Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Yargı Sistemi Üzerine Denemeler

0
Yargı Sistemi Üzerine Denemeler, Prof. Dr. Mustafa Tören YÜCEL tarafından kaleme alınmış ve 2019 yılı Şubat ayında Seçkin Yayınevi tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.  Kitabın ekinde çeşitli araştırma sonuçları ile yargı etiği ve adil bir yargı sisteminin tesisi üzerine yayınlanmış uluslararası metinler de sunulmuştur.
Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz‘in eserin tanıtımı için yazmış olduğu açıklama:
“Yargıya Sosyolojik Bakış, Kültürel Kalıplar ve Yargılama, Yargı Reformu, Bütçe ve Yargının Etkililiği, Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler, Makul Süre/Yargılamada Gecikme, Usul ve Demokrasi, Objektiflik/Tarafsızlık, Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği, Hukuk Davaları, Ceza Davaları, Adli Hata, Mahkeme Yönetimi, Ceza Mahkemeleri, Mahkumiyet / Beraat Oranları, Yargı Reformunda Avukatların Rolü, Bilirkişi Sorunu, Çapraz Sorgulama, Davranış Kurallarını İçselleştirme, Mağdurların Korunması, Onarıcı Adalet, Adli Yargıda Yolsuzluk, UYAP ve Yargı (E-Adalet), Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (legisprudence), Üst Mahkemeler, Hukuk Eğitimi ve Klinik Çalışma…
Kitabın içeriğini oluşturan bu başlıkları ardı arkasına saymak bile toplumumuzun hukuk alt sisteminde nasıl bir reforma, ne denli gereksinim duyulduğunu doğrudan gösteriyor.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel bu yapıtıyla Yargıyı ve reformunu demokratik siyasal yapıyla ilişkilendirerek, birinin gereklerinin ötekinin önkoşulu olduğunu da ortaya koymuş oluyor.
Hukuk Sosyolojisi’nin bir alt disiplini olan Yargı Sosyolojisi’nin yazarın kılgısal ve kuramsal meslek yaşamında çok özel bir ilgi ve çalışma alanı oluşturduğunu burada bize sunduğu bilgi birikimiyle ve seçtiği metodolojiyle görmek çok kolaydır.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel’i bu çalışmasından dolayı kutluyorum. Bilim çevresinin, yargı ve siyaset erbabının bu önemli yapıtı görmezlikten gelmemesini diliyorum.”
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel Hakkında
Mustafa Tören Yücel, 1937 yılında doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesi mezunu olan ve New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden LLM, JSD dereceleri olan Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel,  Adalet Bakanlığı bünyesinde uzun yıllar Genel Müdürlük yapmıştır.   Çeşitli üniversitelerde (Ankara Sosyal Hizmetler Akademisi, Polis Akademisi, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Dil Tarih Coğrafya Faültesi) Öğretim Görevlisi olarak çalıştıktan sonra, halen tam zamanlı olarak Çankaya Üniversitesi Hukuk Falültesinde  Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi Ana Bilim Dalı  Başkanı olarak akademik görevini sürdürmektedir. Uzun yıllar Avrupa Konseyi suç/ceza adaleti sorunları projelerinde görev alan Yücel’in özgün yapıtlarından bazıları şunlardır: Adalet Psikolojisi (6.bası Ank., 2007), Kriminoloji (İst., 2004), Hukuk Sosyolojisi (4. bası Ank., 2005), Hukuk Felsefesi (2. bası 2006), Türk Ceza Siyaseti ve Kriminolojisi (4. bası TBB Ank., 2007).

İÇİNDEKİLER

Bemerkungen Des Herausgebers

Editörün Notu

Önsöz

Kısaltmalar

1. Giriş
2. Yargıya Sosyolojik Bakış
3. Kültürel Kalıplar ve Yargılama
4. Usul ve Demokrasi
5. Yargılama ve Medya
6. Yargı Reformu
7. Bütçe ve Yargının Etkililiği
8. Makul Süre/Yargılamada Gecikme
9. Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği
10. Mahkeme Yönetimi
11. Hukuk Davaları
12. Ceza Davaları
13. Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler
14. Objektiflik/Tarafsızlık/Impartiality
15. Mağdurların Korunması
16. Onarıcı Adalet
17. Ceza Mahkemelerinde Mahkumiyet/Beraat Oranları
18. Adli Hata
19. Yargı Reformunda Avukatların Rolü
20. Bilirkişi Sorunu
21. Çapraz Sorgulama (Cross–Examination)
22. Hukuk Eğitimi ve Halkın Sesi
23. Hukuk Eğitiminde Klinik Çalışma
24. Hukuk ve Sosyal Bilimler Arasında Etkileşim
25. Adli Yargıda Yolsuzluk
26. Uyap ve Yargı (E–Adalet)
27. Üst Mahkemeler/İstinaf
28. Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (Legisprudence)
29. K.N.Llewellyn’in “Hukuki Araştırmanın Koşulları, Amaçları ve Metotları” Makalesinden
30. Hukuki Olgular Araştırması
31. Strateji Oluşumu
32. Sonuç

EKLER

Ek 1: Yargı Sistemi Üzerine Tüketici Anketi
Ek 2: Yargılama Sürecinde Karara Bağlanan Dava Oranları ile Süre Saptama Formülleri
Ek 3: CEPEJ. Adli Zaman Yönetimi (Saturn) Rehber İlkeleri
Ek 4: Soruşturma, Kovuşturma veya Yargılama Hedef Sürelerinin Belirlenmesi ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik
Ek 5: 2003/43 Sayılı Birleşmiş Milletler Kararı
Ek 6: Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları
Ek 7: Hâkimler ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Üzerine Bordeaux Bildirisi Demokratik Bir Toplumda Hâkimler ve Savcılar (18/11/2009)

Kaynakça
Özgeçmiş

Mekân ve Hukuk

0

Mekân ve Hukuk / Yargıç Hilmi Şeker 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: hilmi-seker.jpgMahkeme ile savunma arasındaki gerilimin, içine sujelerin konumlanmasını alacak denli genişlemesi, gözlerin duruşma salonlarında olup bitene çevrilmesini gerektirdi. Hümanizmi dilinden düşürmeyen hukukun, bu söylemini mekânlara nasıl yansıttığı veya yerleşkeleri yaratan adli politikanın bu söylemi ne denli realize ettiği sınanmaya muhtaçtır.

İnsanı baz alma iddiası, masumiyet karinesince korumaya alınan bireyin, hukuki yardımdan mutlaka ve dilediğince yararlanmasını vaad ederken, kendisini kavrayan kuşkunun verimli ve etkili olanla dağıtılmasından yanadır. Avukatla iletişim kurma ve yardımından istifadeyi, adil yargılanmanın odağına alan sistem, bundan ödün verme titrine mesafe koyar.

Savunma hakkının, tavizlerle istisnaya uğratılmasını soğuk karşılayan deneyimler, kırılmanın zorunlu olması halinde, ödünün makul seviyede tutularak, muhtemel kayıpların, alternatiflerle dengelenmesini ister. İma yoluyla ivme kazanan bu üslup, hakka yönelen eylem ve işlemlerin meşru, hukuki ve demokratik yöntemlerle sorgulanmasını önerir.

Avukatın tedarik ettikleriyle ilerlemek, yardımına tutunmak, desteğiyle eylemek gerçek ve doğruya kilitlenen tahkikatın özlemidir. Bu umar, vaad edilen yardımın, teorik veya hayali olmasını reddetmekle yetinmez, olanak ve kolaylıklar zincirinin etkin, verimli ve pratik önlemlerle takviye ve tahkim edilmesini vitrin eşitliğine tercih eder.

Savunmanın hukuki yardım ve destek almasına değer atfeden adalet, avukat yardımının tek başına oluşan duraksama ve kaygıları gidermede akim kalacağına inanır. Vekilin, asile vaad edilen yardım ve kolaylığı sunabilecek yeti, güç ve imkâna sahip olması, efkârın ihtiyacı olan huzura, yargılamanın gereksinim duyduğu selamete yaklaşması demektir.

Ortamın ifade olanağını kısması halinde, sağduyunun inisiyatif alarak, savunmayı hükümden düşüren amilleri etkisiz kılması zorunludur.

Savunmanın, yakasına yapışan vasatlardan arınabilmesi, çoğulcu yargıya iman eden ve toplum yararını diyalektik yargıda gören demokratik yaşamların beklentisidir. Savunmanın, istisnai deneyimlerle kısıtlanması ya da çekilmeye zorlanması, çekilme veya kısıtlamanın kaçınılmaz veya mutlak olması koşuluna endekslidir. Kısıtlanma veya yok olma tehlikesiyle burun buruna gelen savunmanın, kendine gelebilmesi veya kuşatmayı yarabilmesi, kayıpları önleyecek yığınağın tedarikine bağlıdır.

Etkili ve verimli bir temsil; asille vekil arasındaki bağın kuvveti, iletişimin sıhhati, duruşma atmosferi ve türbinin yarattığı baskıyı emecek bir karşı güce, önlem veya dengeleyici sermayeye ihtiyaç duyar.

Duruşma salonuna çöken ve savunmaya yönelen otoriter havanın, devreye alınacak tedbirlerle dağıtılma düşüncesi, yanların eşit ve özgür koşullarda yarışma fikrinin tezahürüdür. Yarışan düşünler arasında meşru ve hukuki olmayan yöntem ve aparatlarla dezavantaj yaratma yasağı, düşünme, konuşma, tartışma eşitliğini sağlama, konuşma özgürlüğünü çarpıklıkların etkisinden uzaklaştırma ve hükmü, demokratik spektrumla oluşturma ödevinden kaynaklanır.

Meramın yerini bulması, aralarında nesne ve öznelerin yerleşme planının da olduğu birçok kısıtlayıcının tesirinden uzaklaştırılmasına bağlıdır. Değerlerin korunması, yaşamı kolaylaştıran, koşulların varlığına ihtiyaç duyar.

Siyaset ile adli kültür arasındaki ilişkinin; aralarında yargılama akıl, yöntem ve süreçlerinin de olduğu bir dizi kurumu politik irade etrafında şekillendireceğini, yaşam alanlarını farklı edenlerin desteğini alan adli kültürün verileriyle oluşturacağını unutmamak gerekir. Meydan, heykel ve yapılarını ulus devlet idealine göre biçimlendirmiş bürokratik, vesayetçi, merkezcil, tekil, homojen ve katı politikanın, adli formlara ilgisiz kalmasını savlamak mümkün görünmemektedir. Adli kanavanın, mimariyle kurduğu saklı ilişki; hakları, kadir kütlenin emrine vermekte, ipleri eline geçiren mimari devasa cüssesi ve erişilmez aklıyla adil yargılamayı psikolojik engellerle tanıştırmaktadır. Geçmişi limana eviren bu tarzın, yargılama şema ve teşkilatına nüfuz edeceğini, hukuku ananelerle biçimlendirerek, hakikati peçeleyeceği muhakkaktır.

Birçok krizi tetikleyen ve savunmayı hükümden düşüren paternal disiplin anlayışı yerini küresel öncüllerle uyumlu, sakin, ağırbaşlı duygudaş ve katılımcı yaklaşıma bırakmayı denemelidir. İnsana özgülediği savlanan yerleşkelerin yanların eşitlik ve özgürlük talebini karşıladığını, görünen adaletin talepleriyle uyuştuğunu ya da mimarinin; ekonomik, sosyal ve idari ilkelerle barışık, estetik, yaratıcı ve işlevsel olduğunu söylemek veya kullanışsız, çirkin ve donuk, bireyi hiçleştiren, çevreyle zıtlaşan ve yarınsız yapısıyla adalet vaad ettiğini savlamak olanaksızdır.

Değerlere oynayan yargıç, yargılama salonunu, demokratik yargının amaçlarıyla uyumlu bir fon ve ortama kavuşturarak, kargaşa yaratan, savunmayı soluksuz bırakan, aşağılayan, aşkınlıkları görenek, gelenek, alışkanlıkla meşrulaştıran ve hırpalayarak yargılama tutkusunu gözden geçirmelidir.

Buyurgan yargılama anlayışı, gücü merkez alan, usuli işlemleri ideolojik beklentilerin uzantısı olarak gören, tartışmayı gereksiz addeden, yargıyla işi olanları horgören kendine has bir ayinler zinciridir. Münhasır bu tavır, monoloğa düşkün huyu ve tartışmadan hoşlanmayan benliğiyle, kişisel kanıları hükme dönüştürmekte tereddüt etmez. Dahası birey, toplum ve kamunun fiziksel, biyolojik ve sair gereksinimleriyle yargılama diyalektiği arasındaki ilişkiyi saptamadaki eksiklik, adil yargılanma/görünen adalet veya nitelikli yargılama kurumuyla salon mimarisi ve dağılımın yarattığı olumsuz hava arasındaki çelişkinin teşhisini güçleştirmektedir.

Oluşturulan manzara; yasak delile teveccüh eden, sanıktan delile erişmeyi marifet sayan tutanakları hükme eviren anlayışla sanığın gereksinimlerini hafife alan yaklaşımın ittifak etmelerini kolaylaştırır. Mevzubahis birliktelik; duruşma salonlarındaki eşitsizliğe, özne ve nesnelerin yerleriyle oynamakla başlar. İddia, hükümle aynı yeri paylaşırken, iddianın hükme dönüşme olasılığı kolaylaştırılarak, vizyon ve vitrin eşitsizliğinin tahammülü zorlanır.

Savunmayı zeminde ve korkuluklarla tutarak yalnızlaştıran irade, ithama irtifa kazandırarak mekânlar ve mimari üzerinden ortaçağı meşrulaştırır. Nesne olarak telakki ettiği sanık ve uzantılarını, yargılama diyalektiğinden tart etmekte beis görmediği gibi, eşitsizliği ve kuralsızlığı tetikleyerek savunmayı gün ortası, biçare ve yüzüstü bırakmakta tereddüt etmez. Sanığın yemek, su, dinlenme gibi doğal ihtiyaçlarını görmezden gelir, saatlerce ayakta bekletilen sanığın insan olduğu unutulur. Aç, susuz, yorgun ve biçare sanıktan, kürsüyü paylaşan iddiayla baş etmesi beklenirken, suçlamayla gereksinimleri arasında bırakılan savunma özüne ihanete zorlanır.

İradesi ihtiyaçlarına teslim olan savunmanın, kendine yontması, yarışanıyla baş etmesi, hükmün inşasındaki paydaşlığını ve hükme kaynak aktarma işlevini gerçekleştirmesi hayal olur. İradesi fesada uğrayan, törpülenen, iştahı kesilen, hevesi kursağında bırakılan, korkuluklara hapsedilen, ruhu teslim alınan, eşiğe konulabilen, susmaya zorlanan, sesi kısılan, dilinden mahrum, söylediklerini duyuramayan, aşağılanan, taciz ve tecride maruz kalan bireyin işlevini gönlünce gerçekleştirmesi, rolünü dilediğince oynaması bir başka bahara kalır. Yabancısı olduğu bir ortamda, belki de ilk defa karşılaştığı usul ve süreçlerle ilerlemenin güçlüğüne yenilerini ilave eden sanığın, omuzlarına binen onca yükle bir başına yürümeye zorlanması aşkınlıktır. İddiaya direnmek, söyleme karşı koymak, kuşkuyu çürütmek yerine, ihtiyaçlarının uğultusunu dinlemeye zorlanan aklın “hakka” katkı vermesi mümkün olmaz.

Usuli rasyonalitenin özgür bir savunma için tasarladığı teminatları çelmelemek, ajandasını ilama dönüştürmek, yöntem, seçenek ve süreçleri hiçleştirmek, ötekinin gerçek ve doğrusunu dışlamak totaliter yargının idealize ettiği bir ahlak anlayışıdır. Genetik özelliklerini; Yıldız, Divan-ı Harb-i Örf-i, İstiklal, Yassıada, Sıkıyönetim, DGM üzerinden Özel Yetkili Mahkemelere aktaran gelenek; malına, özgürlüğüne ve canına yönelen iddiayı, tüm varlığıyla göğüslemeye ve püskürtmeye çalışan savunmayı, örtülü amaçlarından aldığı destek ve istisna hukukuyla tedip, tenkil ve itaate zorlar.

Savunmayı, akıntıya karşı kürek çekmeye icbar eden ve özgürlüklere gözünü diken ikircikli ruh hali sürdükçe, mekân ve yasalarda devrim, reform ve revize olarak lanse edilen her değişiklik, geleneksel mimariyle tökezleyecek, güncelle bağını koparan bu fiiliyat emek, mesai ve kaynak kaybını kamuya yüklemekte sakınca görmez. Ayakta yargılamayı genetik aktarımla izaha yeltenen bu mantaliteyle kol kola yürümekten haz duyan örgütlenme tarzı, resmi olanı bilgiye tercih edecek ya da bilgiyi hiyerarşinin emrine vererek, hukukun yurttaş mekânından çekilmesine göz yumar.

Güvenliğin savunmayı alt etmesine seyirci olmak, güvenlik bağlamlı çözümlerden medet uman, otoriter menşeli çözümlerle yürümeyi meziyet zanneden, gücü yücelten düzenlerin dört elle sarıldığı yaşam tarzıdır. Yargılamayı ezaya, sanığı çilekeşe mahkemeyi cefahaneye dönüştüren duruşma anlayışının yerini, çoğalarak yürüyen, tartışarak eleyen, özgürlük, eşitlik ve adalete oynayan, yargıcı kürsüde tutan, uyuşmazlığı nesnel yöntemlerle yürüten, enteraktif, ekonomik, seri, çevresiyle barışık, sulha eğilimli, gücü frenleyen yargılama vizyonuna bırakma zamanıdır. Bu perspektif, hâkimi yanlarla özdeşleştirmekten sakınan, duruşma yerine yargılamayı, saymak yerine tartmayı, birey ve toplumla ödeşmenin gereği sayar.

Yerleşme planını, insani değerlerin yönetimine bırakan bakış, yargılama salonlarını birey ve toplumun yaşam alanı addederek, demokratik tercihlerle şekillenmesini, çoğulcu yargının hevesi olarak belirlerken, kürsüler arasındaki irtifa farkını ve dağılım eşitsizliğini sıfırlayarak, marangoz hatası veya tecrit kültüründen nemalanan yerleşimi yakınma sebebi olmaktan çıkarır. Mefruşat, koruma ve ulaşım üzerinden yargıçları sınıflandıran ya da mekânlar üzerinden hiyerarşiyi perçinleyen, yaşam alanlarını erişilmez kılan düzenin, tahrik ve teşvik ettiği eşitsizlikle kürsü barışının sağlandığını savlamak abesle iştigaldir. Genetik huyların tetiklediği çelişki ve iç çekişlerle halden düşen bünyenin, fetret haliyle eşitlik vaad etmesi, özgürlük borcunu ödemesi, yargıyı yönetmesi, birey ve toplumu demokratikleştirmesi ve adalet dağıtması inandırıcı değildir. Yapıları saraya dönüştürmek; insani olana meyleden, sahici ihtiyaçları saptayan, hak ve özgürlükleri özümseyen, mimariyi yargının eşi ve eşitine dönüştüren, kürsüler arası muvazeneyi koruyan, yargıyı teknolojiye havaleden kaçınan anlayışla kaimdir.

Mimariyi, ilgisi açılışla sınırlı bürokrasi ve adliyeden bihaber teknokratlara temlik eden politikanın, emek ve mesaisini mahkemelere erişime, yargılama diyalektiğine ve hükmün selametine özgülediği söylenemez. Yargının, sağlamlık, işlevsellik ve güzellik standardından habersiz, adliyeleri işletmelerle yarıştıran anlayışın, adli kaygılarla hareket ettiği veya küresel öncül, destek ve değerlerden ilham aldığı görülmemiştir. Erişim hakkını pas geçen, ulaşımı erişim engeline dönüştüren, erişimi mali olanağa endeksleyen plazavari oturum anlayışının, savunma olanak ve kolaylığını öne çıkarma, ihtiyaçları karşılama, ekolojik demokrasiyle anılma derdi olmadığı gibi, adliyelerin yapı elemanlarıyla, devasa girişiyle vitrine çıkması ya da kafe, resturant, lostra salonu ve devasa lobisiyle yarışması tanrıça Themis’in gözlerini açıkta bırakmıştır.

İnsani değerlere küs, mekandaşları nefes almaktan alıkoyan, ışık ve renkten yoksun, suni solunumla yaşayan tabiattan bihaber mekânları sarayla özdeşleştirmek ciddi bir yanılgıya tekabül eder. Adliyeleri toplulaştırmak, erişimi kısıtlamakla yetinmez, erişilmez kılınan yargıç giderek tanrılaşır. İlahlaşmayı önlemek, yargıca ulaşımı kolaylaştırmak veya yurttaş ile mahkeme arasındaki zaman ve mekân engellerini örselemekle mümkündür. Adım mesafesinde olmak, erişimin önündeki psikolojik engelleri hükümden düşürerek, adil yargılanma hakkını yakınlık ölçüsünde sorun olmaktan çıkarır. Savunmayı sembollerle yücelten hukukun yarını, yargı camiası ve yanların psikolojisine nüfuz eden ve yargıcı erişilmez addeden tayfla vedalaşma yeteneğine bağlıdır.

İthamın yakıcılığına direnen sanık; güce yaslanan, kürsüyü yargıçla üleşen, elindeki olanaklar zinciriyle, avantaja yürüyen, sanıkla arasındaki mesafeyi açan iddiayla insani koşullarda baş etmenin olanaklarına kavuşturulmalıdır. Fısıltıyı hiçe sayan, sır saklama ödevinden bihaber, buhrana yatkın, tribünün ilgisini dezavantaja dönüştüren, görme açısını kısan, yorulmayı tetikleyen, anlaşılmaz gelenek ve formalitelerle sanığı bunaltan, avukatlarla istişare ve işbirliğini reddeden bir yerleşme planının, sonu malum yargılama pratiğiyle adil yargılamayı kucakladığını savlamak inandırıcı değildir.

Gerilimi tetikleyen usulün hüküm sürdüğü bir ortamda; hakim, metin, sakin, mekin ve fehime muhtaç gerçeğin hükümle buluşması hülyadır. Otoritenin hiyerarşiyle ittifakı, bilgiyi dışlayarak hak ve özgürlükleri esir alır.

Gerçek, bilgiye muhtaçtır. Bilginin horlandığı bir mekânda, gerçeğin uç vermesi mümkün olmaz. Gücü arkasına alarak kabadayılık etmeye, vicdanın sesi ve bilginin mazisi izin vermez. Katlardan medet uman bir aklın, patinaja yatkın dinamikleriyle toplumsal ve bireysel barışa yaşam alanı yaratması birey, devlet ve toplumu demokratikleştirmesi olanaksızdır. Siyaset mesai, kaynak ve zamanını adlileşmeyi tetikleyen, konaklarda keyif çatan ve birey, toplum ve kamusal değerlere ilişmeyi huy edinen patojenleri demokratik yöntemlerle çevrelemeye özgülemelidir. Arşa meraklıların, arza dağılanları ve orada olup bitenleri yeterince görmesi ya da içtimai devinimin adli yansımalarını kâfi derecede okuması mümkün olmaz.

Herkesin, meşru ve hukuki usullerle yargılanma hakkı vardır. Tartışma metodolojisi, hükmün beklenen sonuçları doğurmasını doğru ve sahici usullerle oluşması koşuluna endekslerken, bu hedefin sapmalarla ıskalanmasını yasaklar.

Güvenlikle savunma özgürlüğü arasında seçime zorlanmak, duruşma salonlarını gerilime bırakmak, savunmayı hafife alan otoriter hukuk anlayışlarının inşa ettiği duruşma kültürünün sabıkalı türüdür. Kendisini kılıflamakta mahir bu tarz, coğrafi dostluklardan aldığı ilhamla, savunmayı özel araçlarla çevrelenmesi gereken bir nesne olarak görür.

Bu sürüm, spor, toplantı ve düğün salonlarını yargılama mekânlarına devşiren, sanıkları numaralandıran, hizaya getiren, üniforma giydiren ve marş söyleten, yoran, ehlileştiren, ihtiyaçlarıyla terbiye eden, far ışığında yargılayan, kanun yolunu etkisiz kılan, nedametten yoksun, kibirli, uyumlu ve yücelten anlayışla soydaştır.

Siyah beyaz görüntülerle belleğe kazılan, etki ve sonuçlarıyla hak ve özgürlükleri bir ömür uhdesinde tutan, yarattığı tahribatlarla toplumu takatten düşüren, kitlesel cinnete çağrılı, ruhlarda, vücutlarda sağaltılmaz yaralar, silinmez izler bırakan, yargıcı merkezin uzantısına indirgeyen, cezaya tapan zihniyet ve üslubun vestiyere gitme zamanıdır.

Güncel salonlar, yargılama yönetimini yanlara bırakmakta, işaret parmağını şakağına götürerek, gerçeği hukukla tartıp salonu fehim, mekin, metin ve sakin bir iklimin hâkimiyetine bırakmayı köklü dönüşüm ve anlamlı katkı olarak telakki eder. Böyle bir bakış, savunmanın empati talebini, gerçek uğruna çırpınışını, kılı kırk yaran uğraşını içtihatlarla çeliştiğinden ötürü lüzumsuz ve boşa çaba olarak telakki etmez. Yükselen adli politika mekânlarla kan tazelerken yaşlanan yargının, küresel değerlerin gerisinde kalmanın havliyle, ayartıcı ve kışkırtan dilini sermayeye dönüştürerek, çelişkiyi derinleştireceğini unutmamak gerekir.

Barışa arkasını dönen politika, gerisinde huzursuzluğu tetikleyen bürokrasi, kavgadan nemalanan toplum ve soluk soluğa kalan mimariler bırakır. Homurdanan bir toplum, adlileşmeye mahkûmdur.

Siyaset, kavgayı tetiklemek yerine, kavgayı sönümleyecek eş, eşit, özgür, barışçı, plüral ve demokratik bir toplum yarattığı ölçüde çağdaştır. Gerilimde gözü olanlar adlileşmeyi teşvik ederken, huzurda sebat edenler barışçı politikalarla memleketi yaşanılır, mutlu ve müreffeh bir iklimin bereketine bırakır. İlki davalaşmanın gerisinde bıraktığı envanterin yaratacağı etki ve sonuçtan habersiz, kütlelerle övünürken, diğeri; yarının barışla, toplumun sağduyuyla, aidiyetlerin dengeyle, geçmişin sığınak olmaktan çıkarılmasıyla, modernliğin içselleştirilmesiyle mümkün olacağının ayırdına vararak, yapıları mimari ve mühendislik harikası, barışın güvencesi saraylara dönüştürür.

Adliyelerle övünmek, en yalın haliyle huzursuzluğu ikrar etmektir. Huzursuzluğa, mekânların yetişmesi hayaldir. Didişen bir toplumda, özgürlük ve demokrasinin uç vermesi, emeğin değere dönüşmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir teşekkülün adalet, kardeşlik, eşitlik ve özgürlükle buluşması veya sosyolojiyle inatlaşan adli siyasetin akıbet ve ikbal vaat etmesi mümkün değildir.

Hilmi Şeker/İstanbul

Şiddet ve İnsan Hakları Üzerine

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Şiddet ve İnsan Hakları Üzerine- Avukat Vedat Ahsen Coşar 

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik ve katılımcı yönetimlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. Bu gelişme ve değişmelere bağlı olarak demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte egemen retoriğin ve günlük hayatımızın önemli ve vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir.

Devlet olsun, ekonomi, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler olsun, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun; bütün bu alanlarda ve konularda getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif özneleri olarak görülen bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına, insan haklarının evrensel ölçekte kabul edilmesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, “insanın insan olarak özündeki onurdan” kaynaklanır. Bu öz insanın ahlaki doğasıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, haklara dayanan toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle bu talepleri en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar olmak üzere uluslararası topluma yöneltmemiz ve bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir. Zira yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen retoriği haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen ve alışıla gelen tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilen en değerli, en yetkin siyasal ve hukuksal bir kavram ve kurumdur.

İnsan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ve denetimi altındadır. Bu, bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını- da ifade eder.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görülmemekte, aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif ve hem de sübjektif bir zorunluluk olarak görülmektedir.

Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak sadece insan hakları aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.

Marks’ın özlü deyişi ile utanç “kendi kişiliklerinde duygusal devrimi gerçekleştiremeyenlerin bir eylemidir. ”O nedenle şiddet suçlarının artması aynı zamanda insan için, insanlık için bir azalmadır.

Hem bir suç, hem bir insan hakkı ihlali ve hem de bir utanç olan şiddetin insanla veya insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Zira bu birliktelik kutsal kitaplarda da yer alan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar.

En temel ve vazgeçilmez insan hakkının, aynı zamanda Tanrı bağışı bir hak olan yaşama hakkının göz önüne alındığı, bu hakkın ilk ihlalini yapan Kabil’dir. Kabil ile başlayan bu geçmişteki bütün zamanlarda ve her yerde onu yerinde insanla birlikte görürüz. İlk çağlarda avcıların yaşadıkları mağaraların duvarlarına kazıdıkları günlük yaşamlarını anlatan resimlerin neredeyse tamamının şiddet imgesi üzerinde kurulu olması bu tespitin en somut göstergesidir. 

İnsanla şiddet arasındaki bu kadim birliktelik üzerine yapılan incelemeler sonucu dokuzuncu yüzyıla ilişkin açıklamalar kapsamlı olarak biyolojiye dayandırılmıştır. İnsanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında evrimin doğal bir element olarak kabul edildiği hususu, on dokuzuncu yüzyılın insanına hemen hakim olmuştur. Bu bağlamda bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan Thomas Malthus’un, Charles Darvin’in “ doğal seleksiyon ” üzerine kurulu olan görüşlerinin dayanağı biyolojidir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmalarını insan davranışları ve toplumsal düzen üzerinde yoğunlaştırmaya başladıklarını görüyoruz. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud insan aklının çalışması üzerine kurdukları kuramlarında farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının içsel bir parçası olduğunu öne sürerler.

Jung’un ve Freud’un dürtü kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilmeleri ve toplumsal deneyimleriyle şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Hannah ArendtŞiddet Üzerine” isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ifade eder ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Bu açıklamalar bağlamında bilimsel yönden şiddetin kaynağı, nedeni ve açıklaması her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus şiddetin insanla olan kadim beraberliğidir. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep vardır ve insanla, insanlarla birliktedir ve şiddet pek çok şeyin elde edilmesinde başvurulan son derece etkili bir araçtır. İnsanlar bu etkili aracı küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşlar, bölgesel sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde şiddet olmuştur.

İnsanlık tarihinin kayıt ettiği en büyük şiddet olan Nazi soykırımı sonucu altı milyon Yahudi Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistematik biçimde ve devlet desteği ile katledilmiştir. Bu soykırımın tarihini okumak, herhangi bir toplumdaki önyargının, ırkçılığın, her türden nefret söyleminin yol açacağı felaketlerin anlaşılmasına yardımcı olacağı gibi hakkaniyet, adalet, bireysel kimlik ve tercih, duygusuzluk, duyarsızlık, itaat gibi soruların sorulmasını, çağdaş soykırım örnekleri de dâhil olmak üzere her türden şiddetin yol açtığı yıkımların, bu arada ülkemizin de yaşamakta olduğu terör şiddetinin anlaşılmasını sağlar.

Uygarlık tarihini, insanlığın tarihindeki savaşlarda yaşanan şiddet olaylarını nakletmeden anlatmak olanaksızdır. Bu savaşların, çatışmaların, kavgaların bir kısmı kuşkusuz önemli ve hatta haklı nedenlerden dolayı meydana gelmiştir. Haklı ya da haksız, meşru veya gayri meşru olsun bunların bilinmesinde, temsil ettikleri mücadelelerin hatırlanmasında elbette çok büyük yarar vardır ve bu yarar, bunlardan insan olarak, insanlık olarak gerekli dersleri çıkarmamızdır.

Nitekim Nazi soykırımından çıkarılan dersler, insanları manevi, ahlaki ve insani soruları sormaya, sorumluluklarını sorgulamaya yöneltmiştir. O süreçte sorulan sorular, yapılan sorgulamalar sonucu demokrasi, hukuk devleti, insan hakları yeniden keşfedilmiş ve bunlar giderek ulusal ve uluslararası metinler, sözleşmeler ve kabuller haline gelmiştir.

Yaşananlar yaşanmış ama yaşananlardan ders alınmamıştır. Ders alınmadığının en büyük kanıtı ise günümüzde Gazze’de yaşananlardır. O nedenle şiddeti insanlık tarihinin sözlüğünden çıkarmak mümkün değildir. Ama insanlık olarak şiddet dolu bir geçmişimizin olması şiddet dolu bir geleceğimizin olacağı anlamına gelmez. Şiddetsiz bir gelecek inşa etmek için sanırım geçmişimizle yüzleşmemiz, insan, insanlık ve toplum olarak arınmamız, barışı, insan haklarını, insanların haklarını bilmemiz, bunları tanımamız, savunmamız, temsil etmemiz, herkese öğretmemiz ve gelecek kuşaklara bütün bu değerleri miras olarak aktarmamız gerekir. Zira daha iyi bir dünyayı ve geleceği yaratmamız ancak bu şekilde mümkün olur. 

Bu konuda en büyük görev ise sanırım aydınlara düşmektedir. O nedenle, sözlerime çağdaş Arap edebiyatının temsilcisi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necip Mahfuz’dan ödünç aldığım aydınlara yönelik şu çağrı ile son veriyorum: “Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dâhilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklıdır.

Sadri Maksudi Arsal

0

Ordinaryüs Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, 23 Temmuz 1878’de Rusya Federasyonu içinde özerk cumhuriyet olan Tataristan’ın başkenti Kazan’ın Taşsu köyünde dünyaya geldi. Asıl adı, Sadreddin Nizametdinoviç Maksudov idi.

Paris Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü.

Paris’teki eğitiminin ardından Rusya’ya döndü. Duma’da (Rusya Parlamentosu) Kazan’dan temsilcisi olarak bulundu ve bölgenin doğal lideri durumuna geldi. Rusya Türklerinin sorunlarını dile getirmede öncü rol üstlendi. 1917 yılında Ufa’da kurulan muhtar Türk devletinde Millî Meclis’in başkanı ve Millî İdare başkanı olarak fiilen devlet başkanı olarak kısa bir süre görev yaptı. Asimilasyona karşı çıktı, anadilin ve millî kültürün korunması yönünde çalıştı. “İstanbul Muallimler Birliği’nin topladığı Dil Kongresi’nde Türk dil devrimini savundu.

Bolşevizm’in Rusya’da tam olarak hakim olması üzerine Finlandiya’ya ve oradan da Paris’e geçerek Sorbonne Üniversitesinde akademik faaliyetlerine devam etti.

Paris’te Türk Tarihi dersleri verdi. 1925 yılında Türkiye’ye davet edildi. Atatürk’ün daveti üzerine, yeni kurulmuş olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Türk Hukuk Tarihi Kürsüsü’nün başına geçmeyi kabul etti. Hayatının geri kalan kısmını bütünüyle Türk tarihi ve dili hakkında çalışmalar yapmaya vakfetti.

Cumhuriyetin ilk hukuk fakültesi olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurucu hocalarından oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ve Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü’nde dersler verdi.

Sadri Maksudi Arsal

Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasında önemli katkılarda bulundu.

IV. dönem Şebinkarahisar, V. dönem Giresun ve IX. dönem Ankara milletvekili olarak görev yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ulus inşası sürecine büyük katkıları oldu ve Türkçülüğün temelini atanlar arasında yer aldı.

Türk-Fransız Kültür Cemiyeti idare heyeti üyeliğini yürüttü.

Türkiye’yi yurt edinen Rusya Türklerinden olan Arsal, Türkiye’de az sayıda kişiye verilen Ordinaryüs Profesör payesinin sahiplerindendir. Ömrünün  ilk kırk yılı siyasi mücadelerle, geri kalanı ise bilimsel çalışmalarla geçmiştir. 

1955 yılında “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” adlı eserini yayınladı. Türkiye’de hukuk alanında temel derslerden olan “Türk Hukuku Tarihi” disiplinini kuran isim oldu.

Ünlü Rus yazar Tolstoy, Sadri Maksudi’den “Akıllı Tatar Çocuğu” diye bahsetmiştir.

20 Şubat 1957’de İstanbul’da yaşamını yitirdi ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

https://www.youtube.com/watch?v=_qztD4NoSvM&t=109s

Hukukçu, akademisyen, düşünür ve siyasetçi olarak Türkiye tarihinde derin izler bıraktı. Hatırası, İstanbul Üniversitesinde, Sadri Maksudi Arsal Hukuk Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi‘ne ismi verilerek yaşatıldı.

Diplomat, hukukçu, akademisyen ve senatör kızı Adile Ayda tarafından 1991 yılında kaleme alınan ve Kültür Bakanlığı Yayınları tarafından basılan “Sadri Maksudi Arsal” isimli kitapta yaşam öyküsü anlatılmaktadır. Torunu Gönül Ayda Pultar, yazar ve akademisyendir. (DEDEM SADRİ MAKSUDİ ARSAL)

BAZI ESERLERİ

Robinson Crusoe Tercümesi  – 1883

Hukukun Umumi Esasları (Hukukun Pozitif Felsefesi), 1937)

Hukuk Tarihi Dersleri, 1938

Hukuk Tarihi, Ankara, [1927-1928

Umumi Hukuk Tarihi, 1941

Hukuk Felsefesi Tarihi, 1946

Türk Tarihi ve Hukuk, 1947

Türk Hukuku Tarihi, 1930

Fransa Hukuku Tarihi, 1948

Teokratik Devlet ve Laik Devlet, 1040

Türk Tarihinin Ana Hatları, 1932

Hukukun Umumî Esasları – S. Maksudi Arsal
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası – Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal’a armağan özel sayısı
Hukuk Felsefesi Tarihi -Sadri Maksudi Arsal
Türk Tarihi ve Hukuk / Sadri Maksudi Arsal

YARGIÇ SORUMLULUĞU : HUKUKU KORUMAK

0
Başar Yaltı - Avukatlık ve Felsefe
Yargıç Sorumluluğu: Hukuku Korumak / Av. Başar YALTI
Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir.

Hukuk devleti, devletin veya kamu görevlilerinin yapacakları haksızlıklara/yasadışılıklara karşı yurttaşı korumak üzere geliştirilmiş bir toplumsal barış ve güven projesidir. Devlet gücünü elinde tutanların, bu gücü kötüye kullanma eğiliminde oldukları tarihsel gerçeğine uygun olarak geliştirilen kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, yargı kurumuna yürütme ve yasama işlemlerini denetim görevi ve yetkisi tanınmış, kamu gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Ancak hukuk devleti kavramı, salt yargı organı ve yargıçları bulunan bir devlet anlayışına indirgenemez. Bir hukuk devletinde, öncelikle devlet adına yetki kullanan kamu görevlilerinin “hukuka” uygun davranmaları, her türlü devlet iş ve işleminin, hukukun öncelikli ve üstün sayıldığı bir anlayışla ele alınarak yürütülmesi doğal bir süreç olarak görülür.

Yurttaşların, devletin / kamu uygulamalarının hukuka uygun olmadığından kuşku duymaları halinde ise yargı denetimine başvurma haklarının olduğu, böyle bir olanağı her zaman kullanabilecekleri bir ortamı hazırlamanın da yine devletin görevi olduğu bilinir. Kısaca, bir hukuk devletinde hukuk, sorun yargının önüne gelmeden önce varlığını gösterir ve yurttaşlar, hukuksal güven içerisinde oldukları duygusunu her aşamada yaşarlar.

Hukukun üstünlüğü

Oysa ülkemizde, devlete ait iş ve işlemlerin hukuka uygun yürütülmesi yerine, haksızlığa uğrayan kişinin hak arama olanaklarına sahip olması ve bu hakkı kullanabilmesi olarak algılanan bir hukuk devleti anlayışı yerleşmiştir. Bu anlayış, devleti kutsallaştıran ve hukukun üstünde gören bir düşüncenin ürünüdür. Bu nedenle, kendisini devletle özdeşleştiren kimi kamu görevlileri kendilerini hukukun üstünde ve dışında görmekten çekinmezler. Uygulamaları da bu yönde olur. Böyle eksik ve eskimiş bir hukuk anlayışının, hukukun üstünlüğü ile bağdaşmadığını söylemek bile gerekmez.

Hukuk devleti ile ilgili olarak ikinci bir yanlış kavrayış daha bulunmaktadır. Sanılıyor ki, bir işlemi savcı veya yargıç gerçekleştiriyorsa o işlem hukuka uygundur ve bu anlamda dokunulmazdır. Oysa hukuku asıl yozlaştıran bu anlayıştır. Hukuk kavramı hukukçu ile ilintili olsa da her yargı işleminin hukuka uygun olduğu kabul edilemez. Bu, bizatihi hukukun kendisine ve asıl amaç olan adalet kavramına aykırı düşen bir yaklaşımdır.

Hesaplaşma

Hukuku içselleştirememiş bir hukukçunun yargıç, savcı ve avukat sıfatı taşıması, yaptığı işlemleri hukuka uygun hale getirmez. Hukuka uygunluk, işlemi yapanın kimliğinden bağımsız bir kavramdır. Yargıç, savcı ve avukatların yanlış karar verme olasılığı her zaman vardır. Önemli olan, yargılamanın diyalektiği içinde üretilecek son kararın “adil” bir karar olmasıdır. Ayrıca, yargılama sürecinin kendisinin de haksızlık ve hukuksuzluk üretmemesi, yargılama adaletine uyulması gerekir. Bu nedenledir ki, haksız yere bir kişinin hapse girmesindense, bin suçlunun “dışarıda” olması yeğ tutulur.

Oysa hukukun gündemden düşmediği şu günlerde, kimi savcı ve yargıçlar “hukuka” aykırı kararlara imza atmaktan çekinmiyorlar. Hukuku toplumsallığın üretildiği, barış ve uygar ilişkiler ortamı olmaktan çıkartarak, hesaplaşma arenasına çevirdikleri izlenimi veriyorlar. Ortaya çıkan toz duman içerisinde, hukukun kime hizmet ettiği bilinmiyor, giderek meşruluk temeli kayboluyor ve doğal olarak kamusal niteliğini yitiriyor. Örneğin, tüm yurttaşların dinlenmesine ilişkin bir kararın altına bir yargıç sonucunu düşünmeden imza koyabiliyor; özensizlik o noktaya varıyor ki, kendi meslektaşları için, hatta kendisi için dinleme kararı verdiğinin farkında olmayabiliyor.

İnsanlar, temel hak ve özgürlüklerinden yılları aşan süreyle yoksun bırakılabiliyor. En doğal demokratik hakların kullanılması sanki suç imişçesine, yargı eliyle korku yaratılabiliyor. Hukukun, özgürlük ve barış sağlama işlevi tersine dönerek, toplumsal huzur yok edilebiliyor.

Yargı siyasallaşırsa

Yukarıda örnekleri sayılan ve benzerleri fazlasıyla yaşanan işlemleri “hukuk” olarak kabul etmek ve bunları yaşatanları “hukukçu” olarak tanımlamak elbette mümkün değil. Bütün bu olup bitenler hukuk değilse, ne yapılmak istendiğini sorgulamak gerekmez mi? Böyle bir sorgulama bizi ister istemez, yargının siyasallaştırıldığı sonucuna götürecektir.

Hukuku üstün ve yararlı kılan onun toplumsal işlevidir. Bu işlev, barış ve adaleti gerçekleştirmek, korkusuz, eşitlikçi bir toplum yaratmak amacına yöneliktir. Bu amacın pratik sonuçlarının toplumca görülüp yaşanması gerekir. Hukukun işlev ve sonuçları ise mahkeme kararlarında kendisini gösterir.

Hukuksal gerçekçilik bakımından hukukun işlevini son tahlilde mahkeme/yargıç yerine getirir. Yargı siyasallaşırsa bu işlev yerine gelmez. Bu nedenle, yargıcın önüne gelen olaylarda kamusal vicdanı tatmin eden bir karar vermesi, onun kaçınamayacağı, zorunlu bir görevidir. Bunun doğal sonucu olarak, yargıç kararı keyfilik kaldırmaz, belirsizlik içeremez, kuşku uyandıramaz ve soyut / gerekçesiz olamaz. Yargıçlara yüklenen bu sorumluluk, aynı zamanda hesap verilebilirlik anlamındadır. Çünkü yargıç hukukun üstünde değildir. Hukuk, yargıca karşı da işletilebilir.

Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir. Kimse bizim yetkimiz yok, görevimiz değil diyerek sorumluluktan kaçamaz. Yargılamanın temel unsuru olan avukatlar ve barolar da “yargı bağımsızdır(!), yargılamanın işine karışılamaz” diyemezler. Halkın hukuk temsilcileri olarak hukuksuzluğa anayasal bir görev olarak müdahale etmelidirler. Çünkü artık apaçık görülüyor ki “bir toplumda bir kişiye yapılmış haksızlık, o toplumun tümüne yöneltilmiş tehdit demektir”.

Av. Başar YALTI – Cumhuriyet 8 Mayıs 2009

Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik

0

“Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik”, isimli makale ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır.

Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik – İbrahim Aycan

Kafasını kuma gömmüş bir toplum ile karşı karşıyayız. Anayasanın en başında büyük ve kalın harflerle yazılı olan temel bir kuralın her gün çiğnendiği, çiğnendikçe adeta yokluğa mahkûm edildiğinin varsayıldığı bir dönemde yaşıyoruz.

Herkesin temel güvencesi, yaşamının, düşüncelerinin, inançlarının ve hayallerinin garantörü olan laiklik ilkesi her ne kadar anayasal ve yasal güvence atında olsa da fiili olarak her gün ayaklar altına alınmakta, insanlığın ve içinde yaşadığımız toplumun ortak müktesebatı yok sayılmakta ve sanki bu durum normalmiş gibi kafalar kuma gömülmektedir. Çare bu değil! Çare bu olmasa ve çarenin ne olduğu bilinse de ikiyüzlülük tam gaz devam ediyor. Oysaki toplumun tamamı büyük bir tehdit altındadır.

Karanlık Çöktüğünde Mumla Arıyoruz

Bir yanda inançlarının ve inandığı dinin ritüellerinin daha görünür kılınmasından memnun geniş bir kitlenin olduğu varsayılmaktayken diğer yanda laikliği yaşam biçimi olarak görmeye alışmış nitelikli sosyal katmanlar ve geniş kitleler filmin sonunu merak ederek izleyici koltuğuna oturmuş görünüyor. Birinci grup daha proaktif şüphesiz. Her yaşanan yeni günde yaratıcılıktan uzak ve bayatlamış emrivakiler ile de facto durum yaratmanın hazzını yeterli görüyor. Kimi çatlak sesler laiklik ilkesini kaldırmayı önerse de bunun imkânsız bir hayal olduğu zihin altına kazınmış bir gerçeklik. Öte yanda kendi özgürlüğünün derdine düşmüş kitleler laikliğin içinin boşaltılmasına ve tüm ülke sathının laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesine karşı nasıl bir tavır koyabileceğinden emin olamayan bir profil çiziyor ve yaşanan tüm gelişmeleri adeta uzun metraj bir film gibi izliyor. Birinci kitlenin çaresizliği kendi amaçsızlığına saplanırken ikinci kitle yeni bir yol ve yeni bir pratik önermekten özenle kaçınıyor. Oysaki hayatın gerçekleri sinema filmi tadında izlenecek bir hikâye değildir.

Laikliğin Altını Oymak: Cahilce ve Ahmakça Bir Tavır

Laiklik, herkesin birbirinin dinine, inancına, inançsızlığına, yaşam felsefesine ve yaşam biçimine karışılmaması ve saygı göstermesini amaçlayan hukuksal güvencenin devlet tarafından kesin olarak sağlandığı hukuksal rejimin adıdır. Bu nedenle laiklik her ne kadar sosyal ve siyasal yanları olsa da esasen temel bir hukuki kavramdır. Böylesine herkesi kapsayan ve kucaklayan bir ilkenin altının oyulması ve günlük kamusal uygulamalarla içinin boşaltılması en başta kime zarar verebilir? Tabi ki tüm topluma! Ve hatta en çok da altını oyanlara! Ezberlenmiş retoriklere iman ederek kendisini laiklik karşıtı bir pozisyona konumlandıranların cehaleti tam da buradan geliyor. Kendi inancının ve ibadet özgürlüğünün garantisi olan bir kuralı yok etmekten kendisine fayda umanların vay haline! Yok etmek için elinden geleni yaptığı kurala yarın kendisi ihtiyaç duyduğunda hangi müktesebat imdada yetişecek? İflah olmaz bir çoklu kültürün var olmaya devam ettiği bir ülkede konjonktürel durumlara bel bağlamak cahilce ve ahmakça bir beklenti değil midir?

Toplumsal Huzurun Dinamosu

Demokrasi ve barış içinde yaşayan bir toplum olmanın tek yolu laik bir kültürü şart kılmaktadır. Bunun başka bir yolu olmadığı gibi temel bir ön koşulu da bulunmaktadır: “Hukuk kurallarının tanrısal buyruklar yerine insanlar tarafından yaratılması.”  Ne demektir bu? Dogmatik, değişmeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen, yüzyıllardır hatta binlerce yıldır değişmeyen dinsel kuralların devlet erkinin hareketlerine yön vermemesidir. Kamusal alana herhangi bir dinin, mezhebin, cemaatin, tarikatın yada inanca dayalı ekolün emirlerinin hükümran olmamasıdır. Bu konunun sürekli yeni problemler ürettiği bazı yaşamsal alanları görmezden gelecek olursak, kamu gücü kullananlar tarafından laiklik ilkesine sürekli sadakat dile getirilmekte ve dinsel bir hükümranlık da iddia edilmemektedir.

İçinde yaşadığımız ülkede -en azından kâğıt üzerinde- hukuk kuralları laik devlet ilkesine temel olarak bağlıdır ve henüz bu kağıtlar yırtılmamıştır. Yırtılmamıştır ancak yaşadığımız fiili durumların ve söylem düzeyindeki ihlallerin, kanunlara uyum endeksinde dünyada alt sıralarda ve Avrupa’da en alt sırada yer alan bir toplumdaki karşılığı toplumsal travma ve dinsel argümanlarla tetiklenmiş kaotik bir ortamdan ötesi değildir.(1) Toplumun benimsediği laik kültür ağır bir dinsel söylem bombardımanı ile dolaylı yoldan şeytanlaştırılırken dindar-dinsiz ayrımı yapmaksızın tüm toplumsal katmanlardaki huzursuzluğun derinleşmesi tam da bu nedenledir.

Alt kültür temsilcileri tarafından köpürtülen hilafet tartışmaları, İstanbul Sözleşmesi ve kadın erkek eşitliği tartışmaları, LGBTİQ bireylerin dinsel atıflarla sapık ilan edilmeleri, açıktan dillendirilemeyen ancak nafaka hakkı üzerinden medeni kanuna yapılan saldırılar, Atatürk’e söz edilememesine karşın onun yarattığı aydınlanma devrimi ögelerine bel altı vuruşlar, batı sermayesinin tepe tepe kullanılmasına rağmen batının kendi iç dinamiklerinden kaynaklı demokratik zafiyetlere serbest salvolar, çocuk yaşta evlilik-cinsel istismar tartışmaları ve benzeri kof gündem maddelerinin tamamı din ve laiklik ekseni üzerinden yaratılan huzursuzluk başlıkları olarak öne çıkıyor.  “Kızlı erkekli” evler tartışması, Kadıköy-Beşiktaş vapurundaki mini etekli kadınlar, muhafazakarlık ötesi bir bağnazlığın sözcülerinin sürekli şımartılması ve dokunulmaz kişiler gibi lanse edilmesi, fundamentalist olduğu kamuoyunca bilinen kişilere yüksek cenahtan yapılan şovlu ziyaretler, “karıları kızları helaldir” gibi uçuk saldırılar ve Türkiye’de kadın haklarının serüvenini yok sayan benzeri durumlar ise temel tartışmaları besleyen sansasyonel gürültüler olarak kayda geçiyor. Huzursuzluğun kaynağında laikliği günün birinde yok etme umut ve iştahının olduğu aşikar.(2)

Oysaki laiklik; kişinin istediği dine ya da ideolojiye inanması, dinini ve düşüncelerini açıklayabilmesi, propagandasını yapabilmesi ve yayabilmesi, ahlak telakkisini dinden bağımsız oluşturabilmesi, din dışı inanç ve düşüncelere saygı duyulması, başkalarının felsefi düşünce ve dinsel inançlarının aşağılanmaması ve baskı altına alınmaması; devletin ise tüm bu hukuki güvencelerin garantörü olmasıdır. Özetle, kendi dinsel inancını devlet eliyle ya da zorbalıkla başkalarına dayatmamak kaydıyla esasen laiklik dindar olmak isteyenlerin de hukuksal güvencesidir. İşin kör düğüme dönüştüğü yer her zamanki gibi demokrasinin temel sınırı olan başkalarının özgürlüğüne müdahale noktası olmaktadır. Kendi inanç kurallarının başkaları üzerinde de egemen olmasını isteyen bir din anlayışı laiklik ilkesine saldırmadan yapamamakta, huzuru da baltalamaktadır.

Büyük bir hayretle yaşadığımız de facto durum laikliği ortada kaldırmamakta ancak hukuk sistemini uygulamada deforme etmekte ve ülkemizi zaten içselleştiremediği temel hukuk prensiplerinden tamamen uzaklaştırmaktadır. (3)  Kâğıt üzerinde var olan insan hakları ve temel normlar mahkeme kararlarında ve idari tasarruflarda “olağan dönemlere” göre karşılığını daha az bulmaktadır. de facto durumun diğer bir zararı, şiddet dilinin ve çatışma kültürünün yaygınlaşmasına zemin hazırlamasıdır. Laiklik, ortadan kalkmamasına rağmen toplumsal barış nispi olarak ve kademeli şekilde bozulmaktadır. Açık ve şeffaf bir şekilde tartışılmaktan ve konuşulmaktan kaçınılan ve fiili duruma yansıyan kötü niyetler, toplumsal ve siyasal alanda mertlik, dürüstlük ve şeffaflığın da köküne kibrit suyu dökmekte; değerler aşınması, yozlaşma ve ilkesizlik egemen olmakta, halkın saygı duyacağı kurumsal yapılar işlevselliğini yitirmektedir.

Laikliğin Hukuk Sistemimizdeki Yeri

Cumhuriyet Devrimlerinin en önemli parçalarından birisi laiklik ise diğeri de tevhidi tedrisat olarak bilinen eğitim birliğidir. Anayasal hükümlerle koruma altına olan her iki devrimin birlikte anılması tesadüf değildir. Zira-Şeriye ve Evkaf vekaletinin kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve tüm eğitim kurumlarının laik temel üzerine bina edilmesi laikliğe inanan bir toplum inşa etmenin de temel şartı olarak görülmüştür.

Laiklik, toplumun dünya işlerinde kimsenin dinsel kuralların ya da başka bir ideolojinin baskısı altında kalmaması olduğuna göre eğitim sisteminin de buna göre düzenlenmesi işin doğası gereğidir. Çünkü, Türkiye’de Laiklik, başka toplumların daha erken dönemlerde tamamladığı aydınlanmayı, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi ve demokrasiyi sağlamanın temel şartı olarak görülmüştür. Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle Fransa’da gelişmiş ve Avrupa’ya yayılmış olan laik düşünceyi ancak 1937 yılında anayasal hüküm haline getirebilen Türkiye hem çok geriden gelmiş hem de geriden gelmenin zafiyetiyle hızlı davranmak zorunda kalmıştır. Bu zorunlu hız ve devlet eliyle yürütülen toplumsal inşa, devletin din kurallarına göre şekillenesini isteyenler tarafından jakoben olmakla da itham edilmiştir.(4)

Kökeni laikos olan ve Yunanca’da ‘laos’ kelimesinden gelen, Fransızcada ‘laicisme’ olarak kullanılan, İngilizce ve Almancada ise Latince kökeni olan ‘saecularis’ kelimesinde karşılığını bulan ve bugünkü Türkçe’ye  ‘Seküler’ kavram ile dahil olan laiklik, alt kültür egemenliğini reddeden bir üst hukuki normdur.

Laik niteliğe sahip devletlerde insanlar inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilir. Devlet inanç hürriyetinin koruyucusu olarak tüm inançlara aynı mesafededir. Laik devlet, belli bir dini ön plana çıkararak ona üstünlük tanımamaktadır. Laik devlet, hâkim bir din belirleyerek onun kurallarını bütün vatandaşlara uygulatmaya çalışmadığı gibi kimsenin dinsiz yada ateist olmasını da öngörmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgisi maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve ibadetlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.

Laiklik İlkesinin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmıştır. Laiklik ilkesinin 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak devlet yönetiminde temel kural haline getirilmesine karşın 1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda da 1928 yılından itibaren devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. Egemenlik tanrısal bir buyruğa değil “Hakimiyet bilâkaydü şart milletindir.” denilerek halka bırakılmıştır.(5)  TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.(6) (Diyanet İşleri Başkanlığının tek bir mezhep inancına hizmet etmesine ve kurumsal olarak laiklik ilkesine aykırı olmasına ilişkin eleştiriler dipnot olarak kenarda durmalıdır. Dini temsil iddiasında olan yapıların sınır tanımayan çeşitliliği ve temsili bir otoriteden yoksun oluşu bu kurumun varlığını zorunlu kılmıştır. Laik bir devlette Diyanet kurumunun yeri olmamalıdır, şayet olacaksa tüm dinleri ve belli nüfusa tekabül eden inançları temsil etmelidir)

Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama gerçekleşmiştir.  Çıkarılan bu kanunlar sonucunda dinsel kıyafet, sembol ve işaretlerle sokakta dolaşılması yasaklanmış, ders kitaplarındaki dinsel sembol ve işaretler kaldırılmış, 1924 Anayasasındaki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü 1928 yılında çıkarılmış ve laiklik ilkesi 1924 Anayasası’na 5 Şubat 1937 tarihinde girmiş, daha sonraki 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasında da laiklik ilkesi korunmuştur.(7)

1961 Anayasasına göre “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

1982 Anayasasının ikinci maddesi“ Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir. Anayasanın 174. maddesi (8)ise Cumhuriyet Devrimlerini(9) ve laikliği daha kuvvetli bir hükümle koruma altına almıştır: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”

Dinin Masumiyeti ve Laiklik

Laiklik İlkesini anayasal hüküm haline getiren Mustafa Kemal Atatürk, laikliğin yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek olmadığını, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetinin laiklik ilkesi ile garanti altına alındığını belirtmiş, din ve ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasını da öngörmüştür. İçinde yaşadığımız son dönemde, din ile ahlakın uzunca bir süre özdeşleştirilerek sunulması ve din adına temsilcilik yapanlar tarafından ahlak alanında oldukça düşük bir performans gösterilmesi sonucunda dinsel inanca sahip kitlelerin önüne büyük bir kaos çıkmış bulunmaktadır. Üstelik bu defa “Din iyidir, kötü uygulamanın sebebi dini yeterince anlamayan müslümanlardır” savunma retoriği de kitleler nezdinde meşruiyetini yitirmiştir. Din, bireylerin kişisel yaşamında saygın ve masum bir yerde dururken kamusal alana hükmeder hale gelmesi oranında temsilcilerin ürettiği tüm ahlaka uzak uygulamalar dinin sırtına yüklenmektedir. Dinin masumiyeti kitleler nezdinde bizzat siyasal temsilcileri tarafından kirletilmekte, laikliğin çizdiği ince çizginin kırılması hem devlete hem de dine olan saygının büyük bir erozyona uğramasına neden olmaktadır. Yapılan bilimsel araştırmalar bu erozyonu doğrulamaktadır. Bu çerçevede muhafazakâr gençlikteki ateist ve deist akımları ve diyanetin çözüm üretmeyen demagojik açıklamalarını(10) bir kenara koyarken, her devirde büyük saygı görmüş devlet kurumlarına olan güven oranlarının dramatik düşüşünü zikretmeden geçmemek gerekir.(11)

Laikliğin Sağladığı Özgürlük Alanı ve Alt Kültürün Küstah Cesareti

Laiklik, din gibi değişime kapalı olmayan, zamanla değişebilen anlamına gelmektedir. Laik ise, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dinî olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir. Laiklik, dinsizlik ya da ateistlik de değildir. Laiklik evrenseldir, tüm insanlığı kapsayıcıdır. Evet laik devlet düzen dinsizdir. Çünkü laik devletin dini adalettir! Bu yüzdendir ki, laik devletlerin nüfus cüzdanı olan anayasalarında din hanesi boştur, o hanede Hukuk Devleti yazar. Fakat laik devlette her tür dinden ve inançtan bireyler gerçek bir özgürlüğe sahiptir. Herhangi bir dinin siyaset alanında araç olarak kullanılmaması, inançların kişilerin vicdanı dışında baskılara açık olmaması, herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olması laik hukuk sisteminin emridir. Devlet, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tüm vatandaşlara eşit ve tarafsız şekilde davranmak zorundadır. Bu bir ateist olabileceği gibi bir Budist ya da Şintoist de olabilir.

Laik devlette kimsenin camiye, kiliseye veya sinagoga giderek ibadetin ne kadar kötü bir şey olduğunu orada bulunanlara anlatma ve baskı uygulama salahiyeti yoksa kimsenin de bir meyhaneye gidip rakı içenlere içkinin kötülüklerini anlatarak keyfini bozma veya plajda güneşlenenlerin huzurunu bozma hakkı yoktur. Laik devlette bir Budist inek eti yenilen restorana girip masaları dağıtamaz; kendisi inek eti yemiyor diye başkalarının inek eti yemesine müdahale edemez. Kamusal duvara çarpan saldırı içgüdüsü saldırganın kendi inancı ve varsa tanrısı ile baş başa kalmasını sağlar. Kimse bir başkasının dogmalarına göre yaşamını tanzim etmek zorunda değildir; ki bu baskı yurttaş üzerinde ne kadar hissedilirse devlet de o kadar laiklikten ve huzur ortamından o kadar uzaktır.

Elinde İncil ile seçim propagandası yapan alt kültür temsilcisi faşist Trump’ın aksine birinci sınıf Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Hristiyan ritüeline uyulmadığı için insanlar kınanmıyor. Avrupa ülkelerinde liderler ellerinde İncil, miting meydanlarında dolaşmıyor. Buna mukabil Avrupa’da siyasi liderler bir usulsüz otel faturası yüzünden mahkemelerde sürünebiliyor.  Hatta ceza kanunlarında hüküm olmasa da etik kurallar gereğince toplumuna hesap veriyor. Öte yandan, dinsel dogmaların gazete manşetlerini süslediği hiçbir ülkede darbe ve siyasi komplo dışında hiçbir siyasi lider ahlak dışı ilişkiler nedeniyle hesap vermiyor. Bilimselliği tartışmalı olsa da İslam dininin en iyi yaşandığı ülkeler endeksi ateizmin en yüksek oranlar taşıdığı ülkeleri, özellikle de Hollanda, İzlanda, İsveç gibi ülkeleri işaret ediyor! Eline haritayı alıp, en çok insanın öldürüldüğü ülkeleri görmek isteyenlerin gözleri istemsiz biçimde laiklikten uzak ülkelere kayıveriyor.(12)

Ülkemizde, din ve laikliğin toplumsal alanda iç içe geçmiş tartışmaların odağında olmalarına karşın, hukuk sisteminde laiklik ilkesinin köklü ve kesin şekilde kural haline dönüşmüş olması çatışma alanlarını da kendiliğinden doğurmaktadır. Din ve özellikle de mezhep üzerinden toplumsal hayatı dizayn etmek üzerine kurgu yapan alt kültür ideolojileri, din olarak tanımladığı toplumsal aforizmaları gelecek tasavvurunun inşasında masalsı bir argüman olarak ileri sürmekte ve gerçek dışı tarihsel atıflarla toplumu baskılayarak jurnallemektedir.

Gerçekliğinden koparılarak sunulan, akait yerine kıssalara dayanan, arkaik bir mitoloji ve hurafe üzerine bina edilen “mezhepçi din” hiçbir sorunu çözemediği gibi yeni sorunları toplumun önüne getirmekte ve bir “alt kültür” olarak çözümsüzlük yaratmakta, her çözümsüz kaldığında ırkçılığı imdada çağırmaktadır. Masal tadındaki gelecek tasavvuru esasen milliyetçiliğin ve daha özelde ırkçılığın arkasına saklanmakta, ahlaktan soyutlanmış müteahhit dinciliğinin yetersizliği kamufle edilmektedir. Kısırdöngünün adı evrensellik karşıtı alt kültür saldırısından başka bir şey değildir!

Tarihsel Kısırdöngü

İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Barosunun iki yılda bir düzenlediği Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumunda yapmış olduğum “Dante’nin Evrensel Krallığında Uluslararası Hukuk mu yoksa çatışma mı galip gelecek? Medeniyetler çatışmasında senaryo taraflar ve rolleri” başlıklı bildirimde de vermiş olduğum trajik birkaç örneği burada tekrar etmek istiyorum. (13)

Eski Diyanet İşleri Eski Başkan Mehmet Görmez; 2014 yılında vermiş olduğu bir röportajda hak ettiğinden daha az ilgi gören sözler söylemişti. Görmez, “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’u Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da… Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebaplar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz” diye konuşmuştu. (14)

Bugün İslam Dünyası olarak kullanılan içi boş karamın kapsama alanında fikir kıtlığı çekildiği anda haçlı seferleri ileri sürülmekte; kendi iç sorunlarını ve yetersizliklerini başkalarına yıkarak kurtulma yolu seçilmektedir. Haçlı Seferleri analizlerine ayrılan zamanın bir kısmı Sıffin Savaşına ayrıldığı takdirde daha rasyonel sonuçlara varılabilir. Sıfin Savaşı, Dördüncü Halife Ali ile, onun halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Muaviye arasında 657 yılında patlamış; yüzyıllar sonra ortaya çıkan İŞİD’in merkez üssü Rakka civarında büyük kan dökülmüştür. Her iki tarafın askeri kapasitesinin yaklaşık 100.000 kişi olduğu ve toplamı 200.000 kişi olan, 70.000 civarında insanın öldüğü bu savaşta yer alanların mevcudu 300-400 yıl sonra saldırıya geçen en baba haçlı ordusundan daha büyüktür.(15) Dünya nüfusunun artışını da dikkate aldığımızda dinsel paradigmanın iflasını müşahede etmemek imkansızdır.

Bugün Suriye ve Irak bölgelerindeki çatışmaları dikkate aldığımızda 1400 yıl önceki çılgın iktidar savaşlarının benzer şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Sorunu tarihsel kaynağından tartışmaya başlamadığımız takdirde doğru sonuçlara ulaşma imkânı da bulunmamaktadır.

Fas Tevhid ve Islah Hareketi’nin Başkan Yardımcısı Muhammet Tullabi, Marksist-Leninist bir örgütün üst düzey yöneticiliğinden 90’lı yılların başlarından itibaren İslami hareketin saflarına geçmiştir. Ona göre İslam dünyası entelektüel açıdan komadadır ve bölgeye şizofrenik bir tarih bilinci hâkimdir.

Tullabi, “ABD’nin küresel düzlemde işlediği hatalar nedeniyle değil, daha çok tarihin alttan alta işleyen kanunları nedeniyle meydana gelen bir medeniyet değişimi ve medeniyetin doğuya göç etmesi nedeniyle olacak. Ben Avrupa’da görüştüğüm öğretim üyeleri ya da düşünürlere Avrupa Birliği’nin bu yüzyılın ortasında çökeceğini söylüyorum. Bu aynı zamanda Batı’nın sönümlenmesinin başlangıcı olacak. Bizler İslam dünyası olarak yükselmekte olan Doğu güçleriyle, yani Konfüçyüs medeniyeti ve Hindu medeniyeti havzası güçleriyle bir çatışmaya girmekten kaçınmamız gerekiyor… Çin, bu devasa İpekyolu projesiyle bizim yeniden doğuşumuzu sağlayabilir ancak bu aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki nüfuzunun sona ermesiyle sonuçlanacaktır.” demekte ve yine başka bir medeniyetten düşman olarak gördüğü Batı’ya karşı yardım dilenmektedir.(16)

Gerçeği Görmemek Üzerine Kurgulu Özeleştiriler

Tullabi’nin“ Hak olan bir inanca sahibiz ancak davranışlarımız batıl. Batılılar ise teoride temelsiz olmasına rağmen davranış ve tutum noktasında hakkı temsil ediyorlar. Batı üretken, demokratik, şeffaf ve toplumsal adalete önem veriyor. Bütün bunlar İslam’ın desteklediği ve önemsediği değerler.” sözü ise yukarı da bahsettiğimiz “İslam dini iyi ama Müslümanlar çok kötü” tezinin bir başka şekilde ifade edilmesidir. Batı diyerek yaftaladığı medeniyetin din üzerinden değil laiklik üzerinden kurgulanmış bir medeniyet olduğunu kurnazca gizlemekte; din üzerinden bir medeniyet tasavvuru ve kültür coğrafyası tezi ileri sürmektedir. Din ile ilgili sorunlarını 200 yıl önce çözüp bitiren batı ile hala dinsel dogmaların kısırdöngüsünde çırpınan kendi dünyasını rakip olarak görmesi cehaletin okumuş versiyonu olarak kayıtlara geçmektedir.

İslam ülkesi olarak bilinen ülkelerdeki en küçük karmaşa ve ekonomik sorun sonucunda bu ülkelerde yaşayan insanların Batı ve Dinsiz olarak tanımlanan ülkelere göçmek için sıraya girmeleri de (İşin insani boyutunu ayrı tutmak kaydıyla) ayrı bir ikiyüzlülük siyasetinden başka bir şey değildir. Yine sözde ve hayali İslam Coğrafyası ülkelerinin elit ve yönetici sınıflarının neredeyse tamamının çocuklarını batı ülkelerinin modern okullarında ‘dolar’ tarifesine göre okutması ikiyüzlü ve ahlaktan yoksun alt kültür kompleksinin başka bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Hem zorda kalanların hem de elitlerin “düşman” cenaha koşmaları laik medeniyetin evrenselliğini ayrıca kanıtlamaktadır.

Çoklu hukuk ve yolsuzluk kavramları ile anılan Malezya’nın Başbakanı Mahathir Muhammed ise, “Müslüman ve İslam düşmanlığı, İsrail’in kuruluşundan ötürü var. Müslümanlar hiçbir şey yapmasa dahi terörizmle suçlanıyor. Dünya genelinde birçok savaş var ve bu savaşların çoğu İsrail’in kuruluşuyla bağlantılı… Bugün aracılar yoluyla dünyayı Yahudiler yönetmektedir. Başkalarını kendileri için savaştırıp ölüme yollamaktadırlar. Sosyalizmi, komünizmi, insan haklarını ve demokrasiyi icat ettiler; böylece onlara eziyet çektirmeyi yanlış yaptırdılar, diğerleriyle eşit haklardan yararlanmaktadırlar” demekte, rasyonaliteden ve akıldan uzaklaşmanın fotoğrafını çizmekte; başka din ve başka bir ülkenin mağduriyet ve yobazlık siyaseti üzerinden kendini ve kendini tanımlamakta gerek kendi ülkesinde gerekse tüm dünyada laik, özgür ve akılcı düşüncenin egemen olmasına yeni bariyerler koymaktadır. (17)

Kendi dinini merkeze koyarak uydurulan masalsı hayallerin boş olduğu hem tarihte defalarca deneyimlendi hem de günümüzde deneyimleniyor. Tarihte hiçbir din devleti; günün koşullarına göre tüm halkına refahı, hukuk devletini ve sosyal adaleti bir arada sağlayamadı. Laiklikten uzak her türden ve ekolden uygulama bugün halen dünyanın birçok yerinde mevcut ve sadece kan üretiyor. Bunu görmek için, bağnaz dinciliğin labirentinden çıkamayarak deizme saplanan gençliğe söyleyecek sözü olmayanların kafasını kumdan çıkarmaları yeterli! İddialı olabilir ancak masal tadında bir yaşam isteyenlerin yeri gökkuşağı rengindeki laiklik şemsiyesinin tam altıdır.

Yapılması gereken tek çıkar yol, her türlü bilim dışı bagajlardan kurtulmaktır. Her türlü tarikat, cemaat, mezhep ve sosyal cenahtan çekinmeden laik düzeni savunmak, açıkça ve alenen savunmaktır.

1- World Justice Project-Rule of Law Index
2-Türkiye’de kadın haklarının serüveni
3-Temel Hukuk Prensipleri– Hukukun Evrensel İlkeleri
4-Türk Modernleşmesinde “Jakoben Laiklik” Sorunsalı
5-Teşkilatı Esasiye Kanunu
6- Tevhid-i Tedrisat Kanunu
7- https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1961-anayasasi/
8- Anayasanın 174. maddesi
9- Cumhuriyet Devrimleri
10- Türkiye’de deizm tartışması: Muhafazakar gençlik dinden uzaklaşıyor mu?
11- Abdulhamit Gül: “Türkiye’de yargıya güven önceleri yüzde 60-70’lerdeyken şimdilerde yüzde 20’lerin altına düşmüştür”
12-2018’de yayınlanan İslam dinine en uygun yaşayan ülkeler endeksinde (Islamicity Index) Türkiye 95. sırada yer aldı. İslam’a en uygun yaşayan ilk 40 ülke arasında ise Müslüman olan hiçbir devlet bulunmadığı da iddialar arasında yer alıyor.
13-Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumu
14- Eski Diyanet İşleri Eski Başkan Mehmet Görmez’in 2014 yılında vermiş olduğu röportaj: ‘Bir günde katledilen bin Müslümanın yüzde 90’ını Müslüman katlediyor’
15- Sıffin Savaşı -İslam Ansiklopedisi
16-https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/28/muhammet-tullabi-medeniyetin-agirlik-merkezi-doguya-kayiyor/
17-Malezya Başbakanı Mahathir: İslam düşmanlığı, İsrail’in kuruluşundan ötürü var

Butler Yasası 

0
Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren Butler Yasası (Butler Act) , eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında Evrim Teorisi’nin okutulmasını yasaklıyor ve aksi yönde davranışlara karşı hapis ve para cezası öngörüyordu.  Tennessee Temsilciler Meclisi üyesi John Washington Butler tarafından ortay atılan yasa, 21 Mart 1925 çıkarıldı

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren Butler Yasası (Butler Act), eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında Evrim Teorisi’nin okutulmasını yasaklıyor ve aksi yönde davranışlara karşı hapis ve para cezası öngörüyordu.  Tennessee Temsilciler Meclisi üyesi John Washington Butler tarafından ortay atılan yasa, 21 Mart 1925 çıkarıldı. Mecliste 71’e karşı 6 oyla neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Tennessee Senatosu, 24’e karşı 6 oyla ve ezici çoğunlukla yasayı onayladı. Yasa spesifik bir şekilde, İncil’de öğretildiğinin aksine, insanın ilahi yaratılışını reddeden herhangi bir doktrinin öğretilmesini yasadışı ilan etmişti. İlahi Yaratılış hikayesini inkar eden herhangi bir teoriyi anlatmak veya ve insanın bir hayvan takımından geldiğini öğretmek yasaklandı. Yasa, jeolojiye ilişkin katı kurallar getirmedi, dünyanın yaşına ve arkeolojik bilimsel teorilerin öğretilmesine açıkça kısıtlama getirmedi. Köktendinci ve kutsal inanç temelli yasa ABD’de ve dünyada büyük yankı uyandırdı. Suç işleyen öğretmenlerin her suç için 100 ila 500 dolar arasında para cezasına çarptırılacağı öngörülen yasa 1 Eylül 1967 tarihinde yürürlükten kaldırıldı.

Scopes Monkey Trial – Scopes Maymun Davası

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren ‘Butler Yasası’ adlı kanun, eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında evrim teorisinin okutulmasını yasaklamış ve aksi davranışlara hapis ve para cezası getirmişti. Amerikan Sivil Özgülükler Birliği (ACLU) bu yasaya dava açmak istiyordu ve bunun için de cesur bir öğretmene ihtiyaç vardı. 24 yaşındaki genç biyoloji öğretmeni John Scopes hapse girmeyi göze aldı ve dersinde evrim teorisini anlattı. Ön soruşturma jürisine tanıklık yapan üç öğrenci Scopes’ın evrimden bahsettiğine tanıklık yapınca hakkında tutuklama ve yargılanma kararı verildi. Bu üç öğrenciden biri mahkeme binasından çıkarken gazetecilere; ‘’Aslında evrim teorisinin çoğuna inanıyorum ama bu maymun işine inanmıyorum’’ diye konuştu. Butler Yasası da ilginç olarak, maymun şempanze, gorillerin ve diğer hayvanların evriminin anlatılmasını yasaklamıyordu. Sadece insanın da gezegen üzerindeki diğer biyolojik canlılar gibi belli bir evrimden geçmiş olduğu fikrine karşı çıkıyordu. Bu da, Darwin’in evrim teorisinde yer alan özetle, ‘insan, goril, şempanzelerin aynı ortak atadan evrimleştiği’ görüşünün, dava etrafındaki tartışmalarda ‘insanın maymundan geldiği iddia ediliyor’ şeklinde gerçekte teoride yer almayan bir iddiaya dönüşmesine neden oldu.

Scopes Davasının Scopes Maymun Davasına Dönüşmesi

Mahkeme dışına şempanzeler getirildi ve gösteriler yapıldı. Bu durum Scopes Davasının adının Scopes Maymun Davasına dönüşmesine neden oldu. Evrimin, bütün biyolojik türlerin nasıl oluştuğuna bakan bir teori olmak yerine kamuoyunda ‘maymunlarla ilgili bir teori’ şeklinde algı oluşmasında önemli rol oynadı. Kimsenin adını duymadığı bir yer iken dava ile bir anda ünlenen Dayton’da, ticaret odasının paranın kokusunu almasıyla işler değişti. Bunu bir fırsata çeviren ticaret odası, davaya daha çok insan çekmek için mahkeme salonunun etrafını bir ‘maymun sirkine’ dönüştürdü. Scopes’ı mahkum ettirmeye çalışan ve Butler Yasasının da eyaletteki bir numaralı destekçisi olan Hristiyan Fundementaller Birliği başkanı vaiz William Bell Riley, davanın avukatlığını üstlenmesi için Demokrat partinin eski başkan adayı ve ABD dışişleri eski bakanı William Jennings Bryan ile anlaştı. ACLU ve Scopes’ın savunma ekibi ise ACLU’nun en önde gelen avukatlarından Clarence Darrow’a avukatlık teklifi götürdü. Darrow, kendisinin agnostik olması nedeniyle davanın bir sirke dönüştürülebileceği endişesiyle başta bu fikre sıcak bakmadı ancak, davanın o olsa da olmasa da sirke dönüşeceğini fark edince kabul etti.

Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması

0
Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1 Mart 1921 tarihinde Türkiye adına Yusuf Kemal Tengirşenk ve Rıza Nur, Afganistan adına General Mehmed Veli Han tarafından imzalanmıştır. Antlaşma, TBMM hükümetinin doğulu devletlerle yaptığı ilk dostluk antlaşması olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarının ilklerinden olan Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1928 yılında Ankara’da yenilenmiş ve yeni antlaşmada ittifak taahhüdü tadil edilmiştir.
İngiltere’nin egemenliğinde bulanan Afganistan’ın 1919 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra Rusya’dan yardım istemek üzere Moskova’ya göndermiş olduğu heyetin yaptığı görüşmeler sonucunda Rusya, Afganistan’ın bağımsızlığını tanımıştır. Türkiye Heyetinin Moskova’da bulunduğu sırada, bağımsızlığını henüz kazanmış olan Afganistan’ın temsilcilerinin de orada bulunması vesilesiyle iki ülke arasında bir ahitname imzalanmıştır.
Antlaşmanın 2.maddesinde, “Taraflar birbirlerinin istiklâlini tanımayı, bütün şark milletlerinin kurtuluşunu ve hürriyetini bu milletlerin istediği idare tarzına müstakil bir şekilde gerçekleştirme hakları olduğunu belirtiyordu” denilmekte ve istiklal mücadelesi veren iki halkın dayanışması vurgulanmaktadır.
Antlaşmaya göre; Türkiye Afganistan’a kültürel bakımdan yardım etmeyi, subay ve öğretmen göndermeyi taahhüt etmiş; iki ülke arasında ticaretin geliştirilmesi, posta teşkilatının kurulması ve iki taraftan birinin tanımadığı antlaşmayı diğerinin de tanımaması gibi hususlar yer almıştır. Antlaşmadan sonra Afganistan Hükümeti Ankara’ya elçi göndermiş, bu durum hareketi TBMM’ni meşruiyeti bakımından olumlu sonuçlar doğurmuştur.

turk-afganistan-dostluk

Afganistan ve TBMM karşılıklı olarak birbirinin varlığını ve bağımsızlığını resmi olarak kabul etmiş, iki ülkeden birinin saldırıya uğraması halinde diğer tarafın kendisine saldırılmış olarak kabul etmesi ilkesi benimsenmiş, karşılıklı yardımlaşma ve destek sözü verilmiştir. Türkiye’nin varlığını ve bağımsızlığını tanıyarak Ankara’ya elçi gönderen ilk Müslüman ülke Afganistan olmuştur.

TÜRKİYE – AFGANİSTAN ANTLAŞMASI

Moskova, 1 Mart 1921

(Metin)

Bismillâhirrahmanirrahim,

Yüce Türkiye Devleti ve Afganistan, içtenlikle birbirine bağlı, bir umut ve kutsal amaçla gönülleri dolu olarak; nesnel ve moral bakımdan bütünüyle yüksek ortak çıkarlara sahip bulundukları ve bu devletlerden birinin mutluluk ve felâketinin ötekinin mutluluk ve felâketine neden olacağı kanısı ve inancıyla; Doğu dünyasının uyanma ve kurtuluşunun başlangıcının sevinçle görüldüğü şu anda, geçmiş zamanlardaki gibi bağlantısız (irtibatsız) ve yalnız kalınamayacağı ve kendilerine kimi tarihsel görevler düşmekte olduğu bilinci içinde; bir vücudun parçası gibi, Taraflardan birine gelecek sıkıntı ve dertten öteki Tarafın etkilenip üzüntü duymasını doğal sayan bu iki kardeş Devlet ve ulus, aralarında öteden beri var olan moral birliği ve doğal ittifakı siyaset alanına geçerek, bu ittifaka somut ve resmi bir nitelik verip tüm Doğunun gelecekteki mutluluğu için hayırlı bir başlangıç olmak üzere, uğurlu bir İttifak Antlaşması yapmayı kararlaştırmışlardır. Bu amaçla,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetince:

Hükûmet üyelerinden Ekonomik İşler Bakanı Yusuf Kemal ve

Eğitim İşleri Bakanı Dr. Rıza Nur Beyler;

Yüce Afganistan Devletince:

Olağanüstü Büyükelçi Sayın General Mehmet Veli Han; yetkili Temsilci olarak atanmışlardır. Adı geçen yetkili Temsilciler, birbirlerinin yetki belgelerinin düzenli olduğunu görerek, aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir:

Madde 1

Çok şükür bağımsız bir yaşam sürdüren Türkiye Devleti, içtenlikle ve gönülden bağlar ile bağlı bulunduğu Yüce Afganistan Devletini gerçek anlamıyla bağımsız tanımayı bir görev bilir.

Madde 2

Bağıtlı Yüksek Taraflar, tüm Doğu uluslarının kurtuluş, bütünüyle her Ulusun istediği herhangi bir rejim ve hükûmet biçimi ile kendisini yönetmekte özgür olduğunu açıklar; Buhara ve Hayve Devletlerinin bağımsızlığını tanırlar.

Madde 3

Yüce Afganistan Devleti, yüzyıllardan beri İslâmiyet’e önderlik ve ona üstün görevler yapmış olan, Hilâfet dünyasını elinde tutan Türkiye’nin bu alanda lider olduğunu, bu fırsattan yararlanarak da, açıklar.

Madde 4

Bağıtlı Taraflardan biri, Doğuyu istilâ, ya da sömürge yapma siyasetini izleyen her hangi bir emperyalist Devlet tarafından ötekine yapılacak saldırıyı bizzat kendine yapılmış sayarak, elindeki araçlar ve olanaklarıyla, onu püskürtmeyi kabul eder.

Madde 5

Bağıtlı Taraflardan her biri, ötekinin anlaşmazlık içinde bulunduğu üçüncü devletin çıkarlarına uygun, ya da öteki bağıtlı Tarafın çıkarlarına zararlı her hangi bir devletlerarası antlaşma ve sözleşme yapmamayı ve herhangi bir devletle antlaşma imzalayacağı zaman öteki Tarafa haber vermeyi yükümlenir.

Madde 6

Bağıtlı Taraflar, arasındaki ekonomik ve ticaret ilişkilerinin ve Konsolosluk işlemlerinin düzenlenmesi için gerekli sözleşmeleri ayrıca yapacaklar ve şimdiden birbirlerinin Başkentlerine Büyükelçi göndereceklerdir.

Madde 7

Bağıtlı Taraflar iki ülke arasında düzenli ve özel postalar kurarak, siyasal durumları ile eğitim, ticaret vb. durumlardan ve her türlü gereksinim ve isteklerinden, karşılıklı ve en ivedi olarak, birbirlerine bilgi vereceklerdir.

Madde 8

Türkiye Afganistan’a kültür alanında yardım etmeyi, öğretmen ve subay göndermeyi ve bu öğretmenler ve subayların en az beş yıl görevde kalmasını ve bu sürenin sonunda, Afganistan isterse, yeniden eğiticiler göndermeyi yükümlenir.

Madde 9

Bu Antlaşma en kısa sürede onaylanacak ve o andan başlayarak yürürlüğe girecektir.

Madde 10

Bu Antlaşma iki örnek olarak Moskova’da düzenlenmiş ve Tarafların tam yetkili Temsilcilerine imza edilip verilmiştir. Antlaşma Hicri yılın bin üç yüz otuz dokuzunda, Cemaziyelahirin yirmi birinci gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı günü imza edilmiştir.

Olağanüstü Büyükelçi Veli
Yusuf Kemal
Doktor Rıza Nur

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması

0

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra laik sistemin kurulabilmesi için gerçekleştirilen en önemli devrimlerdendir.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilerek Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçildikten sonra vakıflar konusundaki düzenlemeler yeni şartlar çerçevesinde şekillenmiştir. Hükümet öncelikle, vakıfların millete intikalini ve bir gene müdürlük tarafından idare edilmesini kararlaştırmıştır. Öte yandan halifelik ve şer‘î işlerin idaresi yeni siyasî gelişmeler sonucunda yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Hilâfete karşı gösterilen aşırı ilgi ve Halife Abdülmecid Efendi’nin bazı davranışlarının da etkisiyle halifelikle birlikte; Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi hususunda ortak bir kanaat oluşmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1924’te meclisin açılış konuşmasında eğitimin birleştirilmesini ve dinin siyaset sahnesinden geri çekilerek Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması gerektiğini ifade etmiş ve ertesi gün Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda bu esaslar kabul edilmiştir.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, 3 Mart 1924’te Şer‘iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun teklifi ve ardından Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile Hilâfetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunun kabulü ile uyumlu ve paralel bir karardır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması

Lağvedilen Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine, İslâm dininin itikad ve ibadete dair hüküm ve işlerinin yürütülmesi ve dinî müesseselerin idaresiyle görevli Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Vakıfların idaresi ve işleriyle ilgilenen Evkaf Müdüriyet-i Umûmiyyesi(vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuş; Diyanet İşleri Reisliği ile birlikte Başbakanlığa bağlanmıştır.

Ülkedeki bütün cami, mescid, tekke ve zâviyelerin yönetimiyle; imam, hatip, vâiz, şeyh, müezzin ve kayyım gibi görevlilerin işlemleri Diyanet İşleri reisinin yetkisine bırakılmıştır. Müftüler Diyanet İşleri Reisliği’ne bağlanmıştır.

Aynı tarihte çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile ülkedeki bütün eğitim ve öğretim kurumlarının yanında Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’ne bağlı olan veya vakıflarca yönetilen mektep ve medreseler de Maarif Vekâleti’ne devredilmiş; bir süre sonra da medreseler kapatılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde çok önemli görevler üstlenen iki büyük kurum revizyona tabi tutulmuştur. Şeyhülislâmlık ve Vakıfların idaresi ayrı ayrı genel müdürlük seviyesine indirilmiş, etkisiz hale getirilerek yeni devlet teşkilatı içerisinde yerini almıştır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce Şer’iyye Mahkemeleri ve Şer’iyye Sicilleri

Osmanlı mahkemelerinde verilen kararların ve tutulan kayıtların toplandığı defterlere Şeriye Sicilleri denilmektedir. Kadı sicilleri, kadı divanı, mahkeme kayıtları, sicillât-ı şer‘iyye ve yaygın kullanımı ile şer‘iyye sicilleri denilen bu defterler; kadı yahut nâibi tarafından tutulmakta ve çeşitli türden belgeleri içermektedir.

Osmanlı Devleti’nde merkezde ve taşrada her tabakadan insanlar arasındaki hukukî ilişkilere dair kayıtları içeren bu defterler; Osmanlı hayatının aile, toplum, ekonomi ve hukuk gibi birçok alanının tarihi için en önemli kaynaklardır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce kadıların tuttukları siciller; Osmanlı sistemindeki etkin rolleri sebebiyle sosyal ve yerel tarih çalışmalarında da ana kaynak niteliği taşımaktadır.

Mahkemede görülen davaların veya kişilerin kendi aralarında yaptıkları mukavelelerin kayıt altına alınma usulleri hem fürû-i fıkıh eserlerinin “kitâbü’d-da‘vâ, kitâbü’l-mehâdır ve’s-sicillât” ya da “edebü’l-kazâ/kādî” gibi başlıkları altında, hem de erken dönemden itibaren fıkıh literatürü içinde özel bir tür haline gelen İlmü’ş-şürût ve Edebü’l-kazâ adlı eserlerde genişçe işlenmiştir.

Bu eserlerde “vesika, mahzar, sicil” diye adlandırılan kayıt çeşitleri arasındaki farklar belirtilmiş ve nikâh, bey‘ gibi model akidlerin her birine dair kayıtların şekil şartlarıyla ilgili pek çok örnek verilmiştir.

“Kadı onayı ve kararı bulunmayan kayıt” anlamındaki mahzar ile “kadı onayı ve kararı bulunan kayıt” anlamındaki sicil kavramlarının terim haline geliş süreci literatürden takip edilebilmektedir. Bununla beraber bu kayıtların defterlerde toplanmasının (sicil/sicillât) oluşum tarihi henüz yeterince açıklığa kavuşturulamamıştır.

Şer‘iyye sicil defterlerinin ne zamandan beri var olduğu hususundaki modern tartışmada Manna, erken dönem İslâm tarihi kaynaklarında hiç zikredilmemesinden ve önceki devirlerden günümüze sicil defterlerinin kalmamasından yola çıkarak Ebied ve Mandaville gibi araştırmacıların var sayımlarının aksine bu defterlerin sistematik biçimde sadece Osmanlı döneminde tutulduğunu söylemektedir.

Ottawa Sözleşmesi

0

Ottawa Sözleşmesi (Anti-Personel Mayınların Kullanımının, Depolanmasının, Üretiminin ve Devredilmesinin Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme)” Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilerek 4 Aralık 1997 tarihinde Kanada’nın Ottawa’da kentinde imzaya açılmış ve 1 Mart 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

2002 yılı Aralık ayında, BM Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi´ne dair bir Çalışma Grubu kurulmuş ve patlamayan teçhizatın neden olduğu ölüm ve yaralanmaları durdurmayı amaçlayan tedbirler, tespit etmekle görevlendirilmiş, bu çalışmalar sonucunda sözleşme hazırlanarak imzaya açılmıştır.

Ottawa Antlaşması 131 ülke tarafından onaylanmış ve 146 ülke tarafından imzalanmıştır. Türkiye’nin de imzaladığı bu sözleşmeye ABD taraf değildir.

Türkiye Bakanlar Kurulunun 28 Mart 2003 tarihli kararı ile sözleşmeye katılmaya karar vermiş, Resmi Gazete’de 14 Nisan 2003 tarihinde yayınlanan karar gereğince Sözleşme, Türkiye açısından 1 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Kanun No : 4824
Kabul Tarihi : 12.3.2003
Resmi Gazete : 15.3.2003 – 25049

ANTİ-PERSONEL MAYINLARIN KULLANIMININ, DEPOLANMASININ,
ÜRETİMİNİN VE DEVREDİLMESİNİN YASAKLANMASI VE
BUNLARIN İMHASI İLE İLGİLİ SÖZLEŞME

Giriş

Taraf Devletler,

Her hafta çoğu masum ve korunmasız sivillerden ve özellikle çocuklardan oluşan yüzlerce kişiyi öldüren veya sakat bırakan, ekonomik kalkınmayı ve yeniden yapılanmayı engelleyen, mültecilerin ve iç göçe maruz kalmış kişilerin yurtlarına dönmelerine manî olan ve yerleştirildikten sonra yıllarca diğer vahim neticeler yaratan anti-personel mayınların neden olduğu acılara ve kayıplara son vermeye kararlı olarak,

Dünyanın her tarafında yerleştirilmiş bulunan anti-personel mayınların kaldırılması mücadelesine etkili şekilde ve eşgüdüm içerisinde katkıda bulunmak için ellerinden gelen azamî gayreti göstermenin ve bunların imhasını sağlamanın gerekli olduğuna inanarak,

Mayın kurbanlarının, sosyal ve ekonomik bakımlardan yeniden uyum sağlamaları dahil, bakım ve rehabilitasyonlarına yardım etmek için ellerinden gelen azamî çabayı harcamayı arzu ederek,

Anti-personel mayınların tamamen yasaklanmasının aynı zamanda önemli bir güven artırıcı önlem olacağını kabul ederek,

Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesinin 3 Mayıs 1996 tarihinde tadil edilen Mayınlar, Bubi Tuzakları ve Diğer Teçhizatın Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması hakkındaki Ek Protokolünün kabul edilmesini memnuniyetle karşılayarak ve henüz onaylamamış bulunan bütün Devletlere en erken zamanda bu Protokolü onaylamaları için çağrıda bulunarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, bütün Devletleri anti-personel kara mayınlarının kullanımının, depolanmasının, üretiminin ve devredilmesinin yasaklanması için etkin, hukukî bağlayıcılığı olan uluslararası bir anlaşmayı gayretli bir şekilde takibe teşvik eden, 10 Aralık 1996 tarihli ve 51/45 S. sayılı Kararını da memnuniyetle karşılayarak,

Anti-personel mayınların kullanımını, depolanmasını, üretimini ve devredilmesini yasaklamak, sınırlamak, veya askıya almak amacıyla geçmiş yıllarda alınan tek ve çok taraflı önlemlerden ayrıca memnuniyet duyarak,

Anti-personel mayınların bütünüyle yasaklanması için yapılan çağrının da kanıtladığı gibi, kamu vicdanının insanî ilkelerin daha ileriye götürülmesindeki rolünü vurgulayarak ve Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketinin, Kara Mayınlarının Yasaklanması Uluslararası Kampanyasının ve dünyanın her yerindeki çok sayıdaki diğer hükümet dışı kuruluşların bu amaçla gösterdiği çabaları tanıyarak,

Uluslararası topluluğu anti-personel mayınların kullanımını, depolanmasını, üretimini ve devredilmesini yasaklayan, hukukî bağlayıcı olan uluslararası bir anlaşma müzakere etmeye çağıran 5 Ekim 1996 tarihli Ottava Deklarasyonunu ve 27 Haziran 1997 tarihli Brüksel Deklarasyonunu anımsayarak,

Bütün Devletlerin bu Sözleşmeye katılmaya özendirilmeleri arzusunu vurgulayarak ve bu Sözleşmenin evrenselleştirilmesinin teşviki yönünde, diğerlerinin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, Silahsızlanma Konferansı, bölgesel kuruluş ve gruplar ve Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesi gözden geçirme konferansları dahil, konuyla ilgili bütün forumlarda büyük  bir gayretle çalışmaya kararlı olarak,

Silahlı çatışmalarda tarafların savaş yöntem ya da araçlarını seçme haklarının sınırsız olmadığına dair uluslararası insanî hukuk ilkesini, silahlı çatışmalarda aşırı yaralanmaya veya gereksiz acıya yol açabilecek nitelikteki silahların, fırlatma vasıtalarının ve diğer savaş araçlarının ve yöntemlerinin kullanılmasını yasaklayan ilkeyi ve siviller ile savaşanlar arasında bir ayırım yapılması gerektiğine ilişkin ilkeyi kendilerine esas alarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmaya varmışlardır :

Madde 1
Genel yükümlülükler

1. Taraf Devletlerden her biri, hangi koşullar altında olursa olsun, hiçbir zaman :

a) Anti-personel mayın kullanmamayı;
b) Anti-personel mayın geliştirmemeyi, üretmemeyi, bir başka şekilde edinmemeyi; depolamamayı, elde tutmamayı veya doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan bir başkasına devretmemeyi;

c) Bu Sözleşme çerçevesinde bir Taraf Devlete yasaklanmış bulunan herhangi bir faaliyetle iştigal etmekte olan herhangi bir kimseye, hiçbir şekilde yardımcı olmamayı, cesaret vermemeyi veya bunları teşvik etmemeyi,

taahhüt eder.
2. Taraf Devletlerden her biri, bu Sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, bütün anti-personel mayınları imha etmeyi ya da bunların imha edilmesini sağlamayı taahhüt eder.

Madde 2
Tanımlar

1. “Anti-Personel Mayın (APM)”, bir kişinin mevcudiyeti, yaklaşması veya teması ile infilak edecek biçimde tasarımlanan ve bir veya birden fazla kişiyi etkisiz hale getirecek, yaralayacak veya öldürecek mayındır. Şahıslara yönelik olmayıp, araçların yaklaşması, üzerine basması veya dokunması ile patlayacak şekilde tasarımlanmış ve bunların yerinden sökülmesini engelleyen sistemlerle teçhiz edilmiş mayınlar, bu şekilde teçhiz edilmiş olmaları nedeniyle, anti-personel mayın olarak telakki edilmezler.

2. “Mayın”, toprağın veya başka bir yüzey alanının altına, üstüne ya da yakınına yerleştirilmek ve bir kişinin veya aracın mevcudiyeti, yaklaşması veya teması ile infilak etmek üzere tasarlanmış mühimmattır.

3. “Mayın tuzaklama cihazı” bir mayının korunmasını amaçlayan ve mayının parçası, mayına bağlı, iliştirilmiş veya mayının altına yerleştirilmiş ve mayına dokunulmaya teşebbüs edildiğinde veya mayın bir başka biçimde kasten kurcalandığında faaliyete geçen bir aygıttır.

4. “Devir”, anti-personel  mayınların ulusal topraklardan içeri veya dışarı fiziksel olarak nakledilmesine ilaveten, mayınlar üzerindeki hak ve denetimin devredilmesini de içerir, ancak döşenmiş anti-personel mayınları içeren toprakların devredilmesini kapsamaz.

5. “Mayınlı alan”, mayınların mevcudiyeti veya mevcudiyetinden kuşkulanılması nedeniyle tehlikeli olan alandır.

Madde 3
İstisnalar

1. Madde 1’de belirtilen genel yükümlülüklere karşın, mayın tespit, mayın temizleme veya mayın imha tekniklerinin geliştirilmesi veya bu teknikler hakkında eğitim verilmesi için bir miktar anti-personel mayının bulundurulması veya devredilmesi mümkündür. Bu tür mayınların miktarı yukarıda sözü edilen amaçlar için kesinlikle gerekli olan asgarî sayıyı geçmeyecektir.

2. Anti-personel mayınların imha amacıyla devri yapılabilir.

Madde 4
Depolanmış anti-personel mayınların imhası

Madde 3’te belirtilen durumlar dışında, Taraf Devletlerin her biri, sahip olduğu veya tasarrufunda bulunan, ya da yetkisi veya kontrolü altında olan depolanmış bütün anti-personel mayınları, mümkün olan en kısa zamanda, ancak bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra dört yıldan daha geç olmamak şartıyla, imha etmek veya imha edilmesini sağlamakla yükümlüdür.

Madde 5
Mayınlı alanlardaki anti-personel mayınların imhası

1. Taraf Devletlerden her biri, yetkisi ya da denetimi altında olan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra on yıldan daha geç olmamak şartıyla mümkün olan en kısa zamanda imha etmek ya da imha edilmesini sağlamakla yükümlüdür.

2. Taraf Devletlerden her biri, anti-personel mayın bulunduğu bilinen veya döşenmiş bulunduğundan kuşkulanılan, yetkisi ya da denetimi altındaki bütün alanları belirlemek için elinden gelen her çabayı gösterecek ve bu alanlarda bulunan bütün anti-personel mayınlar imha edilinceye kadar sivillerin etkili bir biçimde  bu alanların dışında tutulmalarını temin etmek için, yetkisi ya da denetimi altında bulunan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınların, en kısa zamanda, çevreleri işaretli, gözetim altında ve çitler ya da başka yöntemlerle korunuyor olmalarını sağlayacaktır. İşaretleme, en azından, Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesinin, Mayınların, Bubi Tuzaklarının ve Diğer Aletlerin Kullanımlarının Yasaklanması ya da Kısıtlanmasına ilişkin Ek Protokolünün 3 Mayıs 1996 tarihinde değiştirilen şeklinde belirlenen standartlarda olmalıdır.

3. Bir Taraf Devlet, 1 inci fıkrada söz konusu anti-personel mayınların hepsini belirtilen zaman zarfında imha edemeyeceği veya imha edilmesini sağlayamayacağı kanaatine varırsa, Taraf Devletler Toplantısına veya Gözden Geçirme Konferansına, bu tür anti-personel mayınların imhasını tamamlamak için son mühletin 10 yıla kadar uzatılması talebinde bulunabilir.

4. Her talep,

a) Önerilen ek mühletin süresini;
b) Önerilen ek mühletin,
(i) Mayınlardan arındırma ulusal programları çerçevesinde yürütülen çalışmaların hazırlıklarını ve mevcut durumunu,
(ii) Taraf Devletin bütün anti-personel mayınların imha edilmesi için kullanabileceği malî ve teknik araçları ve
(iii) Taraf Devletin, mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları imha etmesine engel olan koşulları da kapsayan nedenlerinin ayrıntılı bir açıklamasını;
c) Ek mühletin insanî, toplumsal, ekonomik, ve çevresel açılardan getireceği sonuçları ve
d) Önerilen ek mühlet talebiyle bağlantılı diğer bilgileri içermelidir.

5. Taraf Devletler Toplantısı veya Gözden Geçirme Konferansı, 4 üncü fıkra kapsamına giren hususları göz önünde bulundurarak talebi değerlendirecek ve mevcut Taraf Devletlerin oy çokluğuyla ek mühlet talebinin kabul edilip edilmeyeceğine karar verecektir.
6. Bu Maddenin 3 üncü, 4 üncü ve 5 inci fıkralarına uygun olarak yeni bir taleple başvurulması halinde söz konusu uzatma yenilenebilecektir. Daha fazla uzatma süresi talep eden Taraf Devlet, bir önceki uzatma döneminde bu Madde uyarınca neler yapıldığına ilişkin ek bilgi verecektir.

Madde 6
Uluslararası işbirliği ve yardım

1. Taraf Devletlerin her biri bu Sözleşmeye göre yükümlülüklerini yerine getirirken, mümkün olan durumlarda, diğer Taraf Devletlerden imkânlar dahilinde yardım isteme ve alma hakkına sahiptir.

2. Taraf Devletlerden her biri, bu Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili teçhizat, malzeme ve bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişini kolaylaştırmakla yükümlüdür ve bu alışverişe mümkün olan en geniş şekilde katılmak hakkına sahiptir. Taraf Devletler, insancıl amaçlar için kullanılacak mayın temizleme teçhizatının ve ilgili teknolojik bilginin tedarikine gereksiz kısıtlamalar getirmeyeceklerdir.

3. İmkânı olan her Taraf Devlet mayın kurbanlarının bakımına ve rehabilitasyonuna, sosyal ve ekonomik uyumuna ve mayınlar konusundaki bilinçlendirme programlarına yardım sağlayacaktır. Bu yardım, diğerleri meyanında, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası, bölgesel ya da ulusal örgütler veya kuruluşlar, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Ulusal Kızılhaç ve Kızılay kurumları ve bunların Uluslararası Federasyonu, hükümet dışı örgütler aracılığıyla veya ikili düzeyde sağlanabilecektir.

4. İmkânı olan her Taraf Devlet mayın temizliğine ve bağlantılı faaliyetlere yardım sağlayacaktır. Bu yardım, diğerleri meyanında, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası veya bölgesel örgüt ya da kuruluşlar, hükümet dışı örgüt veya kuruluşlar aracılığıyla ya da ikili düzeyde veya Birleşmiş Milletler Mayın Temizlemeye Yardım Gönüllü Vakıf Fonuna ya da mayınlardan arındırmayla uğraşan diğer bölgesel fonlara katkıda bulunarak sağlanabilecektir.

5. İmkânı olan her Taraf Devlet  depolanmış anti-personel mayınların imha edilmesi için yardım sağlayacaktır.

6. Taraf Devletlerden her biri, Birleşmiş Milletler sistemi içinde kurulmuş olan mayın temizlemeyle ilgili veri tabanına, özellikle mayın temizlemenin çeşitli yöntem ve teknolojilerine ilişkin bilgileri ve mayın temizlemeyle ilgili uzmanların, uzman kurumlarının veya ulusal temas noktalarının listelerini sağlamayı taahhüt eder.

7. Taraf Devletler, bir ulusal mayınlardan arındırma programının geliştirilmesinde :

a) Anti-personel mayın sorununun boyutunun ve kapsamının;
b) Programın uygulanması için gerekli olan malî, teknolojik kaynakların ve insan kaynaklarının;

c) İlgili Taraf Devletin yetkisi veya kontrolü altında bulunan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları imha etmek için gerekli olan tahmini yıl sayısının;

d) Mayından kaynaklanan yaralanma veya ölüm olaylarını azaltmak için mayınlar konusundaki bilinçlendirme faaliyetlerinin;

f) Mayın kurbanlarına yardımın; ve

g) İlgili Taraf Devletin Hükümeti ile programın uygulanmasında çalışacak, konuyla ilgili hükümet, hükümetlerarası veya hükümet dışı kuruluşlar arasındaki ilişkinin;

belirlenmesi için Birleşmiş Milletler, bölgesel örgütler, diğer Taraf Devletler veya diğer yetkili hükümetlerarası ya da hükümet dışı kuruluşlardan kendi yetkililerine yardımcı olmalarını talep edebileceklerdir.
8. Bu Maddenin hükümleri uyarınca yardım alan ve veren Taraf Devletlerden her biri, kararlaştırılmış yardım programlarının bütünüyle ve seri bir biçimde uygulanmasını teminen işbirliği yapacaktır.

Madde 7
Şeffaflık önlemleri

1. Taraf Devletlerden her biri, mümkün olduğunda, ancak her halükârda bu Sözleşme söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girdikten sonra en fazla 180 gün içerisinde :

a) Madde 9’da değinilen ulusal uygulama önlemleri;
b) Sahip olduğu ya da yetkisi veya denetimi altında bulunan depolanmış bütün anti-personel mayınlarının, türü, miktarı ve mümkünse depolanmış her anti-personel mayın türü için seri numarasını da içerecek biçimde sınıflandırılmış, toplam sayısı;

c) İmkânlar ölçüsünde, her mayınlı alanda bulunan anti-personel mayınların türüne ve her tür anti-personel mayının sayısına ve ne zaman döşendiklerine ilişkin mümkün olduğunca ayrıntılı bilgileri içerecek şekilde, anti-personel mayın bulunan ya da bulunduğundan kuşkulanılan yetkisi veya denetimi altındaki bütün mayınlı alanların yerleri;

d) Mayın tespit, mayın temizleme veya mayın imha etme tekniklerinin geliştirilmesi ve bu tekniklerle eğitim vermek amacıyla bulundurulan veya devredilen, ya da imha edilmek üzere devredilen bütün anti-personel mayınların türleri, miktarları ve mümkünse seri numaraları ile bir Taraf Devlet tarafından anti-personel mayınları bulundurmak ya da devretmek üzere Madde 3 uyarınca yetkili kılınmış kurumlar;

e) Anti-personel mayın üreten işletmelerinin başka amaçlı kullanım için dönüştürülmelerine ya da hizmet dışı bırakılmalarına ilişkin programların durumu;

f) İmha için kullanılacak yöntemler, imha alanlarının yerleri ve güvenlikle ve çevreyle ilgili izlenilecek uygulanabilir standartların ayrıntılarını içerecek şekilde, anti-personel mayınların imha edilmesine ilişkin madde 4 ve 5 uyarınca yürütülen programların durumu;

g) Bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra imha edilen tüm anti-personel mayınların, sırasıyla 4 üncü ve 5 inci maddeler uyarınca imha edilen her bir türdeki anti-personel mayının miktarının dökümünü içerecek şekilde, türleri ve miktarları, bunun yanısıra, mümkünse, 4 üncü madde uyarınca imha edilen her bir türdeki anti-personel mayının seri numaraları;

h) Bir Taraf Devlet tarafından üretilen ve o Taraf Devletin halen sahip olduğu veya tasarrufunda bulundurduğu herbir türdeki anti-personel mayının, makul olan hallerde söz konusu mayınların teşhisi ve temizlenmesini kolaylaştıracak kategorilerde bilgi verilecek şekilde- bu bilgi asgarî olarak, mayının boyutlarını, fünye cinsini, patlayıcı madde cinsini, metal madde cinsini, renkli fotoğraflarını ve mayın temizlemeyi kolaylaştıracak diğer bilgileri içerecektir- bilindiği ölçüde teknik özellikleri; ve

i) Maddenin 2 nci fıkrasında tanımlanan bütün alanlarla ilgili olarak, halka derhal ve etkili bir uyarıda bulunulmasını sağlamak için alınan önlemler

hakkında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine rapor verecektir.
2. Bu Madde uyarınca sağlanan bilgiler, son takvim yılını kapsayacak şekilde Taraf Devletlerce yıllık olarak güncelleştirilecek ve her yıl en geç 30 Nisan’da Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunulacaktır.

3. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, aldığı bütün bu tür raporları Taraf Devletlere iletecektir.

Madde 8
Sözleşmeye uymanın kolaylaştırılması ve açıklık kazanması

1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili olarak birbirlerine danışmayı ve birbirleriyle işbirliği yapmayı ve Taraf Devletlerin Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerini kolaylaştırmak için işbirliği ruhu içerisinde birlikte çalışmayı kabul ederler.

2. Bir veya daha fazla Taraf Devlet başka bir Taraf Devletin bu Sözleşmenin hükümlerine uymasına ilişkin soruları açıklığa kavuşturmak ve çözmek istiyorsa, bu konu hakkında söz konusu Taraf Devlete Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla Açıklama Talebi sunabilir. Bu tür bir talep, bütün gerekli bilgilerle birlikte yapılmalıdır. Taraf Devletlerden her biri dayanağı olmayan Açıklama Taleplerinden kaçınmalı, suiistimale meydan verilmemesine özen gösterilmelidir. Bir Açıklama Talebi alan Taraf Devlet, bu konunun açıklığa kavuşmasına yardımcı olacak bütün bilgileri 28 gün içinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla talepte bulunan Taraf Devlete ulaştıracaktır.

3. Talepte bulunan Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla belirtilen süre zarfında bir yanıt almaz veya Açıklama Talebine aldığı yanıtı tatmin edici bulmazsa, konuyu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri vasıtasıyla bir sonraki Taraf Devletler Toplantısına sunabilecektir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Açıklama Talebine ait bütün gerekli bilgilerle birlikte konuyu bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bütün bu bilgiler, yanıt verme hakkı olan, talepte bulunulan Taraf Devlete de sunulacaktır.

4. Bir Taraf Devletler Toplantısı gerçekleşinceye kadar, endişe duyan Taraf Devletlerden herhangi birisi Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden, talep edilen açıklamayı kolaylaştırmak için dostça girişimde bulunmasını isteyebilir.

5. Talepte bulunan Taraf Devlet, konunun ele alınmasını teminen, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenlenmesini önerebilir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu doğrultuda, konuyu ele almak amacıyla bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenlenmesinden yana olup olmadıklarını belirtmeleri talebiyle birlikte, söz konusu öneriyi ve ilgili Taraf Devletlerce teslim edilen tüm bilgileri bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bu tür bir duyuruyu izleyen 14 gün içerisinde Taraf Devletlerin en azından üçte birinin Özel Toplantıyı onaylaması halinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraf Devletlerin Özel Toplantısını bir sonraki 14 gün içinde toplayacaktır. Toplantı yeterlilik sayısını Taraf Devletlerin çoğunluğu oluşturacaktır.

6. Taraf Devletler Toplantısı veya duruma göre Taraf Devletler Özel Toplantısı, önce ilgili Taraf Devletlerin sundukları bütün bilgileri dikkate alarak konuyu daha fazla inceleyip incelemeyeceğini belirleyecektir. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, oydaşma ile bir karara varmak için her türlü çabayı gösterecektir. Bu yöndeki bütün çabalara karşın mutabakat sağlanamadığı takdirde, bu kararı katılan ve oy kullanan Taraf Devletlerin çoğunluğu ile alacaktır.

7. Bütün Taraf Devletler, konunun gözden geçirilmesinin sağlanmasını teminen Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı ile, 8 inci fıkra uyarınca veri toplama heyetlerinin yetkilendirilmesi hususu dahil, bütünüyle işbirliği yapacaklardır.

8. Konuya daha fazla açıklık getirilmesine gerek duyulduğu takdirde, Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı bir veri toplama heyeti yetkilendirecek ve katılan ve oy kullanan Taraf Devletlerin çoğunluğu ile görev yönergesini kararlaştıracaktır. Açıklama istenen Taraf Devlet, istediği zaman ülkesine bir veri toplama heyeti davet edebilecektir. Bu görev Taraf Devletler Toplantısının veya Taraf Devletler Özel Toplantısının böyle bir görev için yetki veren kararı olmadan gerçekleşecektir. 9 uncu ve 10 uncu fıkralar uyarınca tespit edilen ve onaylanan en fazla 9 uzmandan oluşan heyet, ihlal iddiasına konu olan noktada veya açıklama istenen Taraf Devletin yetkisi veya denetimi altında bulunan ihlal iddiasıyla doğrudan ilgili diğer mahallerde ek bilgi toplayabilecektir.

9. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraf Devletlerin sağladıkları nitelikli uzmanların isim, milliyet ve alakalı diğer bilgileri içeren listesini hazırlayıp güncelleştirerek bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bir Taraf Devlet kabul etmediği yazılı olarak bildirmediği sürece, bu listeye dahil olan herhangi bir nitelikli uzmanın bütün veri toplama heyetlerinde yer alacağı varsayılacaktır. Kabul edilmeyen uzman, kabul edilmediği bu göreve atanmasından önce bildirilmiş olduğu takdirde, karşı çıkan Taraf Devletin topraklarında veya yetkisi ya da denetimi altındaki başka bir yerde görevli veri toplama heyetlerine katılmayacaktır.

10. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraf Devletler Toplantısının veya Taraf Devletler Özel Toplantısının talebini aldığında, açıklama talep edilen Taraf Devlete de danıştıktan sonra, heyet üyelerini ve başkanını atayacaktır. Araştırma görevini talep eden ya da bu talepten doğrudan etkilenen Taraf Devletlerin vatandaşları bu göreve tayin edilmeyeceklerdir. Veri toplama heyetinin üyeleri 13 Şubat 1946 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Bağışıklıkları Sözleşmesinin VI. Maddesinde yer alan ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanacaklardır.

11. Veri toplama heyeti üyeleri, en az 72 saat önceden haber vermek suretiyle, en erken zamanda açıklama istenen Taraf Devletin topraklarına ulaşacaklardır. Açıklama istenen Taraf Devlet, heyeti kabul etmek, ulaşımını ve ibatesini sağlamak için gerekli idarî önlemleri alacak ve denetimi altındaki topraklarda bulunduğu süre boyunca heyetin güvenliğini mümkün olan en yüksek düzeyde sağlamaktan sorumlu olacaktır.

12. Veri Toplama heyeti, açıklama istenen Taraf Devletin egemenlik haklarına halel getirmeden, sadece ihlal iddiası hakkında bilgi toplamak amacıyla kullanılmak üzere gerekli olan teçhizatı söz konusu Taraf Devletin topraklarına sokabilecektir. Heyet, hakkında açıklama istenen Taraf Devlete, inceleme görevi sırasında kullanmayı öngördüğü teçhizatı varışından önce bildirecektir.

13. Açıklama istenen Taraf Devlet, veri toplama heyetinin iddia edilen ihlal konusuna ilişkin bilgi verebilecek bütün ilgili kişilerle görüşmesine imkân verilmesini sağlamak için bütün çabayı gösterecektir.

14. Açıklama istenen Taraf Devlet, veri toplama heyetinin iddia edilen ihlal konusuyla ilgili bilgi toplanması ihtimali bulunan, denetimi altındaki bütün alanlarla ve tesislere girmesine izin verecektir. Bu uygulama, açıklama istenen Taraf Devletin;

a) Hassas teçhizatın, bilginin ve alanların korunması,
b) Taraf Devletin mülkiyet haklarına, aramalara ve el koymalara ilişkin anayasal yükümlülüklerinin veya diğer anayasal hakların korunması ya da,
c) Veri toplama heyeti üyelerinin fiziksel korunması ve güvenliği için gerekli göreceği düzenlemelere tabi olacaktır.

Hakkında araştırma istenen Taraf Devlet bu tür düzenlemeler yaptığı takdirde, bu Sözleşmeye uyduğunu göstermek için makul olan her türlü çabayı sarfedecektir.
15. Aksine anlaşmaya varılmadığı takdirde, veri toplama heyeti ilgili Taraf Devletin topraklarında 14 günden ve herhangi belirli bir yerde 7 günden fazla kalamayacaktır.

16. Gizlilik esasına göre sağlanan ve veri toplama heyetinin göreviyle bağlantılı olmayan tüm bilgiler gizli tutulacaktır.

17. Veri toplama heyeti, bulgularının sonuçlarını Taraf Devletler Toplantısına veya Taraf Devletler Özel Toplantısına Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla bildirecektir.

18. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, veri toplama heyeti tarafından sunulan rapor da dahil olmak üzere, konuya ilişkin bütün bilgileri değerlendirecek ve araştırma istenen Taraf Devletten ihlal konusuna yönelik olarak belirli bir zaman zarfında önlemler almasını talep edebilecektir. Araştırma istenen Taraf Devlet bu talep doğrultusunda alınan bütün önlemler hakkında rapor verecektir.

19. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, incelenmekte olan konunun daha fazla açıklığa ya da çözüme kavuşturulmasını teminen, uluslararası hukuka dayanan gerekli işlemlerin başlatılması da dahil, ilgili Taraf Devletlere yol ve yöntemler önerebilecektir. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, incelenen konunun araştırma istenen Taraf Devletin denetimini aşan koşullardan kaynaklandığının belirlendiği durumlarda, 6 ncı Maddede atıfta bulunulan işbirliği önlemlerine başvurulması dahil, uygun önlemler tavsiye edebilecektir.

20. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, 18 inci ve 19 uncu fıkralarda değinilen kararları oydaşmayla, aksi takdirde mevcut ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğuyla almak için her türlü çabayı gösterecektir.

Madde 9
Ulusal uygulama önlemleri

Taraf Devletlerin her biri, yetkisi veya denetimi altındaki kişiler tarafından veya bölgelerde yapılan, bu Sözleşmeye tabi olan Taraf Devletlere yasaklanmış olan faaliyetleri engellemek ve ortadan kaldırmak için, cezai yaptırımlar da dahil olmak üzere, gerekli bütün yasal, idarî ve diğer önlemleri alacaktır.

Madde 10
Uyuşmazlıkların çözülmesi

1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin uygulanması veya yorumlanmasına ilişkin olarak ortaya çıkabilecek her türlü uyuşmazlığı çözmek için birbirlerine danışacak ve işbirliği yapacaklardır. Taraf Devletlerin her biri, bu tür herhangi bir anlaşmazlığı Taraf Devletler Toplantısına sunabilecektir.

2. Taraf Devletler Toplantısı, dostça girişim önermek, bir uyuşmazlığa taraf olan Devletleri kendi tercih edecekleri bir uzlaşma sürecini başlatmaya davet etmek ve üzerinde mutabakata varılacak herhangi bir yöntem için bir zaman sınırlaması koymak dahil, uygun gördüğü herhangi bir şekilde uyuşmazlığın çözülmesine katkıda bulunabilecektir.

3. İşbu Madde, bu Sözleşmeye riayetin kolaylaştırılması ve açıklığa kavuşturulmasına ilişkin diğer hükümlerine halel getirmeyecektir.

Madde 11
Taraf Devletler toplantıları

1. Taraf Devletler, Sözleşmenin yürütülmesiyle ve uygulanmasıyla ilgili olarak:

a) Sözleşmenin işleyişi ve statüsü;
b) Sözleşmenin hükümleri uyarınca sunulan raporlardan kaynaklanan konular;

c) 6 ncı Madde uyarınca yapılan uluslararası işbirliği ve yardımlaşma;

d) Anti-personel mayınların temizlenmesi ile ilgili teknolojilerin geliştirilmesi;

e) Taraf Devletlerin 8 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlar; ve

f) Taraf Devletlerin 5 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlara ilişkin kararlar,

dahil bütün konuları değerlendirmek amacıyla düzenli olarak toplanacaktır.
2. İlk Taraf Devletler toplantısı, bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra bir yıl içerisinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından düzenlenecektir. İzleyen toplantılar, birinci Gözden Geçirme Konferansına kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından yıllık olarak düzenlenecektir.

3. 8 inci Maddede belirtilen koşullarda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenleyecektir.

4. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili ulaslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, bu toplantılara gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.

Madde 12
Gözden Geçirme Konferansları

1. Bu Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra beş yıl içerisinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından bir Gözden Geçirme Konferansı düzenlenecektir. Sonraki Gözden Geçirme Konferansları, bir ya da daha çok Taraf Devlet tarafından talep edildiği takdirde, iki konferans arası hiçbir şekilde beş yıldan daha az olmamak kaydıyla, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından toplanacaktır. Sözleşmeye Taraf Devletlerin hepsi her Gözden Geçirme Konferansına çağırılacaklardır.

2. Gözden Geçirme Konferansının amacı:

a) Sözleşmenin işleyişini ve statüsünü gözden geçirmek,
b) 11 inci Maddenin 2 nci fıkrasında atıfta bulunulan Taraf Devletler Toplantılarına ilave toplantıların gerekliliğini ve aralıklarını kararlaştırmak,

c) Taraf Devletlerin 5 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlara ilişkin kararlar almak ve

d) Gerektiği takdirde, kapanış raporunda Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili kararlara yer vermek olacaktır.

3. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili uluslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, her Gözden Geçirme Konferansına gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.

Madde 13
Değişiklikler

1. Taraf Devletlerin her biri Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra herhangi bir tarihte Sözleşmede değişiklikler önerebilecektir. Her değişiklik önerisi Sözleşmenin Saklayıcısına iletilecek, o da bunu bütün Taraf Devletlere duyuracak ve önerinin ele alınması için bir Değişiklik Konferansı toplanması konusundaki görüşlerini soracaktır. Taraf Devletlerin çoğunluğunun duyurudan sonra 30 gün içerisinde önerinin ele alınmasını desteklediklerini Saklayıcıyla bildirmeleri halinde, Saklayıcı bütün Taraf Devletlerin davet edileceği bir Değişiklik Konferansı toplayacaktır.

2. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili uluslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, Değişiklik Konferanslarının her birine gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.

3. Taraf Devletlerin çoğunluğu daha önce yapılmasını talep etmediği takdirde, Değişiklik Konferansı, Taraf Devletler Toplantısının veya Gözden Geçirme Konferansının hemen ardından toplanacaktır.

4. Değişiklikler, Değişiklik Konferansında hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte ikilik çoğunluğu tarafından kabul edilecektir. Saklayıcı bu şekilde kabul edilen bütün değişiklikleri Taraf Devletlere duyuracaktır.

5. Bu Sözleşmede yapılan bir değişiklik, kabul eden Taraf Devletler için; Taraf Devletlerin çoğunluğunun kabul ettiklerine dair belgeleri Saklayıcıya teslim etmeleriyle yürürlüğe girecektir. Bundan sonra, diğer Taraf Devletler için değişiklik, kabul etme belgelerini teslim ettikleri tarihte yürürlüğe girecektir.

Madde 14
Masraflar

1. Taraf Devletler Toplantılarının, Taraf Devletler Özel Toplantılarının, Gözden Geçirme Konferanslarının ve Değişiklik Konferanslarının masrafları, Birleşmiş Milletler katkı payı oranlarına göre uyarlanarak, Sözleşmeye Taraf Devletler ile Sözleşmeye taraf olmayan katılımcı Devletler tarafından karşılanacaktır.

2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin 7 nci ve 8 inci Maddeler çerçevesinde belirlediği masraflar ile veri toplama heyetlerinin masrafları; Birleşmiş Milletler katkı payı oranlarına göre uyarlanarak Taraf Devletler tarafından karşılanacaktır.

Madde 15
İmza

18 Eylül 1997 tarihinde Oslo, Norveç’te hazırlanan bu Sözleşme, 3 Aralık 1997 tarihinden 4 Aralık 1997 tarihine kadar Ottava, Kanada’da ve 5 Aralık 1997 tarihinden yürürlüğe girmesine kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Merkezinde bütün Devletler için imzaya açık olacaktır.

Madde 16
Onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma

1. Bu Sözleşme, imzacıların onayına, kabul etmelerine veya uygun bulmalarına tâbi olacaktır.

2. Sözleşme, imzalamamış olan her Devletin katılımına açık olacaktır.

3. Onaylamaya, kabul etmeye, uygun bulmaya veya katılmaya ilişkin belgeler Saklayıcıda toplanacaktır.

Madde 17
Yürürlüğe girme

1. Bu Sözleşme, onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgelerinin kırkıncısının tevdi edildiği aydan sonraki altıncı ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.

2. Bu Sözleşme, onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesini kırkıncı onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdi edilmesinden sonra veren her Devlet için, sözkonusu Devletin onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesini verdiği tarihten sonraki altıncı ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.

Madde 18
Geçici uygulama

Devletlerin her biri, Sözleşmeyle ilgili onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma işlemi sırasında, 1 inci Maddenin 1 inci fıkrasını Sözleşme yürürlüğe girinceye kadar geçici olarak uygulayacağını açıklayabilecektir.

Madde 19
Çekinceler

Bu Sözleşmenin Maddeleri çekincelere tâbi olmayacaktır.

Madde 20
Yürürlük süresi ve çekilme

1. Bu Sözleşmenin yürürlük süresi sınırsız olacaktır.

2. Taraf Devletlerin her biri, ulusal egemenlik hakkını kullanarak bu Sözleşmeden çekilme hakkına sahiptir. Bu durumda çekildiğini bütün diğer Taraf Devletlere, Saklayıcıya ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine bildirecektir. Sözkonusu çekilme kararıyla ilgili belgelerde çekilmeye yol açan sebeplerin tam bir açıklamasına yer verilecektir.

3. Çekilme, ancak çekilmeyle ilgili belgelerin Saklayıcı tarafından alınmasından altı ay sonra yürürlüğe girecektir. Bununla birlikte, altı aylık süre dolduğunda çekilen Taraf Devletin bir silahlı çatışmanın içinde bulunması halinde, çekilme silahlı çatışma sonuçlanmadan önce yürürlüğe girmeyecektir.

4. Bir Taraf Devletin Sözleşmeden çekilmesi, Devletlerin ilgili uluslararası hukuk kurallarından kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeyi sürdürme sorumluluklarını hiçbir şekilde etkilemeyecektir.

Madde 21
Saklayıcı

Bu Sözleşmenin Saklayıcısı olarak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri görevlendirilmiştir.

Madde 22
Geçerli metinler

Bu Sözleşmenin her biri eşit derecede geçerli olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca orijinal metinleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından saklanacaklardır.

Hâkimin Tarafsızlığı İlkesini Ortadan Kaldıran Hukuk Zihniyeti

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDA HÂKİMİN TARAFSIZLIĞI İLKESİNİ ORTADAN KALDIRAN HUKUK ZİHNİYETİ: TAHKİK (ENGİZİSYON) İDEOLOJİSİNİN TEORİ VE UYGULAMADAKİ GÖRÜNÜMLERİ – Avukat Fahrettin KAYHAN

Makale, Ankara Barosu tarafından 11-14 Ocak 2024 tarihlerinde düzenlenen 13. Hukuk Kurultayında Avukat Fahrettin Kayhan tarafından tebliğ olarak sunulmuştur. 

ÖZET

Hâkimin tarafsızlığı hem bir hukuk kuralı hem de bir etik ilkedir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını sübjektif tarafsızlık ve objektif tarafsızlık olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını; objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir.

Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: İtham sistemi, tahkik sistemi ve karma sistemi. Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma Sistem, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir.

Bu tebliğin tezi, kanunun amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi teori ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.

Anahtar Kavramlar: Yargı etiği, hâkimin tarafsızlığı, tahkik sistemi, itham sistemi, karma sistem

GİRİŞ

Hâkimin tarafsızlığı hem küresel olarak kabul görmüş bir hukuk kuralı hem de bir yargı etiği ilkesidir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir.

Hâkimin tarafsızlığına mevcut Anayasamızda yer verilmemişti. 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un birinci maddesi ile Anayasa’nın 9’uncu maddesine “bağımsız” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve tarafsız” ibaresi eklenmiş ve Anayasa’nın 9’uncu maddesi “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” biçiminde değiştirilmiştir. Anayasa’nın 138’inci maddesinde ise “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar” denilerek hâkimlerin bağımsızlığına vurgu yapılmış, ancak hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilmemiştir.

Her ne kadar mahkeme ve hâkim terimleri birbirinin yerine kullanılsa da bunlar ayrı kavramlardır. Mahkeme fiktif bir kurumdur, hâkim ise gerçek kişi. Bu anlamda mahkemenin tarafsızlığından bahsedilemez, gerçek kişilerin yani hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilebilir. Bu kavram kargaşasının uygulamadaki hileli görünümü, bir mahkemenin şubesini açarak dosyanın mahkemenin bir şubesinden diğerine nakli suretiyle yahut bir mahkemedeki hâkim değişikliği ile somut bir dava veya belli davalar için yeni mahkemeler kurarak hâkimin bağımsızlığını bertaraf etmek, tabiî hâkim ilkesini yok saymak, hukukumuzda çok yaygın hileli uygulamalardan biridir.

Nitekim ilk defa, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 15 Şubat 2024 tarihli toplantısında, 2022/23093 sayılı başvuruyla ilgili olarak; mahkûmiyetin dayanağı olan delillerle doğrudan temas eden mahkeme heyeti ile hükmü veren mahkeme heyetinin farklı olması nedeniyle Anayasa’nın 36’ncı maddesinde ifadesini bulan adil yargılama hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vererek bu hileli uygulamayı hukuk tarihimizde ilk kez deşifre etmiştir. Keza Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Orhan Şahin v. Türkiye başvurusunda 12 Mart 2024 tarihli kararıyla, kararı veren hâkimlerin tanığı şahsen ve bizzat dinlememiş olmasını adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul ederek “hâkimin değişmezliği” ilkesini vurgulamıştır (Başvuru No: 48309/17)

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını “sübjektif tarafsızlık” ve “objektif tarafsızlık” olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını, objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir[1]. Ceza Muhakemesi Kanununun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasında göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir.

Hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlık ilkesini yaşama geçebilmesi ceza muhakemesi sisteminin gerekli ve yeterli şartları sağlamasına bağlıdır. Bu tebliğde tarafsızlık ilkesini Türk ceza muhakemesi sistemi açısından inceleyeceğiz.

Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: itham sistemi, tahkik sistemi ve karma (işbirliği) sistem. Öğretide Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma sistemin, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı olumlu özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir[2].

Bu tebliğin tezi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun görünüşteki amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi mevzuatına, teorisine ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde mevzuat, teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.

I – TAHKİK SİSTEMİNİN KARMA SİSTEME EVRİLMESİ VE KARMA SİSTEMİN TAHKİK (ENGİZİSYON) SİSTEMİNE REGRESYONU

Engizisyon (Inqusition) Latincede tahkikat, soruşturma, sorgulama anlamlarına gelen bir sözcüktür. Engizisyon, Orta Çağ’da, Hıristiyanlıkta sapkın (heretik) kabul edilen akım mensuplarını, simya, büyücülük, cadılıkla uğraşanları, Yahudileri (konversolar) ve Hıristiyan olmuş Müslümanları (Moriskolar) yok etmek amacıyla kurulmuş Katolik adli teşkilatı ve muhakeme usulüdür. Kilise ve devlet otoritesi altında faaliyet gösteren Engizisyon, MS XII. yüzyılın sonlarından XIX. yüzyıl ortalarına kadar aktif olmuştur. Engizisyon Hıristiyan teolojisine dayanan bir sistem olmasının yanı sıra teorik altyapısını Klasik Roma Hukukundan almıştır. Roma’da kölelere, alt sınıflara ve Roma İmparatorluğunun sonlarına doğru Hıristiyanlara uygulanmıştır[3].

Engizisyon sisteminde başlangıçta piskoposlar yargılamayı yürütürken zaman içinde engizisyon mahkemeleri Piskoposların yanı sıra Engizitör (muhakkik, müstantik) denilen görevlilerce yapılmıştır. Engizitörün yanı sıra ona yardımcı olan komiserler, noterler, familerler, gözlemciler gibi görevliler yargılama sürecinde yer almaktaydı. Engizitörler, hem davacı, hem hâkim konumundaydı. Maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşmak yargılamanın amacı olduğundan ikrar temel delil konumundaydı. İşkence ikrar elde etmek için başvurulan meşru sayılan bir delil elde etme aracıydı. Engizisyon 16’dan fazla türde işkence yöntemi geliştirmiş, işkenceyi bir adeta bir bilim haline getirmiştir.

Engizisyon sisteminde yargılamanın aşamaları, yemine davet ve af süreci (etkin pişmanlık), mahkemeye celp, sorgulama ve delillerin ibrazı, ikrar elde etmek için işkence ve hüküm aşamasından oluşmaktaydı. Engizisyon sisteminde yargılama gizli ve yazılı yürütülürdü. Engizitör, re’sen bir olaya el koyabilir ve delil toplayabilir. Sanık bir özne değil, yargılamanın nesnesidir[4].

Engizisyon sisteminin başlarında sanıkların savunmalarını avukat vasıtasıyla yapmalarına izin veriliyordu. Sanığın müdafisinin savunması dinlendikten sonra hüküm veriliyordu. Papa III. Innocentius “Si Adversus Vos” adlı fermanıyla avukatların ve noterlerin sapkınlara yardım etmesini yasakladı. Kutsal Roma İmparatoru II. Frederich 1220-1239 tarihleri arasında yayınladığı fermanlarla sanıkların avukatlık hizmetinden yaralanmalarını yasakladığı gibi, sanıklara yardım eden avukatlar bir daha dönmemek üzere sürgüne gönderiliyor, malları müsadere ediliyor, sapkın olarak yargılanıyor ve yargılananlara verilen cezalara çarptırıyorlardı[5].

Rönesans ve reform hareketlerinin başlaması ve Fransız Devrimi ile hızlanan hukuk reformlarında tahkik sisteminden tamamıyla vazgeçilmemiş, ancak itham sisteminin kimi özellikleri Kıta Avrupa’sının farklı ülkelerinde farklı oranlara alınarak karma bir sistem oluşturulmuştur. Karma sistemin atası engizisyondur. Karma sistem, içinde engizisyon sisteminin az veya çok kimi unsur ve özelliklerini barındırmaktadır.

Türk ceza muhakemesi hukuku sistemine gelince: Türkiye’de yürürlükte olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunundan (CMK) önceki 4 Nisan 1929 tarihli 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunundan iktibas edilmişti.

Faruk EremSavunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları” başlıklı makalesinde bizim hukuk sistemimiz hakkında vardığı sonucu şöyle ifade ediyor:

“Nihayet “Rönesans” (yeniden doğuş) geldi. Engizisyon sistemi sarsıldı, fakat yok edilemedi. Arabulucu anlayışlar, karma usuller ortaya çıktı. Soruşturmanın ilk bölümü gizli, duruşma bölümü aleni idi. Kilise hukukunun direnişi çeşitli karma sisteme sebeb oldu. Engizisyon sisteminin kalın izleri varlığını koruyordu. Alman usul yasası da bu tür izler taşır. Alman usulü dahi tam bir Rönesans ürünü sayılmaz. Fakat Anglo-Saksonların tepkisi tamdı. Türkiye Usul Kanunu(nu) Alman Kanunundan aldı. Alman Kanunu en az karma olan bir sistemi yansıtır. Esasında karma değildir. Belki şiddeti azaltılmış bir engizisyon dönemini yansıtır.”[6]

CMUK’un yürürlüğe girdiği 1929 tarihinden yürürlükten kalktığı tarihe kadar ülkemizde ceza muhakemesi alanında uygulanan sistem işte bu şiddeti azaltılmış engizisyon sistemi olmuştur. Bu dönem yetişen hukukçular, bu sistem ile endoktrine edilmişler ve taklit yoluyla kuşaktan kuşağa devredilen değişime dirençli bir muhakeme kültürü ve habitusu oluşmuştur.

5271 sayılı CMK’nun yürürlüğe girdiği tarihten sonra durum değişmiş midir? Şimdi ona bakalım.

II – TAHKİK İDEOLOJİSİ, TÜRKİYE’DE HUKUK MESLEKLERİNİN YAPILANMASI VE TARAFSIZLIK

Engizisyon yargılama usulünde davacı ve hâkim sıfatının engizitörde toplandığını belirtmiştik. Ceza Muhakemesi hukukumuza egemen olduğu kabul edilen karma sistemde ise itham sisteminin etkisiyle iddia makamı ile yargılama makamının ayrıldığı iddia edilmektedir. Acaba bu iddia Türk hukuku açısından ne kadar doğrudur? Adlî teşkilata ilişkin mevzuat ve uygulama incelendiğinde hukukumuzda iddia makamı ve yargı makamının söylendiği gibi pek de ayrılmadığını görüyoruz. İddia makamı ile yargılama makamının ayrılığından ziyade birlikteliğini ve yargılamada diyalektiğin yok edildiğini gözlemliyoruz.

A. Hâkim ve Savcı Mevzuatında Birliktelik

1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemde hâkimlik mesleği ve savcılık mesleği ayrı ayrı düzenlenmişti. Yüksek Savcılar Kurulu ve Yüksek Hâkimler Kurulu olmak üzere iki kurul mevcuttu. 1982 Anayasasıyla birlikte hâkim ve savcılık mesleği bir arada düzenlenerek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturulmuştur. Keza 4/7/1934 tarih ve 2556 sayılı Hâkimler Kanunu 12 Eylül darbesinden sonra 2661 sayılı Kanunla Hâkimler ve Savcılar Kanunu olarak değiştirilmiştir. Hâkim ve Savcılık meslekleri aynı ve eşit kabul edilerek, iddia ve yargılama makamları birleştirilmiştir.

B. Hâkim ve Savcılığa Alımda ve Eğitiminde Birliktelik

2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda hâkimlik ve savcılık aynı meslekler olarak düzenlenmiştir. Mesleğe alımları, eğitimleri, atanmaları aynı kurallarla tabidir. 1985 yılında yürürlüğe giren Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile adlî ve idari yargı hâkim ve savcı adaylarının yetiştirilmelerini sağlamak üzere Ankara’da Adalet Bakanlığına bağlı Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi kurulmuştur. Avrupa Birliği‘ne katılım sürecinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyum sağlamak amacıyla, hukuk alanındaki eğitim ile diğer görevleri yerine getirecek bağımsız bir kurumun oluşturulması ihtiyacının doğması üzerine, 2003 yılında 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu kabul edilerek, tüzel kişiliğe sahip, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan Türkiye Adalet Akademisi kurulmuştur. 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 703 Sayılı Anayasa’da Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmümde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname‘nin 2. maddesi ile 4954 Sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu yürürlükten kaldırılarak, Türkiye Adalet Akademisi kapatılmıştır. 10 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 1 nolu Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 60. maddesi ile Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi kurulmuş, 703 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 12. maddesinde Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi organları oluşturuluncaya kadar Akademi tarafından yapılması gereken görev ve hizmetlerin, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından yürütüleceği belirtilmiştir. 02/05/2019 tarihli ve 30762 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 34 Nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kamu tüzel kişiliğini haiz, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan, özel bütçeli, Adalet Bakanlığı ile ilgili ve merkezi Ankara’da bulunan Türkiye Adalet Akademisi yeniden kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi, 28/12/2023 tarih 2019/72 E. 2023/229 K. sayılı kararıyla 34 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin tümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Türkiye Adalet Akademisi’nin eğitim programları incelendiğinde; eğitim programlarının tamamının hâkim savcılar ve adaylarına yönelik olduğu, hâkim ve savcı adaylarının birlikte ve aynı eğitime tabi tutulduğu gözlemlenmektedir. Kararnamenin 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde “talepleri halinde noterler ve avukatlar ile eğitim ve öğretim hizmetlerinden faydalanması uygun görülen diğer kişilere yönelik eğitim programları hazırlamak ve uygulamak” Akademinin görevleri arasında sayılmış ise de bu yönde bir eğitim programına rastlanmamıştır.

C. Hâkim ve Savcı STK’larında ve Sosyal Hayatta Birliktelik

Hâkim ve savcı birlikteliğini, bu meslekler için kurulan sivil toplum kuruluşlarında da görmekteyiz. YARSAV, HAKSAV, YARGIDA BİRLİK kuruluşlarının üyelik koşullarını incelediğimizde hâkim ve savcı birlikteliğinin bu STK’larda da devam ettiğini ve içselleştirildiğini görüyoruz. YARGIÇLAR SENDİKASI’nın adından hareketle bu sendikanın sadece yargıçlar tarafından kurulduğu izlenimi veriyorsa da tüzüğünü incelediğimizde hâkim savcı birlikteliğinin burada da devam ettiğini görmekteyiz. Yargıçlar Sendikası Tüzüğünün 7’nci maddesinde sendikaya üye olabilecekler arasında ilginç bir şekilde “büro, bankacılık ve sigortacılık hizmet koluna tabi diğer kamu görevlileri’nin de yer aldığını görmekteyiz. Hâkim savcı birlikteliğinin sosyal hayatta aynı lojmanlarda komşu olmak, aynı sosyal tesislere devam etmek gibi gündelik hayatta da sürdüğünü gözlemlemekteyiz.

D. Hâkim ve Savcıların Çalışma Mekânlarında Birlikteliği ve Cumhuriyet Savcılarının Mekânsal ve Mali Hâkimiyet

Hâkim ve savcıların, adliye saraylarında aynı mekânlarda çalıştıklarını, adliyelerin yönetiminin ise Başsavcılıkta olduğunun da altını çizmek gerekir. Adli mekân politikalarının belirlenmesi ve adliyelerde mekân düzenleme yetkisinin Cumhuriyet Başsavcısında olduğu, adliyelerde Cumhuriyet savcılarının ofislerinin hâkimlere göre daha konforlu olduğu gözden ırak tutulmamalarıdır. [7] Bir müvekkilimizle adliyeden cezaevine giderken müvekkilin telefonundaki yakınına “Avukatımızla savcının sarayından savcının oteline geçiyoruz” demesi Cumhuriyet savcılarının adliyelerdeki hâkimiyetinin sokaktaki vatandaş tarafından da gözlemlendiğini vurucu biçimde göstermektedir. Öte yandan Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanlığı bütçesinden adliyelere ayrılan kısım üzerinde harcama yetkisine sahiptir. Cumhuriyet Başsavcısı, adliyenin ita amiri konumundadır[8].

 E. Kürsüde ve Müzakere Sürecinde Birliktelik

Hâkim ve savcılar, yazılı hukukta bir dayanağı olmamasına karşın kürsüde de birliktedirler.

Emekli Savcı Ahmet AYVAZ’ın Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları isimli eserdeki şu anekdot bu konuya yeterince açıklık getirmektedir:

“Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fasılasız bir şekilde beş yıl boyunca iddia makamını temsil etme onuruna eriştim. İlk günde son ana kadar mahkeme heyeti ile olan ilişkilerim son derece medeni ve uyumlu oldu. Böyle olmakla beraber hiçbir zaman görüşüme uymayan kararları temyiz etmekten geri kalmadığımı da belirtmek isterim. Bu mahkemedeyken halimden son derece memnundum., kaldı ki burada önemli davalara bakarken belli bir hukuksal birikime ulaşıyor ve içtihadi bilgiler ediniyordum. Kararları dört hukukçunun ortak akıl ve ferasetiyle vermekte olduğumuz için bir kişinin altından kalkmakta zorlanacağı meseleleri heyet halinde rahatlıkla çözüme kavuşturabiliyor, kimin kimden farklı bir bilgisi varsa ortaya döküyor ve bundan hepimiz yararlanıyorduk Bu mahkemede çalıştığım sürece ruhen arındım, dinlendim ve rahatladım.”[9]

Anekdottan anlaşıldığına Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının da katılımıyla dört kişiden oluşan bir heyet olarak çalışmıştır. Kitabın 499. Sayfasındaki anekdottan ise, bu çalışma biçiminin bu mahkemeye özgü olmadığını, yazarın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde çalışırken de savcının heyete dâhil edildiğini, müzakerelere aktif olarak katıldığını anlıyoruz. Hatta DGM’de görülen bir davanın müzakeresinde savcının tahliye talebine mahkeme başkanının müzakere esnasında Efendim mutlaka cezalandırılması gereken bu insanları nasıl tahliye ederiz, böyle şey olur mu, haydi biz ettik, MİT ve Genelkurmay buna ne der[10] diye tepki göstermesi ülkemizde egemen olan “hukuk zihniyeti” açısından ve hâkim ve savcıların hangi sosyal ve siyasi etkilerin altında karar verdiği ayrıca incelenmeye değer bir konudur.

Görüldüğü üzere karma sistem olduğu söylenen Türk Ceza Muhakemesi sisteminde iddia makamı ve yargılama makamı hukuken fiilen ayrılmamıştır. Her ne kadar görünüşte bu makamlar ayrıymış gibiyse de iddia makamı ve yargılama makamı rol ve işlevleri birbirine karışacak şekilde iç içe geçmiş durumdadır. Hukukumuzda iddia ve yargılama makamlarının birliğinden bahsetmek abartı olmayacaktır. Türk ceza muhakemesi sisteminde bir tarafta iddia ve yargılamayı birlikte yürüten hâkim ve savcı, diğer tarafta savunmayı temsil eden zayıf ve etkisiz bir müdafilik kurumu bulunmaktadır. Yargılamada üçlü bir diyalektik değil, ikili bir kutupluluk söz konusudur. Hukukumuz açısından sıklıkla vurgulanan sav-savunma-yargı üçlemesi fiilen gerçeği yansıtmamaktadır. Hâkim ve savcı işlevleri birbirinden tam olarak ayrılmamıştır. Hâkim savcı birlikteliği Hâkim Dr. Ali Altıntaş tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

“Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. Elbette Cumhuriyet savcılarının da belli Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin [11] bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. (…)Zira bu durum, adli yargı alanında en büyük sıkıntılardan biri olan yargıçlar ve savcıların bir blok halinde mütalaa edilmesinden kaynaklanan ve savunmayı bir anlamda dışlayan bir yapılanmadır. Bu rahatsız edici durum, “savcı eşittir yargıç” formülü, aslında klasik “sav-savuma-hüküm” yapılanmasına da aykırıdır.”(9)

Hâkim savcı birlikteliğinin uygulamadaki sonucu, zaman zaman hâkimin, iddia makamı rolünü oynamasıdır. Diyalektik olarak iddia savunma arasına çıkması gereken iletişim çatışmaları çatışması, hâkim ve savunma arasına cereyan etmekte hâkimler sık sık davacı gibi hareket etmektedir. Bu ise engizisyon (tahkik) sisteminin en bariz özelliklerinden biridir.

III – TÜRK CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNDA ENGİZİSYON SİSTEMİ KALINTILARI 
A. İddianamenin İadesi Kurumu

CMK’nun 174’nci maddesinde davaya bakacak mahkemenin/hâkimin kovuşturma başlamadan soruşturma evresine ilişkin bütün belgeleri incelendikten sonra iddianamenin kabul veya iadesine karar vereceği düzenlenmiştir. CMK’nun 175’nci maddesine göre iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olur. Başka bir ifadeyle mahkeme kendi bakacağı davayı açmaktadır. Engizisyon sisteminde olduğu gibi hâkim ve savcı sıfatı aynı kişide birleşmektedir. Hâkim, iddianameyi kabul etmekle kovuşturma aşaması başlamadan dava ile ilgili doğal olarak mahkûmiyet yönünde kanaat oluşturmaktadır. İddianamenin kabulüne karar veren hâkimin, duruşma evresinde bu aşamada oluşturduğu önyargıyla hareket etmesi kaçınılmazdır.

B. Sanığın Sorgusunda Yetersiz ve Hileli Düzenlemeler

Ceza Muhakemeleri Kanununun (CMK) 192’nci maddesine göre mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker. CMK 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendine göre sorgu, şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak “dinlenmesini” ifade eder.

CMK’nun 191’inci maddesine göre iddianamenin kabulü kararıyla duruşmaya başlanır. Tanıklar duruşma salonundan dışarı çıkarılırlar. Duruşmada, sırasıyla sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılır. Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu ve CMK’nun 147’nci maddesinde belirtilen diğer hakları bildirilir. Sanık “açıklamada bulunmaya” hazır olduğunu bildirdiğinde, “usulüne göre sorgusu” yapılır. Buna göre sanığın suçla ilgili açıklama yapmaya başlamasıyla teknik olarak sorgu işlemi başlamış olmaktadır.

Sanığın sorgusu “usulüne göre” göre yapılacağına göre bu usul nedir? Anılan madde ve CMK’nun 147’nci maddesinde de sanığın üzerine atılı suçla ilgili açıklama yapmaya başladığı aşamanın “usulüne” ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

Susma hakkını kullanmayan sanık kendisine yüklenen suçla ilgili açıklama yapacak, hâkim de onu dinlemekle ve işittiklerini tutanağa geçirmekle mi yetinecektir?

Hâkim sanığın açıklamaları sırasında veya sonrasında sanığa soru sorabilecek midir? Sorgu soru cevap şeklinde mi yapılacaktır? Sorgu işlemi sanığın hâkim tarafından sorulan soruları yanıtlaması mıdır? Eğer öyle ise hâkimin soracağı soru türlerinde bir kısıtlama var mıdır? Hâkim sorgu esnasında sanığa her istediği soruyu sorabilir mi?

Feridun Yenisey ve Ayşe Nuhoğlu, CMK’nun 147’nci maddesinde düzenlenmesinde şekil ile yetinilip esasın unutulduğunu, sorguda olaya ilişkin sorulup sorulamayacağı ve nasıl sorulacağının düzenlenmediğini belirtmişlerdir. Yazarların kitabın soruşturma işlemleri kısmında ele aldıkları bu sorun hakkında; “susma hakkını kullanmayan şüpheliye soruları ifadeyi alan kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sorguyu yapan sulh ceza hâkimi sorar. Bu soruların anlattırıcı ve ucu açık sorular olması gerekir. Evet veya hayır ile cevaplandırılabilen yönlendirici soru sorulamaz, zira bu sorular yasak sorgu yöntemi oluştururlar” demektedirler. Bu açıklamaların, ifade ve sorgunun aynı madde içinde düzenlenmesinden hareketle duruşma sorgusu için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yazarlara göre sorgusu sırasında sanığa kapalı uçlu ve yönlendirici soru sorulamaz. Sorgunun, Anglo-Amekerikan sisteminde geçerli olan çapraz sorgu sisteminin ilk aşamasını oluşturan “esas sorgu” (direct examiniton) şeklinde yapılması, çapraz sorgu (cross examinition) tekniklerinin kullanılmaması gerekir. Yazarlar, hâkimin kapalı uçlu ve yönlendirici sorular sorarak çapraz sorgu teknikleriyle sorgu yapmasını yasak sorgu olarak nitelemişlerdir. Yazarlara göre, hâkim sorguda sanığa ancak açık uçlu sorular yöneltebilecektir.[12]

Bahri Öztürk ve arkadaşları ise, sorgunun amacının “MADDİ GERÇEĞE ULAŞMAK” olduğunu belirttikten sonra “BEYAN GERÇEĞE TIPATIP UYGUN OLACAKTIR” ( büyük harf kullanımları yazarlara aittir) cümlesiyle sorgunun amacını belirlemişlerdir. Yazarlar, sorgunun amacının “sanığın direncini kırmak için” şok taktiği, sondaj taktiği, mozaik taktiği, zik zak taktiği gibi “sanığı şaşırtan yöntemler kullanılması” gerektiğini ileri sürmektedirler. Yazarlar, yasak sorgu sayılabilecek çeşitli yöntemler önermektedir. Yazarlar tam bir tahkik ideolojisiyle kaleme aldıkları bu bölümde neyse ki, içinde cevabı da bulunan veya buna yakın olan veya belli hususları sabit sayan soruların (suggesiv sorular) sorulmaması gerektiğini, bu soruların irade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını veya önemli ölçüde sınırlandırdığı için caiz olmadığını ifade etmişlerdir. Başka bir ifadeyle yazarlar hâkimin, sanığa yönlendirici soru soramayacağı kanısındadırlar[13].

Sorgunun nasıl yapılacağına, sorguda sanığa hâkim tarafından soru sorulup sorulamayacağı, sorulabilirse hangi tür soruların caiz olduğuna, sorulara ve sorgu tarzına itiraz etmenin mümkün olup olmadığına ilişkin bir Yargıtay kararına rastlamadık. Feyyaz Gölcüklü, Aralık 1954 tarihinde yayınladığı “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı” başlıklı makalesinde belirttiğine göre yazar bu konuda bir karara rastlamamış. Yazar, hakimin gerçeği öğrenmek için yalan söylemesinin ve sanığa yanıltıcı soru sorulmasının, seçimlik (altenative) soruların, kompleks ve geniş soruların, aldatıcı ve telkin edici soruların, neticesi sanık tarafından görülemeyen soruların sorulmasının sorgunun dürüstlüğü prensibine aykırı olduğunu belirttikten sonra Yargıtay’ın bu konudaki tutumunu şöyle açılıyor:

“…acaba yargıç kanunun sükûtundan bil istifade bu nevi soruları sanığa sorabilecek midir? Sorumuza evvela temyiz mahkemesi içtihatları içinde cevap arayalım. Türk Temyiz mahkemesi içtihatları arasında sanığın sorgusu konusunda verilmiş herhangi bir karara rastlamadık. Bu durum sanığın sorgusunun tamamen dürüst bir şekilde yapıldığının bir delili olduğu gibi, sorgu müessesesine fazla önem verilmeyip tahkikat ve duruşma zabıtlarında sorgunun şekline müteallik kısımların atlandığı, yalnızca cevapların zapta geçirildiği ve binnetice sorgu tekniği Yüksek Mahkemenin meçhulü olduğu manasına da tefsir edilebilir. Hatta bu ikinci ihtimali daha kuvvetli buluyoruz”[14]

Makalenin kaleme alındığı 1954 yılından bu yana durumda bir değişiklik olmamıştır. Şu anda da bu konularda bir Yargıtay kararı bulmak mümkün değildir. Çünkü “tutanak suiistimali” yoluyla bu konular Yargıtay denetiminden kaçırılmaktadır. Duruşmada sorgu usulü yasal boşluk nedeniyle tamamen hâkimin “keyfine göre” yapılmaktadır. Hâkimler tutanağa geçirmeksizin, sanığı azarlayabilmekte, ihsası rey olacak ve hatta hâkimin taraflılığını gösteren açıklamalarda bulunabilmektedir. Sanığa “yıkıcı çapraz sorgu” teknikleriyle, yönlendirici ve kapalı uçlu soru sorabilmekte, sorulan sorular zapta geçmemekte, sadece cevaplar zapta geçmektedir.

Konu ile ilgili Yargıtay kararı olmasa da, aynı zamanda tecrübeli hâkim olan iki yazarın düşünceleri uygulamaya az da olsa ışık tutmaktadır. Mustafa Artunç ve Mehmet Tevfik Elmas, “Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf” adlı kitaplarında sanığın yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmak istediğini bildirmesi halinde, CMK’nun 147’nci maddesi uyarınca sanığın sorgusunun yapılacağı, sanığın sorguda ayrıntılı olarak dinlenmesi gerektiği, sanığın “önceki beyanlarımı doğrudur, aynen tekrar ederim” şeklindeki sözlerinin tutanağa geçirilmesiyle yetinilmemesi gerektiği, mahkeme başkanı ve hâkimin hem sorgu sırasında hem de sorgu sonrası dosya ile ilgili her türlü soruyu sanığa sorabileceği yönünde görüş bildirmişlerdir. Yazarlar sorgunun soru-cevap şeklinde yapılacağına ilişkin açık bir ifade kullanmamakla birlikte hâkimin sorgu sırasında sanığa “her türlü sorunun” sorulabileceği kanısındadırlar.[15] “Her türlü soru” ifadesi, yönlendirici, yanıltıcı ve kapalı uçlu soruları kapsadığında şüphe yoktur. Yazarların her ikisinin de deneyimli hâkimler olduğu dikkate alındığında, hâkim olarak yaptıkları yargılamalarda sorgu sırasında dosya ile ilgili her türlü soruyu sordukları sonucuna varabiliriz.

Uygulamada rastladığımız başlıca sorgu türlerini kısaca inceleyelim. Bu sorgu türleri karma olarak da uygulanabilmektedir.

    1. Soru Cevap Tarzında Sorgu

Uygulamada en sık rastlanan sorgu tarzıdır. Mahkeme başkanı veya hâkim, iddianameyi açıklamadan sanığa “üzerine atılı suçlamayı biliyor musun?” diye sorduktan sonra “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” diyerek sorguya başlar. Sanık cevap verirken veya sanığın cevabından sonra araya girerek çeşitli sorular sormaya devam ederek sanığı sorgular. Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, genellikle, eğer SEGBİS ile duruşma kayda alınmıyorsa sordukları soruları tutanağa geçmeden sadece sanığın verdiği cevapları tutanağa geçerler.

CMK’nunda mahkeme başkanının veya hâkimin ne tür sorular sorabileceği ve ne tür sorular soramayacağı konusunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Kanımızca, Mahkeme başkanı veya hâkimin sorguda sanığa, yönlendirici ve aldatıcı sorular soramaması gerekir. Bu konuyu Uygulamada mahkeme başkanı veya hâkim her türlü soruyu sorabilmektedir.

    1. Sanığın Hazırlıktaki İfadesi Üzerinden Sorgu

Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, sanığın dosyadaki hazırlık ifadesini açarak sanığa “hazırlıktaki ifaden doğru mu?” sorusunu yöneltmekte, sanık “doğru” derse ifadeyi okuyarak zaman zaman da sanıktan teyit alarak tutanağa yazdırmaktadır. Oysa CMK’nun 213’ncü maddesine göre aralarında çelişki bulunması halinde; sanığın, hâkim veya mahkeme huzurunda yaptığı açıklamalar ile Cumhuriyet savcısı tarafından alınan veya müdafiinin hazır bulunduğu kolluk ifadesine ilişkin tutanaklar duruşmada okunabilir. Bu yöntemle sorgu yapmak kanuna açıkça aykırıdır.

    1. Sanığın Sözlü Savunma Yapması Şeklinde Sorgu

Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” sorusundan sonra genellikle başka soru sormazlar ve sanığın açıklamalarını tutanağa yazdırırlar.

    1. Sanığın Hazırladığı Yazılı Metni Okuması Şeklinde Sorgu

Bu tür sorguya genellikle siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından ilgilendiği davalarda tanık olmaktayız. Sanık önceden hazırladığı savunma dilekçesini mahkemenin huzurunda aynen okumaktadır. Sanığın okuması sırasında veya sonrasında mahkeme başkanı veya hâkim sorular sorabilmektedir. Bu yöntemin uygulandığı davalarda sanığın savunmasının ses kaydı alınmakta ve daha sonra çözümlenmektedir.

    1. Sorguda Farklı Üsluplar ve Yasak Sorgu Yöntemleri

Mahkeme başkanları ve hâkimler tarafından sorguda farklı yöntemler uygulandığı gibi üslup farklılıkları da dikkat çekmektedir. Hakimden içsel olarak ne yaşarsa yaşasın nötr bir tutum beklenir. Ancak hâkimin mizacına ve psikolojik durumuna göre sanığa tutum ve davranışları değişmektedir. Mahkeme başkanı ve hâkimlerin sorguda duygu durumları değişebilmekte, dava ile özdeşleşebilmekte, transferans ve kontrtransferans yaşayabilmektedirler. Zaman zaman CMK’nun 148’nci maddesine aykırı tutum ve davranış sergileyen sanığa kötü davranan hâkimlere rastlamak mümkündür.

Sonuç olarak CMK’nunda “sanığın sorgusu” yetersiz, hileli ve tuzaklı şekilde düzenlenmiş, engizisyon sistemi bakiyesi bir kurumdur. Sanığın sorgusu, tahkik sisteminden kalma hâkimin objektif ve subjektif tarafsızlığını gölgeleyen bir kurumdur.

C. Hâkimin Re’sen delil toplaması

Mülga 1412 sayılı CUMK’nun 237’nci maddesinin üçüncü fıkrası “Mahkeme vuku bulan talep üzerine veya kendiliğinden şahit ve ehlihibre celbini ve başkaca sübut sebeplerinin ihzar ve iradını emredebilir” hükmünü içermekteydi. Bu maddeye istinaden hâkim, soruşturma esnasında toplanmamış delilleri toplayabiliyordu. 5271 sayılı CMK’na bu hüküm alınmamıştır. Anılan 237’nci maddesinin 5271 sayılı CMK’nundaki karşılığı olan “delillerin ortaya konulması ve reddi” başlıklı 206’ncı maddesinde veya Kanun’un herhangi bir başka maddesinde mahkemenin “kendiliğinden” delil toplamasına dair bir yetkiden söz edilmemektedir. Öğretide CMUK’nun 214’ncü maddesinin ve 237’nci maddesinin üçüncü fıkrasının 5271 sayılı Kanun’a alınmamasının basit bir değişiklik değil, önemli bir zihniyet değişikliğinin ifadesi olduğu ileri sürülmüştür.[16] Başkan ve hâkimin görevini düzenleyen CMK’nun 192. Maddesinde de, delillerin toplanmasından değil, ikame edilmesinden söz edilmesi de bu görüşü destekler niteliktedir. Bununla birlikte ceza muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşma amacının bir gereği olarak mahkemenin de re’sen delil toplama yetkisine sahip olduğu ve özellikle kovuşturma evresinde ortaya çıkan bir delilin toplanmasına talep olmaksızın karar verebileceği ileri sürülmektedir.[17] Anayasa Mahkemesi de mahkemenin pasif konumda olmadığı, aksine yeterli kanaate ulaşıncaya kadar maddi gerçeği araştırmaya devam etmek zorunda olduğunu ve bu bağlamda gerekli tüm araştırmaları re’sen yapmakla yükümlü olduğunu ileri sürmektedir.[18] Yargıtay da ceza mahkemesinin, kovuşturma evresinde hâkim tarafından delil toplamasının önünde yasal bir engel olmadığı görüşündedir.[19] Hâkimin re’sen delil toplaması, engizitör hâkim anlayışının bir ürünüdür.

D. Hâkimin Delilleri Ortaya Koyması

CMK’nun 192nci maddesinin birinci fıkrasına göre “mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker; delillerin ikame edilmesini sağlar.” Delilin ikame edilmesi yani ortaya konulması, okunacak belgelerin okunması veya anlatılması, tanık ve bilirkişilerin dinlenmesi bizzat hâkim tarafından yapılan işlemlerdir. Çelişmeli bir yargılamada deliller “taraflarca”, önce iddia delilleri sonra da savunma delilleri ortaya konulur. Tahkik sistemi ve Karma sistemde ise, insan doğasına aykırı bir şekilde, taraf kavramı yoktur. Mevcut sistemde, hangi delilin ne zaman, hangi sırayla ortaya konulacağı, bir delilin ortaya konulup konulmayacağı konusunda iddia makamının veya savunma makamının bir inisiyatifi bulunmamaktadır. Tahkikat tamamen hâkimin inisiyatifinde yürütülmektedir. Bu engizisyon sisteminin temel bir özelliği olup, hâkimin tarafsızlığını zedeleyen bir durumdur.

E. Sanık Odaklı – Müdafi Engelli Düzenlemeler

Hukukumuzda sanık, bireysel savunma makamı olarak toplumsal savunma makamı olan müdafie nazaran daha merkezi bir konuma sahiptir. Hukuki bilgi ve deneyimi olmayan sanığın bireysel savunma makamı olarak sözde taltif edilmesi, çoğu yazar tarafından bunun savunmaya verilen önemle açıklanması bir aldatmaca, tahkik sisteminin ince bir hilesidir. CMK’nun 215’nci maddesinde göre suç ortağının, tanığın veya bilirkişinin dinlenmesinden ve herhangi bir belgenin okunmasından sonra bunlara karşı bir diyecekleri olup olmadığı katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine sorulur. Aynı kanunun 216. Maddesine göre ise ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanuni temsilcisine verilir. Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir. Görüldüğü gibi Ceza Muhakemesi sistemimizde savunma olarak bireysel savunmaya yani sanığın kendi kendisini savunmasına sözde özel önem verilmiş, sanığın duruşmanın her aşamasında müdafisinden önce söz alarak aktif olması istenmiştir. Duruşma salonundaki konumlandırma nedeniyle müdafi yardımından yaralanamayan hukuki bilgi ve tecrübeden de yoksun sanığa müdafiinden önce söz verilerek âdeta tuzak kurulmaktadır. Sanığın her ne kadar muhakemenin bir süjesi olduğu ileri sürülse de, sanığın duruşmada engizisyon sisteminde olduğu gibi halen büyük ölçüde obje konumundadır.

F. Tanığın ve Bilirkişinin Dinlenmesindeki Düzenlemeler

CMK’nun 59’uncu maddesine göre “tanık, dinlenmeden önce hakkında tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak mahkeme başkanı veya hâkim tarafından, kendisine bilgi verilir; hazır olan sanık, tanığa gösterilir. Sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir.” Aynı Kanunun 201’nci maddesine göre ise Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; tanıklara, bilirkişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Aynı Kanunun 68’nci maddesinin birinci fıkrasına göre Mahkeme, her zaman bilirkişinin duruşmada dinlenmesine karar verebileceği gibi, ilgililerden birinin istemesi halinde de açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağırabilir. Kanundaki tanık dinlenmesine ilişkin düzenlemeler, yetersizdir. Yalancı tanıklık ve hatalı tanıklığa kapı aralayan suiistimal açık düzenlemelerdir. Düzenlemelerin uygulanma biçimi ise düzenlemeden daha da kötüdür. Uygulama hâkimden hâkime mahkemeye değişmektedir. Tanık ve bilirkişilerin hâkim tarafından sorgulanması da engizisyon sisteminin bir kalıntısıdır. Tanık ve bilirkişinin dinlenmesi ve sınanmasında en sağlıklı yöntem itham sistemindeki orijinal haliyle çapraz sorgu metodudur. Öte yandan, CMK’nun 68’nci maddesinde bilirkişilerin duruşmaya çağrılabileceği hükme bağlanmış olmasına rağmen mahkemeler bu yöndeki talepleri genellikle reddetmekte, bilirkişilerin yazılı mütalaasını almakla yetinmektedir. CMK’nun 201’nci maddesinde düzenlenen doğrudan soru yöneltme hakkı mutlak bir haktır. Her iki madde de bilirkişilerin “duruşmaya çağrılmaları halinde” bilirkişilere soru yöneltilebileceği hükme bağlanmamış, bilakis bilirkişilere doğrudan soru yöneltme hakkı her hangi bir koşula bağlanmaksızın mutlak olarak tanınmıştır. Kanun koyucu aksini düşünmüş olsaydı bilirkişileri özel olarak saymazdı. Bu nedenlerle doğrudan soru yöneltme hakkı olanlar, bilirkişiye doğrudan soru yöneltme hakkını kullanmak istediklerini belirterek bilirkişinin duruşmaya çağrılmasını talep ettiklerinde, kanaatimizce hâkim bu talebi kabul etmek zorundadır. Kanunun hâkime bilirkişilerin duruşmaya çağrılması konusunda takdir hakkı tanıyan diğer hükümleri, doğrudan soru yöneltme hakkını ortadan kaldıracak şekilde kullanılamamalıdır. Bilirkişilerin duruşmada dinlenmemelerinin uygulamadaki sonuçlarına da kısaca değinmek gerekir:

1.Yargı Yetkisinin Fiilen Bilirkişiye Devri Sorunu

Gerek ceza gerek hukuk davalarında bilirkişiye görevlendirilmesi yapıldıktan sonra dosya bilirkişiye veya bilirkişi heyetine teslim edilmekte ve yazılı rapor alınmaktadır. Rapor teslim edildikten sonra yine taraflarca itiraz görürse aynı bilirkişilerden itirazlara karşı ek rapor alınmaktadır. Ek raporlar, genel olarak “kök rapordaki görüşümüzde değişiklik yoktur,” şeklinde olmaktadır. Beyan yazılı olduğu için, itirazlar cevapsız kalabilmektedir. Bu raporlar duruşmada tartışılmamaktadır. Hâkim tarafından raporun okunup okunmadığını tespit etmek mümkün değildir. Çoğu kez bu rapor, aynen karara dönüşmektedir. Bu uygulama nedeniyle bilirkişilik, “taşeron hâkimliğe” dönüşmüş durumdadır. Taşeron hâkimlik nedeniyle dava, fiilen mahkeme dışına taşınmış olmaktadır. Bu sistemde dosyayı okumadan, bilirkişi raporunu olduğu gibi karara geçirerek hâkimlik yapmak pekâlâ mümkündür.

2.İmzacı Bilirkişi ve Bilirkişilik Görevinin 3.Kişiye Devri Sorunu

HMK m. 276 – (1)’e göre bilirkişi, mahkemece kendisine tevdi olunan görevi bizzat yerine getirmekle yükümlü olup, görevinin icrasını kısmen yahut tamamen başka bir kimseye bırakamaz. Bilirkişilik bizzat yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ancak mevcut sistemde bilirkişinin raporu bizzat hazırlayıp hazırlamadığını denetleme imkânı yoktur.

Uygulamada heyet halinde hazırlanan bilirkişi raporlarında raporun tek bilirkişi tarafından imzalanıp kaleme teslim edildikten sonra, sadece hazırlanmış raporu kalemde imzalamak dışına rapora katkısı olmayan uygulamadaki adıyla “imzacı bilirkişilik” kurumu oluşmuştur. 33 yıl gibi uzun sayılabilecek meslek yaşamımızda Fransızca bilmeyen bilirkişilerin Fransızca biliyormuş gibi Fransızca metinler üzerine rapor yazdığını, bilirkişilik bürosu kurup stajyerlere seri şekilde rapor yazdırıldığını, tarafların bürolarında raporun hazırlanıp bilirkişi tarafından imzalanıp mahkemeye verildiğini vs. gördük veya işittik. Yani uygulamada “hâkimlik alt taşeronluğu” da oluşmuş durumdadır.

3.Bilirkişinin Ehliyetinin Tartışma Dışı Kalması Sorunu

Uygulamada bilirkişinin bilirkişilik yaptığı konuda ehil olup olmadığı çoğu kez tartışma dışı kalmaktadır. Mahkemenin seçtiği bilirkişi tartışmasız uzman kabul edilmektedir.

 IV – ENGİZİTÖR HÂKİM VE SAVCI ZİHNİYETİ VE İTHAM SİSTEMİNE KARŞI DİRENÇ

 Avrupa Birliği müktesebatına uyum zorlamasıyla, aslında yapılan değişikliği uygulama iradesi ve hazırlığı olmaksızın, mevzuat düzeyinde bazı sözde iyileştirmeler yapılsa da bu iyileştirmeler tahkik ideolojisiyle yetiştirilmiş hâkim savcılar eliyle emekli Yargıtay başkanı ve ceza hukuku profesörü Sami Selçuk’ın isabetle belirttiği gibi yargılama dolanları ve saptırmalarıyla (détournement de procedure) kısa sürede etkisiz hale getirilir[20]. Bunun en tipik örneği 5271 sayılı kanunun 201’nci maddesiyle getirilen doğrudan soru yöneltme müessesidir. Kanunun yürürlüğe girmesinin üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmesine rağmen bu düzenlemeye karşı direnç hâlâ devam etmektedir. Çapraz sorgunun düzenlendiği Ceza Muhakemesi Kanunun 201’inci maddesinde “yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir” denilmektedir. İtiraz vaki olmadığı takdirde mahkeme başkanı veya hâkimin soruyu denetleyeceğine dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kanun koyucu, aynen benimsemese de maddeyi esinlendiği Anglosakson hukukundaki çapraz sorguya benzer bir soru yöneltme düzeni öngörülmüştür. Ancak, öğretide ceza muhakemesi sistemimizin itham sistemi olmayıp karma sistem olduğu, hâkimin re’sen araştırma yetkisi olduğu gerekçesiyle mahkeme başkanı veya hâkimin soruları itiraz olmasa da denetleme yetkisi olduğu ileri sürülmüştür.[21] Bu görüş engizisyon ideolojisinin bir ürünüdür. Keza yine avukatın dosya incelemesinden, şüpheli ve sanığın müdafiden yararlanma ile ilgili haklarını kullanmasına kadar pek çok kanun hükmünü bu engizitör zihniyete uygulatmaya çalışmak deveye hendek atlatmaktan zordur.

V – SONUÇ VE ÖNERİLER

Sonuç olarak ceza muhakemesi sistemimiz, tahkik (engizisyon) sisteminin çok fazla özelliklerini içinde barındıran bir sistemdir. Olağanüstü dönemlerde ve siyasi davalarda ise türlü işkenceler dâhil olmak üzere saf engizisyon sistemine, yani özüne regrese olup, neredeyse pür engizisyon sistemine dönüşmektedir. Uygulamada sıkça dile getirilen “kolluk fezlekesinin iddianameye iddianamenin hükme dönüşmesi” eleştirisinin temelinde karma sistem ve bu sistemin mahsulü olan engizitör hâkim savcı habitusu yatmaktadır. Bu sistem içinde hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını sağlamak mümkün değildir. Bu konuda ciddi bir hukuk reformu yapılmak isteniyorsa, her şeyden önce kuvvetler ayrılığına dayalı her bakımdan hâkimlik bağımsızlığını ve teminatını sağlayan bir anayasanın varlığı şarttır. Hâkimlik ve savcılık mesleğini, işe alım, sosyal ortam ve çalışma yeri bakımından birbirinden ayırmak ve adliye yönetiminin başsavcıdan alınması gereklidir. 1961 Anayasasında olduğu gibi Hâkimler Kurulu ve Savcılar Kurulu ayrı olmalıdır. Keza hâkimler kanunu ve savcılar Kanunu iki ayrı kanun şeklinde düzenlenmelidir. Savcılık binaları adliyelerden ayrı mekânlarda olmalıdır.

Adliyelerin ita amirliği ve adliye yönetimi başsavcılardan alınmalıdır. Yürütmenin savcılar eliyle yargıya müdahalesinin önüne geçilmeli, hâkimlik ve savcılık meslekleri her yönden birbirinden ayrılmalıdır. Engizisyon yargılamalarına kapı aralayan Ceza Muhakemesi hukukunda karma sistemden tamamen vazgeçilmeli itham sistemine dayalı muhakemede diyalektiği sağlayacak iddia ve savunmanın aktif hakimlerin daha pasif olduğu yeni bir ceza muhakemesi kanunu yapılmalıdır.

KAYNAKÇA

ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013.

ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi, MEMLEKET Siyaset Yönetim Dergisi, C.7 S.17 2012/17 s. 34-104

ARTUÇ Mustafa ve ELMAS Mehmet Tevfik, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017

AYVAZ Ahmet, Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları, Librum Yayınları, İstanbul, 2017.

CENTEL Nur, ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019.

DEMİRKENT Dinçer, Adaleti Sağlamak Değil, Hakikati İnşa Etmek: Engizisyon Yargılama Usulü, Ankara Barosu Dergisi, 2017/2, s. 204-2017.

DÖNMEZ Burcu, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019.

EREM Faruk, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99

ESGİN Mehmet, Hristiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998.

ESMEIN Adhémar, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.

GEDİK Doğan, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941.

GÖLCÜKLÜ Feyyaz, : “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516

KISACIK Raşit, Dünyada ve Türkiye’de İşkencenin Tarihi, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2017.

KOCAOĞLU Serhat Sinan, “Susma Hakkı,” Ankara Barosu Dergisi 2011 / 1, s. , s. 38.

SELÇUK Sami, Suç Yargılama Süreci Hukuku: Dogmatiği ve/ya Grameri, İmge Kitabevi 2022.

SCHWERHOFF Gerd (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023.

ŞAHBAZ İbrahim, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289.

ŞAHİNKAYA Yalçın, Suçsuzluk Karinesi, Seçkin Yayınları, Ankara, 2008

ÖZBALCI Yalım Yarkın, “Ceza Muhakemesi Hukukunda İçerik ve Denetim Bağlamında Duruşma Tutanakları”, Suç ve Ceza Dergisi, Türk Ceza Hukuku Derneği, İsyanbul 2019, Sayı: 2, s. 141.

OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 105-138.

ÖZTÜRK Bahri, TEZCAN Durmuş, ERDEM Mustafa R. ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2019.

ŞAHİN Cumhur, GÖKTÜRK Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku -II-, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi, 2019.

TANER, Fahri Gökçen Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019.

TOPUZ Gökçen, KONAN Belkıs, “Geçmişten Günümüze Türk Hukukunda Hâkimin Tarafsızlığı” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2017, sayı: 4, s. 763-794.

ÜNVER Yener, HAKERİ Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019.

YENİSEY Feridun ve NUHOĞLU Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015.

Dipnotlar 

[1] İbrahim ŞAHBAZ,, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289, s. 259.

[2] Burcu DÖNMEZ, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019 s.83-87; Adhémar ESMEIN, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.

[3] Mehmet ESGİN, Hırısitiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998, s. 57-59.

[4] Gerd SCHWERHOFF (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023, s 55-69; ESGİN, S. 274-85.

[5] ESGİN, S. 292-293;

[6] Faruk EREM, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99.

[7] Ali ALTINTAŞ, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013s.406-409.

[8] ALTINTAŞ, s. 413 vd.

[9] Ahmet AYVAZ “Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları” Librum Yayınları, İstanbul, 2017, s. 524.

[10] AYVAZ s. 499

[11] Ali ALTINTAŞ, “Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi,” s. 90.

[12] Feridun YENİSEY ve Ayşe NUHOĞLU, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015, s. 625.

[13] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, 2019,s. 374 vd.

[14] Feyyaz GÖLCÜKLÜ, : -“Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516

[15] Mustafa ARTUÇ ve Mehmet Tevfik ELMAS, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017, s. 143.

[16] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yay., 2019, s. 334.

[17] Fahri Gökçen TANER, Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019, s. 363, Yener ÜNVER, Hakan HAKERİ, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, 2019, s. 1495; Doğan GEDİK, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941; Nur CENTEL, Hamide ZAFER, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Bası, Beta Basım Yayınevi., İstanbul, 2019, s. 741; (913-963; Cumhur ŞAHİN, Neslihan GÖKTÜRK, Ceza Muhakemesi Hukuku -II-, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi., 2019, s. 106-107; Bilal OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 110.

[18] AYM, E. 2015/9, K. 2015/94 ve T. 22.10.2015 (https://normkararlarbilgibankasi. anayasa.gov.tr/).

[19] 9. CD, E. 2013/15382, K. 2014/2802 ve T. 17.03.2014 (https://mevzuat.sinerjias.com.tr/ictihat/yuksek-mahkeme/yargitay%20karari/MFRzWUdMZXViVG9KalJqUnpwbmNMUT09).

[20] Sami SELÇUK, Suç Yargılama Süreci Hukuku: Dogmatiği ve/ya Grameri, İmge Kitabevi 2022, s.615-684

[21] DÖNMEZ, s. 354

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

0
Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Sistemi içerisinde etik ilkelerin çerçevesini oluşturmaktadır. Bildirge,  yaklaşık üç yıl süren bir hazırlık sürecinden geçerek hakim ve savcıların katkısıyla hazırlanmış ve 11.03.2019 tarihinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi, mesleğin yazılı olan ve yazılı olmayan davranış kuralları bütünüdür. Bildirge,  bağımsızlık ve tarafsızlığa kuvvetli vurgu yapmakta; hukukun, hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne; insan onurunun, doğruluk ve dürüstlük gibi değerlerin önceliğine; saygı ve nezaketin, mesleğe yakışan olgun davranışların değerine önem atfetmektedir.

Bildirgeyi ilan eden HSK Başkanı, bildirgenin yargı mensuplarına deklare edilen bir metin değil, özünde, bizatihi yargı mensuplarının millete bir sözü, taahhüdü olduğunu bildirmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Hâkimler ve savcılar, görevlerini yerine getirirken adaletin en hassas ve doğru şekilde dağıtıldığından emin olan, meslekî sorumluluk içinde Davranan, bütün işlemleri ile karar ve davranışlarında insan ve toplum hayatına tesir edeceklerinin ve toplum nezdindeki saygınlıklarının korunmasının Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan ‘hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn’ insanlardır. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde, hür vicdanları ile evrensel değerleri şiar edinerek bağımsız ve tarafsız olarak görevlerini yürütürler.

Bu bildirgede belirtilen etik ilkeleri içtenlikle benimser,  gerek meslekî gerekse sosyal hayatlarında bu ilkeler doğrultusunda davranmaya onurları ve vicdanları üzerine söz verirler.

1. Hâkim ve Savcılar, İnsan onuruna saygılıdır, insan haklarını korur ve herkese eşit davranırlar

1.1. İnsan onurunun dokunulmaz olduğuna dair medeniyetimizin ve evrensel kabulün bir tezahürü olarak, insan onurunu esas alır; bütün davranışlarında insan hak ve özgürlüklerine uygun hareket ederler.

1.2. İnsan haklarına dayalı devlet ilkesinin, ancak insan hak ve özgürlüklerinin etkin bir şekilde korunması ile gerçekleşebileceğinin farkında ve bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğun bilincindedirler.

1.3. Bir arada yaşamanın; farklılıklara saygı duymayı, birbirine anlayışla yaklaşmayı ve herkese eşit davranmayı gerektirdiğini kabul ederler.

1.4. Görevlerini yerine getirirken dil, din, mezhep, ırk, etnik köken, uyruk, cinsiyet, siyasi düşünce, sosyal ve ekonomik durum, hemşerilik, yaşam biçimi, yaş, sağlık durumu, dış görünüş, medeni hâl ve benzeri sebeplerle ayrımcılığı kesin bir biçimde reddeder ve ayrımcı bir dil kullanmazlar. Anayasada yer verilen pozitif ayrımcılığın, eşitlik ilkesinin ihlali anlamına gelmediğini bilirler.

1.5. Adalet hizmetinden faydalanmak isteyenler başta olmak üzere, meslektaşları, avukatlar, adalet personeli, tanık, bilirkişi gibi yargısal sürece dâhil olanlara ve topluma eşitlik ilkesinin uygulandığına dair güven verirler. Görev ve yetki alanı içerisinde, bu güveni zedeleyebilecek her türlü davranışı önlerler.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

 2. Hâkim ve Savcılar bağımsızdırlar

2.1. Bağımsızlıklarıyla adil yargılanmanın ve hukuk devletinin güvencesidirler.

2.2.Yargı bağımsızlığının, yargılama fonksiyonunun baskı ve tesirden uzak bir şekilde yerine getirilmesi için tanındığının bilinciyle hareket ederler.

2.3. Bağımsızlıklarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki edebilecek baskı ve tesiri kayıtsız şartsız reddederler.

2.4. Kararlarını; kişilerin, kurumların ya da kamuoyunun tepkisini çekeceği endişesi duymaksızın ve onları memnun etme kaygısı taşımaksızın bağımsız olarak verirler.

2.5. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için bağımsız olmak kadar, bağımsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.

2.6. Bağımsızlığın, sorumsuz ve ayrıcalıklı olmak anlamına gelmediğinin, bilakis hesap verebilirlik ilkesi çerçevesinde adaletin tecelli etmesini sağlama amacı taşıdığının farkındadırlar.

2.7. Kanunlarda belirtilen usul ve esaslara uygun olarak hesap verebilirliğin; bağımsızlıklarını zedelemeyen, aksine toplumsal meşruiyetlerini artırmak suretiyle güçlendiren bir ilke olduğunun bilincindedirler.

3. Hâkim ve Savcılar Tarafsızdırlar

3.1. Adil yargılamanın gereği olarak, herhangi bir tarafa iltimas göstermeden ve ayrımcılık yapmadan tarafsız bir şekilde hareket ederler.

3.2. Tarafsız hareket etmekle yetinmez, objektif bir bakış açısıyla tarafsızlıklarına ilişkin her türlü kuşkuyu bertaraf edecek bir duruş sergilerler. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için tarafsız olmak kadar, tarafsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.

3.3. Meslekî ve sosyal hayatlarında tarafsızlık ilkesine aykırı düşebilecek her türlü ayrımcı söylem ve davranıştan kaçınır; konuşma ve beden dilini tarafsızlıklarını ihlal etmeyecek biçimde kullanmaya özen gösterirler.

3.4.  Sosyal medya başta olmak üzere, kitle iletişim araçları vasıtasıyla yapacakları yorum, değerlendirme ve paylaşımların kolaylıkla amacını aşan sonuçlar doğurabileceğini ve tarafsızlıklarını sorgulanır hale getirebileceğini öngörerek hareket ederler.

3.5. Kişisel kanaat ve düşüncelerinin, tarafsızlıklarına gölge düşürmesine izin vermez ve ön yargılı şekilde hareket etmezler. Görevlerini yürütürken ön yargı ve tercihlerinden etkilenip etkilenmediklerini sorgularlar.

3.6. Toplumda, herhangi bir olay ile ilgili olumlu veya olumsuz bir kanaat oluştuğu durumlarda dahi tarafsızlıklarını korurlar.

3.7. Görevlerini yerine getirirken kendileri, yakınları ve sosyal çevrelerini gözetmek amacıyla taraflı davranışlarda bulunmayı reddeder, tarafsızlıklarından ödün vermezler.

3.8.  Görevde olan veya görevinden ayrılarak avukatlık, bilirkişilik, arabuluculuk ve benzeri görevler yürüten meslektaşlarına ayrıcalıklı davranmaz, bu yönde bir izlenim oluşturmazlar.

4. Hâkim ve Savcılar Dürüst ve tutarlıdırlar

4.1. Dürüstlük ve doğruluğun,  mesleğin gerektirdiği yüksek karakterin vazgeçilmez unsurları olduğunun bilinciyle, gerek meslekî yaşamlarında gerekse sosyal hayatlarında bu yönde bir duruş sergilerler.

4.2. Özü sözü bir kişilikleriyle oldukları gibi görünür ve göründükleri gibi olurlar

4.3. Mesleki itibarlarının korunması için sözlerini yerine getirmekte hassasiyet gösterirler.

Dürüstlüklerine gölge düşürebilecek durumlar içinde bulunmama konusunda özenli davranırlar.

4.4. Neticesinden olumsuz şekilde etkileneceklerini öngörseler dahi gerek iş ve işlemlerinde gerek söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmazlar.

4.5. Yargısal süreçte aleyhine karar verilen taraf da dâhil olmak üzere, dürüstlüklerinden şüphe duyulmamasını sağlayacak şekilde davranırlar.

4.6. Hukuki güvenlik ilkesi gereği uygulamalarında tutarlılığı gözeterek görevlerini yerine getirirler.

4.7. Tutarlılığı sabit fikirlilik olarak yorumlamazlar ve toplumsal değişimleri dikkate alırlar.

5. Hâkim ve Savcılar Yargıya olan güveni temsil ederler

5.1 Kendilerine duyulan güvenin, yargıya olan güvenle doğrudan ve ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunun bilinciyle bütün işlem, eylem ve kararlarında yargıya güveni temin eder ve güçlendirirler.

5.2. Vakur duruşlarıyla adına karar verdikleri Türk Milleti başta olmak üzere, herkesin kendilerine güven duymasını sağlarlar.

5.3.Görevlerini yaparken kendilerine duyulan güvene halel getirebilecek bir algı, kuşku veya tereddüt oluştuğunu fark ettiklerinde, görevden çekilmelerinin gerekip gerekmediğini azami dikkat ve özenle değerlendirirler.

5.4.Yargıya olan güveni tartışmalı hale getirebilecek veya zedeleyebilecek tutum ve davranışlardan her zaman ve her yerde titizlikle kaçınırlar.

5.5.Özel hayatlarında, meslekî güvenilirliklerine gölge düşürebilecek davranışlarda bulunmamaya hassasiyet gösterirler.

5.6. İfade özgürlüklerini, yargıya duyulan güveni sarsmayacak ve siyasi tarafgirliğe düşmeyecek biçimde kullanırlar.

6. Hâkim ve Savcılar Mahremiyet gözetirler

6.1.Mahremiyeti, toplumdan bilgi saklamak için değil; aksine yargısal sürece dâhil olanların haklarını koruyarak adaletin yerini bulması amacıyla gözetirler.

6.2. Görevleri nedeniyle vâkıf oldukları devlet sırları, ticari sırlar ile kişilere ve kurumlara ait gizli kalması gereken bilgilerin mahremiyetini korurlar.

6.3. Gizli kalması gereken bilgi ve sırları, kendi yararına ya da başkalarının yarar veya zararına olabilecek şekilde kullanmazlar. Bu bilgilerin mahremiyetini sosyal medya veya başka bir yolla ihlal etmezler.

6.4.Adliye personeli başta olmak üzere, görevleri gereği gizli kalması gereken bilgilere erişim imkânı olanların, gizliliğe riayet etmesini sağlarlar.

6.5. Gizli kalması gereken bilgileri doğru belirlerler. Mevzuatta öngörülen açıklık ve şeffaflık ilkeleri; lekelenmeme, bilgi edinme ve savunma hakları; basın, haber alma ve ifade özgürlükleri ile mahremiyetin karşı karşıya geldiği hallerde, kişilerin şeref ve itibarı ile kamusal yarar arasındaki hassas dengeyi gözeterek hareket ederler.

6.6. Yargıya teslim edilen bilgi ve sırların korunduğuna ilişkin güveni temin eder, bu bilgilerin  ve sırların gizliliğini görevleri sona erse dahi gözetirler.

7. Hâkim ve Savcılar Mesleğe yaraşır şekilde davranırlar

 7.1. Mesleklerinin yaşamlarına kattığı değer ve yüklediği sorumluluğun bilinciyle görevlerinin gerektirdiği hassasiyetle davranırlar.

7.2. Meslekî ve sosyal ilişkilerinde muhataplarına karşı saygı ve nezaket ilkeleri çerçevesinde hareket eder, söz ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisini gözetirler.

7.3 Toplumun kendilerinden yargı hizmetinin kaliteli sunulmasının yanı sıra erdemli olmalarını da beklediğinin bilincindedirler.

7.4 Olaylar ve durumlar karşısında uzlaştırıcı bir dil kullanır, sağduyulu ve temkinli davranırlar.

7.5. Görevin yerine getirilmesi sırasında, diğer meslektaşlarla uyum, işbirliği ve karşılıklı saygı

içinde çalışarak verimli bir iş ortamı oluştururlar.

7.6. Meslekî bilgi ve deneyimlerini meslektaşlarıyla paylaşma hususunda istekli davranırlar.

7.7. İfade özgürlüğü kapsamında yazılı, görsel, işitsel ya da sosyal medyada düşüncelerini açıklarken veya paylaşımlarda bulunurken, mesleğin gerektirdiği etik ilkelere uygun hareket ederler.

7.8. Meslekî işleyişe ilişkin konular ile yargı kararlarına dair yorum ve değerlendirmelerinde yapıcı ve ölçülü olurlar. Meslektaşlarının yetkinliklerini, yargının saygınlığına ve yargıya olan güvene zarar verebilecek şekilde tartışmaya açmazlar.

7.9. Görevin yerine getirilmesiyle ilgili olan veya ilgili görülebilecek herhangi bir hediye, bağış, borç, yardım ya da iltimas kabul etmezler. Konumları ve mesleklerinin sağladığı nüfuzdan fayda sağlamazlar. Yakınlarının ve birlikte çalıştıkları personelin de bu hususa riayet etmelerini sağlarlar.

7.10. Hizmet gereklerini gözeterek kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarının en etkili ve doğru biçimde, amacına uygun olarak kullanılmasını temin ederler.

7.11. Meslekî saygınlığın korunabilmesi için özel hayatlarına gereken dikkati gösterirler.

7.12. Özel hayatlarında iletişim içinde oldukları kişilerin, işlem ve kararlarını etkilemesine fırsat vermedikleri gibi etkileme güçleri bulunduğu izlenimine yol açabilecek tavır ve davranışlardan da kaçınırlar. Herhangi birinin de bu izlenimi oluşturmasına imkân tanımazlar.

7.13. Sosyal hayatlarının gereği olarak içinde bulunacakları ortam ve mekânları titiz bir şekilde seçmek suretiyle mesleki saygınlıklarını korurlar.

8. Hâkim ve Savcılar Yetkindir ve mesleklerinde özenli davranırlar

 8.1. Görevlerini vicdani kanaatleri doğrultusunda, ahlaki olgunluklarına, ehliyet ve liyakatlerine yaraşır şekilde yaparlar.

8.2. Kararlarının veya işlemlerinin, bu tasarruflardan etkilenenlerin dünyasında ve toplum üzerinde bırakacağı tesirin farkındadırlar.  Bu nedenle, bütün meslekî faaliyetlerinde gereken dikkat, önem ve özeni gösterirler. Her soruna çözüm odaklı ve aynı duyarlılıkla yaklaşırlar.

8.3. Kararlarını hakkaniyetle verebilmek için gerekli bütün bilgi kaynaklarına ulaşmaya ve işlemlerini yeterli gerekçelerle desteklemeye özen gösterirler.

8.4. Meslekî bilgilerini güncel tutmak ve geliştirmek amacıyla gerekli eğitimleri alma; alanıyla ilgili akademik çalışmaları, ulusal ve uluslararası alandaki hukuki gelişmeler ile yargı içtihatlarını takip etme konusunda kendilerini sorumlu hissederler.

8.5. Meslekî yetkinliklerini arttırmanın, dış etkilerden bağımsız olarak karar vermelerine katkı sağlayacağını bilirler.

8.6. Görevlerini adaletin tecellisini geciktirmeyecek şekilde ve makul sürede yerine getirirler.

8.7.Görevlerine bağlılıkları, gayretleri ve çalışkanlıklarının yanı sıra davranışlarına gösterdikleri özen ile de meslek etiği yönünden örnek olurlar.

8.8. Çalışma saatlerini verimli kullanır, kamu hizmetini aksatmamak için azami özen gösterirler. Zamanın herkes için değerli olduğunu bilir ve bu konuda duyarlı davranırlar.

8.9. Atama, yer değiştirme ve özlük haklarına ilişkin diğer hususlarda, hak ve adalete uygun düşmeyen bir istekte bulunmazlar.

Bu bildirge, Türkiye Cumhuriyeti hâkimleri ve savcılarının takip edecekleri etik ilkeleri belirleyen bağlayıcı bir belgedir. Hâkimler ve savcılar, bu bildirgede belirtilmeyen bir durumla karşılaştıklarında, takip etmeye onur ve vicdanları üzerine söz verdikleri yukarıdaki ilkelerin ruhuna uygun davranırlar.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi; hâkimler ve savcıların, adına karar verdikleri Yüce Türk Milletine ve O’nun her bir ferdine verilmiş sözüdür.

Hakimler ve Savcılar Kurulu

Birinci Cumhuriyet Dönemi Azerbaycan’ın Benimsediği Hükümet Sistemi: Yasama-Yürütme İlişkileri

0
Prof.. Dr. Ali Asker
Prof. Dr. Ali Asker

BİRİNCİ CUMHURİYET DÖNEMİ AZERBAYCAN’IN BENİMSEDİĞİ HÜKÜMET SİSTEMİ: YASAMA-YÜRÜTME İLİŞKİLERİ/ Prof. Dr. Ali Asker 

20. yüzyıla gelinene kadar hükümet sistemlerinin ortaya çıkışı ve gelişimi değişik aşamalardan geçerek şekillenmiştir. Kralların mutlak iktidarını sınırlandırmaya yönelik 1215 Magna Carta Libertatum (Büyük Hürriyet Fermanı) ile başlatılan ilk girişim ilerleyen dönemlerde monarşi rejiminin aşamalı olarak evrimini ve parlamenter monarşiye dönüşümünü sağlamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde genel oy ilkesi ve gittikçe önemi artan siyasi partilerin faaliyetleri sonucunda İngiltere parlamentarizmi yüksek demokratik seviyeye ulaşmıştır. Bu sistem sadece monarşiler için değil cumhuriyet rejimleri için de erişilmek istenen bir model rolünü oynamıştır. En genel anlamıyla baktığımızda bu sistemin özelliği; kuvvetlerin yumuşak ayırımına dayanarak iki başlı yürütmeye sahip olmasıdır. Yürütmenin bir başını parlamento karşısında sorumlu hükümet oluştururken, diğer başını sorumsuz bir devlet başkanı (cumhurbaşkanı veya  
kral) oluşturuyor. 18. yüzyılda Amerikan kolonilerinin bir araya gelmesi, bağımsızlık mücadelesi ve nihayetinde 1787 tarihinde kabul edilen anayasayla yeni bir hükümet modeli olarak başkanlık sistemi benimsenmiştir. Bu sistemin en genel özelliği kuvvetlerin sert ayrımına dayanarak; başkanın doğrudan halk tarafından seçilmesi ve yürütmenin tek başlı olmasıdır.

Birinci Cumhuriyet döneminde Azerbaycan’ın benimsediği hükümet sistemi imparatorlukların dağılması sonucunda ortaya çıkmış birçok yeni devlette olduğu gibi bir parlamenter yönetim sistemidir. Bilindiği gibi devletler, ortaya çıktıkları dönemin toplumsal ve siyasi koşullarının etkisi altında doğup gelişirler. Azerbaycan’ın benimsediği
hükümet sisteminin karakterini ve işleyiş sürecini hükümet sistemi üzerine sağlıklı bir değerlendirme yapmamız için birkaç hususa dikkat çekmek gerekmektedir.

  • Azerbaycan çok eski çağlardan devlet geleneğine sahip bir ülkedir, fakat 19. yüzyıldan itibaren Rusya’nın yönetimi altına girmesiyle ülkede bir sömürge sistemi uygulanmış ve devlet geleneği kesintiye uğramıştır. Bu yüzden Azerbaycan’ın bağımsızlığı uzun süreli devam etmiş geleneksel hanedan, hanlık vs yapının dışında yeni bir sistem olarak cumhuriyet devlet modelinin benimsemesine yol açmıştır. Azerbaycan’ın milli bağımsızlık davasının öncüllerinden olan, kıymetli düşünce adamı Mirza Bala Mehmetzade’ye göre Azerbaycan’da millî hanedan bulunmadığı için istibdat ile cumhuriyet arasında her hangi bir tereddüde yer kalmamıştır. Bu yüzden “demokratik cumhuriyet” kararı milletin kendi kararı, fermanı ve iradesi doğrultusunda alınmıştır [1; s. 49].
  • Azerbaycan’ın bağımsızlığı son derece gergin iç ve dış koşulların etkisi altında gerçekleşmiş, devlet kuruluşu aynı zamanda Azerbaycan Türklüğünün varoluş mücadelesinin bir parçasını oluşturmuş ve onu yok olma tehlikesinden kurtarmıştır.
  • Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin ilk hukukî belgesi olan “İstiklal Beyannamesi” onu egemen, bağımsız, (madde 1) ve demokratik bir cumhuriyet (madde 2) olarak nitelemiştir. Azerbaycan, ayrıca seküler bir devlet sistemini benimsemiştir.
  • Azerbaycan’ın hükümet sistemi demokratik siyasi sistemle uyum içerisinde yürümüştür. Hatta benimsenmiş olan çok partili parlamenter demokrasi daha sonradan fazla liberal olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir.
  • Cumhuriyetin var olduğu 23 ay boyunca parlamento ve hükümet arasındaki ilişkilerin şekillenmesinde dış faktörlerin etkili olmuş, demokratik parlamenter rejimin devamlılığı zor şartlar altında sağlanmıştır.
  • Büyük sosyal ve siyasî sorunların yaşanmasına rağmen, kısa bir dönem içinde toplumun demokratikleşmesi, ifade, vicdan, toplumsal ve kolektif hürriyetler, insan haklarının korunması yönünde birçok önemli yasalar kabul edilmiştir. Parlamento çoğunluğuna sahip Müsavat partisi, parlamento grubunun beyannamesinde “Azerbaycan hürriyet ülkesi olmalıdır” denilmekteydi.

Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin benimsemiş olduğu hükümet sisteminin irdelenmesi için öncelikli olarak devletin kurucu belgesi olan 28 Mayıs 1918 tarihli Misak-i Milli’ye, yani İstiklal Beyannamesine bakmamız gerekir.

İstiklal Beyannamesinin 6. maddesinde “Kurucu Meclis çağırılana kadar Azerbaycan’ın yönetimi başında halk oylaması ile seçilmiş Milli Şura ve onun karşısında sorumlu Geçici Hükümet bulunur ” ifadesi yer alıyor. Beyanname metninden görüldüğü gibi Azerbaycan Halk Cumhuriyeti egemenliğini halktan alan, kuvvetler ayrımına dayalı, demokratik parlamenter rejimi benimsemiş bir devlettir. Hükümet sistemi parlamenter cumhuriyettir. Fakat bu cumhuriyetin; varlığını sürdürdüğü 23 aylık dönemin en azından altı ayında parlamenter devlet modelinden ciddi surette saptığını, kuvvetler ayrımının ihlal edildiğini görmekteyiz. Ne var ki yukarıda da bahsettiğimiz gibi böyle bu gelişme dış etkenlerin tesiriyle yaşanmıştır. Bilindiği gibi Maverayı Kafkasya Seymi döneminde 11 Mayıs 1918’de başlayan Batum görüşmeleri 4 Haziranda Osmanlı İmparatorluğu hükümetiyle Azerbaycan Cumhuriyeti arasında dostluk antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Antlaşmaya göre Azerbaycan Cumhuriyetinin talebi doğrultusunda Osmanlı Devleti intizam ve asayiş sağlamak amacıyla bu ülkeye asker gönderebilecektir. Bu antlaşma Azerbaycan Türklerinin varoluşu ve bağımsız cumhuriyetin korunması açısından son derece büyük öneme sahip bir antlaşma idi. Fakat Nuri Paşanın Azerbaycan’ın içişlerine müdahalesi kuşku götürmez bir gerçekliktir. Bu müdahalenin gerekçesi, haklı veya zaruri olup olmaması, Azerbaycan devletinin bağımsızlığı açısından önemi vs. tartışmaya açık konulardır. Bu tartışmanın ele alınarak incelenmesi konumuz dışında kalsa da şöyle bir tespitte bulunmak yanlış olmayacaktır: Azerbaycan milli mücadelesinin liderleri dönemin “ilhakçı” çevrelerinin baskısı karşısında Türk komutanlığı ile ortak karara gelebilmiş, tabiri caizse krizi “daha az zararla” atlatabilmişlerdi.

Şöyle ki Milli Şura’nın 17 Haziran 1918 tarihli oturumunda iki önemli karar alınmış, Fethali Han Hoyski başkanlığında ikinci hükümet teşkil edilmiştir. “Geçici Hükümetin Yetki ve Görevleri Hakkında” birinci karar göre Geçici Hükümet devlet bağımsızlığını ve mevcut siyasi özgürlükleri kaldırmak, toprak reformu ve diğer önemli konularda kanunları değişmek hakkına sahip değildir ve yakın 6 ay içinde Tüm-Azerbaycan Kurucu Meclisinin çağırılmasını sağlayacaktır. Yönetimle ilgili diğer konularda ise hükümet serbestti.

“Milli Şura’nın Feshi Hakkında” ikinci karar göre Azerbaycan’ın dâhilî ve haricî durumu göz önünde bulundurularak tüm hâkimiyet Fethali Han Hoyski başkanlığındaki hükümete devredilmiştir. Hükümet, Kurucu Meclis kurulana kadar bu yetkiyi hiç kimseye
devretmeyecekti. Siyasi literatürde “Haziran gericiliği” olarak da zikredilen bu kararın alınması parlamenter demokrasi üzerinde bir baskı oluşturmuş, kuvvetler ayrımı ilkesini bir süreliğine askıya almıştır. Kuskusuz, Geçici Hükümet döneminde Azerbaycan halk Cumhuriyetinin bağımsız bir devlet olarak kurum ve kuruluşlarının şekillenmesinde, iç ve dış güvenliğinin sağlanmasında çok önemli kararlar alınmıştır. Geçici Hükümet döneminde yaşanan en büyük olay ise Bakü’nün Bolşevik işgalinden kurtarılarak Azerbaycan’ın devlet egemenliğinin ülkenin tamamında geçerli hale getirilmesi olmuştur. Sadece Lenkaran kazasi Denikin taraftarlarından müteşekkil askeri diktatörlüğün elinde idi. 1918­ 1919 yıllarında Denikinciler ve Ermeni birlikleri bu bölgede dehşetli kıyımlara yapmışlardır. Lenkaran, 1919 yazında düşman işgalinden kurtarılmıştır [2]. Kafkas İslam Ordusunun taaruzu ile 15 Eylül 1918’de Bakü’nün işgalden kurtulması bağımsızlk tarihinin en büyük olayı idi. Resulzade, daha sonra bu olayın önemine ilişkin şöyle bir tespitte bulunacaktı: “Kafası meşhur gilyotin mengenesinde bulunan bir adamın halaâsı nasıl bir hayat-ı nevîn ise, B akü’nün istirdadı dahi o nisbette icazkâr bir vakaydı. Hem hakikaten öyleydi. Sonra menhus bir ihtilal neticesinde mezarları mensî kalan Anadolu Mehmetçikleri B akü’deki şehadetleri ile Türklüğe yeni bir siyasî vücut ita ediyorlardı.” [3; s. 52]. 17 Haziranda Azerbaycan hükümeti Gence’den Bakü’ye taşındı.

1918 yılı sonbaharında Azerbaycan’ın bağımsızlık sürecini ciddi şekilde etkileyen olaylar yaşanıyordu. 30 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında imzalanan Mondros ateşkes antlaşmasının 11. maddesi gereğince Kafkasya ve İran içlerindeki Türk kuvvetleri I. Dünya Savaşı öncesi sınırlara dönecektir. Osmanlı ordusunun geri çekilmesiyle Azerbaycan, bağımsızlık tarihinde yeni bir döneme girmiş oldu. O sırada durum çok kritikti ve hükümetin elinde Bakü’yü koruyacak sadece 500 kişilik bir polis gücü vardı ve her hangi bir gücü yoktu. Resulzade’nin tabirince, kuvvet olsa bile “Almanya’nın, Türkiye’nin teslim olduğu bir kuvvete karşı Azerbaycan’ın harp açması bittabiî akla bile gelmezdi” [3; s. 70]. İngiliz Kafkas işgal Kuvvetleri Komutanı General Thomson, Bakü’ye varmadan önce yaptığı bir açıklamada Azerbaycan’ın “Türk kumandanlığının entrikası ile teşekkül etmiş bir hükümet” olduğunu ifade ediyordu. Bakü’yü bir “Rus şehri” olarak gören General Thomson, Biçerahov ve Taşnak güçlerinden müteşekkil işgal rejiminin kurulması Azerbaycan’ın bağımsızlığını tehlikeye düşürmüştür. Bu durumda da milli hükümetin diplomatik faaliyetleri ve yoğun çabası sayesinde Azerbaycan’ın bağımsızlığı korunmuştur.

Daha önce de vurguladığımız gibi yasama ve yürütmenin tek ele, Geçici Hükümete devredilmesini öngören 17 Haziran 1918 tarihli parlamento kararına göre hükümet altı ay içinde Kurucu Meclis (Müessesler Meclisi) seçimlerini yapacaktı. Fakat ülkenin içinde bulunduğu zor şartlar buna müsaade etmemiş ve bu konudaki çalışmalar yalnız 21 Ekim
1918 tarihine başlatılabilmiştir. Bununla ilgili oluşturulmuş komisyonun 5 Kasım 1918 tarihli ilk toplantısında söz konusu seçimlerin Milli Şura tarafından belirlenmiş tarihte geçirilemeyeceği, fakat temsili hâkimiyet organının oluşturulması zarureti dikkate alınarak basit sisteme dayalı bir parlamento oluşturulmasına dair karar kabul edilmiştir. Hükümetin 9 Kasım 1918 tarihli oturumunda alınan karar doğrultusunda 16 Kasım 1918 tarihinde Milli Şura yeniden faaliyete başlamıştır.

Milli Şura’nın 20 Kasım tarihli oturumunda Azerbaycan’ın yasama organı olan parlamentonun oluşturulmasına dair kanun kabul edildi [4; s. 29-32]. Kanuna göre Milli Şura üyesi olarak 44 vekil doğrudan parlamento üyeliğine kabul edilecektir. 36 vekil ise Azerbaycan’ın değişik kazalarından eşit oranlarda seçilecektir. Geri kalan üyeler ise başka milletlerin mensuplarından, ayrıca beş milletvekili sendika ve sanayici kuruluşları temsilen seçilecekti. 7 Aralık 1918’de faaliyete başlayan Azerbaycan Parlamentosunu ülkedeki ağır içtimai ve siyasi koşullar yüzünden genel seçimle oluşturmak mümkün olmamıştır. Fakat bu parlamento, dönemin gelişmiş demokrasilerine örnek olacak kadar adil temsil ilkeleri doğrultusunda teşkil edilmiştir. Parlamentonun teşkilinde milli temsil ve çok partilik ilkelerinin egemen olduğu  görülmektedir. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti parlamentosu, ülkenin son derece ağır siyasî sorunlarla baş başa kaldığı bir dönemde oluşturulmuştur. Bir taraftan, büyük güçlerin Azerbaycan konusundaki belirsiz tutumları, diğer taraftan Rusya’dan (gerek Bolşevik, gerekse monarşi yanlıları tarafından) beklenen tehlike, ülke içinde demokratik cumhuriyet karşıtı güçlerin faaliyetleri, ayrıca çözüm bekleyen çok sayıda ekonomik, sosyal ve siyasî sorunların yaşandığı bir ortamda yasama organının bu şekilde oluşturulması “ehven-i şer” olarak görülmüştür. Sovyet tarih yazımında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti parlamentosuyla ilgili demokrasi aleyhtarı, halk karşıtı, muhafazakâr tanımlamaları yapılmıştır. Oysa parlamento ülkenin etnik, idari ve sosyal yapısına orantılı olarak son derece adil bir şekilde oluşturulmuştur. Şöyle ki dönemin nüfus verilerine göre ülkenin 2.75 milyon toplam nüfusunun 1.9 milyonu Müslüman iken 0.5 milyonu Ermeni, 0.23 milyonu Rus azınlıklardan oluşuyordu. Her 24 bin kişiye bir temsilci olmak kaydıyla 120 sandalyeden oluşan parlamentoda Müslümanları 80 milletvekili temsil edecekti. Azınlık teşkil eden milletlerden Ermenilere 21 (8 Gence, 8 Şuşa, 5 Bakü Ermeni komitelerini temsilen), Ruslara 10 (Rus Milli Şurası), Alman, Yahudi, Gürcü ve Lehleri (Polyak) birer sandalye ayrılmıştır. Kalan 5 sandalyeden 3’ü Bakü Sendikalar Cemiyeti Şurasından, 2 ’si ise Baku Sovyeti kongre ve ticaret sanayi cemiyetlerine müştereken ayrılmıştır [4; s. 29-32]. Parlamentonun 7 Aralık 1918’de gerçekleşen ilk toplantısında tarafsız vekil, hukukçu Alimerdan bey Topçubaşov Parlamento Başkanı, “Müsavat” Partisinden hukukçu Hasan Bey Ağayev ise birinci başkanvekili görevlerine seçilmiştir [5; s. 33-48]. Parlamentonun faaliyetinde hukukun üstünlüğü, çoğulculuk, çok partilik, kuvvetler ayrımı ilkeleri rehber edinmiştir. Kabul edilen düzenleme ve alınan kararlar doğrultusunda yasama ve yürütme erki arasındaki görev ve yetki dağılımı, ayrıca parlamentonun iç düzeninin teşkili istikametinde önemli adımlar atılmıştır. Devlet yönetiminde devamlılığın sağlanması doğrultusunda Azerbaycan hükümetinin daha önceden almış olduğu ve cumhuriyet öncesi dönemde kabul edilmiş yasal düzenlemelerin geçici olarak uygulanmasına dair kararı bu dönemde de devam ettirilmiştir. Azerbaycan Parlamentosu faaliyeti boyunca ülke hayatının demokratikleşmesi, hukuk devletinin tesisi, sosyal politikaların uygulanması istikametinde son derece önemli kanun ve kararlar kabul etmiştir.

Bilindiği gibi Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde her hangi bir anayasa kabul edilmemiştir. Ne var ki parlamentonun teşkili devletin yasama faaliyetini gerçekleştirilmesi istikametinde başvurulan geçici bir çözümdü. Azerbaycan’ın Kurucu Meclisine seçimleri öngören 21 Haziran 1919 tarihli Esasname, milli egemenliğe dayalı temsili bir devlet erkinin oluşturulması yönünde atılan çok önemli bir adımdı. Anayasayı kabul edecek, ayrıca devlet hayatının çok önemli konularında kararlar alacak bu kurumun teşkilini gerçekleştirme maalesef mümkün olmamış, Bolşevik Kızıl Ordunun işgali sonucunda Azerbaycan halk Cumhuriyetinin varlığı sona ermiştir.

Özetlemek gerekirse, Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin devlet şekli demokratik cumhuriyet, benimsemiş olduğu hükümet modeli parlamenter sistemdir. Parlamento Başkanı aynı zamanda devletin başıdır. Parlamenter sistemin gereklerine uygun olarak Parlamento Başkanı Başbakanın adaylığını parlamentoya sunar. Parlamento çoğunluğuna sahip partinin (veya koalisyonun)temsilcisi Başbakan olarak seçilmektedir. Başbakan ise Hükümeti üyelerini belirledikten sonra hükümet listesi güvenoyu için parlamentoya sunulur. Bakanlar Kurulu parlamento karşısında sorumludur. Yirmi üç aylık mevcudiyeti döneminde Azerbaycan Halk Cumhuriyetinde beş hükümet kabinesi oluşturulmuştur (1,2 ve 3. Hükümet kabinelerinin (I. Kabine: 28.05.2018-17.06.1918, 2. Kabine 17.06.1918-26.12.1918, 3. kabine 26.12.1919­ 14.04.1919) başkanı Fethali Han Hoyski, 4. (14.04.1919-22.12.1919) ve 5. kabineye (24.12.1919-30.03.1920) Nesib Bey Yusufbeyli başkanlık etmiştir). Günümüzde Azerbaycan Cumhuriyetine karşı yöneltilen eleştirilerde zayıf bir hükümet yapısına sahip olması, sıkça kabine değişikliği, çok fazla ılımlı siyaset uyguladığı vs. hususlara vurgu yapılmaktadır. Oysa hükümet istifalarının arkasında yatan nedenlere baktığımızda her birinin somut bir gerekçesi olduğunu görmekteyiz.

Elbette, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti büyük dönüşümlerin yaşandığı son derece çalkantılı bir dönemin ağır şartlarında ortaya çıkmış bir devletti. Devletlerin tarihinde yaşanan geçit dönemlerinde başvurulan sert uygulama ve yöntemlerin bir nedeni de bu tür ağır şartlardan doğmaktadır. Yazının başında bahsettiğimiz, yasama yürütme ilişkileri konusunun çok önemli kırılma noktalarından olan 17 Nisan 1918 tarihli parlamento kararının da bu doğrultuda okunması gerekir. Hatta bu kararı kınayan Mehmet Emin Resulzade’nin bile cumhuriyetin ılımlı politikalarıyla ilgili bir nebze serzenişte bulunduğunu görmekteyiz: “Bu devre-i teşekkül ve taazzuvda bulunan bu nevzad siyasetin şüphesiz şayan-ı tenkit noksanları az değildi. Bunların en büyüğü, bu gibi devirlere mahsus muhkem bir idarenin, kavi bir hükümetin hakkıyla tesis edilmediğidir. Teşettüt-i efkârın tevhidi için tatbik olunan ikna usulü ile beraber biraz daha icbar tarikine gidilseydi, ihtimal ki netice-i vukuat başka türlü olurdu” [3; s. 76]

Birinci Cumhuriyet dönemi yasama-yürütme ilişkilerinin karakterini irdelerken konuya sadece hukuki açıdan bakmak yeterli değildir. Devlet erkinin iki kolu arasındaki ilişkilerin siyasi ve tarihi tahlili hükümet sistemi açısından çok boyutlu bir değerlendirme yapma fırsatı sunuyor. O dönemin cumhuriyet kurucuları demokrasiyi rehber edinmiş ilkeli vegerçek dava adamı idiler. Tarih tecrübe çoğu zaman şunu gösteriyor: devletlerin meydana gelmesi veya geçiş süreçlerinde siyasi fırsat yakalamış güçler ister çetin mücadele yoluyla isterde kolaylıkla hâkimiyete sahiplendikten sonra onu kolayca terk etmiyorlar. Bilakis, ellerindeki gücü pekiştirerek daha sert bir idare usulü benimseyerek iktidarlarını kalıcı hale getirmektedirler. Azerbaycan’ın o dönemdeki siyasi elitleri, cumhuriyetin kurucuları daha zor bir yolla ilerleyerek demokrasiden, milli iradeye dayalı egemenlik ilkesinden taviz vermemişlerdir. 

 

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

0
Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı koordinasyonunda ve Birleşmiş Milletler Mukim Koordinatörlüğü’nün teknik desteğiyle hazırlanmıştır. 

Milenyum Deklarasyonu ile 189 ülke temsilcisi tarafından benimsenen Binyıl Kalkınma Hedefleri, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma çabalarına hız kazandıran yol göstericiler olması ve gelişmiş ülkelerin de bu çabaya katkı sağlamaları için ciddi bir taahhüt oluşturması bakımından büyük önem arz etmektedir.

Binyıl Kalkınma Hedeflerine ilişkin bu ilk Rapor, Türkiye’nin Milenyum Deklarasyonu kapsamında 2015’e kadar üstlendiği hedeflere ilişkin mevcut durumu gösterge temelli olarak değerlendiren kurumsal bir kaynak niteliğindedir. Rapor; yoksulluk ve açlıkla mücadele, temel eğitime erişim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi, çocuk ölümlerinin azaltılması, anne sağlığının iyileştirilmesi, HIV/AIDS ve salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdürülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklıklar başlıklarında Türkiye’nin eğilimlerini ve politika çerçevesini ortaya koyan kapsamlı bir izleme metnidir. Metinde, Türkiye’nin birçok alanda hedeflere ulaşabilir durumda olduğu belirtilmekte, ancak coğrafya ve toplumsal cinsiyete bağlı yapısal eşitsizlikler ile bazı alanlarda süregelen riskler ayrıca vurgulanmaktadır. Rapor, kamu politikalarının insan hakları, sosyal devlet ve eşitlik ilkeleriyle kesişen yönlerini anlamaya elverişli resmi bir referans kaynağıdır.

 

 

Mustafa Suphi

0
Mustafa Suphi

Mustafa Suphi (Mehmed Mustafa Subhi) 4 Ağustos 1882’de Trabzon Vilayeti’ne bağlı olan Giresun kazasında dünyaya geldi.

İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, idadi (lise) öğrenimini ise Erzurum’da tamamladı. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu.  Ardından Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu kazandı. 1910 yılında “L’organisation du crédit agricole en Turquie” (“Türkiye’de tarım kredilerinin örgütlenmesi”) isimli bir tez yazdı ve bu tezi özet olarak “Bulletin du bureau des institutions economiques et sociales” (“Ekonomi ve Sosyal Enstitüleri Bürosu Bülteni”) dergisinde yayınlandı. Legum Doctor (LL.D.) unvanı ile ülkeye döndü.

Paris’te bulunduğu yıllardan itibaren siyasi faaliyetlerine başladı. TaninServet-i Fünûn ve Hak gazetelerine yazılar yazdı.

Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verdi.

1912 yılında Ahmet Ferit’in başkanlığında kurulan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı.

Sinop’a sürgün edildi ve buradan 1914 yılının başlarında bir grup arkadaşı ile birlikte bir tekne ile Rusya’ya kaçtı. Rusya’da iken Fransızca dersi vererek geçimini sağladı. Bir süre sonra  741 kişi ile birlikte Urallar’a sürüldü. 1915 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) üyesi oldu. Şubat Devrimi ile serbest kalan Suphi, Ekim Devrimi’nden sonra 1918 civarı Moskova’ya gitti. 19 Aralık 1918 tarihli Enternasyonalist Toplantı’ya Türkiye’yi temsil eden konuşmacı olarak katıldı. Sovyetlerde yaşayan Türk ve Müslüman komünist hareketler içinde yer aldı. 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye gitti ve burada düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın başkanlık divanında yer aldı.

0-16 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de toplanan Türkiye İştirakiyun Teşkilatı Kongresinde Türkiye Komünist Partisi kurucuları arasında yer aldı. Komünist Parti kararı gereğince Kuvâ-yi Milliye ile birlikle kurtuluş savaşına katılmak üzere Türkiye’ye döndü.

Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mehmed Mustafa Subhi 28 Ocak 1921’de 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından öldürüldü.

Mustafa Suphi, Türkçenin yanı sıra Arapça, Fransızca ve Rusça bilmekteydi. Komünist Parti Manifestosu’nu Türkçeye çevirmek üzere başlasa da bu çeviriyi tamamlayamadı. Büyük Sovyet Ansiklopedisinde kendisine bir başlık ayrılmıştır. Özelikle komünist dönemde, Rusya, Kırım, Bakü ve başka yerlerde okul, sokak ve salonlara ismi verilmiştir.

Adına kurulan Mustafa Suphi Vakfı İstanbul’da faaliyet halindedir.

Oklokrasi

0
Oklokrasi, kalabalıkların yönetimi ve hukukun üstünlüğünün kitlelerin taleplerine boyun eğmesi durumunu inceleyen hukuki ve felsefi kavramdır

Oklokrasi, kalabalıkların yönetimi ve hukukun üstünlüğünün kitlelerin taleplerine boyun eğmesi durumunu inceleyen hukuki ve felsefi kavramdır. Kavramın kökeni Yunancada okhlokratía; Latincede ise ochlocratia olarak bilinmektedir. Yunanca “ochlos” (kalabalık/güruh) ve “kratos” (iktidar) sözcüklerinin birleşimi ile kitlelerin gücünü ifade etmektedir. 

Oklokrasi, bilginin ve bilimin yerini kolektif cehaletin, hukukun yerini keyfiliğin, aklın ve öngörülebilirliğin yerini hıncın aldığı, demokrasinin en uç ve tehlikeli yozlaşma halidir. Hukukun üstünlüğünün yerini denetimsiz kitlelerin duygusal ve anlık taleplerine bıraktığı, hukukun üstünlüğünün askıya alındığı, “güruh egemenliği” olarak tanımlanan yozlaşmış bir yönetim biçimidir. 

Oklokrasi rejiminde “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkesinden söz edilemez. Yargı sistemi adalet dağıtamaz ve adil yargılanma hakkı, kitlelerin “linç” veya “cadı avı” gibi kolektif öfke patlamalarıyla ikame edilir. Tarihsel örnekler arasında Salem Cadı Davaları ve Amerika’nın güneyindeki linç kültürü, hukukun kalabalıkların iradesine boyun eğdiği tipik oklokratik sapmalar olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de, 6-7 Eylül Olayları, Madımak Olayı, Tan Gazetesi Baskını, Kanlı Pazar, Menemen Olayı gibi örnekler, kolluğun pasifliği ve devletin şiddet kullanma tekelini kalabalığa devrettiği örnekler olması yanında yargılama aşamalarının da çoğunluk baskısı, siyasal yönlendirme veya toplumsal öfke iklimi altında sağlıklı biçimde yürütülemediği dönemler olarak kayıtlara geçmiştir. Suç ve cezanın kanunla değil, kalabalığın o anki öfkesiyle belirlendiği bazı olaylar ise linç kültürünün bir güç olarak ortaya çıkmasına, cezasızlığa yahut orantısız cezalara sebep olmuştur.

Oklokrasiyi demokrasiden ayıran temel fark; medeni usullerin, azınlık haklarının ve evrensel hukuk normlarının, niteliksiz çoğunluğun baskıcı iradesi karşısında işlevsiz kalmasıdır. Antik Yunan filozofu Polibios, oklokrasiyi anayasal döngünün (anacyclosis) en alt basamağı olarak tanımlamaktadır. 

#Oklokrasi #HukukunÜstünlüğü #Demokrasi #Polibios #Güruh Yönetimi #AnayasaHukuku

Salem Yargılaması

1

Salem Yargılaması isimli eser Adana 10. Bölge Adliye Mahkemesi üyesi Yargıç Dr. Gökhan Taneri tarafından hazırlanarak Aristo Yayınevi tarafından basılmıştır.

Salem Yargılaması, Amerikan hukuk tarihinde önemli bir yer tutan Salem yargılamalarına ilişkin bir eserdir. Yazar, çalışmayı incelerken olabildiğince yabancı kaynaklardan yararlanmaya çalışmıştır. Yazar, konuyu incelerken detaylara gizlenmiş pek çok fenomenin bulunduğunu gözlemlemiştir.

Tarihte benzer bir olay olup olmadığını, konuyla ilgili araştırmaların sınırlı oluşu, kültürel kopukluklar nedeniyle anlayabilmenin mümkün olmadığı yazar tarafından dile getirilmiştir. Yazara göre, Amerikan toplumu 300 sene önce yaşanan ve 19 kişinin idamına neden olan olayların sebep ve sonuçlarını unutmak istememekte ve bunlardan sonuçlar çıkartabilmektedir.

Salem Yargılaması isimli eser ile yazar, köleliğe Amerikan tarihindeki bakış, bağnazlığın insan hayatına mal oluşu, tanıklık ve tanıklığın sorgulanması, Amerikan hukuk tarihinde bir kilometre taşı olma özelliği, hayali delillerle kişilerin yargılanıp mahkum edilmesi, suç ikrarının mahkumiyete esas alınması ve cezaya etkisi, işkence, inanç ve hukukun iç içe olmasının yargılamalara etkisi, din adamlarının ve özel hayatlarının yargılamalara etkisi, inanç konusundaki eksik ya da hatalı bilginin yargılamalara etkisi ve idam cezası gibi pek konuya ilişkin değerlendirme yapılmasının mümkün olduğunu ifade etmektedir. Yazara göre eser iyi bir tarihi çalışmadır.

Salem Yargılaması – Dr. Gökhan Taneri

Salem Cadı Mahkemeleri

Salem Cadı Mahkemeleri ya da bilinen adıyla Salem Cadı Avı, cadılık ve büyücülükle suçlanan insanların cezalandırılmasının hikayesidir. Bu yargılamalar sonunda çoğu kadın olmak üzere birçok insan asılarak öldürülmüş, bir kişi de üzerine kaya büyüklüğünde taşlar konularak idam edilmiştir. Tarihe geçen olaylarda asılanlardan çoğunun cadılıkla ilgisinin olmadığı bilinmektedir. Massachusetts’e bağlı Salem kasabasının Püriten mezhebine bağlı halkı için cadılık en büyük suçtur ve 1692 yılında Sarah Good en popüler cadıdır. Sarah Good Salem Cadı yargılamalarında sanık kürsüsünde sorgulanan ilk kadınlardandır ve Salem kasabasındaki bir kaç genç kızı büyülemekle suçlanmıştır. Bu suçlamalarla 1692 yılında asılarak idam edilmiştir. Yargılama sürecinde kocası ve 5 yaşındaki kızı da aleyhinde tanıklık yapmak için zorlanmıştır. 

Yazarın Diğer Kitapları

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Ağır Ceza Suçları

Kısa ve Özet Kararlar Olası Kast Delil Listeleri ile TCK’da İspat ve Sübut Rehberi

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Avukat Suçları

Borçlar Hukuku Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İdare Hukuku & İdari Yargı Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Anayasa Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İcra ve İflas Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Usul Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ceza Hukuku & Ceza Muhakemesi Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ticaret Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Hukuk Soru Bankası

Uzlaştırmacı Sınavı Soru Bankası

http://aristoyayinevi.com/urun/salem-yargilamasi/

Hukuk Devleti

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Hukuk Devleti / Vedat Ahsen Coşar 

Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar‘ın Türkçeye tercüme ettiği, John Rawls’un “Bir Adalet Teorisi” isimli kitabının “Hukuk Devleti” başlıklı bölümünün tercümesidir. 

HUKUK DEVLETİ

Şimdi hukuk devletinin ilkeleri tarafından güvence altına alınan kişi hakları konusuna değinmek istiyorum.[1] Daha önce de değindiğim üzere, niyetim bu nosyonları adalet ilkeleriyle ilişkilendirmek değil; fakat özgürlüğün öncüllüğü duygusunu aydınlatmaktır. Düzenli ve tarafsız kamu kurallarının yönetimini oluşturan şekli adalet kavramına daha önce değindim. (§10) Bu kavram hukuk sistemine entegre edildiğinde hukuk devleti haline gelir. Haksız fiilin bir türünü yargıçların veya kurumların bir hukuk kuralını yanlış uygulaması veya yorumlaması oluşturur. Bu hususla ilgili rüşvet ve yolsuzluk gibi ihlaller veya hukuk sisteminin siyasi rakipleri cezalandırmak gibi bir araç olarak kullanılması yerine, daha güç fark edilen önyargı bozuklukları ve toplumdaki belli gruplara yargı sürecinde ayrımcılık yapmak örnek gösterilebilir. Düzenli ve tarafsız ve bu bağlamda adil olan hukukun yönetimine biz “düzen olarak adalet” deriz. Bu “şekli adalet” kavramından daha anlamlı bir kavramdır.

Hukuk devleti açıkça özgürlüğe ilişkin bir kavramdır. Hukuk devleti nosyonunu ve hukuk devletinin düzenli adaletin belirli kaideleriyle olan yakın bağlantısını nazara aldığımızda bunu anlayabiliriz. Hukuk sistemi makul insanların fiillerini düzenlemek ve sosyal birlikteliğin temelini sağlamak amacını taşıyan hukuk kurallarının zorunlu düzenidir. Bu kurallar adil olduklarında meşru beklentiler için bir temel oluşturur. Yine bu kurallar kişilerin birbirlerine dayanmasını ve beklentilerini karşılanmadığında haklı olarak onların itirazları üzerine kuruludur. Eğer bu iddialar dayanaksızsa, kişilerin özgürlüklerinin sınırları da dayanaksızdır.  Elbette, diğer kurallar da bu özelliklerin çoğunu taşımaktadır. Nitekim oyun ve özel sektör kuralları da benzer şekilde makul insanlara faaliyetlerini şekillendirmeye hitap etmektedir. Bu kurallar, adil veya adaletli olsa dahi, insanlar bu kurallara uymaya başladıklarında ve bu kuralların sonuçlarının yararlarını kabul ettiklerinde, bu yükümlülükler onların meşru beklentileri için bir temel oluşturur. Bir hukuk sistemini, detaylı kapsamıyla ve düzenleyici güçleriyle diğer bir kavramla karşılaştırıldığında farklı kılan budur. Bunu tanımlayan anayasal kurumların genelde zorlamanın aşırı şekillerine yol açan özel hukuki hakları vardır. Özel sektörlerin zorlama metotları sıkı bir şekilde sınırlıdır. Dahası, hukuk düzeni iyi tanımlanmış belli alanlarda son sözü söyleme hakkına sahiptir. Zira bu husus, korunması için tasarlanmış yararların temel doğası ve düzenlediği geniş çaplı faaliyetler tarafından işaretlenmiştir. Bu özellikler, sadece hukukun tanımladığı diğer bütün faaliyetlerin takibinin yer aldığı temel yapının içindeki olguyu yansıtmaktır.

Hukuk düzeni sisteminin rasyonel kişilere hitap eden bir kamu kuralları bütünü olduğunu düşünürsek, adalet kurallarının hukuk devletiyle bütünleştiğini açıklamış oluruz. Bu kurallar mükemmel bir şekilde hukuk sistemiyle şekillendirilmiş bir kurallar sistemi tarafından izlenir. Bu elbette ki mevcut yasaların her durumda bu kuralları gereken şekilde tatmin ettiğini söylemek demek değildir. Bunun yerine bu maksimler, ideal bir nosyondan yasaların yaklaşık beklentilerinden veya en azından bunların önemli bir kısmından çıkmıştır. Eğer düzen olarak adaletten doğan sapmalar çok yaygınlaşmışsa, mevcut hukuk sisteminin bir diktatörün veya yardımsever ideal bir despotun menfaatlerini artırmak için tasarlanan belirli bir düzen bütününü engellemek için var olup olmadığı gibi ciddi bir soru ortaya çıkabilir. Çoğu kez bu sorunun açık bir yanıtı yoktur.

Bir hukuk düzenini kamu kuralları bütünü olarak düşünme noktası, bu kuralların hukukilik ilkesiyle bütünleşmeden türetildiği hususunda bize imkan sağlar. Dahası, diğer her şey eşit olduğunda, eğer bir hukuk düzeni mükemmel bir şekilde hukuk devleti kurallarını yerine getiriyorsa, biz bu hukuk düzeninin diğerinden daha adil bir şekilde yönetildiğini söyleyebiliriz. Bu durum, özgürlük için daha güvenli bir temel ve ortak planları düzenlemek için daha etkili araçlar sağlayacaktır. Esasen bu kurallar sadece düzenli ve tarafsız kuralların yönetilmesini sağlarlar. Bunlar her ne olurlarsa olsunlar, adaletsizlikle bağdaşabilirler. Bunlar temel yapı üzerine nispeten zayıf baskı empoze ederler; fakat bunlar herhangi bir araç tarafından göz ardı edilemezler.

Yap emri yapabilmeyi içerir* kuralı ile başlayalım. Bu kural, birçok hukuk sisteminin belli özelliklerini tanımlamaktadır. En başta, bunlar hukuk kurallarının ihtiyaç duydukları ve insanların yapmaları veya yapmamaları gereken kuralları belirleyen fiillerdir. Bir hukuk sistemi makul insanların neyi yapıp neyi yapmamalarıyla ilgili davranışlarını düzenlemek için vardır. Bu sistem yapılamayacak bir görevi empoze etmez. İkinci olarak, yap emri yapabilmeyi içerir nosyonu, yasaları yürürlüğe koyanların ve emir verenlerin bunu iyi niyetle yaptıkları fikrini taşır. Ama bunun için yasa koyucunun, hakimlerin ve sistemin diğer mensuplarının hukuka uyulması gerektiğine inanmalı ve verilen emirlerin yerine getirilmesini taahhüt etmelidirler. Dahası otoriteler sadece iyi niyetle hareket etmemeli; fakat onların yürürlüğe koyduklarına tabi olanlar da bu iyi niyeti tanımalıdır. Kanunlar ve emirler eğer sadece bunlara genel olarak itaat edileceğine ve bunların yürütüleceğine inanılırsa kanun ve emir olarak kabul görürler. Eğer bunda bir problem varsa, otoritelerin icraatlarının muhtemelen davranışın düzenlenmesinden daha başka amaçları olmalıdır. Son olarak bu kural, bir hukuk sisteminin ifa imkansızlığını bir savunma veya en azından durumun hafifletilmesi olarak tanımasının gerekliliğini ifade eder. Bir hukuk sistemi kuralların uygulanmasında ifa yetersizliğine ilgisiz kalamaz. Eğer cezalandırma yükümlülüğü gücümüzün yettiği hareketleri yapmayı veya yapmamayı normal olarak sınırlandırılmamış olsaydı, bu özgürlük üzerinde dayanılmaz bir külfet olurdu.

Hukuk devleti aynı zamanda benzer olaylara benzer işlemler yapılması kuralını ifade eder. Bu kural takip edilmemiş olsaydı, insanlar kendi fiillerini kurallar aracılığıyla düzenleyemezlerdi. Bu nosyonun bizi çok uzağa götürmeyeceğinden emin olmak gerekir. Onun için biz benzerlik kriterinin, hukuk kurallarının kendisi ve bunların yorumlanmasında kullanılan ilkeler tarafından verildiğini varsaymalıyız. Bununla birlikte, benzer durumlarda benzer kararlar verilmesi kuralı, hakimlerin ve diğer otoritelerin takdirini önemli ölçüde sınırlar. Bu kural onları ilgili hukuk kurallarının ve ilkelerinin referansıyla kişiler arasında ayrım yapmalarında adil davranmaya zorlar. Herhangi bir özel davada eğer kurallar karmaşık ve yoruma ihtiyaç duyuyorsa, keyfi bir kararı haklı çıkarmak daha kolay olabilir. Fakat dava sayısı arttıkça, önyargılı kararlar için kabul edilebilir gerekçeler daha zor yapılır hale gelir. Bu tutarlılık ihtiyacı elbette her düzeydeki tüm kuralların yorumlanması ve haklılaştırılması için gereklidir. Sonunda ayrımcı kararlar için mantıklı argümanların formüle edilmesi zor hale gelir ve böyle yapma girişiminin ikna ediciliği azalır. Bu kural, aynı zamanda hakkaniyetin içindeki durumları da, yani mevcut kural beklenmedik bir zorlukla çalıştığında bir istisna yapılmasını da kapsar. Fakat bu kuralla, bu istisnai halleri ayırma konusunda belirli bir çizgi bulunmadığından, yorum konusunda olduğu gibi, herhangi bir farkın fark yaratmayacağı bir noktaya gelinir. Bu durumlarda, otoriter karar ilkesi uygulanır ve teamülün veya verilen kararın ağırlığı yeterli gelir.[2]

Nullum crimen sine legeKanunsuz suç olmaz kuralı (Nullum crimen sine lege) ve bunun ifade ettiği gereklilikler, aynı zamanda bir hukuk sisteminin fikriyatından takip edilir. Bu kural, kanunların bilinmesini, açık bir şekilde yayınlanmasını, kanunların anlamının açık bir şekilde tanımlanmasını, hükümlerinin hem sözde hem de özde genel olmasını ve açık bir şekilde ismen belirlenmiş belli kişilere zarar vermek için kullanılmamasını (bills of attainder*), yani en azından daha ağır suçların dar yorumlanmasını, ceza kanunlarının uygulanacak kişilerin aleyhine geçmişe etkili kılınmamasını talep eder. Bu koşullar, kamu hukuku tarafından konulan düzenleyici davranış nosyonlarının içinde bulunur. Bu şu nedenle böyledir: kanunların neyi emrettiği ve yasakladığı açık değilse, yurttaşlar ne şekilde davranacaklarını bilemezler. Dahası, geçmişe etkili kanunlar ve bu kanunlara göre mahkum edilmeler nadiren olabilirler ise de, bunlar yaygın veya sistemin karakteristik özellikleri olmamalıdır. Zira eğer böyle olurlarsa başka bir amaca sahip olurlar.

Bir tiran bildirimde bulunmadan yasaları değiştirebilir ve tebaasını buna göre (eğer bu doğru sözcük ise) cezalandırabilir; çünkü o getirdiği cezaları görmekten zevk alır. Ancak meşru beklentiler için bir temel sağlamadığı sürece, bu kurallar sosyal davranışı düzenlemeye hizmet etmezler ve o nedenle bunlar bir hukuk sistemi oluşturmazlar.

Son olarak, doğal adalet nosyonunu tanımlayan bu kurallardır.[3]Bunlar yargı sürecinin bütünlüğünü korumaya niyetli uygulama esaslarıdır. Eğer hukuk kuralları makul insanlara rehberlik etme amacı taşıyan emirlerse, mahkemeler bu kuralları uygun bir yolla uygulamak ve zorlamakla meşgul olmalıdırlar. Bir ihlalin meydana gelip gelmediğini belirlemek ve doğru cezayı vermek için bilinçli bir çaba gösterilmelidir. O nedenle, bir hukuk sistemi düzenli yargılama ve duruşma icra etmek için hükümler tesis etmelidir. Bu hükümler rasyonel soruşturma prosedürünü teminat altına almak için ispat kurallarını ihtiva etmelidir. Bu prosedürlerde farklılıklar olsada, hukuk devleti uygun yargı sürecinin özel bir şekline ihtiyaç duyar: yani bu, gerçeğin anlaşılması için tasarlanmış makul bir süreç olmalıdır. Bu süreç hukuk sisteminin diğer amaçlarıyla uyumlu bulunmalı, bir ihlalin meydana gelip gelmediğini, geldiyse hangi durumda meydana geldiğini ortaya koymalıdır. Örneğin, yargıçlar tarafsız ve bağımsız olmalıdır ve hiç kimse kendi davasında veya kendisiyle ilgili bir konuda hüküm vermemelidir. Duruşmalar adil ve aleni yapılmalı, yargıçlar kamunun yaygarasının etkisinde kalmamalıdır. Doğal adalet kuralları, hukuk düzenin tarafsızca ve düzenli bir şekilde yürütülmesi için garanti altına alınmalıdır.

Hukuk devletinin özgürlükle olan bağlantısı yeterince açıktır. Özgürlük, daha önce bahsettiğim gibi, kurumlarca tanımlanan hakların ve görevlerin bir bütünüdür. Çeşitli özgürlükler yapabileceğimiz şeyleri dilediğimiz gibi seçebilmemizi belirler ve buna dair olan özgürlüğün doğası bunu uygun hale getirdiğinde, buna müdahale etmemek başkalarının görevi olur.[4] 

Kanunsuz suç olmayacağı kuralı eğer ihlal edilirse, diyelim ki bu kural kanunlar tarafından belirli ve kesin olarak düzenlenmemiş ise, özgür de olsak ne yapabileceğimiz hususu aynı şekilde belirli ve kesin olmaz. Özgürlüğümüzün sınırları belirsizdir. Öyle olduğu için bir dereceye kadar özgürlüğün kullanılması da makul bir korku tarafından sınırlandırılmıştır. Aynı tür şartlar eğer benzer davalarda benzer şekilde işlem görmez ve yargılama süreci gerekli bütünlükten yoksun olur ve yine hukuk sistemi ifa imkansızlığını bir savunma olarak kabul etmez ise vb. aynı tür şartlar sürer gider. O nedenle, rasyonel insanların kendileri için büyük bir eşit özgürlük tesis ettikleri anlaşmanın içinde kanunilik ilkesi sağlam bir temele sahiptir. Mülkiyete sahip olmakta ve bu özgürlüklerin kullanılmasında kendisini güvende hisseden iyi düzenlenmiş bir toplumun yurttaşları, normal olarak hukuk devletinin devamını isteyeceklerdir.

Aynı sonuca nispeten daha farklı bir yolla ulaşabiliriz. İyi düzenlenmiş toplumlarda bile devletin zorlayıcı gücünün bir noktaya kadar toplumsal iş birliğinin istikrarı için gerekli olduğunu varsaymak makuldür. İnsanlar her ne kadar ortak bir adalet duygusuna sahip olduklarını ve her biri mevcut düzenlemelere bağlı bulunduklarını bilseler bile, birbirlerine olan güvenleri hususunda yine de noksandırlar. Bazılarının kendilerine düşen görevleri yapmadığından şüphe duyarlar ve bu yüzden kendi görevlerini yapmamak için kendilerini baştan çıkarırlar. Bu baştan çıkarmanın farkındalığı, en nihayetinde planın bozulmasına sebep olur. Başkalarının kendi ödevlerinin ve yükümlülüklerinin hakkını vermedikleri kuşkusu, aslında kuralların yorumlanmasındaki ve zorlanmasındaki otorite yokluğu içinde onları ihlal etmek için mazeret bulmak özellikle kolaydır. Nitekim makul ve ideal koşullar altında bile başarılı bir gelir vergisi taslağının gönüllü bir temele dayandığını hayal etmek güçtür. Böyle düzenlemeler istikrarlı değildir.

Kolektif yaptırımlarla desteklenmiş kuralların yetkili kamusal yorumunun rolü kesinlikle bu istikrarsızlığın üstesinden gelir. Kamusal bir ceza sisteminin uygulanmasıyla, hükümet diğer kişilerin kanunlara uymama düşüncesinin zeminini ortadan kaldırır. Sadece bu sebepten ötürü, iyi düzenlenmiş bir toplumda yaptırımların ağır olmasına ve zorlanmasına gerek duyulmasa bile, yalnızca zor kullanma egemenliği muhtemelen her zaman gereklidir. Daha doğrusu, etkili bir ceza mekanizmasının varlığı insanların birbirlerine olan güvenlerine ve güvenliklerine hizmet eder. Bu öneri ve bunun arkasındaki gerekçe, bize Hobbes’un tezini düşündürür.[5] (§42)

Böyle bir yaptırımlar sisteminin kurulmasında, anayasal sözleşmenin tarafları bunun dezavantajlarını tartmalıdırlar. Bunlar en az iki çeşittir: birincisi vergi tarafından kapsam altına alınan devlet dairelerinin sürdürülmesinin maliyeti, diğeri ise temsilci yurttaşın ölçtüğü özgürlüğünü tehlikeye sokma ihtimali bulunan bu yaptırımların kişilerin özgürlüğüne yönelik yanlış müdahalesidir. Eğer sadece bu dezavantajlar istikrarsızlıktan doğan özgürlük kaybından az ise, zorlayıcı organların kurulması rasyoneldir. Böyle olduğu varsayılırsa, en iyi düzenleme bu tehlikeleri azaltan düzenlemedir. Şu açıktır ki, diğer her şey eşit olduğunda, hukuk kanunilik ilkesine göre tarafsız ve düzenli bir şekilde yönetilirse özgürlük için olan tehlike daha azdır. Bir cebir mekanizması gerekli olduğunda, bunun işlemlerinin eğiliminin kesin bir şekilde tanımlanması açıkça gereklidir. Ne tür şeylerin cezalandırıldığı ve bunların yapılmasının veya yapılmamasının güçleri dahilinde olduğu bilindiğinde, yurttaşlar kendi planlarını buna göre yapabilirler. İlan edilmiş yasalara uyan birisi özgürlüğünün ihlalinden asla korkmaz.

Değindiğimiz önceki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bizim ideal teori için dahi sınırlı olan ceza-i yaptırımlar beyanına ihtiyacımızın olduğu açıktır. İnsan hayatının verili ve belirli normal şartlarında, bazı tür düzenlemeler gereklidir. Ben bu yaptırımların haklılaştırılma ilkelerinin özgürlük ilkesinden türetildiğini iddia ediyorum. Bu durumda, ideal düşünce, her şekilde ideal olmayan düşüncenin nasıl kurulduğunu gösterir ve bu durum, bir temel olan ideal teori varsayımını teyit eder. Biz aynı zamanda cezaların şahsiliği ilkesinin öncelikle intikamcı ve küçük düşürücü cezalandırma fikri üzerine kurulu olmadığını anlarız. Bunun yerine, bu ilke özgürlüğün kendisi hatırına kabul edilmiştir. Yurttaşlar kanunların ne olduğunu bilmedikleri ve bunun emirlerini dikkate almaları konusunda adil bir fırsat verilmediği takdirde, cezai yaptırımların onlara karşı uygulanmaması gerekir. Bu ilke çok basit olarak kamu kuralları olarak kendi iş birliklerini düzenlemek ve özgürlüğe yeterli bir ağırlık vermek amacıyla düzenleme yapan rasyonel kişileri muhatap almayı dikkate alan bir hukuk düzeninin sonucudur. Ben bu sorumluluk görüşünün bize, ceza hukuku tarafından mens rea* başlığı altında tanınan ve hukuk reformuna rehber olarak hizmet eden pek çok mazereti ve savunmayı açıklama imkanı verdiğine inanıyorum. Ancak bu hususlar burada takip edilmeyecektir.[6] İdeal teori dengeleyici unsur olarak ceza-i yaptırımlara ihtiyaç duyar ve kısmi uyma/itaat teorisinin bu kısmının nasıl işleyeceğinin yöntemine işaret eder. Özellikle özgürlük ilkesi, sorumluluk ilkesine önderlik eder.

Kısmi uyma/itaat teorisinden doğan ahlaki ikilemler, aynı zamanda zihnimizdeki özgürlüğün öncüllüğüyle izlenebilir. Bu şekilde hukuk devleti kurallarının takip edilmesine daha az güçlü ısrarla izin verecek istenmeyen bir durumu hayal edebiliriz. Örneğin, bazı aşırı olasılıklarda kişiler ought implies can (çn: yap emri yapabilmeyi) içerir kuralına aykırı şekilde sorumlu tutulabilirler. Şiddetli dini uzlaşmazlıklardan dolayı iç karışıklık çıkarmak için birbirlerine rakip mezheplerin silah edindiğini ve silahlı gruplar kurduğunu varsayın. Bu durumun üstesinden gelmek için hükümet silah edinmeyi yasaklayan bir kanun çıkarabilir. (Mülkiyetin suç sayılmadığı varsayılırsa) Başka kişilerin davalının evine veya mülküne silahları koyduğu anlaşılmadığı takdirde, bu durumda mahkumiyet için yeterli kanıt bulunmuş olur. Bu hüküm dışında, kastın yokluğu ve bunlara sahip olunduğunun inkarı, makul bakım standartlarının uygunluğu konu dışı kabul edilir. Buradan bu tür normal savunmaların hukuku etkisiz kılacağı ve hukukun uygulanmasını imkansız hale getireceği sonucu çıkar.

Her ne kadar bu kanun, “yap emri yapabilmeyi içerir” kuralını aşsada, bu temsilci yurttaş tarafından daha az bir özgürlük kaybı olarak kabul edilmelidir. Eğer bir ceza verilecekse, bu en azından çok ağır olmamalıdır. (Burada, örneğin hapis cezası özgürlüğün şiddetli bir şekilde kısıtlanmasıdır ve bu durumda tasarlanmış cezaların ağırlığı da bu kapsamda değerlendirilmelidir.) Bu duruma yargısal süreç açısından bakılırsa, bir kişi geçici hükmün engelleyebileceği milis gruplarının oluşumunu ateşli silahlara sahip olmanın kusursuz sorumluluk hali sayılacağı bir durumdan ortalama vatandaşın özgürlüğüne daha büyük bir tehlike teşkil edeceğini düşünebilir. Yurttaşlar yapmadıkları şeylerden sorumlu tutulacakları durumları yok sayacakları veya özgürlüklerine karşı başka herhangi bir durumda daha kötü olabilecek ihtimallerinden dolayı hukukun kötünün iyisi olduğunu kabul ederler. Keskin ihtilafların olmasından dolayı, bizim olağan olarak düşündüğümüz bazı adaletsizliklerin meydana gelmesini önlemenin bir yolu yoktur. Bu durumda en fazla yapabileceğimiz şey, bu adaletsizlikleri en fazla adaletle sınırlamaktır.

Burada çıkaracağımız sonuç yine şudur: özgürlükleri sınırlamanın argümanları özgürlük ilkesinden ileri gelebilir. Belli bir dereceye kadar, özgürlüğün öncüllüğü kısmi uyma/itaat teorisi üzerinden devam eder. Burada tartışılan durum, bu sınırlamaların bazılarının daha çok yarar, diğerlerinin daha az yararı üzerine dengelenmemesidir. Aynı şekilde daha büyük ekonomik ve sosyal yararların hatırı için daha az özgürlük kabul edilmemelidir. Bunun yerine olması gereken uygulama, temsilci yurttaşın temel eşit özgürlüklerindeki ortak yararı olmalıdır. Talihsiz durumlar ve bazı zorunlulukların gayri adil tasarımları iyi düzenlenmiş bir toplumdaki hoşa giden özgürlükten daha azdır. Sosyal düzendeki herhangi bir adaletsizlik kendi bedelini ödemek zorundadır. Bunun sonuçlarının tamamen iptal edilmesi imkansızdır. Kanunilik ilkesinin uygulanmasında özgürlükleri tanımlayan ve buna uygun olarak taleplerini düzenleyen hakların ve görevlerin toplamını zihnimizde muhafaza etmemiz gerekir. Bazen belli kuralların ihlallerine izin vermeye zorlanabiliriz. Bu durumda, önlenemeyen sosyal kötülüklerin sebep olduğu özgürlük kayıplarını azaltmak adına, daha az adaletsizliğe sebep olacak durumlara izin vermemiz gerekir.


[1] Genel bir inceleme için bakınız Lon Fuller, The Morality of Law/Hukuk Ahlakı, (New Haven, Yale University Press. 1964), ch.II. Anayasa hukukunun ilke kararları kavramı Herbert Wechsler tarafından incelenmiştir. Principles, Politics, and Fundamental Law/İlkeler, Siyaset ve Temel Hukuk (Cambridge, Harvard University Press. 1961) Bakınız Otto Kirchenheimer, Political Justice/Siyasal Adalet (Princeton, Princeton University Press. 1961) ve J.N. Legalism/Hukukilik (Cambridge, Harvard University Press. 1964) pt.II. siyasette yargısal şekillerin kullanılması ve kötüye kullanılması için. J.R.Lucas, The Principles of Politics/Siyaset İlkeleri (Oxford, The Clarendon Press. 1966), sf. 106-143, felsefi bir değerlendirmeyi içermektedir.

* Çevirenin notu: ‘Ought implies can/yap emri yapabilmeyi içerir’ kuralı, Kant’ın etik formülasyonudur. Bu etik kuralla Kant, bir kişinin/failin ahlaken yapmak zorunda olduğu belirli bir eylemi, mantıken yapabilme gücünde olması gerektiğine bağlar.

[2]    Bakınız : Lon Fuller, Anatomy of the Law/Hukukun Anatomisi (New York, The American Library 1969) sf. 182

*  Çevirenin notu: Bill of attainder, Anglo-Sakson hukuk sistemine ait bir kural, bir ilke, bir sistemdir ve bu bir yurttaşın yargılanmadan yasama kararıyla veya tasarrufuyla, yani kanunla mahkum edilmesi anlamına gelmekte ve genellikle vatana ihanet suçlarında uygulanmaktadır.

[3]    Doğal Adaletin bu duygusu gelenekseldir. Bakınız L.A. Hart, The Concept of Law/Hukuk Kavramı (Oxford, The Clarendon Press, 1961) sf. 156-202

[4]     Bu görüşün, örneğin sahipsiz eşyayı edinme hakkı gibi, tüm hakları içerip içermediği tartışılır. Bakınız Hart, Philosophical Review 64. sayısı, sf. 179. Fakat buradaki amaçlarımız için doğrudur. Bazı temel haklarımız rekabet haklarına benzer şekilde olsa da, onları kamu işlerinde çalışma hakkı veya alınan siyasi kararları etkilemek olarak isimlendirmemiz gibi, aynı zamanda herkes kendini belirli bir yolla yönetme görevine sahiptir. Bu görev, adil siyasi davranışlardan biridir. Bunu ihlal etmek deyim yerindeyse bir tür müdahaledir. Gördüğümüz üzere, anayasa eşit siyasi hakların adilce uygulandığı ve bunların değerlerinin adil ve etkili bir yasamayı oluşturduğu bir yapıyı kurmayı hedefler. Uygunsa bu satırlarla birlikte metindeki açıklamayı yorumlayabiliriz. Bu noktada, Richard Wollheim “Equality”/Eşitlik”, Proceedings of the Aristotelian Society, Sayı 56 (1955-56) sf. 291’e bakınız. Diğer bir şekilde söylemek gerekirse, haklar yeniden tanımlanırsa belirli koşullar altında bir şeyler yapmayı deneme hakkı gereklidir. Bu koşullar, diğerlerinin adil rekabetine izin verir. Adaletsizlik müdahalenin karakteristik bir formu haline gelir.

[5] Bakınız Leviathan 13 ve 18. bölümler arasına. Ve ayrıca bakınız Howard Warrender, The Political Philosophy of Hobbes/Hobbes’un Siyasal Felsefesi (Oxford, The Clarendon Press, 1957) ch.III ve Dp Gauthier, The Logic of Leviathan/Leviathanın Mantığı, (Oxford, The Clarendon Press, 1969) sf.76-89.

*     Çevirenin notu: mens rea, suçun manevi unsuru olan suç kastı demektir.

[6] Bu konular için danışın, H.L.A Hart, Punishment and Responsibility/Ceza ve Sorumluluk (Oxford, The Clarendon PRess, 1968) sf. 173-183), buradan itibaren takip ettiğim kişi.

Suat Kutay Küçükler

0
Suat Kutay Küçükler

Suat Kutay Küçükler, 1997 yılında Kırklareli’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden yüksek onur derecesi ile mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalında “Carl Schmitt’in Hukuk Düşüncesinde Demokrasi ve Diktatörlük Tartışması” başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesi aldı. Doktora öğrenimini de aynı kurumda sürdürmektedir.

Küçüker, kurucusu olduğu Noktasız Dergi’nin yayın yönetmenliğini yürütmektedir.

28 Şubat Kararları

0
28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır. 28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

28 Şubat Kararları, literatürde postmodern darbe olarak tanımlanmaktadır. Kararlar, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda açıklanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı ise İsmail Hakkı Karadayı’dır.

28 Şubat Kararlarının alındığı toplantı, Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’in katılımı ile gerçekleşmiştir. Toplantı 9 saat sürmüş, alınan kararlar “irticayla mücadele kararları” olarak kamuoyuna sunulmuştur.

Erbakan ertesi gün; “Milli Güvenlik Kurulu 9 saatlik bir çalışma yapmıştır, bu bir rekordur. Her şeyden evvel, dünkü çalışmalarımızdan duyduğum büyük memnuniyeti, sevinci ifade etmek istiyorum. Bütün konularda tam bir fikir ve görüş birliği içerisinde olduğumuzu gördük” demiştir.

Başbakan Erbakan, kararları ilk başta imzalamamıştır. MGK Genel Sekreterliği tarafından “kararların uygulanmaması durumunda yaptırımların geleceğini” duyurulmuştur. Nihayet 5 Mart günü Erbakan da bildiriyi imzalamıştır.

Erbakan başbakanlığındaki Hükümet, 18 Haziran’da istifa etmiştir.

Cumhurbaşkanı Demirel, kararların 1997’den 2009’a kadar uygulandığını ve 28 Şubat’ın darbe olmadığını savunmuştur.

28 Şubat Kararları nedeniyle açılan sorumlular hakkında açılan dava, 2012 yılında başlamıştır.

 28 Şubat Kararları

  1. Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 günü Sayın Cumhurbaşkanı Başkanlığında Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kuvvet Komu-tanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin iştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştır.
  2. Kurul’un bu toplantısında, esasları ve nitelikleri Anayasada belirlenmiş, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimizi ve cumhuriyet rejimimizi yıkmak, onun yerine bir siyasal dini düzen kurmak amacıyla yürütülen yıkıcı faaliyetler ve yapılan beyanlar ile bunların oluşturduğu tehdit ve tehlikeler gözden geçirilerek değerlendirilmiştir.
  3. Yapılan bu değerlendirmeler sonucunda;
    1. Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslâm Cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların, Anayasanın tanımladığı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yönlü bir tehdit oluşturduğu,
    2. . Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların lâik ve anti lâik ayırımı ile demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri,
    3. Türkiye’de lâikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,
    4. Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar göz ardı edilerek yapılan çağ dışı uygulamaların takipsiz kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı hususlarında görüş birliğine varılmıştır.
  4. Bu görüş ve değerlendirmeler sonucunda;
    1. Türkiye’de Şeriat hukukuna dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimize karşı oluşturdukları çok yönlü tehdidin önlenmesi amacıyla; EK-A’daki tedbirlerin kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine,
    2. 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanununun 9. maddesine uygun oyarak MGK Genel Sekreterliği tarafından, EK’te belirtilen tedbirlere ilişkin Bakanlar Kurulu Kararları ile Bakanlar Kurulu Kararı haline getirilmeyen uygulamaların, sonuçları hakkında belli süreler içerisinde, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve MGK’na bilgi verilmesi kararlaştırılmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlar, basın tarafından Muhtıra olarak tanımlandı.

EK A

  1. Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın
    4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
  2. Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığına devri sağlanmalıdır.
  3. Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, Vatan ve Millet sevgi,i Türk Milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından::
    1. 8 yıllık kesintisiz eğitim, tük yurtta uygulamaya konulmalı.
    2. Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  4. Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, Millî Eğitim kuruluşlarımız, Tevhidi Tedrisat Kanununun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
  5. Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtilaç varsa bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
  6. Mevcudiyetleri 677 Sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.
  7. İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yı dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.
  8. İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasa dışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’den ilişkileri kesilen personelin diğer kamu ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemelidir.
  9. Türk Silahlı Kuvvetlerine aşır dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.
  10. Ülkemizi çağ dışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak için, İran İslam Cumhuriyeti’nin ülkemizdeki rejim aleyhtarı faaliyet, tutum ve davranışlarına mani olunmalı, bu maksatla İran’a karış komşuluk münasebetlerimizi ve ekonomik ilişkilerimizi bozmayacak fakat yıkıcı ve zararlı faaliyetlerini önleyecek bir tedbirler paketi hazırlanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır.
  11. Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.
  12. T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasasına ve bilhassa Belediyeler yasasına aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.
  13. Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan Türkiye’yi çağ dışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurumu ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

Beyhan Güler

0
Yargıç Beyhan Güler

Yargıç Beyhan Güler, 1991 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kasım 1992-Ekim 1995 yılları arasında hakimlik stajı yaptı. 5.10.1995 yılında Rize hakimi olarak göreve başladı. Ardından Gaziantep ili Nurdağı ilçesi, Burdur ili Yeşilova ilçesinde çelişti. 2004-2016 yılları arasında İstanbul hakimi olarak görev yaptı. 2026 yılı itibariye İzmir hakimi olarak görev yapmaktadır.

Yargıç Beyhan Güler, 10.09.2023 tarihinde yapılan genel kurulun ardından Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu üyeliğine seçilmiştir. Bu tarihten beri Ayşe Sarısu Pehlivan‘dan boşalan Yargıçlar Sendikası yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmektedir.

Yazılarını Birgün Gazetesinde yayımlamaktadır.

Statü Endişesi, Para, Şöhret, Mevki, Makam Hırsı Üzerine Bir Deneme

0

Statü Endişesi, Para, Şöhret, Mevki, Makam Hırsı Üzerine Bir Deneme / Av. Vedat Ahsen Coşar 

İsviçreli yazar ve felsefeci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ olarak çevrilip yayımlanan özgün adı ‘Status Anxiety’ isimli,  hem eğitici, hem düşündürücü, hem de kışkırtıcı kitabında, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu, başarısızlığımızın toplum tarafından acımasızca yargılanacağı duygusu, başkalarını aslında değerli bir varlık olduğumuza ikna edemeyeceğimiz kaygısı, sonsuza dek başarılı kişilere buruklukla, kendimize ise utançla bakmaya mahkûm edileceğimiz sanrısı gibi, bizi fena halde kedere ve hüzne sürükleme tehlikesini içinde taşıyan evrensel bir endişeyi, statü endişesini inceler ve şöyle yazar: ‘Bizi yüksek statü arayışına yönelten karşı konulmaz isteğin neler olduğu konusunda yaygın birtakım yargılar vardır: bunlardan ilk akla gelenler para, ün, mevkii ve itibar edinme hırsıdır.

Vedat Ahsen Coşar

Bu tür hırslarla ilgili olarak Adam Smith, 1759 yılında yazdığı ‘The Theory of Moral Sentiments/Ahlaki Duygular Teorisi’ isimli kitabında şunları söyler: ‘Dünyadaki bütün bu hırgür, bu keşmekeş neye hizmet ediyor? Para hırsıyla canımızı dişimize takmış, zenginlik, iktidar, mükemmellik peşinde koşuyoruz; bu koşunun sonunda bizi ne bekliyor? Doğanın gereklerini mi yerine getirmeye uğraşıyoruz? En yoksul işçinin yevmiyesi bile doğanın gereklerini karşılamaya yeter. Öyleyse daha iyi şartlarda yaşamak adını verdiğimiz o yüce amacın bize nasıl bir yararı var? Şu yararı var: bütün bu koşuşturmanın sonucunda gözlemlendiğimizi, ilgilenildiğimizi, bize sempatiyle, beğeniyle, takdirle bakıldığını hissederiz. Zengin adam servetinin keyfini sürer, çünkü aslında o servet ona dünyanın ilgisini ve beğenisini de beraber getirmektedir. Tam aksine yoksul adam, yoksulluğundan utanç duyar, çünkü o yoksulluk onu insanlığın ilgi alanının dışına itmiştir. Bizimle ilgilenilmediği duygusu, insan doğasının en ateşli isteklerine bile ket vuran bir duygudur. Yoksul adam evden işe, işten eve gidip gelen hiç kimsenin fark etmediği adamdır. Dışarıda kalabalığın içinde yürümesi ya da hiç dışarı çıkmadan kendi evinde yaşaması hiçbir şeyi değiştirmez. Her iki durumda da aynı silikliğin ve görünmezliğin içindedir. Oysa rütbeli ve haysiyetli adam bütün dünyanın gözleri önündedir. Herkes ona bakar, davranışları kamuoyunun ilgi odağıdır. Her sözü, her hareketi ilgiyle karşılanır.

Aynı konuda J.J. Rousseau gerçekten okunması gereken İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’ adlı kitabına, ‘Biz her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de, gerçekte kendi gereksinimlerimizin neler olduğunu anlamak konusunda acınacak durumdayız’ diyerek başlar ve şöyle devam eder: ‘Ruhlarımız, tatmin olmak için neye gereksinme duyduklarını ender olarak dile getirirler. Olur da bir şeyler fısıldarlarsa bile, söyledikleri temelsiz ve çelişkilerle doludur. Aklımız, sağlıklı olmak için tam olarak nelere gereksinme duyduğumuzu açık yüreklilikle ifade eden bir bedene sahip değildir. Tam aksine, susadığında şarap isteyen, yatıp dinlenmesi gerektiğinde dans edeceğim diye ısrar eden bir bedendir. Aklımız, bize tatmin olabilmek için neye gereksinim duyduğunu söyleyen dışarıdaki seslerin etkisindedir. İşte! Dışarıdaki bu sesler, ruhlarımızın ender olarak ifade ettiği bize ait fısıltıları ezer geçer, önceliklerimizi belirlemek adını verdiğimiz o çok yorucu işin üstesinden gelmeye çalışırken bizim dikkatimizi dağıtır.

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine

Gerek yukarıda bir bölümünü sunduğum eserinde, gerekse siyasal toplumun oluşmasından önceki ‘tabii hal’ durumunu anlatan ‘Sosyal Sözleşme’ isimli kitabında; ‘yaratanın elinden çıkan her şey iyidir, her şey insanın elinde yozlaşır’ ilkesinden yola çıkan Rousseau, insanlar arasında kurulmuş olan ilişkilerin adaletsizliğini ortaya koymaya çalışır. Kötü kurulmuş bir dünyada mutluluğa ulaşamayan pek çok insan gibi, hayal gücünü seferber ederek gönlüne göre kurduğu dünyaya bizi yaklaştıracak ilkeler sunar. İnsanlık tarihini, barbarlıktan uygarlığa doğru ilerleyen ve gelişen bir tarih olarak okumaz. Aksine insanlık tarihini, uygarlıktan barbarlığa doğru giden bir süreç olarak okur. Bu biçimde okuduğu için de, başlangıçta gerçekten gereksinme duyduğu şeyleri içtenlikle ifade ve talep eden insanların, giderek kendisine yabancı şeyleri talep eden, başkasının yaşamlarına kıskançlıkla bakan insanlar olup çıktıklarını ileri sürer.

Rousseau’nun görüşlerinin geçmişte yaşananlarla ne ölçüde bağdaştığı, ne ölçüde insanlık tarihinin sosyal ve maddi gerçeklerine uygun düştüğü tartışılabilir ve hatta Rousseau’nun romantik düşünceleri, moderniteye kin besleyen pastoral bir filozofun hayalleri, varsayımları ve uçuklukları olarak da kabul edilebilir. Ne var ki, Rousseau gibi İsviçreli olan Alain de Botton’da, bu konuda Rousseau’dan pek farklı düşünmez. Ona biraz da hak verircesine, insanlık tarihinden bir örnek vererek, bize Kuzey Amerika’daki Kızılderililerin öyküsünü şu şekilde anlatır. ‘On altıncı yüzyılda Amerika’daki yerlilerin yaşamını ele alan kayıtlar, Kızılderililerin maddi açıdan son derece basit, yalın, ancak manevi yönden doyurucu bir yaşamları olduğunu gösteriyor. Bu kayıtlara göre, küçük kabileler halinde ve iç içe yaşayan Kızılderililer, eşitlikçi, dindar, oyunbaz ve savaşçıydı. Para ile pek işleri olmayan, bireysel olarak çok az mal mülk sahibi olan Kızılderililer, meyve yiyerek, avlanarak besleniyorlar, çadırlarda yatıyorlar, hep aynı şeyleri giyiyorlar, aynı ayakkabıları kullanıyorlardı. Kabile şefinin durumu da kabilenin diğer üyelerininkinden pek farklı değildi. Ne var ki, bu basit, bu yalın, bu maddi her türlü olanaktan ve yaşam için gerekli kolaylıktan yoksun ortamda, son derece doyurucu ve mutlu bir yaşam sürüyorlardı. Kıtanın keşfi ve beyaz adamların kıtaya gelmeleri sonrasında, Kızılderililerin yaşamlarında ve statü sistemlerinde olağanüstü değişiklikler oldu. Avrupalı tüccarlarla, teknolojiyle, Avrupa sanayinin ürettiği lüks mallarla, silahla, mücevherle, alkolle tanışan Kızılderililerin,  kendileri, yaşamları ve tüketim alışkanlıkları esaslı biçimde değişmeye başladı. O güne kadar değer verdikleri bilgeliğin, doğanın kurallarına bağlı basit ama doyurucu yaşamın, kendilerini korumak ve avlanmak için kullandıkları yayın, okun, mızrağın yerini, Avrupalı tüccarların getirdiği gümüş küpeler, bakır ve pirinç bilezikler, Venedik camından yapılmış kolyeler, aynalar, ipekli dokumalar, ketenden yapılmış üzeri işlemeli elbiseler, içkiler, barut, tüfek, tabanca ve bunlara sahip olma hırsı aldı. Ne var ki, tutkuyla istedikleri bütün bunlara sahip olmak, Kızılderilileri daha mutlu yapmadı. Avrupalı tüccarların getirdikleri şeylere sahip olabilmek için daha çok çalışmaya başlayan, daha çok geyik, daha çok tilki, daha çok yılan öldüren Kızılderililerin sonu yozlaşma, kendi öz değerlerini yitirme, intihar, alkolizm ve mutsuzluk oldu. Kabileler parçalandı. Bölünen kabileler Avrupa mallarını paylaşmak için birbirleriyle savaşmaya başladı. Kızılderililere, Avrupa’nın lüks tüketiminden, modernliğin boyalı dış görünüşünden kendilerini kurtarıp, kabilelerinin alçakgönüllü hazlarına, boş kanyonların şafak ve akşam vakitlerindeki ışıklarına, rüzgârın, yağmurun sesine ve kendi iç seslerine geri dönmeleri yönünde yapılan çağrılar etkili olmadı ve sonuçta bütün bir ırk, bütün bir kültür, otantik değeri olan bir uygarlık yok oldu.

Alain de Botton’un da işaret ettiği üzere, yaşam, bir endişeyi terk edip ötekine koştuğumuz, bir arzudan sıyrılıp kendimizi bir başka arzunun kollarında bulduğumuz bir süreçtir. Bu sözler elbette, endişelerimizi yenmekle uğraşmamamız, arzularımızı hiçbir biçimde tatmin etmeye yönelmememiz anlamına gelmemelidir. Ama herhalde, yetişkin insanlar olarak şunların da bilincine varmış olmamız gerekir. Arzuladığımız bütün bu hedefler, bir kez başarılı olduktan sonra bize durup dinleneceğimizi vaat ederler. Ancak vaatlerini hiçbir zaman yerine getirmezler. Veya bizim kendi hırslarımız buna imkân vermez.

Satın aldığımız ev, araba, markalı giysiler, aksesuarlar, takılar, sahip olduğumuz diğer bütün şeyler gibi, yaşamamızın maddi arka planında eriyip gider ve bir süre sonra onun varlığı fark edilmez olur’ diyor Alain de Botton ve şöyle devam ediyor; ‘bize asıl gerekli olan, bizim üzerimizde asıl etkili olan/olması gereken duygusal doyumlardır. Araçların, eşyaların en zarifi ve en donanımlısı bile bize; sevginin, aşkın, dostluğun, arkadaşlığın, aile huzurunun ve sıcaklığının, çocuklarımızın varlığının, onların sağlıklı ve güvende oluşunun yaşattığı doyumu sağlayamaz, bir kavganın veya ayrılığın yarattığı hüsrana çare olamaz. Sahip olamadığımız mal, mülk, mevkii ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyorsak eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur.

Günü yaşayan ve güne dair şeyler üzerine düşünerek zaman geçirenlerin, bütün bunları da düşünmeleri gerekir diye yazdım bunları.

Asıl olan hayatta, işinde, mesleğinde, bulunduğun makamlarda ve mevkiiler de yaptıklarındır, ürettiklerindir, senden geriye ne ya da neler bıraktığındır. Gerisi berisi hikayedir, lafı güzaftır. Esasen hayat, “bir iskambil oyunu gibidir. Doğru kartları seçmek kuşkusuz bizim elimizde değildir ama eldeki kartlarla iyi oynamak bizim elimizdedir.Hayattaki yerimizi, değerimizi ve başarımızı da sadece ve sadece bu belirler.  

Arz ettim!

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

0

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak isimli makale İbrahim Aycan tarafından kaleme alınmış, ilk olarak tarihinde Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır. Toplumcu Düşünce Dergisi, “Dönüşümcü Siyasete Çağrı” mottosu ile yayınlanmaktadır. 

Laikliğin Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak

Bundan tam 229 yıl önce, 1791’de dünya tarihinin en trajik ve en utanç verici olayı gerçekleşti. Modern demokrasinin başlangıç tarihi sayılan 1789 Fransız Devrimi ile ilan edilen İnsan Hakları Bildirgesini beğenmeyen Olympe de Gouges erkek egemen bulduğu bildirgeye karşı Kadın hakları Bildirgesini yayınladı.

Olympe de Gouges

Gouges öncülüğünde hazırlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi(1) dünya tarihinde önemli yeri olan Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğini ileri süren devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştı. İnsan hakları tarihinde milat sayılan 1789’un hemen ardından gelen bu bildiri, maalesef bugün literatürde hak ettiğinden daha az yer tutmaktadır.

Oysaki bu bildiri bir öncekinden çok daha önemlidir. “Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlaki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.” diye en masum cümlelerle başlayan bildiri “Devrimci yobazları” harekete geçirmeye yetmiş ve trajik bir hikâye yaşanmıştır.

Gouges, ölüm makinası giyotine devrimciler tarafından gönderilmiştir. İnsan hakları iddiası ile devrim yapanların başka bir hak talebine karşı bu kadar vahşileşebilmesi günümüzde yaşanan tartışmalar dikkate alındığında insanlığın hangi cenderelerden geçerek bu günlere geldiğinin de özetidir. Gouges, 2 Kasım 1791 günü ölüme giderken tüm insanlığı erkeklerden ibaret görenlere karşı şu sözleri haykırıyordu: “Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor.”(2)

Olympe suçların en ‘büyüğünü’ işleyerek bir erkekle aynı imkanlara sahip olmak istemiş ve bağışlanamaz bir suç işlemişti. Bağışlamadı egemenler Olympe’yi. Evet, çağdaş tiranlar ve barbarlar hep var oldu. Hiçbir zaman da yok olmayacaklar. Ve cesur yüreklere karşı her zaman acımasız oldular, olacaklar.

Mücadele hiç bitmeyecek

Yıl 1927! Bugün 2020 olduğuna göre bundan tam 93 yıl önce! Olympe de Gouges’un giyotine gidişinden ise 229 yıl geçmiş. Türk aydınlanma devriminin devlet eliyle halka “öğretilmeye” çalışıldığı yıllar. Gouges’un ‘İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan kadın, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.’ sözü “Türk usulü” bir yöntemle hayata geçiriliyor.

İdam sehpasına çıkma hakkına sahip olan ama “normal bir insan” olarak kabul görmeyen kadınlar bu defa Türkiye’de restoranda yemek yeme hakkını deniyorlar. Türkiye’nin ilk kadın hukukçularından olan Latife Hanım ve yine ilk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu bir restoranda yemek yiyecekler. Yemek yiyecekler ama adeta bir deprem oluyor, fırtına çıkıyor. Bu topraklarda daha evvel yaşanmamış bu sıra dışı devrimsel hareket tüm kalıpları yıkıyor. Kimse ölüme ve giyotine gitmiyor ancak basit bir yemek devlet meselesi haline geliyor. Hikâyenin detaylarına girmiyoruz ancak bu iki kadın kamuya açık bir restoranda yemek yiyor ve Türk tarihinde ilk kez yaşanan, aydınlanma devriminin sembolik adımlarından birine dönüşüyor. (3) Tüm siyasal olayların sert başlıklar taşıdığı ülkemizde büyük bir devrim kansız bir şekilde gerçekleşiyor.

Fransa’da ve başkaca birçok ülkede büyük bedeller ödenerek elde edilen kadın hakları Mustafa Kemal Atatürk’ün yarattığı hukuk devrimleri ile ete kemiğe bürünüyor ve devlet eliyle geleceğin Türk kadınları özgür ve eşit yurttaşlar olarak tanınıyor. Türk kadını, eşitliğe giyotin vuranların düzeninden laik ve eşit yurttaşlık temeli üzerine kurulan yeni devletin tanıdığı haklarla “normal insan” olarak kabul ediliyor.

Bugünün Türkiye’sinde “kadın” üzerinden yürütülen tartışmaları analiz ederken işin kökenine inmek ve hakikati konuşmak gerekmektedir.

Hiçbir pürüz ve soru işareti taşımadan, pırıl pırıl kadın haklarını bu topluma armağan eden Cumhuriyet Devrimleri, laiklik üzerinden yeniden tartışılırken “yükselen kadın hareketi” mutlaka dikkate alınmak zorundadır. Tüm sosyal ve siyasal alanlarda yaşanan kısırlık ve körlük, kadın hakları alanında yükselen hak mücadelesi sayesinde önünü görebilir durumdadır.

Cumhuriyetin yeni kadınları, kendilerine sunulan “insanlık” ve “eşitlik” kavramlarını doyasıya yaşadıktan sonra bu hakların artık vazgeçilmez olduğunu içselleştirmiş, benimsemiş ve bu haklardan vazgeçemeyeceklerini de anlamış durumdalar. Bu içselleştirme hem maddi anlamda miras, çalışma hakkı, ekonomik özgürlük ve diğer mali haklar alanındadır hem de bireysel özgürlükler alanındadır. Bugün artık, Medeni kanunun sağlamış olduğu somut hakları en muhafazakâr kadınlar dahi bırakmak istememektedir. Başlangıçta ve bugün dahi, tepeden inme olarak tanımlanan bir laiklik ve kadın hakları anlayışı insanın doğasına ait özellikler taşıması nedeniyle içtenlikle – kabul görmüş, bir kazanım olarak bugün vazgeçilmez hale gelmiştir.

Laik yaşam ile kadın haklarının ayrılmaz bir bütün olduğu anlaşılmış, sosyal yaşamın bir figürü olmaktan vazgeçemeyen kadınlar laikliğin ve laik rejimin de adeta sigortası olmuş durumdadır.

Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür

Kadim uygarlıklardaki, İlk filozof kadınların, ilk kadın hakları savunucularının, bundan 200-300-400 yıl önce acılar çekerek hak mücadelesinde ön saflarda dayak yiyen Avrupa’daki kadın hakları mücadelesinin aktörlerinin çektiği acılı siyasal mücadeleden gelmeyen, Türk kadını Mustafa Kemal’in yarattığı aydınlanma devriminin izini sürmüştür.

Avrupa’nın yüzyıllar süren kadın hakları mücadelesi, Türkiye’de 1923 Aydınlanması ile sağlanan ve daha sonra uluslararası sözleşmelerle tahkim edilen yasal zeminin korunması üzerinden yürütülüyor. Toplumsal katmanların tamamına nüfuz edilememiş olsa ve bugün bu mücadele sahada ölümle sonuçlanarak erkek şiddeti ile cezalandırılsa da uzun vadede kazananın kadınlar ve laiklik olacağında kuşku yok.

Türkiye’nin ilk tiyatrocu kadınları, ilk doktorları, ilk yargıçları, ilk avukat kadınları artık binlerce kadın tarafından temsil ediliyor. Yükselen kadın Hareketi hem müktesebatı yeniden güncelliyor hem laikliği kökleştiriyor hem de geleceğin yobazlığına meydan okuyor. Bu meydan okuma muhafazakâr olarak tanımlanan toplum kesimlerinde dahi kendini gösteriyor. Kadınlar ilk kez kendi haklarını doğrudan savunmak zorunda kalıyor. Erkek şiddeti ile binlerce kadının öldüğü günlerde yükselen aydın kadın hareketi geleceği inşa ediyor. Kör rant duvarına çarpan din tüccarlığının kadınlara hiçbir şey vermediğini Türk kadını yeniden idrak ediyor.

Olympe de Gouges’un Yoldaşları

Fransız kadın hakları bildirisini yayınladığı için giyotine giden kadınların safını Türkiye’de İstanbul Sözleşmesini savunan aydın kadınlar dolduruyor. Sözleşmenin kaldırılması için dezenformasyona başvuran cehalet güruhunun her gün öldürdüğü ve şiddete maruz bıraktığı kadınlar Olympe de Gouges’a yoldaş oluyor. Dayak yiyen, cop yiyen ama vazgeçmeyen ve bağnazlığa geçit vermeyen kadınlar, Gouges’un sembolize ettiği yolu izlerken, sahada şiddete uğrayan ve medeni haklarından vazgeçmeyen kadınlar da yaşamın acı hakikatine karşı aydınlığın anahtarı oluyor.

Düşüncelerini açıkladığı için giyotine giden Olympe’nin Türkiye’deki ardılları Medeni Kanun’un ve Laikliğin “kullanıcıları” olarak ve farkında olmadan aynı acı kaderi yaşamamak üzerinden bir savunma hattı kuruyor.  Cumhuriyeti ve evrensel müktesebatı hedef tahtasına koyanların kız çocukları kentli kadınlar olarak restoranlardan çıkmıyor. Kadının kamusal alanda gülmesini dahi yasaklamaya kalkanlara inat kendi çocukları restoranlarda kahkahalarla hayatın tadını çıkarıyor.

Medeni Kanun’dan Geriye Gidiş Olmaz

Medeni kanunun kendilerine verdiği insani hakların kazanımlarını yaşayan, kadın yurttaşlar bu haklardan bir adım dahi geriye gitmek istemiyor. İster muhafazakâr olsun ister liberal isterse laiklik karşıtı bir düşüncenin etkisinde bulunsun medeni kanunun ve evrensel sözleşmelerle teminat altına alınan somut hakların kendi yaşamı ve geleceği için ne kadar önemli olduğunun ayırdına varan kadınlar bu çizginin bir adım gerisini dahi kabul etmiyor. Kabul etmek bir yana bunun tartışılmasını dahi büyük bir itirazla reddediyor. Bugün İstanbul Sözleşmesi üzerinden yürütülen tartışmalar her ne kadar semboller üzerinden yürütülse de aile içi şiddete, sokaktaki şiddete, nafaka tartışmalarına ve kadının ikinci sınıf olarak görülmesine karşı gösterilen direnç geriye doğru gitmenin imkansızlığını resmediyor.

Laiklik Kadınlar Sayesinde Ayakta

Ezici çoğunluğu itibari ile kentlileşme yolunda olan Türk kadını Süreyya Ağaoğlu’nun açtığı yoldan sapmıyor ve laiklik elden gittiğinde bir restoranda yemek yeme hakkının elinden alınabileceğini kadınlara özgü güçlü içgüdü ile hissediyor, peşin peşin reddediyor. Şayet azıcık geriye gidişe izin verilirse Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılan mirastan eşit pay alma hakkı, çalışma hürriyeti, özgür iradesi ile evlenme ve boşanma hürriyeti, istediğinde örtünme istediğinde açılma hakkına sıra geleceğinin farkında olarak hem gerçek anlamda kendi hukukunu savunuyor hem de farkında olmadan laikliğin doğal muhafızı haline geliyor. Kentlileşmekte olan ve büyük bir nüfusa ve özgül ağırlığa tekabül eden kadınlar üzerinden laiklik ve kadın hakları yeniden tanımlanıyor.

Son yıllarda fiili uygulamalarda içi boşaltılan laikliğin dönüşü muhteşem ve vakur olacak, bu muhteşem dönüş kadınlar sayesinde olacak. Türk aydınlanma devriminin kadınların doğal ve sırf insan oldukları için verdikleri hakları bileğinin hakkı ile savunan kadınlar sayesinde.

http://www.toplumcudusunce.com/laikligin-donusu-vakur-ve-muhtesem-olacak/

İbrahim Aycan, Hukukçu
1- https://hukukansiklopedisi.com/kadin-yurttas-haklari-bildirisi-metni/
2- https://www.matematiksel.org/kadinin-sesi-marie-olympe-de-gouges/
3- https://www.milliyet.com.tr/cadde/sureyya-uzmez/restoranlarda-kadin-musteriler-2113543

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı?

0

İbrahim Aycan tarafından kaleme alınan makale ilk olarak 2021 yılı Mayıs ayında www.toplumcudusunce.com adresinde yayınlanmıştır. 

Memnuniyetsizlerin bir öngörüsü ve planı var mı? / İbrahim Aycan

Herkes sızlanıyor, herkes var olan durumu eleştiriyor ama kimse kapsamlı bir program önerisi getirmiyor.

Öncelik sıralaması yapıldı mı? Laiklik mi öncelikli, kuvvetler ayrılığı mı, sosyal devlet mi, cumhuriyet devrimleri mi, kapitalizm mi, karma ekonomi mi yoksa vahşi kapitalizm mi? Aynı vahşi ekonomi politikaları uygulanmayacaksa net olarak ne vaat ediliyor?

Sivil toplum ve kurumsal yapılar öngörüsüzlükle malul duruşuna devam ediyor.

Hemen her gün binlerce hak ihlali gerçekleşen ülkede yeniden adil yargılanma nasıl mümkün olacak?

Yargı bağımsızlığı nasıl tesis edilecek? Bugünkü iktidarın yerine gelmeyi uman muhalefet göreve geldiği ilk gün HSK’ya bağımsızlık verecek mi? Adalet bakanını ve müsteşarını kuruldan çekecek mi? Evrensel metinlerin öngördüğü ölçüde tam bir yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı vaat ediyor mu?

Peki, vaat edilmeyen hayallerin rasyonalize edilmesi imkânı var mı?

Pespaye rantın ve hızlıca zengin olma sevdasının çürüttüğü, bir adım sonra da çaresizleştirdiği sosyal katmanlara nasıl bir reçete sunulacak? Toplumsal yaraları sarıp onurlu bir geleceğe insanlar yeniden nasıl hazırlanacak?

İçi boşaltılan devlet kurumları nasıl ayağa kaldırılacak? Bütün dertlerin temel ilacı olan laiklik ilkesi devlete nasıl yeniden egemen olacak? Kanunlarda var olan laiklik yeniden yaşama geçirilebilecek mi? (Bknz: Laikliğim Dönüşü Vakur ve Muhteşem Olacak- İbrahim Aycan Demokratik parlamenter sistem yeniden kurulacak mı? Bu konuda net ve tereddütsüz bir model bugün ortaya konulacak? Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in içi nasıl doldurulacak? Yoksa meçhul bir önerme olarak mı kalacak?

Kriminal hale getirilmiş  toplumun ürettiği ağır sorunlar nasıl çözülecek? Tıka basa dolmuş cezaevlerinin hali ne olacak? Yeni cezaevleri mi kurulacak yoksa mahkûmlar ıslah edilip suçlu oranı düşürülecek mi? Bunun için plan nedir?

Toplumda ortaya çıkan her türlü sorunun bir husumete dönüşerek adlileşmesine karşı nasıl bir çözüm üretilecek? En küçük bir tartışmada kafa göz birbirine dalan toplumsal yapıyı onaracak bir ilacı keşfedemeyen memnuniyetsizler iktidarı hangi yönden eleştiriyorlar? İktidarı ele geçirince bütün bu problemler bıçak gibi kesilecek mi sanıyorlar?

Yozlaşan siyasal yapı nasıl şeffaflaşacak ve demokratik değerler üreten bir çehreye kavuşturulacak?

Torpilin ve adam kayırmacılığın bitirilmesi için plan hazır mı? Toplumun her kesimine egemen olan nepotizmi kökünden yok edecek formül var mı? Sadece nepotizm hastalığı devam etse bile bugün var olan tüm sorunların devam edeceğinin farkında mı memnuniyetsizler? Yoksa başkalarına tanınan ayrıcalıklar bittiğinde, ayrıcalıklar dünyasında sıranın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?

Giderek tırmanmakta olan ve kadına karşı şiddet olarak görselleşen “hınç ve şiddet toplumu”, barış toplumuna nasıl evrilecek?

“Güçlendirilmiş parlamenter sistem” tanımıyla, ‘eski’nin zaten kötü olduğunu kabul ederek bugüne meşruiyet kazandıran retorikten öte yeni bir modeli ve hangi sorunu nasıl çözeceğini açık açık nasıl konuşacak?

Popülizme ve neo-liberal tahribata karşı mücadele, hasmın yöntemleri ve literatürüyle mümkün olabilir mi?

Yeni bir retorik kurmadan diğer “sanal hikaye” biter mi?

Kapsamlı bir restorasyon planı hazırlamak gerekmiyor mu?

Memleketin her köşesinde devam etmekte olan doğa katliamlarına karşı nasıl bir politika geliştirilecek? Vahşi kapitalist politikalar devam edecekse, aynı katliamlar yaşanmaya devam etmeyecek mi? Sistem değişmeyecekse kabinenin değişmesi neyi değiştirebilir?

Dağa, taşa, ovaya, ırmak üstüne, Karadeniz yaylalarına, Kaz Dağları’na, Boğalı Dağları’na, Taşova’ya; Aydın’dan Hakkari’ye, Çanakkale’den Samsun’a ve Ordu’ya kadar çevreyi tahrip etme üzerine kurulu binlerce maden ruhsatını ne yapacaksınız?

Köyü, kasabası talan edilen, dereleri işgal edilip taşla doldurulan ve isyan eden İkizderelilerin %95 iktidar destekçisi oldukları gerçeği karşısında memnuniyetsizlerin hangi planı var?

Sosyolojinin çaresizliğine ilacı kim bulacak?

Bu ve benzeri soruların cevabını veremeyen toplumsal kesimlerin ve siyasal yapıların geleceği inşa etmesine imkânsız gözüyle bakabiliriz.  Değerli Uğur Tunçay’ın “Var Olanın Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı yazısında söylediği gibi “her yangın bir gün söner, ancak her sönen yangın itfaiyenin mi başarısıdır?” Cayır cayır devam eden yangına karşı muhalif ve memnuniyetsiz olanların itfaiyeci olma iddiası var mı?  Tunçay’ın “Bu kadar süre içerisinde iktidarı değiştirecek bir yol ve yöntem geliştirilememiş olması ‘büyük bir tutulmanın’ etkisi altında olduğumuzu göstermektedir.” tespitini de iki türlü yorumlayabiliriz.  Dar anlamı itibariyle, kısır bir siyasal değişim bize yeni bir çözüm üretmeyecektir. Öte yandan “büyük bir tutulma” göndermesi, hem problemin derinliğine işaret ediyor hem de yumurta-tavuk hikâyesine işaret ediyor. Derin ve karanlık bir kuyunun içerisindeysek, bu dipsiz kuyudan tamamen çıkmayı vaat etmeyip sadece bir noktasına kadar çıkabileceğimizi söyleyenler ne kadar umut verici olabilir?

Mafya-Tarikat-Siyaset-Ticaret-Cehalet kördüğümünü çözecek bir formül üretilebilecek mi?

Nitekim, Toplumcu Düşünce yazarı, önceki dönem Kadıköy Belediye Başkanı  Aykurt Nuhoğlu son yazısında Bizler gidişatın belirsizliğinin farkındayız. Mutsuz insanlara dönüştük, arayış içindeyiz. Bir şey yapıyor muyuz? Emin değilim. Yapar görünüyor olabiliriz. Kendimize mücadele alanları açmak o kadar da kolay değil” diyor ve çaresizliğe vurgu yapıyor.

Bu ağır mutsuzluğun çareleri zihinlerde şimşek gibi çaktı elbette.

Bilim ve düşünce düşmanlığından vazgeçmesi gereken bir toplum!

Şiddetin her türüne karşı çıkan bir kurumsal ve sosyal yapı.

Üretimi birinci amaç haline getirecek bir ekonomik reform.

Tarihten ve geçmişteki hatalardan ders alabilecek bir hakikat arayıcılığı.

Halkı her daim “tali unsur” olarak gören devlet geleneğinin ve arızi defoların hiçbir angajmana tabi olmaksızın açıkça tartışılabilmesi.

Ortak bir hak ve hukukta uzlaşma.

Bunları çoğaltabiliriz.

Nebil İlseven son yazısında “Öte yandan, tabanda, yerel ölçekte bakıldığında, her türlü, zorluk ve kısıtlamaya karşın yaşam sürüyor.  Büyük belirsizlikler içinde göğüslenen sıkıntıları gün gün yaşayarak bilen insanlar, “Gerçek Sorunlar” karşısında “Gerçek Çözümler” üretmenin, bunları yaşama geçirmenin çabasını ortaya koymaya devam ediyorlar. Bu çetin uğraşın gerektirdiği yaratıcılık, emek, uzlaşma, dayanışma gibi unsurlar kavramlar olmaktan çıkıp, yaşamın akışı içinde ekonomik, sosyal, finansal, kültürel alanlarda canlı örneklere dönüşüyor. Tabanda yaşanan bu kollektif enerji ve irade bugün artık Siyaset’in tam da kendisidir. Siyaseti bu gerçeklik içinde görmeyen, görmezden gelen veya bu gerçekliğe uyum gösteremeyen mevcut veya gelecekteki her hangi bir siyasi yapının ikna kapasitesi ve kalıcılık iddiasının anlamlı bir değeri yoktur” diyerek bizi hakikatle yüzleşmeye davet ediyor. İlseven’in “(Bu değerlerin) Evrensellik ilke ve anlayışı ile taçlandırılması ülkenin çağdaş uygarlık yolculuğunda belirleyici bir etkendir.” sözü çok anlamlı ve referans alınması çıtayı bizlere gösteriyor.

Yukarıda sorduğumuz soruları siyasal bağlamda öne süren ve adını Türkiye Erdoğan sonrasına hazır mı?” diye koyan Ruşen Çakır ise Kemal Can, Burak Bilgehan Özpek ve Ayşe Çavdar ile yapmış olduğu programda aslında bu sorunun yapay bir soru olduğunu kabul etmekle birlikte, kısa  vadeli çözümün bir zorunluluk olduğunu kabul ediyor. Ayşe Çavdar’ın “alnı secdelilerin enkaz yağması” fikri bu dönemin 20 yıl sürmesi karşısında geçersiz bir argümana dönüşüyor Yine Çavdar’ın bir hikayeden çok temaya ihtiyaç olduğu fikri de geçersiz. Oysa ki bu toplumun bir hikaye ve temaya değil, artık hakikate ve hakikatle yüzleşmeyi göze alacak bir çözüme ihtiyacı bulunuyor.

İşin özüne dönük bir çare düşünülmediği takdirde alternatif olabilmenin de mümkün olmadığı aşikar.

Fakat yine de aynı programda Bilgehan Özpek’in kurumların yeniden yapılandırılması ile birlikte toplumun da şekillendirilmesi ve dönüştürülmesi fikri yabana atılır gibi değil. Kendisinin de dediği gibi toplumun yeniden şekillendirilmesi devlet eliyle pekala mümkün olabilir. Bu yöntem her ne kadar otoriter bulunsa da birçok ülkede denendi ve başarılı örnekleri de var. Erken Cumhuriyet Dönemi, Japonya ve Güney Kore örnekleri yanında sosyalist dünyadan Küba, toplumu dönüştürmede önemli örnekler.

Öte yandan bir sosyolojik değişimin kendiliğinden, kültürel ögelerin etkisiyle ve eğitimle yapılması doğal ve insan ömrünü aşan uzun bir süreç gerektiriyor, devlet eliyle ve siyasal modeller oluşturarak bunun yapılması uzun yolu kısaltabilir. Toplumun dönüşme arzusu ise meçhul.  Dönüşüyor ve modernleşiyor gibi görünen toplumun bir anda 50 yıl öncesinin kodlarına dönebilmesi bu konu üzerinde daha derinlikli düşünmeyi gerektiriyor.  Özpek’in önerdiği “ortak vatandaşlık” kavramının bu toplumda yer bulabilmesi ise bir rüya adeta. Evet, kurumsal devlet otoritesi yanında yeni bir kültür yaratan Cumhuriyet bunu nispeten sağlamıştı. Ancak halkın zihninde yerleşemediğini ve kültürel kodların bir türlü değiştirilemediğini de kabul etmemiz gerekiyor.  Peki, bunun çaresi nedir?

Eşit yurttaşlığı kabul etmeyen çoğunlukçu zihniyet nasıl tedavi edilecek?

Evrensel normları sürekli reddeden bir sosyolojiye karşı siyasetin bir çaresi var mı?

Bu noktada, Türk toplumunun saygı duyacağı ve aynı zamanda “korkacağı” tek şeyin yargı kurumu olduğunu varsayabiliriz.  Devlet otoritesinden güç alan, saygın ve eşit yurttaşlığı korumak üzere, evrensel standartlarda davranan bağımsız ve tarafsız bir yargı gücü! Devleti daima kutsallaştıran bir halka karşı; devletin, yargı, hukuk ve Adalet’ten ibaret olduğunu gösterecek bir düzen.

Başka bir alternatif var mıdır?

Zor soruların yanıtları da zor oluyor.

Zihnimiz açık olsun.

Av. İbrahim Aycan

25 Şubat – Hukuk Takvimi

0
25 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1812 1857-1859 ve 1860-1863 yılları arasında Danimarka Konsey Başkanı (Başbakan) olarak görev yapan hukukçu ve devlet adamı Carl Christian Hall dünyaya geldi. (25 Şubat 1812 – 14 Ağustos 1888) Okul ve kolejde seçkin bir kariyerinden sonra hukuku meslek olarak kabul etti. 1857-1859 ve 1860-1863 tarihleri aralığında başbakanlık yaptı. 1870’te Holstein-Holsteinborg kabinesinde bakan olarak seçildi ve bu görevdeyken pek çok yararlı eğitim reformunu hayata geçirdi, ancak yönetim çöktüğünde, 1873’te tamamen siyasetten çekildi. 1879 yazında, apopleksiyle mücadale etti ve hayatının geri kalan dokuz yılını neredeyse yatalak olarak geçirdi. 14 Ağustos 1888’de yaşamını yitirdi. 
1836 Samuel Colt, ürettiği silahın (Colt tabanca) patentini aldı.
1848 “Paris proletaryası” Geçici Hükümet’e Cumhuriyet ilanı için 2 saat süre tanıdı; süre bitmeden Cumhuriyet resmen ilan edildi. Paris halkının Saray’a yürüyüşü sonucunda Normandiya’ya kaçan Kral Louis Philip’in tahtı yakıldı.
1868 İstanbul Hukuk Mektebi hocalarından, felsefeci, tarihçi ve bürokrat Mehmet Ali Ayni (25 Şubat 1868 – 30 Kasım 1945) dünyaya geldi.
1888 Amerikalı avukat ve siyaset adamı John Foster Dulles (Ölümü: 24 Mayıs 1959) George Washington Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. I. Dünya Savaşı’ndan sonra toplanan Versailles Barış Konferansı’nda ABD delegasyonuna hukuk danışmanı olarak atandı. Daha sonra savaş tazminatları komisyonu üyesi olarak görev yaptı. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ana hatlarını oluşturan önerilerinin hazırlanmasına yardımcı oldu. 1945’te Birleşmiş Milletler’in San Francisco Konferansı’nda üst düzey danışmanlardan biri olarak görev yaptı.1953’te Dışişleri Bakanlığına atandı. 1954’te Manila Konferansı’nın toplanmasını sağladı. Soğuk savaş döneminde ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde önemli rol oynadı.
1907 Ömrü Mahkemelerde geçen ve en sonunda katledilen düşünce suçlusu Yazar Sabahattin Ali doğdu.
1915 Hukukçu Dimitrios Gunaris Yunanistan Başbakanı oldu. Ölümü idam ile oldu.
1925 Şeyh Sait Ayaklanmasının çıkması üzerine 25 Şubat 1925 Çarşamba günü öğleden sonra Meclis Genel kurulu isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Hıyaneti Vataniye Kanununda değişiklik yapılarak ek madde konması tekliflerini görüşmek üzere toplandı, yeni İstiklal Mahkemeleri kuruldu, hükümete, ayaklanmanın bastırılması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi verildi. “Dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmasına karar verilmiştir.  
1930 Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu, 1567 Kanun numarasıyla, dünya genelinde büyük ekonomik buhranın yaşandığı dönemde, 25 Şubat 1930 tarihinde çıkarıldı. Resmi Gazetede yayınlanarak üç yıl süreyle geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununun süresi, daha sonra çeşitli tarihlerde yayımlanan kanunlarla 25 Şubat 1970 tarihine kadar uzatıldı; son olarak 11 Şubat 1970 tarihinde yayımlanan 1224 sayılı kanunla süresiz olarak uzatıldı.1932 – Brunswick’in Nazi İçişleri Bakanı,1925’den beri “vatansız” olan Hitler’i “Ataşe”olarak atadı ve Hitler Alman vatandaşlığını kazanmış oldu. Böylece Hitler 13 Mart 1932’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Nazi Partisi’nin (NSDAP) adayı olarak katılmaya hak kazandı.1933- İstanbul’da Milli Türk Talebe Birliği miting düzenledi. Bu miting tarihe Vagon-Li Olayı olarak geçti. Fransız Vagon-Li (Yataklı Vagonlar) şirketinin Belçikalı Müdürünün koyduğu Türkçe yasağına tepki gösterildi.
1943 Talat Paşa’nın Almanya’da tahnit edilen naaşı, İstanbul’a getirildi. Aynı gün Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi.
1948 Fransız hukukçu ve politikacı Bernard Bosson  dünyaya geldi. İş hukuku ve kamu hukuku alanında yüksek öğrenim gördü. 1972’den itibaren avukat olarak çalıştı. 1983’te Annecy belediye başkanı oldu. 2. Jacques Chirac Hükümeti’nde önce yerel yönetimlerden sorumlu ardından da Avrupa işlerinden sorumlu bakan olarak görev aldı, Édouard Balladur Hükümeti’nde ise ulaştırma bakanlığı görevini üstlendi. 13 Mayıs 2017’de yaşamını yitirdi.
1949 Adli Tıp Enstitüsü başkanlarından Prof. Dr. Sevil Atasoy dünyaya geldi.  Prof. Dr. Şemsi Gök’ün kızıdır.
1950 Arjantinli hukukçu ve Cumhurbaşkanı Néstor Kirchner (Néstor Carlos Kirchner Ostoić) (Ölümü: 27 Ekim 2010) La Plata Ulusal Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1987’de belediye başkanı oldu. Yoksulluk ve işsizliğin yarı yarıya azaltılması, Yargıtay’ın yenilenmesi, insanlığa karşı suç davalarının açılması konuları üzerine çalıştı.2003 yılında Arjantin Devlet Başkanı olarak görev yaptı. 2007 yılında Arjantin Valisi olarak görev yaptı. 2009 seçimlerinde Buenos Aires eyaleti Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 1952 – Başbakanlıkta kurulmuş olan “ilmi komisyon”, Anayasa’daki antidemokratik maddeleri tespit etti; Anayasa’da antidemokratik 40 kanun var.
1953 Hukukçu ve İspanya Başbakanı José María Alfredo Aznar López dünyaya geldi. Madrid Complutense Üniversitesi’nde hukuk okumuş ve 1975’te mezun olmuştur. 1996’dan 2004’e kadar İspanya Başbakanı olarak görev yapmıştır.
1957 Hukukçu Nobusuke Kishi, Japonya Başbakanı olarak görev başladı. 
1965 Ankara Basın Savcılığı’nın talebi üzerine polis, haklarında ihbar bulunan 3 ayrı oyunun (“İsyancılar”- Recep Bilginer, “İçeridekiler”- Melih Cevdet Anday, “Ayak Bacak Fabrikası”) metinlerini tiyatrolardan istedi.
1974 Britanyalı politikacı, hukukçu ve Birleşik Krallık eski Başbakan Yardımcısı Dominic Raab dünyaya geldi. Theresa May hükûmetinde bir dönem, İnsan Hakları Bakanlığı ve Aile Bakanlığı yaptı. 15 Eylül 2021 tarihine kadar da Boris Johnson hükûmetinde Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.
1979 Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ocak 1895) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.
1980
  • Bedelli Askerlik kabul edildi. Yurt dışındaki işçilerin 20 bin mark ödedikleri takdirde askerlikten muaf olması kararlaştırıldı.
  • CHP iktidarda iken 1979’da karma hale getirilen liselerde AP hükümeti Milli Eğitim Bakanlığı’nca kız ve erkek öğrencilerin ders yılı ortasında ayrılması kararı Danıştay’dan döndü. Kadıköy Kız Lisesi’ne kayıt yaptıran erkek öğrencilerin aileleri Danıştay’a başvurmuştu.
1983 Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Prof.Rona Aybay, Doç.Yılmaz Akyüz, Doç.Alpaslan Işıklı ve Doç.Cem Eroğul’un görevlerine 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca son verildi.1983- Köy-Koop Davası’nda, “gizli TKP üyesi oldukları” gerekçesiyle -Barış Derneği Davası’nda da yargılanan- CHP eski Milletvekili Nedim Tarhan 8 yıl, 7 kooperatif yöneticisi de 5-8 yıl arası hapis cezasına çarptırıldı.
1984
  • Hakkari’de Bir Mevsim adlı filmin gösterimi, Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandı.
  • Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın “Özel finans kurumları” kurulmasına ilişkin tebliği yayınlandı.
1985 TRT Yönetim Kurulu, 1980 öncesinde Türk Dil Kurumu’nca türetilmiş olan 205 sözcüğün yayında ve reklamlarda kullanılmasını yasakladı: “Anı, Aymazlık, başyapıt, bellek, betim, deneyim…”
1986
  • Filipinlerde seçimler yapıldı. Muhalefet lideri Corazon Aquino başkan seçildi. Ferdinand Marcos ülkeyi terk etti.
  • DİSK Davası Savunması başladı. Genel Başkan Abdullah Baştürk: “Bu davanın konusu DİSK değildir; 1961 Anayasası’dır, demokrasi ve özgürlüklerdir.”
  • Türk-İş’in İzmir’de düzenlediği “Ekmek, Barış, Özgürlük” mitinginde gözaltına alınan 77 kişiden 63’ü tutuklandı.
1987 Olağanüstü Hal Yasası’na aykırı olarak izinsiz toplantılar yaptıkları iddiasıyla 8 Mayıs 1996’da DGM’de açılan davada Ekin-Bilar A.Ş.’nin, aralarında Aziz Nesin ve Yalçın Küçük’ün de bulunduğu 7 yöneticisi beraat etti
1988 Öğretmen Sıddık Bilgin’in işkencede öldürüldüğü ve ardından “kaçarken vuruldu” süsü verilerek askerlerce tarandığını ve cesedinin karakol bahçesine gömüldüğünü duruşmada tanık olarak dinlenen askerler doğruladı.
1991 Varşova Paktı feshedildi.
1992 Yeni Ülke’den gazeteci Cengiz Altun, Batman’da öldürüldü. 
1993
1994 Almanya, Refah Partisi’nin Bosna’ya yardım adı altında Almanya’ya gönderdiği paralar hakkında soruşturma başlattı.
 1995 Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan İstanbul İl Teşkilatı tarafından düzenlenen iftar yemeğinde konuştu: ”Bize karşı cephe alanlar Fethullah Hoca ile görüşüyor; Fethullah Hoca da bizdendir.”1998- 5 yıllığına yeniden devlet başkanı seçilen hukukçu Fidel Castro: “Bu ülkede asla sosyalizmden kapitalizme geçiş olmayacak”.
1999 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi ve partinin kapatılması için ihtiyati tedbir istemi ile Anayasa Mahkemesine başvurdu.
2000 Salihli Savcısı, Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmak suçundan iddianame düzenledi.
2003 En fazla 62 bin ABD askerinin Irak’a müdahale için 65 helikopter ve 255 uçak ile 6 aylığına Türkiye’nin limanları, havaalanları, demiryolları, hava sahası ve topraklarında konuşlanmasına olanak sağlayan AKP hükümeti tezkeresi TBMM’ye sunuldu.
1994 2004- KESK ve DİSK üyeleri, Meclis’te görüşülmekte olan Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’nı Kızılay’da protesto etti.2004- Türkiye Komünist Emek Partisi’nin (TKEP) kurucusu olduğu öne sürülen Teslim Töre’ye, 11 yıl süren yargılamanın sonucunda, 18 yıl dokuz ay hapis cezası verildi.2004- Yüksek Seçim Kurulu, aday listelerini zamanında yetiştiremeyen CHP’nin Eskişehir’de 28 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere katılamayacağına karar verdi.

2005 – Aynur Doğan’ın ‘Keçe Kurdan’ (Kürt Kızı) isimli albümü Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yasaklanarak toplatıldı. Şarkılarda, Kürt kızlarını dağlara savaşmaya davet edildiği gerekçe gösterildi.

2005-Almanya, Vakit gazetesinin Avrupa baskısını yasakladı. Gazeteyi yayımlayan Yeni Akit Şirketi’nin mal varlığına el konuldu. Gerekçe olarak, gazetenin özellikle İsrail devletine, Yahudilere ve Batılı toplumsal değerlere karşı kışkırtıcı yazılar yayımlaması gösterildi.

2005 İngiliz avukat ve Uluslararası Af Örgütü’nün kurucusu Peter Benenson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Temmuz 1921) Oxford’daki Balliol Koleji’ne kaydoldu ancak II. Dünya Savaşı yüzünden eğitimini yarıda kesti. 1955 yılında avukat olarak çalışmaya başladı. 1957’de İngiltere merkezli insan hakları ve hukuk reformu organizasyonu olan Justice’ı kurdu. 1961 yılında, iki Portekizli öğrenci, özgürlük için kadeh tokuşturdukları için 7 yıl hapse mahkûm edildi. Olayı öğrenen Benenson, The Observer’a “unutulmuş mahkûmları” korumak için uluslararası kampanya başlatılması amacıyla çağrıda bulunan bir yazı yazdı. 28 Mayıs 1961’de yayınlanan “Unutulmuş Mahkûmlar” adlı tam sayfalık bu makale ve devamında Peter Benenson’un bir yıl süren kampanyası, Uluslararası Af Örgütü’nün kurulması ile sonuçlandı.
2006 Afganistan’da eski İstihbarat şefi Esadullah Servari ölüm cezasına çarptırıldı.1978 yılında ilk komünist Devlet Başkanı Nur Muhammed Taraki’nin dönemindeki görevi sırasında, yüzlerce kişinin öldürülmesi için emir verdiği gerekçesiyle yargılanıyordu.
2008 Şarkıcı Bülent Ersoy hakkında, bir programda söylediği sözler nedeniyle halkı askerlikten soğutma iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Mahkeme Heyeti, 18 Aralık’taki karar duruşmasında; “Ben çocuk doğurmuş olsaydım askere göndermezdim” sözlerini, düşünce özgürlüğü kapsamında sayarak, Ersoy’u beraat ettirdi.
2010 Akademisyen ve ilk YÖK başkanı İhsan Doğramacı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Nisan 1915)
2013 Takvim gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, Diyarbakır Cezaevi eski komutanı Esat Oktay Yıldıran hakkında yazdığı yazı nedeniyle, Yıldıran’ın “Kişisel hatırasına hakaret” iddiasıyla 90 gün hapis cezasına çarptırıldı. Kütahyalı’nın cezası, mahkeme tarafından paraya çevrildi. Esat  Oktay Yıldıran, Diyarbakır Cezaevi’nde bir dönem iç güvenlik komutanı olarak görev yapmış ve 1988’de PKK tarafından öldürülmüştü. Yıldıran’ın sistematik işkenceler yaptığını iddia eden Yıldıran’ın oğlu Timuçin Yıldıran’ın Kütahyalı’ya açtığı dava 2012 yılı Nisan ayında İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlamıştı.
2016 Anayasa Mahkemesi, Can Dündar ile Erdem Gül’ün, “kişi hürriyeti ve güvenliği”, “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” ve “basın hürriyeti” haklarının ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması için dosyayı ilgili mahkemeye gönderdi.
2018 PYD eski eş başkanı Salih Müslim Çekya’nın başkenti Prag’da gözaltına alındı. Türkiye iade talep etti. Müslim 2 gün sonra serbest bırakıldı.
2019 Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kuruldu
2026 Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Laiklik Bildirgesinde adı geçen 168 kişi hakkında dava açtıklarını duyurdu.

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı – 2003

0

Kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi Hakkında İHAM Kararı, partinin 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılarak kararın gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlandıktan sonra 3 Şubat Temmuz 1995 tarihinde yapılan başvuru üzerine parti üyelerinin başvurusu üzerine verilmiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi, 6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlamıştır. Partinin kurucuları arasında Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler yer almaktadır.  Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi de değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbirin hedeflenen amaca göre orantısız ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığını tespit ederek Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

SOSYALİST TÜRKİYE PARTİSİ – TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no: 26482/95)

NİHAİ KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
STRASBOURG
12 Kasım 2003

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (26482/95) başvuru no’lu davanın nedeni siyasi bir parti olan Sosyalist Türkiye Partisi ve on üç üyesinin; İlhamı Alkan, Süleyman Zeyyat Baba, Murat Beşer, Sedat Cengiz, Nihat Çağlı, Mehmet Ali Doğan, Aydemir Güler, Kemal İbrahim Okuyan, Uğur Pişmanlık, Ahmet Hamdi Samancılar, Hüseyin Yıldız, Neşenur Domaniç, ve Selma Kuzulugil’in (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 3 Şubat 1995 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Temel İnsan Haklarını güvence altına alan 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul’da avukat B.H.Durna tarafından temsil edilmektedirler.

OLAYLAR

Birinci başvuran Sosyalist Türkiye Partisi (STP) siyasi bir parti olup Anayasa Mahkemesi tarafından 30 Kasım 1993 tarihli kararı ile kapatılmıştır.

STP, 6 Kasım 1992 tarihinde kurularak parti kuruluş bildirisi İçişleri Bakanlığına sunulmuştur.

25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesinde STP’nin feshi yönünde dava açmıştır.

Başsavcı iddianamesinde Anayasal unsurlara ve Siyasi partiler yasasına dayanarak partinin programının ve amaçlarının ulusal birliğe ve toprak bütünlüğüne aykırı olduğunu belirtmiştir.

16 Haziran 1993 tarihinde Cumhuriyet Başsavcısı davanın esasına ilişkin mütalâasını Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

29 Temmuz 1993’te STP’nin avukatı esas hakkındaki savunmasını iletmiştir.

30 Kasım 1993’te Anayasa Mahkemesi STP’nin kapatılmasına karar vermiştir.

9 Ağustos 1994 tarihinde Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren kararında Anayasa Mahkemesi mezkur davada Anayasanın temel prensiplerini hatırlatarak Türk topraklarında yaşayan kişilerin etnik kökenleri ne olursa olsun ortak kültür çerçevesinde bütünlük arz ettiklerine, bu kişilerin  bir bütün olarak «türk ulusu» olarak adlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Devletini oluşturduklarına, etnik grupların çoğunlukta veya azınlıkta olmalarına göre ayrılmadıklarına değinmiştir. Mahkeme Anayasaya göre türk vatandaşları arasında ırk ve etnik kökene dayalı siyasi veya hukuki hiçbir ayrım yapılmadığını ve tüm vatandaşların temel yurttaşlık, siyasi ve ekonomik haklarından eşit ölçüde yararlandıklarını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi özellikle kurt kökenli vatandaşların Türkiye’nin her bölgesindeki türk vatandaşları ile aynı haklara sahip olduğunu, Anayasanın kurt kimliğini tanımadığı yönündeki eleştirilerin doğru olmadığını : kurt kökenli vatandaşların kimliklerini dile getirmelerine engel olunmadığının, kürtçenin tüm özel alanlarda; yazılı basında, edebiyatta ve sanatsal eserlerde kullanıldığının altını çizmiştir.

Anayasa Mahkemesi, herkesin onaylamasa dahi Anayasada yer alan esaslara uyma zorunluluğu bulunduğunu, Anayasanın farklı değerlerin savunulmasına değil etnik ayrımcılığa dayalı propaganda yapılmasını yasakladığını, Lozan Antlaşmasına göre bir grubun azınlık olarak nitelendirilmesi için ayrı bir dilin ve etnik bir kökenin olmasının yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programının içeriğinde, Türkiye’den ayrı farklı dil ye kültüre sahip bir kurt halkının varlığından söz edildiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesine göre STP kültlerin kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkında sahip olmalarını, bu amaç bir «bağımsızlık savaşı» vermeleri gerektiğini savunmaktadır. Mahkeme söz konusu partinin bu tutumunun şiddet yanlısı terörist bir grubun provakatif yaklaşımı ile bağdaştırılabileceğini eklemektedir.

Anayasa Mahkemesi sonuç olarak STP’nin faaliyetlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin 2. paragrafında yer alan kısıtlamaların yanı sıra 17. madde çerçevesindeki esasların da ihlali anlamına geldiğini, bu bağlamda yeni bir Avrupa için Paris Şartı‘nın ırkçılığı, etnik kökenden kaynaklı kin ve nefreti, terörizmi mahkum ettiğini, bunun dışında Helsinki Nihai Senedinin sınırların dokunulmazlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyulması prensiplerini garanti altına aldığını dile getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi STP’nin parti programında Devletin ulusal birliği ve toprak bütünlüğü aleyhinde bir tutum izlenmesi nedeniyle Siyasi partiler kanununun 101. maddesinin a fıkrasına uygun olarak feshedildiği açıklamasını yapmıştır.

HUKUK AÇISINDAN
1. AİHS’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİNE İLİŞKİN

Başvuranlar STP’nin feshedilmesi ile Sözleşmenin 11. maddesi ile güvence altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.

1. Müdahalenin varlığına ilişkin

Hükümet de STP’nin kapatılması ile dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün güvence altına alındığı Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğini kabul etmektedir. Bu aynı zamanda Mahkemenin de görüşüdür.

2. Müdahalenin yasallığına ilişkin

Benzer müdahalede 2. maddede yer alan «yasayla öngörme» ve «demokratik bir toplum için zaruret» gibi bir ya da birden çok amacı içermediği hallerde 11. maddeye yönelik bir ihlal sözkonusudur.

a) «Yasayla öngörme»

Taraflar sözkonusu müdahalenin Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasanın 2,3,14 ve 68 ve Anayasanın 78, 80, 81, 90 ve 101. maddelerine ve 2820 sayılı siyasi partiler kanununa dayanarak yapıldığı ve bu müdahalenin «yasayla öngörüldüğü» hususunda görüş birliği içerisindedirler. Mahkeme bu tespiti ayrıca değerlendirmeyi gerekli görmemiştir.

b) Meşru amaç

Hükümete göre mevcut müdahale kamu emniyetinin sağlanması, başkalarının haklarının korunması, ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün sağlanması gibi birçok meşru amaca yöneliktir. Başvuranlar ne kürtlerin Türkiye’den ayrılmasını ne de yeni bir kurt devleti kurulmasını savunduklarını ileri sürmüşlerdir. AİHM, mezkur müdahalelerin 11. maddenin 2. paragrafında yer alan ilkelerden en azından biri olan «ulusal güvenliğin» sağlanması amacını taşıdığına itibar etmektedir.

c) «Demokratik bir toplum için gereklilik»
i. Tarafların görüşleri

Başvuranlar STP parti programında özellikle Türkiye’ye veya kürt hareketine değil aynı zamanda global dünya düzenine ve Orta Doğuya değin analizler yapıldığını, toplumun belli bir kesiminin ayrılmasından ziyade halkların birlikteliğine dikkat çekildiğini ve hiçbir şekilde «vatandaşlar arasında etnik ayrımcılık yaparak kine ve şiddete» çağrıda bulunulmadığını savunmaktadırlar.

Başvuranlar STP parti programının genel olarak «halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini, türk ve kurt halklarının bir arada yaşaması için dillerinin ve kültürlerinin korunması gerektiğini» savunduğunu ifade etmektedirler.

Hükümet, STP parti programının içeriğinin Türkiye Cumhuriyetinin anayasal ilkeleriyle bağdaşmayan yeni bir siyasi düzen oluşturmak amacıyla türk halkının bir bölümünü yasadışı faaliyetlere teşvik unsurlarını taşıdığını belirtmektedir.

Temel kanunlar yürürlükte olduğu müddetçe Marksist ve Leninist hedeflerin gündemde kalamayacağına ilişkin Komünist partisinin iddialarım reddeden Alman Anayasasına atıfta bulunan Hükümet, STP’nin parti programının Türkiye Cumhuriyeti Anayasa düzenini görmezden geldiğinin
altını çizmektedir.

Ayrıca «kürt halkı ile türk halkı» arasında ayrımcılık yaparak ve «kürt halkının kendi kaderini kendisi belirleme hakkı» savıyla STP, Türk ulusunda etnik kökene dayalı bir ayrımcılık oluşturmaya çalışmaktadır. Ulusal bazda etnik kökene dayalı bir azınlığın oluşturulmasını savunan bu yaklaşım ulusal toprak bütünlüğü ile bağdaşmamaktadır. Oysa ki ulusal toprak bütünlüğü ayrını yapmaksızın vatandaşların aynı haklara sahip olma esasına dayanmaktadır. Hükümet bu koşullar çerçevesinde STP’nin fesih kararının kamu düzeninin sağlanması ve başkalarının haklarının korunması bakımından «demokratik bir toplum için gerekli» olduğu ve «sosyal bir ihtiyaca cevap »
verdiği kanaatindedir.

ii. AİHM’nin değerlendirmesi

AİHM, AİHS’nin 11. maddesinin, özerk anlamına ve özel uygulama alanına karşın, görülmekte olan davanın AİHS’nin 10. maddesi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fikirlerin korunması ve ifade özgürlüğü AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün önemli unsurlarından biridir. Siyasal Partilerin demokrasinin layıkıyla işlemesinde ve çoğulculuğun korunmasındaki önemli rolleri dikkate alındığında bu hükmün öncelikle uygulanacağı açıktır.

AİHM’ye göre çoğulculuk olmaksızın demokrasi olmaz. Bu nedenle, AİHS’nin 10. maddesinde öngörülen ifade özgürlüğünün, 2. fıkrası uyarınca, sadece açıklanan bilgi ve fikirlere taraftar olunduğunda, rahatsız etmediğinde ya da farklı olmadığında değil, aynı zamanda; taciz eden, şok eden, rahatsız eden bir nitelik taşıdığında da söz konusudur (Bkz, 7 Aralık 1976 tarihli Handyside- İngiltere kararı, s. 23, § 49, ve 23 Eylül 1994 tarihli Jersild Danimarka kararı, s. 26, § 37).

Siyasi partiler faaliyetlerini kolektif olarak ifade özgürlüğünün uygulanması üzerine oluşturduklarından, AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin güvencesi altındadırlar. (Bkz, 30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi- Türkiye karan, §§ 42-43).

Bu noktada AİHM, bir siyasi partinin bir yasada ya da Devletin yasal ve anayasal yapılarında değişiklik yapmayı iki koşulla önerebileceğini düşünmektedir: birincisi bu amaçla kullanılan araçlar yasal ve demokratik olmalıdır; ikincisi önerilen değişikliğin kendisi temel demokratik ilkelerle uyuşmalıdır. AİHM, liderleri şiddeti teşvik eden, demokrasiye saygı duymayan demokrasiyi, demokraside tanınan hak ve özgürlükleri yok etmeyi amaçlayan bir siyasi partinin, bu gerekçelerle kendisine karşı uygulanan cezalara karşı Sözleşmenin korumasını ileri süremeyeceğini düşünmektedir (Bkz, 9 Nisan 2002 tarihli Yazar ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 22723/93,22724/93 ve 22725/93, § 49 ve mutatis mutandis, 1 Temmuz 1961 tarihli Lawless-İrlanda kararı, §§ 46-47, Refah Partisi ve diğerleri-Türkiye kararı, n: 41340/98, 42342/98, 41343/98 ve 41344/98, § 98).

Ayrıca, AİHS’nin 11 § 2 maddesi uyarınca, demokratik bir toplumda “gerekli” olup olmadığı yani “sosyal bir ihtiyaca” cevap verip vermediği ve izlenen meşru amaç ile arasında bir orantının olup olmadığı konusu da önem taşımaktadır.

AİHM, yerel mahkemelerin görevini ikame etme gibi bir sorumluluk üstlenmediğini fakat alman kararların ve yapılan müdahalelerin ifade özgürlüğünü güvence altına alan 11. maddeye yönelik bir kısıtlama getirilip getirilmediğinin denetim altına alındığını eklemektedir. Davalı hükümetin içtenlikle, özenle ve mantıklı bir şekilde yetkisini kullanıp kullanmadığı ve davanın bütünü ışığında müdahalenin “izlenen yasal amaç için” yapılıp yapılmadığının belirlenmesi ve yetkililer tarafından öne sürülen gerekçelerin “yeterli” olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Mahkemenin ulusal
yetkililerin kuralları AİHS’nin 11. maddesine uygun olarak yerine getirdiklerinden emin olması gerekmektedir (Bkz, mutatis mutantis, aleyhine 2 Eylül 1998 tarihli Ahmed ve diğerleri- İngiltere kararı, Derleme ,§55, İngiltere aleyhine 27 Mart 1996 tarihli Goodwin kararı, §40 görülebilir).

AİHM, STP’nin siyasi faaliyetlerine başlamadan kapatıldığını ve bu önlemin sadece parti programından dolayı alındığını hatırlatmaktadır. AİHM, söz konusu müdahalenin gerekliliğini incelemek için ulusal yetkililerin aldıkları önlemler üzerinde dayanak oluşturacaktır.

AİHM, Anayasa Mahkemesi’nin STP’nin Kürtlerin gelecekte kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını talep ettiğini ve “bağımsızlık savaşı” yapma hakkını tanıdığını belirttiğini ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi, parti programında Kürt ve Türk Milletlerini ayırarak, Türk Milletinin ve Devletinin bölünmez bütünlüğü aleyhine Türkiye sınırları dahilinde azınlıkların oluşumunu savunduğu gerekçesiyle kendi kaderini tayin hakkının ve özellikle bağımsız bölge fikrinin yasaklanmasını haklı görmüştür.

AİHM’nin görüşüne göre bu tip bir programın Türk Devletinin mevcut prensipleri ve yapısı ile uyumlu olmaması demokrasi ile de çelişkili olması anlamına gelmez; Mevcut bir devletin yapısını sorgulasa dahi farklı politik programların teklif edilmesi ve tartışılması, demokrasinin kendisine zarar vermemesi şartıyla demokratik sistemin vazgeçilmez öğeleridir (Bkz, yukarıda anılan Sosyalist Parti ve diğerleri kararına, s. 1257 § 47).

Sonuç olarak, AİHM, örgütlenme özgürlüğünün yalnızca inandırıcı ve zorlayıcı sebeplerle kısıtlanabileceğinden, AİHS’nin 11. maddesinde öngörülen istisnalar, siyasal partiler söz konusu olduğunda dar bir yorumu zorunlu kıldığını belirtmektedir. Bu nedenle taraf devletler, AİHS’nin 11 § 2 maddesinde öngörülen zorunluluğun varlığının tespiti konusunda; hem yasalar, hem de bu yasaların uygulanması için alınan kararlar-buna bağımsız yargı organlarının kararlan da dahil- üzerinde sıkı bir Avrupa denetimi olan, sınırlı bir takdir marjına sahiptirler.

STP’nin parti programının tetkiki sonucunda, AİHM, değerlendirmeye alınması gereken unsurlar olan demokratik ilkelerin farklı reddetme biçimlerine veya ayaklanmaya ve şiddete çağrı yapacak herhangi bir unsur görmemiştir (Bkz, 8 Temmuz 1999 tarihli Okçuoğlu -Türkiye kararı, n: 24246/94, § 48).

AİHM’ye göre, demokrasinin temel özelliklerinden biri bir ülkenin karşılaştığı sorunları, taciz edici olsalar da, şiddete başvurmaksızın, diyalogla çözmesidir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile beslenir. Bu ilişki altında, bir siyasal grubu, sadece bir devletin bir kısım halkının kaderini aleni olarak tartışmak istemesi ve demokratik kurallara saygı içinde, tüm ilgilileri tatmin edecek çözümler bulma amacı ile siyasal yaşama katılmak istemesi nedeni ile endişe duymamalıdır. Bu bağlamda, parti programının incelenmesi sonucunda STP’nin niyetinin açık olduğu anlaşılmaktadır.(Bkz. Sözü edilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı ve diğerleri, § 57).

Ancak siyasi bir partinin, programında alenen açıklananlardan farklı hedef ve niyetlerinin varolma olasılığı dışlanamaz. Bundan emin olmak için, bu programın içeriği ile, sahibinin eylemleri ve tutumlarını karşılaştırmak gerekir (Bkz, yukarıda anılan TBKP ve diğerleri , § 58 ve Sosyalist Parti ve diğerleri kararlarına, § 48).

Mevcut durumda STP’nin programının herhangi bir somut eylemi ile yalanlanması olanağı yoktur, zira kurulur kurulmaz kapatılmış ve programım uygulama zamanı bile bulamamıştır. Böylece sadece ifade özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan bir davranış ile cezalandırılmış bulunmaktadır.

AİHM, incelemesine sunulan olayı çevreleyen koşulları, özellikle de terörizme karşı mücadelenin güçlüklerini (Bkz, yukarıda değinilen İrlanda Birleşik Krallık kararı, § 11; ve 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy- Türkiye kararı, §§ 70 ve 80) de dikkate almaya hazırdır. Ancak bu somut olayda, herhangi bir faaliyeti olmaksızın, terörizmin Türkiye’de yol açtığı sorunlarda STP’nin sorumluluğunun olduğu sonucuna varma olanağı verecek herhangi bir kanıt görememektedir.

Tüm bunlar karşısında, STP’nin derhal ve nihai olarak kapatılması gibi radikal bir tedbir, hedeflenen amaca göre orantısızdır ve demokratik bir toplumda gerekli değildir. Sonuç olarak bu tedbir AİHS’nin 1 1 . maddesini ihlal etmiştir.

II. AİHS’NİN 9, 10 VE 14. MADDELERİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN

Başvuranlar aynı zamanda Sözleşmenin 9,10 ve 14. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. AİHM aynı olaylarla ilgili yapılan bu şikayetlerin 11. madde başlığı altında incelendiğinden bunların ayrıca incelenmesini yersiz bulmuştur.

III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.
A. Zarar

STP, partinin kapatılması ve hukuki kimliğini kaybetmesi nedeniyle gelir kaybına uğradıklarım öne sürerek uğradıkları maddi zarar için 10.000.000 FF karşılığı 1.524.490 Euro talep etmektedir.

Maddi ve manevi zarar olarak başvuranların her biri 3.000.000. FF karşılığı 457.347 Euro talep etmektedir.

STP’ye ilişkin AİHM, başvuran partinin taleplerine dair herhangi bir kanıtlayıcı belgeyi Mahkemeye sunmadığını hatırlatmaktadır. Sonuç olarak bu talep kabul edilemez bulunmaktadır. (Bkz. sözü edilen TBKP ve diğ. kararı, § 69).

AİHM, başvuranların ve STP’nin kurucu üyelerinin manevi zarara uğradıklarını kabul etmektedir. Bu yönde AİHS’nin 11. maddesinin ihlalinin tespitinin adil tazmin için yeterli olacağı kanısındadır.

B. Masraf ve harcamalar

Masraf ve harcamalara ilişkin başvuranlar 140.000 FF; 21.342 Euro talep etmektedirler.

Hükümet bu konuda görüş bildirmemiştir.

Mahkeme, adil ve hakkaniyete uygun olarak başvuranlara masraf ve harcamalara ilişkin toplam 10.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.

C. Temerrüt faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı %3’lük bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.

BU NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,

1. AİHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
2. AİHS’nin 9, 10 ve 14. maddelerinin incelenmesine gerek olmadığına;
3. STP’nin manevi tazminata ilişkin taleplerinin reddine;
4. Mevcut kararın başlı başına manevi tazmin için yeterli olduğuna;

5.

a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümetin başvuranlara masraf ve harcamalar için 10.000 (on bin) Euro ödemesine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulamasına;

6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddelerine uygun olarak 12 Kasım 2003 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

Özet karar çevirisi Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmıştır. 

Sırrı Atalay

0

Hukukçu ve siyasetçi Sırrı Atalay, 1919 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Eylül 1985)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Hukuk ve siyaset kariyeri boyunca, yargıçlık, savcılık ve serbest avukatlık, milletvekilliği, senatörlük ve Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı yaptı.

Fakülteyi bitirdikten sonra Ankara Stajyer Hâkim adayı oldu. Akabinde, Lice Cumhuriyet Savcı Yardımcısı, Kiğı Yargıç Yardımcısı, Iğdır Yetkili Sorgu Yargıcı olarak görevde bulundu.

Türkiye Eğitim Derneği Koleji’nde Psikoloji ve Felsefe Öğretmeni olarak çalıştı.

14 Mayıs 1950 tarihinden 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri müdahaleye kadar CHP Kars milletvekilliği görevini yürüttü. Bu dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel İdare Kurulu Üyeliği, TBMM Meclis Grubu Başkanvekilliği ve Parti Meclisi Üyeliği görevlerinde bulundu.

27 Mayıs Askeri Darbesinden sonra faaliyet gösteren Kurucu Meclis Anayasa Düzenleme Komisyonu Üyeliği ve 1961 Anayasası ile kurulan Senato’da 1961 yılından 1980 yılına kadar senatörlük yaptı.

Türkiye Cumhuriyetinde Görev Yapmış Adalet Bakanları

15 Aralık 1964 ‘da İkinci CHP Hükümetinde Adalet Bakanlığına getirildi ve 25 Şubat 1965 tarihine kadar sürdürdü. 1977-1979 yılları arasında Cumhuriyet Senatosu başkanlığı görevini icra etti.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin aralıksız olarak en uzun süre görev yapmış parlamenterlerinden oldu. 16 Haziran 1977 tarihinde Cumhuriyet Senatosu CHP Grup Başkanlığına seçildi.

1979 yılında Senato başkanıyken, Fahri Korutürk’ün rahatsızlığı nedeniyle yaklaşık üç ay boyunca Cumhurbaşkanlığına vekalet etti. 1980 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP aday adayı oldu.

1980 Askeri Darbesi sonrası 5 yıllık siyasi yasaklılar arasına alındı. MGK’nın “31 Mayıs 1983 tarihli 79 Sayılı Kararı” ile 15 eski parlamenterle beraber Zincirbozan’da “zorunlu ikamete” tabi tutuldu.

1981-1983 yılları arasında CHP adına Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 1983 yılında SODEP’in kuruluş çalışmalarında yer aldı.

9 Eylül 1985 tarihinde Bodrum’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle yaşamını yitirdi. Cebeci Asri Mezarlığı’nda defnedildi.

Zincirbozan’da tutuklu iken yazdığı anıları ölümünden sonra Hikmet Bila tarafından derlenerek “Bir Ömür Politika – Kars’tan Zincirbozan’a, Sırrı Atalay” adıyla 1986 yılında yayınlandı.

“Kars Tarım Hazinesi: Kars’ın Davaları” adlı eseri 1950 yılında basılmıştır.

Ardahan Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı öğrencisi  Gülşen ÇELİK, bitirme tezi olarak “Türk Siyasal Hayatında Sırrı Atalay: Siyasi Görüşleri ve Faaliyetleri Üzerine Bir İnceleme” başlıklı bir çalışma yapmıştır.

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

0
ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi

Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1978
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3848
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 11 Aralık 1992 / 21432-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan ve 7 Haziran 1978 tarihinde toplanan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı 64’üncü oturumunda,

1948 tarihli Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunması Hakkında Sözleşmenin 1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Tavsiyenin hükümlerini not ederek,

1949 tarihli Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin bazı kamu görevlisi kategorilerini kapsamadığını ve 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Hakkında Sözleşmenin ve Tavsiye kararının işletmedeki işçi temsilcilerine uygulandığını gözönüne alarak,

Bir çok ülkede kamu hizmeti faaliyetlerinin kapsamının önemli ölçüde genişlediğini ve kamu mercileriyle kamu görevlilerinin örgütleri arasında sağlam çalışma ilişkilerinin gerekliliğini not ederek,

Üye devletlerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerin büyük ölçüde çeşitliliğini ve uygulamadaki farklılıkları (örneğin, merkezi ve yerel makamlarından her birinin karşılıklı görevleri, federal, eyalet ve taşra makamlarının görevleri, Devlet işletmelerinin ve özerk veya yarı özerk çeşitli tipte kamu kuruluşlarının görevleri ve çalışma ilişkilerinin mahiyeti ile ilgili olarak) gözönünde tutarak,

Uluslararası bir belgenin uygulama alanının belirlenmesinde ve bu belgeyle ilgili tanımların kabulünde bir çok ülkede kamu sektöründeki çalışmayla özel sektördeki çalışma arasında mevcut farklılıklar nedeniyle ortaya çıkan özel sorunları, 1949 tarihli Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşme’nin ilgili hükümlerinin kamu görevlilerine uygulanması konusunda ortaya çıkan yorum güçlüklerini ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kontrol organlarının bazı hükümetlerin bu hükümleri kamu görevlilerinin büyük bir kısmını bu sözleşmenin uygulama alanının dışında bırakacak biçimde uyguladıklarını bir çok defa müşahade etmiş olduklarını gözönüne alarak,

Oturum gündeminin 5 inci maddesini oluşturan “Kamu Hizmetinde Örgütlenme Özgürlüğüne ve Kamu Kesiminde İstihdam Koşullarını Belirleme Usulüne İlişkin “çeşitli bazı önerilerin kabulüne karar verdikten sonra,
Bu önerilerin uluslararası bir sözleşme biçimini almasına karar vererek,

1978 tarihli “ Kamu Kesiminde Çalışma ilişkileri Sözleşmesi” adını alan aşağıdaki sözleşme’yi bugün 27 Haziran 1978 tarihinde kabul etmiştir.

BÖLÜM I 
UYGULAMA ALANI VE TANIMLAR 
MADDE 1

Bu Sözleşme, diğer uluslararası çalışma sözleşmelerinde bu kesime uygulanabilecek daha elverişli hükümler bulunmadığı durumlarda kamu makamlarınca çalıştırılan herkese uygulanır.

Bu Sözleşmede öngörülen güvencelerin, görevleri izlenecek politikaları belirleme ve yönetim işleri kabul edilen üst düzey görevlilere veya çok gizli nitelikte görevler ifa edenlere hangi ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

Bu Sözleşme öngörülen güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polise ne ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla belirlenecektir.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlisi” deyimi işbu Sözleşmenin 1 inci maddesi uyarınca Sözleşme’nin kapsamına giren herhangi bir kimse anlamına gelir.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından “Kamu Görevlileri Örgütü” deyimi oluşumu ne olursa olsun amacı kamu görevlilerinin çıkarlarını savunmak ve geliştirmek olan herhangi bir örgüt anlamına gelir.

BÖLÜM II 
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI 
MADDE 4

Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Böyle bir koruma, özellikle aşağıdaki amaçlara yönelik tasarruflara karşı uygulanacaktır:

Kamu görevlilerinin çalıştırılmalarını, bir kamu görevlileri örgütüne katılmama veya üyelikten ayrılma koşuluna bağlamak,

Bir kamu görevlisini, bir kamu görevlileri örgütüne üyeliği veya böyle bir örgütün normal faaliyetlerine katılması nedenleriyle işten çıkarmak veya ona zarar vermek.

MADDE 5

Kamu görevlileri örgütleri, kamu makamlarından tamamen bağımsız olacaklardır.

Kamu görevlileri örgütleri kuruluş, işleyiş veya yönetimlerinde kamu makamlarının her türlü müdahalesine karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.

Bir kamu makamının tahakkümü altında kamu görevlileri örgütlerinin kuruluşunu geliştirmeye veya kamu görevlileri örgütlerini bir kamu makamının kontrolü altında tutmak amacıyle mali veya diğer biçimlerde desteklemeye yönelik önlemler bu madde bakımından müdahaleci faaliyetler olarak kabul edilecektir.

BÖLÜM III 
KAMU GÖREVLİLERİ ÖRGÜTLERİNE 
SAĞLANACAK KOLAYLIKLAR 
MADDE 6

Kamu görevlilerinin tanınan örgütlerinin temsilcilerine, çalışma saatleri içinde veya dışında görevlerini çabuk ve etkin bir biçimde yerine getirmelerine olanak verecek şekilde kolaylıklar sağlanacaktır.

Bu tür kolaylıkların sağlanması idarenin veya hizmetin etkin işleyişini engellemeyecektir.

Bu kolaylıkların niteliği ve kapsamı, bu sözleşmenin 7’nci maddesinde belirtilen yöntemlere göre veya diğer uygun yöntemlerle belirlenecektir.

BÖLÜM IV 
ÇALIŞMA KOŞULLARININ BELİRLENMESİ YÖNTEMLERİ
MADDE 7

Kamu görevlileri ve kamu makamları arasında çalışma koşullarının görüşülmesine olanak veren yöntemlerin ve kamu görevlileri temsilcilerinin anılan koşulların belirlenmesine katılmalarını sağlayan başka her türlü yöntemin en geniş biçimde geliştirilmesi ve kullanılmasını teşvik için gerektiğinde ulusal koşullara uygun önlemler alınacaktır.

BÖLÜM V 
UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ 
MADDE 8

Çalışma koşullarının belirlenmesiyle ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak ortaya çıkan uyuşmazsızlıkların çözümü ulusal koşullara uygun olarak taraflar arasında görüşme yoluyla veya ilgili tarafların güvenini sağlayacak şekilde kurulan arabuluculuk, uzlaştırma veya tahkim gibi bağımsız ve tarafsız mekanizmalardan yararlanılarak araştırılacaktır.

BÖLÜM VI 
KİŞİSEL VE SİYASİ HAKLAR 
MADDE 9

Kamu görevlileri, diğer çalışanlar gibi yalnızca görevlerinin niteliğinden ve statülerinden kaynaklanan yükümlülüklerine bağlı olarak örgütlenme özgürlüğünün normal olarak uygulanması için gerekli kişisel ve siyasi haklardan yararlanacaklardır.

BÖLÜM VII 
SON HÜKÜMLER 
MADDE 10

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 11

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme, onayan her üye için onama belgesinin kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 12

Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne göndereceği ve Genel Müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden bir yıl sonra geçerli olur.

Bu Sözleşme’yi onamış olup da bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresince ve bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi her on yıllık sürenin bitiminde bu maddenin içerdiği koşullarla feshedebilir.

MADDE 13

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama ve fesihlerin kaydedilmesinden Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerini haberdar eder.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102’inci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştırır.

MADDE 15

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zaman bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 16

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 12’inci madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bu Sözleşme artık üyelerin onamasına açık bulunmaz.

Bu Sözİeşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşme”yi onamamış bulunan üyeler için herhalde şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam eder.

MADDE 17

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi

0
ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi,  7 Haziran 1961 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır. 

Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi, 2 Haziran 1976  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını, Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulmasını ve çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere  bazı önerilerin kabulünü içermektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 2 Haziran 1976
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3851
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nca Cenevre’de toplanan ve 2 Haziran 1976 tarihinde altmışbirinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel konferansı, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını teyid eden ve ulusal düzeyde resmi makamları ile işveren ve işçi kuruluşları arasında etkili danışmanların teşviki için önlemler alınmasını öngören, özellikle Dernek Kurma Hürriyeti ve Teşkilatlanma Hakkının Korunması hakkındaki 1948 tarihli Sözleşme,

Teşkilatlanma ve Toplu Pazarlık Hakkına dair 1949 tarihli Sözleşme, 1960 tarihli (Sınai ve Ulusal Düzeyde) istişare Tavsiye Kararı olmak üzere, mevcut Uluslararası Çalışma Sözleşmeleri ve Tavsiyelerin hükümleri yanında, bunlara etkinlik kazandırmak üzere işveren ve işçi teşkilatlarının danışmalarda bulunmalarını (öngören) çok sayıda Uluslararası Çalışma Sözleşmesi ve Tavsiyelerinin hükümlerini hatırda tutarak, ve

Toplantı gündeminin, “Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulması” başlığını taşıyan dördüncü maddesini gözönüne alarak ve Milletlerarası çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü danışmalar hakkında bazı önerilerin kabulüne karar vererek,

Bu önerilerin Milletlerarası bir sözleşme oluşturacağını kararlaştırmak,

Bindokuzyüzyetmişaltı yılının Haziran ayının yirmibirinci günü Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi 1976 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Bu Sözleşmede “temsilci kuruluşlar” tabiri. teşkilatlanma özgürlüğü haklarından yararlanan en fazla temsil niteliğine haiz işçi ve işveren kuruluşlarını ifade eder.

MADDE 2

İşbu Sözleşme’yi onaylayan Uluslararası Çalışma Teşkilatının her üyesi 5 inci madde 1 inci fıkrada belirtilen Uluslararası Çalışma Teşkilatının faaliyetlerine ilişkin hükümet, işveren ve işçi temsilcileri arasında etkin danışmayı gerçekleştirmeyi sağlayacak usulleri işletmeyi taahhüt eder.

Bu maddenin 1 inci paragrafında öngörülen usullerin şekli ve muhtevası, temsile yetkili kuruluşların mevcut olması ve bu usullerin oluşturulmamış bulunması halinde, her ülkede bu kuruluşlara danışılarak, ulusal uygulamaya uygun şekilde tesbit edilir.

MADDE 3

Bu Sözleşme’de getirilen usullerin amaçları açısından işçi ve işveren temsilcileri, temsile yetkili kuruluşların mevcut olmaları halinde, bunlar tarafından serbestçe seçileceklerdir.

İşçi ve işverenler, danışmaların yapılacağı herhangi bir organda eşit sayıda temsil edilecektir.

MADDE 4

Yetkili makam bu Sözleşme’de getirilen usullerin idari yönden desteklenmesi sorumluluğunu üstlenir.

Yetkili makam ile, şayet mevcut ise, temsile yetkili kuruluşlar arsında, bu usuller konusunda gerekebilecek eğitimin finansmanı için düzenlenmeler yapılacaktır.

MADDE 5

Bu Sözleşme’nin amacına göre üzerinde danışma yapılacak hususlar şunlardır.

Uluslararası Çalışma Konferansı gündeminde yer alan konulara ilişkin sualnamelere verilen hükümet cevapları ile Konferansta tartışılacak öneri metinleri üzerindeki hükümet görüşleri.

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 19 ‘uncu maddesine göre Sözleşme ve Tavsiyeler sunulmasına ilişkin olarak yetkili makam veya makamlara yapılacak teklifler.

Onaylanmamış Sözleşmeler uygulanmaya geçirilmemiş tavsiyelerin, yerine göre uygulanmalarını, onaylamalarını hızlandırabilecek tedbirleri değerlendirmek üzere, uygun aralıklarla gözden geçirmeleri,

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 22’nci maddesine göre Uluslararası Çalışma Bürosuna verilen raporlardan çıkan sorunlar,

Onaylanmış Sözleşmelerin feshine ilişkin öneriler.

Bu maddenin 1 ‘inci fıkrasında atıf yapılan konuların yeterli ölçüde değerlendirilebilmelerini sağlamak açısından, danışmalar, anlaşma ile tespit edilmiş uygun aralıklarla, ancak yılda bir kereden az olmamak üzere yapılacaktır.

MADDE 6

Mevcut olmaları halinde, temsile yetkili kuruluşlarla istişare sonucunda uygun görüldüğü takdirde, yetkili makam, bu Sözleşme ile getiren hususların işleyişi konusunda yıllık bir rapor hazırlayacaktır.

MADDE 7

Bu Sözleşme’nin kesin onay belgeleri tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecektir.

MADDE 8

Bu Sözleşme, Uluslararası Çalışma Teşkilatı Üyelerinden sadece onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olanları bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her üye için, onay belgelerinin tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 9

Bu Sözleşme’yi onaylamış olan bir üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilebilecek bir bildirim ile feshedilebilecektir. Fesih, tescil tarihinin üzerinden 1 yıl geçmeden muteber olmaz.

Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve önceki fıkrada belirtilen on yıllık devrenin sonundan itibaren bir yıl içinde bu madde gereğince feshetmek hakkını kullanmamış her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşme’yi her on yıllık devrenin sona ermesinden sonra bu maddede derpiş edilen hükümlere göre feshedebilecektir.

MADDE 10

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onay ve fesihlerin tescil işlerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’nın bütün üyelerine bildirilecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini Örgüt üyelerine duyururken bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 11

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, önceki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu onay ve fesih işlemlerine dair bilgilerin tamamını Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102’nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere Birleşmiş Milletler Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü hallerde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınıp alınmaması hususunu inceleyecektir.

MADDE 13

Genel Konferansın, bu Sözleşme’nin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme’de aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde,

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 9 uncu madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşme’nin derhal feshi neticesini doğuracaktır.

Değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren; işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşme’yi, onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşme’yi onaylamayacak olan üye ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 14

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

0
ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize), 3 Haziran 1937 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 26 Kasım 1992 tarihinde 3849 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.

59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

ILO Kabul Tarihi: 3 Haziran 1937
Kanun Tarih ve Sayısı: 26 Kasım 1992 / 3849
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Aralık 1992 / 21433-Mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine; 3 Haziran 1937 tarihinde Cenevre’de yaptığı Yirmi üçüncü Oturumunda,

Oturum gündeminin altıncı maddesini teşkil eden, konferansın Birinci Oturumunda kabul edilmiş olan sanayi işyerlerine alınacak çocuklar için asgari yaşı tesbit eden Sözleşmenin kısmen düzeltilmesi hakkında bazı tekliflerin kabulünü kararlaştırarak,

Bu tekliflerin Uluslararası bir Sözleşme şeklini alması gerektiğini düşünerek,
Bindokuzyüzotuzyedi senesinin yirmi iki Haziran günü 1937 tarihli Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (düzeltilmiş) adı verilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.

BÖLÜM I

GENEL HÜKÜMLER

MADDE 1

İşbu Sözleşmede sanayi işletmeleri” terimi özellikle şunları içermektedir:

Madenler,taş ocakları ve topraktan her türlü maden çıkarma faaliyetleri,

Malların imal edildiği, tadil edildiği, temizlendiği, onarıldığı, donatıldığı, tamamlanıp satışa hazır hale getirildiği,parçalandığı veya imha edildiği sanayiler veya gemi inşası ve elektrik ile diğer her türlü muharrik gücün üretimi, transformasyonu ve dağıtımı dahil olmak üzere maddelerin bir değişime uğradıkları sanayiler,

Tüm bina, demiryolu, tramvay, liman, depo, dalgakıran, kanal, iç su yolu, karayolu, tünel, köprü, viyadük, kanalizasyon, kuyu, telefon veya telgraf tesisatı, elektrik şebekesi, gaz şebekesi, su şebekesi veya diğer inşaat yapımı, yenilenmesi, bakımı, onarımı, tadili, veya yıkımı, yada bu inşaat faaliyetleri öncesinde yapılan hazırlık ve temel çalışmaları,

Elle taşımacılık hariç olmak üzere, depo, iskele, rıhtım, ve antrepolarda yükleme, boşaltma işlerini de içerecek şekilde karayolu, demiryolu ve iç su yoluyla yolcu ve mal taşımacılığı,

Her ülkenin yetkili makamı, sanayi ile ticaret ve tarımı ayıran sınırı tesbit edecektir.

MADDE 2

Onbeş yaşın altındaki çocuklar kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar.

Ancak, tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilen kişilerin hayatı, sağlığı veya ahlaki bakımından tehlike arzeden işler hariç olmak üzere, milli mevzuat bu çocukların sadece işverenin aile üyelerinin çalıştığı işletmelerde çalışmasına izin verebilir.

MADDE 3

İşbu Sözleşmenin hükümleri, çalışmaları kamu makamlarınca onaylanıp denetlenmek şartıyla, teknik okullarda çocuklar tarafından yapılan işlere uygulanmaz.

MADDE 4

İşbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla her sanayi işletmesi işvereni, istihdam ettiği onsekiz yaşın altındaki kişiler için doğum tarihlerini de gösterir bir kayıt tutar.

MADDE 5

Tabiatı icabı veya çalışma şartlarından dolayı orada istihdam edilenlerin hayatı, sağlığı veya ahlakı bakımından tehlike arzeden işler için, milli mevzuat:

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaş veya yaşları tesbit eder veya,

Genç kişilerin veya yetişkinlerin bu işlere kabul edilebilmesi için onbeş yaşın üstünde bir yaşı veya yaşları tesbit etmek üzere uygun bir makamı görevlendirir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 22 nci maddesi gereğince sunulacak yıllık raporlar, duruma göre, önceki fıkranın (a) bendine uygun olarak milli mevzuatça belirlenen yaş veya yaşlar hakkındaki ya da önceki fıkranın (b) bendine uygun olarak kendisine yetki verilen makam tarafından bu yetkiye istinaden alınan tedbirler hakkındaki bütün bilgileri ihtiva etmelidir.

BÖLÜM II

BAZI ÜLKELER İÇİN ÖZEL HÜKÜMLER

MADDE 6

Japonya için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 nci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Ondört yaşın altındaki çocuklar, herhangi bir kamu veya özel sanayi işletmesinde veya bunlara bağlı herhangi bir işyerinde istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar: Milli mevzuatın bu yaştaki çocukların sadece işverenin aile fertlerinin istihdam edildiği işletmelerde çalıştırılmasına izin verdiği durumlar bu hükmün kapsamı dışındadır.

Onaltı yaşın altındaki çocuklar, maden ocakları veya fabrikalarda, milli mevzuatta tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

MADDE 7

2 nci, 4 üncü ve 5 inci maddelerin hükümleri Hindistan için geçerli değildir. Ancak, Hindistan yasama meclisi aşağıdaki maddelerin uygulamasına dair kanun çıkardığı takdirde bu maddeler bütün bölgelerde uygulanır.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onüç yaşın altındaki çocuklar demiryoluyla yolcu veya mal, veya posta nakli işlerinde ya da dok, iskele veya rıhtımlarda mal yükleme-boşaltma işlerinde (el ile taşıma hariç) istihdam edilemez veya çalıştırılamazlar:

Onbeş yaşın altındaki çocuklar, aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Maden ocakları, taş ocakları ve topraktan maden çıkarmayla ilgili diğer işler:

Yetkili makam tarafından tehlikeli ve sağlığa zararlı olarak nitelenen ve bu maddenin kapsamına giren meslekler.

Tıbben çalışabilirliği belgelenmedikçe aşağıda belirtilen kişilerin yine aşağıda belirtilen işlerde çalışmalarına izin verilemez:

Oniki yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların elektrik enerjisiyle çalışan ve 10’dan fazla işçi istihdam eden fabrikalarda çalıştırılmasına izin verilemez:

Onbeş yaşına girmiş fakat onyedi yaşın altında olanların maden ocaklarında çalıştırılmalarına izin verilemez.

MADDE 8

Çin için, bu madde hükümleri işbu Sözleşmenin 2 nci ve 5 inci maddelerinin hükümleri yerine geçer.

Oniki yaşın altındaki çocuklar, motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi çalıştıran fabrikalarda istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar.

Onbeş yaşın altındaki çocuklar aşağıda belirtilen işlerde istihdam edilemez veya çalıştırılmazlar:

Düzenli olarak 50 veya daha fazla işçi istihdam eden maden ocaklarında; veya

Motor gücüyle çalışan makinaların kullanıldığı ve düzenli olarak 30 veya daha fazla işçi istihdam eden fabrikalarda milli mevzuat tarafından tehlikeli veya sağlığa zararlı olarak belirlenen işlerde.

Bu madde kapsamına giren işletmelerdeki işverenler istihdam ettikleri onaltı yaşın altındaki tüm kişilerin kayıtlarını tutacaklardır. Bu kayıtların yanında, yetkili makam tarafından talep edilen ve kişilerin yaşlarını gösteren birer belge bulunduru1ur.

MADDE 9

Uluslararası Çalışma konferansı, bu konunun gündeme alındığı herhangi bir oturumunda, işbu Sözleşmenin yukarıda yer alan II. Bölümünün maddelerinden herhangi biri veya birden fazlasıyla ilgili olarak üçte iki çoğunlukla değişiklik tasarıları kabul edebilir.

Bu tür bir değişiklik tasarısında, değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler belirtilir ve Konferans oturumunun kapanışını takip eden bir yıl içinde veya istisnai hallerde 18 ay içinde bu değişiklik tasarıları değişiklik kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından, bu konuda kanun çıkarılması veya diğer ilgili işlemlerin yapılması için kendi yetkili makam veya makamlarına iletilir.

Bu kapsama giren her üye ülke, bu konuda yetkili makam veya makamlarının muvafakatını alması halinde; değişiklik ile ilgili resmi onay belgesini tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderir.

Bu tür bir değişiklik tasarısı, değişiklik tasarısı kapsamına giren üye ülke veya ülkeler tarafından işbu Sözleşmenin onaylanmasında “kabul edilmiş bir değişiklik” olarak yürürlüğe girer.

BÖLÜM III

SON HÜKÜMLER

MADDE 10

İşbu Sözleşmeye ait resmi onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne iletilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 11

İşbu Sözleşme, sadece onay belgeleri, Genel Direktör tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

İşbu Sözleşme, iki üyenin onay belgeleri Genel Direktör tarafından tescil edildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, işbu Sözleşme, onaylayan her ülke için, onay belgesinin Genel Direktör tarafından tescil tarihinden oniki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Teşkilatı üyesi iki ülkenin onay belgeleri tescil edilir edilmez, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörü bu durumu bütün üye ülkelere bildirecektir. Genel Direktör, aynı şekilde, Teşkilatın diğer üyeleri tarafından kendisine daha sonra ulaştırılacak onay belgelerinin tescil işlemini de bütün üye ülkelere bildirecektir.

MADDE 13

İşbu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke,Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 10 yıllık bir devre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Direktörüne göndereceği ve onun tarafından tescil edilecek bir bildirim ile Sözleşmeyi feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra yürürlüğe girer.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan evvelki fıkrada sözü edilen 10 yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde gereğince fesih hakkını kullanmayan her üye ülke yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra işbu Sözleşmeyi, her 10 yıllık devre bitiminde bu maddede belirtilen şartlar içerisinde feshedebilir.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu,gerekli gördüğü her sefer, işbu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen düzeltilmesi konusunun konferans gündemine alınmasına gerek bulunup bulunmadığını inceleyecektir.

MADDE 15

Genel Konferansın, bu Sözleşmenin tamamını veya bir kısmını değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde:

Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, bu yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmiş olması kaydıyla; yukarıdaki 13 üncü madde hükümleri gözönünde tutulmaksızın, işbu Sözleşmenin derhal feshi neticesini doğuracaktır.
Değişiklik getiren yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren, işbu Sözleşme üye ülkelerin onayına artık açık tutulmayacaktır.

İşbu Sözleşmeyi onaylamış bulunan ve değişiklik getiren Sözleşmeyi onaylamayacak olan ülkeler açısından işbu Sözleşme aynı muhteva ve biçimde yürürlükte kalacaktır.

MADDE 16

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinden biri veya diğeri eşdeğerde geçerlidir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk  Derneği

0

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği, 25 Şubat 2019 yılında bir grup arabulucu-avukat tarafından İstanbul’da kurulmuştur. Derneğin merkezi İstanbul Bakırköy’dedir. Derneğe üyelik için hukukçu olma zorunluluğu bulunmamaktadır. Yasa ve tüzük gereğince, gerçek kişiler ve tüzel kişiler derneğe üye olabilmektedir.

Uzlaşı Kültürü ve Hukuk Derneği’nin etkinliklerinden bir kare

Derneğin amaç, ilke ve değerleri tüzük ile belirlenmiş olup, “uzlaşı” ,”kültür”, “hukuk” gibi kavramlar, derneğin misyonunu özetlemektedir.

Derneğin Amaçları

Fikir ve sanatın korunup geliştirilmesine, uzlaşı kültürüne, hukuk kültürüne, toplumsal adalet ve barışa katkı sağlamak; dürüst, barışsever, uzlaşmacı kişilerin yetişmesi ve dayanışmasını sağlamak,

Özel olarak fikri ve sınai haklar hukuku alanında, bilişim hukuku alanında, arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözümleri hukuku alanında ve genel olarak tüm  hukuk  alanlarında,  hukuk disiplinleri arasındaki geçişleri de göz önüne  alarak, uzmanlığı esas alan başarılı,  koordineli ve entegre çalışmalar yapmak,

Sulh, Av.K.m.35/A-uzlaşı sağlama, uzlaştırma, arabuluculuk, tahkim ve  diğer alternatif çözüm yollarının  tanıtılması ve geliştirilmesine, taraf vekilliğinin ve avukatlığın etkin olmasına  ve saygınlığına  yönelik çalışmalar yapmak; yapılan çalışmalara destek olmak,

Akran arabuluculuğuna destek vermek , hayatın içinde iletişim ve uzlaşı anlayışını geliştirmek.

Dernek gönüllüleri bir arada

Derneğin İlke ve Değerleri

Dernek yönetim ve faaliyetlerine şeffaflık ilkesinin hakim olması esastır. Gerek dernek içi çalışmalarda ve gerekse derneğin faaliyetlerinde empatik  düşünme, saygı ve hoşgörü esastır. Mesleki dayanışma ve  işbirliği yanında yeniliğe, çağdaş olana,  yaratıcılığa fırsat ve  özgürlük tanınması, özgünlük esastır. Dernek vesayet kabul etmez. Mesleki kurallar, yasal gereklilikler dışında dernek kararlarını alırken özgür ve bağımsızdır. Dernek amaç ve hedefleri çerçevesinde işbirliği ve dayanışma esastır.

Derneğin Hedefleri

Amaçları doğrultusunda gerek üyelerine ve gerekse işbirliği ve dayanışma içerisinde olduğu kişi ve kurumlara yönelik  eğitim programı,  sertifika programı, atölye çalışmaları, seminerler, konferanslar, forumlar, toplantılar, söyleşiler, tanıtıcı gösteriler ve benzer etkinlikler düzenlemek, uzlaşı kültürünün gelişimine, hukuka güvenin artmasına yönelik projeler üretmek, hazırlanmış projelere katılmak ve ortak projeler hazırlayarak bunları yürütmek derneğin hedefleri arasındadır.

Derneğin amacı ile ilgisi bulunan ve kanunlarla yasaklanmayan alanlarda, diğer derneklerle veya vakıf, sendika ve benzeri sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir amacı gerçekleştirmek için plâtformlar oluşturmak; Bir dernek merkezi (UKHD Uzlaşı Merkezi) kurarak bu merkezde arabuluculuk uygulamalarının, uzlaşma sağlama görüşmelerinin, uzlaştırma görüşmelerinin, uzman görüşü hizmetlerinin, kurs ve eğitim çalışmalarının ilgili mevzuata uygun şekilde yapılmasını temin etmek, bu merkeze yapılan başvuruların değerlendirilmesi için bir sistem ve organizasyon yapısı oluşturmak yine dernek tüzüğünde yer alan önemli ve güncel hedeflerdir.

Arabuluculuk ve diğer alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına müracaat, müzakere ve anlaşma aşamalarında taraf vekilli olarak avukatlığın  etkin hale getirilmesi için gerektiğinde başta Barolar ve TBB olmak üzere, ADB, TMPK ve ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişilerle işbirliği yapmak, eğitimler, atölye çalışmaları vb. düzenlemek.

Üyelik Sistemi

İki tür üyelik sistemi mevcuttur.  T.C. vatandaşı olup, fiil ehliyetine sahip, dernek amaç ve faaliyetlerine uygun amaç ve faaliyet göstereceği en az üç dernek asli üyesi tarafından referans verilen   gerçek ve tüzel kişiler derneğe asli üye olabilmektedir.

Dernek amaç ve hedefleri doğrultusunda yararlı çalışmalar yapacağına, dernek ile  işbirliği ve dayanışma içinde hareket edeceğine inanılan gerçek ve tüzel kişilere Yönetim Kurulu kararı ile dayanışma üyeliği (onursal üyelik) verilmektedir. Dayanışma üyeleri aidat ödememektedir. 

Derneğin Kurucu Üyeleri 

İhsan BERKHAN, Hasan Oğuz  MÜFTÜOĞLU, Dilek YUMRUTAŞ, Eylem KAHRAMAN, Ali Kemal KARAHODA, Gül Banu KIRTOK TEMEL, Semra COŞKUNTUNA

Yönetim Kurulu Üyeleri

İhsan BERKHAN (Başkan), M. Feyza DAYANIKLI (Başkan Yrd.), A.Kemal KARABHODA (Başkan Yrd.), Gül Banu KIRTOK TEMEL ( Sayman), Eylem KAHRAMAN ( Genel Sekreter)

Denetleme Kurulu Üyeleri

H.Oğuz MÜFTÜOĞLU, Semra ÇOŞKUNTUNA, Hakan KIZILELMA

Avukatlık ve Arabuluculukta Müzakere isimli söyleşiden bir kare – Avukat İhsan Berkhan ve Avukat Recep Duran

Dernek Etkinlikleri ve Eylemleri

Basın Açıklaması

“27.02.2019 tarihinde ise Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Adalet Bakanlığı’nın tarihinde birlikte düzenlediği ‘Ticari Uyuşmazlıklarda Arabuluculuk Sempozyumu’ Ankara’da TOBB İkiz Kuleler Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi .TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, 81 İl’deki Odalarda Tahkim ve Arabuluculuk Merkezleri açmaya başladıklarına vurgu yaparak, “Hiçbir ön yargım olmadan, şunu ifade etmek isterim ki, öncelikle ticari uyuşmazlıklarda arabulucuların hukukçu olma şartı kaldırılmalıdır. İki tarafı tacir olan bir uyuşmazlıklarda tacir ve sanayicilerimiz ve iktisat-finans gibi alanlarda uzmanlaşmış profesyonellerimiz de arabulucu olabilmelidir. Böylece oda ve borsalarımız ticari arabuluculuk konusunda kurumsal olarak daha aktif bir rol üstlenebilecektir” dedi.​ Sn. Hisarcıklıoğlu’nun arabulucu olmak için hukukçu olma şartının kaldırılması yönündeki talihsiz talebi sadece arabulucular değil barolar  tarafından da tepkiyle karşılandı. ANKARA BAROSU Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi tarafından yayınlanan duyuruda “Avukatlık mesleğinin ve hukukçu kimliğinin ön planda olduğu ve uygulama başarısı ve arabuluculuk tutanaklarına hukuk bilgisi-deneyiminin yansıtılmış olmasının önemi dikkate alındığında arabuluculuk sürecinin hukuk eğitimi alan kişiler dışındaki meslek gruplarına açılması toplumda oluşmuş güveni sarsacağı gibi hukuk eğitimi almayan kişiler tarafından düzenlenen hukuka aykırı düzenlemelerin yeni bir yargı yükü oluşturacağı gerçeğinin yadsınamaz olduğu” dile getirilmiştir.

Dernek Başkanı Avukat İhsan Berkhan ile İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu bir söyleşide

Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı

UKHD YK Başkanı Av.Arb.İhsan Berkhan, UKHD YK Üyesi ve Genel Sekreteri Av.Arb. Eylem Kahraman’ın yanı sıra Arabuluculuk Daire Başkanı Umut İlhan Durmuşoğlu’nun, Bahçeşehir Üniversitesi Öğr.Üyesi Prof.Dr.Kadir Emre Gökyayla’nın da konuşmacı olarak katıldığı, iletişim ve koordinasyonunun Av.Arb.Semra Coşkuntuna, sunum ve moderatörlüğünün Av.Arb. Cansen Erdoğan tarafından yapıldığı Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı panel MSGSÜ Senatoryumunda yapılmıştır.

UKHD, 30 Nisan 2019 da MSGSÜ’de Fikri Haklar ve Arabuluculuk Sanatı başlıklı semineri düzenlemiştir.

Dernek, Covid-19 sonrası normalleşme süreci ile birlikte üyelerin önerileri çerçevesinde ve ihtiyaç duyulan alanlarda eğitimler, seminerler düzenlemeye devam edeceğini ilan etmiş; arabuluculuğu, akran arabuluculuğunu, uzlaştırmayı, uzlaşma sağlamayı, avukatlı müzakereyi her ortamda, fikri ve sınai haklarda korumanın önemini, davadan önce, arabuluculuk aşamasında veya dava sırasında hukuki konularda uzman görüşü almanın yargı sürecinin hızlanmasındaki ve adalete erişimdeki önemini vurgulamıştır.

UKHD Adres ve İletişim Bilgileri

Yücetarla Cad. No.3/16 Bakırköy / İstanbul

Telefon: 0212.5424634Fax: 0 5322134237

info@uzlasi.org

http://www.uzlasi.org/iletisim

UKHD Türkiye Temsilcileri

Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi

0
ILO 153 No'lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme

Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir.

Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve  bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.

Avukatlar Sendikası Av-Sen, Türkiye’nin ilk avukat sendikasıdır. Avukatlar Sendikası 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kurulmuştur.

ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1948
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3847
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 22 Aralık 1992 / 21432 mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Sanfransisko’da toplantıya çağrılarak orada 17 Haziran 1948’de otuz birinci toplantısını yapan Uluslararası Çalışma Örgütü büyük Genel Konferansı, Toplantı gündeminin yedinci maddesini oluşturan sendika özgürlüğü ve örgütlenme hakkının korunması konusu ile ilgili çeşitli önerilerin bir sözleşme şeklinde kabulüne karar verdikten sonra,

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasanın Dibaçe kısmının, çalışanların durumunun iyileştirilmesini ve barışın sağlanmasını mümkün kılacak yollar arasında “örgütlenme özgürlüğü ilkesinin” vurgulamasını da açıklamış olduğunu, Filadelfiya beyannamesinin ifade ve dernek kurma özgürlüğünün devamlı bir ilerlemenin gerekli bir koşulu olduğunu yeniden vurgulamış ve duyurmuş bulunduğunu,

Uluslararası Çalışma Konferansının otuzuncu toplantısında, Uluslararası düzenin esaslarını oluşturması gereken ilkeleri oybirliği ile kabul ettiğini,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, ikinci toplantısında, bu ilkeleri kendisine mal ettiğini ve Uluslararası Çalışma Örgütünü bir veya bir kaç Uluslararası Sözleşmenin kabulüne olanak sağlayacak şekilde çabalarını sürdürmeye davet ettiğini,

Gözönünde tutarak bin dokuz yüz kırk sekiz yılı Temmuz ayının İşbu dokuzuncu günü sendika özgürlüğüne ve örgütlenme hakkının korunmasına ilişkin 1948 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

BÖLÜM I
ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
MADDE 1

Hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi aşağıdaki hükümleri yerine getirmeyi üstlenir.

MADDE 2

Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.

MADDE 3

Çalışanların ve işverenlerin örgütleri tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına sahiptirler.

Kamu makamları bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdırlar.

MADDE 4

Çalışanların ve işverenlerin örgütleri yönetsel yoldan feshedilme veya faaliyetten menedilmeye tabi tutulamazlar.

MADDE 5

Çalışanların ve işverenlerin örgütler, federasyon ve konfederasyon kurma ve bunlara üye olma ve her örgüt, federasyon veya konfederasyon, uluslararası çalışanlar ve işverenler örgütlerine katılma haklarına sahiptirler.

MADDE 6

Yukarıda yazılı 2,3 ve 4’üncü maddeler hükümleri çalışanların ve işverenlerin örgütlerinin federasyon ve konfederasyonları hakkında uygulanır.

MADDE 7

Çalışanların ve İşverenlerin örgütleriyle bunların federasyon ve konfederasyonlarının tüzel kişilik kazanmaları yukarıda yazılı 2,3, ve 4’üncü maddeler hükümlerinin uygulanmasını sınırlayacak nitelikte koşullara bağlanamaz.

MADDE 8

Çalışanlar ve işverenlerle bunlara ait örgütler bu sözleşme ile kendilerine tanınmış olan hakları kullanmada, diğer kişiler veya örgütlenmiş topluluklar gibi, yasalara uymak zorundadırlar.

Yasalar, bu sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek şekilde uygulanamaz.

MADDE 9

Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağı ulusal mevzuatla belirlenir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 19 uncu maddesinin 8 inci paragrafı ile konulan ilkelere uygun olarak; bu Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumuna silahlı kuvvetler ve polis mensuplarına bu Sözleşmede öngörülen güvenceleri sağlayan yürürlükteki herhangi bir yasa, karar, adet veya antlaşmayı etkilemeyecektir.

MADDE 10

Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.

BÖLÜM II
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI
MADDE 11

Hakkında bu sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi, çalışanların ve işverenlerin örgütleme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amcıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlüdür.

BÖLÜM III
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
MADDE 12

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası 1946 değişiklik belgesi ile değiştirilmiş bulunan Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 35 inci maddesinde sözü edilen fakat bu suretle değiştirilmiş adı geçen maddenin 4 üncü ve 5 inci fıkralarında yazılı ülkeler dışında kalan ülkelerle ilgili olarak, bu Sözleşmeyi onayan örgütün her üyesi, aşağıdaki hususları bildiren bir açıklamayı onama belgesi ile birlikte veya onanmasından sonra mümkün olan en kısa bir süre içinde Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderecektir:

Hakkında Sözleşme hükümlerinin hiç bir değişiklik yapılmadan uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler

Sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu;

Sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının nedenleri;

Haklarındaki kararını saklı tuttuğu ülkeler.

Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler, onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onama kuvvetine sahip olacaktır.

Her üye bu maddenin 1 inci paragrafının (b),(c) ve (d) bentleri gereğince daha önce yapmış olduğu açıklamada mevcut çekincelerin hepsinden veya bir kısmından, yeni bir açıklama ile vazgeçebilecektir.

Her üye 16 ıncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği süreler zarfında Genel Müdüre, daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki mevcut durumu bildiren yeni bir açıklama gönderebilecektir.

MADDE 13

Bu Sözleşmede ele alınan konular anavatan dışı bir ülkenin makamlarının bizzat kendi yetkisi çerçevesi içine girdiği zaman o ülkenin uluslararası ilişkilerinden sorumlu olan üye, adı geçen ülkenin hükümetiyle uyuşarak Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdüre, o ülke adına bu Sözleşmedeki yükümlülükleri kabul ettiğine ilişkin bir açıklama gönderebilecektir.

Bu sözleşmedeki yükümlülüklerin kabulünü bildiren bir açıklama Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne:

Ortak otoriteleri altında bulunan bir ülke için Örgütün iki veya daha fazla üyesi;

Birleşmiş Milletler antlaşması hükümleri yahut 0 ülke hakkında yürürlükte olan herhangi bir diğer hüküm gereğince o ülkenin yönetiminden sorumlu bulunan uluslararası bir makam tarafından gönderilebilir.

Bu maddenin yukarıdaki paragraflarındaki hükümler uyarınca; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen açıklamalar Sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişiklik yapılmadan mı yoksa değişiklerlemi uygulanacağını bildirecektir; açıklama Sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulanacağını bildirdiği zaman, bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu açık olarak gösterecektir.

ilgili üye, üyeler veya uluslararası makam; daha önceki bir açıklamayla bildirilen değişikliğe baş vurma hakkından daha sonraki bir açıklamayla tamamen veya kısmen yaz geçebilecektir.

ilgili üye, üyeler ve ya uluslararası makam, 16 ncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler süresince; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerinin başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve Sözleşmenin uygulanması bakımından mevcut durumu belirten yeni bir açıklama gönderebilecektir.

BÖLÜM IV
SON HÜKÜMLER
MADDE 14

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 15

Bu Sözleşme ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme, onu onayan her üye için, onama belgesi kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 16

Bu sözleşmeyi onayan her üye ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği bu müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olur.

Bu sözleşmeyi onamış olup da onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıllık süre içinde bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitince, bu maddenin içerdiği koşullar içinde feshedebilir.

MADDE 17

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin İkinci onama belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 18

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel sekreterine ulaştırır.

MADDE 19

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 20

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Değiştirici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 16 ncı madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.

Bu sözleşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekli ve içeriği olmakta devam eder.

MADDE 21

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Hiyanet-i Vataniye Kanunu

0

Hıyanet-i Vataniye KanunuTürkiye‘de 29 Nisan 1920’de çıkarılan ve 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılan, vatana ihanet suçuna ilişkin 14 maddeden müteşekkil yasadır. TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Mevcut Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af, 3527 Sayılı Kanun ile ve 29.06.1938 tarihinde çıkarılmıştır. Kanun 16 Temmuz 1938 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu (MÜLGA KANUN NO: 3713/23)
Ceridei Resmiye ile neşir ve ilâm : 7 şubat 1337
Kanun No: 2 RGT: 07.02.1921 RG NO: 1

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

MADDE 1

Makamı Muallayı Hilafet ve Saltanatı ve Memaliki Mahruseyi Şahaneyi yedi ecanipten tahlis ve taarruzatı defi maksadına matuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet ve ifsadatta bulunan, haini vatan addolunur.

(Yüce hilafet makamı ve saltanatı ve Ülkeyi yedi yabancı devlet güçlerinden kurtarmak ve saldırıları önlemek maksadına yönelik olarak kurulan Büyük millet meclisine karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenler vatan haini olarak addedilir.)

MADDE 2

Bilfiil hıyaneti vataniyede bulunanlar salben idam olunur. Ferden zimethal olanlar ile müteşebbisleri kanunu cezanın kırk beşinci ve kırk altıncı maddesi mucibince tecziye edilirler.

(Bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir. Şahsen olaylara karışanlar ve teşebbüs edenler ceza kanununun kırk beşinci ve kırk altıncı maddesine göre cezalandırılırlar.)

MADDE 3

Vaiz ve hitabet suretiyle alenen ve ezminei muhtelifede eşhası muhtelifeyi sirren ve kavlen hıyaneti vataniye cürmüne tahrik ve teşvik edenlerle işbu tahrik ve teşviki suver ve vesaiti muhtelife ile tahriren ve tersimen irtikap eyleyenler muvakkat küreğe konulurlar. Tahrikat ve teşvikat sebebile maddei fesat meydana çıkarsa muharrik ve müşevvikler idam olunurlar.

(konuşmalarıyla halkı alenen vatan hainliği suçunu işlemeye tahrik ve teşvik edenler veya bu teşvik ve tahriki yazılarıyla ve çok değişik araçlarla yayanlar geçici kürek cezasına çarptırılırlar. Yapılan bu tahrik ve teşvik sonucunda bozgunculuk olayları çıkarsa teşvik ve tahrik edenler idam olunurlar.)

MADDE 4

Hıyaneti Vataniye maznunlarının mercii muhakemesi ikar cürüm edilen mahaldeki bidayet ceza mahkemesidir. Ahvali müstacele ve fevkalade maznunun derdest edildiği mahal mahkemesi de icrayı muhakeme ve itayı karara salahiyettardır.

(Vatana ihanet zanlılarının yetkili mahkemesi suçun işlendiği yerdeki Ceza mahkemesidir. Fevkalade ve aceleyi gerektiren durumlarda zanlının yakalandığı yerdeki ceza mahkemesi de muhakeme yapmaya ve karar vermeye yetkilidir.)

MADDE 5

Hıyaneti Vataniye maznunlarının muhakemesi bidayet ceza mahkemelerinden verilecek gayrı muvakkat tevkif müzekkeresi üzerine her halde mevkufen icra edilir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi, ceza mahkemelerinden verilecek kesin tutuklama belgesi üzerine her yerde tutuklu olarak yapılır.)

MADDE 6

Zabıtayı adliye memurlarının tanzim edecekleri tahkikatı iptidaiye evrakı dairei istinkade tevdi olunmaksızın mahallin en büyük mülkiye memuruna ita olunur ve onun tarafından dahi müddei umumiler vasıtasıyla yirmi dört saat zarfında mahkemeye verilir.

(Adli zabıta memurlarının düzenleyeceği ilk tahkikat belgeleri o bölgenin en yüksek rütbeli mülki memuruna verilir ve onun tarafından savcılar vasıtasıyla mahkemeye iletilir.)

MADDE 7

Hıyaneti vataniye maznunlarına ait muhakemat, bir sebebi mücbir olmadıkça azami yirmi dört günde bir hükme raptolunacaktır. Bu müddeti bila sebebi mücbir tecavüz ettiren mahalli zabıtası ile mahkeme heyeti kanunu cezanın yüz ikinci maddesi zeyli mucibince cürmünün derecesine göre tecziye edilmek üzere mafevki mahkemesince muhakemesi bilicra azami yirmi gün zarfında hükme raptedilecektir.

(Vatana ihanet zanlılarının muhakemesi zorunlu bir sebep olmadıkça yirmi dört günde sonuçlanacaktır. Zorunlu bir sebep olmaksızın bu müddeti aşan görevliler ve mahkeme heyeti Ceza kanununun yüz ikinci maddesi eki gereğince suçunun derecesine göre cezalandırılmak üzere ilgili mahkeme tarafından yirmi gün içinde muhakeme edilerek bir karara varılacaktır.)

MADDE 8

İşbu kanuna tevfikan mahakimden sadır olacak muhakamet kat’i olup Büyük Millet Meclisinden badettastik mahallerinde infaz olunur. Tastik edilmediği taktirde Meclisçe ittihaz edilecek karara tevfiki muamele olunur.

(Bu kanuna uygun olarak mahkemece verilecek olan karar kesin olup Büyük Millet Meclisinin tasdiği müteakip bölgesinde infaz olunur. Tasdik edilmeiği durumlarda, meclisin vereceği karara uygun olarak hareket edilir.)

MADDE 9

İşbu ceraimin emri muhakemesi için mahkemelerce istenecek şahsa, celp ve davete hacet kalmaksızın bila hüküm ihzar müzekkeresi tasvir kılınır.

(Bu suçların muhakemesi için mahkemelerce istenen kişi mahkemenin davet yazısına gerek kalmaksızın mahkeme karşısına çıkarılır.)

MADDE 10

İsyana iştirak etmeyen eşhas hakkında ligarazin isnadatta bulunanlar isnad ettikleri cürmün cezası ile mücazaat olunurlar.

(İsyanlara katılmayanlar hakkında kasten suçlamalarda bulunanlar, iddia ettikleri suçun cezası ile cezalandırılırlar.)

MADDE 11

Haklarında gıyaben hüküm sadır olan eşhas, derdestlerinde işbu kanuna tevfikan ve vicahen muhakemeleri icra olunur.

(Haklarında gıyaben hüküm verilenler, yakalandıkları anda yeniden muhakemeleri icra olunur.)

MADDE 12

İşbu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza, liva ve vilayet merkezlerine ve köy heyeti ihtiyariyeleri müctemian celpedilerek işham ve sureti tebliği mutazammım hey’eti mezkure azalarının imzalarını havi zabıt varakaları tutularak idare meclislerince hıfzedilmekle beraber kavaninin neşir ve ilanı hakkındaki kanuna tevfikan ayrıca neşredilecektir.

(Bu kanun her mahallin idare amiri tarafından nahiye ve kaza ve vilayet merkezlerine ve köy ihtiyar heyetleri çağrılarak ve toplanarak yüzlerine karşı okunarak tebliğ edilir ve tebliğ edildiğine dair imzalı zabıt tutularak saklanır.)

MADDE 13

İşbu kanunun icrayı ahkamına Büyük Millet Meclisi memurdur.

MADDE 14

İşbu kanun her mahalde tarihi tebliğ ve ilanından kırk sekiz saat sonra meri olacaktır.

25 Şubat 1925 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na eklenen bir madde ile “dini ve mukaddesatı siyasi amaçlara esas ve alet etmek maksadıyla cemiyet kuranlar” vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.

Mahkemelerde

0
Mahkemelerde / Sabahattin Ali

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’nin mahkemelerde ve savcılıklarda yaptığı savunmalara dair belgelerin toplandığı kitaptır.

Kitap, yazdıkları ve düşünceleri yüzünden siyasal bir kimlik ile tanınmış olan Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra kızı Filiz Ali’nin babasına ait bir sandıkta bulduğu belgelerin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.

Mahkemelerde isimli kitap Sabahattin Ali’nin hayatı, eserleri ve makaleleri hakkında fikir edinmek isteyenler için önemli bir derlemedir.

Sabahattin Ali

Yazar Sabahattin Ali, kitaplarında ileri sürdüğü fikirlerin yanı sıra gazete ve dergilerde yazdığı makaleler sonucunda da hakkında soruşturmalar ve davalarla muhatap olmuştur.

Eski Sinop Cezaevi

Kitapta Sabahattin Ali’nin bizzat kendi yazdığı savunmalar, dilekçeler, mektuplar bulunmaktadır. Çeşitli mahkeme tutanakları, savunma metinleri, mahkeme kararları, hapishanelerin durumunu ve hapis hayatını yansıtan notlar ve belgeler de kitapta bulunmaktadır. Kitaptaki belgeler kısa dipnotlar eşliğinde anlaşılır bir dille özetlenmektedir. Günümüz Türkçesi ile ve kronolojik sıralamaya göre bölümlere ayrılan belgeler o dönemin devlet ve yargı kurumlarının işleyişi hakkında da fikir vermektedir. Sabahattin Ali’nin yaşadıkları ve sakladığı belgeler o yılların Türkiye’sindeki adalet mekanizması ve hapishane düzeni hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu kitabın konusunu oluşturan belgeler o yıllardaki düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlılığına dair önemli bilgiler içermektedir.

Müzeye Dönüştürülen Eski Sinop Cezaevinde Sabahattin Ali Koğuşu

Mahkemelerde, Sabahattin Ali’yi daha yakından tanımak ve anlamak isteyenler için isimi önemli bir rehberdir. Kitap, Sabahattin Ali’nin fikri dünyası hakkında da önemli detaylar içermektedir. Bizzat Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı yazı, dilekçe, mektup ve belgeler, fotoğrafları ile beraber kitapta sunulmaktadır. Sabahattin Ali’nin 1945 yılında devlet memuriyetine alınması üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yazdığı ve Mahkemelerde isimli kitaba koyduğu mektup siyasi düşüncelerini özetlemektedir. Ağır Ceza Mahkemelerine, Savcılık Makamlarına, Yargıtay ilgili dairelerine, Sıkıyönetim Mahkemelerine ve devlet makamlarına yazılmış dilekçe ve mektuplar bulunmaktadır. Kitapta Sabahattin Ali’ye yazılmış mektuplar da bulunmaktadır.

Yaşadığı dönem itibariyle adeta toplumsal bir mobbinge uğrayan ve yaşamı adliyelerde geçen yazar, makul bir dil ve soğukkanlı duruşunu dilekçe ve mektuplarına yansıtmıştır.

Yargı makamlarına yazılan dilekçeler genellikle hukuki olmaktan ziyade mantık ve akıl yürütmelerle iddia makamlarını ikna etme arayışındadır.

Maarif Vekaleti Müfettişlerinden/Reşat Nuri:

‘Hülasa: Kuyucaklı Yusuf yüzümüzü ağartacak bir sanat eseridir. Zararlı bir tarafını göremedim. Mevzuubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz -aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın ve bir romanın değil, memleketimizde ilerlemesi lazım bir büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

Sabahattin Ali’nin Yaşamı

Sabahattin Ali, hikayeci, romancı ve şairdir. Devlet memuru olarak öğretmenlik yapmıştır. 1907-1948 yılları arasında yaşamış genç yaşta vefat etmiştir. Edebiyat eserlerinde, gazete makalelerinde ve toplumsal ilişkilerinde sol eğilimini açıkça yansıttığı için sürekli sıkıntılar yaşamıştır. Boyun eğmeyen ve uzlaşmaz kişiliğini edebi gücü ile birleştirmiştir. Düzeni, hükumetleri ve zamanın önemli kişilerini sert bir üslupla eleştirmiştir. Birçok eseri yayımlanmış, hikayeleri ile öne çıkmıştır. Yazarın hayatı neredeyse adalet sistemi ile mücadele ederek geçmiştir. Sürekli olarak mahkemeye verilmiş, kendini savunmuş, aklanmış ya da hüküm giyip hapis yatmıştır. Sabahattin Ali’nin yaşadığı adli sorunlar onun hayatının ve dolayısıyla yazarlığının önemli bir parçasıdır.

“Bir fikre sahip olmak cürüm değilse, ona lisan vermek de cürüm değildir.”

ALDIRMA GÖNÜL

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Sabahattin Ali

Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşması

0

Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşması, 25 Mayıs 1927 tarihinde, Roma’da imzalanmış, 12 Temmuz 1928’de yürürlüğe girmiştir. Antlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun mecliste 5 Ocak 1928’de kabul edilmiştir.

Türkiye-Meksika Dostluk Antlaşması- Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika düveli müttehidesi Cumhuriyeti arasında aktolunan muhadenet muahedenamesi

Bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti
Diğer taraftan Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti

Samimî dostluk rabıtalarını aralarında tesis ve takviye eylemek arzusile mütehassıs oldukları ve münasebat teessüs edince işbu münasebatın her iki milletin ümran ve refahının tezayüdüne hadim olacağına aynı derece kani bulundukları cihetle bir muhadenet muahedenamesı aktine karar vermişler ve bu hususta murahhasları olmak üzere Türkiye Reisicumhuru,

İtalya Kiralı Hazretleri nezdinde Türkiye fevkalâde murahhas ve büyük elçisi Suat Beyi, ve Meksika Düveli Müttehidesi Reisicumhuru,

İtalya Kralı nezdinde fevkalâde murahhas ve orta elçi Dr. Karlos Povıkay Kazoranı tayin buyurmuşlardır.

Müşarileyhima usulüne muvafık görülen salâhiyetnamelerini badettebliğ ahkâmı atiyeyi kararlaştırmışlardır .

Madde — 1

Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti arasında ve kezalik tarafeynin tebaası beyninde nakabilı nakız \ c ihlâl sulh \ e müsalemet ve samimî <c daimî muhadenet mevcut olacaktır.

Madde — 2

Tarafeyni âliyeyni âkideyn iki Devlet arasında hukuku düvel esasatına tevfikan münasebatı siyasiye ve şehbenderinin tesisinde mutabıktırlar ve her birinin diplomasî ve şehbenderlik mümessillerinin mütekabiliyet şartile tarafı diğer memleketinde hukuku umumiyei düvel esasatı umumiyesile vaz ve tayin edilmiş olan muameleye mazhar olacağını nıüttefikan tasdik ve teslim ederler.

Madde — 3

İşbu muahedename tasdik edilecek ve tasdiknameler sürati mümkine ile Roma’da teati olunacaktır. Muahedename, tasdiknamelerin teatisinden on beş gün sonra mevkii meriyete girecektir.

Tasdikanlilmakal tarafeyn murahhasları işbu muahedenameyi imza ve tahtim eylemişlerdir. Yirmi beş mayıs bin dokuz yüz yirmi yedi tarihinde Romada birer nüsha düveli mümziyeden  her birine tevdi edilmek üzere iki nüsha olarak tanzim kılınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika düveli müttehidesi Cumhuriyeti arasında aktolunan muhadenet muahedenamesinin tasdiki hakkında kanun

Resmî Gazete ile neşir ve ilânı: 12 kânunusani 1.928 – Sayı : 786 )

BİRİNCİ MADDE — Türkiye Cumhuriyeti ile Meksika Düveli Müttehidesi Cumhuriyeti arasında 1927 senesi mayısının yirmi beşinci günü Roma’da akit ve imza olunan muhadenet muaheclenamesi Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdik edilmiştir.

İKİNCİ MADDE — İşbu muahedenamenüı icrayi ahkâmına İcra Vekilleri Re yeti memurdur.

5 kânunusani 1928

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

0

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları (Kodeks sudačke etike) 4 Aralık 12.2006 tarihinde yayınlanmıştır.

Mahkemeler Kanununun (Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi, Sayı: 150/05) 107. maddesi uyarınca, Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki Tüm Hâkim Kurullarının Başkanları Konseyi tarafından, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesinin toplantısında kabul edilmiştir.

Hırvatistan’da, çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi yargı sisteminde yolsuzluğu ve organize suçları önleme amaçlı kanunlar ve bu kanunları yürütecek birimler bulunmaktadır.

Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları

Hırvatistan Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin en yüksek değerlerine (hukukun üstünlüğü, anayasallık ve yasallık, insancıllık ve etik, insan hak ve özgürlüklerinin korunması) erişmek amacıyla;

Yargı makamının bağımsızlığını, tarafsızlığını, yetkinliğini, eşitlikçiliğini ve saygınlığını temin etmek amacıyla;

Yargısal görevlerin icrasında kişisel ve mesleki sorumluluk, bilinç ve etkinlik konusundaki farkındalığı artırmak amacıyla;

Hâkimlerin kişilerarası ilişkilerinin ve mahkeme çalışanlarıyla ve taraflarla olan ilişkilerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve iyileştirilmesi amacıyla;

Yüksek etik standartlar prensibinin teşvik edilmesi amacıyla;

Yargılama süreçlerine dâhil olan vatandaşlar, tüzel kişiler ve diğer tüm taraflar için yasal korumanın kanuna uygun ve zamanında temin edilmesi amacıyla;

Halkın hâkimlik mesleğinin adilliğine ve etkinliğine duyduğu güvenin güçlendirilmesi amacıyla; Aşağıdaki belgelerde yer alan uluslararası ilkeleri dikkate alarak:

  • BM  Genel Kurulunun İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (10 Aralık 1948 tarihli ve 217A(III) sayılı Kararı);
  • Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri” başlıklı BM Kararı, 1985;
  • 22 Ekim 1993 tarihli, 50/181 sayılı ve 20 Aralık 1993 tarihli, 48/137 sayılı “İnsan Hakları ve Yargı” başlıklı BM Kararı;
  • Bireylerin, Grupların ve Toplumsal Organların Evrensel Olarak Tanınan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Destekleme ve Koruma Hakkına ve Sorumluluğuna İlişkin Bildirge (8 Mart 1999 tarihinde kabul edilen 53/44 sayılı BM Genel Kurul Kararı);
  • Avrupa Konseyinin “Hâkimlerin Bağımsızlığı, Tarafsızlığı, Etkinliği ve Rolü” hakkındaki R (94) 12 sayılı Tavsiye Kararı;
  • Bangalore Yargı Etiği İlkeleri;
  • 8-10 Ekim 1998 tarihlerinde Avrupa Konseyinde kabul edilen “Hâkimlerle İlgili Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı” ve diğer uluslararası belgeler;
İşbu Yargı Etiği Kuralları aşağıdaki hükümleri öngörür:
1. Etik Kuralları

Yargı Etiği Kuralları, yargısal faaliyetlerin başarılı şekilde yerine getirilmesi için gerekli olan bir etik ilkeler bütünüdür.

2. Anayasallık ve Yasallık

Hâkimin görevi, Anayasaya ve yasalara uygun şekilde ve Hırvatistan Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin bir parçası olan uluslararası anlaşmalara dayanarak hüküm vermek ve Anayasaya, uluslararası anlaşmalara ve Hırvatistan Cumhuriyeti kanunlarına uygun olarak kabul edilen diğer düzenlemeleri uygulamaktır.

3. İnsancıllık ve Etik

Hâkim, mesleki faaliyetlerinde ve özel hayatında insancıl şekilde hareket eder ve mesleki standartlara ve genel kültür standartlarına uygun olarak en yüksek etik ilkeleri uygular.

4. Bağımsızlık

Hâkim; toplum, toplumsal gruplar ve bireyler karşısında bağımsız şekilde hareket eder ve yasal düzenlemeleri yalnızca vicdanına göre yorumlayarak ve uygulayarak hareket eder ve karar verir.

5. Tarafsızlık

Hâkim; görevlerini tarafsız şekilde ve ırk, renk, din, ulusal köken, yaş, medeni durum, cinsel yönelim, sosyal ve maddi statü, siyasi yönelim ve diğer farklılıklar bakımından herhangi bir yanlılık veya iltimas olmaksızın yerine getirir.

Hâkim, yargılama sürecinin hakkaniyetine zarar verebilecek ve bir davada yanlılık izlenimi oluşturabilecek açıklama ve yorumlar yapmaktan kaçınır.

6. Ehliyet

Hâkimin yargısal görevlerini profesyonel şekilde yerine getirebilmesi için hukuka ve hukukun uygulanışına ilişkin yüksek düzeyde bilgi sahibi olması gerekir.

Hâkim, sunulan mesleki eğitim programlarına katılma hakkını ve vazifesini taşır.

7. Eşitlik

Hâkim, yargısal görevlerin icrasında bir davanın tüm taraflarına karşı usule uygun, anlayışlı, saygılı ve eşit şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkim, mahkeme çalışanlarının ve resmi nüfuzu altında bulunan diğer tüm kişilerin, davanın tüm taraflarına karşı eşit muamele göstermesini temin eder.

8. Yargı Görevinin Onuru

Hâkim, mahkeme dışındaki yargısal görevlerini ve faaliyetlerini yerine getirirken mahkemenin ve yargı mesleğinin itibarının ve onurunun korunmasına katkı sağlayacak davranış standartları geliştirmekle yükümlüdür.

Hakim, hâkimlik konumuna yaraşmadığı izlenimi veren her türlü uygunsuz davranıştan uzak durur ve diğer vatandaşlar için külfet olarak nitelenebilecek birtakım sınırlamaları kabul eder.

Hakim, yazılı ve sözlü ifadeleriyle hâkimlik mesleğinin ve konumunun itibarını korur.

Mahkeme başkanı veya bir dairenin başkanı olarak görev yapan hâkim, kendisinin üstün olduğu hissiyatını oluşturmaz.

Hâkim, hâkimlik konumuna uygun olmayan kamusal veya özel, ücretli veya ücretsiz herhangi bir görev icra etmez.
Hâkim; ailesinin, hâkimlik mesleğinin icrasında kendi eylemlerine ve kararlarına uygunsuz etkide bulunmasına müsaade etmez.

Hakim; kendisi, aile üyeleri veya başka bir kişi için özel menfaat elde etmek veya bu kişilerin menfaatlerini desteklemek üzere mesleğin itibarını kullanmaz.

Hâkim; aile üyelerinin, mahkeme çalışanlarının veya yargı erkinin yetkisine tabi olan başka herhangi bir kişinin, hâkimin görevlerini yerine getirirken yaptığı veya yapmayı ihmal ettiği bir şey karşılığında hediye, borç veya iltimas kabul etmesine müsaade etmez.

Hakim, yargı görevinin dışında hukuki danışmanlık veya adli yardım sağlamaz.

Hâkim, usul kuralları aksini gerektirmediği sürece, hâkimlik görevinin icrası kapsamında önceden baktığı herhangi bir davada veya bu davayla ilişkili başka bir davada hâkimlik görevinin sona ermesinden sonra dahi herhangi bir şekilde yer alamaz.

9. Sorumluluk

Hâkim, bakmakla sorumlu olduğu dosyaları sırasıyla karara bağlamalı, dava işlemlerinde herhangi tarafa öncelik vermemelidir.

Hakim, davalara ilişkin çalışmalarında gereksiz gecikmelerin yaşanmamasına özen gösterir ve belirlenecek usulü mümkün olduğunca erken şekilde uygulamakla yükümlüdür.

Hâkim; mesai saatlerinden azami istifade sağlanabilmesi amacıyla iş yükünün mantıklı bir şekilde dağıtılmasından sorumludur.

Hâkim, resmi görevi dâhilinde gerekli olmadığı sürece, mesleğinin icrası esnasında edindiği gizli bilgileri ifşa etmez.

10. Çalışkanlık ve Özen

Hâkim, mümkün olan en yüksek performansı elde etmek için tüm bilgisini ve gayretini ortaya koyar ve tamamlanan iş miktarını artırmak adına kaliteden ödün verilmemesini sağlar.

Hâkim, kabiliyetleri ve ilgi alanları doğrultusunda, kendisini sadece mahkeme ve yargısal karar alma süreciyle ilgili görev ve sorumluluklara değil, hâkimlik görevi ve mahkemenin işleyişi ile ilgili diğer görevlere de adar.

Hâkimin mahkeme dışarısındaki faaliyetleri, yargısal görevlerini düzenli ve düzgün şekilde yerine getirmesine engel teşkil etmemelidir.

11. Dernek Kurma Özgürlüğü

Hâkimler, yargı makamını korumak ve geliştirmek amacıyla, kendi çıkarlarını savunan ve bağımsızlıklarını ve yargı gücünün statüsünü koruyan meslek birlikleri kurma ve bu derneklerin çalışmalarına katılma hakkına sahiptir.

12. Kamuyla İlişkiler

Hâkim, kamu nezdinde hâkimlik mesleğinin itibarını yükseltecek şekilde davranır.

Hâkim, görülmekte olan belirli dava süreçlerine ve bu davalardaki mahkeme kararlarına ilişkin bir görüş ifade etmez.

Hakim; hukuk, hukuk sistemi ve yargı sisteminin işleyişi konularındaki kamusal tartışmalara katılabilir.

Hâkim; kamu içindeyken veya medya, yazılı makaleler, radyo veya televizyon programları, halka açık toplantılar, dersler vs. yoluyla toplumsal olgular konusunda yorumda bulunurken sergilediği görüntünün, ifade ettiği görüşlerin ve genel davranış biçiminin yasal düzenlemelere ve işbu belgenin hükümlerine uygun olmasına azami gayret sarf eder.

Hâkim, dava esnasında ve davayla bağlantılı olarak kendi kişiliğine vurgu yapmaktan ve görüş ve düşüncelerini özellikle medya vasıtasıyla dile getirmekten kaçınır.

13. Hâkimlerle ve Mahkeme Çalışanlarıyla İlişkiler

Hâkimler, mahkemedeki tüm çalışanlara doğru şekilde davranmakla yükümlüdür.

Hâkimler, meslektaşlarıyla ilişkilerini ve mesleki işbirliğini geliştirir ve iyi bir şekilde sürdürür.

Hâkim, mahkeme danışmanlarına mesleki gelişimlerinde destek olur.

Hakim, mahkemedeki stajyerlerin hukuk bilgilerini geliştirmelerini sağlamalı, edinilen bilgilerin ve hukuk teorisinin pratikteki uygulanışının isabetli ve eksiksiz olmasına yönelik gayret gösterilmelidir.

Hâkim, mahkeme danışmanlarının ve mahkeme stajyerlerinin etik davranış düzeylerini işbu Etik Kuralları belgesine uygun olarak geliştirir.

14. Etik Kurallarının İhlali

Hâkimler, işbu Etik Kurallarına uymakla yükümlüdür.

Herkes, bir hâkimin bu belgenin hükümlerine aykırı olan davranışlarına dikkat çekme hakkına sahiptir.

Bir şikâyetin hedefindeki hâkimin görev yaptığı mahkemenin hâkimler kurulu başkanı, söz konusu şikâyeti hâkimler kuruluna sunar.

Hâkimler Kurulu, söz konusu hâkimin şikâyete karşı yanıt vermesini sağlar.

Hâkimler Kurulunun bir şikâyetin haklı gerekçelere dayandığını tespit etmesi halinde

Kurul, Etik Kurallarının ihlal edildiği kararını alır.

Hâkim, kararın bildirildiği tarihten sonraki sekiz gün içerisinde Etik Kurallarının ihlal edildiği yönündeki Kurul kararına karşı itirazda bulunma hakkına sahiptir. İtiraz, Mahkemeler Kanunu‟nun 107. maddesinin 2. fıkrasında bahsi geçen Kurul tarafından, Kurul üyelerinin oy çoğunluğuyla karara bağlanır.

Nihai karar, hâkimin görevini ifa ettiği mahkemenin başkanına bildirilir.

İşbu Etik Kuralların ihlaline ilişkin hükümler, Etik Kurallarının yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşen ihlaller için geçerlidir.

15. Nihai Hükümler

İşbu Etik Kuralları, 26 Ekim 2006 tarihinde Hırvatistan Cumhuriyeti’ndeki tüm Hâkim Kurulları Başkanları Konseyinin bir oturumunda kabul edilmiş ve aynı gün yürürlüğe girmiş olup Hırvatistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yargılama dönemi, susma dönemidir

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk
Yargılama dönemi, susma dönemidir / Prof. Dr. Sami Selçuk 
Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Aşağıdaki görüşler daha önceleri de sık sık açıklanmıştır. Yeniden anımsatmaya zorlanmak kuşkusuz çok üzücüdür.

Şu noktayı asla unutmamak gerekir: Günümüzde hukuk ve yargı bağımsızlığı bilincine ulaşmış ve “hukukun üstünlüğü”nü benimsemiş halklara, evet, sadece bu tür toplumlara uygar toplum denmektedir.

Bu toplumların, temel özelliği yargılama erkinin tam bağımsız olmasıdır. Bir suç işlendiğinde suçlanan kişi, yalnızca yasama ve yürütme erklerinden değil, devletlilerden ve sokaktaki insandan da bağımsız olan yargılama organının önüne taşınır; o kişinin yöneltilen suçu işleyip işlemediğinin belirlenmesi istenir. Tam bu aşamada uygar toplumlar yargıçlara şunları söylerler: “Suçlanan kişi, bir nesne, eşya değil, saygınlığıyla donanımlı ve şerefli bir hukuk öznesidir. Sanığa yetkin bir savunma olanağı vererek, ‘insan (özne) için konmuş hukukun’ (hominum causa omne ius constitutum est) içinde kalarak ve dış dünyaya kulaklarını tıkayarak, duyu organlarınla doğrudan ve yüz yüze iletişime geçtiğin tanık, belge, bulgu vb. kanıtlara başvurarak, onu herkesin gözü önünde yargıla, hiçbir gücün, erkin etkisinde kalmaksızın özgür vicdani kanına göre yüzde yüz suçlu olduğuna inandığın takdirde mahkûm et, tersi durumda ise kesinlikle akla!”

Uygar toplumlarda özellikle de devletlilere hukuk bunları dedikten sonra herkes geriye çekilir, hukukun diyeceğini sabırla ve sessizce bekler.

Evet, hukukun üstünlüğünü ve yargının/yargılamanın bağımsızlığını hukuk ve adalet bilinciyle ve sağduyuyla içselleştirmiş uygar toplumların değişmez niteliği budur.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri on yedinci yüzyılda İngiltere’de yaşanmıştır.

Başpiskopos Richard Bancroft‘ın üst mahkemelerin kilise mahkemeleri üzerindeki denetimini kırmaya çalıştığı dönemde Üst Mahkeme Başyargıcı Edward Coke (1552-1634) ile Kral arasında 1612’de adalet tarihinin ders verici olaylarından ve konuşmalarından biri yaşanmıştır.

Dinsel olmayan bir suç nedeniyle Kilise Mahkemesi, yetkisini aşarak ve laik mahkemeyi dışlayarak birini tutuklamak ister. Bunun üzerine olaya el koyan Kral I. James ile Başpiskopos Bancroft, şu görüşte birleşirler: “Kral, kral adına yargı kuran yargıçların yerine geçerek her zaman karar verebilir.”

Evet, yargıçlar, o dönemde geleneksel hukuka göre kral adına karar vermektedirler. Ancak sorun bu denli sıradan değildir. Başka boyutları da bulunmaktadır.

Coke, bunları anımsatarak ve “Kral, İngiliz hukukuna göre hiçbir davada asla karar veremez. Dava, hukuka göre yalnızca mahkemelerce çözülebilir” diyerek buna karşı çıkar. Doğa, akıl ve mantık konularında öğrenim gördüğünü belirten Kral, hukukun akla, mantığa dayandığını ve uyuşmazlığı çözmek için bunların yeterli olduğunu söyleyince Başyargıç Coke, Kral’ın bu konularda yetkin bilgisinden kuşku duymadığını, ancak uyrukların yaşam, miras ve mallarına ilişkin davaları çözmek için doğal aklın yetmediğini, uzun deneyimler sonucu elde edilen “hukuksal akıl”la donatılmak gerektiğini söyler. Kral ise, bu görüşü reddeder ve kendisinin yasalara bağımlı kılınmasının ihanet olduğunu belirtmekle yitinir.

Bunun üzerine Coke, Krallık Kurulunun önünde, kralla çatışmayı göze alarak, adalet tarihine geçen şu ünlü yanıtı verir: “Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak, herkes gibi Kral da yasalara uymak zorundadır.”

Edward Coke’un “hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukuku”nu savunanlara verdiği bu ders verici yanıt ve özdeyiş, ABD Yüksek Mahkemesinin adalet tarihinin ünlü olaylarını yansıtan pirinç kapısındaki kabartmalardan biriyle insanlığın hukuk bilincine kazınmıştır.

Ancak yargıçların yürütme ve yasama organlarına karşı bağımsız olmaları elbette yeterle değildir.

Yargıçlar, dış dünyaya, özellikle basına karşı da bağımsız olmalıdırlar.

Bu da yetmez. Yargıçlar, yargılama yaparken ve yargı kurarken kendi inançlarını ve görüşlerini ayraç içine almalı; kendi görüş ve inançlarına karış da bağımsız olmalıdırlar.

Özetle uygar her toplumda yargı bağımsızlığının en az koşulları bunlardır. O toplumlarda insanlar, yargılama erkinin önüne gelmiş davalar konusunda mahkemelerin kararlarını sabırla beklerler.

16 Temmuz 2016 kalkışması üzerine ve daha sonraları açılan birçok dava ile ilgili yargılamalar, günümüzde de sürmektedir. Bir kesiminde sanık sayısı çoktur; yargıçların işi yorucu, sorumlulukları ağırdır. Bu yargılamaların sonucunda eylemleri sanıkların yaptıkları vicdani kanıya göre belirlendiği takdirde bu eylemlerin suç hukukundaki adları ortaya çıkacaktır.

Bunun için yargıçların her türlü etki ve telkinden (aşılama) uzak, sağlıklı bir ortamda yargılama yapıp karar vermeleri gerekir.

Buna karşılık ülkemizde her Allah’ın günü hukukçular dâhil, her boydan insan, akşamdan sabaha uyuşmazlık konusundaki yargısını mahkemelerden önce açıklamak için yarış içindedir. Hemen herkes, bu konuda yargıçların yerine geçerek görsel ve yazılı basın organlarında hüküm kurmaktadır. Bunların arasında hukukçuların, bilim insanlarının bulunması ise ayrı bir sorundur; bilinçsizlik ve utanç örneğidir!

Aslında bu durum, yargılama erkinin bağımsızlığı ve yansızlığı konularında bilinçsizliğin ötesinde yüzeysel bir aymazlıktır. Bu noktada da kalınmamaktadır. Her boydan siyasetçi de sıraya girmiş. “Suçüstü yakalandıkları halde” sanıkların mahkemelerde “görmedim, duymadım, konuşmadım” dediklerini, ancak “acı sondan kurtulamayacaklarını” dünya kamuoyu önünde yüksek sesle söylüyor. Adalet için karşı çıkması gerekenler de, bu bilinçsizliği aymazlıkla alkışlıyorlar.

İlkin herkese, yargılamalarla ilgili değerlendirme heveslilerine ve özellikle Anayasa’ya uyacaklarına ilişkin şereflerin ortaya koyarak ant içenlere Anayasa’nın çoğu devletin anayasasında yer alan hükümlerini anımsatmak isterim: “Yargı(lama) yetkisini bağımsız mahkemeler kullanır” (m. 9, 138). “Suçluluğu (mahkemece) hükmen belirleninceye değin kimse suçlu sayılmaz” (ünlü ve küresel suçsuzluk karinesi, m. 38). “Yargıçlar, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdanî kanılarına göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ya da kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde (aşılama) bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ya da herhangi bir demeçte bulunulamaz” (m. 138).

Onlara ve halkımıza şunları söylemek isterim:

Bildiğimce Cumhuriyetin hiçbir döneminde yargıçlar, kararlarını etkileyecek böylesine yersiz ve hastalıklı tartışmalarla kuşatılmamışlar, yargıçların yerine geçilerek hiçbir dönemde bu türden yargılar kurulmamıştır.

Dolayısıyla yargılama erki, yine hiçbir dönemde bu denli güven yitirmemiş, işlevsizleşmemiş, silikleşmemiştir.

Siz istediğiniz kadar “yargılama erki bizde bağımsızdır” diye yırtının. Asıl olan, AİHM’nin kararlarında vurguladığı üzere, yaşanandır, “görünen/görülebilir olan”dır (visible).

Yargıç olmalarını salık verdiğim öğrencilerim bile bunun ayrımında. “Bu koşullarda yargıçlık yapmamızı öneriyor musunuz?” diye soruyorlar.

Kaygılar, tasalar, üzüntüler içindeyim.

Yargılama erkinde bulunduğum sırada böyle bir sorunsalla ve soruyla hiç karşılaşmamışımdır. O dönemi bile beğenmeyenlerin iktidarında bu yaşadıklarım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına bile siyasetçilerin yargıçlara yönelik söylemlerinin girdiği bir dönemi yaşamak, beni hem utandırıyor, hem de kaygılandırıyor.

Efendiler, elbette 16 Temmuz olayında yapılan eylemler, yargıçlar tarafından ele alınacak, değerlendirilecektir.

Ancak şu noktalar asla unutulmamalıdır: Bu eylemin ya da eylemlerin ve bunlara kimlerin katıldığının belirlenmesi yetkisi ve tekeli, olmazsa olmaz ilkelerine göre duruşmayı kotaran yargıçlara; eylemlerin belirlenmesinden sonra bunların hukuktaki adlarının ne olduğunu açıklama tekeli de yine yargıçlara aittir. Siyasetçilere, köşe yazarlarına, sokaktaki insanlara değil.

Yineleme pahasına söylüyorum. Unutmayın. Uygar bir toplumda yalnızca “yargıç, (sadece) yasanın/hukukun dilidir” (judex est lex loquens). Bu yüzden yargıca “canlı yasa” (Faruk Erem) denmiştir.

Ancak unutulmamalıdır ki, her yargıç, her şeyden önce bir insandır. Adaletin gerçekleşmesi için çabalarken hiç kuşkusuz çok duyarlıdır. Sanıldığının tersine duygusuz bir araç, makine de değildir. Bağımsızlık ve yansızlık dünyasında kendi yetersizliğini ve güçsüzlüğünü yenmeye çabalayan yargıç, özellikle de bir suç olayını yargılayan yargıç, suçbilimin kliniğinin katkılarını da gözeterek, suçlulukla savaşıma katılmaktadır. Bu açılardan hem doğru karar vermek, hem de yaratıcı olmak; bütün bunları yerine getirirken de sanık sözcüğünün ve bu niteliği taşıyan kimsenin sıradan bir ad olmadığını gözetmek zorundadır. Yargıç, bu koşullarda yalnızca kuru ve biçimsel bir yargılama yapmamakta, aynı zamanda suçlamayı, sanığı ve onun bütünüyle kişiliğini de duyumsamaktadır. Duruşmadan edindiği izlenimlerle birlikte çağcıl bilimlerin ışığında karar verecektir. Unutulmamalıdır ki, tıpta hasta hekime iç dünyasını açmakta; yargılamada ise sanık, iç dünyasını çoğu zaman gizlemekte, yargıcı yanlış yollara sürüklemeye çabalamaktadır. Bu yüzden yargı kurarken içe bakış yöntemi elbette yetmeyecektir. Öte yandan aşılamalara (telkin) karşı yargıç, çok duyarlı olacak, içgüdüsel (insiyaki) yargılardan özenle kaçınacaktır. Nasıl gündüz saat on iki denilince insanda acıkma duygusu depreşirse, yargıç da, kendisine yönelik aşılamalardan (telkin), bulaştırma gücü yüksek coşkulardan uzak duracaktır (Ayrıntılı bilgi için bkz. Erem, Faruk, Suç Bilim Açısından Adalet Psikolojisi, Ankara, 1997, s. 252-260).

Öyleyse yargılamanın önüne gelen davalarda lütfen herkes kendini o yargılamayı yürüten yargıçların yerine koysun; onlara bir şeyler tekin etmeye kalkışmasın. Kısaca hiç kimse hiç kimse dışarıdan gazel okumasın ve uygar yüzümüzü lekelemesin.

Tamam anladım. Adalete, hukuka, anayasaya vurgun değilsiniz. Ama hiç değilse yargılamaya ve adalete saygılı olun! Anayasa’ya uyun!

Birincisi, etik bir ödev; ikincisi, anayasal bir görevdir.

Ve her ikisi de, yukarıda değinildiği üzere, uygar insan ve toplum olmanın ölçütüdür.

Evet. Yargılamalar bitinceye değin uygarlık iddiasında olanlara, sadece üç maymunu oynamak düşer. O kadar.

Daha sonra ne isterlerse yapsınlar. İstedikleri kadar görsünler, duysunlar, konuşsunlar, öfkelensinler, bağırıp çağırsınlar!

Ama lütfen şimdilik susma hakkınızı kullanın. Yargılamaya karışma suçunun suçlusu, sanığı olmayın.

Eğer susmazsanız, şunu hiç unutmayın: Yanlış kurulan her kararda, yargının önüne gelemeseniz bile, yargılamanın önüne taşınmasanız bile, bir suçlu olarak sizin de payınız olacaktır.

Sizlere tavsiyem şudur: Türk Ceza Yasası’nın 277 ve 288’inci maddelerini okuyun.

O zaman Yasa’nın iletisinin ne olduğunu ve konunun ne denli duyarlı daha iyi anlarsınız.

Başyargıç Coke’tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: “Görmeyin, duymayın, konuşmayın!”

Evet, görseniz bile, duysanız bile, özellikle asla konuşmayın.

Çünkü yargılama dönemi, susma dönemidir.

Makale T24’te yayımlanmıştır. 



Prof. Dr. Sami SELÇUK
Eski Yargıtay Birinci Başkanı
İ. D. Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi

Yapay Zekâ Çağında Sosyal Öğrenme Teorisine Dayalı Usta–Çırak Metoduyla Avukatlık Eğitimi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA SOSYAL ÖĞRENME TEORİSİNE DAYALI USTAÇIRAK METODUYLA AVUKATLIK EĞİTİMİ – Avukat Fahrettin Kayhan

Bilişim çağından sonra son yıllarda yapay zekâ çağından bahsedilir olmuştur. Yapay zekâ verileri benzeri görülmemiş hızlarda işleme ve analiz etme yeteneğiyle hukuk meslekleri de dâhil olmak üzere birçok endüstriyi dönüştürerek çeşitli sektörlerde sıçrama yaratmıştır. Yapay zekânın hukuk sektörüne entegrasyonu, sadece hizmet süreçlerini değil, aynı zamanda hukuk profesyonellerinin, müvekkillerin ve yargı organlarının deneyimlerini dönüştürüyor. Yapay zekâ sözleşme incelemelerine yardımcı olmaktan hukuki araştırmalara kadar, değerli bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Hatta yapay zekânın hukuk mesleklerinin yerini alacağı, avukatlık ve yargıçlık başta olmak üzere hukuk mesleklerinin tarihe karışacağı endişesi sıklıkla dile getirilir olmuştur. Orta vadede bu öngörü imkân dâhilinde olsa bile, yapay zekânın insan avukatların yerini tamamen alacağı fikri şimdilik gerçekçi bir tahmin olmaktan uzaktır.

Hiç kuşkusuz yapay zekâ; hukuka erişimin artırılması, hukuki danışmanlık hizmetlerinin kapsam ve hızının artması ve maliyetinin düşmesi, hukuki belge ve sözleşmelerin hazırlanması, davaların analizi ve strateji geliştirme, mahkeme kararlarının tahmin edilmesi gibi birçok konuda hukukçulara destek olmaktadır. Ancak, hukuk mesleği, kişileri yargı organları önünde savunmak, insan gereksinimlerini anlamak ve karmaşık kişilerarası etkileşimde rol almak gibi temelde beşeri sorunlarla ilgilidir. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine birçok yönden yardımcı olabilirken, insan dokunuşunun yerini alamaz. Hukuk mesleklerinde üstlenilen roller, yapay zekânın şimdilik sağlayamayacağı bir düzeyde insan etkileşimi ve duygusal zekâ gerektirir.

Hal böyle olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz çağda hukukçuların yapay zekâyı rakip olarak görmeyip, ondan bir yardımcı olarak etkin olarak yararlanmaları bir zorunluluktur. Yenilikleri benimsemekte geride kalanlar, yeniliği geç benimseyenler sistem dışı kalmaya mahkûm olacaklardır. Yapay zekâ, hukuk profesyonellerine ve öğrencilere yönelik eğitim materyallerini kişiselleştirerek en güncel hukuki gelişmeler ve mevzuat değişikliklerine erişimi hızlandırmaktadır. Bu, sürekli öğrenme sürecini destekleyerek hukuk pratiğine uyum sağlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle yapay zekâ, hukuk eğitiminde de vazgeçilmez bir araçtır.

Yapay zekânın avukatlık eğitimine sağladığı en önemli katkı, öğrenme süreçlerini bireyselleştirme kapasitesidir. Öğrenci, bu süreçte kendi hızında ilerleyebilir ve anlık geri bildirim alabilir. Ayrıca karmaşık hukuki meselelerde farklı bakış açılarını görme imkânı bulabilir. Bunun yanında, yapay zekâ destekli analiz araçları öğrencilerin karşılaştırmalı hukuk perspektifi geliştirmesine de katkı sunabilir. Farklı hukuk sistemlerine ilişkin metinlere hızlı erişim, küresel hukuk pratiğine uyum açısından önemlidir. Ancak bu eğitim fırsatları, öğrencinin pasif tüketiciye dönüşmemesi koşuluyla anlam kazanır. Eğitim sürecinde temel amaç, teknolojiyi kullanabilen ama teknolojiye bağımlı olmayan hukukçular yetiştirmektir.

Yapay zekâ çağında meslekte “ustalık” da tartışılır olmuştur. Hukuksal enformasyonun ve teknolojinin ışık hızında değiştiği bu dünyada, ustalığın kıdemle ölçülemeyeceği bir dönüşümü yaşıyoruz. Değil yapay zekâyı kullanmak, UYAP portalını bile etkin olarak kullanamayan, çağdaş araştırma araçlarından yararlanmasını bilmeyen kıdemli bir avukat, avukatlık eğitiminde ne kadar ‘usta’ olarak nitelenebilir? Teknolojiyi etkin kullanamayan avukat, çok erken yaşlanacak ve sistem dışı kalacaktır. Yapay zekâ çağında tecrübenin anlam ve değeri de değişmiştir. Tecrübe, büyük ölçüde yeniliklere uyum becerisi ile ilintili hale gelmiştir. Geldiğimiz noktada çağa uyum sağlamış, teknolojiden etkin şekilde yararlanan beş yıllık bir avukat, otuz yıllık bir avukattan daha tecrübeli sayılabilir. Yenilikleri takip etmeyen bir avukatın bilgileri birkaç yıl içinde eskiyecek ve avukat sistem dışı kalacaktır.

Avukatlık eğitimi, yalnızca hukuki bilginin aktarımından ibaret olmayıp; mesleki reflekslerin kazandırılması, etik değerlerin içselleştirilmesi ve stratejik düşünme becerisinin geliştirilmesini de kapsayan çok boyutlu bir süreçtir. Bu yönüyle avukatlık eğitimi, tarihsel olarak usta–çırak modeli üzerine inşa edilmiştir. Yapay zekânın hukuk alanında giderek daha fazla kullanılması ise bu modelin geçerliliğini yitirdiği değil, aksine yeniden tanımlanması gerektiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Yapay zekâ destekli araçlar; hukuki araştırma, içtihat taraması, metin analizi ve belge hazırlama gibi alanlarda hız ve verimlilik sağlamaktadır. Ancak bu araçların avukatlık eğitiminde etkin ve sağlıklı biçimde kullanılabilmesi, usta–çırak ilişkisinin merkezde tutulmasına bağlıdır. Zira yapay zekâ, hukuki bilgiye erişimi kolaylaştırsa da, hukuki muhakeme, mesleki sezgi ve etik değerlendirme yetisini tek başına kazandıramaz.

Usta–çırak modeli içerisinde yapay zekânın en işlevsel kullanımı, yardımcı ve tamamlayıcı bir rol üstlenmesiyle mümkündür. Eğitim sürecinde çırak (stajyer avukat), dosyayı öncelikle kendisi incelemeli; olay, delil ve hukuki sorun ayrımını yaparak ilk değerlendirmesini oluşturmalıdır. Yapay zekâ bu aşamada, dosyanın özetlenmesi, benzer içtihatların bulunması ve olası hukuki risklerin işaretlenmesi gibi destekleyici işlevler görebilir. Ancak bu çıktılar, ustanın rehberliği ve denetimi olmaksızın kesin doğru olarak kabul edilmemelidir.

Dilekçe yazımı eğitimi bakımından da benzer bir yaklaşım benimsenmelidir. Yapay zekânın doğrudan dilekçe yazan bir araç olarak kullanılması, çırak açısından eğitici olmaktan ziyade köreltici bir etki yaratabilir. Etik ve pedagojik açıdan doğru olan yöntem; çırağın dilekçeyi bizzat kaleme alması, yapay zekâdan yalnızca dil, sistematik ve alternatif argümanlar konusunda destek alması, nihai değerlendirme ve yönlendirmenin ise usta tarafından yapılmasıdır. Bu sayede çırak, yalnızca “nasıl yazıldığını” değil, “neden o şekilde yazılması gerektiğini” öğrenir.

Hukuki araştırma ve içtihat çalışmaları bakımından yapay zekâ, geniş veri havuzlarını kısa sürede tarayabilme avantajı sunmaktadır. Ancak hangi içtihadın somut olay bakımından anlamlı olduğu, hangi kararın uygulamada karşılık bulacağı ve hangi argümanın stratejik olarak öne çıkarılması gerektiği gibi hususlar, ancak ustanın deneyimiyle öğretilebilir. Bu noktada usta–çırak etkileşimi, yapay zekâ çıktılarının eleştirel süzgeçten geçirilmesini sağlayan temel mekanizmadır.

Yapay zekâ çağında modern usta–çırak ilişkisinin bir diğer önemli boyutu, birlikte öğrenme ve tersine mentörlük sürecidir. Genç avukatların ve stajyerlerin teknolojik araçlara daha hızlı adapte olabilmesi, kıdemli avukatların ise mesleki deneyim, strateji ve etik konularda derin bilgiye sahip olması, karşılıklı bilgi paylaşımını zorunlu kılmaktadır. Bu durum, klasik tek yönlü eğitim anlayışından farklı olarak, usta ve çırağın birlikte geliştiği dinamik bir modeli ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında avukatlık eğitiminde usta–çırak modelinin terk edilmesi değil, yapay zekâ araçlarıyla güçlendirilmesi gerekmektedir. Yapay zekâ, eğitimin öznesi değil; ustanın rehberliğinde kullanılan bir araçtır. Mesleki sorumluluğun devredilemezliği, insan denetimi ve etik ilkeler korunarak kullanılan yapay zekâ, avukatlık eğitimini niteliksel olarak ileri taşıyabilecek önemli bir imkân sunmaktadır.

Teknolojik gelişmelere rağmen usta–çırak metodu halen değerli ve geçerli bir eğitim modelidir. Model çırağa, yapay zekânın henüz veremeyeceği, mesleki refleks kazandırır, etik ve meslek kültürü aktarımı sağlar, stratejik düşünmeyi öğretir ve gerçek dünyaya adaptasyonu hızlandırır.

Ustaçırak Etkileşiminde Birlikte Öğrenme Süreci (Tersine Mentörlük Uygulaması)

Yapay zekâ çağında usta–çırak etkileşimi, ustanın çırağı yetiştirdiği tek yanlı bir etkileme olmaktan çıkmıştır. Yapay zekânın imkânlarından da yararlanarak birlikte öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi bir zorunluluktur. 38 yıllık bir avukat olarak yapay zekâ ile ilgili teknik bilgileri 2 yıllık ve 4 yıllık kıdemi olan üstatlarımdan öğrendim. Stajyerlerimden öğrenmeye de devam edeceğim. Yazıhanemizde öğrenci stajı yapan Ekin Ozan Özşahin ve Merve Erbaş meslektaşlarımla yapay zekâdan etkin bir şekilde yararlanma konusunda fikir birliğine vardık. Bu konuda öğrendiklerimizi karşılıklı olarak paylaşacağız. Önceliğimiz “yapay zekâ okuryazarlığımızı” geliştirmek. Ama çalışmalarımızda araştırma ve analiz süreçlerimizi tamamen yapay zekâya devretmek gibi bir niyetimiz kesinlikle yok. Çalışmalarımızda “Yapay zekânın İnsan denetimli kullanımı” ilkesiyle hareket edeceğiz.

Günün Sonunda

Stajyerlerimize Konya Barosu avukatlarından Avukat Ahmet Kerem ÇAKIN üstadımızın Avukatlar İçin Yapay Zekâ ile Dilekçe Yazımı adlı Seçkin Yayıncılık’tan çıkan kitabı birlikte çalışmak üzere armağan ettik.

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

0
Mimarlık Etiği

MİMARLIK ALANINDA DEONTOLOJİK (mesleki etik) KODLAR

Bu taslak UIA ve ACE tarafından yayınlanan etik kurallardan ve TMMOB MİMARLAR ODASI MİMARLIK MESLEĞİNİ UYGULAMA, MİMARLAR ARASI DAYANIŞMA, MİMARLIK ŞEREF VE HAYSİYETİNİ KORUMA YÖNETMELİĞİ’nden yararlanılarak TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi bünyesinde mimarlık etiği alanında oluşturulan bir kurul tarafından Ekim 2008’de hazırlanmıştır.

(TASLAK) EKİM 2008

Giriş

Bu kodlar nerede uygulanırsa uygulansın, bütün mesleki faaliyetler için geçerlidir. Söz konusu ilkeler topluma, mimarlık ürünleriyle ilgili işverenler ve kullanıcılara, inşaat endüstrilerine ve gerek mesleğin gerekse toplumun mirasını oluşturan bir bilgi ve yaratı devamlılığı olan mimarlık sanat ve bilimine karşı yükümlülükleri kapsamaktadır.

Mimarların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalara uyum sağlama konusunda yetersiz kalmaları veya başarısız olmaları, her zaman bir yasal veya idari süreç başlatılması gerektiği anlamına gelmeyebilir.

Fakat yine de, buradaki kuralların belirlediği çerçevede olmayan davranışlar, bir mimarlık hizmeti sunucusunun çalışma prensibi ve yetkinliği konusunda bir değerlendirme yapılırken dikkate alınması gereken bir nokta olacaktır.

1. Genel Yükümlülükler

1.1.Mimar mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetini kapsayan ve eğitim, sınav, staj, sürekli mesleki gelişim ve deneyim yoluyla gelişen sistematik bir bilgi ve kuram bütününe sahip olmalıdır. Bu süreç, mimarın gerekli standartları karşıladığı konusunda kamuoyuna güvence vermelidir.

1.2. Mimar, mimarlık sanatı ve bilimine ilişkin bilgilerini yitirmemeli ve ilerletmeli, mimarlığın bir bütün olarak ortaya koyduğu kazanımlara saygılı olmalı, bunların gelişmesine katkıda bulunmalı ve mimarlık sanatı, bilimi ve hizmetiyle uğraşırken bilgiye dayanan ve tarafsız mesleki değerlendirmeleri bütün diğer amaçların üstünde tutmalıdır,

1.3. Mimar, topluma, işverenlerine, meslektaşlarına ve ürettiklerini kullananlara, bilgi ve birikimiyle, mesleki sorumluluk ve görev anlayışı ile hizmet vermelidir,

1.4. Mimar mesleğinin uygulanmasıyla ilgili alanlardaki mesleki bilgi ve becerilerini sürekli olarak geliştirmek üzere çaba harcamalıdır,

1.5. Mimar, mimarlıkta eğitim, araştırma, staj, tasarım, teknoloji, eğitim, meslek pratiği, yapım yöntemleri ve uygulamayla ilgili tüm alanlarda standartların yükseltilmesi için çalışmalıdır,

1.6 : Mimar, mümkün olduğu ölçüde, ilgili sanatları desteklemeli ve yapı endüstrilerinin bilgi birikimi ve yeterliliğine katkıda bulunmalıdır,

1.7. Mimar, kendi ofis işleyişleri içinde izleme ve değerlendirme işlevini de yerine getiren yeterli ve etkin süreçlerin bulunmasını ve işlerini tam bir şekilde, verimli olarak ve zamanında yürütebilmelerini olanaklı kılacak, yeterli sayıda yetkin ve denetimci eleman bulunmasını sağlamalıdır.

1.8. Mimarın, kabul edilemeyecek bir uzlaşma yoluna gitmek zorunda kalmaktansa, mimarlık hizmetleri veya iş sözleşmesini feshetme hakkı bulunmalıdır.

1.9. Mimar, sözleşme öncesi görüşmelerde bulunurken, aynı iş veya hizmet için başka bir mimar tarafından önerilen ücreti dikkate alarak, daha önce yaptığı ücret önerisinde buna göre değişiklik yapmamalıdır.

2. Topluma Karşı Yükümlülükler

2.1. Mimar, toplum çıkarlarını korumak adına, mesleki faaliyetlerini ve sorumlu oldukları işleri ve hizmetleri düzenleyen yasaların içerik ve özlerine uymalı ve bu tür iş ve hizmetler süresince gerçekleştirdiği mesleki faaliyetlerin toplumsal ve çevresel etkilerini dikkate almalıdır.

2.2. Mimar, mimarlığı ürettiği toplumun değerler sistemine, doğal ve kültürel mirasına saygı duymalı, bunların korunması ve geliştirilmesine yardımcı olmalıdır.

2.3. Mimar, mümkün olan en yüksek tasarım kalitesine ulaşarak, yalnızca çevreyi iyileştirmek için değil, aynı zamanda bu çevre içindeki yaşam ve yaşama ortamı kalitesinin sürdürülebilir bir şekilde iyileştirilmesi yönünde çaba göstermeli ve yaptıkları işin, bu işin verdiği ürünleri kullanması veya bunların varlığından yararlanması beklenebilecek herkesin en geniş anlamdaki çıkarları üzerindeki etkilerini tam olarak gözetmelidir.

2.4. Mimar, kendisini veya mesleki hizmetlerini hiç bir zaman doğruluktan uzak veya yanıltıcı biçimde sunmamalı veya tanıtmamalıdır. Onların adına çalışıp çalışmadıklarına bakılmaksızın, başkalarının da bu tür davranışlarda bulunmasına izin vermemelidir.

2.5. Mimar, mesleki yükümlülükleriyle bağdaşmayacak veya bağımsızlığı, tarafsızlığı veya dürüstlüğü konusunda kuşku uyandırabilecek davranışlarda bulunmaktan veya kendisini böyle bir duruma sokmaktan her zaman kaçınmalıdır,

2.6. Mimar, sahip olduğu bilgiye veya mesleki görüşe ters düşen, ya da başkaları için yanıltıcı veya adaletsiz olduğunu bildiği, ya da mesleği, işvereni veya kullanıcıyı küçük düşürücü herhangi bir yazılı veya başka türlü bir ifadede bulunmamalı, böyle bir ifadeyi desteklememeli veya kabullenmemelidir.

2.7. Mimar bu Etik Kuralları ve bunların yanı sıra, verdiği veya vermeyi amaçladığı hizmetlere ilişkin diğer davranış kuralları ve yasaları incelemeli ve bunlara uymalıdır.

2.8. Mimar, hizmetlerini önyargısız ve tarafsız değerlendirmeler yaparak gerçekleştirmelidir.

2.9. Mimar, bütün mesleki hizmetlerin sağlanmasında, ilgili teknik ve mesleki standartları göz önünde tutmalıdır. Mimarlık sanatı, bilimi ve işinin gerçekleştirilmesinde bağımsız, tarafsız, bilgiye dayalı ve profesyonel görüşler tüm diğer amaçlardan önce gelmelidir.

2.10.Mimar, uygun olduğu oranda, vatandaşlar ve meslek adamları olarak toplumsal faaliyetlere katılmalı ve mimarlıkla ilgili konularda toplumun bilinçlendirilmesine destek verimlidir,

2.11. Mimar, özel sektörde ya da kamu görevlisi olarak mesleğini icra ederken ülke coğrafyasını, iklimsel ve kültürel farklılıkları, toplum ve kullanıcı yararlarını dikkate almalı, işvereni bu çerçevede uyarmalı, bu konuda sorumluluk üstlenmeli, kamuda projelerin elde edilme sürecinde yarışmalar yönteminin uygun olduğu konusunda işvereni ikna etmeye çalışmalıdır.

2.12. Mimar mesleğini icra ederken eserinin içinde yer alacağı kentin kimliğini, bütünlüğünü, görünümünü zedeleyecek çözümlerden kaçınmalı, her bir yapının kent bütünü içindeki öneminin bilincinde olarak çözümler üretmek konusunda sorumlu davranmalıdır.

2.13. Mimar “toplumsal yarar” kavramının bilinciyle hareket etmeli, kentte “rant” odaklı beklentileri içeren mesleği icra faaliyetleri içinde bulunmaktan kaçınmalı, bu tür gelişmelerden Mimarlar Odası’nı haberdar etmelidir.

2.14. Mimar kentin gerçek ihtiyaçlarının tespiti konusunda yol gösterici olmalı, buna yönelik öneriler geliştirilmelidir.

2.15. Mimar mesleğini icra ederken öncü ve geliştirici kimliğini ön planda tutmalı, benzer çevreler oluşmasına karşı olarak özgün ürünler elde edilmesi konusunda sorumlu davranmalıdır.

3. İşverene Karşı Yükümlülükler

3.1. Mimar, gerçekleştirdiği iş ve hizmetleri bağlılıkla, bilinçli olarak, yetkince ve profesyonel bir biçimde yürütmek ve bunu yaparken gerekli dikkati, beceriyi ve titizliği göstererek bağımsızlığını, tarafsızlığını ve dürüstlüğünü korumak konusunda işverene karşı yükümlülük taşır.

3.2. Mimar, işveren veya gelecekteki kullanıcılar tarafından ifade edilen ihtiyaç ve isteklere, bunların burada belirtilen İlkeler ve Uygulamalar ile karşıtlık yaratmaması koşuluyla, saygı göstermelidir. İşvereni veya gerekirse kullanıcıyı, ortaya çıkan veya çıkabilecek karşıtlıklar konusunda hemen bilgilendirmelidir.

Bu konuda açık bir anlaşma sağlanmaması halinde, mimarın ya kurallara uygun bir şekilde bu ihtiyaç ve istekleri karşılaması ya da mimarlık hizmeti veya iş sözleşmesini feshetmesi gerekir.

3.3. Mimar, mesleğiyle ilgili bir işi ancak yeterli bilgi ve yeteneğe sahip olduğunda ve gerektiği durumlarda, belirli bir hizmet için anlaşılan ücretin işverenlerine karşı tüm yükümlülüklerini her yönden karşılamak için yeterli mali ve teknik olanağı sağladığında veya sağlayacağından emin olduğunda kabul etmelidir.

3.4. Mimar, emeklerinin karşılığını, yalnızca ilgili hizmet veya iş sözleşmesinde belirtilen ücretler ve primler kapsamında almalıdır.

3.5. Mimar, işverenlere, güncel veya gelecekteki kullanıcılara, müteahhitlere ve diğer ilgili kişi veya kuruluşlara, haberdar oldukları ve çıkar çatışması yaratabilecek önemli durumları bildirmelidir. İşin sürdürülmesine karar verilirse, mimar mevcut koşulların bahsi geçen kişi veya kuruluşların çıkarlarına zarar vermeyeceğini ve kendi görevlerinin önünde engel oluşturmayacağını garanti altına almalıdır.

3.6. Mimar, işverenlerine ve güncel veya gelecekteki kullanıcılara bağımsız ve tarafsız önerilerde bulunmalıdır.

3.7. Mimar mesleğiyle ilgili işlerini gerekli beceri, dikkat ve özenle, gereksiz gecikmelere yol açmadan ve, kendi denetimleri altında olduğu süreç boyunca, üzerinde anlaşılmış makul bir süre içinde yürütmelidir,

3.8. Mimar, işverenlerini, onlar adına üstlendiği işlerin veya hizmetlerin ilerleyişi hakkında ve bunun yanı sıra, özellikle işveren tarafından kalite veya maliyet konusunda belirli sınırlamaların konmuş olması halinde, hem iş veya hizmetlerin hem de projenin kalitesi ve maliyetini etkileyebilecek tüm konularla ilgili olarak düzenli olarak bilgilendirmelidir.

3.9. Mimar, üstlendikleri proje, iş ve hizmetlerin ölçeğine bağlı olarak yasa karşısında sahip oldukları yükümlülükler için hem miktar hem de süre açısından yeterli bir mesleki sorumluluk sigortasına sahip olmalıdır,

3.10. Mimar, şikayetlere zamanında ve nazik bir şekilde, yazılı olarak cevap vermelidir.

3.11. Mimar, işvereni iş sözleşmesinde yer alsa da almasa da- anlaşmazlıkların çözümünde kullanılabilecek yöntemler hakkında bilgilendirmelidir:

3.12.Mimar, bir işi alabilmek için özendirici herhangi bir teklifte bulunmayacaktır,

3.13.Mimar müşterilerinin işlerinin mahremiyetine saygı gösterecektir ve gizli bilgileri, müşterinin veya örneğin açıklama yapılmasının mahkeme kararı ile talep edilmesi durumunda olduğu gibi, başka bir yetkili merciin önceden izni olmadan açıklamamalıdır.

4. Mesleğe ve Meslektaşına Karşı Yükümlükler

4.1. Mimar, bağımsızlık, tarafsızlık, mesleki gizlilik ve dürüstlük kurallarını koşulsuz benimseyerek mesleğin saygınlığını korumakla ve mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmakla yükümlüdür,

4.2. Mimar, diğer kişilerin meşru hakları ve çıkarlarına saygılı bir şekilde davranmalı ve bunun yanı sıra da, kendi meslektaşlarının mesleki isteklerini ve katkılarını olumlu bir şekilde kabul etmeli, onların da haklarına saygı göstermelidir.

4.3. Mimar, iş ve hizmetlerine diğerleri –çalışanlar, işveren, kent plancıları, peyzaj mimarları, diğer mimarlar, çok disiplinli profesyonel firmalar veya şirketler, sanatçılar, iç mekân tasarımcıları, inşaat ekonomistleri, uzmanlar, müteahhitler ve proje ekibindeki diğer kişiler- tarafından yapılan katkıları da olumlu bir şekilde kabul etmelidir,

4.4. Mimar, meslektaşlarının eserlerini ve çalışmalarını, tahkir edici olmadan, mimarlık bilim ve sanatının verileri çerçevesinde, dürüst, nesnel ve yapıcı olarak eleştirebilir. Kendi çalışmalarına yönelik bu tarz eleştirileri de hoşgörü ile karşılar,

4.5. Mimar, mesleki etkinliklerini bağımsızlık, tarafsızlık, gizlilik, dürüstlük, doğruluk ve adalet ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirmelidir,

4.6. Mimar, yaptığı eylemlerde mesleğin bağımsızlık, tarafsızlık, saygınlık ve dürüstlüğünü sergilemek konusunda çaba göstermeli, kendi temsilci ve çalışanlarının da davranışlarını buradaki etik kurallara uygun bir şekilde gerçekleştirmelerini sağlamalıdır,

4.7. Mimar mesleki başarısını kendi çalışmaları üzerine kurmalıdır. Meslektaşlarını küçümseyerek ya da kötüleyerek kendini ön plana çıkartmamalıdır. Meslektaşlarının eser ve hizmetlerine karşı tutumunda mesleki saygıyı esas almalıdır,

4.8. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde katılımcıların fikrî haklarının korunmasını içermeyen bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.9. Mimar, şartnamesinde ve yapılacak sözleşme örneğinde sağlanacak iş veya hizmetin açıkça anlaşılamadığı veya seçilecek kişilerin mesleki nitelik değerlendirmesinin ön planda olmadığı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidirler.

4.10. Mimar, önerilen ücretlerin projenin veya mimarın seçiminden önce açıklanacağı bir tasarım yarışmasına katılmamalı veya bu tür ihalelere teklif veya öneri vermemelidir,

4.11. Mimar, mesleki faaliyetleriyle ilgili mali işlemlerin yasalara uygun bir şekilde idare edildiğinden emin olmalıdır,

4.12. Mimarın temsilcileri, imza sahibinin söz konusu projenin tasarımcısı olması veya söz konusu projenin imza sahibinin doğrudan denetimi ve yetkisi altında hazırlanmış olması durumu dışında, yapı izni, planlama izni, yapı yönetmeliği onayı veya diğer ilgili yasal belgelere ulaşmak üzere başvuruyu imzalayamazlar.

4.13. Mesleği düzenleyen bir merci veya bir meslek kuruluşu, kayıtlı veya lisanslı bir mimara veya bir firma, şirket veya mimarlık hizmetlerini sunmak konusunda kayıtlı veya yetkili olan başka bir tüzel kişiliğe karşı şikayette bulunduğunda veya dava açtığında, ilk durumda mi2mar veya büyük ortağı, ikinci durumda ise firma, şirket veya diğer tüzel kişiliğin başkanı veya yöneticisi şahsen (yani bir yasal veya diğer temsilci aracılığı olmaksızın) bu şikayet veya davanın muhatabı olmalıdır.

4.14.Mimar, başka bir mimarın yaptığı bir iş konusunda görüş vermek üzere görevlendirildiği zaman, bu davranış ilerde açılacak veya halen devam etmekte olan bir hukuk davasını açıkça etkilemediği sürece, diğer mimarı durumdan haberdar etmelidir,

4.15. Mimarlar ortakları ve çalışanları için uygun bir çalışma ortamı sağlamalı, onlara emeklerinin karşılığını adil
bir şekilde vermeli ve mesleki gelişmelerini olanaklı kılmalıdır.

Abusus non tollit usum

0
Abusus non tollit usum
Abusus non tollit usum

Abusus non tollit usum, Roma Hukukundan günümüze ulaşmış Latince deyimlerdendir. Bir şeyin yanlış kullanılması onun doğru kullanılamayacağı anlamına gelmez ve suiistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez. Bir şey suistimal edilince onun düzgün kullanımını etkilememelidir. Bir hakkın kötüye kullanılması, onun doğru kullanımını ortadan kaldırmak için yeterli ve geçerli bir argüman değildir.

Abusus non tollit usum, kötüye kullanımı önlemek için alınacak tedbirlerin o hakkın kullanılmasını yasaklamayı gerektirmemesini ifade etmektedir. Bir eylem, olgu ve olaydan birilerinin zarar görmesi ondan istifade edenlerin istifade etme hakkını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir inanç, doktrin, kural ve bakış açısı çarpıtılabilme ve kötüye kullanılabilme özelliği taşıması nedeniyle tümden zararlı addedilemez. Ateş her tarafı yakıp yıkabilir ancak onun doğru bir şekilde kullanılması ve ateşte yemek pişirilmesi önlenemez. Örneğin, kamu görevlisine hediye vermenin kötüye kullanılması hediye vermenin tamamen yasaklanmasını gerektirmez. Yine, bir yargıç ya da kamu görevlisi görevini kötüye kullanıyor diye o meslek ve kamu görevinin gereksizliği ileri sürülemez.

Türk Medeni Kanunu İyiniyet ve Dürütlük Kuralları 

Medeni Kanunun 2. maddesine göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Medeni Kanunun 3. maddesine göre ise; Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.”

Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Yani bir hak sahibi hakkını kullanırken ve borçlu borcunu öderken objektif iyi niyet kurallarına uymak, dürüst davranmak, başkalarını zarara uğratmamak zorundadır. Hak sahibi başkasına zarar vermek amacını taşımasa bile hareketi açıkça iyi niyet kurallarına aykırı ise ve başkasını zarara uğratıyorsa veya hak sahibine sağladığı yarar ile başkasına verdiği zarar arasında aşırı dengesizlik varsa bu durumu hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirebiliriz. Anayasa başta olmak üzere, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve Türk B.K. hak sahibinin hakkını kullanırken objektif iyi niyet kuralları içinde hareket etmesini emretmiş aksi davranışın hukuk düzeni tarafından korunamayacağını belirtmiştir.

Belgin Erdoğmuş

0
Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, 16.03.1941 tarihinde İstanbul, Beykoz’da doğmuş, ilkokulu Beykoz’da 1952 yılında bitirmiştir. Erdoğmuş, 1960 yılında Avusturya Lisesinden (Sankt George) mezun olmuştur. Erdoğmuş, liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, fakülteden mezun olduktan sonra 1966 yılında Roma Hukuku kürsüsünde asistan olarak atanarak göreve başlamıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun uygulamalarından şikayetçi olan öğretim üyeleri Ali Ülkü Azrak, Ömer Yörükoğlu ve Anayasa Hukukçusu Prof. Erdoğan Teziç ile birlikte İstanbul Üniversitesinden istifa ederek ayrılmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş,1999 yılı sonunda ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na getirilmiş,  2010 yılında aynı fakültede Emeritus Profesör unvanını almış, vefatına kadar bu üniversitede görev yapmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş, 06.11.2013 tarihinde vefat etmiş, cenazesi Teşvikiye Camiinden kaldırılmıştır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’a Armağan, İstanbul 2011 yılında Der Yayınları tarafından yayınlanmıştır.

Almanca, İngilizce ve Latince bilen Belgin Erdoğmuş’un değişik zamanlarda yayınlanan çevirileri, makaleleri ve kitapları bulunmaktadır.

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’a Armağan

Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş’un Eserleri

In Diem Addictio, Actio Publiciana in Rem, Roma Hukuku Dersleri, Roma Eşya Hukuku, Roma Hukuku Meseleleri, Roma Hukuku Pratik Çalışmaları, Hukukta Latince Terimler ve Özlü Sözler, Roma Borçlar Hukuku Dersleri bunlardan bazılarıdır.  Türkiye’nin sayılı Roma Hukuku profesörlerinden olan Erdoğmuş, eserlerinin çoğunu Prof. Dr. Bülent Tahiroğlu ile birlikte yazmış, kaleme almış olduğu eserlerin çoğu hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur ve halen okutulmaktadır.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme

0

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de düzenlene Uluslararası Hava Hukuku Konferansı sonunda, 23 Eylül 1971 tarihinde imzalanmıştır. Sözleşme bu nedenle, Montreal Sözleşmesi olarak bilinmektedir.

Sözleşme, Türkiye tarafından imzalanarak 17 Nisan 1975 tarihli ve 1888 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş ve 29 Kasım 1975 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giriştir.

Sivil Havacılık Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Sözleşme – Montreal Sözleşmesi 

Bu Sözleşmeye taraf olan devletler,

Sivil havacılığın güvenliğine karşı kanun dışı eylemlerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürdüğünü, hava servislerinin işletilmesini ciddi şekilde etkilediğini ve dünya uluslarının sivil havacılığın güvenliğine olan güvencesini sarstığını;

Bu gibi eylemlerin ciddi bir endişe konusu olduğuna;

Bu gibi eylemlerin önlenmesi amacıyla suçluların cezalandırılması için uygun tedbirlerin alınmasına ivedilikle gerek olduğunu, düşünerek aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

Madde 1 

1. Herhangi bir şahıs, kanuna aykırı ve kasıtlı olarak;

a) Uçuş halindeki bir uçakta bulunan bir şahsa karşı uçağın emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir şiddet hareketinde bulunursa; veya,
b) Servisteki bir uçağı tahrip eder veya böyle bir uçağı uçamayacak hale getirecek şekilde veya uçuş halinde eninim yetini tehlikeye düşürmesi muhtemel bir hasara uğratırsa; veya,
c) Servisteki bir uçağa, bu uçağı tahrip’ etmesi muhtemel olan veya onu uçamayacak hale getirecek veya uçuş halinde emniyetini tehlikeye düşürmesi muhtemel olacak şekilde hasara uğratabilecek bir cihaz veya maddeyi herhangi bir şekilde koyar veya koydurtursa; veya,
d) Hava seyrüsefer kolaylıklarını tahrip eder veya hasara uğratır veya bunların işletilmesine müdahale ederse ve bu fiillerden biri uçuş halindeki uçağın emniyetini tehlikeye düşürebilecek mahiyette ise; veya,
e) Yanlış olduğunu bildiği bilgiler vermek suretiyle uçuş halindeki bir uçağın emniyetini tehlikeye düşürürse, suç işlemiş olur.

2. Keza, bir şahıs :

a) Bu maddenin l’inci paragrafında belirtilen suçlardan herhangi birini işlemeye teşebbüs ederse;
veya,
b) Bu suçlardan herhangi birini işleyen veya işlemeye teşebbüs eden şahsın suç ortağı ise, suç işlemiş olur.

Madde 2

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:

a) Bir uçak, bindirme ve yüklemeyi takiben bütün dış kapılarının kapatıldığı andan, indirme ve boşaltma için bu kapılardan herhangi birinin açıldığı ana kadar uçuş halinde kabul edilir; mecburi iniş halinde, yetkili makamlar, uçağın ve uçaktaki şahısların ve eşyanın sorumluluğunu yükleninceye kadar uçuş devam ediyor kabul edilecektir;
b) Bir uçak, belirli bir uçuş için yer personeli veya mürettebat tarafından uçuş öncesi hazırlıklara başlanılması ile inişten sonraki yirmi dört saat içerisinde serviste kabul edilir; her halde, serviste bulunduğu süre, bu maddenin (a) fıkrasında belirtilmiş olan, uçağın uçuş halinde bulunduğu tüm süreyi kapsayacaktır.

Madde 3 

Her Akit Devlet, l’înci maddede belirtilen suçları, ağır cezalarla cezalandırılacak suçlar haline getirmeyi taahhüt eder.

Madde 4

1. Bu Sözleşme askerî maksatlar ile, gümrük ve polis hizmetlerinde kullanılan uçaklara uygulanmayacaktır.

2. l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda; uçağın yurt içi veya uluslararası bir sefer yapmakta olmasına bakılmaksızın, bu Sözleşme ancak:

a) Uçağın fiilî veya programlanmış iniş veya kalkış noktası, uçağın tescil edildiği Devletin ülkesi dışında ise; veya,
b) Suç, uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmişse, uygulanacaktır.

3. Bu Sözleşme, bu maddenin 2’nci paragrafı hükümleri saklı kalmak şartiyle, l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında öngörülen durumlarda suçlu veya sanığın uçağın tescil edildiği Devletten başka bir Devletin ülkesinde bulunması halinde de uygulanacaktır.

4. 9’uncu maddede sözkonusu edilen Devletler bakımından ve l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b), (c) ve (e) fıkralarında belirtilen durumlarda, bu maddenin 2’nci paragrafının (a) fıkrasında işaret edilen noktalar aynı Devlet ülkesi içinde bulunursa, bu Devletin 9’uncu maddede belirtilen Devletlerden biri olması halinde, suç o Devletten başka bir Devletin ülkesinde işlenmedikçe veya suçlu sanık o Devletten başka bir Devletin ülkesinde ele geçirilmedikçe, bu Sözleşme uygulanmayacaktır.
5. l’inci maddenin l’inci paragrafının (d) fıkrasında öngörülen durumlarda, bu Sözleşme, ancak hava seyrüseferinde kullanılıyorsa uygulanacaktır.

6. Bu maddenin 2, 3, 4 ve 5’inci paragraflarının hükümleri, l’inci maddenin 2’nci paragrafında öngörülen durumlarda da uygulanacaktır.

Madde 5

Her Akit Devlet, suçlar üzerinde, aşağıdaki hallerde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır :

a) Suç, o Devletin topraklarında işlendiğinde;
b) Suç, o Devlette tescil edilmiş bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde;
c) İçinde suçun işlendiği uçak, sanık hâlâ içinde iken kendi ülkesine indiğinde;
d) Suç, esas işyeri veya, böyle bir işyeri olmadığı takdirde, devamlı ikametgâhı o Devletin ülkesinde bulunan bir kiracıya mürettebatsız alarak kiralanmış bir uçağa karşı veya uçağın içinde işlendiğinde.

2. Her Akit Devlet, aynı şekilde, sanık kendi ülkesinde bulunduğu ve onu bu maddenin l’inci paragrafında sözkonusu edilen Devletlerden herhangi birine 8’inci madde uyarınca iade etmediği takdirde l’inci maddenin l’inci paragrafının (a), (b) ve (c) bentlerinde ve o suçlarla ilgili olduğu ölçüde, l’inci maddenin 2’nci paragrafında belirtilen suçlar üzerinde kendi yargı yetkisini tesis etmek için gereken tedbirleri alacaktır. 3. Bu Sözleşme, millî hukuka göre kullanılan herhangi bir cezai yargı yetkisini bertaraf etmez.

Madde 6 

1. Şartların kendisini yetkili kıldığına kani olduktan sonra, suçlunun veya sanığın ülkesinde bulunduğu herhangi bir Akit Devlet onu gözaltına alacak veya muhafazasını sağlayacak diğer tedbirleri alacaktır. Gözaltına alma ve diğer tedbirler o devletin hukuku uyarınca olacak, fakat ancak, ceza yargılaması veya iade işlemlerinin başlatılmasını mümkün kılmak için gerekli süre boyunca devam edebilecektir.

2. Bu devlet, derhal olayın hazırlık soruşturmasını yapacaktır.

3. Bu maddenin l’inci paragrafı uyarınca gözaltına alınan bir şahsa, vatandaşı olduğu devletin en yakın yetkili temsilcisi ile derhal irtibat kurmasında yardımcı olunacaktır.

4. Bir Devlet, bu madde uyarınca, bir şahsı gözaltına alınca.

5. Maddenin l’inci paragrafında belirtilen devletlere, göz altına alınan şahsın vatandaşı olduğu devlete ve gerekli görüyorsa, diğer ilgili devletlere, şahsın gözaltına alındığını ve gözaltına alınmasını gerektiren şartlan derhal bildirecektir.

Bu maddenin 2’nci paragrafında öngörülen hazırlık soruşturmasını yapan Devlet, soruşturma sonuçlarını anılan devletlere derhal bildirecek ve yargı yetkisini kullanmak niyetinde olup olmadığını belirtecektir.

Madde 7

Sanığın, ülkesinde yakalandığı Akit Devlet, eğer onu iade etmezse, herhangi bir istisna tanımadan ve suç kendi ülkesinde işlenmiş olsun veya olmasın, olayı ceza kovuşturması yapılması maksadiyle yetkili makamlarına intikal ettirmek zorunda olacaktır. Bu makamlar kararlarını, o devletin hukukuna göre ciddi nitelikteki herhangi bir adi suç için öngörülen usuller uyarınca vereceklerdir.

Madde 8

1. Bu suçlar, Akit Devletler arasında mevcut herhangi bir suçluların iadesi antlaşmasında iadeyi – gerektiren suçlar arasında yer almış addolunacaktır. Akit Devletler, aralarında akdolunacak suçluların iadesi konusundaki her antlaşmada, bu suçları, iadeyi gerektiren suçlar olarak dahil etmeyi taahhüt ederler.

2. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlayan bir Akit Devlet, aralarında suçluların iadesi antlaşması bulunmayan diğer bir Akit Devletten, suçlunun iadesi için bir talep alırsa, bu suçlar bakımından, bu sözleş meyi suçlunun iadesi için hukuki bir dayanak kabul edip etmemekte serbesttir. Suçlunun iadesi talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen diğer şartlara bağlı olacaktır.

3. Suçlunun iadesini bir antlaşmanın mevcut olması şartına bağlamayan Akit Devletler bu suçları, talepte bulunulan devletin hukukunda belirtilen şartlara bağlı olarak kendi aralarında iadeyi gerektiren suçlar olarak kabul edeceklerdir.

4. Akit Devletler arasında suçluların iadesi bakımından, bu suçların her biri, sadece vukubulduğu yerde değil, aynı zamanda 5’inci maddenin 1’inci paragrafının (b), (c) ve (d) fıkralarına göre yargı yetkisini tesis etmesi gereken devletlerin ülkelerinde de işlenmiş gibi işlem görecektir.

Madde 9

Müşterek hava taşıma işletmeleri veya uluslararası işletme teşekkülleri tesis eden ve müşterek veya uluslararası tescile tâbi uçaklar işleten Akit Devletler, her uçak için yargı yetkisini kullanacak ve bu Sözleşme bakımından tescil edilen devlet sıfatını taşıyacak devleti, usulüne uygun olarak, aralarında tayin edecekler ve bu tayinden Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtını haberdar edecekler ve anılan teşkilât da keyfiyeti bu Sözleşmeye taraf olan bütün devletlere duyuracaktır.

Madde 10

1. Akit Devletler, 1. maddede belirtilen suçların işlenmesini önlemek amaciyle, uluslararası ve milli hukuka göre her türlü tedbir almaya çalışacaklardır.

2. l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işlenmesi nedeniyle bir uçuş geciktiğinde veya kesintiye uğradığında, uçak veya yolcular ve mürettebat, ülkesinde bulunan Akit Devlet, mümkün olur olmaz yolcuların ve mürettebatın yollarına devam etmelerini kolaylaştıracak ve uçağı ve yükünü, gecikmeksizin, meşru sahiplerine iade edecektir.

Madde 11

1. Akit Devletler, bu suçlara ilişkin ceza kovuşturmalarında birbirlerine en geniş ölçüde yardım sağlayacaklardır. Her halükârda talepte bulunulan Devletin hukuku uygulanacaktır.

2. Bu maddenin 1. paragrafındaki hükümler, cezai konularda karşılıklı yardımlaşmayı kısmen veya tamamen düzenleyen veya düzenleyecek olan ikili veya çok taraflı diğer herhangi bir antlaşmanın doğurduğu yükümlülükleri etkilemeyecektir.

Madde 12

l’inci maddede belirtilen suçlardan birinin işleneceği inancında olan bir Akit Devlet, milli hukukuna uygun olarak, bü konuda sahip bulunduğu bilgileri 5. maddenin 1. paragrafında belirtildiğine inandığı Devletlere iletecektir.

Madde 13

Her Akit Devlet, aşağıdaki hususlarla ilgili olarak sahip bulunduğu herhangi bir bilgiyi, milli hukukuna uygun olarak mümkün olduğu kadar süratle Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilâtı Konseyine bildirecektir.

a) Suçun oluş şekilleri,
b) 10. maddenin 2. paragrafı uyarınca yapılan işlem;
c) Suçlu veya sanıkla ilgili olarak alman tedbirler ve özellikle iade işlemlerinin veya diğer hukukî işlemlerin sonuçları.

Madde 14

1. İki veya daha fazla Akit Devlet arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması ile ilgili olarak çıkan ve müzakere yoluyla halledilemeyen bir anlaşmazlık, bunlardan birinin isteği üzerine hakeme havale edilecektir.

Tahkim için istekte bulunulan tarihten itibaren altı ay içinde taraflar hakem heyetinin kuruluşu konusunda anlaşmaya varamazlarsa, taraflardan herhangi biri, Divanin Statüsü uyarınca yapılacak bir müracaatla anlaşmazlığı Uluslararası. Adalet Divanına götürebilir.

2. Her Devlet, bu Sözleşmeyi imzalama veya onaylama veya Sözleşmeye katılma sırasında, kendisini bir önceki paragrafla bağlı saymadığını beyan edebilir. Diğer Akit Devletler, böyle bir ihtirazi kayıt koyan Devlete karşı bir önceki paragrafla bağlı olmayacaklardır.

3. Bir önceki paragrafa göre böyle bir ihtirazi kayıt koymuş olan herhangi bir Akit Devlet, depoziter Hükümetlere bildirmek suretiyle, her zaman bu kaydı geri alabilir.

Madde 15

1. Bu Sözleşme, 8-23 Eylül 1971 tarihleri arasında Montreal’de yapılan Uluslararası Hava Hukuku Konferansına (Bundan böyle Montreal Konferansı olarak anılacak) katılan Devletlerin imzasına Montreal’de 23 Eylül 1971 tarihinde açık olacaktır. 10 Ekim 1971 tarihinden sonra, bu Sözleşme Moskova, Londra ve Washington’da bütün Devletler için imzaya açık olacaktır, tşbu Sözleşmeyi, bu maddenin 3. paragrafı uyarınca yürürlüğe girmeden önce imzalamayan herhangi bir Devlet, her zaman Sözleşmeye katılabilir.

2. Bu Sözleşme, imzalayan Devletlerin onayına tâbi olacaktır. Onay belgeleri ve katılma belgeleri, burada Depoziter Hükümetler olarak tayin edilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetlerine tevdi edilecektir.

3. Bu Sözleşme, Montreal Konferansına katılan ve bu Sözleşmeyi imzalayan on Devlet tarafından onay belgelerinin tevdii tarihinden otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

4.Diğer Devletler için bu Sözleşme, işbu maddenin 3. paragrafında belirtildiği şekilde, yürürlüğe giriş tarihinde veya onay ya da katılma belgelerinden en sonuncusunu tevdi ettikleri tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

5, Depoziter Hükümetler, her imza tarihini, her onay veya katılma belgesinin tevdi tarihi, bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi ile diğer hususları, işbu Sözleşmeyi imzalayan ve ona katılan bütün Devletlere derhal bildireceklerdir.

6. Bu Sözleşme, yürürlüğe girer girmez, Depoziter Hükümetler tarafından Birleşmiş Milletler Anayasasının 102. maddesi ve Uluslararası Sivil Havacılık Sözleşmesinin (Şikago, 1944) 83. maddesi uyarınca tescil ettirilecektir.

Madde 16

1. Herhangi bir Akit Devlet, Depoziter Hükümetlere yazılı ihbarda bulunmak suretiyle, bu Sözleşmeyi feshedebilir.

2. İşbu fesih keyfiyeti, yazılı ihbarın Depoziter Hükümetler tarafından alındığı tarihten itibaren altı ay sonra hüküm ifade edecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken usulü veçhile Hükümetlerince yetkili kılınan ve aşağıda imzaları bulunan tam yetkili temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Montreal’de, bindokuzyüzyetmişbir yılı Eylül ayının yirmi-üçüncü günü İngilizce, Fransızca, Rusça ve
İspanyolca dillerinde her biri aynı derecede geçerli dört metin halinde ve üçer orijinal nüsha olarak düzenlenmiştir.

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması – 1993

0

Türkiye – Estonya Dostluk Antlaşması, 7 Aralık 1993 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşmasınm Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 24 Şubat 1995 Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Estonya – Türkiye İlişkileri

Türkiye Atatürk döneminde, Estonya’yı 23 Ocak 1924’te diplomatik olarak tanıma kararı almıştır. 1924 yılının Mayıs ayında Varşova Orta Elçiliği’ne atanmış olan İbrahim Tali (Öngören)’e, Estonya ile dostluk antlaşması imzalaması için yetki verilmiştir. 1 Aralık 1924 günü Dostluk, Siyasal İşbirliği, İttifak ve Tarafsızlık Antlaşması (Münakit Muhadenet Muahedenâmesi) imzalanmıştır.

“Mün’akit Ticaret ve Seyrüsefain Mukavelenâmesi” 12 Mart 1928 günü Ankara’da imzalanmıştır.  Bu mukavelename daha sonra, 16 Eylül 1929 günü Muahedename’ye dönüştürülmüş, 18 Mayıs 1931 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye ve Estonya, gümrük, ticaret, ekonomik, teknik işbirliği ve teknik yardımlar bakımından ilişkileri güçlendirebilmek amacıyla 13 Mart 1935 ve 6 Haziran 1937 tarihlerinde Ankara’da iki ayrı “Ticaret ve Kliring Anlaşmaları” imzalamıştır. Ticaret Anlaşması ve Kliring Anlaşmasını tamamlayan protokol 29 Ağustos 1938 günü imzalanmıştır.

Nuri Batu, 19 Eylül 1935 günü Estonya Cumhurbaşkanı’na güven mektubu sunarak Tallin’de ilk Türk temsilciliğini açmıştır.

Estonya, iki dünya savaşı arasında yaklaşık yirmi yıl bağımsız bir ülke olarak kaldıktan sonra önce Nazi orduları tarafından işgal edilmiş, 6 Ağustos 1940 tarihinde ise Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiştir.

Estonya da SSCB’den ayrılarak yeniden bağımsızlığını elde etmesi üzerine ilişkiler de yeniden başlamıştır.

2 Ekim 1991 tarihinde imzalanan Ortak Bildiri’yle iki ülke arasında diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir.

Türkiye ile Estonya arasında 3 Haziran 1997 tarihinde Tallinn’de “Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Serbest Ticaret Anlaşması” imzalanmıştır.

 6 Eylül 2005 tarihinde Ankara’da imzalanan ekli “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Estonya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kültür, Eğitim, Bilim, Gençlik ve Spor Alanlarında İşbirliği Programı” tesis edilmiştir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE ESTONYA CUMHURİYETİ ARASINDA DOSTLUK VE İŞBİRLİĞİ ANDLAŞMASI

Aşağıda «Taraflar» olarak adlandırılacak olan Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti,

Birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkelerine dayanarak aralarındaki karşılıklı dostluk bağlarını güçlendirmek ve aralarındaki işbirliğini geliştirmek arzusuyla,

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti arasında 1 Aralık 1924 günü imzalanmış olan Dostluk Andlaşmasına olan bağlılıklarını teyid ederek,

Birleşmiş Milletler Yasası, Helsinki Nihaî Senedi ve Yeni Bir Avrupa için Paris Yasası ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı süresince kabul edilen diğer belgelerin amaç ve ilkelerine olan bağlılıklarını yineleyerek,

Aşağıdaki konularda anlaşmışlardır:

Madde : 1

Taraflar, ilişkilerini karşılıklı yarar, güven ve işbirliği temelinde her alanda geliştirmek ve genişletmek konusunda anlaşmışlardır.

Madde : 2

Taraflar, ilişkilerinin düzenli şekilde gelişmesini sağlamak amacıyla ikili ilişkilerinin seyri ile her ilki tarafı da ilgilendiren bölgesel veya uluslararası konularda düzenli aralarla Dışişleri Bakanlıkları üst düzey yetkilileri arasında siyasî danışmalarda bulunacaklardır.

Madde : 3

Taraflar, iş adamlarının birbirlerinin ülkelerindeki ve üçüncü ülkelerdeki ekonoml’ik ve ticarî projelimle işbirliği; yapmalarını d’esteklleyecekierd’r. Taraflar bu amaçla
ilgili kuruluşları arasında ekonomik alanda danışmalarda bulunulmasını teşvik edeceklerdir. Taraflar, ekonomik, biilimsieil’, tekn’ilk ve hukukî alanlarda düzenlü danışmalarla
bilgi ve deneyim değişimini destekleyeceklerdir.

Madde : 4

Taraflar, ekonomi ve bankacılık dallarında yetkililerin ve uzmanların eğitilmesinde işbirliğine önem verecekler ve bu alanlarda her düzeyde öğrendi ve stajyer değişimini teşvik edeceklerdir.

Madde : 5

Taraflar, parlamentoları ve siyasî partileri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine önem vermektedirler. Bu amaçla taraflar, parlamentolarında karşılıklı dostluk grupları oluşturulması için çaba göstereceklerdir.

Madde : 6

Taraflar, aralarındaki kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi konusunda kararlıdırlar.

Tararlar, ülkelerindeki üniverversitelere, kültürel ve sanat kuruluşlarına, aralarında doğrudan işbirliği yapmalarını önereceklerdir.

Madde : 7

Taraflar, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi ilkeleri çerçevesinde birbirileri nezdindeki resmî misyonlarının etkinliklerini kolaylaşacaklardır.

Taraflar ayrıca, konsolosluk ilişkilerini geliştirmek amacıyla konsolosluk alanında anlaşmalar imzalamak olanaklarını araştıracaklardır.

Madde : 8

Taraflar, ulaştırma ve haberleşme alanlarında işbirliğinin geliştirilmesinde kararlıdırlar.

Taraflar, basın, radyo ve televizyon alanlarında işbirliğini ve her türlü haber, bilgi ve yayın değişimini ve dağıtımını destekleyeceklerdir.

Madde : 9

Taraflar, kamu kuruluşları, iş çevreleri, meslek ve sanat kuruluşları ile sendikaları arasında ilişkiler kurulmasını destekleyeceklerdir ve anılan kuruluşların temsilcileri arasında karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilmesini teşvik edeceklerdir.

Madde : 10

Taraflar, aralarındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandıracağı inancı ile kentler ve yerel yönetimler arasında temasların ve işbirliğinin geliştirilmesine katkıda ‘bulunacaklardır. Taraflar bu amaçla, şehirleri arasında «kardeş şehir» bağları kurulmasını destekleyeceklerdir. ‘

Madde : 11

Taraflar, gerekçesi ve amacı ne olursa olsun, her tür terör eylemine karşı olduklarını ve terörizmin hiçbir koşulda haklı gömülmeyeceğini vurgularılar.

Taraflar, uluslararası terörizme, örgütlenmiş suçlara, silah ve uyuşturucu madde ile tarihî ve sanat eserleri kaçakçılığına karşı mücadelede işbirliğinde bulunacaklardır.

Madde : 12

Taraflar, işbu Andlaşma ile geliştirilen işbirliğinin ve dostluk ilişkilerinin, üçüncü ülkelerin çıkarlarına karşı olmadığını ve diğer devletler ile imzalanmış olan ikili ve çok taraflı anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerini hiçbir şekilde etkilemeyeceğini belirtirler.

Madde : 13

İşbu Andlaşma onaylanacak ve bu Andlaşmanın onayına ilişkin en son ‘bildirimin alımını izleyen gün yürürlüğe girecektir.

İşbu Andlaşma on yıl süreli olup, Taraflardan birinin yürürlük süresinin dolmasından bir yıl önce yazılı olarak feshi ihbarda bulunmaması halinde beşer yıllık sürelerle yürürlükte kalmaya devam edecektir.

Bu Andlaşma Ankara’da 7 Aralık 1993 günü Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde ikişer nüsha olanak, ve her bir metin de aynı ölçüde özgün olmak üzere imzalanmıştır.  Yorumda farklılık  olması hallinde İngilizce metin dikkate alınacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı : GEREKÇE ve Meclise Yapılan Açıklamalar 

Estonya ile 1924 yılında kurulan ilişkilerimiz 1940 yılında bu ülkenin Sovyetler Birliği tarafımdan işgal edilmesine kadar gelişerek devam etmiştir. 1940 yılında başlayan Sovyetler Birliği işgalini Türkiye tanımamıştır. İşgalin sona ererek Estonya’nm bağımsızlığını yeniden kazanması üzerine, Bakanlar Kurulu, 3 Eylül 1991 günü Estonya ile ilişkilerimizin yeniden başlatılmasını kararlaştırmıştır. 7 Eylül 1992 günü Vilnius Büyükelçiliğimiz Estonya’ya akredite edilmiştir. Bu yeni dönemde, iki ülke ilişkileri kısa bir süre içinde hızla gelişmeye başlamış ve ikili ilişkilerin pek çok alanında anlaşma taslakları değişimi yapılmıştır. Bu çerçevede sadece üç maddeden oluşan 1924 tarihli «Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşması»nın yerini alacak bir andlaşmanm hazırlanması yönünde de karşılıklı olarak çalışmalar başlatılmıştır.

İmzalanma aşamasına getirilen «Türkiye Cumhuriyeti ile Estonya Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve İşbirliği Andlaşması», Estonya Cumhurbaşkanı Lennart Merii’nin Ankara’ya yaptığı resmî ziyaret sırasında, 7 Aralık 1993 günü imzalanmıştır.

‘Bu Andlaşma, dünyamızda yaşanan modernleşmeyi, uluslararası ilişkilerin geçirdiği evreleri, diplomatik, siyasî, ekonomik, kültürel ilişkilerin kazandığı yeni boyutları göz önüne alarak, 1 Aralık 1924 tarihli «Dostluk Andlaşması», ile oluşturulan ikili ilişkilerimizin ahdi altyapısını günümüz koşullarına uyarlamakta ve ikili ilişkilerimizi her alanda, karşılıklı yarar ve saygı temelleri üzerinde ileriye götürme yönünde iki tarafta da bulunan siyasî iradeyi somutlaştırmaktadır.

Andlaşmanın içeriği özetle aşağıda sunulmaktadır:

DİBACE

Tarafların birbirlerinin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı ile içişlerine karışmama ilkeleri çerçevesinde aralarındaki dostluk bağlarını ve işbirliğini geliştirmek arzusunda oldukları belirtilmekte, 1 Aralık 1924 günlü Türkiye – Estonya Dostluk Andlaşmasına bağlı oldukları teyit edilmekte, BM Yasası ve AGİK belgelerinin amaç ve ilkelerine olan bağlılıkları yinelenmektedir.

Madde : 1

Tarafların, ilişkilerini her alanda geliştirme ve genişletme konusunda mutabık oldukları belirtilmektedir.

Madde : 2

Tarafların, Dışişleri Bakanlıkları arasında düzenli danışmalarda bulunacakları kaydedilmektedir.

Madde : 3

Tarafların, işadamlarının işbirliği yapmasını, ekonomik, bilimsel, teknik ve hukukî alanlarda danışmalarda bulunulmasını özendirecekleri belirtilmektedir.

Madde : 4

Ekonomi ve bankacılık alanlarında eğitim konusunda işbirliği yapılacağı ve öğrenci ve stajyer değişiiminin destekleneceği belirtilmektedir.

Madde : 5

Parlamentolar ve siyasî partiler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla dostluk grupları kurulması yönünde gayret sarf edeceği ifade olunmaktadır.

Madde : 6

Tarafların, kültürel ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesi yönünde kararlı oldukları, üniversrteleriıne, kültürel ve sanat kuruluşlarına işbirliği yapmalarını önerecekleri belirtilmektedir.

Madde : 7

Diplomatik ve konsolosluk ilişkileri düzenleyen Viyana Sözleşmeleri uyarınca birbirleriınin resmî misyonlarının faaliyetler>ini kolaylaştıracakları, konsolosluk alanında anlaşmalar imzalama olanaklarını araştıracakları kaydedilmektedir.

Madde : 8

Ulaştırma ve haberleşme alanında işbirliğinin geliştirileceği, basın yayın alanında haber ve bilgi değişimini içerecek işbirliğinıin destekleneceği kaydedilmektedir.

Madde : 9

Tarafların, çeşitli kamu kuruluşları arasında ilişkiler kurulmasını ve geliştirilmesini destekleyecekleri belirtilmektedir.

Madde : 10

Yerel yönetimler arası işbirliğinin geliştirilerek, aralarında kardeş şehir bağlarının kurulmasının teşvik edileceği kaydedilmektedir.

Madde : 11

Tarafların her türüne karşı oldukları terörizmin hiçbir koşulda haklı görülemeyeceği ve uluslararası’ terörizme, örgütlü suçlara ve kaçakçılığa karşı işbirliği yapılacağı vurgulanmaktadır.

Madde : 12

Bu Andlaşmanın hiçbir üçüncü devlete karşı olmadığı, diğer devletlerle imzalanan andlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri etkilemeyeceği belirtilmektedir.

Madde : 13

Andlaşmanın onaylandıktan sonra, onaya ilişkin en son bildirimin karşı tarafa iletilmesini izleyen gün yürürlüğe gireceği, on yıl süreli olduğu, yürürlüğünün sona ermesinden bir yıl önce diğer tarafa yazılı feshi ihbarda bulunulmaması durumunda beşer yıllık sürelerle uzayacağı, Türkçe, Estonca ve İngilizce dillerinde düzenlendiği, farklı yorumlama halinde İngilizce metnin esas alınacağı kaydedilmektedir.

Elveda Anayasa

0
Elveda Anayasa-Kemal Gözler

Elveda Anayasa isimli eser Prof. Dr. Kemal Gözler tarafından 2017 yılında yazılmış ve Ekin Yayınevi tarafından basılarak okuyucu ile buluşturulmuştur. Kitabın konusu, yazarın, 2016 yılında tartışmaya açılan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yapılan değişikliklere ilişkin görüşlerinden oluşmaktadır. Yazarın bu konuda yayınlanmış makaleleri de bulunmaktadır.

Elveda Anayasa – Kemal Gözler

Eser yayınlandıktan bir süre sonra Açık Radyo’da her gün bir bölümü okunmuştur. http://acikradyo.com.tr/program/189026/kayit-arsivi

Elveda Anayasa Kitabının Konu Başlıkları
  • Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi
  • Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine
  • Cumhurbaşkanlığı Sistemi Mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?
  • 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir? Anayasa Değişikliğinin Asıl Amacı, HSYK’yi Yeniden Dizayn Etmek, Başbakan ve Bakanların Cezaî Sorumluluklarını Sıfırlamak veya Partili Cumhurbaşkanlığını Getirmek Olabilir mi?
  • Referandum mu, Plebisit mi?
2017 Yılı Anayasa Değişikliği Referandumu Hakkında

Türkiye Anayasasında Değişiklik Referandumu 16 Nisan 2017 tarihinde yapılmış halk oylamasıdır. Anayasası’nın 18 maddesinde yapılan değişiklikler oylanmıştır. Değişiklikler, yürürlükte olan parlamenter sistemin yerine başkanlık sistemi benzeri bir yapının getirilmesi, başbakanlık makamının ortadan kaldırılmasını, TBMM’deki milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasını ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda yapısal değişiklikler yapılmasını ve isminin Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) olarak değiştirilmesini kapsamaktadır. 20 Ocak 2017 tarihine TBMM’de gerekli olan beşte üç oy çoğunluk sağlanmış, 339 milletvekilinin oyları ile anayasa değişikliği teklifi meclisten geçmiş, referandum kararı verilmiştir. Yapılan referandumda 49.798.855 kişi oy kullanmış, %1,73 oranında geçersiz ve boş oy, %51,41 oranında evet, %48,59 oranında da hayır oyu verilmiştir. Değişiklikler ile getirilen yeni sistem için Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Uyum Yasaları KHK Yetki Kanunu çıkarılmıştır.

Kemal Gözler, Anayasa Değişiklikleri ile getirilen sistemin kuvvetler birliği sistemi olduğunu savunmaktadır

Elveda Anayasa Kitabının Tanıtım Yazısı

“Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren bir Anayasa değişikliği halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylayacağız. Bu Anayasa değişikliğini hazırlayanların Türkiye’ye “başkanlık sistemi” getirmek iddiasıyla yola çıktıkları herkesin malûmu. Ne var ki halkoylamasına sunulan sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Çünkü başkanlık sistemi bir kuvvetler ayrılığı sistemidir.

Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsız olarak seçilir ve birbirinden bağımsız olarak görevlerini sürdürürler. Biri diğerinin görevine son veremez. Oysa önerilen sistemde Cumhurbaşkanı da, TBMM de, kendi seçimlerinin yenilenmesini göze almak kaydıyla diğerinin görevini sona erdirebilmektedir. Böyle bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğunun söylenmesi muazzam bir yalandır.Muhtemelen bu nedenle Adalet ve Kalkınma Partisi, önerilen sistem için, çoğunlukla “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” ibaresini kullanıyor. Ne var ki, “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem, anayasa hukuku literatüründe şimdiye kadar duyulmuş bir sistem değildir ve eğer hukuk terimleriyle, dilsel simgeler değil, kurumlar kastediliyor ise böyle bir sistemin olması mantıken mümkün de değildir. Yürütme organı, monist yapıdaysa, bu sisteme, ister “başkanlık sistemi”, ister “Cumhurbaşkanlığı sistemi”, isterse “X sistemi” densin, değişen bir şey olmaz.

Prof. Dr. Kemal Gözler

Türkiye’de önerilen hükûmet sistemine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” isminin verilmesi, bir kelime oyunun dan, bir aldatmacadan başka bir şey değildir.Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükûmet sistemi”dir. Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükûmet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.

Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.

Türkiye’de önerilen sistem, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş, duyulmamış, bir “Neverland hükümet sistemi”dir.
Bu sistem, demokratik dünyada denenmemiş bir sistemdir; dolayısıyla sonuçlarının ne olacağı belli değildir. Hükümet sistemleri, anayasa hukuku biliminin verilerinden uzaklaşılarak, özgün modeller “kurgulanarak”, deneysel sistemler tasarlanarak düzenlenebilecek, tabir caiz ise, üzerinde kumar oynanabilecek bir şey değildir. Bu alanda kumar, hürriyetin ve demokrasinin kaybıyla sonuçlanır.
Hiç olmazsa, bu “Neverland sistemi”ni tasarlayanların, halka saygıları varsa, halkoylamasından önce, halkın karşısına çıkıp, açıkça ve dürüstçe, önerdikleri sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, önerilen sistemin dünyada eşi benzeri görülmemiş yepyeni bir sistem olduğunu söylemeleri gerekir. Halkın neye oy vereceğini bilmesi, halkın en doğal hakkıdır.
Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, bu Anayasa değişikliği teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü duyuyorum. Anayasa değişikliği kabul edilirse, artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz kalmayacak.
Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016 – 2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.
Bu kitabı bunun için yazdım!”
Elveda Anayasa Kitabının İçindekiler

Kitaptan bir sayfa

Önsöz

Bölüm 1.- Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa: 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri

Bölüm 2.- Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu Üzerine

Bölüm 3.- Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi? 16 Nisan’da Neyi Oylayacağız?

Bölüm 4.- 16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir “Suistimalci Anayasa Değişikliği” midir?

Bölüm 5.- Referandum mu, Plebisit mi?

Genel Sonuç

Sonsöz

EK BÖLÜMLER

Ek Bölüm 1.- Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine

Ek Bölüm 2.- Hükûmet Sistemleri

Bibliyografya

Dizin

ELVEDA KUVVETLER AYRILIĞI, ELVEDA ANAYASA 
10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri  – Kemal Gözler

” ………. 

………..Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda hürriyet”, “elveda demokrasi”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum.”

Makalenin  tamamını okumak için linke tıklayınız

http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm

16 Nisan 2017’de Oylayacağımız Anayasa Değişiklikleri Hakkında Hakkında Eleştiriler
ÖNSÖZ

Hükûmet sistemimizi baştan sona değiştiren, Anayasamızın toplam 69 maddesini etkileyen çok önemli bir Anayasa Değişikliği Kanunu halkoylamasına sunuldu. 16 Nisan’da oylanacak. Herkes konuşuyor. Tek konuşmayanlar anayasa hukukçuları! “Topçular” ve “popçular” konuşuyor; anayasacılar susuyor! Bir zamanlar, televizyonlara haber spikerleri kadar çok çıkan meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler? Bir zamanlar, vesayete karşı savaş açan, demokrasi, insan hakları gibi kavramları dilinden düşürmeyen meslektaşlarımız vardı. Şimdi nerdeler?

Bu kitabı ben de susanlardan biri olmamak için yazdım!

Aslında ben, sahip olduğum “hukukun saf teorisi” anlayışı gereği, hukuk bilim adamlarının güncel siyasal konulardan uzak durması gerektiğine inanan biriyim. 30 yıl kadar önce genç bir araştırma görevlisi iken, siyasî konularda televizyonlarda konuşan, gazetelere beyanat veren anayasa hukuku hocalarını gördükçe “ben bu hocalar gibi olmayacağım” dedim ve televizyonlara, gazetelere beyanat vermemeye yemin ettim. Bu yeminimi bozmuş değilim. Pek çok defa çağrılmama rağmen, hiçbir zaman televizyonlara çıkmadım ve gazetelere beyanat vermedim. Televizyon kanallarında cahilleri dinledim. Dinlemeye de devam ediyorum. Gün geçtikçe cehaletin de seviyelerinin olduğunu görüyor ve eski cahilleri özlüyorum.

Yine yıllar önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde genç bir araştırma görevlisi iken, sadece gazetelere ve televizyonlara beyanat vermemeye değil; güncel siyasî konularda, akademik tarzda olsa bile yazmamaya da yemin etmiştim. Çalıştığım konu siyasetle iç içe de olsa, geçmişte de bugün de, belirli bir siyasî iktidarı desteklemenin veya ona karşı çıkmanın bir bilim adamının görevi olmadığına inandım ve inanmaya da devam ediyorum.

Ne var ki, geçmişte birkaç olayda, bu ilkem beni ahlâken rahatsız etti ve sessizliğimi bozup, televizyon kanallarında veya gazetelerde olmasa da, akademik dergilerde birkaç makale yazmak zorunda kaldım[1]. Bugün de 16 Nisan’da oylanacak Anayasa değişikliği hakkında, yukarıdaki ilkemden ayrılıp bu kitabı yazma ihtiyacını hissettim. Çünkü halka Anayasa değişikliğiyle “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” veya “başkanlık sistemi” getirileceği söyleniyor. Oysa aşağıda Üçüncü Bölümde açıklandığı gibi, “cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” diye bir sistem anayasa hukuku literatüründe yoktur; olması da mümkün değildir. Önerilen sistemin “başkanlık sistemi” olduğu iddiası ise muazzam bir yalandır. Böyle bir yalan karşısında susacak değilim.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Benim 1990 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 219 sayfalık yüksek lisans tezim “Kurucu İktidar[2], 1995 yılında Bordeaux Üniversitesi Hukuk Fakültesinde savunduğum 774 sayfalık doktora tezim “Anayasayı Değiştirme İktidarı[3] üzerinedir. İzleyen yıllarda, Anayasa değişikliklerinin usûlü ve sınırlarına ilişkin başka kitaplar ve makaleler de yazdım[4]. Anayasa değişiklikleri konusunda şimdiye kadar yazdıklarımın toplamı herhalde 1500 sayfayı çoktan geçmiştir.  Keza şimdiye kadar, hükûmet sistemleri konusunda da makaleler yazdım[5]. Yine neredeyse her anayasa hukuku kitabımda hükûmet sistemlerine ayrılmış bir bölüm var. Örneğin sadece Anayasa Hukukunun Genel Teorisi isimli kitabımda hükûmet sistemleriyle ilgili konulara 95 sayfalık bir yer ayrılmıştır[6].

Herhalde Anayasa değişiklikleri ve hükûmet sistemleri konusunda herkesin uzman kesildiği bugünlerde, bu konularda, binlerce sayfa yazmış biri olarak benim de konuşmaya hakkım vardır.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Anayasa hukukunu ve özellikle de Anayasa değişikliklerini ve hükûmet sistemlerini bilen bu alanda eserler vermiş bir bilim adamı olarak gözlemlerimi kamuoyuyla paylaşmayı ve bu konuda herkesi uyarmayı üzerime vazife sayıyorum. Yanlış bir Anayasa değişikliğiyle karşı karşıyayız. Bu değişiklik kabul edilirse bu ülke zarar görecek. İşte bu kitapta bu Anayasa Değişikliği Kanununun neden yanlış olduğu ve onaylanması hâlinde ülkeye nasıl zarar vereceği açıklanıyor. Bunu söylemek ve herkesi uyarmak benim ödevim.

Nasıl salgın bir hastalığa yol açan yeni bir virüsün ortaya çıktığını ve hızla yayıldığını gözlemleyen bir tıp profesörü, bu virüsü yetkili makamlara bildirmek ve halkı da bu konuda uyarmak zorundaysa, ben de aynı şekilde, Anayasa değişikliği konusunda gözlem ve eleştirilerimi ilgililerle paylaşmak ve vatandaşları bu konuda uyarmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Bu kitabı bunun için yazdım!

Hâliyle benim, Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesini engelleyecek bir gücüm yok. Benim gücüm ve sorumluluğum, yaptığım gözlemleri ve eleştirileri okuyucularımla paylaşmaktan ibaret.

Doluya yakalandık. Ülkemizdeki siyasal gelişmeler üzerimize dolu gibi yağmaya devam ediyor. Bizler dolu yağarken saçak altına sığınan ve dolunun geçmesini bekleyen insanlar gibiyiz. Bu arada karşıda dolu altında kalmış bir çocuğu görüyoruz. Ona yardım edemiyoruz. Ama vicdanımız sızlıyor. Bugünlerde saçak altına sığınıp, karşıda dolunun altında kalmış çocuğa bakan ve ona yardım edemeyen bir kişinin hissettiği ızdırabı hissediyorum.

Bu kitabı vicdanım sızladığı için yazdım. Geceleri uyuyamadığım için yazdım. İçimden gelen ses “yaz!” dediği için yazdım.

* * *

Ayrıntılarını aşağıda “Anayasacıların Suskunluğu” başlıklı ikinci bölümde açıkladığım gibi ülkemizde bugünlerde bir korku atmosferi hüküm sürüyor. Kendi gölgemizden korkar hâle geldik. “Korku benim ikiz kardeşimdir” diyen Thomas Hobbes misali, korku bugün Türk aydınının ikiz kardeşi hâline geldi. Belki bir gün olur da bugünler geçerse, bu korkudan utanacağız. İnsanların böylesine korktuğu bir ortamda, bırakınız kitap ve makale yazmayı, nefes almak bile zor. Korku bu ülkenin akademik ve entelektüel hayatını boğuyor. Bu kitabı artık korkmayalım diye yazdım. Bu kitabı karanlık gecede, cılız da olsa, bir ümit ışığı olsun diye yazdım.

* * *

Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Gelecekte yazılacak Türk anayasa hukuku kitaplarında, içinden geçtiğimiz şu yıllara yönelik bir bölüm muhakkak tahsis edilecektir; “birinci meşrutiyet”, “ikinci meşrutiyet”, “millî mücadele”, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül” dönemlerine tahsis edildiği gibi. Hiç olmazsa, gelecekte yazılacak bu kitaplarda, 2016-2017 yıllarında ülke böyle bir krizden geçerken, ülkede kuvvetler ayrılığına son veren bir Anayasa değişikliği gerçekleştirilirken anayasa hukukçuları sustu denmesin; hiç olmazsa adım susan anayasa hukukçularının arasında anılmasın.

Bu kitabı bunun için yazdım!

* * *

Anayasa hukuku alanında yazdığım pek çok kitap var. Bunların bazılarının her yıl güncelleştirilmiş yeni baskısını hazırlıyorum. Anayasa Hukukuna Giriş kitabımın en son 25’inci, Türk Anayasa Hukuku Derslerikitabımın 20’nci baskısı yapıldı. 16 Nisan’da oylayacağımız Anayasa Değişikliği Kanunu kabul edilirse, anayasal sistemimiz baştan sona değişecek. Bu sistemi kitaplarımın yeni baskılarında eleştirmek zorunda kalacağım. Hâliyle o zaman yapacağım eleştirilerin teorik eleştiri olmaktan başka bir değeri olmayacak. Bu eleştirileri o zaman yapmaktansa, şimdi, Anayasa değişikliği daha kabul edilmemiş iken yapmanın dana doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü aksi takdirde, keşke bu eleştirileri zamanında yapsaydım diye pişmanlık duyacağım.

Bu kitabı gelecekte pişmanlık duymamak için yazdım!

* * *

Bu kitap, bazılarının aklına gelebileceği gibi siyasî önyargılarla veya belirli bir siyasî partiyi eleştirmek veya belirli bir siyasî partiye yarar sağlamak amacıyla yazılmış bir kitap değildir. Ben doğru bildiğimi yazıyorum. Yazdıklarımın hangi siyasal partinin işine yaradığı, hangisinin işine yaramadığı hususu beni ilgilendirmez[7].

* * *

Kitabın yazılış süreci hakkında da bilgi vereyim:

Kitabın birinci bölümünü oluşturan makaleyi, Anayasa Değişikliği Teklifi, TBMM Anayasa Komisyonunda görüşülmeye başlandığı günlerde anayasa.gen.tr’de 22 Aralık 2016 tarihinde yayınladım. Amacım Anayasa Değişikliği Teklifini incelemekten ziyade, “ben bu teklife karşıyım” diyebilmekti. Bunu dedikten sonra da Anayasa Değişikliği hakkında tekrar yazmayı da düşünmüyordum. Zira bu tür yazıların iktidar sahiplerini ikna etmediğini zaten bilenlerdenim.

İzleyen iki ay boyunca da Anayasa değişikliği hakkında bir şey yazmadım.

Suskunluğumu ne bozdu? Suskunluğumu bozmama yol açan iki şey oldu: Birincisi çok değerli birkaç meslektaşımın üniversiteden atılması; ikincisi ise Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasa hukukçularının susturulup, cahillerin konuşturulması.

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı Olağanüstü Hâl KHK’siyle dokuz değerli meslektaşım (Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Doç. Dr. Murat Sevinç, Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen,  Yard. Doç. Dr. Kasım Akbaş,  Yard. Doç. Dr. Kıvılcım Turanlı, Yard. Doç. Dr. Uğur Kara, Yard. Doç. Dr. İnci Solak, Dr. Dinçer Demirkent, Dr. İrem Akı)[8] “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı”[9] olduğu gerekçesiyle kamu görevinden çıkarıldı. Bu kişiler, kendileriyle aynı veya benzer alanda çalıştığım, yazılarını okuduğum değerli bilim insanlarıdır. Bu kişiler terörle işi olacak insanlar değil, pırıl pırıl akademisyenlerdir. Genç olanları Türkiye’nin geleceğidir. Örneğin Yard. Doç. Dr. İlker Gökhan Şen’in biri Türkiye’de, diğeri İsviçre’de olmak üzere iki ayrı doktorası var. Dr. Şen’in Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law isimli kitabı, meşhur Springer yayınevi tarafından yayınlanmıştır[10]. Kendisi hepimizin imrendiği bir meslektaşımızdır. Böyle bilim insanları kolay yetişmiyor. KHK ile bir gecede üniversiteden atılan bu bilim insanlarının bıraktıkları yerin doldurulması için kaç yıl gerekecek?

7 Şubat 2017 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı KHK ile bu değerli meslektaşlarımızın üniversiteden atılmaları beni çok üzdü. “Artık yeter. Bu kadarı da olmaz. Yazmam gerek. Yarın çok geç olacak” dedim ve yazmaya başladım.

İkinci sebep şu: Anayasa değişikliği tartışmalarında konuşması gereken anayasacıların susturulup, birtakım, kerameti kendinden menkul, anayasa hukuku alanında herhangi bir uzmanlığı olmayan, çoğunluğu hukuk doktoru dahi olmayan, sözde uzmanların televizyonlara çıkartılıp konuşturulması beni kızdırdı. Dahası topçular ve popçulara tanınan konuşma hakkının anayasa hukukçularından esirgenmesi beni sinirlendirdi. Ve “yeter artık” deyip yazmaya başladım.

* * *

Anayasa.gen.tr’de 9 Şubat’ta Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in ihracı hakkında bir protesto bildirisi yayınladım[11]. Ardından,

– 17 Şubat’ta adı geçen meslektaşlarımızın atıldığı olağanüstü hâl KHK’lerinin hukukî rejimi incelediğim “15 Temmuz Kararnameleri”,
– 20 Şubat’ta “Anayasa Değişikliği Karşısında Anayasacıların Suskunluğu”,
– 24 Şubat’ta “Cumhurbaşkanlığı Sistemi mi, Başkanlık Sistemi mi, Yoksa Neverland Sistemi mi?”,
– 1 Mart’ta “16 Nisan’da Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Bir ‘Suistimalci Anayasa Değişikliği’ midir?”

– 5 Mart’ta “Referandum mu, Plebisit mi?”

başlıklı makalelerimi anayasa.gen.tr’de yayınladım. Böylece bu kitabın ana metnini oluşturan makaleler[12] ortaya çıkmış oldu.

 * * *

Victor Hugo’nun dediği gibi “zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur[13]. Bu kitapta ileri sürülen fikirlerin zamanının gelip gelmediğini önümüzdeki haftalarda hep beraber göreceğiz.

Kaynak: Kemal Gözler, “Bu Kitabı Neden Yazdım?” http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-kitap.htm, (20.03.2017)

DİPNOTLAR:
[1]Bunlardan ilki 2007 yılında Cumhurbaşkanının seçimi konusunda ülkemizde yaşanan “367 krizinde, Ocak ayından Mayıs ayına kadar sessiz kaldıktan sonra, 2007 yılının Mayıs ayında yayınladığım, CHP’nin tezinin haksız, AKP’nin tezinin haklı olduğunu savunduğum makaledir. Bkz.: Kemal Gözler, “Cumhurbaşkanının Seçimi Konusunda Bir Açıklama”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.17-23 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbnin-secimi-tgunlugu.htm); keza Kemal Gözler, “Hukukun Siyasetle İmtihanı: Kim Sınıfta Kaldı?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.5-16 (http://www. anayasa.gen.tr/kim-sinifta-kaldi.htm). Her iki makalenin ilk versiyonları 2007 yılının Mayıs ayında anayasa.gen.tr’de yayınlanmıştır.
Bunlardan ikincisi 2008’de AKP’ye karşı kapatma davası açıldığında, Anayasa Mahkemesinin parti kapatma konusunda içtihadını eleştiren ve AKP’nin kapatılmasının Anayasamıza aykırı olacağını savunan makalemdir: Kemal Gözler, “Parti Kapatmanın Kriteri Ne? Parti Kapatmaya Karşı Anayasa Değişikliği Çözüm mü?”, Türkiye Günlüğü, Sayı 93, Bahar 2008, s.24-31 (http://www.anayasa.gen.tr/parti-kapatma.htm).
Güncel siyasal konularda yazdığım son makale, 2016 yılının Nisan ayında yayınladığım şu makalemdir: Kemal Gözler, “1982 Anayasası Hâlâ Yürürlükte mi? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme”, http://www. anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma-v4.pdf.  
[2]. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, (Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Yahya K. Zabunoğlu), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1990, s109-109. Söz konusu tez daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır. Bkz. Kemal Gözler, Kurucu İktidar, Bursa, Ekin, 1. Baskı, 1998, 2. Baskı, 2016, s.87-92.
[3]. Kemal Gözler, Le pouvoir de révision constitutionnelle, Villeneuve d’Ascq, Presses universitaires du Septentrion, 1997, c.I, s.123 (http://www.anayasa.gen.tr/pcr-pdf.htm).  
[4]. Örneğin Kemal Gözler, Judicial Review of Constitutional Amendments: A Comparative Study, Bursa, Ekin Press, 2008 (http://www.anayasa.gen.tr/ jrca.htm); Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi?, Bursa, Ekin, 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm): Kemal Gözler, “Sur la validité des limites de la révision constitutionnelle déduites de l’esprit de la constitution”, Annales de la Faculté de droit d’İstanbul, Vol. XXXI, No 47, Mai 1997, s.109-121 (http://www.anayasa.gen.tr/esprit.htm); Kemal Gözler, “La question de la hiérarchie entre les normes constitutionnelles”, Annales de la Faculté de droit d’Istanbul, Vol. XXXII, No 48, 1998, s.65-92 (http://www.anayasa.gen.tr/hierarchie.htm); Kemal Gözler, “Anayasa Değişikliği Kanunları Üzerinde Cumhurbaşkanının Yetkileri”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 59, Sayı 2001/4, s.35-52 (http://www.anayasa.gen.tr/ cbyetki.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasıyla Kabul Edilen Anayasa Değişikliği Kanunlarının Resmî Gazetede Yayımlanması Sorunu”, Yasama Dergisi, Sayı 7, Ekim-Kasım-Aralık 2007, s.5-17 (http://www.anayasa. gen.tr/ad-rgde-yayim.htm); Kemal Gözler, “Halkoylamasına Sunulan Anayasa Değişikliği Kanunlarında Halkoylamasından Önce Değişiklik Yapılabilir mi?”, Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu’na Armağan, Ankara, Yetkin, 2009, s.557-572 (www.anayasa.gen.tr/halkoylamasindan-once.htm); Kemal Gözler, “Asli Kurucu İktidar – Tali Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?”, in Ece Göztepe ve Aykut Çelebi (Editörler),  Demokratik Anayasa: Görüşler ve Öneriler, İstanbul, Metis Yayınları, 2012, s.45-61 (www.anayasa.gen.tr/tbmm-yeni-anayasa.htm).
[5]. Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık  Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlamentarizm Üzerine Bir Deneme)”, Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000, s.25-47 (http://www.anayasa.gen.tr/istikrar.htm); Kemal Gözler, “Hükümet Sistemimiz Değişecek mi?”, Türkiye Günlüğü, Bahar 2014, Sayı 118, s.62-69 (www.anayasa.gen.tr/hs-degisecek-mi.htm); Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükûmet Sistemi Tartışmaları Üzerine Bir Deneme”, Türkiye Günlüğü, Sayı 125, Kış 2016, s.17-21 (www.anayasa.gen.tr/hukumet-sistemi-tartisma lari.htm).
[6]. Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, Bursa, Ekin, 2011, c.I, 537-632.
[7]. Nitekim bu kitapta Adalet ve Kalkınma Partisini eleştiren yanlar varsa da, geçmişte, Adalet ve Kalkınma Partisinin işine yarayan yazılarım da oldu. Örneğin AKP’nin kapatılması davasında AKP adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile TBMM AKP Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi huzurunda 3 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları savunmada, üç ayrı defa benim kitap ve makalelerime göndermede bulunarak AKP’yi savunmuşlardır. Bkz.: Anayasa Mahkemesi, 30 Temmuz 2008 Tarih ve E.2008/1, K.2008/2 Sayılı Parti Kapatma Kararı, Resmî Gazete, 24 Ekim 2008, Sayı 27034 (http://www.resmigazete.gov.tr/ eskiler/2008/10/20081024-10.htm). TBMM çalışmalarında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın benim bir kitabımdan yararlanarak yaptığı bir açıklama için bkz.: TBMM Genel Kurul Tutanağı, 24. Dönem, 4. Yasama Yılı, 72. Birleşim, 19 Mart 2014,https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_ SD.birlesim_baslangic?P4=22111&P5=H&page1=39&page2=39.
[8]. Hâliyle bu isimler, örnek olarak verilmiştir. 686 sayılı KHK ile ihraç edilen daha pek çok akademisyen vardır. Örneklerdeki isimler kendileriyle aynı veya yakın alanda çalıştığım için seçilmiştir.  
[9]. Yukarıda ismi sayılan meslektaşlarımızın ihraç edildiği 686 sayılı KHK’nin 1’inci maddesinde aynen “terör örgütlerine… üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır” denmekte ve Ekli (1) sayılı listede bu dört meslektaşımızın isimi sayılmaktadır (Resmî Gazete, 7 Şubat 2017, Sayı 29972 mükerrer, http://www. resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/02/20170207M1-1.htm).
[10].       İlker Gökhan Şen, Sovereignty Referendums in International and Constitutional Law, Cham, Springer, 2015, 298 s.
[11].       Kemal Gözler, “Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Doç. Dr. Murat Sevinç’in Kamu Görevinden Çıkarılması Hakkında Bir Açıklama”, http://www. anayasa.gen.tr/kaboglu-sevinc.htm  (Konuluş Tarihi: 9 Şubat 2017).
[12].       “15 Temmuz Kararnameleri” başlıklı makale ve “Kaboğlu ve Sevinç’in İhracına” ilişkin açıklama aynı süreçte yazılmış olsalar da, anayasa değişikliğiyle ilgili olmadıkları için bunları bu kitaba almadım.
[13].       Genellikle Victor Hugo’ya atfedilen bu sözün orijinal şöyledir: “Rien n’est plus fort qu’une idée dont l’heure est venue”.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun

0

Harika Çocuklar Kanunu- Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun, 6650 kanun numarası ile 15 Şubat 1956 tarihinde kabul edilmiş, resmi gazetenin 24 Şubat 1956 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Yasa, Harika Çocuklar Yasası olarak bilinen ‘İdil Biret ve Suna Kan’m yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun’u(Harika Çocuklar Kanunu) yürürlükten kaldırmıştır. “İdil Biret Yasası” ya da “İdil-Suna Yasası” olarak da bilinen yasanın yürürlükten kalkmasına karşın yeni yasa önceki yasanın kapsamını genişletmiştir. 5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Biret ve Suna Kan’ın müktesep hakları saklı tutulmuştur.

Güzel sanatlarda fevkalâde istidat gösteren çocukların Devlet tarafından Yetiştirilmesi hakkında Kanun – Harika Çocuklar Kanunu

Madde 1

Güzel Sanatlarda Fevkalâde İcra ve İbda İstidadı Gösteren Çocukları Memleket Dâhilinde veya Yabancı Memleketlerde Devlet Hesabına Yetiştirmeğe, Talim ve Terbiye Dairesi Reisi, Güzel Sanatlar Umum Müdürü, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi ile Ankara Devlet Konservatuvarı müdürleri, bu müesseselerin mütehassıs öğretmenleri arasından Öğretmenler Kurulunca seçilecek üçer mütehassıs ile fonetik ve plâstik sanatlar sahasında tanınmış kimseler arasından Maarif Vekâletince seçilecek iki mütehassıstan müteşekkil komisyonun tesbit ve teklifi üzerine Maarif Vekili salahiyetlidir .

Madde 2

Birinci maddede yazılı Komisyon:

a) Fevkalâde istidatlı çocukların, tahsil müesseseleri veya yetiştirmeyi deruhde eden mütehassıslarla temas suretiyle, tahsil ve yetiştirilme mahal, müddet ve programlarını tâyin ve tesbit eder ve lüzumu halinde bunları değiştirir.

b) Tahsil ve yetiştirilmeleri esnasında gerekli her türlü kontrol, murakabe ve teftişleri yapar veya yaptırır.

c) Tahsil ve yetiştirilmeleri ile ilgili esas enstrüman, teçhizat ve sair teknik vasıta ve malzemeyi tâyin edip mubayaasına veya lüzumunda hibe edilmesine karar verir .

ç ) Fevkalâde hallerde çocukları taltif veya mükâfatlandırır.

d) Lüzum gördüğü hallerde çocukların tahsillerine devam etmemelerine veya memlekete celbedilmeierine karar verir.

Madde 3

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocukların Devlet hesabına yabancı memleketlerde yetiştirilmelerinde ana ve baba veya bunlardan biri veya vasisi, bulunmadığı takdirde Maarif Vekâletince tâyin edilecek, çocuğa bakmağa muktedir en yakın aile mensuplarından biri refakat eder.

Memleket içinde parasız yatılı olmıyan müesseselerde yetiştirilmeleri halinde de bu madde hükümleri tatbik olunur .

Madde 4

Birinci maddede yazılı fevkalâde istidatlı çocuklarla refakatlerinde gönderileceklere, memleket içinde veya dışında yapılacak tediyelerin nev’i ve miktarları he r sene bütçe kanunlarına bağlı formüllerle tesbit olunur .

Madde 5

7/7/1948 tarihli ve 5245 sayılı kanun mer’iyetten kaldırılmıştır.

Muvakkat madde

5245 sayılı kanunla yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmiş bulunan İdil Bir t ve Suna Kan haklarında da müktesep hakları baki kalmak şartiyle, bu kanun hükümleri tatbik olunur .

Madde 6

Bu kanun neşri tarihinden itibaren mer’idir .

Madde 7

Bu kanunu n hükümlerini icraya Maliye ve Maarif Vekilleri memurdur .
22/2/1956

Dünya Anayasaları

0
Dünya Anayasaları

Dünya anayasaları, devletlerin temel ilkelerini, yönetilenlerle ilişkilerini, ana kuruluşunu; yasama, yürütme ve yargının örgütlenmesini ve birbirleriyle ilişkilerini; vatandaşların temel hak ve ödevlerini düzenleyen ve tüm kişi, kurum ve kuruluşları bağlayan en üst hukuk normlarıdır.

Dünya Anayasaları, her ülkenin kendi devlet kültürünü yansıtmakta, tarihsel bir altyapıları bulunmakta ve ülkelerin günümüzdeki toplumsal, siyasal, hukuksal yapıları hakkında da fikir vermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

Kanunu Esasi-1876

Kanunu Esasi, İkinci Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876 günü bir ferman ile ilan edilmiş ve meşrutiyetin temeli atılmıştır. Kanunu Esasi, Türk Anayasa tarihinin başlangıcını ve mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturmaktadır. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmiş ancak ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona ermiştir. Kanunu Esasi, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın Türk tarihinde Anayasal hareketlerin ilk yazılı belgesi olması, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir anasayal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.

Teşkilatı Esasiye Kanunu-1921

1924 Anayasası

1961 Anayasası

1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri darbe sonucunda hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1961 Anayasası, Cumhuriyetin kurulmasından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır.

Hatay Cumhuriyeti Anayasası

Hatay Cumhuriyeti Anayasası, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından hazırlanmıştır. 27 Ocak 1937 tarihinde Cenevre’de yapılan Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Hatay Cumhuriyeti Anayasası, 25 maddeden oluşan kısa ve özlü bir Anayasadır. Türk Anayasa metinleri arasında kendine özgü ve dönemsel bir geçiş Anayasasıdır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, 5 Mayıs 1985 tarihinde Halkoylamasına sunulup kabul edilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası, Halkoylaması sonuçları ile birlikte yine bu Anayasanın 164. maddesi uyarınca Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Anayasa % 70,18 oranında kabul oyu ile onaylanmıştır.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası

Japonya Anayasası

Japonya Anayasası, ikinci dünya savaşından sonra 26 Nisan 1947 tarihinde yayınlanmış ve 26 Temmuz 1947 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Japonya Anayasası, yürürlüğe girdiği 1947 yılından bu yana değişikliğe uğramamıştır. Japonya Anayasası’nda değişiklikler yapılmasına ilişkin tartışmalar güncelliğini korumaktadır. Japonya Anayasasının tam metni İtalyanca metinden Türkçeye Arif ERGÜNAY tarafından tercüme edilerek 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 7. cildinde ve 1. sayısında yayınlanmıştır.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anayasası, Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı garantörlüğünde kabul edilmiş ve bu devletler kabul edilen Anayasanın uygulanmasını sağlamayı taahhüt etmişlerdir. Kurulan devlet ve onaylanan anayasa Dünya Anayasaları içinde başka devletlerin garantörlüğünde olan istisna anayasalardan biridir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası

Fransa Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası

İtalya Cumhuriyeti Anayasası, İtalya Resmi Gazetesinin 27 Aralık 1947 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kurucu Meclis, 22 Aralık 1947 tarihli oturumunda İtalyan Cumhuriyeti Anayasasını onaylamış, Geçici Devlet Başkanı İtalya Cumhuriyeti Anayasasını ilan etmiştir. Anayasa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen anayasalardandır. Kazuistik yapıya sahip olmayan Anayasa 139 maddeden ve 18 geçici hükümden oluşmaktadır. İtalya, üniter sisteme sahip parlamenter cumhuriyettir.

İrlanda Anayasası

İrlanda Anayasası 1 Temmuz 1937’de halk oylaması sonucunda kabule edilmiş ve 29 Aralık 1937 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada şimdiye dek birçok değişiklik yapılmış, bazı hükümler kaldırılmış, bazı yeni hükümler ilave edilmiş , bazı hükümler de revize edilmiştir. İrlanda Anayasasında yapılan değişikliklerin önemli bir bölümü halk oyu ile onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Anayasa 47 maddeden oluşmaktadır.

İspanya Anayasası

31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edilmiştir. 7 Aralık 1978’de yapılan referandumda İspanya halkı tarafından kabul edilmiştir. 27 Aralık 1978 tarihinde Majesteleri Kral tarafından Parlamento (Cortes Generales) önünde onaylanmıştır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası

Portekiz Cumhuriyeti Anayasası

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası

Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası

Rusya Federasyonu Anayasası

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası

Belçika Anayasası

Danimarka Kraliyet Anayasası 

Polonya Cumhuriyeti Anayasası

Hollanda Krallığı Anayasası

Avusturya Federal Anayasası

Kırgız Cumhuriyeti Anayasası

Özbekistan Cumhuriyeti Anayasası

Türkmenistan Anayasası

Kamboçya Anayasası

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası

Küba Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası

Çek Cumhuriyeti Anayasası Türkiye Barolar Birliği önceki başkanı Vedat Ahsen Coşar tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve Barolar Birliği tarafından Faruk Erem‘e Armağan ismi ile 1999 yılında yayınlanan eserde yayınlanmıştır.

Çek Cumhuriyeti Anayasası, 01 Ocak 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çek Cumhuriyetinin anayasal düzeni; Birleşmiş Milletler Temel Hak ve Özgürlükler Bildirgesini, bu Anayasa’ya uygun duruma ge­tirilen temel yapılanma yasalarını, 06 Haziran 1992’den itibaren uygulanan Çekoslovak Cumhuriyeti Milli Meclisi, Çekoslovak Sos­yalist Cumhuriyeti Federal Meclisi ve Çek Cumhuriyetinin devlet sı­nırlarını tanımlayan Çek Milli Konseyi’nin temel yapılanma yasa­larını kapsamaktadır.

Abhazya Cumhuriyeti Anayasası

Haşimi Ürdün Krallığı Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası

Kosova Cumhuriyeti Anayasası, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova Meclisi‘nde oybirliği ile kabul edilen bağımsızlık ilanından sonra hazırlanarak 15 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kosova Anayasası, 26 Mart 2007 tarihinde Kosova’nın uluslararası statüsü için hazırlanan ve Nobel Barış Ödülü kazanan Martti Oiva Kalevi Ahtisaari tarafından önerilerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Ahtisaari planı (The Comprehensive Proposal for the Kosovo Status Settlement-Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması) çerçevesinde hazırlanmıştır.Plan, uluslararası denetim şartı ile Kosova’ya bağımsızlık vermiş ancak Sırbistan, Kosova’nın bağımsızlığını tanımamış, kendisine bağlı özerk bir bölge olduğu iddiasından vazgeçmemiştir.

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasası

Nahçıvan Anayasası, 29 Nisan 1998 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Anayasa, 30 Haziran ve 29 Aralık 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisinde kabul edildikten sonra devlet başkanı Haydar Aliyev tarafından onaylanmış ve 8 Ocak 1999’da yürürlüğe girmiştir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde kuvvetler ayrılığı ilkesi hakimdir. Cumhuriyet, laik ve demokratiktir.

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür

0

BM ve UNICEF’e Çağrımızdır: İnsanlık Çocuklara Elindekinin En İyisini Vermekle Yükümlüdür.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 20 Kasım 1959 yılında Çocuk Hakları Bildirgesini, 20 Kasım 1989’da Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi kabul etmiştir. Sözleşmenin kabul tarihi olan 20 Kasım günü tüm dünyada “Çocuk Hakları Günü” olarak kutlanmaktadır. Türkiye’nin 14 Ekim 1990 yılında imzaladığı BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme 27 Ocak 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Dünya çapında en geniş katılımlı olan sözleşmede, çocuk hakları kapsamlı bir şekilde koruma altına alınmıştır.

Sözleşmenin temel ilkelerin de; Çocukların nerede doğduklarına, kim olduklarına, cinsiyetlerine, dinlerine ya da sosyal kökenlerine bakılmaksızın çocuğun üstün yararının gözetilmesi, yaşama ,gelişme ve çocuk katılımının  sağlanması amaçlanmıştır.

Dünyada devam eden savaşlardan, yaşanan göçlerden ve artarak devam eden ekonomik sorunlardan en çok etkilenen dezavantajlı grup  çocuklardır. Başta devletler olmak üzere herkesin çocukları korumak için üzerine düşen sorumluluğu yapması adına, Çocuk Hakları Gününün hatırlanması daha da önem kazanmaktadır.

20 Kasım 2023 “Çocuk Hakları Günü” ise ayrı bir öneme sahip olup, İsrail’in  Gazze’ye yönelik saldırıların da, çocukları kasıtlı hedef almasını, saldırılarını dünya kamuoyunun gözleri  önünde ısrarla sürdürmesini ve uluslararası toplumun da  katliamlar karşısındaki sessizliğini kabul etmiyoruz. Uluslararası toplumun sesiz kaldığı bu saldırılarda 5.500 çocuk yaşamını yitirmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi savaş zamanlarında çocuklara yönelik 6 ağır ihlalden bahsetmekle birlikte; İsrail, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeyi imzalayan taraf devletler arasında olmasına rağmen, bu ihlallerden 3’ü olan , ‘Çocukların öldürülmesi ve sakat bırakılması, okullara veya hastanelere saldırılar ve çocukların insani yardıma erişiminin engellenmesi’ şeklindeki ihlalleri Gazze’de kasıtlı ve sistematik bir şekilde sürdürmektedir.

Gazze nüfusunun yüzde 50’sinden fazlasının çocuk olduğu nüfus verilerine göre bilinmektedir. İsrail’in çoğu çocuk olmak üzere korunan sivilleri, hastaneleri, ambulansları, okulları, fırınları, gıda depoları ve su rezervlerini sistematik olarak hedef alması, insanların Gazze Şeridi’ni terk etmesi için kasıtlı aç bırakma politikasından da en çok etkilenen grup çocuklardır.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” ye rağmen, başta BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) olmak üzere, BM’nin diğer organları Gazze’de yaşayan çocukları koruma sorumluluğunu yerine getirmemektedir.

BM, savaş ve silahlı çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin hazırladığı listeye İsrail’i dahil etmeyi reddetmiştir.

“BM’nin çatışmalarda çocuk haklarını ihlal eden ülkelere ilişkin yıllık kara listesinde İsrail’in hala yer almaması tam anlamıyla Çocuk Hakları Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”ye aykırılık taşımaktadır. BM’nin Gazzeli ve Filistinli çocukları, dünyadaki diğer çocuklar gibi koruma sorumluluğu konusundaki başarısızlığı ve isteksizliğini kınıyor, BM ve bağlı organı UNICEF’i görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz. Çünkü insanlık çocuklara elindekinin en iyisini vermekle yükümlüdür!

1- Adana Barosu
2-Adıyaman Barosu
3-Afyonkarahisar Barosu
4-Ağrı Barosu
5-Aksaray Barosu
6-Amasya Barosu
7-Ankara Barosu
8-Ardahan Barosu
9-Artvin Barosu
10-Aydın Barosu
11-Balıkesir Barosu
12-Bartın Barosu
13-Batman Barosu
14-Bayburt Barosu
15-Bilecik Barosu
16-Bingöl Barosu
17-Bitlis Barosu
18-Bolu Barosu
19-Burdur Barosu
20-Bursa Barosu
21-Çanakkale Barosu
22-Çankırı Barosu
23-Çorum Barosu
24-Denizli Barosu
25-Diyarbakır Barosu
26-Düzce Barosu
27-Elazığ Barosu
28-Erzurum Barosu
29-Erzincan Barosu
30-Eskişehir Barosu
31-Gaziantep Barosu
32-Giresun Barosu
33-Gümüşhane Barosu
34-Hakkari Barosu
35-Hatay Barosu
36-Iğdır Barosu
37-Isparta Barosu
38-İstanbul Barosu
39-İzmir Barosu
40-Kahramanmaraş Barosu
41-Karabük Barosu
42-Karaman Barosu
43-Kars Barosu
44-Kastamonu Barosu
45-Kayseri Barosu
46-Kırşehir Barosu
47-Kırıkkale Barosu
48-Kırklareli Barosu
49-Kilis Barosu
50-Kocaeli Barosu
51-Konya Barosu
52-Kütahya Barosu
53-Malatya Barosu
54-Mardin Barosu
55-Mersin Barosu
56-Muğla Barosu
57-Muş Barosu
58-Nevşehir Barosu
59-Niğde Barosu
60-Ordu Barosu
61-Osmaniye Barosu
62-Rize Barosu
63-Sakarya Barosu
64-Samsun Barosu
65-Siirt Barosu
66-Sinop Barosu
67-Sivas Barosu
68-Şanlıurfa Barosu
69-Şırnak Barosu
70-Tekirdağ Barosu
71-Tokat Barosu
72-Trabzon Barosu
73-Tunceli Barosu
74-Uşak Barosu
75-Van Barosu
76-Yalova Barosu
77-Yozgat Barosu
78-Zonguldak Barosu

Avrupa Cezaevi Kuralları

0
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Avrupa Cezaevi Kuralları, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir. (Recommendation Rec(2006)2-rev of the Committee of Ministers to member States on the European Prison Rules)

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 1 Temmuz 2020 tarihinde kabul edilen güncellenmiş Avrupa Cezaevi Kuralları; İsveç, İsviçre, Türkiye Cumhuriyeti, İnsan Hakları Güven Fonu ve Kanada tarafından fonlanan “Türkiye’de Sivil İzleme Kurullarının Etkinliğinin Avrupa Standartları Doğrultusunda Artırılması Projesi” kapsamında Türkçeye çevrilmiştir. 

Ceza infaz kurumlarının yönetim ve personeli ile mahpuslara yönelik muameleye ilişkin temel hukuki standart ve ilkelerden oluşan bu Kurallar, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin yasal düzenleme, politika ve uygulamalarına yön vermekte, ceza infaz sistemine ilişkin küresel bir kılavuz niteliği taşımaktadır.

AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi statüsünün 15.b maddesi gereğince,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarını göz önüne alarak;

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesince yürütülen çalışmaları ve özellikle, Komitenin genel raporlarıyla oluşturduğu standartları da göz önüne alarak;

Kanunda düzenlenen bir usule uygun olması ve başvurulan son tedbir olarak uygulanması dışında hiçbir kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağını tekrarlayarak;

Hapis cezalarının infazında ve mahpusların iyileştirilmesinde, emniyet, güvenlik ve disiplin ihtiyaçlarının hesaba katılmasını, aynı zamanda insanlık onurunu zedelemeyen ve mahpuslara anlamlı meşgul edici faaliyetler ile iyileştirme programları sunan ve böylece onları toplumla yeniden bütünleşmeye hazırlayan cezaevi koşulları sağlanmasının gerekliliğini önemle belirterek;

Avrupa Konseyine üye devletlerin, kendi cezaevi politikalarına ilişkin ortak ilkeleri güncellemelerinin ve bunlara uymaya devam etmelerinin önemli olduğunu düşünerek;

Daha da önemlisi, söz konusu ortak ilkelere uyulmasının, bu alandaki uluslar arası işbirliğini artıracağını düşünerek;

Son yirmi senede Avrupa’da cezaevi alanındaki önemli gelişmeleri etkileyen sosyal değişikleri not ederek;

Cezaevi politika ve uygulamalarının belirli veçhelerine ilişkin olarak, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, R (89) 12 sayılı cezaevlerinde eğitim hakkında, R (93) 6 sayılı cezaevlerinde AIDS ve buna ilişkin sağlık problemleri dahil olmak üzere bulaşıcı hastalıkların kontrolünün cezaevine ait ve kriminolojik veçheleri hakkında, R (97)12 sayılı ceza ve tedbirlerin uygulanmasıyla ilgili personel hakkında, R (98) 7 sayılı cezaevinde tıbbi bakımın ahlaki ve kurumsal yönleri hakkında, R (99) 22 sayılı cezaevi kalabalıklaşması ve cezaevi mevcudu enflasyonu hak¬kında, Rec (2003) 22 sayılı şartlı salıverme hakkında ve;

Bu tavsiye kararı kabul edilirken, Bakan Delegeleri toplantılarına ilişkin prosedür kurallarının 10.2c maddesinin uygulanması kapsamında, Danimarka temsilcisi, hükümetinin bu tavsiye kararının ekinin 43.2 maddesine uyup uymama hakkını saklı tutmuştur. Çünkü hücre disiplin cezası verilen mahpusun her gün doktor tarafından görülmesi gereğinin, bu personelin mahpusun daha fazla hücrede tutulmaya müsait olduğunun belirlenmesinde etkin olarak rol alması ihtimali bakımından ciddi etik endişeler yarattığı görüşündedir.

Rec (2003) 23 sayılı cezaevi idarelerince ömür boyu hapse ve diğer uzun süreli cezalara mahkûm edilen mahpusların yönetimi hakkındaki tavsiye kararlarında yer alan standartları bir kez daha onaylayarak;

Mahpusların İyileştirilmesi İçin Birleşmiş Milletler Minimum Cezaevi Standart Kurallarını akılda tutarak;

Ceza politikaları, cezalandırma uygulamaları ve cezaevlerinin genel yönetimi konularında meydana gelen gelişmeleri yansıtması bakımından, Bakanlar Komitesinin R (87) 3 sayılı Avrupa Cezaevi Kuralları hakkında tavsiye kararının gözden geçirilmesine ve güncellenmesine önemli oranda ihtiyaç bulunduğunu düşünerek,

Üye devletlerin hükümetlerine,

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin R (87) 3 sayılı tavsiye kararının yerine geçecek olan bu Tavsiye Kararının ekinde yer alan kuralları, mevzuat, politika ve uygulamalarında rehber edinmelerini;

Bu Tavsiye Kararı ile beraberindeki açıklayıcı metninin tercüme edilerek özellikle adli makamlara, cezaevi personeline ve bireysel olarak mahpuslara olmak üzere mümkün olabilen en geniş şekilde dağıtımını sağlamalarını tavsiye eder.

REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARINA EK
1. BÖLÜM
Temel İlkeler:

1. Özgürlüğünden yoksun bırakılan herkese, insan haklarının gerektirdiği gibi saygılı davranmalıdır.

2. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler, kendilerini mahkûm eden ya da tutuklayan bir karar ile hukuken ellerinden alınmayan bütün haklarını muhafaza ederler.

3. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere getirilen kısıtlamalar, asgari gereklilikte ve haklarında hükmedilen kararın meşru amacıyla orantılı olmalıdır.

4. Kaynakların eksikliği, mahpusların insan haklarını ihlal eden cezaevi koşullarını mazur gösteremez.

5. Cezaevi yaşamı, genel toplum yaşamının olumlu yönlerine mümkün olabildiğince yaklaşmalıdır.

6. Bütün hapsedilme biçimleri, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin özgür toplumla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştıracak şekilde düzenlenmelidir.

7. Dışarıdaki sosyal servislerle işbirliği ve toplumun mümkün olabildiği ölçüde cezaevi yaşamına katılımı teşvik edilmelidir.

8. Cezaevi personeli önemli bir kamu hizmetini yerine getirmektedir ve bu personel, işe alınmada, eğitimde ve mahpusların bakımında yüksek standartları sürdürmeyi mümkün kılan çalışma koşullarına sahip olmalıdır.

9. Bütün ceza infaz kurumları, düzenli olarak resmi denetime ve bağımsız izlemeye tabi tutulmalıdır.

Uygulama Alanı

10.1. Avrupa cezaevi kuralları, adli bir makam tarafından tutuklanan kişilere veya mahkûmiyetlerine karar verilmesi sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere uygulanır.

10.2. Kural olarak, adli bir makam tarafından tutuklanan kişiler ile mahkûmiyetleri sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler sadece cezaevlerinde hapsedilmelidirler. Bu durum, kurumun her iki kategori¬deki mahpuslar için tahsis edilmiş olduğu haller için geçerlidir.

10.3. Kurallar diğer kişilere de uygulanır, bunlar:

a. Diğer herhangi bir nedenden dolayı cezaevinde tutulan; ve

b. Adli bir makam tarafından tutuklanan ya da mahkûmiyetleri sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan ve herhangi bir nedenden dolayı başka bir yerde tutulan kişilerdir.

10.4. Cezaevinde tutulan veya paragraf 10.3. b’de belirtilen biçimlerde hapsedilen tüm kişiler, bu Kuralların amacı bakımından mahpus ola¬rak nitelendirilir.

11.1. 18 yaşın altındaki çocuklar yetişkinlere ait cezaevlerinde değil, özel olarak bu amaca tahsis edilmiş kurumlarda tutulmalıdırlar.

11.2. Buna rağmen, çocuklar istisnai olarak bu tür cezaevlerinde tutuluyorsa, onların statü ve ihtiyaçlarını hesaba katan özel düzenlemeler mev¬cut olmalıdır.

12.1. Akıl hastalığı çekmekte olan kişiler ile ruh sağlığı durumları nedeniyle cezaevlerinde hapsedilmesi uygun olmayan kişiler özellikle bu amaca uygun olarak kurulmuş olan bir kurumda muhafaza edilmelidirler.
12.2. Buna rağmen, söz konusu kişiler, istisnai olarak cezaevlerinde tutuluyorsa, onların statü ve ihtiyaçlarını hesaba katan özel düzenlemeler mevcut olmalıdır.
13. Bu Kurallar, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir düşün¬ce, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, doğum, mülkiyet veya herhangi bir diğer statü nedeniyle ayrım yapılmaksızın tarafsız bir biçimde uygulanmalıdır.

2. BÖLÜM
Hapsedilme Koşulları:
Kabul

14. Ulusal hukuka uygun olarak düzenlenmiş geçerli bir hapsedilme kararı olmaksızın hiç kimse bir cezaevine mahpus olarak kabul edilemez veya cezaevinde tutulamaz.

15.1. Kuruma kabul esnasında, her mahpusla ilgili olarak aşağıdaki bilgiler derhal kayıt edilmelidir.

a. Mahpusun kimliğiyle ilgili bilgiler;
b. Hapsedilme nedenleri ve bu kararı veren makam;
c. Cezaevine kabulün günü ve saati;
d. 31. Kural uyarınca emanete alınması gereken kişisel eşyasının envanteri;
e. Gözle görülebilen herhangi bir yara ve önceki bir kötü muameleye ilişkin şikayetler; ve
f. Tıbbi gizlilik gerekleri de göz önünde bulundurularak mahpusun kendisinin veya başkalarının ruhsal ve bedensel iyiliği ile alakası olan her türlü sağlık bilgisi.

15.2. Kuruma kabul esnasında bütün mahpuslara 30. kural uyarınca bilgi verilmelidir.

15.3. Mahpusun hapsedildiğine ilişkin bildirim, 24.9.kurala uygun olarak kuruma kabulden hemen sonra yapılmalıdır.

16. Kabulden sonra mümkün olan en kısa sürede;

a. Mahpusun sağlığıyla ilgili olarak kabul sırasında alınan bilgi, 42. Kural uyarınca bir doktor tarafından muayene ile desteklenmelidir;
b. Mahpus hakkında 51. Kural uyarınca uygun güvenlik seviyesi belirlenmelidir;
c. Mahpusun cezaevi güvenliğine karşı taşıdığı tehlike 52. kural uyarınca belirlenmelidir;
d. Mahpusun kişisel ve iyi olmasına yönelik acil ihtiyaçlarının karşılanabilmesi bakımından sosyal durumu hakkında elde edilebilecek her bilgi değerlendirilmelidir; ve
e. Hükümlü olan mahpuslar bakımından, bu kuralların VIII. Bölümünde düzenlenen programların uygulanması için gerekli adımlar atılmalıdır.

Yerleştirme ve Barındırma

17.1. Mahpuslar, mümkün olabildiğince evlerine veya sosyal rehabilitasyon ortamlarına yakın cezaevlerine yerleştirilmelidirler.

17.2. Cezaevlerine yerleştirmede, suçun devamlı takibi, güvenlik ve emniyet gerekleri ve tüm mahpuslara uygun rejimlerin sağlanması ihtiyacı hesaba katılmalıdır.

17.3. İlk yerleştirme ve sonradan yapılacak bir cezaevinden diğerine nakil konusunda, mümkün olabildiğince mahpusa danışılmalıdır.

18.1. Mahpuslara sağlanan barınma yerleri ve özellikle bütün yatakhane bölümleri, insan onuruna ve mümkün olabildiğince özel yaşama saygı gösterecek biçimde olmalı, iklim koşulları ve özellikle zemin alanı, havanın metreküp miktarı, aydınlatma, ısıtma ve havalandırma dikkate alınarak, sağlık ve temizlik gereklerini karşılamalıdır.

18.2. Mahpusların yaşadığı, çalıştığı veya bir araya geldiği tüm binalarda:

a. Pencereler, mahpusların normal koşullarda gün ışığında okumalarını veya çalışmalarını mümkün kılmaya yeterli büyüklükte olmalı ve klima sistemiyle yeterli ölçüde bir havalandırmanın yapıldığı haller hariç, temiz havanın içeriye girmesini sağlamalıdır;

b. Yapay aydınlatma, onaylanan teknik standartlara uygun olmalıdır ve

c. Mahpusların personel ile gecikmeksizin irtibat kurmasını mümkün kılan bir alarm sistemi olmalıdır.

18.3. Paragraf 1 ve 2’de değinilen konulardaki özel asgari gereklilikler, ulusal mevzuatta düzenlenmelidir.

18.4. Ulusal mevzuat, bu asgari gerekliliklerin cezaevlerinin kalabalık olması gerekçe gösterilerek ihlal edilmemesinin temini için mekanizmalar sağlamalıdır.

18.5. Başkalarıyla aynı koğuşu paylaşmasının tercih edilebilir olması dışında, mahpuslar normal olarak geceleri tek kişilik odalarda barındırılmalıdır.

18.6. Kalacak yer, sadece bu amaç için uygun olması durumunda paylaşılmalı ve mahpuslardan sadece birbirleriyle uyum içinde olanların aynı yeri paylaşmaları sağlanmalıdır.

18.7. Mümkün olabildiğince, başkalarıyla aynı koğuşu paylaşması istenen mahpuslara öncelikle bir seçim hakkı tanınmalıdır.

18.8. Mahpusların özel cezaevlerine veya bir cezaevinin özel bölümlerine yerleştirilmesine karar verilirken tutulma ihtiyaçları bakımından;

a. Tutuklu mahpusların hükümlülerden ayrı olmasına;
b. Erkek mahpusların kadın mahpuslardan ayrı olmasına; ve
c. genç yetişkin mahpusların büyüklerden ayrı olmasına dikkat edilmelidir.

18.9. Mahpusların, düzenlenen etkinliklere birlikte katılmalarına imkân sağlamak amacıyla, 8. paragrafta düzenlenen ayrı barındırma gereklilikle¬rine istisnalar konulabilir; ancak mahpuslar birlikte kalmaya muvafakat etmedikçe ve cezaevi yetkililerince hepsinin yüksek çıkarı için en iyi¬sinin böyle olacağına karar verilmedikçe, bu gruplar geceleri daima birbirinden ayrılmalıdırlar.

18.10. Bütün mahpusların kaldıkları yerler, onların kaçma ve kendilerine veya başkalarına zarar verme tehlikesine karşı asgari sınırlayıcı güven¬lik düzenlemelerine uygun koşullarda olmalıdır.

Hijyen

19.1 Her cezaevinin bütün bölümleri gerekli şekilde bakılmalı ve her zaman temiz tutulmalıdır.

19.2. Mahpuslar cezaevine kabul edildiklerinde kalacakları odalar veya diğer yatma yerleri temiz olmalıdır.

19.3. Mahpuslar, hijyene ve mahremiyete saygı gösteren sıhhi imkânlara her an ulaşabilmelidirler.

19.4. Genel hijyenin sağlanması için her mahpusun, iklime uygun sıcaklıkta ve mümkünse her gün, değilse haftada en az iki kez (veya gerekiyorsa daha sık olarak) banyo veya duş yapabilmesi için uygun tesisler sağlanmalıdır.

19.5. Mahpuslar kendilerini, giysilerini ve kaldıkları yerleri temiz ve düzenli tutmalıdırlar.

19.6. Mahpusların temizlik koşullarını yerine getirebilmeleri için cezaevi yetkilileri onlara tuvalet malzemeleri de dahil olmak üzere genel temizlik alet ve malzemelerini sağlamalıdırlar.

19.7. Kadınların sıhhi ihtiyaçları için özel düzenleme yapılmalıdır.

Giyim ve Yatak Malzemeleri

20.1. Kendine ait uygun giysisi olmayan mahpuslara iklime uygun giysiler verilmelidir.
20.2. Bu giysiler aşağılayıcı veya küçük düşürücü olmamalıdır.

20.3. Bütün giysiler iyi durumda muhafaza edilmeli ve gerektiğinde değiştirilmelidir.
20.4. Cezaevinden dışarı çıkmak için izin alan mahpuslardan, mahpus olduklarını belli edecek giysiler giymeleri istenmemelidir.
21. Her mahpusa, düzenli biçimde muhafaza edilen ayrı bir yatak ile temiz tutulmasının sağlanması için gerekli sıklıkta değiştirilen ayrı ve uygun bir yatak takımı sağlanmalıdır.

Beslenme

22.1. Mahpuslara, yaşlarını, sağlıklarını, fiziki koşullarını, dinlerini, kültürlerini ve çalıştıkları işin özelliğini hesaba katan besleyici gıdalar temin edilmelidir.

22.2. Asgari enerji ve protein miktarı da dahil olmak üzere besleyici bir gıdanın gerekleri ulusal mevzuatta düzenlenmelidir.

22.3. Yiyecekler hijyenik olarak hazırlanmalı ve dağıtılmalıdır.

22.4. Mahpuslara makul aralıklarla günde üç öğün yemek verilmelidir.

22.5. Mahpuslar temiz içme suyuna her zaman ulaşabilmelidir.

22.6. Pratisyen hekim veya nitelikli bir hemşire tıbbi sebeplerle özel bir mahpusun beslenmesinde değişiklik yapmalıdır.

Hukuki Danışmanlık

23.1. Bütün mahpuslara hukuki danışmanlık alma hakkı tanınır. Cezaevi yetkilileri onlara bu hakkı kullanmalarında makul kolaylıklar sağlamalıdır.

23.2. Mahpuslar herhangi bir hukuki mesele hakkında kendi seçtikleri ve ücretini ödedikleri bir hukuki danışmana başvurabilirler.

23.3. Kabul edilmiş ve ücretsiz bir hukuki yardım uygulaması olması halinde, yetkililer bunu tüm mahpusların dikkatine sunmalıdır.

23.4. Mahpuslar ve hukuki danışmanları arasında hukuki konularda yapılan görüşmeler, yazışmalar ve diğer iletişimler gizli tutulmalıdır.

23.5. Ciddi bir suçun işlenmesinin önlenmesi ya da cezaevi emniyet ve güvenliğinin esaslı bir biçimde ihlal edilmesinin engellenmesi için, adli bir merci tarafından istisnai hallerde bu gizliliğe kısıtlamalar getirilebilir.

23.6. Mahpuslar, mahkeme işlemleri ile ilgili belgelere ulaşabilmeli veya bunları yanlarında bulundurmalarına izin verilmelidir.

Dış Dünya ile İlişki

24.1. Mahpusların mümkün olabilen sıklıkta mektup, telefon veya diğer iletişim vasıtalarıyla aileleriyle, başka kişilerle ve dışarıdaki kuruluşların temsilcileriyle haberleşmelerine ve bu kişilerin mahpusları ziyaret etmelerine izin verilmelidir.

24.2. Devam etmekte olan bir ceza soruşturması, emniyet, güvenlik ve düzeninin muhafaza edilmesi, suç işlenmesinin önlenmesi ve suç mağdurunun korunması için gerekli görülmesi halinde, haberleşme ve ziyaretlere kısıtlamalar konabilir ve izlenebilir. Ancak adli bir merci tarafından konulan özel kısıtlamalar da dahil olmak üzere, bu tür kısıt¬lamalar yine de kabul edilebilir asgari bir iletişime izin vermelidir.

24.3. Ulusal hukuk, mahpuslarla iletişim kurması kısıtlanamayacak olan ulusal ve uluslararası kuruluşları belirlemelidir,

24.4. Ziyaretler için yapılan düzenlemeler, mahpuslara aile ilişkilerini mümkün olduğunca normal bir düzeyde sürdürmelerine ve geliştirmelerine izin verecek bir tarzda olmalıdır.

24.5. Cezaevi yetkilileri, dış dünyayla yeterli bir iletişim sürdürmelerinde mahpuslara yardım etmelidirler ve bunun için onlara “uygun destek ve yardım sağlamalıdırlar.

24.6. Herhangi bir yakın akrabasının ölüm veya ciddi hastalık haberi ilgili mahpusa hemen iletilmelidir.

24.7. Eğer koşullar elveriyorsa, bir mahpusun yalnız başına veya görevli eşliğinde hasta bir yakınını görmesine, bir cenaze törenine katılmasına veya diğer insani sebeplerle cezaevini terk etmesine izin verilmelidir.

24.8. Mahpusların, hapsedildiklerini veya başka bir kuruma nakil edildiklerini, herhangi bir ciddi hastalığa ya da yaralanmaya maruz kaldıklarını derhal ailelerine bildirmelerine izin verilmelidir.

24.9. Cezaevi yetkilileri, bir mahpusun kuruma kabulü üzerine, aksini istemediği sürece, mahpusun ölümü veya ciddi hastalığı ya da ciddi biçimde yaralanması veya bir hastaneye sevk edilmesi gibi durumlar hemen eşine veya birlikte yaşadığı hayat arkadaşına, eğer mahpus yalnız yaşıyor ise önceden belirttiği en yakın akrabasına veya diğer herhangi bir kişiye derhal bildirilmelidir.

24.10. Belirli bir dava kapsamında, adli bir merci tarafından, belirli bir süre için konulan özel bir yasaklanma olmadıkça mahpusların gazete, dergi ve diğer yayınları okumalarına ve bunlara abone olmalarına, radyo ve televizyon yayınlarından yaralanmalarına ve böylece toplum hayatındaki gelişmelerden düzenli olarak bilgi edinmelerine izin verilmelidir.

24.11. Ulusal mevzuat tarafından hakları kısıtlanmadığı sürece, cezaevi yetkilileri mahpusların, seçimlere, referandumlara ve toplum hayatının diğer yönlerine katılmalarını sağlamalıdır.

24.12. Emniyet ve güvenliğin muhafazası, kamu yararı bulunması ya da mağdurların, diğer mahpusların veya personelin bütünlüğünün korunması gibi zorunlu nedenlerle yasaklanmadıkça mahpusların medya ile haberleşmesine izin verilmelidir.

Cezaevi Rejimi

25.1. Bütün mahpuslara sağlanan rejim dengeli bir etkinlikler programı sunmalıdır.

25.2. Bu rejim, bütün mahpuslara yeterli bir insani ve sosyal etkileşim için gereken süre kadar odalarının dışında zaman harcamalarına izin vermelidir.

25.3. Rejim, mahpusların refahına ilişkin ihtiyaçları da karşılamalıdır.

25.4. Bedensel, ruhsal veya cinsel istismara tabi tutulmuş olan mahpusların ihtiyaçlarına özel dikkat gösterilmelidir.

Çalışma

26.1. Cezaevinde çalışma, cezaevi rejiminin pozitif bir unsuru olarak görülmeli ve asla bir ceza olarak kullanılmamalıdır.

26.2 Cezaevi yetkilileri mahpuslara faydalı ve yeterli bir iş sağlamak için çaba göstermelidir.

26.3. Mahpuslara sağlanan iş, mümkün olabildiğince tahliyelerinden sonra hayatlarını kazanma yeteneklerini muhafaza edici ya da geliştirici nitelikte olmalıdır.

26.4. 13. kurala uygun olarak, mahpuslara sağlanan işin dağılımda herhangi bir cinsiyet ayrımı yapılmamalıdır.

26.5. Mesleki eğitimi içeren çalışmalar, bundan faydalanmaya muktedir olan mahpuslara ve özellikle de genç mahpuslara sağlanmalıdır.

26.6. Mahpuslar, iyi düzen ve disiplin gerekleri, uygun meslek seçimi ve mevcut bulunan işler ile sınırlı olarak katılmayı arzu ettikleri iş türünü seçebilirler.

26.7. Mahpusların normal mesleki yaşamın koşullarına hazırlanabilmesi için, kurumlardaki çalışma organizasyon ve yöntemleri, toplumdaki benzerleriyle mümkün olabilen en yakın biçimde aynı olmalıdır.

26.8. Kurumlardaki endüstrilerden mali kazanç elde edilmesi, standartların yükseltilmesi ve eğitim kalitesinin artırılması bakımından değerli olsa bile, mahpusların çıkarları bu amaç yüzünden ikinci plana atılmamalıdır.

26.9. Mahpuslara çalışma imkânı, ya cezaevi yetkililerince, ya da özel sözleşmeci kişilerle işbirliği yapılarak, cezaevi içinde veya dışında sağlanmalıdır.

26.10. Her halükarda, mahpusların çalışmalarına karşılık adil bir ücret verilmelidir.

26.11. Mahpuslara, kazançlarının en azından bir kısmını kullanımlarına izin verilen şeylere harcamalarına ve bir kısmını da ailelerine ayırmalarına izin verilmelidir.

26.12. Mahpusların, tahliyelerinde kendilerine verilmek üzere ya da uygun görülen diğer amaçlarda kullanılmak üzere kazançlarının bir kısmını biriktirmeleri teşvik edilebilmelidir.

26.13. Mahpuslara sağlanan sağlık ve güvenlik tedbirleri onları yeterince korumalı ve dışarıda çalışan işçilere uygulananlardan daha az dikkat tedbirleri içermemelidir.

26.14. Meslek hastalığı da dahil olmak üzere, iş kazalarına karşı mahpusların tazmin edilmesi için ulusal hukuk tarafından dışarıda çalışan işçilere sağlanandan daha az elverişli olmayan koşullar içeren düzenlemeler yapılmalıdır.

26.15. Mahpusların günlük ve haftalık azami çalışma saatleri, serbest işçilerin çalışmalarını düzenleyen mahalli kural ve geleneklere uygun olarak düzenlenmelidir.

26.16. Mahpuslara haftada en az bir dinlenme günü sağlanmalı, eğitim ve diğer etkinlikler için yeterli zaman verilmelidir.

26.17. Çalışan mahpuslar mümkün olabildiğince ulusal sosyal güvenlik sistemlerine dahil edilmelidirler.

Açık Havaya Çıkma ve Boş Zaman Faaliyetleri

27.1. Eğer hava koşulları elveriyorsa, her mahpusun günde en az bir saat açık havaya çıkarak egzersiz yapmasına fırsat verilmelidir.

27.2. Eğer hava elverişsiz olursa mahpusların egzersiz yapmalarına imkân sağlayan alternatif düzenlemeler yapılmalıdır.

27.3. Mahpusların bedensel sağlıklarını geliştirmek ve uygun egzersizler ile boş zaman etkinliklerine imkân sağlamak amacıyla doğru bir biçimde organize edilen faaliyetler cezaevi rejiminin ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır.

27.4. Cezaevi yetkilileri uygun tesisat ve ekipman sağlayarak bu tür faaliyetleri kolaylaştırmalıdır.

27.5. Cezaevi yetkilileri ihtiyaç duyan mahpuslar için özel faaliyetler organize edilmesine yönelik düzenlemeler yapmalıdır.

27.6. Spor, oyunlar, kültürel faaliyetler, özel hobiler ve diğer boş zaman uğraşlarını kapsayan eğlendirici fırsatlar yaratılmalıdır ve mümkün ola¬bildiğince mahpusların bu etkinlikleri organize etmelerine izin veril¬melidir.

27.7. Mahpusların egzersiz esnasında ve eğlendirici faaliyetlere katılmaları için birbirleriyle bir araya gelmelerine izin verilmelidir.

Eğitim

28.1. Her cezaevi, mahpusların beklentilerini de dikkate alarak, bireysel eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için onlara mümkün olabildiğince ayrıntılı ve anlaşılır eğitim programları sağlamaya çalışmalıdır.

28.2 Okuma yazma bilmeyen veya dört işlem yapamayan mahpuslar ile temel ya da mesleki eğitimden yoksun bulunanlara öncelik verilmelidir.

28.3. Genç mahpusların ve özel ihtiyacı bulunanların eğitimine özel dikkat gösterilmelidir.

28.4. Cezaevi rejimi içerisinde eğitim, çalışmadan daha düşük bir statüye sahip olmamalı ve eğitim faaliyetlerine katılan mahpuslar bu yüzden veya başka nedenlerle mali yönden dezavantajlı duruma düşmemelidirler.

28.5. Her kurumda mahpusların yararlanması için eğlendirici ve eğitsel kaynak, kitap ve diğer kitle iletişim araçlarıyla yeterli bir biçimde donatılmış zengin bir kütüphane bulunmalıdır.

28.6. Mümkün olabilen her durumda, cezaevi kütüphanesi toplumdaki kütüphane hizmetleriyle işbirliği yapılarak düzenlenmelidir.

28.7. Uygulanabildiği ölçüde mahpusların eğitimi;

a. Ülkenin eğitim ve mesleki eğitim sistemiyle bütünlük içerisinde olmalıdır. Böylece mahpuslar tahliyelerinden sonra herhangi bir zorlukla karşılaşmaksızın eğitim ve mesleki eğitimlerine devam edebilirler;
b. Dışarıdaki eğitim kurumlarının desteğiyle olmalıdır.

Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

29.1. Mahpusların din, vicdan ve düşünce özgürlüklerine saygı gösterilmelidir.

29.2. Cezaevi rejimi, uygulanabilir olduğu ölçüde mahpusların dini ibadetlerini yapmalarına ve inançlarını takip etmelerine, bu dinin veya inancın kabul edilen temsilcileri tarafından yürütülen ibadet ve toplantılara katılmalarına, din veya inancının temsilcileriyle özel görüşme yapmalarına ve din veya inançlarıyla ilgili kitaplara ve kaynaklara sahip olmalarına izin verecek şekilde düzenlenmelidir.

29.3. Mahpuslar, bir din ya da inancın ibadetini yapmaya, dini ibadet veya toplantılara katılmaya, dini uygulamalarda yer almaya veya her¬hangi bir din ya da inancın temsilcisinin ziyaretini kabul etmeye zorlanamaz.

Bilgilendirme

30.1 Kuruma kabulde ve daha sonra gereken sıklıkta, tüm mahpuslar anlayacakları bir dilde yazılı ve sözlü olarak cezaevi disiplinini sağlayan düzenlemeler ile cezaevindeki hakları ve yükümlülükleri hakkında yazılı ve sözlü olarak bilgilendirilmelidir.

30.2. Mahpuslara verilen bilgilerin yazılı bir nüshasını kendilerinde muhafaza etmelerine izin verilmelidir.

30.3. Mahpuslar kendilerini ilgilendiren herhangi bir hukuki işlem konusunda ve eğer haklarında hüküm verilmişse, çekmeleri gereken ceza süresi ve erken tahliye imkânları konusunda bilgilendirilmelidirler.

Mahpusların Eşyaları

31.1. Cezaevi kurallarına göre, mahpuslarda kalmasına izin verilmeyen bütün eşyalar mahpusun kuruma kabulü esnasında emanete alınmalıdır,

31.2. Eşyaları emanet altına alınan mahpus bunların envanterini imzalamalıdır.

31.3. Bu eşyaların iyi bir şekilde muhafaza edilmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.

31.4. Bu eşyalardan herhangi birinin imha edilmesi gerekli görüldüyse bu husus kayda geçirilmeli ve mahpusa bilgi verilmelidir.

31.5. Mahpuslar güvenlik, iyi düzen ve hijyen gereklerine uymak koşuluyla, yiyecek ve içecek de dahil olmak üzere serbest toplumdakilerden anormal bir biçimde pahalı olmayan malları satın alma ya da edinme hakkına sahip olmalıdırlar.

31.6. Eğer bir mahpus yanında ilaç getirirse, doktor bunların ne şekilde kullanılacağına karar vermelidir.

31.7. Mahpuslara kendi eşyalarını saklamaları için izin verildiğinde, cezaevi yetkilileri eşyaların güvenle muhafaza edilmesine yardımcı olmak için gerekli tedbirleri almalıdır.

Mahpusların Nakli

32.1 Mahpuslar bir cezaevine nakledildiğinde veya cezaevinden alındığında ya da mahkeme veya hastane gibi diğer kurumlara sevk edildiğinde, toplumun gözü önünde mümkün olabildiğince az tutulmalı ve gerçek kimliklerinin açığa çıkmamasının temini için uygun güvenlik önlemleri alınmalıdır.

32.2. Mahpuslarının nakillerinin havalandırma veya ışıklandırması yetersiz olan ya da onlara gereksiz olarak fiziksel acı verecek ya da onurlarını kıracak taşıtlarda yapılması yasaklanmalıdır.

32.3. Mahpusların nakilleri kamu otoritelerinin kontrolü altında yapılır ve nakil giderleri bu otoritelerce karşılanır.

Mahpusların Tahliye Edilmesi

33.1. Mahpuslar ceza süreleri tamamlandığında veya bir mahkeme ya da diğer bir merci tarafından tahliyelerine karar verildiğinde gecikmeksizin serbest bırakılmalıdırlar.

33.2. Serbest bırakılma tarihi ve saati kayıt edilmelidir.

33.3 Bütün mahpuslar, tahliyelerinden sonra özgür topluma dönüşte kendilerine yardımcı olmak üzere oluşturulmuş olan düzenlemelerden yararlanma hakkına sahip olmalıdır.

33.4. Çekmesine izin verilmiş olan para ya da kurumdan dışarıya göndermesine izin verilmiş olan bu tür herhangi bir malvarlığı veya hijyen için imhası gerekli görülen herhangi bir eşya hariç olmak üzere, bir mahpusun daha önce emanete alınan tüm eşya ve parası tahliye edilirken kendisine iade edilmelidir.

33.5. Mahpus, kendisine iade edilen eşya ve para karşılığında bir makbuz imzalamalıdır.

33.6. Eğer mahpusun tahliyesi önceden belirlenmiş ise, 42. Kural gereğince doktor, tahliye tarihine mümkün olabilen en yakın zamanda mahpusu muayene etmeyi teklif etmelidir.

33.7. Tahliye edilen mahpuslara, uygun dokümanların ve kimlik belgelerinin temin edilmesi için gerekli önlemler alınmalı ve uygun bir kalacak yer ve iş bulmalarında kendilerine yardımcı olunmalıdır.

33.8. Tahliye edilen mahpuslara derhal yiyecek sağlanmalı, kendilerine iklim ve mevsim şartlarına uygun ve yeterli giyecek verilmeli ve gidecekleri yere varabilmeleri için yeterli vasıtalara sahip olmalıdırlar.

Kadınlar

34.1. Bu Kurallarda yer alan kadın mahpuslarla ilgili özel düzenlemelere ilaveten, yetkililer, onların hapiste tutulmasının herhangi bir yönünü etkileyen bir karar aldıklarında, bu tür mahpusların sosyal, psikolojik, bedensel ve mesleki ihtiyaçlarına özel dikkat göstermelidirler.

34.2. Kural 25.4 de düzenlendiği biçimde ihtiyaç halinde bulunan kadın mahpusların bu alandaki özel servislere erişimleri için özel çaba gösterilmelidir.

34.3. Kadın mahpusların cezaevi dışında doğum yapmalarına izin verilmelidir. Ancak bir çocuğun cezaevinde doğması halinde, yetkililer, gerekli tüm destek ve kolaylıkları sağlamalıdır.

Çocuklar

35.1. On sekiz yaşından küçük çocukların yetişkinlere ait bir cezaevinde tutulduğu istisnai hallerde yetkililer, tüm mahpuslara sunulan hizmetlere ilaveten, toplum içindeki çocuklara sunulan sosyal, psikolojik ve eğitsel hizmetlere, dini korunmaya, eğlenceli programlara veya bunlara denk hizmetlere kurumdaki çocukların da erişimini sağlamalıdır.

35.2. Çocuk olan ve zorunlu eğitime tabi olan her mahpusun bu tür zorunlu eğitimi alması sağlanmalıdır.

35.3. Cezaevinden tahliye edilen çocuklara ilave yardımlar sağlanmalıdır.

35.4. Çocuklar, cezaevlerinde tutulmaları halinde yüksek yararlarına aykırı olmadığı sürece cezaevinin yetişkinler tarafından kullanılan bölümünden ayrı bir yerde muhafaza edilmelidirler.

Küçük Çocuklar

36.1. Küçük çocuklar sadece yüksek yararlarının gerektirmesi halinde cezaevinde bir ebeveynle birlikte kalabilmelidirler. Bu çocuklara mahpus gibi muamele edilmemelidir.

36.2. Küçük çocukların cezaevinde bir ebeveynle kalmalarına izin verildiğinde, ebeveynin çocuğuyla birlikte katılamayacağı bir etkinliğe iştirak etmesi durumunda, çocuğun kalabileceği ve nitelikli kişilerce hizmet verilen bir kreş oluşturulması için özel düzenleme yapılmalıdır.

36.3. Bu tür çocukların rahatının sağlanması için özel bir yatak ünitesi kurulmalıdır.

Yabancı mahpuslar

37.1. Yabancı mahpuslar dışarıyla ilişki kurma hakkına sahip oldukları konusunda gecikmeksizin bilgilendirilmeli ve ülkelerinin diplomatik temsilcileriyle veya konsolosluk makamlarıyla haberleşebilmeleri için makul kolaylıklardan yararlanmalarına izin verilmelidir.

37.2. Ülkede diplomatik temsilciliği veya konsolosluğu bulunmayan devletlerin vatandaşı olan mahpusların ve mülteci veya vatansızların, yararlarını koruyan ülkenin diplomatik temsilcileriyle veya görevi bu tür insanların çıkarlarına hizmet etmek olan ulusal ya da uluslar arası kuruluşlarla haberleşmesinde benzer kolaylıklardan yararlanmalarına izin verilmelidir.

37.3. Cezaevi yetkilileri, cezaevinde özel ihtiyaçları olması muhtemel yabancı mahpusların yararına olacak biçimde, mahpusları temsil eden diplomatik temsilcilik veya konsolosluk yetkilileriyle tam bir işbirliği içinde olmalıdır.

37.4. Yabancı mahpuslara hukuki yardım hakkında özel bilgiler sağlanmalıdır.

37.5. Yabancı mahpuslar, cezalarının infazına başka bir ülkede devam edilmesini isteme imkânına sahip oldukları konusunda bilgilendirilmelidir.

Etnik veya Dilsel Azınlıklar

38.1. Etnik veya dilsel azınlıklara mensup olan mahpusların ihtiyaçlarının karşılanması için özel düzenlemeler yapılmalıdır.

38.2. Cezaevinde farklı grupların kültürel alışkanlıklarını uygulanabildiği ölçüde, sürdürmelerine izin verilmelidir.

38.3. Yabancı dillere ait ihtiyaçlar, yetenekli çevirmenler aracılığıyla ve bir cezaevinde kullanılmakta olan dillerin yazılı materyalleri sağlanarak karşılanmalıdır.

3. BÖLÜM Sağlık
Tıbbi Bakım

39. Cezaevi yetkilileri tüm mahpusların sağlığını korumalıdır.

Cezaevi Sağlık Hizmetlerinin Organizasyonu

40.1. Cezaevindeki sağlık hizmetleri ulusal veya toplumsal genel sağlık idaresiyle yakın ilişki içerisinde düzenlenmelidir.

40.2. Cezaevlerindeki sağlık politikası, ulusal sağlık politikasıyla bütünlük içinde ve uyumlu olmalıdır.

40.3. Mahpusların, hukuki durumları nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulmaksızın ülkede mevcut olan sağlık hizmetlerine erişmeleri sağlanmalıdır.

40.4. Cezaevlerindeki sağlık hizmetleri, mahpusların yakalanmış olabileceği herhangi bir bedensel veya ruhsal hastalık ya da rahatsızlığı orta¬ya çıkarmak ve tedavi etmek için uğraşmalıdır.

40.5. Bu amaçla, mahpuslara toplumda mevcut olanlar da dahil olmak üzere gerekli tüm tıbbi, cerrahi ve psikiyatrik hizmetler sağlanmalıdır.

Tıp ve Sağlık Personeli

41.1. Her cezaevinde en azından bir tane nitelikli genel pratisyen doktor hizmet vermelidir.
41.2. Acil durumlar söz konusu olduğunda, nitelikli bir pratisyen doktorun gecikme olmaksızın her zaman temin edilebilmesi için düzenlemeler yapılmalıdır.
41.3. Tam zamanlı çalışan bir doktoru bulunmayan kurumları, yarı zamanlı çalışan bir doktorun ziyaret etmesi sağlanmalıdır.
41.4. Her cezaevinde sağlık hizmetleriyle ilgili eğitim görmüş uygun personel bulunmalıdır.
41.5. Her mahpus nitelikli bir göz uzmanı ile diş hekiminin hizmetinden yararlanabilmelidir.

Doktorun Görevleri

42.1. Doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire, kuruma kabulünden sonra mümkün olabilen en kısa zamanda her mahpusu görmeli ve gereksiz olduğu açıkça görülmediği sürece onları muayene etmelidir.
42.2. Doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire, talep edilmesi halinde tahliye esnasında ve bunun dışında gerekli olan her zaman mahpusları muayene etmelidir.

42.3. Bir mahpusu muayene ettiği sırada doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire ;

a. Tıbbi gizliliğin normal kurallarına uyulmasına,

b. Bedensel veya ruhsal bir hastalığın teşhis edilmesine, hem tedaviiçin hem de tedavinin devamının sağlanması için gerekli olan tüm tedbirlerin alınmasına;

c. Mahpusun şiddete maruz kalmış olabileceğini gösteren her hangi bir iz veya belirtinin kayıt edilmesine ve ilgili makamlara rapor edilmesine;

d. Uyuşturucu, ilaç veya alkol kullanımının kesilmesi ile ortaya çıkan arazlar ile uğraşılmasına;

e. Özgürlükten yoksun bırakılma sonucunda ortaya çıkan her hangi bir psikolojik veya strese bağlı diğer sorunların tespit edilmesine;

f. Bulaşıcı hastalık veya enfeksiyon taşıdığından şüphe edilen mahpusların, enfeksiyon döneminde ayrı bir yerde tutulmasına ve onlara gereken tedavinin sağlanmasına;

g. HIV virüsü taşıyan mahpusların sadece bu sebepten dolayı diğerlerinden ayrılarak yalnız başına tecrit edilmemelerinin sağlanmasına;

h. Bedensel veya ruhsal sorunların, tahliye sonrasında yeniden topluma yerleşmeye engel olabileceğinin hesaba katılmasına;

i. Her bir mahpusun çalışmaya ve egzersiz yapmaya uygunluğunun belirlenmesine; ve,

j. Mahpusların muvafakat etmesi halinde, tahliyelerinden sonra gereken her hangi bir tıbbi ve psikiyatrik tedavinin devamı için toplum kuruluşlarıyla düzenlemeler yapılmasına;

özel bir dikkat göstermelidir.

43.1. Doktor, mahpusların bedensel ve ruhsal sağlıklarını korumalı ve toplumdaki sağlık bakım standartlarıyla uyumlu olan koşullar altında ve sıklıkta, hasta olan tüm mahpusların, rahatsız olduğu ya da yaralandığı rapor edilenlerin ve özel dikkat gösterilmesi gereken herhangi bir mahpusun tıbbi bakımını yapmalıdır.

43.2. Doktor veya ona rapor veren nitelikli hemşire, hücre cezası koşullarında bulunan mahpuslara özel dikkat göstermeli, onları her gün görmeli ve bu mahpusların ya da cezaevi personelinin talebiyle onlara süratle tıbbı tedavi ve yardım sağlamalıdır.

43.3. Doktor, devam eden özgürlükten yoksunluk yüzünden veya hücre cezası da dahil olmak üzere hapsedilme koşullarından her hangi birisi nedeniyle bir mahpusun bedensel veya ruhsal sağlığının ciddi bir biçimde risk altında bulunduğunu düşündüğü her zaman bu durumu müdüre bildirmelidir.

44. Doktor veya diğer bir yetkili düzenli olarak denetim yapmalı, eğer uygunsa başka yollardan bilgi toplamalı ve müdüre aşağıdakileri önermelidir:

a. Yiyecek ve içeceğin niceliği, niteliği, hazırlanması ve sunulması;
b. Kurumun ve mahpusların hijyen ve temizliği;
c. Kurumun sıhhi tesisatı, ısıtılması, aydınlatılması ve havalandırılması;
d. Mahpusların giyeceklerinin ve yataklarının uygunluğu ve temizliği.

45.1 Müdür, doktorun veya diğer bir yetkilinin 43. ve 44. Kurallara göre sunduğu rapor ve tavsiyeleri göz önüne almalı ve bu tavsiyeleri yerinde görüyor ise onları uygulamak için derhal gerekli adımları atmalıdır.

45.2. Eğer doktorun tavsiyeleri müdürün yetkisini aşıyorsa veya müdür onları uygun görmüyorsa o zaman müdür doktorun tavsiyelerini hemen, daha üst düzey bir yetkiliye kişisel görüşü ile birlikte sunmalıdır.

Tıbbi Bakımın Temini

46.1. Uzman tedavisine gerek duyan hasta mahpuslar, bu hastalığın tedavisinin cezaevinde yapılmasının mümkün olmaması halinde uzman kurumlara veya sivil hastanelere nakledilmelidir.

46.2. Cezaevi servisinin kendisine ait hastane tesislerinin olması halinde bu hastane ilgili mahpusların uygun bakım ve tedavilerini sağlamak için yeterli personele sahip olmalı ve yeterince donatılmış olmalıdır.

Akıl Sağlığı

47.1. Kural 12 de düzenlenen hallerin dışında bir akıl hastalığı veya anormalliği olan mahpusların tıbbi kontrol altında gözlem ve tedavilerinin sağlanması için, uzmanlaşmış cezaevleri ya da cezaevlerinin içerisin¬de ayrı bölümler oluşturulmalıdır.
47.2. Cezaevi sağlık servisi, ihtiyacı olan tüm mahpuslara psikiyatrik teda¬vi sağlamalı ve intiharın önlenmesine özel dikkat göstermelidir.

Diğer Konular

48.1. Mahpuslar muvafakatları olmaksızın hiçbir deneye tabi tutulmamalıdır.
48.2. Mahpuslarda bedensel yaralanmaya, zihinsel bozukluğa veya diğer sağlık sorunlarına yol açma ihtimali olan deneyler yasaklanmalıdır.

4. BÖLÜM
İyi Düzen:
İyi Düzene Genel Yaklaşım

49. Cezaevinde iyi düzen, emniyet, güvenlik ve disiplin gereklerinin hesaba katılması, aynı zamanda 25. Kural gereğince mahpuslara, insanlık onurlarına saygı gösteren yaşam koşulları sağlanması ve dolu bir faaliyetler programı sunulması yoluyla sürdürülmelidir.

50. İyi düzen, emniyet ve güvenlik bakımından, mahpusların genel hapsedilme koşullarına ilişkin konuları tartışmalarına izin verilmeli ve bu konular hakkında cezaevi yetkilileriyle iletişim kurmaları teşvik edilmelidir.

Güvenlik

51.1. Bireysel mahpuslara uygulanan güvenlik önlemleri, onların güvenle hapsedilmesinin sağlanması için gereken asgari düzeyde olmalıdır.

51.2. Fiziki engeller ve diğer teknik araçlarla sağlanan güvenlik, kontrolü altında bulunan mahpusları tanıyan dikkatli bir personel tarafından sağlanan dinamik güvenlikle tamamlanmalıdır.

51.3. Kuruma kabulünden sonra mümkün olabilen en kısa sürede mahpusların:

a. Kaçmaları halinde toplum için teşkil edecekleri tehlike;
b. Kendi başlarına veya dışarıdan alacakları bir yardımla kaçma girişiminde bulunma tehlikesi;
değerlendirilmeli ve belirlenmelidir.

51.4. Böylece her mahpus taşıdığı tehlike seviyesine uygun güvenlik koşulları altında tutulmalıdır.

51.5. Gerekli olan güvenlik seviyesi, kişinin hapsedilme süresi boyunca düzenli aralıklarla gözden geçirilmelidir.

Emniyet

52.1. Kuruma kabulden sonra mümkün olabilen en kısa sürede, mahpuslar diğer mahpusların, cezaevi personelinin veya cezaevinde çalışan diğer kişilerin emniyeti için tehlike taşıyıp taşımadıkları veya kendilerine zarar verme riskleri bulunup bulunmadığı yönünden değerlendirmeye tabi tutulmalıdırlar.

52.2. Mahpusların, cezaevi personelinin ve tüm ziyaretçilerin emniyetini sağlamak ve şiddet riski ile emniyeti tehdit edebilecek diğer olayları en aza indirmek için prosedürler oluşturulmalıdır.

52.3. Bütün mahpusların, emniyet içerisinde günlük faaliyetlerde tam olarak yer almalarının sağlanması için mümkün olan her çaba gösterilmelidir.

52.4. Tüm mahpusların gece de dahil olmak üzere günün her saatinde personel ile iletişim kurması mümkün olmalıdır.
52.5. Ulusal sağlık ve emniyet mevzuatına cezaevlerinde de riayet edilmelidir.

Özel Yüksek Güvenlik ve Emniyet Tedbirleri

53.1. Özel yüksek güvenlik ve emniyet tedbirleri sadece istisnai hallerde
uygulanmalıdır.

53.2. Bu tür tedbirlerin herhangi bir mahpusa uygulanması durumunda izlenecek açık prosedürler olmalıdır.

53.3. Bu tedbirlerin her birinin mahiyeti, süresi ve uygulanma sebepleri ulusal mevzuat ile belirlenmelidir.

53.4. Her olayda, söz konusu tedbirlerin belirli bir süre için uygulanması yetkili makam tarafından onaylanmalıdır.

53.5. Onaylanmış olan sürenin uzatılmasına ilişkin olarak alınan herhangi bir karar, yeniden yetkili makamın onayına sunulmalıdır.

53.6. Bu tür tedbirler mahpus guruplarına değil, bireysel mahpuslara uygulanmalıdır.

53.7. Bu tür tedbirlere tabi tutulan herhangi bir mahpusun 70. kural hükümleri gereğince şikâyet hakkı olmalıdır.

Arama ve Kontroller

54.1. Personelin, aşağıda sayılan yer ve kişilerin üzerinde arama yaparken uymak zorunda olduğu detaylı prosedürler olmalıdır.

a. Mahpusların yaşadığı, çalıştığı ve toplandığı her yer;
b. Mahpuslar;
c. Ziyaretçiler ve onların eşyaları; ve
d. Personel

54.2. Bu tür aramaların gerekli olduğu durumlar ve aramaların biçimi ulusal mevzuatta belirtilmelidir.

54.3. Personele, aradıkları kişilerin insan onuruna ve kişisel eşyalarına karşı saygılı davranmak suretiyle, herhangi bir firar veya suç eşyası gizleme teşebbüsünü ortaya çıkaracak ve önleyecek şekilde arama eğitimi verilmelidir.

54.4. Aranan kişiler, arama yöntemleri nedeniyle küçük düşürülmemelidir.

54.5. Kişiler sadece hemcinsleri olan personel tarafından aranmalıdır.

54.6. Mahpusların vücut boşluklarındaki aramalar cezaevi personelince yapılmamalıdır.

54.7. Arama esnasında, mahrem yerler ile ağız, burun ve kulak içinde yapılacak inceleme sadece doktor tarafından yapılmalıdır.

54.8. Araştırma teknikleri veya personele yönelik potansiyel tehlike buna engel değilse, şahsi eşyaları aranırken mahpuslar da hazır bulundurulmalıdır.

54.9. Cezaevinin emniyet ve güvenliğinin sağlanması zorunluluğu ile ziyaretçilerin özel yaşamına saygı arasında denge kurulmalıdır.

54.10. Yasal temsilciler, doktorlar, sosyal çalışanlar vb. gibi uzman ziyaretçilerin aranmasına ilişkin prosedürler, kurum emniyet ve güvenliği ile özel mesleki giriş hakkı arasında bir denge sağlanması için onların meslek kuruluşlarıyla anlaşmaya varılarak düzenlenmelidir.

Suç Teşkil Eden Eylemler

55. Cezaevinde işlendiği iddia edilen ve suç teşkil eden eylemler serbest toplumdakine benzer şekilde soruşturulmalı ve ulusal mevzuata uygun biçimde elle alınmalıdır.

Disiplin ve Cezalandırma

56.1. Disiplin prosedürleri son çare mekanizmaları olmalıdır.
56.2. Mümkün olan her durumda, cezaevi yetkilileri mahpuslarla kendileri arasında olan veya mahpuslar arasında oluşan anlaşmazlıkları çözmek için uzlaşma ve zararı giderme mekanizmalarını kullanmalıdır.

57.1. Sadece, kurumdaki iyi düzeni, emniyeti ve güvenliği tehlikeye atacak bir davranış disiplin suçu olarak tanımlanabilir.

57.2. Ulusal mevzuat:

a. Mahpusların disiplin suçu oluşturan eylem ve ihmallerini;
b. Disiplin soruşturmalarında izlenmesi gereken prosedürleri;
c. Verilebilecek cezanın türünü ve süresini;
d. Bu cezayı vermeye yetkili olan makamı; ve
e. Disiplin cezasına İtiraz usulü ile itiraz makamını, belirlemelidir.

58. Disiplin kurallarının bir mahpus tarafından ihlal edildiği iddiası derhal bu iddiayı geciktirmeksizin soruşturacak olan yetkili makama bildirilmelidir.

59. Disiplin suçu işlediği öne sürülen mahpuslar:

a. Kendilerine isnat edilen suçlamaların mahiyeti hakkında anlayacakları bir dilde ve ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir;
b. Savunmalarını hazırlayabilmeleri için yeterli zaman ve imkanlara sahip olmalıdırlar;
c. Savunmalarını bizzat kendilerinin yapmasına ya da adaletin yararı bunu gerektiriyorsa hukuki bir yardım alarak yapmalarına izin verilmelidir;
d. Tanık dinlenmesini istemelerine ve onları dinlemelerine, ya da kendileri adına dinlenmelerine izin verilmelidir; ve,
e. Soruşturma esnasında kullanılan dili anlayamıyor veya konuşamıyorsa bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanmalıdır.

60.1. Bir disiplin suçunun kesinleşmesinden sonra verilen herhangi bir ceza ulusal mevzuata uygun olmalıdır.

60.2. Verilen cezanın ağırlığı ile disiplin suçu arasında bir orantı olmalıdır.

60.3. Toplu cezalar, bedensel cezalar, karanlık bir hücreye kapatarak cezalandırma ve diğer insanlık dışı veya küçültücü cezalandırma biçimleri yasaklanmalıdır.

60.4. Verilen ceza, mahpusun ailesiyle olan bağlantısının tamamen yasaklanmasını içermemelidir.

60.5. Hücre hapsi, bir ceza olarak sadece istisnai durumlarda belirli bir süre için uygulanmalı ve süresi mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır.

60.6. Zapt etme araçları asla bir ceza olarak uygulanmamalıdır.

61. Bir disiplin suçundan dolayı suçlu bulunan mahpus, yetkili ve bağımsız bir üst makama itiraz edebilmelidir.

62. Bir cezaevinde, hiçbir mahpus disiplin işlerinde çalıştırılmamalı ve kendisine bu konuda yetki verilmemelidir.

Çifte Ceza Tehlikesi

63. Bir mahpus, aynı eylem ve davranışı nedeniyle asla iki kez cezalandırılmamalıdır.

Güç Kullanma

64.1. Cezaevi personeli, kendini savunma durumu veya kaçma teşebbüsü ya da yasal bir emre aktif veya pasif olarak karşı koyma gibi hallerde son çare olarak başvurmanın dışında, mahpuslara karşı güç kullanmamalıdır.

64.2. Güç kullanmanın ölçüsü gereken en az seviyede tutulmalı ve gerekli görülen en kısa süre için uygulanmalıdır.

65. Güç kullanmanın şartlarını da kapsayan detaylı prosedürler olmalıdır.
Bunlar:

a. Kullanılabilecek gücün çeşitli türleri;
b. Her bir güç türünün kullanılabileceği durumlar;
c. Farklı güç türlerini kullanmaya yetkili personel;
d. Herhangi bir güç kullanımından önce, buna karar verecek olan makamın yetki seviyesi;
e. Güç kullanıldığı zaman tamamlanması gereken raporlar.

66. Mahpuslarla doğrudan uğraşan personel, saldırgan mahpusları zapt etmek için asgari ölçüde güç kullanabilme teknikleri konusunda eğitilmelidir.

67.1. Diğer kolluk kuruluşlarının personeli, sadece istisnai hallerde cezaevindeki mahpuslarla uğraşma işine katılmalıdırlar.

67.2. Eğer ilişkileri kanunda düzenlenmemişse cezaevi makamları ile bu kolluk kuruluşlarının herhangi birisi arasında resmi bir anlaşma olmalıdır.

67.3. Böyle bir anlaşma şu şartları içermelidir:

a. Diğer kolluk kuruluşları mensuplarının, herhangi bir çatışmayı önlemek amacıyla cezaevine girebilme koşulları;
b. Söz konusu diğer kolluk kuruluşlarının, cezaevi içerisinde bulundukları sırada sahip oldukları yetkinin sınırı ve cezaevi müdürü ile olan ilişkileri;
c. Bu tür kuruluş mensuplarının kullanabilecekleri gücün çeşitli türleri;
d. Her bir güç türünün kullanılabileceği durumlar;
e. Herhangi bir güç kullanımından önce, buna karar verecek olan makamın yetki seviyesi; ve,
f. Güç kullanıldığı zaman tamamlanması gereken raporlar.

Zapt etme Araçları

68.1. Zincir ve demirlerin kullanımı yasaklanmalıdır.

68.2. Kelepçe, deli gömleği ve diğer bedensel kısıtlama araçları aşağıdaki haller dışında kullanılmamalıdır:

a. Gerektiğinde, nakil sırasında kaçmaya karşı engelleyici bir önlem olarak kullanılır. Bu takdirde, mahpus adli veya idari bir makamın önüne çıkarıldığında makam aksine karar vermedikçe bu araçlar çıkarılmalıdır; ya da

b. Bir mahpusun kendine veya başkalarına ya da mala ciddi bir zarar vermesini önlemek amacıyla, diğer kontrol yöntemlerinin yetersiz kaldığı hallerde müdürün emriyle kullanılır. Bu durumlarda müdür derhal doktora bilgi vermeli ve durumu bir üst cezaevi makamına rapor etmelidir.

68.3. Zapt etme araçları kesinlikle gerektiğinden daha uzun bir süre kullanılmamalıdır.

68.4. Zapt etme araçlarının kullanım biçimi ulusal mevzuatta belirtilmelidir.

Silahlar

69.1. Cezaevi personeli, acil bir durum nedeniyle yürütülen bir operasyon hariç olmak üzere cezaevi sınırları içinde asla öldürücü silah taşımamalıdır.
69.2. Özel bir olay nedeniyle emniyet ve güvenliğin sağlanması için gereken haller dışında, jop ve sopalar da dahil olmak üzere diğer silahların cezaevi sınırları içerisinde mahpuslarla ilişki içerisinde olan kişilerce görülecek biçimde taşınması yasaklanmalıdır.
69.3. Silahların kullanılması konusunda eğitilmedikleri sürece personele silah verilmemelidir.

İstekler ve Şikâyetler

70.1. Mahpuslar, bireysel veya grup halinde cezaevi müdürüne veya diğer herhangi bir yetkili makama sözlü ya da yazılı olarak istek veya şikâyette bulunma fırsatına yeterince sahip olmalıdırlar.

70.2. Eğer taraflar arasında bir uzlaşmanın uygun olacağı düşünülüyor ise önce bu yol denenmelidir.

70.3. Eğer bir istek geri çevrilir veya bir şikâyet reddedilirse bunun sebepleri mahpusa bildirilmeli ve mahpusun bağımsız bir makama itiraz hakkı olmalıdır.

70.4. Mahpuslar, herhangi bir istek veya şikâyette bulunmaları sebebiyle cezalandırılmamalıdır.

70.5. Yetkili makam, mahpusun haklarının ihlal edildiğine inanmak için sebebi olan akrabalarının yaptığı herhangi bir yazılı şikâyeti dikkate almalıdır.

70.6. Bir yasal temsilci ya da mahpusların refahıyla ilgilenen bir organizasyon, ilgili mahpusun izni olmaksızın onun adına hiç bir şikâyette bulunamaz.

70.7. Adaletin yararı gerektirdiğinde mahpuslar, şikâyet ve itiraz prosedürleri konusunda hukuki danışmanlık arama ve hukuki yardım alma hakkına sahiptir.

5. BÖLÜM
Yönetim ve Personel
Bir Kamu Hizmeti Olarak Cezaevi Çalışmaları

71. Cezaevleri, asker, polis veya suçu soruşturan servislerden ayrı olan kamu otoritelerinin sorumluluğunda olmalıdır.

72.1. Cezaevleri, tüm mahpuslara insanca davranma ve insan olmalarından kaynaklanan onurlarına saygı gösterme zorunluluğunu kabul eden etik koşullar içersinde yönetilmelidirler.

72.2. Personel, cezaevi sisteminin amacını açık bir biçimde ortaya koymalıdır. Kurum yönetimi, bu amacı en iyi şekilde yerine getirilmesi için öncülük etmelidir.

72.3. Personelin görevleri, sadece infaz ve koruma için gerekli olan görevlerin daha ötesinde olmalı ve mahpusların pozitif bir bakım ve yardım programıyla cezalarını tamamlayarak toplumla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştırma ihtiyacını da hesaba katmalıdır.

72.4. Personel, yüksek mesleki standartlar ile kişisel standartlarla görev yapmalıdır.

73. Cezaevi yetkilileri, personele ilişkin kurallara riayet edilmesine öncelik vermelidir.

74. Mahpuslarla çalışan alt kademe cezaevi personeli ile bakım ve muhafazası altındaki mahpuslar arasındaki ilişkinin yönetimine özel dikkat gösterilmelidir.

75. Personel daima kendini yönlendirmeli, görevini mahpuslara iyi bir örnek teşkil edecek ve onların saygısını kazanacak biçimde yerine getirmelidir.

Cezaevi Personelinin Seçimi

76. Personel dikkatli bir şekilde seçilmeli, hem başlangıçta hem de hizmetin devamı sırasında doğru dürüst eğitilmeli, profesyonel çalışanlar olarak ücret almalı ve sivil toplumun saygı duyabileceği bir statüye sahip olmalıdır.

77. Cezaevi makamları, yeni personelin seçimini yaparken bu personelden yapılması istenecek zor görevleri düşünerek, dürüstlüğe, insancıllığa, mesleki yeterliliğe ve kişilik uygunluğuna çok büyük önem vermelidir.

78. Profesyonel cezaevi personeli, normal olarak sürekli çalışma esasına göre atanmalı, devlet memuru statüsünde olmalı, uygun bir eğitim standardına sahip olmalı ve iyi davranışa, mesleki yeterliliğe, bedensel ve ruhsal sağlığa sahip olduğu sürece bu işte çalışma güvencesine sahip olmalıdırlar.

79.1. Maaşlar, uygun personeli bu işe cezp etmek ve elde tutmak için yeterli olmalıdır.

79.2. Elde edilen kazanç ve çalışma koşulları yasa uygulayan bir organın yürüttüğü bir işin güç ve emek isteyen özelliğine uygun olmalıdır.

80. Yarı zamanlı personel çalıştırılmasının gerektiği her durumda, bu kriterler uygun olduğunca onlara da uygulanmalıdır.

Cezaevi Personelinin Eğitimi

81.1. Personele, göreve başlamadan önce genel ve özel görevleri konusunda bir eğitim kursu verilmeli ve düzenlenen teorik ve uygulamalı sınavları geçmelidirler.

81.2. Yönetim, mesleki kariyerleri boyunca tüm personelin uygun aralıklarla düzenlenen hizmet içi eğitim ve meslek geliştirme kurslarına katılarak bilgilerini ve mesleki kapasitelerini geliştirmelerini sağlamalıdır.

81.3. Yabancılar, kadınlar, çocuklar veya akıl hastalığı olanlar gibi özel mahpus gruplarıyla çalışması gereken personele, uzmanlık gerektiren bu çalışmalar için özel eğitim verilmelidir.

81.4. Bütün personelin eğitimi, uluslararası ve bölgesel insan hakları belgelerinin ve standartlarının, özellikle Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin ve Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele veya Cezanın Önlenmesi Sözleşmesinin öğretilmesini ve Avrupa Cezaevi Kurallarının uygulanmasını kapsamalıdır.

Cezaevi Yönetimi

82. Personel, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer düşünce, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü nedeniyle ayrım yapılmaksızın eşit olarak

seçilmeli ve atanmalıdır.

83. Cezaevi makamları;

a. Cezaevlerinin uluslararası ve bölgesel insan hakları belgeleriyle aynı doğrultudaki yüksek standartlara uygun olarak yönetildiğini temin etmek; ve

b. Cezaevleri arasındaki ve bir cezaevinin farklı kategorideki personeli arasındaki iyi iletişim ile Cezaevi içinde ve dışında, özellikle mahpusların bakımını ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlayan birimler arasındaki doğru koordinasyonu kolaylaştırmak için yönetim ve organizasyon sistemleri oluşturmalıdırlar.

84.1. Her cezaevinin, karakter, yöneticilik kabiliyeti, uygun mesleki eğitim ve tecrübe yönünden yeterince nitelikli bir müdürü olmalıdır.

84.2. Müdürler, tam gün esasına göre atanmalı ve bütün zamanlarını res¬mi görevlerine adamalıdırlar.

84.3. Cezaevi makamları, her cezaevinin daima müdürün, müdür yardımcı¬sının veya diğer yetkili görevlinin tam sorumluluğunda olduğunu temin etmelidir.

84.4. Eğer müdür birden fazla cezaevinden sorumluysa, ona ilaveten, daima bu cezaevlerinden sorumlu birer de yetkili olmalıdır.

85. Cezaevi personelinde kadın ve erkekler dengeli bir biçimde temsil edilmelidir.

86. Cezaevi yönetiminin, genel meselelerde ve özellikle çalışma şartlarıyla ilgili konularda, kurumun ayrılmaz bir parçası olan personel ile gö¬rüş alışverişinde bulunması için düzenlemeler olmalıdır.

87.1. Düzenlemeler, yönetim, diğer personel, mahpuslar ve dış kuruluşlar arasında mümkün olabilecek en iyi iletişimi teşvik etmek için konulmalıdır.

87.2. Cezaevi müdürü, yöneticiler ve diğer cezaevi personelinin büyük çoğunluğu, mahpusların çoğunun konuştuğu veya anladığı bir dili konuşmalıdır.

88. Özelleştirilmiş olan cezaevlerinde de tüm Avrupa Cezaevi Kuralları uygulanmalıdır.

Uzman Personel

89.1. Personel arasında, mümkün olabildiğince psikiyatristler, psikologlar, sosyal çalışmacılar, öğretmenler, mesleki ve bedensel eğitim ile spor eğitimcileri gibi yeterli sayıdaki uzmanlar olmalıdır.

89.2. Cezaevi yetkilileri, mümkün olan her durumda uygun yarı zamanlı ve gönüllü çalışanları mahpuslarla yapılan çalışmalara katkıda bulunmaları için teşvik etmelidirler.

Halkın Bilinçlendirilmesi

90.1. Cezaevi yetkilileri, toplumda cezaevlerinin rolünün daha iyi anlaşılmasını teşvik için cezaevi personelince yürütülen çalışmalar ile cezaevi sisteminin amacı hakkında sürekli olarak halkı bilgilendirmelidir.

90.2. Cezaevi yetkilileri, uygun olan her durumda, toplumun gönüllü üyelerini cezaevlerine hizmet için teşvik etmelidir.

Araştırma ve Değerlendirme

91. Cezaevi makamları, cezaevlerinin demokratik bir toplumdaki rolü, amacı ve amacına ne ölçüde ulaşabildiği konusunda yapılan herhangi bir araştırma ve değerlendirme programını desteklemelidir.

6. BÖLÜM
Denetim ve İzleme:
İdari Denetim

92. Cezaevleri, ulusal ve uluslararası hukukun gereklerine ve bu Kurallarda yer alan hükümlere uygun bir biçimde yönetilip yönetilmediğinin değerlendirilmesi için düzenli olarak idari bir kuruluş tarafından teftiş edilmelidir.

Bağımsız izleme

93.1. Hapsedilme koşulları ve mahpuslara uygulanan iyileştirme faaliyetleri, raporlarını açıklayabilen bağımsız bir kurul veya kurullar tarafından denetlenmelidir,

93.2. Bu tür bağımsız izleme kurul veya kurulları, hukuken cezaevlerini denetleme konusunda yetkili olan uluslar arası kuruluşlar ile işbirliğine teşvik edilmelidir.

7. BÖLÜM
Yargılanmamış Mahpuslar:
Yargılanmamış Mahpusların Statüsü

94.1. Bu kuralların amacı bakımından yargılanmamış mahpuslar, yargılama, karar verme veya hükmün kesinleşmesi evrelerinden önce adli bir makam tarafından tutuklanarak cezaevine konulan mahpuslardır.

94.2. Bir devlet, eğer bütün temyiz başvuruları sonuçlanmamış ise suçlu bulunan veya hakkında karar verilen mahpusları yargılanmamış mahpus statüsünde kabul edebilir.

Yargılanmamış Mahpuslarla İlgili Yaklaşım

95.1. Yargılanmamış mahpuslara uygulanan rejim, gelecekte bir suçtan ceza almaları ihtimali bulunmasından etkilenmemelidir.

95.2. Bu bölümdeki kurallar, yargılanmamış mahpuslar için ek teminatlar sağlar.

95.3. Cezaevi yetkilileri yargılanmamış mahpusları ele alırken tüm mahpuslara uygulanan kuralları rehber edinmeli ve yargılanmamış mahpusların bu kurallarda düzenlenen çeşitli aktivitelere katılmalarına izin vermelidir.

Barınma

96. Yargılanmamış olan belirli bir mahpusun ne şekilde barındırılacağına dair mahkemece verilmiş özel bir emir yoksa ya da diğer yargılanmamış mahpuslarla birlikte kalmasında yarar bulunmuyorsa, yargılanmamış mahpuslara mümkün olabildiğince tek kişilik odalarda barınma seçeneği sunulmalıdır.

Giyim

97.1. Eğer cezaevinde giyilmesi uygunsa yargılanmamış mahpusların kendi giysilerini giymelerine izin verilmelidir.
97.2. Uygun giysisi olmayan yargılanmamış mahpuslara, hükümlü olanlarca giyilebilecek herhangi bir üniformaya benzer olmayan giysiler sağlanmalıdır.

Hukuki Danışmanlık

98.1. Yargılanmamış mahpuslar, hukuki danışmanlık alma hakları olduğu konusunda açık bir şekilde bilgilendirilmelidirler.
98.2. Yargılanmamış mahpusların savunmalarını hazırlamaları ve yasal temsilcileriyle görüşmeleri için gerekli tüm kolaylıklar sağlanmalıdır.

Dış Dünyayla ilişki

99. Herhangi bir davada, adli bir makam tarafından belirli bir süre için konulmuş bir yasak yok ise;

a. Yargılanmamış mahpusların, hükümlü mahpuslar gibi ziyaretçi kabul etmelerine, aile fertleri ve diğer kişilerle iletişim kurmalarına izin verilmelidir.
b. Yargılanmamış mahpuslar ekstra ziyaretçi kabul edebilir veya diğer ekstra iletişim biçimlerini kullanabilirler.
c. Yargılanmamış mahpuslar kitap, gazete ve diğer basın haberlerine erişmelidirler.

Çalışma

100.1. Yargılanmamış mahpuslara çalışma fırsatı sunulmalı, fakat çalışmaya mecbur tutulmamalıdırlar.
100.2. Eğer yargılanmamış mahpus çalışmayı seçerse, 26. Kuralın ücret ödemeyle ilgili olanları da dahil olmak üzere tüm hükümleri kendisine uygulanmalıdır.

Hükümlü Mahpuslara Uygulanan Rejime Katılma

101. Eğer yargılanmamış mahpus, hükümlüler için uygulanan rejime katılmasına izin verilmesini talep ederse, cezaevi yetkilileri mümkün ola¬bildiğince mahpusun bu talebini yerine getirmelidir.

8. BÖLÜM
Hükümlü Mahpuslara Uygulanan Rejimin Amacı

102.1. Tüm mahpuslara uygulanan kurallara ilaveten, hükümlü mahpuslara uygulanan rejim, onların sorumlu ve suçtan uzak duran bir yaşama yönelmelerini mümkün kılmak için tasarlanmalıdır.

102.2. Özgürlükten yoksun bırakarak hapsetmenin kendisi bir cezadır. Bu nedenle, hükümlü mahpuslara uygulanan rejim hapsetmenin doğasında var olan sıkıntıyı daha da ağırlaştırmamalıdır.

Rejimin Hükümlü Mahpuslar İçin Uygulanması

103.1. Eğer daha önce başlatılmamışsa, hükümlü mahpuslar için rejim, bir kişi cezaevine hükümlü statüsüyle kabul edilir edilmez başlatılmalıdır.
103.2. Böyle bir kabulden sonra mümkün olabilen en kısa sürede, hükümlü mahpusların kişisel durumları, her biri için önerilen ceza planlama¬sı ve tahliyeye hazırlanmaları için belirlenen strateji hakkında raporlar hazırlanmalıdır.
103.3. Hükümlü mahpuslar kendilerine ait ceza planlamasının hazırlanmasına katılmaları için teşvik edilmelidirler.

103.4. Bu planlarda, uygulanabilir olduğu ölçüde:

a. Çalışma;
b. Eğitim;
c. Diğer faaliyetler; ve
d. Tahliyeye hazırlık, yer almalıdır.

103.5. Sosyal çalışma ile tıbbi ve psikolojik bakım da hükümlü mahpuslara uygulanan rejimlere dahil edilebilir.

103.6. Hükümlü mahpuslar için uygulanan genel rejimin tamamlayıcı bir parçası olarak cezaevinden izinli çıkma sistemi olmalıdır.

103.7. Bu yönde rıza gösteren mahpuslar, suç ile verdikleri zararı gidermek üzere bir onarıcı adalet programına dahil edilebilirler.

103.8. Müebbet hapis ve diğer uzun süreli hapis cezalarına çarptırılan mahpuslar için uygun ceza planlaması yapılmasına özel dikkat gösterilmelidir.

Hükümlü Mahpusları Hapsetmenin Kurumsal Yönleri

104.1. Özel mahpus kategorileri için uygulanan farklı rejimlerin yönetimini kolaylaştırmak üzere, mümkün olabildiğince ve 17. kuralın gereklerine bağlı kalınarak ayrı cezaevleri veya bir cezaevinin ayrı bölümleri kullanılmalıdır.

104.2. İlgili personelin kendi arasında ve bunlarla, uygulanabilir olduğu ölçüde katılacak olan diğer mahpuslar arasında tam istişareler yapılması ve bu konudaki uygun raporların incelenmesi sonucunda, mahpuslar için bireysel ceza planlaması oluşturmak ve onları gözden geçirmek için prosedürler olmalıdır.

104.3. Bu raporlar, daima ilgili mahpus ile doğrudan görevli olan personel tarafından hazırlanan raporları kapsamalıdır.

Hükümlü Mahpusların Çalışması

105.1. Hükümlü mahpuslara uygulanan rejimin amaçlarına ulaşılmasına katkıda bulunacak sistemli bir çalışma programı oluşturulması için çaba gösterilmelidir.

105.2. Bedensel ve ruhsal bakımdan sağlıklı oldukları doktor tarafından belirlenen, normal emeklilik yaşına erişmemiş mahpuslardan çalışmaları istenebilir.
105.3. Eğer hükümlü mahpusların çalışmaları gerekiyor ise bu çalışmanın koşulları dışarıdaki toplumda uygulanan standart ve kontrollerle uyumlu olmalıdır.

105.4. Hükümlü mahpuslar, kendileri için planlanan rejimlerin bir gereği olarak, çalışma saatleri esnasında eğitime veya diğer programlara katılırlar ise, kendilerine sanki çalışmış gibi ücret ödenmelidir.

105.5. Eğer mahkemece karar verilmişse ya da ilgili mahpus rıza gösterirse, hükümlü mahpuslara yapılan ödemelerin veya bundan oluşan birikimlerinin bir kısmı davaları kapsamında telafi edici amaçlarla kullanılabilir.

Hükümlü Mahpusların Eğitimi

106.1. Beceriler eğitimi de dahil olmak üzere, mahpusların sorumlu ve suçtan uzak duran bir yaşam şekline yönelme beklentilerini geliştirmeyi amaçlayan sistematik bir eğitim programı, hükümlü mahpuslara uygulanan rejimin kilit bir parçasını oluşturmalıdır.

106.2. Bütün hükümlü mahpuslar, eğitim ve öğretim programlarına katılmaları için teşvik edilmelidirler.

106.3. Hükümlü mahpuslar için düzenlenen eğitim programları, tasarlanan cezaevlerinde kalma sürelerine göre biçimlendirilmelidir.

Hükümlü Mahpusların Tahliyesi

107.1. Hükümlü mahpuslara, tahliyelerinden doğru bir zaman önce, onları cezaevi yaşamından yasalara saygılı bir toplum yaşamına geçişe hazırlayan prosedürler ve özel programlarla yardım edilmelidir.

107.2. Özellikle daha uzun süre cezaya mahkûm edilen mahpusların, özgür toplum yaşamına aşamalı olarak dönmesinin sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır.

107.3. Bu hedefe, cezaevinde hazırlanan bir tahliye öncesi programla ya da etkili bir sosyal destekle birleştirilmiş denetim altında kısmi veya şartlı bir tahliye ile ulaşılabilir.

107.4. Cezaevi yetkilileri, tahliye edilen mahpusları denetleyen, özellikle aile yaşamına uyum sağlama ve iş bulma ile ilgili konularda onlara yardım eden ve tüm hükümlü mahpusların toplumda yeniden kendilerine bir yer edinmelerini sağlayan servis ve kuruluşlarla yakın çalışma içinde olmalıdır.

107.5. Bu tür hizmet ve kuruluşların temsilcilerine, tahliyeye hazırlamaya ve tahliye sonrası koruma programların planlamasına yardımcı olmak üzere cezaevine ve mahpuslara gerekli olan bütün şekillerde ulaşma imkânı sunulmalıdır.

9. BÖLÜM
Kuralların Güncellenmesi:

108. Avrupa cezaevi Kuralları düzenli olarak güncellenmelidir.

Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk

0
Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter
Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk – İzmir Hukuk Fakültesi İlk Açılış Dersi

İzmir Hukuk Fakültesi 15 Kasım 1978’de eğitime başladı. Fakülte açılışında Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter ilk dersi verdi. Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk başlıklı ilk ders ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 1981 tarihli ikinci sayısında yayımlandı. Ayiter, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Üniversite kütüphanesinin temellerini attı. 5.000’den fazla Almanca, Fransızca ve İtalyanca eseri üniversite kütüphanesine bağışladı. Hukuk ihtisas kütüphanesinin temelleri de Ayiter tarafından atıldı. Fakülte daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi adını aldı.

15 Kasım 1978 /Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK
15 Kasım 1978 / Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK

Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk / Prof. Dr. Mehmet Kudret AYİTER

Sayın konuklar, sevgili öğrenciler,

Bugün İzmir Hukuk Fakültesi derslerine başlıyor. Vakıa Fakülte 7 öğretim üyesinin bir araya geldiği anda hukuken kurulmuştu. Ancak bir Fakülte dersleri ve öğrencileri ile var olur ve onlarla yaşar. Bu bakımdan İzmir Hukuk Fakültesi’nin Türk Üniversite hayatına girişi her halde bugündür. Bu büyük günün ilk öğrencileri olduğunuzu da hiç bir zaman unutmayın.

Dersimiz Roma Hukuku. Ben her yıl derse başlarken, bu dersin neden okutulduğunu anlatmak zorunluluğunu duyarım. Neden Roma Hukuku okutuluyor da tarihin eski çağlarına ait diğer hukuklar okutulmuyor? Roma Hukuku neden ilk sınıfta okutuluyor?

Roma Hukuku, lisede okuyup öğrendiğiniz Romalıların hukuku idi. Bu durumu ile tarihtir, geride kalmış bir hukuku ifade eder. Roma Hukukunu eski çağların bir hukuku olarak okutmak da mümkündür. Bu da faydalıdır. Eski çağların fikirlerini öğrenmek ve onlardan bugünkü problemlerin çözümünde yararlanmak daima faydalıdır. Hukuk, tarih içindeki değeri ile bir varlıktır. Hukuk bütün diğer ilimler gibi tarihi oluşması, gelişmesi ile karşımızdadır. Hukukun burada diğer ilimlerden bir farkı da vardır: İnsanlar yalnız hukuk düzeni içinde bir arada yaşayabilirler. Hukuk tarihine baktığımızda bu düzenin kurulması çabalarının binlerce yıl öteye kadar gittiğini görünüz. Diyebiliriz ki insanlık tarihinin en önemli sorunlarından biri bu düzenin kuruluşu ve onun için sarf edilen çabalar olmuştur. Tarihte uygarlıklar ancak Hukuk düzeni kurulduktan sonra başlar, hukuk düzenlerini kuramamış veya geç kurmuş toplumlar uygarlığa varamamış veya geç varmışlardır. Bunun yanında bir olayı, bir gelişmeyi ve sonucu bilmek istiyorsak, nasıl ve neden olduğunu da bilmemiz gerekir. İnsan kendisini her zaman geçmişin sorunlarına bağlı his eder. İnsan hakikî boyutunu kendi tarihi içinde alır. Roma Hukuku bu bakımdan hukuk tarihinin bir kısmıdır ve hukuk tarihi olarak düşünülebilir.

Ancak bizim Roma Hukuku dersimiz bir hukuk tarihi dersi değildir. Belki inanmayacaksınız ama, Roma Hukuku en büyük kısmı ile bugün olduğu gibi yaşayan bir hukuktur. Roma Hukuku geçmiş değil bugündür. Roma Hukukunun düşünceleri tarih olmamıştır, aynen yaşamaya uygulanmaya devam edilmektedir. Bugün iyi bir Roma Hukukçusu günümüz hukuku bakımından da çok iyi bir hukukçudur. Eğer 2000 yıl evvelki bir düşünce doğruluğunu kaybetmemişse o bugünün de bir düşüncesidir ve doğrudur. Klasik çağın büyük Yunan Hekimi Hipocrates’in kırık kollarda, kemikleri uçuca getirip, altına bir tahta koyup bağlaması 2300 yıl evveline aittir, ama bugünün de bir fikridir, çünkü doğruluğundan bir şey yitirmemiştir. Roma Hukuku kadar, hukuk problemlerini derinliğine, kendi hukuk mantığı ve felsefesi ile incelemiş hiç bir hukuk yoktur. Roma Hukukunun vardığı sonuçlar, genellikle, değişen çağlar içinde, doğru kalan sonuçlar olmuştur. Bugüne kadar, bütün tarih içinde -ve bu gün de dahil- hiçbir hukuk, Roma Hukukunun eksiksiz hukuki düşünce ve mantık dünyasını bir daha yaratamamıştır. Bunun benzer bir örneğini eski Yunan felsefesinde görebiliriz. Yunan felsefesinin fikirleri bugün de yaşamaya devam eden, bugüne ait fikirlerdir, tarih içinde geride kaldıklarını kimse söyleyemez.

Roma Hukuku acaba bu kadar mükemmel bir düzene nasıl varmıştı? Hangi etkenler onu eski çağların en kusursuz hukuku haline getirmiştir? Bu soru 19’uncu yüzyılın başından beri bir çok araştırmaların konusu olmuştur. Kesin bir hükme varmak mümkün olmamakla beraber bu gün, Roma Hukukunun bu olağanüstü gelişmesi birkaç sebebe bağlanmaktadır. Her şeyden evvel Romalıların doğuştan, tabiatları itibariyle mevcut hukuk kabiliyetleri. Tarih bize her toplumun bazı alanlarda daha kabiliyetli olduklarını gösterir. Klasik çağda Yunanlılar felsefe ve matematik alanlarında, İtalyanlar Rönesans ve sonrasında resim ve müzik alanlarında, Almanlar müzik ve felsefede, Fransızlar son yüz yıllarda Edebiyat ve resimde olağanüstü başarı ve kabiliyet göstermişlerdir. Türkler de siyasi teşkilatlanmada ve askerlikte kabiliyetlerini tarih içinde kanıtlamışlardır. Denebilir ki Romalılar tarih içinde, bu güne dek, her toplumdan fazla hukuk alanında başarı göstermişlerdir. Bu kabiliyet yalnız büyük hukukçulara ait değildi. Halkın hukuk anlayışı çok ileri idi. Çağımız Hukukçularından Kaser’in, dediği gibi[1] Romalıların, içinde bir «Hukuk hissi» vardır. Bu yaygındı ve hukuk bu suretle bütün Roma Toplumu içinde derin kökler salmıştır.

Roma Hukukunun olağan üstü gelişmesi ve bilhassa Klasik Roma Hukuku çağı dediğimiz sürede -aşağı yukarı M.Ö. 50 ile M.S. 250 arası- en yüksek düzeye ulaşması, Roma Hukukunun yapısı ile de ilgilidir. Roma Hukuku bir kanunlar, devlet kararları hukuku değildi. Olaylara, hukuki işlemlere göre verilen kararlardan oluşan bir «Hukukçular Hukuku» idi. Hiç şüphesiz Roma’nın ticaret alanındaki gelişmesi ve Akdeniz çevresinde, Atlas Okyanusu’nda da İngiltere’ye kadar uzanan çok geniş bir ticaret ağı örmesi Hukukun gelişmesine yardımcı olmuştur. Denebilir ki Romalıların denizaşırı ticaretteki hukuki problemleri bugünkülerinden çok farklı değildi. Bu hareketli ticaret hayatı içinde devamlı olarak, hukuk problemleri ve ihtilafları çıkmış, bunların halli gerekmiştir. Roma Hukukçuları burada büyük etkenliklerini göstermişlerdir. Roma Hukukçularının mahkemeleri verdikleri hukuki mütalaalar hukuka yön vermiştir. Kanunlarla değil mahkeme kararları ile gelişen Roma Hukuku günün olaylarına daima ayak uydurabilmiş hiç bir zaman çağının gerisinde kalmamıştır. Bu ortam Roma’da çok büyük hukukçuların yetişmesini de sağlamıştır. Scaevola, Labeo, Julianus, Papinianus yalnız Roma çağının değil dünya tarihinin yetiştirdiği en büyük hukukçulardır.

Dünya tarihinin günümüze kadar en büyük hukukçularını 100 rakkamı ile sınırlarsak, bunun en az 60 tanesi Roma Hukukçusu olur.

Ancak bütün bu dediklerimizle Roma Hukuku’nun günümüz Hukukunun bir parçası olduğu problemine gereken cevabı bulabilmiş olmuyoruz. Bu kadar gelişmiş olan Roma Hukuku çağımıza kadar nasıl gelmiş ve çağımız hukukunun bir parçası olması nasıl gerçekleşmiştir? Roma İmparatorluğu bildiğimiz gibi M.S. 4’ncü yüzyıldan sonra batıda yıkılmaya başlar. Cermenler Roma’yı istila eder. Doğu Roma İmparatorluğu kurulur ve Roma’nın halefi ve varisi olur. Büyük Bizans İmparatoru Justinanus M.S. 6’ncı yüzyıl içinde eski Roma İmparatorluğunu bütün kuvveti ve etkinliği ile yeniden canlandırmak ister. Askeri seferleri ve eski Roma İmparatorluğu topraklarının büyük bir bölümünü Bizans İmparatorluğu içine alabilmesi gerçekleştirmek istediği bu fikrin yalnız bir yanıdır. Justianus, Roma devletinin askerleri ile değil, hukuku ile ayakta durduğunu ve geliştiğini çok iyi biliyordu. O halde eski Roma İmparatorluğu canlandırılmak isteniyorsa Hukukunun da en parlak devrindeki şekli ile yeniden canlandırılması gerekiyordu. M.S. 6’ncı yüzyılda hukuk Klasik Çağ Roma Hukukundan bir hayli uzaklaşmış ve yüksek değerinden kaybetmişti. İustianus, çağının büyük hukukçularından oluşan bir Komisyon ile Klasik Çağ Roma Hukukunu toplatmış ve -sonraları verilen ismi ile- Corpus İuris Civilis denilen, büyük toplama eseri meydana getirmiştir. Bu eserde Roma Hukuku, ana prensipleri ile, tümü ile toplanmıştı.

Corpus İuris Civilis, bir kaç yüz yıl az veya çok değişiklik getire tercümeleri (Basilicalar) ve özetleri ile (Ecloga ye Breviarum’lar yaşadı sonra Orta çağın gittikçe seviyesi düşen Ticaret ve Hukuk alanında kendini, gerilerde kalmış, unutulmuş Roma Hukukunu yeniden incelenmesi ile gösterir. 12 ve 13’ncü Yüzyıllarda Glossatörler ve sonra Post Glossatörler olmasa idi Rönesans olabilir mi idi? Sanmıyorum: Glossatörlerin en büyüğü Accursius[2] yaşadığı yıllar bakımından bir orta çağ insanı olmakla beraber (1185-1263) çağına Hukuk yolu ile verdiği yeni yön bakımından Rönesansın ilk büyük kişilerinden biridir. Roma Hukuku Rönesans çağının eşiğinde, geçmiş ile o günün çağını birleştiren ilk bağ olmuştur. İtalya üniversitelerinde Glossatör Okullarında Roma Hukukunu öğrenen ve Post Glossatörler devrinde de günün hukukuna bağlantısını uygulayan, çeşitli Avrupa ülkelerinin öğrencileri, memleketlerine döndüklerinde Roma Hukukunu uygulamak çabası içine girmişlerdir. Hiçbir kanun zoru olmadan, sırf değerindeki üstünlüğü ile kendisini kabul ettiren Roma Hukuku üç yüzyıl içinde tüm Avrupa’nın özel hukuku olmuştur. Vakıa bu olayı Roma Cermen İmparatorluğunun kendini Roma İmparatorluğunun halefi sayması ve Avrupa’da Roma İmparatorluğunun devamı, olma arzusunun yaygın olması da desteklemiştir[3]. Fatih Sultan Mehmet bile «Sultanı iklimi Rum» lakabı ile (buradaki Rum = Roma manasındadır) aynı İmparatorluğun devamında iddiasını ileri sürmüştür. Ne 18 nci Yüzyılın Tabii Hukuk akımı ne 16 ve 17 ncı Yüzyılların Hümanist Roma Hukuku Doktrini[4], Roma Hukukunun pratik alanda Avrupa’nın tümünde yayılmayı kısıtlamamış ve geciktirmemiştir. Belki aksine, daha derin ve sağlam kök salmasını gerçekleştirmişlerdir.

19 uncu yüzyılda Avrupa’da Hukuk alanında en önemli olay «Tarihçi Hukuk» Okuludur. Büyük Alman Hukukçusu F.K. von Savigny’nın (1779-1861) fikirleri ile doğan ve gelişen Tarihçi Hukuk Okulu tekrar eski Roma Hukukuna, bu defa onun ruhuna da sadık kalarak döner: Hukukun, Hukukçular tarafından yaratılmasını ön plana alır ve Hukukun Kanun kalıpları içinde boğulmasını önlemeğe çalışır. 19 ncu Yüzyılda Orta Avrupa’da bu suretle Pandekt Hukuku Okulu gelişir[5]. Pandekt Hukuk Okulu, özellikle Windscheid (1817-1892), Dernburg (1829-1907) von Jhering (1818-i892) in eserleri ve etkileri ile Roma Hukukunun, asıl eski çağlarda sahip olmadığı, bir sistematiğini yapmışlar ve onun modern bir hukukun yeni bir dayanağı olabilmesini sağlamışlardır. Denebilir ki Avrupa, çeşitli milletlerin çeşitli Medeni Kanunlarına ve değişik mahkeme kararlarına rağmen hukuki düşünme tarzı ve uyguladığı hukuk mantığı yönünden 2000 sene evvelki Roma Hukukunu hala yaşamaktadır ve bu olay Avrupa’nın hukuk birliği ve benzerliğinin temelidir.

Türkiye 1926’da Batı Hukukuna katılmıştır. Türkiye’nin Medeni Hukuk alanında İsviçre Hukukunu, Ceza alanında İtalyan Hukukunu, Ceza Usulünde Alman Hukukunu, İdare Hukukunda Fransız Hukukunu aldığını söylemek büyük bir hata olur. Türkiye tek tek memleketlerin Hukukunu değil, Batı Hukukunu, düşünce tarzı ve uygulaması ile almıştır. Bu bakımdan Batı Hukukunun temelinde yatan düşünce tarzı, yani Roma Hukuku, memleketimiz hukukunun da temelini oluşturmuştur. Ne kadar ilginçtir ki daha 1908’den beri Türkiye’de daha İslam Hukuku uygulanır ve öğretilirken o zamanın tek Hukuk Fakültesi olan İstanbul Hukuk Mektebine Roma Hukuku dersi konmuş ve öğrencilerin, gelmesi, muhtemel Batı Hukukuna hazırlanmaları düşünülmüştü. Aynı yıllarda, İslam Hukuku çağının Türkiye için kapanmakta olduğunu sezen bir çok gençler Hukuk Eğitimlerini artık Türkiye’de değil Avrupa’da yapmayı doğru görmüşlerdir. Burada bir kaç isim olarak Baha Kantar, Esat Arsebük, Muammer Raşit Sevig ve Vasfi Raşit Sevig, Mahmut Esat Bozkurt sayılabilir. Sayıları hiç olmazsa 35-40’ı bulan bu hukukçular 1926’dan sonra yeni Türk Hukukunun, bilgi itibariyle, en kuvvetli destekçileri olmuşlardır.

Bugün Roma Hukuku, yeni Avrupa düzeni içinde başka bir önemli vazife daha yüklenmiştir. Avrupa devletlerinin büyük bir çoğunluğu ekonomik birlik içine girmiştir Bunun yanında Avrupa, İstişarî parlamentosu, Konseyi, Adalet Divanları ile siyasî bir birliğin ilk adımlarını atmıştır. Birleşik bir Avrupa’nın, müşterek Hukuku ne olacaktır? Avrupa devletleri böyle bir hukukun hazırlıklarını önemli ölçüde ilerletmişler, Enstitüler, Avrupa Üniversiteleri (Luxembourg, Firenze vs), Milli Komiteler kurmuşlardır. Yapılan çalışmalar hep aynı yönde gitmektedir. Hukuk sistemleri arasında eş veya benzer taraflar nedir, müşterek bir Avrupa Hukuku için bu prensipleri dayanmak gerekir Yapılan bütün çalışmalarda çeşitli hukuklar arasında eş ve benzer taraflar olarak ortaya Roma Hukukunun prensipleri ve kurumları çıkmaktadır. Roma Hukukunun yeni ve birleşmiş bir Avrupa’nın müşterek Hukuku olacağı şimdiden bellidir. Yalnız Avrupa’nın değil bir dünya Hukukunun. temelde eş olan Hukuk Mantığı ve bünyesi Roma’dan gelmektedir. Bütün dünya Üniversitelerinde -Sosyalist devletler dahil- Roma Hukukunun okutulduğu gözden kaçmayacak bir hakikattir. Çünkü Roma Hukuku 2000 yıl evvelden gelen düşünce tarzı ve getirdiği çözümlerle hala ileriye ışık tutmaktadır. Hepimiz Roma Hukuku mantığı içinde düşünmekteyiz. Çağımızın büyük bir Roma Hukukçusu Vincenzo Arangio-Ruiz’in dediği gibi: «Volendo o non volendo, sapendo o non sapendo, siamo tutti romanisti»[6]:=İsteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek, hepimiz Roma Hukukçularıyız.

Bundan evvelki Türk Hukukçularının görevi, Batıdan alınmış ve yeni Türk Hukukunu oluşturmuş olan Hukuku memlekete yerleştirmek ve kendi malımız yapmak idi. Hukuk İnkılâbımızın yapıldığı 1926 yılında yeni mezun hukukçular, çoğunlukla hayatta değildir veya yaşlı emeklilerdir. O kuşağın görevini tam anlamı ile yaptığını ve yeni hukukumuzun memlekete kök salmasını, sağladıklarını söyleyebiliriz. O kuşak, bu köklerin sağlam olması için büyük bir titizlik ve fedakârlıkla çalışmıştır. İlginç olan taraf, o kuşaktakiler çoğunlukla yabancı dil bilmedikleri, ellerinde batı hukukuna ait çok az kaynak kitabı bulunmasına rağmen 1926’da alınmış olan Batı Hukukunu ruhu itibariyle doğru anlamaları ve bu ruha göre yorumlayıp uygulamalarıdır. Bunda okudukları Roma Hukukunun büyük etkisi olduğu şüphesizdir.

Türkiye’de bundan sonraki kuşakların ve sizlerin görevi bu hukuk düzenini hem korumak hem de batıya uygun gelişmesini sağlamaktır. Dikkat edin, Türkiye’de çeşitli emellerle batı hukukunu eleştiren, kötüleyen akımlar vardır. Başka akımlar da öğrencilerin eski çağları, fikirlerin gelişmesini bilmelerinden tedirgin olmakta ve öğretilmemesini istemektedir. Her iki akım da Roma Hukukunu çoğunlukla hedef alır. Okutulmamasını veya etkili olamayacağı az miktarda okutulmasını önerirler. Bunlar memleketin, Türk Hukukunun batılı olmasını istemeyenlerdir. Hukukta «batı» bizim için de tüm batı ülkeleri için de Roma’dır ve hep Roma idi. İzmir Hukuk Fakültesi’nin Batıya yönelmeyi simgeleyen bir dersle eğitimine başlaması çok güzel bir rastlantıdır.

Kaynakça

[1] Kaser, Zur Methode der römischen Rechtsfindung. Nachrichten der Akademie der Wissenschaften Göttingen, 1 Jahrg. 1962 No. 2 s. 49-78; ayrıca Ayiter, Kudret, Systematisches Denken und Theorie im römischen Recht, Studi in Onore di Biscardj, I.1981 s. 9-21 bakınız.
[2] Landsberg, Die Glosse des Accursius, Leipzig 1883, s. 52-63; Koschker, Paul, Europa und das römische Recht. München 1947 s. 86 ve 356 v.d.; Schwarz, Roma Hukuku Dersleri. 7 nci bası, İstanbul 1965, s. 156-163 bakınız.
[3] Koschaker-Ayiter, Modern Özel Hukuka giriş olarak Roma Özel Hukukunun ana hatları. Ankara 1977, s. 5 v.d.
[4] Koschaker, Europa und das römische Recht, 1947, s. 105 v.d.
[5] Schwarz, A.B. Roma Hukuku Dersleri, 7 nci Bası, İstanbul 1965, s. 166 v.d.
[6] V. Arangio-Ruiz, çok meşhur olan bu sözü, 20-26 Ekim 1963 tarihlerindeki «Accursius’un 500 ncü ölüm yılı» kongresinde, İmpruneta’da yaptığı kapanış konuşması sonunda söylemiştir.

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık

0
Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Roma Hukukunun Günümüz Hukukuna Tuttuğu Işık / Prof. Dr. Ahmet Rona Serozan

Özel hukukumuzun anası Medeni Hukuk ise, Medeni Hukukun atası da iki bin yıl öncesinin Roma Hukukudur.

Medeni Kanun’umuzun sistematiği (plam) ve soyut kavramları hep Roma hukukundan kaynaklanmıştır.

Romalı hukukçuların ürettikleri hukuk metinleri günümüzde yürürlükte olan ulusal hukukların oluşumunda temel harcı oluşturmuştur. Bugün Avrupa hukuklarının temelinde yatan, Romalı hukukçuların yarattığı o eşsiz hukuktur.

Unutulmasın ki hemen hemen bütün özel hukuk kavramlarını ve ilkelerini Romalı hukukçulara borçluyuz. Sözleşme, haksız fiil, haksız zenginleşme, temerrüt, sorumluluk, dürüstlük kuralı, hakkın kötüye kullanılması bu kavramlardan salt birkaçıdır.

Eşya üstünde mutlak ayni hak (ius in rem) — alacak konusunda nispi hak (ius in personam) ayırımı da Medeni Kanun’umuzun temel ayırımını (Eşya Hukuku Kitabı ile Borçlar Hukuku Kitabı ayrışmasını) belirlemiştir.

Aslında Roma hukukuna en az uzak gözüken Anglo-Amerikan dünyasının ve sosyalist dünyanın bile Romalı hukukçuların yöntemini, kavramlarını, sistematiğini ve ilkelerini benimsemiş olması yeterince anlamlı olsa gerektir.

Roma hukukunu tanımak demek, yürürlükteki hukuku tüm yapısal özellikleriyle ve temel ilkeleriyle kavramak demektir. Yasalar değiştirilse bile, onların Roma hukukundan kaynaklanan yapısal özellikleri ve temel ilkeleri değişmez.

İşte bu nedenledir ki günümüzde Avrupa’da yürütülen hukuku birleştirme çabaları da yine ancak Roma hukuku temelinde gelişebilir ve başarıya ulaşabilir.

Roma hukukunun Avrupa hukukuna etkileri konusunda özellikle şu yapıtlara bakılmalıdır:

Koschaker: Europa und das römische Recht, 1966; Kaser, Der römische Anleil am deutschen bürgerlichen Recht, JuS 1967, 337; Knütel, lus commune und römisches Recht vor Gerichten der Europaischen Union, JuS 1996, 768.

Nasıl hümanizmanın ve rönesansın kökeninde iki bin yıllık Grek düşünce ve sanat yaşamı yatıyorsa, alışveriş hukukunun kökeninde de iki bin yıllık Roma hukuku dehası yatar. Avrupa rönesansla antik Grek düşüncesini ve sanatını, resepsiyonla da antik Roma hukukunu içselleştirip özümlemiştir. O kadar ki Batı kültüründen söz edildiği zaman Roma hukuku her zaman bu Batı kültürünün ayrılmaz parçası olarak anılır.

Pekiyi ama nasıl olmuştur da iki bin yıl öncesinin köleci üretim biçiminin hukuk düzeni ortaçağda (feodal dönemde) olduğu gibi, günümüzde kapitalist hatta sosyalist üretim düzenlerinde de geçerli olabilmiştir?

Roma hukuku bu uzun süreli yürürlüğünü tüm üretim biçimlerine ortak, genel geçer meta üretimine (mal alışverişine) ilişkin en üst düzeyde hukuk sistemini oluşturmasına borçludur. Gerçekten de sözleşme ve mülkiyet ilişkilerinin hukuksal gergefini Romalılar denli ustaca işleyen çıkmamıştır tarih boyunca. Bugün hala sözleşmeye ve mülkiyete İlişkin bir sürü hukuksal uyuşmazlıkta Romalı hukukçuların çözümlerine başvurulmasının kerameti işte buradadır.

Roma hukukunun benimsenmesinin özetlenmiş serüveni şöyledir: İmparator Justinianus ki aynı zamanda Ayasofya’nın da manevi mimarıdır, Adalet Bakam Tribonianus‘a eski hukuk ustalarının eserlerini derleyip toplama görevini verir. Tribonianus başkanlığındaki komisyon altl yıllık çalışmayla Corpus İuris Civilis‘i tamamlar. Gelgelelim, Corpus İuris Civilis’in ömrü kısa olur. Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi yüzünden dikiş tutturamaz “Corpus İuris’

Roma hukukunun parlaması 1100 yılında Bologna Üniversitesi’nde Roma kaynaklarının (Digesta‘nın) keşfedilmesiyle olmuştur,

Bu bağlamda glossatorların (açıklayıcı notlar düşenlerin) çalışmaları asla unutulamaz. Onlardır ki Corpus İuris Civilis’i çağın koşullarına uyarlamışlardır. Avrupa da serbest pazar ekonomisinin bu biçilmiş kaftan hazır hukuk modelini örf ve adet hukuku diye benimsemiştir hemen.

Ama Roma hukukunun asıl patlaması, tarihçi hukuk okuluyla doğal hukuk okulunun, değişik yaklaşımlarla da olsa, birlikte Roma Hukukuna sahip çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Roma hukukçularının tek tek olaylara özgü çözümlerini soyutlayıp genelleştiren bu hukukçular (pandektistler, Digesta’cılar) işte bu çözümleri yasal kalıplara dökülmeye elverişli hale getirmişlerdir. Roma hukukunu çağın isterlerine uyarlayan hukukçular asıl onlardır. Bugün geçerli olan “günün koşullarına uygun nesnel yorum yöntemi”ni bile bu Romanistletin (glossatorların ve pandektistlerin) çalışmalarına borçlu olduğumuzu söylemek hiç de abartılı kaçmaz.

Tüm Kara Avrupası yasalarıbda da Roma Hukukunun izleri daha İlk bakışta göze çarpar. 1794 Prusya, 1804 Fransa, 1811 Avustuıya, 1865 İtalya, 1900 Almanya ve 1911 İsviçre Medeni Kanunları hep Roma Hukuku öğelerini içerirler.

Salt Kara Avrupası’nın kapitalist hukuk çevrelerinde değil, ama aynı zamanda sosyalist sistemi benimsemiş hukuk sistemlerinde de Roma’nın alışveriş hukuku yürürlüğünü sürdürmüştür.

Yalnız Anglo-Sakson-Amerikan “common law” sisteminde, özel tarihsel nedenlerle, Roma hukukunun etkisi Kara Avrupasındaki yoğunlukta olmamıştır. İngiltere’de burjuvazi feodaliteyi köktenci biçimde tasfiye edemeyip, feodal aristokrasiyle İktidar ortaklığı kurmuştur. Feodal hukukun çağın değişen koşullarına uyarlandığı bu modelde, yürürlükteki hukuku, yargıcın ”emsal İçtihada” (örnek karar anlamında “judicial precedent”e) bağlı kalan (stare decisis) “yargısal olay hukuku” (judge made case law) belirler. Bu yargısal olay hukuku da kendisine rehber diye yalnız emsal kararları almaz, bunların yanı sıra töreyi (custom) ve hakkaniyeti (equity) de alır. Bu hukuk çevresinde yazılı (yasal) hukuka (statute law) pek ender rastlanır. Bu yazılı kurallar da söyleme ve tarihsel yasa koyucunun iradesine çok sıkı bir bağlılıkla yorumlanır.

İlk bakışta çelişik gibi gözükebilecek olgu şudur: Roma hukukunun etkisinden uzak kalabilmiş olan Anglo-Amerikan hukuku yargısal olay hukukunu (case law) benimsemekle, şekli yargılama hukukunda bu sefer Roma hukukunun uyuşmazlıkların çözümünde tuttuğu yola girmiştir. Demek ki Roma maddi hukukundan kaçanlar, bu sefer Roma usul hukukuna yakalanmışlardır!

Roma Hukukunun çağdaş hukukları etkilemesi üstüne daha ayrıntılı bilgi için bk. Erdoğmuş, Roma Hukuku, İstanbul, 1995, s. 80, i.s.; kanunlaştırma hareketleri ve değişik hukuk sistemleri üstüne daha ayrıntılı bilgiler için bk. Özsunay, Medeni Hukuka Giriş, s. 53 i.s. ve 101 İs.; Oğuz, Karşılaştırılmalı Hukuk, Ankara, 2003, s. 109 i.s.

Köleci üretim biçiminden miras kalma Roma hukukunun sosyalist üretimi savunan düşünürlerce nasıl değerlendirildiğine baktığımızda, bizi ilk karşılaşmamızda şaşırtacak gözlemlere ve saptamalara rastlarız: 

“Özel hukuk, özel mülkiyetle birlikte, doğal, ilkel topluluğun çözülüp dağılması üzerine oluşmuş ve gelişmiştir.

Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hukukun gelişimi, sanayi ve ticaret alanında herhangi bir sonuç vermemiş, üretim biçimleri herhangi bir değişime uğramaksızın, olduğu gibi kalmıştır.

Feodal topluluğun sanayi ve ticaret eliyle çözülüp dağıtıldığı modern toplumlarda ise, özel mülkiyetin ve özel hukukun belirmesi üzerine daha ileri gelişmeler gösterebilecek yepyeni bir dönem açılmıştır.

Ortaçağda geniş ticarette bulunan ilk kent olarak Amalfi, aynı zamanda deniz hukukunu geliştirmiştir.

Sanayi ve ticaret, özel mülkiyeti İlkin İtalya’da, daha sonra da öteki ülkelerde geliştirdikçe, olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş Roma Özel Hukuku da yeniden benimsenip yürürlüğe sokulmuştur.

Daha sonraları, burjuvazinin çıkarları prensler tarafından benimsenip, yine bu prensler tarafından feodâl soyluluğu devirmek için bir araç olarak kullanılacak oranda güç kazanınca, bütün ülkelerde (Fransa’da Onaltıncı yüzyılda) hukukun gerçek anlamda serpilip gelişmesi de başlamıştır.

Bu arada özel hukuk, İngiltere dışında bütün ülkelerde, Roma Hukuku temeline dayanarak büyük hızla ilerlemiştir. Hatta İngiltere’de bile, özel hukukun daha da geliştirilmesi için, (özellikle taşınır mülkiyeti konusunda) Roma Hukuku ilkelerinin benimsenmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Hukukun da tıpkı dininki gibi bağımsız bir tarihinin olmadığı asla unutulmamalıdır.”

MARX: Alman İdeolojisi (MMVIII, 63)

‘Roma Hukuku, az veya çok değiştirilerek, burjuva toplumu tarafından benimsenmiştir. Çünkü serbest rekabetin öznesinin, kendisi hakkındaki hukuki tasavvuru Romalı kişiye (persona’ya) uymaktadır.

Roma Hukukunun aktarımının daha başlangıcında (ve hukukçuların bilimsel görüşleri söz konusu oldukça bu gün de) bir yanılgıya dayandığını ileri sürüyorsunuz!

Bir an için böyle olduğunu kabul s bile, bu olgu, söz konusu yasaların modern biçimleriyle (günümüzün hukukçuları Roma hukukunun ters yorumlarına göre onları yeniden kurmak için habire çaba gösterseler de) yanlış anlaşılmış Roma Hukuku olduğu sonucunu yaratmaz. Eğer böyle olsaydı, önceki dönemin sonraki dönem tarafından benimsenmiş her başarısının yanlış anlaşılmış eski biçim olduğu söylenebilirdi..

Roma Hukuku, özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumun yaşam koşullarıyla uyuşmaz çelişkilerinin klasik hukuk diliyle öylesine ustaca bir anlatımıdır ki o zamandan bu yana yürürlüğe konan yasaların hiçbirisi bu hukukta herhangi bir değişiklik yapamamışlardır.”

ENGELS: Feodalitenin Çöküşü ve Ulusal Devletlerin Doğuşu

Roma Hukuku, kapitalizm öncesi basit meta üretiminin olgunlaştırılıp yetkinleştirilmiş hukukudur. Ne var ki aynı Roma Hukuku, genellikle, kapitalist dönemin hukuki ilişkilerini, yani burjuvazinin serpildiği sırada gereksindiği, gelgelelim, yöresel örf ve adet hukukunda arayıp da bulamadığı ilişkilerin ta kendisini düzenler.

ENGELS: Kautsky ‘ye Mektup,

(MEYXXXVI, 167)

Bu alıntılar için bk. Serozan, Marx / Engels: Devlet ve Hukuk Üzerine, İstanbul, 2010