Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı

0
Dreyfus Davası - Sami Selçuk

“Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı”  isimli eser önceki Yargıtay Başkanlarından Prof. Dr. Sami Selçuk tarafından kaleme alınmıştır.

Eserin tanıtım yazısı şu şekildedir:

“Hukuk kuramlarının ustası, dünyanın unutamadığı hukuk skandalını incelerken ‘Ergenekon’ ve ‘Balyoz’ davalarını Dreyfus Davası’nın yanına yerleştiriyor. Anayasa Mahkemesinin AK Partiyi kapatma davası, “Ergenekon”, “Balyoz” diye adlandırılan dava ve benzerleri, Dreyfus Davasında yaşananların bir başka toplumda ve kültür ortamında yinelenmesidir, aslında. Dreyfus Davasında görüldüğü gibi, Türk kamuoyu da bu davalarda ikiye ayrılmış; Ergenekon, Balyoz gibi davaların yandaşları ile karşıtları, doğru hukuktan yana olacak yerde, ne yazık ki cemaatçi bir anlayışla karşı karşıya gelmişler, “ben haklıyım” derdine düşmüşlerdir. Sıradan insandan üst konumdaki siyasetçilere dek herkesin yargıç kesildiği bir toplumda hukuk bilimci yoktur; o toplum hukuk toplumu da değildir.”

Dreyfus Davası 

Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı isimli kitabın baş kahramanı Fransız ordusunda asker olan Yüzbaşı Alfred Dreyfus,’tur.  Dreyfus zengin bir ailenin çocuğudur ve Yahudidir.  Yahudi düşmanlığını yaygın olduğu dönemde Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Alman Askeri Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askeri belgeleri gönderdiği gerekçesiyle tutuklanmış, yargılama başlamadan basın tarafından suçlu ilan edilmiş, ırkçı başlıkla atan gazeteler tarafından yargısız infaz yapılmıştır.

Yüzbaşı Alfred Dreyfus

Dreyfus Davası 1894’de başlamıştır. Dava, Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’ün el yazısıyla yazıldığı iddia edilen belgeye dayanarak açılmıştır.  Dosyada başka delil bulunmamaktadır. Dreyfus, kağıttaki el yazısının kendisinin eli ürünü olmadığını ifade etmiş, bu belgenin Dreyfus’a ait olup olmadığı araştırılmak yerine Fransız İstihbaratının hazırlamış olduğu rapor sonucunda mahkum edilmiştir. Sanık Dreyfus ve avukatı istihbarat tarafından hazırlanan raporu görmemişler, dava aşamasında gösterilmeyen bu rapora dayanılarak mahkeme yargıçları oy birliği ile vatana ihanet suçundan mahkumiyet cezası vermiştir. Karar sonucunda Dreyfus’un askeri rütbesi sökülmüş ve müebbet hapse mahkum olmuş, karar temyiz edilse de mahkumiyet kararı bozulmamıştır. Dreyfus müebbet hapis cezasının infazı için Şeytan Adası’na götürülmüştür.

Dreyfus Davası Sonrası Olaylar 

Müebbet hapis cezasını çekmeye başlayan Dreyfus’un mahkumiyeti o dönemin Fransa’sında büyük bir tartışma başlatmıştır. Dreyfus’un suçsuzluğu üzerinden başlayan tartışma, ordu, meclis, hükümet, basın ve aydınların da katıldığı ulusal bir soruna ve mücadeleye dönüşmüştür. Dreyfus’u destekleyenler engellenmiş ve cezalandırılmıştır.

Dreyfus’ün mahkeme tarafından mahkum edilmesinden iki yıl sonra askeri istihbarat servisinin başına getirilen Binbaşı Picquart, Dreyfus dosyasını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra gerçek suçlunun Easterhazy adında başka bir subay olduğunu ortaya çıkarmıştır. Picquart, yeniden yargılama yapılarak Dreyfus davasının yeniden görülmesi gerektiğini savunmuş ancak Tunus’a sürgüne gönderilmiştir.

Olayın basında yeniden yer alması sonucunda Fransız Genelkurmayı, Easterhazy hakkında dava açmak zorunda kalmış ancak iki günlük bir yargılamadan sonra Easterhazy, askeri mahkemede beraat ettirilmiştir.

Emile Zola

Askeri Mahkemenin gerçek suçluyu beraat ettirmesinin ardından Emile Zola, L’ Aurore gazetesinde 1898 yılı Şubat ayında “Suçluyorum” başlığıyla açık bir mektup yayınlamış, Fransa Cumhurbaşkanına yazılan bu mektup büyük ses getirmiştir. Emile Zola, askeri yetkilileri görevlerini kötüye kullanmak ve halkı aldatmakla suçlamıştır. Zola’nın mektubuna destek veren profesörler ve bazı aydınlar bir bildiri yayınlamışlar. Bu olaylardan sonra Zola hakkında orduya hakaretten dava açılmış, Dreyfus’un ardından Zola da mahkum olmuştur. Zola’nın davası Dreyfus davasındaki haksızlığın ortaya konulması için önemli bir sahne olmuş ancak Zola bir yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Yeniden Yargılanma ve Tekrar Mahkumiyet 

Fransa’da 1898 yılı haziran ayında gerçekleşen hükümet değişikliğinden sonra Savaş Bakanı olan General Cavaignac, parlamentoda yaptığı konuşmada Alfred Dreyfus hakkındaki gizli askeri belgeleri okumuştur.  Daha önce askeri mahkemece beraat ettirilen Easterhazy hakkında soruşturma yürütmüş olan Yarbay Picquait, savaş bakanının okuduğu belgelerin sahteliğini ispatlamaya hazır olduğunu açıklamıştır. Dreyfus’ün mahkumiyetinde kullanılan belgelerin askeri istihbaratta görevli bir albay tarafından düzmece bir şekilde hazırlandığı ortaya çıkarılmıştır. Sorgulanan Binbaşı Easterhazy suçunu itiraf etmiş ve gönderildiği hapishanede intihar etmiştir. Bu olayın ardından Dreyfus davası yeniden başlamıştır.

Albay Fransız Yargıtayı, Alfred Dreyfus hakkında verilmiş olan kararı kaldırmış, Dreyfus, Fransa’ya getirilerek askeri mahkemede yeniden yargılanmıştır. Askeri Mahkeme, yapılan adli hatayı kabul etmemiş, bir ay süren duruşmalar sonunda Dreyfus yeniden suçlu bulunmuş ve 10 yıl hapse mahkum edilmiştir. Dreyfus yeniden Şeytan Adası’na gönderilmiş ancak Cumhurbaşkanı, Dreyfus’ü affettiğini açıklamıştır.

Dreyfus’un Beraat Etmesi

Dreyfus davasının bu şekilde kapandığı düşünülmekte iken yargı süreci 10 yıl sonra yeniden başlamış, 1904 yılında Savaş Bakanı General Andre’nin isteği üzerine Fransız Yargıtayı Genel Kurulu davayı yeniden görüşmüştür. Yargıtay’ın 1906 yılında verdiği nihai karar ile Dreyfus beraat etmiş ve olaydan 12 yıl sonra aklanmıştır. Yüzbaşı Alred Dreyfus’un 1894 yılında sökülen nişanları aynı yerde yapılan törenle yeniden kendisine verilmiştir. Kendisine ayrıca Legion d’Honneur nişanı verilmiştir. Dreyfus, Birinci Dünya Savaşında Fransız Ordusunda görevine devam etmiş, ordudan ayrıldıktan sonra 1935 yılında Paris’te ölmüştür.

Alfred Dreyfus, Birinci Dünya Savaşında Fransız Ordusunda görevine devam etmiş, ordudan ayrıldıktan sonra 1935 yılında Paris’te ölmüştür.

İtham Ediyorum – Émile Zola

0

İtham Ediyorum, başlıklı açık mektup, Émile Zola tarafından Fransa Cumhurbaşkanı Félix Faure’a hitaben yazılmış ve 13 Ocak 1898 tarihli L’Aurore Gazetesi’nde yayınlanmıştır. Zola, “Gerçek Yürüyor”, “Gençliğe Mektup” ve “Fransa’ya Mektup” başlıklı yazılarını yazmış ve sert bir dille adalete çağrıda bulunmuştur.

Fransız Meclisi, kendisi hakkında soruşturma açtıktan sonra Londra’ya kaçmak zorunda kalmış ancak mücadelesi sonunda Dreyfus’un suçsuzluğu ispatlanmıştır.

Delillerin araştırılmadığı Dreyfus Davası, Émile Zola’nın dönemin Cumhurbaşkanı’na yazdığı açık mektupla yeniden başlamış, hakikatin ortaya çıkma zamanı gelmiştir. Yargılanacağını bilen bir aydın  tarafından yazılan mektup, bir edebiyatçı tarafından ortaya konulan en güçlü metinlerden biri olarak tarihe geçecek, mektubun yayınlandığı gazete en büyük tirajlarından birine ulaşacaktır.

Gerçeklikten kopuk yargı sistemi, topluma ve devlete yapılan açık çağrı ile yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Dreyfus Davası – Sami Selçuk

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı’nın baş kahramanı, Fransız ordusunda asker olan Yüzbaşı Alfred Dreyfus,’tur. Dreyfus zengin bir ailenin çocuğudur ve Yahudidir. Yahudi düşmanlığını yaygın olduğu dönemde Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Alman Askeri Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askeri belgeleri gönderdiği gerekçesiyle tutuklanmış, yargılama başlamadan basın tarafından suçlu ilan edilmiş, ırkçı başlıkla atan gazeteler tarafından yargısız infaz yapılmıştır. Dreyfus Davası 1894’de başlamıştır. Dava, Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’ün el yazısıyla yazıldığı iddia edilen belgeye dayanarak açılmıştır. Dosyada başka delil bulunmamaktadır. Dreyfus, kağıttaki el yazısının kendisinin eli ürünü olmadığını ifade etmiş, bu belgenin Dreyfus’a ait olup olmadığı araştırılmak yerine Fransız İstihbaratının hazırlamış olduğu rapor sonucunda mahkum edilmiştir. Sanık Dreyfus ve avukatı istihbarat tarafından hazırlanan raporu görmemişler, dava aşamasında gösterilmeyen bu rapora dayanılarak mahkeme yargıçları oy birliği ile vatana ihanet suçundan mahkumiyet cezası vermiştir. Karar sonucunda Dreyfus’un askeri rütbesi sökülmüş ve müebbet hapse mahkum olmuş, karar temyiz edilse de mahkumiyet kararı bozulmamıştır. Dreyfusi müebbet hapis cezasının infazı için Şeytan Adası’na götürülmüştür.

[/box]

Émile Zola’nın Fransa Cumhurbaşkanı Félix Faure’a yazdığı İtham ediyorum! başlıklı açık mektubu – L’Aurore Gazetesinin 13 Ocak 1898 tarihli ilk sayfası.

İtham Ediyorum – Emila Zola

Sayın Başkan,

Bir gün bana gösterdiğiniz iyi kabulden dolayı gönül borcunu haketmiş olduğunuz şeref konusunda duyduğum kaygıyı belirtmeme, şu ana dek pek mutlu olan yazgınızın en utanç verici ve en silinmez bir leke almak üzere olduğunu söylememe izin verir misiniz?

Siz, en alçakça iftiralardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız. Ancak şu çirkin Dreyfus Olayı isminiz için -yönetiminiz için diyeceğim- ne büyük bir çamurdur! Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy’yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece herşey bitti. Fransa’nın alnına leke sürüldü. Tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır.

Tarihteki en büyük haksız yargılamalardan birine maruz kalan Yüzbaşı Alfred Dreyfus

Onlar hiçbir şeyden çekinmediklerine göre, ben de her şeyi göze alıyorum. Gerçeği söyleyeceğim. Çünkü davayı ele alan mahkeme, gerçeği tam anlamıyla ve eksiksiz olarak ortaya çıkarmazsa onu söylemeye önceden söz verdim. Konuşmak ödevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz.

Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Félix Faure

Namuslu bir insan olarak tüm gücümle ayaklanıp bu gerçeği size haykıracağım sayın başkan. Şerefinizi düşünerek gerçeği bilmediğinize inanıyorum. Bu durum karşısında, gerçek suçlulardan oluşan kötülükçü güruhu size değil de, kime haber verebilirim? Siz ki ülkenin en yüce katında bulunuyorsunuz. İlk Önce Dreyfus’un yargılanması ve hüküm giymesi konusundaki gerçeği ele alalım.

Uğursuz bir adam herşeyi yürütmüş, herşeyi yapmıştır. Bu adam o zamanlar binbaşı olan yarbay Paty de Clam’dır. Dreyfus olayını yaratan odur. Dürüst bir soruşturma ile eylemleri ve sorumlulukları ortaya çıkarılmadığı sürece onu tanımak imkansızdır. O, romansı entrikalarla dolu, sisli, karmaşık bir kafa olarak ortaya çıkıyor. Okuduğu tefrika romanlar dolayısıyla, çalınmış belgelerden, isimsiz mektuplardan, ıssız yerlerdeki randevulardan, dedikodu yapan esrarengiz kadınlardan hoşlanıyor. Dreyfus’a bordroyu dikte etmeyi düşünen odur. Onu baştan sona aynalarla donanmış bir odada incelemeyi tasarlayan da odur. Binbaşı Forzinetti bu adamın, uyumakta olan sanığın yanına elinde fenerle girmek istediğini anlattı. Amacı sanığın yüzüne ansızın ışık tutup, uyku sersemliği içinde onun suçunu yakalamakmış. Herşeyi söylemem gerekmez. Araştırılsın. Herşey meydana çıkacaktır. Yalnız şunu belirteyim: Adli subay olarak Dreyfus olayını mahkemeye götürmekle görevli olan Binbaşı Paty de Clam, işlenen korkunç adli hatanın, tarih ve sorumluluk sırası bakımından ilk suçlusudur.

Bordro, genel felçten ölen Haberalma Dairesi Müdürü Albay Sandherr’in bir suredir elindeydi. Sızmalar olmuştu bu arada. Bugün olduğu gibi o zaman da belgeler yok oluyordu. Bordroyu kaleme alanın arandığı bu sırada, bu adamın ancak genelkurmaydan bir subay ve bir topçu subayı olabileceği düşünüldü: Bordronun ne kadar üstün körü incelendiğini gösteren ikili yanılgıydı bu. Çünkü yapılacak akıllıca bir inceleme sonucunda kolayca anlaşılır ki söz konusu olan bir kıta subayı idi. Kısımca bilinen bir öyküyü burada yinelemek istemiyorum. İlk kuşku Dreyfus üstüne düşer düşmez, Binbaşı Paty de Clam’in sahneye çıktığını görüyoruz.

O andan itibaren Dreyfus’u bulan Binbaşı Clam olmuştur. Dava onun sorunu haline gelmiştir. Haini karıştırmak, onu eksiksiz itiraflara zorlamak için Binbaşı tüm çabasını harcamıştır. Hiç kuşkusuz, işin içinde pek becerikli görünmeyen Savaş Bakanı General Mercier, kendisini kilise tutkusuna kaptırmış görünen Genelkurmay Başkanı General Boisdeffre ve vicdanı pek çok karanlık işi kabullenebilen Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Conse de var. Ama işin başında herkesten önce Binbaşı Paty de Clam bulunuyor. Hepsini o yönetiyor, hepsini ipnotizma ile uyutuyor. Çünkü bu Binbaşı aynı zamanda ruhani konular ile gizli şeyler bilgisi ile uğraşıyor, ruhlarla konuşuyor. Zavallı Dreyfus’u bu adamın ne gibi deneylerden geçirdiği, hangi tuzaklara düşürmek istediği, nasıl mantıksız sorgulamalar yaptığı, ne denli kıvrandırıcı çılgınlıklara giriştiği bilinemez.

İlkten olup bitenleri gerçek ayrıntılarına değin bilenler mutlaka kabus geçirirler! Binbaşı Paty de Clam Dreyfus’ u tutukluyor ve hücreye hapsediyor. Sonra koşup Bayan Dreyfus’un gözünü korkutuyor. Eğer birşey söyleyecek olursa kocasının mahvolacağını söylüyor. O sırada talihsiz Dreyfus yırtınıp duruyor, suçsuz olduğunu haykırıyor. Sonra sorgu, tıpkı bir 15. yy. güncesinde olduğu gibi, esrarengiz biçimde, karmaşık ve zalimce birtakım yollara başvurularak yapılıyor. Tüm bunların dayanağı bir tek çocukça kanıttır: Budalaca hazırlanmış olan bir çizelge. O çizelge ki yalnızca bayağı bir ihanet değil, aynı zamanda dolandırıcılığın da en küstahcasıydı. Çünkü verildiği söylenen tüm sırların hemen hepsi değersizdi. Bu konudaki direnişim boşuna değildi. Bu tohumdan sonraları gerçek suç çıkacaktır ortaya. Fransa’nın başına bela kesilen tüyler ürpertici adaletsizlik hastalığı kendisini gösterecektir. Adli hatanın nasıl işlendiği, bunun nasıl Binbaşı Paty de Clam’ın çevirdiği dolaplardan oluştuğu, General Mercier’in, General Boisdeffre ve General Conse’un nasıl aldanabildikleri, yavaş yavaş sorumluluklarını bırakıp nasıl bir yanılgıya düştükleri konusuna parmak basmak istedim. O yanılgı ki sonraları generaller bunu kutsal bir gerçek, asla tartışılmaz bir gerçek olarak kabul ettirmek gereğine inanmışlardır. Sözün kısası, başlangıçta ihmal ve akılsızlıktan başka birşey göze çarpmıyordu. Olsa olsa tertipçilerin, ortamın dinsel tutkularına ve meslek ilişkilerinden kaynaklanan önyargılara boyun eğdikleri seziliyordu. Budalalıklara aldırış etmiyorlardı.

En sonra Dreyfus, savaş konseyinin önüne çıkarıldı. Duruşmanın kesinlikle gizli yapılması istendi. Sınırı düşmana açıp Alman imparatorunu Notre Dame’a getirmeyi amaç edinen bir hain için bundan daha sıkı sessizlik ve güvenlik önlemleri alınamazdı. Ulus şaşkına dönmüştü. Korkunç birtakım olaylar kulaktan kulağa fısıldanıyor, tarihi tiksindiren satılmışlıklar dilden dile dolaşıyor ve doğal olarak ulus baş eğiyor. Yeterince ağır ceza yok. Ulus, suçlunun rütbesinin kamu önünde alınmasını alkışlayacaktır, onun pişmanlık acısı çekerek yüz karasıyla yaşamasını isteyecektir. Peki, ama o söylenemeyen şeyler, gizli duruşmalarda özenle üstü örtülen, Avrupa’yı ateşe verebilecek o tehlikeli nesneler gerçek miydi? Hayır, işin içinde Binbaşı Paty de Clam’ın romansı ve çılgınca kuruntularından başka birşey yoktu. Tüm bu yapılanlar yalnızca roman tefrikalarının en gülüncünü gizlemek için yapılmıştır. Bundan iyice emin olmak için savaş konseyi önünde okunan iddianameyi okumak yeterlidir.

Bu iddianame, hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum. Şeytan Adası’nda çekilen ölçüsüz kefareti düşünüp de çileden çıkmamak elden gelmez. Dreyfus’un birçok dil bilmesi suçtur. Evinde hiçbir tehlikeli belgenin bulunmamış olması suçtur. Ara sıra doğduğu ülkeye gitmesi suçtur. Çalışkan olması, öğrenme kaygısı içinde olması da suçtur. Coşkulanması da suçtur. Coşkulanmaması da suçtur. Ya iddianamenin kaleme alınışındaki bönlükler, boşlukta kalan biçimsel iddialar! Bize suçlamanın 14 esas maddeden oluştuğu söylenmişti. Oysa ki tek bir maddeden; Çizelge maddesinden başka birşey bulamıyoruz. Ve hatta öğreniyoruz ki bilirkişiler de anlaşamıyorlarmış. Aralarından biri Bay Cobert, istenilen yönde karara varmadığı için askerce azarlanmış. Dreyfus’a karşı tanıklık etmeye gelen 23 subaydan da söz ediliyordu. Onların sorguları konusunda henüz bir bilgimiz yok. Ama eminiz ki hepsi de aleyhte tanıklık etmemişlerdir. Bu bir aile davasıdır ve şunu unutmamak gerekir: Davayı genelkurmay istemiştir ve sanığa hüküm giydirmiştir. Şimdi de ona ikinci kez hüküm giydirmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, elde bulunan tek kanıt bordroydu. Onun üzerinde de bilirkişiler anlaşamamışlardı. Konsey dairesinde yargıçların ister istemez beraate gidecekleri anlatılıyor. Bundan dolayı umutsuz bir inatla, hüküm giydirmeyi haklı göstermek için, bugün gizli, ezici bir belgenin varlığı ortaya atılıyor. Bu belge tüm yapılanları haklı çıkarıyormuş ama gösterilemezmiş! Bu bilinemez ve görünemez belgenin önünde bizim boyun eğmememiz gerekiyor demek! Bu belgeyi reddediyorum, tüm gücümle reddediyorum! Gülünç bir belge. Evet, belki de minnacık kadınların söz konusu olduğu ve herhangi bir yerinde Dreyfus’tan söz edilen bir belge! Ulusal savunmaya ilişkin bir belge asla olamaz! Yalandır bu! Ve üstlerinden gelinemeyecek şekilde yalan söylemeleri büsbütün iğrenç ve edepsizce bir tutumdur. Fransa’yı ayaklandırıyorlar, onun haklı coşkusunun arkasına saklanıyorlar. Yürekleri bulandırarak, kafaları karıştırarak ağızları kapatıyorlar. Bundan daha büyük bir kamu suçu olamaz.

Kısacası, Sayın Başkan, bir adli hatanın nasıl işlendiğini gösteren gerçekler bunlardır. Böylece manevi kanıtlar, Dreyfus’un durumu, dayanak yokluğu, Dreyfus’un sürekli olarak suçsuzluğunu haykırması bir gerçeği ortaya koymaktadır: Dreyfus, Binbaşı Paty de Clam’ın olağanüstü imgeleme yetisinin içinde bulunduğu kilise ortamının “pis Yahudi” avının kurbanı olmuştur. Çağımızın yüz karasıdır bu olay.

Şimdi Binbaşı Esterhazy olayına geliyoruz. Aradan üç yıl geçti. Birçok vicdanlar derin rahatsızlıklar duydular, kaygılandılar, araştırdılar, sonunda Dreyfus’un suçsuz olduğu kanısına vardılar.

Bay Scheurer Kestner’in başlangıçtaki kuşkularının, sonra kesin kanıya varışının tarihçesini yapmayacağım. Şu var ki Kestner kendi yönünden araştırma yaparken, Genelkurmayda da önemli olaylar geçiyordu. Albay Sandherr olmuştu. Onun yerine haber alma dairesinin başına Yarbay Picquart gelmişti. Picquart bu sıfatla görev başında bulunduğu sırada, birgün eline bir mektup-telgraf geçer. Bu mektup yabancı bir gücün ajanı tarafından Binbaşı Esterhazy’ye gönderilmiştir. Bu durum karşısında Picquart kesinlikle soruşturma açmak zorunda kalır. Şu da var ki Yarbay Picquart, üstlerin isteği dışında hiçbir zaman herhangi bir eylemde bulunmamıştır. Bu nedenle kuşkularını üstlerine, yani General Conse’a sonra General Boisdeffre’e, sonra da General Mercier’in yerine savaş bakanlığına getirilen General Billiot’ya iletir. Pek çok sözü edilen ünlü Picquart dosyası, Billiot dosyasından başkası değildir. Bu, bir astın bakanına hazırladığı bir dosyadır. Bu dosyanın bugün de savaş bakanlığında bulunması gerekir. Araştırmalar 1896 yılının mayısından, eylül ayına dek sürdü. Şunu da belirtmek gerekir ki General Conse, Esterhazy’nin suçlu olduğu kanısına varmıştır. General Boisdeffre ile General Billiot da, bordrodaki yazının Esterhazy’nin yazısı olduğunu yadsıyamazlardı. Yarbay Picquart’ın soruşturması sonucunda böylesine keskin bir gerçek ortaya çıkmıştır. Ne var ki büyük bir heyecan yaratmıştı bu gerçekler. Çünkü Esterhazy hüküm giyerse, arkadan Dreyfus davasını gözden geçirmek kaçınılmaz bir zorunluluk halini alacaktı. Oysa Genelkurmay her ne pahasına olursa olsun bunu istemiyordu.

Bu davada karar vermek için en elverişli an, anlamsız sıkıntılar içerisinde kaçırılmış olsa gerek. Şunu belirtmeli ki, General Billiot hiçbir biçimde lekelenmemiş bir insandı. Yeni gelmişti, gerçeği ortaya çıkarabilirdi. Hiç kuşkusuz kamuoyundan korktuğu için, genelkurmayı terk etmek zorunda kalmaktan çekindiği için bunu göze alamadı. İkinci derecedekiler bir yana, General Boisdeffre’yi, General Conse’u bırakmaktan çekindi. Sonra vicdanı ile ordunun değeri saydığı şey arasında bir dakikalık bir çatışma oldu. İşte o an geçince iş işten geçmişti. O artık kendini kapıp koyvermişti, şerefini tehlikeye atmış bulunuyordu. Böylece Billot başkalarının suçunu üstüne almış, başkaları kadar, hatta başkalarından fazla suçlu duruma düşmüştü. Çünkü adaleti gerçekleştirmek elinde olduğu halde bunu yapmamıştı. Durum meydanda! General Billot, General Boisdeffre ve General Conse, Dreyfus’un suçsuz olduğunu bir yıldan beri biliyorlar. Öyle olduğu halde bu tüyler ürpertici gerçeği kendilerine saklıyorlar! Ve bu adamlar geceleri gene de rahat uyuyabiliyorlar! Ve çok sevdikleri karıları ve çocukları var!

Yarbay Picquart dürüst bir insan olarak görevini yerine getirmişti. Üstleri karşısında adalet adına direniyordu. Hatta onlara yalvarıyordu. İşi sürüncemede bırakmanın yanlış bir tavır olduğunu, gerçek öğrenildiği zaman korkunç bir fırtınanın kopacağını söylüyordu. Sonraları Bay Scheurer Kestner de General Billiot’ ya aynı şeyleri söylüyor ve sorunu ele alması, toplumsal bir yıkıma dönüşecek ölçüde ağırlaşmasına göz yummaması için ona yurtseverce yalvarıyordu. Hayır! Suç işlenmişti bir kez, Genelkurmay suçunu itiraf edemiyordu. Böylece Picquart başka bir göreve atanarak olabildiğince uzağa, Tunus’a gönderildi. Ona Moris Markisinin olduğu yerde görev verilerek günün birinde, kılıçtan geçtikten sonra yiğitliği övülmek istendi. Gözden düşmedi. General Gonse onunla sıkça mektuplaşıyordu. Ancak ortada açığa vurulması hiç de hoş olmayacak sırlar vardı.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da, Yahudi bir subayın, Yüzbaşı Alfred Dreyfus’ün haksız yere casuslukla suçlanmasıyla patlak veren Dreyfus Davası, yalnızca bir hukuk ve ayrımcılık skandalı değil, aynı zamanda başta ordu ve yargı olmak üzere ülkenin tüm kurumlarını temelinden sarsan toplumsal bir olaydır. Dava tam on iki yıl sonra Dreyfus’ün aklanmasıyla sonuçlansa da, III. Cumhuriyet ve çağdaş Fransa’nın tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu dava çevresinde gelişen çalkantıların keskinleştirdiği güç dağılımı, kilise ve devlet işlerinin ayrılması gibi sarsıcı önlemlerin alınmasına, milliyetçilerle antimilitaristler arasında uzun süreli bir çatışmanın doğmasına yol açtı. Büyük romancı Emile Zola, 13 Ocak 1898 günü L’Aurore gazetesinde yayımladığı, Fransız Genelkurmay’ına yönelik “Suçluyorum” başlıklı açık mektubuyla, Dreyfus’e yapılan haksızlığın karşısına dikilen Fransız aydınlarının sözcüsü oldu. Ancak bu kez kendisi iftira etmekle suçlanarak yargılandı.

Paris’te gerçek karşı konulmaz bir hızla yürüyordu ve beklenen fırtına bilindiği biçimde koptu. Bay Mathieu Dreyfus, Binbaşı Esterhazy’yi bordronun gerçek yazarı olarak ele verdi. O sırada Bay Scheurer Kestner davanın yeniden gözden geçirilmesi konusunda adalet bakanına dilekçe vermek üzereydi. İşte o günlerde Binbaşı Esterhazy ortaya çıkıyor. İlk Önce çılgın gibidir; İntihara ya da kaçmaya hazırdır. Sonra birden bire kafa tutmaya başlar, zorlu davranışıyla Paris’i şaşkına çevirir. Demek ki yardımına koşanlar olmuştur. Ona, çevrilen dolapları ve düşmanlarını bildiren imzasız bir mektup gönderilmiştir. Hatta esrarengiz bir kadın zahmete katlanıp bir gece ona genelkurmaydan çalınmış bir belgeyi getirir. Onu kurtarması gereken bir belgedir bu. Burada yine Yarbay Paty de Clam’in parmağını gördüğümü söylemekten kendimi alamıyorum. Onun doğurgan yaratma gücünün ürettiği çareler hemen belli oluyor. Dreyfus’un suçluluğu Yarbay Clam’in yapıtıydı. Şimdi bu yapıt tehlikeli durum almıştı. Bu durum karşısında Yarbay Clam nasıl eli kolu bağlı dururdu? Elbette yaptığını savunmak isteyecekti. Davanın yeniden gözden geçirilmesi ne demekti? Şeytan Adası’nda tüyler ürpertici bir biçimde son bulan o zırva, o trajik tefrika romanın yıkılışı olurdu bu! Yarbay Clam buna asla izin veremezdi.

Bundan sonra Yarbay Picquart ve Yarbay Paty de Clam arasında çatışma başlayacaktır. Birisi açıkça, diğeri maskeli olarak düelloya çıkacaktır. Çok geçmeden her ikisini de sivil mahkemenin karşısında bulacağız. Aslında, hep genelkurmayın kendisini savunmasından, işlediği suçu, tiksinçliği, saatten saate artan bir suçu itiraf etmek istemesinden başka birşey değildi bütün bu olup bitenler.

Herkes Binbaşı Esterhazy’yi koruyanların kimler olduğunu şaşkınlıkla soruyordu. En başta perde arkasından her türlü dolabı çeviren, herşeyi yöneten Binbaşı Paty de Clam koruyordu onu. Sonra General Boisdeffre, General Gonse ve bizzat General Billot. Bu generaller binbaşıyı temize çıkarmak zorundaydılar. Çünkü Dreyfus’un suçsuzluğunun ortaya çıkmasına imkan sağlayamazlardı. Böyle birşey yaparlarsa savaş bakanlığı halkın nefreti altında ezilirdi. Böylece bu olağanüstü durum, görevini tek başına yapan dürüst insan Yarbay Picquart’ın maskaraya çevrilmesiyle, cezalandırılmasıyla sonuçlanacaktır. Kurban edilen o olacaktır. Ey adalet, ne büyük bir umutsuzlukla daralıyor insanın yüreği! Onun sahtekar olduğunu, Esterhazy’yi mahvetmek için telgraf kartını onun uydurduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler. Peki ama neden? Hangi amaçla? Bir neden gösteriniz. O da mı Yahudiler tarafından satın alınmıştı? İşte böylesine alçakça bir görünüm karşısındayız. Ağır suç işlemiş lekeli kişilerin suçsuz oldukları söylenirken bir yanda yaşamı boyunca lekesiz kalmış, şerefli bir insan cezalandırılıyor! Bir toplum bu duruma geldi mi, kokuşmaya yüz tutmuş demektir!

İşte Esterhazy olayı budur Sayın Başkan: Temize çıkarılması gereken bir suçlu söz konusudur. Hemen hemen iki aydan beri yapılan işi saati saatine izleyebiliyoruz. Günün birinde uzun uzadıya coşku dolu sayfalara geçecek olan bu öykünün bir özetini yapıyorum burada. Sonuçta General Pellioux’nun, sonra da Binbaşı Ravary’nin vicdansızca soruşturmalar yaptıklarını gördük. Bu soruşturmalardan alçaklar biçim değiştirmiş, namuslu kişilerse lekelenmiş olarak çıktılar. Sonra da savaş konseyi toplantıya çağırıldı.

Bir savaş konseyinin yaptığını, öbür savaş konseyinin bozabileceğini nasıl umabilmişti? Yargıçların her zaman yapabilecekleri seçmelerin sözünü bile etmiyorum. Askerlerin kanına işlemiş olan yüksek disiplin düşüncesi, onların adalet gücünü zayıflatmaya yetmez mi? Disiplin demek itaat demektir. Savaş Bakanı, Büyük Şef, bir olay konusunda verilmiş mahkeme kararının önemini ve gücünü kamu önünde belirtirken, bir savaş konseyinin onu kesinlikle yalanlamasını mı bekliyorsunuz? Hiyerarşi bakımından olanaksızdır bu. General Billot yaptığı açıklama ile yargıçlara telkinde bulunmuştur. Onlar da ateşe atılırcasına, düşünmeden karar vermişlerdir. Dayandıkları kanının şu olduğu anlaşılıyor: “Dreyfus’a ihanet suçundan bir savaş konseyi hüküm giydirmiştir; Öyleyse Dreyfus suçludur. Şimdi biz bir savaş konseyi olarak onu suçsuz ilan edemeyiz. Çünkü biliyoruz ki Esterhazy’nin suçlu olduğunu kabul etmek, Dreyfus’un suçsuzluğunu açıklamak olacaktır.” Savaş konseyi bu saplantıdan asla kurtulamazdı.

Bu kişiler savaş konseylerimizin sonsuza dek kamburu olarak kalacak ve bundan böyle bu konseylerin kararlarını her zaman kuşku altında bırakacak olan bütünüyle haksız bir karar vermişlerdir. İlk savaş konseyi akılsızca davranmıştır. İkincisi kaçınılmaz bir karar ile ağır suç işlemiştir. Yineliyorum: İkincisinin özrü, yüksek komutanın, daha önceki mahkeme kararının dokunulmaz olduğunu açıklamasından başka birşey değildir. Öyle ki astlar bunun tersini öne süremezlerdi. Ordunun şerefinden söz ediliyor, onu sevmemiz, saymamız isteniyor. Bir tehlike karşısında harekete geçerek, Fransız yurdunu savunacak olan orduyu, tüm ulustan oluşan orduyu, elbette seviyoruz, elbette ona saygı duyuyoruz. Ama söz konusu olan o değildir. Biz onun şerefini ve saygınlığını düşündüğümüz için adalet istiyoruz. Burada söz konusu olan kılıçtır. Belki de yarın başımıza efendi kesilecek olan kılıç! Bu kılıcın kabzasını bağnazca öpmek mi? Asla!

Bir yandan şunu da kanıtladım: Dreyfus olayı karargah şubelerinin işidir. Genelkurmaydan bir subay, yine genelkurmaydan arkadaşları tarafından ihbar ediliyor ve genelkurmay ileri gelenlerinin baskısı ile hüküm yiyor. Genelkurmay suçlu duruma düşmeksizin Dreyfus’un suçsuz çıkması imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, karargah şubeleri akla gelebilecek her türlü önleme baş vurarak, basında kampanya açarak, bildirilerle, nüfuzla Esterhazy’yi korumuşlardır. Sırf Dreyfus’u ikinci kez mahvetmek için bunu yapmışlardır. Cumhuriyet hükümeti, General Billot’nun bile düzenbaz takımı diye adlandırdığı bu kimselere yol vermeliydi. Herşeyi baştan başa yenilemeyi ve düzeltmeyi göze alacak olan, gerçekten güçlü ve akıllı, yurtsever bakanlık nerede? Nice kişiler tanıyorum ki, ulusal savunmanın hangi ellerde olduğunu bildikleri için kaygıyla titremektedirler! Yurdun alınyazısının karara bağlandığı o kutsal sığınak, ne aşağılık entrikaların, ne dedikoduların ve savurganlıkların yuvası haline gelmiştir!

Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoşgörmezlik tutkularını tiksinç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa’sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Ve en sonra, tüm insanlık bilimi geleceğin gerçek ve adalet yapıtını oluşturmaya uğraşırken, kılıcı çağdaş tanrı haline getirmek büyük bir cinayettir.

Derin bir tutkuyla arzuladığımız gerçeğin ve adaletin hiçe sayıldığını görmek ne büyük bir yıkımdır! Bay Scheurer Kestner’in yüreğinde bir çöküntü olabileceğinden kuşkulanıyorum. Öyle sanıyorum ki, sonucunda Bay Kestner, senatodaki gensoru sırasında bir devrimci gibi davranıp içini dökmediği, herşeyi yıkmadığı için pişman olacaktır. O büyük ve dürüst insan, doğruluk içinde geçen yaşamının insanı olarak kalmıştır. Gerçeğin kendi kendine yeterli olduğuna, özellikle herşeyin gün gibi açık göründüğü bir sırada başka türlü düşünülemeyeceğine inanmıştır. Yakında güneş parlayacağına göre ne diye herşeyi altüst etsindi? İşte bu güven dolu serinkanlılığı yüzündendir ki Kestner korkunç biçimde cezalanmıştır. Aynı şeyi Yarbay Picquart için de söyleyebiliriz. O ki ağırbaşlılığı ve yüksek onuru uğruna General Gonse’un mektuplarını yayınlamak istemiştir. Üstlerinin kendisine çamur attığı, onu en beklemedik ve onur kırıcı şekilde mahkemeye verdikleri bir sırada gösterdiği titizlik, disipline saygılı kalışı, ona büsbütün değer kazandırmaktadır. Ortada işleri tanrıya bırakan iki kurban, iki yiğit kişi, iki temiz yürekli insan var. Ve dahası, Yarbay Picquart’ın şu iğrenç durumla karşılaştığı görülmüştür: Bir Fransız mahkemesi, savcının bir tanığı kamu önünde suçlamasına olanak verdikten sonra, bu tanık açıklama yapmak ve kendini savunmak üzere mahkemeye alınınca, duruşma gizli yapılmıştır. Bunun da ağır bir suç olduğunu söylüyorum. Bu suç kamu vicdanını ayaklandıracak özelliktedir. Şurasını kesinlikle belirtmeliyim ki, askeri mahkemelerin adalet konusunda acayip düşünceleri vardır.

Yalın gerçek budur, Sayın Başkan ve bu tüyler ürpertici gerçek başkanlığınız için bir leke olarak kalacaktır. Bu davada hiçbir yetkinizin bulunmadığı, sizin çevrenizin ve anayasanın tutsağı olduğunuz kanısında değilim. Hiç değilse bir insanlık ödeviniz vardır: Bunu düşünecek ve yerine getireceksiniz. Bu davanın zaferle sonuçlanacağından asla kuşkum yok. Şimdi daha büyük bir kesinlikle yineliyorum: Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı durum bugün açıkça belli olduğuna göre, dava ancak bugün başlamıştır: Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyen suçlular, öte yanda herşeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır olan adaletseverler. Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.

Mektubum fazla uzadı Sayın Başkan; Bir sonuca varmanın zamanıdır.

Yarbay Paty de Clam’ı adli hatanın iblisçe düzenleyicisi olarak suçluyorum. Sonra da uğursuz yapıtını, üç yıldan beri en şaşırtıcı ve en baştan başa suç olan dalaverelere başvurarak savunmakla suçluyorum onu.

General Mercier’yi, hiç değilse düşüncesizliği yüzünden, çağımızın en büyük haksızlığında suç ortağı olmakla suçluyorum.

General Billot’yu, Dreyfus’un suçsuzluğu konusunda elinin altında bulundurduğu kesin kanıtları saklamakla, saygınlığı tehlikeye düşen Genelkurmayı siyasal amaçla kurtarmak için, insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyorum.

General Boisdeffre’i ve General Gonse’u aynı suçun ortakları olarak suçluyorum. Birisi, hiç kuşkusuz papaz egemenliği tutkusu yüzünden, teki ise belki, karargah şubelerini dokunulmaz sayacak kadar mesleğe bağlı olduğu için suça ortak olmuşlardır.

General Pellieux ile Binbaşı Ravary’yi, vicdansızca soruşturma yapmakla suçluyorum. Bununla, soruşturmanın en aşırı yanlılıkla yapıldığını belirtmek istiyorum.

Üç yazı uzmanı, B. Belhomme, B. Varinard ve B. Couard’ı uydurma ve hileli raporlar düzenlemekle suçluyorum. Yapılacak tıbbi muayene sonunda bu kişilerin görme ve düşünme yetersizliğinden hasta oldukları saptanmazsa suçlamadan kurtulamazlar.

Savaş dairelerini, basında özellikle l’eclair ve l’echo de Paris gazetelerinde, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için tiksinç bir kampanya yürütmekle suçluyorum.

En sonra, birinci savaş konseyini, bir sanığa gizli kalan bir belgeye dayanarak hüküm giydirdiği için hukuku çiğnemekle suçluyorum. İkinci savaş konseyini de üstten gelen emre uyarak, bir suçluyu, suçunu bile bile temize çıkarıp ağır adli suç işlemekle, böylece birinci konseyin yasaya aykırı davranışını örtbas etmekle suçluyorum.

Bu suçlamalarda bulunurken, 29 temmuz 1881 tarihli Basın Yasasının 30 ve 31. maddelerine karşı geldiğimi, bu yasanın lekeleme suçlarına ceza belirlediğini bilmiyor değilim. İsteyerek kendimi tehlikeye atıyorum.

Suçladığım kişilere gelince: Hiçbirini tanımıyorum. Onları hiç görmedim. Kendilerine karşı ne hıncım var, ne kinim. Onlar benim için topluma kötülük eden kişilerden, kafalardan başka birşey değildir. Benim burada yaptığım şey gerçeğin ve adaletin ortaya çıkmasını hızlandırmak için devrimci bir araca başvurmaktan başka birşey değildir.

Bir tek tutkum var; Bunca acılar çeken ve mutluluğa hakkı olan insanlık adına duyduğum aydınlık tutkusu. Coşkulu protestom, yüreğimden kopan çığlıktan başka bir şey değildir. Beni, Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarmayı göze alsınlar ve herkesin önünde soruşturma açılsın! Bekliyorum.

Sayın Başkan, derin saygılarımın kabulünü dilerim.”

Emile Zola

Jack Kevorkian

0
Jack Kevorkian

Jack Kevorkian, ABD’nin en ünlü doktorlarından birisi, Ermeni asıllı ABD’li patolog, ressam, besteci ve enstürmanisttir.

Kevorkian, Birinci Dünya Savaşı başlamadan hemen önce 1912 yılında Anadolu’dan kaçan Ermeni bir ailenin, Levon ve Satanig’in çocuğu olarak Michigan eyaletinin Pontiac kasabasında 26 Mayıs 1928 tarihinde doğmuş, Dr. Ölüm isimli filmin çekiminden bir yıl sonra 3 Haziran 2011 tarihinde ölmüştür.

Doğduğunda adı Murad’dır. Jack adını sonradan almıştır. Ailenin üyelerinden bir kısmı önce Paris’e gelmişler, oradan da ABD’nin Michigan eyaletine gitmişlerdir. Murad’ın çocukluğu bu büyük acıları dinleyerek geçmiş, ölüm ve çaresizlik üzerine düşünme fırsatı bulmuştur.

Jack Kevorkian, Dr. Ölüm diye anılmış, ötenaziyi bir insan hakkı olarak savunmuş, yıllarca isteyenlere bu yöntemi uygulamıştır. Amerikan toplumu, Kevorkian’ın kişiliğinde ikiye bölünmüş ve ölme hakkı yıllarca gündemi meşgul etmiştir. Kevorkian, bir hastasının ölüme gidişini filme çekmiş, kaydettiği DVD’yi televizyondan 15 milyon Amerikalı izlemiştir.

Hastalarının istekleri üzerine uyguladığı ötenazi yüzünden yargılanmış ve 8 yıl hapiste kalmıştır. Hapisteyken bir daha ötenazi yapmayacağına ilişkin verdiği söz üzerine serbest bırakılmıştır.

“Ölüm ve Ölüler Arasında: Dr. Jack Kevorkian’ın Hayatı ve Ötenaziyi Yasallaştırma Savaşı” isimli kitap

Celâlettin Arif Bey

0

Celâlettin Arif Bey, Meclisi Mebusan’ın son başkanı ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk adalet bakanıdır. İstanbul Barosu‘nun Cumhuriyet sonrası kuruluşunda rol oynamış ve uzun süre başkanlığını yürütmüştür.

Celâlettin Arif Bey, Misak-ı Milli Kararlarını ilan eden son Osmanlı Meclisinin başkanıdır. 

Celâlettin Arif Bey’in Yaşamı

Celâlettin Arif Bey, 19 Ocak 1875’te Erzurum’da doğmuştur. Hukukçu ve yazar Mehmed Ârif’in oğludur. Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nden sonra İstanbul’daki Mekteb-i Sultânî’de (Galatasaray Lisesi) okumuş, 1895’te liseyi bitirdikten sonra Paris’e giderek hukuk eğitimi almış, ardından 1901’de Mısır’a giderek Kahire’de avukatlığa başlamıştır.

Celâlettin Arif Bey, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Ağustos 1908’de İstanbul’a dönmüş, İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı 13 Eylül 1908’de kurulan ilk muhalefet partisi Ahrar Fırkası’nın kurucuları arasında yer almış ancak Mondros Mütarekesi’nden sonra Dîvân-ı Harb’e verilen İttihat ve Terakkî Fırkası mensuplarının yargılanmalarında savunma avukatı olarak yer almaktan çekinmemiştir.

1909 yılında Hukuk Mektebi ile Mülkiye Mektebi’nin hukuk-ı esâsiyye(Anayasa Hukuku) kürsüsüne tayin edilmiş, burada verdiği dersleri Hukuk-ı Esâsiyye adıyla kitap olarak yayınlamıştır.

Celâleddin Ârif Bey’in Siyasi Hayatı ve Üstlendiği Görevler 

1914 yılında İstanbul Barosu başkanlığına seçilmiş ve bu görevini 1920’ye kadar sürdürmüştür.

1919 yılında Millî Ahrar Fırkası ve Osmanlı Çiftçiler Derneği’nin adayı olarak katıldığı seçimlerde İstanbul mebusu seçilmiş, 12 Ocak 1920’de çalışmalarına başlayan ve Misak-ı Milli Kararlarını ilan eden son Osmanlı Meb‘ûsan Meclisi’nde geçici başkanlığa getirilmiş, 31 Ocak 1920’de başkan olan Reşad Hikmet’in ölümü üzerine 4 Mart 1920’de meclis başkanlığına seçilmiş, İstanbul’un işgali ve meclisin dağıtılmasından sonra 2 Nisan 1920’de Ankara’ya gitmiş, Mustafa Kemal ile görüş ayrılığı olmasına rağmen Millî Mücadele’yi desteklemiştir.

Celâleddin Ârif bey, 23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Erzurum milletvekili olarak katılmış, meclis başkanlığına aday olmuş, Mustafa Kemal’in 110 oyuna karşılık 109 oy alarak meclis ikinci başkanlığına getirilmiştir. İki gün sonra kurulan Muvakkat İcra Encümeni’ne, 3 Mayıs 1920’de ise Adliye Vekilliğine(Adalet Bakanlığı) getirilmiş, Türkiye Cumhuriyetinin ilk adalet bakanı olmuştur. Millî Mücadele’ye katıldığı için İstanbul’da kurulan Dîvân-ı Harb tarafından gıyabında ölüm kararı verilmiştir.

24 Ocak 1921’de Adliye vekilliğinden ve meclis ikinci başkanlığından istifa eden Celâleddin Ârif bey; Mustafa Kemal tarafından Avrupa’ya gönderilmiş, Aralık 1921’de Roma Büyükelçisi olmuştur. 12 Temmuz 1922’de ikinci defa Adalet Bakanlığına tayin edilmiş ancak görevi kabul etmemiş; Haziran 1923’te Roma’daki görevinden ayrılmış ve Paris’e yerleşmiştir.

Celâleddin Ârif bey, 18 Ocak 1930 tarihinde Paris’te vefat etmiştir.

Celâlettin Arif Bey

Desiderius Erasmus

0
Desiderius Erasmus

Desiderius Erasmus 1465 – 1536 yılları arasında yaşamış Hollandalı bir felsefecidir. Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının öncülerinden ve en büyük temsilcilerinden biridir. Rotterdamlıdır.

Erasmus, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim çatısı altında birleşmesine yaptığı katkılardan dolayı ve çağının eğitim felsefesine olan etkisi ile programa uygun bir isim olarak düşünülmüştür. “Rotterdamlı Desiderius Erasmus” olarak anılmıştır.

Hayatı boyunca Avrupa’nın değişik ülkelerinde bir gezgin gibi yaşayan Erasmusun en önemli eseri “Deliliğe Övgü” (Moriæ Encomium), günümüzde de geçerliliğini korumakta ve bağnazlığa karşı kaleme alınmış en önemli yapıtlardan biri sayılmaktadır.

Erasmus, orta öğrenimin ardından Augustin tarikatına girerek rahip olmuştur.  Hiçbir zaman geleneksel bir rahiplik yapmamış, kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan “cüppe giymeme” iznini almış, Paris Üniversitesi’ne devam etmiştir.

1499’da İngiltere’ye gittiğinde, John Colet ve Thomas More  gibi aydınlarla tanışmış ve bilimsel düşüncelere yoğunlaşmıştır. Erasmus’un Avrupa’nın çeşitli bölgelerini dolaşarak eğitim alması ve ders vermesi, farklı fikir akımlarını tanımasına ve hümanist düşüncelerini geliştirmesine katkıda bulunmuştur. Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aramış, güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu sayıştır. Martin Luther King’in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hristiyan dünyasının parçalanmasına karşı çıkmıştır.

Avrupa’nın en parlak bilim insanlarından biri olarak tanındıktan sonra kâfir olmakla da suçlanmıştır. Yoğun dini tartışmaların yaşandığı bir dönemde Katolik Kilisesindeki yanlışları ve reform yanlılarının hatalarını yazmaktan ve söylemekten çekinmemiştir.

1516’da “Novum Instrumentum” adını verdiği Yunanca Yeni Ahit’in ilk derlemesini hazırlamıştır. Bu eser, teolojik çevrelerde büyük yankı uyandırmış ve Reform hareketlerinin yaygınlaşmasında ve yorumlanmasında önemli bir rol oynamıştır.

1536’da Basel’de öldüğünde Avrupa’nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.

Yunancaya da oldukça hâkimdi. Ayrıca, bütün yaşamı boyunca Latince konuşup yazan Desiderius Erasmus ölmeden önceki son sözlerini ana dilinde söylemişti: “Lieve God”  “Bağışla tanrım.”

Deliliğe Övgü

Erasmus, Deliliğe Övgü isimli eserini Ütopya’nın yazarı olan dostu Thomas More’a adamıştır.  Deliliğe Övgü, kutsal kitap yorumcularına ve tutuculara yöneltilen bir eleştiri niteliğindedir. Toplumdaki ikiyüzlülüğü ve kilisenin yozlaşmış yapısını ağır bir şekilde yermektedir. Klasik ortaçağ dünyasının düşüncelerini yansıtması yanında Erasmus’un derin felsefesini ve yaratıcılığını ortaya koyan baş yapıttır.

Desiderius Erasmus Ünlü Sözleri:

“Ben bir özgürlük severim. Bir kesime hizmet etmeyeceğim ve edemem.”
“İtiraf edin ki, güzel, hoş olarak yaptığınız ne varsa, hepsini bu deliliğe borçlusunuz.” 
“Talih, cesaretli ve atılganlara güler yüz gösterir.” 
“Körlerin ülkesinde, tek gözlü insan kral olur.” 
“Her zaman gerçeği olduğu gibi söylemek zorunluluğu yoktur. Önemli olan, gerçeğin açıklanış biçimidir.” 
“Ben bir dünya vatandaşıyım, herkese ama herkese bir yabancı olarak bilinirim.” 
“Kendimi tarif etmek, kendime sınır çizmek olur; kudretimin ise asla sınırı yoktur.” 
“Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı da bunu gizlemeden söyler; oysaki bilgenin, yine euripides’e göre iki dili vardır: biri hakikati söylemek için, öteki de yeri gelince hakikatin kılığını değiştirmek ya da onu gizlemek için. Bilgede akı kara, karayı da ak kılmak sanatı vardır. Ağzından hem soğuk hem sıcak soluk çıkar. Sözleri de çoğu zaman düşüncelerinden epey uzaktır.”
“İnsanın her şeyi iyi tanımasını engelleyen iki şey vardır: biri ruhunun önüne perde çeken utanma, öteki de kendisine tehlikeyi gösterip büyük işlemlere girişmekten yüz çevirten korku.” 

Milletvekili Seçilme Yeterliliği

0

Milletvekili Seçilme Yeterliliği için sahip olunması gereken şartlar Anayasa’nın 76. maddesi ile ve 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nda belirlenmiştir.

Bu kurallara göre milletvekili adayının sahip olması gereken temel şartlar şunlardır:

1- Anayasa ve Seçim Kanunundaki yaş ve vatandaşlık yeterliliğini sağlamak

2- Seçilmeye engel durumu bulunmamak

3- Bir siyasi partiden aday olunacaksa o siyasi partinin seçime girebiliyor olması ve bu partinin Tüzüğünde belirtilen özellikleri taşımak

4- Kamu görevinde olanlar için, aday olmak için istifa edilmesi gereken kişilerden birisi ise görevinden istifa etmek

Siyasi Partilerin ve Seçim Kampanyalarının Finansmanında Yolsuzlukla Mücadele İçin Ortak Kurallar

Milletvekili Seçilme Yeterliliği şartları genel olarak; on sekiz yaşını doldurmuş olmak; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak; en az ilkokul mezunu olmak; kısıtlı olmamak; yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmış olmak; kamu hizmetinden yasaklı olmamak; taksirli suçlar hâriç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymemiş olmak; affa uğramış bile olsa zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymemiş olmak, şeklinde özetlenmektedir.

https://hukukansiklopedisi.com/kurucu-meclis-2/

Yolsuzluklarla Mücadelenin Yasal ve Hukuksal Çerçevesi

Parlamento Terimleri Sözlüğü

Anayasanın 76. maddesine göre; Hakimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ve Silahlı Kuvvetler mensupları, görevlerinden çekilmedikçe, aday olamazlar ve milletvekili seçilemezler.

Milletvekili Yemini

2839 Sayılı Milletvekili Seçim Kanununa Göre Seçilme yeterliği

Madde 10

Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı milletvekili seçilebilir.(1)

Milletvekili seçilemeyecek olanlar:
Madde 11

Aşağıda yazılı olanlar milletvekili seçilemezler:

a) İlkokul mezunu olmayanlar,

b) Kısıtlılar,

c) Askerlikle ilişiği olanlar,( 13/3/2018 tarihli ve 7102 sayılı Kanunun 23 üncü maddesiyle; bu bentte yer alan “Yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış” ibaresi “Askerlikle ilişiği” şeklinde değiştirilmiştir.)

d) Kamu hizmetinden yasaklılar,

e) Taksirli suçlar hariç, toplam bir yıl veya daha fazla hapis veya süresi ne olursa olsun ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar,

f) Affa uğramış olsalar bile;

  1. (Değişik: 2/1/2003-4778/15 md.)Basit ve nitelikli zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlak kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya Devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkûm olanlar,
  2. Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının, birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçundan mahkum olanlar,
  3. (Değişik: 2/1/2003-4778/15 md.) Terör eylemlerinden mahkûm olanlar,
  4. Türk Ceza Kanununun 536 ncı maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında yazılı eylemlerle aynı Kanunun 537 nci maddesinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında yazılı eylemleri siyasi ve ideolojik amaçlarla işlemekten mahkum olanlar.

Milletvekili Seçimlerine İlişin hükümler

Milletvekilliğine adaylık olabilmek için görevden çekilmesi gerekenler ile ilgili hükümler

2839 Sayılı Kanunun 18. maddesi Milletvekilliğine aday olacak kamu görevlilerinin görevden çekilmelerini öngörmektedir. Aday olabilmek için görevden ayrılma istekleri kabul edilen subay ve astsubaylardan milletvekili seçilmemiş olanlar sonradan bu isteklerinden vazgeçemezler ve silahlı kuvvetlere dönemezler. Anayasanın 76. maddesinin gerekçesinde, “Hâkimler, Silahlı Kuvvetler mensupları, mesleklerinden çekilmedikçe aday olmaları uygun görülmemiştir. Zira 1961 – 1980 arası uygulamalarda bu nitelikteki kamu hizmetlerinin önemli görevler gördükleri bu nedenle bir siyasî partiden veya serbestçe aday olmaları mesleklerinden çekilmelerine bağlanması uygun görülmüştür.” denilerek 1961-1980 arası uygulamalara atıf yapmış ve bu nitelikteki kamu hizmetlilerinin önemli görevler görmeleri nedeniyle bir siyasî partiden veya serbestçe aday olmalarının mesleklerinden çekilmelerine bağlanması gerektiğini vurgulamıştır. Anayasa Mahkemesi, “Milletvekili Adayı Olamayan Hâkimin Tekrar Mesleğe Dönememesi Nedeniyle Seçilme Hakkının İhlal Edilmediği” başlıklı ve 26/9/2019 tarihli kararında; devletin, mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesini gerçekleştirmek için milletvekilliği adaylığı için mesleklerinden çekilen hâkimlerin görevlerine geri dönmeleri engelleyecek tedbirleri öngörebileceğine hükmetmiştir.

Yolsuzlukla Mücadele Önlemleri ve Yöntemleri

Adaylık için görevden çekilmesi gerekenler 

Madde 18 – (Değişik : 8/4/2010-5980/29 md.)

Hakimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeleri, kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki  görevlileri ile yaptıkları  hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, aday olmak isteyen belediye başkanları ve subaylar ile astsubaylar, aday olmak isteyen siyasi partilerin il ve ilçe yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanlar genel ve ara seçimlerin başlangıcından bir ay önce seçimin yenilenmesine karar verilmesi halinde yenileme kararının ilanından başlayarak yedi gün içinde görevlerinden ayrılma isteğinde bulunmadıkça adaylıklarını koyamazlar ve aday gösterilemezler.

İkinci Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan Açılış Nutku

Anayasa’ya ve Demokratik Süreçlere Saygı Bildirisi

Kânûn-ı Esâsî

Senedi İttifak

Islahat Fermanı 

Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet)

Hakimin Evrensel Şartı

0

Hakimin Evrensel Şartı, Hâkimler Uluslararası Derneği Merkez Kurulu tarafından 17 Kasım 1999’da, Tayvan’da kabul edilmiştir. (1999 Basısına bağlantı] Şart, Santiago de Chile’de 14 Kasım 2017 tarihinde güncellenmiştir. [Yeni Evrensel Şartın orijinal metni- The Universal Charter of the Judge]

Metnin Türkçe’ye tercümesini, Dr. Fehmi Kerem Bilgin ve Stj. Avukat Furkan Alim Göller, Hukuk Ansiklopedisi için yapmıştır.

Şart’ın Hazırlıkları ve Kabulü

Hâkimler Uluslararası Derneğinin hazırlıkları 1993-1995 yıllarına dayanmaktadır. Dernek ilk olarak Avrupa, Amerika ve Afrika yargıçlar sözleşmelerini kabul etmiştir. Hakimlerin statüsüne dair, Avrupa Yargıçlar Grubu, Latin Amerika dahil Amerikan Grubu) ve Afrika yargıçlar Grubu tarafından hazırlanan çeşitli bölgesel tüzükler Şart’ın hazırlanmasında öncü olmuştur. Bu metinlerle birlikte, uluslararası alanda yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını koruma amacı güden bir dizi standart kabul görmüştür. Nihayet 1999 yılında IAJ Merkez Konseyi, Tayvan’da toplanarak evrensel bir yargıçlar tüzüğünü kabul etmiştir. Bu standartlar dünyadaki diğer kuruluşlar tarafından da benimsenmektedir. Birleşmiş Milletler’in 1966’dan itibaren hazırladığı metinler, Avrupa Konseyi Tavsiye Kararları ve Avrupa Yargıçlar Şartı(1998), Yargı etiğine ilişkin Bangalore ilkeleri, Venedik Komisyonu raporları, Şart’ın hazırlanmasında referans alınmıştır.

Şart’ın güncelleme çalışmaları 2014 yılında başlamıştır. 1999 versiyonunda olduğu gibi 2017 revizyonunda  da uluslararası diğer metinler yol gösterici olmuştur. Yargı bağımsızlığının gerçekleşebilmesi için gerekli koşulları, sosyal medyanın etkisi ve adalete erişim gibi konular güncellenen metinde yer almaktadır.

Uluslararası Yargıçlar Derneği Hakkında

IAJ, yargıçların en eski ve en prestijli uluslararası örgütüdür. Uluslararası Yargıçlar Derneği, Uluslararası Hakimler Birliği ya da Hâkimler Uluslararası Derneği olarak bilinmektedir. Ulusal yargıç birliklerinin profesyonel, politik olmayan, uluslararası kurumudur. 1953 yılında Salzburg’da kurulmuştur ve merkezi Roma’dadır. IAJ, Hukukun Üstünlüğünü ve Yargının Bağımsızlığını hedeflemektedir. Yaklaşık 90 ülkeden ulusal dernekler veya temsilci gruplarından oluşmaktadır. 2016 yılında KHK ile kapatılan YARSAV, İAJ’nin Türkiye’den birliğe üye olan tek kuruluştur. İnsan haklarının bir garantisi olarak yargı bağımsızlığına odaklanmıştır. Bu kapsamda Avrupa Konseyi, Uluslararası Çalışma Örgütü ve ECOSOC’ta danışmanlık statüsüne sahiptir. Dernek ayrıca anayasa hukuku, medeni hukuk, ceza hukuku ve iş hukuku üzerine dört çalışma komisyonuyla yargı eğitimiyle de çalışmaktadır. Uluslararası Yargıçlar Derneği, yargıçlar yerine ulusal yargıç birliklerini bir araya getirerek kurumsal ve evrensel çalışma sergilemektedir.  

Mütercim Furkan Alim Göller Hakkında:: Av. Furkan Alim Göller, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2023 yılında mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Erasmus programı kapsamında iki ay İspanya’da bulundu. Tekirdağ Barosunda avukatlık stajını tamamlayarak 14 Şubat 2025’te ruhsatını aldı ve serbest avukat olarak çalışmaya başladı. Öğrencilik yıllarından itibaren baro ve sivil toplum faaliyetlerine aktif olarak katıldı. Arkadaşlarıyla beraber güncel konularda hukuki içerikler ürettikleri Lawyered isimli platformda yayın koordinatörü olarak çalıştı. 2022 yılında İstanbul Barosu HFSK’nın aktif bir üyesi oldu. Barolar arası kurgusal dava yarışmasında Tekirdağ Barosu’nu temsil etti. Çevre, insan hakları ve hukuk felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmekte, Tekirdağ Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaktadır. 

Fehmi Kerem Bilgin

Hakimin Evrensel Şartı – 2017 

MADDE 1 – GENEL İLKELER

Yargı, hukuk devletinin güvencesi olarak, herhangi bir demokratik devletin üç erkinden biridir.

Hâkimler tüm çalışmalarında herkesin âdil yargılanma hakkını temin edeceklerdir. Medenî haklarının ve yükümlülüklerinin veya aleyhlerine herhangi bir cezaî suçlamanın tespitinde, bireylerin davalarının kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından âdil ve alenî sûrette mâkul bir süre içinde görülmesi hakkını destekleyeceklerdir.

Hâkimin bağımsızlığı kanun çerçevesinde tarafsız yargı için zarûrîdir. Bölünemezdir. Hâkimlerin kişisel menfaati için verilmiş bir ayrıcalık veya imtiyaz olmayıp hukuk devleti ve tarafsız bir yargı talep eden ve bekleyen herkesin menfaati için sağlanmıştır.

Ulusal veya uluslararası tüm kurum ve makamlar bu bağımsızlığa riâyet etmeli, onu korumalı ve savunmalıdır.

MADDE 2 – DIŞ BAĞIMSIZLIK

Madde 2-1 – Bağımsızlığın en yüksek düzeyde bir hukukî metinde güvence altına alınması

Yargı bağımsızlığı Anayasada veya mümkün olan en yüksek hukukî düzeyde güvence altına alınmalıdır.

Yargısal statü diğer devlet erklerinden hakîkî ve etkili sûrette bağımsız yargısal görevi oluşturan ve koruyan bir kanunla güvence altına alınmalıdır.

Hâkim, yargısal görevin sâhibi olarak, yargısal yetkileri toplumsal, iktisâdî ve siyâsî baskılardan âzâde ve diğer hâkimlerden ve yargı idâresinden bağımsız sûrette kullanabilmelidir.

Madde 2-2 – Görev temînatı

Hâkimler, bir kez atandıktan veya seçildikten sonra, zorunlu emeklilik yaşına veya görevleri sona erene kadar kadroya sâhiptirler.

Hâkim süre sınırlaması olmaksızın atanmalıdır. Hukuk sistemi sınırlı bir süre için atama öngördüğü takdirde, atama koşulları yargı bağımsızlığının tehlikeye atılmamasını sağlamalıdır.

Hiçbir hâkim rızâsı olmaksızın başka bir göreve atanamaz veya terfi ettirilemez.

Bir hâkim, kanunda öngörülmedikçe ve savunma haklarına ve çelişki ilkesine riâyet eden disiplin usûlleri sonucunda olmadıkça, nakledilemez, açığa alınamaz veya görevden alınamaz.

Yargısal zorunlu emeklilik yaşına ilişkin herhangi bir değişikliğin geçmişe etkisi olmamalıdır.

Madde 2-3 – Yargı Kurulu

Yargı bağımsızlığını korumak amacıyla, bu bağımsızlığın geleneksel olarak başka vâsıtalarla temin edildiği ülkeler hâricinde, bir Yargı Kurulu veya eşdeğer başka bir organ kurulmalıdır.

Yargı Kurulu diğer devlet erklerinden tamâmen bağımsız olmalıdır.

En geniş temsili sağlayacak usûllere göre meslektaşları tarafından seçilen hâkimlerin çoğunluğundan oluşmalıdır.

Yargı Kurulu sivil toplumun çeşitliliğini temsil etmek amacıyla hâkim olmayan üyelere sâhip olabilir. Herhangi bir şüpheye mahal vermemek amacıyla, bu üyeler siyâsetçi olamazlar. Dürüstlük, bağımsızlık, tarafsızlık ve beceriler bakımından hâkimlerle aynı niteliklere sâhip olmalıdırlar. Hükûmetin veya Parlamentonun hiçbir üyesi aynı zamanda Yargı Kurulunun üyesi olamaz.

Yargı Kurulu hâkimlerin işe alımı, eğitimi, atanması, terfii ve disiplini sâhalarında en geniş yetkilerle donatılmalıdır.

Yargısal statü ve etikle ilgili muhtemel tüm meseleler hakkında, kezâ Yargının yıllık bütçesini ve mahkemelere kaynakların tahsisini ilgilendiren tüm konular hakkında, yargı kurumlarının organizasyonu, işleyişi ve kamusal imajı hakkında diğer devlet erkleri tarafından Kurula danışılabileceği öngörülmelidir.

Madde 2-4 – Yargının kaynakları

Devletin diğer erkleri yargıya işlevini îfâ edebilmesi için kendisini münâsip sûrette donatmasına gerekli vâsıtaları sağlamalıdırlar.

Yargı, Yargının bütçesi ve mahkemelere tahsis edilen maddî ve insânî kaynaklarla ilgili olarak alınan kararlara katılma veya bu kararlar hakkında dinlenilme imkânına sâhip olmalıdır.

Madde 2-5 – Hâkimin korunması ve hükümlere saygı

Hâkim görevlerini îfâ ederken kendisine karşı yöneltilebilecek her türlü tehdit ve saldırıya karşı kanunî korumadan yararlanmalıdır.

Hâkimin ve ailesinin fizikî güvenliği devlet tarafından sağlanmalıdır. Yargısal tartışmaların sükûnetinin sağlanması amacıyla devlet tarafından mahkemelere yönelik koruyucu tedbirler uygulamaya konulmalıdır.

Hükümlere karşı yargının bağımsızlığına halel getirebilecek veya kamunun yargı kurumuna güvenini tehlikeye düşürebilecek her türlü eleştiriden kaçınılmalıdır. Böyle iddialar olduğu takdirde, davaların açılabilmesi ve ilgili hâkimlerin gereği gibi korunabilmesi için münâsip mekanizmalar tesis edilmelidir.

MADDE 3 – İÇ BAĞIMSIZLIK

Madde 3-1 – Hâkimin kanuna tâbiliği

Hâkim yargısal görevlerinin îfâsında yalnızca kanuna tâbidir ve yalnızca kanunu dikkate almalıdır.

Aşağıda öngörüldüğü sûrette kararların yeniden incelenmesi (bknz Madde 3.2) hâriç olmak üzere, hâkimlerin yargısal karar verme faâliyetlerinde mahkeme başkanlarına veya üst mercilere astlığı anlamında yargının hiyerarşik örgütlenmesi yargı bağımsızlığı ilkesinin ihlâli olacaktır.

Madde 3-2 – Kişisel özerklik

Herhangi bir makamdan doğrudan veya dolaylı hiçbir nüfuz, baskı, tehdit veya müdâhale kabul edilemez.

Hâkimlere herhangi bir türden emir veya tâlîmat verilmesi yasağı, önceki mercilerin kararlarını kanunen tesis edilmiş usûllere uygun sûrette bozduklarında yüksek mahkemelere uygulanmaz.

Madde 3-3 – Mahkeme idâresi

Yargısal görevlerin îfâsını etkileyen herhangi bir karardan önce yargı temsilcilerine danışılmalıdır.

Yargı bağımsızlığını etkileyebilecek olması îtibâriyle, mahkeme idâresi öncelikle hâkimlere tevdi edilmelidir.

Hâkimler eylemlerinden sorumludur ve yargının işleyişi hakkında her türlü faydalı bilgiyi vatandaşlar arasında yaymalıdırlar.

Madde 3-4 – Davaların tevzi tarzı

Davaların tevzii önceden belirlenmiş ve hâkimlere iletilmiş nesnel kurallara dayanmalıdır. Tevziye dâir herhangi bir karar şeffaf ve doğrulanabilir bir sûrette alınmalıdır.

Bir dava geçerli sebepler olmaksızın belirli bir hâkimden alınmamalıdır. Böyle sebeplerin değerlendirilmesi kanunla önceden belirlenmiş nesnel kıstaslar temelinde ve şeffaf bir usûl izlenerek yargı bünyesindeki bir makam tarafından yapılmalıdır.

Madde 3-5 – İfâde özgürlüğü ve dernek kurma hakkı

Hâkimler diğer tüm vatandaşlar gibi ifâde özgürlüğünden yararlanırlar. Ancak bu hakkı kullanırken ihtiraz göstermeli ve her zaman görevlerinin haysiyetini, yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak sûrette davranmalıdırlar.

Hâkimin meslekî bir derneğe üye olma hakkı bilhassa etik veya diğer statü kurallarının uygulanması ve yargının vâsıtaları hakkında hâkimlere danışılabilmesine imkân vermek amacıyla ve hâkimlerin meşrû menfaatlerini ve bağımsızlıklarını savunmalarına imkân vermek amacıyla tanınmalıdır.

MADDE 4 – İŞE ALIM VE EĞİTİM

Madde 4-1 – İşe alım

Hâkimlerin işe alımı veya seçimi yalnızca meslekî becerilerini temin edebilecek nesnel kıstaslara dayanmalıdır; madde 2.3’te belirtilen organ tarafından yapılmalıdır.

Seçim cinsiyet, etnik veya sosyal köken, felsefî ve siyâsî görüşler veya dinî inançlardan bağımsız sûrette yapılmalıdır.

Madde 4-2 – Eğitim

Yargı bağımsızlığını, yargı sisteminin niteliğini ve verimliliğini sağlamaya yönelik ön ve hizmet içi eğitimler hâkim için bir hak ve görev teşkil ederler. Yargının denetimi altında düzenlenirler.

MADDE 5 – ATAMA, TERFİ VE DEĞERLENDİRME

Madde 5-1 – Atama

Hâkimin seçimi ve her bir ataması meslekî yeterliliğe dayalı nesnel ve şeffaf kıstaslara göre yapılmalıdır.

Seçim bu Şartın 2-3. maddesinde tanımlanmış bağımsız organ veya eşdeğer bir organ tarafından yapılmalıdır.

Madde 5-2 – Terfi

Kıdeme dayalı olmadığı takdirde, hâkimin terfii münhasıran nesnel ve çelişkili değerlendirmeler vâsıtasıyla doğrulanmış olan, yargısal görevlerin îfâsındaki nitelikler ve liyâkate dayanmalıdır.

Terfi kararları kanunda öngörülen şeffaf usûller çerçevesinde verilmelidir. Bunlar yalnızca hâkimin talebi üzerine veya rızâsıyla gerçekleşebilir.

Bu Şartın 2-3. maddesinde belirtilen organ tarafından kararlar alındığında terfi başvurusu reddedilen hâkimin bu karara itiraz etmesine imkân tanınmalıdır.

Madde 5-3 – Değerlendirme

Hâkimlerin değerlendirildiği ülkelerde, değerlendirme öncelikle niteliksel olmalı ve hâkimin liyâkatine, meslekî, kişisel ve sosyal becerilerine dayanmalıdır; idârî görevlere terfilerde ise hâkimin yönetimsel yetkinliklerine dayanmalıdır.

Değerlendirme önceden îlân edilmiş nesnel kıstaslara dayanmalıdır. Değerlendirme usûlü bağımsız bir organ önünde karara îtiraz etmesine imkân verilmesi gereken ilgili hâkimin katılımını sağlamalıdır.

Hâkimler hiçbir koşulda verdikleri hükümlere göre değerlendirilemezler.

MADDE 6 – ETİK

Madde 6-1 – Genel ilkeler

Hâkimler her koşulda etik ilkelere göre hareket etmelidirler.

Aynı zamanda meslekî görevleri ve davranış biçimlerini ilgilendiren bu tür ilkeler hâkimlere rehberlik etmeli ve eğitimlerinin bir parçası olmalıdır.

Kamunun hâkimlere ve yargıya güvenini artırmak amacıyla bu ilkeler yazılı sûrette belirlenmelidir. Hâkimler bu tür etik ilkelerin geliştirilmesinde öncü bir rol oynamalıdırlar.

Madde 6-2 – Tarafsızlık, haysiyet, bağdaşmazlıklar, ihtiraz

Hâkim yargısal görevlerinin îfâsında tarafsız olmalı ve öyle görünmelidir.

Hâkim görevlerini ihtirazla ve mahkemenin ve müdâhil tüm kişilerin haysiyetine dikkatle îfâ etmelidir.

Hâkim tarafsızlığına ve bağımsızlığına olan güveni bilfiil etkileyebilecek her türlü davranış, eylem veya ifâdeden kaçınmalıdır.

Madde 6-3 – Etkililik

Hâkim görevlerini gereksiz gecikmelere mahal vermeden, basiretli ve etkili sûrette îfâ etmelidir.

Madde 6-4 – Dış faâliyetler

Hâkim, kamusal veya özel, ücretli veya ücretsiz, hâkimin ödevleri ve statüsüyle tümüyle bağdaşır olmayan herhangi bir diğer görevi îfâ etmemelidir.

Hâkim muhtemel herhangi bir menfaat çatışmasından kaçınmalıdır.

Hâkim rızâsı olmadan dış atamalara tâbi kılınamaz.

Madde 6-5 – Hâkimin tavsiye almak için bağımsız bir makama muhtemel başvurusu

Hâkimler bağımsızlıklarının tehdit altında olduğunu telakkî ettiklerinde olguları soruşturma ve onlara yardım ve destek sağlama vâsıtalarına sâhip bağımsız bir makama, tercihen bu Şartın 2-3. maddesinde tanımlanana, başvurabilmelidirler.

Hâkimler yargı bünyesindeki bir organdan etik konusunda tavsiye alabilmelidirler.

MADDE 7 – DİSİPLİN

Madde 7-1 – Disiplin usûlleri

Yargının idâresi ve hâkimlere yönelik disiplin tâkîbatı hâkimlerin hakikî bağımsızlığına halel getirmeyecek ve yalnızca nesnel ve ilgili mülâhazalar dikkate alınacak sûrette düzenlenmelidir.

Disiplin usûlleri çoğunluğunu hâkimlerin oluşturduğu bağımsız organlar veya eşdeğer bir organ tarafından yürütülmelidir.

Kesin bir hükümle tespit edilmiş kasıt veya ağır ihmal halleri hâricinde, bir hâkime karşı davaları karara bağlamak için gerçekleştirdiği hukukun yorumlanması, olguların değerlendirilmesi veya delillerin takdiri sebebiyle hiçbir disiplin tâkîbatı başlatılamaz.

Disiplin yargılaması âdil yargılanma ilkesine tâbi sûrette yürütülecektir. Hâkimin yargılamaya erişimine ve bir avukatın veya bir meslektaşının yardımından yararlanmasına izin verilmelidir. Disiplin hükümleri gerekçeli olmalıdırlar ve bağımsız bir organ önünde îtiraz konusu olabilirler.

Bir hâkime karşı disiplin tâkîbatı ancak önceden mevcut bir kanunda öngörüldüğü takdirde ve önceden belirlenmiş usûl kurallarına uygun sûrette yapılabilir. Disiplin yaptırımları orantılı olmalıdırlar.

Madde 7-2 – Medenî ve cezaî sorumluluk

Bir hâkime karşı hukuk davasına (buna cevaz verilen ülkelerde) ve yakalama dâhil olmak üzere ceza davasına yalnızca hâkimin bağımsızlığının etkilenmemesini temin eden koşullar çerçevesinde izin verilmelidir.

Adlî hataların çâresi münâsip bir kanun yolları sisteminde bulunmalıdır. Yargının idâresindeki diğer ihlâllerin her türlü çâresi yalnızca devletin sorumluluğundadır.

Kasıtlı kusur hâli hâriç olmak üzere, yargısal görevlerinin icrâsı bakımından bir hâkimin, devletin rücu davası yoluyla dahi, herhangi bir kişisel sorumluluğa mâruz bırakılması münâsip değildir.

MADDE 8 – ÜCRET, SOSYAL KORUMA VE EMEKLİLİK

Madde 8-1 – Ücret

Hâkim hakîkî iktisâdî bağımsızlığını ve bu yolla haysiyetini, tarafsızlığını ve bağımsızlığını temin etmek için yeterli ücreti almalıdır.

Ücret hâkimin çalışmasının sonuçlarına veya performansına bağlı olmamalı ve yargısal hizmeti sırasında azaltılmamalıdır.

Ücrete dâir kurallar mümkün olan en yüksek düzeydeki yasal metinlerde yer almalıdırlar.

Madde 8-2 – Sosyal Koruma

Statü meslekî sıfatla faâliyette bulunan hâkimler için hastalık, analık, mâlûliyet, yaşlılık ve ölüme bağlı sosyal risklere karşı bir güvence sağlamalıdır.

Madde 8-3 – Emeklilik

Hâkim meslekî sınıfına uygun bir irat veya maaşla emekli olma hakkına sâhiptir.

Hâkim, emekli olduktan sonra, eski hukukî faâliyetiyle etik açıdan bağdaşmaz olmadığı takdirde başka bir hukukî meslekî faâliyet icrâ edebilir.

Sırf başka bir meslekî faâliyet icrâ ettiği gerekçesiyle emekli maaşından mahrum edilemez.

MADDE 9 – ŞARTIN UYGULANABİLİRLİĞİ

Madde 9-1 – Yargısal görevler icrâ eden tüm kişilere uygulanabilirlik

Bu Şart, meslekten olmayan hâkimler dâhil olmak üzere, yargısal görevler icrâ eden tüm kişilere uygulanabilirdir.

Madde 9-2 – Savcılığa uygulanabilirlik

Yukarıdaki ilkeler savcılık mensuplarının hâkimlere benzetildiği ülkelerde gerekli değişikliklerle savcılara uygulanır.

Madde 9-3 – Savcıların bağımsızlığı

Hukukun devleti için zarûrî olan savcıların bağımsızlığı hâkimlerinkine benzer şekilde, mümkün olan en yüksek düzeyde kanunla güvence altına alınmalıdır.

*          *          * 

Furkan Alim Göller

0
furkan alim göller

Avukat Furkan Alim Göller, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2023 yılında mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Erasmus programı kapsamında iki ay İspanya’da bulundu. Tekirdağ Barosunda avukatlık stajını tamamlayarak 14 Şubat 2025’te ruhsatını aldı ve serbest avukat olarak çalışmaya başladı. Öğrencilik yıllarından itibaren baro ve sivil toplum faaliyetlerine aktif olarak katıldı. Arkadaşlarıyla beraber güncel konularda hukuki içerikler ürettikleri Lawyered isimli platformda yayın koordinatörü olarak çalıştı. Barolar arası kurgusal dava yarışmasında Tekirdağ Barosu’nu temsil etti.

2022 yılında İstanbul Barosu HFSK’nın aktif bir üyesi oldu. Çevre, insan hakları ve hukuk felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmekte, Tekirdağ Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaktadır.

Hakimin Evrensel Şartı’nı Fehmi Kerem Bilgin ile birlikte Türkçeye kazandırmıştır.

Göller, 2025 yılında Tekirdağ Barosu Genç Avukatlar Meclisi Başkanlığına seçilmiştir.

TBMM’nin 15 Temmuz 1999 tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

0
TBMM'nin 15 Temmuz 1999 tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kıbrıs Barış Harekâtının 25 inci yıldönümü münasebetiyle, 15 Temmuz 1999 tarihinde, özel gündemle toplanmıştır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ın iştirakleri, hükümet ve siyasî partiler sözcülerinin katılımlarıyla yapılan toplantı sonunda, aşağıdaki hususların Türk ve dünya kamuoyuna duyurulması kararlaştırılmıştır:

25 inci yıldönümünü idrak ettiğimiz Kıbrıs Barış Harekâtı, Ada’daki Türk varlığına karşı senelerce sürdürülen dini ve etnik temizlemeye, Kıbrıs Devletini ortadan kaldırarak Yunanistan’a bağlamak teşebbüs ve darbesine karşı yapılmıştır. 25 yıl sonra, NATO’nun Kosova’da Sırplara karşı benzeri bir harekata girişmiş bulunması, Kıbrıs Harekâtının ne derece isabetli olduğunu göstermektedir.

25 yıldan beri Kıbrıs’ta kan akmaması sevindirici gerçeğinin bazı çevreleri âdeta rahatsız ettiğini görmek üzücü olmaktadır. Bu çevreler, devamlı olarak tertipler geliştirmekte, tahriklere başvurmaktadır. Türk tarafı, bütün bu tertip ve tahriklere karşı olumlu ve barışçı tutumunu devam ettirmektedir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye ile beraber, Ada’daki her iki toplumun varlık ve güvenliğini teminat altına alacak, adil ve devamlı bir çözüm bulunması yolunda her türlü gayret ve iyi niyeti göstermiştir. Buna mukabil, Yunan-Rum tarafı, enosis emelinden, 20 Temmuz 1974 öncesine dönmek politikasından vazgeçmemiş, meseleyi ilgili taraflar arasında görüşmekten ziyade, dış güçlerin müdahalelerini davet etmiş, her seferinde uzlaşmayı zorlaştırmıştır. Son olarak, Güney Kıbrıs Rum idaresinin Avrupa Birliği tam üyeliğine başvurması ve bunun karşı tarafça kabul görmesi çözüm yolunu tıkamış, Avrupa Birliği çerçevesinde Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’a yerleşmesi kapısını açmıştır. Bunun kabulü mümkün değildir.

Yunanistan’ın dış güçleri Kıbrıs meselesi içine çekmek politika ve çabaları neticesi, son olarak, G-8’ler Köln Zirvesi nihaî bildirisinde, Kıbrıs konusuna yer verilmiş, Birleşmiş Milletlere âdeta talimat şeklinde bir çağrıda bulunulmuştur. Bunu, tümüyle kınıyor ve reddediyoruz.

Bugün, Kıbrıs’ta, Rumların, Zürih ve Londra Anlaşmalarını çiğnemeleri, Türk unsurunu yok etmeye çalışmaları neticesi doğmuş, iki ayrı devlet gerçeği bulunmaktadır. Bu gerçeği kabul etmeden, her iki devlete eşit gözle bakmadan herhangi bir çözüm bulmak mümkün değildir.

Güney Kıbrıs’ın tehlikeli bir şekilde silahlandırılması, Yunanistan’a tahsisli askerî hava ve deniz üsleri inşası, Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafının terör örgütü PKK’ya verdiği destek, Ada’da ve bölgede barış ve istikrara yönelik tehditlerdir.

Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili garantörlük hakları ve stratejik menfaatları daima korunarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin devlet statüsü ve güvenliği dahil, meşru hak ve çıkarlarının aşındırılmasına hiçbir surette müsaade edilmeyecektir.

Kıbrıs Barış Harekâtının bu anlamlı yıldönümünde, barış ve adil, yaşayabilir bir çözüm için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin sürdürdüğü kararlılığı takdirle karşılıyor, destekliyoruz. Millî bir dava olan Kıbrıs konusunda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine tam desteği, kesintisiz ve şartsız devam edecektir. Bunda en ufak bir şüpheye yer yoktur.

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası

0
İran İslam Cumhuriyeti Anayasası

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, 3 Aralık 1979 tarihinde yapılan referandumla kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Anayasanın kabulü ile 1906 tarihli İran Anayasası yürürlükten kalkmış, İslam cumhuriyeti kurulmuş, şeriat anayasası ilan edilmiştir. Yeni anayasa 28 Temmuz 1989 tarihinde bazı değişiklikler yapılmıştır.

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, dünyanın diğer anayasalarının aksine teokratik temel üzerine kurulu bir devlet inşasını amaçlamıştır. Cumhurbaşkanlığı sistemi ile birlikte parlamento seçimlerinin yapılması demokratik bir anayasa iddiasını ortaya koymakla birlikte, dini liderin en üst otorite olması anayasanın demokratik devlet anayasası olma vasfını ortadan kaldırmaktadır.

İran Anayasası, genel anlamda kazuistik bir anayasadır. Anayasanın başlangıç bölümü İslam devletinin mantığını ve kuruluş temelini dinsel temelleri ile detaylı bir şekilde izah etmektedir. Birçok maddesi Kuran’dan ayetlerle gerekçelendirilmiştir. Yargıçların nitelik ve şartlarının fıkıh ölçülerine uygun olarak kanun ile belirleneceği hüküm altına alınmıştır. 

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası

Bismillahirrahmanirrahim

“Şüphesiz resullerimizi  apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte kitap ve mizan indirdik, insanlar dos­doğru davransınlar diye.”

Giriş

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, toplumun İslami ilke ve kurallarda temelini bulan kültürel, toplumsal, siyasi ve iktisadi dayanaklarının belirticisi olup İslam ümmetinin içten dileğini yansıtır.

İran’ın büyük İslami inkılabının mahiyeti ve Müslüman halkın başlangıçtan zafere kadar halkın tüm tabakalarına işleyici ve sarsıcı sloganlarda belirginleşen savaşım yöntemi, bu temel dileği somutlaştırmış olup şimdi bu büyük zaferin tan atışında milletimiz olanca varlığı ile ona ulaşmayı is­temektedir.

Son yüzyılda İran’da meydana gelen diğer hareketler karşısında bu inkılabın temel özelliği belirli bir öğretiye (doktrine)bağlı ve İslami oluşudur. Müslüman İran mil­leti istibdada karşı olan meşrutiyet ile emperyalizme karşı olan petrolün milli­leştirilmesi çabalarından sonra, bu hareketlerin başarı­sızlığının temel ve somut sebebini, savaşımların öğretiye bağlı olmayışının meydana getirdiği gerçeği gibi de­ğerli bir tecrübeye erişti.

Her ne kadar son hareketlerde İslami düşünce çizgisi ve radikal din bilginlerinin önderliği başlıca ve temel katkıyı üstlenmiş idiyse de, bu savaşımların öz İslami konumlardan uzak oluşu dolayısıyla hareketler tez elden duraksamaya sürüklendi.

Sonunda milletin uyanık sezgisi yüce taklid makamı Hz. Ayetullahi’l-Uzma İmam Humeyni’nin önderliğinde İslami ve öğretiye bağlı gerçek devrim çizgisini izleme gereğini kavradı ve bu kez halk  hareketlerinin her zaman ön saflarında yer almış olan ülkenin din bilginleri, görev bilincine sahib yazar ve aydınları, onun önderliğinde yeni bir atılım ka­zandı.

İran Milleti’nin son devriminin başlangıcı Hicri- Kameri 1382 olup,Hicri-şemsi 1341(Miladi 1962)tarihine tekabül eder.

Devrimin Doğuşu

İran’ın evrensel emperyalizme siyasi ve ekonomik bağımlılığının güçlendirilmesi yolunda bir adım demek olan Amerikan düzeni “Ak devrim” ile mevcud istibdad-zulüm yönetimine karşı İmam Humeyni’nin ezici iti­razı, milletin tek vücud halinde hareketine neden oldu ve bunun sonunda 1963 Haziran’ında İslam ümmetinin gerçekte bu yaygın ve ulu devriminin başlangıç noktası demek olan büyük ve kanlı devrimi, İslami önderlik sıfatı ile İmam’ın başkanlığını tesbit etti, güçlendirdi ve O’nun utanç verici kapitülasyon kanu­nuna(Amerikalı müsteşarların dokunulmazlığına)itiraz etmelerinden sonra, ümmetin İmam ile olan güçlü bağ­lılığı böylece süreklilik kazandı ve müslüman millet ve özellikle sorumluluk bilincine sahib aydınlar ve mücade­leci din adamları sürgün,zindan, işkence  ve idamlara rağmen yollarını sürdürdüler.

Bu arada toplumun aydın ve sorumlu tabakası ca­mii, medrese ve üniversiteler platformunda aydınlatma faa­liyetine girişti ve İslam’ın inkılabçı ve feyizli mektebin­den ilham alarak müslüman milletin mücadeleci ve öğ­retiye bağlı kavrayış ve  bilinç düzeyini yükseltme yo­lunda sürekli ve verimli bir uğraşa başladı.

İslami hare­keti bastırmaya Feyziye medresesi, üniversiteler ve bütün coşkulu inkılab ocaklarına canicesine saldırılarla başlayan istibdad düzeni, canavarca girişimlerinin en ümitsizcesiyle halkın hışmından kurtulmaya çalıştı ve bu arada idam mangalarının uygu­ladıkları ortaçağ işkenceleri ve uzun süreli hapisler, müslüman milletimizin güçlü azminin nişanesi olarak  savaşı sürdürmek için ödediği bedeli meydana getiri­yordu. Seher çağları infaz meydanlarında ”Allah-u Ekber”haykırışları ile başveren veya sokakta ve çarşıda düşman kurşunlarına hedef olan yüzlerce genç ve imanlı kadın ve erkeğin kanı, İran İslam inkılabının devam et­tirilmesini sağladı. İmam’ın çeşitli meselelerde ardarda yaptığı bildirim ve duyuruları İslam ümmetinin kavrayış ve az­mine alabildiğine derinlik ve yaygınlık verdi.

İslami Yönetim

İstibdad yönetiminin boğuntu ve bulantısının doru­ğunda İmam Humeyni tarafından açıklanan “Velayeti fakih “ilkesine dayalı İslami hükümet düşüncesi, müslüman halka somut ve tutarlı yeni bir amaç verdi. İslami öğretisine bağlı mücadelenin özgün yolunu açtı ve böylece bilinçli ve müslüman savaşçıların ülke içinde ve dışındaki uğraşlarını daha yoğun kıldı.

İnkılab süreci bu çizgi sonucunda ülke içinde gün­den güne artan baskı ve boğuntu dolayısıyla halkın hoş­nutsuzlukları, hışmının şiddeti ve dış dünyaya karşı mü­cadeleci din bilginleri ve üniversitelilerin yaptığı açıklama ve aydınlatmalar, rejimin egemenlik dayanaklarını şid­detle sarstı ve çaresiz rejimi ve efendilerini baskıyı ve boğuntuyu azaltmaya, sözde ülkenin siyasi ortamına serbestlik getirmeye mecbur etti. Ta ki kaçınılmaz dü­şüşlerini önlemek için akıllarınca bir emniyet kapıcığı aç­mış olsunlar.

Fakat içerlenmiş, bilinçli ve kesin karara varmış olan millet İmam’ın kesin ve sarsılmaz önderli­ğinde muzaffer ve tek vucut halindeki ayaklanmalarını yaygın ve kapsamlı bir biçimde başlattı.

Milletin Hışmı

Din Bilginlerinin ve özellikle İmam Humeyni’nin saygıdeğer makamına dil uzatma niteliğinde olan bir makale 7 ocak 1978’de hakim rejim tarafından yayınla­tıldı ve bu, hareketi hızlandırdı.

Tüm ülkede halkın hışmının patlayışına yol açtı ve rejim halkın yanardağla­şan hışmını dizginlemek için bu karşı koyucu ayaklanmayı boğmaya ve ezmeye çabaladı.

Fakat bu davranış inkılabın damarlarında daha fazla kan dolaşı­mına yol açtı ve inkılab şehidlerini anmak için yapılan yedinci ve kırkıncı yas günü toplantılarında devrimin nabız vuruşları ülkede baştanbaşa bir hareket, canlılık, ha­raret ile alabildiğine ve tek vücud halinde bir coşku kazandırdı ve halkın hareketinin sürekliliği ve sürdürülmesi amacıyla bütün devlet kuruluşları dayanışmalı iş bırakımıyla ve sokak gösterilerine katılarak eylemli işbirliği yapmaya çalıştılar.

Dini ve siyasi bütün tabaka ve saflarda kadın ve erkeklerin yaygın ve kapsamlı dayanışmaları bu mücadelede gözalıcı biçimde belirleyici etken oldu ve özellikle kadınlar görünür şekilde bu bü­yük cihadın her sahnesinde eylemli ve yangın olarak hazır bulundular.

Bir kadını, kucağında çocuğu ile makinalı tüfek namlularına ve savaş meydanına atılır gösteren sahneler savaşta toplumun bu büyük tabakası­nın ana ve belirleyici katkısı bulunduğunu açıklamakta idi.

Milletin Ödediği Bedel

Devrim fidanı, bir yıldan biraz fazla süren sürekli ve kesintisiz mücadele sürecinde altmışbinden fazla şehi­din kanının bereketi sayesinde ve yüzbin yaralı ve ma’lul ile milyar­ları bulan büyük bir zarara rağmen “bağımsızlık, hürriyet, İslami yönetim!” haykırışları arasında meyva verdi ve nazik-heyecanlı devrim aşamalarında imana, vahdete ve önderlik konusunda kuşkusuzluğa ve ayrıca milletin fedakarlığına dayanarak zafere ulaşan bu büyük devrim, bütün emperyalist hesapları, ilişkileri ve dayanak­ları ezip geçmeyi başardı ve kendi türünde yeryüzündeki yaygın kapsamlı halk devrimleri arasında yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

10/11 Şubat 1979 Şah rejiminin temelinin çökmesi günleri oldu ve içteki istibdad ile ona dayanan dış sultayı kırdı ve müslüman halkın öteden beri dileği olan İslami yönetimin doğuşu, nihai  zafer müjdesini verdi.

İran milleti tek vucud olarak ve taklid mercilerinin, İslam bilginlerinin ve önderlik makamının katılımları ile İslam Cumhuriyeti hakkındaki halk oylamasında İslam Cumhuriyeti’nin yeni nizamının kurulması konu­sundaki son ve kesin kararı açıkladı ve %98 gibi bir çoğunlukla İslam Cumhuriyeti nizamına olumlu oy verdi.

Şimdi İran İslam Cumhuriyeti’nin anayasası toplu­mun siyasi, içtimai, kültürel iktisadi konum ve ilişkile­rinin açıklayıcısı sıfatıyla, islami yönetimin temellerini güçlendirme yolunun açıcısı ve önceki tağuti rejimin vira­nelerinde devlet nizamının yeni tasarısının göstericisi olmalıdır.

İslam’da Yönetim Biçimi

İslami bakış açısından devlet, toplumun içinde sı­nıflaşmadan veya bir ferdin veya zümrenin sultasından dolayı oluşan bir şey değildir; aksine inanç ve düşünce birliğine sahib bir milletin siyasi ülküsünün somutlaş­masıdır ki düşünce ve inanç değişimlerinin akışında yolunu nihai hedefe(Allah’a)doğru açmak için kendi­sini örgütler: Milletimiz devrimci gelişiminin akışında tağuti toz ve paslardan arındı ve yabancı düşünce bu­laşıklarından özünü temizledi ve özgün İslami dünya gö­rüşünün ve düşüncesinin konumlarına döndü ve şimdi kendi örnek İslami toplumunu kurmakta karar kılmıştır.

Böyle bir dayanak üzerinde anayasanın görevi dev­rimin inanç temellerine nesnellik kazandırmak ve İs­lam’ın üstün ve evrensel değerlerinin gelişeceği şartları sağlamaktır.

Anayasa, bütün mustaz’afların müstekbirlere karşı zaferini hedefleyen bir hareket demek olan İran İslam Devrimi’nin İslami muhtevasını göz önüne alarak, bu inkılabın ülke içinde ve dışında sürdürülmesi ortamını sağlar ve özellikle diğer halk ve İslami hareketlerle milletlerarası alanda ilişkileri geliştirmeye çalışır ki, onları tek dünya üm­meti yoluna hazırlasın.

“Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben rabbinizim, bana ibadet edin.”(Enbiya/92)

Böylece de bütün yeryüzünde yoksun ve zülüm altında olan milletlerin kurtuluş savaşımı, sürdürülmesi gere­ken düzeye erişsin.

Bu büyük devrimin mahiyetini göz önüne tutarak ana­yasa, her türlü fikri ve toplumsal istibdad ile iktisadi ayrıcalıklı tekelciliği ortadan kaldırmayı üstlenir ve istibdad sis­teminden uzaklaşıp, karar verme yet­kisini direkt halkın eline verme doğrultusunda çaba harcar

“(Peygamber onların)Ağır yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri kaldırmakta.(A’raf/157)

Bizzat toplumu örgütlemenin dayanağı demek olan siyasi konum ve temellerin belirtilmesi faaliyetinde öğretiye bağlı görüş gereğince salihler hükümet ve ülke idaresini üstlenirler.

“Şüphesiz yeryüzüne salih kullarım varis olur.”

Dolayısıyla, toplum yönetiminin ilkelerini açıklaya­cak olan yasama, Kur’an ve sünnet yörüngesinde döner. Demek oluyor ki adil, dürüst ve sorumluluk bilincine sahib İslam  bilginleri(adil fakihler) tarafından gözetim, vazgeçilmez ve zorunlu bir husustur.

Yine siyasi örgütlemenin amacı, insanın kabiliyetle­rinin ilahi ölçülere uygun boyutlarca(Allah’ın ahlakı ile ahlaklanınız.)belireceği ve gelişeceği bir ortamın sağ­lanması için insana ilahi nizama doğru hareket olgunlu­ğunun sağlanmasıdır.

“Ve geri dönüp varış Al­lah’adır.”

Bu da ancak toplumun değişim süreci içinde toplumun bütün unsurlarının yaygın ve eylemli işbirliği ile gerçekleşir.

Bu husus göz önünde tutularak anayasa böyle bir iş­birliği ortamını, bütün belirleyici ve siyasi karar verme aşamalarında topluluğun her ferdi için sağlar ki, insanın gelişim sürecinde her bir ferd bizzat uğraş içinde olgun­laşma, yükselme ve başkalarına önderlik etmekten so­rumlu kılınsın.

Bu da esasen yeryüzünde mustaz’afların siyasi iktidarının gerçekleşmesi demek olacaktır.“ Bizse yeryüzünde horlananlara lütfetmeyi, onları ön­der ve varis kılmayı dilemekte idik.”(Kasas/5)

Adil Fakih’in Velayeti

Velayet-i Emr ve sürekli İmamet ilkesine dayanarak anayasa ,gerekli şartları haiz olup halk tarafından önder olarak tanınmış bulunan bir fakihin rehberliğinin gerçekleş­mesi için gerekli ortamı hazırlar. İşlerin yürütülmesi Al­lah için alim olan ve O’nun helal ve haramını bilmede güvenilir kişilerin elindedir ki, çeşitli kuruluşların asli İslami ödevlerinden sapmamalarını güvence altına ala­bilsin.

İktisad Amaç Değil, Araçtır.

İktisadi ilkelerin güçlendirilmesinde aslolan insanın olgunlaşma ve gelişme süreci boyunca ihtiyaçlarının giderilmesidir; yoksa diğer iktisadi nizamlarda olduğu gibi servetin temerküzü çoğalması ve kazanç hırsı de­ğildir.

Çünkü maddeci mekteplerde iktisad bizzat hedeftir ve bu sebeble olgunlaşma aşamaları sırasında iktisad yı­kılma ve bozulma ve yok olma etkeni olmaktadır. Oysa İslam’da iktisad, sadece bir araçtır ve araçtan amaca ulaşma yolunda da daha yararlı olmaktan başkaca bir şey beklenemez. Bu açıdan İslam’ın iktisadi programı, çeşitli ölçüler­deki insan üreticiliğinin ortaya çıkması için gerekli ortamın hazırlanması­dır. Bu sebeble eşit ve oranlı imkanların sağlanması, herkese iş bulunması ve tekamül hareketinin sürdürülebilmesi için zorunlu ihtiyaçların giderilmesi islam devletinin yükümlülüğündedir.

Anayasada Kadın

İslami toplumsal ilkelerin belirlenmesi sırasında şimdiye kadar her yönden baş gösteren dış sömürünün hizmetinde bulunmuş olan insani güçler asli hüviyetle­rine ve insan haklarına kavuşmaktadırlar ve bu kavuşma sırasında şimdiye kadar tağuti nizamda daha çok zulüm görmüş olan kadınların daha geniş oranda haklarına kavuşacakları doğaldır.Aile, toplumun temel birimi ve insanın olgunlaşması ve yücelmesinin asli ocağıdır ve aile kurulmasında insa­nın gelişme ve olgunlaşma hareketi için gerekli ortamın temel hazırlayıcısı olan inanç ve amaç uyuşması temel ilke olup bu gayeye ulaşılması için imkanların sağlan­ması İslam devletinin ödevlerindendir. Aile biriminin bu şekilde ele alınması karşısında ka­dın nesne olmaktan veya tüketim düşkünlüğü ve emper­yalizmin hizmetinde bir araç olmaktan çıkıp İslami öğ­retiye bağlı insanlar yetiştirmek için yüce ve değerli ana­lık ödevini tekrar üstlenmekle hayatın faal alanlarında öncü ve bizzat erkeklerin mücadele arkadaşı olur ve so­nuçta daha önemli bir sorumluluk yüklenir. İslami açı­dan da daha üstün bir değer ve saygınlıktan yararlanır.

Öğretiye Göre Ordu

Ülkenin savunma güçlerinin kurulması ve donatılmasında, iman ve öğretinin ilke ve kural olmasına dikkat edilir; bu sebeble İslam Cumhuriyeti Ordusu ve Devrim Muhafız­ları yukarıda belirtilen amaca uyularak kurulur ve yalnız sınırların korunması görevi değil, İslami görevinin yükle­diği ödevi, diğer deyişle Allah yolunda cihad ve Allah’ın kanununun yeryüzünde egemenliğinin yayılması uğ­runda savaşımı da üstlenirler.

“Siz de onlara karşı olanca gücünüzle kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bun­larla Allah’ın düşmanını ve düşmanınızı ve bunların dı­şında Allah’ın bilip, sizin bilmediklerinizi korkutası­nız.”(Enfal/60)

Anayasada  Yargı

İslami hareket çizgisi içinde insanların haklarını koru­makla ilişkili olan ve İslam ümmeti içinde yer yer belirebilecek sapmaların önlenmesi amacını güden yargı sorunu hayati bir iştir.

Bu sebeple İslami adalete dayanan ve adil ve dinin incelikli ilkelerini bilen hakim­lerden oluşan bir yargı düzeninin kurulması ön görülmüş­tür.

Bu düzenin, İslami öğretiye bağlı olmasındaki dikkat ve temel duyarlılık dolayısı ile her türlü sağlıksız bağlantı ve ilişkilerden uzakta olması gerekir. “İnsanlar arasında hükmettiğinizde adalet ile hükme­din.”(Nisa/58)

Yürütme Gücü

Yürütme gücü, topluma hakim adilane bağlantı ve ilişkiler düzeyine erişme amacı ile İslami hüküm ve ka­rarların yerine getirilmesine ilişkin olması dolayısıyla taşıdığı özel önem ve hayatın nihai hedefine erişmek için ortam hazırlanması diye ifade edilen bir hayati sorunun ortaya çıkardığı zaru­ret dolayısıyla İslam toplumunun kurulması yolunun açıcısı ol­malıdır. Sonuç olarak bu hedefe ulaşma çabasını engelle­yen veya yaralayan her türlü köstekleyici nizamın tutsağı oluş, İslami açıdan redde mahkum olacaktır.

Bu sebeble tağuti egemenliklerin ürünü olan bürokrasi nizamı şiddetle reddedilecektir ki, idari görevlerin görül­mesinde daha üstün verim ve elverişlilik ve daha çok sürat sağlayan bir yürütme düzeni meydana gelebilsin.

Kitle İletişim Araçları(Medya)

Kitle iletişim araçları (medya)İslam İnkılabının gelişim süreci doğrultusunda İslami kültürü yayma görevini üstlenmelidir .

Ayrıca bu alanda farklı düşüncelerin sağlıklı biçimde karşı karşıya gelmesinden yararlanmaya çalış­malı, yıkıcı ve İslam’a aykırı alışkanlıkların yayılması ve sürümlendirilmesinden titizlikle sakınmalıdır.

İnsanoğullarının hürriyeti ve saygınlığını hedeflerinin başı bilen ve insanın olgunlaşma ve gelişme yolunu açan böyle bir kanunun ilkelerinin izlenmesi ödevi herkese düşer.

İslam ümmetinin işbilir ve mümin sorumluları, işler üzerinde sürekli denetimin seçimi yolu ile İslam toplumunun kurulmasında katkıda bulunurlar.

Böylece örnek İslam toplumunu kurarak bütün insanlığa örnek ve  tanık olmayı başa­racaklarını umarlar.

“Ve böylece sizi orta ümmet kılmışızdır ki, insanlığa tanık olasınız.(Bakara/143)

Temsilciler

Uzmanlar Meclis(Meclis-i Hubregan)halkın temsilci­lerinden oluşarak devletçe hazırlanan ön tasarı ile çeşitli halk zümrelerinden gelen bütün teklifleri incelemek su­retiyle yüzyetmişyedi maddeyi kapsayan ondört fasılda, İslam’ın öğretisinin temellerini açıklayan ve ikamet eden  Peygamber-i Ekrem’in (S) hicretinin onbeşinci yüz­yılının başlangıcında bu çağın mustaz’aflarının evrensel egemenliklerinin ve müstekbirlerinin tam yenilgisinin çağı olması ümidi ile anayasanın yukarıda açıklanan hedef ve amaçlarla derlenip düzenlenmesi işini sona er­dirdi.

İran İslam Cumhuriyeti’nin Anayasası

Birinci Fasıl
Genel İlkeler
Birinci Madde

İran devleti İslam Cumhuriyeti’dir ki, İran milleti, Kur’an’ın hak ve adil yönetimine öteden beri olan inan­cına dayanarak, saygıdeğer taklid makamı Ayetullahi’l-Uzma İmam Humeyni’nin önderliğindeki muzaffer İslam inkılabının arkasından 30-31 Mart 1979’da oy hakkı olanların tümünün %98.2 çoğunluğu ile ona olumlu oy vermiş bulunmaktadır.

İkinci Madde

İslam Cumhuriyeti;

1-Tek ilah’a(lailaheillallah)ve egemenlik ile yasama yetkisinin O’na mahsus bulunduğuna ve O’nun emrine uyma gereğine,

2-İlahi vahye ve O’nun kanunların açıklanmasındaki temel etkinliğine,

3-Ahirete ve onun insanın Allah’a doğru gelişim çizgisindeki yapıcı etkinliğine,

4-Hilkat(yaratılış) ve yasamada (İlahi kanunların ko­nulmasında)ilahi adalete,

5-Sürekli imamet ve rehberliğe ve onun İslam inkılabının sürdürülmesindeki temel etkinliğine,

6-İnsanın yüce saygınlık ve değerine, onun Allah karşısında sorumluluğu ile birlikteki hüriyetine ve iman esasına dayanan bir nizamdır ki;

a)Gerekli şartları haiz fakihlerin Kitap ve Masumların(hepsi üzerine Allah’ın selamı olsun)sünneti esasına dayanan sürekli içtihatları,

b)İnsanlığın ileri düzeydeki ilim, fen ve deneylerin­den yararlanma ve bunların ilerletilmesi çabası,

c) Her türlü zulmün ve zulme boyun eğmenin bertaraf edilmesi yolu ile dürüstlük, adalet ve siyasi, iktisadi, iç­timai ve kültürel bağımsızlığı ve milli dayanışmayı sağ­lar.

Üçüncü Madde

İran İslam Cumhuriyeti devleti, ikinci maddede anı­lan hedeflere ulaşma uğrunda, aşağıdaki hususlar için bütün imkanlarını kullanmakla görevlidir:

1- Ahlaki erdemlerin iman ve takvaya dayanarak ol­gunlaşması için elverişli ortamın hazırlanması, fesat ve suçluluğun bütün görünümleri ile savaşım.

2- Genel bilgi düzeyinin, basından ve toplu haber­leşme araçlarından ve diğer araçlardan sağlıklı biçimde yararlanılarak her alanda yükseltilmesi.

3- Her düzeyde herkese parasız öğrenim, eğitim ve beden eğitimi ile yüksek öğrenim imkanlarının yaygın­laştırılması.

4-Bilim, fen (teknik), kültür ve İslami bilgilerin bütün alanlarında inceleme, araştırma ve yeni sonuçlara varma yeteneklerini, araştırma ve araştırıcıları teşvik merkezleri kurarak güçlendirme.

5-Emperyalizmin tümüyle kovulması ve yabancıla­rın nüfuzunun önlenmesi.

6)Her türlü istibdat, bencillik ve(zorba) tekelciliğin yok edilmesi.

7- Kanun çerçevesinde siyasi ve toplumsal hürriyet­lerin sağlanması.

8)Halkın tümünün kendi siyasi iktisadi, içtimai ve kültürel yazgısının belirlenmesine katılması.

9-Yersiz ayırım ve ayırıcalıkların kaldırılması ve herkes için maddi ve manevi her alanda adilane imkanlar sağlanması.

10-Sağlıklı yönetim düzeni kurulması ve zorunlu olmayan örgütlerin ilga edilmesi.

11-Milli savunma yapısı, bağımsızlığı, top­rak bütünlüğü ve İslami  nizamın korunması için genel askeri öğrenim yolu ile güçlendirilmesi.

12-Eşitliğin sağlanması, yoksulluğun giderilmesi, beslenme, barınma, çalışma, sağlık ve toplumsal güvenlik alanlarındaki her türlü yoksulluğun ortadan kaldırılması için İslami ilkelere uygun sağlıklı ve adilane bir ik­tisadın temellerinin atılması.

13-Bilim,teknik, sanayi, tarım,askerlik ve benzeri alanlarda kendine yeterliğin sağlanması.

14-Kadın erkek her ferdin her yönden haklarının sağlanması, herkese adilane yargı güvenliğinin kurul­ması ve herkesin kanun karşısında eşitliği.

15-Tüm halk içinde İslam kardeşliği ve genel yardımlaşmanın genişletilmesi ve güçlendirilmesi.

16-Ülkenin dış siyasetinin İslam ölçülerine da­yanılarak düzenlenmesi, bütün müslümanlara karşı kar­deşlik ödevlerinin üstlenilmesi ve yeryüzü mustazaflarının, elden gelen imkanların esirgenmeksizin korunması.

Dördüncü Madde

Medeni, cezai, mali, iktisadi, idari, kültürel askeri, si­yasi ve diğer bütün kanun ve kararlar İslami ölçülere dayanmalıdır.

Bu madde kayıtsız şartsız olarak anayasanın bü­tün maddelerinin ve diğer kanun ve kararların üs­tündedir ve bu hususun tesbiti ve belirlenmesi, Denetim Şurası’nın (Şura-i Nigehban)mensubu olan fakihlerin uh­desindedir.

Beşinci Madde

Hz.Mehdi’nin (A)gaybeti zamanında İran islam Cum­huriyeti’nde Velayet-i emr ve İmamet-i ümmet adil, takva sahibi, zamanın icablarını bilen, gözüpek, becerikli, tedbirli ve halk çoğunluğunun önder bilip kabul ettiği bir fakihin uhdesindedir.

Hiç bir fakih bu çoğunluğu elde edemediği tak­dirde önder veya yukarıdaki şartları haiz fakihlerden meydana gelen rehberlik şurası yüzyedinci maddeye uy­gun olarak onu üstlenir.

Altıncı Madde

İran islam Cumhuriyet’inde ülke işlerinin, seçimler yoluyla, Cumhurbaşkanı , Milli Şura Temsilcilerinin se­çimi, şuraların üyeleri ve benzer heyetlerin üyeleri veya anayasanın diğer maddelerinde belirtilen hususlar  halk oyu yolu ile, genel oya dayanılarak yürütülmesi gerekir.

Yedinci  Madde

Kur’an’ın, “Ve işleri aralarında şura-dayanışma ile­dir.”(Şura/38)”buyruğu ile “Emr’de istişare et.”(Al-i İmran/159)buyruğu gereğince Milli Şura Meclisi ile eya­let, il, kent, bucak, mahalle ve köy şuraları, ülkenin karar ve yönetim organlarındandır. Şuraların nerede ve nasıl kurulacaklarına, yetki ve ödevlerinin sınırlarını anayasa ve buna daya­narak çıkartılan kanunlar belirler.

Sekizinci madde

İran İslam Cumhuriyeti’nde hayra çağırma, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma, halk içinde fertlerin birbirine karşı ilişkilerinde ve devlet ile halk ilişkisinde karşılıklı olarak herkese ait bir ödevdir.

Bu ödevin şartları, sınırları ve niteliği ise kanunla be­lirlenir.

“İnanan erkek ve kadınların bir bölümü, diğerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten nehyederler.”(Tevbe/71)

Dokuzuncu Madde

İran İslam Cumhuriyeti’nde hürriyet, bağımsızlık, birlik ve beraberlik ve ülkenin toprak bütünlüğü birbi­rinden ayrılık kabul etmezler. Bunların korunması dev­letin ve milletin her bir ferdinin ödevidir. Hiçbir ferd, zümre veya makam hürriyetten yararlanma adı altında İran’ın siyasi, kültürel, iktisadi ve askeri bağımsızlığı  ve toprak bütünlüğüne karşı en küçük bir ihlalde bulunamaz ve hiç bir makam ülke bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruma adı altında meşru hürriyet­leri kanun ve kararlar ile de olsa yürürlükten kaldı­ramaz .

Onuncu Madde

Aile, İslam toplumunun temel birimi olduğuna göre bütün kanun, karar ve ilgili planların aile ku­rulmasının kolaylaştırılması, onun kutsallığını gözetil­mesi ve korunması ile aile ilişkilerinin İslami hukuk  ve ahlak temeline oturtulması  yönünde olması gerekir.

Onbirinci Madde

“Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben rabbinizim, bana ibadet edin.”(Enbiya/92) ayet-i kerimesi hükmünce bütün müslümanlar tek bir ümmettir ve İran İslam Cumhuriyeti devleti, İslami devletlerin uyuşması ve birleşmesi temeline genel siyaseti yerleş­tirmekle ve İslam dünyasının siyasi, iktisadi ve kültürel birliği gerçekleşinceye değin sürekli çaba harcamakla ödevlidir.

Onikinci Madde

İran’ın resmi dini İslam ve Caferi-i İsna-aşeri mez­hebidir ve bu madde sonsuza değin değiştirilemez. Anifi, Şafii Maliki, Hanbeli ve Zeydiye gibi diğer İslam mezhepleri  de tam saygınlığı haizdirler ve bu mezheplerin mensupları kendi fıkıhlarına göre dini me­rasim icrasında serbesttirler ve dini eğitim ve öğretimleri ile ahval-i şahsiye(evlenme, boşanma, miras ve vasi­yet)ve mahkemelerde buna ilişkin davalarda resmen tanınmış olup, bu mezheplerden herhangi birinin çoğunlukla olduğu yörelerde şuraların yetki sınırı içindeki ma­halli(yerel)kararlar diğer mezhep mensuplarının haklarına rivayet edilmek kaydı ile, o mezhebe uygun olacaktır.

Onüçüncü madde

Yalnız Zerdüşti, Musevi, Hristiyan İranlılar kanun dairesinde dini merasimlerini icrada serbest olan azın­lıklardır ve ahval-i şahsiye ile dini öğretimlerinde kendi yollarınca davranırlar.

Ondördüncü madde

“Allah sizinle dinde vuruşmayanlara ve sizi yurdunuzdan sürmeyenlere dürüst ve iyilik- güzellikle davranmanızı yasaklamaz  Muhakkak ki Allah dürüst ve adil davrananları sever.”(Mümtahine/8)Ayet-i kerimesi gereğince İran İslam Cumhuriyeti ve müslümanlar, gayr-i müslimlere İslam’ın iyi ahlak kuralları, dürüstlük ve adalet ile muamele ve onların insan haklarına riayet etmekle ödevlidirler. Bu madde islam ve İran İslam Cumhuriyeti aleyhine düzen ve girişimde bulunmayanlar hakkında geçerlidir.

İkinci Fasıl
Ülkenin Resmi dil, yazı ve bayrağı
Onbeşinci Madde

İran  halkının resmi ve ortak dili ve yazısı Farsça’dır. Senetler, resmi metinler ve ders kitapları bu dil  ve yazı ile olmalıdır.

Ancak mahalli ve kavmi dillerden basında ve kitle haberleşme araçlarında yararlanma ve okullarda bunun edebiyatının öğretilmesi Farsça’nın yanına ser­besttir.

Onaltıncı Madde

Kur’an ve İslami ilimler ve mearif dili Arapça oldu­ğuna ve Fars edebiyatı tamamen karışmış bulunduğuna göre bu dilin İlk dönemden sonra ve orta dönemin so­nuna kadar her sınıf ve dalda öğretilmesi gereklidir.

Onyedinci Madde

Ülkenin resmi tarih başlangıcı İslam Peygambe­rin’in (S)hicretidir ve Hicri-Şemsi ve Hicri- kameri tarihler­den(takvimlerden) her ikisi de geçerlidir. Ancak devlet işlerinde dayanak olan tarih Hicri- Şemsi’dir. Haftalık resmi tatil ise Cuma günüdür.

Onsekizinci Madde

İran’ın resmi bayrağı yeşil, beyaz ve kırmızı renklerden olup İslam Cumhuriyeti’nin özel alame­tini(simgesini)ve”Allah-u Ekber”şiarını taşır.

Üçüncü Fasıl
Milletin Hakları
Ondokuzuncu Madde

Milletin bütün ferdleri hangi kavim ve kabilelerden olursa olsunlar, eşit haklardan yararlanırlar ve renk  , ırk,dil ve benzeri etkenler ayrıcalık sebebi olamaz.

Yirminci Madde

Milletin her ferdi kadın veya erkek olsun kanun ko­ruması açısından eşit durumdadırlar ve bütün insani, siyasi iktisadi, içtimai ve kültürel haklardan, İslami ölçü­lere uyularak yararlanırlar.

Yirmibirinci Madde

Devlet İslami ölçülere uyulmak üzere, her alanda ka­dın haklarını sağlamakla ve aşağıdaki hususları gerçekleş­tirmekle ödevlidirler:

1-Kadının kişiliğinin olgunlaşması ve maddi ve ma­nevi haklarının canlandırılması için elverişli ortamın hazırlanması,

2-Özellikle gebelik ve çocuk bakımı açısından annelerin korunması ve bakıcısı olmayan çocukların korunması,

3-Ailenin özü ve sürekliliğinin korunması için yetkili mahkeme kurulması,

4-Dullar ile yaşlı ve kimsesiz kadınlar için özel içti­mai güvenliğin sağlanması,

5-Şer’i velisi bulunmayan çocukların kanuni temsil­ciliğinin, diledikleri takdirde bu işe ehil olan annelerine verilmesi,

Yirmiikinci Madde

Kişilerin canı, malı, hakları, meskeni ve meslek­leri, kanunun cevaz verdiği durumlar dışında taarruzdan masundur.

Yirmiüçüncü Madde

İnançların araştırılması yasaktır ve hiçimse sırf  bir inanca sahip olmak yüzünden saldırı ve kınamaya hedef olamaz.

Yirmidördüncü Madde

Basın ve yayın, İslam’ın temel ilkelerini veya kamu­nun hukukunu ihlal etmedikçe, konuları açıklamada serbesttirler. Bunun ayrıntılarını  kanun belirler.

Yirmibeşinci Madde

Mektupların denetlenmesi ve ulaştırılması, telefon ko­nuşmalarının tespit edilmesi ve açıklanması, telgraf ve teleks haberleşmesinin açıklanması, haberleşmenin ön­lenmesi ve ulaştırılması, gizli dinleme ve her türlü te­cessüs, kanun hükmü dışında yasaktır.

Yirmialtıncı Madde

Partiler, dernekler, siyasi ve sınıfsal kuruluşlar ile İslami kuruluşlar veya tanınmış dini azınlıklar bağımsızlık, hürriyet milli birlik, İslami ölçüler ve  ilkeleri ile İslam Cumhuriyeti esasını ihlal etmedikçe serbesttirler. Hiç kimsenin bunlara katılması engellenemez ve kimse bunlardan birine katılmaya zorlanamaz.

Yirmiyedinci Madde

İslam’ın temel ilkelerinin ihlal etmeme şartı ile ve silah taşınmaksızın yapılan her türlü toplantılar ve gösteri yürü­yüşleri serbesttir.

Yirmisekizinci Madde

Herkes eğilimine göre olan ve İslam’a, kamu yararına ve başkalarının haklarına aykırı olmayan bir meslek seçilebilir.

Devlet,toplumun çeşitli mesleklere olan ihtiyaçlarını göz önünde tutarak, her fert için çalışma imkanı ve mes­lek edinmek için eşit şartlar sağlar.

Yirmidokuzuncu Madde

Emeklik, işsizlik yaşlılık, çalışamaz duruma gelmek, kimsesizlik, yolda kalmış­lık ve beklenmedik olaylarda sağlık hizmetlerine, ilaca ve tıbbi bakıma ihtiyaç dolayısıyla sigorta veya buna benzer bir şekilde sosyal güvenlikten yararlanmak herkese ait bir haktır.

Devlet kanunlara uygun olarak kamu gelirlerinden ve halkın katkısı ile sağlanacak gelirlerden yukarıdaki hiz­met ve mali destekleri ülkedeki her bir ferde ayrı ayrı sağlamakla yükümlüdür.

Otuzuncu Madde

Devlet, eğitim ve öğretim imkanlarını parasız olarak ve orta öğrenim döneminin sonuna kadar bütün millet için sağlamakla ve yüksek öğrenim imkanlarını ülkenin  kendine yeterliği sınırına kadar geliştirmekle ödevlidir.

Otuzbirinci Madde

İhtiyaca uygun meslek sahibi olmak İranlı her fert ve ailenin hakkıdır. Devlet evleviyeti (önceliği) göz önünde tutarak daha fazla muhtaç olanlar, özellikle köylü ve işçiler için bu maddenin uygulanması ortamını hazırlar.

Otuzikinci Madde

Hiç kimse kanunun belirlediği hüküm ve usul dışında yakalanamaz. Tutuklama durumunda itham konusu, delilleri  de zikredilerek zaman geçirmeksizin yazılı ola­rak itham edilene bildirilmeli ve duyurulmalıdır.

En çok yirmi dört saat içinde ilk tutanaklar dosyası yetkili ma­kamlara gönderilmeli ve yargılamanın en kısa bir za­manda başlaması sağlanmalıdır

Bu maddeye aykırı dav­ranan kanun gereğince cezalandırılır.

Otuzüçüncü Madde

Hiç kimse kanunun belirlediği hallerin dışında   ikamet ettiği yerden sürülemez veya ilgilendiği yerde ika­met etmesi engellenemez veyahut bir yerde ikamete zor­lanamaz

Otuzdördüncü Madde

Hakkını arama her ferdin tartışılamaz hakkıdır ve herkes hakkını arama amacı ile yetkili mahkemelere başvurulabilir. Milletin her ferdinin bu mahkemelere baş­vurma imkanı bulunmalıdır. Hiç kimsenin kanun gere­ğince başvurma hakkını haiz bulunduğu mahkemeye başvurması engellenemez.

Otuz beşinci Madde

Her mahkemede davanın taraftarlarının kendisi için vekil tayin etme hakları vardır ve ve­kil(avukat)seçilebilecek durumda değil iseler onlara vekil tayin etme imkanları sağlanmalıdır.

Otuzaltıncı Madde

Ceza mahkumiyeti ve icrası ancak yetkili mahkeme yolu ile ve kanun gereğince olabilir.

Otuzyedinci Madde

Aslolan beraettir(İnsanın suçu sabit olmadıkça suçsuzdur.)ve hiç kimse suçu yetkili mahkemede sabit olmadıkça ka­nun nazarında suçlu tanınamaz.

Otuzsekizinci Madde

İkrar elde etme veya bilgi edinmek için başvurulacak her türlü işkence yasaktır. Kişinin tanıklığa, ikrara veya and içmeye zorlanmasına cevaz yoktur ve bu türlü tanıklık, ikrar ve ant içmeler değersiz ve geçersizdir.Bu maddeye aykırı davrananlar kanun gereğince cezalandırılırlar.

Otuzdokuzuncu Madde

Kanun hükmü ile yakala­nan, tutuklanan, hapsedilen veya sürülen bir kimse­nin şeref ve haysiyetine teca­vüz,her ne suretle olursa olsun yasaktır ve cezalandırmayı gerektirir.

Kırkıncı Madde

Kimse hakkını kullanma eylemlerini, başkasına zarar verme veya genel yararlara tecavüze araç kılamaz.

Kırkbirinci Madde

İran ülkesi vatandaşlığı her İranlının tartışılmaz hakkıdır ve devlet hiç bir İranlının vatandaşlığını kendi isteği olmadıkça veya başka bir ülkenin vatandaşlığına girmedikçe kaldıramaz.

Kırkikinci Madde

Yabancılar kanunların sınırları içinde İran vatan­daşlığına girebilirler ve bu gibi kişilerin vatandaşlığının kaldırılması, başka bir devletin, onların vatandaşlığını kabul etmesi veya bizzat onların talep etmeleri ile müm­kündür.

Dördüncü Fasıl
İktisad ve Mali İşler
Kırküçüncü Madde

Toplumun İktisadi bağımsızlığının sağlanması ve yoksulluk ile  yoksunluğun kökten sökülmesi  ve insanın ihtiyaçlarının, hürriyeti de korunarak olgunlaşma süreci içinde giderilmesi için, İran İslam Cumhuriyeti’nin ekonomisi aşağıdaki ilkelere dayanır:

1-Temel ihtiyaçlarının sağlanması: Herkes için mes­ken, yiyecek, giyecek, sağlık ilaç, eğitim ve öğrenim ve aile kurmak için gerekli imkanlar.

2-Tam anlamıyla bir istihdama ulaşma amacı ile, her­kese çalışma şartları ve imkanları sağlamak. Hakeza çalışma gücü olmasına rağmen araç ve gereci bulunmayan her­kese bu aracı elde etme imkanı sunmak, yardımlaşmak ve faizsiz kredi imkanları yaratmak gibi ya da diğer meşru yolları hazırlamak. Ancak bunu yaparken servetin belli bir fert ya da zümrenin faydasına sunulmasının ya da devleti büyük bir patron durumuna getirilmesinin engellenmesi gerekmek­tedir. Bu girişim ülkenin genel planına hakim olan zorunluklara uyularak her gelişim aşamasında gerçekleş­tirilmelidir.

3-Çalışma şekli, muhtevası ve saatleri her ferdin mesleki çabasına ek olarak kendisini manevi, siyasi ve içtimai yönden eğitme ve ülke önderliğine eylemli ka­tılma ve beceri ve yeteneğini çoğaltma fırsat ve gücünü verecek şekilde olmak üzere ülkenin iktisadi programı­nın düzenlenmesi,

4-Meslek seçme hürriyetine riayet edilmesi ve fertlerin belirli bir işe zorlanmasının ve başkasının çalışmasında haksız çıkar sağlamanın önlenmesi

5-Başkasına zarar verme ,tekelcilik, ihtikar, faiz ve di­ğer batıl ve haram muamelelerin yasaklanması

6-iktisada ilişkin her olguda ve bu arada tüketim, ya­tırım, üretim, dağıtım ve hizmetlerde aşırı ve gereksiz harcamaların önlenmesi,

7-İlim ve teknikten yararlanılması ve ülke iktisadının genişleme ve gelişmesine olan ihtiyaç oranında becerikli kişilerin eğitilmesi

8-Ülke ekonomisi üzerinde yabancı iktisadi  baskının önlenmesi,

9-Tarımda hayvancılıkta ve sanayide üretim artışının genel ihtiyaçları karşılayıcı ve ülkeyi kendine yeterlilik aşamasına ulaştırıcı ve bağımlılıktan kurtarıcı yönde güçlendirilmesi.

Kırkdördüncü Madde

İran İslam Cumhuriyeti’nin iktisadi nizamı kamu (devlet),yardımlaşma(kooperatif) ve özel olmak üzere üç kesim (sektör) üzerinde düzenli ve sağlıklı planlamaya dayanmaktadır.

Devlet sektörü bütün büyük sanayi, temel sanayi, dış tica­ret, büyük maden işletmeleri, bankacı­lık, enerji sağlanması, büyük su ulaşım ağları, baraj­lar, radyo ve televizyon, posta, telgraf ve tele­fon, havayolları, gemi işletmeciliği, karayolları  ile demiryolları ve benzerleridir ki kamu mülkiyetinde ve devletin yetki alanındadırlar.

Yardımlaşma(kooperatif)sektörü İslami ilkelere uygun olarak kent ve köylerde kurulan üretim ve dağıtım ortaklık ve kuruluşlarıdır.

Özel sektör; tarım, hayvancılık, sanayi, ticaret ve hizmetlerin kamu ve kooperatif sektörünün iktisadi faaliyetlerinin tamamlayıcısı olan bölümdür.

Bu üç kesimde mülkiyet, bu faslın diğer maddelerine uygun olup İslami kurallar alanı dışına çıkmadığı, ülkenin iktisadi gelişme ve olgunlaşmasına engel olmadığı ve topluma zarar verici bulunmadığı sürece İslam Cumhuriyeti’nin himayesi altındadır.

Her üç kesimin ana ilkeleri, alanları ve şartlarını kanun belirler.

Kırkbeşinci Madde

Yararlanılmayan veya bırakılmış araziler,  madenler, denizler, göller, ırmaklar ve diğer kamusal sular, dağlar, vadiler, ormanlar, kamışlıklar, tabii koruluklar, özel yararlanmaya tahsis edilmeyen otlaklar, mirasçısı bulunmayan tereke, maliki bilinmeyen mallar ve gasbedenlerden alınan kamu malları gibi enfal ve genel servetler, İslam hükümetinin etki alanında olup, kamu yararına uygun biçimde kullanılır.

Her birinden yararlanmanın ayrıntıları ve usullerini kanun belirler.

Kırkaltıncı Madde

Herkes meşru kazanç ve çalışmasının ürününe maliktir ve hiç kimse kendi kazanç ve çalışmasına ilişkin mülkiyet hakkını ileri sürerek bir başkasının kazanma ve çalışma imkanını gideremez.

Kırkyedinci Madde

Meşru yoldan olan özel mülkiyet saygındır. Bunun ilkelerini ise kanun belirler.

Kırksekizinci madde

Eyaletlerde tabii kaynakların işletilmesi ve milli kaynaklardan yararlanma ve iktisadi faaliyetlerin eyaletler ve ülkenin çeşitli bölgeleri arasında dağıtılmasında ayırım gözetilmemelidir.

Öyle ki her bölge kendi ihtiyaçlarına ve gelişim yeteneğine göre gerekli sermayeyi ve imkanları  elinde bulundurabilsin.

Kırkdokuzuncu Madde

Devlet faiz, gasb, rüşvet, ihtilas hırsızlık, kumar, vakıf mallarından yolsuz yararlanma, ihaleler ve devlet muamelelerinden yolsuz kazanç sağlama, yararlanılmayan arazi ve özel mülkiyete konu olmayıp herkesin yararlanmasına tahsil edilen temel malların satımı, fesat yuvalarının işletilmesi ve başka gayr-i meşru gelirden meydana gelen servetleri alır ve hak sahibine, hak sahibinin bilinmemesi durumda ise bu beytülmale(devlet hazinesine)vermekle ödevlidir.

Bu hüküm şer’i araştırma, soruşturma ve ispat ile devlet tarafından icra edilmelidir.

Ellinci Madde

İslam Cumhuriyetin’de bugünkü neslin ve gelecek nesillerin, içinde gelişime yönelik bir toplum hayatı sürmeleri için gerekli yaşama çevresinin korunması genel ödev sayılır. Bu sebeple yaşama çevresini kirleten veya düzeltilmez biçimde bozan iktisadi vesair faaliyetler yasaktır

Ellibirinci Madde

Kanun gereği olmaksızın hiçbir tür vergi konamaz. Vergi muafiyeti, istisnaları ve indirimi kanuna göre belirler.

Elliikinci Madde

Ülkenin yıllık genel bütçesi kanunda gösterilen usul üzere devlet tarafından hazırlanır ve incelenip onaylanması için Milli Şura Meclisi’ne tevdi edilir. Bütçe rakamlarına her türlü değişiklik de kanunda gösterilen usule bağlı olacaktır.

Elliüçüncü Madde

Devletin bütün gelirleri genel muhasebe hesaplarında toplanır ve bütün ödemeler kanuna göre onaylanmış bulunan krediler sınırları içinde gerçekleştirilir.

Ellidördüncü Madde

Ülkenin Divan-i Muhasebat’ı (Sayıştay’ı),direkt Milli şura Meclisi’nin denetimine bağlıdır. Tahran’da ve eyalet merkezlerinde kuruluş ve işleyiş biçimi kanuna göre belirlenir.

Ellibeşinci Madde

Sayıştay; bakanlıklar, müesseseler, devlet şirketleri ve her hangi bir şekilde ülkenin genel bütçesinden yararlanan kuruluşların bütün hesaplarını kanunun belirlediği usul ile inceler veya denetler. Ta ki hiç bir masraf onaylanmış kredileri aşmasın ve her meblağ tahsil edildiği yere harcansın.

Sayıştay ilgili hesab, senet ve belgeleri kanuna uygun olarak toplar ve her yılın bütçe hesap tasfiyesi dökümünü, kendi görüşünü de eyleyerek Milli Şura Meclisi’ne tevdi eder. Bu döküm kamuoyuna açıklanmış olmalıdır.

Beşinci Fasıl
Milletin Egemenlik Hakkı ve Bundan Doğan Güçler
Ellialtıncı Madde

Dünya ve insan üzerinde mutlak egemenlik hakkı Allah’ındır ve O, insanı toplumsal yazgısına egemen kılmıştır.

Hiç kimse insandan bu ilahi hakkı alamaz veya belli bir zümrenin çıkarlarına hizmete alet edemez ve millet, Allah vergisi olan bu hakkı, ilerideki maddelerde belirtilen yollardan kullanır.

Elliyedinci Madde

İran İslam cumhuriyetinde egemen güçler; yasama, yürütme ve yargı gücü olup, velayet-i emr ve imamet-i ümmet denetimindedir ve bu, kanunun gelecek maddeleri uyarınca işlev kazanır. Bu üç güç birbirinden bağımsızdır.

Ellisekizinci Madde

Yasama gücü halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşan Milli Şura Meclisi aracılığı ile kullanılır.

Meclisinin onayından geçen metinler icra edilmek üzere yürütme ve yargı güçlerine tebliğ edilir.

Ellidokuzuncu Madde

Çok önemli iktisadi, içtimai ve kültürel sorunlarda yasama gücünün halk oyu ve doğrudan doğruya halkın oyuna başvurma yolu ile kullanılması mümkündür.

Halkoyuna başvurma talebi, temsilcilerin tam sayısının üçte iki çoğunluğunca onaylanmış olmalıdır.

Altmışıncı Madde

Yürütme gücü, bu kanunda doğrudan doğruya önderlik(rehberlik)makamının uhdesine bırakılmış hususlar dışında Cumhurbaşkanı ve bakanlar eliyle kullanılır.

Altmışbirinci Madde

Yargı gücü İslami ölçülere uygun olarak kurulmaları gereken adli mahkemeler aracılığı ile kullanılır ve davaları çözüme bağlama, kamu hukukunu koruma, adaletin icrası ve yayılması ile hadlerin(Şer’i cezaların) uygulanması yönünde çalışması gerekir.

Altıncı Fasıl
Yasama Gücü
Birinci Bölüm: Milli Şura Meclisi
Atmışikinci Madde

Milli Şura Meclisi, doğrudan doğruya ve gizli oyla halk tarafından seçilen millet temsilcilerinden meydana gelir.

Seçmenler ve seçilenler için söz konusu şartlar ve seçimlerin nasıl yapılacağını kanun belirler.

Atmışüçüncü Madde

Milli Şura Meclisi’ne üyelik dönemi dört yıldır. Her dönem seçimleri önceki dönem sona ermeden yapılmalıdır ki, ülke hiçbir zaman meclissiz kalmasın.

Atmışdördüncü Madde

İslami Şura Meclisi’nin temsilci sayısı ikiyüz yetmiş(270) kişidir.1989 yılından geçerli olmak suretiyle ülkenin beşeri, siyasi ve coğrafi faktörleri ile onların görüşleri gözönüne alınarak her on yılda bir meclise en fazla yirmi temsilci daha katılabilir. Zerdüştî ve Museviler birer temsilci, Asuri ve Keldani Hristiyanlar birlikte bir temsilci ve güneydeki ve kuzeydeki Ermeni Hrıstiyanlar da birer temsilci seçebilir. Seçim bölgelerindeki seçmen sayısı ile temsilci sayısını kanun belirler.

Altmışbeşinci Madde

Seçimler yapıldıktan sonra Milli Şura Meclisi’nin oturumları toplam üye sayısının üçte ikisi ile resmiyet kazanır ve teklif ve tasarıların onaylanması, onaylanmış iç tüzük kurallarına uyularak gerçekleştirilir.

Anayasanın Özel bir nisab(oran)belirlediği hususlar müstesnadır. İç tüzüğün onaylanabilmesi için hazır üyelerin üçte ikisinin muvafakati gereklidir.

Altmışaltıncı Madde

Başkan ve Başkanlık Divanı seçme usulu ve komisyonların sayısı ve bunların görev süreleri ile müzakerelere ilişkin hususlar ve meclis düzeninin sağlanması, iç tüzük aracılığı ile belirlenir.

Altmışyedinci Madde

Temsilciler(Milletvekilleri)meclisin ilk toplantısında aşağıdaki belirtilen şekilde and içmeli ve and metnini imzalamalıdırlar;

Bismillahirrahmanirrahim

“Ben Kur’an-ı Mecid karşısında Kadir-i Müteal olan Allah’a yemin eder ve insanlık şerefime dayanarak taahhüt ederim ki, İslam’ın hariminin (mukaddes değerlerinin) koruyucusu, İran milletinin İslami devriminin getirdiklerinin ve İslam cumhuriyeti’nin temel ilkelerinin bekçisi olayım, milletin bana emanet ettiği emaneti adil bir emanetçi sıfatı ile gözeteyim ve vekalet ödevlerinin yerine getirilmesinde emanet ve takvayı gözeteyim ve her zaman ülkenin bağımsızlık ve yükselmesine, milletin hukukunun korunmasına ve halka hizmete canla başla çalışayım. Sözlerimde, yazılarımda, görüş ve açıklamalarımda ülkenin bağımsızlığı, halkın hürriyeti ve kamu yararının sağlanmasını gözönünde tutayım.”

Dini azınlıkları temsil eden milletvekilleri bu andı kendi semavi kitaplarını anarak yerine getirirler.

İlk oturumda hazır bulunmayan temsilciler hazır bulundukları ilk oturumda and içme törenini yerine getirirler.

Altmışsekizinci Madde

Savaş ve ülkenin askeri işgali sırasında Cumhurbaşkanının teklifi, toplam milletvekili sayısının dörtte üçünün kabulü ve Denetim Şurası’nın tasvibi ile işgal edilen noktalar veya ülkenin bütününde seçimler belirli bir süre için duraklatılabilir ve yeni meclisin toplanamaması durumunda eski meclis çalışmalarını sürdürür.

Altmışdokuzuncu Madde

İslami Şura Meclisi’nin tüm müzakereleri aleni (açık) olmalı ve tam tutanakları radyo ve resmi gazete yolu ile kamuoyuna bilgi verme amacı ile yayımlanmalıdır. Olağanüstü şartlarda, ülke güvenliğinin gerektirdiği taktirde Cumhurbaşkanı veya bakanlardan biri veya milletvekillerinden on kişinin talebi ile kapalı oturum yapılır. Kapalı oturumda kabul edilen hususlar Denetim Şurası hazır bulunduğu halde toplam milletvekili sayısının dörtte üçünün kabulü ile geçerlilik kazanır. Bu oturumların tutanak ve kararları olağanüstü şartların kalkmasından sonra kamunun bilgisine sunulmak üzere yayımlanmalıdır.

Yetmişinci  Madde

Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanlar toplu veya tek başına olarak meclisin açık oturumlarına katılabilir ve danışmanlarını birlikte bulundurabilirler. Ayrıca milletvekilleri gerekli gördüğü taktirde bakanlar hazır bulunmakla yükümlüdür. Talepte bulundukları taktirde açıklamaları dinlenir.

İkinci Bölüm
Milli Şura Meclisi’nin Yetkileri
Yetmişbirinci Madde

Milli Şura Meclisi, anayasada belirlenen sınırlar içinde her sorun için kanun koyabilir.

Yetmişikinci Madde

Milli Şura Meclisi ülkenin resmi dininin kurallarına veya anayasaya aykırı düşen kanunlar koyamaz. Bu konuda karar yetkisi doksan altıncı maddede belirtildiği üzere Denetim Şurası’nın uhdesindedir.

Yetmişüçüncü Madde

Olağan kanunların açıklanma ve yorum  yetkisi Milli Şura Meclisi’ndedir. Bu maddenin hükmü, hakimlerin hakkı tesbit sırasında kanunları yorumlamalarını engelleyici nitelikte değildir.

Yetmişdördüncü Madde

Kanun tasarıları bakanlar kurulunda kabul edildikten sonra ise meclise sunulur ve kanun teklifleri temsilcilerden en az onbeş kişi tarafından getirilmiş iseler Milli Şura Meclisi’nde işleme konulur.

Yetmişbeşinci Madde

Milletvekillerinin kanun teklifleri ile kanun tasaları hakkında ileri sürdükleri öneri ve düzeltmeler kamu gelirlerinin azalması veya genel giderlerin çoğalması sonucunu doğuracak nitelikte iseler, bu yolda gelir azalmasının nasıl giderileceği veya yeni giderin nasıl karşılanacağını da belirtmeleri halinde göz önünde tutulur.

Yetmişaltıncı Madde

Milli Şura Meclisi, ülkenin bütün işleri için araştırma ve soruşturma hakkına sahiptir.

Yetmişyedinci Madde

Milletlerarası antlaşma, sözleşme ve muvafakat belgelerinin Milli Şura Meclisi’nce kabul edilmeleri gerekir.

Yetmişsekizinci Madde

Ülke yararını gözetme, tek taraflı olmama ve ülkenin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne zarar vermeme şartı ile ve milletvekillerinin beşte dördünün olumlu oyu ile yapılacak cüz’i düzeltmeler dışında sınır çizgilerinde her türlü değişiklik yasaktır.

Yetmişdokuzuncu Madde

Sıkıyönetimin yerleşmesi yasaktır, savaş halinde ve buna benzer olağan üstü şartlarda devletin Milli Şura Meclisi’nin onayı ile geçici olarak zorunlu sınırlamaları getirebilme hakkı vardır.

Ancak süresi her hal-u karda otuz günü aşamaz ve zaruret aynı şekilde devam ediyorsa yeniden meclisin izni alınır.

Sekseninci Madde

Devlet tarafından ödünç alıp verme ile karşılıksız iç ve dış yardımlar Milli Şura Meclisi’nde kabul edilmelidir.

Seksenbirinci Madde

Yabancılara ve hizmetler alanında ortaklıklar ve müesseseler kurma imtiyazı verilmesi kesin olarak yasaktır.

Seksenikinci Madde

Zaruret bulunmadıkça ve de  Milli Şura Meclisi’nce onaylanmadıkça devletçe yabancı uzmanların işe alınmaları yasaktır.

Seksenüçüncü Madde

Milli değerlerden olan devlet bina ve malları, eşsiz olmasa bile Milli Şura Meclisi’nin onayı bulunmadıkça başkasına intikale elverişli değildir.

Seksendördüncü Madde

Her milletvekili, bütün millet karşısında sorumludur ve iç ve dış bütün meselelerde görüş açıklayabilir.

Seksenbeşinci Madde

Temsilcilik niteliği kişiye bağlıdır ve başkasına devredilemez. Meclis kanun koyuculuk yetkisini bir kişi veya kurula aktaramaz. Ancak zorunlu hallerde bazı kanunların konulması yetkisini yetmiş ikinci maddeye uyulması kaydı ile kendi iç komisyonlarına aktarabilir. Bu takdirde bu kanunlar meclisinin belirleyeceği süre içinde deneme olarak uygulanır. Kesin onaylama yine meclise aittir.

Aynı zamanda İslami Şura Meclisi devlet müesseselerinin, firmaların ve kuruluşların ya da devlete bağlı olanların daima kuruluş bildirgelerini onaylayabilir. Yetmiş ikinci maddeye uyulması kaydı ile komisyonlarına havale edilebilir veya bu onayın iznini devlete verebilir. Bu durumda söz konusu husus ülkenin resmi mezhebinin usul ve ahkamı ile devletin tasvip ettiği anayasaya ters düşmemelidir. Bu konunun açıklanması ile doksan altıncı madde esasınca Denetim Şurası onayından geçen konular, ülkenin kanun ve kararlarıyla çelişki içinde olmamalıdır. Bu hususların söz konusu yasalarla çelişkisi bulunmadığı ilan edildiğinde icrası için önceden İslami Şura Meclisi başkanına arz edilmesi gerekir.

Seksenaltıncı Madde

Meclisteki temsilciler ödevlerini yerine getirirken, görüş ve oy açıklamada tamamen serbesttirler ve mecliste açıkladıkları görüşler veya temsilcilik ödevlerini yerine getirmeleri  için verdikleri oylar sebebiyle kovuşturulamaz ve tutuklanamazlar.

SeksenyedinciMadde

Cumhurbaşkanı, bakanlar kurulunu kurduktan sonra başkaca bir girişimde bulunmadan önce Meclis’ten güvenoyu almalıdır. İse başladıktan sonra da önemli sorunlar ve ihtilaf baş gösterdiğinde bakanlar kurulu için Meclis’ten güvenoyu isteyebilir.

Seksensekizinci Madde

İslami Şura Meclisi temsilcilerinin en az dörtte birinin talebiyle Cumhurbaşkanına veya bakanlara, kendi bakanlığının işlevi hakkında soru sorulabilir. Cumhurbaşkanı veya ilgili bakan, mecliste hazır bulunmalı ve sorulan sorulara cevap vermelidir. Bu cevap süresi, İslami Şura Meclisi’nin uygun göreceği bir özür bulunmadıkça Cumhurbaşkanı için bir ay, bakanlar içinse ondurt günü geçmeyecektir.

Seksendokuzuncu Madde
1-İslami Şura Meclisi’indeki temsilciler, gerekli gördükleri konularda bakanlar kuruluna veya bakanlardan herhangi birine gensoru yöneltebilirler.

Gensoru önergesinin işleme konulabilmesi en az on temsilcinin imzası ile Meclis’e sunulmasına bağlıdır.

Hakkında gensoru önergesi verilen bakanlar kurulu veya bakan, önergesinin verilmesinden itibaren ongün içinde mecliste hazır bulunmalı ve önergeyi cevaplandırarak meclisten güvenoyu istemelidir.

Bakanlar kurulunun veya bakanın cevaplandırma için hazır bulunmaması halinde sözü geçen(önerge veren)milletvekilleri gensoru önergeleri hakkında gerekli açıklamaları yaparlar ve meclis gerekli gördüğü takdirde güvensizlik oyunu açıklar.

Meclis güven oyu vermediği takdirde, gensoru önergesine muhatap kalan bakanlar kurulu veya bakan azledilmiş olur.Her iki halde de gensoru önergesine muhatap olan bakanlar, fasılasız ondan sonra kurulacak bakanlar kuruluna üye olamazlar.

2-İslami Şura Meclisi’deki temsilcilerin en az üçte birinin onayı ile yürütme gücünün icraatı ve ülkenin idaresi hakkında Cumhurbaşkanı için gensoru önergesi verilebilir.

Cumhurbaşkanının, gensorusunun verilmesinden sonraki bir ay içerisinde mecliste hazır bulunması gerekir.

Cumhurbaşkanının cevabından ve temsilcilerin de bu cevaba kabul ve red oylarından sonra, cumhurbaşkanı için milletvekillerinden üçte ikisi oranında kiyafetsizlik (selahiyetsizlik oyu) alındığı taktirde anayasanın yüzonuncu maddesinin onuncu bendine uygun olarak konu rehberlik makamının bilgisine arzedilir

Doksanıncı Madde

Meclisin yürütme ve yargı organının çalışmasından şikayetçi olan herkes, şikayetini yazılı olarak Milli Şura Meclisi’ne sunabilir. Meclis bu şikayetleri inceleyip gerekli cevabı vermekle vazifelidir. Şikayet yürütme ve yargı organları ile ilgili ise onlardan gerekli inceleme ve cevabı ister ve uygun bir süre içinde neticeyi bildirir. Ammeyi ilgilendiren hallerde umumun bilgisine sunar.

Doksanbirinci Madde

İslami Şura Meclisi’nin onayladığı kararların İslam ahkamı ile anayasaya aykırı olmamasını temin ederek İslam ahkamı ile anayasanın korunması amacı ile Denetim Şurası adı altında aşağıda belirtilen şekilde bir Şura kurulur:

1-Zamanın icablarına ve günün sorunlarına vakıf ve adil fakihlerden altı kişi. Bunların seçimi Rehberlik Makamı tarafından yapılır.

2-,İslami Şura Meclisi’ne takdim edilen, hukukun çeşitli branşlarında uzman müslüman hukukçular arasından İslami Şura Meclisi oyu ile seçilecek altı kişi.

Doksanikinci Madde

Anayasanın Koruma Şurası üyeleri altı yıllık bir süre için seçilirler. Ancak ilk devrede, üç yıl geçtikten sonra her grubun yarısı kur’a ile değişir ve onların yerine yeni üyeler seçilirler.

Doksanüçüncü Madde

Milletvekillerinin seçim mazbatalarının kabulü ile Anayasayı Koruma Şurası üyelerinden hukukçu altı kişinin seçimi hariç, Anayasayı Koruma Şura’sı olmaksızın Milli Şura Meclisi’nin kanuni geçerliği yoktur.

Doksandördüncü Madde

Milli Şura Meclisi’nce kabul edilen kanunlar ve mevzuatının tamamının Anayasayı koruma Şurası’na gönderilmesi gerekir. Anayasayı Koruma Şurası, kendine ulaştığı tarihten itibaren en fazla on gün içinde onları İslam esaslarına ve anayasaya uygunluğu yönünden incelemeye, aykırı gördüğü takdirde tekrar görüşülmek üzere meclisi iade etmeye vazifelidir. Bu haller dışında meclisçe kabul edilen kanun ve mevzuat icra edilebilir.

Doksanbeşinci Madde

Anayasayı koruma Şurası, incelemek ve nihai görüşünü bildirmek için on günlük süreyi kafi görmediği hususlarda Milli Şura Meclisi’nden en çok ikinci bir on gün için sürenin uzatılmasını isteyebilir.

Doksanaltıncı Madde

Milli Şura Meclisi’nce kabul edilen kanunların ve kararların İslam ahkamına aykırı olmadığının belirlenmesi, Anayasayı Koruma Şurası fakihlerinin ekseriyeti; anayasaya aykırı olmadığının tesbiti ise,Anayasayı koruma Şurası’nın bütün üyelerinin çoğunluğu ile olur.

Doksanyedinci Madde

Anayasayı Koruma Şura’sı üyeleri çabuklaştırmak gayesi ile kanun tasarı ve teklifleri hakkındaki müzakereler sırasında mecliste bulunabilir ve müzakereleri dinleyebilirler. Fakat ivediliği olan kanunun tasarı ve teklifleri meclis gündemine alındığı zaman Anayasayı Koruma Şurası üyelerinin mecliste bulunmaları ve görüşlerini açıklamaları gerekir.

Doksansekizinci Madde

Anayasanın tefsiri, üyelerinin dörtte üçünün kabulu ile olması şartı ile Anayasayı Koruma Şurası’nın sorumluluğundadır.

Doksandokuzuncu Madde

Denetleme Şurası rehberiyet makamının, Uzgörler Kurulu’nun Cumhurbaşkanının ve İslami Şura Meclisi’nin seçimlerine nezaret eder.

Aynı zamanda halkın oyuna ve görüşüne başvurmak ile denetleme görevini de üstlenmiştir.

Yedinci Fasıl
Şuralar
Yüzüncü Madde

Toplumsal, iktisadi, bayındırlık sağlık ve diğer kalkınma faaliyetlerine ilişkin programların halkın işbirliği ile süratle yürütülmesi için mahalli icaplar göz önünde tutularak her köy, bucak, ilçe, il veya eyalette üyelerini o bölge halkının seçtikleri ve köy, bucak, ilçe, il ve eyalet şurası adını taşıyan bir şuranın denetimi sağlanacaktır.

Seçenlerde ve seçilenlerde aranacak şartlar ile alınan şartların yetki ve ödev sınırları ve seçim ve denetim usulleri ve milli birlik, toprak bütünlüğü, İslam Cumhuriyeti nizamı ve merkezi yönetime bağlılık ilkeleri göz önünde tutularak düzenlenmesi gereken aşama sıralarını kanun belirler.

Yüzbirinci Madde

Eyaletlerin kalkınma ve bayındırlık programlarının hazırlanmasında işbirliğinin sağlanması ve ayırımcılığın önlenmesi ve uyumlu yürütmenin denetlenebilmesi için Eyalet Şuraları’nın temsilcilerinden oluşan Eyaletler Yüksek Şurası kurulur.

Bu şuranın kuruluş biçimini ve ödevlerini kanun belirler.

Yüzikinci Madde

Eyaletler Yüksek Şurası, kendi ödev sınırları içinde teklifler hazırlayarak doğrudan doğruya veya hükümet aracılığı ile Milli Şura Meclisi’ne sunabilir. Bu tekliflerin mecliste incelenmeleri gerekir.

Yüzüçüncü Madde

Eyalet valileri, valiler, kaymakamlar ve hükümetçe atanan diğer mülki makamlar şuraların yetki sınırları içinde verdikleri kararlara uymakla yükümlüdürler.

Yüzdördüncü Madde

Programların hazırlanmasında İslami dürüstlüğün ve işbirliğinin sağlanması ile işlerin yürütülmesinde üretim, sanayi ve tarım birimleri arasında uyum kurulması amacı ile işçiler, köylüler ve diğer çalışanlar ile yönetenlerin temsilcilerinden oluşan ve öğretim, yönetim ve hizmet birimleri ile benzerlerinde bu birimlerin üyelerinin temsilcilerinden oluşan şuralar kurulur.

Bu şuraların nasıl oluşacağı ve yetki ile ödevlerinin sınırlarını kanun belirler.

Yüzbeşinci Madde

Şura kurallarının İslami ölçülere ve ülke kanunlarına aykırı bulunmaması gerekir.

Yüzaltıncı Madde

Şuraların dağılması, kanuni ödevlerinden sapmış oldukları taktirde mümkündür. Bu sapmanın tespiti ile şuraların dağıtılma ve kurulmaları usulünü kanun belirler.

Şura, dağıtılmaya itiraz halinde yetkili mahkemeye şikayet hakkına sahiptir ve mahkeme bu şikayeti öncelikle incelemek zorundadır.

Sekizinci Fasıl
Rehber veya Rehberlik Şurası
Yüzyedinci Madde

Halkın ezici çoğunluğu ile merciyet ve rehberlik makamına getirilen yüce taklid makamı, evrensel İslam devriminin büyük rehberi ve İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullahi’l-Uzma İmam Humeyni(R)’den sonra rehber tayin etme görevi, halk tarafından seçimiş olan Uzgörürler Kurulu’na(Hibregan Meclisi)aittir.

Uzgörürler Kurulu anayasanın beşinci ve yüzdokuzuncu maddelerinde belirtilen şartları haiz fakihler arasında bir inceleme ve danışma yapar.

Bunlardan fıkhi hükümler ile siyasi ve sosyal konularda üstün bilgiyi, anayasanın yüzdokuzuncu maddesinde zikredilen özellikleri ve toplumun onayını haiz olanı rehberlik için seçilir.

Aksi taktirde yine onlardan biri rehber olarak seçilir ve tanıtılır.

Uzgörürler tarafından seçilen rehber, velayet-i emr makamını ve onun getirdiği bütün sorumlulukları üstlenir.

Rehber kanunlar karşısında ülkenin diğer vatandaşları gibi muamele görür ve kanunlar karşısında eşittir.

Yüzsekizinci Madde

Uzgörürlerin sayısı ve nitelikleri ile seçimlerinin nasıl olacağı ve ilk dönemde oturumlarının bağlı olacağı iç tüzük, ilk Denetim Şurası’nın fakihlerince hazırlanır ve oy çokluğu ile kabul edilip devrim rehberinin kesin onayına iletilir. Ondan sonra bu konuda her değişiklik ve gözden geçirmeler ile Uzgörürler Şurası’na ait kanun ve kararları onaylama yetkisi onlara aittir.

Yüzdokuzuncu Madde

Rehberin nitelik ve şartları;

1-Fıkhın değişik ve bütün konularında ifta(fetva verme)için gerekli ilmi salahiyete sahip olmak,

2-Ümmet-i İslam’ın rehberliği için gerekli adalet ve takvayı haiz olmak,

3-Siyasal ve toplumsal yönden doğru görüşe, rehberlik için yeterli derecede uzlaştırma, yiğitlik kudret ve yöneticilik yeteneğine sahip olmak.

Yukarıda zikredilen özelliklere sahip birden fazla kişi varsa, fıkhi ve siyasi görüşü daha kuvvetli olan tercih edilir.

Yüzonuncu Madde

Rehberin ödev ve yetkileri şunlardır:

1-Rejimi Koruma Kurulu’na danışıldıktan sonra İran İslam Cumhuriyeti’nin genel politikasını saptamak.

2-Rejimin tayin edilen politikasının doğru icra edilmesine nezaret etmek.

3-Geniş soruşturma yetkisi

4-Silahlı kuvvetler başkomutanlığı tayini

5-Savaş ve barış kararı almak ve genel seferberlik ilan etmek.

6-Tayin,azil ve istifa kabulü

a-Şura-i Nigehban’ın fakihleri

b-Yargı gücünün en yüksek makamları

c-İran islam Cumhuriyeti radyo ve televizyon kurumu başkanı

d-Genelkurmay başkanı

e-İslam Devrim Muhafızları başkomutanı

f-Askeri ve güvenlik güçlerinin üst düzey komutanları.

7-Üç silahlı kuvvet arasındaki olası ihtilafları çözme ve ilişkinin sağlanması

8-Normal yollarla çözülemeyen rejim içindeki problemleri,Rejimi Koruma Kurulu aracılığı ile halletmek.

9-Kanunun öngördüğü şartları haiz cumhurbaşkanı adaylarının halkın onayı ve seçimi ile cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra mazbatasını imzalamak.

Bu kanunda belirtilen şartlara sahib olma açısından cumhurbaşkanlığı adaylarının yeteneği seçimlerden önce Denetim Şurası’nca ve ilk dönemde de rehberlik makamınca onaylanmış olması gerekir.

10-Seksendokuzuncu maddeye dayanmak suretiyle ülke yararını gözeterek,Ülke Yüce Divanı tarafından kanuni ödevlerine aykırı davrandığına hükmedilmesinden yahut İslami Şura Meclisi tarafından yetersizliğine karar verilmesinden sonra cumhurbaşkanını azletmek.

11-Yüksek Yargı Başkanı’nın önerisinden sonra İslami ölçüler çerçevesinde mahkumların ceza sürelerini azaltmak ya da af kararı almak.

Rehber kendisine ait bazı görev ve yetkileri başkasına devredebilir.

Yüzonbirinci Madde

Rehber kanuni önderlik ödevlerini yerine getiremez duruma gelir veya beşinci ve yüzdokuzuncu maddede anılan şartlardan birini yitirirse veya ilk baştan bu şartlardan bazısına sahip olmadığı anlaşılırsa makamından uzaklaştırılır. Bu hususun tespiti yüzsekizinci maddede anılan Uzgörürler’in uhdesindedir. Rehberin ölümü, makamından uzaklaşması veya azli halinde Uzgörürler en kısa zamanda yeni bir rehber tayin etme ve halka tanıtma görevini yerine getirirler. Yeni rehberin tayin ve tanıtılma işlemine kadar rehberlik görevlerini geçici olarak Cumhurbaşkanı, Yüksek Yargı Başkanı, Rejimi Koruma Konseyi ve Denetim Şurası’nın bir fakihinden müteşekkil bir şura yürütür. Bu zaman zarfı içinde, bu şura üyelerinden her birisinin her hangi bir nedenle görevini yerine getirmemesi halinde Konsey, Denetim Şurası Fakihleri’nin çoğunluğunun tasvibi ile başka bir kişiyi seçer ve görevlendirir.

Seçilen bu şura 1, 2, 3, 5, 10 ve 110.maddelerin;D, H ve V fıkraları gereğince rejimin menfaatleri icra eder. Rehber hastalık veya herhangi geçici bir nedenle rehberlik görevini yapamaz duruma düşerse, aynı Şura belirtilen ödevleri yerine getirme görevini üstlenir.

Yüzonikinci Madde

İslami Şura Meclisi’nin onayladığı kanunları Denetim Şurası anayasaya aykırı olduğuna veya şer’i sınırlara uygunsuzluğuna kanaat getirirse rejimin menfaatleri doğrultusunda Meclis, Denetim Şurası’nı kanun maddesinde zikredilen hususlar ve ödevler ile rehberin tekrar incelenmesi için geri gönderdiği konularda tatmin edemiyorsa, rehberin emri ile Rejimi Koruma Konseyi teşekkül eder. Konsey’in geçici ve daimi üyeleri rehberlik makamı tarafından tayin edilir.

Konsey’in aldığı kararlar Konsey üyeleri tarafından tasvip edilir, hazırlanır ve rehberlik makamının onayına sunulur.

Dokuzuncu Fasıl
Yürütme Gücü
1.Bölüm:Cumhurbaşkanlığı
Yüzonüçüncü Madde

Rehberlik  makamından sonra cumhurbaşkanı ülkenin en yüksek resmi makamıdır ve anayasayı yürütme gücü ile doğrudan doğruya rehberlik makamına bağlı konular dışında icra gücüne başkanlık etmek onun uhdesindedir.

Yüzondördüncü Madde

Cumhurbaşkanı dört yıl için ve halkın doğrudan doğruya oyu ile seçilir ve ard arda yeniden seçilmesi ancak bir dönem için mümkündür.

Yüzonbeşinci Madde

Cumhurbaşkanı aşağıdaki şartları haiz, dini ve siyasi şahsiyetler  arasından seçilmelidir:

İran asıllı, İran vatandaşı, tedbirli ve idareci, iyi geçmişli, güvenilir ve takva sahibi olmak,  İslam Cumhuriyeti’nin ve ülkenin resmi dininin temel ilkelerine inançlı olmak.

Yüzonaltıncı Madde

Cumhurbaşkanlığı adayları seçimlerden önce adaylık taleplerini resmen bildirmelidirler. Cumhurbaşkanlığı seçiminin nasıl yapılacağını kanun belirler.

Yüzonyedinci Madde

Cumhurbaşkanı seçime katılanların salt çoğunluğu ile seçilir. Ancak ilk turda adaylardan hiç biri böyle bir çoğunluğu sağlayamadığı taktirde sonraki haftanın Cuma günü ikinci kez oylamaya gidilir.

İkinci oylamaya yalnızca ilk oylamada en çok oy alan iki aday katılır.

Ne var ki, oyların en çoğunu alan adaylardan bazıları seçime katılmaktan vaz geçmiş iseler, geriye kalan adaylar içinden ilk oylamada diğerlerinden fazla oy alan iki kişi yeni seçim için(aday olarak)tanıtılırlar.

Yüzonsekizinci Madde

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine nezaret sorumluluğu, doksan dokuzuncu maddeye uygun olarak Denetim Şurası’nın uhdesindedir. Ancak ilk Denetim Şurası’nın toplanmasından önce bu sorumluluk, kanunun belirleyeceği Nezaret Encümeni’nce üstlenilir.

Yüzondokuzuncu Madde

Cumhurbaşkanı seçiminin önceki cumhurbaşkanının görev döneminin sona erişinden en az bir ay önce yapılması gerekir.

Yeni cumhurbaşkanının seçiminden, eski cumhurbaşkanının görev süresi doluncaya kadarki arada ise, önceki cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanlığı ödevlerini yerine getirir.

Yüzyirminci Madde

Bu kanun gereğince adaylık yeteneğini elde eden adaylardan birisi, oylamadan önceki on gün içinde ölürse, seçimler iki hafta ertelenir. İlk devir(tur)ile ikinci devir arasında da ilk oylamada çoğunluğu elde eden iki adayan birisi ölürse hakeza seçimler iki hafta ertelenir.

Yüzyirmibirinci Madde

Cumhurbaşkanı, İslami Şura Meclisi’nde Yüksek Yargı Gücü Başkanı ve Anayasayı Denetim Şurası üyelerinin de hazır bulundukları bir oturumda, sırasıyla  ant içer ve şu yemin metnini imzalar:“Bismillahirrahmanirrahim

“Ben Cumhurbaşkanı olarak Kur’an-i Kerim’in huzurunda ve İran milletinin karşısında Kadir ve Müteal Allah adına and içerim ki, ülkenin resmi dininin, İslam Cumhuriyeti nizamının ve anayasasının muhafızı olayım ve bütün yeteneklerimi üstlendiğim sorumlulukların ifası yolunda kullanayım, kendimi halka hizmet ve ahlakın tercivine(güç kazanmasına),hakka ve adaletin yayılmasında destek olmaya vakfedeyim, her türlü bencillikten sakınayım, kişilerin hürriyeti ve saygınlığını ve anayasanın millete tanıdığı hakları koruyayım, ülke sınırlarını ve siyasi, iktisadi ve kültürel bağımsızlığını gözetme yolunda hiçbir girişimi esirgemeyeyim ve Allah’tan yardım dileyip İslam Peygamberi’ni ve temiz İmamları(A)izleyerek, milletin bir mukaddes emanet olarak bana tevdi ettiğini kudreti takva sahibi ve fedakar bir emin olarak koruyup, benden sonra milletin seçtiğine tevdi edeyim.”

Yüzyirmiikinci Madde

Cumhurbaşkanı, kanunlarla ve anayasayla sınırlı olan yetkilerinde millet, rehber ve İslami Şura Meclisi karşısında sorumludur.

Yüzyirmiüçüncü Madde

Cumhurbaşkanı meclisin kabul ettiği metinleri veya halkoyu sonuçlarını, kanuni aşamalardan geçip kendine ulaştıktan sonra imzalamalı ve yürürlüğe konmaları için sorumlulara iletmelidir.

Yüzyirmidördüncü Madde

Cumhurbaşkanının kanuni ödevlerine ifa etmesi için yardımcıları olabilir. Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı, onun onayı ve Bakanlar Kurulu’nun idaresini ve diğer muavinler arasındaki işbirliğinin sorumluluğunu uhdesine almıştır.

Yüzyirmibeşinci Madde

İran Devleti’nin diğer devletlerle olan sözleşmeleri, muvafakatnameleri, anlaşmaları ve milletlerarası birleşmeler ile ilgili antlaşmaları imzalama yetkisi, millî Şura Meclisi’nin onaylamasından sonra Cumhurbaşkanı veya kanuna uygun olarak belirlenen temsilcisindedir.

Yüzyirmialtıncı Madde

Cumhurbaşkanı ülkenin program ve bütçesi ile idari ile istihdam sorumluluklarını doğrudan doğruya elinde bulundurmaktadır.Aynı zamanda bunların idaresini bir başkasının uhdesine de verebilir.

Yüzyirmiyedinci Madde

Cumhurbaşkanı bazı özel konularda gerek gördüğü taktirde bakanlar kurulunun da onayı ile belirli yetkilere sahib özel temsilci veya temsilciler tayin edebilir. Bu durumda söz konusu temsilci veya temsilcilerin kararları cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulunun kararıyla mutabık-uyumlu olmalıdır.

Yüzyirmisekizinci madde

Büyükelçiler, dışişleri bakanının tavsiyesi ve cumhurbaşkanının onayı ile atanırlar.

Cumhurbaşkanı büyükelçilerin güven mektuplarını imzalar ve diğer ülke büyükelçilerinin güven mektuplarını kabul eder.

Yüzyirmidokuzuncu Madde

Devlet nişanlarını cumhurbaşkanı verir.

Yüzotuzuncu Madde

Cumhurbaşkanı istifasını rehbere takdim eder ve istifası kabul edilinceye kadar göreve devam eder.

Yüzotuzbirinci Madde

Cumhurbaşkanının ölümü, azledilmesi, istifası veya iki aydan fazla süren hastalığında ve yokluğunda, ya da cumhurbaşkanının görev süresi dolduğu, ancak çeşitli nedenlerle yeni cumhurbaşkanının seçilmediği durumlarda Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı, rehberin de onayı ile cumhurbaşkanının görev ve sorumluluklarını üstlenir.

Meclis Başkanı, Yargı Gücü Başkanı ve Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısından oluşan bir şura en çok elli gün içinde yeni cumhurbaşkanının seçilmesini sağlayacak tedbirleri almakla yükümlüdür.

Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı’nın ölümü veya onun görevlerini yerine getirmeye engel teşkil edecek nedenlerde, ya da Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı bulunmadığı durumda rehber bir diğer kişiyi onun yerine seçer.

Yüzotuzikinci Madde

Cumhurbaşkanlığı görev ve sorumlulukları kanununun 130. Ve 131. Maddeleri gereği Cumhurbaşkanı  Birinci Yardımcısı’nın veya diğer bir şahsın uhdesinde olduğu zaman zarfında bakanlara gensoru yöneltemez ve güvensizlik oyu verilemez. Aynı zamanda anayasanın değiştirilmesi veya bu tür (başka)girişimlerde bulunulamaz.

İkinci Bölüm

Başbakan ve Bakanlar Kurulu

Yüzotuzüçüncü Madde

Bakanlar, cumhurbaşkanı tarafından atanır ve güvenoyu almak için mecliste tanıtılırlar. Meclisin değişmesi durumunda bakanların güvenoyu tazelemesine gerek yoktur. Bakanların sayısı ve her birinin yetkilerinin sınırı kanun ile belirlenir.

Yüzotuzdördüncü madde

Bakanlar kuruluna bakanların faaliyeti üzerinde nezaret yetkisi olan cumhurbaşkanı başkanlık eder ve gerekli tedbirleri alarak hükümetin kararlarını uyumlu kılmaya çalışır ve bakanların işbirliği ile hükümet proğramı ve genel siyaset çizgisini belirler ve kanunları icra eder.Herhangi bir görüş ayrılığı veya devlet organlarının yasal görevlerine müdahale olduğu durumlarda tefsir veya kanunun değiştirilmesine gerek duyulmadığı taktirde cumhurbaşkanının tavsiyesi ile bakanlar kurulunun aldığı kararlar uygulanmalıdır.

Cumhurbaşkanı meclis karşısında bakanlar kurulunun faaliyetlerinden sorumludur.

Yüzotuzbeşinci Madde

Bakanlar azledilmedikçe veya bir gensoru sonucunda meclisten güvenoyu alamamaları gibi bir durum sözkonusu olmadıkça, görevde kalırlar.Bakanlar kurulunun veya bakanlardan birinin istifa etmesi durumunda istifa cumhurbaşkanına sunulur.Bakanlar Kurulu yeni hükumet oluşturulana kadar görevine devam eder.Cumhurbaşkanı bakanı bulunmayan bakanlıklar için en fazla üç ay için bir vekil tayin edebilir.

Yüzotuzaltıncı Madde

Cumhurbaşkanı bakanları azledebilir.Bu durumda yeni bakan ya da bakanlar için meclisten güvenoyu alması gerekir.Meclisin hükümete güvenini açıklamasından sonra bakanlar kurulu üyelerinin yarısı değişmiş bulunduğu taktirde yeniden meclisten güvenoyu talebinde bulunması gerekir.

Yüzotuzyedinci Madde

Bakanlardan her biri kendi özel görev alanından cumhurbaşkanına ve meclise karşı sorumludur.Bakanlar kurulunca kararlaştırılan hususlarda diğerlerinin eylemlerinden de sorumludur.

Yüzotuzsekizinci madde

Bakanlar kurulunun veya bir bakanın kanunların yürütülmesi için tüzükler düzenlemekle görevli olmalarına ek olarak Bakanlar Kurulu yönetim görevini görmek,kanunların yürütülmesini sağlamak ve idari kuruluşları düzenlemek için kararname ve tüzükler çıkarmaya da yetkilidir.Ancak bu tasarrufların muhtevası kanunların metni ve ruhuna aykırı düşmemelidir.

Yüzotuzdokuzuncu Madde

Kamu mallarına ilişkin davalarda sulh veya hakeme başvurma,her durumda bakanlar kurulu kararına bağlıdır ve meclisin de onayı gereklidir.Önemli konuları kanun belirler.

Yüzkırkıncı Madde

Adi suçlar hususunda cumhurbaşkanına,yardımcılarına ve bakanlara yöneltilen ithamlar,şura Meclisi’nin bilgisi ile genel adliye mahkemelerinde incelenir.

Yüzkırkbirinci Madde

Cumhurbaşkanı, yardımcıları, bakanlar ve devlet memurları bir devlet görevinden fazlasını işgal edemezler ve sermayesinin tamamı veya bir bölümü devlete veya kamu kurumlarına ait olan yerlerde görev alma, İslami Şura Meclisi’nde temsilcilik, avukatlık, hukuk müşavirliği, idare ve kurumlar bünyesindeki kooperatif ortaklıları dışında her türlü özel ortaklığın yönetim kurulunda başkanlık, faal yöneticilik veya üyelik bu kimseler için yasaktır.Üniversitelerde ve araştırma kurumlarında öğretim görevleri bu hükümden müstesnadır.

Yüzkırkikinci Madde

Rehber,cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bunların eş ve çocuklarının servet durumları, hizmetten önce ve sonra Yüksek Yargı başkanı tarafından incelenir ki hakka aykırı şekilde çoğalma olmasın.

Üçüncü Bölüm
Ordu ve Devrim Muhafızları
Yüzkırküçüncü Madde

İran İslam Cumhuriyeti’nin ordusu, ülkenin bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve İslam Cumhuriyeti nizamının muhafızlığını üstlenmiştir.

Yüzkırkdördüncü Madde

İran İslam Cumhuriyeti ordusu,öğretiye bağlı ve halka dayanan bir İslam ordusu olmalıdır ve liyakatli,İslam devriminin hedeflerine inançlı ve gerçekleşmeleri uğrunda özverili kişileri hizmete almalıdır.

Yüzkırkbeşinci Madde

Hiç bir yabancıya orduda ve ülkenin güvenlik güçlerinde görev verilemez.

Yüzkırkaltıncı Madde

Barışçı yoldan yararlanmalar adı altında da olsa yabancı askeri üslerin ülkede kurulması yasaktır.

Yüzkırkyedinci Madde

Devlet barış döneminde, ordunun insan gücü ve teknik donatımından; kurtarma, yardım, öğretim, üretim ve kalkınma cihadı alanlarında İslam adaletinin ölçülerini titizlikle gözeterek ve ordunun savaşa hazırlığına zarar vermeyecek şekilde yararlanmalıdır.

Yüzkırksekizinci Madde

Ordunun imkan ve araçlarından her türlü kişisel kazanç sağlamak ve ordu mensublarından hizmetkar,özel şöför ve benzeri şekilde yararlanmalar yasaktır.

Yüzkırkdokuzuncu Madde

Askeri kişilerin terfileri ve rütbelerinin kaldırılması kanun ile olur.

Yüzellinci Madde

Devrimin ilk zafer günlerinde kurulan İslam devrim Muhafızlar Kolu,devrim ve devrimin getirdiklerin muhafazası konusundaki etkinliğini sürdürmesi için sabit kalır.Bu kolun görev sınırları,sorumluluk alanı,başka silahlı güçlerin görev ve sorumluluk alanı ile bağlantı içinde ve onlarla kardeşçe işbirliği ve uyum halinde bulunması kanun ile belirlenir.

Yüzellibirinci Madde

“Siz de onlara karşı olanca gücünüzle kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki,bunlarla Allah’ın düşmanını ve düşmanınızı ve bunlar dışında Allah’ın bilip de sizin bilmediklerinizi korkutasınız..”(Enfal/60)ayet-i kerimesi gereğince devlet bütün ülke fertleri için askeri eğitim program ve imkanlarını, İslami ölçülerle uygun olarak hazırlar.

Öyle ki,her ferd sürekli olarak ülkenin ve İran İslami Cumhuriyeti’nin silahlı savunulması gücüne sahip olsun.

Ancak silah taşıma resmi makamların izni ile olmalıdır.

Onuncu Fasıl
Dış Siyaset
Yüzelliikinci Madde

İran İslam Cumhuriyeti’nin dış siyaseti her türlü tahakkümün ve tahakküm altına girmenin reddi, ülkenin her yönden bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün korunması, bütün müslümanların haklarının savunulması ve zorba güçlere karşı hiçbir taahhüd altına girmeme, savaş yanlısı olmayan devletlerle karşılıklı barışçı ilişkiler temeline dayanır.

Yüzelliüçüncü Madde

Ülkenin doğal kaynakları ile iktisad, kültür,ordu ve diğer alanları üzerinde yabancı tahakküme yol açan her türlü anlaşmalar yasaktır.

Yüzellidördüncü Madde

İran İslam Cumhuriyeti, bütün insanlık düzeyinde insanın mutluluğunu ülkü bilir.Hürriyeti, hakk ve adalet yönetimini, bütün insanlığın hakkı olarak tanır.O halde başka milletlerin içişlerine karışmaktan tamamen sakınmakla birlikte, mustaz’afların müstekbirlere karşı hak arama savaşımını yeryüzünün her noktasında destekler.

Yüzellibeşinci Madde

İran İslam Cumhuriyeti,İran kanunları açısından hain ve bozguncu olarak tanınanlar dışında siyasi iltica taleb edenlere,iltica hakkı tanıyabilir.

Onbirinci Fasıl
Yargı Organı
Yüzellialtıncı Madde

Yargı gücü, ferdi ve içtimai hakların destekçisi, adaleti gerçekleştirme konusunda sorumlu ve aşağıdaki ödevleri üstlenmiş olan bağımsız bir güçtür:

1-Yakınmalar,tecavüzler ve şikayetleri inceleyip bu konuda hüküm verme, davaların çözüme bağlanması ve husumetlerin giderilmesi, kanunun belirlediği nizasız kaza(çekişmesiz yargı)konularında karar verme ve gerekli girişimlerde bulunma,

2-Kamu haklarının tekrar düzenlenip canlandırılması ve adaletin ve meşru hürriyetlerin yaygınlaştırılması,

3-Kanunların iyi bir şekilde yürütülmesine nezaret,

4-Suçun ortaya çıkarılması, suçlunun izlenerek cezalandırılması, İslam Ceza kurallarının yürütülmesi,

5-Suç işlenmesinin önlenmesi ve suçluların islahı için gerekli tedbirlerin alınması.

Yüzelliyedinci Madde

Yargı gücünün bütün adli, idari ve rehberlik makamının icralarının sorumluluklarının yerine gelmesi için adil, yargı konularına vakıf, tedbirli ve idareci bir müçtehid kişi, beş yıl süre ile Yüksek Yargı Gücü Başkanı olarak tayin edilir ve bu en yüksek yargı gücü makamıdır.

Yüzellisekizinci Madde

Yüksek Yargı Gücü’nün ödevleri aşağıda belirtildiği gibidir:

1-Yüzellialtıncı maddede belirtilen sorumluluklara uygun olarak adliyede gerekli teşkilatı kurma,

2-Yargıya ilişkin olarak İslam Cumhuriyeti’ne uygun tasarılar hazırlama,

3-Adil ve liyakatli hakimleri görevlendirme, bunların azli, tayini, görev yerlerinin ve görev konularının belirlenmesi, terfileri ve kanun gereğine benzer idari işler.

Yüzellidokuzuncu Madde

Yakınma ve şikayetlerin resmi merci, adliyedir. Mahkemelerin kuruluşu ve yetkilerinin belirlenişi kanun ile olur.

Yüzaltmışıncı Madde

Adalet bakanı Yargı Gücü’nün, Yürütme ve Yasama güçleri ile ilişkileri konusundaki bütün sorumluluğu üstlenir ve Yüksek Yargı Gücü başkanının, Cumhurbaşkanına teklif ettiği kişiler arasından seçilir.

Yüksek Yargı Gücü başkanı, adliye dışındaki personelin istihdamı yetkisi ile tüm mali ve idari yetkiyi adalet bakanına devredebilir.

Böylece adalet bakanı kanunda en üst düzey icra organı sayılan bakanlar için öngörülen tüm görev ve yetkileri üstlenmiş olur.

Yüzaltmışbirinci Madde

Ülke Yüksek Divanı mahkemelerde kanunların sağlıklı uygulanması, yargı faaliyetinde birlik sağlanması ve kanun gereğince kendisine verilen görevlerin görülmesi amacı ile Yüksek Yargı  başkanının belirlediği ilkelere dayanılarak kurulur.

Yüzaltmışikinci Madde

Ülke Yüksek Divanı başkanı ve başsavcının müctehid, adil ve yargı işlerine vakıf olması gerekir. Yüksek Yargı  başkanı, Ülke Yüksek Divanı hakimlerine danışarak bu kimseleri beş yıl için bu göreve tayin

Yüzaltmışüçüncü Madde

Hakimin nitelik ve şartları fıkıh ölçülerine uygun olarak kanun ile belirlenir.

Yüzaltmışdördüncü Madde

Hakim bulunduğu makamdan yargılama yapılmaksızın, suçu veya görevden ayrılmasını gerektiren bir aykırı davranışı sabit olmaksızın geçici veya sürekli olarak görevinden uzaklaştırılamaz. Hakeza onayı olmaksızın görev yeri veya görevi değiştirilemez. Sadece toplum yararının gerektirmesi dolayısı ile Ülke Yüksek Divan başkanı ve başsavcısı ile görüştükten sonra Yüksek Yargı başkanının kararı ile bu mümkün olabilir. Hakimlerin dönemli olarak görev yerlerini değiştirmeleri ve başka yere nakledilmeleri , kanunun belirlediği ilkelere göre olur

Yüzaltmışbeşinci Madde

Yargılamalar açık olarak yapılır ve hazır bulunulması engellenemez.

Meğer ki mahkemenin vereceği karar gereğince yargılamanın açık yapılması genel ahlaka veya kanun düzenine aykırı bulunsun veya özel davalarda davanın tarafları yargılamanın açık olmamasını talep etsinler.

Yüzaltmışaltıncı Madde

Mahkeme kararlarının,  gerekçeli ve  kanun ile usul hükümlerine dayalı bir şekilde verilmesi gerekir.

Yüzaltmışyedinci Madde

Hakim her davanın hükmünü kanunlarda bulmak için uğraşmalı, bulamadığı taktirde geçerli İslami kaynaklara veya geçerli fetvalara dayanarak olayla ilgili hükmü vermelidir.

Kanunların sükutu veya eksikliği yahut anlamının belirsizliği veya çelişikliğini bahane ederek davaya bakmaktan ve hüküm vermekten kaçınamaz.

Yüzaltmışsekizinci Madde

Siyasi suçların ve basın suçlarının soruşturmaları açıktır ve Yargı Kurulu(jüri) hazır bulunarak adliye mahkemelerinde yapılır. Kanun Yargı Kurulu’nun nasıl seçileceğini, şartlarını, yetkilerini ve siyasi suçun tanımını, İslami ölçülere dayanarak belirler.

Yüzaltmışdokuzuncu Madde

Hiç bir fiil veya ihmal, daha sonra konan bir kanuna dayanarak suç sayılamaz.

Yüzyetmişinci Madde

Mahkeme hakimleri, hükümetin kanunlara ve İslami kurallara aykırı olan veya Yürütme Gücü’nün yetkilerini aşan kararname ve tüzüklerini uygulamaktan sakınmakla yükümlüdür. Ayrıca herkes bu gibi tasarrufların iptalini İdari Adalet Divanı’ndan isteyebilir.

Yüzyetmişbirinci Madde

Hakimin konuda veya hükümde veya hükmün özel olaya uygulanmasında kusuru veya yanılması dolayısı ile bir kimse maddi veya manevi zarara uğrarsa, kusurlu davranış durumunda, kusurlu olan İslami ölçülere göre, giderim yükümlüsü olur(zamindir). Bunun dışında zarar devletçe giderilir ve her hal-ü karda suçlananın yasak hakları geri verilir.

Yüzyetmişikinci Madde

Ordu mensuplarının, jandarmanın, polisin ve Devrim Muhafızları’nın özel askeri veya zabıta görevlerine ilişkin suçlarının soruşturulması için kanuna uygun olarak askeri mahkemeler kurulur, ancak bu kimselerin genel nitelikteki (adi) suçları ile adalet bakanlığı görevlisi sıfatı ile işledikleri suçlar genel mahkemelerde soruşturulur.Askeri savcılık ve mahkemeler, ülkenin yargı gücünden bir kesim olup, bu güce ilişkin ilkelerin kapsamındadırlar.

Yüzyetmişüçüncü Madde

Halkın; memurlar, devlete bağlı yönetim birimleri veya tüzükler dolayısı ile olan yakınma, şikayet ve itirazlarını inceleme ve haklarını elde etmelerini sağlama amacı ile İdari Adalet divanı adı ile Yüksek Yargı  Başkanı’nın nezareti altında bir divan kurulur.

Bu divanın yetki sınırları ile çalışma biçimini kanun belirler.

Yüzyetmişdördüncü Madde

Yargı Gücü’nün idari görev yerlerinde işlerin iyi yürütülmesi ve kanunların sağlıklı uygulanması konusundaki denetim hakkına dayanılarak “Ülke Genel Denetim Kurumu” adı altında bir örgüt, Yüksek Yargı Başkanı’nın gözetiminde olmak üzere kurulur. Bu örgütün yetki ve ödevlerinin sınırlarını kanun belirler.

Onikinci Fasıl
Radyo ve Televizyon
Yüzyetmişbeşinci Madde

Radyo ve televizyonda kamuoyunun yayın ve beyan serbestliği , İslami ölçülere uymak ve ülke yararına olmak suretiyle sağlanmalıdır.

İran İslam Cumhuriyeti Radyo Televizyon Kurumu Başkanı’nın atanması ve azli Rehberlik Makamı tarafından olup, Cumhurbaşkanı,Yüksek Yargı başkanı ve İslami Şura Meclisi temsilcilerinden oluşan (her birinden bir kişi ) bir konsey tarafından denetlenir.

Onüçüncü Fasıl
Yüksek Güvenlik Konseyi
Yüzyetmişaltıncı Madde

Milli çıkarları sağlamak, İslam Devrimini ve toprak bütünlüğünü korumak amacı ile Yüksek Güvenlik Konseyi, Cumhurbaşkanı başkanlığında kurulur ve aşağıdaki görevleri haizdir:

1- Rehberlik Makamı tarafından tayin edilen genel siyaset çerçevesinde ülkenin güvenlik ve savunma politikasını tayin etmek.

2- Siyasi, istihbarat, toplumsal, kültürel ve ekonomik faaliyetlerin genel güvenlik ve savunma tedbirleriyle uyumlu hale getirilmesi, iç ve dış tehditlere karşı, ülkenin maddi ve manevi imkanlarından yararlanmak.

Bu konsey aşağıda adı geçen üyelerden meydana gelmiştir:

  • Üç kuvvetin(deniz,hava,kara,)başkomutanı
  • Genel kurmay başkanı
  • Devlet Planlama Teşkilatı başkanı
  • Rehberlik Makamı’nın seçtiği iki temsilcisi
  • İstihbarat,İçişleri ve Dışişleri bakanları
  • Gerektiği zaman ilgili bakan ve ordu ile Devrim Muhafızları’nın en üst dereceli komutanı

Yüksek Güvenlik Konseyi kendi görevi çerçevesinde “Ülke Güvenlik Konseyi ve Savunma Konseyi”gibi yan komiteler kurar ve bu yan komitelerin başkanlıkları, Cumhurbaşkanının ya da Yüksek Güvenlik Konseyi üyelerinin birinin uhdesindedir ve bu husus Cumhurbaşkanı tarafından tayin edilir.

Yan komitelerin görev ve yetkilerinin sınırlarını kanunlar belirler ve bunların teşkilatı Yüksek Güvenlik Konseyi’nin onayından geçer. Yüksek Güvenlik Konseyi’nin kararları rehberlik makamının onayından sonra icra aşamasının gelir.

Ondördüncü Fasıl
Anayasa’daki düzenlemeler
Yüzyetmişyedinci Madde

İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’ndaki düzenlemeler aşağıdaki şekilde zaruriyet dahilinde yapılır.

  • Rehberlik makamı, Nizamın Maslahatını Teşhis Komisyonu ile danıştıktan sonra Cumhurbaşkanına yazılı bir direktif verme süretiyle, islahı gereken ya da anayasaya eklenecek maddeleri incelenmesi için Anayasayı Düzenleme Şurası’nın aşağıdaki şekilde toplanmasını ister:
  • Denetim Şurası üyeleri
  • Üç(silahlı kuvvet)başkomutanı
  • Nizamın Maslahatını Teşhis Komisyonu’nun daimi üyeleri
  • Uzgörüler Meclisin’den 5 üye
  • Rehberlik makamı’nın seçtiği 10 kişi
  • Kabineden üç kişi
  • Yargı Gücü’nden üç kişi
  • İslami Şura Meclisi temsicilerden on kişi
  • Üniversitelerden üç kişi

Bunların seçimi, işleyiş biçimleri ve şartları kanun tarafından belirlenir.

Şura’nın kararları, rehberlik makamının onayı ve imzasından sonra,genel oylamaya sunulmalı ve oylamaya katılanların büyük çoğunluğunun  kabul oyunu almalıdır.

Anayasanın ellidokuzuncu maddesine ilave edilen  ek ile Anayasa’nın düzenlenmesinde halkın görüşlerinin alınması gerekli değildir.

Sistemin İslami oluşu, tüm yasa ve kuralların İslami esaslara uygun olmasının gereği, İran İslam Cumhuriyeti’nin amaçları ve onun inanç esasları, hükümet şeklinin “Cumhuriyet” olduğu, ”Velayet-i emr’, İmamet-i ümmet ve hükümet idaresinin halkın oylarıyla olduğunun belirtildiği ve İran’ın resmi din ve mezhebini belirten maddeler değiştirilemez.

Hâkimiyet-i Milliye: Büyük Millet Meclisi Bugün Açılıyor

0
Hâkimiyet-i Milliye: Büyük Millet Meclisi Bugün Açılıyor
Heyet-i Temsiliye’nin Tamimi

1 – Yüce Allah’ın yardımıyla nisanın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazını takiben Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2 – Vatanın bağımsızlığı, yüce halifelik makamı ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî vazifeleri yapacak olan Büyük Millet Meclisinin açılış gününü cumaya tesadüf ettirmekle adı geçen günün kutsallığından istifade ve açılıştan evvel bütün sayın mebus hazretleri ile kutsal Hacı Bayram Veli Camii’nde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından feyz alınacaktır. Namazdan sonra peygamberimizin kutlu sakalı ve kutsal sancak taşınarak özel toplantı yerine gidilecektir. Özel yere girmeden evvel bir dua okunacak kurbanlar kesilecektir. Bu törende cami-i şeriften başlanarak meclise kadar kolordu komutanlığınca askerî birliklerle özel düzen alınacaktır.

3 – Zikredilen günün kutsallığını pekiştirmek için bugünden itibaren il merkezinde Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenlemesiyle, hatim ve Buharî-i Şerif okunmaya başlanacak ve kutsal hatmin son bölümleri, berekete vesile olsun diye cuma namazından sonra meclis önünde okunup bitirilecektir.

4 – Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde aynı şekilde bugünden itibaren Buharî ve şerefli hatimler okunarak cuma günü ezandan evvel minarelerde salâvat getirilecek ve hutbe okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin kutsal yüce adı anılırken Ulu Padişahımızın kendisi ve ülkeleriyle bütün uyruklarının bir an evvel kurtulması ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua edilecek ve cuma namazının edasından sonra da hatim tamamlanarak yüce halifeliğin ve saltanatın ve bütün vatan parçalarının kurtulması maksadıyla yapılan millî mesainin ehemmiyet ve kutsallığı ve her millet ferdinin kendi vekillerinden oluşan Büyük Millet Meclisinin vereceği vatan görevlerini yapmaya zorunlu bulunduğu hakkında vaazlar okunacaktır. Daha sonra Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selameti ve bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî tören yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra Osmanlı memleketlerinin her yerinde hükûmet konağı’na gelinerek meclisin açılışından dolayı resmî kutlamalarda bulunulacaktır. Her tarafta cuma namazından evvel uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5 – Bu bildirinin hemen yayımlanıp dağıtılması için her vasıtaya müracaat olunacak ve hızla en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün örgüt ve kurumlarına bildirilmesi sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak ücretsiz dağıtılacaktır.

6 – Tam başarı için büyük Allah’a yakarılacaktır.

Heyet-i Temsiliye nâmına:
Mustafa Kemal

Lozan’a İlişkin İsmet İnönü’nün TBMM’de Yaptığı Konuşma

0
Lozan'a İlişkin İsmet İnönü'nün TBMM'de Yaptığı Konuşma
Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM Görüşmelerinde Dışişleri Bakanı İsmet İnönü’nün yaptığı konuşma

Muhterem arkadaşlar! 1914 senesinde infilak eden Harbi Umumiyi Türkiye için tasfiye eden Muahedename ve senedatı düveliyeyi Huzuru Alinize takdim ettim. Derhatır buyurursunuz 1914’te Harbi Umumi infilak ettiği zaman bütün milletler meçhuliyet karşısında, endişei hayat ile ve endişeyi ferda ile düşünüyorlardı. Hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğunun ciddi mehalik karşısında bulunduğunu sahibi idrak ve insaf olan hiçbir kimse reddedemezdi, bu kadar mahmul ve meşbu bir endişe içinde Osmanlı İmparatorluğunun intihabedeceği vaziyet ve en muvafık olan fikir ve tedbir ne idi? Bu daima şayanı tetebbu ve şayanı münakaşa bir zemindir. Ben bugün bu zemine girmeyi arzu etmiyorum, bir faidei ameliyesi yoktur. Hepimiz derhatır ederiz ki: 1330’daki Osmanlı İmparatorluğu zimandarını bu büyük vaziyetin tedbirini harbde bir tarafa iştirak ve iltihakta bulunmuşlardır. Esası münakaşa etmemek hakkındaki kararımı muhafaza ediyorum. Bununla beraber Harbi Umuminin birçok safahati tetkik olunmalıdır. Atiye mucibi intibatı olmak için lazımdır. Evvela Harbi Umumiye tarzı duhulü hiçbir zaman şayanı tenkid olmaktan kurtulamaz. Her millet Harbi Umumiye hayat ve memat mücadelesi olduğunu samimem ve cidden bilerek karar vermiştir. Hayat ve memat mücadelesine karar vermek bir kimsenin, bir heyetin hakkı değildir. Bu; milletin bizzat verebileceği bir karardır. Bu kadar büyük hadisat milletin karşısında emrivaki olarak bulundurulamazdı. Arkadaşlar. Harbi Umuminin cereyanı da baştanbaşa medarı ibrettir. Kemali esaf ve elemle derhatır etmeliyiz ki gunagün suiistimalat baştanbaşa memlekette bir sistem, bir meslek haline gelmiştir. Hepimiz biliriz ki kendi hudutlarımızı ve kendi vatanımızı müdafaa etmeye zaten kifayet etmiyen evladı vatan: Vatan haricinde heder edilmişti.

Arkadaşlar! Bu toprağın evlatlarının kanı ecnebilerin yeddi tasarrufunda idi. Ecnebiler bu memleketin en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün siyasetine en kuvvetli bir salahiyetle nüfuz ve hulül etmişlerdi. Sahibi izan ve insaf hiçbir kimse Osmanlı İmparatorluğunun artık bir mevcudiyeti hâkime ve müstakille halinde bulunmadığına zerre kadar şüphe etmiyorlardı. İdarei memlekette milletin kendi iradesi ve ihtiyarı tamamen insilabetmiş idi. Halbuki arkadaşlar bu vaziyette fert için olduğu gibi millet için, memleket için de kendi irade ve ihtiyarı en büyük kuvveti ve en kuvvetli medarı istinad olur. Eğer irade ve ihtiyarına sahibolsa idiler o zamanki zimamdaran Harbi Umuminin safahatı esnasında tezahür eden fırsatlardan belki istifade ederlerdi ve memleketimiz için birçok felaketlere mani olmak şöyle dursun belki müttefîkleri için de daha müsait şeriati sulhiye elde etmesine medar olurlardı. Daima elemle ve teessürle düşüneceğimiz bu sahafât hiçbir zaman gözümüzün önünden ayrılmamalıdır. Büyük bir hadisei tarihiyeyi tasfiye ediyoruz.

Muhterem efendiler!

Mütarekeden sonra geçen safahat için alamınızı, ıztırabınızı tahrik etmek istemem. Çok mevani ve müşkülata maruz kalmışızdır. Bundan bahsedişim, bilhassa siyasî bir noktayı kendi telekkiyatı milliyemiz noktayı nazarından nazarlarınızda tebarüz ettirmektir. Eski sistemi bu hareketlere sevk eden bir sebebi asli, bir siyaseti asliye vardır. Bu siyaseti asliyeyi müsaade ediniz iki cümle ile ifade edeyim: İster Mutlakiyet devrinde, ister Harbi Umumi devrinde ve isterse ondan sonra olsun ekseriyetle Osmanlı İmparatorluğunun dahili idaresi için şiari; milletin murakabesinden kendisini kurtarmaya çalışan, milletin murakabesine karşı ıztırap hisseden bir Mutlakiyet idare fikri idi. Şekil ne olursa olsun -Osmanlı İmparatorluğunun- ruhunda daima bu kalmıştı. Dahilde her türlü murakebeden azade kalan bir Mutlakiyeti idare fikri; idarei dahiliye siyasetini teşkil ediyordu. Harici siyaset ise ister dostluk, ister ittifak, ister her hangi bir nam altında olursa olsun intihabettileri bir devlete karşı nihayetsiz bir teslimiyet ile ifade olunabilir, Mütarekeden evvel ekseriyetle vaziyet bu idi. Mütarekeden sonra vaziyet ekseriyetle bu oldu ve Osmanlı İmparatorluğunun bütün ananatında yerleşen sistem ve haleti ruhuye budur. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun Hükümetiyle tecelli ve devam eden siyaseti milliye; bu arz ettiğim eski siyasete taban tabana zıttır; zıddı tam ve zıddı mutlak halindedir. Biz dahilde idarei Hükümeti milletin bilakaydüşart murakabesi altında bir idare, daha vazih bir tabii ile milletin kendi işini bilfiil idare etmesi şeklinde bir idare anladık ve o sistemi takibettik. Harici siyasette şiarımız evvela temas edeceğimiz her hangi bir Devlete karşı kendi mevcudiyetimizi müdrik ve tam müstakil ve menafiimize tamamen sahip bir vaziyet almak suretinde telakki ettik… En müşkül zamanlarda diğer devletlerle tesis ettiğimiz münasebat ancak bu suretle ifade olunabilir. (Alkışlar) Atiyen takibedeceğimiz münasebat ve fesis edeceğimiz dostluklar ve her guna revabıtta dahil evvelemirde Türkiye’nin ve Türk milletinin hüviyeti müstakillesi, mevcudiyeti tamamen muhterem ve muteber midir? Bunu bir noktai azimet ve bir noktai temas addedeceğiz. Bundan sonra başlıyan münasebat hakiki ve maddi bir surette ve mukabil bir şekilde olmak üzere devam edecektir. Siyaseti hariciyemiz, şekli idaremizin doğduğu günden beri bu oldu ve ilamaşallah ve ilelebet bu olacaktır. Onun için Heyeti Aliyenize takdim ettiğimiz muahedatta mukaddime olarak bu münasebatın devletlerin istiklâl ve hakimiyetine hürmet esasına riayet vücubunu mülahaza ederek yapılmış alduğu zikrediliyor. Bu bir tesadüf ve bir lafız değildir ve mukaddes bir (ideal)’e behemehal, vasıl olmak için yüriyen bir milletin istihsat eylediği bir viziyet ve neticedir. Tevarüs ettiğimiz Osmanlı İmparatorluğunun şimduye kadar akdettği mukavelat ile bu mukavelat arasında esaslı bir fark ve büyük bir tefevvuk bu mahiyettedir.

Efendiler!

Elimizdeki vesaik bir mücadelei siyasiye devrinin netayicidir. İstiklâl Mücadelesinin mücadelatı harbiyesi bittikten sonra mücadelatı siyasiyesi başlamıştır. Bu mücadelatı siyasiye hakikatı halde Mudanya Mütarekesinden başlar. Mudanya Mütarekesi günlerinde milletimizle bize muhasım olan milletler arasındaki vaziyeti siyasiye ve halen ruhiye şu tarzda ifade olunabilir. Bir suretle tesfiyesi ve tatmini kabil olmıyan bir emniyetsizlik vardı. Uzun senelerin hadisatı her hangi bir teması siyasi için büyük bir emniyetsizlik vücuda getirmişti. Emniyetsizlik, yekdiğerinin her hangi bir sözüne ve imzasına emniyetsizlik medarı hayat mıydı? Ve bu mücadele nihayet bulmayacak mıydı? Avrupa’da ve bizim memleketimizde müfritler vardı ki, bu siyaset yolunu hiç açmaksızın, başlanan silah hareketi nihayetine kadar yürütmek istiyorlardı. Bunun nihayeti yoktu. Silah hareketi nihayet bir noktada durmak lazımdı. Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu noktada kati bir nüfuzu nazar ve kati bir karar ile tedbir aldı. Evet bu vaziyeti askeriye içinde milletlerle siyasî temasa girmek ve siyasi ahitler imza etmek mümkündü ve muvafıktı. İşte böyle selim bir his ile malumunuz olan mütarekename imzalandı. 0 günden itibaren Muahedenameyi imzalayıncaya kadar, mülahaza ve kararlarında vuzuhu olmıyan müfritler Mudanya Mütarekesinin hata olduğunu iddia etmişlerdi. Muhti kendileri idi. Bu hatayı bugün kuvvetle tebarüz ettiren netice göz önündedir. Mudanya Mütarekenamesini yapmıyarak harekatı askeriye ile istihsal edebileceğimiz araziyi bir damla kan akıtmaksızın ve bir taşı yeniden devirmeksizin tamamen istihsal etmiş oluyoruz. Ancak Mudanya Mütarekesiyle ihdas ettiğimiz mevkii siyasidir ki, ondan sonra sekiz, dokuz ay süren büyük bir konferansın müspet bir hedefe yürümesini muciboldu.

Arkadaşlar!

Lozan Konferansı milletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu büyük bir imtihandır. Mübalağa ad buyurmayınız, acaba uzaklardan sesini işittiğimiz Türkiye medeni alem ortasında ve günagün müşkilat içinde vazıh ve sarih olarak davasını teşrih ve müdafaa edecek bir seviyei medeniye ve bir seviye-i siyasiyede midir?Acaba gördüğümüz manzara Anadolu dağlarında şu veya bu tesadüfün, muhasımlar tarafından irtikabolunan şu veya bu hatanın tesadüfi neticesi midir? Yoksa müspet ve muayyen bir hedefe doğru bir milletin bütün kuvvet ve menabii ile vakfınsederek behemahal istihsali gaye için giriştiği bir mücadele midir? Bunun imtihanı idi. Türkiye Lozanda bugün cihanı idare eden heyetlerin, mücerren, ilim ve irfan ile mütemayız, vazifelerini ifa için ciddi bir surette yetişmiş ve çalışmış mümessilleriyle karşıkarşıya geldi. Bütün heyeti murahhasalar kendi memleketlerine karşı vazifelerini ifa etmek için büyük gayret göstermişlerdi. Bunu takdir ile yad etmeyi bir vazifei kadirşinasi addederim.

Heyeti Murahhasamız ki, ben onun min gayriliyakatin riyasetiyle mübahiydim. Hükümetimiz ve Meclisimiz tarafından itina ile intihabolunmuştu. Sizin huzurunuzda ve milletin muvacehesinde ve muvacehei alemde, muharebe meydanında bir asker gibi gece gündüz samimi bir hissi vazife ile çalışmış olan, her günâ müşkülata galebe için maddî ve manevi bütün kabiliyetlerini sarf etmiş ve şahsi her türlü endişeden azade olarak sırf vatanın tevdi ettiği vazifeyi ifa etmek için bezli vücudetmiş olan Heyeti Murahhasa arkadaşlarımı lisanı hürmetle yad ederim.(Alkışlar) Dünyanın her yerinde birçok muahedat yapa yapa yalnız ilimde değil, tecrübeleri sayesinde de mühim bir mevki kazanan mütehassıslarla bizim mütehassıslarımız ve müşavirlerimiz karşı karşıya geldiler. Fenni ve ilmi noktai nazardan dahi düşünülecek olursa bu ağır bir vazife idi. Murahhas olarak vazife almış olan Hasan Bey’in kendisinden pek çok istifade ettim ve samimi bir müzaheret gördüm-ve bilhassa murahhas olarak beraber çalıştığım Dr. Rıza Nur Beyi tevkırla yâd etmek isterim (Alkışlar)

Arkadaşlar!

Günagün tesirat altından yalnız ilim ve vukuf ve tecrübe kâfi değildir. Fevkalade bir metaneti asap lazımdır. Hakikaten bir (ideal)’e hizmet lazımdır. Fevkalade bir feragatinefs hissi ile yekdiğerine eklenmek ve yekdiğerine samimi bir müzaheret göstermek lazımdır. Arkadaşlarımdan ve bilhassa Rıza Nur Bey’den bunu gördüm. Dr. Rıza Nur Bey Türk Heyeti Murahhasası içinde başlıca medan muvaffakiyet olmuştur. Millete bunu söylemek vazifemdir. Nasıl bir kıtai askeriye muntazaman ve bir disiplin ile ifayı vazife ederse arkadaşlar da tamam bir feragatinefs ile reislerine merbut olduklarını bütün cihan nazarında göstermişlerdir. Bu hal büyük mücadelede muvaffakiyetin başlıca bir esasıdır.

Arkadaşlar!

Bir vazifei esasiyeyi ifa etmek için şunu da söylemek isterim. Gerek mücadelatı harbiye esnasında ve gerek sulh müzakeratı esnasında sevki kaderle ağır mesuliyetler altında bulundum. Ağır mesuliyetler altında memleketin hayatî menafiine taallük edebilecek ağır kararlar vermek vaziyetinde bulundum ve bunların hepsinde merkezi idareden aynı olarak ya düşman karşısında veya sulh müzakeratında olduğu gibi Avrupa ortasında idim,-siyasî tabir ile- siyasî muhassımlar arasında bulundum. Bu kadar ağır mesuliyetleri bimuhaba almak için ve bunların içinde en büyük müşkülat karşısında dahi hedefe karşı yürümek için malik olduğum menbaı kuvvet bilhassa Büyük Millet Meclisi Reisi Gazi Mustafa Kemal Paşadır. (Alkışlar)

Arkadaşlar!

Yalnız şahsi bir minnet ve bir şükran ifade etmek için söylemiyorum, vazife ve iş noktai nazarından bir hakikati ifade etmek için söylüyorum. İnsan çok bunaldığı zamanda en muvafık tedbiri bulsa dahi behemahal o muvafık tedbirin daha büyük ve samimi birisi tarafından teyidedilmesine muhtaçtır. Büyük ve karışık vaziyetler içerisinde en büyük tedbir o kadar basittir ki, ekseriya onu bulmak çok müşküldür. Fevkalade karışık, dolaşık, bulutlarla mestur bir muhit içerisinde yol gösterecek bir isabeti nazar lazımdır. Bu isabeti nazarı gerek muharebe hayatında ve gerek sulh hayatında bize gösteren Mustafa Kemal Paşa olmuştur. (Şiddetli Alkışlar) Aldığım vazifelerde muvaffakiyet hasıl olduysa gerek harbde ve gerek sulhta başlıca âmil olarak Mustafa Kemal Paşayı muvacehei millette ifade ediyorum.

Sulh Muahedenamesi ve merbutu olan senedat hakkında, günlerden beri arkadaşlar birçok tenkidat yaptılar. Heyeti umumiyesi hakkında mücmel bir fikir vermek isterken arkadaşlarımın hitabelerinde temas ettikleri birçok nıkata da cevap vermiş olacağım, zannediyorum. Muahedename, hudutlarımızı tâyin ediyor. Cenup hududu, Ankara itilâfnamesiyle tayin edilen hudut, malumualinizdir. Hatiplerin gösterdiği veçhile birçok millettaşlarımızın bu hudut haricinde kalmış olması münakaşa götürmez bir hakikattir. Bu hudut için müteselli olduğumuz cihet sulh meselesidir, muahedename ile milletler arasında hakiki bir sulh yapmış olacağımız kanaatidir ve bundan fazla olarak Ânkara itilafnamesinde vaz’edilmiş olan ahkam bu konferansta da ayrıca teyid olunmuştur. İmza ettiğimiz ve meriyetini tanıdığımız ahkam için daha karar zamanında her hangi bir tereddüt ve endişe izhar etmeye hakkımız yoktur. Benim kanaatim odur ki, imza ettiğimiz sulh ile hakiki bir sulh yapacağız ve bu sulh ile milletler arasında yakın bir anlaşma hasıl olacaktır. Eğer bu intizarımız tahakkuk ederse gerek muahedename ve gerekse Ankara İtilafnamesi gibi elimizde bulunan senedat ile Cenup hudutlarında arkadaşlarımızın izah ettikleri esbabı endişe mündefi olacaktır.

Arkadaşlarım, Garp hududundan da mennuiyet göstermediler. Garp hududu haricinde birçok millettaşlarımızın kaldığını ve onların bugün de alâm ve ıztırap içinde bulunduğunuz söyledi. Bilirsiniz ki, Garp hududunda, bugün temin ettiğimiz huduttan başkası bizim Misaki Millimiz dahilinde değildi. Bizim Misak-i Millimiz dahilinde ifade ettiğimiz talep, Garbi-Trakya’nın ara ile tayin olunacak bir şekli idi, Hiçbiriniz bu muahedenamenin yektaraf ihzar olunmuş bir vesika olduğunu zannetmezsiniz. Elbette birçok esbab ve birçok iradeler tesadüf etmiş ve ortaya bir hasıla çıkmıştır. Efendiler, bu hudut içinde ve bu hudut haricinde bulunan millettaşlarımızın mukadderatı için istinadettiğimiz nokta sulhun hakikaten teessüs etmesidir. Eğer sulh hakikaten teessüs ederse, bizi bugün ıztıraba düşüren bütün esbab orada mündeti olacaktır. Garp hududu haricinde bıraktığımız millettaşlarımızın istirahatleri için muahedede teminat vardır, bundan başka Türk milletinin hassasiyeti de ayrıca bir kuvvet ve teminattır. Bundan fazla olarak benim kanaatim odur ki. Garp hududunda oradaki millettaşlarımızın huzur ve sükûn içinde yaşatılması ve o hudutlardaki komşularımızla aramızda daimi bir vesilei niza, bir vesilei ıztırap hadis olmaması, her iki tarafın menfaati iktizasındandır. Menfaatler bunu emretmektedir. Türkiye yine bu esbab ile Adaların aleyhimize üssü tahrik ittihaz edilmemesi için de mütesellidir. Türkiye göreceği asarı hulusu kemaliyle takdir edecektir. Bu itimat ile muahedatı imza eyledik. Her iki hudut için yapılan mülahazatı, yalnız şüphe ve endişeye istinadettirmemelidir. Gerçi şüphe ve endişe ekseri ahvalde medarı tedbir olur. Fakat daima medarı hayat değildir. Emniyet ve itimat ile tecrübe ve intizar, asıl unsuru hayat odur.

Hudutlar hakkındaki mülahazatı bitirmek için Irak ile olan huduttan bahsetmek isterim. Bilirsiniz ki, muahede, Irak hududu tahliyenin hitamından itibaren dokuz ay zarfında hallolunacaktır, diyor. Bu hudut hakkında çok münakaşat cereyanı etti. Konferansın bu safhasında şayanı kabul bir şekil bulunamadı. Nihayet Muahedenamede, bu hududun muayyen bir müddet zarfında dostane bir sureti halli ihtimali ifade edildi. Muahedenameye samimane hulul eden bir fîkri dostanenin tahakkuk etmesine ciddî bir mani olmasa gerektir. Bu hududun müzakeratına başlamazdan evvel milletlerle aramızda bulunan avamili zaruriyel hasmanenin mündefi olması ve dostluk münasebatının teessüs etmiş bulunmasının gelecek müzakeratı teşhil edeceğini ümidediyoruz.

Arkadaşlar!

Hudutlar üzerinde daha ziyade tevakkuf etmek istemem, eski Osmanlı İmparatorluğu aksamından olduğu halde hudutlarımız haricinde birçok dindaşlarımızı bırakıyoruz. Daima kemali fahir ile ve kemali saffet ile ilan edebiliriz ki bugün milli hudutlarımız haricinde kalan dindaşlarımıza karşı Türk Milleti gördüğünden daha fazla vefa ve samimiyet göstermiştir. (Bravo sesleri, alkışlar) En dar zamanlarda, hatta kendilerinden müşkilat gördüğümüz zamanlarda dahi onların selametlerini saffeti derun ile temenni etmekten başka bir gaye takibetmedik. Bugün de temennimiz kendi muhitleri ve milliyetleri dahilinde selamet ve saadet içerisinde yaşamalarıdır. Büyük bir İmparatorluğun inkısamı karşısında bütün cihana karşı yalnız kendi kuvvetiyle uğraşmaya mecbur kalan Milli Türkiye daha başka bir vaziyet alamazdı, ittihaz ettiğimiz zaruri hareket bu idi. Herkese ve herkese karşı vazifesini bihakkın ifa etmişlerin istirahatı vicdaniyesi ile çıkabiliriz.(Bravo sesleri) Muahedenamede akalliyetlere ait birtakım mevad görüyoruz.

Arkadaşlar!

Dahilî anasıra dair muahedede mevaddı mahsusa bulunması, Harbi Umumiden sonra galipler zümresinde bulunan birçok devletlerin de kabul ettiği bir sistem haline gelmiştir. Biliyorsunuz ki, Misaki Milli de bunu kabul etmiştir. İki noktayı nazarı dikkatinize vaz’etmek isterim: Evvela, galiplerin kabul ettiği maddelerden bir kelime fazla kabul etmemişizdir. Saniyen husule gelen şekli dahili, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki günagün imtiyazat ile asla kabili kıyas degildir. Muahedelerde akaliyetler hakkında mevad bulunmadığı zaman, yani Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki akalliyetlerin vaziyeti adeta Devlet içinde Devlet gibi bir vaziyet idi. Fark çok barizdir. Bugün vatanın mevcudiyeti aleyhine bir vaziyet yoktur. Bundan tamamiyle müsterih olabilirsiniz.

Arkadaşlar!

Siyasi ahkam arasında bütün hatiplerin, tenkid edenlerin, tasvibedenlerin memnuniyetle kaydettikleri bir noktayı, kapitülasyonların ilgası noktasını bir iki sözle hikaye etmek isterim. Bu mesele başlıbaşına bir hadisei tarihiye addolunabilir.

Arkadaşlar!

Bazı devletlerle müttefik olarak kan döktüğümüz zamanlarda kapitülasyonlar konferanslarda mevzubahis olunca müttefiklerimiz hasımlarımızla beraber bulunuyorlardı. (Çok doğru sesleri) Kapitülasyonların Türkiye’den kalkması lazım geldiğini Sivastopol seferinden sonra Paris Muahedesi müzakeratında vadetmişlerdi.

Arkadaşlar!

Bütün memleketin mevcudiyetini girdaba düşüren Harbi Umumiye girdiğimiz zaman da zimamdaran bizi kapitülasyonları ilga ediyoruz ve ilga edeceğiz diye tatmin etmişlerdi. Mesele o kadar mühim idi. Size derhatır ettiririm ki: Harbi Umumiye henüz Türkiye girmemiş iken ve müttefikler Türklerin Harbi Umumiye girmesini esaslı bir amili müessir addederlerken bizim kapitülasyonları ilga ettiğimizi Almanlar, Avusturyalılar, Ruslar, Fransızlar ve İngilizlerle beraber protesto etmişlerdi. Mevzu o kadar büyük ve mühim bir hadisedir (Çok doğru sesleri) Arkadaşlar Harbi Umumideki müttefiklerimize kapitülasyonların ilgası için Harbi Umuminin neticesi tamamen meşkuk olduğu zamanlarda, yani 1916’da bizimle konuşmak yoluna girdiler. Ama biz evvela başladık kan dökmeye ve atimizle mukadderatımız tamamiyle meçhul bir safhaya girdi. HaIi harbin sebebi ilanı hala hallolunmadı.

Arkadaşlar!

Daha fazlası vardır. 1916’da Almanlarca kabul edilen kapitülasyonların ilgası keyfiyeti, nazari ve hayali idi: Hakikatte ilga ettirilememiştir. Kabul ettirilememiştir. Bunu bilirsiniz.(Doğru sesleri)Muahede imza edildi. Ondan sonra ellerine mektup verildi. Eğer diğer her hangi bir millete kapitülasyonların ilgası kabul ettirilirse kendiliğinden o müttefiklere de kapitülasyonların ilgası şamil olacaktır. Bu ne demektir? İlgayı dünyadaki devletlerin her birine ayrı ayrı kabul ve imza ettireceksiniz. Herhangi bir millet için bütün dünyaya ayrı ayrı dikte edecek kuvvei maddiye kabili tasavvur mudur? Demek ki, Harbi Umuminin gayesi olarak yapılan ilk ilan müttefiklere de kabul ettirilmedi. Harbin neticesi meşkuk olduğu zamanlarda ancak nazari ve hayali kuru bir teselli elde edildi. Sonra bugünkü vaziyeti düşününüz, Türkiye bütün cihan muvacehesinde davasını talebediyor. Sarih ve şüpheden azade olarak kati bir ifade ile kapitülasyonları ilga ettiriyor. Bu Türkiye’nin kendi evi içinde diğer herhangi bir millet gibi tamamen müstakil ve efendi olduğunu kabul ve tasdik etmek demektir.(Şiddetli alkışlar).

Muahedenamenin mühim bir faslına geliyorum. Ahkamı maliyesi, Muhterem efendileri Bilhesap Harbi Umumiden sonra olan muahedelerde (tamirat) namı altında umumi bir meselei maliyeye tesadüf olunur. Harbi Umumiden evvelki zamanlarda tazminat şekli altında ya defaten tesviye olunur veya mukassatan verilir, bir teamül mevcuttur. Bu ifade tamirat şekli altında mükellefiyeti maliye şeklinde gösterilmiştir. Biz iki türlü tamirat meselesi karşısında idik. Birisi müttefiklerle Türkiye arasında, diğeri Türkiye ile Yunanlılar arasında. Bilirsiniz ki: Müttefikler Türkiye’ye karşı Harbi Umuminin mütareke ile fasıla bulduğu zamandan beri daima tamirat fikrini ifade etmişlerdir. Hatta Sakarya’dan sonra 26 Martta aldığımız notada dahi müphem ve umumi ifadelerle makul bir tazminat sözü zikredilmiştir. Hakikatı halde bu, mesuliyeti harbiye münakaşasından tevellüdettirilen ve tazminat istenilmiyor imiş gibi mevzuubahsedilen bir mükellefiyeti maliyedir.

Türkiye bu noktai nazardan konferansta mutalebat karşısında bulundu. İşgal masrafı ve tebaanın zarar ve ziyanı arasında tamirat parasını istediler. Meselenin hukuki bir noktai istinadı yoktur. İşgal olunan memleketler bizim memleketimizdir. Eza ve cefa gören ve tamirata ihtiyacı olan memleket bizim memleketimizdir. Hiç kimsenin memleketine gitmedik ve hiç kimseye tecavüz etmedik. Meselenin ciheti hukukiye ve ahlakıyesi böyle olmakla beraber mevcudolan meselei maddiye birçok devletlerin bizden tamirat namı altında para istemesi şeklinde tecelli etmiştir. Bu tamirat parasını maktu bir para şeklinde vazettiler ve bu maktu para uzun bir devrede her sene mukassatan 700 bin altın tediye olunacaktır. Bundan başka Harbi Umumî esnasında Almanlardan yaptığımız istikrazata mukabil karşılık gösterilmiş olan beş milyon altın da bize verilmiyordu.

Kezalik Donanma İanesiyle İngiltere’ye sipariş edilmiş olan gemiler bedeli de bize verilmiyordu. Vaziyet budur. Bize gerek gemiler bedeli için ve gerek Almanlardan istikraz ettiğimiz paraların karşılığı olan beş milyon altın için birkaç esbabı hukukiye serd ediyorlardı. Tâbii bu esbabı hukukiye bizim hakkımızı iptal edecek kudrette ve müdellel değildi. Elhasıl sulha varmak için nihayet meseleyi bitirmek lazımdır. Meseleyi bitirmek için atiye muallak hiçbir taahhüdü mali altına girmeksizin maziyi tasfiye etmek yolunu bulduk. Arkadaşlar! Tamirat meselesi Harbi Umumiden çıkan milletler üzerinde asıl medarı ıztırabolan noktadır. Ve bu kadar esaslı noktadan atiye bir para havale etmeksizin çıkıyoruz. Sizi temin ederim ki : Bir muvaffakiyettir.

Şimdi meselenin ikinci safhasını arz edeceğim. Yunanlılarla aramızda olan tamirat meselesini: Arkadaşlar! Yunanlıların memleketimizde yapmış olduğu tahribatı hiç kimse benim kadar yakından görmüş ve benim kadar müteellim olmuş değildir. Çok kuvvetli söylüyorum hiçolmazsa hepiniz kadar benim de, Heyeti Murahhasının da müteellim olduğunu kabul etmelisiniz. Hakikaten birçok ma’murelerimiz taş üstünde taş kalmayacak derecede yerlere serilmişti. Biz bu tamiratı bütün teferruatıyla nihayete kadar hesabettik:

Konferans ilk safhada inkıta ettiği vakit şekil şu idi : Müttefikler tamirat namı altında bizim Yunanlılardan talebettiğimiz parayı muhaceret sebebiyle Yunanlıların istediği para ile takas etmeyi teklif etmişlerdir. Biz bu kadar esaslı bir meselede, zulme uğradığımız sarih bir tecavüz içerisinde iki taraflı bir talep ihtimalini ne halen ve ne de atiyen mevzuu bahsedemezdik. Biz teklif ettik ki : Yunanlılarla aramızda olan tamirat meselesini halen bir sureti halle raptetmek kabil değilse sulhtan sonra iki devlet arasında dostane bir surette tetkik ve halledilsin aramızda ihtilaf olursa halli hakeme havale olunsun. Bizim bu teklifimiz, leh ve aleyhte bir karara iktiran etmeksizin konferans ilk safhada inkıta etti. Uzun bir fasıladan sonra ikinci safhada mesele yeniden mevkii münakaşaya girdi. İkinci safhada

Yunanlıların olan tamirat meselesi hiç olmazsa Yunanlılarla aramızda müzakerata devam veya inkıta kararını verecek bir ehemmiyeti mahsusa aldı. Bizim istemek mecburiyetinde bulunduğumuz para mühim idi

Yunanlılar da, bu mükellefiyeti maliyeyi kendileri için bir meselei hayatiye addettiler. Türkiye için ve mücadele uğrunda son mameleklerini düşman ayağı altında kaybetmiş olan elem zedeler için kabili istihsal bir habbeyi feda etmek hiç kimsenin haddi ve hakkı dahilinde değildir. Hiçbir kimse böyle bir şey düşünemez. Kabili istihsal olan ve karı zararından fazla olan bir tedbir varken ona tevessül etmeksizin her hangi bir lütûfkarlıkla kimse bir şey vermemiştir ve vermek hakkına malik değildir. Öyle bir vaziyet olsa bu büyük millet kendi hakkını şunun veya bunun elinde heder ettiremez.

Elhasıl Yunan tamiratı konferansta gayri kabili hal bir şekilde tecelli etti ve ameli tarzı halli ameli olarak derpiş etmek zamanı geldi. Hiç kimse, eminim şahsı naçizime karşı da olsa hiç kimse birçok zaferler içinde yürümüş ve pek büyük müşkülâtı muvaffakiyetle iktiham etmiş bir milletin Heyeti Murahhasasını eğer Yunan tamiratı bir müsademeye müncer olursa mahza müsademede muvaffakiyet görmediği için bundan içtinabetmiştir, diyemez. Türkiye’de müsademede ihtimali muvaffakiyet meşkuk olduğu için bundan ihtiraz etmiş değildir. Biz, konferansta tamirattan dolayı Yunanlılarla müsademe olursa müsademeyi kazanmak muvaffakiyetinde hiçbir zaman şüphe ve endişe etmedik. (Bravo sesleri) Arkadaşlar! Eğer herhangi bir meselede muharebeden içtinabederek bir karar verdik ise bir defa hakikaten milletin menafiine muvafık bir sulha vasıl olmak vazifei asliyemiz olduğundandır. Bir de müsademenin bedeli maddisini behemahal tayin etmek lüzumundadır.

Arkadaşlar!

Muharebe mukaddes bir şeydir. Ve o (ideal) için yapılır. Ve o ideal yalnız manevi muvaffâkiyetlerle tatmin olunamaz: Behemahal maddi, müspet neticelere varmak lazımdır. Yoksa her hangi bir his için her hangi bir feveran için evladı vatanın kanı akıtılamaz. (Alkışlar) Hepiniz evlat yetiştirmişsinizdir. Yirmi beş yaşında bir gencin bir lahzada heba olmasına karar vermek için çok düşünmek lazımdır. Bu ağır bir mesuliyettir. Gerçi sırası geldiği zaman bir tane yirmi beş yaşındaki genç için değil, yüz binlerce adam için karar verilmiş, ağır mesuliyetler üzerimize alınmış, istihsali lazım bir hedefe varmak için kurban diriğ olunmamıştır. Ancak, daha bidayette akıtılacak kan ve istihsal edilecek netice behemahal mukayese olunmak lazımdır. Eğer Harekatı Milliyenin zahiren vasıtasız, neticesi meçhul safahatı içinde bir hareketi cüretkârane görenler olursa bundan büyük bir galatırüyet olamaz. Harekatı Milliyenin hiçbir safhasında hesapsız bir karar ve hesapsız bir cüret yoktur.(Yaşa sadaları, alkışlar) Eğer en vasıtasız, en müşkül zamanlarımızda zahiren ümitsiz zannolunan bir müdafaa veya bir taarruza karar vermiş isek bunu mahza gözümüz pek olduğu için, hercibadabad, diyerek vermemişizdir. Böyle bir kararı ancak, içinde bulunduğumuz vaziyete göre milletimizin talebettiği menafii maddiyeyi yegane temin eden tedbir o olduğu için vermişizdir. Kararlar hep birer muhassalai muhakemedir.(Bravo sadaları, şiddetli alkışlar)

Yunan tamiratı bir müsademeye müncer olursa bu müsademeyi kazanacağımıza şüphemiz olmadığını söyledik. Şimdi bu müsademeyi kazandığımızdan sonraki safahatı takibedeyim. Şarki -Trakya’da kazanacağımız bir meydan muharebesi muharebe meydanında arzu ettiğimiz milyarları bize temin edemezdi. Hiç kimse böyle bir şey düşünemezdi. O vaziyeti ta düşman payitahtına kadar idame ettirmek lazımgelirdi. Vaziyeti coğrafyası gözünüzün önüne getirmelisiniz. Bu yalnız Yunan meselesini değil birçok milletler meselesini de karşımıza çıkarırdı. Bu safhayı da geçiyorum. Arzu edilen neticeye kadar vardık. Ondan sonra da para yerine alacağımız bir muahede üzerindeki bir imzadan ibaret olabilirdi. Tamirat parası hiçbir kasada gelen galibe verilmek için hazırlanmış değildir. (Çok doğru sesleri), (Handeler) Arkadaşlar, imzayı aldıktan sonra son santimine kadar istihsal etmek için de hali harbi idame etmek lazımdır. Bunu hayal olarak söylemiyorum. Gözünüz önünde tecrübe vardır. (Doğru sesleri) Dünyanın dört köşesinde galipler mağluplarına namütenahi tamirat imza ettirmişlerdir. Bunu istihsal için hasımlarını son çakıya kadar silahtan tecridetmişlerdir. Galip milletler mi sulhün nimetinden müstefidoluyor, mağlup milletler mi istifade ediyor? (Bravo sesleri) Bu sistem sulh imza edildikten sonra dahi nihayete kadar hali harbi idame demektir.

Arkadaşlar!

Böyle bir hattıhareketi takibeden bir Hükümete, bir heyeti Murahhasaya millet o vakit ne diyecektir? “Tamirat namı altında daha şu kadar adam ve şu kadar masraf ettiniz. Getirdiğiniz bir satır yazıdan ibarettir. Bunu da alamıyorsunuz, yalnız alamıyorsunuz değil, almak cehit ve gayreti altında yeniden birçok teklifat ve yeniden birçok kan talebediyorsunuz:” Bunu diyeceklerdi. “Bu kadar vazıh bir nokta karşısında niçin yanlış kararverdiniz?” Milletin bihakkin bize hitabedeceği nokta bu idi. Nazarlarınızda kemali samimiyetle tavzih ettiğim nokta şudur ki Yunan tamiratı için kabili istihsal bir şey yoktu. Yalnız sühuletle kabili istihsal değil, düşünüldükten sonra kârı zararından fazla olan ve binnetice milletimizin memnuniyetini daha ziyade tevlidedebilecek olan her hangi bir sureti hallolsaydı vazifemiz bunu yapmak idi; milletimizin duçar olduğu ıztırabatı artırmamak ve zararı olduğu yerde tespit etmek için mantıkın gösterdiği doğru yolu takibetmek lazım idi. Biz de o tedbiri ittihaz ettik.

Huzurunuzda, muvacehei millette hesap veriyoruz. Eminim ki sahibi insaf ve idrak olarak, hissiyattan teverrüdederek düşünülürse milletin menafiine en muvafık olan tarz bundan başka bir şey olamazdı. Biz de onu yaptık. Meseleyi size basit ve vazıh şekilde ifade ettim. Bittabi Heyeti Celile bu vaziyetin melhuz ve gayrimelhuz birçok ihtilatatını da derpiş etmek lütfunda bulunacaktır. Mesaili maliyenin ikinci safhasına geçiyorum : Düyunu Osmaniye meselesi : Düyunu Osmaniye için söyleyeceğim sözleri, Heyeti Celileye rica ederim, bir gayrimütehassıs ağızdan işittiklerini daima derhatır buyursunlar. Arkadaşlarımdan bir de şu noktayı rica ederim ki gayrimütehassıs adam rakamları verirken son santime kadar bütün kuyudata tabi olmasını aramaz. Bir fikri umumi vermek için kaba rakamlar söyleyeceğim. Arkadaşlar! Düyunu Osmaniye meselesinin sergüzeşti bundan yetmiş sene evvel başlamıştır. Yani 1854’de başlamış. Takriben 70 senelik bir devredir. Evvela (1854)’ten (1874)’e kadar yirmi sene müddetle birçok istikrazat yapmışlar. Ondan sonra birçok muamelatı maliye olmuş. Tenzili düyun yapılmış, bir daha tenzili düyun yapılmış, Sonra (1890)’dan (1914)’e kadar istikrazat yapılmıştır. Bu ikinci bir safhadır. Takriben Devlet kasalarına bütün bu yetmiş sene zarfında (220) milyon lira kadar bir para girmiş bu müddet zarfında kasalarımızdan çıkan para (I70) milyon lira tahmin olunabilir. Harbi Umumi bidayetinde (140) milyon lira borcumuz varmış. Benim edindiğim fikir borç alan bir defa istikraz ettikten sonra mütemadiyen verir ve elli sene sonra hesabettiği vakit takriben istikraz ettiği vakitki kadar borcu olduğunu görür. Osmanlı İmparatorluğunun gerek Mutlakıyet ve gerekse Meşrutiyet ricalinin siyaseti maliyesi budur. Şayanı teessüftür. Mucibi elimdir, bize ağır yük yükletmişlerdir, Arkadaşlar! (70) seneden beri alınan bu paralarla yapılan yalnız Şark şimendiferidir. Elimizde ne kadarı var bilirsiniz.

AVNİ BEY (Cebelibereket) – Mütehassıs beylerin nazarı dikkatine!..

İSMET PAŞA (Devamla) – Konya ve Bandırma – Soma hattıdır ve bir de Konya ovasına sarf ettikleri para takriben (800) bin lira kadardır. (210), milyon lira para içinden takriben otuz milyon lirası umuru nafıa için sarf olunmuş demektir. Mabadı ne olmuştur? Yevmi ihtiyacat için bütçe açıkları kapatılmıştır, saraylar yapılmıştır, seferler açılmıştır. Devletin varidatı kifayet etmediğinden borcun faizi verilemeyen seneler olmuş, faizi verilmek için diğer birinden yeniden borç alınmıştır. İşte kasalara giren takriben 220 milyon liraya yakın bir paranın sergüzeşti budur. Borçların miktarı bittabi kasalara giren para değildir. Bilhassa 1854’ten 1874’e kadar olan istikrazlar içinde 32 kuruş alıp 100 kuruşa senet verdiğimiz istikrazat vardır. (Kahrolsun sesleri) Kırk, elli, altmış üzerine fii ihraç vardır. Binaenaleyh kabul olunabilir ki, 220 milyon istikraz için hakikatte laakal üç yüz elli milyon lira borçlu olmuşuz. Bu ağır şeraiti bize hazmettirmek için bize gösterecekleri her hangi bir mazeret ve medarı tesliyet yoktur Beş seneden beri yalnız ve yalnız kendi kudretimizle bütün cihana karşı mücadele ediyoruz. Yalnız kendi vesaitimizle mücadele ediyoruz. Düşününüz arkadaşlar; Çatalca’dan Edirne’ye kadar bir fişek atmadan yürümek için para bulamamışlar da Rejiden malumunuz olan ağır istikrazı akdetmişlerdir. Türk ricalinin arasında, bu safhai milliyeyi yaşadıktan sonra bunu kabul edecek bir izan bulunur mu? Bunu mazeret diye kabul eder miyiz?

RASİH EFENDİ (Antalya) – O ihtisası icabıdır.

İSMET PAŞA (Devamla) – Mütehassıslarımızdan bilhassa ricam şu idi ki : Bu toprakların başına musallat olan siyaseti maliye, mebdeinden nihayetine kadar hepimizin anlayacağı kaba rakamlarla, geniş hudut ile izah edilsin. Ati için medari kuvvet budur. Birçok yanlış yollardan, ancak geçenlerin suistimalatından mütenebbip olarak kurtulabiliriz.

Mazide olan seyyiat ne kadar ağır olursa olsun varislerin kendi mesuliyetlerini deruhde etmeleri zaruridir. Onun için Düyunu Umumiyei Osmaniyeyi Osmanlı İmparatorluğunun bütün varisleri arasında taksim etmek gayrikabili içtinap bir esası hukukidir. Biz bu inkisamdan Türkiye’nin uhdesine düşecek bari, hakiki ve fiili bir surette tayin etmeye çalıştık.

Arkadaşlar!

Bu da büyük bir meseledir. Osmanlı Hükümeti öteden beri inkisam ederken daima ayrılan yerlerin borç hisselerinden kurtulmak va’dini almış, fakat bu hiçbir zaman tahakkuk etmemiştir. Taksimi düyun mevzuubahsolduğu zaman Türkiye’ye ait olan borçlarını va’den değil, hakiki ve filli olarak taksim edilmiş olmasını bir noktai esasiye addettik. Elimizde bulunan muahedenamede bu nokta tespit edilmiştir. Tasdi etmemek için, borç teferruatına ait bütün teferruattan bahsetmek istemem. Fakat bize orada çok ızdırap vermiş olan bir noktayı arz edeyim. Borç taksim olunurken, yalnız mürettebatı seneviye üzerinden taksim olunabilir, sermaye taksim olunamaz, esası dermeyan olunmuştu. Bu esasta çok mücadele ettik. Eğer bugün bu muahedede borçları sermaye üzerinden taksim edilmiş görüyorsanız, tesadüfen konuvermiş bir cümle, kolayca elde edilivermiş bir kayıt addetmeyiniz.

Konferansın bütün büyük mesaili gibi inkıtaa kadar son gerginliği vücuda getirdikten sonra istihsal edilebilmiş bir neticedir. Borcu sermaye üzerinden taksim edelim ve öyle bir usul bulalım. Türkiye’nin ne kadar borcu vardır – ki bizim tahminimize göre takriben doksan milyon lira kadardır – bu doksan milyon borç olduğu kendisine söylensin. Bunun maddeten gayrikabil olduğunu ileri sürdüler. Bunu söyliyenler karşımızda bulunan bittabi vazifeleri kendi memleketlerinin menfaatlerini temin etmekten ibaret olan zatlar değil, benim muavenet için zebanzedolan şöhretlerinden ve ihtisaslarından istifade için yanıma çağırdığım bu memleketin evlatlarıdır. (Kahrolsun sesleri) Düşününüz! Esaslı mesaili halletmek için Heyeti Murahhasamız ne kadar ızdırap ve müşkülat içerisinde kalmıştır. Buna rağmen hissiselim ve idrak galebe etti. Ve karşımızda olan mütehassıslar da hakikaten sermaye üzerinden taksimin kabili icra olacağını kabil ve tatbik ettiler.

Muahedename ile borçlarımız mazbut bir usul ve muayyen bir tarzda tamamen taksim edilecekti. Osmanlı İmparatorluğunun hududu millimiz haricinde kalan kısmının hissesi bizden tamamen izale olunuyor. Bazı hatipler borç taksimi esnasında niçin varidat nispetinde takdim edilmediğini ve niçin 1914’ten beri olan harb borçlarının da taksime dahil edilmediğini sordular. Borç taksim edilebilmek için ya varidat nispeti veya arazi nispeti esas ittihaz edilecektir. Her ikisi için leh ve aleyhte mülahazat vardır, umumiyetle mer’i olan varidat nispeti kabul edilmiştir. Bu konferansta bir meselei siyasiye olarak değil, mali ve hukuki bir nokta olarak kabul edilmiştir.

Arkadaşlar!

Yemen arazisinin hududunu ve Osmanlı İmparatorluğunun arazi dahilinde bulunan Veziretülarab’ın Rub’ulhali arazisini düşününüz, arazi mesahai sathiyesine istinadederek bunlara hisse vereceğiz. Binaenaleyh bütün borçlar rub’ulhaliye yüklenecek diyebilir miyiz? Harb düyununu taksime dahil etmemişiz. Bunda başlıca şunlar dahil olabilir : İstikrazı dahili yaptık, sonra elimizde tedavül eden Almanlardan aldığımız yüz elli milyon evrakı nakdiye vardır. Sonra birtakım düyunu mütemevvice vardır. Yalnız bunlar Osmanlı İmparatorluğunun Suriye ve Irak gibi aksamına taksim olunmamıştır Fakat Türkiye’de Harbi Umumi esnasında Almanlara yaptığı birçok harb borçlarından ibra edilmiştir. Eğer harb borçlarını Almanlara olan borçlarımızla beraber taksim etse idik hasıl olan netice takriben bugün hasıl olan netice olurdu.

Bizim Harbi Umumi esnasında Almanya’ya yaptığımız borçları Düveli müttefika kendi üzelerine aldılar. Ve Almanlarla imza altına alınmıştı ki, bunlar Düveli Müttefikaya devredilmiştir. Ve bu muahede ile Düveli Müttefika bize taahhüdediyor ki, o borçlardan Türkiye ibra edilmiştir.

Efendiler!

Düyunu umumiye meselesinin taksim safhasını arz ettim. Düyunu Osmaniyenin diğer bir safhası vardır ki, belki konferansın en ehemmiyetli meselelerinden biri addolunabilir. Tediye edeceğimiz senevi borç hangi para ile tediye edilecektir? Harbi Umumiden, evvel böyle bir mesele yok idi. Eğer istikraz mukavelatında, bu borç İstanbul’da bir Türk lirası, Paris’te yirmi iki veya yirmi üç frank, İngiltere’de şu kadar şilin tediye olunur denilmiş ise bu para alacak adamlara mahalli tediyeyi intihabedebilmek için bir sühulet fîkriyle konmuştur. Bunda hiç kimse şüphe edemez. Elbette bir hamil için İstanbul’da aldığı bir Türk lirası ile İngiltere’de alacağı şu kadar şilin arasında fark olsaydı böyle bir ihtiyara mana kalmazdı. Harbi Umumiden sonra bütün cihande (kur de şanj) denilen, belliye zuhur etti. Paralar müsavi değildir. Harbi Umumiden evvelki nispetler tamamen zirüzeber olmuştur.

Binaenaleyh mukavelat üzerine yazılan İstanbulda bir Türk lirası alacağıma, Fransa’da yirmi iki, yirmi üç frank alırım dediği zaman bir hamil hakikati halde İstanbul’da alacağı bir liraya mukabil Paris’te üç lira istiyor. Ve İngiltere’de sekiz lira istiyor demektir. Asıl mesele ise “Bu paralar altın olarak vaktiyle verilmiştir. Binaenaleyh bugün de altın olarak verilmek lazım geleceği iddiasıdır” Efendiler! Biz Harbi Umumiden evvel borç yaptığımız zaman altın veya evrakı nakdiye gibi bir mesele karşısında değildir, ve katiyen böyle bir mesele çıkacağını da hiç kimse düşünmemişti. Şu halde tediyeyi tayin etmek için yeni bir mesele hadis oldu. Eğer altın vereceksek doksan bir milyon lira borcumuz hakikati halde altı yüz milyon lira borç demektir. Biz meseleyi hakikî ve mali noktai nazarından kemali vuzuh ve hulus ile arz ettik. Biz bütün cihana müstevli olan bir beliyeyi asla musul olmadığımız halde Türkiye’nin hayatı mukabilinde yüklenemeyiz. Maddeten ve fiilen buna imkân yoktur. Meselenin ciheti nazariyesi her ne olursa olsun ciheti ameliyesi şudur ki, bizim yaşamımız için böyle bir beliyei maliyeyi biz yüklenemeyiz. (Alkışlar, bravo sesleri) Bu münakaşanın borcu tanımamak ve borcu reddetmek ithamiyle hiçbir münasebeti yoktur. Asla kendimizi böyle bir meselei ahlakiye karşısında kabul etmiyoruz. Borçlarımızı borç olarak tanıyoruz. Borcu, bizim için mümkün, her sahibi insafı akıl ve mantık dairesinde kabule sevk edecek olan bir esas dairesinde tediye edebiliriz. Malayutak bir teklifi bizim tatbik etmemize imkanı maddî yoktur.

Bu mesele konuşulurken tarzı tatbik itibariyle yeni bir safha hâsıl oldu. “Siz muamelatta esasen bu mukavele üzerinde nasıl yazılmış ise ve zımnen, mademki vaktiyle altın olarak alınmıştır, altın esası üzerinden tediye etmek mecburiyetini tanıyınız fakat herkes bilir ki, bu tanımak nazari ve lafzi bir şeydir. Tediye zamanı geldiği vakit hamillerin menfaati de borçlunun iflas etmemesiyle kaimdir. Borçlunun borcunu muntazaman tediye edebilecek bir vaziyeti hayatiyede bulunmasını düşünürler. Binaenaleyh tarzı tediye meselesinde anlaşılabilinir” denildi. Bu fikir ile sevk edildiğimiz nokta şu idi ki, bütçemizi, hesabatımızı, varidat ve hasılatımızı kamilen hamillerin önüne götürelim, izah edelim ve memleketin iktisadiyatı, memleketimizin menafii ancak şu tarzda tediye ile temin olunabilecektir, diyelim. “Mukavelatın mahiyetini tadil edecek bir taahhüdü siyasî olarak murahhaslar deruhde edemezler” esası müdafa olundu. Muhasımlarımız tarafından dermeyan ve telkin edilen esaslar bunlardır. Derhatur ediyorsunuz ki, bu fikirler Türkçe huruf ile memlekette neşrolunmuştur. Onlar da, demişlerdi ki, böyle hesap ve münakaşa olunur mu? Evvela hamillerin karşısına bütçemizle ve hesabatımızla gitmeliyiz. Elbette onlar da insaf ile tetkik edecek ve anlayacaklardır.

Heyeti Murahhasa yalnız muhasımlariyle değil, muhasımların telkinatını memleketimizin dahilinde neşir ve işaa edenlerle de mücadele etmiştir.

Muahedenamede altın tediye etmek fikri birkaç vesika ile izhar olunuyordu. Birisi borç, cetvellerinde para gösterilen her yere altın kelimesi yazılmıştı. Ondan sonra mukavelat üzerinde hamile verilen hakkı ihtiyar, yani ister Türk lirası, ister Frank, ister sterlin alabilmek hakkı ayrıca bir izahname ile teyidedilmiş, ondan sonra Muharrem Kararnamesiyle bilcümle istikraz mukavelatının muahedename derununda teyidedilmesi talebolunmuştu. Başlıca üç çeşit vesika vardı. Cetvelde paranın altın olarak yazılmış olması veyahut bir izahnamede hamilin istediği parayı alabilmesinin tasrihi yekden görülüp anlaşılacak bir meseledir. Fakat Muharrem Mukavelenamesinin veyahut diğer mukaletanı teyidi hakkında karşısında bulunduğumuz talep tediye akçesinin cinsini sarahaten ifade etmiyordu.

Evvela muahedede madde şeklinde vukubulan, sonra bir beyaname şekline irca olunan bu talep hakikati halde tediye olunacak akçe meselesine de zımnen taalluk ediyordu. Bunu görür görmez tahmin etmek benim gibi bir gayrimütehassıs için talebolunur bir kudret addolunamaz. Bu, mesaili maliye gibi büyük bir meselei hayatiyede erbabı ihtisasın bütün kabiliyetinden istifade etmek için Heyeti Murahhasamız haricindeki mütehassısları da Düyunu Umumiye ile münasebetleri ve tecrübeleri sebebiyle kemali safvetle etrafımda topladım. Böyle bir beyanname vermek tediye olunacak akçenin cinsi hakkında Türkiye’yi taahhüt altına alır diyebilecek vaziyette bulunanlar bunu bana dememişlerdir. İhtisasları mı yoktu? İhtisasları varsa vaziyetleri kabili izah değildi. (Çok doğru sesleri)

Hulasa arkadaşlar, borcun cinsi hakkında vehmile takibettiğimiz noktai esasiye o kadar hayati idi ki, şu veya bu tedbiri hiçbir zaman kafi görmediğimiz için talebolunan beyanname veyahut tediyat, tediye edeceğimiz akçenin cinsi hakkında bizi bir taahhüde vazeder mi? Bunu kemali vuzuhla konferansta alenen arz ettim, bir şey istiyorsunuz ve diyorsunuz ki, “Bunun içinde tediye edeceğimiz akçenin cinsi kasdedilmemiştir” bu, böyle midir? Öyle ise beyannamede; bu maksadı, bu ifadeyi sarahaten zikredelim, diyellm ki, “Mukavelat…… İlahirihi ama, onun içerisinde altın tediye etmek veya İsterlin tediye etmek kasdedilmemiştir.” Türkiye’nin bütün atisine ve esbabı hayatiyesine taalluk eden bir meselei esasiye üzerinde bulunuyoruz. Nihayet tarzı tediye meselesi bütün alemde mevzuubahsolan kuponlar meselesi şekline girdi. Bizim vaziyetimiz bidayette arz ettiğim gibi dürüst ve vazıhtır. Biz yükleneceğimiz borçların altın veya sterlin olarak tediyesi hususunda hiçbir taahhüt alamayız. Maddeten böyle bir tediyeye girişmek imkanına malik değiliz. Muktedir değiliz. Bir (kur de şanj) beliyesi hasıl olmuş ise bunun mesuliyeti maddiyesini Türkiye deruhde edemez. Bizim daima ısrarla takibettiğimiz noktai esasiye budur. Nihayet konferansın atisi hakkında cidden endişe verecek birçok buhranlar hâsıl olduktan sonra vaziyet şudur ki, muahedede yapılan cetvellerden altın kelimesi çıkarılmış, hamile Türk lirası, Frank veya İngiliz lirası almak ihtiyarının ahden teyidini gösteren izahname çıkarılmıştır. Mukavelatın ve Muharrem kararnamesinin teyidi hakkındaki talep ki biz onun zımnında paranın ne cins ile tediye olunacağı tehlikesini de görmüş idik. Bu talepde geri alınmıştır. Murahhaslardan aldığımız zaman tarafeynden noktai nazarlar vazıhan ifade olundu. Biz de beyan ve ilan ettik ki, hamillerle müzakeratımızda bu müzakeratın noktai azimeti altın veyahut isterlin tediye etmemek esasıdır. Bu noktai azimetten sonrasını müzakere edeceğiz

Muahedenamenin bundan sonra ahkamı iktisadiyesi gelir. Ahkamı iktisadiyede başlıca istihdaf olunan nokta Harbi Umumiyle inkıta eden münasebatı iktisadiyeyi tasfiyeden ibarettir. Münasebet inkıta ettikten sonra tarafeyn tebaaları memleketten ayrılmışlar veyahut memlekette kalmışlar. Birtakım tedabire maruz olmuşlardır. Elbette bunların malları iade olunacaktır. Kendisine bunlara ait zarar ve ziyan tazmin edilecek değildir. Çünkü bu nevi matalip tamirat meselesiyle halledilip bitirilmiştir. Mukavelat, müruruzamanlar vesaire gibi münhasıran hukuki ve iktisadi olan birtakım mesail vardı ki, yeniden münasebet tesis edilirken bu münasebatın tasfiyesi zaruri idi. Bu zeminde vazedilmiş olan Muhtelif Mahkeme, muhterem hatiplerin ifade ettiği gibi memleketin hakkı kazası ile vesairesiyle ve her hangi bir suretle münasebettar olan bir teşkilat değildir. Bu muhtelif devletler tebaasının yeniden tesisi münasebat ettikten sonra mallarını iade etmek eski mukavelenamelerin meriyeti ve şeraiti meriyetinde ihtirafatı süratle hal için tayin edilmiş hakemlerdir, öteden beri bu kabil hakemlerdir, her memlekette kabul olunagelmiştir. Beynelmilel mesailin gittikçe hakemler vasıtasiyle hallolunmasına temayül görüldüğü malumunuzdur.

Hülasa hakkı kaza noktai nazarından Muhtelit Hakem mahkemelerinden endişe etmeye hiçbir sebep yoktur. Eski miraslardan Beynelmilel Sıhhiye İdaresinin lağvolunması da elimizdeki Muahadenamenin hututu barizesinden ve esaslı muvaffakıyetlerinden biridir. Ondan sonra arkadaşlar, üseranın iadesine ve mezarlıklara ait birtakım ahkam vardır ki, üseranın iadesine aidolan ahkam her muharebeden sonra yapılan mutat bir muameledir. Mezarlıklara ait vaz’edilen ahkâm ise hâkimiyet ve mevcudiyet noktai nazarından mucibi endişe olmayan bir mahiyettedir. Bunu muhtelif memleketler birbirinin arazisinde yapmışlardır. Ve bizim tarihimizde ve ananatımızda vardır. Bilirsiniz İstanbul’da İngiliz mezarlığı vardır. Herhangi bir suretle bu mezarlıkların bizim mevcudiyetimiz için bir tehlike teşkil edeceğini zannetmek makul değildir ve hiçbir sebep yoktur. Muharebe meydanlarında ve Osmanlı İmparatorluğunun aksamı üzerinde bıraktığını yerlerde bizim de aynı suretle mezarlık tesis ederek eslafimiza hürmetimizi ve şükranımızı sureti daimede ifa etmek hakkımız vardır.

Sulh Muahedenamesinin hututu umumiyesi hakkındaki maruzatımı şu tarzda yeniden hülasa etmeme müsaade buyurunuz. Bizim elimizde bulunan Muahedename Harbi Umumiden sonra gördüğümüz muahedenamelere yakından veya uzaktan bir müşabehet iraeetmez.

Arkadaşlar!

Harbi Umumiden sonraki muahedatta birtakım yeni esaslar vardır ki, asıl bu esaslar arazi tebeddülatı ve arazi felaketlerinden kat kat ağır netayiç tevlidetmiştir. Bunlardan birisi tamirat esasıdır. Harbi Umumiden sonraki muahedelerde tamirat esası görürsünüz. Bu, miktarı gayrimalum ve sureti tediyesi gayrimuayyen damii bir mükellefiyeti maliyedir, Bundan Harbi Umumiden mağlub olarak çıkan milletler müteessir ve muz tariptirler. Galibolan milletler de bir şey almış ve sulhun nimetinden isti fade etmiş vaziyette değildirler. Meselenin diğer milletlere ait ciheti bize taalluk etmez. Kendi muahedemiz noktai nazarından derim ki, böyle bir tehlikeli esas muahedenamemizde yoktur.

Arkadaşlar!

Harbi Umumi muahedatının esaslı bir barı da hakkı müdafaadan mahrumiyettir. Her müsademeden sonra veyi mağluplara diye ifade olunan ıstırabat bugün ağza alınmıyacak kadar ehemmiyetsiz ve mensi kalmıştır. Bugün mağlubiyeti hissettiren, elemi hissettiren bar, veyl silahsızlara diye ifade olunuyor.

Memleketin hayatını ve atisini temin edecek olan asıl vasıta hakkı müdafaanın bilakaydüşart mahfuziyetidir. Bu Muahedename bu noktai nazardan bizi bütün büyük ve galip milletler vaziyetinde bırakıyor. Bu, büyük bir noktadır. Hiçbir vesikai düveliye, bir milletin atisinin, teminini deruhde edemez. Millet atisini ancak kendi kudreti hayatiyesi ve azmi ile temin edebilir ve muahedatı mümzayayı kemali hulus ve dürüsti ile takibedebilmesi yeni vaziyetlere; yeni tehlikelere karşı tedbir alabilmesi iktidarı ile mümkündür. Bu da hakkı müdafaa ile olur. Hakkı müdafaa bizim Muahedenamemizde Türkiye için mutlak olarak tanınmıştır. Diğer muahedatın ağır bir noktası da Murakabe komisyonlarıdır. Mütareke zamanlarında şu veya bu mahalde velev ufak olsun her hangi bir ecnebi heyetin memleketin umuru hayatiyesini nasıl durduğunu hepiniz derhatır edersiniz. Bizim muahedemanemizde her hangi bir suretle bir murakabe derpiş edilemezdi ve Türkiye zaten bu esaslar için kıyam etmişti. Binaenaleyh bu esası da muahedename ile tespit ve teyidetmiş oluyoruz.

Diğer muahedenamelerin ağır olan bir noktası da ati için iktisadi veya ticari tahdidattır. Arkadaşlar! Bilirsiniz ki senelerden beri mücadelat içinde tamamen serbest olduğumuz halde hariçte birçok milletlerle tesisi münasebet edemedik. Ahden bağlıdırlar. Biz kendi muahedenamemizle Harbi Umumide galibolan müsavi milletler gibi taahhüdattan azadeyiz, bunu tevlideden bu muahedenamedir. Arz etmek istediğim getirdiğimiz muahedenamenin Harbi Umumiden sonra yapılmış olan muahedata yakından ve uzaktan bir müşabehet irae etmediğini göstermektir.

Bu muahedename milletlerin görüşerek yapabilecekleri bir sulh muahedenamesi addolunabilir. Bizim istediğimiz zaten bu idi. Her hangi bir cebir ve kuvvetle bize kabul ettirilmiş bir muahededen içtinabediyorduk. Müzakere ile, mücadele ile bu tarzda bir muahedenameye vasıl olabileceğimizi takdir ediyorduk. Netice bizim istediğimiz şekilde istihsal olunmuştur.

Lozan’da imza ettiğimiz vesaikten birisi boğazlar usulüne dair mukavelenamedir. Boğazların vaziyeti coğrafyası itibariyle ehemmiyeti mahsusası hiçbir zaman nazarlardan dur olmamıştır. Boğazlar için Harbi Umumiden sonra boğazların serbestisi tarzında yeni nazariyeler peyda oldu.

Bu nazariyenin sebebi vaz’ı iddia olunduğu gibi ( 1914)’e kadar açık bulundururken (1914)’te ahde muhalif hareket ederek boğazları kapamaklığımız değildir. Hakikatte (1914)’te memleketimizi müdafaa etmek boğazları kapamak, açmak, müdafaa etmek suretindeki hakkı tasarrufumuz ahden emin ve müeyyed idi. Ahde muhalif hareket etmedik. Bunu tavzih etmekle beraber boğazların serbestisi bir emrivaki olarak tahaddüs etmiş bir mesele idi. Meselenin Karadeniz ve Akdeniz devletleri için haiz olduğu ehemmiyet o kadar tebarüz etmiştir ki biz dahi Misakı Millimizde İstanbul’un ve Marmara’nın emniyeti mahfuz kalmak şartiyle boğazların ticarete ve Münakalatı Umumiyeye küşadını esas olarak kabul ettik. Misakı Millide kabul ettiğimiz bu esas hakikatı halde şeraiti cedidenin zaruriyatından idi. Düşünülemiyerek yapılmış bir fedakarlık tarzında ifade olunamaz.

Boğazların usulünü tayin etmek için olan müzakeratta birçok siyasetler tavazzuh ve tesadüm etmiştir. Türkiye bu siyasetler içinde Misakı Milli ile ilan olunan esasata sadakatini ve asıl kendi vazifesi olan Türkiye’nin mevcudiyet ve emniyetini vikaye etmek esasını takibettik. Serbestii mürur hazara ve sefere; ticaret ve harb sefinelerine aidolmak üzere muhtelif fasıllarda izah olunmuştur. Hakikatı halde serbestii mürur ile başlıca harb gemilerinin ve harb tayyarelerinin hazarda ve seferde müruru tanzim edilmiştir. Boğazlar meselesini başlıca bu noktalardan tetkik etmelidir. Çünkü ticaret için, boğazlar tahkim edilmiş ve kapalı addedildiği zamanda dahi bir memnuniyet yoktu. Boğazların açıklığı için imza ettiğim mukavelede; harb sefineleri için, havai sefineler için hazarda ve seferde şeraiti mürur tayin edilmiş bulunuyor. Biz Boğazlar Mukavelenamesinin halli esnasında muhtelif siyasetler arasında gerek dostluklarımızı muhafaza etmek ve kendi menafiimizi olduğu kadar dostlarımızın da menafiini muhafaza edecek bir şekli hal bulmak için yedikudretimizde bulunan mesaiyi sarf ettik. Hiçbir kimse veya heyet bize dürüst bir vaziyet takibetmemek ithammını serd edemez. Biz ihtiyacatı umumiyeyi temin etmek ve sulha varmak için bir noktai sabite üzerinde duramazdık. Bu meseleyi her halde halletmek icabederdi. Alakadar olan bütün milletlerin bugün vaz’ı imza etmiş olduğu bir mukavelename meseleyi beynelmilel nazardan tanzim etmiştir.

Şimdi Türkiye’ye taalluk eden nıkatı nazardan mülahazat dermeyan edeyim. Bizim boğazlar mukavelenamesinde deruhde ettiğimiz mecburiyet; gayriaskeri bir mıntıka ihdasıdır. Bihakkin denilebilir ki Türkiye, İstanbul ve boğazları, bu kadar mühim olan yerleri tahkimden feragat etmekle mühim bir şeyden feragat etmiştir.

Arkadaşlar!

Boğazlar üzerinde dökülen kanlar, münhasıran Türkiye’nin uğradığı bir tecavüzü defetmek için dökülmemiştir. Harbi Umumiyede eğer boğazları müdafaaya ve birçok kan dökmeye mecbur oldu isek Türkiye’nin dahil olduğu bir zümrenin müşterek menafiini müdafaa için mecbur olduk. Vakıa tecavüz doğrudan doğruya evvelâ Türkiye’ye müteveccih idi ve Türkiye vazifesini her zaman için şayanı iftihar olacak bir surette ifa eyledi. Âtiyen boğazlar üzerinde yeniden bir tecavüz vakı olursa Türkiye hakkı müdafaasını mutlak olarak muhafaza edecektir. Bitaraf kaldığımız muharebeler için geçmek ve gitmek bize taalluk etmez. Fakat Türkiye’nin dahil olduğu bir muharebede hakkı müdafaamızı istimal etmek bilakaydüşart temin edilmiştir. Buna derakap bir itiraz varidolabilir. “Fakat vakti hazarda müdafaa esbabı temin edilmemiş ise bu taarruza karşı ittihaz edeceğimiz tedabir de elbette noksan olur.” Bunun cevabı; bugün içinde bulunduğumuz vaziyettir.

Bugün İstanbul’u boğazları ta Meriç’e kadar alıyoruz. Bunu bize aldıran ve bu yerleri düşman elinden kurtaran İstanbul’da, Boğazlar’da ve Trakya’da tahkimat ve kuvvetimizin mevcudiyeti midir? Bugünkü vaziyet gerek İstanbul’un ve gerek Trakya’nın en iyi müdafaasının nasıl olacağını bize bedaheten göstermektedir. Anadolu’ya hâkim ve sahibolandır ki, boğazlar ve İstanbul onun malı olacaktır. Eğer başka türlü bir tertibe imkân olsaydı bugün imza ile o netice tespit olunmazdı. Bu, vaziyeti coğrafiyenin ve vaziyeti siyasiyenin ilcayı zarurisidir.

Osmanlı İmparatorluğu bütün menabi ve vesaitini boğazlar etrafında teksif ederek ve memleketin diğer yerlerini faaliyetten mahrum bırakarak İstanbul’u ve boğazları müdafaa etmeye çalıştı fakat kaybetti.

Yeni Türkiye, bütün kuvvet ve menabiinin mahalli sarfını tayin ve tanzim ettiği için İstanbul ve boğazların muhafazasını ilelebed temin etmiş oluyor. (Sürekli alkışlar)

Efendiler! Boğazların ve İstanbul’un ecnebi bir ele geçmesi nasıl tedabir ile kabili icradır? Elde bunu ifade eden tarihi bir vesika da vardır. Onun adını bilirsiniz. Boğazların ve İstanbul’un ecnebi bir elde bulunması için orada kudretten mahrum, lafzi bir Hükümet lazımdır. Bundan maada Anadolu’da ledelicap faaliyete geçebilecek bir ordu lazımdır. Bundan maada geri kalan Türkiye’de çakıya kadar silah bulunmamak lazımdır. Boğazları ecnebi eline geçirecek İstanbul’u ağyar elinde bırakacak fenni tedabirin heyeti mecmuası budur, bugün Anadolu’da Türkiye aleyhine kullanılacak ordu veya Devlet mi vardır? Türkiye hakkı müdafaasını sureti mutlakada muhafaza etmemiş midir? İşte bunların neticesi olaraktır ki, kendiliğinden İstanbul ve boğazlar sahibi aslisi olan Türkiye’ye iltihak etmiştir. Bugün vaziyet böyle iken Türkiye bütün cihan ile münferiden ve serbestçe tesisi sulh ve münasebat ettikten sonra tehlike nerede vardır? Tehlike oradadır ki, vatan, kendi dahilinde kudretten mahrum olmasın. Bugün haiz olduğumuz kuvvet muhafaza, tarsin ve ilaedilirse Garp hudutlarımız için İstanbul ve boğazlar için tehlike tasavvur etmiyorum. (Alkışlar)

İşte arkadaşlar! Boğazlar Mukavelenamesinin Türkiye’nin emniyeti noktai nazarından mahiyeti budur. En iyi bir sureti hal bulmak üzere son gayretleri sarf ettikten sonra meseleyi bu neticeye isal ettik.

Boğazlar Mukavelenamesinde başlıca muhassalai mesaimiz olan bir noktayı ayrıca ifade etmek isterim. Boğazlar Komisyonu teşkil ediliyor. Bu komisyon şekli aslisinde gerek ticaret ve gerek harb sefaininin müruru için ve gerek gayriaskeri mıntıkaya matuf tedabirin takibolunup olunmadığını murakabe için teşkil olunmuştu. Uzun ve çetin münakaşadan sonra bu Boğazlar Komisyonunun vazifesi sular üzerinde sefaini harbiye ve askeri tayyarelere hasrolunmuştur. Karada her hangi bir şekil altında murakabe hakkını bir ecnebi murakebe heyetine terk etseydik vaziyet hakimiyetimizle gayrikabili telif olurdu. Bu noktayı esaslı bir mesele olarak mevzuubahis ve müdafaa ettik. Netice şudur ki, boğazları mürur noktai nazarından açıyoruz. Geçecek sefaini harbiye birtakım hesabat ile tayin olunacak, komisyonun vazifesi Karadeniz ve Akdeniz devletlerinin kuvayı harbiyei bahriyesine mütaallik müşterek bir meseleyi takibetmektir. Maba’dı vazife tamamen İstanbul’un ve boğazların sureti mutlakada tahtı hakimiyetinde bulunduğu devlete aittir. Takibettiğimiz bu nazariye muahedede istihsal ve ifade olunmuştur. Bunda Türkiye için bir mahzur görmedik. Boğazlardan geçecek donanma en kuvvetli Karadeniz Devleti donanmasından fazla olmayacak. En kuvvetli Karadeniz Devletinin donanması senenin muayyen bir zamanında tayin olunacaktır. Komisyon geçen donanmanın hakikaten bu donanmadan aşağı ve yukarı olduğunu takdir ederek yol verecek. Niçin böyle bütün devletlere ait olan bir meseleyi Türkiye kendi mesuliyet altında olarak bütün devletlere muhatabolmak vaziyetinde kalsın? Türkiye beyhude münakaşat ve müşkülata neden katlansın?

Arkadaşlar!

Trakya hududuna dair olan Mukavelenamenin ruhu Trakya’daki hudutlarımızın tarafeyninden otuz kilometre mıntıkanın gayriaskeri bulunmasıdır. Tahkimat olmayacak garnizon bulunmayacak ve ila ahirihi bu tedbirin kabulü nedir? Hudutlar üzerinde baştanbaşa asker dizmek ve tahkimat yapmak kimsenin hatırından geçmez. Bu tedbirin esasını açık söylemek lazımdır. Bu Edirne üzerinde tahkimat bulunmamasını ve muhtemelen hem hudut memleketler tarafından Meriç vadisinde tahkimat yapılmamasını istihdaf eder. Biz Edirne üzerinde tahkimat yapmayı zaten düşünmüyoruz. Edirne’nin müdafaası bugün nasıl temin edilmiştir. Bütün dünya varken ve biz uzakta kalmış iken Edirne bizim elimizdedir.

Vaziyeti askeriye sarahaten gösterir ki, bu vaziyette bir kale yapmak ve tahkimatta bulunmak beyhude masraf ve külfettir. Bununla beraber devletler böyle bir tedbirin taahhüdettirilmesinde musir idiler. Noktai nazar şu idi : Biz Avrupa’ya ne maksatla geçiyoruz! Malumdur ki, bizim maksadımız hudutlarımız dahilinde komşularımız için ve bütün dünya için amili sulh ve huzur olmaktır. Eğer biz Avrupa’ya eskiden olduğu gibi bir fikri istila için geçiyorsak devletler ve Balkanlar için başka bir çare lazımdır zannolunuyordu. Bu noktayı vazıhan ifade etmekte bizim zararımız mı vardır, faidemiz mi vardır? Bizim faidemiz olduğuna kaniiz. Siyasetimizin gizli ve kapaklı bir noktası yoktur. Biz menabii kafi olan arazimiz içinde mevcudiyetimizi, terakkiyatımızı temin etmekten başka bir şey düşünmüyoruz ve atiyen Balkanlar’da Türkiye daima bir unsuru muvazenet ve amili sulh ve sükunet olarak ihtiram görecektir. Hulasa Trakya Mukavelenamesi ile maddi menafiimizden hiçbir şey kaybetmiş olmuyoruz.

Hudutları gayriaskeri bırakmakla memleketimizi tecavüze maruz bıraktığımız zannolunursa buna cevabım evvela yine bugünkü vaziyettir. Ondan sonra geçmiş seferlerdir. Trakya’nın mevcudiyeti hudut üzerinde yapılacak kalelere istinad ettirilemez. Nasıl baştanbaşa tahkimatsız olan memleketimizi istilaya düştükten sonra tamamen istirdat ve muhafaza etmişsek son zerresine kadar da tamamen muhafaza edebiliriz.

Arkadaşlar!

Bundan sonra İkamet ve salahiyet hakkında bir Mukavelenamemiz vardır. Bu mukavelename, bizimle imza eden devletlerle ilk yaptığımız mukavelenamedir. Yedi sene müddetle yapılmıştır ve tamamen mütekabiliyet esasına müstenittir. Ehliyeti şahsiye hususunda yektaraf olarak müsaadetta bulunduğumuzdan bahsolunuyor. Böyle bir mukavelenameyi şeraiti hazıra dahilinde vücuda getirmek için bizim zaten memleketimizde bulunan ecanip hakkında aksini düşünmediğimiz bir müsaadeyi yapmaya lüzum vardı. Aslolan noktalar, memlekette mevcudiyet için gerek tekalif, gerek ikamet ve gerek adliye noktai nazarından hayati olan noktalar tamamen temin olunmuştur.

Heyeti Celileye arz ettiğimiz vesaikten biri de Ticaret Mukavelenamesidir. Bu yeni esas üzerinde akdettiğimiz ilk yeni ticaret mukavelenamesidir. Arkadaşlar! Hatipler bu ticaret mukavelenamesiyle beş sene müddet zarfında faaliyeti ticariyemizin muattal olacağı endişesini izhar ettiler. Tabii bu ifade ile ticaret için mukavelenamesiz serbest bir surette yaşayalım, diye bir mana kasdetmemişlerdir. Mademki, milletler, aralarında ticaret yapacaklardır; bu bir mukaveleye rapdolunmak lazımdır. Ve mademki bir mukaveledir; elbette tarafeyn birtakım kuyudat ile kendilerini bağlamışlardır. Kabul ettiğimiz tarifelerimiz kendi tarifelerimizdir. Mücadelatı harbiye zamanında her kaydüşarttan azade olarak düşündüğümüz ve tatbik ettiğimiz tarifelerdir. Esas olarak bunlar nazarı itibara alınmıştır. Buna mukabil karşı taraflarla tabiî bu tarifeler üzerinde müzakere ve münakaşa edilmiş bazı emsal üzerinde itilafIar hasıl olmuştur. Gerçi mukabillerimizde bütün mevad üzerine böyle bir tarife tespit edilmemiştir. En ziyade mazharı müsaade millet muamelesi kabul edilmiştir. Bu esas, yalnız, bin meseleyi aynı zamanda halletmek için çalışan iki taraf arasında mesbuk değildir. Daha geçende her iztırahtan azade olan Fransa ve İspanya arasında da böyle mukavele yapılmıştır. Tarife yapmak muamelesi o kadar basit ve kolay bir şey değildir. Uzun zaman takip ve tetkika muhtaçtır. Temenni ederim ki, beş sene zarfında, beş senenin ikinci senesi ile üçüncü senesi arasında atiyen tatbik edeceğimiz bütün tarifeleri tamamen ihzar etmiş olalım.

Heyeti Celileye arz ettiğimiz en birisi Rum ve ahalinin mübadelesine dair Mukavelenamedir. Arkadaşlar! Gayrimuharip ve yerleşmiş ahalinin öteden beri alıştıkları araziden, muhitten ve şeraitten bilmecburiye, uzaklaştırılmalarından elbette teessür duyarız. Fakat husule gelen birçok hadisatın şeraiti mücbiresine galebe edemezdi. Bizim sun’umuz olmaksızım böyle bir teessür, bizim sun’umuz olmaksızın hadis olan vaziyetler birtakım anasırla beraber yaşamak imkanını da selbetmişti. Vaziyetin ibram ettiği çareyi kabul etmek mecburiyeti hasıl oldu. Bununla hulusu niyetimizin asırlardan beri halledemediği hastalığı esasından tesviye etmiş oluyoruz. Kazanmış olduğumuz menfaat şudur ki, Anadolu vatanı aslisi hemen hemen yeknesak bir vatan olmuştur. Memleketimize alacağımız ve muhaceret sebebiyle birçok iztırabat çekecek, millettaşlarımız gelip geçecek olan bu hali atiye ait derin mülahazat ile iktiham etmelidir.

Dahilde Hükümetçe kabili tatbik olan bütün tedabiri tatbik edeceğiz. Bütün bu tedabir ile beraber ıztırap ve rahatsızlık olacağını bilmek lazımdır. Çünkü gayrikabili içtinaptır. Kudreti beşer dahilinde değildir. Efendiler! Müteselli olduğumuz şudur ki, senelerden beri, hududu milli haricinde kalmış vatandaşların vaziyetleri mücerreptir. Bugün için, yarın için ve öbür gün için mukadder olan vaziyetten bütün kabiliyetlerini Anavatana hasretmek suretiyle kurtulmuş oluyorlar. Memleketin başka noktalarında, İstanbul ve diğer yerlerde bu mübadeleyi niçin tatbik etmediniz? diye bir itiraz varidolamaz. Mevzuubahsolan meselenin en iyi bir sureti halli için zamanında azami kuvvet sarf olunur. Fakat bir sureti hal üzerinde karar aldıktan sonra memleketimiz dahilindeki bütün anasır için vazifemiz maziyi unutturacak bir sükun tesis etmektir. Yeni Türkiye’nin hududu dahilinde kalacak olan bütün vatandaşlar yekdiğerleriyle itilaf etmesini bilerek bir vatan içerisinde huzur ve sükun içinde yaşayacaklardır. Buna katiyen itimadediyoruz. Bu itimadı Meclisi Âlinin tasdikine arz ettiğimiz muahedat içinde teşviş edecek hiçbir nokta yoktur.

Sivil mevkufinin ve üseranın iadesine dair takdim ettiğimiz vesika zaten mevkii tatbikta olan ve hemen bitmekte olan bir şeydir. Affi umumi Beyannamesi geliyor. Bunun ruhu on seneden beri hadis olan birçok mesaili bir defada hal ve teskin etmek arzusudur. Kuvvetli olan noktası budur. Elbette zaif olan noktası vardır. Bu affı umumi ile vatana karşı olan vazifelerini ihmal etmiş olan ve binaenaleyh her türlü mukaddes hissiyat muvacehesinde itaptan kendilerini kurtarmayacak olanların affı umumiden müstefidolmalarıdır, fakat affın başlıbaşına bir kuvveti ve bahusus geçmiş hadisatı tasfiye ederek mazinin silinmesi ve unutulması gibi evsafı yanmda mahzuru göze alınabilir. Affı umumiye merbut olmak üzere bir protokol vardır ki, bu da aftan istifade ettirilmeleri bütün hüsnüniyetimize rağmen tarafımızdan deruhde edilemiyecek olan 150 kişinin bu aftan istisnasını ifade ediyor. Çok hüsnüniyetle hareket etmekle beraber çok hadisat olmuştur ki, hadisatın tekerrüründen içtinap için asgarî bir tedbir almak mecburiyetinden kendimizi kurtaramadık.

Yunanistan’da bulunan emlaki İslamiye hakkında Yunan murahhaslarının verdiği vesikayı huzuru alinize takdim ettim. Yunanistan’da kalan emlaki İslamiyenin masuniyet ve mahfuziyeti hakkında yeni bir vesikadır.

Arkadaşlar!

Hatiplerin mevzuubahsettikleri mühim beyannameler geliyor. Gerek idarei adliye ve gerek idarei sıhhiye içinde olan beyannameler. Bu beyannameler bizim tarafımızdan verilmiş beyannameler ve hakikati halde Türkiye’nin kendiliğinden ittihaz ettiği tedbirlerdir. O kadar büyük hadisatı müşkül şerait lçinde temizlerken bu beyannameleri vererek her hangi bir surette mucibi tatmin ve temin olmak gayrikabili içtinap bir mecburiyet halinde idi. Arkadaşlar! Bu beyannamelerde bizim hakkı mevcudiyetimizi, hakkı hayatımızı, hakkı istiklalimizi fiiliyatta nakzeden nıkat yoktur. Bazı hatipler mubalağa ile hislerini tersim ettiler ve varmak istediğimiz ideali vuzuh ile teressüm ettirdiler. Beyannamelerde beş sene müddet var ve beş sene nihayetinde kendiliğinden, yeni hiçbir münakaşaya, yeniden hiçbir teşebbüse ihtiyaç olmaksızın kendiliğinden süküt edecek iki beyanname bizi fiiliyatta ve hakikatte müşkülata duçar etmez. İdarei Adliye için alacağımız hukuk müşavirleri Adliye Vekilini mürakabe edeceğinden bahsediliyor ve hangi Kavanin Komisyonuna iştirak edecekleri sual ediliyor. Adliye Vekiline merbut bir memurun onu murakabe etmesi nasıl var idi hatır olabilir? Kezalik bu memurların iştirak edecekleri komisyonlar ancak Adliye Vekilinin tahtı idaresinde bulunan komisyonlar olacaktır. Muahedenin heyeti umumiyesinde, beyannamede, hakkı kazayı ihlal eden nokta yoktur.

Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından ita edilmiş olan imtiyazlara ait Protokol geliyor. Osmanlı İmparatorluğu tarafından verilmiş imtiyazat ile ecnebiler Osmanlı İmparatorluğu ile birçok teşebbüsatı iktisadiyeye girişmişlerdir. Sermayeler dökülmüş, işler yapılmış, şirketler teessüs etmiştir. Efendiler! Biz memleketimize gelip sermaye dökecek ve teşebbüsatı iktisadiyeye girişecek erbabı teşebbüse müşkilat ve mevani ika etmek zihniyetinde asla değiliz. Bilakis bizim memleketimiz öyle bir muhiti emindir ki, buraya gelinir, istenilen miktarda sermaye dökülür, her türlü teşebbüsatı iktisadiyeye girişilebilir. Elverir ki, buraya gelecekler bu memleketin her hangi bir memleket gibi sahibi malum olan, hukuku hayatiye ve hukuku istiklaliyesi müsellem olan bir muhit olduğunu bilsinler. Memleketimiz kavanininin hududu ve icabatı dahilinde kalmak kaydı tabisini ve meşru bir surette kazanmak lüzumunu kendileri kabul etsinler.

Memlekette şu veya bu tarzda müşkülat çıkarmak şu veya bu tarzda hakimiyet almak düşünmesinler. Fıtratımız, teşkilatımız, muhitimiz suistimalata müsait değildir. Bilakis meşru kazançlara emniyet ve teshilat vermek için müsaittir. Arzu ediyoruz ki, gelsinler, sermaye döksünler, iş yapsınlar, meşru istifade etsinler. Bu yalnız erbabı teşebbüsün istifadesini temin etmez. Aynı zamanda tabiî ve esaslı olarak memleket için de mucibi istifade olur. Şimdi bu esas dahilinde bulunan bir devletin Osmanlı İmpatatorluğu tarafından verilmiş olan imtiyazat ile memlekette hasıl olan vaziyeti nazarı dikkate almaması kabil olamazdı. Bu noktai nazardan birçok ihtilafatı hallettik. Kabul ettiğimiz noktalar menafii memleketle kabili telif olan makul hudutlar dahilindedir. Bu imtiyazat içinde en çok müşkülat çektiklerimiz Harbi Umumiden evvel imtiyazı tamamiyet kesbetmemiş olanlardır. Gerek devletler arasında muhabere edilmiş ve gerek teşebbüsat esnasında muamelesi tamam olmamış imtiyazlar da mer’idir tarzında umumi bir teklif vardı. Bu teklif sebebiyle çok müşkülat içinde kaldık.

Herhangi iki hükümet adamı arasında geçmiş belki tamamen malumumuz bile olmayan bir vesika ile Türkiye’yi meçhul şeraitle meçhul bir imtiyaza raptedemezdik. İmtiyazat meselesinde Harbi Umumiden husule gelen fasıla kadar müddeti imtiyazın temdidi de bilhassa konferansın birinci safhasında mevzuubahsoldu. Biz bu şirketlere henüz muahede imza edilmemiş iken bile müşkülat çıkarmayacak kadar hulus göstermişken yeniden taahhüdat altına giremezdik. Biz her nevi şirketlerin memleketimizde teessüs edebileceğini hulusu niyetle ve fiilen göstermiş bulunuyoruz. Tasdikinize arz ettiğimiz vesikalar içinde Portekiz ve Belçika ile de sulhün tahakkuku için vesikalar vardır. Bundan sonra Tahliye Protokolü ve merbutu olan Beyanname gelir. Tahliye Protokolü Türkiye Büyük Millet Meclisinin tasdikinden itibaren muayyen bir müddet zarfında kati bir tahliyeyi tazammum eder. Bu protokol hakikî bir sulh yoluna girmekte olduğumuza amelî olan ilk vesikai emniyettir. Arz ettiğimiz vesikalar arasında Karaağaç’ın tahliyesine ve bize iade olunan Bozcaada ve İmroz’un iadesine dair olan Protokol bir de Yugoslavya Devletinin muayyen bir zaman zarfında muahedeyi imza edebileceğine dair vesaik, bir de bütün bu mukavelatı bir safhada hulasa eden Senedi Nihai görülür. Şimdiye kadar olan mülahazatla Lozan’da imza ettiğimiz muahedenameyi ve bütün senedatı izah etmiş oluyorum.

Muhterem efendiler!

Mücahedatı Milliyenin neticei hasılasını takdim ettiğim muahedeler ve vesikalar tespit ediyor. Bunlar için size ayrıca, bir hulasa yapayım…

Mütecanis, yeknesak bir vatan, bunun dahilinde harice karşı şu gayritabiî kuyuttan ve hükümet içinde hükümet ifade eden dahili imtiyazattan müberra bir vaziyeti gayritabiî mükellefiyatı maliyeden azade bir hal, hakkı müdafaası mutlak, menabii mebzul ve serbest bir vatan. Bu vatanın adı Türkiye’dir. (Şiddetli alkışlar) O Türkiye’yi bu muahedenameler ifade ve tavzih etmektedir. (Alkışlar, bravo sesleri)

Efendiler!

Türk milletinin hassai esasiyesi zannolunduğu gibi unsuru cidal olmak değildir. Uzun zamandan beri haksız muhacemata göğüs germek mecburiyetinde kaldığındandır ki, son devrelerde hassai cidali nazarı dikkati celbetmiştir. Türk Milletinin hassai esasiyesi sulh ve müsalemet vadisinde unsuru terakki ve medeniyet olmaktır.(Alkışlar)

Efendiler!

Temin ettiğimiz vatanın harap ve fakir olduğunu hariçte ve dahilde bilmeyen yoktur. Biz zannetmedik, hiçbir meseleyi hallederken düşünmedik ki karşımızda bulunan muhataplarımız zayıf yerlerimizi veya kuvvetli yerlerimizi fark edememişlerdir. Böyle yanlış bir hesaba düşmedik. Eğer böyle bir hataya düşmüş olsaydık hiçbir mücadelede muvaffak olamazdık. Daima hesabettik ki her hangi bir mücadelede zayıf ve kuvvetli yerlerimiz ne ise elbette karşımızdakiler, muhasımlarımız da bunları bilirler. Onun için söylüyorum ki, vatanın içinde bulunduğu ızdırabı ve bilhassa içinde bulunduğu fakir ve harabiyi, dahilinde bilmeyen kimse olmadığı gibi haricinde bilmeyen kimse de yoktur.

Efendiler!

Bizi endişeye sevk eden noktalar bütün dünyaca malum olmakla beraber Türkiye büyük ve kavi bir Devlet, büyük ve kavi bir millet addolunmuştur.(Alkışlar) Sebebi nedir? Toz, toprak içindeki hayatı henüz Avrupa’nın diğer yerlerindeki hayatı ile kıyas kabul etmeyen bu memleketin vaziyeti ve asıl kuvveti nedir ki, zahirine rağmen kavi, atisi emin addolunur?

Efendiler!

Bu memleketin menabiî ne kadar kuvvetli, ne kadar mebzul olduğunu bizden daha iyi bütün dünya bilir. Kabili tasavvur mudur, erişilmez hedeflere varmak için vesaitsizliğe, maddî müşkilata galebe eden bir memleket ve bir millet altın hazineleri üzerinde otursun, mahza kapısını açmayı bilmemek yüzünden fakir ve ıztırabı kabili tedavi olmasın? Aslolan nokta menbaın kendisine malik olup olmamaktır. Eğer memlekette menbaı kuvvet, menbaı servet, menbaı inkişaf yok ise bunu yaratmak kimsenin elinde değildir. Her hangi bir taş parçası demir yapılamaz. Fakat eğer bu kuvvet varsa eksik olan bunu inkişaf ettirmek için ilimdir, tecrübedir, melekedir, zamandır ve bunların hepsi kudreti beşer dahilinde olan avamildir ve bunların hepsi gayrikabili tasavvur müşkülatı iktiham etmiş olan, bütün dünyaya karşı siyasi ve harbi mücadelesinde ispatı mevcudiyet etmiş olan bir milletin takati haricinde değildir. Âtiye kemali emniyetle bakıyoruz. Bizim nüfusumuzu, hayatımızı en yüksek seviyei medeniyeye çıkarmak için her türlü menabi ve vesait vardır.

Efendiler! Bu vesait ve menabii işletmek için, milletin büyük bir atiye doğru yürümesi için imkân veriniz. Sulh devresi gelmiştir. Tarif ettiğim güzel, mukaddes, her türlü şeraiti hayatiyeye malik vatanın inkişafını temin etmeye derhal başlamak zamanı gelmiştir. Milletin asıl vazifelerini ifa etmek, unsuru sulh ve müsalemet, amili terakki ve medeniyet olmak için istidat ve kararına yol gösteriniz. Arkadaşlar! Hedefe varmak için evvela hedef vazıh ve berrak bir. surette malum olmak lazımdır. Yanar – döner bir ışık, bulutlar içerisinde meşkuk hedefler arkasında koşanların ilk müşkilat karşısında ayakları sürçer. Berrak ve mühim bir hedefe varmak için de bunun dümdüz olduğunu, her türlü müşkülattarı azade bulunduğunu zannetmek büyük gaflettir.

Büyük hedefin yolu sabır ve sebatı tüketecek zannolunan büyük müşkilat ile malidir. Varacağım nokta mecmuai milelde en yüksek seviyei terakki ve temeddündür. Gerçi fakir ve harabız. Fakat altın hazineleri içinde oturuyoruz. Yarın veya öbürgün behemehal bunları açabilir ve behemehal açmak mecburiyetindeyiz. Açmak için vasıta, takati beşer harici değildir. Ve semadan da inecek değildir. Bu vasıta muayyen bir hedefe doğru yılmayarak mütemadiyen çalışmaktır. Ve bu yol her milletin yürüdüğü terakki yoludur. Artık iş zamanı gelmiştir.

Muhterem vekiller!

Mücadelatı milliyemizin neticei hasılasını tayin edecek olan reylerinizi izhar edeniz. Millet ve bütün dünya vereceğiniz reye intizar etmektedir.(Devamlı ve sürekli alkışlar arasında kürsüden indiler)

Mülteci Hukuku Sözlüğü

0
1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme 
1951 Convention relating to the Status of refugees
Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin 1961 Sözleşmesi
1961 Convention on the Reduction of Statelessness
davanın düşmesi
abatement of an action
1967 New York Protokolü
1967 New York Protocolü
suça yataklık etmek
abetting a crime
insan kaçırma
abduction
duruşmanın alenî yapılmaması
absence of a public hearing
mutlak biçimde zorunlu
absolutely necessary
mutlak haklar
absolute rights
benimsemek, benimsetmek, uyum sağlamak, toplum tarafından kabul edilmek
absorption
istismar, suiistimal
abuse
hızlandırılmış usuller, hızlandırılmış prosedür
accelerated procedures
kabul etmek
accede
dilekçe hakkının kötüye kullanılması
abuse of the right of petition
mahkemeye erişim
access to court
access to information bilgiye erişim
access to relevant files ilgili dosyalara erişim
accessibility erişilebilirlik
Accession Partnership Document (APD): Katılım ortaklığı belgesi
accord: anlaşma
acculturation: kültürel uyum
acquittal at first instance ilk derece mahkemesinde beraat
Acquis of the EU in the field of Justice and Home Affairs: Adalet ve İç İşleri Alanında AB Müktesebatı
Acquis of the Union and its Member States: AB ve AB Üye Devletleri için Geçerli Olan Müktesebat
action for damages uğranılan zarar için dava açmak
Action on the Rights of Children: Çocuk Haklarına İlişkin Eylem
adequate facilities yeterli kolaylıklar
adequate time yeterli zaman
adjourn the case davayı ertelemek
adjudication: karar verme/hüküm
adjudicator: karar mercii
admission:kabul, girme müsaadesi, bir ülkeye kabul
administrative detention idari gözaltı
administrative practice idari uygulama
administrative proceedings idari davalar
admissibility criteria kabul edilirlik/edilebilirlik kriteri
admissible/ility/decision kabul edilir/lik kararı,
admit (evidence) (delil) kabul etmek
adoption: evlat edinme, benimseme, karar verme
adoption of a judgment (mahkemenin) bir kararı vermesi/kabulü
adversarial trial/adversarial hearing tarafların hazır olduğu duruşma
additional (annexed) protocol: katma protokol
adultery:zina
affidavit of support: destek beyannamesi
after conviction mahkumiyet sonrası
age of criminal responsibility cezaî sorumluluk yaşı
aggravating factors: ağırlaştırıcı etkenler
agreement: anlaşma
aim amaç
aiding a crime: suça yataklık etmek
alien: yabancı, yabancı uyruklu
alienate temlik
allegation iddia, itham, isnat
allowance tazminat
alternative civil service alternatif sivil hizmet
allocation: yer tayini
amnesia: bellek kaybı
Amnesty International: Uluslararası Af Örgütü
amount to persecution: zulüm teşkil etmek
appeal on a point of law yasal bir sorun temelinde temyiz
appellant temyiz eden/temyize giden
applicability uygulanabilirlik
applicable provisions uygulanabilir hükümler
applicant: başvuru sahibi
application for release from detention tutulmanın/gözaltının sona ermesi için başvuru
apprehension tutuklama
applicant’s circumstances: başvuru sahibinin içinde bulunduğu durum
apprehend: gözaltına almak, alıkoymak, tutuklamak
arrival: varış
arbitrary: keyfi
arbitrariness keyfî/haksız eylem/işlem
arbitrary action keyfi hareket
arbitrary arrest/detention keyfi yakalama/gözaltına alma
arbitrary deprivation of liberty özgürlüğün keyfî biçimde kısıtlanması
arguable claim (belli delillerle) savunulabilir iddia
arrest yakalama, tutuklama
arrest warrant tutuklama/yakalama emri
assault: saldırı, taciz
Association for Solidarity with Refugees: Mültecilerle Dayanışma Derneği (Mülteci-Der)
Association of Solidarity with Asylum Seekers and Migrants (ASAM): Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD)
assimilation: asimilasyon
asylum:sığınma, iltica
asylum claim: sığınma talebi
asylum policy: sığınma politikası, iltica politikası
asylum request: sığınma talebi
asylum seeker: Sığınmacı, ilticacı, sığınma başvurusu yapan
at stake: tehlikede, şansa bağlı
attribute: atfetmek
await: gözetim
award compensation/ damages tazminat vermek/tazminata hükmetmek
back-ground paper: bilgi notu
bailiff: mübaşir
basic criminal court: ceza mahkemesi
benefit of the doubt: şüphenin başvuru sahibi lehine yorumlanması
best practices: en iyi uygulamalar
bilateral (agreement) : ikili (anlaşma)
biased: taraflı
bill of indictment: iddianame
biometrics: biyometrik
binding judgement: bağlayıcı karar
birth certificate: doğum belgesi
bogus asylum seeker: sahte sığınmacı
border control: sınır kontrolü
bona fide (Latince): iyi niyet
bona fide applicant: iyi niyetli başvuru sahibi
bona fide refugees: iyi niyetli mülteciler, bona fide mülteciler, gerçek mülteciler
bondage: esaret
bonded labour: borçlandırarak çalıştırma
brain drain: beyin göçü
brain gain: beyin gücü kazanım
bringing before competent (legal) authority: yetkili (yasal) makama sunmak
buffer zone: tampon bölge
burden of proof: ispat yükümlülüğü
burden sharing: yük paylaşımı
capacity building: kapasite oluşturmak
carrier liability: taşıyıcı(nın) sorumluluğu
caseload: dosya yükü
cautionary decision: tedbir kararı
certificate of identity: kimlik belgesi
cessation: sona ermek, mülteci statüsünün sona ermesi
cessation clause: mülteci statüsünün sona erdirilmesine ilişkin hükümler
chain deportation: zincirleme sınır dışı
checkpoint: kontrol noktası
child: çocuk
child adoption: çocuk evlat edinme
child exploitation: çocuklara yönelik sömürü/istismar
child labour: çocuk işçiliği
circular migration: dairesel göç
circumstantial or personal details: ikincil ya da kişisel detaylar
claim: ifade, talep, iddia
clandestine migration: gizli göç
coercion: zorlama
commentary: yorum
Commission: Komisyon
Commission Decision: Komisyon Kararı
Commission Directive: Komisyon Direktifi
Commission proposal: Komisyon tasarısı
Commission Recommendation: Komisyon Tavsiye Kararı
Commission Regulation: Komisyon Tüzüğü
Commissioner: Komisyon üyesi, komiser
Common European asylum and immigration policies: Ortak Avrupa İltica ve Göç politikaları
Common European Asylum System (CEAS): Ortak Avrupa İltica Sistemi
common minimum standards: ortak asgari standartlar
common territory: ortak topraklar
Community Law: Topluluk Hukuku (Avrupa)
companion: kılavuz kitap, yoldaş, eşlik eden
complementary forms of protection: tamamlayıcı koruma çeşitleri
concerted action: ortak eylem
Conclusion on Countries in which there is generally no serious risk of persecution: Genel olarak ciddi bir zulüm riskinin bulunmadığı ülkeler hakkında karar
Conclusion on Registration of Refugees and Asylum Seekers: Mültecilerin ve Sığınmacıların Kayıt Edilmesine dair karar
confiscation: el koyma
conscientious objection: Vicdani ret
conscientious objector: Vicdani retçi
constitution: anayasa
constitute safe country of origin: güvenli menşe ülke teşkil etmek
Constitutional Court: Anayasa Mahkemesi
consular functions: konsolosluk işlemleri
consular officers: konsolosluk memurları
consular protection: konsolosluk koruması
contracting countries: taraf devletler
contractual obligations: akitten (sözleşmeden) doğan yükümlülükler
contravene (something): uyuşmamak, çatışmak
covenant: akit, anlaşma
Convention determining the state responsible for examining applications for asylum lodged in one of the member states of the European communities: Avrupa topluluğu üye devletlerinin birinde yapılan iltica başvurularına incelemekle sorumlu devletin belirlenmesine yönelik sözleşme
Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women (CEDAW): Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına dair Sözleşme
convention refugees: sözleşme mültecileri, devletçe tanınan mülteciler
Cooperation Framework Agreement: İşbirliği Çerçeve Anlaşması
corrode: aşındırmak, çürütmek
cosmetic: göstermelik
Council of Ministers: Bakanlar Konseyi
Council Resolution on Minimum Guarantees for Asylum Procedures: İltica Prosedürünün Asgari Teminatlarına İlişkin Konsey Kararı
counterfeiting: sahtecilik
country in which a person is habitually resident: bir kişinin ikamet ettiği ülke
country of destination: Hedef ülkeVarış ülkesi
country of emigration: Göç veren ülke
country of first asylum: ilk iltica veya sığınma ülkesi
country of origin: menşe ülke
country operation plans: ülke operasyon planları
court of peace: sulh ceza mahkemesi
credibility: inanılırlık
credibility assessment: inandırıcılığın değerlendirilmesi
criminal court of first instance: İlk derece ceza mahkemesi, asliye ceza mahkemesi
criminal court of peace: sulh mahkemesi
cultural orientation: kültürel oryantasyon
custodial prison: nezarethane
custody: vesayet, velayet
customary international law: uluslararası teamül hukuku
customary law: teamül hukuku
de facto (latince): gerçekte (fiilen) var olan
de facto partner: de facto eş
de facto protection: de facto koruma
de facto statelessness:
de facto refugees: fiilen mülteciler, de facto mülteciler
debt bondage: borç esareti
deception: kandırmak, yanıltma, aldatma
Declaration of States Parties: Taraf Devletler Beyannamesi
decree law: kanun hükmünde kararname
defendant: davalı
degrading treatment: küçük düşürücü muamele
dejure (latince): hak olarak ya da hukuken mevcut olan
dejure recognition: hukuken tanınma
deliberate deception or abuse of asylum procedures: iltica prosedürlerinde kasıtlı hile ya da ihlal
dependent: bakmakla yükümlü olduğu kişi
deport: sınır dışı etme
deportation: sınır dışı etme
derivative applicant: ikincil başvuru sahibi
derogation: aykırılık, istisnai uygulama
destination country: Varış ülkesiHedef ülke
detain: tutma, göz altına alma
detention: gözaltı, gözetim altı
detention house/center: gözaltı merkezi
determination: belirleme
determining authority: belirleyici merci
deterrent: caydırıcı
diaspora: diaspora
diplomatic asylum: diplomatik iltica
diplomatic protection: diplomatik koruma
discrimination: ayrımcılık
disembarkation: karaya çıkarma
displaced: yerinden edilmiş
dispose of: kurtulmak
documented migrant: kayıtlı/belgeli göçmen
documented migrant worker: kayıtlı/belgeli göçmen işçi
domestic remedies are exhausted: iç hukuk yolu tükenmiş
domestic violence: aile içi şiddet
domicile: ikametgah, daimi ikametgah yeri
draft office: askerlik şubesi
drafter: taslağı hazırlayan kişiler
due process: adil yargılama süreci
Dublin Convention: Dublin Sözleşmesi
durable solutions: kalıcı çözümler
economic migrant: ekonomik göçmen
eligibility: (mülteci statüsüne) uygunluk
Emergency legislation Acil Durum Mevzuatı
emigration : muhaceret
encouraging a crime: suça yataklık etmek
entry stamp: giriş damgası
environmental migrant: çevresel göçmen
environmental refugee: çevresel mülteci, iklim mültecisi 
epitome: somut örnek
epitomize: somut örneği olmak
escort: refakatçi
EU Acquis on asylum: AB İltica Müktesebatı
EU Justice and Home Affairs Commission: AB Adalet ve İçişleri Komisyonu
EURODAC Convention: EURODAC Sözleşmesi
European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms: İnsan Hakları ve Temel özgürlüklerin korunmasına ilişin Avrupa Sözleşmesi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)
European Court of Human Rights (ECHR): Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
European Court of Justice (ECJ): Avrupa Adalet Divanı
European Police Office: Avrupa Polis Bürosu
European Refugee Fund: Avrupa Mülteci Fonu
ex officio remedy: resen çözüm
exacerbate: ağırlaştırmak, kötüleştirmek
examination, appeal and review of applications: Başvuruların incelenmesi, temyizi ve yeniden gözden geçirilmesi
examine an application in substance: başvurunun dayanağına ilişkin incelenmesi
exchange: mübadele
exclusion clause: mülteci statüsü dışında bırakan hükümler
EXCOM (the executive committee) : Yürütme Komitesi (EXCOM)
exhaustion of local remedies: yerel çözümlerin tüketilmesi
exit visa: çıkış vizesi
expel: sınır dışı etmek
exploitation: istismar, suiistimal
expulsion: sınır dışı etme
expulsion order: sınır dışı etme emri
external border management: dış sınır yönetimi
external processing of asylum seekers: sığınmacıların dışarıda değerlendirilmesi
extradite: iade
extradition: suçluların iadesi
extra-procedural cases: prosedür dışı dosyalar
facilitator: kolaylaştırıcı, angaje eden
facilitation : kolaylaştırıcılık
facilitated migration: kolaylaştırılmış göç
false document: sahte belge
family reunification: aile birleştirmesi
family members: aile üyeleri
family unity and reunification: aile birliği ve aile birleştirmesi
female genital mutilation: kız çocuklarının sünneti
file charges: suç ithamı
first asylum principle: ilk sığınma ilkesi
flee: kaçmak
forced displacement: zorla yerinden edilme
forced labour: zorla çalıştırmak
forced military service: zorla askerlik yapmak
forced prostitution: zorla fuhuş
forced prostitution or sexual exploitation: zorla alıkoyarak fuhuş ya da cinsel istismar
forcible return: zorla dönüş
foreigners department: yabancılar şubesi
forged documents: sahte dokümanlar
forgery: sahtecilik
fraud: hile
fraudulent documents: sahte dokümanlar
freedom for expression, conscious and religion: düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
freedom of movement: hareket özgürlüğü/dolaşım serbestisi
front line area assembly: ileri toplama merkezi
gender: toplumsal cinsiyet
gender based persecution: toplumsal cinsiyete dayalı zulüm
General Directorate of Security: Emniyet Genel Müdürlüğü
Geneva Refugee Convention: Cenevre Mülteci Sözleşmesi (Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi)
genuine and stable marriage: gerçek ve istikrarlı evlilik
geographic limitation: coğrafi çekince, coğrafi sınırlama
geographic reservation: coğrafi çekince, coğrafi sınırlama
gestate: gebe olmak
gestation: gebelik
global consultations: küresel istişareler
good will: iyi niyet
granting refugee status: mülteci statüsünün verilmesi
grounds of inadmissibility: kabul edilmeme nedenleri
group determination: grup olarak mülteci statüsü belirleme
guardian: vasi
guardian by nature: veli
guardianship: vesayet, velayet
guesthouse: misafirhane
guideline: kılavuz ilke
habeas corpus (Latince): Alıkoyma veya tutmanın yasallığının mahkemece incelenmesi, ihzar emri
hearing: duruşma
Helsinki Citizens Assembly (hCa):Helsinki Yurttaşlar Derneği (hYd)
High Commissioner: Yüksek Komiser
High Level Working Group: Üst Düzey Çalışma Grubu
host community: ev sahibi toplum
host country: ev sahibi ülke
host third country: ev sahibi üçüncü ülke
Human Resource Development Foundation: İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı
human rights: insan hakları
Human Rights Agenda Association (HRAA): İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD)
Human Rights Association (HRA): İnsan Hakları Derneği (İHD)
human smuggling: insan kaçakçılığı
human trafficking: insan ticareti
humanitarian principles: insancıl ilkeler
humanitarian law: insancıl hukuk
humanitarian clause: insani yardıma ilişkin madde
humanitarian partners: insani ortaklar, insani yardım temin eden ortaklar
identity document: kimlik belgesi
illegal employment: yasadışı çalışma
illegal entry: yasadışı giriş
illegal immigrants: yasadışı göçmen
immigration: göç
immigrant: göçmen
immigration officer: göçmen işleri yetkilisi
immigration status: göçmen statüsü
immigration zone: göç bölgesi
impending expulsion measure: inceleme aşamasında olan sınır dışı etme kararı
implementing measure: uygulama tedbiri
implementing provisions: uygulama hükümleri
in the best interest of children: çocuğun yüksek yararına
inalienable: devredilemez
inclusion clause: mülteci statüsü kazanılmasına ilişkin hükümler
independent claimant (IC): başvuru sahibi
independent review authority: bağımsız gözden geçirme mercii
individual cases: münferit (bireysel) dosya
individual determination procedure: münferit belirleme prosedürü
individuals fleeing from their country: kendi ülkesinden kaçan bireyler
individuals suffering persecution:
individual migration: bireysel göç
injunction: ihtiyati tedbir
influx: kitlesel akın
information campaign: bilgilendirme kampanyası
inhuman treatment: gayri insani muamele
inland camps: ülke içi kamplar
instrument: belge, araç
integration: entegrasyon
intention: kasıt
interception: durdurma, müdahale etme
intergovernmental organizations: hükümetler arası kuruluşlar (örgütler)
internal displacement: ülkesinde yerinden edilme
internal flight alternative: dahili kaçış alternatifi
internal migration: iç göç
internally displaced persons (IDPs): ülkesinde yerinden edilmiş kişiler (IDP)
international criminal law: uluslararası ceza hukuku
international protection: uluslararası koruma
international refugee law: uluslararası mülteci hukuku
interview: görüşme
International Catholic Migration commission (ICMC): Uluslararası Katolik Muhacerat (Göç) Örgütü
International Criminal Court: Uluslararası Ceza Mahkemesi
International Organization for Migration (IOM): Uluslararası Göç Örgütü
International Refugee Organization (IRO): Uluslararası Mülteci Örgütü
investigation judge: tetkik hakimi
involuntary repatriation: istek dışı geri dönüş
irregular migrant: düzensiz göçmen
irregular migration: düzensiz göç
irregular movers: düzensiz yer değiştirenler
irregular or secondary movements: düzensiz ya da ikincil hareketler
Joint Actions: Ortak Eylemler
judicial and extrajudicial documents: hukuki ve hukuki olmayan dokümanlar
judicial courts: yargı mahkemeleri
judicial review: mahkeme kararı
judicial stage: yargı yolu
jurisdiction: yargı yetkisi
jurisprudence: içtihat
jus cogens (latince): Münferit tarafların iradesine bakılmaksızın, bağlayıcılığı bakımından mutlak olan hukuk kuralı.
Justice and Home Affairs Council: Adalet ve İçişleri Konseyi
juvenile courts: çocuk mahkemeleri
kidnapping: insan kaçırma
Law of nations: milletler hukuku
Law on Settlement:İskân Kanunu
Law on the Prevention and Prosecution of Smuggling: Kaçakçılığın Men ve Takibine İlişkin Kanun
Law Related to Residence and Travel of Foreigners in Turkey: Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun
lawful: yasal
lawful admission: yasal giriş
Legal Affairs and Citizens Rights Committee: Hukuki İşler ve Vatandaş Hakları Komitesi
legal counselling: hukuki danışmanlık
legal protection: yasal koruma
legal remedy: hukuki çözüm
legalization: yasallaştırma
legitimate: meşru
Lesepase (laissez-passer): Resmi seyahatler için BM tarafından kendi çalışanlarına verilen bir seyahat belgesi
letter and spirit of the law: kanunların lafzı ve ruhu
leverage: kaldıraç etkisi
liaison magistrate: irtibat memuru
liaison officer: irtibat görevlisi
lifting the geographic limitation: coğrafi çekincenin kaldırılması
lineage: soy
long-term migrant: uzun vadeli göçmen
loss of nationality: vatandaşlığın kaybedilmesi
mala fide (Latince): kötü niyetle, yanıltma veya aldatma taşıyan.
mandate: himaye, görev, görev yetkisi
mandate refugees: BMMYK’nın tanıdığı mülteciler
manifestly unfounded claims: açıkça dayanaksız veya mesnetsiz talepler
marginalization: marjinalleşme
marriage of convenience: evlenme kolaylığı
massive influx: kitlesel sığınma
means of proof: ispat araçları
membership of a particular social group: belli bir sosyal gruba mensup olmak
migrant: göçmen
migrants for settlement: Yerleşim amacıyla gelen göçmenler
migrant smuggling: göçmen kaçakçılığı, insan kaçakçılığı
military courts: askeri mahkemeler
ministers for immigration: göçten sorumlu bakanlar
minors: reşit olmamış çocuklar
mixed agreement: karma anlaşma
National Action Plan: Ulusal Eylem Planı
national territory: Ülke toprakları
national treatment: ulusal muamele
nationality: tabiiyet
naturalization: vatandaşlığa alınma
naturalized citizen: sonradan vatandaşlığa kabul edilen kimse
net migration: net göç
neutrality: tarafsızlık
no fly zone: uçuşa kapalı bölge
non-admission: (ülkeye) kabul edilmeme
non-convention refugees: sözleşme dışı mülteciler
non-discriminatory : ayrımcı olmayan
non-national: vatandaş olmayan kişiler
non-refoulement: non-refoulement, zulüm riski taşıyan yere geri göndermeme
non-state actors: devlet dışı aktörler
notification: tebliğ etmek
oath: yemin
Office of High Commissioner for Refugees: Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK)
Official Journal: Resmi Gazete
ombudsman: ombudsman (Vatandaşların devlet kurumları hakkındaki şikayetlerini almak, araştırmak ve bildirmekle görevlendirilen yetkili)
operational issues: operasyonel konular
organized crime: organize suç
Palermo Protocols: Palermo Protokolleri
Passport Law: Pasaport Kanunu
penal sanctioning: cezai müeyyide
pending: inceleme sürecindeki
pending cases: inceleme aşamasında olan dosyalar, devam eden dava/dosyalar
people of concern: ilgi alanındaki kişiler
persecution: zulüm
persona non grata (Latince): “İstenmeyen kişi”. İstenmeyen veya arzu edilmeyen kişi. Diplomatik bağlamda, ev sahibi ülke tarafından reddedilen kişi.
phone counselling: telefonla danışmanlık
plenipotentiary: tam yetkili temsilci
plight: kötü veya ciddi durum
policy: politika
population displacement: nüfüsun yerinden edilmesi
population flows: nüfus akışları/hareketleri
poverty migrant: yoksulluğa bağlı göçme
practitioner: uygulayıcı
preliminary ruling: ön karar
present further representation: ilave beyanda bulunma
presentation of the fact by the applicant: sahibinin (başvurucunun) gerekçesini sunması
prevention of refugee situation: mülteci krizinin önlenmesi
prima facie (Latince): varışta
prima facie refugees: varışta mülteciler, prima facie mülteciler
principle claimant: asıl başvuru sahibi
principle of non-discrimination: ayrımcılık yapmama ilkesi
principle of non-refoulement: non-refoulement veya geri göndermeme ilkesi
principle of proportionality: orantılılık İlkesi
principle of suspensive effect of the appeal: temyizin geçici durdurma ektisi
pro bono (Latince): Kamu yararı için, ücretsiz
procedures at first instance: ilk mülakat prosedürleri
procedures of appeal: itiraz usulleri
processing applications: başvuruların değerlendirilmesi, başvuruların işleme konulması
prosecution: kavuşturma
protection of persons fleeing persecution: zulümden kaçanların korunması
prototype: kendi türünde ilk, prototip
protracted refugee: sürüncemede bırakılan mülteciler
public international law: devletler umumi hukuku
push back: geri itme
qualification directive: (kimin mülteci olacağı konusunda) nitelik yönergesi
qualified majority: nitelikli çoğunluk
quasi-judicial: yargı, yargısal
ratification: onaylama
re-admission: geri kabul
readmission agreement: geri kabul anlaşması
reasons in fact and law: hakiki ve hukuki nedenler
receive refugee: mülteci kabul etmek
receiving country: göç alan ülke, kabul eden ülke
reception centres: kabul merkezleri
recognition: kabul, tanıma
recommendation: tavsiye kararı
refoulement: geri gönderme, refoulement
refugee: mülteci
refugee admission centre: mülteci kabul merkezi
Refugee Convention: Mülteci Sözleşmesi
refugee generating countries: mülteci üreten ülkeler
refugee obligations: mültecilerin yükümlülükleri
refugee outflow: kitlesel kaçış
refugee producing countries: mülteci üreten ülkeler
refugee protection: mültecilerin korunması
refugee receiving country: mülteci kabul eden ülke
refugee reception centre: mülteci kabul merkezi
refugee status determination procedure (RSD procedure): mülteci statüsü belirleme prosedürü
refugees sur place: yerinde mülteciler
regional administrative courts: il idare mahkemesi
reinforcing a community development approach: toplumsal gelişim yaklaşımının güçlendirilmesi
reintegration: topluma yeniden kazandırma, yeniden bütünleşme
rejected cases: reddedilen dosyalar
relaxed visa regime: hafifletilmiş vize işlemleri
relief-substitution strategy: rahatlatıcı stratejiler
removal: gönderme
repatriate: kendi memleketine geri gönderilen kimse
repatriation: geri dönüş
repression: baskı
repression of minorities: azınlıklara uygulanan baskı
resettlement: (yeniden) yerleştirme
resettlement country: yerleştirme ülkesi
resettlement in a third country: üçüncü ülkeye yerleştirme
residence permit: ikamet veya oturma izni
Resolution on Manifestly Unfounded Applications for Asylum: Dayanaksız İltica Başvurularına İlişkin Karar
response mechanisms: müdahale mekanizmaları
restitution: mülkiyetin iadesi
return: iade, geri dönüş
revocation: iptal, fesih
right to education: eğitim görme hakkı
right to work: çalışma hakkı
right to access to fair and impartial tribunal: adil ve tarafsız yargılanma hakkına erişim
right to an effective remedy: etkin bir çözüme başvurma hakkı
right to appeal: temyiz hakkı
right to be issued identification and travel documents: kimlik ve seyahat belgesi alabilme hakkı
right to effective remedy before a national authority: ulusal bir yetkili nezrinde etkin bir çözüme başvurma hakkı
right to reject at the border: sınırda reddetme hakkı
right to seek asylum: sığınma hakkı
Romans: Romanlar, Çingeneler
route: güzergah
safe third country: güvenli üçüncü ülke
safe third country notion: güvenli üçüncü ülke kavramı
safeguard: koruyucu tedbir
satellite city: uydu kent
Schengen Implementation Agreement: Schengen Uygulama Anlaşması
screening: tarama
second instance decision: ikinci inceleme kararı
self reliance: kendi kedine yeterlilik
separated children: ailelerinden ayrı düşmüş çocuklar
Settlement Law: İskan Kanunu
sexual abuse: cinsel istismar
sexual orientation: cinsel yönelim
sexual violence: cinsel şiddet
shelter: barınacak yer, barınma yeri, sığınma evi
simple offence: adi suç
simplified procedures: sadeleştirilmiş prosedürler
Single European Act: Tek Avrupa Senedi
single head of household: tek ebeveynli aile, anne ve babanın ikisinin birden mevcut olmadığı aileler
spontaneous migration: spontane /kendiliğinden gelişen göç
state of origin: menşei devlet
stateless persons: vatansız kişiler
statelessness: vatansızlık
status determination: statü belirleme
statute: tüzük
statutory refugees: Sözleşme öncesi mülteciler (1951 Sözleşmesi öncesi yasalarla tanınan mülteciler)
stay permit: kalış izni
subsequent application: müteakip başvuru
subsidiary protection: ikincil koruma,  tamamlayıcı koruma
substance of an asylum seeker’s claim: sığınma talebinin dayanağı
substantive application: bağımsız başvuru
substitute: vekil, temsilci
supreme administrative court: yüksek idare mahkemesi
sur place refugees: yerinde mülteciler, nedenleri ülkeleri dışındayken oluşmuş mülteciler
surveillance: takip aşaması
suspensive effects: taliki etkiler
temporary asylum: geçici sığınma
temporary humanitarian evacuation programme: geçici insani tahliye programı
temporary protection: geçici koruma
temporary protection status: geçici koruma statüsü
termination of stay: kalış süresinin sona ermesi
territorial asylum: ülkesel sığınma
territorial jurisdiction: ülkesel yargı yetkisi
territory of States: ülke toprakları
third country: üçüncü ülke
third country national: üçüncü ülke vatandaşı
to be an object of persecution: zulüm mağduru olmak, zulme maruz kalmak
trafficker: tacir (insan ticareti yapan kişi)
trafficking children for the purpose of prostitution or sexual abuse: fuhuş, cinsel sömürü amaçlı çocuk kaçakçılığı
trafficking in human beings: insan ticareti
Treaty of Amsterdam: Amsterdam Antlaşması
Treaty of European Communities: Avrupa Toplulukları Anlaşması
trustee: kayyım
Turkish Asylum Regulation: Türk İltica Yönetmeliği
ultra vires (Latince): yetkili olmayan
UN Convention against torture, and other cruel inhuman or degrading treatment or punishment:İşkence ve Diğer Zalimce, Gayriinsani veya Küçük Düşürücü Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı BM Sözleşmesi
UN Convention against trans-boundary organized crime: BM Sınır Aşan Organize Suçla Mücadele Sözleşmesi
UN Convention on the Rights of Children: Çocuk Haklarına Dair BM Sözleşmesi
UN Declaration on Territorial Asylum: BM Ülkesel Sığınma Bildirisi
UN General Assembly: BM Genel Kurulu
United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR): Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK)
unaccompanied children: refakatsiz çocuklar
unaccompanied minors (UAM): reşit olmayan refakatsiz çocuklar
underdevelopment: az gelişmişlik
underground asylum: yer altı iltica
undocumented migration: belgelendirilmemiş (belgesiz) göç hareketleri
unfounded application: dayanaksız başvuru
unfounded fear of persecution: danayaksız zulüm korkusu
unlawful entry: Yasal olmayan giriş
uprooted: yerinden edilmiş
voluntary repatriation: gönüllü geri dönüş
voluntary return: gönüllü geri dönüş
well founded fear of persecution: haklı zulüm korkusu
well-founded application: haklı başvuru
withdrawal of refugee status: mülteci statüsünün geri çekilmesi
witness: şahit, şahit olmak

Bir Kitap: Hukuki Argümantasyon ve Bir Önsöz

0
Vedat Ahsen Coşar

BİR KİTAP: “HUKUKİ ARGÜMANTASYON” VE BİR ÖNSÖZ / Vedat Ahsen Coşar

Yakında basılacak ve yayımlanacak olan “Hukuki Argümantasyon” isimli kitabım için yazdığım önsözü aşağıda paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.

ÖNSÖZ

Düşünce sistemine dayalı bir açıklama şekli olan argümantasyon, belirli bir düşünceyi kanıtlayıcı şekilde sunmayı amaçlayan, bu amaçla düşünceye dayanak bulmaya ve bunu göstermeye çalışan bir sistemdir. Bu sistem bağlamında argümantasyon, bir akıl yürütme ve bir muhakeme yapma şeklidir.

Aynı zamanda bilimsel bir tartışma ve çalışma şekli olan argümantasyon, belli bir iddiayı kanıtlamak ya da çürütmek için, bir fikri, bir görüşü, bir hipotezi veya bir düşünceyi delil ve ispat araçları kullanarak savunmak, açıklamak ile dayanak bulmak, bu amaçla doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yapma/akıl yürütme yeteneğini bir üst düzeye çıkarmaktır.

Hukuki ‍argümantasyon ise, hukukun uygulanmasında ve yorumlanmasında kullanılan mantıksal düşünme ‌ve ikna etme yöntemlerinden oluşan bir sistem ve bir araçtır. Bu sistem ve araç hukuki metinlerin, emsal nitelikteki yargı kararlarının, hukuk normlarının/kurallarının analiz edilmesi ile başlar.

Bu bağlamda, hukuki argümantasyon, tarafların mahkeme önündeki iddia ve savunmalarını hangi argümanlarla ve sağlam akıl yürütmelerle yapmaları gerektiği, hatalı akıl yürütmelerden ve muhakeme yapmaktan nasıl kaçınacakları, diğer tarafı retorik tuzaklara düşürmek için hangi ince noktaları kullanılacakları, yargılama süreçlerinin yürütülme şekli, mahkemelerin doğru karar vermeleri, mahkeme kararlarının sağlam, güçlü ve güvenilir kabul edilebilmesi için hangi şartların olması ve oluşması gerektiği, mahkeme kararlarının nasıl gerekçelendirileceği, farklı gerekçelendirme teorilerinin neler olduğu hususları üzerinde çalışır.

Bununla birlikte hukuki argümantasyon işleminin temelleri ve çalışma şekli diğer argümantasyon türlerinden ve şekillerinden farklı değildir. Öyle ki, hukuk pratiğinin çalışma alanı davalar, mahkemeler, yargılama süreçleri, mahkemelerce karar verilmesi, verilen kararların gerekçelendirilmesi olmakla, hukuki argümantasyon işlemi ve süreci bu alanlar üzerinde de çalışma yapar.

Nitekim Batıdaki bazı hukuk fakültelerinde bütün bu hususlar, “Hukuki Argümantasyon” dersi adıyla okutulmakta, bu ders kapsamında öğrencilere informel/şekli olmayan mantık ve muhakeme yapma/akıl yürütme çerçevesinde analitik ve Sokratik düşünme becerisi kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Buna göre argümantasyon tabanlı öğrenme yaklaşımında öğrenciler, bilgiyi sordukları sorularla, oluşturdukları iddialarla ve bu iddialarını delillerle destekledikleri araştırma ile sorgulamaya dayalı bir öğrenme ortamında yapılandırırlar ve bu yolla dinamik bir eğitim süreci edinilmesi konusunda eğitilirler.

Ülkemizde çok fazla bilinmeyen ve Pamukkale Üniversitesi dışında diğer üniversitelerde ders olarak okutulmayan hukuki argümantasyon kavramı ve konusu, gerçekte öğrencinin doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yeteneğini artıran bir ders niteliğindedir.

Nitekim Pamukkale Üniversitesi bu dersin tanıtılmasında bu hususa işaret etmekte ve hukuki argümantasyonu: “Hukuki yapının hangi parçasını temsil ederse etsin, geçerli ve sağlam akıl yürütmeleri tanıyabilmek ve bunları savunmada, iddia ileri sürmede veya hüküm vermede kullanabilmek adına gerekli donanımı sağlamak amaçlanmaktadır. Bununla beraber, adli süreçte tarafların başvurması muhtemel retorik tuzakları, hatalı akıl yürütmeleri ve safsata türlerini tanıtmak dersin ikinci ağırlık merkezidir. Böylelikle doğru hüküm için iletişim sürecine gizlenmiş, tespiti çoğu zaman zor olan negatif ikna unsurlarını ayrıştırmak hedeflenmektedir” şeklinde sunmakta ve bu şekilde tanıtmaktadır.

Ülkemiz öğretisinde çok fazla işlenmeyen hukuki argümantasyon kavramı ve konusu üzerine olan en önemli eser, değerli akademisyen Ertuğrul Uzun’un Amsterdam Üniversitesi Konuşma İletişimi, Argümantasyon Teorisi ve Retorik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Eveline T. Feteris’in “Hukuki Argümantasyonun Temelleri” üzerine olan eserinin Türkçeye tercüme edilmesidir.

Bu konu ile ilgili olarak zikredilmesi gereken diğer çalışmalar:  Dr. Deniz Can Kızıl’ın kendi adına olan blogunda yazdığı “Hukuki Argümantasyon: Temel İlkeler ve Uygulama Yöntemleri üzerine olan makalesi, Av. Altan Heper’in Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi’nde yayımlanan “Hukuki Argümantasyon Teorisi” isimli makalesi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Hakları Anabilim Dalı akademisyeni Eren Demir’in “İnsan Hakları Açısından Gerekçeli Karar Hakkı ve Hukuki Argümantasyon” konuluyüksek lisans tezi, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı Akademisyeni Ömer Ergin’in “Hukuk Felsefesi Açısından Argümantasyon ve Argüman Haritalama Örnekleri” isimli  yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Akademisyeni Merve Terzi Kösem’in “Aulis Aarnio’nun Hukuki Yorumların Gerekçelendirilmesi Teorisi” konulu yüksek lisans tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Bilim Dalı Akademisyeni Meriç Seyhan Karaca’nın “Chaım Perelman: Bir Hukuk Filozofu” başlıklı yüksek lisans tezi ve yine İzmir Bakırçay Üniversitesi Akademisyenlerinden Safiye Petekçi Karaman’ın “Girişimci Anlatılarının Argümantasyon Perspektifinden Değerlendirilmesi: Bir Big Bang Startup Challenge Örneği” konulu yüksek lisans tezidir.

Genel olarak argümantasyon, özel olarak hukuki argümantasyon üzerine olan ve benim de referans aldığım parmakla sayılacak kadar az olan bu değerli çalışmalar bağlamında benim bu mütevazi çalışmam hiç kuşkusuz akademik bir çalışma değil, daha ziyade bir ders kitabı niteliğindedir.

Hukuki Argümantasyon üzerine olan bu kitabı yazmaktan amacım ise, gelecekte yargıç, avukat veya savcı olacak olan hukuk fakültesi öğrencilerine, bu mesleklerin icrasında yol gösterecek ve yardımcı olacak bir yol haritası bırakmak, bu kitap aracılığıyla hem literatüre bu konu ile ilgili olarak katkı yapmak ve hem de “Hukuki Argümantasyon” konusunun bizim hukuk fakültelerimizde de ders olarak okutulmasına öncülük etmektir.

Eğer bunda başarılı olursam tek tesellim bu olacaktır. Saygılarımla.

Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Sözleşme

0
Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme
Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme

Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, bütün zorla kaybedilmelerin önlenmesi ve bu suçun dokunulmazlık zırhına bürünmesine karşı mücadele amacıyla; 20 Aralık 2006 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve 6 Şubat 2007’de Paris’te ve ardından New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açılmış; 7 Şubat 2007 tarihinde imzaya açılarak 23 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, Türkiye Cumhuriyeti tarafından henüz imzalanmamıştır. 

Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, 2019 yılı itibari ile 98 ülke tarafından imzalanmış, 60 ülke sözleşmeye taraf olmuştur. Sözleşme Birleşmiş Milletler’in bütün Üye Devletleri tarafından imzalanmaya açıktır.
Ülke 
İmza tarihi
Katılım Tarihi
Arnavutluk
 6 Şub 2007 
 8 Kas 2007 
Cezayir
 6 Şub 2007 
Angora
24 Eyl 2014 
Arjantin
 6 Şub 2007 
14 Aralık 2007 
Ermenistan
10 Nis 2007 
24 Ocak 2011 
Avusturya
 6 Şub 2007 
 7 Haz 2012 
Azerbeycan
 6 Şub 2007 
Belçika
 6 Şub 2007 
 2 Haz 2011 
Belize
14 Ağu 2015
Benin
19 Mart 2010 
 2 Kas 2017 
Bolivya (Çokuluslu Devlet)
 6 Şub 2007 
17 Ara 2008 
Bosna Hersek
 6 Şub 2007 
30 Mar 2012 
Brezilya
 6 Şub 2007 
29 Kas 2010 
Bulgaristan
24 Eyl 2008 
Burkina Faso
 6 Şub 2007 
 3 Ara 2009 
Burundi
 6 Şub 2007 
Cabo Verde
 6 Şub 2007 
Kamboçya
27 Haz 2013
Kamerun
 6 Şub 2007 
Orta Afrika Cumhuriyeti
11 Eki 2016
Çad
 6 Şub 2007 
Şili
 6 Şub 2007 
 8 Ara 2009 
Kolombiya
27 Eyl 2007 
11 Tem 2012 
Komorlar
 6 Şub 2007 
Kongo
 6 Şub 2007 
Costa Rica
 6 Şub 2007 
16 Şub 2012 
Hırvatistan
 6 Şub 2007 
Küba
 6 Şub 2007 
 2 Şub 2009 
Kıbrıs
 6 Şub 2007 
Çek Cumhuriyeti
19 Tem 2016 
 8 Şub 2017 
Danimarka
25 Eyl 2007 
Dominika
13 Mayıs 2019
Dominik Cumhuriyeti
26 Eyl 2018 
Ekvador
24 Mayıs 2007 
20 Eki 2009 
Gölde
25 Eyl 2007 
Finlandiya
 6 Şub 2007 
Fransa
 6 Şub 2007 
23 Eyl 2008 
Gabon
25 Eyl 2007 
19 Oca 2011 
Gambiya
20 Eyl 2017 
28 Eyl 2018 
Almanya
26 Eyl 2007 
24 Eyl 2009 
Gana
 6 Şub 2007 
Yunanistan
 1 Eki 2008 
 9 Tem 2015 
Grenada
 6 Şub 2007 
Guatemala
 6 Şub 2007 
Gine-Bissau
24 Eyl 2013 
Haiti
 6 Şub 2007 
Honduras
 6 Şub 2007 
 1 Nis 2008 
İzlanda
 1 Eki 2008 
Hindistan
 6 Şub 2007 
Endonezya
27 Eyl 2010 
Irak
23 Kas 2010
İrlanda
29 Mar 2007 
İtalya
 3 Tem 2007 
 8 Eki 2015 
Japonya
 6 Şub 2007 
23 Tem 2009 
Kazakistan
27 Şub 2009
Kenya
 6 Şub 2007 
Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti
29 Eyl 2008 
Lübnan
 6 Şub 2007 
lesotho
22 Eyl 2010 
 6 Ara 2013 
Lihtenştayn
 1 Eki 2007 
Litvanya
 6 Şub 2007 
14 Ağu 2013 
Lüksemburg
 6 Şub 2007 
Madagaskar
 6 Şub 2007 
Malawi
14 Tem 2017
Maldivler
 6 Şub 2007 
Mali
 6 Şub 2007 
 1 Tem 2009 
Malta
 6 Şub 2007 
27 Mar 2015 
Moritanya
27 Eyl 2011 
 3 Eki 2012 
Meksika
 6 Şub 2007 
18 Mar 2008 
Monako
 6 Şub 2007 
Moğolistan
 6 Şub 2007 
12 Şub 2015 
Karadağ
 6 Şub 2007 
20 Eyl 2011 
Fas
 6 Şub 2007 
14 Mayıs 2013 
Mozambik
24 Aralık 2008 
Hollanda 1  
29 Nis 2008 
23 Mar 2011 
Nijer
 6 Şub 2007 
24 Tem 2015 
Nijerya
27 Temmuz 2009
Kuzey makedonya
 6 Şub 2007 
Norveç
21 Aralık 2007 
Palau
20 Eyl 2011 
Panama
25 Eyl 2007 
24 Haz 2011 
Paraguay
 6 Şub 2007 
 3 Ağu 2010 
Peru
26 Eyl 2012
Polonya
25 Haz 2013 
Portekiz
 6 Şub 2007 
27 Ocak 2014 
Moldova Cumhuriyeti
 6 Şub 2007 
romanya
 3 Ara 2008 
Samoa
 6 Şub 2007 
27 Kas 2012 
Senegal
 6 Şub 2007 
11 Ara 2008 
Sırbistan
 6 Şub 2007 
18 Mayıs 2011 
Seyşeller
18 Ocak 2017
Sierra Leone
 6 Şub 2007 
Slovakya
26 Eyl 2007 
15 Ara 2014 
Slovenya
26 Eyl 2007 
ispanya
27 Eyl 2007 
24 Eyl 2009 
Sri Lanka
10 Ara 2015 
25 Mayıs 2016 
Saint Vincent ve Grenadinler
29 Mart 2010 
İsveç
 6 Şub 2007 
İsviçre
19 Oca 2011 
 2 Ara 2016 
Tayland
 9 Oca 2012 
Gitmek
27 Eki 2010 
21 Tem 2014 
Tunus
 6 Şub 2007 
29 Haz 2011 
Uganda
 6 Şub 2007 
Ukrayna
14 Ağu 2015
Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti
29 Eyl 2008 
Uruguay
 6 Şub 2007 
 4 Mar 2009 
vanuatu
 6 Şub 2007 
Venezuela (Bolivarcı Cumhuriyeti)
21 Eki 2008 
Zambiya
27 Eyl 2010 
 4 Nis 2011 
Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Sözleşme

İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi

0

İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmiş, 11 Ocak 1991 tarihinde de yürürlüğe girmiş, 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylanmıştır.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri arasında yer alan 167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, inşaat alanındaki her türlü iş, işlem, faaliyet ve nakliye dahil, inşaat sahasının hazırlanması, yıkım işleri, bina yapımı, mühendislik, montaj ve sökme işleri gibi tüm inşaat işlerini ve bu işlerde çalışan kişileri kapsamaktadır.

Başlangıç

Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplanan ve 1 Haziran 1988 tarihinde Yetmiş Beşinci Oturumunu gerçekleştiren

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,

Güvenlik Hükümleri (İnşaat) Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1937, Kazaların Önlenmesinde İşbirliği (İnşaat) Tavsiye Kararı, 1937, Radyasyondan Korunma Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1960, Makinelerin Korunma Tertibatı ile Teçhizi Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1963; Azami Ağırlık Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1967, Mesleki Kanser Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1974, Çalışma Ortamı (Hava Kirliliği, Gürültü ve Titreşim) Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1977, İş Güvenliği ve Sağlığı Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1981, Mesleki Sağlık Hizmetleri Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1985, Asbest Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1986 başta olmak üzere ilgili uluslararası Sözleşmeleri ve Tavsiye Kararlarını ve 1980 yılında gözden geçirilip 1964 tarihli İşte Yaralanma Tazminatı Sözleşmesi’ne eklenen mesleki hastalıkları dikkate alarak,

Oturum gündeminin dördüncü maddesi olan, inşaat işlerinde güvenlik ve sağlıkla ilgili belirli önerilerin benimsenmesini kararlaştırarak,

Bu önerilerin, 1937 tarihli Güvenlik Hükümleri (İnşaat) Sözleşmesi’ni değiştirmek üzere bir uluslararası Sözleşmede toplanması gerektiğini belirleyerek,

Bin dokuz yüz seksen sekiz yılının Haziran ayının yirminci gününde, İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 1988 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir:

I. KAPSAM VE TANIMLAR
Madde 1

1. 1. Bu Sözleşme, şantiye alanının hazırlanmasından projenin tamamlanmasına kadar olan süre içinde şantiyedeki herhangi bir süreç, işlem, operasyon ya da taşıma dâhil olmak üzere her tür inşaat faaliyeti, bina yapımı, inşaat mühendisliği, yapım ve yıkım işleri için geçerlidir.

2. 2. Bu Sözleşmeyi onaylayan bir Üye, bunların bulundukları durumlarda ilgili işçi ve işveren kesimlerinin temsil kabiliyeti en yüksek örgütlerine danıştıktan sonra ve güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamının tesisi koşuluna bağlı olmak üzere, ekonomik faaliyetin önemli ve özel sorunları olan belirli dallarını ve belirli girişimleri bu Sözleşme’nin ya da belirli hükümlerinin uygulama kapsamı dışında bırakabilir.

3. 3. Bu Sözleşme aynı zamanda ulusal yasa ya da yönetmeliklerde tanımlanmış olabilecek kendi hesabına çalışanlar için de geçerlidir.

Madde 2

Bu Sözleşme’nin amaçları açısından:

(a) İnşaat terimi aşağıdakileri kapsamaktadır:

(i) her tür bina ya da yapının kazı ve inşaat, yapısal değişim, yenileme, onarım, bakım (temizlik ve badana dâhil) ve yıkım işleri;
(ii) örneğin havaalanı, dok, liman, iç suyolları, baraj; ırmak, çığ ve deniz taşma önlemleri, yollar, otobanlar ve demiryolları; köprü, tünel, viyadük gibi yapılar çerçevesindeki kazı, inşaat, yapısal değişim, bakım, onarım ve yıkım işleri dâhil inşaat mühendisliği işleriyle birlikte iletişim, drenaj, kanalizasyon, su ve enerji temini gibi hizmetler;
(iii) Prefabrik yapıların kurulması ve sökülmesiyle birlikte inşaat alanında prefabrik yapıların oluşturulması;

(b) inşaat alanı, yukarıda (a) paragrafında belirtilen süreçler ya da işlemlerden herhangi birinin yapıldığı yerdir;
(c) işyeri, aşağıda (e) paragrafında açıklandığı gibi, bir işverenin kontrolü altında olup işçilerin yaptıkları iş gereği bulunmak ya da gitmek durumunda oldukları her tür yerdir;
(d) işçi inşaat işinde çalışan kişidir;
(e) işveren terimi şu anlama gelir:

(i) bir inşaat alanında bir ya da daha fazla sayıda işçi çalıştıran gerçek ya da hükmi şahıs ve
(ii) duruma göre, baş yüklenici, yüklenici ya da taşeron;
(f) yetkili kişi, belirli bir işin güvenli biçimde yapılabilmesi açısından uygun eğitimi

almış, yeterli bilgiye, deneyime ve beceriye sahip olma anlamında yeterli vasıflara sahip kişidir. Yetkili makamlar bu konumdaki kişilerin belirlenmesi için uygun ölçütlerle birlikte bu kişilere verilecek görevleri belirleyebilirler;
(g) iskele, sabit, asılı ya da hareketli herhangi bir geçici yapı ve bunun destekleyici parçaları olup işçileri ve malzemeleri desteklemekte ya da bir yapıya ulaşmakta kullanılır; bu anlamda iskele, aşağıda (h) paragrafında tanımlanan “kaldırma aracından” farklıdır;
(h) kaldırma aracı kişileri ya da yükleri yukarıya çıkarmada veya aşağıya indirmede kullanılan sabit ya da hareketli herhangi bir araçtır;
(i) kaldırma tertibatı, bir yükün bir kaldırma aracına konulabilmesini sağlayan, kendisi bir aracın ya da yükün ayrılmaz parçası durumunda olmayan herhangi bir araç ya da palangadır.

II. GENEL HÜKÜMLER
Madde 3

Bu Sözleşme’nin hükümlerini yaşama geçirmek üzere alınacak önlemler konusunda ilgili işverenlerin ve işçilerin temsil kabiliyeti en fazla olan örgütlerine danışılacaktır.

Madde 4

Bu Sözleşmeyi onaylayan her Üye, söz konusu güvenlik ve sağlık tehlikelerine ilişkin bir değerlendirme temelinde, bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlayacak yasal düzenlemeleri ve yönetmelikleri çıkarmayı ve bunları uygulamayı taahhüt eder.

Madde 5

1. 1. Yukarıdaki 4. Madde uyarınca çıkartılan yasalar ve yönetmelikler, pratikte uygulanma açısından teknik standartları ya da uygulama kurallarını veya ülke koşularına ve uygulamalarına göre diğer uygun yöntemleri öngörebilir.
2. 2. Yukarıdaki Madde 4’ün ve bu Maddedeki (1) paragrafın pratikte uygulanması açısından her Üye, standartlaştırma alanında tanınmış uluslararası kuruluşlarca benimsenen ilgili standartları dikkate alacaktır.

Madde 6

İnşaat alanlarında güvenliğin ve sağlığı geliştirilmesinde işverenlerle işçiler arasında ulusal yasa ya da yönetmeliklerde yer alan düzenlemelere uygun işbirliğinin sağlanabilmesi için gerekli önlemler alınacaktır.

Madde 7

Ulusal yasa ve yönetmelikler, işverenlerin ve kendi hesabına çalışanların işyerlerinde belirtilen güvenlik ve sağlık önlemlerine uygun davranmalarını öngörecektir.

Madde 8

1. 1. Bir inşaat alanında iki ya da daha fazla sayıda işverenin faaliyette bulunduğu durumlarda;

(a) baş yüklenici ya da inşaat alanındaki genel faaliyetlerden birinci derecede sorumluluk taşıyan veya bu faaliyetleri fiilen kontrol eden başka bir kişi ya da organ, belirlenen güvenlik ve sağlık önlemlerinin eşgüdümünden de sorumlu olacak; ayrıca, ulusal yasa ve yönetmeliklerde öngörülmesi halinde bu önlemlere uygun davranılmasının sorumluluğunu da üstlenecektir;

(b) ulusal yasa ve yönetmeliklerde öngörülmesi halinde, baş yüklenici ya da inşaat alanındaki genel faaliyetlerden birinci derecede sorumluluk taşıyan veya bu faaliyetleri fiilen kontrol eden başka bir kişi ya da organ inşaat alanında bulunmayacaksa, yukarıdaki (a) paragrafında öngörülen önlemlerin eşgüdümünü ve bunlara uyulmasını kendi adına sağlamak üzere gerekli yetki ve araçlara sahip yetkili bir kişiyi ya da organı görevlendirecektir;

(c) her işveren, belirlenen önlemlerin uygulanması söz konusu olduğunda kendi yetkisi altında çalışan işçilerin sorumluluğunu üstlenecektir,

2. 2. İşverenlerin ya da kendi hesabına çalışanların tek bir inşaat alanında aynı anda faaliyet yürüttüğü durumlarda bu taraflar, ulusal yasalar ve yönetmeliklerde öngörülebilecek olan tanımlanmış güvenlik ve sağlık önlemlerinin uygulanmasında aralarında işbirliğine gideceklerdir.

Madde 9

Bir inşaat projesinin kasarım ve planlaması işini yapanlar, inşaat işçilerinin güvenliğini ve sağlığını ulusal yasa ve yönetmeliklerle mevcut uygulamalar doğrultusunda dikkate alırlar.

Madde 10

Ulusal yasa ya da yönetmelikler, herhangi bir işyerindeki işçilerin, mevcut donanım çalışma yöntemleri üzerindeki kontrollerinin elverdiği ölçüde güvenli çalışma koşullarının
sağlanmasına katılma hak ve görevleri olduğunu, güvenlik ve sağlık üzerinde etkili olabilecek çalışma usulleri hakkında görüşlerini açıklayabileceklerini öngörecektir.

Madde 11

Ulusal yasa ya da yönetmeliklerde işçilerin görevleri şöyle belirlenecektir:
(a) belirlenen güvenlik ve sağlık önlemlerinin uygulanmasında işverenleriyle mümkün olduğunca yakın işbirliği yapmak;
(b) kendi güvenlik ve sağlıklarının yanı sıra çalışma sırasında kendi fiilleri ya da ihmallerinden etkilenebilecek başkalarının güvenlik ve sağlığına yeterli özeni göstermek;
(c) kendilerine tahsis edilen imkân ve araçları kullanmak; gerek kendilerinin gerekse başkalarının korunmasına yönelik olarak sağlanan herhangi bir şeyi yanlış kullanmamak;
(d) risk oluşturabileceğini düşündükleri, ancak kendi başlarına yeterli çözümü bulamayacakları herhangi bir durumu hemen üstlerindeki denetçiye ya da olduğu yerlerde işçi güvenliği temsilcisine bildirmek;
(e) belirlenen güvenlik ve sağlık önlemlerine uymak

Madde 12

1. 1. Ulusal yasa ya da yönetmelikler, kendi güvenliğine ya da sağlığına yönelik yakın ve ciddi bir tehlike oluştuğu konusunda makul gerekçeleri olan bir işçinin kendini bu tehlikeden kurtarma hakkı ve üstlerindekini hemen bilgilendirme görevi olduğunu öngörecektir.
2. 2. İşçilerin güvenliğine yönelik yakın bir tehlikenin ortaya çıktığı durumlarda işveren, işlemleri hemen durdurmak ve işçilerin gerektiği gibi tahliyesini sağlamak üzere gerekli adımları atacaktır.

III. ENGELLEYİCİ VE KORUYUCU ÖNLEMLER
Madde 13
İŞYERLERİNDE GÜVENLİK

1. 1. Tüm işyerlerinin güvenli, işçilerin güvenliği ve sağlığı açısından risk içermeyen durumda olmasını sağlamak üzere gerekli tüm önlemler alınacaktır.
2. 2. Tüm işyerleri için güvenli girişler ve çıkışlar sağlanacak, sürdürülecek ve gerektiğinde işaretlerle belirtilecektir.
3. 3. İnşaat alanında ya da yakınlarında bulunan kişileri bu alanlarda ortaya çıkabilecek her tür riskten korumak üzere gerekli tüm önlemler alınacaktır.

Madde 14
İSKELE VE MERDİVENLER

1. 1. Çalışmanın yerde, üzerinde, bir binanın bir bölümünde ya da daimi bir yapıda güvenli biçimde gerçekleştirilemeyeceği durumlarda, güvenli ve uygun bir iskele ya da aynı güvenlik ve uygunlukta bir başka düzenleme sağlanmalı ve kullanılmalıdır.
2. 2. Yüksekteki çalışma yerlerine erişim için alternatif güvenli yollar yoksa uygun ve sağlam merdivenler temin edilmelidir. Bu merdivenler kazayla yerinden oynamayacak şekilde sabit konulmalıdır.
3. 3. Tüm iskeleler ve merdivenler ulusal yasa ya da yönetmeliklerde belirtildiği şekilde kurulacak ve kullanılacaktır.
4. 4. İskeleler, ilgili yasa ya da yönetmeliklerde belirtilen durumlarda ve zamanlarda yetkili bir kişi tarafından denetlenecektir.

Madde 15
KALDIRMA ARAÇLARI VE MEKANİZMALARI

1. 1. Parçaları, ekleri, sabitlenme noktaları ve destekleri dâhil tüm kaldırma araçları ve mekanizmaları
o (a) kullanıldıkları amaçlara göre iyi tasarlanmış ve yapılmış olmalı, sağlam malzeme kullanılmalı ve yeterince dayanıklı olmalıdır;
o (b) uygun biçimde kurulmalı ve kullanılmalıdır;
o (c) çalışmaya hazır durumda tutulmalıdır;
o (d) ilgili yasa ya da yönetmeliklerde belirtilen durumlarda ve zamanlarda
yetkili bir kişi tarafından denetlenmeli ve denetim sonuçları kayda alınmalıdır; o (e) ilgili yasa ya da yönetmelikler uyarınca uygun eğitimi almış işçilerle
çalıştırılmalıdır.
2. 2. Ulusal yasa ve yönetmelikler uyarınca özel olarak bu amaçla yapılanlar, kurulanlar
ve kullanılanlar dışında hiçbir kaldırma aracı insanları çıkarmakta, indirmekte ya da taşımakta kullanılamaz. Kaldırma araçlarının güvenle kullanılabileceği, ciddi yaralanma ya da ölüm ihtimalinin ortaya çıktığı durumlar bu hükme istisna oluşturur.

Madde 16
TAŞIMA, TOPRAK KALDIRMA VE MALZEME YÜKLEME DONANIMI

1. 1. Tüm taşıma araçları ile birlikte toprak kaldırma ve malzeme yükleme donanımı, o (a) ergonomi ilkeleri mümkün olduğunca gözetilerek iyi tasarlanmış ve
yapılmış olmalı;
o (b) her an çalıştırılabilecek şekilde bakımı yapılmalı;
o (c) gerektiği gibi kullanılmalı;
o (d) ulusal yasa ve yönetmeliklere uygun eğitimi almış işçilerce kullanılmalı ve
çalıştırılmalıdır.
2. 2. Taşıma araçlarının, toprak kaldırma ya da malzeme yükleme donanımının
kullanıldığı tüm inşaat alanlarında,
o (a) yukarıda anılanlar için güvenli ve uygun erişim yolları sağlanmalı, o (b) trafik, bunların güvenli biçimde çalışabilmesini sağlayacak şekilde
düzenlenmeli ve denetlenmelidir.

Madde 17
TESİS, MAKİNE, DONANIM VE EL ALETLERİ

1. 1. Elle kullanılan ya da güçle çalışan tesis, makineler ve el aletleri dâhil donanım şu özellikleri taşımalıdır:
o (a) ergonomi ilkeleri mümkün olduğunca gözetilerek iyi tasarlanmış ve yapılmış olma;
o (b) her an çalıştırılabilecek şekilde bakımının yapılması;
o (c) bu tür bir kullanımın güvenli olacağı sonucuna varan yetkili bir kişinin
yapacağı değerlendirmeler dışında, yalnızca hangi amaca yönelikse o amaç
için kullanılma;
o (d) gerekli eğitimi almış işçiler tarafından kullanılma ve çalıştırılma.
2. 2. Güvenli kullanım için yeterli talimatlar, gerektiğinde, kullanıcılar tarafından anlaşılabilecek şekilde imalatçı ya da işveren tarafından hazırlanacaktır.
3. 3. Basınçlı tesis ve donanım, yetkili bir kişi tarafından, ulusal yasa ya da yönetmeliklerde belirtilen durumlarda ve zamanlarda incelenecek ve test edilecektir.

Madde 18
ÇATI DÂHİL YÜKSEKTE YAPILAN İŞLER

1. 1. Tehlikeye karşı korunma gerektiren ya da yapının yüksekliğinin veya eğiminin ulusal yasa ya da yönetmeliklerde belirlenenleri aştığı durumlarda, işçilerin, araçların diğer nesne ve malzemelerin düşmesini önleyecek tedbirler alınacaktır.
2. 2. İşçilerden çatı üzerinde ya da kenarlarında ya da aşağı düşebilecekleri kırılgan materyalle kaplı diğer yerlerde çalışmaları istendiğinde, yanlışlıkla kırılgan malzeme üzerine basılmasını veya buradan aşağı düşülmesini önleyecek tedbirler alınacaktır.

Madde 19
KAZILAR, ŞAFTLAR, TOPRAK İŞLERİ, YERALTINDA YAPILAN İŞLER VE TÜNELLER

Herhangi bir kazı, şaft, toprak işi, yeraltı işi ya da tünel çalışması söz konusu olduğunda aşağıdakileri sağlayacak yeterli önlemler alınacaktır:
(a) toprağın, kayaların ya da başka şeylerin yerinden oynaması veya düşmesiyle işçiler için oluşabilecek tehlikelere karşı uygun tutma desteklerinin ya da başka yöntemlerin kullanılması;
(b) kişilerin, malzemelerin ya da nesnelerin düşmesi ya da kazı alanını, şaftı, toprak işlerini, yeraltını veya tüneli su basması ile oluşacak tehlikelere karşı koruma sağlanması;
(c) her işyerinde, atmosferi nefes alınabilecek durumda tutmak; dumanların, gazların, buharların, tozların ya da benzerlerinin sağlığı tehdit edici ve bozucu olmayan yasal ve yönetmeliksel sınırları aşmaması için yeterli havalandırmanın sağlanması;
(d) yangın, su ya da malzeme-toprak basması gibi durumlarda işçilerin güvenli yerlere geçebilmelerinin sağlanması;
(e) sıvıların dolaşımı ya da gaz ceplerinin varlığı gibi olası yeraltı tehlikelerinin işçiler açısından oluşturacağı risklerden, bu risklerin yerlerinin gerekli araştırmalarla tespiti yoluyla kaçınılması.

Madde 20
KOFERDAMLAR VE KESONLAR

1. 1. Her bir koferdam ve keson,
(a) uygun ve sağlam malzemeden iyi inşa edilmeli ve güçlü olmalıdır;
(b) su ya da başka materyalin basması gibi durumlarda işçilerin güvenli yerlere
ulaşabilmelerini sağlayacak yeterli imkânlara sahip olmalıdır.

2. 2. Koferdamın ya da kesonun inşası, üzerinde değişiklik yapılması ya da sökülmesi gibi işler ancak yetkili bir kişinin denetiminde gerçekleştirilebilecektir.
3. 3. Her koferdam ve keson yetkili bir kişi tarafından belirlenen aralıklarla denetlenecektir.

Madde 21
BASINÇLI HAVADA ÇALIŞMA

1. 1. Basınçlı havada çalışma ancak ulusal yasa ya da yönetmeliklerce belirlenen önlemlere uygun olarak gerçekleştirilebilecektir.
2. 2. Basınçlı havadaki çalışmalar ancak bu tür işlere uygun fiziksel özellikler taşıdıkları tıbbi muayenelerle belirlenmiş işçiler tarafından ve yetkili bir kişi kendilerine nezaret ederken gerçekleştirilecektir.

Madde 22
YAPI ÇERÇEVE VE KALIPLARI

1. 1. Yapı çerçevelerinin ve bileşenlerinin, kalıpların, iskele ve desteklerin kurulması gibi işler ancak yetkili bir kişinin denetiminde yapılabilecektir.
2. 2. Kurulu bir yapının geçici zayıflığı ya da kararsızlığı durumunda işçiler için doğabilecek tehlikelere karşı yeterli önlemler alınacaktır.
3. 3. Kalıplar, iskeleler ve destekler, üzerlerine konabilecek her yükü güvenli biçimde kaldırabilecek şekilde tasarlanacak, inşa edilecek ve bu dudumda tutulacaktır.

Madde 23
SU ÜZERİNDEKİ İŞLER

Çalışmanın su üzerinde ya da suyun yakınında yapıldığı durumlarda aşağıdakileri sağlayacak önlemler alınacaktır:
(a) işçilerin suya düşmelerinin önlenmesi;
(b) boğulma tehlikesi karşısında işçilerin kurtarılması;
(c) güvenli ve yeterli ulaşım.

Madde 24
YIKIM

Herhangi bir binanın ya da yapının yıkımının işçiler ya da çevredekiler açısından tehlike arz edebileceği durumlarda;
(a) ulusal yasa ya da yönetmelikler uyarınca, atık ya da kalıntıların bertaraf edilmesi için olanlar dâhil uygun önlemler, yöntemler ve usuller belirlenecektir;
(b) çalışmalar ancak yetkili bir kişinin denetiminde planlanacak ve gerçekleştirilecektir.

Madde 25
AYDINLATMA

Her işyerinde ve inşaat alanında olup bir işçinin geçmek zorunda olabileceği her yerde, gerektiğinde seyyar aydınlatma dâhil olmak üzere yeterli ve uygun aydınlatma sağlanacaktır.

Madde 26
ELEKTRİK

1. 1. Elektrikle ilgili tüm donanım ve tesisat yetkili bir kişi tarafından yapılacak, kurulacak ve korunacak, tehlikelere karşı korumalı biçimde kullanılacaktır.
2. 2. Tesisat işlerine başlamadan önce ve iş devam ederken, inşaat alanının altındaki, üstündeki ya da civarındaki kabloların ya da aygıtların varlığını ve bunlardan doğabilecek tehlikeler karşısında işçilerin nasıl korunacağını tespit etmek üzere gerekli adımlar atılacaktır.
3. 3. İnşaat alanlarına elektrik kablolarının döşenmesi ve bakımı-korunması işleri, ülke düzeyinde geçerli teknik kurallar ve standartlar çerçevesinde gerçekleştirilecektir.

Madde 27
PATLAYICILAR

Patlayıcılar, aşağıdaki durumlar dışında depolanmayacak, taşınmayacak, dokunulmayacak ve kullanılmayacaktır:
(a) ulusal yasa veya yönetmeliklerde belirlenen koşullar ve
(b) işçilerin ve başka kişilerin kaza ve yaralanma riskine maruz kalmamasını
sağlayacak adımları atacak yetkili kişinin nezareti.

Madde 28
SAĞLIKLA İLGİLİ TEHLİKELER

1. 1. Bir işçinin, herhangi bir kimyasal, fiziksel ya da biyolojik tehlikeye sağlığını olumsuz etkileyecek ölçüde maruz kalabileceği durumlarda bu durumlara karşı uygun önleyici tedbirler alınacaktır.
2. 2. Yukarıdaki (1) paragrafta değinilen önleyici tedbirler aşağıdakileri de kapsayacaktır:
(a) bunun mümkün olduğu durumlarda tehlikeli maddelerin yerine zararsız ya da daha az tehlikeli maddelerin konulması ya da
(b) tesise, makinelere, donanıma ya da sürece teknik önlemler uygulanması ya da
(c) yukarıdaki (a) ve(b) paragraflarında belirtilenlerin yapılmasının mümkün olmadığı durumlarda, kişisel koruyucu donanım ve giysiler kullanılması dâhil diğer etkili önlemlere başvurulması.
3. 3. İşçilerden zehirleyici ya da zararlı bir maddenin; oksijen yetersizliğinin ya da yanıcı bir atmosferin bulunabileceği herhangi bir yere girmeleri istendiğinde, tehlike karşısında yeterli önlemler alınacaktır.
4. 4. Atıklar, inşaat alanında sağlığa zararlı olacak şekilde tahrip ya da bertaraf edilmeyecektir.

Madde 29
YANGIN ÖNLEMLERİ

1. 1. İşveren aşağıdaki konularda gerekli tüm önlemleri alacaktır:
(a) yangın riskinden kaçınma;
(b) yangın çıktığında bununla hemen ve etkili biçimde mücadele etme; o (c) insanların hemen ve güvenli biçimde tahliyesini sağlama.
2. 2. Yanıcı sıvılar, katı maddeler ve gazlar için yeterli ve uygun muhafaza yerleri bulundurulacaktır.

Madde 30
KİŞİSEL KORUYUCU DONANIM VE GİYSİLER

1. 1. Olumsuz koşullara maruz kalma durumu dâhil risk ve kazalara, sağlığa zarar verecek koşullara karşı yeterli korumanın başka yollarla sağlanamadığı durumlarda, yapılan işin türüne ve ilgili risklere göre uygun kişisel koruyucu donanım ve giysiler, ulusal yasalar ya da yönetmeliklerce de belirlenmiş olabileceği şekilde işçilere herhangi bir maliyet getirmeksizin işveren tarafından sağlanacaktır.
2. 2. İşveren, kişisel koruyucu donanımı kullanabilmeleri için işçilere gerekli imkânları ve bu donanımın doğru kullanılmasını sağlayacaktır.
3. 3. Koruyucu donanım ve giysiler, ergonomik ilkeler mümkün olduğunca gözetilerek, yetkili merci tarafından belirlenen standartlara uygun olacaktır.
4. 4. İşçiler, kullanmaları için sağlanan kişisel koruyucu donanımı gerektiği gibi kullanmak ve bakımını yapmak durumundadırlar.

Madde 31
İLK YARDIM

İşveren, eğitilmiş personelle birlikte ilk yardım hizmetinin her durumda hazır olmasını sağlamaktan sorumludur. Kaza geçiren ya da aniden hastalanan işçilerin hemen tıbbi müdahale için sevkini sağlayacak düzenlemeler yapılacaktır.

Madde 32
İMKÂN VE HİZMETLER

1. 1. Her inşaat alanının içinde ya da yakınında yeterli miktarda temiz içme suyu bulundurulacaktır.
2. 2. Her inşaat alanının içinde ya da yakınında, çalışan işçi sayısına ve yapılacak işin süresine göre aşağıda belirtilen imkânlar ve hizmetler bulundurulacaktır:
(a) temizlik, hijyen ve yıkanma imkânları;
(b) elbise değiştirilecek, muhafaza edilecek ve kurutulacak yerler;
(c) yemek yenilecek ve çalışmanın elverişsiz hava koşulları nedeniyle
durdurulduğu durumlarda sığınılacak yerler.
3. 3. Temizlik ve yakınma imkân ve tesisleri kadın ve erkek çalışanlara ayrı ayrı
sağlanacaktır.

Madde 33
BİLGİLENDİRME VE EĞİTİM

İşçiler aşağıdaki konularda yeterli ve uygun şekilde bilgilendirilecek, yönlendirilecek ve eğitilecektir:
(a) çalıştıkları yerlerde maruz kalabilecekleri potansiyel güvenlik ve sağlık tehlikeleri;
(b) bu tehlikelerin önlenmesi ve denetim altına alınması ve bunlara karşı korunma için
başvurulabilecek önlemler.

Madde 34
KAZA VE HASTALIKLARIN BİLDİRİLMESİ

Ulusal yasa ya da yönetmelikler, mesleki kaza ve hastalıkların belirli bir zaman süresi içinde yetkili mercie bildirilmesini öngörecektir.

IV. UYGULAMA
Madde 35

Her üye aşağıda belirtilenleri yerine getirecektir:
(a) bu Sözleşme hükümlerinin etkili biçimde uygulanabilmesi için, uygun cezalar ve düzeltici önlemler dâhil olmak üzere gerekli tüm tedbirlerin alınması;
(b) Sözleşme uyarınca alınacak önlemlerin uygulanmasını denetlemek üzere gerekli denetim hizmetlerinin sağlanması ve bu hizmetlerin başarısı için gerekli kaynakların tahsis edilmesi ya da denetimin gerektiği gibi yapıldığına ilişkin bir kanaat oluşması.

V. SON HÜKÜMLER
Madde 36

Bu Sözleşme, 1937 tarihli Güvenlik Hükümleri (Yapı) Sözleşmesi’ni değiştirir.

Madde 37

Bu Sözleşme ’ye ilişkin resmi onay belgeleri kayıt için Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörüne iletilecektir.

Madde 38

1. 1. Bu Sözleşme, yalnızca, onayları Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü ’ne resmen bildirilmiş Uluslararası Çalışma Örgütü Üyeleri için bağlayıcılık taşır.
2. 2. Sözleşme, iki Üyenin onayının Genel Direktöre resmen bildirildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.
3. 3. Daha sonra ise bu Sözleşme, herhangi bir Üye için, onayın resmen bildirildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 39

1. 1. Bu Sözleşmeyi onaylayan herhangi bir Üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe girdiği tarihten on yıl sonra, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü ’ne ileteceği bir kararla Sözleşme’ den çıkabilir. Böyle bir çıkış, kayda geçtiği tarihin üzerinden bir yıl geçmeden geçerlilik kazanmaz.
2. 2. Bu Sözleşmeyi onaylayan, ancak önceki paragrafta sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden sonraki ilk yıl içinde bu maddede öngörülen çıkış hakkını kullanmayan her Üye, çıkış için bir on yıl daha beklemek durumundadır ve dolayısıyla bu Maddede yer alan koşullar uyarınca çıkış, birbirini izleyen her on yılda bir yapılabilir.

Madde 40

1. 1. Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, kendisine iletilen ve kayda geçirilen tüm onaylar ve ihbarlar konusunda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tüm üyelerini bilgilendirecektir.
2. 2. Genel Direktör, Örgüt Üyelerine ikinci onay ile ilgili bildirimde bulunurken, Üyelerin dikkatini Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarihe çekecektir.

Madde 41

Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, önceki Maddelerde yer alan hükümler uyarınca Genel Direktör tarafından kaydedilen tüm onayları ve ihbarları ayrıntılarıyla birlikte, Birleşmiş Milletler Anayasası’nın 102. Maddesi gereğince Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine iletecektir.

Madde 42

Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu, gerekli görmesi halinde, bu Sözleşme’nin işleyişi konusunda Genel Konferansa rapor sunacak, Sözleşme’nin tümüyle ya da kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınmasının yerine olup olmayacağını değerlendirecektir.

Madde 43

1. 1. Konferansın bu Sözleşmeyi kısmen ya da tümüyle değiştiren yeni bir Sözleşme benimsemesi durumunda, yeni Sözleşme aksini belirtmedikçe,

(a) eskisini değiştiren yeni bir Sözleşme’nin bir üye tarafından onaylanması, yukarıdaki 39. Madde hükümleri saklı kalmak üzere, yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmesiyle birlikte otomatikman bu Sözleşme’ den hemen çıkılması anlamını taşıyacaktır;
(b) değişiklik yapan yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten başlamak üzere bu Sözleşme Üyelerin onayına kapanmış olacaktır.

2. 2. Bu Sözleşme, kendisini onaylayan, ancak değişiklik yapan Sözleşmeyi onaylamamış olan Üyeler için, bu biçimi ve içeriğiyle her durumda geçerliliğini koruyacaktır.

Madde 44

Bu Sözleşme’nin İngilizce ve Fransızca kopyaları eşit geçerliliktedir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi

0

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, taraf devletlerin kendisine sundukları raporları incelemekte ve değerlendirmektedir.  Taraf Devletler, Sözleşmeye taraf oldukları ilk bir yıl içinde, daha sonra da her beş yılda bir Komiteye rapor sunmakla yükümlüdürler.

Komite’nin başkaca bir zamanda rapor talep etmesi de mümkündür. Komite, taraf devlet raporunu değerlendirirken güvenilir diğer kaynaklardan, özellikle sivil toplum örgütlerinden ve ulusal insan hakları kurumlarından gelen bilgileri de değerlendirmektedir.

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol ile İnsan Hakları Komitesi’ne bireysel ve devletlerarası başvuru usulü tanınmıştır. Türkiye, bireysel ve devletlerarası başvuru usullerini öngören İhtiyari Protokol’e taraf olarak, İnsan Hakları Komitesi’nin bireysel ve devletler arası başvuruları kabul etme ve inceleme yetkisini tanımıştır.

Baran Doğan

0

Avukat Baran Doğan, 1979 yılında Malatya ilinde doğmuştur. Lise eğitimini İstanbul Mehmet Niyazi Altuğ Lisesi’nde tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk eğitimini tamamlamış, fakülteden 2000 yılında mezun olmuştur.

Doğan, 2001 yılında bitirdiği avukatlık stajının ardından kurduğu hukuk bürosuyla 2002 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapmaya bağlamıştır.

2002 yılından itibaren İstanbul Barosu CMK Servisi’nde aktif olarak görev almış, Beşiktaş’ta bulunan ve daha sonra kapatılan Devlet Güvenlik Mahkemesi‘nde bir dönem Baro temsilcisi olarak görev yapmıştır.

İstanbul Aydın Üniversitesi Kamu Hukuku Bölümü Yüksek Lisans programında Uluslararası Örgütler, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Düşünce ve İfade Hürriyeti alanlarında çalışmalar yapmıştır.

2008-2009 yıllarında dil eğitimi için İngiltere’ye gitmiş, British Council tarafından akredite edilen Embassy Cess akademisinde ileri derecede İngilizce eğitim sertifikası almıştır.

Ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku alanlarında meslek içi eğitim seminerleri vermiştir. Çeşitli sivil toplum örgütlerine üye olarak hukuk çalışmaları yürütmüştür. Çeşitli yayın organlarında, ceza hukuku ile ilgili yayınlanmış yazı ve makaleleri bulunmaktadır.

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Baran-Dogan-2.jpg

www.barandogan.av.tr

Avukat Baran Doğan, kurmuş olduğu www.barandogan.av.tr web sitesinde, başta Ceza Hukuku, Tazminat Hukuku, Gayrimenkul Hukuku ve Medeni Hukuku alanlarında olmak üzere hukukun birçok alt dalında makaleler yayınlamaktadır. Bir avukat bürosu web sitesi olmasına karşın Doğan’ın yazmış olduğu makalelerin yayınlandığı web sitesi, Türkiye’de hukuk alanında en çok okunan web siteleri arasında yer almaktadır.

2024 yılı İstanbul Barosu Genel Kurulunda, Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu başkanlığındaki Değişim İçin Avukatlar Grubu’ndan İstanbul Barosu adına Türkiye Barolar Birliği delege adayı olmuş ve seçilmiştir.

Avukat Baran Doğan ve Bedelli Askerlik Davası 

Baran Doğan, kamuoyu tarafından takip edilen Bedelli Askerlik Davası ile de bilinmektedir. 2011 yılında 30.000 TL olarak alınan bedelli askerlik ücretinin, 10.12.2014 tarihinde çıkarılan yasayla 18.000 TL olarak belirlenmesi karşısında, iki bedelli askerlik ücreti arasındaki fahiş farkın hukuki dayanağı olmadığı ve eşitsizlik yarattığı gerekçesi ile fazladan alınan bedelli askerlik ücretinin iadesi için öncelikle Milli Savunma Bakanlığı’ndan 12 bin lirasının iade edilmesini istemiş, iade işleminin gerçekleşmemesi üzerine bakanlık aleyhine dava açmış, açılan davanın reddedilmesi ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülen davanın kesinleşmesi üzerine bu defa 11.07.2016 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmıştır.

Tüm yasal yollar tüketildikten sonra başvurduğu Anayasa Mahkemesi tarafından bireysel başvuru talebinin reddedilesi üzerine bu defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat edilerek ihlal ve tazminat talebinde bulunmuştur. Doğan “Şahsımdan fazladan alınan 12 bin TL’nin eşitlik ilkesi çerçevesinde yasal faizi ile birlikte iadesini talep ederim” şeklinde talepte bulunmuştur. AİHM’ye yaptığı başvurunun sonucunu olumlu bekleyen Doğan: “2011’de bedelli askerlik uygulamasından yararlananlar 30 bin TL, 2014’te yararlananlar 18 bin TL ödedi. 2018’de bedelli askerlik uygulanmasından yararlanacaklar ise 15 bin TL ödeyecekler. Aleyhine AİHM’ye bireysel başvuru yaptığımız bedelli askerlik uygulamasının üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen bedel sürekli düşürülmektedir. Bu durum 2011 uygulaması ile sonraki uygulamalar arasında eşitlik ilkesine aykırı bir şekilde fahiş bir fark olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.” şeklinde açıklama yapmıştır. Başvuru, AİHM tarafından reddedilmiştir.

Şükrü Beleyid

0
Şükrü Beleyid (Chokri Belaid)

Tunuslu avukat, Demokrat Yurtseverler Partisi ile Tunus’ta laik ve solcu muhalefetin liderlerinden olan Şükrü Beleyid (Chokri Belaid) 26 Kasım 1964’te Tunus’un Djebel Jelloud kasabasında doğdu. (26 Kasım 1964 – 6 Şubat 2013)

Irak’ta hukuk okudu ve eğitimini Paris Üniversitesi’nde  tamamladı. 1980’lerdeki öğrencilik döneminde iyi bir aktivistti. Mezuniyetinin ardından avukat olarak çalıştı. Politikaya atıldı. Köktendincilikle mücadele etti. 23 yıl boyunca iktidarda kalan güçlü Tunus lideri Zeynel El Abidin Bin Ali‘ye siyasal muhalefeti ve eleştirileri ile tanındı. Bir süre hapis yattı. Demokrat Yurtseverler Partisi’nin de dahil olduğu Halk Cephesi genel sekreterliğini yürüttü. Ülkesinde, ABD’nin Irak’a yönelik müdahalesine karşı ilk yürüyüşlere öncülük etti .

Eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in insanlığa karşı suçlardan yargılanması sırasında savunma ekibinde avukat olarak yer aldı.

6 Şubat 2013’te evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirdi. Aynı zamanda bir şairdi,  evliydi ve iki kızı vardı.

Suikast Yargılaması

Suikastıyla ilgili çok sayıda radikal İslamcı gözaltına alındı. Yargılamada toplam 23 şüpheli suçlandı. Tunus mahkemesi 27 Mart 2024’te dört şüpheliyi cinayetteki rolleri nedeniyle ölüme idam cezasına iki kişiyi ise müebbet hapse mahkûm etti. Beş şüpheli beraat ederken, geri kalanlar çeşitli hapis cezaları aldı.

Şükrü Beleyid

Hasan Gerçeker

0
Hasan Gerçeker

Hasan Gerçeker, 1 Haziran 1946 tarihinde Ankara’da doğmuştur. Ankara’da Turgut Reis İlkokulu, Cebeci Ortaokulu ve Ankara Gazi Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1970 yılında mezun olmuş ve askerliğini İstanbul Hadımköy’de 1.nci Zırhlı Tümen Komutanlığında yedek subay olarak tamamlamıştır.

Ankara hakim adayı olarak mesleğe başlayan Gerçeker; sırasıyla Doğubayazıt, Pazaryeri, Aksaray Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Askeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcılığı ve Yargıtay 7. Ceza Dairesi Tetkik Hakimliği görevlerinde bulunmuştur.

Yargıtay Eski  Başkanı Hasan Gerçeker

20.01.1995 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen ve 9. Ceza Dairesinde görev alan Gerçeker, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 21.01.2002 tarihinde ilk kez, 23.01.2006 tarihinde ikinci kez Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiş, bu görevini sürdürmekte iken 06.02.2008 tarihinde de Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca, Osman Arslan‘dan boşalan Yargıtay Birinci Başkanlığı’na seçilmiş ve 06.02.2008 tarihinde görevine başlamıştır.

Hasan Gerçeker, 01.06.2011 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle Yargıtay Başkanı ilen emekliye ayrılmıştır.

Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu adlı 2 ciltlik eseri bulunmaktadır.

Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu - Hasan Gerçeker
Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu – Hasan Gerçeker

Gerçeker, evli ve bir çocuk babasıdır.

[box type=”note” align=”aligncenter” class=”” width=””]Yargıtay, adli yargıya bağlı mahkemelerin vermiş olduğu kararların son inceleme mercii olan en üst yargı organı ve temyiz mahkemesidir. Yargıtayın kuruluşu, işleyişi ve üyelerinin nitelikleri yasa ile düzenlenmiş, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ile çalışma usulü belirlenmiştir. İstisnai olarak sayılan bazı davalarda ilk ve son derece mahkemesi olarak görevlidir. Yargıtay, ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) gibi olay incelemesi yapmamakta, temyiz başvurusu üzerine başvuruya konu kararın hukuka uygun olup olmadığı konusunda norm denetimi yapmaktadır. Yerel mahkemelerce ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara ve yargılama usullerine aykırı olduğu takdirde kararın bozma, yasalara ve yargılama usullerine uygun olduğu takdirde ise onama kararı verilmektedir. Kısmen bozma yada kısmen onama kararları da verilebilmektedir. Yargıtayın Tarihçesi Osmanlı Devleti döneminde çıkarılan 6 Mart 1868 tarihli “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” kanununa dayanmaktadır. Temyiz Mahkemesi olan ve misyonu ülkedeki hukuk birliğinin sağlamak olan Yargıtayın üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçilmektedir.[/box]

Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü

0

Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü, BM’nin kadın sünnetini ortadan kaldırma çabalarının bir parçası olarak 6 Şubat’ta düzenlenen, Birleşmiş Milletler sponsorluğundaki yıllık farkındalık günüdür.

Nijerya’nın First Lady’si ve Kadın Sünneti ile Mücadele Kampanyası sözcüsü Stella Obasanjo, 6 Şubat 2003’te Afrika’daki Geleneksel Uygulamalar Arası Komite tarafından düzenlenen bir konferansta Afrika’da “Kadın sünnetine Karşı Sıfır Tolerans” konulu resmi açıklama yapmış, daha sonra BM İnsan Hakları Alt Komisyonu bu günü uluslararası bir farkındalık günü olarak kabul etmiştir.

Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü, kadınların ve bedenlerinin hakları ile fiziksel sağlıklarının korunması için küresel bir harekettir. Bu çabalar, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele eylemlerine bir bütün olarak fayda sağlamak için kabul edilmiştir.

Every Woman Every Child (EWEC) Hareketi

Every Woman Every Child (EWEC) hareketi, 2010 yılında eski BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından her yerde kadınların, çocukların ve ergenlerin sağlık ve esenliğini ilerletmeye yönelik siyasi bir hedef birliği sağlamak için başlatılmıştır. EWEC, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi ve hedeflerinin (SKH’ler) merkezi, dönüştürücü vaatlerine kendini adamış, yoksulluğun tüm biçimlerinin ortadan kaldırılması, ayrımcılığın ve dışlanmanın sona erdirilmesi ve hiç kimsenin bunu yapmamasını sağlamak ve eşitsizlikleri, kırılganlıkları azaltarak geride bırakmak için çalışmaktadır. Küresel bir hareket olan “Every Woman, Every Child“‘ın bildirisine göre, “Esas olarak Afrika ve Orta Doğu’daki 29 ülkede yoğunlaşmasına rağmen, kadın sünneti evrensel bir sorundur ve Asya ve Latin Amerika’daki bazı ülkelerde de uygulanmaktadır. Kadın sünneti, Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda’da yaşayan göçmen nüfus arasında varlığını sürdürmektedir.”

BM Çocuk Ajansı’nın (UNICEF) icra direktörü Carol Bellamy, “Kadın sünneti ve kesiminin kadın ve kız çocuklarının temel haklarının ihlali olduğunu” ve “bunun kızların ve kadınların sağlık, çocuk doğurma yetenekleri ve eğitim fırsatları için tehlikeli ve geri döndürülemez bir prosedür olduğunu” belirtmektedir.

Dünya Tabipler Birliği de aynı konuda çalışmalar yürütmektedir. Dünya Tabipler Birliğinin Kadın Sünnetine İlişkin Bildirgesi, 1993 yılı Ekim ayında Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de gerçekleşen 45. Dünya Tabipler Birliği toplantısında kabul edilmiştir. Bildirge, 2005 yılı Mayıs ayında Fransa’nın Divonne-les-Bains kentinde yapılan 170. Konsey Oturumunda gözden geçirilerek güncellenmiştir.

Yaşar Günaydın

0

Terör kurbanı Başsavcı Yaşar Günaydın, 1934 yılında Artvin’de doğdu. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Ülkenin farklı adliyelerinde hâkim ve savcılık görevlerinde bulundu. On yılı aşkın bir süre İstanbul Adliyesinde Cumhuriyet Savcısı olarak çalıştı. 12 Eylül 1980 sonrasında İstanbul Adliyesi’ndeki görevinden, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi Savcılığı’na geçici olarak atandı. Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki görevinden sonra 1987 yılında tekrar İstanbul DGM Savcılığı’na atandı. Eski DGM Başsavcısı Birol Kızıltan‘ın Yargıtay üyeliğine seçilmesi üzerine 6 Kasım 1991’de DGM Başsavcılığı’na getirildi. Günaydın, 7 Şubat 1992’de katledilmeden önce evli ve iki kız çocuğu babasıydı. Eski Sultanahmet Adliyesi’ne Laleli’deki evinden çoğu zaman yürüyerek gidip geliyordu.

Yaşar Günaydın Suikastı

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Başsavcısı Yaşar Günaydın, koruması ve şoförü silahlı saldırı sonucunda, 6 Şubat 1992 günü öldürüldü. Günaydın, Fatih, Aksaray’daki evinden sabah işe gitmek için çıktığında terörist bir saldırıya maruz kaldı. Saldırıda, Günaydın’ın yanı sıra ile koruma görevlisi Şaban Ceylan ve makam şoförü Halit Balta da yaşamını yitirdi. Olaydan sonra DGM’de duruşmalar durduruldu ve davalar ileri bir tarihe ertelendi.

Adli Tıp Kurumunda yapılan otopside Yaşar Günaydın’ın vücuduna 15 kurşunun isabet ettiği, mermilerin 9 mm çapında olduğu ve 14’lü otomatik silahlardan çıktığı saptandı. Olaydan sonra Cumhuriyet Gazetesini arayan bir kişi saldırıyı Devrimci Sol Silahlı Devrimci Birlikler adına üstlenerek, “İnsan hakları vaatleriyle iktidar olanlar bugün halk düşmanlarını ve işkencecileri korumak ve teşvik etmektedirler. Biz bunlara misilleme olarak İstanbul DGM Başsavcısını cezalandırdık” dedi. Milliyet gazetesini arayan bir kişi saldırıyı THKP-C ile MLSPB’nin oluşturduğu “Kızıl Ordu” adlı yasadışı sol örgüt adına üstlendi. Cenazeler Adli Tıp Morgu’ndan alındıktan sonra DGM önünde düzenlenen törenin ardından Fatih Camii’nde kılınan öğle namazından sonra Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verildi.  Törenlere Adalet Bakanı Seyfı Oktay ile Valisi Hayri Kozakçıoğlu da katıldı.

Yürüttüğü Soruşturmalar 

DGM Başsavcısı Yaşar Günaydın, 1988 yılında yasa dışı TİKKO adlı örgüt üyesi hükümlü sanıkların Metris Askeri Cezaevi’nden kaçmalarına yardımcı oldukları için 17 sanık hakkında açılan davanın iddianamesini hazırlamıştı. Başsavcı Günaydın, 1989 yılında yasadışı Devrimci Birlik hakkındaki soruşturmayı yürütmüş, 1990 yılında ise kapatılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi yöneticileri hakkında, TCK’nın 141’inci maddesine muhalefet ve 2911 sayılı toplu gösteri ve yürüyüş kanununa aykırılıktan dava açmıştı. Günaydın ayrıca “İşte Apo, İşte PKK” balıklı haberlerden dolayı Milliyet gazetesi yazan Mehmet Ali Birand ve sorumlu Yazı İşleri Müdürü Eren Güvener hakkında, “Milli duyguları zayıflatıcı propaganda yaptıkları” iddiasıyla dava açmıştı.

6 Şubat – Hukuk Takvimi

0
6 Şubat – Hukuk Takvimi
1748 Alman hukuk profesörü, filozof ve Illuminati’nin kurucusu Adam Weishaupt doğdu. (Ölümü: 18 Kasım 1830)
1797 Hukukçu ve devlet adamı Richard Hawes doğdu.
1846 Venezuelalı avukat, gazeteci ve eski devlet başkanı Raimundo Andueza Palacio doğdu. (Ölümü: 17 Ağustos 1900)   
1875 Alman hukukçu ve  siyasetçi Otto Gessler doğdu. (Ölümü: 24 Mart 1955)
1879 İzlandalı hukukçu ve politikacı Magnús Guðmundsson doğdu.  (Ölümü: 28 Kasım 1937)
1919 Şerif Paşa, Paris Barış Konferansı sorumlusuna bir mektup yazarak, Diyarbekir, Harput, Bitlis ve Musul’da Kürtler için otonomi talep etti.
1930 İspanya’da siyasi tutuklular için genel af ilan edildi.
1935 Nezihe Muhittin ve Şaziye Berrin genel seçimlerde bağımsız olarak aday oldular.
1953 Basın suçlarına sadece sivil mahkemelerin bakmasını öngören kanun tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Kanun gereğince, gazetecilerin Askeri Mahkemelerde yargılanmayacağı hüküm altına alındı.
1966 Nümayiş ve toplu hareketlere karşı Toplum Polisi” kurulması kararı alındı. Daha sonraki yıllarda Çevik Kuvvet kuruldu.
1972 Türk Donanma Cemiyeti’nin Olağanüstü Genel Kurul toplantısında Cemiyetin, vakfa dönüştürülmesi kararlaştırıldı.
1980 Türkiye’nin Bern büyükelçisi Doğan Türkmen uğradığı suikasttan yaralı olarak kurtuldu.
1981 İstanbul Emniyet Müdür Muavini Mahmut Dikler, uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü.
1983 Lyon Kasabı lakaplı savaş suçlusu, eski Gestapo komutanı Klaus Barbie, 37 yıl önce işlediği suçlardan yargılanmak üzere Fransa’da mahkeme önüne çıktı.
1986 Nokta Dergisi’nin iki sayısı toplatıldı. Derginin toplanan iki sayısında polis memuru Sedat Caner’in işkence itirafları yer almaktaydı. Aynı gün, oğlu Hasan Hakkı Erdoğan’ın 1.5 yıl önce gözaltında işkence ile öldürüldüğünü iddia eden baba, bakanlıklara başvuru yaptı. Baba Hüseyin Erdoğan: “Oğlum genç yaşında, devletin emniyet binasında, insanlığın lanetlediği işkence ile öldürülmüştür.” Metris Askeri Cezaevi’ndeki tutuklu ve hükümlülerin yakınları cezaevinin karşısındaki kahvehanede görüştükleri SHP yöneticilerine sorunları anlatıp “Genel Af” çıkarılması için destek istediler. Aynı gün başbakan Turgut Özal işkence iddialarını reddetti ve “suimuamele” var dedi.
1987 Yargıtay 4. hukuk dairesi işkence olaylarında, işkencecilerin yanı sıra devletin de sorumlu tutulması konusunda içtihat niteliğinde bir karar verdi.
1988 Basın Konseyi kuruldu.
1989 İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin Cizre’nin Yeşilyurt köyünde ifadelerini aldığı 7 köylü, askerlerin “insan dışkısı yedirdiği” iddialarını doğruladı.
1990 Ankara 1 numaralı Bölge İdare Mahkemesi, Çitosan’a ait beş çimento fabrikasının özelleştirilmesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararına itiraz eden başbakanlığın bu itirazını reddetti.
1990
  • Yalçın Küçük 18 Eylül 1988’de Malatya’daki referandum konuşmasında “Doğu bölgesindeki insanlar kendi mücadelelerini kendileri yapmalıdırlar” ifadesi nedeniyle 4 yıl 2 ay hapse mahkum oldu.
  • Mahpusların sağlık sorunlarıyla ilgili olarak İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu’nca hazırlanan rapor İstanbul Şube Başkanı Emil Galip Sandalcı tarafından açıklandı: “Tutuklu ve hükümlüler ayrı bir ‘fiili infaz’ sistemiyle adeta ölüme terk edilmiş durumdalar.”
1991 Eski Senatör Niyazi Ünsal’ın Kenan Evren hakkında “Darbe yapmak suretiyle Anayasa’yı ihlal” suçundan yargılanması için Savcılığa başvurusuna “takipsizlik” kararı verildi.
1991 İstanbul DGM, 22 Ocak’ta ABD Konsolosluğu’na “Savaşa Hayır” pankartı asmak isteyen SHP İstanbul İl Başkanı Ercan Karakaş ile Edip Akbayram, Aytaç Arman, Nur Sürer, İlyas Salman ve Halil Ergün hakkında soruşturma başlattı.
1992 İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Başsavcısı Yaşar Günaydın, ile koruma görevlisi Şaban Ceylan ve makam şoförü Halit Balta terör salırısı sonucu öldürüldü.
1992 ABD’de tedavisi olanaksız hastalan acılarından kurtarmak için intihar makinesi geliştiren doktor hakkında, bu aygıtı kullanan iki has tasının ölümü sonucu, ‘Birinci dereceden cinayet’ suçlamasıyla dava açıldı. 10 bin dolar kefaletle tutuksuz yargılanan doktor Jack Kevorkyan, cezaevinden salıverildikten sonra, hapsedilmesinin tedavisi olanaksız hastalılardan acı çekenlerle kıyaslandığında önemsiz bir olay olduğunu söyledi. Dr. Kevorkyan’ın avukatı ise Michigan yasalarına göre intihara yardım etmenin suç sayılmadığını belirterek doktor hakkındaki davanın düşeceğini savundu. Olay daha sonra Dr. Ölüm adı ile sinema filmine dönüştürülmüştü.

1994 20’şer aylık hapis ve para cezaları Yargıtay’ca onanan Doç. Dr. Fikret Başkaya ile Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Münir Ceylan: ”Düşüncelerimizi söyler, cezamızı çekeriz.”
2003 Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü, BM’nin kadın sünnetini ortadan kaldırma çabalarının bir parçası olarak 6 Şubat’ta düzenlenen, Birleşmiş Milletler sponsorluğundaki yıllık farkındalık günüdür. Nijerya’nın First Lady’si ve Kadın Sünneti ile Mücadele Kampanyası sözcüsü Stella Obasanjo, 6 Şubat 2003’te Afrika’daki Geleneksel Uygulamalar Arası Komite tarafından düzenlenen bir konferansta Afrika’da “Kadın sünnetine Karşı Sıfır Tolerans” konulu resmi açıklama yaptı. Daha sonra BM İnsan Hakları Alt Komisyonu bu günü uluslararası bir farkındalık günü olarak kabul etti.  Bugün, Kadınların ve bedenlerinin hakları ile fiziksel sağlıklarının korunması için bir harekettir. Bu çabalar, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele eylemlerine bir bütün olarak fayda sağlamak için kabul edilmiştir.
2007 Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, bütün zorla kaybedilmelerin önlenmesi ve bu suçun dokunulmazlık zırhına bürünmesine karşı mücadele amacıyla; 20 Aralık 2006 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından kabul edildi. 6 Şubat 2007’de Paris’te ve ardından New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açıldı. 23 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girdi.
2008 Yargıtay Birinci Başkanlığına Hasan Gerçeker seçildi. Gerçeker, 1 Ocak 2011 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle emekli olana kadar görev yaptı. Kendisinden önce Osman Arslan görev yapmaktaydı.
2008
2009 İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) cezaevlerinde hak ihlalleri raporuna göre Türkiye’de 2008 yılında cezaevlerindeki hak ihlalleri nedeniyle toplam 37 insan öldü.
2013

Tunuslu avukat, Demokrat Yurtseverler Partisi ile Tunus’ta laik ve solcu muhalefetin lideri olan Şükrü Beleyid (Chokri Belaid) 6 Şubat 2013’te evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirdi. 26 Kasım 1964 – 6 Şubat 2013)

2015 Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 1988 yılında kabul ettiği 167 sayılı İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesini 27 yıl sonra imzaladı. Sözleşme, 1991 yılında yürürlüğe girmişti.
 2025 ABD’de yeni gelen Trump yönetimi ile El Salvador, ABD’de hüküm giymiş yabancı uyruklu mahkumların belirli bir ücret karşılığında, sert kuralları ile bilinen ünlü CECOT Hapishanesine gönderme konusunda anlaştıklarını duyurdu. Ülkenin en büyük ve en yeni hapishanesi 40.000 mahkum kapasiteli bir Terör Hapishanesi. Birleşmiş Milletler İşkencenin Önlenmesi Alt Komitesi eski üyesi Miguel Sarre, burayı “beton ve çelikten bir çukur” olarak tanımlamıştı.

CECOT Hapishanesi – El Salvador
 2025
  • İsrail  Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi‘nden (UNHRC) çekildiğini açıkladı. ABD Başkanı Trump da ülkesini Birleşmiş Milletler (BM) Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) ile UNHRC’den geri çeken başkanlık kararnamesini imzalamıştı.
  • Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Suçlar Soruşturma Bürosu, Ataşehir Belediye Eski Başkanı Battal İlgezdi ve diğer 8 kişi hakkında hakkında, ruhsata aykırı inşa edilen 7 yapıya ilişkin yıkım kararlarını uygulamadığı iddiasıyla “zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma” suçundan  10 aydan 3 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlendi.
  • Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo PetroPetro,“Kokain Latin Amerika’da üretildiği için yasadışıdır, viskiden daha kötü olduğu için değil” dedi. Petro, uyuşturucunun dünya çapında yasallaştırılması halinde küresel kokain endüstrisinin “kolayca çökertilebileceğini” iddia etti. 
  • Adıyaman Zümrüt Apartmanı’nda yaşamakta iken 6 Şubat 2023 depreminde kaybolan Avukat Halil Aktoprak‘ın halen bulunamadığı açıklandı.
  • İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyesi avukat Fırat Epözdemir’in tutukluluğuna yapılan itiraz, gerekçe gösterilmeden reddedildi. Epözdemir’in avukatı Baran Doğan, AYM’ye başvuracaklarını açıkladı.
2026 Moskova Şehir Mahkemesi’nin Rus Ceza Kanununa göre gıyaben yaptığı yargılama sonunda, 12 Aralık 2025’te, “Lahey’de Rus vatandaşlarını hukuka aykırı bir şekilde yargılamak” suçundan Başsavcı Karim Khan ve sekiz Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıcını mahkum etmiş ve onları uluslararası arananlar listesine almıştı. BM insan hakları uzmanları bir kınama yayınlayarak kararı “uluslararası hukukun açık bir ihlali” olarak nitelendirdi.

6 Şubat – Hukuk Takvimi

Case Method ile Avukat Adayında Müdafi/Avukat Bakış Açısı Kazandırma Eğitimi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CASE METHOD İLE AVUKAT ADAYINDA MÜDAFİ/AVUKAT BAKIŞ AÇISI KAZANDIRMA EĞİTİMİ  (Stajyerin Bir Günü) /  Avukat Fahrettin KAYHAN

Bu makalede “Aktif ve Uygulamalı Bir Eğitim Modeli Olarak Avukat Eğitiminde Usta-Çırak Metodu başlıklı makalemizde açıkladığımız esaslar çerçevesinde yazıhanemizde avukatlık ön stajı yapan Ekin Ozan Özşahin ve Merve Erbaş ile 04.02.2026 tarihinde yaptığımız bir günlük çalışmanın bir kısmının özetini sunacağız[i]. Bu çalışma case method  ve fırsat eğitimi konseptinde planlanmış ve uygulanmıştır.

Küreselleşen Dünyada Nasıl Bir Avukat Olmak İstiyoruz?

Mesaiye stajyerlerimizle Kemal Gözler hocamızın Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Hukuk Eğitimi başlıklı makalesini etüt ederek başladık. Gözler, bu makalesinde Küreselleşme sürecinde ülkemizde ihtiyaç duyulan “hukukçu tipi”ni tanımlar ve bu hukukçu tipine duyulan ihtiyacı bir örnek olay üzerinden açıklar[ii]. Olay şöyle:

BursaRay Davası Örneği: İhtiyaç duyulan hukukçu tipindeki değişimi bir örnekle açıklayalım: Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Bursa hafif raylı sistem birinci aşama yapım projesi inşaatını yapan firmalar arasında 1997 yılında imzalanan sözleşmede, uyuşmazlıkların çözümü konusunda tahkim usûlü öngörülmüştü. Üstelik yapılan tahkim sözleşmesinde tahkim yeri olarak Lahey ve uygulanacak hukuk olarak da Milletlerarası Ticaret Odası (ICC) kuralları belirlenmişti. 26 Mart 2003 tarihinde yüklenici firma olan GÜRİŞ İnşaat A.Ş., BursaRay’ın birinci etap inşaatı sırasında aralarında proje bedelleri de olmak üzere 28 başlıkta bazı anlaşmazlıklar olduğunu ileri sürerek, tahkim yoluna başvurmuştur[1]. 2003 yılında oluşan hakem heyeti, 2005 yılı Aralık ayında tahkim davasını sonuçlandırmıştır. Neticede tahkim heyeti, Bursa Büyükşehir Belediyesinin GÜRİŞ’e 9,5 milyon Euro ödemesine hükmetmiştir[2]. GÜRİŞ, Bursa Büyükşehir belediyesi aleyhine daha başka tahkim başvurularında da bulunmuştur. Belediyeden istediği tazminat toplamı 40 milyon Euro’yu (s.3023) bulmaktadır[3]. Belediye ilk başta tahkim heyeti karşısında savunma yapmak için kendi hukuk müşavirini göndermiştir. Ancak daha sonra, pek muhtemelen, bu işin klasik hukuk eğitimiyle yetişmiş bir hukukçuyla halledilemeyeceğini anladığından, Pieter Tubbergen isimli Hollandalı bir avukatı tutmuştur[4]. Hemen belirtelim ki böyle büyük bir davada, hakem ücretleri, avukatlık ücretleri ve yargılama giderleri yüzbin dolarla ifade edilir.

İşte böylesine bir küreselleşme sürecinde hukuk fakültelerimiz, Bursa Büyükşehir Belediyesinin böyle büyük bir davasında, Hollanda’dan avukat tutmak yerine Türkiye’den avukat tutabileceği hukukçuları yetiştirmelidirler.

Stajyerlerimize bizim 20. Yüzyıl “klasik tipte” hukukçu olduğumuz, klasik tipte hukukçu olarak kendilerine verebileceğimiz avukatlık eğitiminin gerekli ama sınırlı olacağı 21. Yüzyılın ihtiyaçlarına cevap veren “yeni hukukçu tipi” olmadığımız ve bu nedenle rol modellik işlevimizin sınırlı olacağı anlatılmış ve hangi tipte hukukçu olmak istedikleri konusunda düşünmeleri talep edilmiştir. Stajyerlere yeni hukukçu tipinin, klasik hukukçu tipinin donanımlarına sahip olması gerektiği, ancak bunun yeterli olmayacağı anlatılmıştır.

Müdafi/ Avukat Bakış Açısı

Stajyerlerimize, öğleden sonra yazıhanemize misafir olarak gelecek olan Merhum Ceren Damar hocamızın babası Mustafa Damar hocamızın mülakatına hazırlık olarak Müdafi Kimdir, Ne İş Yapar? adlı makale[iii] ile  Müdafi – Sanık Etkileşiminde Yalan ve Hakikat adlı makalelerimizi[iv] okumaları aralarında tartışmaları talep edilmiştir. Bu söyleşiye hazırlık olarak stajyerlerden daha önceden en az 50’şer soru hazırlamaları istenmiştir.

Mustafa Damar Hocamızla Söyleşi

Mustafa Damar, Ekin Ozan Özşahin, Merve Erbaş
Mustafa Damar, Ekin Ozan Özşahin, Merve Erbaş

Merhum Ceren Damar Hocamızın babası Mustafa Damar Hocamız büromuzu şereflendirdi. Eğitim şehidi Ceren Damar hocamızın katilinin yargılandığı dava dosyası ve yargılama sürecinde sanığın avukatlığını üstlenen Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak’ın Ceren Damar’ın hatırasına hakaret suçunda yargılandığı dava üzerine, savunmanın sınırları, savunma dokunulmazlığı, müdafinin savunmada dikkat etmesi gereken konular ve eğitim sistemi üzerine çok yararlı bir söyleşi yaptık. Mutafa Hocamız, dava süreçleriyle ilgili olarak stajyerlerimizin sorularını cevapladı.

Geri Bildirim

Mustafa Damar Hocamızı yolcu ettikten sonra stajyerlerimizden bugünkü eğitimleriyle ilgili kısa bir geri bildirim yazısı talep edildi.

Ekin Ozan Özşahin geri bildirim yazısı şöyle:

Mustafa Damar hocamızın konuşması son derece metanetiydi. Sadece olaya değil aynı zamanda süreçlere, hukuki duruma ve diğer etkenlere hâkimdi. O kadar acı yaşamış olmasına rağmen tek taraflı olaya yaklaşmıyor hala cezai uyuşmazlığın öznelerine saygı duyuyordu. Sürecin aksaklığı ve kusurlarına rağmen muhakemenin süjelerine küsmemişti. Sanığın savunma hakkına dair sözü beni şaşırttı. Çünkü ben her şekilde bu kişinin savunmaya layık olmayacağı yönünde klasik bir tepki beklemiştim.

Sorunlara geniş bir perspektiften bakmayı da öğrendim. Hocamızın aynı zamanda bana mağdur tarafından cezai uyuşmazlığı ele alabilmeyi gösterdi. Sanığın perspektifi ve onu merkezine koyan sistem içerisinde (ceza muhakemesinde katılan gelmese dahi sanığın gelmemesi mümkün değil gibi birtakım muhakeme normlarını baz alarak söylüyorum.) mağdur tarafın süründürüldüğünü görmüş oldum. Sistemin eksikliği, suçluyu koruyan muhakeme kabullerini biliyordum. Buna karşı da penoloji bilimine ihtiyaç duyulduğunu görüyordum. Hocamız bu konudaki görüşümü pekiştirdi. Topluma mal olmuş dosyalarda yazıp çizerken herhangi bir dosya gibi değerlendirmemek gerektiğini, toplum, mağdur ve sanık üçlemesini her zaman akılda bulundurmayı ve dengeyi bu yönde korumayı öğrendim.

 Merve Erbaş’n geri bildirim yazısı ise şöyle:

2019 yılında gerçekleşen Ceren Damar olayı, ben henüz lisedeyken gerçekleşmiş ve medyada bir hayli duyulmuştu. İçimde burukluk oluşturan bu hadise yaşandığı zamanlar henüz hukuk fakültesi öğrencisi değildim, ancak hukuk okumak istiyordum. Yıllar sonra bir hukuk fakültesi öğrencisi olarak bu davayı bilinen ve bilinmeyen yanlarıyla öğrenmek, akabinde bu davadaki müdafinin savunması nedeniyle yargılandığı Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak davasını okumak ve eleştirmek benim için fakülte hayatımdaki en büyük şanslardan biri oldu.

Bu davanın ilgimi çekmesi ve Fahrettin beyin yönlendirmeleri sonrasında Vahit bıçak hakkında yaptığımız araştırmaların ardından bugün Fahrettin Bey’in ofisinde akademisyen Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar hocamızı ağırlama şansına sahip olduk. Bizlere Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak davasında yaşananları davanın bir tarafı olarak aktardı. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz sohbette dava hakkında bilmediğimiz detayları vermenin yanı sıra, davanın medyaya yansıyan yönlerini de bizimle paylaşma gayretinde bulundu. Fiziki olarak duruşmaları takip edemesem de davayı okumuş biri olarak görüşlerini dinlemek olaya bakışımı bir kaç noktada değiştirdi. Özellikle Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak’ın savunmasından ötürü ceza aldığı dava hakkında medyada yazılanların okuyucunun zihninde ne şekilde yer edinebileceğini sorguladım. Bu davada avukatın -Mustafa Hocamızın da tabiriyle- müdafinin davanın tarafıymışçasına tavır takınmayacak savunma yapması gerektiği çıkarımında bulundum. Bu dava Fahrettin beyin de dediği gibi hukuk fakültelerinde örnek olarak anlatılması gereken davalardan biri. Bir avukatın sınırlarını, sınırsızlıklarını ve meslek etiğini fazlaca göz önüne süren bir dava.

Mustafa Bey tüm bunların yanında bir Hoca olarak da karşımızdaydı. Kendisi çocuk gelişim alanında üniversitede ders veren bir hocamız. Eğitim konusunda çok değerli görüşlere ve eleştirilere sahip. Aynı zamanda bize de içinde bulunduğumuz eğitim sistemini ve ceza davalarındaki ıslah kavramını sorgulatan bir görüşme oldu. Hakkını aramanın adeta uzun ince bir yol sayıldığı bu günlerde, metanetli bir duruş sergileyerek davasının peşinden giden bir baba gördüm. Eminim ki bu bilinçli babanın Ceren damar gibi bir akademisyenin yetişmesinde katkısı çok olmuştur.         

Günün Sonu

Avukat Dr. Suat Tahsin Türk
Suat Tahsin Türk

Stajyerlerimizle dolu dolu bir çalışmanın ardından bu günün anısına stajyerlerimizden Ekin Ozan Özşahin’e “Bozkurt-Lotus Davasında Türk-Fransız Müdafaları adlı Türk Ocakları Matbaasında Osmanlıca harflerle basılmış eseri ve Cemil Kavukçu’nun “Uzak Noktalara Doğru” adlı öykü kitabını; stajyerimiz Merve Erbaş’a ise Avukat Suat Tahsin Türk’ün Müdafaa: Dumlupınar-Naboland Davasında adlı eser ile Cemil Kavukçu’nun Angelacoma’nın Duvarları adlı öykü kitabını armağan ettik.

[i] Fahrettin Kayhan, “Aktif ve Uygulamalı  Bir Eğitim Modeli Olarak Avukat Eğitiminde Usta-Çırak Metodu”  

[ii] Kemal Gözler, “Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Hukuk Eğitimi

[iii] Fahrettin Kayhan, “Müdafi Kimdir, Ne İş Yapar?” 

[iv] Fahrettin Kayhan, Müdafi – Sanık Etkileşiminde Yalan ve Hakikat

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar

0
Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde kabul edilmiştir. (United Nations Rules for the Protection of Juveniles Deprived of their Liberty)

Havana Kuralları olarak da bilinmektedir.

Bir küçüğün hapsedilmesi, başvurulacak en son tedbirdir.

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar-Havana Kuralları
I. TEMEL YAKLAŞIMLAR
  1. Küçükler için adalet sistemi, küçüklerin haklarının ve güvenliğinin lehinde davranır ve onların fiziksel ve ruhsal sağılıklarına destek olur. Bir küçüğün hapsedilmesi, başvurulacak en son tedbirdir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab
     Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar-Havana Kuralları-1990
  2. Küçükler ancak, bu Kurallar ile, Küçükler için Adalet Sistemine dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nda (Pekin Kuralları) yer alan prensiplere ve usullere göre özgürlüklerinden yoksun bırakılabilir. Bir küçüğün özgürlüğünden yoksun bırakılması, başvurulabilecek en son tedbirdir; bu tedbir istisnai hallerde ve zorunlu asgari bir süre için kullanılabilir. Özgürlükten yoksun bırakma süresinin uzunluğuna yetkili yargısal makamlar tarafından karar verilir; bu karar küçüğün daha erken salıverilmesi ihtimalini ortadan kaldıramaz.
  3. Bu Kurallar, insan haklarına ve temel özgürlüklere uygun olarak, bütün tutma türlerinin zararlı sonuçlarını bertaraf etme ve küçüğün toplumla bütünleşmesini kolaylaştırma düşüncesiyle, her hangi bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılan küçüklerin korunması için Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen asgari standartları oluşturmayı amaçlamaktadır.
  4. Bu Kurallar, ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, milliyet, siyasal veya başka bir fikir, kültürel inanç veya uygulama, mülkiyet, doğum veya aile statüsü, etnik veya toplumsal köken, ve özürlülük gibi sebeple ayrımcılık yapılmaksızın, tarafsızlıkla uygulanır. Çocukların dinsel ve kültürel inançlarına, bunları uygulamalarına ve manevi değerlerine saygı gösterilir.
  5. Bu Kurallar, başvurulabilecek uygun standartlar olarak işlev görmesi ve küçükler için adalet sisteminin işleyişiyle meşgul olan meslek adamlarına yardım etmesi ve yön göstermesi için düzenlenmiştir.
  6. Bu Kurallar, küçükler için adalet sistemi içindeki personelin ulusal diline çevrilerek hemen kullanıma sunulur. Tutma kurumunda çalışan personel tarafından konuşulan dili iyi bilmeyen küçükler, gerekli olduğu her zaman, ve özellikle sağlık muayeneleri ve disiplin yargılaması sırasında bir çevirmenden ücretsiz yararlanma hakkına sahiptir.
  7. Devletler, uygun gördükleri takdirde bu Kuralları kendi mevzuatlarına içselleştirir veya mevzuatlarını bu Kurallara göre değiştirir. Devletler, küçüğe verilen zarardan ötürü tazminat ödenmesi de dahil, bu Kuralların ihlal edilmesine karşı etkili iç hukuk yolları sağlar. Devletler ayrıca bu Kuralların uygulanmasını kontrol eder.
  8. Yetkili makamlar, tutulan küçüklerin bakımının ve topluma dönüşe hazırlanmalarının önemli bir sosyal hizmet olduğu konusunda kamuoyunu ilgisini yükseltmek için sürekli çaba harcar; bu amaçla, çocuklar ile çevre halkı arasında yakın ilişki kurulmasını kolaylaştırmak için gerekli tedbirler alınır.
  9. Bu Kurallardaki hiç bir hüküm çocukların, küçüklerin ve bütün gençlerin hakları, bakımları ve korunmaları açısından onların daha yararına olan, uluslararası toplum tarafından tanınmış ilgili Birleşmiş Milletler insan hakları belgeleri ve standartlarının uygulanmasını önleyici şekilde yorumlanamaz.
  10. Bu Kuralların İkinci Bölümünden Beşinci Bölümüne kadar olan bölümlerinde yer alan bazı hükümlerin uygulanması sırasında her hangi bir hükmün bu bölümdeki hükümlerden biriyle çelişmesi halinde, bu bölümdeki hükümlere üstünlük verilir.
II. KURALLARIN KAPSAMI VE UYGULANMASI
  1. Bu Kurallar bakımından aşağıdaki tanımlar uygulanır:
  2. a) On sekiz yaşın altındaki herkes küçük sayılır. Çocuklar için özgürlükten yoksun bırakma kararı verilemeyecek daha düşük bir yaş sınırı kanunla tespit edilir.
  3. b) Özgürlükten yoksun bırakma, bir kimsenin yargısal, idari veya başka bir kamu makamının kararıyla tutulması, hapsedilmesi veya bu kimsenin kendi iradesiyle çıkamadığı resmi veya özel bir nezaret yerine konulması demektir.
  4. Özgürlükten yoksun bırakma, küçüklerin insan haklarına saygı gösterilmesinin sağlandığı şartlarda ve ortamlarda yerine getirilir. Islah evlerinde tutulan küçüklerin sağlıklı ve özsaygılı yaşamalarına yardım ve destek olacak, sorumluluk duygularının gelişmesini artıracak ve toplumun bir üyesi olarak potansiyellerini geliştirmelerinde yardımcı olan davranış ve yeteneklere sahip olmalarını teşvik edecek türden faaliyet ve programlardan yararlanmaları sağlanır.
  5. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan küçükler, ulusal veya Uluslararası hukuka göre sahip oldukları ve özgürlükten yoksun kalma durumunda da kullanılabilen kişisel, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel haklardan, bu durumları ile ilgili nedenlerle mahrum edilemezler.
  6. Tutma tedbirlerinin uygulanmasında yasallığa özel bir dikkat gösterilerek, küçüklerin kişisel haklarının korunması yetkili makamlarca güvence altına alınır; aynı zamanda küçükleri ziyaret etme yetkisine sahip olup usulüne göre oluşturulmuş bulunan ve ıslahevine bağlı olmayan heyetlerce uluslararası standartlara, ulusal yasalara ve hukuki düzenlemelere uygun teftişler ve diğer denetimlerin yapılması suretiyle sosyal bütünleşme amacı da yerine getirilir.
  7. Bu Kurallar, küçüklerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları her tür ve biçimdeki kuruma uygulanır. Kuralların I, II, IV ve V. bölümleri küçüklerin tutulu bulundukları bütün kurumsal yerlere, III. bölümü ise sadece gözaltına alınmış olan veya tutuklanmış bulunan çocuklara uygulanır.
  8. Bu Kurallar, her bir Üye Devlette geçerli olan ekonomik, sosyal ve kültürel şartlar çerçevesinde uygulanır.
III. GÖZALTINDA OLAN VEYA TUTUKLU BULUNAN KÜÇÜKLER
  1. Gözaltında olan veya muhakeme devam ederken tutulu bulunan (“tutuklu”) küçükler masum sayılır ve buna göre muamele görürler. Küçükleri tutuklamaktan mümkün olduğu kadar kaçınılır, ve istisnai hallerle sınırlı olarak tutuklama kararı verilir. Bu suretle alternatif tedbirlerin uygulanması için her türlü çaba gösterilir. Her nasılsa tutuklama kararı verilmiş ise, soruşturma organları ve çocuk mahkemeleri, tutma süresini mümkün olan en kısa süreye indirmek için, bu işlemlerin süratle yapılmasına öncelik verirler. Tutuklu küçükler hükümlü küçüklerden ayrı yerlerde tutulur.
  2. Bir tutuklu küçük, aşağıda belirtilen kurallara ek olarak masumluk karinesinin, tutma süresinin uzunluğunun, küçüğün hukuki statüsünün ve içinde bulunduğu şartların gerekleri dikkate alınarak getirilen özel hükümlere uygun olan şartlarda tutulur. Bu hükümler aşağıdaki hakları içerir; ancak bu haklardan ibaret sayılmaz:
  3. a) Küçükler avukatlık hizmetinden yararlanma hakkına sahip olup, ücretsiz adli yardımın sağlandığı hallerde adli yardımdan yararlanmak için başvurabilirler; küçükler avukatlarıyla düzenli olarak irtibat kurabilirler. Bu tür irtibatın mahremiyeti ve gizliliği korunur;
  4. b) Mümkün olduğu takdirde küçüklere ücret alabilecekleri bir işte çalışma, eğitim ve öğretimlerine devam etme imkanları sağlanır; ancak küçükler çalışmaya ve eğitim görmeye zorlanamazlar. Çalışma, eğitim veya öğretim görme tutukluluğun sürdürülmesi için bir sebep olamaz.
  5. c) Küçükler, adalet sisteminin gereklerine aykırı düşmeyen dinlenmeleri ve eğlenmeleri için gerekli araçları edinebilir ve bunları kullanabilirler.
IV. KÜÇÜKLERİN TUTULDUKLARI KURUMLARIN İDARESİ
A. Belgeler
  1. Hukuki belgeler, sağlık belgeleri ve disiplin işlemi belgeleri de dahil küçüklere yapılan muamelelerin biçimi, içeriği ve ayrıntıları ile ilgili bütün dokümanlar, gizli bir şahsi dosyada saklanır; günü güne tutulan bu dosya sadece yetkili kişilere açıktır; dosyanın içindeki belgeler, kolaylıkla anlaşılabilecek bir şekilde yerleştirilir. Gerektiği takdirde her küçük, kendi dosyasının içinde yer alan gerçekdışı, temelsiz veya haksız beyanların düzeltilmesine imkan sağlamak için itiraz etmek hakkına sahiptir. Küçüklerin bu haklarını kullanabilmeleri için, uygun bir üçüncü kişinin talebi halinde bu dosyaya ulaşmasına ve inceleyebilmesine imkan veren usuller konur. Küçüğün salıverilmesinden sonra küçük hakkındaki bu dosya mühürlenir ve uygun bir zamanda iptal edilir.
  2. Yargı organı, idari veya başka bir kamu makamı tarafından verilmiş geçerli bir karar bulunmadıkça, hiç bir küçük her hangi bir tutma kurumuna alınamaz. Bu tutma kararının ayrıntıları derhal kayda geçirilir. Bu tür bir kayıt bulunmadıkça, hiç bir çocuk bir tutma kurumunda tutulamaz.
B. Giriş, Kayıt, Hareket ve Nakil
  1. Küçüklerin tutulduğu her yerde ve bu yere getirilen her çocuk hakkında, aşağıdaki bilgileri içeren tam ve güvenli bir kayıt tutulur:
  2. a) Küçüğün kimliği hakkında bilgiler;
  3. b) Küçük hakkında kararı veren makam ile kararının esası ve gerekçeleri;
  4. c) Girişin yapıldığı, nakledildiği ve salıverildiği gün ve saat;
  5. d) Küçüğün her girişi, nakli ve salıverilmesi ile ilgili olarak anne-babasına ve kararın verildiği tarihte küçüğün gözetimi altında olduğu vasisine verilen bilginin ayrıntıları;
  6. e) Küçüğün uyuşturucu ve alkol bağımlılığı da dahil, bilinen diğer fiziksel ve ruhsal sağlık sorunlarının ayrıntıları.
  7. Küçüğün kuruma girişi, tutulduğu yer, nakledildiği yer ve salıverilmesi hakkında, hiç vakit geçirmeden anne-babasına ve vasisine veya en yakın akrabalarına bilgi verilir.
  8. Küçüğün kuruma girişi yapıldıktan sonra en kısa süre içinde, kişisel durumu ve içinde bulunduğu şartlar konusunda gerekli bilgileri içeren tam bir rapor hazırlanır ve kurum idaresine sunulur.
  9. Küçüklerin kuruma girişi yapılırken, tutuldukları kurumun düzeni ile ilgili kurulların bir kopyası, sahip oldukları hakları ve yükümlülükleri anlayabilecekleri bir dilde anlatan bir yazı ile birlikte, yapacakları şikayetleri inceleyecek yetkili makamların adresleri, ve ayrıca kendilerine hukuki yardım sağlayacak kamu ve özel kuruluşların adresleri verilir. Okuma yazması olmayan veya yazılı metinlerin dilinden anlayamayan küçüklere, bu konuları tam olarak anlayabilecekleri bir tarzda kendilerine bilgi verilir.
  10. Bütün küçüklerin, tutuldukları kurumun iç yapısını düzenleyen kurallarını, kendilerine verilen bakımın hedeflerini ve uygulama metodunu, disiplin hükümlerini ve uygulama usullerini, bilgi edinme ve şikayet etme usulleri ile, tutuldukları süre içinde sahip oldukları hakları ve yükümlülükleri tam olarak kavramalarını sağlayacak konuları anlayabilmeleri için kendilerine yardım edilir.
  11. Küçükler, yeterli havalandırma ve ışıklandırması bulunan, hiç bir şekilde sıkıntı çekmelerine veya üzüntü duymalarına sebep olmayacak türden araçlarla nakledilirler; nakil giderleri idare tarafından karşılanır. Küçükler keyfi sebeplerle bir kurumdan diğerine nakledilemezler.
C. Sınıflandırma ve Yerleştirme
  1. Girişi yapıldığı andan itibaren mümkün olan en kısa süre içinde, her küçükle bir görüşme yapılır, ve küçüğün ihtiyaç duyduğu bakım tarzı ile kendisine uygulanacak programın özelliği ve düzeyi konusunda bütün faktörleri gösteren bir psikolojik ve sosyal rapor hazırlanır. Bu rapor ile birlikte kuruma girişinden sonra küçüğü muayene eden sağlık görevlisinin hazırladığı rapor, küçüğün kurumda yerleştirilebileceği en uygun yerin tespit edilmesi ve küçüğün ihtiyaç duyduğu bakım ve programın özelliği ve düzeyi hakkında karar verilebilmesi amacıyla kurum müdürüne iletilir. Küçük için özel bir rehabilite şekline gerek bulunması ve küçüğün kurumda kalış süresinin buna imkan vermesi halinde, kurumun yetkili personeli, uygulanacak muamelenin amaçlarını, uygulanma süresi ile, amaçlara yaklaşırken kullanılacak vasıtaları, aşamaları ve gecikmeleri gösteren yazılı bir muamele planı hazırlar.
  2. Küçükler ancak, kendilerinin özel ihtiyaçları ve statüleri ile, yaşlarının, kişiliklerinin, cinsiyetlerinin ve işledikleri cezai fiil tipinin özel gerekleri, ve ayrıca ruhsal ve fiziksel sağlık durumları ile, kendilerini zararlı etkilenmelere ve tehlikeli durumlara karşı koruyacak şartlar tam olarak dikkate alındıktan sonra tutulabilirler. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan küçüklerin farklı kategorilere ayrılmaları konusunda uygulanacak başlıca kriter, bu çocukların özel ihtiyaçlarına en iyi şekilde uyacak bakım türünün sağlanması, ve onların fiziksel, ruhsal ve ahlaki bütünlükleri ve sağlıklarının korunmasıdır.
  3. Küçükler, büyüklerle aynı ailenin mensubu olmadıkça, bütün tutma kurumlarında yetişkinlerden ayrı yerlerde tutulurlar. Küçükler, kendileri için yararlı olacağı kanıtlanmış özel bir program içinde, özenle seçilmiş büyükler ile kontrol altında bir araya getirilebilirler.
  4. Küçükler için açık tutma kurumları kurulur. Açık tutma kurumları güvenlik tedbirlerinin ya hiç alınmadığı ya da asgari ölçüde alındığı yerlerdir. Bu tür tutma kurumlarında mümkün olduğu kadar az sayıda küçük tutulur. Kapalı kurumlarda tutulan küçüklerin sayısı, kendilerine bireysel muamele yapılmasına imkan verecek asgari ölçüde olur. Küçükler için farklı yerlerde tutma kurumları açılır; bu kurumlar ailelerin çocuklarına ulaşabilecekleri ve çocuklarıyla aralarında ilişki kurabilecekleri büyüklükte olur. Küçük ölçekte tutma kurumları yapılır, ve bunların toplumsal, ekonomik ve kültürel çevre ile bütünleşmeleri sağlanır.
D. Fiziksel Çevre ve Kalma Yerleri
  1. Özgürlüğünden yoksun bırakılan küçüklerin insan onurunun ve sağlığının gerektirdiği bütün imkan ve hizmetlerden yararlanma hakları vardır.
  2. Küçüklerin tutuldukları kurumların planı ve fiziksel çevresi, yatışlı ıslahın rehabilite amacına uygun olarak, küçüklerin mahremiyetini, duygusal uyarımlarını, akranlarıyla ilişki kurmalarını ve sporla, beden eğitimiyle ve boş zamanlarla ilgili faaliyetlere katılmaya olan ihtiyaçlarını dikkate alır. Küçüklerin tutuldukları kurumların planları ve yapıları yangın tehlikesini asgariye indirecek ve binalardan güvenli bir biçimde tahliye edilmelerine imkan verecek şekilde yapılır. Yangın çıkması durumunda hemen çalıştırılabilecek bir alarm sistemi bulunur, ve küçüklerin güvenliğini sağlamak için getirilen usuller ciddi biçimde talim ettirilir. Tutma kurumları, sağlığı tehdit ettiği veya her hangi bir biçimde küçükler için tehlike oluşturduğu bilinen yerlere kurulamaz.
  3. Küçüklerin içinde uyuyacakları yerler, o bölgenin standartları da göz önünde tutularak, genellikle küçük koğuşlardan veya tek kişilik yatak odalarından meydana gelir. Uykuda bulundukları saatlerde küçüklerin korunmalarını sağlamak için tek kişilik odalar ve koğuşlar da dahil, uyuma mekanları düzenli ve aralıklı olarak denetlenir. Her küçüğe bölgesel ve ulusal standartlara uygun ayrı bir yatak temin edilir; küçüğe verilen yatak sağlam ve temiz olur; yatağın temizliğinin korunması için sık sık değiştirilir.
  4. Tutma kurumlarında her küçüğün fiziksel ihtiyaçlarını mahrem ve temiz bir şekilde ve uygun bir tarzda karşılamasını sağlamasına yetecek sayıda ve uygun yerlerde sıhhi tesis bulunur.
  5. Kişisel eşya bulundurma, mahremiyet hakkının temel bir unsuru olup, küçüklerin psikolojik sağlıkları için esastır. Her küçüğün kişisel eşya bulundurma hakkı ve bu eşyaları saklamak için uygun araçlara sahip olma hakkı tam olarak tanınır ve bu haklara saygı gösterilir. Küçüğün taşımak istemediği veya el konulan kişisel eşyaları güvenli bir yerde saklanır. Küçüğün bu eşyalarını gösteren bir liste küçük tarafından imzalanır. Küçüğün kişisel eşyalarının uygun koşullarda saklanması için gerekli tedbirler alınır. Küçük salıverildiği zaman, tutulurken harcamasına izin verilen parası ve kurum dışına göndermesine izin verilen eşyası dışında, kurumdaki bütün eşya ve parası kendisine geri verilir. Eğer küçük bir ilaç alıyorsa, veya bulundurduğu anlaşılırsa, sağlık görevlisi bu ilacın nasıl kullanılacağına karar verir.
  6. Küçüklerin kendi giysilerini giyme haklarını kullanmaları mümkün olduğu kadar sağlanır. Tutma kurumları her küçüğün sağlığını koruyacak ve hiç bir şekilde onur kırıcı veya küçük düşürücü olmayan, iklim şartlarına uygun ve yeterli miktarda kişisel giysilere sahip olmalarını sağlarlar. Tutma kurumundan her hangi bir biçimde çıkarılan veya ayrılan küçüğün kendi giysilerini giymesine izin verilir.
  7. Her tutma kurumunda bütün küçüklere normal yemek zamanlarında, beslenme, temizlik ve sağlık standartlarına uygun şartlarda hazırlanan, yeterli kalite ve miktarda sunulan, ve mümkün olduğu kadar küçüklerin dinsel ve kültürel göreneklerine uygun bulunan yemekler verilir. Her küçüğün istediği her an içebileceği kadar temiz içme suyu bulunur.
E. Eğitim, Mesleki Öğrenim ve Çalışma
  1. Zorunlu okul çağındaki her küçüğün ihtiyaçlarına ve kabiliyetlerine uygun, ve kendisini topluma dönüşe hazırlamak için tasarlanmış bir eğitim almaya hakkı vardır. Küçüklerin bu tür bir eğitimi, mümkün olduğu takdirde, ıslahevi dışındaki kamu okullarında almaları sağlanır; bu eğitim, küçüğün salıverildikten sonra güçlük çekmeden eğitimine devam edebilmesini sağlamak amacıyla, ülkenin genel eğitim sistemi ile bütünleşmiş bir okulda ve nitelikli öğretmenler tarafından verilir. Yabancı kökenli olan veya ayrı bir kültürel veya etnik şartları bulunan küçüklerin eğitimine kurum idaresi tarafından özel bir dikkat gösterilir. Okuma yazması olmayan veya anlama veya öğrenme güçlüğü bulunan küçüklerin özel bir eğitim görmeye hakları vardır.
  2. Yukarıda sözü edilen zorunlu okul çağındaki küçüklerden eğitimlerini daha sonra sürdürmek isteyenlere gerekli izin verilir ve kendileri buna teşvik edilir; ayrıca bu küçüklerin kendilerine uygun okullara gitmeleri için çaba gösterilir.
  3. Küçüklerin tutulu bulundukları sırada aldıkları diplomalarda veya öğretim belgelerinde, tutma kurumunda kaldıkları her hangi bir biçimde ima edilemez.
  4. Tutma kurumlarındaki küçükler okumaya ve kurumdaki kitaplıkları kullanmaya teşvik edilir; her kurumda kullanıma tam olarak açık, küçükler için eğitimleri ve eğlenmeleri için yeterli sayıda kitap ve süreli yayının yer aldığı bir kütüphane bulunur.
  5. Her küçüğün gelecekteki çalışma yaşamına kendisini hazırlamaya elverişli alanlarda mesleki öğrenim görme hakkı vardır.
  6. Kurumun idari gerekleri ve seçilebilecek meslekler dikkate alınarak, küçüklere çalışmak istedikleri işin türünü seçme imkanı tanınır.
  7. Çalışan çocuklara ve genç işçilere uygulanan koruyucu nitelikteki bütün ulusal ve uluslararası standartlar, özgürlüğünden yoksun bırakılmış küçüklere de uygulanır.
  8. Mümkün olduğu takdirde küçüklere ücret karşılığında çalışabilecekleri bir iş bulunur; eğer mümkünse, küçüğe toplum içine döndüğü zaman uygun bir iş bulması imkanı yaratmak için verilen mesleki öğrenimin tamamlayıcısı olarak, kurum dışındaki bir işyerinde çalıştırılır. Küçük salıverildikten sonra kendisinin menfaatine uygun bir öğrenim görmesini sağlayacak türde bir işte çalıştırılır. Küçükleri normal meslek yaşamının şartlarına hazırlamak amacıyla, tutma kurumlarının içinde çalıştıkları işin organizasyonu ve metodu, mümkün olduğu kadar dışarıdaki çalışma yaşamının şartlarına uygun olur.
  9. Çalışan her küçüğün adil bir ücret almaya hakkı vardır. Küçüklerin menfaatleri ve mesleki öğrenimleri, tutma kurumunun veya üçüncü kişilerin kar sağlama amaçlarına tabi kılınamaz. Küçüğün çalışarak kazandıklarının bir kısmı, salıverildiği zaman kendisine geri verilmek üzere bir birikim oluşturması için ayrılır. Küçüğün çalışarak kazandıklarının kalan kısmıyla, kendisi için eşya satın almak veya işlediği fiilinden zarar gören mağdurun zararlarını karşılamak veya ailesine ya da kurum dışındaki diğer kimselere göndermek hakkı vardır.
F. Eğitici Eğlenme
  1. Her küçüğün eğlenebilmesi ve beden eğitimi yapabilmesi için kendisine tanınan zaman içinde, hava şartlarının müsait olduğu zamanlarda açık havada serbestçe oynayabilmesi için gerektiği kadar zamana sahip olma hakkı vardır. Bu faaliyetler için gerekli mekan, tesis ve araç sağlanır. Her küçük günlük boş zaman faaliyetlerinde bulunabilmek için ek bir zamana sahip olur; bu zamanın bir kısmı, küçüğün istemesi halinde sanata ve el becerilerini geliştirmesine ayrılır. Tutma kurumları her küçüğün, kendisine sunulan fiziksel eğitim programlarına katılması için, fiziksel olarak yeterli duruma gelmesini sağlar. İhtiyacı bulunan çocuklara sağlık kontrolü altında fiziksel eğitim tedavisi ve terapi uygulanır.
G. Din
  1. Her küçüğün tutma kurumlarında verilen dinsel hizmetlere veya toplantılara katılması veya dinsel görevlerini yerine getirmesi sağlanarak, veya kendi mezhebi bakımından eğitimi ve ibadeti için gerekli kitapları veya araçları edinmesine izin verilerek, dinsel ve ruhsal yaşamının ihtiyaçlarını karşılayabilmesine imkan tanınır. Bir tutma kurumunda belirli bir dinden yeterli sayıda küçüğün bulunması halinde, bu kuruma o dinden bir veya birden fazla din adamı atanır veya seçimleri onaylanır; din adamlarının düzenli olarak hizmet vermelerine ve çocukların talep etmeleri halinde din adamlarıyla baş başa görüşebilmelerine izin verilir. Her küçüğün mensup olduğu dinden kendi istediği nitelikli bir din adamı tarafından ziyaret edilme hakkı vardır; küçüklerin, dinsel hizmetlere katılmama ve din eğitiminden, öğretiminden veya dinsel faaliyetten serbestçe ayrılma hakkı vardır.
H. Sağlık Bakımı
  1. Her küçüğe diş, göz ve ruh sağlığı bakımı da dahil, hem önleyici ve hem de tedavi edici nitelikte yeterli sağlık hizmetleri ile, küçüğün sağlığı bakımından gerekli görülen ilaçlar verilir ve gerekirse özel beslenme rejimi uygulanır. Tutulan küçüklere bütün bu sağlık hizmetleri, çocuğun damgalanmışlık hissini engellemek ve küçüğün özsaygısını ve toplumla bütünleşmesini ilerletmek için, mümkün olduğu takdirde, tutma kurumunun bulunduğu çevredeki uygun sağlık kurumu veya kuruluşu vasıtasıyla verilir.
  2. Her küçük, tutma kurumuna girişinden hemen sonra, girişten önce görmüş olabileceği kötü muamelenin belgelenmesi ve tıbbi özen gerektiren fiziksel veya ruhsal rahatsızlığı olup olmadığının tespiti amacıyla, doktor tarafından muayene edilme hakkına sahiptir.
  3. Küçüklere verilen sağlık hizmetleri, küçüğün fiziksel veya ruhsal bir rahatsızlığını, istismar edilmesini veya küçüğün toplumla bütünleşmesini engelleyen diğer bir durumunu teşhis ve tedavi etmeye çalışır. Her kurumda kalan küçüklerin sayısı ve ihtiyaçları ile orantılı, hemen ulaşılabilecek yeterli tıbbi imkan ve donanım ile, önleyici sağlık hizmetlerinde eğitim görmüş ve acil tıbbi durumlara müdahale edebilecek sağlık görevlileri bulunur. Hasta olan, hastalıktan şikayet eden veya fiziksel veya ruhsal sıkıntıların belirtilerini gösteren her küçük, derhal bir sağlık görevlisi tarafından muayene edilir.
  4. Sürekli tutulmanın, bir açlık grevinin veya tutma şartlarından birinin küçüğün fiziksel veya ruhsal sağlığına zarar verdiğine veya zarar verebileceğine inanmak için nedenleri bulunan bir sağlık görevlisi, bu durumu hemen o kurum müdürüne ve çocuğun sağlığını korunmasından sorumlu olan bağımsız yetkililere haber verir.
  5. Ruhsal hastalıktan şikayeti bulunan bir küçük, sağlık açısından bağımsız bir şekilde yönetilen uzman bir kuruluşta tedavi görür. Salıverildikten sonra küçüğün ruhsal sağlığı konusunda gerekli bakımın devam etmesini sağlamak üzere ilgili kuruluşların işbirliği yapması için tedbirler alınır.
  6. Tutma kurumlarında uyuşturucu bağımlılığını engellemek ve bağımlı olanları rehabilite etmek için, nitelikli personelin uygulayacağı özel programlar düzenler. Bu programlar bağımlılığı olan küçüklerin yaşına, cinsiyetine ve diğer ihtiyaçlarına göre uyarlanır; uyuşturucu -veya alkol- bağımlısı küçüklere, bu konunun eğitimini almış personel tarafından toksinlerden arındırma imkanları ve hizmetleri verilir.
  7. Küçüklere sadece sağlık nedenleriyle ve tedavi amacıyla ilaç verilir; bu ilaçlar mümkünse, çocuk bilgilendirilip rızası alındıktan sonra verilir. Özellikle küçükten bilgi veya itiraf edinme amacıyla, veya cezai bir uygulamanın veya küçüğü kısıtlamanın vasıtası olarak ilaç verilmez. Hiç bir zaman uyuşturucu ilaçların denenmesinde veya tedavide küçükler birer denek olarak kullanılamaz. Çocuğa uyuşturucu ilaç verilmesi her zaman nitelikli sağlık personelin iznine tabidir ve bu ilaçlar bu personel tarafından kullandırılır.
I. Hastalığın, Kazanın ve Ölümün Bildirilmesi
  1. Küçüğün ailesi veya vasisi ile küçüğün isimlerini verdiği diğer kişiler, küçüğün sağlık durumu hakkında bilgi isteme ve çocuğun sağlığında önemli bir değişme meydana gelmesi halinde bu konuda bilgilendirilme hakkına sahiptirler. Tutma kurumu müdürü küçüğün ölümü, küçüğün kurum dışında bir sağlık merkezine sevk edilmesini gerektiren bir hastalığının çıkması, veya 48 saatten fazla bir süre kurum içinde klinik tedavisi görmesini gerektiren bir durumun meydana gelmesi halinde, durumu hemen çocuğun ailesine veya vasisi ile ismi verilen diğer kişilere bildirir. Yabancı küçüğün durumu, vatandaşı olduğu Devletin konsolosluğuna da bildirilir.
  2. Bir küçüğün özgürlüğünden yoksun bırakıldığı süre içinde ölmesi halinde, küçüğün en yakın akrabaları küçüğün ölüm raporunu inceleme, cesedini görme ve cenazenin nasıl kaldırılacağını tespit etme hakkına sahiptir. Bir küçüğün tutulduğu sırada ölmesi halinde, ölüm sebebi hakkında bağımsız bir araştırma yapılır; küçüğün en yakın akrabası bu araştırma raporunu edinebilir. Küçüğün tutma kurumundan salıverilmesinden sonra ilk altı ay içinde ölmesi ve ölümün çocuğun tutulduğu dönem ile ilişkili olduğuna inanmak için sebepler bulunması halinde de aynı araştırma yapılır.
  3. Küçükler, aile yakınlarından bir kimsenin ölümünden, onların ciddi rahatsızlığından veya geçirdikleri kazadan mümkün olan en kısa süre içinde haberdar edilirler; küçüğün ölen yakının cenaze törenine katılmasına ve ağır hasta olan yakınını ziyaret etmesine izin verilir.
J. Dış Dünya ile İlişkiler
  1. Adil ve insani bir muamele görme hakkının bütünleyici bir parçası ve küçüklerin topluma yeniden kazandırılmalarında esaslı bir unsur olarak, küçüklerin dış dünya ile yeterli bir iletişim kurmaları için her türlü imkan sağlanır. Küçüklerin aileleriyle, arkadaşlarıyla ve diğer kimselerle veya saygın sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle iletişim kurmalarına, evlerini ve ailelerini ziyaret etmeleri için kurumdan ayrılmalarına, ve eğitim, mesleki veya diğer önemli nedenlerle tutma kurumundan çıkmalarına, özel izin almalarına imkan tanınır. Küçüğün bir hapis cezasını yatıyor olması halinde, cezaevi dışında geçirdiği süre, yattığı cezasından sayılır.
  2. Her küçüğün sık sık ve düzenli bir biçimde, kural olarak haftada bir kez ve her ay en az bir kez ailesi ve savunma avukatı tarafından ziyaret edilmeye hakkı olup, bu ziyaretler sırasında küçüğün mahremiyetine, ziyaretçilerle temas kurma ve sınırsız olarak iletişimde bulunma ihtiyaçlarına saygı gösterilir.
  3. Kanunen kısıtlanmadıkça, her küçüğün kendi istediği bir kimseyle haftada en az iki kez yazılı olarak veya telefon vasıtasıyla iletişim kurma hakkı vardır; her küçüğün bu haktan etkili bir biçimde yararlanabilmesi için kendisine gerekli yardım gösterilir. Her küçüğün kendisine gönderilen mektupları alma hakkı vardır.
  4. Küçüklere, düzenli bir biçimde gazete, dergi ve diğer yayınları okuyabilmelerine, radyolardaki ve televizyonlardaki programları ve filmleri izlemelerine, ilgi duydukları yasal dernek veya örgüt temsilcileriyle görüşmeler yapmalarına ve bu suretle kendilerini dış dünyadan haberdar kılma imkanı tanınır.
K. Fiziksel Kısıtlamanın ve Zor Kullanmanın Sınırları
  1. Aşağıda 64. kuralda belirtilen haller hariç, her hangi bir amaçla küçüklere kısıtlama ve zor kullanma yöntemleri uygulanması yasaktır.
  2. Kısıtlama ve zor kullanma yöntemleri ancak kanunda ve hukuki düzenlemelerde açıkça belirtilip yetki verildiği, ve diğer bütün denetim metotları tüketilip de sonuç alınamadığı istisnai hallerde kullanılabilir. Bu yöntemler, küçükleri aşağılamadan ve onurlarını kırmadan, sadece zorunlu hallerde ve mümkün olan en kısa süre için kullanılabilir. Bu yöntemlere küçüğün kendisini veya başkalarını yaralamasını veya ciddi bir biçimde maddi zarar vermesini engellemek için, idari amirin emriyle başvurulabilir. Bu gibi durumlarda müdür ilk önce sağlık personeline ve diğer ilgili personele danışır, ve durum hakkında en yüksek idari makama bilgi verir.
  3. Küçüklerin tutuldukları kurumların her hangi birinde personel tarafından silah taşınması ve kullanılması yasaktır.
L. Disiplin Usulleri
  1. Disiplin tedbirleri ve usulleri, güvenliği sağlama ve düzenli bir topluluk yaşamını sürdürme amacına dayanır; küçüğün insan onuruna saygı gösterilmesini öngören bu tedbirler ve usuller, küçüğe adalet duygusu, özsaygısı, ve herkesin temel haklarına saygı gösterme alışkanlığını kazandırma gibi kurumsal bakımın temel amaçlarına uygun olur.
  2. Bedensel ceza, karanlık bir hücreye konulma, kapalı veya tek kişilik bir odaya hapsedilme veya küçüğün fiziksel veya ruhsal sağılığını bozabilecek türden zalimane, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele oluşturabilecek her hangi bir disiplin tedbirinin uygulanması kesinlikle yasaktır. Hangi sebeple olursa olsun, verilen yemeğin azaltılması ve aile üyeleriyle ilişki kurmanın kısıtlanması veya kaldırılması yasaktır. Küçüğün çalıştırılması, her zaman küçüğün aldığı eğitiminin bir aracı ve kendisini toplum içine dönüşe hazırlarken özsaygısını geliştirmesinin bir vasıtası olarak görülür; çalışma, bir disiplin tedbiri olarak uygulanamaz. Hiç bir küçük bir disiplin suçundan dolayı bir kereden fazla cezalandırılamaz. Toplu cezalandırma yasaktır.
  3. Yasalar veya yetkili idari makamlar tarafından kabul edilen yönetmelikler, küçüklerin temel özelliklerini, ihtiyaçlarını ve haklarını tam olarak dikkate alarak, aşağıdaki konularda gerekli hükümler getirir:
  4. a) Disiplin suçu oluşturan davranışlar;
  5. b) Verilebilecek disiplin cezalarının türü ve süresi;
  6. c) Bu cezaları vermeye yetkili makamlar;
  7. d) Verilen cezalara karşı itirazları incelemeye yetkili makamlar.
  8. Kusurlu davranışlar hakkında hemen yetkili makamlara bir tutanak gönderilir; yetkili makam gereksiz yere vakit geçirmeden konu hakkında karar verir. Yetkili makam olay hakkında tam bir inceleme yapar.
  9. Yürürlükteki yasalara ve hukuki düzenlemelere kesinlikle uyan durumlar hariç, hiç bir küçüğe disiplin cezası verilemez. Küçüğün tam olarak anlayabileceği tarzda hakkındaki iddialar kendisine anlatılmadıkça, ve yetkili tarafsız bir makama itiraz hakkını kullanması da dahil, kendisini gereği gibi savunma imkanı tanınmadıkça, hiç bir küçüğe ceza verilemez. Disiplin yargılaması ile ilgili bütün tutanaklar saklanır.
  10. Belirli sosyal, eğitsel veya sportif faaliyetlerin ve öz-yönetsel programların dışında, hiç bir küçüğe disiplin görevleri için sorumluluk verilemez.
M. Denetim ve Şikayetler
  1. Tutma kurumlarının idaresine bağlı olmayan nitelikli müfettişlere veya bunlara eşdeğerde usulüne göre oluşturulmuş makamlara, düzenli aralıklarla ve önceden haber vermeden kendilerinin belirledikleri bir zamanda kurumları denetleme yetkisi verilir; bu müfettişler görevlerini yaparken bağımsızlık güvencesinden tam olarak yararlanırlar. Bu müfettişler hiç bir kısıtlamaya tabi olmadan küçüklerin bulunduğu veya özgürlükten yoksun bırakıldıkları kurumlarda istihdam edilen veya çalışan kişilere, bütün çocuklara ve kurumdaki bütün belgelere ulaşma imkanına sahip olurlar.
  2. Denetim makamına veya halk sağlığı servislerine bağlı nitelikli sağlık görevlileri kurumun fiziksel çevre, temizlik, kalınan yer, beslenme, sağlık hizmetleri ve ayrıca küçüklerin fiziksel ve ruhsal sağlığını etkileyen kurumdaki yaşamın diğer bütün şartları ile ilgili kurallara uyulup uyulmadığı konusunda yapılan denetimlere ve değerlendirmelere katılırlar. Her çocuğun bir müfettiş ile özel olarak görüşme hakkı vardır.
  3. Müfettiş denetimini tamamladıktan sonra yaptığı tespitler hakkında bir rapor sunar. Raporda tutma kurumunun bu Kurullara ve ulusal mevzuatın ilgili hükümlerine uygunluğunun değerlendirilmesi ile, bu Kurallara ve ulusal mevzuata uygunluğun sağlanması için gerekli olduğunu düşündüğü tedbirler konusunda tavsiyeler yer alır. Küçüklerin haklarının veya küçüklerin tutuldukları kurumların işleyişi ile ilgili hükümlerin ihlal edildiğine işaret eden bir durumun varlığı müfettiş tarafından tespit edilmesi halinde, bu durum soruşturma ve kovuşturma yapılması için yetkili makamlara bildirilir.
  4. Her küçüğe taleplerini veya şikayetlerini tutma kurumu müdürüne veya müdürün yetkili temsilcisine iletme imkanı tanınır.
  5. Her küçüğün talep veya şikayetlerini, esasa ilişkin sansüre tabi tutulmadan, önceden belirlenmiş usullere göre merkezi idareye, yargısal makamlara veya diğer yetkili makamlara gönderme, ve bu talep veya şikayetlerine verilen cevap hakkında geciktirmeden bilgilendirilme hakkı vardır.
  6. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan küçükler tarafından yapılan şikayetleri almak ve incelemek, ve hakkaniyete uygun bir çözüm sağlanması için yardım etmek üzere, bağımsız bir hizmet birimi (ombudsman) kurulması için çaba gösterilir.
  7. Her küçüğün şikayette bulunmak amacıyla aile üyelerinden, hukuk danışmanlarından, insani yardım kuruluşlarından veya mümkün olduğu takdirde başkalarından da yardım istemeye hakkı vardır. Okuma-yazma bilmeyen küçüklerin hukuki danışmanlık veren veya şikayetleri almaya yetkili olan kamu veya özel kuruluş veya örgütlerin hizmetlerine ihtiyaç duymaları halinde, kendilerine yardım edilir.
N. Toplum İçine Dönüş
  1. Her küçük salıverildikten sonra topluma, aile yaşamına, eğitime veya işe dönerken kendisine yardım etmek üzere düzenlenmiş programlardan yararlandırılır. Bu amaçla, erken salıverilme gibi usuller ve özel kurslar düzenlenir.
  2. Yetkili makamlar, küçüklerin toplum içinde yeniden yer edinebilmelerine yardım etmek ve küçüklerin karşılaşabilecekleri zararları en aza indirebilmek için gerekli hizmetleri sağlar veya sağlanmasını güvence altına alır. Bu hizmet birimleri küçüğün mümkün olduğu ölçüde toplumla yeniden bütünleşmesini kolaylaştırmak için, küçüğün salıverilmesinden sonra kalacağı uygun bir yer, iş, giysi, ve yaşamını sürdürebileceği imkanları sağlar. Küçük henüz tutulu bulunduğu sırada, toplum içine dönüşüne yardımcı olması amacıyla bu tür hizmetleri sağlayan kuruluşların temsilcilerine danışılır ve bu temsilciler çocuklarla görüştürülür.
V. PERSONEL
  1. Tutma kurumu personel kadrosunda eğitimciler, meslek öğretmenleri, danışmanlar, sosyal hizmet uzmanları, psikiyatrlar ve psikologlar gibi nitelikli ve yeterli sayıda uzman yer alır. Bu personel ve diğer uzman görevliler normal olarak daimilik esasına göre istihdam edilir. Bu usul, yarı zamanlı veya gönüllü çalışanların verebilecekleri destek ve eğitimin uygun ve yararlı olması halinde, onların çalışmalarına engel olmaz. Tutma kurumları tutulan küçüklerin bireysel ihtiyaçlarına ve problemleri bakımından, toplum içindeki uygun ve kullanılabilir olan her türlü sorun giderici, eğitici, moral verici, manevi ve diğer kaynakların kullanılmasını sağlar.
  2. Tutma kurumlarının gereği gibi işlemesi bu kurumlarda çalışanların erdemine, insaniliğine, kabiliyetine ve çocuklarla ilgili mesleki kapasitelerine olduğu kadar, bu işe kişisel uygunluklarına da bağlı olduğundan, idare, her dereceden ve türden personel için dikkatli bir seçim ve istihdam politikası uygular.
  3. Yukarıda belirtilen amaçları gerçekleştirmek için, bu işe uygun kadınları ve erkekleri bu işe çekebilecek ve çalışmalarını sağlayacak yeterli bir ücretle profesyonel görevliler atanır. Küçüklerin tutuldukları kurumlarda çalışan personel sürekli olarak, görevlerini ve yükümlülüklerini insani, taahhütlere uygun, profesyonelce, dürüst ve etkili bir tarzda yerine getirmeye, her zaman çocukların saygısını hak edecek ve kazanacak bir biçimde davranmaya, ve küçükler için olumlu bir model ve örnek oluşturmaya teşvik edilir.
  4. İdare, küçüklerle doğrudan ilişkide bulunan görevlilerin işlerini etkili bir biçimde yapabilecekleri uygun şartlarda çalışabilmelerini sağlamak amacıyla, küçüklerin bakımıyla ilgili çeşitli servisler arasında işbirliğinin gerçekleştirilmesini sağlayacak şekilde, kurumda farklı kategoride çalışan görevlilerin birbirleriyle ve görevliler ile idare arasında iletişimi kolaylaştıracak bir örgütlenme ve yönetim biçimi kurar.
  5. Tutma kurumlarında çalışan personelin görevlerini etkili bir biçimde yerine getirebilmelerini sağlayabilmek için, kendilerine özellikle çocuk psikolojisi, çocuk sağlığı, ile bu Kurallar da dahil insan haklarının ve çocuk haklarının uluslararası standartları konularında eğitim verilir. Kurum personeli, mesleki yaşamları süresince, belirli aralıklarla düzenlenen meslek içi eğitim kurslarına katılarak, mesleki bilgi ve kapasitelerini sürdürür ve geliştirirler.
  6. Tutma kurumu müdürü, bu görev için yeterli niteliklere, idare etme kabiliyetine ve uygun bir eğitime ve deneyime sahip kişiler arasından görevlendirilir; müdür görevini tam gün esasına göre yürütür.
  7. Tutma kurumundaki personel, görevlerini yerine getirirken, bütün özellikle aşağıda gösterildiği şekilde küçüklerin insan onuruna saygı gösterir ve insan haklarını, korur:

a) Tutma kurumunun bir mensubu veya kurum personeli, hangi şart ve halde olursa olsun işkence veya bir işkence fiilini veya her hangi bir ağır, zalimane, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele, ceza, ıslah yöntemi veya disiplini uygulayamaz, uygulanmasını isteyemez, uygulanmasına hoşgörü gösteremez.

b) Bütün personel her türlü yolsuzluğa karşı koyar ve yolsuzlukla mücadele eder; bunları hiç geciktirmeden yetkili makamlara bildirir.

c) Bütün personel, bu Kurallara saygı gösterir. Bu Kuralların ciddi bir biçimde ihlal edildiğine ve edilmekte olduğuna inanması için sebepleri bulunan personel, durumu üst makamlara veya denetleme ve çözüm getirme yetkisine sahip organlara bildirir.

d) Bütün personel, küçüklerin fiziksel, cinsel ve duygusal açıdan suiistimal edilmelerine ve sömürülmelerine karşı, onların fiziksel ve ruhsal sağlıklarının tam olarak korunmalarını sağlar, ve gerektiği zaman hemen tıbbi müdahale yapılması için harekete geçer.

e) Bütün personel, küçüklerin mahremiyet hakkına saygı gösterir ve özellikle mesleki sıfatları dolayısıyla küçüklerin kendileri ve onların aileleri hakkında öğrendikleri konuların gizliliğini korur.

f) Bütün personel, küçüklerin insan onurlarına saygı göstererek, küçüklerin kurum içindeki yaşamları ile kurum dışındaki yaşamları arasındaki farkı en aza indirmek için çalışır.

Hukuk Fakülteleri Raporu

0
Hukuk Fakülteleri Raporu

Hukuk Fakülteleri Raporu, Vasıf İnanç Duygulu tarafından Toplum Çalışmaları Enstitüsü adına hazırlanmıştır.

Resmî kurumlara ait açık erişimli bilgilere dayalı istatistiksel veriler esas alınarak hazırlanan ve 4 Şubat 2026 günü yayımlanan rapor şu başlıklardan oluşmaktadır:

    • SAYILARLA TÜRKİYE’DE HUKUK EĞİTİMİ
      • Yıllara Göre Hukuk Fakültesi Sayısı
      • Yıllara Göre Hukuk Fakültesi Öğrencisi Sayısı ve Kontenjanları
    • TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA HUKUK MESLEKLERİ
      • Yıllara Göre Hukuk Mesleklerindeki Değişim
      • Hukuk Mesleklerindeki Enflasyona Karşı Alınan Tedbirler
    • HUKUK FAKÜLTELERİNDEKİ ÖĞRETİM ELEMANLARININ İNCELENMESİ
    • HUKUK FAKÜLTELERİNİN MERKEZİ SINAV BAŞARILARI
      • Adalet Bakanlığı Adli Yargı Sınav Sonuçları
      • Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı Sonuçları
    • SONUÇ VE ÖNERİLER

Raporun amacı; Türkiye’de hukuk eğitimindeki niceliksel büyüme ile bunun kalite, akademik yeterlilik ve mesleki istihdam üzerindeki etkilerini istatistiklerle değerlendirmektir. Türkiye’de hukuk fakültelerinin sayısı ve öğrenci kontenjanlarının son 25 yılda büyük oranda artmasına, avukat sayısında rekor artışa ve hukuk fakültelerindeki akademik kadro yetersizliğine özel bir dikkat çekilmiştir.

RAPORUN TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Raporun Sonuç ve Öneriler Bölümü: 

Türkiye’de hukuk eğitimi, Cumhuriyet’in ilk 55 yılında sadece iki fakülte (İstanbul ve Ankara Hukuk) ile sınırlı kalmışken, son 57 yılda bu sayı 100’e ulaşmıştır. Özellikle son 25 yıl, bu genişlemenin en yoğun yaşandığı dönemdir; mevcut 89 hukuk fakültesinin 67’si 2001-2026 yılları arasında kurulmuştur. Bu hızlı artış, öğrenci sayılarına da yansımış; 2013’te yaklaşık 55 bin olan toplam öğrenci sayısı, 2018-2019 döneminde 82 bini aşarak %50’ye yakın bir artış göstermiştir. Son yıllarda toplam öğrenci sayısının düşürülmesine yönelik çalışmalar yerinde olmakla beraber yetersiz kalmaktadır. Bu doğrultuda, 2023 yılından itibaren benimsenen kontenjan azaltma politikasına devam edilmesinde fayda bulunmaktadır. Zira Türkiye’de avukat ve hukukçu sayısı hızla artmakta ve ülkemiz Avrupa’daki birçok ülkeyi avukat başına düşen nüfus oranında geride bırakmaktadır. Hukuk Fakültesi için belirlenen tercih barajının kademeli olarak 50 bine kadar çekilmesi düşünülmelidir.

Barajın daha düşük sıralamalara çekilmesine ilaveten, kontenjan azaltma politikasına
vakıf üniversitelerinin de devlet üniversitelerine eş bir şekilde dâhil edilmesi gerekmektedir. Zira 2023 yılından itibaren hukuk fakültesi mezunu sayısındaki olağan dışı artışı yavaşlatmak adına kontenjanlarda ciddi azaltmalara gidilse de, bu politika vakıf üniversiteleri açısından sınırlı kalmıştır. 2023-2025 yılları arasında toplam kontenjanlar %34,17 oranında düşürülmüştür. Ancak bu düşüşün dağılımı dikkat çekicidir: Devlet üniversitelerinin kontenjanları %49 oranında azaltılırken, vakıf üniversitelerindeki düşüş yalnızca %10,1 olmuştur. Bu durum geniş toplum kesimlerinde toplumda hukuk eğitiminin giderek “ücretli” hale geleceğine ve hukuk eğitimindeki toplam kalitenin azalacağına ilişkin kaygılar uyandırma potansiyeline sahiptir.

Niceliksel artışa rağmen, akademik niteliğin aynı hızla gelişemediğini söylemek mümkündür. Türkiye genelindeki 86 hukuk fakültesinde toplam 586 profesör görev yapmaktadır. Ancak bu profesörlerin dağılımı son derece adaletsizdir: Profesörlerin %41’i sadece 10 köklü fakültede toplanmıştır.5 hukuk fakültesinde hiç profesör bulunmazken, 9 fakültede yalnızca bir profesör görev yapmaktadır. Bu sorunun giderilmesi için hukuk fakültelerinin akademik kadrolarına dair standartlar getirilmesi faydalı sonuçlar doğurabilecektir.

Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı (HMGS) kapsamındaki temel derslerin kürsüleri birçok
fakültede boştur. Örneğin, 11 fakültenin Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku kürsüsünde, 34 fakültenin ise Hukuk Tarihi kürsüsünde hiçbir öğretim üyesi bulunmamaktadır. Getirilecek standartlarla birlikte bu boşlukların da giderilmesi ve her hukuk fakültesi öğrencisinin gireceği dersleri, dersin uzmanından dinlemesinin temin edilmesi gerekmektedir. Bu boşluklar genellikle başka branşlardan hocalarla veya üniversite dışından görevlendirmelerle doldurulmaya çalışılsa da bunun pratikte ne kadar başarılabildiği büyük bir soru işaretidir.

Eylül 2024’te yapılan ilk HMGS sonuçları, eğitim kalitesindeki farkı net bir şekilde ortaya koymuştur. Devlet üniversitelerinden mezun olanların başarı oranı %47,28 iken, vakıf üniversitesi mezunlarında bu oran %30,07’de kalmıştır. HMGS ve Adli Yargı sınavlarının ortalamasına göre en başarılı kurumlar sırasıyla Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi olmuştur. Öte yandan, zengin akademik kadrosuna rağmen Marmara Üniversitesi’nin her iki sınavda da ilk 30’a girememesi olumsuz bir veri olarak göze çarpmaktadır.

İçeriği ve sorularının kalitesi ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, HMGS’nin yalnız
mevcudiyetinin dahi hukuk meslekleri açısından olumlu sonuçlar verdiği görülmektedir.
HMGS sonrasında stajyer avukatlara verilen ücretler yükselmiş ve mesleğe başlayan hukukçuların asgari bir bilgi seviyesine sahip olması temin edilmiştir. HMGS uygulamasına, ölçme-değerlendirme ilkelerine daha uygun ve daha kaliteli sorularla devam edilmesi, orta ve uzun vadede önerilmektedir

Vasıf İnanç Duygulu Hakkında: 

Vasıf İnanç Duygulu1995 yılında doğan Duygulu, 2019 yılında Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 2023 yılında yüksek lisans tezini “Yasama Organının Geçirdiği Dönüşüm Açısından Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” çalışmasıyla Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Kamu Hukuku Tezli Yüksek Lisans Programı’nda tamamlayan Duygulu, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Doktora Programı’nda doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Halen İfade ve Fikir Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı sürdüren Duygulu, Karatekin Üniversitesi Hukuk Bölümü’nde Araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır.

Toplum Çalışmaları Enstitüsü Hakkında:

Toplum Çalışmaları EnstitüsüToplum Çalışmaları Enstitüsü, Türkiye’nin nitelikli insan kaynağını ülkemizin kronik yahut güncel sorun alanlarına yönelterek politik karar alıcılara rafine çözüm önerileri sunmayı ana kuruluş amacı olarak benimser. Amacına uygun olarak gerçekleştirdiği çalışmalarda, toplumumuzun genel çıkarlarının öncelenmesini esas alır. Bu esas, Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün zaman ve zeminden bağımsız, değişmez ilkesidir. Türkiye’nin potansiyeline uygun atılımlar için yeni jenerasyon zihinleri, fikri üretime teşvik etmek ve bu üretimi ülke birikimimize anlamlı katkılar olarak sunmak ana motivasyon kaynağımızdır.

5 Şubat – Hukuk Takvimi

0
5 Şubat – Hukuk Takvimi
1723

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi‘ni imzalayan tek din adamı ve tek kolej başkanı John Witherspoon doğdu. (Ölümü: 15 Kasım 1794) Ulusal özgürlük davasına  destek verdi ve Kıta Kongresi’nin önde gelen bir üyesi oldu. Öğrencilerinin çoğu devlet hizmetine girdi, ABD başkanı, başkan yardımcısı, kabine üyesi, senatör, kongre üyesi, yüksek mahkeme yargıcı ve eyalet valisi oldu.

1737 Koreli Neo-Konfüçyüsçü filozof, merkantilist, diplomat, ekonomist ve romancı Yeonam Park Ji-won, yaşamını yitirdi. (Ölümü: 20 Ekim 1805)
1788 Hukukçu ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Robert Peel doğdu. Lincoln’s Inn’de hukuk eğitimi aldı. (Ölümü: 2 Temmuz 1850) İki kez Birleşik Krallık Başbakanlığı yapmıştır. Başbakanlıktan önce İçişleri ve Maliye Bakanlığı yaptı. 10 Aralık 1834 – 8 Nisan 1835 ve 30 Ağustos 1841 – 29 Haziran 1846 arasında başbakanlık görevini üstlendi.
1872 İlk Türk kadın gazeteci ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tek kadın üyesi Selma Rıza Feraceli doğdu. (Ölümü: 5 Ekim 1931)
1877 Türkiye tarihinin ilk anayasal metni olan ve 1876 yılında yürürlüğe giren Kanun-ı Esasi‘yi hazırlayan kurulun başkanı Mithat Paşa, sadrazamlık görevinden azledildi. 1881 yılında Abdülaziz’e suikast suçlamasıyla Yıldız Sarayı’nda kurulan Yıldız Mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi, cezası Abdülhamid tarafından Taif’te sürgün ve hapse çevrildi, üç yıl sonra saray muhafızları tarafından boğularak öldürüldü.

Memleket Sandıkları’nın kurucusu Mithat Paşa aynı zamanda ilk Osmanlı anayasası olan Kânûn-ı Esâsî’yi hazırlayan kurulun başkanı olarak görev yapmıştı.
1897 Hollandalı hukukçu, siyasetçi ve diplomat Dirk Stikker doğdu. (Ölümü: 23 Aralık 1979) Groningen Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Öğreniminin ardından bankacılık sektöründe kariyer yapmaya başladı. 1935’te ünlü bira şirketi Heineken International’ın müdürü oldu. 1945’te Stichting van de Arbeid’in organizatörleri arasında yer aldı ve böylece Hollanda’da savaş sonrası toplu pazarlığın temellerinin atılmasına yardımcı oldu. 1948’de Willem Drees liderliğindeki ilk hükümette dışişleri bakanı oldu. 1952 yılında Birleşik Krallık büyükelçisi  oldu. 1961’de NATO’nun üçüncü Genel Sekreteri oldu.
1905 Mustafa Kemal, Şam’da bulunan 5. Orduya atandı.
1917 Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, Başkan Woodrow Wilson’un vetosuna rağmen, Asyalıların ülkeye göçünü yasaklayan göçmen yasasını onayladı.
1919 Yunan hukukçu, iktisatçı ve eski başbakan Andreas Papandreu  doğdu. (Ölümü: 23 Haziran 1996) Atina Üniversitesi‘nde hukuk öğrenimi gördü. 1943’te Harvard Üniversitesi’nde ekonomi dalında doktora derecesi aldı. 1955-1963 yılları arasında Harvard, Minnesota, California ve Berkeley üniversitelerinde ders verdi. 1960’ta Atina Ekonomik Araştırmalar Merkezi başkanlığı ve Yunan Merkez Bankası danışmanlığına atandı. 1981-1989 ve 1993-1996 yılları arasında başbakanlık yaptı.
1924 Nezihe Muhittin’in Başkanlığında Türk Kadınlar Birliği kuruldu.
1933 Atatürk, 1 Şubat’ta Bursa’da bir grubun, ezan ve kametin Türkçe okunmasını sebep gösterip, gösteri yapması üzerine Ege gezisini yarıda keserek Bursa’ya geldi.
1937 1924 Anayasasında; 1928, 1931, 1934 ve 1937 yıllarında çeşitli değişiklikler yapıldı. Laiklik ilkesi 5 Şubat 1937 tarihinde kabul edildi. “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Resmi dili Türkçedir. Makam Ankara şehridir.” hükmü getirilerek altı ilke Anayasaya girdi. Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama hayata geçirilmiştir. Laikliğin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmış ve 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak Laiklik devlet yönetiminde temel kural haline getirilmiştir. 1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.
1958 Hukukçu Cemal Abdünnasır, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olmak için aday gösterildi.
1959 Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan arasındaki “Kıbrıs” konulu görüşmeler Zürih’te başladı.
1969 Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Yarışmasına gönderdiği makalede, Şadi Alkılıç’a, komünizm propagandasından ceza verilmesine karşı Berlin’de Türkiye Başkonsolosluğu önünde protesto gösterisi yapıldı.
1973 Güney Afrika’da 20 bin siyah işçi greve başladı.
1975 ABD Kongresi’nin 11 Aralık 1974’te aldığı, Türkiye’ye silah ambargosu kararı uygulanmaya başlandı. Ambargonun gerekçesi, Türkiye’nin Temmuz-Ağustos 1974’te Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunmasıydı.
1976 ABD’li Lockheed uçak firmasının 3 Avrupa ülkesi ve Japonya’nın yanı sıra Türkiye’de de rüşvet dağıttığına ilişkin Kongre Raporu açıklandı.
1983 12 Eylül Darbesi’nin 37, 38 ve 39. idamları gerçekleşti. 1973’te kardeşleri Hasan Karaköse’nin Halil Çatal tarafından öldürülüşünden bir yıl sonra, 20 Mart 1974’te tarlaya gitmekte olan Halil Çatal’ın karısı Nafia Çatal ve oğlu Mevlut Çatal’ı öldüren Rıdvan Karaköse, Cavit Karaköse ve Süleyman Karaköse idam edildi.
1986 İstanbul, Boğaziçi ve Marmara Üniversitelerinden 1983’de 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile çıkarılan 9 öğretim üyesi, sıkıyönetimin kalkmasının ardından üniversitelere dönme başvurularına ret kararı veren rektörlüklerin kararlarının iptali için İdare Mahkemesi’nde dava açtı.
1986 Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında, “Kurtarıcı” başlıklı makalede “TSK’ni alenen tahkir ve tezyif, Cumhurbaşkanı’na ima yoluyla hakaretten dava açıldı.
1986 374 sanıklı THKP/C-Devrimci Yol Davası’nda Askeri Savcı, 325 sayfa uzunluğundaki  esas hakkında mütalaayı okumaya başladı.
1986 Polis memuru Sedat Caner’in işkenceli sorgu itiraflarının yayınlandığı Nokta Dergisinin 2 sayısı toplatıldı. İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut’un ”işkence yok” sözüne karşı SHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Adana Cezaevi’nde işkence gördüğü için iki kez rapor alan Necati Engelli’yi Meclis’te gazetecilere tanıttı ve Enver Şahan’ın 1983’de işkenceyle öldürüldüğüne ilişkin belgeleri dağıttı. Başbakan Özal “İşkence söylemleri maksatlı. Türkiye Cumhuriyeti her zaman işkencenin karşısında olmuştur.” dedi.
1988 Tek tip öğrenci derneğine karşı yapılan eylemlerden yargılanan 66 öğrenciden 25’ine 9’ar ay ceza verildi ve ceza ertelendi.
1988 Manuel Noriega‘ya kaçakçılık ve para aklama suçlarından dava açıldı.
1988 Yunan uyrukluların Türkiye’de bulunan gayrimenkulleri üzerindeki haklarını donduran 1964 tarihli kararname kaldırıldı.
1997 Sincan belediye başkanı Bekir Yıldız gözaltına alındı. Bekir Yıldız ve görev alan belediye çalışanları hakkında hem Cumhuriyet Başsavcılığınca, hem de DGM Başsavcılığınca “Hizbullah Terör Örgütü üyeliği”, “Yardım ve yataklık” suçlarından iki ayrı adli soruşturma başlatıldı. Daha sonra DGM Başsavcılığınca Bekir Yıldız dahil 11 sanık hakkında “Hizbullah Terör örgütüne üye olmak ve propagandasını yapmak” suçlamasıyla dava açılmış, DGM‘de yapılan yargılama sonucu Bekir Yıldız’a verilen 4 yıl 7 ay mahkumiyet cezası verilmiş ve karar Yargıtay tarafından onanmıştır. Bekir Yıldız yurt dışına kaçmış, 3 yıl sonra çıkan “af” tan yararlanarak yurda dönmüştür.
2000 Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi, 25 Ekim 1980 tarihinde imzalanan çok taraflı uluslararası sözleşmedir. Türkiye, 21 Ocak 1998 tarihine imzaladı ve 5 Şubat 2000 tarihli resmi gazetede yayınlayarak ilan edildi.
2002  İHD İstanbul Şubesi üyeleri, AB’ye Uyum Yasa Tasarısı’nı Beyoğlu Mis Sokak’ta “düşünceye özgürlük” yazılı balonları patlatarak protesto etti. Şube Başkanı Eren Keskin, DSP-MHP-ANAP hükümetinin getirdiği mini demokrasi paketinin düşünceyi ifade hakkını daha da kısıtladığını söyledi.
2002  Ölüm orucunu teşvik edenlere ağır cezalar verilmesini öngören tasarı TBMM’de kabul edilerek yasalaştı. Hükümlü ve tutukluların beslenmesini engelleyenlere 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası verilmesi öngörüldü. Ölüm orucunu teşvik etmek ve talimat vermek engelleme sayıldı.
2006 Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin Katolik rahibi Andrea Santoro, uğradığı silahlı saldırı sonucunda öldü. Santoro’nun katil zanlısı olarak 16 yaşındaki lise öğrencisi O.A. gözaltına alındı.
2009
  • Demokratik Toplum Partisi (DTP) Diyarbakır Milletvekili Avukat Aysel Tuğluk, Batman’da katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşma nedeniyle 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • Pınar Sağ hakkında “yasa dışı TİKKO’nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı övdüğü” iddiasıyla 2 yıl hapis istemiyle dava açıldı.
  • Türkiye’de 7 Temmuz 1997’de imzalanan ve askerlere toplumsal olaylara müdahale yetkisi veren EMASYA Protokolü yürürlükten kaldırıldı.
  • Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş  Milletler Sözleşmesidir. Kyoto Protokolü, 5 Şubat 2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylandı. 07.05.2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.

2011  Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan Nedim Şener, Ahmet Şık, Yalçın Küçük, Doğan Yurdakul, Coşkun Musluk, Sait Çakır ve Müyesser Yıldız tutuklandı.
2013 ÇHD üyeleri, Genel Başkan Selçuk Kozağaçlı ve İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay’ın da aralarında bulunduğu 9 avukatın 21 Ocak’ta tutuklanmasını protesto etti.
2014 Mehmet Ayvalıtaş’ın öldürülmesine ilişkin olarak görülen davanın Kartal Adliyesi’ndeki duruşması yoklama yapılmadan ertelendi.
2017 ABD’de Temyiz Mahkemesi, Başkan Donald Trump’ın 7 İslam ülkesine uyguladığı vize ve ülkeye giriş yasağının tekrar yürürlüğe konulması talebini reddetti.
2021 5 Şubat 2021 tarihli ve 3519 sayılı Cumhurbaşkanı kararıyla, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi kurulmasına karar verildi.
2025
  • Fransız yönetmen Christophe Ruggia, Adèle Haenel’i 12 ila 15 yaşlarında olduğu dönemde oynadığı bir filmde cinsel istismara maruz bırakmaktan suçlu bulunarak dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme ayrıca, Ruggia’nın Haenel’e 15 bin euro tazminat ödemesine ve psikolojik terapi masrafları için 20 bin euro ödemesine karar verildi.
  • Ferdi Tayfur’un vasiyetini yeğeni Şirin Gözalıcı duyurdu: Sanatçının malvarlığını Darüşşafaka Vakfı, Türk Silahlı Kuvvetleri ve LÖSEV’e bağışladığı bildirildi.
  •  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında 7 yıl 4 aya kadar hapis ve siyasi yasak talebiyle iddianame düzenlendi. İddianamede, Başsavcı Akın Gürlek ‘mağdur’ sıfatıyla yer aldı. İmamoğlu’na ‘kamu görevlisine karşı görevinden dolayı alenen hakaret’, ‘tehdit’ ve ‘terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek’ suçları yöneltildi.
  • Şarkı sözleri nedeniyle müstehcenlik suçundan hakkında soruşturma başlatılan Turabi Çamkıran hakkında şarkı ve videosunun içeriğindeki “genel ahlakı bozucu” ve “kadınları aşağılayıcı” ifadeler nedeniyle başlatılan soruşturma kapsamında, savcılığın talebi üzerine Ankara 9. Sulh Ceza Hakimliği,  yakalama kararı verdi.
2025

Yeni Zelanda parlamentosu, ülkenin en önemli doğal miraslarından biri olan Taranaki Mounga Dağı’na “yasal şahsiyet” statüsü kazandıran kararı kabul etti. Dağ artık kendi haklarını savunabilecek bir tüzel kişilik olarak zararlı faaliyetlerden korunacak ve çevresel tahribatın önüne geçilecek. Daha önce Whanganui Nehri ve Te Urewera Milli Parkı’na benzer yasal haklar tanınmıştı.

Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi

0
Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi, Dünya Tabipler Birliğinin 1991 yılı Kasım ayında Malta’da yapılan 43. Genel Kurulunda kabul edilmiştir. Malta Bildirgesi, 1992 yılında İspanya’da, 2006 yılında Güney Afrika’da ve 2017 yılında ABD’de yapılan toplantılarda gözden geçirilmiştir. Belge, Tıp alanındaki önemli etik belgelerdendir.
 
Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi, 1975 yılında kabul edilen ve “Gözaltında ve Mahkumiyette İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamele veya Cezalar Konusunda Hekimler için Kılavuz” olarak hazırlanan Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesinde belirlenen ilkeleri esas alarak hazırlanmıştır.

Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi

GİRİŞ
1. Açlık grevleri çeşitli durum ve koşullarda gerçekleşiyor olsa da, asıl olarak insanların özgür ve serbest olmadıkları ortamlarda (cezaevleri, tutuk evleri, göçmen gözetim merkezleri gibi) ikilemlere yol açmaktadır. Açlık grevleri genellikle taleplerini başka yollardan ortaya koyma imkanları bulunmayan kişilerin başvurdukları bir protesto biçimidir.
Hükümlüler ve tutuklular önemli bir süre için besin almayı reddederek, yetkililerin kamuoyundaki görünümüne olumsuz bir yön katarak belirli hedeflere ulaşmak isteyebilirler. Kısa süreli yiyecek almama durumları nadiren etik sorunlarına yol açar. Uzun süren açlık grevleri ise grevciler için ölüm ve kalıcı hasar gibi risklere yol açabilirken hekimler açısından da değer çatışmalarına neden olabilir. Açlık grevcilerinin gerçekten ölümü istedikleri durumlar nadirdir; ancak aralarında amaçlarına ulaşmak için bunu göze alanlar da olabilir.
2. Özellikle toplu grevlerde ya da yakın kişilerin basıncının bir etken olabileceği durumlarda hekimlerin kişinin gerçek niyetini belirlemesi gerekir. Yaşama döndürücü müdahale istemediklerini açıkça belirtmiş olan açlık grevcileri bilişsel hasar aşamasına geldiklerinde duygusal açıdan zorlu bir durum ortaya çıkar.
Yarar ilkesi hekimleri bu kişileri yaşama döndürmeye yöneltirken kişisel özerkliğe saygı ilkesi, ortada geçerli ve bilinçli bir ret varken hekimlerin müdahale alanlarını sınırlar. Bu durum, yaşam kurtarıcı tedavinin reddedilmesi dahil diğer birçok klinik örnekte ortaya çıkmıştır. Ek bir güçlük de kişilerin gözetim altında oldukları durumlarda ortaya çıkar; çünkü açlık grevcisinin önceki beyanlarının gönüllülük temelinde, sonuçlar hakkında gerekli bilgilerle donanmış olarak verilip verilmediği her zaman net değildir.
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [146.73 KB]

İLKELER
3. Etik davranma Ödevi.
Tedavi işlemlerinde yer almasalar bile tüm hekimler güç durumdaki insanlarla olan mesleki temaslarında tıp etiğine bağlı kalmak zorundadır. Üslenmiş oldukları rol ne olursa olsun hekimler tutuklu kişilere zor uygulanmasını ve bu kişilere kötü davranılmasını önlemeye çalışmalı, böyle durumların gerçekleşmesi halinde ise protesto etmelidir.
4. Özerkliğe Saygı
Hekimler kişilerin özerkliğine saygılı olmalıdırlar. Ancak, açlık grevcilerinin gerçek istekleri dışarıdan görüldüğü gibi olmayabileceğinden, değerlendirme güçlükleri ortaya çıkabilir. Tehdit, akran baskısı ya da zorlamayla alınmış kararlar ahlâki açıdan yaptırım gücü taşımaz. Açlık grevcilerine, tedaviyi reddetmeleri halinde zorla tıbbi girişim uygulanmamalıdır. Bilinçli olarak ve gönüllülük temelindeki bir redde karşı zorla besleme uygulanması, bu yönde talimat verilmesi ya da buna yardımcı olunması kabul edilemez. Buna karşılık açlık grevcisinin açık ya da zorunlu olarak örtük onayı üzerine yapay besleme kabul edilebilir bir durumdur.
5. ‘Yarar’ ve ‘Zarar’
Hekimler becerilerini ve bilgilerini tedavi ettikleri kişilerin yararına kullanmalıdır. Bu ‘yararlı olma’ kavramının tamamlayıcısı ise ‘zarar vermeme’ ya da ‘önce zarar verme’dir (primum non nocere). Bu iki kavramın dengede tutulması gerekir. ‘Yarar’, kişilerin isteklerine saygılı olmayı ve refahlarını gözetmeyi içerir. ‘Zarar’dan kaçınma ise yalnızca sağlığa yönelik zararın asgari düzeyde tutulması değil, karar verme yeterliği olan kişilere zorla tedavi uygulanamayacağı ve onları zorla açlık grevinden vazgeçirmeye çalışılmayacağı anlamına da gelir. Yararlı olma, her durumda ve her ne pahasına olursa olsun, başka belirleyenleri hiç dikkate almadan yaşamı uzatmaya çalışmak anlamına gelmez.
Hekimler, bunun zarara yol açacağı öngörülen durumlarda bile, karar verme yeterliği olan kişilerin özerkliğine saygılı olmalıdır. Karar verme yeterliğinin kaybı, daha önce kişi yeterliğe sahipken yapay besleme dahil olmak üzere tedaviye yönelik verdiği red beyanlarının geçersizleştiği anlamına gelmez.
6. İkili Bağlılıkların Dengelenmesi.
Açlık grevcileriyle ilgilenen hekimler, işveren konumundaki kuruma (örneğin cezaevi yönetimi) bağlılık ile hastalara bağlılıkları arasında bir çatışma yaşayabilirler. Böyle bir durumda ikili bağlılık içindeki hekimler diğer hekimlerle aynı etik ilkelerine bağlı kalmalı, başka bir deyişle birincil yükümlülüklerinin hastaya karşı olduğunu dikkate almalıdır. Hekimler, tıbbi kararlarında işverenlerinden bağımsız kalmalıdır.
7. Klinik Bağımsızlık
Hekimler değerlendirmelerinde nesnel kalmalı, üçüncü tarafların kendi tıbbi yargılarını etkilemesine izin vermemelidir. Hekimler, örneğin tıbbi olmayan gerekçelerle tıbbi müdahalede bulunulması gibi etik ilkelerini ihlal eden baskılara karşı çıkmalıdır.
8. Gizlilik
Gizliliği koruma ödevi güven oluşturmada önem taşımakla birlikte mutlak değildir. Gizliliği korumanın başkalarına ilk elde ve ciddi zarar vereceği durumlarda bu ilke göz ardı edilebilir. Diğer hastalarda olduğu gibi açlık grevcilerinin gizlilik ve mahremiyetine de, kendileri bilgilerin açık edilmesine onay vermedikçe ve bilgi paylaşımı ciddi zararın önlenmesi açısından gerekli olmadıkça saygı gösterilmelidir. Kişilerin onay vermesi halinde akrabaları ve hukuk danışmanları durum hakkında bilgilendirilmelidir.
9. Güven Oluşturma
Hekimlerle açlık grevcileri arasında güven oluşturulması, hem açlık grevcilerinin haklarına saygı gösterecek hem de maruz kalacakları zararın asgaride tutulmasını sağlayacak bir sonuca ulaşılmasında çoğu kez anahtar durumundadır. Güven kazanma, güç durumların çözüme bağlanmasını sağlayacak fırsatlar yaratabilir. Güven, hekimlerin önerilerinin doğru ve tam olmasına, neyi yapıp neyi yapamayacakları konusunda açlık grevcileriyle dürüst bir iletişim kurmalarına, bu arada mesleki gizliliği hangi durumlarda korumalarının mümkün olamayabileceğini açıkça belirtmelerine bağlıdır.

10. Hekimler, açlık grevi yapmayı düşünen kişilerin zihinsel yeterliliklerini değerlendirmelidir.  Bundan kastedilen, açlık grevi yapmayı düşünen kişinin sağlığıyla ilgili doğru karar verme yetisini ciddi biçimde etkileyen bir zihinsel sorunu olup olmadığının belirlenmesidir. Zihinsel yeterlilikleri ciddi zarar görmüş kişiler, açlık grevinde yer almaları halinde bu eylemin sonuçlarını takdir edebilecek durumda olmayabilirler. Tedavi edilebilir zihinsel sorunları olanlar gereksinimlerine uygun bir hizmet alabilmeleri için yönlendirilmeli ve gerekli tedaviyi almaları sağlanmalıdır. İleri derecede öğrenme güçlüğü ya da ilerlemiş demans gibi durumları olanlar ise bu tür kararları alabilmek için gerekli tedavi ve destekten yararlandırılmalıdır.

11. Hekimler, mümkün olan en kısa süre içinde, açlık grevine gitmeyi düşünen kişinin tıbbi geçmişini ayrıntılı ve doğru biçimde edinmelidir. Var olan sağlık sorunlarının tıbbi sonuçları kişiye açıklanmalıdır. Hekimler, açlık grevcilerinin, bu eylemin sağlık açısından potansiyel sonuçlarını anlamalarını sağlamalı, eylemin sakıncalı yanlarını yalın bir dille anlatarak kendilerini önceden uyarmalıdır. Hekimler ayrıca sağlık üzerindeki zararların örneğin sıvı ve tiyamin (B1 vitamini) alımının artırılmasıyla nasıl asgaride tutulabileceğini ya da geciktirilebileceğini de anlatmalıdır. Kişinin açlık greviyle ilgili kararları anlık olabileceğinden grevin tıbbi sonuçlarının hasta tarafından tam olarak anlaşılmasının sağlanması kritik önemdedir. Hekim, sağlık alanında aydınlatılmış onam alma uygulamalarıyla uyumlu olarak, hastaya aktardıklarından ne anladığını sormalı ve böylece verilen bilgileri anladığından emin olmalıdır.
12. Açlık grevinin başlangıcında hastanın ağırlık ölçümü dahil olmak üzere ayrıntılı bir muayenesi yapılmalıdır. Açlık greviyle ilgili olmayanlar dahil ortaya çıkabilecek belirtilerin tıbbi açıdan nasıl yönetileceği açlık grevcileriyle tartışılmalıdır. Ayrıca, uzamış bir grev durumunda kişinin tıbbi tedaviye ilişkin değerleri ve istekleri de not edilmelidir. Açlık grevcilerinin onaylaması durumunda, gerekli tedavilerin belirlenmesi için düzenli olarak tıbbi muayene yapılmalıdır. Olumsuz etkilerin önlenmesi açısından gerekli önerilerde bulunabilmek için fiziksel ortam da değerlendirilmelidir.
13. Hekimle açlık grevcileri arasındaki iletişimin sürekliliği kritik önem taşır. Hekimler, kişilerin açlık grevini sürdürmek isteyip istemediklerini ve artık anlamlı bir iletişim kuramayacak duruma geldiklerinde ne yapılmasını istediklerini onlarla günlük olarak konuşmalıdır. Klinisyen, kişinin, taleplerinin karşılanmaması halinde, ölümü pahasına da olsa grevi sürdürmek isteyip istemediğini belirlemelidir. Bu bulgular gerektiği biçimde kayda geçirilmelidir.
14. Kimi durumlarda açlık grevcileri damardan solüsyon verilmesini ya da tıbbi tedavinin diğer biçimlerini kabul ederler. Belirli müdahalelerin kabul edilmemesi, tıbbi tedavinin örneğin enfeksiyon ya da ağrı tedavisi gibi diğer yönlerine engel oluşturmamalıdır.
15. Hekimler açlık grevcileriyle özel olarak, diğer tutuklular dahil başkalarının duyamayacakları ortamlarda konuşmalıdır. Aradaki iletişimin açık olması temel önemdedir; gerektiğinde kurum yetkilileriyle bağlantısı olmayan çevirmenler kullanılmalı ve bu kişiler de gizlilik ilkesine uygun davranmalıdır.
16. Hekimler yiyecek ya da tedavi reddinin kişinin kendi gönüllü tercihi olduğundan emin olmalıdır. Açlık grevcileri zorlamalara karşı korunmalıdır. Bunun sağlanmasına sıklıkla yardımcı olabilecek hekimler, zorlamanın yetkililerden, arkadaş çevresinden ya da aile üyeleri gibi başkalarından gelebileceğinin farkında olmalıdır. Hekimler ya da diğer sağlıkçılar grevine son vermesi için açlık grevcisi üzerinde herhangi bir biçimde baskı uygulayamaz. Açlık grevcisinin tedavisi ya da bakımı açlık grevine son verilmesi koşuluna bağlanamaz. Bunlarla sınırlı kalmamak üzere, örneğin kelepçeleme, tecritte tutma, yatağa bağlama ya da açlık greviyle bağlantılı kısıtlamalar dahil olmak üzere herhangi bir kısıtlama ya da baskı kabul edilemez.
17. Eğer bir hekim vicdani gerekçelerle açlık grevcisinin tedaviyi ya da yapay beslemeyi reddetmesini kabul edemiyorsa bunu en baştan belirtmeli, açlık grevcisini ret kararına uygun davranacak bir başka hekime yönlendirmelidir.
18. Bir hekim belirli bir durumla ilgilenmeye başladığında, açlık grevcisi kişi zihinsel kapasitesini yitirmiş durumda olabilir ve yaşamını kurtaracak tıbbi müdahale konusundaki isteklerini bu kişiyle karşılıklı konuşma olanağı bulunmayabilir. Böyle durumlarda açlık grevcisinin daha önce belirtmiş olduğu istekler dikkate alınmalı ve bunlara saygılı olunmalıdır. Kişinin karar verme yeterliği var iken kendi özgür iradesiyle dile getirilmişse, tedaviyi ret kararına saygılı olunmalıdır. Gözetim ortamları söz konusu olduğunda bu tür beyanların baskı altında verilmiş olma olasılığı dikkate alınmalıdır. Hekimlerin kişinin isteğinin ne olduğu konusunda ciddi kuşkular beslediği durumlarda herhangi bir beyana büyük bir dikkatle yaklaşılmalıdır. Bununla birlikte, aydınlatılmış ve gönüllü olarak yapılan beyanlar, kararın alındığı durumun kişi karar verme yeterliğini yitirdikten sonra köklü bir değişime uğraması sonucunda geçerliliklerini yitirmişse dikkate alınmayabilir.
19. Kişiyle görüşmek mümkün değilse ve klinik kayıtlarda herhangi bir önceden açıklanmış beyan, görüşme yapıldığına ilişkin başka herhangi bir kanıt ya da not bulunmuyorsa, hekimlerin kendi kanılarına göre kişinin yararı neyse o yönde hareket etmeleri gerekir. Bu, açlık grevcilerinin daha önce dile getirdikleri isteklerinin, kişisel ve kültürel değerlerinin ve fiziksel sağlık durumlarının dikkate alınması anlamına gelir. Açlık grevcilerinin önceki isteklerine ilişkin herhangi bir kanıtın yokluğunda ise, hekimler üçüncü tarafların müdahalesi olmaksızın beslemeye geçip geçmemeye karar vermelidirler.
20. Hekimler nadiren ve istisnai olarak, örneğin reddin zorlama altında beyan edildiği düşünüldüğünde, tedaviyi reddetme yönündeki önceden açıklanmış beyanları dikkate almamayı haklı bulabilirler. Ancak, açlık grevcileri yaşama döndürüldükten ve karar verme yeterliklerini yeniden kazandıktan sonra eylemi sürdürme niyetlerini koruyorlarsa, bu karara saygı duyulmalıdır. Ahlaki olan tutum, kararlı bir açlık grevcisini kendi isteği dışında sürekli müdahalelere tabi tutmak değil onurlu bir biçimde ölmesine izin vermektir. Önceden belirtilen tedavi reddi beyanına aykırı hareket eden hekimler, bu hareketinin gerekçesini mesleki disiplini sağlayan kurumlar dahil ilgili yetkililere açıklayabilecek durumda olmalıdırlar.
21. Yapay besleme, hastanın klinik yararı adına başvurulduğunda ve karar verme yeterliği olan açlık grevcilerinin onaylamaları durumunda etik açısından uygun olabilir. Ancak, DTB Tokyo Bildirgesi’ne uygun olarak, beslenmeyi reddeden bir mahkuma, böyle bir kararın sonuçları konusunda sağlıklı ve akılcı yargıda bulunabilecek durumda olduğu hekim tarafından belirlenmişse, yapay besleme uygulanamaz. Yapay besleme, karar verme yeterliği olmayan kişiler geride bunu reddeden ve baskı altında hazırlanmamış irade beyanları bırakmamışsa, açlık grevcisinin yaşamını kurtarma ya da telafisi mümkün olmayan hasarı önleme adına kullanılabilir. Rektal hidrasyon ise grevdeki hastalara yönelik bir tür rehidrasyon tedavisi ya da beslenme desteği değildir ve hiç bir zaman kullanılmamalıdır.
22. Bir hasta ağızdan besin almaya fiziksel olarak hazır durumdaysa bu beslenmeyle ilgili en güncel rehberlere göre hareket edilmesi için her tür özen gösterilmelidir.
23. Karara verme yeterliği olan bir açlık grevcisinin kendi isteğine aykırı olarak enteral ya da parenteral beslenmesine yönelik her tür müdahale “zorla besleme” sayılır. Zorla besleme etik açısından hiçbir zaman kabul edilemez. Kişinin yararı gözetilse bile, tehdit, zorlama, güç ya da fiziksel kısıtlamalar eşliğinde uygulanan besleme, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelenin bir biçimidir. Bunun kadar kabul edilemez bir uygulama da, diğer açlık grevcilerini sindirmek ya da açlık grevini sonlandırmaya zorlamak amacıyla başka tutukluların zorla beslenmesidir.
ULUSAL TABİP BİRLİKLERİNİN (UTB) VE DTB’NİN ROLÜ
24. UTB’ler, açlık grevlerinin etik boyutlarını, uygun tıbbi yaklaşımları, tedavileri ve müdahaleleri açıklığa kavuşturacak eğitim programları hazırlayıp uygulamalıdır. UTB’ler hekimlerin mesleki bilgi ve becerilerini güncelleme çabası içinde olmalıdır.
UTB’ler, ceza ve tutukevlerinde/göçmen gözetim merkezlerinde görev yapan, kendilerini sık sık çatışmalı durumların ortasında bulan hekimleri desteklemeye yönelik mekanizmalar oluşturulması için çalışmalı ve DTB Hamburg Bildirgesi’nde belirtildiği gibi etik ilkelerinden ödün vermeye zorlanan hekimlere destek vermelidir.
UTB’lerin etik olmayan uygulamaları önlemek, etik ihlallerine karşı konum alıp ses yükseltmek ve bu durumların gerektiği gibi araştırılmasını sağlamak üzere çaba gösterme sorumlulukları vardır.
25. Dünya Tabipler Birliği, DTB Hamburg Bildirgesi’nde de belirtildiği gibi, etik olarak haklı bir konumu savunmaları sonucunda siyasal baskılara maruz kalan hekimleri ve UTB’leri destekleyecektir.

Uluslararası Çocuk Kaçırma – Lahey Sözleşmesi

0
Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi

Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi, 25 Ekim 1980 tarihinde imzalanmış çok taraflı uluslararası sözleşmedir.

Uzun bir geçmişe sahip olan çocuk kaçırma probleminin çözümünü hedefleyen sözleşme, seyahat ve iletişimin çoğalması, çok uluslu evliliklerin artması ve boşanma oranlarının artmasını da gözeterek kaçırma olaylarındaki girift problemlere çözüm aramıştır.

Türkiye, sözleşmeyi kabul etmiş, 21 Ocak 1998 tarihine imzalamış ve 5 Şubat 2000 tarihli resmi gazetede yayınlayarak ilan etmiştir. Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi kapsamında, 22.11.2007 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun çıkarılmıştır.

Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşme

İşbu sözleşmeyi imzalayan Devletler,

Çocuğun çıkarının, korunmasına ilişkin meselelerde hayati bir öneme sahip olduğuna derinden inanarak,

Çocuğu, Uluslararası alanda, kanuna aykırı bir yer değiştirmenin zararlı etkilerinden korumayı ve çocuğun mutat ikametgahı Devletine derhal dönüşünü teminat altına almak için usüller tespit etmeyi ve ziyaret hakkının korunmasını sağlamayı arzu ederek,

Bu amaçla bir sözleşme akdini kararlaştırmışlar ve aşağıdaki hükümlerde mutabık

kalmışlardır:

BÖLÜM I
SÖZLEŞMENİN UYGULANMA ALANI
Madde 1

İşbu sözleşmenin amacı:

a) Taraf Devletlere gayrikanuni yollardan götürülen veya alıkonan çocukların derhal geri dönmelerini sağlamak;

b) Taraf bir Devletteki koruma ve ziyaret haklarına, diğer taraf Devletlerde etkili biçimde riayet ettirmek.

Madde 2

Taraf Devletler, ülkelerinin sınırları içinde, Sözleşmenin amaçlarının gerçekleşmesini sağlamak üzere, uygun bütün önlemleri alırlar. Bu amaçla, en süratli usullere başvurmakla yükümlüdürler.

Madde 3

Bir çocuğun yer değiştirmesi veya geri dönmemesi:

a) Çocuğun, yer değiştirmesinden veya geri dönmemesinden hemen önce mutat ikametgahının bulunduğu Devlet kanunu tarafından, bir şahsa, müesseseye veya başka bir kuruma, tek başına veya müştereken verilen koruma hakkının ihlali şeklinde meydana geldiği takdirde; ve

b) Bu hak, yer değiştirme veya geri dönmeme anında tek başına veya müştereken fiili biçimde kullanılmakta veya bu olaylar meydana gelmese kullanılacak idi ise, Kanuna aykırı addedilir. (a) da sözkonusu edilen koruma hakkı, özellikle, kanuni bir yetkiden, adli veya idari bir karardan veya bu Devletin kanununa göre yürürlükte olan bir anlaşmadan doğabilir.

Madde 4

Sözleşme, koruma ve ziyaret haklarının ihlalinden hemen önce, mutat ikametgahı taraf Devletlerden birinde bulunan çocuklara uygulanır. Sözleşmenin uygulanması çocuk 16 yaşına geldiğinde sona erer.

Madde 5

İşbu sözleşme çerçevesinde :

a) “Koruma Hakkı ” çocuğun şahsının bakımı hakkını ve özellikle ikamet yerinin tespiti hakkını ihtiva eder.

b) “Ziyaret Hakkı” çocuğun, sınırlı bir süre için, mutat ikametgahından başka bir yere götürülmesi hakkını ihtiva eder.

BÖLÜM II- MERKEZİ MAKAMLA R
Madde 6

Her taraf Devlet, sözleşmenin kendisine yüklediği mükellefiyetleri yerine getirmekle görevli bir merkezi makam tayin eder.

Federal bir Devlet, birden fazla hukuk sisteminin yürürlükte bulunduğu bir Devlet veya özerk toprak birimlerine sahip bir Devlet, birden fazla merkezi makam tayininde ve bu makamların herbirinin yetkilerinin topraklan açısından genişliğini tayinde serbesttir. Bu yetkiden yararlanan Devlet, taleplerin bu Devlet bünyesindeki merkezi makama intikalini teminen sunulacağı yetkili merkezi makamı tayin eder.

Madde 7

Merkezi makamların, aralarında işbirliği yapmaları ve çocukların acilen geri dönmesini sağlamak ve işbu sözleşmenin diğer amaçlarını gerçekleştirmek üzere Devletlerinin yetkili makamları arasında işbirliğini teşvik etmeleri gerekmektedir.

Özellikle, gerek doğrudan doğruya, gerek aracıların yardımıyla;

a) Kanuna aykırı biçimde yeri değiştirilen veya alıkonan bir çocuğun bulunması;

b) Çocuk için yeni tehlikelerin veya ilgili tarafların uğrayabilecekleri zararların önlenmesini, geçici önlemler alarak veya aldırarak sağlamak;

c) Çocuğun isteyerek iadesini veya dostane bir çözümü kolaylaştırmak;

d) Faydalı görülür ise, çocuğun sosyal durumuna ilişkin bilgilerin teatisi;

e) Devletlerinin, Sözleşmenin uygulanmasına ait haklan konusunda genel bilgiler temini;

f) Çocuğun geri dönmesi ve gerektiğinde, ziyaret hakkının tesisi ile fiilen kullanılması yolunda, adli veya  idari dava açılması veya bunun teşviki;

g) Gerekirse, bir avukatın katılması dahil, adli ve hukuki yardım sağlamak veya bunu kolaylaştırmak;

h) İdari alanda, gerekli ve uygun ise, çocuğun tehlikesizce dönüşünü sağlamak;

i) Sözleşmenin işleyişi konusunda karşılıklı olarak birbirlerini bilgilendirmek ve uygulanmasında muhtemelen karşılaşılacak engellerin olanaklar ölçüsünde kaldırılması; için uygun tüm önlemleri almaları gerekmektedir.

BÖLÜM III- ÇOCUĞUN GERİ DÖNMESİ
Madde 8

B ir çocuğun, korunma hakkı ihlal edilerek yerinin değiştirildiğini veya alıkonulduğunu ileri süren kişi, kurum veya örgüt, çocuğun geri dönmesini sağlamak üzere yardım etmeleri için gerek çocuğun mutat ikametgahı merkezi makamlarına, gerek herhangi bir başka taraf Devlet merkezi makamına başvurabilir.

Talebin :

a) Talepte bulunan kişinin, çocuğun ve çocuğu götürdüğü veya alıkoyduğu iddia eden kişinin kimliğine ilişkin bilgileri;

b) Temini mümkün ise, çocuğun doğum tarihini;

c) Talep edenin, çocuğun geri dönmesini isteme müracaatını dayandırdığı esasları;

d) Çocuğun bulunduğu yer ve çocuğun birlikte olduğu varsayılan kişinin kimliği ile ilgili mevcut tüm bilgileri;

İhtiva etmesi gereklidir.

Müracaata,

e) Yararlı kararların veya anlaşmaların onaylı bir örneğinin;

f) Devletin konu ile ilgili kanuna dair, merkezi makamdan veya mutat ikametgah Devletinin başka bir yetkili makamından veya başka bir yetkili şahıstan muta bir belge veya onaylı bir beyanın;

g) Faydalı tüm başka belgelerin;

Eklenmesi veya müracaatın söz konusu belgelerle takviye edilmesi gereklidir.

Madde 9

8. madde uyarınca başvurulan merkezi makam, çocuğun taraf başka bir Devlette bulunduğu görüşünde olursa, talebi, doğrudan doğruya ve derhal söz konusu Devletin merkezi makamına intikal ettirir ve talep eden Devletin merkezi makamına veya icabında müracaat edene bilgi verir.

Madde 10

Çocuğun bulunduğu Devletin merkezi makamı, çocuğun isteyerek teslimi yolunda tüm önlemleri alır veya aldırır.

Madde 11

Tüm taraf Devletlerin adli ve idari makamlarının, çocuğun geri dönmesini teminen en kısa zamanda gereğine tevessül etmeleri yükümlülükleridir. Müracaatta bulunulan adli veya idari makam, müracaattan itibaren 6 hafta içinde karar vermezse, talep eden veya talep edilen Devletin merkezi makamı kendi girişimi ile gecikmenin nedenlerine dair bir belge isteyebilir. Cevap, talep edilen Devletin merkezi makamına gelir ise, bu makamın, cevabı, talepte bulunulan Devletin merkezi makamına veya icabında müracaat sahibine intikal ettirmesi gereklidir.

Madde 12

Bir çocuğun, 3. maddede belirtildiği şekilde, kanuna aykırı olarak yeri değiştirilmiş veya çocuk alıkonulmuş ve çocuğun bulunduğu taraf Devletin adli veya idari makamına müracaat anında, yer değiştirme veya alıkonulmadan itibaren bir yıldan az zaman geçmişse, müracaatta bulunulan makam, çocuğun derhal geri dönmesini emreder.

Yukarıdaki fıkrada öngörülen bir yıllık sürenin sona ermesinden sonra bile müracaatta bulunulursa, adli veya idari makamın, keza çocuğun geri dönmesini emretmesi gerekir, yeterki, çocuğun yeni çevresine intibak ettiği tespit edilmesin.

Talepte bulunulan devletin adli veya idari makamı, çocuğun başka bir Devlete götürüldüğüne inanıyor ise, davayı askıya alabilir veya çocuğun geri dönmesi talebini reddedebilir.

Madde 13

Yukarıdaki madde hükümlerine rağmen, talepte bulunulan Devletin adli veya idari makamı, geri dönmeye itiraz eden kişi, kurum veya örgüt:

a) Çocuğun şahsının bakımını üstlenmiş bulunan kişi, kurum veya örgütün, yer değiştirme veya alıkoyma döneminde koruma hakkını etkili şekilde yerine getirmediğini veya yer değiştirmeye veya alıkoymaya muvafakat etmiş olduğunu veya daha sonra kabul etmiş olduğunu veya,

b) Geri dönmesinin çocuğu fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı veya başka bir şekilde, müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yolunda ciddi bir risk olduğunu tespit ederse, çocuğun geri dönmesini emretmek zorunda değildir.  Adli veya idari makam keza çocuğun, geri dönmek istemediğini ve görüşünün göz önünde bulundurulmasının uygun olacağı bir yaşa ve olgunluğa erişmiş bulunduğunu gözlerse, geri dönmesini emretmeyi reddedebilir. Bu maddede yer alan şartların değerlendirilmesinde, adli veya idari makamların, çocuğun sosyal durumuna ilişkin bilgileri, merkezi makam veya çocuğun mutat ikametgahı devletinin diğer herhangi bir yetkili makamı tarafından sağlanan bilgileri göz önünde bulundurması gereklidir.

Madde 14

Talepte bulunulan Devletin adli veya idari makamı, 3. madde çerçevesinde kanuna aykırı bir yer değiştirme veya geri dönmeme halinin mevcudiyetini belirlemek amacıyla, çocuğun mutat ikametgahı Devletindeki hukuku ve tanınmış veya tanınmamış kararları, bu hukukun kanıtını veya ayrıca uygulanabilir yabancı kararların tanınmasına ilişkin belirli usulleri doğrudan doğruya gözönünde bulundurabilir.

Madde 15

Taraf bir Devletin adli veya idari makamları, çocuğun dönmesini emretmeden önce, müracaatçı tarafından, yer değiştirme veya geri dönmemenin, sözleşmenin 3. maddesi çerçevesinde kanuna aykırılığını tespit eden, çocuğun mutat ikametgahı makamlarından muta bir kararın veya belgenin istihsalini, söz konusu karar veya belgenin bu Devlette sağlanmasının mümkün olacağı ölçüsünde, isteyebilirler. Taraf Devletlerin merkezi makamları, böyle bir karar veya belgenin sağlanması için müracaat sahibine olanaklar ölçüsünde yardım ederler.

Madde 16

B ir çocuğun, 3. madde çerçevesinde, kanuna aykırı olarak yer değiştirdiği veya geri dönmediğinden haberdar edilmesini müteakip, çocuğun götürüldüğü veya alıkonulduğu taraf Devletin adli veya idari makamları, çocuğun geri dönmesi konusunda işbu sözleşmedeki şartların bir araya gelmediği tespit edilinceye kadar veya sözleşme uyarınca bir talepte bulunulmadan makul bir süre geçinceye kadar, koruma hakkının esasına ilişkin karar veremezler.

Madde 17

Talepte bulunulan Devlette korumaya ilişkin bir kararın verilmiş veya tanınabilir olması, çocuğun işbu sözleşme hükümleri çerçevesinde geri gönderilmesinin reddini haklı göstermez, fakat, talepte bulunulan Devlet adli veya idari makamları, bu kararın sözleşmenin uygulanma alanına girebilecek nedenlerini göz önünde bulundurabilirler.

Madde 18

Bu bölüm hükümleri, adli veya idari makamın, çocuğun geri dönmesinin her an emretmek hakkını sınırlamaz.

Madde 19

Sözleşme çerçevesinde verilen, çocuğun geri dönmesine ilişkin bir karar, koruma hakkının esasını etkilemez.

Madde 20

Çocuğun, 12. madde hükümleri uyarınca geri dönmesi, talepte bulunulan Devletin insan haklarının korunması ve temel hürriyetlerine ilişkin ilkeleri izin vermiyor ise, reddedilebilir.

BÖLÜM IV- ZİYARET HAKKI
Madde 21

Ziyaret hakkının tesisi veya korunması amaçlı bir talep, taraf bir Devletin merkezi makamına, çocuğun geri dönüşünü amaçlayan bir talep ile aynı şekiller içinde yapılabilir.

Merkezi makamlar, ziyaret hakkının rahatça kullanılması ve bu hakkın kullanılmasının tabi olabileceği tüm şartların yerine getirilmesi ve ziyaret hakkına karşı muhtemel engellerin olanaklar ölçüsünde kaldırılması yolunda 7. maddede yer alan işbirliği yükümlülükleri ile bağlıdırlar.

Merkezi makamlar, ziyaret hakkını organize etmek veya bu hakkı ve tabi olabileceği şartlan korumak amacıyla kanuni bir süreci gerek doğrudan doğruya gerek aracılar ile başlatabilir veya teşvik edebilirler.

BÖLÜM V-GENEL HÜKÜMLER
Madde 22

Sözleşmede bahsi geçen hukuki ve idari davalar çerçevesinde, her ne isimle olursa olsun, genel masrafların ve mahkeme masraflarının ödenmesini garanti için, hiçbir kefalet ve depozito istenemez.

Madde 23

Sözleşme çerçevesinde hiçbir tasdik veya benzeri formalite gerekli değildir.

Madde 24

Tüm talep, yazışma ve diğer belgeler talepte bulunulan Devlet merkezi makamına kendi orijinal dilinde gönderilir ve buna, talepte bulunulan devletin resmi dili veya dillerinde bir tercüme veya bu tercümenin yapılması güç ise, Fransızca veya İngilizce bir tercüme eklenir.

Bununla beraber, taraf bir Devlet, 42. maddede öngörülen çekinceyi ileri sürerek, kendi merkezi makamına gönderilecek talep, yazışma ve diğer belgelerde gerek Fransızca, gerek İngilizce’nin kullanılmasına karşı çıkabilir.

Madde 25

Taraf bir Devletin vatandaşları ve mutaden bu Devlette ikamet eden şahıslar, sözleşmenin uygulanması ile ilgili bütün konularda başka bir Devlette, bu başka Devlet vatandaşı olarak ve orada mutaden ikamet ediyorlarsa tabi olacakları ile aynı şartlarla hukuki ve adli müzaherete hak sahibidirler.

Madde 26

Her merkezi makam sözleşmeyi uygularken kendi masraflarını karşılar.

Taraf Devletlerin merkezi makamı ve diğer kamu servisleri, sözleşmenin uygulanması çerçevesinde vaki taleplerle ilgili olarak hiçbir masraf isteyemezler. Özellikle, müracaatçıdan, dava masrafları veya icabında bir avukatın davaya katılmasının gerektireceği masrafları isteyemezler. Ancak, çocuğun geri dönüşüne bağlı olarak yapılan veya yapılabilecek işlemlerin yarattığı masrafların ödenmesini isteyebilirler.

Bununla beraber, taraf bir Devlet, 42. maddede öngörülen çekinceyi belirterek, yukarıdaki fıkrada yer alan, bir avukatın veya hukuk müşavirinin katılmasına veya dava masraflarına bağlı giderleri, bunları kendi adli ve hukuki sistemi tarafından karşılandığı ölçüde, ödemekle yükümlü bulunduğunu beyan edebilir.

Adli veya idari makam, çocuğun dönüşünü emrederken veya sözleşme çerçevesinde ziyaret hakkı konusunda karar verirken, gerektiğinde, talep eden ve adına yapılan bütün masrafları, özellikle, talep edenin seyahat masraflarını, adli temsil masraflarını ve çocuğun dönü masraflarını ve çocuğun bulunduğu yerin tespiti için yapılan bütün masrafları, çocuğa yer değiştirten  veya alıkoyan veya ziyaret hakkının kullanılmasını önleyen kişiye yükleyebilir.

Madde 27

Sözleşmenin gerekli gördüğü şartların yerine getirilmediğinin veya talebin haklı olmadığının açıklıkla görülmesi halinde, merkezi makam böyle bir talebi kabul etmek zorunda değildir. Bu durumda, ret sebeplerini talep edene veya icabında talebi kendisine iletmiş olan merkezi makama bildirir.

Madde 28

Merkezi makam, talebe, kendisine talep eden adına hareket etme veya adına hareket etmekle yetkilendirilen bir temsilci tayin etme yetkisi veren yazılı bir müsaadenin eklenmesini isteyebilir.

Madde 29

Sözleşme, koruma hakkının veya ziyaret hakkının, 3. veya 21. maddelere göre ihlal edildiğini öne süren şahıs kurum veya örgütün, sözleşme hükümlerine bağlı olarak veya olmayarak, taraf Devletlerin adli veya idari makamlarına müracaat etme serbestisine engel teşkil etmez.

Madde 30

Merkezi makama veya taraf bir Devletin adli veya idari makamlarına sözleşme uyarınca, doğrudan doğruya sunulan talepler ile bunlara eklenen veya bir merkezi makam tarafından sağlanan tüm belge ve bilgiler, taraf Devletlerin mahkemeleri veya idari makamları nezdinde geçerlidir.

Madde 31

Çocukların korunması konusunda farklı toprak birimlerinde uygulanabilen iki veya birkaç hukuk sistemi tanıyan bir Devlet açısından :

a) Bu Devlette mutat ikametgah terimine atıftan, bu Devletin bir toprak birimindeki mutat ikametgah anlaşılır.

b) Mutat ikametgah Devleti kanununa atıftan, çocuğun mutat ikametgahının bulunduğu toprak biriminin kanunu anlaşılır.

Madde 32

Çocukların korunması konusunda, çeşitli şahıs kategorilerine uygulanabilen iki veya
daha fazla hukuk sistemi tanıyan bir Devlet açısından, bu Devletin kanununa atıftan, bu Devlet kanunu tarafından belirlenen hukuk sistemi anlaşılır.

Madde 33

Çeşitli toprak birimlerinin, çocukların korunması konusunda kendi hukuk kurallarına sahip olduğu bir Devlet, hukuk sistemi birleştirilmiş bir Devlet uygulamak zorunda değil ise, sözleşmeyi uygulamak zorunda değildir.

Madde 34

Sözleşmenin, iki sözleşmeye de taraf Devletler arasında, uygulama alanına giren konularda, “küçüklerin korunması konusunda makamların yetkileri ve uygulanacak kanuna dair 5 Ekim 1961 sözleşmesi”ne göre önceliği vardır. Ayrıca, sözleşme, kanuna aykırı olarak yeri değiştirilen veya alıkonan çocuğun geri dönmesi veya ziyaret hakkının organize edilmesi için menşe Devleti ve talepte bulunan Devleti bağlayan başka bir uluslararası belgenin, keza, talepte bulunulan Devletin başka bir kanununun ileri sürülmesini engellemez.

Madde 35

Sözleşme, taraf Devletler arasında sadece, bu Devletlerde yürürlüğe girmesinden sonra meydana gelen kaçırma veya kanuna aykırı olarak geri dönmeme hallerine uygulanır. 39. ve 40. maddeler uyarınca bir beyanda bulunulmuş ise, yukarıdaki fıkrada taraf Devlete yapılan atıf, sözleşmenin uygulandığı toprak birimin veya birimlerini kasteder.

Madde 36

Sözleşme, iki veya daha fazla taraf Devletin, çocuğun, geri dönmesinin sebep olabileceği kısıtlamaları önlemek üzere, sözleşmenin, bu gibi kısıtlamalar meydana getirebilecek maddelerinin yok hükmünde sayılması hususunda anlaşmalarına engel teşkil etmez.

BÖLÜ M VI – NİHAİ HÜKÜMLER
Madde 37

Sözleşme, Lahey Uluslararası Hususi Hukuk Konferansının Ondördüncü toplantısına üye Devletlerin imzasına açıktır.

Sözleşme onaylanır, kabul edilir veya tasvip edilir ve onay, kabul veya tasvip belgeleri Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir.

Madde 38

Her diğer Devlet sözleşmeye katılabilir.

Katılma belgesi Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir.

Sözleşme, katılan Devlet için, katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer. Katılma sadece, katılan Devletle, bu katılmayı kabul etmiş olduğunu beyan eden taraf Devletler arasındaki ilişkilerde geçerli olur. Böyle bir beyanın, katılmayı müteakip, onaylayan, kabul eden veya tasvip eden üye Devletler tarafından da yapılması gerekir. Sözkonusu beyan Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir. Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, onaylı bir örneği, taraf Devletlerin her birine, diplomatik yoldan gönderir.

Sözleşme, katılan Devlet ile bu katılmayı kabul ettiğini beyan eden Devlet arasında, kabul beyanının tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 39

Devletler, imza, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, sözleşmenin, uluslararası alanda temsil ettiği toprakların tümünü veya bunların birini veya birkaçını kapsadığını beyan edebilirler. Sözkonusu beyan, bu Devlet için, yürürlüğe girdiği an, geçerlilik kazanır.

Söz konusu beyan ve müteakip teşmiller Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir.

Madde 40

Bu sözleşmenin düzenlediği konulara uygulanan iki veya daha fazla toprak birimine sahip bir taraf Devlet, imza, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, işbu sözleşmenin tüm toprak birimlerine veya sadece birine veya birkaçına uygulanacağını beyan edebilir ve her an, yeni bir beyanda bulunmak suretiyle bu beyanını tadil edebilir.

Bu beyanlar Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir ve sözleşmenin uygulanacağı toprak birimleri sarahaten belirtilir.

Madde 41

Taraf bir Devletin, yürütme, adli ve yasama sistemlerinin, bu Devletin merkezi ve diğer makamları arasında paylaşıldığı bir hükümet sistemine sahip olması halinde, sözleşmenin imzası, onayı, kabulü veya tasvibi veya sözleşmeye katılma veya 40. madde uyarınca yapılan beyan, bu Devlet iç yetki paylaşımı açısından hiçbir sonuç getirmez.

Madde 42

Taraf Devletler, en geç, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, veya 39. ve 40. maddelere göre yapılan beyan anında, 24. madde ile 26. madde 3. fıkrada öngörülen çekincelerden birini veya her ikisini koyabilirler. Başka hiçbir çekince kabul edilmez.

Taraf Devletler, koydukları çekinceyi her an geri çekebilirler. Geri çekme Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilebilir.

Çekince, yukarıdaki fıkrada sözü edilen tebliğden sonraki üçüncü ayın ilk günü geçerliliğini kaybeder.

Madde 43

Sözleşme, 37 ve 38. maddelerde öngörülen, üçüncü onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Müteakiben sözleşme,

1 — Daha sonra onaylayan, kabul eden, tasvip eden veya katılan Devletler için, onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü;

2 — Sözleşmenin, 39. ve 40. maddeler uyarınca teşmil edildiği topraklar veya toprak birimleri için, sözkonusu maddelerde öngörülen tebliğden sonraki üçüncü ayın ilk günü; yürürlüğe girer.

Madde 44

Sözleşme, 43. madde, 1. fıkra uyarınca yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, daha sonra onaylayan, kabul eden veya tasvip eden veya katılan Devletleri de kapsamak üzere beş yıllıktır.

Sözleşme, fesih hariç, zımmî olarak beş yıldan beş yıla yenilenir

Fesih, beş yıllık sürenin sona ermesinden en az altı ay önce Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir. Fesih, sözleşmenin uygulandığı toprakların veya toprak birimlerinin bazıları ile sınırlı olabilir.

Fesih, sadece tebliğ eden Devlet için geçerlidir. Sözleşme diğer taraf Devletler için yürürlükte kalır.

Madde 45

Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, Konferans Üyesi Devletlere ve 38. madde hükümleri uyarınca katılan devletlere :

1 — 37. maddede öngörülen, imza, onay, kabul ve tasvipleri;
2 — 38. maddede öngörülen katılmaları;
3 — Sözleşmenin 43. madde hükümleri uyarınca yürürlüğe gireceği tarihleri;
4 — 39. maddede öngörülen teşmilleri;
5 — 38 ve 40. maddelerde yeralan beyanları;
6 — 24. maddede ve 26. maddenin 3. fıkrasında öngörülen çekinceleri ve 42. maddede öngörülen çekince geri çekmelerini;
7 — 44. maddede öngörülen fesihleri; tebliğ eder.

İşbu sözleşmeyi, aşağıda imzası bulunan, usulüne uygun şekilde yetkilendirilenler imzalamışlardır.

Lahey’de 25 Ekim 1980’de, her iki metin aynı şekilde geçerli olmak üzere, Fransızca ve İngilizce olarak, Hollanda Hükümeti arşivlerine teslim edilecek ve onaylı bir örneği, diplomatik yoldan Lahey Uluslararası Hususi Hukuk Konferansı Ondördüncü Toplantısı Üyesi Devletlere tevdii edilecek tek bir nüsha olarak tanzim edilmiştir.

ÇEKİNCE METNİNİN TÜRKÇE TERCÜMESİ ULUSLARARASI ÇOCUK KAÇIRMANIN HUKUKİ VEÇHELERİNE DAİR 25 EKİM 1980 TARİHLİ LAHEY SÖZLEŞMESİNİN 45. MADDESİ UYARINCA :

Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, 25 Ekim 1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşme’nin depoziter devleti olarak, Lahey Devletler Özel Hukuk Konferansı üyelerine ve Sözleşmeye katılmış devletlere, Sözleşmenin Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Baki İlkin tarafından, 21 Ocak 1998 tarihinde aşağıda bulunan çekince konularak imzalandığı bilgisini sunmaktan şeref duyar.

” 26. Maddenin 3. paragrafı; Türkiye Cumhuriyeti mahkeme masraflarından veya kanuni danışman ve müşavirlerin katılımından doğan masraflar ile çocuğun iadesi sebebiyle doğan masrafları üstlenmemektedir.”

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi

0

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 4 Temmuz 1776 tarihinde yapılan Kongre’de Amerika Birleşik Devletleri üyesi tüm koloniler tarafından oybirliğiyle kabul edilerek ilan edilmiştir. On Üç Koloni birleşerek Büyük Britanya Krallığı‘ndan bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.  Belge, Kongre tarafından 2 Temmuz 1776 tarihinde onaylanmış 4 Temmuz’da dünyaya deklare edilmiştir. 

4 Temmuz 1776 tarihli Kongre’de Amerika Birleşik Devletleri’nin oybirliğiyle kabul ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi
İnsanı ilgilendiren olayların akışı içinde, bir halkın kendini bir başka halka bağlayan siyasal bağları koparmak ve doğa kanunlarının ve Tanrı’nın ona dünya güçleri arasında bağışladığı ayrı ve eşit yeri almak gereğini duyduğu zaman, insanlığın fikirlerine duyduğu yerinde saygı, o halkı bu ayrılmaya zorlayan nedenleri açıklamakla yükümlü kılar.
Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa Erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz. Bu hakları güvence altına almak amacıyla insanlar arasında adil güçlerini, yönetilenlerin onayından alan yönetimler kurulur.
Herhangi bir yönetim biçimi bu hedefler için zararlı olmaya başladığında bu yönetimi değiştirmek ya da feshetmek ve güvenliklerini ve mutluluklarını etkilemesi kendilerine en muhtemel görünen bir şekilde güçlerini düzenleyerek ve yönetimin temelini o tür ilkelere dayandırarak yeni bir yönetim kurmak halkın hakkıdır.
Aslında sağduyu, uzun bir geçmişi olan yönetimlerin sudan ve geçici nedenlerle değiştirilmemesini buyurur; bu nedenle, insanların durumlarını düzeltmek amacıyla alışılagelen yönetim biçimlerini değiştirmek yerine, kötülüklere katlanmaya daha meyilli oldukları tecrübeyle sabittir.
Ancak sürekli aynı amacın peşinde uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, halkı mutlak bir despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o halkın hakkı ve görevidir.16 İşte bu kolonilerin sabırla katlandıkları durum budur ve yine bu durum şu an onları eski yönetim biçimini değiştirmekten alıkoyan gerekliliktir.
Büyük Britanya’nın şu anki kralının dönemi, hepsi bu devletler üzerinde mutlak bir Zorbalık kurma amacıyla tekrarlanan zararların ve yağmaların dönemi olmuştur. Bunu kanıtlayabilmek için gerçeklerin dürüst dünyaya sunulması gerekmektedir:
Kamu refahı için en sağlıklı ve gerekli olan yasalara onay vermeyi reddetmiştir.
Onayı alınana kadar yürütmeleri askıya alınmadığı sürece valilerinin acil ve büyük öneme sahip yasaları çıkarmalarını yasaklamıştır ve yasalar askıda kaldığında ise yasalarla ilgilenmeyi tamamen göz ardı etmiştir.
Kendileri için paha biçilemez ve sadece zorbalar için korkunç olan yasama gücünde temsil haklarından vazgeçmedikleri sürece, geniş halk kitlelerinin barınmalarına ilişkin pek çok yasayı çıkarmayı reddetmiştir.
Yasamayla kurumlarını, kendi fikirleriyle uzlaşmalarını sağlayana kadar tüketme amacıyla, devlet arşivinin bulunduğu yerden uzak, alışılmadık ve uygunsuz yerlerde toplantıya çağırmıştır.
İnsanların haklarına yaptığı saldırılara mert ve sert bir şekilde karşı durdukları için Temsilciler Meclisi’ni devamlı olarak dağıtmıştır.
Söz konusu dağıtmaların ardından uzun bir zaman yeni temsilcilerin seçilmesini reddetmiştir, bu yüzden devlet dışarıdan gelebilecek bir saldırının ya da içerdeki sarsıntıların bütün tehlikelerine karşı savunmasız durumdayken yok etme gücü bulunmayan yasama gücü halka dönmüştür.
Bu devletlerin nüfuzlarını engellemek için çabalamış ve bu amaçla Yabancıların Vatandaşlığa Kabul Yasası’nı engellemiş, göçleri teşvik etmek üzere hazırlanan yasaları geçirmeyi reddetmiş ve yeni Arazi Tahsisi koşulları yaratmıştır.
Yargı gücü kurmak üzere hazırlanan yasalara onay vermeyi reddederek yargı idaresini engellemiştir.
Yargıçların görev sürelerini, maaşlarının miktarını ve ödeme biçimini sadece kendi iradesine bağlı hale getirmiştir.
Halkımıza saldırsınlar ve halkı tüketsinler diye sayısız yeni makam oluşturmuş ve buralara büyük memur kitleleri yollamıştır.
Mevzuatımızın onayı olmadan barış zamanında aramızda daimi ordu bulundurmuştur.
Askeriyeyi sivil güçten bağımsız ve üstün hale getirmeye çalışmıştır.
Bizi anayasamıza yabancı ve yasalarımız tarafından tanınmayan bir yargı biçimine bağlı hale getirmek için başkalarıyla işbirliği yapmış ve aşağıdaki sebeplerden dolayı sahte mevzuatlarının yasalarına onay vermiştir:
Silahlı birlikleri aramızda konuşlandırmak,
Bu devletleri, halklarına karşı işleyecekleri olası cinayetler için sözde yargılamalarla bir mahkeme ile cezadan korumak,
Dünyanın her yeriyle yaptığımız ticareti kesmek,
Rızamız olmadan bize vergi yüklemek,
Birçok durumda jürili bir mahkemenin yararlarından bizi yoksun bırakmak,
Bizi işlemediğimiz suçlar yüzünden yargılanmak üzere deniz aşırı yerlere götürmek,
Sınır komşumuz bir idari bölgede özgür İngiliz hukuk sistemini kaldırmak, keyfi bir yönetim kurmak ve aynı, mutlak egemenliği bu kolonilere tanıtmak üzere bu yönetimi birörnek ve uygun bir araç haline getirmek için bu yönetimin sınırlarını genişletmek,
Ayrıcalıklarımızı elimizden almak, en değerli yasalarımızı yürürlükten kaldırmak ve Yönetim biçimimizi kökünden değiştirmek,
Yasama kurumumuzu askıya almak ve her türlü durumda bizim için yasa koyma gücünü elinde bulundurduğunu ilan etmek.
Kendi himayesi altında olmadığımızı ilan ederek ve bize karşı savaş açarak yönetimden çekilmiştir.
Denizlerimizi talan etmiş, kıyılarımıza harap etmiş, kentlerimizi yakıp yıkmış ve halkımızın yaşamını mahvetmiştir.
Bu sırada, barbarlık zamanlarında yapılanlardan bile daha beter ve uygar bir ulusun liderine yakışmayan, gaddarlık ve zalimlik şartları altında zaten başlamış olan ölüm, yalnızlık ve zorbalık çalışmalarını tamamlamak üzere yabancı paralı askerlerden kurulu büyük orduları sevk etmiştir.
Açık denizlerde esir tutulan kendi vatandaşlarımızın hepsi kendi ülkelerine silah doğrultmaları, kendi arkadaşlarının ve kardeşlerinin katili olmaları veya kendi elleriyle kendilerini öldürmeleri için zorlanmıştır.
İç ayaklanmaları kışkırtmış ve sınır bölgelerinde oturan, bilinen savaş yöntemleri; bütün yaş, cinsiyet ya da hal gözetmeksizin herkesi yok etmek olan acımasız Kızılderili vahşileri geliştirmeye çalışmıştır.
Bu baskıların her evresinde düzeltme yapılmasını en mütevazı şekilde talep ettik. Durmadan yinelediğimiz ricalarımızın karşılığı, durmadan uğradığımız kayıplar oldu. Karakteri her şekilde bir zorbayı tanımlayan eylemlerle kendini gösteren bir prens, özgür halkın hükümdarı olmak için uygun değildir.
Britanyalı kardeşlerimizden de bir şey istemiyoruz. Mevzuatlarının üzerimizde izin verilemez bir yargı gücü kurma girişimleri konusunda onları zaman zaman uyardık.
Buraya hangi koşullar altında göç edip yerleştiğimizi onlara anımsattık.
Doğal adalet ve yüce gönüllerine seslendik, akrabalık bağlarımıza dayanarak, kaçınılmaz olarak bağlantımızı ve haberleşmemizi kesecek bu yağmaları reddetmelerini rica ettik.
Fakat onlar da adaletin ve kan bağımızın feryatlarına kulaklarını tıkadılar. Bu yüzden, sırf gereklilikten, ayrılığımızı ilan etmek ve bütün insanlığı gördüğümüz gibi onları da savaşta düşman, barışta dost olarak gördüğümüzü bildirmek zorundayız.
Bu yüzden, bu genel kongrede toplanan, Amerika Birleşik Devletleri’nin temsilcileri olarak, dürüst niyetlerimizle dünyanın yüce hâkimine başvurarak bu kolonilerin iyi insanları adına onların verdiği yetkiyle Birleşik Kolonilerin özgür ve bağımsız devletler olduklarını;
Britanya Krallığı’na karşı her türlü Bağımlılıklarının sona erdiğini;
bu kolonilerle Büyük Britanya Devleti arasındaki her türlü siyasal ilişkinin sona erdirildiğini ve sona erdirilmesi gerektiğini, özgür ve bağımsız devletler olarak savaş açmak, barış ilan etmek, ittifaklar kurmak, ticareti düzenlemek ve diğer tüm Bağımsız devletlerin gerçekleştirme hakkına sahip oldukları bütün eylemleri gerçekleştirebileceklerini ve sayılanların hepsini yapmaya hakları olduğunu resmi bir şekilde ilan eder ve yayımlarız.
İlahi takdirin korumasına dayanarak işbu bildirgenin korunması için karşılıklı olarak yaşamımız, servetimiz ve kutsal onurumuz adına ant içeriz.

4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesini Prof. Dr. Muvaffak Akbay Türkçe’ye çevirmiştir.

Muvaffak Akbay

Laiklik

0
Cumhuriyet Devrimleri

Laiklik, herkesin birbirinin dinine, inancına, inançsızlığına, yaşam felsefesine ve biçimine karışılmaması ve saygıyı gösterilmesini sağlayacak hukuksal güvencenin devlet tarafından sağlanmasıdır. Laiklik, hukuk ile güvence altına alınan bir rejim öngörmesi nedeniyle tamamen hukuki bir kavramdır; bilimin ve ulusal egemenliğe dayanan hukuk kurallarının temel alındığı bir yaşam biçimidir. Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle Fransa’da gelişmiş ve Avrupa’ya yayılmıştır.

Demokratik toplum olmanın yolu laik bir kültürü şart kıldığı gibi hukukun tanrısal kaynak yerine insanlar tarafından yaratılmasını da laiklik sağlamaktadır.

Laiklik, kişinin istediği din ya da ideolojiye inanması, düşüncelerini açıklayabilmesi, yayabilmesi, ahlak telakkisini dinden bağımsız oluşturabilmesi, dinsel yahut din dışı inanç ve düşüncelere saygı duyulması, başkalarının felsefi düşünce ve dinsel inançlarının aşağılanmaması ve baskı altına alınmamasıdır.

Cumhuriyet Devrimlerinin en önemli iki parçası laiklik ve eğitim birliğidir. Laiklik, toplumun dünya işlerinde dinsel kuralların ya da başka bir ideolojinin baskısı altında kalmamasıdır.

Türkiye’de Laiklik 

Türkiye’de laiklik, başka toplumların daha erken dönemlerde tamamladığı aydınlanma ve özgür düşünceyi, bilim ve ifade hürriyetini sağlayarak demokrasiyi yerleştirmek üzere 5 Şubat 1937’de Anayasal hüküm haline getirilmiştir.

Laikliği Türkiye’de, 1937 yılında Anayasal hüküm haline getiren Mustafa Kemal Atatürk, laikliğin yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması anlamına gelmediğini, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetinin de laiklik ilkesi ile garanti altına alındığını açıklamıştır. Din ve devlet işlerinin ayrılması din ve ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasını da gerektirmektedir.

5 Şubat 1937 : Laikliğin Anayasal hüküm altına alınması

Laiklik İlkesinin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmış ve 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak Laiklik devlet yönetiminde temel kural haline getirilmiştir.

1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama hayata geçirilmiştir. Çıkarılan bu kanunlar sonucunda dinsel kıyafet, sembol ve işaretlerle sokakta dolaşılması yasaklanmış, ders kitaplarındaki dinsel sembol ve işaretler kaldırılmış, 1924 Anayasasındaki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü 1928 yürürlükten kaldırılmış ve laiklik ilkesi 1924 Anayasası’na 5 Şubat 1937 tarihinde girerek daha sonraki 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasında da laiklik ilkesi korunmuştur.

1961 Anayasasına göre “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

1982 Anayasasının ikinci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir.

Anayasamızın 174. maddesi, Cumhuriyet Devrimlerini ve laikliği daha kuvvetli bir hükümle koruma altına almıştır: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”

Laiklik, kökeni laos olan laikos kelimesinden alınmıştır ve Yunanca’da ‘laos’ kelimesi anlamını taşımaktadır. Fransızcada ‘laicisme’ olarak kullanılan kelimenin İngilizce ve Almancadaki kullanımı ise Latince kökeninden, ‘saecularis’ kelimesinden alınmıştır ve bugünkü Türkçe’ye de dahil olan ‘Seküler’ kelimesinin anlamı “din gibi değişime kapalı olmayan, zamanla değişebilen” anlamına gelmektedir. Laik ise, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dini olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir.

Laiklik, dinsizlik ya da ateistlik değildir.

Dinin siyaset alanında araç olarak kullanılmaması, inançların kişilerin vicdanı dışında başka tesir ve baskılara açık olmaması, herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olması ve laikliğin dinsizlikle karıştırılmaması gerekir.

Devlet, tüm vatandaşlara eşit şekilde din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tarafsız davranmalıdır.

Laik niteliğe sahip devletlerde insanlar inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilir.

Devlet inanç hürriyetinin koruyucusu olarak tüm inançlara aynı mesafededir. Devlet görevlileri, bir dini yahut inanç sistemini yurttaşlara dikte edemez ve o din yahut inanç siteminin devlete egemen olması yönünde davranamaz.  Laik devlet, belli bir dini ön plana çıkararak ona üstünlük tanıyamaz ve hakim bir din belirleyerek onun kurallarını bütün vatandaşlara uygulatmaya çalışamaz. Devlet, kimsenin dinsiz ya da ateist olmasını da öngöremez. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgisi maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve ibadetlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk ve Öğretide Doğru Haklı ve Yasal Gerekçe Biçimleri

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk ve Öğretide Doğru Haklı ve Yasal Gerekçe Biçimleri başlıklı bildiri, dönemin Samsun/Çarşamba yargıcı Hilmi Şeker tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının değerlendirilmesi ve metodoloji toplantısında sunulmuştur. Makale ilk olarak İstanbul Barosu ve İstanbul Üniversitesi işbirliğinde çıkarılan HFSA 10. Dergisinde, 2004 yılında yayımlanmıştır. Ayrıca Ankara Barosu Dergisi’nde, 2007 yılında yayımlanmıştır. Gerekçe Hakkı kavramının Türkiye’de yaygınlaşması ve yerleşmesine ömrünü adayan Şeker halen Sakarya yargıcıdır.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk Ve Öğretide Doğru Haklı Ve Yasal Gerekçe Biçimleri / Hilmi Şeker
Giriş:

A.İ.H.S.si insan haklarının korunmasını ve gelişimini amaçlayan düzenekte adil ve güvenli yargılanma hakkına ayrıca ve açıkça yer vermek suretiyle, maddi yada hukuki hakikate varmada şekli adaletin değeri ve buna olan gereksinimini normatif düzenleme ile somutlaştırmıştır. ”görünen adaleti” sağlamayı amaçlayan bu düzenleme kendi içinde gerek açık, gerekse örtülü birden ziyade ilkeyi barındırmaktadır.

Gerekçeli karar hakkı ise yargılama sürecinde “olup bitenler” hakkında bilgi edinilmesini misyon edinmiş, varlığını içtihatlara borçlu, 6.maddedeki haklar senfonisinin önemli ve örtülü enstrümanlarındandır. Anılan bu niteliği ile sözleşme uygulamasında bir yargılama yöntemi ilkesi olarak ta adlandırılabilir.

Gerekçeli Karar hakkının bir yargılama yöntemi ilkesi olarak kullanılması, benimsenip yerleşmesi, ancak bu hakkın tanımlanması, içeriği ile uygulamadaki görünüm biçimlerinin yani kimlik bilgileri ile özgeçmişinin mikolojik bir analize tabi tutularak belirlenmesi ile olanaklıdır.

Gerekçe kavramı; tarih sahnesine ilk olarak insanoğlunun kendini ve dış dünyadaki olup biteni sorguladığı dönemlerde çıkar ve kendi kusuru ile düştüğü kısıtlılık durumundan kurtulmak için uğraş verdiği aydınlanma döneminde de önem kazanmaya başlar. Günümüzde davaların mahkeme salonunun dört duvarı arasında kalmadığı, dünyanın gözü ve kulakları önünde yer aldığı ve gelecekteki etkileri düşünüldüğünde, gerekçenin insan haklarının korunmasında uluslararası bir cazibenin odağında bulunma özelliğini giderek güçlendireceğe benziyor.

Hukukun üstünlüğünü savunan akımların giderek Kara Avrupa’sını da etkisine alması sonucunda; devletin hukukun içine çekilme ve etkinliğinin hukuk ile sınırlandırılmasına ilişkin düşünsel çabalar hukuk devletinde karşılık bulmuştur. Hukuk devleti ve ona ruh veren ilkeler bu düşünsel potada giderek şekillenmiş anayasacılık hareketlerinin başlaması ile de normatif alanda vücut bulmaya başlamışlardır. (İngiliz, Amerikan Haklar bildirgesi ile Fransız Haklar Bildirisi gibi)

İnsanın kamusal alanda ‘değer’ haline gelmesi , bu değere yönelik ihlallerin yaptırıma dönüştürülmesi, hak arama özgürlüğünün tanınması ile birlikte ‘yargısal korunmanın’ sistemin özüne yerleştirilmesi, korumanın tam ve güvenli işleyebilmesi için yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesine ilişkin önlemlerin alınması, mahkeme kararlarının bağlayıcılığının sağlanması, yargıcın tarafsızlığı ve nesnelliği, bir dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması, yargılama usulüne bağlılık, yargıcın temellendirme ve gerekçe görevi bu dönemde ve hukuk devletinde yaşam bulmuşlardır.

Kurgulanan bu düzenekte yargıç, son sözün söylenmesi ve hukukun ne olduğunun dile getirilmesi gibi olağanüstü bir misyonun taşıyıcısı olup, edimini yerine getirebilecek nicelik ve nitelikte yargısal araçlarla da donatılmıştır. Hukukun adalete dönüştürülmesinde; yargıç bağımsızlığı ile güvencesi ,dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması ile temellendirme ve gerekçe görevinin başatlığına vurgu yapılarak, adli kararda hukuk devletinin gereği ve adalet arayışının karşılığı olarak doğru, yasal ve haklı bir kanıtlama ve gerekçelendirme zorunlu görülmüştür.

Gerek hukukun üstünlüğü ereğine ulaşma gerekse hukuk devletinin kurumsallaşmasına yönelik çabalar en çok insan hak ve özgürlüklerinin korunmasında somutlaşarak, gelinen noktada tek tek ulusların sorunu olmaktan çıkıp, uluslar arası alemin ortak uğraşı ve beklentisi halini almıştır. A.İ.H.S.si de insan haklarının uluslar arası korunmasına yönelik anlayış ve çabaların ortak görünüm biçimlerindendir.

Bu bağlamda; gerek Strazburg, gerekse Türk Yargısı’nın bu ilkeye yönelik ilgisi giderek artma eğilimi göstermektedir. Bu eğilimin oluşumunda insan hakları alanındaki sürekli gelişmeler, bunun normatif yansımaları, adil ve güvenli yargılanma gereksinimi ile sözleşmenin barışçıl ve zorlayıcı konseptinden söz edilebilir. Bu nedenledir ki AİHM de bu gereksinimi gidermede kendine düşeni yaparak, içtihatları aracılığı ile gerekçeli karar alma hakkına egemen ilkeleri belirlemekte ve geliştirmektedir. Bununla bir yandan yargılama sürecinde yargıç ile yanların bütün eylem, işlem ve davranışlarına açıklığı, doğruluğu, yasallığı egemen kılmak öte yandan da olası keyfiliği denetime tabi tutarak, görünen adalete katkıda bulunmak istemektedir.

Buraya değin anlatılanlarla gerekçeli karar hakkının bu sunuma neden konu yapıldığını özetlenmeye çalıştım. Bundan sonraki bölümlerde ise gerekçeli karar hakkının tanımı ,içeriği ile pozitif hukuktaki düzenleniş şekli ile uygulamadaki sapma biçimleri irdelenecektir. Gerekçenin öğretide algılanma ve tanımlanma şekli ile yargı kararlarındaki görünüm biçimleri ele alındıktan sonra ,Strazburg Yargı Organının konuya bakış açısı ile bu kararların alınmasında etkili prensiplerine değinilerek, çalışma öneri ve katkılarla sonlandırılacaktır.

Birinci Kısım
I- Gerekçenin yürürlükteki hukukta görünüm biçimleri

Gerekçe en geniş anlamı ile yargı mercilerinin yargısal etkinliklerine konu eylem, işlem ve kararlarının doğru, haklı, yasal, makul (akla mantığa), vicdana uygun ve denetlenmesine olanak verecek şekilde temellendirilmesi olarak tanımlanabilir.

Gerekçelendirme ödevi normlar hiyerarşisinin tüm kademelerinde özelde yargıçlara genelde de iddia makamı ile diğer süjelere verilmiştir. Pozitif hukukumuzda gerekçenin öncelikle üst norm konumundaki Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 141/3 maddesinde düzenlendiği, bu emredici buyruğun diğer yargılama yöntemine ilişkin yasalarda da detaylandırıldığı anlaşılmaktadır.

Buradan hareketle ifade edilebilir ki; Anayasamız bazı anayasalardan farklı olarak yargı kararlarının gerekçeli olmasını ilke edinmekle birlikte bazı istisnai durumlarda da gerekçe zorunluluğu aramamaktadır. Söz konusu bu ayrık hallere yasa hükümleri ve yargısal kararlar kaynaklık yapmaktadırlar.

A) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Gerekçe 

A.İ.H.S.si A.Y.’nın 90.maddesindeki yasalaşma prosedürünü tamamlamakla artık iç hukuktaki yerini almıştır. Sözleşme normlarının anayasa ile hiyerarşi ilişkisi konusunda öğretide fikir birliği olmamasına rağmen ,sözleşme normlarının uygulanması önünde kural olarak herhangi bir engelin kalmadığı tartışmasızdır. Anayasanın eksenini oluşturan insan haklarına saygı ilkesi A.İ.H.S.’i ile birlikte bütün uluslar arası insan hakları normlarına anayasal değer atfetmektedir. Dolayısı ile sözleşmenin ulusal hukuk kurallarına üstün olduğu ve yargı yerlerince özellikle ve öncelikle uygulanması gerektiği bilinmelidir.

A.İ.H.S bir yandan insan haklarının sürekli ve kalıcı olmasının olanaklarını araştırmak öte yandan giderek farklılaşan ihlallerin ortadan kaldırılmasına yönelik önlemleri geliştirmeyi hedeflemekle “yaşayan bir belge” konumundadır. Mahkeme sözleşmenin hedeflediği bu amacı önemli ölçüde ,bakmakta olduğu davalarda sözleşme normlarını ve uyuşmazlık konusunu yorumlayarak gerçekleştirmektedir. Mahkeme böylelikle erekbilimsel ve evrimci yorum yöntemlerini kullanarak, sözleşmenin toplumsal değişime uyarlamasını pretoryen bir biçimde gerçekleştirmektedir. Bu geleceğe yönelik içtihat divanı, sadece yürürlükteki hukuku beyan etmekle kalmamakta , yarının hukukunu yaratma yükümlülüğü onu yasa koyucuya da yakınlaşmaktadır. Mahkeme kısaca sözleşmede yer alan hakların sadece savunulmasını değil onların geliştirilmesini de sağlamayı anlamakta, bunun içinde dinamik yorum yöntemini uygulamaktadır.

Mahkeme güvence altına alınan hakları, devletlerin genel uygulamasına sık sık başvurarak yorumlayıp tanımlamakla birlikte “özerk kavramlar” anlayışını da geliştirmiştir. BÜ kavramlar, davalı devletin iç hukukuna basit bir başvuru ile yorumlanamazlar; bütün üye devletler için geçerli bir “Avrupa anlamına” sahiptirler. Bununla Mahkeme Jürisprüdansını Avrupalılaştırmak ve bir hak ve özgürlükler “Avrupa Yargı düzeni” kurmak amacına yönelmekte, bununla da tutarlılığını ve gücünü pekiştirmek istemektedir. Böylelikle mahkeme, kullandığı yorum yöntemleri ve hukukun genel ilkeleri ile ortak bir Avrupa koruma standardı yaratmaktadır.

Sözleşmenin başlangıç kısmında yer alan demokratik bir toplumda “Hukukun üstünlüğünü” sağlama erekselliği, Mahkemeye göre “sözleşmeyi bir bütün olarak esinler”. Hukukun üstünlüğü ilkesi öncelikle ‘hukuk hakkının ’güvence altına alınmasını gerektirir. Hukuksal güvenlik, iç hukuk kuralının ulaşılabilir olması, açık olması ve öngörülebilir olmasını ifade eder. Sonra ,özgürlük ve güvenlik hakkı hukukun üstünlüğü ile başattır. Nihayet hukukun üstünlüğü, yargıca ulaşabilme ve Avrupa hukuk anlamında “adil yargılanma hakkını” kapsar.

Adil yargılanma hakkı, sözleşme konsepti içinde genelde saptanan bu anlayıştan özelde de iki önemli esastan hareketle düzenlenmiştir. Bunlardan ilki evvelce ifade edildiği üzere şekli adaletin oluşum sürecine açıklığı egemen kılmak, ikincisi ise hükmün hedeflediği adalet duygusuna rasyonel bir şekilde ulaşmaktır. Bu iki hedefin bileşkesi ise yargılamada hakkın içeriksizleştirilmesine hizmet eden etkinlikleri denetleyerek, usule ilişkin koruma sağlamak, yani usulü adalete dönüştürmektir. Gerekçeli karar hakkı da enstrüman kimliği ile aynı misyonun temsilciliğini üstlenerek, toplumun kendi varlığına yönelmiş evlatlarının adil ve rasyonel bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır. Gerekçeli karar alma hakkı; sözleşmenin 6/1 maddesinde açıkça yer almamakla birlikte bu madde metninin yorumu ile edinilmiş ,örtülü ancak mutlak olmayan ve gerek yargı organının gerekse yargılama konusunun özelliğine göre istisnalara maruz kalabilecek haklardandır. Başka bir ifade ile Strazburg yargı kararları hem gerekçeli karar hakkına kaynaklık yapmakta, hem de bu hakkın niteliğini, kapsamını ve hatta etkinliğini sağlamada belirleyici bir işlev üstlenmektedir.

Bu kimliğinden ötürü Strazburg yargısının gerekçeye ilişkin kararları bu sunumun konusunu oluşturmuştur. Bununla Strazburg Mahkemesinin gerekçeye ilişkin değerlendirmeleri ölçü alınarak, hangi uygulamaların gerekçeli karar hakkının ihlali anlamına geleceği hangilerinin ise ihlal olarak nitelendirilmeyeceği saptanacaktır. Böylelikle Avrupa Mahkemesi ile ulusal yargı organları arasında gerçek bir diyalog, belirlenen bu ortak ilke ve ölçütlerin kullanımı ile sağlanmış olacaktır.

Ancak bu diyalog kurulurken, içtihatların bire bir alınıp uygulanması yerine bunların temelindeki ilke ve ereğin esas alınarak çıkarımlarda bulunulması yargıcın bir “içtihat otomatı” olmasını da önleyecektir. Aksi olasılıkta, yargıcın norm ve olayı değerlendirme alanındaki hakimiyeti içtihatların lafzı ile sınırlandırılmış olunacaktır. Belirtilen bu anlama ve anlamlandırma etkinliğinde başarı; felsefe, sosyoloji ve yorum öğretisi hakkında asgari birikimi zorunlu kılar. Böylelikle içtihat hukukunda zikredilen kavram ve kurumların “Avrupa anlamlarının” saptanmasında, felsefi ve sosyolojik argümanların destek ve katkıları da sağlanmış olacaktır. Saptayabildiğimiz kadarı ile gerekçeli karar ilkesi, öncelikle (a fortiori) ceza hukuku alanında uygulanmakla birlikte ,gerekçeli karar hakkının sadece sanıklar için bir güvence olmadığı aynı zamanda hukuk davalarında da geçerli bir ilke olduğu vurgulanarak ,iç hukuktaki uygulama kapsamı da belirlenmiştir. Avrupa pratiğinde; gerekçeli kararın niteliğine ilişkin içtihatlarda bir artma eğilimine rastlanmakla birlikte,bu portföyün öğretiye oranla çeşitlilikten ve gerekçenin işlevini açıklamaktan uzak olduğu, bunun da mahkemeye intikal eden ihlallerin niteliği ile açıklanabileceğini söyleyebiliriz. Söz konusu bu içtihatların küçük farklılıklar bir yana içerik itibarı ile Türk hukuk sistemi ve öğretideki gerekçeli karar kavramı ile büyük ölçüde örtüştüğü de dikkate değerdir.

Bu sav, Strazburg Mahkemesi İçtihatlarının gerekçeli karar hakkına aykırılık teşkil eden ve etmeyen(ihlale neden olan ve olmayan) durumlar şeklinde ikili bir ayırıma tabi tutularak irdelenmesi ile temellendirilmiş olunacaktır. Söz konusu bu belirlemelere kaynaklık edenler ise Van De Hurk/Hollanda,Ruiz Torija/İspanya, Hiro Balani/İspanya, Georgiadis/Yunanistan, De Moor/Belçika davalarındaki temel içtihatlardır. Buna göre;

1.Strazburg Yargısının gerekçeli karar alma hakkına aykırılık teşkil etmeyen durumlara ilişkin Prensipleri:

Mahkeme, yargı kararlarının gerekçeli olmasını kural edinerek bu kuralın kapsamının, kararın niteliğine ve her olayın özelliğine göre değişiklik gösterebileceğini ortak bir ölçüt olarak belirlemiştir. Başka bir deyişle Avrupa mahkemesi rehberlik etmek amacıyla bu davalarda gerekçelendirme zorunluluğunun sınırlarının hükmün doğasına, ülkelerin kanun yapıları, örf ve adetleri, meşruluk algılamaları ve değer yargılarına bağlı olarak değişkenlik arz edebileceğini kabul etmektedir.

Ancak; gerekçeli karar verme zorunluluğuna ilişkin bu ilkenin, sözleşme organlarının bir temyiz mercii gibi hareket etmekten kaçınmaları nedeniyle, çok etkin olarak denetlenebildiği söylenemez. Bununla birlikte 6.madde bağlamında kararların uygun ve yeterli gerekçelerle desteklenmesi gerekliliği, yalnızca koruma altındaki bir hakka müdahalenin gerçekleşmesi ile sahneye çıkmaktadır. Mahkeme genellikle açık bir keyfilik görüntüsü olduğu veya açıkça yada makul bir biçimde gerekçe gösterilmediği durumlarda,gerekçenin niteliğini tartışmaktadır.

Mahkeme bazı ayrık hallerde gerekçe gösterilmemesinin hakkın ihlaline neden olmayacağını da saptamıştır.Hangi durumların hakkın ihlali olarak nitelendirilmeyeceği (istisnalar) bu bölümün inceleme konusu olacaktır.

a) İç Hukukta Mahkemelerin tüm sorulara ayrıntılı cevap vermek zorunda olmadıkları:

A.İ.H.Mahkemesi bakmakta olduğu bir uyuşmazlıkta milli mahkemelerin yargılama aşamasında tüm sorulara ayrıntılı cevap vermekle ödevli olmadıklarını içtihat etmektedir. Başka bir anlatımla, mahkemeler sadece davanın sonucuna etkili olay olgu ve argümanları açıklamakla yükümlü olmakla birlikte, bu şekildeki gerekçelendirmenin gereksiz ve yersiz detaylandırmadan uzak, ancak üstün tutulan yada tutulmayan sav/savunmanın içeriği hakkında bilgilenmeyi sağlayacak ölçü ve özenlilikte olmalıdırlar.

b) Mahkemelerin karar verilmesine neden olan temelleri kararlarında yeteri açıklıkta ve ayrıca belirtmekle yükümlü oldukları:

Ancak her ne kadar mahkemelerin, tüm sorulan soruları ayrıntılı olarak cevaplama zorunlulukları yoksa da bu gerekçelendirmeme özgürlüğünün mutlak olduğu söylenemez. Mahkemeler her şeye rağmen kararın verilmesine neden olan temelleri yeteri açıklıkta ve ayrıca belirtmekle yükümlüdürler. Bu ilke ile amaçlanan; hükmün asgari ölçülerde temellendirilmesi ile birlikte keyfiliği ve perdelemeyi önleyerek, yansızlığı yargısal korunmanın hizmetine sunmaktır. Ancak uygulamada mahkemelerin; çeşitli nedenlerle gerekçe göstermekten kaçındıkları yada yetersiz gerekçelere dayalı (doğru, makul ve yasal olmayan)kararlar vererek yönteme aykırı bir pratik sergilediklerine sıkça tesadüf etmekteyiz. Sebep ne olursa olsun yargıçlar hukuk devleti ve yargısal korunmanın olmazsa olmaz koşullarından olduğu açıklamadan ayrık bu ilkenin uygulama sorumluluğunu sonuna kadar üstlenerek, gerekçelendirme ödevini yerine getirmede son derece özenli davranmalıdırlar .Bu sorumluluk anlayışında meydana gelecek bir istenç zayıflığının yargıçların kişiliğinde hukuka ve onun pratiğine olan güvenin sarsılmasına yol açacağı unutulmamalıdır.

Mahkeme Hiro Balani/İspanya örneğinde de yukarıda açıklanan görüşünü destekler nitelikte hareket ederek, yargı organının kararında ancak sonuca etkili hususlara değinmek zorunluluğunda olduğunu prensip edinmektedir.

Bu iki karar bizi şu sonuca götürmektedir: Eğer iç hukuktaki dava sırasında açık ve somut bir biçimde illeri sürülen bir iddia davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bir iddia ise davayla doğrudan ilgilidir ve milli mahkeme tarafından gerekçe gösterilerek değerlendirilmelidir. Söz konusu iddiaya ilişkin “ayrı ve açık” bir değerlendirmenin kararın gerekçesinde yer almaması adil yargılanma hakkı açısından ihlale neden olabilecektir.

Başka bir anlatımla, mahkemelerin yargılama sürecine yansıtılan her talebi gözetme zorunda olmadıkları biçimindeki serbestisi, kararın verilmesine neden olan temellere asgari açıklıkla değinilmesi ödevini de ortadan kaldıracak şekilde kullanılamaz.

Nitekim Yargıtay da çoğu içtihatlarında hükmün esasına etkili olabilecek taleplerin kararda cevapsız bırakılmasını bozmaya konu yaparak Strazburg yargısı ile bu anlayışı paylaşmakta , bazen de gerekçeli kararda öne sürülen sav-savunma ve taleplerin hangilerinin diğerine üstün tutulduğunun yada taleplerin hangi nedenlerle kabul yada ret edildiğinin açıklanması gereğine işaret ederek asgari gerekçelendirmeyi ilke edinmektedir.

c) jürili yargılamada verilen kararın gerekçeli olmayışının ihlal sayılmayacağı:

Ceza davalarında Jüriler nadiren gerekçeli karar verirler ancak bunun adil olma konusuyla uyumlu olup olmadığına birkaç davada değinilmiştir. Jürinin bir ceza davasında vardığı kararı gerekçelendirmediği bir Avusturya davasında Komisyon; Jürili yargılamada verilen kararların gerekçesiz oluşunun, ihlal sayılmayacağını belirlemiştir. Komisyon, Avusturya’ya karşı açılan bu davada jüriye yanıtlamaları için ayrıntılı sorular yöneltildiğini, bu şekildeki berraklığın gerekçelendirme eksikliğini kapatabileceğini, buna rağmen başvurucunun yargıcın jüriyi yanlış yönlendirdiğini öne sürerek, kararın iptale konu yapabilme olanağına sahip olduğunu ve zaten bu olanaktan da yararlanıldığından bahisle, bir adaletsizliğin olmadığını kararlaştırmıştır.?

d)Temyiz merciince verilen kararların gerekçeli olmayışının ihlal sayılmayacağı:

Komisyon, temyiz hakkının sözleşmece güvence altına alınmadığı düşüncesi ile temyiz merciince verilen kararların gerekçeli olmayışını ihlal kabul etmemekte ,üst mahkemenin sadece ilgili yasa maddesine gönderme yapmasını ihlali önleme bakımından yeterli görmektedir. Komisyona göre; iç hukuk yetkili bir mahkemenin kararının temyiz edilmesini kabul etmekte ise, ister temyiz çok önemli bir hukuki konuyu ortaya çıkarsın ve isterse bunun başarılı olma şansı olmasın üst derece mahkemelerinin sadece ilgili maddeye gönderme yapmasını yeterli bulmaktadır.

Komisyon bir arabaya takılmış vergi levhasıyla ilgili nispeten önemsiz bir uyuşmazlıkla ilgili bir davada ;gerek kanunlarda gerekse karar metninde para cezasına neden hükmedildiğinin belirlenememesine rağmen (anlaşılmamak mümkün olmadığı halde) para cezasının uygulanmasında, Cour de Cassation’un gerekçe göstermeksizin temyiz başvurusunu reddetmiş olmasında bir ihlal görmemiştir. Komisyon, temyiz başvurusunun açıkça kötü niyetli ve Cour de Cassation’un bunu tepeden tırnağa ve fazlası ile gerekçelendirdikten sonra reddetmiş olmasını yeterli bulmuştur. Benzer bir uygulamanın Yargıtay tarafından da benimsendiğini görüyoruz, Yargıtay ilk derece mahkemelerin verdiği kararların onayında, uyuşmazlığın özelliğine uygun spesifik ve somut gerekçelendirme yerine şablon gerekçe metinleri kullanmayı yeğlemekte ancak aynı yöntemi bozma kararlarında uygulamaktan kaçınmaktadır.

Görülüyor ki; Strazburg Mahkemesi adil, güvenli ve rasyonel bir yargılama için gerekçeli karar alma hakkını gerekli ve zorunlu bir hak olarak kabul etmekle birlikte ,bunu insan haklarını koruma önlemlerinin odağına koyacak kadar önemsemektedir. Dolayısı ile yargıçlar koşullar ne olursa olsun ,yargısal güvencenin en önemli ilkelerinden biri olarak yurttaşa hukukunun somut açıklamasını mutlaka yapmalıdırlar.

Strazburg Yargısının gerekçeli karar alma hakkına aykırılık teşkil eden durumlara ilişkin prensipleri:

Strazburg yargısının sözleşmenin ihlaline ilişkin belirlemelerinin gerek nitelik gerekse nicelik bakımından zenginlik gösterdiğini ifade edebiliriz. Ancak konunun iyi bir şekilde anlaşılabilmesini sağlamak için benzer kararların tümüne değinmek yerine ,temel içtihatlara değinmenin isabetli olacağını düşünmekteyim.

Avrupa mahkemesi ;gerekçe göstermek zorunda olmakla birlikte bir mahkemenin, ortaya atılan bütün sorulara cevap vermesinin gerekli olmadığını ve argümanların yeterince açık olup olmadığına karar vermenin de kendi işi olmadığına inanmaktadır.

a) Gerekçe gösterilmemesi:

Mahkeme, Belçika ve Finlandiya aleyhine açılan davalarda gerekçenin olmayışını usule ilişkin güvenlik önlemlerinin bir özelliği olarak ele almıştır. Bakılmakta olan bu davalarda baronun uygulamış olduğu prosedür,6.madde uygulaması kriter alınarak iki açıdan eleştiriye tabi tutulmuştur. Eleştirilerden ilki baroya alınmayı düzenleyen istisnai koşulların anlamı ile ilgili bir kesinliğin olmaması, ikincisi ise somut olayı düzenlememekle birlikte düzenlendiği varsayılan bu norma somut olayın neden uymadığının açıklanmadan, başvurunun ret edilmiş olunması bir hak ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Bu uyuşmazlıkta barodan uzun süre önce kaydı silinen başvurucunun yeniden baroya kayıt edilme istemi, Baro yönetimince istisnai koşulların başvurucu yararına gerçekleşmediğinden bahisle ret edilmekle birlikte hükmün dayanağı “istisnai koşulların” nelerden ibaret olduğu açıklanmamıştır.

Mahkemeye göre İstisnai koşullar kuralının belirsizliği, talebin keyfi bir biçimde inceleneceği korkusuna (yada olasılığına) neden olmaktadır. Dolayısı ile bu belirsizlik gerekçelendirme ihtiyacını vazgeçilmez kılmaktadır; bu olayda milli yargı yeri kararında; bir yandan istisnai koşulların olmadığından bahsederken öte yandan başvurucunun dayandığı koşulların neden istisnai olmadığını da açıklamamıştır.

Avrupa Mahkemesi bu içtihadıyla Milli mahkemelerin kararlarının alınmasını gerektiren hukuki nedenlerin (davranış yada eylemin normatif karşılığının) ve yargılama konusu olayın yasada tarifi yapılan eylem olup olmadığının da (tipiklik) kuşkudan uzak ve açık bir şekilde belirtilmesi gereğine işaret etmektedir.

b) Yasal gerekçe gösterilmemesi:

Yine Mahkeme önüne gelen bir başvuruda ulusal adli merciin yasal gerekçe göstermeden davayı reddetmesini açık ihlal olarak kabul etmektedir. Avrupa mahkemesi bu uyuşmazlıktaki bulgusunu; gerekçesi yasal açıdan geçerli olmadığından bahisle baronun başvuru sahibine adil davranmadığı görüşüne dayandırmaktadır.

Anılan davada Belçika ordusundan emekli olan başvurucunun Baroya kayıt olma isteğinin “başvurucunun zaten kariyer yaptığı ve de ayrıca baroda çok sayıda avukat olduğu” gerekçesi ile reddedilmesi üzerine Strazburg Mahkemesi; Baro konseyinin belirttiği gerekçenin hukuken muteber bir gerekçe olmadığı ve aynı zamanda uygulanabilir yasa kuralında da yer alan nedenlerden birine dayanmadığından bahisle, başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini belirlemiştir.

Yasal gerekçe ise hükmün yasa normunda belirtilen nedenlere dayalı verildiğinin açıklanması olarak tanımlanabilir. Kuşkusuz, hükmün dayanağı çeşitli nedenlerle açıklanabilir ancak, geçerli olanı ise yasalara dayalı ve ona uygun olarak açıklanan nedenlerdir. Tabii ki bu içtihatta yer almamakla birlikte gerekçelendirmeyi uygulanabilir yasa normu ile sınırlamak olanaklı değildir, uygulanabilir yasa normu bulunmayan bazı uyuşmazlıklarda yargıç’ın yasa kuralı koyma yada takdir yetkisinin sınırları içerisinde kalmak koşulu ile gerekçesini hukukun diğer kaynaklarından yararlanarak ta oluşturması olanaklıdır.

c) Yasal ifadelerin tekrarlanması:

Yunanistan aleyhine açılan bir davada ulusal yargı organı, başvurucunun istemini yasal ifadeleri tekrarlayarak reddetmesini ihlal kabul etmiştir. Mahkeme bu içtihadı ile her somut uyuşmazlık yada talebin yasalar önünde sınanması ile ulaşılan sonucun bu uyuşmazlığın içeriğindeki özel ve spesifik nedenlerle açıklanmasını arzulamaktadır. Zira her uyuşmazlık nevi şahsına münhasır özellikler taşısa da yargıçların benzer dava ve istemleri kaba bir benzeştirme kültürünün etkisi ve içerik kaygısı duymadan içtihat yada emsal aracılığı ile aynılaştırdıkları da bilinmektedir. Bu durumun nedenleri arasında zamansızlık ve iş yükü savunmaları öne çıksa da iş yükü az olan mahkemelerde dahi ,yasaların aradığı ölçülerde gerekçeli karar yazılamamakta yada kalite ve içerik kaygısından uzak madde ve dosya numaralarına gönderme yapıldığı da ayrı bir gerçektir.

d) İçselleştirme yöntemi ile gerekçelendirme:

İspanya ve Finlandiya ile ilgili görülmekte olan davalarda üst mahkeme ayrıca ve açıkça bir gerekçelendirme gereksinimi duymaksızın, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onaması ya da içselleştirme yöntemi ile önceki kararın gerekçesini kabul etmeyi ,gerekçeli karar prensibine aykırılık nedeniyle adil yargılanma hakkına aykırı bulmuştur.
İçselleştirme; inceleme konusu olay ile ilgili niteliklere değinilmeksizin ondan soyut olarak evvelce açıklanan nedenlere yada değerlendirmelere yollama yapılması olarak ifade edilebilir.

e) Gerekçenin içeriği hakkında bilgi edinilmemesi:

Komisyon önüne gelen bir olayda; gerekçeli kararı öğrenme olanağı ortadan kalkan başvurucunun bu karara yönelik temyiz isteğinin, üst mahkemece ret edilmesini sanığın etkili savunma hakkından yoksun bırakıldığından bahisle, olayda sözleşmenin 6/3-b,c bentleri ile ilişkili 1.fıkra hükmünün yüksek sözleşmeci yanca çiğnendiği sonucuna varmıştır. Gerekçelendirmenin yapılmaması eğer temyiz yolunu tıkamış ise 6/1 anlamında sorun var demektir. Zira temyize başvuru hakkının etkili kullanımı için kararın üzerine inşa edildiği zeminin yeteri açıklıkta olması sağlanmalıdır. Bunun temyize başvuru hakkının gerçek anlamı ile kullanılması için bir temel olduğu unutulmamalıdır. Ancak Mahkeme, Pierre-Andre Melin v.France davasında temyiz başvuru hakkının engellenmesinden söz edilebilmesi için, başvurucunun eylemi ile bu sonuca katkıda bulunmaması yada bu hakkın kullanılması için asgari özen(gayret) yükümlülüğünü ifada temerrüde düşmemesi koşulunu bağlamaktadır.(öngörmektedir)/ Başka bir deyişle anılan hakkın kullanılması için gereken önlemler alınmış yada gerekli ödevler yerine getirilmiş olmasına rağmen temyiz başvurusunun kullanımı halende olanaklı değilse artık hak ihlali var demektir. Bu içtihat ,gerekçeli karar hakkına aykırılığın aynı zamanda savunma hakkının etkili kullanımını da engelleyeceğine dair çarpıcı bir örnektir.

Bu uyuşmazlıkta ilk derece yargı organının bu kararı ,ardışık iki ayrı nedenle hatalıdır. Birincisi, kararın içeriği hakkında bilgiye ulaşma olanağının herhangi bir nedenle engellenmesi, ikincisi ise buna bağlı olarak ilgilisinin gerekli, yeterli ve etkili savunma araçlarından yoksun bırakılmasıdır. Bilgi edinme hakkının engellenmesi ya kararın yanlara hiç verilmemesi yada geç verilmesi şeklinde olabilir. Sözgelimi karar gerekçesinin temyiz süresi içinde yazılmaması/yazılamaması nedeni ile kısa karara dayanılarak temyiz hakkının kullanılmasında olduğu gibi.

İç hukukta bu ve benzeri durumlarla karşılaşılmakla birlikte ceza yargılama yöntemine ilişkin yasada bu riski önleyecek önlemlerin varlığı da bilinmektedir. Yanlar gerekçeli kararın öğrenilmesine değin temyiz süresinin işlemesini durduran (süre tutum) dilekçeleri ile bu riski ortadan kaldırabilmektedirler.

f) Yeterli gerekçe gösterilmemesi:

İHAM iç hukukta kararların yeterli gerekçeden yoksun yada gerekçenin detaylı olmamasını adil ve güvenli yargılanma hakkının ihlali olarak kabul etmektedir.

Yeterli gerekçe ise mahkeme kararlarının adalet gereksinimini giderecek ölçü ve nitelikte olarak açıklanmasıdır.

Buraya kadar anlatılanlarla gerekçe ve gerekçesizlik kavramları ile ilgili Strazburg Mahkemesinin karar içeriklerinde yargıç etkinliğinde olması gereken hukuk algılamalarını ,kimi zaman da ulusal yargı organlarının gerek bu saptamalar karşısındaki ve gerekse yanındaki duruşunu belirleyerek , gözlem ve deneyimlerimizle konuya müdahil olmaya çalıştık.

Şimdi de üst yargı organlarının norm denetimine ilişkin edimlerini yerine getirirlerken aynı zamanda içtihat yolu ile hukuku geliştirme ve zenginleştirmeye katkı sundukları da gözetilerek Yüksek yargıda gerekçe üzerine konuşulanlarla çalışmamızı yönlendireceğiz. Bunu bir kaç nedenle gerekli buluyoruz. İlki, iç hukukta gerekçenin nasıl göründüğünü belirlemek ikincisi, Yargıtay’ın ilk derece mahkemeleri ile arasındaki hiyerarşik ilişkiden yararlanarak ,sözleşme normları ile bunların uygulanmasına açıklık getiren içtihatlara egemen ilkelerin belirlenip yerleşmesinde önemli ve etkili rol özelliğine dikkat çekmek, üçüncüsü ise aralarında hiyerarşik ilişki bulunmayan iki yasal yargı organının bu konudaki duruşlarını karşılaştırarak buradan ortak çıkarımlar yapmaktır.

B)Yüksek Yargıda gerekçe:

Danıştay’ın “Derinleştirilmiş bölgesel koruma sistemi” karşısındaki tutumu, özellikle son yıllarda netleşmiş bulunmakta ve giderek bu ulusal üstü mekanizmaya daha sıkı referans yaptığı gözlenmektedir. Sözleşmelerin iç hukukta yasalar üstü bir konuma sahip olduğunu, Yürütme ve Yargı organları için bağlayıcı nitelik taşıdığını ortaya koyan Danıştay, Anayasa Mahkemesi Kararlarına da yollama yaparak İHAS Jürisprüdansına anayasal değer tanıdığı sonucuna varmıştır.

Kararlarında sık sık İHAS’ine Yollama yapan Anayasa Mahkemesi Türkiye’nin sözleşme ile yükümlülükler altına girdiği saptandıktan sonra insan hak ve özgürlüklerinin yalnızca ulusal anayasaların konusu değil aynı zamanda da uluslar arası hukukun kurucu öğesi olduğunu belirtmiş ve insan hakları ile ilgili uluslar arası normları da anayasallık denetiminde “ölçü normlar bloğu” içine sokmuştur.

Danıştay ve Anayasa Mahkemesinin yeni kararları T.A.Y.sisteminde, iç hukukun tartışılmaz üstünlüğünün sonu ve milletlerarası norma açılma sürecinin başlangıcı şeklinde yorumlanmaktadır. Görülüyor ki gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Danıştay AİHS sinin etki gücünü benimseyerek ,uygulamalarına referans olarak kabul etmektedirler. Böylelikle gerek ilk derece mahkemesi gerekse norm denetimi yetkisinin kullanımında bu mahkemeler; bakmakta oldukları davalarda gerekçeli karar hakkına egemen içtihatların uygulanmasında rehberlik yapacaklarını taahhütlerinin gereği saymaktadırlar.

Yargıtay içtihatlarında gerekçenin gerek nitelik ve gerekse nicelik olarak zengin bir görünüm gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu kararların incelenmesi ile Yargıtay’ın gerekçeli karar hakkını ilke olarak, gerekçesizliği ise istisna olarak kabul ettiği görülmektedir. Yüksek Mahkeme içtihatlarında ;gerekçenin niteliği, içeriği ile işlevi ayrıntılı olarak belirlenerek hangi durumların hak ihlaline neden olacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Bu nedenle Yargıtay da gerekçe üzerine söylenenler hakkında ortak ve AİHM ‘sinin temel ilkeleri ile uyumlu bir kanının oluştuğu-muhalefet şerhleri ayrık olmak üzere-söylemek yerinde olacaktır. Buna göre;

1.Gerekçenin işlevine ilişkin içtihatlar:

Hukuk Genel Kurul’u; gerekçelendirmenin yargıç için yasal ve aynı zamanda etik bir yükümlülük olduğunu belirledikten sonra, gerekçe oluşturulurken yansızlığın sağlanması ile birlikte yanların onur ve saygınlığının korunmasında da özenli davranılması gerektiğine işaret etmektedir. Başka bir ifade ile Genel kurul bu kararında, insan onur ve saygınlığının gerekçelendirme adı altında yetki aşımı suretiyle çiğnenmemesi gereğine işaret etmektedir. Burada sözleşme ile korunan değerler arasında olası krizin yargıç tarafından hukukun sınırlarında ve elverdiği ölçüde insanın değerinden yana tavır alarak aşılması önerilmektedir.

2.Gerekçenin niteliğine ilişkin içtihatlar:

Büyük genel kurul; Anayasa ve yasalarda nelerin gerekçe olabileceği sınırlı bir şekilde sayılmadığını, belirterek gerekçenin sanığın kişiliği ile ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterecek şekilde geçerli ve yasal nitelikte olmasını içtihat etmektedir.(lazımdır)? Böylelikle gerekçe bu niteliği ile yasa koyucunun amacına uygun düşeceği gibi bununla ,aynı zamanda karar aydınlatılmış ,keyfiliği önlenmiş ve de yanlar ikna edilmiş olunacaktır.

CGK ise yargıcın taktir hakkının akla, hukuka ve dosyaya uygun açıklanması gereğine değinmektedir. .Dolayısı ile gerekçelendirmenin dosyadaki argümanlar, olay ve olgulara dayanması yeterli olmayıp bu etkinliğin mantıksal bir süreçle tamamlanması gerekir. Yargıtay, ilk seviye mahkemelerin bu edimlerini görmezden gelip oluşu ve delilleri tartışmadan, dosyayı numaralandırmalarını sonra da bu numaralı bölümlere gönderme yapılmak suretiyle gerekçelendirmede (içselleştirme yöntemi) bulunulmasında yasalara aykırılık olduğunu saptamıştır.

Önceki kararlara gönderme yapılarak gerekçelendirme yapılmasını Yargıtay kabul etmemektedir. Söz konusu bu durum içselleştirme olarak ta adlandırılmaktadır. İç hukukta bu tarz uygulamaya gerek ilk derece gerekse üst yargı organlarının kararlarında da rastlamak olanaklıdır. Yargıtay genellikle onama kararlarında şablon gerekçelerle ilk derece mahkemesinin kararlarını onamaktadır. İlk derece mahkemeler ise özellikle bozma üzerine verdikleri kararlarında bozmada belirtilen noktalara gönderme yaparak yada bunları tekrarla benzer bir etkinlikte bulunmaktadırlar. Oysaki bozulan karar tamamen ortadan kalkmakla mahkemenin yeniden gerekçeli hüküm oluşturmakla ödevli duruma geldiğini gözeterek yeniden gerekçe oluşturmalıdır.

Birinci daire, gerekçeli hükmün her şeyden evvel yargısal bir yapıt olduğu bulgusuna varıp, bunun yasaya ,yanlara, yaşama, olaya uygun ve aynı zamanda adalet duygusunu yansıtması gerektiğine vurgu yapmakla birlikte insancıl bir görünüme sahip olmasını da istemiştir. Bu içtihatla gerekçeli kararların gerek öğreti gerekse Strazburg yargısının insanı eksen alan anlayışını esas alması nedeniyle oldukça uygun olduğunu düşünüyorum. Zira burada adaletin insancıl yönü diğer niteliklerine göre önemsenerek açığa çıkarılmıştır.

Yargıtay, kararın dayanağı tüm veriler ile bu veriler konusunda ulaşılan sonucun, iddia, savunma ile tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerin, suçun yasal öğeleri ve kabul edilen olayların kararda gösterilmesini ve aynı zamanda gerekçenin belirsiz ,kapalı, duraksamaya neden olacak ifadeler içermemesini de önermektedir. Çünkü yargılamanın amacı, eldeki uyuşmazlığı ikinci bir uyuşmazlığa neden olmayacak şekilde sonlandırmaktır. Söz konusu bu ve benzeri içtihatlarda Yargıtay, Strazburg yargısından farklı olarak sadece hükme esas alınan nedenlerin cevaplanması ile yetinilmemesini bir adım öteye gidilerek iddia ve savunmanın bir bütün olarak değerlendirilip gerekçeye yansıtılmasını uygun bulmaktadır. Böylelikle kararların açık ve inandırıcı gerekçelerle kaleme alınması sağlanarak bunun davayı kaybeden yanda güven duygusu oluşturması amaçlanmaktadır.

Kısa karar ile gerekçeli kararın çelişik olması bir başka gerekçesizlik örneğidir. Yargılama yöntemine ilişkin yasalar gerekçeli karar ile infaza yönelen kısa kararın uyumluluğunu ilke edinmiştir.

Yetersiz gerekçeye dayalı yorumla tahrikin adi nitelikte kabulü ,kararda yasal olmayan gerekçe ile cezanın ertelenmemesi ,asgari hadden ceza tayininde gerekçe gösterilmemesi, yasal, yeterli ve geçerli olmayan gerekçe ile hüküm kurulması ,maddenin uygulanma gerekçesinin gösterilmemesi ,nesnel ve öznel ölçüler gözetilmeksizin takdiren sözcüğü ile yetinilip yetersiz gerekçe ile hüküm kurulması ,öne sürülen taleple ilgili olumlu yada olumsuz bir karar verilmemesi ,Kısa kararın duruşma tutanağına geçirilmeden gerekçeli karar oluşturulması taraflar bakımından inandırıcı ve Yargıtay denetimine olanak verecek şekilde kaleme alınmaması ,mahkemenin iddia savunma ve tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerinin açık olarak gerekçede gösterilmemesi, belirsiz ve müphem ifadelere yer verilmesi, suçun yasal öğelerinin gösterilmemesi kabul edilen olayın gösterilmemesi yasal ifadelerin tekrarlanması olası ihlal biçimleri olarak telaffuz edilmektedir.

Yargıtay özetle adil yargılanmanın amacına hizmet edecek ayrıntılı gerekçelere kararlarda yer verilmesini önermekle bu konuda oldukça radikal bir tavır sergilemektedir.

Yargıtay’ın bu bakış açısı ile Strazburg yargısının gerekçe üzerine söylediklerinin büyük ölçüde örtüştüğü söylenebilir. Bu benzerlikler genellikle yeterli, geçerli, yasal ifadelere gönderme yapılarak, içselleştirme yolu ile gerekçelendirme konusunda kendini göstermektedir. Yargıtay’ın saptayabildiğimiz kadarı ile gerekçede iddia ve savunmanın mutlaka tartışmaya konu yapılmasını ve yargılama sürecinde öne sürülen taleplerin cevaplandırılmasını içtihat edinmekle, Strazburg Yargısından kısmen farklılaştığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Yargıtay gerekçesizlik kavramına açık ve örtülü gerekçesizlik yanında içselleştirilmiş gerekçe ve yetersiz gerekçelendirmeyi de dahil ederek bu alanı genişletmiştir. Yargıtay’ın bu alandaki en değerli katkısı ise sözleşmenin de yargısal korumaya aldığı kişi onurunu çiğneyecek gerekçelendirmeyi ret eden tutumudur.

C)Yargılama yöntemine ilişkin yasalarda:
1.Ceza Muhakemeleri Usul Yasasında;

Ceza Yargılama yöntemi yasası; düzeneğinde gerekçelendirmeyi tüm yargı organlarının karar/muhalefet şerhleri ve mütalaaları için gerekli bulmakla birlikte gerekçelendirmede gözetilecek hususlar yönünden mahkumiyet ve beraat kararları arasında ayırım yapmıştır.

Mahkumiyet kararlarının gerekçesinde; kanıtlanmış ve kesin olgular, başka olgulardan edinilen kanıtlar(260/1),T.C.K.’da yer alan ve cezayı kaldıran indiren yada ağırlaştıran nedenlerin sübuta erip ermediği (260/2),uygulanan ceza kuralı, cezanın tayininde etkili haller(260/3),ceza yasasında cezanın indirilmesi nedeni olarak gösterilen nedenlerin kabul yada reddinin mutlaka temellendirilmesi gerektiği belirtilirken, Beraat kararlarının gerekçesinde ise sanık hakkında verilen beraat kararının hangi nedene dayalı olarak verildiğinin açıklanması yeterli görülmektedir.

Durma, düşme ve ret kararlarının gerekçesi konusunda ise yasada bir açıklamanın yer almadığı gözetilerek bu kararların gerekçesinin de üst mahkemenin iyi bir denetim yapmasına olanak verecek şekilde temellendirilmesi gerekir.

Yargılamaya katılanların yasa yollarına başvurma hakkından vazgeçtikleri taktirde, suçun yasal unsurlarını gösteren olgularla uygulanan yasa maddesinin son kararın gerekçesinde yer almasının yeterli(260/5) görüldüğü anlaşılmaktadır. Yasa yolundan vazgeçme durumunda, gerekçede başka hususlara yer verilmesine gerek görülmemesinin nedeni, bu kararın başka mahkeme yada yargı organlarınca gözden geçirilmeyecek olmasındandır. Son kararın gerekçesinin ,özellikle mahkumiyet kararında bütün ayrıntısı ile yer almasının istenme nedeni, üst mahkemelerce iyi bir denetim yapılmasına olanak tanımaktır.

2.Medeni yargılama yöntemine ilişkin yasada; 

Gerekçeli kararla ilgili düzenlemeler H.U.M.K.’nun 381,486/6,489/2,388/1b-3 maddelerinde düzenlendiği bilinmektedir.

HUMK unun 388/3 maddesi, hükmün iki tarafın iddia ve savunmalarının özeti anlaştıkları yada anlaşamadıkları noktalar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması, red ve üstün tutma nedenleri sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki nedenleri içerme gereğine değinmektedir.

Bu bağlamda kararların gerekçeli olması yanında, hükmün gerekçesiz olması mutlak temyiz nedeni kabul edilmektedir.

II-Hukuk Öğretisinde Gerekçenin görünüm biçimleri:

Öğreti; bilgi üretme, üretilenleri yorumlama ve yargı kararlarına eleştirisel yaklaşarak hukuku geliştirme ve zenginleştirmektedir. Dolayısı ile bilim çevrelerinde konuşulanların, gerekçeli karar hakkına yönelik ihlallerin önlenmesine çok önemli katkılar sağlayacağı tartışmasızdır. Bu amaçla ulaşabildiğimiz kaynakların bir kaç çalışma ile sınırlı olmasına rağmen bu çalışma ve görüşlerin her birinin ayrı bir değer ve zengin içerik taşıdıklarını görmekteyiz. İşte öğretide gerekçenin adli, psikolojik, toplumsal, pedagojik nitelikleri üzerine söylenenler;

A) Gerekçenin Yararları Üzerine Savlar:
1.Gerekçenin adli nitelik ile işlevi üzerine söylenenler;
a) Gerekçe yargıcın yansızlığını kanıtlama aracıdır:

Yargıcın yargılama sonucu ulaştığı kanının hukuksal olması yargıcın kişisellikten arınmış olma ve hukuka uygun davranma yükümlülüğünün doğal sonucudur. Bu bağlamda kararların gerekçeli olma ilkesi; yargı bağımsızlığının amacı ve bedeli olan yansızlığı kanıtlama olanağı veren ve yargıç onurunu koruyan bir araçtır. Dolayısıyla yargıcın verdiği karar ne denli doğru(adaletli)olursa olsun; karar gerekçesinde yansızlığını tartışılır duruma getirmiş ise bu etkinliği ile adil yargılanma hakkını ihlal etmiş demektir.
Bununla birlikte yargıcın tarafsızlığı yada nesnelliği bir dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması ile olanaklı olup bunun sağlanması yargıcın ciddi bir gerekçelendirme ve temellendirme gayreti ile olanaklıdır. Dolayısı ile yargıç hukuk devletinde yargılamayı yürütürken her aşamada doğru ve güvenli yargılanma hakkının belirlenmiş ilkeleri ile bunların özünde var olan (insana saygı, toplumsal özgüveni geliştirme) değerleri de gözetmekle yükümlüdür.

b) Gerekçe geleceğin hukuku ve toplumunun tasalanma aracıdır.

Yürürlüğe giren yasalar genellikle yargıçlar tarafından (determinate/indeterminate normlar) uygulanmaktadır. Her ne kadar yargıçlar yasalara bağlı iseler de ,yürürlüğe giren yasa hükümlerini yorumlamak, düzenlenmeyen ayrıntıları çözmek üzere de yeteri kadar hürriyet/takdir hakkı ile de donatılmışlardır. Hakim donatılan bu yetkilerle geleceğin hukukuna (de lege ferenda) tasarımcı ve bir retorisyen kimliği ile başvurarak, hukuku adalete dönüştürmekte böylelikle de fakto hukuk yaratmaktadır. Bu ve diğer etkinlikleri sayesine bilimsel soyutluğu somutlaştırmaktadır.

Ancak yargıcın bu konudaki bakış açısı mevcut hukuk sisteminin sınırlarını aşsa da, pratiği ve vereceği kararların dünya ve hukuk sistemi için anlamlı olma gereği vardır. Bu anlamlılık aynı zamanda tasarım özgürlüğünün sınırlarını da belirler. Bu saptama hukuk sistemi ile doğa bilimleri arasındaki temas noktalarına da işaret etmektedir. Bilimsel ipotezler gibi kararlar da “gerçek dünyaya” ilişkindir; her ikisi de boşlukta değil, bilgi yüklü bir ortamda test edilmektedir. Gerekçelendirmenin bilimsel ekinlik yanı gözetildiğinde Sayın Yücel’in eserinde vurguladığı gibi bilimsel sınama yargılama etkinlikleri aracılığı ile gerçekleşecek, bu süreç sonuçta ifadesini gerekçeli kararda bulacaktır.

c) Gerekçeli karar Yargıç için etik yükümlülüktür:

Yargıcın buyruğunun dayandığı nedenlerin bilinmek istenmesi gücünü yasalardan önce değer yargılarından alır. Gerekçe başka bir ifade ile yargıcın etik bir yükümlülüğüdür. Gerekçelendirme zorunluluğu aynı zamanda tarafların gerçek hakkında müsterih olma ve kararı kabul etme ihtiyacının da gereğidir. Bu bağlamda mahkeme yargıcının etik sorumluluğu , işlevi ile doğrudan doğruya ilgili görünmektedir. Dolayısı ile yargıç için doğru ve adil yargılamanın ön şartı etik değerlerin kendisinde ne kadar yer ettiğine bağlıdır.

Yargıç’ın pozitif hukukun sınırları içinde ,belirli bir yargılama konusu eylemi bir yasa maddesine bağlama ya da bağlamama özgürlüğünü kullanarak yargı işlevini hukuk devletinin amacına uygun olarak yerine getirebilmesi onun etik özgürlüğüne bilgi donanımına ,yeteneklerine ve hukukun üstün ilkelerine ilişkin doğru değerlendirmeler yapmasına bağlıdır. Bu nedenle yargıç sağlam bir hukuk ve felsefesi, karşılaştırmalı hukuk uygulamaları, örnek karar ve gerekçe bilgisine ,kısaca farklı olanakların bilgisine sahip olmalıdır.

Yargıcın etik meşruluğu ahlak değerlerinin nisbiliği tehlikesine açık olmakla birlikte, asıl üzerinde durulması gereken, yargısal etkinliğin sağlamlığının önemli bir unsuru olmasıdır. Olağan yaşamımızdaki yargılarımızı oluştururken nesnel olmanın çoğunca olanaksız olduğunu ,yargılarımızda öznel ön anlayışlarımızın yönlendirmesi altında olduğumuzu bilsekte yargıç içselliğinde ,olağanüstü bir nesnel birikim deneyim ve bunun bilgisinin de olması gerekmektedir .

d) Gerekçe adli süreçte rasyonelliği etkin kılma aracıdır:

Adli işlevde rasyonelliğin en önemli ve en tipik göstergesi kararların gerekçeli olmasıdır. Kararların nedenlerini ve doğruluğunu gösterme ihtiyacı tüm yargılama yöntemine ilişkin yasalarda, görüş ve kararların gerekçelerinden biri olarak belirtilmektedir. Yargılama mantık kurallarının egemen olduğu bir yargısal akıl yürütme etkinliğidir.

e)Gerekçe yargıcın yanılmasını önleyici bir araçtır:

Yargıçlar insandır, bu bakımdan yargılama sürecinde hatalı davranma, gerçeğe ve yönteme aykırı yargıya varma, ya da buyruk oluşturma olasılıkları gözardı edilmemelidir. Gerekçe, bu işlevi ile olası adli yanılgıların yaşanmaması için bir anlamda güvencedir.

f-Gerekçe yargıcın da yargılanma aracıdır:

Gerekçe yargıcın yargılama etkinliğinin aynası olup, bu işlevine bağlı olarak yargıcın da yargılanmasına olanak tanır. Başka bir ifade ile hakimin tarafların getirdiği ispat vasıtalarının keyfi kullanmasına ve hissi karar vermesine engel olacağı gibi bu etkinliğindeki hukuksal ve mantıksal değerlendirilmesinin kontrolüne olanak sağlayacaktır.

g)Gerekçe niteliği itibarı ile bir yargısal akıl yürütmedir:

Gerekçe karar ile mütalaanın üçüncü unsuru olan sonucun mantıki yönden dayanağıdır. Mantığa dayanmayan yani keyfi olan kararların muhakeme hukukunda yeri olmamakla birlikte hükmün tek başına akla ve mantık kurallarına yada akıldışı mülahazalara dayalı olması yeterli görülmemekte, hükmün özellikle bunların tümüne dayandırılması gerektiği de ifade edilmektedir.

h)Gerekçenin oluşa uygun, açık, çelişkisiz ve hukuk kuralına aykırı olmaması gerektiği:

Gerekçenin hukuk kuralı, mantık veya deneyim kurallarına ters düşmemesi ve aynı zamanda başka sonuçlar çıkartılmasına imkan vermeyecek tarzda olması gerekmektedir. Kararda kanaate ilişkin nedenlerin boş, yuvarlak, anlamsız kelime ve cümlelerle değil önemli deliller ve diğer unsurların tümü birbiri ile olan bağlantıları gösterilmelidir. Bilimsel doğruluk ilkesi uyarınca gerekçe için delillerin değerlendirilmesinin mantıki çatısı için gerekli olanlara yer verilmesi gerekir. Görülüyor ki yargıca kararda kullandığı bütün önemli kanıtlara değinmesi yada hangi argümanlar esas alınarak karar oluşturduğunu detaylandırılması önerilmektedir.

2.Gerekçenin Pedagojik niteliği üzerine söylenenler;
A) Gerekçeli karar öğretici işleve sahiptir:

Gerekçe, niteliği itibarı ile her şeyin üstünde kararın haklılığını vurgulama ve bu konumu ile olabildiğince ikna edici olma girişimidir. Bu etkinlik ile bir yandan karardaki adalete vurgu yapılmakta öte yandan da davayı kaybeden tarafa kararın zulmedici ve keyfi bir karar olmak yerine ,mantıksal diyalektik sürecin kaçınılmaz sonucu olduğu gösterilmek istenmektedir. Zaman zaman kaybeden taraf avukatına dikkatinden kaçmış def’ileri görebilmesinde ve ısrar ettiği görüşündeki hatayı algılamasına da yardımcı olabilmektedir.

B) Gerekçe hukukun zenginleşmesine olanak sağlar:

Gerekçe ve muhalefet şerhleri; hukuk tüketicilerinin verilecek kararların doğru tahmin edilebilmeleri bakımından önemli dayanaklardır. Keza gerekçe ve muhalefet şerhleri kararların (üst mahkemeler, mesleki yayınlar, kamuoyu organları, sivil toplum kuruluşlarınca) denetlenmesini sağlayan ve hakimlere rasyonel yargılama gücü veren unsurlar olarak da, hukukun zenginleşmesine katkıda bulunmakta hatta ilkelerin oluşum potasını oluşturmaktadırlar. Bilim adamları yargısal kararların gerekçelerine katılmasalar bile onları eleştirerek daha isabetli mütalaalara vararak hukuk biliminin gelişip zenginleşmesine eleştrirel etkinlikleri ile katkı sunmaktadırlar.

1.Gerekçenin psikolojik işlevi üzerine yorumlar;

Gerekçe yargıcın adli etkinlikte vicdanını rahatlatma aracıdır: Adalet duygusunun rasyonelleştirilmesi yargıçların kendilerini rahatlatmaları kadar yanları da ikna ederek huzur sağlayan, bir bakıma da deneyimli yargıçların kendi refleks ve düşüncelerini destekleyen bir işlemdir.

2.Gerekçe toplumsal- iletişim işlevi üzerine yorumlar:

Karar bazen toplum ile iletişim amaçlı da kullanılabilir. Buna gerekçeli kararın iletişim amaçlı kullanımı da denilebilir. Kanımca burada yargıç hukuku aracı kılarak toplumla diyaloğa girmekte yada kamuoyunu yakından ilgilendiren konularda yaklaşımını ortaya koymaktadır. Ancak yargıcın bu etkinliğinin siyasal sonuçlar vermesi olasılığı karşısında, hukuk ve yargının bundan olumsuz etkilenme riski de mutlaka gözetilmelidir.

B) Gerekçenin zararları üzerine tezler:

Öğretide gerekçenin gerekliliği üzerine değişik savların yanında, azda olsa gerekçenin adli riskleri olabileceğine ilişkin görüşlere de rastlamak olanaklıdır. Şöyle ki;

1.Gerekçenin yargılamayı geciktireceği savı:

Gerekçe göstermenin, güç davalarda yargıçların gerekçe göstermekten imtina ederek yada gerekçeli kararın yazılmasında ihmali bir tutumda sergileyebilecekleri yargı pratiğinin herkesçe malum bir problemidir. Ancak bu risk neden gösterilerek gerekçeli karar hakkından vazgeçilmesi kabul edilemez. Bu riskin etkisini yargıçlar üzerindeki iş yükünün azaltılması , zamansızlık sorununun çözülmesi ve yargıçların bilgilenip, deneyim kazanması ile yitireceğini umuyoruz. Ancak koşullar ne olursa olsun yargıçlar hukuku en ince ayrıntısına kadar üslüne uygun bir şekilde uygulayarak kendilerini hukuk devletinin meşru zemininde tutmalıdırlar

2.Gerekçe hakikatleri perdeleme aracı olarak kullanılabilir:

Gerekçenin sayılan olumlu işlevleri yanında başka amaçlara hizmet eder şekilde kullanılma olasılığı da vardır. Hukuk yaratma sürecinde yasama organı titizliğinde toplumsal vicdanı yansıtmayan kurallar konulması ve gerekçenin perdelenmesi riski de vardır. Gerekçe konusunda var olan diğer bir görüntüde de, totoliter rejimlerde önceden saptanmış sonuçlara uyarlı gerekçeli karar olgusu ile legalite bağlamında mevcut normlarla halkın adalet duygusu arasında beliren uçurum sonucu hakimin olgusal kanıtlara ilişkin değerlendirmesinde bazı şeyleri göz ardı etmesi veya rejim değişikliklerinde hakimlerin eski alışkanlıklarını sürdürmesidir.

3.Gerekçe bazı hallerde mahkemelerin saygınlığını tartışılır kılabilir:

Toplu çalışılan mahkemelerde ,kararların farklı çıkmasından çıkarılacak sonuç bu kararların tek bir gerekçeden doğmadığıdır. Toplu mahkemelerin doğasında olan ve güvence olan bu durumun gerçekleşebilmesi üyelerin kapasiteli olmasına bağlıdır. Aksi durum zaman zaman tanık olduğumuz mahkeme başkanının egemen olduğu 2sözde toplu mahkeme” görüntüsü sergilenmiş olunacaktır. Çok az farkla çıkan kararların ayrıca kamuoyunda olumsuz eleştirilere konu olduğu da gözetildiğinde bu iki noktada kararların saygınlığı kuşkulu hale gelebilir. Buraya değin hukuk bilimi ve tüketicilerinin gerekçeye bakış açılarını olumlu ve olumsuz yönleri ile ele almaya çalıştık. Öğretide gerekçenin analitik bir yöntemle ele alınarak detaylandırıldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu görüşlerin tümünün ortak paydası yargılama yönteminde gerekçelendirmenin en ince ayrıntısına kadar kullanılması gerektiğidir. Öğreti bu bakışı ile Strazburg yargı kararlarında tanımlanan gerekçe ve gerekçesizlik tanımı ile paralel hatta detay bakımından önde olduğu ifade edilebilir. Bununla birlikte öğreti ve Yargıtay’ın gerekçelendirme de kararın dayanağı tüm argümanların detaylandırılarak yer alınması gerektiği görüşü ile Strazburg yargısının sadece hükme etkili olan iddia savunma talep ve argümanların gerekçelendirilmesi gerektiği şeklindeki içtihadından ayrılmaktadırlar. Ancak insan haklarının kurumsallaşması istenç yanında uygulama ile öğretinin ürettiklerini paylaşmaları ile olanaklıdır.

İkinci Kısım
Gerekçeli karar hakkının uygulamadaki sapma biçimleri:,

Uygulamada çeşitli nedenlerle bu görevin yerine getirilmesinde özenli davranılmadığı, çeşitli gerekçelerin yerinde olsun yada olmasın arkasına sığınılarak eksik yada hiç yerine getirilmediği yada istenmeyen şekillerde yerine getirildiği bu şekildeki usul sapmalarının gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukukta ciddi eleştiri ve yaptırıma konu olduğu bilinmektedir. Bu konudaki ihlallere sıklıkla gözaltı, tutuklama, arama ve savunma gibi ceza yargılaması araçlarının kullanımında rastlanmaktadır. Dolayısı ile yetkinin kullanıcısı durumundaki mahkeme ve uzantılarının yapılan işin öneminin bilincinde üst düzey bir sorumlulukla davranarak eylem, işlem ve kararlarını gerekçelendirmeleri gereklilikten öte bir yargısal güvencedir.

Uygulamada kimi zaman genel ve soyut kimi zamanda yasa maddesindeki ifadelerin tekrarlanarak yada bunlara gönderme yapılarak gerekçelendirilmesi ,sav ve savunmalar ile gerekçenin denetime olanak vermeyecek tarzda özetlenmesi,yasal gerekçe kullanmak yerine azda olsa hukuk dışı gerekçelerle kararın açıklanması,gerekçede hükme esas alınan yada alınmayan olay olgu kanıtların neler olduğunun açıklanması yerine” kim ne demiş “şeklindeki diyalog ve ifadelerin kararda gösterilmesi ile yetinilmesi sıklıkla karşılaşılan sapma biçimleridir.

Ancak, uygulamadaki bu sapmaların sadece yargıçların değil yargılama etkinliğine katılan tüm kişilerin yöntem dışı uygulama ve algılayışlarından kaynaklandığı da başka bir görünüm biçimidir. Savunma tekelini elinde bulunduran ve bağımsız yargının bir öğesi durumundaki Avukatlarında (sorumluluk sahibi olanların ayrık tutulması koşulu ile) savunma etkinliklerini neredeyse ”aleyhimize olanları kabul etmiyoruz, itiraz ediyoruz, mahkemenin takdirine bırakıyoruz, kabul etmiyoruz v.s.” gibi taktiklerin sınırına hapsettikleri ve iktidar alanlarını sahipleri olmayan yargıç ve diğerlerine terk ettikleri vurgulanması gereken bir diğer gerçektir. Sav ve savunma öne sürülenlerin doğru yada yanlışlığının temelini ortaya koymada/sunmada (argüman) özensiz davranarak bir anlamda kendi kusurları ile gerekçelendirme ve gerekçeli karar hakkının ihlaline katkı sunmaktadırlar. Savunma belagat yada retorik özelliğini nostaljik olmaktan öteye taşımalıdır.

Her ne kadar gerekçelendirme yargıcın sorumluluğunda ise de gerekçelendirme yükümlülüğünün yönteme aykırı biçimde kullanılmasında, yanların ve savunma mesleği mensuplarının denetim üzerine inşa edilmiş bir savunma stratejisi yerine uyuma dayalı savunmaları stratejisi izlemelerinin de etkili olduğu başka bir gerçektir. Bu gibi sapmaların ortadan kaldırılması veyahut önlenmesi yargılama yöntemi yasalarındaki itiraz, temyiz gibi denetim araçlarının etkin ve yerinde kullanımı ile olanaklıdır.

Unutulmaması gereken bir konuda; adaletin gerçekleştirilmesinin yargıç kimliği ile özdeşleştiği kabul edilse dahi yargıcın tekelinde olmadığı, normatif düzenlemede ifadesini bulmuş bir başka gerçektir. Gerek maddi gerçek, gerekse hukuki gerçeğe ulaşma birlikte uğraşın sonucudur. Dolayısıyla oluşmamış adalette de mutlaka birlikte sorumluluğun izleri aranmalıdır. Yöntemine uygun bir yargılama sürece bilgiyi, güveni ve doğruluğu hakim kılar. Böylelikle sürecin hedefi olan adil yargılanma ve adaletin gerçekleşmesi de ona katkı sunan dinamiklerin eseri olacaktır.

İş yoğunluğu ve donanımsızlık ile diğer olanaksızlıklar yargının öteden beri gelen, üzerinde çokça konuşulan gerçekleridir. Ancak, bu ve benzeri nedenlerden hiç biri dayanak yapılarak gerekçeli karar yazılması ediminden imtina edilemez. Başka bir deyişle iki satırlık gerekçelendirme ile insanların özgürlüğüne yaşamına ve malvarlığına hükmedilmesi etik açıdan (hak, hukuk, nesafet, hakkaniyet vs.) nasıl açıklanacaktır? Yargıç her şeye rağmen adaletin kendi kimliğinde somutlaştığını hatırında tutarak “yükte hafif, pahada ağır” özdeyişine uygun şatafattan uzak anlaşılabilir ifadelerle kararını gerekçelendirmenin yöntemini geliştirmelidir.

Keza Yüksek Yargıda (Anayasa ve Yüksek seçim kurulu) sözgelimi kamuoyunun yakından ilgilendiği davalarda henüz gerekçeli karar yazılmamış olması yada geç yazılması ise bilinen başka bir ihlal biçimidir .Seçim hukukunun demokrasi ile ilişkisi ve Seçim Yargısınca verilen kararların Avrupa İnsan hakları Sözleşmesinin hedeflediği demokratik toplum oluşturma özlemi katkıları, yine Anayasa mahkemesinin soyut norm denetimi sırasındaki etkinliğinin bu alandaki sonuçları gözetildiğinde verilecek kararların hukuk tüketicileri ve mahkemeler için tartışmasız bir öneme sahip olduğu ortadadır. Dolayısı ile tefhim edilen bu kararların hangi nedenler üstün tutularak alındığının muhataplarınca öğrenilmesi sözleşme ile güvence altına alınsın yada alınmasın kanımızca üzerinde kafa yorulması gereken başka bir sapma türüdür.

Yargıtay’ın norm denetim sırasında ilk derece yargı mercilerinin kararların genellikle “olay ve delillerin taktirinde bir isabetsizlik bulunmadığı cihetle itirazın reddi ile usul ve yasaya uygun hükmün onanmasına” şeklinde ifadelerle onandığı birinci bölümde belirtildi.Anılan uygulama sözleşme kapsamı dışında kalsa bile,onama hükmünden olumsuz etkilenen yanında denetleyen durumundaki makamdan az da olsa ikna edici nedenler hakkında bilgiye gereksinim duyulması şekli adaletin gerçekleşmesine azımsanmayacak katkı sunacaktır.

Gerekçenin önemli bir meşruiyet ve aynı zamanda denetim aracı olduğunun çoğu kez unutularak uzun kararların norm denetiminde okunmadığı söylentilerinin etkisi ile kararlarda sav savunma ve yargılama sürecindeki etkinlik ve değerlendirmelerin denetlenmesine olanak vermeyecek şekilde özetlendiği ya da kararda yer verilmediği ve özellikle gerekçeli kararların kalem şef yada memurlarına bırakıldığı ise başka bir gerekçesizlik modelidir.Bu alanda söylenenlerin haklılık payları ve itiraz hakları saklı kalmak koşulu ile öğreti ,Strazburg yargı ilkeleri ve Yargıtay pratiği ile ortaya çıkan ilkeleri referans alınarak aşılmalıdır.

Yargıçların aynı zamanda yargılamanın bilimsel bir etkinlik olduğu gerçeğinden hareketle her yargılama konusunun kendi içinde ayrı bir özellik ve hak barındırdığının kabulü ile “bilimsel cahillik” ilkesi referans alınarak, hukuksal nedenler ile uyuşmazlık bakımından benzerlik (nitelik ve görüntü olarak) arz etse bile, her defasında bu benzerlik göz ardı edilerek,değerlendirilmeleri ve gerekçelendirilmeleri gerekir.Ancak uygulamada her uyuşmazlığın nevi şahsına münhasır olduğu yada her olayın kendi doğasında yegane olduğu,felsefi söylemin unutularak hukuki-Maddi gerçek ayırtına dayalı olup olmadığı,yada kararın alınma şeklindeki ayrıntılar ile bakılmakta olan uyuşmazlığın özellikleri gözetilmeksizin, Yargıtay kararlarının referans alınarak olayın sınanması,yargıcı “içtihat yargıçlığı”na yöneltirken, yargılamayı da bilimsellikten uzak,yalın ve sıradan bir kamusal etkinlik haline getirmektedir.

Bir başka sapma biçimi de bilirkişi görüşlerinin gerekçe ile bağlantısında göze çarpmaktadır. Bilirkişilik kurumuna yönelik deklare edilmiş yada edilmemiş eleştiriler bir yana ,yazı işleri müdürlerinin müştemilat kavramının belirlenmesi için bilirkişi olarak yetki ve görevlendirilmesi anlayışının Türk Yargısınca geride bırakılma zamanının geldiği hatta geçtiği dahi söylenebilir. Yargıcın bazen bilirkişi görüşüne yönelik eleştiri ve itirazları değerlendirmeye tabi tutmadan başka bir deyişle bu konudaki talepleri ret yada kabul etmeden ,bazen de bu eleştirilere cevap verilse dahi bunun nedenleri açıklanmak yerine bu görüşlere göndermede bulunularak gerekçelendirme yaptığı, dikkate değer bir diğer sapma biçimidir.

Mütalaanın karara neden dayanak yapıldığının açıklamadan vareste tutularak bunun onaylanması alışkanlığından uzaklaşıldığı oranda yargıçlık kimliğine de yakınlaşılacağı bilinmelidir. Başka bir deyişle bu alandaki etkinliğin yargılama yöntemi yasalarına uygun kullanılarak, yargıçlık yetkilerinin paylaşılmasında son derece kıskanç davranılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır yargıçlar, onaylayan değil hüküm verenlerdir. Yargılama yetkisinin hangi nedenle olursa olsun bilirkişilerce paylaşılması durumunda kalınmasında ,ortaya çıkacak sonucun yargıç kararı olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

Bir başka sapma da yargılama sürecinde öne sürülen sav ve savunma konularının gerekçesiz olarak ret edilmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Uygulamada iddia ve savunmaya ilişkin söylemlerin, genellikle “usul ve yasaya uygun talebin reddine yada kabulüne” şeklindeki genel ve soyut ibareler ile karara bağlandığı bilinmektedir. Bu şekildeki istemlerin yahut etkinliğin gelecekteki karar ve işlemlerin öncül yada artçıları olarak, hakkın oluşumunu yakından ve derinden etkileyecek sonuçlar doğuracağı gözetilerek, yanların anılan kararlara itiraz edebilmelerine yada verilmiş kararların geri alınmalarına olanak sağlayacak açıklık ve yeterlilikte temellendirilmesi ,gerekçeli karar alma hakkının ruhuna uygun bir davranış olacaktır. Bu edim duruşma aşamasında yerine getirilmemiş ise hiç olmasa bu eksikliğin ikna edici olma amacını karşılaması niyeti ile son kararda makul ölçülerde açıklanmalıdır. Bazı yargı kararlarının (anlaşmalı boşanma çarpıcı örnek olabilir) niteliği gereği şablon gerekçelendirme kullanılmasına elverişli olduğu kabul edilmekle birlikte bu şekildeki uygulamanın istisna olduğu, istisnanın da “dar yorumlanması” gereken niteliği atlanarak, “aynılaştırma-benzeştirme kültürünün “etkisi ile bütün kararlara teşmil edilmemesi gerektiği de başka bir örnek olarak durmaktadır.

Gerekçeli kararların yasal nedenler dışındaki nedenlere dayalı olarak gerekçelendirilmesi ise örneğine az tesadüf edilmekle birlikte çarpıcı bir başka gerekçesizlik örneği olarak değerlendirilmelidir. Bu tarz oluşumlar genellikle hükümle varılan sonucun, pozitif hukuk düzeneğinde yer almayan olgulara dayalı yada normatif düzenlemede yer alsa dahi buradaki içeriğinden ayrı ve yanlış algılanarak yada burada belirtilmeyen yahut tanımlanmayan şekline (sözgelimi hükmün dayanağı kavramın içinin boş bırakılması gibi) dayalı olarak açıklanmasıdır.

Strazburg yargı kararlarına sıkça konu olmaları nedeniyle ,iddianame ve mütalaalarında birer yargılama yöntemi araçları ve aynı zamanda yargısal etkinliklerin öncülleri ve uzantıları olmaları nedeniyle gerekçelendirmede son derece önemli bir konuma sahiptirler. Bu bağlamda gerek iddianame ve gerekse mütalaalarda yasal öğelere yeteri ve gerektiği ölçüde yer verilmesi atideki savunma ve direnme stratejilerinin oluşumuna da önemli katkı sunacaktır. Bu adil yargılanma hakkı ile birlikte hakka erişebilmeyi düzenleyen ilkelerden yararlanma amacına da hizmet edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Savcılarına seslenirken ifade ettiği yargısal etkinliklerinin ,araştırma ve açıklığa (gerekçeye) dayanması gerektiğine ilişkin önerilerinin, konumuz bakımından sıcaklığını koruduğu gibi çarpıcı olması nedeniyle burada değinmenin hem ,nostaljik hem de tarihsel bir katkı olacaktır.

İddia makamının da karar ve görüşlerinin gerekçeye dayalı olması bu etkinliklerin kendi doğasında bir bilgilenme ve değerlendirmeyi gerektireceği kaçınılmazdır. Hal böyle iken uygulamada Cumhuriyet savcılarının idari denetimlerinde yapılan tavsiyelerle özellikle delillerin değerlendirilmesi etkinlikleri kısıtlandığı böylelikle kendilerine intikal eden ihbar ve başvuruların bu önerilerin etkisi ile büyük oranda kamu davasına dönüştüğü ise değerlendirme ve gerekçe ile bağlantısı nedeni ile ayrıca yoğunlaşmaya değer bir meseledir.

Yargıtay bozma ilamlarından sonraki yargılama sürecinde İlk seviye mahkemelerinin bozma ilamına uyarak verdikleri kararlarda, gerekçelendirme yükümlülüğünün sürdüğü gözetilerek yeniden gerekçe oluşturulması yerine, bozmada belirtilen nedenlere değinmek suretiyle gerekçelendirme yahut blok halinde bu nedenlerin alıntılanarak gerekçelendirme yapılması, keza bozma üzerine eski kararda direnilmesi durumunda da sadece bozmadan önceki karara gönderme yapılması değinilmesi gereken diğer sapma durumudur. Burada mahkemenin bozmaya uyma ile yargılamanın yeni bir sürece girdiğinin, bu sürecin gereği olarak iddia, savunma ve argümanlarının farklı olacağının bilincinde olarak kararların temellendirmesi gerekmektedir. Bozma sonrası yapılan bu etkinliğin bozmada işaret edilen hususlarla örtüşüp örtüşmediğinin de denetlenmesi bakımından önem arz eder. Ancak bir kararın direnme kararı sayılabilmesi için bozmadan önce verilen karar ile direnmeye ilişkin verilen kararın gerekçe ve sonuç yönünden aynı olması gerekmektedir .Bozmadan sonra yeni ve değişik gerekçeye, açıklama ve kanıtlara dayanılarak gerekçelendirme yeni bir hüküm kabul edilmektedir Direnme hükümleri önceki hükme ilişkin etkinlik ve dayanaklarda ısrar anlamına gelmekte ise de direnmenin ilk hükümden farklı nedenlerinin mutlaka olduğu gözetilerek, deklare edilmesinin önceki ve sonraki hükmü ikna edici niteliğini güçlendirici bir etki yaratacağı unutulmamalıdır.

Gerekçesizlik başlığı altında değerlendirilmesi gereken bir başka konuda gerekçeli karar yazılmadan yargıcın ölmesi halinde yapılması gerekenle ilgilidir. Türk hukukunda bu konunun Yargıtay kararlarında gündem bulduğu bilinmektedir. Yargıtay bu durumda etkinliğin öznesi yargıcın, yargılama sürecinde edindiği izlenimlerin hükmün verilmesindeki tartışmasız rolünün gerekçe oluşturulmasında da süreceği, bu olanağın ortadan kalkması düşüncesi ile yargılamanın yenilenmesi gerektiğini içtihat etmiştir.

Kısa karar ile gerekçeli kararın birbiri ile çelişkili olması ,gerekçeli kararların matbu şekilde oluşturulması yargı pratiğimizin yakından bilenen ayrı sapma türlerindendir. Bu şekildeki gerekçesizlik modeli ya kısa karar ile gerekçeli kararın birbiri ile çelişik olması yahut gerekçeli kararın kendi içinde bir mantıksal bütünlük oluşturmadığı şeklinde gerçekleşebilir. Yargıtay’ın bu konudaki zorlayıcı tutumu ve sınırlı da olsa elde edilen donanımlarla matbu karar yazımı şeklindeki etkinliğin artık sistemi terk ettiği söylenebilir.

Yetki aşımı suretiyle gerekçelendirmeye ilişkin örnek, pratikte ilk seviye mahkemeleri kararlarında gözlenen ihlal biçimidir. Bu türün dikkat çekici olanı gerekçede sanığın manevi kişiliğine ilişkin (sözgelimi ahlaki temayülü vs.) nedenlere gönderme yapılarak erteleme istemlerinin reddine ilişkin kararlarda göze çarpar. Ancak anılan ihlal biçiminin Yargıtay uygulamalarının zorlayıcı tutumu ile giderek unutulduğu da bir gerçektir.

Genellikle yasal ifadelerin tekrarı veya yasa hükmünde yer alan ve ceza tayininde etkili kavramların yetersiz gerekçeler ile yorumlanması da keza eylem için öngörülen cezanın alt haddinden uzaklaşma yada cezayı azaltıcı durumlarda indirimin alt seviyeden uzaklaşılarak verildiğinin de ayrıca ve açıkça gerekçelendirilmesinden sıklıkla imtina edildiği de ayrı bir sapma biçimidir. Uygulamada sanığın lehine etkinliklerin yargılama yöntemine ilişkin yasaların olanak verdiği ölçüde denetimde bozmaya konu yapılmaması da bu kabil sapmalarda etkili olmaktadır.

Adil yargılanma hakkının ihlali olan bu durumlar saptanabilinen kadarı ile sunuldu. Ancak belirlenen bu sapmaların aşılması da olanaklıdır. Yargıçların sadece yasanın dili işlevini gördükleri, başka bir deyişle yasaları uygulayan bir otomat oldukları varsayımı yada kararlarının da norm metinlerinin otomatik sonuçları olduğu varsayımı-savı-artık hukuk metodolojisi ve yorum öğretisi tarafından kesinlikle çürütüldüğü gibi yargıcın yorum konusunda edindiği bu özgürlük sadece normlar ile sınırlı olmayıp uyuşmazlık konusu olayı da kapsamaktadır. Dolayısı ile gerek yargıç gerekse iddia makamı yasa koyucunun kendilerine özgürlük tanıdığı alanlarda anılan bu özgürlüklerinden sonuna kadar yararlanarak yorum metodolojisi aracılığı ile olayı anlamlandırma, nitelendirme, tanımlama ve değerlendirmede, Strazburg Yargısının temel içtihatlarını referans alarak, amaçsal ve genişletici yorumlarla insan hakları ve özgürlüklerini koruyucu, geliştirici etkinlikte bulunmalıdırlar.

Bu etkinlik gerekçelendirmeyi de kapsamalıdır. Normatif alanda bu sonuca ulaşılması için gerek ve yeterli araçlar bulunduğu görüşündeyiz. Bunlardan ilki gerektiğinde yasa kuralı oluşturma, ikincisi ise takdir hakkının kullanılması olup buna bir üçüncü unsur olarak da uygulama iradesini tamamlayıcı olarak eklemek olanaklıdır. Böylelikle, yasa ve maddelerin de fakto varlık göstermeleri için altın üçgende yer alan yasa ,insan ve malzeme öğelerinin de işlevsel birlikteliği sağlanmış olacaktır.

Sonsöz

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İç hukuktaki normlar hiyerarşisinde kanun olarak değerini bulmuştur. Dolayısıyla sözleşme normları başkaca ritüele gerek duyulmaksızın ulusal normlar ile ”Hak ve özgürlükler” temelinde bir birliktelik kurarak İç Hukuk Ailesinin (pozitif hukuk ailesinin ) bireyi olmuştur.
Sözleşmenin birinci maddesi ile Yüksek Sözleşmeci Yanlara, yetki alanları içindeki yurttaş olsun olmasın “Herkese” hak ve özgürlükler konusunda olanaklar sağlamaları ödev olarak yüklenmiştir.

Ancak bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinde izlenecek yöntemler sözleşmenin ruhuna aykırı olmamak koşulu ile yanlara bırakılmıştır. Yan devletler, bu yükümlülüklerini ya sözleşme normlarının iç hukukun bir parçası(birci yöntem)olarak ya da doğrudan doğruya (ikici yöntem) uygulamak suretiyle gerçekleştirmektedirler.

Böylelikle bireyler uluslararası hukuktan doğan haklarını yetkili ulusal yargı organları önünde başvuruya konu yapabilecekleri gibi ulusal yargı organları da uluslararası sözleşmeyi uygulamak ile sorumlu olacaklardır. Ancak ulusal mercilerin sözleşme hükümlerini doğrudan doğruya uygulayabilmeleri ulusal düzeyde ek düzenlemelerin gerçekleştirilmesine gerek bulunmaması koşuluna bağlıdır. Buradan hareketle denilebilir ki;

1-Sözleşmeden kaynaklanan taahhütlerin yerine getirilmesi ancak sözleşme ruhuna uygun ve uygulanabilir düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ile birlikte etkin bir uygulama pratiğine bağlıdır.

2-Yargıçlar Sözleşmenin bütününde olduğu gibi gerekçe uygulamasında da insan hakları eksenli ortak bir ”Avrupa Hukuku” ile “Korunma Düzeneği”ni gerçekleştirmeyi hedefleyen” anlayış ve algılamaları” ve bunların gerçekleşmesinde etkinliği tartışmadan ayrık Avrupa Mahkemesi’nin insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi amacına dayalı, ortak bir Avrupa Hukuk kültürü ve anlayışının temel alan paradigmasını belirleme ,adlandırma ,nitelendirmede ölçüt almak zorundadırlar.
3-Ancak bu şekildeki edim, Avrupa Mahkemesi içtihatlarının kaba bir uygulaması yahut doğrudan emsal alınması şeklinde algı ve yorumlanması yerine, bu içtihatların içeriğindeki “ temel ilkeler “ ve bununla “ulaşılmak istenen amacın” saptanması ile gerçekleştirilmiş olacaktır.

4-Yöresel Yargı organları; Demokratik bir Siyasal Rejim ve Hukuk’un üstünlüğünün yöneldiği barış ve adalet idesinin yargılama alanında gerçekleşmesinin her şeyden evvel “Doğru Hukukun Bilgisi” yanında “Hukukun Kültürü” dayalı bir etkinlik olduğunun farkında olarak, davranmaları gerekmektedir.

Ancak, bunun adına ister “istenç” ister “paradigma” densin mutlaka bir uygulama iradesine gereksinim vardır. Uygulama iradesi ise özellikle ve öncelikle bir özeleştirinin varlığını gerektirir. Özeleştiri ise, Yargıçların ‘duruşma anlayışından yargılama anlayışına’ geçişi sağlayacak ve haklara erişmeyi kolaylaştıracak, güvence altına alacak, bilgi temelli etkinliklerini artırmaları, iddia makamının ise gerek kendisi gerekse adına görev yapan kişi ve kurumlar aracılığı ile ‘ argüman çokluğundan ziyade argüman ağırlığını esas alan’ hızlı, etkili ve sonuç alıcı delil elde etme yöntemini geliştirmeleri, yargının bağımsız öğesi olan savunmanın ise savunma tekelinin vermiş olduğu yetki ve sorumluluk bilinci ile ‘sürece özenli aktif bir savunma konsepti ‘ile katkıda bulunmaları ile olanaklıdır.

Söz konusu anlayışın benimsenip yerleşmesi adil ve güvenli yargılanma hakkı ile amaçlananların gerçekleşmesine sayısız katkı sunacaktır.

Dolayısı ile yargılamada sürecinde her birinin farklı ancak inkar edilemeyecek etkinlik ve katkısı bulunan bu dinamiklerin somut uyuşmazlığı, Strazburg Yargı Kararlarının norm ve olaya ilişkin yorumları ile bu yorumun özündeki ilkelerden yararlanarak gidermeyi amaç edinmeleri ,adaletin kolektif bir çabanın ürünü olduğu savının da gereği olacaktır.

Bu amacın gerçekleşmesi, büyük ölçüde yargıç ve diğerlerinin öncelikle, nitelikli bir hukuk eğitimi yanında yoğun, uygulamaya dönük ve makul süreli bir mesleki hazırlık dönemi geçirmelerine bağlı görünmektedir.

Bu bağlamda, hukuku mayalandıran ve tatlandıranın, hukukun felsefe ve sosyolojisi ile yorum bilimi olduğu bir kez daha anımsanarak ve bu bilimlerin yeniden kürsülerde hak ettikleri etkinlik ve konuma kavuşturulması sağlanarak ,felsefe ve sosyolojiye yönelik bu ikincil ve ilgisiz tutumun da terk edilmesi gerekmektedir.
Hukuk eğitiminin değişik aşamalarında ve özellikle yargıç eğitiminde bu eksikliğin giderilmesi yargıçların felsefe ve sosyolojideki argümanlara başvuru gereksiniminin de dolaylı karşılanmasına hizmet edecektir.

Hukuk pratiği ile yorum öğretisi arasındaki yoğun ilişki de akılda tutularak, yorum öğretisinden fazlası ile yararlanılmasının kapıları mutlaka aralanmalıdır. Yorum metodolojisi anlamlandırma ve nitelendirmede kaçınılmaz bir değere sahiptir. Zira bu kararlardaki hukuksal kavramların açık yada gizlenen anlamları ve normatif düzenleme ile hedeflenen nihai amacın belirlenmesi yargıcın yorum metodolojisini bilip etkili kullanımı ile olanaklıdır. Bu bağlamda, yorum metodolojisi Genelde Strazburg ,özelde de Türk Yargısının geleceğin hukukunun tasarlanmasında sık sık başvurulan algılama tanımlama, nitelendirme ve değerlendirme araçlarındandır. Geçmişten günümüze değin gelinen süreçte insan haklarının ve özgürlüklerinin henüz gelişimlerini tamamlayamadıkları gözetildiğinde ,baş vurulan genişletici ve amaçsal yorum yöntemlerinin anılan gelişimin tamamlanmasında katılımcı ve kurucu bir işlev üstlenecekleri kesindir.

6-Bu anlamda gerekçe de anılan misyonun edinilmesinde insan hakları alanındaki katkıların bileşeni olarak önemsenmeli bu önem, Strazburg Mahkemesinin temel içtihatlarının referans alınmasında kendini bulmalıdır. Ancak, gerek öğreti ve gerekse Yüksek Yargının ayrık pratikleri bir yana Avrupa Mahkemesinin temel içtihatları ve insan hakları anlayışı ile uyumlu biçimi gözetildiğinde bu alandaki argümanlardan da yeteri ve gerektiği kadar alınarak karşılıklı etkileşimin kanalları açık tutulmalıdır. İnsan haklarının gelişimi de bu bileşenlerin katkıları ivme kazanacaktır.

7-Gelinen noktada gerekçeli karar hakkı konusunda iç hukuk sisteminin Strazburg yargı organının temel kabul ettiği ölçülerle bir iki ayrıntı dışında örtüştüğü ve kimi zamanlarda da ötede olduğu bir gerçektir.

8-Yargıçların bir yönüyle hukuk uygulayıcısı öteki yüzü ile bir sosyal/hukuk tasarımcı kimliği taşıdıkları, gelecekteki sosyal düzen ve bu düzenin dayandığı normatif alanın , odağına insanın değer olarak oturtulması, bu kimlik sayesinde olacaktır. Hukuk bu kimlikte adalete dönüşecektir!…

9-Sonuç olarak ifade edilebilir ki; Gerekçeli karar alma hakkı koruyucu düzeneğinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve yargılama yöntemine ilişkin yasalar, öğreti ile bunların pratiğinden oluştuğu, bu mekanizmanın niteliği itibarı ile hakkın kullanımını kolaylaştıracak ve koruyacak ve geliştirecek bir konsepte sahip olduğu, bu anlamda Türk Yargısının yeterli donanım ve argümana sahip olduğu söylenebilir ise de , ilk seviye yargı yerleri ,hazırlık tahkikatı makam ve uzantıları ile yargılamanın diğer öğesi savunma kurumunun bu konsepte tamamıyla uygun pratiklerinin olmadığı belirtilen sapma biçimleri ile ortadadır. Bu konudaki savın Türk Devleti aleyhine açılan ve sona eren mahkumiyet rakamları ile de sabittir.

,
Anılan durumdan kurtulmanın şimdiye dek anlatılanların yanında uygulayıcıların (dinamiklerin) kimi ve neyi temsil ettiklerinin bilincinde olarak , insan haklarında somutlaşacak bir adalette ,katılımcı kimlikleri ile öne çıkmalıdırlar.

Kaynakça
1-Yıldırım,Kamil,Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İst.
2-Kuçuradi,İoanna,Etik,Ankara 1990
3-Aşçıoğlu,Çetin, Hukuk Yargılamasında Yargıç ve Avukatların Etkinliği,Ank.2003
4-Kaboğlu,İbrahim Özden, Özgürlükler Hukuku, İstanbul 1996
5-Ökçesiz ,Hayrettin, HFSA
6-Kant,Emmanuel,Aydınlanma nedir? sorusuna yanıt.
7-Yücel,Mustafa Tören, Hukuk ve Gerçekler Ank. 2001
8-Doğru,Osman,İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları,İst.2002
9-İnceoğlu,Sibel, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma
Hakkı, İst 2002
10-Gözübüyük,A.Şeref-Gölcüklü ,A.Feyyaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Uygulaması Ank. 2003
11-Werges Jacques, Savunma Saldırıyor
12-Işıktaş Yasemin, Hukuk felsefesi ve Sosyolojisi Argümanlarının Hukuk
Uygulanmasında Kullanma Olanakları
13-Sancar Mithat, Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti ,İst 2000
14-Haydar Erol, İçtihatlı Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu,Ank. 2002
15-Mole Nuala-Harby Catherina Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
6.mad.uygulamasına ilişkin Kılavuz, Strazburg 2001
16-Aktan Hamdi Yaver, Yargıtay Uygulamasında Adil Yargılanma, Ank 2003
17-Yurtcan Erdener, Ceza Muhakemeleri Usulü Şerhi ,İst.,1988
18-Kuru Baki, Hukuk Usulü Muhakemeleri el kitabı Ank.1995
19-Kunter Nurullah, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemeleri Hukuku
20-Reid Karen, Adil Bir Yargılanmanın güvenceleri
21-Tomlinson Hugh, Adil Yargılanma Hakkı
22-Kutlu Mustafa ,Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri,
23-Yorgancı Nihat,www.adalet.org
24-Duman,İlker Hasan, Konu ve Sorunlarla Hukuk Devleti İst.,2003
25-Milliyet Gazetesi 04.01.2004
26-Birinci Ali, Atatürk’ün cumhuriyet savcılarına seslenişi 1988

[1] Immanuel Kant, Aydınlanma nedir? Sorusuna Yanıt, çeviren Nejat Bozkurt,Yazko Felsefe Yazıları Sayı:6

[2] Yargıç Mustafa Kutlu, Hukuk Devletinde Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri,H.F.S.A.7.Sayı,H.Ökçesiz,İstanbul Barosu Yayını, İstanbul 2003,s.122

[3]Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz,H.F.S.A.7.Sayı, Hukuk ve Siyaset Geriliminde Hukuk Kültürünün Yapısı Üzerine Yedi Üçüzlü Bir Açıklama, İstanbul Barosu Yayını,İstanbul,s.114

[4] Mustafa Kutlu,a.g.e.,s.130

[5] Kutlu,a.g.e.

[6] Sayın Adalet Bakanının Milliyet Gazetesin de 07.01.2004 tarihinde yayınlanan açıklamasında, Hükümet Aleyhine A.İ.H.M. ne toplam 2419 başvuru yapıldığını ,bunlardan 344 ünün aleyhe,18 adedinin lehe,559 unun dostane çözümle sonlandığını,168 adedinin kabul edilebilir olduğunu,67 sinin kayıtlardan silindiğini,288 adedinin kısmen kabul ile sonuçlandığını ve 835 inin ise halen inceleme aşamasında bulunduğunu açıklamıştır.

[7]“Öğretinin bir kısmı İ.H.A.S.’ne anayasal yada en azından yasa üstü bir değer tanımaktadır. Buna karşılık sözleşmeyi olağan kanun gücünde kabul eden görüş baskındır.”B.k.z.,İ.Ö.Kaboğlu, Özgürlükler Hukuku,3.baskı,Mart 1996 ,İst.,s.123

[8] Kaboğlu,a.g.e.,s.123

[9] Kaboğlu,a.g.e.,s.119

[10] Kaboğlu,a.g.e.,s.119-120

[11] Kaboğlu,a.g.e.,s.120-121

[12] Kaboğlu .a.g.e.,s.125

[13] Bu deyim sayın Mithat Sancar’dan alınmıştır.

[14] Örn.,H.v.Belgium,a.g.k.,para.,53,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.309

[15] Ruiz Torija/İspanya,Seri A No.262(1995)Hugh Tomlinson QC,AİHM.içtihatları değerlendirme seminerine sunduğu bildiri,s.5

[16] K.Reid,a.g.e.,s.39

[17] Karen Reid,Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri,3.Kitap,s.37

[18]Bkz.d.j.Harris,M.O’Boyle,C.Warbric,a.g.e.,215;K.Re id,A Practitioner’s.,a.g.e.,s.128.K.Starmer;a.g.e.,s.37 6,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.311

[19] Van De Hurk-Hollanda,Seri A,No.288(1994),Naula Mole ve Catharina Harbe, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesinin uygulanmasına ilişkin kılavuz, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Birinci Baskı, Ekim 2001,Sayfa 43

[20] Hadjinastassiou/Yunanistan,Seri A No.252-A(1992),Tomilson,a.g.e.,s.,5

[21] Hiro Balani-İspanya,Seri A No.303-B (1994) Hugh Tomlinson QC,6.madde:Adil Yargılanma Hakkı başlıklı Adalet Bakanlığı Eğitimciler Eğitimi Seminerine sunulan bildirisinin 5. Sayfası

[22] Dr. Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, Beta Yayınları,1.BASI,200stanbul,s.314

[23] 10 CD.2003 T ve 2002/30682 Esas.2003/5345 Karar sayılı içtihadı

[24] 25852/94

[25] Dr. Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı,1.bası,Beta Yayınları İst.2002,sayfa 315

[26] Dr. Sibel İnceoğlu,a.g.e.,sayfa 315,Appl.no.8769/79,Xv,Germany 16.07.1981,25 DR 241

[27] Karen Reid,a.g.e.,s.38

[28] YCGK 07.10.1991 T.ve 227/255 ,03.12.1996 T. ve 4-251/262 Sayılı Kararları,Kaban-Aşaner-Yalvaç, aktaran Hamdi Yaver Aktan Yargıtay 8.D. Üyesi, eğitimciler eğitimi seminerine sunumu

[29] Mustafa Kutlu, Yargıç, Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri, HFSA İstanbul Barosu Yayını sayfa 15

[30] K.Reid.a.g.e.,s.38

[31] K.Reid.a.g.e.,s.38

[32] 30.11.1987 tarih ve 8950 /80 Belçika,Dulaurans-Fransa,Hele-Finlandiya

[33] H.v.Belgium,a.g.k.,para.53 ,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.315

[34] De Mor -Belçika Davası

[35] Dr. S.İnceoğlu ,a.g.e.,s.316

[36] Georgiadis-Yunanistan

[37] M.Kutlu,a.g.e,Sayfa 15

[38] Dr.M.Tören Yücel,a.g.e,Sayfa 121-122

[39] 9.CD.2003 T.2003/210-902

[40] 21.01.1999,30544/96,GarciaRuız-İspanya,19.12.1997,20772/92, Helle-Finlandiya, Doç.Dr.,Osman Doğru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları, Beta yayınları,cilt 1,1.bası,2002 İst.,

[41] Melin/Fransa,Mutatis Mutandis Artico/İtalya,Goddi/İtalya,Ruiz Torija/İspanya,alıntı Prof. Dr.A.Şeref Gözübüyük-Prof.Dr.A.Feyyaz Gölcüklü, Avrupa insan Hakları Sözleşmesi ve uygulanması 4 bası, Ankara 2003,Turhan Kitabevi,Sayfa

[42] K..Reid,a.g.e.,s.39

[43] Georgiadis-Yunanistan davasında ”başvurucunun haksız yere tutuklanmasına ilişkin tazminat verilmemesi kararı, iç hukuka uygun olarak beraat kararı ile birlikte verilmiş ve kendisinin ”büyük ihmali” nedenine dayandırılmıştır. İHAM tazminata ilişkin başvurucuya kendi savlarını ortaya koyma imkanı tanınmasını madde 6/1’ aykırı bulmuştur. Milli mahkemelerin sadece yasada yer alan ”büyük ihmal” kavramına atıf yapmasını dikkate almıştır. İHAM’a göre, milli mahkemelerin kararları başvurucunun tazminat hakkı için belirleyici olduğundan söz konusu olayların değerlendirilmesini içerin ”büyük ihmal “kavramının açık olmayışı milli mahkemelerin daha detaylı gerekçeler gösterilmesini gerektirmektedir.”İnceoğlu,a.g.e.,s.314,ayrıcı bakınız H.Belçika davası

[44] Rıza Türmen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Açısından Temel Hak ve Özgürlüklerin Kapsamı ve Sınırlamaları, Yargıtay Dergisi ,cilt.28 Ocak-Nisan 2002,sayı 1-2,s 192-213;Çağlar,a.g.e.,s.64-65,aktaran Kutlu,a.g.e.,s.152

[45] D.5.D.,E.,1986/1723,K.,1991/933 sayılı kararı,s.10,Kaboğlu,a.g.e.,s.124

[46] Bkz.Bakır Çağlar ”Avrupa Yeni Mekanında Kurumsallaşma: hukuk ve demokrasi” Anayasa Yargısı-9,Ank.1993,s.281 aktaran Kaboğlu,a.g.e.,s.124

[47]İBK,tümüyle uluslar arası standartlar göz önünde tutularak alınmış bir karar”dır.(Akıllıoğlu,a.g.e.,s.42);krş.B.Çağlar”Av rupa yeni Mekanında …”,S.281.AKT.i.ö.Kaboğlu a.g.e.,s.124

[48] Danıştay’ın 1997/3572-2435

[49] Y.H.G.K.K.24.10.2001,1016/757 Duman a.g.e.Sayfa 159

[50] İBK.7.6.1976 T.3/3,Akt.H.Erol,a.g.e.,s.177

[51] C.G.K9.6.1998 T,8-163/216 Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e Sayfa 131-134 Aktaran Aktan a.g.s Sayfa

[52] 9.C.D 2003/210-902 sayılı kararı

[53] 9 C.D.13.02.2002 T.2001/1268,2002/301,C.G.K.18.04.2000 T.7-75/80 Kaban-Aşaner-Yalvaç a.g.e S.850-851 Aktaran Aktan a.g.e S.

[54] YCGK 2002 T.2002/2-236 K.,aktaran N.Yorgancı,www.adalet.org

[55]Y.1.HD.28.O6.1978 t.7281/7379 K.aktaran Av.İ.Hasan Duman,Konu ve Sorunlarla Hukuk Devleti,2.Baskı,Kartal-İstanbul,s.162

[56] Y.4.CD.05.10.1995 T.1995/4601-6332 ,aktaran Nihat Yorgancı,www.adalet .org ,Yargıtay Kararları Sayfası

[57] YCGK,23.12.1998 T.,2-314/380,Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e. s.862,aktaran Aktan

[58] Y.1.CD.23.08.1993 T.1993/1453-1552 K.,aktaran N.Yorgancı,www.adalet.org

[59] Y.5.CD.25.01.1993 T.,1992/4164-157 K. Aktaran Yorgancı,www.adalet.org

[60] Y.5.CD.09.11.1993 T.1993/3664-3973,2.CD.17.10.1995 T.1994/12461 E,1995/206 K.aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[61] YCGK.03.10.1995 T.1995/3-267/267 K.aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[62] YCGK.20.12.1993 T.,1993/16-290 E,1993/327 K.aktaran Yorgancı,www.adalet.org

[63] Y.4.CD.18.05.1994 T.1994/1437-4605 K.,AKTARAN,Yorgancı,www.adalet.org

[64] Y.10.CD.2003 T.2002/30682 E,2003/5345 K.,aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[65] YCGK.23.12.1998 T.314/330 K.Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e.,s.854,aktaran Aktan

[66] 4.CD.24.02.1999 T.,12501-924 ,Akt. Haydar Erol,İçtihatlı C.M.U.K.2002 Ank,s.181

[67] Prof. Dr. Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku,8.Bası,Kazancı Matbaacılık İstanbul,sayfa 43

[68] Prof.Dr.Erdener Yurtcan,C.M.U.K Şerhi,Kazancı yayınları,İst,1988, ,2.cilt,s,393

[69] Prof.Dr.Erdener Yurtcan,C.M.U.K Şerhi,Kazancı yayınları,İst,1988, ,2.cilt,s,392

[70] Prof. Dr. Baki Kuru,Hukuk Muhakemeleri Usulü El Kitabı,1995,alfa yayıncılık,sayfa535

HKG 28.04.1993,2/91-187(İKİD 1994/398 s.10076-10077)

[71] Duman,a.g.e.,s.159-293

[72]Yargıtay Onursal üyesi,Çetin Aşçıoğlu,Hukuk Yargılamasında Yargıç ve Avukatın Etkinliği,H.F.S.A.6.Sayı,İstanbul Barosu Yayını,İstanbul,s.105

[73] Dr.M.Tören Yücel,Hukuk ve Gerçekler,1.bası,Ankara,2001,s.,50

[74]Dr.M.T.Yücel,Kararlarda Gerekçe ve Muhalefet Şerhi,H.F.S.A.İstanbul Barosu Yayını,İstanbul 2003,8.Sayı,s.163

[75]NçMacCormick.Legal Reasoning and Legal Theory.Oxford Universty Press.1994 p.103,Dr.M.T.Yücel,Hukuk ve Gerçekler,1.Bası,Ankara 2001,s.50

[76]Yargıtay Onursal Üyesi, Çetin Aşçıoğlu, Yargı Kararlarında Gerekçe Sorunu,

H.F.S.A.8.Sayı,Hz.H.Ökçesiz,İstanbul Barosu Yayını, İstanbul 2003,s.156

[77]Dr. Mehmet Kamil Yıldırım, Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirmesi, Kazancı Yayınları, İstanbul 1990,s.200

[78] Kutlu ,a.g.e.,s.134

[79] Kuçuradi,a.g.e.,s.145-146,aktaran Kutlu,a.g.e. s.134

[80] Karş.,Kuçuradi,a.g.e.,s.143;’Makul bir kararın ön koşulu, karar verecek kimsenin bütün önyargılarından kurtulmuş olması gerektiğidir.’Abdullah Dinçkol,Hakimin Karar Verme Sürecinde Temel İlkeler,H.F.S.A.Afa,Haz.Hayrettin Ökçesiz,2.Kitap,İstanbul ,Şubat 1995,s.173-175,aktaran Kutlu,a.g.e.s.134

[81] M.T.Yücel,a.g.e.,s.91

[82] Ç.Aşçıoğlu.a.g.e.,s.156

[83] M.T.Yücel ,a.g.e.,s.13

[84] Schurteris.433 aktaran.M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.200

[85] Kunter,a.g.e.,s.40-41

[86] Stein/Jonas/Leipold,paragraf 286,II Kn.12,15,aktaran M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.200

[87] Avusturya Hukukunda OGH 8.10.1901 N2 1902,301,M.K.Yıldırım a.g.e.,s.202

[88]Stein/Jonas/Leipold,p 286,II Kn.12 ve orada dn.25 de karş. istenilen RGJW 99,278,akt.,M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.2002

[89] Schneider,Bewciswürdigung,no.587,akt.,M.K.Yıldırım ,a.g.e.,s.2002

[90] Gottwald,Argumentation,s.127,akt.M.K.Yıldıım,a.g.e .,s.2004

[91] M.T.Yücel,a.g.e.,s.91

[92] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,168

[93] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,170

[94] Kunter,a.g.e.,s.40-41

[95] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,167

[96] Kuçuradi,a.g.e.,s.

[97] M.Kutlu,a.g.e.,s.17

[98] M.T.Yücel,a.g.e.,s.167

[99] M.T.Yücel,a.g.e.,s.92

[100] Sözgelimi bu şekildeki sapmaların tutuklama ve sorguya sevklerde tesadüf edildiği,tutuklama istemlerini içeren tezkerelerde “işlenen suçun vasıf ve mahiyetine ,mevcut delil durumuna yada sanığın kaçma şüphesi, suçun ağır cezalık mevattan olması gibi” genel ve soyut ibarelere yer verilerek tutuklama talep edildiği,aynı yönteme bu kez yargı organının başvurarak “aynı ifadelere gönderme yada tekrarlanarak” tutuklama kararlarının verilmesinde, bir içselleştirmenen ve aynılaştırmanın varlığı dikkate değerdir. Arama kararlarındaki aynı algı ve uygulamalarda bilinmektedir.

[101] “Bir davda ile satranç oyunu arasındaki fark, ortadaki para dışında ,yöntem seçiminin burada keyfi olmamasıdır.” Jacques Werges, Savunma saldırıyor, metis yay. S,98

[102] “Çoğu avukatların temyiz dilekçeleri de hukuk duygusu gösterisinden yoksun bulunmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında görevli savcı Dr.A.Çınar’ınbir tebliğnameye ilişkin olarak saptadığı şu durum oldukça ilginçtir: kendisi beş noktadan kararın bozulması isteminde bulunmasına karşılık avukatın beş sayfalık temyiz dilekçesinde bir tanesine dahi temas etmediği görülmüştür.” Dr. M.Tören Yücel,H.F.S.A.,Sayı 8,Hz.H.Ökçesiz,İst.Barosu yay.İst.2003,s.168

[103] Dr. M. Kamil Yıldırım, a.g.e., s.200-202

[104] Buna Çankırı ve Mazıdağ Asliye Hukuk Mahkemelerinden verilen kararların belirgin birer örnek verilebilir. ”Çankırı Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen bir boşanma davasında kocası tarafından dövüldüğü sabit olan bir kadının açtığı boşanma davasını evlilik birliğinin sürmesinde çocukların yararı bulunduğu kanısı ile reddettiği ve kararın gerekçesinde de “karının sırtını sopasız ve karnını sıpasız bırakma” halk deyişine yer verdiği, 1987 yılında ise ,Mazıdağ Asliye Hukuk Mahkemesi verdiği bir kararında ,evini terk eden kadının eve dönme davetine uymaması nedeniyle açılan boşanma davasında “ karının kocasının zinasına göz yumması gerektiği “,” çevrenin sosyal özellikleri itibariyle halk arasında bu tür davranışların yaygın olduğu ” gerekçesi ile boşanmaya hükmetmiştir.” Dr. M.Tören Yücel,H.F.S.A.,Sayı 8,Hz.H.Ökçesiz,İst.Barosu yay.İst.2003,s.166

[105] “ Savcılarımızın kovuşturmak ve açmak zorunda oldukları ceza davaları ,mahkeme huzurunda her türlü delille aydınlatılacaktır. Cumhuriyet Savcılarının bu konuda yapacakları açıklamaları ,kamu hukuku adına istenen ceza ,suç ve sanık hakkında kamuoyunun aydınlatılması için verilecek hükmün niteliğine ilişkin aşık bir fikir edinilmesini sağlamak için gerekli bulurum.Davaların Yargıtay da incelenmesi sırasında da bu konunun büyük kolaylık sağlayacağı açıktır. Savcılık karar değil dava makamıdır. Yargılama sırasında ve duruşmada savcılarımızın kendilerini herhangi bir davanın taraflarından sayarak ısrarlı açıklamaları ve görüşlerinin kabul edilmesini ve desteklenmesini sağlamak için tüm tarihsel ve yasal araçlardan yararlanmayı ihmal etmemeleri gerekir “Kemal Atatürk, Atatürk’ün cumhuriyet savcılarına seslenişi,9 Ekim 1925,Adalet Bakanlığı tamimleri 1924-1927 den nakleden Doç.Dr.Ali Birinci, Yeni Türkiye Dergisi ,Cumhuriyet Özel Sayısı 1,1988,s,23-24

[106] “Her ne kadar Cumhuriyet savcıları CMUK.163.maddesine göre delillerin kamu davasının açılmasına yeterli olup olmadığını taktir yetkisine sahip iseler de ,bu yetkinin aşılması suretiyle ve delillerin değerlendirilmesine girilip, bazı kanıtların üstün tutulması yolunda irdelemeler yapılmasının mümkün olmadığının bilinmesi, hazırlık tahkikatı sonunda yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi kriterlerinin daha sağlıklı ve titizlikle uygulanmasına özen gösterilmesi” gerektiği müfettiş raporlarına konu olmaktadır.

[107] Y.2.CD.24.03.1995 T.,1995/2419-3803

[108] YCGK.20.12.1993,1993/10-304,337 S.K.

[109] Sancar a.g.e. sayfa 193

[110] Dr. Tören Yücel a.g.e.sayfa 166

[111] H.Ökçesiz,HFSA,S.8,İST.barosu yay,İst.2003,s.120

[112] Bu deyim Sayın Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un hatırlanamayan bir konuşmasından alınmıştır.

[113] Orjinali “argumente non sunt numeranda sed ponderanda-Argümanları saymamalı,tartmalıdır “olan bu deyiş ,insanlığa ait 2000 yıllık ortak hukuk kültürünün bir kuralı olup, Sayın Profesör H,Ökçesizden alınmıştır.

[114] Bu deyim Sayın Doç.Dr.Yasemin Işıktaç’dan ödünç alınmıştır. HFSA 8,s.127

En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi

0
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi
ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1999
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Ocak 2001/4623
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 3 Şubat 2001 / 24307
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 18 Mayıs 2001 / 2528
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 27 Haziran 2001 / 24445

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı; 1 Haziran 1999 tarihinde yaptığı 87 nci Oturumunda;

Çocuk İşçiliğine ilişkin mevcut temel belgeler olmaya devam eden 1973 tarihli İstihdama Kabulde Asgari Yaş Haddine İlişkin Sözleşme ve Tavsiye Kararını tamamlamak üzere uluslararası işbirliği ve yardımlaşma da dahil ulusal ve uluslararası eylemler için temel öncelik olmak üzere; en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanması ve ortadan kaldırılması ile ilgili yeni belgeler kabul edilmesi gerektiğini göz önünde bulundurularak ve

En kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin aynı zamanda ailelerin ihtiyaçlarına cevap vererek ücretsiz temel eğitimin önemine ve buna maruz çocukların bütün bu işlerden uzaklaştırılmaları gereğini ve onların rehabilitasyonlarını ve sosyal uyumlarının sağlanmasını dikkate almak suretiyle; derhal ve kapsamlı bir eylem yapılmasını gerekli kıldığını göz önünde bulundurarak,

Uluslararası Çalışma Konferansının 1996 yılında yapılan 83 üncü Oturumunda kabul edilen çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasına ilişkin kararını hatırlatarak ve Çocuk işçiliğinin büyük ölçüde yoksulluktan kaynaklandığını ve uzun vadeli çözümünün sosyal gelişmeye ve özellikle yoksulluğun azaltılmasına ve evrensel eğitime imkân tanıyan sürekli ekonomik büyümede yattığını kabul ederek ve

20 Kasım 1989 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesini hatırlatarak ve Uluslararası Çalışma Konferansının 1998 yılında yapılan 86 ncı Oturumunda kabul edilen Çalışmaya İlişkin Temel Haklar ve İlkeler ILO Bildirgesi ve İzlemesini hatırlatarak ve

En kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğine diğer uluslararası belgelerde ve özellikle 1930 tarihli Zorla Çalışma Sözleşmesi, 1956 tarihli Birleşmiş Milletler Kölelik ve Köle Ticareti ile Kölelik Benzeri Kurumların ve Uygulamaların Ortadan Kaldırılması Ek Sözleşmesinde yer verildiğini hatırlatarak,

Oturum gündeminin dördüncü maddesini oluşturan çocuk işçiliği konusunda yapılan bazı önerileri kabule karar vererek,
Bu önerilerin bir uluslararası Sözleşme biçimini almasını kararlaştırarak,

Bindokuzyüzdoksandokuz yılı işbu Haziran ayının onyedinci günü En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliği Sözleşmesi, 1999 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.

MADDE 1

Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke acil bir sorun olarak en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanmasını ve ortadan kaldırılmasınıtemin edecek ivedi ve etkin önlemleri alır.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından “çocuk” terimi 18 yaşın altındaki herkese uygulanır.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından “en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği” ifadesi

çocukların alım-satımı ve ticareti, borç karşılığı veya bağımlı olarak çalıştırılması ve askeri çatışmalarda çocukların zorla ya da zorunlu tutularak kullanılmasını da içerecek şekilde zorla ya da mecburî çalıştırılmaları gibi kölelik ve kölelik benzeri uygulamaların tüm biçimlerini;

çocuğun fahişelikte, pornografik yayınların üretiminde veya pornografik gösterilerde kullanılmasını, bunlar için tedarikini ya da sunumunu;

çocuğun özellikle ilgili uluslararası anlaşmalarda belirtilen uyuşturucu maddelerin üretimi ve ticareti gibi yasal olmayan faaliyetlerde kullanılmasını, bunlar için tedarikini ya da sunumunu;

doğası veya gerçekleştirildiği koşullar itibariyle çocukların sağlık, güvenlik veya ahlaki gelişimleri açısından zararlı olan işi kapsar.

MADDE 4

Madde 3 (d)’de belirtilen isim türleri ulusal mevzuat veya düzenlemeler ya da yetkili makam tarafından ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra, ilgili uluslararası standartlar ve özellikle 1999 tarihli En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliği Tavsiye Kararının 3 üncü ve 4 üncü paragrafları dikkate alınarak belirlenir.

Yetkili makam ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra bu şekilde belirlenen iş türlerinin nerelerde bulunduğunu tayin eder.

Bu maddenin birinci paragrafı gereğince belirlenen iş türlerinin listesi, gerekli görüldüğü takdirde, ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danışılarak periyodik şekilde gözden geçirilir ve yenilenir.

MADDE 5

Her Üye, işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını izleyecek uygun mekanizmalar kurar ya da belirler.

MADDE 6

Her Üye, en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin öncelikli olarak ortadan kaldırılması için eylem programlarını belirler ve uygular.

Bu eylem programları, uygun olduğu takdirde diğer ilgili grupların görüşleri de göz önüne alınarak ilgili hükümet kurumları ve işçi ve işveren kuruluşlarına danışılarak belirlenir ve yürütülür.

MADDE 7

Her Üye, cezaî yaptırımların ya da uygun olduğu takdirde diğer yaptırımların kararlaştırılması ve uygulaması da dahil olmak üzere, bu Sözleşme hükümlerinin etkin şekilde uygulanmasını ve yürütülmesini sağlayacak gerekli tüm önlemleri alır.

Her üye, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasında eğitimin önemini dikkate alarak etkin ve belli bir zamanla sınırlı şu önlemleri alır:

çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğine dahil olmalarının önlenmesi;

çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinden uzaklaştırılmaları, sosyal uyumları ve rehabilitasyonları için gerekli ve uygun doğrudan yardım sağlanması;

çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinden uzaklaştırılmaları için ücretsiz temel eğitim ve mümkün ve uygun olduğu takdirde mesleki eğitim sağlanması;

özel olarak riskli durumda bulunan çocukların belirlenmesi ve onlara ulaşılması, ve

kız çocuklarının özel durumunun dikkate alınması.

Her Üye, yürürlüğe konan bu Sözleşme hükümlerini uygulamak için sorumlu olan yetkili makamı belirler.

MADDE 8

Üyeler, ekonomik ve sosyal kalkınmanın, yoksulluğun ortadan kaldırılması programlarının ve evrensel eğitimin desteklenmesini de içerecek şekilde uluslararası işbirliği ve/veya yardımlaşmanın artırılması suretiyle bu Sözleşme hükümlerini yürürlüğe koymak üzere birbirlerine yardımcı olmak için uygun önlemleri alırlar.

MADDE 9

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri tescil için Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir.

MADDE 10

Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.

Bu Sözleşme iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

Bu Sözleşme, onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 11

Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndererek tescil ettireceği bir belge ile feshedebilir. Bu fesih kayıt tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.

Bu Sözleşmeyi onaylamış olup, da, bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresince; bu madde gereğince fesih hakkını kullanmayan her üye, yeniden on yıllık süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken; bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 13

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu bütün onama beyanları ve fesih işlemlerine ilişkin tüm bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletecektir.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zamanlarda bu Sözleşmenin uygulanması hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması isteğini inceler.

MADDE 15

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde

tadil edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 11 inci madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin hemen feshini gerektirir.

tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bu Sözleşme, üyelerin onayına açık bulundurulamaz.

Bu Sözleşme; onu onaylayan ancak tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için her halükarda; şimdiki şekil ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.

MADDE 16

Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri

0

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri, 1 Ekim 1996 tarihine Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kabul edilmiştir. Lahey Tavsiyeleri, üye devletlere azınlık dilinde eğitim politikalarının geliştirilmesinde yardımcı olacak bir genel çerçeve sunmaktadır.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (Organization for Security and Cooperation in Europe)

Türkiye AGİT‘in üyesidir. AGİT’in Tavsiyeleri, katılımcı ülkelere, ulusal azınlıkların eğitim haklarının en iyi nasıl sağlanacağı konusunda rehber ilkelerdir. Uluslararası kültürün ruhunu yansıtan metin ademi merkeziyetçilikten uzak bir katılımcılığı hedeflemektedir. Kamu ve özel ayrımı olmaksızın, ilk ve orta öğretim düzeylerinde, meslek okullarında ve yükseköğretim düzeyinde azınlık eğitimi ile eğitim içeriğinin nasıl olması gerektiğine ilişkin temel ilkeler Lahey Tavsiyelerinde yer almaktadır.

Belgenin Kapsamı, İçeriği ve Amacı

Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği’nin hazırladığı ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından ilan edilen Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri azınlıkların dil ve eğitim haklarına ilişkin hükümlerden oluşmaktadır. Lahey Tavsiyelerinden önce aynı konularda düzenlenen ilk belge Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı’nın (AGİK) 1990 yılında kabul ettiği Kopenhag Belgesidir.

Katılımcı devletler, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması ve  eğitim yoluyla bu özelliklerin geliştirilmesi için  teşvik edilmekte, tüm ülkeler insan olmanın erdemine davet edilmektedir.  Bir ülkedeki azınlığın kendi dilini kullanamaması durumunda kültür ve kimliğin yok olacağı ve insanlığın ortak mirasının zarar göreceği düşüncesi belgenin temel felsefesidir.

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri, ilköğretimde ve ortaöğretimde müfredatın azınlık dillerine uygun hale getirilmesini ve herkesin anadilini konuşabilmesini devlet garantisi altına almayı öngörmektedir. Devletin resmi dili ile azınlık dillerinin birlikte öğretilmesi, azınlıkların devlet dilinden mahrum kalmaması ve devletin resmi dilinde okutulan derslerin kademeli olarak arttırılması önerilmekte, bir yandan anadili eğitimi verilirken bir yandan da devletlerin eğitim sistemlerinde bütünlük sağlanması amaçlanmaktadır. Bireylerin kimliklerinin toplumsal alanda ifade edilebilmesinin anadilin kullanılabilmesi ile doğrudan bağlantılı olduğu ortaya konulmakta; azınlıkların devlet dilini öğrenmesi ve entegrasyonu ise azınlıkların devlete karşı sorumlulukları olarak belirlenmektedir. Devletin resmi dili ile azınlıkların anadillerinin korunması arasında denge kurulabilmesi için, azınlıkların eğitimlerinin çok dilli şekilde gerçekleştirilmesi tavsiye kararının özünü oluşturmaktadır.

Tavsiye kararına göre; ulusal azınlıklar, hukuka uygun olarak kendi özel eğitim kurumlarını kurabilecek, kendi anadilinde eğitim verebilecek, anadil ayrı bir ders olarak okutulacaktır. Eğitim mümkün olduğu kadar iki dili de bilen öğretmenler tarafından verilecektir. Anadilde eğitim yanında mesleki eğitim için talep olması durumunda bu talep de karşılanacak, azınlıkların hem kendi dillerine hem de resmi dile vakıf olmaları sağlanacak; taraf devletler, ulusal azınlıkların dillerini geliştirmeleri için mümkün olan en üst çabayı göstereceklerdir.

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri

GİRİŞ

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Temmuz 1992 tarihinde aldığı Helsinki Kararları ile “mümkün olan en erken aşamada çatışmaları önlemenin bir aracı” olarak Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği pozisyonunu kurdu. Bu yetki ve sorumluluk büyük ölçüde eski Yugoslavya’daki duruma tepki olarak ve buna benzer olayların Avrupa’nın başka yerlerinde, özellikle de demokrasiye geçmekte olan ülkelerde tekrarlanması endişesiyle, 1990 yılı Kasım ayında kabul edilen Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nda öngörülen barış ve refahın sağlanması yönündeki taahhütleri zedeleyebileceği korkusuyla Devlet ve Hükümet başkanları tarafından oluşturuldu.

1 Ocak 1993’te Max Van der Stoel, ilk AGİT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri (UAYK) olarak göreve başladı. Hollanda Parlamentosu üyeliği, Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ve uzun süre insan hakları savunuculuğu yapmış, biri olarak hatırı sayılır bir kişisel deneyime sahip olan Van der Stoel, dikkatini özellikle, Avrupanın bir çok yerinde azınlıklarla, merkezi otoriteler arasında tırmanma potansiyeli olduğunu düşündüğü anlaşmazlıklar üzerine yoğunlaştırdı. Diplomatik yollarla sessizce
faaliyetlerini yürüten UAYK, Arnavutluk, Hırvatistan, Estonya, Macaristan, Kazakistan, Kırgızistan, Latviya, eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’nın dahil olduğu bir düzineyi aşkın ülkeyle ilgilendi. Müdahaleleri öncelikle, bir Devletin sınırları içinde sayısal çoğunluğu oluştururken diğer bir yandan başka bir Devlette sayısal azınlığı oluşturan ulusal/etnik gruplara mensup bireylerin dahil olduğu ve dolayısıyla her iki Devletin hükümet yetkililerini ilgilendiren ve devletlerarası gerilimlere, eğer henüz bir çatışma haline gelmemişse, potansiyel kaynak oluşturan durumlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Zira bu tür gerginlikler Avrupa kıtasının tarihini büyük kısmını belirlemiştir.

UAYK ulusal azınlıkların dahil olduğu gerilimlerin özüne değinirken, bu sorunlara bağımsız, tarafsız ve işbirliğinden yana bir aktör olarak yaklaşmaktadır. UAYK denetleyici bir mekanizma olmamakla beraber; analizlerinin temel çerçevesi ve özel tavsiyelerinin dayanağı her bir Devletin kabul etmiş olduğu uluslararası standartlardır. Bu bağlamda, tüm AGİT katılımcısı Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlülükleri, özellikle de, IV.Bölümü’nde Devletlerin ulusal azınlıklarla ilgili yükümlülüklerinin ayrıntılı olarak belirtildiği 1990 tarihli İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Belgesi’ni kabul eden Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlükleri hatırlamak önemlidir.

Ayrıca, AGİT üyesi bütün Devletler, azınlık hakları da dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler’in insan haklarıyla ilgili taahhütlerini yerine getirmekle ve yine AGİT üyesi Devletlerin büyük bir çoğunluğu Avrupa Konseyi standartlarına uymakla yükümlüdürler.

Yaklaşık 4 yıllık yoğun bir faaliyet sürecinden sonra, UAYK, ilgilendiği birçok Devlette dikkatini çeken tekrarlanmakta olan belirli bazı sorunları ve konuları tespit etmiştir.

UAYK’nin yakın zamanda belirttiği üzere “Ulusal bir azınlığa mensup kişilerin kimliklerinin korunması ve güçlendirilmesi açısından eğitimin çok önemli bir faktör olduğu” için azınlık eğitimi, özellikle azınlık dili eğitimi, bunlar arasında büyük bir önceliğe sahiptir. UAYK bu düşünceyle, 1995 sonbaharında, AGİT üyesi Devletlerde azınlıkların eğitim haklarının uygun ve tutarlı bir şekilde uygulanması konusunda tavsiyelerini almak üzere, Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’ndan, uluslararası düzeyde tanınmış küçük bir grup uzmana danışmasını talep etti.

Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı -UAYK’ni destekleyici uzmanlık faaliyetlerinde bulunmak üzere 1993 yılında kurulan sivil toplum örgütü Lahey’de düzenlenen iki toplantı da dahil olmak üzere, konuyla ilgili çeşitli bilim dallarından uzmanlarla bir dizi görüşmelerde bulundu. Görüşülen uzmanlar arasında, bir yanda uluslararası hukukta uzmanlaşmış hukukçular, diğer yanda azınlıkların sorunları ve gereksinimleri üzerine uzmanlaşmış dilbilimci ve eğitimciler vardı. Uzmanlar şunlardı:

A.G. Boyd Robertson, Gal dilinde kıdemli öğretim üyesi, Strathclyde Üniversitesi (Birleşik Krallık);
Dr. Pieter van Dijk, Danıştay Üyesi (Hollanda);
Dr. Asbjørn Eide, Norveç İnsan Hakları Enstitüsü Direktörü (Norveç);
Prof. Rein Müllerson, Uluslararası Hukuk Bölümü Başkanı, King’s College (Birleşik Kralllık);
Prof. Allan Rosas, Åbo Akademi Üniversitesi (Finlandiya); Dr. Tove Skutnabb-Kangas,
Doçent,  Roskilde Üniversitesi Diller ve Kültür Bölümü (Danimarka);
Prof. György Szépe, Dil Bilimleri Bölümü, Janus Pannonius Üniversitesi (Macaristan);
Prof. Patrick Thornberry, Hukuk Bölümü, Keele Üniversitesi (Birleşik Krallık);
Jenne van der Velde, Kıdemli Müfredat Danışmanı, Müfredat Geliştirme Ulusal Enstitüsü (Hollanda).

Mevcut azınlık hakları standartları insan haklarının bir parçası olduğundan, uluslararası uzmanlarla görüşmelerin başlama noktası, Devletlerin, ayrım gözetmeme yükümlülüğü başta olmak üzere, insan hakları ile ilgili diğer tüm yükümlülüklerini yerine getirdiğini varsaymak olacaktı. Ayrıca, bütün insan haklarının temel hedefinin, birey kişiliğinin eşit koşullarda tam ve özgür gelişimini sağlamak olduğu varsayıldı. Sonuç olarak, sivil toplumun açık ve esnek olması ve böylece ulusal azınlıklara mensup kişiler de dahil herkesi içine alması gerektiği varsayıldı.

Sonuçta ortaya çıkan Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Tavsiyeler, UAYK’nin ilgilendiği sorunlarda, azınlıklara ilişkin genel uygulanabilir eğitim haklarının içeriğini göreceli olarak sade bir dille açıklığa kavuşturma girişimidir. Buna ek olarak, uluslararası standartlar, bu hakların bir bütünlük içerisinde uygulanabilirliğini sağlayacak şekilde yorumlanmıştır. Tavsiyeler, eğitim konusunda uygulamada ortaya çıkan sorunlara cevap verecek şekilde sekiz alt başlığa ayrılmıştır. Tavsiyelerin daha ayrıntılı açıklaması, ilgili uluslararası standartlara işaret eden Açıklayıcı Not içinde yer almaktadır.

ULUSAL AZINLIKLARIN EĞİTİM HAKLARINA İLİŞKİN LAHEY TAVSİYELERİ

Uluslararası Belgelerin Özü

1) Ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kimliklerini sürdürme hakkı ancak eğitim sürecinde ana dillerinin doğru bilgisini kazanmalarıyla tam olarak gerçekleşebilir. Ulusal azınlıklara mensup kişiler, aynı anda Devlet dilini yeterli düzeyde öğrenerek daha geniş anlamda ulusal topluma entegre olmakla da sorumludurlar.

2) Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin yararına olabilecek uluslararası belgeleri uygularken, eşitlik ve ayrım gözetmeme gibi temel ilkelere daimi olarak bağlı kalmalıdırlar.

3) İlgili uluslararası yükümlülüklerin ve taahhütlerin uluslararası düzeyde minimum standartları oluşturduğu unutulmamalıdır. Bu yükümlülük ve taahhütlerin kısıtlayıcı bir şekilde yorumlanması bu belgelerin özüne ve amacına aykırı olur.

Önlemler ve Kaynaklar

4) Devletler, azınlıkların eğitim hakları konusuna etkin bir şekilde yaklaşmalıdırlar. Devletler, gerektiği yerde mevcut kaynaklarını maksimum düzeyde kullanarak ve özellikle ekonomik ve teknik alanlarda uluslararası yardım ve işbirliğine giderek azınlık dilinde eğitim haklarının aktif bir biçimde uygulanmasını sağlayacak özel önlemler almalıdırlar.

Ademi Merkeziyetçilik ve Katılım

5) Devletler, ulusal azınlık üyelerini temsil eden kuruluşların azınlık eğitimi ile ilgili politika ve programların geliştirilmesi ve yürütülmesine anlamlı bir biçimde katılımlarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

6) Devletler, bölgesel ve yerel yönetimlerini, azınlık eğitimi konusuyla ile ilgili gerekli yetkilerle donatmalı ve bu yetkilere uygun olarak azınlıkların bölgesel ve/veya yerel düzeyde politikaların belirlenmesi sürecine katılımlarını sağlamalıdır.

7) Devletler, azınlık dilinde eğitim alanı dahil olmak üzere, yerel düzeyde anne-babanın eğitim sistemine dahil edilmesini ve bir tercihte bulunmasını teşvik edecek önlemler almalıdır.

Kamu Kuruluşları ve Özel Kuruluşlar

8) Uluslararası hukuka göre, ulusal azınlıklara mensup kişilerin, diğer kişiler gibi iç hukuka uygun olarak kendi özel eğitim kurumlarını oluşturma ve yönetme hakları vardır. Bu kurumlar azınlık dilinde eğitim veren okulları içerebilir.

9) Ulusal azınlık mensubu kişilerin kendi özel eğitim kurumlarını açma ve yönetme hakkı söz konusu olduğunda, Devletler bu eğitim kurumlarının kuruluşunu ve yönetimini düzenleyen yasal ve idari şartlarda gereksiz yükümlülükler getirerek bu hakkın kullanımını engellememelidirler.

10) Azınlık dilinde eğitim veren özel kurumların herhangi bir engellemeye veya ayrımcılığa maruz kalmaksızın Devlet bütçesinden, uluslararası kaynaklardan ve özel sektörden fon temin etme hakları vardır.

İlk ve Ortaokul Düzeyinde Azınlık Eğitimi

11) Eğitimin ilk yılları, bir çocuğun gelişiminde temel bir öneme sahiptir.

Eğitim alanında yapılan araştırmalar, okul öncesi ve anaokulu döneminde öğrenim dilinin, çocuğun konuştuğu kendi dili olması gerektiğini göstermektedir. Devletler mümkün olan her yerde, ailelerin bu seçenekten yararlanmalarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

12) Araştırmalar ayrıca, ilkokulda müfredat programının azınlık dilinde verilmesinin de ideal olduğunu göstermektedir. Azınlık dili müfredat programı dahilinde, düzenli bir ders başlığı olarak öğretilmelidir. Devletin resmi dili de, tercihen her iki dile vakıf ve çocukların kültürel, dilsel geçmişleri hakkında yeterli bilgiye sahip öğretmenler tarafından aynı şekilde düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. İlkokul sürecinin sonuna doğru, bir kısım uygulamalı veya kuramsal olmayan dersler Devletin resmi dili ile öğretilmelidir. Devletler, mümkün olan her yerde, ailelerin bu seçenekten yararlanmalarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

13) Ortaokulda, müfredat programının önemli bir bölümü azınlık diliyle öğretilmelidir. Azınlık dili düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. Devletin resmi dili de, tercihen her iki dile vakıf ve çocukların kültürel, dilsel geçmişleri hakkında yeterli bilgiye sahip öğretmenler tarafından düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. Bu süreç boyuca, Devletin resmi dilinde verilen ders başlığı sayısı aşamalı olarak arttırılmalıdır. Araştırma sonuçları, resmi dilde öğretim ne kadar aşamalı olarak artırılırsa bunun çocuk için o kadar yararlı olacağını ortaya koymaktadır.

14) İlk ve ortaokul düzeylerinde azınlık dilinde eğitimin sürdürülebilmesi, büyük ölçüde, tüm disiplinlerde azınlığın ana dilinde iyi eğitilmiş öğretmenlerin mevcudiyetine bağlıdır. Bu nedenle, Devletler, azınlık dilinde eğitim için gerekli olanakları yaratma yükümlülüklerinden yola çıkarak, bu öğretmenlerin uygun bir eğitim alması için yeterli koşulları sağlamalı ve bu tür bir eğitim alınmasını mümkün kılmalıdır.

Meslek Okullarında Azınlık Eğitimi

15) Ulusal bir azınlığa mensup kişiler, bu yönde bir talepte bulunmuşlarsa, bunun bir ihtiyaç olduğunu ortaya koymuşlarsa ve bu azınlığa mensup kişilerin sayısal büyüklüğü böyle bir talebi haklı kılıyorsa, belirli konularda azınlık dilinde mesleki eğitime olanak sağlanmalıdır.

16) Ana dilde eğitim veren meslek okullarının müfredat programları, bu eğitim programları tamamlandığında öğrencilerin hem azınlık dilinde hem de Devletin resmi dilinde mesleklerini icra etmelerini sağlayacak şekilde planlanmalıdır.

Üniversite Düzeyinde Azınlık Eğitimi

17) Ulusal azınlıklara mensup kişiler, buna ihtiyaç olduğunu ortaya koydukları ve sayısal büyüklükleri bu ihtiyacı haklı kıldığı zaman, kendi dillerinde yükseköğrenim görebilmelidirler. Mevcut eğitim yapısı içinde söz konusu ulusal azınlığın gereksinimlerine yeterli düzeyde cevap verecek şekilde gerekli imkanların sağlanması suretiyle, ulusal azınlıkların azınlık dilinde üniversite düzeyinde eğitim almaları hukuken mümkün hale getirilebilir.

Ulusal azınlıklara mensup kişiler de, kendi üst düzey eğitim kurumlarını oluşturmanın yol ve yöntemlerini araştırabilirler.

18) Bir ulusal azınlığın yakın tarihte kendi yüksek öğretim kurumlarını kendi muhafaza edip kontrol ettiği durumunlarda, bu olgu gelecekte sağlanacak kaynakların modelinin belirlenmesinde belirleyici olmamalıdır.

Müfredat Programı Geliştirme

19) Uluslararası belgelerin kültürler arası eğitime ve azınlık tarihi, kültürü ve geleneklerinin ön plana çıkmasına verdiği önem ve değer dikkate alınarak, Devletin eğitimle ilgili makamları, genel zorunlu müfredat programının, kendi ulusal azınlıklarının tarihi, kültürü ve geleneklerinin öğretilmesini kapsayacak şekilde olmasını güvence altına almalıdırlar. Çoğunluk üyelerini o Devlette yaşayan ulusal azınlıkların dilini öğrenmeye teşvik etmek, söz konusu Devlet içerisinde hoşgörünün ve çok kültürlülüğün güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

20) Müfredat programının azınlıklarla ilgili kısmı, söz konusu azınlığı temsil eden kurumların aktif katılımıyla geliştirilmelidir.

21) Devletler, azınlık dili eğitimine ilişkin müfredat programlarını geliştirme ve değerlendirme merkezleri kurulmasına olanak sağlanmalıdır. Bu tür merkezlerin, müfredatla ilgili hedeflere ulaşılmasına yeterli düzeyde katkı sunmaları koşuluyla, var olan kurumlara bağlanması mümkündür.

ULUSAL AZINLIKLARIN EĞİTİM HAKLARINA İLİŞKİN LAHEY TAVSİYELERİ AÇIKLAYICI NOTU
Genel Giriş

1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi (EİHB), eğitimin bir insan hakkı olduğunu ifade eden ilk uluslararası belge olduğu için bu alanda yeni bir çığır açmıştır.

Bildirge’nin 26. Maddesi, ilk öğretimin zorunlu olduğuna işaret eder. Devletlere, genel olarak teknik ve mesleki eğitim alabilme imkanını yaratma ve yüksek öğrenimin, yeteneğe göre, herkese açık olmasını sağlama yükümlülüğü getirir. Ayrıca, eğitimin amacının insan kişiliğinin tam gelişiminin sağlanması ve insan hakları ve temel özgürlüklerin güçlendirilmesi olması gerektiğini açıkça belirtir. Akabinde 26. Madde eğitimin uluslar, ırksal ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu geliştireceğini ve barışın korunmasına katkıda bulunacağını ifade eder. Ailelerin çocuklarına verilecek eğitim biçimini seçme konusunda öncelik hakkına sahip olduklarını da açıkca belirtir. 26. Maddenin hükümleri ayrıca, sözleşme hukuku bağlamında daha güçlü bir şekilde ve çok daha ayrıntılı olarak Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 13. Maddesi’nde tekrarlanmıştır.

26. Madde, zamanla ortaya çıkan ve eğitim hakkının hem genel anlamda herkes için hem de özel olarak azınlıklar için bir hak olduğunu teyit eden ve bu hakları daha ayrıntılı bir şekilde ele alan daha sonraki uluslararası belgeler için açıklık ve kapsamlılık vurgusunu yapmıştır.

● Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi.
● Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30. Maddesi.

Yukarıda sözü edilen Maddeler, azınlıkların kendi dillerini, mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle birlikte kullanma hakkını garanti etmektedir. Aşağıdaki Maddeler, kendi bağlamlarında, ulusal azınlıkların ana dillerini öğrenme veya ana dillerinde öğrenim görme olanaklarına ilişkin güvenceler sağlar.

● Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi’nin 5. Maddesi.
● AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi’nin 34.Paragrafı.
● BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup KişilerinHakları Bildirgesi’nin 4. Maddesi.
● Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 14. Maddesi.

Bu belgelerin tümü, azınlıkların kendi kolektif kimliklerini ana dilleri vasıtası aracılığıyla sürdürme hakkını farklı derecelerde ifade etmektedir. Bu hak her şeyden önce eğitim yoluyla gerçekleştirilir. Ancak bu belgeler, azınlık dili kullanımı ile kolektif kimliği sürdürme hakkını temin ederken, diğer yandan daha geniş ulusal topluma entegrasyonları ve katılım sorumlulukları ile dengelenmesi gerektiğinin altını çizer. Böylesi bir entegrasyon, hem o toplum hem de Devletin dil(ler)i hakkında sağlam bilgi sahibi olmayı gerektirir.

Hoşgörünün ve çoğulculuğun geliştirilmesi de bu dinamiğin önemli bir bileşenidir.

Azınlık dili eğitimine gönderme yapan uluslararası insan hakları belgeleri bir nebze belirsiz ve genel kalmaktadır. Ne bu eğitimin hangi ölçüde erişilebilir olduğuna özellikle işaret etmekte, ne de azınlıklara ana dil eğitiminin hangi düzeylerde ve hangi araçlarla sağlanması gerektiğini düzenlemektedirler.

Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 14. Maddesinde belirtilen ve azınlık dilini öğretme veya bu dilde öğrenim görme için “yeterli fırsatlar” sağlama gibi kavramlar, diğer unsurlar ışığında değerlendirilmelidir. Bu unsurlar, aynı Sözleşmenin 5.Maddesinde belirtilen dilin ve kültürün korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesine olanak sağlayacak koşulların yaratılması gerekliliği veya AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 33. Paragrafında ön görülen, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması için gerekli önlemlerin alınması ihtiyacını kapsar.

Devletlerin olanakları dahilinde sağlayabileceği yararlanabilme düzeyi ne olursa olsun, bunun keyfi bir şekilde belirlenmemesi gerekir. Devletlerin, bunları sürekli olarak ifade eden ve ortaya koyan ilgili ulusal azınlıkların ihtiyaçlarına gerekli özeni göstermesi gerekir.

Öte yandan, azınlıkların üstüne düşen, ulusal azınlıklarında bu taleplerinin de makul olmasına özen göstermeleridir. Kendi sayısal güçleri, herhangi bir bölgedeki (veya bölgelerdeki) demografik yoğunluklarının yanı sıra, zamanla bu hizmetlerle olanakların kalıcılığına katkıda bulunma kapasiteleri gibi, meşru etmenleri dikkate almalıdırlar.

Uluslararası Belgelerin Özü

Yıllar içerisinde, azınlık haklarının uluslararası standartlarda formüle ediliş biçiminde bir evrim yaşanmıştır. Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde (1966) ifade edilen “…ulusal azınlıklara mensup kişilerin …hakları inkar edilmeyecektir” gibi pasif formüller, yerini AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi’nde (1990) yer alan “… Devletler ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini koruyacaktır..” gibi daha pozitif ve pro-aktif bir yaklaşıma bırakmıştır. Sürmekte olan bu yaklaşım değişikliği, bu belgeleri sınırlayıcı veya minimalist yorumlamanın, söz konusu belgelerin formüle edilişteki özüne uygun olmadığını işaret etmektedir.

Buna ilaveten yararlanma düzeyi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 1. Maddesi ile İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 2. Maddesinde düzenlenen ve uluslararası belgelerin çoğunda da tekrarlandığı üzere; eşitlik ve ayrım gözetmeme temel ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilmelidir. Bu durumda her Devletin özgül koşulları da dikkate alınmalıdır.

Önlemler ve Kaynaklar

Ulusal azınlık üyesi kişilerin tam eşitliğini güvence altına almak için özel önlemlerin benimsenmesini teşvik eden Kopenhag Belgesi’nin 31. Paragrafının özüne uygun bir anlayışla, AGİT üyesi Devletlerin azınlık hakları konusuna pro-aktif bir yaklaşım içinde olmaları teşvik edilmektedir. Aynı şekilde, Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, Devletlerin, kendi topraklarında yaşayan ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini korumalarını ve bu kimliklerinin geliştirilmesi için uygun koşulları yaratmalarını gerektirmektedir.

Bazı durumlarda AGİT üyesi Devletler, ulusal azınlıkların yararına uygulanacak eğitim politikaları ve programlarını yürütme kapasitelerini haklı olarak engelleyebilecek ciddi mali sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bazı hakların hemen tanınması gerekli ise de, Devletler, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 2. Maddesinin özüne uygun olarak, uluslararası yardım ve işbirliği yolunu kullanmak da dahil, kendi mevcut kaynaklarını maksimum düzeyde kullanarak azınlık dilinde eğitim haklarının tam olarak gerçekleştirilmesi için sürekli bir çaba içerisinde olmalıdırlar.

Ademi Merkeziyetçilik ve Katılım

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 15.Maddesi, AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 30. Paragrafı ve BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 3. Maddesi, de dahil tümü, özellikle de kendilerini doğrudan etkileyeceği konuların değerlendirildiği durumlarda, ulusal azınlıkların karar alma süreçlerine katılımının gerekliliğine vurgu yapmaktadır.

Karar alma süreçlerine etkin katılım, özellikle azınlıkları etkilediğinde, demokratik sürecin temel unsurudur.

Kendi kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi ile ilgili konular dahil olmak üzere, ulusal azınlıkların kamuyu ilgilendiren konulara etkin katılımının önemine vurgu yapan Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafının özünden hareketle, Devletler ulusal azınlıkları temsil eden kurumların eğitim sürecine katılımıyla birlikte anne-babanın yerel ve bölgesel düzeyde etkin müdahalesine (ki buna azınlıkları ilgilendirdiğinde müfredat programı geliştirme süreci de dahildir) olanak sağlamalıdır.

Kamu Kuruluşları ve Özel Kuruluşlar

Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi, azınlıkların kendi dillerini, gruplarının diğer üyeleri ile toplum içinde kullanma hakkına işaret etmektedir. Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 13. Maddesi, anne-babanın, çocukları için kamu makamlarınca kurulmuş okulların dışında okul seçme hakkını güvence altına almaktadır. Ayrıca, bireylerin ve kurumların alternatif eğitim kurumları oluşturma ve yönetme hakkını da Devlet tarafından konan asgari eğitim standartlarına uygun olduğu sürece, garanti etmektedir. Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 13. Maddesi, Devletin bu kurumlara mali kaynak sağlama yükümlülüğü olmamakla birlikte, azınlıkların kendi eğitim kurumlarını oluşturma ve yönetme hakkına işaret etmektedir.

Kopenhag Belgesi’nin 32. Paragrafı, Devletlere bu eğitim kurumlarına mali kaynak sağlama yükümlüğü getirmemekte, ancak bu kurumların “ulusal mevzuata uygun olarak Devletten kamu yardımı almaya çalışabileceğini” ifade etmektedir.

Ulusal azınlıkların eğitimle ilgili kurumlar da dahil, kendi kurumlarını kurma ve yönetme hakkı, uluslararası hukukta sağlam temeli olan bir haktır ve bu hakkın bu şekliyle de tanınması gerekir. Devletlerin bu süreci idari bir bakış açısıyla ve kendi yasalarına uygun olarak denetleme hakkı olmakla birlikte, ulusal azınlıkların kendi eğitim kurumlarını kurmalarını pratikte imkansız hale getirecek makul olmayan idari taleplerde bulunarak bu hakkın kullanımını engellememesi lazımdır.

Devletlerin bu tür özel kuruluşlara fon sağlama gibi resmi bir yükümlülüğü olmamakla birlikte, bu kuruluşların tüm yurt içi ve uluslararası kaynaklardan mali destek bulma arayışlarını engellenmemelidir.

İlk ve Ortaokul Düzeyinde Azınlık Eğitimi

Azınlık dili eğitimi ile ilgili uluslararası belgelerde, azınlıkların sadece, anadilleri aracılığıyla kendi kimliklerini koruma hakları olmadığı, bunun yanı sıra Devletin resmi dilini öğrenerek daha geniş anlamda ulusal topluma entegre olma ve katılma hakları da olduğu ifade edilmektedir.

Bu bakış açısıyla, AGİT üyesi Devletlerde ulusal azınlıkların çok dilli olmalarının sağlanması, uluslararası belgelerdeki, ulusal azınlıkların korunmasına ve entegrasyonuna ilişkin amaçlara ulaşmanın en etkin yolu olarak görülebilir. İlk ve ortaokul düzeyinde eğitim ile ilgili tavsiyeler, azınlık dilinde eğitim politikasının geliştirilmesinde ve ilgili programların hazırlanmasında rehberlik etme amacına hizmet etmektedir.

Teklif edilen yaklaşım, eğitim ile ilgili araştırmalara dayanmakta olup ilgili uluslararası normların gerçekçi bir yorumunu oluşturmaktadır.

Bu yaklaşımın etkili olabilmesi bir çok etkene bağlıdır. İlk olarak, bu yaklaşımın azınlığın zayıf durumdaki ana dilini öğretim dili haline getirerek güçlendirmesi ölçüsüdür. Bir başka faktör, her iki dili bilen öğretmenlerin sürecin bütününe ne ölçüde katıldığıdır.

Dikkate alınması gereken bir diğer faktör ise, hem azınlık dilinin hem de Devlet dilinin 12 yıllık öğrenim süresince ne ölçüde öğretilebildiği ve son olarak da, çocuk eğitiminin farklı aşamalarında her iki dilin de eğitim aracı olarak en uygun şekilde ne ölçüde kullanılabildiğidir.

Bu yaklaşım, daha zayıf konumdaki azınlık dilinin güçlenmesi için gerekli ortamı yaratmayı çabalamaktadır. Azınlık dilini öğretmeyi amaçlayan ya da yalnızca Devletin resmi dilinde öğretime erken geçişin olanak sağlamak için azınlık dilinde minimum düzeyde eğitim vermeyi amaçlayan diğer yaklaşımlardan dikkate değer bir farklılık arz etmektedir.

Müfredat programının sadece Devletin dili aracılığıyla öğretildiği ve azınlık çocuklarının bütün eğitim süresince çoğunluğun çocuklarıyla aynı sınıflarda okutulması gibi yüzeysel yaklaşımlar uluslararası standartlara uygun değildir.  Aynı şekilde, bu tüm eğitim süreci boyunca bütün müfredat programının sadece azınlığın ana diliyle öğretildiği ayrılmış okullara ve toplumun çoğunluğun konuştuğu dilinin hiçbir şekilde öğretilmediği veya asgari düzeyde öğretildiği durumlara uygulanır.

Meslek Okullarında Azınlık Eğitimi

Kopenhag Belgesi’nin 34. Paragrafında düzenlenen, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi ana dilini öğrenme veya ana dilinde öğrenim görme hakkının, belirli konularda ana dilde mesleki eğitim hakkını da kapsaması gerekir. AGİT üyesi Devletler, eşitlik ve ayrım gözetmeme anlayışıyla, bu yönde bir talep varsa ve talep edenlerin sayısı bu tür bir eğitimi haklı kılıyorsa, azınlık dilinde mesleki eğitime olanak sağlamalıdırlar.

Diğer yandan, Devletin ekonomik ve eğitimle ilgili politikalarını planlama ve kontrol kapasitesi zayıflatılmamalıdır. Azınlık dilinde eğitim veren meslek okullarından mezun olanların Devletin resmi dilini de profesyonel düzeyde kullanabilmeleri bir avantaj olacaktır. Böylelikle, mezun olanların hem söz
konusu azınlığın yoğunlaştığı bölgede hem de Devlet sınırları içindeki herhangi bir yerde çalışabilmelerine olanak sağlayacaktır. Malların, hizmetlerin ve emeğin serbest dolaşımını öngören pazar ekonomisine geçişin yaşandığı bir dönemde bu yönde ortaya çıkan bir kısıtlama, Devletin istihdam olanakları yaratmasını ve genel anlamda ekonomik gelişmeyi zorlaştırabilir. Bu nedenle, ulusal azınlıkların ana dillerindeki mesleki eğitimin bu eğitimi alan öğrencilerin Devletin dil(ler)inde de uygun bir eğitim almalarını sağlaması gerekir.

Üniversite Düzeyinde Azınlık Eğitimi

Yukarıda da belirtildiği gibi, Kopenhag Belgesi’nin 34. Paragrafında ifade edilen, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi ana dillerini öğrenme veya bu dillerde öğrenim görme hakkı, ulusal azınlıkların kendi ana dillerinde yükseköğrenim görme hakkı olduğuna da işaret eder. Bu durumda da yine, eşit yararlanma ve ayrım gözetmeme ilkeleri ile topluluğun ihtiyaçları ve olağan sayısal meşruiyet dikkate alınmalıdır. Hükümetin mali kaynak sağlamadığı durumlarda, azınlıkların kendi yüksek öğrenim kurumlarını kurma hakkı kısıtlanmamalıdır.

Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, Devletlerin yalnızca azınlık kimliklerinin korumasına değil, aynı zamanda bu kimliği geliştirmesinin önemine de vurgu yapar. Bu bakış açısıyla, bu yönde bir talep ortaya konmuşsa ve söz konusu azınlığın sayısal büyüklüğü bu yöndeki talebi haklı kılıyorsa, Devletler, azınlık dilinde yükseköğretime olanak sağlanıp sağlanamayacağını değerlendirmelidirler. Bu bağlamda, azınlık dilinde yüksel öğrenim, öğretmen yetiştirme ile sınırlandırılmamalıdır.

Bu böyle olmakla birlikte, özellikle pazar ekonomisine geçmekte olan Devletlerin karşılaştığı mali sıkıntılar dikkate alınmalıdır. Azınlık dilinde yüksek öğrenim görmeyi düzenleyen bu Maddeler, yükseköğretim sisteminde paralel bir yapılanmanın gerçekleşeceği anlamına gelmemektedir. Bunun yanı
sıra, üniversite düzeyinde paralel eğitim kurumlarının güçlenmesi azınlığın çoğunluktan soyutlanmasına neden olabilir.

Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 26. Maddesi, eğitimin amacının uluslar, ırksal ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğun geliştirilmesi olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu anlayışla ve entegrasyonu göz önünde bulundurarak, azınlık ve çoğunluğun entelektüel ve kültürel gelişiminin birbirinden ayrı gerçekleşmemesi gerekir.

Müfredat Programı Geliştirme

II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren, daha önce hiç olmadığı kadar ve giderek artan sayıda uluslararası belgede eğitimin amaçlarına daha fazla vurgu yapılmıştır. Bu belgelere göre, eğitim yalnızca katı bir akademik veya teknik yetiştirmeyi değil, aynı zamanda hoşgörü, çoğulculuk, ırkçılık karşıtlığı, uluslararası ve toplumlar arası uyumu aşılamayı da gerektirmektedir. Bu gerekliliklerin, sınırları içerisinde ulusal azınlıkları olan Devletlere özel bir görev yüklediği açıktır. Gruplar arası/etnik gruplar arası bir arada yaşama ve uyum, bu Devletlerde iç istikrarın sağlanması açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu şekilde bir arada yaşama ve uyum, bölgesel barış ve güvenliğin korunmasında da önemli bir faktördür. BM Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 4. Maddesi, Devletlerin “kendi sınırları içerisindeki azınlıkların tarih, gelenek, dil ve kültürleri konusunda bilgilenmelerini teşvik etmesini” gerektirmektedir.

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 12. Maddesi, Devletlerin “ulusal azınlıklarının kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmelerini” gerektirmektedir.

AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 34. Paragrafı, Devletlerin, okul müfredat programlarında “ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerini de göz önünde bulundurmaları” gereğine işaret etmektedir. Bu gereklilikler, Devletlere, kendi sınırları içerisinde yaşayan çeşitli ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerinin okul müfredatında öğretilmesi yükümlülüğü getirmektedir. Bu, söz konusu azınlığın katılımını gerektirmeden, Devlet otoritelerince tek taraflı olarak da sağlanabilir. Yine de konuya bu şekilde yaklaşılması tavsiye edilmemektedir ve böylesi bir yaklaşımın zararlı sonuçları
olabilir.

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 15. Maddesi, AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 30. Paragrafı ve BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 3. Maddesi, de dahil tümü, ulusal azınlıkların, özellikle ele alınan konuların söz konusu azınlığı doğrudan etkilediği durumlarda, karar alma süreçlerine katılımının gerekliliğine vurgu yapmaktadır.

Bu nedenle, azınlık dilinde eğitim müfredat programı geliştirme merkezlerinin varlığı bu ikili süreci kolaylaştırarak sürecin nitelikli ve profesyonel olmasını sağlayacaktır.

Son Söz

Azınlıkların eğitim hakları konusu birçok AGİT katılımcısı Devlette hassas bir konudur. Aynı zamanda eğitim süreci, AGİT katılımcısı Devletlerdeki çeşitli topluluklar arasında karşılıklı saygı ve anlayışı kolaylaştırıcı ve güçlendirici bir potansiyele sahiptir.

Bu konunun hassasiyeti gereği ve çeşitli uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan standartların bir anlamda genel ve belirsiz olması nedeniyle, bir dizi tavsiyenin ayrıntılı olarak incelenmesi, azınlıkların eğitim haklarına ilişkin sorunları daha iyi anlamaya ve bu sorunlara daha iyi bir yaklaşım geliştirmeye katkı sunabilir. Lahey Tavsiyeleri’nin geniş kapsamlı olması amaçlanmamıştır.

Bu tavsiyelerle, Devletlere azınlık dilinde eğitim politikalarının geliştirilmesinde yardımcı olacak bir genel çerçeve sunulmak istenmiştir.

İsmet Giritli

0

Prof. Dr. İsmet Giritli, 17 Nisan 1924 tarihinde Kırım’ın Sivastopol kentinde dünyaya geldi.

İlköğrenimini Kırım’da tamamladıktan sonra Türkiye’ye göç etti ve lise eğitimini Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 1948 yılında mezun oldu.

Bulvar gazetesi ile İstanbul Ticaret ve The Middle East dergilerinde makale ve yazıları yayınlandı.

1950 yılında İdare Hukuku Asistanı olarak göreve başladı, doçentlik tezini verdikten sonra akademisyenliğe devam etti.

1958-1959 yılları arasında New York Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesinde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak çalıştı.

1964 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsünde  profesör oldu.

1961 Anayasası hazırlayanlar arasında yer aldı. Barolar Temsilcisi olarak Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı (TMGT) Genel Başkanlığı ve Birleşmiş Milletlerde Türk Delegasyonu danışmanlığı yaptı.

1964-1968 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliği ve başkanlığında bulundu ve Türkiye’de ilk televizyon yayınını gerçekleştiren yayıncı ekibin başında yer aldı. 

1968-1969’da Columbia Üniversitesi Orta Doğu Enstitüsünde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı.

1971-1972 yılları arasında Georgetown Üniversitesi‘nde Orta Doğu’da Amerikalı-Sovyet rekabeti konusunda dersler verdi ve Woodrow Wilson International Centers For Scholars’da İngilizce olarak yazdığı Super-Powers in the Middle East adlı kitap İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları arasında yer aldı.

1978-1979 yılları arasında Glasgow Üniversitesi‘nde Senior Research Fellow sıfatı ile petrol politikaları konusunda seminerler verdi.

1982-1991 yılları arasında Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürlüğü ve Radyo Televizyon Yüksek Kurulu üyeliği yaptı. 

1976 yılında Meksika Milletlerarası Hukuk Akademisi’ne seçildi.

1985 yılında Fransızların Palmes Academiques Nişanı’nı ve Chevalier unvanını kazandı.

1999 yılından itibaren İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyeliği görevinde bulundu.

İngilizce, Rusça ve Fransızca bilen, sayısı 50’yi aşan kitapları bulunan hukuk profesörü ve yazar İsmet Giritli, 3 Şubat 2007’de yaşamını yitirdi. Levent Afet Yolal Camii’nde öğle namazının ardından kılınan cenaze namazının ardından Rumelifeneri’ndeki aile mezarlığında ebedi istirahatgahına uğurlandı.

Eserleri 

Anayasa Hukuku, Günümüzde Atatürkçülük, Günümüzde Haberleşme(Olaylar,Sorunlar-Gözlemler), Günümüzde İnsan Hakları, İdare Hukuku 1, İdare Hukuku 2, Kara Altın Kavgası Petrol ve Politika, Solculuk Milliyetçilik ve Türkiye, Yıldönümleriyle Türk Devrim Tarihi, Çeşitli Yönleri ile Atatürk ve Atatürkçülük, Gençlik Hareketleri ve Ötesi, Türkiye’nin İdari Yapısı Kamu Yönetimi Teşkilatı, Atatürk ve Atatürkçülük, 1990’lara Girerken Bazı Olaylar ve Sorunlar, Kısa Türk Devrim Tarihi (Kurtuluş ve Kuruluş), Demokrasi Yakında, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ders Notları, Kemalist İdeoloji Siyasal ve Ekonomik Yönleri ve Kısa Türk Devrim Tarihi gibi eserleri bulunmaktadır. 

Wilson İlkeleri

0

Wilson İlkeleri, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Thomas Woodrow Wilson tarafından 8 Ocak 1918 günü ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma ile deklare edilmiştir. Konuşmanın orijinal ismi The Fourteen Points olduğundan On Dört Nokta ya da On Dört Madde olarak da bilinmektedir. 

ABD Başkanının, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya düzenine ve barışına ilişkin görüşleri Wilson Prensipleri olarak anılmaktadır. Wilson’ın önerileri savaş sonrasında önem kazanmış, barış konferanslarında dikkate alınmış, savaş sonrası Milletler Cemiyeti kurulmuştur.

Amerikalı hukukçu, akademisyen, tarihçi ve siyasetçi Thomas Woodrow Wilson 28 Aralık 1856’de dünyaya geldi. Princeton Üniversitesi‘nde Felsefe ve tarih eğitimi aldı. Daha sonra Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden diploma aldı ancak hukukla ilgili bir iş yapmadı. 1902-1910 yılları arasında Princeton Üniversitesi rektörlüğü görevini yürüttü. 1910 yılında Demokratik Parti’den New Jersey valisi oldu. 1912 yılında yapılan ABD başkanlık seçimlerini kazandı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce açıkladığı ilkeler nedeniyle 1919 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. 3 Şubat 1924’te yaşamını yitirdi.

Wilson İlkeleri

  1. Tam bir açıklık içinde varılmış barış anlaşmalarından sonra hiçbir özel uluslararası anlaşmaya gidilmemeli ve diplomatik etkinlik her zaman içtenlikle ve kamuoyunun gözü önünde yürütülmelidir.
  2. Denizlerin uluslararası sözleşmeler gereğince bütünüyle ya da kısmen kapatılabilmesi dışında, savaşta ve barışta karasuları dışındaki bütün denizlerde mutlak seyrüsefer serbestliği sağlanmalıdır.
  3. Barışı onaylayan ve korumak için anlaşan ülkeler arasındaki bütün ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı ve ticaretin eşitlik temelinde yürütülmesi sağlanmalıdır.
  4. Her ülkede silah gücünün iç güvenliği sağlamaya yetecek en düşük düzeye indirilmesi için yeterli güvenceler karşılıklı olarak verilmelidir.
  5. Sömürgelerin bütün talepleri serbest, açık görüşlü ve tümüyle tarafsız bir yaklaşımla ele alınmalı, bu tür egemenlik sorunlarının çözümünde ilgili halkların çıkarlarıyla egemenliği tartışılan devletin adil taleplerinin eşit ağırlık taşıması ilkesine kesinlikle uyulmalıdır.
  6. Rus İmparatorluğu’na ait bütün topraklardan yabancı askerler çekilmeli, Rusya’yı ilgilendiren bütün sorunlar, kendi siyasal gelişimini ve ulusal politikalarını bağımsızca belirlemesine olanak verecek biçimde dünyanın öbür uluslarının en uygun ve özgür işbirliğiyle çözülmeli, Rusya’nın kendi belirleyeceği kurumsal yapıyla özgür uluslar topluluğuna içtenlikle kabul edilmesi, hatta gereksinim duyabileceği ya da isteyebileceği her türlü yardımın yapılması sağlanmalıdır. Gelecek birkaç ay içinde öbür ulusların Rusya’ya karşı tutumları iyi niyetlerinin, Rusya’nın gereksinimlerinin kendi çıkarlarından farklılığını kavrayıp kavramadıklarının ve bencillikten uzak, akıllı bir yaklaşımla onun sorunlarına yakınlık duyup duymadıklarının kesin göstergesi olacaktır.
  7. Yabancı askerler Belçika’dan çekilmeli ve bu ülke hiçbir kısıtlama olmaksızın bütün öbür özgür ulusların sahip olduğu egemenlik haklarına yeniden kavuşmalıdır. Bunun gerçekleşmesi, ulusların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla koydukları kurallara duydukları güvenin yeniden sağlanmasında en önemli rolü oynayacaktır. Bu düzeltme yapılmadan uluslararası hukukun yapısı ve geçerliliği örselenmiş kalacaktır.
  8. Bütün Fransız toprakları özgürlüğüne kavuşmalı ve işgal edilen kesimler geri verilmelidir. 1871’de Alsace-Lorraine konusunda Fransa’ya Prusya tarafından yapılan ve yaklaşık elli yıldır dünyada istikrarlı bir barışın kurulmasını önleyen haksızlık, herkesin çıkarlarına olan barışın yeniden sağlanabilmesi için düzeltilmelidir.
  9. İtalya’nın sınırları, açıkça belirlenmiş ulusal sınırlar temelinde yeniden çizilmelidir.
  10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu halklarının uluslararasındaki yeri korunmalı ve güvence altına alınmalı, bu halklara özerk gelişme olanağı tanınmalıdır.
  11. Yabancı askerler Romanya, Sırbistan ve Karadağ’dan çekilmeli, işgal edilen topraklar geri verilmelidir. Sırbistan’a denize serbest ve güvenli çıkış sağlanmalıdır. Çeşitli Balkan devletleri arasındaki ilişkiler tarihsel bağlılık ve ulusal sınırlar temelinde dostça görüşmeler yoluyla yürütülmelidir. Balkan devletlerinin siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğüne ilişkin uluslararası güvenceler anlaşmada yer almalıdır.
  12. Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.
  13. Polonyalıların yaşadığı tartışmasız olan toprakları içine alacak bağımsız bir Polonya devleti kurulmalı, bu devletin denize serbest ve güvenli çıkışı sağlanmalı, siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğü de uluslararası sözleşmeyle güvence altına alınmalıdır.
  14. Büyük küçük bütün devletlerin siyasal bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü konusunda karşılıklı güvence vermek üzere özel sözleşmelerle bütün ulusları içine alan bir birlik oluşturulmalıdır.

Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü

0
 
Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü
 
Eser,  Prof.. Dr. Sevtap Metin ve Doç. Dr. Altan Heper tarafından kaleme alınarak  Tekin Yayınevi aracılığı ile okuyucuya sunulmuştur 
 

Kitabın Takdimi 

 
Bu kitap “görünüşte” Nazi dönemi Almanya’sı hukuksuzluklarını ifşa ediyor ve gelecek günler Almanya’sına bu tecrübelerin tekrar etmemesi için yol gösteriyor. Fakat korkarız ki hukuk demeye dilinizin varmayacağı yasama ve yargı uygulamalarını tanıdık bulacaksınız.
 
Mutlak bir adaletsizliğin yaşandığı vakitte Radbruch, emri hukuktan, intikamı adaletten ayıran formülünü sunuyor. Bu formül o günden beri hukukun yeniden tesis edilebilmesi ve anlamlı bir adalet tartışması için bir imkan olarak görülüyor.
 
“Emir, emirdir” ve “yasa, yasadır”. Bu iki maksim vasıtasıyla Nasyonal Sosyalizm kendine tabi olanları, askerler ve hukukçuları saygıyla bağlamanın çaresini bulmuştu.”

“…meslekleri nesilden nesile geçen bir tür zanaat olsa da cellatlar mütemadiyen kendilerinin sadece infaz ettiklerini, hüküm vermenin sayın yargıçların görevi olduğuna göndermede bulunarak, kendilerinin mazur olduklarına dikkat çekerler. “Beyefendiler kötülüğü kontrol altına alırlar ve ben onların hükümlerini infaz ederim”.

Yargıçlar “…Nasyonal Sosyalist hukukun, yasal haksızlık olduğunu dile getirmiş olsalardı yaşamlarının riske gireceğine işaret ederek Ceza Kanunu’nun 54. maddesindeki ıztırar haline sığınmaktadırlar. Bu da utanılacak bir haldir, çünkü yargıcın ethosu, kendi yaşamı dâhil ne pahasına olursa olsun adalete doğru yönelmektir.”

“Yasal haksızlık ile yanlışlığına rağmen geçerli yasalar arasında keskin bir sınır çizmek olanaksızdır. Yine de son derece açıklıkla çizilebilecek bir ayrım çizgisi vardır. Bu sınır, adaletin özü olan eşitliğe teşebbüs dahi edilmeyip, pozitif yasanın çıkarılmasında eşitliğin bilinçli olarak reddedilmesi halinde, yasanın sadece “yanlış hukuk” değil, her halükarda hukukun doğasından tamamen yoksun kalması halidir.”

Elinizdeki kitap “görünüşte” Nazi dönemi Almanya’sı hukuksuzluklarını ifşa ediyor ve gelecek günler Almanya’sına bu tecrübelerin tekrar etmemesi için yol gösteriyor. Fakat korkarız ki hukuk demeye dilinizin varmayacağı yasama ve yargı uygulamalarını tanıdık bulacaksınız.
 
 
 
Mutlak bir adaletsizliğin yaşandığı vakitte Radbruch, emri hukuktan, intikamı adaletten ayıran formülünü sunuyor. Bu formül o günden beri hukukun yeniden tesis edilebilmesi ve anlamlı bir adalet tartışması için bir imkan olarak görülüyor.
 
 

Erdal Onar

0
Prof. Dr. Erdal ONAR

Prof. Dr. Erdal Onar, 1942 yılında Ankara’da dünyaya geldi. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1970 yılında aynı fakültenin Anayasa Hukuku Kürsüsünde asistan olarak akademik yaşamına başladı.

Doktora eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı ve 1976 yılında hukuk doktoru unvanını aldı. Akademik kariyerini aynı fakültede sürdüren Onar, 1981 yılında yardımcı doçent, 1993 yılında doçent, 2004 yılında profesör oldu.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi lisans programında Anayasa Hukuku, Parlamento Hukuku ve Türk Anayasal Tarihi derslerini verdi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü lisansüstü programlarında ise anayasa hukuku alanında Çağdaş Hükümet Sistemleri ile Yasa Hazırlama ve Norma Koyma derslerini yürüttü; çeşitli seminerler verdi. Bunun yanı sıra Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu ve Polis Akademisi’nde anayasa hukuku alanında dersler verdi.

30 Eylül 2009 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden emekli oldu.

Emekliliğinin ardından TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde Anayasa Hukuku dersleri verdi. 2010 yılında Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak göreve başladı.

Akademik yaşamı boyunca anayasa hukuku alanında çok sayıda kitap ve makale yayımladı; ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılara katıldı ve akademik jürilerde görev aldı.

İdari ve kurumsal görevleri kapsamında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Dekan Yardımcılığı, Ankara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü görevlerini yürüttü. Ayrıca Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu Üyeliği ile Sağlık Bakanlığı Merkezî Etik Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu; Bilkent Üniversitesi Etik Kurulu ve Senatosu üyelikleri yaptı.

Bunlara ek olarak, Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) Yedek Üyeliği görevini üstlendi.

Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir seminer odası, 15 Aralık 2025 tarihi itibariyle, akademik katkıları anısına “Erdal Onar Seminer Odası” adıyla yaşatılmaktadır.

1961 Anayasası

0

 

1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe sonucunda hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1961 Anayasası, Cumhuriyetin kurulmasından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır.

1961 Anayasası İstanbul Tasarısını Hazırlayan Profesör heyeti

BAŞLANGIÇ

        Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan ;
 
        Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti;

        Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölümnez bir bütün halinde, milli şuur ve ülküler etrafında toplıyan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak milli birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen Türk Milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak ve;

        “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin, Milli Mücadele ruhunun, millet eğemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak;

        İnsan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için;

        Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasayı kabul ve ilan ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adalete ve fazilete aşık evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.

 

 

BİRİNCİ KISIM
GENEL ESASLAR

        I. DEVLETİN ŞEKLİ
        Madde 1 – Türkiye devleti bir Cumhuriyettir.

        II. CUMHURİYETİN NİTELİKLERİ
        Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli demokratik, layik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

        III. DEVLETİN BÜTÜNLÜĞÜ; RESMİ DİL; BAŞKENT
        Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.

        Resmi dil Türkçedir.

        Başkent Ankara’dır.

        IV. EGEMENLİK
        Madde 4 – Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Miletinindir.

        Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.

        Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anasayadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

        V. YASAMA YETKİSİ
        Madde 5 – Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

        VI. YÜRÜTME GÖREVİ
        Madde 6 – Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar kurulu tarafından yerine getirilir.

        VII. YARGI YETKİSİ
        Madde 7 – Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

        VII. ANAYASANIN ÜSTÜNLÜĞÜ VE BAĞLAYICILIĞI
        Madde 8 – Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.

        Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlıyan temel hukuk kurallarıdır.

        IX. DEVLET ŞEKLİNİN DEĞİŞMEZLİĞİ
        Madde 9 – Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
 

İKİNCİ KISIM
TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER
 
BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL HÜKÜMLER

        I. TEMEL HAKLARIN NİTELİĞİ VE KORUNMASI
        Madde 10 – Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez  temel hak ve hürriyetlere sahibtir.

        Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamayacak surette sınırlayan siyasi ,iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar.

        II. TEMEL HAKLARIN ÖZÜ
        Madde 11 –  Temel hak ve hürriyetler, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabilir.

        Kanun kamu  yararı, genel ahlak, kamu düzeni sosyal adalet ve milli güvenlik gibi  sebeblerle  de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz. .

        III. EŞİTLİK
        Madde 12 – Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

        Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

        IV. YABANCILARIN DURUMU
        Madde 13 – Bu kısımda gösterilen hak ve hürriyetler, yabancılar için milletlerarası hukuka uygun olarak, kanunla sınırlanabilir.
 

İKİNCİ BÖLÜM
KİŞİNİN HAKLARI VE ÖDEVLERİ

        I. KİŞİ DOKUNULMAZLIĞI
        Madde 14 – Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme haklarına ve kişi hürriyetine sahiptir.

        Kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti, kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça kayıtlanamaz.

        Kimseye eziyet ve işkence yapılamaz.

        İnsan haysiyetiyle bağdaşmıyan ceza konulamaz.

        II. ÖZEL HAYATIN KORUNMASI
        a) ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİ
        Madde 15 –  Özel hayatın gizliliğine dokunulamaz. Adli kovuşturmanın gerektirdiği istisnalar saklıdır.

        Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; milli güvenlik veya kamu düzeni bakımından  gecikmede sakınca bulunan  hallerde de,  kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça , kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz .

        b) KONUT DOKUNULMAZLIĞI
        Madde 16 – Konuta dokunulamaz.

        Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; milli güvenlik veya kamu düzeni bakımından gecikmede sakınca bulunan hallerde de, kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, konuta girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz.

        c) HABERLEŞME HÜRRİYETİ
        Madde 17 – Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir.

        Haberleşmenin gizliliği esastır. Kanunun gösterdiği hallerde, hakim tarafından kanuna uygun olarak verilmiş bir karar olmadıkça, bu gizliliğe dokunulamaz.

        III. SEYAHAT VE YERLEŞME HÜRRİYETİ
        Madde 18 – Herkes, seyahat hürriyetine sahiptir; bu hürriyet, ancak milli güvenliği sağlama ve salgın hastalıkları önleme amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.

        Herkes, dilediği yerde yerleşme hürriyetine sahiptir; bu hürriyet, ancak milli güvenliği sağlama, salgın hastalıkları önleme, kamu mallarına koruma, sosyal, iktisadi ve tarımsal gelişmeyi gerçekleştirme zorunluğuyla ve kanunla sınırlanabilir.

        Türkler, yurda girme ve yurt dışına çıkma hürriyetine sahiptir. Yurt dışına çıkma hürriyeti kanunla düzenlenir.

        IV. DÜŞÜNCE VE İNANÇ HAK VE HÜRRİYETLERİ
        a) VİCDAN VE DİN HÜRRİYETİ
        Madde 19 – Herkes, vicdan ve dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

        Kamu düzenine veya genel ahlaka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmıyan ibadetler, dini ayin ve törenler serbesttir.

        Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.

        Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğini ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır.

        Kimse, Devletin sosyal, iktisadi, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya şahsi çıkar veya nüfuz  sağlama amaciyle, her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtanlarkanuna göre cazalandırılır; dernekler, yetkili mahkemece ve siyası partiler, Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır.

        b) DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ
        Madde 20 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir; düşünce ve kanaatlarını söz, yazı, resim ile veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir.

        Kimse, düşünce ve kanaatlarını açıklamaya zorlanamaz.

        V. BİLİM VE SANAT HÜRRİYETİ
        Madde 21 – Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme, öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.

        Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir.

        Özel okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir.

        Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

        VI. BASIN VE YAYIMLA İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) BASIN HÜRRİYETİ
        Madde 22 – Basın hürdür; sansür edilemez.

        Devlet, basın ve haber alma hürriyetini sağlıyacak tedbirleri alır.

        Basın ve haber alma hürriyeti, ancak milli güvenliği veya  genel ahlakı korumak, kişilerin haysiyet, şeref ve haklarına tecavüzü, suç işlemeye kışkırtmayı önlemek ve yargı görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesini sağlamak için kanunla sınırlanabilir.

        Yargı görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için kanunla belirtilecek sınırlar içinde hakim tarafından verilecek karalar saklı olmak üzere, olaylar hakkında yayın yasağı konamaz.

        Türkiye’de yayımlanan gazete ve dergilerin  toplatılması bu tedbirlerin uygulanacağını kanunun açıkça gösterdiği suçların işlenmesi halinde ve ancak hakim karariyle olabilir.

        Türkiye’de yayımlanan gazete ve dergiler ancak 57 nci madde  de belirtilen fiiilerden mahkum olma halinde mahkeme kararıyla kapatılabilir.

        b) GAZETE VE DERGİ ÇIKARMA HAKKI
        Madde 23 – Gazete ve dergi çıkarılması, önceden izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz.

        Gazete ve dergilerin çıkarılması, yayımı, mali kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili şartlar kanunla düzenlenir. Kanun, haber, düşünce ve kanaatların serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasi, iktisadi, mali veya teknik kayıtlar koyamaz.

        Gazete ve dergiler, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin veya bunlara bağlı kurumların araç ve imkanlarından eşitlik esasına göre faydalanır.

        c) KİTAP VE BROŞÜR ÇIKARMA HAKKI
        Madde 24 – Kitap ve broşür yayımı izne bağlı tutulamaz; sansür edilemez.

        Türkiye’de yayımlanan kitap ve broşürler, 22 nci maddenin 5 inci fıkrası hükümleri dışında, toplatılamaz.

        d) BASIN ARAÇLARININ KORUNMASI
        Madde 25 – Basımevi ve eklentileri ve basın araçları, suç vasıtası olduğu gerekçesiyle de olsa, zapt veya müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.
 
        e) BASIN DIŞI HABERLEŞME ARAÇLARINDAN FAYDALANMA HAKKI
        Madde 26 –  Kişiler ve siyasi partiler, kamu tüzel kişileri elindeki basın dışı haberleşme ve yayın araçlarından faydalanma hakkına sahiptir. Bu faydalanmanın şartları ve usulleri, demokratik esaslara ve hakkaniyet ölçülerine uygun olarak kanunla düzenlenir. Kanun,  halkın bu araçlarla haber almasını, düşünce ve kanaatlara ulaşılmasının ve kamu oyunun serbestçe oluşumunu köstekleyici kayıtlamalar koyamaz .

        f) DÜZELTME VE CEVAP HAKKI
        Madde 27 – Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir.

        Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının gerekip gerekmediğine hakim tarafından karar verilir.

        VII. TOPLANTI HAK VE HÜRRİYETLERİ
        a) TOPLANTI VE GÖSTERİ YÜRÜYÜŞÜ HAKKI
        Madde 28 – Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir.

        Bu hak, ancak kamu düzenini korumak için kanunla sınırlanabilir.

        b) DERNEK KURMA HAKKI
        Madde 29 – Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak ancak kamu düzenini veya genel ahlakı korumak için kanunla sınırlanabilir.

        VIII. HAKLARIN KORUNMASI İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) KİŞİ GÜVENLİĞİ
        Madde 30 – “Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmayı veya delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadiyle veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunla gösterilen diğer hallerde hakim karariyle tutuklanabilir. Tutukluluğun devamına karar verilebilmesi aynı şartlara bağlıdır.

        Yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.

        Yakalanan veya tutuklanana kimselere, yakalama veya tutuklama sebeplerinin ve haklarındaki iddiaların yazılı olarak hemen bildirilmesi gerekir.

        Yakalanan veya tutuklanan kimse, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç yirmidört saatiçinde hakim önüne çıkarılır.ve hakim kararı olmaksızın, hürriyetinden yoksun kılınamaz. Yakalanan veya tutuklanan kimse hakim önüne çıkarılınca durum hemen yakınlarına bildirilir.
 
        Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.

        b) HAK ARAMA HÜRRİYETİ
        Madde 31 – Herkes, meşru bütün vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle  yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak, iddia ve savunma hakkına sahiptir.

        Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

        c)TABİİ YARGI YOLU
        Madde 32 – Hiç kimse, tabii hakiminden başka bir mercii önüne çıkarılamaz.
 Bir kimseyi tabi hakiminden başka  bir mercii önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisene sahip olağanüste merciler kurulamaz.

        d) CEZALARIN KANUNİ VE ŞAHSİ OLMASI; ZORLAMA YASAĞI
        Madde 33 – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilinden dolayı cezalandırılamaz.

        Cezalar ve ceza tedbirleri ancak kanunla konulur.

        Kimseye, suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

        Kimse, kendisini veya kanunun gösterdiği yakınlarını suçlandırma sonucu doğuracak beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

        Ceza sorumluluğu şahsidir.

        Genel müsadere cezası konulamaz.

        e) İSPAT HAKKI
        Madde 34 – Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikayetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SOSYAL VE İKTİSADİ HAKLAR VE ÖDEVLER

        I. AİLENİN KORUNMASI
        Madde 35 – Aile Türk toplumunun temelidir.

        Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri, ailenin, ananın ve çocuğun korunması için gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.

        II. MÜLKİYET HAKKI
        a) MÜLKİYETE AİT GENEL KURAL
        Madde 36 – Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
 
        Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

        Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

        b) TOPRAK MÜLKİYETİ
        Madde 37 – Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini gerçekleştirmek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmıyan çiftçiye toprak sağlamak amaçlarıyla gereken tedbirleri alır. Kanun, bu amaçlarla, değişik tarım bölgelerine ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini gösterebilir. Devlet, çiftçinin işletme araçlarına sahip olmasını kolaylaştırır.

        Toprak dağıtım, ormanların küçülmesi veya diğer toprak  servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz.

        c) KAMULAŞTIRMA
        Madde 38 – Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek
şartiyle, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malları, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, tamamını veya bir kısmını kamulaştırmaya veya bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.

        Çiftçinin topraklandırılması, ormanların devletleştirilmesi, yeni orman yetiştirilmesi ve iskan projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlariyle kamulaştırılan  toprak bedellerinin ödeme şekli kanunla gösterilir.Kanunun taksitle ödemeyi öngördüğü hallerde ödeme süresi on yılı aşamaz. Bu takdirde, taksitler eşit olarak ödenir ve kanunla gösterilen faiz haddine bağlanır.

        Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten çiftçinin hakkaniyeti ölçüler içerisinde geçinebilmesi için zaruri olan ve kanunla gösterilen kısmın ve küçük çiftçinin kamulaştırılan toprağının bedeli her halde peşin ödenir.

        d) DEVLETLEŞTİRME
        Madde 39 – Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebüsler, kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılığı kanunda gösterilen şekilde ödenmek şartıyla devletleştirilebilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngördüğü hallerde, ödeme süresi on yılı aşamaz ve taksitler eşit olarak ödenir; bu taksitler, kanunla gösterilen faiz haddine bağlanır.

        III. ÇALIŞMA VE SÖZLEŞME HÜRRİYETİ
        Madde 40 – Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.

        Kanun, bu hürriyetleri, ancak kamu yararı amacıyla sınırlayabilir.

        Devlet özel teşebbüslerin milli iktisadın gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlıyacak tedbirleri alır.

        IV. İKTİSADİ VE SOSYAL HAYATIN DÜZENİ
        Madde 41 – İktisadi ve sosyal hayat, adalate, tam çalışma esasına ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir.

        İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek; bu maksatla, milli tasarrufu artırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak Devletin ödevidir.

        V. ÇALIŞMA İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) ÇALIŞMA HAKKI VE ÖDEVİ
        Madde 42 – Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir.

        Devlet, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için, sosyal, iktisadi ve mali tedbirlerle çalışanları korur ve çalışmayı destekler; işsizliği önleyici tedbirleri alır.

        Angarya yasaktır.

        Memleket ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliği alan beden veya fikir çalışmalarının şekil ve şartları, demokratik esaslara uygun olarak kanunla düzenlenir.

        b) ÇALIŞMA ŞARTLARI
        Madde 43 – Kimse, yaşına, gücüne ve cinsiyetine uygun olmayın bir işte çalıştırılamaz.

        Çocuklar, gençler ve kadınlar, çalışma şartları bakımından özel olarak korunur.

        c) DİNLENME HAKKI
        Madde 44 – Her çalışan dinlenme hakkına sahiptir.

        Ücretli hafta ve bayram tatili ve ücretli yıllık izin hakkı kanunla düzenlenir.

        d) ÜCRETTE ADALET SAĞLANMASI
        Madde 45 – Devlet, çalışanların, yaptıkları işe uygun ve insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlamalarına elverişli adaletli bir ücret elde etmeleri için gerekli tedbirleri alır.

        e) SENDİKA KURMA HAKKI
        Madde 46- Çalışanlar ve işçiler izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler.

        İşçi niteliği taşınmıyan kamu hizmeti görevlilerinin bu alandaki hakları kanunla düzenlenir.

        Sendika ve sendika birliklerinin tüzükleri; yönetim ve işleyişleri demokratik esaslara aykırı olamaz.

        f) TOPLU SÖZLEŞME VE GREV HAKKI
        Madde 47 – İşçiler, işverenlerle olan münasebetlerinde, iktisadi ve sosyal  durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev haklarına sahiptirler.

        Grev hakkının kullanılması ve istisnaları ve işverenlerin hakları kanunla düzenlenir.

        VI. SOSYAL GÜVENLİK
        Madde 48 – Herkes; sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurmak Devletin ödevlerindendir.

        VII. SAĞLIK HAKKI
        Madde 49 – Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşıyabilmesini ve tıbbi bakım görmesini sağlamakla ödevlidir.

        Devlet, yoksul veya dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun konut ihtiyaçlarını karşılayıcı tedbirleri alır.
 
        VIII. ÖĞRENİMİN SAĞLANMASI
        Madde 50 – Halkın öğrenim ve eğitim ihtiyaçlarını sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir.

        İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için mecburidir ve Devlet okullarında parasızdır.

        Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar.

        Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

        Devlet, tarih ve kültür değeri olan eser ve anıtların korunmasını sağlar.

        IX. KOOPERATİFÇİLİĞİ GELİŞTİRME
        Madde 51 – Devlet, kooperatifçiliğin gelişmesini sağlıyacak tedbirleri alır.

        X. TARIMIN VE ÇİFTÇİNİN KORUNMASI
        Madde 52 – Devlet, halkın gereği gibi beslenmesini, tarımsal üretimin toplumun yararına uygun olarak artırılmasını sağlamak, toprağın kaybolmasını önlemek, tarım ürünlerine ve tarımla uğraşanların emeğini değerlendirmek için gereken tedbirleri alır.

        XI. DEVLETİN İKTİSADİ VE SOSYAL ÖDEVLERİNİN SINIRI
        Madde 53 – Devlet, bu bölümde belirtilen iktisadi ve sosyal amaçlara ulaşma ödevlerini, ancak iktisadi gelişme ile mali kaynaklarının yeterliği ölçüsünde yerine getirir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
SİYASİ HAKLAR VE ÖDEVLER

        I. VATANDAŞLIK
        Madde 54 – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

        Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandışlık durumu kanunla düzenlenir.

        Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.

        Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmıyan bir eylemde bulunmadıkça, vatandışlıktan çıkarılamaz.

        Vatandışlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu  kapatılamaz.

        II. SEÇME VE SEÇİLME HAKKI
        Madde 55 – Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.

        Seçimler, serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yapılır.

         III. SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) PARTİ KURMA HAKKI VE PARTİLERİN SİYASİ HAYATTAKİ YERİ
        Madde 56 – Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve çıkma hakkına sahiptir.

        Siyasi partiler, önceden izin almadan kurulur ve serbestçe faaliyette bulunurlar.

        Siyasi partiler, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

        b) PARTİLERİN UYACAKLARI ESASLAR
        Madde 57 – Siyasi partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve layik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara uymıyan partiler temelli kapatılır.

        Siyasi partiler, gelir kaynakları ve giderleri hakkında Anayasa Mahkemesince hesap verirler.

        Partilerin iç çalışmaları faaliyetleri, Anayasa Mahkemesine  ne suretle hesap verecekleri ve bu mahkemece mali denetimlerinin nasıl yapılacağı, demokrasi esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenir.

        Siyasi partilerin kapatılması hakkındaki davalara Anayasa Mahkemesinde bakılır ve kapatma kararı ancak bu Mahkemece verilir.

        IV. KAMU HİZMETLERİNE GİRME HAKKI
        a) HİZMETE GİRME
        Madde 58 – Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.

        Hizmete alınmada, ödevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.

        b) MAL BİLDİRİMİ
        Madde 59 – Kamu hizmetine girenlerin mal bildirimde bulunmaları kanunla düzenlenir. Yasama ve yürütme organlarında görev alanlar, bundan istisna edilemez.

        V. MİLLİ SAVUNMA HAK VE ÖDEVİ
        Madde 60 – Yurt savunmasına katılma, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu ödev askerlik yükümü kanunla düzenlenir.

        VI. VERGİ ÖDEVİ
        Madde 61 – Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.

        Vergi, resim ve harçlar ve benzeri mali yükümler ancak kanunla konulur.

        VII. DİLEKÇE HAKKI
        Madde 62 – Vatandaşlar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, tek başlarına veya topluca, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.

        Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu, dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir.
 

ÜÇÜNCÜ KISIM
CUMHURİYETİN TEMEL KURULUŞU
 
BİRİNCİ BÖLÜM
YASAMA

        A) TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

        I. T.B.M.M.’NİN KURULUŞU
        Madde 63 – Türkiye Büyük Millet Meclisi, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosundan kuruludur.
 
        Meclisler, Anayasa’da gösterilen hallerde birlikte toplanır.

        II. T.B.M.M.’NİN GÖREV VE YETKİLERİ
        a) GENEL OLARAK
        Madde 64 – Kanun  koymak, değiştirmek ve kaldırmak, Devletin Bütçe ve Kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek, para basılmasına, genel ve özel af ilanına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerindendir.

        b) MİLLETLERARASI ANDLAŞMALARI UYGUN BULMA
        Madde 65 – Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı Devletlerle ve milletlerarası  kurullarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük MilletMeclisi’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.

        İktisadi, ticari veya teknik münasebetleri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan andlaşmalar, Devlet maliyesi bakımından bir yüklenme gerektirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayınlanma ile yürürlüğe konabilir. Bu takdirde, bu andlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bilgisine sunulur.

        Milletlerarası bir andlaşmaya dayanan uygulama andlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan iktisadi, ticari, teknik veya idari andlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce uygun bulunması zorunluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan iktisadi, ticari veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren andlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz.

        Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında 1 inci fıkra hükmü uygulanır.

        Usülüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında 149 uncu ve 151 inci maddeler gereğince Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

        c) SİLAHLI KUVVET KULLANILMASINA İZİN VERME
        Madde 66 – Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir.

        Bu izin için, Meclisler, birlikte toplanarak karar verirler.

        III. MİLLET MECLİSİ
        a) KURULUŞ
        Madde 67 – Millet Meclisi, genel oyla seçilen dört yüzelli milletvekilinden kuruludur.

        b) MİLLETVEKİLİ SEÇİLME YETERLİĞİ
        Madde 68 –  Otuz yaşını dolduran her Türk Milletvekili seçilebilir.

        Türkçe okuyup yazma bilmeyenler, kısıtlılar, yükümlü olmasına ve muaf bulunmamasına rağmen muvazzaf askerlik hizmetini yapmayanlar veya yapmış sayılmayanlar ve kamu hizmetlerinden yasaklılar  ile ağır hapis cezasını
gerektiren bir suçtan dolayı kesin olarak hüküm giymiş olanlar ve – taksirlisuçlar hariç olmak üzere – beş yıldan fazla hapis cezasıyle veya zimmet,ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlardan biriyle kesin olarak hüküm giymiş olanlar,affa uğramış olsalar da ; milletvekili seçilemezler.

        Aday olmak, memurluktan çekilme şartına bağlanamaz. Seçim güvenliği bakımından hangi memurların ne gibi şartlarla aday olabilecekleri kanunla düzenlenir.

        Hakimler ile subay, askeri memur ve astsubaylar, mesleklerinden çekilmedikçe, aday olamazlar ve seçilemezler.

        c) MİLLET MECLİSİNİN SEÇİM DÖNEMİ
        Madde 69 – Millet Meclisi seçimleri dört yılda bir yapılır.

        Meclis, bu süre dolmadan seçimin yenilenmesine karar verebilir. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir.

        Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni Meclisin seçilmesine kadar sürer.

        IV. CUMHURİYET SENATOSU
        a) KURULUŞ
        Madde 70 – Cumhuriyet Senatosu, genel oyla seçilen yüzelli üye ile Cumhurbaşkanınca seçilen onbeş üyeden kuruludur.

        13 Aralık 1960 tarihli ve 157 sayılı Kanunun altında adları bulunan Milli Birlik Komitesi Başkanı ve üyeleri ile eski Cumhurbaşkanları, yaş kaydı gözetilmeksizin, Cumhuriyet Senatosunun tabii üyesidirler. Tabii üyeler,

        Cumhuriyet Senatosunun diğer üyelerinin tabi oldukları hükümlere tabidirler Ancak, haklarında, bu Anayasa’nın 73 üncü maddesinin 1 inci ve 2 nci fıkraları ve 10 uncu geçici maddesinin 1 inci fıkrası hükümleri uygulanmaz. Tabii üye olarak Cumhuriyet Senatosuna katıldıktan sonra bir siyasi partiye girenlerin tabii üyelik sıfatı, partiye girişlerinden sonraki ilk Cumhuriyet Senatosu üyeliği seçimi tarihinde sona erer.

        b) CUMHURİYET SENATOSUNA ÜYE SEÇME HAKKI
        Madde 71 – Millet Meclisi seçimlerinde seçmen olan her Türk, Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde de aynı şartlarla oy kullanır.

        c) CUMHURİYET SENATOSU ÜYELİĞİNE SEÇİLME YETERLİĞİ
        Madde 72 – Kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış bulunan ve milletvekili seçilmeye engel bir durumu olmıyan her Türk, Cumhuriyet Senatosuna üye seçilebilir.

        Cumhurbaşkanınca  seçilecek üyeler, çeşitli alanlarda seçkin hizmetleriyle tanınmış ve kırk yaşını bitirmiş kimselerden olur. Bunlardan en az onu bağımsızlar arasından seçilir.

        d) CUMHURİYET SENATOSU ÜYELİĞİNİN SÜRESİ
        Madde 73- Cumhuriyet Senatosu üyeliğinin süresi altı yıldır.  Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.

        Cumhuriyet Senatosunun genel oyla ve Cumhurbaşkanınca seçilen üyelerinin üçte biri her iki yılda bir yenilenir.

        Cumhurbaşkanınca seçilen üyelerin süresi biter veya bu üyeliklerde her hangi bir sebeple boşalma olursa, Cumhurbaşkanı, bir ay içinde yeni üyeleri seçer.

        Boşalan bir üyeliğe seçilen kimse, yerine seçildiği üyenin süresini tamamlar.

        V. T.B.M.M. SEÇİMLERİNİN GERİYE BIRAKILMASI VE ARA SEÇİMLERİ
        Madde 74 – Savaş sabebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmezse, seçimler kanunla bir yıl geriye bırakılabilir.

        Meclislerin ara seçimleri her iki yılda bir Cumhuriyet  Senatosu  seçimiyle birlikte yapılır.

        Millet Meclisi genel seçimlerine bir yıl kala ara seçimi yapılmaz.

        VI. SEÇİMLERİN GENEL YÖNETİM VE DENETİMİ
        Madde 75 – Seçimler yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikayet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulunundur.

        Yüksek Seçim Kurulunun ve diğer seçim kurullarının görev ve yetkileri kanunla düzenlenir.

        Yüksek Seçim Kurulu, yedi asıl ve dört yedek üyeden kuruludur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay genel kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir. Bu üyeler salt çoğunluk ve gizli oyla aralarından bir Başkan ve bir Başkanvekili seçerler.

        Yüksek Seçim Kuruluna Yargıtay ve Danıştay’dan seçilmiş üyeler arasından ad çekme ile ikişer yedek üye ayrılır. Yüksek Seçim Kurulu Başkan ve Başkanvekili ad çekmeye girmezler.

        B) MECLİSLERE AİT MEŞTEREK HÜKÜMLER

        I. T.B.M.M. ÜYELİĞİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER
        a) MİLLETİN TEMSİLİ
        Madde 76 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler.

        b) AND İÇME
       Madde 77 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, görevlerine başlarken şöyle and içerler:

       “Devletin bağımsızlığını, vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağıma; Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine, demokratik ve layik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma ve halkın mutluluğu için çalışacağıma  namusum üzerine söz veririm.”

       c) ÜYELİKLE BAĞDAŞMIYAN İŞLER
       Madde 78 – İki Meclis üyeliği bir kişide birleşemez.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinde ve bunlara bağlı kuruluşlarda,  Devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin doğrudan doğruya veya dolayısiyle katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarda, kamu yararına çalışan derneklerden özel gelir kaynakları ve özel imkanları kanunla sağlanmış olanların yönetim kurullarında ve başka işlerinde görev alamazlar ve bunların herhangi bir yüklenme işini doğrudan doğruya veya dolayısiyle kabul edemezler.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yürütme organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı resmi veya özel herhangi bir işle görevlendirilemezler. Bir üyeninin belli konuda ve altı ayı aşmamak üzere Bakanlar Kurulunca verilecek geçici bir görevi kabul edebilmesi, kendi Meclisinin kararına bağlıdır.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ile bağdaşamıyan diğer görev ve işler kanunla gösterilir.

       d) YASAMA DOKUNULMAZLIĞI
       Madde 79 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden ve bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

       Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir Meclis üyesi, kendi Meclisinin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali bu hükmün dışındadır; ancak, bu halde, yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya üyenin Meclisine bildirmek zorundadır.

       Bir Meclis üyesi hakkında seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır. Üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

       Tekrar seçilen Meclis üyesi hakkındaki takibat, kendi Meclisinin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

       Meclislerdeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

       e) ÜYELİĞİN DÜŞMESİ
       Madde 80 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği, bir üyenin üye seçilmeye engel bir suçtan dolayı kesin olarak hüküm giymesi, çekilmesi, kısıtlanması, üyelikle bağdaşmayan bir hizmet kabul etmesi veya Meclis çalışmalarına izinsiz veya özürsüz ve aralıksız olarak bir ay katılmaması yüzünden üyeliğinin düştüğünün kendi Meclisince karara bağlanması hallerinde sona erer.

       f) İPTAL İSTEMİ
       Madde 81 – Yasama dokonulmazlığının kaldırılmasına veya üyeliğin düştüğüne Meclisce karar verilmesi hallerinde, karar tarihinden başlıyarak bir hafta içinde, ilgili üye veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden herhangi biri, bu kararın, Anayasa veya İçtüzük hükümlerine aykırılığı iddiasiyle iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini onbeş gün içinde karara bağlar.

       g) ÖDENEK VE YOLLUKLAR
       Madde 82 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin ödenek ve yollukları kanunla düzenlenir, Ödeneğin aylık tutarı birinci derecedeki Devlet memurun aylığının;, yolluk da ödeneğin yarısını aşamaz.

       Ödenek ve yollukların en çok üç aylığı önceden edenebilir.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin aylık ve ödeneklerini her ne suretle olursa olsun yapılacak zam ve ilaveler, ancak bu zam ve ilaveleri takib eden milletvekilleri genel seçimindn sonra uygulanır.

       II. T.B.M.M. NİN FAALİYETİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER
       a) TOPLANMA VE TATİL
       Madde 83 – Türkiye Büyük Millet Meclisi her yıl Kasım ayının ilk günü kendiliğinden toplanır.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi yılda en çok beş ay tatil yapabilir. Meclisler aynı zamanda tatile girerler.

       Türkiye Büyük Millet Meclisi, araverme veya tatil sırasında, doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağırılır. Meclis Başkanları da, kendi Meclislerini doğrudan doğruya veya üyelerinin beşte birinin istemi üzerine toplantıya çağırırlar.

       Meclislerden biri toplantıya çağırılınca diğeri kendiliğinden toplanır.

       Ara verme veya tatil sırasında toplantıya çağırılan Meclisler, önce, bu toplantıyı gerektiren konu üzerinde görüşme yaparlar.

.       b) BAŞKANLIK DİVANI
       Madde 84 – Meclislerin Başkanlık divanları, o meclisteki siyasi parti gruplarının kuvvetleri ölçüsünde Divana katılmalarını sağlıyacak şekilde kurulur.

       Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu Başkanları, kendi Meclislerince üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oy ile ikişer yıl için seçilirler; ilk iki oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, salt çoğunlukla yetinilir. Meclis Başkanlıkları için Meclisteki siyasi parti grupları aday gösteremezler.

       Başkanlar ve Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partilerin veya siyasi parti gruplarının Türkiye Büyük Millet Meclisinin içinde veya dışındaki faaliyetlerine ve görevlerinin yerine getirilmesini gerektiren haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan oy kullanamaz.

       Türkiye Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantılarında Başkanlık divanı, Millet Meclisi Başkanlık Divanıdır.

       c) İÇTÜZÜK, SİYASİ PARTİ GRUPLARI VE KOLLUK İŞLERİ
       Madde 85 – Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Meclisler, çalışmalarını, kendi yaptıkları İçtüzüklerin hükümlerine göre yürütürler.

       İçtüzük hükümleri, siyasi parti gruplarının, Meclislerin bütün faaliyetlerine kuvvetleri oranında katılmalarını sağlıyacak yolda düzenlenir. Siyasi parti grupları, en az on üyeden meydana gelir.

       Meclisler, kendi kolluk işlerini Başkanları eliyle düzenler ve yürütürler.

       d) TOPLANTI VE KARAR YETER SAYISI
       Madde 86 – Her Meclis, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve Anayasa’da başkaca hüküm yoksa, toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir.

       Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplantı yeter sayısı, her iki Meclis üye tamsayısı toplamının salt çoğunluğudur.

       e) GÖRÜŞMELERİN AÇIKLIĞI VE YAYIMLANMASI 
       Madde 87 – Meclis görüşmeleri açıktır ve ilgili Meclisin tutanak dergisinde tam olarak yayınlanır.

       Meclisler, İçtüzük hükümlerine uygun olarak kapalı oturumlar yapabilir; bu oturumlardaki görüşmelerin yayımı ilgili Meclisin kararına bağlıdır.

       Meclislerdeki açık görüşmelerin her türlü vasıta ile yayımı önlenemez.

       III. T.B.M.M.’NİN DENETİM YOLLARI
       a) GENEL OLARAK
       Madde 88 – Soru, genel görüşme, Meclis soruşturması ve Meclis araştırması her iki Meclisin yetkilerindendir.

       Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.

       b)GENSORU
       Madde 89 – Gensoru yetkisi yalnız Millet Meclisinindir.
 
       Milletvekillerince veya bir siyasi parti grubunca verilen gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmıyacağı, verilişinden sonraki üilk birleşimde görüşülür. Bu görüşmede, ancak önerge sahibi veya önerge sahiplerinden veya siyasi parti grupları adına birer milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakan konuşabilir.

       Gündeme alma karariyle birlikte gensorunun görüşülme günü de belli edilir.

       Gensorunun görüşülmesi, gündeme alma kararı tarihinden başlıyarak iki gün geçmedikçe yapılamaz ve yedi günden sonraya bırakılamaz.

       Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin verecekleri gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bakanlar Kurulunun güven isteği, bir tam gün geçtikten sonra oylanır.

       Bakanlar Kurulunun veya bir Bakanın düşürülebilmesi, üye tamsayısının salt çoğunluğuya olur.

       c) MECLİS SORUŞTURMASI
       Madde 90 – Başbakan veya Bakanlar hakkında yapılacak soruşturma istemleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantısında görüşülür ve karara bağlanır.

       Soruşturma, her iki Meclisten eşit sayıda seçilecek üyelerden kurulu komisyonca yürütülür.

       Yüce Divana Sevk hususundaki karar birleşik toplantıda verilir.

       Meclislerdeki siyasi parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.
 
 

Tayfun Kahraman Savunması

0

Tayfun Kahraman tarafından “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 25 Haziran 2019 tarihinde yapılan savunmadır. Gezi davasının ilk duruşmasının ikinci gününde Avukat Can Atalay’ın ardından savunmasına başlayan şehir plancısı ve akademisyen Tayfun Kahraman 25 Nisan 2022 tarihinde 18 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Karar  Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından 28 Eylül 2023’te onanmıştır.

Tayfun Kahraman Savunması

“Ben 2000’li yıllarda şehir plancısı olarak göreve başladım. İlk yaptığım iş meslek odasına kayıt olmaktı. Meslek etiğini korumak adına iş yapacaksam meslek odasına üye olmalıydım.

2010 yılında Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı seçildim. Göreve devam ediyorum.

İddianamede yer alan Kültür ve Tabiat Kanunu’nu en iyi bilenlerdenim Gezi eylemlerinden önce Kültür Bakanlığı’nda çalışıyordum. Eylemlerden sonra aramıza kara kedi girdi. Şimdi Mimar Sinan Üniversitesi’ndeyim.

Bugün iddianamede yer alan Kültür ve Tabiat Varlıkları kanununa muhalefet suçunu en iyi bilenlerden biriyim. Çünkü Kültür ve Turizm Uzmanı olarak beş yıl boyunca Kültür Bakanlığı’nda çalıştım.

Gezi nedeniyle Kültür Bakanlığı ile aramıza kara kedi girince ayrılmak zorunda kaldım Mimar Sinan’da öğretim görevlisi olarak göreve başladım. Kent yönetimi ve şehir planlama tekniği üzerine öğrenci arkadaşlara birikimimi aktarmaya çalışıyorum.

Öğrenci arkadaşlarımın bir kısmı burada ama hocaları meslek nedeniyle bu kürsü olduğundan onların nasıl bir cesaretle mesleğe atılacağını soruyorum.

İddianamede konu Gezi parkı projesinin hukuki talebiyle başlayan ve bir araya gelen kurumların oluşturduğu, Taksim dayanışmasındaki TMMOB ve Şehir Plancıları Şubesi’ndeki görevlerimde bu süreçte yer aldım.

Bir meslek insanı olarak Gezi Parkı ve Taksim Dayanışması nedir? Meslek odası yöneticisi olarak kent merkezinin son yeşil alanlarından birindeki ortaya çıkması muhtemel tahribata karşı süreç başlattık. Son yeşil alanlardan birinin yapılaşmaya karşı çabamız İBB tarafından göz ardı edildi Bu projeden vazgeçmeyip imar planları askıya çıkarıldı.

Bu projeden vazgeçmeyip imar planları askıya çıkarıldı. Yöneticisi olduğum meslek odası tarafından yılda ortalama 20 dava açıyoruz. Gezi de öngöremediğimiz bir şey oldu.

Gezi toplumun vicdanı haline geldi.

Toplumun vicdanı bazı yerlerde kabarıyordu, 1 Mayıs, Tekel, Emek Sineması, kürtaj gibi… Fakat bizlerin orada gördüğü şiddet ve Taksim’in özellikle siyasal simge olma özelliğini de eklerseniz polis şiddetiyle birleşince Gezi ortaya çıktı.

İdarenin nasıl katılımcı yöntem izlemediğini, bu nedenle bizlerin sadece hukuk yollarını ve davayı kullanarak katılım mekanizmasını çalıştırabildiğimiz alanda bizi görmezden gelmeye devam ettiği için de Gezi oldu. Bu süreçte pek çok dava açıldı.

Semt sakinlerinden meslek uzmanları sivil toplumla beraber Taksim ve Gezi Parkı’na sahip çıkılmaya çalışıldı. Taksim Dayanışmasıyla birlikte Haydarpaşa gibi dayanışmalarla bu projelere karşı tutumumuz devam etti.

Kuzey Ormanları gibi bizler dışında semt sakinlerinin de katılımıyla pek çok dayanışma kuruldu.

Taksim Dayanışması 29.02.2012 de deklarasyonla kuruldu.

Taksim Dayanışması’nın o dönemki bileşenleriyle birlikte bir dayanışma ve halkı bilgilendirme faaliyeti başlatılıyor.

İddianamenin komikliği 50 kişi sadece çadırlarda kalıyordu ve 50 kişi üzerinden hükümeti devirmeye varacak kadar büyük bir organizasyon halinde olduğumuzu söylüyor.

Gezi aslında toplumun vicdanının hareketidir!

Gezi, orada parkını yeşilini korumak isteyen, kent mücadelesi vermek isteyenlerin gördüğü ve FETÖ’cülerin yaptığı kesin olan polis şiddetine karşı bir direniştir. Toplum vicdanını birden bire harekete geçirmek kolay değil ama böylesi beş benzemezi bir araya getirip organize edebilecek bir yapı da dünyada yok.

5-6 kişiyle yapılan itirazlar 10 MİLYON insanı sokağa dökebilecek duruma 1 ayda mı gelmiştir? Savcılığın bizi bu kadar mahir görmesini anlamak mümkün değil.

Bizler, anayasayla tanımlanan TMMOB meslek örgütü olan şehir plancısı odası ve diğer meslek odalarıyla kamu adına takip ettiğimiz hukuki süreçlerden bir tanesini o gün gerçekleştirdik. O da 1/5000 koruma amaçlı uygulama alanının tadilatına karşı olmaktı.

İtiraz konusu planlara karşı kamu adına hukuki mücadele sürdürüp kamu yararına kentleşmenin mümkün olduğunun altı çizilmeye çalışıldı. Taksim Dayanışması da bu amaçla oluşmuş yapılardan biridir.

Taksim Dayanışma, tüm dayanışma ve savunmalardan farksızdır ama kamuoyundaki karşılık bulma nedenleri şunlardır:

-Taksim erişim imkânı
-Toplumsal hafızadaki yeri
-STK, meslek örgütleri ve tüm bileşenleriyle muhatap alınacak tek çatı yapı olması
-Tüm Türkiye’nin haberdar olduğu polis şiddeti

Bu nedenle diğer dayanışma ve savunmalardan daha geniş bir etkiye sahip olmuştur. Taksim Dayanışması, yöneticisiz, lidersizdir. Birçok kurumun Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nı korumak üzere altında bir araya geldiği bir çatıdır. Ortak karar alıp uygulanır.

Taksim Dayanışması’n oluşturan 2 meslek odası olan Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası ile TTB’yi de içine alan bu yapı bir koordinasyon değil, bir tercümandır tercümanlık görevini yerine getirmiştir.

Bileşenlerinin düşüncelerini tek bir duyuru altında birleştirerek kamuoyu ile paylaşmıştır.

Taksim Dayanışması temsilcileri olarak bizler de bu görevi yerine getirdik. Taksim Dayanışması’nın üyesi yoktur, bileşenleri vardır.

Bireysel katılım olsa da bireysel değil kurumsal temsiliyetle işler. Yatay ve hiyerarşisiz bir yapı. Anayasa’da tanımlanan ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kullanır. Bu anlamda Taksim Dayanışması’nin bu kadar mahir ve muktedir gözükmesi de anlamlıdır.

Taksim Dayanışması’nın bir araya gelmesi sonrasında Taksim’in işgali ile ilgili halkı bilinçlendirmek, insan zincirleri gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetlere başlandı.

Taksim’de projede yer almayan yaya yolunun açılması ile ilgili Asker Ocağı caddesinde ağaçların kesilmesi engellenmiştir. Yer almayan bir yaya yolunun engellediğimiz için polis müdahalesi ile karşılaştık.

Şantiye şefiyle görüşmek isteyen topluluğa polis biber gazı sıkmış ve fiziksel şiddet uygulamıştır. Hiçbir arbede yokken gelişen şiddetle kalabalık çoğalmış ve İBB tarafından ağaçların başka yere taşındığı açıklanmıştır.

O gün orada olanlar bilir ki o ağaçlar köklerinde kopartıldı başka bir yere gömülme şansı kalmamıştı.

Taksim Dayanışması’nın açıklama yaptığı sırada da polisin tazyikli su ve biber gazıyla müdahale etmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak sonradan FETÖ üyesi olduğunu öğrendiğimiz polisler vatandaşlara eziyet edilmiştir.

Kamuoyu bizlere sahip çıkmış ve milyonlarca insan polis şiddetini protesto etmek için sokağa çıkmış ve Taksim Meydanı yayalaştırma projesine itiraz kitleselleşmiştir. Bunu hiçbir organizasyonunu yaptıramayacağı açıktır.

Bu süreç sonrasında insanlar bize destek olmak için gerek sokağa çıkmış gerekse tencere tava çalmışlardır Din, dil, ırk ve ideolojiden insanın bir araya geldiği eylem karşısında iddianame, sol yumruğun havaya kaldırılması işaretini bizim ortak sembolümüz olduğunu söylemiştir.

Bugün kime sorarsanız sorun alanlarda yapılan işaret farklı değildir. Bunların hepsi tek bir anlama geliyor. O da aslında başkaldırıdır. Hoşnutsuzluklara hayır demektir.

Gezi’yi büyüten unsur destek çağrıları değil, dönemin hükümetin gerilimi yatıştırmaktan uzak açıklamaları olmuştur Gezi Parkı yaşanan olaylarla birlikte kendiliğinden oluşmuştur. Bilinçli bir kurgu değildir.

10 milyon insana ne para yeter ne de organizasyon, iddianame başarısız bir senaryodur. Kusura bakmayın ama hiçbir senarist böyle bir protesto yazamaz.

Taksim Dayanışması aracılığıyla hükümete yönelik altı talep vardır. Bu talepler son derece barışçı, makul ve olayları sonlandırıcı niteliktedir. Ancak kabul edilmemiştir.

O dönem siyasilerin açıklamasının ardından sonradan FETÖ üyesi olduğunu öğreneceğimiz polisin olayları tırmandırması hükümet tarafından soruşturulmak yerine kahramanlık destanı olarak adlandırılmıştır.

Taksim Dayanışması tarafından yapılan açıklamalar demokratik hak talepleri, toplumsal sağduyuya sahip açıklamalardır. Bu taleplerle ilgili darbeye teşebbüs suçlaması geliştirmek akıl dışıdır.”

Radbruch Formülü

0

Radbruch Formülü / Mehmet Cemil Özansü

 Prof. Dr. Iur, Dr. Phil, Dr. H. C. Kristian Kühl‘e ait makalenin çevirisi Mehmet Cemil Özansü tarafından İstanbul Hukuk Fakültesi Dergisi (İÜHFM) C.LXX, S.1, 2012’de yayımlanmıştır.

Radbruch Formülü

Radburch düsturu, hukuk felsefesinin en tanınmış ve şimdiye dek formüle edilmişler arasında en iyisi olması nedeniyle epey hayret uyandırıcı olanlardan biridir. Hukuk felsefesi üzerinde çalışan bir ceza hukukçusunun elinden çıkan bu formül, ceza hukukunun haksızlık rejimlerinin üstesinden gelmede bir araç olarak kullanıldığı durumlarda, mahkemeler tarafından uygulanmıştır. Almanya 20. Yüzyıl içinde iki kez böylesi rejimleri yaşamak ve akabinde de bunlarla uğraşmak mecburiyetinde kalmıştı. Kendi kanunlarını hukuksuzluklarla dolduracak derecede hukuku saptırmış bir devleti, haksızlık rejimi olarak tanımlayabiliriz. Bir haksızlık rejimi, hukuksuzluğu hukuk biçimi altında, yani yasal haksızlık biçimi dâhilinde gerçekleştirir.

Bundan ötürü Radbruch formülü ilk defa, Üçüncü Reich adı verilen Hitler Rejiminin ceza hukuku yoluyla tasfiye edilmesi sürecinde ortaya çıkmıştı. Reich’ın müttefik güçler tarafından kurulan Nüremberg savaş suçları yargılamaları sırasında ceza hukuku vasıtasıyla çok daha esaslı bir biçimde tasfiye edildiğini, bu yazı çerçevesinde sadece anarak geçelim. Bizim konumuz daha ziyade, kararlarında Radbruch formülünden istifade eden Alman ceza mahkemesi içtihatlarına dairdir. Ayrıca bu formül Demokratik Almanya Cumhuriyetinin ceza hukuku vasıtasıyla tasfiye edilmesi görevini de yerine getirmişti. Bu formül yardımıyla, sadece zamanın Doğu Alman sınırını bekleyen muhafızların “cumhuriyet firarilerine” ateş açması fiillerinden mahkûm olmaları sonucuna değil, aynı zamanda “ateş açma emri” verenlerin de mahkûm edilebilmesi sonucuna ulaşılabilmişti.

Her ne kadar mucidi, onun bu kullanımlarından bihaber kalmış olsa da, Radbruch formülü kendini anılan içeriklerle anlamlandıran ve bu çerçevede kullanılan bir argümandır. Fakat bu formülü uygularken isim babası üzerine de bazı şeyleri bilmek gerekir. Radbruch’un hayatı üzerine yapılacak inceleme, basit bir biyografi merakı değildir. Zira bu araştırma, aynı zamanda formülün daha iyi kavranması ve kişisel arka planının anlaşılması bakımından da önem taşır.

Edebiyat sahasında Nobel ödülünü kazanmış olan Thomas Mann gibi, meşhur bir tacirin oğlu olarak 1878’de Lübeck’te dünyaya gelen Gustav Radbruch, ceza hukuku ve hukuk felsefesi literatürü tarafından çok boyutlu bir kimse olarak tanımlanmıştır. Tanınmış öğrencilerinden biri olan Arthur Kaufmann 1987’de Radbruch üzerine yazdığı kitapta onu şu başlıkla betimlemeyi tercih etmişti: “Hukuk düşünürü, Filozof, Sosyal Demokrat”. Würzburg’lu bir ceza hukukçusu ve hukuk teorisyeni olan Eric Hilgendorf çok yakın bir tarihte, 2004 yılında kaleme aldığı makalesinde onu, bir “hukukçu ve kültür filozofu” olarak adlandırırken söz konusu metnin içinde Radbruch başkaca rollerle de karşımıza çıkar: ceza hukuku dogmatisyeni, hukuk politikacısı, hukuk felsefecisi, kültür tarihçisi, biyograf ve mukayeseli hukuk uzmanı. Humboldt Vakfının 2005 yılında Tokyo’da düzenlediği sempozyumda sunduğum tebliğde, ben de Radburch’u Neo-Kantisyen hukuk filozofu ve sosyal demokrat suç politikacısı olarak tanımladım. Bu tanım benim pek hoşuma gitmemişti, zira böylesi bir başlık altında Radbruch’un ceza hukuku dogmatisyenliği göz ardı ediliyordu. Başlığın bu şekilde oluşunun, herhalde başlıkların her zaman kısa olması gereği dışında bir mazereti olamaz. Doktora ve doçentlik çalışmalarının ışığında Radbruch’un kim olduğu meselesinin özüne geldiğimizde, bu mazeretim pek tabiî geçersiz kalıyor. Doktora tezini 1902 yılında, en meşhur Alman ceza hukukçularından biri olan Franz von Liszt’in, yani bugün hâlâ onun Marburg Programında belirlediği ilkeler dâhilinde yaptırım hukukunu şekillendirdiğimiz Franz von Liszt’in danışmanlığında yazmıştı. Doktora tezinin konusu: “Uygun Nedensellik Öğretisi”ydi; her ne kadar Alman ceza hukuku öğretisi aradan geçen süre içinde uygun nedensellik öğretisini, nedensellik bahsinden çıkarıp objektif isnadiyadın bir parçası haline getirmiş olsa da, bu konu ceza hukuku dogmatiğinin standart meselelerinden biri olma özelliğini halen koruyor. “Kusur Kavramı Üzerine” başlığıyla Heidelberg’te sunduğu doçentlik imtihanı takdimi de bir o kadar klasik ceza hukuku dogmatiği üzerinedir. Bu çalışmasını takiben Karl von Lilienthal nezaretinde kaleme aldığı doçentlik tezi gelir: “Ceza Hukuku Sistemi Açısından Hareket Kavramının Anlamı”. Kısacası, bir ceza hukuku dogmatisyeni olarak Radbruch’un karnesinde bir eksik yoktur.

Buna rağmen Radbruch, hukuk filozofluğunun parıltılı şöhretiyle mukayese edildiğinde bir ceza dogmatisyeni olarak çok daha az tanınmıştır. Diğer bilim alanlarında hiçbir anlamı olamamasına rağmen hukuk biliminde tanınırlığın ölçütü, bir ders kitabı ya da bir şerh kaleme alıp almamakla doğrudan ilintilidir. Radbruch söz konusu olduğunda onun bu eseri, “Hukuk Felsefesi” başlıklı ders kitabıdır. Bugün hala bu kitap hukuk felsefesi sahasının standart eserlerinden biri olup, kısa bir süre önce öğrenci bütçesine uygun olan ikinci basısıyla raflarda yerini almıştır. Bu sahada epey de rakibi vardı, ancak şunu da belirtelim, birkaç istisnası dışında hukuk felsefesi alanında sadece hukuk bilimcileri ders kitabı kaleme almıştır, hâlbuki hukuk felsefesi aynı zamanda felsefenin de bir alt disiplinidir. Kant ve Hegel hariç, çok az sayıda filozof hukuk felsefesiyle ilgilenmiştir. Kant 1797’de “Hukuk Öğretisinin Metafizik Başlangıç Temelleri”ni kaleme aldığında, somut bir içerikle özel hukukun mülkiyet, miras ve aile hukukları bahislerini incelemişti. Hegel’in 1821’de kaleme aldığı “Hukuk Felsefesinin Temelleri” isimli eseri de, malzemeyi somutlaştırma bakımından bundan aşağı kalmadı. Fakat filozoflar çok nadir bir biçimde hukuk felsefesiyle ilgilenirler, bir eser olarak “ders kitabı” türü de onlara bir o kadar uzaktır. Hukuk felsefesinin “hukukçular elinde kalmış” bu konumunu vurgulamak amacıyla ben, 2007 yılında Tübingen’li meslektaşlarımın katkılarıyla “Hukukçular- Hukuk Felsefesi” başlıklı bir derleme hazırladım. Bu çalışmam, neredeyse her hukuk bilimcisinin medeni, ceza veya kamu hukuku sahalarında yaptıkları çalışmalarda temel branş olan “hukuk felsefesiyle” karşı karşıya geldiklerini ortaya koydu.

Hukuk felsefesi, daha evvel yerleşik olan ismiyle anarsak “doğal hukuk öğretisi”, hukuk bilimcileri tarafından derinlemesine işlenmiş bir saha değildir. 20. Yüzyılın başında bu dal, yeniden diriltilmek mecburiyetinde kalmıştı. Gerçi Kantisyenler ve Hegelyenler ve başkaca doğal hukukçular 19. Yüzyıl süresince üç yüze yakın, -hatta çoğununun adını bugün hatırlamadığımız- doğal hukuk ders kitabı kaleme aldılar. Fakat 19. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde doğal hukuk, “genel hukuk öğretileri” adıyla ön plana çıkan kanuncu pozitivizm tarafından bastırıldı (gerçi tamamen susturulamadı ama epey geriletildi). İşte bundan ötürü, maddi gerekçelere sahip olan ve adalet sorununu konu edinen bir hukuk felsefesi algısının yeniden hayata geçirilmesi gerekmişti. Bunu başaran iki “Neo-Kantisyen” isim, Rudolf Stammler ve Gustav Radbruch’tur. Stammler 1902’de “Doğru Hukukun Öğretisi”ni, Radbruch da 1914’te “Hukuk Felsefesinin Temel İlkelerini” yayımladı. Neo-Kantisyenlerin, Kant’ın üzerinde çalıştığı “Hukuk Öğretisi”nden ziyade “Saf Aklın Eleştirisi”ndeki teori eğilimini eksen alan düşüncelerinin yarattığı sıkıştırılmış metodik bakışları, hukuk felsefesi düşünüşlerinin değişik içeriklerle de olsa yavaşça doğal hukuka doğru meyletmelerini engelleyememiştir.

Birinci Dünya Savaşının sonuna gelindiğinde dahi Radbruch, o zamana kadarki hukukçular zümresinin ve hukuk biliminin adalet ve doğal hukuk kavramlarına dair geliştirdikleri ilgisizliği eleştirmeye devam ediyordu: “Adalet üzerinde çalışmaktan ziyade devlet iradesini araştırmaya meyletmiş bir hukuk biliminin, kendi tilmizlerinin kalbini ve aynı zamanda halkının ruhunu kazanabilmesine imkân yoktur.” Çok uzun yıllar boyunca hüküm süren kanuncu pozitivizmi de eleştirir: “Bu [anlayış], ‘insan hakları’ biçimi altında her pozitif hakka doğal hukuk nazarından hayat verebilen devletler üstü bir değerlendirme ölçütü temin etmiş diğer ülkelerin hukuk bilinçleriyle, Alman hukuk bilinci arasında derin bir uçurum yaratmaktadır.” 1924 yılında okullarda okutulan vatandaşlık dersi kitabının girişinde Radbruch şu soruyu soruyor: “İnsanın görüşlerinde değil de, aklında temellendirilmiş bir doğal hukuk var mıdır?” Bu soruya cevabı şudur: “Tabiî ki mutlak bir akla dayalı ve ebediyen geçerli olan bir doğal hukuk yoktur; buna mukabil -elimizdeki paradoks izin verdiği ölçüde diyelim- günümüz için gerekli olan tarihsel akıl üzerine kurulmuş bir doğal hukuk vardır. Radbruch, 1932 tarihli Hukuk Felsefesi eserinde doğal hukuka ilişkin konumunu çok daha belirgin hale getirir. Radbruch “doğal hukuk” terimine ancak, “eski tarz, değişmez içerikli doğal hukuk kavramı” yerine “değişken içerikli doğal hukuk” kavramının geçerli kabul edildiği durumlarda sıcak baktığını belirtir. Radbruch’u (ve Stammler’i) bir kenara bırakacak olursak, Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da İkinci Dünya Savaşından sonra yaşandığı üzere ciddi bir “Doğal Hukuk Rönesansı”nın gerçekleştiğinden söz etmek mümkün değildir. Gerçi bu dönemde ortaya çıkan doğal hukuk tartışmaları da ilginç eğilimler yaratmış, fakat süreklilik arz eden Katolik Hukuk Felsefesi (örn. Viktor Cathrein) hariç, hiçbiri doğal hukukun yeniden ihyasını başaramamıştır. Bu durum sadece Stammler ve Radbruch bakımından değil, Erich Kaufmann ve Leonard Nelson gibi Neo-Kantisizmin “metafizikten yoksun, soyut biçimciliğinden” sıyrılmak isteyen isimler bakımından da böyledir. Bu bağlamda Nelson 1924 tarihli “Felsefî Hukuk Öğretisinin Sistemi” isimli eserinde –kendi iddiasına göre- genel geçerli olan bir doğal hukuk hükmüne ulaşır, şöyle: “Her akıllı varlık kendi kaderini tayin hususunda eşit ve azami imkâna sahip olma hakkına ulaşabilmelidir”. Ve Erich Kaufmann da sadece “bilinen en üstün hukuk prensiplerinin ihlal edilmediği durumlarda ‘kanunun’ gerçekten ‘hukuk’u yaratabilmesinin mümkün olduğunu” düşünmektedir. Örnek olarak kanun önünde eşitlikten söz ederken, buna mukabil adil olanın tanımlanabilir olmadığından ve dolayısıyla bunun sadece bizim vicdanlarımızda karşılık bulabileceğinden de söz eder.

Gustav Radbruch’a geri dönelim. Daha evvel dediğimiz gibi, ceza hukukçuluğuna kıyasla daha çok hukuk felsefecisi olarak tanınırdı, fakat o, her ikisiydi de. İşte tam da bu iki yönlülüğünden kaynaklansa gerek, bugüne dek tüm çalışmaları yirmi ciltlik bir toplu eserler yayınına konu olan tek hukuk bilimcisidir. Bir başka hukuk bilimcisinin, yine böyle hacimli bir toplu eserler derlemesi şu anda oluşum aşamasındadır. Bu da Hans Kelsen’dir. Hukuk teorisinin yanında kamu hukukunu da ana branş olarak incelemiş olan Kelsen, Radbruch’a benzer biçimde iki yönlü bir kimsedir. Yine birbirlerinden çok farklılaşmayan biçimde her ikisi de Neo-Kantisyendir.

Kendisine bir toplu eserler yayının layık görülmesinin bir nedeni de, ihtimaldir ki Radbruch’un siyasal etkisidir. Bir tacirin oğlu olmasına ve tüm burjuva geçmişine rağmen Radbruch, 1920’den itibaren bir Sosyal Demokrat parlamenter olarak ve 1921/22 yıllarında da adalet bakanı olarak vazife almıştı. Radbruch, Birinci Dünya Savaşından sonra yarattığı tüm öforiye rağmen Hitler ve Nasyonal Sosyalistlerin eliyle çökertilecek olan Weimar Cumhuriyetinin önde gelen bir simasıydı. Hitler Rejimiyle birlikte sadece Alman tarihinin ilk demokratik devleti çökmekle kalmıyordu; bir yandan da yeni rejim çok hızlı bir biçimde politik rakiplerinin icabına bakıyordu. Radbruch’un halli 1933’te gerçekleşir. Heidelberg’teki kürsüsünü kaybettiği gibi, yazılarını da yurtdışında, örneğin Fransa’da yayımlatmak mecburiyetinde kalır. Kürsüden uzaklaştırılmasına gerekçe olarak şöyle denir: Tüm kişiliği ve politik faaliyetleri dikkate alındığında Radbruch’un milli devlet bakımından –Hitler’in 3. Reich’ı kastediliyor- çekincesiz bir şekilde güven telkin etmediği aşikârdır.

3. Reich’ın ve 2. Dünya Savaşının sonunda 66 yaşındaki Radbruch sadece iki yıllığına Heidelberg’teki kürsüsüne dönebildi, 1947’de oradan da ayrıldı. Radbruch 1949’da ölür. Fakat 1945 ila 1947 yılları arasındaki kısa sürede, diğer birçok şeyin yanı sıra hayret verici bir başarıya ulaşır, onun bu on ikiden vuran atışı, geliştirdiği Radbruch formülüdür.

1947’de Süddeutsche Juristenzeitung’da ilk kez yayımlanan formülün iki versiyonu vardır. “Tahammül edilemezlik” versiyonu şöyledir:

Adalet ve hukuk güvenliği arasındaki çelişki şu usulle çözülebilir olmalıdır: meriyet ve iktidarla güvence altına alınmış pozitif hukuk, içerik bakımından gayri adil ve amaca namünasip olsa bile, yine de öncelikli olmalıdır; zira pozitif yasanın adaletle olan çelişkisi o denli tahammül edilmez bir ölçüye ulaştığında, kanun da artık doğru olmayan “hukuk” olarak adalete boyun eğmek durumunda kalacaktır.

Daha keskin bir sınır belirlemenin imkânsız olduğunu belirttiği kısa bir girizgâhın ardından “aşikâr olma/belirginleşme” versiyonu geliyor:

Adaletin çekirdeğini oluşturan eşitliğin pozitif hukuk düzenlemeleri sırasında bilinçli olarak inkâr edilmesi durumunda, kanun sadece “doğru olmayan hukuk” olarak kalmaz bundan fazlasıyla hukukî tabiatından da yoksun kalır. Çünkü hukuku, evet pozitif hukuku da, kendi anlamını adalete hizmet etmek noktasında bulabilecek olan bir düzen şekilde tanımlamaktan başka yol yoktur.

Esasen “tahammül edilemezlik” versiyonunun genel kabul gördüğü bilinmektedir. “Aşikâr olma” versiyonu, “tahammül edilemezlik” versiyonunda yalın bir biçimde zikredilen eşitlik tabirini tanımlamada, ona “adaletin çekirdeği” vasfını yüklemesi bakımından bir anlam taşır. İspatı çok zor olacak olan eşitliğin veya adaletin “bilinçli inkâr”ı şartının eklenmiş olması, “aşikâr olma” versiyonunun bir zayıflığı olarak ifade edilmektedir. Bundan ötürü burada sadece “tahammül edilemezlik” versiyonunu inceleyeceğim.

Çoğu kimse için, Radbruch’u tanıyanlar da buna dâhil olsun, onun bu düsturu bir sürprizdi. Radbruch’un o güne dek doğal hukuk karşısındaki konumunu, herhangi bir gerekçelendirme göstermeden sadece somut nedenlerden dolayı terk etmiş olduğuna inanılıyordu. “Saulus’un kanuncu pozitivizminden” “Paulus’un doğal hukukçuluğuna” döndüğü konuşuluyordu∗. Ancak Radbruch’un formüllerinden bunun çıktığını söylemek doğru değildir, çünkü formül, sadece bayağı haksızlıkların söz konusu olduğu “aşırı durumlarda” doğal hukuku gündeme getiriyor ve normal durumlarda kanuncu pozitivizme öncelik tanımayı sürdürüyor. Daha önce de olduğu üzere Radbruch’un hukuk felsefesi –amaca uygunluğu bir kenara bırakalım- hukuk güvenliği ve adalet hususundaki temel noktalar üzerinde kendini inşa etmektedir. Sadece adalet kavramının ağırlık merkezi doğal hukuk unsurlarına doğru kaymıştır; zira şimdi “aşırı durumlarda” pozitif hukuku geçersiz hukuksuzluk haline getirerek, onu tahakkümü altına almayı başarmıştır. Ben buna daha önce bir yerde, “vurgu kayması” adını verdim, çünkü öyle ya da böyle formül, pozitif geçerli, vaz edilmiş hukukun önceliğinin tanınmasından söz etmektedir.

Ancak bundan sonradır ki, ceza mahkemeleri için bu formül cezbedici bir kuvvet kazanabilmiştir. Ceza mahkemeleri hem pozitif hukuktan beslenen hem de pozitif hukukla yaşayan mahkemelerdir ve muhakkak çok acil bir ihtiyaç hâsıl olmadığı sürece, bu gündelik çalışma koşullarının ellerinden alınmasına müsaade etmeyeceklerdir. Halbukî Radbruch formülüyle bu mahkemeler bakımından her şey eskisi gibi kalmaya devam eder; ceza kanunu, diğer ceza düzenlemeleri mahkemelerin çalışma zeminini oluşturur ve çeşitli özel yasalarla ceza hukukunun alaşağı edilmesi ve devre dışı bırakılması söz konusu olmaz.

Pozitif kanunî hukuku tanıyan bu anlayışın yanı sıra, Radbruch formülünün cazibesini arttıran bir özellik de, ceza hâkiminden adaletin çekirdeği olan eşitliğin pozitif bir tanımını talep etmemesinden kaynaklanır. Zira böyle bir talep karşısında sadece ceza hâkimleri değil, hukuk felsefecileri de kendilerini aşırı bir sorumluluk altında hissedeceklerdir. Buna karşın aşırı hukuksuzlukla mücadele etmek, ceza hâkimi açısından çok daha basit ve yerine getirilebilir bir şeydir. “Pozitif kanunun adaletle ne vakit çelişki içinde bulunduğunu” ve bunun “ne denli tahammül edilemez bir boyut taşıdığını” tespit etmek –örn. insanlar sözüm ona “ırkları yüzünden öldürüldüklerinde- çok daha kolaylıkla tespit edilebilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan “Doğal Hukuk Rönesansı” sırasında hukuk felsefecileri de bu zor amaca ulaşmak için gayret sarf ettiler. Bu yolda en somut adım, ancak bir o kadar da mütereddit gözüken bu adım, meşhur medeni hukukçu ve hukuk tarihçisi Helmut Coing’in 1947’de yayımlanan “Hukukun En Yüce İlkeleri” isimli kitabında karşımıza çıkar. Bu eserde Coing sadece hukukun yüksek ilkeleriyle meşgul olmakla kalmaz, bunların üzerine model bir hukuk sistemi de inşa eder. Bu sistemde Coing’in de birçok ders kitabıyla katkıda bulunduğu hukuk felsefesi alanının yetkisi, bu alandan talep edilebilecek olanın çok ötesine taşmıştır. Ceza hâkimlerinden böylesi yapısal kurgulara girişmelerini beklersek, aynı zamanda onlardan yetkilerini aşmalarını da talep etmiş oluruz.

Radbruch formülünün ceza hukukundaki işlevine dair bir söz daha. Model olarak kasten öldürme suçlarını esas alalım, bunlar dünyanın her yerinde cezalandırılırlar. Şimdi –yukarıda andığımız üzere- bazı izinlerle bu suçların takibinin ceza hukukunun elinden alındığını kabul edelim. Daha somutlaştırırsak: Radbruch formülü, kanun biçimi altında gerçekleşen hukuksuzluklar söz konusu olduğunda belirli bir takım pozitif-kanunî hukuka uygunluk nedenlerinin devre dışı bırakılmasını izah eder. Bu -epey bariz bir örnek olacak-, ırkları nedeniyle insanların öldürülmesine ya da bir kıymet taşımadığına inanılan hayatların imha edilmesine (ötenazi kanunları) izin veren kanunlar mevzu bahis olduğunda rahatlıkla gündeme gelir. Bir diğer durumda –bu o kadar bariz olmayacak ama-, yazılı olmayan bir vur emrinin sadece yurtlarını terk etmek isteyen “cumhuriyet firarileri” hakkında tatbik edilmesini sağlayan bir sınır yasası da bu bağlamda sayılabilir.

Az ya da çok aydınlatıcı olan bu örnekler şunu göstermiştir: Radbruch formülünün somut durumlarda uygulanması hiç de sorunsuz değildir. Irk ve ötenazi kanunlarında düzenlenen hususlar üzerinde bir tartışma yoktur ama Radbruch formülünün Doğu Alman sınır kanunları hakkında uygulanmasının hukuka uygun olup olmadığı hususunda –bizzat Radbruch’un öğrencisi olan Arthur Kaufmann bile- tereddütte gark olmaktadır. Böylesi tereddütler nedeniyle olsa gerek, Federal Yüksek Mahkeme ceza davalarında Radbruch formülüne ek olarak Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinin de dikkate alınmasını gerekli görmektedir.

Bu gibi metinler, seyahat özgürlüğünün insan hakları ile kurduğu yakın alakayı vurgulaması ve böylece Radbruch formülündeki adalet olgusunu somutlaştırması bakımından yardımcı olmaktadırlar. Radbruch formülünü eleştirenler dahi, formülün uluslararası insan hakları antlaşmalarında yer alan garantilerle beraber ele alınmaya elverişli olduğunu ve hukuksuz rejimlerin ceza hukuku yoluyla tasfiyesine katkı sunmak noktasında bu açıdan anlamlı olduklarını belirtiyorlar.

Kaynakça

∗ Tübingen Eberhard Karl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Hukuk Felsefesi Kürsüsü.
∗∗ İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında 27.9.2011 tarihinde sunulan bu tebliğ metni, fakülte mecmuasında yayınlanmak üzere yazarının 13.10.2011 tarihli izniyle Türkçeye tercüme edilmiştir.
Hıristiyanlığın ilk önderlerinden biri olan Tarsuslu Paulus’un Grekçe olan isminin İbranicedeki karşılığı Saulus’tur [ç.n.]

Liar Liar-Yalancı Yalancı(1997)

0

3Liar Liar-Yalancı Yalancı(1997) kahkaha tufanına hazır bir şekilde koltuklarınıza yaslanarak izleyeceğiniz muhteşem hukuk filmlerinden biridir.

Liar Liar-Yalancı Yalancı(1997)

Los Angeleslı savunma avukatı Fletcher Reede yalan makinesi gibidir.  Sürekli yalan söyleyen avukat Fletcher’in küçük oğlu Max bu durumdan sıkılınca doğum gününde babasının yalan söylememesi için bir dilek tutar. Babası ise küçük oğlu Max’in doğum günü partisine gitmek yerine yalan söylemeyi tercih eder. Çünkü patronu Miranda’yla sevişme peşindedir ve çok meşguldür. Küçük Max de pastasının mumlarını söndürürken babasının en azından sadece bir gün boyunca yalan söylememesini diler ve bu dileği kabul olur. Bunun üzerine ertesi günden itibaren Fletcher daha önce sürekli yalan söyleyerek iş yerinde çıkmadığı telefonlara çıkmaya, iş arkadaşları hakkında ne düşünüyorsa açık açık söylemeye başlar. Bunlar sadece başlangıç ve ortalık toz duman olacaktır.

Filmden bir sahne

IMDB Puanı : 6.7/10

Yapım yılı         : 1997
Türü                   : Komedi
Yönetmen        : Tom Shadyac
Senarist             : Paul Guay , Stephen Mazur
Vizyon Tarihi : 16 Mayıs 1997
Oyuncular: Amanda Donohoe, Jim Carrey, Justin Cooper, Maura Tierney, Swoosie Kurtz, Jim Carrey–Fletcher Reed Maura Tierney – Audrey Reede, Justin Cooper – Max Reede, Cary Elwes -Jerry, Jennifer Tilly – Samantha Cole, Amanda Donohoe – Miranda, Swoosie Kurtz – Dana Appleton, Jason Bernard – Hakim Marshall Stevens, Anne Haney – Greta ,Mitchell Ryan – Bayan Allan, Krista Allen -Asansördeki kadın, Randall “Tex” Cobb – Skull

Avukatlar Sendikası Röportajı

0

Avukatlar Sendikası (Av-Sen) Başkanı Sayın Selin Aksoy ile Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan‘ın gerçekleştirmiş olduğu söyleşiyi okurlarımıza takdir ederiz. Katkılarından ötürü Zeynep Göker’e teşekkür ederiz.

Hukuk eğitimi, avukatların sorunları, barolar, baro seçimleri, adalet sistemi, yargı sorunları ve sendikanın çalışmaları röportajın ana temasını oluşturuyor.

Avukatlar Sendikası Röportajı

İbrahim Aycan: Selin Hanım röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için öncelikle teşekkür ediyoruz. Avukatlar Sendikası ne zaman kuruldu? Hangi amaçla kuruldu ve hedefleri nelerdir? Buradan başlamak istiyorum.

Avukatlar Sendikası Başkanı Avukat Selin Aksoy

Selin Aksoy: Üç soru birden geldi. Teşekkür ederim. Avukatlar Sendikası 2014 yılında kuruldu. 2014 yılında, tüm avukatların üye olabileceği bir meslek sendikası olarak kuruluşunu gerçekleştirdi. Şu an biz Kasım ayınca yedinci yaşımızı kutlamak üzere, faaliyetimize devam ediyoruz. Avukatlar Sendikası’nın kuruluş amacı; avukatların ekonomik, sosyal, toplumsal sorunları başta olmak üzere Türkiye’deki yargının sorunlarını da kapsayan, Türkiye’deki adalet mücadelesini tanımlıyor. Avukatlar Sendikası kendi kuruluşunu burada tanımlıyor ve tabii ki de bir sendika olduğu için öncelikli olarak avukatların sorunlarına odaklanan bir faaliyet öngörüyor. Dolayısıyla biz burada kendimizi konumlandırıyoruz. Önümüzdeki dönemde de özellikle, Türkiye’deki avukatlığın dönüşümüyle birlikte değişen koşullara ilişkin mücadele yürütmeyi öngörüyoruz. 19 Mayıs 2019’da bir genel kurul yapıldı. O genel kurul sonrasında yönetimde küçük bir değişiklik oldu. Ancak baktığımızda, bir bütün olarak devam ettiğini, mücadelenin devam ettiğini, sendikamızda bir süreklilik olduğunu söyleyebiliriz. Sendikamızın ilk kuruluş aşamasında yaptığı faaliyetler daha çok kuruluşunu gerçekleştirmek amaçlı, kuruluşu yerleştirmek amaçlı faaliyetler oldu. İkinci Genel Kurul’dan sonra yani, 2019 genel kurulundan sonra, avukatlar arasında daha görünür olduğunu düşünebiliriz, söyleyebiliriz. Ancak geçtiğimiz bir buçuk yılda pandemi sebebiyle çok da bu görünürlüğü devamlılaştıramadık, umuyorum bu Eylül ayından itibaren çok daha farklı, daha aktif faaliyetlerde bulunacağız.

Avukatlar Sendikası Başkanı Selin Aksoy ve Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan bir arada 

Aycan: Kuruluşta sıkıntılar yaşanmıştı değil mi?

Aksoy: Kuruluşun şöyle bir özelliği var; Türkiye’de, Sendikalar Kanunu’nun cevaz verdiği sendikalaşma şekli işçi sendikacılığı olduğu için ve meslek sendikacılığının Türkiye’de yasal koşullarının tam olarak yerleşmemesi nedeniyle, bir meslek sendikası olmanın sıkıntısını yaşadık. Şöyle bir durum var; o dönemde Yargıçlar Sendikası’nın kuruluşunun ardından ki Yargıçlar Sendikası da meslek sendikası olarak kuruldu. Bunun iptal davasının sonucunda ILO’ya atıfta bulunarak reddedilmesi neticesinde, Avukatlar Sendikası’nın da önü açılmış oldu. Dolayısıyla Avukatlar Sendikası bir iptal davasıyla karşılaşmadı. Aslında biraz da Yargıçlar Sendikası’nın açtığı meslek sendikacılığı yolu bu. Ama zaten temelde baktığımızda, buradan baktığımızda, Türkiye’deki kanunların elverişsizliği olsa bile hem Anayasa, hem çalışma hürriyeti hem de uluslararası kanunlar hem de AHİS açısından baktığımızda, Avukatlar sendikasının ve meslek sendikacılığının yasal zemininin tam olarak Türkiye’de mevcut olduğunu görüyoruz Dolayısıyla biz de açıkçası bunun artık bir yasal sorun olduğunu düşünmüyoruz.

Aycan: Bu tartışma bitti mi artık o zaman?

Aksoy: Evet bu tartışmanın çoktan bittiğini düşünüyorum.

Aycan: Sendika 7 yılda amaçladığı hedeflerin ne kadarına ulaşabildi?

Aksoy: Gerçekçi olmak lazım. Şimdi Türkiye’de bunu söylerken şunu da gözetmek lazım; Türkiye’de sendikal faaliyetlerin durumundan ya da sendikacılığın nereye gittiğinden bahsetmeden sadece Avukatlar Sendikası üzerinden bir yorum yapamayacağımız gibi avukatların da kendi örgütlülüğüne bir bakmak lazım. Avukatların örgütlülüğünü de bir problematik olarak değerlendirmek lazım. Bence bu iki şeyi öngörmeden sendikamızın yapıp yapamadıklarını değerlendirmemek daha doğru olur. Bunları gözeterek düşünmek daha doğru olur. Sendika’mızın neler yaptığını düşündüğümüzde, çok şey yaptığını söylemek mümkün. Avukatlar Sendikası ilk kurulduğu dönemde, ilk kurucu başkanın önderliğinde, Avukat Sedef Ünal’ın önderliğinde, bir tip sözleşme çalışması yaptı.

Sendika’nın ilk başkanı Avukat Sedef Ünal

Tip sözleşmeyle ilgili imzalar toplandı, imza kampanyası yapıldı. Keza devamında birçok soruna el atıldı, örneğin adliyelere giriş esnasındaki arama meselesinde davalar açıldı. Avukatların doğrudan bizzat karşılaştığı sorunlarla ilgili davalara taraf oldu. Keza sendikanın tanınırlığının artması ile özellikle emsal ücret araştırmalarında, işçi-işveren uyuşmazlıklarında, avukatların taraf olduğu uyuşmazlıklarda, sendikamıza müzekkereler ile emsal ücret soruluyor ve sorulmaya devam ediliyor. Sıklıkla da başvurulan bir sendika olduk. Çünkü tek sendikayız Avukatlar Sendikası olarak Türkiye’de. Avukatların doğrudan hayatlarına dokunan işler yaptığını söylemek mümkün. Biz diyorsak ki, “Avukatların ekonomik sorunları ve içinde bulundukları durumdur”, en önemli çalışmamız da bu alanda olmaktadır. Doğrudan soruna odaklanan çalışmalar yapıyoruz. Öte yandan avukatlara yönelik şiddet ve avukatlara yönelik toplumsal baskı nedeniyle avukatların taraf olduğu davalara da dâhili davalı olarak katılma talebinde bulunuyoruz.

Aycan: Katılma taleplerininiz kabul görüyor mu?

Aksoy: Katılma taleplerinin bir kısmı kabul görüyor, bir kısmı görmüyor. Yani bu davanın biraz da politikliği ile ilgili. Örneğin, bazı davalara hiçbir katılma talebini kabul etmiyorlar. İstanbul Barosu’nu da kabul etmiyorlar bazen, o zaman bizi de kabul etmiyorlar. Ama en son bir davada, meslektaşımızın şiddet gördüğü bir davada, bizim katılma talebimiz kabul edildi.

Aycan: Kastettiğim şey şu; barolar gibi avukatların örgütlü gücü olarak, kamusal faaliyet yapan kurum olarak kabul görüyor mu Sendika?

Aksoy: Kabul ediyorlar. Tam da bunu söylemeye çalışıyorum Genel olarak şöyle bir durum var; o davanın politikliğine göre zaten ya İstanbul Barosu’nu, diğer baroları ve dernekleri de hiç kabul etmiyorlar, ya da diğerleri ile birlikte bizi de kabul ediyorlar. Avukatlar Sendikası’na yönelik olarak özel bir kabul etmeme sebebi olmuyor. Çünkü tüzüğümüz gereği bu katılma talebini doğrudan yapabilme statüsüne sahibiz. Dolayısıyla yasal bir dayanakla reddetmiyorlar, politik bir dayanakla reddediyorlar reddettiklerinde, yoksa yasal olarak İstanbul Barosuyla aynı zeminde katılma talebinde bulunabiliyoruz. Durum böyle.

Aycan: Sendika kurulurken hedefi neydi? Örneğin beş yıllık bir periyotta başarılacaklar listesi var mıydı? Başarılabilir, öngörülebilir hedefler koydunuz mu? O hedeflere ulaşıp ulaşmadığınızı bir kabahat aramak için sormuyorum, başarısızlık avukatların ilgisizliğinden de kaynaklanabilir. Bir diğer sorum da şu olacak zaten, avukatlar sendikaya ilgi gösteriyorlar mı? Kendilerini sendikaya ait hissedebiliyorlar mı? Bu ilgiyi geliştirmek için neler yapacaksınız?

Aksoy: Yine birkaç soru olduğu için teker teker cevap vereceğim. Şimdi az önce bahsettiğim şeyler yapabildiklerimizdi. Yapamadıklarımız da var. Evet, bir sendikanın örgütlenmesi gerekir. Avukatlar Sendikası’nın da ilk hedefi, başlangıçtan beri hedefi, bünyesine üye avukat katmaktır, avukatları sendikaya üye yapmaktır.

Aycan: Avukatlardan başkası üye olamıyor değil mi?

Aksoy: Hayır, avukatlardan başkası üye olamıyor. İşçi avukatlar, bağlı çalışan ya da kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, kendi ofisini açmış avukatlar, bütün avukatlar, meslek sendikası olduğumuz için sendikamıza üye olabilir.

Aycan: Sigortalı olarak bir yerde çalışma şartı yok o zaman?

Aksoy: Her avukat üye olabilir, sigortalılık şartı yok. Sadece sigortalılık şöyle bir işlevsel fayda sağlıyor; sigortalı avukatlar E-Devlet üzerinden, sendika üyelik başvurusu yapabildikleri için doğrudan sendika üyesi olabiliyorlar. Sigortalı değillerse bize bir başvuru dilekçesiyle yapılan başvuruyu yönetim kurulunun onaylanarak Çalışma Bakanlığına göndermesiyle o üyelik kaydı resmiyet kazanmış oluyor. Aradaki tek fark bu, sadece bir usul farklılığı, prosedür farklılığı. Şimdi, yapamadıklarımız meselesinde tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Sendikamız üye örgütlemeyi hedefleyen ve haliyle örgütlenerek büyümeyi hedefleyen bir sendika. Her sendikada olduğu gibi. Çünkü sendikalar üyesi kadar güçlüdür, üyesi oranında, örgütlülüğü oranında güçlüdür.

Evet, Sendika’nın yapamadığı şeylerden biri, oldukça büyük bir üye sayısına ulaşamaması. Türkiye’deki avukat sayısıyla sendikamızın üye sayısına baktığımızda açık bir orantısızlık olduğunu söyleyebilirim.

Aycan: Tam da bunu soracaktım, 100.000 avukat var Türkiye’de, sadece İstanbul’a da hitap etmiyorsunuz. Bütün Türkiye’ye hitap eden bir sendikasınız, tekel konumunda bir sendikasınız bu meslek dalında. Neden 5 bin, 10 bin avukat sendikaya üye olmuyor? Avukatların ezici bir çoğunluğu SSK’lı, bordrolu olmasına rağmen.

 

Avukatların Sendika’yı Kendilerine İhtiyaç Görmeleri Gerekir

Aksoy: Bu soruya iki türlü cevap verebilirim.

Bir; Türkiye’de işçiler neden sendikalı olmuyor? Yani Türkiye’de neden çok ciddi büyük iş kollarında, çok ciddi çalışanın olduğu, milyonlarca çalışanın olduğu iş kollarında işçiler neden sendikalı olmuyor? Çünkü Türkiye’de sendikal faaliyete karşı ciddi bir direnç var. Yasal zorluklar var. Kaldı ki Türkiye’deki siyasi iktidarların, çok uzun zamandır, buna yönelik baskısı nedeniyle, Sendikal mücadelenin çok zor olduğu bir toprakta yaşıyoruz. Bunu önce kabul edelim ama tabi ki de bu bir bahane değil. Bu bir gerekçe değil. Avukatların sendikalaşmamasında başka unsurlar yok mudur ya da diğerleri ile tamamen aynı mıdır? Hayır değildir.

İkinci bir unsur olarak avukatların sendikayı kendilerine ihtiyaç görmeleri gerekir. Dolayısıyla sendikanın bir ihtiyaca cevap verebilmesi gerekir, bizim bugün yaptığımız şey o ihtiyacı tanımlamak, ihtiyacı ortaya koymak ve ihtiyacı göstermek. Çünkü avukatlar uzun zamandır serbest meslek erbabı olarak kendilerini tanımladıkları ve hatta haklı olarak da tabi Avukatlık Kanununun ikinci maddesi gereği, kamu görevi olarak kendilerini tanımladıkları için, kendilerinin özellikle ekonomik koşullarının zayıflaması noktasında sendikayı bir ihtiyaç olarak görmüyorlar. Biz bunu göstermek durumundayız. Çünkü avukatlık mesleğinin hem nitelik hem nicelik olarak değiştiği bir dönemden geçiyoruz ve bu yeni bir dönem değil, bu çok uzun bir dönem.

Bence sendikamızın kuruluşunun içinin dolduğu dönem tam da bu dönemin yansıması. Böyle olduğu için biz bu dönüşümü göstermek durumundayız. Bu dönüşümle beraber avukatlara, onları daha iyi bir pozisyona sokacak alternatifler üretmek durumundayız. Bu alternatifleri gördükçe, bu mücadeleyi gördükçe, örgütlü mücadelenin etkilerini gördükçe zaten sendikaya üye olacaklarını düşünüyorum. Tabii ki de burada şu eksiklik vardır: Sendikanın kendisini ne kadar ifade edebildiği, ne kadar yaygın bir şekilde kendini tanıtabildiği ve ne kadar kendisini bir ihtiyaç olarak tanımlayabildiği, bu noktalar, geliştirilmesi gereken noktalar sendika açısından. Ama şunu da görmek lazım, avukatların akın akın Sendika’ya üye olmalarını geçtim, dönüp bakmadığının gerekçesi olarak baroların meslek örgütü olarak adeta bütün ihtiyaçları karşılarmışçasına bir görünüm yaratması, sahte bir görünüm olmakla beraber bu görünümü yaratması. Sendikanın kuruluşu döneminde de baroların, “Bizim olduğumuz yerde neden sendika kuruluyor?” dediğini biliyoruz. Şunu açıkça söylemek lazım; baroların alanıyla sendikanın alanı tamamen farklı!

Barolara Rakip Değiliz

Aycan: Bunu da sormak istiyordum, barolara rakip misiniz?

Aksoy: Barolara kesinlikle rakip değiliz. Bunun cevabını çok verdik, vermeye de devam edeceğiz. Barolar, sendikamız kurulurken bununla ilgili çok ciddi direnç göstermiş hatta hiç destek olmamış örgütlerdir, maalesef. Oysaki barolar kendi örgütlü gücüne göre, bir meslek örgütü olarak üyelerine ne kadar temas edebiliyorlar, ne kadar kendi arkalarında tutabiliyorlar? Türkiye’de bir avukatlık problemi olduğunda arkalarına o üye sayısı kadar avukat alamıyorlar, bunu yapamıyorlar. Bunu yapamayan, güçlendiremeyen barolar başka bir avukat örgütlenmesinin güçlenmesine karşı durmamalıdır, Sendika barolara tabi ki rakip değildir. Faaliyet alanları, mücadele alanları, baktıkları alan farklıdır.

Barolar meslek örgütüdür, zorunlu üyelik gerektirir ve haliyle oraya üye olmazsanız mesleğinizi icra edemezsiniz. Sendika böyle bir faaliyet alanı değil. Sendika, örgütlü olarak mücadele etmek istediğiniz, ihtiyari, kendi iradeniz ile girdiğiniz bir mücadele aracıdır. Kaldı ki şunu da söylemek gerekiyor; birinde, sendikanın tüzüğünde bulunan ilkeleri benimsemeniz gerekir, diğerinde ise zorunlu olarak üye olmanız gerekir. Haliyle bir çıkar çatışması olduğunda baroların tutumuyla sendikanın tutumu aynı şekilde olamayacaktır. Sendika, kendi tüzüğündeki amaç ve ilkeleri yerine getirmek adına, gerektiğinde başka bir avukatın karşısında sendika üyesini korumakla mükellef olacaktır. Fakat barolar, eşit davranma borcu ile bunu yapamayacaktır. Sadece bundan bahsetmeyelim, örgütlenme ve mücadele alanı olarak odaklandığımız yerler de farklı. Bu yüzden ikisi birbirine ne rakiptir, ne de birbirini kesen noktadadır! Bence birbirini besleyecek noktadadır. Baroların kendi örgütünü ve örgütlü gücünü yükseltmesi ne kadar önemli ise ki bence bu çok önemlidir, Sendika da aynı şekildedir.

Sendikal Örgütlenme Baro’ya Yararlıdır

Aycan: Sendika’nın, baroların işini kolaylaştırıcı bir yönü, bir işlevi var mı?

Aksoy: Sendika’nın baroların işini kolaylaştırıcı bir etkisi var. Karşılıklıdır bu etki. Bazı sorunların yasalardan kaynaklandığını biliyoruz. Avukatlık Kanunundaki bazı temel noktaların değişmesi gerekir. Örneğin, kontenjan meselesi, bugün en büyük problemlerimizden biri. Hukuk Fakültelerinin sayısı ve eğitimin içeriği ile ilgili yasal düzenlemelerin mutlaka yapılması gerekir. Burada mücadele kimle örülecek? Tabi ki avukatlarla örülecek! Haliyle ne Baro ne de Sendika bunu tek başına yapamayacağına göre; avukatların örgütlenmesi, sendikal olarak örgütlenmesi baroya yarar, barolardaki avukatların örgütlenmesi de Sendikaya yarar.

Barolara Çağrımız Var

Aycan: Bu anlamda avukatlara bir çağrınız var mı?

Aksoy: Benim avukatlara değil barolara çağrım var. Özellikle bu Baro seçimleri öncesinde, İstanbul’dakilerle daha yoğun ilişki içinde olduğumuz için, tüm başkan adaylarıyla bu meseleleri konuşmaya çalışıyoruz. Çünkü onların çoğu, özellikle son dönem görüştüğümüz başkan adaylarının çoğu, artık sendikayı gerçekten çalışma arkadaşı olarak görüyorlar. Aktif olarak çalışmalarına katıyorlar. Bence çok önemli bir şey bu. Çünkü bizim açımızdan, hangi grup olduğundan bağımsız biçimde, bizim üyemiz zaten bütün avukatlar. Dolayısıyla bizim amacımız Baro’da avukatların emek mücadelesinin yükseltildiği bir çalışmanın yapılması. Bunu yapan baro güzeldir, mubahtır. Bunu yapmadığı takdirde de bizim direncimizle karşılaşır.

Baro başkanı kim olacaksa bizim açımızdan geçerli olan, onların avukatların ekonomik durumlarını iyileştirici mücadele yapmasıdır. Önümüzdeki dönemde, avukatın emeğine yönelik mücadele etmeleri ve bununla ilgili çalışmalar yapmalarıdır. Bunu yaptıkları oranda biz onlara destek oluruz, yapmadıkları oranda da, bazı çalışmaları yapmaları için baskıda bulunuruz.

Barolar zaten bizim meslek örgütümüz. Bizim bazı taleplerimizi yönelteceğimiz kurum da barolardır. Biz sadece Adalet Bakanlığı’na, sadece Çalışma Bakanlığı’na bakmıyoruz. Bizim asıl örgütümüz olan Türkiye Barolar Birliği ve şehir barolarımız taleplerimizi yönelteceğimiz makamlardır. Onlar işlerini doğru yaparlarsa zaten biz onların destekçisi oluruz. Emeğe yönelik bir çalışma yapmıyorlarsa, biz bu çalışmanın yapılması için zorlayıcı oluruz.

Örgütlü Mücadele ile İnanın Bu Ülkede Çok Şey Değişir

Aycan: Avukatlara bir çağrı yapsanız nasıl bir çağrı yaparsınız? Onlardan ne bekliyorsunuz? Soruyu tersinden de soralım: Eğer avukatlar sendikaya ilgi gösterirlerse, kurumsal olarak sendikanın içerisinde yer alırlarsa onlara ne vadediyorsunuz? Sendika onlara somut olarak ne sağlayabilir? 5000, 10.000 üyeniz olduğunda ne değişir?

Aksoy: Şimdi eğer 5000 avukat olursak, inanın bu ülkede çok şey değişir. 5000 avukatın bir sendikada hareket ettiği noktada bu ülkede çok şey değişir. Şöyle değişir, bak çok basit şeyler söyleyeceğim. Ben üniversiteyi bitirdiğimde, stajyer avukatlar çalışması yaptım, bu çalışmayı yaptığımda İstanbul Barosu’nun bir stajyer avukatlar çalışması yoktu, stajyer avukatlara yönelik ihtiyari sigortalılık da yoktu. Biz bu mücadelede, kendi yaptığımız mücadelenin sonucunda, ihtiyari sigorta gündeme geldi ve ihtiyari sigorta yapılmaya başlandı.

Daha sonra piyasalaşmaya karşı avukatlar çalışması yaptık. Daha sonra da işçi avukatlar çalışması yaptık. O dönemde İstanbul Barosu’nun Bağlı Çalışan Avukatlar Komisyonu ile Kamu Çalışanı Avukatlar Komisyonu bir aradaydı. Ben bağlı çalışan avukatlar komisyonun başkanıydım ve ilginçtir o komisyonda, yani Bağlı Çalışan ve Kamu Çalışan Avukatlar Komisyonunda, masada şu konuşuluyordu; “Bağlı çalışan avukat için ücretlerde tip sözleşme ya da asgari ücret uygulaması nasıl getirilir?” Biz bunu tartışırken kamu avukatı da ne tartışıyordu? Kazanılan vekâlet ücretinin kendilerine verilmesi konusunu tartışıyorlardı. Çünkü artık belediyeler ve bazı kurumlar, avukatların vekâlet ücretlerini döner sermayelerine koyuyorlar ve o ücret avukata gitmiyor. Şimdi bu iki sorun aynı masada tartışılmaz, kamu avukatının mücadelesi ve derdi ile bağlı çalışan avukatın derdi aynı değil. Biz o zaman bunu dile getirdik. Mesela bu çalışmanın ardından bakın sadece bu çalışma yapıldıktan sonra bu komisyonlar ayrıldı.

Devamında, Sendika’nın da içinde bulunduğu tip sözleşme çalışması ve daha sonra da bağlı çalışan avukatlarla ilgili yönetmelik… Bunların hepsi mücadelenin ürünü ve bu mücadeleler 5.000 kişiyle falan verilmedi. Yüz kişiyle verildi bu mücadele. Dolayısıyla bugün 5000 avukat örgütlü olarak, ister Sendika’da isterse de Baro’da hareket etsin, çok şey değişir. Bugün baro yönetimleri 5.000 kişiyle çalışmıyor, baro yönetimleri de az kişiyle çalışıyor. Baro yönetimleri kendi üyelerini yönetime katmıyor ki, örgütlenmeye katmıyor ki.

5.000 avukatın mücadele ettiği bir politik ortamda, bir avukatlık, bir hukuk ortamında zaten çok şey olur! Neler olur? Evet, avukatın artık sömürüsü azalır, tacizi azalır.

Bakın bugün bir sürü kadın meslektaşımız özellikle staj aşamasından itibaren çok ciddi problemlerle karşı karşıya kalıyorlar. Mesela bunun mücadelesini nasıl veriyor artık insanlar? Twitter’dan veriyor. Twitter’ın ne kadar etkili olduğundan bahsetmiyorum. Örgütlülüğün ne kadar etkili olduğunu biz zaten yaşadığımız her yerde görüyoruz. Türkiye’de örgütlü mücadelenin olduğu her yerde bir kıvılcım çıkar. İstiyorsan tekstil atölyesinde ol, istersen tekel fabrikasında, cam işçisi ol, ya da inşaat işçisi ol! Örgütlü olduğunda 5.000’e ihtiyaç yok. 10 kişilik bir avukatlık ofisinde 8 kişi mücadele eder, oradan ciddi bir ses çıkar. Bu kadar basit bir şeyden bahsediyorum.

Avukatlığın Sorunları Politika ile Doğrudan İlgili

Aycan: Bağlı çalışan avukatların çok şikâyetleri olduğundan bahsettiniz, sorun bu ağırlıkta ilk defa yaşanıyor Türkiye’de, tam da bu noktada avukatların bir sendikaya ihtiyacı yok mu? Kendilerinin şikâyet ettiği sorunları çözebilecek bir mecra varken neden ilgi göstermiyorlar? Buna net yanıt almak istiyorum.

Aksoy: Önce avukatlığın dönüşümünden kısaca bahsetmek lazım. Bunun çok ciddi politik sebepleri olduğunu görmek lazım. Türkiye’de 2010 yılından beri yargıya çok ciddi bir müdahale var, 2010’dan sonra alevlenen Yargı’daki dönüşümler, HSK’nın dönüşümü, bunları ele geçiren siyasi iktidar, daha sonra çok ciddi bir mücadeleye girişen baroları ve en büyük örgütlü güç olan avukatları bölmek ya da ele geçirmek için harekete geçti. Kısmen başardı bunu ama kısmen de başaramadı. Bunu söylemek şart. Haliyle bu dönüşümler sırasında avukatların itibarı büyük oranda zedelendi, bunun yanında, avukatların bir diğer avukata yaptıklarının da bir sonucu olmaması, bir yaptırımının olmaması, disiplin kovuşturmalarının iyi yapılmaması, avukatların yaptığının yanına kar kalması… Türkiye’deki toplumsal çürümeyle beraber avukatlar nezdinde de bu çürümenin sonuçlarını görmüş olduk.

Günün sonunda evet avukatlar hem toplum nezdinde hem de birbirlerine karşı eski tutumlarını kaybetmiş durumdalar. Ekonomik sebeplerle, toplumsal sebeplerle, politik sebeplerle, birçok sebeple eskisi gibi bir düzenin olmadığı dönemden geçiyoruz. Böyle bir dönemde çok daha büyük bir ihtiyacın olduğunu görmek lazım. Örgütlenmemenin sebebini, belki de Sendika’nın kendisini yeterince ifade edemiyor olmasından ziyade Türkiye’deki örgütlenmenin oldukça düşük bir zeminde kalması olarak olması olarak açıklamak daha doğru olur.

Özellikle 2013 Gezi Direnişi sonrasında çok ciddi bir toplumsal baskıyla, 2015 yılından sonra Olağanüstü Hal ile, daha sonra pandemi ile geçirdiğimiz bu son 8 senenin sonunda artık insanların alanlara rahatlıkla çıkamadığı, kendilerini bir örgüte kolaylıkla ait hissedemediği, mücadele etmekten oldukça uzak durduğu, geleceğine dair umutsuzlaştığı bir noktadayken, avukatların da bu koşullardan etkilendiğini görüyoruz.

Aycan: Peki, araya girmem gerekiyor, avukatların, toplumsal bilinç olarak diğer kesimlerden daha iyi durumda olmalarını beklemek gerekmez mi? Devleti, nizamı daha iyi bilen ve haklarını daha çok savunması gereken bir kesim olarak farz edemeyecek miyiz?

Birçok Hukuk Fakültesinde Hukukçu Profesör Yok

Aksoy: Şimdi öncelikle şu görüşümü söylemem lazım; avukatlar ya da hukuk fakültesi mezunları eskiden bildiğimiz kadar nitelikli ve entelektüel değiller. Şimdi nitelik ve değişimden önce oradan gidelim. Şunu söylemek lazım bugün üniversiteler çok dönüşmüş durumda. Hukuk fakülteleri de eğitim düzeyinin en sert şekilde azaldığı fakültelerden biri. Bunun sebebi, 50 kere söylemiştik, hukuk fakültesi açmak çok maliyetsiz bir iş

Aycan: Birçok hukuk fakültesinde hukukçu profesör yok, ilahiyatçı, ziraatçı, elektronikçi dekan ya da yöneticiler var birçok fakültede. Yönetim kurulunun çoğunluğunun hukukçu olmadığı hukuk fakültesi olur mu?

Aksoy: Tam da işte bunu söylemeye çalışıyorum, Hukuk dekanının veteriner ya da ziraatçı olduğu, ilahiyatçı olduğu fakülteler var. Biz bunun çalışmasını yapmıştık, hiç profesörün olmadığı, sadece bir profesörün olduğu, ama yüzlerce hukuk fakültesi öğrencisinin olduğu fakülteler var, kontenjan sayılarının 200-300-500’ü bulduğu Hukuk fakülteleri var.

Aycan: Ama yine araya gireceğim, avukatların çoğunluğu bu eğitim tahribatından önce mesleğe başlamış kişiler.

Türkiye’de Entelektüel Seviyenin Çok Düştüğü Bir Dönemden Geçiyoruz

Aksoy: Devam edeyim ben, Hukuk Fakültelerinde kütüphaneler yok. Türkiye’de entelektüel seviyenin çok düştüğü bir dönemden geçiyoruz. Eğitimdeki sorunun çok yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Haliyle bundan etkileniyor hukuk fakültesi öğrencileri de, ama doğrudur bunun dışında da avukatlar var, bunlar da mı hiç kendi haklarının bilincinde değiller?

Ben burada çok net olarak şunu söylemek durumundayım. Bir; özellikle, bir yaşın üstündeki avukatlar zaten daha çok tek başına çalışan avukatlar olabiliyor. Ya da bu sorunları daha kolay göğüsleyebiliyor, girdikleri hukuk piyasasının o dönemki koşulları nedeniyle. Bugüne geldiklerinde artık bugünkü zor koşulları, bugünkü ekonomik koşulları, en azından genç avukatlara göre, bahsettiğim bu yığınlara göre daha kolay göğüsleyebiliyor, ayakta kalmaları çok kolay olmamakla beraber daha kolay göğüsleyebiliyorlar.

Öte yandan asıl problemin genç avukatlar, işçi avukatlar ve stajyer avukatlar nezdinde doğduğunu görüyoruz. Burada da son 10 yılın neredeyse tüm mezunlarından bahsediyoruz. Şimdi böyle baktığımızda, son 10 yılın mezunlarına baktığımızda haliyle bu son 10 yılın mezunlarının içinde olduğu siyasal dönem, Türkiye’deki siyasal dönem, içinde büyüdüğü ve yetiştiği siyasal dönem… Türkiye’deki örgütlenme kabiliyeti, işçilerin ya da bütün orta sınıfın örgütlenme kabiliyetine baktığımızda çok ciddi müdahaleler var. O yüzden tek başına neden bu avukatlar örgütlenmiyor, çünkü bunların hepsi haklarını bilmiyorlar, böyle de bilinçsiz bir düzeydeler, demiyorum bunu, bunu diyemem, çok haksızlık olur.

Avukat, Piyasa Tarafından Emeğinin Sömürüldüğünü Görmek Zorunda

Aycan: Diğer mesleklere göre daha bilinçli olmalarını bekleyemez miyiz?

Aksoy: Bekleyebiliriz ama o zaman da ne oluyor biliyor musun? O zaman da kendi içinde bulundukları serbest meslek, kamu mesleği cenderesinde kalıyorlar Yani şunu demeye çalışıyorum; “Zaten ben bir serbest meslek mensubuyum, kendi ofisimi açarım ve benim geleceğimde bir ofis açma opsiyonu var” rahatlığında kalıyorlar. Kendilerini, emeğinin sömürüldüğü bir noktada görmediğinde bir avukat bu sadece birinin yanında bağlı çalışmak olarak adlandırmıyorum, genel olarak piyasa tarafından emeğinin sömürüldüğünü görmüyorsa, burada bir tanımlama problemi var. İçinde bulunduğu duruma nasıl bakacağı ile ilgili.

Avukatlar, İçinde Bulunduğu Çaresizliği Henüz Görebilmiş Değiller

İnsan ne zaman özgürleşir? İnsan içinde bulunduğu çaresizliği gördüğünde özgürleşir. Şimdi, avukatlar içinde bulunduğu çaresizliği henüz görebilmiş değiller. Bu çaresizliği görebildiklerinde aslında özgürleşip mücadele edeceklerdir. Entelektüel olarak daha farklı olduğunu düşündüğün gruplara nazaran avukatların bunu yapamıyor olmasının önündeki engelin, uzun süredir bu mesleğin serbest meslek ve kamu alanında görülmesi sebebiyle olduğunu düşünüyorum. Halen kendilerini emek sömürüsü, emek ekseni alanında görmüyorlar. Emek ekseni alanında görmeleri halinde bu mücadelenin olgunlaşacağını ben düşünüyorum kendi adıma.

Sadece işçi avukatların emek sömürüsünden bahsetmiyorum, özellikle belirteyim. Sadece bağlı çalışanların emek sömürüsünden bahsetmiyorum. Bugün piyasada çok ciddi kazançlar sağlayan bürolar varsa ve onun yanında tek başına ayakta durmaya çalışan serbest avukat varsa, CMK ile geçinmeye çalışan, aylık kira bedelini ödemekte zorlanan, SGK ve vergi ödemelerini zor yapan avukatın, pastanın çoğunu alan avukatların yanındaki emek sömürüsünden bahsediyorum aslında.

Aycan: Piyasanın avukatları sömürmesinden mi bahsediyorsunuz? Sayının artmasına paralel olarak ücretlerin düşmesi de başka bir sorun değil mi? Buna ve diğer sorunlara karşı ortak bir tutum belgesi hazırlayamaz mı Sendika?

Avukatı Avukata Kırdırmaktansa Barolar Görevlerini Yapmalı

Aksoy: İşte bence bunu düzenleyecek olan meslek örgütüdür. Açlıkla savaşan ve bu kadar kalabalık bir avukat kitlesinde neden iki liraya iş alıyorsun demek mümkün değil. Bunu düzenleyecek olan örgütlerdir, bunu düzenlenecek olan meslek örgütüdür. En baştan, bunu ona mahkûm etmeyecek olan, zorunlu asgari düzenlemeyi getirecek olan ya da bunu bu şekilde teklif eden müvekkili aldırmayacak olan ya da o vergi incelemesinde bunu böyle yaptırmayacak olan zaten düzenleyici ve denetim gücü olanlardır. Yani barolardır, vergi dairesidir, SGK’dır:

Ona bakarsan SGK priminin eksik ödenmesi diye bir sorundan bahsediyoruz, dünyanın en kolay çözülecek sorunu, SGK denetimi yaparsın, pirim eksik ödenmez, basit bir çözümdür. Vergi denetimini yaparsın, daha ucuza asgari ücretin altında ücret alınmaz. Şimdi bunlar denetimle olabilecek şeyler, onu yapmazsan ve ücret vereni de yani müvekkili de buna zorlamazsan, avukat bu kadar büyük bir rekabetin, bu kadar büyük bir yoksunluğun olduğu dönemde tırnak içinde söylüyorum “fiyat kırar”. O yüzden de avukatı avukata kırdırmaktansa bunun düzenleyicilerinin harekete geçmesi lazım.

Hukuk Eğitiminde Fırsat Eşitliği Yok

Aycan: Bu anlamda Sendika’nın farkındalık yaratma dışında somut çalışmaları var mı?

Aksoy: Özellikle vergi ve sigorta denetimleri konusunda İstanbul Barosu’na ve başka barolara yazılar yazdık. Onlardan bunlarla ilgili denetim yetkisinin SGK ve Çalışma Bakanlığına ait olduğu yönünde cevaplar aldık. Sendikanın yapacağı işlerin en büyük kaynağı örgütlü gücü olur. Yani onun dışında biz biraz daha talepkar bir mücadele yürütmek durumunda kalıyoruz. biz örgütlenmediğimiz sürece, bunu toplumsal alanda bağırmanızın bir yolu bence yok. O yüzden ben açıkçası bu dönemki mücadelemizde örgütlenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve onun dışında da örgütlenmeye olan hedefte baroların çok zorlanması gerektiği düşünüyorum. Baroları zorlamak, baroları mücadeleye itmek gerekiyor.

Aycan: Birçok kurumun ve derneğin tutum belgeleri, etik beyannameleri var, bu anlamda bir belge yazılarak herkesin buna uyması yönünde davet yapılamaz mı?

Aksoy: Açıkçası ben bunu Baroların yapmasını dilerim. Yeni bir avukata, yeni ofisini açmış bir avukata şu ücretten aşağı iş alamazsın demeliyim, demem gerektiğinin farkındayım ama diyemem. Çünkü çok çok ciddi bir rekabetin içinde. Şöyle bir durum var; baştan beri eşitsiz gelişim var, çok baştan beri. En baştan beri çok sınıfsal bir şeyden bahsediyoruz. Bugün bir kısım genç avukat belki lisesi, belki dili, eğitimi, kabiliyetleri, iyi bir lise mezunu olması ve iyi bir üniversite eğitimi alması nedeniyle adım adım yükselebilir. Eğitimde fırsat eşitliği olmadığı için ve haliyle buradan sonra onun seçenekleri daha çok diğerinden. Eşitsizlik eğitim aşamasından başlıyor, ben eşitsizliği ilk buradan başlatıyorum. Sonra biz eşitsiz ortamda yetişen insanları eşit bir piyasaya koyuyoruz.

Eşit koşullardan gelmeyen, eşit koşullarla büyümeyen, eğitimde fırsat eşitliğinden hiç faydalanamayan avukat hangi kabiliyeti ile iş alabilecek? Alamayacak. Kırabileceği tek şey ücret. Ucuz olduğu için tercih edilebilir ancak, dili ile tercih edilemeyecek, mesleki bir yeterliliği zaten o aşamada yok, ayrıca bir kulübü yok, ayrıca bir çevresi yok. Neyi ile fark yaratıp iş alacak? Şimdi sınav da geliyor, tamam sınavdan da geçse ne olacak? O sınavı geçtikten sonra aynı şey olmayacak mı? Bu soruna tutum belgesi ile cevap bulamayız.

Ortak Bir Hareket Noktası, Standartlar ve İlkeler Belirlenebilir

Aycan: Uzun vadeli bir standartlar silsilesinden bahsediyorum. Buna hukuk eğitimi de dâhil. Herkesin şikâyet ettiği ama kimsenin harekete geçmediği konularda bir çıta koymak gibi…

Aksoy: Anladım, o olabilir. İlkeler konulabilir. Bence şu olabilir, bu tutum belgesini şöyle yapabiliriz; evet, hukuk fakültelerinin eğitiminde sendikanın önümüzdeki dönemde yapacağımız çalışmalardan biri, hukuk fakültelerinde çalışmalar yapmaktır. Bu konu aslında tam bir Yargı Reformu planı. Bu, yargı reform planı ile yapılabilecek bir şey. Baştan aşağı herşeyi nasıl değiştirebilirsin? Hukuk fakültesini değiştirmeden, eğitimde fırsat eşitliği sağlamadan nasıl yapacaksın bunu?

Yapabileceklerimizin sınırları var, şunu yapmak daha mantıklı, hukuk fakültesi eğitiminin nitelikli hale getirilmesi konusunda mücadele edilebilir, bunu nasıl yapabiliriz? Hukuk fakültelerinde daha fazla çalışma yaparak, belki toplantı, bir sempozyum, bilim, konuşma, sohbet… Hukuk fakültesi öğrencisi daha fazlasını ister. Direnir, öğrenciler daha fakültedeyken kendisine verilen eğitimin kötü olduğunu söyler, der ki “Neden benim bir profesörüm yok?” Buna bu aşamadan başlamamız gerekiyor. En azından orada mücadeleye başlayabilelim. Çünkü öbür türlü artık eşitsiz koşullar önümüze geldikten sonra yapacak çok şey kalmıyor.

Asgari Bir Ücret Zorunlu Olmalıdır

Aycan: Asgari ücret ile ilgili neler yapılabilir?

Aksoy: Avukatların asgari ücretinin olması gerektiği aşikâr. Asgari ücret uygulamasında bence stajyer avukatların da keza asgari ücrete tabi olması gerekir. Özellikle ücret yasağı ve çalışma yasağı olmasına rağmen, asgari bir ücret olması zorunlu olmalıdır. Bununla ilgili mücadele yapılmalıdır. Bunu kısaca belirtmiş olayım. Ama bununla ilgili mücadeleyi yaparken yine elimizde ne olduğunu görmek lazım. Bunu ben düzeltemem, sonuçta bakanlık nezdinde yapılacak çalışmalar bunlar. Şunu biliyoruz, tavsiye niteliğindeki asgari ücretin hiçbir faydası olmuyor. Yani bunun bile ötesine geçmek lazım. Tavsiye ücreti, asgari ücreti zaten baroda yapıyor. O yüzden asgari ücret çalışması yapılmalı evet, ama belki de bu çalışmada önemli çalışmalardan biri olarak örgütletilmeli.

Baro Yönetimine Aday Olanlar Taahhütname Vermeli

Aycan: Türkiye genelinde baro seçimleri yapılıyor, çoğu baronun seçimleri tamamlandı ve yeni yönetimler göreve geldi. Türkiye’nin birçok yerindeki baro başkan adaylarına ya da yeni seçilen kişilere önerileriniz nelerdir?

Aksoy: Baro başkan adaylarına ve yeni yönetimlere, özellikle bu seçimlerde, geçtiğimiz seçimler dönemindeki ayrışma meselesinden dolayı çok ısrarcı olmadık. Önce onu söyleyeyim ama aslında şöyle bir hedefimiz ve amacımız var. Normalde, kişisel ilişkilerimiz güçlü ve bu taleplerimizi sürekli iletiyoruz. Yeni seçilecek olanlardan ve seçilenlerden taahhütname alınabilir. Belki bir taahhüt çalışması yapılabilir. Şöyle bir taahhüt çalışması; işçi avukatların ekonomik koşullarının yükseltilmesi konusunda bir taahhüt verebilirler. Bu tarz bir proje çalışmasını yapabiliriz.

Tip sözleşme çalışmasını yapmak olabilir. Bunun Barolar nezdindeki yasal olanaklarını zorlamak, olabildiğince zorlamak gerekir. Stajyer avukatların koşullarının iyileştirilmesi konusunda zorlanmasını deneyebiliriz. İhtiyari sigorta yapmanın artık daha da yaygınlaştırılması, bunların denetlenmesi, sigorta primlerinin denetlenip gerçek ücret üzerinden ödenip ödenmediğinin denetlenmesi konusunda bir taahhütname alınabilir. Ama bunlar biraz popülist çalışmalar olur bana kalırsa.

Aycan: Peki, baroların kendi yetki alanında olan hususlar var, bir de yasal engeller var. An azından baroların kendi gücünü kullanması yönünde sendika bir baskı unsuru olabilir mi?

Aksoy: Olabilir, zaten o yüzden de çok fazla onlarla bu ilişki kuruyoruz. Seçim öncesinde bir taahhütname alınabilir. Güzel bir çalışma olur, önümüzdeki dönem çalışmalarımızın ana ekseni bu olacak. Baroların bu çalışmaları yapma konusunda ve özellikle sigorta primleri meselesinde yapabilecekleri ve çok kolay denetleyebilecekleri şeyleri yapmaları gerekiyor ve yapmak zorundalar.

Baroların yapmak zorunda oldukları şeyleri yapmaları konusunda baskı unsuru olacağız. Bastıracağız bu konuda, yani hikâye bu bence. Bastırma eylemleri bana göre bugün taahhüt almaktan daha iyidir. Konuşuyoruz, 50 kez söyledik yönetimlere, masalarına oturduk, ilettik. Daha ne yapalım?

Aycan: Peki, bu faydalı mülakat için okurlarımız adına çok teşekkür ediyoruz.

Aksoy:  Avukatlar Sendikamız adına biz teşekkür ederiz.

4 Şubat – Hukuk Takvimi

0
4 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
1746
Polonya, Litvanya ve Belarus ulusal kahramanı Tadeusz Kościuszko doğdu.

Bir Amerikan posta pulunda Kościuszko
 1794
Fransa, tüm sömürgelerinde köleliği yasakladı.
1799
Portekizli hukukçu, şair, oyun yazarı, romancı, siyaset adamı Almeida Garrett doğdu. (Ölümü: 9 Aralık 1854)
 1859
Fransız kamu hukuku uzmanı Léon Duguit doğdu. (Ölümü: 18 Aralık 1928)

Léon Duguit
 1862
İsveçli hukukçu, siyasetçi ve akademisyen Hjalmar Hammarskjöld doğdu. (Ölümü: 12 Ekim 1953) U

Hukukçu ve eski İsveç Başbakanı Hjalmar Hammarskjöld
 1868
İrlandalı devrimci ve dünyanın ilk üst düzey devlet görevlilerinden Constance Markievicz doğdu. (Ölümü: 15 Temmuz 1927) 1919–1922 yılları arası İrlanda Cumhuriyeti Çalışma Bakanlığı görevinde bulundu ve dünyada devlet bakanı olarak görev yapan ilk kadınlardan biri oldu. İngiliz Avam Kamarası’na seçilen ilk kadındır.

Constance Markievicz
1878
Saffet Paşa, 4 Şubat 1878 tarihinde  Danıştay başkanlığına getirildi.
 1913
Amerikalı insan hakları savunucusu Rosa Parks doğdu. (Ölümü: 24 Ekim 2005)

Rosa Parks, Time Dergisi kapağında
 1922
Başkomutanlık Kanunu’nun süresi, üç ay daha uzatıldı.
 1923
Kolombiyalı hukukçu, siyasetçi ve yazar Belisario Betancur Cuartas dünyqya geldi.  (4 Şubat 1923 – 7 Aralık 2018), 1982 ile 1986 yılları arasında 26’ncı Kolombiya Devlet Başkanı olarak görev yaptı. 7 Aralık 2018’de, 95 yaşında iken hayatını kaybetti. Çok sayıda eser yazmıştır.
 1923
Lozan Barış görüşmelerinin 4 Şubat 1923’te anlaşma sağlanmadan kesilmesi üzerine 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde yeni Türkiye’nin ekonomik sorunlarını tartışmak üzere İzmir’de Banka-Han binasında İzmir İktisat Kongresi toplandı.
 1948
5237 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. 30 yıldan fazla yürürlükte kalan bu kanunla belediyelerin gelirlerinde birlik sağlanmaya ve borçlanma konusunda belediyelerin olanakları artırılmaya çalışıldı.
 1953
Hukukçu ve Federal Rezerv Sistemi’nin 16. başkanı Jerome Powell doğdu. Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. Ancak daha sonra yatırım bankacılığına geçti ve Carlyle Group’un ortağı olmak da dahil olmak üzere birçok finans kuruluşunda çalıştı. 1992’de Hazine İç Finansman Müsteşarı olarak görev yaptı. 5 Şubat 2018 tarihinde Federal Rezerv Sistemi’nin(ABD Merkez Bankası-FED) 16. başkanı olarak seçildi.
 1964
20 Mayıs 1963 ayaklanması sanıklarından Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer’in ölüm cezaları, TBMM’nde onaylandı. Aydemir, bir önceki darbe girişiminden sonra 10 Mayıs 1962’de affedilmiş ancak yeniden askeri darbe girişiminde bulunması nedeniyle, Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nce idama mahkûm edilmişti.

Albay Talat Aydemir
 1974
Türkiye Yazarlar Sendikası, “Türkiye’nin özgürlük, barış ve kültürel gelişim ve dayanışma mücadelesinde üzerine düşen görevi onurla yerine getiren bir aydınlar kuruluşu” olma iddiası ile kuruldu. Sendika ve üyeleri, kurulduğu günden beri birçok dava ile muhatap oldu.
 1981
Gro Harlem Brundtland, Norveç’in ilk kadın Başbakanı oldu.

Gro Harlem Brundtland
 1986
Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesine Ek 8 nolu Protokolü 4 Şubat 1986 tarihinde imzaladı, 12 Nisan 1989 tarih ve 3526 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 20 Nisan 1989 tarih ve 20145 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
 1987
Yazar Aziz Nesin,  kendisine ‘vatan haini’ dediği için Cumhurbaşkanı Kenan Evren aleyhine tazminat davası açtı.
 2003
Türkiye ile Yunanistan arasında Kültürel İşbirliği Anlaşması, Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliği Anlaşması, Ekonomik İşbirliği Anlaşması Deniz Ulaştırma Anlaşması ve Gümrük İdareleri Arasında İşbirliği ve Yardımlaşma Anlaşması imzalandı. 
 2003
İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edildikten sonra 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açıldı. Protokol, 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
 2003
Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne(Palermo Konvansiyonu–UN Convention against Transnational Organized Crime) ek olarak düzenlenen Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Protokolün Türkiye tarafından uygun bulunduğuna dair 4803  sayılı kanun Resmi Gazete‘nin 4 Şubat 2003 tarihli sayısında yayınlandı. Protokol, Birleşmiş Milletler tarafından 12-13 Aralık 2000 tarihlerinde New York City’de düzenlenen konferansta kabul edilmişti.
 2005
Ukrayna’da yakalanan Bahçelievler Katliamı sanıklarından Haluk Kırcı, Türkiye’ye iade edilerek 4 Şubat 2005 günü Kartal Cezaevi’ne gönderildi. Kırcı, 8 Ekim 1978 günü, Ankara Bahçelievler’de Türkiye İşçi Partisi(TİP) üyesi yedi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 12 Nisan 1988”de 7 kez idam cezası almış, çıkarılan infaz kanunundan yararlanmış ve 26 Nisan 1991 tarihinde Bursa Cezaevi’nden şartlı tahliye edilmişti. Her idamı cezası için ayrı hesaplanması gereken süre henüz tamamlanmadığından tekrar aranmaya başlanmış, 25 Ocak 1996’da İstanbul’da yeniden yakalanmış ve aynı gün firar etmişti. Kırcı 28 Mayıs 2010 tarihinde tahliye oldu ve 8 Şubat 2011 tarihinde yeniden tutuklandıktan sonra 4 Şubat 2014 tarihinde yeniden tahliye oldu. Susurluk Davası ve Ömer Lütfi Topal cinayetlerinden suçlandı. Ugandalı diktatörün adı olan ‘İdi Amin’ lakabı ile bilindi. Bahçelievler katliamından 32 yıl sonra Sabah gazetesine konuştu ve “Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah’a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor. dedi.
2021
Judith Butler, Noam Chomsky gibi ünlü isimlerin de aralarında olduğu 3 binden fazla akademisyen ve düşünür, polis şiddetini kınadı ve üniversite özerkliğini savunan bildiri yayınlayarak Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak atanan Melih Bulu’ya istifa çağrısı yaptı. Kadıköy’de düzenlenen Boğaziçi protestolarına katılan 5 kişi ev baskınlarıyla gözaltına alındı. İstanbul Valiliği, eylemlerle ilgili üç kişinin daha arandığını açıkladı. 35 baro başkanı, Boğaziçili öğrencilere yönelik polis şiddeti ile ilgili ortak bir açıklama yaparak, “Suç oluşturmayan demokratik haklarını kullanan vatandaşlara karşı her türlü baskının son bulmasını talep ediyoruz. Hukuka aykırı tüm işlem ve eylemlerin karşısındayız dedi.
2021
  • Avrupa’daki sekiz ülkenin İnsan Hakları Büyükelçileri Osman Kavala’nın duruşması öncesinde bir çağrı yayınlayarak Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.
  • Akademisyenler, uzmanlar, sivil toplum örgütlerinden katılan aktivistler ve bağımsız araştırmacıların Türkiye’de dilsel çoğulluk ve dil haklarını tartıştıkları çalıştay serisi, Türkiye Kültürleri YouTube kanalında yayınlandı.
  • Paris İdari Mahkemesi 3 Şubat 2021’de Yüzyılın Davası kararını yayınladı ve Fransa Devleti’ni iklim krizinden sorumlu tuttu.
  • Sokak hayvanlarını desteklemek ve bir iyilik ağı oluşturmak amacıyla yayın yapan KirikKuyruk.com internet sitesi yenilenmiş ara yüzüyle yeniden yayına geçti.
2025
CHP’li Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel‘in de aralarında bulunduğu 21 sanık için belediyeye ait 44 taşınmazın usulsüz olarak kiraya verilmesi gerekçesiyle ”zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma” suçundan iddianamede hazırlandı. Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Soruşturma Bürosunca hazırlanan iddianamede Yüksel ile birlikte 19 şüphelinin 10 aydan 3 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılmaları talep edildi.
 2025
Münir Özkul’un kızı Güner Özkul, babasının yer aldığı filmlerin telif haklarına ilişkin olarak İstanbul Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı.
Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkına ilişkin yasağın kısmen kaldırılmasını isteyen Taliban Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Abbas Stanikzai’nin, hakkında tutuklama kararı çıkarılması nedeniyle Birleşik Arap Emirlikleri’ne kaçtığı ileri sürüldü.
Bahçelievler Katliamı – 32 Gün Belgeseli 

4 Şubat – Hukuk Takvimi

3 Şubat – Hukuk Takvimi

0
3 Şubat – Hukuk Takvimi
1783  İspanya, ABD’yi resmen tanıdı.
1820 Liberyalı hukukçu ve siyasetçi Anthony William Gardiner doğdu. (Ölümü: 12 Şubat 1885) Hukuk eğitimi gördü. 1847’de Liberya’nın bağımsızlık bildirgesini ve anayasasını hazırlayan Ulusal Konvansiyon’da delege olarak görev yaptı. Liberya’nın ilk başsavcısı oldu ve daha sonra 1855-1871 yılları arasında Liberya Temsilciler Meclisi’nde görev yaptı. 1860-1861 yılları arasında Temsilciler Meclisi Başkanı olarak görev yaptı. 1871’de başkan yardımcılığına seçildi. 1878’de cumhurbaşkanı seçildi. 1980’deki darbeye kadar Liberya siyasetine hakim oldu. Amerikan-Liberyalıların neredeyse bir buçuk asırlık azınlık egemenliğine son verdi.
1889 Finlandiyalı Hukukçu ve politikacı Risto Heikki Ryti doğdu. (Ölümü: 25 Ekim 1956) Helsinki Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1912’de Hukuk Yüksek Lisansını tamamladı. Helsinki’de Serlachius & Rytin hukuk firmasını kurdu. İlerici Parti Milletvekilliği, Maliye Bakanlığı, Finlandiya Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1940-1944 yılları arasında Finlandiya’nın beşinci devlet başkanı olarak görev yaptı. 1945 yılında Sovyet baskısı ile Risto Ryti hakkında savaş suçu işlediği gerekçesiyle dava açıldı ve on yıl hapse mahkûm edildi. 1949 yılında sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanı Juho Kusti Paasikivi tarafından affedildi. Hapisten sonra kamusal yaşama dönemedi. Ölümünden beş ay önce, Helsinki Üniversitesi tarafından siyaset bilimi alanında fahri doktora verildi.
1924 Amerikalı hukukçu, akademisyen, tarihçi ve siyasetçi Thomas Woodrow Wilson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Aralık 1856) Princeton Üniversitesi‘nde Felsefe ve tarih eğitimi aldı. Daha sonra Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden diploma aldı ancak hukukla ilgili bir iş yapmadı. 1902-1910 yılları arasında Princeton Üniversitesi rektörlüğü görevini yürüttü. 1910 yılında Demokratik Parti’den New Jersey valisi oldu. 1912 yılında yapılan ABD başkanlık seçimlerini kazandı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce açıkladığı ilkeler nedeniyle 1919 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
1930 Türk-Fransız Dostluk Antlaşması imzalandı.
1931 Menemen Olayı hükümlülerinden 27 kişi idam edildi. Menemen Olayı Davasında 37 kişi idama mahkûm edilmiş ve mahkemenin kararı 29 Ocak’ta TBMM’nin onayına sunularak kabul edilmişti.
1946 Danimarkalı avukat ve politikacı Carl Theodor Zahle yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Ocak 1866) Kopenhag Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1901’de parlamento maliye komitesinin üyesi oldu. 1905’te Sosyal Liberal Parti’yi kurdu ve yeni partinin ilk başkanı oldu. 1911’de Stege belediye başkanı oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında başbakanlık yaptı. 1929’dan 1935’e kadar adalet bakanı olarak görev yaptı. 21 Nisan 1918 – 30 Mart 1920 arasında Danimarka Başbakanlığı yaptı.
1952 Amerikalı hukukçu ve siyaset adamı Harold LeClair Ickes yaşamını yitirdi. (Doğumu:15 Mart 1874) Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden JD derecesi ile mezun oldu. Medeni haklar, sosyal yardım, belediye reformu ve kamu hizmetleri alanında yürüttüğü mücadelelerle tanındı. Roosevelt yönetiminde içişleri sekreterliğine getirildi. New Deal’in önde gelen savunucuları arasında yer aldı. 1933’ten 1946’ya kadar yaklaşık 13 yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.
1984 Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığına bağlı tüm hastane ve doğum evlerinde kürtaja izin verildi. İzlanda, 1925 yılında kürtajı yasallaştıran ilk ülke olmuş, Türkiye ise 10 Ocak 1984’te kürtajı yasallaştırmıştı.
1995 Yazar Metin Kaçan ve spiker Alp Buğdaycı işkenceyle tecavüz gerekçesiyle tutuklandı.
2001 ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edildi. 3 Şubat 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2007 Hukuk profesörü ve yazar İsmet Giritli yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Nisan 1924)
2011 Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 15 Kasım 2010 tarih ve 27760 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 2010/1074 sayılı Bakanlar Kurulu kararına dayalı olarak kuruldu. Kamu hukuku ve Özel Hukuk bölümleri ve bunlara ait toplam on altı ana bilim dalının kurulması Yüksek Öğrenim Yürütme Kurulunun 3 Şubat 2011 tarihli ve 5476 sayılı kararı doğrultusunda kabul edildi. Fakültede sanal adliye ve duruşma salonları oluşturuldu.

Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2022 Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezinin yaptığı araştırmanın sonuçları açıklandı. Katılımcıların yüzde 87,7’si, okul öncesinden başlayarak anadilde eğitim  yapılması gerektiğini belirtti.
2022  Ukrayna ile Türkiye arasında serbest ticaret anlaşmasına imzalandı.
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AİHM’nin almış olduğu Kavala Kararının uygulanmaması nedeniyle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik başlattığı ihlal süreciyle ilgili açıklama yaptı. Borrel, “Bu tutum kaygı verici bir emsal oluşturmakta ve AB’nin Türk yargısının uluslararası standartlar ile Avrupa standartlarına bağlılığı konusundaki endişelerini güçlendirmektedir. Bu tutum aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi ve AB üye adayı olarak üstlendiği yükümlülüklerle de tezat oluşturmaktadır.” Eski AİHM Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Işıl Karakaş, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir yargı organı. Dolayısıyla AİHM’in kararları bağlayıcıdır.” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AİHM ne demiş, Avrupa Konseyi ne demiş, bu bizi ilgilendirmiyor. Biz kendi mahkemelerimize saygı duyulmasını bekliyoruz.” dedi.

Osman Kavala
Abdullah Öcalan’ın da aralarında bulunduğu  İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’ndeki dört hükümlünün avukatları ve aileleriyle aylardır görüşemediği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuru mahkemesi tarafından reddedildi.
2022
  • Gazete Yolculuk muhabiri Buse Söğütlü, Ağır Ceza Hakimi Akın Gürlek‘i hedef gösterdiği iddiasıyla yargılandığı davada beraat etti. Ancak mahkeme, ‘kamu görevlisine hakaret’ iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. 
  • Öğretmenlik Meslek Kanunu Tasarısı mecliste görüşülmeye başlandı.. Türkiye’de öğretmenlere yönelik ilk mesleki kanun olan 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu 3 Şubat 2022 tarihinde yasalaşmıştır. 13 Temmuz 2023 tarihinde ise Kanun’un aday öğretmenlik ve kariyer basamaklarına ilişkin bazı hükümleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.
  • Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER), bakanlığın, mahkemenin uygun bulmamasına rağmen Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu’na  yönetmelik değişikliği ile Laboratuar Hayvanları Bilimi Derneği’ni atadığını açıkladı.
2022 Bakırköy Yeşilköy’de, ortağı olduğu Balık restoranında öldürülen Avukat Şafak Mahmutyazıcıoğlu cinayetiyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan 11 şüpheli, ek gözaltı süresi alınmak üzere adliyeye sevk edildi. Olayla ilgili aranan şüpheli Mehmet Aslan da yakalanarak gözaltına alındı. Bakırköy Adliyesine getirilen 12 şüpheliye 4 gün ek gözaltı süresi verildi.

Avukat Şafak Mahmutyazıcıoğlu
2025
  • Kamuoyunda ‘Çiftlik Bank’ olarak bilinen sistemin kurucusu oldukları gerekçesiyle İstanbul Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu olarak yargılanan “Tosuncuk” lakaplı Mehmet Aydın ve Fatih Aydın, çeşitli suçlardan 45 bin 376 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • Gazeteciler Barış Pehlivan ve Kürşad Oğuz’un adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itiraz reddedildi.
  • Beşiktaş Belediyesi’nin eski başkanı Murat Hazinedar’ın da aralarında bulunduğu sanıkların İstanbul 31.Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davada savcılığın esas hakkında mütalaası açıklandı: Sanıklar Murat Hazinedar, Hüseyin Avni Sipahi, Rifat Örnek, Mürvet Günday, Selçuk Bartınlı, Çetin Kırışgil ve Mustafa Sarı’nın zincirleme şekilde ‘görevi kötüye kullanmak’ suçundan ayrı ayrı 10’ar ay 15’er günden 4’er yıl 6’şar aya kadar hapis cezasına çarptırılması talep edildi. 
  • Yenidoğan Çetesi Davasında yargılanmaktayken cezaevinde intihar eden Dr. İlker Gönen’in avukatı Aydın Mantar hakkında sosyal medya paylaşımları sebebiyle  “Halkı yanıltıcı bilgileri alenen yayma” suçundan adli soruşturma başlatıldı.
  • İspanya Futbol Federasyonu(RFEF) eski başkanı Luis Manuel Rubiales Bejar’ın Ağustos 2023’te Kadınlar Futbol Dünya Kupası’nı kazanan İspanya’nın kupa töreninde futbolcu Jennifer Hermoso Fuentes’i dudağından öpmesi olayıyla bağlantılı cinsel taciz ve baskı suçlamalarının olduğu dava Madrid’in San Fernando de Henares ilçesindeki mahkemede başladı.
  • İngiltere’de ‘İran için casusluk yaptığı’ iddia edilen ve bir kamyonun alt kısmında hapishaneden kaçan eski asker Daniel Khalife’ye 14 yıl ceza verildi.

3 Şubat – Hukuk Takvimi

Suçtan Ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi

0
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Suçtan Ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi, Birleşmiş Milletler tarafından 29 Kasım 1985 tarihinde kabul edilmiştir. Deklarasyon “mağdurların Magna Carta’sı” olarak nitelendirilmektedir.

Birleşmiş Milletler, bildirinin uygulanmasına dair eylem planı hazırlayarak üye ülkelerin bildirge hükümlerini uygulamasını teşvik etmektedir. Bildiri, suç mağdurların uluslararası hukuk himayesindeki haklarının temel dayanağıdır. Devletlerin sorumluğunun çerçevesi ile paralel düzenlemeler, 1 Şubat 1988 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan “Şiddet Suçu Mağdurlarının Zararlarının Tazmin Edilmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi” ile getirilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 24 Nisan 1985 tarihinde imzalanmış ancak, TBMM tarafından bir uygun bulma kanunu çıkarılmadığı için, iç hukuk metni haline gelememiştir. 

Suçtan Ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi
A. SUÇTAN MAĞDUR OLANLAR 

1. Üye Devletlerin yetki istismarını suç olarak yasaklayan kanunları gibi yürürlükte bulunan ceza kanunlarının eylem veya ihmal yoluyla ihlal edilmesi nedeniyle, bireysel veya toplu bir olarak, fiziksel veya ruhsal biçimde yaralanma da dahil olmak üzere manevi acılar çeken, ekonomik kayba uğrayan veya temel hakları esaslı bir biçimde zayıflayan ve bu suretle zarar gören kimseye “mağdur” denir.

2. Suçun failleri tespit edilmemiş, yakalanmamış, kovuşturulmamış veya mahkum edilmemiş de olsa ve fail ile mağdur arasındaki ailevi ilişki ne olursa olsun, bir kimse bu Bildiri bakımından mağdur kabul edilebilir. “Mağdur” terimi ayrıca mümkünse mağdurun ailesini veya doğrudan bakmakla yükümlü olduğu kişileri ve zor durumunda mağdura yardımcı olmaktan veya mağduriyeti önlemekten ötürü zarar gören kişileri de kapsar.

3. Bu Bildirideki hükümler, ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, milliyet, siyasal veya başka bir fikir, kültürel inanç veya uygulama, mülkiyet, doğum veya ailevi statü, etnik veya toplumsal köken, ve özürlü olmak gibi her hangi bir sebebe dayanan bir ayrımcılık yapılmaksızın uygulanır.

Adalete Ulaşma ve Adil Muamele Görme 

4. Mağdurlara şefkatle ve insanlık onurlarına saygıyla muamele edilir. Mağdurlar uğradıkları zararlar için ulusal mevzuatta öngörülen adalet mekanizmalarına ulaşma ve bir giderim elde etme hakkına sahiptirler.

5. Mağdurların resmi veya gayri resmi yoldan bir giderim elde edebilmeleri için, gerektiği takdirde süratli, adil, ucuz ve ulaşılabilir nitelikte yargısal veya idari mekanizmalar kurulur ve güçlendirilir. Mağdurlar bu mekanizmalar vasıtasıyla giderim isteme hakkına sahip oldukları konusunda bilgilendirilir.

6. Yargısal ve idari mekanizmaların mağdurların ihtiyaçlarına karşılık verebilmesi için mağdurlara şu olanaklar sağlanır:

a) Özellikle ağır suçlar söz konusu olduğunda ve mağdurların talep etmeleri halinde mağdurlara, yargılamadaki rolleri ve kapsamı, yargılamanın zamanlaması ve ilerlemesi ile, davalarının durumu hakkında bilgi verilir;
b) Sanığın haklarına zarar vermeden ve ulusal ceza adaleti sistemine uygun biçimde, mağdurun kişisel haklarını ilgilendirdiği durumlarda davanın gerekli aşamalarında kendisinin görüş ve düşüncelerini sunmasına izin verilir ve bunlar dikkate alınır;
c) Hukuki süreç boyunca mağdurlara uygun bir hukuki yardım sağlanır;
d) Mağdurlara verilebilecek rahatsızlıkları asgariye indirmek, mahremiyetlerini korumak, gerektiği zaman kendilerinin, ailelerinin ve lehlerine olan tanıkların güvenliklerini sağlamak ve onları baskı ve misillemeye karşı korumak için tedbir alınır;
e) Davalarının sonuçlandırılmasında ve tazminat öngören emir veya kararların uygulanmasında gereksiz geciktirmeden kaçınılır.

7. Mağdurlara haklarının verilmesi ve bir giderim sağlanmasını kolaylaştırması halinde arabuluculuk, hakemlik ve geleneksel adalet veya yerel uygulamalar da dahil, uyuşmazlığı çözmek için gayri resmi mekanizmalar da kullanılır.

Giderim 

8. Suçu işleyenler veya bunların hareketlerinden sorumlu olanlar, gerektiği takdirde mağdurlara, ailelerine veya bakmakla yükümlü oldukları kimselere adil bir giderim verirler. Bu giderim mülkün geri verilmesini, zararın veya kaybın karşılanmasını, mağduriyetten doğan giderlerin geri ödenmesini, gerekli hizmetlerin sağlanmasını ve ihlal edilen hakların onarılmasını da kapsar.

9. Hükümetler, ceza davalarında cezai yaptırımlara ek olarak bir yaptırım olarak kullanılabilmesi için mevzuatlarını ve uygulamalarını gözden geçirirler.

10. Çevreye önemli zarar verilmiş olması halinde, giderime karar verildiği takdirde, mümkün olduğu kadar çevrenin onarılması, altyapının yeniden inşa edilmesi, binaların yerine yenilerinin yapılması ve bu zarar bir grup insanın yurtlarından edilmesi sonucunu doğurmuşsa bu kimselerin yurt edinmek için yaptıkları harcamalar bu giderime dahil edilir.

11. Ulusal ceza yasalarının resmi veya yarı resmi sıfatlarıyla hareket eden kamu görevlileri tarafından ihlal edilmesi halinde, mağdurlar, verilen zarardan sorumlu olan kişilerin memuru oldukları Devletten bir giderim alırlar. Mağduriyete sebep olan eylem veya ihmalden sorumlu Hükümetin varlığını sürdürmemesi halinde, bu Hükümeti izleyen Devlet veya Hükümet tarafından mağdurlara giderim sağlanır.

Tazminat 

12. Tazminatın failden veya diğer kaynaklardan tam olarak alınamaması halinde Devlet, aşağıdaki kişilere tazminat ödenmesi için çaba sarf eder:

a) Ciddi bir suç nedeniyle önemli derecede bedenen yaralanan veya fiziksel veya ruhsal sağlığı zarara uğrayan mağdurlara;
b) Bu tür bir mağduriyet nedeniyle fiziksel veya ruhsal olarak iş göremez hale gelen veya ölen kimsenin ailesine, özellikle bakmakla yükümlü olduğu kimselere.

13. Mağdurlara tazminat ödenmesi için ulusal fonların kurulması, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması teşvik edilir. Bu amaçla, mağdurun vatandaşı olduğu Devletin mağdurun zararlarını karşılayabilecek durumda olmadığı haller de dahil olmak üzere, uygun olduğu takdirde, başka tür fonlar kurulabilir.

Yardım 

14. Mağdurlar resmi, gönüllü, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler vasıtasıyla, gerekli her türlü maddi, tıbbi, psikolojik yardım edinirler.

15. Sağlık, sosyal hizmet ve diğer ilgili yardımlardan nasıl yararlanacakları konusunda mağdurlara bilgi verilir ve bu yardımlara hemen ulaşmaları sağlanır.

16. Polis, adliye, sağlık kuruluşu, sosyal hizmet servisi mensuplarını ve diğer ilgili görevlileri mağdurların ihtiyaçları konusunda daha duyarlı hale getiren eğitim verilir.

17. Mağdurlara gerekli hizmet ve yardım sağlanırken, uğranılan zararın niteliği gereği veya üçüncü maddede belirtilen faktörler nedeniyle özel ihtiyaçları bulunan mağdurların durumuna özel bir dikkat gösterilir.

B. YETKİ İSTİSMARINDAN MAĞDUR OLANLAR 

18. Henüz Üye Devletlerin ulusal ceza yasalarını değilse bile, insan hakları ile ilgili uluslararası hukukta tanınmış normları ihlal eden eylem ve ihmaller nedeniyle, bireysel veya toplu bir biçimde, fiziksel veya ruhsal olarak yaralanması dahil olmak üzere, manevi acılar çeken, ekonomik kayba uğrayan veya temel hakları esaslı biçimde zayıflayan ve bu suretle zarar gören kimselere “mağdur” denir.

19. Devletler, yetki istismarını yasaklamak ve bu tür istismardan dolayı mağdur olanlara başvuru yolları sağlamak üzere iç hukukta gerekli düzenlemeleri yaparlar. Bu başvuru yolları, özellikle, giderimi ve/veya tazminatı, ve gerekli her türlü maddi, tıbbı, psikolojik ve toplumsal yardım ve desteği kapsar.

20. Devletler, 18. maddede tanımlanan mağdurlarla ilgili çok taraflı uluslararası sözleşmeler yapmayı kabul ederler.

21. Devletler, değişen koşullara yanıt verebilmek için, mevzuatlarını ve uygulamalarını periyodik olarak gözden geçirirler; gerektiği takdirde siyasal veya ekonomik yetkilerin ciddi bir biçimde istismarı niteliğindeki eylemleri yasaklayan, bu tür eylemleri önlemek için uygulama ve mekanizmalar getiren bir mevzuat çıkarır ve uygular; bu eylemler nedeniyle mağdur olanların haklarını ve hukuki yolları kullanmalarını sağlar.

Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları

0

Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları

01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurlarından bu Kurallar’ı aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaları istenecektir, ve daha önceki mahkumiyetler için şartlı bir af olacaktır.

1. Giriş

New South Wales halkı, hem üniformalı hem de üniformasız görev yapan Polis Servisi memurlarından; verimli, hakkaniyetli, tarafsız ve dürüst bir çalışma beklentisi içindedirler. Aynı önemde, siz de taciz, haksız ayrımcılık ve korkunun bütün çeşitlerinden uzak bir iş yerine sahip olma hakkına sahipsiniz. Bu durum, bizim kendi aramızda ve hizmet ettiğimiz hakla aramızda karşılıklı inanç ve güven oluşturacak ve bunu devam ettirecek (siz ve diğer iş arkadaşların için) davranış standartları olmasını gerektirir.

Bu örgüt etiğinin amacı, her rütbedeki ve derecedeki (üniformalı ve üniformasız) polis memurları için kabul edilemez olan belirli davranışları açıklamak ve sizin kararlarınız ve davranışlarınız için etik bir çerçeve sunmaktır. Böyle bir çerçeve, karşılaşabileceğiniz bütün etiksel içerikli sorunlara cevap veremeyeceğini kabul etmektedir. Bu sebeple, ilgili mevzuatı, işbu Kurallar’ı, Polis Servisi politikasını, kılavuzlarını ve talimatnamelerini, sizin işinizle alakalı olduğu ölçüde, bilmek ve uygulamak durumundasınız ve herhangi bir konu hakkında ne zaman tereddüt etseniz yetkili bir kişiden ilave görüş istemelisiniz.

2. Değerlerin İfadesi

Her Polis Servisi üyesi;

a. Dürüstlüğü diğer her şeyin üstünde tutacak,
b. Hukukun üstünlüğünü destekleyecek,
c. Bireylerin özgürlüklerini ve haklarını koruyacak,
ç. Halkın polis hizmetleriyle ilgilenmesini sağlayarak yaşam kalitesini yükseltilmesinin yollarını araştıracak,
d. Vatandaşın ve personelin (polisin) memnuniyeti için çabalayacak,
e. İnsan kaynaklarının zenginliğinden yararlanacak,
f. Kamu kaynaklarının etkin ve ekonomik kullanımını sağlayacak, ve
g. Yetkinin sorumluluk duygusuyla kullanılmasını sağlayacak, bir tarzda hareket edecektir.

3. Uymakta Başarısızlık

Eğer bu Kurallar’a veya her hangi bir diğer kanuni direktife (yönergeye) uymakta başarısız olursanız, sizden hareketlerinizi açıklamanız istenecektir.

Eğer davranışınız bu Kurallar’ın gereklerine aykırı olup da dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış bir hata değilse, Servis’ten (işten) çıkarılmaya kadar değişen bir takım yönetim yaptırımlarına uğrarsınız.

Bu Kurallar’ın diğer bir Polis Servisi talimatı, politikası ya da kılavuzu ile çeliştiği durumlarda da bu Kurallar’ın gereklerine uyacaksınız.

4. Adil Davranış

Eğer kendinize karşı bu Kurallar’a uygun davranılmadığını düşünüyorsanız, durumun koşullarını komuta kademesindeki (ilk incelemeyi yapana göre) takip eden amire yeniden incelettirebilirsiniz.

5. Etik Karar Verme Rehberi

Etik ikilem içeren bir kararla karşı karşıya kaldığınızda, ister yalnız olun, isterse amirinizle ya da (İşçi Destek Programı, Görevli Papaz, Yaşıt Destek Memuru gibi) uzman bir danışmanla görüşme halinde olun şu soruları dikkate almalısınız:

a. Karar veya davranış kanuna uygun ve hükümet politikası ile uyumlu mu?
b. Karar veya davranış Polis Servisi politika hedeflerine ve Davranış ve Etik Kuralları’na uygun mu?
c. Karar veya davranışınızın sizin için, iş arkadaşlarınız için, Polis Servisi için ya da diğer taraflar için sonuçları olacak mı?
ç. Bu sonuçlar çıkar çatışmasına ya da kamu zararı pahasına özel bir kazanca sebep olabilir mi?
d. Karar veya davranış kamu yararı açısından haklı gösterilebilir mi ve kamuoyu karşısında savunulabilir mi?

6. Yolsuz Davranışları Rapor Etme

Yolsuzluk, kasıtlı olarak yapılan kanuna aykırı davranıştır. Rüşvet alma veya verme, sahte delil sunma, evrakta sahtecilik, gözaltındaki kişilere kötü davranış ve yetkinin vahim kötüye kullanımı bunlara örnektir. İyi yönetim uygulamaları ile mahallinde çözülebilecek dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış hatalar yolsuz davranış değildir.

Yolsuz davranışlar, kötü muameleler, ciddi kötü yönetimler ya da kamu kaynaklarının esaslı bir şekilde heba edildiği konularındaki şüpheli durumları rapor etmelisiniz. Eğer yolsuzluk şüphelerini rapor etmekten imtina ederseniz; kanun sizin de yolsuz davranıştan suçlu bulunabileceğinize amirdir.

Muhtemel yolsuz davranışları ya da etik olmayan davranışları, şartlara bağlı olarak şu kişilere rapor etmelisiniz:

a. Sizin bir üst rütbenizdeki memura (amire),
b. Sizin biriminizdeki Profesyonellik Standartları Konseyi’ne,
c. Komisyon Murahhas (Yetkili) Üyesi’ne,
ç. Polis Dürüstlük Komisyonu’na,
d. Ombudsman’a (Kamu Denetçisi’ne),
e. Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon’a.

Polis Hizmetleri Kanunu ve Koruma Güvenceli Açığa Çıkarma Kanunu (1994) gereği misillemelere karşı belirli bir korumaya sahipsiniz. Ayrıca Servis’te Kurum İçi Tanık Destek Politikası ve Programı uygulanmaktadır. Bu program size yardım ve destek sağlayabilir.

Bütün yöneticiler ve komutanlar, size kurum içi raporlama prosedürleri hakkında ihtiyacınız olan bilgileri sağlamak zorundadırlar, ve açığa çıkardığınız olayla ilgili aldıkları tedbirler veya üst makamlara teklifleri hakkında sizi bilgilendireceklerdir.

7. Suçlara Ait Mahkumiyetler

Bir mahkeme önünde, suç işlediğiniz ispat edilirse; Servis’ten (işten) çıkarılma ihtimaliniz vardır. Sahtekarlık, saldırı, gizli bilgilere kanunsuz erişim ya da bunları kanunsuz kullanma, yasak maddelerin temini, alkolün etkisi altındayken araç sürme bu tür suçlara örnektir.

01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurlarından bu Kurallar’ı aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaları istenecektir, ve daha önceki mahkumiyetler için şartlı bir af olacaktır. Ancak bu mahkumiyetler, Kurallar’ın gelecekteki ihlallerinde dikkate alınmak üzere bir şekilde kaydedilecektir.

8. Çıkar Çatışmaları

Görevlerinizin tarafsız bir şekilde ifasını tehlikeye düşürebilecek her hangi bir maddi (mali) çıkardan kaçınmalısınız, ve gerçek veya ihtimal dahilindeki çıkar çatışmalarını yöneticinize ya da kıdemli memurunuza açıklamak zorundasınız.

Çıkar çatışmaları, görevinizi ifa ederken tarafsızlığınızı etkileyebilecek türden kişisel inanç ve görüşlere sahip olduğunuz durumlarda da ortaya çıkabilir.

Eğitim ve gönüllü işleri de içeren dış aktiviteler, eğer görevinizi yerine getirme becerinizi olumsuz yönde etkiliyorsa, bir çatışma yaratabilir.

Polis Servisi’nin ticari ilişki içerisinde olduğu kişilerle bir ilişki içindeyseniz, bu ilişkinin uygunsuz bir birliktelik oluşturmamasını sağlamalısınız.  Eğer bir çatışmanın mevcut olduğu konusunda emin değilseniz, konuyu yöneticiniz ile konuşmalısınız. Bu durumda, çatışmadan kaçınmak ya da çatışmayı çözmek için ortak bir sorumluluk doğar.

Bütün yöneticiler ve komutanlar, maiyetini ilgilendiren çıkar çatışmalarını etkin bir şekilde çözmek zorundadırlar.

9. Hediye Kabulü ve Yarar Sağlama

Hiçbir zaman kendiniz ya da bir başkası için hediye ya da bir fayda talep etmemelisiniz, ve değeri ne olursa olsun görevinizi yaparken size sunulmak istenen bu tür hediye ve faydaları, aşağıda açıklanan özel durumlar hariç kabul edemezsiniz. Bu tür hediye ve faydalardan kasıt, görevde olun veya olmayın Polis Servisi’ndeki çalışmanızdan (konumunuzdan) dolayı veya bu şekilde görülebilecek şekilde olan hususlardır. Bu durumlarda, nerede olduğunuzun ve ne şekilde gözükeceğinizin hiçbir önemi (koşulu/istisnası) yoktur.

Eğer biri size herhangi bir sebeple hediye ya da bir fayda teklif ediyorsa (öneriyorsa), Servis politikasını açıklayarak nazikçe ret etmelisiniz. Bu durum, bir bardak çay ya da kahve gibi hafif yiyecek-içecek ikramlarını kabul edemeyeceğiniz anlamına gelmez.

Bir başka kurum tarafından Servis adına size verilen sembolik değerdeki hediyeleri (ya da hediyesini ret ettiğiniz taktirde ilgili kişi açısından bu durumun ciddi utanç vesilesi yapılabileceğine inandığınız durumlarda), Servis’in malı olması ya da yöneticiniz tarafından hediyenin sizce muhafaza edilebileceğine dair yazılı bir izin verilmesi koşuluyla, kabul edebilirsiniz. Bazı durumlarda hediyeyi geri vermeniz (iade etmeniz) de istenebilir. Bu amaçla, yöneticiler tarafından hediyelerin kayıtlarının tutulması sağlanmalıdır.

Golf Günleri gibi kabul edilen hayır işi organizasyonları ile bağlantılı olarak Polis Servisi’ne bağış yapılmasına, teftişler için düzenli kayıtları tutulmak şartıyla, izin verilmiştir.

Resmi görevlerinizin ifası sırasında başka kişi ya da kurumlar tarafından sağlanan yemek ve hafif içecekler dışındaki hususların bedellerinin, eğer bunlar işle alakalı uygun türden masraflarsa, Servis’iniz tarafından (ilgili kişi ya da kurumlara) geri ödenmesini talep etmeniz beklenmektedir.

Üniformalı olarak görev yapan memurlar için trenlerde sağlanan ücretsiz bilet uygulamaları gibi faydalanmalara, Polis Servisi ile ilgili kurum arasında yapılan yürürlükteki yazılı indirim anlaşmalarına uygun olması koşuluyla, izin verilmiştir. Başka bir ifade ile, resmi bir düzenleme olmalı ve siz bu düzenlemeye uygun hareket etmelisiniz.

Her hangi bir kişi ya da kurum tarafından Servis’e, bir malzemenin, hizmetin veya nakit paranın, kamuya duyurulması ya da sponsor olarak kabul edilmesi gibi bir fayda sağlamak şartıyla verilmesi durumlarında, Servis’in Sponsorluk ve Zimmete Alma Politikası (1996)’na uymalısınız. Başka şekilde ticari ürünlerin ve hizmetlerin kabulü (zimmete alınması) yasaktır.

10. Ayrımcılık ve Taciz
Meslektaşlarınıza ya da halka karşı, aşağıdaki sebeplerle ayrımcılık yapamazsınız:

a. Cinsiyet,
b. Fiziksel görünüş,
c. Medeni hal,
ç. Hamilelik,
d. Yaş,
e. Irk,
f. Etnik ya da ulusal köken,
g. Fiziksel ya da zihinsel özürlülük,
ğ. Cinsel tercihler,
h. Dini ya da politik inançlar.

Eğer bir taciz ya da ayrımcılığa şahit olursanız, mümkünse bunu durdurmak için bir şeyler yapmalısınız ve bu durumu yöneticinize ya da diğer bir kıdemli memura rapor etmelisiniz.

Taciz örnekleri şunları içerir:

a. Sözlü hakaretler ya da tehditler,
b. Bir kişinin vücudu, giyimi, medeni hali, cinsiyeti, hamileliği, etnik veya ulusal kökeni, cinsel yaşam tarzı ya da özürlülüğü hakkında rahatsız edici yorumlar, şakalar, imalar ya da kızdıran hareketler,
c. Cinselliği çağrıştıran, ırkçı ya da diğer tür saldırgan veya küçültücü poster ya da karikatür gibi materyaller gösterilmesi,
ç. Fiziksel yıldırmalar,
d. İnsanların mahcubiyet duymalarına ya da utanıp sıkılmalarına sebep olabilecek türden şakalar,
e. Israrcı ve hoş olmayan davetler, istekler ya da bu türden yıldırmalar,
f. Rahatsız edici bir şekilde sırıtan bakışlar ve/veya diğer tür saldırgan mimikler,
g. Laf atma, çimdikleme, yumruk atma, dokunma gibi ısrarcı ve hoş olmayan fiziksel temaslar.

Taciz; özünde, bir kişiye korkma, kendini rahatsız hissetme ya da iş ortamında başa çıkamayacağı duygular yaşatan her hangi bir davranıştır.

11. Saldırgan Dil

Halka ya da Polis Servisi memurlarına karşı müstehcen ya da saldırgan bir dil kullanılması kabul edilemez.

Bu kurala uymamak, düzeltici danışmanlık hizmeti ve gerekirse uygun disiplin tedbirleri alınması ile sonuçlanır.

12. Yönetim
Bütün yöneticiler ve komutanlar, maiyetinin işle ilgili ihtiyaçları konusunda hesap vermek durumundadır ve onlardan şunlar beklenir:

a. Personelini, onlara uygulanan mevzuat ve eğer kurallara uymakta başarısız olurlarsa bunun sonuçları konusunda bilgili kılmak,
b. Uygun davranış ve hizmetin önemli yönleri açısından ortak değerler geliştirmek ve bu değerleri personeline aşılamak,
c. Bütün personeline dürüst ve nazik davranmak. Bilhassa, yönetici ve komutanlar;
ç. Bu Davranış ve Etik Kuralları hakkında personelini bilgilendirmeli,
d. Esnek ve personelin hem içerideki hem de dışarıdaki çalışma ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş iş ortamını destekleyen bir çevre sağlamalı,
e. Eğitim ve kişisel gelişime bütün personelinin eşit erişim imkanları olmasını sağlamalı,
f. Bireysel ve ekip başarılarını takdir etmeli ve ödüllendirmeli,
g. Yolsuzlukları önleyici etkin yerel tedbirler geliştirmeli ve uygulamalı,
ğ. Aktivitelerin, olayların, kararların ve bu kararlar için sebeplerin personeli
tarafından yazıldığı (dokümantasyona geçildiği) tam ve doğru bir kayıt (arşiv) sistemi oluşturmalı ve devam ettirmeli,
h. Personeli arasında polis hizmeti, amaçları ve ortak plan konusunda bir anlayış birliği geliştirmeli,
ı. Personeli için üzerinde anlaşılmış gerçekçi hedefler geliştirmeli,
i. Performans problemlerini tartışarak ve çözerek personelinin gelişmesini takip etmeli,
j. Etkin bir şekilde planlama yaparak etiğin öğrenilmesi hususunda gelişme imkanları sunmalı ve bunu sürekli kılmalı,
k. Polis hizmetinin hukuki, endüstriyel ve idari (yönetimsel) gereklerine uymalı,
l. Bu Kurallar’a ve benzeri davranış standartlarına uymakta başarısız olan personeline karşı uygun tedbirler almalıdır.

13. İlaçlar ve Alkol

Polis hizmetleriyle ilgili işleri, alkollün veya doktorunuz tarafından verilmiş olsa bile bir ilacın etkisi altındayken yapamazsınız. Bu hizmetler, seminer ve eğitim faaliyetlerini de kapsamaktadır. Ayrıca, izinliyken de benzeri şekilde (alkol veya ilaç ile) etkilenmiş bir durumdaysanız işyerini ziyaret edemezsiniz.

14. Müşteri Hakları

Biz, bizle işi olan kişilere ya da kurumlara (müşterilerimize) tatmin edici seviyede bir hizmet sunacağımızı garanti ediyoruz.

Eğer profesyonellik, kibarlık, eşitlik ve sizin kontrolünüzdeki benzeri diğer faktörlerle uyumlu olmanız gerekirken başarısızlığınız sebebiyle yetersiz bir hizmet sunulmuşsa, bundan sorumlu tutulursunuz.

Müşteriler; sorularının cevaplandırılması, polisle irtibata geçmelerine sebep olan konular hakkında bilgilendirilme ve şikayette bulunma temel haklarına sahiptirler.

Bilgi edinme ve yardım almaya hakkı olmak üzerine odaklanan Mağdur Hakları Konusunda NSW Hükümeti Yönetmeliği’nin gerekleri ile ilgili olarak sorumluluklarınızı bilmeniz gerekmektedir.

15. Yetki Sınırları

Durumunuz ne olursa olsun, kanun ve Polis Servisi’nin verdiği yetkilere uygun olarak hareket ediniz.

Bir harekete karar vermek için inisiyatif kullanmaya yetkilendirilmişseniz, bütün şartları gözden geçirdiğinize ve makullük prensibini uyguladığınıza emin olmalısınız.

16. Mesleki Yeterlilik ve Gelişme

Polis Servisi, personelinin eğitim ve gelişim ihtiyaçlarını karşılamakla sorumludur. Siz de mesleki yeterliliğinizi ve gelişiminizi sürdürmekle sorumlusunuz.  Servis, her ne kadar dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış hataların yapılabileceğini kabul etse de, siz yeterliliğiniz (yetenekleriniz) ve yetkileriniz dışında hareket edemezsiniz. Yetkinizin nasıl kullanılacağı ya da görevin nasıl yerine getirileceği konusunda bir şüphe duyarsanız, ve imkan dahilinde ise, iş arkadaşlarınıza ya da amirinize danışma göreviniz vardır.

17. Özel Hayattaki Davranışlar

Görev haricindeyken yapılması gereken kanuni davranış, Polis Servisi’nin itibarını sarsmayan ya da böyle bir sarsma potansiyeli olmayan davranışlardır. Bütün Polis Servisi memurları, görevde olsun veya olmasın, bu Davranış ve Etik Kuralları’nı da içine alan mevzuatın ruhuna ve lafsına uygun hareket etmek ve halk tarafından bu şekilde görülmek mecburiyeti altındadırlar.

İş performansınızı olumsuz etkileyen özel hayatınızdaki her hangi bir hareketiniz işle alakalı bir mesele olarak görülecektir.

18. Basınla İlişkiler

Basına bilgi verirken özel kanuni sınırlandırmalar dikkate alınmalıdır. Bunlar; özel hayatın gizliliği, mağdur ve ailesinin strese sokulmama (en az strese sokulma) hakkı, sanığın adil yargılanmasını etkilememe haklarıdır.

Eğer basına açıklama yapma yetkisine sahipseniz, yayımlanan Medya Politikası (Talimat 52)’na uymalısınız. Bu doküman; medyaya hangi bilginin verilebileceğini, dikkate alınacak durumları, medyaya bilgi vermek için gerekli olan yetki (makam) seviyesini belirtmektedir.

19. Kamuya Yönelik Yorumlar Yapma

Bir sivil olarak kamuya yönelik yorumlar yapma ve politik ve sosyal konular hakkında tartışmalara katılma hakkınız olsa da Polis Servisi adına veya bu şekilde algılanabilecek tarzda yorum (açıklama) yapamazsınız. Eğer onay alırsanız, Polis Servisi faaliyetleri ile ilgili olarak mesleki, eğitimsel ve toplumsal grupların görüşme taleplerini kabul edebilirsiniz. Eğer bu görüşmelerde (uygun görülmüş ikinci iş kazancı dışında) bir ücret alırsanız, bu ücret Polis Servisi’nin ilgili hesabına yatırılmalıdır. Ücrete siz sahip çıkamazsınız.

20. Gizli Bilgiyi Koruma

Uygun yetkilendirme ya da kanuni bir sebep olmadıkça, Bilgisayara Aktarılmış Operasyonel Polis Sistemi (COPS)’nde saklanan bilgiler gibi resmi bilgilere erişim, kullanma ve açıklama yetkiniz yoktur. Bunu yaptığınız taktirde, bir yargı süreciyle karşılaşacaksınız ve belki de işinizi kaybedebilirsiniz. Gizli bilgilere yetkisiz kişilerin erişemediğinden ve hassas bilgilerin ister Servis içinden olsun isterse Servis dışından olsun sadece kanuni bir erişim ihtiyacı olan kişilere verildiğinden emin olmalısınız.

21. İmkanların ve Malzemenin Kullanımı

Resmi imkanlar ve malzemeler, sadece resmi izin alındığında özel kullanıma verilebilir. Bunlar, resmi işin yürütümünü engellememek şartıyla, kısa süreli yerel telefon görüşmelerini ve faks cihazının sınırlı kullanımını kapsayabilir. Servis araçlarının (malzemelerinin) özel kullanımı için verilen izinler kaydedilmelidir (arşivlenmelidir).

22. İkinci İş

Resmi görevlerin dışında her hangi bir (ikinci) işe girmeden önce onay almalısınız. Polis Servisi görevleri önceliklidir ve gerçek bir çıkar çatışması ya da potansiyel bir çıkar çatışması ihtimali varsa ikinci işe izin verilmeyecektir.

23. İlgili Mevzuat

Polis Servisi memurlarına uygulanacak ve içinde davranış standartlarının bulunduğu temel mevzuat; Polis Hizmetleri Kanunu (1990), Polis Hizmetleri Yönetmeliği, Kamu Kesimi Yönetim Kanunu (1988)’dur.

Aşağıda isimleri ve yılları belirtilen mevzuat da konuyla ilgilidir:

a. Polis Dürüstlük Komisyonu Kanunu (1996),
b. Ayrımcılığı Önleme Kanunu (1977),
c. Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon Kanunu (1988),
ç. Ombudsman (Kamu Denetçiliği) Kanunu (1974),
d. Koruma Güvenceli Açığa Çıkarma Kanunu (1994),
e. Kamu Maliyesi ve Kamu Hesaplarının Denetlenmesi Kanunu (1983)

Türkçe’ye tercümesi Cengiz Sayın tarafından 2006 yılında yapılmıştır.

Tahir Taner

0

Prof. Dr. Mehmet Tahir Taner, (D. 28 Mart 1883, Eskişehir – Ö. 12 Eylül 1962, İstanbul), Türk hukuk tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir hukukçu, akademisyen, ordinaryüs profesör ve yazardır. Kendisi, Türk hukuk sistemine olan katkıları, yetiştirdiği öğrenciler ve yazdığı eserlerle unutulmaz bir isim olmuştur.

 

Eğitim Hayatı

Tahir Taner, ilk ve orta öğrenimini Eskişehir’de, lise eğitimini ise Galatasaray Lisesinde (Mektebi Sultani) tamamladı. 1905 yılında İstanbul Mekteb-i Hukuk’tan mezun oldu. Avukatlığa başladı ve aynı zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği yaptı. 1906’da Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edildi. İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığında, bu imkandan yararlandı. Hukuk eğitimi için Paris’e giderek 1912 yılında Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni başarıyla bitirdi. Paris’te kaldığı dönemde ceza hukuku uygulamalarını yerinde inceleyerek mahkemelerde deneyim kazandı. Fransız Cezaevleri Genel Müdürlüğü’nde ve mahkemelerde staj yaptı.

Mesleki Kariyeri: Türkiye’nin Öncü Hukukçusu ve Akademisyeni

1913 yılında yurda dönüşünde Adliye Nezareti Müfettiş Muavinliği görevine getirilen Taner, aynı yıl Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne atandı. 1918’de İstanbul Hukuk Mektebi’nde Ceza Hukuku müderrisliği görevini üstlendi. Kurtuluş Savaşının ardından Ankara’ya geçerek, 1922 yılında TBMM Hükümeti Adliye Vekâleti Müsteşar Vekilliği görevine başladı. Bu dönemde muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına katıldı. Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerdeki müzakerelere Hükümet namına iştirak etti.

Lozan Sulh Konferansı delegasyonunda yer alarak kapitülasyonların kaldırılmasında önemli bir rol oynadı. 

1923 yılında İstanbul’a dönen Taner, Mülkiye müderrisliğine geri döndü. 1927 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’nin reisi (dekanı) oldu. 1928’den itibaren Paris Tahkim Mahkemesinde Türkiye’yi temsil etti. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla birlikte, Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörlüğü ve Dekanlık görevlerine atandı. 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü’nü kurdu 1955 yılına kadar bu Enstitü’nün müdürlüğünü yürüttü. 1955 yılında yaş haddinden emekli oldu, ancak hukuki alandaki çalışmaları emeklilik döneminde de devam etti. Emekli olduktan sonra Taner’in yürüttüğü kürsü başkanlığına  Sulhi Dönmezer getirildi. 

Hukuki Eserleri ve Akademik Katkıları

Tahir Taner, Türk hukuk literatüründe önemli bir yer edinen çok sayıda eserin yazarıdır. Ceza hukuku ve ceza usul hukuku alanında yazdığı eserler, hala Türk hukukçular tarafından referans alınmaktadır. Öne çıkan eserleri arasında şunlar yer almaktadır. 

  • Hukuk-ı Ceza (1928)
  • Ceza Hukuku ve Türk Ceza Kanununun Şerhi (1937)
  • Tanzimat Devrinde Ceza Hukuku (1940)
  • Ceza Muhakemeleri Usulü Ders Notları (1942)
  • Ceza Hukuku; Umumi Kısım (1949)
  • Türk Ceza Kanununun 9.7.1953 Tarihli ve 6123 Sayılı Kanun’la Değiştirilen Hükümleri (1954)
  • Tahir Taner’e Armağan (İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri, 1956)

Vakıf ve Burs Faaliyetleri

Tahir Taner, 1948 yılında Tahir Taner Vakfı‘nı kurarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören başarılı ve ihtiyaç sahibi öğrencilere burs imkanı sağladı. Prof. Tahir Taner Vakfı; günümüze kadar İÜ Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören binlerce öğrenciye burs verdi. Ayrıca, Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Kriminoloji alanlarında düzenlenen hukuki eser yarışmalarıyla bilimsel çalışmalara destek oldu.  Vak­fın ama­cı: İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Hu­kuk Fa­kül­te­si’nde oku­yan ça­lış­kan, ba­şa­rı­lı an­cak ge­çim sı­kın­tı­sı çe­ken ve ön­ce­lik­le ba­ba­sını kaybetmiş öğ­ren­ci­le­re, va­kıf se­ne­din­de be­lir­le­nen ko­şul­lar için­de “Ta­hir Ta­ner Burs­la­rı” ve­ril­me­si ve Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku veya Kriminoloji alanında Vakıf Yönetim Kurulu’nca belirlenen bir konuda düzenlenen yarışmalarda jüri tarafından başarılı bulunan eserlere ödül ve­ril­me­si­dir.

Onurlu Duruşu

Tahir Taner, yalnızca akademik ve hukuki katkılarıyla değil, ilkeli duruşuyla da tarihe geçmiştir. 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında, geçmişe yönelik ceza kanunu çıkarılmasını öneren girişimlere karşı çıkarak, “Ben tarihin hükmünden korkarım” sözleriyle onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu yaklaşımı, Türk hukukçuları arasında bir ahlak ve adalet sembolü olarak anılmasını sağlamıştır.

Lozan Konferansı ve Diğer Diplomatik İlişkilerdeki Hukuki Katkıları

Lozan Barış Konferansı sırasında İsmet İnönü’nün hukuk danışmanı olarak görev alan Tahir Taner, kapitülasyonların kaldırılmasında büyük rol oynadı. Hukuki bilgi birikimi ve etkili savunmaları sayesinde, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık yolunda önemli bir hukuki başarı elde etmesine katkıda bulundu. Ayrıca; Atina, Selanik, Bükreş, ve İstanbul Balkan Konferanslarında Türk heyetinde yer aldı. 

Öğrencileri ve Etkisi

Tahir Taner, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yaptığı yıllarda, Türkiye’nin önde gelen hukukçularından Prof. Dr. Sahir Erman ve Ord. Prof. Sulhi Dönmezer gibi isimlerin yetişmesine öncülük etti. Akademik çalışmaları ve örnek kişiliğiyle birçok hukukçuya ilham kaynağı oldu.

Mirası

İyi derecede Fransızca bilen ve Aliye Taner ile evli olan Tahir Taner, 12 Eylül 1962 tarihinde, 79 yaşında iken hayata y veda etmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir. 

Taner, hukuk alanındaki çalışmalarıyla Türkiye’ye eşsiz bir miras bıraktı. Hukukçu, yazar ve akademisyen kimliğiyle hukuk tarihimizde saygın bir yer edindi. 12 Eylül 1962’de İstanbul’da hayata veda eden Tahir Taner, bilimsel ve insani değerleriyle hatırlanmaya devam etmektedir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından periyodik olarak Profesör Tahir Taner Vakfı Eser Yarışması düzenlenmektedir.  

Tahir Taner|e Armağan

Bu eser, Fakültemizin Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörü ve Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü Müdürü muhterem Tahir Taner’in yarım asra yakın bir müddetle Devletimiz için ve Üniversitemizde ifa eylemiş bulunduğu büyük hizmetler dolayısıyla kanuni yaş haddini ikmal ederek emekliye ayrılırken, Fakültemizin şükran duygularını ifade için neşredilmiştir. Ord. Prof. Dr. Tahir Taner 28 Mart 1883 (1299) tarihinde Eskişehir’de doğmuş, lise tahsilini Galatasaray’da ikmal ederek 1905’de mezun olmuş, yüksek tahsilini yaptığı İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olur olmaz avukatlığa başladığı gibi, ayni zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği vazifesini üzerine almak suretiyle tedris mesleğine ta ilk gençlik çağında girmiştir. Daha sonra açılan bir müsabakayı kazanarak, uhdesinde muallimlik baki kalmak üzere, Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edilmiştir (1906).

İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığından, bu maksatla Adliye Nezaretinde açılan müsabakayı birincilikle kazanan Tahir Taner Paris’e. gitmiş (1909) ve orada hukuk tahsilini ikmal ile mezun olduktan sonra (1912), Fransa “Cezaevleri İdare-i Umumiyesi” ile Paris Müddeiumumîlik dairelerinde ve mahkemelerde tatbikat görmüştür. Memlekete avdetini müteakip 1329 da (1913) Adliye Nezareti Teftiş Heyeti Riyaseti refakatine ve biraz sonra aynı sene içinde “Umuru Cezaiye Müdürlüğüne” tayin edilerek bu vazifede sekiz sene çalışmıştır. Bu müddet zarfında muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına ve bunların Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerindeki müzakerelerine Hükümet namına iştirak ettiği gibi, Fransa ile mevcut ihtilaflı meselelerin halli için akdolunan Tahkimname gereğince kurulmuş olan Muhtelit Komisyonda Hükümeti temsil eylemiştir. 1956 – İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri

Ceza Hukuku

Ceza Hukukunun umumi kısmı ders notları halinde bundan evvel birkaç kere basılmıştı. En son olarak bilhassa talebemiz için hazırlanan ve kırk forması tabedilmiş bulunan kitap tamamlanmak üzere iken Ceza Kanununda birçok değişiklikler yapılmış olduğu gibi, çıkan kısmın fasikül şeklinde tevzii dolayısıyla mevcudu da tamamen tükenmiş bulunduğu için kitabın yeniden bastırılması lüzumu hâsıl olmuştur. Plan, tertip ve tasnif bakımından bu bası evvelkilerinden farklı olmamakla beraber, bahislerin muhtevası ve dip notları ile bibliyografyalar çok genişletilmiştir. Sosyal, siyasi ve iktisadi sahalardaki tahavvüllerle çok yakından alakalı olan, suç ile cezayı ve emniyet tedbirlerini, suçlulukla mücadele tedbir ve vasıtalarını da mütalaa eden Ceza Hukuku daimi bir inkişaf halinde bulunduğu ve hususuyla küçükler tarafından işlenen suçların hemen her memlekette endişe verecek derecede artması bütün medeni dünyayı esaslı surette meşgul eden âlemşümul bir problem olarak ele alındığı için, kitabın bu basısına kanunlarımızda son zamanlarda yapılmış olan değişikliklerin ilavesi ile iktifa edilmemiş, yabancı mevzuattaki yenilikler, doktrin ve tatbikattaki gelişmeler, mahkeme içtilıatları, muhtelif Ceza Hukuku kongrelerinde varılan neticeler, Milletlerarası anlaşmalar, mevzularımızı ilgilendirdiği nispette, kayıt ve işaret olunmuştur.

Böylece kitabın ihtiva ettiği bahisler yeniden gözden geçirilerek hayli genişletilmiş, hatta bunlardan bazıları ve mesela muhtelif Ceza Hukuku Mekteplerine, günün meselesi olan çocuk suçluluğuna ait kısımlar yeni baştan yazılmıştır. Kitapta derinleştirmeğe lüzum görülen noktalar hakkında İtalyanca eserlerden bazı kısımları tercüme etmek ve kitabın muhtelif bakımdan arama cetvellerini vücuda getirmek suretiyle büyük himmet ve yardımlarda bulunmuş olan değerli Doçentimiz Doktor Sahir Erman ile matbaa ve formaların tashihi işlerinde hayli emek sarfetmiş bulunan kıymetli mezunlarımızdan Avukat Daim Seven’e bu yardımlarından dolayı en samimi teşekkürlerimi burada da tekrar etmeği borç bilirim. 1949 – Dr. M. Tahir Taner

Ceza Muhakemeleri Usulü

Ceza Muhakemeleri Usulü, geniş mânada Ceza Hukukunun bir kısmını teşkil eder. Suçun ve suçlunun meydana çıkarılması, bunlara ait delillerin toplanması ve suç işliyenler hakkında kanunda yazılı cezaların hüküm ve tatbik edilmesi için salâhiyetli makam ve memurlar tarafından yapılması lâzım gelen muameleleri ve takibi icabeden kaide ve yolları gösterir. Bu tarife göre Ceza Usulünün asıl Ceza Hukuku ile pek sıkı bağları vardır. Ceza kanunu suçları ve cezalarını gösteren bir esas kanunudur; Ceza Muhakemeleri Usulü kanunu ise cezaların suç işliyenlere ne suretle, hangi kaidelere göre tatbik edileceğini gösteren bir şekil kanunudur.

Kanunun, işlenmesi yasak olan fiilleri ve cezalarını tesbit etmesi kâfi gelmez; suçların ve bunları işliyenlerin nasıl bulunup takip olunacağını tayin eylemesi ve cezaların hüküm ve tatbikim da temin etmesi iktiza eder. İşte Ceza Muhakemeleri Usulü Hukukunun mevzuu bu neticeleri elde etmeğe yarıyacak kaidelerdir. Ceza Muhakemeleri Usulü bulunmadıkça Ceza kanunu bir şey ifade etmez. Çünkü Ceza kanunu statik, hareketsiz bir haldedir; suçları, cezalarını, cezaî mesuliyetin esaslarını, bunu kaldıran, hafifleten, ağırlaştıran sebepleri ve saireyi mücerret surette göstermekle iktifa eder. Ceza Muhakemeleri Usulü ise statik, hareketsiz bir halde bulunan Ceza kanununu harekete getirir, onu dinamik bir hale koyar… 1945 – Ord. Prof. Tahir Taner

Dünya Sulak Alanlar Günü

0

Dünya Sulak Alanlar Günü (World Wetlands Day), Ramsar Sözleşmesi‘nin önemini hatırlamak üzere 1997 yılından itibaren her yıl 2 Şubat tarihinde kutlanmaktadır.

Dünya sulak alanlarının yaklaşık %90’ının 1700’lerden beri bozulduğu, 1970’ten bu yana dünyadaki sulak alanların %35’inin kaybolma tehlikesi altında olduğu raporlanmaktadır.

BM Genel Kurulu Kararı

BM Genel Kurulu, 30 Ağustos 2021 tarihinde 2 Şubat’ı Dünya Sulak Alanlar Günü olarak belirleyen 75/317 sayılı Kararı kabul etmiştir. Sulak alanların önemini kutlamak, farkındalığı artırmak, akıllı kullanım, tasarruf, koruma ve restorasyonunun önemi vurgulanmaktadır.  Sulak alanlar, nehirler, göller ve bataklıklar da dahil olmak üzere yaşamı destekleyen su bazlı hayati ekosistemlerdir.

Dünya Sulak Alanlar Günü Temaları

2026 “ Sulak Alanlar ve Geleneksel Bilgi: Kültürel Mirası Kutlamak”
2025 Ortak geleceğimiz için sulak alanları korumak
2024 Sulak alanlar ve insan refahı
2023 Sulak alanların restorasyonunun zamanı geldi
2022 İnsanlar ve doğa için sulak alan eylemi
2021 Sulak alanlar ve su
2020 Sulak Alanlar ve Biyoçeşitlilik
2019 Sulak Alanlar ve İklim Değişikliği
2018 Sürdürülebilir Bir Kentsel Gelecek İçin Sulak Alanlar
2017 Afet Riskini Azaltmak İçin Sulak Alanlar
2016 Geleceğimiz İçin Sulak Alanlar: Sürdürülebilir Geçim Kaynakları
2015 Geleceğimiz İçin Sulak Alanlar
2014 Sulak Alanlar ve Tarım: Büyüme için Ortaklar
2013 Sulak Alanlar Suyu Korur
2012 Sulak Alan Turizmi: Harika bir deneyim
2011 Su ve sulak alanlar için ormanlar
2010 Sulak alanlara bakım – İklim değişikliğine bir cevap
2009 Yukarı Akış, Aşağı Akış: Sulak alanlar hepimizi birleştiriyor
2008 Sağlıklı Sulak Alanlar, Sağlıklı İnsanlar
2007 Yarın için balık mı?
2006 Risk Altındaki Geçim Kaynakları
2005 Sulak Alan Çeşitliliğinde Zenginlik Vardır – Bunu Kaybetmeyin
2004 Dağlardan denize – Sulak alanlar bizim için çalışıyor
2003 Sulak alan yoksa su da yok
2002 Sulak alanlar: Su yaşamı ve kültürü
2001 Sulak alan dünyası – Keşfedilecek bir dünya
2000 Uluslararası öneme sahip sulak alanlarımızı kutluyoruz
1999 İnsanlar ve sulak alanlar – Hayati bağ
1998 Suyun yaşam için önemi ve su temininde sulak alanların rolü
1997 Sulak Alanlar Günü ilk kez kutlandı

Ramsar Sözleşmesi 

Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler, 1971 yılı Şubat ayında İran’ın Ramsar kentinde sözleşmeyi imzalanmıştır. 2025 yılı itibari ile 172 ülke tarafından kabul edilen Sözleşme, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin tam adı ‘Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme‘dir.

Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne 17 Mayıs 1994’ ten itibaren resmen taraf olmuş, Resmî Gazete’de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmeliği yeniden düzenlemiştir.

Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Sözleşmenin Önemi ve Hedefleri

  • Ramsar Sözleşmesi, sucul ekosistemlerin korunmasını amaçlamakta ve bu amaçla küresel işbirliklerine öncelemektedir.
  • İmzacı ülkeler, sulak alanların korunması için gerekli politikaları geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmektedir. .
  • Sözleşme, biyolojik çeşitliliği artırma amacı gütmekte ve doğal yaşam alanlarının sürdürülebilirliğini sağlamayı hedeflemektedir.
  • Katılımcı ülkeler, belirledikleri sulak alanları uluslararası listeye kaydedecek ve bu alanları koruyacaktır.
  • Ramsar Sözleşmesi, ülkelere sulak alanların ekolojik karakterini koruma sorumluluğu yüklemektedir. Ayrıca Sözleşme, su kaynaklarını sürdürülebilir kullanımını öngörmektedir.
  • Sözleşme, çevresel yönetim stratejilerini bütüncül bir yaklaşımla ele almakta ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamaktadır.
  • Ramsar, çevre politikalarını entegre etmeyi öngörmektedir. Yerel, ulusal ve uluslararası bir çerçeveye sahiptir.
  • Katılımcı devletler, koruma yükümlülüklerini raporlamakta ve düzenli denetimlerle ilerlemeyi takip etmektedir.
  • Sözleşme, ulusal ve yerel düzeyde sürdürülebilir kalkınma hedeflerine uyumludur. Ramsar, tüm dünyaya doğal kaynak yönetimi için rehberlik etmektedir.
  • Ramsar Sözleşmesi, sulak alanların küresel ölçekte öncelikli korunması gerektiğini vurgulamış çevre bilincini artırmıştır.

Türkiye’nin Taahhütleri

Türkiye, Akyatan Gölü, Burdur Gölü, Gediz Deltası, Göksu Deltası, Kızılırmak Deltası, Kızören Obruğu, Kuyucuk Gölü, Manyas (Kuş) Gölü, Meke Maarı, Nemrut Gölü, Seyfe Gölü, Sultansazlığı, Uluabat Gölü, Yumurtalık Lagünü’nü Ramsar Alanı olarak tescil etmiş, ulusal sınırları içindeki bu sulak alanları korumayı ve akıllı kullanımını sağlamayı uluslararası düzeyde taahhüt etmiştir. Uzmanlar, Türkiye’de son 60 yılda 260’tan fazla gölün, derenin, sulak alanın işlevsiz hale geldiğini ya da kuruduğunu ileri sürmektedir. 

İstanbul Toplantısı 

Dünya Su Konseyinin İstanbul’da yaptığı toplantının ve 2009 yılı Dünya Sulak Alanlar Günü’nün ana teması “Sulak Alanlar Bizi Birleştirir”, sloganı da “Akıntıya Karşı-Akıntı Yönünde” olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda 2009 Dünya Sulak Alanlar gününde sulak alanların çevrelerine sağladıkları faydalar, nehir havzalarındaki faaliyetlerin sulak alanları nasıl etkilediği ve daha başarılı havza yönetimi üzerinde durulmuştur. Havzaların korunması ve doğru yönetimi konusunda bilinç oluşturulması da odak noktası olarak belirlenmiştir.

2 Şubat – Hukuk Takvimi

0
2 Şubat - Hukuk Takvimi
2 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

DÜNYA SULAK ALANLAR GÜNÜ 

137 Roma imparatoru Didius Julianus (Marcus Didius Salvius Julianus Severus) doğdu. (2 Şubat 137–1 Haziran 193) 28 Mart 193-1 Haziran 193 tarihleri arasında görev yaptı. Senatoda kabul edilen bir önerge sonucunda kendisinden sonraki imparator Septimius Severus tarafından ölüme mahkûm edildi. Kafası kesilerek infaz edildi.

1207

Vizigotların sekizinci kralı II.Alaric, Roma hukukunun bir koleksiyonu olan Kanunlar Kitabını (Lex Romana Visigothorum) ilan etti. Roma hukukçuları tarafından derlenen, piskoposları ve soylularının onayıyla kabul edilen bir Roma hukuku koleksiyonudur ve Roma Hukukunun günümüze ulaşması bakımından önemli bir kaynaktır. Orta Çağ boyunca önemini korumuş ve Roma hukukunun Batı Avrupa hukukuna girmesine yardımcı olmuştur. Roma Hukukunun özeti olan eseri düzenleyen ve dağıtan Alaric’in şansölyesi Anian’ın adıyla Breviarium Aniani olarak da anılmıştır.

506

Bugünün Estonya ve Letonya bölgelerini içine alan Terra Mariana (Livonya) kuruldu. 1561’de Livonya Savaşından sonra Terra Mariana’nın varlığı sona erdi.

1438

Transilvanya köylü isyanının dokuz lideri Torda’da idam edildi. İsyanı yöneten György Dózsa (1470-1514) önderliğindeki Transilvanyalılar, asillere karşı köylü ayaklanmasını yönetmiş, isyanın sonunda yakalanmış, işkence görmüş ve dava arkadaşlarıyla beraber idam edilmiştir.

1848 Meksika-Amerika arasındaki savaşı sona erdiren Guadalupe Hidalgo Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla Rio Grande ve Gila nehirleri ABD ile Meksika arasında sınır kabul edildi, ABD, 15 milyon dolar karşılığında bugünkü Arizona, Kaliforniya, Colorado’nun batısı, Nevada, New Mexico, Teksas ve Utah’ı kapsayan 1.360.000 km2lik bir alanı Meksika’dan adı. ABD’nin kıtadaki yayılması, 1853’teki Gadsden Alımı’yla kazanılan topraklar dışında, tamamlanmış oldu.


Guadalupe Hidalgo Antlaşması metninin kapağı.

1849 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi William Jay Gaynor doğdu. (Ölümü: 10 Eylül 1913) Devlet okuluna gitti ve ardından Whiteboro Ruhban Okulu’nu bitirdi. Avukatlık yapacağı New York’a gelmeden önce Boston’da devlet okulunda öğretmenlik yaptı. Horatio ve John Seymour hukuk firmasında çalıştıktan sonra 1875 yılında Baro’ya kabul edildi. Belediye Başkanlığı teklifini reddederek 1893-1909 yılları arasında New York Yüksek Mahkemesi‘nde yargıç olarak görev aldı. 1905’te Temyiz Bölümüne atandı. Yeniden gelen teklifi kabul etti ve 1910-1913 yılları arasında New York Belediye Başkanlığı yaptı. Reformist bir belediye başkanı oldu, göreve geldikten kısa bir süre sonra, üst düzey hükümet görevlerini uzmanlara teslim etti. Patronaj, torpil ve nepotizmi etkin bir şekilde engelledi. 9 Ağustos 1910 tarihinde eski bir belediye çalışanının düzenlediği suikasttan sağ kurtuldu ancak konuşma yetisini kaybetti.  1913’te bir şezlongda dinlenirken aniden yaşamını yitirdi.

1856 1856- Osmanlı Devleti ve müttefikleri; İngiltere, Fransa ve Piyamonte Krallığı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı’nı sona erdiren Viyana Protokolü imzalandı
1873 Alman hukukçu ve diplomat Konstantin von Neurath doğdu. (Ölümü: 14 Ağustos 1956)
1880 Cadde ve sokakların gece aydınlatılması uygulamasına ilk defa Hindistan Wabash’ta başlandı.
1891 İtalyan hukukçu ve politikacı Antonio Segni doğdu. (Ölümü: 1 Aralık 1972) Sassari Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. İtalyan Halk Partisi’ne katıldı ve 1923’ten 1924’e kadar ÜFE’nin ulusal meclis üyeliğinde bulundu. 1920’de medeni usul hukuku alanında profesör oldu. Perugia ve Roma dahil olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders verdi. 1942’de Hıristiyan Demokratların kurucularından biri oldu. 1944’ten 1946’ya kadar Ziraat Müsteşarlığı görevinde bulundu. 1946’da Kurucu Meclis’e milletvekili seçildi. 1946’dan 1951’e kadar Tarım ve Orman Bakanlığı ve 1951’den  1953’e kadar Eğitim Bakanlığı yaptı. 1958 yılında İtalya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı ve Savunma Bakanı oldu.  1960 yılında  Dışişleri Bakanı olarak çalıştı. 11 Mayıs 1962–6 Aralık 1964 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
1913 Japon çiftçi ve filozof Masanobu Fukuoka dünyaya geldi. (2 Şubat 1913 – 16 Ağustos 2008) Yerel kültürlerin toprağı sürmeden ve ilaç kullanmadan uyguladığı geleneksel organik tarımı savundu ve Doğal Tarım Felsefesini geliştirdi. İnsanlar üzerindeki etkisi tarımın ötesine geçerek bir doğal beslenme ve yaşam hareketini oluşturdu. Doğanın ilkelerini gözeterek yaşamanın gerekliliğini savundu. Mart 1997’de Rio de Janeiro’da, Dünya Zirvesi+5 forumu kendisini Dünya Meclisi Ödülü’ne layık gördü. 16 Ağustos 2008’de yaşamını yitirdi.
1920 Estonya ile Rusya arasında Tartu Barış Antlaşması imzalandı. Estonya Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren antlaşmadır. Antlaşma ile birlikte Sovyet Rusya, Estonya’nın bağımsızlığını tanıdı ve üzerindeki tüm haklarından vazgeçti.

Tartu Barış Antlaşması imza töreni
1919 İttihat ve Terakki Fırkası kapatılarak mallarına el konuldu.
1921 TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırıldı. Günümüzde, Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.
1925 1925’ten beri yürürlükte olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlük süresi iki yıl daha uzatıldı. 4 Mart 1929’da ilga edildi.
1928
  • Hukukçu ve 1988’den Temmuz 1989’a kadar İtalya Başbakanı olarak görev yapan Luigi Ciriaco De Mita dünyaya geldi. (2 Şubat 1928-26 Mayıs 2022)
  • Prof. Dr. İsmail Türk, 2 Şubat 1928’de Kula’da doğdu. 31 Aralık 1981’de  2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulan SPK’nın ilk başkanı olarak göreve atandı.
1933 Adolf Hitler, Almanya parlamentosunu feshetti.
1935 İlk yalan makinesi, Leonarde Keeler tarafından denendi.
1935 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı, tarihin ve insanlığın ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırıldı.

1952

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadın olan Safiye Ali dünyaya geldi. (2 Şubat 1894, İstanbul – 5 Temmuz 1952, Dortmund)  Mesleki çalışmalarının yanı sıra İstanbul’da başlayan feminist harekete katılarak Türk kadınının seçilme hakkı için mücadele etti. Türk Kadınlar Birliği’nin Sıhhiye Komisyonu başkanlığını üstlenerek fuhuşla mücadele için çalıştı. Kanser teşhisi konulması üzerine Türkiye’den ayrılarak Almanya’ya yerleşti. 5 Temmuz 1952’de Dortmund’da 58 yaşında yaşamını yitirdi.

1966

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri, laikliğe aykırı tutum ve gelişmelere karşı Ankara Üniversitesi SBF ve Hukuk Fakültesi öğretim üyelerince yayınlanan uyarı mahiyetindeki  bildirileri destekleyen yeni bir bildiri yayınladı.

1967 Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal getirildi.
1970 Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi ve toplum eleştirmeni Bertrand Arthur William Russell, yaşamını yitirdi. (18 Mayıs 1872 – 2 Şubat 1970)
1971 Sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uluslararası Ramsar Sözleşmesi  İran’da imzalandı.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi) 17 Mayıs 1994 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmişti.
1971
  • Anayasa Mahkemesi, 1971/13 sayılı kararı ile, siyasi partilere hazine yardımı yapılmasını, 1961 Anayasası’nın 12., 55. ve 56. maddelerine aykırı bularak 1219 sayılı kanunun tüm maddelerini iptal etti.

  •  Manisa’nın Gördes ilçesi Çiçekli köyünde Süleymancılık tarikatının inşa ettirdiği ve 3 yıldır faaliyette olan Kur’an Kursu’nun hocasının evine baskın yapan kaymakam ve jandarma komutanına taşlarla saldırdıkları için gözaltına alınan köylülerden 19’u tutuklandı.

1974 Bilimsel gelişmeye ilişkin araştırma programlarıyla ün kazanmış olan çağdaş bilim felsefecisi İmre Lakatos yaşamını yitirdi. (9 Kasım, 1922 – 2 Şubat, 1974)
1981 Millî Güvenlik Konseyi, eski sosyal güvenlik bakanlarından Hilmi İşgüzar‘ı, hakkındaki iddiaların incelenmesi için Yüce Divan’a sevk etmeyi kararlaştırdı.
1984 Ücretlilere Vergi iadesine ilişkin Kanun kabul edildi. Böylece 1 Ocak 1984 tarihinden itibaren ücretlilerin, memurların, emeklilerin, bunların eş ve çocuklarının ve bakmakla yükümlü olduğu yakınlarının kira giderleri hariç, ev eşyaları, yiyecek ve giyecek için yaptıkları harcamalar ile eğitim ve sağlık harcamaları vergi iadesine tabi olacak.
1986  Halk Gücü Devrimi’nden sonra Filipinler yeni bir anayasa kabul etti.
1987
  • Yeni Gündem Dergisi Yazı İşleri Müdürü Cengiz Turhan aleyhine derginin 41, 42 ve 46. sayılarında Yılmaz Güney’le ilgili haber ve fotoğraflara yer vermekle OHAL Kanunu ve 1983 tarihli sıkıyönetim yasağını ihlal etmekten dava açıldı.

  • İlhan Selçuk ve Cumhuriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında, Selçuk’un “Hülle Partisi” başlıklı köşe yazısında 12 Eylül’ü ve Milli Güvenlik Konseyi üyelerini kötülediği iddiasıyla 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

  •  Ali Özgentürk’ün “Su da Yanar” adlı filmi, “Türk polisini küçük düşürücü ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik sahneler bulunduğu” gerekçesiyle valilikçe yasaklandı.
1989 Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirdiği iddialarının muhatabı binbaşının görev yeri değiştirildi, İçişleri Bakanlığı’ndan 2 başmüfettiş Cizre’ye gönderildi.
1991 Silopi ve Cizre’ye gazetecilerin girmesi yasaklandı.
1995 İstanbul Devlet Güvenlik MahkemesiDüşünce Özgürlüğü ve Türkiye adlı kitabı toplatma kararı aldı. Kitabın dağıtıma verildiği gün toplatma kararı alındı. Eser, yirmi yazarın, 4 Ekim 1994 günü bir araya gelerek bir basın duyurusu ile duyurdukları “Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü ve Türkiye” başlıklı bildirilerini basına göndermeleri ve bu konuda yazılar yazılarak bir kitap çıkarılmasına karar vermeleri ile oluşmuştu. Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabının geliri üç kuruluşa bırakılacaktı: Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Yazarlar Birliği ve Edebiyatçılar Derneği.
1995 Özgür Ülke gazetesi “kapatılan Özgür Gündem gazetesinin devamı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.
2001 TAYAD’lı aileler, Kandıra F Tipi Cezaevi’ndeki mahkumlara işkence yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu
2004

Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan 11 katlı Zümrüt Apartmanı, yapım hatası nedeniyle çöktü: 92 kişi öldü. Olayın ardından, sorumlular hakkında soruşturma başlatıldı ve birçok kişi hakkında dava açıldı. 6 Şubat 2004’te binanın müteahhidi Ali Vedat Kaya ve taşeron İsmail Hakkı Canlıer, 17 Mart 2004 tarihinde ise proje sorumlusu Halil İbrahim Elliki tutuklandı. 18 Mart 2004’te Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu kişiler ve 3 belediye görevlisi hakkında dava açıldı. Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları ‘dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne neden olma’ suçundan mahkûm etti. Belediye Başkanı hakkında dava açılmadı. Apartmanın enkazında her yıl anma töreni yapıldı.

2006 Yüce Divan’da yargılanan eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın işveren Korkmaz Yiğit’ten 14 milyon dolar rüşvet aldığı iddiası düştü.
2007 Birleşmiş Milletler “İklim Raporu” açıklandı. Küresel ısınmanın insan yaşamını tehdit ettiği uyarısı yapıldı.
2009
  • Ergenekon davası kapsamında 41’i tutuklu 86 sanığın yargılandığı davanın 46. duruşmasında ifade veren Sami Hoştan, “Susurluk kazasındaki kayıp çanta bende.” dedi.
  • Libya lideri Muammer Kaddafi, 53 üyeli Afrika Birliği’nin yeni lideri olarak seçildi.
2010 AİHM, Sinan Işık’ın açmış olduğu davada, nüfus cüzdanında “din” ibaresinin yer almasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğuna hükmetti. Mahkeme, kimliklerdeki “Din” hanesinin 2006’dan beri isteğe bağlı olarak boş bırakıldığı yönündeki savunmayı haklı bulmayarak “dine ayrılan hanenin iptal edilmesinin tespit edilen ihlalin telafisi için uygun bir çözüm yolu oluşturacağı kanaatine varmaktadır.” şeklinde hüküm kurdu.
2011
  • Azerbaycan ve Türkiye arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Antlaşması 2 Şubat 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak Resmi Gazetenin 28 Mayıs 2011 tarihli sayısında yayınlandı.
  • Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasında  değişiklik ve ilaveler yapıldı.
  • İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Hrant Dink Cinayeti soruşturması kapsamında tartışılan isim Ramazan Akyürek’i, Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığına atadı. Eski İstihbarat Daire Başkanı Akyürek daha sonraki yıllarda sanık olduğu Hrant Dink Davasında 45 yıl hapis cezası aldı. 
2015 Mısır’da Kirdase’deki polis merkezine saldırmakla suçlanan darbe karşıtı 183 sanık hakkında idam kararı verildi.
2016 DHKP/C militanları oldukları ve Sabancı suikastı faili olarak 20 yıldır arandıkları öne sürülen  İsmail Akkol ile Fadik Adıyaman Yunanistan’ın Sisam adasından Kuşadası kıyılarına geçtiklerinin tespit edilmesi üzerine Söke otogarında yakalandı.
2025
  • Martı Tag Şoförünü Alıkoyan 4 Taksici tutuklandı.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikayaİzmir merkezli 13 ilde vatandaşları arayıp ‘Hakkınızda icra davası var’ diyerek dolandıran organize suç örgütüne yönelik düzenlenen ‘Hücre-7’ operasyonlarında örgüt elebaşının da aralarında bulunduğu 88 şüphelinin yakalandığını, 61’inin tutuklandığını açıkladı.
  • Gezi Davası‘nda tutuklanan ve halen Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde bulunan şehir plancısı Dr. Tayfun Kahraman, BirGün gazetesine mektup gönderdi: Toplumsal adalet can çekişirken tutsaklığın yarası kabuk bağlamıyor.”
  • Avrupa Birliği; yapay zeka sistemlerinin, sosyal puanlama, bireylerin profillerine göre suç eğilimlerini tespit etme, duygu tanımlama, davranış analiz etme, bireyleri biyometrik verilere göre kategorize etme gibi çeşitli alanlarda kullanımını yasakladı. AB Yapay Zeka Yasası, 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girmişti. AB yasasının genel amaçlı yapay zeka modellerine yönelik kuralları ve yükümlülükleri 1 Ağustos 2025’te başlayacak.

  • Muğla’da 2020 yılında kaybolduktan 5 gün sonra varile koyulup, yakılarak öldürülmüş halde bulunan Pınar Gültekin‘in katil zanlısı Cemal Metin Avcı’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından sanık lehine bozuldu.

  • Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş, Avukat Fırat Epözdemir ve Gezi Davası’nda hüküm giyen Osman Kavala, Can Atalay ve Tayfun Kahraman’ı ziyaret etti.