor, entelektüel yaratıcılığın göstergesi olduğundan, entelektüel üretimler için sağlanan korumadan ilham alan bir biçimde korunmayı hak etmektedir. Folklorun bu biçimde korunması, ülke sınırları içinde ve dışında, ilgili yasal uygulamaları ihlal etmeden buna ilaveten bu ifadelerin gelişimi, sürdürülmesi ve yaygınlaştırılması yoluyla kaçınılmaz olacaktır. Folklor ifadelerinin korunması konusunda “fikri mülkiyet yönleri” bir kenara bırakıldığında, hâlihazırda folklor belgeleme merkezleri ve arşivlerinde korunan ve gelecekte de korunması sürdürülecek çeşitli hakların kategorileri mevcuttur. Bu amaçla Üye Devletler:

(a) “fikri mülkiyet” ile doğrudan doğruya ilgili otoritelerin, UNESCO ve WIPO’nun fikri mülkiyet ile ilgili önemli çalışmasına dikkat çekerek, bununla birlikte bu çalışmanın folklorun korumasının yalnızca bir yönünü kapsadığını ve folkloru koruma alanında bağımsız bir uygulamanın gerekliliğinin acil olduğunu göz önünde bulundurarak;

(b) bu alandaki diğer haklarla ilgili olarak:

(i) bilgi veren kişiyi geleneğin aktarıcısı olarak korumalı (gizliliğin ve mahremiyetin korunması)

(ii) derleyicinin ilgisi toplanan materyallerin arşivlerde belirli bir metot doğrultusunda ve iyi koşullarda saklanacağını garanti ederek korunmalı ;

(iii) toplanan materyallerin kasıtlı veya kasıtsız yanlış kullanımına karşı korunması için gerekli önlemler alınmalı;

(iv) toplanan materyallerin kullanımını izlemek için arşivlerin sorumluluğunu kabul etmeli.

G. Uluslararası İşbirliği

Kültürel işbirliği ve değişimleri güçlendirme ihtiyacından dolayı, özellikle insani ve maddi kaynakların toplanması yoluyla, folklorun gelişim ve yeniden canlandırma programlarının yanı sıra bir Üye Devletin uzmanlarının diğer bir Üye Devletin bölgesinde gerçekleştirecekleri araştırmaları yürütmek için Üye Devletler:

(a) folklorla bağlantılı uluslararası ve bölgesel dernekler, enstitüler ve organizasyonlar ile işbirliği yapmalı;

(b) folklorun incelenmesi, yaygınlaştırılması ve korunması alanlarında işbirliği yapmalı, özellikle;

(i)her türlü bilginin değişimi, bilimsel ve teknik yayınların değişimi,

(ii) uzmanların eğitilmesi, gezilere ödenek verilmesi, bilimsel ve teknik personelin ve donanımın gönderilmesi;

(iii)çağdaş folklorun belgelenmesi alanında iki taraflı veya çok taraflı projelerin yaygınlaştırılması;

(iv)belirli konular üzerine özellikle de folklor verilerinin ve ifadelerinin sınıflandırılması ve kataloglara ayrılması ve araştırmalardaki modern metot ve teknikler üzerine çalışma kurslarının ve çalışma gruplarının ve uzmanlar arasındaki toplantıların organizasyonu;

(c) uluslararası planda çeşitli ilgili tarafların (topluluklar veya doğal veya hukuki kişiler) folklorun araştırılması, yaratılması, oluşturulması, icra edilmesi, kayıt edilmesi ve/veya 6 yaygınlaştırılmasından kaynaklanan ekonomik, ahlaki ve sözlü komşuluk haklarından yararlandıklarını garanti altına almaya yönelik yakın işbirliği yapılmalı;

(d) bölgesinde araştırma yapılan Üye Devletlerin ilgili Üye Devletlerden bütün belge, kayıt, video film, film ve diğer materyallerin kopyalarını elde etme hakkını garanti altına almalı;

(e) folklor materyallerinin kendi bölgelerinde veya başka Devletlerin bölgelerinde bulunup bulunmadığına bakmaksızın muhtemelen folklor materyallerine zarar verecek veya değerlerini azaltacak ya da yayılmalarını ya da kullanımlarını engelleyecek eylemlerden kaçınmalı;

(f) folkloru maruz bırakıldığı silahlı çatışmalardan, toprak istilalarından ya da başka türlü kamusal düzensizliklerden kaynaklanan riskleri de içeren bütün insani ve doğal tehlikelere karşı korumak için gerekli önlemler alınmalı.

Marcus Antonius’un Konuşması: Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin

0
Marcus Antonius'un Konuşması

Marcus Antonius’un Konuşması: Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin!

Julius Caesar, hileli bir suikast sonucunda öldürüldükten hemen sonra evlatlık oğlu Brütüs, diktatörlük tarzı bir yönetime karşı tepkili halka karşı bir hitapta bulunmuş, ancak Sezar’dan sonra meşruiyeti sağlamak kolay olmadığından, onun yakın dostu Marcus Antonius’tan da bir konuşma yapması istenmiştir.

Antonius, herkesi şaşırtan büyük bir nutuk atarak kendisini kürsüye davet edenleri dahi şaşırtmış, etkileyici konuşması ile Roma‘nın tarihini de değiştirmiştir.

13 Temmuz M.Ö. 100 – 15 Mart M.Ö. 44 tarihleri arasında yaşayan ve Roma Cumhuriyetinin büyük lideri olarak bilinen Jul Sezar’ın “Sen de mi Brütüs?”(Et tu, Brute?) diye seslendiği Marcus Junius Brutus’ün sonunu bu büyük hatip belirleyecek, Eutropius’a göre “altmıştan fazla” kişi tarafından linç edilen Sezar’a olan kin, bu defa onu öldürenlere dönecektir. Roma’yı terk etmek zorunda kalan Brütüs, kaybettiği savaşın sonunda intihar etmiştir. Julius Caesarın mezarı başında ve düşmanlarına onun “şerefli Romalı” olduğunu söyleyen Antonius, bu defa Brütüs’ün şerefli davrandığını tarihin huzurunda ikrar edecektir.

Sezar- Arkeoloji Müzesi, Torino, İtalya

Antonius’un ünlü hitabı William Shakespeare’‘in Julius Caesar adlı oyununda, 1599 yılında şu şekilde aktarılmıştır:

Marcus Antonius’un Konuşması

Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar’ı gömmeye geldim, övmeye değil.

İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi

Sezar’ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar’ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç.

Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus’la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar’ın cenazesinde söz söylemeye geldim.

O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır.

Sezar, Roma’ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar’da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar’ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır.

Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa kırallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus’un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir?

Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın,

insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, şurada, Sezar’ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.

Daha dün Caesar’ın bir sözü

Dünyadan daha ağır basardı.

Şimdiyse serilmiş yatıyor şurada,

Bir dilenci bile eğilmez olmuş önünde.

Ah kardeşler! Ben yüreklerinizi, kafalarınızı

Azdıracak, ayaklandıracak bir insan olsaydım,

Brutus’a da, Cassius’a da kötülük edebilirdim;

Ama, bilirsiniz, şerefli insanlardır onlar.

Onlara kötülük etmek istemem. Bir ölüye,

Kendime ve sizlere zararlı olmam daha doğru

O şerefli insanlara kötülük etmekten.

Ama bir yazı var, Caesar’ın mührü basılmış;

Çekmecesinde buldum; vasiyetnamesi Caesar’ın

Bunları halka okusam, ki hoş görün,

Hiç okumak niyetinde değilim;

Bir okusam bunları, halk doğru gider,

Yaralarını öperdi ölmüş Caesar’ın;

Mendillerini boyardı kutsal kanına.

Ne kanı, tek kılını dilenirdi saçlarının,

Anmak için Caesar’ı ve ölürken de

Değerli bir miras diye bırakmak için

Çocuklarına.

Sabırlı olun dostlarım, okumam doğru olmaz:

Sırası mı şimdi bilmenizin

Sizi ne kadar sevdiğini Caesar’ın?

Odun değil, taş değil, birer insansınız;

İnsan olarak dinleyince de Caesar’ın dileklerini

Tutuşur yürekleriniz, deliye dönersiniz

Bilmemeniz daha iyi,

Her şeyini sizlere bıraktığım.

Bilirseniz, neler, neler olur kim bilir!

Sabırlı olun, bekleyin biraz, ne olur!

Fazla ileri gittim, korkarım,

Size bu vasiyetnameden söz etmekle.

Bir zararım olmasından korkuyorum doğrusu

Caesar’ı bıçaklayan şerefli insanlara;

Korkuyorum gerçekten.

Anlaşıldı, zorla okutturacaksınız bana.

Öyleyse bir halka olun Caesar’ın çevresinde,

Göstereyim size bu dilekleri yazanı.

İnebilir miyim? İzin veriyor musunuz bana?

Yaş varsa gözlerinizde, hazır olun dökmeye;

Bu şalı hep bilirsiniz; ben hiç unutmam

Onu Caesar’ın üstünde ilk gördüğüm günü;

Bir yaz akşamı çadırındaydık:

Nervius’un ordularını yendiği gün.

Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius’un.

Şurasını ne hırsla yarmış Casca.

Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış!

Geri çekerken de lanetlik hançerini

Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar’ın kanı,

Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi

Gerçekten Brutus mu değil mi diye

Böylesine hoyratça vuran.

Çünkü, biliyorsunuz, Brutus

Koruyucu meleğiydi Caesar’ın.

Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu!

Aldığı yaraların en acısı bu oldu.

Vurduğunu görünce Brutus’un,

Nankörlük, hıyanetin kollarından beter,

Yıktı bitirdi onu, yarıldı aslan yüreği,

Kapayıp meşlahıyla yüzünü koca Caesar

Düştü Pompeius heykelinin dibine,

Kanlarının oluk oluk aktığı yere.

Ah, o ne düşüştü o, yurttaşlar,

Ben, sen, hepimiz düştük onunla

Ve en kanlı hıyanet geçti başımıza.

Elbet ağlarsınız böyle, duyuyorum içimde

Yüreklerinizin nasıl yandığını.

Rahmet damlaları bu döktüğünüz yaşlar.

Duygulu yürekler, sizleri ağlatan

Yaralı meşlahını görmek mi oldu yalnız?

Bir de şuraya bakın! Bakın, işte kendisi

Delik deşik olmuş ihanet hançerleriyle.

Dostlarım! Canım kardeşlerim! Sizi böyle birden

İsyana sürüklemiş duruma sokmayın beni.

Bu işi yapanlar şerefli insanlardır.

Yazık, bilmem neye kızıp da yaptılar bunu.

Akıllı, şerefli insanlar hepsi;

Elbet, haklı sebepler gösterirler size.

Ben yüreklerinizi çalmaya gelmedim, dostlar;

Ben bir söz ustası değilim, Brutus gibi;

Hep bilirsiniz, ben dostunu seven

Kaba saba bir adamım; bunu bildikleri için

İzin verdiler halkın önünde konuşmama.

Ne zekâm elverir, ne sözlerim, ne değerim,

Etkim, inandırma gücüm yeter

Halkın kanını azdırıp tutuşturmaya.

Ben içimden geleni söylüyorum düpedüz;

Sizin de bildiğiniz şeyler söylediklerim.

Canım Caesar’ın yaralarını gösteriyorum

Şu zavallı, güçsüz, dilsiz ağızları

Konuşturuyorum kendi yerime.

Ama ben Brutus olsaydım,

Ya da Brutus Antonius’un yerinde olaydı,

Öyle bir Antonius olurdu ki,

Akıllarınızı başlarınızdan alır,

Caesar’ın her bir yarasını bir dile çevirip

Roma’nın taşlarını yerinden oynatır,

Ayaklandırırdı sizi.

Dostlar, ne yapacağınızı bilmeden gidiyorsunuz;

Sevgilerinize nesiyle hak kazandı Caesar?

Ah bilmiyorsunuz bunu; şunu söylemeliyim size:

Vasiyet yazısı var dedim, unuttunuz.

İşte vasiyeti, Caesar’ın mührüyle hem de.

Her Roma yurttaşına, her birine ayrı ayrı

Yetmiş beşer drahmi bırakıyor

Ayrıca Tiber kıyısındaki gezi yerleri,

Kendi bağları, bahçeleri, yeni fidanlıkları

Hep size kalıyor, size bırakıyor hepsini,

Size ve mirasçılarınıza dünya durdukça;

Hep birlikte gezip dolaşasınız,

Gidip dinlenesiniz diye oralarda.

İşte buydu Caesar. Bir daha gelir mi böylesi?

Şimdi bırak yürüsün.

Bir kez ayaklandın ya, ey Hınç.

Dilediğin yere git artık!

Yargıtay Başkanlığı Adli Yıl Açılış Konuşmaları

0
Adli Yıl Açılış Konuşmaları listesi, 1943- 1944 yılından itibaren adli yıl açılış törenlerinde Yargıtay başkanları tarafından yapılmış ve yayınlanmış konuşmalardan oluşmaktadır.
Konuşmaların çoğunluğu; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, laiklik, demokrasi ve insan hakları temeline dayanmaktadır. Birçok Yargıtay başkanı, yürütmenin yargıya müdahalelerini eleştirmiş, yeni adli yılda parlamentodan ve hükumetten sorunların çözülmesini talep etmiştir.

Yargıtay 1.Başkanı Sayın Mehmet Akarca’nın 2020-2021 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1.Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2019-2020 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1.Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2018-2019 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2017-2018 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2016-2017 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2015-2016 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Ali ALKAN’ın 2014-2015 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Ali ALKAN’ın 2013-2014 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Ali ALKAN’ın 2012-2013 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın A. Nazım KAYNAK’ın 2011-2012 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Hasan GERÇEKER’in 2010-2011 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Hasan GERÇEKER’in 2009-2010 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Hasan GERÇEKER’in 2008-2009 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Osman ARSLAN’ın 2007-2008 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Osman ARSLAN’ın 2006-2007 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Osman ARSLAN’ın 2005-2006 Adli Yıl Açılış Konuşması 

Yargıtay Onursal 1. Başkanvekili Sayın Mater KABAN’ın 2004-2005 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Eraslan ÖZKAYA’nın 2003-2004 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Eraslan ÖZKAYA’nın 2002-2003 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Sami SELÇUK’un 2000-2001 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Sami SELÇUK’un 1999-2000 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet UYGUN’un 1998-1999 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet UYGUN’un 1997-1998 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Müfit UTKU’nun 1995-1996 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Müfit UTKU’nun 1994-1995 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Müfit UTKU’nun 1993-1994 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1992-1993 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1991-1992 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1990-1991 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ahmet COŞAR’ın 1988-1989 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ahmet COŞAR’ın 1987-1988 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Nihat RENDA’nın 1986-1987 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Nihat RENDA’nın 1985-1986 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Nihat RENDA’nın 1984-1985 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Derviş TURHAN’ın 1983-1984 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Derviş TURHAN’ın 1982-1983 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Derviş TURHAN’ın 1981-1982 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mustafa Sabri LİVANELİOĞLU’nun 1980-1981 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1978-1979 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1977-1978 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1976-1977 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1974-1975 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Eyüp Sabri ERMAN’ın 1972-1973 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ferruh ADALI’nın 1971-1972 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ferruh ADALI’nın 1970-1971 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ferruh ADALI’nın 1969-1970 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın İmran Öktem’in 1968-1969 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın İmran Öktem’in 1967-1968 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın İmran Öktem’in 1966-1967 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1964-1965 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1963-1964 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1962-1963 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1960-1961 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Bedrettin Koker’in 1955-1956 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Bedrettin Koker’in 1954-1955 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Bedrettin Koker’in 1953-1954 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Selim Nafiz Akyollu’nun 1952-1953 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Musafa Fevzi Bozer’in 1951-1952 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Musafa Fevzi Bozer’in 1950-1951 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Ozyoruk’ün 1949-1950 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1948-1949 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1947-1948 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1946-1947 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1945-1946 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1944-1945 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1943-1944 Adli Yıl Açılış Konuşması

İhsan Berkhan

0

Avukat İhsan Berkhan 1965 yılında Çeçen bir ailenin çocuğu olarak Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde doğdu.

1990 Yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Barosu’na 17687 sicil no ile kayıt olarak 1991 yılında  serbest avukatlığa başladı.

2003-2005 yıllarında, İstanbul Ticaret Üniversitesi‘nde Uluslararası Ticaret ve Avrupa Birliği Hukuku dalında yüksek lisans eğitimini tamamladı.

2014 yılında Arabulucu, 2017 yılında da Uzlaştırmacı oldu. İstanbul Barosu’nun bir kaç dönem Sirkeci ve Bakırköy Bölgesi Baro Temsilciliği görevlerini üstlendi.

2023 yılı itibariyle Bakırköy Adalet Sarayı Arabuluculuk Merkezi Koordinatörlüğü görevini sürdürmektedir. Marka ve patent vekilliği, sosyal güvenlik uzmanlığı, site ve iş merkezi yöneticiliği, Sınai Haklar alanında ceza ve hukuk bilirkişiliğinin yanı sıra, İş Hukuku, Kat Mülkiyeti Hukuku, İş Güvenliği Hukuku, Şirketler Hukuku, Aile Hukuku, Kira Hukuku, İcra-İflas Hukuku, Fikri ve Sınai Haklar Hukuku başta olmak üzere birçok alanda avukat ve hukuk danışmanı olarak hizmet vermektedir.

Okan Üniversitesi GSF’nde Öğretim Görevlisi olarak bulundu ve fikri ve sınai haklar dersi verdi. Beykent Üniversitesi ve Altınbaş Üniversitesi’nde arabuluculuk eğitmeni olarak görev aldı. Çeşitli barolarda ve adliyelerde seminerler verdi. Toplumsal ve hukuksal konularda manifesto ve bildirilerde imzacı oldu.

Sivil Toplum Çalışmaları 

Avukat İhsan Berkhan, birçok sivil toplum kuruluşunda üyelik, kuruculuk ve yöneticilik yaptı. Arabuluculuk Gönüllüleri Derneği ve Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği’nin kurucu Yönetim Kurulu Başkanı, Kafkas Çeçen Kültür Derneği’nin 2005-2006 dönemi Yönetim Kurulu Başkanı ve İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu(HFSK) üyesidir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk  Derneği

Eserleri 

Berkhan‘ın; “Arabuluculuk Şirketi”, “Marka ve Patent Vekilliği Sınavına Hazırlık Soru Bankası”, “Arabuluculuk Soru Bankası”, “Dava Şartı Arabuluculuk”, “Taşıma Sigortalarında Arabuluculuk Alternatif Çözüm Yolları”, “Tahkim ve Arabuluculukta Tarafsızlık İlkesi” ve “Fikrî Mülkiyet ve Arabuluculuk” isimleri ile Aristo Yayınevi tarafından basılan kitapları bulunmaktadır. 

Hakemli ve hakemsiz dergilerde yayımlanmış hukuki makaleleri (Marka Lisans Sözleşmeleri, Markanın Hükümsüzlüğü vb. ) bulunmaktadır.

Katliamların Olmaması İçin Neler Yapmalıyız

 

Uzlaşı Hukuku ve Etik

Emek Şövalyeleri/ Knights of Labor

0
Knights of Labor
Emek Şövalyeleri

Emek Şövalyeleri/ Knights of Labor

1869-1917 arasında ABD’de faaliyet göstermiş olan ve isçi haklarını savunan bir örgüttür. 1869’da Amerika’da gizli olarak kurulmuştur. Philadelphia’da terzilerin öncülüğünde oluşmuştur. kurucu lider Uriah Smith Stephens, üyelerini işveren misillemelerinden korumak üyeler gizlilik üzerinden örgütlemiştir.  Üyeleri arasında kadın ve erkek, beyaz ve siyah, kalifiye ve kalifiye olmayan terzilerin yer aldığı emek şövalyeleri endüstriyel demokrasinin temel ilkelerini desteklemiştir.

Uriah Smith Stephens - Emek Şövalyeleri Lideri
Uriah Smith Stephens – Emek Şövalyeleri Lideri

Emek Şövalyelerinin amacı, çalışanların haklarını savunmaktır. Teşkilat kısa zamanda başarılar kazanmış ve 1880 yılına kadar gizliliğini sürdürmeye ihtiyaç duymayacak derecede kuvvetlenmiştir. Günlük çalışma saatlerinin düzenlenmesi ve çocukların çalıştırılmasının engellenmesi ile eşit gelir düzeninin elde edilmesi temel amaç olmuştur. İlk genel kurulunu 1878’de toplamıştır. 1886’da Şikago’daki bir bomba olayı. Emek Şövalyelerinin itibarını kırmıştır. Haymarket Olayından sonra önemini yavaş yavaş kaybetmiştir. 1917 de faaliyetini durdurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin yanı sıra Kanada’da da faaliyet göstermiştir. Büyük Britanya ve Avustralya’da da şubeleri vardır.  Yeniden yapılanma dönemi Amerika’sının en önemli işçi örgütüdür.

Emek Şövalyelerinin Anayasası

1. Her üretken endüstri departmanını örgüte dahil etmek, bilgiyi eylem için bakış açısı haline getirmek ve ülkenin ve bireylerin ilerlemesi için doğru standartları, endüstriyel ve moral değerleri oluşturmak.

2. Çalışanların ürettikleri refahtan uygun bir pay almalarını sağlamak; hak ettikleri şekilde daha fazla boş vakti sağlamak; daha fazla toplumsal avantajı, imtiyazı ve ücreti sağlamak; bütün bu haklar ve imtiyazlar onların bu dünyada iyi bir devleti savunmalarında, idame ettirmelerinde ve sevmelerinde gereklidir.

3. Çeşitli hükümetlerden çalışma hayatı ile ilgili istatistik bürosunun kurulmasını talep ederek üretici kitlelerin eğitim, moral ve mali alandaki gerçek durumlarını ortaya koymak

4. Koordinasyon görevini üstlenecek kurumların oluşturmak.

5. Geleceğe miras olan kamu arazilerinin bir hektarının bile demiryollarına ve spekülatörlere bırakmayıp gerçek sahiplerine vererek korumak

6. Emek ve sermaye arasında eşitliği gözetmeyen tüm kanunların iptal edilmesi, adaletle ilgili haksız ayrıntıların, gecikmelerin ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve madencilik, imalat ya da inşaat işleri ile uğraşanların sağlık koşullarını iyileştirmek için gerekli olan tedbirlerin kabul edilmesi.

7. İmtiyazlı şirketleri, ülkenin geçerli parası ile bir önceki hafta gerçekleştirilen çalışmanın karşılığının tamamını haftalık olarak işçilere ödemeye zorlayacak kanunları çıkarmak.

8. Teknisyen ve işçilere bir ücretlerinin tamamı kadar bir başlangıç ücretini veren bir yasanın çıkartılması.

9. Merkezi hükümet, eyaletler ve belediye işlerinde sözleşme sisteminin ilga edilmesi.

10. İşçi ve işverenlerin sorunlarını adil bir çerçevede müzakere etmeye istekli oldukları her durumda ve her yerde grevlerin uzlaşma ile halledilmesini sağlama.

11. On dört yaşına varmadan çocukların işyerlerinde, madenlerde ve fabrikalarda çalışmalarının yasaklanması.

12. Hapishanelerimizdeki ya da ıslah evlerimizdeki mahkumların sözleşme ile dışarıda çalıştırılması sisteminin ortadan kaldırılması.

13. Her iki cins için eşit işe eşit ücretin verilmesini sağlamak

14. İşçilerin sosyal faaliyetleri ve fikri gelişimleri için daha fazla vakte sahip olmalarının sağlanması ve insanların beyinleri tarafından yaratılan zahmeti azaltan makinelerin sağladığı avantajların semerelerini alabilmeleri için günlük çalışma saatinin sekiz saate indirilmesi.

İlhan Arsel

0
Profesör Doktor İlhan Arsel

Prof. Dr. İlhan Arsel, 5 Nisan 1920’de İstanbul’da doğmuş, 1942 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Selanik göçmeni bir ailenin iki oğlundan biri olan Arsel iş insanı Nusret Arsel’in ağabeyidir.

İlhan Arsel-Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına
Akademik Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları

1949 yılında İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi‘nde doktora eğitimini tamamlayarak akademisyenliğe başlamıştır. Doktorasını tamamladıktan sonra yardımcı doçent, doçent ve profesör kadrosu ile otuz yıldan fazla bir süre üniversite öğretim üyeliği görevini yürütmüş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa Hukuku dersleri vermiş, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu binlerce öğrenci yetiştirmiştir.

Prof. Dr. İlhan Arsel, 1961 Anayasasının hazırlanmasına katkıda bulunan bilim insanlarındandır. 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri ihtilalden sonra yeni Anayasa ön tasarısı hazırlamakla görevlendirilen on kişilik İstanbul Komisyonu’na üye atanmış ve daha sonra Kurucu Meclis ön tasarısını hazırlamak üzere kurulan beş kişilik komisyona üye seçilmiştir. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından 10 Haziran 1966 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçilmiş, Meclise katılmadan istifa etmiştir.

Arsel, 1971 yılında merkezi New York’ta bulunan ‘Inter-University Associate’ kuruluşuna danışman ve araştırmacı olarak kabul edilmiş, bu kuruluşun kronolojik yorum esasına göre yayımladığı Dünya Ülkeleri Anayasaları (Constitutions of the Countries of the World) 14 ciltlik eserin Türkiye Anayasası ve Belçika Anayasası bölümlerini 1971 yılında hazırlamıştır.

Ankara Polis Enstitüsü’nde dersler vermiş, 1975 yılında, Enstitüden ihraçları protesto etmek amacıyla bu kurumdan istifa etmiştir.

Anayasa Hukuku dersleri verdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden ise 1977 yılında istifa etmiş, öğretim üyelerini şeriatçılık faaliyetlerine karşı suskun kalmakla suçlamıştır. İstifasından sonra “Şeriatın olumsuzluklarını ortaya vuran yayınlar” olarak tanımladığı kitaplar kaleme almıştır.

Üniversiteden ayrıldıktan sonra bilimsel araştırmalarına devam etmiş, sonraki yıllarda ABD’ye yerleşmiş, 7 Şubat 2010 tarihinde 89 yaşında iken Florida’da yaşamını yitirmiştir.

ABD’de toprağa verilen Arsel 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu birçok insanın hocalığını yapmıştır. 

Arsel’in Anayasa Hukuku alanında yayınlanmış ve ardılları olan Anayasacılar tarafından referans gösterilmiş eserleri bulunmaktadır. Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması, Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Anayasa Hukuku (Demokrasi) ve Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, hukuk alanında yazmış olduğu bazı eserlerdir.

Prof. Dr. İlhan Arsel’in Tüm Eserleri
  • La Responsabilité Politique Ministérielle et La Chambre Des Lords, Montrouge (Seine), Imprimerie Gaston Dalex, 1949 (Docteur en Droit).

  • Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1955 (2. Baskı Ankara 1961).

  • Civil Litigation in Turkey (Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması), New York Üniversitesi’nden Prof. Delmar Karlen ile birlikte. Bu çalışma Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi ortak yayınıdır, Ankara 1957.

  • Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Güzel İstanbul Matbaası, Ankara 1958.

  • Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1959.

  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1962.

  • Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara 1964 (Değişikliklerle 2. Baskı İstanbul Sıralar Matbaası, 1968).

  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları (Birinci Kitap: Cumhuriyetin Temel Kuruluşu), Mars Matbaası, Ankara 1965.

  • Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, Sevinç Matbaası, Ankara 1970.

  • Belgium, Chronological Interpretation of the Constitutional Development-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1972.

  • Turkey, Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication, New York 1972.

  • Arap Milliyetçiliği ve Türkler – Arap Milliyetçiliği’nde “Türk Aleyhtarlığı”, “Dil” ve “Din” Unsurları ve Türk’le İlgili Sorunlar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1973 (Değişikliklerle 2. Baskı 1975).

  • Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına – Şeriat Devletinden Layik Cumhuriyet’e, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1975. (Kaynak Yayınları’ndan çıkan güncel adı: Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e – Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına)

  • Turkey, Chronological Interpretation of the Constitutional Development; (revised and updated)-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1975.

  • Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları ve Aydınlar, 1. Baskı Doğan Basımevi, Ankara 1977; 2. Baskı İstanbul 1995; 3. Baskı Kaynak Yayınları, Aralık 1996.

  • Biz Profesörler, Doğan Basımevi, 1. Baskı Aralık 1979; 2. ve 3. Baskı (1987, 1992) İnkılâp Kitabevi; 4. Baskı Kaynak Yayınları, 1997.

  • Şeriat ve Kadın, Orhanlar Matbaası, 1. Baskı 1987; 2. Baskı Kaynak Yayınları 1988; yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş 15. Baskı Ekim 1997; 20. Baskı Kaynak Yayınları, Şubat 2014.

  • Aydın ve “Aydın”, 1. ve 2. Baskı İnkılâp Kitabevi, 1993; yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş 3. Baskı Kaynak Yayınları, Mart 1997.

  • Şeriat’tan Kıssa’lar 1, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996; 2. Baskı Ağustos 1996.

  • Diyanet’e Cevap – Kadınları Aşağılayan Hükümler Konusunda Başbakanlığa Mektup, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996.

  • Turan Dursun’a Mektuplar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı 1996; 2. Baskı Mart 2000.

  • Şeriat’tan Kıssa’lar 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1997.

  • Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 1997.

  • Tevrat ve İncil’in Eleştirisi, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1997; 2. Baskı Aralık 2001.

  • İslama Göre Diğer Dinler, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mart 1999; 2. Baskı Mayıs 2005.

  • Kur’an’daki Kitaplılar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1999.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 1 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1999; 2. Baskı Eylül 2004; 3. Baskı Ekim 2008; 4. Baskı Nisan 2014.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 2 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 3, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2000; 2. Baskı Eylül 2004.

  • Muhammed’e Göre “Muhammed”, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Kasım 2000.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 3 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 4, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Eylül 2001.

  • Müslümanlık Sınavı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mayıs 2002.

  • Şeriat, İnsan ve Akıl, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Haziran 2005.

  • Cahiliyye, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 2005.

  • Şeriat ve Eşitsizlik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2006.

  • Kur’an’daki Tanrı – Muhammed’in Tanrı Anlayışı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2007; 2. Baskı Aralık 2007.

  • Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ocak 2008; 2. ve 3. Baskı Mart 2008.

Çeyrek yüzyıl içinde neler oldu?

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Çeyrek yüzyıl içinde neler oldu? / Sami Selçuk 

 

2 Mayıs 2025’te T24’te yayımlanmıştır: “Günümüz çoğulcu demokrasisinin vazgeçilemez temeli, her açıdan birey özgürlüğüdür, kısaca özgürlüktür.”

 

Yargıtay Başkanlığında üç yıl kalacak, dolayısıyla üç “yargılama yılı” konuşması yapacaktım.

Bundan yararlanarak, demokrasi ve hukuk konularındaki düşüncelerimi kamuoyuna yansıtmalıydım.

Bu yaklaşımın sonucu olarak genelden özele yürüyen ve bir bütün olması gereken bu konuşmanın birincisi, devlet düzeni üzerinde, yani bir bakıma Cumhuriyetin kurucu felsefesine, Batıda gelişen “gün ışığında demokrasi” (openair democracy, démocratie à ciel ouvert, democrazia all’aria aperta) anlayışına ağırlık veren bir konuşma olmalıydı.

Nitekim öyle de olmuş ve 1999-2000 yargılama yılını konuşmamı bundan tam çeyrek yüzyıl önce aşağıdaki dileklerle bitirmiştim.

“İşte, önümüzde dokunduğu her şeyi bilim testinden geçirerek akılcılığa dönüştürebilen ve kendisini durmadan yenileyerek kültür genlerine içselleştirdiği çağla aynı dalga boyunu yakalayabilen pırıl pırıl bir Atatürkçü görüş.”

“İşte, önümüzde ilke ve boyutları, marangozun budaksız ağaçta kayan rendesi gibi, iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını cömertçe sunan; ancak bunların bir tanesinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp sürçen ve, bütün sistemi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını inanılmaz bir kıskançlıkla geri alan görkemli ve çağcıl demokrasi.”

“Nihayet işte, doğruları, yanlışları, esin kaynakları ve sorunlarıyla kara sevdamız Türkiye, bizim Türkiye’miz.”

“Tercih sizlerindir.”

“Ben, Türk halkının ‘güzeli ağlatan, çirkini söyleten’ bir halk olmadığına inanmış hukukçularından biriyim.”

“Bu yüzden sadece ondaki titreşimleri ve bilimi gözeterek doğruları dile getirmeye çalıştım, çalışıyorum. Çünkü bağımsız bir hukukçunun bu ahlaki görevi yerine getirmesi gerekirdi.”

“Ve ben bu görevi, yabancı sözcüklerle kuşatılmış, başkenti bile sokaklarına dek istilaya yeltenen ‘Türkgilizce’yle değil, vurgun olduğum, ses bayrağım ana dilim Türkçe’nin yalınlığıyla, içtenliğiyle yazıp konuşarak sizlerin, Türk halkının önünde konuşmuş ve görevimi yerine getirdiğime inanıyorum.”

“Kısaca şu anda, birey, yurttaş, hukukçu olarak ve bütün sorumluluğu üstlenerek tercihlerimi dile getirmiş bulunuyorum.”

“Özetle ben, içleri boşaltılmamış, sulandırılmamış küresel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında, köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.”

“Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçü görüşü geri istiyorum.”

“Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyor, ülkem için bunun tam tersini, yani eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.”

“Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum.”

“Hoşgörünün de ötesinde ‘öteki benim eşitim’ diyen, birbirlerine meydan okuyarak saygı duyan, berikiler ile ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnendiğinde, kendilerinin hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine çiğneyenlere karşı çıkma ortak bilincini, akılcı eleştiri, tartışma, sorgulama, algılama kapılarını açık tutma yeteneklerini kazanmış özgür ve demokrat insanların yaşadığı demokratik bir cumhuriyet istiyorum.”

“Yaşamın ve barışın vazgeçilemez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendisini geliştiren bir toplum istiyorum.”

“Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği istiyorum.”

“Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum.”

“Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasa ile örgütlenmesini istiyorum.”

“Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla ‘Memurin Muhakematı Kanunu’ gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle ve yüksek sesle vurguluyorum.

“Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi mahkemelere bağımlı kılan ve devleti bireyleri ile sürtüştüren çarpık hukuk uygulamasının ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanlarımızın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, ‘Dura dura bayatlayan adalet’ (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayan insanlarımızın ‘makûs talih’lerinin yenilmesini istiyorum.

“Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü olan yargılama erkinin öbür erklerden bütünüyle bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargılama erkinin, gücünün yasama ve yürütme erkleriyle, güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmasını istiyorum.”

“Yargılama erkinin ivedi gereksinimlerinin kısa sürede karşılanmasını, 1966 New York Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (md. 14) bir insan hakkı olarak vurgulanan üst (ara) mahkemeye başvuru (istinaf) hakkının tanınmasını, böylelikle üst mahkemeleri, yargılama kolluğu, akademisi, binalarıyla halkın ve Türkiye’nin saygınlığına yaraşan yetkin bir yargılama erki istiyorum.”

“Diyeceklerim şimdilik bunlardır.”

“Gösterdiğiniz ilgi ve sabra gönül borcumu öderken, önümüzdeki yıllarda demokrasinin utkusuyla taçlanmış, baskı ve terörden arınmış, barışa kavuşmuş bir Türkiye’de ve dünyada buluşmak umuduyla sizlere şükranlarımı, saygılarımı sunarım.”

Peki, bundan sonra neler mi oldu?

Geliniz, şimdi bu dileklerden hangisinin gerçekleştiğine bir göz atalım.

Hemen baştan belirteyim ki, bu konuşmanın bana ne kazandırdığını bilemem. Ancak, kimyada çözeltilerdeki asit ve bazları ayırt etmekte kullanılan turnusol gibi, bu konuşma da, kimlerin doğru Atatürkçü anlayıştan ve günümüz demokrasisinden yana, kimlerin bunlara karşı olduğunu gün yüzüne çıkarmıştır.

Bu açıdan ilkin Atatürk’ün anlayışını yansıtan iki olaya değinmek isterim.

Bu konuda yaşanan ve Atatürk’ün demokrasi anlayışını yansıtan önemli olaylardan birincisi şudur: CHP Genel Sekreteri Recep Peker, İtalya ve Almanya gezisinden sonra toplanacak olan CHP kurultayına -ki, bu Atatürk’ün yaşamında 9.5.1935’te toplanan son kurultaydır- sunulmak üzere, İtalyan faşizminden etkilenerek yeni bir tüzük, çok ayrıntılı bir izlence (program) hazırlamıştır.

Bu parti tüzüğü, partinin eylemli Genel Başkanı Başbakan İnönü’nün görüp incelemesinden sonra Atatürk’e sunulmuştur.

İşte Atatürk, o gün, akşam yemeğine gelen konuklarını uğurladıktan sonra geceleyin hiç uyumamış, sabaha dek kitaplığında bu tüzük taslağını incelemiştir.

Bu girişime ve sakat düşüncelere çok öfkelenen Atatürk, sabahleyin gelen genel sekreterine “kim bu zorbalar?” diye sorduktan sonra, şunları söylemiştir: “Görülüyor ki, varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın -ki olasılıkla, daha çok İnönü’yü amaçlamaktadır- arkadaşlar tarafından bile zerrece anlaşılmış değildir.”

Hemen ardından bu hedefi de şöyle açıklamıştır, Atatürk: “Biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu ülkede padişahlığa yandaş olanlar bile bir parti kurabilsinler” (Soyak, Hasan Rıza, Atatürk’ten Hatıralar, İstanbul, 2004, s. 61-62).

Dikkat edilsin, lütfen. Atatürk, demokraside akla, değişik görüşlere ve inançlara asla hiçbir yasak, sınır tanımamakta, bütün inakları, dogmaları reddetmekte, attığı en büyük adımı, cumhuriyeti bile demokratik tartışmaya açmayı göze almakta, alabilmektedir.

Nitekim aynı bilinçle Atatürk, sağ iken ve de daha sonları çevirisi yapılan Benoit Mechin’in cezaevinde bulunduğu sırada yazdığı “Kurt ve Pars Mustafa Kemal” adlı kitabında yer alan bazı olumsuz olaylar ve değerlendirmeler üzerine bu kitabın basımından, yayımlanmasından vazgeçilmesi üzerine, “Ben insanüstü bir varlık değilim, bir insanım, elbette yanlışlarım, zayıf yönlerim olmuştur” diyecek ve yayımlanmasına izin verecek denli hoşgörülü ve gerçekçidir.

Gerçekten O, çocuğu gibi elinden tutup büyüttüğü, üzerine titrediği “Cumhuriyet”e karşıt görüşlere bile özgürlük isteyecek çapta ve büyüklükte “demokrasi ve özgürlük bilinci”ne sahip bir önderdir.

Ayrıca hiç unutulmamalıdır ki, Atatürk, dönemindeki bütün baskıcı, buyurgan tümelci rejimlere de karşıdır.

Bir başka olay da şudur: Fuat Köprülü’nün başkanlığında Cumhuriyetin başlarında bir “Dinde Reform Kurulu” oluşturulmuş ve bu Kurul, masada ve sandalyede namaz kılınması gibi birçok öneriyi Atatürk’e sunmuştur. Atatürk, bu önerilere çok öfkelenmiş, “Dinde reformu, demiş, dinin kendi içindeki din insanları yapabilir. Ben siyaset insanıyım. Martin Luther değilim.”

Nitekim o kurul, hemen kaldırılmıştır.

Görülüyor ki, Atatürk ideokrat, totaliter; Atatürkçü görüş, bir ideoloji, totalitarizm değildir.

Dinlere, inançlara karşı da değildir. Tam tersine dinlere, inançlara saygılıdır. Çünkü laiktir; din, inanç alanı ile bilim alanını özenle birbirinden ayırmaktadır, ayırmıştır da. Tıpkı “Ben, laboratuvarıma girerken dinimi eşikte bırakırım” diyen ve sabah laboratuvarına giderken, akşam evine dönerken tapınmak için kiliseye uğrayan on dokuzuncu yüzyılın ünlü fizyolog ve doğa bilimcisi dindar Claude Bernard (1813-1878) gibi.

Bilindiği üzere, tek kişinin yapacağı bir işi on kişi yaparsa, dokuz kişinin görünüşte işi vardır; ancak aslında dokuz kişi işsizdir.

Ekonomide buna “gizli işsizlik” denir.

Atatürkçülüğü bir ideoloji olarak algılayarak, inanç ve düşünce alanına yasaklar getirmeye kalkışanlar, bunları savunanlar, zaman zaman onu bir tür totalitarizme dönüştürenler, aslında Atatürk’ü severken onu boğan “gizli Atatürk karşıtları” ya da “yüzeysel Atatürksever­ler”dir. Yani Stendhal’ın ünlü romanında Papaz Chelan’a söylettiği şu sözlerin bilinçsiz özneleridir: “İktidar koltuğundaki insanlara dalkavukluk etmeyi aklınızdan geçiriyorsanız, ruhunuzu cehenneme mahkûm etmişsiniz demektir.

Dolayısıyla “1999-2000 yargılama yılı” (adli yıl) açış konuşmam, her şeyden önce kimlerin Atatürk’ü ve Atatürkçü görüşü anladığını, kimlerin anlamadığını ortaya koyan bir turnusol olmuştur, benim açımdan.

Bu konuşmadan sonra ise, şu kanıya ulaşmışımdır: Atatürk’ü ve Atatürkçü anlayışı, bir bakıma gizli Atatürk karşıtlarından kurtarmak, bilimsel yörüngesine oturtmak zorunludur.

İşte o zaman, sadece Avrupa Birliği’nin değil, bütün kapıları açan Atatürkçü görüşün tam demokrasiye geçmede gerçek bir basamak işlevini yerine getirdiği görülecektir.

Unutulmamalıdır ki, Atatürk’ün kurduğu parti, yani CHP, bir amaç değil, demokrasinin alt yapısını hazırlayan devrimleri gerçekleştirmek ve demokrasiye adım atabilmek için sadece bir araçtan ibaretti.

O kadar.

Nitekim bir yabancı bilim insanı, Prof. Maurice Duverger, bunun ayrımına çok iyi varmış, Atatürk’ün kurduğu CHP’yi, hedefi demokrasi olduğu için, başka ülkelerde görülen tek partilerden özenle ayırmış, bu tür partileri “Kemalist partiler” olarak adlandırmıştır.

Gerçekten Duverger’ye göre, bu terimle adlandırılan partilerin vaz­geçilmez amaçları, halkı geleceğin demokrasisine hazırlamaktır. Nitekim “Diktatörlük Üstüne” adlı kitabında Atatürk’ün Mussolini’ye özen­diğini söylemekle birlikte, “Siyasal Partiler” adlı kitabının “Tek Parti ve Demokrasi” bölümünde Atatürk Türkiye’sine önemli bir yer ayıran bu ünlü bilim insanı, şöyle demektedir: “Atatürk’ün önderliğindeki tek particilik, tekelciliğe dayanarak özgürlükçü demokrasiyi tıkamamıştır. Zira Mustafa Kemal, sahip olduğu güçten, tekelden sürekli rahatsızlık duymuştur. Çeşitli fırsatlarla bu tekele son vermeye çalışmıştır.’’

Kısaca Duverger’ye göre, “1923 sonrası Türk devrimiyle Türkiye, engelsiz ve sıkıntısız şekilde tek parti sisteminden plüralizme (çoklu sisteme) geçmiştir. Bugün, Ortadoğu devletlerinin en demokratik olanıdır.”

Yine Duverger’ye göre, “Basiretle uygulanan tek parti yönetimi, bugün gerçek bir demokrasinin kuruluşunu mümkün kılacak...” çalışmaları yapmıştır ve “Türk tek parti sistemi, hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış; bu tekelciliğe resmî bir nitelik vermemiş, özgürlükçü demokrasiyi ortadan kaldırma isteğiyle onu hukuksal kılmaya, meşrulaştırmaya kalkışmamıştır.” (Duverger, Maurice, (Ergun Özbudun), Siyasi Partiler, Ankara, 1986, s. 360, 364).

İşte bu yüzden Batı dünyasının siyaset bilimcilerinin çoğu, 1950 seçimlerini ve iktidarın barış içinde devir-teslimini “beyaz ihtilal” olarak nitelendirmiştir.

Ancak umudumuzu yitirmeyelim.

Gerçekten her dönemde köle sanılanlar, kurtuluşu eninde sonunda başarmış, yarınların efendileri olmuşlardır.

Ne var ki, bu savaşım, her yerde her zaman kolay olmamıştır.

Çünkü Atatürk’ler yeryüzüne çok sık gelmezler.

O’nun değerini iyi bilmeliyiz.

Ayrıca şunları da hiç unutmamalıyız.

Günümüz çoğulcu demokrasisinin vazgeçilemez temeli, her açıdan birey özgürlüğüdür, kısaca özgürlüktür. Nitekim “1999-2000 yargılama yılını açış” konuşmam, daha önce de değinildiği üzere, ikinci olarak, kimlerin çağcıl demokrasinin olmazsa olmazı olan “özgürlük bilinci”ne sahip olduğunu, kimlerin olmadığını da ortaya koyan bir turnusol işlevini yerine getirmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Doğan, S., Sivil Demokrasi Çağrısı, Bir Konuşmanın Yankıları, İstanbul, 1999; Kaya, M. E., O Konuştu, Türkiye Tartıştı, Ankara, 1999; Karahasan, M., R., Başkan, İstanbul, 1999).

Bu bir.

Dayandığı Antlaşma’nın ikinci maddesine göre, Avrupa Birliği; insan özsaygısı (şeref), insan haklarına saygı, demokrasi, özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü temelleri üzerine kurulmuştur.

Bu da, iki.

Yeri gelmişken ayraç içinde belirteyim ki, o konuşma, aynı günlerde ilkin Liberte yayınları arasında basılmış, hemen akabinde, başyazarı ve kimi yazarları beni eleştirdikleri -ki, bunlardan bir kesimi daha sonraları yazılarında yanlış yaptıklarını itiraf etmişlerdir- halde Hürriyet gazetesinin eki olarak da basılıp halkımıza ulaştırılmıştır.

Çeyrek yüzyıl sonra “O konuşmadaki umutların hangisi gerçekleşmiştir?” diye sorarsınız, şu yanıtı verebilirim: Yalnızca üst mahkemelerin (istinaf) kurulması.

Çok yazık ve de çok düşündürücü!?

İzninizle aşağıdaki bilgiyle yazımı bitirmek istiyorum.

1999-2000 yargılama yılını açan bu konuşma metni, yazarının isteğiyle “Liberte Yayınları” (Ankara) arasında yayımlanmakla kalmamış, yazardan izin alınmaksızın konuşmanın yapıldığını izleyen gün, Hürriyet yayınları arasında da basılarak ve ek olarak okurlara dağıtılmıştır.

Bilindiği üzere, Alman düşünürü Theodor Adorno, Auschwitz’in bombalanması ve aynı adla Polonya’da toplama kampı kompleksi oluşturulması dolayısıyla “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak, ilkelliktir” demişti. Bence de, “12 Eylül Darbesi”nden sonra, ahlakın hukuka yansıması demek olan bir anayasadan ve böyle bir Anayasa’ya göre meşru bir düzenden söz etmek, ülkemizde artık olanaksızdır.

Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi

0

Berkowitz, kitapta Berkowitz, farklı kültürlerin cinsel davranışlarını ele almakta ve kültürel çeşitliliğe vurgu yapmakta, yasaların insan hakları ve toplumsal cinsiyet perspektifinden nasıl ele alındığını analiz etmektedir. Farklı kültür ve çağların cinsel davranışları nasıl yargıladığını ve cezalandırdığını araştırırken, insan hakları, toplumsal cinsiyet ve özgürlük konularını da ele almakta, ceza yasaları yoluyla arzunun sınırlandırılmasını örneklerle açıklamaktadır. Cinsellikle ilgili yasal düzenlemelerin toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl doğurduğu da kitapta ele alınan önemli bir konudur. Cinsellikle ilgili yasaların kişisel özgürlükleri ve özgürlükleri nasıl sınırladığını ve nasıl değiştirdiği tartışılmaktadır.

Detaylı araştırmalara ve dönemin tarihsel kaynaklarına verilen referanslarla, hukuk ve otorite karşısında erkek ve kadının toplumların karmaşık ilişkiler zinciri içindeki rolleri ele alınmakta, kitabın her bölümünde çarpıcı örneklerle bu rolleri tanımlanmaktadır.

Kitap, insanlığın ilk yasalarının İbraniler tarafından konulduğuna dair iddiayı arkeolojiye ve bilimsel kanıtlara dayanarak çürütmektedir.

Kitabın Tanıtım Yazısı 

Yatak odasından mahkeme salonuna – seks hukukunun hayret verici tarihi…

Kraliyet metresleri, eşcinsel at arabası yarışçıları, ortaçağ travestileri, cadılar, keçi seviciler, rahibe fahişeler ve Londralı kiralık oğlanlar gibi aykırı oyuncuların renklendirdiği seks tarihinde bir çağ ve toplumda hoşgörülen davranışlar bir ötekinde en ağır şekilde cezalandırıldı. Ancak seks dürtüsü antik çağlardan beri kendini dizginlemeye çalışan her türlü girişime karşı koydu. Seks ve Ceza, dört bin yıllık cinsellik, din ve mülkiyet üçgeninin açılarının çok da değişmediğini gösteriyor bizlere.

“Elbette tecavüz, zina, ensest ve seks hukuku alanına giren diğer tüm meseleler insanlığın varoluşundan beri vuku bulmuştur. Değişen tek şey, insanların birbirlerinin bedenlerini kontrol etmek için kullandıkları yöntemler ve bu yöntemleri kullanma gerekçeleridir.”

Eric Berkowitz Antik Mezopotamya’da zina yapan bir kadının kazığa oturtulmasından başlayıp 1895’te Oscar Wilde’ın “büyük ahlaksızlık” suçuyla hapis cezası aldığı döneme kadarki seks hukukunun uzun tarihini gözler önüne seriyor.

Seks ve Ceza, mahkeme tutanaklarıyla tarihi belgelerde yer alan gerçek insanların hayatlarından yola çıkarak insanlık tarihine ayna tutarken, insan ruhunun karanlık taraflarını ortaya çıkarıyor. Berkowitz zaman zaman tüyler ürperten, zaman zaman hayal gücünü zorlayan bir yolculuğa davet ediyor okurları.

“Seks ve Ceza, seks ve günah üzerine dudak uçuklatan bilgilerle dolu.”
Guardian

“Ustalıkla yazılmış aydınlatıcı bir yapıt.”
Literary Review

Eurojust – Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı

0
Eurojust - Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı

Eurojust, Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı (European Union Agency for Criminal Justice Cooperation) 2002/187/JHA sayılı Avrupa Konseyi Kararı ile kurulmuştur. 28 Şubat 2002 tarihli Avrupa Konseyi Kararı ile geçici statüsü sona erdirilerek sürekli bir yapıya dönüşmüştür.

Genel merkezi Hollanda’nın Lahey kentinde bulunmaktadır. Birlik üyesi ülkelere mensup savcı yargıç ve polis memurlarından oluşmaktadır. Tüzel kişiliği bulunmaktadır. Eurojust, yetkilerini öncelikle Üye Devletlerin topraklarında kullanmakta, üçünü ülkelerle işbirliği anlaşması. yapılması gerekmektedir. Eurojust ile Türk adli kurumları arasında işbirliğin güçlendirilmesi konusunda taraflar uyum içindedir. 

Yasal Çerçevesi

Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı Avrupa Birliği Ceza Adaleti İşbirliği Ajansı (Eurojust), Lizbon Antlaşması’nın 85. maddesi ve 12 Aralık 2019 tarihinde yürürlüğe giren Eurojust Tüzüğü temelinde faaliyet göstermektedir. Tüzük, Eurojust’ın yetkilerini, yönetim yapısını, veri koruma rejimini ve AB dışı ülkelerle anlaşmalar yapma çerçevesini belirleyerek Tüzük, yeni bir yönetim sistemi kurmuştur. Ayrıca, Eurojust’ın yetkili olduğu ağır suçlara soykırım ve savaş suçları da eklenmiştir

Ayrıca Eurojust, mali düzenleme, iç prosedürler, veri koruma kurallarının uygulanması ve Ajansın nerede bulunacağını ve belgelere erişimi belirleyen Eurojust merkez kararını içeren bir iç yasal çerçeve benimsemiştir. Çalışma performansı izlenmekte, periyodik raporlama youyla denetimi sağlanmaktadır.

Görevi ve Amacı 

  • AB Üye Devletleri arasında yargısal işbirliğini arttırmak
  • Sınır aşan suçlarla ilgili uzun yılara dayalı stratejiler geliştirmek
  • Sınır ötesi suçlarla mücadelede çalışan savcılara ve hakimlere doğrudan destek sağlamak
  • Ulusal yargı mercilerinin yetkinliğini artırmak ve sınır ötesi ve organize suçların soruşturmalarını yürütmek; uzmanlığı, ortaklıkları ve modern dijital araçlarıyla, ulusal sınırların suçun kovuşturulması ve adaletin sağlanması önünde engel teşkil etmemesini sağlamak 
  • Ulusötesi suçları soruşturma ve kovuşturmada ulusal makamların (AB Üye Devletleri ve üçüncü Devletler) çalışmalarını koordine ederek Avrupa’yı daha güvenli bir yer haline getirmek
  • Üçüncü devletler ve diğer AB ajansları ile adli bilgi ve kişisel veri alışverişine izin veren işbirliği anlaşmalarını müzakere etmek
  • Görevi, bir veya daha fazla devletin karıştığı sınır aşan organize suçların (yasadışı uyuşturucu trafiği, kara para aklama, insan kaçakçılığı ve ticareti, radyoaktif madde ticareti, motorlu taşıtlarla ilgili suçlar, siber suçlar, yolsuzluk, dolandırıcılık suçları, çevre suçları vb.) araştırılması ve soruşturulmasında yetkili ulusal makamlar arasında işbirliğini geliştirmek,
  • Üye Devletlere ve AB Konseyine gerekli uzmanlık bilgisi sağlamak
  • Özellikle bir veya daha fazla AB üyesi devletin yargı yetkisine giren sınır aşan suçlar ile organize suçların araştırılması ve soruşturulmasında yetkili ulusal makamlar arasında iş birliğini geliştirmek, adlî soruşturmaları teşvik ve koordine etmek 

Ankara Antlaşması / Musul Antlaşması

0

Ankara Antlaşması,  5 Haziran 1926 tarihinde, üç taraflı bir antlaşma olarak İngiltere, Türkiye ve Irak arasında Ankara’da imzalanmıştır. 18 maddeden oluşan ve “Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması” yahut “Musul Antlaşması” olarak da bilinen bu antlaşma ile Türkiye-Irak sınırı belirlenmiş, iyi komşuluk ilişkileri tesis edilmiştir.

Antlaşma, yeni kurulan Irak devleti ile Türkiye arasında yaşanan ilk iletişim ve düzenlenen ilk hukuki metin olması yanında Türkiye Cumhuriyeti Döneminde imzalanan ilk uluslararası antlaşmalardandır. 5 Aralık 1936’da, Türkiye ve Irak, 5 Haziran 1926 tarihli Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşmasını  süresiz olarak uzatmışlardır.

Ankara Antlaşmasının hemen öncesinde, Milletler Cemiyeti, tüm Musul Vilayetini Irak’ta bırakan 16 Aralık 1925 tarihli kararını ilan etmiştir. Musul vilayetinin İngiliz manda yönetimi altında bulunan Irak’a bağlanması, “Brüksel Hattı” denilen Musul vilayetinin kuzey sınırının Türkiye-Irak sınırını oluşturması ve Irak’taki İngiliz manda  yönetiminin en az 25 yıl sürmesi önerilen İnceleme Komisyonunu raporu Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından Türkiye’nin karşı çıkmasına karşın, 16 Aralık 1925 günlü toplantısında  aynen onaylandı.

Misak-ı Milli Kararlarına aykırı olarak Musul’un, Irak sınırı içinde kalmasını öngören antlaşma sonucunda Türkiye savaş seçeneğinden vazgeçmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Barış Dünyada Barış” sözleri dış politikanın temeli haline gelmiştir. Musul ve Kerkük, 1890 yılından itibaren İngiltere’nin mandası olan Irak’ın sınırlarına resmi olarak dâhil edilmiş ancak Türkiye bu bölgedeki haklarından tamamen vazgeçmemiştir.

Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması’nın orijinal metni

Ankara Antlaşması – Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması

Madde 1

Türkiye ile Irak arasındaki hudut Cemiyet-i Akvam’ın 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşmiştir.

Madde 2

Son fıkrası saklı kalmak üzere 1. maddede tespit edilmiş hudut bu antlaşmaya bağlı 1/250.000 ölçekli harita üzerinde gösterilmiştir. Metin ile harita arasında aykırılık vukuunda metin geçerli olacaktır.

Madde 3

1. maddede tasrih edilen hudut hattını arazi üzerinde belirlemek üzere bir “Hudut Komisyonu” kurulacak, bu komisyon Türkiye Hükûmetince tayin olunacak iki yetkili ve İngiltere ile Irak hükümetleri tarafından beraberce tayin edilecek iki temsilci ile uygun gördüğü takdirde İsviçre Cumhurbaşkanınca İsviçre vatandaşları arasından seçilecek bir başkandan oluşacaktır. Komisyon en kısa sürede ve en geç bu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde toplanacak ve çoğunluğun alacağı karara bütün tarafların uyması mecburî olacaktır.

Tahdid-i Hudut Komisyonu her durumda bu antlaşmadaki tarifleri pek yakından takibe gayret edecek, komisyonun masrafları Türkiye ile Irak arasında eşit olarak taksim olunacaktır. İlgili devletler komisyonun vazifesini yapabilmesi için gerekli yerleşme, işçi, malzeme ile ilgili bütün mevzularda gerek doğrudan doğruya gerekse mahallî makamlar eliyle yardım etmeyi taahhüt ederler.

Söz konusu devletler bundan başka komisyonca konulacak nirengi noktalarına, hudut işaretlerine kazık ve alâmetlere riayet etmeyi taahhüt ederler.

Hudut işaretleri birinden diğeri görülebilecek surette yerleştirilecek ve üzerlerine numara konulacaktır. Bunların mevkileri ile numaraları bir harita üzerinde gösterilecektir.

Hudut belirleme kesin zabıtnamesi.; ve buna ekli harita ve vesikalar üç nüsha olarak tanzim edilecek ve bunlardan ikisi hemhudut devletlerin hükümetlerine ve üçüncüsü, aslına uygun tastiklenmiş suretleri Lozan Anlaşması’na imza koyan devletlere tebliğ edilmek üzere, Fransa Hükümeti’ne verilecektir.

Madde 4

1. madde mucibince Irak’a terkedilen arazideki ahâlînin tabiiyyeti Lozan Anlaşması’nın 30-36. maddelerine dayanılarak halledilecektir.

Taraflar Lozan Anlaşması’nın 31, 32 ve 34. maddelerinde kayıtlı, seçme hakkının bu antlaşmanın yürürlüğe konulduğu tarihten başlayarak on iki ay müddetle geçerli olabileceğini kararlaştırmışlardır.

Bununla beraber Türkiye, ahâlîden seçme haklarını Türkiye uyruğu için kullananların işbu haklarını tanımak hususunda hareket serbestisini muhafaza eder.

Madde 5

Taraflardan her biri 1. maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüd eder.

Türkiye ile Irak Arasındaki İyi Komşuluk Münasebetleri
Madde 6

Taraflar bir veya birkaç silahlı kişinin sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkiyalık yapmak maksadıyla girişecekleri hazırlıklara, sahip oldukları bütün vasıtalarla karşı koymayı ve bunların sınırdan geçmelerine mani olmayı karşılıklı olarak taahhüd ederler.

Madde 7

11. maddede zikredilen yetkili memurlar sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkiyalık yapmak için bir veya birkaç silahlı kişinin hazırlıklarda bulunduklarını haber aldıklarında ihmal etmeden birbirlerini haberdar edeceklerdir.

Madde 8

 11. maddede zikredilen yetkili memurlar, bulundukları yerlerde yapılmış olabilecek bütün yağmacılık ve haydutluk fiillerinden karşılıklı olarak birbirlerine haber vereceklerdir.

Haberdar edilecek memurlar ellerindeki bütün vasıtalarla söz konusu fiillerin fâillerinin sınırdan geçmelerine mani olmaya gayret edeceklerdir.

Madde 9

 Silahlı bir veya birkaç kişi sınır mıntıkasında bir cinayet veya cürüm işledikten sonra diğer sınır mıntıkasına ilticâ ederse oranın, bu kişileri silahları ve yağma ettikleri eşya ile birlikte, uyruğu bulunduğu tarafa teslim etmesi mecburîdir.

Madde 10

Antlaşmanın işbu faslının tatbik mıntıkası Türkiye’yi Irak’dan ayıran bütün sınır ile bu sınırın iki yanında 75 km. derinliğinde bulunan mıntıkadır.

Madde 11

Antlaşmanın işbu faslını tatbik etmekle görevli yetkili memurlar şunlardır: Umumî işbirliğini tanzim ve alınacak tedbirlerin mesuliyeti kendilerinde olmak üzere; Türkiye tarafından askerî sınır kumandanı, Irak tarafından Musul ve Erbil mutasarrıfları; mahallî bilgilerin ve acil tebligatın teatisi için Türkiye tarafından vâlilerin uygun görmesi ile tayin edilecek memurlar; Irak tarafından Zaho, İmâdiye, Zibar ve Revanduz kaymakamlarıdır.

Türkiye ve Irak hükümetleri gerek on üçüncü maddede zikrolunan Dâimi Hudut Komisyonu marifetiyle ve gerek siyasî yolla birbirini haberdar ederek, idarî sebeplerden dolayı yetkili memurların listesini değiştirebileceklerdir.

Madde 12

Türkiye ile Irak memurları diğer taraf uyruğundan olup, kendi toprakları üzerinde bulunan aşiret beyleri, şeyh veya öteki azaları ile resmî veya siyasî mahiyete sahip her türlü haberleşmeden kaçınacaklardır. Taraflar sınır mıntıkasında diğer devlet aleyhine yönelmiş hiçbir propaganda teşkilâtına ve topluluğuna izin vermeyeceklerdir.

Madde 13

Antlaşmanın bu faslının hükümlerinin icrasını kolaylaştırmak ve genellikle sınır üzerinde iyi komşuluk münasebetlerini sürdürmek üzere zaman zaman Türkiye ve Irak hükümetleri tarafından karşılıklı olarak tayin edilecek, eşit sayıda memurlardan mürekkeb bir “Dâimî Hudûd Komisyonu” kurulacak ve en az altı ayda bir kere ve durum gerektirdiği takdirde daha sık olarak toplanacaktır. Sıra ile Türkiye ve Irak’da toplanacak olan bu komisyon, antlaşmanın bu faslının hükümlerinin icrasına müteallik işleri ve ilgili sınır mıntıka memurları arasında anlaşmazlığa sebebiyet veren, diğer her türlü sınır meselelerini dostça çözmek vazifesiyle mükellef olacaktır. Komisyon bu antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihi takib eden iki ay zarfında ilk olarak Zaho’da toplanacaktır.

Genel Hükümler
Madde 14

Her iki ülke arasında ortak çıkarlar sahasını genişletmek maksadıyla, Irak Hükûmeti bu antlaşmanın yürürlüğe konulması gününden itibaren 25 sene müddetle, 14 Mart 1925 tarihli İmtiyaz Mukavelenamesi’nin 30. maddesi mucibince “Turkish Petroleum Kumpanyası”ndan, petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya şahıslardan, teşkil edilecek olan muavin şirketlerden sağlanan gelirlerin %10’unu Türkiye Hükümeti’ne ödeyecektir.

Madde 15

Türkiye ve Irak, dost devletler arasında geçerli bir “suçluların iadesi” Anlaşması yapmak üzere açık müzakerelere girişmeğe karar vermişlerdir.

Madde 16

Irak Hükümeti kendi ülkesinde ikamet eden şahısları bu antlaşmanın imzasına kadar Türkiye lehindeki düşünce ve siyasî hareketlerinden dolayı tedirgin etmemeği ve onlara en geniş manada bir genel af tanımayı taahhüd eder.

Bu konuda verilmiş mahkeme kararlarının hepsi geçersiz kabul edilecek ve sürdürülmekde olan bütün kovuşturmalar durdurulacaktır.

Madde 17

Bu antlaşma tasdiknamelerin teatisinden itibaren yürürlüğe girecektir. Antlaşmanın ikinci faslı antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on sene müddetle yürürlükte kalacaktır.

Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki sene sonunda taraflardan her biri söz konusu faslı kendi açısından feshetmek hakkına sahip olacaktır. Keyfiyet, feshin bildirildiği tarihten itibaren bir sene sonra geçerli olacaktır.

Madde 18

 Bu antlaşma taraflarca tasdik edilecek ve tasdiknameler süratle Ankara’da teati edilecektir. Antlaşmanın tasdiklenmiş suretleri Lozan Anlaşması’nı imza eden devletlere gönderilecektir.

Ek:

Bu fasıl Türkiye ile Irak arasında sınır hattının Cemiyet-i Akvam’ın 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırılmış güzergâha göre tespit olunan kesin şeklini açıklamaktadır.

Kıbrıs: BM Güvenlik Konseyi 186 Sayılı Kararı

0

Kıbrıs Adasında yaşanan toplumlar arası kriz nedeniyle toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964 tarihli 1098. toplantısında aldığı Karar‘ı oy birliğiyle kabul etmiştir.

 186 sayılı Karar, tüm üye devletleri Birleşmiş Milletler Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine uymaya çağırmış, Kıbrıs Hükümeti’nden şiddeti ve kan dökülmesini durdurmak için gerekli önlemleri almasını istemiştir. Kıbrıs’taki toplulukları ve liderler itidalli davranmaya davet edilmiştir. Kararda uluslararası barışı korumak ve çatışmaları önlemek amacıyla bir barış gücü oluşturulması ve Yunanistan , Türkiye ve Birleşik Krallık Hükümetleri ile mutabakat sağlanarak Kıbrıs sorununa barışçıl bir çözüm bulunması tavsiye edilmiştir.

Kıbrıs: BM Güvenlik Konseyi 186 Sayılı Kararı 

Güvenlik Konseyi,

Kıbrıs’taki mevcut durumun uluslararası barış ve güvenliği tehdit edebileceğini ve barışın korunup kalıcı bir çözüme ulaşılması için ek önlemler acilen alınmadıkça daha da kötüleşebileceğini dikkate alarak,

Tarafların Lefkoşa’da 16 Ağustos 1960 tarihinde imzalanan anlaşmalarla ilgili savlarını göz önünde bulundurarak,

Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ilgili hükümleri, özellikle aşağıda bulunan ikinci maddenin dördüncü paragrafından hareketle:

“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletlerin Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”
1. Tüm üye devletlere, Birleşmiş Milletler Antlaşması’ndan doğan sorumlulukları gereğince egemen Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki durumu kötüleştirmesi veya uluslararası barışı tehlikeye atması muhtemel herhangi bir eylem veya tehditten kaçınmaları çağrısında bulunur;
2. Hukuk ve düzenin korunması ve yeniden tesisinden sorumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nden Kıbrıs’ta şiddet ve kanı durduracak gerekli tüm ek önlemleri almasını talep eder;
3. Kıbrıs’taki cemaatler ve cemaat liderlerine son derece ihtiyatlı davranmaları çağrısında bulunur;
4. Kıbrıs Hükümeti’nin de izniyle Kıbrıs’ta bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü kurulmasını tavsiye eder. Gücün içeriği ve büyüklüğü, Kıbrıs Hükûmeti, Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’yla istişare içinde olacak Genel Sekreter tarafından belirlenecektir. Gücün komutanı Genel Sekreter tarafından atanacak ve ona bağlı olacaktır. Gücü sağlayan ülkeleri tüm detaylarla bilgilendirecek olan Genel Sekreter faaliyetler hakkında Güvenlik Konseyine düzenli raporlar sunacaktır;
5. Gücün görevinin uluslararası barış ve güvenliği sağlamaktansa elinden geldiğince çatışmaların devamını önlemek ve hukuk ve düzenin korunması ve yeniden tesisiyle olağan koşullara dönüşe katkı bulunmak olmasını tavsiye eder;
6. Gücün konuşlanma süresinin üç ay olmasını ve finansmanının güç, birlikleri sağlayacak ülkeler ve Kıbrıs Hükümeti’nin mutabakatıyla karşılanmasını tavsiye eder. Genel Sekreter bu amaca yönelik gönüllü katkıları kabul edebilir;
7. Ek olarak Genel Sekreter’in Kıbrıs Hükümeti’yle Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık hükûmetlerinin mutabakatıyla Birleşmiş Milletler Antlaşması çerçevesinde, Kıbrıs halkının tümünün refahını ve uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını göz önünde bulundurarak, tüm gücüyle topluluk temsilcileri ve yukarıda belirtilen dört ülkenin hükûmetleriyle beraber Kıbrıs’ın yüzleştiği soruna barışçıl ve tam mutabakata sahip bir çözüm bulmaya çabalayacak bir arabulucu atamasını tavsiye eder. Arabulucu çalışmalarıyla ilgili Genel Sekreter’e düzenli raporlar sunacaktır;
8. Genel Sekreter’in Birleşmiş Milletlerin kaynaklarından uygun gördüğünce arabulucu ve çalışanlarının masraflarını karşılamasını talep eder.

İtalya Cumhuriyeti Anayasası

0
İtalya Cumhuriyeti Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası TBMM tarafından da basılmıştır.

İtalya Cumhuriyeti Anayasası, İtalya Resmi Gazetesinin 27 Aralık 1947 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kurucu Meclis, 22 Aralık 1947 tarihli oturumunda İtalyan Cumhuriyeti Anayasasını onaylamış, Geçici Devlet Başkanı İtalya Cumhuriyeti Anayasasını ilan etmiştir.

İtalya Haritası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen anayasalardandır. Kazuistik yapıya sahip olmayan Anayasa 139 maddeden ve 18 geçici hükümden oluşmaktadır. İtalya, üniter sisteme sahip parlamenter cumhuriyettir.

İtalya Cumhuriyeti Anayasası

Geçici Devlet Başkanı 22 Aralık 1947 tarihli oturumda İtalyan Cumhuriyeti Anayasasını onaylamış olan Kurucu Meclisin kararına; Anayasanın XVIII inci maddesi hükmüne dayanarak; İtalya Cumhuriyeti Anayasasını aşağıdaki metin halinde ilan eder:

Temel ilkeleri
Madde  1.

İtalya çalışma üzerine kurulu bir demokratik Cumhuriyettir.

Egemenlik halka aittir ve halk bu egemenliği Anayasanın şekilleri ve sınırları içinde kullanır.

Madde  2.

Cumhuriyet, bir birey olarak ve kişiliğini ifade ettiği sosyal gruplarda, insanın dokunulmaz haklarını tanır ve garanti eder; siyasi, ekonomik ve sosyal dayanışmayla ilgili  asli görevlerini yerine getirmesini talep eder.

Madde  3.

Bütün vatandaşlar, cinsiyet, ırk, dil, din, siyasi görüş, kişisel ve sosyal şartlar açısından ayrım gözetmeksizin eşit sosyal derecededir ve kanun önünde eşittir.

Vatandaşların özgürlük ve eşitliğini fiilen sınırlayan, beşeri kişiliğinin tam gelişmesine ve bütün işçilerin ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal örgütlenmesine etkin katılımına engel oluşturan ekonomik ve sosyal nitelikteki engellerin kaldırılması Cumhuriyetin görevidir.

Madde  4.

Cumhuriyet tüm vatandaşların çalışma hakkını tanır ve bu hakkı etkin hale getirecek koşulları düzenler.

Her vatandaşın, kendi imkânlarına ve bireysel seçimine göre, faaliyette bulunma ya da toplumun maddi veya manevi ilerlemesine katkıda bulunan işlevi gerçekleştirme görevi vardır.

Madde  5.

Tek ve bölünmez Cumhuriyet, yerel özerklikleri tanır ve güçlendirir; Devlete bağlı hizmetlerde idari ademi merkeziyeti tam olarak uygular; kendi mevzuat, ilke ve yöntemlerini özerklik ve yerinden yönetimin gerekliliklerine uyumlu hale getirir.

Madde  6.

Cumhuriyet, dil azınlıklarını, uygun tedbirler aracılığıyla himaye eder.

Madde  7.

Devlet ve Katolik Kilisesi, her biri kendi düzeni içinde, bağımsız ve egemendir.

İlişkileri Latran Antlaşmalarına göre düzenlenir. Her iki tarafın kabul ettiği anlaşma değişiklikleri anayasa değişikliği sürecine tabi değildir.

Madde  8.

Bütün dinî mezhepler kanun önünde eşit olarak serbesttir.

İtalyan kanunlarına aykırı olmadığı sürece, Katolik mezhebi dışındaki diğer dini mezhepler kendi kuralları uyarınca örgütlenme hakkına sahiptir.

Bu mezheplerin Devletle olan ilişkileri, temsilcileriyle yapılacak anlaşma esasları dahilinde kanunla düzenlenir.

Madde  9.

Cumhuriyet, kültürün, bilimsel ve teknik araştırmanın gelişimini teşvik eder.

Doğal güzellikleri, Milletin tarihi ve sanat mirasını himaye eder.

Madde  10.

İtalyan yasaları uluslararası hukukun genel kabul gören ilkelerine uyar.

Yabancıların hukuki statüsü uluslararası hükümler ve anlaşmalara uygun olarak kanunla düzenlenir.

Kendi ülkesinde İtalyan Anayasası ile güvence altına alınan demokratik özgürlükleri fiilen yaşamasına izin verilmeyen yabancılar, kanunla belirlenen şartlara uygun olarak, Cumhuriyet topraklarında sığınma hakkına sahiptir.

Bir yabancı siyasi suçlar nedeniyle iade edilemez.

Madde  11.

İtalya başka halkların özgürlüklerine karşı bir saldırı aracı olarak ve uluslararası anlaşmazlıkları çözme aracı olarak savaşı reddeder; uluslararasında barış ve adaleti koruyacak bir düzen için gerekli olan egemenliğin sınırlandırılmasını kabul eder. İtalya böyle amaçları gerçekleştirmeye çalışan uluslararası kuruluşları teşvik eder.

Madde  12.

Cumhuriyetin bayrağı üç renkli İtalyan bayrağıdır: eşit boyutlardaki üç dikey çubuk olarak yeşil, beyaz ve kırmızı.

Kısım I
Vatandaşların Hakları ve Görevleri
Bölüm I.
Hukuki İlişkiler
Madde  13.

Kişi hürriyetine dokunulamaz.

Sadece kanunun belirttiği haller ve şekillerde ve bir yargı makamının gerekçelerini belirten müzekkeresi olmaksızın hiçbir şekilde ne tutuklama, kontrol veya şahsi arama ne de kişi hürriyetinin kısıtlanması kabul edilemez.

Kanunun açıkça belirttiği istisnai gereklilik ve acil durumlarda, emniyet makamları, keyfiyeti kırksekiz saat içerisinde adli makamlara bildirmek suretiyle geçici önlemler alabilir; bu önlemler, izleyen kırksekiz saat içinde adli makamlarca onaylanmazsa kaldırılmış sayılır ve hiçbir sonuç doğurmamış olurlar.

Herhangi bir şekilde özgürlüğü sınırlanan bireylere karşı her türlü fiziki ve manevi şiddet cezalandırılır.

Mahkemeye çıkıncaya kadarki azami gözetim süresi kanunla belirlenir.

Madde  14.

Konuta dokunulamaz.

Kişinin meskeni dokunulmazdır. Kişi hürriyetlerini teminat altına alan güvencelere göre kanunun emrettiği hallerin ve şeklin dışında konutta kontrol, arama veya yakalama yapılamaz.

Ekonomik ve mali amaçlı veya kamu sağlığı ve güvenliği nedenleriyle yapılacak kontroller ve denetimler özel kanunlarla düzenlenir.

Madde  15.

Haberleşme ve her türlü iletişim özgürlüğü ve gizliliği dokunulmazdır.

Bunlarla ilgili kısıtlama sadece yasa ile kurulmuş güvenceleri olan bir yargı makamınca çıkarılan gerekçeli bir karar ile uygulanabilir.

Madde  16.

Sağlık ve güvenlik sebepleriyle kanun tarafından konulan sınırlamalar dışında herkes yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Siyasi nedenlerle hiçbir sınırlama konulamaz.

Yasal yükümlülüklerin yerine getirilmesi şartıyla tüm vatandaşlar Cumhuriyet topraklarından ayrılmakta ve bu topraklara yeniden girmekte serbesttir.

Madde  17.

Vatandaşlar silahsız ve sükun içinde toplanma hakkına sahiptir.

Halka açık yerlerde yapılanlar da dahil, toplantılar için önceden izin almak gerekmez.

Umumi yerlerde yapılacak toplantılar için yetkili makamlara önceden haber verilir. Bu makamlar sadece ciddi emniyet ve kamu güvenliği nedenleri ile toplantıları yasaklayabilirler.

Madde  18.

Ceza kanununun bireylere yasaklamadığı amaçlar için, vatandaşlar izin almadan, serbestçe dernek kurma hakkına sahiptir.

Gizli dernekler ve askeri nitelikli örgütler aracılığıyla dolaylı da olsa siyasi amaçlar peşinde giden dernekler yasaktır.

Madde  19.

Törenleri genel ahlaka aykırı olmamak şartıyla, herkes

Carlos Holmes Trujillo

0
Carlos Holmes Trujillo

Kolombiyalı avukat, siyasetçisi, diplomat ve bilim adamı Carlos Holmes Trujillo, 23 Eylül 1951’de doğdu. (Ölümü: 26 Ocak  2021)  Cauca Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim aldı.

25 yaşında iken Japonya’nın Tokyo kentine konsolos olarak atandı, burada çalışmalarına devam etti ve Uluslararası İşletme alanında yüksek lisans derecesi elde etti. Universidad del Rosario’da profesör olarak görev yaptı ve çeşitli ulusal medya kuruluşlarında köşe yazarlığı yaptı. 

1983’te Kolombiya’ya döndükten sonra Belediye Başkanı Julio Riascos tarafından Cali’nin Maliye Sekreteri olarak atandı. Kolombiya metal federasyonunun yöneticisi oldu.

Babasının başkanı olduğu Liberal Parti’de siyasi kariyer yaptı. Siyasi makamlardaki kariyerini sıralı ve disiplinli bir şekilde yürüttü.

1988’de Cali’nin seçilerek başa gelmiş ilk  belediye başkanı oldu ve 1990’a kadar bu pozisyonda kaldı. Kolombiya Belediyeler Federasyonu’nu(FCM) kurdu ve başkanı olarak siyasi gücünü artırdı.

Kolombiya’nın 1991 anayasasının formüle edilmesinde görev aldı. Cumhurbaşkanı César Gaviria kendisini milli eğitim bakanı olarak atadı. Siyasi kariyerinde savunma, dışişleri, içişleri ve eğitim bakanı olarak görev yaptı.

1994’te Avusturya büyükelçisi olarak atandı. 1999 ve 2001 yılları arasında Rusya Büyükelçisi olarak görev yaptı. 

Barış Yüksek Komiseri olarak atandıktan sonra iki yıllık süre boyunca, CONVIVIR  ve ACCU gibi yasadışı paramiliter gruplar ile FARC ve ELN gibi aşırı sol gerilla gruplarıyla acımasızca mücadele etmek ve solcu politikacılara suikast düzenlemek için uyuşturucu kaçakçıları ve orduyla işbirliği yaptı. 

2004 yılında  İskandinavya ve 2006 yılında Avrupa Birliği büyükelçisi olarak atandı.

Carlos Holmes Trujillo, 26 Ocak  2021’de, 69 yaşında iken COVİD- 19 sebebiyle hayatını kaybetti.

Adile Ayda

0

Hukukçu, diplomat, akademisyen ve yazar Adile Ayda 7 Mart 1912’de Sankt-Peterburg’ta dünyaya geldi. Hukukçu Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ın kızıdır.

Tatar Meclisi’nin dağıtılması ve meclis başkanı babasının Avrupa’ya geçmesi nedeniyle ilk öğrenimini Berlin ve Paris’te tamamladı. 1924 yılında Türkiye’de bir dizi konferans verdiği sırada Atatürk ile tanışan Sadri Maksudi Arsal’ın, Atatürk’ün daveti üzerine ailesini de yanına alarak Türkiye’de çalışmaya başlaması üzerine Adile Ayda da 1924 yılında ailesi ile birlikte Türkiye’ye yerleşti. Eğitimine İstanbul’daki Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde devam etti,. Ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1932 yılında bitirdi.

1932’de Dışişleri Bakanlığı giriş sınavını kazandı ve Türkiye’nin ilk kadın diplomatı oldu. Kadın diplomatların dış ülkelere tayin edilemeyecekleri hakkında bir yönetmelik çıkarılması üzerine 1934’te görevinden istifa etti.

Ankara Devlet Konservatuvarında, Maarif Cemiyeti Koleji’nde ve Ankara Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı. 1943’te doçent oldu. 1957 yılında fakültedeki görevinden istifa etti ve kadın diplomatlar için “Dış ülkelere tayin edilemezler” kaydını kaldırmış olan Dışişleri’ne döndü.

1958’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na delege, 1959’da Lahey ve 1961’de Belgrad Büyükelçilikleri müsteşarı, 1963’te Kültür İşleri Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu.

Genel müdür vekilliği yaptığı 1966 yılında, İtalya devletinden Liyakat Nişanı aldı ve 1967’de, elçi olarak Roma’ya tayin edildi. 1976 yılında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçildi ve 1980’e kadar bu görevi sürdürdü.

5 Kasım 1992’de Ankara’da yaşamını yitirdi.

Cumhuriyet ve Tercüman Gazeteleri ile Hisar dergisinde çeşitli konularda ve özellikle sanat ve edebiyat üzerine yazılar yayınladı. Diplomatik kimliğinin yanında edebiyat dünyasında da kalıcı izler bıraktı. Yazar ve akademisyen Gönül Pultar’ın ise annesidir. Babası Sadri Maksudi Arsal’ın biyografisini yazmış ve bu eser daha sonra Rusçaya da çevrilmiştir.

Eserleri

  • “L’Influence de Victor Hugo sur Mallarmé.” Dialogues. İstanbul, 1953.(Fransızca)
  • Le Drame Intérieur de Mallarmé ou l’Origine des Symboles Mallarméens. İstanbul: La Turquie Moderne, 1955.(Fransızca)
  • Un Diplomate Turc Auprès du Roi-Soleil. İstanbul, 1956.(Fransızca)
  • “Molière et l’Envoyé de la Sublime Porte.” Les Divertissements de Cour au XVIIe Siècle. Actes du VIIIe Congrès de l’Association Internationale des Études Françaises, Paris, 3-5 septembre 1956 in Cahiers de l’Association Internationale des Études Françaises, 9 (juin 1957). 103-116.(Fransızca)
  • Yahya Kemal. Kendi Ağzından Fikirleri ve Sanat Görüşleri. Ankara: Ajanstürk Yayınları, 1962.
  • Les Étrusques Étaient-ils des Turcs? Paris: 1971.(Fransızca)
  • Etrüskler Türk mü idiler? Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1974.
  • Yahya Kemal’in Fikir ve Şiir Dünyası. Ankara: Hisar Yayınları, 1979.
  • Böyle İdiler Yaşarken. Ankara: 1984.
  • Les Étrusques Étaient des Turcs. Preuves. Ankara: 1985.(Fransızca)
  • Atsız’dan Adile Ayda’ya Mektuplar (derleme). Ankara: 1988.
  • Türklerin İlk Ataları. Ankara: 1987.
  • Sadri Maksudi Arsal. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları Türk Büyükleri Serisi, 1991.
  • Etrüskler (Tursakalar) Türk İdiler. Din ve Dil ile İlgili Deliller. Ankara: 1992, Boyut Yayınları
  • Садри Максуди Арсал. Перевод (Çeviren) В.Б. Феоновой. Москва: 1996.(Rusça)
  • Bir Demet Edebiyat. Makaleler. Halil İnalcık’ın önsözü ile. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1998.

Büyük Anadolu Partisi(BAP) Kapatma Kararı-1992

0

Büyük Anadolu Partisi(BAP); 24 Kasım 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi‘nin, “kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına” yönelik vermiş olduğu karar sonucunda kapatılmıştır. Gerekçeli karar 30 Ocak 1993 günü Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

4 Mart 1986’da Kemal Bekman’ın başkanlığında kurulmuş, 28 Eylül 1986 tarihinde yapılan milletvekili ara seçimlerinde %0,6 oranında oy almıştır. Bu seçimlerden sonra faaliyet göstermeyen parti hakkında, Cumhuriyet Savcılığı tarafından “Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma halinin ve böylece hukuki varlığının son erdiğinin tespiti” istemiyle Anayasa Mahkemesine açılan dava neticesinde kapatılmıştır.

Büyük Anadolu Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı:1992/3 (Değişik İşler)
Karar Sayısı:1992/4
Karar Günü:24.11.1992
R.G. Tarih-Sayı:30.01.1993-21481

DAVACI : Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Büyük Anadolu Partisi ( BAP)

DAVANIN KONUSU : Kuruluş amacı ve koşullarını kaybeden, acze düşen Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma durumunun ve böylece hukukî varlığının sona erdiğinin tesbiti istenilmektedir.

I- İDDİANAME :

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü, 5P.l8.Hz. 1992/67 sayılı iddianamesi aynen şöyledir:
“İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini 14.3.1986 tarihinde vermek suretiyle tüzel kişilik kazanan davalı Büyük Anadolu Partisinin kendiliğinden dağılma halinin ve böylece hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine, aşağıda belirtilen nedenlerle, karar verilmesi için bu davanın açılması gerekli görülmüştür.

A- GİRİŞ :

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68 ve 69. maddeleri, siyasi partilerin uyacağı esasları belirlemiş, 69/5 madde ve fıkrası, tüzük ve programlarının, kurucuların hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetlemek ve faaliyetlerini takip etmek görevini Cumhuriyet Başsavcılığına vermiş, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu bu ilkeler doğrultusunda düzenlenmiştir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 8, 10, 13, 14, 15, 16, 17, 31. ve 74. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları emredici kurallar konulmuş, 9, 75, 101, 102, 104. maddelerinde denetim, faaliyetlerinin izlenmesi, görevlerin yerine getirilmesi yönünden ilişki sağlama ve sonucuna göre yaptırım uygulama ilke ve yöntemleri belirtilmiş, bununla da kalınmayarak 121.madde ile Medeni Kanun ve Dernekler Kanununun, bu kanuna aykırı olmayan hükümlerinin siyasî partiler hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir.

Medeni Kanunun 70. maddesinde idare heyetinin nizamnameye tevfikan teşkiline imkan bulunmadığı takdirde cemiyet kendiliğinden münfesih olur” denildiği gibi 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddesinde “dernekler, kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği veya acze düştüğü veya yönetim kurulunun tüzük gereğince kurulmasına imkan kalmadığı veya 23. maddede belirtilen yeter sayının bulunmaması, sebebiyle üs tüste iki olağan genel kurul toplantısının yapılamadığı hallerde, kendiliğinden dağılmış sayılır” denilmiştir.

B- DAVALI SİYASİ PARTİNİN DURUMU :

Davalı siyasî parti 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurulmuş, kurucu üyelerden Hulusi Görgü, Ahmet Ekinci, Yunus Çakır ve Cemal Bilici’nin mevcut kesinleşmiş mahkumiyetleri nedeni ile siyasi parti kurucu üyesi olma yeterliliğini taşımadıkları ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 8/1. maddesinin siyasi partilerin bu yeterliliğe sahip 30 kişi tarafından kurulmasını emretmesi sebebiyle adı geçen siyasi partinin kurulmamış sayılması istemi ile Yüksek Mahkemenin nezdinde 14.4.1986 gün ve 59.18 Hz. 1986/157 sayılı iddianamemizle dava açılmıştır. Davalı siyasi parti tarafından 4.8.1986 tarihinde söz konusu 4 kurucu üye yerine yeni 4 üye tespit edilmiştir. Daha sonra da Yüksek Mahkemenizin 21.1.1987 gün ve 522-1 sayılı kararı ile açılan davanın reddine karar verilmiştir.

Davalı siyasi partinin kuruluşundan sonra Hikmet Yüksel, Mustafa Kılıç, Çelik Çetinkaya, Ömer Uluçay, Yalçın Yazar, Ekrem Demirel, Süleyman Engin, Bayram Kapkıner ve Ahmet Mermer isimli kişiler partiye kurucu üye olarak kabul edilmişlerdir. Bu kişilerin ilk dördü kurucu üye olma yeterliliği olmayanların yerine üye kabul edilmişlerdir. Hayati Gürakar isimli kişi kendiliğinden davalı siyasi partinin kurucu üyesi olduğunu iddia etmiş ise de, 24.1.1991 tarihli dilekçesi ile istifa ettiğini bildirmiştir.

Davalı partinin kuruluşundan itibaren bugüne kadar geçen süre içerisinde 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 10/b ve 10/d maddeleri uyarınca herhangi bir yerde teşkilat kurduğuna ve üye kaydı yaptığına dair bir bilgi ve belge Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal etmemiştir. Ancak 18.7.1987 gün ve 4 sayılı yazı ekinde 4.8.1986 günlü kurucular kurulu toplantısında alınan karar örneğini Başsavcılığımıza göndermiştir. Bu karardan, Ahmet Üzümcü, Necla Kamışoğlu, Kemal Berkman, Aydan Akçalı, Hilmi Erfidan, Emin Açıkel, Nazmi Aytemiz, Hilmi Toker, Sami Sakıcı, Abdurrahman Küçükkarakaş, Özden Ulug, Hatip Baydar, Fahrettin Öztürk, Hasan Acar, Hakkı Çiftçi, Cahit Ergün ve Rıza Bozkurt’un Merkez Yönetim Kurulu üyeliklerine seçildikleri anlaşılmaktadır.

Parti kurucu üye yeterliliği bulunmayanlardan Cemal Bilici 7.8.1986 tarihinde, Yunus Çakır 21.2.1991 tarihinde, Hulusi Görgün 3.3.1992 tarihinde parti üyeliklerinden de istifa etmişlerdir. Ayrıca kurucu üyelerden Hasan Acar, Kemal Berkman, Nazmi Aytemiz, Çelik Çetinkaya, Ekrem Demirel, Hatip Baydar, Fahrettin Öztürk, Hilmi Erfidan, Mustafa Erdoğan Bozkaya, Hikmet Yüksel, Bekir Kara, Ahmet Mermer, Nabi Yümer, Hilmi Toker, Hakkı Çiftçi, Yalçın Yazar, Cahit Ergün, Feridun Orhan, Bayram Ali Ustabaşı, Mustafa Kılıç, Bayram Kapkıner ve Rıza Bozkurt muhtelif tarihlerde partiden istifa etmişler, Süleyman Engin 18.5.1988, Mehmet Osmanoğlu 16.2.1989, Sami Sakıcı 30.3.1989 ve Ömer Uluçay 12.12.1989 tarihlerinde ölmüşlerdir. Parti üyesi Ahmet Ekinci’nin kurucular kuruluna katılması mümkün olmadığı gibi merkez yönetim kurulunda üyeliği de söz konusu değildir.

Bu itibarla davalı siyasi partinin kurucu üyesi olarak Emin Açıkel, Necla Kamışoğlu, Ahmet Üzümcü, Abdurrahman Küçükkarakaş, Aydan Akçalı, Özden Uluğ, Nevres Dönmez, Hayrullah Ötlek ve M. Hilmi Doğan’dan kurulu 9 kişiden ibaret kurucular kurulu kalmıştır. Bunlardan ilk beşi Merkez Yönetim Kurulu, üyesidir.

Davalı siyasi parti tüzüğünün 9/3-c maddesinde Merkez Karar ve Yönetim Kurulunun tüzükte, Merkez Yönetim Kurulu olarak geçtiği belirtilmekte ve 32. maddesinde de Merkez Yönetim Kurulunun 15 üyeden oluştuğu ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanacağı ifade edilmektedir.

Bu durumda, davalı siyasi partinin gerek Kurucular kurulunun ve gerekse Merkez Yönetim Kurulunun toplanması ve karar alması yasal olarak mümkün bulunmadığı gibi, fiili olarak da kalan üyelerin faaliyette bulunma isteminde oldukları da saptanamamıştır. Bildirilen genel merkez adresinde davalı siyasi partinin hiç bir faaliyeti ve hiç bir üyesi bulunmadığı gibi başka bir adreste de faaliyette bulunması iradesi saptanamamıştır.

Davalı siyasi partinin faaliyetini devam ettirme iradesinin bulunmayışı bir çok yasal zorunluğun yerine getirilmemiş olmasını da beraberinde getirmiştir. Anılan nedenlerle davalı siyasi partiye bir adresi bulunmadığından, gerek Yüksek Mahkemenizce ve gerekse Cumhuriyet Başsavcılığımızca da herhangi bir tebligat yapılamamıştır.

Bu husus, Ankara Emniyet Müdürlüğünün 15.5.1990 gün ve 072411 sayılı, 15.6.1991 gün ve 95157 sayılı yazıları ve ayrıca istifa eden bir kısım üyelerin beyanı ile halen partinin hem kurucu hem de yönetim kurulu üyesi gözüken Abdurrahman Küçükkarakaş’ın beyanı ile saptanmıştır.

C- DEĞERLENDİRME :

Davalı siyasi partinin 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 8. maddesinde “siyasi partiler … en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulur …” denmesine rağmen, ilk genel kongresini yapmadığı da gözönüne alınarak, kurucu üye sayısı dokuz kişiye düşmüştür. Bu sayıyı yeter sayıya çıkarması da mümkün değildir.

8. maddesinde siyasi partinin kuruluş bildiriminde genel merkez adresini bildirmesini zorunlu kılması ve 31 maddesindeki “… siyasi partilerin merkez teşkilatı Ankara il merkezinde … bulunur” kuralı karşısında Ankara’da genel merkez adresi mevcut değildir. 10. maddesi uyarınca il, ilçe ve beldelerde teşkilat kurduğuna, partiye üye kaydettiğine ve faaliyetlerine ait herhangi bilgi ve belge Cumhuriyet Başsavcılığımızdaki sicil dosyasına intikal ettirilmemiştir.

14/7. maddesindeki “… parti kurucuları ilk büyük kongreyi, parti tüzelkişilik kazanmasından başlayarak iki yıl içinde toplamak zorundadırlar” emredici hükmüne karşın, 14.3.1986 tarihinde tüzelkişilik kazanan davalı siyasi partinin ilk büyük kongresi toplanmamıştır. 7, 10, 13, 15, 16 ve 17. maddelerinde tarif edilen genel başkan ile diğer karar, yönetim, icra ve disiplin organlarını kapsayan merkez teşkilatı oluşturulmamıştır. 74. maddesindeki “siyasi partilerin genel başkanları … kesinhesaplarının onaylı birer
örneğini Haziran ayı sonuna kadar Anayasa Mahkemesine ve bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığına vermek …” zorunluluğu yerine getirilemediğinden 75. maddede açıklanan denetim Yüksek Mahkemenizce yapılamamıştır.

9, 102 ve 104. maddelerinde siyasi partilerin uyacakları yasal zorunlukların yerine getirilmesi, eksik bilgi ve belgelerin sağlanması yönünde ilişki kurma ilke ve yöntemleri belirlenmiş sonucuna yaptırım uygulaması açşklanmış ise de; davalı siyasi partiye herhangi bir tebligat yapılamadığından Cumhuriyet Başsavcılığımızca bu yasal yollara başvurulması mümkün olamamıştır.

Bu durumda, Büyük Anadolu Partisinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68 ve 69. maddelerinde gösterilen ilke ve kurallarla, 2820 sayılı Kanunun 3. maddesinde öngörülen siyasi partilerin “… Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması …” amacını gerçekleştirmek için gerekli kuruluş şartlarını kaybettiği ve bu bağlamda acze düştüğü Cumhuriyet Başsavcılığının 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9, 102 ve 104/1. maddesine göre işlem yapması imkanının kalmadığı anlaşılmıştır.

D- İSTEK :

Yukarıda açıklanan nedenlerle, 2820 Sayılı Kanunun 121. maddesi aracılığı ile Medeni Kanunun 70, 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddeleri gözönünde tutularak Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği ve acze düştüğü belirlendiğinden, kendiliğinden dağılma halinin buna bağlı olarak hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine karar verilmesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 69. maddesi uyarınca talep olunur. 8.7.1992″

II- CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ:

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.10.1992 günlü, SP.18 Hz. 1992/67 sayılı esas hakkındaki görüşü aynen şöyledir :

“Davalı siyasi Parti’nin hukuki varlığının sona erdiği 8.7.1992 gün ve aynı sayılı iddianamemizle dava konusu yapılarak bu durumun tespitine karar verilmesi istenilmiştir.

Davalı siyasi Parti’nin bilinen adreslerine iddianamemiz tebliğ edilememiş ancak 22.9.1992 günlü Resmi Gazete’de ilân yoluyla tebliğ edilebilmiştir.

8.10.1992 gün ve 1427 sayılı yazınız uyarınca esas hakkındaki görüşümüz aşağıdaki şekilde sunulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68. maddesi ile “siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları …” olarak kabul edilmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 3. maddesi ile siyasi partilerin “… milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla … millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması …”nı amaçlayacağı belirtilmiş ve diğer maddeleri ile uyacağı ve yerine getireceği zorunlu koşullar açıklanmıştır.

Davalı siyasi partinin kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği ve acze düştüğü belirlenip kendiliğinden dağılma halinde bulunduğu 8.7.1992 günlü iddianamemizde ayrıntılı olarak izah edilmiştir.

İddiamızı kanıtlayan diğer bir olgu da, Ankara’da Genel Merkez oluşturmak zorunda bulunan siyasi partiye, Yüksek Mahkemenizce iddianamemizin ancak Resmi Gazete’de ilân yoluyla tebliğ edilebilmesi ve herhangi bir yanıt alınamamış olmasıdır.

İddianamede açıklandığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68 ve 69. maddelerine uygun olarak düzenlenen 2820 sayılı Siyasi Partiler kanununa göre varlığı ve faaliyeti tespit edilemeyen, kanunun emredici hükümlerini yerine getirmeyen davalı siyasi partinin kuruluş amaç ve şartlarını kaybedip acze düştüğü ve böylece kendiliğinden dağılma halinde bulunduğu, buna bağlı olarak hukuki varlığının sona erdiği, kuşkuya yer vermeksizin, saptanmıştır.

SONUÇ : Kuruluş amaç ve şartlarını kaybedip acze düşen ve böylece kendiliğinden dağılma halinde bulunan davalı Büyük Anadolu Partisi’nin, 2820 sayılı Kanunun 121, Medeni Kanunun 70, 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddeleri gözönüne alınarak, hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine karar verilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 69. maddesi uyarınca arz ve talep olunur. 21.10.1992″

III- DAVANIN EVRELERİ :

1. Dava, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü, SP. 18 Hz . 1992/67 sayılı dilekçesi ile açılmış ve dilekçe 9.7.1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi kaydına geçmiştir.

2. Anayasa Mahkemesi’nin 8.9.1992 günündeki toplantısında, ön sorun olarak bir siyasi partinin kendiliğinden dağılma durumunun ve böylece hukuki varlığının sona erdiğinin tespitinin Anayasa Mahkemesi’nin görevi içinde olup olmadığı tartışılmıştır. Anayasa’da ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’nde siyasi partiler hakkında tespit davası açılabileceğine ilişkin açık bir kural yoktur. Bu konu daha önce Yüce Görev Partisi’nin hukuki varlığının sona erdiğinin saptanması için Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’nde açılmış olan davanın görülmesi sırasında incelenmiş ve Anayasa Mahkemesi 25.8.1983 günlü, E. 1983/1, K. 1983/1 sayılı kararıyla bir siyasi partinin hukuki varlığının sona erip ermediğini tespit edip karara bağlanmasının kendi görevi içinde olduğunu kabul etmiştir. Bu kararda açıklanan düşünce ve görüşlerle bunların dayanakları bu iş için de geçerli olduğundan Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma
durumunun ve hukuki varlığının sona erdiğinin saptanması isteminin karara bağlanmasının aynı nedenlerle Anayasa Mahkemesi’nin görevi içinde bulunduğu kabul edilmiş ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü SP. 18 Hz. 1992/67 sayılı iddianamesinin onaylı örneğinin alınmasından başlayarak 30 gün içinde ön savunmasını yapmak üzere davalıya tebliğine, tebligatın yapılamaması durumunda ilân yoluyla tebligatın gerçekleştirilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

3. Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş bildirgesinde gösterdiği adres ile daha sonra Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdiği yeni adrese tebligat yapılamadığından ilânen tebligat yoluna gidilmiş ve 22.9.1992 günlü, 21353 sayılı Resmi Gazete’nin 57. sayfasındaki ilânda iddianamenin 15 gün sonra davalıya, tebliğ edilmiş sayılacağı hususu yer almıştır.

4. Davalı Büyük Anadolu Partisi ilân tarihinden itibaren kendisine verilen 15 günlük süre içerisinde savunma hakkını kullanmadığı için Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’nca 8.10.1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan konuya ilişkin esas hakkındaki düşüncesinin bildirilmesi istenmiştir.

5. Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünü 21.10.1992 tarihli dilekçe ile vermiş bu dilekçe Anayasa Mahkemesi kayıtlarına 23.10.1992 tarihinde geçmiştir.

IV- İNCELEME :

Dosyanın esas inceleme raporu, Anayasanın ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun konuya ilişkin hükümleri, davayı ilgilendirebilecek diğer metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Maddi Olgular:

Büyük Anadolu Partisi, kuruluş bildirgesi ve eklerini İçişleri Bakanlığı’na verdiği 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurularak tüzelkişilik kazanmıştır. Kurucu üyelerden dördünün kesinleşmiş mahkumiyetleri bulunduğundan, siyasi parti kurucu üyesi olma yeterliğini taşımadıkları gerekçesiyle bu partinin kurulmamış sayılması istemiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne 14.4.1986 tarihli iddianame ile dava açılmıştır. Büyük Anadolu Partisi’nin ilk toplantısı olan 18.7.1986 tarihinde merkez yönetim kurulu üyeleri ile Genel Başkan, Başkan Yardımcıları, Genel Sekreter ve Genel Muhasip seçimleri yapılmıştır Siyasî parti kurucu üyesi niteliği taşımayan dört kişi yerine yeni dört kişi 4.8.1986 tarihinde parti kurucu üyesi olmuşlardır.

Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan dava, Mahkemenin 21.1.1987 günlü, E. 1986/522, K. 1987/1 sayılı kararıyla, Cumhuriyet Başsavcılığı isteminin reddi biçiminde sonuçlanmıştır.

Büyük Anadolu Partisi’nin 30.6.1987 tarihli toplantısında, Parti’nin kurucu üye dışında üyesi bulunmadığı, hiçbir il ve ilçede teşkilatlanmadığı, 1986 yılı hesap döneminde gelir ve gideri olmadığı karar altına alınmış, bu karar bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

23.7.1987 tarihinde Parti’nin genel merkez adresi değişmiş, yeni adres “Atatürk Bulvarı 223/10 ANKARA” olarak gösterilmiştir. Parti Başkanı Kemal Berkman partiden 18.9.1987 tarihinde, iki üye 30.9.1987 tarihinde istifa etmişler, başkanlığı Sami Sakıcı devralmıştır. Sami Sakıcı’nın Cumhuriyet Başsavcısı’na 3.2.1988 tarihinde verdiği ifadede, partinin gösterilen adreste faaliyette bulunduğu 30 kurucu üyesinin tamam olduğu, il ve ilçe teşkilatlarının kurulmadığı ve büyük kongrenin yapılmadığı belirtilmiştir. Ancak daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığı’nca bazı bilgiler ile kesin hesabın istenmesine ilişkin 6.10.1989 günlü ve 31.1.1990 günlü yazışmalar partiye tebliğ edilememiş, Savcılıkça Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne yazılan 17.4.1990 günlü yazıya verilen cevapta, partinin dağıldığı, feshine ilişkin belgenin kayıtlarında bulunmadığı bildirilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı tarafından 11-12-13 – 26.9.1990 tarihlerinde ifadeleri alınan bazı parti kurucu üyeleri ifadelerinde özetle: Parti ile kimlerin ilgilendiğini, partinin yerini ve durumunu, faaliyette olup olmadığını bilmediklerini söylemişlerdir.

Davalı Parti kurucu üyelerinden 1991-1992 yıllarında 21 kişi istifa etmiş; 1988-1989 yıllarının çeşitli tarihlerinde aralarında başkan Sami Sakacı’nın da bulunduğu dört kişi ölmüştür. Böylece istifa edenler ve ölenlerden sonra Parti’de 9 kişi kalmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin E. 1991 /17 (Siyasî Parti Malî Denetim) sayılı dosyasında, 1988- 1989-1990 yılı birleşik kesinhesaplarını süresinde vermeyen davalı Parti hakkında yapılan işlemler Parti’ye tebliğ edilemediğinden, gereğinin yapılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na duyuruda bulunulmasına 4.6.1992 tarihinde karar verilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne yazılan 9.6.1992 tarihli yazıya verilen 15.6.1992 tarihli cevapta şöyle denilmektedir: “Büyük Anadolu Partisi’nin Atatürk Bulvarı No: 223/10 sayılı yerde 1986 yılında Genel Başkan Av. Kemal Berkman tarafından kurulduğu, daha sonra adı geçenin 18.9.1987 yılında Parti Başkanlığı’ndan ve Parti üyeliğinden istifa ettiği, yerine parti yönetiminde bulunan Sami Sakıcı’nın geldiği 30.3.1989 tarihinde vefat ettiği, vefat tarihine kadar Genel Merkez faaliyetlerini Paris Caddesi Paris Apt. No: 64/5 sayılı yerde bulunan Av. Bülent Şimşek Özçelik’e ait yazıhanesinde sürdürdüğü vefatından sonra partinin dağıldığı, kayıtlarımızda herhangi bir yazışma yapılacak mevcut adresinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.” denilmiştir. Bu tarihi izleyen 8.7.1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Mahkememize bu dava açılmıştır.

2- Değerlendirme:

Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri gereğince siyasi partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu denetlemek; faaliyetlerini izlemek görevinin Cumhuriyet Başsavcılığı’na ait olduğu belirtilen iddianamede, özetle şöyle denilmektedir:

– Büyük Anadolu Partisi 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurularak tüzel kişilik kazanmıştır.
– Parti kuruluşundan itibaren bu güne kadar herhangi bir yerde teşkilat kurmamıştır, yeni üye kaydetmemiştir.
– Yasal zorunluluklarını yerine getirmemiştir. Örneğin; Parti’nin hesapları denetlenememiştir.
– Partinin gösterdiği adrese tebligat yapılamamaktadır.
– Kurucu üyelerin pek çoğu istifa etmiştir. şu anda Parti’de 9 kişi kalmıştır.

Bu iddialara dayalı olarak Cumhuriyet Başsavcılığı, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 121. maddesi aracılığıyla Medeni Kanunun 70. ve 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 51. maddeleri gözönünde tutularak Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve koşullarını kaybettiği, acze düştüğü bu nedenle de hukukî varlığının sona erdiğinin tespitini istemektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 3. maddesine göre , siyasî partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahallî idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propaganda ile millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzelkişiliğe sahip kuruluşlardır. Siyasî partilerin uyacakları esaslar ve taşıması zorunlu bazı nitelikler Yasa’nın izleyen maddelerinde düzenlenmiştir. Şöyle ki : 8. maddede, siyasî partilerin, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulacağı, genel merkezinin Ankara’da bulunacağı belirtilmiştir. 10. maddede ise, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca her siyasî parti için tutulacak sicil dosyasında bulunacak bilgilerin neler olduğu yer almıştır. Siyasî partilerin merkez organlarının büyük kongre, genel başkan ile diğer karar, yönetim icra ve disiplin organlarından ibaret olduğu, 13. maddede; büyük kongre, toplanma süresi, ne şekilde toplanacağı 14. maddede; Genel Başkan seçimi, 15. maddede; merkez karar ve yönetim icra organlarının yapısı ile büyük kongrece seçilecek merkez organlarının herbirinin üye sayısının 15’den az olamayacağı 16. maddede; merkez disiplin kurulunun üye sayısının 7’den az olamayacağı ise 17. maddede düzenlemiştir. Ayrıca aynı Yasa’nın 74. maddesinde, siyasî partilerin genel başkanlarının karara bağlanarak birleştirilmiş bulunan kesinhesap ile parti merkez ve bağlı ilçeleri de kapsayan iller teşkilatının kesinhesaplarının onaylı bir örneğini Haziran ayı sonuna kadar Anayasa Mahkemesine ve bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığı’na vermek zorunda oldukları hükme bağlanmıştır.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı gibi BAP 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurulmuş ancak 1992 yılına gelindiğinde Parti’de 9 kişi kalmıştır. Parti hiçbir yerde teşkilatlanmamış, büyük kongresini yapmamıştır. Sami Sakacı’nın 30.3.1989 tarihinde ölümünden sonra Parti’nin genel başkanı da yoktur. Dolayısıyla Yasa’nın örgördüğü sayılarda Merkez Organları ve Disiplin Kurulu’da oluşturmak mümkün değildir. ayrıca Parti’nin 1989 yılından itibaren Ankara’da genel merkez adresi bulunmamaktadır. Parti’nin 1988-1989-1990 yılı birleşik kesinhesapları süresinde Anayasa Mahkemesi’ne verilmemiştir. Bu durumda anılan partinin Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu’nda yer alan hükümler çerçevesinde bir siyasî parti niteliği taşımadığı açıktır.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 121. maddesi birinci fıkrasında “Türk Kanunu Medenisi ile Dernekler Kanunu’nun ve dernekler hakkında uygulanan diğer kanunların bu kanuna aykırı olmayan hükümleri siyasi partiler hakkında da uygulanır” denilmektedir. Medeni Kanun’un 70., Dernekler Kanunu’nun 51. maddelerinde derneğin kuruluş amacı ve şartların, kaybettiği veya acze düştüğü ve yönetim kurulunun oluşmasına imkan kalmayan durumlarda kendiliğinden dağılmış sayılacağı öngörülmüştür. Bu kurallara göre Büyük Anadolu Partisi dağılmış duruma düşmüştür.

Dernekler Kanunu’nun 55. maddesinde kendiliğinden dağılmış sayılan derneklerin mal, para ve haklarının tasfiyesinin tüzüklerinde gösterilen esaslara göre yapılacağı hususu yer almaktadır Davalı Parti Tüzüğü’nde bu konuda bir düzenleme bulunmamaktadır. Tüzüğün 58. maddesinde tüzükte hüküm bulunmayan hallerde Siyasî Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ve Dernekler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanacağı yazılmıştır. Buna göre sözü edilen siyasî partinin varsa mallarının Dernekler Kanunu’nun 55.maddesinin birinci fıkrasına göre Hazineye geçirilmesi gerekmektedir.

V- SONUÇ :

1- Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına;

2- Davalı Parti’nin mal varlığının, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 121. maddesi yoluyla Dernekler Yasası’nın 55. maddesinin birinci fıkrası uyarınca Hazineye geçmesine,

3- Gereğinin, Bakanlar Kurulu’nca yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 24.11.1992 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan Yekta Güngör ÖZDEN
Başkanvekili Güven DİNÇER
Üye Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
Üye Servet TÜZÜN
Üye Mustafa GÖNÜL
Üye Mustafa ŞAHİN
Üye İhsan PEKEL
Üye Selçuk TÜZÜN
Üye Ahmet N. SEZER
Üye Haşim KILIÇ
Üye Yalçın ACARGÜN

Devlet Aklı – Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi

0

Devlet Aklı – Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi, isimli eser Friedrich Meinecke tarafından kaleme alınmış, Türkçe’ye M. Sami Türk tarafından çevirisi yapılmış ve Albaraka Yayınları tarafından 1 Kasım 2021 tarihinde basılmıştır.

Kavram 

“Devlet Aklı” kavramı, modern devletlerin temel özelliklerini yansıtan önemli bir terim olarak 16. yüzyılda ortaya atılmıştır ve benimsenmiştir. Devleti bir güç ve teori merkezi olarak, yönetici sıfatıyla kabul edip, bütünleştirici bir anlayışla yönetim prensipleri koyan yüksek irade şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre devlet; siyasi anlayışı dikte eden bir merkezdir. Devletin üstün aklı, öngörülü bir siyaset ve yönetim anlayışı öngörmekte, devlet merkezli bir zihniyetle halk üzerinde meşru ve yüce bir değerler sistemi üretmektedir.

Kitabın Tanıtım Bülteni 

Yönetimin merkezine kaçınılmaz olarak güç unsurunu koyan Meinecke, eserinde bu kavramı modern çağ öncesi düşünce tarihindeki izlerine de temas ederek ele alırken Machiavelli’yi milat olarak belirler. Çünkü ilk kez Machiavelli’yle beraber, olan ve olması gereken arasındaki ayrımda ilkinin lehine bir tavır alınmaktadır. Böylelikle Machiavelli, kendinden sonraki tüm siyaset düşüncesini de uğraştıran bir tartışmayı fitillemiştir. Temeli kamu yararı ve çıkar olan “devletin aklı” ahlaki gereklerle teraziye konmuş, olan’ı tespit etme cesaretini gösteren Machiavelli de sırf bu tavrından ötürü eleştiri oklarını üstüne çekmiştir.

Makyavelizmin Fransa, İtalya ve Almanya’da alımlanışındaki eleştirilerden Büyük Friedrich’e etkisine; Hobbes, Hegel ve Fichte gibi filozoflardan Ranke ve Treitschke gibi tarihbiliminde çığır açmış bilginlere kadar uzanan bir çizgide, düşünce tarihi yaklaşımının mimarlarından Meinecke devlet aklı kavramının tarihini, alanın köşe taşlarından sayılan bu çalışmasında olağanüstü bir üslupla okuyucuya aktarıyor.”

Yazar Friedrich Meinecke Hakkında 

Alman tarihçi ve akademisyen Friedrich Meinecke, 30 Ekim 1862’de Prusya’da doğdu. Bonn Üniversitesi ve University of Berlin’de eğitim gördü. 1887-1901 yıllarında Alman Devlet Arşivlerinde arşivci olarak çalıştı. Strasbourg Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı. Free University of Berlin‘in kurulmasında önemli katkıları oldu ve ilk rektörlüğünü yaptı. 1896 yılından itibaren 1935’e kadar Almanya’nın en önemli tarihi dergisi olan Historische Zeitschrift’in editörlüğünü yaptı; baskıcı rejimin güçlenmesi sonucunda görevine son verildi. 1933-1945 yıllarında yaşanan faşizm dönemi, tüm Alman düşünürleri için olduğu kadar onun için de öğretici oldu. Nazilere açık bir muhalefet anlamına gelecek düşünceler ileri sürdü. Düşünce Tarihi’nin kurucusu ve 20. yüzyılın önde gelen Alman tarihçilerinden biri olarak kabul edildi. 6 Şubat 1954  tarihinde, 91 yaşında iken Berlin’de öldü. “Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi” isimli eseri Türkçe’ye çevrildi. Die Deutsche Katastrophe (Alman Felaketi) isimli eseri, devlete atfedilen yüce değer ile yaşamın hakikati ve hümanizm arasında bir uzlaşma arayışıdır.

Friedrich Meinecke

Devlet Aklı – Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi

Hukuk Fakültesi Eğitim Kültürü Üzerine Bir Deneme

0
Prof. Dr. Mustafa Tören YÜCEL- Otobiyografisi
Hukuk Fakültesi Eğitim Kültürü Üzerine Bir Deneme / Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel

Özümsenmemiş Yenilik İflah Olmaz

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Özümsenmemiş Yenilik İflah Olmaz / Yargıç Hilmi Şeker 

Makale, 2012 yılında Güncel Hukuk Dergisinde yayımlanmıştır. 

 
HMK, değerlerden kopuk uygulamanın yarattığı yozlaşmayı önlemeye ve tıkanıklığı aşmaya yönelik samimi arayış ve birikimin dili olmanın gayreti içindedir. Ancak, ilkesizliğin yargılama üzerindeki tahribi onarmaya odaklanan ön inceleme, yüz üstü bırakılmaktan endişelidir. Endişelere son verecek olan zaman ve deneyimlerdir. Yasa-Malzeme-İnsan triosunun uyumuyla sonuçlanan koalisyonun nihai adresi, adil yargılanmadan neşet eden adalettir. Görünen adalete yaslanmayan bir özün, makul sözden neşet bir söz olarak özümsenmesi, hüküm sürmesi olanaksızdır.
 
Anılan ilişkide hüsran veya başarıyı belirleyecek olan duruşma salonunu ortak alan addeden özneler ya da hükümden etkilenen süjelerin niyetidir. Değişim isteğinin özlenen karşılığını bulabilmesi, salonu mekân addedenlerin bu isteğe verecekleri yanıtın niteliğine bağlıdır.
 
Özel yargılama usulüne tabi mahkemelerin, ön incelemeden etkilendiklerini varsaymak olanaksızdır. Ancak, hukuk usulünü referans alanlar için, ön incelemenin makul sürede yargılama ihtiyacını karşılayan ya da usuli engellerle mücadele eden bir sıçrama aparatı mı, yoksa ilerlemeyi yavaşlatan bir fren mekanizması mı olduğu kuşkuludur.
 
Ön incelemenin, bastırılmış hukuku hayata döndürme çabasının türevlerinden olduğunun yeterince anlaşılmaması, değişimin içselleştirilmemesi maksadını gerçekleştirmesini önlemekte, teknik detaylarda debelenmesine veya yapay soruna dönüşerek, ömür tüketmesine yol açmaktadır. Kurumun önerileri ile kürsünün pratikleri arasındaki makasın açılması, kurumun köklü çözüm olmasını önlemektedir.
 
Pratiklerin, kurumu kalben benimsediğini buruşturulan yüzler, manasız gözler, boş sözler ile hafife alan mimikler yalanlamaktadır. Gönülleri fethetmeyen bir revizyonun, yargılamayı kavraması, hukuku hakikate dönüştürmesi imkânsızdır. Reddedilen kurumun, hızı kontrol etmesi, görülebilirlik engellerini ayıklaması, bireysel barışı gerçekleştirmesi, ardılına kaynak aktarması, homurdanan vücudu onarması ya da hükme deva olması beklenemez. Evrak üzerinde ön inceleme ile duruşmalı türevi arasındaki inceliğin kaçırılması, evrak üzerinde ön incelemenin, henüz yolun başında olduğuna delalet etmektedir.
 
Dosyaların köpürme olasılığı ön incelemenin, heyecan ve sevincini kursağında bırakan ciddi bir tehlikedir. Yargının, kaygılar arasındaki krizi kendi yararına yontması, ön incelemenin akıbetini sır olmaktan çıkarmaktadır. İş yükü, organizasyon hatası,  ekonomik yetersizlikler gibi kronik olguların, ön incelemeyle girdiği her yarışı kazanma potansiyeli, aşkın deneyimlerin, bahanelerle işbirliği yaparak, ön incelemenin köklü değişim talebini ertelemektedir. 
 
Hukukun, deneyimlerle baş edemeyeceği, dünün tecrübeleriyle sabittir. Bu akıbet, içtihatların ortalığı boş bırakmayacağına karine oluşturmaktadır. Habis tecrübelerin, mülga yasanın taşıdığı ruh, akıl, yöntem ve araçlarını aşkınlıklarıyla dışlaması yasa yapıcıyı, olan ruhu ön incelemeyle yinelemeye icbar etmiştir. HUMK’nın kıvrımlarında, anlaşılmayı ve keşfedilmeyi bekleyen, görülebilirlik engelleri, sulh kurumu ve zaman bağlamlı buyruklar yeni giyitleriyle ziyaretçilerini beklemektedirler. Ön inceleme, kulaklarını tıkayan, görmezlikten gelen, saplantılı ve yoldan çıkmış pratiklere verilen bir gözdağıdır. 
 
Güçlükleri aşarak var olmaya çalışan bu kurumu bugüne taşıyan el emeği ve göz nurunun gözetilmesi, yozlaştırılarak, başkalaştırılmamasına bağlıdır. Yalın ve basit bir çalışma prensibine sahip kurumun, içinden çıkılmaz hale getirilmesi, kapris ve özürlerin ipleri ele geçirerek keyif çatmasına fırsat tanımaktadır.
 
Yargılamanın finansmanı ile erişim hakkı arasındaki soluksuz mücadele, HMK’nın yakasına yapışan kadim talihsizliktir. Yürürlükle yaşıt bu sorunun, anayasa yargısından dönmüş olması, dizgenin yurttaşla ibralaştığı manasına gelmez. Sistem, hak arama hürriyetini yolundan eden, yurttaşı canından bezdiren bu kusurun yargılama engeli olmasına, sokağın yargıyla yarışına mani olunmalıdır.
 
Yargıtay’ın 120 ile 324 madde arasındaki farkı okuyan son deneyimi, ilkeleri teğet geçen bir öneriye sahiptir. 120. maddenin toplumsal özle yaşadığı çelişkinin sert ve acımasızlığını fark eden uygulama, yaptırımı hükümden düşürerek, olumsuz yasama faaliyetinin farklı bir türünü denemeye çalışmaktadır. Bu, hukuki veya toplumsal bir isteri karşılama çabasından neşet etse de yaslandığı ve yanaştığı argüman ve temeller, bu meramı taşıyacak ayak ve güçten yoksundur. Hükümleri kapsam ve konu üzerinden örtülü bir kategoriye tabi tutan bu yaklaşım, 120 maddenin sert imajını 324 madde ile yumuşatmaya çalışması, dava koşulu ile delil ikamesini karşılayacak finansman arasındaki genetik kod ile ince espriyi yakalamaktan uzaktır.
 
Öncüller, yargılama giderinin peşinen tahsilini, yargılama engeli olmaktan çıkaracak akıl, ruh ve aparata sahiptir. Anılan ruhun örülen duvarları aşamaması, makul, meşru, doğru ve doyurucu öncüllerin çözüm önerisini dışlamaktadır. Avansı sorun olmaktan çıkaran öncüllerin hafife alınması, hak ve özgürlükleri korumasız bırakmaktadır.
 
Strasbourg yargısının önerilerinin iyi niyetle buluştuğu ilk kavşakta, riskler mevzi kaybedecek, özgürlüklerin soluklanması kolaylaşacak, hak ve özgürlüklerin korkularıyla baş etmesi, hükmün kendisine gelmesi kolaylaşacaktır. Pozitivizmin şekillendirdiği huyların terk edilmesi, adil yargılamanın önünü görmesi, revizyonun soluklanması, toplumsal beklentilerin karşılanması için gereklidir. Usulün, beklentileri açık, yalın ve basittir. Beklentiler, yasanın dibacesiyle dillendirlmektedir. Olası bir krizin nerede, nasıl, neye göre ve kimden yana çözülmesi gerektiği izahtan varestedir. Önümüzde hukukun uygulanmasını öneren referans tayfı dururken, onlara burun kıvırmak, dudak bükmek hadleri zorlamaktır.
 
Adil yargılama, kuşkuyla başlamakta, arınmış hükümle son bulmaktadır. Bu aralık, görünen adaletin egemenlik alanını olabildiğince genişletmekte, sevk ve idarenin sorumluluk sınırlarına hükmün uygulanmasını da katmaktadır. Makul süre adına bir paradoks gibi görünen bu kabul, hükmün çeşitli nedenlerle kontrol dışına çıkmasını önleme kaygısından neşet eder. Hükümle eş zamanlı olarak, varlığına son vermenin neye mal olacağını fark eden yasama, uzun bir zahmetin ürünü olan hükmün, mürüvvetini görmeden görünen adaletin tecelli etmeyeceği kanaatindedir.
 
Adli yardımın yargılamayla sınırlandırılması, içtihatların yoksulla empatisini önlemektedir. Bu konudaki itiraz ve eleştiriler uslanmaz tutumları disipline etmekten uzaktır. Avans, mahkemelere erişim ile öznel hakkın korunması arasındaki krizin kötü yönetilmesi, adli yardım periyodunun dar tutulması, hükmün etkisiz kılınmasına yol açmaktadır.
 
Adli yardım kurumu silkinmek, özüne dönmek ve halden anlamak zorundadır. Kendine gelmek, infazın misyonunu anımsayarak özgürlüklere odaklanmasını kolaylaştırır. Etkili olmak, uygulanabilir olmaklıkla mümkündür. Uygulanamaz olanın etkin, etkisiz olanın saygın olması hayaldir.
 
Yargılama hukukuna egemen ilkeler, görünen adaletin gerçekleşmesine olanak sağlayan standartlardır. Diyaloğun güvenle işlemesi, savunma hakkı ve kanun yolunun etkin kullanılması, delillere doğrudan erişim, dikkate alma ve değerlendirme, açık yargılanma, hükmün açık tefhimi, hükmün temellendirilmesi, yargının demokratikleşmesi, adaletin seri, ucuz ve isabetli olarak dağıtılması, standartların sorumluluğundadır.
 
Yeni vizyon, sapmalara zirve yaptıran ilkesizliklerle kıran kırana bir mücadeleye koyulmaktadır. İlkesizlik, genel, soyut, tutarlı, sürekli, standartlarla uyumlu pratiklerin oluşmasını önleyerek, anlık, çelişkili ve öznel deneyimlere geçit yaptırmıştır. Yazgının değişmesi, ilkelerin duruşma salonuna dönmesine bağlıdır. İlkelerle dostluk kuramayan bir yargılama kültürünün, hukuku adalete dönüştürmesi, hükmü demokratikleştirmesi, gerçeğin güvenliğini sağlaması ve salonları halka açması mümkün değildir.
 
Deneyimler, bu ilkelerin yeterince kavradığına dair kuşkuları pekiştirmektedir. Davayı kontrol yetkisine sahip meşru ilgililerin, tasarruf yetkisini kullanmakta akim kalmaları, yasamanın ilkeler üzerinden yürüttüğü politikayı etkisiz kılmaktadır. Yargıcın, “takdir mahkemenindir”, “bir diyeceğim yoktur”, “dilekçe içeriğini tekrar ederim” gibi sözlere indirgenmiş sav ve savunma konseptiyle aşkınlığa özendirilmesi, ilkesizliğin tetiklediği maruf ve meşhur bir sapmadır. Sırrı yeterince idrak edemeyen meşru ilgili, kontrol yetkisini kürsüye gönlünce ciro etmektedir. Dilediğince konuşmaya, eylemeye ve görmeye alışkın yargıç, farkında olmadan kürsüden inmekte, öznel yansızlığını riske etmektedir.
 
Savunmanın sisteme yeteri katkıyı sunmakta akim kalması, sistemin üzerinde yürüyeceği zeminde yarılmalara yol açmaktadır. İtkiden yoksun yargılama hukukunun, sıçrama yapması bekleneni vermesi güçleşmektedir. Birkaç sorumlu veya iyinin sürece omuz vermesi, umutları yeşertmekten ve kati çözüm sunmaktan uzaktır.
 
Hakkaniyete uygun yargılamayla duygudaşlık yapmaktan ziyade aklını iş cetveli, bodro, ve fizibiliteye takan bir yürütme ve yönetim anlayışının, vaktini sayarak geçirmesi, gerçeklerin teğet geçilmesine yol açmaktadır.Yargıyı bıktıran, canından bezdiren engeller yeterince anlaşılır olmakla birlikte, bu sorunların arkasına sığınarak her kusuru meşrulaştırmak, adalet beklentilerini boşa çıkarmaktadır.
 
Davanın görülebilirlik eşiğinin sağlamlaştırılarak yükseltilmesi, kendiliğinden getirme ve teksif ilkesinin olabildiğince saflaşması, mahkemeye zar zor ve soluk soluğa gelen tezler, nedamet duyulmadan ötelenmekte, yurttaşın hak arama hevesi kursağında bırakılmaktadır. Yeniliğin, muhakeme ilkeleri arasındaki yarışı yer yer sertleştirerek karşıtlığa dönüştürmesi üzücü sonuçlara gebedir.
 
Önemli olan, diyalektiğin kurulmasına katkı sunan noksanların elverişli vasıta, zaman ve yerde giderilmesi için eldeki olanak ve kolaylıkların zorlanarak, görünen adaletin hizmetine verilmesidir. İlkeler arasındaki yarışın kontrolünü yitirmek, adil yargılama prensipleri arasında fetrete yol açarak, yargılama ve hüküm arasındaki uyum ve güvenliği tehlikeye atar.
 
Kişisel beklenti ve maddi kayıpların yarattığı endişe, sulh müzakeresine avukatlık yasasından beklenen desteğin gelmesini önlemektedir. Sulhün bahşettiği hak ve alacaklar, kürsünün sunduklarından değerli, ebedi ve etkilidir. Kalıcı barış, kişisel beklentilerin burgacında yok edilmemelidir. Sonuçlara katlanabilen bir cesaret veya tutanaklar üzerinden küçük bir tur bu sözün, yabana atılmayacak bir öze tekabül ettiğini görecektir.
 
İspat sahasının boş bırakılması, gelişi güzel malzemeyle doldurulması, vaat edilenlerin sunulmaması, yanlış malzeme seçiminin yarattığı kabul edilebilirlik sorunları ile sorunların yarattığı zaman kayıpları, makul sürede yargılama idealinin ayaklarını havada bırakmaktadır. İlgililerin sıradan kusurlarından neşet eden direngen sorunlarla boğuşan, bir reform veya revizyonun özümsendiğinden söz etmek imkansızdır. Oblomov’u aratmayan tembellikle, görünen adaletin sağlam yer tutması, hak ve özgürlüklere vakit ayırması ya da sözün özlenen tadı yakalaması güçtür.
 
Basit yargılamanın replik ve düplik sevdasından vazgeçtiğinden habersiz, hala dilekçe teatisinin kazandıracağı zamana bel bağlayan bir savunma ve saldırı kültürüyle sıçrama yapmak, ilerlemek, adaletle buluşmak bulutlarda gezinmeye benzer. Kötü bu alışkanlıklar ruh ve zihinlere nüfuz ettikçe, ortalıkta kol gezdikçe sahici bir değişim mümkün olmayacaktır. Anlatılmakla bitmeyen bu ayıplar zinciri varlığını korudukça, bahaneler saflarını sıklaştırdıkça, HMK’nın istediği özü yakalaması olanaksızdır.
 
Çok önemli bir diğer husus, araştırmanın ihtiyacı olan argümanların üçüncü kişilerden duruşma salonuna getirtecek, araçların güç karşısındaki hezimetidir. Kendiliğinden getirme ilkesini işlevsiz bırakacak, ispat sahasındaki kazıyı durduracak yetersizliğin, aşılmasındaki çözümsüzlük pusu atmış ciddi bir sorundur. Belge ibraz etmek zorunda olanların, tanık hükümlerinden yararlanılarak davet edilmeleri, zorla getirtilmeleri veya para cezasıyla mahkûm edilmelerine ilişkin almaşıkların hiper ekonomi karşısındaki zavallılığı, yargılamayı makul hızından ve malzemeden eden, yargıya diz çöktüren etkisiz bir düzenlemedir. Cam bültenler, mahkemelerin bankalar karşısındaki çaresizliğini haykıran bezdiren ve utandıran örneklerle doludur. Varsıl özneleri, bedelsiz veya cüzi bedellerle muhakemenin beklentilerini ötelemeye, hafife almaya, etkisiz ve verimsizliğe terk eden, teşvik eden bakış açısı adil yargılamayı hayal kırıklığına uğratmaktadır.
 
Islah kurumunun, yaşam alanını olabildiğince genişletmesi, özü itibarıyla iddianın genişletilmesi ve değiştirilmesini hedefleyen kurumun, onca yolu bin bir güçlükle kat eden muhakemenin, emek, mesai ve kaynakla vücuda getirdiklerini tehdit etmekte, hiçleştirmektedir. Taleple bağlılığın, ıslahla revize edilmesi birçok açıdan anlaşılır olmakla birlikte, işlerlik sahasının seçimindeki dikkatsizlik, sona yaklaşan yargılamayı etrafında dönmeye, patinaj yapmaya zorlayabilir. Islahtan önceki işlemlerin yenilenmesi ihtimaline çağrı yapan kurumun, süreyle girdiği çelişkiden yara almadan kurtulmasını sağlayacak bir çözümüm bulunması zaruridir.
 
Hüküm, sözülerin yüzleşerek yarışmasından, tartışarak olgunlaşmasından keyif alırken, gerçeği engelleyici bir laf savurganlığı ya da hoyratlığına mesafe koymaktadır. İdeali, zamanı gönlünce yönetmek, aşkınlıkları önlemekle gerçeğe yarışarak erişmek olan adil yargılamanın, bu özleminin hüküm arifesinde sözün öze tercihiyle bertaraf edilmesi, özün doğrularak yürümesini güçleştirebilir.
 
Ön incelemeye direnen aklın önüne, hüküm arifesinde diyalojinin kaygılarını çıkarmak, sözlü yargılama öncesindeki döngüden neşet söz ve yazıyı hükümden düşürmek veya etkisiz kılmak gibi bir çelişkiyi barındırır. Sesin diyalektiği, lafı güzaf veya sözün tekrarıyla mahduttur. Tekrar ve lakırdı, sözü değerden düşürerek, özün adalete dönüşünü önleyebilir. Boş sözlerin peşine düşen muhakeme, aşamadığı engelle cebelleşerek hükme ulaşmakta gecikir.
 
Oldukça geniş bir alanda son sözü söylemenin olanaksızlığı, bizi susmaya zorlamaktadır. Olup bitenler, birlikte ve ortak kusurla eylemeyi itiyat haline getiren pratiğin, sistemin hatalarını onarmak, gediklerini kapatmak, kusur, sapma ve saplantıları terk etmek yerine, onun yaratacağı etki ve sonuçların üzerine yatarak ömür tüketeceğinin işaretini vermektedir.
 
Cübbelerin, usulün başarısızlığı, kanunun isabetsizliği ya da nicelerini sömürerek işin içinden sıyrılma, yaptıklarını peçeleme veya varlığını başkalarının zaafları üzerinden konuşlandırma huyundan vazgeçmesi gerekir. Kürsünün başkasının hatasından ziyade ne yapması gerektiğine odaklanarak toplumsal öze denk geleni göstermesi gerekir. Yargılama; özümseyen, eşeleyen, açığa çıkaran, özenli, duyarlı ve kuşkucu tecrübelere ihtiyaç duyar, sözün özünü hafife alan bir yargılamanın, özün sözünde vücut bulan hükmü oluşturması olanaksızdır. 
 
 
Hilmi Şeker/Yargıç /İstanbul /2012

Laiklik İhlalleri Raporları

0
Laiklik İhlalleri Raporları

Laiklik İhlalleri Raporlarını, Laiklik Meclisi her ay periyodik olarak yayınlamaktadır

Laiklik Meclisi, laiklik karşıtı uygulamalara tepki gösteren 90 kişilik aydın grubu tarafından 25 Eylül 2023 tarihinde kuruluşunu açıkladı. Meclis, “Eşit, Özgür Bir Ülke İçin Laiklik Bildirgesi” yayınlayarak yola çıktı. Oluşum, Laiklik Meclisi İzleme Merkezi‘ni kurarak aylık raporlar yayınlamaya başladı. Ayrıca, gündeme ilişkin basın bildirileri ve açıklamalar yaptı. Raporlarda siyasi parti ayrımı yapılmaksızın tüm ihlaller kamuoyuna durdurulmaktadır. 

 

Laiklik Meclisi İzleme Merkezi

Laiklik karşıtı karanlık kuşatmayla mücadele etmek için ihlallerin tespit edilerek bütünlüklü bir mücadelenin örgütlenmesine katkı sunmak Laiklik Meclisi’nin önemli görevlerinden biridir. Meclis, 8 Ekim 2023’te ilan ettiği bildirgesinin hedefler ve mücadele başlıkları bölümünde belirttiği, 26 Kasım 2023 tarihinde Ankara’da yaptığı toplantısında da güçlendirilmesi yönünde karara bağladığı İzleme Merkezi çalışmaları kapsamında laiklik ihlalleri raporunu düzenli olarak kamuoyunun bilgisine sunmaktadır. 2024 Ocak ayı itibariyle raporlar aylık olarak yayınlanmaktadır. 

 

RTÜK Kurumsal Etik İlkeleri

0

RTÜK Kurumsal Etik İlkeleri,  RTÜK Etik Komisyonu tarafından ilan edilen ilke ve kurallardan oluşmaktadır. Komisyon, Kamu Görevlileri Etik Kurulu ile uyum ve işbirliği içinde çalışmaktadır.

RTÜK Kurumsal Etik İlkeleri; kurumda, yayıncılık sektöründe ve toplumun genelinde etik kültürün egemen kılınması ve halkın kamu yönetimine olan güveninin artırılması, kurum içinde etik sorun alanlarının tespit edilmesi ve kurumsal etik kodların oluşturulması, çalışanlarda etik farkındalık yaratılması ve personelin etik davranış ilkelerine uygun hareket etmesinin sağlanması, çalışanların ve paydaşların (yayıncılar, izleyiciler/dinleyiciler) etik bilinç düzeylerinin yükseltilmesi ve etik yaklaşımlardan etik uygulamalara geçilmesi Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun etik eğitim stratejisinin ana amaçlarını doğrultusunda oluşturulmuştur.

RADYO VE TELEVİZYON ÜST KURULU KURUMSAL ETİK İLKELERİ
 I-GİRİŞ

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu;

  • 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun (15.02.2011),
  • 5176 Sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (08.06.2004),
  • Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri ile Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik (13.04.2005),
  • Kamu Görevlileri Etik Rehberi (2009),
  • Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi (2010-2014),
  • Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kalite Politikası (2008),
  • Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri İçin Davranış Kuralları (11 Mayıs 2000),

kapsamındaki düzenlemelerin rehberliğinde,

  • Radyo ve Televizyon Üst Kurulu personeliyle yapılan grup görüşmelerinde dile getirilen görüşleri ve önerileri de esas almak suretiyle,

Radyo ve televizyon yayıncılığı alanında düzenleyici ve denetleyici işleve sahip, özerk ve tarafsız bir kamu otoritesi olarak; kurumda, yayıncılık sektöründe ve toplumun genelinde etik duyarlılığın geliştirilmesi ve etik kültürün egemen kılınması açısından, sahip olunan etkin konumu göz önünde bulundurarak, “Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kurumsal Etik İlkeleri”ni kabul etmiştir.

II- AMAÇ

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kurumsal Etik İlkelerinin amacı, kurum personelinin görevlerini yerine getirirken uymaları gereken kurumsal etik davranış standartlarını belirlemek, bunlara uyulmasını temin etmek ve bu konuda kamuoyunu bilgilendirmektir.

III-KAPSAM

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kurumsal Etik İlkeleri, kurumdaki her kademe ve unvandaki personeli kapsamaktadır.

IV- RADYO VE TELEVİZYON ÜST KURULU KURUMSAL ETİK İLKELERİ

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kurumsal Etik İlkeleri, aşağıdaki hususları içerir:

  1. Genel İlkeler
  2. Muhataplarla İlişkiler
  3. Yöneticilerin Etik Sorumlulukları
  4. Çalışanların Etik Sorumlulukları
1.GENEL İLKELER

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu bünyesinde görevli, her kademe ve unvandaki personel, kurumsal etik ilkelere uygun hareket etmenin kişisel sorumluluğu olduğunun bilinci içerisinde;

    • Görevlerini Anayasaya, kanunlara, uluslararası yükümlülüklere, kanunlara uygun verilmiş talimatlara, kamu görevlileri için belirlenmiş etik kurallara ve kurumsal etik ilkelere uygun olarak yürütmelidir.
    • Görevlerini yerine getirirken mesai arkadaşları ve hizmet alanlar arasında herhangi bir şekilde ayrım yapmamalı, keyfi bir şekilde herhangi bir kişi, grup ya da kurumun aleyhine davranmamalı ve herkesin haklarını, görevlerini ve yasaya uygun çıkarlarını gözetip saygı duymalı, takdir yetkilerini tarafsız olarak kullanmalıdır.
    • Hizmetleri belirlenmiş standartlara ve süreçlere uygun yürütmeli, mevzuatta aksine bir hüküm olmadıkça hizmetten yararlananlara gerekli açıklayıcı bilgileri vermeli, vatandaşın memnuniyetini önemsemeli, çalışmaları ve davranışlarıyla hizmet alanlara güven vermelidir.
    • Kamu görevlisi olmanın saygınlığına yakışacak şekilde hareket etmelidir.
    • Kurum yöneticilerine ve personeline, isimsiz ve imzasız mektup ya da mesaj göndermemeli, bu tür mektup ya da mesajlara itibar etmemelidir. Ancak bunları gönderenlerin tespiti için gerekli işlemler yapılmalıdır.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu bünyesindeki her kademe ve unvandaki personel;

  • Kurumun kanunla vurgulanmış özerkliğini ve bağımsızlığını, çalışmalarıyla ve davranışlarıyla desteklemeli,
  • Yasada belirlenen yayın ilkelerinin aynı zamanda ahlaki standartlar içerdiğini, bunların toplumun çeşitli kesimlerine ve zamana göre değişebileceğini göz önünde bulundurarak, doğru kanaate varabilmek için kurumun daha önceki uygulamalarından, bilimsel dokümanlardan, mahkeme kararlarından ve bilirkişi raporlarından yararlanmalı,
  • Görevini yaparken kurumun politikalarına uygun davranmalı; radyo ve televizyon yayıncılığı alanında, izleyici bilincinin oluşturulmasına, insan onuruna, hak ve özgürlüklerine saygılı olunmasına, iletişim özgürlüğünün hâkim kılınmasına ve çoğulculuğun sağlanmasına yönelik çalışmalar yapmalıdır.
2. MUHATAPHLARLA İLİŞKİLER

2.1. Her kademe ve unvandaki personel açısından; ilişki içerisinde bulunulan kamu kurumları, vatandaşlar, yayın kuruluşları ve diğer muhataplar arasında ayrımcılık yapılmaması, hizmetlerin adil ve tarafsız yürütülmesi, uygulamaların hakkaniyet ölçüleri içinde yapılması, tüm muhataplara eşit davranılması, savunmasız durumda olan kesimlerin korunmasına özen gösterilmesi esastır.

2.2. Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun muhatapları;

2.2.1. Kurumun yöneticilerinden ve çalışanlarından mevzuata ve etik ilkelere aykırı herhangi bir beklenti içinde olmamalı, etik ilkeleri destekleyici şekilde davranmalıdırlar.

2.2.2. İşlemlerinde açık şeffaf, yasalar ve etik ilkeler çerçevesinde yakın işbirliği içesinde olmalıdırlar.

2.2.3. Sorunlarına kuruma geldikten sonra çözüm aramak yerine, mevzuatın öngördüğü tüm bilgi, belge ve işlemler konusunda hazırlıklarını önceden ikmal etmeli; bu şekilde hareket etmenin işlemleri hızlandıracağını ve etik dışı davranışları engelleyeceğini bilmelidirler.

3. YÖNETİCİLERİN ETİK SORUMLULUKLARI

3.1. Her düzeydeki yöneticiler;

3.1.1. Çalışmalarıyla ve davranışlarıyla diğer personele örnek olmalı, işlerin yürütülmesinde verimliliğe olduğu kadar etik ilkelere uygunluğa da önem vermelidirler.

3.1.2. Hizmetlerin yerine getirilmesinde; dürüstlüğün, tarafsızlığın, saydamlığın, halka hizmet etme bilincinin, hizmette yerindeliğin, beyana güvenin, saygınlığın, verimliliğin, hesap verebilirliğin, öngörülebilirliğin sağlanmasına; hizmet kalitesinin ve memnuniyetinin artırılmasına yönelik önlemleri almalıdırlar.

3.1.3. Personelin etik ilkeler konusundaki eksikliklerini tespit ederek gidermeli, kurum personeline verilen hizmet içi eğitimlerde, etik davranış ilkelerinin yer almasını sağlamalı, personelle ilgili performans ve başarı değerlendirmelerinde etik ilkelere uygunluğu göz önünde bulundurmalı ve etik dışı davranışlara kayıtsız kalmamalıdırlar.

3.1.4. Personeli, kurumun genel amaçları, ana hedefleri ve değerleri konusunda bilgilendirmeli, sağlıklı iletişime ve eşgüdüme önem vermeli; düzenli toplantılar yaparak personelle bilgi paylaşımında bulunmalıdırlar.

3.1.5. Kurumsal hiyerarşiye uygun davranmalı, kendi yönetimi dışındaki kurum personeliyle, ilgili birim yöneticisinin bilgisi dâhilinde bağlantı kurmalıdırlar.

3.1.6. Kamu kaynaklarının korunması ve israf edilmemesi için gerekli önlemleri almalı, iş gücünü ve imkânları kullanırken etkin, verimli ve tutumlu olmalıdırlar.

3.1.7. Kurumsal bilgilerin ve belgelerin güvenliği konusunda gerekli tedbirleri almalıdırlar.

3.1.8. Uluslararası ilişkiler, nezaket ve protokol gereğince verilen hediyeler ile kurum olarak alınan hediyelerin listesini herhangi bir uyarı beklenmeksizin her yıl Ocak ayı sonuna kadar Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kuruluna iletilmek üzere, Etik Komisyonuna bildirmelidir.

3.1.9. Radyo ve Televizyon Üst Kurulunda, personelin gönüllü katılımıyla etik iklimin hâkim kılınması, etik ilkelerin oluşturulması ve sürekliliğin sağlanması konusunda sorumluluk sahibidirler.

3.2. Yöneticilerin, hizmetlerin yerine getirilmesi sırasındaki sorumlulukları ve yükümlülükleri konusunda hesap verebilir ve kamusal değerlendirme ve denetime her zaman açık ve hazır durumda olmaları esastır. Bu nedenle yöneticiler; Kurumun amaç ve politikalarına uygun olmayan işlem ve eylemleri engellemek için görev ve yetkilerinin gerektirdiği önlemleri zamanında almalıdırlar.

4. ÇALIŞANLARIN ETİK SORUMLULUKLARI

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu çalışanları;

4.1. Gelişmeye açık olmalı, uzmanlık alanında kendilerini sürekli geliştirerek yenilemeli, daha etkin ve verimli hizmet sunma arayışı içinde niteliklerini artırarak görevini yapmalı, kendilerini ve yaptıkları işi sık sık gözden geçirmeli,

4.2. Çalışmalarını ve davranışlarını yasalara ve etik ilkelere uygunluk açısından daima denetlemeyi alışkanlık haline getirmeli,

4.3. İşini yaparken tüm bilgi ve birikimi ile yeteneklerini ortaya koymalı, görevini hakkıyla yerine getirmeli, meslektaşlarıyla bilgi paylaşımında bulunmalı,

4.4. Kolektif çalışmalarda taşıdığı sorumluluğun gereklerine uygun davranmalı, katıldığı toplantılarda kurumunu en iyi şekilde temsil etmeli, kurumun saygınlığına gölge düşürmemeli,

4.5. Sorumluluktan kaçmamalı, sorunlar karşısında kayıtsız kalmamalı; sorunu örtbas etmek yerine yasaya uygun olarak çözümlemeli,

4.6. Zamanı etkin ve verimli kullanmalı, mesaiye riayet etmeli, mesai konusunda ayrıcalık talep etmemeli, kişisel işlerini mesai saatlerinin dışında yürütmeli,

4.7. Amirlerine karşı dürüst davranmalı, kişisel beklentilerle etik ilkelere aykırı davranışlara yönelmemeli, iş yerindeki sorunlarının çözümü için hiyerarşik olarak kendisine en yakın amire başvurmalı,

4.8. Başkalarının davranışlarını eleştirmeden önce kendi davranışlarını gözden geçirmeli, başkalarından etik ilkelere uygun davranmasını talep ederken, kendisinin de etik ilkelere uygun davrandığından emin olmalı,

4.9. Kendilerinden yasalara ve etik ilkelere aykırı davranmaları talep edilirse, bu durumu ilgili makamlara bildirmelidirler.

4.10. Şahsi ve kamu çıkarlarıyla çelişebilecek ve görevini tarafsız bir şekilde yerine getirmesini engelleyebilecek durumlardan kaçınmalıdırlar. Şahsi çıkarlar, kişinin kendisine, ailesine, yakın akrabalarına, arkadaşlarına ya da iş bağlantısı veya siyasi ilişkileri olduğu kişi ya da kuruluşlara sağlanan her türlü menfaati içerir. Bunun yanı sıra, onlarla ilgili mali ya da diğer türlerdeki her türlü yükümlülüğü kapsar.

4.11. Kurumsal konumlarını kullanarak, yayın kuruluşlarından kişisel taleplerde bulunmamalıdırlar.

4.12. Görevi dolayısıyla elde ettiği resmi veya gizli nitelikteki bilgileri ve belgeleri, kendilerine, yakınlarına veya üçüncü kişilere doğrudan veya dolaylı olarak ekonomik, siyasal veya sosyal nitelikte bir menfaat elde etmek için kullanmamalı, görevdeyken ve görevden ayrıldıktan sonra yetkili makamlar dışında hiçbir kurum, kuruluş veya kişiye açıklamamalıdırlar.

4.13. Kurum personeliyle ilgili bilgiler, yalnızca yasal yetkisi ve sorumluluğu bulunanların erişimine açık olduğundan, bu tür bilgileri başka kişi ve kuruluşlarla paylaşmamalıdırlar.

Görsel – İşitsel Yayıncılık Etik İlkeleri

0
Görsel – İşitsel Yayıncılık Etik İlkeleri, 2007 yılında Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ile Televizyon Yayıncıları Derneği (TVYD) tarafından yapılan ortak çalışma sonucunda 12 madde halinde hazırlanarak dönemin RTÜK Başkanı Zahit Akman tarafından 3 Temmuz 2007 tarihinde düzenlenen imza töreni ile açıklanmıştır.
Görsel – İşitsel Yayıncılık Etik İlkeleri, RTÜK tarafından 2018 yılında 20 madde halinde güncellenmiş , Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un katılımıyla düzenlenen törende medya hizmet sağlayıcılar tarafından imzalanarak 12 Aralık 2018 tarihinde ilan edilmiştir. Radyo ve Televizyon Yayın Etik İlkelerin ilan edildiği törene; TRT, A Haber, ATV, Akit TV, Doğuş Yayın Grubu, NTV, Kanal D, FOX TV, Habertürk, Beyaz TV, Bloomberg, CNN Türk, D Smart, Digitürk, Halk TV, Kanal 7, Ülke TV, Show TV, Star TV, TGRT, TV Net, TV8, TV5, 24 TV, 360 TV, Ulusal Kanal ile Anadolu Yayıncılar Derneği, Radyo ve Televizyon Yayıncıları Meslek Birliği, Televizyon Yayıncıları Derneği, Güç Telekom, Reklam Verenler Derneği, Türksat, Turkcell, Vodafone, Türk Telekom, Tivibu, Ulusal Radyo Yayıncıları Derneği temsilcileri katılmış, “yeni etik ilkeler” imzalanarak açıklanmıştır.
Görsel – İşitsel Yayıncılık Etik İlkeleri

Biz, aşağıdaki imzası bulunan Medya Hizmet Sağlayıcılar ve Platform İşletmecileri olarak; yayıncılığın toplumsal sorumluluk gerektirdiği bilinciyle, izlenme/dinlenmeyi tek ölçüt kabul etmeden yayınlarımızda

  • İnsan onuruna, temel hak ve özgürlüklere saygılı olmayı,
  • Türkçe’nin doğru, güzel ve anlaşılır şekilde kullanılmasının yanı sıra dilin düzeysiz, kaba ve argo kullanımından kaçınmayı,
  • İfade özgürlüğü ve haber alma hakkı çerçevesinde, olay ve olguları doğru ve tarafsız vermeyi,
  • Milli iradeye saygılı olmayı,
  • Toplumun inanç, değer ve hassasiyetlerini gözetmeyi,
  • Irk, dil, din ve cinsiyet ayrımcılığına; aşağılama ve önyargılara yer vermemeyi,
  • Çocukların korunması ilkesini azami gözetmeyi, çocukların ve gençlerin fiziksel zihinsel ve ahlaki gelişimini olumsuz etkileyen yayınlar yapmamayı,
  • Ailenin bütünlüğünü ve sürekliliğini desteklemeyi,
  • Kadın istismar eden içeriklere yer vermemeyi,
  • Özel hayatın gizliliğini korumayı,
  • Şiddeti teşvik etmemeyi ve meşrulaştırmamayı,
  • Çok sesliliğe ve kültürel çeşitliliğe önem vermeyi,
  • Kişilerin ve kurumların cevap ve düzeltme haklarına saygılı olmayı,
  • Terör örgütlerinin amaçlarına hizmet etmemeyi,
  • Savaş, terör amaçlı saldırı, doğal afet ve benzeri olağanüstü durumların ortaya çıkardığı kriz zamanlarında sağduyu ve sorumlu davranmayı; toplumda korku ve infial oluşturabilecek yayınlardan kaçınmayı,
  • Alkol, tütün ürünleri ve uyuşturucu maddeler ile kumar başta olmak üzere, her türlü bağımlılıkla mücadele konusunda gereken hassasiyeti göstermeyi,
  • Genel sağlığa zarar verecek yayınlar yapmamayı; sağlık ile ilgili yayınlarda bilimselliği ve uzmanlığı ön planda tutmayı,
  • İzleyiciyi yanıltan ve zaaflarını istismar eden ticari iletişim yayınlarına yer vermemeyi,
  • Çevrenin ve hayvanların korunması bilincini geliştirmeyi,
  • Haksız amaç ve çıkarlara hizmet etmemeyi,

TAAHHÜT EDERİZ

 

2007 yılındaki  12 Maddelik Etik İlkeler Beyannamesi 

1. İnsan onuruna, temel hak ve özgürlüklere saygılı olmak.

2. İfade özgürlüğü ve haber alma hakkı çerçevesinde, olay ve olguları doğru, tarafsız ve eksiksiz yayınlamak.

3. Yayıncılığı haksız amaç ve çıkarlar doğrultusunda kullanmamak.

4. Çoksesliliğin ve kültürel çeşitliliğin korunmasına önem vermek,

5. Yayınlarımızda ırk, renk, dil, din ve cinsiyet ayrımcılığına, aşağılama ve önyargılara yer vermemek.

6. Kişi ve kurumların cevap ve düzeltme haklarına saygılı olmak.

7. Toplumda korku ve infial yaratabilecek olaylar karşısında ve kriz zamanlarında sağduyulu davranmak.

8. Şiddeti teşvik etmemeye ve meşrulaştırmamaya özen göstermek.

9. Özel hayata ve mahremiyete saygılı olmak.

10. Kadınların sorunlarına duyarlı olmak ve kadınları nesneleştirmekten kaçınmak.

11. Çocuk ve gençleri uygun olmayan içerikten korumaya özen göstermek.

12. İzleyicilerin ve dinleyicilerin gereksinim, beğeni ve hassasiyetlerine önem vermek.

Yargı Etiği İlkeleri: Samimiyete ve Liyakate Davet

0

Yargı Etiği İlkeleri: Samimiyete ve Liyakate Davet / Ayşe Sarısu Pehlivan – Yargıçlar Sendikası Başkanı

2019 yılında Türk Yargı Etiği Bildirgesi Resmi Gazetede ilan edilmiştir.

Yargı Etiği İlkelerinin İlk şartı; hakim ve savcılar insan onuruna saygılıdır insan haklarını korur ve herkese eşit davranır.

İkincisi; Hakim ve savcılar bağımsızdır.

Üçüncüsü; Hakim ve savcılar tarafsızdır.

Dördüncüsü; Hakim ve savcılar dürüst ve tutarlıdır.

Beşincisi; Hakim ve savcılar yargıya olan güveni temsil ederler

Altıncısı; Hakim ve savcılar mahremiyeti gözetirler

Yedincisi; Hakim ve savcılar mesleğe yaraşır şekilde davranırlar

Sekizincisi; Hakim ve savcılar yetkindir ve mesleklerinde özenli davranır.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Ana başlıkları bu şekilde olan Türk Yargı Etiği Bildirgesinin temel dayanağı Bangalore Yargı Etiği Bildirgesi‘dir ve bu bildirgenin dayanağı aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘dir.

Bangalore Yargı Etiği Bildirgesinin o dönemki HSYK tarafından imzalanması Türkiye’deki ilk yargı derneği olan YARSAV tarafından desteklenmiş ve sahip çıkılması gerekliliği konusunda büyük çaba sarf edilmiştir.

Yazımın konusu Yargı Etiği İlkeleri’nin nasıl hayata geçirileceği. Aslında malumun ilanı gibi olacak. Hepimiz biliyoruz bunu.

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri

Ülkemizde her şey kağıt üzerinde mükemmel ya da mükemmele yakındır. Bunu 1o yıl kadar önce Avrupalı bir meslektaştan duymuştum. Bu nedenle konuşulması gereken öncelikle samimiyettir.

Neden bunu söylemek zorunda kaldım, açıklayayım.

İlk ilkemiz

“Hakim ve savcılar insan onuruna saygılıdır. İnsan Haklarını korurken herkese eşit davranır” ilkesini nasıl uygulanır hale getirebiliriz dediğimizde önce kurumsal sonra bireysel davranış ile uygulamaya geçirilmesi mümkündür.

Kurumsal olarak öncelikle yargının en tepesindeki kurul olan HSK bunu hayata geçirmek yükümlülüğündedir. HSK bu kurala uyması gereken hakim ve savcılarla ilgili tasarruflarında yargı görevini ifa eden yargıç ve savcıların onuruna saygılı ve eşit davranış sergilemek zorundadır. Örneğin yıllardır mevzuatına hâkim olduğu bir mahkemeden gerekçesiz bir şekilde alınması ve yine hiçbir ilke kararına uymayan atama yapılması, siyasetin etkisi ile disiplin soruşturması açmak gibi iş ve işlemler yapmayarak bu ilkeyi uygulayabilir.

Daha da somutlaştırmak gerekirse benimle ilgili 2020 yılında tamamen bir insanın yaşama hakkına sahip çıkan tweet nedeniyle yaptığı işlemler, disiplin ve cezai takibat işlemleri tamamen bu kuralın nasıl uygulanmayacağını göstermesi açısından önemlidir. Siyasallaşan yargının en tepesindeki kurulun samimiyetsiz olduğunu göstermiştir.

Bireysel davranış ise Yargıçların ve Cumhuriyet Savcılarının, yargılama faaliyeti esnasında eşit davranmak zorunda olduğu kişilere karşı, insan hak ve onurunu zedeler nitelikte sözsel ve davranışsal tutum içerisinde olmamasıdır ki; uygulaması en kolay ilkedir.

Yargılama faaliyeti adaleti bulma ve uygulama faaliyetidir ki zaten adalete erişimin engellenmesi için olmazsa olmaz tutumdur.

İkinci İlke “Bağımsızlık” İlkesidir.

Bu ilke hepimizin bildiği ve sürekli tekrar ettiğimiz üzere; siyasete, kendi meslektaşlarına, kendi inanç ve değerlerine, basına ve kamuoyuna karşı bağımsızlık demektir. Bu ilke çok güçlü bir yargı inşası için olmazsa olmazdır. En başta HSK’nun bağımsız olması gerekir ki, şu andaki anayasal düzenleme bunun tam tersine yargıyı siyasete bağlamıştır.

Yargıçlar Sendikasının Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Önerileri

Bu ilkenin uygulanabilmesi için öncelikle HSK’nun yapısının değiştirilmesi gerekir. Başkanı olduğum Yargıçlar Sendikası’nın bu konudaki çalışması tüm siyasi partilere gönderilmiş ve Web sitesinde yayınlanmıştır.

Bağımsız yargının inşası için HSK Kanunu ve 2802 sayılı Kanunda değişiklik yapılması da gerekir. Yine sendikamızın bu konuda çalışmaları vardır ve Web sitemizde yayınlanmıştır.

Üçüncü İlke “Tarafsızlık” İlkesidir.

Yine burada da en başta HSK’nun tarafsızlık ilkesine sahip çıkması gerekir. Bunu tasarrufları ile göstermesi gerekir. Ne yazık ki HSK, tam tersi siyasetin taraftarı olmayı tercih etmiştir. Zaten üyeleri taraf olmak üzere  belirlenmektedir Kendisini seçenin tarafı olduğunu siyasi davalara bakan yargıçların atanmasında kendini göstermiştir. Örneğin; Kozagaçlı, HDP milletvekilleri ve genel başkanının yargılandığı davalarda, Rojava Olaylarının yargılandığı davada yargıçların tutumu önemlidir.

Yargıçların devleti korumak gibi bir görev üstlendiği, daha doğrusu misyon üstlendiği bir yargı düzeninin varlığı söz konusudur. Devleti şu an tek parti yönetimi altına olduğunu, daha doğrusu devleti tek kişinin yönettiğini söylemek yanlış değildir. Yargının görevi tek kişinin söylediğini yapmak da değildir.

Hatırlamak gerekir; çay toplama fotoğrafı servis edilmiştir. Tarafını seçtiği gösterilmiştir. Bir diğer örnek de Yüksek Yargı Organlarının emekli askerlerin bildirgesine karşı yaptığı kamuoyu açıklamasıdır ki tamamen bir yankı odası oluşturma çabasıdır ve karşılık bulmuştur. İlk derece mahkemelerinde yankı ses getirmiştir.

Dördüncü İlke “Hakim ve Savcılar Dürüst ve Tutarlıdır” ilkesidir.

Bu ilke de güce yaslanmayan, mesleğe alım sınavlarında liyakat esasına göre eleme yapılan, bilimsel kurallara uygun oluşturulan, heyet önünde yapılacak bir sınav sonucunda mesleğe alımları yapılan hakim ve savcıların varlığı ile mümkündür. Değişen güç odaklarına göre şekil almış hakim ve savcılar ile mümkün değildir.

Bir Diğer İlke “Hakim ve savcılar yargıya olan güveni temsil ederler.”

Öncelikle hakim ve savcıların liyakatsizliği önemli bir sorundur. Hukuka uygun olmayan, kamuoyunda kabul görmeyen, aynı olaylarda farklı kararlar veren yargıç ve cumhuriyet savcıları varken bunu hayata geçirmek mümkün değildir. Siyasetin yargıdan elini çekmesi ile bu ilke uygulanabilir.

Altıncı İlke “Mahremiyetin Gözetilmesidir.”

Bu ilke yargılama faaliyeti esnasında; yargılama konusu olaylarla sınırlı inceleme yapmak, yargılama sürecinde kişinin hak ve özgürlüklerini korumak ve kollamak yükümlülüğüne uygun tutum içinde bulunmaktır.

Yedinci İlke “Hakim ve Savcılar Mesleğe Yaraşır Şekilde Davranır ve Yaşar” İlkesidir.

Bu ilke “mesleğe yakışır davranış nedir, nasıl olur?” sorusunun cevabıdır aslında. Bu konuda ciddi çalışmalar yapılması gerekir ki bu ilkenin içi doldurulabilsin.

Yargı Etiği İlkeleri’nin Sekizincisi “Hakim ve Savcılar Yetkindir, Mesleklerinde Özenli Davranırlar” ilkesidir.

Yetkinlik, uyguladığı mevzuata hakim olan, bilimsel araştırmalara önem, veren hukuki araştırmaları ve yargı kararlarını takip eden, İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını takip eden ve adaletin tecellisi için çalışan, yargının mevcut durumunu kendine dert edinen, dosyasını sadece bir sayı olarak görmeyen, her bir dosyanın içinde bir hayat hikayesi olduğunu bilen ve önemseyen yargıçla mümkündür.

Özenli davranma tabii ki önemlidir ancak sayısal yoğunlukta bunu yapabilmek için 7 gün 24 saat çalışan bir yargı sınıfı ile bile mümkün değildir.

Özetle Yargı Etiği İlkeleri olarak ilan edilen değerlerin hayata geçmesi için öncelikle samimi ve liyakati önceleyen bir irade olması gerekir.

Liyakati gözetmediği sürece etik kurallar sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur.

 

Ayşe Sarısu Pehlivan Hakkında

1967 yılında Kırıkkale’de doğdu. 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Siirt Şirvan, Uşak Ulubey, Bursa Yenişehir, Ankara Çubuk, Ankara ve İzmir Yargıcı olarak görev yaptı. Halen Karşıyaka Asliye Hukuk Mahkemesi Yargıcı olarak çalışmaktadır. 2006 yılında YARSAV, 2011 yılında Yargısen, 2012 yılında Yargıçlar Sendikasının kuruluşlarında görev aldı. 2023 yılı itibariyle Yargıçlar Sendikası başkanlığı görevine devam etmektedir.

Kanunların Ruhu, Kuvvetler Ayrılığı, Hükümet Biçimleri, Siyasal Rejimler, Hukuk Ve Yargı Üzerine Bir Deneme

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

KANUNLARIN RUHU, KUVVETLER AYRILIĞI, HÜKÜMET BİÇİMLERİ, SİYASAL REJİMLER, HUKUK VE YARGI ÜZERİNE BİR DENEME – Avukat Vedat Ahsen Coşar 

Hükümet biçimleri, siyasi rejimler, kuvvetler ayrılığı üzerine olan görüşleriyle, gerek kamu hukuku, gerekse devlet ve siyaset felsefesi üzerinde etkili olan, bu amaçla bir siyaset sosyolojisi geliştiren Montesquieu, esas ününü toplum, hukuk ve yönetim tarzı konusunda gerçekleştirdiği karşılaştırmalı araştırmalardan almıştır.

On Sekizinci Yüzyılda ve Aydınlanma hareketinin etkisi altında, daha önce hiç görülmemiş olan bir bilim ortaya çıkmıştır Bu bilim “yasama bilimidir”. Bu bilimin ortaya çıkmasıyla birlikte, sosyal ve siyasal konular ile hukuk düşüncesi, bu bilimsel disiplin tarafından incelenmeye başlamıştır. Bu bilimsel disiplinin amacı, sadece hukukun ve kanunların değil, bunun yanı sıra toplumun kurumlarının ele alınması ve değerlendirilmesi konusunda bir ölçüt bulmak, bu ölçütten hareketle yasama iktidarının/gücünün kullanılmasına rehberlik edecek olan ilkeleri tespit etmek ve bu ilkeleri düzenlemek değildir. O aşamada görülen ve yapılmak istenilen, Aristoteles’in insan faaliyetinin tüm dallarının bağlı olduğu “ana bilim” olarak nitelendirdiği siyaset bilimini yeniden canlandırmaktır. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992)

Yasama bilimin, kökleri arasında sadece Aristoteles’in yazdıkları yoktur. Yönetenlere sağduyuyu ve yönetme ahlakının ilkelerini öğretmek için tarihin kullanılması gerektiğini öğütleyen Machiavelli, “Kanunların Ruhu” isimli eserinde anayasaların biçimlerinin ve oluşumlarının karşılaştırmalı bir usulünü ve ahlaki yönden incelemesini sunan Montesquieu da vardır. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992)

Nitekim Hume, Montesquieu’nün az yukarıda sözü edilen eserinde, “her toplumun kendi durumuna ve şartlarına göre, yasaları nasıl yaptığını ve nasıl yapması gerektiğini, devletlerin/hükümetlerin nasıl oluştuğunu ve nasıl oluşması gerektiğini, bunların iklime, dine, ticarete göre nasıl şekillendiğini açıkladığını ve anlattığını” ifade eder. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992)

Montesquieu’nün bu eserinden en çok etkilenenler, İskoç Aydınlanma Hareketi’nin düşünürleri ve özellikle bu düşünürlerin en önde geleni olan Adam Smith’tir. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992) Ama öylede olsa, Adam Smith, Montesquieu’da eksik olan ve gözden kaçan bir hususa işaret eder. Smith’in, Montesquieu’nun gözden kaçırdığına işaret ettiği ve o nedenle tamamladığı bu husus “ilerleme düşüncesi”dir. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992)

Örgütsel bir ilke olan bu düşünce, Montesquieu’nün sosyolojik yaklaşımının statik bir yaklaşımdan dinamik bir yaklaşıma dönüşmesini sağlamıştır. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992) Bu çerçeveden hareket eden Smith, ilerleme düşüncesinin sadece parçalarını oluşturan Theory of Moral Sentiments/Ahlaki Duygular Teorisi (1759) ve Wealth of Nations/Ulusların Zenginliği (1776) isimli eserlerini yazmış ve bununla eksiksiz bir sosyal ve siyasal felsefe inşa etme yönündeki planı başlatmıştır. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992)

Ama esas olarak Montesquieu, herhangi bir hukuk anlayışının ve anayasal uygulamanın, toplumun genel durumunda kökleşmiş olduğunu açıklamış ve bunu örnekleriyle göstermiştir. Smith ile onun takipçileri olan İskoç Aydınlanmasının yazarları ise, ilerleme düşüncesini, sivil toplumun tarihsel gelişimi içinde ayrıntılı bir aşamalar dizisine dönüştürmüşlerdir. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992)

Dört evre” olarak bilinen bu aşamalar dizisi tezine göre, hemen her toplum ekonomik organizasyonun dört ayrı tipini oluşturan – avcı, toplayıcı, tarım ve ticaret – evrelerinden geçmiştir. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992) Bu evrelerden geçen toplumlar, belirli bir sosyal ve siyasal üst yapı biçimi oluşturmuşlardır. Bu evrelerden geçen toplumların nihai olarak geldikleri aşama uygarlık aşamasıdır. (M.Loughin, Public Law and Political Theory/Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisi, Oxford, Clarendon Press, 1992) Bu ekonomik, sosyal ve siyasal biçimler ile oluşumlar, insanların ve toplumların alışkanlıklarını, eğilimlerini düşünce ve yaşam biçimlerini değiştirmiştir. Bu ve bunu takip eden süreçteki gelişmelerle birlikte, hukuk biliminde, siyasette, devletin ve siyasal iktidarların yapılarında ve anlayışlarında da kademeli bir ilerleme ve değişme meydana gelmiştir.

Kuvvetler ayrılığı doktrinini Locke’dan ilham alarak geliştiren, Locke’da yasama, yürütme ve federal güçler şeklinde olan bu doktrini, federal güçlerin yerine yargıyı ikame ederek bugünkü formülasyonuna getiren Montesquieu’ya göre, özgürlük herkesin iddia ettiği gibi istediğimiz şeyleri yapmak ya da istemediğimiz şeyleri yapmaya zorlanmamak değildir, özgürlük, kanunların izin verdiği her şeyi yapmaktır. O nedenle, insan, kanunların izin verdiği kadar özgürdür. Kanunların dışına çıkmak ise özgürlük değil kanunların ihlalidir.

Montesquieu, üç tür yönetim tarzını birbirinden ayırmış ve bu devletlere uygun düşen yönetici ilke, iklim ve topraktan söz etmiştir. Ona göre despotizm büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşmekte ve korkuya dayanmaktadır. Britanya örneğinde olduğu gibi ne soğuk ve ne de sıcak olan bir iklimin hüküm sürdüğü, orta büyüklükteki devletlere uygun düşen yönetim biçimi, monarşidir; söz konusu yönetim biçimi, şan ve şerefe dayanır. Buna karşın, soğuk iklimlere ve küçük devletlere uygun düşen rejim, demokrasidir; demokrasinin yönetici ilkesinin erdem olduğunu öne süren Montesquieu, tüm insanlar için geçerli olan tek bir doğa yasası ve evrensel bir insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa şiddetle karşı çıkar.

Siyaset ve hukuk konusunda tümevarımsal ve deneysel bir yaklaşımı benimseyen Montesquieu; olguları kaydetmek yerine anlamayı, görüngüleri konu alan karşılaştırmalı bir soruşturmayı, tarihsel gelişmenin ilkelerine ilişkin sistematik bir araştırmanın temeli yapmıştır. Siyaset konusuna, bir tarih filozofu olarak yaklaşan Montesquieu, farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemlerinin çok çeşitli faktörlere, örneğin; halkın karakterine, ekonomik koşullarla iklime, vs.ye göre değiştiğini, yani  izafi/göreceli olduğunu ifade eder ve bu temel koşullara “kanunların ruhu” adını vermiştir.

Montesquieu’ya göre, yasaların da tabi olduğu kanunlar, bu bağlamda, kanunların da bir ruhu vardır. Montesquieu’ye göre ancak kanun düzeninin egemen olduğu bir toplum güçlü olabilir. Her kanun toplumsal ihtiyaçların bir ürünüdür. Bu kanunlar sosyal, ekonomik ve siyasi olabilir. Montesquieu, bu faktörlerin tümüne birden kanunların ruhu adını vermiştir. Din, geçmişte yaşanan olaylar, örf ve adetler de kanunların ruhuna etkide bulunur. Yani kanunların  ruhu o kanunların meydana gelmesine yol açan faktörlerin tümüdür. Her ülkede kanunların  ruhuna etki eden sebepler farklıdır. Ülkeler de bu farklılıklara göre biçimlenirler.

Montesquieu’ya göre hukuk, her ulusun özel koşullarına göre düzenlenen ve o ulusun ve mensuplarının yararına hizmet eden bir kurumdur. Bu kurum, devletin kanunlarında ifadesini bulur. Hukukun işlevi ve amacı insanlara hizmet etmek, insanlara ve topluma uygun olan yaşama koşullarını sağlamak olmakla, o insanların yaşadığı hayat ve çevre koşullarını araştırmak, tespit etmek ve hukuku oluşturan kanunları buna uygun şekilde düzenlemek gerekir. Zira Montesquieu’ya göre, doğal/tabii hukuk, insan aklının ürünü değil, insanın doğasından doğan ve insanın doğasına uygun olan kanunların ve kuralların bir toplamıdır ve o nedenle, bu kanunlar ile kuralların insanların doğal koşullarına ve yanı sıra hayat, toplum ve çevre koşullarına uygun olması gerekir. (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 194 – 1996)

Fransız aydınlanmasının önde gelen temsilcilerinden biri olan, dönemindeki statükocu Fransız yönetim anlayışından yakınan ve bu konuda reform yapılması gerektiğini savunan Montesquieu, “Kanunları Ruhu” isimli kitabını, bu konuda kendisine referans olarak aldığı İngiltere’deki reformcu anlayışın etkisiyle yazmıştır. Düşüncelerinin, yaptığı siyasal, toplumsal, ekonomik ve hukuksal analizler ile bu konularda vardığı sonuçların hareket noktası ve odağı esas olarak somut maddi olgular olan Montesquieu, bu özelliği gereği çalışmalarını ve eserlerini ağırlıklı olarak gözleme ve deneyime dayandırmıştır.

Montesquieu, ana fikri ve tek bir sözcük ile özeti: “totaliter yönetim şekillerinde kanunların ve hukukun evrensel ilkelerinin geçerli olmadığı ve o nedenle bu ilkelerin totaliter yönetim biçimlerinde uygulanmadığı” şeklinde olan “Kanunların Ruhu” isimli eserini de, kendi kişisel gözlemlerine ve deneyimlerine dayanarak yazmıştır.

Yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit olan, yani gücün bir kişide veya kurumda toplanmasını engellemek amacı ile vazedilen, Montesquieu ile günümüzdeki nihai şekline getirilen ve modern anayasacılığın temelini oluşturan kuvvetler ayrılığı ilkesi de, Montesquieu’nun etkisinde kaldığı İngiltere siyasal sisteminin üzerine olan gözlem ve tespitlerine dayanır. Zira Montesquieu’nun “yasama, yürütme, yargı” şeklinde formüle ettiği bu ilkenin fikir babası,  bu ilkeyi “yasama, yürütme, federal güçler” şeklinde ifade eden büyük İngiliz düşünürü Locke’tur.

Montesquieu, “Kanunları Ruhu” isimli eserinde, “cumhuriyet, monarşi, istibdat” şeklinde belirlediği hükümet tipolojilerinden istibdatla ilgili olarak; “istibdat yönetimi bir kişinin kanunsuz, kuralsız, hukuksuz olarak kendi arzu ve heveslerine göre kurulmuş bir yönetim şeklidir” demesinin ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin bu yönetim şeklinin panzehri olduğunu “iktidarı iktidar durdurur” maksimiyle gerekçelendirmesinin nedeni de budur.

Her ne kadar Montesquieu, uzmanlar tarafından sosyolog olarak değil, ama sosyoloji biliminin öncüleri arasında kabul edilmekte ise de, o, klasik siyasi düşünceyi toplumun genel anlayışı çerçevesinde ele almış, o çerçevede yeniden yorumlamış ve toplumun hemen her yönünü sosyoloji temelinde açıklamıştır.

Nitekim onun “Romalıların Yükselişi ve Çöküşü Üzerine Düşünceler” isimli eserinde yer alan “Dünyaya hakim olan zenginlik değildir. Bunun böyle olup olmadığı, kendilerini belirli bir plan çerçevesinde yönettikleri zaman refah içinde olan, ama başka bir plan çerçevesinde yönettiklerinde başarısızlığa uğrayan Romalılara, Romalı yöneticilere ve Roma halkına sorulabilir. Monarşik her rejimde, o rejimi yükselten ve çökerten, hem ahlaki hem de fiziki nedenler vardır. Ortaya çıkan bütün olumsuzluklar bu nedenlere bağlıdır. Eğer savaş gibi özel bir nedenin sonucu, bir devleti ortadan kaldırmış ise, asıl neden o savaşın sonucu değil, başkadır ve bu daha genel bir nedendir. Zira o devletin genel gidişi ve yönetilme şekli, beraberinde o devletin çöküşüne neden olan aksilikleri, zaafları getirir ve çöküşün zeminin hazırlar” şeklindeki tespiti ve anlatımı, tarihsel bir analiz olmasından daha çok sosyolojik bir analiz ve yaklaşımdır.

Aynı şekilde “Kanunları Ruhu” isimli eserde, Roma İmparatorluğu’ndaki yasal düzenlemelerin ve feodal toplum döneminin yasalarının incelenmesi konusunda  Montesquieu’nun izlediği metot ve yaklaşım da, sadece tarihsel değil, aynı zamanda sosyolojiktir.

Onun iklimin, her toplumun kaderi olan coğrafi konumun, nüfusun ve dinin, insanların davranışları ve toplumların özellikleri üzerinde etkili olduğuna, bunların insanların birbirleriyle olan ilişkilerini ve toplum olmanın getirdiği ortak hayatı şekillendirdiğine  yönelik gözleme ve deneyime dayanan görüş ve tespitleri de, fiziksel ve sosyo-kültürel olmakla, insanı, kültürel, toplumsal, biyolojik, psikolojik, ekonomik yönleri itibariyle incelemekle, hem antropolojik, hem de sosyolojiktir.

Kanunların Ruhu” isimli eserine, eserin önsözünde; “Önce insanları inceledim, bu inceleme sonunda insanların yasaların ve geleneklerin sonsuz farklılığı içinde kendi keyiflerine ve arzularına göre yönetilmediklerini anladım. İlkeler koydum; özel durumların bu ilkelere kendiliğinden uyduğunu, ülkelerin tarihlerinin koyduğum bu ilkelerin oluşturduğu sonuçlarından başka şekilde olmadığını, her özel kanunun başka bir kanuna bağlı olduğunu veya daha genel bir kanuna uyduğunu gördüm” diye yazan Montesquieu, aynı eserinde hükümet tipolojilerini de inceler. Az yukarıda da ifade edildiği üzere, bu incelemesinde hükümet biçimlerini; Cumhuriyet, monarşi ve istibdat olarak belirler.

Cumhuriyeti “halkın tamamının veya bir kısmının yönetime sahip olması”, monarşiyi “bir kişinin toplumu belirli ve yerleşmiş yasalarla yönetmesi”, istibdat yönetimini ise “bir kişinin toplumu yasasız, kuralsız ve hukuksuz bir şekilde kendi arzu ve heveslerine göre yönetmesi” olarak tanımlar.

Montesquieu’ya göre, Cumhuriyet yönetiminde; erdem,  hukuka saygı, yasa sevgisi, topluma bağlılık, yurtseverlik esastır. Bu rejimde öngörülen erdem ahlaki bir erdem değil, siyasal bir erdemdir, yani hem insanların hem de yönetenlerin kurallara, kanunlara, hukuka saygılı olmaları, topluma ve rejime bağlı bulunmalarıdır. O nedenle, Cumhuriyet yönetiminde, o yönetimin ve toplumun insanları, kendilerini yurttaş olarak hissederler ve öyle tanımlarlar. Bu yurttaşların eşit olmaları anlamına gelir.

Yine Montesquieu’ya göre, monarşik yönetimde esas olan şereftir, ama siyaset mümkün olduğu ölçüde az erdemle yönetilir.  Bu yönetim şeklinde esas olan şeref olmakla ve şeref de üstün olmayı, sıradan insanlara, yani halka göre farklı bulunmayı gerektirdiğinden, bu şeref iktidar tarafından kendisine yakın olanlara mevkiler, makamlar dağıtmakla, soyluluk unvanları verilmekle sağlanır.

Montesquieu, istibdat yönetimini, yönetenin kurallara, yasaya ve hukuka bağlı olmadan yönetmesi olarak tanımlar ve bu yönetim şeklini bir korku rejimi olarak nitelendirir. Esasen ona göre bu korku yaratılmadan toplumu yönetmek ve böyle bir yönetim şeklini sürdürmek mümkün değildir. Onun için istibdat yönetiminde, akşam kahraman olarak yatan birisi ertesi gün hain ilan edilebilir, gece evinde yatan bir kişi ertesi sabah kendisini hapiste bulabilir.

Montesquieu’ya göre, bir hükümetin ve bir siyasal rejimin en önemli özelliği, onu diğer iki yönetim şeklinden ayıran en belirgin niteliği kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Bu hak en başta anayasa olmak üzere, diğer yasalarla güvence altına alınır ve korunur. Nitekim 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16.maddesi hükmüne göre, “Hakların güven altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumun anayasası yoktur.”

Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre yasama gücü, yani kanun yapma yetkisi parlamentoya/meclise aittir. Bu organ, halkın, toplumun ve devletin ihtiyaçlarına göre kanun yapar, kanunları değiştirir, işe yaramaz hale gelen kanunları yürürlükten kaldırır.

Yürütme gücü, kanunları yürütür, o kanunlarla kendisine verilen yetkileri kullanır, bunun için gerekli olan kararları alır.

Gerek yasama, gerekse yürütme gücü, özellikle yürütme gücü subjektif olması, keyfi şekilde kullanılmaya daha açık ve yatkın bulunması nedeniyle tehlikelidir. Dünya siyasi tarihi, bunun trajik örnekleriyle doludur.

Üçüncü güç olan yargı, insanları ve insanların haklarını korumak için, yasamanın ve yürütmenin eylem ve işlemlerini denetlemek ve dengelemek için vardır. Montesquieu, “Kanunların Ruhu” isimli eserinde bu güçle ilgili olarak şunları yazar: “İnsanlar arasında en çok korkulan yargı gücü, ne belirli bir mevkie, ne de belirli bir güce bağlı bulunmadığından görünmez hale gelir ve adeta yok olur.

Bu yazdıklarıyla Montesquieu, yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu, hiçbir mevkie, makama, güce tabi olmadığını, yargıç da olsalar, kişilerin gücünden değil, yasaların ve hukukun gücünden korkmak gerektiğini ifade eder. Ve bizi bu konuda “yargıçlardan değil, yargıçların yaptıkları işten korkulur” sözleriyle uyarır.

Elbette yargıçlardan değil, onların yaptıkları işten, yani hukuku, kanunu uygulamalarından veya  uygulamamalarından korkmak gerekir. Ama sadece bundan değil, daha çok işinin ehli olmayan, bağımsız ve tarafsız olmayan, yüzü iktidara ya da başkaca güç odaklarına dönük olan, önüne gelen olaylarda, dosyaya göre, dosyadaki kanıtlara ve vicdanına göre değil, kendi kişisel ve siyasal tercihine göre, onun bunun emrine göre, onu bunu memnun etmek ve pozisyonunu korumak için karar veren yargıçtan, o yargıcın yaptığı ve yapmadığı işlerden korkmak gerekir.

Ur-Nammu Kanunu

0

Ur-Nammu Kanunu (M.Ö. 2100-2050) bir bütün olarak günümüze ulaşan en eski yasal metindir. Milattan önce 2100-2050 yıllarına ait olup Sümerce yazılmıştır. Mezopotamya havzasında bu kanundan daha önce başka kanunların da var olduğu bilinmektedir. İnsanlık tarihinin ilk reform metinleri ya da yazılı hukuk kuralları olarak değerlendirilen ve  Lagaş şehir devleti kralı Urukagina’nın talimatnamelerini ‘yasa’ olarak nitelendirenler bulunmaktadır. Ancak her iki durumda da ilk yazılı kanunlar Sümer Hukuku‘na aittir.

Kanunun dibacesi bunu Ur şehri kralı Ur-Nammu’ya atfetmektedir. Ur-Nammu, Akad ve Guti egemenliğinin ardından Güney Mezopotamya’da Üçüncü Ur Hanedanı’nı kuran Sümer kralı olup tarihe geçen en önemli başarısı devleti yeniden yapılandırması ve en eski yazılı yasa olan Ur-Nammu Kanunları ile anılmasıdır. Ancak metnin metnin asıl bölümünün, MÖ XXI. yüzyılın ilk yarısında oğlu tarafından hazırlatılmış olması ihtimali bulunmaktadır.

Bu kanunun içerdiği elli yedi kuralın kırkı derlenebilmiştir.  Bu hükümlerin büyük kısmı ceza hukuku ve aile hukukunu ilgilendirmektedir. Kanunda öldürme ve hırsızlık gibi bazı suçlar için idam cezası öngörülmekle beraber, diğer suçlar için muhtelif para cezaları yahut gümüş ağırlığı üzerinden belirlenen para cezalarına tabi getirilmektedir.

Ur-Nammu Kanunu’nun bilinen ilk versiyonu İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kil tabletlerde bulunan kanunlar İstanbul arkeoloji müzesi bünyesinde, Dünyaca ünlü Sümerolog İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay tarafından çözümlenmiştir.

Ur-Nammu Kanunu (M.Ö. 2100-2050)

M.Ö 2050 yılında üç erkek; bir berber, bir bahçıvan ve mesleği bulunmayan diğer bir kişi Lu İnnana adındaki bir tapınak görevlisini öldürdüler. Katiller, kurbanın karısı olan Nin Dada’ya kocasının öldürüldüğünü söylediler (Neden söyledikleri bilinmiyor).Karısı sırrı tuttu ve yetkililere cinayeti bildirmedi.Ancak kanunun kolu uzundu ve o zamanın yüksek düzeyde medenileşmiş Sümer devletinde de bu bir istisna değildi.

Suç Kral Ur Ninurta’nın dikkatine getirildi, başkent İsin’de kendisi Nippur’daki vatandaşlar mahkemesine davayı götürdü, ki söz konusu yer, adalet mahkemesi olarak işlev görüyordu.

Bu Mecliste dokuz kişi suçlular hakkında kovuşturma açılmasını istedi. Savlarına göre sadece üç katil değil, bunun yanında adamın karısının da idam edilmesi gerektiğini, çünkü suçu öğrendikten sonra sessiz kaldığını ve bu yüzden de öldürmeye yardımcı olduğunu öne sürmüşlerdi. Mesliste bulunan iki adam daha sonra kadını savunmak için söz aldılar. Kadının kocasının öldürülmesinde bir payı olmadığını ve bu yüzden de serbest bırakılması gerektiğini savundular.

Yayın Hizmeti İlkeleri

0

Yayın Hizmeti İlkeleri, 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa ile kısa adı RTÜK olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun ilke ve kuralları belirlenmiş, RTÜK’ün etikle ilgili yayın ilkeleri, 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 8. maddesinde açıklanmıştır. Kanunun uygulamasını göstermek üzere Yayın Hizmeti Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik düzenlenmiş, yönetmeliğin 8. maddesi yayın ilkelerini ve etik kuralları liste halinde sıralamıştır.

Yayın Hizmeti İlkeleri

(1) Medya hizmet sağlayıcılar, yayın hizmetlerini kamusal sorumluluk anlayışıyla yayın hizmeti ilkelerine uygun olarak sunarlar.

Yayın hizmetleri;

a) Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırı olamaz.

b) Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz.

c) Hukukun üstünlüğü,adalet ve tarafsızlık esasına aykırı olamaz.

ç) İnsan onuruna ve özel hayatın gizliliğine saygılı olma ilkesine aykırı olamaz, kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez. İnsanların yaralanma, acı çekme, ölüm anları ve benzeri durumlar, duygu sömürüsüne yol açacak biçimde verilemez. Kişilerin izinleri olmadıkça, özel hayata ilişkin bilgi, belge ve kayıtlar yayınlanamaz, konut dokunulmazlığı yayın yoluyla ihlal edilemez. Güvenlik kamerası veya benzeri yöntemlerle yapılan kayıtlar ancak, insan onuruna ve kişilik haklarına saldırı içermemesi halinde ilgililerin izni ile yayınlanabilir. Rüşvet,cinsel taciz ve benzerisuç fiilleri, yorum katıcı kurgulama kullanılarak haberleştirilemez.

d) Terörü övemez ve teşvik edemez, terör örgütlerini güçlü veya haklı gösteremez, terör örgütlerinin korkutucu ve yıldırıcı özelliklerini yansıtıcı nitelikte olamaz. Terör eylemini, faillerini ve mağdurlarını terörün amaçlarına hizmet eder şekilde sunamaz. Terör mağdurları ile yakınlarının kişilik haklarını olumsuz etkileyecek yayın yapılamaz.

e) Irk, renk, dil, din, tabiiyet, cinsiyet, özürlülük, siyasî ve felsefî düşünce, mezhep ve benzeri nedenlerle ayrımcılık yapan ve bireyleri aşağılayan yayınları içeremez ve teşvik edemez.

f) Toplumun millî ve manevî değerlerine, genelahlaka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olamaz.

g) Suç işlemeyi, suçluyu ve suç örgütlerini övücü, suç tekniklerini öğretici nitelikte olamaz.

ğ) (Değişik:RG-3/4/2014-28961) Çocuklara, güçsüzlere ve engellilere karşı istismar içeremez ve şiddeti teşvik edemez. Bunlara karşı her türlü ayrımcılık, fiziksel, duygusal, sözel ve cinsel şiddet teşvik edilemez. Çocukların yer aldığı sahnelerin içeriği, bu programlara katılan ya da bunlarda rol alan çocukların fiziksel, zihinsel veya duygusal gelişimine zarar verecek unsurlar içeremez. Çocuklara yönelik verilecek ödüller onların yaş aralığına uygun olmalıdır.

h) (Değişik:RG-3/4/2014-28961) Alkol, tütün ürünleri ve uyuşturucu gibi bağımlılık yapıcı madde kullanımı ile kumar oynamayı özendirici nitelikte olamaz. Yetkili makamlarca ya da bunların izniyle düzenlenen şans oyunlarının yer aldığı yayınlar; bu tür oyunların maddi, sosyal veya duygusal açıdan zarara sebebiyet verecek şekilde oynanmasını teşvik edemez.

ı) (Değişik:RG-3/4/2014-28961) Haber bültenleri ve haber programları, tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerini esas almak ve toplumda özgürce kanaat oluşumuna engel olmamak zorundadır; soruşturulması basın meslek ilkeleri çerçevesinde mümkün olan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğundan emin olunmaksızın yayınlanamaz; haberin verilişinde abartılı ses ve görüntüye, doğal sesin dışında efekt ve müziğe yer verilemez; görüntülerin arşiv veya canlandırma niteliği ile haber ajanslarından veya başka bir medya kaynağından alınan haberlerin kaynağının belirtilmesi zorunludur. Canlı yayınların “canlı” olduğu açıkça belirtilir. Canlı yayınların tekrarında ise kısa mesaj ile programa katılma, telefon bağlantısı ve benzeri şekilde izleyicilerin mağduriyetine sebep olacak duyulara yer verilmez.

i) Suçlu olduğu yargı kararı ile kesinleşmedikçe hiç kimse suçlu ilân edilemez veya suçluymuş gibi gösterilemez; yargıya intikal eden konularda yargılama süresince, haber niteliği dışında yargılama sürecini ve tarafsızlığınıetkiler nitelikte olamaz.

j) Haksızçıkarlara hizmet eden ve haksızrekabete yolaçan unsurlar içeremez.

k) Siyasî partiler ve demokratik gruplar ile ilgili tek yönlü veya taraf tutar nitelikte olamaz. Sunucu program sunumu esnasında tarafsız olmak zorundadır.

l) Genelsağlığa,çevrenin ve hayvanların korunmasına zarar verecek davranışları teşvik edemez.

m) Türkçenin, özellikleri ve kuralları bozulmadan doğru, güzel ve anlaşılır şekilde kullanılmasını sağlamak zorundadır; dilin düzeysiz, kaba ve argo kullanımına yer verilemez.

n) Müstehcen olamaz. Cinsel duyguları sömürmeye yönelik, bireyleri cinsel meta olarak gösteren, insan bedenini cinsel tahrik unsuruna indirgeyen, toplumsal yaşam alanı içinde sergilenemeyecek mahrem söz ve davranışlar içeren, toplumda yaşayan bireylerin ar ve utanma duygularını örseleyen ve cinsel isteklerini tahrik ve istismar eder nitelikte olamaz.

o) Kişi veya kuruluşların cevap ve düzeltme hakkına saygılı olmak zorundadır. Mahkemenin karar verdiği cevap ve düzeltme metinleri, sesli ve görüntülü olarak izleyicilerin veya radyolarda sesli olarak dinleyicinin kolaylıkla takip edebileceği şekilde yayınlanır.

ö) Bilgi iletişim araçları yoluyla yarışma veya lotarya içeremez, dinleyici ve seyircilere ikramiye verilemez veya ikramiye verilmesine aracılık edemez.

p) Medya hizmet sağlayıcı tarafından yapılan veya yaptırılan anket ve kamuoyu yoklamalarının, hazırlık aşamasından sonuçların ilânına kadar noter nezaretinde gerçekleştirilmesi ve bu durumun yayın esnasında kamuoyuna duyurulması ve belgelerin istenilmesi halinde Üst Kurula sunulması zorunludur.

r) Kişileri fal veya batıl inançlar yoluyla istismar edemez. Yayın yoluyla fal, batıl inançlar gibi yöntemlerin kullanılması ön plana çıkartılarak bu yöntemler sonucunda seyirciler ve dinleyiciler yanlış yönlendirilemez ve istismar edilemez.

s) Toplumsal cinsiyet eşitliğine ters düşen, kadınlara yönelik baskıları teşvik eden, kanıksatan ve kadını istismar eden programlar içeremez. Törenin toplumda kadına karşı bir baskı aracı gibi kullanılmasını teşvik edemez.

ş) Şiddeti özendirici veya kanıksatıcı olamaz. Saldırgan davranış ve tutumların öğrenilmesine, şiddete karşı duyarsızlaşmaya ve şiddeti normalleştirmeye neden olamaz. Haber bültenlerinde veya haber programlarında şiddet unsuru taşıyan ses ve görüntüler süresi gereğinden uzun tutularak, tekrara başvurularak ya da gerçekliğiyle oynanarak haber niteliği dışında yayınlanamaz. Şiddeti olumlayan yorum ve ifadelere yer verilemez.

(2) Radyo ve televizyon yayın hizmetlerinde, çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimine zarar verebilecek türde içerik taşıyan programlar bunların izleyebileceği korumalı saatlerde, koruyucu sembol kullanılsa dahi yayınlanamaz. Korumalı saatlerdeki program tanıtımlarında çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimine zarar verebilecek türde şiddet,cinsellik ve benzeri unsurlar taşıyan içeriklere yer verilemez.

(3) İsteğe bağlı yayın hizmeti sağlayıcıları, çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimini olumsuz etkileyebilecek nitelikteki yayın hizmetlerinin bunların bu tür hizmetleri normal şartlar altında duymayacakları ve görmeyecekleri şekilde sunulmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu programlar şifre sistemi veya benzer korumalı bir sistem olmaksızın ve abonenin yetişkin olduğundan emin olarak tedbirler alınmaksızın ve çocukların erişebilecekleri şekilde yayınlanamaz.

Savunma, Stoacılık ve Mesleki Olgunluk Üzerine

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

Kendini Bilme Vesilesi Olarak Avukatlık: Savunma, Stoacılık ve Mesleki Olgunluk Üzerine / Avukat Fahrettin Kayhan 

Özet

Avukatlık çoğu zaman başkalarının haklarını savunma, hukuki uyuşmazlıklarda temsil görevi üstlenme ve yargılama süreçlerinde hukuki yardım sunma mesleği olarak tanımlanır. Ancak bu tanım, avukatlığın insanın kendi benliğiyle kurduğu derin ilişkiyi çoğu zaman gölgede bırakır. Avukatlık yalnızca dış dünyaya yönelen bir mücadele değil; aynı zamanda insanın kendi öfkesi, korkusu, sabırsızlığı, kibri, adalet duygusu, güç karşısındaki tavrı, yenilgiye dayanma kapasitesi ve mesleki sınırlarıyla karşılaştığı uzun bir iç yolculuktur. Bu yönüyle meslek, avukat için güçlü bir “kendini bilme” alanı haline gelir.

“Kendini bilmek” felsefe tarihinde Antik Yunan’dan itibaren etik, dinî, siyasal ve epistemolojik anlam katmanlarıyla ele alınmış; modern dönemde öznenin bilgiyle ilişkisi bağlamında tartışılmış; çağdaş düşüncede ise kişinin kendisini seçimleri ve pratikleriyle kurduğu bir “yaşama sanatı” fikrine doğru genişlemiştir. Bu tarihsel hat, avukatlık mesleğini anlamak bakımından verimli bir imkân sunar: Avukatlık yalnızca kişinin kendisini keşfettiği değil, aynı zamanda meslek içinde kendisini yeniden kurduğu bir varoluş alanıdır.

Stoacı düşünce ise bu iç yolculuğa güçlü bir felsefi zemin sağlar. Çünkü Stoacılık, insanın kontrol edemediği dış olaylar karşısında kendi yargısını, tutumunu ve ahlaki duruşunu korumasını öğütler. Avukatlık da tam olarak bu gerilim hattında icra edilir: Avukat sonucu bütünüyle kontrol edemez; fakat hazırlığını, sözünü, vakarını, müdahale zamanlamasını, öfkesini, susma biçimini ve mesleki karakterini yönetebilir.

Anahtar Kavramlar: Avukatlık, kendini bilmek, Stoacılık, savunma, mesleki vakar, öfke, Hibrit Kopuş Savunması, mesleki olgunluk, yaşama sanatı.

Giriş: Meslek İnsana Ne Yapar?

Bazı meslekler vardır; insan onları yalnızca icra etmez, zamanla onlar tarafından da biçimlendirilir. Meslek, kişinin geçimini sağladığı bir faaliyet olmaktan çıkar; karakterini sınayan, sabrını ölçen, zaaflarını görünür kılan ve benliğini yeniden kuran bir alana dönüşür. Avukatlık bu mesleklerin başında gelir.

Çünkü avukatlık, yalnızca kanun maddeleriyle, içtihatlarla, dilekçelerle ve duruşmalarla yürütülen teknik bir faaliyet değildir. Avukat, her gün insanın en kırılgan halleriyle karşılaşır: haksızlık, suçlama, korku, öfke, utanç, inkâr, pişmanlık, mağduriyet, çaresizlik, kibir ve güç ilişkileri. Müvekkil çoğu zaman yalnızca bir hukuki sorun getirmez; kendi dünyasının dağınıklığını, kaygısını, öfkesini ve beklentisini de avukatın masasına bırakır.

Bu nedenle avukatlık, insanın yalnızca başkalarını temsil ettiği bir meslek değildir. Aynı zamanda kişinin kendisiyle karşılaştığı, kendi iç seslerini duyduğu, kendi zaaflarını fark ettiği ve kendi karakterini inşa ettiği uzun bir mesleki yolculuktur.

Avukat, bir süre sonra şunu fark eder: Her dosya sadece müvekkilin dosyası değildir. Her dosya, biraz da avukatın kendi benliğiyle karşılaştığı bir aynadır. Hangi haksızlık karşısında öfkelendiği, hangi hâkim tavrı karşısında incindiği, hangi müvekkil tipi karşısında sabrını kaybettiği, hangi başarıda kibirlendiği, hangi yenilgide dağıldığı meslek içinde yavaş yavaş görünür hale gelir.

Bu bakımdan avukatlık, “kendini bilme”nin modern mesleki biçimlerinden biridir.

I.Kendini Bilmek: Soyut Bir Öğüt Değil, Mesleki Bir Zorunluluk

“Kendini bilmek” çoğu zaman felsefi, ahlaki veya kişisel gelişimle ilgili soyut bir öğüt gibi anlaşılır. Oysa avukatlık bakımından kendini bilmek, doğrudan mesleki bir zorunluluktur. Çünkü avukatın bilmediği tarafı, dosyaya sızar.

Tanımadığı öfkesi dilekçenin üslubuna, fark etmediği korkusu duruşmadaki suskunluğa, denetlemediği kibri hazırlıksız özgüvene, bastırdığı tükenmişliği müvekkile tahammülsüzlüğe dönüşebilir. Bu nedenle avukatlıkta kendini bilmek, kişinin kendi iç dünyasını romantik biçimde seyretmesi değildir; mesleki davranışlarını etkileyen duygusal, ahlaki ve psikolojik dinamikleri tanımasıdır.

Kendilik bilgisi üzerine yapılan çağdaş tartışmalar, kişinin zihinsel durumları, bedensel duyumları, algıları ve deneyimlerinin farkında olmasının doğrudan ve doğru görünebileceğini; fakat bu bilginin nasıl elde edildiği ve ne ölçüde güvenilir olduğu sorusunun ayrıca önem taşıdığını gösterir. Bu ayrım avukatlık bakımından son derece önemlidir. Avukatın “öfkeliyim”, “yoruldum”, “bu dosya beni geriyor” demesi bir farkındalık düzeyidir. Fakat “bu öfke savunma stratejimi nasıl bozuyor?”, “bu yorgunluk müvekkile tahammülümü nasıl etkiliyor?”, “bu dosya neden benim kişisel adalet duygumu bu kadar tetikliyor?” soruları daha derin bir mesleki kendilik bilgisidir.

İyi avukat yalnızca dosyanın zayıf yerlerini değil, kendi zayıf yerlerini de bilir. Çünkü savunma, yalnızca hukuki argümanın değil, onu taşıyan benliğin de kalitesiyle ilgilidir.

Kendini bilmeyen avukat, çoğu zaman kendisi tarafından yönetilir. Öfkesi onu sertleştirir, korkusu susturur, kibri acele ettirir, onaylanma ihtiyacı hâkimin gözünde makbul görünmeye zorlar, gösteri arzusu duruşmayı savunma alanı olmaktan çıkarıp kişisel sahneye dönüştürür.

Kendini bilen avukat ise önce kendisini, sonra savunmayı disipline eder.

II.Felsefe Tarihinde Kendini Bilmek: Erdemden Kendilik İnşasına

Kendini bilmek düşüncesi, felsefe tarihinde basit bir içe bakış çağrısından ibaret değildir. Antik Yunan’da bu kavram hem felsefi hem dinî hem de etik bir ilke olarak ele alınmış; Sokrates ve Platon çizgisinde insanın ahlakla, erdemle, siyasetle ve ruh anlayışıyla kurduğu ilişkinin merkezine yerleşmiştir.

Sokratesçi çizgide kendini bilmek, insanın kendi cehaletini fark etmesiyle başlar. İnsan, sahip olduğu sınırlı mesleki veya teknik bilgiyi mutlak bilgelik sanmamalıdır. Asıl mesele, insanın yaşamını nasıl doğru yöneteceği, ruhuna nasıl bakacağı ve kendisini nasıl iyi kılacağı sorusudur.

Bu bakış, avukatlık bakımından çok güçlü bir uyarı içerir. Avukat yalnızca kanunu, usulü, içtihadı, taktiği bilmekle yetinemez. Bütün bunlar mesleki bilginin zorunlu parçalarıdır; fakat mesleki bilgelik bunlardan ibaret değildir. Avukatın asıl sınavı, bu bilgiyi hangi karakterle, hangi ölçüyle, hangi adalet duygusuyla ve hangi mesleki vakar içinde kullandığıdır.

Sokrates ve Platon felsefesinde kendini bilme meselesinin iyi, mutluluk, erdem, bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet kavramlarıyla birlikte ele alınması da bu nedenle önemlidir. Kendini bilmek, yalnızca “ben kimim?” sorusuna verilen psikolojik bir cevap değildir; “nasıl yaşamalıyım?”, “neye yönelmeliyim?”, “hangi erdemlerle kendimi kurmalıyım?” sorularını da içerir.

Modern dönemde kendini bilmek, daha çok epistemolojik bir meseleye dönüşür; bilen öznenin kendisiyle ve bilgiyle ilişkisi merkeze alınır. Çağdaş düşüncede ise kendilik, önceden verilmiş sabit bir töz olmaktan ziyade, kişinin tercihleri, pratikleri ve yaşam biçimiyle kurduğu bir varoluş alanı olarak düşünülür. Bu hat özellikle Nietzsche, Heidegger ve Foucault üzerinden “kendilik inşası”, “varoluş etiği” ve “yaşama sanatı” tartışmalarına açılır.

Avukatlık tam da bu üçüncü anlamda özel bir meslektir. Çünkü avukat, meslek içinde yalnızca kendisini keşfetmez; duruşmalar, müvekkiller, yenilgiler, başarılar, haksızlıklar, dosyalar ve krizler içinde kendisini yeniden kurar. Her savunma, avukatın yalnızca hukuki yeteneğini değil, karakterini de biçimlendirir.

Bu nedenle avukatlık, başkasının hakkını savunurken insanın kendisini tanıdığı; kendisini tanıdıkça da mesleki benliğini yeniden kurduğu bir yaşama sanatıdır.

III. Avukatlık Bir Ayna Mesleğidir

Avukatın karşısına gelen insanlar çoğu zaman hayatlarının olağan dönemlerinde değildir. Kimisi suçlanmıştır, kimisi mağdur olmuştur, kimisi boşanmanın eşiğindedir, kimisi miras kavgasının içindedir, kimisi yıllarca sürecek bir davanın ağırlığı altında ezilmektedir. Kişiler avukata çoğu zaman düzenli, sakin ve berrak bir ruh haliyle gelmezler. Dağınık gelirler. Kırılmış gelirler. Öfkeli gelirler. Korkmuş gelirler.

Avukat bu dağınıklığın içinde hukuk üretmek zorundadır.

İşte tam burada meslek, avukata kendi iç dünyasını gösterir. Avukatın mesleki kimliği ile kişisel benliği arasındaki sınır sınanır. Müvekkilin öfkesi avukata bulaşabilir. Mağduriyet anlatısı avukatı içine çekebilir. Hâkimin sert sözü avukatın kişisel gururunu yaralayabilir. Karşı taraf vekilinin saldırgan üslubu avukatın mesleki dengesini bozabilir. Sosyal medyanın infial üreten dili, avukatı hukuki akıldan uzaklaştırıp duygusal bir savunma refleksine itebilir.

Bu nedenle avukatın kendisine sorması gereken en temel soru şudur:

Ben şu anda müvekkilimi mi savunuyorum, yoksa kendi incinmiş benliğimi mi konuşturuyorum?

Bu soru, avukatlık mesleğinin en zor ama en gerekli sorularından biridir. Çünkü kendini bilmeyen avukat, çoğu zaman kendi öfkesini strateji zanneder; kendi suskunluğunu vakar sanır; kendi sertliğini cesaret, kendi geri çekilişini de ölçülülük olarak yorumlar.

Oysa mesleki olgunluk, insanın kendi tepkilerinin kaynağını ayırt edebilmesiyle başlar.

Avukatlık bu yönüyle bir ayna mesleğidir. Başkasının hikâyesine bakarken insan kendi yüzünü görür.

IV.Kendini Bilmek, Sınırını Bilmektir

Avukatlıkta kendini bilmenin ilk anlamı, sınırını bilmektir. Bu sınır yalnızca hukuki bilgi sınırı değildir. Duygusal, ahlaki, psikolojik ve mesleki sınırdır.

Her avukat her dosyayı alabilir mi? Teknik olarak belki. Fakat her avukat her dosyada sağlıklı, dengeli ve etkili bir temsil kurabilir mi? İşte mesele buradadır.

Bazı dosyalar avukatın kişisel travmasını tetikler. Bazı müvekkil tipleri avukatın mesleki mesafesini bozar. Bazı uyuşmazlıklar avukatın ideolojik reflekslerini gereğinden fazla harekete geçirir. Bazı davalar, avukatın haklılık duygusunu hukuki aklının önüne geçirir. Bazı ilişkilerde avukat, farkında olmadan kurtarıcı rolüne girer; bazılarında ise mesleki soğukkanlılığını kaybeder.

Kendini bilmeyen avukat, her dosyayı alabileceğini sanır. Kendini bilen avukat ise her dosyanın kendisine uygun olmadığını da bilir.

Bu, zayıflık değildir. Tam tersine mesleki olgunluktur. Çünkü sınırını bilmeyen avukat, yalnızca kendisine değil, müvekkiline de zarar verebilir. Yeterli olmadığı alanda gereksiz özgüven gösterebilir. Duygusal olarak taşıyamayacağı dosyada stratejik aklını kaybedebilir. Mesleki mesafesini koruyamayacağı müvekkille ilişkiyi yönetemez hale gelebilir.

Kendini bilmek, “Ben her şeye yeterim” yanılsamasından çıkmaktır.

Avukatın mesleki olgunluğu, yalnızca neyi yapabileceğini bilmesinde değil; neyi yapmaması gerektiğini de sezebilmesinde görünür.

V.Kendini Bilmek, Mizacını Tanımaktır

Her avukatın bir mizacı vardır. Kimi daha çatışmacıdır, kimi daha uzlaştırıcıdır. Kimi yazılı savunmada güçlüdür, kimi duruşma performansında. Kimi soğukkanlıdır, kimi hızlı tepki verir. Kimi ayrıntıcıdır, kimi büyük resmi daha iyi görür. Kimi insan ilişkilerinde güçlüdür, kimi hukuki soyutlama ve teorik kurgu bakımından derindir.

Mesleki olgunluk, mizacı inkâr etmek değildir. Mizacı kutsamak da değildir. Mesele, mizacı tanımak ve onu savunmanın hizmetine sokabilmektir.

Doğal olarak sert mizaca sahip bir avukat, bu niteliği kontrolsüz çatışmaya dönüştürürse savunmaya zarar verebilir. Fakat aynı mizaç, ağır usul ihlali karşısında güçlü ve ölçülü bir kopuş üretebilir.

Sakin mizaçlı bir avukat, bu niteliği korkak bir uyuma dönüştürürse görünmezleşebilir. Fakat aynı sükûnet, mahkeme salonunda güven inşa eden ve doğru anda etkili müdahale doğuran stratejik bir avantaja dönüşebilir.

Bu nedenle avukatlıkta olgunluk, mizacı bastırmak değil; mizacı savunmanın hizmetine sokmaktır.

Kendini bilen avukat, hangi durumda hızlandığını, hangi durumda donduğunu, hangi durumda gereğinden fazla konuştuğunu, hangi durumda suskunluğa çekildiğini bilir. Kendi mizacının ürettiği riskleri fark eder. Sertliğinin ne zaman cesaret, ne zaman öfke olduğunu; suskunluğunun ne zaman strateji, ne zaman korku olduğunu ayırt etmeye çalışır.

Bu ayrım yapılmadığında avukat kendi mizacının tutsağı olur. Mizacını strateji zanneder. Oysa strateji, mizacın ham hali değildir; mizacın mesleki akıl tarafından işlenmiş biçimidir.

VI.Stoacı Düşünce ve Avukatın İç Egemenliği

Stoacı düşüncenin avukatlıkla güçlü biçimde buluştuğu yer burasıdır. Stoacılığın temel sezgisi şudur: İnsan dış dünyadaki her şeyi kontrol edemez; fakat kendi yargısını, tutumunu, tepkisini ve ahlaki duruşunu kontrol edebilir.

Geç dönem Stoacı filozoflar olan Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’un yaşam felsefeleri, felsefeyi yalnızca teorik bir düşünme faaliyeti olarak değil, uygulanabilir ve pratik bir yaşam rehberi olarak kurar. Bu çizgide erdem, bilgelik, içsel özgürlük, toplumsal sorumluluk ve psikolojik dayanıklılık öne çıkar.

Avukatlık da tam olarak bu ayrım üzerinde yürür. Avukat hâkimin zihnindeki prematüre kanaati tamamen kontrol edemez. Savcının iddia dilini bütünüyle belirleyemez. Müvekkilin her davranışını yönetemez. Tanığın ne söyleyeceğini garanti edemez. Mahkemenin kararını mutlak biçimde tayin edemez. Sosyal medyadaki yargısız infial dalgasını durduramaz. Yargı sisteminin bütün yapısal sorunlarını tek başına çözemez.

Ama avukat şunları kontrol edebilir: Hazırlığını. Dosyaya hâkimiyetini. Sözünün tonunu. İtirazının zamanlamasını. Duruşmadaki vakarını. Tutanağa geçirme ısrarını. Müvekkile mesafesini. Dilekçesinin berraklığını. Susma ve konuşma anını. Öfkesinin kendisini yönetip yönetmediğini. Haksızlık karşısında iç bütünlüğünü.

Stoacı avukat, sonucu önemsiz gören avukat değildir. Böyle bir yorum Stoacılığı da avukatlığı da eksik anlamak olur. Stoacı avukat sonucu önemser; fakat kendisini yalnızca sonucun kölesi haline getirmez. Beraat için mücadele eder, hukuka aykırı delile itiraz eder, tutuklamaya karşı çıkar, usul ihlallerini kayda geçirir, müvekkilini korur. Fakat bütün bunları yaparken kendi iç merkezini kaybetmemeye çalışır.

Stoacı düşüncede bireyin erdemli yaşamı seçmesi, doğa ve evrensel düzenin farkındalığıyla hareket etmesi, zamanı bilinçli değerlendirmesi ve içsel huzuru koruması önemlidir. Avukatlıkta bunun karşılığı, yargılama sürecindeki bütün dış baskılara rağmen kendi sözünü, ölçüsünü, ahlaki merkezini ve mesleki vakarını koruyabilmektir.

Bu nedenle Stoacı avukat edilgen değildir. Boyun eğen kişi hiç değildir. Stoacı avukat, dış dünyanın bütün gürültüsü içinde kendi mesleki aklını, ahlaki omurgasını ve savunma vakarını koruyabilen kişidir. Avukatlık bu anlamda bir iç egemenlik mesleğidir.

VII. Öfke: Haklı Duygudan Stratejik Savunmaya

Avukatlık haksızlıkla temas mesleğidir. Haksızlıkla sürekli temas eden kişinin öfkelenmesi anlaşılabilir bir durumdur. Bazen dosyadaki hukuksuzluk, bazen mahkeme salonundaki küçümseyici dil, bazen müvekkilin çaresizliği, bazen de yargısal kayıtsızlık avukatta güçlü bir öfke doğurabilir.

Fakat avukatlıkta mesele öfkenin var olup olmaması değildir. Mesele, öfkenin avukatı yönetip yönetmediğidir.

Öfke, eğer tanınmazsa savunmayı esir alır. Avukat haklı bir tepki verdiğini düşünürken, aslında stratejik zemini kaybedebilir. Mahkeme salonunda ölçüsüz sertlik, savunmanın gücünü artırmak yerine avukatı “sorun çıkaran kişi” konumuna itebilir. Buna karşılık sürekli bastırılan öfke de başka bir tehlike üretir: mesleki sinizm, tükenmişlik, duyarsızlaşma ve içten içe çürüme.

Stoacı çizgi burada üçüncü bir yol önerir: Öfkeyi inkâr etme; ama ona teslim de olma. Öfkeyi tanı, adlandır, süz, disipline et ve gerektiğinde hukuki enerjiye dönüştür.

Marcus Aurelius çizgisinde insanın izlenimlerini, içgüdülerini ve duygularını aklın rehberliğinde yönlendirmesi; eylemlerini titizlik, ciddiyet, şefkat, özgürlük ve adaletle gerçekleştirmesi vurgulanır. Bu düşünce avukatlıkta doğrudan karşılığını bulur: Avukat, öfkesini bastırdığı için değil, onu hukuki aklın süzgecinden geçirdiği için güçlüdür.

Bu nedenle iyi avukat, kendi içinde şu ayrımı yapabilmelidir:

Bu tepki savunmanın zorunlu gereği mi, yoksa benim incinmiş egomun sesi mi?

Bu soru sorulmadığında, avukat savunma yaptığını zannederken kendi kişisel savaşını yürütmeye başlayabilir. Meslek burada tehlikeli bir benlik sahnesine dönüşür. Oysa avukatın görevi kendisini sahnelemek değil, hakkı temsil etmektir.

Stoacı avukat, öfkesini yok etmiş kişi değildir. Öfkesini hukuki aklın hizmetine sokabilen kişidir.

VIII. Kendini Bilmek, Kendi Zaaflarının Haritasını Çıkarmaktır

Her avukatın bir iç zafiyet haritası vardır. Mesleki olgunluk, bu haritayı inkâr etmek değil; onunla çalışmayı öğrenmektir.

Onaylanma ihtiyacı varsa, avukat hâkimden takdir bekler. Gösteri arzusu varsa, duruşmayı sahneye çevirir. Aşırı empati varsa, müvekkille özdeşleşir. Aşırı kuşku varsa, herkesi düşman gibi görür. Aşırı öfke varsa, her usul meselesini kişisel savaşa dönüştürür. Aşırı korku varsa, gerekli itirazları bile yapamaz. Aşırı özgüven varsa, dosyayı hafife alır. Aşırı mükemmeliyetçilik varsa, karar veremez, gecikir, dosyayı tamamlayamaz. Bu zaafların her biri mesleki davranışa sızabilir. Bir dilekçenin üslubunda, bir duruşma itirazının tonunda, müvekkile verilen sözde, karşı tarafla kurulan ilişkide, hâkime yöneltilen cümlede veya dosyanın stratejik kurgusunda avukatın iç dünyası görünür hale gelir.

Kendilik bilgisine ilişkin tartışmalarda basit kendilik bilgisi ile derin/hakiki kendilik bilgisi arasında yapılan ayrım burada önem kazanır. Kişinin kendi yanılsamalarını, önyargılarını, saplantılarını ve içsel eğilimlerini fark etmesi, kendisi hakkında daha derin bir bilgi sunar; bu nedenle basit ve derin kendilik bilgisinin birlikte ele alınması gerekir.

Avukatlık bakımından da mesele budur. “Ben sinirlendim” demek bir başlangıçtır. “Ben neden bu dosyada sinirleniyorum ve bu sinir stratejimi nasıl bozuyor?” sorusu ise mesleki olgunluğun kapısını açar.

Avukatın kendini bilmesi, hangi duygunun hangi hukuki kararı gölgelediğini fark etmesidir.

Öfke sert dilekçe yazdırır. Korku gereksiz geri çekilme doğurur. Kibir eksik hazırlığa yol açar. Panik acele karar aldırır. Merhamet mesafeyi bozabilir. İntikam duygusu hukuki stratejiyi zehirleyebilir. Yorgunluk dosyayı olduğundan basit gösterir.

Kendini bilen avukat bu nedenle şu soruyu sormayı öğrenir:

Ben şu anda hukuki değerlendirme mi yapıyorum, yoksa bir duygunun içinden mi karar veriyorum?

Bu soru, mesleki muhasebenin en çıplak sorularından biridir.

IX.Vakar: Sessizlik Değil, İç Merkezini Kaybetmemek

Avukatlıkta vakar çoğu zaman yanlış anlaşılır. Vakar, susmak değildir. Boyun eğmek değildir. Yumuşak görünmek değildir. Her şeye tahammül etmek hiç değildir.

Vakar, kişinin mücadele ederken kendi iç merkezini kaybetmemesidir.

Duruşma salonunda vakar, bazen kısa ve kesin bir itirazdır. Bazen tutanağa geçirilmesi istenen tek bir cümledir. Bazen hâkimin sert tavrına aynı sertlikle değil, daha yüksek bir mesleki bilinçle karşılık vermektir. Bazen de gereksiz bir tartışmaya girmeyip asıl meseleye odaklanmaktır.

Vakarın karşıtı yalnızca kabalık değildir. Vakarın karşıtı dağılmaktır. Avukatın kendi öfkesine, korkusuna, gösteri arzusuna, müvekkilin baskısına veya salonun atmosferine teslim olmasıdır.

Sokratesçi çizgide doğruluk, ölçülülük, bilgelik ve adaletin birlikte düşünülmesi, avukatlık bakımından bu nedenle önemlidir. Sokrates’in doğru söylemi, sonucu ne olursa olsun hakikati gizlemeden ve korkmadan söyleme cesaretiyle ilişkilendirilir. Avukatın vakarı da bu çizgide anlaşılmalıdır: Vakar, hakikati söylemekten kaçınmak değil, hakikati mesleki ölçü içinde söylemektir.

Bu nedenle mesleki vakar, dışarıdan görülen bir nezaket biçiminden ibaret değildir. O, içeride kurulan bir disiplindir. Avukatın kendi benliğiyle yaptığı sessiz bir anlaşmadır:

Ben burada varlığımı ispat etmeye değil, savunmayı icra etmeye geldim. Vakar, avukatın mesleki egosunu terbiye etmesidir.

X.Müvekkil İlişkisi: Empati ile Özdeşleşme Arasındaki İnce Çizgi

Avukat müvekkilini anlamak zorundadır. Fakat müvekkiliyle tamamen özdeşleştiği anda temsil kabiliyetini kaybetme riski doğar.

Müvekkil çoğu zaman kendi duygusunun içindedir. Korkar, öfkelenir, abartır, inkâr eder, suçlar, umutsuzlaşır, bazen avukatı da kendi psikolojik dalgalanmasının içine çekmek ister. Müvekkilin dünyasında dava, çoğu zaman sadece bir hukuki süreç değil; onur, korku, aile, itibar, gelecek ve varoluş meselesidir.

Avukat bu duyguyu küçümseyemez. Fakat bu duyguya teslim de olamaz.

Stoacı avukat figürü burada belirginleşir. Stoacı avukat soğuk değildir; fakat ölçülüdür. Duyarsız değildir; fakat kendisini müvekkilin panik dalgasına kaptırmaz. Müvekkilin acısını duyar, fakat onun öfkesini aynen tekrar etmez. Müvekkilin çaresizliğini anlar, fakat kurtarıcı rolüne saplanmaz.

Avukat, müvekkilin dağınık duygusunu hukuki dile tercüme eden kişidir.

Panikten strateji çıkarır. Öfkeden talep çıkarır. Mağduriyetten hukuki iddia çıkarır. Çaresizlikten usuli hamle çıkarır. Dağınık anlatıdan savunma çerçevesi çıkarır.

Bu dönüşüm yapılamadığında avukat, müvekkilin duygusal temsilcisine dönüşür. Oysa avukatın görevi yalnızca müvekkilin duygusunu taşımak değil, onu hukuk düzeni içinde anlamlı ve etkili bir dile çevirmektir.

Bu nedenle avukatlıkta kendini bilme, “Ben hangi müvekkil tipleri karşısında kontrolü kaybediyorum?” sorusunu da içerir.

Kimlerin mağduriyeti beni aşırı içine çekiyor? Kimlerin öfkesi beni yönlendiriyor? Kimlerin çaresizliği beni kurtarıcı rolüne sokuyor? Kimlerin manipülasyonu mesleki mesafemi bozuyor? Kimlerin acısı karşısında hukuki aklım zayıflıyor?

Bu sorular avukatlık pratiğinin görünmeyen etik sorularıdır.

XI.Savunma Personası: Cübbe Zırh mı, Maske mi?

Avukatlıkta kendini bilmek, kişinin kendi “savunma personası”nı tanımasını da gerektirir. Avukat duruşmada, büroda, müvekkil karşısında, adliye koridorunda ve kamuoyu önünde farklı benlik sunumları yapar. Bu kaçınılmazdır. Mesleğin kendisi belirli bir temsil biçimi, dil, duruş ve mesafe gerektirir.

Fakat persona zamanla kişiliğin yerine geçebilir.

Avukat sürekli güçlü görünmek zorunda hissedebilir. Her soruya hemen cevap vermesi gerektiğini sanabilir. Hiç yorulmadığını, hiç korkmadığını, hiç tereddüt etmediğini göstermeye çalışabilir. Müvekkil karşısında “her şeyi çözen kişi” rolüne girebilir. Duruşmada sakinlik gösterirken içeride yıkılabilir; sertlik gösterirken aslında korkusunu örtebilir.

Oysa kendini bilmek, personanın arkasındaki insanı unutmamaktır.

Avukatın cübbesi mesleki bir kimliktir. Fakat kendini bilmeyen avukat, cübbeyi zamanla zırh değil maske haline getirebilir. Zırh, insanı mesleki saldırılara karşı korur; maske ise insanın kendisine yabancılaşmasına yol açar.

Bu nedenle avukatın mesleki kimliği ile kişisel benliği arasında sağlıklı bir mesafe kurması gerekir. Avukat her zaman güçlü görünmek zorunda değildir; fakat mesleki sorumluluğunu taşıyacak kadar güçlü durmak zorundadır. Her şeyi bilmek zorunda değildir; fakat bilmediğini fark edecek dürüstlüğe sahip olmalıdır. Her dosyada kahraman olmak zorunda değildir; fakat her dosyada özenli, sadık ve bilinçli olmak zorundadır.

Kendini bilmek, avukatın kendi mesleki rolünü abartmadan, küçültmeden ve ona teslim olmadan taşıyabilmesidir.

XII. Duruşma Salonu: Kendini Bilmenin Sahnesi

Duruşma salonu, avukatın yalnızca hukuki bilgisinin değil, karakterinin de sınandığı yerdir. Orada kanun bilmek yetmez. Zamanlama, ton, beden dili, susma, itiraz, geri çekilme, ısrar, kayıt oluşturma ve salon atmosferini okuma becerisi gerekir.

Duruşma salonunda avukat, kendi mizacıyla da yüzleşir.

Bazı avukatlar fazla uyumlu kalır; usul ihlallerini görür ama ses çıkarmaz. Tutanakta eksik kayıt olduğunu bilir ama müdahale etmez. Delilin tartışılmadan geçildiğini fark eder ama duruşmanın akışını bozmaktan çekinir. Böylece savunma, görünmezleşir.

Bazı avukatlar ise her meseleyi çatışma konusu yapar. Her müdahaleyi kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürür. Her tartışmada sesini yükseltir. Böylece savunmanın stratejik gücü, avukatın öfkesinin gölgesinde zayıflar.

Hibrit Kopuş Savunması bu iki uç arasında daha olgun bir savunma tavrı önerir. Savunma ne sürekli uyum ne de sürekli çatışmadır. Savunma, duruşmanın atmosferine, dosyanın niteliğine, yargısal tavrın biçimine ve ihlalin ağırlığına göre derecelendirilen bilinçli bir mesleki davranıştır.

Bu noktada Stoacılık ile Hibrit Kopuş Savunması arasında güçlü bir bağ kurulur.

Stoacılık avukata iç disiplini verir. Hibrit Kopuş Savunması ise bu iç disiplinin dış stratejiye dönüşmesini sağlar.

Birinci derecede uyum varsa, bu korkudan değil stratejik sükûnetten doğmalıdır. İkinci derecede mikro müdahale varsa, bu pasiflikten değil dikkatli bir kayıt bilincinden doğmalıdır. Üçüncü derecede açık müdahale varsa, bu öfkeden değil savunmanın zorunlu ihtiyacından doğmalıdır. Dördüncü derecede sert kopuş varsa, bu kişisel hınçtan değil ağır usul ihlalinin görünür kılınması gereğinden doğmalıdır. Beşinci derecede radikal kopuş varsa, bu kontrolsüz bir patlama değil, meşruiyet eşiğinin bilinçli teşhisi olmalıdır.

Her derecede temel soru aynıdır:

Bu davranış benim iç tepkimin sonucu mu, yoksa savunmanın ölçülü ve gerekli hamlesi mi?

İşte bu soru, Stoacı avukatlıkla Hibrit Kopuş Savunması’nın kesişim noktasıdır.

XIII. Söz ve Suskunluk: Karakterin İki Yüzü

Avukatlık söz mesleğidir. Fakat yalnızca konuşma mesleği değildir. Avukatın mesleki gücü bazen söylediği cümlede, bazen de söylemediği cümlenin arkasındaki bilinçte görünür.

Bazı avukatlar susamaz; çünkü susmayı zayıflık sanır. Bazıları konuşamaz; çünkü konuşmayı risk sanır. Bazıları her şeye itiraz eder; çünkü kontrolü kaybetmekten korkar. Bazıları hiçbir şeye itiraz etmez; çünkü dışlanmaktan, sevilmemekten veya mahkemenin tepkisini çekmekten çekinir.

Oysa savunmada söz kadar suskunluk da karakter testidir.

Kendini bilen avukat, susmasının korkudan mı stratejiden mi kaynaklandığını ayırt eder. Konuşmasının cesaretten mi, yoksa egodan mı geldiğini fark eder. İtirazının savunmayı güçlendirip güçlendirmediğini, yoksa yalnızca kendi öfkesini boşaltıp boşaltmadığını sorgular.

Bu nedenle iyi savunma, sadece güçlü konuşma sanatı değildir. Aynı zamanda doğru yerde susabilme, doğru anda müdahale edebilme ve sözün ağırlığını koruyabilme sanatıdır.

Avukatın sözü, ne kadar çok söylendiğiyle değil, ne kadar yerinde söylendiğiyle değer kazanır.

XIV. Başarı ve Yenilgi Karşısında Avukatın Kendisiyle İmtihanı

Avukatlık mesleği insanı sonuçlarla sürekli karşı karşıya getirir. Kazanılan davalar, kaybedilen davalar, reddedilen talepler, verilen mahkûmiyetler, alınan beraatlar, bozulan kararlar, onanan hükümler… Bütün bunlar avukatın mesleki ruh halini etkiler.

Fakat avukat kendisini sadece sonuçlarla tanımlamaya başladığında ciddi bir tehlike doğar. Çünkü her beraat avukatın mutlak başarısı değildir; her mahkûmiyet de avukatın mutlak başarısızlığı değildir. Bazı dosyalarda avukat bütün mesleki gerekleri yerine getirmiş, usulü zorlamış, delili tartıştırmış, tutanağı kurmuş, üst denetime kayıt bırakmış; fakat yine de olumsuz sonuç alınmış olabilir. Bazı dosyalarda ise sonuç olumlu çıkmış, fakat avukat mesleki anlamda derin bir emek göstermemiş olabilir.

Stoacı bakış burada avukatı “sonuç putperestliği”nden korur.

Sonuç önemlidir; fakat mesleki değerin tamamı sonuçta değildir. Avukatın değeri yalnızca kazandığı davalarda değil, kaybettiği davalarda nasıl durduğunda da görünür.

Bazı yenilgiler vardır, avukatın karakterini büyütür. Bazı başarılar vardır, avukatın egosunu şişirip mesleki derinliğini azaltır. Bazı kayıplar vardır, ileride kurulacak daha büyük bir savunma kültürünün kaydını oluşturur. Bazı kazanımlar vardır, avukata kendisini gereğinden fazla güçlü zannettirir.

Bu nedenle avukatın kendini bilme yolculuğu başarıyla da ilgilidir, yenilgiyle de. Kazandığında kibirlenmemek, kaybettiğinde çökmemek, reddedildiğinde sinikleşmemek, alkışlandığında sahne sarhoşluğuna kapılmamak mesleki olgunluğun parçalarıdır.

Avukatlıkta en zor denge belki de budur:

Sonucu ciddiye almak, fakat kendini sonucun kölesi yapmamak.

XV.Neyin Seni Çürüteceğini Bilmek

Kendini bilmek, yalnızca insanın güçlü ve zayıf yönlerini tanıması değildir. Aynı zamanda neyin kendisini çürütebileceğini bilmesidir.

Avukatlık insanı büyütebileceği gibi bozabilir de. Meslek, kişiye direnç, muhakeme, hitabet, stratejik düşünme ve insan tanıma becerisi kazandırabilir. Fakat aynı meslek, kontrol edilmezse kişiyi sertleştirebilir, duyarsızlaştırabilir, kibirlendirebilir veya sinikleştirebilir.

Bazı avukatları para bozar. Bazılarını şöhret bozar. Bazılarını güç sahipleriyle yakınlık bozar. Bazılarını sürekli yenilgi duygusu bozar. Bazılarını müvekkil baskısı bozar. Bazılarını adliyedeki saygısızlık bozar. Bazılarını sosyal medya alkışı bozar. Bazılarını da haksızlığa sürekli tanıklık etmek bozar.

Kendini bilen avukat, kendi çürüme ihtimalini erken fark eder.

Bu nedenle kendini bilmek, insanın hangi koşullarda mesleki omurgasının eğileceğini önceden sezebilmesidir.

Avukatın mesleki hayatında en tehlikeli an, artık hiçbir şeyden etkilenmediğini sandığı andır. Çünkü bu bazen olgunluk değil, duyarsızlaşmadır. Yine en tehlikeli anlardan biri, her şeyi kişisel mesele haline getirdiği andır. Çünkü bu da duyarlılık değil, benliğin mesleğin önüne geçmesidir.

Olgun avukat, ne taş kesilir ne de her dalgada sürüklenir. Haksızlığı görür ama hınçla yaşamaz. Acıyı duyar ama aklını kaybetmez. Mücadele eder ama kendini tüketmez.

XVI. Mesleki Sinizm ile Romantik Saflık Arasında

Avukatlık yıllar içinde insanı iki ayrı uca savurabilir.

Birinci uç romantik saflıktır. Bu tavır, hukukun her durumda kendiliğinden işleyeceğini, iyi niyetli bir savunmanın mutlaka karşılık bulacağını, adalet arayışının daima makul ve temiz bir zeminde ilerleyeceğini varsayar. Mesleğin ilk yıllarında bu duygu anlaşılabilir. Fakat yargılama pratiğinin sert yüzüyle karşılaşınca bu saflık kolayca kırılır.

İkinci uç ise mesleki sinizmdir. Bu tavır, “Zaten hiçbir şey değişmez”, “Her şey önceden bellidir”, “Ne yapsak boş”, “Adalet yok” cümleleriyle kendisini gösterir. Sinizm, başlangıçta gerçekçilik gibi görünür; fakat zamanla avukatın mesleki enerjisini içten içe çürütür. Avukat artık mücadele etmez, sadece dosya yürütür. Savunma yapmaz, prosedür tamamlar. Müvekkili dinlemez, tahammül eder. Duruşmaya girmez, sahnenin içinden geçer.

Stoacı avukatlık bu iki uç arasında üçüncü bir yol önerir.

Ne romantik saflık ne de zehirli sinizm.

Stoacı avukat dünyayı olduğu gibi görmeye çalışır. Yargı pratiğindeki aksaklıkları inkâr etmez. Dosya merkezliliği, tutanak krizini, prematüre kanaati, usul ihlallerini, savunmanın görünmezleşmesini bilir. Fakat bunları bilmek onu atalete sürüklemez. Tam tersine, kontrol edebileceği alanı daha ciddi biçimde sahiplenmesini sağlar.

Her şeyi düzeltemem ama bu dosyada doğru yerde durabilirim. Bütün sistemi değiştiremem ama bu ihlali tutanağa geçirebilirim. Kararı garanti edemem ama delili tartıştırmak için ısrar edebilirim. Hâkimin zihnini tümüyle değiştiremeyebilirim ama prematüre kanaati zayıflatabilirim. Adaleti bütünüyle kuramayabilirim ama haksızlığı görünür kılabilirim. Bu tavır, mesleki umudun olgun biçimidir. Saflık değildir; fakat karamsarlık da değildir. Avukatın dünyayı olduğu gibi görüp yine de kendi sorumluluk alanını terk etmemesidir.

XVII. Kendi Adalet Duygusunu Sorgulamak

Her avukatın bir adalet duygusu vardır. Fakat bu duygu her zaman saf ve denetlenmiş bir hukuk bilinci değildir. İçinde kişisel geçmiş, sınıfsal duyarlılık, ideolojik refleksler, eski kırgınlıklar, mesleki tecrübeler, öfke ve hayat hikâyesi bulunabilir.

Bu nedenle avukat kendisine şu soruyu da sormalıdır: Benim adalet duygum nerede hukuki aklı güçlendiriyor, nerede onu gölgeliyor? Bu soru önemlidir. Çünkü bazen avukat, müvekkilin davasında kendi geçmiş haksızlıklarını savunmaya başlar. Bazen dosya, kişisel bir rövanş alanına dönüşür. Bazen hukuki mücadele, fark edilmeden hınçla beslenen bir kimlik mücadelesine kayar.

Sokratesçi gelenekte kendini bilmenin doğruluk, ölçülülük, bilgelik ve adaletle birlikte ele alınması, avukatlık açısından tam da bu nedenle önemlidir. Kendini bilmek, yalnızca içe dönük bir farkındalık değil; adalet duygusunu terbiye eden etik bir ilkedir.

Kendini bilmek, adalet duygusunu da denetleyebilmektir. Çünkü denetlenmeyen adalet duygusu, kolayca hınca dönüşebilir.

Bu, avukatın adalet arzusunu zayıflatmaz; tam tersine onu arıtır. Avukatın adalet duygusu ne kadar güçlü olursa olsun, hukuk formu içinde kalmadığı sürece savunmaya zarar verebilir. Haksızlık karşısında öfkelenmek insani olabilir; fakat avukatın görevi öfkeyi hukuki biçime dönüştürmektir.

Avukat, kendi adalet duygusunu sorgulayabildiği ölçüde daha güçlü, daha ölçülü ve daha güvenilir bir savunma kurabilir.

XVIII. Mesleki Kaderini Bilinçli Seçmek

Avukatlıkta herkes aynı avukat olmak zorunda değildir. Hatta herkesin aynı avukatlık modelini taklit etmesi, mesleki kişiliği zayıflatır.

Kimi ceza savunmasında derinleşir. Kimi aile hukukunda. Kimi insan hakları dosyalarında. Kimi ticari uyuşmazlıklarda. Kimi akademik yazıda. Kimi duruşmada. Kimi müzakere masasında. Kimi stratejik danışmanlıkta.

Kendini bilmeyen avukat, başkalarının başarı modelini taklit eder. Kendini bilen avukat ise kendi mesleki kaderini kurar. Her avukat kendi mizacına, kabiliyetine, ahlaki eşiğine ve hayat tasavvuruna uygun bir mesleki yol bulmak zorundadır. Bu yol, yalnızca para, statü veya görünürlük üzerinden seçildiğinde avukat zamanla kendi mesleki varlığına yabancılaşabilir.

Avukatlıkta gerçek başarı, yalnızca çok dosya almak, çok kazanmak veya çok tanınmak değildir. Kişinin kendi mesleki doğasına uygun bir çalışma biçimi kurabilmesidir. Bazı avukatlar büyük kalabalıkların ve sert duruşmaların içinde güçlenir. Bazıları daha sessiz, daha derin, daha analitik alanlarda verimli olur. Bazıları yazıyla savunur, bazıları sözle. Bazıları müzakereyle sonuç alır, bazıları yargısal mücadeleyle.

Kendini bilmek, avukatın başkalarının alkışına göre değil, kendi mesleki hakikatine göre yol seçebilmesidir.

XIX. Kendini Bilmek, Sürekli Yeniden Yapılan Bir İç Yoklamadır

Kendini bilmek bir defalık keşif değildir. “Ben buyum” deyip kapanmak hiç değildir. Avukatın kendini bilmesi, mesleğin her döneminde yeniden yapılması gereken bir iç yoklamadır.

Genç avukatın korkuları başka, kıdemli avukatın zaafları başkadır. Mesleğin ilk yıllarında görünür olma ihtiyacı ağır basabilir; ilerleyen yıllarda konfor alanı, yorgunluk, mesleki sinizm veya itibar sarhoşluğu başka riskler üretir. Başlangıçta hâkim karşısında susma korkusu vardır; zamanla kimseyi dinlememe kibri doğabilir. Başlangıçta dosyaya hâkim olamama endişesi vardır; zamanla “ben bu işi biliyorum” rehaveti yerleşebilir.

Bu nedenle avukatlıkta kendini bilmek, yaşayan bir faaliyettir. İnsan değişir; mesleğin insanda açtığı yaralar ve imkânlar da değişir.

Bugün kontrol edebildiği öfke, yarın başka bir dosyada yeniden yükselebilir. Bugün koruduğu mesafe, başka bir müvekkil karşısında bozulabilir. Bugün taşıdığı umut, yarın art arda gelen haksızlıklar karşısında zayıflayabilir. Bugün sahip olduğu mesleki vakar, yarın sosyal medya alkışıyla, güç yakınlığıyla veya ekonomik baskıyla sarsılabilir.

Bu yüzden avukatın kendini bilmesi, sürekli bir mesleki muhasebe gerektirir.

Kendini bilmek, avukatın kendi iç dünyasına kapanması değil; kendi iç dünyasını mesleki sorumluluğunun parçası haline getirmesidir.

XX.Avukatın Kendine Sorması Gereken Sorular

Avukatlıkta kendini bilme soyut bir içe dönüş değildir. Somut, gündelik ve mesleki sorularla ilerler.

Avukat kendisine zaman zaman şu soruları sormalıdır: Hangi dosyalar beni gereğinden fazla öfkelendiriyor? Hangi hâkim tavrı karşısında çocuklaşıyorum? Hangi müvekkil tipi beni manipüle edebiliyor? Hangi haksızlık karşısında hukuki aklımı kaybediyorum? Hangi başarı beni kibirlendiriyor? Hangi yenilgi beni meslekten soğutuyor? Hangi duruşmada susmam gerekirken konuştum? Hangi duruşmada konuşmam gerekirken sustum? Hangi dilekçede hukuki argüman yerine kişisel öfke yazdım? Hangi anda müvekkilin hakkını değil, kendi gururumu savundum? Hangi anda vakar sandığım şey aslında korkuydu? Hangi anda cesaret sandığım şey aslında kontrolsüzlüktü? Hangi dosyada mesleki sınırımı aştım? Hangi müvekkile gereğinden fazla yaklaştım? Hangi olay karşısında adalet duygum hınca dönüştü? Hangi başarıdan sonra hazırlık disiplinimi gevşettim? Hangi yenilgiden sonra sinizme yaklaştım?

Bu sorular kolay değildir. Fakat mesleki gelişim yalnızca mevzuat değişikliklerini takip etmekle olmaz. Avukatın kendi iç işleyişini de takip etmesi gerekir.

Kendini tanımayan avukat, kendi mizacının esiri olur. Kendini bilen avukat ise mizacını mesleki stratejinin hizmetine sokabilir.

Sonuç: Avukatlık, Başkasını Savunurken Kendini Öğrenmektir

Avukatlık, insanın başkasının hakkını savunurken kendi karakteriyle karşılaştığı meslektir. Bu meslek, avukata yalnızca hukuku öğretmez; insanı, gücü, korkuyu, yalanı, acıyı, kibri, çaresizliği, cesareti ve sabrı da öğretir. Daha da önemlisi, avukata kendisini öğretir.

Avukat, yıllar içinde şunu anlar: Savunma yalnızca dışarıya yönelmiş bir söz değildir. Aynı zamanda içeride kurulmuş bir disiplindir. Kişi kendi öfkesini, korkusunu, egosunu, tükenmişliğini, adalet duygusunu ve çürüme ihtimalini tanımadan başkasının hakkını tam anlamıyla savunamaz.

Stoacılık bu noktada avukatlığa derin bir felsefi zemin sunar. Avukatın kontrol edemediği çok şey vardır; fakat tam da bu nedenle kontrol edebildiği alan daha kıymetlidir. Sözünü, tavrını, hazırlığını, vakarını, müdahale biçimini, susma anını, itiraz zamanlamasını ve ahlaki duruşunu korumak, avukatın mesleki iç egemenliğidir.

Felsefe tarihinde kendini bilmek, Antik Yunan’da erdem ve ahlakla, modern dönemde bilginin imkânıyla, çağdaş düşüncede ise kendilik inşası ve yaşama sanatıyla birlikte düşünülmüştür. Avukatlık bu üç anlamı da kendi içinde taşır: Avukat kendisini tanır, bilgisinin sınırını bilir, erdemlerini sınar ve meslek içinde kendisini yeniden kurar.

Bu nedenle iyi avukat, sadece kanunu bilen kişi değildir.
İyi avukat, kendini de bilen kişidir.

Öfkesini tanıyan, fakat ona teslim olmayan.
Müvekkilini anlayan, fakat onunla özdeşleşmeyen.
Haksızlığı gören, fakat sinizme düşmeyen.
Başarıda kibirlenmeyen, yenilgide dağılmayan.
Duruşmada konuşmayı da susmayı da bilen.
Kopuşu öfkeden değil, savunmanın zorunlu gereğinden üreten.
Vakarını kişisel gururdan değil, mesleki bilinçten alan kişi.

Son tahlilde avukatlık, başkalarının hikâyesi içinden kendi karakterini inşa etme sanatıdır.

Ve belki de mesleğin en yalın hakikati şudur:

Avukat, başkasını savunurken kendisini tanır; kendisini tanıdıkça savunması derinleşir.

Kaynakça

Bilgin, Büşra. Felsefe Tarihinde Kendini Bilmek Kavramına Paradigmatik Bir Bakış. Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022.

Evirgen, Hidayet. Etik Açıdan Sokrates ve Platon Felsefesinde Kendini Bilme Sorunu. Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016.

Taşkın, Esma. Geç Dönem Stoacı Filozofların Yaşam Felsefesi. Yüksek Lisans Tezi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025.

Yoldaş, Tuğba. Problems of Self-Knowledge and Phenomenal Character. Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2017.

Oklokrasi

0
Oklokrasi, kalabalıkların yönetimi ve hukukun üstünlüğünün kitlelerin taleplerine boyun eğmesi durumunu inceleyen hukuki ve felsefi kavramdır

Oklokrasi, kalabalıkların yönetimi ve hukukun üstünlüğünün kitlelerin taleplerine boyun eğmesi durumunu inceleyen hukuki ve felsefi kavramdır. Kavramın kökeni Yunancada okhlokratía; Latincede ise ochlocratia olarak bilinmektedir. Yunanca “ochlos” (kalabalık/güruh) ve “kratos” (iktidar) sözcüklerinin birleşimi ile kitlelerin gücünü ifade etmektedir. 

Oklokrasi, bilginin ve bilimin yerini kolektif cehaletin, hukukun yerini keyfiliğin, aklın ve öngörülebilirliğin yerini hıncın aldığı, demokrasinin en uç ve tehlikeli yozlaşma halidir. Hukukun üstünlüğünün yerini denetimsiz kitlelerin duygusal ve anlık taleplerine bıraktığı, hukukun üstünlüğünün askıya alındığı, “güruh egemenliği” olarak tanımlanan yozlaşmış bir yönetim biçimidir. 

Oklokrasi rejiminde “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkesinden söz edilemez. Yargı sistemi adalet dağıtamaz ve adil yargılanma hakkı, kitlelerin “linç” veya “cadı avı” gibi kolektif öfke patlamalarıyla ikame edilir. Tarihsel örnekler arasında Salem Cadı Davaları ve Amerika’nın güneyindeki linç kültürü, hukukun kalabalıkların iradesine boyun eğdiği tipik oklokratik sapmalar olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de, 6-7 Eylül Olayları, Madımak Olayı, Tan Gazetesi Baskını, Kanlı Pazar, Menemen Olayı gibi örnekler, kolluğun pasifliği ve devletin şiddet kullanma tekelini kalabalığa devrettiği örnekler olması yanında yargılama aşamalarının da çoğunluk baskısı, siyasal yönlendirme veya toplumsal öfke iklimi altında sağlıklı biçimde yürütülemediği dönemler olarak kayıtlara geçmiştir. Suç ve cezanın kanunla değil, kalabalığın o anki öfkesiyle belirlendiği bazı olaylar ise linç kültürünün bir güç olarak ortaya çıkmasına, cezasızlığa yahut orantısız cezalara sebep olmuştur.

Oklokrasiyi demokrasiden ayıran temel fark; medeni usullerin, azınlık haklarının ve evrensel hukuk normlarının, niteliksiz çoğunluğun baskıcı iradesi karşısında işlevsiz kalmasıdır. Antik Yunan filozofu Polibios, oklokrasiyi anayasal döngünün (anacyclosis) en alt basamağı olarak tanımlamaktadır. 

#Oklokrasi #HukukunÜstünlüğü #Demokrasi #Polibios #Güruh Yönetimi #AnayasaHukuku

Birinci Cumhuriyet Dönemi Azerbaycan’ın Benimsediği Hükümet Sistemi: Yasama-Yürütme İlişkileri

0
Prof.. Dr. Ali Asker
Prof. Dr. Ali Asker

BİRİNCİ CUMHURİYET DÖNEMİ AZERBAYCAN’IN BENİMSEDİĞİ HÜKÜMET SİSTEMİ: YASAMA-YÜRÜTME İLİŞKİLERİ/ Prof. Dr. Ali Asker 

20. yüzyıla gelinene kadar hükümet sistemlerinin ortaya çıkışı ve gelişimi değişik aşamalardan geçerek şekillenmiştir. Kralların mutlak iktidarını sınırlandırmaya yönelik 1215 Magna Carta Libertatum (Büyük Hürriyet Fermanı) ile başlatılan ilk girişim ilerleyen dönemlerde monarşi rejiminin aşamalı olarak evrimini ve parlamenter monarşiye dönüşümünü sağlamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde genel oy ilkesi ve gittikçe önemi artan siyasi partilerin faaliyetleri sonucunda İngiltere parlamentarizmi yüksek demokratik seviyeye ulaşmıştır. Bu sistem sadece monarşiler için değil cumhuriyet rejimleri için de erişilmek istenen bir model rolünü oynamıştır. En genel anlamıyla baktığımızda bu sistemin özelliği; kuvvetlerin yumuşak ayırımına dayanarak iki başlı yürütmeye sahip olmasıdır. Yürütmenin bir başını parlamento karşısında sorumlu hükümet oluştururken, diğer başını sorumsuz bir devlet başkanı (cumhurbaşkanı veya  
kral) oluşturuyor. 18. yüzyılda Amerikan kolonilerinin bir araya gelmesi, bağımsızlık mücadelesi ve nihayetinde 1787 tarihinde kabul edilen anayasayla yeni bir hükümet modeli olarak başkanlık sistemi benimsenmiştir. Bu sistemin en genel özelliği kuvvetlerin sert ayrımına dayanarak; başkanın doğrudan halk tarafından seçilmesi ve yürütmenin tek başlı olmasıdır.

Birinci Cumhuriyet döneminde Azerbaycan’ın benimsediği hükümet sistemi imparatorlukların dağılması sonucunda ortaya çıkmış birçok yeni devlette olduğu gibi bir parlamenter yönetim sistemidir. Bilindiği gibi devletler, ortaya çıktıkları dönemin toplumsal ve siyasi koşullarının etkisi altında doğup gelişirler. Azerbaycan’ın benimsediği
hükümet sisteminin karakterini ve işleyiş sürecini hükümet sistemi üzerine sağlıklı bir değerlendirme yapmamız için birkaç hususa dikkat çekmek gerekmektedir.

  • Azerbaycan çok eski çağlardan devlet geleneğine sahip bir ülkedir, fakat 19. yüzyıldan itibaren Rusya’nın yönetimi altına girmesiyle ülkede bir sömürge sistemi uygulanmış ve devlet geleneği kesintiye uğramıştır. Bu yüzden Azerbaycan’ın bağımsızlığı uzun süreli devam etmiş geleneksel hanedan, hanlık vs yapının dışında yeni bir sistem olarak cumhuriyet devlet modelinin benimsemesine yol açmıştır. Azerbaycan’ın milli bağımsızlık davasının öncüllerinden olan, kıymetli düşünce adamı Mirza Bala Mehmetzade’ye göre Azerbaycan’da millî hanedan bulunmadığı için istibdat ile cumhuriyet arasında her hangi bir tereddüde yer kalmamıştır. Bu yüzden “demokratik cumhuriyet” kararı milletin kendi kararı, fermanı ve iradesi doğrultusunda alınmıştır [1; s. 49].
  • Azerbaycan’ın bağımsızlığı son derece gergin iç ve dış koşulların etkisi altında gerçekleşmiş, devlet kuruluşu aynı zamanda Azerbaycan Türklüğünün varoluş mücadelesinin bir parçasını oluşturmuş ve onu yok olma tehlikesinden kurtarmıştır.
  • Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin ilk hukukî belgesi olan “İstiklal Beyannamesi” onu egemen, bağımsız, (madde 1) ve demokratik bir cumhuriyet (madde 2) olarak nitelemiştir. Azerbaycan, ayrıca seküler bir devlet sistemini benimsemiştir.
  • Azerbaycan’ın hükümet sistemi demokratik siyasi sistemle uyum içerisinde yürümüştür. Hatta benimsenmiş olan çok partili parlamenter demokrasi daha sonradan fazla liberal olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir.
  • Cumhuriyetin var olduğu 23 ay boyunca parlamento ve hükümet arasındaki ilişkilerin şekillenmesinde dış faktörlerin etkili olmuş, demokratik parlamenter rejimin devamlılığı zor şartlar altında sağlanmıştır.
  • Büyük sosyal ve siyasî sorunların yaşanmasına rağmen, kısa bir dönem içinde toplumun demokratikleşmesi, ifade, vicdan, toplumsal ve kolektif hürriyetler, insan haklarının korunması yönünde birçok önemli yasalar kabul edilmiştir. Parlamento çoğunluğuna sahip Müsavat partisi, parlamento grubunun beyannamesinde “Azerbaycan hürriyet ülkesi olmalıdır” denilmekteydi.

Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin benimsemiş olduğu hükümet sisteminin irdelenmesi için öncelikli olarak devletin kurucu belgesi olan 28 Mayıs 1918 tarihli Misak-i Milli’ye, yani İstiklal Beyannamesine bakmamız gerekir.

İstiklal Beyannamesinin 6. maddesinde “Kurucu Meclis çağırılana kadar Azerbaycan’ın yönetimi başında halk oylaması ile seçilmiş Milli Şura ve onun karşısında sorumlu Geçici Hükümet bulunur ” ifadesi yer alıyor. Beyanname metninden görüldüğü gibi Azerbaycan Halk Cumhuriyeti egemenliğini halktan alan, kuvvetler ayrımına dayalı, demokratik parlamenter rejimi benimsemiş bir devlettir. Hükümet sistemi parlamenter cumhuriyettir. Fakat bu cumhuriyetin; varlığını sürdürdüğü 23 aylık dönemin en azından altı ayında parlamenter devlet modelinden ciddi surette saptığını, kuvvetler ayrımının ihlal edildiğini görmekteyiz. Ne var ki yukarıda da bahsettiğimiz gibi böyle bu gelişme dış etkenlerin tesiriyle yaşanmıştır. Bilindiği gibi Maverayı Kafkasya Seymi döneminde 11 Mayıs 1918’de başlayan Batum görüşmeleri 4 Haziranda Osmanlı İmparatorluğu hükümetiyle Azerbaycan Cumhuriyeti arasında dostluk antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Antlaşmaya göre Azerbaycan Cumhuriyetinin talebi doğrultusunda Osmanlı Devleti intizam ve asayiş sağlamak amacıyla bu ülkeye asker gönderebilecektir. Bu antlaşma Azerbaycan Türklerinin varoluşu ve bağımsız cumhuriyetin korunması açısından son derece büyük öneme sahip bir antlaşma idi. Fakat Nuri Paşanın Azerbaycan’ın içişlerine müdahalesi kuşku götürmez bir gerçekliktir. Bu müdahalenin gerekçesi, haklı veya zaruri olup olmaması, Azerbaycan devletinin bağımsızlığı açısından önemi vs. tartışmaya açık konulardır. Bu tartışmanın ele alınarak incelenmesi konumuz dışında kalsa da şöyle bir tespitte bulunmak yanlış olmayacaktır: Azerbaycan milli mücadelesinin liderleri dönemin “ilhakçı” çevrelerinin baskısı karşısında Türk komutanlığı ile ortak karara gelebilmiş, tabiri caizse krizi “daha az zararla” atlatabilmişlerdi.

Şöyle ki Milli Şura’nın 17 Haziran 1918 tarihli oturumunda iki önemli karar alınmış, Fethali Han Hoyski başkanlığında ikinci hükümet teşkil edilmiştir. “Geçici Hükümetin Yetki ve Görevleri Hakkında” birinci karar göre Geçici Hükümet devlet bağımsızlığını ve mevcut siyasi özgürlükleri kaldırmak, toprak reformu ve diğer önemli konularda kanunları değişmek hakkına sahip değildir ve yakın 6 ay içinde Tüm-Azerbaycan Kurucu Meclisinin çağırılmasını sağlayacaktır. Yönetimle ilgili diğer konularda ise hükümet serbestti.

“Milli Şura’nın Feshi Hakkında” ikinci karar göre Azerbaycan’ın dâhilî ve haricî durumu göz önünde bulundurularak tüm hâkimiyet Fethali Han Hoyski başkanlığındaki hükümete devredilmiştir. Hükümet, Kurucu Meclis kurulana kadar bu yetkiyi hiç kimseye
devretmeyecekti. Siyasi literatürde “Haziran gericiliği” olarak da zikredilen bu kararın alınması parlamenter demokrasi üzerinde bir baskı oluşturmuş, kuvvetler ayrımı ilkesini bir süreliğine askıya almıştır. Kuskusuz, Geçici Hükümet döneminde Azerbaycan halk Cumhuriyetinin bağımsız bir devlet olarak kurum ve kuruluşlarının şekillenmesinde, iç ve dış güvenliğinin sağlanmasında çok önemli kararlar alınmıştır. Geçici Hükümet döneminde yaşanan en büyük olay ise Bakü’nün Bolşevik işgalinden kurtarılarak Azerbaycan’ın devlet egemenliğinin ülkenin tamamında geçerli hale getirilmesi olmuştur. Sadece Lenkaran kazasi Denikin taraftarlarından müteşekkil askeri diktatörlüğün elinde idi. 1918­ 1919 yıllarında Denikinciler ve Ermeni birlikleri bu bölgede dehşetli kıyımlara yapmışlardır. Lenkaran, 1919 yazında düşman işgalinden kurtarılmıştır [2]. Kafkas İslam Ordusunun taaruzu ile 15 Eylül 1918’de Bakü’nün işgalden kurtulması bağımsızlk tarihinin en büyük olayı idi. Resulzade, daha sonra bu olayın önemine ilişkin şöyle bir tespitte bulunacaktı: “Kafası meşhur gilyotin mengenesinde bulunan bir adamın halaâsı nasıl bir hayat-ı nevîn ise, B akü’nün istirdadı dahi o nisbette icazkâr bir vakaydı. Hem hakikaten öyleydi. Sonra menhus bir ihtilal neticesinde mezarları mensî kalan Anadolu Mehmetçikleri B akü’deki şehadetleri ile Türklüğe yeni bir siyasî vücut ita ediyorlardı.” [3; s. 52]. 17 Haziranda Azerbaycan hükümeti Gence’den Bakü’ye taşındı.

1918 yılı sonbaharında Azerbaycan’ın bağımsızlık sürecini ciddi şekilde etkileyen olaylar yaşanıyordu. 30 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında imzalanan Mondros ateşkes antlaşmasının 11. maddesi gereğince Kafkasya ve İran içlerindeki Türk kuvvetleri I. Dünya Savaşı öncesi sınırlara dönecektir. Osmanlı ordusunun geri çekilmesiyle Azerbaycan, bağımsızlık tarihinde yeni bir döneme girmiş oldu. O sırada durum çok kritikti ve hükümetin elinde Bakü’yü koruyacak sadece 500 kişilik bir polis gücü vardı ve her hangi bir gücü yoktu. Resulzade’nin tabirince, kuvvet olsa bile “Almanya’nın, Türkiye’nin teslim olduğu bir kuvvete karşı Azerbaycan’ın harp açması bittabiî akla bile gelmezdi” [3; s. 70]. İngiliz Kafkas işgal Kuvvetleri Komutanı General Thomson, Bakü’ye varmadan önce yaptığı bir açıklamada Azerbaycan’ın “Türk kumandanlığının entrikası ile teşekkül etmiş bir hükümet” olduğunu ifade ediyordu. Bakü’yü bir “Rus şehri” olarak gören General Thomson, Biçerahov ve Taşnak güçlerinden müteşekkil işgal rejiminin kurulması Azerbaycan’ın bağımsızlığını tehlikeye düşürmüştür. Bu durumda da milli hükümetin diplomatik faaliyetleri ve yoğun çabası sayesinde Azerbaycan’ın bağımsızlığı korunmuştur.

Daha önce de vurguladığımız gibi yasama ve yürütmenin tek ele, Geçici Hükümete devredilmesini öngören 17 Haziran 1918 tarihli parlamento kararına göre hükümet altı ay içinde Kurucu Meclis (Müessesler Meclisi) seçimlerini yapacaktı. Fakat ülkenin içinde bulunduğu zor şartlar buna müsaade etmemiş ve bu konudaki çalışmalar yalnız 21 Ekim
1918 tarihine başlatılabilmiştir. Bununla ilgili oluşturulmuş komisyonun 5 Kasım 1918 tarihli ilk toplantısında söz konusu seçimlerin Milli Şura tarafından belirlenmiş tarihte geçirilemeyeceği, fakat temsili hâkimiyet organının oluşturulması zarureti dikkate alınarak basit sisteme dayalı bir parlamento oluşturulmasına dair karar kabul edilmiştir. Hükümetin 9 Kasım 1918 tarihli oturumunda alınan karar doğrultusunda 16 Kasım 1918 tarihinde Milli Şura yeniden faaliyete başlamıştır.

Milli Şura’nın 20 Kasım tarihli oturumunda Azerbaycan’ın yasama organı olan parlamentonun oluşturulmasına dair kanun kabul edildi [4; s. 29-32]. Kanuna göre Milli Şura üyesi olarak 44 vekil doğrudan parlamento üyeliğine kabul edilecektir. 36 vekil ise Azerbaycan’ın değişik kazalarından eşit oranlarda seçilecektir. Geri kalan üyeler ise başka milletlerin mensuplarından, ayrıca beş milletvekili sendika ve sanayici kuruluşları temsilen seçilecekti. 7 Aralık 1918’de faaliyete başlayan Azerbaycan Parlamentosunu ülkedeki ağır içtimai ve siyasi koşullar yüzünden genel seçimle oluşturmak mümkün olmamıştır. Fakat bu parlamento, dönemin gelişmiş demokrasilerine örnek olacak kadar adil temsil ilkeleri doğrultusunda teşkil edilmiştir. Parlamentonun teşkilinde milli temsil ve çok partilik ilkelerinin egemen olduğu  görülmektedir. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti parlamentosu, ülkenin son derece ağır siyasî sorunlarla baş başa kaldığı bir dönemde oluşturulmuştur. Bir taraftan, büyük güçlerin Azerbaycan konusundaki belirsiz tutumları, diğer taraftan Rusya’dan (gerek Bolşevik, gerekse monarşi yanlıları tarafından) beklenen tehlike, ülke içinde demokratik cumhuriyet karşıtı güçlerin faaliyetleri, ayrıca çözüm bekleyen çok sayıda ekonomik, sosyal ve siyasî sorunların yaşandığı bir ortamda yasama organının bu şekilde oluşturulması “ehven-i şer” olarak görülmüştür. Sovyet tarih yazımında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti parlamentosuyla ilgili demokrasi aleyhtarı, halk karşıtı, muhafazakâr tanımlamaları yapılmıştır. Oysa parlamento ülkenin etnik, idari ve sosyal yapısına orantılı olarak son derece adil bir şekilde oluşturulmuştur. Şöyle ki dönemin nüfus verilerine göre ülkenin 2.75 milyon toplam nüfusunun 1.9 milyonu Müslüman iken 0.5 milyonu Ermeni, 0.23 milyonu Rus azınlıklardan oluşuyordu. Her 24 bin kişiye bir temsilci olmak kaydıyla 120 sandalyeden oluşan parlamentoda Müslümanları 80 milletvekili temsil edecekti. Azınlık teşkil eden milletlerden Ermenilere 21 (8 Gence, 8 Şuşa, 5 Bakü Ermeni komitelerini temsilen), Ruslara 10 (Rus Milli Şurası), Alman, Yahudi, Gürcü ve Lehleri (Polyak) birer sandalye ayrılmıştır. Kalan 5 sandalyeden 3’ü Bakü Sendikalar Cemiyeti Şurasından, 2 ’si ise Baku Sovyeti kongre ve ticaret sanayi cemiyetlerine müştereken ayrılmıştır [4; s. 29-32]. Parlamentonun 7 Aralık 1918’de gerçekleşen ilk toplantısında tarafsız vekil, hukukçu Alimerdan bey Topçubaşov Parlamento Başkanı, “Müsavat” Partisinden hukukçu Hasan Bey Ağayev ise birinci başkanvekili görevlerine seçilmiştir [5; s. 33-48]. Parlamentonun faaliyetinde hukukun üstünlüğü, çoğulculuk, çok partilik, kuvvetler ayrımı ilkeleri rehber edinmiştir. Kabul edilen düzenleme ve alınan kararlar doğrultusunda yasama ve yürütme erki arasındaki görev ve yetki dağılımı, ayrıca parlamentonun iç düzeninin teşkili istikametinde önemli adımlar atılmıştır. Devlet yönetiminde devamlılığın sağlanması doğrultusunda Azerbaycan hükümetinin daha önceden almış olduğu ve cumhuriyet öncesi dönemde kabul edilmiş yasal düzenlemelerin geçici olarak uygulanmasına dair kararı bu dönemde de devam ettirilmiştir. Azerbaycan Parlamentosu faaliyeti boyunca ülke hayatının demokratikleşmesi, hukuk devletinin tesisi, sosyal politikaların uygulanması istikametinde son derece önemli kanun ve kararlar kabul etmiştir.

Bilindiği gibi Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde her hangi bir anayasa kabul edilmemiştir. Ne var ki parlamentonun teşkili devletin yasama faaliyetini gerçekleştirilmesi istikametinde başvurulan geçici bir çözümdü. Azerbaycan’ın Kurucu Meclisine seçimleri öngören 21 Haziran 1919 tarihli Esasname, milli egemenliğe dayalı temsili bir devlet erkinin oluşturulması yönünde atılan çok önemli bir adımdı. Anayasayı kabul edecek, ayrıca devlet hayatının çok önemli konularında kararlar alacak bu kurumun teşkilini gerçekleştirme maalesef mümkün olmamış, Bolşevik Kızıl Ordunun işgali sonucunda Azerbaycan halk Cumhuriyetinin varlığı sona ermiştir.

Özetlemek gerekirse, Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin devlet şekli demokratik cumhuriyet, benimsemiş olduğu hükümet modeli parlamenter sistemdir. Parlamento Başkanı aynı zamanda devletin başıdır. Parlamenter sistemin gereklerine uygun olarak Parlamento Başkanı Başbakanın adaylığını parlamentoya sunar. Parlamento çoğunluğuna sahip partinin (veya koalisyonun)temsilcisi Başbakan olarak seçilmektedir. Başbakan ise Hükümeti üyelerini belirledikten sonra hükümet listesi güvenoyu için parlamentoya sunulur. Bakanlar Kurulu parlamento karşısında sorumludur. Yirmi üç aylık mevcudiyeti döneminde Azerbaycan Halk Cumhuriyetinde beş hükümet kabinesi oluşturulmuştur (1,2 ve 3. Hükümet kabinelerinin (I. Kabine: 28.05.2018-17.06.1918, 2. Kabine 17.06.1918-26.12.1918, 3. kabine 26.12.1919­ 14.04.1919) başkanı Fethali Han Hoyski, 4. (14.04.1919-22.12.1919) ve 5. kabineye (24.12.1919-30.03.1920) Nesib Bey Yusufbeyli başkanlık etmiştir). Günümüzde Azerbaycan Cumhuriyetine karşı yöneltilen eleştirilerde zayıf bir hükümet yapısına sahip olması, sıkça kabine değişikliği, çok fazla ılımlı siyaset uyguladığı vs. hususlara vurgu yapılmaktadır. Oysa hükümet istifalarının arkasında yatan nedenlere baktığımızda her birinin somut bir gerekçesi olduğunu görmekteyiz.

Elbette, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti büyük dönüşümlerin yaşandığı son derece çalkantılı bir dönemin ağır şartlarında ortaya çıkmış bir devletti. Devletlerin tarihinde yaşanan geçit dönemlerinde başvurulan sert uygulama ve yöntemlerin bir nedeni de bu tür ağır şartlardan doğmaktadır. Yazının başında bahsettiğimiz, yasama yürütme ilişkileri konusunun çok önemli kırılma noktalarından olan 17 Nisan 1918 tarihli parlamento kararının da bu doğrultuda okunması gerekir. Hatta bu kararı kınayan Mehmet Emin Resulzade’nin bile cumhuriyetin ılımlı politikalarıyla ilgili bir nebze serzenişte bulunduğunu görmekteyiz: “Bu devre-i teşekkül ve taazzuvda bulunan bu nevzad siyasetin şüphesiz şayan-ı tenkit noksanları az değildi. Bunların en büyüğü, bu gibi devirlere mahsus muhkem bir idarenin, kavi bir hükümetin hakkıyla tesis edilmediğidir. Teşettüt-i efkârın tevhidi için tatbik olunan ikna usulü ile beraber biraz daha icbar tarikine gidilseydi, ihtimal ki netice-i vukuat başka türlü olurdu” [3; s. 76]

Birinci Cumhuriyet dönemi yasama-yürütme ilişkilerinin karakterini irdelerken konuya sadece hukuki açıdan bakmak yeterli değildir. Devlet erkinin iki kolu arasındaki ilişkilerin siyasi ve tarihi tahlili hükümet sistemi açısından çok boyutlu bir değerlendirme yapma fırsatı sunuyor. O dönemin cumhuriyet kurucuları demokrasiyi rehber edinmiş ilkeli vegerçek dava adamı idiler. Tarih tecrübe çoğu zaman şunu gösteriyor: devletlerin meydana gelmesi veya geçiş süreçlerinde siyasi fırsat yakalamış güçler ister çetin mücadele yoluyla isterde kolaylıkla hâkimiyete sahiplendikten sonra onu kolayca terk etmiyorlar. Bilakis, ellerindeki gücü pekiştirerek daha sert bir idare usulü benimseyerek iktidarlarını kalıcı hale getirmektedirler. Azerbaycan’ın o dönemdeki siyasi elitleri, cumhuriyetin kurucuları daha zor bir yolla ilerleyerek demokrasiden, milli iradeye dayalı egemenlik ilkesinden taviz vermemişlerdir. 

 

Azerbaycan İstiklal Beyannamesi – 1918

0
İstiklâl Beyannamesi

Azerbaycan İstiklal Beyannamesi (İstiqlal Bəyannaməsi – Misak-ı Milli) Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin bağımsızlığını ilân eden 28 Mayıs 1918 tarihli bildiridir. Azerbaycan Millî Şûrâsı toplanarak bir istiklâl beyannamesi düzenlenmiş ve cumhuriyetin istiklali ilan edilmiştir. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin devlet bağımsızlığının ilân edilmesi hakkındaki karar, “İstiklâl Beyannamesi” adıyla Azerbaycan tarihinde Birinci Cumhuriyet’in Misak-ı Milli metni olarak tarihe geçmiştir. 

Azerbaycan İstiklal Beyannamesi – İstiqlal Bəyannaməsi – Misak-ı Milli

Genel seçimle intihap olunan Azerbaycan Milli Şura’sı, bütün i bütün dünyaya ilan ediyor ki:

1. Azerbaycan halkı bugünden itibaren, hâkimiyet hakkına sahip olmakla birlikte, Güney ve Doğu Transkafkasya’dan ibaret Azerbaycan dahi, bütün hukuka malik bağımsız bir devlettir.

2. Müstakil Azerbaycan’ın siyasi yapısı Halk Cumhuriyeti olarak belirlenir

3. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, sınırı bulunan ülke ve milletlerle iyi ilişkiler içerisinde olmaya çaba gösterir.

4. Kurulan Halk Cumhuriyeti sınırları dâhilinde cins, milliyet, sınıf ayrımı gözetmeden tüm insanlara vatandaşlık ve siyasi haklar verilir.

5. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, topraklarında barındırdığı tüm milletlerin gelişmesi için fırsatlar tanır.

6. Azerbaycan devleti yönetimi başında bulunan geçici Hükümet, Temsilciler Meclisi toplanıncaya kadar, halkın oyu ile seçilmiş Milli Şura karşısında sorumludur.

Azerbaycan İstiklâl Beyannamesi

İstiklâl Beyannamesi Anıtı, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yer alan ve 28 Mayıs 1918’de ilan edilen Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti onuruna dikilmiş bir anıttır. Milli İlimler Akademisi ile Ekonomi Üniversitesi binaları arasında bulunan bu yapı, her yıl 28 Mayıs’ta kutlanan Bağımsızlık Günü‘nün sembollerinden biridir.

Levent Üzümcü: 2025 Yılında Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’ adlı oyununu oynuyoruz

0

Levent Üzümcü: 2025 Yılında Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’ adlı oyununu oynuyoruz.

The Turkish Post, oyuncu Levent Üzümcü ile bir röportaj yaptı.

Üzümcü, “Ben eğitmenlik yapmıyorum. Levent Üzümcü Tiyatrosu bir okul değil ve zaten ömrünü bitirmek üzere. Ben mesleğimi bıraktığımda varlığı son bulacak. Tiyatro kimileri için bir estetik sığınak, kimileri için de dertlerini anlattıkları bir alan. Örneğin biz şu an İzmir’de, 1950’lerde Amerika’daki McCarthy dönemini eleştiren, Arthur Miller’ın ‘Cadı Kazanı’ adlı oyununu oynuyoruz. Başlı başına bir eleştiri. 1600’lerde geçen bir oyun aracılığıyla 1950’ler Amerika’sı hicvedilmişti. Ve biz maalesef, 2025 yılında Türkiye’de bu oyunu bir şeyler söyleyebilmek için oynuyoruz.” şeklinde konuştu.

Röportajın tamamını EDA NUR SUNGUR ‘un kaleminden The Turkish Post’ta okuyabilirsiniz.

 

 

Atak, analitik, aykırı bir adam

0
Gazeteci-Yazar Feyzi Hepşenkal

“Atak, analitik, aykırı bir adam” isimli yazı, “Benim Umudum Var” isimli kitabın İzmir Havagazı Fabrikasında düzenlenen imza gününe ithafen Gazeteci-Yazar Feyzi Hepşenkal tarafından yazılmış ve A3Haber internet sitesinde yayınlanmıştır.

Atak, analitik, aykırı bir adam

A3Haber’in mottosu neyse, Senih Özay da odur.
ATAK’tır:

Duramaz yerinde.

Kendi dursa bile aklı çalışır durmadan, hızına yetişmek mümkün olmaz.

Her şeyin, hemen olmasını ister.

Olmaz tabii.

Olmayınca da kızar.

ANALİTİK’tir:

Anlatırsınız, söylersiniz, icabında her kafadan bir ses çıkar.

Senih Özay çoktan sonuca varmıştır bile.

Girer devreye, düğümü çözer.

AYKIRI’dır:

Hele bu özelliği, hepsinden baskındır.

Hayale gelmeyecek şeyler düşünür ve düşündüğünü yapar.

Dünyadaki bütün ulusların devlet başkanları dava mı edilecek, eder.

Ayıların yaşam hakkı mı savunulacak, kalemi elindedir, dilekçeyi anında yazar.

(Laf aramızda, bazılarında davacı olarak benim de imzam var.)

* * *

Dostumdur, arkadaşımdır, ağabeyimdir Senih Özay.

Ne diyorsam, inanın bana, fazlası vardır, eksiği yoktur.

Tanırım onu.

İyi tanırım.

İyi ki de, tanırım.

Ve zaten bu satırları da, tanımayanlar biraz olsun tanısın, diye yazarım.

Kıskandım seni, Senih abi

Geçen hafta bugün, İzmir’deki Tarihi Havagazı Fabrikası’nın hoş salonunda, tam 6 saat süren bir şölen yaşandı.

Güya kitabının imza günüydü.

Öyle imza günü mü olur?

Yaşanan bir kucaklaşmaydı.

Hatta yeniden kavuşma.

Senih Özay’la bir gün önce beraber olmak, ertesi gün yeniden buluşmaya, kucaklaşmaya, kavuşmaya engel değil ki…

Her seferinde aynı hazla yapılır bu törensel eylem.

Fakat onu epeydir görmeyenler de vardı bu sefer.

Eskimeyen dostları, sınıf arkadaşları da geldiler.

Ne çok sevgili biriktirmişsin be Senih abi.

Kıskandım vallahi.

Muhteşem bir aile

Senih Özay çok şeyi var insandan yana.

Bazıları daha özel doğal olarak.

Eşi Cahide hanım, en başta.

Fevkalade bir kadın.

Sakin, sabırlı.

Senih abinin hem sevgilisi ve hem hayatının dengesi.

Oğlu Betal, onun yolundan gitmiş, hukukçu olmuş.

Fakat hali tavrı babasından çok, annesine benzer. Eşi ve dünya tatlısı iki çocuğu ile şimdi uzaklarda.

Kızı ise (soyadından kim olduğunu çıkaramadıysanız hâlâ, adını da yazayım; Gupse) aynı babası.

Eksiksiz kopyası.

Senih Özay – Gupse Özay

Senih Özay’ın umudu var

Asıl mevzu sona kaldı:

Senih Özay’ın kitabı.

En iyisi kendisinden dinleyin yazdıklarını, daha doğrusu anlattıklarını.

Ona Robin Hood neden denmiş?

Balığın, kuşun avukatı nasıl olmuş?

Mutlaka alın, okuyun.

Çok şey öğrenecek ve çok güleceksiniz.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Feyzi Hepşenkal Kimdir?

30 Mayıs 1956 günü, İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Gazeteciliğe 1980 yılının Nisan ayında Yeni Asır Gazetesi’nde muhabir olarak başladı. Rapor Gazetesi’nde, Koordinatör; Yeni Asır Gazetesi’nde, Yazı İşleri Müdürü ve Yazar; Gelişim Yayınları’nda, İzmir Temsilcisi; Hürriyet Gazetesi’nde, Yayın Danışmanı ve Yazar; Star Gazetesi’nde, Yazar; Haber Ekspres Gazetesi’nde, Yazar Yeni TV’de, Genel Yayın Yönetmeni; Star TV’de, Kırmızı Koltuk Programı’nın Yapımcı-Sunucusu ve Ana Haber Bülteni’nde Yorumcu olarak çalıştı. 2000 yılının Mart ayında İzmir Fuarı (İZFAŞ) Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyesi oldu. 1 Nisan 2002’de, görevinden istifa etti. 2002 yılının Haziran ayında hazırladığı Siyasi Partiler ve Seçim Yasa önerilerini tartışmaya açtı. 19 Aralık 2002 tarihinde Önce İzmir Hareketi’ni kuran Hepşenkal’ın “Bazen Neşeli Bazen Hüzünlü” ve “Neşeli Günler Şabalak” isimli eserleri bulunmaktadır.[/box]