Müteselsil Sorumluluk

0
Müteselsil Sorumluluk

Müteselsil sorumluluk, birden fazla kişinin aynı borcun veya zararın tamamından alacaklıya ya da zarar görene karşı sorumlu olduğu; alacaklı veya zarar görenin borcun veya zararın tamamının ifasını borçluların ya da sorumlu kişilerin tamamından birlikte veya bunlardan herhangi birinden talep edebildiği hukuki sorumluluk ilişkisidir. Türk Borçlar Kanunu’nun 162. maddesine göre müteselsil borçluluk, birden çok borçlunun borcun tamamından sorumlu olmayı kabul etmesiyle veya kanunda öngörülen hâllerde doğmaktadır. Birden fazla kişinin aynı zarara birlikte sebep olması veya aynı zarardan farklı sebeplerle sorumlu olması hâlinde ise Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesi uyarınca müteselsil sorumluluk söz konusu olmaktadır. Alacaklı veya zarar gören, borcun veya tazminatın tamamını borçluların ya da sorumlu kişilerin sadece birinden, birkaçından veya tamamından talep edebilir. Borcun tamamı ifa edilince veya zararın tamamı giderilinceye kadar borçluların sorumluluğu devam eder. Müteselsil borçlulardan her biri, alacaklıya karşı kendi kişisel ilişkilerinden veya müteselsil borcun sebep ya da konusundan doğan def’i ve itirazları ileri sürebilir. Borçlulardan birinin borcun tamamını ifa etmesi veya zararın tamamını gidermesiyle diğerleri de alacaklıya veya zarar görene karşı borçtan veya tazminat sorumluluğundan kurtulur. Ödeme yapan kişi, kendi payına düşen miktardan fazlasını ödemişse, fazla ödediği kısmı diğer borçlulardan veya sorumlu kişilerden, iç ilişkideki sorumluluk payları oranında rücu yoluyla talep edebilir.

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar

0

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar(Nelson Mandela Kuralları), 1955’te Cenevre’de toplanan Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı’na ilişkin Birinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilmiş, Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından 31 Temmuz 1957 tarih ve 663 C (XXIV) sayılı ve 13 Mayıs 1977 tarih ve 2076 (LXII) sayılı kararlarla benimsenmiştir.

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar tutuklu ve hükümlülerin tamamına uygulanmak üzere 94 maddeden oluşmaktadır.

Mahpusların Islahı İçin Asgari Standartlar

1955’te Cenevre’de toplanan Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı üzerine Birinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilmiş, ve Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından 31 Temmuz 1957 tarihli ve 663 C (XXIV) sayılı ile 13 Mayıs 1977 tarihli ve 2076 (LXII) sayılı Kararlarıyla onaylanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
İLK TESPİTLER

1. Aşağıdaki kurallar, cezaevi sistemi için ayrıntılı bir model tanımlama niyeti taşımamaktadır. Bu kurallar sadece, çağdaş düşüncenin genel kabullerine ve günümüze en uygun düşen sistemlerin temel unsurlarına dayanarak, mahpusların ıslahında ve cezaevlerinin idaresinde genellikle kabul görmüş, geçerli prensipleri ve uygulamaları göstermektedir.

2. Yeryüzündeki hukuki, sosyal, ekonomik ve coğrafi şartların büyük değişiklik gösterdiği göz önünde tutulduğunda, bu kuralların tamamının her yerde ve her zaman uygulanma imkanı bulunmadığı açıktır. Ancak, Birleşmiş Milletler tarafından gerekli oldukları kabul edilen asgari şartları bir bütün olarak ifade ettiği düşünülen bu kurallar, uygulama sürecinde ortaya çıkan pratik güçlükleri yenmek için sürekli bir çabanın harekete geçirilmesine yardım ederler.

3. Bu kurallar öte yandan, fikirlerin sürekli geliştiği bir alanı düzenlemektedir. Bu kurallar, prensiplerle uyum içinde bulunan tecrübeleri ve uygulamaları kaldırmak istememekte, bu kuralların metninden bir bütün olarak çıkan amaçları daha ileriye götürmek istemektedir. Hapishane merkez yönetimlerini bu kuralların ruhuna uygun davranmak kaydıyla kuralların metninden ayrılabilirler.

4. (1) Birinci Bölüm, kurumların genel idaresini düzenlemektedir; bu bölüm, hukuki ve cezai bir nedenle, tutuklu veya mahkum olan, ve bir yargıcın karar verdiği “güvenlik tedbirlerine” veya iyileştirici tedbirlere tabi tutulan her kategorideki mahpuslara uygulanır.

(2) İkinci Bölüm, her bir kısımda ele alınan özel kategorilere uygulanabilir nitelikteki kuralları içermektedir. Bununla beraber, hükümlülere uygulanabilen A kısmındaki kurallar, B, C ve D kısımlarını düzenleyen kurallara aykırı olmamak ve bu kısımlardaki mahpusların yararına olmak koşuluyla, bu kısımlardaki mahpuslara da uygulanır.

5. (1) Bu kurallar, Borstal kurumları veya ıslah edici okullar gibi gençler için ayrılmış kurumların idaresini düzenlemeyi istememektedir. Ancak genel olarak Birinci Bölüm, bu kurumlara da aynı ölçüde uygulanır.

(2) Genç mahpuslar kategorisi, en azından, küçükler için mahkemelerin yargı yetkisine tabi olan bütün gençleri kapsar. Bu gençler, kural olarak hapis cezasına mahkum edilmezler.

BÖLÜM I : GENEL UYGULAMA KURALLARI
Temel Prensipler

6. (1) Aşağıdaki kurallar taraf gözetmeden uygulanır. Kuralların uygulanmasında ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü gibi sebeplerle ayrımcılık yapılamaz.

(2) Öte yandan, mahpusların mensubu oldukları dinsel inançlara ve ahlaki ilkelere saygı gösterilmesi zorunludur.

Kayıt

7. (1) Kişilerin hapsedildikleri her yerde, gelen her mahpusun girişinin yazıldığı sayfaları numaralı bir kayıt defteri bulunur. Bu deftere şunlar yazılır:

a) Gelen kişinin kimliği ile ilgili bilgiler,

b) Kişi hakkındaki kararın sebepleri ve bu kararı veren makam;

c) Kuruma girişin yapıldığı ve salıverileceği gün ve saat.

(2) Hakkında geçerli bir karar bulunmayan ve hakkındaki karar önceden kayda geçmeyen bir kimse, her hangi bir kuruma alınmaz.

Kategorilere ayırma

8. Cinsiyetleri, yaşları, ceza sicilleri, tutulmalarının hukuki nedenleri ve kendilerine uygulanacak rejimin gerekleri dikkate alınarak farklı kategorilere ayrılan mahpuslar, ayrı kurumlarda veya bu kurumların ayrı bölümlerinde tutulurlar. Buna nedenle,

a) Erkekler ve kadınlar mümkün olduğu kadar ayrı kurumlarda tutulurlar; hem erkekleri hem de kadınları barındıran kurumlarda kadınlara tamamıyla ayrı yerler tahsis edilir;

b) Tutuklu mahpuslar, hükümlü mahpuslardan ayrı mekanlarda tutulurlar;

c) Borç yüzünden veya diğer bir hukuki sebeple hapsedilenler ile cezai bir fiil nedeni ile hapsedilenler ayrı yerlerde tutulurlar;

d) Genç mahpuslar yetişkin mahpuslardan ayrı yerde tutulurlar.

Kalacak Yer

9. (1) Mahpusların uyuyacakları yerler, tek kişilik küçük bir yer veya oda ise, her mahpus gece tek başına bu odada kalır. Geçici kalabalık gibi özel nedenlerle hapishane merkez idaresinin bu kurala istisna getirmesi gerektiğinde bile, iki mahpusun küçük bir yerde veya odada bir arada tutulması uygun değildir.

(2) Koğuş sisteminin uygulandığı yerlerde, aynı koğuşa bu şartlar altında birbirleri ile uyuşabilecek kişiler dikkatle seçilerek yerleştirilir. Kurumun özelliği dikkate alınarak, düzenli biçimde gece denetimleri yapılır.

10. Mahpuslara kalmaları için ayrılan bütün yerlerde, ve özellikle uyumak için kaldıkları yerlerde, iklim şartlarına ve ayrıca metreküpteki hava miktarına, asgari metrekare alana, ışıklandırmaya, ısıtmaya ve havalandırmaya gerekli özen gösterilerek, sağlık için gerekli bütün gerekler karşılanır.

11. Mahpusların yaşamaları ve çalışmaları istenen yerlerde,

a) Pencereler, mahpusun gün ışığında okuyabilmesine veya çalışabilmesine imkan verecek yeterli büyüklükte, ve havalandırma tertibatı yapılmış olsa da, temiz havanın girebileceği bir biçimde yapılmış olur.

b) Mahpusun okuma veya çalışması için, görme yeteneğine zarar vermeyecek ölçüde yeterli aydınlatma sağlanır.

12. Her mahpusun doğal ihtiyaçlarını karşılayabileceği ölçüde yeterli sıhhi tesis bulunur ve bu tesisler temiz ve bakımlı tutulur.

13. Her mahpusun yararlanabileceği yeterli banyo ve duş tesisi bulunur. Mahpusların iklim şartlarına uygun bir ısıda, mevsimlere ve coğrafi bölgeye göre genel hijyenik koşullar için gerekli aralıklarda, ılık bir iklim varsa haftada en az bir kez banyo veya duş almalarına imkan verilir.

14. Kurumun mahpuslar tarafından düzenli olarak kullanılan yerleri, her zaman titizlikle temiz olarak tutulur ve temizliği korunur.

Kişisel temizlik

15. Mahpusların kendilerini temiz tutmaları istenir ve bu amaçla kendilerine sağlıkları ve temizlikleri için gerekli su ve tuvalet malzemesi sağlanır.

16. Mahpusların özsaygılarına uygun bir dış görünümü sürdürebilmeleri amacıyla, saç ve sakalların uygun şekilde bakımı için gerekli araçlar sağlanır, ve erkeklerin düzenli olarak tıraş olmalarına imkan verilir.

Giysi ve yatak

17. (1) Şahsi elbisesini giymesine izin verilmeyen her mahpusa, iklim şartlarına uygun ve kendisinin sağlığını koruyacak türden giysiler verilir. Mahpuslara hiç bir biçimde onur kırıcı veya aşağılayıcı giysi giydirilmez.

(2) Bütün giysiler temiz olur ve giysiler uygun şartlarda tutulur. İç çamaşırlar hijyenik şartların gerektirdiği sıklıkta değiştirilir ve yıkanır.

(3) Bir mahpusun kurumun dışına çıkmasına izin verildiği istisnai hallerde, mahpusun kendi giysilerini veya mahpus olduğunu fark ettirmeyecek giysiler giymesine izin verilir.

18. Mahpusların kurum içinde kendi giysilerini giymelerine izin verilmesi halinde, kuruma girişleri sırasında temiz ve kullanıma uygun olmasını sağlamak için gerekli düzenlemeler yapılır.

19. Her mahpusa, yerel ve ulusal standartlara uygun olan ve verildiği anda temiz bulunan, iyi korunan ve temizliğin sağlanmasına yetecek sıklıkta değiştirilen tek kişilik ve yeterli büyüklükte bir yatak sağlanır.

Yiyecek

20. (1) Kurum idaresi tarafından her mahpusa sağlık ve kuvvet için yeterli ölçüde besin değerine sahip olan, iyi hazırlanan ve uygun saatlerde servisi yapılan yemek verilir.

(2) Her mahpusun ihtiyacı olduğu her an içebileceği içme suyu bulundurulur.

Beden eğitimi ve Spor

21. (1) Dışarıda çalıştırılmayan her mahpusun, hava koşulları müsaade ettiği zaman günde en az bir saat açık havada uygun bir biçimde beden eğitimi yapmasına imkan verilir.

(2) Genç mahpuslara ve fizik durumu itibariyle uygun olan diğer mahpuslara, egzersiz süreleri içinde fiziksel eğitim ile eğlenmeleri için eğitim verilir. Bunun için kendilerine yer, tesis ve araç sağlanır.

Sağlık hizmetleri

22. (1) Her kurumda, psikiyatriden de anlayan en az bir nitelikli sağlık görevlisi hizmet verir. Kurumdaki sağlık hizmetleri, toplumun veya ulusun genel sağlık yönetimiyle yakın ilişki içinde düzenlenir. Kurumdaki sağlık hizmetleri, psikiyatrik vakalarda teşhisi ve gerektiğinde ruh sağlığındaki normal dışı olan halleri tedavi etmeye imkan verecek şekilde düzenlenir.

(2) Durumu özel bir tedaviyi gerektiren mahpuslar, uzman kurumlara veya sivil hastanelere sevk edilirler. Hastane hizmetlerinin kurum içinde verilmesi halinde, bu kurumların araçları, donanımları ve ilaç stoklarının hasta mahpusların tıbbi bakım ve tedavilerini karşılayabilecek uygunlukta olur ve buralarda bu işe uygun eğitim görmüş görevliler bulunur.

(3) Her mahpusa, nitelikli bir dişçinin hizmetinden yararlanma imkanı verilir.

23. (1) Kadın mahpusların tutulduğu kurumlarda doğum öncesi ve doğum sonrası her türlü bakım ve tedavi için özel bir yer bulunur. İmkan bulunan yerlerde, çocukların kurum dışında bir hastanede doğmaları için gerekli düzenlemeler yapılır. Bir bebek hapishanede doğmuş ise, hapishanede doğduğu doğum belgesine işlenmez.

(2) Bebeklerin anneleri ile birlikte kalmalarına izin verilen kurumlarda, bebeklerin annelerinin bakımı altında olmadığı zamanlarda bırakılabilecekleri ve nitelikli kişiler tarafından hizmet verilen bir kreş sağlanır.

24. Sağlık görevlisi, mahpusların özellikle fiziksel ve ruhsal hastalıklarını teşhis etmek ve gerekli bütün önlemleri almak, bulaşıcı hastalık taşıdığından kuşkulandığı mahpusu diğerlerinden ayırmak, rehabilitasyonu önleyebilecek fiziksel ve ruhsal kusurları not etmek ve her birinin fiziksel çalışma kapasitesini tespit etmek amacıyla, her mahpusun kuruma girişinden sonra en kısa sürede ve daha sonra gerektiği her zaman mahpusu görür ve muayene eder.

25. (1) Sağlık görevlisi, mahpusların fiziksel ve ruhsal sağlıklarının bakımını yapar ve bütün hasta mahpusları, hastalıktan şikayet edenleri ve sağlığı bakımından özel olarak dikkat çekenleri her gün görür.

(2) Sağlık görevlisi, bir mahpusun fiziksel veya ruhsal sağlığının bozulmuş olmasını ve mahpusun sağlığının mahpusluğun devamı veya mahpusluk şartlarından biri nedeniyle kötü biçimde etkilenmiş olmasını kurum yöneticisine bildirir.

26. (1) Sağlık görevlisi, aşağıdaki konularda düzenli olarak denetim yapar ve yöneticiye tavsiyelerde bulunur:

a) Yiyeceklerin kalitesi, niceliği, hazırlanması ve servisi;

b) Kurumun ve mahpusların hijyenik şartları ve temizliği;

c) Kurumun temizliği ısınması, aydınlatılması ve havalandırılması;

d) Mahpusların giysilerinin ve yatacak yerlerinin uygunluğu ve temizliği;

e) Beden eğitimi ve spor faaliyetlerinden sorumlu bir teknik personelin bulunmaması halinde, beden eğitimi ve sporla ilgili kurallara uyulması.

(2) Kurum yöneticisi, sağlık görevlisinin 25 (2) ve 26. Kurallara göre sunduğu raporları ve tavsiyeleri dikkate alır; yapılan tavsiyelere yöneticinin de katılması halinde, bu tavsiyeleri uygulamak için acil tedbirler alınır; eğer alınacak tedbirler yöneticinin yetkisine girmiyorsa veya yönetici yapılan bu tavsiyelere katılmıyorsa, hemen kendi raporunu ve sağlık görevlisinin yaptığı tavsiyeyi daha yüksek makamlara sunar.

Disiplin ve Cezalandırma

27. Disiplin ve düzen, sebatla sürdürülür; ancak hapishane güvenliği ve topluluk yaşamının huzuru için gerekli olandan daha fazla kısıtlama yapılamaz.

28. (1) Hiç bir mahpus, disiplin gerekçesiyle kurum hizmetlerinde çalıştırılamaz.

(2) Ancak bu kural, uygulanacak rejimin amacı bakımından mahpuslardan oluşturulan gruplara, denetim altında belirli sosyal, eğitimsel ve sportif faaliyetler ve işlerin yaptırıldığı öz yönetime dayanan sistemlerin gereği gibi yürütülmesini engellemez.

29. Aşağıdaki konular ancak yasayla veya yetkili idari makamların yaptığı düzenlemelerle tespit edilir:

a) Disiplin suçu oluşturan eylemler;

b) Uygulanabilecek cezaların türleri ve süreleri;

c) Bu tür cezaları vermeye yetkili makam.

30. (1) Hiç bir mahpus yasada veya tüzükte öngörülmeyen bir ceza ile cezalandırılamaz; bir mahpusa aynı suçtan ötürü iki kez ceza verilemez.

(2) Bir mahpus, hakkında isnat edilen suç ile ilgili olarak bilgilendirilmedikçe ve kendisine savunma imkanı tanınmadıkça cezalandırılamaz. Yetkili makam, olay hakkında tam bir inceleme yapar.

(3) Gerekli ve mümkün olduğu zaman, mahpusun savunmasını çevirmen aracılığıyla yapmasına izin verilir.

31. Disiplin suçları bakımından bedensel ceza, karanlık bir hücreye konulma ve her türlü zalimane, insanlık dışı ve onur kırıcı ceza verilmesi tamamıyla yasaktır.

32. (1) Sağlık görevlisi mahpusu muayene etmeden ve kendisine dar bir yere kapatma veya yiyecek azaltma cezalarının uygulanabileceği konusunda yazılı bir izin vermeden, böyle bir ceza uygulanamaz.

(2) Mahpusun fiziksel veya ruhsal sağlığına zarar verebilecek başka bir ceza için de aynı kural uygulanır. Hiç bir durumda, 31. Kuraldaki prensibe aykırı olan veya bu kuraldan uzaklaşan bir ceza verilemez.

(3) Sağlık görevlisi bu tür cezayı çekmekte olan mahpusları her gün ziyaret eder; sağlık görevlisi, mahpusun fiziksel ve ruhsal sağlığı bakımından bu cezanın sona erdirilmesini veya değiştirilmesini gerekli görmesi halinde, durumu kurum yöneticisine tavsiye eder.

Kısıtlama Araçları

33. Kelepçe, zincir, demir ve dar gömlek gibi kısıtlama araçları, bir cezalandırma vasıtası olarak hiç bir zaman kullanılamaz. Ayrıca zincir ve demir kısıtlamak için kullanılamaz. Aşağıdaki haller dışında, diğer kısıtlama araçları da kullanılamaz:

a) Mahpusun yargısal veya idari bir makam önüne getirildiği zaman çıkarılması koşuluyla, nakil sırasında kaçmasına karşı bir önlem olarak kullanılması;

b) Sağlık görevlisinin talimatıyla sağlık sebepleriyle;

c) Kullanılan diğer yöntemlerin başarısız kalması halinde, bir mahpusun kendisini veya başkasını yaralamasını veya bir mala zarar vermesini önlemek amacıyla, kurum müdürünün talimatıyla; bu durumda kurum müdürü en az bir kez sağlık görevlisine danışır ve yüksek idari makamlara durumu bildirir.

34. Kısıtlama araçlarının kullanılma tarzı ve yöntemi hakkında hapishane merkezi idaresi karar verir. Bu tür araçlar, kesinlikle gerekli olduğundan daha uzun bir süre kullanılamaz.

Mahpusların Bilgilenmeleri ve Şikayetleri

35. (1) Girişi yapılan her mahpusa, kendisinin bulunduğu kategorideki mahpuslara uygulanan rejimi düzenleyen kurallar, kurumun disiplin şartları, bilgi edinmek ve şikayette bulunmak için izleyeceği usuller ile hak ve yükümlülüklerini anlaması ve kurumun yaşamına uyum sağlaması için gerekli diğer bütün konularda yazılı olarak bilgi verilir.

(2) Okur-yazar olmayan mahpuslara yukarıdaki bilgiler sözlü olarak anlatılır.

36. (1) Her mahpusa haftanın bir günü, kurumun müdürüne veya müdürü temsil etmeye yetkili bir görevliye taleplerini ve şikayetlerini bildirme imkanı tanınır.

(2) Talepleri ve şikayetleri kurumu teftiş eden müfettişe bildirmek mümkündür. Mahpuslara, müfettişle veya teftiş yapan her hangi bir görevli ile kurum müdürü veya kurum mensubu bir görevlinin hazır bulunmadığı bir ortamda konuşma imkanı tanınır.

(3) Bütün mahpusların, talep ve şikayetlerinin içeriği sansüre tabi tutulmadan gerekli şekliyle hapishane merkez idaresine, yargısal makamlara ve yetkili kılınmış diğer makamlara bu talep ve şikayetlerini bildirmelerine izin verilir.

(4) Açıkça manasız veya temelsiz olmayan bütün talep ve şikayetler hemen ele alınır ve gereksiz biçimde geciktirilmeden yanıtlanır.

Dış Dünya ile İrtibat Kurma

37. Gerekli gözetim altında mahpusların düzenli aralıklarla aileleri ve yakın arkadaşları ile haberleşmelerine ve ziyaret edilmelerine imkan verilerek onlarla iletişim kurmalarına izin verilir.

38. (1) Yabancı ülke vatandaşı olan mahpusların vatandaşı oldukları ülkenin diplomatik ve konsolosluk temsilcileriyle makul imkanlarla iletişim kurmalarına izin verilir.

(2) Hapsedildikleri ülkede, vatandaşı oldukları Devletin diplomatik veya konsolosluk temsilcisi bulunmayan mahpuslar, mülteciler veya vatansız kimseler, kendilerinin menfaatlerinden sorumlu olan Devletlerin diplomatik temsilcileriyle veya bu durumdaki kimseleri korumakla görevli ulusal veya uluslararası makamlarla aynı imkanlarla iletişim kurmalarına izin verilir.

39. Mahpusların gazete, dergi veya kurumların özel yayınlarını okumaları, radyo dinlemeleri, konferansları veya kurum idaresinin çıkardığı veya denetlediği benzeri araçları izlemeleri sağlanarak, önemli haberler hakkında düzenli olarak bilgi sahibi olmaları sağlanır.

Kitaplık

40. Her kurumda, her kategoriden mahpusların kullanabileceği, kendilerini geliştirici ve eğitici yeterli sayıda kitabın bulunduğu bir kitaplık bulunur. Bu kitaplıktan tam olarak yararlanmaları için mahpuslar teşvik edilir.

Din

41. (1) Kurumda aynı dine mensup önemli sayıda mahpusun bulunması halinde bir din görevlisi atanır veya seçimi onaylanır. Mahpusların sayısının gerektirmesi ve şartların imkan vermesi halinde, din görevlisinin tam gün çalışması sağlanır.

(2) Birinci fıkraya göre atanan veya onaylanan din görevlisinin düzenli hizmetleri yerine getirmesine ve uygun zamanlarda kendi dinindeki mahpuslarla baş başa görüşmesine izin verilir.

(3) Bir mahpusun din görevlisi ile görüşme talebi reddedilmez. Öte yandan bir mahpusun din görevlisinin kendisini ziyaret etme talebine karşı çıkması halinde, kendisinin bu tutumuna tam olarak saygı gösterilir.

42. Şartlar elverdiği ölçüde her mahpusun kurumda verilen din hizmetlerine katılması ve mensubu bulunduğu mezhebin gerekleri ve ibadeti ile ilgili dinsel kitapları bulundurması sağlanarak, dinsel ihtiyaçlarını karşılamasına izin verilir.

Mahpusların Eşyalarının Saklanması

43. (1) Mahpuslara ait olan her türlü para, değerli eşya, giysi ve kurumun tüzüğüne göre kendisinde bulunmasına izin verilmeyen diğer şeyler, mahpusun kuruma girişi ile birlikte güvenliğe alınır. Bu eşyaların envanteri mahpus tarafından imzalanır. Bunların güvenli şartlarda saklanması için gerekli tedbirler alınır.

(2) Mahpusun parasını harcamasına veya eşyasını kurum dışına göndermesine izin verilmesi veya hijyenik nedenlerle giysilerinin imha edilmesi halleri dışında, sahip olduğu bütün eşyaları ve parası, tahliyesi sırasından kendisine geri verilir. Mahpus, kendisine eşyalarının ve parasının geri verildiğini gösteren bir belge imzalar.

(3) Mahpusa verilmesi için gönderilen para ve diğer eşyalar hakkında da aynı işlem yapılır.

(4) Bir mahpusun bir ilacı beraberinde getirmesi halinde, sağlık görevlisi bunların nasıl kullanılacağına karar verir.

Ölüm, hastalık, nakil ve diğerlerinin bildirilmesi

44. (1) Mahpusun ölmesi veya ağır hastalanması veya ciddi biçimde yaralanması, veya ruhsal hastalıklarının tedavisi için başka bir kuruma gönderilmesi halinde, eğer mahpus evli ise eşine veya en yakın akrabasına ve her halükarda, mahpus tarafından daha önce adı verilen kişiye kurum müdürü tarafından haber verilir.

(2) Mahpus, yakın akrabalarının ölümü veya ağır hastalığından haberdar edilir. Yakın akrabasının ölümcül hasta olması durumunda, şartların elvermesi halinde mahpusun bu yakınını tek başına veya kendisine refakat eden biriyle ziyaret etmesine izin verilir.

(3) Her mahpus hapsedildiğini veya başka bir kuruma nakledildiğini hemen ailesine bildirme hakkına sahiptir.

Mahsupların nakli

45. (1) Mahpusların kurumdan götürülmesi veya kuruma getirilmesi sırasında, mümkün olduğu kadar halkın kendilerini görmesinden sakınılır; mahpusların bir saldırıya, merak uyandırmaya ve her hangi bir biçimde ifşa edilmeye karşı korunmaları için gerekli tedbirler alınır.

(2) Mahpusların yeterli hava ve ışıklandırması olmayan bir araçla veya kendilerini fiziksel sıkıntı içinde bırakacak her hangi bir tarzda nakledilmeleri yasaklanır.

(3) Mahpusların nakil masrafları idare tarafından karşılanır ve mahpusların hepsi eşit şartlarda nakledilir.

Kurum personeli

46. (1) Hapishane idaresi her derecedeki personeli dürüstlük, insancıllık, mesleki ehliyet ve kurumun yönetimi için gerekli olan çalışmaya şahsen uygunluk gibi kıstasları uygulayarak dikkatlice seçer.

(2) Hapishane idaresi, hem personelin hem de halkın gözünde bu işin büyük öneme sahip sosyal bir hizmet olduğu şeklinde bir kanaati sürekli olarak ayakta tutmaya ve bunu devam ettirmeye çalışır ve halkın bu yönde bilgilendirilmesi amacıyla her türlü uygun araç kullanılır.

(3) Yukarıda belirtilen amaçların yerine getirilmesini sağlamak için, kurum personeli tam gün çalışma esasına göre hapishane görevlileri olarak atanırlar; iyi halleri, meslekte etkinlikleri ve fiziksel kapasitelerine göre memurluk statüleri devam eder. Personel maaşı cazip ve erkekleri ve kadınları geçindirmeye yetecek kadar olur; işten elden edilen gelir ve çalışma şartları, işin niteliğine göre yüksek düzeyde olur.

47. (1) Kurum personeli, yeterli eğitimi almış ve bilgiye sahip kişilerden seçilir.

(2) Göreve başlamadan önce kurum personeline genel ve özel görevleri hakkında eğitim verilir. Personelin teorik ve pratik sınavlardan geçmesi aranır.

(3) Kurum personeli göreve başladıktan sonra ve mesleki kariyerleri boyunca, uygun aralıklarla düzenlenen meslek içi kurslara katılarak, bilgilerini artırır ve mesleki ehliyetlerini yükseltirler.

48. Bütün kurum personeli her zaman mahpuslara örnek olacak tarzda ve saygınlıklarına yaraşır biçimde davranırlar ve görevlerini yerine getirir.

49. (1) Kurumda mümkün olduğu kadar yeterli sayıda psikiyatr, psikolog, sosyal hizmet uzmanı, öğretmen, meslek eğitimcisi bulundurulur.

(2) Sosyal hizmet uzmanları, öğretmenler ve meslek eğitmenleri daimi statüde çalışırlar; ayrıca yarım gün çalışanlara veya gönüllü çalışanlara da kurumda çalışma imkanı verilir.

50. (1) Kurum müdürü, kurumu idare görevi için şahsiyet, idarecilik, eğitim ve tecrübe bakımından yeterli niteliklere sahip bulunur.

(2) Kurum müdürü zamanının tamamını resmi görevine hasreder. Kurum müdürü yarım gün çalışma esasına göre atanamaz.

(3) Kurum müdürü kurum binasında veya kurumun hemen yakınında bir yerde kalır.

(4) Kurum müdürü iki veya daha fazla kuruma bakmakla görevlendirilmesi halinde, her kurumu sık aralıklarla ziyaret eder. Bu kurumlardan her birinde kurumdan sorumlu bir görevli bulunur.

51. (1) Kurum müdürü, müdür yardımcısı ve diğer kurum personelinin çoğu, kurumdaki mahpusların çoğunluğunun konuştuğu dili konuşur, veya mahpusların büyük çoğunluğunun konuştuğu dili anlar.

(2) Gerektiği her zaman bir çevirmenin yardımından yararlanılır.

52. (1) Bir veya daha fazla sağlık görevlisinin tam gün hizmet vermesini gerektirecek kadar büyük olan kurumlarda, sağlık görevlilerinden en az biri kurum binasında veya hemen kurumun yakınında bir yerde kalır.

(2) Diğer kurumlardaki sağlık görevlileri kurumu her gün ziyaret eder ve acil durumlarda hemen müdahale edebilecek kadar yakında otururlar.

53. (1) Hem erkeklerin hem de kadınların bulunduğu kurumlarda kadınlara ayrılan yerler, kadın görevlilerin sorumluluğu altındadır; kurumun bu kısmının anahtarları kadın görevlilerin elinde bulunur.

(2) Bir kadın görevli refakat etmedikçe hiç bir erkek görevli kurumun kadınlara ayrılan bölümüne giremez.

(3) Kadın mahpuslar sadece kadın görevliler tarafından dinlenebilir ve izlenebilir. Ancak bu kural, erkek görevlilerin ve özellikle doktorların ve öğretmenlerin, kurumda veya kurumun kadınlara ayrılmış olan bölümünde mesleki görevlerini yerine getirmelerini engel olmaz.

54. (1) Kurum görevlileri mahpuslarla ilişkileri sırasında meşru müdafaa, kaçma teşebbüsü, yasaya veya hukuki düzenlemelere dayanan bir emre aktif veya pasif direnme halleri dışında zor kullanamazlar. Zora başvuran görevliler kesinlikle gerekli olandan daha fazla zor kullanamazlar; zor kullanmaları halinde olayı derhal kurum yöneticisine bildirirler.

(2) Saldırgan mahpusları tutabilmeleri için hapishane görevlilerine özel olarak fiziksel eğitim verilir.

(3) Mahpuslarla doğrudan irtibat halinde çalışan görevliler, özel durumlar dışında, silah taşıyamazlar. Ayrıca, silah kullanma konusunda kendilerine eğitim verilmemiş olan görevlilere hiç bir koşulda silah verilmez.

Teftiş

55. Cezaevleri ve bu kurumdaki hizmetler, yetkili bir makam tarafından atanmış vasıflı ve deneyimli müfettişler tarafından düzenli olarak denetlenir. Müfettişlerin görevi, cezaevinin gayelerinin ve ıslah edici işlevlerinin yerine getirmesini göz önünde tutarak, özellikle bu kurumların yürürlükte bulunan yasalara ve hukuki düzenlemelere göre idare edilmesini sağlamaktır.

BÖLÜM II : ÖZEL KATEGORİLERE UYGULANACAK KURALLAR
A. HÜKÜMLÜLER
Yönlendirici prensipler

56. Bundan sonraki yönlendirici prensipler, bu metnin Birinci maddesindeki İlk Tespitlere uygun olarak, ceza kurumlarının yönetim esasını ve gerçekleştirmeyi amaçladıkları hedefleri göstermek amacıyla tasarlanmıştır.

57. Hapis cezası veya failin dış dünyadan mahrum kalması sonucunu doğuran diğer tedbirler, kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakarak, kendi iradesi ile hareket etme hakkını elinden alan sıkıntı verici bir durumdur.

Bu nedenle cezaevi sistemi, geçici olarak haklı görülebilecek ayırmalar veya disiplinin sağlanması dışında, durumun doğasında var olan sıkıntıyı ağırlaştıramaz.

58. Bir hapis cezasının veya özgürlükten yoksun bırakan benzer bir tedbirin amacı ve meşruiyeti toplumu suça karşı korumaktır. Bu amaç ancak, hapislik döneminin mümkün olduğu kadar, suçluya toplum içine geri döndüğü zaman hukuk içinde kalma ve kendi kendini idare edebilme isteğini ve yeteneğini kazandırmak için kullanılmış olması halinde gerçekleşebilir.

59. Bu amacı gerçekleştirmek için, kurum uygun ve kullanılabilir olan her türlü sonuç verici, eğitsel, ahlaki, ruhsal ve diğer güçler ile yardım araçlarını kullanır; kurum bütün bunları mahpusların bireysel olarak ıslah edilme ihtiyaçlarına göre uygulamaya çalışır.

60. (1) Kurumun uyguladığı rejim, mahpusların sorumluluğunu azaltmadan veya insan onuruna gösterilen saygıyı düşürmeden, hapishane yaşamı ile özgür yaşam arasındaki farkı asgariye indirmeye çalışır.

(2) Cezanın tamamlanmasından önce, mahpusun toplum içindeki yaşama tedrici bir dönüş yapması için gerekli tedbirler alınması arzu edilir. Duruma göre aynı kurum içinde veya uygun başka bir kurumda tahliye öncesi bir rejimin uygulanması suretiyle, polise bırakılmayan ve fakat etkili bir sosyal yardım kurumu ile ilişki halinde bir tür izlemenin yapıldığı isnatlı tahliye yoluyla, bu amacın gerçekleşmesi sağlanabilir.

61. Mahpusların uygulanan ıslah rejimi, kendilerini toplumdan dışlamaya değil ve fakat toplumun bir parçası olmaya devam etmelerini sağlamaya çalışır. Bu nedenle, mahpusların topluma kazandırılma amacında kurum görevlilerine yardım etmeleri mümkün olduğu takdirde, toplumsal kuruluşlar da göreve çağrılır. Mahpusun ailesiyle mümkün olan her türlü ilişkisini sağlamak ve geliştirmekle yükümlü olan kurumun sosyal hizmet uzmanları ile ciddi toplumsal kuruluşlar arasında ilişkiler kurulur. Yasaya ve hapis cezasına uygun düştüğü ölçüde, mahpusların kişisel menfaatleri, sosyal güvenlik hakları ve diğer toplumsal menfaatleriyle ilgili haklarını korumak için tedbirler alınır.

62. Kurumdaki sağlık hizmetleri, mahpusun rehabilitasyonunu engelleyen her hangi bir fiziksel veya ruhsal hastalığı veya problemi teşhis ve tedavi etmeye çalışır. Bu amaç için her türlü sıhhi, tıbbi ve psikiyatrik hizmet sağlanır

63. (1) Bu prensiplerin gerçekleştirilmesi, uygulanacak olan rejimin ferdileştirilmesini, ve bu amaçla mahpusların esnek bir sınıflandırma sistemine tabi tutulmasını gerektirir; bu nedenle her grup, kendilerine uygun muamele gösterebilecek olan kurumlara dağıtılır.

(2) Bu kurumlarda her grup için aynı derecede güvenlik tedbiri bulunması gerekmez. Farklı grupların ihtiyaçlarına göre farklı derecelerde güvenlik tedbiri alınması uygun olur. Kaçmaya karşı hiç bir fiziksel engel getirmeyen ve fakat burada bulunanların öz disiplini esasına dayanan açık kurumlar, dikkatle seçilmiş mahpusların rehabilitasyonu için en uygun şartları sağlar.

(3) Kapalı kurumlardaki mahpusların kendilerine uygulanan rejimin ferdileştirilmesini önlemeyecek sayıda olmaları uygun olur. Bazı ülkelerde bu tür kurumlardaki mahpus sayısının beş yüzü aşmamasına gerektiği kabul edilmiştir. Açık kurumlarda bu sayı mümkün olduğu kadar daha az olmalıdır.

(4) Öte yandan, gerekli imkanların sağlanamayacağı kadar küçük kurumların bulunması uygun değildir.

64. Mahpusun tahliye edilmesiyle birlikte toplumun görevi sona ermez. Tahliye edilmiş mahpusların kendisine ve kendisine sağlanan toplumsal rehabilitasyona gelebilecek zararları azaltmaya yönelik, etkili bir bakım hizmeti veren resmi veya özel kuruluşlar bulunur.

Uygulanan rejim

65. Hapis cezasına veya benzeri bir tedbire mahkum olan mahpusların ıslahının amacı, ceza süresinin izin verdiği ölçüde bu kimselerde hukuka saygı ve kendilerine yeterli hale gelme isteğinin oluşmasını ve bunları yapmak için uygun duruma gelmelerini sağlamaktır. Islah rejimi, mahpusların öz saygılarını ve sorumluluk duygularını geliştirecek şekilde uygulanır.

66. (1) Bu amacı gerçekleştirmek için, her mahpusun toplumsal geçmişini ve suç sicilini, fiziksel ve ruhsal kapasitesini ve kabiliyetini, şahsi tabiatını, hapis cezasının süresini ve tahliye edildikten sonrası için beklentilerini dikkate alarak, mahpusun bireysel ihtiyaçlarına uygun biçimde, mahpusun bulunduğu ülkede mümkün olduğu takdirde dinsel tedbirler de dahil, eğitimsel, meslek rehberliği ve öğretimi, grup çalışması, iş danışmanlığı, fiziksel gelişme ve morali güçlendirme gibi her türlü uygun vasıta kullanılır.

(2) Mahpusun cezaevine girişinden sonra cezaevi müdürüne, belirli bir uzunlukta ceza almış her mahpus için yukarıdaki fıkrada belirtilen konularda tam bir rapor verilir. Bu tür bir rapor her zaman, mümkün olduğu taktirde psikiyatri alanında tecrübesi olan bir sağlık görevlisinin mahpusun fiziksel ve ruhsal durumu hakkında vereceği bir raporu da içerir.

(3) Raporlar ve konuyla ilgili belgeler şahsi dosyaya konur. Bu dosya günü gününe tutulur; dosyalar ihtiyaç meydana geldiğinde, görevli personel tarafından her an bakılabilecek bir şekilde düzenlenir.

Sınıflandırma ve ferdileştirme

67. Sınıflandırmanın amacı şunlardır:

a) Cezai sicilleri ve kötü karakterleri nedeniyle, başkalarını kötü yönde etkileme ihtimali bulunan mahpusları diğer mahpuslardan ayırmak;

b) Mahpusların sosyal rehabilitasyonu bakımından kendilerine uygulanacak rejimi kolaylaştırmak amacıyla onları sınıflara ayırmak.

68. Farklı sınıflardaki mahpuslara uygulanacak rejim için, mümkün olduğu kadar ayrı kurumlar veya aynı kurumun farklı bölümleri kullanılır.

69. Belirli bir süre cezası bulunan bir mahpusun kuruma girişinin yapılmasından sonra mümkün olan en kısa sürede ve kişiliği hakkında inceleme yapıldıktan sonra, bireysel ihtiyaçları, kapasitesi ve temayülleri doğrultusunda, bu mahpus için bir ıslah programı hazırlanır.

Ayrıcalıklar

70. Mahpusları iyi davranmaya teşvik etmek, sorumluluk duygularını geliştirmek ve kendilerine uygulanan rejimle işbirliği yapmalarını ve bundan yararlanmalarını sağlamak için, her kurumda farklı sınıflardaki mahpuslara uygun bir ayrıcalıklar sistemi ile farklı rejim metotları oluşturulur.

Çalışma

71. (1) Mahpusların çalışması, cefa verici bir tarzda olamaz.

(2) Hapis cezası alan bütün mahpuslardan, sağlık görevlisi tarafından belirlenmiş fiziksel ve ruhsal şartlarına uygun bir işte çalışmaları istenir.

(3) Normal bir çalışma gününde mahpusların aktif olarak çalışmaları için, kendilerine yararlı nitelikte bir iş yaptırılır.

(4) Yaptırılan iş, mümkün olduğu kadar, mahpuslara tahliye edildikten sonra geçimini sağlama yeteneği kazandırır veya bunu artırır.

(5) Mahpusların ve özellikle genç mahpusların kazanç sağlamaları için yararlı olabilecekleri alanlarda kendilerine mesleki eğitim verilir.

(6) Seçilebilecek uygun meslekler arasından ve kurum idaresinin ve kurum disiplin şartlarına uygun olarak, mahpuslara yapmak istedikleri işi seçme imkanı verilir.

72. (1) Mahpusların normal mesleki yaşam şartlarına hazırlanmalarını sağlamak için, kurum içindeki çalışma düzeni ve yöntemi, mümkün olduğu kadar kurum dışındaki çalışma şartlarına benzetilir.

(2) Ancak mahpusların elde ettikleri kazançlar ve kendilerine verilen  mesleki eğitim, kurum içinde belirli bir sektörden mali kazanç sağlama amacına yöneltilemez.

73. (1) Sanayi veya tarım kuruluşunun doğrudan idare tarafından işletilmesi ve özel işletmeciler tarafından işletilmemesi tercih edilir.

(2) Mahpusların idare tarafından işletilmeyen bir işletmede çalıştırılmaları halinde, mahpuslar her zaman kurum personelini gözetimi altında bulunurlar. Eğer mahpuslar, hükumetin başka bir kuruluşu için çalıştırılmıyorlarsa, bu tip bir iş normal olarak verilen ücret, mahpusların ürettikleri dikkate alınarak, mahpusları çalıştıran tarafından tam olarak idareye ödenir.

74. (1) Mahpus olmayan işçilerin güvenliğini ve sağlığını korumak için alınan önlemler, aynı oranda bu kurumlarda da alınır.

(2) Mahpusların iş kazası ve meslek hastalıklarından ötürü, mahpus olmayan işçiler için kanunun öngördüğü tazminattan daha az olmayacak oranda bir tazminat alabilmeleri için düzenleme yapılır.

75. (1) Mahpusların günlük ve haftalık çalışma saatleri, mahpus olmayan işçiler için uygulanan yerel kurallar veya gelenekler dikkate alınarak, yasayla veya idari düzenlemelerle belirlenir.

(2) Çalışma süresi, dinlenmek için haftanın bir günü ve mahpusların ıslah ve rehabilitasyonun gereği olarak eğitim ve diğer faaliyetler için yeterli zaman ayrılacak biçimde düzenlenir.

76. (1) Mahpusların çalışmalarına karşılık eşit ücret alabilecekleri bir sistem kurulur.

(2) Kurulan sisteme göre, mahpusların kazançlarından en azından bir kısmını izin verilen maddeleri kullanmak üzere alabilmeleri için harcamalarına ve bir kısmını da ailelerine göndermelerine izin verilir.

(3) Bu sistemde aynı zamanda, mahpusların kazandıklarının bir kısmı, salıverildiklerinde kendilerine geri ödenmek üzere, idare tarafından bir fonda biriktirilir.

Eğitim ve eğlence

77. (1) Bütün mahpuslara kendilerine yarar sağlayacak öğretim ile, dinsel eğitimin verilmesi mümkün olan ülkelerde dinsel eğitim de verilir. Okur-yazar olmayan mahpuslar ile genç mahpusların eğitimi zorunludur ve idare tarafından bu kişilerin eğitimine özel bir dikkat gösterilir.

(2) Mahpusların eğitimi, salıverildikleri zaman güçlükle karşılaşmadan eğitimlerini sürdürebilmeleri için, mümkün olduğu takdirde, ülkenin eğitim sistemi ile bütünleştirilir.

78. Mahpusların ruhsal ve fiziksel sağlıkları için her kurumda eğlendirici ve kültürel faaliyetler düzenlenir.

Sosyal ilişkiler ve mahpusluk sonrası izleme

79. Mahpusun ve ailesinin yararına olduğu ölçüde, mahpus ile ailesi arasındaki ilişkinin sürdürülmesine ve geliştirilmesine özel bir önem verilir.

80. Mahpusun cezasını çekmeye başlamasından itibaren, tahliye edildikten sonra geleceğini düşünmesi sağlanır ve mahpusun sosyal rehabilitasyonu ile ailesinin menfaatleri için hizmet verebilecek kurum dışındaki kuruluşlar ve kişilerle ilişki kurması için teşvik edilir ve kendisine yardım edilir.

81. (1) Tahliye edilen mahpusların toplumla bütünleşmelerine yardımcı olan resmi veya gayri resmi kurum ve kuruluşlar, tahliye edilen mahpusların, mümkün olduğu kadar ve gerekli olduğu ölçüde, gerekli belgeleri ve kimlik bilgileri edinmelerini, kalabilecekleri uygun bir yere ve gidebilecekleri bir işe sahip olmalarını, iklim ve mevsim şartlarına uygun ve yeterli bir biçimde giyinebilmelerini, hedeflerine ulaşmaları için yeterli imkanlara sahip olmalarını ve tahliye edildikten hemen sonra kendi yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlar.

(2) Bu tür kuruluşların yetkili temsilcilerine kuruma girme ve mahpuslarla görüşme imkanı verilir ve mahpusun cezasının başlangıcından itibaren, mahpusun geleceği hakkında kendileriyle görüşme yapılır

(3) Bu tür kuruluşların gösterdikleri çabalardan en yüksek verimin alınması için, bu kuruluşların faaliyetlerinin merkezileştirilmesi veya koordine edilmesi daha uygun olur.

B. AKIL VE RUH HASTASI OLAN MAHPUSLAR

82. (1) Akıl hastası olduğu tespit edilen kişiler cezaevlerinde tutulamazlar, ve bu kişilerin mümkün olan en kısa süre içinde akıl hastanelerine sevk edilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılır.

(2) Diğer ruhsal hastalıklardan veya anormalliklerden şikayetçi olan mahpuslar, uzman tıbbi kurumlarda gözlem altına alınır ve tedavileri yapılır.

(3) Bu tür bir mahpus hapishanede kaldığı sürece, bir sağlık görevlisinin özel olarak gözetimi altında tutulur.

(4) Cezaevlerinin sağlık ve psikiyatri servisleri, bu tür bir tedaviye ihtiyaç duyan diğer mahpusların psikiyatrik tedavilerini de sağlar.

83. Tahliyeden sonra psikiyatrik tedavinin sürdürülmesinin gerekli olması halinde buna devam edilmesi ve sosyal psikiyatrik bakımın sağlanması için ilgili kuruluşlarla birlikte gerekli tedbirler alınır.

C. GÖZALTINDA VEYA TUTUKLU BULUNAN MAHPUSLAR

84. (1) Gözaltına alınan veya haklarında bir suç isnadı olduğu için polis nezaretinde veya tutukevinde (hapishanede) tutulan ve fakat henüz yargılanmamış ve hüküm giymemiş olan kişiler, bundan sonra bu kurullarda “tutuklu” olarak geçecektir.

(2) Hükümlü olmayan mahpusların masum oldukları varsayılır ve kendilerine buna göre muamele yapılır.

(3) Kişi özgürlüğünün korunması için getirilen veya tutuklu bulunanlar bakımından uyulması gereken usulleri belirten kurallar saklı kalmak kaydıyla, bu mahpuslar, aşağıda sadece temel unsurları gösterilen kurullarda tanımlanan özel bir rejimden yararlandırılır.

85. (1) Tutuklu olan mahpuslar, hükümlü mahpuslardan başka bir yerde tutulurlar.

(2) Genç tutuklular, yetişkinlerden ayrı bir yerde ve kural olarak ayrı bir kurumda tutulurlar.

86. Tutuklular, iklim şartları bakımından değişik yerel adetler saklı kalmak kaydıyla, geceleri ayrı odalarda tek başlarına kalırlar.

87. Tutuklular istedikleri takdirde, kurumun düzenine uygun düşecek sınırlar içinde, bedelini kendilerinin ödemeleri koşuluyla yiyeceklerini kurum vasıtasıyla veya aileleri veya arkadaşları aracılığıyla dışarıdan temin edebilirler. Aksi takdirde, kurum idaresi tutukluların yiyeceklerini sağlar.

88. (1) Tutukluların kendi giyeceklerini temiz ve uygun olmaları şartıyla giymelerine izin verilir.

(2) Bir tutuklunun mahpus elbisesi giymesi halinde, kendisine hükümlülerin elbisesinden farklı bir elbise verilir.

89. Tutuklulara her zaman çalışma imkanı sağlanır, ancak çalışmaları şart koşulmaz. Tutuklu çalışırsa, bunun için kendisine ödeme yapılır.

90. Adalet dağıtımının yararına ve kurumun güvenliğine ve düzenine uygun olmak koşuluyla, bedelini kendisinin veya üçüncü bir kişinin ödemesi halinde, tutukluların kitap, gazete, yazılı materyaller ve diğer meşguliyet araçları temin etmesine izin verilir.

91. Tutukluların, yaptıkları başvurunun makul olması ve giderlerini kendileri karşılamaları halinde, kendi doktorları ve diş hekimleri tarafından ziyaret ve tedavi edilmesine izin verilir.

92. Tutukluların ailelerini, tutulmaları konusunda hemen haberdar edebilmelerine izin verilir, tutukluların aileleri ve arkadaşlarıyla irtibat kurabilmeleri ve adalet dağıtımının yararı ve kurumun güvenliği ve düzeni için gerekli kısıtlama ve denetime tabi olarak, aileleri ve arkadaşları tarafından ziyaret edilebilmeleri için kendilerine her türlü makul kolaylık gösterilir.

93. Tutukluların savunmalarını hazırlayabilmeleri için ücretsiz adli yardım almak üzere başvurmalarına, ve savunmaları konusunda görüşmek üzere avukatı tarafından ziyaret edilmelerine ve hazırladıkları gizli talimatları avukatlarına verebilmelerine imkan tanınır. Bu amaçlar için, tutuklunun istemesi halinde kendisine yazılı materyaller sağlanır.

Mahpuslar ile avukatları arasındaki görüşmeler gözle izlenebilir, ancak polisin veya kurum personeli onları dinleyemez.

D. HUKUKİ SEPEPLERLE MAHPUS OLANLAR

94. Kanunun borç nedeniyle hapis cezası öngördüğü, veya bir cezai olmayan başka bir muhakeme sonunda mahkemenin hapis cezasına hükmedebildiği ülkelerde, bu suretle hapsolunan kişiler, hapisliğin güvenliğini ve düzeni sağlamak için gerekli olandan daha fazla ve daha ağır sınırlamalara tabi tutulamaz. Ancak, kendilerinden çalışmaları istenebilmesi dışında, onlara yapılacak muamele, tutuklu mahpuslardan daha hafif olmayabilir.

E. İSNATSIZ GÖZALTINA ALINAN VEYA TUTULANLAR

95. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin dokuzuncu maddesi hükümleri saklı kalmak kaydıyla, Birinci Bölümde ve İkinci Bölümün C kısmında sağlanan koruma, haklarında bir suç isnadı olmaksızın gözaltına alınmış veya tutulmuş kişilere de aynı şekilde sağlanır. İkinci Bölümün A kısmının ilgili hükümleri, uygulanmaları halinde nezarette tutulan bu özel kategorideki kişilerin yararına olması ve suçtan başka nedenlerle mahkum edilmiş kişilerin yeniden eğitimine ve rehabilitasyonuna aykırı olmaması halinde bunlara da uygulanır.

Singapur Arabuluculuk Konvansiyonu

0

Singapur Arabuluculuk Konvansiyonu’nun resmi ve tam adı ‘Arabuluculuk Sonucunda Yapılan Milletlerarası Sulh Anlaşmaları Hakkında Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’dur.

Singapur Konvansiyonu(United Nations Convention on International Settlement Agreements Resulting from Mediation), arabuluculuk anlaşmalarının tanınması amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından 20 Aralık 2018 tarihinde kabul edilmiş ve 7 Ağustos 2019’da Singapur’da taraf devletlerin imzasın açılmıştır.

Türkiye, Singapur Konvansiyonu’nu, Konvansiyonun imzaya açıldığı 7 Ağustos 2019 tarihinde imzalamıştır.

Konvansiyonun amacı, arabuluculuk görüşmeleri sonucunda yapılan sulh anlaşmalarının diğer ülkelerde sonuç doğurmasını sağlamaktır.

Arabuluculuk Sonucunda Yapılan Milletlerarası Sulh Anlaşmaları Hakkında Birleşmiş Milletler Konvansiyonu

Dibace

Bu Konvansiyona Taraf Devletler,

İhtilaf halinde olan tarafların uyuşmazlığı dostane bir şekilde çözme çabalarında kendilerine yardımcı olmak için üçüncü kişi veya kişilerin yardımını talep ettiği bir ticari uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak uluslararası ticarette arabuluculuğun değerini kabul ederek,

Arabuluculuğun ulusal ve uluslararası ticaret uygulamasında yargılamaya alternatif olarak giderek daha fazla kullanıldığını belirterek,

Arabuluculuğun kullanılmasının, uyuşmazlığın ticari bir ilişkinin sona ermesine yol açtığı durumları azaltmak, uluslararası ticari işlemlerin taraflarca yönetilmesini kolaylaştırmak ve devletlerin adalet yönetiminde tasarruf sağlamak gibi önemli faydalar sağladığını dikkate alarak,

Arabuluculuk sonucu yapılan milletlerarası sulh anlaşmaları için farklı hukuki, sosyal ve ekonomik sisteme sahip devletler tarafından kabul edilebilir bir çerçevenin oluşturulmasının ahenkli uluslararası ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunacağına ikna olarak,

Aşağıdaki şekilde anlaşmışlardır:

Madde I- Uygulama Alanı

1. Bu Konvansiyon, bir ticari uyuşmazlığın çözümü için arabuluculuk sonucunda taraflarca yazılı olarak yapılan ve yapıldığı sırada aşağıdaki şartlarla milletlerarası nitelik taşıyan anlaşmaya (“sulh anlaşması”na) uygulanır:

(a) Sulh anlaşmasının en az iki tarafının iş yerlerinin farklı devletlerde olması; veya
(b) Sulh anlaşmasının taraflarının iş yerlerinin bulunduğu devletin:

(i) Sulh anlaşmasından doğan borcun esaslı bir kısmının ifa edileceği devletten; veya
(ii) Sulh anlaşmasının konusunun en sıkı ilişkili olduğu devletten farklı olması.

2. Bu Konvansiyon

(a) taraflarından birinin (tüketici olarak) şahsı veya ailesi veya evi için yaptığı işlemlere ilişkin uyuşmazlıkların çözümü için yapılan;
(b) Aile, miras ve iş hukukuna ilişkin olan sulh anlaşmalarına uygulanmaz.

3. Konvansiyon, aynı zamanda aşağıdaki sulh anlaşmalarına uygulanmaz:

(a)

(i) Mahkemece tasdik edilen veya mahkeme yargılaması sırasında yapılan; ve
(ii) Mahkemenin bulunduğu devlette mahkeme kararı olarak yerine getirilen sulh
anlaşmaları;

(b) Hakem kararı olarak kaydedilen ve yerine getirilen sulh anlaşmaları.

Madde 2- Tanımlar

1. 1. maddenin 1. fıkrasının amaçları açısından:

(a) Eğer taraflardan birinin birden fazla işyeri varsa, ilgili işyeri, sulh anlaşması yapıldığı sırada taraflarca bilinen veya öngörülen haller dikkate alınarak sulh anlaşmasıyla çözümlenen uyuşmazlıkla en sıkı ilişkiye sahip olan iş yeridir;

(b) Eğer taraflardan biri herhangi bir işyerine sahip değilse iş yeri ibaresi mutad meskeni olarak kabul edilecektir.

2. Sulh anlaşması, içeriğinin herhangi bir şekilde kayda alınması halinde yazılı olarak yapılmış sayılır. Elektronik ortamda yapılan sulh anlaşmasının yazılı olması şartı, içeriğindeki bilginin sonraki başvurular için kullanılacak şekilde erişilebilir olması halinde yerine getirilmiş sayılır.

3. “Arabuluculuk”, kullanılan ibarelere veya yürütülen usule bakılmaksızın, tarafların, aralarındaki uyuşmazlığı, uyuşmazlığın taraflarına bir çözüm dayatma yetkisine sahip olmayan üçüncü kişi veya kişilerin (“arabulucu”nun) yardımıyla dostane bir çözüme kavuşturmaya çalıştıkları bir usuldür.

Madde 3- Genel İlkeler

1. Konvansiyona taraf devletler, kendi usul kuralları ve Konvansiyonda yer alan şartlarla sulh anlaşmasını yerine getireceklerdir.

2. Sulh anlaşmasıyla hâlihazırda çözülmüş olan bir hususta bir tarafın iddiası üzerine uyuşmazlık ortaya çıkarsa, Konvansiyona taraf olan bir devlet, söz konusu hususun zaten çözümlenmiş olduğunu kendi usul kuralları ve Konvansiyon’da yer alan şartlara uygun olarak ispatlaması için diğer tarafın, sulh anlaşmasını dayanak göstermesine izin verir.

Madde 4- Sulh Anlaşmasına Dayanılması İçin Gerekli Şartlar

1. Bu Konvansiyon uyarınca sulh anlaşmasına dayanmak isteyen taraf, hukuki yollara başvurduğu diğer Akit Devletin yetkili makamına aşağıdaki belgeleri ibraz edecektir:

(a) Taraflarca imzalanmış sulh anlaşmasını;
(b) Sulh anlaşmasının arabuluculuk sonucu yapıldığını gösteren delilleri, örneğin;

(i) Sulh anlaşması üzerindeki arabulucunun imzasını;
(ii) Arabuluculuğun yapıldığına ilişkin arabulucu tarafından imzalanan belgeyi;
(iii) Arabuluculuğun bünyesinde yapıldığı kurum tarafından düzenlenen belgeyi; veya
(İv) (i), (ii) veya (iii) bentlerdeki belgelerin yokluğu halinde, yetkili makamca kabul edilebilir herhangi bir delili.

2. Elektronik iletişim açısından sulh anlaşmasının taraflarca veya uygulanabilir olduğu durumlarda, arabulucu tarafından imzalanması şartı, eğer aşağıdaki koşullar gerçekleşmişse yerine gelmiş olur:

(a) Tarafların veya arabulucunun teşhis edilmesi ve tarafların veya arabulucunun elektronik iletişimde yer alan bilgiye ilişkin niyetlerinin anlaşılmasını sağlayan bir yöntem kullanılmışsa; ve

(b) Kullanılan yöntem aşağıdaki yöntemlerden herhangi biri olabilir:

(i) İlgili herhangi bir anlaşma da dahil olmak üzere tüm koşullar göz önüne alındığında elektronik haberleşmenin meydana gelme veya yapılma amacının uygun olduğu kadar güvenli olmasını sağlayan; veya
(ii) Bizzat veya diğer delillerle birlikte yukarıda (a) bendinde belirtilen işlevleri yerine getirdiğini ispatlayan yöntem.

3. Eğer sulh anlaşması, ülkesinde hukuki yola başvurulan Âkit Devletin resmî dilinde değilse, söz konusu Âkit Devletin yetkili makamı, sulh anlaşmasının kendi diline tercüme edilmesini isteyebilir.

4. Yetkili makam, Konvansiyon’da öngörülen şartların yerine getirildiğini teyit eden gerekli herhangi bir belgeyi talep edebilir.

5. Başvurulan hukuki yolu inceleyen yetkili makam, ivedi hareket eder.

Madde 5- Hukuki Yollara Başvurunun Reddi Sebepleri

1. Konvansiyona taraf bir devletin yetkili makamı, 4. madde uyarınca hukuki yola başvurulması halinde aleyhine hukuki yola başvurulan tarafın istemi üzerine ve aşağıdaki hususları ispatlaması kaydıyla, talebi reddedebilir:

(a) Sulh anlaşmasının taraflarından birinin ehliyetsiz olması;
(b) Dayanılan sulh anlaşmasının:

(i) taraflarca tabi kılındığı hukuka veya taraflarca tabi kılınan bir hukuk yoksa 4. madde uyarınca talebin yapıldığı yetkili makamın ait olduğu devletin hukukuna göre sulh anlaşmasının geçersiz ve hükümsüz olması veya işlerlik kazanmamış olması veya ifa edilebilir olmaması;

(ii) hükümlerine göre bağlayıcı veya nihai olmaması; veya
(iii) sonradan tadil edilmesi.

(c) Sulh anlaşmasına konu borcun:

(i) ifa edilmiş olması; veya
(ii) açık veya anlaşılabilir olmaması;
(d) Talebin kabul edilmesinin sulh anlaşmasının hükümlerine aykırı olması;

(e) Arabulucuya veya arabuluculuğa uygulanabilir standartların arabulucu tarafından ciddi şekilde ihlal edilmesi ve bu ihlal olmasaydı söz konusu tarafın sulh anlaşmasını yapmayacak olması; veya

(f) Arabulucunun tarafsızlığına veya bağımsızlığına ilişkin haklı şüphe uyandıracak durumları arabulucunun, taraflara ifşa etmemesi ve bu ifşayı yapmamasının taraf üzerinde önemli veya haksız bir etki oluşturması öyle ki, bu kusur olmasaydı söz konusu tarafın sulh anlaşmasını yapmayacak olması.

2. 4. madde uyarınca hukuki yola başvurunun yapıldığı bir Âkit Devletin yetkili makamı aynı zamanda aşağıdaki hususlardan birini tespit ederse talebi reddedebilir:

(a) Talebin, başvurulan devletin kamu düzenine aykırı olması; veya
(b) Uyuşmazlığın konusunun başvurulan devletin hukukuna göre arabuluculuk yoluyla çözümüne elverişli olmaması.

Madde 6- Paralel Başvurular veya İddialar

Eğer 4. madde uyarınca yapılan talebi etkileyebilecek şekilde sulh anlaşmasına ilişkin bir iddia veya talep mahkemeye, hakem heyetine veya yetkili diğer bir makama yapılmışsa, başvurunun yapıldığı Âkit Devletin yetkili makamı, uygun görürse, karar vermeyi erteleyebilir ve talep üzerine diğer tarafın uygun bir teminat yatırmasına da karar verebilir.

Madde 7- Diğer Yasal Düzenlemeler veya Antlaşmalar

Bu Konvansiyon, ilgili taraflardan hiçbirini, sulh anlaşmasının ülkesinde sonuç doğurmasının talep edildiği Akit Devletin hukukunun veya bu devletin taraf olduğu diğer milletlerarası anlaşmaların izin verdiği şekilde ve ölçüde sulh anlaşması uyarınca sahip olduğu hakları kullanmasından yoksun bırakmaz.

Madde 8- Çekinceler

1. Konvansiyona taraf olan bir devlet:

(a) Konvansiyonu, kendisinin veya çekincede belirttiği devlet kurumlarının veya bir devlet kurumu adına hareket eden kişilerin taraf olduğu sulh anlaşmalarına uygulanmayacağını beyan edebilir;
(b) Konvansiyonu, yalnızca sulh anlaşmasının taraflarının Konvansiyonun uygulanmasını kararlaştırdıkları hallerde uygulayacağını beyan edebilir.

2. Bu maddede açıkça belirtilenler hariç başka çekincelere izin verilmez.

3. Bir Âkit Devlet tarafından çekince her zaman konulabilir. İmza sırasında konulan çekince, onay, kabul ve tasdik aşamasında teyide tabidir. Çekinceler, çekince koyan devlette Konvansiyon’un yürürlüğe girmesiyle aynı anda işlerlik kazanır. Konvansiyon’un kabulü, onayı veya tasdiki anında veya Konvansiyona katılım veya 13. madde uyarınca beyanların yapıldığı esnada konulan çekinceler söz konusu devlette Konvansiyon’un yürürlüğe girmesiyle aynı anda geçerli olur. Konvansiyon’un yürürlüğe girmesinden sonra bir Akit Devlet tarafından konulan çekinceler, çekincenin depozite edilmesinden altı ay sonra yürürlüğe girer.

4. Çekinceler ve tasdikleri depozitere tevdii edilmelidir.

5. Konvansiyona çekince koyan her Âkit Devlet koyduğu çekinceleri her zaman geri alabilir. Geri almanın depozitere tevdii edilmesi gerekir ve tevdiinden altı ay sonra sonuç doğurmaya başlar.

Madde 9- Sulh Anlaşmalarına Etki

Her Âkit Devlet, Konvansiyonu ve Konvansiyona koyduğu veya geri aldığı çekinceleri,

Konvansiyon’un, çekincelerin veya çekincelerin geri alımının yürürlüğe girdiği tarihten sonra yapılan sulh anlaşmalarına uygulayacaktır.

Madde 10- Depoziter

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, işbu Konvansiyon’un depoziteri olarak tayin edilmiştir.

Madde 11- İmza, Onay, Kabul, Tasdik, Katılım

1. Bu Konvansiyon 7 Ağustos 2019 tarihinde Singapur’da ve ardından Birleşmiş Milletlerin New York’taki Genel Merkezi’nde bütün devletlerin imzasına açılacaktır.

2. Bu Konvansiyon, imzacı devletlerin onayına, kabulüne veya tasdikine tabidir.

3. Bu Konvansiyon, imzaya açıldığı tarihte Konvansiyonu imzalamamış olan bütün devletlerin katılımına açıktır.

4. Onay, kabul, tasdik veya katılım belgeleri depozitere tevdii edilecektir.

Madde 12- Bölgesel Ekonomik Entegrasyon Kuruluşlarının Katılımı

1. Egemen devletler tarafından kurulan ve bu Konvansiyon’da düzenlenen bazı hususlarda görevli olan bir bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, aynı şekilde Konvansiyonu imzalayabilir, onaylayabilir, tasdik edebilir veya Konvansiyona katılabilir. Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu bu durumda, Konvansiyon kapsamına giren konularda görevli olduğu ölçüde, Konvansiyona taraf olanların haklarına ve yükümlüklerine sahiptir. Konvansiyon uyarınca, Konvansiyona taraf devletlerin sayısı ile ilgili olduğu ölçüde bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, Konvansiyona taraf olan üyesi olan devletlere ilave olarak Konvansiyona taraf devlet gibi hesaba katılmayacaktır.

2. Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, imza, onay, kabul, tasdik veya katılım anında, Konvansiyonun kapsamına giren konulardan hangileri açısından üye devletler tarafından kuruluşun görevlendirildiğini depozitere bildirebilir. Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, yeni verilen görevler de dahil bu paragraf uyarınca yapılan beyanda belirtilen görevlerinde bir değişiklik olursa derhal depoziteri bilgilendirir.

3. İşbu Konvansiyonda “Konvansiyona taraf devlet”, “Konvansiyona taraf devletler”, “devlet” veya “devletler”e yapılan atıflar, içeriği gerekli kıldıkça, eşit olarak bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarına da uygulanır.

4. İşbu Konvansiyon, kendisinden önce veya sonra kabul edilen veya yürürlüğe giren, bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarının kuralları ile çatışma halinde ise, aşağıdaki hallerde Konvansiyon hükümlerine üstünlük tanınmayacaktır:

(a) Eğer bu tür bir kuruluşa üye devlette 4. madde uyarınca hukuki yola başvuru yapılmışsa ve 1. maddenin 1. fıkrasında sözü edilen bütün devletler söz konusu kuruluşa üye ise; veya

(b) Bu tür bir kuruluşun üyesi olan devletler arasında mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi ile ilgiliyse.

Madde 13- Birleştirilmemiş Hukuk Sistemleri

1. Eğer Konvansiyona taraf olan bir devlet, Konvansiyon’un kapsamına giren konulara ilişkin olarak farklı hukuk sistemlerinin uygulandığı iki veya daha fazla bölgesel birimden oluşuyorsa, imza, onay, kabul, tasdik veya katılım anında Konvansiyon’un bütün veya bir veya birden fazla bölgesel birimlerde uygulanacağını beyan edebilir ve her zaman yapacağı bir beyanla bu beyanını değiştirebilir.

2. Bu beyanlar depozitere tevdii edilmelidir ve Konvansiyon’un teşmil edildiği bölgesel birimler açıkça ifade edilmelidir.

3. Eğer Konvansiyona taraf olan bir devlet, Konvansiyon’un kapsamına giren konulara ilişkin olarak farklı hukuk sistemlerinin uygulandığı iki veya daha fazla bölgesel birime sahipse:

(a) Bir devletin hukukuna veya usul kurallarına yapılan her atıf, uygun olduğu ölçüde, ilgili bölgesel birimin yürürlükteki hukukuna veya usul kurallarına yapılmış gibi yorumlanacaktır;
(b) Bir devletteki iş yerine yapılan her atıf, uygun olduğu ölçüde, ilgili bölgesel birimdeki işyerine yapılmış gibi yorumlanacaktır;
(c) Bir devletin yetkili makamına yapılan her atıf, uygun olduğu ölçüde, ilgili bölgesel birimdeki yetkili makama yapılmış gibi yorumlanacaktır.

4. Eğer Konvansiyona taraf bir devlet bu maddenin 1. fıkrası uyarınca herhangi bir bildirimde
bulunmazsa, Konvansiyon söz konusu devletin bütün topraklarına teşmil edilecektir.

Madde 14- Yürürlüğe Giriş

1. Bu Konvansiyon, üçüncü onay, kabul, tasdik veya katılım belgesinin tevdi edilmesinden altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

2. Üçüncü onay, kabul, tasdik veya katılım belgesinin tevdiinden sonra bir devlet Konvansiyonu onaylar, kabul eder, tasdik eder veya katılırsa işbu Konvansiyon bu devlet açısından onay, kabul, tasdik veya katılım belgesinin tevdi edildiği tarihten 6 ay sonra yürürlüğe girer.

Konvansiyon, 13. madde uyarınca işbu Konvansiyon’un teşmil edildiği bölgesel birimlerde bu maddede belirtilen beyanın bildiriminden altı ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 15- Değişiklik

1. Herhangi bir Âkit Taraf, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne Konvansiyon’da değişiklik yapılmasını teklif edebilir. Genel Sekreter, önerilen değişiklik teklifini Konvansiyona taraf bütün devletlere göndererek Âkit Devletler Konferansı yapılmasını ve bu konferansta teklifin oylanmasını isteyip istemediklerini belirtmelerini talep eder. Bu bildirimden itibaren dört ay İçinde Konvansiyona taraf olan devletlerin en az üçte birinin konferans lehine olması halinde Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler himayesinde bir konferans düzenler.

2. Âkit Devletler Konferansı, her bir değişiklik konusunda fikir birliğinin sağlanması için gerekli çabayı gösterecektir. Eğer fıkirbirliği için tüm çabalar tüketilmiş ve fıkirbirliği sağlanamamışsa, değişikliğin, en son yol olarak, konvansiyona taraf devletlerden konferansta mevcut ve oy kullananların üçte iki çoğunluğuyla kabul edilmesini gerektirir.

3. Kabul edilen değişiklik, depoziter tarafından, onay, kabul veya tasdik için bütün akit devletlere gönderilir.

4. Kabul edilen değişiklik, üçüncü onay, kabul veya tasdik belgesinin depozitere tevdii edildiği tarihten altı ay sonra yürürlüğe girer. Değişiklik, yürürlüğe girdiği anda bağlayıcılığına rıza gösteren Konvansiyona taraf olan devletler için bağlayıcı hale gelir.

5. Üçüncü onay, kabul veya tasdik belgesinin depozitere tevdiini takiben Konvansiyona taraf bir devlet, değişikliği onaylarsa, kabul ederse veya tasdik ederse, değişiklik, Konvansiyona taraf söz konusu devlet için onay, kabul veya tasdik belgesinin tevdii edildiği tarihten altı ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 16- Konvansiyondan Çekilme

1. Konvansiyona taraf olan bir devlet, depozitere yazılı bildirimde bulunarak Konvansiyondan çekilebilir. Çekilme bu Konvansiyonun uygulandığı birleştirilmemiş hukuk sistemine sahip bölgesel birimlerden bazılarıyla sınırlanabilir.

2. Çekilme, depoziter tarafından bildirimin alınmasından 12 ay sonra etkili olur. Bildirimde çekilmenin daha uzun süre sonra etkili olacağının belirtildiği hallerde depoziter tarafından bildirimin alınmasından sonra belirtilen uzun sürenin sona ermesiyle çekilme etkili olur.

Konvansiyon, çekilmenin sonuç doğurmaya başlayacağı andan önce yapılan sulh anlaşmaları açısından uygulanmaya devam eder.

Bir orijinal olmak üzere Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerinde hazırlanan
metinler eşit derecede geçerlidir.

Türkiye Yazarlar Birliği

0
Türkiye Yazarlar Birliği

Türkiye Yazarlar Birliği (TYB), 7 Ağustos 1978 tarihinde yazarlar arasındaki mesleki dayanışmayı geliştirmek ve Türkiye’nin kültür hayatına yazarların daha etkin katılımını sağlamak amacıyla kurulmuştur.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin tüzüğüne göre derneğin amacı, yazarlığı meslek edinmiş kişileri bir araya getirerek meslekî dayanışmayı güçlendirmek, yazarların Türkiye’nin sanat ve düşünce hayatında etkin biçimde yer almalarını sağlamak, yazı eserlerinden doğan haklarını ve telif haklarını korumak, sosyal güvenlik ve çalışma koşullarının geliştirilmesi için çaba göstermek, ekonomik veya siyasî nedenlerle eserlerini yayımlayamayan yazarlara destek olmak, yurt içinde ve yurt dışında üyelerinin haklarını takip etmek, gerektiğinde telif hakları alanında kurumsal girişimlerde bulunmak ve yazarların sosyal, kültürel, hukukî ve ekonomik hak ve özgürlüklerini koruyup geliştirmektir.

Birliğin kurucuları D. Mehmet Doğan, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Necmettin Turinay, Alper Aksoy, Saadettin Elibol, Ahmed Günbay Yıldız, Yahya Akengin, Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Yazgan, Beşir Ayvazoğlu, Zeki Ceyhan, Hasan Kayıhan, Erdem Bayazıt ve Hüsnü Aktaş’tır. İlk Genel Kurulu 26 Nisan 1979 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Kuruluşundan itibaren uzun yıllar D. Mehmet Doğan genel başkanlık yapmış ve Birliğin kurumsallaşmasında önemli rol oynamıştır.

1985 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla resmî olarak Türkiye Yazarlar Birliği adını alan kuruluş, 1991 yılında kamu yararına çalışan dernek statüsü kazanmıştır. Genel merkezi Ankara’da bulunan TYB’nin Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Konya, Trabzon, Kahramanmaraş, Kayseri, Şanlıurfa, Erzurum, Sakarya, Gaziantep, Bolu, Elazığ, Erzincan, Giresun ve Ordu’da olmak üzere toplam 17 şubesi bulunmaktadır. Kuruluşundan bu yana faaliyetlerini destekleyen kardeş kuruluşu Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı, Birliğin kültürel ve kurumsal çalışmalarına katkı sağlamaktadır.

Türkiye Yazarlar Birliği, 1981 yılından itibaren her yıl Kültür Sanat Ödüllerini düzenleyerek edebiyat, fikir ve sanat dünyasında başarılı eser ve çalışmaları ödüllendirmektedir. Şair, yazar ve sanatçılardan oluşan bini aşkın üyeye sahip olan TYB, kendisini siyaset üstü ve demokratik bir meslek kuruluşu olarak tanımlamakta; yalnızca üyelerinin değil, Türkiye’deki tüm yazar, fikir insanı ve sanatçıların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri ortak bir kültür platformu olmayı amaçladığını ifade etmektedir.

TYB, uluslararası yazar kuruluşlarıyla iş birliği yürütmekte ve çeşitli uluslararası edebiyat ve kültür organizasyonlarında Türkiye’yi temsil etmektedir. Kuruluşundan bu yana çok sayıda kitap, kültür ve edebiyat araştırması yayımlamış; sempozyum bildirilerini kitaplaştırmıştır. Her yıl panel, konferans, sempozyum, açık oturum, şiir dinletisi, yazar buluşmaları ve anma programları düzenlemektedir.

Tekâlif-i Milliye Emirleri

1

Tekalif-i Milliye Emirleri, 7 Ağustos 1921 tarihinde yayımlanan ve on emirden oluşan ulusal yükümlülüklerdir. Tekalif; mükellef olma, külfet yüklenme, mükellefiyet veya sorumluluk anlamına gelmektedir. Tekâlif-i Milliye, Millî Yükümlülükler veya Ulusal Vergileri ifade etmektedir ve Kurtuluş Savaşı döneminde silahlı kuvvetlerin zaruri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Mustafa Kemal Atatürk‘ün kanunla kendisine verilen yetkilerini kullanarak yayınladığı on maddelik vergisel mükellefiyetlerdir. Aynî mükellefiyet yanında ayrıca şahsen hizmet yükümlülüğü de getirilmiştir.

Türk ve Yunan Orduları arasında 22 gün süren ve Türk askerinin zaferiyle sonuçlanan Sakarya Meydan Muharebesi’nden önce, Türk Ordusu Sakarya nehrinin doğusuna çekilmek zorunda kalmış, Tekalifi Milliye Emirleri öncesine tekabül eden günlerde Mustafa Kemal Paşa topyekûn harp doktrinini harekete geçirmiş, kararlar bu seferberlik çerçevesinde oluşturulmuştur. Tekalif-i Milliye kararlarından sonra, 7 Ağustos 1921 ve 26 Ağustos 1922 tarihleri aralığında bu kararların uygulanmasını göstermek üzere ayrıca 48 Genel Emir yayınlanmıştır.

Emirler kapsamında yurt genelinde Tekalif-i Milliye Komisyonları toplanmış ve her bölgedeki uygulamaları belirlemiş; toplanan malları cepheye göndermiş, hizmet yükümlülüğü içeren emirleri tatbik etmiştir. Komisyonlar kaymakam başkanlığında kurulmuş; ilçe mal müdürü, en büyük askeri amir, idare meclisi, belediye ve ticaret odası temsilcileri ile Müdafaa-i Hukuk Dernekleri komisyonda yer almıştır.  Köylerde imamlar ve muhtarlar komisyonun doğal üyesi olarak görev yapmıştır.

Her ilçede kurulan Tekâlif-i Milliye Komisyonlar aracılığıyla; halkın, elindeki silah ve cephaneyi üç gün içinde orduya teslim etmesi, her ailenin bir askeri giydirmesi, halkın elindeki erzakın bir kısmına el konulması, ticarete konu her türlü giyim eşyasının ve makineli araçların yüzde kırkına el konulması, binek hayvanlarına, taşıt araçlarına ve sahipsiz bütün mallara el konulması, tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahiplerinin ordunun emrinde çalışması kararlaştırılmıştır.

Tekalif-i Milliye Emirleri kapsamında görev yapan komisyon üyelerine ücret ödenmemiş; tutanakla el konulan tüm malların bedeli savaş sonrasında devlet tarafından hak sahiplerine geri ödenmiştir.

Tekâlif-i Milliye Emirleri
  1. Her ilçede kaymakamın başkanlığında malmüdürü ve ilçenin en büyük askeri amiri ile idare meclisi, belediye ve ticaret odalarının seçtikleri üyelerden oluşan Tekalif-i Milliye Komisyonları (Milli Yükümlülükler Komisyonları) Kurulacaktır. Bu komisyonlara o yörenin Müdafaa-i Hukuk Dernekleri merkez kurulundan iki üye ile köylerde imamlar ve muhtarlar tabii üye olarak katılacaklardır.
  2. Kentler, kasabalar ve köylerdeki her ev birer kat çamaşır (kilot, fanila veya benzeri iç giyim), birer çorap, birer çift çarık hazırlayacak, belirli süre içinde komisyona teslim edecektir. Ordu ihtiyaçlarında kullanılacak bu giyeceklerin, yöresel özellikler gözönünde tutularak hazırlanmasına dikkat edilecektir.
  3. Tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, amerikan patiska, yıkanmış veya yıkanmamış yün ve tiftikle, erkek elbisesi yapımına yarayan her türlü yazlık ve kışlık kumaş, kösele, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin sahtiyan mamül veya yarı mamül çarık, fotin, demir kundura çivisi, kundura ve saraç ipliği, nal, nal yapımında kullanılan demir, yem torbası mıh, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urganların yüzde kırkı Tekalif-i Milliye Komisyonlarına teslim edilecektir. Teslim edilen malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  4. Tüccar ve halkın elinde bulunan mevcut buğday, un, saman, arpa, kuru fasulye, bulgur, nohut, mercimek, koyun, keçi, kasaplık sığır, şeker, gazyağı, pirinç, sabun tereyağı, zeytinyağı, tuz, çay ve mum stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konulacaktır. El konulan malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  5. Ordu içinde alınan taşıt araçlarının dışında halkın elinde kalan her türlü taşıt aracıyla (at arabası, yaylı, öküz arabası, kağnı, at, eşek, katır, deve, kamyon, kamyonet, motorlu tekne, taka) halk ayda bir kez olmak ve yüz kilometreyi aşmamak şartıyla orduya ait malları istenen yere kadar taşıyacaktır. Taşıma hizmetleri parasız yürütülecek, kimseye ücret ödenmeyecektir.
  6. Ülkeyi terk etmiş olanların hazineye geçmiş olan mallarından ordu ihtiyacını karşılamaya yarayacak olanlara el konulacaktır.
  7. Halkın elinde bulunan savaşta yararlanılabilecek her türlü silah ve cephane, en çok üç gün içinde Tekalif-i Milliye Komisyonlarına teslim edilecektir. El konulan silah ve cephane için ücret ödenmeyecektir.
  8. Halkın, tüccarın ve nakliyecilerin elinde bulunan benzin, vakum, gres yağı, makina yağı, don yağı, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil lastiği, kamyon lastiği, lastik yapıştırıcısı, solüsyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinası, kablo, çıplak tel, pil tecrit edici madde ve bunlara benzer malzeme ile sülfirik asit stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konulacaktır. Alınan mal ve malzemenin bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  9. Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve araba yapan esnaf ile imalathaneler tespit edilecek, bunların üretim, onarım ve yapım kapasiteleri hesaplanacaktır. Ayrıca süngü, kılıç, mızrak ve eğer yapabilecek zanaatkarlar da aranıp belirlenecektir. Söz konusu edilen esnaf, imalathane ve zanaatkarlar savaş araç ve gereçleri üretimi, onarım ve yapımı ile görevlendirilecektir. Sürekli görevlendirileceklere geçimlerine yetecek ücret ödenecektir.
  10. Daha önce halka bırakılmış olan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarının bütün donatımları ve hayvanları dahil olmak üzere yüzde yirmisi; binek atı, top çekebilecek hayvanlar, yük taşıma atı, katır, eşek ve develerin yüzde yirmisi ordu adına alınacaktır. Bütün bu alınanların bedeli daha sonraları devlet eliyle ödenecektir.

Erzurum Kongresi Kararları

0
Erzurum Kongresinin toplandığı bina halen Atatürk Resim Heykel Müzesi ve Galerisi Müdürlüğü olarak hizmet vermektedir.

Erzurum Kongresi, milli mücadele ve kurtuluş savaşı sürecinde, 23 Temmuz 1919 ile 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum’da toplanmış kongredir. Kongre literatürde, Erzurum Umumi Kongresi veya Umumi Erzurum Kongresi olarak da bilinmektedir. Erzurum Kongresi, 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde toplanan Sivas Kongresinin ön hazırlığı niteliği taşımaktadır.

Erzurum Kongresi Katılımcı Heyeti

Kongre, Erzurum’daki Eski İdadi Mektebi binasında düzenlenmiştir.

Kongrenin toplanmasının önemli sebeplerinden birisi 18 Ocak 1919 tarihinde toplanan Paris Barış Konferansında Trabzon ve yöresinde Rum-Pontus, Erzurum ve yöresinde Ermenistan devletlerinin kurulması fikirlerinin öne çıkmasıdır.

Erzurum Kongresi, bölgesel müdafaa cemiyetlerinin katılımıyla 21 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum’da toplanan bölgesel nitelikli bir kongredir. Çoğunluğu İtilaf devletleri tarafından işgal edilmiş olan illerden gelenler olmak üzere Kongre’ye Erzurum, Trabzon, Erzincan, Sivas, Giresun, Rize, Ağrı, Bingöl, Bayburt, Artvin, Tunceli, Gümüşhane, Ordu, Tokat, Amasya, Bitlis, Siirt ve Van illerinden 63 temsilci katılmıştır.

İşgalci İtilaf Devletleri ve onların yörüngesinde hareket eden İstanbul Hükumeti kongrenin toplanmasını engellemek istemiş ancak kongre engellemelere rağmen toplanmıştır.

Erzurum Kongresi, bölgesel bir toplantı olmasına karşın alınan kararların niteliği yönüyle ilk olma özelliği taşımakta; manda ve himayeyi kesin bir şekilde reddetmesi ve ilk kez ulusal egemenliğe vurgu yaparak geçici bir hükumetin kurulacağından bahsedilmesi bakımından önem arz etmektedir.

Erzurum Kongresi Öncesindeki Olaylar 

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da hükumet ve aydınlarla yaptığı görüşmelerin sonuçsuz kalacağını anlaması üzerine güvendiği silah arkadaşlarıyla birlikte 16 Mayıs 1919 tarihinde İstanbul’dan Anadolu’ya hareket etmiş; 1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıkmış ve Türk İstiklal Mücadelesini Samsun’da başlatmıştır. Samsun’a çıktığı sıradaki görev, 9.Ordu müfettişliğidir.

Mustafa Kemal  ve arkadaşları tarafından 22 Mayıs 1919’da Samsun Raporu yayınlanmış, 28 Mayıs 1919’da Havza Genelgesi ilan edilerek Anadolu’daki işgallerin protesto edilmesi çağrısı yapılmıştır. İstanbul Hükumetinin tepkilerine rağmen 22 Haziran 1919 tarihinde İhtilal Beyannamesi olarak da bilinen Amasya Genelgesi ilan edilmiş, genelgede Sivas’ta ulusal bir kongre toplanması gerektiği vurgulanmış, genel kongrenin hazırlık süreci olarak Erzurum kongresinin toplanması planlanmıştır. Bu sırada İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşayı görevinden almış ve hakkında tutuklama kararı çıkarılmış, bu haberi alan Mustafa Kemal askerlik görevinden istifa ederek sivil bir vatandaş olarak Erzurum’a hareket etmiştir. 

 Erzurum Kongresi Kararları

1. Vatan bir bütündür bölünemez.

2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet hep birlikte direniş ve savunmaya geçecektir.

3. Doğu illerinin ve bütün vatanın bağımsızlığı, Osmanlı Hükumet tarafından sağlanamazsa, geçici bir hükumet kurulacaktır. Bu hükumet milli bir kongre tarafından seçilecek, kongre toplanmışsa seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.

4. Milli kuvvetleri (Kuva-i Milliyeyi) etkili, milli iradeyi hakim kılmak esastır.

5. Hristiyan unsurlara (azınlıklara) siyasi hakimiyetimizi ve sosyal dengemizi bozucu haklar ve ayrıcalıklar verilemez. Ancak bu vatandaşların can, mal ve ırzları her türlü saldırıdan korunacaktır.

6. Manda ve himaye kabul olunamaz.

7. Milli Meclis derhal toplanmalı, hükumetin çalışmaları meclis denetimi altına girmelidir.

Erzurum Kongresi tarafından seçilen dokuz kişilik temsil heyeti üyeleri yeni kurulacak cemiyetin kurucuları olarak kabul edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 24 Ağustos 1919 tarihinde Temsil Heyeti adına Erzurum valiliğine başvurarak cemiyetin nizâmnâmesini teslim etmiş, Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşu resmen tamamlanmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk Nutuk‘un 2. Bölümde Erzurum Kongresini şu şekilde anlatmaktadır 

Efendiler, Erzurum Kongresi 14 gün devam etti. Muhassala-i mesâisi, tespit ettiği nizamnâme ve bu nizamnâme muhteviyâtını ilân eden beyannâmedeki münderecâttan ibarettir.

Bu nizamnâme ve beyannâme muhteviyâtından, zaman ve muhîtin istilzam ettirdiği birtakım tâlî ve sûrî mütâlaat ve mülâhazât-ı zâide tayy olunarak tetkik olunursa, birtakım esaslı ve şümûllü prensiplere ve kararlara dest-res oluruz.

Müsaade buyurursanız, bu prensiplerin ve kararların bence, daha o zaman nelerden ibaret telâkki edilmiş olduğunu işaret edeyim:

  1. Hudûd-ı milliye dahilinde bulunan bi’l-cümle aksâm-ı vatan bir küldür. Yekdiğerinden infikâk kabul etmez (Beyannâme, madde 6. Nizamnâme, madde 3’ün tafsilâtı. Nizamnâme ve beyannâmenin birinci maddeleri mütâlaa ve tetkik buyurulsun)
  2. Her türlü ecnebi işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti’nin inhilâli hâlinde millet, müttehiden müdafaa ve mukavemet edecektir (Nizamnâme, madde 2 ve 3, beyannâme, madde 3)
  3. Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve temînine hükümet-i merkeziye muktedir olamadığı takdirde, temîn-i maksat için bir hükümet-i muvakkate teşekkül edecektir. Bu hükümet heyeti, millî kongrece intihap olunacaktır. Kongre mün’akid değilse, bu intihâbı Heyet-i Temsiliye yapacaktır (Nizamnâme, madde 4, beyannâme, madde 4).
  4. Kuvâ-yı milliyeyi âmil ve irâde-i milliyeyi hâkim kılmak esastır (Beyannâme, madde 3)
  5. Anâsır-ı Hıristiyaniye’ye hâkimiyet-i siyasiye ve muvazene-i ictimâiyemizi muhil imtiyâz ita olunamaz (Beyannâme, madde 4)
  6. Manda ve himaye kabul olunamaz (Beyannâme, madde 7)
  7. Meclis-i millinin derhal ictimâını ve icrâât-ı hükümetin Meclis’in murakabesine vaz’ını temîn etmek için çalışılacaktır (Beyannâme, madde 8)

Bu prensipler ve bu kararlar muhtelif şekillerde görülmüşlerse de asla mahiyet-i asliyelerini değiştirmeksizin, imkân-ı tatbik bulmuşlardır.

Atatürk Mecliste Nutuk’u Okurken

Efendiler, biz kongrede hulâsa ettiğim bu kararları ve bu prensipleri tespite çalışırken, Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım beyânât neşrediyordu. Bu beyânâta, sadrazamın, milleti jurnali dense sezâdır. 23 Temmuz 335 tarihli ajansla, dünyaya şunu ilân ediyordu: “Anadolu’da iğtişâş zuhûr etti. Kanun-ı Esasî’ye muhâlif olarak Meclis-i Mebusan namı altında ictimâât vuku buluyor. Bu hareketin, memûrîn-i mülkiye ve askeriye tarafından men’i icap eder.”

Buna karşı icap eden tedâbîr alındı ve Meclis-i Mebusan’ın ictimâa daveti talep olundu (Vesika: 39).

Ağustos’un yedinci günü kongre ictimâına hitam verirken, kongre heyetine:

“Esaslı mukarrerât ittihâz olunduğunu ve cihana milletimizin mevcudiyet ve birliğinin gösterildiğini” söyledim ve “tarih, bu kongremizi ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir” dedim (Vesika: 40)

Sözlerimde isabetsizlik olmadığını, zaman ve hâdisâtın isbât etmiş olduğuna kaniim, Efendiler.

Erzurum Kongresi, nizamnâme mûcibince bir Heyet-i Temsiliye teşkil etmişti.

Cemiyetler Kanunu’na tevfîkan ilmühaber itası zımnında, Erzurum vilâyeti makamına verilen 24 Ağustos 335 tarihli beyannâmede, Heyet-i Temsiliye azasının isim ve hüviyetleri, şu suretle mündericti:

Mustafa Kemal Paşa               Sâbık Üçüncü Ordu Müfetişi, askerlikten müstafi
Rauf Bey                                  Bahriye Nâzır-ı Esbakı
İzzet Bey                                  Sâbık Trabzon Meb’ûsu
Raif Efendi                               Sâbık Erzurum Meb’ûsu
Servet Bey                               Sâbık Trabzon Meb’ûsu
Şeyh Fevzi Efendi                    Erzincan’da Nakşi Şeyhi
Bekir Sami Bey                        Beyrut Vali-i Sâbıkı
Sadullah Efendi                       Sâbık Bitlis Meb’ûsu
Hacı Musa Bey                        Mutki Aşiret Reisi

(Vesika: 41)

Efendiler, istitrâd kabîlinden şunu arz edeyim ki bu zevât hiçbir vakit bir araya gelip birlikte çalışmış değillerdir. Bunlardan İzzet, Servet ve Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir, Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler, Sivas Kongresi’ne iştirak etmişler ve onu müteakib biri Erzurum’a, diğeri Erzincan’a avdet ederek bir daha iltihak eylememişlerdir. Rauf Bey ve Sivas Kongresi’nde iltihak eden Bekir Sami Bey İstanbul’da Meclis-i Mebusan’a gidinceye kadar, beraber bulunmuşlardır.

Kongre Binası Hakkında 
Erzurum Kongresinin toplandığı bina halen Atatürk Resim Heykel Müzesi ve Galerisi Müdürlüğü olarak hizmet vermektedir.

Erzurum Kongresinin toplandığı binanın ilk hali 1864’de Mıgırdiç Sanasaryan tarafından yaptırılmış ve Sanasaryan Koleji (Ermeni Kız Yatılı Okulu) olarak eğitim vermiştir. Bina, Cumhuriyet öncesinde satın alınarak devlet hizmetlerine tahsis edilmiştir. Bina 1924 sonlarında esaslı bir yangın geçirmiş ve ahşap kısım tamamen yanmıştır. Yangından sonra onarılan bina, Gazi İlkokulu olarak 1926’da hizmete açılmış, zaman içerisinde Yapı Sanat, Güzel Sanatlar Lisesi, Sosyal Bilimler Lisesi olarak varlığını devam ettirmiştir. Okulun bir salonu 1960’da Atatürk ve Erzurum Kongresi Müzesi olarak ziyarete açılmış, 2011-2013 yılları arasında TBMM tarafından yapılan restorasyon sonrasında Kültür ve Turizm Bakanlığına devredilmiştir. Günümüzde Kongre Müzesi ve Resim Heykel ve Galerisi Müdürlüğü olarak hizmet vermektedir.

Sushma Swaraj

0
Sushma Swaraj

Hindistanlı hukukçu, siyasetçi ve devlet adamı Sushma Swaraj, 14 Şubat 1952 tarihinde Hindistan’ın Haryana eyaletine bağlı Ambala kentinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Ambala’da tamamladıktan sonra Üniversitesi’nde Sanskritçe ve siyaset bilimi eğitimi aldı; ardından aynı üniversitenin Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Avukat olarak meslek hayatına başlayan Swaraj, özellikle anayasa hukuku alanında çalıştı.

1977 yılında, 25 yaşındayken Haryana Eyalet Meclisi’ne seçilerek dönemin en genç kabine bakanlarından biri oldu. 1977-1979 yılları arasında Çalışma ve İstihdam Bakanı, 1987-1990 yılları arasında ise Haryana Eğitim Bakanı olarak görev yaptı. 1990 yılında Rajya Sabha üyeliğine seçildi. Siyasi kariyeri boyunca çeşitli dönemlerde Bilgi ve Yayıncılık Bakanı, Telekomünikasyon Bakanı, Sağlık ve Aile Refahı Bakanı ile Parlamento İşleri Bakanı olarak görev yaptı. 1998 yılında kısa bir süre Delhi Başbakanı (Chief Minister) olarak da görev yaptı.

2014 yılında kurulan hükümette Hindistan Dışişleri Bakanı olarak görevlendirilen Swaraj, Mayıs 2019’a kadar bu görevini sürdürdü. Görev süresince özellikle yurt dışında bulunan Hint vatandaşlarına sosyal medya aracılığıyla hızlı ve etkin şekilde destek sağlamasıyla uluslararası alanda takdir topladı.

Kalp rahatsızlığı nedeniyle tedavi gören Sushma Swaraj, 6 Ağustos 2019 tarihinde Yeni Delhi’de 67 yaşında hayatını kaybetti. Hindistan siyasetinin en etkili kadın liderlerinden biri olarak kabul edilen Swaraj, hitabet yeteneği, uzlaşmacı siyasi üslubu ve kamu hizmetine yaptığı katkılarla tanınmaktadır.

Türkiye ve SSCB Arasında Sınır Sorunlarının İncelenmesi ve Çözülmesi Hakkında Sözleşme

0

Türkiye ve SSCB Arasında Sınır Sorunlarının İncelenmesi ve Çözülmesi Hakkında Sözleşme, “Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadı arasında hudud hadiseleri ve ihtilâflarının tetkik ve halli usulüne dair mukavele” adıyla, 15 temmuz 1937 tarihinde Moskova’da imzalanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadı arasında; iki memleket hududu üzerinde çıkabilecek hadiselerin ve ihtilâfların en iyi ve en seri surette tetkik ve hallini temin için hududda çı­kacak hadiseler ve ihtilâfların halli usulüne müteallik Ankara’da 6 Ağustos 1928 tarihinde mukavele akdedilmiş; Mukavelename daha sonra Türkiye ve SSCB Arasında Sınır Sorunlarının İncelenmesi ve Çözülmesi Hakkında Sözleşme ile teyit edilmiştir.

Sözleşme, “Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri ittihadı arasında hudud hadise ve ihtilâflarının sureti tetkik ve halline müteallik 15 temmuz 1937 tarihinde Moskova’da imza edilen mukavelenamenin tasdikına dair kanun” ile 20 Haziran 1938’de TBMM’de kabul edilmiş ve Resmi Gazete’nin 9 Temmuz tarihli sayısında yayınlanmıştır. Sözleşmeye bağlı olarak bazı protokoller de imza edilmiştir.

Sovyet Rusya ile Türkiye Cumhuriyeti arasında daha önce imzalanan diğer sözleşmelerin teyidi anlamına da gelen bu Sözleşme beş yıllık bir süre için imzalanmış, taraflardan biri tarafından feshedilmediği takdirde beş yıl uzatılması öngörülmüştür. Cumhuriyet döneminin İkinci Dünya Savaşı öncesinde imzalanan önemli sözleşmeleri arasında yer almaktadır.

Sözleşme ile Sovyet Rusya ile Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikle kara sınırlarında yaşanmakta olan yahut yaşanabilecek olası sorunların dostluk temelince çözülmesi kabul edilmiştir. Çıkacak sorunları tarafların birbirine bildirmeleri, bu hususlarda belirlenen usule göre toplantılar tertip edilmesi ve sorunların müzakere edilerek çözülmesi karara bağlanmıştır. Sınır ihlallerinin ve çeşitli gümrük sorunlarının sona ermesi için çeşitli kontrol ve denetim mekanizmaları getirilmiştir. Kaçakçılığın önlenmesi ve suçluların sınırlardan diğer ülkeye geçişlerine ilişkin sorunlar da sözleşmenin konuları arasındadır. Antlaşmaya bağlı protokoller ile Hudut Komiserleri tayin edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadı arasında hudud hadiseleri ve ihtilâflarının tetkik ve halli usulüne dair mukavele

Bir Taraftan Türkiye Cumhuriyeti Reisi, Diğer Taraftan Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadı Merkezî İcra Komitesi,

İki memleket hududu üzerinde çıkabilecek hadiselerin ve ihtilâfların en iyi ve en seri surette tetkik ve hallini temin için hududda çı­kacak hadiseler ve ihtilâfların halli usulüne müteallik Ankara’da 6 Ağustos 1928 tarihinde aktedilen mukavelenin yerine geçmek üzere işbu mukavelenin akdine karar vermişler ve bu hususta murahhasları olmak üzere;

Türkiye Cumhuriyeti Reisi, Türkiye Cumhuriyetinin Moskova’da Fevkalâde Murahhas ve Büyük Elçisi Bay Zekâi Apaydını, Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadı Merkezî İcra Komitesi, Merkezî icra Komitesi Azasından Hariciye Halk Komiseri Muavini Bay B. S. Stomonyakf’u tayin eylemiştir.

Anılan Murahhaslar, bu hususta lüzumlu salâhiyeti haiz oldukları halde aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır:

Madde 1

İki Yüksek Âkid Taraf hududu üzerinde çıkacak ve hududun masuniyetini ihlâl veya şahsî yahutta maddî bir zarar iras edecek her hadise ve ihtilâf, Yüksek Âkid Tarafların hudud komiserleri veya bunların muavinleri tarafından gecikmeksizin tetkik ve işbu mu­kavele hükümlerine göre halledilecektir.

Madde 2

Yüksek Âkid Taraflar işbu mukavelenin mevzuu olan hudud hadiseleri ve ihtilâfları» tabirinden aralarındaki hudud üzerinde çıkan her hadise ve ihtilâfı ve hususile şunları anlarlar:

a) Hudud karakollarına, nöbetçilerine, diğer kimseler üzerine, hudud alâmetlerine ve diğer Yüksek Âkid Taraf arazisine karşı silâh atılması;
b) Âkid Taraflardan birinin arazisinde oturan kimseler tarafın­ dan diğer taraf arazisinde oturan kimselere karşı ika edilen katiller, cerhler ve kezalik diğer her türlü cebrî fiiller bu fiiller ister hududu nizamsız veya hudud rejimine müteallik mukaveleye tevfikan geçmeyi tazammun ederek, ister hududdan müruru tazammun etmeyerek olsun.
c) Bir veya bir çok kimseler tarafından hudud muhafızları da dahil, silâhlı veya silâhsız münferid veya müçtemi olarak hududun nizamsız geçilmesi;
d) Hudud mıntakasının emniyet ve asayişine veya diğer Yüksek Âkid Tarafın menfaatlerine halel getirecek veya mezkûr mıntaka ahalisini tahrik edecek mahiyette hazırlıklar ile teşebbüsler veya hususile hududun nizamsız geçilmesine gösterilen yardımla himaye ve Taraflar­ dan birinin halkını diğer Taraf arazisine hicrete teşvik;
e) Diğer Tarafa karşı tehdid ve tahkir nidaları ve işaretleri;
f) Hava seyrüsefer vasıtalarının hududu tecavüz etmesi;
g) Hudud muhafızlarının, diğer memurların veya hususî şahısların silâhlı veya silâhsız hududu sehven geçmeleri;
h) İcab eden müsaade olmadan ve bahusus iki memleket arasında mer’i meralar mukavelesile tayin edilmiş bulunan rejime muhalif olarak, diğer Taraf arazisine ehlî hayvanların ve sürülerin geçmesi veya geçirilmesi;
i) Mahallî hudud makamları tarafından diğer “Taraf arazisine, oranın kanunlarına uygun muvafakati evvelden alınmadan her hangi bir “kimsenin idhal edilmesi halleri”;
j) Salahiyetli memurların temasları müstesna olmak üzere hudu­dun iki tarafında bulunan şahısların mükâlemeleri;
k) Hudud alâmetlerinin veya nehirler ile İska kanallarının tesisatı dahil, diğer hudud tesisatının hudud muhafızları veya mahallî ahali
tarafından yerlerinin değiştirilmesi ve bozulması;
1) Bir Tarafın arazisi üzerindeki malların diğer Taraf arazisinde oturan şahıslar tarafından kasden veva kasdî olmıyarak çalınması, yağ ma edilmesi veya tahribi ve bozulması;

m) Hududda vukua gelen bi r hadise veya ihtilâftan doğup Tarazlardan birinin veya tebaasının Diğer Tarafa veya onun tebaasına borçlu olduğu zarar ve ziyanların takdiri ve tayini meseleleri;

n) Hudud rejimi hakkındaki mukavelelerin tatbikatından dolayı İki Taraf arasında zuhur edebilecek hadiseler ve anlaşmâmazlıklar.

Madde 3

Yüksek Âkid Taraflar bu mukavelenin hükümlerine tevfikan hudud hadise ve ihtilâfların tetkika ve hal ve tesviyeye memur olmak üzere her biri kendi tarafından Hudud Komiserlerini ve muavinlerini tayin etmek hususunda mutabıktırlar.

Her yeni tayinde Hudud Komiserlerinin ve muavinlerinin isimleri, aile isimleri,’ unvanları ve memuriyet dereceleri diplomasi tari- kile mütekabilen bildirilecektir.

Madde 4

Hudud komiserlerinin adedi, faaliyet mıntakaları, dai­ mî merkezleri, telâki noktaları ile Hudud Komiser muavinlerinin faali yet şubeleri, daimî merkezleri, telâki noktaları bu mukaveleye merbut bir protokol ile tayin edilecektir. Bu protokol Yüksek Âkid Tarafların Hariciye Daireleri arasında mutabık kalınmak suretile faydalı görüldüğü takdirde, işbu mukavele nin mer’iyet müddeti esnasında, tadil edilebilir.

Madde 5

Hudud Komiser muavinleri, Diğer Yüksek Âkid Taraf arazisinde, bu mukavelenin Hudud komiserlerine bahşettiği bütün haklardan istifade edeceklerdir. Hudud Komiserinin bulunmadığı zaman muavinler kendilerine tayin olunan kısımlarda her hususta onların yerlerine kaim olacaklardır; yalnız bu mukavelede tasrih edilen haller ve hususile 7, 8, (2 nci fıkra) 13, (fıkra 3.) ve 18 (fıkra 3 ve 4) ve 19 uncu maddelerle, 8 inci maddeye müteferri nihaî protokol (1 inci paragraf) daki haller bundan müstesnadır.

Madde 6

Yeni bir hudud komiseri veya muavinin tayininde, mesainin devam etmesinin teminine ve bu mesainin teahhürsüz takib edil­ mesine dikkat edilecektir.

Evvelce ittihaz edilen kararlar neticelendirilecektir. Meğer iki Yüksek Âkidlerden biri tarafından kabul edilmemiş olsun; bu sonuncu halde mesele, diplomasi tarikile, Yüksek Âkid Tarafların Hariciye Dairelerinin tetkikına arzedilecektir.

Madde 7

İşbu mukavelenin mer’iyete girmesinden sonra yapılacak ilk toplantıda hudud komiserleri hududda eşhasın iade edileceği, hayvanlarla eşyanın geri verileceği ve kezalik hudud komiserlerinin faaliyetine aid bütün muhaberatın teati olunacağı hudud geçid ve kontrol noktalarını müttefiki olarak tayin edeceklerdir.

Madde 8

İki Yüksek Âkid Taraf hudud komiserleri veya muavinleri hudud hadise ve ihtilâfları önünde Âkid Taraflardan birinin hudud komiseri veya muavini tarafından vuku buldukça ve her halde hususî davet olmasa dahi muntazaman iki ayda bir defadan eksik olma­mak üzere toplanacaklardır. Davet halinde buna hemen ve mutlaka evvelden hudud komiserleri tarafından müştereken tesbit edilecek en kısa müddet zarfında cevap verilecektir. Davet edilen Taraf hudud komiseri veya muavini, mahallin ve nakliye vesaitinin şeraiti imkân verdiği kadar davetnamede tayin olunan tarihte şahsan içtimaa gider. Davet edilen taraf hudud komiseri, mâni zuhurile, davete icabet edemezse bundan diğer Tarafa mümkün sür’atle haber vermeğe, içtimada kendisinin yerine kaim olmak üzere muavinini göndermeğe mecburdur.

Eğer bir hudud komiser muavini hastalık veya diğer ağır sebeblerle toplantıya gidemezse yerine kendi tarafından verilecek bir vesikaya hâmil olacak bir mümessil göndermeğe mezundur. Mezkûr vesika bahse mevzu hâdise veya ihtilâfı tetkik ve hal için, muavinin haiz olduğu salâhiyetlerin aynını anılan mümessile bahşedecektir. Hudud komiserleri veya muavinlerinin toplantılarına her iki taraftan birer kâtib ve birer tercümanla ihtiyaç halinde, her vakit iki Taraftan müsavi adedde olmak üzere Yüksek Âkid Taraflardan her birinin birer veya ikişer eksperi iştirak edebilir.

Madde 9

Bu mukavelenin 8 inci maddesinde bahse mevzu olan toplantılar işbu mukavelenin 4 üncü maddesinde kaydedilen telâki noktalarında münavebe ile bir veya diğer Yüksek Âkid Tarafın arazisi üzerinde vuku bulacaktır.

Madde 10

Yüksek Âkid Taraflardan her birinin hudud komiserleri veya muavinleri, hudud hadise ve ihtilâfları işleri için hududu resmî elbiselerile ve silâhlı olarak geçmek hakkını haiz olacaklardır. Hududun geçilmesi, onların şahsî vesikalarının diğer Yüksek Âkid Tarafın komiseri tarafından en kısa zamanda yapılacak vizesi üzerine vaki olacaktır. Bu maddenin yükarıki fıkrasına uygun olarak hudud komiserlerine veya muavinleri ile kâtib ve tercümanlara verilen vizeler vizede gösterilen müddet esnasında ve üç ayı geçmemek üzere hududdan geçişlere aid müsaadeyi aşağıdaki şartlara tâbi olmak üzere ihtiva edecektir:

a) Hududdan her geçiş bu mukavelenin 7 nci maddesinde işaret edilen geçit ve kontrol noktalarından vaki olacaktır;
b) Hududdan geçme günü ve saati her halde yirmi dört saatten daha geç olmamak üzere evelden diğer Âkid Taraf hudud komiserine veya muavinine bildirilecek onlarda geçit ve kontrol noktasına mümessil gönderecektir.

Madde 11

Yüksek Âkid Taraflardan her birinin hudud komiserleri veya muavinleri ile eğer Devlet memuru iseler kâtib ve tercü­manları diğer Yüksek Âkid Taraf toprağı,üzerinde bu mukavele hükümlerini tatbik için bulundukları esnada şahsî muafiyetten istifade edeceklerdir. Bu muafiyet taşıdıkları resmî evraka da şamildir.

Hudud komiserleri veya muavinleri gümrük resmi vermeksizin mesailerine lâzım olan bütün eşyayı ve nakliye vesaitini tekrar ihraç edil­mek şartile diğer Yüksek Âkid Taraf toprağında beraberlerinde götürmeğe mezun olacaklardır. Bu eşya ve vesait gümrük muayenesine tâbi olabilecektir. Bundan başka Hudud komiserleri, muavinleri ile onlara refakat edenler, adam başına on beş kiloyu geçmemek üzere, şahsî ihtiyaçları için yiyecek ve tütün mamulâtını beraberlerinde almağa mezun olacaklardır. Bu yiyecek ve tütün mamulâtı gümrük muayenesine tâbi tutulabilmekle beraber hududdan gümrük vesair resimlere tâbi olmadan geçirilecektir.

Madde 12

Yüksek Âkid Tarafların hudud komiserleri veya muavinleri arasında evvelden hasıl olacak anlaşma üzerine hudud komiserleri veya muavinlerinin toplantısında veya bu mukavelenin 19 üncü maddesinde bahsi geçen müşterek tahkikatta hazır bulunmağa mezun olabilecek mutazarrır şahıslar, şahidler ve ehli hibrenin mensub oldukları Taraf Hudud Komisercek müsaade varakası ile hududu geçmeleri kabul edilecektir. Bu müsaade varakaları 24 saat için muteber olacak ve diğer Tarafın Hudud Ko­miseri tarafından vize edilecektir.

Adam başına beş kilogramı geçmemek şartile bu şahısların beraberlerinde şahsî ihtiyaçları için yiyecek ve tütün mamulâtı almağa hakları olacaktır. Bu yiyecek ve tütün mamulâtının hududdan gümrük vesair resimleri verilmeden geçirilmesi kabul edilecektir; bunlar gümrük muayenesine tâbi tutulabilecektir.

Madde 13

Yüksk Âkid Taraflardan her birinin Hudud Komiserleri veya muavinleri silâhlı veya silâhsız olarak bir veya bir çok kimseler tarafından diğer Taraf toprağında yapılacak sirkat ve diğer fiillerin hazırlıklarını Önlemek ve bu şahsın hududdan geçmesini menetmek için icab eden tedbirleri alacaklar ve bundan diğer Taraf hudud ko­ miserlerine veya muavinlerine malûmat vereceklerdir. Bu hususta alacakları malûmatı birbirlerine bildirecekler ve bilhassa bu mukavelenin 2 nci maddesinin (d) fıkrasına mevzu Hazırlık ve teşebbüsleri Önlemek için tedbir alacaklar ve bundan mütekabilen diğer Taraf hudud komiserleri veya muavinlerine malûma t vereceklerdir.

Yüksek Âkid Taraflardan birinin hudud mıntakasında, bu maddenin birinci fıkrasında zikredilen fiillerden suçlu bulunan kimselerin mevcud olduğu, o memleket kanunlarına tevfikan tesbit edilirse, işbu Yüksek Âkid Tarafın hudud komiseri, ister kendi teşebbüsü ile olsun, ister diğer Yüksek Âkid Tarafın hudud komiserinden bu şahıslar veya ika­ met mahalleri hakkında aldığı malûmata binaen olsun, mezkûr şahısları hudud mıntakasından memleket dahiline göndermek için icabeden tedbirleri alacaktır.

Takib edilen suçluların, bir Tarafın toprağından diğer Tarafın toprağına geçebilmesi ihtimali mevcud olduğu takdirde, birinci Tarafın hudud komiseri veya muavini diğer Taraf hudud komiseri veya muavinine bundan malûma t verecektir ki, o da mensub olduğu Devlet tarafından işbu suçluları tevkif için vaktinde tedbir alsın. Keza şurası da mukarrerdir ki, Yüksek Âkidler Tarafından kaçakçılıkla mücadele için bir anlaşma aktedilinceye kadar bunlardan her biri kendi toprağında, kaçakçılıkla mücadele için ve hususile kaçakçıları hudud mıntakasından uzaklaştırmak üzere, icab eden tedbirleri alacaklardır

Madde 14

Yüksek Âkid Taraflardan her birinin hudud komiserleri veya muavinleri, kendi memleketlerinde mevcud ahkâma ve Yüksek Âkid Taraflar arasında mer’i beynelmilel mukavelelere uygun olarak sari insan ve hayvan hastalıklarile ziraî nebatata ariz parazitlerin diğer Âkid Taraf toprağına bulaşmaması için salahiyetli makamlar vasıtasile ayrıca mâni tedbirler de alacaklardır. Bu hususta kendi toprağı üzerinde
insan, hayvan sari hastalıkları veya ziraî nebatlar tufeyli haşereleri zuhur eden Taraf hudud komiseri veya muavini diğer Taraf hudud komiserine veya muavinine bunlardan malûma t vermeğe mecburdur.

Şurası mukarredirki bu mukavele hükümlerine tevfikan iadesi lâzım gelen hayvanlar arasında bir bulaşık hastalık bulunmasından şüphe edildiği zaman Yüksek Âkid Taraflardan her birinin baytarî sıhhî nizamlarına uygun icab eden tedbirler alınacaktır.

Madde 15

Yüksek Âkid Tarafların hudud komiserleri veya muavinleri av veya talim esnasında hududun her iki tarafında diğer Yüksek Âkid Taraf toprağı istikametinde silâh atılmasını menedeceklerdir.

Silâhını yanlış kullanmış olan kimseler bunun vukua geldiği memleket, kanunlarına göre takib edileceklerdir.

Madde 16

Yüksek Âkid Taraflardan birinin hudud komiseri veya muavini temsil ettiği Taraf toprağına diğer Taraf cihetinden gelen, bir veya bir kaç kişinin sehven geçtiğini muntazam bir şekilde tesbit ettiği takdirde anılan kimseler ilk Tarafın hudud komiseri veya muavini tarafından diğer Tarafın hudud komiseri veya muavinine veya onların göstereceği memura iade edilecektir.

Madde 17

Âkid Taraflardan birinin askerî makamlarına aid olup tesadüfen veya kasden hududun öte tarafına geçirilmiş veya beraber götürülmüş her mal aid olduğu yere aynen iade edilecektir. Bu malların iadesi, onların iki Yüksek Âkid Taraf hudud komiserleri veya muavinleri tarafından teşhis edilmesini müteakib hemen vuku bulacaktır.

Madde 18

Yüksek Âkid Tarafların hudud komiserleri veya muavinleri tarafından ittifakla kabul edilerek bir münazaayı, hadiseyi veya ihtilâfı hal ve tesviye eden kararlardan teşhis edilen malların iadesine müteallik bulunanları kat’î mahiyette telâkki edilecektir. Binaenaleyh, diğer Yüksek Âkid Taraf toprağına tesadüfen veya sirkat, yağma vesaire gibi gayrimeşru fiiller neticesinde geçmiş bulunan ehlî hayvanlar ve sürüler ile mallar sahihlerine teslim edilmek üzere bunların aid olduğu Taraf hudud makamlarına aynen iade edilecektir.

Ehlî hayvanlar ve sürüler ile malların tamamen veya kısmen iadesi mümkün olmadığı ve ehlî hayvanlarla sürülerin hududdan geçmesinden veya hududun öte tarafına idhal edilmesinden mütevellid masraf ve zararların telâfisi icab ettiği takdirde ve kezalik maddî zarar iras eden diğer bütün hallerde, iki Yüksek Âkid Tarafın hudud komiserleri tazmin edilecek zarar mikdarını ittifakla tayin edeceklerdir.

Tazmin edilecek zararlar Yüksek Âkid Taraflar arasında nota teatisile tayin edilecek haddi geçmediği takdirde bunun tazmini zarar gören Taraf hudud komiserine mukabil Taraf hudud komiseri tarafından teahhürsüz icra edilecektir. Maddeten iras edilmiş olan zararlar bu maddenin yukarıki fıkrasında zikredilen haddi aşacak olursa mesele Yüksek Âkid Taraflardan her birinin salahiyetli makamları tarafından hal olunacak ve tazminat, lâzım geliyorsa, diplomasi tarikile icra edilecektir.

Madde 19

İşbu mukavele ile derpiş edilen hadiselerle ihtilâfların hallini kolaylaştırmak için Yüksek Âkid-Tarafların hudud komiserleri yahut onların muavinleri lüzum görürlerse, her bir hal için ayrıca hudud komiserleri arasında daha evvelden alınmış mutabakat kararına tevfikan, hudud münasebetleri için hususî büyük ehemmiyeti olan hudud hadiselerile ihtilâflarının müşterek tahkikma” tevessül edebilirler. Bu tahkikat aşağıdaki şartlar içinde icra olunacaktır:

a) Bu tahkikat, onun cereyan edeceği toprağın bağlı bulunduğu Yüksek Âkid Taraf komiseri veya muavini canibinden tedvir edilecektir.
b) Bu tahkikat umumî surette işbu mukavelenin dördüncü maddesinde gösterilen telâki noktalarında icra olunur.
c) Bununla beraber eğer hadise veya ihtilâf hudud hattının her iki tarafında üçer kilometrelik bir mıntaka içinde zuhur etmiş ise hudud komiserleri veya onların muavinleri beraberce hadise veya ihtilâf mahalline kadar gidebilirler ve ehli hibre, şahid ve mutazarrırları da beraberlerinde götürebilirler;
d) Eğer hadise veya ihtilâf yukarıda mezkûr üçer kilometrelik mıntaka haricinde ve hududun her bir tarafında yirmi beş kilometrelik bir saha dahilinde zuhur etmiş ise hudud komiserleri veya onların muavinleri müşterek tahkikat namı altında yalnız üç kilometrelik mıntaka hududları içinde bulunan izleri ve diğer muhtemel delilleri tedkik edebilirler, fakat bu üç kilometreden ilerisine geçemezler.

Bu maddenin hükümlerini icra sadedinde yapılacak kabul veya reddolunmuş bütün teklifler kezalik bu tekliflere müteallik kabul edil­ miş karalar mecburî olarak zabıt varakaları halinde tahrir edilecektir.

Madde 20

Hudud komiserlerinin veya muavinlerinin her içtima celsesinde bu celsenin muhtasar bir zabtı tutulacaktır. Bu zabıtta celsenin cereyanı ve ittihaz edilen kararlar gösterilecektir. Bu zabıt yekdiğerinin ayni iki nüsha halinde ve her ikisi Yüksek Âkid Tarafların resmî dilleri ile yazılmış olarak tanzim edilecektir. Zabtın hudud komiserleri veya muavinleri tarafından imzasından sonra kararlar kat*î olarak kabul edilmiş telâkki edilecektir.

Madde 21

Hudud komiserleri veya muavinlerinin mutabık kala­ madıkları meseleler diplomatik yoldan Yüksek Âkid Tarafların tedkikine arzedilecektir. Bununla beraber bu hallerde hudud komiserleri vaziyet üzerinde bir tedkik yaparak neticelerini bir zabıt varakasında tesbit etmeğe mecburdurlar.

Madde 22

İşbu mukavelenin hükümleri hududun iki tarafından yirmi beş kilometrelik bir mıntakanın hududları içinde tatbik edilecektir. Müşterek tahkikat usulü, işbu mukavelenin 19 uncu maddesi hükümlerine tâbi kalacaktır.

Madde 23

İşbu mukavelenin mer’iyete girmesinden evvel zuhur edip 6 Ağustos 1928 mukavelesi mucibince vazife gören hudud komiserleri tarafından tedkiki ve tesviyesi hitam bulmamış olan hudud hadiseleri ile ihtilâflarının yine mezkûr 1928 mukavelesi hükümlerine tevfikan tedkiki ve hal ve tesviyesi lâzımdır.

Madde 24

Yüksek Âkid Taraflardan her» biri kendi hudud komiserleri ile muavinlerine işbu mukavele mucibince teffiz edilmiş olan vazifeleri muvaffakiyetle ifa edebilmeleri için lâzım gelen şartları temin edecektir.

Madde 25

Yüksek Âkid Taraflardan her biri işbu mukavelede derpiş edilen maksadlar için kendi toprağına gelen şahıslara iktiza eden yardımı gösterecek, hususile nakli, ikamet ve kendi memleketlerindeki makamat ile irtibat vasıtalarını emirlerine âmâde bulunduracaktır.

Madde 26

Yüksek Âkid Taraflardan her biri kendi hudud komiserleri ile onların muavinlerinin işi için iktiza eden masrafı tamamile kendi uhdesine alacaktır.

Madde 27

İşbu mukavele tasdik edilecektir. Tasdiknamelerin teatisi mümkün olan en kısa zamanda Ankara’da vaki olacaktır. Bu mukavele tasdiknamelerin teatisi tarihinden itibaren kırk beşinci gün mer’iyet mevkiine girecektir.

Madde 28

İşbu mukavelenin beş senelik bir müddeti olacaktır.

Eğer Yüksek Âkid Taraflardan hiç biri işbu mukavelenin müddeti münkazi olmazdan altı ay evvel onu feshetmek veya tadil eylemek arzusunu bildirmezse işbu mukavele ayni şartlar ile müteakib yeni beş senelik müddetler için kendiliğinden temdid edilmiş olacaktır.

Madde 29

İşbu mukavele Fransızca dilinde yapılmıştır. Türkçe ve Rusça tercümeleri en kısa müddet içinde yapılacak ve Taraflarca tasdik edilecektir. Mukavelenin tefsirinde üç metin arasında ihtilâf halinde Fransızca metin muteber olacaktır. Meali tasdik yolunda Yüksek Âkid Taraflar Murahhasları işbu mukaveleyi izma ve ona mühürlerini vazetmişlerdir. Moskova’da iki nüsha olarak 15 temmuz 1937 de yapılmıştır.

7 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
7 Ağustos - Hukuk Takvimi

7 Ağustos – Hukuk Takvimi

1560  Macar seri katil Elizabeth Báthory doğdu. (Ölümü: 21 Ağustos,1614) (Doğumu: 7 Ağustos 1560) Báthory, “Kanlı Kontes” olarak da bilinmektedir. Kocası öldükten sonra büyücülükle uğraşmaya başladı. 612 bakire kızı kaçırtıp, bu kızlara tepesinden asılı bir kafeste işkence çektirdiği ve kafesten akan kanlarla duş aldığı iddia edilmiştir. rivayet edilmektedir. Cinayetleri öğrenildiğinde kendi şatosunda müebbet hapse konulmuştur. 1614’de hücresinde ölü bulundu.
1794  Pensilvanya‘da çiftçiler, alkollü içkilere getirilen vergilere karşı isyan başlattı. 
1853

Paulina Wright Davis doğdu. Kadınların oy hakkı mücadelesinin ilk öncülerinden olan Amerikalı reformcu ve feminist Davis ilk kadın hakları dergilerinden birinin de yayımcısıydı.

1871 Paris Komünü sonrası Komüncülerin yargılandığı ilk dava başladı. Yargılanmayı bekleyen 36 bin politik tutuklu vardı.
1903  Amerikalı siyaset bilimci ve diplomat Ralph Bunche doğdu. (Ölümü: 9 Aralık 1971) Birleşmiş Milletler‘de çeyrek yüzyıla yakın bir süre görevler almıştır. 1949’da Filistin‘de Arap–İsrail ateşkes görüşmelerini başarıyla yürütmesinden dolayı Nobel Barış Ödülü‘ne layık görülmüş ve 1950 yılında bu ödülü alan ilk siyahi olmuştur. BM tarafından desteklenen sayısız barışı koruma operasyonunda önemli bir rol oynadı. 1963 yılında Başkan John F. Kennedy tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi. Ebony dergisi tarafından  20. yüzyılın ilk yarısının belki de en etkili Afro- Amerikalısı ilan etti.
1919 Erzurum Kongresi sona erdi. Milli mücadele ve kurtuluş savaşı sürecinde, 23 Temmuz  ile 7 Ağustos tarihleri arasında Erzurum’da toplanmış kongredir.
1921 Tekalif-i Milliye Emirleri yayınlandı. Kurtuluş Savaşı döneminde silahlı kuvvetlerin zaruri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Mustafa Kemal Atatürk‘ün kanunla kendisine verilen yetkilerini kullanarak yayınladığı on maddelik vergisel mükellefiyetlerdir. 
1930 Türkiye – İsviçre Tarafsızlık Antlaşması, yürürlüğe girdi. Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında imza edilen uzlaşma ve adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi” adıyla 12 Eylül 1928 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşma, Adli Yardımlaşma ve Yabancı Belge ve Kararların Geçerliliği-Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümünü amaçlamakta olup 25.05.1929 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 01 Haziran 1929 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak onay belgelerinin Bern’de teati edildiği tarih olan 07 Ağustos 1930 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 
1944
  • Hukukçu ve FBI Başkan Robert Swan Mueller New York’ta dünyaya geldi. (7 Ağustos 1944)  doğan Mueller, Princeton Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra Doktorasını New York Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladı. Ayrıca University Of Virginia School’da MBA yaptı.
  • 39 il merkezinde geceleri karartma başladı ve gece sokağa çıkma yasağı getirildi. Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nda değişiklik yapıldı; 16-60 yaş arasındaki erkeklerle 20-45 yaş arasındaki kadınlara hizmet yükümlülüğü getirildi, seferberlik halinde tüm ulaştırma araçlarına el konulması kararlaştırıldı.
1949 Fransa Yargıtay başsavcısı Jean-Claude Marin dünyaya geldi. (7 Ağustos 1949, Saint-Denis)
1945 Nüfus sayımı için evlere numara verilmesi kararlaştırıldı.
1946 Türkiye, Sovyetler Birliği’nin Boğazlar statüsünün değiştirilmesine yönelik isteklerini reddetti.
1953 Türkiye ve İngiltere arasında bir anlaşma imzalandı, Türkiye’nin İngiltere’ye olan 240 milyon lira kredi borcunun silinmesi kararlaştırıldı.
1954 Millet gazetesi sahibi Fuat Arna, bir yazısında Başbakan Adnan Menderes’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı.
1960 Fildişi Sahili, Fransa’dan bağımsızlığını ilan etti. 
1964 Vietnamlıların “Amerikan Savaşı” dediği Vietnam savaşı başladı. ABD Başkanı’na Kuzey (komünist) Vietnam’a karşı savaşa girme yetkisi veren “Tonkin Körfezi Kararnamesi”ni Kongre onayladı. Başkan Lyndon Johnson Kuzey Vietnam’da komünist rejime karşı bütün önlemlerin alınacağını söyledi. ABD Kuzey Vietnam’a karşı eyleme geçti.
1966 Michigan‘ın Lansing kentinde, ırkçı ayaklanmalar meydana geldi. 
1970 Kaliforniya‘da hakimlik yapan Harold Haley Mahkeme’de önce rehin alındı ve daha sonra da öldürüldü. Eylemin amacı, göz altına alınan Kara Gerilla Ailesi örgütü üyesi George Jackson‘ı serbest bıraktırmaktı. 
1978 Türkiye Yazarlar Birliği kuruldu.
1980 İsa Armağan ve Mustafa Pehlivanoğlu’nun 650 TL karşılığında kaçırılmasıyla ilgili 1 yüzbaşı, 2 er ve ÜGD Hukuk Bürosu’ndan 2 kişi tutuklandı.
1981 DİSK’e atanan kayyım heyeti tutuklu DİSK yöneticilerinin iş akitlerini feshetti; fesih kararı Davutpaşa Cezaevi’ne tebliğ edildi. DİSK yöneticileri fesih kararına karşı İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na ve Bakırköy İş Mahkemesi’ne başvurdu.
1982 Köy-Koop eski yöneticisi Nedim Tarhan ve 7 arkadaşı hakkında, TKP doğrultusunda faaliyet gösterdikleri iddiasıyla 5-10 yıl arası hapis cezası talep edildi.
1982 9 kişinin öldüğü, 72 kişinin yaralandığı, 7 Ağustos 1982 tarihli Esenboğa Havalimanı saldırısı gerçekleşti. Saldırıyı yapan ASALA militanlarından Levon Ekmekçiyan 28 Ocak 1983’te Ankara Kapalı Cezaevi’nde asılarak idam edildi.
1983 Barış Derneği Davası’nda yargılanan ODTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Haluk Tosun savunma yaptı: ”Ceza Hukuku’nun asıl üzerine gitmesi gerekenin savaş düşüncesi ve savaşçılık olduğunu düşünüyorum”
1983 182 sanıklı Ege Dev-Yol Davası duruşmalarında 2.kez tek tip elbiselerini yırtan tutuklu sanıkların 18 Ağustos’taki duruşmaya çıkarılmayacağı, savunmalarının yazılı olarak alınıp mahkeme heyetine verileceği askeri hakim tarafından bildirildi.
1984 Kapıkule Gümrük Kapısı’nda görevli 14 gümrük memuru, kaçakçılardan ele geçirdikleri 140 milyon lira karşılığı dövizi Maliye’ye devretmedikleri ve aralarında paylaştıkları iddiasıyla gözaltına alındı.
1984 Kadıköy Devrimci- Yol davası sonuçlandı; 11 sanık 2 yıl ile 7,5 yıl arasında hapis cezaları aldı, 21 kişi beraat etti.
1987 Hukukçu ve Japonya Başbakanı Nobusuke Kishi  (13 Kasım 1896 – 7 Ağustos 1987) yaşamını yitirdi. 1920’de Tokyo İmparatorluk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden yüksek başarıyla mezun oldu. II. Dünya Savaşı sırasındaki Japon hükûmetindeki görevleri dolayısıyla savaş sonrası kurulan Uzak Doğu Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi’nce A Sınıf Savaş Suçlusu olarak hapse atıldı ancak daha sonra serbest bırakıldı. 25 Şubat 1957 – 19 Temmuz 1960 tarihlerinde başbakanlık yaptı. Torunu Shinzō Abe de 2006 yılında Japonya başbakanı olmuştur.
1990 Türkiye, Birleşmiş Milletlerin aldığı Irak’a zorunlu yaptırım kararını ilk uygulayan ülkelerden oldu. Türkiye Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapattı.
1996 Anıtkabir’i ziyaret eden üniversite rektörleri, Cumhuriyetin temel ilkelerine sadık kalacaklarını ve laiklik karşıtlarına saygı duymayacaklarını açıkladı.
1996 Prof. Dr. İlhan Arsel’in Şeriattan Kıssalar isimli kitabı toplatılmaya başlandı.
1997 İstanbul Ümraniye E Tipi Cezaevi’nden 4’ü tutuklu 1’i hükümlü 5 kişi firar etti. TKP/ML-TİKKO’dan 4 ve MLKP’den 1’kişi görüş sırasında ziyaret kabininin demirini kesip aradaki camı kırdığı, görüşe gelen 5 kişinin de firarilerin yerine geçtiği iddia edildi.
1998 Yazar, sanatçı ve insan hakları savunucuları “Düşünce Özgürlüğü İçin Sürekli Savaşım” kampanyasını tanıttı.
1998 Tarihi eser kaçakçılığından 4.5 yıl hapse mahkum olan ve Türkiye’den kaçan Ayşegül Tecimer için kırmızı bülten çıkarıldı. Tecimer, 15 temmuz 2001’de Fas’ın Marakeş kentinde gözaltına alındı. 16 temmuzda tutuklandı, 5 eylülde serbest bırakıldı. Fas, 11 eylülde Türkiye’nin iade başvurusunu reddetti.
2000 Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in ABD’de bulunan Fethullah Gülen hakkında gıyabi tutuklama talebi, Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesince reddedildi.
2008 Çorum’da Ensar Vakfı Şube Başkanı ve Din Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Z.İşler, vakıfta bir kız öğrenciye tecavüz, birine de tacizden tutuklandı.
2008 Gürcistan, bağımsızlık isteyen Güney Osetya Özerk Cumhuriyeti’ne karşı “anayasal düzeni yeniden sağlama operasyonu” başlattı. Gürcistan’ın operasyonu başlatmasıyla Rus uçakları da Gürcistan’ı bombalamaya başladı. Çatışmalarda bin 700 civarında sivil öldü.
2011 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanlığı ile Finlandiya başbakanlığı yapan ve BM barış müzakerelerinde aktif görev görev alan Harry Holkeri yaşamını yitirdi. (6 Ocak 1937, Oripää–7 Ağustos 2011, Helsinki) 1998 baharında Hayırlı Cuma Anlaşması’nın imzalandığı dönemde Kuzey İrlanda Barış Komitesi’nin üyesiydi.
2012 Azerbaycanlı hukuk profesörü Murtuz Alaskerov yaşamını yitirdi. (Doğumu: 20 Eylül 1928, Gence) 1945 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi, 1950 yılında diplomasıyla mezun oldu. 1950-1953’lü yıllarda SSCB Bilimler Akademisi Devlet ve Hukuk Enstitüsü’nde uluslararası hukuk konusunda uzmanlaşarak yüksek lisans eğitimine devam etti. Küçük yaşlardan itibaren Gence‘de bulunan işletmelerde çalışan Alaskerov, 1954’ten hayatının sonuna kadar Bakü Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde akademisyenlik Farklı yıllarda kıdemli öğretmen, doçent, profesör ve bölüm başkanlığı görevlerini yürüttü. 1993-1996 yılları arasında üniversitenin rektörlüğünü üstlendi. 16 Ekim 1996 – 2 Aralık 2005 aralığında  Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisi Başkanı olarak üst düzey devlet görevi yaptı. Bakü’de uzun süren bir hastalıktan sonra yaşamını yitirdi. Uluslararası Hukuk Derneği ve Azerbaycan Avukatlar Birliği üyesiydi. Rusça ve İngilizce biliyordu.
2018 Amerikalı kadın hakları aktivisti, eğitimci, siyasetçi ve yazar Arvonne Fraser hayatını kaybetti. (Doğumu: 1 Eylül 1925) Emeritus derecesiyle Humphrey Enstitüsü ve Minnesota Üniversitesi‘nde eğitim gördü. 1993-1994 yılları arasında ABD‘nin Birleşmiş Milletler Kadın Statüsü Komisyonu’nda görev yapmıştır. Fraser 92 yaşında Wisconsin’deki St. Croix Nehri’nin yakınındaki ailesine ait evinde ölmüştür. 
2019 Singapur Arabuluculuk Konvansiyonu (Arabuluculuk Sonucunda Yapılan Milletlerarası Sulh Anlaşmaları Hakkında Birleşmiş Milletler Konvansiyonu) imzaya açıldı. United Nations Convention on International Settlement Agreements Resulting from Mediation, arabuluculuk anlaşmalarının tanınması amacıyla Birleşmiş Milletler düzenlenmiş ve Singapur’da imzaya açıldığı 7 Ağustos 2019 tarihinde Türkiye tarafından da imzalamıştır. Konvansiyonun amacı, arabuluculuk görüşmeleri sonucunda yapılan sulh anlaşmalarının diğer ülkelerde sonuç doğurmasını sağlamaktır.
2020 Amerika Birleşik Devletleri temyiz mahkemesi hakimi Stephen F. Williams, hayatını kaybetti. (23 Eylül 1936 – 7 Ağustos 2020) çok sayıda kitap ve bilimsel makalenin yazarıydı. Çok sayıda içtihada imza attı. Son eseri, 1906-1915 tarihli İlliberal Rejimde Liberal Reform’du: Haziran 2020’de COVID-19 nedeniyle hastalığa yakalandı ve hastanede yaklaşık iki ay kaldıktan sonra 7 Ağustos 2020’de COVID-19 sonucu komplikasyonlardan öldü. 
2024

Türkiye Futbol Federasyonu’nun yönetim organlarında görevli 4 Yargıtay üyesi görevlerinden istifa etti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili Rıdvan Gündoğdu da istifa eden isimler arasında yer alıyor.

2025 Tutuklu gazeteci Fatih Altaylı’nın YouTube kanalı hakkında erişim engeli kararı verildi ve bu karar internet servis sağlayıcılarına iletildi.
2025
  • Edirne’nin İpsala ilçesinde polis ve jandarma tarafından düzenlenen ortak operasyonda, 33 yıl 4 ay kesinleşmiş hapis cezası bulunan firari hükümlü M.K., evdeki rafın arkasında saklanırken yakalandı.
  • TBMM Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder’in AKM’deki cenaze töreni çıkışında CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e saldıran Selçuk Tengioğlu’nun üçüncü duruşması 4 Eylül’e ertelendi. Tengioğlu savunmasında, “Ben sadece pişmanlık çekiyorum. Yaptığım fiziksel hareket sadece aptallıktan kaynaklanan bir şey. Sayın genel başkanımın ailesinden çok özür dilerim” dedi.
2025

TBB Başkanı Erinç Sağkan, sahte e-imza skandalı kapsamında, 15 hukuk fakültesi mezuniyet belgesinin tahrif edildiğini, bunlardan 3’ünün 6 Şubat depremlerinde hayatını kaybeden meslektaşlarına ait olduğunu açıkladı.

2026
  • İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü “rüşvet” ve “irtikap” soruşturması kapsamında gözaltına alınan Menderes Belediye Başkanı İlkay Çiçek’in de aralarında bulunduğu 10 kişi tutuklandı. Soruşturmada 6 şüpheli adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
  • Avcılar Belediyesi’ne yönelik “ihaleye fesat karıştırma” soruşturması kapsamında İstanbul merkezli 4 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 12 kişi Küçükçekmece Adliyesi’ne sevk edildi.
  • TBMM Adalet Komisyonu, Terörsüz Türkiye kapsamında çıkarılması planlanan ‘çerçeve yasa’yı görüşmek üzere toplandı.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Kuşadası Belediyesi’ne yönelik yürüttüğü “rüşvet” ve “irtikap” soruşturması kapsamında İzmir, Aydın ve Antalya’da eş zamanlı operasyon düzenlendi. Haklarında gözaltı kararı verilen 21 kişiden 15’i gözaltına alınırken, 7 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Soruşturma kapsamında aralarında Kuşadası Belediyesi Özel Kalem Müdürü Şebnem Kars Şenol gözaltına alındı. Yeni Parti Aydın Milletvekili Bülent Tezcan’ın kızı avukat Ezgi Tezcan Yaşar ile damadı avukat Umut Yaşar hakkında da gözaltı kararı verildi.
  • Adalet Bakanlığı, Bilgi İşlem Genel Müdürlüğü tarafından geliştirilen yapay zekâ modeli ‘CBS Örgüt Tahmin Projesi’ ni hâkim ve savcıların hizmetine sunacağını açıkladı. 
  • Afyonkarahisar’da yüksekten düştüğü iddiasıyla hastaneye kaldırılan ve burada hayatını kaybeden 4 yaşındaki Y.E.Y.’nin şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma kapsamında gözaltına alınan 5 kişiden üvey baba B.K. ile dede M.K. tutuklandı.
  • Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu, Schengen, İngiltere ve Kanada vizeleri için “garantili vize”, “30 günde randevu” ve “yüzde 100 onay” gibi vaatlerde bulunan sosyal medya hesaplarına yönelik inceleme başlattı. Kurul, tüketicileri aldatıcı nitelikte olduğu değerlendirilen reklamların 3 ay süreyle durdurulmasına karar verdi.
  •  Anayasa Mahkemesi (AYM), 2020/37416 başvuru numaralı kararını açıkladı: Cinsiyet geçiş sürecini tamamlayan bir trans erkeğin üniversite diplomasının yeni kimlik bilgilerine göre yeniden düzenlenmemesinin, Anayasa’nın güvence altına aldığı özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğine karar verdi.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

0
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA), 1993 yılında Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından kurulmuştur. Türkiye’de Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi alanında çalışanlar ve bu alana ilgi duyanların katkısı ile 1993 yılında ortaya çıkan HFSA fikri aradan geçen süre zarfında kurumsallaşmış, düzenlenen toplantılarda sunulan tebliğler İstanbul Barosu Yayınları tarafından basılmıştır.

İstanbul Barosu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğinde gerçekleştirilen periyodik sempozyumların sponsorluğu ve finansmanı İstanbul Barosu tarafından yürütülmekte, toplantılar 2 yılda bir tekrarlanmaktadır. HFSA, süreklilik ve istikrar açısından Türkiye’de sıra dışı bir sempozyumlar silsilesidir.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) kurucusu Hayrettin Ökçesiz, 2006 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yasemin Işıktaç’a HFSA Sempozyumları moderatörlüğünü, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Gülriz Uygur’a ise sempozyum sonrası çıkarılan kitapların sorumluluğunu vermiştir.

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz
Prof. Dr. Yasemin Işıktaç

HFSA toplantılarında katılımcılar kendi tercih ettikleri konularda sunum yapma ve tebliğ başlıklarını istedikleri şekilde belirleyebilme hakkına sahiptir. Sempozyum öncesinde sunulan bildiri özetleri, sempozyum kitapçığında yayınlanmaktadır. Tebliğlerin tam metinleri ise sempozyum sonrasında HFSA bildiri kitabında ve www.hfsa-sempozyum.com sitesinde online olarak yayınlanmaktadır. Toplantı moderatörleri  konu başlıkları üzerinden toplantı düzenini oluşturmakta, akademik dereceler üzerinden hiyerarşik toplantı düzeni uygulanmamakta, oturumlar konu perspektifinde yapılmakta, oturum sonunda sözlü tartışmalar yapılmaktadır.

HFSA 10. Sempozyumu 7-9 Eylül 2022 Tarihlerinde Düzenlendi
HFSA Kitapları

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA), çevirilerden oluşan derleme bir eser olarak birinci kitabını ve telif çalışmalarından oluşan ikinci kitabını 1993 yılında hazırlamıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sempozyumların kitaba dönüştürülmesi geleneği ise ilki 1994 yılında gerçekleştirilen ve 2002 yılından itibaren “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” adı altında düzenlenen sempozyumlar sonucunda gerçekleşmiştir.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 29

2-4 Ekim 2019 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Prof. Dr. Fuat Sezgin Kongre Kültür Merkezinde düzenlenen IX. Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar Sempozyumunda sunulan tebliğler yer almaktadır. Şefik Taylan AKMAN ,”Atina Antikitesinde Sınıf Mücadeleleri ve Tiranların Hukuku”;
Onur ALTINSU, “Hans Kelsen’in Genel Hukuk Kuramını ve Demokrasi Anlayışını Birlikte Düşünmek Mümkün müdür?”; Engin ARIKAN, “Formalist Olmayan, Lafzi Yorumu Benimsemeyen ve Hukuka İtaat Yükümlülüğüne Temkinli Yaklaşan Bir Kuram Olarak Hukuki Pozitivizm”; Nuray AZİZOĞLU, “Hukukta Felsefe Neden Gereklidir? Aristoteles Düşüncesinden Hareketle Felsefî Bir Soruşturma”; Hasan Ali BAŞARAN, “Thomas Hobbes’ta Korku Duygusunun İşlevi”, Dolunay ÇÖREK, “Yerel Bir Demokrasi Örneği: Alevilikte Musahiplik Kurumu”; M. Balkan DEMİRDAL, “Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme“; Gözde ERKİN “Vergi Kültürü ve Ahlâkı Kavramına Sosyolojik Bir Bakış”; Umut Eren GÖÇMEN, “Hayvan Haklarının Kuramsal Temelleri Üzerine Bir Deneme”; Ahmet GÜRBÜZ, “Soyut ve Somut Bağlamıyla Adalet Kavramı ve Toplumsal Yaşam Açısından Önemi”; Altan HEPER, “Alman Hukuk Eğitiminde Olay Çözümü, Türk Hukuk Eğitimiyle Karşılaştırılması”; Betül KARAGEDİK, “Joseph E. Stiglitz ve Küreselleşen Hukuk “Çok Uluslu Şirket Bey Ne Yapıyorsunuz?”, Yusuf KARAKOÇ, “Kanunîlik-Yasallık-Hukukîlik Üzerine Düşünceler”; Ayşe Nur KAYA, “Sadakat Yükümlüsü Kadın: Yargı Kararlarında Ötekileştirilen Kadın Kimliği”; Filiz KERESTECİOĞLU, “Özgürlükçü Bir Hukuk Yolunda Yurttaşlar ve Hukukçuların Yol ve Yorum Arkadaşlığı”; Muharrem KILIÇ, “Hukuk-poiétiké: Poiesis Olarak Hukukun Estetik Açığa-Çıkarımı/İfşâsı”; Muhammet KOÇAKGÖL, “Evgeny Pasukanis’in Hukuk Anlayışına Yönelik Eleştiriler”; Yılmaz KURBAN, “Boşa Dönen Çark: Vicdan!”; Osman ÖZKUL, Yasin ŞAHİN ve Ender BÜYÜKÖZKARA, “Post-Truth Dönemde Hakikat Anlayışının Dönüşümü”; Fatma Didem SEVGİLİ GENÇAY, “İdare Hukukunda Manevi Tazminatın Yaptırım Fonksiyonu”; Osman SÜMER, “Hedefler ile Vasıtalar Arasındaki Uyumsuzluk Bağlamında: “Adalet Mağdurları”; Ali TAŞKIN, “Thomas Aquinas’ta Doğal ve Pozitif Hukukun Kaynakları ve Özgünlük Sorunu” ve Damla UÇAK, “Hukuk Aracılığıyla Adalet Mümkün Müdür?” başlıklı tebliğleri ile kitaba katkıda bulunmuşlardır.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 28
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 27
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 26
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 25

Beşinci sempozyumda sunulan bildirilerin yanı sıra 25. Sayı, 30.03/02.05 2009 tarihlerinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi ev sahipliğinde yapılan “Yargı Kurallar Kurumlar Kararlar Kolokyumu, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi” başlıklı kolokyum  bildirilerini içermektedir.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 24
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 23
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 22
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 21
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 20
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 19
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 18

Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi’nin nasıl öğnenilip öğretileceği konularında iki önemli etkinliğin bildirileri bu sayıda bulunmaktadır. Bunlardan ilki, (IVR)Uluslararası Hukuk Felsefesi ve Sosyal Felsefe Birliğinin 1-6 Ağustos 2007 tarihinde Krakow’da düzenlediği 23. Dünya Kongresi’nde gerçekleştirilen “Hukuk Felsefesi Eğitiminde Alternatif Yöntemler ve Hukuk Eğitiminde Hukuk Felsefesinin Önemi” konulu çalıştaydır. İkincisi, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalının 17-18 Kas›m 2007 tarihinde Konya’da gerçekleştirdiği “Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Öğretimi” konulu kolokyumdur.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 17

HFSA’nın 17. sayısında da yerli ve yabancı yazarların incelemelerinden oluşan on iki yazı yer alıyor.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 16

7 – 9 Eylül 2006 gününde İstanbul’da gerçekleştirilen Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar adlı seminer sunumlarından oluşan 16. sayıda 41 yazarın sunumu yer almaktadır. Kitap zengin içeriğiyle birçok hukuki ve felsefi konuyu derinlemesine ele alan yazılardan oluşuyor.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 15

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından hazırlanan HFSA 15. Sayıda yerli ve yabancı uzmanların çeşitli konulara dair görüşlerine yer verilmiştir. Konu Başlıklarından basilar: Hukukta Kuram ve Uygulama: Hukuk Tekniğinin Sihirli işlevi. Adalet ve Hukuk, Tabii Hukuk ve Pozitif Hukuk, Kelsen’in Hukuk ve Devlet Teorisi, Saf Hukuk Kuramı Nedir, Norm ve Değer, Kadın Mağduriyeti Mağdur Olarak Kadının Hukuksal Konumu, Yargılamada Nesnelliğin Psikolojik ve İnançsal Boyutu, Hukuk ve Sözleşme- Sözleşme Hukuku Dağıtıcı Adalet, Hukuk ve Bilimi.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 14
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 13
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 12
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 11
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 10

Derginin 10. sayısında, 10-17 Ağustos 2003 tarihleri arasında İstanbul’da yapılan “21. Dünya Felsefe Kongresi” çerçevesinde düzenlenen “Dünya Problemleri Karşısında Felsefe” konulu sempozyumda sunulan bildiriler de yayınlanmıştır.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 9
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 8
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 7
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 6
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 5
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) Sempozyumları

HFSA’nın ilk sempozyumu “Hukuki Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti – Hukuk Devleti Uygulaması ve Görgül (Empirik) Araştırılmasının Bilimsel Temelleri” adıyla 17-19 Kasım 1994 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

“Düşünce Özgürlüğü” başlıklı sempozyum 5-9 Aralık 1995 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

“Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri” konulu sempozyum 29 Eylül – 3 Ekim 1997 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar Serisi

HFSA, “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” başlıklı sempozyum serisi ise İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Barosunun kurumsal desteği ile 2002 yılında başlamıştır.

 “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar I” 6-7 Eylül 2002 tarihlerinde düzenlenmiştir. 
“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – II” sempozyumu 7-11 Eylül 2004 tarihleri arasında düzenlenmiştir. 

Yeni adli yılın açılışı dolayısıyla saat 13.30’da Sultanahmet Adliyesinde hukukçu sanatçıların yapıtlarından oluşan bir fotoğraf ve resim sergisi açılmış; Adalet Bakanlığı Çok Amaçlı Eğitim Merkezinde saat 9.30’da yapılan sempozyumun açılışında Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu  ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Dergisi Yönetmeni Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz birer konuşma yapmışlardır. Sempozyum 5 gün sürmüş, 22 oturum yapılmış ve 75 bilim insanı ve uzman birer bildiri sunmuştur.

İstanbul Barosu Yayınları arasında çıkan HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi), Nisan 2005 yılı Nisan ayında dört kitap halinde yayınlanmış, 11,12,13 ve 14. Sayıları II. Sempozyum bildirilerinden oluşmuştur.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – III” sempozyumu 7-10 Eylül 2006 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
2006 Yılı; dönemin İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, önceki başkanlardan Muammer Aydın, Avukat Mehmet Durakoğlu ve Nazan Moroğlu bir arada

Üçüncü sempozyumdan itibaren Sempozyum Moderatörlüğü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç tarafından, yayın aşaması ise Prof. Dr. Gülriz Uygur tarafından yürütülmeye başlanmıştır.

7-9 Eylül 2006 tarihleri arasında Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezi’nde üç gün üç ayrı salonda devam eden Sempozyumda 50’ye yakın bilim insanı ve hukukçu çeşitli konularda bildiriler sunmuşlardır.  HFSA kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, üçüncüsü düzenlenen Sempozyumla HFSA dergilerinin sayısının 15’i bulduğunu bildirdi. Prof. Dr. Ökçesiz, “15’e ulaşan kitap yelpazesi keyif ve hevesle okuyucuyu yüksek bir entelektüel bilgiyle tartışmayı sevdirmektedir” demiştir.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu da Sempozyumun açılışında yaptığı konuşmada, hukukun toplumsal ilişkileri ve adaleti sağlayan bir düzenlemeler bütünü olduğunu, hukuk felsefesinin ise hukukun kaynağını oluşturduğunu bildirmiştir.

Sempozyum yönetimine, Adalet Bakanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Sayıştay Başkanı, bazı dekanlar ve belediye başkanları birer kutlama mesajı göndermiştir. Sempozyum bildirileri Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi serisinin 16 ve 17. Sayılarında yayınlanmıştır.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – IV” sempozyumu 25-29 Ağustos 2008 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
HFSA Kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz sempozyumda yaptığı konuşma sırasında

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi’nce her yıl ortaklaşa düzenlenen ve geleneksel hale gelen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumların dördüncüsü 25 – 29 Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul’da Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezinde yapılmıştır. Toplantı Moderatörlüğünü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç yapmıştır. HFSA kurucusu Prof. Dr. Ökçesiz gerçek bir Hukuk Bilimi Fakültesi’nin temelini attıklarını belirtmiş, ülkemizdeki diğer hukuk fakültelerinin hukuk öğretiminin de böyle bir hukuk bilimi öğretimiyle temellendirilmesini dilemiştir.

Sempozyum 5 gün sürmüş, açılış konuşmalarından sonra eş zamanlı olarak 3 salonda 3 oturum, ikinci günü eş zamanlı olarak dört salonda 8 oturum, üçüncü, dördüncü ve beşinci günü eş zamanlı olarak üç salonda 18 oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyumda toplam 29 oturumda 115 bilim insanı ve uzman bildiri sunmuştur. Bildiriler kitap haline getirilerek İstanbul Barosu Yayınları arasından HFSA 19, 20, 21 ve 22. Sayıları olarak yayınlanmıştır.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – V” sempozyumu 13-17 Eylül 2010 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
Sempozyum Moderatörü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç konuşma yaparken.

İstanbul Barosu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve HFSA işbirliği ile 13/17 Eylül 2010 tarihinde düzenlenen Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – V Sempozyumu’nun sunumları İstanbul Barosu Yayınları tarafından 23, 24 ve 25. sayılar olmak üzere üç ayrı kitap olarak basılmıştır.

Beşinci sempozyumda sunulan bildirilerin yanı sıra 25. Sayı, 30.03/02.05 2009 tarihlerinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi ev sahipliğinde yapılan “Yargı Kurallar Kurumlar Kararlar Kolokyumu, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi” başlıklı toplantı bildirilerini de içermektedir.

HFSA’nın 23, 24 ve 25. Sayıları 2011 yılında hayatını kaybeden Prof. Dr. Adnan Güriz anısına sunulmuştur. HFSA 23. Sayıda toplam 24, HFSA 24. Sayıda toplam 25, HFSA 25. Sayıda da toplam 17 makale, sunum ve bildiri yer almıştır.

 “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VI” sempozyumu. 26-29 Kasım 2012 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
İstanbul Barosu Başkanı Avukat Mehmet Durakoğlu

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi tarafından düzenlenen geleneksel Sempozyumların altıncısı 26 Kasım2012 Pazartesi günü saat 10.30’da İstanbul Üniversitesi Kongre Kültür Merkezi’de yapılan açılışla başlamıştır. Sempozyum üç ayrı salonda oturumlar halinde 4 gün devam etmiştir. Sempozyumda, bilim insanları  ve uzmanlar toplam 116 bildiri sunmuştur.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VII” sempozyumu 4-7 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi (HFSA) tarafından iki yılda bir geleneksel olarak ortaklaşa düzenlenen ‘Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumun sekizincisi 4-7 Kasım 2014 tarihlerinde Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezinde düzenlenmiştir. Sempozyumun açılışı 4 Kasım 2014 Salı günü saat 10.00’da Eczacılık Fakültesi Amfi A’da yapılmış, dört gün sürmüştür. Sempozyum oturumları üç ayrı salonda eşzamanlı olarak gerçekleştirilmiş, 125 bilim insanı, uzman ve avukatlar bildiriler sunmuştur. Sempozyumda ayrıca, İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi oturumu, Türkiye Felsefe Kurumu Aristoteles, Kant, Rawis ve Hart oturumları düzenlenmiştir. Sempozyumun son günü ‘Hukuk Felsefesini Anlamak’ konulu bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirilmiştir.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VIII” sempozyumu 15-18 Mayıs 2017 tarihleri arasında düzenlenmiştir. 

Hukuk Fakültesi ve Sosyolojisi Arkivince düzenlenen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumun sekizincisi 15 – 18 Mayıs 2017 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Kongre Merkezinde yapılmıştır. Eş zamanlı olarak üç salonda günde 9 oturum gerçekleştirilmiştir. Sekizinci Sempozyum Prof. Dr Adnan Güriz, Prof. Dr. Cahit Can, Prof. Dr. Öner Meriçoğlu, Prof. Dr. Mehmet Yüksel, Prof. Dr. Vecdi Aral’ın anısına düzenlenmiştir.

HFSA kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz yurt dışına gitmek zorunda kalması nedeniyle 1993 yılından beri ilk kez bir Sempozyuma katılamamış, göndermiş olduğu mesajını Avukat Başar Yaltı okumuştur.

Sempozyumda farklı disiplinlerden gelen kişiler hukuk meselesine ilişkin olarak felsefi ve sosyolojik görüşlerini takdim etmişlerdir.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – IX” Sempozyumu 2-4 Ekim 2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Kongre-Kültür Merkezinde düzenlenmiştir. 
“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – X” Sempozyumu 7-9 Eylül 2022 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi Kongre-Kültür Merkezinde düzenlenecektir. 

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) Bilim Kurulu; Prof. Dr. Yasemin Işıktaç, Prof. Dr. Gülriz Uygur, Doç. Dr. Sercan Gürler, Doç. Dr. Altan Heper, Doç. Dr. Sevtap Metin, Doç. Dr. Ülker Yükselbaba, Dr. Öğr. Üyesi Şule Şahin Ceylan, Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Günal, Dr. Öğr. Üyesi Engin Topuzkanamış, Araş. Gör. Dr. Zeynep İspir, Araş. Gör. Dr. O. Vahdet İşsevenler, Araş. Gör. Dr. Nadire Özdemir, Araş. Gör. Miran Çetiner, Araş. Gör. Muzaffer Dülger, Araş. Gör. Elif Genca, Araş. Gör. Umut Koloş, Araş. Gör. İrem Burcu Özkan, Araş. Gör. Dilara Yıldırım ve Güneş Çap’tan oluşmaktadır.

İLETİŞİM : sempozyum@hfsa-sempozyum.com 

Aysel Çelikel

0
Aysel Çelikel

Aysel Çelikel, 1933 yılında Rumeli kökenli bir baba ile İstanbullu bir annenin ikinci çocuğu olarak İstanbul’da doğmuştur. Babası bir saat ustasıdır ve Türkiye’nin ilk taksimetresinin patentini alan olan Remzi Çağıl’dır. Klarnet ve ud çalan, aydın bir insan olan Çağıl, İstanbul Radyosu’nda sanatını icra etmiştir ve Neyzen Tevfik’in de ahbabıdır. Çelikel’in çocukluğu, İstanbul Kurtuluş’un Tatavla mahallesinde Rumların arasında geçmiştir. İlkokulu üstün başarıyla bitirmiş diplomasını, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in elinden almıştır.

Profesör Doktor Aysel Çelikel

Orta ve lise öğrenimini Beyoğlu Kız Lisesinde, hukuk öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamlamış, aynı fakültede doktor, doçent ve profesör olmuştur. ABD Columbia Üniversitesi  Hukuk Fakültesinde(Columbia University School of Law) Mukayeseli Hukuk dalında hukuk yüksek lisans diploması (Master,MCL) derecesi almış, Freiburg Hukuk Fakültesinde bilimsel araştırmalar yapmıştır. Devletler Hukuku dalında hukuk doktorası yapmıştır. Çelikel, 1957 yılında Devletler Özel Hukuku asistanı olarak atanmış,1960 yılında eşi Murteza Çelikel ile evlenmiştir. 1962 yılında hukuk doktoru olan Çelikel, 1964 yılında eşini ve 1,5 yaşındaki kızını Türkiye’de bırakarak Columbia Üniversitesi’nde master yapmış, 1969 yılında doçent olmuştur. Çelikel 1974-75 yıllarında Almanya’da devam ettiği bilimsel çalışmaları sonucunda 1977 yılında profesör unvanını almıştır.

Prof. Dr. Aysel Çelikel, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1980–1982 yılları arasında Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Münasebetler Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü ve İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdürlüğü yapmış, (1994–1999 yılları arasında ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevini yapmıştır. Yaklaşık 44 yıllık üniversite hocalığı yapmış, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, Rektör Kemal Alemdaroğlu’nun uygulamalarına karşı çıktığı için pek çok öğretim üyesiyle birlikte Hukuk Fakültesi Dekanlığı’ndan istifa etmiştir.

Prof. Dr. Çelikel, Türkiye’nin ilk kadın Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır.

Çelikel, 2001 yılında Cumhurbaşkanlığı kontenjanından YÖK  üyeliğine atanmış ve kurulda dört yıl görev yapmıştır. YÖK üyeliği sırasında 12 Eylül darbesinin ürünü olması sebebiyle YÖK’e karşı çıkan YÖK üyesi olarak tanınmıştır.

Prof. Dr. Çelikel 2002 yılında 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde Ecevit Hükümetinde seçim dönemi tarafsız ve bağımsız Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır. Daha önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ilk kadın dekanı olan Çelikel  2002 yılında Türkiye’nin ilk ve tek kadın Adalet Bakanı olmuştur.

Prof. Dr. Aysel Çelikel, 2003-2006 yılları arasında İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin dekanlığını yürütmüş, 2006 yılında bu fakülteden ayrılarak Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde öğretim üyeliğine başlamıştır.

Sivil Toplum Çalışmaları

Çelikel, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat olup 2010 yılında İstanbul Barosu adına Türkiye Barolar Birliği delegeliğine seçilmiş ve 2016 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür.

Bugüne kadar birçok sivil toplum örgütünün kuruculuğunu ve başkanlığını yapmıştır. Çelikel, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türk Hukukçu Kadınlar Derneği‘nin kurucularındandır.

Çelikel, 2000-2004 yılları arasında kurucusu olduğu Türk Hukukçu Kadınlar Derneği(THKD) başkanlığını yürütmüştür.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin kurucu üyesidir ve 1989’dan 1995 yılına kadar Genel Başkan Yardımcılığı yapmıştır. Uzun yıllar Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkan Yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra Türkan Saylan’ın vefatıyla boşalan dernek başkanlığına seçilmiş, 2009 yılından itibaren Genel Başkanlık görevini yürütmüştür.

Hukuk alanında birçok bilimsel kitabı bulunan Prof. Dr. Aysel Çelikel’in laiklik, kadın hakları, özerk ve demokratik üniversite konularında gazetelerde yayımlanmış birçok makalesi bulunmaktadır.

Prof. Dr. Aysel Çelikel Çocuk Yuvası, Kadıköy Belediyesine bağlı olarak 2022 / 2023 Eğitim Döneminde hizmete girmiştir. 

Samet Ağaoğlu

0
Samet Ağaoğlu

Samet (Abdüssamet) Ağaoğlu (d. 1909, Bakü – ö. 6 Ağustos 1982, İstanbul), hukukçu, avukat, yazar ve siyasetçidir. Demokrat Parti döneminde Çalışma Bakanı, Sanayi Bakanı ve Devlet Bakanı olarak görev yapmıştır. Azerbaycan’dan Türkiye’ye göç eden fikir adamı ve siyasetçi Ahmet Ağaoğlu‘nun dördüncü çocuğudur.

1909 yılında Bakü’de doğdu.  İlk ve orta öğrenimini Bayezid Fevziye Lisesi’nde tamamladı. 1929 yılında Ankara Lisesi’nden, 1931 yılında ise Ankara Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu. Mezuniyetinin ardından doktora öğrenimi yapmak üzere Fransa’nın Strazburg kentine gitti. Ancak doktora çalışmalarını tamamlamadan Türkiye’ye dönerek çeşitli kamu görevlerinde bulundu.

Gençlik yıllarında Behçet Kemal Çağlar ve Ahmet Muhip Dıranas ile birlikte Hep Gençlik adlı dergiyi yayımladı.

1946 yılında devlet memurluğundan ayrılarak serbest avukatlığa başladı.

Siyasete Demokrat Parti saflarında atılan Ağaoğlu, 1950, 1954 ve 1957 genel seçimlerinde Manisa Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Adnan Menderes hükümetlerinde Çalışma Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı görevlerinde bulundu.

27 Mayıs 1960 askerî darbesinin ardından diğer Demokrat Parti yöneticileriyle birlikte tutuklanarak Yassıada’da yargılandı. Yargılama sonucunda müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Cezasının bir bölümünü İmralı ve Kayseri cezaevlerinde çektikten sonra, 1964 yılında çıkarılan özel af kapsamında tahliye edildi.

Tahliyesinden sonra ağırlıklı olarak edebî çalışmalara yöneldi. Hikâye ve denemeleri Varlık, Yücel ve Çığır gibi dönemin önemli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Edebiyat alanında çok sayıda eser kaleme aldı.

Abdüssamet Ağaoğlu, 6 Ağustos 1982 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybetti. Naaşı, Feriköy Mezarlığı’nda bulunan Ağaoğlu Aile Mezarlığı’na defnedildi.

Necmettin Molla Kocataş

0
Necmeddin Molla Kocataş

Necmeddin Molla (Kocataş) (d. 1875, İstanbul – ö. 6 Şubat 1949, İstanbul), Osmanlı Devleti’nin son dönem hukukçularından, devlet adamı, Adliye Nazırı (Adalet Bakanı), Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Başkanı, Bağdat Valisi ve siyasetçidir. Osmanlı Meclis-i Mebûsanı’nın I., II. ve III. dönemlerinde Kastamonu Mebusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin II. Döneminde ise Kastamonu Milletvekili olarak görev yaptı. Sulh Mahkemelerinin ve noterlik teşkilatının kurulmasında önemli katkılar sağladı. Halkla ilişkiler uzmanı Betûl Mardin’in dedesidir.

Hayatı

Necmeddin Molla, 1875 yılında İstanbul’da doğdu. 1896 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun oldu. Meslek hayatına Temyiz Mahkemesi Ceza Dairesi Zabıt Kâtipliği göreviyle başladı. Daha sonra İstanbul Bidâyet Mahkemesi Müddeî-i Umûmî Yardımcılığı, İstanbul İstinâf Mahkemesi Müddeî-i Umûmî Yardımcılığı, Selanik İstinâf Mahkemesi Müddeî-i Umûmîliği (Savcılığı), İstanbul 2. Ticaret Mahkemesi Üyeliği, İstanbul Bidâyet Mahkemesi Müddeî-i Umûmîliği, İstanbul İstinâf Mahkemesi Müddeî-i Umûmîliği ve İstanbul İstinâf Ticaret Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulundu.

1905 yılında gerçekleştirilen Yıldız Suikastı davasında müddeî-i umûmî (başsavcı) olarak görev yaptı.

1908 yılında yaklaşık dört ay süreyle Bağdat Valiliği görevini yürüttü.

1909 yılında Adliye Nazırlığına (Adalet Bakanlığı) atandı. 6 Ağustos 1909 tarihinde Adliye Nazırlığı görevine ek olarak Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Reisliğine getirildi. Ayrıca bir süre Sadrazam Vekilliği görevinde bulundu.

Siyasi hayatında Osmanlı Meclis-i Mebûsanı’nın I., II. ve III. dönemlerinde Kastamonu Mebusu olarak görev yaptı.

Cumhuriyet Dönemi 

Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinin II. Döneminde Kastamonu Milletvekili seçildi ve Adliye Encümeni Başkanlığı görevini üstlendi.

Necmeddin Molla, Türk yargı teşkilatının yeniden yapılandırılmasında önemli rol oynadı. Sulh Mahkemelerinin ve noterlik teşkilatının kurulmasına öncülük eden isimler arasında yer aldı.

Kocataş Suyu Çeşmesi

Soyadı Kanunu‘nun kabulünden sonra Kocataş soyadını aldı. 1929 yılında İstanbul’un Sarıyer ilçesindeki Kocataş Yalısı’nı satın aldı. Yalı, Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyet’in birçok devlet adamı ve aydınının uğrak yerlerinden biri hâline geldi. Yalının bahçesinde bulunan doğal kaynak suyu zamanla “Kocataş Suyu” adıyla tanındı. Kocataş Yalısı’na adını veren ve 1946 yılında yaptırılan Kocataş Suyu Çeşmesi ise sebil olarak halkın hizmetine sunuldu.

Evli ve altı çocuk babası olan Necmeddin Molla (Kocataş), 6 Şubat 1949 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Daniel O’Connell

0
Daniel O’Connell

İrlandalı avukat, politikacı ve insan hakları savunucusu Daniel O’Connell, 6 Ağustos 1775 tarihinde İrlanda’nın Kerry Kontluğu’ndaki Cahersiveen yakınlarında dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Fransa’daki Katolik Douai Koleji’nde gördü. Fransız Devrimi’nin başlamasının ardından İrlanda’ya döndü ve Londra’daki Lincoln’s Inn ile Dublin’deki King’s Inns’de hukuk eğitimi aldı. 1798 yılında İrlanda Barosu’na kabul edilerek avukatlık mesleğine başladı.

Katoliklerin siyasal ve medeni haklarının genişletilmesi için uzun yıllar mücadele eden O’Connell, 1823 yılında Katolik Derneği (Catholic Association)‘ni kurdu. Öncülük ettiği kitlesel ve barışçıl kampanyalar sonucunda 1829 yılında kabul edilen Katolik Kurtuluş Yasası (Roman Catholic Relief Act 1829) ile Katoliklerin Birleşik Krallık Parlamentosu’na seçilebilmelerinin ve kamu görevlerinde bulunabilmelerinin önü açıldı. Aynı yıl Avam Kamarası’nda milletvekili olarak görev yapmaya başladı.

O’Connell daha sonraki yıllarda, İrlanda Parlamentosu’nun yeniden kurulmasını amaçlayan Repeal (Birlik Yasası’nın yürürlükten kaldırılması) hareketinin de liderliğini üstlendi. Şiddete başvurmadan yürüttüğü kitlesel siyasi mücadele nedeniyle “The Liberator” (Kurtarıcı) olarak anıldı, kalabalık şiddetinden uzak modern demokratik kitle siyasetinin ve İrlanda milliyetçi hareketinde barışçıl ve anayasal mücadelenin öncüsü kabul edildi.

15 Mayıs 1847 tarihinde İtalya’nın Cenova kentinde yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine kalbi Roma’daki Sant’Agata dei Goti Kilisesi’nde muhafaza edilirken, naaşı Dublin’deki Glasnevin Mezarlığı’na defnedildi. Günümüzde Dublin’deki O’Connell Caddesi başta olmak üzere İrlanda’nın birçok şehir ve kasabasında cadde, meydan, köprü ve anıtlarla adı yaşatılmaktadır. Anısını yaşatmak için İrlanda Barosu başta olmak üzere, devlet kurumları ve büyükelçiliklerde düzenli konferanslar ve programlar düzenlenmekte, özel eşyaları müzayedelere ve açık artırmalara konu olmaktadır. 

Ölüm Cezası ile Karşılaşanların Haklarının Korunmasını Güvence altına alan Koruyucular

0

Ölüm Cezası ile Karşılaşanların Haklarının Korunmasını Güvence altına alan Koruyucular konulu Birleşmiş Milletler bildirgesi(Safeguards guaranteeing protection of the rights of those facing the death penalty), Ekonomik ve Sosyal Konseyin 25 Mayıs 1984 tarihli ve 1984/50 sayılı Kararıyla onaylanmıştır.

  1. Ölüm cezasını kaldırmamış olan ülkelerde, sadece en ağır suçlar için idam cezası verilebilir; bu ağır suçlar, kasten işlenen ve ölüm veya diğer çok ciddi sonuçlar doğuran suçların dışında başka suçları kapsamaz.
  2. İdam cezası, sadece suçun işlendiği tarihte kanunda ölüm cezası öngörülen suçlar için verilebilir; suçun işlendiği tarihten sonra, kanunda yapılan değişiklikle daha hafif bir cezanın getirilmesi halinde, fail bu değişiklikten yararlanır.
  3. Suçun işlendiği tarihte on sekiz yaşın altında olan kişilere ölüm cezası verilemez; hamile kadınların veya yeni doğum yapmış kadınların veya akıl hastası olan kişilerin ölüm cezaları infaz edilmez.
  4. İdam cezası sadece, kişiye isnat edilen suçun, olayların başka türlü açıklanmasına imkan vermeyecek bir biçimde açık ve ikna edici delillerle dayanması halinde verilebilir.
  5. İdam cezası sadece adil bir yargılama için gerekli bütün güvencelerin tanındığı bir yargılama usulünden sonra yetkili mahkeme tarafından verilen kesin karar gereğince infaz edilir; bu güvenceler en azından Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 14. maddesinde yer alan güvencelere eşdeğerde olup, ölüm cezası verilebilecek bir zanlı veya sanığın yargılamanın her aşamasında sahip olduğu yeterli hukuki yardımdan yararlanma hakkını da kapsar.
  6. Ölüm cezasına mahkum edilen bir kimse hakkında verilen kararı daha yüksek bir mahkemede temyiz etme hakkına sahiptir. Böyle bir temyizin zorunlu olması için gerekli tedbirler alınır.
  7. Ölüm cezasına mahkum edilen bir kimse af edilmesini veya cezasının değiştirilmesini isteme hakkına sahiptir; bütün idam cezaları af edilebilir veya dönüştürülebilir.
  8. Temyiz veya diğer başvuru süreçleri devam ederken veya af talebi veya idam cezasının değiştirilmesi istemi karara bağlanmadan, idam cezası infaz edilmez.
  9. İdam cezası infaz edilecekse, bu ceza mümkün olan en az acıyı verecek bir biçimde uygulanır.

6 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
6 Ağustos - Hukuk Takvimi

6 Ağustos – Hukuk Takvimi

1571 Magosa’nın Osmanlı ordularına teslim edilmesiyle Kıbrıs’ın fethi tamamlandı.
1638 Fransız filozof ve Teolog. Nicholas Malebranche doğdu. (6 Ağustos 1638 – 13 Ekim 1715)
1661 Portekiz İmparatorluğu ile Hollanda Cumhuriyeti arasında Hague Antlaşması imzalandı. Hollanda tarafından yönetilen New Holland(Dutch Brazil) bölgesi tazminat karşılığnda Portekiz egemenliğine bırakıldı
1726 Alman İmparatorluğu ve Rusya, Osmanlı’ya karşı ittifaka vardılar.
1775 İrlandalı avukat, politikacı ve insan hakları savunucusu Daniel O’Connell (d. 6 Ağustos 1775 – ö. 15 Mayıs 1847) dünyaya geldi.
1806 Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu sona erdi.
1825 Bolivya, İspanyol İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazandı. 6 Ağustos, Bolivya Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır. 
1890

Dünya tarihinde Elektrikli Sandalye ile idam ilk kez Amerika Birleşik Devletlerinde gerçekleşti. Cinayetle suçlanan William Francis Kemmler, New York’ta bulunan Auburn Hapishanesi’nde infaz edildi.

1909

Necmettin Molla Bey(Kocataş) Adliye Nezaretine(Adalet Bakanlığı) ilaveten Şurayı Devlet(Danıştay) başkanlığına getirildi.

1923 Türkiye ile ABD arasında Lozan’da, “Suçluların İadesi Antlaşması” (Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Suçluların Geri Verilmesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Yardım Anlaşması)imzalandı. (Görüşmeler 29 Haziran’da başlamıştı.)

Suçluların İadesi Antlaşması- 1923- Lozan
1924 Lozan Barış Antlaşması yürürlüğe girdi. Antlaşma (Traile de Paix-Lozan), 24 Temmuz 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti adına, Dışişleri Bakanı ve Edirne Milletvekili İsmet İnönü, Sağlık ve Sosyal Yardım İşleri Bakanı ve Sinop Milletvekili Doktor Rıza Nur Bey ile Eski Bakan ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey tarafından imza edilmişti. İngiltere, Musul sorununu Halklar Cemiyetine götürmesini talep etti.
1928 Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetik Sosyalist Cumhuriyetler İttihadı arasında; iki memleket hududu üzerinde çıkabilecek hadiselerin ve ihtilâfların en iyi ve en seri surette tetkik ve hallini temin için hududda çı­kacak hadiseler ve ihtilâfların halli usulüne müteallik Ankara’da 6 Ağustos 1928 tarihinde mukavele akdedildi. Mukavelename daha sonra Türkiye ve SSCB Arasında Sınır Sorunlarının İncelenmesi ve Çözülmesi Hakkında Sözleşme ile teyit edildi.
1945 ABD tarafından Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı. Binlerce insanın ölmesine ve sakatlanmasına neden olan atom bombası, uzun yıllar boyunca kanser vakalarının görülmesine de neden oldu.
1949 İsmet İnönü: “Amerika’da ne benim, ne de kardeşlerimin bir metre arazimiz yoktur. İsviçre’de bir frank param yoktur. Memleket dışında herhangi bir bankada, herhangi bir müessesede para olarak ve Türkiye dışında herhangi bir ülkede bir dönüm arazi kıymetinde varlığım mevcut değildir.” dedi. 
1960 Sosyalist Küba, ABD ambargosuna misilleme olarak, ülkedeki tüm yabancılara malları kamu malı olmak üzere devletleştirdi.
1962

Jamaika, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı. 6 Ağustos, Jamaika Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır. 

1966 Danıştay, hak kayıplarıyla memur kadrosuna geçirilen Çorum Belediyesi temizlik işçileri lehine “yürütmeyi durdurma” kararı verdi.
1969 Alman filozof, sosyolog, müzikolog ve kompozitör, Theodor W. Adorno öldü. (Doğumu: 1903)
1969 Ankara Üniversitesi ve bağlı 8 fakültenin öğrenci örgütlerinin yöneticileri hakkında “siyasetle uğraştıkları” iddiasıyla dava açıldı.
1970 CHP Genel Sekreteri Ecevit Antalya’nın ilçelerinde konuştu: “Bu düzen, yere batası bir düzendir. Bu düzeni değiştireceğiz”.
1971 Doların karaborsa fiyatı ilk kez resmi kurun altına düştü.
1979 İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi, Politika Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Ali İhsan Özgür’ü öldürdüklerine ilişkin güçlü kanıtlar bulunduğu gerekçesiyle tutuklu bulunan MHP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanı Kazım Ayaydın ve Gürsel Baştemir’in oy çokluğuyla tahliyesine karar verdi.
1979 Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nin Nisan’da bir davada verdiği “Yasak yayın bulundurmanın suç olmadığı” yönündeki kararı onayladı. Askeri Yargıtay Başsavcılığı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararının bozulması istemiyle başvuruda bulunmuştu.
1982 Hukukçu ve eski bakanlardan Abdüssamet Ağaoğlu (1909, Bakü – 6 Ağustos 1982, İstanbul) yaşamını yitirdi.
1984 Türkiye-Irak arasında ikinci petrol boru hattı anlaşması imzalandı
1991 Sırbistan ve Hırvatistan arasında ateşkes anlaşması kabul edildi.
1991 Hukukçu, felsefeci ve İran’daki Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetiminin son başbakanı Şapur Bahtiyar, (26 Haziran 1914 – 6 Ağustos 1991) Paris’in banliyösü Suresnes’teki evinde öldürüldü.
1999 TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ve Genel Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Şemsi Denizer silahlı saldırı sonucu öldü. Denizer, 30 Kasım 1990 günü Gelik’te ilk grev gömleğini giymek suretiyle Büyük Madenci Grevi’ni fiilen başlatmıştı.
1999 Adana Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, eski Cumhurbaşkanı K.Evren ile 12 Eylül döneminin kuvvet komutanları hakkında “anayasal düzeni ortadan kaldırmak”tan TCK’nın ölüm cezasını öngören 146. ve 147. maddelerine göre dava açılması istemiyle suç duyurusunda bulundu.
2001

Nazilerin önemli komutanlarından Wilhelm Mohnke öldü. (Doğumu:15 Mart 1911) Mohnke, 2. Dünya Savaşıın ardından yargılandı ve 10 Ekim 1955 tarihine kadar hapis yattı.

2001 Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanununda değişiklik yapan 4961 sayılı Yasa 6 Ağustos 2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.
2002 Türkiye’nin ilk kadın Adalet Bakanı Prof.Dr.Aysel Çelikel görevine başladı. Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk 3 Kasım’da seçim yapılacağı için görevini devretti.
2003 Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Avrupa Birliği üyeliğine yönelik Uyum Paketi’ni onayladı.
2003 Ziya Selçuk’un başkanvekilliğini yaptığı Talim Terbiye Kurulu’nda Eğitim Araçları İnceleme Merkezi’ndeki görevlerinden “hatalı eğitim araçlarını onayladıkları” gerekçesiyle alınan Eğitim-Sen’li 167 öğretmen Ziya Selçuk ve bakanlık yetkilileri hak. suç duyurusu yaptı.
2004

Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu (TMSF) tarafından el konulan ve borçlarına karşılık ihaleye çıkarılan Uzan ailesine ait 19 otomobil satıldı. Satış 2 trilyon 184 milyar 800 milyon lira gelir getirdi.

2004 Suriye’nin en uzun süre cezaevinde kalan siyasi tutuklusu özgürlüğüne kavuştu. Yasadışı Arap Komünist Organizasyonu üyesi İmad Şiha, 1975’den beri cezaevindeydi.
2006 Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi Feleknaz Uca, Türkiye’nin AB sürecinde Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne uygun hareket etmesi gerektiğini söyledi
2007 Uluslararası Hukuk Felsefesi ve Sosyal Felsefe Birliğinin(IVR) 23. Dünya Kongresi 1-6 Ağustos 2007 tarihlerinde Krakow’da düzenlendi. “Hukuk Felsefesi Eğitiminde Alternatif Yöntemler ve Hukuk Eğitiminde Hukuk Felsefesinin Önemi” konulu çalıştaydaki bildiriler HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi‘nin 18. sayısında yayınlandı.
2007 Rusya, Afganistan’ın Sovyet döneminden kalma borcunun yüzde 90’ını (10 milyar dolar) sildi.
2007 Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 60. Hükümetini kurmak üzere görevlendirildi.
2009 Rusya Başbakanı Putin, İtalya Başbakanı Berlusconi ve Başbakan Erdoğan Ankara’da bir araya geldi. Erdoğan, Putin ve Berlusconi yaklaşık 1.5 saat üçlü bir zirve yaptı. Türkiye ve Rusya arasında 20 imza atıldı.
2015 Brüksel’de Kongra Gel Eş Başkanları ile görüşen Selahattin Demirtaş, PKK’nin Şubat 2015’deki Dolmabahçe Mutabakatı çerçevesinde silah bırakmaya hazır olduğunu belirterek, uluslararası gözlemci heyeti, Öcalan ile görüşmelerin başlaması ve Öcalan için ”Mandela Modeli”ni önerdi.
2017

Hukukçu ve Fransız politikacı Nicole Bricq, Poitiers’de merdivenden düşerek öldü. (Doğumu: 10 Haziran 1947, La Rochefoucauld, Charente) Bricq, Bordeaux IV-Montesquieu Üniversitesi’nde Özel Hukuk eğitimi aldı. 1980’li yılların başında Sosyalist Parti Paris yöneticisi oldu. 1997’de Seine-et-Marne milletvekili seçildi. 2004 ve 2011 senato seçimlerinde Seine-et-Marne senatörü oldu. Çevre, Sürdürülebilir Kalkınma ve Enerji Bakanlığı ile Dış Ticaret Bakanlığı yaptı.

2018 Suudi Arabistan, Kanada’nın Riyad büyükelçisi Dennis Horak’ı, 6 Ağustos 2018’de istenmeyen kişi ilan etti. Büyükelçinin, içişlerine müdahalede bulunduğu gerekçe gösterildi. Ayrıca ülkeyi terk etmesi için 24 saat süre verildi.
2019 Hindistanlı kadın hukukçu, politikacı ve bakan Sushma Swaraj, Yeni Delhi’de öldü. (Doğumu: 14 Şubat 1952)
2024 Niğde Belediyesi hayvan bakımevindeki köpeklerin enjeksiyon yöntemiyle ‘uyutularak’ toplu mezarlara gömüldüğü öne sürüldü. Ankara Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, savcılığa suç duyurusu yapıldığını açıkladı.
2025 İran, İsrail dış istihbarat servisi Mossad’a gizli bilgi aktardığı gerekçesiyle nükleer bilim insanı Roozbeh Vadi’yi Tahran’daki Evin Cezaevi’nde asarak idam etti. Vadi’nin Viyana’da Mossad ajanlarıyla görüştüğü ve bir başka bilim insanının ölümüne yol açan bilgileri sızdırdığı iddia edildi. İran, son iki haftada benzer suçlamalarla üç kişiyi daha idam etti.
2025 28 Temmuz 2022’de yaşamını yitiren İlhan İrem’in tüm mirasını eşi Hansu İrem’e bırakma kararını açıkladığı vasiyetnamesi mahkemece iptal edildi. İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada, İrem’in 2019 ve 2020 yıllarında e-posta ile hazırladığı belgelerin vasiyetname niteliği taşımadığı sonucuna varıldı. Hansu İrem ise bu karara itiraz ederek, dosyayı İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’ne (İstinaf) taşıdı.
2025
  • Yunanistan, düzensiz göçle mücadele kapsamında Türkiye ile olan kara sınırını oluşturan Meriç Nehri boyunca uzanan sınır çitini 5 kilometre daha uzatma kararı aldı.
  • Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Türkiye gençlik delegesi Enes Hocaoğulları, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda gözaltına alındıktan sonra savcılıkça tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi ve çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Hindistanlı kadın hukukçu, politikacı ve bakan Sushma Swaraj

6 Ağustos – Hukuk Takvimi

Yargı Bağımsızlığı ve Toplumsal Barış

0

Yargı Bağımsızlığı ve Toplumsal Barış / Av. Dr. Başar Yaltı 

Hukukun ve adaletin terazisi yargıdır. Bakkaldan bir kilo elma satın aldığımız zaman, kefeye konulan ağırlık biriminin bir kilo olup olmadığından ve terazinin doğru tartıp tartmadığından emin olmak isteriz. Alış veriş yapanlarda, bu iki konuda genel bir güven duygusu önsel olarak vardır. Çünkü hem ölçü birimi olarak konulan bir kilogramlık ağırlığın bir kilo olduğu denetlenmiş ve onaylanmıştır, hem de terazinin doğru tarttığı denenmiş, sınanmış ve mühürlenmiştir. Bu iki kabule karşın tartı işlemi doğru sonuç vermiyorsa, o zaman işe satıcının hilesi karışmış demektir ki, bu davranışın karşılığında da ceza yaptırımı uygulanır.
Yargı – terazi analojisinde; kefeye konan ağırlık birimi yerine pozitif hukuk kurallarını, varlık olarak terazi yerine yargı sistemini, teraziyi kullanan satıcı yerine de mahkeme ve yargıçları koyabiliriz. Terazinin doğru tartması için, sağlam bir terazi, doğru tartı birimi ve dürüst bir satıcıya gereksinim olduğu gibi, adil bir yargılama için de, doğru kural, iyi işleyen bir yargılama süreci ve dürüst yargıçlara gereksinim vardır. Yine terazi örneğinde olduğu gibi, doğru tartı ancak, ölçü birimi olan ağırlıklara ve terazinin sistemine dışarıdan karışmaların olmaması halinde gerçekleştirilebilir. Örneğin kefenin birisine dokunulması tartıyı bozar.
Terazinin doğruyu tartmaması halinde, satıcı dürüst olsa bile (!) dürüst bir tartıdan söz edilemeyeceği gibi, yargılama sistemine dışarıdan yapılan karışmalarda da yargılamanın dengesi ister istemez bozulur ve verilen karar adil olmaz. Bu süreçte, yargıç dürüst olsa bile, şu ya da bu yönde etkileneceğinden adil bir yargı sonucu elde edilemez.
Toplumsal barışın sürdürülmesi, hukukun uygulanması ve sonuçta adaletin sağlanmasıyla mümkündür.
Toplumsal tarih bunu bize böyle öğretmektedir. Hukukun tam ve doğru bir biçimde uygulanmasının güvencesi ve egemenliğin tek elde toplanmasının ortaya çıkarabileceği adaletsizlikler bakımından, insanlığın geldiği bir aşama olarak, güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir. Kural koyanın, kuralı uygulayanın ve kurala uymamanın sonuçlarını denetleyenin ayrı organlar halinde örgütlenmesi; yasama, yürütme ve yargının ortaya çıkması bundandır. Bu üç organ, toplumsal hukuk düzeninin varlığını sağlar ve işlev olarak birbirlerinin hem nedenini, hem sonucunu oluştururlar. Bu üç organ aynı zamanda birbirinin güvencesidir. Ancak, organlar birbirleriyle ilgili ve ilişkili olmalarına karşın, birbirlerinden özerktirler.
Özerklik (bağımsızlık) özellikle yargı organı bakımından bir zorunluluktur. Aksi taktirde, teraziye dokunmak hangi sonucu doğuruyorsa, yani işin içine hile karışmış oluyorsa, yargı bağımsızlığına aldırışsız davranmak, yargılamanın içine hile katmak sonucunu doğurur. Bunu başka türlü düşünmek mümkün ve olası değildir. Çünkü hukuk sosyal olgu olarak karşımıza çatışma biçiminde çıkar. Yargının görevi, ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve çatışmaları çözmektir.
Bir anlaşmazlığın tarafı olan kişiler yargılama sürecinde; Kuralların hukuka, hakkaniyete uygun olduğundan, Doğru kuralın kendilerine uygulandığından, Yargılamanın doğru yapıldığından emin olmak isterler. Bu konularda güven duygusunu yitirmiş kişilerin, tartısına hile katan bakkaldan alış verişi kesmeleri gibi, devlet düzenine olan inanç ve güven duyguları zaman içinde eriyip yok olabilir. Bu ise toplumsal barışı dinamitlemek anlamındadır. Böyle bir sonucun ortaya çıkmaması için, yargı organının bağımsızlığı sorunu, demokratik bir hukuk devletinde, toplumsal düzenle doğrudan ilgili bir sorun olarak algılanır. Dolayısıyla, yargının bağımsızlığı, sadece yargı organının bir talebi olmakla kalmaz, yasama ve yürütme organlarının bu bağımsızlığı yaratmak ve sürdürmesini sağlamak anlamında görevleri haline gelir. Bu genel girişten sonra, yargı konusunda günümüzde türlü biçimlerde ortaya çıkan gerilimleri değerlendirdiğimizde, mevcut siyasal iktidarın, “teraziye hile katma” günahını, yargıya dokunmaya kalkarak işlediğini açıkça söyleyebiliriz. Takiyesi sırıtır biçimde ortaya konulan bu tutuma karşı, yargıyı oluşturan yargıçlar yanında, kurum olarak barolar ve tüm avukatların başı dik, ödünsüz bir duruş sergilemesi gerekmektedir.
Bu aşamada hiçbir hukukçunun ve hukuk kurumunun aldırışsız, pısırık ve çekingen davranma lüksü yoktur.
Gün o gün ki, elinde terazi tutan adaletin simgesi kadının gözbağını açarak, terazinin dengesini bozmaya kalkanlara hadlerini bildirmesi gerekiyor.
23.03.2007 tarihinde https://www.basaryalti.av.tr adresinde yayınlanmıştır.

Duruşmaya Katılma Hakkı

0

Duruşmaya Katılma Hakkı / Yargıç Hilmi Şeker 

Özet:

Açık yargılanma, yargının demokratik denetimini sağlayan, duruşma hakkının toplumun gözü kulağı önünde tam, etkin ve verimli olarak gerçekleştirilmesine olanak sağlayan kadim buluştur. Işığın kovulduğu bir ortamda gerçekleşecek duruşmanın yaratacağı risklerle mücadele etmek, bu buluşu motive eden güncel ve sürdürülebilir gerekçelerdir. Duruşma hakkı, açık yargılanma hakkının türevi, altsoyudur. Eşitlik ve çelişmeli yargılanma ilkesini motive eden öncü ve önceldir. Yargılamaya etkin katılarak sunum, argüman ve temellere yaslanarak karşı tezi çürütme ve onunla baş edebilmek, duruşma hakkının geliştirdiği özellik ve meziyetlerle mümkündür. Güncellenmiş duruşma hakkı, duruşmalara öylesine katılmayı değil, davayı sürdürme, katılma ve izleme ve etkili şekilde dahil olmayı gerektirmektedir. Etkili katılma, duruşmaya davet edilmeksizin tahakkuk edemez. Sistem, davetin hem bilgilendirmeyi hem de bildirmeyi başaracak debi ve nitelikte olmasını arzulamaktadır. Bilgilendirme ve bildirme hakkının alternatif yöntemlerle istisnaya uğraması benimsenmekle birlikte, hak ihlallerinin özel bir çaba ile risk olmaktan çıkarılması da önerilmektedir. Duruşma hakkından feragatin adil yargılanma hakkı üzerindeki baskısı, yargıcı sahici feragat iradesini açığa çıkarmaya zorlamaktadır. Duruşma hakkının, istismar edilmesi veya diğer haklarla çelişmesi halinde kısıtlanmasına olanak sağlayan sistem, hak ihlali halinde adil yargılama hakkını riske eden işlemlerin yenilenmesini sıcak karşılamaktadır. Hakkın geliştirdiği özellikleri bir çok örnek üzerinden anlamaya çalışan deneme, açık yargılanma hakkına eşlik eden ölçüt ve ölçülerle okuyucuyu buluşturmayı dert edinir. Dahası duruşma ve savunma hakkının öngörülebilir usuller çerçevesinde gerçekleştirilmesine bir çok tecrübe üzerinden yaptığı okumalarla, Sözleşme ve pratiğinin aleni yargılanma hakkına ilişkin yaklaşımını belirleyerek, bu alana asgari bir katkı sunmayı amaçlar

Hilmi Şeker

Duruşmaya Katılma Hakkı

Açık yargılanma, yargının demokratik denetimini sağlayan, duruşma hakkının toplumun gözü kulağı önünde tam, etkin ve verimli olarak gerçekleştirilmesine olanak sağlayan kadim buluştur. Işığın kovulduğu bir ortamda gerçekleşecek duruşmanın yaratacağı risklerle mücadele etmek, bu buluşu motive eden güncel ve sürdürülebilir gerekçelerdir. Duruşma hakkı, açık yargılanma hakkının türevi, altsoyudur. Eşitlik ve çelişmeli yargılanma ilkesini motive eden öncü ve önceldir. Yargılamaya etkin katılarak sunum, argüman ve temellere yaslanarak karşı tezi çürütme ve onunla baş edebilmek, duruşma hakkının geliştirdiği özellik ve meziyetlerle mümkündür. Güncellenmiş duruşma hakkı, duruşmalara öylesine katılmayı değil, davayı sürdürme, katılma ve izleme ve etkili şekilde dahil olmayı gerektirmektedir. Etkili katılma, duruşmaya davet edilmeksizin tahakkuk edemez. Sistem, davetin hem bilgilendirmeyi hem de bildirmeyi başaracak debi ve nitelikte olmasını arzulamaktadır. Bilgilendirme ve bildirme hakkının alternatif yöntemlerle istisnaya uğraması benimsenmekle birlikte, hak ihlallerinin özel bir çaba ile risk olmaktan çıkarılması da önerilmektedir.

Duruşma hakkından feragatin adil yargılanma hakkı üzerindeki baskısı, yargıcı sahici feragat iradesini açığa çıkarmaya zorlamaktadır. Duruşma hakkının, istismar edilmesi veya diğer haklarla çelişmesi halinde kısıtlanmasına olanak sağlayan sistem, hak ihlali halinde adil yargılama hakkını riske eden işlemlerin yenilenmesini sıcak karşılamaktadır. Hakkın geliştirdiği özellikleri bir çok örnek üzerinden anlamaya çalışan deneme, açık yargılanma hakkına eşlik eden ölçüt ve ölçülerle okuyucuyu buluşturmayı dert edinir. Dahası duruşma ve savunma hakkının öngörülebilir usuller çerçevesinde gerçekleştirilmesine bir çok tecrübe üzerinden yaptığı okumalarla, Sözleşme ve pratiğinin aleni yargılanma hakkına ilişkin yaklaşımını belirleyerek, bu alana asgari bir katkı sunmayı amaçlar.

6. madde açıkça belirtilmese de duruşmalı yargılanma 6/1 maddede yer alan temel ilkelerden biridir.

Duruşma hakkı, yargı yönetiminin demokratik denetimine, yargı ve ilgililerin yargılamaya iştirakine, yargılamaya söz, jest ve mimiklerle etkin ve verimli olarak katılmalarına imkan veren çok işlevli buluştur. Kişinin yazgısını belirleyen bir hükmün oluşturulma sürecine katılma, kendisi için çok önemli olan bir davayı izlemekte açık menfaatinin kabulü gerekir. Bireyin duruşma hakkı, kaynağını Sözleşme’ nin 6/3- (d), (e) maddelerinden alır . Hakkaniyete uygun yargılamanın ima yoluyla ürettiği bu hak, saydamlığa katkı vermekten başka 6/3 deki sayılan güvencelerin gerçekleşmesini temine odaklanır.

Aleni yargılanma hakkı iki unsurdan oluşur. Bunlardan ilki yargılamayı toplum, kamu ve bunlar adına görev yapan kişi ve kuruluşların gözü kulağı önünde gerçekleştirerek, kamuoyunun denetiminden uzak kalmaktan kaynaklanan riskleri ortadan kaldıran açıklık, ikincisi yazılı usulle yetinmeyip yargılamayı duruşmalı olarak gerçekleştirilmesini sağlayan duruşma hakkından oluşur.

Duruşma hakkı, sadece 6/1 deki güvenceleri korumak ve işlerliğini sağlamakla yetinmemekte, yargının demokratik denetimini sağlayarak, gizlilikten kaynaklanan, karanlıktan beslenen hukuka aykırılıklarla mücadeleyi de hedeflemektedir. Duruşma hakkını, başat karakterinden hareketle, açık yargılamanın hedeflerini gerçekleştirmeye odaklanan misyon, veya 6/3/ c, d, e deki güvenceleri temine özgülenen garantör ve çelişmeli yargılanma hakkının uzantısı olarak betimlemek mümkündür.

Duruşmada hazır bulunma hakkı, aynı zamanda duruşmaya etkili katılma ve çelişmeli yargılanma hakkının parçasıdır. Duruşmada hazır bulunma hakkından söz edilebilmesi için, her şeyden evvel duruşmaya muhtaç, bir yargılamanın varlığı gerekir. Duruşma ihtiyacının hasıl olmadığı, duruşma ile temine edilen amaca alternatif yöntemlerle erişilmesi, duruşmanın yargılamaya hizmet etmekten çıkması veya esasa etkili olmadığı hallerde duruşmada hazır bulunma hakkının doğduğundan veya işlerliğinden söz edilemez. Duruşmada hazır bulunma hakkı, etkili katılma hakkının önceli, sözel yargılamanın öncüsüdür.

Duruşma gerektiren dava türlerini, kişilik özellikleri ve hayat tarzının kararı doğrudan etkilediği ve başvurucunun tutumunun dikkate alındığı davalar şeklinde örneklemek mümkündür. Duruşma gerektiren dava türleri yasa veya pratik menşeli olabilir. Yargılaması duruşma yapılmasına bağlı olan davalarda, ister yasa ister uygulamadan kaynaklı olsun, duruşmada hazır bulunma hakkı istisnaya uğratılamaz. Yargılamanın evrak üzerinde yapılması takdire bırakılmış ise, duruşma ihtiyacını, gerçeklik yargısının özellik ve gereksinimleri tayin ve tespit eder.

Duruşma ihtiyacını kanıtlama ödevi, duruşma talebinde sebat eden taraftadır.

Duruşmanın gereksinim olduğunu öne süren taraf, gereksinimi doğuran meşru nedenler ile duruşma yapılmaması halinde adil yargılanma hakkının kayıpları konusunda mahkemeyi ikna etmekle ödevlidir.

Yargılamanın duruşmalı olarak icrasına hükmedildiği takdirde, tarafların usulüne uygun olarak yargılamaya davet edilmesi kaçınılmazdır. Usulüne uygun çağrı, optimum bilgilendirme ile yetinmemeli, aynı zamanda güvenilir, gerçek ve doğru bir bildirimi de hedeflemelidir. Duruşma hakkının bu ve benzeri davalarda vekil aracılığıyla kullanılması , hakkın kullanılması ve ihlalle mücadele için yeterlidir.

Meşru ilgilinin adil şekilde yargılandığından söz edilebilmesi, yargılamaya doğrudan, etkin ve verimli olarak katılmasına bağlıdır.

Hükmün etki ve sonuçları ile duruşma hakkı arasında doğrudan, yaygın ve yoğun bir ilişki vardır. Kişinin inşasına katılmaktan mahrum bırakıldığı, yargılama sürecinden dışlandığı, yıldırıldığı, çekinmeye zorlandığı yargılama sonucu vücuda gelen bir hükme sadık kalması beklenmemelidir. Doğrudanlık, yüzyüzelik ve yoğunluk ilkeleriyle temin edilmek istenen maksat, ilgilinin, açık yargılamaya etkin katılmasını sağlamak, hükmü ondan etkilenen öznelerle birlikte ve ortaklaşa olarak inşasını güvenceye almaktır.

İlgili salt duruşmada bulunma hakkına sahip değil, aynı zamanda yargılamayı izleyip, takip etme ve yargılamaya etkili olarak katılma hakkına sahiptir. Katılma, izleme, takip etme ve etkili olmaklığı duruşma hakkını vücuda getiren ve sürdürülebilir kılan bileşenler olarak tanımlamak olasıdır. Etkin katılma: bireyin duruşmalara tam, aktif, verimli ve sürdürülebilir şekilde iştiraki için usuli tüm güvencelerin sağlayan bir sistemin vücuda getirilmesi ve kurumsallaştırılmasıyla mümkün olur. İzleme, katılma, takip ve etkililiği kısıtlayan veya ortadan kaldıran her eylem, işlem ve kararla mücadele etmek, duruşma hakkının korunması ve etkinliğinin artırılması manasına gelir.

Yargıç, tarafların yargılamayı elverişli araçlarla izlemeleri, takip etmeleri, yargılamaya katılmaları ve etkili olabilmeleri için duruşma salonunu elverişli hale getirmek ve elverişliliği sürdürülebilir kılmak için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.

Sanığı korkutacak ritüel, izlemeyi güçleştirecek ve dikkati dağıtacak atmosfer, iletişimi önleyecek konuşlanma, teşhiri tetikleyen ortam, görüş, konuşma ve iletişimi tamamen veya kısmen kesen sevk ve idare, vekille iletişimi koparan bir oturma düzeni, duruşma hakkını kısıtlayan davranış biçimleri olarak kabul görmektedir.

Usuli belirsizlik, taraf vekilinin dinlenmeden önce saatlerce bekletilmesi, argümanların dikkate alınıp değerlendirilmesindeki eşitsizlik, delillerin taraflardan özellikle saklanması, dosya ve diğer bilgi belgelere kamu yararı bahanesiyle erişimin engellenmesi duruşma hakkını istismar eden, hükümden düşüren, eşitsizliği ve çelişmeyi kısıtlayan diğer engeller olarak kabul edilmektedir.

Anılan örnekler, duruşma hakkının fiziki, yapısal ve işlerlik gibi bir çok engelden arınması ile yetinmemekte, eşit ve özgür bir yargılama iklimi ile taraf konforunun sağlanmasını temine odaklanmaktadır.

Güncel duruşma anlayışı, zor zamanlardan kalma yargılama yöntem, araç, aygıt ve mekanizmaları arşive göndermekte, duruşma salonu ile yargı otoritesini ceberut olarak sunan yargılama ve celselere son vermektedir.

Kabuk değiştiren duruşma hakkı; inceltilmiş psikolojik ve fiziki şiddetle özdeşleşen ve onu çağrıştıran ve ima eden pratikleri deşifre ederek, tedavülü yasak ihlal biçimleri olarak damgalamaktadır.

Kişinin hadleri zorlayan eşiklerle mahkemeye erişimine engel olmak, davasını yürütmesini karmaşık ve meşru olmayan araç ve yöntemlerle engellemek, yanıt hakkını keyfi olarak kısıtlamak, yargılamayı monoloğa indirgemek, mali ve ekonomik yüklerle tarafları çekinik kalmaya veya çekilmeye zorlamak, görülmekte olan davada yasama yoluyla müdahale eşitlik ve çelişmeli yargılama ilkeleri üzerinden sisteme sızan ve duruşma hakkını kemiren meşhur ve maruf örneklerdir.

Etkin katılımın önceliği, ilgilinin usulüne uygun, öngörülebilir yöntem ve araçlarla duruşmalara davet edilmesidir.

Kişinin duruşmaya çağrılması, gerekli ancak yeterli değildir. Etkinlik, savunmanın adaletin selametine hizmet edecek şekilde güvenceye alınmasını, duruşma günü ile tebligat arasında duruşmaya en iyi şekilde hazırlanmayı mümkün kılacak sürenin varlığını gerektirir. Duruşma sözel savunmaya alan yaratmayı ve sözle hükmün inşa edilmesini amaçlar. Savunmaya umarlarını karşılayan zaman ve olanaklar tanınmadığı sürece yararlı ve etkili olamaz.

Yargıç duruşma hakkının tam, etkin ve verimli olarak kullanılmasını sağlamak, keyfiliği önlemekle için optimum önlemler almak ve geliştirmekle mükelleftir. Hakkın hukuk yargılamasında uygulanması görecelidir. Medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin davalarda kişinin özellikleri, yaşam biçimi ile kişisel davranışlarının hükmün oluşumuna katkı sağladığı hallerde, duruşma hakkı ihtiyaca dönüşür. İhtiyacın irtifa kazanması, duruşma hakkını göreceli olmaktan çıkararak, mutlak hale dönüştürür. Nafaka davaları kişisel ilişki, kişi şöhretinin korunması ve tanık dinlenmesi gibi davalarda duruşmada bulunma hakkı optimum seviyeye erişir.

Kendini savunma, sunum yapma ve çelişmeli yargılama ilkesini hayata geçirme, delillerin sınama duruşma hakkının kapsamını oluşturan etkinliklerin bir kısmıdır.

Adil muhakeme genel olarak, ilgilinin bir mahkeme nezdinde davasını etkin, [verimli ve tam] olarak sunma gibi genel bir hakkı temin eder. Duruşmaya katılma hakkı, ilgilinin duruşmaya katılma, aleyhindeki dava, sunum ve kanıtlara karşı koyma, onları çürütmesine imkan tanır. Hakkın kullanılmasından söz edilebilmesi için, yargılamanın duruşmaya gereksinim duyması gerekir.

İlk derece yargısının, duruşma hakkına saygı duyması, istisnalar hariç bu hakkı işler kılacak önlemler alması ve yaşam alanını genişletmesi ve hakkın kullanımını kolaylaştırması zorunludur. Belirleyici olan gerçeklik yargısının duruşmaya olan ihtiyacının gözetilmesidir.

Duruşma hakkı, meşru ilgiliye gerçeklik yargısına katılarak, eşit ve özgür şekilde hükmün yazgısını belirleme olanağı tanır.

Gerçeklik yargısı; kuşkunun belli araç, yöntem ve proseslerle tartışılması, tarafların dayandığı argümanların gerçek ve doğruluğunun sınanmasını hedefler. Yargılamanın kalbi burada atar. Hükümden etkilenenlere her şeyi tartışma ve çürütme olanağı tanınmadan hüküm kurulması mümkün değildir. Tarafların beklentilerine yanıt vermek, öngörülebilir bir usulle yargılanma ve sürprizlerden olabildiğince korunmalarıyla mümkündür. Katılım hakkından yoksun bırakılarak, oluşturulan bir hükmün etkileyici, saygın, verimli ve bağlayıcı olması beklenemez. Hukuki tanı yargısı, taraflardan ayrık ve onlarsız gerçekleşebilirken, gerçeklik yargısı taraflarla diyalog kurulmadan ve yargı diyalektiğine katılmaları sağlanmadan gerçekleşemez. Yargısal bir diyalog ve diyalektik konuşacak ve tartışacak, çürütecek, karşı koyacak ve direnecek özne ve seslere gereksinim duyar.

Kural duruşma hakkının gerçeklik yargısını yapan mahkeme nezdinde kullanılmasıdır. AİHM’ e göre, ilk ve tek dereceli bir mahkeme önünde görülen bir davada duruşma (oral hearing) yapılması gerekebilir. Gerçeklik yargısının ihtiyaç duyduğu duruşma hakkının, ilk derece yargı yerinde kullanılmamış olması halinde, ardışık dereceli mahkeme nezdinde kullanılarak telafi ve ikmal edilmesi mümkündür. Sistem sübut yargısını ilk derece mahkemelerine bırakır. Ancak bu ardışık ara ve son derce yargı yerlerinin duruşma yapmayacakları anlamına gelmez. Bu adli politik bir tercih olmakla birlikte, ara mahkemelerin karma karakteri, hakkın yaşayacağı risk ve kaygıları minimize eder. Bir bütün olarak bakıldığında, gerçeklik yargısına duyulan ihtiyacın, sonraki aşamalarda herhangi bir şekilde ikame edilmesi ihlal riskini önlemektedir. Duruşma noksanının telafi edilebilmesi herşeyden evvel ardışık mahkemenin gerçeklik yargısı yapma yetkisine sahip olmasına bağlıdır. Yargı şeması içinde yer alan herhangi bir yargı otoritesinin, başvurucunun katılımını sağlayacak şekilde duruşma hakkını tanıması, duruşma yapması ihlali hükümden düşürecektir. İkame eden yargı otoritelerinin duruşma hakkına işlerlik sağlamaları istisnai ve telafi edici mahiyettedir. Anılan imkanın devre dışı bırakılması, kısıtlanması ve etkisiz kılınması duruşma hakkının ihlali olarak nitelendirilmiştir.

Yargı sistemimiz, istinaf mahkemesine göreceli gerçeklik yargısı yapma imkanı verir. İlk yargı yerinde teğet geçilen duruşma hakkının, Bölge Adliye Mahkemesi nezdinde kullanılma olasılığı vardır. Bu olanak ihlal kaygısı ile baş edebilecek debidedir. Yargıtay’ın görevinin gerekçe ve hukuki denetimle sınırlılığı ya da gerçeklik yargısı yapma yasağı, kendisinden önceki derece mahkemelerinin duruşma hakkını çiğneyen uygulamalarını tarafları dinleyerek aşmasını önlemektedir. Bu hukuki tanı yargısı üzerinden geçiştirilecek bir hukuka aykırılık ise ihlalin Yargıtay denetimi sırasında aşılması olasılık dahilindedir. Yargıtay denetimi sınırlı da olsa duruşmalı yapılabilmektedir. Mürafa olarak adlandırılan bu katılım biçimi, işlevini tarafları dinleyerek gerçekleştirse de bu dinlenilme veya duruşma türevinin münhasır ve kısıtlı olması, gerçeklik yargısını tartışma dışı bırakması beklentilerin karşılamasını güçleştirir. Hukukilik denetiminin duruşmaya tanıdığı göreceli olanağın, duruşma hakkına bel bağlayan bir sistemi ikna etmesi ve doyurması mümkün değildir. Dolayısıyla bu aşamadaki sınırlı, dar ve göreceli yedeklerle, hak ihlalinin kati şekilde giderilme potansiyeline sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. AİHM, K./İsviçre tecrübesine münhasır olarak, sözlü duruşmanın temyiz aşamasında gerekli olmadığına hükmetmiştir.

Başvurucunun temyiz duruşmasında hazır bulunma hakkı görecelidir. AİHM, istinaf yahut temyiz yargısının salt hukuki denetime özgülenmesi veya başvurucunun geçerli istinaf veya temyiz nedeni göstermemesi halinde bu merciler önünde, ilgilinin de katılacağı açık bir duruşmayı gerekli görmemiştir. AHİM, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıklarda, hukukilik denetiminin yanı sıra, maddi olayı bütün yönleriyle değerlendirme yetkisine sahip duruşma yapan bir üst yargı yeri olmadığı sürece ilk derece yargı yerindeki duruşmanın zorunlu olamayacağı kanaatindedir. Gerçeklik yargısı yapmayan üst dereceli mahkemeden duruşma talep edilemez. Böyle bir talebin reddi ihlal olarak betimlenemez. Kanun yolunun salt hukuki denetime özgülenmesi veya başvuru sahibinin geçerli gerekçelere dayanarak kanun yoluna müracaat etmemesi, duruşma hakkını hükümden düşürür. Buradan bakıldığında başvurucunun, gerçeklik yargısı yapmayan veya bunu tartışmayan bir kanun yolu merciine başvurarak duruşma talep etmesi mümkün olmadığı gibi, geçerli temyiz nedeni olmayan ya da kanun yolu için öne sürülen gerekçelerin yasal ve meşru olmaması, kanun yolu başvurusunu duruşmalı yapılma isteğinin reddini gerektirecektir. Dizgelerin kanun yolu eşiğini belli koşulların varlığına bağlayacakları gibi, görülebilirliği belli hukuki hatalarla sınırlamaları olasıdır. Böyle bir ihtimalde ilkin yapılması gereken, eşiğin belirlediği standartlarla uyumlu bir talebin varlığıdır. Talebin asgari standartlarla uyumsuzluğu halinde, temyiz talebinin kabulü mümkün olmayacaktır. Hukuka aykırılığın belirlenen tip veya kanuni modelle uyumsuzluğu, kanun yolu talebinin uyumsuz gerekçelerden dolayı usulden reddini gerektirir. Kanuni gerekçelere istinat etmeyen kanun yolu isteği reddedileceğinden, duruşma talebi temelini kendiliğinden yitirecektir. Bu durumda duruşma hakkının ihlalinden söz etmek mümkün olmaz.

Temyizin gerçeklik yargısı yapması halinde, duruşma hakkı gerekli olabilmektedir. AHİM bu takdirde hazır bulunma hakkının işlerliğini bazı kriterlerle uyumluluğuna bağlar. Mahkeme bu gibi hallerde, öncelikle, talebin reddiyle birlikte neyin yitirilebileceğini ve temyiz mahkemesinin esasa ilişkin hükmü kurarken, tarafların dinlenilmesine gerek duyup duymadığını göz önünde bulundurur. Temyiz hakkının olmadığı veya hükmün kesin olduğu hallerde duruşma ihtiyacı en yüksek seviyeye ulaşır. İlk derece mahkemesi önünde duruşma yapılan veya duruşma hakkından feragat edilen durumlarda temyiz aşamasında duruşma zorunluluğu ortadan kalkar. Temyiz sadece hukuki sebeplerin incelenebileceği bir yol olarak öngörülmüşse, duruşma yapılması kaideten gerekli olmaktan çıkar. Özellikle başvurucunun ifade vermek istemesi ya da mahkemeye yardımcı olmak istediği durumlarla delillerin, veya beyanların gerçek ve doğruluğunun sınanmasının ihtiyaca dönüşmesi hali duruşma gereksinimini tayininde ölçüt olarak kabul görmektedir.

Riskli olan, ilk ve tek derece yargısının duruşmayı yoksayan pratiğidir. İlk ve tek yargılama aşamasından önce, herhangi bir şekilde duruşma yapılmaması, duruşmanın gerçeklik yargısı ve hukuki tanı muhakemesi açısından önemli ve vazgeçilmez hale gelmesi durumunda, duruşma yapılmaması ihlal nedeni olabilir. Mahkemenin verdiği kararların kesin olması halinde, duruşma hakkının çiğnenme olasılığı yüksektir. Kesin kararların, istisnai yolla denetlenme ihtimalleri olsa da sistemin alternatif veya yedeklerle duruşmalı denetime imkan vermemesi, kesin hüküm yargısını veya kesin kararları her zamankinden daha özenli ve dikkatli olmaya icbar eder.

AİHM, hükümden sonra duruşma imkanı tanınmasını, hakkı telafi eden, eski hale getiren olanak olarak telakki eder. Yargılama öncesi şu veya bu şekilde yanların dinlenmiş olması hakkın yerine getirilmesi olarak kabul edilemez. Tedbir duruşması veya evrak üzerinde ön incelemeyi, bu hakkın kullanılması ile özdeş kabul etmek yanılgıdır. Mahkeme, üye devletlerin maliyeti düşürme, zamanla baş etme, emek, mesai ve sair uzatıcı ve istismar edici amillerle mücadele kapsamında, duruşma hakkını kısıtlama veya hakkı meşru nedenlerle sınırlama yetkisini kabul etmektedir. Risklerin bahane edilerek, istisnaların geniş yorumlanarak duruşma hakkının ortadan kaldırması reddedilmektedir.

Duruşma eşiğini yüksek tutan sistemlerin, bu eşiğin aşılması için çeşitli ölçüt ve ölçüler kullandığı bilinmektedir. Özellikle usul ekonomisi ya da makul sürede yargılama ile duruşma hakkı arasındaki dengenin korunma ihtiyacı, yargıcı duruşma hakkından ödün vermeye zorlamaktadır. Duruşma hakkına geri adım attıran ve onun inadını kıran bu edenlerin başını, başvurucunun duruşma talep hakkından vazgeçmesidir. Davanın özelliğinden neşet eden nedenlere yaslanarak evrak üzerinde incelemeyle yetinmek mümkündür.

Talep halinde evrak üzerindeki yargılamanın, duruşmalı yargılamaya tahvili takdir marjı kapsamındadır. Ancak böyle bir olasılıkta öngörülebilir usule tabi olma hakkın ihlal edilmemesi için, ara kararının makul gerekçelerle temellendirilmesi ve tarafların bu sürprizden güvenli şekilde haberdar edilmeleri zorunludur.

Talebin dikkate alınıp değerlendirilmesi ve karara bağlanmasında gerekçe ve dayanakların aldığı rolün önemi tartışmasızdır. İlk derece yargı yerinde, duruşma yapılmamasını haklı gösterecek istisnai sebeplerin varlığı zorunludur. Mahkemenin neden duruşma yapılmadığı konusunda kabul edilebilir açıklama yapmaması dikkate şayandır. İlk derece yargı yerinde duruşma yapılmamakla birlikte, ikinci seviye yargı yerinde duruşmalı yargılama isteğinin reddini haklı çıkaracak istisnai gerekçelerin izahtan vareste tutulması ihlal olarak kabul görür. Dava öncesi idari kurullar nezdindeki dinlenme talebinin duruşma hakkını ikame eden bir süreç olarak değerlendirilmez. Teknik manada bir duruşmadan söz edilebilmesi için, yargılayanın sahici yargı otoritesi olması gerekir, idari kurulların bu bağlamda yaptıkları tahkikatın açık yargılama olarak telakki edilmesi olanaksızdır. En azından kuşkuludur. Yargı otoritelerinin nezaret etmediği, sevk ve idare etmediği süreçteki dinlenilme, sözlü sunumlarla diyalogları duruşma hakkına katkı sunan usuli işlemler olarak değerlendirilemez.

Duruşma hakkının organizasyon eksikliği, alt yapı noksanı ve sair yetersizlik gibi nedenlerle kısmaya kalkışmak, ülkemiz açısından kabul edilebilir bir mazeret değildir.

AHİM, dava yükü ve makul süre gibi parametre ve kaygılardan hareketle kanun yolu mercileri tarafından duruşma yapılmamasını kabul edilebilir bir özür olarak benimser. Buna rağmen kanun yolu otoritelerinin ilk derece yargısının duruşma yapmamasından kaynaklı ihlalleri gidermeleri olanaklıdır.

AİHM, ilk derece ve ardılı mahkemelerde, başvurucuya sözlü sunum yapma, iddia ve savunmasını dilediğince dillendirme olanağının tanınmış olmasının duruşma hakkının ihlal iddialarını temelsiz bırakacağını belirtir. Axen örneği duruşma hakkının, ilk ve ikinci derece yargısı tarafından kullandırılmasının, temyiz yargısının duruşmasız denetim yoluyla hak ihlaline neden olduğu iddiasını hükümsüz bırakan bir tecrübedir. AİHM bu deneyimle duruşma hakkının yargı yerlerinde ve kanun yolundan önce ardışık olarak defalarca, doyurucu şekilde kullanılmasına verdiği önemli bir tepkidir. Hakkın sömürülmesini önleyen bu kısıtlama, duruşma hakkının defalarca kullanılmasının, kanun yolu aşamasında öne sürülen duruşma hakkının ihlaline dair iddiaları konusuz bırakacağını gösterir.

Sutter tecrübesi, ilk derece yargısı ve ardıl mahkemede gerçeklik yargısına katılan ve burada kendisine tanınan hakları yeterince kullanan başvurucunun, temyiz mahkemesindeki yargılamanın, duruşmasız yapılmadığına ilişkin başvurusunun kabul görmeyeceğine delalet eder. Mahkeme bu deneyiminde, açık yargılama, saydamlık, yargının demokratik denetimi, güven ilkesine sadakat gibi bir çok parametre ile duruşma hakkı arasında ilişki kurmakla kalmamış, demokratik bir toplumda kamuya açık yargılama ve duruşma hakkının yaşamsal önemine de vurgu yapar. Mahkeme tek tek veya lokal periyodlarla hak ilişkisini kurmak yerine, bir bütün olarak dava açılmasından hükmün verilmesine, hükmün açıklanmasından denetlenmesine değin, oldukça uzun bir süreçte, başvurucunun duruşma hakkından beklentilerinin ne denli karşılandığı ile yakından ilgilenmiştir. Temyiz mahkemesinin rolünü bir kaç adım öne çıkararak, eşiğin altında kalan duruşma taleplerinin, evvelce karşılanması nedeniyle hükümsüz kaldığını teyit eder. Sutter örneği, Axen deneyimini geliştiren ve doğrulayan bir pratiktir. AİHM anılan örneklere yaslanarak, varlığını hukuki denetimle sınırlamış bir yargı mekanizmasının duruşma hakkını dikkate almamasını 6/1 madde kapsamından çıkarır.

AİHM mevcut rezervine kattığı önemli içtihadıyla, duruşma hakkının uygulanma olanağını bir başka amil üzerinden genişletir. Evvelki örneklerde duruşma hakkını göreceli olarak denetim işlev ve rolü üzerinden daraltan AİHM, bu kez denetim fonksiyonunu hakkı tek başına belirleyen, yazgısını tayin eden bir ölçüt olmaktan çıkarır. Mahkemeye göre duruşma hakkı bağlamlı uyuşmazlıkların çözümünde davanın niteliği, yargılamadan beklentilerle duruşma hakkının sağladığı eşitlik ve çelişmeli yargı ilkesi, delillerin kabul edilebilirliği gibi bir çok ölçüt ve edenin dikkate alınıp değerlendirilmesi gerektiğini belirtir.

Ekbatani /İsveç davasında, ilk derece yargısının başvurucuya tanıdığı duruşma hakkını, her şeye rağmen doyurucu bulunmaz. Kanun yolu yargısının hukuki denetim rolünü üstlenmesi, ara derece mahkemesinin duruşma bağlamlı hak ihlalini önlemede aktif rol almasını pekiştirir. AİHM istinaf mahkemesinin duruşma açtıktan sonra; görevli memur ve tanığın dinlenilme talebini reddetmesi ve ilk derece yargısını içselleştirilmesini ihlal olarak kabul etmiştir. AİHM’ e göre, söz konusu olan bir istinaf mahkemesi ise ve sanığın masum veya suçlu olduğuna ilişkin bir sorunu karara bağlayacak ise yargılamanın duruşmalı yapılması zorunludur.

Mahkeme ihlale neden olguları a) istinaf yargısının gerçeklik yargısı yapma yetkisini yeterince ve doyurucu olarak kullanmaması, b) gerçeklik yargısının ihtiyacı olan delillerin tartışmaya açılmaması, tarafların delile odaklı dinlenilmemesi, mevcutlarla yetinip duruşma hakkı ile çelişme ilkesi arasındaki denge ve ilişkiyi gözetmemesi, c) son derece/temyiz yargısının gerçeklik yargısı yapma yetkisinin bulunmaması ile oluşan sendromun istinaf yargısı tarafından aşılamaması, d) ilk derece yargı yerinin duruşma hakkının beklentilerini yeterince karşılamaması, e) davanın niteliği itibarıyla duruşma hakkını ihtiyaca dönüştürmesi, f) ara derece mahkemesinin eksik delille hükme varması ve ilk hükmü olduğu gibi benimsemesi şeklinde kategorize eder.

Mahkeme anılan nedenlerin tahakkuku halinde, ilk derece yargısının yarattığı hak ihlalinin, ikinci derece yargısı tarafından giderilememesinin özerk bir değer olarak görünen adaleti zedelediği kanaatindedir.

AHİM sürat, etkinlik ve ekonomik nedenlere istinaden duruşma yapılmamasını tolare etmektedir. Sistemlerin başvuruculara otomatik duruşma hakkı tanıması veya duruşmanın yargılamanın bütününe yayması beklenmemelidir. Duruşma hakkı ile evrak üzerinde inceleme arasındaki yarışın, duruşmaların doğası, davanın boyutu, yerel mahkemenin gücü ve bireyin duruşma yapılmasıyla elde edeceği yararlar gözetilerek sevk ve idare edilmesi gerekir.

AİHM, çelişmeli niza hakkını kısıtlayan derece yargısının, hukuki ve maddi açıdan denetlenebilirliği, ilgilinin sonraki aşamada bakış açısı ve yaklaşımını serimleme, sunma imkanına kavuşturulmasını ihlali önler nitelikte bulunmuştur. Gerçeklik yargısının yinelenmesi, ihlali, risk olmaktan çıkaran ya da duruşma hakkını yedeklerle tahkim eden yaklaşımın tezahürüdür. AİHM, yargılamayı bir bütün olarak ele alarak, hatanın aktarma yargısı tarafından giderilmesini telafi edici addetmiştir. Davanın gözden geçirilmiş olmasıyla, gerçeklik yargısı üzerindeki sisin aralanmış, duruşmasızlığın yarattığı kayıp etkisiz kılmış, geriye doğru hükümden düşürülmüştür. Aktarma yargısının gerçekliği sınama gizilgücü, başlangıçtaki ihlali hiçleştirmiştir.

Olgu yargısı ile çelişmeli yargı arasındaki ilişki yoğundur. Bu yoğunluğun hükme katkı sunabilmesi duruşma hakkının gerçekliğine ve kullanılmasına gereksinim duyar. Duruşma hakkı burada devreye girerek, ortaya konulan iddia, savunma dayanak ve argümanlarına saldırarak onları hükümden düşürme işlevi üstlenir. Duruşma hakkı, işini dezavantajı önleyen çelişmeli yargı hakkı aracılığıyla pratize eder. Çelişmeli yargı, gerçeklik yargısı söz konusu olduğunda duruşma hakkının eli ayağı, gözü ve kulağına dönüşür. Çelişmeli yargılamanın benimsenmiş olmasının, medeni hakka ilişkin muhakemede tarafların duruşmada hazır bulunarak, yargılamaya aktif olarak katılmasına olanak tanıma, hükmü birlikte ve ortaklaşa uğraşla inşa ihtiyacından neşet eder.

AİHM, duruşma hakkının gerçeklik yargısı ile görevli ardışık mahkemelerce reddedilmesinin mümkün olduğu kanaatindedir. Helmers/İsveç davası, ilk derece yargı yerinde duruşma yapılmasının, ardışık fazda duruşma isteğinin reddini gerektirmeyeceğini göstermesi açısından önemlidir. Bu davayı önemli kılan duruşma hakkını kısıtlayan içtihatları, belli koşullar altında ödün vermeye zorlayan dinamiğidir. Helmers pratiği geliştirdiği özelliklerle, duruşma hakkını içine temyiz ve itiraz merciini alacak denli genişletmektedir. AİHM, bazı davalarda gerçeklik yargısının üstlendiği rolün doruk yapabileceğini, burada yapacağı tartışma ve öne süreceği delillerle yargıyı değiştirme olanağı bulabileceği kabul edilir. Sübutun kaderini değiştirir nitelikteki taleplerin dışlanması, ilk derece yargı yerindeki duruşma hakkını hükümden düşürmekte, onu ikincil duruma itmektedir.

Helmers davasında özellikle dava konusu- ki burada Helmers’in şeref ve kariyerini zan altında bırakan bir isnat söz konusudur- yargılamanın bütünü, istinaf yargısının rol ve işlevi gibi parametreler gözetildiğinde önemini artırmaktadır. Sübutun bir kez daha tartışmaya açılması ve masumiyetin pekiştirilmesi olasılığı mahkemenin duruşma talebini reddetmesinin koşullarını ortadan kaldırmakta, reddi haklı kılacak özel koşulların olmadığı sonucunu doğurmaktadır. Anılan dava duruşma hakkını genişleten ve pekiştiren bir örnektir ve bu örnek duruşma hakkı ile somut olay adaleti arasındaki bağı, davanın özgünlüğü üzerinden geliştiren bir pratiktir. Mahkeme bir çok kararında, genelde duruşma ihtiyacının önceki aşamalarda giderilmesini yeterli bulup, talebin istinaf ve temyizde tekrar edilmesini reddederken, anılan davada bu nedenceleri salt red nedeni olmaktan çıkarmakta, yargıca duruşma isteğinin reddi için daha güçlü, ikna edici ve inandırıcı özel gerekçeler bulmaya sevk etmektedir. Buradan gözden kaçmaması gereken husus, her şeye rağmen, tartışma ve gerçeklik yargısına dair gereksinimin sönümlenmemiş, kuşkunun zahiri hükme rağmen varlığını sürdürüyor olmasıdır.

Jan-Ake Anderson/İsveç davası hak ihlalini, cezanın niceliği ile hakkın niteliği arasındaki çekişme ve yarışın belirlediği bir davadır. Bu davada para cezası gerektiren suçtan ötürü yapılan yargılamalarda, açık duruşma hakkının ihlal edildiğine dair başvuru AİHM yargıçlarını da ikiye böler. Mahkeme davaya kaynaklık eden cezayı hafife alarak, duruşmasız yargı ve hükmün ihlal riski yaratmadığını belirlerken, azlığı oluşturan oylar (7) cezanın niceliğinin, hakların özüne yönelik kalkışmaları belirleyici olamayacağını savunurlar. Karşı oylar, 6/1madde hükmünün özü itibarıyla güvenceye alınan minimum hakların temel özelliğine atıf ve vurgu yaparak, başat belirleyicinin minimum haklara yönelen kalkışma olduğunu belirtirler. Buradan bakıldığında Jan-Ake Anderson/İsveç davası, duruşma hakkını koruyan göreceli ve mutlaklık arasındaki sayısız kertede, kendisine mutlaklığa yakın bir yerde konuşlanmasına imkan tanıyan bir deneyimdir.

Duruşma hakkına şans tanıyan pratiklerin, yükselen bir trend izledikleri görülmektedir. Jan-Ake Anderson/İsveç davasını, sıradan bir trafik cezasını hafife alarak, davanın duruşmadan vareste tutulması gerektiğini savlayan çoğunluğun, duruşma hakkını zirveye taşıma mücadelesi olarak betimlenebilir. AİHM, her ne kadar cezanın niceliği ile duruşma hakkı arasında ters bir ilişki ve orantı kurmuş ve hafif cezalarda duruşma hakkı tanınmamasını savunmuş ise de karşı oyların, bu niceliği belirleyici olmaktan çıkaran niteliği karşısında anlamını yitirmiştir. Çoğunluk, hakkın özüne yönelen ve onu hedefleyen kalkışmaların tek başına ihlal için yeterli olacağını belirtmektedir. Bu yerinde bir yaklaşımdır. O halde duruşma ile evrak üzerinde yargılama arasındaki yarışı kontrol eden en önemli eden, kalkışmanın 6/1 deki minimal hakları hedefleyen dinamik ve potansiyelidir. Potansiyelin gücü ve yarattığı risk, yaptırımın hafifliğini gölgede bırakarak duruşma yapılmasını gerekli hale getirmelidir.

Monell ve Morris/Birleşik Krallık davası kanun yolu denetimi ile duruşma hakkını aynı kavşakta buluşturan ayrıksı bir tatbikattır. AİHM bu kanun yolu hakkının yazılı sunumlarla doyurucu şekilde kullanıldığı gibi, başvuruculara kanun yoluna başvuruyu meşru ve haklı kılacak yeteri dayanağın bulunmadığı konusunda ücretsiz tavsiye yardımı aldıklarını, böylelikle hukuki tanı denetiminin duruşmalı yapılmasına dair ihtiyacın ortadan kaldırıldığından bahisle, isteği reddeden yerel uygulamayı benimsemiştir. AİHM yazılı savların adalet ve menfaat gereksinimini karşıladığını dolayısıyla iş yükünü artırmamak ve zaman israfını önlemek açısından duruşma isteğinin meşru zeminini kaybettiğini düşünür ve ihlal iddiasını reddeder. Bu deneyimi vitrine çıkaran özellik, usul ekonomisi ile adalet duygusu ve hakkaniyet gereksinimine oynayan duruşma hakkı arasındaki çelişkinin aşılma yöntemidir. Mahkeme duruşma ihtiyacının samimiyetini ortadan kaldıran bir kaç parametreye dayanarak, ihlal iddiasını yersiz ve gereksiz bulur. Buna göre başvurucuların doyurucu bir yazılı sunum yapmaları, kanun yolu yargısının faydasızlığı konusundaki ücretsiz hukuki yardım almaları ve kanun yolu yargısının katılımı zorunlu kılmayan mahiyet ve karakteri ile adalet duygusunun tatmini duruşmayı lüzumsuz kılmıştır.

Duruşmada hazır bulunma hakkı mutlak değildir. Kişi, hem açık yargılama hem de duruşma hakkından vazgeçebilir. Duruşma düzeninin bozulması, kimliği gizli tutulan tanığın dinlenmesi veya tanığın korkutulma kaygısının aşılması gibi sınırlı ve sayılı olmayan nedenlerin tahakkuku duruşma hakkından ödün verilmesini gerektirebilir. Bu gibi durumların çoğaltılması olasıdır. Duruşmadan tart, uzaklaştırma ve hakkın bloke edilmesini gerektiren olguların istisnai oluşu, hakkın kullanımını bertaraf edecek bir debi ve oyluma erişimini önler.

Büyük Daire, daha önceki davalarda duruşmalı yargılanma hakkının nicelik üzerinden değil, uyuşmazlığın niteliğine göre kısıtlanabileceği kanaatindedir. Jussila v Finlandiya davasından önce, teknik hukuki meselelere özgülenen veya karmaşık olmayan ceza davalarıyla sınırlı olarak duruşma hakkının istisnai olarak kısıtlanmasına izin verilmekteydi. Aslolan kişinin duruşma hakkını koruyan yasal düzenlemelerin mevcudiyetidir. Sistem, herşeyden evvel kişiye derece mahkemelerinde davasını duruşmalı olarak yürütülmesini isteme hakkı tanımakla yükümlüdür. Duruşma talebinin, önceden belirlenebilir ölçüt ve ölçüler üzerinden güvenceye alınması, belirli usule tabi olmaklık ilkesinin gereğidir. Takdir yetkisinin denetlenebilmesi veya keyfi uygulamaların, öngörülebilir usullerle kontrol edilmesi, merkez üssü duruşma hakkı olan eşitlik ve çelişmeli yargı ilkesi ile diğer teminatları etkisine alan hak ihlallerinin önlenmesi bakımından önemlidir.

Duruşma hakkından veya duruşmada hazır bulunma hakkından feragat etmek olasıdır. Feragat: duruşma hakkını beyanla sona erdiren ya da beyanın mahkemeye erişmesi ile etki ve sonuç doğuran, buna bağlı olarak duruşmaya etkin katılımı ihtiyaç olmaktan çıkaran taraf usul işlemidir. Feragatin kapsamı, yargılamadan neşet eden duruşma hakkıyla mahdut olup, içine yargılamanın tüm aşama ve işlemlerini alacak denli genişletilemez.

Duruşma hakkından açık veya örtülü şekilde feragat etmek mümkündür. Duruşma hakkından zımni olarak vazgeçme, tereddüde mahal olmayacak şekilde belirgin olması ve aynı zamanda kamu yararına ters düşmemesi, feragatin önemiyle uyumlu asgari güvenceleri içermelidir. Kamu yararının duruşmayı gerektirdiği hallerde vazgeçme geçersizdir, beklenen etki ve sonucu doğurmaz. Öteki deyişle vazgeçme hakkının kullanılması için, gerçeklik yargısının, bu hakkı tolare edebilecek kapasite, koşul ve yeterliliğe sahip olması gerekir. Bazı hallerde kişinin duruşmaya gelmesi, kamusal nedenlerle gerekli olabilir bu gibi hallerde, açık veya örtülü vazgeçme geçersiz hale gelir.

Açık veya örtülü feragatten söz edilebilmesi, duruşma hakkından vazgeçmenin etki ve sonuç doğurabilmesi için her şeyden evvel meşru ilgiliye usulüne uygun, tam ve duruşmaya katılımı teşvik eden yazılı bir davetiyenin, güvenilir araç ve yöntemle tebliğ edilmesi icab eder. Tebligat veya davetiyenin olası bir usulsüzlüğü, haktan örtülü feragat için ciddi bir risk doğurur. Büyük Daire’ ye göre; hakların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak usul ve esas koşulların uygun resmi bir tebligat yapılması gerekir. Bu bağlamda belirsiz, resmi olmayan yahut dolaylı bilgi bilgilendirme ve öğrenme için kafi değildir. Anılan kural, bilgilenme yerine geçen kabul edilebilir olgularla istisnaya uğratılmıştır. Burada resmi bildiri, (tebligat) ikame edilebilir olgularla ikame edilerek, kişinin duruşmadan haberdar olduğu kabul edilir.

Varsayımsal bildirimde, kişinin duruşmadan haberdar olduğu ve oturumlara katılmakta duraksama yaşamadığı kabul edilebilir. Vakıanın, tebligat ile yer değiştirebilmesi mahkemenin ikna olmasına, inandırılmasına bağlıdır. Bilgilendirme ile elde edilmek istenen yararı zedeleyen veya ortadan kaldıran her girişim, yahut ayrıksı bilgilendirme risklidir. Riskin debi ve niteliği; istisnai yöntemin yazgısını tayin etmekle kalmayacak, yargıcı tebligatın meşruluğu ile kişinin duruşma hakkından neden vazgeçtiğini makul gerekçelerle izaha zorlayacaktır. Buradan bakıldığında istisnai veya varsayımsal bilgilendirme bir sapmadır ve sapmanın hakkı hükümden düşürme potansiyeli somut olayın özellikleri gözetilerek dikkat ve özenle değerlendirilmelidir.

Örtülü vazgeçme, ilgilinin usulüne uygun davetiye tebliğine rağmen duruşmaya iştirak etmemek suretiyle katılımdan neşet eden haklarını kullanmaktan kaçınması, çekinik kalması demektir. Tebligatın etkinliğinden söz edilebilmesi için, makul süre içinde ve [meşru ilgilinin] anladığı dilden yapılması gerekir. Tebligatın anlaşılan dilde yapılmaması ihlale vücut verir. Kişinin dolaylı yollardan davetiyeden haberdar olması, bilgiye kişisel olanaklarıyla vakıf olması veya duruşmadan tesadüfen haberdar olması umarlarla uyumlu bir bildirim ve bilgilendirme olarak kabul edilemez. Tebligatın temin edilen maksada özgülenmesi için yaratacağı etki ve sonuçları ilgilisi ile paylaşan bir dil ve içeriğe sahip olması gerekir. Duruşmaya katılmamanın yaratacağı sonuçlar hakkında, taraflara bilgi aktarmaktan kaçınan veya bu bilgiyi vermekte akim kalan bir tebligata dayalı olarak duruşma hakkından feragat edildiğinden söz edilemez. Sonuçların belirsizleştiği, duraksama yarattığı yahut öngörülemez hale geldiği her halde feragat kuşkulu demektir.

Yasama gerçek bilgilendirmeden, varsayımsal tebliğe değin, bir çok ihtimali barındıran bir bilgilendirme skalasında sebat etmiştir. Takdiri adres veya bilinen en son adreste tebligat yapılamaması halinde, varsayımsal diğer tebliğ olasılıklarına cevaz verilmesi, her şeye rağmen tebliğ yapılamamasından kaynaklanan riskleri önleme kaygısının sonucudur. Olağan tebliğ ve davet usullerinden uzaklaşan uygulamaların yaratacağı riski kavrayan dizge, tebligat sapmalarının yaratacağı riski kontrol altına alma ve keyfiliği önlemeyi, belirlenebilir şekil ve usullerle aşmaya çalışma çabası içindedir. Tüm uğraşa rağmen sahici tebliğin yapılamaması halinde, varsayımsal tebliğle yetinme, duruşma hakkının ihlali olarak değerlendirilmemektedir. Yargılamanın zamana yayılmasının, kanıtlar üzerindeki bozucu, bellek üzerindeki tahrip edici etkisine tahammülün güçleşmesi, bilgilendirme yükümlülüğünü alternatif yöntem arayışına sevk etmektedir. Adresin bilinmesine rağmen, varsayımsal yöntemlere yönelme, hiç kuşkusuz adil yargılanma hakkını ihlal edecektir.

Somogyi/İtalya usulsüz tebligat iddiası ile duruşma hakkından vazgeçme arasındaki ilişkinin izlemesi gereken güzergah hakkında önemli donelere sahiptir. Somogyi bu davada tebellüğ belgesindeki imzanın kendisine ait olmadığını öne sürerek, yokluğunda yapılan yargılamanın yinelenmesini ister. Yerel yargı, ilgilinin iddialarını tartışmaya imkan vermez, imza incelemesi için girişimde bulunmaz. Üstüne üstlük ilgilinin usulsüzlükten neşet eden hak kayıplarını telafi, yenileme ve temyiz isteğini de reddeder. Konuyu tartışan AİHM; a) adil yargılanmanın demokratik bir toplumda taşıdığı önemle uyumlu olarak, mahkemenin bu olayda olduğu gibi duruşma hakkını kısıtlayan ve ortadan kaldıran olgular üzerindeki kuşkunun kaldırılması ve sınanması için çaba sarf etmesi gerektiğini, b) ardışık yerel mahkemelerin tebligatla ilgili kuşkuların aşılması için her hangi bir çaba sarf etmeyerek, ilgilinin Sözleşme’ye aykırılığı giderecek imkanlardan yoksun bırakıldığını, c) böylelikle mahkum olduğu bir yargılama sonucunda, duruşma hakkından açık şekilde feragat edip etmediğini tespit edecek dikkatli bir incelemenin yapılmadığını, d) hakkındaki davanın basın ve alternatif diğer yollardan öğrenilmesinin, usulüne uygun bir bildirim olarak telakki edilmeyeceğini, e) duruşmaya katılma hakkının kullanılması için genel ve özel tüm önlemlerin alınmadan ve kişinin duruşmadan feragat ettiğine ilişkin tüm kuşkular aşılmadan, yargılamanın gıyaben gerçekleştirilmesini ihlal olarak nitelemiştir.

Somogyi örneği, yargımızın paçasına yapışan usulsüz tebliğin yol açtığı önemli bir sorunu tartışmaya açması bakımından değerlidir. Yargımız, henüz duruşmaya davet, davete icabet etmemenin yarattığı sorunları sağlıklı ve tam olarak yüzleşmiş değildir. Özellikle gıyapta ve vicahtaki tebliğin kabul edilebilmesi için izlenmesi gereken usule aykırılıkların görmezden gelinmesi, kendiliğinden gözetilmemesi, itiraz konusu edilenlerin de ayrıntılı ve özenli bir incelemeden vareste tutulması, tebligat-davetiye-duruşma üçlüsünün aşması gereken daralı bir meseledir. Böyle bir iddianın büyüteç altına alınarak, gerçek ve doğruluğunun sınanması, yoklukta yapılan duruşmaların kabul edilebilmesi açısından yaşamsaldır. Somogyi tecrübesinde, tebellüğ belgesindeki itirazın, ayrıca ve tüm ısrarlara rağmen incelenmemesi ve araştırılmaması, usulsüz tebligata dayalı olarak yürütülen yargılamaya yönelen temyizin süre aşımı nedeniyle reddedilmesi, ilgilinin görünen adaletle ilgili umarlarını karşılıksız bırakarak, ihlali derinleştirmiştir.

Colozza/İtalya duruşma hakkından feragati zorlayan bir diğer tecrübedir. Bu örnek, ilgilinin yargılama konusu hakkında evvelce çeşitli vesilelerle bilgi edinmiş olması ya da alternatif yollarla yargılama konusu hakkında malumat sahibi olması, usulüne uygun tebligat yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağına delalet etmektedir. Örnekte duruşmaya davetten söz edilebilmesi için, ilgiliye erişilebilecek bilimum adres ve olanakların kullanılması ve tüketilmesi gereğine özellikle vurgu yapılmaktadır. Ülkenin kayıt sistemi veya bilgi bankasına sahip olmaması kişi aleyhine yorumlanarak, bu durumun ilgilinin duruşma hakkından vazgeçmesi olarak telakki edilmez. Gıyapta yargılamanın benimsenebilmesi için, her şeyden önce, kişinin bilinebilen en son adresinin belirlenmesi ve davaya dair bilgi ile duruşma gün, saat ve yeri hakkında ilgilinin güvenli olarak bilgilendirilmesi beklenir. İlgilinin bireysel çabaları, dolaylı öğrenme ve basın aracılığıyla dava hakkında malumat edinme, evvelce ifade edildiği gibi usulüne uygun bildirim ve davetiyeyi ikame eden almaşıklar değildir. İlgiliye erişimi sağlayacak yeteri araştırma yapılmadan ve iletişim imkanları ziyadesiyle zorlanmadan kişiye Sözleşme, ve yerel hukuk tarafından tanınan asgari güvencelerin etkili şekilde tanındığından söz edilemez.

Duruşma hakkından feragat edilebilmesinden sonra, hakkın yeniden kullanılması ya da ardışık aşamalara katılma hakkını ortadan kaldırmaz. Vazgeçmek geri alınabileceği gibi ardışık duruşmalara katılarak vazgeçme etkisiz kılınabilir. Buradan bakıldığından hukuk yargısında vazgeçme, duruşma ve yargılanma hakkını hükümden düşürecek şekilde katı şekilde yorumlanmalıdır. Duruşmada hazır bulunma hakkından vazgeçildiğinin kabul edilebilmesi için, feragatin açık, anlaşılır ve kuşkudan uzak olması ve hakkın önemiyle bağdaşır minimum önlemlerin alınması koşuluna bağlıdır. Feragatin gerisinde bıraktığı boşluğun, kesin ve önemiyle uyumlu asgari teminatlarla donatılması gerekir. Mahkeme duruşma hakkı ile temin edilmek istenen maksadın ihmallerle etkisiz kılınmasını önlemekte, açık ve anlaşılır bir vazgeçme söz konusu olmadıkça etki ve sonuç doğurmasının imkansızlığına vurgu yapmaktadır. Demek istediğim, AİHM bu deneyimiyle vazgeçmenin etki ve sonuçlarını kavrama olanaklarının çoğaltılmasını, etki ve sonuçlar hakkında yeterli malumat verilmeksizin vazgeçmenin kabul görmesini önlemektedir. Özellikle, minimum güvenceler sağlanmadan, duruşma hakkının gerisinde bıraktığı ve yargılamanın selametini tehdit eden patojenleri kontrol edecek önlemler alınmadan vazgeçmeye statü vermeyi reddetmektedir. Vazgeçmenin etki ve sonuçlarının yargılama, hüküm ve yargılananlar üzerindeki baskısı yargıcı uyanık eylemeye, özenli davranmaya ve yalanla arasına mesafe koymaya zorlar.

Minimum güvenceden kasıt, duruşmaya katılım hakkını teşvik eden çözümler üretmek, hakkın kullanımını engelleyen edenlerle mücadele etmek, gözden düşürmeyi bertaraf edici önlemler almak olarak tanımlanabilir. Davet ile neyin amaçlandığı, duruşmaya katılımla kazanılanların, katılmamakla kayıpların açık ve anlaşılır şekilde izahından başka, duruşma gün ve saati ile yeri konusunda yalın ve anlaşılır olmak önlemlerin bazılarıdır. Duruşma salonunu bireye dar etmek, caydırıcı tutum ve davranışlarla kişiyi duruşmadan soğutmak, adli mobbingle çekinik eylemeye icbar, kişiyi, açık veya örtülü feragate zorlamakla kalmaz, hükmü monologla hükümden düşürür. Hükmün bağlayıcılık debisini azaltır.

Bu bağlamda etkili bir çağrı ve davet için olanakların seferber edilmesi ve tüketilmesine rağmen kişi ile iletişim kurulamaması ve bu vesile ile tebligatla duruşma hakkını kullanmak üzere davet edilememesi, gıyapta yargılamayı meşrulaştırır. Gıyapta duruşmanın kabul edilebilmesi için davetiye ve tebliğ olanaklarının sonuna değin zorlanması, bilinen olasılıkların tüketilmesi her şeye rağmen ilgilinin duruşmaya davet edilme olanağını ortadan kalkması gerekir. Olanakların zorlanıp zorlanmadığı, imkanların neler olduğu ve nasıl ne şekilde devreye alındığı, basamakların nasıl çıkıldığı, seçeneklerin nasıl elendiği meselesi yaşamsaldır. Yargıç hassas bu misyonunu özenle, sabırla ve tebligatla temine dilmek istenen maksadı gözeterek gerçekleştirmelidir.

AHİM duruşma hakkının özendirilmesi, duruşmaya iştirak için özel bir çaba sarf edilmesi gerektiğinden yanadır.

Kişinin yargılamayı geciktirmeye ve hakkı sömürmeye kalkışmadığı sürece kişinin duruşma hakkından mahrum bırakılmaması gerektiğinden gerekir. İçtihat savunma hakkı ile duruşmaya etkin katılma arasındaki derin, yaygın ve yoğun ilişkinin farkındadır ve bu organik bağı kırılmaya uğratan sekter tutumlarla mücadelede kararlıdır. Duruşma hakkının, savunmaya verdiği yoğun destek, duruşma hakkını savunma hakkının öncülüne dönüştürür. AİHM, yargıca duruşma hakkını işler kılan tüm seçenekler tüketilmeden yoklukta duruşma yapılmasını ve iletişimsizliğin yarattığı ihlalinin örtülü feragatle özdeşleştirilmesini şiddetle reddetmektedir. Örtülü feragat ile tebligat arasında haddinden fazla münasebet mevcuttur ve bu ilişki elinden geldiğince tebligatı örtülü vazgeçmenin nedeni ve edeni olmaktan çıkarmalıdır.

Bilinen adrese tebligatla yetinilmesi, tebliğin hafife alınması yahut almaşık adreslerin temin edilmesinden imtina, bildirim yükümlülüğüyle bağdaşmaz. Olası bir kuşku, eski adrese tebligatı tartışmalı kılar. Hükmün bu kusuru sinesine çekerek, hüküm sürmesi içselleştirilemez.

Duruşma hakkının usuli engellerle kısıtlanmaması ve ortadan kaldırılmaması icab eder. Duruşmaya iştirak isteğinin usule aykırı olduğundan bahisle reddedilmesini değerlendiren AİHM, ilgilinin özellikleri, dava açısından üstlendiği rol ve adil yargılanma hakkının taraflara duyduğu ihtiyaçtan hareketle, talebin reddini ihlal olarak kabul mimlemiştir.

Usulsüzlüğün örtülü feragat addedilebilmesi veya duruşma hakkının kanuni tiple uyumsuzluğundan ötürü dışlanabilmesini, görünen adaletin ihtiyaçları ile ilgilinin hükme ve yargılamaya sunacağı katkının debisidir. İhtiyacın debisindeki artış, katılma isteğinin usulsüzlüğünü hükümden düşüren veya hoş görülebilir kılan bir olgudur. Kremzow-Avusturya davası duruşmaya katılma isteğinin usulsüzlüğüne yargı otoritelerinin vereceği tepkinin dozu ve niteliğini ölçmeye yarayışlı bir tecrübedir. Bu deneme, şekil ile öz arasındaki kadim kavganın, hangi parametreler üzerinden kontrol edilip yönetileceğini göstermek bakımından ilginçtir. Usulsüz katılma istekleri her zaman ve umumiyetle reddedileme ve duruşma hakkından örtülü vazgeçme olarak nitelenemez.

Konuyu kanun yolu boyutu üzerinden okuyan bir başka örnekte; gerçeklik yargısı yapan ve eş zamanlı olarak hükmü denetleyen mahkemede hazır bulunma hakkı ilgiliye değil vekiline bildirilmiştir. Anılan örnekte ilgilinin, aktarma yargısına katılması gelenekten değildir. Buna rağmen ilgilinin yokluğunda ve müdafinin vicahında yapılan yargılamada, ilgili özgürlüğünden mahrum kalan bir yaptırımla cezalandırılmıştır. Duruşma hakkının çiğnendiğinden bahisle yapılan başvuruyu değerlendiren Mahkeme, gerçeklik yargısının duruşmaya katılımı gerektirdiğini, duruşmanın delillerin tartışılması aşamasına katkı sunduğunu, ilgilinin davet edilmemesiyle adil yargılanma hakkının çiğnendiği kanaatine varmıştır. Anılan tecrübe, kanıtların gerçek ve doğruluğunun sınanması gereken hallerle sınırlı olarak tebligat ve çağrıyı pozitif ödeve dönüştürmektedir.

191 gün süren ve her gün üç saat duruşmaya iştirak eden sanıkların 40. günden başlayarak sağlıklarının duruşmayı katılmayı imkansız hale getirmesini tartışan mahkeme, duruşmaya tarafların yokluğunda vekillerinin vicahında sürdürülmesini duruşma hakkının ihlali olarak nitelendirilmemiştir. Sanıkların müdafileri aracılığıyla yeterince temsil edilmeleri, müdafilerin müvekkillerle doyurucu şekilde ilişki ve iletişim kurmaları ile açlık grevinin sağlık üzerindeki negatif etkisi, gıyapta yargılamayı doğuran sebebin sanıkların kusurundan neşet etmesi ihlalin reddi kararının motive eden gerekçeler olmuştur.

Yapay hastalık beyanları, duruşma düzeninin riske edilmesi gibi durumlarda duruşma hakkının istisnaya uğraması mümkündür. Hakkın etkinliği ile yargılama diyalektiğinin selameti arasındaki hassas dengenin sağlanıp korunmasından taraf ve mahkeme sorumludur. Duruşma düzenini ihlal edenlerle, yargılamayı suni sağlık mazeretleriyle sabote eden girişimlerin, duruşma hakkının ihlal edildiğinden yakınmaları doğruyu söyleme ve dürüst davranma misyonuyla bağdaşmaz.

Mahkeme, duruşma ve açık yargılama hakkıyla göğüs göğüse çarpışan gıyapta duruşma yetkisinin, sıradanlaşmasının, gerçeklik yargısı için ölümcül bir silaha dönüşeceği kanaatindedir. Duruşma hakkını sınırlayan ve ortadan kaldıran riskin bertaraf edilebilmesi, gıyap kararının disipline edilmesine, sömürülmemesine bağlıdır.

Duruşma hakkından vazgeçildiğinin kabulü için; a) savunma olanaklarının özne ve nesne üzerinden derinleştirilerek genişletilmesi, b) ilgililerin çekilmesi ve çekinik kalmasıyla geride bıraktığı savunma boşluğunun almaşık araç yöntem ve öznelerle doldurulması, c) savunmanın temsil imkanlarının maksimize edilmesi, vekil ile müvekkil arasındaki iletişimin güçlü ve sürdürülebilir kılınması, d) yokluktaki duruşmaların alternatif imkanlarla izlenme, bilgilendirme ve değerlendirme olanağının çoğaltılması koşuluna bağlıdır.

AİHM, duruşmaya katılmaktan kaçınan ilgililerin, gerçeklik yargısına etkin şekilde katıldıklarını, bu koşullar altında duruşmaya katılma hakkıyla temin edilmek istenenin karşılandığı ve gıyapla ortaya çıkan riskin tolare edilmesinin kolaylaştırıldığı kanaatindedir. Kararın bağlayıcılığını zayıflatan önemli eden, doğrudan katılım hakkının, ardışık ve fasılasız celselerle sürdürülmenin sağlık hakkı üzerinde yarattığı basınç ve baskının görmezden gelinmesidir. Yorma, yıldırma gibi önleyici ve kısıtlayıcıların, duruşma hakkı ile çelişkisi tartışmasızıdır. İlgilinin vücudu üzerindeki tasarruf hakkının yarattığı sağlık sorunlarının duruşmadan feragatle özdeşleşen kusur olarak telakki edilmesi, hakkaniyeti zorlayan bir yaklaşımdır. Görünen adaleti bezdiren mesele, duruşma hakkını kısıtlayan dinamikler arasındaki paydaşlığın görülmemesinden başka, hakkı baskılayan bir çok parametre arasından sanıklardan neşet eden kusurun yegane kısıtlayan olarak vitrine çıkarılmasıdır. Mahkeme, günde üç saati bulan soluksuz, ağır, yorucu ve bunaltıcı yargılamanın, sağlık ve savunma hakkı, görünen adalet ve deontoloji üzerinde yarattığı stresi görmezden gelmiştir. Sağlık nedeniyle talik ile makul sürede yargılama, duruşma hakkı ile gıyapta yargılama, sınama ve çürütme hakkı ile yoklukta savunmanın yarattığı yoksunluk, boşluk arasındaki çelişkiye neden olan asli kusuru veya bileşik defoyu bulamamak ihlal iddiasını karşılıksız bırakır. Bir çok edenin oluşumunda rol aldığı sapmadan, sadece sağlık ve grev hakkının mesul tutulması, kararın politik tercihlerin gölgesinde şekillendiği izlenimi yaratmaktadır.

Zana/Türkiye davası örtülü feragat ile duruşmaya iştiraki teşvik ödevi arasındaki kadim ve çetin çelişkiyi, ayrıntılarla ortaya koyan, dahası Ensslin, Baader and Rapse/Almanya örneğine boyut kazandıran değerli bir tecrübedir. Zana, ilk yargılamaya iştirak ederek, yetkisizlik savında bulunmuş, dolayısıyla esasa ilişkin savuma yapmaktan kaçınmıştır. Nakledildiği yerde, talimat mahkemesi tarafından savunma yapmak üzere davet edilmiş, Zana ilk oturuma açlık grevi nedeniyle katılmamıştır. Zorla getirtme kararı üzerine duruşmaya getirtilen Zana, usule yönelik yetkisizlik tezini yinelemiş, ancak esasa ilişkin konuşmayı ikinci kez reddetmiştir. Yetkisizlik kararının kabulünden sonra, Zana’ nın, yeniden talimatla dinlenilmesine karar verilmiştir. Sanık, bu kez resmi dille sorgulanmayı reddetmiş, ana dille savunma yapmak istediğini ifade etmiştir. Talimat mahkemesi, savunma yapmaması halinde duruşma ve savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağını bildirmiş, Zana’ nın Kürtçe savunmada sebat etmesi üzerine, mahkeme, sanığın savunmadan imtina ettiğini varsayarak durumu tutanağa geçirmiştir. Sanık, yokluğunda ve müdafilerinin katılımıyla yapılan yargılamada, 12 ay hapis cezasıyla cezalandırmıştır. Zana, duruşmada bulunmamasının, gıyap kararının, etkili savunma hakkını engellediğinden bahisle ihlal başvurusunda bulunmuştur. AİHM, ilgilinin mahkemede anadille savunma yapma isteğinin duruşma veya savunma hakkından zımnen feragat ettiği anlamına gelmeyeceğini kabul etmiştir. Mahkeme, Zana’ nın, yargılamaya katılmasının önlenerek hükmü biçimlendirme hakkının kısıtlanmasını duruşma hakkının ihlali olarak nitelemiştir. AİHM gerçeklik yargısına katılımın önlenmesi ile ortaya çıkan savunma sendromumun vekillerin dolaylı ve doğrudan katılma veya sağladıkları hukuki yardımla giderilemediği kanaatindedir.

Zana davası, duruşma hakkından örtülü vazgeçme, ana dilde savunma ve savunmanın kapsamı ile etkin ve verimli bir diyaloğun koşullarını sağlama ödevi ile savunmanın güvencelerden yoksun bırakılmasının yaratacağı etki ve sonuçların nasıl ve ne şekilde tolare edileceği, savunmanın gerisinde bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağı, yoksunluğun hüküm için yarattığı yetmezlikle mücadele biçimi arasındaki ilişkiyi irdeleyen önemli çok boyutlu bir deneyimdir.

Goddi/İtalya numunesi, duruşmaya katılma hakkını önleyen bir başka bariyeri yani tutuklu veya hükümlülerin duruşma hakkından hangi koşullar altında imtina etmiş sayıldıklarının belirlenmesi bakımından kritik değer taşımaktadır. Bu davada ilgili duruşma hakkını kullanmak için gerekli organizasyonun yapılması için idareye başvurmuştur. Goddi, idare gerekli önlemleri almadığı duruşma hakkını kullanması için yeteri olanak ve kolaylığın sağlanmadığını, talebinin reddedilmesinden ötürü, duruşmalara etkin ve verimli şekilde katılamadığını dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla AİHM’e başvurmuştur. AİHM, talebin idare tarafından reddedildiğini kanıtlama ödevinin başvurucuda olduğunu, vakıaların başvurucu tarafından kanıtlanmaması nedeniyle ihlal başvurusunu reddetmiştir.

Stavros ve İnceoğlu bu deneyimi devletin tasarrufu altındaki kişilerin kısıtlılığının ispat külfetine yer değiştirtmesi gerektiğinden bahisle eleştirir. Bu oldukça haklı ve kabul edilebilir bir eleştiridir. Eleştiriyi meşrulaştıran AHİM’ in devletin tasarrufu altında yaşamını yitirenlerle ilgili olarak, ölümün şekli ve gerçekleşme biçimi konusundaki ispat külfetinin devlete ait olduğunu defalarca yineleyen tecrübesinin bir başka yer ve zamandaki tezahürüdür. Bu deneyimler devletin kontrolü altındaki bireylerin, idare ile ilişkilerinden neşet eden ispat külfetini kural olarak ortadan kaldırmaktadır.

Temsilci vasıtasıyla duruşma hakkını kullanmaktan mahrum bırakılmak ya da bireyin duruşma hakkını kullanmaya icbar edilmesi 6. maddenin ihlali olarak kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, duruşma hakkından göreli vazgeçmeyi veya duruşmaya vekil ve müdafi aracılığıyla katılma özgürlüğünün kısıtlanmasını görünen adaletle bağdaşmaz bulmaktadır. Duruşma hakkının temsilci aracılığıyla kullanılmasına ivme kazandıran yaklaşım, savunma ve duruşma hakkı üzerindeki tasarruf hakkını pekiştirme arzusu taşır. Usulüne uygun olarak davet edilen sanığın duruşmada hazır bulunmaması, müdafiden yardım alma hakkını bertaraf etmez.

Temsilci aracılığıyla duruşma hakkından yararlanmak haktır. Hukuk kurallarının aşırı yorumu veya aşkın kullanımından kaynaklanan hak ihlalleri soğuk karşılanmaktadır. AİHM, bir çok kararında, usulün sömürülmesi ile hakların kısıtlanması ve ortadan kaldırılmasını eleştirmektedir. Mahkemeye göre, hakkın kullanımı aşırı biçimsel şartların varlığına endekslenmemelidir. İlgilinin yokluğunda, onun gerisinde bıraktığı boşluğun, temsilci tarafından doldurulmasına izin verilmeli, hiç değilse diyaloğun vekil aracılığıyla tamamlanmasına olanak tanınmalıdır.

Gıyapta yargılamadan sonra, duruşma hakkından haberdar olan ilgilinin katılma isteğinin kabulü halinde, yokluğunda yapılan işlemlerin yenilenmesi gerekip gerekmediği tartışılmaya muhtaç bir sorundur. Tebligat kusurundan kaynaklanan gıyabi oturumlardaki usuli işlemlerin, katılımla birlikte hükümden düşeceği tartışmasızdır. Duruşmaya davetten neşet eden kusurun bertaraf edilebilmesi, diyalogun tazelenmesi, delillerin yeniden ve vicahta tartışılması, ilgilinin yokluğunda sübut eden delillere saldırma ve onları çürütme imkanının kullanılmasını gerektirir. Bu bağlamda duruşma hakkını yetersiz ve usulsüz bildirimle yitiren ilgilinin, bilahare duruşmaya etkin şekilde katılarak sübut yargılamasını yenilemesi halinde, başlangıçtaki aykırılık giderilmiş olacaktır. Poitrimol/Fransa örneği hukuka aykırılığın bilahare etkin katılımla temin edilmek istenen maksadın tam olarak elde edilmesinden ötürü temelsiz ve konusuz kalması haline tekabül eder.

Bilgilendirme ve bildirim yükümlülüğüne aykırı gerçekleştirilen tebligatın iptali veya geçersizliğine hükmedilmesi halinde, adil yargılama hakkını hükümden düşüren veya hak üzerinde baskı oluşturan tüm usul işlemlerinin yenilenmesi, Colozza davasının kendine has farklılıklarıyla teyit edilmektedir. Burada gerçeklik veya hukuki tanı aşamalarının bir bütün olarak yenilenmesi değil, hükmün kaderini tayin eden işlemlerin tazelenmesi yeterli görülmektedir. Olası bir duraksamada, adil yargılanma hakkının zedelenmemesi için tereddüde konu işlemin yenilenmesi zorunludur. Yenilemenin işlemi yapan veya yargılamayı gerçekleştiren derece yargısı tarafından yapılması kural olmakla birlikte, sorun yaratan işlem ve aşamaların izleyen yargı yeri tarafından yinelenmesi mümkündür. Yenileme; davanın esası hakkında yeterli ve ikna edici bir inceleme ya da yargılamayı yapan mahkeme nezdinde doyurucu, telafi edici bir duruşma yapılmakla mümkündür. Duruşma hakkının ihlalinden kaynaklanan eksikliklerin kanun yolu aşamasında giderilmesi, ihlalin kanun yolu aracılığıyla bilahare giderilmesi olarak tanımlanmaktadır.

Unutmamak gerekir, hak ve özgürlüklerin istismar edilmemesi esastır. Bilgilendirmeden kaçınma, bilgi edinmemek için gerçekleşen her hile, dolanma tolare edilemeyen hukuka aykırılıktır. Bu gibi durumlarda duruşma hakkının ihlalinden söz edilemeyeceği gibi, yargılamanın yenilenmesi de mümkün değildir. Yeniden yargılanma ve duruşma hakkının kullanılabilmesi, yargıcın takdirindedir. Takdir yetkisi, duruşma hakkının özünü ortadan kaldıracak veya onu istismar edecek yenilenme taleplerini kontrol etmekle ödevlidir.

Sonuç:

Açık yargılanma ve alt soyu duruşmaya katılma hakkından kamusal, toplumsal ve bireysel kaygılarla vazgeçmek, sınırlarıyla oynamak mümkündür. Kamunun denetim ve saydamlık gereksinimiyle, bireyin duruşmadan feragat hakkı arasındaki yarışın, paradoksa dönüşmemesi kürsünün hakka egemen ilkeleri özümsemesi ve özenle uygulamasına bağlıdır.

Görece ilişilebilen bu hakkın, umarları karşılayabilmesi ve Sözleşme ile güvenceye alınan hakları örselememesi, muhtemel kısıtlamaların yer, şekil, zaman, özne açısından büyüteç altına alınması, sıkı bir denetime tabi tutulmasıyla mümkündür.

İstismarla mücadele, duyarlılık debisi yüksek, özellik geliştirmiş gerekçelerle mümkündür.

Kaynakça:
1.Cengiz, Serkan/Demirağ, Fahrettin/Ergül/ Mc Bride, Jeremy/Tezcan, Durmuş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Ceza Yargılaması Kurum ve Kavramları, TBB, Ankara 2008
2.Doğru, Osman/Nalbant, Atilla, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararları, 3.Yargıtay Başkanlığı, Avrupa Konseyi, Ankara 2012
4.İnceoğlu, Sibel, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, Beta, İstanbul 2002
5.Gözübüyük, Şeref/Gölcüklü, A. Feyyaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Turhan, Ankara 2003, 3. Baskı
6.Mole, Naula/Harby, Catharina, Adil Yargılanma Hakkı,Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Ankara 2001
7.Reid, Karen, Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri, SCALA/KHRP, İstanbul 2000
8.Şeker, Hilmi, Esbab-Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe, Beta, İstanbul 2010
9.Tezcan, Durmuş/ Erdem, Mustafa Ruhan /Sancakdar, Oğuz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Açık Cezaevi Matbaası, Ankara, 2004
10. D.J. Harris/ M.O’ Boyle/E.P. Bates/ C.M. Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Oxford Unıversty Press , Avrupa Konseyi, 2013

Disiplin Hapsi

0

Kısmî bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınmış olan fiil dolayısıyla verilen, seçenek yaptırımlara çevrilemeyen, ön ödeme uygulanamayan, tekerrüre esas olmayan, şartla salıverilme hükümleri uygulanamayan, ertelenemeyen ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeyen hapis türüdür. Tazyik Hapsi ve İdare Hukuku alanındaki Disiplin Cezaları ile karıştırılmamalıdır.

Disiplin Hapsi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun  2. maddesinde düzenlenmiştir.

Disiplin hapsine ilişkin bazı örnekler:

  • İcra İflas Kanunu’nun “Beyandan Sonra Mal Ve Kazançta Olan Tezayüdü Bildirmeyen Borçlunun Cezası” başlıklı 339. maddesinde öngörülen cezalar
  • Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Duruşma Düzeni” başlıklı 151. maddesinde öngörülen durumlar
  • Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Çekinmenin Kabul Edilmemesinin Sonucu” başlıklı 253. maddesinde öngörülen yaptırımlar
  • Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Tedbire Muhalefetin Cezası” başlıklı 398. maddesi
  • Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanıklıktan Ve Yeminden Sebepsiz Çekinme” başlıklı 60. maddesi
  • Ceza Muhakemesi Kanunu’nun“İstenen Eşyayı Vermeyenler Hakkında Yapılacak İşlem” başlıklı 124. maddesi

disiplin cezalarına örnek olarak gösterilebilir.

Mobbing Hukuku

0

Mobbing, kelime anlamı olarak, psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme, bezdirme ve sıkıntı verme anlamlarına gelmektedir. Günümüzde mobbing kavramı, iş hayatında yaygın olarak kullanılmakta, yıldırma ve iş yerinde psikolojik baskılama anlamında kullanılmaktadır. Hiyerarşik düzenin hakim olduğu kurum ve iş yerlerinde özellikle daha güçlü olanların zayıf olanları yıldırmak, psikolojik olarak baskı altına almak ve sistematik baskı uygulaması mobbing olarak tanımlanmaktadır.

Mobbing, genellikle çalışanların şerefine, doğruluğuna, güvenilirliğine ve mesleki yeterliliğine yapılan saldırı olarak gerçekleşmekte; mobbing uygulayan amirlere en büyük desteği nevrotik, korkak ve iktidar hırsı olan kişiler vermektedir. İletişim dili, negatif, küçük düşürücü, taciz edici ve baskı kurucu olup çoğunlukla aynı anda birden fazla kişi tarafından uygulanmaktadır.

Mobbing, öncelikle psikologlar tarafından bilimsel incelemelere tabi tutulmuş, ardından hukuki bir kavram olarak kullanılmaya başlanmış, yargı kararlarına konu olmaya başlamıştır. Türkiy’de mobbinge uğrayan kişilerin korumaya alınmasının yolu 2011 tarihide kabul edilen yeni Türk Borçlar Kanunu ve 2016 yılında kabul edilen Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu ile açılmıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasındaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Anayasa 125. madde: “İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır…”

Anayasa 129. madde: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler. Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez. Disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz.”

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunundaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Türk Ceza Kanunu 94. madde: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur…. Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır. Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz.”

2011 Yılında Çıkarılan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunundaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Türk Borçlar Kanunu 417.madde: “İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.”

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunundaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Devlet Memurları Kanunu 10. madde: “…Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, tüzük ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır…”

Devlet Memurları Kanunu 11. madde: “Devlet memurları kanun, tüzük ve yönetmeliklerde belirtilen esaslara uymakla ve amirler tarafından verilen görevleri yerine getirmekle yükümlü ve görevlerinin iyi ve doğru yürütülmesinden amirlerine karşı sorumludurlar.”

Devlet Memurları Kanunu 17. madde: “Devlet memurları, bu kanun ve bu kanuna dayanılarak yayınlanan tüzük ve yönetmeliklere göre tayin ve tespit olunup yürürlükte bulunan hükümlerin kendileri hakkında aynen uygulanmasını istemek hakkına sahiptirler.”

Devlet Memurları Kanunu 21. madde: “Devlet memurları kurumlarıyla ilgili resmi ve şahsi işlerinden dolayı müracaat; amirleri veya kurumları tarafından kendilerine uygulanan idari eylem ve işlemlerden dolayı şikayet ve dava açma hakkına sahiptirler.”

Mobbing Hukuku Kitabı 
Mobbing Hukuku – Dr. Ferhat Uslu, Prof. Dr. Hasan Tutar

Mobbing Hukuku isimli eser Dr. Ferhat Uslu ve Hasan Tutar tarafından yazılmış, Adalet Yayınevi tarafından 2018 yılında basılmıştır. Eser, Mobbing ve Mobbing Hukuku alanında yazılmış istisnai eserlerdendir.

Mobbing Hukuku Kitabının tanıtım yazısı şu şekildedir:

“Örgütlenmenin olduğu her yerde mobbing olgusu her zaman vardı; ancak mobbing konusunda bilinç veya farkındalık “mobbing” kavramının tanımlandığı ve çerçevesinin çizildiği 1980’li yıllara gelinceye kadar bulunmamaktaydı. Bu yüzden mobbing, eski dönemlerden beri bir olgu olarak mevcudiyetini korumakla birlikte, 1980’li yıllardan önce kavram olarak ortaya çıkmamıştı. Mobbing olgusunun kavramsallaştırılması önce örgüt psikologlarının, sonra da hukukçuların çabalarıyla mümkün olmuştur.

Mobbingin çerçevesinin ortaya çıkıncaya kadar neyin mobbing neyin kötü muamele, neyin haksızlık olduğunun ayırımına varılamaması bu alanda önemli karmaşalara neden olmaktaydı. Önce Batıda daha sonra Türkiye’de ve dünyanın özellikle endüstri ilişkilerinin ve iş hukukun gelişmiş olduğu ülkelerinde mobbing olgusu üzerinde, teorik ve hukuksal düzeyde önemli somut gelişmeler yaşanmaya başlandı. Günümüzde mobbing hukuksal düzenlemelerin konusunu oluşturduğu gibi, ayrıca yargı organlarının kararlarında da kendisine sıklıkla yer bulmaktadır. Mobbingle mücadele için uluslararası ve ulusal hukuk düzeyinde önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Ülkemizde bu konuda en önemli adım, 11.01.2011 tarih ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile 06.04.2016 tarih ve 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu’nun kabul edilmesiyle atılmıştır.

Son zamanlarda sıklıkla gerek ilk derece mahkemeleri gerekse de istinaf ve yüksek yargı kararlarına konu olan mobbing, kamu-özel, kadın-erkek, yüksek eğitimli-ilk ya da orta eğitimli olmasına bakılmaksızın her yerde ve herkesin yaşayabileceği bir örgütsel sorun sarmalı olarak devam etmektedir. Ne var ki mobbingle ilgili, kimi bireysel, kurumsal ve hukuksal mücadele yolları da yok değildir. Bu çalışma mobbing olgusuyla hukuksal açıdan mücadele etmek amacıyla ele alınmıştır. Esas olan hukuksal yollara başvurmadan önleyici mekanizmalarla mobbingin önlenmesidir; ancak her şeye rağmen mobbing devam ediyor ise hukuksal başvuru yollarının var olduğunu unutmamak gerekir. “Mobbing Hukuku” adlı bu çalışmamızın, mobbingten kaynaklanan sorunların çözümünde yararlı olmasını dileriz.”

Mobbing Hukuku Kitabının Yazarı Dr. Ferhat Uslu
Dr. Ferhat Uslu

Ferhat Uslu, 27 Eylül 1979 Tarihinde Bursa ili, İnegöl ilçesi, Gündüzlü (Muzal) Köyü’nde dünyaya gelmiş, 1990 yılında Gündüzlü Köyü İlkokulu’ndan; 1993 yılında İnegöl Sinanbey Ortaokulu’ndan; 1996 yılında İnegöl Ticaret Meslek Lisesi’nden; 2000 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Meslek Yüksekokulu’ndan; 2004 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur.

Anayasa Hukuku akademisyeni olan Uslu, 2008 yılında Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Hukuk Anabilim Dalı, Kamu Hukuku Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans Programı’nı, “Anayasa Yargısının Meşruluğu Sorunu Işığında Türk Anayasa Mahkemesi” adlı yüksek lisans teziyle; 2013 yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku Anabilim Dalı Doktora Programı’nı “Anayasa Yargısının Sınırları Sorunu” adlı doktora teziyle tamamlamıştır.

Dr. Ferhat Uslu, 2007-2009 ve 2012-2014 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Anayasa Hukuku Anabilim Dalında ve 2009-2012 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Anayasa Hukuku Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak görev yapmıştır.

Uslu, 18 Ağustos 2014 tarihinde Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’na Yardımcı Doçent Doktor unvanıyla Öğretim Üyesi olarak atanmıştır.

Uslu, Mayıs-Ağustos 2016 tarihleri arasında Harvard Law School’da (ABD-Boston-Massachusetts) bilimsel araştırmalarda bulunmuştur.

Ferhat USLU, halen Sakarya Üniversitesi’nin çeşitli fakültelerinde Hukuka Giriş, Anayasa Hukuku Genel Esaslar, Anayasa Yargısı, Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru, Siyasi Partiler Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Genel Kamu Hukuku ve Spor Hukuku dersleri vermektedir.

Uslu, İngilizce bilmektedir.

İmla Kılavuzu’nun tüm okul ve iş yerlerinde kullanılması hakkında genelge

0
İmla Kılavuzu'nun tüm okul ve iş yerlerinde kullanılması hakkında genelge

İmla Kılavuzu’nun tüm okul ve iş yerlerinde kullanılması hakkında genelge, Başbakanlık tarafından “Yazıların imlâ Kılavuzuna uygun olarak yazılması” başlıklı tamim olarak 22 Ocak 1942’de deruhte edilmiş ve Resmi Gazetenin 2 Şubat 1942 tarihli sayısında yadımlanmıştır. 

Başvekâletten:
Tarihi : 22/1/1942
Sayı: 6-142/367
ÖZÜ : Yazıların «îmlâ Kılavuzu»na uygun olarak yazılması h.

8. sonteşrin 1928 tarihli ve 1353 sayılı kanun ile kabul edilmiş olan Türk harflerile yazıda imlâ birliğini yeniden sağlamak ve 1929 da basılmış olan imlâ lügatinin ikinci basımı sayılmak üzere Türk Dil Kurumu tarafından bir çok anketler ve incelemeler sonunda hazırlanıp bastırılmış olan (imlâ kılavuzu)nun bir nüshası ilişik olarak sunulmuştur. Bir dilin imlâsında birlik bulunması, yazısının okunup yazılmasında her türlü kargaşalığı ortadan kaldıracak en esaslı bir bor ç olduğuna göre bu kılavuzda gösterilen kaideler ve örnekler dairesindeki yazılışın doğru imlâ olarak kabul ile bütün okullarda ve Devlet dairelerinde yazıların buna uygun olarak yazılmasına ve basımlarda da bu imlâya riavet edilmesine önem verilmesini ehemmiyetle rica eder. Bu vesile ile de saygılarımı sunarım.

Yargı Etiği Belgeleri

0
Yargı Etiği Belgeleri

Yargı Etiği Belgeleri

 

Yargıçlar, Savcılar ve Mahkemelerle İlgili Yargı Etiği Belgeleri  

Hakimin Evrensel Şartı


Bangalore Yargı Etiği İlkeleri

Hakimlerin Magna Carta’sı
Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı
 Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri

 


Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri 


Demokratik Bir Toplumda Hakim ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Hakkında

Bordeaux Bildirisi


Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik

1994 Tarihli Tavsiye Kararı 


Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları Hakkında

2010 Tarihli Tavsiye Kararı


Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü Hakkında

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 10(2015) Sayılı Görüş 

Savcıların Mesleki Sorumluluk Standartları ile Temel Görev ve Hakları Bildirisi
Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargı Etiği Kuralları 

Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi
Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları  

Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri
Türk Yargı Etiği Bildirgesi
Yargıtay Personeli Etik Davranış İlkeleri
 Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi
Hakimlerin Uzmanlaşması

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi 

Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Etik Davranış İlkeleri
Ceza Yargılamalarının Yayımlanmasına İlişkin Tavsiye Kararı

Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında ,

1986 Tarihli Tavsiye Kararı

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda

REHBER

Yargıda Zaman Yönetimi İçin Satürn Rehber İlkeleri 

Türkiye Futbol Federasyonu Etik Davranış İlkeleri
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları
Yargı Reformu Strateji Belgesi
Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri

Yabancı Ülkelerde Yargı Etiği Düzenlemeleri

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları
Litvanya Cumhuriyeti Hakimlerinin Etik Kuralları
Estonyalı Hakimlerin Etik Kuralları 
Hırvatistan Yargı Etiği Kuralları
Belçikalı Yargıçlar İçin Rehber İlkeler, Değerler ve Nitelikler
Ukrayna Yargı Etiği Kuralları

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir

 

 

Avukatlarla İlgili Belgeler 

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Avukatlık Meslek Kurallarına Dair Turin İlkeleri
Uluslararası Avukatlar Birliği Morelia Şartı
Avrupa Avukatlık Meslek Kuralları
Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü
Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler-Havana Kuralları
Avukatların Mesleklerini İcra Etme Özgürlüklerine İlişkin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Ülkelere Tavsiye Kararı (2000)21
Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin 2121 (2018) Numaralı Tavsiye Kararı
Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin Tavsiye Kararı
Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kuralları
Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği
Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği 
Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi tarafından “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı” 
Avukatlık Hukuku Mevzuatı ve Uluslararası Metinler

İnfaz Kurumları İle İlgili Belgeler 

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar
Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşmasına Dair Kurallar
Avrupa Cezaevi Kuralları 
Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları 
Çocuk Ceza Adalet Sisteminde Asgari Standart Kurallar (Pekin Kuralları)

 

Kamu Görevlileri ve Kolluk Güçleri İle İlgili Belgeler 

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları
Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası
Türkiye Noterler Birliği Etik Kuralları
Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri
Kolluk Güçlerinin Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler
Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Polis Bildirisi
Avrupa Polis Etiği Kuralları
Uluslararası Polis Şefleri Birliği Etik Kuralları 
Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi
Kamu Hizmetlerinin Sunumunda Uyulacak Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmelik 
Türk Kolluk Etik İlkeleri
İşkence, Gayriinsani Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Tıbbi Etik İlkeleri

 

Arabuluculukla İlgili Belgeler 

Avrupa Arabulucular Davranış (Etik) Kuralları
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Moskova İnsani Boyut Konferansı Belgesi
Aile Arabuluculuğu ve Cinsiyet Eşitliğine ilişkin Tavsiye Kararı
Avrupa Konseyi Cezai Meselelerde Arabuluculuk Yolu İle İlgili Tavsiye Kararı
Türkiye Arabulucular Etik Kuralları 
Singapur Arabuluculuk Konvansiyonu

5 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
5 Ağustos - Hukuk Takvimi

5 Ağustos – Hukuk Takvimi

Nelson Mandela

1400 Matbaanın mucidi Jean Gütenberg, Almanya’da doğdu.
1583 Humphrey Gilbert, Kuzey Amerika’daki ilk İngiliz kolonisi olan Newfoundland’ı kurdu
1634

Dördüncü Murad, içki yasağı ilan etti. Meyhaneler yıkıldı. İçki yasağı öncesinde tütün yasağı devreye girdi. Padişah ise içki içmeye devam etti ve içki bağımlılığı ölümüne sebep oldu.

1809 İngiliz hukukçu, devlet adamı ve tarihçi Alexander William Kinglake dünyaya geldi. yaşamını yitirdi. (5 Ağustos 1809-2 Ocak 1891) Cambridge Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1837’de Baro’ya çağrıldı ve hukuk pratiğini geliştirdi. Özellikle uluslararası politika alanında görev aldı. 1837 yılında Londra’da yerel yönetici oldu. 1856’da kendisini edebiyata ve kamu yaşamına adadı. Yedi ciltlik eseri The invasion of the Crimea ile ünlendi.  2 Ocak 1891‘de yaşamını yitirdi.
1862 Belçikalı avukat ve eski Başbakan Felix de Muelenaere yaşamını yitirdi. (5 Nisan 1793- 5 Ağustos 1862) Hukuk eğitimi gördü ve avukat olarak çalıştı. 1824’ten 1829’a kadar Batı Flandre eyaletinin üyesi oldu. 1830’da Belçika’nın bağımsızlığından sonra, Batı Flanders valisi olarak görev yaptı. 1831’de Belçika Temsilciler Meclisi üyesi oldu. Daha sonra Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Bir dönem Başbakanlık görevini üstlendi. 1850’den 1862’de ölümüne kadar Tielt bölgesi Ticaret Odası üyeliğinde bulundu.
1863 Alman avukat, devlet adamı ve Merkez Partisi’nin lideri Wilhelm Marx yaşamını yitirdi.  (15 Ocak 1863- 5 Ağustos 1946) Bonn Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 1888’de tapu sicilinde deneti olarak çalıştı. Bir süre avukatlık yaptı. 1894’te yargıç oldu, mahkeme üyeliği ve başkanlık görevlerinde bulundu. İstinaf Mahkemesi genel kurulunun başkanlığına yükseldi. Katolik Okullar Örgütü’nün  kurucusu ve ilk başkanıydı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Katolik Almanya İçin Halk Birliği’nin başkanı oldu. 17 Ocak 1922 – 8 Aralık 1928 arasında parti başkanlığını yürüttü. 30 Kasım 1923 – 15 Ocak 1925 arasında Alman Sansölyesi, 10 Ocak 1926–12 Mayıs 1926  arasında Adalet Bakanı ve 17 Mayıs 1926–12 Haziran 1928 arasında tekrar şansölye olarak görev yaptı.
1882 Japonya’da sıkıyönetim ilan edildi.
1895

Alman sosyalist, filozof, tarihçi ve siyaset bilimci Friedrich Engels öldü. (Doğumu: 1820) Komünizmin İlkeleri, Hakiki Sosyalistler, Doğanın Diyalektiği, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni,  Otorite Üzerine, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Tarihte Zorun Rolü, Köylüler Savaşı, Almanya’da Devrim ve Karşıdevrim, 1844 Yılında İngiltere’de İşçi Sınıfının Koşulları, Büro ile Barikat Arasında ile Konut Sorunu gibi eserleri bulunmaktadır.

1912 Meclis-i Mebûsan, Padişah Sultan Reşat tarafından feshedildi. Osmanlı Meclisi, 14 Mayıs 1914’e kadar kadar toplanamadı. 23 Temmuz 1908’de parlamento seçimleri yapılmış, İttihat ve Terakki Cemiyeti çoğunluğu sağlamış ancak 18 Ocak 1912’de padişah parlamentoyu dağıtmış, yeniden seçim yapılmış ve 18 Nisan 1912’demeclis yeniden toplanmıştı.
1914 Amerikalı Mary Pheps Jacob, sutyen patenti aldı. İlk sutyen pembe bir kurdeleyle birbirine bağlanmış bir çift mendilden oluşuyordu
  1921 Mustafa Kemal Paşa’ya üç ay süre ile ve geniş yetkilerle Başkomutanlık tevcih eden kanun kabul edildi. Başkumandanlık Kanunu daha sonra üçer ay süreyle uzatıldı. 20 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’in başkumandanlık yetkisi TBMM tarafından süresiz olarak uzatıldı ve Mustafa Kemal bu görevi 29 Ekim 1923’te cumhurbaşkanı seçilinceye kadar sürdürdü.
 1925 Türk Tayyare Cemiyeti (THK) 5 Ağustos 1925 tarihinde kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazandı ve Türk Hava Kurumu adını aldı.  THK, 16 Şubat 1925’te kurulan, tüzel kişiliğe sahip en köklü havacılık kuruluşudur.
1925 Mustafa Kemal ve Latife Hanım boşandı. Latife Hanım, TBMM’dek oturumları izleyen ve meclise girebilen ilk Türk kadını olmuştu. Latife Hanım aynı zamanda Türkiye’nin ilk kadın hukukçuları arasında yer aldı. 29 Ocak 1923-5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kaldı.
1927 New York’ta Sacco-Vanzettti‘nin ölüm cezasına çarptırılmalarına karşı gösteriler yapıldı. İtalyan asıllı Amerikalı anarşistler Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti işlemedikleri soygun ve cinayet suçlarından 1921 yılında idam cezasına mahkûm edilmişlerdi.
 1929 İngiliz feminist Dame Millicent Garrett Fawcett öldü. (Doğumu: 11 Haziran 1847)  İngiltere’de kadınlara oy kullanma hakkı verilmesi için mücadele edenler arasında ön plana çıktı.  Daha sonra ismi Eşit Yurttaşlık Hakları Ulusal Birliği olan Kadınlara Oy Hakkı Dernekleri Ulusal Birliği (NUWSS) başkanlığı yaptı. Çok sayıda eser kaleme aldı.
1945 Fransa, 45 bin Cezayirli katletti.
1946 Alman avukat ve devlet adamı Wilhelm Marx öldü. (d. 1863) Bonn Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 1894’te yargıç oldu. Köln ve Waldbröl’da mahkeme üyeliği yaptı. 1922’de Berlin‘de İstinaf Mahkemesi başkanlığına yükseldi.  1923-1924 yılları ile 1926-1928 yıllarında Şansölye olarak görev yaptı. Naziler döneminde yargılandı.
1959 Kütahya Cezaevi’nde isyan çıktı. Polisler gaz bombası atarak isyanı bastırdı.
1960  Burkina Faso, (Yukarı Volta), Fransa’dan bağımsızlığını kazandı.
 1962 Nelson Mandela hapse girdi  28 yıl hapis yattıktan sonra 1990 yılında serbest bırakıldı. 1993’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü, 10 Mayıs 1994’te Güney Afrika’nın ilk siyahi devlet başkanı oldu. #HukukTarihi
1965 Yeni Diyanet İşleri Teşkilat Kanunu nedeniyle düzenlenen 1 haftalık seminer 638 müftünün katılımıyla Ankara’da başladı. Seminerin sonunda katılımcılara ”Komünizmle Mücadele” ve “Misyonerlerin Müslümanlık Aleyhindeki Faaliyetleri” konulu iki konferans verildi.
1966  Türkiye’nin ilk kadın FIDE hakemi Suzan Seçkiner doğdu
1966 Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi, savaş suçlularının ve insanlığa karşı suç işleyenlerin cezalandırılmalarına dair 5 Ağustos 1966 tarihli ve 1158 (XLI) sayılı kararını kararını ilan etti.
1971 Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti’ni resmen tanıdı.
1971 Yazar Sevgi Soysal tutuklandı.
1978 Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği, TÖB-DER, 5 yılda dernek üyesi 37 öğretmenin öldürüldüğünü açıkladı.
1985 Hollanda kökenli 23 kültür kuruluşu, Barış Derneği davasında tutuklu bulunan ressam Orhan Taylan’a resim ve çizim malzeme gönderdi.
1989 Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nde açlık grevindeyken Aydın E Tipi Cezaevi’ne nakledilen 259 mahpustan 247’si açlık grevini sürdürdü, 8’inin durumu ağırlaştı. 40 tutuklu-hükümlü yakını Aydın Devlet Hastanesi bahçesinde oturma eylemi yaptı, 10’u gözaltına alındı. 10 kadın yazar cezaevlerindeki baskıları protesto için AKM önünde kitaplarının üzerine siyah boya döktü. Adalet Bakanlığı 1 Ağustos 1988 Genelgesi’nde bazı değişiklikler yaparak, cezaevlerinde açlık grevinde iken tedaviyi kabul etmeyen mahpusların durumlarının ağırlaşması halinde sağlık kurumlarına sevk edilmeleri ve avukat görüşmelerini izleyen görevlilerin konuşmaları işitmeyecek uzaklıkta olmaları kararlaştırıldı.
1992 Türkiye’de 82 yılda 28 gazeteci öldürülmüşken, son 6 ayda 6 gazetecinin öldürüldüğü açıklandı.
1995 İHD üyeleri, ABD’de bir polisi öldürdüğü için idama mahkum edilen Abu-Jamal için Galatasaray Postanesi’nden Pensilvanya’ya faks çekme eylemi yaptı.
1999 Polis yüksek okullarına imam hatip mezunlarının da girebilmesine yol açan değişiklik Meclis Komisyonu’nda DSP-ANAP ve FP Milletvekillerinin önergesiyle kabul edildi. “Genel liselerden mezun olanlar” ibaresi “lise ve dengi okullardan mezun olanlar” şeklinde değiştirildi.
1999 Savcı Sacit Kayasu, 5 Ağustos 1999 tarihli bir mektup ile, vatandaş sıfatıyla, 1961 Anayasası ile kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı ihtilal yaptıkları gerekçesiyle 12 Eylül 1980 askeri darbesini gerçekleştiren eski generaller Kenan Evren, Sedat Celasun, Nurettin Ersin, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına şikayette bulundu. Şikâyet dilekçesi takipsizlik kararı ile sonuçlandı.
2001

Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, Berberiler için genel af ilan etti. Berberiler, siyasi ve kültürel haklarının tanınması ve ekonomik şartlarının düzeltilmesini istiyorlardı.

2004 Türk Ceza Hukuku’nun ülkemizdeki kurucularından olan ve binlerce hukukçu yetiştiren Sulhi Dönmezer, 5 Ağustos 2004 tarihinde devlet töreni ile İstanbul Edirnekapı Şehitliği’nde defnedildi. 3 Ağustos 2004 tarihinde, 86 yaşında İstanbul’da vefat etmişti.
 2007 Danıştay 13. Dairesi, Yapı-Yol Sen’in İstanbul Levent’teki Karayolları Genel Müdürlüğü arazisinin satışının iptali ve yürütmenin durdurulması istemini reddetti. 96 bin 500 metrekarelik arazi için yapılan ihale Zorlu Gayrımenkul’de kaldı.
 2011 Hrant Dink’i korumadığı gerekçesiyle 100 bin TL tazminata mahkum edilen İçişleri Bakanlığı’ savunma verdi: “Tazminat miktarı amacına aykırı ve fahiş. Hrant Dink koruma istememişti, buna rağmen gereken önlemler alındı”.
 2013 İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon sanıkları ile ilgili kararını 5 Ağustos 2013’te açıkladı. 66’sı tutuklu 275 sanık arasında yer alan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, CHP Milletvekilleri Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Sinan Aygün hakkında da çeşitli hapis cezaları verildi.Karar daha sonra Yargıtay tarafından bozuldu. 
 2014 Diplomat ve siyasetçi İnal Batu yaşama veda etti  (Doğumu: 1936) 1959-1960 eğitim-öğretim yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi ve Dış İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Büyükelçi unvanıyla Lefkoşa, Prag, Birleşmiş Milletler, İslamabad ve Roma’da bulundu.
 2015 Yargıtay cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1942) Geçirdiği beyin kanaması sonucu 5 Ağustos 2015 tarihinde vefat etti. YARSAV‘ın bir numaralı kurucusu üyesidir.
2015 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’nın Uygulanmasına Dair Yönetmelik’te temel hak ve özgürlükleri daraltan değişiklikler yapıldı. Vali ve kaymakamların toplantı ve gösterileri yasaklayabilmesine imkan getirildi.
 2016 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin, örgütün lideri Fethullah Gülen hakkında mahkemece “tutuklamaya yönelik yakalama” kararı çıkarıldı.
2017 Ukraynalı hukukçu ve siyasetçi Irina Berezhna öldü. (Doğumu: 13 Agustos 1980) Berezhna, Kiev Ulusal Taras Shevchenko Üniversitesi hukuk fakültesinden mezun oldu. Temmuz 2007’de hukuk doktorasını tamamladı. Ukrayna Avukatlar Birliği, Noterler Odası üyesiydi. Ukrayna’da “3. Binyılın Kadını” ödülüne layık görüldü.
 2017

Balistik füze denemelerini sürdüren Kuzey Kore’nin ihracat gelirlerini yeni yaptırımlarla üçte bir oranında azaltmayı hedefleyen BM Güvenlik Konseyi karar tasarısı oy birliğiyle kabul edildi.

2017

Baltimore, Maryland bölgesinden Amerikalı seri katil ve tecavüzcü Joseph Roy Metheny (2 Mart 1953 – 5 Ağustos 2017) cezaevinde iken öldü. Kendisini seri katil ilan etmesine ve 13 kişiyi öldürdüğünü iddia etmesine rağmen, iki cinayetten mahkum oldu. Ölüm cezası daha sonra müebbet hapis cezasına çevrildi. Yeterli kanıt bulunamadığı için diğer cinayetlerden hüküm giymedi.

2020 Somalili insan hakları aktivisti ve hekim Hawa Abdi öldü. (Doğumu: 1947)
2024 Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un talimatıyla, Türkiye Adalet Akademisi tarafından aile hukuku alanında yaşanan sorunlara çözüm üretmek ve aile bireylerinin haklarını daha iyi korumak amacıyla ‘Aile Hukuku Değerlendirme Kurulu‘ oluşturuldu.
2025

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk toplantısını gerçekleştirdi. Komisyonun çalışma usul ve esasları oybirliği ile kabul edildi.

2025

30 yıla kadar hapis talebiyle yargılanan menajer Ayşe Barım hakkında tutukluluk incelemesi yapıldı. Mahkeme, Barım’ın tutukluluk halinin devamına karar verdi.

2025

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, sahte diploma skandalıyla ilgili yürütülen 220 kişi hakkında adli işlem yapıldığını, 199 şüpheli hakkında kamu davası açıldığını, 37 kişi hakkında tutuklama kararı verildiğini ve 150 kişi hakkında da adli kontrol hükümlerinin uygulandığını açıkladı.

5 Ağustos – Hukuk Takvimi

Hakimler ve Savcılar Derneği Röportajı

0

Hakimler ve Savcılar Derneği Röportajı

Sunuş

Hakimler ve Savcılar Derneği (HAKSAV), Hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının ekonomik, sosyal ve özlük haklarının iyileştirilmesi amacıyla 2023 yılı, Eylül ayında kuruldu. Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Yargıç Mustafa Polat. Yönetim Kurulu üyeleri Hasan Karaman, Erdoğan Atar, Kazım Yiğit ve Osman Şilen’den oluşyor. Denetim Kurulunda, Abdülsamet Şahin, Cesim Çağın ve Saffet Songül; Disiplin Kurulunda ise Reşat Bayraktar, Erkan Çetinkaya ve Hilmi Soylu bulunuyor. Ayrıca derneğin, Hukuk Grubu, Yayın Grubu, Uluslararası İlişkiler Grubu, Mevzuat Grubu, Basın ve Halkla İlişkiler Grubu, Katılımcılar Grubu, Dezenformasyonla Mücadele Grubu bulunuyor. Bazı adliyelerde temsilcilikleri de var.

Yargı camiasında kurulu az sayıdaki dernekten biri olan HAKSAV’ın kuruluş amacı, hedefleri ve çalışmaları, yargı sisteminin ve yargı mensuplarının sorunları, yargı bağımsızlığı, yargı etiği, liyakat, iş yükü, yargıya güven, yargı bağımsızlığı-tarafsızlığı; yasa koyucudan, yürütmeden, avukatlardan ve halktan beklentiler ile güncel yargı sorunlarının da konuşulduğu röportajın hukuk dünyasına ve adalet arayışına faydalı olmasını dileriz.

Hukukbook adına editör İbrahim Aycan tarafından sorulan sorulara içtenlikle yanıt veren HAKSAV Başkanı Yargıç Mustafa Polat, 1982 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. Ortaokul ve liseyi Erzurum’da bitirdi. 2008 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 2010 yılında Avukat olarak meslek yaşamına başladı. Avukatlık döneminde kamuoyunda 28 Şubat davası olarak bilinen davada hem mağdur hem mağdur vekili olarak görev aldı. 2016 yılında İdari Yargıç olarak atandı. Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması başlıklı çalışması ile 2018 yılında Kastamonu Üniversitesinden yüksek lisans derecesi elde etti. Sırasıyla Kastamonu, Batman İdare Mahkemelerinde görev aldı. Halen Aydın İdare Mahkemesinde görevini sürdürmektedir. İngilizce bilen ve aslen Erzurumlu olan Polat, evli ve iki çocuk babasıdır.

Hakimler ve Savcılar Derneği Röportajı

Hukukbook: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Şunu sorarak başlamak isteriz, HAKSAV neden kuruldu? Derneğin ortaya çıkması için nasıl bir ihtiyaç hissettiniz, mevcut dernekler bu ihtiyacı karşılayamıyor mu? Hukuk kamuoyu ve yurttaşlar sizi tanımak istiyor, vizyonunuzu, misyonunuzu ve hedeflerinizi tanımlar mısınız?

HAKSAV Başkanı Mustafa POLAT: Öncelikle buradaki görüşler dernek üyelerimizi bağlamamaktadır. Buradaki görüşler dernek başkanı olarak yaptığım gözlemlere dayalıdır ve sadece beni bağlamaktadır.

Derneğin amacı dernek tüzüğümüzün ön sözünde de belirtildiği gibi; hâkim ve savcıların ekonomik, sosyal ve özlük haklarının iyileştirilmesinden ibarettir. Siyasi veya ideolojik hiçbir amacımız yoktur. Bu tarz görüşlere sahip olan ve bu görüşlerini dernek işlerine alet eden veya derneği bu amaçla kullanan dernek yöneticileri dernekten uzaklaştırılmaktadır. Dernek ayrıca meslektaşlarımıza hukuki koruma sağlamaktadır. Üyelik alımlarında sadece aktif görevde bulunan hâkim ve savcılar üyeliğe kabul edilmektedir. Derneğin tüm faaliyetleri ve aldığı kararlar kamuoyuna açık olup İnternet sitemiz olan www.haksav.org.tr adresinde yayımlanmaktadır.

Tüzüğümüzün 18.6 maddesine göre ”Her üye, dernek organlarına elektronik iletişim araçlarıyla başvurarak dernek yönetimi ve dernekçe yürütülecek çalışmalar hakkında görüş ve önerilerini bildirme hakkına sahiptir.” düzenlemesi yer almakta olup, 36.2.5 maddesinde ”Tüm dernek üyelerini ilgilendiren konularda alınacak kararlar için uygun iletişim araçlarıyla üyelerin görüşünü almak.” yönetim kurulunun görevleri arasında sayılmıştır.

Görüldüğü üzere tüzüğümüzün de bir gereği olarak ziyaretler, basın açıklamaları dâhil Dernek adına yapılacak her türlü iş ve işlemler, tüm üyelerimizin katıldığı anketler sonucunda yapılabilmektedir. Derneği üyeler yönetmektedir. Yani Dernek yönetimi sıradan işler haricinde tüm kararlarını dernek üyelerine danışarak almaktadır.

Derneğimiz genel kurul dâhil tüm toplantılarını İnternet üzerinden yapmaktadır. Bu sayede Dernek hızlı karar alarak etkin bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedir.

Hukukbook: Kaç üyeniz var, insan kaynağını ve üyelerinizi nasıl buluyorsunuz? Örgütlenme biçiminiz nasıl? Üyelik talebi yüksek mi?

Polat: Üyelerimiz hâkim ve savcılardan oluşmakta olup, üyelik başvuruları İnternet üzerinden yapılıyor. Şuan yeni bir dernek olmamıza rağmen üye sayımız oldukça fazla. Bunlar arasında üst düzey unvanlı görevlerde bulunan meslektaşlarımız da var. Yakın zamanda genel kurulumuzu internet üzerinden bir saat gibi kısa bir sürede tamamladık ve 3 yıl daha devam etme kararı aldık. Üye sayımız oldukça hızlı ilerliyor. Üye sayımız ATGV zammına dava açtığımızda arttı, müfettiş hal kâğıdına dava açtığımızda arttı. Kısaca hâkim ve savcı haklarıyla ilgili yaptığımız her faaliyette bu sayı arttı.

Tabi üye sayısının artmasında üyelerimizin Dernek yönetimine doğrudan katılabilmesinin payı da var. Biz her şeyi anketle üyelerimize soruyoruz. Üyelerimize hukuki koruma sağlıyoruz. Meslektaşlarımızı sosyal, işitsel ve görsel medyada lince karşı koruyoruz. Disiplin cezası alanlara ya da soruşturması bulunanlara yardımcı oluyoruz.

Ayrıca sosyal medya olsun, whatsapp grupları olsun 15-20.000 hâkim ve savcıya ulaşma imkânımız bulunmakta. Tabi bunun çok faydası oluyor. Örneğin aşağıda ayrıntısına değineceğimiz Yargıda Liyakatin Arttırılması Projesi meslektaşlarımızın çoğunluğunun görüşü doğrultusunda hazırlandı.

Hukukbook: Yönetim Kurulu ve diğer kurullarınıza baktığımızda hiç kadın yönetici yok. Bu bir tesadüf mü? Kadın üye oranınız yönetime yansımadı mı?

Polat: Biz kadın erkek ayırt etmeksizin tüm üyelerimize yöneticilik görevi teklif ettik. Yöneticileri kabul edenler arasından seçtik. Bayan meslektaşlarımızdan kabul eden olmadı. Bunun nedeni bayan meslektaşlarımızın mesai dışında ev işlerinden, çocuk bakımından ekstra işe zaman bulamamaları. Toplumumuzdaki ataerkil yapıyı ne yazık ki daha henüz yıkabilmiş değiliz. Anayasa Mahkemesince daha yeni bayanın evlilikte kendi soyadını kullanabileceğine ilişkin karar verildi. Umarım bir gün toplumda ki bu tabu tamamen yıkılır ve ev işlerini bayan erkek herkes eşit bir şekilde yapar. Sadece ev işleri açısından değil her açıdan tam eşitlik olur.

Hukukbook: Benzer uluslararası yargı derneklerinin ya da kuruluşlarının misyonu ile karşılaştırıldığında sizinle benzer şekilde faaliyet gösteren dernekler var mı? Derneğinizin kuruluşuna ilham kaynağı olan bir sivil toplum örgütü var mı? Kapanan derneklerden ortaya çıkan eksikliği hissettiğiniz için mi yoksa mevcut dernek ve sendikalar yetersiz kaldığı için mi kuruldunuz?

Polat: Mevcut dernek ve sendikalar klasik bir yapıya sahip. Toplantılarını bir araya gelerek fiziki olarak yapıyorlar. Bu nedenle yönetim olarak tüm Türkiye’ye yayılamıyorlar. Genel kurula katılım az oluyor. Zira örneğin Diyarbakır’da bulunan bir meslektaşımızın Ankara’da yapılacak toplantıya katılması mümkün değil. Dolayısıyla yöneticilerin hepsi Ankara’da ikamet etmek zorunda. Genel kurul toplantıları içinde Türkiye’nin diğer şehirlerinde bulunanların Ankara’ya gelmesi gerekiyor. Oysa biz tüm toplantılarımızı ve kararlarımızı İçişleri Bakanlığının anlaşmalı kurumları aracılığıyla İnternet üzerinden yapıyoruz. Bu açıdan Türkiye’de bu tarz bir yapıya sahip olan bir kaç dernekten biriyiz. Dolayısıyla genel kurul toplantısını bile 1 saatte tamamladık. Toplantıya Türkiye’nin her yerinden meslektaşlarımız katıldı. Yöneticilerimizin tamamı farklı şehirlerde. Yönetim kurulu toplantılarını daha kısa sürede tamamlıyoruz. Ayrıca basın açıklamaları, suç duyuruları ve neredeyse tüm faaliyetlerimizi anket yaparak üyelerimize danıştıktan sonra gerçekleştiriyoruz. Biz derneğimizde tam olarak doğrudan demokrasiyi uyguluyoruz. Derneği dernek üyelerimiz yönetiyor. Bu bakımdan sadece hâkim ve savcı dernek-sendikalarından değil tüm derneklerden ve sendikalardan ayrışıyoruz. Türkiye’de bizden başka hem İnternet üzerinden örgütlenen hem tam doğrudan demokrasiyi uygulayan başka bir dernek veya sendika olduğunu sanmıyorum.

Hukukbook: Sizden önce kurulan dernek ve sendikaların daha önce ilgilenmediği alanlarda öne çıktınız. Mevcut diğer kuruluşlardan farkınızı açıklar mısınız.

Polat: Farkımız bizim tek amacımızın sadece ve sadece hâkim ve savcı haklarından ibaret olması. Siyasi hiçbir amaç ve misyonumuz bulunmamakta. Sadece mesleğimizi daha iyi noktalara getirebilme amacında olduğumuz için meslek büyüklerimizin de takdirini kazandık. Diğer dernek ve sendikalar da benzer amaçlara sahip ancak biz her konuda anket yapıp üyelerimize danışıyoruz. Üyelerimizde anket yaptırabiliyorlar. Üyeler Dernek yönetimine doğrudan katılıyorlar. Ayrıca sürekli faaliyet halindeyiz. Her gün yeni bir fikir, yeni bir iyileştirme üzerinde çalışıyoruz. Üyeler tarafından yönetilen bir dernek olmamız yönüyle diğer derneklerden ayrışıyoruz. Diğer bir farkımız yukarıda açıkladığım gibi toplantılarımızı İnternet üzerinden yapıyoruz.

Hukukbook: CEPEJ, CCJE, CCPE, Venedik Komisyonu gibi kuruluşlarla temasınız var mı? Bu kurumların müktesebatı HSK tarafından da benimseniyor. Bu ve benzeri kurumlara akredite olmayı düşünüyor musunuz? Böyle bir idealiniz var mı?

Polat: Tabi ki var hatta genel kurulda bu kurumlara üye olabilmek için yönetim kuruluna yetki verdik. İlk fırsatta bu kurumlarla iletişime geçeceğiz.

Hukukbook: Yargı sistemini hiç bilmeyen kişileri bilgilendirebilmek için, derneğiniz ile HSK’nın farkını açıklar mısınız?

Polat: HSK resmi bir kurum olup biz bir sivil toplum kuruluşuyuz. Tabi kafamıza takılan bir şey olduğunda mutlaka HSK’ya danışıyoruz. Sonuçta HSK’da hâkim ve savcı haklarını gözeten bir kurum. Sadece bazı noktalarda görüş farklılıklarımız olabiliyor. O da şundan kaynaklanıyor; örneğin bir hâkim veya savcı HSK’ya şikayet edildiğinde HSK hâkim veya savcı haklı da olsa açıklama yapamaz. Çünkü tarafsız olmak zorunda. Sonuçta hâkimin hukuki durumunu değerlendirecek. Keza Adalet Bakanlığı da öyle. Ancak böyle bir durumda biz açıklama yapabiliyoruz. Meslektaşımızı savunabiliyoruz. Sonuçta dernek olarak mesleki dayanışma ve yardımlaşma platformuyuz. Zaten her derneğin kuruluş amacında üyesini savunmak vardır. Ancak mesela çok bariz, ağır ve açık bir hata yapan meslektaşımız adına da üyemiz dahi olsa basın açıklaması yapmayız. Ancak yine hukuki destek sağlarız.

Hukukbook: Derneğinizin yaptığı ilk faaliyetler yargıç ve savcıların maddi açıdan iyileştirilmesini öncelediğiniz algısını oluşturdu. Yargıç ve savcıların maaşları ve sosyal hakları yetersiz mi? Kamu personelinde statü benzerliği olan mesleklerle kıyaslayarak cevap verebilir misiniz?

Polat: Maaşlar yetersiz değil aslında. Hayat pahalı. Örneğin bize %50 zam yapılıyorsa çarşıdaki, pazardaki ürüne %70 zam yapılıyor. Bunu yapanlar herkesçe bilinen fırsatçılar. Tabi ekonomi de kötü. Rusya-Ukrayna ve İsrail-Filistin savaşı var. Savaşlar bitmediği, fırsatçıların önüne geçilemediği, ekonomi düzeltilemediği için bizim maaşlarımız eriyor. Savaşlar bitse, bu tarz fırsatçılara ağır cezalar verilse, rasyonel ekonomi politikaları izlense enflasyon düşecek ve maaşlar erimeyecek. Maaş zammı yapılmasına da gerek kalmayacak. Biz tam da bu noktada devreye giriyor, çeşitli kurum ve kuruluşlarla yazışmalar yapıyoruz. En azından sorunlarımızı dile getiriyor, iyileştirmeler üzerinde 7 gün 24 saat çalışıyoruz. Son zamanlarda maaş gündemde olduğu için Derneğin tek amacının maddi hakların iyileştirilmesi olduğu algısı oluştu. Ancak HSK kararlarına karşı yargı yolunun açılmasından, müfettiş hal kağıdına, disiplin konusunda meslektaşlarımıza yardımcı olmaktan yapay zekaya kadar bir çok farklı alanda çalışıyoruz.

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER

Statü benzerliğimiz bulunmamakla birlikte bu gün milletvekillerinin durumu çok daha iyi. Ekonomik, sosyal ve özlük haklar anlamında Milletvekilinden çok daha iyi durumda olması gereken bir meslek grubu varsa o da hâkimlik ve savcılık mesleğidir. Zira hâkimin, savcının kafasında geçim kaygısı olduğunda dosyalarına da konsantre olamaz. Hâkimin, savcının geçim kaygısı olmamalı. Büyükşehirlerde ev kiraları ateş pahası. Bendeki gibi hâkimin, savcının bir de çoluk çocuğu varsa kreş masrafı, okul masrafı derken geçinmekte zorlanıyoruz. Nasıl ki re’sen atamaya tabiyiz o zaman özellikle büyük şehirlere atanıp, kendisine lojman çıkmayan meslektaşlarımıza mutlaka kira yardımı yapılması gerekiyor.

Başka bir konu, biz bir keşiften 100-200 TL para alıyoruz. Keşfe gittiğimiz zaman tüm günümüz keşifte geçiyor. Nöbetçi olduğumuzda ek ücret almıyoruz. Çok yıpranıyoruz. Mesela Doktorlar döner sermayeden ek ücret alıyorlar ve hemşirelerle birlikte yıpranan meslek grubuna dahil edildiler. Döner sermayeye benzer bir uygulama bizde de yapılabilir. Keşif ücretleri arttırılabilir. Yıpranan meslekler arasına alınabiliriz. Zira doktorlar ve hemşireler evde hasta bakmıyorlar ama biz evde bile dosya bakıyoruz.

Ayrıca bugün yargıda hedef süre diye bir süre konulmuş. Madem hâkim ve savcıya böyle bir süre konuldu hâkime ve savcıya ek zaman kazandıracak uygulamalar da yapılmalıydı. Örneğin kamu kurumlarında öncelik hakkı tanınmalıydı. Bir faturayı yatırmak için saatlerce kuyrukta bekliyoruz. Veya tedavi olmak veya ailemizden birini tedavi ettirmek için tüm günümüzü hastanede geçiriyoruz. Zira geçirilen her vakit geciken onlarca dosyaya tekabül ediyor. Veya hâkim, savcı sayısı arttırılabilirdi. Sadece hedef süre koymakla olmuyor. İşlerin hızlandırılması ve azaltılması konusunda yazdığımız makalede bu konuyu ele aldık.

Hedef sürenin sağlık sektöründe konulması lazım. Süreler konusunda bu gün sağlık sektörü adalet sektöründen çok daha kritik bir pozisyonda. İsmini vermeyeyim bir hastanede yakın zamanda ameliyat oldum. Çok acil olmasına ve ücretli hasta olmama rağmen bir buçuk ay sonrasına ameliyat günü verdiler. Ben bu süre içerisinde çok ciddi sağlık sorunları yaşayabilirdim. Birde hâkim olduğumu bildiği halde benimle ilgilenen idari personelin tutumu çok kötüydü. Vatandaşa davranış şeklini düşünemiyorum bile. Ücretsiz hastaların durumu daha vahim. 3 ay 5 ay sonrasına ameliyat için gün veriliyor. Keza MR, Tomogrofi gibi tetkikler içinde aynı. Rutin bir tedavi için bile saatlerce sıra bekleme meselesini zaten hiç söylemiyorum. Ama kimse bunu konuşmuyor. Tabi bunlar doktorlarla veya sağlık personeliyle alakalı bir durum değil. Teknik alt yapı ve personel ihtiyacıyla ilgili bir durum. Doktorlar, hemşireler ve sağlık personeli canla başla çalışıyorlar. Yıpranma payını ve aldıkları ücreti fazlasıyla hak ediyorlar. Sadece Sağlık Bakanlığınca teknik altyapı, doktor ve personel sayısının arttırılması gerekiyor.

Deminki örnekten hareketle siz her türlü teknik alt yapıyı, personel ihtiyacını, doktor ihtiyacını karşıladığınızda sağlık sektörü için hedef süre koyabilirsiniz. Adalet sektöründe olduğu gibi bunu yapmadan hedef süre koyarsanız çalışanlar bu sefer ailelerine ayıracakları zamandan çalmak zorunda kalırlar. Hâkim, savcı sayısını arttırmadan, zamandan tasarruf ettirecek uygulamaları hayata geçirmeden hedef süre koyarsanız çalışanlara zulmetmiş olursunuz. Bu gün tanıdığım her 10 hakimden 8’i evine dosya götürüyor. Ailesine ayıracağı zamanı dosyalara ayırıyor. Sırf bu yüzden isim isim sayabileceğim ailevi ilişkileri bozulan ve boşanan bir çok meslektaşım oldu.

Emeklilikte de büyük sıkıntılarımız var. 2008 sonrası girişliler emekli olduklarında 10-15.000 TL civarında çok düşük bir maaş alıyor. Bir meslektaşımız vefat ettiğinde ailesine 7-8.000 küsür TL maaş bağlanıyor. 2008’den sonra mesleğe girenlerin hiçbirisi emekli olmak istemiyor. Ölüm Allah’ın emri ama hele de eşi çalışmayan meslektaşlarım için söylüyorum, biz öldüğümüzde ailelerimize kim bakacak?

Tabi bu durum 2008’den sonra kamuya giren tüm kamu görevlileri için geçerli. Bunun için de çalışmalarımız sürüyor. 2008 öncesi mesleğe girenlerle sonra girenler arasında emeklilikte oluşan maaş farkının kaldırılması için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurduk fakat onlar da sanki biz bilmiyormuşuz gibi mevzuat maddelerini yazarak bize cevap verdiler. Dava açmayı düşündük ancak bunun için mevzuat değişikliği gerekiyor. İş yine Türkiye Büyük Millet Meclisine kalıyor. Eğer bir iyileştirme sağlanırsa bundan tüm kamu görevlileri faydalanacak ve bunu yapanlar çok büyük takdir kazanacak. Zira hâkim, savcı sayısı 30.000 civarında ise 2008’den sonra mesleğe girenler 10.000 kişi olsa bu sayı aileleriyle birlikte 30.000’i, 2008’den sonra kamuya giren diğer çalışanlar da hesaba katıldığında aileleriyle birlikte bu sayı yüz binlerce kişiyi buluyor. Bu kadar insanın duasını alacaklar.

Hukukbook: Hakimlere ve savcılara, özel şirket olsun kamu şirketi olsun indirim kampanyaları yapılmasını etik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin, bir inşaat şirketinden kampanya ile daire alan yargıçların, aynı şirketle ilgili davalara bakması etik midir? Yargıçlar etik davransa bile “etik görünme” şartının ihlali söz konusu değil mi? Bir yargı derneğinin misyonu arasında indirim kampanyaları olmalı mıdır? Yargıçların ve savcıların hiçbir mesleğe benzemeyen statüsünü gözettiğimizde kısa ve uzun vadede bir sıkıntı doğurur mu?

Polat: Bu hayat pahalılığında hiçbir sıkıntı doğurmaz. Dernek olmadan da bir hâkim veya bir savcı inşaat şirketinden herkese yapılan indirimden faydalanarak parasını verip daire satın alıp, inşaat şirketinin davasına bakabilir. Zaten bu hâkimin davadan reddi nedeni de değildir. Herkese indirim yapılıyorsa hâkime, savcıya da yapılacak. Ancak dava devam ederken bağış adı altında veya hediye olarak bedavaya daire alamaz. Onun dışında parasını verip istediğini alır. Yani burada derneğin bir etkisi yok. Kaldı ki bu tür haller olağan karşılanmalı.

Bu konu şu örneklerle desteklenebilir: Şimdi bir hâkim, savcı alış veriş yaptığı marketin davasına bakmayacak mı? Veya davası var diye marketten alış veriş mi yapmayacak? Özellikle küçük yerlerde bu mümkün mü? Mümkün değil. Zaten aksi halde hâkim ve savcı meslektaşlarımızın yaşam alanı kalmaz. Toplumdan dışlanır ve soyutlanırlar. Böyle bir şeyi kimse istemez. Zira toplumdan soyutlanan bir hâkim veya savcı doğru karar veremez. Bu gün bir hâkim, savcı markete gidecek, lokantadan yemek yiyecek, kahvede çay içecek, kuaförde tıraş olacak ki insanları daha iyi anlayabilsin.

Kampanyalara gelince, kampanyalar yapılmasını destekliyoruz. Sonuçta her meslek grubuna yapılıyor. Bir meslek grubu olarak bize de yapılması gerekir. Örneğin silah kampanyası yapılması için Adalet Bakanlığı’na başvurduk. İndirimli silah aldık diye silah aldığımız şirket lehine karar verecek değiliz. Ancak dava devam ederken bağış adı altında veya hediye olarak bedavaya silah alırsak bu sıkıntı doğurabilir. Bu durum davadan ret nedeni oluşturabilir.

Başka bir örnek vereyim. Bankadan maaş alıyoruz diye bankanın davasına bakmayacak mıyız? Veya bankadan promosyon alıyoruz diye banka lehine mi karar vereceğiz? Böyle bir şey yok.

Hukukbook: Yargıçların havalimanında diğer eşit yurttaşlar gibi aranarak içeri alınması temel bir sorun mudur? Buna itirazınızdaki kamusal yararı açıklar mısınız? Yargı bağımsızlığı gibi yapısal sorunların sıkça tartışıldığı günümüzde havaalanından ve maaşlardan işe başlamak derneğiniz açısından hangi motivasyona dayanmaktadır? Yanlış anlaşılmaktan çekindiniz mi?

Polat: Havaalanlarında hâkimlerin üstünün aranmaması diye bir durum söz konusu değil. X Ray’den geçtikten sonra el ile aranmıyoruz ama el cihazıyla taranıyoruz. El ile aranmayla ilgili Sivil Havacılığın bir kararı vardı. Kararın Kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle Danıştay bunu hâkimler yönünden iptal etti. Şimdi biz savcılar yönünden de dava açtık. Karar lehe sonuçlanırsa savcılarda el ile aranmayacak. Zaten Milletvekilleri, Yargıtay, Danıştay üyeleri VİP’ten doğrudan hiç aranmadan geçebiliyor. Onlar konuşulmazken ilk derecede göre yapan hâkim ve savcı meslektaşlarımızın el ile aranmaması konusu kasıtlı olarak gündem yapılıyor.

Ayrıca havaalanlarında el ile aranmamak bir ayrıcalık değil Kanun gereği yapılan bir uygulama. Uluslararası hukuk farklı olabilir. Bu konu temel hak ve hürriyetlerle ilgili olmayan bir konu olduğu için kendi kanunumuzu uygulamamız gerekiyor. Kendi kanunumuz varken uluslararası hukuku uygulayamayız. Zira aynı uluslararası hukuk haksız olduğu halde İsrail’i haklı görüyor. Kaldı ki hâkimler ve savcılar sadece havaalanlarında değil hiçbir yerde aranmamalı.

Hukukbook: Yargıç ve savcılar hakkında yürütülen disiplin soruşturmalarının ve haklarındaki cezai takibatın adaletli şekilde yürütüldüğünü düşünüyor musunuz? Yargı mensupları görevleri nedeniyle kendileri bakımından yürütülen hukuki süreçlerde adalete erişim hakkına tam olarak sahip mi?

Polat: Disiplin cezalarına karşı yargı yolu kapalı. Zaten bu yüzden disiplin affı getirilmesi için Bakanlık, HSK ve TBMM’ye dilekçe gönderdik. Bir sonuç çıkmadı. Bir disiplin cezası alan meslektaşımız ‘ne bis in idem’ prensibine aykırı olarak birden fazla cezayla cezalandırılabiliyor. Örneğin derecesi yükseltilmeyebiliyor, düşük deftere tabi olarak terfi ettirilebiliyor, ‘’Kınama’’ ve üstü disiplin cezası alanlar yer değişikliği kapsamına alınabiliyor, birinci sınıfa ayrılması iki yıl veya daha fazla süreyle geciktirilebiliyor, unvanlı göreve getirilmeyebiliyor. Bunlar hep tek fiil nedeniyle verilen disiplin cezasının sonuçları olarak tezahür ediyor. Yani normalde Danıştay içtihatlarına göre bir fiile iki veya daha fazla ceza verilemiyorken biz 4-5 cezayla cezalandırılabiliyoruz. Ancak dediğim gibi disiplin cezalarına karşı yargı yolu kapalı. Artık bu durum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de istikrarlı olarak ihlal kararı vermesine neden oluyor. Neredeyse tüm hâkim ve savcı dosyalarında AİHM, AİHS 6 ve 13. maddeden ihlal kararı verip Devlet aleyhine çok yüksek miktarlarda tazminatlara hükmediyor. Bu da hazineye ek külfet oluşturuyor.

Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı

Geçtiğimiz günlerde Bursa İdare Mahkemesinde müfettiş hal kâğıtlarının tarafımıza verilmemesi işlemine karşı pilot dava açtık. HSK kararlarının hiçbirisine dava açılamıyor. Sadece HSK’nın değil, HSK’nın ilke kararıyla belirlediği kurum ve kuruluş kararlarına karşı da kanunda olmasa bile dava açılamıyor. Müfettiş hal kâğıtlarıyla ilgili bir ilke kararı alınmış, ilgilisine verilemez şeklinde. Şimdi hal kâğıdını talep ettik, Genel Sekreterlik ilke kararı var veremeyiz dediler. HSK, ilke kararıyla bazı Genel Sekreterlik işlemlerini de yargıdan bağışık tutmuş. Daha önce açılan davalar incelenmeksizin retle sonuçlanmış. Biz bunu bile bile dava açtık. Çünkü hal kâğıdında ne olduğunu bilmeden dava açamıyorsunuz ve bu kâğıt atamadan, terfiye birçok şeyde hâkim ve savcı aleyhine kullanılabiliyor. Bu durum hak arama hürriyetine engel bir durum. Mahkeme ne karar verir bilemem ama biz bu konuyu Anayasa Mahkemesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürmeyi düşünüyoruz.

Örneğin HSK ilke kararı alsa dese ki: ‘Terfi edemeyen hâkim ve savcılar günde bir saat tek ayak üzerinde duracak’’, siz bu işleme karşı bile dava açamıyorsunuz. Tabi bu husus hukuk devletiyle bağdaşmayan bir durum.

HSK kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olması darbe Anayasasının bir ürünü. Ama değiştirmek için meclis çoğunluğu gerekiyor. İnşallah önümüzdeki süreçte Anayasa değişikliğiyle HSK kararlarına karşı yargı yolu da açılacak. En azından bunun için çalışacağız.

Hukukbook: Türkiye’de BM standartlarına uygun yargıçlık teminatı var mı? Coğrafi teminat da dahil yargıçlık teminatına sahip misiniz?

Polat: Coğrafi teminat konusunda atamalara karşı yargı yolu kapalı. Ancak mesleğe bu gerçekleri kabul ederek giriyoruz. Atamalar da belirli bir sistem çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Türkiye birden fazla bölgeye ayrılıyor ve bu bölgelerde sırayla görev yapıyoruz. Tabi bu sıraya dahil olmayan meslektaşlarımızın olduğu da bir gerçek. Örneğin bir kişi birden fazla doğu görevi yapabiliyorken, hiç doğu görevi yapmayan meslektaşlarımız var. Veya birinin bir şehre atanması için çok önemli bir mazereti var. O kişi atanmıyor ancak yerine başkası atanabiliyor. Belki atanan kişinin daha önemli bir mazereti var ama biz bilmiyoruz. Çünkü işlem gerekçesi bize bildirilmiyor. Dava açılsa belki sebebini öğrenebilirdik ama yargı yolu kapalı.

Yargıçlık teminatına gelince, yargıçlık teminatımız var. Sosyal medyada belli bir kesimin yargıyı yıpratmak için yapmış olduğu linç girişimlerini ayrı tutuyorum, ben bu güne kadar verdiğim bir karardan ötürü herhangi bir tavsiye, telkin veya eleştiriye maruz kalmadım. Şöyle örnek vereyim; ben mesela idari yargı hakimiyim. İdari yargının görevi devletle vatandaş arasında çıkan uyuşmazlıkları çözmek. Bu güne kadar devlet aleyhine açılmış emsal kararlara bakıldığında devlet aleyhine verilmiş o kadar çok karar var ki yargıçlık teminatı olmasa böyle kararlar verilebilmesi mümkün değil. Dolayısıyla yargıçlık teminatımız tam olarak var diyebilirim. Farklı durumlar varsa da bilemem. Bunun somut delilleriyle ortaya konulması lazım.

Hukukbook: Yargılanan, disiplin cezası alan yahut meslekten ihraç edilen, hâkim, savcı ve avukat istatistikleri mevcut mu? Bu konuda çalışmalarınız olacak mı?

Polat: Bu ve benzeri konularda daha önce HSK’dan bilgi, belge talep ettik ancak bilgi vermediler. Adalet Bakanlığına itiraz ettik itirazımız kabul edilmedi. Edilseydi ve bilgi alabilseydik tabi ki bu konuda da çalışmalarımız olacaktı.

Hukukbook: Yargı sistemimizde doğal yargıç ilkesine aykırı uygulamalar var mı? Uygulamada ve mevzuatta doğal yargıç ilkesine aykırı durumlar olup olmadığına dönük bulgularınız var mı?

Polat: Doğal yargıç ilkesine aykırı bir duruma rastlamadım. Tabi doğal yargıç ilkesine aykırı bir durumun olmadığı benim gözlemlerim. Böyle bir şey varsa da somut delilleriyle birlikte ortaya konulması gerekir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi

Hukukbook: HAKSAV olarak Etik Bildirge ilan etmeyi düşünüyor musunuz?

Polat: Aslında tüzüğümüz etik bildirge niteliğinde. Tüzüğümüze https://www.haksav.org.tr/tuzuk adresinden ulaşabilirsiniz. Orada meslektaşlarımıza yönelik bir çok tavsiye niteliğinde madde bulunmakta. Sürekli kullandığımız whatsapp grupları var. Orada da yargı etiğine ilişkin güzel paylaşımlar yapıyoruz.

Hukukbook: Yargıç ve savcılar ile avukatların sosyal medya kullanım biçimleri hakkında değerlendirmeniz var mı?

Polat: Eskiden hâkim ve savcıların sosyal medya kullanımları kısıtlıydı. Son zamanlarda HSK biraz daha esnek davranmaya başladı. Tabi bir hâkim ve savcının HSK’dan önce sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmesi gerekir. Çünkü sosyal mecra çok kirli bir alan ve herkes her şeyi her yere çekebiliyor. Avukatlar bize göre biraz daha serbest.

Sosyal medyayı çok faydalı işler için kullanan avukatlarımız, hâkim ve savcılarımız da mevcut. Örneğin yeni çıkan bir Anayasa Mahkemesi veya AİHM kararını paylaşan, yorumlayan meslektaşlarımız bu iş için gerçekten emek sarf ediyorlar ve çok faydalı paylaşımlar yapıyorlar. Ne yazık ki gereken ilgiyi görmüyorlar. Takipçi sayıları oldukça az. Ama bir bakıyorsunuz oradan sürekli magazinsel paylaşımlar yapan bir avukat daha çok rağbet görebiliyor. Bunlar ne yazık ki bizim toplumumuzun acı gerçekleri. Umarım herkes bir gün hak ettiği değeri görür.

Hukukbook: HSK’nın biraz daha esnek davranmaya başladığını söylediniz. Ancak bildiğiniz üzere HSK, Sosyal Medya Kullanım Rehberi yayınladı. Bu rehberi üyeleriniz ile tartıştınız mı?  Belge ile getirilen kısıtlamaları etik kural olarak mı görüyorsunuz yoksa özgürlüğün kısıtlanması olarak mı?

Polat: Sosyal Medya Kullanım Rehberini üyelerle tartışmadık. Rehber eskiye göre özgürlükçü bir rehber ancak şimdiye göre kısıtlayıcı bir yönü bulunmakta. Çünkü rehber etik ilkelerden çok buyruk nitliğinde. Şunu yapın, bunu yapmayın şeklinde. Çağdaş toplumların hiçbirisinde bu şekilde bir rehber bulamazsınız. Oradakiler daha çok tavsiye niteliğinde.

Hukukbook: Hukuk ve ceza yargılamasını geliştirmek, yargı etiğinde standartları yükseltmek, yargılamalarda hukuk nosyonunu hâkim kılmak için faaliyet planınız var mı?

Polat: Tabi ki var. Yargıda Liyakatin Arttırılması Projesi adında unvanlı görevlerde bulunan meslektaşlarımızın unvansız görevde bulunan hâkim ve savcılar tarafından değerlendirilebileceği yeni bir proje üzerinde çalışıyoruz. Projeye https://www.haksav.org.tr/projeler adresinden ulaşabilirsiniz. Zira unvanlı görevde bulunan meslektaşlarımızın unvansız görevde bulunan hâkimleri, savcıları değerlendirme yetkisi var ama unvansız hâkimlerin, savcıların unvanlı görevde bulunanları değerlendirme yetkisi yok. Böyle bir yetkinin tanınması hem silahların eşitliği için gerekli hem de liyakatin, iş birliğinin, eş güdümün, çalışma huzur ve barışının sağlanması için önemli bir proje.

Aslında bu tüm kamu kurumlarında uygulanması gereken bir proje. Henüz hazırlık aşamasında. Tamamlanınca projenin ayrıntılarını İnternet sitemizden duyuracağız.

Bunun dışında bir çok çalışmamız oldu. Bu çalışmaları İnternet sitemizden yayınladık. Örneğin iş yükünün azaltılması, işlerin hızlandırılması ve yargı etiğinin geliştirilmesi için yaptığımız, HSK ve Bakanlığa gönderdiğimiz çalışma bunlardan biri. Çok uzun bir çalışma olduğu için buradan yazmıyorum. İlgili çalışmaya web sitemizdeki ilgili linkten ulaşabilirsiniz.

Çalışmamızda gerçekten işleri hızlandıracak ve iş yükünü azaltacak tespitler var. Örneğin her gün eve iş getiriyoruz. Bu da hem aile hayatımızı hem iş hayatımızı olumsuz etkiliyor. Hem ailemize, çoluğumuza çocuğumuza zaman ayıramıyoruz hem de ertesi gün işe yorgun olarak gidiyoruz. Dolayısıyla iş yükünün azaltılması önemli bir konu.

Daha faklı projelerimiz var. Zamanı gelince onları da açıklayacağız.

Hukukbook: Yargıç ve savcıların düşüncelerini açıklama özgürlüğünün sınırları hakkında derneğinizin görüşü oluştu mu? Türkiye’deki düşünce özgürlüğü standartları ile kıyaslayarak cevaplamanızı rica ediyoruz.

Polat: Bangalor Yargı Etiği İlkelerine göre aslında hâkim ve savcılar, hâkimlik ve savcılık mesleğiyle ilgili görüşlerini özgürce ifade edebilirler. Ancak biraz da mesleğimizden kaynaklı olarak kimse düşüncelerini açıkça ifade etmek istemiyor. Tabi bunda disiplin cezalarına karşı yargı yolunun kapalı olmasının da bir etkisi var. Örneğin bir hâkim veya savcı konuştuğu, paylaştığı bir şey için ceza alsa dava açamıyor. Dolayısıyla böyle bir ortamda hâkimin, savcının konuşamaması normal.

En büyük etken ise meslektaşlarımızın yazılı, görsel ve işitsel medyada linç edilmesinden ileri geliyor. Bir hâkim, savcı özel hayatıyla ilgili veya hukukla ilgili bir şey paylaşsa ki paylaşabilir, anında linç ediliyor. Bu yüzden kimse düşüncelerini açıkça ifade edemiyor.

Daha önce belirttiğimiz gibi hâkim ve savcılarımız düşüncelerini ifade edemezse ve toplumdan soyutlanırsa doğru karar veremez.

Yargıçların Düşünce Özgürlüğü’nün Görünüm Biçimleri

Linçlerle ilgili biz Dernek olarak elimizden geleni yapıyoruz ancak her şeye yetişemiyoruz. Örneğin İnternet üzerinde denetimsiz çok kirli bir mecra var. İsmini vermeye gerek yok. O mecrada hâkimler ve savcılar hakkında yüzlerce, binlerce mesaj atılmış. Bizim bu kadar mesajı inceleyip yasal işlem başlatabilmemizin imkânı yok. Bir tarafta iş yükümüz çok ve vatandaş bizden hizmet bekliyor. Diğer tarafta da böyle kirli mecralarda bizi sürekli linç etmeye kalkışan bir kesim var. Dolayısıyla bu tarz linçlerin önüne geçebilmek ve müdahale edebilmek için Adalet Bakanlığı bünyesinde bir birim kurulması gerektiğini düşünüyorum. Zira Adalet Bakanlığında bu işlerle uğraşabilecek yüzlerce tetkik hâkimi var.

Hukukbook: Derneğiniz bünyesinde Dezenformasyonla Mücadele Grubu bulunmasından sosyal medya kirliliğine karşı derneğin kurumsal olarak da hassas olduğu sonucunu çıkarabiliyoruz.

Polat: Evet dezenformasyon konusunda hassasız. Bu ve benzeri konuları görüşmek için daha önce Adalet Bakanından 10-15 kere randevu istedik, şu ana kadar herhangi bir dönüş yapılmadı. Silah kampanyası yapılmasıyla ilgili dilekçe yazdık. Cevap vermediler. Bazı bürokratlarla vatandaşlar arasında kalın bir buz tabakası var. Ne yazık ki hâkim, savcı da olsak o duvarı aşamıyoruz. Keza kuruluş aşamasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın özel kalemine ulaşmak istedik, ona da ulaşamadık. Bir hafta kadar uğraştıktan sonra ancak telefonla bağlanabildik ondan da randevu alamadık. Sağlık olsun. Bu gün meslektaşlarımız talep etsin hiç üşenmem yine aynı kişilerden randevu talep ederim.

Yine konu dışı olacak ama geçtiğimiz günlerde Dernek ziyaretleri için Ankara’ya gittim. Ankara kazan ben kepçe çok yüksek tempoyla baya yol yürüdüm. Dizimde bir ağrı oldu. Sonra MR çekilince diz kapağımda ödem ve çatlak olduğunu fark ettik. Doktora gittim, doktor koltuk değneği yazdı. Yani Dernek işi biraz da gönüllülük esasına dayalı bir iş. Bakarsanız bağ olur, bakmazsanız dağ olur. Dolayısıyla bize randevu vermişler, vermemişler çok önemli değil. Çok şükür derdimizi, amaçlarımızı ve projelerimizi sosyal medya, İnternet ve sizin gibi değerli hukuk platformları üzerinden duyurabiliyoruz. Bu bize yeter.

Hukukbook: Yargı kurumlarının birbirleri hakkında basın açıklaması yapmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Diğer bir sorumuz ise şu; yargı kurumlarının daha sonra önlerine vaka olarak gelebilecek konularda açıklama yapmasını doğru buluyor musunuz?

Polat: Kastettiğiniz yüksek yargı organları arasında yaşananlarsa bu yapılacak açıklamaya göre değişir. Ben genel olarak bu açıklamaları hukukun gelişmesi ve ilerlemesi adına olumlu buluyorum. Ama bir yüksek mahkeme çıkıp başka bir yüksek mahkeme hakkında ‘Senin Allah belanı versin’ minvalinde şeyler söylerse bu tabi ki kabul edilebilecek bir şey değil. Çünkü Yargıda oluşan çatlak topluma da olumsuz yansıyor. Ama şuan yüksek mahkemeler arasında yaşanan somut olaylara bakıldığında genel olarak hukukun gelişmesi ve ilerlemesi adına olumlu açıklamalar yapılıyor diyebilirim. Zira açıklamalara bakıldığında herkesin ortak amacının doğruyu bulmak olduğu anlaşılıyor.

Hukukbook: Duruşmalarda meydana gelen krizleri ve tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaynağı ve sebebi nedir? Uygar toplumlarda böyle krizler olmaması gerektiğine göre bu mesele nasıl çözülecek?

Polat: Duruşmalarda meydana gelen krizler genellikle soğukkanlı olunmamasından ve ani çıkışlar yapılmasından kaynaklanıyor. Bu durum duruşmada bulunan herkes için geçerli. Ancak son zamanlarda Avukatların duruşmada veya ifadede ayağa kalkmadan konuşması gündemde. Ben avukatların oturarak konuşmasından yanayım. Tabi başkası farklı görüşte olabilir. Ancak bunun şöyle sakıncaları olabiliyor. Örneğin kalabalık mahkemelerde oturarak konuşulunca kimin ne konuştuğu anlaşılamıyor. Bu sefer karşılıklı atışmalar yaşanıyor ve kimin ne dediği belli olmuyor.

Tabi duruşmalarda hâkim ve savcılardan da hatalı davrananlar mutlaka oluyor. Belki avukat son derece sakin, hâkimimiz, savcımız iş yoğunluğunun getirdiği stresle yapmaması gereken davranışlar sergileyebiliyor. Tam tersi de geçerli Avukat davanın kaybedileceği endişesiyle fevri davranabiliyor. Bunun çözümü karşılıklı diyalogdan ve fevri çıkışlar yapmamaktan geçiyor.

Hukukbook: Yargıç ve savcılar hakkında medyada çıkan haberlerle ilgili gizlilik kararlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Adil yargılamanın güvenceleri ve adliyenin saygınlığı ile kamuoyunun bilgilenme hakkı arasındaki dengeyi bulmak mümkün mü?

Polat: Kastettiğiniz erişimin engellenmesi ise erişimin engellenmesi bir kesim tarafından sürekli manüpile edilen bir konu. Erişimin engellenmesi hukuka aykırı bir haberin başkalarının erişimine kapatılmasıdır. Aslında hukuk devletinde olması gereken de budur. Ama bir kısım medya diyor ki erişim engellendi, bir şeyler örtbas edilmeye çalışılıyor. Halbuki hayır. Hukuk devletinde yaşıyoruz. İçeriği Mahkemece hukuka aykırı bulunan bir haber engellenmiş. Bu durum masumiyet karinesinin, lekelenmeme hakkının da bir gereği. Örneğin kötü niyetli bir şahıs bir yargı mensubuyla ilgili iftira niteliğinde bir haber yapıyor. O yargı mensubunun ailesi, çoluğu çocuğu var. Üstelik yargı mensubu olduğu için basın açıklaması da yapamıyor. Tek çare o kişi kendisini korumak için mecburen erişimin engellenmesini istiyor. Bu sefer de aynı kötü niyetli şahıs başka bir haber yaparak diyor ki, bakın bu kişi erişimin engellenmesini istedi. Konuyu örtbas ediyor. Demek ki yaptıkları gerçek. Bu sefer daha fazla algı yapıyor. Meslektaşımızı lince maruz bırakıyor. Bu yüzden sadece yargı mensupları açısından değil vatandaşlarımız açısından da erişimin engellenmesi çok faydalı bir müessese.

Kamu elbetteki aydınlatılmalı ama kasıtlı olarak yanlış yönlendirilmemeli. Şöyle bir örnek daha vereyim. X hâkim, savcının birisini darp ettiği yönünde bir şikâyet yapıldığını varsayalım. Ortada somut bilgi, belge yok. Soyut iddia var. Ancak haber; ‘X şahsın birisini darp ettiği iddia edildi’ şeklinde değil de kasıtlı olarak ‘hâkimler ve savcılar vatandaşları dövüyor’ şeklinde yapılıyor. İşte böyle bir durumda tüm hâkim ve savcıların masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı ihlal edilmiş olur. Üstelik bunu bire bin katarak yapıyorlar. İlk haber ‘hâkimler ve savcılar vatandaşları dövüyor’ şeklindeyse sonraki haberler: ‘hâkimler ve savcılar yol kesip, vatandaşları dövüp, gasp ettiler’ şeklinde oluyor. Bu ve benzeri olaylarda kamuyu yanlış yönlendirmenin, manüpile etmenin bir anlamı yok. Bu ifade özgürlüğü falan da değil, resmen hâkim, savcıyı karalamaya giriyor. Ve kasıtlı olarak yapılıyor. Bu da Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlanmış. Amaç hâkim ve savcıları yıpratmak. Böyle bir haberde ismi geçen kişi/kişiler elbette haberle, paylaşımla ilgili erişimin engellenmesini isteyecek. Suç duyurularında bulunacak.

Hukukbook: Bundan 20-30-40 yıl önce sayıca az olan yargıç, savcı ve avukat ilişkileri ile bugünün koşullarındaki ilişkileri etik açıdan değerlendirebilir misiniz?

Polat: O kadar eski zamanı bilmiyorum ancak yakın zamanda bir avukatın bir hâkimle, savcıyla konuşması neredeyse imkansızdı. Ben hâkimliğe avukatlıktan geçtim. Fetö dönemini biliyorum. Özel yetkili Mahkemeler vardı. Siz o dönem mahkemelerde söz bile alamazdınız, konuşturmazlardı. Bir hâkimin, savcının odasına girdiğinizde ceketinizin önü açıksa bile fırçayı yerdiniz. Şimdi her şey daha ulaşılabilir, daha şeffaf. Her isteyen avukat, her istediği hâkimin savcının odasına girebiliyor. İlişkiler çok daha iyi. Kimse durduk yere fırça yemiyor. Bir kaç münferit olay dışında şuan hâkim, savcı, avukat ilişkileri iyi diyebilirim. Bunun en büyük etkeni ise avukatlıktan hâkim ve savcılığa geçen meslektaşlarımız. Avukatın nerede ne sıkıntı çektiğini, ne yaşadığını avukatlıktan hâkim, savcılığa geçen meslektaşlarımız daha iyi anlayabiliyor. Zaten gelişmiş ülkelerde de hâkim ve savcı olabilmek için ya belli bir yıl avukatlık yapmak, ya da hukuk alanında akademisyenlik yapmak gerekiyor. Olması gereken de budur. Geçtiğimiz aylarda Türkiye Barolar Birliği Başkanımız Sayın Erinç Sağkan, Hâkimler ve Savcılar Kurulu 1. Daire Başkanımız Sayın Halil Koç ve Adalet Akademisi Başkanımız Sayın Muhittin Özdemir ile bu konuyu konuştuk.

Hukukbook: Yargı sisteminden herkesin şikayetçi olduğu sık sık kamuoyuna yansıyor. Yapılan saha araştırmalarındaki sonuçları kimi zaman adalet bakanlarımız da dile getiriyorlar. Hatta sistemin içindeki yargıçlar bile şikayetçi ve kimi zaman mağdur olabiliyor. Güven sorunu çok önemli. Bir zihniyet devrimi ve adaletli bir sistem inşası için neler yapılması gerekir?

Polat: Yargı sisteminden kimin şikayetçi olduğuna göre değişir. Genelde verilen bir karardan memnun olmayan dosyanın tarafları şikayet ediyor. Bazen de kamuoyunu yaralayan ve medyaya yansıyan bir takım olaylardan dolayı şikayetler oluyor. Hâkim veya savcı karar verince sanki kişisel görüşüyle karar vermiş gibi lanse ediliyor. Oysa bir hâkim veya bir savcı kanunu uygular. Cezaların hafif olduğu, infaz rejiminin yeterli olmadığı herkesçe bilinen bir gerçek. Ancak bunun sebebi uygulayıcı olan bizler değil, yasa koyuculardır. Dolayısıyla cezalar ağırlaştırılmalı. İnfaz rejimi tamamen değiştirilmeli.

Ayrıca sosyal medya mahkemeleri kapatılmalı. Çünkü sosyal medya sadece görünenle ilgilenir. Bazı paylaşımlarda sadece etkileşim arttırmak için yapılıyor. Etkileşim çok ciddi bir hastalıktır. Etkileşim uğruna her türlü aşırılık yapılabilir. Bunun bir sınırı yok. Geçtiğimiz günlerde gökdelenin tepesinde video çeken bir fenomen düşerek öldü. Dediğim gibi etkileşim çağımızın en büyük hastalığıdır. Oysa gerçekler ancak bağımsız mahkemelerce yapılacak yargılama sonucunda ortaya çıkar. Şöyle bir örnek vereyim; bir şahsın başka bir kişiyi dövdüğü esnada oradan geçen birisi kavgayı kameraya alıp sosyal medyaya atmış olsun. Anında falanca şahıs tutuklansın diye binlerce twit atılır. Oysa yapılan yargılamalar sonucunda Mahkeme saldıran kişinin, hiç tanımadığı sokaktan geçen bir bayanı korumak için bunu yaptığını ortaya çıkarır ve beraat kararı verir. Ancak sosyal medya gerçekle ilgilenmez. Yargılamanın sonucunu beklemez. O an etkileşim alınacaksa her türlü yalan haber paylaşılabilir. Dezenformasyon yapılabilir. Paylaşımlarda kişinin fotoğrafıyla birlikte adresine, adına, soyadına varana dek her türlü kişisel bilgisine yer verilir. Dolayısıyla medya ve sosyal medya çok kirli bir alan ve her türlü dezenformasyona açık. Daha sonra kişinin masum olduğu ve beraat ettiği anlaşılsa dahi düzeltme yapılmaz. Böylece hafızalarda o kişinin suçlu olduğu algısı yer eder.

Sonuç olarak bir konuda 1000 kişi twit attı diye mahkemenin, hâkimin veya savcının görüşü değişmez. Dolayısıyla yargılamalar ve davalar bağımsız ve tarafsız mahkemelere bırakılmalı.

Hukukbook: Malzeme, insan ve yapılanma üçlüsünde kriz nereden çıkıyor? Altyapı nasıl? İş yükü faktörü, liyakat, fiziki yapı, teknoloji ve mevzuatı birlikte değerlendirir misiniz?

Polat: Ufak tefek olaylar yaşanıyor olabilir ama ben kriz çıktığı görüşüne katılmıyorum. İş yükümüzün çok olduğu da bir gerçek. Bu da daha çok hâkim ve savcı alımıyla aşılabilecek bir konu. Tabi alım yaparken en az 5 yıl avukatlık yapmış olmak veya hukuk alanında akademisyenlik yapmış olmak şartının getirilmesi gerekir. Böylece daha tecrübeli insanlar hâkimlik ve savcılık mesleğine entegre edileceğinden ufak tefek olan olayların da önüne geçilebilir.

Teknolojik olarak kullanmış olduğumuz UYAP sisteminde ara sıra kesintiler yaşanıyor ve VPN ile bağlantıda sıkıntılar oluyor. Bu da işlerin yavaşlamasına hatta durmasına sebep oluyor. Bir solunum hastası için solunum cihazı neyse bizim için de UYAP o. UYAP gitti mi ne yazık ki tüm Türkiye kilitleniyor.

Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında 1986 Tarihli Tavsiye Kararı

Bunun dışında adalet hizmetlerinde teknolojiye daha çok yer verilebilir. Örneğin bazı davalarda yapay zekâ kullanılabilir. Dernek olarak bu teknoloji üzerinde de çalışıyoruz.

Mevzuat çok kötü. Neredeyse kanunlarımızın tamamını yabancılardan almışız. Ölçüleri bedenimize uymuyor. Çok acil bir şekilde yerli ve milli kanunların yapılması gerekir.

Hukukbook: Duruşmalarda ve mahkeme kalemlerinde avukatlardan ve yurttaşlardan nasıl yaklaşımlar bekliyorsunuz?

Polat: Vatandaşlar her türlü hukuki durumları için avukat tutmalılar. Çünkü dava açma sürecinde çok büyük hak kayıpları ve mağduriyetler yaşıyorlar. Bu duruma bizde çok üzülüyoruz ama yapacak bir şey yok. Örneğin idari yargı için konuşuyorum; çok acil bir durumda bile hatalı dilekçe yazılması dilekçenin reddi nedeni. Dilekçeyi hatalı yazınca çok acil bir durum olmasına rağmen dosyayı görüşemiyoruz. Dilekçe ret dememiz halinde, vatandaşın yeni bir dilekçe ile tekrar dava açması gerekiyor. Bu da hem davayı uzatıyor hemde durumun aciliyeti ile bağdaşmıyor. Adli yargıda da durum aynı.

Bir de zaten insan kendisiyle ilgili davalarda objektif olamaz. Ben bile hukuki bir sorunum olduğu zaman avukat tutuyorum. Dışarıdan birisinin hukuki yardımda bulunması her zaman iyidir. Çünkü olaylara sübjektif değil objektif bakar. Avukatlar da bir şey danışmak için her zaman yanımıza gelebilirler. Bizim vatandaşlara ve avukatlara kapımız her zaman açık. Dolayısıyla sadece hukuki konularda değil, istedikleri her konuda yanımıza gelebilirler.

Hukukbook: Mahkemelerde “bugün git yarın gel” kültürü olduğunu düşünüyor musunuz? Dosyaların Satürn Zaman Yönetimi ilkelerine göre hedef sürelere uygun şekilde sonuçlandırılmasının önündeki engeller nelerdir?

Polat: İş yükünün azaltılması ve işlerin hızlandırılmasıyla bu sorun aşılabilir. Ancak ben şahsen hızlı karar verilmesindense doğru karar verilmesini tercih ederim. Tabi bazı dosyaların Yargıtay, Danıştay süreciyle birlikte uzun yıllar sürdüğü oluyor. Bu tarz dosyalar istisna da olsa çıkıyor. Ancak bu sorun Mahkemelerden kaynaklanmıyor. Örneğin dosya teknik bir konuya ilişkinse veya üst derecedeyken mevzuat değişikliği yapılmış ise dosya uzayabiliyor. Örnekler çoğaltılabilir. İstisnalar dışında dosyalarla ilgili daha hızlı karar verilebilmesi için hâkim ve savcılara daha az iş ve daha çok zaman yaratılması gerekir. Kamu kurumlarında öncelik hakkı tanınması gerekir. Örneğin bir hâkim, savcı fatura kuyruğunda beklememeli. Zira o sürede bir çok dosya incelenip, çözüme kavuşturulabilir. Lojmanların adliyelere yakın yerlerde yapılması ve herkese yetecek kadar lojman yapılması bir diğer örnek olarak verilebilir. Ben işe gitmek için 2 saat trafikte beklememeliyim. Hâkim ve savcı sayısı arttırılabilir. Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir.

Yargıda Zaman Yönetimi İçin Satürn Rehber İlkeleri

Hukukbook: Tutuklama kurumunun geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Tutuklama kültürünü Cumhuriyetin 100 yılının tamamına şamil olacak şekilde değerlendirebilir misiniz?  Vatandaş dili ile soracak olursak, “yatarı olmayan” suçlardan ötürü tutuklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir diğer konu hasta ve yaşlı kişilerin de tutuklanması, sedye ile mahkemeye gelen, tansiyonu 19 iken tutuklanan kişilerin olduğu medyaya yansıyor. Hakaret yahut düşünceyi açıklama suçundan tutuklamaya nasıl bakıyorsunuz? Bir diğer konu da iddianame ile istenen cezadan daha fazla tutuklu kalanların olduğu iddiası. Memleketimizde tutuklamaya ilişkin sorunlar hep var mıydı? Bu yönde tespitleriniz oldu mu?

Polat: Eskiye göre daha az tutuklama oluyor. Medyadan takip edebildiğim kadarıyla ağır cezalık suç üstü halleri dışında neredeyse hiç tutuklama olmuyor. Bir taraftan da tutuklama gerekiyorsa bu yapılmalıdır. İfade özgürlüğü konusunda bir kaç istisna dışında şuan Avrupa’dan bile öndeyiz. Tabi geçmişte durum farklıydı ama şuan Türkiye bu konuda oldukça esnek davranıyor. Bu ülkede bizim dışımızda herkes kendisini gayet özgürce ifade edebiliyor. Zira Derneğimizle ilgili yaptığımız şikayetlerde şuana kadar tutuklanan veya ceza alan olmadı. Oysa biz ağzımızı açsak soruşturma geçiriyoruz.

Hasta ve yaşlıların tutuklanması konusunda eğer bir kişi suç işlemişse hasta ve yaşlı olmasının bir önemi yok. Şartları taşıyorsa tutuklanmalıdır. Aksi halde her hasta ve yaşlı olan suç işler, bu sefer de kamu düzeni diye bir şey kalmaz. Ancak kişi tutuklandıktan veya ceza aldıktan sonra hastalanırsa ayrı. O tür durumlara özel düzenlemeler zaten var.

Hukukbook: Avukatlar ve barolarda da var olan meslek dayanışmasının yargıç ve savcılar ile adliye personelinde daha fazla olduğunu düşünüyor musunuz?

Polat: Bizde meslek dayanışması ne yazık ki avukatlara ve adliye personeline göre daha az. Çünkü sürekli yer değiştiriyoruz. Örneğin görev yaptığımız insanlarla tam samimi olacakken tayinimiz çıkıyor. Oysa avukatlar ve adliye personeli neredeyse bir ömür birlikte görev yapıyorlar. Dolayısıyla birbirlerini daha iyi tanıyıp samimi olabiliyorlar. Tabi hâkim ve savcılarda meslek dayanışmasının az olmasında iş yükünün fazla olmasının da bir etkisi var. Çünkü işler o kadar yoğunki ailemize bile zaman ayıramıyoruz. Çocuklarımızı kreşe vermek zorunda kalıyoruz. Çocuklarımız resmen anne baba şefkatinden uzak büyüyor. Eşimize zaman ayıramıyoruz. Bu şartlarda meslek dayanışması çok kolay olmuyor. Sosyal ilişkilerimizi şuan kurduğumuz dernek vb. gibi oluşumlar aracılığıyla gerçekleştirebiliyoruz. Mesela geçen günlerde derneğimiz bünyesinde tayinlerle ilgili Whatsapp grubu kurduk. Dernek üyesi olsun olmasın herkesi davet ettik. Sağ olsun baya bir meslektaşımız geldi, baya bir meslektaşımıza faydamız oldu. Çok dualarını aldık.

Hukukbook: Duruşmalarda yargıç ve savcının kürsüde, avukatların ise aşağıda olması hakkında düşünceleriniz nedir?

Polat: Bence bunların bir önemi yok. Herkes aşağıda oturabilir veya yukarıda oturabilir. Yan yana oturabilir veya çeşitli şekillerde oturabilir. Önemli olan hızlı ve doğru karar verebilmektir. Ancak bazı toplu yargılamalarda hâkimlerin yukarıda olması duruşmanın yönetimi açısından kolaylık sağlayabiliyor. Toplu yargılamalarda veya çok taraflı dosyalarda hâkimler herkesle aynı hizada oturursa kimin ne dediği anlayamaz, duruşmayı yönetemez. Zira hakimin davanın taraflarını tam ve net olarak görmesi, söylediklerini dinleyebilmesi, hal ve hareketlerini, tavırlarını analiz etmesi gerekir.

Hukukbook: İdda makamı olan savcının hükmü verecek yargıçla birlikte yukarıda oturması, savunma makamının ise aşağıda olması size göre bir sorun değil mi? Eğer değilse savunma makamını yargının kurucu unsurları arasında saymamak gerekmez mi?

Polat: Savcılık aslında kamu avukatlığı gibi. Dolayısıyla onlar da aşağıda oturabilir. Bizim Savcılarımız çok mütevazı insanlardır. Böyle bir şeyden gocunacaklarını sanmıyorum.

Hukukbook: Sizce avukatlar “yargı mensubu” mudur? Avukatları meslektaş olarak mı görüyorsunuz yoksa misyon olarak başka bir kategoride mi değerlendiriyorsunuz? Örneğin yargıçlar adalet dağıtan bir konumda iken avukatlar para kazanmak için mi çalışıyorlar?

Polat: Avukata karşı suç işleyen bir kimse hâkime, savcıya karşı suç işlemiş gibi cezalandırılır. Farklı uygulamalar olabilir ama ben duruşmalarda avukatların oturarak konuşmalarını tercih ederim. Avukatlarda adalet dağıtıyorlar. Örneğin toplumda şöyle bir algı var. Avukat eğer suçlu birinin avukatlığını yapıyorsa hemen katilin avukatı, hırsızın avukatı olarak nitelendiriliyor. Oysa ben kendi avukatlık dönemimden biliyorum. Bir kişi suçluysa avukat onu aklamaya çalışmaz. Daha az ceza almasını sağlamakta avukatlık görevidir. Tabi suçluyu aklamaya çalışan avukatlarda vardır. Bu Avukatlığın doğasında olan bir şey. Şahsen ben avukatların yaptığı her türlü işe saygı duyuyorum. Savunma hakkı kutsaldır. Bir gün herkes bir avukat tarafından savunulmaya muhtaç kalabilir.

Hukukbook: Sistem içi özeleştiri ve restorasyon çabası var mı? Avukatlar, yargıçlar ve savcıların her biri için ayrı ayrı değerlendirme yapar mısınız? Meslek içi tartışma ve eleştiri-özeleştiri kültürü var mı?

Polat: Özeleştiri var tabi. Disiplin cezalarına ve diğer HSK kararlarına karşı yargı yolunun açılması gerektiği konusunda sürekli eleştiride bulunuyoruz. Daha şu ana kadar kimse kalkıpta: ‘Yav kardeşim bırakın bu işleri’ demedi. Meslek büyüklerimiz bizim amacımızı da az çok bildikleri için bizi takdir ediyorlar.

Avukatların durumu ise zor. Sayıları fazla ve toplumda hak ettikleri saygıyı ne yazık ki görmüyorlar. Ancak onlardaki dayanışma ve özeleştiri kültürü daha fazla. Bu da daha önce ifade ettiğim gibi hâkim ve savcıların sürekli tayin gereği yer değiştirmesinden kaynaklanıyor. Biz daha meslektaşlarımızı eleştirebilecek kadar tanıyamadan başka yere tayinimiz çıkıyor.

Ancak genel olarak yargı politikalarını eleştirebiliyoruz. Bunun en büyük örneği benim.

Hukukbook: Yargı kararlarının, iddianamelerin, avukat dilekçelerinin ve dosyalara giren diğer belgelerin, Türkçe dilini kullanma becerisi ve kalitesini nasıl buluyorsunuz? Kararlardaki ve dilekçelerdeki gerekçe unsurunu da dikkate alarak avukat-yargıç-savcı kıyaslaması yaparak değerlendirebilir misiniz?

Polat: Avukatların yazım dili oldukça başarılı. Ben bir sorun görmüyorum. İstisnalar olabilir, kaideyi bozmaz. Zaten önemli olan içerik. Tabi şu da var. Bazen vatandaşlarımız konuya tam hâkim olamadıkları için içerik olarak hatalı taleplerde bulunabiliyorlar. Bu bakımdan davalarını avukat vasıtasıyla açmalarında fayda var. Bizde adettir. Tutuklanmadan önce avukat tutulmaz. Tutuklandıktan sonra avukat tutulur. Veya bir vatandaşımız ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almadıkça ailesi avukat tutmaz. Davalarda da durum böyledir. Ülkemizde işler sarpa sarmadan avukata gidilmiyor ne yazık ki.

Tavsiye olarak vatandaşlar ifade vermeden, dava açmadan önce mutlaka avukat tutmalı.

Avukatlara tavsiyem ise çok uzun dilekçe yazmamaları. Zira dilekçe uzadıkça olayın bağlamından kopulabiliyor. Asıl önemli olan noktalar gözden kaçırılabiliyor. Örneğin adamın evi yıkılacak, avukatı ‘müvekkilimin evi yıkılmasın’ demek yerine, müvekkilimin evinin duvarları lilaydı, bahçesinde çam ağaçları vardı, çocukluğu burada geçmişti vs. yazmasının bir önemi yok. Tabi gene okuyoruz fakat asıl bağlamdan kopuyoruz. Kafamız evin duvarlarının renginin lila olmasına gidebiliyor.

Şunu da atlamamak gerekir. Eğer maddi gerçeğin ortaya çıkması için çok uzun dilekçe yazılması gerekiyorsa bundan da kaçınmasınlar. Dediğim gibi biz her dilekçeyi okuyoruz. 1000 sayfada yazılsa 1000 sayfayı okuruz. Sadece konuyla alakasız şeyler yazılmaması kâfi.

Bununla birlikte dilekçelerin UDF formatında yazılması çok önemli. UDF formatında yazılınca hem not alması hem karar yazımı daha kolay oluyor. Dava fiziki olarak açıldığı zaman dilekçedeki önemli kısımları bilgisayar ortamından not alamıyoruz. UDF formatında açılan davalarda karar yazımında davacının istem özetini daha ayrıntılı yazabiliyoruz. UDF formatında olmasa da yazıyoruz fakat 10 dakikada yazacağımız istem özetini yarım saatte bitirebiliyoruz. Aynı şey davalı içinde geçerli.

Gerekçe hakkı bilindiği üzere Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle güvence altına alınmış olan bir hak. Bir elin beş parmağı bile aynı değildir. Eksik gerekçeli kararlar var mıdır? Mutlaka vardır. Dolayısıyla bu gerekçenin doyurucu olması, herkes tarafından anlaşılabilmesi, detaylı olması gerekir. Hâkimlerin ve savcıların buna riayet etmesi önemlidir.

Hukukbook: Avukatlarla, barolarla, hukuk alanındaki STK’larla ve diğer yargı dernekleri ile birlikte, yargı sisteminin sorunlarını kapalı yahut açık toplantılarda tartışmaya açık mısınız?

Polat: Açık olmasam bu röportajı vermezdim. Sorunlar konuşuldukça çözülür. Hukukun gelişmesi ve ilerlemesi adına her türlü sorunu, herkesle konuşurum.

Hukukbook: Avukatların adliyelere aranarak girmeleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Avukatların yargı mensubu olup olmadıkları sorusu ve havalimanı araması konusundaki itirazınızla birlikte değerlendirmenizi rica ediyoruz.

Polat: Kartımız varsa biz de avukatlar gibi turnikeden geçiyoruz. Kartımız olsa dahi güvenlik bizi tanımıyorsa X Rayden geçmemizi isteyebiliyorlar. Biz de geçiyoruz, geçmeliyiz de. Artık eskisi gibi değil. Geçmiş dönemde yaşanan elim hadiseler düşünülünce uygulamanın yerinde olduğu kanaatindeyim. Havaalanlarında da X Rayden geçiyoruz. Sadece X Ray uyarı verdiğinde elle aranmak yerine el makinesiyle tarıyorlar.

Hukukbook: Yasalarda “yargının kurucu unsuru” sayılan baroların ve avukatların, adliyelerin işleyişine ve idari sistemine ne gibi katkıları olabilir? Beklentileriniz nelerdir?

Polat: Hâkimlerin, savcıların yanına daha çok gidip gelmeleri gerekir. Örneğin ben dosyada eksik evrak oldu mu, evrakı avukattan telefonla isteyebiliyorum. Aynı şekilde avukatı yoksa vatandaştan isteyebiliyorum. Avukatların veya vatandaşların da dava açmadan önce kafalarına takılan bir soruyu mutlaka gelip sormaları gerekiyor. Çünkü dava dilekçesi dosyaya girdi mi, dava açıldı mı artık çok geç oluyor. Yani bir yanlış yapılmışsa düzeltilemiyor. Bunun da hak kaybına kadar çok ağır sonuçları olabiliyor. Oysa sorulsa bu sorunlar hiç yaşanmayacak. Mesela kendi yargı kolum olan idari yargı için söylüyorum. Dava açılırken tanık dinletme talepleri olabiliyor. Oysa idari yargıda tanık dinletme müessesesi yok. Kafalarına takılan hususları sorsalar böyle bir sorun yaşanmaz.

Şahsen ben sadece kendi alanım olan idari yargıyı bilirim. Diğer alanı çok bilmem. Asliye Ceza kendi alanını bilir, Ağır Ceza kendi alanını. Oysa avukatlar her alana girip çıktıkları için adliyelerin işleyişine ve idari sistemine daha çok hakimler. Dolayısıyla bizimle daha çok diyalog halinde olsalar biz de sorunlara vakıf olup sorunların çözümünde katkı sunabiliriz.

Hukukbook: Fiziken büyük adliye binalarının avantaj ve dezavantajlarını değerlendirebilir misiniz?

Polat: Adliyeler büyük olunca herkese yetecek kadar oda oluyor. Herkese yetecek kadar oda olması başka bir deyişle her hâkimin ve savcının tek oturması çok önemli. Çoğu adliyede herkes tek oturuyor ama bazı adliyelerde iki kişi hatta üç kişi oturmak zorunda kalınabiliyor. Tabi bu durum çalışma verimini de düşürüyor. Sırf bu yüzden bir meslektaşımızın istifa ettiğini biliyorum. İki üç kişi oturulan odalarda eskiden 10 dosya bakacakken bu oran günde 7-8 dosyaya kadar düşebiliyor. Çünkü odada telefonla konuşulduğunda bile insanın dikkati dağılabiliyor veya odadaki diğer kişiye misafir geldiğinde ister istemez sizin de çalışmaya ara vermeniz gerekebiliyor. Tersi de doğru. Size gelen biri odanızda oturan meslektaşınızın verimini düşürebiliyor.

Fiziken büyük adliyelerin hiçbir zaman dezavantajı olmaz, daima avantajı olur. Tabi bu konuda eskiye göre çok daha iyiyiz ama hala yetersiz adliyelerimiz var. Örneğin ben Aydın’da görev yapıyorum. Aydın deprem bölgesi. Ne yazık ki Aydın’daki binaların çoğu eski ve depreme dayanıksız. Adliye binası da oldukça eski. Bizim adliyemizin otoparkının çürük raporu var. Adliye de otoparkın üstüne kurulu. Adalet Bakanından randevu istiyoruz vermiyor. Biz de bu sorunu her platformda dile getiriyoruz ama sonuç yok. Yeni adliye binası için temel atma çalışmaları yapıldı fakat o da fay hattının üzerinde. Aldığım duyuma göre zemininden su, gaz gibi şeyler çıkmış, inşaat durmuş. Bu duruma acilen bir çözüm bulunması gerekiyor. Allah’a emanet yaşıyoruz.

Hukukbook: OECD ve Avrupa Konseyi ülkeleri ile kıyasladığımızda hükümlü ve tutuklu sayısında nüfusa oranla rekorlar kırıyoruz. Cezaevlerinin aşırı kalabalıklaşmasına dönük değerlendirmeniz var mı?

Polat: Katılmıyorum, Avrupa Birliğine uyum süreci içerisinde cezalar o kadar hafifleştirildi ve infaz rejimi değişikliğe uğratıldı ki neredeyse çoğu suçun yatarı hiç olmuyor. Hele bir de araya pandemi girdi diye çoğu suça af geldi. Bence bir toplumu ayakta tutan şey, cezaların ağırlığı ve infaz rejiminin yeterli olmasıdır. Çünkü her afta bir suçlu affediliyorsa, bir mağdur cezalandırılmış oluyor. Zaten istatistiklere bakıldığında hapisten çıkanların bir kısmının tekrar suç işlediği görülüyor.

Ben bir vatandaş olarak sabah dışarı çıktığım zaman başıma bir iş gelmeden gün ağarana kadar özgürce dolaşabilmeyi istiyorum. Aynı şey aile bireylerim için de geçerli. Dünyanın hiçbir yerinde bu gün böyle bir şey mümkün değilse bu cezaların ve infaz rejiminin yetersiz oluşundan kaynaklanmaktadır. Benim devletten beklentim suç işlenmeyen bir toplumda yaşamak ve yaşatılmaktır. Af gibi herkesi ilgilendiren konularda referandum yapılmalı. Evet çıkarsa eyvallah ama hayır çıkma olasılığı da var.

Göçmenler konusunda da referandum yapılabilirdi. Kısaca toplumun genelini ilgilendiren her konuda referandum yapılabilirdi. Artık teknoloji çok gelişti. Bu tarz referendumlar teknolojik imkanlarla çok rahat yapılabiliyor.

Hukukbook: Ceza ve tutukevlerindeki hasta, yaşlı, çocuk ve engelli sayıları hakkında takip yapıyor musunuz? Uluslararası standart normlar uygulanıyor mu?

Yapamıyoruz çünkü istediğimiz bilgi ve belgeleri temin edemiyoruz. Ancak dediğim gibi suç işleyen kim olursa, olsun cezalandırılmalıdır. Bir kişinin engelli, hasta, yaşlı veya çocuk olması işlediği suçun cezasını çekmesine engel olmamalı. Avukatlık dönemimden biliyorum çocuk bir müvekkilimin 20 suç kaydı vardı. Benden çok adliyeye gidip geliyordu. Ama mevzuat gereği bir türlü tutuklanmıyordu. Tabi çocuk bunu bildiği için sürekli suç işleyip insanları mağdur ediyordu. Toplumun menfaatleri bireyin menfaatlerinden daha ön planda tutulmalı. Ancak bir kişi suç işledikten sonra hastalanırsa örneğin kanser olursa daha farklı bir muameleye tabi tutulmalı ki zaten mevcut infaz rejiminde de bu yönde düzenlemeler mevcut. Keza hükümlü veya tutukluların çocukları, bakacak kimseleri de yoksa ayrı değerlendirilmeli. Çocuklarımız bizim veli nimetimiz, geleceğimiz. Mümkün olduğunca cezaevi şartlarından uzak tutulmaları gerekir.

Tabi nihayetinde bu tarz verilere ulaşabilirsek daha sağlıklı değerlendirmelerde bulunabiliriz.

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar

Hukukbook: Türk yargı sisteminde, Suç ve Ceza hukukunun amaçladığı iki temel anlayıştan, caydırıcılık mı yoksa ıslah edicilik mi ön plandadır? İstatistiklere bakıldığında caydırıcılığın olmadığı, cezaevine daha önce girmiş kişilerin suç işleme oranının sabıkası olmayan kişilere göre daha yüksek olduğu biliniyor. Bu konuda istatistiklere sahip misiniz? Aynı bağlamda, suç işlediği için hapse giren insanların topluma yeniden kazandırılması için infaz sistemimiz yeterli mi? Ceza adalet sistemimizin ıslah edici özelliği var mı?

Polat: Şu an için cezaların önleyici bir etkisi yok. Önleyici etki demek mevcut yasalarda yapılan değişikliklerle suç oranlarının düşürülmesi demektir. Oysa bizdeki suç oranlarına bakıldığında suçlarda sürekli bir artış olduğu gözleniyor. Çünkü cezalar ağır değil ve infaz rejimi yetersiz. Bu nedenle cezaların önleyici etkisinden de bahsetmek mümkün değil. Daha önce belirttiğim gibi bir toplumu ayakta tutan şey cezaların ağırlığı ve infaz rejiminin yeterli olmasıdır. Aksi takdirde toplum çöker, Devlet ayakta duramaz.

Bir örnekle açıklamak gerekirse kadınlara yönelik şiddet veya cinayet olaylarına verilen cezalar ağırlaştırılsa bu tarz olayların önüne geçilebilir. Bunu kim istemez? Ancak her gün benzer olayların yaşanması cezaların önleyici etkisinin olmadığını gösteriyor.

Başka bir örnekle açıklamak gerekirse 1 kişiyi öldürmenin cezası ömür boyu ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. 10 kişiyi öldürmenin cezası da ömür boyu ağırlaştırılmış müebbettir. 100 kişiyi öldürmenin cezası da ömür boyu ağırlaştırılmış müebbettir. 1000 kişiyi öldürmenin cezası da. Bir noktadan sonra fazladan öldürülen 999 kişi için cezanın etkisizleştiğinden söz edebiliriz. Çünkü insan ömrü ortalama 80 yıl. Yani kişi işlemiş olduğu 999 cinayet yönünden cezalandırılmamış oluyor. Başka bir deyişle 999 kişi boşuna ölmüş oluyor. Kaldı ki ömür boyu müebbette de zaten ömür boyu ceza evinde kalınmıyor. Mevcut infaz rejimine göre 20-25 yıl sonra hapisten çıkılabiliyor.

Hükümlüler zaten içeride fazla kalmıyorlar. Dolayısıyla cezaların ıslah edicilik etkisinden bahsetmek mümkün değil. Topluma kazandırılacak zamanları da olmuyor. Tabi böyle olunca topluma entegre olamıyorlar. Dolayısıyla tekrar suç işleme eğiliminde olabiliyorlar.

Hukukbook: Türkiye’deki dava, soruşturma ve icra dosyası sayıları ile mahkûm ve tutuklu sayılarını dikkate aldığınızda bütün problemlerin adliyeye intikal etmesini ya da bu kadar yüksek sayıda hukuki problemin adliyeye gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Adlileşmede esas kaynak neresidir? Ne gibi bir çözüm öneriniz var? Yargı sistemi önüne gelen dosyaları bitiremediği için mi sayı sürekli artıyor yoksa toplumun yaşadığı sosyal, ekonomik, siyasi buhranların sonucunda mı bu sonuç doğuyor? Karar vericilere ve kamuoyuna ne söylemek istersiniz?

Ekonominin kötü olduğu bir gerçek. Ancak bunun temel nedeni Rusya-Ukrayna savaşı ve İsrail-Filistin savaşıdır. Ekonomi politikalarının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle benzin fiyatları çok artınca buna paralel olarak her şeyin fiyatı da arttı. Tabi ekonominin kötü olmasında fırsatçıların rolü de var. Devlet olarak fırsatçılara karşı yeterli önlemleri alabilmiş değiliz. Bu önlemler de etkili bir şekilde alınırsa ekonomik olarak daha iyi bir noktaya gelebiliriz. Tabi serbest piyasa ekonomisi şartlarını da gözetmek gerekiyor. Biz de bu ve benzeri nedenlerle işte böyle bir ortamda eriyen hâkim ve savcı maaşlarının arttırılmasını istemek zorunda kaldık.

Ekonominin iyi gitmemesi yargı harçlarını da olumsuz etkiledi. Bu gün Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmak için 3.500 küsür TL parayı ödemeniz gerekiyor. Diğer mahkeme harçları da aşağı kalır değil. Tabi yargı harçları Mahkemeye erişim hakkını engelleyecek boyuta ulaşmamalı.

Savaşların bitmesi halinde veya doğru ekonomi politikalarıyla ekonomi düzelir fakat savaşlarda ne yazık ki bitecek gibi değil. Dolayısıyla doğru ekonomi politikalarının izlenmesi daha makul bir yol gibi gözüküyor.

Dosya sayılarını azaltmak için daha fazla suç ve dava uzlaşma ve arabuluculuk kapsamına alındı. Buna rağmen dosya sayıları istenilen düzeye inmedi. Neden çünkü nüfus hızla artıyor. Hâkim, savcı sayısının arttırılması geçici bir çözüm olabilir ancak kalıcı bir çözüm için yerli yasaların yapılması şart.

Hukukbook: Önceki sorularımıza yanıt verirken de yerli ve milli yasalardan bahsetmiştiniz. Tüm yasalarımızı milli meclisimiz yazıyor; kararnameleri, tüzükleri ve yönetmelikleri de milli kurumlarımız yaptığına göre bu söyleminizi açmanızı rica edeceğiz.

Polat: TBMM’nin kabul ettiği her kanun, tüzük, yönetmelik milli değildir. Örneğin Türk Ceza Kanunu 1926 yılında, 1889 tarihli İtalyan Zanardelli Yasası esas alınarak hazırlanarak TBMM’de kabul edilen ceza kanunudur. Ondan sonra birçok değişikliğe uğramış olmasına rağmen temeli yine İtalyan Ceza Kanunudur. Bize uymuyor çünkü bir örnekle açıklamak gerekirse yine Avukatlık döneminde CMK’dan girdiğim bir davada 5 kardeşten birisi olan ve yaşı küçük olan müvekkilim evden kaçmıştı. Polisler yakalayıp neden kaçtın diye sorduklarında: ‘babam bana terlik fırlattı çok korktum o yüzden kaçtım’ demişti. Öyle deyince baba hakkında Asliye Ceza Mahkemesinde dava açılmıştı. Ben bu duruma çok şaşırmıştım. Çünkü çocukken hepimiz annemizden, babamızdan dayak yemişizdir. Ancak terlik silahtan sayıldığı ve alt soya karşı işlendiği için suçun takibi şikâyete bağlı değilmiş. İşin kötü tarafı 5 kardeşin tamamı 18 yaşından küçük. Anneleri vefat etmiş, babaları tek başına bakıyor çocuklara. Babanın basit bir suçtan sabıkası var. Mahkemeye çıktık, o zamanki mevzuata göre babanın hapse, çocukların Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitme riskleri doğunca ben çocuğun avukatı olmama rağmen babanın beraatini istemek zorunda kaldım. Çocuk zaten hiç şikâyetçi değildi ama ifadesinde babasının terlik fırlattığı beyanında bulunduğu için TCK’nın ilgili maddesi uyarınca re’sen dava açılmıştı. Sonuç olarak baba hapse, çocuklar Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitti. Bir ailenin yok oluşuna tanıklık ettim. O zaman anladım ki bu yasalar bize hiç uymuyor. Zira vicdan, adalet, hakkaniyet çocukların Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitmemesi için babanın beraat etmesi gerektiği yönündeydi.

Mesela idari yargıda dava açma süresi 60 gün, neden 61 gün değil veya 59 gün değil? Bilimsel veya mantıksal hiçbir açıklaması yok. Çünkü Fransızlar kendi iç dinamiklerine göre öyle takdir etmiş. Örneğin Fransada ilk kanun çıktığı zaman vatandaşların taşradan merkeze gelme süreleri 50 gün ise 10 günde dava açma süresi bırakmışlar. Veya başka bir nedenle yine belirli bir mantık çerçevesinde dönemin koşullarına göre bu süre belirlenmiş ama Fransız toplumu bu süreyi kendi iç dinamiklerine göre belirlemiş. Keza tutuklulukla ilgili prosedürü de İtalyanlardan almışız ama dediğim gibi bu koşullar İtalyan toplumu için geçerli koşullar. Örneğin İtalya’da kız kaçırma olayının olduğunu zannetmiyorum. Onlardaki bir şeyde bizde olmayabilir.

Aynı şekilde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru süresi 30 gün olarak belirlenmiş. Neye göre, kime göre belirlenmiş? Bu süre AİHM’de 4 ay. 30 günlük süre çok az. AYM’ye eksik belgeyle başvursanız belki davanız reddedilecek. Siz bir kurumdan eksik olan belgeyi isteseniz zaten tebligatlarıyla birlikte 40-50 günde ancak temin edersiniz. 30 günlük süreyi belirlerken 80 yaşındaki insanı da gözetmek lazım 15 yaşındaki çocuğu da.

Ben bu kanunlara kopyala yapıştır kanunu diyorum. Çünkü birçok kanunu yabancılardan kopyalayıp, kendi mevzuatımıza yapıştırmışız ama ölçüleri bedenimize uymamış.

Hukukbook: İlan edilen yargı etiği belgelerinin kâğıt üstünde kaldığını düşünüyor musunuz? Kamu Görevlileri Etik İlkelerinden başlayarak, kolluk, avukatlar, yargıçlar, savcılar, noterler, adliye personeli, bilirkişiler, uzlaştırmacılar, arabulucular, infaz kurumları personeline kadar yargı sistemine bütünlükçü bir yaklaşımla, etik ilkelerin egemen olması için neler yapılmalı?

Polat: Eskiden toplum kitaplarla eğitiliyordu. Artık ne yazık ki kimse kitap okumuyor. Şimdi herkes görsel, işitsel ve sosyal medyayı takip ediyor. Oradakileri örnek alıyor. Bu yüzden sosyal medya platformlarından bilinçlendirme yapılabilir veya medya, sinema filmi, tiyatro gibi etkinlikler daha etkili olabilir. Özellikle kamuoyunca bilinen dizilerde bu tür mesajlar verilebilir. Toplum bilinçlendirilebilir. Sosyal medyada mesaj vermek için oldukça etkili bir platform. Tasvip etmiyoruz ama zamana ve teknolojiye de ayak uydurmak gerekiyor.

Yargı Etiği Belgeleri

Hukukbook: Bizim soramadığımız ama sizin söylemek istedikleriniz varsa lütfen buyurunuz.

Polat: Anayasa değişikliğinde Hakimler ve Savcılar Kurulu kararlarına karşı yargı yolu mutlaka açılmalı. Vatandaşlar her türlü hukuki sorunları için hukuki yardım almalı. Hem vatandaşlar hem avukatlar 7 gün 24 saat yanımıza gelebilirler. Sosyal medya mahkemeleri kapatılmalı.

Daha adil ve daha hızlı yargılamalar için yerli ve milli yasalar yapılmalı. Cezalar ağırlaştırılmalı, infaz rejimi düzeltilmeli. Suçsuz bir toplumda yaşamak her bireyin hakkı.

Özellikle son yaptığımız ‘Yargıda Liyakatin Arttırılması Projesi’ne çok önem veriyoruz. Bu proje ulaşabildiğimiz 15-20.000 hâkim ve savcı meslektaşımızın çoğunluğunun görüşü doğrultusunda hazırlandı. Bu proje hayata geçirilirse yargı hiç olmadığı kadar hızlı ve hata payı daha az kararlar verebilecek. Bu projeyi şimdilik Cumhurbaşkanlığı’na gönderdik. Dikkate alınmaması halinde kendimiz hayata geçireceğiz. Proje tamamlandığında sadece hâkimler ve savcılar değerlendirme yapabilecek ama ileriki aşamalarda Avukatları ve vatandaşları da sisteme dahil edeceğiz.

Görüldüğü üzere Dernek olarak sadece hâkim ve savcı haklarıyla ilgili değil, tüm yargıyı iyileştirecek, vatandaşların ve Avukatların derdine derman olabilecek projeler üzerinde de çalışıyoruz.

Son olarak tek bir vatanımız var. Bu güzel vatanı atalarımız bize nice zorluklarla bıraktı. Kıymetini bilelim. Çünkü bu vatan bize emanet. Biz de çocuklarımıza güzel bir şekilde bırakmalıyız.

Hukukbook: İçten cevaplarınız için okurlarımız adına teşekkür ederiz.

Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü

0
Avrupa Savcıları Danışma Konseyi'nin (CCPE) Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 10(2015) Sayılı Görüş

Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü’ne dair Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 10(2015) Sayılı Görüş  20 Kasım 2015 tarihinde kabul edilmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından görevlendirilen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE) savcıların rolüne ilişkin olarak 57 maddeden oluşan görüşü ve tavsiye liste halinde sıralanan 11 maddeden oluşan  tavsiye listesini hazırlamıştır.

Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 10(2015) Sayılı Görüş; referans belgeler listesi, görüşün amacı ve kapsamı, soruşturmaların savcılar tarafından gözetimi, savcıların, polisin ya da diğer soruşturma makamlarının savcıların yetkisi altında soruşturma yürüttükleri durumlar, soruşturma yürütme konusunda polisin bağımsız olduğu durumlar, savunma tarafının soruşturmalar esnasındaki hakları açısından ve soruşturma teknikleri açısından savcıların rolü, masumiyet karinesi ilkesine ve savunma hakkına saygı, savcıların soruşturmalardaki rolünü güçlendirmeye yönelik tedbirler, uluslararası işbirliği, kitle iletişim araçları ile etkileşim ve eğitim başlıklarını taşımaktadır.

Consultative Council of European Prosecutors (CCPE) – Avrupa Savcıları Danışma Konseyi

Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü
I. GİRİŞ

1. Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE), Bakanlar Komitesinin üye devletlere yönelik hazırladığı “ceza adalet sisteminde savcılığın rolü” konulu Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı‘nın uygulanmasına ilişkin hususlar üzerine görüş bildirme görevi ile 2005 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kurulmuştur.

2. Bakanlar Komitesi, CCPE’yi 2015 yılı için kendisine sunulmak üzere ceza soruşturmalarında savcıların rolüne ilişkin bir görüş hazırlayarak kabul etmesi için görevlendirmiştir. CCPE, 29 üye Devletten alınan anket cevaplarına dayanarak bu Görüşü hazırlamıştır.

3. Bu cevaplara göre, savcılarla soruşturma makamları arasındaki ilişkilerin birçok yönünün Anayasa ve/veya ulusal kanunlar ve iç düzenleyici araçlarla (örneğin Genel Savcı tarafından verilen emirler ya da talimatlar, davranış kuralları, etik kuralları vb.) düzenlendiği görülmektedir.

4. Ceza soruşturmalarında savcıların rolü, sistemden sisteme değişiklikler göstermektedir. Bazı ülkelerde savcılar soruşturma yürütebilmektedir. Diğer ülkelerde ise polis savcıların yetkisi ve/veya denetimi altında soruşturma yürütebilmekte ya da polis veya diğer soruşturma makamları bağımsız hareket edebilmektedirler.

5. Kovuşturma sistemi her üye Devlette değişiklik gösterebilmektedir. Sistem, zorunlu kovuşturma ya da takdire bağlı kovuşturma ilkesini temel alabilmektedir. Ayrıca çok sayıda kovuşturma sistemi geleneksel olarak soruşturmaya yönelik ya da çekişmeli modelleri yansıtmaktadır.

6. Hem soruşturmaların etkili olmasını hem de ilgili kişilerin haklarına saygı duyulmasını sağlamak için Avrupa’da son yıllarda özellikle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (bundan böyle “AİHM” olarak anılacaktır) etkisiyle bu modelleri birbirine yakınlaştırma yönünde gelişmeler gerçekleşmiştir; bunun asıl amacı tüm bu sistemlerin ortak temel değerlerle uyumlu hale getirilmesidir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [520.54 KB]

A. Referans belgeler

7. CCPE, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’ne (bundan böyle “AİHS” olarak anılacaktır), özellikle de 2, 3, 5, 6 ve 8. maddeleri ile AİHM içtihatlarına atıfta bulunulmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesinin bulgularının ve önerilerinin önemine de değinmiştir.

8. CCPE, yukarıda adı geçen, bazı ceza yargısı sistemlerinde savcıların soruşturmaları yürüttüklerinin, yönlendirdiklerinin ya da denetlediklerinin belirtildiği Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate almıştır. CCPE ayrıca Bakanlar Komitesinin üye devletlere yönelik hazırladığı, Avrupa Polis Etiği Yönetmeliğine ilişkin Rec(2001)10 sayılı Tavsiye Kararı’nı, terör suçları dâhil olmak üzere ağır suçlara yönelik “özel sorgulama teknikleri” üzerine Rec(2005)10 sayılı Tavsiye Kararı’nı ve 31 Mayıs 2005 tarihinde
Macaristan’ın Budapeşte şehrinde düzenlenen, savcılarla polis arasındaki ilişki konulu 6. Avrupa Genel Savcıları Konferansında kabul edilen sonuçları da dikkate almıştır. CCPE, savcılara ilişkin Avrupa norm ve ilkeleri konulu 9(2014) sayılı Görüş’ünde (“Roma Şartı”) ve özellikle ceza yargısı alanı dışında savcılıkların rolü konulu 3(2008) sayılı Görüş’ü ile savcılarla basın arasındaki ilişki konulu 8(2013) sayılı Görüş’ü dâhil olmak üzere diğer ilgili görüşlerinde belirtilen ilkeleri temel almıştır.

9. CCPE ayrıca Birleşmiş Milletlerin 1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni, 17 Aralık 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Kolluk Kuvvetlerinin Davranış Kuralları’nı (34/169 Sayılı Tavsiye Kararı), 1984 tarihli İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme’yi, 1990 tarihli Savcıların Rolüne İlişkin Yönerge‘yi ve ilgili Birleşmiş Milletler araçlarının uygulanmasını denetlemekle yükümlü komitelerin tavsiyelerini de dikkate almıştır.

10. Bunların yanı sıra, CCPE, 1999 yılında Uluslararası Savcılar Birliği (IAP) tarafından kabul edilen Savcıların Mesleki Sorumluluk Standartları ile Temel Görev ve Hakları Bildirisi’ni, IAP tarafından kabul edilen diğer ilgili belgeleri ve savcılık hizmetleriyle polis arasındaki ilişkiler konulu 25 Mayıs 2015 tarihli Visegrad Grubu Genel Savcılar Sopot Deklarasyonu’nu dikkate almıştır.

B. Görüşün amacı ve kapsamı

11. Bu Görüş, soruşturmalardaki tüm tarafların (mağdurlar, davalılar, savunma vekili, tanıklar vb.) haklarını göz önünde bulundurarak cezai soruşturmalarda savcıların rolüne ilişkin tavsiyeleri uygulamaya koymayı ve savcılar ile soruşturmacılar arasında iyi çalışma uygulamalarını tanımlayıp teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

12. Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı’nda, savcılar ile soruşturma organları arasındaki ilişki kısaca vurgulanmış, Avrupa Konseyi üye Devletlerinde var olan çeşitli sistemler arasındaki farklar da kaydedilmiştir.

13. Bu husus, ceza adaletinin düzgün idaresi bağlamında çok büyük önem taşır. Hukukun üstünlüğünün temel ilkelerinden biri de savcılar ile soruşturma makamlarının, soruşturmanın tüm aşamalarında insan hakları ve temel özgürlüklere saygı duymalarıdır.

14. Bu, şu anlama gelmektedir:

• Savcılar, yetki alanlarında olduğu zaman, soruşturmadan etkilenen kişilerin insanca muamele görmelerini ve meşru haklarını savunabilmelerini sağlamalıdırlar.

• Savcılar, görev ve yetkileri çerçevesinde mümkün olduğu ölçüde, herhangi bir yetkiyi kötüye kullanma veya uygunsuz davranış hususunda uygun bir makam nezdinde hesap verebilir olmaları açısından soruşturma organlarının kanuna riayet etmelerini ve belirli davranış standartlarına uymalarını temin etmek için tüm yetkilerini kullanmalılar.
• Savcılar, duruşma hakimine sunulan soruşturma sonuçlarının, mahkemeyi yanlış yönlendirmeyecek şekilde bulguların gerçekliğini yansıttığından emin olmalılardır.

15. Bu Görüş, cezai alandaki ve savcılık bağlamındaki soruşturmalarla kısıtlıdır.

II. CEZA SORUŞTURMALARINDA SAVCILARIN ROLÜ
A. Soruşturmaların savcılar tarafından gözetimi

16. Genel olarak savcılar, soruşturmaların hukuka uygunluğunu en geç bir kovuşturmanın başlatılması veya devam ettirilmesi gerekip gerekmediği konusunda karar verirken incelemelidir. Bu bağlamda savcıların ayrıca soruşturmaların nasıl yürütüldüğünü ve insan haklarına saygı duyulup duyulmadığını da denetlemesi gereklidir.

17. Savcılar, yetkileri olduğu takdirde, soruşturma organlarına uygun bir şekilde bağlayıcı emirler verebilir, öneriler, talimatlar ya da yönergeler sunabilirler; bu emirler, öneriler, talimatlar ya da önergeler, soruşturmanın tamamına ya da birtakım soruşturma eylemlerine ilişkin olabilirler ve ceza kanununun asli kuralları ve usul kuralları ile AİHS tarafından teminat altına alınan haklara uygun olmayı sağlama amacı taşırlar.

18. Soruşturmanın etkinliğinin sağlanması amacıyla, bu talimat ya da yönergeler; diğerlerinin yanı sıra, elde edilmesi gereken kanıtlar, soruşturmanın gelişmesinde kullanılacak uygun strateji, kanıtların toplanmasında kullanılacak yöntem ve araçlar, açıklanması ve kanıtlanması gereken olaylar ve soruşturmalar esnasında alınacak önlemler ile ilgili olabilir.

19. Savcılar, soruşturmalar üzerinde denetleyici bir rolleri olması halinde, soruşturma organlarının kendilerini ceza davalarına ilişkin soruşturmaların gidişatı, kendilerine verilen ceza politikası öncelikleri ve savcıların emirlerinin uygulanması hususlarında bilgilendirmelerini sağlamalıdırlar.

20. Aşağıdaki hususların savcıların yetki alanına girdiği üye Devletlerde savcılar,

• Soruşturmaların yegane amacının doğruyu bulmak ve davayı açığa kavuşturmak olmasını, AİHS’nin özellikle 2, 3, 5, 6 ve 8. maddelerinde bildirilen insan hakları ve temel özgürlüklere uygun olmasını, objektif, tarafsız, profesyonel bir şekilde ve makul bir süre içinde yürütülmesini temin etmek için çabalamalıdır. Savcılar, soruşturmacıların çalışmalarını yönlendirirken, kontrol ederken veya denetlerken görev ve yetkileri çerçevesinde mümkün olduğu ölçüde soruşturmacıların aynı ilkelere ve temel haklara saygı duyduklarından emin olmalıdırlar.

• Soruşturmalar esnasında masumiyet karinesi ilkesine ve savunma makamının haklarına saygı duyulmasını sağlamaya çabalamalıdır. Mümkün olan durumlarda soruşturmanın bu aşamasında şüphelilerin kimliklerinin halka ifşa edilmemesinin ve kişisel güvenlikleri ile onur ve özel hayatın korunması haklarının gözetilmesi gereklidir.

• Soruşturmalar esnasında, soruşturmanın ilerlemesinin ve etkinliğinin tehlikeye atılmaması amacıyla bilgilerin gizliliğinin korunması için çabalamalıdır.

• Dâhil oldukları soruşturmalar esnasında tarafların, tanıkların ve davaya dâhil olan diğer kişilerin kişisel güvenliğinin teminat altına alınmasını sağlamalıdır.

• Mağdurların, özellikle de savunmasız kişilerin, soruşturmanın başlatılması ve sonuçları ile ilgili bilgilendirilmesini uygun kaynaklar aracılığıyla sağlamalı, bu esnada haklarına saygı duyulduğundan emin olmalıdırlar.

21. Savcılar, bu görevleri yerine getirirken vazifelerini adil, sürekli ve sür’atli bir şekilde yerine getirmeli, böylece sürecin gerektiği gibi ilerlemesine ve ceza adalet sisteminin düzgün işlemesine katkıda bulunmalıdır.

22. Savcılar, yetkileri dâhilinde olması halinde, insani ve finansal kaynaklar dâhil olmak üzere kaynakların etkin yönetimine ilişkin hususları dikkate almalıdırlar. Ayrıca orantısız harcamalardan kaçınmalı ve hukukun üstünlüğü ile usul haklarına daima saygılı olmalıdırlar.

B. Savcıların soruşturma yürüttükleri durumlar

23. Savcılık soruşturmasına izin verilen üye Devletlerde savcılar soruşturmaları kanuna uygun, profesyonel, adil, sür’atli, ellerinden gelen en iyi şekilde ve kimseye karşı önyargı beslemeksizin ve ayrımcılık yapmaksızın gerçekleştirmek zorundadırlar. Ayrıca, savunma makamının lehine olabilecek delilleri ortaya çıkarmak ve toplamak için soruşturma yöntemleri geliştirmelidirler.

24. Savcılar, soruşturma işlevleri çerçevesinde diğer soruşturma organlarıyla en az aynı hak ve yükümlülüklere ve işlevlerini yerine getirebilmek için gerekli olan araçlara sahip olmalıdırlar.

C. Polisin ya da diğer soruşturma makamlarının savcıların yetkisi altında soruşturma yürüttükleri durumlar

25. Polisin savcılık makamının yetkisi altında olduğu veya polis soruşturmalarının savcılık hizmetleri tarafından denetlendiği üye Devletlerde savcılar ceza soruşturmalarındaki görevlerini daima ulusal ve uluslararası kanunlara uygun bir şekilde ve tam anlamıyla yerine getirebilmelerini garanti etmek için gerekli olan etkin tedbirler kullanma yetkisi ile donatılmalıdır. Savcılar, soruşturmaların en uygun ve etkin şekilde ve hukukun üstünlüğü ile usul haklarına daima saygı gösterilmek kaydıyla yürütülmesini temin etmelidir.

26. Bu görevler şunları içerebilir:

• Ceza politikası önceliklerinin etkili uygulanmasını sağlamak,

• Ceza soruşturmalarını ne zaman açacakları ya da nasıl yürüteceklerine ilişkin polise talimatlar vermek,

• Her bir dava dosyasını ilgili soruşturma bürosuna sevk etmek,

• Polis ve savcılık birimleri arasında verimli ve etkili bir işbirliği olmasını teşvik etmek ve birden çok organın dâhil olduğu soruşturmalarda koordinasyonu sağlamak,

• Hukuki konularda rehberlik etmek ve talimatlar vermek,

• Soruşturmaların hukukiliğini ve kalitesini denetlemek,

• Gerekli olması halinde hukuka uygunluğa ilişkin değerlendirme ve kontroller gerçekleştirmek,

• Uygun olması halinde ve ulusal kanunlara uyması kaydıyla, ihlaller için yaptırım uygulamak veya uygulanmasını teşvik etmek.

27. Savcıların soruşturmaları denetlediği üye Devletlerde savcılara, ceza soruşturmalarının etkin ve hukuk ile tamamen uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaları için usul bakımından yeterli genişlikte yetkiler verilmelidir.

Özellikle, savcıların ulusal kanunlar çerçevesinde soruşturmaları denetleme yetkisine sahip olduğu üye Devletlerde:

• Savcılar, soruşturmacıların soruşturma açma, soruşturmayı durdurma ve iptal etmenin yasallığına ilişkin hükümler dahil olmak üzere kanun hükümlerine uyduklarından, ayrıca mağdurlar ve savunma makamları dâhil olmak üzere ceza davasına dâhil kişilerin haklarının göz önünde bulundurulduğundan emin olmalıdırlar. Bunu gerçekleştirebilmek için savcılara gelecekte yürütülecek ve hâlihazırda yürütülmüş olan soruşturmalara ilişkin tüm önemli kararlar hakkında, özellikle de ceza davasına dâhil olan kişilerin hak ve özgürlüklerine ciddi bir kısıtlama getirilmesi ihtimali içeren kararlar hakkında bilgi verilmesi gerekmektedir (örneğin ihbar edilen bir suçun sonuçları ve soruşturmadaki temel olaylar).

• Savcıların, soruşturmacı tarafından verilen bu tür önemli kararların kabul edilmesini onaylama ya da reddetme yetkisi bulunmalıdır.

• Ceza davalarındaki tarafların haklarına ve kanuni menfaatlerine gerekli saygının gösterilmesi için savcıların ayrıca gerektiğinde bu kişileri daha yüksek bir savcılık veya mahkeme önünde itiraz hakları olduğuna dair bilgilendirmesi gerekir.

• Savcılar, soruşturmanın gizliliğini de gözlemlemelidir.

Soruşturmacılardan veya üçüncü taraflardan gelen gizli bilgilerin ifşa edilmesine, bu bilgilerin ifşa edilmesi adaletin menfaati ya da kanunlar doğrultusunda olmadığı sürece izin vermemelidirler.

• Soruşturmanın zamanında gözlemlenebilmesi, gerektiğinde önemli kanıtların kaybının önlenmesi, güvenliğin ve mağdurların dava dosyasına erişiminin sağlanması (ulusal kanun izin veriyorsa) veya haklarında kovuşturma işlemleri yapılması gereken kişilerin adaletten kaçması ihtimalinin önlenebilmesi için savcılar, cezai soruşturmayla ilgili olan ve soruşturmacıların erişimine açık olan tüm materyallere özgürce ve her zaman ulaşabilme imkânına sahip olmalıdır.

• Savcılar, kişilerin kanuna aykırı ya da gerekçesiz bir şekilde tutuklanmalarını veya hapse atılmalarını önlemek adına düzenli aralıklarla soruşturmaları denetlemelidirler.

• Savcılar, uluslararası ve ulusal kanunlar uyarınca, özgürlükleri kısıtlanmış tüm kişileri, yetkililer veya başka kişilerce uygulanabilecek uygunsuz muamelelerden korumak için çaba sarf etmeli ve bu bağlamda sunulan şikâyetleri dikkatlice gözden geçirmelidirler.

• Savcılar, hem soruşturmacıların eylemlerinin kanuna uygunluğunu ve talimatlarının yerine getirilme durumunu değerlendirmelerini hem de kanunun bu soruşturmacılar tarafından ihlal edilmesini mümkün olduğunca önlemelerini sağlamak üzere kanun ile belirlenmiş yetkilere sahip olmalıdır.

• Soruşturmacıların ciddi insan hakları ihlallerine yol açan kanun dışı soruşturma yöntemleri kullanmaları durumunda, savcıların bu soruşturmacılar aleyhinde ceza davası açma hakkı ya da soruşturmacılara karşı ceza davası açmaya veya disiplin işlemleri yapmaya yetkisi olan ilgili makamlara başvurma hakkı olmalıdır.

• Savcıların, gözaltında bulunan bir şüpheliyi/davalıyı özgürce ziyaret edebilme hakları olmalıdır.

D. Soruşturma yürütme konusunda polisin bağımsız olduğu durumlar

28. Polisin ya da başka soruşturma makamlarının bağımsız şekilde soruşturma yürüttüğü üye Devletlerde hukuk sistemlerinin söz konusu soruşturmaların hukuka uygun bir şekilde yürütülmesini ve polis ile diğer soruşturma makamlarının profesyonelce, adil bir şekilde ve süratli hareket etmesini sağlayacak uygun denetleme usullerinin olması gerekir.

29. Her halükarda savcılar, soruşturma organları ile uygun ve işlevsel bir işbirliğini teşvik etmeye yönelik etkili tedbirler alabilmelidir.

III. SAVUNMA TARAFININ SORUŞTURMALAR ESNASINDAKİ HAKLARI AÇISINDAN VE SORUŞTURMA TEKNİKLERİ AÇISINDAN SAVCILARIN ROLÜ
A. Masumiyet karinesi ilkesine ve savunma hakkına saygı

30. Mahkeme’nin içtihadı (Messier/Fransa (AİHM, 30 Haziran 2011) uyarınca, prosedürel boyutları dâhil tüm cezai süreçler, tarafların delilleri ve savunmalarını özgürce sunabilmesi (çekişmeli yargılama) ilkesine dayanmalı, kovuşturma ve savunma tarafları arasında silahların eşitliği ilkesi geçerli olmalıdır. Söz konusu ilkeler, âdil yargılanmanın temel unsurlarını oluştururlar. Buna ilaveten, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrası, kovuşturma makamının, yargılama aşamasında savunma tarafına, suçlanan kişinin lehinde ya da aleyhinde elde edilmiş olan tüm ilişkili delilleri açıklamasını gerektirmektedir. Adil yargılanma hakkı, silahların eşitliği ilkesini kapsar ve ayrıca çekişmeli yargılama ilkesini öngörür. Ayrıca, savcının elinde bulunan ilgili tüm materyallerin zamanında açıklanmasını da kapsar. Bu bütün ispat unsurlarının mevcut olması anlamına gelmektedir. Savcının ya da diğer kovuşturma makamlarının hem suça hem de masumiyete ilişkin kanıtlara ulaşabilmesi için bu bir yükümlülüktür.

31. Soruşturmalardaki görevleri ne olursa olsun savcılar, eylemlerinin hukuka uygun ve aşağıdaki ilkelere saygı gösterir nitelikte olmasını temin etmelidirler:

• Kanun önünde eşitlik;

• Savcıların tarafsızlığı ve bağımsızlığı;

• Avukata erişim hakkı;

• Savunma tarafının ilgili tüm materyale ilişkin bilgilendirilme hakkı;

• Masumiyet karinesi;

• Silâhların eşitliği;

• Mahkemelerin bağımsızlığı;

• Sanığın âdil yargılanma hakkı.

32. Masumiyet karinesine saygı, yalnızca mahkemeler için değil, diğer tüm devlet organları için de bağlayıcıdır. Savcılar ve soruşturma organları, bu ilkenin ihlaline yol açacak her türlü beyandan ve tutumdan kaçınmalıdır.

33. Adil bir cezai sürecin gereği olarak silâhların eşitliği ilkesi, soruşturmaya konu olan kişinin, karşı taraflara göre görülür şekilde dezavantajlı bir konuma oturtulmadan mahkeme önünde davasını sunabilmesini gerektirir. Bu nedenle, taraflar arasında, soruşturmanın tüm unsurlarını tartışabilecekleri adil bir denge kurulmalıdır.

34. Cezai meselelerde çekişmeli yargılama ilkesine saygı, soruşturma aşaması ile yargılama aşamasının birbirinden ayrılmasını gerektirir. Birinci aşama olan sorgulama aşamasında çekişmeli yargılama ilkesi kendini mutlak şekilde göstermez. Daha ziyade, bu aşama söz konusu ilkenin bir öncülü olarak kendini gösterir; bir suçlamaya ilişkin adlî işlem başlatılması için yeterli sebep olup olmadığını saptamak amacıyla kanıt araştırması yapmayı içerir. Dolayısıyla bu aşama boyunca prosedür gizli olabilir.

  1. Bununla birlikte, AİHS’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi; her sanığın, hakkındaki suçlamaların doğası ve sebeplerine ilişkin olarak anlayacakları dilde, makul zamanda ve ayrıntılı şekilde bilgilendirilme hakkını hükme bağlar. Sanık, kendisine isnat edilen suç hakkında en geç tutuklandığı andan itibaren eksiksiz bir biçimde bilgilendirilmelidir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen “makul zaman” da o andan itibaren işlemeye başlar. Tutuklanan, alıkonulan ya da özgürlüğünden mahrum bırakılan kişiye, hakları yazılı şekilde vakit kaybetmeksizin iletilmelidir. Söz konusu bildirim, açık ifadelerle ve kişinin anlayacağı dilde yazılmalıdır.
Bildirim, diğerlerinin yanı sıra, kişinin aşağıdaki haklarına ilişkin bilgiler içermelidir:

• Kendisine isnat edilen suça ilişkin tam bilgi sahibi olma hakkı;

• Alıkonulmasına dayanak oluşturan sebeplere ilişkin tam bilgi sahibi olma hakkı;

• Bir avukata erişme ve avukata etkin şekilde danışma hakkı;

• Söz konusu bildirimin sözlü ya da yazılı tercüme edilmesi hakkı.

36. Suça ya da masumiyete dayanak oluşturan kanıtları araştırma ve koruma yükümlülüğü, her davaya özgü olgular bağlamında gerçekçi şekilde yorumlanmalı; kanıtların ilgililiği, değerlendirme süreci sonrasında belirlenmelidir.

37. Suçla ya da masumiyetle ilişkili kanıtlar, gerektiği ve uygulanabilir olduğu ölçüde, en azından prosedürün sonuçlanma aşamasına kadar, ulusal hukuka uygun şekilde elde tutulmalıdır. Bir kanıtın savcılıkça kullanılmayacak olması; bu kanıtın imhası, gerektiğinde sunulmaya hazır halde bulundurulmaması ya da kanıta ilişkin not ve kayıtların imhası için geçerli sebep değildir. Kanıtın, savcılığın iddialarının aksini ispat edebilecek nitelikte makul bir olasılık ortaya çıktığında muhafaza edilmesi gerekir.

38. Savcı, sanığın masumiyetine ilişkin olan ya da savunma tarafına somut olarak yardımı dokunacağından haberdar olduğu materyalleri ortaya çıkarır. Savcı, söz konusu materyalleri ortaya çıkarmayı reddederse ya da ortaya çıkaracak durumda değilse sanığın suçsuz olduğuna ya da davanın düşmesine karar verilebilir.

39. Savcılar, her zaman kendi mesleklerine ilişkin yasalara, kurallara ve etik kuralları ile Savcılar için Etik Kuralları’na (Budapeşte İlkeleri) uygun şekilde, profesyonelce hareket etmelidirler. En üst düzey dürüstlük standartlarını benimsemeye çabalamalı, hal ve hareketlerinin eleştiriye konu olamayacak seviyede olmasına dikkat etmelidirler.

B. Özel Soruşturma Teknikleri

40. Savcılar, faaliyetlerini sanığın suçlu olup olmadığını hızlı şekilde değerlendirebilecek biçimde ayarlamalıdırlar. Bu çerçevede, yasalara uygun oldukları sürece, mevcut olan en güncel teknikleri kullanmalı, uzmanlaşma ve multi-disipliner yaklaşım hususlarına gereken özeni göstermelidirler.

41. Savcılar, bu tür tekniklerden bazılarının kullanımının, kişilerin haklarında kısıtlamalara neden olabileceğini de göz önünde bulundurmalıdırlar; örneğin, Muhbirlerin, gizli ajanların kullanımı, toplantıların kaydedilmesi, telefonların, elektronik postaların, internet haberleşmelerinin izlenmesi ve engellenmesi, erişim izni olmadan sistemlere sızan bilgisayar programlarının, GPS alıcılarının ve tarayıcıların kullanımı bu tür tekniklerdendir.

42. Savcıların bilhassa özel hayata müdahale eden özel tekniklerin kullanıldığı soruşturmalarda görev aldığı üye devletlerde savcılar, ciddi bir suçun işlendiği veya suça zemin hazırlandığı ciddi durumlar haricinde bu tür soruşturma tedbirlerine başvurmamalı; söz konusu tedbirlere, yalnızca diğer tedbirlerin uygulanabilir veya elverişli olmadığı durumlarda, demokratik toplum koşullarında gerekli olduğu derecede ve cezai soruşturmalar ile kovuşturmalar bağlamında uygun olduğu düşünüldüğünde başvurulmalıdır (Rec(2005)10 sayılı Tavsiye Kararı, 2. bent). Bu bağlamda savcılar, orantılılık ve tarafsızlık ilkelerine, kişilerin temel haklarına ve masumiyet karinesine saygı göstermelidirler.

43. Üye devletler, söz konusu tekniklerden faydalanma hususunda uygun bir dengenin kurulabilmesi amacıyla;

• Bu yeni tekniklerin kullanımı yoluyla elde edilen kanıtlardan faydalanmaya dair gereken izinler ile sınırlamaları içeren uygun yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeli;

• Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hükme bağladığı koşulları yerine getirmek ve Mahkemenin içtihadından dolayı ortaya çıkan, adlî kontrol, yasalara saygı gibi ilkeleri gerçekleştirmek amacıyla gereken tedbirleri almalı;

• Savcıların yeni tekniklerden etkin bir şekilde faydalanabilmesine olanak tanımak ve cezai soruşturmaları kolaylaştırmak amacıyla, savcılar ile savcılıklarda çalışan personele uygun eğitim fırsatlarını sunmalıdırlar.

IV. SAVCILARIN SORUŞTURMADAKİ ROLÜNÜ GÜÇLENDİRMEYE YÖNELİK TEDBİRLER
A. Uluslararası işbirliği

44. Savcılar, devletlerin egemenliğine saygı duymanın ve ulusal ve uluslararası yasaların hükümlerine mutlak surette uymanın gerekliliğini dikkate alarak cezai kovuşturmalar alanında uluslararası işbirliğini ve karşılıklı güveni teşvik etmelidirler.

45. Devletler, özellikle uzmanlaşmış ağlar, seminerler ve çalıştaylar yoluyla deneyimlerin paylaşılmasına olanak tanımak amacıyla, yürürlükte bulunan anlaşmalar ve sözleşmeler çerçevesinde, farklı devletlerde ya da uluslararası kuruluşlarda görev yapan savcılarla kendi savcılarının doğrudan iletişim halinde olmalarını teşvik etmelidir.

46. Savcılar, kendi yetki alanları içerisinde mal varlıklarını dondurma, yakalama ve alıkoyma dâhil olmak üzere cezai meselelerde hukuki yardıma ve suçluların ülkeye iadesine yönelik uluslararası talepleri, kendi işleri veya ülke düzeyinde benzer işler için gösterdikleri özeni göstererek değerlendirmelidir.

47. Savcılar arasındaki işbirliği, özellikle hukuki yardım hususunda yapılan taleplerin gerekli mercilere aktarılması ve icrası bağlamında mümkün olduğunca yeni bilgi teknolojileri kullanılarak ve taleplerin niteliği ile bu taleplerin diğer dillere yapılmış tercümeleri düzenli olarak güncellenerek geliştirilmelidir.

48. Uluslararası işbirliği alanındaki savcılık faaliyetleri konusunda uzmanlığın daha kapsamlı hale gelmesi, bizzat bu alanda uzmanlığı bulunan savcıların bu tür görevlerin icrası için atanmasına olanak tanıyarak veya uluslararası işbirliğine dair meselelerle ilişkili savcılara yardımcı olabilecek yapılar kurarak teşvik edilmelidir.

49. Savcılar ile uluslararası yasal meselelere ilişkin süreçler kapsamında görev alan diğer personelin uluslararası düzeyde suçluların ülkeye iadesi ve hukuki yardım alma hususunda talepte bulunma ve diğer ülkelerden bu yönde alınan talepleri değerlendirip bu taleplere yanıt verme hususundaki becerilerini geliştiren özel eğitimlerin verilmesi gerekir. Bu eğitimler, yabancı dil öğrenimi ile en güncel uluslararası yasaları ve karşılaştırmalı içtihadı kapsamalıdır. Bu sayede, farklı ülkelerden katılımcıların etkili ağlar oluşturması teşvik edilecek ve kolaylaştırılacaktır.

50. Savcılık organlarının cezai konularda uluslararası işbirliğinden sorumlu merkezî ulusal merciler olarak görevlendirildiği durumlarda bu organlar, kendi ülkelerinin ulusal mevzuatı çerçevesinde, yabancı ülkelerden gelen talepleri doğrudan icra etmek ve/veya bu taleplerin icra edilişini denetleme hakkını saklı tutarak talepleri diğer görevli mercilere iletmek için yetkilendirilmelidir.

51. Bu bağlamda, her ülkede, farklı ülkelerin yetkili mercilerinin düzenli şekilde bir araya gelerek ortak ilgi alanlarını tartışmak suretiyle doğrudan iletişim kurmalarını sağlayacak irtibat noktalarının oluşturulmasına özen gösterilmelidir. Bu irtibat noktalarının, uluslararası işbirliğine dair meseleler hususunda yüksek düzeyde becerileri bulunmalı, yabancı dil anlayabilmeli ve konuşabilmelidir. “İrtibat hâkimlerinin” görevlendirilmesi de yine aynı nedenlerden dolayı faydalı olabilecektir ve teşvik edilmelidir.

B. Kitle İletişim Araçları ile Etkileşim

52. Savcılar; halkın güvenini artırmak, görev ve yetkileri konusunda bilgi yaymak ve böylece çalışmaları hakkında halkın daha iyi bilgilenmesine katkıda bulunmak üzere, çalışmalarında kamuya açıklık ve şeffaflık ilkelerine uygun olarak kitle iletişim araçları ile yeterli düzeyde etkileşimde bulunmanın gerekliliğinin bilincinde olmalıdırlar.

  1. Savcılarca kitle iletişim araçlarına sunulacak bilgi; açık, güvenilir ve kesin olmalı, soruşturmanın dürüstlüğünü ve etkililiğini zedelememeli, savcıların kişisel güvenliğini tehlikeye atmamalıdır. Kişisel olarak savcılarla değil, savcılığın faaliyetleri ile ilgili olmalıdır. Savcılar, basınla etkileşimde bulunurken hiçbir basın kuruluşu arasında ayrım gözetmemelidir.

54. Sunulacak bilgi ayrıca ifade özgürlüğü, kişisel verilerin korunması, soruşturmaların gizliliği, insan haysiyeti, masumiyet karinesi ilkesi, yargılama işlemlerine dâhil olan diğer katılımcılar açısından etik kurallar ve belli bilgilerin ifşasını düzenleyen ve kısıtlayan yasal normlar ile uyum göstermelidir.

55. Savcılar, kitle iletişim araçları vasıtasıyla suç işlenmesinin engellenmesini ve/veya işlenen suçların kovuşturulmasını teşvik etmek ve ulusal veya uluslararası düzeyde cezai işlemlerin işleyişine dair anlayışı güçlendirmek amacıyla da kamuya bilgi sunabilirler.

56. Savcılar, faaliyetleri hususunda halkı vaktinde ve daha iyi bilgilendirebilmek amacıyla web sitelerinin kurulması, gereğince yönetilmesi ve düzenli olarak güncellenmesi dâhil olmak üzere bilgi teknolojilerinden faydalanmalıdırlar.

57. Savcıların kitle iletişim çalışanlarıyla doğrudan ve düzenli irtibat halinde olması halinde kaliteli ve kesin bilgi sunma amacıyla kitle iletişim araçlarıyla etkileşim konusunda özel eğitim verilmelidir. Bu tür eğitimler, gerekli oldukları her durumda düzenlenmeli, eğitimlerde uzmanlardan ve gazetecilerden destek alınmalıdır.

C. Eğitim

58. Savcıların, özellikle soruşturmalar bağlamında üst düzey niteliklere sahip olmaları, savcılık hizmetlerinin yeterliliği ve kamuoyunun savcılık hizmetlerine olan güveninin artması açısından gerekli bir durumdur. Bu nedenle savcılar, uzmanlık alanlarına ilişkin gereken temel ve sürekli eğitimleri almalıdırlar.

TAVSİYE LİSTESİ

a. Üye devletler, savcıların ve soruşturma organlarının cezai soruşturmalar çerçevesindeki hak ve yükümlülüklerini açıkça belirlemelidir.

b. Genel anlamda savcılar, soruşturmaların yasalara uygunluğunu, en geç kovuşturmanın başlatılması veya devam ettirilmesi gerekip gerekmediği konusunda karar verirlerken incelemelidir. Bu bağlamda savcılar, soruşturmaların ne şekilde yürütüldüğünü ve soruşturmalar yürütülürken insan haklarına saygı gösterilip gösterilmediğini de izlemelidir.

c. Savcılar bu görevi icra ederlerken soruşturmaların yasalara uygunluğunu teyit edebilmek ve meydana gelebilecek yasa ihlâllerine gereken tepkiyi verebilmek için ihtiyaçları olan tüm yasal, malî ve teknik araçlarla donatılmalıdır.

d. Soruşturmalar tarafsız şekilde yürütülmeli, soruşturmacıların hem suça hem de masumiyete ilişkin kanıtları araştırma ve koruma yükümlülüğünü içermelidir.

e. Savcılar, güvenilir nitelikli mevcut tüm kanıtları mahkemeye sunmalı, sanığa da kendisini ilgilendiren kanıtları açıklamalıdır.

f. Savcılar; sanıkların, mağdurların, tanıkların ve kovuşturma işlemlerine diğer şekillerde dâhil olmuş tüm kişilerin haklarına saygı göstermelidirler.

g. Savcılar ve soruşturma organları, işbirliği içerisinde hareket etmeli, işlevlerini gerçekleştirebilmek için gereken bilgileri birbirleriyle paylaşmalıdırlar.

h. Savcılar ve soruşturma organları, özellikle davada tutukluların bulunması halinde görevlerini mümkün olan en etkili ve hızlı şekilde icra etmeli, soruşturma araçlarını kullanırken orantılılık ilkesini gözetmelidir.

i. Savcılar ve soruşturma organları, hem yasalar hem de en modern soruşturma teknikleri hususunda gerekli eğitimi en uygun koşullarda almalıdır.

j. Savcılar ve soruşturma organları, uluslararası ilişkileri ve işbirliğini en yeterli düzeyde gerçekleşecek şekilde geliştirmelidir.

k. Savcılar, işlev ve yetkileri hususunda bilgi sunmak ve bu sayede halkın kendi faaliyetlerine dair bilgilerinin artmasına katkıda bulunmak suretiyle, aynı zamanda masumiyet karinesi ilkesi ve adil yargılanma hakkı gibi temel hak ve ilkelere saygı göstererek halkın savcılık hizmetlerine olan güvenini artırma çabası içerisinde olmalıdır.

Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

0

Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Bakanlar Kurulu tarafından 19.12.2005 tarihinde hazırlanmış ve Resmi Gazetenin 17.2.2006 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Hazırlanacak tüm mevzuat taslağının sahip olması gereken standartlar bu yönetmelik ile belirlenmiştir.

Mevzuat, bir ülke veya bölgenin yasal düzenlemelerini ve resmi kurallarını içeren belgelerin bütünüdür. BU çerçevede Yönetmelik, mevzuat taslaklarının nasıl hazırlanması gerektiği ve bu sürecin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda rehberlik eden kuralları içermektedir. Taslakların üst hukuk normlarına uygun olması, yargı kararlarının göz önünde bulundurulması, mevcut mevzuatın gözden geçirilmesi, taslakların anlaşılır ve kısa olması gibi ilkeler benimsenmiştir.

Yönetmeliğin amacı, hükümet, bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarının yeni yasalar, kararnameler, yönetmelikler ve diğer düzenleyici belgeleri hazırlarken uymaları gereken prosedürleri düzenlemektir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]İngiliz Hukukçu ve filozof Jeremy Bentham’ın değerini hiç bir zaman kaybetmeyen sözü: “Kanun kelimelerinin pırlantalar gibi kıratla ölçülmeleri lâzımdır.” [/box]

BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve İlkeler
Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Başbakanlık, bakanlıklar, bağlı, ilgili, ilişkili kurum ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşları tarafından hazırlanacak kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı eki kararlar ve diğer düzenleyici işlemlerin taslak metinlerinin hazırlanmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, 10/10/1984 tarihli ve 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun 2 nci, 8 inci ve 33 üncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanımlar

MADDE 3 – (1) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında;

a) Çerçeve madde: Çerçeve taslakların maddelerini,

b) Çerçeve taslak: Mevzuata madde veya hüküm eklenmesini, mevzuatın bazı madde veya hükümlerinin değiştirilmesini veya yürürlükten kaldırılmasını öngören metinleri,

c) Düzenleyici etki analizi: Taslağın bütçeye, mevzuata, sosyal, ekonomik ve ticarî hayata, çevreye ve ilgili kesimlere etkilerinin ne olacağını göstermek üzere hazırlanan ön değerlendirmeyi,

ç) Ek madde: Çerçeve taslaklarla mevzuata eklenecek hükümlerin mevcut maddelerden birine eklenememesi durumunda, eklenecek hükmün düzenlendiği maddeyi,

d) Geçici madde: Taslakların geçiş hükümlerini düzenleyen maddelerini,

e) Mevzuat: Kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı eki kararlar ve diğer düzenleyici işlemleri,

f) Müstakil taslak: Başlı başına belirli bir alanı düzenleyen ve ilk defa yürürlüğe konulacak mevzuata ilişkin metinleri,

g) Taslak: Çerçeve ve müstakil taslakları,

ifade eder.

Taslak hazırlamada uyulacak ilkeler

MADDE 4 – (1) Taslaklar hazırlanırken aşağıdaki ilkelere uyulur:

a) Taslaklar üst hukuk normlarına aykırı olamaz.

b) Taslaklar düzenleme amacına uygun olarak hazırlanır.

c) Taslaklar hazırlanırken yargı kararları gözönünde bulundurulur.

ç) Taslaklar hazırlanırken düzenlenen alanlara ilişkin mevzuatın tamamı gözden geçirilerek, gerekiyorsa mevcut hükümlerde gerekli değişiklikler yapılır veya anılan hükümlerden ihtiyaç duyulanlar taslağa alınarak ihtiyaç duyulmayan hükümler yürürlükten kaldırılır.

d) Çerçeve taslaklarda, ilgili mevzuata işlenemeyecek ve onun dışında kalarak tek metin olma özelliğini bozacak hükümlere yer verilmez.

e) Taslakların kapsam maddesi, herhangi bir tereddüde yol açmayacak açıklıkta düzenlenir; taslağın kapsamı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmuyorsa, taslakta ayrıca kapsam hükmüne yer verilmez.

f) Taslağın madde metinleri kısa ve anlaşılır biçimde düzenlenir, ayraç içinde açıklayıcı hükümlere yer verilmez.

İKİNCİ BÖLÜM
Taslakların Hazırlanması ve Başbakanlığa Gönderilmesi
Taslakları hazırlayacak birimler

MADDE 5 – (1) Taslaklar, konuyla ilgili kurum ve kuruluşların görevli birimleri tarafından hazırlanır. Hukuk müşavirlikleri dışındaki birimlerce hazırlanan taslaklar hakkında hukuk müşavirliklerinin görüşü alınır.

Görüş alma

MADDE 6 – ( 1) Başbakanlığa sunulmadan önce, taslaklar hakkında ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının görüşleri alınır. Bu çerçevede ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra;

a) Bakanlıklarca hazırlanan ekonomik, sosyal politikalar ve tedbirlerle ilgili kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları ile yeni bir teşkilatlanmayı öngören taslaklar hakkında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığının ,

b) Kamu personeli ve teşkilatlanmayla ilgili olarak hazırlanan taslaklar hakkında Devlet Personel Başkanlığının,

c) Tüzük taslakları hakkında devlet bakanları dâhil bütün bakanlıkların,

ç) Kamu gelir ve giderlerini etkileyen kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları hakkında Maliye Bakanlığı ile ilgisine göre Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı veya Hazine Müsteşarlığının; malî konuları düzenleyen kanunlar ile düzenleyici işlemlere ilişkin taslaklar hakkında Maliye Bakanlığının,

d) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları hakkında Adalet Bakanlığının,

e) Bakanlıklar ile Sayıştayın denetimine tâbi diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca malî konularda düzenlenecek yönetmelik taslakları hakkında Sayıştay Başkanlığının,

f) Avrupa Birliği müktesebatına uyum çerçevesinde hazırlanan taslaklar hakkında Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin,

görüşlerinin alınması zorunludur.

(2) Taslaklar hakkında konuyla ilgili mahallî idareler, üniversiteler, sendikalar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinden de faydalanılır.

(3) Kamuoyunu ilgilendiren taslaklar Başbakanlığa iletilmeden önce, teklif sahibi bakanlık tarafından internet, basın veya yayın aracılığıyla kamuoyunun bilgisine sunulabilir. Bu suretle taslak hakkında toplanan görüşler değerlendirildikten sonra teklifte bulunulur.

(4) Başbakanlık, mutabakat sağlanamayan taslaklara ilişkin olarak ilgili bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından doğrudan görüş alabilir.

Görüşlerin bildirilmesi

MADDE 7 – (1) İlgili kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları, taslaklara ilişkin görüşlerini en geç otuz gün içinde bildirir. Bu süre, ivedi durumlarda Başbakanlık tarafından kısaltılabilir. Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları görüş vermek için ek süre isteyebilir. Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları görüş bildirmekten kaçınamaz. Süresinde görüş verilmezse olumlu görüş verilmiş sayılır.

(2) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları da taslaklara ilişkin görüşünü otuz gün içinde bildirir. Süresinde görüş verilmezse olumlu görüş verilmiş sayılır.

(3) Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları taslakları öncelikle kendi görevleri açısından inceler ve düzenleyici etki analizinde belirtilen hususların yerinde olup olmadığını değerlendirir.

(4) Görüşler, ek-2’de yer alan form doldurulmak suretiyle bildirilir.

Teklif yazıları

MADDE 8 – (1) Bakanlıklarca hazırlanan taslaklara ilişkin teklif yazıları, münhasıran bakan tarafından imzalanır.

(2) Bağlı, ilgili ve ilişkili kurum ve kuruluşlarca Başbakanlığa gönderilecek taslaklara ilişkin teklif yazıları bağlı, ilgili ve ilişkili olunan bakan tarafından imzalanır. Ancak, ilgili kanunun öngördüğü hâllerle sınırlı olmak üzere, Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulmayan yönetmelikler ile genelge ve tebliğ teklifleri, ilişkili bulundukları bakanlığa da bilgi verilmesi kaydıyla düzenleyici ve denetleyici kurum başkanı tarafından imzalanır.

(3) Doğrudan Başbakana bağlı kuruluşlardan Başbakanlığa gönderilecek teklif yazıları, bu kuruluşların üst yöneticileri tarafından imzalanır.

Taslakların Başbakanlığa gönderilmesi

MADDE 9 – (1) İlgili kurum ve kuruluşlardan alınması gereken görüşler tamamlandıktan sonra;

a) Görüşe gönderilen taslak,

b) Taslağa ilişkin görüşler,

c) Görüşler dikkate alınarak düzenlenen nihaî taslak ve genel gerekçe,

ç) Görüşlerin değerlendirildiği ek-3’te yer alan form,

d) Taslağın mevcut düzenlemeyle karşılaştırılmasına ilişkin karşılaştırma cetveli,

e) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında madde gerekçeleri ve düzenleyici etki analizi, mühürlü ve paraflı olarak yazılı ortamda veya elektronik imza mevzuatı çerçevesinde elektronik ortamda Başbakanlığa gönderilir. Taslağı paraflayanın adı ve soyadı ile unvanı yazılır. Yazılı ortamda gönderilen belgelerin bir örneği Başbakanlığa elektronik ortamda ayrıca iletilir.

(2) Mevzuatta belirli bir süre içinde yürürlüğe konulması veya Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilmesi öngörülen düzenlemelere ilişkin taslaklar, bu sürelerden en az onbeş gün önce Başbakanlığa sevk edilir.

(3) Birinci ve ikinci fıkralarda belirtilen hususlara ve 8 inci madde hükmüne uyulmadan Başbakanlığa gönderilen taslaklar işleme konulmayarak bakanlığına veya kurumuna iade edilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Taslaklara Dair Usul ve Esaslar
Taslakların şekli

MADDE 10 – (1) Taslaklarda;

a) Taslağın adı,

b) Maddeler,

c) Genel gerekçe,

bulunması zorunludur. Yürütme maddesinden sonra varsa taslağın eklerine yer verilir.

(2) Tebliğ ve genelge taslaklarının maddeler hâlinde yazılması, genelge taslaklarında ad ve genel gerekçe bulunması zorunlu değildir. Ancak, tebliğ ve genelge taslaklarının maddeler hâlinde yazılmaması durumunda, bu taslaklara atıf yapılırken tereddütlere yer verilmemesi için gerekli bölümlendirmeler yapılır.

(3) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında birinci fıkrada belirtilenlere ilave olarak madde gerekçeleri ve düzenleyici etki analizi de bulunur.

(4) Kanun ve kanun hükmünde kararnamelere ilişkin olanlar dışındaki çerçeve taslaklarda,

a) Değiştirilen düzenleme yayımlanmışsa, düzenlemenin ve düzenlemede yapılan tüm değişikliklerin yayımlandığı Resmî Gazetelerin tarih ve sayılarını,

b) Değiştirilen düzenleme yayımlanmamışsa, düzenleme ve düzenlemede yapılan tüm değişikliklere ilişkin Bakanlar Kurulu kararları veya olurların tarih ve sayılarını,

gösteren bir liste hazırlanır ve bu liste, yayımlanan düzenlemelerde aynı Resmî Gazetede yayımlanır, yayımlanmayan düzenlemelerde düzenlemenin sonuna eklenir.

Taslağın adı

MADDE 11 – (1) Her taslağa bir ad konulur. Taslağın adı koyu, büyük harflerle yazılır ve altı çizilmez.

(2) Çerçeve taslaklarda mevzuatın adına, taslağın adında yer verilir. Çerçeve taslağın birden fazla kanun ve kanun hükmünde kararnamede değişiklik öngörmesi durumunda taslağa; “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” veya “Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı” gibi adlar yerine, yapılan değişikliklerle ulaşılmak istenen amacı belirleyebilecek nitelikte bir ad verilir.

(3) Çerçeve taslakların adında, mevzuat maddelerinin değiştirilmesi veya mevzuata madde eklenmesine ilişkin ifadeler yerine, mevzuatın değiştirilmesine ilişkin ifadeler kullanılır.

(4) Uygulamada birliği sağlamak amacıyla; kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde yer alan özel hükümler saklı kalmak üzere, Resmî Gazetede yayımlanacak tüzük ve yönetmelik dışındaki düzenleyici işlemler sadece karar, tebliğ ve genelge olarak isimlendirilir.

Kısım ve bölümler

MADDE 12 – ( 1) Müstakil taslaklar kısımlara, kısımlar da bölümlere ayrılabilir. Kapsamı geniş olan taslaklar kitaplara da ayrılabilir.

(2) Her kitap, kısım ve bölüm için ayrı ayrı başlık konulur. Kitap, kısım ve bölüm ifadeleri koyu ve büyük harflerle, başlıkların ise sadece baş harfleri büyük harflerle ve koyu yazılır. Başlıkların altı çizilmez.

Maddeler

MADDE 13 – (1) Taslaklar, sırasıyla maddeler, fıkralar, bentler ve alt bentlerden oluşur.

(2) Fıkralar numarayla, bentler harfle, alt bentler numarayla belirlenir. Bentlerin sıralanmasında Türk alfabesinde yer alan bütün harfler kullanılır. Çerçeve maddelerde fıkralar numaralandırılmaz. Fıkraların numarası ayraçla, bentler ve alt bentlerin harf ve numaraları yarım ayraçla kapatılır; “z” harfinden sonra alfabetik sıralama “aa, bb, cc, çç, … zz” şeklinde yapılır.

(3) Maddeler ve çerçeve maddeler koyu, tüm harfleri büyük yazılır, numaralandırılır ve numaradan sonra kısa çizgi işareti konulur; ayrıca nokta konulmaz. Maddelerin ve çerçeve maddelerin altı çizilmez.

(4) Tanımlar maddesinde, tanımlar alfabetik sıralamaya göre bent veya alt bentlerle gösterilir.

Madde başlıkları

MADDE 14 – ( 1) Madde, ek madde ve geçici maddelere içeriğine uygun başlıklar konulur. Çerçeve maddelere başlık konulmaz.

(2) Madde hükmünün değiştirilmesi sonucunda, maddenin başlığı ile muhtevası arasındaki uyumun bozulması hâlinde, madde başlığı da muhtevaya uygun şekilde değiştirilir.

(3) Madde başlıkları koyu yazılır ve altı çizilmez. Madde başlığının sadece birinci kelimesinin ilk harfi büyük yazılır. Madde başlıklarının sonunda noktalama işaretlerine yer verilmez.

Maddelerin sıralanması

MADDE 15 – (1) Taslaklarda düzenlemenin niteliğine ve ihtiyaca göre sırasıyla amaç, kapsam, dayanak, tanımlar, teşkilat, organlar, nitelikler, görev, yetki ve sorumluluklar, cezaî hükümler, düzenleyici işlemlere ilişkin hüküm, değiştirilen ve yürürlükten kaldırılan hükümler, geçici hükümler ile yürürlük ve yürütme maddeleri ve varsa düzenlemelerin ekleri yer alır.

(2) Yürürlük maddesinde, taslağın yürürlüğe gireceği tarih tereddüde yer vermeyecek şekilde belirtilir.

Ek ve geçici maddeler

MADDE 16 – ( 1) Mevzuatta yapılacak yeni düzenlemenin mevcut maddelerden birine eklenememesi ve mevcut maddelerin sıralamasına uygun düşmemesi durumunda ek madde uygulamasına gidilir. Ek madde, yürürlük maddesinden ve varsa geçici maddelerden önce yer alır.

(2) Taslaklarda mükerrer maddelere yer verilmez, yürürlükteki metinlere ek madde eklenmesi yoluna gidilir. Eklenecek yeni maddenin düzenlemenin belirli bir bölümünde yer alması gerekiyorsa, madde ilgili bölümde “MADDE …/A-” şeklinde numaralandırılır.

(3) Yeni mevzuat metni ile getirilen düzenleme uygulanmaya başlayıncaya veya yürürlüğe girinceye kadar geçecek süre içinde yapılacak işlem ve düzenlemeler ya da uyulacak ilke ve kurallar ile daha önceki düzenlemelerden doğan hakların korunmasına ilişkin hususlar ve benzeri geçiş hükümleri geçici maddelerle düzenlenir. Geçici maddeler de ayrıca numaralandırılır. Kadro ihdas veya iptaline ilişkin düzenlemeler geçici maddelerle yapılmaz.

(4) İlave edilecek ek maddeler veya geçici maddeler, düzenlemenin esas yapısındaki sisteme uygun biçimde düzenlenir ve ek madde ve geçici maddelere mevcut ek ve geçici madde numaralarını devam ettirecek şekilde numara verilir.

Birden fazla düzenleme ve maddede değişiklik

MADDE 17 – (1) Konu itibarıyla aralarında bağlantı bulunması sebebiyle birden fazla mevzuatta düzenleme yapılmasını gerektiren hâller dışında, bir çerçeve taslak ile birden fazla düzenlemenin hükümlerinde değişiklik yapılamaz. Yapılacak değişiklikler her düzenleme için ayrı ayrı çerçeve taslaklar ile yapılır.

(2) Değiştirilmesi öngörülen maddelerin birden fazla olması durumunda bunlar tek bir çerçeve madde içinde değil, her biri ayrı çerçeve maddeler ile düzenlenir.

(3) Maddelerin değiştirilmesi durumunda, değiştirilen madde metni, madde numarası ile birlikte yazılır. Fıkra, bent ya da alt bentler değiştirilirken, satırbaşından başlanır; fıkra, bent ve alt bendin harfi veya numarası yazılır. Değiştirilen madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ve cümleler tırnak içinde yazılır.

(4) Bağlantılı birden fazla mevzuatta değişiklik yapan çerçeve taslaklarda çerçeve maddeler, değişiklik yapılan mevzuatın kabul veya yayım tarihlerine göre sıralanır.

İfadelerde değişiklik

MADDE 18 – (1) Çerçeve taslaklarda bazı kelimelerin veya ibarelerin kaldırılması, ilave edilmesi veya yerlerine başkalarının ikame edilmesi şeklinde değişiklik yapılması yerine, değiştirilen kelime veya ibarenin içinde yer aldığı madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf veya cümlenin değiştirilmesi tercih edilir.

Atıfların yapılması

MADDE 19 – ( 1) Bir madde içinde başka bir mevzuata atıf yapılıyorsa, tereddütlere yer verilmemesi için, atıf yapılan mevzuatın tarihi, sayısı ve adı ile maddesi, fıkrası, bendi, alt bendi, paragrafı veya cümlesi açıkça belirtilir.

(2) Yapılan ilk atıfta;

a) Kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tarihi, sayısı ve adı, adının uzun olması durumunda sadece tarihi ve sayısı,

b) Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan düzenleyici işlemlerde Bakanlar Kurulu kararının tarihi ve sayısı ile düzenleyici işlemin adı,

c) Diğer düzenlemelerde, düzenlemenin yayımlandığı Resmî Gazetenin tarihi ve sayısı ile düzenleyici işlemin adı,

belirtilir.

(3) Tarihler gün, ay ve yıl olarak rakamla yazılır, aralarına eğik çizgi konulur.

(4) İlk atıftan sonra kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde sadece kanun veya kanun hükmünde kararnamenin sayısı veya adı belirtilerek atıf yapılır. Diğer düzenlemelerde ise “ aynı Yönetmeliğe”, “aynı Yönetmeliğin” gibi atıflar yapılır.

(5) Atıf yapılan kanun, kanun hükmünde kararname ve düzenleyici işlemler veya bunların madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümleleri belirtilirken, daha önce yapılan değişiklikler vurgulanmaz.

(6) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarında sadece kanun ve kanun hükmünde kararnamelere atıf yapılır, düzenleyici işlemlere atıf yapılmaz. Tüzük, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlere ilişkin taslaklarda alt düzeydeki mevzuata atıf yapılmaz.

(7) Atıf yapılan madde numarasından sonra Türkçe ses uyumuna göre gerekli ek konulur, nokta kullanılmaz. Fıkra, paragraf ve cümlelere atıf yapılırken rakam yerine yazı kullanılır. Bent veya alt bentlere atıf yapılırken bent ve alt bentlerin harf ya da numarası ayraç içinde yazılır.

(8) Yürürlükten kaldırılan;

a) Kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tarihi, sayısı ve adı; adının uzun olması durumunda sadece tarihi ve sayısı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

b) Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan düzenleyici işlemlerde, Bakanlar Kurulu kararının tarihi, sayısı ve düzenleyici işlemin adı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

c) Diğer düzenlemelerde düzenlemenin yayımlandığı Resmî Gazetenin tarihi, sayısı ve düzenlemenin adı ile madde, fıkra, bent, alt bent, paragraf ya da cümlesi,

açıkça belirtilir. “Diğer kanunların bu Kanuna aykırı hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır/uygulanmaz.” gibi ifadelere yer verilmez.

Alt düzenlemelerin yürürlüğe girmesi

MADDE 20 – (1 ) Kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarının ilgili maddelerinde, düzenleyici işlemlerin, kanunun veya kanun hükmünde kararnamenin yürürlük tarihinden itibaren ne kadar sürede yürürlüğe konulacağı ve yeni düzenlemeler yürürlüğe girinceye kadar varsa yürürlükteki hükümlerin uygulanmasına devam edilip edilmeyeceği belirtilir.

Gerekçeler

MADDE 21 – (1) Genel gerekçede, taslağın hazırlanmasını gerektiren nedenler açıkça belirtilir.

(2) Madde gerekçelerinde, her maddenin düzenleniş nedenleri açıklanır. Kaldırılması, değiştirilmesi veya eklenmesi istenen hükümlerin neler olduğu ve kaldırma, değiştirme veya ekleme sebepleri açıkça belirtilir. Madde gerekçeleri, her madde için ayrı ayrı düzenlenir. Madde gerekçeleri, madde metninin tekrarı biçiminde hazırlanamaz.

Yükümlülük ve sorumluluk getiren düzenlemeler

MADDE 22 – (1) Kanun, kanun hükmünde kararname ve Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe konulan düzenleyici işlemler dışındaki taslaklarda;

a) Bu düzenlemelerin dayanaklarında belirtilenler dışında yükümlülük getiren hükümler, malî konularda gelir ve gider öngören hükümler ile teşkilat kuran veya kaldıran, kadro iptal veya ihdas eden hükümlere yer verilmez.

b) Bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarına görev ve sorumluluk yükleyen hükümlere yer verilmesi hâlinde, bu bakanlık ile kamu kurum ve kuruluşlarının uygun görüşleri alınır veya taslak bunlarla birlikte hazırlanır.

Taslaklarda kullanılacak dil

MADDE 23 – (1) Taslaklarda, yaşayan Türkçe kullanılır. Türkçede karşılığı bulunan yabancı kelimelere yer verilmez. Türkçede karşılığı bulunmayan teknik terimlere yer verilmesinin zorunlu olması durumunda, bu terimler aslına uygun olarak yazılır.

(2) Terim birliğinin sağlanması amacıyla taslakların başlığında ve madde metninde “yasa” kelimesi yerine “kanun” kelimesi kullanılır.

(3) Taslaklarda, varsa tanım maddesinde belirtilenler dışında kısaltmalara yer verilmez. Kısaltmalar yerine kısaltmanın temsil ettiği kelimeler açıkça yazılır.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Düzenleyici etki analizi

MADDE 24 – (1) Yürürlüğe konulması hâlinde etkisinin on milyon YTL’yi geçeceği tahmin edilen kanun ve kanun hükmünde kararname taslakları için düzenleyici etki analizi yapılması zorunludur. Bu miktar gerekli görülen hâllerde Başbakanlıkça yeniden belirlenebilir.

(2) Başbakanlık, etkisi on milyon YTL’nin altında kalan kanun ve kanun hükmünde kararnameler ile etki miktarına bakılmaksızın diğer düzenleyici işlemler için de düzenleyici etki analizi hazırlanmasını isteyebilir.

(3) Millî güvenliği ilgilendiren konular ile bütçe ve kesin hesap kanunu taslakları için düzenleyici etki analizi hazırlanmaz.

(4) Düzenleyici etki analizi teklif sahibi bakanlık veya kamu kurum ve kuruluşu tarafından hazırlanır.

(5) Düzenleyici etki analizinde ek-1’de belirtilen hususlara yer verilir. Düzenleyici etki analizi hazırlanırken mevcut istatistiki verilerden de yararlanılır.

Re’sen düzeltme ve iade

MADDE 25 – (1) Başbakanlık, taslaklarda şekil yönünden re’sen düzeltme yapabilir.

(2) Anayasaya, kanunlara ve diğer ilgili mevzuata aykırılığı tespit edilen veya bu Yönetmeliğe uygun olarak hazırlanmayan taslaklar, noksanlıkların giderilmesi veya uygunluğun sağlanması amacıyla yeniden değerlendirilmek üzere Başbakanlık tarafından teklif sahibi bakanlık, kurum veya kuruluşa iade edilir.

Örnekler

MADDE 26 – ( 1) Bu Yönetmelikte düzenlenen hususlar ek-4’te örneklendirilmiştir.

Yönetmelikten önceki mevzuatta düzenleme

GEÇİCİ MADDE 1 – ( 1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte bulunan kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik öngören taslaklarda, mevcut düzenlemenin şeklî sistemine uyum sağlanması esastır.

Liste hazırlama istisnası

GEÇİCİ MADDE 2 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte bulunan düzenlemelerde yapılacak değişiklikler hakkında 10 uncu maddenin dördüncü fıkrasında belirtilen listenin hazırlanmasında, bu Yönetmeliğin yayımı tarihinden önce yapılan değişikliklerin belirtilmesi zorunlu değildir.

Yürürlük

MADDE 27 – (1) Bu Yönetmeliğin;

a) Düzenleyici etki analizine ilişkin hükümleri yayımı tarihinden itibaren bir yıl sonra,

b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,

yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 28 – (1 ) Bu Yönetmelik hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür

Refah Partisi Kapatma Kararı

0

Refah Partisi Kapatma Kararı, laiklik karşıtı eylemler içinde olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiştir. Karar, 9 Ocak 1998 tarihinde verilmiş, gerekçeli karar Resmi Gazetede 22 Şubat 1998 tarihinde yayımlanmıştır.

Kapatma kararı ile birlikte genel başkan Necmettin Erbakan ile birlikte Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan ve Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal ile kapatma kararından önce partiden ayrılan Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in milletvekilliğinin düşürülmesine karar verilmiştir. Üyelikleri düşürülen altı milletvekilinin yanında Kayseri Belediye Başkanı hakkında da ayrıca beş yıl süreyle siyaset yasağı getirilmiştir.

Yargılama Aşaması

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Mayıs 1997 tarihinde, “Anayasanın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin anlaşıldığı” iddiasıyla o dönem yürürlükte olan ve “temelli kapatılmanın ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde” hükmünü içeren, Anayasa‘nın 69 inci maddesinin 6 ncı fıkrası uyarınca partinin temelli kapatılmasını talep etmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından hazırlanan iddianamede ayrıca Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasında belirtilen “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, … demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz...” hükmünü de ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesi, Başsavcılık tarafından kendisine 21 Mayıs 1997 tarihinde ulaştırılan kapatma iddianamesini 23 Mayıs’ta Refah Partisi Genel Merkezine tebliğ etmiş, partinin ön savunmasını vermesi için 24 Haziran 1997 tarihine kadar süre vermiş; parti ön savunmayı yapmak üzere ek süre istemiş, mahkeme ek süre vermiş, savunma 4 Ağustos 1997 tarihinde mahkemeye sunulmuştur.

Kapatma davasında esas hakkındaki savunma için verilen ek süreye uygun olarak 6 Ekim 1997 tarihinde savunma yapılmış, yargılama 11 Kasım 1997 günü başlamıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş iddianameyi mahkeme üyelerine okumuş, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan talep etmiş olduğu 7 günlük ek sürenin arından üç gün boyunca 11 saat süren sözlü savunma yapmıştır. İddianamenin ve yapılan sözlü savunmaların deşifresinin yapılıp taraflara iletilmesinden sonra Anayasa Mahkemesi Raportörü Yusuf Öztürk 450 sayfalık raporunu hazırlayarak sunmuş,  8 ay süren dava sonunda mahkeme kararını 16.01.1998 günü açıklamıştır. Kapatma kararının temel gerekçesi Parti’nin laik cumhuriyet karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesi olarak gösterilmiş, Anayasa Mahkemesi, devleti çoğulculuğun nihai koruyucusu olarak nitelendirmiştir. Kapatma kararının ardından konuyla ilgili çok sayıda makale ve kitap yazılmıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı:1997/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:1998/1

Karar Günü:16.1.1998

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Refah Partisi

DAVANIN KONUSU : Refah Partisi’nin lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savıyla kapatılması istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1997 günlü, SP.13-Hz.l997/109 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

‘Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanununun parti kapatılmasına neden olacak pekçok hükmünü ihlal etmekle birlikte, 23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasanın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir.

‘Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tesbit edilmesi halinde karar verilir.’

Anılan fıkrada yazılı Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında ise; ‘Siyasî Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz. Suç işlenmesini teşvik edemez.’ hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 11 inci maddesi ‘Anayasa hükümleri yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.’ hükmünü, 138. maddesi de ‘Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler’ kuralını içermektedir.

Anayasanın 11 ve 138. maddeleri karşısında mahkemelerin hüküm verirlerken Anayasa hükümlerini dikkate almak zorunda oldukları bir gerçekliktir. Ancak aynı konuda farklı biçimde düzenlenmiş yasa ve Anayasa kuralları varsa ne olacaktır’

Bilindiği gibi Anayasadaki yasaklar somut ve soyut olmak üzere gruplandırılmaktadır. Soyut yasaklar ya da yasaklamalar, içerikleri tam olarak belirlenmemiş olanlardır. Yasama organı bunları somutlaştırmak ve Anayasa buyruğunu yerine getirmek zorundadır, yoksa görevini savsaklamış olur. Soyut yasaklar yasama organınca somutlaştırılmadıkça idare ve yargı tarafından doğrudan uygulanmazlar. Anayasada yazılı açık ve net yasaklamalar ise, kendiliklerinden ve doğrudan doğruya uygulanabilir. (Prof. Dr. Bülent Tanör, Türkiyenin İnsan Hakları Sorunu, s.261-262; Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları, 1992, 53-54; Prof. Dr. Zafer Gören, Başsavcılığımıza yazdığı görüş bildirme yazısı).

Anayasa Mahkememiz, 1963 yılında verdiği iki kararda, Anayasanın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden yürürlükten kaldırmasının mümkün olamayacağı belirtilmişse de; o tarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasının geçici 9 uncu maddesinde Anayasa Mahkemesinin göreve başladığı tarihte yürürlükte olan kanunlar hakkında iptal davası açılması gerektiği hükme bağlandığından, Anayasa Mahkememizin aksine bir karar vermesi olanaksızdı. Buna rağmen, 1963 yılından sonra verdiği birçok karara göre (3.6.1976 gün ve 13/31; 3.7.1964 gün ve 22/54; 13.1.1966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.1983 gün ve 8/3; 3.6.1976 gün ve l3/31; 17.8.1971 gün ve 41/67 sayılı kararlar) Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımmen ilga edebilmelidir.

Aslında 1982 Anayasasının 177 nci maddesindeki ‘mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11 inci maddesi gereğince uygulanır.’ Açık hükmü karşısında Anayasa Mahkemesinin değindiğimiz kararlarına tarihi bir değer atfedilebilir.

Danıştay’a göre ‘Anayasanın temel hukuk kuralları dışında bir konuyu ayrıntılarıyla düzenlemesi ve bu hüküm daha önceki kanunlarda bulunup, aynı konuyu düzenleyen hükümlere aykırı olması halinde, konuyu yeniden düzenleyen Anayasa hükümlerinin uygulanması tabiidir.’-12.2.1970 gün ve 2/1 sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararı-,

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de ‘özel kanunun düzenlediği bir konunun, Anayasa’nın bir hükmüyle açıkça düzenlenmiş olması halinde zımni ilga bulunduğu, doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği belirtilmiştir. (15.1.1962 gün ve 1/2 sayılı Ceza Genel Kurulu Kararı)

23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasa’nın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 ve 68 nci maddesinde, Siyasî Partiler Kanunu’nda yürürlüğe girmesinden sonra değişiklik yapılmıştır. Bir Siyasî partinin hangi eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde temelli kapatılmasına karar verileceği, Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında açık, net ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde belirtilmiştir.

0 halde, bir Siyasî partinin lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediği, Siyasî Partiler Kanununun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.

Siyasî Partiler Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılsa, Anayasamız doğrudan uygulanarak bir Siyasî parti kapatılmayacak mıdır’ Elbette kapatılabilecektir ve bu konuda doktrinde oybirliği vardır.

Özel yasa olan Siyasî Partiler Kanunu yürürlükte olduğu sürece, açık ve net olan Anayasa hükümleri dahi uygulanamaz. Kaldırılsa uygulanabilir demek de mümkün değildir. Çünkü Anayasa hükümlerinden hiçbiri ‘yedeknorm’ niteliğinde değildir ve normlar hiyerarşisinde en üst mevkidedir.

Bütün bu nedenlerle Başsavcılığımız, lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği için Refah Partisi hakkındaki kapatma istemini, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına dayanarak yapmıştır.

Anayasamıza Göre Lâiklik:

1982 Anayasası’nın 1 inci maddesinde, devlet şeklini ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.’ diyerek belirtmiş ve 2 nci maddede de Cumhuriyetin niteliklerini saymıştır. Bu maddeye göre;

‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’ Değiştirilemeyecek hükümleri düzenleyen 4. madde, 2. maddedeki cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmez ve değiştirilmesinin teklif edilmez olduğunu hükme bağlamıştır. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan lâiklik ilkesinin değiştirilemeyeceği açıkça ortaya konmuş, güvence altına alınmıştır.

1982 Anayasası’nın ‘Başlangıç’ kısmında yer alan; ‘Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün, tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı…’

Şeklinde bu ifade ile ‘Lâiklik ilkesi’nin açık ve kesin surette ortaya konulduğunu görmekteyiz. Ayrıca;

‘Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve 0 nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusundadır…’

Sözleri ile de Atatürk ilkelerinin benimsenmesi sonucu zımnen ‘Lâiklik ilkesinin’ Anayasa’ya yön veren ilkeler arasında bulunduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa’nın 176. maddesine göre, Başlangıç kısmı, Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirtir ve Anayasa metnine dahildir. Aynı maddenin gerekçesinde de Başlangıç kısmının Anayasa’nın diğer hükümleri ile eşdeğer olduğu ifade edilmiştir.

Batı sözlükleri, lâikliği genel olarak ‘din ve ruhbanlıkla ilgisi olmayan’ diye tanımlarlar- Yrd. Doç. Dr. Bihterin (Vural) Dinçkol, 1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında lâiklik-,

Aslında lâiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır. Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır. -Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve lâiklik, s. 25-,

Lâiklik ilkesi ile dinin Siyasî ve hukuki bir güç olması engellenir.

Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar – Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, s.60-,

‘Demokrasi herşeyden önce lâikliğe dayanır. Gerçek demokrasiler lâik olanlardır. Zira demokrasinin iki önemli unsuru özgürlük ve eşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi ancak, dini zorlamaların olmadığı lâik toplumlarda mümkündür.

Anayasa Mahkememizin 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı kararında lâiklik ilkesinin şu unsurları kapsadığı belirtilmiştir:

‘a- Dinin devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esasını benimseme,

b- Dinin, bireylerin manevi hayatına ilişkin olan dini inanç bölümünde aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dini Anayasa inancası altına alma,

c- Dinin, bireyin manevi hayatını aşarak, toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla, sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklama,

ç- Devlete, kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanıma niteliklerinden oluşmuş bir ilkedir’.

Anayasa Mahkememizin 25.10.1983 gün ve 2/2 sayılı kararında, Türkiye’deki lâiklik anlayışının batıdaki Hıristiyan ülkelerinden farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğu belirtilmiş ayrıca sosyalist ülkelerin lâiklik anlayışı ile de benzerlik taşımadığı vurgulanmıştır. Hıristiyan ve İslam dini inanç ve gereklerinin farklılığına değinildikten sonra kararda şöyle denilmiştir;

‘Dini ve din anlayışı farklı olan bir ülkenin lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.

…Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında lâiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla lâiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir.’

Davamıza Dayanak Yaptığımız Deliller:

1- 3511 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen ek m.16 hükmü şu şekilde idi:

‘Yükseköğretim Kurumlarında, dersane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılması serbesttir.’

Bu hükmün iptalinin istenmesi üzerine, Anayasa Mahkememiz sorunu ‘bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı’ şeklinde saptadığı 7.3.1989 gün ve 1/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerinin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceği vurgulandıktan sonra:

‘Tevhidi Tedrisat Kanunu gereğince dinsel eğitimin bile lâik devlet anlayışına göre yapılması gerekir.

…Birlikte çalışmalar yapanların kardeşlikleri, arkadaşlıkları, dayanışmaları yarınları için bile gerekli iken, onları dinsel gereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu bir işaretle belli etmek, onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle çatışmalara yol açar.

…Dersliklerde ve ilgili yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilenden uzak kalınması zorunluluğu nedeniyle yükseköğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri lâik bilim ortamıyla bağdaştırılamaz.

…Lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz.

…Belli biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü, istediğine inanma hakkıdır. Lâiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak, dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleriyle sınırlı olduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir.

…Yükseköğretim kurumlarında dinsel giyim esaslarını içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış devlet düzenine, giyim nedeniyle dinsel bir elatmada bulunmaktadır.

…Sözkonusu yasa hükmü, Anayasa’nın 174. maddesinde de yazılı Devrim yasalarına da aykırıdır.’

gerekçesiyle, Anayasa’ya aykırı olduğundan iptaline karar verilmiştir.

Anayasamızın 138/son maddesi hükmüne göre ‘ Yasama ve yürütme organları ile idare; mahkeme kararlarına uymak zorundadırlar; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez’.

Okullarda öğrencilerin dinsel kuralların emrettiği biçimde takılan başörtüsü ile bulunmalarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu kesinleşmiş yüksek mahkeme kararıyla belgelenmesine rağmen, Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda ve hatta Devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişler, hatta genel başkan Erbakan ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ bir seçim konuşmasında ileri sürebilmiştir.

‘Başörtüsü’ konusunda yapılan eylemlerin yaygınlığı, bu hususta parti üyelerince ve yöneticilerince binlerce konuşma yapıldığının dikkatli televizyon izleyicilerince dahi açıklıkla saptanması karşısında; bu partinin yalnız bu konudaki eylemleri, söz ve davranışları bile lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini kabule yeterlidir.

2- 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Başkanlığı’nda siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları 3. toplantıda Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan;

(‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli, bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir| hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’… Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır) diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunmuştur.(Ek 1)

3- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Gurubunda yaptığı konuşmada:

(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda birşeye karar vermesi lazım Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.

4- Yine Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.1.1991 günü Sivas’ın Sıcak-Çermik ilçesinde Refah Partisi’nin Eğitim Seminerinde yaptığı, çeşitli basın organlarında yayınlanan, hatta Deniz Kuvvetleri Komutanımız Güven Erkaya tarafından 28.2.1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında okunduğu pekçok gazete haberine göre sayın Erbakan’ın sezsizce dinlemekle yetindiği iddia edilen konuşmada (Ek 2);

(…sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz… Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok. Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin… Bu parti islami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın’ Bu orduda asker olmaya mecbursun… Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur’anı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahcı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz… Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor Neden’ Çünkü Refah demek Kur’an nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir.) demiştir.

5- Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.

6- Refah Partisi üyesi olup, lâiklik ilkesine aykırı söz ve eylemleri tesbit edilen pekçok kişi var. Bunlardan önemli görevler yüklenmiş olan ve konuşmaları video, kaset ve doğruluğundan kuşku duyulamayacak tutanaklarla tesbit edilen kişilerin konuşmalarından bazı bölümleri değerlendirmenize sunuyoruz.

A- Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,

(Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.

Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul’da yaptığı konuşmada;

(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız…Bugün Kur’anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin % 39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış… Kur’an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allah’ın kelimesinin yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihad derler. Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak. . Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır… bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüzliranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir… Allah’ın size soracağı soru şöyle; küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz… Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… Kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaatı silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü, hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…) demiştir.

Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra, 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle diyor.

(Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… insanlara din dersi yetmez. Birde ahiret hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakan’ından Cumhurbaşkanı’na kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım… Samsunspor’un taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu koruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır.) demiştir.

B- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale’de yaptığı konuşmada;

(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler. Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ Orada %81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, % 81’lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz.) demiştir.

Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof. Dr. Bahri Öztürk. 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda.

(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse ‘gebertileceklerine’ kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin ‘bütün hesapları biz soracağız. İstiklal Mahkemelerinin hesabını da biz soracağız. İskilipli Atıf Hoca’nın hesabını da biz soracağız gibi faildeki amacı ortaya koyan ifadelere sıklıkla yer verilmektedir. Sanığın eylemi TCK.nun 312/2. maddesine göre ‘suç işlemeye dolaylı tahrik’ suçunu oluşturur.) denilmektedir.

Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir. Söz konusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılana kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. savcısı Sinan Esen’e verdikleri ifadelerde ‘üzerinde (Saltanat ve Emperyalizm) yazılı bu kasetin kendilerine Refah Partisi Genel Merkezi tarafından gönderildiğini’ açıklıkla belirtmişlerdir.

C- Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal-D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:

(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise, kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisi’dir)

D- 24.11.1996 günlü Kanal-D’de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, görüntülü bant çözümünden açıkça anlaşıldığı gibi;

(Asker kalkmış diyor ki, PKK.lı olmanıza müsade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır.) demiştir.

E- Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;

(Hakim güçler ‘ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız.’ diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. inancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiş, orada bulunan Refah Partisi Kayseri Milletvekili Memduh Büyükkılıç: (Başkanımız duygularımıza tercüman oldu.) demiştir.

F- 8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulusinde;

(Refah Partisi iktidarında İmam-Hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile baş edemedi. Altı milyon islamcıyla nasıl baş edecek. Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum.) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmıştır.

G- Refah Partili Sincan Belediye Başkanı, Sincan’da düzenlediği Kudüs Gecesinde salona İslami Terörist örgüt Liderlerinin büyükboy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza ‘şeriat enjekte edeceğini’ söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendisini ziyaret etmiştir.

7- İddianamemizin (6) numaralı bölümde açıklanan konuşmalar, defalarca görüntülü olarak televizyonlarımızda gösterilmesine, gazetelerimizde defalarca yer almasına rağmen, bu konuşmaları yapanlar hakkında Refah Partisi’nce hiçbir disiplin işlemi yapılmamış olması, bu konuşmaların Refah Partisi yöneticilerince de benimsendiğinin, hatta teşvik edildiğinin en açık delilidir.

8- Din eğitiminin, lâik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğu, en gelişmiş demokratik ülkelerde bile kavranmış; her demokratik devlet, bazan Anayasa ve yasalarına hüküm koyarak, bazan da sadece Yüksek Mahkeme İçtihatlarıyla ‘din eğitimini’ daima denetim altında bulundurmuştur. Zira ‘din adamı’ ihtiyacını karşılamak için açılan okullar dışında, milyonlarca çocuğunun din eğitimi görerek ve düşünce yapısının bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devlet, lâik devlet olarak nitelendirilemez.

Bazı örnekler vermek gerekirse; (örnekler için bakınız ‘1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Lâiklik’. Yrd. Doç. Dr. Bihterin Dinçkol, Kazancı Yayınları, 1992. s. 123-128):

A.B.D’de Anayasa’nın Ek 1. maddesi gereğince, din eğitimi devletçe desteklenmemektedir: Yani A.B.D’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır. A.B.D.’de resmi devlet okullarında öğretmenlerin dini kisve taşımaları yasak edilmiştir.

Ennel V.Vikale davasında (1962) Ameriken Federal Yüksek Mahkemesi devlet okullarında dua okutulmasını Amerikan Anayasası’na aykırı görmüştür.

1948 yılında görülen Me Collom Board Of Education davasına konu olan olayda, kamu okulların da serbest saatlerde, dini ders öğretmenlerinin ücretsiz olarak ve velilerinden izin de alarak boş odalarda ders vermelerine ilişkin olarak Yüksek Mahkeme, vergiler ile desteklenen devlet okul binalarının, dini doktirinleri yaymak için kullanıldıkları dolayısıyla Evorson prensibinin ihlali olduğu görüşünden hareketle Anayasa’ya aykırılık yargısına varmıştır.

Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi 1943 tarihli West Virginia V.Barnette davasında da ‘Anayasal takım yıldızı içinde eğer bir sabit yıldız varsa o da, hiçbir resmi makamın, politikada, milliyetçilikte, dinde ya da düşünce ile ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olacağını buyurma yetkisine sahip olmadığıdır.’ şeklinde kararını açıklamıştır. Böylece devletin dini konularda da insanların inançlarına etkide bulunamayacağı görüşü ortaya konulmuştur.

İsviçre Anayasası’nın 49. maddesine göre, hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.

Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası’nın 7. maddesine göre ‘Din dersi devletin denetim hakkına halel gelmeyecek şekilde yapılmalıdır.’ Almanya’da ayrıca çocukların din dersine katılıp katılmamaları velilerin isteğine tabi tutulmuştur.

İngiltere’de Eğitim Yasası (Educational Act) ‘dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz.’ hükmünü taşımaktadır.

Okulların lâikleştirilmesi, Fransa’da 19. Yüzyılın sonlarında gerçekleştirilmiştir ve bunun sonucunda devlet okullarında din öğretimi kaldırılmıştır. Encychopedia Britannica, Volüma 6, 15 th edition, s.418-.

Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası’nın 174. maddesinde ‘Dinsel topluluklar, sadece din adamlarının yetiştirilmesi için din okulları açabilir’ hükmü ile, dinsel eğitimin sınırlarını çizmiştir- Yaşar Gürbüz. Anayasalar, 1981. s.319-.

3.3.1340 gün ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 3. maddesinde ‘Maarif Vekaleti Yüksek diniyat mütahassısları yetiştirmek üzere Darülfünunda bir ilahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetiştirmesi için ayrı mektepler küşat edecektir’.

Anayasamızın 174. maddesinde sayılan ve ‘Anayasaya aykırı olduğu şekilde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı’ vurgulandıktan sonra İnkılâp Kanunlarının en başında yazılı olduğuna göre, Tevhidi Tedrisat Kanunu Anayasa hükmü haline gelmiştir.

0 halde, 1) Gereğinin fazla ilahiyat fakültesi açılması, 2) İmam-Hatiplik gibi din görevi görecek memurların yetişmesini sağlayacak adedi geçecek şekilde, başka bir anlatımla milyonlarca çocuğumuzu dini eğitime tabi kılacak şekilde İmam-Hatip okulları açılması açıkça Anayasaya ve eğitimde lâiklik ilkesine aykırıdır.

Hal böyleyken politikacılarımız, ihtiyacın katbe kat üstünde İmam-Hatip okulu açarak ve böylece milyonlarca çocuğumuzun dini eğitimden geçmesini sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin ‘Lâik devlet’, ‘Anayasaya uygun şekilde yönetilen devlet’ olup olmadığını tartışmalı hale getirmişlerdir.

Bu durumda Milli Güvenlik Kurulu’nun, görevi gereği ‘ihtiyaç fazlası İmam-Hatip okullarının kapatılmasını veya bundan böyle yeni İmam-Hatip Okulları açılmamasını’ hükümetimize tavsiye ve ısrarla takip etme hakkı doğmuşken; Refah Partisi’nin mütemadiyen yeni İmam-Hatip okulları açılması gerektiğinin propagandasını yapması; Milli Güvenlik Kurulu’nun aldığı sekiz yıllık kesintisiz eğitim yapılmasını hükümete tavsiye etme kararı, İmam-Hatip okullarından bir tanesini bile kapatma sonucu doğurmayacağı, öğrencilerin bu okullarda dört yıl dini eğitim görmelerini engellemediği halde, bu tavsiye kararının hayata geçmemesi için düzenlediği eylemler ve tüm yöneticilerinin bu konuda halkı kışkırtıcı konuşmalar yapmalarının, lâiklik ilkesine aykırı eylemler olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

İstek: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Refah Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi, Anayasamızın 69. Maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince talep olunur.’

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Refah Partisi’nin 4.8.1997 günlü ön savunması aynen şöyledir:

  1. Bölüm (Giriş)
  2. Fasıl: Dünya’da ve Türkiye’de ‘Demokrasi’,’ İnsan Hakları’ ve Özgürlükler’in Gelişmesi
A- Birinci Kısım : Dünyadaki Gelişmeler :Birinci Kısım :

Dünya Küreselleşiyor Artık Bir ülkenin Çağdaşlığı ‘Demokrasi’ ‘İnsan Hakları’ Ve ‘Özgürlük’ Standartları İle Ölçülüyor.

A- 1. Faşist ve Müdahaleci Denemeler İnsanlığa Saadet Getirmedi.

İnsanlık kısa bir süre sonra 21. asra girecektir. Bulunduğumuz noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra genel bir bakış yaptığımızda 1. Dünya Savaşına kadar olan dönemde yeryüzünde imparatorlukların geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşından sonra artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.

Milli devletler döneminin başlangıcında Almanya, İtalya, İspanya, Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkede faşist ve müdahaleci yönetimler iş başına geldiler. Bunlar ‘devlet esastır vatandaşlar devlet için birer vasıtadan ibarettir’ zihniyetiyle hareket ettiler. İnsan hak ve özgürlüklerini tanımadılar, kısıtladılar, çiğnediler. Böylece, insanlık Hitler, Musolini ve Stalin dönemlerini yaşadı. Bu dönemler ne kendi ülkeleri halkına, ne de insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmaya sürüklendi. İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.

İkinci Dünya Savaşında insanlık en büyük trajedilerinden birini yaşadı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. İnsanlık en büyük acıları, en büyük ızdırapları çekti.

İkinci Dünya Savaşından sonraki 50 yıllık dönemde, insanlık bu acı tecrübelerden ders alarak, artık kendisine ‘Demokrasiyi, İnsan Hak ve Özgürlüklerini ana gaye edindi’. Böylece yeni çağa girdik.

A-2. Günümüzde, Bütün Dünyada Demokrasi, İnsan Hak Ve Özgürlüklerinin Tam Ve Kamil Manada Gerçekleştirilmesi Hedef Alınmıştır.

Son 50 yıllık çağa girerken en önemli adım Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurulması olmuştur.

Türkiye’nin de kurucu üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatının kuruluşunda temel esası, ‘Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ teşkil etmiştir.

San Francisco’da 26.06.1945 imzalanan ve 24.10.1945’de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması ile Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler Andlaşmasını imzalayan devletler, andlaşmada öngörülen amaçları gerçekleştirilmesi, insanlığa ve insan haklarına yapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla ulusların benimseyeceği kuralların saptanması için yeni bir çaba içine girmişlerdir. Bunun sonucu olarak 10.12.1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu Beyannamenin 8. maddesinde ‘Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır.

Bu hak din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetini içerir’ denilmektedir.

Bu Teşkilatın kuruluşunda isminden de anlaşılacağı gibi, Milletlerin, halkların haklarının korunması esas alınmıştır. Yani asıl gaye insanın haklarının teminat altına alınması ve mutluluğudur. Bu temel gayenin açıkça ortaya konması ve gerçekleştirilmesi için daha başta, insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının gerçek manada tesbiti ve açıklanması konusundaki Sovyet Blokunun çıkardığı güçlüklerle karşılaşılmıştır.

Bu yüzden, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yana olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir ‘Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’ hazırlayıp, ilan etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Avrupa’nın ilk siyasî kuruluşu olan Avrupa Konseyi’ne ilişkin Statü, 10 devlet tarafından 5.5.1949’da Londra’da imzalanmış ve 3.8.1949’da yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Konseyi’nin amaçları arasında yer alan ilkelerin en önemlisi kuşkusuz insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasıdır.

Konsey Statüsünün 3. maddesinde, her üye devletin, hukukun üstünlüğü ilkesini ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği, açıkça belirtilmiştir.

Statü bununla da yetinmeyerek, 8. maddesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi biçimde çiğneyen üye devletlerin Konsey’den çıkarılması yolunu öngörerek, insan haklarına saygılı olmayı bir yaptırıma bağlamıştır.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair olan bu sözleşmeye kısaca ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ de denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4.11.1950’de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma’da imzalanmış 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yalnız insan haklarının korunmasını sağlayan bir belge değil, aynı zamanda demokrasiyi de somutlaştıran bir belgedir.

Türkiye, imzaladığı bu Sözleşme ile, insan hakları ve demokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir.

Nitekim Sözleşmenin 9. maddesi, bunun açık bir ifadesidir.

Madde 9.’Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.’

Bu oluşumları takiben uzun yıllar insanlık ‘soğuk harp’ dönemini yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşından önceki dönemde yaşanan faşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan Sovyetlerdeki baskıcı yönetim halkına ve insanlığa mutluluk getiremediği için yaşayamamış ve komünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla soğuk harp dönemi sona ermiştir.

Şimdi 7-8 yıldır; Bütün insanlık birlikte yeryüzünde her yerde ve her ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun gerçekleştirilmesi için de el birliğiyle çalışmaya koyulmuştur.

Bu maksatla:

Helsinki’de 3.7.1973 tarihinde yapılan, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansında bir Nihai Senet ortaya konmuştur.

Helsinki Nihai Senedi’nin 7. bölümünde .’Katılan Devletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterirler.

Katılan Devletler, insan kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için zorunlu bulunan, yurttaşlık hak ve özgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve başka hakların ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve desteklerler.

Bu çerçeve içinde, Katılan-Devletler kendi vicdanının buyruğu uyarınca tek başına ya da topluca bir din veya inanca inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek özgürlüğünü kişiye tanırlar.’

Bu çerçeve içinde yapılan çalışmalarının sonuncusu, 21 Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması’dır.

Paris Şartında: ‘İnsan Hakları ve temel hürriyetler, tüm insanlarına doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin, barışın temelidir.

Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.

Ayırım gözetmeksizin herkesin: düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine,

Örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahat etme hürriyetine sahip olduğunu;..’

Bu sözleşmeler, hem özgürlüklerin etkili bir güvence sistemine kavuşturulmasını sağlamış, hem de insan haklarının dokunulmaz ve kutsal olduğunu taahhüt altına almıştır.

Bir demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesi için elden gelen gayret yandan bütün dünyanın küreselleşmesi ‘aynı standart değerlere’ sahip olması ve diğer yandan da, yer yüzünün her yerinde gösterilmiştir.

Bu gelişmelerin sonucu olarak uluslararası standartlara uygun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlük’ mefhumları, özellikleri, detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin bir şekilde adeta matematik bir kesinlikle tesbit olunmuştur.

Çağdaş dünyanın, ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özgürlük’açısından ve bunlara dayalı olarak, ‘Siyasî Partiler Hukuku’ bakımından geldiği son nokta aşağıdaki [I. Bölüm, 3. Fasıl, A.] kısmında belirtilmiştir.

B- İkinci Kısım : Türkiye’deki Gelişmeler.
B -1. Türkiye Bütün Bu Uluslar Arası Demokrasi, İnsan Hakları Ve Özgürlük Standartlarına Uymayı Taahhüt Etmiş Bir Ülkedir.

Türkiye yukarda açıklanan çağdaş, küresel gelişmeleri adım adım takip etmiş. Bütün bu uluslararası andlaşmaları onaylamış ve bunların hükümlerine riayet edeceğini hem kendi vatandaşlarına, hem de Dünya’ya ilan etmiştir.

Nitekim :

Türkiye 24.10.1945’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşmasını 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı Yasayla onaylamıştır.

Birleşmiş Milletler tarafından 10.12.1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini de 27.5.1949’da onaylamıştır.

Aynı şekilde Türkiye Avrupa Konseyi’nin 3.8.1949’da yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Statüsünü 5456 Sayılı Yasa ile 12.12.1949’da onaylamış ve 8.8.1949 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Avrupa Konseyi Üyesi olmuştur.

Ve yine Türkiye 3.9.1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır.

Bunun gibi Türkiye 22 Kasım 1990’da ilan edilen Paris Şartını aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır.

B – 2.Uluslararası Taahhütler Milli Hukukun Bir Parçasıdır.

Anayasanın 90. maddesinde açıkça: ‘Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır…

Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.’ hükmü yer almıştır.

Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur.

Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar Milli hukukun bir parçası olduğundan, mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.

Aynı şekilde Türkiye;

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı’nı en yüksek bir hukuk mercii olarak tanıdığı gibi;

Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990’da kabul etmiştir.

Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini de üst mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu Mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.

B- 3. Uluslararası Standartlara Göre Lâiklik; Din, Vicdan Ve İfade Hürriyetinin Teminatı Olduğu Gibi; Dine Karşı Olma Da Değildir. İnanç Hürriyetini Tahdit Veya Ortadan Kaldırmanın Vasıtası Olarak Kullanılamaz.

Türkiye’nin de taraf olduğu yukarıda zikredilen uluslar arası anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün en önemli parçası olarak ‘Din ve Vicdan Hürriyeti’ni kabul etmiştir.

Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki tatbikatta açıkça görüldüğü gibi, din ve vicdan hürriyetinin ‘olmazsa olmaz’ şartı olarak kabul ettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:

  1. İfade hürriyeti; İnancını açıklama ve inancına uygun konuşma hürriyeti.
  2. Öğrenim hürriyeti; Dinini öğrenme ve öğretme hürriyeti. 3. Örgütlenme hürriyeti; İnanan insanların dini hizmetleri gerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma hürriyeti.
  3. İbadet hürriyeti; Dininin emirlerini yerine getirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti.

Lâik devlet, akıl ve ilim esaslarına dayalı olarak, kendi düzenini kurar ve lâik olduğu için de, vatandaşlarına, her türlü inanç sahibine eşit ve tarafsız bir şekilde davranır ve bu hakları tanır.

Uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası standartlara göre, diğer insan haklarının tarifinde olduğu gibi lâikliğin de ne olup, ne olmadığı konusunda batıdaki uygulamalardan yararlanmak mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, daha baştan devletin temel esaslarının uluslararası standartlara uygun olması benimsenmiş ve buna uygun olarak da Lozan Anlaşmasıyla Türk vatandaşlarının tamamı için inanç hürriyetinin olmazsa olmaz mahiyetindeki unsurları çeşitli maddelerde ayrı ayrı teminat altına alınmıştır.

Nitekim, Lozan Anlaşması’nın 3. faslı ‘Azınlıkların Himayesi’ başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer alan 38. maddede aynen . ‘Türk Hükümeti; doğum yeri., milliyet, lisan, ırk veya din ayırımı yapmaksızın Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kamil bir koruma bahşetmeyi taahhüt eder’ denilmektedir.

Bu hüküm gereğince herkese ve bu meyanda azınlıklara da tam ve kamil manada özgürlüklerin tanındığı ve bu hakların korunacağı taahhüt edilmiştir.

Yine aynı maddede yer alan; ‘Türkiye’nin bütün ahalisi kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek topluca, gerekse bireysel olarak hakkına sahip olacaklardır.’ hükmü ile de herkese din hürriyeti tanınmıştır.

Aynı şekilde Lozan Anlaşmasının 39. maddesinde yer alan ‘Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticari ilişkilerinde, din ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanması kısıtlanmayacaktır.’ demek suretiyle din hürriyetinin ayrılmaz bir parçası olan ifade hürriyeti uluslararası bir Anlaşmayla her Türk vatandaşı için teminat altına alınmıştır.

Ve yine Lozan Anlaşmasının 40. maddesinde yer alan; ‘Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefit olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müesesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müesesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır.’ hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve bu arada gayrimüslim azınlıkların da din hürriyetinin ayrılmaz parçası olan öğrenim, örgütlenme ve ibadet hürriyeti teminat altına alınmıştır.

Ayni şekilde Lozan Anlaşması 42. maddesinde yer alan : ‘Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile hukuku ve şahsi hukuk bahsin de bu konuların azınlıkların örf ve adetlerine uygun her türlü yasa çıkarmayı kabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar tarafından düzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye Hükümetiyle Birleşmiş Milletler müştereken , Avrupa hukukçuları arasından , tarafların seçtiği hakemlere ilaveten bir baş hakem seçeceklerdir’ Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yer alan ‘Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları inançlarına aykırı veya dini ibadetlerini engelleyen herhangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi, (kendi) hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanuni muamele icrasından kaçındıklarından dolayı bunların hiçbir hakları düşmeyecektir.’ hükümleriyle din ve vicdan hürriyetinin ayrılmaz parçası olan ve ibadet hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerine örf ve adetlerine uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve özel hukuk imkanı verilmiştir.

Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun temeli olan Lozan Anlaşmasıyla uluslararası standartlara uygun olarak din ve vicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının bütün çağdaş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.

B – 4. Milli Hukukumuzun, Siyasî Partilerle İlgili Gayesi de; Çağdaş Demokrasi, İnsan Hakları de Özgürlük Standartlarına Noksansız Uymaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyetinin daha kuruluş esnasında bile her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede olmak Türkiye’nin her zaman temel gayesi olmuştur.

Siyasî partilerle ilgili Anayasa ve kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir.

Aşağıdaki bölümde (I. Bölüm, 2. Fasıl, 1. Kısım) dünyadaki gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî partilerimizle ilgili mevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana gayeler bakımından ne ifade ettikleri açıklanmıştır.

B- 5. Türkiye’nin Uymayı Taahhüt Ettiği Uluslararası Anlaşmalara Göre Siyasî Partiler Hukukunda Geldiği Son Nokta :

Uluslararası andlaşmalar ‘kanun hükmünde’ olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan gerek Lozan Andlaşması gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen nokta açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raison detre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla hissettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar. (DURAN, L.: ‘The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in Turkey’, in: Turkish Public Administration Annual, 1984, no.11,sh.3),

‘Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yı1maz Aliefendioğlu’nun kelimeleriyle ifade edecek olursak’, ‘Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa’nın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır’ (‘Karşıoy Yazısı’, E.1993/3, K.1994/2, AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.)

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi’nin 30. Kuruluş Yıldönümünde düzenlenen Sempozyum’un açış konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir. Sayın Özden’e göre: ‘İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların özellikle anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen göstermesi gerekir.’ (‘Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in Açış Konuşması’, Anayasa Yargısı, no.9, sh .10/l1.)

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan’ın da belirttiği gibi: ‘Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partinin kapatılması davasında, ‘kanun hükmünde’ olduğu için AİHS’ni Siyasî Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS’de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.’ (TURHAN, M.: ‘Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasî Partilerin Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar’, in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl: 1996, sh.420.)

Nitekim Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur. (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).

Dolayısıyla, Türkiye’de bir Siyasî parti kapatma davasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:

a- Siyasî parti kapatma kakarı AİHS 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırılmaktadır’ Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit etmektedir’ Genel ahlaka mı aykırıdır’ Yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir’

Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.

Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.

Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular ‘olumlu’ yönde cevaplandırılamaz.

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:

‘Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’ ve ‘….başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır.’ (TURHAN, Yeni Türkiye, Sayı 10, sh.422)

b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa, bunun ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK’nun Sosyalist Parti davasında da vurgulandığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için ‘demokratik bir toplumda gereklilik’ katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81 ) ( E k Bölüm I, No:l)

Burada dikkate alınması gereken husus bir siyasî partiyi kapatmanın ‘acil bir toplumsal gereksinme’ye (presing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.

Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse değerlendirmeye alınamayacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir. (Madde 101/d-1)

Aynı şekilde kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin ‘potansiyel tehlike teşkil ettiği’ ve ‘ileride büyük zararlara sebep olabileceği’ gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.

Bu açıklamalar ışığında iddianamede yer alan ve Sayın Başsavcının Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, ‘geniş’ ve ‘keyfi’ yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları ‘çoğulculuk’ ve ‘hoşgörü’ olan demokratik bir toplumda ‘gerekli’de değildir. Dolayısiyle parti kapatma davaları bir yandan örgütlenme hakkını ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünun alanını son derece daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için ‘açık’, ‘ciddi’, ‘mevcut’ ve ‘somut’ bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve kapatılamamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda taze olduğu bir dönemde Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Faşist Parti ve Komünist Partisi’ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş dünyanın bugün ulaştığı noktada genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.

Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygı NGO’ların ve The Ecomomist gibi prestijli uluslar arası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz. Refah Partisinin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve ‘Generals and Politics: The Increasing Lonilenes of being Turkey’, The Economist, 19 Temmuz 1997) (Ek: Bölüm I, No:2 – Ek: Bölüm I, No:3)

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi’nin kapatılma kararlarını Sözleşme’nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. TC. Dışişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı’na yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) :

  1. Fasıl : Türkiye’de Siyasî Partiler Hukuku İle İlgili Gelişmeler
A- Birinci Kısım: Türkiye’de Siyasî Partilerle İlgili Mevzuatın Ve Tatbikatın Gelişmesi

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’mızın ”Başlangıç’ kısmında belirtildiği gibi ‘Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak’ demokratik ülkeler arasındaki yerini almıştır. Böylece Anayasa’mız daha ‘Başlangıç’ kısmında Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, demokrasi ve insan hakları bakımından bütün dünyadaki çağdaş demokratik ülkelere paralel olarak gelişmekte olan bir ülke olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir.

Demokrasilerde temel esas milletin iradesidir. Bu yüzden demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milli iradeye dayanmayan hiçbir güç meşru sayılamaz. Milli iradenin baskı ve engellemelerle tecellisinin önlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti de belirleyen tek güç, milli iradedir. Başka bir deyişle demokrasilerde iktidar yönetim yetkisini, muhalefet ise denetim hakkını milli iradeden alır. Milli irade, siyasî partilerle tezahür eder. Bu yüzden siyasî partiler demokrasilerin vazgeçilmez temel unsurlarıdır. Bundan dolayıdır ki çağdaş dünyada ‘ kutsal devlet’ anlayışı yerine, ‘demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün kutsallığı’ anlayışı yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esas olmuş ve olmaktadır. Esasen totaliter rejimlerdeki ‘kollektif suç’ yerine çağdaş ülkelerde ‘suçun şahsi1iği ‘ prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerin kapatılmaması temel esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere paralel olarak Türkiye’mizde de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli merhalelerden geçerek bu çağdaş noktaya ulaşmış bulunmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemiz 1946 yılında çok partili hayata geçmiştir. O tarihten bu yana siyasî partiler mevzuatımızda dünyadaki çağdaş gelişmelere paralel olarak çok önemli değişimler olmuştur. Bu gelişmeleri aşağıdaki gibi dört merhale halinde özetlemek mümkündür.

  1. 1946 – 1960 Dönemi
  2. 1961 Anayasası Dönemi
  3. 1982 Anayasası Dönemi
  4. 1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönemi
  5. 1946 – 1960 Dönemi:

1946 – 1960 Döneminde siyasî partiler 28.6.1938 tarih ve 3512 Sayılı Dernekler Kanunu’na tabi idi. Bu sebeple siyasî partiler, sıradan dernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince kapatılabilirdi.

Bir cümle ile o dönemde siyasî partilerimiz başlıca üç şeyden; müstakil bir Siyasî Partiler Kanunundan, Anayasa teminatından ve Anayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum, 1961 Anayasası dönemine kadar devam etti.

  1. 1961 Anayasası Dönemi:

1961 Anayasası ile siyasî partilerimiz için yeni bir dönem başladı. Siyasî partiler ‘demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları’ olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler. Bu arada 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasî partileri kapatma davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi’ne verildi. Böylece siyasî partilerimiz büyük bir teminata; Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular. 1965 yılında da 648 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu çıkarıldı.

Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği ile siyasî partilere, belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü. (mad.56/son).

  1. 1982 Anayasası Dönemi:

7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde halkoyuyla kabul edilen yeni Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak siyasî partilere büyük önem vermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da gayet tabiidir. Çünkü siyasî partilerin korunması demokratik rejimin yani milli iradenin korunması demektir.

Siyasî partisiz demokratik siyasî hayat düşünülemez (TEZİÇ, E.:Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul, 1996, sh. 305).

Çünkü; ‘demokratik siyasî hayatın motoru siyasî partilerdir’ (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş, S. baskı, Ankara-1993, sh. 166).

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da belirtildiği gibi: ‘.. çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmaları temel koşuldur… Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları zordur. Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, … vazgeçilmez öneme sahip olan siyasî partilerdir’

‘Siyasî partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler…. siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.’

‘Siyasî partiler, demokratik rejimin ‘olmazsa olmaz”şartıdır.’ Anayasa Mahkemesi, 6.6.1994, E.1993/3, K.1994/2, AKMD, sayı.30, (sh.1061-1229) sh.1184)

Bu yüzdendir ki Anayasamıza göre:’Siyasî partiler demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ (mad.68, fıkra 2)

‘Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar’ (mad.68, fıkra 3′

Siyasî partiler mahiyetleri itibariyle, hukuken, ‘ serbest kuruluşlar’dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh. 316).

Kamu yararına çalışan bir dernek veya vakıf hükmünde değillerdir. Önemleri itibariyle bunları çok aşan kurumlardır. Bu önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mız siyasî partilere Devlet’in yeterli mali yardım yapmasını öngörmüştür. (mad.68, fıkra 7)

Yine önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mızın amir hükmüne göre: ‘Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ (mad.69, fıkra son)

Anayasa’nın sözünü ettiği Kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’dur.
  1. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunundan Sonraki Dönem:

Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere paralel olarak siyasî partilerin kapatı1maması hususunda büyük ve önemli adımlar atılmıştır.

Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça ‘kutsal devlet’ anlayışı yerine ‘demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün kutsallığı’ hakim olmaya başlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin serbestçe tecellisinin en mühim vasıtaları olan siyasî partilerin de ufku açılmış, önündeki yasaklar kaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun çabalar harcanmış ve siyasî partilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak bunların kapatılabilmelerine ait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve birçok vazgeçilemez hükümlere bağlanmıştır.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, siyasî partiler hakkında kapatma davalarının açılabilmesini aşağıda ayrıntılarıyla izah edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi şartına bağladığı gibi, bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi şartına bağlamıştır.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılınca ilgili üyenin 30 gün içinde ihracı halinde kapatma davasının düşeceği hükmünü de getirmiştir.

Bunun gibi 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de siyasî partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde izah edilen yeni esaslar getirilmiştir.

Türkiye’deki 50 yıllık bu gelişmeyi siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümleri, siyasî parti kanunları ve Anayasa Mahkemesi içtihatları açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Hukukunda Ulaşılan Son Merhale:

Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir bakış yapılmış, bunlara paralel olarak Türkiye’deki son elli yıllık gelişmelerde ana hatlarıyla belirtilmiş ve yine Türkiye’de bu gelişmelere uygun olarak Siyasî Partiler Hukuku’yla ilgili değişimler ve merhaleler ortaya konulmuştur.

Bu bölümde bütün değişimlerden sonra Türkiye’deki Siyasî Partiler Hukuku’nun eriştiği son merhale ana hatlarıyla belirtilmiştir. Halihazır durumu belirtirken:

B-l. Anayasa’da yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla erişilen son merhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir.

aöyle ki;

B-1. Anayasa’da Siyasî Partiler Lehine Yapılan Değişiklikler:

Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne dahil etmek için Anayasa’mızda, 1995 yılında siyasî partiler lehine önemli değişiklikler yapılmıştır. Değişikliklerin amacı; Siyasî Partiler Hukuku’nda en son çağdaş normların Türkiye’de uygulanmasını sağlamaktır.

Söz konusu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz.

  1. Kapatma Sebepleriyle İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmeye paralel olarak Türkiye’mizde de siyasî partilerin kapatılmaması ana prensibi beninsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda kabul edilen pek çok kapatma sebepleri ortadan kaldırılmıştır.

Artık bir siyasî partinin kapatılması ancak aşağıdaki üç sebebin, var olması için belirtilen, açık, kesin deliller ve koşulların sübut bulması halinde mümkün olabilecektir.

1 ) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması,

Böylece 1982 Anayasası ve ayrıca 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olan kapatma sebepleri şimdi Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki hususlara inhisar ettirilmiştir.

2 ) Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,

Önceleri siyasî partilerin yurtdışından yardım almaları kat’i surette yasak iken 1995 değişikliği ile Anayasa, yabancı ülkede bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır. (mad.69, fıkra 9′

3 ) Bir Siyasî Partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin sübut bulması.

Ancak sübut için 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku halinde bir siyasî parti kapatılabilir.

  1. Siyasî Partilere Katılım ve Siyasî Parti Organlarıyla İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî haklar genişletilmiş, Siyasî yasaklar azaltılmış, böylece siyasî partilerin daha köklü, güçlü ve etkin kuruluşlar haline gelmeleri için zemin hazırlanmıştır.

Eskiden derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen 21 yaşını ikmal etmemiş gençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset yapması yasak iken 1995 Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.

Ayrıca siyasî partilerin kadın kolları ve gençlik teşkilatı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.

  1. 1995 Anayasa Değişikliği İle Bir Siyasî Partinin Kapatılmasının Sonuçları hafifletilmiştir: Şöyleki;
  2. Anayasa Mahkemesi kararıyla bir siyasî parti temelli olarak kapatıldığı zaman, 1995’ten önce, kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği düşerken artık sadece söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olan kimselerin milletvekilliğinin düşmesi esası getirilmiştir.
  3. Anayasa’da 1995’te yapılan değişiklikten önce ‘temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasî parti grubu üyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olamazlar’dı.

Günümüzde ise bu yasaklar sadece partinin kapatılmasına sebep olan kimseler için geçerli hale getirilmiştir.

  1. Eskiden bir siyasî partinin temelli kapatılmasına sebep olan kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken 1995 değişikliği ile Anayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki Değişiklerle Ulaşılan Son Merhale:

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’muz, bir partinin kapatılmasını, bilhassa odak haline gelme sebebiyle kapatma davası açılabilmesini beş kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.

Çağdaş gelişmeye paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması ilkesi yönünde adımlar atılırken Türkiye’mizde de 1986 yılında 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu meyanda bir siyasî partiden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bir üyenin ihracını talep edebilmesi için bu üyenin ‘hüküm giymesi’ şartı getirilmiş, bir siyasî partinin suç odağı haline geldiği iddiası ile dava açılabilmesi ise beş kesin şarta bağlanmıştır. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması,
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Anayasa koyucu ise bu şartları dahi yeterli görmemiş olmalı ki yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında Anayasa’da siyasî partiler lehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış; siyasî katılımcılığı artırırken siyasî partilerin kapatılma sebeplerini azaltmış ve daraltmıştır.

Gerek 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda 1986’da yapılan değişiklikler gerekse1995’te Anayasa’da yapılan değişiklikler, sonuç olarak, siyasî parti yasaklarını azaltan, savunmaya daha fazla imkan tanıyan ve parti kapatmaktan ziyade partilerin sağlıklı bünyeye kavuşmalarını esas alan çağdaş gelişmelere paralel olan değişmelerdir.

B-3. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarındaki Gelişme:

Anayasa Mahkemesi içtihatları da, çağdaş gelişmelere paralel olarak ‘parti kapatılmaması ilkesi’ yönünde gelişmiştir.

Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle partilerin kapatılma sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı Kanun ve 1986 yılında yapılan değişiklikle de ‘odak’ olma sebebiyle siyasî partilerin kapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını belirtmiştik.

Bu bölümde ise dünyadaki ve Türkiye’deki çağdaş mevzuat gelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarındaki gelişmelere, parti kapatılmaması istikametinde atılan adımlara değinmek istiyoruz.

Nitekim Yüksek Mahkeme, 500’e yakın sanık ve 80’e yakın eylemle suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin işlendiği bir ‘odak’ haline gelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi’nin odak haline gelmediğine karar vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/l, K.1993/l, (R.G.18.8.1993/21672])

Yine Yüksek Mahkeme’miz, tüzük ve programıyla Anayasa’nın 136., Siyasî Partiler Kanunu’nun ise Anayasa’nın Geçici 15. Maddesinin korumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı iddiası ile Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin kapatılması için açılan davayı, reddetmiştir (E. 1996/3 [Siyasî Parti-Kapatma) Sayılı dava ile ilgili gerekçeli karar henüz yayınlanmamıştır).

  1. Fasıl : Bu Dava Dünyadaki Ve Türkiye’deki Gelişmelere Ters Düşmüştür.

A – Birinci Kısım: Çağdaş Demokrasilerde Siyasal Partilerin Kapatılması İfade Ve Örgütlenme Özgürlükleri İle Bağdaşmaz.

Dünya ve Türkiye’nin bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:

Avrupa insan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler İnsan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği en son noktayı göstermektedir. Bu noktada siyasî partiler hukukunun eriştiği son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız gerekir.

Parti kapatma davalarında AİHS’in ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer ‘örgüt’ olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. AİHK’nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme’nin 11. maddesinin siyasî partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan Hakları Komitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86 (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraber AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle biz Sözleşme’nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.

AİHS ,11. Maddeye göre:

‘1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.

  1. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez.’

AİHS’nin 10. Maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:

‘1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan engellemez.

  1. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi, genel sağlık yada ahlakın korunması başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi yada yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart, kısıtlama ve cezalara bağlanabilir.’ (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir. Orjinal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights, Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh. 330/331)

Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade öz gürlüğü ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte ( 10/ 1 ve 11/1), sonrada bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini belirtmektedir. (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.

Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool’un da önemle vurguladıkları gibi, bu maddelerin ikinci paragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandığında Sözleşme’nin öngördüğü hakların korunması ‘hayal’ olmanın ötesine geçemiyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal Code of Human Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81)

Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır. Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle haklara yapılan müdahalelerin ‘yasayla öngörülmesi’ (prescribed by law) ve ‘demokratik bir toplumda gerekli (necesary in a democratic society) olması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya koymuştur. AİHM, ‘Silver v.UK’ davasında bu ilkeleri dört ana madde altında özetlemiştir:

(a). (Demokratik toplumda) ‘gerekli’ sıfatı… ‘izin verilebilir,’ ‘sıradan’, faydalı’, ‘makul’, ya da ‘arzu edilir’ gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.

(b) Taraf Devletler sınırlamaları uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinindir.

(c) ‘demokratik bir toplumda gerekli’ ifadesi (haklara yönelik) müdahalenin ‘acil bir sosyal gereksinimi’ karşılaması ve ‘meşru amacını aşmaması’ demektir.

(d) garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v. United Kingdom davası, 25 Mart 1983, Series A, No.61; (1983J, 5 EHRR 347, para.97.)

ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkın kullanımının ‘açık ve mevcut bir tehlike’ (clear and present danger) oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. ‘Schenk v. United States’ davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).

Supreme Court yargıcı Brandeis’e göre: ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı tek başına haklı gösteremez İnsanoğlu cadılardan korktu ve adınları yaktı. İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere (reasonable ground) dayanması gerekir’ (‘Dennis v. United States’ davası, 341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. (‘Butler v.Michigan’ davası 352 U.S.380 [1957), sh.383).

Ancak başkaları için ‘açık’, ‘mevcut’ ve ‘ciddi’ bir tehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir. Profesör Ronald Dworkin’in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda yalan yere ‘yangın var!’ diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren davranıştır. [R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth, 1977, sh.204]

Buradaki tehlike ‘açık’, ‘mevcud’ ve ‘ciddi’dir. Bu unsunlar gerçekleşmediği halde, ‘potansiyel tehlike’ yada ‘yoruma başvurma’ suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının ‘bugün değilse bile ileride tehlike oluşturabileceği’ faraziyesi ile kısıtlanması söz konusu olamaz.

Parti kapatma davalarında AİHS’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AİHM’nin ‘Handyside’ davasında çizdiği ‘demokratik toplum’ resmi daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. ‘Handyside v.UK’ davasında AİHM ‘ifade özgürlüğü’ ve ‘demokratik toplum’ arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir: İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece ‘lehte’, ‘gücendirmeyen’ veya ‘tarafsız’ ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar ‘demokratik toplum’un vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976, Series A, No.24;

/I979-80) I EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para. 63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, Ivoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleri defalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemce onaylanmış, ‘sakıncasız’ düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hatta siyasî sistemi ‘rahatsız’ edebilecek ‘aykırı’ fikirler için de geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.

B- İkinci Kısım.Bir Hukuk Devleti Olan Türkiye’de Refah Partisini Kapatmak Mümkün Değildir.

Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır Türkiye’de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icra etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan milletvekili ve yerel yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde 62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Grup oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimiz adayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde 158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye’nin en büyük partisi olarak TBMM’nde grup oluşturmuştur.

Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulan propaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.

Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde Türkiye’nin en büyük partisi hüviyetini kazanan Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz, Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümetinin kurulmasında görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.

  1. Yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çok Meclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerince deruhte edilmiştir.

Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan Meclis Soruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz milletvekilleri görev ifa etmişlerdir.

Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir.

Bu arda önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyon ortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümeti aleyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM’nce reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek bakan sıfatıyla 54. Hükümette görev alan Partimiz temsilcilerinin Siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Siyasî sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisi siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.

Nitekim; Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ’in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:

‘Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi düşünülemez.’ (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5)

Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesi ile Türkiye’nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır. Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimlerde % 10, 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimlerinde % 20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 22 oy almış bir partidir.

Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içinde faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en büyük partisi olan Refah Partisi’nin kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasanın 2. maddesinden Devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa’ya aykırılık arz edecektir!

Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılan anketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi sempatizanlarıyla Türkiye’nin üçte birini temsil etmektedir.

Bu topluluğun demokratik rejimde yok farz edilmesi de göz ardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artık söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük hizmetleri ifa etmiş olan Refah Partisi’nin iktidarda iken ve lâikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne verilen Gensorunun TBMM’nce reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar yıllarca bütün sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar edilmiş olmasına rağmen hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan, Partiye haber vermeden birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye’de hem modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.

(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No.3)

(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.6)

(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.7)

(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No.B)

Bütün uluslararası kuruluşlar böyle bir harekete karşı daha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve Türkiye’de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi’ne değil daha çok Türkiye’ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç birini yerine getirmekten açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Yüksek Mahkemenin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle inanıyoruz.

Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemede usul bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas bakımından hiç bir hukuki mesneden dayanmadığı, hiç bir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.

  1. Bölüm Dava ile İlgili Anayasa ve Kanun Hükümleri

A – Birinci Kısım : Anayasa Hükümleri

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz. (fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan Siyasî partiler kurulamaz.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilklerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 69- (fıkra 1) Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

(fıkra 6) Siyasî partilerin, kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

(fıkra 7) Temelli kapatılan Siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir Siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir Siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir Siyasî parti de kurulamaz.

(fıkra 8) Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslar arası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden Siyasî partiler de temelli kapatılır.

(fıkra 9) Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 69- (fıkra 4) Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

(fıkra 5) Bir Siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

(fıkra 6) Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

(fıkra 8) Bir Siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan Siyasî partiler temelli olarak kapatılır.

(fıkra 10) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Kanunundaki Hükümler

‘Görevli mahkeme ve savcılık

MADDE 98- Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekilinin açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.

Anayasa Mahkemesince verilen kararlar kesindir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasanın ve kanunların sadece hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.

Cumhuriyet Başsavcısının görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı yardımcıları Siyasî partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasî partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.

Siyasî partiler, Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.

Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.

Cumhuriyet Başsavcısının soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısının yazılı muvafakatına bağlıdır.

Siyasî Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu

MADDE 99- Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığınca reddi halinde, yapılan itirazları incelemek üzere Siyasî Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.

Bu Kurul, Yargıtay ceza daireleri başkanlarından kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.

Siyasî partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde dava açılması

MADDE 100- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması:

  1. a) Resen,
  2. b) Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,
  3. c) Bir Siyasî partinin istemi üzerine,

Olur.

Ancak, bir Siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığından dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunması, ilk büyük kongresini yapmış olması, partinin merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak yapılmış olması gerekir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanının veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanına veya Siyasî parti genel başkanlığına yazı ile bildirir.

Adalet Bakanının veya Siyasî partinin, Cumhuriyet Başsavcılığının bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde Siyasî Partilerle ilgili Yasakları inceleme Kuruluna yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.

Kurul, itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.

Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması

MADDE 101- Anayasa Mahkemesince bir Siyasî parti hakkında kapatma kararı:

  1. a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
  2. b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
  3. c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

Hallerinde verilir.

  1. d) 1- (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o Siyasî partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili Siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve Siyasî parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.

2- (I ) numaralı bend gereğince bir Siyasî partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir Siyasî partinin kapatılmasına olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir Siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren Siyasî partiler hakkında da (1 ) numaralı bend hükümleri uygulanır.

Bir Siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır.

95 inci madde hükmü saklıdır.

Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:

MADDE 102- Siyasî partilerin denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığının istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde makul süre içinde vermeyen Siyasî partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o Siyasî partinin kapatılması için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavcılığı o Siyasî partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesinde resen dava açabilir.

Kanunsuz Siyasî faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma:

MADDE 103- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o Siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir Siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongere, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.’

III. Bölüm- Davanın Usul Bakımından Reddi Gerekir

A -1. Parti Kapatma Davalarında, Yargılamanın Güvencesi, Usul Kurallarıdır.

Yukarıda da açıklandığı gibi Siyasî partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri, TÜSİAD Raporu, s.51 )

Siyasî partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:

  1. Davanın açılmasından önceki safha
  2. Yargılama safhası.
  3. Davanın açılmasından önceki safha :

Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasî partiler hakkında, ancak hangi şartlar kapatma davası açılabileceği, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;

‘…..partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır… Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır…..Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır.’ (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 (S.Sayısı:861 sh: 32/33)

Görülmektedir ki, Siyasî partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının, yasaklara aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir Siyasî parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.

Buna göre bir Siyasî partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin de sübut bulması ile mümkündür. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu filleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.

  1. Yargılama Safhası :

Bilindiği gibi, Siyasî partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısının, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).

Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğine tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır’

Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.

Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkemenin kararlarıyla teyid edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 günlü, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında: ‘2820 sayılı Yasa’nın getirdiği düzenlemeye göre, Siyasî partilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından ‘hüküm giyme’ ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen ‘tebligat’ ve buna karşın üyelikten çıkarma’ koşuludur. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yasa’nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan ‘101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını’ gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım’da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı ‘hüküm giyme’ ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı Siyasî partinin kapatılmasını istediği görülmektedir. Bu durumda, Siyasî Partiler Yasasının 103. Maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir’ (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu prosedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.

Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkemeye göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa’da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.

Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.

A – 2. Bu Davanın Açılmasında Kanunun Öngördüğü Şartlar Yerine Getirilmemiştir.

Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.

a ) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da ‘…Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir.. ” düşüncesini ileri sürmüştür.

Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasanın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.

Keza Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında Siyasî parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa’nın değişik 68 ve 69. Maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir. Çünkü; ‘Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır.’ (AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54)

b ) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.

Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasî Partiler Kanunu’nun öngördüğü; -‘Hüküm giyme’, ‘Uyarı da bulunma’ -‘Üyelikten çıkarma’ -‘Kesif şekilde işlenme’ ve -‘Yetkili kurullarca benimseme’ şartlarının sübut bulması gereğince Başsavcılıkça uyulmamıştır.

Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.

Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. Maddesi, Başsavcıya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.

Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin birbir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa’nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.

Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan Siyasî partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük Siyasî kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu’nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkan tanınmaması kabul edilemez.

Netice olarak;

Bu dava, Anayasa’nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.

Bu dava, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’na aykırı açılmıştır.

Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.

Bu nedenle Yüksek Mahkemenin bu davada da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve usule aykırılık sebebiyle dosyanın Başsavcılığa iade edileceğinden kuşkumuz yoktur. Kaldı ki muhterem Mahkemenizce bu davanın esas yönünden reddedileceğinden hiç bir şüphemiz bulunmamaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî partilere ilişkin kapatma davalarında Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanması mümkün değildir. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun uygulanması gerekir.

B-1. Sayın Başsavcının Bu Konudaki İddiası:

Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kânûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa’nın muhtelif hükümlerinde Anayasa’da belirtilen esaslar çerçevesinde kânûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

Hal böyleyken sayın C.Başsavcısı, Anayasa’nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin ‘Zımnen İlga’ edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine istinaden Parti’mizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcının iddianamesine göre: ‘… Bir siyasî partinin lâik cumhuriyet aykırı ilkelerine eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fikrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.’

Sayın Başsavcı’ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir ‘mübayenet’ ortaya çıkmıştır. Bu ‘mübayenet’ karşısında, 2820 Sayılı Kanun’un 103. Maddesinin ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğu ve dolayısiyle, davada Siyasî Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.

Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası’nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi’nin 1982 Anayasası’ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.

Şöyleki:

B – 2. Anayasa Hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu Hükümleri Arasında Bir Mübayenet Yoktur.

Bir Siyasî partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısıyla kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası’nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre; ‘Bir Siyasî partinin 68 nci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir’

Burada, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bununla ‘tabiî’ olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa’nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun’un 98. maddesine göre Yargıtay C.Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay C.Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir Siyasî partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa’nın 69. Maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;’Siyasî partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilmiştir.’

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı’nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir. Bu husus, Siyasî partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi’nin ‘görevli Mahkeme’ olmasının tabiî bir sonucudur.

Bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde bir Siyasî partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki; ‘Siyasî partilerin … denetlenme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde k a n u n l a düzenlenir’ hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun’un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin l. fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.

Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama ‘eylemler’ de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında ‘eylem’ konusunda Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin anayasal dayanağı oluşturulmuştur.

B – 3. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse bile, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101 ve 103. maddelerinin uygulanması gerekir:

Daha evvel Anayasa’nın 4121 Sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasî Partiler Kanunu’ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.

Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:

  1. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 1982 Anayasası’nın 177. Maddesi kapsamına girer mi’
  2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri arasında ‘açık-seçik’ bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması ‘ihmal’ edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür’ Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa’ya konan yeni hükümler arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı’

Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun’un ‘Anayasa’nın yürürlüğe girmesi’ kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasî Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerine istinaden açmıştır.

İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir.

Şöyle ki:

  1. maddenin (e) bendine göre; ‘Anayasa’nın halkoylaması sonucu kabulünün ilanıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için y e n i d e n kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasa’nın 11 . maddesi gereğince uygulanır’

Anayasa’nın 177. maddesi, yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören ‘bir geçiş dönemi’ hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.

Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir: ‘Yeni kabul edilen Anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi Siyasî Partiler ve seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, Kanun’un hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa’nın bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır.’

Anayasa’nın 177. , maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen ‘mevcut kanunlar’ ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez. I77. maddenin (e) bendindeki ‘mevcut kanunlar’ ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay’ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76 K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.

İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun’un 103. maddesi hükmü arasında bir ‘mübayenet’ bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve Yargıtay’ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde: ‘Anayasa Mahkemesi’nin verdiği birçok karara göre, Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir Kanun’un aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. ‘ demiş ve yüksek Mahkemenin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/l; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.

Sayın Başsavcının, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir. Çünkü: Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bilahare 1961 Anayasası’nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa’nın yürürlüğe konmasını temin için sevk edilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası’ndan önceki dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa’da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa’yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.

Ancak 1982 Anayasası 1961 Anayasası’ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. Maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası’ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer’î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sayın Başsavcının iddianamede zikrettiği kararlar 1982 Anayasası’ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982’den sonra 1982 Anayasası’nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesnet ittihaz edilemezler.

Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi’nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.

B – 4. Anayasa Mahkemesi kararları sayın Başsavcının iddiasının kabulüne imkan olmadığını göstermektedir.

  1. Anayasa Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bu görüş, Yüksek Mahkeme’nin 1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre: ‘Anayasa hükümleri, ister yalnız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün ayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. … Ancak, uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki Kanun’un bazı hallerde önceki Kanun’un aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi ile olur. Eğer Anayasa’nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi’ (Anayasa Mahkemesi,ll.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, y. I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205,K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] )

b ) 1982 Anayasası ve bundan sonra verilen Anayasa Mahkemesi Kararları, Sayın Başsavcının iddiasını dayandırmak istediği Anayasa Mahkemesi Kararlarını hukuki mesnet olmaktan çıkartmıştır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970’li yıllarda, bazı özel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusunda bazı kararlar vermiş ise de; Yüksek Mahkeme, 1982 Anayasası’nın getirdiği yeni hükümlere uyarak hususen Siyasî parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiği kararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır.

Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra ‘ihmal tekniği’ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun’un Siyasî parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından sarfınazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek Mahkemenin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır: Anayasa’nın, Geçici I5. maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. Madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici I5. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. – Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar, Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır…. (Nitekim) Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında ‘Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir’ denilmektedir…’ (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.,1992/l, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184]. Aynı temel görüşler aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır: Bakınız; Anayasa Mahkemesi kararları; 10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386]; 23.11.l 993, E.1993/ 1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849); 16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976]; 28.09.1984, E.1984/l, K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39]; 18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];

Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).

  1. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün değil 2820 sayılı Partiler Kanunu’nun uygulanmasına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarak açılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararında aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır. ‘Anayasa’nın 69. maddesinde, Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa’da öngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, buna uyularak da 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmıştır.’

‘Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış, Siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir.’

Bu hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun kararına mesnet yapmıştır.

Keza 1995 yılında Anayasa’nın 68. maddesinin 4. Fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediği için Siyasî partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde, Yüksek Mahkeme Anayasayı değil, 2820 sayılı Kanun’un ilgili hükümlerini uygulamıştır.

Görülüyor ki; Sayın Başsavcının 2820 sayılı Kanun’un ihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkemenin zikrettiğimiz bu kararlarına ters düşmektedir.

(d )Anayasa Mahkemesi, Dernekler için bile Anayasa’nın 1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasa ile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudan Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi haizdir. Şöyle ki:

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle, derneklerin Siyasî faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir. Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesinin 11. bendi halâ yürürlüktedir.

Giresun Halkevleri Derneği’nin olağanüstü genel kurulunda verdikleri siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle Dernekler Yasası’nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun’un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa’nın 1995 yılında değişik 33. maddesine aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa’nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir: ‘Anayasa’da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallara da yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunların çözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsa artık genel kurallara başvurulmaz. Anayasa kuralları etki ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanak bulunmadığından, bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici I5. Maddenin de bir Anayasa kuralı olarak, Anayasa’da yer almış bulunan diğer kurallarla etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’da belli bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.

Söz konusu maddenin, ‘Geçici Madde’ olarak adlandırılmış bulunması etki ve değer bakımından Anayasa’nın öteki maddelerinden daha zayıf ve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır. Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukun genel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıp sonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde, yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.

Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması, metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur.

Anayasa’nın uluslararası andlaşmaları uygun bulma ile ilgili 90. maddesinin son fıkrasında ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz’ denilmektedir. Bu ve geçici I5. maddede düzenlenmesi, Anayasa’da yer alan genel hukuk ilkelerinin ayrıklığını oluşturan kurallardır.

Geçici I5. madde kapsamındaki, olağanüstü yönetimin olağanüstü koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa hükmündeki kararnamelerin geçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine ya da yürürlükten kaldırılmasına değin Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmamasında kamu yararı görülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere ve gereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli gördüklerini değiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa’da öngörülen koşullara uyarak Anayasa’daki geçici maddeleri de kaldırabilir. Bunun dışında, yorum yoluyla Anayasa’nın geçici 15. maddesinin etkisiz duruma getirilmesi olanaksızdır.

Anayasa geçici 15. maddesi ile bir dönemin yasama işlemlerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulmasını yasaklamıştır. Ancak, bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı denetimine açılması Anayasa’ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının kaldırılmasına bağlı olup, bu da Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca doğrudan yasama organının görev yetkisi kapsamına girmektedir.

Bu durumda söz konusu kural hakkında, Anayasa’ya aykırılık savında bulunulmasına Anayasa’nın geçici 15. maddesi olanak vermediğinden itirazın reddi gerekir’ (Anayasa Mahkemesi, 14.2.1996, E.1996/6, K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.]).

Anayasa Mahkemesi, bu kararıyla konuya açıklık getirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı Anayasa’dan çıkarıldığı ve buna karşılık, Dernekler Kanunu’nun konuya ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasal dayanaktan yoksun kaldığı halde; Anayasa Mahkemesi, çok açık bir şekilde, Dernekler Kanunu’nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte bulunduğunu kabul etmiştir.

(e) Sayın Başsavcının iddiasına emsal olarak gösterdiği Yargıtay ve Danıştay kararları da 1982 Anayasası ile hukuki mesned olma niteliğini kaybetmiştir.

Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, ‘zımnen ilga’ konusundaki iddiasını ispatlamak için Danıştay’ın 1970 yılında verdiği bir kararı dayanak göstermektedir. 0 tarihlerde yürürlükte olan 6785 sayılı İmar Kanun’un 45. maddesinde ‘ilan, tebligat addedilir’ şeklinde bir kural mevcuttu. Halbuki 1961 Anayasası’, ‘İdarenin işlemlerinden dolayı açılacak davalarda süre aşımı, yazılı bildirim tarihinden başlar’ hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3). Parselasyon planlarının iptali amacıyla açılmış olan bir davada Danıştay, Anayasa’nın bu açık, ayrıntılı ve kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanun hükmünün değil, Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur. (Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1 [Danıştay Dergisi, sayı 1, yıl 1971, sh.90])

Danıştay’ın bu kararı 1970 yılında alınmış bir karardır. 1970 yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi. 1961 Anayasası’nın 151. maddesinde ise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:

Madde 151- Bir davaya bakmakta olan, Mahkeme, uygulanacak bir Kanun’un hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.

Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme, Anayasa’ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümleyerek davayı yürütür.

Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası’nın 151. maddesinin 3. Fıkrası hükmüyle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatı süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde kendi kanaatine göre çözümleyerek yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani bu hallerde Mahkemelerin belli şartlar teşekkül ettiği takdirde kanunları Anayasa’ya aykırı kabul edip, ihmal yetkileri verdi.

Halbuki 1982 Anayasası Mahkemelerden bu yetkiyi almakla kalmamış tam tersine bir kanun un Anayasa ya aykırı olduğu kanaatinde olsa dahi Mahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırma görevini vermişti. Nitekim, 1982 Anayasası’nın 152. maddesinin 3. fıkrasında aynen şu hüküm yer almıştır: ‘Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse Mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır’

Böylece 1982 Anayasası hiçbir Mahkemenin kendisini Anayasa Mahkemesi yerine koyarak, bir kanunun Anayasa’ya aykırı olduğuna karar vermesine veya ihmal etmesine izin vermemiştir.

1982 Anayasası’nın açık hükümlerine her bakımdan aykırı olan ve 1961 Anayasası’nın yürürlükten kaldırılmış bulunan 151. Maddesine göre verilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul ederek, iptal edilmeyen yasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini iddia etmesinin kabule şayan bir tarafı mevcut değildir.

Diğer yandan, Sayın Başsavcı, doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak göstermiştir.

Bu dayanak dahi, geçerliliğini kaybetmiştir. Bu karar, görüldüğü gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların özel şartları gözönünde tutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen değiştiği gibi, bu konuda uygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu meyanda uygulamada bir kanunun ihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961 Anayasası’nın 151. maddesi yürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası’nın 152. Maddesi yürürlüğe konmuştur. Yukarıda Danıştay Genel Kurulunun emsal gösterilen kararı gibi, bu karar da yeni Anayasa hükmüne ters düşmüştür. Dolayısiyle, sözkonusu kararlar, işbu davada mesnet ittihaz edilemezler. Zira 1982 Anayasası’nın 152. maddesine göre, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmedikçe veya Yasama Meclisi tarafından yürürlükten kaldırılmadıkça tatbik edilecektir.

B – 5. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasaya aykırılığı iddia eEdilemez.

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır: ’12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.’nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde … çıkarılan kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez’

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bilindiği gibi 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyle Anayasa’nın gecici 15. maddesinin koruması altındadır.

Bundan dolayı bu Kanundaki kural ve hükümlerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde belirtilen müteaddit Anayasa Mahkemesi kararı da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle Siyasî partilerin kapatılması davalarında yine yukarıda belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun’un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre ‘iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz.’

Diğer taraftan, önemle belirtelim ki; gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski Anayasa hükümlerine göre doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın Başsavcı, Yüksek Mahkeme’nin aksine, bu yöntemi bir Siyasî partinin kapatılması davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin 1982 Anayasası’ndan önce kanunların Anayasa’ya aykırı hükümlerini ‘ihmal’ ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki esprisine aykırıdır.

B – 6. Sadece buraya kadar açıkladığımız hususlar bile açıkça gösteriyor ki; İddianame herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.

Sayın Başsavcısı’nın davayı 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ihmal edilmesinin mümkün olduğu faraziyesine dayandırmış olması, iddianameyi herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrum bırakmıştır.

Yukarda açıklandığı gibi, 1960 ve 1970’li yıllardan bu yana gerek Anayasa ve gerekse Siyasî partiler hukukumuzda köklü gelişmeler olmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları içerisinde bir süre yürürlükte kaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini yitiren mevzuata ve o mevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım Mahkeme kararlarına dayanılarak günümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu nedenlerle terkedilmiş olan ihmal tekniğine dayandırılmak istenen bu dava, herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.

Şöyleki;

1982 Anayasası’nın 152. maddesi, Anayasa’ya aykırılığı iddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından değiştirileceğini tesbit etmiştir. Böylece 1961 Anayasası’nın ihmale müsait hükmü yürürlükten kalkmıştır.

Böyle olunca Sayın Başsavcının dayandığı 1961 Anayasası döneminden kalma tüm Mahkeme kararları da mesnet olmaktan çıkmıştır.

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu sonradan çıktığı için 1982 Anayasası’nın 177. maddesinin (e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820 sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal edilemez.

2820 Sayılı Kanun, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi ile koruma altına alınmıştır. Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.

Anayasa Mahkeme’mizin emsal kararlarına göre, Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal edilmesi de söz konusu değildir.

Kaldı ki, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri ile Anayasa’nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında iddia edildiği gibi bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini tamamlayan hükümlerdir.

Ayrıca, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası Siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini emretmiştir. Bu kanun 2820 sayılı Kanun’dur. 1982 Anayasa’sı Siyasî partilerle ilgili konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin vermemiştir.

Anayasa’nın geçici 177. maddesinin (b) bendi de Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.

Anayasa Mahkeme’miz 1995 değişikliğinden sonra 1996 senesinde verdiği bir kararla Geçici 15. maddenin koruması altında olan Dernekler Kanunu’nun 5. ve 11. maddelerinin, Anayasa hükmü ile çelişmesine rağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.

Netice olarak; yürürlükten kalkmış, tatbik kabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme kararlarına ve görüşlere dayandırılan iddianame, hukuki ve kanuni mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastan reddine karar verilmesi gerekir.

B – 7. Ceza ve Ceza Yerine Geçen Güvenlik Tedbirleri Ancak Kanunla Konulur:

‘Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak Kanunla konulur’ prensibi, Anayasa’mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür. ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ şeklinde ifade edilen bu kural, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı içindedirler. Siyasî Parti yasaklamaları da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesindendir.

Eğer, Sayın Başsavcının ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler koyan Anayasa hükümleri özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa, Anayasa’nın tam tersine ‘kanunsuz ceza olabilir’ hükmü hayata geçirilmiş olur.

‘Cezalar ancak kanunla düzenlenir’ prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde hukuk devleti niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu bakımdan kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa’nın Siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini göstermiştir. Bu fıkrada aynen: ‘Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ denilmektedir.

Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.

Kanunkoyucu, bu ikinci teyid ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa’nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, Siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel kanunun yani ‘Siyasî Partiler Kanunu’nun’ yürürlüğe girmesi şartına bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasî Partiler Kanunu çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu’nun, Anayasa’nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar ehemmiyet atfettiğinin kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demek, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa’ya aykırı olur.

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümü özetleyecek olursak:

Anayasanın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması mümkün değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 5. Fıkrasında; ‘Bir Siyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’ denilmektedir.

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için herşeyden önce ‘odak haline gelme’ fiilinin unsurlarının belli olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olması, kanunsuz ‘suç ve ceza olmaz’ temel kuralının gereğidir. Bu bakımdan Sayın Başsavcının Siyasî Partiler Kanununun 101. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasanın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.

Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurları da belirtilmemiştir.

Maddenin 4. fıkrasında sayılan fiiller şunlardır.

Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri

– Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne,

– İnsan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,

– Demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz

– Sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz.

-Suç işlenmesini teşvik edemez.

Görülüyor ki bu hükümler, genel olarak suç ve yasak sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, Anayasalara has normal üsluptur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi için her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi gerekir. Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.

Ancak bu unsurları belirleyen özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, Siyasî partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu, hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar netleşecek Siyasî partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları ancak bundan sonra mümkün olacaktır.

Nitekim bu ihtiyacın karşılanması için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız gibi bu emredici hüküm hem Anayasa’nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyid edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.

Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması için Siyasî partiler yasasında değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu vardır.

Sayın Başsavcılığın istediği gibi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun davamız ile ilgili 101. ve 103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeplere binaen, Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesinin içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu görev Yasama Organına aittir.

Netice olarak: Tabii çözüm, yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıdır. Yasama Organı eğer bir kanunu değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini sürdürüyor demektir.

B – 8. İşbu davada Anayasa kurallarının doğrudan uygulanması, Anayasa Hukuku Doktrininde öne sürülen görüşlere göre de mümkün değildir.

Doktrinde pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabilirliği genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarla kabul edilmiştir. Meselâ Prof. Dr. AKILLIOĞLU’na göre: ‘Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur. Anayasa yasalarla uygulanır. Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır. Üstün kural en sonda uygulanır. Anayasa’nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğinde oluşu derhal etki göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamına gelmez. Anayasa’nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının yasalar gibi uygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili Anayasa kuralının ayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek ölçüde açık, kesin ve ayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada yasa yoksa, Anayasa kuralı da uygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa doğrudan uygulama olanaklıdır.’ (AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara 1995, sh.54) ‘Doğrudan uygulama; açık, kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının, yasa bulunmadığı takdirde uygulanması anlamına gelir.’ (AKILLIOĞLU, T.: age, sh. 57)

Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU’na göre de: ‘Anayasa’nın 177. maddesinin her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa kuralı çatışmasının çözümünde uygulanabilen bir çatışma kuralı olmadığını da vurgulamak gerekir. Bu kural, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, ‘ zımnen yürürlükten kıldırılmış olan kanunlar’ için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Diğer bir ifade ile bu kural önceki Kanun’un düzenlediği bir konunun, sonraki Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip ‘ayrıntılı olarak düzenlendiği’ ve böylece Anayasa’ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa’da ayrıntılı düzenleme olmayıp, genel hüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren sonraki Anayasa kuralı arasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga teşkil etmez ve 177. maddedeki çatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerine Anayasa Yargısı ile iptal yaptırımı uygulanarak çözülebilir… ‘(YÜZBAŞIOĞLU, N.: Türk Anayasa Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,l993, sh.245)

Yukarıda, eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar; arada yasa yoksa ve Anayasa hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göre meseleyi farklı ve ayrıntılı bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabileceğini savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğu kabul edilse dahi, Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin davamızda uygulanma şartları mevcut değildir. Yukarıda ısrarla belirttiğimiz gibi, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerindeki açık ve ayrıntılı düzenlemeler karşısında Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ‘genel hüküm’ niteliğindedir.

B – 9. Sayın Başsavcının bizatihi kendi beyan ve uygulamaları karşısında da, işbu davada Siyasî Partiler Kanununun 101. ve 103. maddeleri ihmal edilerek Anayasanın 68. ve 69. maddeleri doğrudan uygulanamaz. Şöyle ki:

Sayın Başsavcı, İddianamesinde bir taraftan 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin Anayasa’nın 1995 yılında değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri ile zımnen ilga edildiğini ileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi’nin -ilga edildiği ileri sürülen- Siyasî Partiler Kanunu’ndaki parti kapatma nedeni olan fiil ve eylemleri işlediğini ileri sürmüştür.

Sayın Başsavcı; ‘Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte.. ‘şeklindeki ifadesiyle Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine atıfta bulunmuştur (İddianame, sh.l). Bu bir çelişkidir.

Bu durum, Sayın Başsavcının, Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişiklik ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına kendisinin de inanmadığını ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderdiği 4.3 .1997 Tarih ve SP. Muh. 1997/ 124 yazısı ile Yasama Organından 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını ve bu maddenin Anayasa’nın 69. maddesine uygun olarak yeniden düzenlemesini talep etmiştir. [EK: Bölüm III, No:l]

Sayın Başsavcının bu yazısı da; Onun Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin halen yürürlükte olduğunu, bu hükümlerin Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik ile zımnen kaldırılmadığını kabul ettiğinin açık delilidir.

Sayın Başsavcı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 17 Mayıs 1997 günlü nüshasında yayınlanan Yalçın DOĞAN’la yaptığı söyleşide de Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin 101. ve 103. Maddelerinin yürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın Başsavcı bu görüşünü şu şekilde ifade etmiştir: ‘… Siyasî Partiler Yasası, partilere çok sayıda sınırlama getiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik değil. Parti kapatma davası açılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na üç konuda yetki veriyor. Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin konuşmaları nedeniyle kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açabiliyoruz. Yani bir partinin 100 milletvekili, I milyon üyesi varsa, bu 3 kişi ‘en iyi Atatürkçü biziz, en Cumhuriyetçi, lâik biziz. Rejimden yanayız’ desin, geri kalan 97 milletvekili ve üyeleri sabahtan akşama kadar rejim aleyhine suç unsuru içeren konuşmalar yapsın. Ben, Ancak Bu Konuşmalar Nedeniyle Ceza Verildiği Zaman Partiden İhraç Edilmesini İsteyebilirim… Diğer yetkimiz, partilerin tüzük ve programlarını inceleyip Anayasa’ya aykırılık bulunması durumunda kapatma davası açmak. Sonuncusu ise, partinin yasa dışı eylemlerinin odağı olmasının saptanması durumunda kapatma davası açabiliyoruz..’ (EK: Bölüm III, No.2)

Sayın Başsavcının bu ifadelerinden de açıkça görüldüğü gibi kendisi gerçekte 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın Başsavcının bu samimi görüşüne göre de bir partinin odak olabilmesi için üyelerinin büyük bir çoğunluğunun Siyasî parti yasaklarını ihlal etmesi gereklidir.

Yine, Sayın Başsavcı Vural SAVAŞ’ın ‘Bir Başsavcılık Yetkilisi’ adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 4. sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, Siyasî partilerin herhangi bir üyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi durumunda kapatma davası açılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin TBMM’nden bir an önce çıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu belirtilmiştir. (EK: Bölüm III, No.3)

Daha da önemlisi, Başsavcılığın Refah Partisi Kayseri İl Yönetim Kurulu’nun işten el çektirilmesi talebi ile ilgili olarak Partimize gönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP. l 3 Muh. 1997/57 sayılı yazısında Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddesine dayanılmıştır. Şöyle ki; Başsavcılığın yukarıda belirtilen yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Kayseri’deki ziyaret ve incelemeleri sırasında bazı kişilerin üniformalı kıyafetler giydiği iddiasıyla Partimizin Genel Başkanlığı’ndan, Siyasî Partiler Yasasının 101. Maddesinin (D-1) Bendi Uyarınca Kayseri Refah Partisi İl Yönetim Kurulunun İşten El Çektirilmesi Ve Sonucundan 30 Gün İçerisinde Bilgi Verilmesi İstenmiştir (Ek: Bölüm III, No.4)

Yine, Başsavcı 17.2.1997 Tarih ve SP.l3 Muh. 1997/57 Sayılı yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı’nın yukarıda açıklanan olayla ilgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-l. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir. Sayın Başsavcının bu konudaki cevabi yazısı aynen şöyledir: ‘… Elde edilen delil ve dokümanlardan ilgi (b) yazılı yazınız içeriği yerinde görülmemiş olup, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101 1d-1. maddesinin açık hükümleri karşısında ek süre verilmesi mümkün görülmemiştir’ (Ek: Bölüm:III, No:5)

Görüldüğü gibi, Başsavcılık da Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin zımnen yürürlükten kaldırılmadığına inanmaktadır. Aksi halde, Sayın Başsavcının işbu davayı açtığı tarihlerde Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine istinaden işlem yapmasının ve TBMM’den Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin değiştirilmesini istemesinin bir anlamı olmazdı.

Sayın Başsavcılığın diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997 tarihinde Yüksek Mahkeme’niz nezdinde, Demokratik Kitle Partisi aleyhine açtığı kapatma davasının iddianamesiyle ortaya çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu kapatma davasını 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesine dayandırmıştır. Bilindiği gibi 101. madde ile 103. madde birbirini tamamlayan maddelerdir. 103. maddede bir partinin belli fiillerinin işlendiği bir odak haline gelip gelmediğinin tayini açısından yapılması gereken işlemler tek tek belirlenmiş, bu hususta 101. maddeye atıfta bulunulmuştur.

maddenin geçerli olduğu, yürürlükten kaldırılmadığı kabul edilince; onun uygulanmasını öngörmüş olan 103. maddenin de yürürlükte olduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği de kabul edilmiş olur. Bu da Sayın Başsavcının 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul ettiğini gösteren açık bir delilidir.

İşbu dava, aşağıdaki çelişkiler nedeniyle de dinlenemez Çünkü;

Eğer, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101/d ve 103. maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin, ‘odak kavramı’ için öngördüğü şartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin aradığı şartlar gerçekleşmeden açılmış olan işbu davanın, esasa girmeden, usul yönünden reddi gerekir.

Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi 1995 Anayasa değişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi halinde ise; işbu dava, konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma düşecektir. Zira Refah Partisine ve mensuplarına isnat edilen fiillerin hemen tamamı 1995 Anayasa değişikliğinden önceki tarihlere aittir.

Başka bir deyişle Sayın Başsavcının davayı dayandırdığı ‘odak’ kavramı Anayasa’ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la girmiştir. Partimiz, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen yasakların işlendiği bir ‘odak’ haline gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda 1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü Anayasa’da 1995 değişikliğinden önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma hali mevcut değildi.

Zira Anayasa’ya göre, ‘Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan Kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz’ (mad.38, fıkra 1) ‘Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez’ (mad.l5, fıkra 2)

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre, ‘Hiç kimse, işlediği zaman ulusal ve uluslar arası hukuka göre bir suç sayılmayan bir eylem ya da ihmalden ötürü mahkum edilemez’ (mad.7, fıkra 1)

Türk Ceza Kanunu’na göre; İşlendiği zaman kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez’ (mad.2, fıkra 1 )

Şimdi hem Partimize hem de Parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakalım :

1) Şevki Yılmaz’a izafe edilen konuşmalar, 1989-1990 yıllarında

2) Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen konuşma, 1990 yılında

3) Necmettin Erbakan’a izafe edilen Sivas-Çermik konuşması, 1993 yılında

4) ‘Çok hukukluluk’ konuşması, 1993 yılında

5) Grup konuşması, 1994 yılında

6) Ahmet Tekdal’a izafe edilen konuşma ise, 1986 yılına tekabül etmektedir.

Görülüyor ki, iddianameye göre yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait isnatlardan ibarettir.

Bilindiği gibi, sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye yürütülemez.

Bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 103 ve atıfta bulunduğu 101. maddeleri hükümleri uygulanacaksa; o takdirde Sayın Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde mahkumdur.

B -10. Davada 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu hükümleri uygulanmalıdır.

Yukarıda belirtiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasına göre, ‘Siyasî Partilerin … denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir ‘

Bu kanun, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunudur. Bu itibarla, Anayasa’mıza göre, bir siyasî partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine göre görülecektir.

Bir siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820 Sayılı Kanun’un 103. maddesinin atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki usulün uygulanması gerekir.

Netice olarak; İşbu davada Sayın Başsavcı, a. Davaya mesnet yaptığı iddialarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbirini yapmamış, dolayısiyle b. Partimize savunma hakkı tanımamıştır.

Bu nedenlerle, işbu dava, Parti’mizin gıyabında hazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından haklı olduğuna inanılmadığı halde, usul ve kanuna tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur. Aşağıda Bölüm III, Kısım A-2’de ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin Başsavcılığa iadesine veya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.

  1. Bölüm Bu Davanın Esas Bakımından da Reddi Gerekir
A- Birinci Kısım:Refah Partisine Yapılan İthamlar Hukuken Geçersizdir.
A -1. Dünyada Ve Türkiye’de Lâikliğin Hukuki Anlamı
Batıda Lâikliğin Doğuşu ve Gelişmesi

Lâik (Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese, sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve Lâiklik Sh.l47)

1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa’da -ve genel olarak, Avrupa’da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetim hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yetirince haberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara ‘laicien’ (Lâikler) denilirdi. Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları harekete ‘lâiklik’ denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda lâikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu anlamda lâiklik, s a d e c e teokratik bir yapıya kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.

‘Lâiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkü geniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen mezhep yobazlığının kaldırılması… ikinci aşamada, devlet dini denen şeyin kaldırılması… üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktan çıkarılması’dır. (Mümtaz Soysal, ‘100 Soruda Anayasa’)

Türk Hukuk Sisteminde Lâiklik

Bu kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (la dini) diye tercüme olunmuştur. (Başgil, a.g.e. Sh.l48)

Cumhuriyet Döneminde CHP’nin 1931’deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan lâiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.

Türkiye’de lâiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkan veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı. (M.Laurose)

1924 Anayasasının 2. maddesinde sonradan (1937) yer alan bu ilke, bilahare 1961 Anayasasının 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.

Son olarak da 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan bu temel ilke, mezkür Anayasanın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.

Öte yandan, latince bir kelime olan ‘lâiklik’, devletin dili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçe karşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar da sürüp gidince lâiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takım çevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden hala ortadan kalkmış değildir.

Dünyada İnsan Hakları, Din Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

‘Din ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776 tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisinde…, 3 Eylül 1791 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisinde… daha sonra BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir’ (Dr. Şeref Ünal, ‘AİH Sözleşmesi’ Sh.207)

‘Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklara sahip olduğu, Siyasî düşünce tarihi ilgilendiren felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini ilgilendiren bir konu olarak Siyasî mücadele alanına girmiştir. Bu dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış. kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak pozitif hukuk alanına girmiştir. ‘ ((Dr. Ş. Ünal a.g. e. Sh.68)

’10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi altına alınmıştır. ‘ (Dr. Ş. Ünal, a. g. e. Sh.81-82)

Aynı yılda Lahey’de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli müeyyideyi uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına karar vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında, Türkiye’nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi: ‘Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir’ Sözleşme aynı maddede; ‘Bu özgürlüğün ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunla sınırlanabileceğini’ belirtmiştir.

1982 Anayasasında Lâiklik; Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

Yukarda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa mevzuatımıza dahil olan ‘ L a i k 1 i k ‘ kavramına, 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri olarak yer verilmiştir.

Şu farkla ki; 1961 Anayasasında sadece ‘insan haklarına’ dayanan…devlet; 1982 Anayasasıyla ‘toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı…’ bir devlet olarak tarif edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi, lâiklik niteliğinin de toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.

İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetli ilavelerle, lâikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele ‘dinsizlik’ anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylece bu kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde; ‘Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik, her ferdin istediği inanca, sahip olabilmesi,, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir’ denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır.

Yine 1961 Anayasasında olmadığı halde 1982 Anayasasında yer alan 5. madde ile; ‘.. kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı..’ devletin temel amaç ve görevlerinden saymıştır.

1982 Anayasasının 10. maddesinde; ‘Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, Siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir’ temel esasına yer verilmiştir.

Keza Anayasanın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamaların Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına ‘demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağını’ hükme bağlamıştır.

1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda o derece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını tanzim ederken 15. madde de ‘Savaş halinde dahi, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını’ kesin hükme bağlanmıştır.

Öte yandan, 1982 Anayasasında, din ve vicdan hürriyetine 24. maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.

  1. maddeye göre; ‘Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve uçlanamaz’ (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3) ‘İbadet, dini ayin ve törenler’ prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2) Ancak, ‘İbadet, dini ayin ve törenler’, Anayasa’nın 14. maddesi hükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2)

Tüm bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, lâiklik, toplum huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için öngörülmüş bir temel ilkedir.

Siyasî Partiler Kanununda Lâiklik

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 3. Maddesi ‘Siyasî Partileri, Anayasa ve kanunlara uygun olarak tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradenin oluşmasına sağlayan ve ülke çapında teşkilatlanan kuruluşlar’ olarak tarif edilmiş;

  1. maddesi de ‘Siyasî partileri, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak belirlemiş; Siyasî partilerin faaliyet ve kararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı’ hükmünü vaz etmiştir.

Kanunun 84. Maddesinde; ‘Siyasî Partilerin, Türk toplumunu çağdaş uygarlık, seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını…’ hükme bağlamıştır.

Kanunun 86. Maddesi; ‘Siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini, bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını’ parti yasakları arasında saymıştır.

Keza 87. Maddesinde; ‘Siyasî Partiler, devletin sosyal ve ekonomik veya Siyasî veya hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya Siyasî amaçla veya Siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar’ denilmiştir.

Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, din hizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardı edilmemelidir. (An. 136 m.)

İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, Siyasî partiler ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği bütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarına hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.

Bu sebepten dolayı Siyasî parti mensuplarının gerek halkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.

Siyasî Partiler Kanununun yukarıda zikredilen 87. maddesinde de açıkça fiilin lâikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletin temel düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadar maddede ‘kısmen de olsa’ ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Anayasa Mahkemesi İçtihatlarına Göre Lâiklik

İlk kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, lâiklik prensibinin ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ anlamına geldiği ifade ile yetinmiştir: ‘Hukuki yönden, klasik anlamda lâiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir… ‘ (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 ‘AKMD, sayı 10, sh.61 ‘)

Buna rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığının Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.l54) lâikliğe aykırı bulmamıştır. ‘Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerine ilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile lâiklik kavramının ‘devletin din işlerine karışmaması’ şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde ‘Diyanet İşleri Başkanlığı ‘ adıyla sui generis bir kuruluşa yer verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilatı içinde yer verilmiş olması, lâiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır.’Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 AMKD, sayı 10, sh.52 vd.’)

1982 Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Lâiklik hakkında daha geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır: ‘Lâiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir’ (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 ‘AMKD, sayı 23, sh. 144’)

‘Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi’nin kaynağı olan lâiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 AMKD, sayı 23, sh. 147’)

‘Lâiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini zorunlu kılar. ‘ (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, Ill2 ‘AMKD, sayı 23, sh. 1511’)

Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi, Lâikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine, lâikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabul etmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale etmiyecek; devlet işlerinde de doğmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim ve akıl esas alınacaktır.

Yine bu ifadeler açıkça, lâikliğin din düşmanlığı olmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir din niteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metod olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu hususları te’yiden, ayrıca Yüksek Mahkemenin lâikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar da vardır. ‘Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir’ (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s – Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8 )

Doktrinde Lâiklik, Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

‘Şüphesiz ki din, yapısı ve dış teşkilatı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden, bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde, unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır’ (A.F. Başg i l, a. g. e. Sh. 71 ).

İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki bunlardan başta gelenleri… din hürriyeti ve lâiklik prensipleridir. (A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).

.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar, yani selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbestçe ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme,, ferdi ve içtimai ahlak ile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96)

Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır: o da bir kelime ile, taassuptur. Taassup. bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç. görü,s ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup… kötü bir ruhi hastalıktır. Ve dini olduğu gibi, Siyasî, felsefi de olabilir. (Başgil, a.g.e. Sh.149)

… Siyasî taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır… Siyasî taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir. (Başgil, a.g.e. sh.156)

Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların. bu iki düşmana karşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti. hem dini. hem de Siyasî taassuba kar,sı kovmak için alınacak tedbir, tek kelime ile lâikliktir. (Başgil. a.g.e.)

‘Lâiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında dini inançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerin dini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç ve düşünceye saygı göstermek zorundadır’ (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215)

‘Lâiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığı olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır. ‘ (Dr. Ş. Ünal a.g.e. sh. 215)

… vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini değil, aynı zamanda herhangi bir Siyasî, iktisadi ve felsefi akide ve kanaat serbestliğini de ifade eder. (Başgil a. g. e. Sh. 96)

Şu halde lâik hukuk devince. bundan dini olmayan. esaslarını dinden almayan hukuk; lâik devlet devince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir. (Başgil a.g.e. sh.145)

Lâik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye gibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette, devlet dini teşkilata ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine vardım etmez demek değildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır. (Başgil, a.g.e. sh.172)

Doktrinde lâiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik özelliğidir;

‘Anayasa. Batıdaki gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin kişiliğine bağlı. dokunulmaz. devredilmez. vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışsını (Madde 12), diğer yandan da kişinin temel hak ve hürriyetlerini. sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan siyasal. ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı Devletin görevlerinden savarak ‘özgürleştirme’ anlayışını benimsemiştir. (md.5) Prof. Dr. S. Gözübüyük. Anayasa Hukuku Sh.147)

Yine doktrinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar öngörülmüştür.

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimli kitabında; ‘Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini, sınırlama nedenlerinin Anayasada belirtilmesi gereğini, sınırlamanın hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamayacağını. sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlaka uyulması’ gereğini tafsilatıyla izah etmiştir. (a.g.e. Sh. I50-165)

Görülüyor ki doktrin temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını benimsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.

  1. Genel Değerlendirme

Görülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları; lâikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir. Ancak lâiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.

Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır.

  1. Lâiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.
  2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarına göre değil; değişik sosyal ihtiyaçları göz önünde tutarak akıl ve ilim yoluyla kurar.

Bu sebeplerden dolayı, lâikliği din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir. Zira yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasanın 2. maddesinde devletin niteliği olarak belirtilen lâikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan hakları esas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış, Yine Anayasanın 13. maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacak tahditlerin dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamayacağı, esası vazedilmiş; Ve yine 15. md.de de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun geçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.

Aynı şekilde, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 17. maddesinde de: ‘Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkı verir biçimde yorumlanamaz’ hükmü yer almıştır.

Ve yine Türkiye’nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığı AİHS’nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplere hasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsü saymıştır.

AİHS’nin temel ve hak hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982 Anayasası’nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçası olmuştur.

ı- Sonuç

Yukardaki bölümlerde lâikliğin, uluslararası sözleşmeler, Anayasa, Siyasî Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.

Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında lâikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

  1. İlk tezahürü itibariyle lâiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.
  2. ‘Türkiye’de devletini temel bir niteliği olan lâiklik, sadece din ile devletini ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, ayını zamanda vicdan hürriyetine imkan veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletin sadece dinler karşısında değil, felsefi ve Siyasî görüşler karşısında da tarafsızlığını ifade eder’ (An.2, l0.m.leri)
  3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.
  4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. (AIHS. m.9)
  5. Lâiklik kavramı, Anayasadaki tabirle, hiçbir zaman ‘dinsizlik’ olarak yorumlanamaz. Lâiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir. (1982 An.2. Mad. Gerekçesi)
  6. Dolayısıyla lâiklik toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır. (An.m.2)
  7. Lâiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşünceleri sırf lâikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmak lazımdır. (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa)
  8. Lâiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını… ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. (AMK – 7.3.1989, E:l, K:12′
  9. Lâiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen bir niteliktir, bir davranış biçimidir.
  10. Din hürriyeti ve lâiklik, din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukunun ortaya koyduğu prensiplerdir. (a.g.e. Sayfa:87)
  11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi, Siyasî ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları taassuba karşı koruyacak tek kelime lâikliktir. (a.g.e. )
  12. Lâik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilata ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek değildir. (a.g.e. )
  13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.
  14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması son derece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulan engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil edilmiştir. (An. m.5)
  15. Siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasını sağlarlar. (SPK)
  16. Siyasî partilerin her konuda olduğu gibi lâiklik konusunda da gerek Anayasa’nın devlete yüklediği gerekse halkın dini hizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibi hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması doğaldır.
  17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi sonuç olacağına inanır. ( a.g.e. )

A – 2. Başsavcının Lâiklik Anlayışı Hukuken Kabul Edilemez

Sayın Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, lâiklik anlayışını ortaya koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararlarından bir takım alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.

İddianameye Doktrinden Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi

Sn. Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes’in ‘Teokrasi ve Lâiklik’ kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet göstermek istemiştir.

Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre; ‘Aslında lâiklik dini değil. hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır’ ‘Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır’ (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Lâiklik, Sh.25)

Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan’ın ‘Lâiklik ve Dini Taassup’ isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır; ‘Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini göz ardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar’ (Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, Sh.60)

Sn. Başsavcının dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır. Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir; ‘En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek lâikliğin anlamı da budur. İslam dininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktan başka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur.'(Sh.23)

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı lâiklik anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin hem Anayasanın bütünlüğü içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının lâiklik konusunda Anayasa ve lâikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:

Sayın Prof. Niyazi Berkes’in bu ifadelerinden kastı, yukarıda belirttiğimiz gibi lâiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, Devletin kendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin ve Anayasanın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça görülür ki, Devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.

İddianameye Anayasa Mahkemesi Kararlarından Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi

Sn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesinin iki kararından aldığı pasajlarla iddiasını te’yid etmek istemiştir.

Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı’ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysa aynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkemenin şu görüşlerine de yer verilmiştir: ‘Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir’ (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s) Anayasa Mahkemesinin 1971 yılındaki lâiklik anlayışında, 1982 Anayasasından sonra, özellikle Anayasanın 2. maddesinde bu ilke için öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.

Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-l.f’

Yüksek Mahkemenin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince: Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programına ‘Lâiklik ilkesini benimsemediğini’ açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.

Diğer taraftan, Sn. Başsavcının İddianamesinde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir: ‘Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye’deki lâiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgili ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin lâiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Lâikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğun lâiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda lâiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hıristiyan ve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin,, lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.

Görülüyor ki, Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış, Türkiye’deki lâikliğin nasıl bir lâiklik olduğu konusundaki paragrafı nedense ihmal etmiştir.

Oysa Sn. Başsavcının Partimizle ilgili İddianamesindeki ithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidir ki; İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan beri savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Lâikliği ortaya kovmaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında Türkiye’deki lâiklik anlayışıyla, Batıdaki lâiklik anlayışını mutabık hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcının; lâiklik, din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye’nin ulaştığı noktada, 1987’den önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.

Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki; Devlet lâiklik prensiplerini uygularken demokrasinin gereklerini ve insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlet halka hizmet için vardır.

Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiç bir inanç arasında, ayırım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder. Anayasanın başta 2. madde olmak üzere lâiklikle ilgili tüm maddeleri bu temel esası vurgulamaktadır.

Yine Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna esas teşkil eden Lozan Anlaşmasının ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve kamil manada tatbik edilmesini esas almıştır.

İşte Sayın Başsavcının yanılgısı, uluslararası hukuku, doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak ele almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.

Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; Sayın Başsavcının iddianamesine esas aldığı lâiklik görüşü Anayasa ve yasalarda belirtilen hukuki lâiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir, tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı olduğundan, kabule şayan değildir.

A – 3. Refah Partisinin Lâiklik Anlayışı Hukuka Uygundur
Refah Partisi, Anayasa’da belirtilen lâiklik ilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatıdır.

Nitekim, bu husus, Refah Partisi’nin tüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir

  1. Refah Partisi’nin Tüzük ve Programı;

Refah Partisi’nin Programında; ‘Bu program Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak… kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır. ‘ (Program, Başlangıç)

Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı lâikliğe aykırı sayar.’ (Program md.4) ‘Lâiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur’ deni1mektedir. (Program md.4)

Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programında, lâikliği devletin temel niteliği olarak almış, lâikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi geldiğini ortaya koymuştur.

  1. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar

Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek: Bölüm IV, No:l)

Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:

‘…Lâikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp ‘dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız’ diye dayatması, cahilane bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın istiyoruz… ‘

‘Lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmek demektir’

‘… Şimdi bir toplum düşünün. Bu toplamda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir’… Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı göstermeleridir. Lâikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek’ Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur’ 11 Mart 1997 tarihli grup konuşmasından,

‘…Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum’ Demokrasinin ve lâikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet ediyorum. Demokrasiye ve lâikliğe’

‘Bugün lâiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir o’ Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız gerekir. Neden’ Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Lâiklik ise, arabanda fren olması demektir. Araba başka, Fren başka yani Lâiklik, dinin karşıtı değil’

‘… Fikrinizi, ‘Dinimiz böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız’ diye kaba lafla softa eklinde, körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken lâikliğe aykırı davranmayacaksınız. Yani lâikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli… ‘ 25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:

‘. . Türkiye’mizin demokratik, lâik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı hürriyeti parlamenter sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz. ‘

‘… Çünkü Refah Partimiz, lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğin gerçek teminatıdır. Türkiye’mizin en büyük partisidir.’ 21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklama:

Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve lâik bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır. ‘9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:

‘Lâiklik, din hürriyetinin teminatıdır’ ( 18. 02 .1997 TBMM Grp.K.)

‘Lâiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Lâiklik bütün inançlara saygı göstermektir.’ (25.02.1997 TBMM Grp.K.)

‘Bakınız, lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Lâiklik demek kanunları TBMM yapar demektir.’ (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.)

‘Refah Partimiz lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğin gerçek teminatıdır.’ (21.05.1997 TBMM Grp. Kon.)

‘Türkiye’de gerçek demokrasinin teminatı Refah Partisi’dir. Gerçek lâikliğin teminatı Refah Partisi’dir. Lâiklik adı altında lâikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi’dir. (17.06.1997 TBMM Grp. Kon.)

‘Şayet lâiklik; inanç ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden ve inancından dolayı baskı yapılmaması ve devletin bu hususları teminat altına alması şeklinde anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil, samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından dolayı baskı yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır.’ (10 Ekim 1993, 4.B.Kongre Konuşması)

Dünya’nın hiçbir yerinde, lâiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat altında alınması demektir. (Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi)

‘Lâiklik demek herkesin inancına saygı demektir. Lâiklik demek, din düşmanlığı demek değildir. Halkın inancına saygı göstermek, hizmet etmek demektir.’ (26 Aralık 1995 Basın Toplantısı)

Tüm bu örnek konuşmalardan açıkça görüldüğü gibi, Refah Partisi’nin lâikliğe aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek lâikliğin ne olduğu anlatışmış, lâikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir.

  1. Refah Partisi Yerel Yönetim Hizmetlerinden Örnekler

Refah Partili Belediye Başkanlarının, göreve başlar başlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek olmuştur. Bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:2)

Refah Partili Belediye Başkanları, lâikliğin uygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanı Nusret Bayraktar, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat, belediye hudutları içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine destek verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım Aykan tarihi kilisede çan çalınma izni vermiştir.

Refah Partisi’nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmamıştır.

  1. 54. Hükümet icraatından
  2. Hükümet programının 4. sahifesinde,’Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zemininin teşkil edecektir. ‘

‘Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizin vazgeçilmez uınsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortaya koymuştur. ‘ ifadelerine yer verilmiştir.

Ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.

Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TV proğramındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.

  1. Refah Partisine Göre Lâiklik, Kanunların Yapılmasında Skolastik Düşüncenin Değil Ancak Bilim ve Aklın Esas Alınmasıdır.

Bu gerçeği Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sayısız açıklamaları içersinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde gösterilmeye yeterlidir.

  1. Refah Partisi İster Dini, İster Siyasî Kaynaklı Olsun Her Türlü Taassuba da Karşıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir.

Halbuki Refah Partisi, Türkiye’nin en büyük Siyasî partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.

Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974’lü yıllarda MSP yöneticileri olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları, bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla neticelenmesi, O gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

  1. Diğer Bütün Partiler gibi Refah Partisi’nin de Anayasal ve Yasal Devlet Görevleri Hakkında Görüşlerini Açıklaması Dini İstismar Olarak Yorumlanamaz.

Diğer partiler gibi Refah Partisi’nin de, program ve propagandalarında, gerek lâiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda Siyasî görüşlerini açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup bunların lâikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması mümkün değildir.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.l36); din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde ‘Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı ‘Devlet Memurları Kanunu’ çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğüne görev vermiştir.

Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her Siyasî parti yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, ‘neden bu konularda konuşuyorlar’ diye suçlaması ve bunu ‘dini istismar’ olarak tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.

Sonuç

Görülüyor ki Sayın Başsavcının bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa’daki tanımıyla lâiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.

Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası’nın gerek ‘Başlangıç’, kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de ‘değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ olarak tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin lâik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi’nin tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.

A – 4. Refah Partisi’nin Lâikliğe Aykırı Faaliyetlerin Odağı Olduğu İsnadı Varit Değildir

Sayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını ‘Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ iddiasıyla açmıştır.

Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir. Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.

  1. Refah Partisi’nin Başörtüsünü savunması,
  2. Refah Partisi’nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.

Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yaparak varit olmadığı ortaya konulacaktır.

  1. Refah Partisi’nin Kılık Kıyafet Yasasını Savunmasının Hukuka Aykırı Hiçbir Tarafı Yoktur.

Refah Partisi’nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusundaki Görüşleri Lâikliğe Aykırı Değildir.

Refah Partisi’nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.

Refah Partisi ‘Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir’ diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.

Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı elbette bu konuda Siyasî ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.

  1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.

Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, Siyasî parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.

  1. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi’nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuta aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.
  2. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasî Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondanda daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.
  3. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcının iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışı veya lâikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış, bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiçbir icraatlarında lâikliğe aykırı davranmamışlardır.

Dolayısıyla Refah Partisinin ne merkez karar organlarının ve ne de Hükümetinin böyle bir icraatı yoktur.

İddianamedeki Mülahazalar Yersiz ve Mesnetsizdir

Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisini itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mülahazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.

  1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle: ‘Genel başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nın tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır… ‘ demektedir.

Sayın Başsavcının bu paragraf içinde yer alan ‘Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek’ şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcının Refah Partisi’nin ‘Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek’ şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)

Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı kanunun 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.

  1. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem düzenlememiştir.

Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.

3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.

4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek lâikliğe aykırı sayılamaz. Zira bu eleştirileri yapmayan Siyasî parti yok gibidir.

Böyle olunca bütün Siyasî partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.l7.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların lâikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi’nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento’dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları)

Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün Siyasî partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, Refah Partisinin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.

Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki lâiklik anlayışı diğer ülkelerin lâiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.

Nitekim ülkemiz Paris Şartına, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın 90 ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.

Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve lâiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.

Bilhassa Yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu kuralları uygulamada insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış oldukları seviyenin de üstün çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığını bırakmak zorundayız.

  1. Refah Partisinin (İmam Hatip Okullarının, Orta Kısımlarının Kapatılmasına Dair) Milli Güvenlik Kurulu Kararına Karşı Çıkması İddiasının Lâiklik ve Lâikliğe Aykırılıkla Hiçbir Alakası Olmadığı gibi, Siyasî Parti Yasakları İçinde Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına Uymamak gibi Bir Yasak da Yoktur.

b -1. Sayın Başsavcının din eğitimi konusundaki ” görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar

Sayın Başsavcı, iddianamesinde; ‘Din eğitiminin lâik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin lâik devlet olamayacağını’ ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.

Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini ‘böyle lâik devlet olmaz’ diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkında itham; ‘İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO’ları açılmamasına’ dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP’nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların lâikliğe aykırı olması’ şeklinde ortaya konulmuştur.

Herşeyden evvel Sayın Başsavcının dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.

Yüksek malumları olduğu üzere, Siyasî partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;

  1. Anayasanın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
  2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.

Şüphe yok ki % 99’u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Sadece Türkiye’de değil, sayın Başsavcının tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.

Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/7.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.

Sayın Başsavcıya göre; ‘- ABD.de resmi okullarda dini öğretim yapılacaktır. -İsviçre Anayasası’nın 49. m. ne göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)–Almanya’da Federal Anayasaya göre. devletin din derslerini denetim hakkı vardır.-İngiltere’de ‘dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz ‘.

Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiçte Sayın Başsavcının ifade ettiği gibi değildir. 1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan ‘Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif’ isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir: ABD.de din eğitimini özellikle kilise teşkilatları üstlenmişlerdir. (sh.102) ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo)

Fransa’da, 1958’de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8) ‘Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemeyeceği’ hükmü esas alınmıştır… (sh.128)

Fransa’da özel okulların % 95’i Katolik Kilisesine bağlı olduğu için bu okullarda dini eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.l28)

Hollanda’da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2’dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh.128)

Belçika’da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya’da % 36.8’dir. (sh.128)

Skandinav ülkelerinde ise … ‘Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır’. (sh.128-129)

İngiltere’de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.l28)

Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128)

Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.l29)

Avusturya Anayasası’nın 2’nci maddesinde: ‘Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir. ‘ (sh.l32) denilmektedir.

  1. maddenin 4.ve S. fıkralarında ise; ‘Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür. ‘(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4)

Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre; ‘Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra ‘Kültür Devleti’ tabiri de kullanılmaya başlanmıştır’. (sh.136)

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı; ‘Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız’ görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekleri Sayın Başsavcının iddiasının tam tersine ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin özel şartlarında Batının örnek alınması da isabetli bir tutum değildir.

b – 2.Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar

  1. Doktrinde Din Eğitimi

‘Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de …. halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır.’ (BAŞGİL, sh. 134)

‘…..bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için her şeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır…memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür.’ (BAŞGİL, sh.135)

‘Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir.’ (AKSOY, M.:Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye’de İnsan Hakları Semineri 9-11 Aralık 1968, Ankara, 1970, 5h.133)

‘Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir’ (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasasında ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Lâiklik’ Sh.131 )

‘Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır’ (BAŞGİL,SH.ll3) Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır’ (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131)

‘Türk Milletinin ahlaki değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri’ gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlak dışında milletimizin herhangi bir ahlak referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler’ (Türköne, M.: Siyasî Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322)

‘Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır.’ (TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD’ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538).

Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk’ün de 31 Ocak 1923’de İzmir’de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır: ‘……Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur…dinimizin felsefi gerçekleri inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilgilerin de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız….’ (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)

  1. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 26. maddesine göre; ‘Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.’

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954’de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2’inci maddesinde ele alınmıştır.

Protokolün 2. maddesinde aynen; ‘Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir’ denilmiştir.

‘Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekilde belirli bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir’.

‘Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır’. (Dr. Ş.Ünal,a.g.e 5h.273)

  1. 1982 Anayasasına Göre Dini Eğitim:

Anayasa’nın 5. maddesinde ‘…. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir: ‘Devlet,…. ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. .. Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin görevleridir’ ( 1982 Any., mad.5 Gerekçesi)

‘Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz’ (1982 Any.,mad.42, fıkra 3)

‘Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır’ (1982 Any., mad.24, fıkra 4).

Buna göre; ‘din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır’ (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi).

  1. Kanunlara göre dini eğitim

743 Sayılı Türk Medeni Kanununa göre;

‘Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir'(MK.m.266lI)

‘Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir.’ (MK. m.266/2)

1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na Göre; ‘Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine ve Anayasa’da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren;ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik,lâik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.’ (mad.2).

  1. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okullarının Yeri

Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.

Türkiye’de de, Cumhuriyetin ilk yıllarında, inkılâplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanununun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.

Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.

İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.

Bugünkü sistemde İmam-Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liselerinin orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur’an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça’dır.

İmam Hatip Okullarının lise sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liselerinin programlarının %60’ını oluşturur. %40’ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.

İmam Hatip Liselerindeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.

  1. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcının dini eğitim ve İHO.ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcının gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.

Zira, Sayın Başsavcının bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.

  1. Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.
  2. Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi lâik devlet ilkesine aykırıdır.

Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.

Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi lâik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okullarına öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.

Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, din eğitim ve öğretim, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.

  1. Refah Partisi’nin dini eğitim konusundaki görüşleri

Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa’da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.

Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlak eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkanının sağlanmasıdır: Dinin Siyasî rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir.

Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, sayın Başsavcının iddia ettiği gibi, lâiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis Anayasada tanımlandığı şekliyle lâikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.

  1. Dini eğitim konusunda RP’nin suçlanması hukuken mümkün değildir. Çünkü;
  2. Türkiye’de din eğitimi RP’nin tüzüğüne göre değil devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
  3. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil devletin okullarında yapılmaktadır.
  4. Türk Eğitim Sisteminde din eğitimini başlatan ve yürüten Refah Partisi değildir.
  5. İmam Hatip Okullarını açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.

Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcıya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi’nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.

  1. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasî Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır.

Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası’nda (m.lll) yer almış, 1982 Anayasası’nda bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur. (m.118)

Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa’da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.

Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul’a katılan Başbakan ve bakanlar hükümeti, ne de Genel Kurmay Başkanı ve komutanlar Ordu’yu temsil eder.

Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti’ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki Görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirir. (An.118/3)

Bu görüşler, Bakanlar Kurulu’nda öncelikle dikkate alınır. (118/3)

‘Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM’ye karşı bakanlar kurulu sorumludur'(An.117) Bakanlar Kurulu’nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen :: görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.

Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM’nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.

Kaldı ki bu ‘görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar’ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanununda belirtildiği gibi sadece Bakanlar Kurulu’dur. Siyasî Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlar ve fakat Devletin milli güvenlik siyasetine tealluku bakımından birer Siyasî parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.

Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcının, ‘MGK kararlarına ve takip hakkına’ Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;

Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okullarıyla ilgili görüş teknik mahiyette olup, lâiklikle bir ilgisi yoktur, ki karşı gelmekle lâikliğe aykırılığın ilgisi olsun.

Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Kanunu’nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasî Partiler Türk Ceza Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu’nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararlarına karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir. ‘Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz’ (An. mad.38)

Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir. Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.l7-18); Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okullarının kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi’ni, lâikliğe aykırı davranmakla suçluyor; Diğer taraftan MGK Kararlarının İmam Hatip Okullarının kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia etmektedir.

Bu durumda Sayın Başsavcıya göre; MGK, İmam Hatip Okullarını kapatmak istemediği halde lâikliğe uygun davranmış oluyor; Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için lâikliği ihlal etmiş sayılıyor.

Bu açık bir çelişkidir. Bu bir çifte standarttır.

Bu Sn. Başsavcının İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.

Bu gerçek, Sn. Başsavcının Refah Partisi’ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.

  1. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Lâiklikle Bir İlişkisi Yoktur.

Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesinin imkansızlığı ortaya konulmuştur. (EK: Bölüm IV, No:S)

RP 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP.li Milletvekillerinin TBMM.de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme alınacağı günü beklemektedir. (EK: Bölüm IV, No:6)

Sonuç

Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki; Refah Partisi’nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla, Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi, bu iki konunun da lâiklikle bir ilgisi yoktur.

Refah Partisi’nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.

Kaldı ki hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.

B- İkinci Kısım:. Parti Üyelerine Ait İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

B -1. Davaya Mesned Yapılmak İstenilen İddiaların Tahlili

Delil Kavramı İle İlgili Genel Bir Tahlil

Türk hukuk sistemindeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :

‘Nizaa sebep olan îlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği ispat vasıtasıdır.. ‘ (Türk Hukuk Lügatı Say. 66)

‘Delil’ veya ‘sübut vasıtaları’ her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin: ‘Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder’ hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.

Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş; ‘delilin varlığı’ nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli görmediği için, CMUK’nun 163. Maddesinde ifadesini bulan: ‘Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasını açar.. ‘ hükmünü derpiş etmiştir.

Kanun koyucu, kamu davası açılmasını, ‘yeterli delil’ şartına bağlamıştır. Buradaki ‘yeterli’ lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.

Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de: ‘Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir’ hükmü yer almıştır.

‘Hazırlık tahkikatı’ ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, ‘parti kapatma davaları’nda Cumhuriyet Başsavcısına ‘sorgu hakimi’ sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK’nundan ‘Sorgu Hakimliği’ ve ‘İlk Tahkikat’ müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 sayılı özel kanunun 98. maddesinde ‘sorgu hakimliği’ bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK’nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir: ‘Cumhuriyet savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir. ‘ bu hükme göre de, deliller sırf ‘kamu davası’ nı açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK’nun 254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.

Kaldı ki, ‘Yeterli delil’ den maksat, ‘hükme yeterli delil’ olmasaydı; CMUK’nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan: ‘Cumhuriyet savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır. ‘ hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcının sadece aleyhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de ‘adalet ekonomisi’ne ters düşerdi. Sun’i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır, ‘geciken adalet’ şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler ‘ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza, tehdidi’ altında tutulmuş olurdu.

Nitekim bütün dünyada kabul gören Anabiritanica Ansiklopedisi ‘yeterli delil’ hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.

‘Kamu davasını açmaya yeterli delil’ den, ‘hükme yeterli delil’ anlamı çıkarılmazsa, ‘sanığın lehine olan ‘ delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz’

‘yeterli delilden murat, hükme yeterli delil’ olmalıdır.

Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır:

‘Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa’sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.

Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.. ‘ (Anabiritanica C.7. sa. 84)

Ayrıca: ‘Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir: 1- Delil akılcı ve gerçekçi olmalıdır. 2- Delil amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır. 3- Delil hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır. 4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.. ‘ (Anabiritanica C.7. Say. 85)

Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan’ın da dediği gibi: ‘Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır… ‘ (CMUK cilt. 2 Say. 335)

Yine sayın Çağlayan’ın, Baha Kantar’a atfen ifade ettiğine göre: ‘Sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin ‘Suçluluğu kesin surette isbat edici’ kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, Şübhe Sanığın Lehinedir (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek Beraat hükmü tesisi icap eder. ‘ (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542)

‘Yeterli delil’ gereğinden dolayıdır ki; bugünkü sayın Başsavcıdan önce görevde bulunan sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkan olmadığını her defasında belirtmiş; ‘Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir’ demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7) Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.

Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; En azından bu tarihe kadar, ‘soyut, yeterli, elverişli delil’ yoktur.

Bu iddianamede, davaya mesnet ‘delil’ diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu da esasen sayın Başsavcı tarafından te’yid edilmektedir.

Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkanının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar te’yid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:B)

Her iki sayın Başsavcının da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada ‘delil’ diye ileri sürülen hususların ‘isbata yeterli delil’ olmadıklarını açıkça gösterir.

Sayın Başsavcı’nın iddiasına göre: Refah Partisi ‘Suç odağı’ haline gelmiştir. Halbuki bir partinin ‘Suç odağı’ haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür.

Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgilinin ‘ihraç talebi’nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir.

Bir önceki sayın Başsavcının, ‘somut, yeterli, davaya elverişli delil yok..’ dediği tarihler için, bu sayın Başsavcının ‘delil var’ faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.

Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcının iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında ‘delil’ diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle ayrı-ayrı inceleyebiliriz.

B – 2. Partinin Bir Üyesi Olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan Hakkındaki İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

  1. Sayın Başsavcının Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Diğer Bazı Parti Üyelerini, Üniversiteli Kız Talebelerin Kılık ve Kıyafetleri Hakkında, Yaptıklarını İleri Sürdüğü Konuşmalardan Dolayı, İsnada Hedef Yapması, Hukuken Geçersizdir.

(1) Bu husus bütün yönleriyle yukardaki (Bölüm Iv, Kısım A-4.a) bölümünde pekçok delillerin yapılan ispatlarla açıklanmıştır.

(2) Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın bu konuda açıkladığı görüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve fikirlerin Meclis dışında tekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölüm de belirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk güvencesi altındadır. Ek: Bölüm IV, No:l2’de Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar ki meclis çalışmaları esnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal olmak üzere sadece 5 adet konuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim olunmuştur. Bu dosyadanda açıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan’ın meclis dışında yaptığı konuşmalar meclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından ibarettir.

Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda yasalara aykırı hiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasanın 83/1 maddesinin milletvekillerine getirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi bir davaya mesned yapılmaları da mümkün değildir.

  1. Necmettin Erbakan’ın Özel Hukukta ‘Akit Serbestliği Hakkının Savunulması’na Dair Görüş Serdetmiş Olmasının da Herhangi Bir Davaya Mesned Yapılması Mümkün Değildir.

Sayın Başsavcısı, iddianamesinin 9. sayfasında: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın; TBMM Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen ‘Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı’nda konuşma yaptığını; ‘ ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı.’ dediğini ifade ederek, lâikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.

Bu iddia varid değildir. Hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Şöyleki:

Önce bir defa bahse konu toplantı, TBMM Sayın Başkanının daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir toplantı olup:

(1) Bu çalışma bir meclis çalışmasıdır.

Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkça belirtildiği gibi, Anayasanın 83. Maddesinin ‘Sorumsuzluk güvencesi’ altındadır; herhangi bir davaya mesned yapılması mümkün değildir.

(2) Bu Meclis çalışmalarında; Parti liderleri yeni Anayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini açıklama görevlerini yapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman-zaman te’yid ederek karşılıklı yararlanmışlardır.

Nitekim bu toplantının tutanaklarından da görüldüğü gibi Sayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.

‘Meclisteki değerli çalışma arkadaşlarımızla birlikte, çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık için sizi ve değerli arkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim’

‘Sayın Erbakan gerçekten yararlanarak dinlediğim konuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini söylediler. ‘

‘Sayın Erbakan’ın ve partisinin seçim sistemiyle ilgili önerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından, demokrasi açısından en az… ‘

(3) Konuşma bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın ‘özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması’ olduğu açıkça görülmektedir.

Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9) deki toplantı zaptının 11. sayfasında; ‘Biz Gerek Türkiye’de Gerekse Çağdaş Dünyada, Ülkelerin Huzur İçinde Olması İçin ‘ Benim İnandığım Şekilde Sen Yaşayacaksın’ Tahakkümünün Ortadan Kalkmasını İstiyoruz. Çok Hukuklu Bir Sistem Olmalı, Vatandaş Genel Prensiplerin İçerisinde Kendi İstediği Hukuku Kendisi Seçmeli’ cümlesi yer almaktadır.

Burada ki ‘Genel Prensiplerin İçerisinde’ şartı, Anayasa, yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki ‘Akit Serbestliği’ olduğu açıkça görülmektedir.

Pek çok yerde yapılan açıklamalarda da bunun böyle olduğu belirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten maksat: Kamu hukukunda değil, kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUK ve 2657 sayılı Milletlerarası özel hukuk hakkında kanun’da yer alan tercihe bağlı ‘akit yapma’ ve ‘Mahkeme ve Hakem seçme’ hakkının, çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceye kavuşturulması’ dır.

(4) Yine açıklanan görüşteki ‘serbesti’ ve ‘tercih’ hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31., ve 43. maddelerinin te’yidinden ibarettir.

Yine bu açıklamalar; MK’nun 170 ve 475, BK’nun 19, TTK’nun 8, HUMK 516 ve 536 maddelerinin te’yidinden ibarettir.

(5) Açıklanan fikirler Türkiye’nin de taraf olduğu BM. İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris Şartlarında temel insan hakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve tercih haklarının te’yidinden ibarettir.

(6) Netice itibariyle açıklanan fikir insanların özel hayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar ve yasaların insanlara tanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye bağlanarak kullanılmasından ibarettir.

(7) Böyle bir düşünce açıklamasının ‘Lâiklik’e aykırı sayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu açıklama ‘Lâiklik’in gereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı kuralları yerine temel esaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde herkese tercih hakkı tanıyan bir görüş savunulmuştur.

(8) Yine konuşmanın bütününde baştan-sona kadar ‘Lâiklik’in savunulması yapılmıştır: ‘Lâiklikten bütün dünya üç şey istiyor: Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın; herkes inancında hür olsun. Biz burdada ‘her türlü baskıyı önleyen bir devlet’ diyerek, kimsenin kimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik ve devletin kendisi tahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak, hizmeti esas alacak, ve devlet insan haklarına dayanacak. (…) Demokratik olacak, (…) Bu ne demek’ Kanunların yapılışında halkın isteğini olacak, yani SKOLASTİK bir zihniyetle ‘dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle yapılmalıdır’ diye bir zorlamayı da uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı’

‘Uzlaşamayacağımız hiçbir şey yoktur; yeterki herkes fikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin hakem olduğunu dikkate alalım.. ‘ (Ek: Bölüm IV, No:lO, Toplantı Tut. Say. 21)

Tutanaktaki bu ifadelerden açıkça görüldüğü gibi konuşmada ana esas lâikliğin savunulmasıdır.

Kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.

Bu açık gerçekler ortada iken böyle bir konuşmayı lâikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette imkan yoktur.

(9) Kaldıki Anayasa’nın 25. maddesine göre: ‘Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.. ‘ (Any. Md. 25/2)

(10) Mezkur görüşlerin açıklanması Uluslararası anlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar te’yid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasından ibarettir. (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B)

(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3′ bölümü münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan’ın bütün beyanları ‘Lâiklik’in savunulması istikametindedir. (EK: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını, anafikirden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir; Hukuki geçerliliği yoktur.

(12) Bir Meclis çalışmasında, sorulduğu zaman düşünce açıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. ‘Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Millet’e Ait…’ olmasının doğal sonucu milletvekillerinin, bahusus Meclis çalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele tabi olmadan açıklayabilmeleridir.

(13) Yukarıda bir bir serdedilen pek çok gerekçenin hepsi bir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcının kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesi mümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması 23.3.1993 tarihinde cereyan etmiş olup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok öncedir. 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa’da Siyasî partilerin ‘odak’ olma sebebiyle kapatılmaları söz konusu olmamıştır.

Sonuç:

Yukardaki Necmettin Erbakan’ın Özel hukukta ‘akit serbestliği’ ile ilgili olarak bir meclis çalışmasında görüşlerini açıklamış olması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz. Çünkü; bu görüşler bir meclis çalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasanın 83. maddesine göre ‘sorumsuzluk güvencesi’ altındadır.

Herhangi bir eylemle ilişkisi yoktur, görüş açıklamaktan ibarettir.

Açıklanan görüşler uluslararası anlaşmalar, Anayasa ve yasalara uygundur, ‘Lâikliğe aykırılık’ la hiç bir ilgisi yoktur; tam tersine bu çalışma ile ‘lâiklik’ savunulmuştur.

Bu görüşlerin açıklanması, bir Siyasî partinin Genel Başkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.

Siyasî Partiler ve onların temsilcileri, Anayasal teminat altında bulunan yasal ve denetsel görevlerini serbestlik içinde yapamazlarsa ‘Demokratik Parlamenter Sistem’ işlevini nasıl yerine getirecektir.

Görüldüğü gibi bu iddia da diğerleri gibi mesnedden yoksundur, hükme medar olamaz.

c – Necmettin Erbakan’ın Grup Konuşmasında ‘Geçiş Döneminin Huzurlu Olmasını’ İsteyen Konuşmasıyla İlgili Olarak, Sayın Başsavcının İleri Sürdüğü Mütalaalar Yersizdir.

İddianamenin 9. sayfasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’a bazı sözler izafe edilmiş ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmak istenmiştir.

Sayın Başsavcı, Meclis grubunda yapılan konuşmanın aslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan, tesbit etmeden ve ne saikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini tahayyül ettiği bir takım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve gayesiyle ilgisi olmayacak şekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş bir hata yapmıştır. Halbuki:

(1) Sözü edilen konuşma TBMM Grup toplantısında yapılmış bir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları kapsamında yapılmış bir konuşmadır. Anayasa’nın 83. maddesinin milletvekilleri için sorumsuzluk güvencesine ait açık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde, herhangi bir suçlamaya mesned yapılamaz. (Bölüm V)

(2) Herhangi bir suçlamaya mesnet yapılmak maksadıyla değil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması maksadıyla bir konuşmanın değerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum olduğu üzere, müstekar hale gelmiş Yargıtay içtihatlarına ve bilimsel görüşlere göre konuşmanın aslının tam olarak ele alınması bütünü içinde değerlendirilmesi, hangi sebep, saik ve maksatla gerçekte ne söylenmek istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için de konuşmacıya neyi, niçin söylediğinin sorulması gerekir.

(3) Bu konuşma, bilindiği gibi bir kısım basın tarafından tamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş, bir-iki kelime ortaya atılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış ve üzerinde birçok polemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih, tekzip ve açıklamalara rağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir.

Hal böyle olduğundan dolayı bu konuşmanın aslının ne maksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki hukuk kurallarına titizlikle riayetin büyük önemi vardır.

(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde ‘sebep ve saik’ gözardı edilemez; zira hukukta ‘saik’ çok önemlidir. Gerçek Nedir:

(5) Meclis grup toplantısının yapıldığı 13 Nisan 1994 tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimlerden iki hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.

27 Mart 1994 günü genel yerel seçimler yapılmış; Refah Partisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere tüm ülkede milletimizin beklediği demokratik başarıyı göstermiştir.

Diğer taraftan, hemen bu seçimlerin arkasından henüz icraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım çevrelerce Refah Partisi’ne, Refah Parti’lilere tahkir ve açık tehdit eylemleri başlatılmıştır.

Bu meyanda bir takım kuruluşlar tarafından her yere görülmemiş yoğunlukta ‘tahrik’ ve ‘tahrike teşvik’ mahiyetinde eşine rastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere, bu çevrelerce yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.

Bu kampanyanın nasıl bir kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV, No:11) de takdim olunan dosyadaki faxlar açık açık bir şekilde göstermeye yeterlidir. Bu faxların nerelerden nerelere gönderildiği de ayrıca dikkat çekicidir.

Hemen belirtelim ki o tarihlerde Refah Partisi tarafından bu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulmuştur. ( E k : Bölüm IV, No:l2)

Bu faxlardan açıkça görüldüğü gibi, ‘Kan’ dan bahseden Refah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir. Nitekim faxlarda şu cümleler yer almıştır. ‘Ankara Melih Gökçek’e Mezar olacak… Gerekirse Kanımızın son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız…’ Ayrıca yapılan kanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan, tehdit, tahkir sözleri kullanılmıştır. ‘Ankara Melih’e Mezar olacak…’ gibi ciddi tehditler yapılmıştır.

Bu olaylar sebebiyle Refah Partisi Genel Başkanı bir yandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerinin son bulması diğer yandan RP’li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet yapabilmeleri için bahse konu grup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu bir tahlile tabi tutmuş, bu yapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan bir fayda gelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş; kanlı tehditleri bırakın; RP’nin genel yönetimde de iktidara gelip ‘Adil Bir Düzen’i kuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur, barış ve kardeşlik içinde geçirelim’ mealinde bir konuşma yapmıştır.

Asıl maksadı ve gayesi açık olan bu konuşma ne yazık ki bir kısım basın tarafından art maksatlı olarak yapılan değiştirmeler ve yorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.

Bununla beraber, bir kısım medyanın yaptığı bütün bu tahrifata rağmen, değiştirilmiş, metinlerden bile, dikkatle incelendiği zaman asıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma aslının yapılan yorumlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Mesela: Bu konuşmayı A.A- 13.04.1994 günlü bülteninde, aşağıda olduğu gibi vermiştir.

‘(A.A) 27 Mart’ta halk yanıldı diyorsunuz, o zaman buyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim istemiyor) diyorsunuz, o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım. Halk Adil Düzeni, istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.

Bir kaç tane hükümet tarafından beslenen holding dışında herkes bizimle birliktedir.

Bütün halkımız bizimle beraber Adil Düzen, lider ülke istiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı’ Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak’ Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama, bunların terörizmi karşısında herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum.

Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Türkiye Refah Partisi Adil Düzen’e bu kesin şart. Geçiş Dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak’ 60 milyon buna karar verecek. Biz diyoruz ki bu geçişi tatlı yapalım, bu geçişi barış içinde, bu geçişi yumuşak yapalım. zihniyet olarak biz barışçıyız; bunlar gibi terörist değiliz. Biz huzurcuyuz, bizim yolumuz kardeşliktir’ (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu Ajansı Bülteni 13.4.1994)

Bu değiştirilmiş metin dahi dikkatle incelendiği zaman ne görülüyor:

5.1. Metin içerisinde ‘Geçiş Dönemi’ kelimeleri yer aldığı halde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş, ‘Gelme Biçimi’ olarak ifade edilmiştir. Bu değişiklik ‘temel kastı’ tamamen değiştirmektedir. Şöyle ki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde iktidara geldi. Bir süre sonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde de iktidara gelecek, millet saadet bulacaktır; Millet’in saadet bulması için bu gereklidir.

Yerel Yönetimde iktidara geldikten sonra, genel yönetimde de iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir. Bu süre bir kaç yıl olabilir. Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminin huzur, barış ve kardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz. Milletin de böyle istediğinden eminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk çıkaranların bu faaliyetlerine devam etmeleri suretiyle baştan sona kadar huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu ve benzer tahriklerden vazgeçilmelidir. Refah Partisi’nin insiyatifi dışında geçecek olan bu birkaç yıllık süre, Millet’in bütününün şuurlu ve uyanık davranışlarıyla bir barış süreci olarak geçmelidir.

Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın asıl kast belirten bu bir iki yıllık ‘Geçiş Dönemi’ kelimeleri yerine, Refah Partisi’nin iktidara ‘geliş biçimi’ diye değiştirilirse, bütün kasıt tersine çevrilmiş olur. Zira konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara nasıl geleceği değildir; Çünkü o belli … değiştirilmiş metinde dahi tekrar tekrar görüldüğü gibi RP’nin iktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle olacaktır.

Konuşmacının kastı: Refah Partisi’nin iktidara gelişinin huzurlu olup olmayıcağı değil, bu bir kaç yıllık ‘geçiş dönemi’nin huzursuzluk çıkartanlar yüzünden huzurlu geçip geçmiyeceğidir.

5.2. Bu değiştirilmiş metinden dahi konuşmacının kastının: ‘Buyurun halka gidelim.. halk ne diyor… halk adil düzeni istiyor… Hemen seçime gidelim…’ kelimelerinden de açıkça görüldüğü gibi, iktidara gelmenin tek yolunun ‘seçim’olduğudur.

5.3. Refah Partisi’nin ‘adil bir düzen’ istediği herkesin bildiği bir gerçektir. Adil düzenden ne kastedildiği de sayılamıyacak kadar çok meclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla açıklanmıştır ve her defasında belirtilmiştir ki RP’nin istediği düzen Anayasa’da istenen düzenin gerçek manada tatbikidir.

Esasen: Anayasanın 2. maddesinde ‘… milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde…. ‘ hükmüne; 18. maddesinde ‘Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır’ hükmüne; 55. maddesinde ‘.. işe uygun adaletli bir ücret… ‘ hükmüne; 73. maddesinde de ‘vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı… ‘ hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümlerden ve Anayasanın:’Türkiye Cumhuriyeti Adalet An1ayışı içinde’… demokratik, lâik sosyal bir hukuk devletidir. Anayasanın Amir hükmünden de görüldüğü gibi demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, devletin düzeni adalet anlayışı içinde yürüyen bir düzendir. Yani ‘adil bir düzen’dir. Sayılamayacak kadar çok defa belirtilmiştir ki Refah Partisi’nin belirttiği ‘adil düzen’ işte bu anayasal düzendir.

Sonuç olarak: Bu gerçeklerin ışığı altında, sayın Başsavcının ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde görülen nedir’:

(1) Sayın Başsavcı yapılan konuşmanın aslını ve tamamını dikkate almadan, saikini, kastını inceleyip tesbit etmeden, yanlış kabullere dayanarak ve yanlış yorumlar yaparak, haksız isnadda bulunmuştur.

(2) Yukarda yapılan açıklamalar karşısında ortada lâikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.

(3) Sözü edilen konuşma meclis çalışmaları kapsamındadır. Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi 83. maddenin açık hükmüyle ‘sorumsuzluk’ güvencesi altındadır. Bu sebepten hiçbir ithama mesned yapılamaz.

(4) Ve yine adı geçen Meclis çalışmasının tarihinden de belli olduğu gibi ( 13 Nisan 1994) bu konuşma Anayasada, 1995 yılında yapılan değişiklikten önce yapılmıştır. Sayın Başsavcının iddianamedeki kabullerine göre, hangi yönden bakılırsa bakılsın ‘odak olma’ faaliyetine delil olamaz.

(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3) bölüm münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan’ın bütün beyanları lâikliğin savunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa’nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği yoktur.

(6) Yine RP’nin, iktidara seçimle ve demokratik yolla geleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır. Sadece bir misal olarak; İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük kongrede alenen ve açıkça ifade olunmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:l4)

Yukardaki izahlardan açık bir şekilde görülüyor ki: Necmettin Erbakan meclis grup konuşmasında ‘geçiş dönemi’nin huzurlu olmasını isteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının ileri sürdüğü mütalaalar yersizdir.

  1. Sayın Başsavcının, Basındaki Bir Kısım Gerçekdışı Maksatlı Yazıları Delil Telakki Etmesi Hukuki Değildir.

İddianamenin yine 9. ve 10. Sayfalarında yer alan, ‘Sivas – Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları’ diye takdim edilen iddiaya gelince:

(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Böyle bir konuşma kesinlikle yapılmamıştır.

(2). Sayın Başsavcının, bir gazetenin asılsız bir haberine dayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanının MGK toplantısında Gazeteler okuduğuna ve bu gazeteler karşısında Başbakan Necmettin Erbakan’ın sessiz kalmak suretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına dair iddiasının hem gerçekle bir ilgisi yoktur ve hemde bu iddia hukuken geçersizdir.

(3). Çünkü MGK toplantıları gizlidir. Bu toplantılar hakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi, toplantılar hakkında yayın yapmakta yasaktır. Kaldıki kanuna aykırı biçimde elde edilen deliller hükme dayanak yapılamaz.

(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası ile ‘aval’ın deyişiyle ‘sükut ikrardan gelir’ demek istiyorsa, bu kabulün de hiçbir hukuki dayanağı ve değeri yoktur.

(5). Kaldı ki bu kabil bu gerçek dışı asılsız iddialar nerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve muttali olunan iftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.

(6). Husumet-i sabit kimselerin beyanları delil olamaz.

Nitekim Siyasî husumetle bu yayınları yaparak saldırıda bulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri tarafından hukuk yollarına gerekli başvurular yapılmıştır.

Bu cümleden olarak bu konu ile ilgili olmak üzere haklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu müdür T. Kutsi Makal, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesinin 18.5.1995 tarih ve 1994-645-1995/391 sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir. (Ek: Bölüm IV, No:l5) Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı ilamla Yargıtayca onanmıştır. (Ek: Bölüm IV, No:l6) Ayrıca, adı geçenler, Ankara 2. As.ceza Mahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-995/000215 sayılı kararıyla hapis ve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir.(Ek: Bölüm IV, No:l7) Ve yine Adı geçenler, Refah Partisi’ne hakaretten dolayı Ankara 2. As.Ceza Mahkemesinin 27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 sayılı kararıyla da hapis ve ağır para cezasına mahkum olmuşlardır.(Ek: Bölüm IV, No:l8)

(7). Böylece, bu mahkumiyet kararlarıyla sözü geçen yayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların husumetten ileri gelen bühtan ve iftiralardan ibaret olduğu ‘kesin hükümle’ ile sabit olmuştur.

(8). Sayın Başsavcı 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği görevini ve CMUK’un 153/2. maddesinin yükümlü kıldığı ‘Lehteki delilleri’ de toplama vecibesini yerine getirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız yerine getirmiş olsaydı, parti kapatma gibi ciddi ve önemli bir davada böyle asılsız ve aksi sabit olmuş bir konuyu delil olarak ileri sürmezdi.

Sonuç: Yukarıda yapılan açıklamalardan da kesin olarak görüldüğü gibi; Husumete dayanan bir basın haberindeki, asılsızlığı mahkeme kararıyla ‘kesin hüküm’ haline gelmiş bir yazının delil olarak ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir.

e – Sayın Başsavcının, Başbakanlık Konutunda Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakültesi Mensuplarına Verilen İftar Yemeğini Lâikliğe Aykırı Bir Davranış Olarak Nitelendirmesi Hukuken İsabetli Değildir.

Sayın Başsavcı iddianamenin 10. sayfasında dercettiği sözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu bir iftar yemeğini lâikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için, bu iftara Diyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının ‘Devrim yasalarını ihlal eden’ ve güya ‘Lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderleri’ olduklarını ileri sürmüştür.

Bir kısım medyanın maksatlı olarak yaptıkları yayınların etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir. Çünkü;

(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.

(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM’nin görevidir.

(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varid olmadığına karar vererek gensoru önergesini reddetmiştir. ( E k : Bölüm IV, No:l9, Gensoru önergesi)

(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık konutunda verilen bu iftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli kesimlerine, bu meyanda üniversite mensupları, yargı organları mensupları, medya mensupları, yazarlar, sanayici, iş adamları, işçi kuruluşları temsilcileri … vs.ye verilen 20’den fazla iftar davetlerinden birisidir.

(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz.

(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık halkla ilişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder.

(7) Türkiye’mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı ‘Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun’ la birlikte, yani 1925’ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet yasaklanmıştır.

(8) Fiili ve hukuki durum bu kadar açık iken, Sayın Başsavcının ‘Tarikat liderlerinden’ de söz etmesini; hele böyle bir mevhumeyi ‘davaya delil’ diye ikame etmesini adalet ilkesi ve hukuk mantığı ile bağdaştırmak imkansızdır.

Hukukun genel kurallarına göre; ‘Tevehhüme itibar yoktur’

(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır.

Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesinden dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesinin profösörleri katılmışlardır.

Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiç bir ilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle Sayın M. Nuri Yılmaz ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın M. Sait Yazıcıoğlu birer konuşma yapmışlardır.

Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. M. Sait Yazıcıoğlu’nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlelerin önemi büyüktür. ‘Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan’da beklerdik, ancak şimdi nasiboldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla, seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini ifade etmek isterim’ demiştir.

(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz emsalleriyle doludur.

(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların Milli Bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.

Nitekim Türkiye Gazetesi’nin Ek’te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir. ‘ABD’li milletvekili ve senatörler, İslam toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. kongre binasındaki davete askerler de katıldı. ‘ (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye gazetesi 8.2.1997)

Sonuç Olarak: Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi: Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla lâikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır.

Netice Olarak Necmettin Erbakan Hakkında, İddianamede İleri Sürülen İsnadların Hukuki Değeri Yoktur.

Genel Başkan Necmettin Erbakan hakkında iddianamede beş tane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı-ayrı açıklandığı gibi bu isnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çok sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya yeterlidir.

Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadın mahiyetti nedir’ Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez; Çünkü;

(1) Üniversitelerle ilgili kılık kıyafet kanunun savunulması. Yani 2547 sayılı kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.

(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta ‘akit serbestliği’ hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmiş olması.

(3) Grup konuşmasında ‘geçiş dönemi’nin huzurlu olmasını istenmesi.

Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya da bu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa’nın 83. maddesi gereğince ‘sorumsuzluk’ güvencesi altındadır; Hiçbir davaya konu yapılamazlar.

Bu konuşmaların içerisinde ne lâikliğe nede yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.

Bu konuşmalar, Anayasanın ve altına imza koyduğumuz uluslararası anlaşmaların en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşünce hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.

(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı, husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, Necmettin Erbakan’la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmış olan bir yazı.

(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak verilen ve TBMM’nce denetlenip lâiklikle ilgili olmadığı karar altına alınan bir iftar yemeği.

Görülüyor ki: Necmettin Erbakan ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki ‘lâikliği ihlal’ isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.

B – 3. Partinin Diğer Bazı Üyelerine Yapılan İsnatlarda Hukuki Dayanaktan Yoksundur.

a- Şevki Yılmaz;

İddianamenin 11. ve 12. sahifelerinde Rize milletvekili Şevki Yılmaz’a üç konuşmasında lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmektedir.

a-l. Hac’da yaptığı iddia edilen bir konuşma,

a-2. İstanbul’da hanımlara hitaben yapıldığı iddia edilen konuşma,

a-3. Yapıldığı iddia edilen diğer bir konuşma.

Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,

( 1 ) Şevki Yılmaz’ın (a-1 ve a-2) bölümünde bahsedilen konuşmaları yaptığı ileri sürülen tarihte Refah Partisi ile herhangi bir organik bağı mevcut değildi. Bir başka ifadeyle bu tarihlerde, adı geçen kişi Refah Partisinin üyesi değildi.

Çünkü, Şevki Yılmaz 27 Mart 1994’de Rize Belediye Başkanı seçilerek Refah Partisi üyesi olmuştur.

a-3 olarak ileri sürülen konuşmanın ise nerede, ne zaman ve ne münasebetle yapıldığı belli değildir. Delil olma niteliği yoktur.

(2) Adı geçenin yaptığı iddia edilen konuşmalara ilişkin delil olarak video bantlar sunulmuştur.

Böyle bir konuşma yapılmış mı’ Şayet yapılmışsa, nerede, ne zaman, hangi tarihte yapılmış’ Bu video bantlar, nereden alınmış, hangi yolla elde edilmiş’ Video bantlar sağlam mı’ üzerlerinde oynama, montaj var mı’ Konuşmalar hakikaten adı geçene mi ait’ Bununla alakalı olarak ne bir belge, ne bir tutanak ne de tanık ifadesi yoktur. Şevki Yılmaz’a böyle bir konuşma yapıp yapmadığı sorulmamıştır.

Bu açıdan bunların hukuki anlamda delil olma niteliği yoktur. Nitekim bantların yan delillerce doğrulanmadan tek başına delil olarak kabul edilemeyeceğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Yargı organlarınca pek çok kere teyit edilmiş müctekâr kararlar vardır. (AYMKD, S:30, Cilt: 2, Sayfa: 1193, 1993/3E.-19942 K.Sayılı Karar)

(3) Bu konuşmalarla ilgili olarak 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d maddesi uyarınca hiç bir yargılama yapılmamıştır.

(4) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında görevi yoktur.

(5) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan Parti’mizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları iddianame ile öğrenmiştir.

(6) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) Partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820’sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiz için, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(7) Kaldı ki, adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. (İhraç kararı: Ek:Bölüm IV, No.21) Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

b- Hasan Hüseyin Ceylan

Ankara milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen iki konuşma, bu davada iddianın gerekçesi olarak gösterilmiştir. (İddianame Sh.l2-14)

iddiaların değerlendirilmesi,

(1) İzafe edilen her iki konuşma hakkında ortada banttan başka bir şey yoktur. Bu konuşmalar nerede, ne zaman yapılmıştır. Kim tarafından banta alınmıştır. Bant bozukmudur. Nasıl elde edilmiştir, nasıl muhafaza edilmiştir. Belli değildir.

(2) Her iki konuşmasına da video bant delil olarak sunulmuştur. Konuşmanın yapıldığı ve iddia edilen konuşmaların içeriğini doğrulayan başka bir delil sunulamamıştır. Video bantların tek başına delil olmadığı Anayasa Mahkemesi kararıyla belirtilmiştir.

(3) Her iki bantla ileri sürülen konuşmanın, aslında var olup olmadığı, muhtevasında lâikliğe aykırı herhangi bir unsurun bulunup, bulunmadığı hususunda hakkında hiç bir mahkeme kararı mevcut değildir.

(4) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan partimizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları ancak iddianame ile öğrenmiştir.

(5) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi yoktur. Parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(6) Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetlerin çoğaltılıp Refah Partisi teşkilatlarına dağıtıldığı iddiası doğru değildir. Partimizin böyle bir çalışması yoktur. Video bantların çoğaltılması zor bir olay değildir, ticari amaçla bu tür çalışma yapanlar olabilir.

(7) Adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

c-İbrahim Halil Çelik

İddianamenin 15. sahifesinde yer alan, ’10 Mayıs 1997′ günü bazı gazetelerde yayımlandığı iddiasıyla İbrahim Halil Çelik’e atfedilen sözler.

(1) Adı geçen, iddia edilen sözleri söylemediğini, tekzip hakkını kullandığını beyan etmiştir. İddia edilen sözlerin, söylenip söylenmediği, doğru olarak aktarılmadığı hususunun araştırılması bizim savunmamızın kapsamı dışındadır.

(2) İbrahim Halil Çelik’in partimizi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında herhangi bir görevi yoktur.

(3) Söylendiği iddia edilen sözlerle ilgili olarak açılan soruşturmada, TCK’nun 312/2 maddesinde belirtilen suçu işlediği iddia edilmektedir. Ancak isnad edilen bu suçlamanın ‘Lâikliğe aykırı eylemle’ hukuki bir ilgisi yoktur.

(4) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.

(5) Kaldı ki, adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1’deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

d- Ahmet Tekdal

Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacda yaptığı iddia edilen bir konuşma iddai ispata matuf delil olarak ileri sürülmüştür.

Adı geçene izafe edilen bu konuşma,

(1) İddianamenin 13. sayfasında Kanal D televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce gittiği bir hacta yaptığı ileri sürülen bir yayın bu davaya delil yapılmak istenmiştir.

(2) Hac’da yapıldığı iddia olunan konuşmanın video bant dışında bir dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi tarihte, nerede yapıldığı belli değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme var mı’ Belli değildir. Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde partimiz aleyhine yoğun bir şekilde maksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınması mümkün değildir.

(3) Ahmet Tekdal 1986 yılında Hacca gitmiştir. Hacca Genel Başkan sıfatıyla değil, sade bir vatandaş olarak gitmiştir. Hac Siyasî faaliyet yeri olmadığı için, parti adına Siyasî bir konuşma yapması da düşünülemez.

(4) İsnad edilen konuşmanın aslı olup olmadığı araştırılmamıştır. Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın Ahmet Tekdal’a ait olup olmadığı sorulmamıştır.

(5) İddia olunan konuşmada hak nizamı ibaresinin söylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği belli değildir.

(6) Parti’mizin, yapıldığı ileri sürülen konuşmadan iddianame ile haberi olmuştur. Partimizin hükmü şahsiyetin iddia edilen fikirleri kabul etmesi söz konusu değildir.

(7) Ses bantlarının ve video kasetlerinin yan delillerle doğrulanmadan delil olarak kabul edilemeyeceği Yüksek Mahkemenin 16.06.1994 tarih 1993/3-1994/2 sayılı kararında belirtilmiştir. (AYMKD, Sayı 30, Cilt 2, Sh. 1193)

(8) Bu konuda 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbiri vaki olmamıştır.

Açıkladığımız gibi, partimiz bu söylendiği iddia edilen sözleri tekabül etmemiştir.

Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, Ahmet Tekdal ve İbrahim Halil Çelik isnad edilen söz ve eylemler sebebiyle, partimizin, ‘Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı’ olma iddiası ile kapatma davası açılması hukuken mümkün değildir.

Şükrü Karatepe

Sayın Başsavcı, iddianamenin 14. sayfasının (e) bendinde, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, 10 Kasım 1996 günü yaptığı ileri sürülen bir konuşmayı bu davaya delil göstermiştir.

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca tahkikat açılmış. Yapılan tahkikat sonunda 1996/13102 Esas sayı ile 30.06.1997 günü Şükrü Karatepe’nin izafe edilecek bir suç bulunmadığından takipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:22)

Ayrıca yine bu konuşma münasebetiyle Kayseri DGM Başsavcılığı tarafından da tahkikat açılmış. Bu tahkikatın sonucunda da 2.4.1997 günü 996/132 Hazırlık Esas, 997/5 Sayılı kararla aynı şekilde takipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:23)

Hal böyle iken, Sayın Başsavcının bunları araştırmadan DGM Savcısının tahkikatının neticesini sonradan ve açılan tahkikatın akıbetini öğrenmeden, bu hadiseyi davasına delil ve mesnet olarak göstermesi isabetsiz olmuştur.

Bu Hadisenin de adı geçen Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 inci maddesindeki hüküm giyme şartı gerçekleşmediği cihetle de davamızda delil olarak kabul ve ikamesine kanuni imkan yoktur.

Şevket Kazan

Sayın Başsavcı iddianamesinin 15. sayfasının G. bendinde Şevket Kazan’ın Adalet Bakanlığı sırasında Sincan Belediye Başkanı’nı ziyaret etmesini delil göstermek istemiştir.

Bu ziyaret bir hükümet üyesinin görevi sırasında yapılmış olduğundan böyle bir konunun denetimin TBMM’ye ait olması dolayısıyla bu denetim Anayasa’nın 100. maddesine göre Meclis Soruşturması açılması talebiyle TBMM’de görüşülmüş bu müzakerelerde Şevket Kazan’a izafe edilecek herhangi bir bir suç bulunmadığına karar verilmiş ve soruşturma talebini reddetmiştir. (Görev ve Sorumluluk Broşürü, Ek: Bölüm IV, No:24)

Aşağıda (Bölüm IV, Kısım C)’de açık bir şekilde belirtildiği gibi TBMM’nin işbu kararından sonra aynı konunun yargı tarafından ele alınması mümkün değildir.

B-4. Refah Partisi’nin Bazı Üyelerinin Söz ve Eylemlerine Karşı Sessiz Kaldığı İddiası Doğru Değildir.

Refah Partisi’nin üyelerinin kural dışı sayılan söz ve eylemlerine karşı sessiz kaldığı iddiası doğru değildir.

Refah Partisi, Başkanlık Divanını, MKYK üyelerine, il, ilçe ve belde başkanlarını, Belediye başkanlarını ve köydeki temsilcilerine kadar bütün üye ve mensuplarını yakından takip etmekte ve onların kanun ve kural dışı söz ve hareketlerini inceleme altında tutmaktadır. Kanun dışı herhangi bir hadiseye sebebiyet vermemek için elinden geleni yapmaktadır. Mevcut partilerimizin hiçbirinin mensupları Refah Partisi kadar eğitimli, dikkatli ve itinalı değildir. Nitekim kurulduğu günden bugüne kadar Yargıtay Başsavcılığınca partimiz ve mensupları hakkında bir takibat yapılmamıştır.

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d bendinde açıkça belirtildiği gibi üyelerinin kural dışı eylemlerine karşı Siyasî partilerin sorumlulukları üyelerin hüküm giymesinden sonra başsavcılıkça bu üyenin partiden ihracı talebinden sonra başlar.

Bu güne kadar böyle bir olay vaki olmadığından partimizin kural dışı sayılan eylemlere karşı sessiz kaldığı iddiası geçerli değildir.

Kaldı ki partimiz yetkili organları üyelerinin bütün faaliyetlerini her zaman yukarda da belirtildiği gibi yakinen takip etmiştir. Bu hususta soruşturulacak herhangi bir konu söz konusu olduğunda gereken disiplin çalışmalarını dikkatle ve titizlikle yürütmüştür.

Nitekim bazı üyeleri hakkında yapılan ihbarlar üzerine bu dava açılmadan çok daha önce gerekli duyarlılık gösterilerek disiplin hükümleri uygulanmıştır.

C- Üçüncü Kısım : Anayasa’nın 83. ve 100. Maddelerinin Getirdiği Güvenceler Müvacehesinde Hükümet Ve Meclis Üyeleri Sorumlu Tutulamaz

Milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlıklarının ‘yok’ sayılması Anayasanın 83. ve diğer maddelerine aykırıdır.

C-1. Tarihi Gelişim:

Tarihi süreç içerisinde iki tür ‘muafiyet’ e şahit olunmaktadır. ‘Diplomatik’ ve ‘Parlamenter muafiyet’ Bu iki dokunulmaz kurumun toplum hayatına girişi farklıdır.

Devlet hayatı, parlamenter sisteme geçişten çok eskidir bundan dolayı da ‘Diplomatik muafiyet’, ‘Parlamenter muafiyet’ten daha öncedir. ‘Diplomatik muafiyet’le toplum ortaçağda tanışmış, bu müessese 1815 tarihli Viyana Kongresiyle devletler hukukuna girmiştir.

Bizim devlet hayatımızda ‘özdeyiş’ haline gelen ‘Elçiye zeval o1maz’ sözü, ‘diplomatik muafiyet’in özlü bir ifadesidir. ‘Diplomatik muafiyet’ Devletler arası ilişkiler için etkin bir güvencedir.

‘Parlâmenter muafiyetler’, Parlâmenter fonksiyonun ifâ edilebilmesi için, parlâmenteri, Siyasî iktidarlar ve diğer kişi ve kurumların itham, isnad ve adli takiplerden koruyan imtiyazlardır.

Parlâmenter muafiyetler, hiç şüphesiz, kişisel imtiyazlar değildir. Millî iradeyi temsil edenin, ‘temsilcilik fonksiyonu’nu her türlü baskı ve korkudan emin olarak ifâ edebilme imkânıdır. Millî iradeyi temsil eden müessesenin iyi çalışmasını ve baskılardan korunmasını amaçlar. Parlâmenter – Demokrasilerin ‘olmazsa-olmaz’ şartlarındandır.

Tarihi seyrine bakıldığında, İngiltere’den kaynaklandığını ve daha sonra Fransa’ya, oradan da Türkiye’ye intikal ettiğini görmekteyiz.

(1) İngiliz ‘Haklar Beyannamesi’nin 9. Maddesi ile ilk defa hukuki nitelik kazanan ve Krala karşı da koruyuculuk etkisi taşıyan ‘parlamenter muafiyet’ler, 1789 ihtilaliyle birlikte Fransa’da uygulama alanı bulmuş, ‘Milletvekillerinin herbiri şahsi tecavüzden masundur ve bir milletvekiliniz Etats Generaux’daki herhangi bir teklifinden, reyinden, mütalaasından veya demecinden dolayı, bu içtima esnasında veya ondan sonra kovuşturmaya araştırmaya, tevkife veya tevkif ettirmeye, tutmaya veya tutturmaya cüret eden bütün özel kişi, cemiyet, hakimler hey’eti (tribünal), mahkeme (cour) veya komisyonlar Millet hainidir ve çok ağır bir suç işlemiş olurlar.’ hükmünü ihtiva eden bir kararname neşredilmiştir.

(2) 1793 tarihli Fransız anayasası da, ‘Parlamenter Sorumsuzluğu’nu şöyle ifade etmiştir: ‘Parlamentonun hiçbir üyesi, Parlâmenter fonksiyonlarını yerine getirirken açıkladığı görüşlerinden ya da kullandığı oylarından dolayı soruşturulamaz… ‘

Görüldüğü gibi, Fransız anayasasında, ‘Yasama Sorumsuzluğu kapsamı’ çizilirken mekan ve zaman tahdidi getirilmemiş; aksine, parlamenter fonksiyonun alabildiğine serbesti içerisinde ifâsı hedeflenmiştir. Hattâ, Fransız hukuk düzenlemelerine göre: Parlamento üyesi olmayan bakanlar, komisyon görüşmelerine katılan kamu görevlileri.. de bu sorumsuzluk imkânından yararlanmaktadır.

(3) Federal Alman Anayasanın 46. Maddesinde de benzer hüküm yer almaktadır.

(4) Parlâmenter muafiyetler, bizim hukukumuza ilk defa 1876 tarihli ‘Kanun-i Esasi’ ile girmiştir. Anılan kanunun 47. Maddesinde aynen şöyle denilmektedir: ‘Meclis-i umumi azası re’y ve mütalaa beyanında muhtar olarak bunlardan hiçbiri bir gûnâ vaadü vaîd ve talimat kaydı altında bulunamaz… ‘

Bir asırdan fazla zamandan beri, hukukumuza yerleşmiş bulunan ‘Adem-İ Mes’uluyyet’ ya da ‘Sorumsuzluk’; dünya hukuk düzenlemelerdeki gelişmelere paralel olarak, ‘Parlamenter Demokratik Sistem’ ve ‘Hukuk Devleti’ niteliğine yaraşır biçimde tekâmül edegelmiştir.

Vakı’a, 1921 anayasasında ‘Adem-İ Mes’uliyyet’le ilgili açık bir hüküm yoksa da; kimi konularda, 1876 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununa atıfla boşluk doldurulmak istenilmiştir.

Muafiyetler, 1924 Anayasa’sının 17. Maddesiyle düzenlenmiştir. Buna göre: ‘Hiçbir meb’us, Meclis dahilindeki rey ve beyanatından ve meclisteki re’y mütalaasının ve beyanatının Meclis haricinde irad ve izharından dolayı mesul değildir.. ‘

1961 Anayasasının 79.maddesiyle düzenlenen ‘Muafiyetler’ daha geniş tutulmuştur. Zira: 1924 Anayasasında ‘Meclis Dahilinde’ deyimi kullanılmışken; 1961 Anayasasında ‘Meclis Çalışmaları’ ifadesine özellikle yer verilmiştir. Anayasa yapıcının, bu ifadeyi maksatsız kullanmış olması düşünülemez. Anlaşılmaktadır ki: Anayasa yapıcı, hem dünya hukukundaki gelişmeleri, hem ülkemizin çok partili demokratik-parlamenter sisteme geçmiş olmasını, hem de 1960 öncesi uygulamalarla ‘Adem’İ Mes’uliyyet İlkesi’ nin alabildiğine ihlal edilmiş olduğunu göz önünde bulundurmuştur. Dinamik bir toplumun ihtiyaçlarının, statik kurallarla giderilmesinin mümkün olamayacağı her türlü izahtan varestedir.

1982 Anayasası da, ‘Adem-İ Mes’uliyyet’ ilkesini, 83. Maddede düzenlemiştir. Bu maddede de esas alınan temel felsefe: ‘Parlamenter Fonksiyon’ un milli iradeyi temsil işlevinin eksiksiz korku ve tehdidden emin bir biçimde yerine getirilebilmesidir. Bu sebeple de: ‘Kürsü’, ‘Genel Kurul’, ‘Komisyon’, ‘Parti Grupları’, ‘Başkanlık Divanı’, ‘Danışma Kurulu’ ifadeleri yerine, özellikle, özenle ve bilinçli olarak ‘Meclis Çalışmaları’ ifadesi kullanılmıştır. Bütün bu yukarda sayılan yer ve kurullar, Anayasa yapıcının malumu iken, onların hiçbirine iltifat etmeyerek, ‘Meclis Çalışmaları…’ ifadesini kullanması, ne tecahül-ü ârifanedir, ne de tesadüftür.

Herbir parlâmenter, bir bölgeden seçilmiş olsa da tüm milleti temsil etmektedir. Dolayısıyla da, işlevi, yetkisi sorumluluğu milletin tümü adınadır. Millet çıkarına olduğuna inandığı en aykırı fikri bile tereddütsüz, zemin ve zaman kaydına tabi olmaksızın rahatça ifade edebilmeli; yine inandığı biçimde re’yini izhar edebilmelidir.

Yasa koyucu bilmektedir ki: ‘Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’. Bu sebepten dolayı milletin vekillerinin, millet adına görevlerini ifa ederken fikir, görüş, kanaat ve tekliflerini açıklamalarında hiç bir kayda ve engellemeye ve sınırlamaya tabi tutulmamalıdır.

Ve yine Yasa koyucu bilmektedir ki: Meclis kararları oluşurken sadece Genel Kurul’da değil, parti grupları, komisyonlar, Danışma Kurulu, Başkanlık Divanı şeklinde yapılan çalışmaların katkısıyla olur. Bu sebepten dolayı, bütün bu Meclis çalışmalarında da milletvekillerinin görüş, fikir, kanaat ve tekliflerinin de her türlü tahdit ve engellemeden korunmuş olması gereklidir.

Esasen, dünyanın; hukukuyla, ekonomisiyle, teknolojisiyle, bilgi çağına uygun bilim anlayışıyla yeniden yapılanma çabasında olduğu şu zamanda; ‘Yasama Sorumsuzluğu’nun, kapsam itibariyle gerilerde bırakılmış olması düşünülemez.

‘Temsili Sistem’lerde aslolan: Millete ait temsil görev ve sorumluluğunun alabildiğine hürriyet içerisinde kullanılabilmesidir.

C-2. Sorumsuzluk Ve Dokunulmazlık:

Bu iki müesseseyi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Esasen, gelişmiş Batı’lı hukuk sistemlerinde ve tabii ‘Temsili Sistem’in uygulandığı ülkelerde bu iki kurum ayrı mütalaa edilmiştir. Aynı şekilde bizim hukukumuzda da bu iki kurum birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Nitekim, 1961 Anayasasının 79/1 . maddesi ile 1982 Anayasasının 83/1. Maddesi ile ‘Sorumsuzluk’ -parlâmenter sorumsuzluk- düzenlenmiştir. Aynı maddelerin 2. Fıkralarında ise ‘Dokunulmazlık’ ilkesi tanzim edilmiştir.

  1. SORUMSUZLUK:

Sorumsuzluk, bir parlâmento üyesinin ‘Parlamenter Fonksiyonu’ ifâ ederken, parlamentonun içinde ve dışındaki işlem ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi bir kişi yada kurum tarafından takibata uğramamasıdır. ‘Parlamenter Fonksiyon’ kavramı özellikle kullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız ‘Yasama Sorumsuzluğu’ değil, aynı zamanda ‘Denetim’ faaliyetlerinin de ‘Sorumsuzluğu’ dur.

Parlamenter-Demokratik sistemlerde, parlamentoların iki esas işlevi-fonksiyonu- vardır: 1 ) Yasa yapma; 2) İcra organını denetleme..

Parlâmenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegane şartı, hiç şüphesiz, ‘Sorumsuzluk’tur. Hem yasa yapmada, hem de denetimde… Bu hürriyetin kuşkusuz iki yönü vardır:

(1) Parlamenter’in kişisel hürriyeti. Parlamenter, ancak böyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerine getirirken isteğini söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir; denetimde istediği denetim yolunu kullanabilir. Ancak ifade etmek gerekir ki: ‘KİŞİSEL’ gibi görünen ‘Sorumsuzluk’ aslında milli iradeye tanınmış sınırsız hürriyettir. Milli iradenin temel kaynağı olan milletin, kendisine böyle bir hürriyeti, eylem ve işlemlerden sorumsuzluğu tanıması kadar tabii bir tasarruf olamaz. Zira; ‘Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’.

(2) Parlâmentonun kollektif hürriyeti. Bu hürriyet O’na, bağımsız davranma imkânını verir. Esasen, bir ülke parlamentosunun, kendi dışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdid ve insiyatifine tabi olmasının demokratik ve hukuki izahı olamaz.

Hukukta her hürriyetin, yada ‘Sınırsız Hürriyet’ anlamına gelen ‘Sorumsuzluğun’ da bir ‘Kapsamı’ olmalıdır. Meselenin bu tarafına baktığımızda:

a.l. SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI
(1) SORUMSUZLUĞUN KİŞİLER BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Parlamento’da hizmet veren her insanın ‘Sorumsuz’luğundan elbet te söz edilemez. Zira, ‘Sorumsuz’luğun kaynağı ‘Milli İrade’ ve sebebi ise ‘Parlamenter Fonksiyon’dur. O halde, böyle bir hudutsuz hürriyetten yararlanabilmenin mutlak şartı: Temsili sistemde milleti temsil etmek ve parlamenter olmak.

Vakı’a, bizim hukukumuzda, parlâmenter olmadığı halde ‘Sorumsuzluk’ ilkesinden yararlanabilen bir istisnâ vardır: Dışardan atanan bakanlar kurulu üyesi. Bu husus , 1982 Anayasanın 112/4 maddesiyle özel olarak düzenlenmiştir.

Ağırlıklı olarak Fransız hukukunda, bazı diğer Batı’lı ülke hukuklarında: Bakanlar, komisyona davet edilmiş bürokratlar, ifadesine başvurulan tanıklar dahi beyanlarından dolayı sorumsuzdurlar. Böyle bir düzenlemenin, parlâmentonun işlevini yerine getirmesine yardım edeceği kuşkusuzdur. Özellikle, ‘Denetim’ yollarının kullanılması esnasında bilgisine başvurulacak olan ilgililerin böyle bir ‘Sorumsuzluk’ te’minatı na sahip olmaları, bu teminatı bilerek hizmete katkıda bulunmaları daha kolay olur.

(2) SORUMSUZLUĞUN ‘YER’ BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Bazı ülke Anayasalarında, ‘Parlamenter Sorumsuzluk’ için yer belirtilmemiş; bu anayasalar, sorumsuzluğun hudutlarını belirlerken, ‘Teşri Görev’le ilgili fiilleri göz önünde bulundurmayı yeterli görmüştür.

Temsili sistemini geliştirmiş, medeni ülkeler içerisinde layık olduğu yeri yakalamış ‘Demokratik-Parlamenter Sistem’e sadık hemen her ülke, ‘Parlamenter Sorumsuzluk İlkesi’nin önündeki her pürüzü temizleyerek, sınırsız hürriyeti te’minat altına almıştır.

Bizim hukukumuzdaki gelişmeler de bu istikamette olmuştur. Mesela 1876 tarihli Kanuni Esasi’nin konuyla ilgili 47. Maddesinde ..Meclisin Müzakeresi Esnasında…’ denilmişken; 1924 Anayasanın 17. Maddesinde ‘Hiçbir Meb’us Meclis Dahilindeki Re’y ve Mütalaasından.. ‘ denilmek suretiyle, şümul, yer bakımından kısmen genişletilmek istenilmiştir.

Halbuki, birbirinin hemen-hemen benzeri olan 1961 Anayasasının 79/1. maddesi ile, 1982 Anayasanın 83/1. Maddesi, ‘…Meclis Çalışmaları…’ esasını getirmek suretiyle yer tahdidini

kaldırmıştır.

Filhakika, 1924 Anayasasının 17. Maddesinde ‘Meclis Dahilinde’ denilmek suretiyle: Parlamentonun tüm bölümlerindeki ‘Parlamenter. Faaliyet’ sorumsuzluk te’minatına alınmıştır.

Tabii, 1961 ve 1982 Anayasaları haklı olarak, daha da isabetli ‘..Meclis Çalışmaları..’ sınırsızlığını ‘yer bir düzenlemeyle, bakımından- anayasal hüküm haline getirmiştir.

Hiç şüphesiz, ‘…Meclis Çalışmaları…’ şümulü, 1924 Anayasasında mevcut ‘.. ‘Meclis Dahilindeki.. ‘ deyiminin şümulünü içermekte ve onu aşmaktadır.

Buna göre parlâmentere, meclis çalışmaların tam bir hürriyet içerisinde yapabilme imkanı tanınmıştır.

Doktrin, Yargı Kararları ve Hukuki düzenlemeler de bu görüşleri te’yid etmektedir:

a.2. DOKTRİN :

Doktrinde netleşmiş görüşe göre: Sorumsuzluk, yer bakımından iki kısımda incelenmektedir.

(1) MECLİS İÇİ ÇALIŞMALARI:

Yine genel kabule göre; kürsü, genel kurul salonu, komisyon salonları, Siyasî partilerin grup toplantı salonları; hatta diğer müştemilat…

Komisyonsuz, Grupsuz bir Parlamento’nun düşünülmesi mümkün olamaz. Özellikle de ‘Demokratik-Parlamenter’ sistemlerde… Esasen, hem komisyonlara tahsis edilmiş bulunan mekânlar, hem de Siyasî parti gruplarına tahsis edilmiş mekânlar ‘Meclis Dahilinde’ bulunmaktadır. Siyasî parti gruplarının, daimi veya muvakkat komisyonların katkılarının bulunmadığı bir ‘Meclis Çalışması’ndan elbet de söz edilemez.

Nitekim, Milli Eğitim eski Bakanlarından, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık Başkanlarından Sayın Prof. Dr. Safa Reisoğlu’nun, suretini ekte sunduğum makalesinde aynen şöyle denilmektedir: ‘…Meclis çalışmalarının kapsamına milletvekillerinin parlamenter görevleriyle bağlantılı olarak yaptıkları çalışmalar girer. böylece, milletvekilleri, meclis genel kurulunda, komisyonlarda, başkanlık divanında, danışma kurulunda ve Parti Gruplarında kullandıkları oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleri düşüncelerden sorumlu tutulamazlar… ‘ Milliyet Gazetesi. 27.10.1992 ) (EK: Bölüm IV, No:25)

(2) MECLİS DIŞI ÇALIŞMALARI:

1961 VE 1982 Anayasalarının ‘…Meclis Dahilinde…’ kavramını terkedip, ‘….Meclis Çalışmaları…’ noktasına gelmiş olmaları da göstermektedir ki: Parlamenter faaliyet, -Grupları, Komisyonları içerse de- ‘Meclis Dahili’ işlevlerle beklenilen gayeyi gerçekleştiremez.

Nitekim, Millet Meclisi İçtüzüğünün 103. Maddesi, özel komisyonların ‘Ankara dışında da çalışabileceği…’ hükmünü getirmiştir.

Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonun zaman-zaman ülke dışına çıkarak ‘Parlamenter Fonksiyon’ ifa ettiği bilinmektedir.

Uluslararası toplantılara katılan milletvekillerimizin de ‘Parlamenter Fonksiyon’ ifa ettiği şüphesizdir.

Çeşitli vesilelerle, meselâ kutlama, bayram… gibi sebeplerle parlamentoyu temsilen yurtiçinde yapılan seyahatlarda da parlamentoyu temsil görevi ve parlamenter işlev ifa edilmektedir.

  1. 3. Yargı Kararları :

Parlamenter faaliyetin, yalnız ‘Kürsü’, ‘Genelkurul’ çalışmalarından ibaret olmadığı; Siyasî Partilerin Grup Çalışmalarıyla, Daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da ‘Meclis Çalışmaları’ndan ma’dut bulunduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir.

Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in, ‘Türk Parlamento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları’ isimli 1980 basımı eserinin 119. sayfasında belirttiği 2.3.1965 tarih ve 1964/19 E. 1965/11 K. Sayılı Anayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir: ‘…Anayasa ve içtüzük hükümlerine göre meclislerdeki Siyasî Parti Grupları, içinde bulundukları meclislerin çalışmaları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuş teşekküller olup, meclisler dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez…’

Bu karar çok açık biçimde göstermektedir ki: Siyasî partilerin guruplarındaki faaliyetleri ‘Parlamenter Faaliyettir’. Ve bu faaliyet de ‘Sorumsuzluk Teminatı’ altındadır.

1982 Anayasasının 15 3/6 .maddesinde belirtilen: ‘Anayasa Mahkemesi Kararları’nın ‘Yasama, Yürütme ve yargı organları…’ dahil tüm kişi ve kurumları bağlayacağı hükmü tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel kurulda, Komisyonlarda ve Siyasî Partilerin Grup toplantılarında, hattâ müştemilatta serdedilen ‘ Söz ‘, ‘Oy’ ve ‘Düşünce’; ‘Sorumsuzluk Teminatı’ altındadır.

  1. 4. Hukuki Düzenlemeler:

Temsili sistemin hakim olduğu ülkelerde, parlamentoların çalışmaları, hiç şüphesiz, hukuki düzenlemelerle yürütülür. Genelde ‘İçtüzük’lerle yapılır bu düzenlemeler.

Hiç şüphesiz, bir ‘Meclis İçtüzüğü’ Meclisle ve Meclis çalışmalarıyla alakalı kurum ve kuruluşlarla meşguldür. Meclis dışı kişi, kurum ve kuruluşların faaliyetini tanzimi mümkün değildir. Böyle bir örnek de yoktur.

Dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de ‘Meclis İçtüzüğü’, meclisin rükünlerinin, kurumlarının faaliyetlerini tanzim etmektedir. Meclis’le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı olmayan herhangi bir kurumu, kendi içtüzüğü ile düzenlemeye kalkışan bir meclis düşünülemez.

O halde, Anayasalarda, özellikle de İçtüzük de zikredilen kurum ve kuruluşların faaliyetleri ‘meclis faaliyyeti’nden maduttur. Örnek olmak üzere birkaç tanesini zikredecek olursak:

(1) Anayasanın ( 1982) 68/2. Maddesinde: ‘Siyasî partiler, demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. ‘ denildiğine göre; bir Siyasî partiyi ve onun grup faaliyetlerini demokratik-parlamenter hayattan dışlamak mümkün olamaz.

(2) Aynı yasanın 94-2. maddesinde de Siyasî parti gruplarının TBMM Başkanlık Divanın oluşumuna katılacağından söz edilmektedir.

(3) Yine aynı Anayasanın 95/2.maddesinde ‘…İçtüzük hükümleri Siyasî parti guruplarının, Meclis’in bütün faaliyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir. ‘ denilmektedir.

(4) 1982 Anayasasının 100/4.maddesinde: ‘Meclis’teki Siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturmasıyla ilgili görüşme yapılamaz, karar alınamaz…’ denildiğine göre, mefhum-u muhalifinden hareketle şu anlaşılmaktadır: Benzer bir-iki istisna dışında TBMM’nin bütün faaliyetleriyle ilgili olarak Siyasî parti gruplarında müzakereler yapılır ve kararlar alınır.

Esasen, Siyasî partilerin gruplarında görüşülmemiş, tartışılmamış bir kanun tasarısı (takınılacak tavır açısından); hazırlanacak ve savunulacak bir kanun teklifi ya da denetim yollarından birinin kullanılması düşünülemez. Hemen hepsinde, Siyasî parti gruplarının etkisi ve katkısı vardır.

(5) 1982 Anayasasının 162/2. Maddesindeki düzenleme, Plan Bütçe Komisyonunun teşekkül tarzını ve Siyasî parti gruplarını vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır.

(6) TBMM İçtüzüğünün hemen her maddesinde siyasî parti gruplarını şu veya bu şekilde atıfta bulunulmakta; Meclis çalışmalarını, âdeta Siyasî parti gruplarının faaliyetleri oluşturmaktadır.

İçtüzüğün ll. maddesi Siyasî Parti gruplarının, TBMM Başkanlık Divanının teşekkülüne katılım biçimlerini belirlemektedir.

(7) Siyasî partilerin grup kurabilme şartları İçtüzüğün 18. Maddesiyle belirlenmiştir. Hatta, her Siyasî parti grubunun kendi ‘İç Yönetmeliği’nin, Siyasî parti gruplarınca Meclis Başkanlığına vermesi yükümlüğü getirilmiştir.

(8) Millet Meclisi Danışma Kurulunun teşekkül tarzı ve işlevi İçtüzüğün 19. maddesiyle düzenlenirken de yine Siyasî parti gruplarına önem verilmiştir.

(9) Meclis müzâkerâtında, Siyasî parti gruplarına öncelik tanınmış olması da göstermektedir ki; Siyasî parti grupları ve grup faaliyetleri Meclis’in dışında telakki olunamaz.

(10) İçtüzüğün 107.maddesinde, denetim yollarında en etkilisi olan Gensoru’nun verilmesinde -yazımda- Siyasî parti gruplarına öncelik tanınmış olması da grup faaliyetlerinin yerini açıkça göstermektedir.

(11) İçtüzüğün 143. maddesindeki düzenlemeye göre: ‘Millet Meclisi eski üyeleri… Genel Kurul ve Parti Grup toplantılarına…’ katılamazlar Bu hüküme göre, tüzük yapıcı, Meclis Genel Kurulundaki faaliyet ile Parti grubundaki faaliyeti eşdeğer nitelikte görmüştür.

(12) Emniyet tedbirlerini düzenleyen İçtüzüğün 140. maddesinde de, Millet Meclisine ait bina, sair müştemilat aynı nitelikte mütalaa olunmuştur.

Bütün bu isbat edilmiş hususlardan da anlaşılmaktadır ki: Sorumsuzluk ‘Yer’ bakımından kısıtlı ya da mahdut değildir.

a.5. Sorumsuzluğun Fiil Bakımından Şümulü:

Sorumsuzluğun ‘kişiler’, ‘yer’ bakımından sorumsuzluğunun izahından sonra, bir de ‘fiiller’ bakımından ‘şümulü’ ne gözatacak olursak: Hangi fiillerin’ Parlamenter Sorumluluk ‘ şümulüne girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Belki bir kaç örnekle, meseleye ışık tutmak mümkün olabilir.

Hiç şüphesiz, bunun ölçütü de yine ‘Parlamenter Fonksiyon’ olacaktır. Buna göre; Parlâmentoda ileri sürülen görüşler, yapılan konuşmalar, kanun önerileri, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri… gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiiller örnek olarak zikredilebilir.

a.6. Sorumsuzluğun Neticeleri

Her hükmün mutlaka bir veya birden fazla da neticesi vardır. Sorumsuzluğun da bir takım neticelere vabeste olması muhakkaktır.

Doktrinde özetlendiğine göre, ‘sorumsuzluk’un üç neticesi vardır:
(1) Sorumsuzluk Mutlaktır:

Bir meclis üyesi, yasama faaliyetini yürütürken bu faaliyetle ilgili fiillerinden cezayı müstelzim suç hasıl olsa dahi takibata tabi tutulamaz, tecziye edilemez. Mutlak bir muafiyet bahse konudur.

Çünkü; Anayasa’nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil milletvekili için suç olmadığından yargı organının görev ve yetki alanı dışında kalır.

Bu duruma yargı organının müdahalesi hem kanunsuz bir eylem, hem yetki tecavüzü hem de Anayasa ihlali manasına gelir.

Zira Anayasa’nın 6. maddesine göre ‘Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz’

Yine Anayasa’nın 11. maddesine göre; ‘Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını’ …bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Milletvekili sorumsuzluğu bir Anayasa hükmüdür. (md.83). Bu hükmü kaale almamak veya hangi mülahaza ile olursa olsun bu açık hükme aykırı bir tutum ve davranışta bulunmak Anayasa ihlali demek olur.

(2) Sorumsuzluk Daimidir:

Yasama sorumsuzluğunun ‘daimi’ oluşu, milletvekilinin bağımsızlığı, milli iradenin tam tecellisi için kaçılmazdır. Daimilik sebebiyle milletvekilleri, hem milletvekillikleri devam ettiği sürece, hem de süre bitiminden sonra sorumsuzluk te’minatından yararlanmaya devam ederler. Hem filhal, hem de gelecekte ‘sorumsuzluğa’ sahip temsilci bağımsız davranma imkanını elde etmiş olur; böyle bir te’minat da millete hizmet imkanı verir.

(3) Sorumsuzluk Kamu Düzenindendir:

Sorumsuzluk, ‘Bağlı Parlamenter Fonksiyona’ bir imtiyaz olduğu için ve milli iradenin tam temsilini sağlamaya yönelik bulunduğundan dolayıdır ki parlamento üyesi bu imtiyazdan ferağat edemez. Bu imtiyazı kullanmayacağına dair hiç bir taahhütte bulunamaz. Sorumsuzluk teminatı, yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir, mahkemelerce de re’sen nazara alınmak lazım gelir.

  1. Yasama Dokunulmazlığı:

‘Dokunulmazlık’, Anayasalarımızdaki ilk ifâdesiyle ‘Teşrii masuniyet’ parlamenter faaliyetin bir başka güvencesidir. 1982 Anayasasında hüküm şudur:

‘Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz yargılanamaz…. ‘ (Anayasa Md. 83/2)

Çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, ‘dokunulmazlık’ ancak üyenin mensubu bulunduğu Meclisçe kaldırılabilir. Burada da aslolan ‘dokunulmazlık güvencesi’nin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.

Esasen, Anayasanın 83/2 fıkrası bahse konu edildiğinde aynı Anayasanın ‘başlangıç’ bölümünün 4. fıkrasındaki şu hükmüde dikkate almak gerekir. Mezkur hükme göre: ‘Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa’da ve kanunlarda bulunduğu; ‘ Çok açık ifâde edilmektedir ki: ‘üstünlük ancak Anayasa ve kanunlarda’dır.

O halde, ‘Kuvvetler Ayrımı’ gereği her organ kendi yetki sınırları içerisinde işlevini yerine getirecektir.

Üyeleri yargılama hakkı (Sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak, ‘dokunulmazlık’ güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur. Buna rağmen sorgulama, yargılama teşebbüsleri hem Anayasal düzenlemelere uygun düşmez, hem de kuvvetler arası yetki tecavüzü bahse konu hale gelir.

Yasama organının, İcra organının; ya da bunlardan birinin yargıya doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl Anayasal aykırılığı oluşturursa; mahkemelerinde, kendi yetkileri dışında kalan organların sorumluluk sahasına girmesi o şekilde Anayasal aykırılığı doğurur.

Kaldıki, Anayasanın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, kuvvetleri ve bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.

O halde, ‘dokunulmazlık güvencesi’ gündeme geldiğinde Anayasanın Başlangıç bölümünü, 6, 7, 8, 9 ve 83. Maddelerini birlikte düşünmek gerekir.

Zira, ‘meşrû Devlet yetkisi’ nin yegâne kaynağı ‘Anayasa’ dır. (Anayasa Md. 6/2)

Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum, ‘Dokunulmazlık…’ başlıklı makalesinde şu görüşlere yer vermektedir. ‘Yasama dokunulmazlığı, genel olarak ‘bir zırh’, ‘Bir dokunulmazlık statüsü’ görünümündedir. Bu zırh içinde, Milletvekili kendi meclisinin izni ve bu yönde bir kararı olmaksızın tutulamaz, yakalanamaz,. soruşturulamaz, yargılanamaz, adli takibata ya da yargılama işlemlerine konu olamaz. Ve bu zırhın nedeni de,. yasama meclisi üyesinin iktidarın baskısından olası komplolarından ve yıldırma yöntemlerinden korunmasıdır. (… ) Üyeyi bir baskı,. komplo, iktidar çoğunluğundan gelecek, bir tehdit, yada değişik sindirme yöntemleri karşısında korumak ve görevini gereği gibi yapmasını sağlamaktır… ‘ (Prof. Dr. S. Batum Milliyet 13.2.1997) (Ek: Bölüm IV, No:26)

Yine Sayın Prof. Dr. Bahri Savcı da ‘Boşuna tartışma: Parlamenterliğin sona ermesi’ başlıklı makalesinde:

‘Doğrudan halk seçiminden gelerek, ulusal egemenliğin belirdiği ve merkezleştiği temsilcidir, milletvekili… Onun, ayrıcalıkları -korunmuşlukları-dokunulmazlıkları vardır. Bunlar rakipleri, özellikle, resmi otoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız edilmeden, bir tasalluta uğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve sorunlarından kurtulmuş (azade) olarak, parlamenterlik işlerini, huzur ve güvenlik içinde görebilmeleri içindir; siyasal amaçlı olarak elkonulma tutulma yakalanma hapsedilme, olasılıklarından uzak bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle bir statü içinde, ulus kadar özgür çalışabilmelidir. ‘

‘Yasal korunmuşluk: (Teşrii masuniyet) Buna göre de parlamenter ‘Cürm-ü meşhud-u cinaî’ (cinayet işleme anı) dışında, kendisine suçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot, adliye ve yargı yöntemlerine uğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine göre dokunulmazlığı kaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif edilemez, muhakeme edilemez, kendisine hüküm giydirilemez; kendisine, bu hükmün gerekleri uygulanamaz. Koğuşturulabilmesi için önce, ayrıcalık ve korunmuşluklarından soyundurulmuş olması gerekir. Doktrin böyle der’.

‘Dokunulmazlığın kaldırılarak milletvekilinin ‘düşürülmesi’ kurumunun yanına, işe Meclis’i karıştırmadan, onun dokunulmazlığının kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis’in, ayrıca bir değerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi’nce hükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da getiriyor!’ değerlendirmesini yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:

‘Ederlerse ne mi olur’ Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaos olur’ (Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet 5.10.1993) (EK: Bölüm IV, No:27)

Netice olarak görülmektedirki: ‘Sorumsuz1uk’ ve ‘dokunu1mazlık’ milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir, aslâ vazgeçilemez ve asla ihlal edilemez.

Zira, aksi halde, Anayasa’nın temel esası olan ‘kuvvetler ayrımı’ prensibi ortadan kalkar, Milli iradenin TBMM’de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkanı doğar ki, bu durumun Demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşması mümkün değildir.

Nitekim, Sayın Başsavcı’nın, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a izafe ederek iddianamesinin 9. sayfasına dercettiği Grup Genel Kurulu konuşması ile ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığının, Anayasa’nın bu temel esaslarına aykırı olarak, hazırlayıp TBMM’ye gönderdiği bir fezleke; TBMM Başkanlığınca ilgili savcılığa iade edilirken şu görüşlere yer verilmiştir:

‘Bizim Anayasalarımız, paralel olarak mutlak oy’un ve beyanın sınırsız düzenlemiştir. Fransız Anayasa geleneğine dokunulmazlığı kullanılan muhtevasına bakmaksızın,

İkinci husus, mutlak dokunulmazlık, parlamento üyesinin şahsına tanınan bir hak ve imtiyaz değildir.

Bu müessese, görülen görevin fonksiyonuna bağlıdır. Bu dokunulmazlık, genel ve süreklidir. Sıfatın kalkmasından sonra da devam eder. Milletvekili bu kurumdan feragat edemez. Çünkü ortada vazgeçilecek bir hak söz konusu değildir. Fonksiyonun getirdiği bir cezasızlık hali söz konusudur.’

‘Mutlak dokunulmazlık için Anayasanın getirdiği sınırlar 83. Maddede yazılıdır. Bu metne göre Meclis çalışmaları içinde oy, söz ve düşünce biçiminde açıklanan her eylem mutlak dokunulmazlık sınırları içindedir. Mutlak sorumsuzluğun, yüce Meclis tarafından kaldırılması da mümkün değildir. ‘

‘Yüce Meclis’in Anayasayı değiştirmedikçe muktedir olmadığı bir konuda elbette yargı yolu da kapalıdır. İstisna açıkça yazılmadıkça, kaide mutlak sayılır. ‘

‘Bir Sayın Milletvekilinin Partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmadan ötürü ceza takibatı yapılması Anayasa tarafından yasaklanmıştır. Parlamento’nun varlığı ve işlevi nedeni ile konulan bu yasak, demokrasinin vazgeçilmez güvencesidir. ‘ (TBMM Başkanlığının 20.08.1994 tarihli yazısı) (EK: Bölüm IV, No:28).

C-3. Bu Dava İle, Yürütme Organı Üyesi Olan Başbakan veya Bakanların Yargılanmaları yolunun Açılması Anayasaya Aykırıdır.

İddianamenin 10. sahifesinin 5. Paragrafında Sayın Başsavcı, Başbakan Necmettin Erbakan’ın bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu ile İlahiyat Fakültesi mensubuna verdiği iftar yemeğini ileri sürerek suçlamak istemiş, Başbakanın emsali çok ve gayet doğal davranışını hiç ilgisi olmadığı halde ‘Lâikliği ihlal’ iddiasına mesned yapmak istemiştir.

İddianâmeden de anlaşılacağı üzere bu iftar yemeği, Türkiye’de ve dünyada emsali çok ikramlardan biridir ve Başbakan tarafından verilmiştir.

Başbakanın bu davranışında, hukuka hiçbir ayrılık yoktur. ‘Muhali farz’ ile varsayalımki ‘hukuka aykırıdır.’ Bu halde dahi Başbakan’lar ve hükümetin diğer üyeleri ‘ceffel-kalem’ sorgulanamaz.

Anayasanın 100. Maddesi maksatsız düzenlenmiş değildir.

Meclisin diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tabi tutulmuş; olabildiğince zorlaştırılmıştır. Anayasa yapıcı, hükümet üyelerini 100. Madde yoluyla bir kerre daha güvence altına almak istemiştir.

Nitekim mezkur maddenin müzakeresi esnasında, komisyon sözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal: ‘Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyle, bulundukları mevki dolayısıyla, olur – olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir.’ Gerekçesini ortaya koymuştur. (Danışma Mec. B 140 Otu.l. 1.9.1982 Ek:Bölüm IV, No.29)

Yine aynı maddenin müzakeresi esnasında Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu haklı gerekçeyi serdetmiştir: ‘Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp Mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela; yasama dokulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece 0 seçim devresi içindir.

Şimdi burada, niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor’.. Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, Mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen Bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır. ‘ (Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (EK: Bölüm IV, No:30).

Yukarda arz ve izah olunduğu üzere, Anayasanın 100. Maddesinin gereği yerine getirilmeden bir Başbakanın yada bakanın hangi mülahaza ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi hem Anayasanın anılan maddesine, hem de ‘Kuvvet1er ayırımı’ ilkesine aykırı düşer.

Netice şu ki: Çok partili demokratik parlamenter sistemi kurallarına uygun çalıştırmak; milli iradenin tezahürünü ve kuvvetler ayrımı prensibini korumak için millet adına düşünülmüş ve verilmiş bulunan ‘Parlamenter Sorumsuzluk’ ve ‘Yasama Dokunulmazlığı’ gibi kurumların işlerliğini eksiksiz sağlamak Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerinin amir hükmüdür.

  1. Bölüm – Ek Dosyanın Partimizle ve Gerçekle İlgisi Yoktur.

İşbu dava açıldıktan bir süre sonra Sn. Başsavcı 7.7.1997 gün ve 1997/432 Sayılı tezkeresine ekli olarak ve bu dava ile ilgilendirmek isteyerek Yüksek Mahkemeye 111 sahifeden oluşan bir fotokopi derlemesi göndermiştir.

Bu fotokopiler esas dava ile ilgili cevap süresi içinde cevaplandırılmak üzere Yüksek Mahkeme tarafından Partimize tebliğ edilmiş, daha ayrıntılı bir cevap için talep ettiğimiz ek süre Yüksek Mahkemece kabul edilmemiştir. Dolayısiyle daha ayrıntılı cevap için çalışmalarımız bir yandan devam etmektedir.

Bu çalışmalarımız tamamlandığında daha ayrıntılı cevap verme hakkımızı mahfuz tutuyoruz-

Bununla beraber aşağıda zikrettiğimiz açıklamalarımız ve bu açıklamalarımızla ilgili sunduğumuz belgeler bu dosyadaki fotokopilerin ne partimizle, ne dava ile ve nede gerçekle bir ilgisi olmadığını ve bunların hiçbir iddiaya mesnet teşkil edecek herhangi bir delil niteliğinin de bulunmadığını açıkça göstermek için yeterlidir.

A- Birinci Kısım: Bu dosya muhteviyatının bu dava ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur

  1. Bu dosyadaki fotokopilerin kimler tarafından ne şekilde tanzim edildiği belli değildir.
  2. Fotokopiler delil olamazlar.
  3. Bu fotokopilerin muhtevasının ne olduğu aşağıdaki kısımda özetlenmiştir. Bu muhtevanın bu davadaki isnatla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

B- İkinci Kısım: bu fotokopilerin gerçekle de bir ilgisi yoktur.

Ek dosya içindeki münderecat incelendiğinde aşağıdaki hususlar açıkça görülmektedir.

111 sahifeden oluşan bu münderecatın takriben 80 sahifesinin velev ki tutarsız olsun Refah Partisi’ne bir isnatla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu 80 sayfalık kısım bir takım uçak biletlerinden, yabancı bir ülkede yapılan toplantıda bir takım yabancıların yaptığı konuşmalara dair bölümlerden söz etmektedir.

Geriye kalan fotokopi sahifeleri ise iki konuya teallük etmektedir.

  1. RP.ne Libya’daki bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair yazılar
  2. RP.Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın yabancı ülkelerde yabancı bazı kişi ve kuruluşlarla yaptığı iddia edilen temaslar.

Bunların hiçbirisinin gerçekle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki;

Refah Partisi’ne bir cemiyetin güya parasal yardımda bulunduğuna dair fotokopilerin gerçekle hiç bir ilgisi yoktur.

  1. Bu gerçek dışı isnad yıllarca önce bir köşe yazarı tarafından ortaya atılmıştır.
  2. Bu art maksatlı yayın üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma açılmış ve bu iddia bütün yönleriyle incelenmiştir. Bu incelemede bu konu ile ilgili gösterilmek üzere ismi geçen Beşir Darçın o tarihlerde Ankara C. Başsavcılığına ifade vermiş. İsnadın asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.

Bu incelemelerde, fotokopilerdeki imzanın Beşir Darçın’a ait olmadığı tesbit edilmiş ve yine bu yayını yapan kimse verdiği ifadesinde kendisine gönderilen fotokopinin kim tarafından nasıl hazırlandığı hakkında bir bilgisi olmadığını belirtmiştir.

Yapılan tahkikat sonucunda hem Beşir Darçın, hem de Necmettin Erbakan hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22.09.1995 tarih ve Basın Hz. 1994/144, Basın. K. 1995/437 sayılı takipsizlik kararını vermiştir. (Ek: Bölüm V, No. 1)

  1. Refah Partisi’nin herhangi bir yabancı kuruluştan yardım aldığının iddia edilebilmesi için parti yetkilisi muhasebecisinin imzasını ihtiva eden bir belgenin olması, böyle bir yardımın parti muhasebesine intikal ettiğinin kayıtlarda görülmesi zorunluluğu vardır.

Bunlar olmadığına göre bu kabil hayali isnatlar sadece Siyasî maksatlı propagandalardan ibaret gerçek dışı iddialardır.

  1. Adı geçen yayın üzerine konuyu TBMM’de Refah Partisi’nin mal varlığının araştırılması için kurulan komisyonda aylarca araştırmış bu araştırmalardan sonra vaki bir soru üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, Komisyon Başkanının cevaben yazdığı bir tezkerede: ‘araştırmalar esnasında Refah Partisi’nin Libya’dan mali yardım aldığına dair hukuki delil teşkil edecek bir belge bulunmamaktadır’ cevabı verilmiştir. (Ek: Bölüm V, No.2)
  2. Ve yine basında yapılan bu maksatlı yayın üzerine, o tarihte Refah Partisi Genel Sekreterinin imzasının muhtevi yazıyla, haberde adı geçen Libya’daki Uluslararası Cemiyete başvurmuş, gelen yazıda cemiyetin bu BM’e üye bir hayır cemiyeti olduğu, hiçbir Siyasî faaliyetle ilgilenmediği, bu sebeple Refah Partisi’ne herhangi bir yardım yapılmadığı, hangi ülkede olursa olsun herhangi bir Siyasî partiye maddi yardım yapılmasının söz konusu olmadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu gerçekleri gösteren belgeler Ek’te sunulmuştur. (RP Genel Sekreterinin Yazısı, Ek: Bölüm V, No.3) (Adı geçen cemiyetin cevabi yazısı, Ek: Bölüm V, No.4)
  3. Anayasa ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler kanununa göre Siyasî Partilerin mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından yapılar. Bütün partilerin olduğu gibi Refah Partisi’nin de mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından muntazaman yapılmaktadır.

Bu meyanda Refah Partisi’nin 1989 yılı Mali hesaplarıda Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve ibra edilmiştir.

Anayasaya göre: ‘Yüksek Mahkemenin bu denetimler konusunda verdiği kararlar kesindir.’ (Mad. 69/3) Hal böyle iken Siyasî maksatla başta medya kartelleri olmak üzere bazı çevrelerce yabancı bir dernek tarafından Partimize ‘maddi yardım’ da bulunulduğu mütemadiyen iddia edilmiştir. Bu iddiaları ‘isbat’lamak gayretiyle ayrıca pek çok ‘belge’ uydurulmuştur, Ek dosya muhteviyatı tetkik edildiğinde görülecektir ki; bu fotokopiler, kaynağı belli olmayan, nerede, ne zaman ve kimler tarafından tanzim edildiği belli olmayan ‘belge’ görüntüsü verilmiş yazılardan ibarettir. Dosyadaki mevcut halleriyle bu fotokopiler belge niteliğini ve dolayısıyla, delil kıymetini haiz değildirler.

C- Üçüncü Kısım: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Yabancı Ülkelerde Bazı Kişi Ve Kuruluşlarla Yaptığı İddia Edilen Temasların Ne Gizliliği, Ne De Normal Münasebetlerin Dışında Herhangi Bir Yanı Yoktur.

  1. Necmettin Erbakan Pakistan seyahatini Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil 54.Hükümetin Başbakanı sıfatıyla yapmış ve tüm görüşmeler programlanan şekilde gerçekleşmiştir.

Bu ziyaret sırasında Pakistan Cumhurbaşkanı Sayın Lagari, Başbakan Sayın Butto ile resmi görüşmelerde bulunulduğu gibi Pakistan İslam Devletinin kuruluş yıldönümü merasimlerine iştirak edilmiş, Parlamentoya mensup çeşitli milletvekilleri ve parti başkanları ile görüşülmüş ve karşı taraftan gelen bir istek üzerine Pakistan Koalisyon hükümetinin ortağı olan Ulema Partisi Lideri Fazlurrahman ve Cemaat’i İslamiye Partisi Lideri Ahmet Hüseyin, TC. Başbakanı tarafından Büyükelçiliğimizde kabul edilmişlerdir. Esasen Anayasasında İslami bir cumhuriyet olduğu bilinen Pakistan’da, ikisi de parlamentonun en önemli partilerinin liderleri olan bu muhterem kişilerle yapılan görüşmelerin hiçbir gizli tarafı yoktur. – Öte yandan Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara katılması Refah Partisi’ni ilzam etmez.

  1. Bu nezekat ziyaretlerini kabul T.C. Başbakanı sıfatı ile vaki olmuştur. Refah Partisi ile bir ilişki yoktur.
  2. Bu temasların denetimi TBMM’ye aittir. Nitekim 16.10.1996 gününde görüşülen gensoru ile bu denetim yapılmış. TBMM bu konudaki bu gensorunun müzakeresindeki iddiaları varit görmemiş, ve iddiaları reddetmiştir.
  3. Necmettin Erbakan’ın Libya’da yapılan bir takım toplantılara davet edilmesi ile Refah Partisi’nin hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü kendisi bu toplantılara bir bilim adamı olarak davet olunmuş, bu toplantılarda şahsi düşünce ve tecrübelerinden yararlanılmak istenmiştir.
  4. Nitekim dosya muhteviyatının fotokopilerinde KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Denktaş’ın, Ekonomi Profesörü Sayın Nevzat Yalçıntaş’ın ismi geçmektedir. Bunlar da bu kabil toplantılara aynı şekilde fikir ve görüşlerinden istifade edilmek üzere davet edilmişlerdir.
  5. Esasen bu toplantılara sadece ilim adamları değil, geniş bir basın mensubu grubu da her defasında davet edilmiştir.

Bu da göstermektedir ki bu toplantıların gizlilikle hiç bir alakası yoktur.

  1. Libya Uluslararası Çağrı Cemiyetinin bir aksiyonu olarak sözü geçen Müslüman Topluluklar Liderliğinin bir resmi devlet kuruluşu değil, sadece özel olarak teşkil edilen bir konferans heyeti olduğu, maksadının 0 müslüman ülkelerin az gelişmişlikten ve sömürüden nasıl kurtulacaklarının araştırılması ve bu hususta çözüm yollarının bulunmasından ibarettir.

Tıpkı Rauf Denktaş, Prof. N.Yalçıntaş v.s. gibi Prof. Dr. Necmettin Erbakan’da bu toplantılara şahsen davet edilmiştir. Bu toplantılara katılmasının Refah Partisi ile bir ilgisi yoktur. Bu hususta Refah Partisi’nin yetkili organlarının bir kararı da yoktur. Bu gerçekleri bizzat adı geçen kuruluşun ekte sunulan yazısı da açıkça göstermektedir. (Ek: Bölüm V, No.5)

İşbu kısa maruzat dahi ek dosyanın hukuken hiçbir geçerliliği olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu nedenle dava dosyasına delil olsun diye gönderilen ek dosya münderecatının iş bu davada nazara alınmamasını arz ve talep ederiz.

  1. Bölüm- Son Açıklamalar

Davanın açılmasının gerçek sebebi bir kısım medyanın maksatlı propagandasıdır

Yukardan beri yapılan izahattan açıkça görüldüğü üzere bu davanın açılmasını haklı gösterecek ortada ne bir olay ve ne de ciddi bir delil vardır. Buna rağmen bu dava açılmıştır. Bunun gerçek sebebi bir kısım medyanın olağanüstü tahrikleridir.

Yeni RTÜK kanunu ile sayıları günbegün artan TV. kanalları sayesinde olayları olabildiğince abartan, habbeyi kubbe yapan, yeni tahrik metodlarıyla günümüzde medya birinci kuvvet olmaya başlamıştır.

Bu haliyle medya, ‘Ülkeleri ben yönlendireceğim; egemenlik kayıtsız şartsız medyanındır’ diyecek mevkiye gelmiştir.

Bu anormal gelişmeler yalnız ülkemizdeki demokratik dengeleri bozmakla kalmayıp diğer bütün demokratik ülkelerde de dengeleri önemli ölçüde etkilemiştir.

Nitekim, İtalya gibi demokrasisi ve ekonomisi istikrara kavuşmuş bir ülkede dahi tesirini icra etmiş, bir medya kralı olan Silviyo Berliskoni medyayı en iyi şekilde kullanarak kısa zamanda iktidara gelmiş ve fakat kendisinin ve kadrosunun devlet yönetiminde hiçbir deneyimi olmadığı için yine kısa zamanda geldiği gibi iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Ne var ki, bu Medya darbesinden İtalyan demokrasisi ve ekonomisi çok büyük zarar görmüş, bu ülke en azından bir buçuk yılı aşkın bir zaman kaybetmiştir.

Bu yüzden Amerika gibi ülkelerde bile medya gücünün tekelleşmesini önlemek için katı ve kesin önlemler alınmasına, kanunlar çıkartılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Zira, bir hukuk devleti olmayı temel şart sayan demokratik ülkelerde, hak ve hukuk tanımayan kontrolsüz bir gücün, orta yerde kasırga gibi eserek tahribat yapmasına, asla izin verilemez, aksini düşünmek hukuk devleti olmaktan ve onun nimetlerinden vazgeçmek anlamına gelir.

Ülkemizde ortaya çıkan medya patlaması karşısında, diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi, medyanın kartelleşmesini önleyecek kanuni tedbirler henüz alınmış değildir. Elbette yakın bir gelecekte, bu problem de çözülecek, gereken hukuk ortamı ve istikrar sağlanacaktır.

Ancak bu tedbirler alınıncaya kadar, cereyan eden olaylara bu çarpık aynalardan bakmak zorunda olduğumuzu da hesaba katmamız gerekecektir.

İşte bu dengeleri bozan ve olayların dayandığı gerçekleri yanlış yansıtan ve saptıran ortamda bir kısım medyadaki yayınlara bakarak önemli Siyasî olayları değerlendirirken, ihtiyatı elden bırakmamak gerekmektedir.

Türkiye’de Refah Partisi 4 milyonu aşkın üyesi olan, 6 milyonu aşkın oy almış bulunan bir partidir. Ülkemizin birinci partisidir. 54. Hükümeti kurmuştur. Bu Hükümetin büyük ortağı olmuştur.

  1. Hükümetin ekonomik alanda sergilediği en önemli icraat, bu ülkenin 4.5 katrilyon parasını faizcilikte kullanarak, yatırım ve üretimi engelleyen rantiyecilikle mücadele ve kartelleşmeye son vermek olmuştur.

Bu icraatın tabii neticesi olarak, aynı zamanda bir kısım tekelci medyayı da elinde bulunduran rantiyeci kesim, Refah Partisi’nin büyük ortağı olduğu 54. Hükümeti bir an önce hükümetten düşürmek, rantiyeciliğe ve tekelciliğe yeniden devam edebilmek için harekete geçmiş muhalefet partilerini tahrik ederek, bir senede tam 13 gensoru ve Meclis Soruşturma önergesi verilmesinde başlıca amil olmuşlardır.

Bu meyanda da özellikle Refah Partisi’ne karşı amansız bir yıpratma kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyaya gerekçe olarak da Refah Partisi’nin lâikliğe karşı olduğunu ileri sürerek sivil ve resmi kesimleri kolayca kışkırtmanın daha kolay ve daha elverişli olacağı düşünülmüş ve Refah Partisi aleyhtarı kampanya işte böyle başlatılmıştır.

Böylesine kontrolsüz tekelci medya, hukuk devletinin kontrolüne alınamaz, serbest ve müeyyidesiz bırakılacak olursa Türkiye’de ne bir partinin kapatılmaktan kurtulması, ne de herhangi bir Hükümetin uzun ömürlü olması son derece müşküldür.

İşte Refah Partisi hakkında işbu davanın açılmasına bu amansız medya tahrikleri sebep olmuştur.

Oysa ortada kapatma davasının açılmasını gerektirecek ne ciddi bir olay, ne bir odaklaşma olgusu, ne de herhangi bir delil vardır.

6 milyon oy almış 4 milyon kayıtlı üyesi olan bir büyük partiye karşı 18 sahifelik bir iddianame ile açılan bu davada, sadece üç-beş kişinin yaptığı ileri sürülen konuşmalar söz konusu edilmiştir ve fakat hiçbir geçerli delil ileri sürülememiştir. Bu durum karşısında bu davanın tahrik ve abartma sonucunda açıldığını kabul etmek bir emri tabii olmak gerekir.

Nitekim Helsinki İzleme Komitesi başta olmak üzere Batıdaki tüm İnsan Hakları Örgütleri ve sözcüleri, Türkiye’deki bu olayı hayretle karşıladıklarını, Refah Partisi hakkında böyle bir davanın açılmasının demokrasi ile bağdaştıramadıklarını ne var ki bunda medyanın yoğun kampanyasının büyük rolü olduğunu açıkça ifade etmektedirler.

Yüksek Mahkemenizin hukuki ve kanuni gerçekler ve gerekçeler yanında yukarıda arz ettiğimiz fiili durumu da değerlendirmeye alacağına ve esas hakkında hiçbir dayanağı olmayan bu davanın reddine karar vereceğine kesinlikle inanıyoruz.

VII. Bölüm – Sonuç ve Talep

Sayın Yargıtay Başsavcısı tarafından ‘lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğu’, iddiasıyla RP.nin kapatılması için açmış olduğu işbu davanın iddianamesi ve sair münderecatı, en ince teferruatına kadar işbu ön savunma layihamızda;

Dünyada ve Türkiye’de ‘Demokrasi’, ‘İnsan Hakları’, ‘Özgürlükler’ ve ‘Lâiklik’ konusundaki ilmi görüşlerin; İnsan Haklarıyla ilgili uluslararası anlaşmaların; Anayasa ve ilgili kanun hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihatlarının, Işığında çok geniş bir değerlendirmeye tabi tutularak cevaplandırılmıştır.

Bütün bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında; Görülüyor ki;

  1. İşbu dava 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden açılmıştır.

Usul Hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, ön savunmamızın (III) Bölümünde ayrıntılarıyla açıkladığımız sebeplerden dolayı ru’yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle; usul bakımından reddine karar verilmesini;

  1. a) Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiçbir delil olmadığından, dosyaya konulan kağıtlar, gazete küpürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
  2. b) Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşma iddialarının cezai bakımdan suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan;
  3. c) Fiilleri işbu davaya mesnet yapılan Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin 1/d fıkrasının 2. paragrafındaki ’30 günlük süre’ içinde Refah Partisi’nden ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamayacağından,
  4. d) Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme’nizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü hakkındaki l0.ncu, örgütlenme özgürlüğü hakkındaki 11 nci maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararlarını dikkate alacağına olan inancımızdan,

Açılan davanın işbu ön savunmamız da açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemece re’sen takdir olunacak diğer sebeplere binâen; esas bakımından da reddine karar verilmesini Refah Partisi Genel Başkan sıfatıyla arz ve talep ederim.’

Davalı Parti ön savunmasına ek olarak kimi belgeleri de sunmuştur.

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı’nın 5.8.1997 günlü, 5P.13-Hz. 1997/109 sayılı esas hakkındaki görüşünde özetle:

Ülkemiz üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğundan beri görülmemiş şekilde kara bulutların dolaştığı belirtildikten sonra; Anayasa Mahkemesi’nin Milli Nizam Partisi’nin kapatılması kararına göndermede bulunularak, Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının lâikliğe aykırı davranışlarının yıllar önce belgelendiği; şeriata göre üstünlüğün ilahi kanunlarda, TC. Anayasası’na göre ise Anayasa ve yasalarda olduğu; kimi yazarların toplumun geleceğinin, lâik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında egemen kılmaya bağlı olduğunu belirttiği; Anayasa’nın Başlangıç’ında yer alan, ‘Lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya karıştırılamayacağı’ şeklindeki ifadenin önem taşıdığı, bu ifadede lâiklik ilkesinin temel biçimiyle nitelendiği; lâiklik ilkesinin ‘Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkilapları ve medeniyetçiliği’ ifadesiyle aynı cümleye konularak, lâikliğin Atatürk ilke ve inkılâplarından, özellikle Atatürk milliyetçiliğinden ayrı düşünülemeyeceğinin ortaya konulmuş olduğu ve bir medeniyetçilik ilkesi olarak rolünün vurgulandığı; Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece ‘demokratik, lâik ve sosyal hukuk Devleti değil, ‘…Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti’ olduğu; ‘demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz’ görüşünün doğru olmadığı; klasik demokrasi teorisyenlerinden Henri B. Mayo’nun demokrasinin korunması için, siyasî parti çalışmalarının Anayasal sınırı aşmaması gerektiğini söylediği; ikinci Dünya Savaşı öncesinde faşist karakterli partilerin, liberalizmin geleneksel özgürlük anlayışından yararlanarak, planlı saldırılarla demokratik kurumları sistemli bir biçimde tahrib ettikleri ve demokrasiyi yıktıkları; mücadeleci demokrasi eğiliminin etkisiyle 1930 yıllarından itibaren demokratik düzeni ve Devletin bağımsızlığı ile bütünlüğünü tehdit eden Siyasî kuruluşlara engel olmak için bazı önlemler alınmaya başlandığı; İtalyan Anayasası’nın 49. maddesinin, parti faaliyetlerinin demokrasi ilkelerine uygun olması gerektiğini hükme bağladığı; geçici hükümlerin XII. maddesiyle de faşist partinin kapatıldığı ve tekrar kurulmasının yasaklandığı; Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin ikinci fıkrasına göre de herhangi bir Siyasî partinin, gayesi ve taraftarlarının davranışıyla özgür demokratik düzeni kayıtlamayı veya ortadan kaldırmayı ve federal cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeyi amaç edinmesinin, o partinin kapatılmasını gerektirdiği; Almanya’da bu hükmün üç defa uygulandığı ve Federal Almanya Mahkemesi’nin 23 Ekim 1952’de sosyalist Rayh Partisi’ni, 17 Ağustos 1956 gününde de Almanya Komünist Partisi’ni kapattığı; ayrıca Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle kapatılan bu partilerin üyesi olan Federal Meclis veya Federe Meclisler üyelerinin milletvekilliklerinin düşmesine, kapatılan partinin mallarının Hazine’ye aktarılmasına karar verildiği; yine Federal Almanya’nın yakın bir geçmişte Hürriyetçi işçi Partisi’ni kapattığı; uluslararası hukuki metinlerde Siyasî partiler hakkında özel hükümler bulunmadığı; siyasî partilerin dernek olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'(AİHS)nin 11. maddesinin koruması altında bulunduğu; sözleşmenin 17. maddesinin ise, herhangi bir topluluğun sözleşmedeki temel haklara dayanarak bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmak amacını güden bir faaliyet ve harekette bulunmasına engel olduğu; nitekim Avrupa insan Hakları Komisyonu’nun, kapatılan Almanya Komünist Partisi’nin Sözleşme’nin 9., 10. ve 11. maddelerine aykırılık savıyla Federal Almanya Hükümeti aleyhine yaptığı başvuruyu, 17. maddeye dayanarak reddettiği; Sözleşme’nin 17. maddesine göre, sözleşmedeki hiçbir hükmün, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya veya kayıtlamaya yönelen bir çalışmaya girişmek hakkını vermediği; Anayasa dışı eğilimleri olan partilere, kendilerini geliştirmeleri, yoğun bir propaganda ve eğitim faaliyeti ile taraftarlarını Anayasa’ya karşı bir savaşçı olarak yetiştirmeleri imkanını tanımanın, aslında özgür düzeni, liberal demokrasinin biçimsel ilkelerine kurban etmekten başka bir anlama gelmediği; kökleşmiş demokrasi geleneği olan ve emelleri Anayasa dışı bir düzen kurmak olmayan Siyasî partilere sahip ülkelerde, elbetteki Siyasî partilerin kapatılamayacağı; Amerika Birleşik Devletlerinde, Federal Yüksek Mahkeme’nin kamu hürriyetleri alanının bekçisi olarak, ‘açık ve halen var olan bir tehlike’ ölçüsüne dayandığı ve olayları bu açıdan incelediği; Amerika Birleşik Devleti’nin, aşırı partileri özellikle komünist partisini, açıkça kanun dışına çıkarmadığı, fakat ağır kayıtlara bağladığı ve dolaylı bir yoldan çalışmalarına sed çektiği; ROBESPİERRE’in, ‘hürriyetin düşmanlarına hürriyet yok’ prensibine uygun olarak demokrasilerde demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetinin kabul edilmediği İngiltere’de de partilerle ilgili kimi kısıtlamaların olduğu;

Demokrasinin, aynı zamanda bir kurallar rejimi olduğu; Erbakan ve arkadaşlarının, siyasî partilerin hangi hallerde kapatılacağını düzenleyen ve 1995 yılında Anayasamızın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişikliklere kendilerinin de oy verdiği; ancak oylarının biraz arttığını görünce ısrarla ‘Demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz’ görüşünü savunmaya başlamalarının Anayasamızın kurallarına uymayacaklarının, başka bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez temel ilkesi olan lâikliğe karşı yıllardır devam ettirdikleri savaşa devam edeceklerinin en güzel delili olduğu; demokrasilerde siyasî partiler, Anayasalarına ters düştüklerinde kapatıldıkları gibi, faaliyetlerine kısıtlamalar da getirilebildiği; esasen Anayasamızın siyasî partilerin kapatılabileceğini kabul ettiği, yasal ve anayasal şartlar oluştuğu takdirde, Anayasa Mahkemesi’nin bir Siyasî partiyi kapatmamasını, Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi kararıyla ihlali anlamını taşıyacağı; Refah Partisi’nin 14. kuruluş yıldönümü olan 19.7.1997 tarihinde, bu partinin Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’ün, açılan kapatma davasına ilişkin olarak binlerce kişiye diyerek Anayasal düzenimize karşı partisinin diğer sözcüleriyle aynı eylem planını benimsediğini ortaya koyduğu; Prof. Dr. İlhan Arsel’in belirttiği gibi; demokraside parti kapatılamaz diye bir kural olmadığı, çünkü demokrasi denen şeyin herkesin bildiği gibi, bir özgürlük rejimi olduğu ve özgürlükleri yoketmeyi amaç edinen bir partinin kesinlikle kapatılacağı, eğer siyasal bir parti, inanç bağnazlığına bayrak açmış olarak temel özgürlüklere göz dikmişse, örneğin şeriat heveslisi olarak lâik cumhuriyeti yıkmak niyetinde ise, ‘Cihad’ sözcüğünün kaypak anlamlarından yararlanarak kendisini ‘islam cihad ordusu’ olarak ilan etmiş ise, islamiyet politikaya araç ederek örneğin, ‘biz şeriat hukukuna bağlıyız ve iktidara geldiğimiz zaman bu hukuku uygulayacağız’ biçiminde laf etmişse, ya da bu siyaseti gerçekleştirme uğruna ‘kan dökülecektir’ diyerek bu politikanın taktiğini çizenlere kanat açmışsa bir partinin kapatılacağı, bu nedenle Refah Partisi liderinin yaptığı gibi; ‘Demokrasilerde parti kapatılamaz; parti kapatmak ilkelliktir’ demenin ve halkoylamasıyla iktidar olup lâik cumhuriyeti yıkmayı umut etmenin, demokrasinin sayı hesabına değil, fakat ‘insana saygı’ esasına dayalı bir yaşam tarzı olduğunu bilmezlikten gelmek olduğu; Prof. Dr. Arsel’in yanısıra kimi yazarlarında yazılarında ‘demokrasilerde parti kapatılamaz’ söylemini eleştirdikleri ve bu söylemi doğru bulmadıklarını belirttikleri;

Anayasa Mahkemesi’nin 23.11.1993 gün ve 1/2 sayılı kararında: ‘Siyasî partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasisi çağıdır. Ancak, bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.

Çünkü Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması, ancak anayasal hakları yok edecek siyasal örgütlenmelerin (faaliyetlerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasî parti, bunu gerçekleştirmek isterse buna olanak verilemez. Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğesi olan siyasî partiler, demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemde bulunamazlar. Bulundukları takdirde,… Anayasamızın ve Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili hükümleri uyarınca, haklarında kapatma davası açılması öngörülmüştür’ denildiği; 21.5.1997 tarihli Başsavcılık iddianamesinde, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası ile, 69. maddesinin altıncı fıkrası ‘soyut’ değil, ‘somut’ nitelikte normlar olduğundan ve Siyasî Partiler Kanunu’ndan sonra yürürlüğe girdiğinden, bir siyasî partinin lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin, Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa’nın anılan maddelerinin gözönünde tutularak belirlenmesi gerektiğinin Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu ve Prof. Dr. Zafer Gören’in görüşlerine de yer verilerek ayrıntıları ile açıklandığı; iddianamenin düzenlenmesinden sonra, Anayasa Hukuku profesörlerinden Ergun Özbudun, Orhan Aldıkaçtı, Süheyl Batum, İlhan Arsel ve Bahri Savcı’nın, Başsavcılığın bu husustaki görüşüne katıldıklarını açıkladıkları; konuyu ayrıntılarıyla inceleyen Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in de Anayasa’da bir kanun olduğuna göre, bir konuyu açık ve ayrıntılı düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan kanunları üstü kapalı olarak ilga ettiğini kabul etmek gerekir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, 4.12.1963 gün ve 82/286 sayılı kararında, Emekli Sandığı Kanunu’nun 39. maddesinin (b) bendinin yargıçlar açısından ‘uygulanmasına imkan kalmadığı’ gerekçesiyle, üstü kapalı ilgayı kabul ettiği gibi; daha sonraki 3.6.1976 gün ve 13/31, 6.5.1982 gün ve 8/3 sayılı kararlarında da, Anayasa’nın açıkça düzenlediği bir konuda, önceki kanunu üstü kapalı ilga ettiği sonucuna varmıştır.

1982 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle ilgili kural (m.177/e bendi), Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne (m.11) atıfta bulunarak, yürürlükteki kanunların Anayasa’ya uygunluğu sağlanıncaya, ya da yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar, mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümlerinin, ya da doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanacağını öngörüyor. Bu düzenleme, Anayasa’nın bir konuyu açık seçik düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan önceki kanunla çalışmasında, Anayasa’nın doğrudan uygulanıp uygulanmayacağı konusundaki tereddütleri ortadan kaldırma amacını gütmektedir.

‘Anayasa bu hükmü ile, 1961 Anayasası’ndan ayrılmış, kanunlardaki Anayasa’ya aykırı hükümlerin çözümü için öngörülmüş prosedüre başvurulmaksızın doğrudan ve tereddütsüz Anayasa hükümlerinin uygulanması zorunluluğunu getirmiştir’

Mevcut kanunlar kapsamına, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi uyarınca 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar (6 Aralık 1983) çıkarılan Kanunların da girdiğini kabul etmek gerekir. Çünkü, Geçici 15. madde kapsamına giren kanunların içinde Anayasa’ya aykırı hükümlerin bulunması halinde, 177. maddenin (e) bendi gereği bunlar ihmal edilerek, 11. madde uyarınca, Anayasa doğrudan uygulanmalıdır.

Kanunların Anayasa’ya uygunluğunun öngörüldüğü 1961 Anayasası’nda, ‘kanunlar çerçevesinde’ yerine getirilen yürütme görevi, idare açısından da, kanun/Anayasa ilişkisinde, hukuken zımni (üstü kapalı) ilgaya imkan tanımıyordu. Buna karşılık, 1982 Anayasası’nda, ‘Anayasa ve Kanunlara uygun olarak yerine getirilen’ yürütme yetkisi ve görevi, 177. maddenin (e) bendi karşısında, üstü kapalı ilgayı mümkün kılmaktadır. Ancak, belirtmek gerekir ki, ayrıca Anayasa yargılamasının da öngörüldüğü 1982 Anayasa sisteminde, önceki kanun ile sonraki Anayasa kuralları arasında bir çatışma varsa, aynı konuda Anayasa’da açık ve doğrudan uygulanması mümkün bir kuralın bulunması gerekir. Aksi halde, kanunla Anayasa arasındaki çatışmada, aynı konuda, Anayasa doğrudan uygulanabilir bir kural içermiyorsa, ortaya bir Anayasa’ya aykırılık sorunu çıkarak çözüm yoluna gidilmelidir. Bunun için de, ya iptal davası yolu ile (m.150. 151), ya da aykırılığın görülmekte olan bir dava sonunda ileri sürülerek, sorunun çözümü Anayasa Mahkemesi’ne havale edilmelidir.

Şu halde, Anayasa’nın bir konuyu açık, ayrıntılı ve doğrudan uygulanabilir nitelikte düzenlediği durumda, buna aykırı kanunları üstü kapalı (zımnen) ilga ettiğini buna karşılık, Anayasa’nın genel nitelikleri kuralları ile, aynı konuyu düzenleyen önceki kanun arasında bir çatışma bulunuyorsa, üstü kapalı ilga sözkonusu olmaması gerekir. Bu durumda, ileri sürülen aykırılığın mevcut olup olmadığı ancak Anayasa Mahkemesi’nce karara bağlanmalıdır. Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendi bu çerçeve içinde yorumlanmalıdır’ görüşünde olduğu;

Siyasî Partiler Kanunu’nu yürürlüğe girdiği zaman, TCK.nun 163. maddesinin de yürürlükte olduğu, başka bir deyişle, kişilerin lâikliğe aykırı davranışları nedeni ile cezalandırılmasına karar verilmesinin olanaklı olduğu, anılan madde yürürlükten kaldırdığına göre, lâikliğe aykırı propaganda ve eylemlerinden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılmasının imkansız hale geldiği; bu durumda

Anayasa Mahkemesinin, bir parti kapatma davasına bakarken, Siyasî Partiler Kanunu’nda, Anayasamızın 68. maddesinin dördüncü fıkrası ve 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla bağdaşmasına imkan olmayan bir değişiklik yapıldığında, kendi yetkilerini Anayasa’ya aykırı olarak kayıtlayan kanun hükümlerinin bu vasfını bir ara kararla tesbit etmesi ve bu hükümleri temelli kapatma davası sırasında uygulaması gerektiği; bir partinin üyelerinin söz ve davranışlarından ötürü temelli kapatılabilmesi için bu söz ve davra­nışların suç oluşturmuş olmaktan ötürü daha önce kesin mahkumiyet kararına konu olmuş bulunmasını şart kılan hükmün de Anayasa ya aykırı olduğu ve Anayasa Mahkemesi ile Cumhuriyet Başsavcısı tara­fından dikkate alınmaması gerektiği, çünkü, hukukta suç ile tedbirin birbirinden farklı kavramlar olduğu, bir fiilin suç olarak kabul edilmemiş olabileceği, fakat aynı fiilin örneğin bir tüzel kişiliğin kapatılmasında olduğu gibi, bir tedbir alınması için sebep olarak görülebileceği ; Anayasa’nın 68. maddesindeki değişikliğin, sonra­dan yürürlüğe girmiş kanun niteliğinde bir hukuk kuralı olmakla, Siyasî Partiler Kanunu’ndaki Anayasa’yla çelişen hükmü de ortadan kaldırmış sayılması gerektiği;

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/b maddesi gereğince, nin, anılan kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlere, bu meyanda lâiklik ilkesine aykırı olarak sözlü veya yazılı beyanda bulunması halinde Anayasa Mahkemesince o siyasî Partinin kapatılmasına karar verileceği;

Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan hükümler arasında, suç teşkil eden eylemler olduğu gibi, suç olmayan eylemlerin de bulunduğu, örneğin lâikliğe aykırı şekilde propaganda yapmanın , TCK’nun 163. maddesi kaldırıldığı için suç olmadığı, ancak parti kapatma nedeni olduğu;

Anayasa’nın 83. maddesi gereğince, yasama dokunulmazlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin şahsi sorumluluğuna ilişkin olduğu, Başsavcılığın Refah Partisi Genel Başkanının şahsen sorumlu tutulmasını istemediği, Refah Partisi nin kapatılmasını istediği;

Cezaların nelerden ibaret olduğunun, TCK.nun 11. maddesinde sayıldığı, parti kapatmanın, ceza değil, bir tedbir olduğu, millet­vekili olsun veya olmasın, parti genel başkanlarının, genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterlerinin sözlü veya yazılı olarak lâiklik ilkesine aykırı beyanlarının parti kapatma nedeni olduğu ve bu beyanların yasama dokunulmazlığı kapsamında olmadığı, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadarki uygulamalarının da bu yolda olduğu;

Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik gibi kişilerin, yıllardır sürdürdükleri lâikliğe aykırı söz ve dav­ranışlarının Refah Partisi’nin tüm yöneticilerince bilindiği; bu şahısların, Erbakan ve arkadaşları tarafından adeta bir gibi kullanıldığı, haklarında disiplin uygulaması yapılması şöyle dursun, milletvekili seçtirilerek yasama dokunulmazlığından yarar­lanmalarının sağlandığı, Refah Partisi’yle özdeşleşen bu kişilerin, parti kapatma davası açılmasından sonra partiden muvazaalı bir şekilde ihraç edilmelerinin, parti tüzel kişiliğini sorumluluktan kurtaramayacağı;

İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı tarafından ülkemiz­de uygulanması istenen niçin Anayasamıza aykırı olduğuna değinildiği, bu konuda, Prof. Dr. Nur Serter in de ‘Demokrasi kullananın niyetine göre değişen bir keskin kılıçtır. Bireyi esas alan bu hak ve özgürlükler rejimini kendi kendini yok edecek bir maharette kullanma çabalarına Türkiye çokça tanık olmak­tadır. Bu uygulamalardan en dikkat çekici olanı da demokrasiyi öne süren ve bireyi esas aldıklarını iddia eden bazı siyasal İslam yan­lılarının ileri sürdükleri ‘çok hukukluluk’ iddiasıdır.

Çok hukukluluk fikrini savunanlara göre, ‘devletin, farklı kültürleri olan insan topluluklarına tercihleriyle kendi hukukunu seçme şansını vermesi hukuk üretme gibi bir görevi olmaması ve bu görevi insanlara bırakması; böylelikle insanların daha özgür bir ortamda ilerleme sağlamakla beraber, aynı zaman diliminde hukukların da tatbikattaki başarıları ile mukayeselerinin yapılabileceği’ ileri sürülmektedir.

Bu iddiaya dayanak alınan uygulama ise Peygamberin ‘Medine Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme Medine’deki Yahudi ve putperes kabile­lerle imzalanmış ve imzacı taraflara kendi hukuklarına göre yaşama hakkı tanınmıştır. Bu sözleşmeden hareket eden Siyasal İslamcı bazı düşünürler, çağımızda da etnik , dini ideolojik gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak bir arada yaşamayı ve toplum­sal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler…..

­

Oysa Türkiye’de dine dayalı bir hukuk ayrımının temel alın­masının mümkün olamayacağı, alınması halinde ise çok parçalı bir tablo ile karşılaşılacağı açıktır. Herşeyden önce lâik-anti lâik ayrımı, dine dayalı bir ayırım olmayıp, siyasî tercihini belirleyen bir ayırımdır…

Sonuç son derece açıktır. Çok hukukluluk, hukuk devletinden güç alan demokratik rejimin zaafa uğratılarak, yıpratılması ve din devletine kolay bir geçiş yapılması dışında hiçbir amaca hizmet etmeyecektir’ görüşünde olduğu;

Din eğitimi konusunda iddianamenin (8). bölümündeki görüşlerini aynen tekrarlamakla birlikte, bu konuda kimi hususlara da değinmekte de yarar görüldüğü;

Anayasa’nın ‘Din ve Vicdan Hürriyeti’ başlıklı 24. maddesi­nin dördüncü fıkrasının, üç temel ilke getirdiği ve fıkrada, ilkele­ri anlatan üç tümceye yer verildiği, fıkradaki sırasıyla bu tümcele­re göre: 1) Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetimi ve denetimi altında yapılacağı, 2) Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı, 3) Din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki dinsel eğitim ve öğretimin isteğe bağlı olacağı;

Anayasa’nın 24. maddesi yorumlanırken, 42. maddesinin gözden uzak tutulmaması gerektiği, bu maddede, tüm eğitim ve öğretimin, Atatürk ilk ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında verile­ceğinin, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağının belirtildiği, bu maddede, zorunlu din kültürü öğretimi dışında kalan isteğe bağlı dinsel eğitim ve öğretim progra­mının da Atatürk ilke ve devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esas­ları gözetilerek saptanmasının zorunlu kılındığı; belirtildikten sonra; sonuç bölümünde;

‘Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı şekilde tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız gibi, gerek ülkemiz ve gerekse diğer demokratik ülkeler Anayasa Mahkemelerince kapatılan hiçbir parti, kendi Anayasasına Refah Partisi kadar ters düşmemiştir. Demokratik savunma mekanizmaları felç olmuş toplumlar, demokrasiyi yaşatamazlar’ denilmiş ve Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

IV- DAVALI SİYASÎ PARTİ’NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Refah Partisi’nin 6.10.1997 günlü esas hakkındaki savunmasında özetle:

Önce Refah Partisi gerçeği anlatılmış, Refah Partisi’nin bir siyasî kuruluş olduğu, dini veya felsefi bir ekol olmadığı belirtilmiş, Parti’nin milletin maddi varlığının gelişmesine olduğu kadar, manevi varlığının geliştirilmesine de önem verdiği ve 14 yıldan beri bu konuda da büyük hizmetler yaptığı; yerel yönetimlerde başarılı olduğu; Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümetinde de, Türkiye’nin meselelerini çözmek, güçlü ve müreffeh Türkiye’yi meydana getirmek için çok başarılı hizmetler yaptığı; çalışmaları sırasında ve icraatında lâikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı, karar ve icraatı olmadığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın delilsiz, mesnedsiz, sadece Refah Partisi’ne karşı olan bazı köşe yazarlarının görüşlerini esas alan gazete küpürlerine, indi mülahazalara ve varsayımlara dayandığı; bu davanın açılmasının gerçek sebebinin Refah Partisi’nin sömürüye izin vermeyen icraatı olduğu; tekelci sermayenin kontrolündeki medyayı Refah Partisi hakkında gerçek dışı ithamlar oluşturmak için sürekli olarak tahrik ettiği ve yönlendirdiği; olayın gerçek nedeninin ‘sömürü devam etsin, avanta devam etsin ve kendilerinin ekonomideki pazar payları azalmasın, artsın, bunun için gerekirse Türkiye hiç kalkınmasın’ zihniyeti olduğu belirtildikten sonra Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde ileri sürdüğü hususlar üzerinde durularak:

Cumhuriyet Başsavcısı’nın önce bu davanın açılması olanağının bulunmadığını söylediği, sonradan iddianamede ve esas hakkındaki görüşünde gerçeklere değil, bir takım faaliyetlere ve önyargılara dayanarak bu davayı açtığı, böylece hukuku, insan haklarını, uluslararası andlaşmaları, Anayasa ve yasaları yok saydığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın anayasal bir kurum olduğu; ancak Yargıtay Başsavcısı’nın Türkiye’de ilk defa henüz yargılaması yapılmayan bir siyasî partiyi, Anayasa’yı ve yasaları çiğneyerek kamuoyu önünde suçlu ilan etmeye kalkıştığı; Parti lehine olan delilleri, CMUK 153/2 nin emrine rağmen Mahkeme’ye ibraz etmediği; ‘Esas Hakkındaki Görüş’ (EHG)te yer verilen hususların Refah Partisi’yle ilgisi olmadığı gibi, bu dava ile de bir ilgisinin bulunmadığı; iddianamede olduğu gibi (EHG)de de sadece Refah Partisi’nin değil, TCK.nun 141., 142. ve 163. maddelerini kaldıran TBMM’nin ve o günkü Meclisi oluşturan tüm siyasî partilerin suçlandığı; halbuki Refah Partisi’nin, lâikliğin de; Atatürk milliyetçiliğin de, ulusal devletinde samimi ve inançlı bir savunucusu ve takipçisi olduğu; Esas Hakkında Görüşün bütünüyle yanlış bilgi, yorum, sonuçlara dayandığı; Başsavcı’nın açıklamalarının tersine Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları hakkında yıllar öncesinden bugüne kadar belgelenmiş lâikliğe aykırı tek bir davranışın söz konusu olmadığı; TCK 141., 142. ve 163. maddelerinin kaldırılmasında Refah Partisi’nin bir rolünün bulunmadığı; 1995 yılındaki Anayasa değişikliği sırasında Refah Partisi’nin de bu değişikliğe oy verdiği iddiasının doğru olmadığı; Zira, bu değişikliğin, Refah Partisi dışında kendi aralarında anlaşan partilerin işbirliği ile gerçekleştirildiği;

Refah Partisi’nin 1995 değişikliğine oy vermemiş olsa bile Anayasal düzene bağlı bir parti olduğu; İmam Hatip Okullarının en fazla Milli Selamet Partisi döneminde açıldığı isnadının da doğru olmadığı; Çünkü Milli Eğitim Temel Kanunu uyarınca okul açmanın Bakanlar Kurulu’nun değil, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararıyla gerçekleştiği; 54. Hükümette Refah Partili ve daha önceki yıllarda Milli Selamet Partili hiçbir milletvekilinin, Milli Eğitim Bakanlığı yapmadığı; diğer yandan Milli Eğitim Bakanlığı’nın İmam Hatip Okulu açmasının, kaynağını, Anayasa ve yasalardan alan normal bir hükümet icraatı olduğu; İmam Hatip Okullarının, devletin resmi okulları olduğu; Başsavcı’nın, Esas Hakkındaki Görüş’ünü hazırlarken baştan sona kadar gerçek dışı faraziyelere yanlış bilgi, yorum ve sonuca dayandığının diğer bir açık örneğinin de; (EHG)ün 41. sayfasında yer alan ‘Yine Federal Almanya yakın bir geçmişte Hürriyetçi işçi Partisi’ni kapatmıştır’ ifadesi olduğu; Halbuki çağdaş demokratik Batı ülkelerinin siyasî parti kapatmayı takriben 50 yıldan beri terk ettiği; ‘Hürriyetçi işçi Partisi’ (Freie Arbeiterpartei) Alman Anayasası’nda ve Siyasî Partiler Kanunu’nda örgörülen usul ve esaslara göre kurulup teşekkül etmiş bir siyasî parti olmadığı; her ne kadar isminde ‘parti’ ibaresi bulunsa da, hukuki anlamda bir dernek statüsünde olan adı geçen örgütün, Federal Anayasa Mahkemesi’nce değil, Federal içişleri Bakanlığı’nın 2′.2.1995 tarihli kararı ile yasaklandığı; bütün bunların Sayın Başsavcı’nın (EHG)ünü hangi düşünce ve davranışlarla hazırladığını gösteren pek çok misalden sadece birisi olduğu; davanın delilden de mahrum olduğu, hem usul hem de esas yönünden reddedilmesi gerektiği; Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünün iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine de aykırı olduğu; Başsavcı’nın, Dünyadaki ‘İnsan Hakları’, ‘Demokrasi’, ‘özgürlük’ ve ‘Siyasî Partiler Hukuku’ ile ilgili çağdaş gelişmeleri değil, 50 yıl öncesine ait terkedilmiş görüşleri, yeniymiş gibi göstermeye çalıştığı; çağdaş dünyada ve yurdumuzda meydana gelen gelişmelerin, Siyasî Partiler Hukuku’nda daha özgürlükçü, siyasî hak ve hürriyetleri daha koruyucu, bu alanda kollektif cezalandırma metotlarından uzaklaşılmasını öngören, eğer yasaklara veya parti yasaklarına aykırı davranışlar varsa, bu davranışları önlemeye yönelik gelişmeler olduğu; terörle ilgisi olmayan siyasî partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği; Almanya’da kapatılan siyasî partilerin, sonradan tekrar kuruldukları halde, bunların çağdaş dönemde tekrar kapatılmadığı; Milli hukukumuzun, siyasî partilerle ilgili gayesininde; çağdaş demokrasi, insan hakları ve özgürlük standartlarına noksansız uymak olduğu;

Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmanın ve aynı seviyede olmanın Türkiye’ninde her zaman temel gayesi olduğu;

Uluslararası andlaşmalar ‘Kanun hükmünde’ doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan, gerek Lozan Andlaşması, gerekse AİHS hükümlerinin, Türkiye için bugün gelinen nokta hakkında açık ve net ilkeler ortaya koyduğu; Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerektiği; Anayasa Mahkemesi’nin de kimi kararlarında, AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunduğu; Türkiye’de bir siyasî parti kapatma davasında, kimi hususların değerlendirilmesinin gerektiği; öncelikle, siyasî parti kapatma kararının AİHS’nin 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırıldığı; Parti’nin programı ya da eylemlerinin kamu güvenliğini mi tehdit ettiği; Genel ahlaka mı aykırı olduğu, yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlâl ettiğinin belirtilmesinin gerektiği; sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamayacağı; sınırlama nedenlerinin keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek, bu sorulara ‘olumlu’ yönde cevap vermenin olanaklı olmadığı; bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa , bunun ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığının sorgulanmasının gerektiği; AİHK’nun Sosyalist Parti davasında da vurguladığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için ‘demokratik bir toplumda gereklilik’in katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmasının gerektiği; dikkate alınması gereken bir hususunda, bir siyasî partiyi kapatmanın ‘acil bir toplumsal gereksinme’ye (pressing social need) matuf olup olmadığının irdelenmesi olduğu bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz, ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe hakların sınırlandırılamayacağı; bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözlerin delil gösterilerek, bir siyasî partinin kapatılmasının olanaklı bulunmadığı; nitekim 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse, değerlendirmeye alınamayacağını belirten Madde 101/d-1 hükmünün böylesi iddiaların önünü kesmek için konulduğu; kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin ‘potansiyel tehlike teşkil ettiği’ ve ‘ileride büyük zararlara sebep olabileceği’ gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanamayacağı; iddianamede yer alan görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği; çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için ‘açık’, ‘ciddi’, ‘mevcut’ ve ‘somut’ bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partilerin kapatılmadığı; Başsavcı’nın, çağdaş gelişmeyi ters göstermenin mümkün olmadığını bildiği için bu sefer de zımnen ‘Ben çağdaş gelişmeyi uluslararası yükümlülüklerimizi ve iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası hukuk normlarını kabul etmem’ demek mecburiyetinde kaldığı; ‘Çağdaş demokrasilerde siyasal partilerin kapatılmasının, ifade özgürlükleriyle bağdaşmadığı’, ‘Uluslararası taahhütlerin milli hukukun bir parçası’ olduğu, Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (Divanın) (AİHK) yetkisini ise 1990’da kabul ettiği, dolayısıyla, AİHS hükümlerinin mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümler olduğunun açıklıkla belirtildiği; Çağdaş demokrasilerde terörle ilgisi olmayan siyasî partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği;

Başsavcı’nın (EHG)’ünün önemli bir kısmında, mücadeleci demokrasi anlayışı bakımından siyasal parti kapatma olaylarının gerekli olduğunu ve esasen bunun Avrupa insan hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 17. maddesine dayandığını ispatlamaya çalıştığı, 17. maddenin, ‘Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, zümre ya da kişiye burada ilan edilen hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşme’de öngörülenden daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir faaliyette veya eylemde bulunma hakkı verir şeklinde yorumlanamaz’ biçiminde olduğu; Avrupa insan Hakları Sözleşmesi Hukukunda otorite kabul edilen Profesör Fawcett’a göre bu maddede bireyler ve gruplar için sorulması gereken temel sorunun bunların eylemlerinin başkalarının haklarını yok etmeyi amaçlayıp amaçlamadıkları sorusu olduğu;

Strazburg Organlarının, 17. maddeyi yorumlarken genellikle Fawcett’in yukarıda aktardığımız ayrımını benimsemekle birlikte zaman zaman eleştirilen kararlar da verdiği, siyasal partilerle ilgili en fazla eleştirilen kararın 1957’de Avrupa insan Hakları Komisyonu’nun Alman Komünist Partisi’nin Federal Almanya aleyhine açtığı davayı 17. maddeye dayanarak reddettiği karar olduğu; Komisyon’un burada Komünist Parti’nin, kendi beyanlarıyla sabit olan, ‘bir dikta rejimi kurmayı hedeflemesinin Sözleşme’de korunan hak ve özgürlükleri yıkmaya yönelik olduğuna’ kanaat getirdiği, bu kararın daha çok totaliter rejimlerin Almanya’da bıraktığı acı izlerin etkisiyle alınmış bir karar olarak yorumlandığı ve Komisyon’un sadece 17. madde hükümlerine dayanarak karar verdiği için eleştirildiği;

Gerçekten de eleştirilen Komünist Parti kararından sonra Strasburg Organlarının 17. maddeyi çok daha dar bir yoruma tabi tuttuğu ve bu maddenin amacının ‘totaliter grupların sözleşme prensiplerini kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmelerini önlemek’ olduğunu açıkça belirttiği; Başsavcı’nın iddianamesinde Refah Partisi mensuplarına atfen aktardığı yıllar önce ifade edilen sözlerin hiçbir şekilde 17. madde kapsamında değerlendirilemeyeceği; Başsavcı’nın kapatma istemine ilişkin AİHS’den destek bulmak istiyorsa dikkatini bu davayla hiçbir ilgisi olmayan 17. maddeye değil, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerine ve bu maddelerdeki sınırlama hükümlerine çevirmesi gerektiği; Komünist Partisi ile benzer ideolojik yapılanmaya ve programa sahip olan bu partilerin kapatılmalarını 17. maddeye değinmeden 11. maddeye aykırı bulmasının Başsavcı’yı 17. maddeye sarılmaktan ve 1957 tarihli Komünist Parti davasına göndermede bulunmaktan alıkoyması gerektiği; Başsavcı’nın Komisyon’un en son içtihatlarından haberi olmadığını düşünmenin imkansız olduğu; geriye tek ihtimal hatta ihtimalin ötesinde tek gerçeğin kaldığı, onunda Başsavcının Refah Partisi aleyhine açılan bu davanın çok açık bir şekilde AİHS hükümleriyle (madde 10 ve 11) bağdaşmadığının farkında olduğu; bu yüzden de savunulamayacak pozisyonunu savunmak için bu davada aslında kendisine hiçbir şekilde destek teşkil etmeyen 17. maddeye başvurduğu;

­

Başsavcı’nın 1950’li yıllarda Federal Almanya tarafından Fasişt ve Komünist Partilerin kapatılması olayını hatırlatmasının bugün siyasal partilerin kapatılabileceğini ispatlamadığı; bu olayların İkinci Dünya Savaşı, sonrasının fevkalade özel şartları altında gerçekleşmiş olaylar olduğu; burada demokrasinin ve özgürlüklerin gelişiminde devrimci ve dönüştürücü bir rol oynamış olan Amerikan Yüksek Mahkemesi (Supreme Court’un) tutumu üzerinde durmanın aydınlatıcı olacağı, Smith Kanunu’nun yorumlandığı Yates davasında Supreme Court’un, özgürlükçü yaklaşımın güzel bir örneğini sergilediği; bu davada yüksek Mahkeme’nin görüşünü açıklayan Yargıç Harlan’ın ‘soyut Prensig’ ve ‘Somut Eylem’ ayrımına dayanarak Smith Kanunu’nun soyut prensip olarak zorla rejim yıkmaya yönelik propaganda ve öğretiyi, amaçlı bir eyleme dönüşmediği müddetçe, yasaklamadığını belirttiği;

Ayrıca Refah Partisi’nin Başsavcı’nın örneklemeye çalıştığı siyasal partilerle ne organizasyon yapısı, ne ideolojisi, ne faaliyetleri, ne de amaçları bakımından en ufak bir benzerliğinin söz konusu olmadığı; mevcut Anayasal düzeni şiddet ve zor kullanarak yıkmayı ve yerine örneğin proletarya diktatörlüğü gibi totaliter bir yönetim kurmayı amaçlayan bu partilerle Refah Partisi’nin arasında bir paralellik kurulamayacağı, Refah Partisi’nin kurulduğundan bu yana, mevcut Anayasal çerçeve içinde faaliyette bulunan ve yasa dışı hiçbir eylemi ve amacı olmayan bir parti olduğu, Türk siyasal yelpazesinde Refah Partisi’nin görüşleri ve politikalarının bir alternatif olarak algılandığı, bunun da hiçbir zaman bir partinin faaliyetlerinin kısıtlanmasına ya da kapatılmasına gerekçe gösterilmeyeceği; uluslararası anlaşmalar iç hukukunun ayrılmaz bir parçası olduğu için yüksek yargı organlarının uygulamalarında bu çağdaş normları esas aldıkları; Yüksek Mahkemelerin AİHS hükümleriyle iç hukuk hükümlerinin çatışmaları halinde, AİHS hükümlerine üstünlük verdikleri, esasen bu durumun Anayasa’nın 90. maddesinin de amir hükmünün doğal bir sonucu olduğu; bu davada, Anayasa Mahkemesi’nin davaya AİHS’nin lex specialis olarak 11. maddesini ve lex generalis olarak da 9. ve özellikle 10. maddesini uygulamasının uygun olacağı;

Davanın usul bakımından da reddi gerekeceği; ön savunmada bu hususun açıkça belirtildiği;

Kural olarak Anayasa hükümlerinin, doğrudan uygulanmayacağı; Anayasa kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca Kanuni düzenlemelere ihtiyaç bulunduğu; hal böyleyken Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesinde:

  1. Anayasa’nın 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümleri arasında mübayenet bulunduğunun,
  2. Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve 101/d hükümlerinin ‘Zımnen llga’ edildiğinin,
  3. Bu yüzden doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinin tatbik edilmesi gerektiğinin,

­4. TCK.nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasından sonra lâikliğe aykırı propaganda ve eylemlerden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılması imkansız hale geldiğinden, bu durumda bir siyasî. parti hakkında bu yönden odak haline gelmesi sebebiyle dava açılabilmesi ve kapatma kararı verilebilmesi de imkansız hale geldiğinden, yasakoyucunun Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerini yeniden düzenlediğinin ileri sürüldüğü;

Bu iddiaların gerçeğe ve hukuka aykırı olduğu, bu aykırılıkların bir bölümüne ön savunmada yer verildiği;

Prof. Bülent Tanör’ün de belirttiği gibi, Siyasî partilerin, uymadıkları takdirde, kapatma sebebi olabilecek haller ile kapatma kararı verilebilecek hallerin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlendiği ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve hallerinin, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirildiği; TBMM Anayasa Komisyonu’nunda, 1995 Anayasa değişikliği sırasındaki, raporda bu halleri ‘…partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve Kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır… Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır… Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılması ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır’ biçiminde belirttiği; siyasî partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı’nın, dava açma şartlarının noksansız tahakkukundan sonra açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılacağı; Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse davanın esasına girilmeden usul yönünden reddi gerekeceği; ön savunmada da belirtildiği gibi, bu davada;

  1. Hem iddianamede ve hem de esas hakkındaki görüşte, davanın dayandırıldığı Kanun maddelerinin zikredilmediği;
  2. Davanın açılmasından önce odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartların da yerine getirilmediği;

Nitekim, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerine göre, bir siyasî partinin yasak eylemlerin mihrakı ‘odağı’ haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi için bir şartın gerçekleşmesinin gerektiği; halbuki bu şartların hiç birisinin gerçekleşmediği; bu nedenle bu davanın, herşeyden önce, usul yönünden hukukî mesnedten yoksun bulunduğu ve reddedilmesi gerektiği; kimi hukuk otoritelerinin görüşlerinin de bu yolda olduğu; öte yandan, Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların, araştırılıp soruşturulmasında ve davanın açılıp, yürütülmesinde Cumhuriyet Savcıları’na tanınan bütün yetkileri ve görevleri verdiği, buna rağmen, Başsavcı’nın Refah Partisi lehinde olan delilleri toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkını hiçe saydığı; ön savunmada açıklandığı gibi, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun uygulanması gerektiği; bu konuyla ilgili açıklamaları ön savunmada yaptıkları; Anayasa hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu hükümleri arasında bir aykırılığın bulunmadığı; biran için böyle bir aykırılığın varlığı kabul edilse bile, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerinin uygulanmasının gerektiği; Anayasa Mahkemesi’nin 1982’den sonraki kararlarının Başsavcının iddiasına dayanak yaptığı diğer yüksek mahkeme kararlarını da geçersiz kıldığı;

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinde ’12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.’nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde … çıkarılan kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez’ hükmünün yer aldığı; 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun, 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girdiği, dolayısıyla Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğu; bu nedenle, bu Kanun’daki kural ve hükümlerin Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemeyeceği; Anayasa Mahkemesi’nin de çeşitli kararlarında bu gerçeği teyid ettiği; Yüksek Mahkemenin, özellikle siyasî partilerin kapatılması davalarında 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykı­rılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun hükümlerinin uygulanma­sını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitme­diği, zira Anayasa Mahkemesi’ne göre iptali istenemeyen kararların ihmalinin de söz konusu olamayacağı; ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulacağı, Anayasa’nın 38. maddesi hükmünün buna amir olduğu; ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ şeklinde ifade edilen bu kuralın, bütün modern ceza hukuku sistemle­rinin vazgeçilmez temellerinden biri olduğu, kişiler ve kurumların hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacında oldukları, siyasî parti yasaklamalarının da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesinden olduğu, zira TCK. Madde 11’de cezaların nevilerinin belirtildiği, bu meyanda ‘kamu hizmetlerinden memnuniyet’inde bu cezalar arasında sayıldığı; diğer yandan Türk Ceza Kanunu’nun 20. maddesinde ‘seçilme hakkından mahrumiyet’ ve ‘bir partinin kurucusu, üyesi ve yöneticisi olmak gibi siyasî hak­lardan mahrumiyet’ hallerini de ‘kamu hizmetlerinden mahrumiyet’ cezası meyanında saydığı; sonuç olarak, Anayasa’nın 84/Son fıkra­sında sayılan müeyyidelerin basit birer tedbir olmayıp, doğrudan doğruya cezai müeyyideler olduğu; 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan, Anayasa’nın siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da ‘Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamala­rı ve usulleri yukarıda esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ denildiği; bu hükmün, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetinde olduğu; kanunkoyucunun, Anayasa’nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yaptığı; hal böyleyken, ‘özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demenin’ hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamayacağı; içtihatlarla veya emsal kararla­rıyla ceza tedbirleri konulamayacağı, konulursa Anayasa’ya aykırı olacağı;

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölüm özetlenecek olursa; Anayasa’nın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasında; ‘Bir siyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylem­lerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fiil­lerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’ denildiği;

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için, herşeyden önce ‘odak haline gelme’ olayının unsurlarının belli olması gerektiği, bu maddede bu konuda açıklık bulunmadığı, odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olmasının, kanunsuz ‘suç ve ceza olmaz’ temel kuralının gereği olduğu, bu bakımdan Başsavcı’nın, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin, kabul edil­mesine imkan bulunmadığı; bunun gibi 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurlarının da belirtilmediği; Anayasa Mahkemesi’nden, içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesinin istenilemeyeceği, bu görevin Yasama Organı’na ait olduğu, netice olarak tabii çözümün yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasında olduğu;

1995 değişikliğinden sonra Anayasa’nın 69. maddesinin indi ve keyfi bir şekilde doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı; böyle bir uygulamada 1995 Anayasa değişikliklerinin ana gayesinin, bu maddenin lafzı ve ruhunun, ilgili mevzuat hükümlerinin gerektirdiği ön şartlara uymak mecburiyeti bulunduğu;

TBMM tarafından 1991 yılında TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasının Devleti yıkmak için değil, fikir, inanç ve ifade hürriyeti önündeki engelleri kaldırarak çağdaş dünyaya uyum sağlamak için atılmış isabetli bir adım olduğu; TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasının tıpkı TCK’nun 140., 141, 142. maddelerinin ve 6187 sayılı Kanun’un aynı anda kaldırılışı gibi TBMM tarafından özgürlükleri genişletmek Anayasa’daki bağlayıcı hükümlerin uygulamada da geçerliliğini sağlamak ve gelişmiş bütün ülkelerdeki çağdaş hukuk normlarına uymak için yapıldığı; 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin de aynı şekilde çağdaş gelişmeye uyum sağlamak için atılmış adımlar olduğu;

Bir siyasî partinin kapatılmasının 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra artık, ancak 1. Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması, 2. Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması, 3. Bir siyasî partinin, eylemleriyle Anayasa’nın 68/4 maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin sübut bulması, hallerinde mümkün olabileceği;

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklik ile Anayasa’nın 69. maddesinin 6. fıkrasının, ‘Bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde karar verilir’; bu fıkranın atıf yaptığı 68. maddenin 4. fıkrasının ise ‘Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemle­ri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür dikta­törlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesine; iştirak edemez’ kurallarını içerdiği Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin aldıkları bu son şekilden açıkça görüldüğü gibi bir siyasî partinin; kapatılabilmesinin ancak ‘Partinin eylemleri’ ile mümkün olacağı Parti tüzelkişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, Parti Büyük Kongresi, TBMM Grubu gibi yetkili Merkez Organ­larının kararı ve iştiraki ile gerçekleştirilmiş ‘parti eylemleri’ dışında başka herhangi bir sebeple parti kapatılmasının mümkün olmadığı;

1995 Anayasa değişikliği ile artık, ayrıca yetkili kurulla­rınca benimsendiği sübut bulmadıkça, tek başına, ne parti üyelerinin beyan ve eylemleriyle, ne Genel Başkan, Parti Genel Başkan Yardımcı­sı ve Genel Sekreter gibi parti mensuplarının beyan ve eylemleriyle, ne de partinin taşra teşkilatlarının beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılamayacağı;

1995 değişikliklerinin TBMM Genel Kurulunda görüşülmesi esnasında konu ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından sorulan sorulara Anayasa Komisyonu adına Komisyon Sözcüsü’nün cevaben yaptığı açıklamalar da; ‘… Bu madde ayrıca, çok önemli bazı hususları belirtiyor. Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yani Anayasa’nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırı­dır, veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkan bir konudur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kuru­cularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecisinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasa’mızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi’nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır: bu da, siyasî partilerimiz açısından son derece önemli bir teminat­tır… ‘Odak’ kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır’ denildiği, bu durumda 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra artık Siyasî partilerin üyelerinin beyan ve eylemlerinden dolayı kapatılmasının mümkün olmadığı;

‘Parti eylemi’ kavramının hukuki anlamı bakımından irdelendiğinde, eylemin, bir gerçek veya tüzel kişinin bir maksada erişmek için kendi iradesiyle gerçekleştirdiği faaliyet olduğu; bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın eylem olmadığı, Anayasa’da, yasalarda ve doktirinde ‘beyan’ ve ‘eylem’in bir birinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği; uygulamaya konulmadığı ve gerçekleşmesi için gereken faaliyet gösterilmediği sürece alınmış bir kararın, eylem sayılamayacağı;

‘Partinin eylemi’nin, parti tüzel kişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK), Büyük Kongre ve Parti Meclis Grubu’nun kararları ve bu kurulların iştirakiyle yapılan eylemler olduğu; parti üyelerinin, Genel Başkan’ın, Genel Başkan Yardımcıları’nın, Genel Sekreter’in ve taşra yönetim kurullarının beyanlarının ve eylemlerinin ‘parti eylemi’ sayılamayacağı;

Hukukî anlamda odak olmanın, bir partinin yasa dışı eylemle­ri tüzel kişilik olarak benimsemesi, bu eylemlerin yaygın ve yoğun bir şekilde devam ederek partinin bünyesini kaplaması ve partinin artık esas itibariyle tüzük ve program dışına çıkarak adeta bu yasa dışı eylemleri yürüten bir kuruluş haline dönüşmesi anlamını taşıdığı;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunundaki ‘mihrak olma’ kavra­mıyla, Anayasa’nın 69. maddesindeki ‘odak olma’ kavramının sonuçta aynı temel esaslarda birleştiği;

1983 tarihli 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 53. maddesin­de suç kaynağı haline gelen ‘derneklerin kapatılması’ndan, 1965 tarihli, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ‘kanunsuz siyasî faaliyetlere mihrak olma’ başlıklı 112. maddesinde ise mihrak olmadan söz edildiği;

1983 tarihli 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesine göre bir siyasî partinin odak haline gelmesinin beş şartın gerçeklemesiyle mümkün olabileceği,

Belirtilen her üç kanunda da kuruluşun ‘odak’ haline gele­bilmesi için neticede, mutlaka kuruluşun tüzel kişiliğini ilzam eden yetkili Merkez Karar Kurullarının yasa dışı eylemleri benimsemesi, bunlara sahip çıkması ve hatta bunların kaynağı olmasının vazgeçilmez şart olarak esas alındığı;

Bunların hiçbiri vaki olmadan, hatta bir partinin yetkili organlarının ne bir kararı ne bir eylemi söz konusu olmadan elbette bir siyasî partinin kapatılması için dava açılamayacağı; şayet böyle bir dava açılmış olursa, bu takdirde Yüksek Mahkeme’nin yapacağı ilk işin bu eksiği tesbit ederek, önce usul bakımından, davanın reddine karar vermesi gerekeceği;

Refah Partisi’nin, Anayasa’da belirtilen lâiklik ilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatı olduğu, bu hususun Refah Partisi’nin tüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetleri ve hükümet icraatları ile de sabit bulunduğu;

Refah Partisi’nin Programında; ‘Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı lâikliğe aykırı sayar’, ‘Lâiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur’ (Program, md.4) denildiği;

Refah Partisi’nin Tüzük ve Programında, lâikliği devletin temel niteliği olarak aldığı, lâikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit ettiği ve lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koyduğu; öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu hususun tekrar tekrar belirtildiği; Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bugüne kadar TBMM içinde ve dışında yaptığı tüm konuşmaların da bunu doğruladığı;

Refah Partili belediye başkanlarının da, bu göreve başlar başlamaz ilk işlerinin, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit etmek ve bunları yerine getirmek olduğu, bunun yapıldığı ve bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarının bulunduğu; ­

Refah Partisi’nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmadığı;

  1. Hükümet Programının 4. sahifesinde de, lâikliğin, diğer ilkelerle birlikte Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edeceğinin vurgulandığı ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamanın mümkün olmadığı;

Refah Partisi’ne göre lâikliğin, kanunların yapılmasında skolastik düşüncenin değil ancak bilim ve aklın esas alınmasının gerekli olduğu ve bu gerçeğin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sayısız açıklamalarında açık bir şekilde gösterildiği;

Refah Partisi’nin ister dini, ister siyasî kaynaklı olsun her türlü taassuba da karşı olduğu; Hukuki anlamına uygun gerçek lâikliğin en samimi savunucusunun Refah Partisi olduğu; hal böyleyken gerçeğe aykırı olarak bunun aksinin söylenmesinin ancak art maksatlı propaganda yapmak isteyenlerin başvurdukları bir yol olduğu, hukuk ve gerçek önünde bu iddiaların hiçbir geçerliliğinin olamayacağı;

Ceza Hukuku’nun temel esasları bakımından bu isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı ve bu davada isnadın sübutu için şart olan unsurlardan hiçbirisinin bulunmadığı; Anayasa Mahkemesi’nin kimi kararlarının da kendilerini doğruladığı;

Nitekim Yüksek Mahkeme’nin 1982 Anayasası döneminde aldığı 28.9.1984 tarih ve E. 1984/1 (Parti Kapatma), K.1984/1 sayılı kara­rında şöyle denildiği;

‘…Bu haliyle, uygulanması istenilen maddeler birer ceza kuralı niteliğindedir… siyasî partinin kapatılmasına ilişkin yaptırım Türk Ceza Kanunu’nun 11. maddesiyle belirlenen klasik cezalar arasında yer almaması, failin tüzel kişi olmasından kaynaklanmaktadır … Siyasî partilerin kapatılmaları sonucunu doğuran bu tür yasakların birer ceza kuralı niteliğinde oldukları, 1961 Anayasası’nın yapılmasında açıkça belirtilmiştir.

Kaldı ki, hem 22/4J1983 günlü, 2820 sayılı Yasa’nın 98. ve hem de 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, … karara bağlanacağını, belirtmektedir.

Uygulanması istenen maddelerin ceza kuralı niteliğinde oluşları ve davanın Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre yürütül­mesi, davalı Parti için güvence teşkil eden bir takım sonuçlar doğurur. Gerçekten, kişi özgürlüklerini korumak kaygısıyla, tarih boyunca bir dizi güvence kurumlaşıp, ceza ve ceza usul hukuku ala­nında yerini almıştır. Bunlar arasında, üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarak cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilme­mesi kuralı, eldeki dava nedeniyle pratik sonuçlar doğuracak niteliktedir. Aynı biçimde, ceza usulünün, gerçeği araması ve biçimsel gerçekle yetinmemesi, tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı tutulmaması, delil serbestisi esası, şüphe halinde sanık lehine hareket etmek gereği gibi ilkeler, görülmekte olan bu davada da gözönünde bulundurulacak ilkelerdendir.’

Bu özelliklerinden dolayıdır ki böyle bir davada isnadın sübut bulabilmesi için her şeyden önce Ceza Hukuku’nun temel kuralla­rına göre isnadla ilgili unsurların herbirinin ayrı ayrı sübutunun şart olduğu;

Hangi yönden bakılırsa bakılsın netice olarak genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için dört unsurun hepsi­nin birden sübutunun gerekli olduğu, bunların, maddi unsur, hukuka aykırılık, manevi unsur ve illiyet rabıtası olduğu; bu davada bu unsurların hepsinin sübutu şöyle dursun, hiçbirisinin mevcut olmadığı;

Her şeyden önce, bu davadaki isnadın maddi unsurunun bulunma­dığı; zira ‘bir maddi unsur’un var olabilmesi için bir fail ile yasalara aykırı bir fiilin bulunması gerektiği; halbuki, maddi unsur açısından bu davada failin de, fiilin de bulunmadığı;

Bu davada ‘Hukuka Aykırılık’ unsurunun da bulunmadığı, dava­nın esasını partinin lâikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği hakkındaki iddiaların oluşturduğu; bu sebepten her şeyden önce iddianamede yer alan her isnadın teker teker lâikliğe aykırı olup olmadığının belirlenmesi gerektiği, bu belirlemenin yapılmasında takip edilecek usulün Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesine göre CMUK olduğu, yine bu belirlenmede esas bakımından uygulanacak kanun maddesinin de Anayasa’nın 24. maddesi olduğu; lâikliğe aykırılık unsurlarının TCK’nun 163. maddesi kalkmadan önce bu hükümde de mevcud olduğu, ve bu maddenin ihlalinin aynı zamanda ceza açısından da suç teşkil ettiği; 163. madde kaldırıldıktan sonra ise lâikliğe aykırılığın kişiler açısından suç olmaktan çıktığı; ancak bu fiileri yasaklayan Anayasa hükümleri değiştirilmediğinden bu konunun siyasî partiler açısından bir parti yasağı olarak halen yürürlükte olduğu, bu sebepten lâikliğe aykırılığın unsurlarının Anayasa’nın 24. ve 2820 sayılı Kanunun 87. maddelerinde mevcut bulunduğu; bu konudaki eylemlerin yasağa aykırı olup olmadığının araştırılmasında söz konusu maddelerdeki unsurların kıstas olarak göz önünde bulundurulmasının gerektiği;

‘Lâikliğe aykırılık’ fiilinin sübut bulması için gerek Anayasa gerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’na göre Devletin temel nizamını ortadan kaldırıp bunların yerine dini esasa dayanan nizam koymak fiilini gerçekleştirmek için karar almak ve eylemde bulunmak gerektiği;

Gerek doktrindeki açıklamalardan, gerekse çok sayıdaki emsal, Yargıtay kararından da açıkça anlaşılacağı gibi, ‘Lâikliğe aykırılık eylemi’nin gerçekleşebilmesi için dört unsurun mevcudiyetinin sübutunun şart olduğu; bunların;

  1. Devletin mevcut sosyal, ekonomik, siyasî ve hukuki temel düzeninden herhangi birisinin dinsel inançlar açısından yerilmesi;
  2. Bu eleştirilen temel tüzenin yerine konulması öngörülen değişikliklerin ve ilkelerin belirtilmiş olması ve bu değişiklik ve ilkelerin dinsel nitelikte bulunması;
  3. önerilen dini temel düzen, hangi dinin düzeni ise o dinde; o dinin iman bütünü kapsamı içinde olmak şartıyla, dünyevi düzenle ilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içeren kurallarıyla mevcut olması ve öneriyi yapan failin bu kuralları somut bir şekilde ortaya koymuş olması;
  4. Eylemin ‘Lâikliğe aykırı’ olarak yapılması koşulu, yani önerilen dinsel düzenin devletin yapısı içinde emredici nitelik taşımasının istenmesi diğer bir ifadeyle herkes için uyulması zorunlu kurallar durumuna getirilmesine yönelik bulunması olduğu;

‘Lâikliğe aykırılık’tan söz edilebilmesi için bu dört dizi kanuni unsurun hepsinin noksansız ve kesin olarak gerçekleştiğinin sabit olmasının şart olduğu; bunlardan herhangi birinin mevcut olmaması halinde ‘lâikliğe aykırı’lıktan söz edilemeyeceği; bu nedenle, bu davada lâikliğe aykırılık eyleminin unsurlarının bulunmadığı; iddianame’de delil diye ileri sürülen konuların hiçbirinde de lâikliğe aykırılığın kanuni unsurlarının mevcut olmadığı; çok hukukluluk, isnadının dayandırıldığı sözlerin herhangi bir davaya mesned yapılmasının mümkün olmadığı gibi bu sözlerde lâikliğe aykırılığın unsurlarının da mevcut olmadığı;

Başsavcının İddianamesi’nin 9. sayfasında; Necmettin Erbakan’ın, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen ‘Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı’nda konuşma yaptığı; ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı’ dediği ifade edilerek, lâikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunulduğu; bu iddianın hem varid olmadığı, hem de hukukî dayanaktan yoksun bulunduğu; önce, bahse konu toplantının, TBMM Başkanı’nın daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir meclis çalışması olduğu; bu çalışmanın Anayasa’nın 83. maddesinin ‘sorumsuzluk güvencesi’ altında bulunduğu ve herhangi bir davaya mesned yapılmasının mümkün olmadığı; bu konuşmanın bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın ‘özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması’ olduğunun açıkça görüleceği; nitekim toplantı zaptının 11. sayfasında; ‘Biz gerek Türkiye’de gerekse çağdaş dünyada, ülkelerin huzur içinde olması için ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensipler içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli’ cümlesinin yeraldığı;

Buradaki ‘Vatandaş genel prensipler içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli’ sözündeki ‘Genel prensipler içerisinde’ şartının, Anayasa’yı, yasaları, kamu hukukunun esaslarını kasteddiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki ‘Akit serbestliği’ne münhasır olduğunun açıkça görüleceği,

Açıklanan görüşten maksadın, kamu hukukunda kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve TTK, BK, MK, HUMK ve 2657 sayılı ‘Milletlerarası özel Hukuk Hakkında Kanun’da yer alan tercihe bağlı ‘akit yapma’ ve ‘Mahkeme ve hakim seçme hakkına’ çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak işlerlik kazandırılması olduğu; bunların yanısıra konuşmanın bütününde baştan sona kadar lâikliğin savunulmasının yapıldığı; kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasının istenildiği; bu açık gerçekler ortada iken, böyle bir konuşmayı lâikliğin ihlali olarak telakki etmeye imkân bulunmadığı;

Mezkur görüşlerin açıklanmasının, uluslararası anlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygu­lamasından ibaret bulunduğu; Necmettin Erbakan’ın bütün beyanlarının ‘lâiklik’in savunulması istikametinde olduğu; Başsavcı’nın kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesinin mümkün olma­dığı, zira bu Meclis çalışmasının 23.3.1993 tarihinde cereyan ettiği ve 1995 Anayasa değişikliğinden çok önce olduğu, 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa’da siyasî partilerin ‘odak’ olma sebebiyle kapatılmalarının söz konusu olmadığı;

Erbakan’ın TBMM’ndeki konuşmasında Medine Sözleşmesi diye bir konudan hiç bahsedilmediği ve çok hukukluluk olarak Medine Sözleşmesinin kast edilmediği, Erbakan’ın çok hukukluluktan kastının ne olduğunu, yaptığı konuşmanın açıkça gösterdiği, bunun da ‘Akit Serbestliği’nden ibaret olduğu; Refah Partisi’nin ne programında ne Meclis Grubu kararlarında ne MKYK kararlarında ne de Büyük Kongre Kararlarında, çok hukuklu sistemin kabul edildiğine, savunulacağına ve uygulanacağına dair bir hükmün bulunmadığı; bu nedenle bu konu­nun Parti’nin resmi görüşü gibi telakki edilmesinin mümkün olmadığı; konuşma metninden açıkça görüleceği gibi bu konuşmada ‘mevcut Temel Düzen’in yerine şöyle bir dini temel düzen konsun’ denilerek ilkeleriyle belirtilmiş somut bir temel düzen teklifi mevcut olmadığı; aranacak diğer bir unsurun da önerilen temel düzen değişikliğinin hangi dinle ilgili ise o dinde; 0 dinin düzenle ilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içeren kuralların mevcut olması ve öneriyi yapan kimsenin de bu kuralları somut olarak ortaya koymuş olması gerektiği; anılan konuşmada ise, herhangi bir dini temel düzen teklifinin söz konusu olmadığı için bu unsurunda mevcut olmadığı;

Aranacak başka bir unsurun da eylemin ‘lâikliğe aykırı’ olarak yapılması koşulu olduğu, yani önerilen dinsel düzenin devletin yapısı içinde emredici nitelik taşımasının istenmesi, diğer bir ifadeyle herkes için uyulması zorunlu kurallar durumuna getirilmesine yönelik bulunmasının gerektiği; bu konuşmada açıkça görüldüğü gibi, herkesin uymaya mecbur kalacağı tek bir temel düzenin asla söz konusu olmadığı, tam tersine emredicilik yerine herkesin dilediği gibi seçme hakkına sahip olacağı akit serbestisi temennisinin söz konusu olduğu, dolayısıyla bu unsurun da kesinlikle mevcut olmadığı;

Esasen ceza hukuku alanına giren bir eylemin suç teşkil edip etmediğinin veya parti yasağına aykırı olup olmadığının tespit edilebilmesi için herşeyden önce söz konusu eylemin kanuni unsurla­rının mevcut olup olmadığının araştırılmasının Başsavcılığın kaçınılmaz bir görevi olduğu; halbuki Başsavcı’nın hem İddianamesi’nde hem de Esas Hakkındaki Görüşünde dava ile ilgili olarak öne sürdüğü konuların hiçbirinde lâikliğe aykırılık fiilinin kanuni unsurlarının bulunup bulunmadığını araştırmadığı; bu niteliği taşımayan bir İddianame’nin veya bir esas hakkındaki görüşün kanunen geçerli sayılmasının mümkün olmadığı;

‘Din eğitimi’ ile ilgili isnadın da hiçbir hukuki geçerliliğinin bulunmadığı ve bu isnadda da lâikliğe aykırılığın kanuni unsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı;

Başsavcı’nın İddianamesinde bu konuyla ilgili isnadı, ‘İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İmam Hatip Okullarının açılmamasına’ dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına Refah Partisi’nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlemesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışın lâikliğe aykırı olması, şeklinde ortaya koyduğu; bu iddianın hukuken tamamen mesnedsiz olduğu;

Refah Partisi’nin, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa’da belirlenen prensipleri benimsediği ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlediği; dini eğitim konusunda Refah Partisi’nin suçlanmasının hukuken mümkün olmadığı, ön savunmada bu konuda gerekli açıklamaların yapıldığı; siyasî partilerin ister iktidarda ister muhalefette olsunlar:

  1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
  2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlen­mesi için gereken çalışmaları yapmak görevlerinin bulunduğu;

Böyle olduğu için de, bir kısım Refah Partisi mensuplarının, tıpkı diğer parti mensupları gibi, Anayasa’nın Devlete vermiş olduğu bütün diğer görevler hakkında görüş ve fikirlerini açıklamaları ne kadar doğal ise, din eğitimi konusunda da görüş ve fikirlerini açıklamalarının bir suç oluşturması şöyle dursun tam tersine aynı şekilde doğal Anayasal hakları ve görevleri olduğu;

­

Refah Partisi’nin tüzel kişiliği olarak yani Büyük Kongre, MKYK, TBMM Grubu ve Grup Yönetim Kurulu olarak din eğitimi ile ilgili lâikliğe aykırı herhangi bir kararı ve eyleminin mevcut olmadığı, ve yine tüm Savunma’da, Refah Partisi’nin 8 yıllık zorunlu eğitime asla karşı olmadığı hatta Refah Partili milletvekillerinin zorunlu eğitimin 11 yıla çıkartılması hakkında kanun teklifleri bulunduğunun belgeleriyle ortaya konduğu;

Refah Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’e izafe edilerek esas hakkıdaki görüşe derc edilen sözün Asiltürk’e ait olmadığı; izafe edilen ibarede dahi ‘lâikliğe aykırı’lığın hiçbir unsurunun bulunmadığı;

Oğuzhan Asiltürk’ün Refah Partisi’nin 14. kuruluş yıldönü­münde, günün mana ve önemini belirtmek üzere kısa bir konuşma yaptığı ve bu konuşmasında Refah Partisi’nin gayesinin başkası için fedakarlıkta bulunmak ve canıyla başıyla çalışarak ülkemiz halkının ve bütün insanlığın saadetine hizmet etmek şeklinde özetlenebilecek bir ana fikri açıkladığı; bu sözlerin lâikliğe aykırılıkla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı gibi bu sözlerin hiçbirinde lâikliğe aykırılığın unsurlarından hiçbirisinin de mevcut olmadığı;

Şevki Yılmaz, H. Hüseyin Ceylan ve İ. Halil Çelik, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda öngörülen süre içerisinde partiden ihraç edildiğinden, illiyet ilkesi gereğince bunlarla ilgili konular üzerinde durulmasına gerek kalmadığı;

Genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için üç temel unsurun yanında ‘illiyet bağı’ şartının da mevcudiyetinin gerekli olduğu; hukuku ihlal eden fiil ile fail arasındaki ilişkiye illiyet bağı denildiği; bu ilişki mevcut değilse ve kesin olarak isbat edilememişse faile suç izafesinin mümkün olmadığı;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun bu sebepten parti tüzel kişiliği ile kim olursa olsun herhangi bir üyenin fiili arasında ‘illiyet rabıtası’ bulunup bulunmadığının tesbitine büyük önem verdiği ve bunun şartlarını açık bir şekilde belirlediği; bu Kanunun 101/d. maddesindeki açık ve kesin hükmüne göre bir üyenin fiili ile parti hükmi şahsiyeti arasındaki bir illiyet bağının varlığından bahsedilebilmesi için; Başsavcının önce herhangi bir üyenin tabii hakim önünde yargılanıp hüküm giymesi halinde bu üyenin partiden ihracı için partiye bildirimde bulunması zorunluluğunun bulunduğu; ancak bundan sonra parti adına karar almaya yetkili kurulların üyeyi ihraç etmeyip bu üyenin yaptığı fiili tekabbül etmesinin sübut bulması halinde illiyet bağının varlığından bahsedi­lebileceği, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1. maddesinin belirttiği bu açık hükümler yerine gelmeden illiyet bağının varlığından söz edilemeyeceği;

Başsavcı’nın Esas Hakkındaki Görüşü’nde ‘tetikçi’ vs. gibi hukukla alakası olmayan tabirler kullanarak, olmayan bir illiyet rabıtasını varmış gibi göstermeye tevessül etmesinin hukuken hiçbir geçerliliğinin olamayacağı;

­

Parti’nin belirtilen süre içinde Şevki Yılmaz’ı, Hasan Hüseyin Ceylan’ı ve İbrahim Halil Çelik’i ihraç ederek, ihraç işleminin yapıldığını Anayasa Mahkemesi’ne bildirdiği, hal böyleyken, Başsavcı’nın bu kanuni işlemleri muvazaa olarak nitelendirmesine Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1 hükmünün mani olduğu; çünkü kanunun verdiği bir hakkın kullanılmasının muvazaa olarak sayılamayacağı;

Bu davada ‘odak haline’ gelme şartlarının da mevcut olmadığı, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d-1. ve 103. maddelerine göre bir Siyasî partinin yasak eylemlerin mihrakı ‘odağı’ haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi için beş şartın tamamının gerçekleşmesinin gerektiği;

Bu davada 1995 Anayasa değişikliği ile getirilen ‘odak olma’ şartının ‘en önemli vazgeçilmez unsuru’nun da kesinlikle söz konusu olmadığı; hukuki ve ilmi mesnedlerden de açıkça anlaşılacağı gibi odak olma halinin asıl vazgeçilmez unsurlarının; ‘Saldırgan ve icrai eylemler’, ‘Fiili mücadelenin odağı haline gelme’, ‘Demokratik Temel Düzeni yıkmaya yönelik eylemlerin devamlılık arz etmesi’ olduğu; diğer bir ifadeyle odak olma halinin, bir partinin programını, tüzüğünü ve bütün yasal faaliyetlerini bir kenara bırakarak, planlı ve devamlı bir şekilde saldırgan eylemleri yürüten bir kuruluş haline gelmiş olması olduğu, bu unsurlar oluşmadan odak halinden bahsedilemeyeceği; Refah Partisi için bu davadaki isnadın hiçbir unsurunun mevcut olmadığı gibi odak olma halinin bu en önemli vazgeçilmez unsurunun da kesinlikle mevcut olmadığı;

  1. Bu davada ceza hukukunun ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun temel hükümlerinin uygulanması gerektiği;
  2. ‘Üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak ilkesi’ gereği, parti tüzel kişiliğinin yargılandığı bir davada, üyelerin fiillerinin, parti tarafından benimsenmedikçe, delil olamıyacağı;
  3. Ve yine aynı temel esastan dolayı parti tüzel kişiliği hakkında alınacak olan bir karar ile davada taraf olmayan ve hiç yargılanmamış olan herhangi bir partili üyeye cezai sonuçlar getire­cek bir hüküm verilmesinin mümkün olmadığı, yani bu davada Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanmasının olanaklı bulunmadığı;
  4. Yine ceza hukukunun temel esasları bakımından Başsavcı’nın gerek İddianamesi’nde ve gerekse Esas Hakkındaki Görüşü’nde, ‘Kanunda açıkça mevcut olmayan usul kurallarının var sayılmasını istemesi’ni, ‘Bizzat Anayasa m. 69’un son fıkrası odak olma halinin kanunla düzenleneceğini amir bulunduğu halde bu emir dinlenilmeden 69. maddenin doğrudan uygulanmasını istemesi’ni, ‘Siyasî Partiler Kanunu m. 103’ün zimnen mülga sayılarak meydana gelecek boşluğun usul hakkındaki bu hükmün yerine yorum yoluyla yeni bir usul hükmünün ihdas edilmesini’ talep etmesinin hukuken kabulü­nün mümkün olmadığı ve geçerliliğin bulunmadığı;

­ 5. Başsavcı’nın hiçbir delil niteliğinde olmayan, bir kısım partili üyelere izafe ettiği beyanlarda, ‘lâikliğe aykırılığın’ unsurlarından hiçbirisi mevcut olmadığı halde bunların mevcut kabul edilmesini talep etmesinin de ceza hukukunun temel esaslarına tamamen aykırı olduğu; hukuken ise talebin kabulünün mümkün olmadığı;

İddianame’de birkaç üye için ileri sürülen hukuka aykırı iddiaların herbirinin ayrı ayrı ele almak yerine, bu önemli hususu açıklamak bakımından sadece bir misal üzerinde durmakla yetinileceği; Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce, Hacda yaptığı iddia edilen bir konuşmanın ispata matuf delil olarak ileri sürülemeyeceği;

Kanal D Televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında, Ahmet Tekdal’ın yıllarca önce (1986 da) Hac’da yaptığı ileri sürülen bir konuşmanın bu davaya delil yapılmak istendiği; Hac’da yapıldığı iddia olunan bu konuşmanın video bant dışında bir dayanağının bulunmadığı; bu konuşmanın hangi tarihte ve nerede yapıldığının belli olmadığı; bant üzerinde montaj veya değiştirme olup olmadığının da belli olmadığı; bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınamayacağı;

Bu konuda Başsavcı’nın 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbirini yerine getirmediği; Ahmet Tekdal’ın konuşma metninin içerisinde, lâikliğe aykırılık unsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı, metnin mücerret bir tavsiyeden ibaret olduğu; mevcut nizamın yerilmek şöyle dursun, parlamenter sistemin esas alındığı, somut bir şekilde bir temel düzeni tarif edecek ve herkesin uyacağı emredici herhangi bir dizi kuraldan bahsedilmediği; ‘hak nizamı’ ibaresinin söylenip söylenmediğinin, söylenmemişse ne maksatla söylendiğinin belli olmadığı; hal böyleyken metinde temel parlamenter düzen içinde hukuk devleti ve adil bir uygulama kastedilmişken ve bu hususla ilgili kanıtlar mevcutken, bunun dışında yorumlar yapmanın ceza hukukunun kurallarına aykırı olduğu;

TCK’nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla şahıslar için lâikliğe aykırılık fiili suç olmaktan çıktığından bu davanın açılmasının hukuka uygun bulunmadığı;

Anayasa bakımından da bu isnadın Refah Partisi’ne yapılması­nın mümkün olmadığı;

1995 Anayasa değişikliğine göre yetkili kurullarca benimsen­diği sübuta ermedikçe şahısların eylemlerinin parti kapatma sebebi olamayacağı;

1995 Anayasa değişikliğinden önceki fiillerin, delil olarak gösterilemeyeceği;

­

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre; hiç kimsenin, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir eylem ya da ihmalden ötürü mahkum edilemeyeceği (m.7, fıkra 1); Türk Ceza Kanunu’na göre de; işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemeyeceği (m.2, fıkra 1); ayrıca ‘bir cürüm veya kabahatın işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanun hükümleri bir birinden farklı ise failin lehine olan kanunun tatbik ve infaz olunacağı’ (m. 2, fıkra 2);

Bu hükümler muvacehesinde, hem Parti’ye hem de Parti mensup­larına atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakıldığında;

1) Şevki Yılmaz’a izafe edilen konuşmaların, 1989-1990 yıllarında yapıldığı ve ayrıca Şevki Yılmaz’ın Parti’den ihraç edildiği;

2) Hasan Hüseyin Ceylan’a izafe edilen konuşmanın, 1990 tarihli olduğu ayrıca Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti’den ihraç edildiği;

3) ‘Çok hukukluluk’ konuşmasının, 1993 yılında yapıldığı;

4) Grup konuşmasının, 1994 yılında yapıldığı;

5) Ahmet Tekdal’a izafe edilen konuşmanın ise, 1986 yılına tekabül ettiği;

Başsavcı’nın iddia ettiği gibi bir an için 1995 Anayasa değişiklikleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga olduğu kabul edilecek olsa bile, İddianame’de, yapıldığı ileri sürülen bu konuşmaların Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait olduğu ve kanunda olmayan mesnede dayanan isnatlardan ibaret olduğu; sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hükmün asla geriye yürütülemeyeceği; eğer bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve atıfta bulunduğu 101/d. maddeleri uygulanacaksa ki hukuken bunların uygulanması gerekeceği, o maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için de gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, davanın yine redde mahkum olduğu;

Beyan ve kararın eylem sayılmayacağı, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın, eylem olmadığı, bu yüzden Anayasa’da, yasalarda, ilmi ve kazai içtihatlarda ‘beyan’ ve ‘eylem’in birbirinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği; bu davada hiçbir ‘parti eylemi’nin bulunmadığı ve herhangi bir ‘parti eylemi’nden de söz dahi edilmediği; delil olsun diye ileri sürülen konulardan hiçbirisinin partinin eylemi olmadığı, bunların hepsinin sadece birkaç üyeye izafe edilen sübut bulmamış beyanlardan ibaret olduğu; dolayısıyla bu davadaki isnadın hukuken delilden mahrum bulunduğu;

Bu davada odak olmanın beş şartından hiçbirisinin bulunmadığı, dolayısıyla bu cihetten de Anayasa bakımından bu davadaki isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın en önemli temel ilkelerinden birisinin milletvekilleri için ‘sorumsuzluk’ bir diğeri de ‘dokunulmazlık’ teminatı olduğu; bu hususun ön savunmada ayrıntılarıyla açıklandığı;

Anayasa’nın 83/l. maddesinin ‘Meclis Çalışmaları….’ esasını getirmek suretiyle yer tahdidini kaldırdığı ve meclisin içinde ve dışında yapılan bütün meclis çalışmalarının tamamının ‘Meclis çalışmaları’ kapsamı içinde kaldığı; Meclis Genel Kurul kürsüsünde olduğu gibi bütün grup ve komisyon çalışmalarının da ‘sorumsuzluk’ teminatı altında bulunduğu;

Hukuken netleşen görüşe göre sorumsuzluğun hem Meclis içindeki hemde meclis dışındaki ‘Meclis çalışmalarının’ tümünü kapsadığı; Meclis içi yerler meyanında Kürsü, Genel Kurul Salonu, geçici ve daimi komisyon salonları, siyasî partilerin Grup toplantı salonları, grup yönetim kurulu salonları ve Meclisin diğer bütün müştemilatının yer aldığı;

Parlamenter faaliyetin, yalnız ‘Kürsü’ ve ‘Genel Kurul’ çalışmalarından ibaret olmadığının, siyasî partilerin grup çalışmalarıyla daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da ‘Meclis Çalışmaları’ndan sayıldığının Anayasa Mahkemesi’nce de kabul edildiği; kürsüde, Genel Kurul’da, komisyonlarda ve siyasî partilerin grup toplantılarında, hattâ Meclis müştemilatında serde­dilen söz ve düşüncenin ‘Sorumsuzluk teminatı’ altında olduğu;

Ön Savunmada da belirtildiği gibi, sorumsuzluğun ‘Fiiller’ bakımından ‘Kapsamına’ gözatıldığında, hangi fiillerin ‘parlamenter sorumluluk’ kapsamına girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı; hiç şüphesiz, bunun ölçütünün de yine ‘Parlamenter Fonksiyon’ olacağı, buna göre; parlamento’da ileri sürülen görüşlerin, yapılan konuşmaların, kanun önerilerinin, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiillerin örnek olarak zikredilebileceği; ‘Sorumsuzluğun mutlak olduğu; sorumsuzluğun daimi olduğu ve kamu düzeninden sayıldığı; sorumsuzluğun yanısıra yasama dokunulmazlığının da ön savunmada açıklandığı;

‘Sorumsuzluk’ ve ‘dokunulmazlık’ın milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvence olduğu ve asla vazgeçilemeyeceği ve hiçbir şekilde ihlal edilemeyeceği; aksi halde, Anayasa’nın temel esası olan ‘kuvvetler ayrımı’ prensibinin ortadan kalkacağı ve milli iradenin TBMM’de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkanının doğacağı, bunun da demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşmasının mümkün olmadığı;

Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünün 66. sayfasında: ‘Bu davada parti hükmi şahsiyeti yargılanmaktadır. Şahıslar yargı­lanmamaktadır, Şahısların cezalandırılmaları söz konusu değildir. Biz esasen böyle bir şeyi de talep etmiyoruz. Bundan dolayı ilgili şahısların tabii hakim önünde yargılanmış olmalarına lüzum yoktur’ dediği; halbuki parti tüzel kişiliği hakkında verilecek olan hükmün dolaylı yoldan şahısların cezalandırılmaları sonucunu doğurabileceği; diğer yandan Anayasa’nın 100. maddesinin Hükümet üyelerinin yargılanabilmesini belli şartlara bağladığı ve bunun ancak Meclis kararıyla mümkün olabilmesi esasını getirdiği;

Başsavcı’nın iddiasının kabulünün Anayasa’nın bu çok önemli temel esasını da yok saymak veya çiğnemek anlamına geleceği, bu yüzden de bu iddianın kabulünün mümkün olmadığı; parti üyeleri tabii hakim önünde yargılanmaksızın; parti tüzelkişiliğinin yargılanması halinde partinin kapatılması ve ayrıca da Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanması söz konusu olduğu takdirde, bir kısım parti üyelerinin yargılanmadan ağır cezalara çarptırılabilmesi sonucunu doğurabileceği; bu sonucu ne doğal ne de hukuki saymanın mümkün olmadığı;

Bir partiyi yargılarken verilen cezanın veya tedbir hükmünün yalnız yargılanan ‘parti tüzel kişiliğine’ şamil olması gerekirken hükmün neticelerini o mahkemede hiç yargılanmayan başka şahıslara da -üye olsalar dahi- teşmil edilmesinin Anayasa’nın temel ve vazgeçilmez kurallarıyla asla bağdaştırılamayacağı; bu tür bir uygulamanın Anayasa’nın 37. maddesinde yer alan ‘Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka bir merciin önüne çıkarılamaz’ hükmüne de taban tabana zıt olduğu; bir partili üyenin , milletvekili de olsa Anayasa Mahkemesi önünde şahsen yargılanmasının, Anayasa’nın 148. ve 149. maddelerine de aykırı olduğu, zira bir kimseyi -ve bir milletvekilini dokunulmazlığı da kaldırılmadan- tabî olmadığı, onu yargılamaya yetkili olmayan bir mahkemede gıyaben yargılama niteliğinde olan bir uygulamanın her yönüyle Anayasa’ya aykırı olan bir uygulama olduğu, böyle bir uygulamanın Anayasa’nın 37. maddesinin onbirinci fıkrasına da aykırı bulunduğu;

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. madde­lerinin ve Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerinin asla yok sayılamayacağı;

Bu davada, milletvekili sıfatını haiz hiç kimsenin 83. ve 85. madde kaale alınmadan sorgulanamayacağı, yargılanamayacağı ve milletvekilliğinin de düşürülmesini doğuracak bir muameleye tabi tutulamayacağı; parti üyeliğinin cezalandırma sebebi olamayacağı;

Bu dava ile yürütme organı üyesi olan Başbakan veya bakan­ların yargılanmaları yolunun açılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu hükümet üyelerinin icraatlarını yargının değil, Meclis’in denetleye­ceği;

Yapılan Anayasal açıklamaların şu dört neticeyi ortaya koyduğu;

­

  1. Başsavcı’nın, Anayasa’nın 83. maddesindeki ‘sorumsuzluk’ ve ‘dokunulmazlık’ güvencelerini yok sayarak dolaylı yoldan gitmek suretiyle milletvekillerine izafe ettiği fiilleri bu davada delil diye göstermesinin ve söz konusu yapmasının Anayasa’nın temel esaslarına aykırı olduğu , aynı şekilde Başbakan ve bakanların fiillerini de Anayasa’nın 83. ve 100. maddesi muvacehesinde bu davada söz konusu yapmasının hukuka aykırı olduğu;
  2. Anayasa’nın 83. ve 100. maddelerindeki güvenceleri yok sayarak milletvekili ve hükümet üyelerinin dolaylı yoldan cezalandı­rılabilmelerine sebep olabilecek böyle bir davanın açılmasının Ana­yasa’ya aykırı olduğu ve davanın reddi gerekeceği;
  3. Hükümet üyeleri ile ilgili fiillerin, TBMM tarafından denetlendiği ve bunlarda sorumluluğu gerektirecek herhangi bir husu­sun bulunmadığının kesin olarak karara bağlandığı, Meclis soruşturmaları ve gensoruların reddedilmesi suretiyle kesin olarak karara bağlanmış konuların yeniden yargı konusu yapılmalarının Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu yönüyle de davanın reddi gerekeceği;
  4. Aynı şekilde bu davadaki isnadın TBMM’de gensoru konusu yapıldığı, Refah Partisi’nin iktidarda iken lâikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne gensoru önergesi verildiği, bu iddianın 20.5.1997 günü Meclis tarafından yapılan müzakereler sonunda redde­dilerek karara bağlandığı;

Bu Anayasal esaslar bakımından da bu davanın Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu davadaki isnadın Refah Partisi’ne yapılmasının mümkün olmadığı;

Anayasa’nın en önemli temel kurallarından birisinin de hiç şüphesiz Anayasa’nın 38. maddesiyle konulmuş olan ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ temel kuralı olduğu; bu kuralın doğal sonucu olarak, iddianamedeki isnat, bir kanun maddesi ile tarif edilmediği için davanın öncelikle usul yönünden reddi gerekeceği, Başsavcı’nın İddianame’de ileri sürdüğü ‘2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga sayılması ve Anayasa’nın 69. maddesinin doğrudan uygulanmasına tevessül edilmesi’ iddiasının hukuken kabulüne imkan bulunmadığı; TCK’nun 163. maddesi yürürlük­ten kalktığı için şahısların fiillerinin parti yetkili kurullarınca benimsendiği sabit olmadıkça, bu davada delil olarak ileri sürülme­sinin mümkün olmadığı; TCK’nun 163. maddesi yürürlükten kalktığı için bu davada Anayasa’nın 84/5. maddesinin uygulanmasının söz konusu olamayacağı; dolayısıyle belirtilen nedenlerden dolayı Refah Partisi’ne bu davadaki isnadın yapılamayacağı;

Bu davanın 1995 Anayasa değişikliklerinin hem amacına, hem de lâfzına aykırı olduğu, zira 1995 Anayasa değişikliklerinin Türkiye’yi Avrupa Birliğine hazırlamak için daha demokratik bir ortama kavuşturmak amacıyla yapıldığı; bu sebeple yüzlerce parti kapatma sebebinin yürürlükten kaldırıldığı ve böylece Siyasî faali­yetlerin sınırlarının genişletildiği, Siyasî yasakların alanının daraltıldığı ve Siyasî partilerin kapatılmalarının asgari bir sahaya inhisar ettirildiği; Başsavcı’nın ise bu düzenlemeleri tersine çevirmek istediği ve 1995 değişikliğinden önce, Anayasa’ya dayanarak açılması mümkün olmayan bir davayı şimdi açmış bulunduğu; 1995 Anayasa değişikliklerinin amacına ters düşen bu davanın reddi gerekeceği;

Anayasa’nın 68/4 ve 69/6 maddelerinin, odaklaşmanın ancak ‘parti eylemleri’ ile oluşabileceğini öngördüğü; bu nedenle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bakımından da Refah Partisi’ne bu isnadın yapılamayacağı zira, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun belirttiği ön şartların bulunmadığı;

Batı’da, gerek ulusal hukuk düzeyinde gerekse uluslararası anlaşmalarda temel hak ve özgürlüklerin sınırlama nedenlerinin açık bir şekilde belirtildiği; bunların arasında lâikliğe aykırılık diye bir sınırlama ve yasağın bulunmadığı;

İfade ve örgütlenme özgürlüklerinin hangi durumlarda sınırlandırılabileceğinin ön savunmada açıklandığı ve AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi ile ilgili açıklamaların yapıldığı; sözleşme çerçevesinde hakların korunmasının esas, sınırlandırılmasının ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğinde olduğu; dünyanın bugün ulaştığı noktada otoriter ve dayatmacı anlayışların geçerliliğini yetirdiği; ülkemizde de yasamanın yanında Yüksek Mahkemelerin vereceği kararlar sonunda çağdaş ve evrensel demokrasiyi yaşama imkanına kavuşulacağı; 1995 Anayasa değişikliğinden sonra bu davada 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin uygulanamayacağı; bu hususun ön savunmada da açıklandığı; sonuç olarak, Siyasî Partiler Kanunu’nun 15. maddesinde genel başkanın görev ve yetkilerinin belirtildiği ve ‘Partiyi temsil yetkisi genel başkana aittir. Kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydı ile parti adına dava açma ve davada husumet yetkisi, genel başkana veya ona izafeten bu yetkileri kullanmak üzere parti tüzüğünün göstereceği parti mercilerine aittir’ denildiği; bu hükümden açıkça anlaşılacağı gibi Genel Başkan’ın tek başına partiyi ilzam edecek bir karar alma yetkisinin bulunmadığı; ve yine Siyasî Partiler Kanunu’nun 16. maddesinde de parti adına karar almak, eylem düzenlemek ve partiyi ilzam etmek yetkisinin Partinin Merkez Karar ve Yürütme Kurulu’na (MKYK) ait olduğunun açık bir şekilde gösterildiği;

Bir partinin en yetkili kurulunun ‘Parti Büyük Kongresi’ olduğu; MKYK’nın Büyük Kongrenin kararlarına uygun olarak çalışacağı ve partiyi büyük kongre adına ilzam edeceği;

Genel Başkanın ise MKYK’nın aldığı kararları uygulayacağı ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 15. maddesi dışında kalan konularda parti tüzel kişiliğini tek başına ilzam edemeyeceği, parti adına karar alamayacağı; yani genel başkanın fiil ve beyanlarının MKYK veya Büyük Kongreyi bağlamasının düşünülemeyeceği; bu gerçeği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin de açıkça gösterdiği;

Genel başkanın tek başına ne fesih, ne ihraç ne tekabbül yetkisinin bulunmadığı; parti genel başkanının yanısıra genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterinde, parti tüzel kişiliğini ilzam ve parti adına karar alma yetkilerinin olmadığı, bunların beyan ve eylemlerinin parti tüzel kişiliğini bağlamadığı;

­

Çünkü, herhangi bir organın yasak bir fiili zımnen veya sarahaten benimsemesi tüzel kişiliği ilzam edemiyorsa; o organın beyan ve eylemlerinin tüzel kişiliği ilzamının söz konusu olamayacağı; 1995 Anayasa değişiklikleriyle siyasî partilerin kapatılabilmesi sadece odak olma haline inhisar ettirildiği için, bu değişikliklerden sonra artık hangi yetkiye sahip olursa olsun ve kim olursa olsun münferit şahısların ve taşra organlarının beyan ve eylemleriyle partilerin kapatılabilme imkanına son verildiği; bu nedenlerle 1995 değişikliğinden sonra 2820 sayılı Kanunun 101/b maddesine göre bir partinin kapatılamayacağı ileri sürüldükten sonra aynen:

‘Gerek bu Savunma’mızın muhtelif bölümlerinden etraflı bir şekilde yaptığımız açıklamalardan ve gerekse bu bölümdeki özetlemelerden çıkan sonuç şudur ki;

Bu davanın öncelikle aşağıdaki sebeplerden dolayı usul bakımından reddi gerekir:

1- İddianame’deki isnad bir kanun maddesi ile belirlenmemiştir.

2- İster 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nu esas alınsın veya isterse farz-ı muhal olarak Anayasa’nın 69. maddesinin doğrudan uygulanması hukuken mümkün olmadığı halde kabul edilsin, hangi şekilde düşünülürse düşünülsün bu davanın açılmasında ne 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun öngördüğü dava şartları yerine getirilmiştir ne de Anayasa’nın 69. maddesinin gerektirdiği ön şartlar yerine getirilmiştir.

Bütün hukuki gerçekler bir yana bırakılsa dahi bu dava, sadece 5 ön şarttan birisi olan Siyasî Partiler Kanunu 101/d ve 103. maddelerindeki ihtar prosedürü işletilmediği için dahi redde mahkumdur. Zira, bundan başka ayrıca bu davanın aşağıdaki sebepler­den dolayı esas bakımından da reddi gerekir:

1- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri ancak tabii hakim önünde yargılanarak sübut bulmuş fiille­ri delil olarak kabul etmektedir. Bu davada böyle bir delil mevcut değildir.

2- Ses ve video bantları başka delillerle teyid edilmedikçe delil sayılamayacağı cihetle de bu dava delilden yoksundur. Reddi gerekir.

3- Partiden ihraç edilen milletvekillerine izafe edilen konuların delil sayılması mümkün değildir.

4- Anayasa’nın 1995 değişikliğinden sonra siyasî partilerin kapatılması çağdaş gelişmelere paralel olarak çok dar bir sahaya inhisar ettirilmiştir.

Bu sahalardan biri, bir Siyasî partinin eylemleriyle odak haline gelmesi durumudur. Bunun gerçekleşmesi ise ancak parti tüzel kişiliği adına karar alabilme yetkisine sahip kurulların eylemleriyle mümkündür.

Refah Partisi’nin yetkili kurullarının lâikliğe aykırı hiçbir karar ve eylemi mevcut değildir. Esasen ne İddianamede ne de Esas Hakkındaki Görüş’te herhangi bir eylemden bahsedilmemiştir.

Bu yüzden bu davada Anayasa ve yasaların aradığı hiçbir delil mevcut değildir.

5- Anayasa’nın 90. maddesi gereği Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye olarak uymayı taahhüt ettiğimiz AİHS hükümleri çerçevesinde bu davaya bakılacak olursa, bu sözleşmenin 11. maddesine göre terörle irtibatı olmadan veya bizzat teröre girmiş olmadan bir partinin kapatılmasına karar verilmesi mümkün değildir.

Ön Savunma’mızda ve bu Savunma’mızda bütün yönleri ile ayrıntılı ve daha müdellel bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi, görülüyor ki;

  1. a. ‘Suç kanunla belirlenir’ temel kuralına ve (CMUK: 163/2)’na göre isnadın kanun hükümlerine dayandırılması gerekirken , Sayın Başsavcı, İddianamesi’ni bu esaslara uymadan, Anayasa hükümle­rine tevessül etmek suretiyle usule aykırı davrandığından,
  2. İşbu dava 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden ve bu maddelerin belirttiği dava şartlarından hiçbirisi yerine getirilmeden açıldığından,
  3. Ve yine bu dava Anayasa’nın 69. maddesinin bizzat kendisi ve odaklaşma hakkında hukukumuzda ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarında kabul edilmiş olan temel şartlar ve müstekar uygula­maların gerektirdiği dava şartları da yerine getirilmeden açıldığı için,

Usul hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, ön Savunma’mızın ve bu Savunma’mızın 3. bölümlerinde ayrıntıları ile açıkladığımız sebeplerden dolayı rü’yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle; usul bakımından reddine karar verilmesini;

  1. a. Dava dosyasında 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince yapılmış olan ve bu nitelikte işlemler sonucunda partinin yasadışı herhangi bir eylemi benimsediğini sübuta erdirecek bir belge bulunmadığından,
  2. Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiç bir delil olmadığından, dosyada konulan kağıtlar, gazete kupürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
  3. Ayrıca parti tüzel kişiliği namına karar almaya yetkili Merkez Karar Kurullarının lâikliğe aykırı bir kararı ve eylemi bulunmadığı cihetle, Anayasa’nın 68/4 ve 69. maddelerinin şart koştuğu nitelikte bir delil de olmadığından,
  4. Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşma iddialarının cezai bakımından suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan,
  5. Kendilerine izafe edilen fiilleri, işbu davaya mesnet yapılmak istenen Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) fıkrasının 2. paragrafındaki ’30 günlük süre’ içinde Refah Partisi’nden ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamayacağından,
  6. Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme’nizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü hakkındaki 10., örgütlenme özgürlüğü hakkındaki 11. maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararla­rını dikkate alacağına olan inancımızdan,

Açılan davanın gerek ön Savunma’mızdan gerekse bu Savunma’mızda açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemenizce re’sen takdir ve tesbit olunacak diğer sebeplere binâen; esas bakımından da reddine karar verilmesi’ denilmiş ve bu yolda istemde bulunulmuştur.

V- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI

A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü Açıklaması :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 11 Kasım 1997 günlü sözlü açıklamasında özetle :

Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Komünist Parti’yi kapatma kararında, ‘Anayasaya aykırı maksatların ispatı için en önemli delilin, Anayasa’nın 21. maddesinin ikinci fıkrasına göre, partinin gayeleridir…’ dediğini, kanun koyucunun maksadının Anayasa’nın devamı müddetince hür demokratik ananizamı zedeleyecek hiçbir partinin inkişafına müsaade etmemek olduğunu; bir partinin hedeflerinin kaideten, programından, diğer parti makamlarının açıklamalarından ve partinin ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış yazarların yazılarından anlaşılacağını, ‘Alman Anayasa Mahkemesi’nin ‘parti makamlarının açıklamalarından’ dedikten sonra aynen: ‘partinin siyasî ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış muharrirlerin yazılarından, ileri gelen görevlilerin sözlerinden, partinin içinde kullanılan eğitim ve propaganda vasıtalarından ve bunlardan başka parti tarafından çıkarılan veya onun nüfuzu altında bulunan gazete ve mecmualardan bu çıkarılır. Bu organların ve taraftarlarının tutumları, maksadın tespiti hususunda, netice çıkarmaya imkân verebilir.

Bütün gayelerin yazılı olması veya herhangi bir suretle tespit edilmiş bulunması anlamında, maksadın yazılı delillere dayan­ması şeklinde, Anayasanın 21 inci maddesinin ikinci fıkrasında bir hüküm yoktur… Bir partinin anayasaya aykırı maksatlarının, hiçbir zaman açıkça ilan edilmediği bilinen bir keyfiyettir. Geçen on yılın siyasî tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasî tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasî vasıtaların şeklinden hareketlerinin tarzından, onun hakiki maksadını anlamak ve sahte olanları ayırt etmek için kafi derecede bilgi vermiştir’ dediğini ;

Başsavcılığında da, parti kapatma davalarında delillerin bu şekilde ortaya konulup değerlendirilmesi gerektiği inancında olduklarını; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi geçmişinde ve bu gününde sağlanan ibadet kolaylıklarına rağmen, Refah Partisi üyeleri ve milletvekillerinin mütemadiyen şeriat özlemini dile getirdiklerini, bu şekildeki eylemleriyle de ülkemizde demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesine hizmet ettiklerini söylediklerini; Refah Partisi’nin yayın organı gibi çalışan kimi gazetelerin yazarlarının şeriat yanlısı ve lâikliğe aykırı makaleler yazdıklarını; ‘Akit’, ‘Selam’, ‘Milli Gazete’nin kimi yazılarının buna örnek teşkil ettiğini;

Refah Partisi’nin ön savunmasında ileri sürülen hususların satır başlarıyla cevaplandırılacağını;

Cezaların TCK’nun 11. maddesinde sayılanlar olduğunu, Ceza Kanunu’nun herhangi bir maddesinde yer alsa bile, 11. maddede sayılmamış olan hususların ceza olarak kabul edilemeyeceğini; 11. maddede sayılmayan parti kapatmanın da bir ceza davası değil, Anayasa veya özel yasaya aykırılığın mahkeme kararıyla tesbiti davası olduğunu; esasen hukukumuzda tüzel kişilerin cezai sorumlu­luklarının bulunmadığını, partinin bazı üyelerinin geçici olarak siyasetten yasaklanmasının, doktrinde ‘medeni ehliyetsizlik’ denilen müeyyidelere tabi kılınmalarının, bu davayı. ceza davası saymaya yeterli olmadığını; Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davaların dışında incelediği bütün davaların bir tesbit davası olduğunu; Alman Anayasa Mahkemesi’nin de bunu böyle yorumladığını ve ‘partinin feshi, Anayasaya aykırılığın tesbitinin kanunen emredilmiş, normal, tipik ve uygun neticesidir’ dediğini; Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinin konumuzla ilgisi bulunmadığını, zira parti kapatmanın ceza davası olmadığını; emniyet tedbiri olarak düşünülse bile TCK’nun 2. maddesinin değil, yürürlükte olan son yasanın uygulanması gerektiğini;

Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı (mihrakı) haline gelmenin hem Anayasamıza hem de Siyasî Partiler Kanunu’na göre bir partinin kapatılma nedeni olduğunız; her iki yasada da odak olmanın tanımının yapılmadığını; bunun Anayasa’nın 68/4. ve 69/6. maddelerinin ‘somut norm’ sayılmamalarını gerektirmediğini; TCK’nunda ve özel yasalarımızda da tarifi yapılmamış ve mahkemelerin takdirine bırakılmış pek çok kavramın bulunduğunu, örneğin ‘taammüd’, ‘aleniyet’ ve ‘bölücülüğe matuf eylem’in bunlardan olduğunu; TCK’nun 163. maddesi kaldırıldığı için hükümlülük kararıyla ispata olanak kalmadığından, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının odak olmayı her türlü delile dayanarak belirlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne bıraktığını; Anayasa’nın 69/6 ve 68/4 madde ve fıkra­ları ile 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi arasında ispat bakımın­dan çelişki bulunduğunu; 1995 değişikliğinden sonra bu maddenin Anayasa’ya aykırılığın re’sen ele alınıp iptal edilmesinin olanaklı olduğunu;

Bir itirazın da Anayasa’nın 90. maddesi ile ilgili olduğunu; Türkiye’nin imzaladığı hiçbir milletlerarası sözleşmede, din duygularını sömürerek çıkar sağlamaya yönelik propaganda yapmaya veya lâikliğe aykırı amaçlar için örgütlenmeye izin veren veya bu amaçla faaliyet gösteren partilerin kapatılmayacağına ilişkin bir hükmün bulunmadığını;

Esasen milletlerarası andlaşmaların usulüne göre yürürlüğe konulmuşsa kanun hükmünde olduğunu, ama yine de bir kanun olduğunu, diğer kanunlardan farkının Anayasaya aykırılığının iddia edilememesi olduğunu, yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin serbestçe kanun yapma hakkının elinden alınmış olmadığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin elbette imzaladığımız sözleşme hükümlerine göre karar vereceğini, Türk hâkiminin ise, daima Türk kanunlarına göre karar vermek zorunda olduğunu, başka bir deyişle, bir milletlerarası sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Türk kanunkoyucusu bu sözleşme hükümleriyle çelişen yeni bir kanun yürürlüğe koyarsa, uygulanacak olanın sonraki kanun olduğunu; en güzel ve Anayasaya en uygun yolun, değişinceye kadar kendi yasalarımızı aynen uygulamaktan geçtiğini;

‘Demokrasilerde siyasî partileri mahkemeler değil, oy verme­yerek halk kapatır’ görüşünün dayanaklarını ne Anayasamızda ne Siyasî Partiler Kanunumuzda ne çağdaş demokratik ülke anayasalarında ne milletlerarası andlaşmalarda ve ne de bugüne kadarki hukuk uygu­lamalarında bulmanın mümkün olmadığını;

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesinde sözleşmede öngörülen temel hak ve özgürlüklerin korunması ve demok­ratik kurumların serbestçe ve gerektiği gibi işlemesi açısından temel bir kural öngörüldüğünü, bunun ‘Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırmaya yönelik bir faaliyete girişim ya da eylemde bulunma hakkını verir anlamında yorumlanamaz’ biçiminde olduğunu; Divana göre 17 nci maddenin birey ve birey gruplarının sözleşmeden, hür demokratik düzeni tahrip etmek amacıyla eylemde bulunmak hakkı çıkaramayacaklarını belirttiğini; bu nedenle, hiç kimsenin Sözleşme hükümlerinden yararlanarak, Sözleşmede düzenlenen temel hak ve özgürlükleri tahrip edici eylemlerde bulunamayacağını; Alman Anayasa Mahkemesi’nin parti yasaklama konusunda yeni bir düzen getirdiğini ve ‘Anayasaya aykırı eğilimli parti’ kavramını Anayasa’ya soktuğunu;

3206 sayılı Yasa’yla sorgu hakimliğinin kaldırıldığını, kendisinin böyle bir yetkisinin bulunmadığını;

Anayasamızda parti kapatma nedenlerinin ‘tahdidi’ yani sınırlayıcı olarak sayılmadığını, özellikle Cumhuriyetin temel nite­liklerini korumaya yönelik parti kapatma nedenlerini yasakoyucunun kabul edebileceğini; parti kapatma davası açılabilmesi için, ayrıca ceza kovuşturması sonucu hükümlülük kararı elde edilmesininin gerek­mediğini ve 101/d’deki sınırlama dışında zaman aşımına da tabi olma­dığını; 101/b ile 101/d’nin hiçbir alakasının bulunmadığını; Refah Partisi’nin bazı sözcülerinin, bir yandan ‘Refah Partisi’ne Anayasa­nın değişen maddeleri doğrudan uygulanmasın, Siyasî Partiler Yasası uygulansın’ derken, diğer yandan Siyasî Partiler Yasası’nın 101/b maddesinin adı geçen Partinin Genel Başkanına, Genel Başkan Yardım­cısına ve Genel Sekreterine uygulanması söz konusu olunca, ‘Anayasa değişti, artık bu madde uygulanamaz’ diyebildiğini; hükümlülükle birlikte düşünüldüğünde, TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasından sonra, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin hiçbir zaman uygulanmayacağını; hiçbir zaman uygulanmayacak bir yasa maddesinin de, zaten yasaya konulamayacağını, zira yasakoyucunun abesle işgal etmeyeceğini, hukukun bir mantık biçimi olduğunu;

­

Başsavcılıkça, ‘Anayasamızın lâiklik ilkesine aykırı eylem­lerin odağı haline geldiği’ gerekçesiyle, Refah Partisi’nin kapatıl­masının istendiğini; bu çeşit eylemlerin, Anayasamızın 69. maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68. maddenin dördüncü fıkrası gereğince parti kapatma nedeni olduğu gibi; Siyasî Partiler Kanununun 103/1. maddesi gereğince de ‘Lâikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiği sübuta eren partiler’in Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağını; Mahkemelerin, iddia ve bu iddialara dayanak gösterilen olayların dışındaki nedenlere dayanarak karar veremezse de; eylemleri nitelemekte ve bu eylemlere uygulanacak kanun maddelerini belirlemede, iddianameyle bağlı olmadıklarını;

İddianamenin ‘Refah Partisi’nin açıklayacağım eylemleri , Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte’ sözcükleriyle başladığını, ancak pek çok eylemi tek bir müeyyideye bağlayan maddeden ‘odak haline gelmekten’ dava açtığını, bunun zaten aynı şekilde Siyasî Partiler Kanunu’na göre de parti kapatma nedeni olduğunu; Başsavcılığın, adı geçen partinin tüm eylemleriyle ‘Anayasamızın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ kanaatine vardığını ve Anayasamızın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanması suretiyle kapatılmasına karar verilmesi isteminde bulunduğunu; parti kapatma davalarında, bu davalar için konulmuş özel hükümlerin dışında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını; yasakoyucunun, parti kapatma davalarında her türlü delile dayanarak karar verilebilmesini ve bu delillerin kolaylıkla toplanabilmesi amacıyla CMUK’un uygulanmasını istediğini;

21.5.1997 günlü iddianame ile Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle dava açıldıktan sonra, elde edilen yeni delillerin Anayasa Mahkeme’sine gönderildiğini ve davalı Parti’nin de bu delillere karşı diyeceklerini ön savunmalarında bildirdiklerini;

Ön savunmadan sonra da Refah Partisi’nin ‘Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini’ belgeleyen yeni delillerin bilgi ve belgelerin yine davalı Parti’ye tebliğ edildiğini ve bu delille­rin Anayasa Mahkemesi’ne de gönderildiğini;

Sözlü açıklamada belirttiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki örneklerin bu ülkede hukuk devleti ilkesine ne kadar değer verildiğini gösterdiğini; Anayasa Mahkemesi’nin 7.3.1989 günlü kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğunu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerinin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceğinin açıklandığını; Anayasa’nın 138. maddesi uyarınca buna uyulması gerektiğini; sonradan ‘kanuna aykırı olmamak şartıyla her türlü kıyafet serbesttir’ dendiğini, Anayasa Mahkemesi’nin burada kanuna değil, ‘Anayasaya, lâikliğe aykırıdır’ dediğini; Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun Şenay Karaduman ve Lamia Bulut tarafından yapılan başvuruları, ‘Komisyon, yükseköğrenimini lâik bir üniversi­tede yapmayı seçen bir öğrencinin, bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağı görüşündedir. Bu düzenlemeler, farklı inançtaki öğrencilerin birlikteliğini, karmalığını sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgür­lüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabilirler. özellikle, nüfusun büyük çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızın sergilenmesi, sözü geçen dini uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir. Lâik üniversiteler, öğrencilerin kılık-kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken , bazı kökten dincilerin yükseköğretimde kamu düzenini boz­malarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilirler.

Komisyon, soyut olayda, kılık-kıyafete ilişkin üniversite yönetmeliğinin, öğrencilere, başlarını türbanla örtmeme zorunluluğu getirdiğini tespit etmektedir. Komisyon, ayrıca, Türk Anayasa Mah­kemesi’nin Türk üniversitelerinde islami tarzda türban takmanın, bunu takmayanlara karşı bir meydan okuma oluşturabileceği yolundaki değerlendirmesini de dikkate almaktadır.

Komisyon, lâik üniversitenin gerekleri dikkate alındığında, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinin düzenlenmesinin ve bu düzenle­meye uyulmadıkça, kendilerine diploma verilmesi gibi bazı idari hizmetlerden yararlandırılmamalarının, din ve vicdan özgürlüğüne bir müdahale oluşturmadığı düşüncesindedir. Şikayet sözleşmenin 27. maddesinin ikinci fıkrası anlamında ‘açıktan açığa esassız’dır. Bu nedenle komisyon, şikayetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir’ gerekçesiyle uygun bulmadığını; Anayasa mahkemesi kararları değişmedikçe buna uyulması gerektiğini; hal böyleyken Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil Refah Partisi’nin bütün yöneticilerinin kendilerine oy getireceği inancıyla bütün konuşmalarında başörtüsü konusunda halkı kışkırttıklarını ve hatta Genel Başkan Erbakan’ın bir seçim konuşmasında ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ söylediğini; bu Parti’nin yalnız bu konudaki eylemleri, sözleri ve davranışlarının bile lâikliğe aykırı eylemle­rin odağı haline geldiğinin kabulüne yeterli olduğunu,

23 Mart 1993 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un başkanlığında, Siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları üçüncü toplantıda, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, ‘benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı; vatandaş, genel prensiplerin içinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli. Bu, bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes, kendi mezhebine göre bir hukuk içerisinde yaşamıştır ve de herkes huzur içerisinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’ Hukuku seçme hakkı, inanç hürriyetinin ayrılmaz parçasıdır’ diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunduğunu; şimdi, ‘biz bunu akit serbestliği için söyledik’ dediklerini, halbuki hukukun genel pren­sîpleri içerisinde ülkemizde akit serbestliğinin zaten olduğunu, Refah Partisi Genel Başkanı’nın bu sözleriyle neyi amaçladığının, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açık olduğunu; eserlerinden alıntılar yaptığı, (Taha Akyol, Mecelle yazarı Cevdet Paşa, standford, Shaw ve Prof. Bakır Çağlar gibi) yazarların bu konudaki görüşlerinin de kendisini doğruladığını;

‘Geçiş dönemi sert mi olacak, tatlı mı olacak …’ konusunda çok geniş açıklamalar yaptıklarını, ancak hiçbirisini inandırıcı bulmadığını; önemli hususlardan birisinin de ‘Çermik’ konuşması olduğunu, teyp bandı olmadan getirdikleri tek şeyin bu olduğunu, konuşmanın tam metninin bir dergide yayımlandığını, Milli Güvenlik Kurulu’nda Güven Erkaya Paşa’nın bu konuşmayı baştan sona kadar okuduğunu, Erbakan’ın da sadece başını eğlemekle yetindiğini, Erkaya Paşa’dan işittiğini; ön savunmalarında, bu dergi hakkında ve dergide bu yazıları yazanlar hakkında hem ceza hem de hukuk davası açtıklarını söylediklerini, ancak mahkeme kararının başka yazılar için olduğunu ve onları kazandıklarını, tek bir kelimeyle bile ‘bu Sivas-Çermik’teki konuşmayı ben yapmadım’ denmediğini;

Şevki Yılmaz’ın konuşmalarının malûm olduğunu, bunların bir kısmının milletvekili olmadan önce, bir kısmının sonradan yapıldığını, iddianamenin günümüze kadar uzadığını;

Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale’de yaptığı konuşmada, bilirkişinin suç var dediğini; bu konuşmanın kasetlerinin Muğla’nın bir ilçesinde ele geçirildiğini ve savcılığın işe el koyduğunu, Refah Partisi’nin eski ve yeni ilçe Başkanlarının ‘bunları bize Genel Merkez gönderdi’ dediklerini;

Kanal-D’deki konuşmayı herkesin ezberlediğini, bilirkişi raporlarını da sunduklarını;

İbrahim Halil Çelik’in konuşmasının da yalnızca basında yayınlanmadığını, ifade ile ilgili tanık beyanlarını da, DGM Savcılığı’nca alınan tanık beyanlarını da önceden sunduklarını;

Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı, DGM’nin mahkum ettiğini, şimdi temyiz safhasında olduğunu, kesinleşince Mahkememize göndereceklerini;

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’nın durumununda aynı olduğunu;

Bunların partiden ihraç edilmelerinin hiçbir şekilde partiyi sorumluluktan kurtaramayacağını; şu anda bu ihraç kararlarının tebliğ dahi edilmemiş ve kesinleşmemiş olduğunu belirttikten sonra aynen:

‘Son olarak şunları söylemek istiyorum: Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nin hiçbir sözcüsünün, İmam Hatip Okullarının Anayasa’nın 174. maddesinin aykırı olarak çoğaltılması, okullarda kız öğrencilerin dinsel kıyafetlerle eğitim yapmaları, devlet dairelerinde kadın memurlarına da aynı şekilde çalışma izni verilmesi, denetimli olsun veya olmasın Kur’an kurslarının olabildiğince çoğaltılması ve çok küçük yaşlarda başlaması taleplerinden herhangi birini veya hepsini içermeyen bir tek konuşmasına bugüne kadar şahit olmadık. Gerçekten çok ilginç gerek televizyonlardaki açık oturumlarda gerek Mecliste konuşulan mevzu ne olursa olsun mütemadiyen bu konuları işliyorlar. Diğertalepleriyle birlikte değerlendirildiğinde, Refah Partisi’nin kavgasını verdiği hususlar gerçekleşirse, Türkiye Cumhuriyeti’nin din kuralları esas alınarak yönetilen ülkelerden farklı olacağını iddia edebilecek aklı başında tek kişi çıkacağını sanmıyorum. Bir de lâik olmasalardı ne yapacaklardı acaba’

Türkiye Cumhuriyeti, tevhidi tedrisata, eğitim birliğine o kadar önem vermiştir ki, Refah Partisi’nin savunmalarına dayanak yapmaya çalıştığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni bu konuda çekince koyarak imzalamıştır. Gerek ülkemizde ve gerekse dünyada mahkemelerce kapatılan hiçbir parti, bana göre Refah Partisi kadar kapatılmayı hak etmemiştir’ değerlendirmesini yapmış ve ilgili eklerle yazılı bir metni Mahkeme Başkanlığı’na sunmuştur.

Cumhuriyet Başsavcısı sözlü açıklamasına ek olarak Refah Partisi’nin ‘Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ni belgeleyen delilleri ve bunlara ilişkin düşüncelerini de şöylece belirtmiştir:

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca 1993 ılında yayınlanan ‘TBMM’de temsil edilen Siyasî partilerin Anayasa Değişikliği Tekliflerinin Karşılaştırılmalı Metinleri’ adlı kitapta, Refah Partisinin, Anayasamızın ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ başlıklı ikinci maddesinden ‘lâik’ kelimesinin çıkarılarak:

‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına hertürlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayanan, millî, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir’ şeklini almasını teklif ettiği gibi; Anayasamızın ‘değiştirilemeyecek hükümler’ başlıklı 4 üncü maddesinin tümden kaldırılmasını teklif ederek, Anayasaya aykırı bir düzen arzuladığını belgelemiştir.

Bu konuda ‘Anayasanın 1 inci maddesindeki Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuri­yetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez’ şeklindeki Anayasamızın 4 üncü maddesi hükmü ile, Siyasî Partiler Kanunundaki ‘Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar’ şeklindeki 86 ncı madde hükmünü hatırlatmakla yetiniyoruz.

b) Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Kanan 7’ye para toplamak için yaptığı konuşmada: (…Televizyonu olmadan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Bir topluluğun toplum olması mümkün değildir. Kaldı ki bugün yapılmış olan cihadda, yani Hak’kın hakim olması için yapılan mücadelede, televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, isterseniz hava kuvveti olarak tarif edin, onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce, piyadenin o tepeyi işgal etmesi, zapdetmesi mümkün değildir.

Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuz yapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadar vereceğiz.. Şimdi ben bu hatıramı niçin size anlatıyorum. Bak bu Dünya hayatında hepimizin nefesleri sayılıdır. Birşey olacaksa, olacak şey çok yakındır. …Onun için ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer birşeyin gelip size yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7 için vereceğiniz bu para olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramı naklettim) demiştir.

Televizyon Daire Başkanı Bülent Osma, Ankara TV Program Müdürü Nafiz Arda, Ankara TV Teknik Müdürü Şükrü Şıpka, Ankara TV Prodüksiyon Müdür Yardımcısı Mehmet özgün, Ankara TV Seslendirme Müdür Yardımcısı Cumhur Savaş ve Ankara TV Prodüktörü Zeynep Esen tarafından düzenlenen 31 Ekim 1997 tarihli tutanakta ‘sözkonusu konuşmanın bütününün aynı yerde, aynı zaman içinde devamlı olarak yapıldığı; başka bir çekimden ses veya resim eklemesi yapılmadığı; görüntünün konuşma ile tam bir uyum içinde olduğu’ ayrıntılı olarak ve gerekçeleri de gösterilerek belirtilmektedir.

e) Refah Partili Konya Belediye Başkanı Halil Ürün’ün Atatürk’ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasanın 1 inci maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Konya I. Asliye Ceza Mahkemesinin 14.6.1994 gün ve 538/494 sayı ile verdiği karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 6.7.1995 gün ve 3522/4638 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

d) Refah Partili Çayırova-Güzelbahçe Belediye Başkanı Yaşar Alkan’ın, Atatürk ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasa’nın 1 inci maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesinden 27.3.1997 gün ve 259/70 sayı ile verilen karar, Yargıtay 11 inci Ceza Dairesi’nin 8.10.1997 gün ve 4605/5170 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

e) I8 Ocak 1997 günlü ve mükerrer 22881 sayılı Resmî Gazete­de yayınlanan ve ramazan ayında iftar saatlerini çalışma süresi dışında bırakan ve altında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ın imzasının da bulunduğu Bakanlar Kurulu kararı hakkında Danıştay 12 nci Dairesi, 28.1.1997 gün ve 1997/151 sayı ile ve ‘Bu karar Anayasamızın Başlangıç kısmının 5 inci paragrafı, 2 nci ve 24 üncü maddelerine aykırı olduğu gibi, din ve devlet işlerinin birbirinden bağımsız şekilde yürütülmesi şeklinde uygulanan lâiklik ilkesine de ters düştüğü’ gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararı vermiştir.

f) Refah Partili milletvekilleri hakkında, Siyasî Partiler Kanununun 4 üncü kısmında yazılı yasaklara aykırı eylemlere ilişkin fezlekeler ve bu partinin üst düzey yöneticilerinin bu yoldaki eylemlerine ilişkin bazı belgeler mahkemenizce re’sen getirilmiş olup, elbette herbiri objektif bir şekilde değerlendirilecektir.

g) Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı tarafından düzenlenen 27.10.1997 gün ve 309/5 sayılı Fezleke’de, ‘19.7.1997 tarihinde, Refah Partisi Genel Sekreteri, Oğuzhan Asiltürk’ün, Refah Partisi hakkında Anayasa Mahkemesinde açılan kapatma davası sözkonusu olduğunda, size söz veriyorum Refah için herkes canını ve malını ortaya koymaya hazırdır demek suretiyle TCK.nun 321/2 nci maddesinde düzenlenmiş olan halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik suçunu işlediği’ gerekçesiyle adıgeçen Genel Sekreterin dokunulmazlığının kaldırılmasını istemiştir.’

Refah Partisi’ne de gönderilen bu dosyada, Necmettin ERBAKAN’ın 13.4.1994 gününde Refah Partisi meclisi Grubunda yaptığı konuşma, Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği; Şevki Yılmaz’ın konuşmaları, Hasan Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993 gününde Kırıkkale’de yaptığı konuşma ve Kanal- D’de yayımlanan TEKE-TEK programındaki konuşması, Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın konuşması, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşması, İbrahim Çelik’in 8.5.1997 gününde Meclis kulisinde yaptığı konuşma ile Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan’la ilgili değerlendirmelerde de aynen şöyle denilmiştir:

1- ‘Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı konuşmada:

(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda birşeye karar vermesi lazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.

Bin yıllık geleneğinin en büyük üstadı kabul edilen Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, bu sözlerinin ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmak için söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değildir. Acaba, bu konuşmayı televizyon kameralarında izleyen milyonlarca kişiden bir teki dahi inandırıcı bulmuş mudur”

2- ‘Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı. tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.

Refah Partisi ,

Bir partinin Genel başkanı sıfatını taşıyan bir kişinin lâikliğe aykırı her sözü ve eylemi parti kapatma nedenidir. Milletvekili, hatta Başbakan olması Partiyi sorumluluktan kurtarmaz.’

3- ‘Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,

(Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.

Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul’da yaptığı konuşmada;

­

(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız… Bugün Kur’anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin %39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış… Kur’an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılmış, Allah’ın kelimesi yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmalarına cihad derler. Cenabı Hak bunu siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak… Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır… Bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorumki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir. Allahın size soracağı soru şöyle; Küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak, bu meseleyi halledeceğiz. Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… Kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya a cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir. Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…) demiştir.

Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle diyor.

(Mecliste 158 tane imam hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz lise-imam hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… insanlara din dersi yetmez. Bir de Ahiret’te hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayatta hazırlık yaptıralım… Samsunsporun taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır)’ demiştir.

4- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale’de yaptığı konuşmada;

­

(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ 0rada % 81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, %81 lere ulaşacağız. boşuna uğraşmayan ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve dünyayla beraber olacağız diyerek ırz namus düşmanlığı yapan, müslüman kadının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum, boşuna uğraşmayın. Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz) demiştir.

Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof Dr. Bahri Öztürk, 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda:

(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin suçunu oluşturur) demiştir.

Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir.

Sözkonusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılına kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. Savcısı Sinan Esen’e verdikleri ifadelerde açıklıkla belirtmişlerdir.

Adıgeçen milletvekillerinin başka konuşmaları da elinizdedir. Şimdi Refah Partisi demektedir. Konuşmaların bir kısmı televizyonlarda, kapatma davası açılmadan defalarca yayınlanmıştır. Partiden ihraç edilmedikleri gibi, uyarı dahi yapılmamıştır. Aslında Refah Partisi, bu şahısları bir tetikçi gibi kullanmıştır. Sonra da milletvekili seçtirip, cezalandırılmalarını engellemeye çalışmıştır. Onların yaptığı lâikliğe aykırı eylemlerden Parti de sorumludur. Partiden ihraçların partinin sorumluluğuna etkisi yoktur. Esasen bu ihraçlarda da takiyye yapıyorlar. öğrendiğimize göre, ihraç kararlarını kesinleşmesin diye tebliğ etmiyorlar. Kapatma davası reddedilirse, tebligat yapıp savunma haklarını kullandıracaklar ve deyip, partide bırakacaklar ve tetikçi olarak kullanmaya devam edecekler.’

5- ‘ 24.11.1996 günlü Kanal D’de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, görüntülü bant çözümünde açıkça anlaşıldığı gibi;

(Asker kalkmış diyor ki, PKK.Iı olmanıza müsaade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır) demiştir.’

6- ‘Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:

(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbette vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah partisidir.)

Refah Partisi , bu konuda demektedir.

Bir partinin genel başkan yardımcısının, bu sıfatı taşıdığı süre zarfında lâikliğe aykırı olarak yaptığı her konuşma Siyasî Partiler kanununun 101/b maddesi gereğince partisini bağlar. Konuşmanın ne zaman ve nerede yapıldığının hiçbir önemi yoktur.

Esasen Ahmet Tekdal’ın Hacca son defa 1986 yılında gittiği de doğru değildir. Elde mevcut kaset ve belgeler dikkatlice incelendiğinde, Ahmet Tekdal’ın bu konuşmayı, 1993 yılında Bahçelievler Belediye Başkanı Muzaffer Doğan’ın konuşmasından sonra ve o konuşmaya da atıfta bulunarak yaptığı açıklıkla anlaşılacaktır.’

7- ‘ Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;

(Hakim güçler diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili Bakanlar bile kendi dünya görüşlerine bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiç bir mecburiyetiniz yak. Bu düzen değişmeli, bekledik biraz daha bekleyeceğiz gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiştir.

Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, bu konuşmasından dolayı Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 9.10.1997 gün ve E.163 sayılı kararı ile suçundan ve TCK.nun 312/1 inci maddesinin uygulanması suretiyle mahkumiyetine karar verilmiştir.’

8- ‘8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulisinde;

­

(Refah Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Bende kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile başedemedi. Altımilyon islamcıyla nasıl başedecek, rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmış ve bu konudaki tanık beyanları Mahkemenize gönderilmiştir.’

9- ‘Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, Sincan’da düzenlediği Kudüs Gecesinde salonu İslami terörist örgüt liderlerinin büyük boy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza, sözlerini söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendini ziyaret etmiştir.

Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, sözkonu­su konuşması dolayısıyla, Ankara 2 no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 15.10.1997 gün ve E.28 sayılı kararı ile, suçlarından ve TCK’nun 169, 132/2 ve 371.3 sayılı Yasa’nın uygulanması suretiyle cezalandırılmasına karar verilmiştir.’

B- Parti’nin Sözlü Savunması :

Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan 18.11.1997 günü başlayan 20.11.1997 gününde tamamlanan sözlü savunmasında, ön ve esas hakkındaki savunmalarını yinelemiş ve kimi yeni açıklamalarda bulunarak öncelikle; -ikinci cihan harbi sonuçlanır sonuçlanmaz bütün insanlığın hedefinin özgürlüğe kavuşmak ve insan hakları olduğu; bu nedenle sırasıyla 1948 de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, 1950 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, 1973 de Helsinki Nihai Senedi’nin imzalandığı; bunu 1980 de imzalanan Paris Şartı’nın izlediği; Türkiye’nin kuruluş belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nda da , Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kâmil bir korumanın taahhüt edildiği, 1982 Anayasası’nın da, ana yapısı itibariyle tamamen AİHS.ne paralel olduğu; Anayasa’nın 90. maddesinin de usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmaları kanun hükmünde saydığı ve çağdaş dünyada ne varsa bizde de o olacak prensibini koyduğu; bütün bu uluslararası antlaşmaların ortaya koyduğu prensipler sonucunda terörist olaylarla ilgisi olmayan siyasî partiler kapatılamaz noktasına gelindiği belirtildikten sonra ;

1995 Anayasa değişikliği sonunda Türkiye’de siyasî partilerin kapatılmasının sadece üç sebebe indirildiği, bu üç sebebin de parti eylemine bağlandığı; odak olmanın parti eylemi ile oluşabileceği, şahısların eyleminden sözedilmediği ; parti genel başkanlarının beyanlarının partiyi ilzam etmeyeceği; odak olmak için beş şartın gerçekleşmesi gerektiği; ayrıca parti eylemlerinin; ­partiyi ilzam edecek kurulların eylemi olduğu; parti kararlarının eyleme dönüştüğünün mahkeme kararıyla kesinleşmesi gerektiği; Refah Partisi’nin ülkemizde demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, lâikliğin ve hukuk devletinin bölgemizde ve bütün dünyada barışın, istikrarın, bütün ülkelerde iyi münasebetin teminatı ve bayraktarı olduğu; bu davanın bir kısım medyanın yapmış olduğu haksız propaganda sonucunda açıldığı; bir partinin bir günde odak olamayacağı; Refah Partisi’nin bir tane bile İmam Hatip okulu açmadığı; Millî Güvenlik Kurulu’nun istişari bir kurul olduğu, muhatabının da partiler değil, hükümet olduğu; bu davanın Ceza Kanunu’nun, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ve hukukun diğer prensiplerine de uygun olması gerektiği; usul kurallarının, yargılamanın güvencesi olduğu ve uygulayıcılar tarafından resen dikkate alınması gerektiği; Başsavcı’nın söylediği gibi bu davanın bir tescil davası değil, bir ceza davası olduğu; bu davanın usulden de, esastan da redde mahkum olduğu; 2820 sayılı Yasa’nın 101. ve 103. maddelerinin böyle bir davanın açılabilmesini beş şarta bağladığı, bu davada bu şartların gerçekleşmediği, on sene öncesinde açılamayacak bir davayı, on sene sonra hukukun dışına çıkarak, bir takım faraziyelerle açmaya kalkmanın, her şeyden önce usul bakımından yanlış bir davranış olduğu; Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz ve Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti’den ihraç edilmiş oldukları; bunların dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili olarak hazırlanan dosyalarının konularının lâiklikle uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bu davada hukuken delil diye kabul edilebilecek hiçbirşeyin bulunmadığı; ortaya konulan konuların lâiklikle ilgisinin olmadığı; 2820 sayılı Kanun’un göstermiş olduğu subüt bulmayla ilgili tek bir delilin bile olmadığı; Refah Partisi’nin yasalara uygun bir parti olduğu, lâiklik anlayışının gereği, lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olmak şöyle dursun, gerçek lâikliğin teminatı ve bayraktarı olduğu; kendisinin Genel Başkan olarak demokrasinin ve lâikliğin savunmasını yaptığı, böyle düşünmeyenleri demokrasiye ve lâikliğe davet ettiği; bu davada 2820 sayılı Kanun’un 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin 1995 Anayasa değişikliğinden sonra artık uygulanamayacağı; 2820 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu ancak belli bir bölümünün uygulanamayacağı; Anayasa’nın 69. maddesinin odak olmayla ilgili bölümünün somut değil, soyut norm niteliğinde olduğu, onun için son fıkranın konulduğu ve yasa çıkarma koşulunun getirildiği; bu nedenle 69. maddenin doğrudan uygulanamayacağı; bu davada Anayasa’nın 84. maddesinin beşinci fıkrasının uygulanma olanağının bulunmadığı; eğer tabii hakim önünde yargılanır ve hüküm giyerlerse ancak o zaman uygulanabileceği; TCK.nun 163. maddesi kaldırıldığı için bu davada zaten 84/5. maddenin işlemeyeceği; CMUK’nun 150. maddesinin ‘tahkikat ve hüküm, yalnız iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınan şahıslara hasredilir’ dediği; bu temel kurallar karşısında fiilen yargılanmamış, hüküm giymemiş, 2820 sayılı Kanun’un hiçbir hükmü yerine getirilmeden açılmış bu davada, hukukun ve Anayasa’nın temel kurallarının böyle bir tatbikata izin veremeyeceği; böyle bir tatbikatın hem sorumsuzluk hem dokunulmazlık, hem Siyasî partiler, hem de kuvvetler ayrılığı prensiplerinin ve devlet nizamının dinamitlenmesi ve yok sayılması anlamına geleceği, bunun da mümkün olmadığı; bunun yanısıra ‘şahsı için cezayı müstelzim olmaz ama parti için cezayı müstelzim olabilir’ demenin de asla geçerli olmadığı; dokunulmazlık ve sorumsuzluğun milletvekillerinin endişesiz çalışmasının zaruri bir kuralı olduğu; bu davanın ne tedbir, ne tesbit davası olmadığı ve ceza davası niteliğinde bir dava olduğu; Başsavcı’nın Parti’yi kapatın diye dava açtığı, ceza istediği, sonra da bu dava bir tesbit davasıdır dediği; Başsavcı’nın siyaset yapmaktan yasaklamayı, medeni ehliyetsizlik olarak değerlendirdiği; medenî hakkın, siyasî hakkın zıddı olduğu, eğer bir siyasî haktan mahrumiyet söz konusuysa, bunun nedeninin ehliyetsizlik olamayacağı; bugünkü ceza mevzuatımızda böyle bir cezanın bulunmadığı, ceza hukukumuzda bulunanın TCK’nun 11. maddesinde yer alan amme hizmetlerinden mahrumiyet cezası olduğu; bu durumda siyasal haklardan mahrumiyetin bir ceza olduğunun belirtildiği; Başsavcı’nın tüzelkişiliğin cezai sorumluluğu yok dediği, bunu kabul ederse, bu davanın bir ceza davası olduğunu kabul edeceği için böyle söylediği; halbuki yargı kararlarında da belirtildiği gibi tüzelkişilerin de yapılarına uygun bir ceza sorumluluğuna tabi bulundukları; Başsavcı’nın ‘tüzelkişilerin cezai sorumluluğu yoktur’ değerlendirmesinin hukukumuz açısından yanlış, hatalı ve geçersiz olduğu; Başsavcı’nın odak olma konusundaki fikirlerinin de kabule şayan olmadığı ve vahim bir hata olduğu; TCK’nun 163. maddesi kaldırılmışsa, 2820 sayılı Kanun’un 117. maddesinin bulunduğu, Başsavcının 117. maddeyi işleterek, 2820 sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddelerini işler hale getirebileceği; Anayasa’nın 69. maddesinin somut değil, soyut norm niteliğinde olduğu ve doğrudan uygulanamayacağı; diğer yandan Başsavcı’nın çağdaş hukuk normlarını ve AİHS’nin uygulanmasını engellemek maksadıyla Anayasa’nın 90. maddesi hükmünü gözardı ettiği; bunun olanaklı olmadığı ve uygulanması gerektiği; Başsavcı’nın hukukun ilgili bütün kurallarını yok sayarak, herşeyin delil kabul edilmesini talep etmesinin, hukukla kesinlikle bağdaşmadığı ve hukuken geçerli olmayacak bir talep olduğu; Başsavcı’nın ‘Anayasa, siyasî parti kapatmalarını tahdidi olarak belirtilmemiştir’ değerlendirmesinin de vahim bir hukukî hata olduğu, zira Anayasa’nın parti kapatmalarını tahdidi olarak belirtmiş bulunduğu; onun için de 2820 sayılı Yasa’nın 101/b maddesinin uygulanamayacağı; ayrıca Başsavcı’nın sunduğu deliller üzerinde de kısaca durulacağı, bunların başında ‘çok hukukluluk’ konusunun geldiği; çok hukukluluğun bir Meclis çalışması olduğu ve Anayasa’nın mutlak sorumluluk kapsamı içerisine girdiği, böyle bir konunun bu davada delil olmasının mümkün olmadığı; Parti’nin hükmî şahsiyetini ilzam eden kurallarla da uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı; akademik bir çalışma olduğu, halka hitaplarında da söz konusu edilmediği; hukuktaki özgürlüklerin artırılmasını hedef alan bu fikir beyanının bir eylemde olmadığı; bu husustaki asıl amacın akit serbestliği olduğu; lâiklikle ilgisinin bulunmadığı; asıl amacın mahkemelerin iş yükünü azaltmak olduğu;

Bir diğer grup konuşmasının da genel seçimler sonunda yapılan konuşma olduğu; yerel seçimler sonunda ‘Ankara Melih’e mezar olacak’ diyenlere karşı şu dönemi niye tatlı geçirmeyelim, bu dönem tatlımı olsun yoksa acımı olsun, bunların dediği gibi kanlı mı olsun, yoksa huzur içindemi geçsin, bunu idrak edelim’ denildiği, basının ‘geçiş dönemi’ sözünü, ‘geliş biçimi şeklinde’ değiştirdiği; aslında bu konunun mutlak sorumsuzluk kapsamında bulunduğu; lâikliğe aykırılıkla uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bir seçim kazanıldığı, gelecek seçime kadarda ülkenin huzur içinde olma­sının istendiği;

­

Bir başka konunun da Sancak Mecmuasının ortaya attığı Çermik hikayesi olduğu; bu mecmuanın mahkeye verildiği ve tazminat ödemeye mahkum edildiği; meselenin kökünün sıfır olduğu, bir illiyet zabıtasının bulunmadığı; böyle uydurma şeylerin delil olamayacağı; bu konunun Millî Güvenlik Kurulu’nda Güven Erkaya tarafından gündeme getirildiği; kendisinin de bunun tamamen uydurma bir haber olduğunu, bir husumetin eseri olduğunu söylediği;

Değinilecek diğer bir konunun da kanal-7 konuşması olduğu; gösterilen video- filmin başının sonunun belli olmadığı; montaj bir film olduğu; TRT uzmanlarının belirttiği gibi bir yerde değil, birçok yerde kesiklik bulunduğunun anlaşıldığı; çekimin gizli kamerayla yapıldığı, bu konuşmanın 1994 yılında kanal-7’ye reklam geliri sağlamak için yapılan toplantıda yapıldığı; daha önce Afgan mücahitlerine televizyonun önemini hatırlatmak için yapılan bir konuşmaya atıf yapılarak ‘bakın arkadaşlar, televizyon gerçek fikirlerin, ülke yararına fikirlerin savunulması için önemlidir, bunlara duyarsız olmayalım, bunları destekleyelim’ denildiği, bu arada bir takım hatıralarla, hayırlı işleri desteklemenin hangi faydaları getireceğine temas edildiği; Türkiye’de bir takım televizyonların ülkenin yararına olan şeyleri tanıtmadığı, onun için davetlilere ‘sizin ülkenizde faydalıları tanıtacak bu kuruluşlara önem vermelisiniz’ dediği; bu konuşmada Afgan mücahitlerine ait bölümün kesilmiş olduğu; İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bu konuyla ilgili olarak takipsizlik kararı verdiği; maksatlı ve gerçekleri saptıran yayını yapan Televizyonlara da ceza davası açıldığı ve Mahkemeden tekzip kararı alındığı;

Ramazan ayında Başbakanlık konutunda verilen iftarın bir hükümet faaliyeti olduğu; Başbakan olarak verildiği, Refah Partisi ile ilgisinin bulunmadığı; Diyanet mensupları için verildiği, Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi’ne Diyanet mensupları ile İlahiyat Fakültesi Dekanı ve hocaların çağrılmasının söylendiği; gerisinin halkla ilişkilerce düzenlendiği; gelenlerin içerde kendi yanlarında medenî insanlar gibi oturdukları, dışarda nasıl ve hangi kıyafetle geldiklerinden bilgilerinin olmadığı; bu konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir gensoru ile getirildiği ve reddedildiği, bu konunun ayrıca yargıya konu yapılmasının yasalarımız açısından mümkün olmadığı;

Benzer bir konunun da Ramazan ayında mesai saatlerini değiştirmek üzere çıkartılmış olan Bakanlar Kurulu kararnamesi olduğu; bu kararnamede sadece ‘mesai saatleri 8.00-12.00; 12.30-16.30 arasında yapılacaktır’ denildiği; başka bir kelimenin bulunmadığı; altında da bütün bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın imzasının bulunduğu; bunun bir parti kapatma nedeni olamayacağı;

Oğuzhan Asiltürk’ün söylediği ileri sürülen sözlerin, bu davanın açılış tarihinden sonraki bir olay olduğu, lâiklikle bir ilgisinin bulunmadığı, partinin yıldönümünün de iyi niyetle yapılmış bir konuşma olduğu;

Ahmet Tekdal hakkında ne zaman yapıldığı belli olmayan bir konuşma nedeniyle bir takım tahminler yürütüldüğü; montajlarla, bu tahminlerin doğru olup olmadığının her zaman münakaşa edilebileceği; söylenen sözlerin Hacda söylenmiş olduğu ve Hacca uygun olduğu, partiyle ilgisinin bulunmadığı ve lâikliğe aykırılığın unsurlarını da taşımadığı;

Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik Parti’den ihraç edilmiş oldukları için bunlar üzerinde durulmayacağı;

­

Şevket Kazan’ın hapishane ziyaretinin, Adalet Bakanı olarak yapılmış bir faaliyet olduğu; gensoru yoluyla Meclise getirildiği ve reddedildiği; ayrıca yargı konusu yapılamayacağı;

İmam Hatip okullarının adedinin artırılması, azaltılması konusunun daha önce izah edildiği;

Başörtüsü konusu üzerinde de durulmayacağı, çünkü bu hususun daha önceki savunmalarda açıklandığı, kendilerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali uygun görülmemiş olan YÖK Kanunu’nun geçici 17. maddesinin uygulanması üzerine konuştukları, bazı kişilerinde bu konuda konuşmuş oldukları, konuşmanın yasaların tatbiki üzerine olduğu;

Başsavcının Anayasa’nın 2. maddesinin değiştirilmesi teklifleri konusunda yorumlarının yanlış olduğu, konunun Anayasa değişiklikleri sırasında bir kısım Refah Partili Milletvekili ve hukukçularının Meclis Başkanlığı’na sundukları bir teklif olduğu, bunun parti grubuyla alâkasının bulunmadığı; teklifin Anayasa’nın 2. maddesiyle ilgili bölümünün iki alternatifli olduğu, birincisinin ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içerisinde insan haklarına dayanan millî, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir’, ikincisinin ise ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlü baskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde insan haklarına dayanan millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Lâikliğin anlamı 24. maddeyle açıklanmıştır’ biçiminde olduğu, lâikliğin tarifinin 24. maddede yapılmış olduğu ve devletin bu tarife uygun çağdaş lâiklik niteliğinin Anayasa’da yer aldığı; herşeyden önce bunun bir meclis çalışması olduğu ve sorumsuzluk güvencesi altında bulunduğu, bu ithamların hiç birisinin geçerli olmadığı;

Buraya kadar yapılan açıklamalar sonucu bu davanın herşeyden önce usul bakımından, hiçbir dava şartı yerine getirilmeden açılmış bir dava olduğundan, dört ayrı yönden usule aykırı olduğundan, işin esasına bile geçilmeden reddine karar verileceğine inandıkları; esasın içerisine girildiği takdirde de, 22 tane Anayasa, Yasa, uluslararası anlaşmalar bakımından bu davanın esastan da reddi gerekeceği; bu davanın tesadüfen olayların meydana getirdiği şartlar altında hukukla ve gerçekle alakası olmadan açılmış bir dava olduğu belirtilmiş ve ‘Ancak davanın açılması birşey ifade etmez, önemli olan Yüksek Mahkemenin vereceği karardır’ denilmiştir.

Sözlü savunmadan sonra ilgili belge ve yayınlar Mahkeme Başkanlığı’na sunulmuştur.

VI- ANAYASA VE SİYASİ PARTİLER YASASI KURALLARI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve davalı Siyasî Parti’nin, İddianame ve savunmalarında dayanılan ve ilgili görülen Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası kuralları şöyledir:

A- Anayasa Kuralları Şunlardır :
1- ‘Başlangıç Bölümünün beşinci fıkrası:

Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;’

2- ‘MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’

3- ‘MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’

4- ‘MADDE 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafın­dan yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.’

5- ‘MADDE 24.- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

­

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.’

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, dini kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.’

6- ‘MADDE 42.- Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.’

7- ‘MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.’

8- ‘MADDE 69.- Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.’

9- ‘MADDE 83.- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.’

10- ‘MADDE 84.- İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerliği olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.

Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.

82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.

Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.

Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.’

B- Yasa Kuralları

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın Kuralları Şunlardır:

1- ‘MADDE 4.- Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar.

Siyasî partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.’

2- ‘MADDE 5.- Vatandaşlar siyasî parti kurma hakkına sahiptirler.

Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde, önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.

Siyasî parti kurma hakkı, Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayırımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.’

3- ‘MADDE 78.- Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli; genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemen­liğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.’

­

4- ‘MADDE 84.- Siyasî partiler, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden: Kanunu,

  1. a) 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat
  2. b) 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun,
  3. c) 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun,
  4. d) 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı Kanunun 110 uncu maddesi,
  5. e) 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun,
  6. f) Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun,
  7. g) 26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun,
  8. h) 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun,

Hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar.’

5- ‘MADDE 86.- Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.’

6- ‘MADDE 87.- Siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar.’

7- ‘MADDE 101.- Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:

a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyet­lerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,

b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grupgenel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,

­

c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması, allerinde verilir.

d) 1. (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasî partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin par­tiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve siyasî parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karara bağlar.

(1) numaralı bent gereğince bir siyasî partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasî partinin kapatılmasına sebep olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren siyasî partiler hakkında da (1) numaralı bent hükümleri uygulanır.

Bir siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır. 95 inci madde hükmü saklıdır.

8- ‘MADDE 103.- Bir siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 nci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihraki haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiilerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre; merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.’

VII- ANAYASA’YA AYKIRILIK SORUNU
A- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. Maddesinin (b) Bendi

Davalı Parti savunmalarında, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin bu davada uygulanamayacağını ve ihmal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 24.4.1983 gününde yürürlüğe girmiştir. 101. maddenin (b) bendinde yürürlüğe girdikten sonra hiç bir değişiklik yapılmamıştır. Madde, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kapsamı içindedir. Bu nedenle, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, ihmal edilmesi de olanaksız olduğundan davalı Parti’nin ileri sürdüğü aykırılık savı ciddi görülmemiştir.

Güven DİNÇER, Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamışlardır.

B- 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin ikinci fıkrası

Ahmet N. SEZER, Güven DİNÇER, Selçuk TÜZÜN, Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Mustafa BUMİN, Sacit ADALI, Ali HÜNER, Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU’ndan oluşan Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatılması davasına bakan mahkeme sıfatıyla 8.1.1998 gününde, bakılmakta olan davada uygulanacak olan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun, 3270 sayılı Yasa ile değişik 103. maddesinin ikinci fıkrasını, Anayasa’nın 69. maddesine aykırı gördüğünden, öncelikle bekletici sorun olarak bu konuda Anayasa’nın 152. maddesi ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddesi uyarınca bir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına Haşim KILIÇ’ın karşıoyu ve oyçokluğuyla karar vermiş; 9.1.1998 günlü, E:1998/2, K:1.998/1 sayılı kararı ile de, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 28.3.1986 günlü, 3270 sayılı Yasa ile değiştirilerek Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamından çıkan 103. maddesinin ikinci fıkrasını iptal etmiştir.

VIII- İNCELEME
A- Ön Sorunlar Yönünden

1- Davalı Parti tarafından, Başsavcılık’ça parti kapatma nedeni olarak ileri sürülen eylemlerin bir bölümünün, Anayasa’nın 83. maddesinde belirtilen yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunduğu, bunların partiyi bağlamayacağı ileri sürüldüğünden, 2820 sayılı Yasa’nın 103. ve bunun dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesinin uygulanması sonucunu doğuran yasak eylemlerin Meclis çalışmaları sırasında meydana gelmesi halinde milletvekillerinin yararlandığı yasama sorumsuzluğunun parti tüzelkişiliği yönünden doğuracağı sonuçların değerlendirilmesi gerekmektedir.

Anayasa’nın 83. maddesine göre, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerinden, o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar’. Anayasa’nın bu kuralıyla, Meclis çalışmalarında ulusal istencin en iyi biçimde yansıtılması bakımından Milletvekillerinin görevlerini hiçbir etki altında kalmadan yapabilmeleri için kişiliklerine bağlı özel bir koruma getirilmiştir. Bu korumadan parti tüzelkişiliğinin yararlanması söz konusu olamaz.

Siyasî Partiler Yasası’nın 103. ve buna dayanak oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca bir siyasî partinin, yasak fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin saptanması, yalnız tüzelkişiliğin faaliyetlerinin değil, üyeler tarafından yürütülen faaliyetlerin de incelenmesi ile olanaklıdır. Çünkü, ‘odak olma’ durumunun oluşması için gerekli olan yasak eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki kararlılık gibi ögelerin varlığı konusunda, milletvekillerinin Meclis içindeki ve dışındaki söz ve eylemlerinin tümü değerlendirilmedikçe sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz.

Yasak eylemlerin ağırlık ve yoğunluğu değerlendirilerek partinin kapatılmasına karar verilmesi durumunda, buna neden olanların milletvekilliklerinin sona ermesi ise Anayasa’nın 84. maddesinin öngördüğü özel ve ayrıksı bir yaptırımdır. Anayasa’nın 83. ve 84. maddelerin getiriliş amaçlarındaki farklılıklar nedeniyle davalı partinin ileri sürdüğü gibi aralarında bir bağlantı kurmak olası değildir.

2- Davalı parti, Bakanlar Kurulu üyelerinin, siyasî denetime konu olabilecek eylemlerinin kapatılma nedeni sayılmasının, dokunulmazlıkları kaldırılmadan yargılanmaları anlamına geldiğini ileri sürmüştür.

Anayasa’nın 98., 99. ve 100. maddelerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bilgi edinme ve denetim yolları olan soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması düzenlen­miştir. Bakanların bu yollarla siyasî denetime bağlı tutulmaları, taşıdıkları sıfatın doğal bir sonucudur. Siyasî parti kapatma dava­larında ise, kişilerin eylemleri partiye bağlı olarak değerlendirildiğinden, Bakanlar Kurulu Üyelerinin Parti’yi sorumluluk altına soktukları ve kapatılmasına neden oldukları saptandığında, Anayasa’nın 84. maddesinde öngörülen hukuksal sonuçtan etkilenmeleri kaçınılmazdır.

Bu nedenle, getiriliş amaçları ve doğurduğu sonuçlar farklı olan siyasî denetim yolları ile siyasî partinin kapatılmasına bağlı olarak ortaya çıkan durum arasında bir bağlantı kurulması olanağı bulunmadığından bu hususa ilişkin sav yerinde görülmemiştir.

3- Davalı Parti savunmalarında, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda düzenlenen siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların, ceza davası niteliğinde olduğunu, bu nedenle davada ceza hukuku ilkelerinin uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür.

Anayasa’nın ‘Siyasi partilerin uyacakları esaslar’ı belirleyen 69. maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır’ denilmiş, hangi hallerde siyasi partilerin kapatılmasına karar verilebileceği de diğer fıkralarda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un, 4280 sayılı Yasa ile değiştirilen 33. maddesinde ise ‘Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenir ve karara bağlanır’ kuralına yer verilmiştir.

Bu düzenleme biçimi, yasakoyucunun siyasi partilerin yasaya aykırı eylemlerinin kapatılma yaptırımına bağlanmasını ceza hukuku ilkelerine daha yakın bulduğunu göstermektedir. Ancak, ceza davalarında, ceza yargılamasına özgü usul kurallarının uygulanması doğal olduğuna göre, parti kapatma davalarında özellikle aynı usulün uygulanacağının belirtilmesine gerek duyulması, bu davaların geleneksel anlamda bir ceza davası olmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, yasaların yaptırım öngördüğü hallerde, konunun temel hak ve özgürlüklerle yakın ilgisi nedeniyle yasak eylemlerin ve bunlara uygulanacak yaptırımların yasalarla belirlenmesi gibi temel ilkelerin gözönünde bulundurulması da Anayasal bir zorunluluktur.

Bu temel özellikleri taşıma gereği yönünden, hukukun diğer alanlarına göre ceza hukukuna daha yakın kabul edilse de, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, bütünüyle ceza hukuku kuralları içinde değerlendirilmesine olanak bulunmayan kendine özgü davalardır. Ayrıca, siyasi partilere yasaklanan eylemlerin niteliği, bunların kapatılma sonucunu doğurabilmesi için aranan koşullar ve uygulanan yaptırım türünün ceza hukukundaki suç ve cezalardan farklılık göstermesi de bu davaların kendine özgü niteliğini öne çıkarmaktadır.

4- Davalı Parti, Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi yürürlükten kaldırıldığı için parti üyesi milletvekillerinin bu madde kapsamına giren eylemleri nedeniyle kapatılmaya bağlı olarak milletvekilliklerinin düşmesine karar verilemeyeceğini ileri sürmektedir.

TCK’nun 163. maddesi 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. Buna karşılık, madde kapsamına giren suçlara ilişkin eylemler, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda yasaklanan eylemler arasında yerlerini korumuşlardır. Bunlara aykırılık, ancak partiye bağlanabildiğinde, onun yönünden yaptırım uygulanmasına neden olmaktadır. Yaptırımın partili milletvekillerine yansıyan sonuçlar doğurması ise, Anayasa’nın 84. maddesindeki özel düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Başka bir anlatımla, milletvekillerine uygulanan yaptırım, salt partiyle olan bağlantı sonucu oluştuğundan partinin söz ve eylemine dönüşüp onun kapatılmasına neden olmadıkça uygulanma olasılığı yoktur.

Açıklanan nedenlerle, Parti’nin bu konuya ilişkin savı da yerinde görülmemiştir.

5- Davalı Parti savunmalarında, video bantların delil olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür.

Öğretide ve uygulamada doğruluğu her zaman kontrol edilebilen video bantlar, yasa dışı yollarla elde edilmediği sürece, yargıda kanıt olarak kabul edilmektedir.

Video bantların, yasa dışı yollarla sağlanmadığı ve konuşmaların da görüntü ve içerik bakımından bunları yaptığı iddia edilen kişilere ait olduğu dosyada bulunan belgeler ve bilirkişilerce yaptırılan çözümle sabit olduğundan, video bantlar delil olarak kabul edilmiştir.

B- Esas Yönünden
1- Genel Açıklama

İddianamede, ‘lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği’ ileri sürülerek Refah Parti­si’nin kapatılması istenilmiştir.

Çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, yurttaşların devlet yönetimine katılmaları, genel ve eşit oy hakkı ile sağlanır. Demokrasilerde, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal görüşleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama aydınlık getirmek yönlerinden vazgeçilmez olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, ‘Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ denil­dikten sonra üçüncü fıkrasında, ‘Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faali­yetlerini sürdürürler’ kuralına yer verilmiştir. Dördüncü fıkrasında ise, siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin ‘demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı’ belirtildikten sonra 69. maddesinin beşinci ve altıncı fıkralarında da, ‘Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir’ denilmiştir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde, Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür. Bu madde esas alınarak çıkarılan 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nda, siyasî partilerin, kuruluşlarından başlayarak, çalışmaları, denetimleri ve kapatılmaları konularında, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Bu Yasa’da, siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve eylemlerinde Anayasa ve yasalara aykırılık görüldüğü takdirde, haklarında, kapatma istemiyle dava açılacağı belirtilmiştir.

Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.

Siyasî partilerin uyacakları esasların belirlendiği Anayasa’nın 69. maddesi­nin beşinci fıkrasında, bir siyasî partinin tüzük ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması durumunda temelli kapatma kararı verileceği kurala bağlanmış, altıncı fıkrasında da, ‘Bir siyasî partinin 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar’ verileceği belirtilmiştir.

Anayasa’nın ‘Başlangıç’ında, ‘…Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;… hiçbir düşünce ve mülâhazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı’ belirtildikten sonra 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri tanımlanırken Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik bir hukuk devleti olduğuna işaret edilmiş; 14. maddesinde, ‘Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, …din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar; 24. maddesinde, ‘… kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz… kimse Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz’ denilmiş; siyasî partilere ilişkin 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez’ hükmü yer almış; TBMM üyeleri ile Cumhurbaşkanının görevlerine başlarken yapacakları ‘andiçme’de de ‘lâik cumhuriyet ilkesine bağlı kalınacağı’ söylemine yer verilmiştir. Öte yandan 174. maddesinde de, ‘Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden… inkılâp kanunları’ gösterilerek Anayasa’nın hiçbir hükmü, bu kanunların ‘Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz’ denilmiştir.

Anayasa’nın bu hükümlerine paralel olarak 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ‘Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar’ başlıklı dördüncü kısmının 78. maddesinde, ‘Siyasî Partiler: …din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler… din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar’ hükmüne yer verilmiştir. Dinsel ve dince kutsal sayılan şeylerin istismarının ülkeye verdiği zararlar gözetilerek Anayasa’nın 24. maddesine koşut 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 87. maddesinde, ‘siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla, siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dinî veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar’ denilmiştir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 84-89 uncu maddelerini kapsıyan dördüncü kısmın üçüncü bölümünde de ‘Atatürk ilke ve inkılâplarının, lâik devlet niteliğinin korunması’na ait çeşitli hükümler öngörülmüş; 84. maddesinde, ‘Siyasî partiler Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini korumak amacını güden: 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu; 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun; 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medeni­siyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı kanunun 110. maddesi hükmü; 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harfleri­nin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun; 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun; hükümlerine aykırı amaç güdemezler, ve faaliyette bulunamazlar’; 86. maddesinde, ‘Siyasî partiler Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar’; denildiği gibi 90. maddesinde de; ‘Siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz’ hükmüne yer verilmiş, 101. madde­nin ‘b’ fıkrasında, ‘parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması’ 103. maddenin birinci fıkrasında da, ‘Bir siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde’ o siyasî partinin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağı açıklanmıştır.

Gerek Anayasa ve gerekse Siyasî Partiler Kanununun birçok maddesinde yer verilen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan ‘lâiklik ilkesi’nden ne anlaşılması gerektiğine kısaca değinmek gerekir.

‘Lâiklik’, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Dar anlamda, devlet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlansa, değişik yorumları yapılsa da, lâikliğin gerçekte, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olduğu görüşü, öğretide de paylaşılmaktadır. Lâiklik, ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Bireye kişilik ve özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda, siyasal örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliklidir. Lâik düzende ise din, siyasallaşmadan kurtarılır; yönetim aracı olmaktan çıkarılır; gerçek, saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Kamusal düzenlemelerin dinî kurallara göre yapılması düşünülemez. Düzenlemelerin kaynağı dinî kurallar olamaz.

Türkiye’de lâiklik ilkesinin uygulanması, kimi batılı ülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların lâiklik anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Klâsik anlamda, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması biçimindeki tanımına karşın, islâm ve hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklar gereği, ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar da ayrı olmuştur. Dinî ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde lâiklik uygulamasının, aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez. Bu durum, koşullar ve kurallar arasındaki ayrılığın olağan sonucudur. Kaldı ki, aynı dinî benimseyen batılı ülkelerde de lâiklik anlayışı ayrılıklar göstermiştir. Lâiklik kavramı, değişik ülkelerde ayrı ayrı yorumlandığı gibi, farklı dönemlerde, kimi kesimlerce de kendi anlayışları ve siyasal tercihleri gereği değişik biçimde yorumlanabilmiştir. Yalnızca felsefi bir kavram olmayıp yasalarla yaşama geçirilerek hukuksal bir kurum niteliğini kazanan lâiklik, uygulandığı ülkenin, dinsel, sosyal ve siyasal koşullarından etkilenmektedir. Tarihsel gelişiminin farklılığı nedeniyle Türkiye için özellik taşıyan lâiklik, Anayasa ile benimsenen ve korunan bir ilkedir.

Anayasa Mahkemesi’nce verilen Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 7/1 sayılı; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun kimi maddelerini değiştiren ve kimi maddeler ekleyen 1327 sayılı Kanun’un 9. maddesinin din hizmetlerine ilişkin II. bendinin iptali isteminin reddine ilişkin 21.10.1971 günlü, 53/76 sayılı; Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesinin iptaline ilişkin istemi reddeden 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; Huzur Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı, Türk Ceza Kanunu’nun değişik 175 ve 176. maddelerinin iptaline ilişkin 4.11.1986 günlü, 11/26 sayılı, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, 1/12 sayılı; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 61. maddesindeki ‘…dinî…’ sözcüğünün iptaline ilişkin 2.2.1996 günlü, 15/5 sayılı kararlarda lâikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları yanında, ulusal değeri geniş biçimde belirtilmiş, özenle korunması gereken anayasal ilke niteliği vurgulanmış, Türk Ulusu’nun yücelmesi bakımından lâikliğin Anayasa’da öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasa’da benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek ortaya konulmuştur.

­

Demokratik ve lâik devlet, bireyler arasında inançlarına göre ayrım gözetemez. Herkes, dinini seçmekte, inançlarını açıklamakta, din ve vicdan özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik bir toplumda, bireyin istediği dine ve inanca sahip olması, yasakoyucunun her türlü etkinin dışındadır. Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı yurttaşların yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde gerçek vicdan özgürlüğünden söz edilebilmesi de, lâikliğin bu özgürlüğün de güvencesi olduğunu göstermektedir.

Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden olan lâiklik ilkesi ile, devletin akla ve bilim kurallarına göre kurumlaşması amaçlanmıştır. Karşılıklı saygı, hoşgörü ve anlayışa katkıda bulunan lâiklik, ulusal birliğin de temelini oluşturmuştur. Düşünce ve inanç özgürlüğü, kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle bağlayan, uluslaşmayı sağlayan, ulusal dayanışmayı da güçlendiren, özgür düşünce ve inanç, çağdaş uygarlığa yöneliş, ulusal yaşamda önemli aşamalardır. Lâikliğin, insana, dine saygısı, dinî kendi yerinde tutan anlayışı, akla, bilime, sanata, çağdaş yönetim biçimine ve tüm uygar gereklere kapıyı açmıştır. Demokrasi, şeriat düzeninin karşıtıdır. Çağdaşlığın göstergesi olan bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘ümmet’ten, ‘ulus’a geçmenin de itici gücü olmuştur.

Lâiklik ilkesinin kabulü ile doğmatik değerlerin yerine akla ve bilime dayanan değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz yerini almıştır. Değişik inançlara sahip olanlar, birlikte yaşama gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven duymuşlardır. Böylece, iç barış sağlanarak yurttaşlar, ulus bilinciyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Ulusu’nun bireyleri olmuşlardır. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, gücünü lâiklikten almış; milliyetçilik ilkesi lâiklikle tamamlanmış; Türk Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır. Anayasa’da da bu ilkenin değiştirilemeyeceği öngörülmüştür. Lâiklik devlet etkinliklerinde dinin, bilimin yerine geçmesini önleyerek çağdaşlaşmayı hızlandırmıştır. Lâiklik, din ve devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz. Boyutları daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca yaşama biçimi ve insanlık idealidir. Lâik düzende, özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil, akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanç olgusudur. Kişinin iç-inanç dünyasının düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması düşünülemez.

­

Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin yolaçtığı zararlar lâiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu lâiklik ilkesiyle açılmış, bağımsız bir hukuk kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur. Demokrasiye geçişin de aracı olan lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir. Lâik devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler, dinsel gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göre yapılır.

2- Delillerin Değerlendirilmesi

Kapatma nedeni olarak gösterilen eylem­ler ve bunlara ilişkin deliller İddianamedeki sıraya göre irdelenmiştir.

a- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’la İlgili Eylemler

aa- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ve partinin tüm yöneticilerinin, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında, okullarda ve hatta devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırttıkları, eylemler düzenledikleri ve hatta Necmettin Erbakan’ın ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ 14.12.1995 günlü seçim konuşmasında söylediği ileri sürülmüştür.

Cumhuriyet Başsavcısı sonradan gönderdiği belgelerde de Necmettin Erbakan’ın 10.10.1993 günü Parti’nin 4. Olağan Genel Kurulu’nda; ‘… biz dört yıldır hükümetteyken o günün meşhur zulüm kanununun 163. maddesi hiçbir memleket evladı hakkında uygulanmadı. Bizim zamanımızda başörtüsü diye bir zulüm söz konusu değil…’ dediğini, 1996 yılı Ekim ayında Amasya’da halka hitaben yaptığı konuşmada da, ‘…size bir müjde daha veriyorum. Başörtüsü zulmü kalkıyor. Artık okullarda başörtüsü diye bir sorun kalmayacak…’ diye seslendiğini; ayrıca, Refah Partisi üyesi olan belediye başkanları ve milletvekillerinin de pek çok konuşmalarında, başörtüsünün serbest bırakılmasını savunduklarını belirtmiştir.

Davalı Parti savunmalarında, üniversitelerde türban yasağına karşı eylem düzenlenmediğini ve yukarıda belirtilen konuşmaların yapılmadığını söylememiş, aksine bu konudaki uygulamaları eleştirmenin lâikliğe aykırı olamayacağını açıklamıştır.

Lâik eğitimde dinsel inançlara göre herhangi bir ayırım gözetilemez. Anayasa’nın ‘Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi’ başlıklı 42. maddesinin üçüncü fıkrasında, ‘Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz’ dördüncü fıkrasında da, ‘Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasa’ya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz’ denilerek Anayasa’nın Başlangıç’ındaki ilkelere bağlılık vurgulanmıştır.

Yükseköğretim kurumlarında, bilimsel yöntemlerle yetişerek birlikte çalışmalar yapan gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları ve dayanışmaları yarınları için önemli iken onları dinsel gereklerle ayırıma bağlı tutarak kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimdeki başörtüsü ile dinsel inanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevkedebilecek ortamın yaratılmasında ülkelerin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır.

Dinsel nedenlere dayanılarak başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine resmî daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da bu yönde giyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacaktır. Bu durumun da lâiklik ilkesine aykırı düşeceği kuşkusuzdur.

Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırım aracı niteliğindedir. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimler Anayasa karşısında geçerli olamaz ve bu tür eylemler Anayasa’daki lâiklik ilkesine aykırılık oluşturur.

Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı, 138. maddesinde de, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organlarla idarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği öngörülmüştür. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında siyasî partilerin ‘hukuk devleti ilkesi’ne uymakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına göre, gerçek ve tüzelkişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararları siyasî partileri de bağlar.

Anayasa Mahkemesi’nin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, E: 1989/1, K: 1989/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağının dinde değil akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin olması gereken dinî inançlara göre yasal düzenleme yapılmasının Anayasa’nın 2., 10., 24. ve 174. maddelerine aykırı olduğu belirtilmiştir.

Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesi’nin 23.2.1984 günlü, 207/330; 16.11.1987 günlü, 128/486; 27.6.1988 günlü, 178/512 sayılı kararları ile Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 16.6.1994 günlü, 61/327 sayılı kararlarında da, Yüksek Öğretim Kurumlarında başörtüsü ve türban takan öğrencilerin Atatürk devrimleri ile lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandıkları ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir. Buna karşın, davalı Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile kimi parti yetkililerinin mahkeme kararlarını etkisiz hale getirmek için resmi daire ve üniversitelerde türban kullanmayı teşvik eden lâiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın lâiklik ve düşünce özgürlüğüne ilişkin kurallarına verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak nokta bulunmaktadır. Komisyon No: 18783/91, L.B/ Türkiye K.t. günlü, 3.5.1993, No. 16278/90, S.K/Türkiye K.t. 3.5.1993 günlü kararlarında, yüksek öğrenimini lâik bir üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağını, üniversitelerce getirilen düzenlemelerin, farklı inanıştaki öğrencilerin birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgürlüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabileceğini, özellikle nüfusun büyük bir çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçimde sınırlama olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dinî uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğini, lâik üniversitelerin, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken, kimi kökten dincilerin yüksek öğretimde kamu düzenini bozmamalarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilecekleri açıklanarak L.B. ve Ş.K. isimli öğrencilere, lâik üniversite düzeninin gereklerine uygun biçimde fotoğraf vermedikleri gerekçesiyle okul diploması verilmemesi, din ve vicdan özgürlüğüne müdahale olarak görülmemiş ve şikayetin kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın lâiklik ilkesine ilişkin Anayasa ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardı ederek, resmi daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvik eden konuşmaları, lâik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur. Nitekim, ülkenin çeşitli yerlerindeki üniversitelerde ve cami önlerinde kamu düzeninin bozulmasına yol açan birçok eylem yapılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, Parti Genel Başkanı’nın bu davranışlarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

bb- İddianamede, 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Başkanlığında yapılan Siyasî parti liderleri toplantısında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, ‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın. Tahakkümün orta­dan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli. Bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’… Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır’ dediği; bu ifadeyle lâik devlet düzenini eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunduğu ileri sürülmüştür.

Öte yandan Necmettin Erbakan, 10.10.1993 tarihinde yapılan Refah Partisi’nin 4. Olağan Kongresinde, ‘herkese insan hakkı vereceğiz, herkese inandığı gibi yaşama hakkı, herkese dilediği hukuku seçme hakkı vereceğiz, yönetimi merkeziyetçilikten kurtaracağız. Sizin kurduğunuz devlet, hizmet devleti değil baskı devletidir. Hukuk seçmeye hürriyet vermiyorsunuz. Biz geldiğimizde isteyen müslüman nikahını müftüye kıydıracak, isteyen hıristiyan nikahını kilisede kıydıracak’ demiştir.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu anlatımla mahkemelerdeki yoğun iş yükünün azaltılması amacıyla taraflara ‘tahkim’ hakkı tanınmasının ve tarafların diledikleri mahkemede yargılanmalarına olanak sağlanmasının amaçlandığını; taraflara ‘akit serbestisi’ tanınması istenildiğini belirtmiş ve bu beyanın da yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu söylemiştir.

‘Akit serbestisi’, yasaların konusunu ve sonuçlarını yasaklamadığı hususlarda, tarafların özgürce akit yapmalarını ifade eder. Türk hukuk sisteminde, kamu düzenine ve yasanın emredici kurallarına, ahlaka ve kişilik haklarına aykırı olmamak koşuluyla, tarafların özgür iradeleri ile yaptıkları akit (sözleşme)lerin geçerli olduğu kabul edilmektedir.

Davalı Parti Genel Başkanı’nın konuşmalarında sözü edilen ‘çok hukuklu sistem’, dayanağını İslâmiyet’in ilk yıllarında ‘Medine Sözleşmesi’ diye bilinen bir uygulamadan almaktadır. Bu sözleşme ile Medine’deki yahudi ve putperest kabilelerin İslâm dinî kurallarına göre değil, kendi hukuklarına göre yaşama hakları olduğu kabul edilmiştir. Bu sözleşmeden hareket eden kimi siyasal islamcı düşünürler çağımızda da dinî gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak birlikte yaşamayı ve toplumsal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 9. maddesiyle Din veya inanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesinin 1. maddesinde, herkesin din ve inanç özgürlüğü bulunduğu kabul edilmekle birlikte, bu özgürlüğün kamu güvenliğinin gerekleri ve kamu düzeni için gerekli olan hallerde yasayla sınır­landırılabileceği belirtilmiştir. Öte yandan, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, siyasî partilerin tüzük ve program­ları ile eylemlerinin devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı kuralına yer verilmiş, 69. maddenin altıncı fıkrasıyla da bu kurala aykırı davranan partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.

Hukuku, inançlara göre ayırmak, vatandaşların biribirleriyle hukuksal bağlantılar kurmalarını ve ilişkilerini geliştirmelerini zorlaştırır. İnanç farklılıklarına dayanan değişik hukukların uygulanması sosyal gelişmeyi önleyeceği gibi, ulusal bütünlüğü de bozar. Oysa, ulus olmanın koşullarından biri de hukuk ve yargı birliğinin sağlanmasıdır. Hukukun din, mezhep ve etnik farklılıklara değil, çağdaş değerlere göre düzenlenmesi gerekir.

Bireylerin inançları nedeniyle farklı hukuka bağlı olmalarına yol açacak, ‘çok hukukluluk’un dinî ayrımcılığa neden olacağı, akıl ve çağdaş bilime dayalı lâik düzeni sarsacağı açıktır. Böyle bir düşüncenin Anayasa ve Evrensel değerleri yansıtan İnsan Hakları Sözleşmeleri karşısında koruma görmesi olanaksızdır. Bu nedenle, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ‘çok hukuklu sistem’e ilişkin anlayışı egemen kılma yolundaki söz ve davranışları lâiklik ilkesine aykırıdır.

Bunların yanısıra Cumhuriyet Başsavcısı esas hakkındaki görüşünde, Milli Nizam Partisi’nin kapatılması kararına göndermede bulunarak, Necmettin Erbakan’ın lâikliğe aykırı davranışlarının yıllar önce de belgelendiğini ileri sürmüştür.

Gerçekten, Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 1971-1-1 sayılı Anayasa Mahkemesi kararında, kapatma nedenleri arasında sayılan kimi konuşmalarında; ‘kendilerinin imanlı Müslüman olduklarını, Avrupalılaşmanın anlamını bulamadığını, bir kadının kocasından boşanmak için iki şahidin kâfi geldiğini’, ‘ne diye Cuma günleri tatil yapmıyorsunuz da Pazar tercih ediliyor. Pazar günü Hıristiyanlar kiliseye giderler, Cuma günü tatil yapılsa da Müslümanlar rahatça camiye gitseler olmaz mı’ Ne mecburiyeti var bu milletin bu zulmü çekmeye’ dediği; ayrıca, kendilerinin millet olarak bin yıllık hak yoluna döneceklerini, kendisinin iktidara gelmesiyle Müslüman bir Türk Devleti’nin teşekkül edeceğini belirten söz ve eylemleri de yer almaktadır.

Böylece Necmettin Erbakan’ın, 1970’de, Milli Nizam Partisi’nin kuruluşundan beri dine dayalı hukuku devlete egemen kılmak düşüncesini kararlılıkla sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Erbakan’ın yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu ileri sürdüğü çok hukukluluğa ilişkin konuşması, Anayasa’nın 4. maddesiyle değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik ilkesinin sonucu olan hukuk birliği yerine çok hukukluluğu, diğer bir anlatımla dine dayalı hukuk sisteminin getirilmesini amaçlamaktadır. Milli Nizam Partisi’nden beri devam eden ve yinelenen bu düşünce ve konuşmaların lâiklik ilkesine açık aykırılık oluşturduğu tartışmasızdır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

cc- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.4.1994 günlü Meclis Grubu toplantısındaki; ‘Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne’ Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak’ Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama bunların terörizmin karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lâzım. Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak altmış milyon buna karar verecek’ biçimindeki konuşması, kapatma nedenleri arasında sayılmıştır.

Necmettin Erbakan bu konuşmasında özetle, ‘Refah Partisi’nin iktidara gelmesiyle adil düzenin kurulacağını ancak iktidara gelmek için geçecek sürecin kanlı mı’ kansız mı olacağına altmış milyonun karar vereceğini’ söylemiştir. Konuşmadaki ‘Adil düzen’ le anlatılmak istenen dinî kurallara dayalı devlet düzenidir. Refah Partisi Genel Başkan Yardımcıları’ndan Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’da yaptığı konuşmada sözünü ettiği ‘hak nizamı’ ile ‘adil düzen’ arasında anlam ve içerik bakımından herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Dine dayalı devlet düzeni özlemini yansıtan bu konuşma, Parti’nin genel eğilimini ve kararlılığını göstermektedir.

dd- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 günü Sivas’ın Sıcak-Çermik beldesinde yaptığı ileri sürülen ‘Sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok… Refah bir ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin… Bu parti islamî cihat ordusudur. Kendi kendine cihat ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız… Hepimiz Refah’lı olmaya mecburuz. Çünkü cihat ediyoruz… Şuurla Refah’a çalışan cennete gidiyor neden’ Çünkü Refah demek Kur’an nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir’ biçimindeki sözleri iddianamede, kapatma nedenlerinden birisi olarak gösterilmiştir.

Davalı Parti savunmalarında, bu sözlerin söylenmediğini ifade etmiştir.

İddianamede yapıldığı ileri sürülen konuşma hakkında kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisi’nin Ocak 1994 tarihli sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın yapıldığı saptanamamıştır.

Yalçın ACARGÜN ve Ali HÜNER bu görüşe katılmamışlardır.

ee- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan tarafından, lâiklik karşıtı söz ve davranışlarıyla tanınan kimi tarikat liderlerine, Devrim yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek verilerek bu kişilere Devlet katında itibar gösterildiği ve eylemlerinin hoş karşılandığı ileri sürülmüştür.

­

Davalı Parti Genel Başkanı savunmalarında, iftar yemeğinin Başbakanlık Halkla ilişkiler Müdürlüğü tarafından düzenlendiğini, yemeğe çağrılanların Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri yetkilileri olduğunu, içeride yemekte bulunan kimselerin sarık ve cübbelerinin bulunmadığını, yemeğin Refah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil Başbakan sıfatıyla verildiğini, bu konuda TBMM’de verilen gensorunun reddedildiğini belirtmiştir.

Zamanın Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı, sözkonusu iftar yemeğine davet edilenlerin kendileri tarafından seçilmediğini ve çağrılan kişilerden de haberdar edilmediklerini 16.12.1997 günlü başvurusunda belirtmiştir.

Başbakan tarafından verildiği anlaşılan iftar yemeği davetine dinî giysilerle katılanlardan bir kısmının tarikat liderleri olarak tanınan kişiler olduğu, konuya ilişkin video banttan anlaşılmıştır.

İktidar Partisi’nin Genel Başkanı sıfatını taşıyan bir kimsenin lâiklik karşıtı söz ve eylemlerden kaçınmada herkesten daha dikkatli ve özenli olması gerekir. Parti Genel Başkanlığı yanında Başbakan olan bir kimsenin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra lâiklik ilkesinin gerçekleştirilmesine yönelik Anayasa’nın 174. maddesinde sayılan devrim yasalarına aykırı kıyafetler içindeki kişileri başbakanlık konutuna davet ederek bunların Devlet katında kabul gören kişiler olduğu görüntüsünü vermesi lâik hukuk düzeninin reddi anlamına gelmektedir.

Parti Genel Başkanının, partilerinin dinî görüntü ve anlayışa lâik devlet düzenini oluşturan kurallardan daha üstün bir yer verdiğini gösteren, açıkça siyasî çıkar ve nüfuz sağlamaya yönelik olduğu anlaşılan bu davranışının lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğunda duraksamaya yer yoktur.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.

b- Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Konuşmaları

­

İddianamede, Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Nisan 1994 öncesi yaptığı konuşmasında, ‘Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız’, Nisan 1994 tarihinde hanımlara hitaben yaptığı bir başka konuşmasında, ‘sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız… Bugün Kur’an’ın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin % 39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti kerime rafa kaldırılmış… Kur’an kursu inşa ettin, yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihat bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allahın kelimesi yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihat derler. Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş, cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak… Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak. Yetkili olup olmadığını soracaktır… bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracak… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir… Allahın size soracağı soru şöyle; Küfür düzeninde İslam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz… Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…’;

29.11.1996 tarihli konuşmasında da ‘Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil Liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… İnsanlara din dersi yetmez. Bir de ahirete hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım… Samsunsporun taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaşdık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır’ dediği ve böylece lâikliğe aykırı davranışlarda bulunduğu ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmalarında, Şevki Yılmaz’ın 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (d) bendi uyarınca 30 günlük süre içinde Parti’den ihraç edildiğini, bu konudaki dava ve iddiaların düşmesi gerektiğini, bu nedenle davaya dayanak yapılamayacağını belirtmiştir.

Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın konuşmalarında, ‘cihat’ çağrısında bulunduğu ve şeriat düzenini savunduğu anlaşılmaktadır. Cihat, islam davası uğruna, şeriat düzenini yeryüzünde tümüyle hakim kılmak veya bu düzeni savunmak amacıyla yapılan savaştır.

Şevki Yılmaz hakkında Cumhuriyet savcılıkları’nca düzenlenmiş 16 fezleke bulunmaktadır. ‘Hac’daki konuşmasıyla ilgili olarak da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcılığı’nca, TCK’nun 312. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle dava açılmış, bu dava adı geçenin milletvekili seçilmesi nedeniyle İstanbul 1 No.lu DGM’nin 14.5.1996 günlü, E. 1995/20; K. 1996/129 sayılı kararıyla durdurulmuş ve dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke düzenlenmiştir.

Milletvekili seçilmeden önce ve sonra Şevki Yılmaz, yaptığı konuşmaların pek çoğunda, dinî, din duygularını ve dince kutsal sayılan değerleri siyasi propaganda aracı olarak kullanmıştır.

Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın cihat çağrısının, lâik düzenden yana olan vatandaşlar üzerinde kaygı ve korku yaratan nitelikte olduğu açıktır. Şeriat kurallarını egemen kılmaya yönelik bu davranışların lâikliğe aykırılık oluşturduğu kuşkusuzdur.

‘Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük Ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirisi’nde, tüm insanlarda bulunan onur ve eşitliğin Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel ilkelerinden biri olduğu, din ya da inanç özgürlüğünün tam olarak saygı görüp güvence altına alınması gerektiği, din ve inanç özgürlüğüne ilişkin konularda anlayış, hoşgörü ve saygıyı geliştirme ve dünyanın kimi yerlerinde din ve inanç konularında halâ gözlenen hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık uygulamalarını önlemek için tüm önlemleri almanın gerekliliği belirtildikten sonra, 2., 3., ve 4. maddelerinde, din ve inanç nedeniyle insanlar arasında ayrım gözetilemeyeceği ve bu tür ayrımcılığı yasaklamak için gerekli her türlü çabada bulunulması gerektiği belirtilmiştir.

Anayasa’nın Başlangıç’ının beşinci fıkrasıyla, 24. maddesi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 87. maddesine aykırı olarak, dinî inançları insanlar arasında ayırımcılık yaratacak biçimde kullanıp siyasi çıkar sağlayan Şevki Yılmaz hakkında Davalı Parti, kapatma davasından önce herhangi bir soruşturma açtırmadığı gibi, bu konuşmaların benimsenmediğini belirten bir açıklama da yapmamıştır. Bu durum, Şevki Yılmaz tarafından söylenen sözlerin davalı parti tarafından da kabullenildiğini göstermektedir. Ayrıca kapatma davası açıldıktan bir ay sonra partiden ihraç kararı alınması da kapatma davasından kurtulmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleri herkesçe bilinmesine karşın Şevki Yılmaz’ın önce Rize Belediye Başkanlığı için aday gösterilmesi, Belediye Başkanı olduktan sonra da Milletvekili seçilmesinin sağlanması, davalı Refah Partisi’nce bu kişinin lâiklik karşıtı söylem ve eylemlerinin benimsendiğinin açık bir kanıtıdır.

c- Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın Konuşmaları

İddianamede, Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993 günü Kırıkkale’de yaptığı konuşmada, ‘Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ Orada % 81 nasıl olmuşsa, % 20 falan değil, % 81 lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklikçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz’ dediği;

1992 yılında Almanya’da yapılan ve bir televizyon kanalı tarafından 24.11.1996 günlü programda yayınlanan konuşmasında da, ‘Asker kalkmış diyorki, PKK’lı olmanıza müsaade ederiz ama şeriatçı olmanıza asla. Bu kafayla çözemezsiniz çözüm isterseniz şeriatçılıktır’ denildiği, parti genel merkezince video-bantlara kaydedilerek çoğaltılıp il ve ilçelere gönderilen Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale konuşma bantlarından birinin savcılıkça yapılan soruşturmada Dalaman Refah Partisi ilçe başkanlığında ele geçirildiği ileri sürülmüştür.

Davalı parti savunmalarında, Hasan Hüseyin Ceylan’ın partiden ihraç edilmiş olduğunu ve konuşmalarının partiyi bağlamayacağını belirtmiştir.

Dosyadaki belgelerden Hasan Hüseyin Ceylan’ın iddia edilen bu konuşmaları yaptığı anlaşılmıştır.

Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan hakkında Kırıkkale’de yaptığı konuşma nedeniyle Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen Hz: 1996/54, No: 1996/1 sayılı fezlekeden, video banttaki konuşmanın bu kişiye ait olduğunun kanıtlandığı anlaşılmıştır. Öte yandan, Hasan Hüseyin Ceylan hakkında Devletin askeri kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif suçundan bir, halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan iki ve Atatürk’ün manevî şahsiyetine hakarette bulunma suçundan da bir olmak üzere, toplam dört adet fezleke bulunmaktadır.

Hasan Hüseyin Ceylan’ın Kırıkkale’de yaptığı ve Parti Genel Merkezince propaganda amacıyla video banta alınarak tüm il ve ilçelerdeki parti teşkilatına dağıtılan konuşması ile diğer konuşmasında özellikle belli bir dinî görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasında dine dayalı ayrımcılık ön plana çıkarılarak, şeriat kurallarının uygulanmasından yana olanların siyasî iktidarı ele geçirmeleri durumunda, karşı düşüncedekileri öldürecekleri belirtilerek, kışkırtıcı tutum ve davranışlarla eylem çağrısında bulunulmuştur.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söylem ve eylemleri bilinen Hasan Hüseyin Ceylan’ın Parti listesinden aday gösterilerek Milletvekili seçilmesinin sağlanması, konuşmalarının Parti tarafından çoğaltılarak tüm Parti örgütüne gönderilmesi bu kişinin eylemlerinin davalı Refah Partisi’nce de benimsendiğini göstermektedir. Dava açıldıktan bir ay sonra partiden ihraç edilmesi kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

d- Ahmet Tekdal’ın Konuşması

İddianamede Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’da yaptığı ve 24.11.1996 günü Kanal D televizyonunda görüntülü olarak verilen konuşmasında,

­

‘Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisidir’ dediği ve böylece de lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın Hac’da yapıldığını, zamanının belli olmadığını, konuşmada montaj bulunup bulunmadığının araştırılmadığını, Partiyle ilişkilendirilemeyeceğini ve lâikliğe aykırılığın unsurlarını taşımadığını belirtmiştir.

Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın bu konuşmasını 1993 yılında ‘Hac ziyaretinde yaptığı dosyada bulunan ve montaj olmadığı bilirkişi incelemesinde belirtilen video banttan ve çözümünden anlaşılmıştır. Konuşmada, hak nizamının kurulması için yaptığı çağrı ile şeriata dayalı devlet düzeni amaçlandığı sonucuna varılmıştır. Bu söylem ve amacın lâiklik karşıtı olduğu açıktır.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.

e- Şükrü Karatepe’nin Konuşması

İddianamede, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan resmi törenden sonra, ‘Hakim güçler ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak bugünkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin’ diyerek lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.

Bu konuşmasından dolayı açılan dava sonucu Şükrü Karatepe, Ankara 1 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.10.1997 günlü, 1997/163 sayılı kararı ile halkı din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi uyarınca bir yıl hapis, 420.000 lira da ağır para cezası ile cezalandırılmış; bu karar Yargıtay’ca da onanarak kesinleşmiştir.

Şükrü Karatepe bu konuşmasında, müslümanların içlerindeki kini ve nefreti eksik etmemelerini isteyerek, halkı lâik düzene karşı olmaya çağırmıştır.

Haşim KILIÇ, sanığın eyleminin TCK’nun 312. maddesindeki suçu oluşturduğu görüşüyle bu gerekçeye katılmamıştır.

f- İbrahim Halil Çelik’in Konuşması

İddianamede, Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in 8.5.1997 günü Meclis kulisinde yaptığı konuşmada, ‘Refah Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek. Fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile başedemedi. Altı milyon İslamcıyla nasıl başedecek, Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum’ dediği ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmasında, İbrahim Halil Çelik’in ihraç edildiğini belirtmiştir.

Ankara DGM Başsavcılığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yaptırılan soruşturmada dinlenen yeminli tanıklar, İbrahim Halil Çelik’in belirtilen konuşmayı yaptığını açıklamıştır.

Konuşma içeriğinden açıkça ‘Şeriat’ düzeninin istendiği ve Cezayir’deki gibi bir şiddetin özlendiği anlaşılmaktadır. Bu davranışın lâiklik karşıtı olduğu kuşkusuzdur.

İbrahim Halil Çelik hakkında, ‘Cumhurbaşkanı’na gıyabında hakaret’, ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret’, ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanuna muhalefet’, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanuna muhalefet’, ‘Devletin Askeri Kuvvetlerini Alenen Tahkir ve Tezyif Etmek’, ‘Sendikalar Kanununa Aykırı Davranmak’, ‘Siyasi Partiler Kanununa muhalefet’, ‘görevi ihmal’, ve ‘Halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek’ suçlarından toplam onbir fezleke düzenlenmiştir.

Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleriyle tanınan İbrahim Halil Çelik’in, parti listesinden aday gösterilerek milletvekili seçilmesi, bu eylemlerin Refah Partisi’nce de benimsendiğini göstermektedir. Adı geçenin kapatma davasının açılmasından bir ay sonra Parti’den ihraç edilmesi de kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

g- Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı Cezaevinde Ziyareti

İddianamede, Refah Partisi Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın terör örgütü liderlerinin büyük boy posterlerini salona astırarak düzenlediği Kudüs Gecesinde aydınlara zorla ‘şeriat enjekte edeceğini’ söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince tutuklanmasından sonra, Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından cezaevinde ziyaret edildiği belirtilmiştir.

Davalı Parti’nin savunmalarında, Sincan Belediye Başkanının tutuklu kaldığı cezaevinde Şevket Kazan tarafından ziyaret edildiği kabul edilmekte, ancak hükümet üyesi olarak yapılan bu ziyaret nedeniyle verilen gensoru TBMM’nce reddedildiğinden, aynı konunun yargı yerleri tarafından ele alınamayacağı ileri sürülmektedir.

Şevket Kazan’ın eyleminin değerlendirilebilmesi için öncelikle Adalet Bakanlığının ve Bakanın görev ve yetkilerinin açıklanması gerekir. Adalet Bakanlığı Anayasa ve idari yapı içinde özel bir konuma sahiptir. Adalet Bakanlığı, parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsendiği Anayasadaki üç temel erkden biri olan yargının, anayasal yapıya uygun biçimde kurulması, geliştirilmesi ve işletilmesi ile yükümlüdür. Adalet Bakanlığı, hukuk düzeninin kurucu ve kollayıcısı olarak da Türk toplumunun ihtiyacı olan hukuksal yapıyı kurmak üzere kanun tasarıları ile diğer düzenlemeleri önermek, hazırlamak ve sonuçlandırmak; diğer bakanlıklar ve kamu kurumlarınca hazırlanan yasal düzenlemelerin Anayasa’ya ve hukuk sistemimize uygunluğunu ve çağdaş dünyadaki benzerlerine paralelliğini sağlamakla görevlidir. Bu görevleri nedeniyle Adalet Bakanı diğer Bakanlardan daha özel bir yetkiye sahip ve sorumluluk altındadır.

­

Öte yandan, Adalet Bakanına Anayasa ve yasalarla verilen görevler de diğer bakanlardan farklıdır. Adalet Bakanı’nın yargı organları üzerinde hiyerarşik bir yetkisi olmamasına karşın, temsil ettiği erk ile Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca Hakimler ve Savcılar Kurulunun Başkanı olması da, kendisine özel bir görev ve sorumluluk yüklemektedir. Adalet Bakanı, politika ve idare anlayışı, tutum ve davranışlarıyla anayasal düzenin, lâik ve demokratik Cumhuriyetin ve yasaların en önde gelen koruyucu ve kollayıcısı olmak durumundadır. Adalet Bakanı, siyasî ve idari görevlerinde yasaların özüne ve sözüne uygun davranmakla yükümlüdür.

Sincan olayları ile suçlanarak tutuklanan ve sonradan bu eylemi nedeniyle cezalandırılan ve mahkûmiyeti kesinleşen Sincan Belediye Başkanı’nın, Adalet Bakanı tarafından tutuklu iken tatil gününde ziyaret edilmesinin özel bir anlamı olduğu kuşkusuzdur. Devletin koruması ve denetimi altındaki hükümlüler ve tutuklular özel kurallara bağlıdır. Adalet Bakanı, hiçbir hükümlü ve tutukluya diğerlerinden daha uzak veya daha yakın olamayacağı gibi bu anlayışa neden olacak bir uygulama içinde de bulunamaz. Hükümlülerden veya tutuklulardan birinin Adalet Bakanı tarafından kural ve gelenek dışı ziyaret edilmesi, onun hukuk dışı eylemlerinin benimsendiği ve onaylandığı anlamına gelir.

Kaldı ki, aynı zamanda Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı da olan Adalet Bakanı tarafından tutuk evinde ziyaret edilen Sincan Belediye Başkanı, belediye başkanlığı görevi ile hiçbir ilgisi olmayan lâiklik karşıtı bir takım siyasî gösteriler sergilemiş ve Anayasa’nın lâik Cumhuriyet ilkesine ve yasalara açıkça meydan okumuş ve toplumda büyük tepkilere neden olmuştur. Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın tutuklu Sincan Belediye Başkanını cezaevinde ziyareti, Sincan’da, Belediye Başkanınca başlatılan ve yürütülen lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı siyasî gösterilerin Refah Partisi’nce de benimsendiğini ve desteklendiğini gösteren ve bu yolla kamuoyuna verilen bir mesaj niteliğindedir.

Bu nedenlerle, Şevket Kazan’ın eylemi lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı görülmüştür.

Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu gürüşe katılmamıştır.

h- İddianamede, gereğinden fazla imam-hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri varken, Milli Güvenlik Kurulu’nun, ihtiyaç fazlası imam hatip okullarının kapatılması veya bundan böyle yeni imam-hatip okulları açılmaması yolundaki tavsiye kararlarına karşın Refah Partisi propagandalarında, sürekli yeni imam-hatip okullarının açılmasını istediği belirtilmiş, bu davranışların da lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.

Davalı Parti ise, savunmalarında, iktidarları döneminde Milli Eğitim Bakanlığı’nın kendilerinde olmadığını ve Refah Partisi’nin hiçbir imam hatip okulu açmadığını açıklamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yeni İmam Hatip Okulları’nın açılması ya da açılmış olan İmam Hatip Okulları’nın kapatılmaması konularında Davalı Parti’nin lâikliğe aykırı davranışlarıyla ilgili somut deliller sunulamamıştır.

ı- Sonradan Sunulan Deliller

Dava açıldıktan sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Davalı Partinin lâiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren kimi kanıtlar ileri sürüldüğünden, bu kanıtlar da ayrı ayrı değerlendirilmiştir.

aa- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Kanal 7’nin Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Yaptığı Konuşma

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 7.5.1996 günü yapılan bu konuşmada Necmettin Erbakan’ın; ‘…Bir devletin televizyonu olmadan devlet olmaz. Siz bugünkü kadronuzla bir devlet kursanız, bir televizyon kursanız, 24 saatten fazla neşriyat bile yapamazsınız. Siz devlet kurumayı ne zannediyorsunuz’ 10 sene evvel kendilerine bu sözü söylemiştim; bugün şimdi bu söz hatırıma geliyor. Çünkü, bir inanç, bir topluluk, belli bir dünya görüşünün sahibi olan insanlar, bugün Allah’a şükürler olsun bir televizyona sahip olmuşlardır. Bu çok büyük bir olaydır.

Şuur, televizyonun her noktasının aynı şuura sahip olmuş olması, bütünün ahenk içerisinde olmuş olması, fevkalade önemli bir olaydır. Televizyonu olmadan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Kaldıki bugün yapılmış olan cihatta, yani halkın hakim olması için yapılmış olan mücadelede, televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, isterseniz hava kuvveti olarak tarif edin onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce piyadenin gidip o tepeyi işgal etmesi, zaptetmesi mümkün değildir.

Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuz yapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadar vereceğiz. Vereceğiz de ne olacak’… ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer bir şeyin gelip size yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7 için vereceğiniz bu para olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramızı naklettim.

Bundan dolayıdır ki, bu inançla hakikaten acıyıncaya kadar elimizden gelen fedakarlığı göstereceğiz. Ne mutlu Hak’kın hakimiyeti için inançla bu yolda hakikaten candan katkıda bulunanlara, Allah hepinizden razı olsun, Kanal-7’ye çok daha büyük başarılar nasip etsin. Esselamü Aleyküm’ dediğini, bunun da lâikliğe aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın Afgan Mücahitleri için yapıldığını, basına açık olmadığını, ayrıca video-bantta atlamalar olduğunu, konuşmanın tamamının verilmediğini belirtmiştir.

Video-bant’ın incelenmesinden, baş tarafta Afgan Mücahitlerine hitap edildiği ancak, asıl amacın Kanal 7’ye yardım toplamak olduğu ve bu amaca yönelik bir konuşma yapıldığı anlaşılmaktadır. Yaptırılan bilirkişi incelemesinden de, bantta herhangi bir montaj olmadığı sonucuna varılmıştır.

­

Necmettin Erbakan’ın herkese açık olan bir toplantıda Kanal-7 için yaptığı konuşmada, ‘Hakkın hakim olması’ için yapılacak cihatta televizyonun önemi anlatılarak, bu yoldaki yayınların ‘topçu kuvveti’ veya ‘hava kuvveti’nin bir tepeyi bombalaması niteliğinde olduğu belirtilmiştir

Konuşmada, dine dayalı bir devlet düzeninin kurulmasını sağlamak amacıyla yapılacak propagandalarda televizyonun önemi belirtilerek, bu amacın gerçekleşmesi için yayın yapan televizyonlara yardım yapılması çağrısında bulunulmuş, bu davranışın öldükten sonra bu kişilere yararı olacağı belirtilmiştir.

Yukarıda Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın yaptığı konuşmaya ilişkin bölümde belirtildiği gibi ‘cihat’, islamî nizamı hakim kılmak veya bu nizamı savunmak amacıyla yapılan savaşları ifade etmektedir. Bu tür eyleme olur veren bir söylemin lâikliğe aykırı olduğu kuşkusuzdur.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.

bb- Çalışma Saatlerinin Ramazan Ayı’nda İftara Göre Düzenlenmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, çalışma saatlerini Ramazan Ayı’nda iftara göre düzenleyen 13.1.1997 günlü, 97/9022 sayılı ‘Bakanlar Kurulu’ kararının da Refah Partisi’nin lâiklik karşıtı eylemlerinden olduğu ileri sürülmüştür.

Söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı hakkında Danıştay 12. Dairesi’nce lâiklik ilkesine aykırı bulunarak yürütmenin durdurulması kararı verilmesi Davalı Parti’nin bu konudaki eğilimlerini göstermektedir.

3- Genel Değerlendirme

‘Esasın incelenmesi’ bölümünde açıklandığı gibi, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile birçok maddelerinde ‘lâiklik’ten söz edilmiş, 2. maddesiyle de ‘lâiklik’ Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak kabul edilmiştir. Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78. maddesine göre, Siyasî Partiler, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ne ve bu bağlamda ‘lâiklik ilkesine’ aykırı amaçlar güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar. öte yandan Anayasa’nın 24. ve Siyasî Partiler Kanunu’nun buna koşut 87. maddesinde, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî temel düzeninin kısmen de olsa, dinî esas ve inançlara dayandırılamayacağı, siyasî amaçla veya siyasî menfaat temini maksadıyla dinin veya dinî duyguların yahut dince mukaddes sayılan şeylerin istismar edilemeyeceği ve kötüye kullanılamayacağı öngörülmüş; siyasî partilerin bu yolla propaganda yapmaları yasaklanmıştır.

Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, bir siyasî partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı faaliyetlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespiti halinde temelli kapatılacağı belirtilmektedir.

Davalı Parti savunmalarında, Türkiye’nin başta İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı normlar olduğunu ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulan andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu nedenle, kararlarında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmaktadır. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği kabul edilmiştir.

Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesinde, Bildirge veya Sözleşmenin hiçbir hükmünün, burada ileri sürülen hak veya özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan etkinlik veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamayacağı öngörülmüştür.

Refah Partisi Genel Başkanı ile Genel Başkan Yardımcıları ve milletvekillerinden kimilerinin, lâiklik karşıtı beyan ve davranışlarıyla, demokratik hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldıracak olan şeriat düzeninin getirilmesi için araç olarak kullandıkları anlaşılmıştır. Bu tür davranışların, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesi karşısında korunmaları olanaksızdır.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, ‘Alman Komünist Partisi’, ‘A. Association ve H.v. Avusturya’ ve ‘Glimmerveen ve Hagenback v. Hollanda’ vaka’larında totaliter ideolojileri savunmak amacıyla Sözleşme’den yararlanılamıyacağını kabul etmiştir.

23.7.1995 gününde yapılan değişiklikten sonra, Anayasa’nın 69. maddesinde, siyasî partilerin kapatılabilmesi için 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması esası getirilmiştir.

22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103. maddesinin birinci fıkrasında, bir siyasî partinin bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacağı açıklanmış, ikinci fıkrasında da, parti üyelerinin eylemleri nedeniyle kapatma kararı verilebilmesi için, 101. maddenin (d) bendinde parti üyeleri yönünden aranan koşulların gerçekleşmesi öngörülmüştür.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterin Kanunun dördüncü kısmındaki yasaklara aykırı yazılı veya sözlü beyanları partinin kapatılması için yeterli sayılmış iken; 101. maddenin (d) bendinde, parti üyelerinin eylemleri nedeniyle partinin sorumlu tutulabilmesi, başka bir anlatımla partinin yasak eylemlerin mihrakı haline geldiğinin kabulü için, bu maddede yazılı koşulların gerçekleşmesi gerekli görülmüştür.

Anayasa’nın 69. maddesinin 23.7.1995 günü yapılan değişiklik sonucu kabul edilen altıncı fıkrası ile kapatılmasına neden olan fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması durumunda bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilebileceği öngörülmüştür.

Demokratik yaşamı tehdit eden, ondan yoksun kalmaya yol açacak eylemlere girişen veya bu tür amaçları taşıyan siyasal partilerin kapatılmaları doğal karşılanmalıdır. Tersine düşünce, başka biçim ve adla gerçekleştirilmesi olanaksız sakıncalı amaçların siyasal parti kimliğiyle gerçekleştirilmesi sonucunu doğurur.

Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasıyla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 10. maddelerinde herkesin düşünce ve bunları anlatım özgürlüğü bulunduğu kabul edilmekle beraber, Anayasa’nın 13. maddesiyle, 26. maddesinin ikinci fıkrasında, bu hürriyetlerin kimi durumlarda yasayla sınırlandırılacağı açıklanmış; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesinde, Bildirge ve Sözleşme’nin hiçbir hükmünün devlet, grup veya kişiye bu maddelerdeki hak veya özgürlüklerden hiçbirini yok etmeyi amaçlayan bir etkinlik veya eylemde bulunmayı haklı kılacak biçimde yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Nitekim, İnsan Hakları Avrupa Komisyonu ve Divan pekçok kararında, eyleme çağrı niteliğinde demokrasiyi yok etmeyi amaçlayan düşünce beyanını parti kapatma nedeni olarak kabul etmiştir. Amaçlarına ulaşmak için demokrasi ile hak ve özgürlükleri araç olarak kullandıkları kanıtlanan siyasi partilerin; bu eylemleri nedeniyle kapatılmalarında yukarıda belirtilen Anayasa ve ulusalüstü kurallara aykırılık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, düşünce ve düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü kapsamında kaldığı ileri sürülerek kimi beyanlar nedeniyle parti kapatma cezası verilemeyeceği yolundaki Davalı Parti savunması yerinde görülmemiştir.

4121 sayılı Yasa’nın 9. maddesiyle değiştirilen Anayasa’nın 69. maddesine ilişkin Anayasa Komisyonu raporunda ‘… komisyonumuz, siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olmasıdır. İkinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır. Bu iki durum, Anayasa’nın mer’i metninde de, teklifte de biribirinden yeteri açıklıkla ayrılmamıştır. Komisyonumuz, bu ayırımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır. Bu hüküm Federal Almanya Anayasasının 18. maddesinden esinlenmiş olup, partilere çok daha sağlam hukukî teminat getirmektedir’ denilmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa Mahkemesi’nin 9.1.1998 günlü ve Esas 1998/2, Karar 1998/1 sayılı kararıyla iptalinden sonra Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla uyumlu hale gelmiştir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterinin bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı sözlü veya yazılı beyanda bulunmaları, temsil ettikleri parti için kapatma nedeni sayılmıştır. Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (d) bendinde, parti üyelerinin Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı söz ve eylemleri nedeniyle hüküm giymeleri sonucu, partiden kesin olarak ihracı istenmedikçe mensubu oldukları partinin kapatılması için dava açılamayacağı öngörülmüş iken, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreteri için böyle bir koşul öngörülmemiştir. Kuşkusuz, bu farklı düzenlemenin nedeni, partiyi temsile yetkili kimselerin söz veya beyanlarının parti adına söylenmiş olması ve parti görüşünü temsil etmesidir. Yasakoyucu parti temsilcilerinin eylemlerine daha çok önem vermiş, bu kimselerin söz ve beyanlarından dolayı partinin kapatılması için ‘hüküm giyme’ koşulunu aramamıştır.

Öte yandan, gerek Anayasa’nın 1982 tarihinde yürürlüğe giren 68. maddesinin dördüncü fıkrasında ve gerekse 1995 yılında değiştirilen dördüncü fıkrasında ‘lâik Cumhuriyet ilkesi’ne aykırı eylemler, yasak eylemlerden sayılmıştır. Bu konuda herhangi bir yasal değişiklik olmadığı için Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti üyelerinin Anayasa’nın 68. ve 69. maddesinin değiştirildiği 23.7.1995 gününden önceki eylemlerinin de değerlendirilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın; Yükseköğretim Kurumları öğrencilerinin başörtüsü kullanmalarını destekleyen, çok hukuklu sistemi savunan beyanları ile kimi tarikat liderlerine Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vermesine ilişkin davranışları; Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanı’nı tutuklu olduğu sırada ziyareti ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal’ın 1993 yılında Hac’ta yaptığı ve 24.11.1996 günü Kanal-D televizyonunda görüntülü olarak verilen konuşması; 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 84. ve 87. maddeleri ile Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan ‘lâiklik ilkesi’ne aykırılık oluşturduğundan Refah Partisi’nin Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendiyle, Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

­

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendinde sayılan parti yetkililerinin, dördüncü kısımda belirtilen yasaklara aykırı söz ve eylemlerinin, aynı zamanda Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde yer alan ‘odak’ ya da ‘mihrak’ olmaya esas alınacağı kuşkusuzdur.

Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik ile Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, kamuoyunu yoğun biçimde meşgul eden ve süreklilik, yoğunluk ve kararlılık gösteren lâiklik karşıtı söz ve eylemleri, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yer alan 78, 84 ve 87. maddeleriyle Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturduğu halde, Refah Partisi’nin hareketsiz kalarak bunlara karşı kapatma davasından önce herhangibir işlem yapmamış olması, bu eylemlerin davalı Parti tarafından benimsendiğinin ve desteklendiğinin açık bir göstergesidir.

Bu nedenlerle, davalı Refah Partisi’nin 2820 sayılı Yasa’nın 103. ve Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

4- Kapatma Kararının Sonuçları

Siyasi Parti’nin kapatılmasına ilişkin karar partinin (kurucuları dahil) üyeleri ile partili milletvekilleri yönünden farklı sonuçlar meydana getirmektedir.

a- Partili Milletvekilleri

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında, ‘partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin millevekilliği, bu kararın Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar’ denilmiştir.

Anayasa’nın bu kuralı, hiçbir yoruma ve kuşkuya gerek kalmadan doğrudan uygulanabilecek somut norm niteliğindedir. Benzerleri kimi Avrupa ülkeleri anayasalarında da yer alan bu yaptırım, Davalı Parti’nin savunmalarında ileri sürdüğünün tersine, herhangi bir ceza hükmünün verilmesine bağlı bulunmamaktadır.

Bu gerekçelerle, söz ve eylemleriyle Refah Partisi’nin kapatılmasına neden olan Konya Milletvekili Necmettin Erbakan, Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan, Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil Çelik’in milletvekilliklerinin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı günde sona ereceğine karar verilmesi gerekir.

b- Parti (Kurucuları Dahil) Üyeleri

Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasında, ‘bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar’ denilmektedir.

Yukarıda açıklanan gerekçelerle, söz ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İ. Halil Çelik ile Şükrü Karatepe’nin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekir.

IX- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1997 günlü, SP.l3.Hz.1997/109 sayılı İddianamesi’yle Refah Partisi’nin Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası göndermesi ile 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birinci fıkrası gereğince REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMASINA, Haşim KILIÇ ile Sacit ADALI’nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

2- Beyan ve eylemleri ile Parti’nin kapatılmasına neden olan, Konya Milletvekili Necmettin ERBAKAN, Kocaeli Milletvekili Şevket KAZAN, Ankara Milletvekili Ahmet TEKDAL, Rize Milletvekili Şevki YILMAZ, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin CEYLAN ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil ÇELİK’in milletvekilliklerinin Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince, gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermesine, OYBİRLİĞİYLE,

3- Beyan ve eylemleri ile Parti’nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin ERBAKAN, Şevket KAZAN, Ahmet TEKDAL, Şevki YILMAZ, Hasan Hüseyin CEYLAN, İ. Halil ÇELİK ile Şükrü KARATEPE’nin Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına, OYBİRLİĞİYLE,

4- Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine, OYBİRLİĞİYLE,

5- Birtrilyonikiyüzotuzaltımilyar lira devlet yardımının Parti’ye ödenmemesine ilişkin 12.1.1998 günlü, E.1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı tedbirin, gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasına kadar devamına, OYBİRLİĞİYLE,

6- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,

16.1.1998 gününde karar verildi.

BaşkanAhmet Necdet SEZER BaşkanvekiliGüven DİNÇER ÜyeSelçuk TÜZÜN
ÜyeSamia AKBULUT ÜyeHaşim KILIÇ ÜyeYalçın ACARGÜN
ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI ÜyeAli HÜNER
ÜyeLütfi F. TUNCEL ÜyeFulya KANTARCIOĞLU

GEREKÇEDE KARŞIOY YAZISI

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 103. maddesinin ikinci fıkrasının iptaliyle ilgili karara yazdığım karşıoy gerekçesindeki düşünce ile aynı yasanın 101. maddesi tümüyle geçerliğini kaybettiğinden karardaki ‘101. maddenin (b) bendine dayanan gerekçe bölümüne’ katılmıyorum.

        BaşkanvekiliGüven DİNÇER

 

KARŞIOY YAZISI

Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, cezaevinde tutuklu bulunan Sincan Belediye Başkanı’nı özel otosu ile ziyaret etmiştir. Herhangi bir basın organına olayla ilgili olarak laikliğe aykırı beyanda bulunmamıştır. Şevket Kazan’ın Türk Ceza Kanunu’nun 312/2. maddesinde suçtan tutuklu bir kişiyi ziyareti eylemi ile Anayasa’nın 68. maddesinin laik Cumhuriyet ilkelerine aykırılık eylemi arasında doğurdan bir illiyet bağı olmadığı görüşündeyim.

Bu nedenle gerekçede çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

        ÜyeSamia AKBULUT

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olması nedeniyle, kuruluşları, çalışmaları ve kapatılmaları anayasal kurallara bağlanarak önemli yaptırımlar ve güvenceler sağlanmıştır. Özellikle 1995 yılında Avrupa Birliğine uyum sağlamak, hak ve özgürlüklerde ‘ulusalüstü standartları’ yakalamak amacıyla Anayasa’da önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu kapsamda, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin sebepler oldukça daraltılarak demokratik ülkelerde uygulanan ölçütler siyasî hayata geçirilmiştir. Ancak, bu anayasal değişikliklere rağmen Siyasî Partiler Kanunu’nda bu gelişmelere uygun düzenlemeler yapılmamış, bilhassa partilerin eylemlerinden dolayı ‘suç odağı haline’ gelmelerinin yasal koşulları belirtilmediğinden belirsizlikler Mahkeme içtihatlarıyla doldurulmaya çalışılmıştır. Oysa, Anayasa’nın birçok maddesinde hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerin mutlaka yasa ile yapılması gerektiği tartışılmaz bir gerçektir. Kanun hükmünde kararnamelerle bile düzenlenemeyecek bu alanın yargı organlarının içtihatlarına bırakılması Yasama Organı’nın kendi yetkilerini devretmesi anlamına gelir.

1961 ve 1982 Anayasaları ile siyasî partilerin kapatılma davalarının Anayasa Mahkemesi’ne verilmiş olması partiler lehine getirilen bir güvencedir. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı itibariyle çeşitli anayasal kurumlarda yetişmiş, orada kazandıkları bilgi ve deneyimleri bu mahkemeye taşıyabilecek mensuplardan oluşması nedeniyle, olayların değerlendirilmesi ve içtihatların oluşumunda değişik bakış açıları ve boyutlardan faydalanma olanağı amaçlanmıştır. Siyasî partilerin kapatılma davalarında da, ülkenin içinde bulunduğu siyasî, iktisadî, sosyal ve hukuksal şartlar gözönünde tutularak belirtilen değişik bakış ve boyutlardan denetim yapılması öngörülmüş, böylece Anayasa Mahkemesi kararlarına daha geniş bir perspektif kazandırılması hedeflenmiştir. Mahkemenin uluslararası normları uygulama konusunda elverişli bir ortama sahip olması da partiler yönünden bu önemi daha da arttırmıştır. Çağdaş demokratik toplumlarda, Anayasa’ların temel fonksiyonu insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek ve teminat altına almaktır. Anayasa Mahkemesi’nin görevi de bu hedeflerin korunması ve hayata geçirilmesine destek vermektir. Bu nedenle, siyasal partilerin de güvencesidir.

I- ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE SİYASİ PARTİ VE SINIRLARI

Çağdaş demokratik ülkeler seviyesine ulaşmayı hedefleyen Türkiye, bu amaçla temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik uluslararası andlaşmaları daima ilk imzalayan devletler arasında yer almıştır.­

İnsan haklarının korunması açısından önemli kurallar içeren Birleşmiş Milletler (BM) Andlaşması Türkiye tarafın­dan 15.5.1945 tarihli ve 4801 sayılı Yasa ile onaylanmış ve BM’in kurulmasından sonra ‘temel hak ve hürriyetler’ uluslararası hukukun ana kavramlarından biri haline gelmiştir. BM Andlaşmasını imzalayan devletler temel hakların daha sağlam güvencelere kavuşturulması için çalışmalarını sürdürmüşler ve 10.12.1948’de BM Genel Kurulu tarafın­dan ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ kabul edilmiştir. Bu beyanname uluslararası hukuk bakımından bir andlaşma olmamasına ve devletleri hukuksal yönden bir yükümlülük altına sokmamasına rağmen, ulusal ve uluslararası düzeyde etkisini göstermiş ve çeşitli uluslararası sözleşmelere esin kaynağı olmuştur (Gölcüklü, F.-­Gözübüyük, Ş., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Gn. 2. bs., Ankara 1996, s.4).

Bunlardan en önemlileri hiç şüphesiz, Türkiye tarafından 12.12.1949 tarihli ve 5456 sayılı Yasa ile onaylanan ve Türkiye’nin 8.8.1949 tarihinden itibaren Avrupa Konseyi üyesi olmasını sağlayan, ‘Avrupa Konseyi Statüsü’ ile Avrupa Konseyi tarafından hazırlanarak, 4.11.1950 tarihinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu onbeş devlet tarafından Roma’da imzalanan ve 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe giren ‘İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’dir. ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ (AİHS) de denilen bu Sözleşme Türkiye tarafından (10.3.1954 tarihli ve 6366 sayılı Yasa ile onay­lanması uygun bulunarak) 18.5.1954 tarihinde onaylanmıştır.

Ek protokollerle sürekli olarak geliştirilen ve noksanlıkları giderilen; ayrıca, uluslararası bir yargısal denetim mekanizması kurarak, bireye sağlanan güvenceyi yaptırıma bağlayan; böylece temel haklar alanında en gelişmiş ve en etkili sözleşme haline gelen AİHS demokratik devlet anlayışını somutlaştıran bir belgedir (Gölcüklü-Gözübüyük, age, s. 7).

Türkiye, 28.1.1987’de bireysel başvuru hakkını; 1989 yılında da Divanın zorunlu yargı yetkisini tanımış ve bu suretle Sözleşme Türkiye açısından tam olarak işler hale gelmiştir.

Andlaşmaların ve bu cümleden olmak üzere AİHS’nin Türk huku­kundaki yeri konusunda 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkra­sı açık bir ilke getirmektedir: ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.’

Anayasa’da yeralan bu ilkeden de anlaşılacağı üzere, Türk hukuk düzeninde andlaşmaların yasa gücünde olduğu ve doğrudan hüküm doğurduğu konusu tartışmasızdır. Bir andlaşma usulüne uygun olarak yürürlüğe girdiği anda iç hukuka intikal etmiş olur ve onun bir parçası olarak doğrudan sonuç doğurur. Anayasa’nın ‘Temel Haklar ve Ödevler’ başlıklı İkinci Kısmının genel hükümleri düzenleyen Birinci Bölümünün genel gerekçesinde de insan hakları konusunda Türkiye’nin imzalayıp onaylamış bulunduğu andlaşma ve sözleşmelerin ve özellikle AİHS’nin milli hukukumuza dahil olduğu belirtilmektedir.

Anayasamızın 15. maddesinde, savaş ve benzeri durumlarda bile temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının ancak ULUSLARARASI YÜKÜMLÜLÜKLERİN ihlâl edilmemesi kaydıyla durdurulabileceğinin belirtilmiş olması, Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülememesi SÖZLEŞMELERE anayasal bir üstünlük tanındığının dayanaklarıdır. Bu nedenle, sınırlayıcı ULUSAL YASA ile ULUSLARARASI SÖZLEŞME arasında bir çatışma olması durumunda, sözleşmenin gerisindeki genişletici iradeyi, yasayı belirleyen sınırlayıcı iradeye üstün sayarak özgürlükçü bir yorum getirilmesi, tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu demokratik toplum düzeninin kurallarına uygun bir yaklaşım olur.

Belirtilen bu nedenlerle, doğrudan uygulanabilir normlar ihtiva eden AİHS hükümlerinin Türk mahkemeleri tarafından uygulanması zorunludur. Türkiye’nin de bireysel başvuru hakkını tanımak suretiyle yetkisini kabul ettiği sözleşmedeki karar organlarının Sözleşmenin ihlâl edildiğine karar verebilmesi ve temel hakları ihlâl eden ülkeyi mahkûm edebilmesi bu zorunluluğu daha da belirginleştirmektedir.

Bu görüşler giderek yüksek mahkemelerce de kabul görmekte ve bu yöndeki içtihatlar artmaktadır. Nitekim, Danıştay’ın bazı karar­larında uluslararası sözleşmelerin iç hukukta yasalarüstü bir konumda olduğu ve yargı organları için de bağlayıcı nitelik taşıdığı belirtilmektedir (Dan.5. Dai, 22.5.1991, E. 86/1723, K.91/933; Dan. 10. Dai., 10.11.1992, E.91/1262, K.92/3911).

Buna karşılık, Anayasa Mahkemesinin bugüne kadar verdiği kararlarda, AİHS ve insan haklarını ilgilendiren diğer sözleşmelerle ilgili yorumunun farklı olduğu; çeşitli kararlarda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile AİHS’ni doğrudan uygulamamasına ve tek başına bir norm olarak kullanmamasına karşılık, destek-ölçü norm olarak uyguladığı bilinmektedir. Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, AİHS, Helsinki Nihai Senedi, Paris Şartı ve Viyana Deklarasyonundan alıntılar yaptığı kararlarında, bu belgelerin temel hakların sınırları ile ilgili hükümlerine atıflar yapmakta, ancak bu sınırlamalar için şiddet ve terörle açık ve yakın bir bağlantı şartının gerekip gerekmediği konusuna girmemektedir.

Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasa’da yer alan bir hükmün benzeri sözleşmede de yer almaktaysa ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ile Avrupa İnsan Hakları Divanı (AİHD) bunu belirli bir şekilde yorumlamaktaysa, bu yoruma uygun davranmak gerekecektir.

Bu nedenle, özellikle AİHK’nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP), Sosyalist Parti (SP), HEP ve Demokrasi Partisi’nin başvurularını kabul edilebilir bulmasından ve AİHD’nin TBKP’nin müracaatını kabul ederek Türkiye’yi mahkûm etmesinden sonra, Anayasa Mahkemesi’nin, AİHS hükümlerini doğrudan uygulamasının ya da en azından AİHS ile ilgili yorumunu Komisyonun ve Divanın yorumu ile uyumlu bir hale getirmesinin isabetli olacağını düşünmekteyim. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, AİHS ile ilgili yorumda en son sözü söyleme yetkisi AİHK ve AİHD’na ait bulunmaktadır.

AİHS’nin 1 1. maddesine göre, ‘Her şahıs asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı da dahil olmak üzere, dernek kurmak hakkını haizdir.’ Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, ‘Bu hakların kullanılması demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir’ denilmektedir.

Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin kararlar önce AİHK, arkasından da AİHD önüne götürülecek olursa, bu organlar ‘incelemelerini sadece AİHS hükümleri içinde kalarak’ yapacaklarından, kapatma kararının öncelikle AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla bağdaşması gerekmektedir.

Söz konusu fıkradan, örgütlenme hakkının kullanılmasının milli güvenliğin, kamu emniyetinin, düzenin, sağlığın, ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması ya da suçun önlenmesi gibi sebeplerle yasayla sınırlanabileceği; ancak bu sınırlama nedenlerinin demokratik bir toplum için gerektiği zaman ve ölçüde kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Aksi halde, kısıtlama, AİHS’nin sınırlarını aşacak ve bunun ihlâli sonucunu doğuracaktır.

Anayasa Mahkemesi Refah Partisi davasında hangi kısıtlama sebeplerine dayanıldığını gerekçesinde belirtmemiştir. Oysa, yukarıda belirtilen kısıtlama sebeplerinden millî güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği veya komşu devletlerin, düşmanca amaçlarına hizmet edildiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için, parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duyguları­nı körüklediği ispat edilmeli, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de terörle partinin bağlantısı kanıtlanmalıdır.

Diğer taraftan, ‘Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz’ hükmünü içeren 17. maddesi, AİHK ve AİHD içtihatlarında yaygın bir uygulama alanına sahip bulunmamaktadır AİHK, Federal Alman Anayasa Mahkemesinin Komünist Partisini kapatma kararı üzerine yapılan başvuruyu, AİHS’nin 11. maddesinin 2. fıkrasının uygulanmasını gereksiz görerek sadece 17. maddesine dayanarak reddetmiş, ancak, Komisyonun 20.7.1957 tarihli bu kararı, 17. maddenin tek başına uygulanmasının, ilgililerin AİHS’de öngörülen hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılacağı şeklinde yanlış yorumlanmasına yol açabileceği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

  1. maddenin, hak ve özgürlüklerin yok edilmesi amacına ulaşılmasını kolaylaştıran ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kapsadığı girmeyen veya kötüye kullanıldığı ya da kullanılacağı ispatlanamayan hak ve özgürlüklerin sınırlanmasının Sözleşmeye aykırılık oluşturduğu gerekçesiyle AİHK ve AİHD söz konusu karar dışında, 17. maddeyi tek başına uygulamamıştır.

AİHK, 17. maddeyi tek başına uyguladığı için eleştirildiği Alman Komünist Partisi ile ilgili kararında, ‘Federal Alman Anayasa Mahkemesi, Alman Komünist Partisinin proleterya ihtilalini ve diktatörlüğünü amaçladığını, Komünist Partisi’nin kendi açıklamalarına dayanarak tespit ettiğine dikkat etmiş; Komünist teorinin de bunu teyid ettiğini belirtmiş, sonuç olarak da diktatörlüğün hiçbir bakımdan AİHS ile bağdaşmadığını vurgulamıştır (Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 363).

Buna karşılık, AİHK, Sosyalist Parti’nin başvurusunu (21237/93), ‘dernek kurma özgürlüğünün, bu özgürlüğün Sözleşme’yi ihlal eden amaçlara ulaşmak için kullanıldığı kesin bir şekilde İSBAT EDİLMEDİĞİ sürece, Devletin çıkarlarının korunması için feda edilebilecek bir değer olmadığı’ ve adı geçen Partinin kapatılmasına ilişkin kararın, ‘Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasınca, demokratik bir toplumda zorunlu sayılamayacağı’ düşüncesiyle kabul etmiş ve oybirliği ile Sözleşmenin 11. maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.

AİHK, söz konusu başvuru ile ilgili olarak 26.11.1996 tarihinde yayınlanan raporunda, ‘siyasi bir partinin amacı, vatandaşların ülkenin içinde bulunduğu problemler için neler düşündüklerini söyleyebilmelerini sağlamak olduğu gibi, siyasî iktidarın yürürlüğe koyabileceği kesin çözümler sunmaktır. Bu sadece olumlu karşılanan görüşler ya da zararsız veya önemsiz sayı­lan görüşler için geçerli değil, ama şaşırtan veya endişe verici görüşler için de geçerlidir; zira ‘demokratik bir toplum’ için gerekli olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı, resmi görüşlerin ve icraatların muhalifleri siyasi arenada yerlerini bulabilmelidirler (AİHD, 8.7.1986 tarihli Lingens/Avusturya davası kararı, Seri A, no. 103, s. 14, paragraf 42). Onun içindir ki, olası müdahalelerin demokratik bir toplumda zorunlu olduklarına dair daha katı değerlendirmelere tâbi tutulmaları gerekmektedir’ demektedir.

AİHD da, 30.1.1998 tarihli kararıyla TBKP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmasının, AİHS’nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesine aykırı olduğuna oybirliğiyle hükmetmiş bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi, TBKP’nin kapatılmasına ilişkin kararını, adıgeçen Partinin Siyasi Partiler Kanununa göre kullanımı yasak olan ‘Komünist’ adını almış olması ve gerek Anayasayla, gerekse Siyasi Partiler Kanunu ile yasaklanmasına rağmen, parti tüzüğünde ve programında Türk-Kürt ayırımı yapılmış olması gerekçesine dayandırmış, ancak AİHD bunu incelemeye almıştır.

Divan, TBKP’nin ‘Komünist’ adını taşımasına rağmen, sınıf tahakkümünü amaçlamadığını, aksine siyasal çoğulculuk ve genel seçim de dahil olmak üzere, demokrasinin bütün gereklerini benimsediğini, bunun da onu 1956’da kapatılan Alman Komünist Partisinden ayırdığını, Komünist adının kullanılmasının, Türk toplumu ve Devleti üzerinde gerçek bir tehlike yarattığını gösteren SOMUT bir delil ortaya konulmadığını ve TBKP’nin sırf bu adı taşımasından dolayı kapatılmasının örgütlenme özgürlüğünün (AİHS’nin 11. maddesinin) ihlâli anlamına geleceğini belirtmiş; TBKP’nin tüzük ve programında Türk-Kürt ayrımı yapılmasını bile, bu konuda şiddete başvurulmasının benimsenmediği, bir ‘siyasal grubun’ sırf bir kısım halkın durumunu kamuoyu ön0ünde tartışmak ve herkesi tatmin edecek bir çözümün bulunması amacıyla siyasal hayata katılmak istediği için engellenmesinin haklı görülemeyeceği gerekçeleriyle, Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ve 17. maddesinde yer alan sınırlama sebepleri arasında değerlendirmemiştir.

Sonuç olarak, TBKP’nin, terörle bir ilgisinin bulunduğu ve AİHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içinde olduğu somut delillere dayanarak ispatlanmadan kapatılmasının ve liderlerinin siyasi faaliyetten yasaklanmasının, AİHS’nin meşru gördüğü kısıtlama amacıyla ORANTILI bulunmadığı ve demokratik bir toplum için de gerekli olmadığı gerekçesiyle, AİHS’nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesinin ihlali olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır.

Komisyon ve Divanın, parti kapatma davalarında Sözleşmenin 11. maddesinin bir lex specialis (özel hüküm) oluşturduğunu düşünmesi nedeniyle, Sözleşmenin diğer maddelerine ilişkin iddiaların ayrıca incelenmesine gerek bulunmadığına karar verdiği görülmekte ise de, siyasi parti kapatma davalarında önemli bir Sözleşme hükmü de 10. maddedir. Bu maddeye göre; ‘1. Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hak içtihat hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları mevzubahis olmak­sızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini ihtiva eder. Bu madde, devletlerin radyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaade rejimine tabi kılmalarına mani değildir. 2. Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden bu hürriyetler, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak, milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret veya haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adalet kuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla, muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.’

AİHD, muhtelif kararlarında düşünceyi ifade özgürlüğünün demokrasilerdeki önemini vurgulayarak, şu tesbitleri yapmıştır: ‘Düşünceyi açıklama özgürlüğü demokratik toplumun önemli temellerinden birini, bu toplumun ve her insanın gelişiminin temel koşulunu oluşturur. Sözleşmenin 10. maddesi, ikinci fıkradaki koşullara tâbi olarak, yalnız uygun ve iyi olarak düşünülen veya zararsız veya önemsiz sayılabilecek haber ve düşünceler için değil, aynı zamanda Devleti veya toplumun herhangi bir bölümünü şoke eden, gücendiren veya rahatsız eden düşünceler ve haberler için de geçerlidir ve uygulanmalıdır. Bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirli olmanın gerekleri olup, bu özellikler olmadan herhangi bir demokratik toplum düşünülemez’ (Handyside/İngiltere, 7.12.1976, Seri A, no.24, par.49; The Sunday Times/İngiltere, 26.4.1979, Seri A, no.30, par.64; Vogt/Almanya, 26.9.1995, par.52, Turhan’dan naklen, agr., s. 71; Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 319).

Divan, 10. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen sınırlandırmanın sadece bu amaçlarla yapılabileceğini ve demokratik toplum açısından bir zorunluluk olması gerektiğini düşünmekte, düşünceyi ifade özgürlüğüne müdahaleyi, ancak bu şartlar çerçevesinde zorunlu gördüğü takdirde onaylamaktadır. Bir müdahalenin ‘zorunlu’ olması için ise, yapılan sınırlamada ‘önemli ve zorunlu bir gereksinim’ gösterilmeli ve özgürlüğe müdahale gerçekleştirilmek istenen amaçla ölçülü ve müdahale için gösterilen nedenlerle ilgili ve yeterli olmalıdır (Sunday Times, 1979, par. 64; Handyside, par. 48-50, M.Turhan’dan naklen).

Divan, bir başka kararında da, ifade özgürlüğünün, halkın seçtiği birinin, kendi adına olduğu kadar temsil ettikleri adına da konuştuğu için daha fazla önem taşıdığını belirtmektedir (Castells/İspanya, 23.4.1992, Seri A, no. 236, Akıllıoğlu, T.’den naklen, İHMD, C.III, 5.3, Kasım 1995, s. 24).

AİHK da Sosyalist Parti ile ilgili raporunda, 11. maddenin, özel bir hüküm oluşturmasına rağmen 9. ve 10. maddeler ışığında yorumlanması gerektiğini; SP’nin kapatılmasının özellikle yönetici­lerinin yaptıkları konuşmalar üzerine gerçekleştiğini belirterek, 9. ve 10. maddelerde, düşünce ve ifade özgürlüğü şeklinde sunulan kişisel görüşlerin korunması teminatının, 11. maddenin teminat altına aldığı örgütlenme özgürlüğünün hedefleri arasında olduğu sonucuna varmaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa’nın 69. maddesi­nin altıncı fıkrasının yollamasıyla, 68. Maddenin dördüncü fıkrasındaki ‘Siyasi partinin eylemleri …. demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz…’ hükmü gereğince Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Başsavcılık iddianamesinde, lâikliğe aykırı eylemler olarak bazı Parti yöneticileri ile milletvekillerinin ve Partili bir belediye başkanının çeşitli yerlerde ve zamanlarda yaptıkları açıklamaların delil olarak sunulduğu görülmektedir. Mahkememiz de bu delillere dayanarak davalı Parti’yi kapatmıştır.

Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin karar, bireysel başvuru yoluyla AİHK ve AİHD’na götürülürse, kapatma kararının, 10. ve 11. maddeleri ihlal edip etmediği incelenecektir. Oysa, iddianamede yer alan ve kapatma kararı gerekçesi olarak gösterilen DELİLLERİN AİHS’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkraları ile 17. maddede yer alan sınırlandırma nedenleri kapsamında olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenle, Divanın, parti kapatılmasına ilişkin en son kararında vurguladığı şartlar bu davada gerçekleşmemiştir. Davalı Partinin programında ve eylemlerinde, terörle bir ilgisinin bulunduğu ve AİHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içinde olduğu ispatlanmamıştır.

AİHS’nin 53. maddesine göre, Divan kararları Türkiye için de bağlayıcı olduğundan ve yargı organlarının, Sözleşmeyi ve ulusal kuralları Divanın anlayış ve yorumu doğrultusunda uygulaması gerektiğinden, RP’nin kapatma davasına dayanak yapılan delillerin de, AİHD kararlarında belirtilen ve yukarıda nakledilen ölçülere göre değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Ancak, Anayasa Mahkemesi bu davada yukarıda belirtilen ölçütlere uymadığı gibi, dayanılan beyan ve eylemlerle terör bağlantısını somut bir biçimde göstermemiştir.

Özellikle, ‘demokrasinin temel niteliğinin çoğulculuk, başarısının temel şartının da ifade özgürlüğü olduğunu ve bu açıdan ülke sorunlarının şiddete başvurmadan, diyalog yoluyla çözümlenmesinin önerilmesinin demokrasiye özgü bir imkan olduğunu’ belirten Divan kararı ile bu özgürlüğün sadece olumlu karşılanan görüşler ya da zararsız veya önemsiz sayılan görüşler için değil, şoke eden, şaşırtan veya endişe verici görüşler için de geçerli bulunduğunu; bundan dolayı, ‘resmî görüşlerin ve icraatlerin muhaliflerinin siyasî arenada yer bulabilmelerinin’ gerektiğini hükme bağlayan Divan ve Komisyon kararları gözönünde bulundurulduğunda, davalı Parti hakkındaki kapatma isteminin reddi gerektiğini düşündüğümden çoğunluk görüşüne katılmadım.

II- USUL YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME
A- 1995 YILINDA ANAYASA’NIN 68. ve 69. MADDELERİNDE YAPILAN DEĞİŞİKLİĞİN GETİRDİKLERİ

Türkiye’nin çeşitli tarihlerde imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Helsinki Nihaî Senedi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası gibi) millî hukukumuzu uluslararası hukukla bütünleştirme konusunda en önemli zorlayıcı unsur olmuştur. Bu süreç, 1961 ve 1982 Anayasalarının hazırlanmasında ‘hak ve özgürlüklerle’ bunların nasıl sınırlandırılacağı konusunu etkilemiş, sözleşme hükümleriyle anayasal kurallar arasında önemli paralellikler sağlanmıştır. Avrupa Birliği’ne katılma çabaları ‘Uyum Yasalarının’ çıkarılmasını gündeme getirmiş, bu kapsamda 1995 Anayasa değişikliği gerçekleştirilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu değişikliklerin temelinde ‘Uluslararası İnsan Hakları Standartlarının’ ülkemizde uygulanmasını sağlamak amacı vardır. Önceki bölümde de belirtildiği gibi yakın bir tarihte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ‘zorunlu yargı yetkisi’ kabul edilerek Türk vatandaşlarına bireysel başvuru hakkının tanınması uluslararası hukukla bütünleşme gayretlerini daha da hızlandırmıştır. Çağımızda insan hak ve özgürlüklerinin artık bir ‘ideoloji’ haline gelmesi ‘uluslararası standartların’ uygulanmaya konması ihtiyacını daha çok arttırmıştır.

Bu nedenle, 1995 Anayasa değişikliği de belirtilen hedeflere ulaşabilmek için yapılmış, hak ve özgürlüklerin önündeki anayasal engellerin kaldırılması amaçlanmıştır.

Genişletilen özgürlük alanı içinde siyasî haklarla siyasî partilerin kuruluş, çalışma ve kapatılma hükümleri yeniden düzenlenmiştir. Bu bağlamda, siyasî partiler daha güçlü ve etkin kuruluşlar haline getirilmiş, hemen kapatılması anlayışından uzaklaşılarak sağlıklı yapıya kavuşma şansı verilmiş ve siyasî yasaklar azaltılarak derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin yasakları kaldırılmıştır.

1995 yılında Anayasa’da siyasî partilerle ilgili yapılan değişiklikler özetle şöyledir :

– 1995 değişikliğinden önce Anayasa Mahkemesi kararıyla temelli kapatılan bir siyasî partinin kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan tüm milletvekillerinin üyelikleri düşerken, değişiklikten sonra sadece beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olanların milletvekilliklerinin düşmesi esası getirilmiştir.

– 1995 değişikliğinden önce, temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, Genel Başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yöneticileri yeni bir partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamaz iken, değişiklikten sonra bu kapsam oldukça daraltılarak sadece partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetiyle sebep olanlar beş yıl süreyle başka bir partinin kurucusu, yöneticisi, üyesi ve denetçisi olamayacaklardır.

– 1995 değişikliği ile kapatılmış parti mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasî partinin kurulamayacağı yasağı kaldırılarak, kapatılmaya sebep olan parti üye ve yöneticileri dışında kalanların tamamının başka ya da yeni bir siyasî partide yerlerini alabilme olanağı getirilmiştir.

-Partilerin kapatılma sebeblerine ilişkin de önemli değişiklikler yapılarak özellikle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda oldukça genişletilmiş olan kapatma nedenleri 1995 değişikliğiyle daraltılmış, partilerin temelli kapatılmaları ancak şu üç sebebe bağlanmıştır:

Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması,

. Siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (yabancı ülkelerde yaşayan Türk uyruklu gerçek ve tüzelkişilerden yardım alınabilecek),

. Siyasî partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasaklara aykırı fiillerin işlendiği ‘ODAK HALİNE GELMESİ’

1995 yılında 69. maddede yapılan değişiklik, Siyasî Partiler Kanunu’nda bulunan, ancak Anayasa’da bulunmayan ‘SUÇ MİHRAKI OLMA’ biçimindeki kapatma sebebinin ANAYASAL DAYANAĞI olmuştur.

Başsavcılık iddianamesinde, davalı partinin kapatılmasını ‘Lâik ilkeye aykırı fiillerin işlendiği SUÇ ODAĞI HALİNE GELME’ sebebine bağladığından, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında belirlenen bu konunun incelenmesi gerekir. Fıkra aynen şöyledir:

‘Bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı EYLEMLERİNDEN ötürü temelli kapatılmasına, ANCAK onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin ANAYASA MAHKEMESİNCE tesbit edilmesi halinde karar verilir.’

Bu fıkranın ne getirdiğini belirtmeden önce, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddesinin açıklanması gerekir.

  1. maddeye göre, partinin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, TBMM Parti Grubu gibi yetkili kurulları dışında kalan kişi ve yöneticilerden kimlerin beyan ve eylemlerinin partinin kapatılmasına sebep olacağı açıkça belirtilmiştir.

Belirtilen yetkili kurullar dışında,

– Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcıları ile Genel Sekreterin parti yasaklarına aykırı sözlü ve yazılı beyanda bulunması,

– Bu kurullar dışında kalan yetkili kurul organ ve merciin (il, ilçe teşkilatları gibi) parti yasaklarına aykırı fiil işlemeleri durumunda Başsavcının bunların işten el çektirilmesi talebinin yetkililerce 30 gün içinde yerine getirilmemesi,

– Açıklanan yetkili kurullar dışında kalan parti ÜYELERİNİN yasaklara aykırı fiillerinden ötürü (hüküm giymeleri koşuluyla) Başsavcılıkça partiden ihraç edilmesi isteminin 30 gün içinde parti yetkililerince yerine getirilmemesi,

– 103. Maddenin ikinci fıkrasına göre, hüküm giymiş ÜYELERİN parti yasaklarını çok kesif bir şekilde işlemiş olmaları ve partinin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca zımnen ya da sarahaten benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi durumunda,

Siyasî partiler kapatılabilecektir.

Siyasî Partiler Kanununa göre uygulama böyle iken, Anayasa’nın değişik 69. maddesi altıncı fıkrası ile 68. maddesinin dördüncü fıkrası siyasî partilerin kapatılmalarını KİŞİLERİN beyan ve eylemlerine değil, ‘SİYASÎ PARTİNİN EYLEMİ’ ŞARTINA bağlamıştır.

Yeni düzenleme ile bir siyasî partinin kapatılması ancak Büyük Kongre, Merkez Karar Yönetim Kurulu ve TBMM Parti Grubunun yazılı-sözlü karar ve eylemlerinin Anayasa’nın 68/4. maddesindeki parti yasaklarına aykırı olması durumunda mümkün olabilecektir. Bu yetkili kurulların dışında kalan,

-Parti üyelerinin,

-Partinin taşra teşkilatlarının,

-Parti Genel Başkanı, Yardımcıları ve Genel Sekreterinin beyan ve eylemleri ‘TEK BAŞINA’ parti kapatma nedeni sayılmayacaktır. Ancak, bu kişilerin beyan ve eylemleri,

– İlgili mahkeme kararlarıyla parti yasaklarına aykırılığının sübut bulması,

– Bunun Parti yetkili kurullarınca zımnen ya da açıkça benimsenmesi,

– Kesif biçimde işlenen bu fiillerin partiyi ‘suç odağı’ haline getirmiş olduğunun Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi,

durumunda o siyasi partinin kapatılması gerekecektir.­

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî partilerin kapatılma nedenleri diğer demokratik ülkelerdeki çağdaş gelişmelere paralel olarak daraltılmış ve zorlaştırılmıştır. Nitekim, TBMM’de 69. maddenin değişikliği sırasında Anayasa Komisyonu sözcüsü bir soru üzerine yaptığı konuşmada bu konuya açıklık getirmiştir:

‘…Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yani Anayasa’nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırıdır, veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkan bir konudur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kurucularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasamızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi’nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır; bu da, siyasi partilerimiz açısından son derece önemli bir teminattır’ (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma, Sh.440)

‘ODAK’ kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır.’ (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma 5h.458)

Görüldüğü gibi, kapatılma nedenleri daraltılmakla kalmamış, Genel Başkanın, yardımcısının, Genel Sekreterin konuşması esas alınarak partinin kapatılması kurallarından vazgeçilmiştir. Önceki bölümlerde açıklandığı gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenen siyasî partilerin ‘suç odağı olma’ şekli ile 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen suç ‘mihrakı olma’ kavramı aynı temel esaslara oturtulmuş, 103. maddenin dayanağını 1995 yılından sonra Anayasa’nın 69. maddesi oluşturmuştur. Başka bir anlatımla, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi anayasal güvence altına alınmıştır.

Bu açıklamalardan şu sonucu çıkarabiliriz: İster Anayasa’nın 69. maddesi direkt uygulansın, ister 2820 sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddeleri uygulansın ‘ölçü’ değişmeyeceğinden uygulamada da farklılık olmayacaktır. Burada önemli bir noktanın hemen belirtilmesi gerekir. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi’ne bir siyasî partinin ‘suç odağı haline gelip gelmediğini’ TESBİT görevi yeni verilmiş bir görev değildir. Çünkü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, hüküm giymiş partili üyelerce parti yasaklarının yoğun bir şekilde ihlâl edilmiş olduğunun ve bunun Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca benimsendiğinin ‘SUBUT BULMASINI’ yani ‘SUÇ ODAĞI OLMASINI’ tesbit görevini Anayasa Mahkemesi zaten yapıyordu. Yapılan düzenleme Anayasa Mahkemesi’nin Yasa’da belirtilen görevinin anayasal güvenceye alınmasından ibarettir. Anayasa’nın 69. maddesinin 1995 yılında değişmesinden sonra Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde bir değişiklik yapılmadığına göre, uyum içinde bulunan bu iki hükmün elimizdeki parti davasında uygulanmasında anayasal bir sakınca yoktur.

Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesini yorumlarken Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri gözardı etmek mümkün değildir. Belirtilen Anayasa kuralını uluslararası sözleşmelerin öngördüğü standartlara da uygun yorumlamak gerekecektir. Bu nedenle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddelerini yorumlayan AİHM’nin ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğünü sınırlamada ‘terör ve şiddet’ unsuru ile ‘somut ve ciddi bir tehlikenin varlığı’ ölçütlerine göre değerlendirme yaptığı gerçeğini görerek, Anayasa’nın 69. maddesini buna uygun yorumlamak gerekir.

B- SİYASÎ PARTİLER KANUNU’NUN 101/D ve 103. MADDELERİNİN UYGULANMASI

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerine göre bir partinin ‘suç odağı haline’ gelmesinden dolayı Başsavcının kapatma davası açabilmesi aşağıda belirtilen şartların gerçekleşmesiyle mümkündür.

– Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında belirlenen parti yasaklarına aykırı davranan ‘PARTİ ÜYELERİNİN’ işledikleri bu fiillerinden dolayı hüküm giymiş olması. (Md. 101/d),

– Hüküm giymiş bu üyelerin partiden İHRAÇ edilmeleri için Başsavcının partiye bildirimde bulunması (Md. 101/d),

– Partinin, bu bildirimden sonra hüküm giymiş üyeyi 30 gün içinde ihraç etmesi (ihraç etmemesi ayrı kapatma nedenidir),

– Hüküm giymiş, bildirim sonunda ihraç edilmiş üyelerin bu fiilleri kesif olarak işlediğinin Anayasa Mahkemesi tarafından tesbit edilmesi (Md. 103),

– Hüküm giymiş ihraç edilmiş bu üyelerin fiillerini Parti’nin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yürütme Kurulu ve TBMM Grubunun sarahaten ve zımnen benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi (Md. 103).

Belirtilen bu usul şartları yerine getirilmeden kapatma davası açılırsa Anayasa Mahkemesi’nce dava reddedilecektir. Nitekim bu usule uyulmadığı için Anayasa Mahkemesi 14.3.1993 gün ve 1992/1 Esas, 1993/1 Karar sayılı Kararıyla HEP davasında kapatılma istemini reddetmiştir.

Refah Partisi’nin kapatılması için Başsavcılığın açtığı davanın da öncelikle SPK’nun 103. maddesinde öngörülen koşulların yerine getirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiğinden, aksi yönde oluşan çoğunluk görüşüne katılmadım.

C- ANAYASA MAHKEMESİNİN USUL YÖNÜNDEN DAVAYI SONUÇLANDIRMA BİÇİMİ

1- Genel Olarak

Yukarıda belirtilen bölümlerde Anayasa’nın yeni 69. maddesi ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinin kapatma davasında nasıl uygulanacağı belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, davalı Partinin ‘suç odağı haline’ gelip gelmediğini incelerken Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesini uygulayarak işe başlamıştır. Ancak, 103. maddenin ikinci fıkrasında parti yasaklarına aykırı davranan üyelerin ‘hüküm giymiş olma şartı’ ile odaklaşmaya esas alınması koşulu Anayasa’ya aykırı bulunmuş, fıkra bu yönden iptal edilmiştir. Özellikle, lâiklik ilkesine aykırı fiillerin yaptırımı olan Türk Ceza Kanunu’ndaki 163. maddenin yürürlükten kaldırılmış olması nedeniyle, bu fiillere ilişkin ‘hüküm giymiş olma’ şartının hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği düşüncesi, iptal kararının ana gerekçesi olmuştur. Bu iptal kararı nedeniyle Parti üyeleri için ‘hüküm giymiş olmak’ şartı aranmaması şu sonuçları ortaya çıkarmıştır:

– Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma davalarına dosya üzerinden bakması anayasal zorunluluk olduğundan ÜYELERİN parti yasaklarına aykırı fiilleri tesbit edilirken dosya üzerinde inceleme yapılmıştır. Bu nedenle SAVUNMALAR alınmadan, tanıklar dinlenmeden, yargılama yapılmış; Anayasa’nın 36. maddesinde öngörülen, ‘Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve SAVUNMA hakkına sahiptir’ kuralındaki hak arama özgürlüğü açıkça ihlal edilmiştir.

– Parti yasaklarına aykırı davrandığı ileri sürülen milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmadan suçlulukları Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmiştir.

– Başsavcı’nın ihraç istemi üzerine üyelerinin fiillerinin parti kapatılmasına neden olabileceğinden haberdar olan parti bu uyarıdan mahrum kalmıştır.

– Siyasî Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince parti yasaklarına aykırı hareket eden ‘ÜYELER’ bu suçlarından dolayı ceza mahkemelerinde yargılanıp hüküm giymeleri gerekirken, 103. maddenin ikinci fıkrasının iptali sonunda, iptal tarihinden önceki tüm eylemler Anayasa’nın 37. maddesinde öngörülen ‘Kanuni hakim güvencesine’ aykırı olarak Anayasa Mahkemesi’nce yargılanmıştır.

2- Siyasî Partiler Kanununun 103. Maddesinin İkinci Fıkrasının İptal Edilmesi.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrasında, 101. maddesinin (d) fıkrasına yapılan yollama ile bir partinin Kanunda yasaklanan fiillerin ‘mihrakı haline’ nasıl gelebileceğinin şartları belirtilmiştir.

Ancak, Anayasa Mahkemesi bu dava görülürken ‘hüküm giyme’ koşulunun yer aldığı 103. maddenin ikinci fıkrasının tümünü Anayasa’nın 69.maddesine aykırı bularak iptal etmiştir. Anayasa’nın 153. maddesinde iptal edilen bir yasa kuralının ancak Resmi Gazete’de yayımlandığı anda yürürlükten kalkacağı belirtilmiş olmasına rağmen, Anayasa Mahkemesi her nedense bu kurala uymamıştır. Mahkeme, 9.1.1998 günü 1998/1 sayılı Kararla belirtilen kuralı iptal etmiş, Resmi Gazete’de yayımlanmadan ‘YOK’ kabul ederek, 16.1.1998 günü buna dayanarak ‘davalı Partinin kapatılması kararını’ vermiştir.

Oysa, iptal edilen kural Resmi Gazete’de yayımlanmadığından Partinin kapatıldığı gün halen yürürlüktedir. Yürürlükte olan bu kuralı yok sayarak buna dayalı hüküm vermek Anayasa’nın 153. maddesinin olmadığı anlamını taşır. İptal kararı hukuksal boşluk doğurduğundan, TBMM’ne iptal edilen kuralın yerine yenisini koyma olanağı da verilmemiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararıyla aykırılığı gidermiş ve bir tür yasa yaparak ‘yeni bir uygulama’ başlatmıştır. Anayasa’nın 69. maddesi çerçevesinde parti kapatılma usul ve esaslarının mutlaka ‘KANUNDA’ düzenlenmesi gerekirken, bu usul ve esaslar Anayasa Mahkemesi kararıyla belirlenmiştir.

3- İptal kararının görülmekte olan davada uygulanma biçimi.

Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında partiler için yasaklanan fiiller tek tek belirtilmiş, buna aykırı hareket, başta partinin kapatılması olmak üzere, kimi yaptırımlara bağlanmıştır. Bu yaptırımlar birer ceza kuralı niteliğindedir. Kanunun 101. maddesinde öngörülen siyasî partinin kapatılmasına ilişkin yaptırımın TCK’nun 11. maddesinde belirlenen klasik cezalar arasında yer almaması failin tüzelkişi olmasından kaynaklanmaktadır. Parti tüzelkişiliği de ceza tehdidi altındadır. Anayasa’nın 38. maddesinde öngörülen suç ve cezalarda yasallık ilkesi, yürürlükteki Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine benzer olan 1961 Anayasası’nın 57. maddesinin gerekçesinde aynen şöyle ifade edilmiştir: ‘Siyasi partiler gibi Devlet hayatında büyük rolü olan teşekküllerin, herhangi bir dernekle aynı hükme tabi olması ne ihtiyaçlara ne de hukuk esaslarına uygun düşer… Bu sebeple siyasî partilerin tüzüklerini, faaliyetlerini ve işleyişlerini ilgilendiren hükümlerin, kanunla ayrıca düzenlenmesi zarureti mevcuttur. Hele demokrasi prensiplerine aykırı düşen partilerin kapatılması esası Anayasa ile konulduktan sonra SUÇLARIN KANUNİLİĞİ prensibi, ne yolda hareket edişin demokratik olmadığının da kanunda belirtilmesi gerekir.’

Ayrıca, Siyasî Partiler Kanunu’nun 117. maddesi, partilere ilişkin yasakları işleyenlerin altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacaklarını öngörmektedir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. maddesi ile 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi parti kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını belirtmektedir. Bu hükümlerden, ceza davası olduğu açıkça anlaşılan parti kapatma davalarında, CMUK’un uygulanması da siyasî partiler için ayrıca GÜVENCE teşkil eden birtakım sonuçlar doğurmaktadır. Bunlar arasında sayılacak, üçüncü kişilerin eyleminden sorumlu olunmaması; kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarak cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilmemesi; ceza usulünün biçimsel gerçekle yetinmeyip maddî gerçeği araması; delil serbestisi esası; şüphe halinde sanık lehine hareket edilmesi gibi ilkeler parti kapatma davalarında da gözönünde tutulacak ceza hukukunun genel esaslarıdır.

Yasakoyucu, ceza hukukunun güvence ilkelerinden siyasi partiler de faydalansın diye HUMK’nun değil CMUK’un uygulanmasını öngörmüştür. Davalı siyasî parti, belirtilen ceza hukukunun güvencelerinden yoksun bırakılmıştır. Şöyle ki: Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası iptal edilmiş ve iptal kararı (Resmi Gazete’de yayımlanmadan) ‘GERİYE DOĞRU’ yürütülmüştür. Oysa, devlete olan güveni sarsmamak ve kargaşaya neden olmamak için Anayasa’nın 153. maddesiyle ‘iptal kararlarının geriye yürümeyeceği’ ilkesi kabul edilmiştir.

Görülmekte olan parti kapatma davası ‘ceza davası’ niteliğinde olduğundan, iptal kararlarının ‘bazı hallerde’ geriye yürüyebileceği istisnasını idarî davalarda uygulandığı gibi düşünmek de mümkün değildir. Ceza Hukukunun en temel ilkesine göre, failin lehinde olan yeni düzenleme ve durumlar geçmişe yürütülebildiği halde, ALEYHİNDE olan durumlar geçmişe yürütülemez. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 16.12.1968 gün ve 412 sayılı kararında, ‘… iptal kararının bir hukuk kuralı olarak geçmişe etkisinin olmaması gerekir. 1961 Anayasası’nın 152. maddesinin 3. fıkrasında (iptal kararı geriye yürümez) hükümleri aynı zamanda kazanılmış hakların saklı tutulacağını göstermektedir. İptal edilen Kanun ya da hükümlerinden biri ilgili şahıslar veya müesseseler aleyhine idi ise, tabii ki böyle bir iptal lehe olduğundan, şahıs veya müessese iptal kararından evvel vaki hususları Anayasa Mahkemesi kararından bahisle her zaman def’ide bulunabileceklerdir. Görülüyor ki … (iptal kararı geriye yürümez) hükmünün genel hukuk kuralları, işin niteliği gözönünde tutulmak suretiyle mütalaası gerekir. Bu suretle İPTAL, ilgililerin ALEYHİNE olduğu takdirde geriye yürümeyeceği tabiidir’ demektedir.

Anayasa’da belirtilen ‘Hukuk Devleti’nde hukuk güvenliğini sağlayan bir düzenin kurulması asıldır. Devlet organları görevlerini yerine getirirken ‘Hukuk Devleti’ niteliğini yitirmemeli, hukukun uygar ülkelerde kabul edilen temel ilkelerini sürekli gözönünde tutmalıdır. Devlete güven, hukuk devletinin sağlamak istediği huzurlu ve istikrarlı bir ortamın sonucu olarak ortaya çıkar. Yasaların Anayasa’ya uygunluğu KARİNESİ asıldır. Yasalara gösterilen güven ve saygıdan kaynaklanan oluşumların sonuçlarını korumak gerekir.

Partiler faaliyetlerini öncelikle Siyasî Partiler Kanunu’na göre yürütmektedirler. Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi de bir partinin hangi hallerde ‘suç mihrakı’ haline geleceğini açıkça belirtmiş, partiye ve Başsavcılığa bazı mükellefiyetler yüklemiştir. Suç mihrakı haline gelmesinden ötürü bir partinin kapatılması önceki bölümde belirtildiği gibi çeşitli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan suç mihrakı olmaya esas alınan, üyelerin ‘hüküm giymiş olma’ şartı, mahkememizce iptal edilmekle partilerin ‘suç mihrakı haline gelme’si kolaylaştırılmıştır. Bu yeni durum siyasî partinin aleyhinedir. Daha önce bu kurala güvenerek üyesinin işlediği suçtan haberdar olan ve denetimini sağlayan partinin geriye gidilerek 1990 yılına kadar olan tüm çalışmalarını bu kural yokmuşcasına yargılamak ‘Hukuk Devletinin’ sağlamak zorunda olduğu güvenceye kesin aykırılık oluşturur. Siyasî partiler ve siyasî hak sahipleri uymak zorunda olduğu kuralların hangi gün iptal edilerek suçlu konumuna düşeceği tehdit ve güvensizliği altında yaşayıp gelişemez. Bu dava sebebiyle Anayasa Mahkemesi’nin Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası için verdiği iptal kararı, ancak Resmi Gazete’de yayımlandığı günden itibaren yürürlüğe girebilir. Bu nedenle davanın, 103. maddede öngörülen şartların yerine getirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerekirken, bu kuralların yok kabul edilerek davalı partinin kapatılması hukuk kurallarına kesin aykırılık oluşturur.

D- SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN 101. MADDESİNİN (b) FIKRASININ KAPATMA KARARINA DAYANAK YAPILMASI NEDENİYLE DEĞERLENDİRİLMESİ :

Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendine göre; Genel Başkan, Genel Başkan Yardımcıları ve Genel Sekreterin, Kanun’un dördüncü kısmında belirtilen parti yasaklarına aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması tek başına kapatma nedeni olarak belirtilmiştir. Davalı Parti’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve yardımcıları Ahmet Tekdal ile Şevket Kazan’ın iddianamede belirtilen konuşmaları ve eylemleri lâiklik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle 101/b maddesine göre de kapatma nedeni yapılmıştır.

Başsavcı, iddianamede ‘suç odağı haline’ gelmesi nedeniyle kapatılması gerektiğini belirtmesine karşın, Mahkememiz bunun dışında ek bir niteleme daha yaparak Kanun’un 101. maddesinin (b) fıkrasında belirtilen nedenle de davalı Parti’yi kapatmıştır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre, davalı Parti’den bu yönden ek savunma alınması gerekirken alınmayarak Yasa’ya aykırı hareket edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin kapatılması istemini 22.5.1997 günü reddetmiştir. Dava, davalı Partinin tüzüğünün, Siyasî Partiler Kanunu’nun 89. maddesinde belirtilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer alması ilkesine aykırı hüküm içermesi nedeniyle açılmıştır. Kapatılma istemi reddedilirken bir kısım üyeler, Kanunun 89. maddesiyle getirilen kapatma sebebinin anayasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle ihmal edilerek doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması gerektiğini belirtmiş; benim de katıldığım bir kısım üyeler de, Anayasa ile açık çatışma halinde bulunan 89. madde Anayasa’nın geçici 15. maddesi gereğince iptal edilemediğinden, Anayasa’ya daha uygun olan ve yasa niteliğindeki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin uygulanarak davalı partinin KAPATILMAMASI gerektiğini savunmuşlardır. Demokratik Barış Hareketi Partisi davasında savunduğum görüşleri Refah Partisi davasında da gerekçe göstererek, Anayasa’nın 69. maddesine aykırılığı açık olan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanmaması gerektiği düşüncesindeyim. Zira, 1995 yılında değiştirilen Anayasa’nın 69. maddesine göre, artık Genel Başkan, Yardımcısı ya da Genel Sekreterin sözlü ya da yazılı konuşmaları ‘TEK BAŞINA’ parti kapatma sebebi olarak kabul edilmemektedir. Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunması nedeniyle, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülememektedir. Ancak, 101. maddenin (b) bendi ile yasa niteliğinde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi açık çatışma halindedir. Zira, Sözleşmenin 11. maddesinin birinci fıkrasında örgütlenme özgürlüğü düzenlenmekte, ikinci fıkrasında da ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’, ‘başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi nedenlerle örgütlenme hak ve özgürlüğünün sınırlanabileceği belirtilmektedir. Önceki bölümlerde de izah edildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Divanı (Mahkemesi), partilerin, terör ve şiddetle ilgisi somut olarak kurulamadığı sürece, partilerin bunun dışındaki nedenlerle kapatılamayacağını birçok kararında belirtmiştir. Sözleşmenin 11. maddesinin yorumundaki bu anlayışla, Siyasî Partiler Kanunumuzun 101. maddesinin (b) bendindeki parti yetkililerinin terör ve şiddetle ilgisi bulunmayan sözlü ya da yazılı beyanda bulunmasının kapatma nedeni sayılması anlayışı açık bir ÇATIŞMA halindedir.

Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri gereğince, çatışma halinde bulunan iki yasa kuralından LEH’e olanının uygulanması temel kuraldır. Hatta, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, demokratik uygar ülkelerin benimseyip uyduğu normlar olduğu düşünülürse, üstünlüğünün tartışılmadan kabulü gerekir.

Bu nedenle, davalı Siyasi Parti’nin Genel Başkanı ve Yardımcılarının terör ve şiddetle ilgisi olmayan sözkonusu konuşmalarının Anayasa’nın 69. maddesine açıkça aykırı olan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendi gereğince de değerlendirilerek kapatma kararı verilmesi, hem Anayasamıza hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne açık aykırılık oluşturduğundan çoğunluk görüşüne katılmadım.

III- ESASA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

Davalı Partinin kapatılmasına neden olan İddianamedeki beyan ve eylemlerin esasına ilişkin muhalefet gerekçesi aşağıda açıklanmıştır.

A- GENEL BAŞKAN NECMETTİN ERBAKAN’IN FİİLLERİ

1- Necmettin Erbakan’ın 23 Mart 1993 günü Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un başkanlığında TBMM’de siyasî parti liderleriyle Anayasa değişikliği konusunda yaptığı konuşma ile 13.4.1994 günü TBMM’de parti grubunda yaptığı konuşma

Başsavcı’nın iddianamesinde lâikliğe aykırı fiil olduğu gerekçesiyle ileri sürdüğü Necmettin Erbakan’ın bu iki konuşmasının ortak noktası Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılmış olmasıdır. Bu özelliği nedeniyle her iki konuşmanın öncelikle Anayasa’nın 83. maddesinde öngörülen ‘Yasama Sorumsuzluğu’ yönünden incelenmesi gerekir.

Anayasa’nın 83. maddesinin birinci fıkrasında ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamayacakları’ öngörülmektedir.

Anayasa kuralı gayet açıktır. Milletve­killeri meclis çalışmaları sırasında kullandıkları oy ve ileri sürdükleri söz ve düşüncelerden dolayı sorumlu olmayacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu sorumsuzluk TBMM Genel Kurulu ile komisyon ve parti gruplarında yapılan çalışmaları da kapsar. Ancak sorun, Anayasa’da belirtilen ‘sorumsuzluk’ konusunun sınırının ve kapsamının ne olacağından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir yasa ile bu konuda bir düzenleme yapılmadığına göre, çoğunluk görüşünde ileri sürülen gerekçeler, adetâ, milletvekillerinin ‘Yasama Sorumsuzluğunun’ sınırlarını da çizmektedir.

TBMM üyelerine tanınmış olan yasama sorumsuzluğu, başka bir ifadeyle ‘Kürsü Sorumsuzluğu’, milletvekillerinin tam bir serbestlik içinde düşüncelerini ileri sürmeleri ve oylarını kullanmaları, hiçbir baskı ve etki altında kalmadan bağımsız ve özgür bir ortamda görevlerini yerine getirebilmeleri için anayasal bir teminat olarak öngörülmüştür.

Bu anayasal güvence, esasen, milletvekilinin temsil ettiği millî iradeye getirilmiş olan bir imtiyazdır. Hangi anlamda olursa olsun cezaî, hukukî, nakdî ya da siyasî sonuçlu yaptırımlar milletvekilini değil, temsil ettiği millî iradenin cezalandırılması anlamını taşır. Anayasa’nın 80. maddesine göre milletvekilleri seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ettiklerinden getirilen ‘sorumsuzluk’da millî iradeyi, hiçbir şeyden korkmadan, yılmadan, özgürce temsil edebilmenin teminatıdır. Bu güvencenin istisnası yoktur. Tam anlamıyla mutlaktır. Anayasakoyucu istisna getirmek isteseydi ‘yasama dokunulmazlığında’ olduğu gibi, kimi ayrıcalıklı durumlar öngörebilirdi. Kanunla bile bu sorumsuzluğa istisna getirilemeyeceği gibi, yargı organlarının içtihatlarıyla da bu sorumsuzluğa sınır koymak mümkün değildir. Bireyin düşünce ve ifade özgürlüğünün bile ancak kanunla sınırlanabileceği anayasal bir zorunluluk iken, milli iradenin temsilcisi olan TBMM üyesinin kürsü özgürlüğünü yargı kararıyla sınırlamak, kaynağı Anayasa’da olmayan bir yetkiyi kullanmak anlamını taşır. Hiçbir hukuk düzeninde millet için suç olmayan bir düşüncenin milletin vekili için suç olacağı kabul edilemez. Tam tersine, vatandaş için suç olan bir konu, onu temsil eden milletvekili için suç olmaktan Anayasa’nın 83. maddesi gereğince çıkarılmıştır. Kürsü sorumsuzluğunun olabilmesi için mutlaka bir suçun işlenmiş olması gerekir. Sorumsuzluk münhasıran bir suç için getirilmiştir. Suçun işlenmediği bir yerde sorumsuzluktan da bahsedilemez. Yasaklara aykırı davranılmış olacak ki, ‘sorumsuzluk’ uygulanabilsin.

Çoğunluk görüşünde belirtildiği gibi, Anayasa’nın öngördüğü ‘sorumsuzluğu’ milletvekiline kişisel olarak cezaî yönden getirilmiş bir güvence olarak kabul etmek anayasakoyucunun amacına uygun olmayan bir yorum biçimidir. Sorumsuzluğun amacı milletvekilinin düşündüğünü özgürce, hiçbir endişeye kapılmadan ifade etmek olduğuna göre,­ partiler için getirilen yasaklara aykırı davranacağı korkusuyla bu görevi nasıl yerine getirecektir.

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında ‘Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekillerinin milletvekilliği bu kararın Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona ereceği’ belirtilmekte, 69. maddesinin sekizinci fıkrasında ise ‘Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak BEŞ YIL süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacağı’ öngörülmektedir. Siyasî Partiler Kanunu’nun 117. maddesi de, ‘Bu kanunun dördüncü kısmında yazılı yasak fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılırlar’ kuralını getirmektedir. Bu madde, dördüncü kısımda belirtilen laikliğe aykırı fiil ve beyanları da kapsamaktadır.

Bir milletvekili, mecliste ileri sürdüğü söz ve düşüncesinden dolayı partisinin kapatılma davasında sorumlu tutulduğu takdirde, yukarda belirtilen hükümler gereğince,

– Milletvekilliği düşecek,

– Beş yıl süreyle bir partili olarak siyaset yapamayacak,

– Hapis cezasına çarptırılabilecektir.

Böyle bir durumda, milletvekili bu cezaların tehdidi altında iken düşüncesini özgürce ifade edemeyecektir.

Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasına göre suç işlediği iddia edilen bir milletvekilinin suçluluğu ancak, Meclisin vereceği izin üzerine yapılacak yargılama sonunda subut bulur. TBMM, bu izni vermediği sürece milletvekilinin yargılanması mümkün değildir. Kaldı ki meclis çalışmalarındaki söz ve düşüncesinden dolayı, milletvekilini yargılamak Anayasa’ya göre hiç mümkün görülemez.

Milletvekillerinin ‘kürsü sorumsuzluğu’na yargı kararıyla getirilen bu sınırlama, Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ‘Demokratik toplum düzeninin gereklerine’de aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddelerinde öngörülen düşünceyi ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğü ve bunların hangi ölçüde sınırlandırılacağı ilkeleri, Demokratik toplum düzenini’ kabul etmiş ülkelerce aynen benimsenmiştir. Gerekçemizin önceki bölümlerinde bu özgürlüklerin hangi ölçüde sınırlandırılacağı konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarındaki kriterler belirtilmişti. Buna göre, düşünceyi ifade özgürlüğü ‘hukuk dışı bir eyleme’ (terör ve şiddete) bitişik olması durumunda sınırlandırılabilmekte, şok düşünce ve görüşlerin her zaman ifade edilebileceği kabul edilmektedir. Fert için kabul edilen bu özgürlük alanını onun temsilcisi olan milletvekili için kabul etmemek parlamenter sisteme vurulan ağır bir darbe olur. özgürlüklerin yalnızca ne ölçüde sınırlandığı değil, sınırlamanın şartları, nedeni, yöntemi ve buna karşı öngörülen kanun yolları ‘demokratik toplum düzeni’ kavramı içinde değerlendirilmelidir. Demokratik toplumlar, uluslararası sözleşme ve ekleriyle oluşturulan ‘ULUSALÜSTÜ HAK VE ÖZGÜRLÜK STANDARLARINI’ ölçü (norm) kabul eden ve bunları uygulayan ülkelerdir. Hak ve özgürlükleri ‘koruyan ve güçlendiren’ bir organ olması gereken Anayasa Mahkemesi’nin bu anlayıştan uzaklaşarak Meclis kürsüsünde bile düşünceyi açıklamaya sınır getirmesi, parlamenter sistemin özünü zedeler.

Demokratik kültür, tekelciliği reddeder. Eğer farklı bir düşünce doğruysa, toplumun bundan faydalanmasının önüne geçilmemeli, yanlışsa, yine doğrunun daha iyi anlaşılmasına imkan vermelidir. Düşünce ürününden toplumun faydalanması için mutlaka açıklanması gerekir.

Farklı grupların, farklı düşüncelerin bir arada barış içinde yaşamalarını gaye edinen, meclis çalışmalarına bu konuda katkıda bulunan düşünce sahiplerinin meclis dışına atılması, siyasetten uzaklaştırılması hiçbir demokratik ülkede görülemeyecek antidemokratik bir düşünce ürünüdür.­

Bu durumda, Anayasa’nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil, milletvekili için suç olmadığından, ‘YARGI ORGANLARININ’ görev ve yetki alanı dışında kalır. Milletvekili için suç olmayan bir fiilin yaptırımı olamaz. Başsavcı, iddianamesinde özel­likle, TCK’undan 163. maddenin kaldırılmasıyla laiklik ilkesine karşı işlenen fiillerin cezasız kaldığı, bu nedenle de Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinde öngörülen ‘hüküm giyme’ şartının gerçekleşemeyeceği, bu şartın Anayasa’nın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle, maddenin doğrudan uygulanmasını talep etmiştir. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, TCK’daki 163. madde kalkmamış olsaydı bile, milletvekillerinin Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen ‘Dokunulmazlık’ları kalkmadan TCK’nun 163. madde­sinden yargılanıp ‘hüküm giyme’leri zaten mümkün değildi. Meclis içinde yaptığı konuşmadan hiç yargılanamayacak, meclis dışındaki suç teşkil eden fiillerden dolayı da ya dokunulmazlığının kalkması ya da milletvekilliğinin sona ermesi beklenerek bundan sonra yargılaması yapılabilecekti. Sorumsuzluk nedeniyle ‘yargılama’ konusu dahi olamayacak bir konuşmayı dokunulmazlık kurumuna rağmen yargılama konusu yapmak, suç olduğunu tesbit ederek siyasî partiyi kapatmak, sonuçta milletvekilliğini düşürmek, siyasî yasaklı durumuna getirmek, demokratik ülkelerde olmayacak bir anlayış ve davranış biçimidir.

Milletvekillerini yargılama hakkı (sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak ‘Dokunulmazlık’ güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuştur. Meclisi karıştırmadan, dokunulmazlığın kaldırılması kararına gerek duymadan ve meclisin değerlendirmesine de olanak vermeden, hattâ daha da ileri giderek, ‘sorumsuzluk alanı’ içindeki bir konuşmayı ‘suç’ kabul etmek ‘hukuksal kaos’ doğurur. Çoğunluk görüşünde yer alan, ‘milletvekilini’ değil partiyi yargılıyoruz, bunun sonucunda da milletvekilliği düşüyor, siyasî yasaklı oluyor’ mantığı kabul edilemez. Zira, milletvekilinin fiili değerlendirilip Anayasa Mahkemesi’nce suç olduğu tesbit edildikten sonra Parti’nin kapatılmasına karar veriliyor. Bu tesbit işleminin niteliği, yargılama yapmaktan başka bir şey değildir.

Öte yandan, davalı Parti Genel Başkanı’nın 13.4.1994 günü TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşması, amacı gözetilmeden farklı yorumlar yapılmak suretiyle değerlendirmeye alınmıştır. Genişletici yorum ve kıyas yoluyla yargısal sonuçlara ulaşmak ceza ve usul kurallarına göre mümkün değildir.

2- ‘Başörtüsü’ ile İlgili Yapılan Konuşmalar

Başsavcı iddianamesinde, Refah Partili yöneticilerin kendilerine oy getirdiği düşüncesiyle hemen her konuşmada okullarda ve hatta devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hak olduğunu ileri sürerek halkı kışkırttıkları ve eylem düzenledikleri belirtilmiştir.

Çoğunluk görüşünde de, Anayasa Mahkemesi’nin daha önce başörtüsü konusunda 7.3.1989 gün ve 1989/12 karar sayılı ve 9.4.1991 gün ve 1991/8 karar sayılı verdiği iki kararına karşın, Refah Partisi Genel Başkanı ve yöneticilerinin başörtüsü konusunda laiklik ilkesine aykırı davranış ve beyanlarda bulundukları kabul edilmiş ve suç odağı oluşmasında esas alınmıştır.

3511 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen ‘Ek Madde 16’ ile üniversitelerde ‘dini inanç nedeniyle başörtüsü takılmasını’ serbest kılan yasa kuralı Anayasa Mahkemesi’nin 7.3.1989 gün ve 1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu kanunun iptaline ilişkin gerekçesinde şöyle demiştir:

‘…Sorun, bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı noktasında yoğunlaşmaktadır. Madde içeriğinin, dinsel inanç gereği yapılan düzenlemenin konusunun başörtüsü ya da başka bir şey olması önemli değildir. Önemli olan, bir düzenlemenin dine göre yapılıp yapılmayacağıdır.’

‘… Temelde sosyal, kültürel ve estetik nedenlere dayalı bir toplumsal olgu niteliği taşıyan giyim, çevre koşulları, kişisel görüşler, kültür ve gelenekle biçimlenir. Değişip gelişmesi de bu nedenlere bağlıdır. Bunların dışında dinsel inanç ya da dinsel kurallarla doğrudan ilişki ve bağlantı kurularak yapılan düzenleme, hem devrim yasalarını, hem de lâiklik ilkesini ilgilendirir…’

‘İncelenen kural, kamu kuruluşlarından sayılan yükseköğretim kurumlarındaki bayanların giyimlerini düzenlerken, dinsel gereklere uygunluğu nasıl olursa olsun, başörtüsü kullanımına dinsel inanç nedeniyle geçerlik tanımakla, kamu hukuku alanındaki bir düzenlemeyi dinsel esaslara dayandırmak suretiyle lâiklik ilkesine aykırılık oluşturmuştur…’

… Böylece İslamî esaslara uygun olup olmadığı bir yana, dinsel inanç gereği boyun ve saçların örtülmesine olanak vermekle, devlet kamu hukuku alanında bu hukukun gereklerine göre yapılabilecek giyimi düzenleme yetkisini dinsel olura bağlamış olmaktadır…’

Kararın önemli noktalarından aldığımız bu bölümlerden üç temel sonuç çıkarabiliriz:

-Dinsel esaslara dayandırılmak suretiyle yasal düzenlemelerin yapılamayacağı, yapılırsa lâiklik ilkesi ve devrim yasalarını ilgilendireceği,

-Devlet gücünün salt dinsel inanca özel bir katkıda bulunamayacağı,

-Kılık ve kıyafetin temelde ‘sosyal, kültürel, estetik nedenler, çevre koşulları, kişisel görüşler, örf ve adetlerle biçimlenen bir olgu niteliğinde’ olacağı.

Karardan alınan kesitlerdeki ‘ortak payda’, hukukî bir düzenlemenin ‘din kurallarına göre’ yapılamayacağıdır. 3511 sayılı Yasa ile 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 16. madde din kurallarına göre düzenlendiği ve dini kaynak esas alındığı için iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu iptal kararının özündeki temel görüş budur.

Bu iptal kararını, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafetin ne tür olacağı ya da ‘nelerin giyilemeyeceğini tesbit eden bir düzenleme olarak değerlendirmek mümkün değildir. Zira, kararımıza göre, iptali doğuran anayasal aykırılık, belirtilen kılık ve kıyafetin ne şekilde olacağı değil, buna imkân getiren yasal düzenlemenin ‘hukukî sakatlığı’dır.

Aksi halde, kararı başörtüsüyle üniversiteye girmeyi yasakla­yan bir metin olarak yorumlamak, Anayasa Mahkemesi’ni gerektiğinde kanunda yapabilen bir kuruma dönüştürmek demektir. TBMM’nin görev ve yetkisine el atma niteliğinde olan böyle bir düşüncenin hukuksal sonuç doğuracağı düşünülemez. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi, Anayasa ya aykırılığı giderilmiş yeni bir kanun yapılmasına engel değildir. Yasakoyucu bu düşünceden hareketle, yükseköğretim kurumlarında kılık -kıyafetle ilgili yaşanan karmaşaya, keyfi yorum ve uygulamalara son vermek için yasama takdirini kullanarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na Ek 17. maddeyi eklemiştir.

2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 17. madde ile ‘Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir’ hükmü getirilmiştir.

Açıkça görülmektedir ki, bu yasa hükmü ‘din kuralları esas alınarak’ düzenlenmemiştir. Daha önce iptal edilen 3511 sayılı Yasa ile getirilen madde, salt dinsel bir kıyafeti din kurallarını esas alarak düzenlerken, dava konusu edilen 2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesi böyle bir esasa dayanmaksızın, yükseköğretim kurumlarında herkesi içine alan genel bir düzenleme yapmıştır. Başka bir deyişle, yasakoyucu, yaptığı bu düzenlemede din kurallarını esas almayarak lâiklik ve devrim yasalarına aykırı davranmamış, böylece tüm yükseköğretim mensupları için kılık ve kıyafette serbestlik getirerek (kanunlara aykırı olmamak kaydı ile), eşitlik ilkesine uygunluk sağlamıştır. Yükseköğretim mensuplarına bu yasa ile (kanuna aykırılık hariç), ister sosyal ister estetik isterse kültürel veya herhangi bir inanç gereği, istedikleri biçimde giyine­bilecekleri bir özgürlük ortamı getirilmiştir. Yasama organı bu Yasa’yı çıkarırken, ‘Kanunlara aykırı olmamak’ koşulunun dışında, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet biçimini sosyal, kültürel, kişisel görüşler, gelenekler ve inançların gereği gibi olgu ve değerlere bırakmıştır. Zira üniversiteler evrensel ve özerk kuruluşlardır. Bu özellikleri sebebiyle bünyesinde özgür düşüncenin, özgür araştırmanın ve özgür tavrın biçimlenmesi esas alınmıştır. Böyle genel bir düzenleme içinde ‘inançları gereği’ giyinebilecek bazı kimselerin de olabileceği gerçeği, düzenlemenin ‘dine göre’ yapıldığı anlamına gelmez. İnançları gereği giyinmek isteyenlerin bu Yasa kapsamı dışında tutulması esasen eşitlik ilkesine aykırı bir davranış oluştururdu. Getirilen yasa en tabii bir hukuk kuralını belirtmiştir. Çıkarılmasaydı bile idarelerin öngörülen bu anlayışı düşünmesi gerekirdi.

Bu nedenle yeni Yasa’nın iptali istemi, Anayasa Mahkemesi’nce daha önce tesbit edilen anayasal aykırılıklardan arınmış olduğundan, reddedilmiştir. Ne var ki, Anayasa Mahkemesi 2547 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 17. maddenin Anayasa’ya aykırı olmadığını tesbit etmesine rağmen, ‘yorumlu red kararı’ ile üniversitelerde serbest olan kıyafetler için ‘istisnaî kural’ koyarak Yeni Yasa kuralının ‘başörtüsünü’ kapsamadığı yorumunu yapmıştır. Oysa, Yasa’nın gerekçesinden ve TBMM’deki görüşmeler sırasında yapılan konuşmalardan, amacın üniversitelerde problem haline gelen başörtüsü sorununu çözmek olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi bu yorumuyla yasama organının amacını saptırmıştır.

­Davalı Siyasî Parti savunmalarında, 2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya uygun bulunarak iptal isteminin reddedildiğini, bu Yasa gereğince üniversitelerde, hangi kıyafet olursa olsun, yasalara aykırı olmaması şartıyla giyilebileceğini, başörtüsü takmayı mevcut hiçbir kanunun yasaklamamasına rağmen, üniversiteye alınmayan başörtülü öğrencilerin hak ve özgürlüklerinin yok edildiğini, partilerinin de bu hak ve özgürlüğü savunmaktan başka şey yapmadığını beyan etmiştir. Ayrıca, üniversitelerdeki başörtüsüyle ilgili sorun hakkında TBMM’de parti genel başkanı ve yetkililerince defalarca konuşma yapıldığını, bu konuşmaların TBMM dışında da tekrarlandığını, bu nedenle, suç olduğu iddia edilen beyanların Anayasa’nın 83. maddesinde öngörülen ‘sorumsuzluk ve dokunulmazlık’ kapsamında olması gerektiğini belirtmiştir.

Siyasî Parti’nin, savunmasına ek olarak verdiği belgelerden, çeşitli tarihlerde TBMM genel kurulu ve grup toplantılarında başörtüsü sorununun parti yetkililerince görüşüldüğü ve konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu konuşmaların TBMM’nce dışarıda tekrarlanması ve açığa vurulması yasaklanmadığına göre, konunun tamamen ‘yasama sorumsuzluğu’ kapsamı içinde değerlendirilmesi gerektiği tereddütsüz kabul edilmelidir. (Yukarıda kürsü sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı hakkında belirtilen görüşler aynen bu konu hakkında da geçerli olduğundan burada tekrarlanmamıştır).

Toplumsal bir problemin siyasal, hukuksal ve sosyal boyutla­rını ortaya koyarak eleştirmek, çözüm üretmek bir siyasî partinin en temel görevidir. Meclis kürsüsünde konuşularak ‘sorumsuzluk’ alanına girmeseydi bile, herhangi bir inanç grubunun hak ve özgürlüğünün önünde bulunan engellerin kaldırılması için bir siyasal partinin ya da üyesinin düşüncesini açıklaması, çözüm önermesi dinsel bir inancı istismar anlamında yorumlanamaz. Dini inanç ve bunun yasama geçirilmesi Anayasa’da teminat altına alınmış temel hak ve özgürlük olduğuna göre, bu konudaki sorunları çözmek için ileri sürülen düşüncelerin diğer anayasal hak ve özgürlüklerin savunulmasından farkı olamaz. Tıpkı sendikal bir hakkı ya da grevi savunmanın sosyal bir sınıfın diktatörlüğünü savunma anlamına gelmeyeceği gibi. Demokratik Devlet, farklılıkların bir arada bulunduğu, ancak insanların barış içinde yaşayabildiği ülke demektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü, aynı görüşü ifade ettiği, farklılıkların bulunmadığı, tekçi düşüncelerin dayatıldığı bir ülkede ‘demokratiklik’ten bahsedilemez. Siyasal, sosyal, hukuksal ve ekonomik sorunlar özgür bir ortamda tartışılmadığı sürece insanların iç dünyalarında devletiyle sürekli kavga ettiği hastalıklı bir toplum yaratılmış olur.­

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, demokratik toplumsal hukuk düzenini koruma hakkı olduğu tartışmasızdır. Devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü ve lâiklik ilkesini Anayasa ve yasalarla teminat altına almak, devletin yapısal sağlığı açısından yeterli sayılamaz. Devletin görevi, düşünceleri ve inançları ‘devletleştirmek’ değil, alacağı tedbirlerle güvenli ve özgür bir ortamda bireylerin ve siyasal örgütlerin terör ve şiddete bulaşmadan kendilerini ifade edebilmelerine olanak vermektir. Kendini korumanın esas teminatı budur. Hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı ‘risksiz bir demokrasi’ ancak kamuoyunun desteğini almakla oluşabilir. Bu destek ise ekonomik sorunların çözüldüğü, düşünceyi ifade ve inanç özgürlüklerinin sorun olmaktan çıktığı ülkelerde mümkündür.

2547 sayılı Yasa’nın Ek 17. maddesine dayanarak üniversitelerde kanunlara aykırı olmayan kıyafetlerin giyilebileceğini savunan bir siyasi partinin bu fiili, sözkonusu Yasayı çıkararak üniversitelerdeki başörtüsü sorununu çözen diğer siyasal partilerin fiillerinden daha ağır bir suç olarak nitelendirilemez. Kaldı ki, bu konuda tüm siyasal partiler gerek TBMM’de gerekse dışarıda olumlu-olumsuz düşüncelerini her zaman ifade etmiştir. Bu nedenle kapatma kararına karşıyım.

3- Başbakanlık Konutunda Din Adamlarına Verilen İftar Yemeği.

Başsavcı, iddianamesinde, Başbakan Necmettin Erbakan’ın, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, devrim yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vererek Devlet katında itibar gösterdiği ve eylemlerinin hoş karşılandığını isbat etmeye çalıştığını vurgulamıştır.

Siyasî Parti’nin savunmasında da belirttiği gibi, TBMM’de 4.2.1997 günü Gensoru müzakeresi ile konu hakkında meclis denetimi yapılmış ve iddiaların varid olmadığı görülerek önerge reddedilmiştir. Mahkememizce bu konu değerlendirilmiş, suç niteliği görülerek partinin kapanmasında esas alınmıştır.

Suç niteliği görülen iftar yemeği eyleminde Başbakanlık sıfatının ağırlıklı olarak fonksiyon icra etmesi nedeniyle, konunun öncelikle bu yönden değerlendirilerek hukuksal bir sonuca varılması gerekir.

Başbakan ya da Bakanların ‘siyasî sorumluluk’ alanında görü­len fiilleri için Anayasa’nın 98. ve 99. maddelerinde öngörülen soru, meclis araştırması, genel görüşme veya gensoru ile meclis denetimi gerçekleştirilir. Siyasî sorumluluk alanına giren konulara siyasal yaptırımlar uygulanır. Başbakan, bakan veya Kurul’un tama­mına ‘Güvensizlik oyu’ verilerek görevden uzaklaştırılır. Bunun dışında bu konu da yargı organlarınca yapılacak bir değerlendirme zaten sözkonusu olamaz.

Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği Başbakanın üniversite, yargı, bürokrat, işadamları, sendika temsilcileri gibi toplumun çeşitli kesimlerini çağırdığı, bu vesileyle kimi sorunların dile getirilerek görüşüldüğü, toplumsal barış ve kaynaşmanın amaçlandığı sosyal etkinliklerdir. Bu kapsamda düşünülerek diyanet teşkilatı mensuplarına ve ilahiyat fakültelerinin dekan ve öğretim üyelerine de, ‘suç’ olduğu kabul edilen iftar yemeğinin verildiği anlaşılmaktadır. Ancak sorunun; laiklik karşıtı davranışları olan kişilerin kıyafet yasalarına aykırı giyinerek konuta gelmiş olmalarından kaynaklandığı iddia edilmektedir. Eğer, ortada yasadışı bir davranış sözkonusu ise, yapılması gereken ilgili ve yetkili olanların görevlerini yerine getirerek suçlu görülenler hakkında yasal takibat yapmış olmalarıdır. Davalı siyasi partiyle organik hiçbir bağı olmayan ancak yasalara aykırı olduğu iddia edilen kıyafetlerinden dolayı siyasî parti liderinin sorumlu tutulması netice de partisinin kapatılması, milletvekilliğinin düşmesi ve siyasî yasaklı duruma gelmesi ne ulusal ne de uluslararası hukukun kabul edebileceği bir hukuk anlayışı olamaz. Herşeyden önce böyle bir anlayış Anayasa’nın 38. maddesinde öngörülen ‘Ceza sorumluluğu şahsidir’ ilkesine açık aykırılık oluşturur. İftar yemeğine katılan kişilerin yasa dışı olduğu belirtilen kıyafetlerinden ötürü bunu denetlemesi ne görevi ne de yetkisi olan bir siyasî kuruluşun; bu nedenle kapatılması kabul edilemez. Adına ister ceza davası diyelim isterse kendine özgü bir dava densin, esas alınan suç’la öngörülen ceza arasındaki ‘ölçüsüzlük’ bir gerçektir. Kanuna aykırı bir kıyafetle yemeğe gelen konuğun, bir siyasal partinin kapatılmasına sebep olacak örnek başka bir ülke gösterilemez.

Başbakan bu konuda TBMM’ce denetlenmiş ve gensoru önergesi reddedilmiştir. Siyasal sorumluluk kapsamı içinde düşünülmesi gereken bu fiil demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasal bir partinin kapatılma nedeni yapılamaz.

Dokunulmazlık gensoru, meclis araştırma ve soruşturma yollarını düzenleyen Anayasa kuralları ile Siyasî Partiler Kanunu’nun suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan 103. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen ‘hüküm giymiş olma’ koşulları gözardı edilerek partinin suç odağı haline gelmesinde esas alınması ve kapatılması kararına katılmak mümkün değildir.

B- ŞEVKET KAZAN’IN ANKARA DGM’NCE TUTUKLANAN SİNCAN BELEDİYE BAŞKANINI CEZAEVİNDE ZİYARET ETMESİ

Başsavcı, iddianamesinde, Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Sincan Belediye Başkanını Ankara DGM’nin kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishaneye giderek ziyaret ettiğini, bunun ‘laiklik ilkesine’ aykırı fiil olduğunu ileri sürmüştür.

Anayasa’nın 15. maddesinde savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hâllerde kimsenin, mahkeme kararıyla saptanıncaya kadar suçlu sayılmayacağı öngörüldüğüne göre, normal dönemlerde yargı kararı olmadan bir kimsenin ‘suçlu’ sayılmasının mümkün olmaması doğaldır. O tarihte suçluluğu hükümle sabit olmamış bir tutuklunun ziyaret edilmesi bir partinin kapatılmasına neden olacak ağırlıkta görülemez.

C- GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AHMET TEKDAL’IN KONUŞMASI

Söz konusu konuşmada geçen, parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde hak sistemini (nizamını) tesis etmek için gayret gösterilmesi gerektiği, bunu da Refah Partisi’nin yapabileceği ifadeleri Parti’nin kapatılma davasında esas alınmıştır.­

Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı olan sözkonusu kişi, davanın görüldüğü tarihte TBMM üyesidir. Anayasa Mahkemesi, bu kişiye ait olduğu belirtilen konuşmada laiklik ilkesine aykırı bir suç unsuru bulunduğu sonucuna varmıştır. Mahkememiz dosya üzerinde inceleme yapmak zorunda olduğu için, klasik anlamda kişinin suçluluğuna hükmetmesine rağmen, kendisini dinleyerek bu konuşmadan neyi amaçladığı konusunda savunmasını da almamıştır. Üstü kapalı yargılama niteliğindeki bu uygulama Anayasa’nın 83. maddesine aykırıdır. 83. maddeye göre milletvekilinin yargılanması dokunulmazlığının kaldırılması kararına bağlıdır. Bu karar olmadan hiçbir yargı merciinin yargılama yapması mümkün değildir. Bu usule uyulmadan yapılan işlem hukuka aykırıdır.

Ayrıca, ‘hak sisteminin tesis edilmesi’ sözcüklerini yorumlamak suretiyle şeriat düzenini istemek anlamını çıkarmak ceza hukuku ilkeleriyle de bağdaşmaz. Zira, suçun maddi ve manevi unsurlarının varlığı yorum ve kıyas yoluyla açığa çıkarılamaz.

D- KAYSERİ BELEDİYE BAŞKANI ŞÜKRÜ KARATEPE’NİN 10 KASIM 1996 DAKİ KONUŞMASI

Bu konuşmanın suç olduğu kesin yargı kararıyla sabit olmuştur. Ancak, Mahkeme kararından da anlaşılacağı gibi, hüküm Türk Ceza Kanunu’nun 312/2. maddesi üzerine kurulmuştur. Madde, halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçunu tarif etmektedir. Bu fiille, laiklik ilkesine aykırı fiil, birbirinden farklı suç türleridir. Davalı Parti’nin laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağı olmasına, TCK’nun 312. maddesi dayanak olamaz. Çünkü, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde tarif edilen suç, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesinde ayrı bir kapatma nedeni olarak sayılmıştır.

E- BAKANLAR KURULU KARARIYLA ÇALIŞMA SAATLERİNDE İFTAR NEDENİYLE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI

Bakanlar Kurulu kararı, koalisyonu oluşturan partilere ait kollektif, objektif ve düzenleyici bir tasarruftur. Bu tasarruftan dolayı hükümet üyelerinden yalnız başına birisinin ya da bir kısmının sorumluluğu söz konusu olamaz. Bu sorumluluk müşterektir ve daha çok Mecliste ‘gensoru’ ve ‘güvenoylaması’ sonucu hükümetin düşmesini sağlar. Yani, Bakanlar Kurulu kararından dolayı bakanlar ‘siyaseten’ sorumludurlar. Parlamenter sistemin temelleri ‘ortak sorumluluk’ kuralına dayanır. Hükümet bir bütün olup; yürütme organının politikasının oluşturulması, yürütülmesi ve denetlenmesinden sorumludur. Bakanlar, kendi yetki alanlarına giren işlerden ve emirleri altında çalışanların işlem ve eylemlerinden ayrı ayrı sorumlu olmakla birlikte ‘hükümet kararı’ndan tüm bakanlarla birlikte ortak biçimde sorumludurlar. Bu nedenle, bir kısım bakanların davalı partiye mensup olması nedeniyle bu karardan partinin sorumlu tutulması kabul edilemez.

Ayrıca, bu konu iddianameden sonra gönderilmiştir. İddianamede yer almamıştır. Ek suçlamaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na uygun olarak ek iddianameyle yapılması gerekmektedir. CMUK’nun 257. maddesine göre hüküm ancak iddianamede ileri sürülen fiillere hasredileceğinden verilen karara da esas alınamaz.

F- NECMETTİN ERBAKAN’IN KANAL 7 TELEVİZYONU’NUN KURULUŞ YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMASI

Bu konuşmaya ilişkin belge ve video kasetleri davanın açılmasından sonra gönderilmiştir. İddianamede olmayan bir fiilin hangi yöntemle davaya esas alınacağı CMUK’da açıkça belirtilmiştir. Usul yasasında belirtilen yönteme uyulmadan bu fiilin kapatma kararına esas alınması Yasa’ya açık aykırılık oluşturur.

Ayrıca, bu konuşmayla ilgili İstanbul Devlet Güvenlik mahkemesinin takipsizlik kararı mevcuttur. Bu karara rağmen, konuşmadaki amaç ve bütünlük gözetilmeden kimi sözcüklere dayanılarak yorumlar yapılması cezanın genel ilkelerine uygun düşmez.

Bu nedenle esasa ilişkin belirtilen bölümlerde çoğunluk görüşüne muhalif kaldım.

        ÜyeHaşim KILIÇ

 

 

KARŞIOY YAZISI

1- Refah Partisi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini kanıtlamak üzere dosyaya giren Refah Partili bazı belediye başkanlarının, Atatürk’ün hatırasına hakaret eylemlerini yaptırıma bağlayan 5816 sayılı Yasa’ya muhalefet suçundan dolayı verilmiş kesin mahkumiyet kararları, çoğunluk tarafından laiklikle ilgili görülmeyerek değerlendirmeye alınmamıştır. Oysa ki, devletimizin banisi ulu önder Atatürk’e vaki hakaret ve sövmelerin asıl amacı, onun kurduğu laik cumhuriyeti yıkmaya yöneliktir.

Temelleri Kemalist devrimlere dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkarak yerine dini esasları uygun bir devlet düzeni kurma özlemi içinde olanlar amaçlarına varmak için bu devrimleri yapan Atatürk’e saldırıp,onu halkın gözünde küçülttükten sonra, yaptığı devrimlerin de kişiliğine uygun, zararlı şeyler olduğunu ortaya koymayı en kolay yol olarak görmektedirler.

Atatürk’ü din düşmanı göstererek, halkın dini duygularını siyasi amaçları için kullanmak isteyenler büyük Atatürk’ün… benim milletim dindar olmalıdır. Çünkü İslam dini gelişmeye açık, ilme ve fenne en uygun olan dindir, şeklindeki sözlerini bilmezden ve görmezden gelmektedirler. Asla bir din düşmanı olmayan Atatürk, Anadolu insanı tarafından en güzel şekilde yorumlanan ve uygulanan temiz İslami inançların, Arap ve Fars örfünün İslam dininin üstüne örtülerek yörüngesinden saptırılmasına ve siyasete alet edilmesine şiddetle karşı olan bir insandır. Atatürk bir konuşmasında şöyle diyordu, ‘… bizi yanlış yola sevk eden habisler, bilirsiniz ki, alelekser din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, milletimizi mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altında, küfür ve melanetten gelmiştir…’ Diğer bir konuşmasında ise, ‘… Bundan sonda yalnız bir şey hatıra gelebilir. O da, bazı adi politikacıların haris menfaatpereslerin, o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden tatmini hırs ve menfaat düşüncesinden ibarettir. Bütün mevcudiyetimle temin ederim ki, bu gibiler herneşekil, suret ve vesileyle olursa olsun mevcudiyetlerini ihsas ettikleri gün TÜRK MİLLETİNİN amansız kahrına hedef olmaktan kurtulamayacaktır. Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir… Türkiye’de cumhuriyet vardır ve cumhuriyetperverler vardır. Bu mukaddes mevcudiyetleri tahrip edici unsurlar artık Türkiye havasını teneffüs edemezler…’ demektedir.

İşte yukarıda açıklanan gerçekler karşısında, Mahkememizce açık, seçik açıklanan ve yorumlanan laiklik ilkesi, demokrasinin çağdaşlaşmanın, ulusalbirliğin ve ümmetten ulusa geçişin temelini oluşturmaktadır. Oysa bunlara karşı olanlar bu ilkenin banisi Atatürk’e bu nedenle saldırmaktadır. Öyle ise, Atatürk karşıtı eylemlerin laiklik ilkesine aykırılık oluşturduğundan da kuşku yoktur.

Bu nedenlerle Atatürk’e hakaret suçundan hüküm giyen Refah Partili kimi Belediye Başkanlarının eylemlerini laiklik karşıtı ve Parti kapatma nedeni olarak görmeyen çoğunluk görüşüne karşıyım.

2- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN’ın Sivas’ın Sıcakçermik beldesinde yaptığı iddia edilen konuşmayı yaptığına dair kanıt bulunmadığını kabul eden çoğunluk, bu konuşmayı kapatma nedeni olarak saymamakta ise de, bu konuşma Sancak Dergisinde yayınlanmış olup, bu yayına karşı herhangi bir dava açılmadığı gibi, Dergi sorumlusu bu konuşmanın Partinin seminer çalışmasında yapıldığını ve teksir halinde dağıtıldığını bildirmiştir. Bu duruma karşın, çoğunluk, gerekli araştırmayı yaparak bu konuşmanın yapılıp yapılmadığı konusunda kesin delillere ulaşmadan eksik soruşturmayla sonuca vardığından bu değerlendirmeye katılmıyorum.

        ÜyeYalçın ACARGÜN

 

 

KARŞIOY YAZISI
İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI,
KATILIMCI DEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASI
I- TOPLUMSAL YAPIDAKi DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİK

Büyük düşünür Spengler’in görüşüyle, ‘kültürden medeniyete geçiş Klasik Dünya için Dördüncü, Batı Dünyası için Ondokuzuncu yüzyılda tamamlanmış’ (1); geçen asrın sonlarıyla yirminci asrın ilk yarısında dünya tarihinde önemli köşetaşlarından sayılan Sanayi İnkılâbı, I. ve II. Dünya Savaşları, bünye itibâriyle değişmeye yönelik insanoğlunu ve kurduğu düzeni temelden sarsmış, kendi dönemlerinde âhenkli şekilde ama tedrîcen hızlanarak değişikliğe uğrayan sosyal yapıları tamâmen değiştirmiş; kendiliğinden olagelen değişimler artık güdümlü ve süratli yapılır olmuş; böylece ‘değişim süreci’ toplumların ana hedefi hâline gelince, hem sosyo-politik ve sosyo-ekonomik hem de ailevi ve ferdi hayat çehre değiştirmiştir.

Dengeli ilerleme, ‘Pierre Chaunu’nun deyişiyle, değişme ve devamlılık (istikrar) demek olan gelişme‘ (2) az rastlanan bir olgu olmuş; buna karşılık, dünya yüzünde ilmî gelişmeleri nazarı itibâra alan, ama gelenek, görenek, âdet ve genel kültürü geri plâna iten, sanayileşme ve şehirleşmeye dayanan yeni bir sosyal düzen doğmaya başlamış; burada pazar ve para ekonomisi gelişmiş; bürokrasi hâkimiyet kazanmış; aile toplumsal fonksiyonunu kaybetmiş; gittikçe daha fazla teşkilâtlanmaya gidilerek, tamamen aksi iddia edilmesine rağmen, fertler, gruplar, hattâ memleket ve devletler arasındaki bağımlılık artmış; her ne kadar geçen yüzyılların hayatını karakterize eden kilise, devlet ve aile otoritesine başkaldırılmış ise de, bugün yine ‘tam bir dönüş yapıp, aynı başeğme noktasına gelinmiştir. Bu defa itaatin otokratik kimselere değil de, bürokratik teşkilâtlara karşı gösterilmesi’ (3) gerekmiştir.

Bunun adı ‘Modern Çağ’dır.

Modern ‘Yirminci yüzyılın parolası şudur: Ondokuzuncu yüzyıldan söz yok! (yeni olunacak! ) Herşeyde yenilik! Ondokuzuncu yüzyıldan kalma fon mevcut olduğu sürece bu mümkün oldu. En azından daima Ondokuzuncu yüzyıla karşı çıkıldı, başka türlü olmak istenildi. Şimdi ise Ondokuzuncu yüzyıl unutuldu. ‘Yeni’ olmak için,­ dünkü ‘yeni’ye karşı olmak gerekti… ‘Mâziden kopma’ -geçici olarak- çok güzel; devrimci, alışılmış ve psikolojik açıdan son derece rahatlatıcı davranışları mümkün kılmaktadır’ (4). Ama yine bugün ‘Messieurs les Doctrinaires’ (5) türemiş, geçmişteki köklü müesseselerin yerini ‘izm’li cereyanlar almış, ‘fert’ yerine düşünen, onun yerine karar veren ve fakat onu ‘militan’ olarak kullanıp, ‘kütle insanı’ (6) hâline getiren yeni mihraklar, toplumu yönetir olmuştur. Dünkü ilkel feodal yapı ve bugüne yansıyan her türlü uzantısı (aşiret, sülâle, vs.) yıkılıp atılmaya çalışılırken, onun yerini modern feodal yapı almış, artık insanlar yalnızlıklarını partiler, dernekler, vakıflar, kulüpler, sendikalarda gidermeye başlamışlardır. Toplum, eski tarz sosyal normlarla idare edilmekten çıkmış, yeni sosyal düzen için mümkün olduğu kadar kanun, tüzük, yönetmelik yapılmaya başlanmış, hukukî düzenleme ve usulleri çoğaltmak suretiyle bütün anlaşmazlıkların çözüleceği sanılmış, ama ‘bunun boş bir hayâl olduğu; dünyada çekişme, mücadele, kırılma, anlaşmazlık bulunmayan tek yerin, ‘mezarlıklar olduğu’ (7); kişinin ‘mesut olmaya muhtaç bulunmadığını anlayabildiği gün saadetin içinde yerleşmeye başlayacağı’ (8) unutulmuştur. Yirminci yüzyılın bitimine iki kala, insanlık hâlâ kendini (hak ve hürriyetlerini) arayış içindedir.

Mal ve hizmet üretiminin had safhaya çıktığı; mal varlığının bir kısmını ‘özgürlük, sorumluluk ve mülkiyet hakkının oluşturduğu’ (9) modern dünyada insanoğlu doydukça acıkıyor. ‘Arzular gerçek ihtiyaçlardan daha hızlı artıyor’ (10). Çünkü ‘zamanımızda insanlar her şeyi görüyor, her şeyi öğreniyorlar ve pek tabîî olarak yalnız görmekle, öğrenmekle kalmıyor, başkalarında gördüklerini kendileri de istiyor, başkalarının yaptıklarını kendileri de yapmak istiyorlar… Her yeni istek, nerede ise gelecekmiş gibi görünen mutluluğun gelmekte biraz daha gecikmesine sebep oluyor. Ve nihâyet insanlar o hâle geliyorlar ki, hayatlarında mutluluğun dolduramadığı yeri bu sefer üzüntüler, sıkıntılar, rahatsızlıklar, belki de ıstırablar, bu arada kavgalar, çekişmeler doldurmuş oluyor; bütün bunlar hayattan memnun olmamanın başlıca sebepleri yerine geçip oturuyorlar’ (11).

Bu sûretle, E. Fromm’un ifade ettiği gibi, ‘gerçek ve mâkul ihtiyaçların karşılanması, beklenmedik bir dönüşümle, mal veya eşya açlığı adı verilen yepyeni ve güçlü bir hastalığı ortaya çıkarıyor. Melânkolik mizaçlı kimseler nasıl sürekli olarak birşeyler satınalma veya yeme arzusuna kendilerini kaptırırlarsa, modern insan da yeni birşeylere sahip olmak için doymak bilmez bir açlık içinde kıvranmaktadır. 0, bu arzusunu daha iyi bir hayat yaşamak arzusunun bir belirtisi gibi savunur. Modern insan satınaldığı şeylerin kendi hayatını doğrudan zenginleştirmiyorsa bile, zamandan tasarruf sağladığını iddia ediyor. Fakat aynı insan tasarruf ettiği zamanı ne yapacağını bilmiyor ve gelirinin bir bölümünü de tasarruf etmekle öğündüğü boş zamanları öldürmek için sarfediyor’ (12). Çalıştığı ­mekanik ve otomatik iş düzenine, şuur altında da olsa, adapte oluyor, sadece kendi hayatına değer veren bir kimsenin aslında o hayatının da başkalarınca değerli bulunmadığını görmezlikten geliyor. Böylece ‘Devler’, yani ‘Tarihte Yıldızın Parladığı Nâdir Anlar’ı (13) meydana getiren büyük insanlar görülmemeye başlanıyor. Çünkü artık çok kolay şekilde, zorlanmadan, ayağa kadar hazır olarak gelen radyo, televizyon, video, film, projeksiyon, plâk, teyp, gazete, mecmua, dergi, kitap gibi birinci sınıf malzeme ile bıkkınlık derecesinde kültürel doyum söz konusudur… Her şey -söz, yazı, resim, dans, müzik ve mimik- kaydedilip saklanmaktadır… Üstün başarılar kendiliğinden oluyor sanılmaya ve özel bir takdir ve hayranlık uyandırmamaya başlamıştır. Ressamlar zahmetsizce bir resmi yirmi ayrı üslûpta yapabilmektedir. Genç piyanistler teknik olarak en az Liszt yahut Rubinstein kadar çalabiliyorlar… Sonuç’.. Herhalde pek çok şey daha iyi değil, daha kötü oluyor. insanoğlunun yalnızlığı artıyor. Aileler küçülüyor, akrabalık kayboluyor. Yaşlılar bir tarafa itiliyor. Televizyon; tiyatronun, sinemanın, konserin, kitabın, magazin ve gazetenin, herkese açık konferansların ve açık oturumların yerini almıştır. Mektuplaşma azalmakta, sohbetle birlikte ahbaplıklar da körelmektedir. Gerçi şurada burada, şu veya bu şekilde biraraya gelmeler var. Meselâ turistik toplu geziler, kamplarda dinlenme tatilleri, kokteyl partiler, şehrin eski semtlerine yapılan geziler gibi. Fakat bütün bunlar sürekli değiller… Burada söz konusu, gelip geçiciliktir. Fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, uzun süren ve sindire sindire ‘yağan bereketli yağmur lâzım’ (14). Maddî refah iyidir ama, ‘meyvelerin âdilane dağıtılması gerek’ (15).

İstikrar ve devamlılık kayboldu. Bu kayboluş tabîî telâkki edilmeye başlandı ve ‘değişme toplumların kanunu oldu’ (16). 0 kadar ki, devamlı yenilik isteyen, kalıbına sığmayan insanoğlu için bu değişiklik isteği zamanla bir ‘kalıp’ haline geldi. Hızlanan teknolojik gelişmenin sosyal gelişmenin önünde gitmesinin doğurduğu sosyo-ekonomik problemlere köklü çareler aranmadığı gibi, bulunan ve alınan her tedbir sistemin yeniden çözülmesine yol açtı. Meselâ Büyük İhtilâl’den sonra, ‘hangisi olursa olsun, tartışılmamış ve ülkenin bütünü tarafından kabul edilmiş tek bir Fransız rejimi görülmemiştir. Bir kriz baş gösterdi mi, kökü ne olursa olsun, rejim yeniden mesele edilmiştir’ (17). Salt iktidara karşı muhalefet artmakta, her grup içinde yeni muhalefetler doğmakta, ‘kişi rekabetleri fikir rekabetleri ile karışmakta, koalisyonlar hep geçici ve ilk fırsatta bozulabilir’ (18) olmaktadır.

Bunun sebebi, ana sistemin, esas itibariyle ülkenin sosyo-ekonomik yapısının tam bir tecanüse sahip bulunmamasıdır. ‘Ülke çok farklı ise, bu farklılık bütün müesseselere yansır’ (19). Fakat meselâ Amerika ve İngiltere gibi memleketlerde ‘rejim istikrarlıdır, çünkü oralarda millî değerlerle kaynaşmıştır’ (20). Evrendeki dengeye benzer şekilde sistemle alt-sistemleri arasında uyum, âhenk bulunur. Bu insicam, ‘farklılaşma’ hâlinde de mevcuttur. Ancak oyun, kuralları içinde cereyan etmezse, ‘bozulma’ ‘yabancılaşma’ ve ‘kopma’ ortaya çıkar.­

‘Fromm’a göre özgürlük, daha fazla sorumluluk sahibi olmak demektir… Frankl ise daha ileriye giderek, sorumsuz insan özgür değildir, sorumluluk özgürlüğün kıstasıdır demekte, organizasyonları çok yakından incelemiş olan Herzberg, sağlıklı kişilerin sorumluluk aradığını belirtmektedir’ (21). Eğer bir iş yerinde kararlara ve sorumluluklara az veya çok bir katılma yoksa, çalışan ‘yabancılaşacak’, yalnız para için çalışacak, işine kendinden birşeyler katmayacaktır.

Birer canlı organizma olan açık ve kapalı sistemlerin hedefi bozulma, yabancılaşma, kopmaların önüne geçmektir. Bütün milletlerin iktisadî, sosyal, idarî, kültürel ve askerî kalkınma yolunda birbirlerine rakip oldukları çağdaş dünyamızda ve üretimin zenginlik kaynağı olduğu bir cemiyette tek mesele, insanların önce fizyolojik, sonra sosyal ve moral ihtiyaçlarını tatmin etmek olup, bunun için de onları ‘Dünya Nimetleri’nden mümkün olduğu kadar faydalandırmak, sadece yüksek bir hayat seviyesi değil, fakat durumlarıyla orantılı bir yaşama şekli vermek gerektir.

Bütün insanların, asgarî düzeyde de olsa, ihtiyaçlarının giderilmesi gayet tabîîdir. Yalnız, üretmeden istihsalden pay istemek veya ürettiğinden fazlasına sahip çıkmak hakkâniyet ve adâlet mantığına ters düşmektedir. Kazancın âdil dağıtılması baş şart olmalıdır. Binaenaleyh, ‘iktisadî gelişme üretimin arttığı ölçüde tüketimin artmasını gerektirmekte, bu da hissedilir ihtiyaçları devamlı olarak yükseltmektedir. Bu neticeye ulaşmak için sanayi ve ticaret hayatı etkili bir âlet olan medyaya önem vermektedir’ (22). Başka bir ifadeyle, devamlı surette tüketim reklâmı yapılmakta, bütün dünya varlıkları o ölçüde üretim artışı için kullanılmaktadır.

Üretimin en ucuz, en kaliteli ve en az zamanda gerçekleştirilebilmesi için de bizzat işletmeler bugün mecburen reforma veya en azından reorganizasyona tâbi tutulmaktadır.

Ana hedef, bir yandan kişiyi layık olduğu yerde istihdam ederek onu memnun etmek ve böylece onun beden ve ruh gücünden âzamî verimi almak; öte yandan, sorumlulukları yayarak politik gücü, mülkiyeti yayarak ekonomik gücü dağıtmak; daha âdil bir sosyal adalet, daha demokratik bir demokrasi, oyunun kurallarına göre oynandığı politik bir ortam oluşturarak, insanları mutlu, kurumları istikrarlı, hukuku hâkim kılmaktır.

Çünkü demokrasi, temsilcileri aracılığiyle vatandaşın siyasî kararlara iştirak ettirilmesi amacına yönelikse, yetenekli ve bilinçli yetişkinlerin de, çalıştıkları yerlerin aslî unsurları oldukları kabul edilerek, bilgi ve görgülerinden faydalanılması, hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdikleri işyerinde hür bir ortamda yaşamaları gerektir. Demokratik bir toplumda demokrasi, ailenin, atölyenin fabrika yahut büronun kapısından girmemezlik edemez.

Gelişme ve genişleme yoluyla sağlanacak bu sonucun ana aracı ‘yönetim’dir ve dünyadaki sistemlerin makro ve mikro planda âhenkli işlemesi, ortadaki ‘yönetici’ ve ‘yönetim tarzı’na bağlıdır.

Değişme modern çağın bir gereği olduğuna ve günlük hayatta her şey gibi kanunlar, âdetler, gelenekler, görenekler, örfler, görüş, duyuş, düşünüşler de değiştiğine göre, tek bir ‘Yönetim Sistemi’ etrafında kümelenmek ve ithale çalışmak mantıklı değildir. Duruma, şartlara uygun idare sisteminin araştırılması îcâb etmektedir. Claude Lévy-le Boyer’in dediği gibi, ‘tipi ve faaliyet sâhaları ne olursa olsun, organizasyonlardaki hayatın ortaya koyduğu psikolojik problemlere hazır çözüm reçeteleri yoktur, her yeni hâl kendi özellik ve ölçüleri içinde ele alınıp incelenmelidir’ (23). Jean Diverrez’in ifadesiyle ise, ‘önemli olan, memleket şartlarına ve müesseselerine uygun olan sistemleri bulmaktır’ (24). Bu itibarla her müessesenin önce kendi içinde geçerli olabilecek yönetim tarzını araştırması, sonra bütün bunlardan ülke çapında genel bir teoriye ve uygulamaya gidilmesi daha akıllıcadır.

Körü körüne bir ‘taklit’ millî şahsiyeti zedelemektedir. Bunun sonsuza kadar devamına müsaade etmemek, ‘yeni, millî, orjinal, yararlı’ sistemlerin tarafımızca da bulunmasına çalışmak gerektir. Tabîî, bunun için, insanları harekete geçiren yeterli bir altyapı (eğitim-fikir-düşünce düzeni) ve motivasyon sistemleri gerektir (25).

Ne yazık ki, gelişmekte olan memleketler Batı’nın bulup, tatbik edip, hattâ kusurlarını görüp uygulamadan kaldırdığı modelleri onun arkasından adapte etmeye çalışmakta, kültür normları ve değerlerinin değişik olması yüzünden aynı sistem oralarda farklı ve daha büyük çapta mahzurlar doğurmakta, devamlı değişen sosyo-politik sistemler dolayısiyle toplumdaki istikrar kaybolmaktadır. Meselâ İsveç gibi iktisâdi, siyasî, sosyal bakımdan farklı bir memlekette başarı ile uygulanan bir katılma modelinin Türkiye gibi kalkınmakta olan bir ülkeye aynen tatbiki muhakkak surette aynı neticeyi vermeyecektir.

0 hâlde, canlı ve cansız bütün varlıkları organize ederek evrensel rekabet içinde değişmelerine, devamlarını sağlamalarına ve temelden doyurulmalarına yardım etmek, özellikle de, insanlardaki ‘psikolojik enerji‘yi harekete geçirmek gerekmektedir.

Bir ‘sosyal anlaşma’ yaparak toplum haline dönüşen fertlerin kendi başlarına bırakılmalariyle ortaya çıkacak karışıklık ancak basiretli bir planlama ve teşkilâtlandırma ile önlenebilir.

Çünkü toplum ‘bugün tamamen yeni, devamlı gelişen, ekonomik, teknolojik ve sosyal verilerin etkisi altındadır’ (26). Bilgiler, metodlar, âlet ve usuller değişmekte, fiyat ve kalite rekabeti globalleşmekte, bu yüzden ancak dinamik yapılar ayakta kalabilmektedir. P. Sudreau’nun dediği gibi, dinamizmin görüntüsü ile dolu olan ‘çağımızın iki gereği: etkinlik ve kaliteli hayat’a (27), Aurelio Peccei’nin ifade ettiği gibi, yalnızca ‘geri kalan bütün her şey için birinci temel şart olan âdil bir toplum‘ (28) olmakla ulaşılabilecektir.
II- REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI
BAZI İTİRAZ KONULARI

A- Kapatma Kararı Hakkında Bazı Usûl Yanlışları

Refah Partisi 19 Temmuz 1983’de kurulmuş; bugüne kadar yapılan genel ve yerel seçimlerde, sırasıyle, % 4, 1 – 7, 4 ‘ 10 – ­17 – 20 – 22 – 35 (3 Kasım 1996) oranında oy almış; Türkiye’nin en büyük partisi ve iktidarın büyük ortağı konumuna kadar yükselmiştir (Temmuz 1996).

Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükûmeti hakkında 20 Mayıs 1997’de, çok hukukluluk, Ramazan’da mesâi saatleriyle ilgili düzenleme, lâikliğe aykırı davranış, dış geziler, Adalet Bakanlığı düzenlemeleri gibi konularda verilen Gensoru TBMM’nde 246 ya karşı 282 oyla reddedilerek, Meclis, Hükümeti denetleme görevini yerine getirmiş, iddialarda sorumluluğu gerektirecek herhangi bir husûsun bulunmadığını karara bağlamıştır.

Bu karardan bir gün sonra Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Parti hakkında kapatma dâvâsı açılmıştır.

Anayasa’nın Başlangıç’ının üçüncü fıkrası ile 6. maddesinin ikinci fıkrası, ‘Egemenlik’in sahibini ve bunun nasıl kullanılacağını göstermektedir.

Başlangıç’ın dördüncü fıkrasında ‘kuvvetler ayrımı’ ilkesinden bahsedilmekte, hangi kuvvetin hangi yetkiyi kullanacağı ise, 7., 8. ve 9. maddelerinde açık biçimde ifade edilmektedir.

Hukukî düzenlemelerin ana hedefi ‘kamu düzeni’ni sağlamak olduğuna göre, erklerarası yetki ve sorumluluğun sınırlarının kesin ve kalın çizgilerle belirlenmesi gayet tabîîdir.

Anayasal düzenlemelerden anlaşılacağı gibi, Bakanlar Kurulu, Bakanlar Kurulu üyelerinden biri veya birkaçı, siyasî sorumluluk açısından ancak TBMM tarafından denetlenebilir. Bu denetimin yolları Anayasa’nın 98. maddesinde yazılı ve sözlü soru önergeleri, Meclis Araştırması, Genel Görüşme, Gensoru ve Meclis Soruşturması olarak sıralanmıştır.

TBMM İçtüzüğü’nün geniş bir bölümü de (m. 96-114) bu denetimle ilgilidir.

TBMM, bu yollardan herhangi birini kullanmamış ise, ihtiyaç duymamış, kullanmış ve gereğini yapmış ise, o takdirde de o denetim konusu, bir başka kuvvet tarafından herhangi bir gerekçeyle yeniden gündeme getirilemez demektir.­

Nitekim, bir denetim yolu olan Meclis Soruşturması’nı içeren Anayasa’nın 100. maddesinin müzakeresinde, Komisyon Başkanı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı, ‘ilgili bakan hakkında soruşturma açılmasına mahal olmadığına karar verilmişse, artık o kimse hakkında hiç bir zaman bahse konu hadise ile ilgili olarak, soruşturma açılamaz, iddianame düzenlenemez, adli takibat yapılamaz’ demiş (0. Aldıkaçtı. Danışma meclisi, B: 150-0:4-13.9.1982), bu sûretle, başbakanlarla bakanların denetimleri, diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tâbi tutulmuş, bu madde ile hükümet üyeleri 83. maddeye ilave olarak ayrıca bir kere daha güvence altına alınmak istenmiş; Komisyon sözcüsü Prof.Dr. Kemal Dal ise, ‘Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyla, bulundukları mevki dolayısıyla, olur-olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir’ demiş (Danışma Mec.B.140.0.1.1.9.1982); Prof. Aldıkaçtı ayrıca şu gerekçeleri eklemiştir: ‘Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela, yasama dokunulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece o seçim devresi içindir. Şimdi burada, niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor’… Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, Mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır’ (Danışma Mec. B: 150. 0: 4 13.9.1982).

Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki, Anayasa’nın 100. maddesinin gereği yerine getirilmeden, bir Başbakanın ya da Bakanın, hangi düşünce ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi, hem Anayasa’nın anılan maddesine, hem de ‘kuvvetler ayırımı’ ilkesine aykırı düşer.

Milletvekillerinin, Anayasa’nın 83. maddesindeki sorumsuzlukları dolayısiyle Meclis çalışmaları yargı konusu yapılamaz; dokunulmazlıkları dolayısiyle de, Meclis’ten izin alınmadan, sorumsuzluk kapsamındaki fiilleri yargılanamaz ve bunlardan dolayı cezâ verilemez.

B- Odak Olma Kavramı
1- Türk Hukukunda Odak Olma
a- Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’ya Göre Durum

Odak olma kavramı, 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 53. maddesi dışında, esas olarak Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’da yer almıştır.

Anayasa Mahkemesi’ndeki görüşmeler sırasında Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin ikinci fıkrası Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilince (9.1.1998), konunun sadece Anayasa’nın 69. maddesi çerçevesinde ele alınması zarûreti doğmuştur.

  1. maddeye göre bu mesele ikiye ayrılıp incelenebilir:

Önce, Anayasa’nın 69/6. maddesindeki, ‘bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına…’ ibâresi, partinin yetkili kurullarınca (Büyük Kongre, MKYK, Meclis Grup Yönetimince) bir karar alınmasının gerekliliğine işâret etmektedir. Buna göre yasayla, ancak bu kurulların kanuna ve Anayasa’ya aykırı kararlarını yerine getiren üyelerin eylemleri partiyi ilzâm edecektir.

Öte yandan, 69/8. maddede yer alan, ‘bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri …’ ifâdesi ise, yukarıda sayılan kurulların kararı olmaksızın, kendi başına gerçekten suç teşkil edecek söz ve davranışlar sergileyen üyeleri kapsamaktadır.

Burada 69/6. maddedeki, partinin yetkili kurullarının kararları söz konusu olmadığından, 69/8. maddedeki duruma göz atmak gerekmektedir.

b- Anayasa’nın 69. Maddesinin Sekizinci Fıkrası Uyarınca Suç İsnad Edilen Yetkililerin Durumları

Siyasî partilerin eylemleri elbette gerçek kişilerce yapılacaktır. Ama her gerçek kişinin yaptığı faaliyeti parti eylemi olarak kabûl etmek mümkün müdür’

Birinci aşamada, ‘lâik Cumhuriyet ilkesine’ aykırı olduğu iddia edilen eylemler kısaca ve tek tek incelendikten sonra (Anayasa 68/4), ikinci aşamada, ‘bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak hâline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesine’ (Anayasa 69/6) geçilecektir.

aa- Olaylar (Eylemler)

Konu edilen kanıtların başlıcaları şunlardır:

(1) Üniversitede Başörtüsü Meselesi

Bu iddiâya âit Başsavcılık dosyasında açık delil yoktur. Sâdece, gazeteci G. Şahin’in 24.12.1997’de gönderdiği ve 14.12.1995’de N. Erbakan tarafından yapıldığı söylenen konuşmanın kaseti vardır.

(2) 23.3.1993’de Anayasa Değişikliği Çalışmaları Sırasında N. Erbakan

Tarafından Yapılan ‘Çok Ulusluluk’ Konuşması

Meclis çatısı altında 1995’den önce söylenmiştir.

(3) 9.4.1994’de N. Erbakan’ın Meclis Grubu’nda Yaptığı ‘tatlı mı olacak

kanlı mı” Konuşması

(4) 13.5.1991’deki Sivas-Sıcak Çermik Konuşması

Sadece Sancak Dergisi’nde 1994’de yayınlanan sözlerdir. Başka hiçbir belgeye dayandırılmamıştır.

(5) Ocak 1997’de Başbakanlıkta Verilen İftar Yemeği

Cumhurbaşkanlığı dâhil, Ramazan’da heryerde verilen iftar yemeklerinin bir benzeri. Katılan dâvetlilerin, ikisi hâriç, hepsi Diyanet İşleri görevlisi. Kıyafet Kanunu’na muhalefet ayrı bir kovuşturma işi.

(6) Şevki Yılmaz’ın ‘hesap soracağız’ Dediği Konuşma

(7) H. Hüseyin Ceylan’ın 14.3.1993’de Kırıkkale’de Yaptığı Konuşma

(8) Ahmet Tekdal’ın Konuşması

(9) H. Hüseyin Ceylan’ın ‘çözüm şeriattadır’ Dediği Almanya Konuşması

(10) Şükrü Karatepe’nin 10.11.1996’daki Konuşması

(11) İ. Halil Çelik’in 8 Mayıs 1997’de Meclis Kulisinde Yaptığı Konuşma

(12) Şevket Kazan’ın Bekir Yıldız’ı Hapishanedeki Ziyareti

(13) RP’nin Konuşmacılar Hakkında Disiplin Kovuşturmasına Gitmediği İddiası

(14) Din Eğitimi İle İlgili Değerlendirme

Başsavcılığın, RP’nin İHL ve İlahiyat Fakültelerinin çokça açılmasına önayak olduğuna dâir iddiası.­

(15) İddianameden Sonra Gelen Çeşitli Deliller

Dâvâ açılmadan önce vukû bulan bu dört yeni delil veya olayın asıl iddianamedeki suçun niteliğini değiştirmediğinden ve zâten Parti de bunlar hakkında savunmada bulunduğundan, değerlendirmeye alınması Kurul’ca oyçokluğuyla (10/1) kabul edilmiştir.

(16) İddianameden Sonra Sunulan Ek Deliller

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşması ve Çayırova Belediye Başkanı’nın büst koyma eyleminin değerlendirmeye alınmaması oybirliğiyle kabul edilmiştir.

bb- Değerlendirme

Yukarıda 1., 2., 3., 4., 5., 8., 12., 13., 14., 15., 16. sıralarda kısaca yer alan iddialar, AİHS’nin 9., 10., 11., 14., 17. ve 18. maddelerinde gösterilen ilkelere, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. ve 101/b maddelerine uymamaları dolayısıyla, laikliğe aykırı suç teşkil etmeyeceklerdir. Bunların hiçbirinde Parti tüzelkişiliğine isnad edilen herhangi bir eylem de yoktur. Siyaset sahnesinde bu tür tutum ve davranışlar olağandışı da görülmemektedir. Zâten hür fikir ve düşünce dünyasında kayıtlama ve yasaklamanın olmaması gerekir. Katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışı hak ve hürriyetlerin genişlemesini icâb ettirir. Bu, sâdece bir parti kapatma dâvâsı değil, genel anlamda, temel hak ve hürriyetlerin bundan böyle nasıl sınırlandırılacağının belirlendiği tarihî bir dâvâdır.

Geriye kalan 6., 7., 9., 10., 11. maddelerdeki iddialar ise tek tek suç teşkil etmekle berâber, Parti’ye mâl edilebilecek, ve ‘odak olma‘yı gerektirecek nitelikte, ölçüde, yoğunlukta değildir. Anayasa Mahkemesi DYP ile ilgili olarak 22.5.1984 günlü, E. 1984/1, K. 1984/1 sayılı kararında, ‘Parti mensuplarının eylemleri yasal yollarla partiye mâl olmadıkça, bu eylemlerden dolayı parti tüzelkişiliğinin sorumlu tutulması düşünülemez’ demiştir. 14.7.1993’deki E. 1992/1 sayılı HEP’in kapatılmasıyle ilgili dâvâda Anayasa Mahkemesi, 500 civarında parti mensubu hakkında dâva açıldığı hâlde, henüz hüküm giyme olmadığı için SPK’nun 103. maddesindeki unsurların gerçekleşmediğini göz önünde bulundurarak odaklaşmanın olmadığı kanaatine varmış ve odaklaşma iddiasını reddetmiştir. Odak olmak için kullanılabilecek ‘tekrar‘, ‘devamlılık‘, ‘kararlılık‘, ‘yaygınlaşma‘ gibi koşullar yeterince gerçekleşmemiştir. Bunların, Parti’yi bağlamayan ferdî suçlar olarak görülmeleri gerektir. Devletin kolluk teşkilatı bu ve benzeri olayları her zaman önleyecek güç ve kuvvettedir. Partiler demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır. Korunmalarının güçlendirilmesi gerekirken, kapatılmalarında derneklerden bile garantisiz duruma düşürülmeleri kabul edilir durum değildir.­

Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin 16.6.1964 günlü, E: 1963/101, K: 1964/49; 3.11.1983 günlü, E: 1983/4, K: 1983/4 (Muhafazakar Parti); ve yukarda konu edilen DYP kararlarında, parti kapatma dâvâlarında Ceza Hukuku’nun bütün kurallarının, bu arada Ceza Hukuku temel prensiplerinin uygulanacağı, ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’, ‘Kıyasa yer verilemez’, ‘Şüphe sanık lehine yorumlanır’, ‘Kanun boşluğu, ancak yine kanunla doldurulabilir, yorum ve içtihatla suç ve ceza ihdas olunamaz’, ‘Ceza sorumluluğu şahsîdir. Bir kimse başkasının fiilinden sorumlu tutulamaz’ ilkelerine de atıfta bulunularak, açıkca kabul edilmiştir. Ayrıca suç ve cezalara ilişkin Anayasa’nın 38. maddesi dâima gözönünde tutulmuştur.

Gerçek şudur ki, Türkiye’de her hatâ işleyen kişi veya kuruluşa yaptırım uygulanmamakta, ‘onlar da yargı önüne getirilirse dâvâsına bakılır’ denmektedir. Şikâyet vukûunda veya savcı tarafından re’sen dâvâ açılması hâlinde mesele yargı önüne gelmektedir. Yani, çıkartılan kanunlar herkes için geçerli olmamaktadır. Beklenmekte, istenmeyen kişi veya kuruluş geldiğinde ‘elek’ sıklaştırılıp, mesele ‘yargı darboğazı’nda çözülmektedir.

Bu, hem kanunların genelliği ilkesine aykırıdır, hem de, idarenin ve siyasetin kendi içinde çözebileceği (çözmesi gerektiği) işlerin yükünü ‘yargıya devretmesine’ yol açmaktadır.

Siyasetin esnek oyun kuralları yerine yargının sert kaideleriyle mesele çözümlenecek sanılmaktadır.

Her iş kendi ortamı içinde ve kurallarına göre çözülmeli, yargı, son aşamada ise müdâhale etmelidir.

Yönetenler (hizmet sunmaya tâlip olanlar) – yönetilenler (yararlananlar = usagés) ayrımında parti nerede yer alır’ Çoğunluğu alan ve iktidar olan bir parti hâlâ ‘yöneten‘ statüsünde değilse, nerededir’

Anayasa’nın 6. maddesine göre, ‘Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz’. Oturmuş, kendi kendini denetleyen ve hesap veren, şeffaf, istikrarlı ve devamlılık arzeden bir kamu yönetiminde ‘durumdan vazife çıkarmak’ anlayışı olmaz; Meclis ve hükümetler seçimle gelir, seçimle gider; milletin oylarıyla iktidar olan partiler yine milletin oylarıyla emâneti devrederler. Demokrasi, azınlık haklarına saygılı çoğunluk sistemidir; herkese eşit muamele ederek fertler arasındaki eşitsizlikleri ortaya çıkarmak ve sonunda, herkesin kendi yeteneği istikametinde gelişmesine fırsat ve imkân tanımaktır. Yoksa, demokrasi bölme ve parçalama, susturma ve bastırma, gocundurma ve kaçırtma sanatı değildir.

­

Demokrasilerde bir parti kolayca elimine edilemez. Onu ortadan kaldırmanın şartları kolaylaştırılamaz. Ne var ki, Başsavcılık, odak olmayı kolaylaştırmak için, 23.7.1995’de yapılan Anayasa değişikliğinden önceki olaylarla, 21.5.1997’deki dâvâ tarihinden sonra işlenmiş olayları da işin içine katmak ve bu bir cezâ dâvâsı değildir diyerek ortaya çıkacak sonuçlardan yararlanmak istemektedir. Bir kere bu dâvâ, CMUK’nun uygulanmasına rağmen, tam bir cezâ dâvâsı değildir. Aynı zamanda bir hukuk dâvâsı da değildir. Bu bir dâvâdır; nevi şahsına münhasır bir parti kapatma dâvâsı, bir hüküm dâvâsıdır. Her hükmün içinde de mutlaka bir tesbit vardır.

Odak olmanın yoğunluk ve derecesini Anayasa Mahkemesi belirleyecek ama bunu yaparken de hiçbir şart, ölçü, kıstas, kriter, ilke kullanmayacak; her parti kapatmasında istikrarlı bir çizgi tâkib etmeyecek; her olaya özgü bir davranış mı sergileyecektir’

Bu, kabul edilir bir tutum olamaz, zirâ Anayasa’nın 38. maddesindeki suç ve cezalara ilişkin esaslar zedelenmiş olur.

Eylemlerin siyasî partiye mâledilmesinin şartlarını yasanın belirlemesi lâzımdır.

Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası, ‘siyasî partilerin … kapatılmaları… kanunla düzenlenir’ dediğine göre, temel şart, kapatma kararının SPK’nda öngörülen hükümler ışığında verileceğidir. Fakat bu hükümleri düzenleyen SPK’nun 103/2. maddesi iptal edildiğine ve TBMM’nce henüz yeni bir düzenleme de yapılmadığına göre, mesele mecburen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ışığında çözülecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin, prensip olarak, odak olmayı hiçbir dayanak olmaksızın tesbit etmesi düşünülemez. Odak olmanın önce ölçütlerini koymalı, bunu, kanun çıkana kadar bir içtihat kararı olarak saklamalıdır.

Bu içtihat kararı yeni yasal düzenleme yapılırken aynen alınıp kurallaştırılırsa mesele kalmaz, Mahkeme kendi kıstaslarının kanun hükmüne dönüşmesi karşısında bundan sonra da onları aynen uygulamaya devam eder.

Yok, yeni yasal düzenleme kısmen veya tamamen farklı kriterler getirirse yine mesele kalmaz, kanun hükmü Mahkeme içtihadının önüne geçeceğinden, bundan sonra bunların uygulanmasına devâm edilir.

Ancak, şu anda ne eski kanun yürürlüktedir ne de yeni yasa çıkarılmıştır, durum askıdadır. Çözüm için TBMM’nin yeni düzenlemesini beklemeye de imkân yoktur. Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasına göre, partinin lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturup oluşturmadığına Anayasa Mahkemesi karar verecektir.­

Peki, Mahkeme, SPK’nun iptal edilen 103/2. maddesindeki, ‘bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun’ ve ‘bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin Büyük Kongre, MKYK veya TBMM’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübûta ermesinin’ dışında hangi kriterleri kullanmalıdır’

Şimdi bu noktada Alman örneğini incelemek lâzımdır.

2- Alman Hukukunda Odak Olma
a- Parti Kapatmanın Kısa Tarihçesi

Bu kavram Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer aldığı şekliyle Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nda ve yargısında bulunmadığından, ancak mevcut uygulamadan ve literatürdeki yorumlardan hareketle bir sonuca varmak mümkün olabilir (29).

Alman Anayasası’nın parti kapatma konusunda dayanak oluşturan 21. maddesi çerçevesinde cereyan eden uygulama ve yorumlar ‘odak hâline gelme‘ kavramına ilk adımda ‘yoğunluk kazanma‘ ifadesi ile yaklaşma imkânı veriyor. Denilebilir ki, Anayasa’ya aykırılığın tespitinde partiye mâledilecek (parti bünyesindeki) faaliyet, eylem ve açıklamaların hangi yoğunluktan (Intensität) sonra aykırılığın oluşacağı sorusu temel alınabilir.

Gerek mahkeme kararları gerekse literatürün yaklaşımları, verilen iki kapatma kararının, oluşturulan yeni kurumsal yapı ve siyasal sistemin ilk yıllarındaki özel konumu ile çok yakından bağlantılı olduğunu göstermektedir. Sosyalist İmparatorluk Partisi’nin (Sozialistische Reichpartei, SRP) kapatılması (23.10.1952) Hitler deneyimi ile doğrudan bağlantılı olup, gerekçelendirme, bu tarihî tecrübeye ve partinin Hitlerin partisi olan NSDAP’ye özde akraba olduğu tesbitine dayandırılmaktadır. Yine Almanya Komünist Partisi’nin (Komunistische Partei Deutschlands, KPD) kapatılmasında (17.8.1956) savaş sonrası şartlarının izleri açıkça belirtilmektedir. Bu iki karardan sonra, benzer nitelikte partiler bugüne kadar bulunagelmiş ve hattâ bâzılarının kapatılma tartışmaları kamuoyuna yansımışsa da (30), kapatma olayı görülmemiştir. Niçin kapatma olayının olmadığı da aşağıdaki açıklamalar doğrultusunda daha iyi anlaşılabilir.

b- ‘Odak Haline Gelme’ veya ‘Yoğunluk’ Nasıl Belirlenebilir’

Korunan anayasal değerlerin (31) üzerindeki yorumlamalardan sonra literatürde ‘anayasaya aykırılık unsurları‘ ile bu ‘unsurların oluşumunun tespitinde değerlendirmeye alınabilecek kaynaklar‘ arasında ayrım yapılmaktadır. Yoğunluğun tespiti açısından her iki konunun da ele alınmasında fayda vardır.

aa- Anayasa’ya Aykırılık Unsurları

Alman Anayasası’nın 21. Maddesi, ‘zarara sokma’, ‘ortadan kaldırma’ veya ‘tehlikeye atma’yı ‘amaçlama’yı (32) Anayasa’ya aykırı ve parti kapatma gerekçesi olarak görmektedir. Böyle bir hedefin veya çalışmanın vâr olduğunun kabullenilebilmesinin şartları, tartışmanın temel noktasıdır. Zarâra sokma (beeintrachtigen), ortadan kaldırma (beseitigen) ve tehlikeye atma (gefahrden) ifadelerinin açık ve yorum sâhasının da pek geniş olduğu vurgulanarak, itinâ ve ihtimam gösterme gerekliliği sıkça gündeme getiriliyor. Bu iki kavrama bilhassa, korunması istenen demokratik temel hak ve hürriyetler ile demokratik düzendeki partilerin önceliği (Parteienpriorität) prensibinin ihlâl edilebileceği kaygısıyla vurgulama yapılıyor. Bu itinâ doğrultusunda, partilerin bir dünya görüşünü, ilmî bir teoriyi benimsemeleri veya özgürlükçü demokrasinin temel prensiplerine şüphe ile bakan düşünceleri, bunları eleştirmeleri, reddetmeleri ve onlara karşı başka düşünceleri savunmaları Anayasa’ya aykırılık için yeterli değildir. Bütün bunlar Alman Anayasası’nın 5. maddesindeki ifade hürriyeti kapsamına girmektedir. Anayasa’ya aykırılığın objektif kriterleri olarak, ancak bu düşüncelerin pratik siyasî davranış yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmasıyla başlar denilmektedir. Burada ortaya çıkan sınır meselesi, bu görüşleri benimsemek (sich bekennen) ile saldırgan tavır almak (bekampfen=hücum etmek, saldırmak, savaş açmak) kavramları üzerinde düğümlenmektedir. Bu ifade, devlete ve demokratik düzenin temel öğelerine yönelik, aktif ve şiddete dönük (tecavüzkâr – agressive) bir saldırının veya mücâdelenin olması şeklinde algılanmakla birlikte, bu tür bir doğrudan saldırıyı hazırlayan eğitim, kışkırtma, propaganda da, saldırının başarılarını beklemeden önünün kesilmesi gereken ve dolayısıyla Anayasa’ya aykırı bir eylem olarak görülmektedir.

‘Yoğunluk‘ kavramına anlam kazandırmak, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve doktrine göre, ancak Anayasa’ya aykırı eylemler toplu bir bakışla (33) ele alınabildiği zaman mümkündür. Bu nedenle münferit davranışların, saldırgan bir eğilim gösterseler bile, kendi başlarına yeterli olamayacakları, ancak toplu ve organize bir saldırının ayrılmaz parçaları olduklarında önem kazanacakları anlaşılmaktadır. Tek tek ele alındıklarında ceza yargılaması konusu yapılabilecek veya polisiye tedbirlerle önlenebilecek münferit davranışlar Anayasa’nın parti yasaklaması kapsamına alınamaz (34). Aranan, partinin bütünü için geçerli, ‘toplu, genel ve sürekli bir eğilimin‘ oluşmasıdır (Anayasa Mahkemesi Karar Defteri, Band 5, sayfa 142, 143). Ne var ki, ne zaman, hangi mertebeden sonra toplu veya genel ve saldırgan bir tutumun var kabul edilebileceğini somutlaştırmak, net bir sınır çizmek, birbirinden ayrılan yaklaşımlar gözönüne alındığında, pek de kolay görünmemektedir

bb- Anayasa’ya Aykırılık Unsurlarının Oluşumunun Tespitinde

Değerlendirmeye Alınabilecek Kaynaklar

Anayasa’nın koruduğu menfaatlere bir saldırının parti gündeminde olup olmadığını tesbit edebilmek için ilk bakışda yukarıda söylenenlere ters görünebilecek kaynaklar belirtilmektedir. Aykırılık unsurlarının oluşumunun (partinin anayasal değerleri yok etmeye yönelik çalışmasının) tespitinde değerlendirmeye alınabilecek kaynaklar, yine Anayasa maddesinde gösterilen ‘amaçlarına’ ve ‘taraftarlarının davranışlarına göre’ belirlenmeye çalışılmaktadır. Yalnız, taraftarların davranışları (söz ve eylemleri) partinin hedeflerini gerçekleştirmeye yönelikse değerlendirilmeye alınmakta ve hedefler (Ziele) kaynakların (delillerin) değerlendirilmesinde çerçeve oluşturmaktadır.

Bu deliller içerisinde parti programı, tüzüğü, resmî açıklamalar gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlü açıklamalar yer almakta, bunun yanında, yine partiye mâledilebilecek parti yönetimi, yöneticileri ve merkez organlarından başlayarak parti üyeleri ve taraftarlarına doğru genişleyen bir çerçevede yapılan davranışlar delil olarak kullanılabilmektedir (35).

Alman Anayasa hukukunda, ‘odağı hâline gelme‘ veya ‘yoğunlaşma‘ açısından problem, ‘aykırılık unsurları‘ ile ‘değerlendirmeye tâbi tutulabilecek kaynaklar-deliller‘ arasındaki farklı ve birbirine ters gibi görünen yaklaşımlarda yatmaktadır. Çünkü münferit parti yöneticileri ve görevlilerinin (Parteifunktionare) söz ve eylemleri incelemeye alınabilecek kaynaklar arasında sayılmaktadır. İlk bakıştaki bu zıtlık, kaynaklara yaklaşımın, unsurlar (Anayasa’ya aykırı olmanın nitelikleri) doğrultusunda ele alınması yönündeki yargı pratiği ve literatürün yorumlarında açıklık kazanıyor.

Buna göre:

– Münferit söz ve eylemlerin, Anayasa’ya aykırılık unsurları karinesince, saldırgan niteliğe bürünüp bürünmediklerine (ifade hürriyetinin yer aldığı, Anayasa’nın 5. md. alanı dışına çıkıp çıkmadıklarına),

– Bunun ötesinde, toplu bir saldırgan hareketin parçaları olup olmadıklarına dikkat etmek gerekmektedir. İşte, yoğunluğun bir çerçevesi burada ortaya çıkmakta, bu tür bir tecâvüzkâr tavrın parti sathına ne kadar yayılmış olduğunu belirlemek önem kazanmaktadır.

– Ayrıca partiye mâledilebilecek hedeflerin Anayasa’ya aykırılığında yine Anayasa’nın 5. maddesi gündeme gelmekte; objektif olarak tehlikenin varlığını tesbit etmede teorik, ilmî veya dünya görüşüne âit fikirlerin ifade edilmesi değil, açıklananların zarar vermeye, ortadan kaldırmaya (kuvveden fiile çıkarmaya) yönelik saldırgan bir muhteva kazanıp kazanmadığına bakmak gerekmektedir.

Toplu bakışın gerekliliği şüpheye yer vermeyecek kadar açık olsa da, kabul etmek lâzımdır ki, tehlikenin (gerek ifade hürriyeti sınırları gerekse saldırganlığın niteliği açısından) hangi sınırdan sonra başladığını aynı kesinlikle tesbit etmek kolay görünmemektedir. Yukarıda belirtildiği gibi, uygulamadaki iki örneğe bakmak ve bilhassa neden parti kapatma olayının bir daha görülmediğini şu iki sebebe dayanarak anlamak gerekmektedir:

– Alman Anayasa Mahkemesi her iki kapatma olayında da toplu bakışı gerçekleştirmek için fevkalâde geniş bir delil toplama işine girişmiş, özellikle parti dökümanlarını, propaganda malzemelerini, bildirileri elde etmiştir. Bir taraftan, resmî belgelerin ve bildirilerin arka plandaki gerçek amaçları açıkça belirtmeyecekleri düşüncesinden hareketle değerlendirmeye aldığı kaynakları geniş tutmuş, diğer taraftan, münferit eylemleri ve sözleri ön plana çıkarmamış ve bunları tek tek cezaî ve polisiye vak’alar olarak görmüştür. Tehlikeye sokma yaklaşımının genişliğine örnek olarak, SPR’nin, ‘Hitler NSDAP’sinin devamı olduğu’ sonucuna varılması gösterilebilir. Bu sonuca varabilmek için parti görevlilerinin NSDAP içinden gelmeleri, parti içi teşkilatın hiyerarşik olması ve ‘Führer’ prensibine dayanması, parti belgelerindeki Büyük Alman İmparatorluğu amacının mevcut devletin varlığına karşı olması gibi benzerlikler, sadece Anayasa’ya aykırılık unsurlarının oluşması açısından değil, aynı zamanda yoğunluk kavramına yukarıda belirtilen iki boyutuyla da yaklaşabilmek için kaynakların çok geniş tutulduğunu görmek açısından önemlidir. Komünist Partisi kapatma kararında da (dâvâ Kasım 1951’den Ağustos 1956’ya kadar sürmüştür) dikkatler, delil kapsamının geniş tutulduğu ve Anayasa’ya aykırılık tartışmasının parti savunucuları tarafından reddedilmeyen proletarya egemenliğini getirme amaçları ve bu amaçların ne zaman gerçekleştirileceği üzerinde yoğunlaşmıştır. Mahkeme kısa veya uzun vâdeli bir amaç olmasını önemsiz sayıp, sâdece böyle bir amacın varlığını tesbite yönelmiştir. Amacın parti savunucuları tarafından reddedilmemesi ve fakat o gün için gerçekleşme imkanı olmadığı ve bu sebeple gündemlerinde bulunmadığı yönündeki ifadelerine rağmen dâvânın uzun sürmesi ilginçtir.

– Aynı özellikleri gösteren partiler olsa bile, Anayasa Mahkemesi önüne kapatma talebinin getirilmemesi, ‘partilerin imtiyazı’ (Parteienprivileg) prensibiyle açıklanabilir. Siyasî Partiler derneklere, sendikal organizasyonlara, vs.ye karşı sınırları çok daha geniş tutulmuş ve devlet müdahalesini sınırlandırmış bir koruma alanına sahip kabul edilirler. Bir yanda siyasî partilerin imtiyazı, öbür yanda onlara karşı korunan anayasal değerler, aynı madalyonun iki yüzü (korunan hürriyetler-korunan düzen) olarak parti yasaklaması konusunda o kadar açık ve net biçimde karşı karşıya gelmektedir ki, yasaklama konusunda mümkün olduğu kadar itinâlı ve ihtimamlı (Zurückhaltung) davranılması gibi bir genelleme, doktrinde konuya başlarken ve bitirirken vurgulama yapmak mecburiyeti hissedilen ortak nokta olarak belirmektedir.

C- Temel Hak ve Özgürlükler ile AİHS Arasındaki İlişki

Temel hak ve özgürlükler insanlık tarihi kadar eskidir. Asırlardır üzerinde çok yazılmış çizilmiş, asıl kalıcı metinler II. Dünya Savaşı ile birlikte ortaya çıkmıştır.

24.10.1945 deki Birleşmiş Milletler Andlaşması’ndan sonra 29.5.1949 da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 3.8.1949 da Avrupa Konseyi Statüsü, 3.9.1953 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 3.7.1973’de Helsinki Nihai Senedi, 21.11.1990 da Paris Şartı gibi önemli belgeler imzalanıp yürürlüğe girmiş ve Türkiye bunların hepsini kabul edip iç hukukunun bir parçası saymıştır.

1- Temel Hak ve Özgürlüklerin Yeşerdiği Ortam : Hukuk Devleti

Hukuk devleti, ‘vatandaşların hukukî güvenlik içinde bulundukları, devletin tüm eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu ve bu bağlılığın bağımsız yargı organlarınca denetlenebildiği bir sistem olarak tanımlanabilir. Hukuk devletinin temel amacı olan, vatandaşların hukuki güvenliğinin sağlanması, ayrıca tabîî (ya da kanunî) hakim güvencesini, kanunsuz suç olmaz ilkesini, ceza sorumluluğunun kişiselliğini, mâsumiyet karinesini (yani suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağını) ve kazanılmış haklara saygı esasını da içerir. Nihayet, hukuk devleti, kanun devletinden farklı olarak, sadece idarenin eylem ve işlemlerinin kanunlara uygunluğu değil, aynı zamanda, kanunların da daha üst hukuk normu olan Anayasa’ya ve hukukun temel ilkelerine uygun olması anlamına gelir (36).

Hukuk devleti anlayışının siyasî sistemin demokratikleşmesinden önce yerleştiği Türkiye’de, anayasal bazda, aksayan bazı yönler vardır. ‘Mesela Yüksek Askerî Şûrâ kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması (md. 125); olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa uygunluğunun denetlenmemesi (md. 148), hakim ve savcılar hakkında soruşturmanın Adalet Bakanlığına bağlı müfettişlerce yürütülmesi (md. 144), Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı’nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun tabîî üyesi olmaları (md. 159) dolayısıyla yürütme organının hakim ve savcıların özlük işlerinde bir ölçüde etkili olması, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılmış kanun ve diğer işlemler hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulmaması (Geçici md. 15)'(37) bunlardandır.

Bu aksaklıklar niçin yıllardan beri süregelmektedir’ ‘Türkiye’nin hukuk devleti (ve onunla bağlantılı olarak insan hakları) sorunu, hukukî olduğu kadar sosyolojik bir normudur. Hukuk devletinin vatandaşların gözünde taşıdığı değer, onların yargı sisteminin kolay erişilebilir, etkin, güvenilir ve herşeyden önce âdil bir sistem olduğu hakkındaki inançlarına bağlıdır. Bağımsız bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve açık olarak yargılanma hakkı, temel insan haklarından biridir’ (38).

Konuyu daha genel planda ele alan Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, daha 1989 larda kaleme aldığı HUKUK DEVLETİ ÖĞRETİSİ isimli kitabında, ‘hukuk devleti amaç, demokrasi ise (ona) ulaşılması için kullanılan ve sâlık verilen bir araçtır'(39) demektedir. Yine ona göre ‘… Doğru bir ‘insan hakkı’ öğretisine sahip olunmadıkça ‘adâlet’ anlayışına sahip olmaya da imkan yoktur. Adâlet bir ölçüdür. Bir terazidir…. Hukuk devleti kavramı doğru bir ‘insan hakları’ anlayışına dayanmaktadır, dış dünyada gerçeklik kazanamaz. Hangi toplumda insan hakları gerçekten her birey için sağlanabiliyorsa, hukuk devletine giden yolun yarısından çoğu alınabilmiş demektir. Hukuk devletinin göstergesi kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, vs. sayısı ve çokluğu asla değildir. Örgütlü zulüm, bazen en ince hukuk tekniği ayrıntılarına kadar düzenlenmiş olabilir’ (40). İşte kanun devleti anlayışının suistimal edilmiş bu tarzı, tarihte sıkca rastlanan olgulardandır. ‘Demokrasi tek başına hukuk devletine olan ihtiyacı karşılamaya yeterli değildir. Demokrasi, hukuk devleti amacına ulaşmak için ileri sürülen yöntemlerden birisidir. Başka güvencelerle desteklenmeyen bir demokrasi, çoğunluk diktatörlüğüne yol açabilir ve Hukuk Devleti ile hiçbir ilişkisi kalmamış olabilir….

Demokrasi kötüye kullanıldığında ortaya çıkan görünüm çok defa çoğunluk diktatörlüğü bile değildir. Temsilî demokrasi perdesi altında faşizm sahneye konmuştur. Yahut görünen, demokrasiye daha çok benzemekle birlikte, o toplum gereken düzeyde bilinçlenmiş olmadığından, perde arkasında oligarşi vardır, ipleri çeken ve demokrasi oyununu oynatan baskı grupları örgütlenmiş, çıkar gruplarının Magna Charta’sı yazılı Anayasa karşısında gizli ve gerçek Anayasa olarak yürürlüktedir… Halk demokrasiyi ciddîye almadıkça ve bir oyun olarak seyrine baktıkça, her seçim sırasında da ‘figüran’ olarak oyuna katılmaya razı oldukça iç irâde açıklanmaz ve bu demokrasicilik oyunu sürüp gider’ (41).

İş bununla da kalmaz. Yine Prof. Hatemi’ye göre, ‘Halk oyunbozanlık eder de gücü gerçekten ele almaya kalkışırsa, ‘bu bir oyunda ve oyun bitti!’ demek Özel Hukuk’ta olduğu gibi kolay değildir. Özel Hukuk’ta bir mahkeme önüne gidilecektir. Demokrasi konusunda ‘yalan’ söylenmiş ise, gidilecek bir hâkim yoktur ve yine kâğıt üzerinde ‘oyun’un yerine ‘demokrasi gerçeği’ni ikame etme yetkisi ‘halk’tadır. ‘Güç gerçekte bendedir ve bu gücü sizlere devretmeye de hiç niyetim yok!’ demek, Özel Hukuk alanında olduğu kadar kolay değildir. Halk, ‘şimdiye kadar oyun olarak oynadık, seyrettik ve figüran olarak katıldık ise de, bu oyun bizim çok hoşumuza gitti, kimbilir gerçeği nasıldır! Artık bu oyunu gerçeklik düzeyine aktarmak istiyoruz’ derse, bilinçlenmiş ve hele örgütlenmiş halk karşısında, denge elbette ve derhal değişir ve güç elden gider… Şu halde demokrasinin bir ‘oyun’ olduğunun halk hiç bir zaman farkına varmamalı, ancak, gerektiğinde, perdeyi kapatma ve daha gerçekçi bir oyunu sahneye koyma yetkisi yine güç sahiplerinin elinde olmalıdır. Bu daha gerçekçi oyun, güç sahiplerinin hizmetindeki usta yazarlar tarafından elden geçirilerek, dil ve ayrıntılar bakımından ‘çağdaşlaştırılarak’ güne uydurulur ve gerektiğinde ‘demokrasi oyunu’ yerine sahneye konur. Esasen bu oyunun adında, ne olursa olsun, ‘bir çağdaşlık’ ve ‘çağdaşlaştırma’ ibaresi veya çeşnisi yahut çağrışımı vardır. Çünkü, demokrasi oyununun tehlikeli olmaya başlaması, bireyin, insanlık değerinin güvencesi olan temel ilkelerin, değişmez ve her insan için eşit olarak geçerli (yürürlükte) olduklarının kavranması ânından itibarendir’ (42).

Demek ki, insan olmanın gerektirdiği hak ve hürriyetleri elde etmenin zorluğu kadar onlara sahip çıkıp devam ettirmenin de güçlükleri vardır. Bu iş tek başına her ülkeye bırakılabilecek bir görev olarak görülmemiş, daha 622 ve 1215’lerden başlayarak bugüne kadar tazeliğini korumuş ve ortaya çok önemli belgeler çıkarılmıştır.

‘İnsan haklarının milletlerarası alanda korunması her ne kadar en olgun seviyesine çıkmamış olsa da, son yüzyılların muhakkak ki büyük uğraşlarından biri olmuş’ (Nicolas Valticos) (43), ‘çağımızın hukuk-siyaset gerçeği içinde düşündüğümüz insan haklarının hukukî açıdan korunmasına, İngiltere’de geçmişteki sui generis koruma hariç, 1776 Amerikan ve 1789 Fransız İhtilallerinden itibaren başlanmıştır’ (Aristovoulos Manessis) (44).

Zaman içinde ‘sivil haklar’, ‘temel haklar’. ‘kişisel hürriyetler’, ‘kamu özgürlükleri’ gibi terimlerle de anılan ‘insan hak ve hürriyetleri’nin bütünüyle ele alındığı en önemli belgelerin başında bugün AİHS gelmektedir. Bunun her ülkece kabul edilmesi, bir kere, ‘hukuk tekniği açısından mümkündür; düşünülen diğer birçok formüllerden daha fazla açıklık sağladığı için tercih edilebilir; politik açıdan da, kelimenin en yüce anlamıyla, arzuya şâyândır. Öbür yandan, bu Sözleşme, Avrupa’da insan haklarının korunmasını daha da iyileştirecek ve tamamlayacak; Birlik üyelerinin gerçek demokrasinin temel unsuru olan insan haklarına saygısını kuvvetlendirecektir’ (Peter Leupreht) (45).

İşte bunlar, hukuk devleti olmanın baş şartlarıdır. Açıkça ifade etmek gerekirse, ‘temel hakların korunması mekanizmasının varlığı, modern bir demokrasinin asıl güçlü yanıdır… (Artık bundan sonra, gittikçe) gelişmekte olan insan haklarını koruma sisteminin daha da iyileştirilmesine; bu sistemin pratiğe sokulmasına ve temel hakların bütün ihlâllerinin cezalandırılmasına büyük dikkat sarfedilmelidir’ (Federico Mancini ‘ Vittorio di Bucci) (46).

Aslında mesele, olgunlaşmış bir zihin, bir ‘iyi niyet’ sorunudur. Herşeyi olduğu gibi ‘Anayasayı anlamak, onu en iyi korumak demektir. Hür bir toplumda ve hukuk devletinde bir yasanın en önemli niteliği, meşruîyet (yasallık) gücünü göstermesidir. Meşruîyet de hukukun herkesce kabullenilmesi demektir’ (47).

2- Parti Üyelerinin Söz ve Eylemlerinin AİHS’ne Göre Ele Alınması

Yirmibirinci Yüzyıl’a girerken sosyo-politik alanda dünyâda kullanılan çağdaşlık ölçütleri Demokrasi ile İnsan Hak ve Özgürlükleri‘dir. Globalleşen dünyâdaki bütün çağdaş kuruluşlar, getirdikleri normlarla hep bunların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi için gayret sarfetmektedir.

Kabul edilmiş ve usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların Anayasa’ya aykırılığının öne sürülemeyeceği, millî hukukun bir parçası ve iç hukukla çatışma hâlinde öncelikli oldukları Anayasa’nın 90. maddesinin âmir hükmü olduğuna göre, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Helsinki Nihâi Senedi, Paris Şartı gibi önemli belgeler, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de hep bu kategori içinde yer almaktadır. Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa’daki boşlukların ve çelişikliklerin bunlarla doldurulması bir hukuk güvencesi olmuştur.

İşte bu noktada, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birinci fıkrası gereğince kapatılmasına karar verilen Refah Partisi’nin, buna sebep olan, Genel Başkan dâhil altı üyesinin bahse konu beyan ve eylemlerinden yukarıda belirtilen 1, 2, 3, 4, 5, 8, 12, 13, 14, 15, 16. sırada bulunanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri karşısındaki durumlarını belirlemek lâzım gelmektedir (48).­

a- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 9. maddesi şöyledir .

‘(1) her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.

(2) Din veya kanaatleri izhar etmek hürriyeti demokratik bir cemiyette ancak amme güvenliğinin, amme nizamının, genel sağlığın veya umumi ahlâkın, yahut başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruri olan tedbirlerle ve kanunla tahdit edilebilir.’

Burada ifâde edilen düşünce, vicdan ve din özgürlüğü demokratik toplum olmanın temellerinden birisidir. Sâdece inananların kişilik ve hayat anlayışının değil, inançsızlar, din düşmanları ve şüphelilerin dünya görüşünü de korur.

Düşünce ve inançlar açığa vurulduğu takdirde, bunlar Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir. Nitekim, Komisyon ve Divan genelde bu iki maddeyi birlikte ele almaktadır. Din özgürlüğü konusunda Komisyona fazla başvuru yapılmamış ve şikâyetlerin tümü reddedilmiştir.

Maddenin ikinci fıkrasına göre, bahsi geçen hak ve özgürlükler ancak kanunlarla ve kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık ve ahlâk, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması maksadıyla kısıtlanabilir. Ancak buradaki kısıtlama birinci fıkrada tanınan hakların tümü bakımından değil, sadece din veyâ inancı açıklama özgürlüğü açısından söz konusudur. Düşünce ve vicdan özgürlüğü kişinin iç dünyasını ilgilendiren olgular olarak kısıtlama kapsamı dışında bırakılmıştır (Ş. Ünal, s. 207-208-209-211).

RP’nin bahsi geçen üyelerinin söz ve eylemlerinin bu maddeye aykırı bir yönü bulunmamakta ve kapatılma için bir sebep teşkil etmemektedir.

b- İfade özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 10. maddesi şöyledir:

‘(1) Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hak içtihat hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları mevzuubahis olmaksızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini ihtiva eder. Bu madde, devletin radyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaade rejimine tabi kılmalarına mani değildir.

 (2) Kullanılması vazife ve mes’uliyeti tazammun eden bu hürriyetler demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak, milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adalet kuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla, muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.’

Demokratik sistem, düşünce ve görüşlerin serbestce açığa vurularak millî irâdenin engellenmeden ortaya çıkması esası üzerine kurulmuştur. Bir toplumda halk hayatını ve geleceğini ilgilendiren konular üzerinde fikir üretemez ve bunları açığa vuramazsa, o toplum demokrasi olarak nitelendirilemez. Günümüzün modern çoğulcu ve katılımcı demokrasilerinde, seçilmiş yöneticilerle birlikte halk da kendi geleceğini ilgilendiren bütün konularda düşüncelerini açığa vurmak suretiyle karar alma sürecini etkilemekte ve katkıda bulunmaktadır. Açığa vurulan düşünceler ancak suçu övmesi, suçu ve şiddeti teşvik edici nitelikte olması veyâ toplum ahlâkını bozması gibi nedenlerle cezalandırılabilir ki, zâten bunlar cezâ kanunlarında da fikir değil, suç olarak nitelendirilmiştir. Düşünceler ve onları açığa vurmaya elverişli araçlar olmaksızın, bir rejim demokrasi olarak adlandırılamaz.

Ne var ki, bütün temel hak ve özgürlükler gibi, demokratik bir toplumda ifade hürriyetinin de sınırları vardır. ABD Yüksek Mahkemesi, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda, ‘açık ve mevcut tehlike‘ (clear and present danger) kavramı altında ilginç bir ölçü geliştirmiştir. Buna göre yapılan konuşma veyâ öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilir (Ş. Ünal, s. 218-219-220-221).

Alman Anayasa hukukunda ise buna benzer iki kavram kullanılmaktadır:

– Ülkenin düzenine ve mevcudiyetine yönelik ‘kesin tehlike (danger imminent),

– Dışardan gelen ve Cumhuriyeti tehdit eden ‘gerçek ve mevcut tehlike‘ (Ulrich Karpen, s. 188).

Bu durumda, bahsi geçen söz ve eylemlerin 10. madde ile bağdaşmadığını söylemek ve kapatılma sebebi saymak mümkün görünmemektedir.

Adı geçen Parti müesses nizâmın ve rejimin bir parçasıdır, aldığı oylarla kitle partisi düzeyine gelmiştir. Laikliği zedelemek değil pekiştirmek için, belki, vârlığının zorunluluğu bile düşünülebilir. Şu ‘gökkubbe altında’ bugüne kadar zâten söylenmedik hiçbir söz kalmamışken, hem de TBMM çatısı altında söylenenleri bugün gelinen gelişme ortamında suç saymak ancak bir geriye dönüş, hak ve özgürlükleri askıya almak olur.

Mahkememizin belirtilen sıralamadaki söz ve eylemlerin ancak bir kısmını suç kabul edip, onlara dayanarak ‘odaklaşma’nın varlığını saptaması, Anayasa’nın 69. maddesindeki, ‘…fiillerin işlendiği bir odak hâline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi hâlinde …’ ibâresini geniş yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Odak olmanın hükmü elbette Mahkeme’ce verilecektir. Ancak hüküm safhasından önceki aşamalar, yine 69. maddenin son fıkrasında yer alan, ‘Siyasî partilerin… kapatılmaları… kanunla düzenlenir’ kuralınca, ona âit değildir. Kanunkoyucunun irâdesi ile belirlenecek ilke, ölçüt, kıstaslara göre odaklaşma olup olmadığına karar verilecektir.

Sözleşme’nin 10. maddesi aslında bu tür söylem ve eylemlerin meşrûiyeti için tam bir dayanak oluşturmaktadır.

c- Örgütlenme Özgürlüğü Yönünden

Sözleşme’nin 11. maddesi şöyledir:

‘(1) Her şahıs, asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve kendi menfaatlerini korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek veya sendikalara girmek hakkı da dahil olmak üzere, dernek kurmak hakkını haizdir.

(2) Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silâhlı kuvvetler, zabıta mensupları ve devlet idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında muhik tahditler konmasına mâni değildir.’

Örgütlenme, özellikle siyasî gruplaşma ve faaliyetlerin en geniş şekilde yer aldığı demokratik toplumun vazgeçilmez koşullarından biridir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 292).

Bu madde ile güvence altına alınan haklar, demokratik bir toplumun sosyal ve siyasî değerleridir. Birinci paragrafta toplantı, dernek, sendika kurma özgürlüğü açıklanmış, ikinci paragrafta da bunların hangi şartlar altında kısıtlanabileceği belirtilmiştir. Komisyon ve Divan, önce şikâyetlerin bu madde kapsamına girip girmediğini tesbit etmekte, ikinci aşamada da, bu özgürlüklere yapılan müdahalelerin ikinci paragrafa göre haklı olup olmadığını araştırmaktadır. ikinci paragrafa göre, bu müdahalenin haklı telâkki edilebilmesi için, kanunda öngörülmüş olması, millî güvenlik ve kamu düzeni, suçluluğun önlenmesi, toplumun sağlık ve ahlâkının korunması ve nihayet başkalarının haklarının korunması gibi meşrû amaçlarla yapılması ve demokratik bir toplumun gereklerinin yapılan müdahaleyi zorunlu kılması şarttır.

Maddenin birinci paragrafı sadece barışcı amaçlarla yapılacak toplantı ve gösterileri korumaktadır. Barışcı (peaceful) teriminin bir tanımı yapılmamış olmakla beraber, Komisyon, toplantıyı düzenleyen ve katılanların kamu düzenini bozmaya yönelik şiddet eylemlerine başvurma niyetlerini araştırmakta, toplantı ve ifâde özgürlüklerini birbirleriyle çok sıkı bir şekilde bağlı saymaktadır (Ş. Ünal, s. 248-250).

Batı’da düşünme ve fikir hürriyeti ile teşkîlâtlanma özgürlüğüne özel önem verilmekte; genelde, birincisinde, başkasına hakâret edilmemesi ve cinâyetin teşvik edilmemesi gibi sadece iki, ikincisinde ise, terörist faaliyetlere katılmama gibi tek bir sınırlama getirilmektedir.

Adı geçen Parti üyelerinin belirtilen söz ve eylemlerinde millî güvenliği, kamu emniyetini, barışı ve düzeni bozma; başkalarının hak ve özgürlüklerini yok etme; sağlık ve ahlâkı zedeleme; toplantı yapma, dernek ve sendika kurma haklarını kısıtlama gibi amaçların bulunmadığı, sâdece dünya görüşlerini dile getirdikleri açıktır. Şiddete dönük, terörle ilişkili, düzeni değiştirmeye mâtuf ve dolayısiyle Sözleşme’nin 11. maddesindeki kısıtlama kapsamına giren bir durum yoktur.

d- Ayırımcılık Yasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden

Sözleşme’nin 14. maddesi şöyledir:

‘İşbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerden istifade keyfiyeti, bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasî veya diğer kanaatler, milli veya sosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk, doğum veya her hangi bir durum üzerine müesses hiçbir tefrike tabi olmaksızın sağlanmalıdır’.

Sözleşme’nin, egemen devletçe sağlanıp korunmasını emrettiği haklar ve özgürlükler ‘herkes’ için olduğu cihetle (m. 1) bunların kullanılmasında, bunlardan yararlanmada bireyler arasında ayırım gözetilmesi, açık bir hükümle, yasaklanmış bulunmaktadır. Bu husus yasalar önünde eşitlik ilkesinin de açık bir sonucudur. Madde aynı, ya da benzer durumda bulunan bireyleri haksız farklı muameleye karşı korumaktadır.

Divan’ın da belirttiği gibi, 14. madde, Sözleşme ile tanınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında her türlü ayırımı yasaklamış değildir; 14 madde bağlamında yasak olan husus, ayırımın ‘objektif ve makûl bir nedenden mahrum bulunması’, yani ‘meşru bir amaca yönelik olmaması’ ve ‘güdülen amaçla kullanılan araç arasında makul bir orantı ilişkisine’ sahip bulunmamasıdır.

  1. madde, Sözleşme’nin koruduğu ‘hak ve özgürlüklerden yararlanma’ konusunda hüküm ifade ettiği için bağımsız bir varlığa sahip değildir, bu madde Sözleşme’de mevcut öteki normatif hükümleri tamamlamaktadır. Diğer bir deyişle Sözleşme ve ek protokollerinin normatif hükümlerinin, mahiyetleri ne olursa olsun, ayrılmaz bir parçası, onların mütemmim cüzüdür’ (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 304-305-306).

Ayırımcılığın söz konusu edilebilmesi için iki veya daha fazla birey veya gruplar arasında karşılaştırma yaparak, farklı muâmele görüp görmediklerinin, görmüşlerse, yapılan ayırımın haklı nedenlere dayanıp dayanmadığının belirlenmesi gerekir. Komisyon ve Divan, âkit devletlere bu konuda geniş bir takdir hakkı tanımaktadır. Örneğin, 12.4.1991 tarih ve 3713 sayılı Af Kanunu’nun uygulanması çerçevesinde, Komisyon’a Türkiye’den toplam 25 başvuru yapılmıştır. Ayrılıkçı terörist şikâyetçiler, şartlı salıverilmeleri konusunda kendilerine diğer hükümlülere oranla daha ağır şartlar yüklendiğinden bahisle, bunun eşitlik ilkesine aykırı olduğundan yakınmışlardır. Komisyon, bütün başvuruları kabul edilemez nitelikte bularak geri çevirmiştir.

İrlanda ile ilgili diğer bir olayda, Divan, farklı bir sonuca varmıştır. Olayda, yerel bir planlama ve geliştirme komisyonu, bir vadide bulunan bütün arazi sahiplerine yapı izni verdiği hâlde, şikâyetçiye vermemiştir. Divan, 9.2.1993 tarihli kararında bu uygulamayı, Sözleşme’nin 14. maddesinde öngörülen, yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı bulmuştur. Olay, Sözleşme’nin 50. maddesi çerçevesinde, İrlanda hükûmetinin şikâyetçiye maddî ve manevî tazminat ödemesiyle sonuçlandırılmıştır (Ş. Ünal, s. 263-264).

Bu maddede tek tek sıralanan ayırımcılık sebeplerinden hiçbiri, adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinde, başkalarının bu Sözleşme’de gösterilen hak ve özgürlüklerden yararlanmamalarını engelleyici unsur olarak yer almamaktadır.

e- Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması Yönünden

Sözleşme’nin 17. maddesi şöyledir:

‘Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf her hangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz’.

İki ayrı hüküm içeren bu madde ile önce Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması yasaklanmakta, yani Sözleşme’deki hak ve özgürlüklerden yararlanarak bunları yok etme girişiminde bulunulamayacağı belirtilmekte; sonra da Sözleşme ile koruma altına alınan hak ve özgürlükleri sınırlarken devletin, gene Sözleşme’nin izin verdiği sınırları aşmaması emrolunmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse 17. madde Sözleşme’nin öngördüğü hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ve sınırlanmasına sınır getirmektedir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 316).

Adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinin hiçbirinde, Sözleşme’de tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veyâ kısıtlanması yönünde ne bir açıklık bulunmakta ne de bir îmâ sezilmektedir. Dolayısiyle, 17. madde ile bir uyumsuzluk söz konusu değildir.

f- Hakların Kısıtlanmasının Sınırlanması (Sınırlama Sebeplerinin Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi – Amaç Saptırma Yasası ) Yönünden

Sözleşme’nin 18. maddesi şöyledir:

‘Bu Sözleşme’nin hükümleri gereğince, mezkûr hak ve hürriyetlere yapılan takyitler ancak derpiş edildikleri gaye için tatbik edilebilirler’.

Bu madde hak ve özgürlükleri sınırlarken ‘iyi niyet’ kuralını koymakta, yani amaç saptırmayı yasaklamaktadır. Böylece, devletin sınırlama yetkisini sınırlayan 17. maddeye ilâve olarak, sınırlamanın içeriği de belirlenmekte; güdülen meşru amaca sadık kalınması emrolunmaktadır.

  1. ve 18. maddeler, yukarıda belirtilen nitelikleri sonucu, bağımsız bir mevcudiyete sahip değildirler; ancak, Sözleşme’nin sınırlama öngören diğer normatif bir hükmüyle bağlantılı olarak uygulanırlar. Bu nedenle anılan maddelerin, hiçbir sınırlamaya tabi tutulmayan yani mutlak nitelikteki (meselâ m. 3 ve m. 4/1 gibi) hak ve özgürlükler konusunda uygulanma kabiliyeti yoktur’ (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 318).

Bu durumda, sözü edilen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinin 18. maddeye aykırı düştüğünden bahsetmek mümkün değildir.

III- SONUÇ
Yaşanılan dünyâda farklılık ve çeşitliliğin süreceği, çatışma ve çekişmenin eksik olmayacağı , büyük balığın küçük balığı dâimâ yutacağı inkâr edilmez bir gerçektir. Ama bütün bunlara rağmen, değişme ve gelişmenin sonsuza kadar durmayacağı da başka bir gerçektir.

Prof Dr. Metin Sözen’in, ‘Koca Mimar Sinan, 98 yıllık ömründe, bilinen o dünya çapındaki eserlerinin hiçbirini değil de, yalnızca İstanbul’daki Moğlova Su Kemeri’ni yapmış olsaydı, yine aynı Sinan olarak anılmaya değerdi’ dediği gibi, insanlık âleminde de başka hiçbir güzellik kalmayıp sâdece ADALET duygusu ve gerçeği vâr olsaydı, bu dünya yine de yaşanmaya değerdi.

Dünya güzel ama onu yaşanmaya değer kılan, insanoğlunun bizzat kendisi.

‘Teşkilatlanmış toplumlar’ hâline gelmiş olan bugünün modern cemiyetleri maddi ve gayrimaddi yapılarıyla bir ‘bütün’ oluşturur. Bu ‘bütün’ün adı ‘sistem’dir. Sistem, ‘aralarında herhangi bir ilişki veya bağımsızlık bulunan bileşenlerin oluşturduğu bütündür.’ Herşey kendi içinde bir ‘bütün’, ama bir başkasının da parçasıdır (49).

Canlı ve cansız varlıklar az veyâ çok, ama tamâmen birbiriyle irtibat hâlindedir, birbirine ihtiyaç duymaktadır. Herhangi bir sistem içinde yapılacak değişiklik kısa yâhut uzun vâdede, az veyâ çok, diğerlerine etki edecektir. Mesele, sibernetik biliminin konusunu oluşturmaktadır.

Sibernetik, makinayı, âleti, işletmeyi, her tip organizasyonu insan ve kâinat yapısı gibi en ideal olan yapıya uydurmak, benzetmek; insanlarla makinalar arasında irtibat kurmak; başka bir deyişle, insan beyninin çalışmasını açıklamak amacıyle karmaşık bilgisayarlar ile sinir sisteminin mukayesesini yapmak demek olup, daha çok makina ve hayvanlardaki kontrol ve haberleşme üzerinde durur. Sistemci görüş uyarınca herşey birbiriyle alâkalı olduğundan, hiçbir zerre ve hâdiseyi yekdiğerinden ayrı olarak ele alıp düşünmek, gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nasıl insan vücüdunda yüzlerce organ mevcut olup bunların ayrı ayrı rolleri varsa, dış âlemde, insanın yaptığı herşeyde de pek çok faktör bulunur, sistemin işleyişinde bunların hepsinin (işçinin, iş verenin, tabiatın, sermâyenin) tesiri vardır, biri eksik kalır veyâ diğerinin hakkı az verilir yâhut az beslenirse, vücutta bu durumda bulunan bir organın körelmesi yâhut şişmesi gibi bir dengesizlik ve rahatsızlık husûle gelebilir, nihâyet bir ameliyâta kadar gidilebilir. Rollerin (fonksiyonların) çok farklı olması nisbetinde organların ‘değerleri’ arasında fark yoktur. Bu fark zannedildiğinden de küçüktür. Dalağa ihtiyaç olduğu gibi tırnağa; kalbe ihtiyaç olduğu gibi böbreğe de lüzum vardır. 0 hâlde, ‘kâinat’ seviyesindeki dengeyi (makrokozmozdaki denge), ‘toplum, aile, işletmeler seviyesinde’ (mikrokozmozda) da kurmak gerektir.

Doğadaki canlılık ve düzen o kadar basit bir mekanizma ile kurulmuştur ki, bu basitlikteki büyüklük akıllara durgunluk vermektedir.

Bu mekanizma, yoğunluk farkıdır.

Atmosferdeki ısı ve okyanuslardaki tuz yoğunluğundaki farktan dolayı tabiatta kıpırdanma ve hareket olmakta; aynı yoğunluk farkı, insanlara da yansıyarak, birbirine hiç benzemeyen karakterler, duygular, düşünceler doğmaktadır.

Kâinattaki dengeyi sağlayan ise, birbirinden çok farklı büyüklükteki cisimlerin ârızasızca hareketini temin eden üç temel unsurdur: ağırlık, hacim, mesâfe. Bunların gezegenler arasında mükemmel surette ayarlanmasiyle ay dünyaya çarpmamakta; güneş devamlı batıdan batmakta; ağaçlara su ilkbaharda yürümekte; başka bir deyişle, karmaşık kâinat mükemmel bir düzen içinde işlemekte, düzensizlik içinden düzen doğmaktadır.

­Mâdemki, adına ‘tabiat’ denen ve bir defa yaratılıp saatin zili gibi kurulup bırakılıveren evren ve onun içindeki, bir sistemdir, ama yine de hiç sektirmeden, hatâ yapmadan işlemektedir; işletmeler, üniversiteler, hükümetler, ne kadar büyük, karmaşık, geniş olurlarsa olsunlar, düzenli işleyebilirler, veyâ onların düzgün işleyişine uygun bir sistem bulunabilir.

Eğer kâinattaki dengeyi sağlayan ağırlık, hacim, mesafe ögeleri, aynı anlamları içinde, âile, iş, toplum, siyaset hayâtına yetki, görev, sorumluluk unsurları olarak aktarılabilir, aynı zamanda bu hayat, dokunulmaz ve vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerle bezendirilebilirse, bu düzgün işleyen düzen ile haddini hudûdunu bilen insanlar (ve tabii kurum ve kuruluşlar) topluluğu rahatlıkla meydana getirilebilir.

Her vücutta (sistemde) önce bir beyin (merkez) vardır, bütün organlar buna bağlıdır. İnsan vücudu belki herşeyden daha zengin, daha canlıdır. Ayrıca onun bir üstünlüğü de, birer insan olarak herkesin vücut özelliklerini iyi tanımasıdır. Bununla berâber, insanların pekçoğu vücuttaki herşeyin nasıl işlediğini bilmemektedir. 0 hâlde vücut sistemi, bilinen ve bilinmeyen özellikleri ile teşkilâtlara benzetilebilir. Eğer bir teşkilât bölümü hakikaten tam anlamıyla otonomsa (muhtarsa, özerkse), o, teşkilâtın bir kısmını oluşturmuyor, yâni yeni bir ‘vücut’ meydana getiriyor demektir. Bunun tersine, bölüm az veyâ çok otonom değilse çok kısa zamanda kaybolmaya mahkûm olur, Başka bir deyişle, bölümün az veyâ çok bir özerkliği yoksa, genel idâre (merkez) onu devamlı olarak ‘gütmek’ mecburiyetindedir ki, bu da tamâmen imkânsızdır. Bu hâlde bölümü idâre eden ekip hiçbir şekilde vazife yapamaz hâle gelecektir.

Vücut bu ikili yapı tarzını binlerce yıldan beri anlamış durumdadır. Vücudun organları bir noktada beyne bağlıdır, ama az veyâ çok miktarda serbest de hareket edebilirler. Bunun çâresi otonom sinir sistemidir. Vücuttaki sinir sisteminin yapısı ve işleyişi tam olarak incelenirse, aynı sistem işletmelere, siyasî ve sosyal yapılara aktarılarak hem organların çatışmasız işleyişi sağlanabilir, hem de büyüyen karmaşıklık ve gelişme devâm edecekse, bu değişikliğe intibâkı ve büyümeyi sağlayıcı sistemlerin bulunması kolaylaşabilir.

Kısaca, Sibernetik, kâinattaki hiçbir şeyin asıl sebebine inmeksizin, sâdece mevcut durumla ilgilenen, sosyal sistemin işleyişini, en ‘mükemmel’ şey olan ‘tabiat’ sisteminin işleyişine kıyâs etmek suretiyle, onun hatâ yapmayan, şaşmayan, dakik nizâmının örnek alınmasını teklif eden ve uygulayan bilim dalıdır. Tek kelimeyle, bu ilmin konusu doğaya-evrene dönüştür.

Doğada herşey bir düzen içinde cereyân eder. Bir papağanın rengi, bir kurbağanın sıçrayışı, bir bebeğin gülüşü güdümlü olarak değiştirilemez. İşte, işletmeler dâhil her türlü teşkilat da doğal kanunlarına uygun bir yapıya, organizasyona kavuşturulmalıdır. Teşkilâtların sinir sistemi herhalde ‘haberleşme’ (information) dur. Bu sinir sistemi felç olur işlemez, beyinle en alt kademeler arasında bir bilgi alış verişi bulunmazsa, sistem ‘kapalılaşır’. Netice ölümdür. Hâlbuki esâs olan, sistemin ‘açık’ olması, herşeyin birbiriyle irtibat hâlinde bulunmasıdır. Dünyâ üzerinde bulunan herşey nasıl birbirine son derece karmaşık şekilde az veya çok tesir ediyorsa, sosyo-politik sistemler içinde alınan her karârın ne ölçüde çevreye etkili olduğunun da dikkatlice hesaplanması gerektir.

İnsanlık âleminin diğer canlılar dünyasından ayrılan en bâriz vasfı, onun, farklılaşmadan kaynaklanan çatışma ve çekişmeleri tabîî seyri içinde değil, adâletle çözme yetenek ve eğilimine sahip olmasıdır.

Irk, cins, renk, dil, din, felsefî görüş, duygu, düşünce, fikir farkı gözetmeksizin, herkese eşit muamele yapıldığı; birinci ve ikinci sınıf vatandaş, yerli ve yabancı kişi ayırımına gidilmediği; otorite ve mülkiyetin hakkâniyetle paylaştırıldığı; herkesin, en azından, kendini ilgilendiren kararlara iştirâk ettirildiği bir sistem kurulabildiği ölçüde, ancak, ‘muasır medeniyetler seviyesi’ne çıkılabilecektir. Kim uygarlık ve teknolojinin standartlarını yükseltmişse, bugün o önde bulunmaktadır.

Standartları yükseltmek, insanların önünü ve ufkunu açmakla, tıkanıklık ve engelleri ortadan kaldırmakla, kültürel hayatı zenginleştirmekle olur. Korunan, eğitilen, desteklenen birey, karşılığında Devletini himâye edecek, onunla bütünleşecek, özdeşleşecektir. Her yer ve zeminde karşılıklı etkileşimin olması bir doğa kanunudur.

Dünyânın her yanında suç târifleri, tipleri, çeşitleri bellidir, karşılığındaki cezâlar da, aşağı yukarı, aynıdır. Bunlar yasalarca belirlenmiştir; emniyet ve adâlet güçleri, hukuk fakülteleri, cezâ ve ıslah evleri gibi büyük teşkilâtlar bunlar için kurulmuştur. Bu sûretle hiçbir suç cezasız bırakılmamaya çalışılmaktadır.­

Birliği ve bütünlüğü şiddet kullanarak parçalamak isteyen bir kısım azınlık dışındaki kurum, kuruluş ve kişilerin varlıkları ve faaliyetleri normal şekilde devam etmektedir. Yapıcı hamle ve serbest rekabet ile bunlar kendilerini geliştirmekte, çevrelerindeki üretim ve tüketim mekanizmasına katkıda bulunmakta, sistem-içi düzenlemelerle yanlışlık ve eksikliklerini gidermekte, yaratacakları hoşgörü ortamının herkese faydalı olacağına inanmaktadırlar.

Prof. Dr. Niyazi Öktem’in dediği gibi, ‘eğer kendini güçlü hissediyor ve düşüncene itimat ediyorsan, senden farklı olanla gireceğin her diyalog zenginlik demektir’.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü ve kuvvetlidir. Vatandaşlarına, sivil toplum teşkilâtlarına, partilere karşı kendini özel bir korumaya almasına, resmî söylemlere (ideolojilere) sığınmasına ihtiyacı yoktur. Lâiklik oturmuştur. Demokrasi kapısı açık tutulduğu sürece kurumlaşma olacak, toplum kendi kendini kontrol eder hâle gelecektir.

Açıkçası, Devlet, taraf olmaktan çıkmalıdır. Plânlayan, koordinasyon kuran, denetleyen, hukukun üstünlüğü anlayışını pekiştiren; bayındırlık, güvenlik, hâriciye işlerini en iyi şekilde yapan bir üst örgütlenme olmalıdır.

Belki, Devlet’in tanımı bile değişmelidir. Kimse ‘Devlet’ değildir, veyâ tam tersine, herkes Devlet’tir, çünkü herkes bir kişinin hizmetindedir. Ama ne var ki, bugünkü sistemde birkaç kişinin ‘Devlet’ olması onlara ayrıcalık sağlamakta, elindeki güç ve kuvveti bildiği gibi kullanma tehlikesi doğurmakta, asıl çekişme ve çatışmaların kaynağı da çoğu zaman bu olmaktadır.

Politika farklı bir zemindir. ‘Siyasî mücâdele eşit şanslarla yürütülmelidir… Demokrasi fikri, siyasî partiler arasında şans eşitliği ilkesine dayanır’ (50). O hâlde, partiler dâhil, herkesin şansını her yerde ve her zaman rastlantılardan (!) uzak ve eşit tutmak bir çağdaşlık ülküsüdür.

Kimsenin kimseye üstünlük taslamaya kalkmayıp aklıselîmin her zaman galip geldiği, kişi ve kuruluşlar arasında iyi niyet ve güven duygusunun yerleştiği, sorumluluk anlayışı ve görev şuurunun pekişmiş olduğu, topluluk hâlinde yaşama fedakârlığiyle insan hak ve hürriyetlerindeki gelişmenin dengeli yürütüldüğü ve bu arada, tabîî, maddî kalkınmasını tamamlama yolundaki bir TÜRKİYE, elbette, bölgesinin ve dünyanın saygın bir devleti olacaktır.

Zaman, enerjinin içe dönük değil, kalkınma ve gelişme için harcanma zamânıdır. Sosyal hastalıkların en kuvvetli ilacı hukuk devleti anlayışı ve katılımcı-çoğulcu demokrasi uygulamasının güçlendirilmesi, olsa gerektir.

Bu düşüncelerle, Haşim KILIÇ’ın yazdığı karşıoy’daki görüşleri de benimseyerek, çoğunluğun kapatma kararına katılmıyorum.

Üye
Sacit ADALI

KAYNAKLAR-DİPNOTLAR

(1) Oswald Spengler : Batının Çöküşü, terc. Giovanni Scognamillo, I. Cilt, Dergâh Yay., İstanbul 1978, s.45.

(2) P.Bleton – J. Bounine, vs. : Dynamique de I’Auto-réforme de I’Entreprise, Masson, Paris 1976, s. 40.

(3) Erich Fromm : Çağımızın Özgürlük Sorunu, terc. Bozkurt Güvenç, Ankara 1973, s.183.

(4) Jochannes A. Gaertner : Devler Nerede’ terc. Y. Önen, Dünya Edebiyatından Seçmeler Derg., Kültür Bak. Yay., Ekim 1980, C. 2- 5.1, s.16.

(5) Dostoyevski : Batı Çıkmazı -Puşkin Üzerine Konuşma, terc. Ü. Bilgin, Dergâh Yay., İstanbul 1975, 5.14.

(6) Ortega Y Gasset : Kütlelerin İsyanı, terc. Nejat Muallimoğlu, Bedir Yay., İstanbul 1976.

Filozof Gasset kütle insanını şöyle tarif ediyor: Kendisi için -iyi veya kötü- özel sâhalara dayalı hiç bir hedef seçmeyen, kendini herkes gibi hisseden ve bu hâlin kendisini düşündürtmediğini, gerçekte herkes gibi hissetmekle kendini mesut sayan insan. Ona göre cemiyette iki çeşit insan var: seçkin azınlık ve kütle (s. 10).

(7) Bernard Gournay : Introduction â la Science Administrative, A. Colin, Paris 1966, s. 211.

(8) André Gide : Yeni Nimetler, terc. S. Engin, İnsel Kitabevi, İstanbul 1942, s. 12.

(9) André Malterre : Les Cadres et la Réforme des Entreprises, Ed. France-Empire, Paris 1969, s. 31.

(10) Sacit Adalı : Personel Yönetimi, TSİD Yay., İstanbul 1977, s. 2.

(11) aevket Rado : Dertli Çoban, Tercüman Gaz., 3.10.1982 tarihli nüsha, s.9.

(12) E. Fromm : a.g.e., s. 182.

(13) Stefan Zweig : İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Nadir Anlar, terc. B. Arpad, İstanbul Yay., İstanbul 1954.

(14) Gaerthner : a.g.m., s. 17-18.

(15) Eric Bodman-Berthand Richard : Changer les Relations Sociales- La Politique de Jacques Delors, Les Ed. d’Org., Paris 1976, s.53’ten J.Delors . Entretiens des ICI, 1.6.1975, s. 17.­

(16) Michel Crozier : Le Phénomène Bureaucratique, Seuil, Paris 1963, s. 257.

(17) Raymond Aron : Demokrasi ve Totalitarizm, terc. V. Hatay, Kültür Bak. Yay., Ankara 1975, s. 207.

(18) a.e., s. 205.

(19) a.e., s. 207.

(20) a.e., s. 210.

(21) Chris Argyris: Participation et Organisation, Dunod, Paris 1974, S.4-5

(22) Maurice Cliquet – Jacques Dumond: Rémunération et Intréssement, Entr. Mod. d’Ed., Toulouse 1973, s. 19.

(23) Claude Lévy-le Boyer: Psychologie des Organisations, PUF, Paris 1974, s. 237

(24) Jean Diverrez: Pratique de la Direction Participative, Entr. Mod. d’Ed., Paris 1971, s. 31

(25) Klasik Yönetim anlayışında kişiyi harekete geçiren sebebler kısaca şunlardır (Actionnariat Participation: Les Echos, Compte rendu du forum du 24 Oct., 1978, s. 27) :

– Mâlik olma ihtiyacı (Besoin d’Avoir): Bu, ücretlere bağlı temel ihtiyaçtır. Menfaatlere katılma ile de destekli bir yüksek ücret politikası güdülerek karşılanabilir. İşletmenin artan kârları seviyesinde ücretinin de yükseldiğini gören işçi, sırf ücret alırken gösterdiği gayretten çok daha fazlasını verecek ve sınıf çatışması şuurundan uzaklaşacaktır. Ek menfaatler temini için sosyal mücadeleye girişme zarureti kaybolacaktır.

– Muktedir olma ihtiyacı (Besoin de Pouvoir): Bu, sorumluluk sahibi olmaya bağlı bir ihtiyaçtır. İşletme organizasyonu çok sert veya fazla hiyerarşik ise, muhtemel bir teşebbüs gücü olmayacaktır. Binaenaleyh, çalışma organizasyonu eğer yeteri kadar ademimerkezîleştirilmişse, herkesin teşebbüse geçmesine imkân verilebilecektir. Bir robot durumundan, danışılan, fikri alınan, kendisini ilgilendiren kararlara katılan hâle getirilecektir… Sorumlulukların devri, kararların alınışına katılma, bu muktedir olma ihtiyacını giderecektir.

– Vârolma ihtiyacı (Besoin d’Etre): Saygı görme insanoğlunun en derin isteklerinden biridir. En aşağıdan en yukarıya kadar, her seviyede, hürmet ihtiyacı sonsuzdur… Bu bir davranış, konuşma, emir verme tarzıdır. Selâm verme, tebrik etme, memnuniyet yahut memnuniyetsizliğini belli etme şeklidir. Bu, beşerî ilişkilerin temel unsurudur.­

– Bilme ihtiyacı (Besoin de Savoir) : Her insanın niçin çalıştığını, nerden emir aldığını, işletmenin çalışışını, hedeflerini, vs.yi bilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın haberleşme ve formasyon vermeyle karşılanması gerektir.

Ancak bugün Batı kültüründe ilk iki ihtiyaç büyük ölçüde tatmin edilmiştir. ‘Bu medeniyet insanını tatmin edecek faktörler artık Vârolma ve Bilme ihtiyaçlarıdır’. İtibardan ve sorumluluktan uzak kalan insanların mutlu olmayacakları anlaşılmış bulunmaktadır.

Buna karşılık, gelişmekte olan ülkeler için beceri ve bilgi kadar gerekli olan ‘aşk, şevk ve azmi’ elde etmek, Maslow’un ifadelerinin de ötesinde, önemli bir mesele oluşturmaktadır.

(26) Ariane Ravel : La Réforme de I’Entreprise, Dossier du CNIPE, Paris, Avril 1969, s. 63.

(27) Pierre Sudreau’nun 7 Şubat 1975 tarihinde Cumhurbaşkanı V. Giscard d’Estaing’e yazdığı rapor.

(28) Daniel Dollfus : Changer I’Entreprise par la Promotion de I’Homme, PUF, Coll. SUP, Vendôme 1975, s. 19’dan A. Peccei: La Révolution Humaine, Successo, Janvier 1975, s. 160.

(29) Bu konuda yararlanılan kaynaklar şunlardır:

8 – Arnim ZIRN, Das Parteienverbot nach Art. 21, Abs. 2 GG im Rahmen der Streitbaren Demokratie des Grundgesetzes, Diss, Tübingen, 1988.

– Horst MEIER, Parteiverbote und Demokratische Republik, Nomos, Baden-Baden, 1993.

– Karl-Heinz SEIFERT, Die politischen Parteien im Recht der Bundesrepublik Deutschland, Carl Heymanns Verlag, Köln vd., 1975.

– Dimitris Th. TSATSOS vd. (ed.), Parteienrecht imeuropaishcen Vergleich, Nomos, Baden-Baden, 1990.

– Ulrich Karpen (ed.):la Constitution de la République Federale d’Allemagne, Nomos, Baden-Baden, 1996

(30) 60’lar sonunda kapatılan SDR’in uzantısı olarak görülen Almanya Nationalsosyalist Partisi, 80’ler başında Yeşiller, 80’ler sonunda nazi eğilimleri ile tanınan Cumhuriyetçiler için kapatılma tartışmaları olmuş fakat Anayasa Mahkemesi’nin önüne hiçbiri getirilmemiştir. Yeşiller konusundaki tartışmanın bu hareketin siyasal parti olarak görülüp görülemeyeceği sorusunda odaklandığı ve daha çok partiler ve seçim kanunları çerçevesinde ele alındığı ve partinin resmîleştirilmesiyle Anayasa’ya aykırılık tartışmasının da hızını kaybettiği görülmektedir.

(31) ‘Özgürlükçü demokratik temel düzen‘ ve ‘Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığı‘, korunan iki anayasal değer olup, bunlardan birincisini savunanlar çoğunlukta olmakla berâber, Cumhuriyetin varlığının korunmasının diğerine göre öncelik taşıdığını söyleyenlere de rastlanmaktadır.

(32) ‘darauf ausgehen’ ifadesi, subjektif yorumla amaçlamak (beabsichtigen) olarak çevrilebilir. Parti davranışlarının objektif sonuçları bakımından fiilî durumu belirten bir tercüme, ‘çalışmak‘ olarak yapılabilir.

Alman Anayasası’nın Partiler başlıklı 21. maddesi şöyledir:

‘(1) Partiler, siyasî irâdesinin oluşmasında halkla birlikte hareket ederler. Kurulmaları serbesttir. lç teşkîlâtlanmaları demokrasi ilkelerine uygun olmalıdır. Kaynaklarının ve malvarlıklarının menşei ve nerden geldiği hakkında açıkça hesap vermek zorundadırlar.

(2) Amaçlarıyla yâhut üyelerinin davranışlarıyla hür ve demokratik temel düzeni zarara sokmaya, ortadan kaldırmaya veyâ Federal Almanya Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye atmaya çalışan partiler anayasallık karşıtıdırlar. Anayasallık karşıtlığının ne olduğunu Federal Anayasa Mahkemesi belirler.

(3) Konunun ayrıntıları federal kanunlarca düzenlenir’.

Bu madde ‘partileri özel bir korumaya alıyor ve onlara halkın irâdesinin şekillenmesine katılma imkânı tanıyor. Fakat aynı madde; hür demokratik düzenle mücâdele eden (çekişen) bütün partileri bu haklarından mahrum bırakıyor. Bu noktada tek karar verici organ olarak Anayasa Mahkemesi’ni görüyor ve bu partilerin faaliyetlerinin kısıtlanması veya tamamen ortadan kaldırılmasını bu Mahkeme’nin yargılamasından sonraya bırakıyor (Ulrich Karpen, s. 41).

(33) Zusammenschau’ oder ‘Gesamtschau’ jener ‘Unzahl feindseliger Einzelakte, von denen jeder für sich betrachtet verhaltnismaBig und nicht notwendig verfassungwidrig erscheint’. BVerfGE 2, 20 vd.

(34) B VerwGE. 1, 187 (Bundesverwaltunsgerichtsentscheidung: Federal İdare Mahkemesi Kararı (Danıştay mukabili) Band 1, S. 187).

(35) 21. Maddede sâdece parti taraftarları (Parteianhanger) ifadesi kullanılıyor. Kavramın nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde tartışmalar hâlen devam etmekteyse de, parti merkezinden üyelere ve onun ötesinde taraftarlara doğru genişleyen bir dairede sorumluluğun ve partiyi bağlayıcılığın azalacağı konusu tam netleşmeyen genel bir yaklaşım olarak göze çarpmaktadır. Anayasa Mahkemesi,amaç açıklamalarına kaynak olarak parti programı, tüzüğü, resmi açıklamalar gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlü açıklamalar yanında parti yöneticilerinin, sözcülerinin ve yazarlarının temellere ilişkin açıklamalarını da gözönünde tutmaktadır (Bk. BVerfGE. 2, 47 vd., 69).

(36) ‘Temel hukuk ilkelerinin bâzıları şunlardır: iyi niyet, ahde vefâ, kazınalmış haklara saygı, kanunların geriye yürümezliği, kesin hükme saygı, devlete ve kanunlar güven, özel kural-genel kural çatışmasında özel kuralın uygulanması’ (Ergun Özbudun: ‘Kanun’ devletinden ‘hukuk’ devletine…, Görüş Dergisi, Kasım 1994, s. 18)

(37) a.m., s. 19

(38) a.m., s. 19-20

(39) Hüseyin Hatemi: Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yay., İstanbul 1989, s. 23-24

(40) a.e., s. 11-12

(41) a.e., s. 13-14

(42) a.e., s. 15-16

(43) Julia Iliopoulos-Strangas (Hrsg.):la Protection des droits l’homme dans le cadre europeen, Nomos, Baden-Baden, 1993, s. 59

(44) a.e., s. 15-16

(45) a.e., s. 378

(46) a.e., s. 229

(47) Ulrich Karpen: a.g.e., s. 190

(48) – Bu konuda şu üç kaynaktan yararlanılmıştır :

– Feyyaz Gölcüklü – Şeref Gözübüyük; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulanması, Turhan Kitabevi, Ankara 1994

– Şeref Ünal: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBMM Basımevi, Ankara 1995

– Ulrich Karpen (ed): a.g.e. Nomos, Baden-Baden, 1996).

(49) Washington’daki sembol binalardan biri, Amerikan Kongresinin yer aldığı Kapitol‘dur. Ortada, yerden 87 m. yükseklikteki kubbenin üzerinde kadın sûretinde Hürriyet Heykeli bulunur. Heykel’in kaaidesinde ABD’nin şu parolası yer almaktadır: E Plurubus unum (Pek çok şeyden meydana gelen tek şey).

(50) Ulrich Karpen: a.g.e., s. 89

İ Ç İ N D E K İ L E R

KARŞIOY YAZISI

İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI KATILIMCI

DEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASI

I- TOPLUM YAPISINDAKİ DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİKLER

II- REFAH PARTİSİ’NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI BAZI İTİRAZLAR

A- Kapatma Kararı Hakkında Bazı Usûl Yanlışlıkları

B- Odak Olma Kavramı

1- Türk Hukukunda Odak olma

a-SPK ve Anayasa’ya Göre Durum

b-Anayasa’nın 69. Maddesinin Sekizinci Fıkrası Uyarınca Suç İsnât Edilen

Yetkililerin Durumları

aa- Eylemler (Olaylar)

bb- Değerlendirme

2- Alman Hukukunda Odak Olma

a- Parti Kapatılmasının Tarihçesi

b- ‘Odak Haline Gelme’ veya ‘Yoğunluk

Nasıl Belirlenebilir’

aa- Anayasa’ya Aykırılık Unsurları

bb-Anayasa’ya Aykırılık Unsurlarının

Oluşumunun Tesbitinde Değerlendirilmeye

Alınabilecek Kaynaklar

C- Temel Hak ve Özgürlükler İle AİHS Arasındaki İlişki

1- Temel Hak ve Özgürlüklerin Yeşerdiği Ortam: Hukuk Devleti

2- Parti Üyelerinin Söz ve Eylemlerinin AİHS’ne Göre Ele Alınması

a- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Yönünden

b- İfade Özgürlüğü Yönünden

c- Örgütlenme Özgürlüğü Yönünden

d- Ayrımcılık Yasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden

e- Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması Yönünden

f- Hakların Kanıtlanmasının Sınırlanması (Sınırlama Sebeplerinin

Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi Amaç Saptırma Yasağı)

Yönünden

III- SONUÇ

Kaynaklar – Dipnotlar

KARŞIOY YAZISI

Anayasa’nın Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savı ile Refah Partisinin kapatılmasına karar verilmesi istemiyle açılan davada, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 tarihinde Sivas’ın Sıcak-cermik beldesinde partisinin eğitim seminerinde yaptığı konuşmasındaki sözleri, davaya dayanak yapılan delillerden biri olarak ileri sürülmüştür.

Mahkememizce verilen kararda, sözü edilen bu konuşmanın yapıldığı yolun­da kanıt gösterilemediği gerekçesiyle delil olarak kabul edilmemiçtir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bu konuçması, Sancak Dergisinin Ocak 1994 tarihli, l3.sayısında ‘Refahçı Olmayan Patates Dinindendir’ başlığı ile yayımlanmıştır.

Davalı Parti savunmalarında, bu iddianın hiçbir dayanağının olmadığını, böyle bir konuŞmanın yapılmadığını, yazanlar hakkında şikayetçi olduklarını, sorum­lularının manevi tazminata ve cezaya mahkum edildiklerini ileri sürmüşse de, Davalı Parti Başkanının veya Parti yetkililerinin bu yazı nedeniyle bir tekzibi olmamış, sorumluları hakkında da bir dava açılmamıştır.

Her ne kadar, Sancak Dergisi sorumlu yazı işleri müdürü ve yazarı hakla­rında, basın yoluyla Refah Partisine hakaret, yayın yoluyla gerçek dışı itham ve isnatlarla hakaret ve saldırıda bulunmak suçlarından Refah Partisi Başkanlığı adına Genel BaŞkan Necmettin Erbakan ve Oğuzhan Asiltürk’ün şikayetçi ve davacı oldukları, ceza davası açıldığı, Dergi sorumlularının manevi tazminat ödemelerine de karar verildiği dosyadaki belgelerden anlaşılmakta ise de, bü çikayet dilekçelerinin, Ankara C.Savcılığınca düzenlenen iddianamelerin ve manevi tazminat ödenmesine dair Ankara Asliye 24.Hukuk Mahkemesi kararının, davamızda delil olarak ileri sürülen Necmettin Erbakan’ın 13.5.1991 Tarihinde yaptığı ve ‘Refahçı Olmayan Patates Dinin­dendir’ başlığı ile Sancak Dergisinde yayımlanan yazı ile ilgisi bulunmamaktadır.

Yukarıda belirtilen şikayet dilekçeleri, iddianameler ve mahkeme kararı, ancak Dergisinin aynı sayısında yayımlanan başka yazılarla ilgilidir. Parti Genel Başkanı veya Parti yetkilileri, aynı Derginin aynı sayısında yayımlanan beş yazıdan, kapak ve iç sayfalardaki RP-PKK. ortak bayrağına ait yazı ve resimlerden dolayı şikayetçi ve davacı oldukları halde, aynı Derginin aynı sayısında yayımlanan ‘Refahçı olmayan Patates Dinindendir’ başlıklı yazıdan dolayı şikayetçi ve davacı olmamışlardır.

Ayrıca, Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesinde, sözü edilen konuşmayı ‘Refah Partisi Gihat Ordusudur’ şeklinde ve Sancak Dergisinden alıntı yaparak yayımlamış. Turhan Dilliğil”İddia Ediyorum, RP Yasal Bir Parti Değildir’ adlı kitabında bu konuşmayı da yazmıştır. Cumhuriyet ve Milliyet Gazetelerinde de sözü edilen konuşma gündeme getirilmiş, konuçma ile ilgili yazılar, haberler yayımlanmıştır. Bu yazılar­dan hiçbirisi Refah Partisi Genel Baskanı veya Parti yetkilileri tarafından yalan­lanmamış. Ve sorumluları haklarında şikayetçi veya davacı olmamışlardır..

Böylece, sözü edilen konuşmanın, belirtilen tarih ve mahalde Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan tarafından yapıldığının kanıtlandığı kabul edilerek davada delil olarak değerlendirilmesi gerekirken bu konuşmanın yapıldığının kanıtlanamadığı yolundaki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Üye
ALİ HÜNER

KARŞIOY GEREKÇESİ

Anayasa’nın 69. maddesinde, bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrasına aykırı olması ya da aynı fıkra hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması veya yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğundan olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım almaları halinde kapatılacağı belirtilmiştir. Böylece bir siyasi parti hakkında Anayasa Mahkemesi’nce kapatma kararı verilebilmesi, maddede sayılan bu üç durumdan birinin gerçekleşmesi koşuluna bağlanmıştır.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde ise parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin Yasa’nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması kapatma nedenleri arasında sayılmıştır. Bu kapatma nedeninin Anayasa’nın 69. maddesinde sayılanlardan farklı olması belirtilen, yasa kuralının Anayasa’ya uygunluk denetiminden geçirilmesini gerektirmektedir.

Oysa çoğunluk görüşüne göre, 22.4.1983 gününde kabul edilen Siyasi Partiler Yasası, 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık divanını oluşturduğu 6.12.1983 tarihine kadar geçen dönem içinde çıkarıldığından bu Yasa kurallarının belirtilen tarihten sonra değiştirilmiş olmadıkça Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin getirdiği engel nedeniyle Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemez.

İncelenen siyasi parti kapatma davasında uygulanması gereken, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin, daha sonra herhangi bir değişikliğe uğramaması nedeniyle Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında olduğu tartışmasızdır. Ancak bu maddenin dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesi, 23.7.1995 günlü 4124 sayılı Yasa ile değiştirilmiştir. Geçici 15. maddenin, Anayasa’nın 69. maddesi gibi sonradan değişikliğe uğrayan Anayasa kurallarına aykırılık itirazlarının incelenmesine olanak vermeyecek biçimde anlaşılması, Anayasa koyucunun 69. maddeyi değiştirme yönündeki iradesinin değerlendirme dışı bırakılması anlamına gelir.

Bu nedenle, Anayasa’nın 69. maddesinde yapılan Siyasî Partiler Yasası’nın 101/b maddesinin Geçici 15. madde kapsamından çıktığı kabul edilerek değişiklikle Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulması gerekir.

Öte yandan, Yasa’nın 101. maddesinin Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında bulunması nedeniyle, Anayasa’ya uygunluğunun incelenemeyeceği yolundaki görüş, kapatma nedenlerini açık ve somut biçimde düzenleyen Anayasa’nın 69. maddesi karşısında haklı ve geçerli bir görüş olarak kabul edilemez. Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi de bunu gerektirir.

Davalı partinin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılan kapatma davasında, yukarıda belirtilen nedenlerle Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin dikkate alınmasına olanak bulunmadığından Davanın 103. maddeye göre incelenerek karara bağlanması gerekir.

Açıklanan nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinin Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulamayacağına ilişkin çoğunluk görüşüne ve davada bu kural uygulanarak oluşturulan gerekçeye katılmıyoruz.

ÜyeLütfi F. TUNCEL ÜyeFulya KANTARCIOĞLU

Mustafa Suphi

0
Mustafa Suphi

Mustafa Suphi (Mehmed Mustafa Subhi) 4 Ağustos 1882’de Trabzon Vilayeti’ne bağlı olan Giresun kazasında dünyaya geldi.

İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, idadi (lise) öğrenimini ise Erzurum’da tamamladı. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu.  Ardından Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu kazandı. 1910 yılında “L’organisation du crédit agricole en Turquie” (“Türkiye’de tarım kredilerinin örgütlenmesi”) isimli bir tez yazdı ve bu tezi özet olarak “Bulletin du bureau des institutions economiques et sociales” (“Ekonomi ve Sosyal Enstitüleri Bürosu Bülteni”) dergisinde yayınlandı. Legum Doctor (LL.D.) unvanı ile ülkeye döndü.

Paris’te bulunduğu yıllardan itibaren siyasi faaliyetlerine başladı. Tanin, Servet-i Fünûn ve Hak gazetelerine yazılar yazdı.

Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verdi.

1912 yılında Ahmet Ferit’in başkanlığında kurulan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı.

Sinop’a sürgün edildi ve buradan 1914 yılının başlarında bir grup arkadaşı ile birlikte bir tekne ile Rusya’ya kaçtı. Rusya’da iken Fransızca dersi vererek geçimini sağladı. Bir süre sonra  741 kişi ile birlikte Urallar’a sürüldü. 1915 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) üyesi oldu. Şubat Devrimi ile serbest kalan Suphi, Ekim Devrimi’nden sonra 1918 civarı Moskova’ya gitti. 19 Aralık 1918 tarihli Enternasyonalist Toplantı’ya Türkiye’yi temsil eden konuşmacı olarak katıldı. Sovyetlerde yaşayan Türk ve Müslüman komünist hareketler içinde yer aldı. 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye gitti ve burada düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın başkanlık divanında yer aldı.

0-16 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de toplanan Türkiye İştirakiyun Teşkilatı Kongresinde Türkiye Komünist Partisi kurucuları arasında yer aldı. Komünist Parti kararı gereğince Kuvâ-yi Milliye ile birlikle kurtuluş savaşına katılmak üzere Türkiye’ye döndü.

Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mehmed Mustafa Subhi 28 Ocak 1921’de 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından öldürüldü.

Mustafa Suphi, Türkçenin yanı sıra Arapça, Fransızca ve Rusça bilmekteydi. Komünist Parti Manifestosu’nu Türkçeye çevirmek üzere başlasa da bu çeviriyi tamamlayamadı. Büyük Sovyet Ansiklopedisinde kendisine bir başlık ayrılmıştır. Özelikle komünist dönemde, Rusya, Kırım, Bakü ve başka yerlerde okul, sokak ve salonlara ismi verilmiştir.

Adına kurulan Mustafa Suphi Vakfı İstanbul’da faaliyet halindedir.

Osmanlı Dönemi Danıştay Başkanları

0

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Şura-yı Devlet olarak anılan Danıştay 1868 yılında kurulmuştur.  Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile tüm devlet kurumlarının kontrolü Ankara Hükümetine geçmiştir. 1922 yılından itibaren Danıştay adıyla faaliyetine devam eden Şura-yı Devlet’te, Cumhuriyete kadar olan 54 yıllık  dönemde toplam 48  başkan görev yapmıştır.

1. Mithat Paşa – 6 Mart 1868-27 Şubat 1869 (11 Zilkade 1284-11 Zilkade 1285)

Ahmed Şefik Midhat Paşa 18 Ekim 1822 tarihinde İstanbul’da doğmuş, 8 Mayıs 1884 tarihinde ölmüştür.  İki kez sadrazamlık yapmış, Tuna, Aydın ve Suriye Valisi olarak görev yapmıştır. İlk Osmanlı Anayasası olan Kânûn-ı Esâsî‘yi hazırlayan kurulun başkanıdır. Midhat Paşa, Padişah Abdülaziz (1861-1876) dönemindeki reform politikalarıyla öne çıkmıştır.

2. Yusuf Kamil Paşa – 27 Şubat 1869-21 Ekim 1871 (15 Zilkade 1285-6 Şaban 1288)
3. Namık Paşa – 21 Ekim 1871-4 Ağustos 1872 (6 Şaban 1288-29 Cemaziyelevvel 1289)
4. Yusuf Kamil Paşa – (II. kez) 4 Ağustos 1872-21 Ağustos 1875 (29 Cemaziyelevvel 1289-19 Receb 1292)
5. Mahmut Nedim Paşa – 21 Ağustos 1875-26 Ağustos 1875 (19 Receb 1292-24 Receb 1292)
6. Server Paşa – 26 Ağustos 1875-12 Şubat 1876 (24 Receb 1292-16 Muharrem 1293)
7. Namık Paşa– (II. kez) 12 Şubat 1876-31 Mart 1876 (11-16 Muharrem 1293-5 Rebiülevvel 1293)
8. Yusuf Kamil Paşa – (III. kez) 31 Mart 1876-5 Haziran 1876 (5 Rebiülevvel 1293-12 Cemaziyelevvel 1293)
9. Mithat Paşa – (II. kez) 5 Haziran 1876-21 Aralık 1876 (11-12 Cemaziyelevvel 1293-4 Zilhicce 1293)
10. İbrahim Ethem Paşa – 26 Aralık 1876-5 Şubat 1877 (9 Zilhicce 1293-21 Muharrem 1293 (buradan sadrazamlığa)
11. Kadri Paşa – 5 Şubat 1877-4 Şubat 1878 (21 Muharrem 1294 – Gurre-i Safer 1295)
12. Saffet Paşa – 4 Şubat 1878-19 Şubat 1878 (Gurre-i Safer 1295-16 Safer 1295)
13 Asım Paşa – 19 Şubat 1878-18 Nisan 1878 (16 Safer 1295-15 Rebiülahir 1295)
14. Ali Paşa – 18 Nisan 1878-19 Ekim 1879 (15 Rebiülahir 1295-3 Zilkade 1296)
15. Ahmet Arifi Paşa – 19 Ekim 1879-12 Eylül 1880 (3 Zilkade 1296-7 Şevval 1297)
16. Server Paşa – 12 Eylül 1880-8 Mayıs 1882 (7 Şevval 1297-19 Cemaziyelahir 1299)
17. Akif Paşa – 8 Mayıs 1882-30 Kasım 1882 (19 Cemaziyelahir 1299-19 Muharrem 1300)
18. Ahmet Arifi Paşa – (II. kez) 30 Kasım -2 Aralık 1882 (19 Muharrem 1300-21 Muharrem 1300)
19. Akif Paşa – (II. kez) 2 Aralık 1882-25 Eylül 1885 (21 Muharrem 1300-15 Zilhicce 1302)
20. Ahmet Arifi Paşa – (III. kez) 25 Eylül 1885-4 Eylül 1891 (15 Zilhicce 1302-29 Muharrem 1309) – 4 Eylül 1891-7 Kasım 1895 (29 Muharrem 1309-19 Cemaziyelevvel 1313 vekaletle)
21. Sait Paşa – 7 Kasım 1895-29 Ekim 1907 (19 Cemaziyelevvel 1313-22 Ramazan 1325)
22. Hasan Fehmi Paşa -29 Ekim 1907-2 Ağustos 1908 (22 Ramazan 1325-4 Receb 1326)
23. Arnavut Turhan Paşa -2 Ağustos 1908-7 Ağustos 1908 (4 Receb 1326-9 Receb 1326)
24. Tevfik Paşa (Sadaret müsteşarı) 7 Ağustos 1908-28 Kasım 1908 (9 Receb 1326-4 Zilkade 1326)
 
25. Hasan Fehmi Paşa – (II. kez) 28 Kasım 1908-13 Nisan 1909 (4 Zilkade 1326-22 Rebiülevvel 1327)
26. Zihni Paşa – (Nafia nazırı) 14 Nisan 1909-15 Nisan 1909 (23 Rebiülevvel 1327-24 Rebiülevvel 1327)
27. Raif Paşa – 15 Nisan 1909-20 Ağustos 1909 (24 Rebiülevvel 1327-3 Şaban 1327)
28. Necmettin Molla Bey – 20 Ağustos 1909-1 Ekim 1911 (3 Şaban 1327-7 Şevval 1329 Adliye Nezaretine ilaveten 6 Ağustos 1325-17 Eylül 1327) – 2-5 Ekim 1911 (8 Şevval 1329-11 Şevval 1329) arasında vekaletle idare olunmuştur.
29. Ürgüplü Hayri Bey – 4 Ekim 1911-31 Ekim 1911 (11 Şevval 1329-8 Zilkade 1329 /21 Eylül 1327-17 Teşrinievvel 1327)
30. Memduh Bey – 31 Ekim 1911-23 Ocak 1912 (7 Zilkade 1329-2 Safer 1330 / 17 Teşrinievvel 1327-9 Kanun-ı sani 1327)
31. Sait Halim Paşa – 23 Ocak 1912-23 Temmuz 1912 (2 Safer 1330-7 Şaban 1330 / 9 Kanun-ı sani 1327-9 Temmuz 1328)
32. Kamil Paşa – (Sadr-ı esbak) 23 Temmuz 1912-31 Ekim 1912 (7 Şaban 1330-19 Zilkade 1330 / 9 Temmuz 1328-17 Teşrin-i evvel 1328) – 30 Ekim 1912-28 Ocak 1913 (19 Zilkade 1330-19 Safer 1331/ 17 Teşrin-i evvel 1328-15 Kanun-ı sani 1328) arasında vekaletle idare olunmuştur.
33. Sait Halim Paşa – (II. kez) 25 Ocak 1913-28 Ocak 1913 (15 Safer 1331-18 Safer 1331 / 11 Kanun-ı sani 1328-14 Kanun-ı sani 1328)
34. Sait Paşa – (Sadr-ı esbak) 31 Ocak 1913-12 Haziran 1913 Perşembe (22 Safer 1331-7 Receb 1331/ 17 Kanun-ı sani 1328-30 Mayıs 1329)
35. Halil Bey – 18 Haziran 1913-27 Mayıs 1914 (12 Receb 1331-2 Receb 1332 4 Haziran 1329-14 Mayıs 1330) – 27 Mayıs 1914-3 Mayıs 1916 (2 Receb 1332-Selh-i Cemaziyelahir 1334/ 14 Mayıs 1330-20 Nisan 1332) arasında vekaletle idare olunmuştur.
36. İbrahim Bey – 3 Mayıs 1916-22 Ocak 1917 (selh-i Cemaziyelahir 1334-28 Rebiülevvel 1335 / 20 Nisan 1332-22 Kanun-ı sani 1332)
37. Halil Bey – (2. kez) 30 Rebiülevvel 1335/11 Rebiülahir 13

Ziştovi Antlaşması

0
Ziştovi Antlaşması
Ziştovi Antlaşması

Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. 1790 yılı Aralık ayında Ziştovi(Sistovo) kasabasında başlayan barış görüşmeleri sonuçlandırılarak 4 Ağustos 1791 tarihinde antlaşma ile sonuçlanmıştır.

Avusturya Arşidüklüğü, 962-1806 yılları arasında toplam 844 yıl hüküm sürmüş olan monarşik yapıdaki bir Alman Krallığıdır. Avusturya ise 1453-1806 yılları arasında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun en önemli parçalarından ve Habsburg Monarşisinin önemli merkezlerinden biri olmuştur.

Ziştovi’deki barış görüşmelerini tasvir eden gravür

Osmanlı Devleti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarından olan Ziştovi Antlaşması, on dört maddeden oluşmakta, “Alman İmparatoru ve Osmanlı Devleti (Bab-ı Ali) arasında 4 Ağustos 1791 yılında Sistova’da imzalanan antlaşma metni” olarak tanımlanmaktadır. İki devlet arasında devam eden yarım yüzyıllık barış, dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerini tekrar canlandırmak için İngiltere ve Prusya kralları ile Birleşik Eyaletler generalinin aracılığı sonucunda temsilcilerin yaptıkları görüşmeler sonucunda antlaşma şartları belirlenmiştir.

Ziştovi Antlaşması Maddeleri

Madde 1

İki devlet arasında denizde ve karada ebedi dostluğa dayalı barış olmalıdır. Her iki tarafın savaş boyunca yaptığı düşmanlığa son verilmeli ve tarafların elinde bulunan köleler ile Karadağ, Bosna, Sırbistan, Eflak ve Boğdan halkları eski yaşadıkları bölgelere dönmeli, eski mal varlıkları ve haklarına geri kavuşmalıdır. Savaş esnasında Avusturya’yı desteklemeyen topluluklar da aynı şekilde yurtlarına dönmeli ve Avusturya tarafından rahatsız edilmemelidir.

Madde 2

Barış antlaşmasının esası, savaşın başladığı günden önce mevcut olan status quo’ya dayanmaktadır. Taraflar 18 Eylül 1739 tarihli Belgrad Antlaşması, 5 Kasım 1739 ve 2 Mart 1741 tarihli antlaşmalar, 25 Mayıs 1747 tarihli Belgrad Antlaşması’nın sürdürülmesi için yapılan akit, 7 Mayıs 1775 tarihli Bukovina’nın devredilmesi için yapılan antlaşma ve 12 Mayıs 1776 tarihli Bukovina sınırlarını belirlemek için yapılan antlaşmaları yineleyip kabul etmektedirler.

Madde 3

Osmanlı Devleti, 8 Ağustos 1783 tarihinde imzalanan antlaşmaya uyarak Avusturya ticaret gemilerini Kuzey Afrika kıyılarındaki korsanlardan ve diğer tehlikelerden koruyacak ve ticaret gemilerinin uğrayacakları her türlü zararı tanzim edecektir. Aynı şekilde 24 Şubat 1784 tarihli antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, egemenliğinde bulunan tüm deniz ve nehirlerde Avusturya’ya ait tüm gemilere serbest ticaret hakkı tanıyacaktır. Yine 4 Aralık 1786 tarihli fermana göre Eflak ve Boğdan eyaletlerindeki Transilvanyalı çobanlara ve onların sürülerine geliş-gidiş ve konaklama imkânı sağlayacaktır. Bunlarla birlikte savaştan önceki bütün fermanlar, sözleşmeler ve bakanlık antlaşmaları serbest dolaşım ve ticaretin sürekliği için iki devlet tarafından yeniden tanınacaktır.

Madde 4

Avusturya, Osmanlı’nın dostça tutumuna karşılık status quo’ya uygun biçimde savaşta ele geçirdiği toprakları, şehirleri, kaleleri ve hisarları onaracak ve Osmanlı’ya ait askeri mühimmatla birlikte iade edecektir. Bu durum Eflak ve Boğdan’daki yerler için de geçerli olacaktır.

Madde 5

Genel adı La Raya olan Hotin Kalesi ve semti boşaltılacak, restore edilerek Osmanlı’ya iade edilecekti. Fakat sözü edilen kale ve semt Rusya barışı imzalanana kadar Avusturya’da kalacak ve Avusturya, Rusya’yı dolaylı veya dolaysız hiçbir şekilde desteklemeyecektir.

Madde 6

Onay imzaları atıldıktan sonra iki devlet arasındaki eski sınırlar yeniden çizilecek, Eflak ve Boğdan’ın beş bölgesi için bu işlem 30 gün içerisinde yapılacaktır. Status quo kapsamında Bosna, Sırbistan, Burg, Eski Osova ve civar bölgelerdeki sınırların çizilmesi Belgrad Antlaşması’nın 13. maddesine göre yapılacaktır. Yukarı Unna bölgesi sınırları da 60 gün içerisinde yeniden gözden geçirilecekti. Belirtilen süreler kalelerin tamiri ve askeri mühimmatın kaldırılması için gereklidir.

Madde 7

Osmanlı tebaasından olan tüm mahkûm, tutsak ve rehin askerler serbest bırakılıp Ruscuk, Vidin ve Bosna’daki yetkililere teslim edilecektir. Buna karşılık Bosna Lortlarının elinde bulunan Avusturya vatandaşları da aynı şekilde iade edilecektir. İki aylık süre zarfında her iki devlette bulunan savaş tutsakları ve köleler yaş, cinsiyet ve durumları ne olursa olsun ve her nerede bulunurlarsa bulunsunlar köle olarak kullanılamayacak ve karşılıklı teslim edileceklerdi. Ancak gönüllü şekilde din değiştirenler bu kapsamın dışında bırakılacaktır.

Madde 8

İki devletin vatandaşları, savaş esnasında veya savaştan önce karşı tarafın topraklarına göç etmiş ve durumu yetkililere bildirip uyumlu bir şekilde yaşıyorlarsa orada yaşamaya devam edecek ve taraflar onları geri dönmeye zorlamayacaktır. Sığındıkları devlet onlara eşit haklar tanıyacak, hem yeni hem de vatandaşı oldukları eski devletteki toprakları onların olmaya devam edecektir.

Madde 9

Taraflar ticari münasebetlerini yenileme arzusundadır. Bu anlamda Belgrad Antlaşması’nın 17. ve Pasarofça Antlaşması’nın 18.maddelerinin savaş esnasında ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olmuş tüccarlar, devletten yardım isteme hakkına sahip olacak ve mağduriyetleri en hızlı şekilde hiçbir mazeret gösterilmeden giderilecektir.

Madde 10

Alınan kararlar derhal iki devletin sınırlarında bulunan yetkililere iletilmelidir. Bu kararların hayata geçirilmesi toplumsal huzur, iyi komşuluk ilişkileri ve sınırların bütünlüğü için zorunludur. Taraflar arasında yapılmış anlaşmaya göre zararların giderilmesi, suçluların işledikleri suça göre cezalandırılması dostluk ve barışın sağlanması açısından gereklidir. Bu madde her iki ülkenin arşiv kayıtlarına benzer ifadelerle geçmiştir.

Madde 11

İki ülkenin vatandaşlarına da karşı devletin topraklarında seyahat edebilme ve nehirlerinden geçebilme izni verilecek ayrıca taşıdıkları malların güvenliği 2.ve 3. maddelerde belirtildiği şekilde sağlanacaktır.

Madde 12

Osmanlı topraklarında bulunan Hristiyan dinine mensup rahipler ve tarikatlar korunacak, kiliseler tamir edilecektir. Kişi özgürlüğü, ibadet serbestliği, Kudüs ve diğer bölgelerdeki kutsal yerler de aynı şekilde korunacaktır. Bu konuda Belgrad Antlaşması’nın 9. maddesi ile bugüne kadar konuyla ilgili yapılan antlaşmalar ve yayımlanan fermanlar esas alınacaktır.

Madde 13

Tahta yeni sultanlar geçtiğinde taraflar birbirlerine elçiler gönderip haber verecektir. Bu elçiler seremoni ile karşılanacak, onurlandırılacak ve iyi misafir edilecektir. Osmanlı Devleti elçilere eşlik eden memurlara, misafirlere ve hizmetçilere de aynı özeni gösterip güvenliklerini en iyi şekilde sağlayacaktır.

Madde 14

Antlaşmanın iki orijinal ve birbiriyle uyumlu kopyası Fransızca ve Türkçe olarak düzenlenip iki devletin yüksek mahkemelerine iletilecek ve 40 gün içerisinde taraflar imzaladıkları kopyaları birbirlerine göndereceklerdir.

Ziştovi Antlaşması’nın yapıldığı tahmin edilen ev

“Bizler Büyük Britanya kralı, Prusya kralı ve Birleşik Eyaletler kralı adına tam yetkilendirilen ve barış için ara bulucu görevi üstlenen elçiler olarak deklare ederiz ki yukarıda belirtilen ve Avusturya ile Osmanlı arasında imzalanan barış antlaşmasının tüm maddelerini şartları ve koşullarıyla birlikte kabul edip kendi ellerimizle imzalayıp mühürledik. 4 Ağustos 179’ de Sistovo’da imzalanmıştır.”

Öldürülen Hukukçular

0

Öldürülen Hukukçular

Cumhuriyet Savcısı Nihat Gerçek

Tokat’ın Niksar ilçesinin Cumhuriyet Savcısı Nihat Gerçek, 8 Nisan 1980 günü evinden Adliyesine giderken yol üstünde öldürüldü. 12 Eylül’den sonra yapılan yargılamalarda Seyfettin Top ve Abdullah Adakan isimli 2 sanık suçlu bulunarak idama mahkûm edildi.

Tunceli Cumhuriyet Savcısı Mustafa Gül

Tunceli Cumhuriyet Savcısı Mustafa Gül

Tunceli Cumhuriyet Savcısı Mustafa Gül, 25 Aralık 1979 gecesi, Tunceli ilinde kaldığı lojmanda öldürüldü. Gül için; Kahramanmaraş adliyesinde faaliyette bulunan Adli Görüşme odalarına “Şehit Cumhuriyet Savcısı Mustafa Gül Adli Görüşme Odası” adı verilmiştir.

Cumhuriyet Savcısı İlhan Aktaş

Tokat/Artova Cumhuriyet Savcısı İlhan Aktaş, devlet hastanesinden çıkarken açılan ateş sonucunda hayatını kaybetti.

Gümüşhane Baro Başkanı, Ali Günday : 25 Temmuz 1995

Avukat Ali Günday

Gümüşhane Barosu başkanıyken, duruşmalara türbanla girmek isteyen 2 kadın avukatın baro üyeliğini yasalara aykırı olduğu için düşüren ve o dönemde Akit gazetesi tarafından hedef gösterilen Ali Günday, 25 Temmuz 1995 tarihinde katledildi.

Avukat Cengiz Göral

Avukat Cengiz Göral

Avukat Cengiz Göral, adaletten yana oldu, hep hukuku savundu. 3 Temmuz 1979 tarihinde sağ eylemciler tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Katiller belirlendi, yakalandı ve yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldı ancak 1989’dan sonra çıkarılan af yasasından yararlandı ve tahliye edildi. Anısına her yıl makale yarışması düzenlendi.

Avukat Cengiz Göral Makale Yarışması

Bursa Barosu, 1979 yılında Bursa’da teröre kurban giden Av. Cengiz Göral adına makale yarışması başlattı. Göral’ın, avukatlığın yanı sıra Gem Körfez Gazetesi’nde makale yazmasından yola çıkılarak düzenlenen yarışmanın konusu “özgürlük, demokrasi ve adalet” oldu.

Danıştay Üyesi, Mustafa Yücel Özbilgin :17 Mayıs 2006

Danıştay binasında 17 Mayıs 2006 tarihinde gerçekleşen Danıştay Saldırısında Alparslan Arslan’ın silahından çıkan kurşunlar sonucunda Danıştay yargıçlarından Mustafa Birden, Mustafa Yücel Özbilgin, Ayla Gönenç, Ayfer Özdemir ve Ahmet Çobanoğlu yaralanmış; saldırıda ağır şekilde yaralanan Danıştay 2. Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin, tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını yitirmiştir.

Cumhuriyet Savcısı, Doğan Öz : 24 Mart 1978

Savcı Doğan Öz, Ankara Cumhuriyet Savcısı iken 24 Mart 1978 tarihinde, evinden çıkarak Anadol marka otomobiline bindiği sırada aracın ön tarafında beliren suikastçı tarafından açılan 6 el ateş sonucunda öldürülmüştür. Savcı Doğan Öz’ün, 1978 yılında başlattığı Kontrgerilla soruşturması kapsamında hazırladığı iki sayfalık raporun kopyası öldürüldükten sonra çekmecesinden çıkmıştır. Eşi Sezen Öz, savcının bu sebeple öldürüldüğüne kanaat getirerek raporun kopyasını dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e ulaştırmıştır.

Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz

Avukat Medet Serhat

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi iken 1959’da başlayan 49’lar Davası sanıklarındandır. Avukat Medet Serhat Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV) kurucu üyesidir ve 12 Kasım 1994 tarihinde İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmiştir. 

Anna Lindh

Hukukçu ve İsveçli sosyal demokrat politikacı Anna Lindh, 10 Eylül 2003’te bir alışveriş merkezinde uğradığı bıçaklı saldırı sonucunda 11 Eylül 2023’te yaşamını yitirmiştir. (Doğumu: 19 Haziran 1957,Stokholm) Uppsala Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirmiş, Sosyal Demokratlar’dan milletvekili olmuş ve 7 Ekim 1994–22 Mart 1996 arasında İsveç Çevre bakanlığı yapmıştır. 7 Ekim 1998’den öldürüldüğü tarihe kadar İsveç Dışişleri Bakanlığı’nı yürütmüştür. Hatırasını yaşatmak için Anna Lindh Vakfı kurulmuştur.

1951- Hukukçu Başbakana Suikast

Hukukçu ve  Pakistan’ın ilk başbakanı Liyakat Ali Han, (1 Ekim 1895, Karnal, Hindistan – 16 Ekim 1951, Ravalpindi, Pakistan), Hindistan’la ülkesi arasındaki anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözme yolundaki politikasına karşı çıkan fanatik çevreler tarafından 15 Ekim 1951’de Ravalpindi’de bir suikast sonucu öldürüldü. Oxford mezunudur.

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Liyakat-Ali-Han.jpg

Yaşar Günaydın

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Başsavcısı Yaşar Günaydın, koruması ve şoförü silahlı saldırı sonucunda, 6 Şubat 1992 günü öldürüldü. Günaydın, Fatih, Aksaray’daki evinden sabah işe gitmek için çıktığında terörist bir saldırıya maruz kaldı. Saldırıda, Günaydın’ın yanı sıra ile koruma görevlisi Şaban Ceylan ve makam şoförü Halit Balta da yaşamını yitirdi.

Murat Gök

Savcı Murat Gök, 2009 yılında atandığı İzmir Adliyesi’nde iki yıl boyunca Özel Yetkiyle görev yapmış, belediyeler de dahil, kamu kurumlarındaki suç örgütlerine yönelik operasyonlarla adını duyurmuş ve Süper Savcı lakabıyla anılmaya başlamıştır. Cumhuriyet Savcısı Murat Gök, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca özel yetkileri alınarak düz savcı olarak 2009 yılında Samsun’a atanmış, Samsun’daki Adliye Lojmanları’ndaki evinde 12 Nisan 2013’te 41 yaşında ölü olarak bulunmuştur. İstanbul Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Dairesi’nin otopsi raporuna göre Savcı Murat Gök’ün ölümüyle ilgili “olayın oluş şekli, olay yeri inceleme bulguları, soruşturma evrakı ve mevcut bilgiler doğrultusunda ölüm nedeninin ‘doğal yoldan’ olduğu ve zehirlenme ile toksikolojik etkiye maruz kalmadığı” tespit edilmiştir. Ailesi tarafından, faili meçhul bir cinayete kurban gittiği iddia edilmektedir.

Diyarbakır Baro Başkanı, Tahir Elçi : 28 Kasım 2015

Avukat Tahir Elçi

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz : 31 Mart 2015

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz

Muammer Aksoy : 31 Ocak 1990

Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 tarihinde Ankara Bahçelievler’deki evinin önünde terörist bir eylem sonucunda kurşunlanarak öldürülmüştür. Cenazesi 3 Şubat 1990 tarihinde Ankara Maltepe Camii’den kaldırılarak Cebeci Asrî Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir. Ankara’da yapılan cenaze töreninde, tabutunun önünde fotoğrafını daha sonra kendisi de bir cinayete kurban giden gazeteci-yazar Uğur Mumcu taşımıştır.

Muammer-Aksoy, Türk-Hukuk-Kurumu eski başkanlarındandır.

Avukat Şevket Epözdemir

Avukat Şevket Epözdemir’

Avukat Şevket Epözdemir 25 Kasım 1993’te Tatvan’da evinin önünden kaçırıldı ve bedeni ertesi gün Bitlis-Güroymak  yolunun kenarında, Jandarma karakolunun yakınında bulundu. Yapılan otopside, yüzünden vurulmuş olduğu, kurşunun başının arkasından çıkmış olduğu tespit edildi.

Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı 6 Aralık 1993’te yetkisizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Başsavcılığına gönderdi. 5 Haziran 2003’te avukat Epözdemir’in yakınları Tatvan ve Van savcılıklarına yeniden başvurdu. Van DGM savcılığı soruşturmanın halen devam ettiğini bildirdi. 2010 ve 2011 yıllarında yapılan olay yeri incelemesi ve keşif sonucunda da hiçbir kanıt bulunamadı. 1005’te İçişleri Bakanlığı yetkilileri hakkında yapılan suç duyurusuna ilişkin hukuki süreç de 2005 yılında tamamlandı ve iç hukuk yolları tüketildi. Ailesi, öldürülmeden önceki zaman diliminde sürekli tehdit alındığını açıkladı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM)’ne başvurdu. Mahkeme, 1 Aralık 2015 günü kararını açıklayarak, “yaşam hakkı ihlali olmadığına” karar verdi. Başından vurularak öldürülmüş olarak bulunan Epözdemir’in ailesinin yetkililerce korunmadığına ilişkin iddialarına karşın AİHM, bir şikayet olmadıkça yetkililerin tehditten önceden haberdar olmasının mümkün olmadığını açıkladı.

İstanbul Barosu Avukatlarından, Kudbettin Kaya, 31 Ekim 2017

Avukat Kudbettin Kaya

İstanbul Barosu Avukatlarından, Çevreci, Cihan Eren 22 Temmuz 2005

Avukat Cihan Eren, Kazım Koyuncu ve Volkan Konak çevreyi savunanlar bir arada

Cihan Eren (1948-2005) İstanbul Barosuna kayıtlı Avukat Cihan Eren. memleketi olan Rize ilinin Fındıklı ilçesinden geçmesi planlanan D 010 Karadeniz Sahil Yoluna karşı yaptığı çevreci mücadelesiyle bilinmektedir. 1998 yılında; Rize’nin Fındıklı İlçesinde yer alan ve sit alanı olarak ilan edilmiş bulunan Aksu Mahallesinden geçmesi planlanan Karadeniz Sahil Yoluna karşı hukuk alanında mücadele başlatmış ve yöre halkının desteğiyle eylemler düzenlemiştir. Dava için, 20 Nisan 2005 tarihinde yapılacak olan keşif için Rize’nin fındıklı ilçesine gelen Eren, keşiften 2 gün önce 18 Nisan 2005 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralanmış, Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi yoğun bakımında 95 gün kaldıktan sonra, 22 Temmuz 2005 tarihinde Trabzon’da yaşamını yitirmiştir. Katili 25 yaşındaki Serhat Karadeniz’dir.

Avukat Ahmet Albay

3 Mayıs 1980’de öldürüldü. CHP Adana İl Başkanı Avukat Ahmet Albay, Maraş Katliamı davasının müdahil avukatlarındandı. Bürosunda çıktığında tam otomobiline binecekken arkasından kurşunlandı ve ağır yaralandı. Ankara’ya götürüldü ve bir ay kadar yaşam mücadelesi verdi. Öldüğünde 33 yaşındaydı. Katili Muhsin Kehya müebbet hapis cezası aldı. Ancak 2012’de 3’üncü Yargı Paketi kapsamında serbest bırakıldı.

Avukat Ceyhun Can 

Türkiye İşçi Partisi Adana eski İl Başkanı Avukat Ceyhun Can 10 Eylül 1979 günü yazıhanesinde öldürüldü. Ceyhun Can İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde yüksek öğrenimini tamamladı. Türkiye İşçi Partisi’nin 1972 sonrası kurucularındandı. TİP’in Adana İl Başkanlığını yaptı. Maraş katliamı davasının müdahil avukatları arasında yer aldı. 

Halil Sıtkı Güllüoğlu

3 Şubat 1980 tarihinde öldürüldü. Halil Sıtkı Güllüoğlu’nun öldürülmesi davası 12 Eylül 1980’den sonra MHP ana davasıyla birlikte açıldı. Dava Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görüldü. Sonra Adana olayları davadan ayrılarak ayrı bir dava olarak görüldü ve sonuçlandı. Olayın failleri ceza aldı.

Kısa adı Töb-Der olan Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği Giresun Bölge Avukatı Alaattin Aydemir: 6 Temmuz 1979

Faili meçhul bir cinayete kurban giden Avukat Alaattin Aydemir, Espiye’de evinin önünde kurulan pusu sonucunda 5 Temmuz 1979 günü akşam saat 22.00 sıralarında kurşunlanarak öldürülmüştür. Giresun Devlet Hastanesine yetişemeden yolda ölmüştür. Eve birlikte geldiği arkadaşına son sözleri “Beni faşistler vurdu. Kendini koru” dediği rivayet edilmektedir.  Failleri bulunamamıştır. İlk ve ortaokulu Görele’de Lise’yi ise Trabzon bitirmiş, üniversite öğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamlamıştır. Hakimlik sınavlarına girmiş ancak avukatlık yapmaya karar vermiştir. Avukatlığa önce Görele’de başlamış, daha sonra Espiye’de sürdürmüştür. Ezilenlerin yoksulların, adalete ihtiyacı olanların hak arama kavgasını Karadeniz Bölgesinde yürütmüştür. Askerliğini yedek subay olarak Tuzla Piyade Okulunda yapmıştır. Ecevit ile birlikte CHP’de politika yapmış, Espiye CHP yönetim kurulu üyeliği ve ilçe sekreterliği yapmıştır. 1976 yılında Espiye’de kurulan TÖB-DER şubesinin avukatlığını yürütmüş, 6 Temmuz 1979’da öldürülmüştür.

Avukat Servet Bakırtaş – 6 Temmuz 2022

Daha önce yaralama suçundan cezaevinde yatan ve henüz tahliye olan Abdullah Türkoğlu tarafından müvekkili Öznur Tufan ile birlikte silahla öldürülmüştür. Cinayetin, kendisine açılan tazminat davasını geri çekmemeleri nedeniyle işlendiği iddia edilmiştir. Olay, tüm Türkiye’de büyük bir tepki ile karşılanmış, bir çok baro yaptıkları eylemle cinayeti protesto ederek kamuoyunu ve hükümeti bu tip olaylara karşı tedbir almaya davet etmiştir.  İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, Türkiye’de bütün adliyelerde saat 11.00’de, aynı anda okunan olan bildiriyi okumuştur. Durakoğlu, “Dün Bakırköy’de bir meslektaşımızı alçakça sıkılan kurşunlara kurban verdik. Avukat Servet Bakırtaş sadece ve yalnız avukatlık yaptığı için öldürüldü. Avukatı, müvekkiliyle özdeşleştiren sapkın zihniyet, silahtan aldığı güç ile ölüm kustu. Bir mesleğin ölümü göze alarak sürdürülmesi, sürdürenler için ne denli onur vesilesi olsa da bu toplumun bir kesimi için utançtır. Artık bildiriler yazmak, yaslar tutmaktan bıktık.” şeklinde açıklama yapmıştır.

Mehmed Mustafa Subhi

Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mehmed Mustafa Subhi 28 Ocak 1921 tarihinde öldürüldü. (Doğumu: 4 Ağustos 1882) İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun olduktan sonra Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu kazandı. Tanin, Servet-i Fünûn ve Hak gazetelerine yazılar yazdı. Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verdi. 1912 yılında Ahmet Ferit’in başkanlığında kurulan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. Sinop’a sürgün edildi ve buradan Rusya’ya kaçtı. 1915 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) üyesi oldu. 1921’de 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından öldürüldü.

Zaida Catalán

Zaida Catalánİsveçli hukukçu ve siyasetçi Zaida Catalán 6 Ekim 1980’de dünyaya geldi.  Stockholm Üniversitesi’nde hukuk okudu ve yüksek lisans  derecesi kazandı. 2001-2005 yılları arasında İsveç Genç Yeşiller Partisi başkanlığı görevini yaptı. Hayvan hakları, insan eşitliği ve cinsiyet özgürlüğü konusundaki sosyal çalışmalarda bulundu. Birleşmiş Milletler tarafından görevle gittiği Afrika ülkesi Kongo’nun Kinşasa kentinde 27 Mart 2017’de öldürüldü.

Avukat Hüseyin Yama

8 Temmuz 2019 tarihinde Ümraniye’de silahlı saldırıya uğrayarak başından vurulan ve ağır yaralanan İstanbul Barosu’na bağlı 38 yaşındaki Avukat Hüseyin Yama kaldırıldığı Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki tüm müdahalelere rağmen 11 Temmuz 2019’da yaşamını yitirdi. Yama avukatlıktan önce icra memuru ve mahkeme zabıt katibi olarak görev yapmıştı. Yama için İstanbul Barosu tarafından Anadolu Adliyesi’nde tören düzenlendi, cenazesi cuma namazının ardından Ataşehir Esatpaşa Mahallesi Merkez Camii’nden kaldırılarak Ihlamurkuyu Mezarlığında defnedildi. Olayın ardından tutuklanan müteahhit Mehmet Sabri K. hakkında Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “kasten öldürme” suçundan müebbet hapis istemiyle dava açıldı. İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesi 26 Mayıs 2021 tarihli celsede sanık Mehmet Sabri Kılıç’ı, tarafı olduğu hukuki uyuşmazlıkla ilgili olarak uzlaşacağı gerekçesiyle Avukat Hüseyin Yama’yı işyerine çağırdıktan sonra silahıyla öldürmesi nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.

Şükrü Beleyid (Chokri Belaid)

Şükrü Beleyid (Chokri Belaid)Tunuslu avukat, Demokrat Yurtseverler Partisi ile Tunus’ta laik ve solcu muhalefetin liderlerinden olan Şükrü Beleyid (Chokri Belaid) 6 Şubat 2013’te evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirdi. Aynı zamanda bir şairdi,  evliydi ve iki kızı vardı.

4 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
4 Ağustos - Hukuk Takvimi

4 Ağustos – Hukuk Takvimi

1639 Hukukçu, yazar ve oyuncu Juan Ruiz de Alarcón 4 Ağustos 1639 tarihinde, Madrid’de öldü. (Doğumu: 1581, Meksiko) İspanya’da Salamanca Üniversitesi’nde kilise hukuku öğrenimi gördü ve bir süre avukatlık yaptı. İspanya’ya yerleşti ve memurluk yaptı. Bu dönemde oyunlar yazmaya başladı ve çoğunlukla komedi türünde eserler yazdı. Yazmış olduğu 25 kadar oyunu iki cilt olarak yayımlandı. 1639 yılında Madrid’de öldü. Segovyalı Dokumacı (El tejedor de Segovia), Yerin Kulağı Var ( Las paredes oyen) ve Şüpheli Gerçek (La verdad sospechos) önemli eserleridir.
1791 Ziştovi Antlaşması imzalandı. Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. 1790 yılı Aralık ayında Ziştovi(Sistovo) kasabasında başlayan barış görüşmeleri sonuçlandırılarak 4 Ağustos 1791 tarihinde antlaşma ile sonuçlanmıştır.
 1870

Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı, Birleşik Krallık’ta kuruldu. Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi; görevi din, inanç, dil, ırk, toplumsal sınıf veya politik görüş farkı gözetmeksizin insan hayatı ve sağlığını korumak, insan varoluşunun saygı görmesini sağlamak, insanların acı çekmesini önlemek ve acılarını dindirmek olan uluslararası bir insani harekettir.

 1872 Namık Paşa’nın Danıştay Başkanlığı sona erdi.
 1872 Yusuf Kamil Paşa, ikinci kez Danıştay(Şurayı Devlet) Başkanı oldu.
 1875

Namık Paşa’nın 21 Ekim 1871’de başlayan görevi sona erdi. Yusuf Kamil Paşa‘nın ikinci kez üstlendiği Şuray-ı Devlet (Danıştay) başkanlığı 4 Ağustos 1872’de başladı.

 1914 İngiltere Almanya’ya savaş ilan etti.
 1918 İngiltere, 1500 kişilik bir askeri güç ile Bakü’ye girdi.
1921

Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mustafa Suphi (Mehmed Mustafa Subhi) 4 Ağustos 1882’de Trabzon Vilayeti’ne bağlı olan Giresun kazasında dünyaya geldi. 28 Ocak 1921 tarihinde öldürüldü. Adına kurulan Mustafa Suphi Vakfı İstanbul’da faaliyet halindedir.

4-7 Ağustos 1933 tarihlerinde Irak’ın Simele kentinde düzenlenen askerî operasyonlarda 5 bine yakın Asuri-Süryani (Keldani) katledildi. Bu olay tarihte Simele Katliamı olarak bilinmektedir.
 1944

Anne Frank, Naziler tarafından yakalandı. 1945’te toplama kampında öldü. Saklanırken tuttuğu notlar öldükten sonra klasik haline geldi.

1950  Türkiye Sınai Kalkınma Bankası kuruldu.
 1856 Ulus gazetesi toplatıldı.
1958

İsrailli siyasetçi ve bakan Silvan Şalom doğdu. Askerlik hizmetinin ardından Necef Ben Gurion Üniversitesi’nde ekonomi bölümünü bitirdi ve akabinde Tel Aviv Üniversitesi‘nde hukuk ve kamu politikası alanında lisansüstü eğitimini tamamladı. 1985’ten itibaren maliye ve adalet bakanlığı danışmanlığı yaptı. 

1960

Hukukçu ve İspanya Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero dünyaya geldi. León Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1982’de mezun oldu. Mezuniyet tezini Castilla y León Özerklik Statüsü üzerine hazırladı. Daha sonra aynı fakültede anayasa hukuku alanında öğretim görevlisi olarak çalıştı.

 1961 Yassıada duruşmalarını izleyen yönetmen Elia Kazan, Adnan Menderes’i hasta ve ürkek bulduğunu açıkladı.
1961 Hukukçu ve  Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı Barack Hussein Obama dünyaya geldi. Demokrat Parti adayı olarak başkan olan Obama, ABD tarihindeki ilk ve tek Afroamerikalı devlet başkanıdır. Obama, Harvard Hukuk Fakültesi mezunudur. Avukatlık diplomasını aldıktan sonra 1992 yılından itibaren 12 yıl süreyle Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa hukuku dersleri vermiştir.
 1970 15/16 Haziran işçi direnişi sonrası ilan edilen sıkıyönetim sonrası 148 kişi tutuklandı, 6 işçi 6’şar ay hapis cezasına çarptırıldı.
 1975 Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ilan edilen ve İstanbul, Ankara, Adana ve İçel’de sürdürülen sıkıyönetim kaldırıldı.
 1976 İspanya Kralı Juan Carlos, bir af kanunu çıkararak siyasi tutukluların %90’ını affetti.
 1978 Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, 4 Ağustos 1978 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, Sözleşmeyi 27 Ocak 1977 tarihinde imzaladı ve 27 Ekim 1980 tarihinde onayladı.
 1980 Adana Cezaevi’nden 22 sol görüşlü tutuklunun firar ettiği belirlendi.
 1981 Türkiye’nin ilk kadın profesörlerinden Fazıla Şevket Giz 4 Ağustos 1981 tarihinde öldü. (Doğumu:1903, İstanbul)
 1982 98 sanığa 5-20 yıl arası hapis cezası talep edilen istenen İstanbul TKP Davası başladı.
 1983 Hukukçu ve İtalyan Sosyalist Parti Genel Sekreteri Bettino Craxi, başbakanlık görevine getirildi.
 1985 Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, “1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu gereği görevinden alınan memurlar için sıkıyönetim sonrası idare mahkemelerince verilen geri dönüş kararlarına uymayan idareciler hakkında tazminat davaları açılabileceğine” karar verdi.
 1986
  • Yargıtay, ameliyatla cinsiyet değiştiren Bülent Ersoy‘un erkek olduğuna karar verdi. Karar, Türkiye Cumhuriyetinde, toplumsal cinsiyet eşitliği alanında emsal oldu.
  • Emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya, hakkındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle mal varlığını açıkladı.
 1987

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), Türkiye’nin İran’a silah satan ülkeler arasında olduğunu ileri sürdü.

 1988 12 Eylül Darbesine ve Kenan Evren’e karşı ilk davayı açtığı için meslekten atılan Sacit Kayasu 4 Ağustos 1988 tarihinde fiilen savcılığa başladı.
 1996
  • Yüksek Askeri Şüra Başbakan Necmettin Erbakan başkanlığında toplandı; 13’ü “irticai faaliyette” bulunduğu gerekçesiyle 29 subay ve astsubayı ordudan atma kararı aldı.
  • Prof. Dr. İlhan Arsel’in ”Şeriattan Kıssalar” adlı  kitabını TEMPO Dergisi’ndeki köşesinde tanıtan gazeteci Kurthan Fişek’i ve Arsel TEMPO binası önünde protesto edildi. Kitap  daha önce Konya Valiliği’nce toplatılmıştı.
 1997 Anayasa Mahkemesi’nin verdiği süreye istinaden Refah Partisi ek savunmasını sundu.
1999 Hükümet “Mezarda Emeklilik” tasarısını geri çekti.
1999 Cumhurbaşkanı Demirel, ilköğretimin 5.sınıfını bitiren öğrencilerin yaz tatillerinde Kuran kurslarına gidebilmesinin yolunu açan DSP-MHP-ANAP koalisyonu yasa tasarısını onayladı; 28 Şubat Kararları ile getirilen 8 Yıllık Kesintisiz Temel Eğitim’de ilk geri adım atıldı.
2000 ÇHD üyesi yaklaşık 100 avukat, F tipi cezaevlerinin yapımına son verilmesi ve müvekkilleriyle görüşmelerini engelleme amaçlı protokolün kaldırılması için İHD İstanbul Şubesi’nde 1 günlük uyarı açlık grevi yaptı.
2000 1999’da Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker’in de aralarında bulunduğu 92 mafya ve çete teşekkülüne yönelik operasyonlarda 2.420 kişinin yakalandığı öğrenildi.
2006
  • Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen yazdığı bir makalede, insanlık tarihinden özür diledi. Hasankeyfin sular altında kalması durumunda insanlık tarihine ihanet edilmiş olacağını belirtti.
  • İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Ülkede Özgür Gündem gazetesine “sürekli terör örgütü propagandası” yaptığı gerekçesiyle 15 gün kapatma cezası verdi.
2007
  • AİHM, İstanbul’da 1991’de düzenlenen Dev-Sol operasyonunda öldürülen 10 kişi için Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkum etti. Kararda dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’ın operasyonlardan sonra polisleri tek tek kutlamasına dikkat çekildi. Operasyonlara katılan 21 polis iki ayrı mahkemede yargılanmış ve delil yetersizliğinden beraat etmişti.
  • Irak’ta 2006’da 14 yaşındaki Iraklı bir kıza tecavüz ettikten sonra kızı ve ailesini öldürmekten suçlu bulunan Amerikan askeri Jesse Spielman, 110 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
2013 İtalyan diplomat, eski dışişleri bakanı ve Dünya Ticaret Örgütü Genel Direktörü Renato Ruggiero (d9 Nisan 1930, Napoli – 4 Ağustos 2013, Milano) yaşamını yitirdi.
2017 Irak’ın Ramadi kentinde IŞİD tarafından öldürüldüğü tahmin edilen 40 kişinin cesedinin olduğu toplu mezar bulundu.
2021 AFP foto muhabiri Bülent Kılıç, Beyoğlu Mis Sokak’ta 26 Haziran 2021 tarihinde ters kelepçelendiği ve boğazına basılarak gözaltına alındığı iddiasıyla, iki polis memuru hakkında 4 Ağustos 2021 tarihinde “mala zarar vermek” ve “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle basit yaralama” yönünden suç duyurusunda bulundu. Olay hakkında 16 Mart 2022’de takipsizlik kararı verildi.
2023 TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş, Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş, DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren ve RSF Türkiye temsilcisi ve Bianet medya özgürlüğü raportörü Erol Önderoğlu, Libya dosyasına dair bir haberden üç yıl önce ertelemeli olarak verilen hapis cezası nedeniyle gazeteci Barış Pehlivan’ın yeniden hapse girmek durumunda kalmasını kınadı.
2026
  • Cem Küçük soruşturması kapsamında gözaltına alınan Beyaz TV programcısı Tahir Sarıkaya, sevk edildiği sulh ceza hakimliği tarafından tutuklandı. 
  • İsrail hükümeti, Kudüs Merkez Mahkemesinin ürütmeyi durdurma kararı vermesine ve yoğun itirazlara rağmen, Necef Çölü‘ndeki Ketziot Cezaevi‘nin çevresine timsahları yerleştirme şeklindeki projesinden vazgeçmedi. İsrail Doğa ve Parklar Kurumu’ndan timsahların cezaevi bünyesinde tutulabilmesi için gerekli hukuki ve teknik şartların hazırlanması istendi.

4 Ağustos – Hukuk Takvimi

Hukuk Defterleri Dergisi Röportajı: Hukukun Tersyüzü

0
Hukuk Defterleri Dergisi Röportajı Avukat Bilgütay Hakkı Durna - Akademisyen Hande Heper-İbrahim Aycan - Avukat Selin Aksoy

Hukuk Defterleri Dergisi adına Yayın Kurulu Üyesi Avukat Selin Aksoy ile bir röportaj gerçekleştirilmiştir. Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibi tarafından gerçekleştirilen röportaj dergiyi tanımak isteyenlerin ilgisine sunulmaktadır. 

İbrahim Aycan: Hukuk Defterleri hakkında Hukuk Ansiklopedisi okurlarını kısaca bilgilendirebilir misiniz?

Avukat Selin Aksoy: 2015 yılı sonunda bir kısım avukat ve akademisyen bir araya geldik. Konuşmaya başladığımızda, memlekete ve hukuka bakışımız ile arayışlarımızın benzer olduğunu gördük. Aslında belki de birçoğumuzun görüşleriyle paraleldi düşündüklerimiz ve analizlerimiz. Gördüğümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin uzun bir süredir tasfiye sürecinde olduğu ve yeniden yapılandırılmak istendiğiydi. Şu an geldiğimiz noktada ne yazık ki, Başkanlık sistemiyle de beraber bu yapılandırmanın büyük bir kısmının tamamlanmış durumda olduğunu söylersek yanlış olmaz. Hukuk ise bu tasfiye ve yeniden yapılandırma sürecinde en önemli araçlardan biri olurken, aynı zamanda bu süreç içinde de hukuk dönüştürüldü. İşte tam da böylesi bir durumda, bu dönüşümü, hukukun sistemde oynadığı rol ve kapladığı alan ile birlikte bugün hukuka yüklenen işlevi, sömürü ve baskı mekanizmalarındaki rolünü, bu bağlamda eşitlik, özgürlük ve adalet kavramlarını farklı yöntemlerle başkalarıyla da birlikte tartışmaya ihtiyacımız olduğunu düşündük. Yazılı bir dergi fikri böyle oluştu ve Mayıs 2016’da Hukuk Defterleri dergisi yayın hayatına başladı.

Dergimiz 2 aylık periyotlarla yayınlanan bir hukuk ve siyaset dergisi. Avukat ve akademisyenlerden oluşan yayın kurulunun yanı sıra; Abdurrahman Bayramoğlu, Prof. Dr. Ali Murat Özdemir, Dr. Barkın Asal, Başar Yaltı, Bilgütay Hakkı Durna, Cem Alptekin, İbrahim Fikri Talman, Prof. Dr. İzzettin Önder, Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Özgür Şaplak Eryılmaz, Doç. Dr. Sevtap Metin ve Tamer Akgökçe gibi çok değerli hukukçulardan oluşan Danışma Kurulumuz da, derginin hazırlanmasında ve atölyelerin gerçekleşmesinde dergiye çok önemli katkılarda bulunuyorlar.

Derginin içeriğine gelirsek, her sayıda güncel konulara paralel olarak bir dosya konusu belirliyoruz. Dosya yazılarının yanı sıra “Hukuk ve Sanat”, “Hukuk Felsefesi”, “İktisat Notları”, “Mizah”, “Öğrenci Gözünden” gibi sabit sayfalarımız var. 17. sayımızla birlikte, “Hukuk Tarihi” sayfamızda dergideki yerini alacak. Dergimizin giriş bölümü Mercek’te ise yayın kurulu üyelerimiz güncel hukuk siyasetine dair değerlendirmelerde bulunuyor. Geride bıraktığımız 16. sayıda 100’ü aşkın dostumuz yazılarıyla dergimize katkılarını sundular. Şimdi ise “Yerel Seçimler” dosya konulu 17. sayımızın hazırlıklarını sürdürüyoruz.

Avukat Bilgütay Hakkı Durna – Akademisyen Hande Heper-İbrahim Aycan

Aycan: Mottonuz “Hukukun Tersyüzü” ne anlama geliyor? Okuyucu bu mesajınızı algıladı mı?

Aksoy: Amacımızın “bugünün hukuku”na bir müdahale çabası olduğunu göstermenin yanında bu motto, aslında hukuku aşan bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Hukukun sınıfsal ve siyasal bağlamını sorgulamak gibi. Aslında bu mottoyu yayın politikamızın geneline yaydığımızı söyleyebiliriz. Her geçen gün daha fazla okunuyor olmamız, okuyucularımızın bu mesajı algıladıklarının bir göstergesi diye düşünüyoruz.

Aycan: Derginiz yayına başladığından beri yaklaşık 2,5 yıl oldu. İşin başında hedeflediğiniz noktaya gerek içerik ve gerekse tiraj olarak ulaşabildiniz mi?

Aksoy: Geride bıraktığımız 2,5 yılı değerlendirdiğimizde içerik olarak oturmuş, çok değerli dostlarımızın yazılarıyla katkı koyduğu ve takip ettiği, dergide yazılanların ise tartışıldığı bir konuma geldiğimizi söyleyebiliriz. Ayrıca bir senedir bu tartışmaları okuyucu ve yazarlarımızla birlikte atölyelerimizde de birlikte yapma şansını bulabiliyoruz. Tiraj meselesinin ise Türkiye dergiciliğinin kanayan yarası dağıtım tekellerinden bağımsız düşünemeyiz. Bunun gibi zorlayıcı etmenlere rağmen hatırı sayılır bir okuyucu kitlemiz var. Bu yüzden de kağıt fiyatlarının artmasına ve birçok derginin dijitale geçmesine ve kapanmasına rağmen, biz basılı olarak çıkmaya devam etmekte direniyoruz. Ama derginin daha yaygınlaştırılması için kesinlikle okuyucularımızın desteğine, bu dergiyi onların da başkalarına tanıtmasına ihtiyacımız var.

Soldan sağa: İbrahim Aycan, Hande Heper, Avukat Selin Aksoy, Bilgütay Hakkı Durna

Aycan: Rakibiniz var mı?

Aksoy: Bunu rekabet olarak tarif etmek sanırım pek doğru olmaz. Hukuk alanında yayın yapan birkaç dergi mevcut. Genel olarak birçoğu kariyer odaklı veya hukukun belli bir dalına özgülenmiş dergiler. Dergimiz kapsamının genişliği, yayın politikası, birlikte üretme ve dönüştürme isteğiyle diğer dergilerden ayrılıyor diye düşünüyoruz. Ancak bizim kulvarımız olan hukuk ve siyasete ilişkin dergilerin artması bizi de hem geliştirir hem de düşünsel manada zenginleştirir.

Hukukbook: Dergi, internetten okunabiliyor mu?

Aksoy: Evet. hukukdefterleri.com sitemizde Mercek bölümündeki güncel değerlendirmeler, geçmiş gündem, mizah sayfası ve röportajlar yayınlanan sayıya paralel olarak yer buluyor. Yine 6 sayılık aralıklarla geçmiş sayılarımızdaki yazılarımız da sitemize asılıyor. Okuyucularımız böylece eski sayılarımızdaki yazıları rahatlıkla internet sitemizden de okuyabilirler.

Aycan: Yayın dışında bildiğimiz kadarıyla atölye ve benzeri çalışmalar da yapıyorsunuz. Derginin yaptığı yayıncılık dışındaki çalışmalardan bahseder misiniz?

Aksoy: Biraz önce de belirttiğimiz gibi, atölye çalışmalarımıza geçen sene İstanbul’da başladık ve hukuk felsefesi, hukuk ve sanat, kişisel verilerin korunması, ceza hukuku, iş yargılamaları gibi hukukun farklı alanlarında 7 adet atölye gerçekleştirdik. Bu sene ise hem Eskişehir’de hem İstanbul’da atölyelerimiz devam ediyor. Her atölyemizde belirlediğimiz atölye konusuna giriş yapacak ve tartışmayı yönlendirecek, o konuda bir atölye yürütücüsü arkadaşımız oluyor. Onun yürütücülüğünde ilgili konuyu katılımcılar olarak birlikte ele alıyoruz.

Bu dönem İstanbul’daki atölyelerimize Kasım ayında “Türkiye’nin Yeni Devlet Yapısı” atölyesiyle başladık, Aralık ayında ise “Türkiye’nin Cezasızlık Meselesi ve Mevzuatı” konulu atölyemizi gerçekleştirdik. 2019’da ise; Ocak’ta “Kişisel Verilerin Korunması”, Şubat ayında “Diego Rivera’nın Resimleri Üzerinden Devleti Okumak”, Mart ayında “Hukuk ve Adalet Beklentisi”, Nisan ayında “Avukatlık ve Barolar”, Mayıs’ta “Bilimkurgu ve Hukuk”, Haziran’da “Ceza Hukukunda Güncel Sorunlar” ve Temmuz ayında da “Farklı Yönleriyle Yapay Zeka” konulu atölyeleri gerçekleştireceğiz.

Eskişehir’de ise atölyelerimizi hukuk öğrencilerinin kurmuş olduğu Eskişehir İlerici Hukukçular Topluluğu ile birlikte düzenliyoruz, bu sebeple daha çok hukuk öğrencisi arkadaşların sınav programlarına ve talep ettikleri konulara göre atölyelerimizi planladık. Buradaki atölyelerimize Kasım ayında “Avukatlık Mesleği ve Dönüşümü” ile başladık, 2018’i Aralık ayındaki “Kadın Sorununa Tarihsel ve Hukuki Bakış” başlıklı atölyemizle bitirdik. 2019 yılında ise Şubat ayında “Hukuk Felsefesini Politikleştirmek”, Mart ayında Diego Rivera’nın resimleri üzerinden devleti okumak” ve Nisan’da da “Hukuk ve Sanat: Asimov ve Robot Yasaları” başlıklı atölyelerimizi yapacağız.

İsteyenler atölyelerin ayın hangi günü yapılacağını internet sitemiz ve sosyal medya hesaplarımızdan takip edilebilir. Çok sorulan bir soruyu da hemen burada yanıtlayalım. Katılım herkese açık ve ücretsizdir. Tüm dostlarımızı atölyelerimize bekliyoruz. Ayrıca atölyelerimizi başka kentlerde de yapmak istiyoruz, bu konuda planlamalarımız sürüyor. Okurlarımız da bizimle bu konuda bağlantıya geçerlerse çok seviniriz.

Hukuk Defterleri Dergisi 16. Sayı

Bununla birlikte, farklı şehirlerde yaptığımız okur toplantılarımızın yanı sıra, Hukuk Defterleri dergisi olarak, yolumuza ışık tutan hukukçulardan biri olan değerli yurtsever savcı Doğan Öz anısına her sene, 24 Mart 1978’de katledildiği günün yıldönümünde, o dönemdeki hukuk ve siyaset gündemine paralel olarak paneller düzenliyoruz.

Aycan: Bir fikir kulübü gibi çalıştığınız izlenimi uyandırıyorsunuz. Doğru mu?

Aksoy: Fikir kulübü ifadesi bu misyonu tam manada ifade etmese de fikir mücadelesi yürüttüğümüz doğru. Bu bağlamda en önemli önceliklerimizden biri birlikte üretmek ve birlikte dönüştürmek. Elbette geliştikçe ileriye yönelik biz de bir dönüşüm içindeyiz. Hukuk siyaseti ve fikirsel mücadele bağlamında bir platform olma gayesindeyiz. Ama hukuk mücadelesi tek başına fikirsel mücadelesiyle de yürümez. Bu da aslında tartışmak istediğimiz noktalardan biri.

Aycan: Sesiniz hedef kitlede yankı buldu mu?

Avukat Selin Aksoy: Gerek içerik gerek duruş bakımından kendimizi anlatabilmiş, dostlarımızın katkısıyla fikirsel anlamda ve yayın politikası anlamında belirli bir yere gelebildiğimize inanıyoruz. Hukuk örgütleri ve hukuk yayıncılığının siyasetsizliği nedeniyle hukuk kamuoyunun belli bir arayışı ve ihtiyacı söz konusu. Bu bakımdan bu boşluğu doldurmaya aday olduğumuzu söylemek mümkün. Her geçen gün bunu bizler de daha fazla deneyimliyoruz.

Aycan: Türkiye’de hukuk dergiciliğine nasıl bakıyorsunuz? Yeteri kadar okuyucu kitlesi mevcut mu? Hukukçu sayısının çokluğuna rağmen yeteri kadar okuyucu olmadığı şikayetleri yerinde mi? Gazete okuma oranlarını da göz önünde bulundurarak yanıt vermenizi rica ediyoruz.

Aksoy: Eski dönemlere oranla dergi okurluğunda bir düşüş olduğunu kabul etmek gerekiyor, bu sadece hukukçulara özgü bir sorun değil. Bunun elbette birçok nedeni var.

Ancak dergicilik anlamında da, daha önce de dediğimiz gibi, Türkiye’deki hukuk dergileri daha çok ya hukukun belli bir alanına özgülenmiş durumda ya da kariyer odaklı ve siyasetsizler. Ne yazık ki, siyasetsizliğin olumlandığı zamanlardayız. Halbuki siyasetsizliğin olumlanması bile belli bir ideolojinin ürünü.

Biz ise tam tersini yapmaya çalışıyoruz. Hukuk ve siyasetin ayrı düşünülemeyeceği, hukukta yaşanılan birçok sorunun aslında memleketteki sorunlardan kaynaklandığı ve bununla birlikte ele alınması gerektiği düşüncesiyle bu dergiyi çıkarıyoruz. O yüzden, bizim okurlarımız sadece hukukçulardan oluşmuyor. Belki de çok farklı mesleklere sahip kişilere ve geniş bir okur kitlesine ulaşabilmemizin nedeni bu.

Aycan: Bilimsel makalelerin yayınlandığı hukuk dergileri ile Hukuk Defterleri’nin yaklaşımı arasındaki farkı açıklayabilir misiniz?

Aksoy: Nitelik olarak akademik düzeyde yazı ve makalelerde barındırmakla birlikte kendimizi akademik bir dergi olarak tanımlamıyoruz. Onlarla farklı bir kulvardayız. Daha önce dediğimiz gibi, dergimizi hukuk ve siyaset alanına yaslanan bir dergi. Biz bu alanda, okuyucularımızı bu derginin bir parçası olarak da tartıştırmak istiyoruz, artık tanımlama ve tespitleri aşarak okuyucu ve yazarlarımızla birlikte dönüştürme ve birlikte üretme arzusundayız.

Aycan: Derginize hangi yollarla ulaşılabilir. Abonelik dışında okuyucular dergiyi nereden edinebilirler?

Aksoy: Dergimize http://hukukdefterleri.com/abonelik/ linkinden abone olabilirler. Bununla birlikte yine sosyal medya sayfalarımızda (facebook ve twiter: HukukDefterleri, instagram: hukuk_defterleri) isimleri yer alan kitabevleri ile İstanbul Anadolu ve Çağlayan adliyelerindeki baro odalarından ulaşabilirler ya da dergimizi temin etmek için bizimle bağlantıya geçebilirler.

Son olarak, Hukuk Ansiklopedisi’ne bu söyleşi ve destekleri için çok teşekkür eder, yayın hayatında başarılar dileriz.

Hukukun Tersyüzü – Atölye Çalışmasına ilişkin gazete haberi

Tahir Taner

0

Prof. Dr. Mehmet Tahir Taner, (D. 28 Mart 1883, Eskişehir – Ö. 12 Eylül 1962, İstanbul), Türk hukuk tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir hukukçu, akademisyen, ordinaryüs profesör ve yazardır. Türk hukuk sistemine olan katkıları, yetiştirdiği öğrenciler ve yazdığı eserlerle unutulmaz bir isim olmuştur.

 

Eğitim Hayatı

Tahir Taner, ilk ve orta öğrenimini Eskişehir’de, lise eğitimini ise Galatasaray Lisesinde (Mektebi Sultani) tamamladı. 1905 yılında İstanbul Mekteb-i Hukuk’tan mezun oldu. Avukatlığa başladı ve aynı zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği yaptı. 1906’da Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edildi. İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığında, bu imkandan yararlandı. Hukuk eğitimi için Paris’e giderek 1912 yılında Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni başarıyla bitirdi. Paris’te kaldığı dönemde ceza hukuku uygulamalarını yerinde inceleyerek mahkemelerde deneyim kazandı. Fransız Cezaevleri Genel Müdürlüğü’nde ve mahkemelerde staj yaptı.

Mesleki Kariyeri: Türkiye’nin Öncü Hukukçusu ve Akademisyeni

1913 yılında yurda dönüşünde Adliye Nezareti Müfettiş Muavinliği görevine getirilen Taner, aynı yıl Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne atandı. 1918’de İstanbul Hukuk Mektebi’nde Ceza Hukuku müderrisliği görevini üstlendi. Kurtuluş Savaşının ardından Ankara’ya geçerek, 1922 yılında TBMM Hükümeti Adliye Vekâleti Müsteşar Vekilliği görevine başladı. Bu dönemde muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına katıldı. Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerdeki müzakerelere Hükümet namına iştirak etti.

Lozan Sulh Konferansı delegasyonunda yer alarak kapitülasyonların kaldırılmasında önemli bir rol oynadı. 

1923 yılında İstanbul’a dönen Taner, Mülkiye müderrisliğine geri döndü. 1927 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’nin reisi (dekanı) oldu. 1928’den itibaren Paris Tahkim Mahkemesinde Türkiye’yi temsil etti. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla birlikte, Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörlüğü ve Dekanlık görevlerine atandı. 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü’nü kurdu 1955 yılına kadar bu Enstitü’nün müdürlüğünü yürüttü. 1955 yılında yaş haddinden emekli oldu, ancak hukuki alandaki çalışmaları emeklilik döneminde de devam etti. Emekli olduktan sonra Taner’in yürüttüğü kürsü başkanlığına  Sulhi Dönmezer getirildi. 

Hukuki Eserleri ve Akademik Katkıları

Tahir Taner, Türk hukuk literatüründe önemli bir yer edinen çok sayıda eserin yazarıdır. Ceza hukuku ve ceza usul hukuku alanında yazdığı eserler, hala Türk hukukçular tarafından referans alınmaktadır. Öne çıkan eserleri arasında şunlar yer almaktadır. 

  • Hukuk-ı Ceza (1928)
  • Ceza Hukuku ve Türk Ceza Kanununun Şerhi (1937)
  • Tanzimat Devrinde Ceza Hukuku (1940)
  • Ceza Muhakemeleri Usulü Ders Notları (1942)
  • Ceza Hukuku; Umumi Kısım (1949)
  • Türk Ceza Kanununun 9.7.1953 Tarihli ve 6123 Sayılı Kanun’la Değiştirilen Hükümleri (1954)
  • Tahir Taner’e Armağan (İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri, 1956)

Vakıf ve Burs Faaliyetleri

Tahir Taner, 1948 yılında Tahir Taner Vakfı‘nı kurarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören başarılı ve ihtiyaç sahibi öğrencilere burs imkanı sağladı. Prof. Tahir Taner Vakfı; günümüze kadar İÜ Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören binlerce öğrenciye burs verdi. Ayrıca, Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Kriminoloji alanlarında düzenlenen hukuki eser yarışmalarıyla bilimsel çalışmalara destek oldu.  Vak­fın ama­cı: İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Hu­kuk Fa­kül­te­si’nde oku­yan ça­lış­kan, ba­şa­rı­lı an­cak ge­çim sı­kın­tı­sı çe­ken ve ön­ce­lik­le ba­ba­sını kaybetmiş öğ­ren­ci­le­re, va­kıf se­ne­din­de be­lir­le­nen ko­şul­lar için­de “Ta­hir Ta­ner Burs­la­rı” ve­ril­me­si ve Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku veya Kriminoloji alanında Vakıf Yönetim Kurulu’nca belirlenen bir konuda düzenlenen yarışmalarda jüri tarafından başarılı bulunan eserlere ödül ve­ril­me­si­dir.

Onurlu Duruşu

Tahir Taner, yalnızca akademik ve hukuki katkılarıyla değil, ilkeli duruşuyla da tarihe geçmiştir. 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında, geçmişe yönelik ceza kanunu çıkarılmasını öneren girişimlere karşı çıkarak, “Ben tarihin hükmünden korkarım” sözleriyle onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu yaklaşımı, Türk hukukçuları arasında bir ahlak ve adalet sembolü olarak anılmasını sağlamıştır.

Lozan Konferansı ve Diğer Diplomatik İlişkilerdeki Hukuki Katkıları

Lozan Barış Konferansı sırasında İsmet İnönü’nün hukuk danışmanı olarak görev alan Tahir Taner, kapitülasyonların kaldırılmasında büyük rol oynadı. Hukuki bilgi birikimi ve etkili savunmaları sayesinde, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık yolunda önemli bir hukuki başarı elde etmesine katkıda bulundu. Ayrıca; Atina, Selanik, Bükreş, ve İstanbul Balkan Konferanslarında Türk heyetinde yer aldı. 

Öğrencileri ve Etkisi

Tahir Taner, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yaptığı yıllarda, Türkiye’nin önde gelen hukukçularından Prof. Dr. Sahir Erman ve Ord. Prof. Sulhi Dönmezer gibi isimlerin yetişmesine öncülük etti. Akademik çalışmaları ve örnek kişiliğiyle birçok hukukçuya ilham kaynağı oldu.

Mirası

İyi derecede Fransızca bilen ve Aliye Taner ile evli olan Tahir Taner, 12 Eylül 1962 tarihinde, 79 yaşında iken hayata y veda etmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir. 

Taner, hukuk alanındaki çalışmalarıyla Türkiye’ye eşsiz bir miras bıraktı. Hukukçu, yazar ve akademisyen kimliğiyle hukuk tarihimizde saygın bir yer edindi. 12 Eylül 1962’de İstanbul’da hayata veda eden Tahir Taner, bilimsel ve insani değerleriyle hatırlanmaya devam etmektedir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından periyodik olarak Profesör Tahir Taner Vakfı Eser Yarışması düzenlenmektedir.  

Tahir Taner|e Armağan

Bu eser, Fakültemizin Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörü ve Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü Müdürü muhterem Tahir Taner’in yarım asra yakın bir müddetle Devletimiz için ve Üniversitemizde ifa eylemiş bulunduğu büyük hizmetler dolayısıyla kanuni yaş haddini ikmal ederek emekliye ayrılırken, Fakültemizin şükran duygularını ifade için neşredilmiştir. Ord. Prof. Dr. Tahir Taner 28 Mart 1883 (1299) tarihinde Eskişehir’de doğmuş, lise tahsilini Galatasaray’da ikmal ederek 1905’de mezun olmuş, yüksek tahsilini yaptığı İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olur olmaz avukatlığa başladığı gibi, ayni zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği vazifesini üzerine almak suretiyle tedris mesleğine ta ilk gençlik çağında girmiştir. Daha sonra açılan bir müsabakayı kazanarak, uhdesinde muallimlik baki kalmak üzere, Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edilmiştir (1906).

İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığından, bu maksatla Adliye Nezaretinde açılan müsabakayı birincilikle kazanan Tahir Taner Paris’e. gitmiş (1909) ve orada hukuk tahsilini ikmal ile mezun olduktan sonra (1912), Fransa “Cezaevleri İdare-i Umumiyesi” ile Paris Müddeiumumîlik dairelerinde ve mahkemelerde tatbikat görmüştür. Memlekete avdetini müteakip 1329 da (1913) Adliye Nezareti Teftiş Heyeti Riyaseti refakatine ve biraz sonra aynı sene içinde “Umuru Cezaiye Müdürlüğüne” tayin edilerek bu vazifede sekiz sene çalışmıştır. Bu müddet zarfında muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına ve bunların Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerindeki müzakerelerine Hükümet namına iştirak ettiği gibi, Fransa ile mevcut ihtilaflı meselelerin halli için akdolunan Tahkimname gereğince kurulmuş olan Muhtelit Komisyonda Hükümeti temsil eylemiştir. 1956 – İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri

Ceza Hukuku

Ceza Hukukunun umumi kısmı ders notları halinde bundan evvel birkaç kere basılmıştı. En son olarak bilhassa talebemiz için hazırlanan ve kırk forması tabedilmiş bulunan kitap tamamlanmak üzere iken Ceza Kanununda birçok değişiklikler yapılmış olduğu gibi, çıkan kısmın fasikül şeklinde tevzii dolayısıyla mevcudu da tamamen tükenmiş bulunduğu için kitabın yeniden bastırılması lüzumu hâsıl olmuştur. Plan, tertip ve tasnif bakımından bu bası evvelkilerinden farklı olmamakla beraber, bahislerin muhtevası ve dip notları ile bibliyografyalar çok genişletilmiştir. Sosyal, siyasi ve iktisadi sahalardaki tahavvüllerle çok yakından alakalı olan, suç ile cezayı ve emniyet tedbirlerini, suçlulukla mücadele tedbir ve vasıtalarını da mütalaa eden Ceza Hukuku daimi bir inkişaf halinde bulunduğu ve hususuyla küçükler tarafından işlenen suçların hemen her memlekette endişe verecek derecede artması bütün medeni dünyayı esaslı surette meşgul eden âlemşümul bir problem olarak ele alındığı için, kitabın bu basısına kanunlarımızda son zamanlarda yapılmış olan değişikliklerin ilavesi ile iktifa edilmemiş, yabancı mevzuattaki yenilikler, doktrin ve tatbikattaki gelişmeler, mahkeme içtilıatları, muhtelif Ceza Hukuku kongrelerinde varılan neticeler, Milletlerarası anlaşmalar, mevzularımızı ilgilendirdiği nispette, kayıt ve işaret olunmuştur.

Böylece kitabın ihtiva ettiği bahisler yeniden gözden geçirilerek hayli genişletilmiş, hatta bunlardan bazıları ve mesela muhtelif Ceza Hukuku Mekteplerine, günün meselesi olan çocuk suçluluğuna ait kısımlar yeni baştan yazılmıştır. Kitapta derinleştirmeğe lüzum görülen noktalar hakkında İtalyanca eserlerden bazı kısımları tercüme etmek ve kitabın muhtelif bakımdan arama cetvellerini vücuda getirmek suretiyle büyük himmet ve yardımlarda bulunmuş olan değerli Doçentimiz Doktor Sahir Erman ile matbaa ve formaların tashihi işlerinde hayli emek sarfetmiş bulunan kıymetli mezunlarımızdan Avukat Daim Seven’e bu yardımlarından dolayı en samimi teşekkürlerimi burada da tekrar etmeği borç bilirim. 1949 – Dr. M. Tahir Taner

Ceza Muhakemeleri Usulü

Ceza Muhakemeleri Usulü, geniş mânada Ceza Hukukunun bir kısmını teşkil eder. Suçun ve suçlunun meydana çıkarılması, bunlara ait delillerin toplanması ve suç işliyenler hakkında kanunda yazılı cezaların hüküm ve tatbik edilmesi için salâhiyetli makam ve memurlar tarafından yapılması lâzım gelen muameleleri ve takibi icabeden kaide ve yolları gösterir. Bu tarife göre Ceza Usulünün asıl Ceza Hukuku ile pek sıkı bağları vardır. Ceza kanunu suçları ve cezalarını gösteren bir esas kanunudur; Ceza Muhakemeleri Usulü kanunu ise cezaların suç işliyenlere ne suretle, hangi kaidelere göre tatbik edileceğini gösteren bir şekil kanunudur.

Kanunun, işlenmesi yasak olan fiilleri ve cezalarını tesbit etmesi kâfi gelmez; suçların ve bunları işliyenlerin nasıl bulunup takip olunacağını tayin eylemesi ve cezaların hüküm ve tatbikim da temin etmesi iktiza eder. İşte Ceza Muhakemeleri Usulü Hukukunun mevzuu bu neticeleri elde etmeğe yarıyacak kaidelerdir. Ceza Muhakemeleri Usulü bulunmadıkça Ceza kanunu bir şey ifade etmez. Çünkü Ceza kanunu statik, hareketsiz bir haldedir; suçları, cezalarını, cezaî mesuliyetin esaslarını, bunu kaldıran, hafifleten, ağırlaştıran sebepleri ve saireyi mücerret surette göstermekle iktifa eder. Ceza Muhakemeleri Usulü ise statik, hareketsiz bir halde bulunan Ceza kanununu harekete getirir, onu dinamik bir hale koyar… 1945 – Ord. Prof. Tahir Taner

Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası

0
Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası

Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası(European_Code_of_Good_Administrative_Behaviour), 1998 yılında hazırlanmaya başlanmış ve Avrupa Parlamentosu tarafından ilk kez 6 Eylül 2001 tarihinde kabul edilmiştir. Kurallar daha sonra güncellenmiştir.

Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 20 Haziran 2007 tarihinde kabul ettiği İyi İdare Yasası‘na temel teşkil etmiştir.

European Code of Good Administrative Behaviour.

Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası, Avrupa Birliği kurum ve organları tarafından verilen kamu hizmetlerinin sunulmasında gerekli kalite ve etik standartlarını belirlemektedir. Yasanın uygulanması ve denetlenmesi Avrupa Ombudsmanlığı tarafından yürütülmektedir. 

Giriş

Avrupa Birliği’nin kurumları, organları, ofisleri ve ajanslarının (“AB Kurumları”) iyi idare edilmesi Avrupa’nın tüm vatandaşlarına ve sakinlerine yarar sağlamaktadır. Bu, özellikle AB kurumları ile doğrudan ilişkisi olan kişiler için önemlidir.

Avrupa Parlamentosu tarafından 2001 yılında onaylanmasını takiben, Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası iyi idare ilkesini uygulamaya geçirmek için son derece önemli bir araç haline gelmiştir. Vatandaşlara, haklarını anlamaları ve elde etmeleri konusunda yardımcı olur ve açık, verimli ve bağımsız bir Avrupa idaresinde kamu çıkarlarını destekler.

Yasa, vatandaşların, AB kurumlarından hangi idari standartları beklemeye hakları olduğu konusunda bilgi sahibi olmalarına yardımcı olur. Ayrıca, memurların kamu ile olan ilişkileri için faydalı bir rehber görevi görür. Yasa, iyi idare ilkesini daha somut hale getirerek, en yüksek idare standartlarının teşvik edilmesini sağlar.

Yasayı onaylarken, Avrupa Parlamentosu aynı zamanda Avrupa Ombudsmanına kötü idarenin meydana gelip gelmediğini incelerken Yasa’yı uygulaması konusunda çağrı yapan bir kararı da kabul etmiştir. Dolayısıyla Ombudsman, araştırma ları sırasında ve iyi idareyi teşvik etmek için yaptığı sorunları önleyici çalışmalarında Yasa’ya, uygun göndermeler yapar.

Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 228. maddesi Avrupa Ombudsmanına, Avrupa Birliği Adalet Mahkemesi’nin yargı görevini yerine getirmesi hariç olmak üzere, Birliğin kurumları, organları, ofis ve ajanslarının faaliyetlerindeki kötü idare ile ilgili araştırma yapma yetkisi vermektedir.

Birliğin her vatandaşının Ombudsman’a şikâyette bulunma hakkı bulunmaktadır. AB sakinleri, şirketler ve dernekler de şikâyette bulunabilirler.

Bu hak, Birliğin vatandaşlarının Temel Haklar Şartı (Madde 43) ile teminat altına alınan temel haklarından birisidir.

Şikâyette bulunan kişinin kişisel olarak kötü idareden etkilenmiş olması veya durumla ilgili herhangi bir özel ilgisinin bulunması gerektiğine dair hiçbir gereklilik bulunmamaktadır.

Avrupa Doğru İdari Davranış Yasasının uygulanması ve denetlenmesi Avrupa Ombudsmanlığı tarafından yürütülmektedir. 

Ombudsman, ayrıca, kendi inisiyatifi ile de araştırmalar yapar.

İyi idare hakkı

Ombudsman’ın yasal olarak bağlayıcı kararlar alma hakkı bulunmamakla birlikte, Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası da yasal olarak bağlayıcı bir araç değildir. Ancak Yasa’ya ait unsurlar, Avrupa Birliği’nin Temel Haklar Şartı’nın 41. maddesinde bulunan temel iyi idare hakkı ile örtüşmektedir.

Aralık 2009’da Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden beri, Temel Haklar Şartı, Antlaşmalar ile aynı yasal değere sahiptir. Sonuç olarak, artık herkesin, ilişkilerinin AB kurumları tarafından iyi idare edilmesine dair yasal hakkı bulunmaktadır.

İyi idare hakkı 
(Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 41. Maddesi)

1. Herkes, işlerinin Birliğin kurumları, organları, ofisleri ve ajansları tarafından tarafsız ve adil bir şekilde ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.

2. Bu hak, şunları içermektedir:

a. herkesin, kendisini olumsuz şekilde etkileyebilecek herhangi bir işlemin yapılmasından önce görüşlerinin dinlenmesini isteme hakkı;

b. herkesin, kendi dosyasına erişme hakkı ve meşru gizlilik çıkarlarına ve mesleki ve ticari gizliliğe saygı gösterilmesi;
c. idarenin, kararları konusunda gerekçe gösterme yükümlülüğü.

3. Herkes, Birliğin kuruluşları veya görevlilerinin, görevlerinin ifası sırasında yol açtıkları her türlü zararı, Üye Devletlerin yasalarındaki ortak genel ilkelere göre Birliğe tazmin ettirme hakkına sahiptir.

4. Herkes, Birliğin kuruluşlarına, Antlaşmaların lisanlarından birinde mektup gönderebilir ve kendisine aynı lisanda cevap verilmesi zorunludur.

Kamu hizmeti ilkeleri

Yasa’nın, Temel Haklar Şartı’nın ve genel olarak AB hukukunun eksiksiz ve doğru şekilde uygulanması, memurların iyi idare ilkelerini anladığı ve içselleştirdiği idari bir hizmet kültürünün var olmasına dayanmaktadır.

Etik standartlar hizmet kültürünün hayati bir bileşenini oluştururlar.

Haziran 2012’de, bir halk müzakeresinin ardından, Ombudsman, AB kamu idaresinin sadık kaldığı, etik standartların yüksek düzeyli bir ana fikrini yayınlamıştır. Bunlar, hemen aşağıda belirtilen beş kamu hizmeti ilkesi halini almıştır.

AB memurlarına yol gösterecek olan kamu hizmeti ilkeleri
1. Avrupa Birliği’ne ve onun vatandaşlarına bağlılık

Memurların; Birliğin kurumlarının, Birliğin ve onun vatandaşlarının, Antlaşmaların amaçlarını yerine getirmedeki menfaatleri için var olduğunun bilincinde olmaları gerekmektedir.

Sadece bu menfaatler doğrultusunda önerilerde bulunup kararlar vermelidirler.

Memurlar, görevlerini yeteneklerini en iyi kullanacak şekilde ifa etmelidirler ve her durumda en yüksek profesyonel standartlara ulaşmak için çaba göstermelidirler.

Kamu güveni ile ilgili pozisyonlarını akılda bulundurup diğerlerine iyi bir örnek oluşturmalıdırlar.

2. Bütünlük

Memurlar görgü kuralları kapsamında hareket etmelidirler ve daima kamunun onları dikkatle izlediğini göz önünde bulunduran bir şekilde davranmalıdırlar. Bu zorunluluk, sadece yasa çerçevesinde hareket ederek tamamıyla yerine getirilmemektedir.

Memurlar kendilerini, hediye kabul etmek dâhil, görevlerini ifa etmelerini etkileyebilecek mali ya da başka türlü herhangi bir yükümlülük altına sokmamalıdırlar. Görevleri ile ilgili tüm özel çıkarları derhal beyan etmelidirler.

Memurlar, çıkar çatışmalarını ve bu tür çatışmaların ortaya çıkmasını önlemek için gerekli önlemleri almalıdırlar. Ortaya çıkan herhangi bir çatışmayı çözmek için hızlı hareket etmelidirler. Bu yükümlülük görevden ayrıldıktan sonra da devam etmektedir.

3. Nesnellik

Memurlar tarafsız, açık fikirli olmalıdırlar, bulgular doğrultusunda hareket etmelidirler ve farklı bakış açılarını duymaya istekli olmalıdırlar. Hataları kabul etmeye ve düzeltmeye hazır olmalıdırlar.

Karşılaştırmalı değerlendirmeler içeren işlemlerde, memurlar, önerilerini ve kararlarını, sadece değerlere ve kanunun açıkça belirttiği diğer faktörlere dayandırmalıdırlar.

Memurlar ayrımcılık yapmamalıdırlar ve belirli bir kişiden hoşlandıkları veya hoşlanmadıkları gerçeğinin profesyonel davranışlarını etkilemesine izin vermemelidirler.

4. Diğerlerine saygı

Memurlar, birbirlerine ve vatandaşlara karşı saygılı hareket etmelidirler. Kibar, yardımsever, işbirlikçi olmalıdırlar ve işlerini zamanında yapmalıdırlar.

Diğer kişilerin ne söylediğini anlamak için gerçek bir çaba göstermelidirler ve sade bir dil kullanarak kendilerini açıkça ifade etmelidirler.

5. Şeffaflık

Memurlar faaliyetlerini açıklamaya ve hareketlerinin nedenlerini belirtmeye istekli olmalıdırlar.

Düzgün kayıt tutmalıdırlar ve kamunun, bu kamu hizmeti ilkelerine uymaları dâhil olmak üzere davranışlarını dikkatle incelemesini hoş karşılamalıdırlar.

İlkeleri akılda tutmak, memurların, kuralları ve ilkeleri doğru bir şekilde uygulamasını sağlayabilir ve muhakeme kullanmaları gereken durumlarda doğru kararı vermeleri için onlara rehberlik edebilir.

İlkeler bu şekilde kamu idaresinin kalitesinin yükselmesini sağlamakta, hukukun üstünlüğünü sağlamlaştırmakta ve takdir yetkisinin gelişigüzel kullanılmasını daha imkânsız hale getirmektedir.

Ombudsman, ilgili olduğunda, Avrupa Birliği’nin kurumları, organ, ofis ve ajanslarının faaliyetlerindeki olası kötü idare durumlarını araştırırken ilkelere başvurur.

Yasa ve Üye Ülkeler

Yasa, Şart’ın 41. maddesi ve kamu hizmeti ilkeleri gibi, sadece Avrupa Birliği’nin kurumları ve memurlarına doğrudan uygulanabilir.

Yine de, Yasa, Avrupa Birliği’nin Üye Ülkelerinde, aday ülkelerde ve üçüncü ülkelerde bazı benzer metinlere ilham vermiştir.

Ayrıca, Temel Haklar Şartı’na eşlik eden açıklamalarda açıkça belirtildiği gibi, iyi idare hakkı, Adalet Divanı’nın AB hukukunun genel ilkesi olarak iyi idare ile ilgili içtihat hukukuna dayanmaktadır. Bu tür genel ilkeler ayrıca, AB hukuku kapsamında hareket ettikleri durumlarda Üye Ülkeler için de bağlayıcıdır.

Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanan Yasa aşağıda belirtilen maddi hükümleri içermektedir:

Madde 1
Genel Hükümler

Kamu ile ilişkilerinde, Kurumlar ve görevlileri, bundan böyle “Yasa” olarak adlandırılan, bu Doğru İdari Davranış Yasası’nda yer alan ilkelere uymak zorundadırlar.

Madde 2
Kişisel uygulama alanı

1. Bu Yasa, tüm yetkililerin ve Personel Yönetmeliği ile Çalışma Koşullarına tabi diğer resmi görevlilerin kamu ile ilişkilerinde uygulanacaktır. Bundan böyle “yetkili” terimi hem yetkilileri hem de diğer resmi görevlileri tanımlamak amacı ile kullanılacaktır.

2. Kurumlar ve bu kurumlara bağlı idareler, bu Yasa hükümlerinin, kendileri için çalışan, sözleşmeli personel, devlet memuru statüsündeki uzmanlar ve stajyerler gibi diğer kişilere de uygulanması için gerekli önlemleri alacaklardır.

3. “Kamu” terimi, bir Üye Ülke’de ikamet eden ya da kayıtlı olan veya olmayan tüm gerçek ve tüzel kişiler anlamında kullanılmaktadır.

4. Bu Yasa’da:
a. “Kurum” terimi bir AB kurum, organ, ofis ya da ajansı anlamındadır;
b. “Yetkili” terimi Avrupa Birliği yetkilisi ya da görevlisi anlamında kullanılmaktadır.

Madde 3
Maddi uygulama alanı

1. Bu Yasa, özel hükümlerle düzenlenmedikçe, kurumların ve bu kurumlara bağlı idarelerin kamu ile olan tüm ilişkileri için geçerli olan doğru idari davranış genel ilkelerini içermektedir.

2. Bu Yasa’da düzenlenen ilkeler kurum ve yetkilileri arasındaki ilişkilere uygulanmayacaktır. Bu tür ilişkiler Personel Yönetmeliği’nce düzenlenmektedir.

Madde 4
Yasaya uygunluk

Yetkili, yasaya uygun davranmalı ve AB mevzuatında yer alan kuralları ve işlemleri uygulamalıdır. Yetkili, özellikle bireylerin hak ve menfaatlerini etkileyen kararların yasal bir dayanağı olmasını ve içeriklerinin yasalara uygun olmasını sağlamaya dikkat etmelidir.

Madde 5
Ayrımcılık yapılmaması

1. Yetkili, kamudan gelen taleplerin değerlendirilmesi ve gerekli kararların alınması sürecinde herkese eşit muamele yapma ilkesine saygı gösterilmesini sağlayacaktır. Aynı durumda olan kamu mensupları aynı şekilde muamele edileceklerdir.

2. Farklı bir muamele yapılması halinde, yetkili bu durumun söz konusu olayın özel nitelikleri nedeniyle haklı olmasına dikkat edecektir.

3. Yetkili özellikle kamu üyeleri arasında, tabiiyete, cinsiyete, ırka, renge, etnik ya da sosyal kökene, genetik özelliklere, lisana, dine ya da inanca, siyasi ya da farklı bir görüşe, ulusal azınlık üyeliğine, varlığa, soya, maluliyete, yaşa ya da cinsel eğilimlere dayalı haksız ayrımcılıktan kaçınacaktır.

Madde 6
Orantılılık

1. Yetkili, karar alırken alınan önlemlerin amaçla orantılı olmasına dikkat edecektir. Yetkili özellikle, sınırlama ya da yükümlülüğün işlemin amacıyla orantılı olmadığı durumda, vatandaşların haklarını sınırlamaktan ya da yükümlülük getirmekten kaçınacaktır.

2. Yetkili, karar alırken özel kişilerin menfaatleri ile kamunun menfaatleri arasındaki adil dengeye saygı gösterecektir.

Madde 7
Yetkinin kötüye kullanılmaması

Yetkiler sadece ilgili hükümler tarafından öngörüldükleri amaçlar için kullanılmalıdır. Yetkili, bu tür yetkilerini özellikle herhangi bir yasal dayanağı olmayan ya da kamu menfaati gözetmeyen amaçlarla kullanmaktan kaçınacaktır.

Madde 8
Tarafsızlık ve bağımsızlık

1. Yetkili tarafsız ve bağımsız olacaktır. Yetkili kamu üyelerini olumsuz yönde etkileyecek keyfi işlemden ve aynı zamanda gerekçesi ne olursa olsun ayrıcalıklı uygulamadan kaçınacaktır.

2. Yetkilinin davranışı asla kişisel, ailevi ya da milli menfaatleri veya politik baskılar tarafından yönlendirilmeyecektir. Yetkili kendisi ya da yakın bir aile ferdinin maddi bir menfaatinin olduğu hiçbir karara katılmayacaktır.

Madde 9
Nesnellik

Yetkili, karar alırken ilgili etkenleri dikkate alacak, her bir etkene hak ettiği önemi verecek, konuyla ilgisi bulunmayan ögeleri göz ardı edecektir.

Madde 10
Meşru beklentiler, tutarlılık ve bilgilendirme

1. Yetkili, hem kendi idari davranışında hem de kurumun idari işleminde tutarlı olacaktır. Aksi şekilde davranılmasını gerektiren meşru gerekçelerin bulunduğu münferit vakalar dışında, yetkili kurumun normal idari uygulamalarını takip edecektir.Bu tür gerekçelerin mevcut olması halinde, yazılı kayıt altına alınacaklardır.

2. Yetkili, kurumun geçmişteki uygulamaları ışığında, kamu üyelerinin meşru ve makul beklentilerine saygılı davranacaktır.

3. Yetkili, gerektiğinde, uhdelerinde bulunan belirli bir konunun ne şekilde takip edileceği ve çözüme kavuşturulacağı hususunda kamuyu bilgilendirecektir.

Madde 11
Adaletlilik

Yetkili tarafsız, adil ve makul davranacaktır.

Madde 12
Nezaket

1. Yetkili kamu ile ilişkilerinde hizmetkâr, doğru, nazik ve ulaşılabilir olacaktır. Yetkili mektupları, telefonları ve e-posta mesajlarını yanıtlarken mümkün olduğunca yardımcı olmaya gayret gösterecek ve sorulan soruları mümkün olduğunca eksiksiz ve doğru bir şekilde yanıtlayacaktır.

2. Kendisine sorumlulukları dışındaki bir konuyla ilgili bir başvuru yapıldığında, vatandaşı konuyla ilgili yetkiliye yönlendirecektir.

3. Herhangi bir kamu üyesinin hak veya menfaatlerini olumsuz şekilde etkileyen bir hata meydana geldiği takdirde, yetkili özür dileyecek ve hatasından kaynaklanan olumsuz etkileri en hızlı şekilde düzeltmeye çaba gösterecek ve Yasa’nın 19’uncu Maddesi hükümleri uyarınca ilgili kişiyi temyiz hakları konusunda bilgilendirecektir.

Madde 13
Mektupların vatandaşın ana dilinde yanıtlanması

Yetkili, her bir Birlik vatandaşı ya da herhangi bir kamu üyesinin Antlaşma dillerinden birinde Kurum’a yazdığı mektuba aynı dilde cevap almasını sağlayacaktır. Bu kural, mümkün olduğu ölçüde, dernekler (Sivil Toplum Örgütleri) ve şirketler gibi tüzel kişiler için de geçerlidir.

Madde 14
Alındı bilgisinin iletilmesi ve ilgili yetkilinin bildirilmesi

1. İki haftalık süre içerisinde tatminkâr bir cevap verilebilecek olanlar dışında, Kuruma yazılan her bir mektuba ya da yapılan şikâyete iki haftalık süre içerisinde alındı bilgisi iletilecektir.

2. Kurum’un cevabi yazısında ya da alındı bilgisinde, konu ile ilgilenen yetkilinin adı, telefon numarası ve görevli olduğu bölüm de belirtilecektir.

3. Aynı konu ile ilgili olarak çok sayıda gönderilmesinden dolayı suistimal niteliği taşıyan ya da anlamsız mektup ya da şikâyetlere alındı bilgisi iletilmesine ya da cevap yazılmasına gerek yoktur.

Madde 15
Kurumun ilgili servisine iletme yükümlülüğü

1. Kuruma gönderilen bir mektup ya da şikâyetin, konu ile ilgilenme yetkisi olmayan bir Genel Müdürlüğe, Müdürlüğe ya da Birime hitaben yazılmış ya da iletilmiş olması durumunda söz konusu Genel Müdürlük, Müdürlük ya da Birim, dosyanın vakit kaybetmeden kurumun ilgili servisine iletilmesini sağlayacaktır.

2. Mektubu ya da şikâyeti ilk olarak alan servis, durumu mektubun ya da şikâyetin sahibine bildirecek ve dosyanın iletildiği yetkilinin adını ve telefon numarasını da bildirecektir.

3. Yetkili, belgelerdeki eksiklik ve hataları kamu üyesine ya da örgüte bildirerek düzeltmeleri için bir fırsat verecektir.

Madde 16
Dinlenme ve fikir beyan etme hakkı

1. Bireylerin hak ve menfaatlerini ilgilendiren konularda, yetkili kişi karar verme sürecinin tüm aşamalarında karşı tarafın savunma hakkına saygı gösterilmesini sağlayacaktır.

2. Her bir kamu üyesi, hak ve menfaatlerini ilgilendiren kararların alınması gereken durumlarda, karar alınmadan önce görüşlerini yazılı olarak bildirme ve gerektiğinde fikirlerini sözlü olarak ifade etme hakkına sahip olacaktır.

Madde 17
Kararların makul bir süre içerisinde verilmesi

1. Yetkili, kuruma yapılan her bir talep ya da şikâyet ile ilgili kararın, makul bir süre içerisinde, gecikmeden ve her halükârda talebin ya da şikâyetin kuruma ulaştığı tarihten itibaren en geç iki ay içerisinde verilmesini sağlayacaktır. Aynı kural kamu üyeleri tarafından yazılan mektuplara ve yetkilinin verilecek kararla ilgili talimatlarını almak üzere amirlerine gönderdiği idari notalara verilecek yanıtlar için de geçerlidir.

2. Kuruma yapılan herhangi bir talep ya da şikâyetin, konunun karmaşıklığı nedeniyle, yukarıda belirtilen süre içerisinde yanıtlanmasının mümkün olmadığı durumlarda, yetkili talebin ya da şikâyetin sahibini en kısa zamanda bilgilendirecektir. Bu tür bir durumda, kesin karar mümkün olan en kısa sürede talep ya da şikâyet sahibine tebliğ edilecektir.

Madde 18
Kararların gerekçelerini belirtme yükümlülüğü

1. Kurumun gerçek bir kişinin hak ve menfaatlerini olumsuz şekilde etkileyebilecek her kararında, ilgili olaylar ve hukuki dayanağı işaret edilerek kararın gerekçesi belirtecektir.

2. Yetkili yetersiz ya da belirsiz ya da bireysel gerekçe içermeyen kararlar almaktan kaçınacaktır.

3. Benzer kararların çok sayıda kişiyi ilgilendirmesi nedeniyle, kararın gerekçesinin ayrıntılı bir şekilde bildirilmesinin mümkün olmadığı ve buna bağlı olarak standart yanıtlar yollandığı durumlarda, yetkili, açıkça talep eden vatandaşa kararın bireysel gerekçesini bildirecektir.

Madde 19
İtiraz hakkının belirtilmesi

1. Gerçek bir kişinin hak ve menfaatlerini olumsuz şekilde etkileyebilecek bir kurum kararı, bu karara karşı olası itiraz edebilme hakkını da belirtecektir. Bu kararda özellikle ilgili kanun yollarının niteliği, hangi kuruma başvurulabileceği ve hakkın kullanılabileceği nihai süre belirtilecektir.

2. Bu tür kararlarda özellikle Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın sırasıyla 263. ve 228. maddelerinde öngörülen, yargıya başvurma ve Ombudsman’a şikâyette bulunma haklarına atıfta bulunulacaktır.

Madde 20
Kararın tebliğ edilmesi

1. Yetkili, hak ve menfaatlerini ilgilendiren kararlar alınan bireylerin, bu karar alınır alınmaz yazılı olarak bilgilendirilmesini sağlamalıdır.

2. Yetkili, kararların ilgili kişiye ya da kişilere bilgi tebliğ edilmeden önce başka kaynaklara bildirilmesinden kaçınmalıdır.

Madde 21
Verilerin korunması

1. Bir vatandaşın kişisel verileriyle ilgilenen yetkili, Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Birliği Konseyi’nin, kişisel verilerin Avrupa Topluluğu kurum ve kuruluşları tarafından işlenmesi sırasında bireylerin korunmasına ve bu tür verilerin serbest dolaşımına yönelik, 18 Aralık 2000 tarihli ve (EC) 45/2001 sayılı Tüzüğü hükümleri uyarınca, ilgili bireyin mahremiyetine ve kişilik haklarına saygı gösterecektir.

2. Yetkili özellikle, kişisel verileri meşru olmayan amaçlar için kullanmaktan ve bu verilerin yetkisiz kişilerin eline geçmesinden kaçınacaktır.

Madde 22
Bilgi talebi

1. Yetkili, sorumluluğu altındaki ilgili bir konuda, kamu üyelerine talep ettikleri bilgileri verecektir. Yetkili, uygun olduğu durumlarda, uzmanlık alanını ilgilendiren bir konuda nasıl idari işlem başlatılacağı hakkında bilgi verecektir. Yetkili verdiği bilgilerin açık ve anlaşılır olmasına dikkat edecektir.

2. Sözlü bilgi talebinin çok geniş kapsamlı ya da ayrıntılı olması durumunda, yetkili ilgili kişiye talebini yazılı olarak yapması tavsiyesinde bulunacaktır.

3. Talep edilen bilginin gizlilik tabiatı nedeniyle ifşa edilememesi durumunda, yetkili bu Yasa’nın 18’inci Maddesi hükümleri uyarınca, ilgili kişiye talep ettiği bilginin verilememesinin nedenlerini açıklayacaktır.

4. Sorumluluk alanına girmeyen konularda bilgi vermesi talebinde bulunulan bir yetkili, talepte bulunan kişiye, konuyla ilgili yetkilinin adını ve telefon numarasını vererek yönlendirecektir. AB Enstitüsü’nün başka bir kurum ya da kuruluşu hakkında bilgi talebinde bulunulduğunda, yetkili talepte bulunan kişiyi ilgili Enstitüye yönlendirecektir.

5. Uygun olduğu durumlarda, yetkili, talebin konusuna bağlı olarak, bilgi talebinde bulunan kişiyi, kurumun kamuya bilgi sağlamakla sorumlu servisine yönlendirecektir.

Madde 23
Belgelerin kamunun erişimine sunulması talepleri

1. Yetkili belgelere erişim taleplerini, kurum tarafından kabul edilen kurallara ve (EC) 1049/2001 sayılı Tüzükte düzenlenen genel ilke ve sınırlamalara uygun şekilde değerlendirecektir.

2. Yetkili sözlü olarak yapılan belgelere erişme talebini yerine getiremezse, vatandaşa talebini yazılı yapması tavsiyesinde bulunacaktır.

Madde 24
Kayıtların yeterli tutulması

Kurumun birimleri, gelen ve giden mektupların, kendilerine gönderilen belgelerin ve bunlarla ilgili olarak aldıkları önlemlerin yeterli kaydını tutacaklardır.

Madde 25
Kamunun yasa hakkında bilgilendirilmesi

1. Kurum kamuyu bu Yasa’dan kaynaklanan hakları konusunda bilgilendirmek amacı ile etkili önlemler alacaktır. Mümkün olduğu takdirde, metni internet sitesinde elektronik formda sunacaktır.

3. OJ L 145/43, 31.5.2001.

2. Komisyon, tüm kurumlar adına, Yasa’yı bir broşür halinde yayınlayıp vatandaşlara dağıtacaktır.

Madde 26
Avrupa Ombudsmanı’na şikâyette bulunma hakkı

Bir kurumun ya da yetkilinin bu Yasa tarafından düzenlenen ilkelere riayet etmemesi durumunda, Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 228. Maddesi ve Avrupa Ombudsmanı Statüsü uyarınca, Avrupa Ombudsmanı’na şikâyette bulunulabilecektir.

Madde 27
Uygulamanın gözden geçirilmesi

Her bir kurum, iki yıllık dönemin sonunda Yasa’nın uygulanmasını gözden geçirecek ve sonuçlarını Avrupa Ombudsmanı’na bildirecektir.

Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu

0
Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu

Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu ile faaliyete başlayan Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gereğince kurulmuş olan  Anayasal bir kurumdur. Kuruma özel kuruluş kanunu olan 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu kurumun çalışma ve işleyişini düzenlemektedir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu 6328 sayılı kanun numarası 14.6.2012 tarihinde kabul edilmiş ve 29 Haziran 2012 Tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu

BİRİNCİ BÖLÜM

Genel Hükümler

Amaç

MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı; kamu hizmetlerinin işleyişinde bağımsız ve etkin bir şikâyet mekanizması oluşturmak suretiyle, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve önerilerde bulunmak üzere Kamu Denetçiliği Kurumunu oluşturmaktır.

Kapsam

MADDE 2 – (1) Bu Kanun; Kamu Denetçiliği Kurumunun kuruluş, görev ve çalışma usullerine ilişkin ilkeler ile Kamu Başdenetçisi ve kamu denetçilerinin niteliklerine, seçimlerine, özlük haklarına ve Kurum personelinin atanmaları ile özlük haklarına ilişkin hükümleri kapsar.

Tanımlar

MADDE 3 – (1) Bu Kanunun uygulanmasında;

a) Başdenetçi: Kamu Başdenetçisini,

b) Başdenetçilik: Kamu Denetçiliği Kurumu Başdenetçiliğini,

c) Başkanlık: Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığını,

ç) Denetçi: Kamu denetçisini,

d) Genel Kurul: Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunu,

e) İdare: Merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarını, mahallî idareleri, mahallî idarelerin bağlı idarelerini, mahallî idare birliklerini, döner sermayeli kuruluşları, kanunlarla kurulan fonları, kamu tüzel kişiliğini haiz kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüslerini, sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait kuruluşlar ile bunlara bağlı ortaklıklar ve müesseseleri, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını, kamu hizmeti yürüten özel hukuk tüzel kişilerini,

f) Komisyon: Türkiye Büyük Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyelerinden oluşan Karma Komisyonu,

g) Kurum: Kamu Denetçiliği Kurumunu,

ifade eder.

(2) Komisyonun Başkanı, Başkanvekili, Sözcüsü ve Kâtibi; Dilekçe Komisyonunun Başkanı, Başkanvekili, Sözcüsü ve Kâtibidir.

İKİNCİ BÖLÜM

Kuruluş, Görev ve Çalışma İlkeleri

Kuruluş

MADDE 4 – (1) Bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı, kamu tüzel kişiliğini haiz, özel bütçeli ve merkezi Ankara’da bulunan Kamu Denetçiliği Kurumu kurulmuştur.

(2) Kurum, Başdenetçilik ve Genel Sekreterlikten oluşur.

(3) Kurumda, bir Başdenetçi ve beş denetçi ile Genel Sekreter ve diğer personel görev yapar.

(4) Kurum, gerekli gördüğü yerlerde büro açabilir.

Kurumun görevi

MADDE 5 – (1) Kurum, idarenin işleyişi ile ilgili şikâyet üzerine, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmakla görevlidir.

(2) Ancak;

a) Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ile resen imzaladığı kararlar ve emirler,

b) Yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler,

c) Yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin kararlar,

ç) Türk Silahlı Kuvvetlerinin sırf askerî nitelikteki faaliyetleri,

Kurumun görev alanı dışındadır.

Başdenetçilik

MADDE 6 – (1) Başdenetçilik; Başdenetçi ve denetçilerden oluşur.

(2) Kurum, Başdenetçi tarafından yönetilir ve temsil edilir.

Başdenetçinin ve denetçilerin görevleri

MADDE 7 – (1) Başdenetçinin görevleri şunlardır:

a) Kuruma gelen şikâyetleri incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmak.

b) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin yönetmelikleri hazırlamak.

c) Yıllık raporu hazırlamak.

ç) Yıllık raporu beklemeksizin gerek gördüğü konularda özel rapor hazırlamak.

d) Raporları kamuoyuna duyurmak.

e) Yokluğunda kendisine vekâlet edecek denetçiyi belirlemek.

f) Birisi kadın ve çocuk hakları alanında görevlendirilmek üzere, denetçiler arasındaki iş bölümünü düzenlemek.

g) Genel Sekreteri ve diğer personeli atamak.

ğ) Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.

(2) Denetçilerin görevleri şunlardır:

a) Bu Kanunda verilen görevlerin yapılmasında Başdenetçiye yardımcı olmak.

b) Başdenetçi tarafından verilen görevleri yapmak.

Çalışma ilkeleri

MADDE 8 – (1) Başdenetçi, denetçiler arasında iş birliğini sağlar ve bunların uyumlu çalışmasını gözetir.

(2) Denetçiler, Başdenetçi tarafından görevlendirildikleri konu veya alanlarda tek başlarına çalışır ve önerilerini Başdenetçiye sunarlar.

(3) Kurum, faaliyetlerinde elektronik ortam ve iletişim araçlarının kullanılmasını gözetir.

(4) Denetçilerin Başdenetçi tarafından görevlendirilecekleri konu veya alanlara ve aralarındaki iş bölümüne ilişkin ilkeler yönetmelikle belirlenir.

Genel Sekreterliğin oluşumu ve görevleri

MADDE 9 – (1) Genel Sekreterlik; Kurumun idari ve mali işleriyle sekretarya hizmetlerini yerine getirir. Genel Sekreterlikte Genel Sekreter ve diğer idari personel görev yapar.

(2) Genel Sekreterliğin görevleri şunlardır:

a) Kurumun büro işlemini yürütmek.

b) Personelin şahsi dosyalarını tutmak.

c) Kurumun arşiv hizmetlerini yürütmek.

ç) 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile 22/12/2005 tarihli ve 5436 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 15 inci maddesi ve diğer mevzuatla mali hizmetler birimi ve strateji geliştirme birimlerine verilen görevleri yapmak.

d) Personelin izin ve emeklilik işlemlerini yürütmek.

e) Kurumda çalışan personelin özlük işleri ile sağlık ve sosyal hizmet faaliyetlerini yürütmek.

f) Kurumun görev alanıyla ilgili hususlarda bilişim sisteminin kullanılmasını sağlamak.

g) Kanunlarla verilen veya Başdenetçilik tarafından verilen diğer işleri yapmak.

Başdenetçi ve denetçilerin nitelikleri

MADDE 10 – (1) Başdenetçi veya denetçi seçilebilmek için aşağıdaki şartlar aranır:

a) Türk vatandaşı olmak.

b) Seçimin yapıldığı tarihte Başdenetçi için elli, denetçi için kırk yaşını doldurmuş olmak.

c) Tercihen hukuk, siyasal bilgiler, iktisadi ve idarî bilimler, iktisat ve işletme fakültelerinden olmak üzere dört yıllık eğitim veren fakültelerden veya bunlara denkliği kabul edilmiş yurt içi veya yurt dışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olmak.

ç) Kamu kurum ve kuruluşlarında, uluslararası kuruluşlarda, sivil toplum kuruluşlarında veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında ya da özel sektörde toplamda en az on yıl çalışmış olmak.

d) Kamu haklarından yasaklı olmamak.

e) Başvuru sırasında herhangi bir siyasi partiye üye olmamak.

f) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile kasten işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına ya da affa uğramış olsa veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olsa bile Türk Ceza Kanununun ikinci kitabının birinci kısmının bir ve ikinci bölümündeki suçlar, Devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları ile yabancı devletlerle olan ilişkilere karşı suçlardan veya zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak.

Adaylık ve seçim

MADDE 11 – (1) Başdenetçi veya denetçilerden birinin görev süresinin bitmesinden doksan gün önce, bu görevlerin herhangi bir sebeple sona ermesi hâlinde ise sona erme tarihinden itibaren onbeş gün içinde durum, Kurum tarafından Başkanlığa bildirilir.

(2) Başkanlık tarafından ilân edilen başvuru süresi içinde, 10 uncu maddede yazılı nitelikleri taşıyanlardan, Başdenetçi veya denetçi aday adayı olmak isteyenler Başkanlığa başvuruda bulunurlar.

(3) Komisyon, Başdenetçi seçiminde başvuruda bulunan aday adayları arasından üç adayı, başvuru süresinin bittiği tarihten itibaren onbeş gün içinde belirleyerek Genel Kurula sunulmak üzere Başkanlığa bildirir.

(4) Genel Kurul, bildirim tarihinden itibaren onbeş gün içinde, Başdenetçi seçimlerine başlar. Başdenetçi gizli oyla seçilir.

(5) Başdenetçi, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir. Birinci oylamada bu çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci oylamaya geçilir. İkinci oylamada da üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun oyu aranır. Bu oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamaya geçilir ve üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyunu alan aday seçilmiş sayılır. Üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır. Dördüncü oylamada karar yeter sayısı olmak şartıyla en fazla oy alan aday seçilmiş olur.

(6) Komisyon tarafından oluşturulacak alt komisyon, başvuruda bulunan aday adayları arasından, seçilecek denetçi sayısının üç katı kadar adayı, başvuru süresinin bittiği tarihten itibaren onbeş gün içinde belirler ve Komisyona sunar. Komisyon sonraki onbeş gün içinde denetçi seçimlerini yapar. Denetçiler, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir.

Birinci oylamada bu çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci oylamaya geçilir.

İkinci oylamada da üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun oyu aranır. Bu oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamaya geçilir ve üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyunu alan aday seçilmiş olur.

Üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde en çok oy alan adaylardan, seçilecek aday sayısının iki katı kadar aday ile seçime gidilir.

Dördüncü oylamada karar yeter sayısı olmak şartıyla en fazla oy alan aday seçilmiş olur. Birden fazla denetçi seçimi yapılacağı durumlarda adaylar için birleşik oy pusulası düzenlenir. Adayların adlarının karşısındaki özel yer işaretlenmek suretiyle oy kullanılır. Seçilecek denetçilerin sayısından fazla verilen oylar geçersiz sayılır.

(7) Seçimler, Kurumun Başkanlığa başvuruda bulunduğu tarihten itibaren en geç doksan gün içinde sonuçlandırılır.

(8) Bu maddede yer alan süreler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin tatilde olması veya araverme sırasında işlemez.

Bağımsızlık ve tarafsızlık

MADDE 12 – (1) Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Başdenetçiye ve denetçilere görevleriyle ilgili olarak emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

(2) Başdenetçi ve denetçiler, görevlerini yerine getirirken tarafsızlık ilkesine uygun davranmak zorundadır.

Andiçme

MADDE 13 – (1) Görevlerine başlarken Başdenetçi Genel Kurulda, denetçiler ise Komisyonda aşağıdaki şekilde andiçerler:

“Görevimi tam bir tarafsızlık, dürüstlük, hakkaniyet ve adalet anlayışı içinde yerine getireceğime, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

Görev süresi

MADDE 14 – (1) Başdenetçi ve denetçilerin görev süreleri dört yıldır.

(2) İstifa, ölüm veya görevden alınma gibi herhangi bir nedenle süresi bitmeden görevinden ayrılan Başdenetçiveya denetçinin yerine yeni seçilen Başdenetçi veya denetçinin görev süresi de dört yıldır.

(3) Bir dönem Başdenetçi veya denetçi olarak görev yapan bir kimse sadece bir dönem daha Başdenetçi veya denetçi seçilebilir.

(4) Başdenetçi veya denetçiliğe seçilenlerin görev yaptıkları sürede eski görevleriyle olan ilişikleri kesilir. Ancak kamu görevlisiyken Başdenetçiliğe veya denetçiliğe seçilenler, memuriyete giriş şartlarını kaybetme dışındaki herhangi bir nedenle görevlerinin sona ermesi, görevden ayrılma isteğinde bulunması veya görev sürelerinin dolması durumunda, otuz gün içinde eski kurumlarına başvurmaları hâlinde, atamaya yetkili makamlar tarafından otuz gün içinde mükteseplerine uygun bir kadroya atanırlar. Yüksek mahkeme üyeliğinden seçilenlerden görevi sona erenler, herhangi bir işleme gerek olmaksızın ve boş kadro şartı aranmaksızın, geldikleri yüksek mahkeme üyeliği görevine geri dönerler ve boşalan ilk üye kadrosu kendilerine tahsis olunur. Belirtilen atama yapılırken Başdenetçi veya denetçilerin Kurumda geçirdikleri süreler makam veya hâkim sınıfından olup da yüksek hâkimlik tazminatını almaya başladıktan sonra seçilenler için yüksek hâkimlik tazminatı ödenmesini gerektiren görevlerde geçmiş olarak değerlendirilir. Bu hükümler, akademik unvanların kazanılmasına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla üniversitelerden gelen personel hakkında da uygulanır. Mükteseplerine uygun bir kadroya atamaları gerçekleşinceye kadar süresi dolması sebebiyle görevi sona eren Başdenetçi ve denetçilere almakta oldukları aylık ücret ile sosyal hak ve yardımların Kurum tarafından ödenmesine devam olunur. Mükteseplerine uygun kadrolara atananlara, atama yapıldığı tarih itibarıyla Kurum tarafından ödemede bulunulmasına son verilir.

Görevden alınma ve görevin sona ermesi

MADDE 15 – (1) Başdenetçinin veya denetçilerin 10 uncu maddede sayılan nitelikleri taşımadıklarının sonradan anlaşılması veya bu nitelikleri seçildikten sonra kaybetmeleri hâlinde, durumun Komisyon tarafından tespit edilmesini takiben Başdenetçinin görevinin sona ermesine Genel Kurul tarafından görüşmesiz olarak; denetçilerin görevinin sona ermesine ise Komisyon tarafından karar verilir.

(2) Seçilmeye engel bir suçtan dolayı kesin hüküm giyen veya kısıtlanan Başdenetçi hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararının Genel Kurulun; denetçi hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararının Komisyonun bilgisine sunulmasıyla Başdenetçi veya denetçi sıfatı sona erer.

Başdenetçi ve denetçilerin mali ve sosyal hakları

MADDE 16 – (1) Başdenetçiye Başbakanlık Müsteşarı; denetçilere Başbakanlık müsteşar yardımcıları için belirlenen her türlü ödemeler dâhil mali haklar tutarında aylık ücret ödenir. Başbakanlık Müsteşarı ve müsteşar yardımcılarına ödenenlerden, vergi ve diğer kesintilere tabi olmayanlar bu Kanuna göre de vergi ve diğer kesintilere tabi olmaz. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer mevzuat uyarınca Başbakanlık Müsteşarının yararlanmış olduğu sosyal hak ve yardımlardan Başdenetçi, Başbakanlık müsteşar yardımcılarının yararlanmış olduğu sosyal hak ve yardımlardan da denetçiler aynı esas ve usuller çerçevesinde yararlanır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Kuruma Başvuru ve Yapılacak İşlemler

Başvuru ve usulü

MADDE 17 – (1) Kuruma, gerçek ve tüzel kişiler başvurabilirler. Başvuru sahibinin talebi üzerine başvuru gizli tutulur.

(2) Başvuru; başvuru sahibinin adı ve soyadı, imzası, yerleşim yeri veya iş adresini ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için vatandaşlık kimlik numarasını, yabancılar için pasaport numarasını, başvuru sahibi tüzel kişi ise tüzel kişinin unvanı ve yerleşim yeri ile yetkili kişinin imzasını, varsa, merkezi tüzel kişilik numarasını ve yetki belgesini içeren Türkçe dilekçe ile yapılır. Bu başvuru, yönetmelikte belirlenen şartlara uyulmak kaydıyla elektronik ortamda veya diğer iletişim araçlarıyla da yapılabilir.

(3) Yapılan başvurulardan;

a) Belli bir konuyu içermeyenler,

b) Yargı organlarında görülmekte olan veya yargı organlarınca karara bağlanmış uyuşmazlıklara ilişkin olanlar,

c) İkinci fıkrada belirtilen şartları taşımayanlar,

ç) Sebepleri, konusu ve tarafları aynı olanlar ile daha önce sonuçlandırılanlar,

incelenmez.

(4) Kuruma başvuruda bulunulabilmesi için, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununda öngörülen idari başvuru yolları ile özel kanunlarda yer alan zorunlu idari başvuru yollarının tüketilmesi gereklidir. İdari başvuru yolları tüketilmeden yapılan başvurular ilgili kuruma gönderilir. Ancak Kurum, telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ihtimali bulunan hâllerde, idari başvuru yolları tüketilmese dahi başvuruları kabul edebilir.

(5) Kuruma, illerde valilikler, ilçelerde kaymakamlıklar aracılığıyla da başvurulabilir.

(6) Başvurulardan herhangi bir ücret alınmaz.

(7) Kuruma, dördüncü fıkra uyarınca yapılacak başvuruya idare tarafından verilecek cevabın tebliği tarihinden, idare başvuruya altmış gün içinde cevap vermediği takdirde bu sürenin bitmesinden itibaren altı ay içinde başvurulabilir. Başvuru tarihi, dilekçenin Kuruma, valilik veya kaymakamlıklara verildiği, diğer hâllerde başvurunun Kuruma ulaştığı tarihtir.

(8) Dava açma süresi içinde yapılan başvuru, işlemeye başlamış olan dava açma süresini durdurur.

Bilgi ve belge istenmesi

MADDE 18 – (1) Kurumun inceleme ve araştırma konusu ile ilgili olarak istediği bilgi ve belgelerin, bu isteğin tebliğ edildiği tarihten itibaren otuz gün içinde verilmesi zorunludur. Bu süre içinde istenen bilgi ve belgeleri haklı bir neden olmaksızın vermeyenler hakkında Başdenetçi veya denetçinin başvurusu üzerine ilgili merci soruşturma açar.

(2) Devlet sırrı veya ticari sır niteliğindeki bilgi ve belgeler, yetkili mercilerin en üst makam veya kurulunca gerekçesi belirtilmek suretiyle verilmeyebilir. Ancak, Devlet sırrı niteliğindeki bilgi ve belgeler Başdenetçi veya görevlendireceği denetçi tarafından yerinde incelenebilir.

Bilirkişi görevlendirilmesi ve tanık dinlenmesi

MADDE 19 – (1) İnceleme ve araştırma konusu ile ilgili olarak Başdenetçi veya denetçiler bilirkişi görevlendirebilir.

(2) 10/2/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu hükümleri saklı kalmak üzere, bilirkişi olarak görevlendirilen kamu görevlilerine her inceleme ve araştırma konusu için (1.000), diğer kişilere her inceleme ve araştırma konusu için (2.000) gösterge rakamının memur aylık katsayısıyla çarpımı sonucu bulunacak miktarı geçmemek üzere görevlendirmeyi yapanın kararı ile bilirkişi ücreti ödenir. Bu ödemeler, damga vergisi hariç herhangi bir vergi ve kesintiye tabi tutulmaz.

(3) İnceleme ve araştırma konusu ile ilgili olarak Başdenetçi, denetçiler veya uzmanlar tanık ya da ilgili kişileri dinleyebilir.

İnceleme ve araştırma

MADDE 20 – (1) Kurum, inceleme ve araştırmasını başvuru tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırır.

(2) Kurum, inceleme ve araştırma sonucunu ve varsa önerilerini ilgili mercie ve başvurana bildirir. Kurum, başvurana, işleme karşı başvuru yollarını, başvuru süresini ve başvurulacak makamı da gösterir.

(3) İlgili merci, Kurumun önerileri doğrultusunda tesis ettiği işlemi veya Kurumun önerdiği çözümü uygulanabilir nitelikte görmediği takdirde bunun gerekçesini otuz gün içinde Kuruma bildirir.

Dava açma süresinin yeniden işlemeye başlaması

MADDE 21 – (1) Başvurunun Kurum tarafından reddedilmesi hâlinde, durmuş olan dava açma süresi gerekçeli ret kararının ilgiliye tebliğinden itibaren kaldığı yerden işlemeye başlar.

(2) Başvurunun Kurum tarafından yerinde görülerek kabul edilmesi hâlinde; ilgili merci Kurumun önerisi üzerine otuz gün içinde herhangi bir işlem tesis etmez veya eylemde bulunmaz ise durmuş olan dava açma süresi kaldığı yerden işlemeye başlar.

(3) Kurumun, inceleme ve araştırmasını, başvuru tarihinden itibaren altı ay içinde sonuçlandıramaması hâlinde de durmuş olan dava açma süresi kaldığı yerden işlemeye başlar.

Raporlar

MADDE 22 – (1) Kurum, her takvim yılı sonunda yürütülen faaliyetleri ve önerileri kapsayan bir rapor hazırlayarak Komisyona sunar. Komisyon, bu raporu araverme ve tatil dönemleri hariç olmak üzere iki ay içinde görüşüp kendi kanaat ve görüşlerini de içerecek şekilde özetleyerek Genel Kurula sunulmak üzere hazırladığı raporu Başkanlığa gönderir. Komisyonun raporu Genel Kurulda ivedilikle görüşülür.

(2) Kurumun yıllık raporu, ayrıca Resmî Gazetede yayımlanmak suretiyle kamuoyuna duyurulur.

(3) Kurum; açıklanmasında fayda gördüğü hususları yıllık raporu beklemeksizin her zaman kamuoyuna duyurabilir.

Açıklama yapma yetkisi

MADDE 23 – (1) Kurumun faaliyetleri hakkında açıklama yapmaya Başdenetçi veya görevlendireceği denetçi yetkilidir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Personele İlişkin Hükümler

Personelin atanması

MADDE 24 – (1) Genel Sekreter, en az dört yıllık yükseköğretim kurumu mezunu, Devlet Memurları Kanununa tabi görevlerde on yıl hizmeti bulunan ve aynı Kanunun 48 inci maddesinde yazılı şartlara sahip olanlar arasından Başdenetçi tarafından atanır.

(2) Diğer personel Başdenetçi tarafından atanır.

Kamu denetçiliği uzman yardımcılığı

MADDE 25 – (1) Kamu denetçiliği uzman yardımcılığına atanabilmek için, Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinde sayılan genel şartlar yanında aşağıdaki nitelikler de aranır:

a) Dört yıllık eğitim veren fakültelerden veya bunlara denkliği kabul edilmiş yurt içi veya yurt dışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olmak.

b) Yapılacak giriş sınavında başarılı olmak.

c) Sınavın yapıldığı yılın ocak ayının ilk günü itibarıyla otuzbeş yaşını doldurmamış olmak.

Kamu denetçiliği uzmanlığı

MADDE 26 – (1) 25 inci maddeye göre kamu denetçiliği uzman yardımcılığına atananlar, en az üç yıl çalışmak kaydıyla açılacak yeterlik sınavına girmeye hak kazanırlar. Sınavda başarılı olanlar, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavında en az (C) düzeyinde puan veya uluslararası kabul görmüş yabancı dil seviye tespit sınavlarından bu puana denk puan almış olmak şartıyla kamu denetçiliği uzmanı unvanını alırlar. Sınavda başarılı olamayanlar, istekleri hâlinde Kurumunda veya Devlet Personel Başkanlığınca diğer kamu kurum ve kuruluşlarında uygun kadrolara atanırlar.

(2) Kamu denetçiliği uzman yardımcılarının mesleğe alınmaları, yetiştirilmeleri ve yeterlik sınavının şekli ile kamu denetçiliği uzman ve uzman yardımcılarının görev, yetki ve çalışmalarına ilişkin esas ve usuller yönetmelikle düzenlenir.

Personele uygulanacak hükümler ile personelin mali ve sosyal hakları

MADDE 27 – (1) Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda Kurum personeli hakkında Devlet Memurları Kanunu hükümleri uygulanır.

(2) Genel Sekretere Başbakanlıktaki genel müdürlere uygulanan mali ve sosyal hak ve yardımlara ilişkin hükümler uygulanır.

(3) Kamu denetçiliği uzmanlarına aynı derecede bulunan Başbakanlık uzmanları, kamu denetçiliği uzman yardımcılarına Başbakanlık uzman yardımcıları ve Kurumun diğer personeline ise Başbakanlıkta aynı unvanlı ve aynı dereceli kadrolarda çalışanlara uygulanan mali ve sosyal hak ve yardımlara ilişkin hükümler uygulanır. Başbakanlıkta emsali personele ödenenlerden vergi ve diğer kesintilere tabi olmayanlar bu maddeye göre de vergi ve diğer kesintilere tabi olmaz.

Kamu kurum ve kuruluşlarındaki personelin görevlendirilmesi

MADDE 28 – (1) Merkezî yönetim kapsamındaki kamu idarelerinde, sosyal güvenlik kurumlarında, mahallî idarelerde, mahallî idarelerin bağlı idarelerinde, mahallî idare birliklerinde, döner sermayeli kuruluşlarda, kanunlarla kurulan fonlarda, kamu tüzel kişiliğini haiz kuruluşlarda, sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait kuruluşlarda, kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunlara bağlı ortaklıklar ve müesseselerde çalışanlar, kurumlarının izni ile uzmanlık gerektiren işlerde görevlendirilebilirler. Bu şekilde yapılan görevlendirmenin süresi altı ayı geçemez. Ancak ihtiyaç hâlinde bu süre üç ay daha uzatılabilir. Kurumun bu konudaki talepleri, ilgili kurum ve kuruluşlarca öncelikle sonuçlandırılır. Bu şekilde görevlendirilen personel, kurumlarından aylıklı izinli sayılır. Bu personelin izinli oldukları sürece memuriyetleri ile ilgileri ve özlük hakları devam ettiği gibi, bu süreler yükselme ve emekliliklerinde de hesaba katılır ve yükselmeleri başkaca bir işleme gerek duyulmadan süresinde yapılır.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Çeşitli Hükümler

Bütçe

MADDE 29 – (1) Kurumun gelirleri şunlardır:

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi bütçesinden alınacak Hazine yardımı.

b) Diğer gelirler.

(2) Kurum bütçesinden bu Kanun kapsamındaki görevlerin gerçekleştirilmesine ilişkin giderler yapılır.

Yasaklar

MADDE 30 – (1) Başdenetçi, denetçiler, Genel Sekreter, kamu denetçiliği uzman ve uzman yardımcıları ile diğer personel, siyasi partilere üye olamazlar; herhangi bir siyasî parti, kişi veya zümrenin yararını veya zararını hedef alan bir davranışta bulunamazlar; görevlerini yerine getirirken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı yapamazlar; görevleri sebebiyle herhangi bir şekilde öğrendikleri mesleki veya ticari sırları görevlerinden ayrılmış olsalar bile açıklayamazlar, kendilerinin veya başkalarının yararına kullanamazlar.

(2) Başdenetçi, denetçiler, Genel Sekreter, kamu denetçiliği uzman ve uzman yardımcıları; kendilerinin, eşlerinin ve üçüncü dereceye kadar (bu derece dâhil) kan ve kayın hısımlarının şikâyetlerini inceleyemezler.

(3) Başdenetçi, denetçiler, Genel Sekreter, kamu denetçiliği uzman ve uzman yardımcıları ile diğer personel, bu görevleri süresince resmî veya özel hiçbir görev alamazlar, ticaretle uğraşamazlar. Bilimsel yayınlarda bulunma, görevleri veya meslekleri ile ilgili olarak davet edildikleri ulusal veya uluslararası kongre, konferans ve benzeri toplantılara katılma, derneklerde üyelik ve kâr amacı gütmeyen kooperatiflerde ortaklık hâlinde bu madde hükümleri uygulanmaz.

Başdenetçi veya denetçiler hakkında ceza soruşturması ve kovuşturması usulü

MADDE 31 – (1) Başdenetçi ve denetçilerin görevleri sebebiyle bir suç işledikleri öne sürüldüğü takdirde haklarında ceza soruşturması ve kovuşturması yapılabilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının iznine bağlıdır. İzin verilmesi veya verilmemesine ilişkin karara karşı itiraz mercii, Danıştayın ilgili dairesidir.

(2) Başdenetçi ve denetçiler hakkındaki soruşturma Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılır. Açılacak kamu davası, Yargıtayın ilgili ceza dairesinde görülür. Temyiz mercii, Yargıtay Ceza Genel Kuruludur.

(3) Bu maddede hüküm bulunmayan hususlarda 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.

(4) Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlara ilişkin suçüstü hâli genel hükümlere tabidir.

Genel Sekreter ve personel hakkında ceza soruşturması ve kovuşturması usulü

MADDE 32 – (1) Genel Sekreter, kamu denetçiliği uzman ve uzman yardımcılarının görevleri sebebiyle bir suç işledikleri öne sürüldüğü takdirde ceza soruşturması ve kovuşturması yapılabilmesi Başdenetçinin iznine bağlıdır. İzin verilmesi veya verilmemesine ilişkin karara karşı itiraz mercii Ankara Bölge İdare Mahkemesidir.

(2) Genel Sekreter, kamu denetçiliği uzman ve uzman yardımcıları ile diğer personel hakkındaki soruşturma, suçun işlendiği yer Cumhuriyet başsavcısı veya görevlendireceği Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Açılacak kamu davası aynı yer mahkemesinde görülür.

(3) Bu maddede hüküm bulunmayan hususlarda, Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.

(4) Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlara ilişkin suçüstü hâli genel hükümlere tabidir.

Emeklilik

MADDE 33 – (1) Başdenetçi, denetçiler, Genel Sekreter, kamu denetçiliği uzman ve uzman yardımcıları ile diğer personel, 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı sayılır. Başdenetçi ve denetçilerin sigorta primine esas kazanç tutarları, Başdenetçi için Başbakanlık Müsteşarı, denetçiler için Başbakanlık müsteşar yardımcıları esas alınarak belirlenir. Bu görevleri sırasında 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamına girenlerin bu görevde geçen süreleri makam tazminatı ile temsil tazminatı ödenmesi gereken süre olarak değerlendirilir ve emeklilik yönünden Başdenetçi Başbakanlık Müsteşarı, denetçiler Başbakanlık müsteşar yardımcıları için belirlenmiş olan ek gösterge, makam tazminatı ile temsil tazminatından aynı usul ve esaslara göre yararlandırılır.

(2) Sosyal güvenlik kuruluşlarının herhangi birinden emekli aylığı almakta olanlardan Başdenetçi ve denetçi seçilenlerin, istekleri hâlinde emekli aylıkları kesilir ve 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında yeniden sigortalı sayılır. Bu şekilde emekli aylıklarını kestirmek suretiyle yeniden sigorta primi ödeyenlerin görev sürelerinin bitiminde emekli aylıkları genel hükümlere göre yeniden belirlenir.

(3) Başdenetçi ve denetçiler hakkında 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 40 ıncı maddesinin birinci fıkrası ile 5510 sayılı Kanunda yer alan yaş haddine ilişkin hükümler uygulanmaz.

Kadrolar

MADDE 34 – (1) Ekli listede yer alan kadrolar ihdas edilerek 13/12/1983 tarihli ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvele Kamu Denetçiliği Kurumu bölümü olarak eklenmiştir.

Değişiklik yapılan hükümler

MADDE 35 – (1) 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 36 ncı maddesinin “Ortak Hükümler” bölümünün (A) fıkrasının (11) numaralı bendine “Yüksek Kurum Uzman Yardımcıları,” ibaresinden sonra gelmek üzere “Kamu Denetçiliği Uzman Yardımcıları,” ibaresi ve “Yüksek Kurum Uzmanlığına,” ibaresinden sonra gelmek üzere “Kamu Denetçiliği Uzmanlığına,” ibaresi eklenmiştir.

(2) 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli (II) sayılı cetvelin “B) Özel Bütçeli Diğer İdareler” bölümünün Anayasa Mahkemesince iptal edilen 34 üncü sırası “34) Kamu Denetçiliği Kurumu” olarak yeniden düzenlenmiştir.

(3) 5/1/1961 tarihli ve 237 sayılı Taşıt Kanununun eki (2) sayılı cetvele “Başbakanlık Müsteşarlıkları” satırından sonra gelmek üzere aşağıdaki satır eklenmiştir.

“Kamu Başdenetçisi 1 er ” 5 ” ”

Geçiş hükümleri

GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Başdenetçi ve denetçilerin seçimi ile Kamu Denetçiliği Kurumu kurulur.

(2) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten onbeş gün sonra Başkanlık tarafından Başdenetçi ve denetçi seçimi için aday adaylığı başvuru süreci başlatılır ve 11 inci maddede öngörülen usule uyularak seçim sonuçlandırılır.

(3) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin yönetmelikler, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dokuz ay içinde yürürlüğe konulur.

(4) Başdenetçi ve denetçilerin seçimi tamamlandıktan sonra Başdenetçi tarafından doksan gün içinde; bir defaya mahsus olmak ve ekli listede yer alan Kamu Denetçiliği Uzmanı unvanlı serbest kadro adedinin yüzde ellisini geçmemek üzere, 25 inci ve 26 ncı maddelerdeki şartlar aranmaksızın, doktora yapmış üniversite öğretim elemanları veya kamu kurum ve kuruluşlarında görevli olup, mesleğe özel yarışma sınavı ile girilen ve belirli süreli meslek içi eğitimden sonra özel bir yeterlik sınavı sonunda atanmış olanlardan kamu denetçiliği uzmanı olarak atama yapılabilir. Kamu denetçiliği uzmanı olarak atanacakların mesleklerinde en az beş yıllık deneyime sahip olmaları gerekir.

(5) Bu Kanun hükümleri, mahallî idarelerin eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışları hakkında, bu Kanunun bütün hükümlerinin yürürlüğe girdiği tarihten bir yıl sonra uygulanmaya başlanır.

Yürürlük

MADDE 36 – (1) Bu Kanunun 17 nci maddesi yayımı tarihinden dokuz ay sonra, diğer maddeleri yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 37 – (1) Bu Kanun hükümlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Bakanlar Kurulu yürütür.

 

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık ve İlişkili Uluslararası Sözleşmeler

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, Türkiye’nin kabul etmiş olduğu uluslararası mevzuatın yerleşmesi ve bu mevzuatta öngörülen kamu hizmeti kalitesine ulaşmak için görevlidir. Bu çerçevede, Soykırım Suçunun Önlenmesine Ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol, Ölüm Cezasının Kaldırılmasını Amaçlayan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin İhtiyari Protokol, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşmeye İlişkin Seçmeli Ek Protokol, Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dahil Olmaları Konusundaki Seçmeli Protokol, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dahil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol, Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme, Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesine 2 No’lu Ek Protokol, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Terörizmin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, Terörizmin (Tedhişçiliğin) Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal Şartı, Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Bildiri, Din veya İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Bildiri, Kadınlara Karşı Şiddetin Tasfiye Edilmesine Dair Bildiri, Gelişme Hakkına Dair Bildiri, Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kurallar, Herhangi Bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü, Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar, Hukuk Dışı, Keyfi ve Kısa Yoldan İnfazların Etkili Biçimde Önlenmesi ve Soruşturulmasına Dair Prensipler, Kanun Adamlarının Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler, Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri, Savcıların Rolüne Dair İlkeler, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin İhlaline İlişkin Haberleşmede Uygulanacak Prosedür, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin “Avrupa Cezaevi Kuralları” Başlıklı (87) 3 No’lu Tavsiye Kararı, Kopenhag Kriterleri, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Sonuç Bildirgesi (Helsinki Belgesi), Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı Yeni Bir Demokrasi, Barış ve Birlik Çağı, Avrupa Güvenlik Şartı, Avrupa Konseyi Statüsü, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye Ek Protokol, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’ne Ek Birinci, İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’ne Ek Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair 13 Nolu protokol, İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelelerin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesine 1 No’lu Ek Protokol, İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler (Paris Prensipleri) ve Birleşmiş Milletler Antlaşması kurumun çalışmalarına yön vermektedir.

https://hukukansiklopedisi.com/kamu-denetciligi-kurumu/

Google’ın yıkıcı ambargosunu protesto ediyoruz

0
Google’ın yıkıcı ambargosunu protesto ediyoruz

Kamuoyuna açık mektup: Google’ın yıkıcı ambargosunu protesto ediyoruz

“Türkiye’deki dokuz bağımsız medya kuruluşu (Artı Gerçek, BirGün, Diken, Ekonomim, Gazete Pencere, Kısa Dalga, Medyascope, T24 ve ilketv.com.tr) Google’ın haber sitelerine karşı uygulamaya koyduğu algoritma değişikliğine karşı açıklama yaptı. Açıklama Gazete Duvar’ın kapanışının ardından geldi. Google’ın bağımsız medyaya “yıkıcı bir ambargo” uyguladığını belirten medya kuruluşları okur erişiminin ciddi şekilde engellediğini kaydetti:
Google’ın okur trafiğimize uyguladığı ambargo ve bu ambargonun yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıyayız.”

Türkiye’de yayın yapan bağımsız medya kuruluşları olarak bir kez daha Google’ın okur trafiğimize uyguladığı ambargo ve bu ambargonun yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Tüm kamuoyunun, özellikle de okurlarımızın, durumun ciddiyetinin farkına varmasının hayati önemde olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Haber sitelerine yönlendirilen trafik akışı, ilk kez Ekim 2024’te ortaya çıkan ve yaklaşık 1 ay süren ambargonun ardından Ocak sonundan itibaren yeniden yok edildi. Google’ın ‘Keşfet’ ve ‘Haberler’ araçları üzerinden yönlendirilen okur trafiklerinin yüzde 98’i, bağımsız medya kurumlarının ağırlığını oluşturduğu çok sayıda haber sitesi için bir günde ortadan kaldırıldı.

Algoritma değişikliği dâhil hiçbir makul açıklaması olmayan bu ani ve büyük trafik kayıplarına karşılık tüm girişimlerimize rağmen Google ile sağlıklı ve sürekli bir muhataplık ilişkisi de kurabilmiş değiliz.

Önemle belirtmek isteriz ki Google’ın hiçbir denetime uğramadan, salt kendi ihtiyaçları doğrultusunda yaptığı trafik akışı değişiklikleri yalnızca medya kurumlarının görünürlüklerini etkilemekle kalmıyor. Google tarafından görmezden gelinenlerin ağırlığını bağımsız medya kurumlarının oluşturduğu bu ‘yeni’ internet haber ekosistemi, kamuoyunun habere erişimini de zorlaştırıyor. Uzun vadede ise bu durum, zaten birçok baskı ile mücadele eden medya kurumlarının mali yapılarına geri dönülmez zararlar verme riski taşıyor.

Okuduğunuz açıklamayı hazırladığımız günlerde, metnin altında imzası bulunması gereken Gazete Duvar’ın kapanması, tam da dikkat çekmeye çalıştığımız tehlikenin ne denli gerçek olduğunu ortaya koyuyor.

Bu nedenlerle, Türkiye’de yayın yapan bağımsız medya kuruluşları olarak Google’ın bu tutumuyla çalınan kurumsal haklarımızın, çalışanlarımızın emeğinin, okurlarımızın desteğinin her platformda takipçisi olacağımızı duyuruyoruz.

Başta Rekabet Kurumu olmak üzere hem yerel hem uluslararası hukuk mercilerinde yapılacak başvurularımızla bu mücadeleyi sürdüreceğimizi ve Google’ın bütün dünya ile birlikte ülkemizde de yarattığı bu tahribatın ısrarlı takipçisi olacağımızı ilan ediyoruz.

Ayrıca Türkiye’de konuyla ilgili devlet kurumlarını da gerekli önlemleri almaya, Google’ın ya da başka teknoloji tekellerinin kamuoyunun haber alma hakkı ve bağımsız gazetecilik çabasını hedef almasına izin vermeyerek yerel medyayı güçlendirecek düzenlemeleri hayata geçirmeye, bu çalışmaları sırasında da medya kurumları arasında herhangi bir ayrım gözetmeksizin fikir alışverişi kanallarını açık tutmaya davet ediyoruz.

Türkiye’de üretip Türkiye’de kazanan reklam verenlere de bir çağrımız var:

Gelirinizin önemli bir kısmını tüketiciye ulaşmak ve görünür olmak için internet reklamlarına aktarıyorsunuz. Ancak tüketiciyle en önemli buluşma noktalarından olan haber siteleri Google ambargosu yüzünden yüzde 90’a varan okur kayıpları yaşadığı için bu yatırım da hedefine ulaşmıyor. Sizleri, Google ve diğer teknoloji şirketleri bu tutumlarından vazgeçip, şeffaf bir şekilde ve yasal düzenlemelerle garanti altına alınmış̧ bir düzen kurulana kadar reklamlarınızı doğrudan ülkemizde yayın yapan medya kuruluşlarına yönlendirmeye davet ediyoruz.

Son çağrımız da okurlarımıza:

Bağımsız medyanın yaşadığı kriz, özgürce haber almak isteyen tüm yurttaşların krizidir. Daha da ötesi bu bir demokrasi krizidir.

İnternette haberleri Google üzerinden değil doğrudan okuru olduğunuz internet sitelerine girerek okuyun, bu gizli ambargoyu delerek bağımsız medyaya destek olun!

Eğer imkânınız varsa, takip ettiğiniz medya kuruluşlarına abone olarak, bağış yaparak katkı verin.

Bugünleri ancak siz okurlarımızın desteği ve dayanışmasıyla aşabiliriz.

Saygılarımızla…

Artı Gerçek
BirGün
Diken
Ekonomim
Gazete Pencere
ilketv.com.tr
Kısa Dalga
Medyascope
T24

Mustafa Balbay

0
Mustafa Balbay

Gazeteci, siyasetçi, yazar ve Ergenekon Davası sanığı Mustafa Balbay, 8 Ağustos 1960’ta Güney Yeşilova’da doğdu. 1981 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni birincilikle bitirdi. Öğrenciliği sırasında 1980’de İzmir’in yerel yayın organı Gazete İzmir’de gazeteciliğe başladı. 1981’de Milliyet Gazetesi İzmir bürosunda ve daha sonra Cumhuriyet Gazetesi İzmir bürosunda muhabir olarak çalıştı. 1985’te Cumhuriyet Gazetesi İzmir Bürosu İstihbarat Şefi, 1989’da Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu Haber Müdürü, 1992’de Cumhuriyet Gazetesi İstanbul Haber Merkezi Müdürü oldu. 1993 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi oldu. 1993’ten itibaren köşe yazarlığına başladı. Gazetenin baş sayfasında, daha önce Uğur Mumcu’nun Gözlem başlıklı köşe yazılarının yayımlandığı köşede “Gündem” başlıklı köşe yazılarını yayımlayan Balbay, köşe yazarlığı ve gazetenin Ankara Temsilciliği görevini birlikte yürüttü.

24. Dönem İzmir 2. Bölge milletvekili, Cumhuriyet Gazetesi Vakfı Yönetim Kurulu üyesi, Cumhuriyet Gazetesi Yayın Kurulu üyesi olarak görev yaptı.

Yargılanması ve Milletvekilliği 

Mustafa Balbay, 6 Mart 2009’da hükûmeti düşürmeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklanmış 5 Ağustos 2013’te İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında 34 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. 9 Aralık 2013 tarihinde tahliye edilip, 10 Aralık 2013 tarihinde milletvekili yemini ederek göreve başlamıştır.

Milletvekilliği görevi sona erdikten sonra aktif gazeteciliğe ve köşe yazarlığına Cumhuriyet Gazetesinde devam etmiş, televizyon yorumculuğu yapmıştır. 

3 Ağustos – Hukuk Takvimi 

0
3 Ağustos - Hukuk Takvimi 

3 Ağustos – Hukuk Takvimi 

1492 İspanyol Engizisyonu’nun ardından, İspanya’daki yaklaşık 200.000 Sefarad Yahudisi, İspanyol İmparatorluğu ve Katolik Kilisesi tarafından ülkeden kovuldu.
1492 Cenovalı Kristof Kolomb, İspanya’dan 3 gemi ile yola çıktı. 63 gün sonra, 12 Ekim günü Hindistan’a vardığını zannederek Amerika Kıtası’na ayak bastı.
1903 Tunus Devleti’nin kurucusu ve ilk Devlet Başkanı Habib Burgiba, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Ağustos 1903)
1914
  • I. Dünya Savaşı: Balkan Cephesinde savaş başladı. Alman İmparatorluğu, Fransa‘ya savaş ilan etti.
  • Birleşik krallık, Osmanlı İmparatorluğu’nun sipariş ettiği “Sultan Osman I” ve “Reşadiye” isimli 2 zırhlı gemiye el koydu. Hükûmetin geri istediği 4 milyon poundluk ücret ise iade edilmedi.
1924 Üzerlerinde Türkiye Cumhuriyeti yazısı bulunan ve Türkiye’nin ilk madeni parası olma özelliği taşıyan bronz 10 kuruşluk paralar tedavüle çıktı.
1932 Yargıtay önceki başkanlarından Müfit Utku 3 Ağustos 1932 tarihinde Mardin’de doğdu. 
1948 Fransız siyasetçi Jean-Pierre Raffarin, dünyaya geldi. 
1949 Avrupa Konseyi Statüsüne Dair Londra Sözleşmesi 5 Mayıs 1949 tarihinde Londra’da imzaya açılmış, 10 Avrupa ülkesi (Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İtalya, İsveç, Lüksemburg ve Norveç) tarafından imzalanarak 42. maddeye uygun olarak 3 Ağustos 1949 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
1949 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Çin’in Birleşmiş Milletler’e girme isteğini reddetti.
1949 Güney Kıbrıslı Rum diplomat, siyasetçi ve akademisyen Erato Kozaku-Markullis, doğdu.
1960 27 Mayıs darbesinin etkileri devam ediyor: Aralarında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın da bulunduğu 235 general ve amiral, emekliye sevk edildi. Genelkurmay Başkanlığı’na Cevdet Sunay getirildi.
1963 Hukukçu, Demokrat Parti lideri ve 2008–2011 yıllarında Tayland’ın 27. Başbakanlığını yapan Abhisit Vejjajiva dünyaya geldi.
1966 Genel af kanunu kabul edildi. 
1970
  • İsmail Hakkı Ketenoğlu, 3 Ağustos 1959’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandı.
  • İTÜ Yurdu Sıkıyönetim Komutanlığı’nın kararıyla sabah boşaltıldı, 60 öğrenci Şişli Yurdu’na nakledildi.
1971
  • Yargıtay, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, THKO üyesi Ömer Ayna hakkındaki 36 yıllık mahkumiyet kararını bozdu.
  • Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Katma Protokol, 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 5 Temmuz 1971’de kabul edilmiş, 22 Temmuz 1971 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’nda onaylanmış, 3 Ağustos 1971 tarihinde resmi gazetede yayınlanan 1448 sayılı Kanun gereğince 1 Ocak 1973’te yürürlüğe girmiştir.
1972 Yazar Sevgi Soysal hakkına “Orduya hakaret ettiği” gerekçesiyle 1 yıl ağır hapis ve 4 ay genel gözetim cezasının Yargıtay’dan dönmesi üzerine, askeri mahkemece bu defa 10 ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün Adana’da genel gözetim altında bulundurulma cezasına çarptırıldı.
1972 İngiliz hükümeti, liman işçilerinin grevi nedeniyle oluşan gıda sıkıntısından dolayı “Olağanüstü Hal” ilan etti.
1977 Selda Bağcan hakkında, İzmit Sanayi Fuarı’ndaki konserinde “Emniyetin bütün uyarılarına rağmen yasaklanmış sol şarkıları okuyarak seyircileri tahrik ettiği” gerekçesiyle soruşturma açıldı.
1979 Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz’ün 24 Mart 1978’de öldürülmesinden dolayı tutuklu yargılanan Ankara Turizm Ticaret Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi ülkücü İbrahim Çiftçi ölüm cezasına çarptırıldı. Mahkeme, Doğan Öz cinayetinde “azmettirme, koruma ve kollamalarından dolayı” MHP Konya Milletvekili İhsan Kabadayı ile Genel Sekreter Yardımcıları Yaşar Okuyan ve Nevzat Kösoğlu hakkında soruşturma için Sıkıyönetim Komutanlığı’na suç duyurusunda bulunma kararı aldı.
1979 İrlanda Anayasasında değişiklik yapıldı. Bu değişiklik, Evlat Edinme Kurulu tarafından verilmiş evlat edinme kararlarının mahkeme tarafından verilmediği için geçersiz ilân edilmemesi sağlandı.
1984 1974’de “Komünist Parti Manifestosu”nu Celal Üster’le birlikte Türkçe’ye çeviren Nur Deriş Askeri Mahkeme’ce 7.5 yıl hapse mahkum edildi.
1984 Politika Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Ali İhsan Özgür’ü öldürmekten yargılanan K.Ayaydın ve G.Başdemir hakkında ikinci kez beraat kararı verildi.
1984
  • Selda Bağcan, Muhlis Akarsu ve Feridun Biliş hakkında “Galdı Galdı” adlı uzunçalarda komünizm propagandası yaptıkları iddiasıyla açılan davada askeri savcı sanıkların 2 yıl 8 ay ile 8 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırılmalarını istedi.
  • Yargıtay eski başkanlarından Mehmet Derviş Turhan, A3 Ağustos 1984 tarihinde yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrıldı.(https://www.yargitay.gov.tr/documents/acilisKonusma/1981-1982.pdf)
1986 İstanbul Tabip Odası’nın 26-27 Nisan’da yapılan kongresinden dolayı, önceki yönetim kurulundan 7 kişi hakkında dava açıldı. Dava, kongre için izin alınmadığı ve kongrede biri ”İşkence ve Hekimlik Bağdaşmaz” başlıklı iki bildirinin izinsiz dağıtıldığı gerekçesiyle açıldı.
1987 Barselona Uluslararası Film Festivali’nde 500’den fazla yönetmen bir Manifesto yayınlayarak filmlerin orijinal haline müdahale edilmemesini talep etti.
1991 ABD eski Adalet Bakanı Ramsey Clark İstanbul’da çeşitli partiler ve kitle örgütlerinden oluşan ABD’nin Ortadoğu’daki Savaş Suçlarını Araştırma Türkiye Komisyonu tarafından düzenlenen toplantıda konuştu: ”ABD Körfez Savaşı’nda insanlığa karşı savaş suçu işledi.”
1993 Devlet bankalarında çalışanlar Tüm-Bank-Sen adında bir sendika kurdular. Sendikanın 270 kişilik kurucular kurulu İstanbul valiliğine başvurularını yaptı. Sendikanın toplam 80 bin kamu bankası çalışanını örgütlemek istediği belirtildi.
1994
  • “Arkadaşıma Dokunma” kampanyasında bölücülük yapıldığı suçlamasıyla Eksik Etek Dergisi’nin sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Lalezar Atak hakkında DGM’de dava açıldı.
  • Dokunulmazlıkları kaldırılarak milletvekillikleri düşürülen ve partileri kapatılan 4.5 aydır tutuklu DEP’li 5 eski Milletvekili ile Bağımsız Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak’ın “bölücülük” suçlamasıyla ve idam istemiyle yargılandıkları davaya Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde başlandı.
1995 Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin hazırlattığı ‘Doğu Raporu(Kürt Raporu)‘ açıklandı. Raporu, TOBB Başkanlık Danışmanı Prof. Dr. Doğu Ergil hazırlamıştı.
1998 Türkiye ile Fransa arasında enerji ve savunma sanayi alanlarında işbirliği anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre, savunma sanayiinde füze, gemi, zırhlı araç konularında üçüncü ülkelere satışlarda işbirliği yapılması, enerji konusunda ise Hazar Havzası Petrolünün Türkiye üzerinden taşınmasında ortak hareket edilmesi kararlaştırıldı.
1999 Abdullah Öcalan, dağdaki terör örgütü üyelerine yönelik olarak silahlı mücadeleye son verme ve barış için çalışma çağrısı yaptı.
2000 F tipi cezaevleriyle ilgili toplanan imzaları Ankara’ya götürürken yol üzerindeki illerde kendilerini engelleyen polislere ilişkin İstanbul Adliyesi’nde suç duyurusunda bulunmak isteyen TAYAD üyesi tutuklu ve hükümlü yakınlarından yaklaşık 40 kişi gözaltına alındı.
2000 Endonezya’yı 32 yıl boyunca yöneten eski diktatör Suharto hakkında yolsuzluk suçlamasıyla dava açıldı.
2001 2001- F Tipi cezaevlerine karşı yürütülen ölüm orucunun 288’inci gününde, TKP/ML davasından yargılanan Muharrem Horoz yaşamını yitirdi. Adli Tıp, Muharrem Horoz için tahliye edilmesi yönünde rapor vermiş ancak mahkeme tahliye talebini reddetmişti.
2002 AB‘ye uyum çerçevesinde kabul edilen yasayla, savaş ve yakın savaş tehdidi halleri dışında idam cezası kaldırıldı. 
2004 Ceza hukukçusu ve akademisyen Sulhi Dönmezer, hayatını kaybetti. (Doğumu: 10 Şubat 1918, İstanbul) 
2006 PKK, Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılarak haklarının teminat altına alınması ve Kürt sorununun çözümü halinde dağdan inerek silah bırakabileceklerini açıkladı.
2011 Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ile oğullarının yargılanmasına başlandı. Mübarek, 11 Şubat’ta istifa ettiğinden sonra ilk kez, büyük bir demir kafesin içinde sedyede yatar vaziyette mahkeme salonuna getirildi.
2013 Sosyal medyadan yayılan “Taksim’e 1 milyon kişi” çağrısıyla Galatasaray’a gelenlere müdahale edildi, Gezi Parkı kapatıldı.
2014 Ezidî soykırımı: Irak’ın Musul kenti yakınlarında olan Ezidilerin yaşadığı Şengal (Sincar) bölgesine, IŞİD’e bağlı çeteler tarafından düzenlenen saldırılar sonucunda da binlerce kişi yaşamını yitirirken, kadınlar ve çocuklar esir alındı, binlercesi göçe zorlandı. Esir alınan binlerce Ezidi kadın; Musul, Rakka, Deyr ez Zor, Telafer ve Minbiç gibi kentlerde kurulan köle pazarlarında satıldı.
2015
  • HDP Başkanı Selahattin Demirtaş: ”PKK siyasi çözüme şans tanıyacak bir pozisyonu almak zorunda. 6 milyonluk halk iradesinin başarabileceğini görmeli, silahları susturmalıdır.“ 
  • Ağrı ve Tendürek’den sonra Tunceli’de de 14 yer “özel güvenlik bölgesi” ilan edildi.

 

2017 Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının, bin megavatlık Rüzgar Enerjisi Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) ihalesi 8 konsorsiyumun katılımıyla gerçekleşti.
2020
  • Plaza de Mayo Anneleri’nden Arjantinli insan hakları aktivisti Celina Kofman (1924 – 3 Ağustos 2020) 3 Ağustos 2020’de solunum yetmezliği nedeniyle öldü.
  • Kuzey İrlandalı politikacı, Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi’nin (SDLP) kurucularından ve Nobel Barış Ödülü sahibi John Hume, 3 Ağustos 2020 tarihinde hayatını kaybetti.

David Trimble ve John Hume bir arada
2021 Sırp gazeteci, askeri analist, politikacı ve diplomat olup Sırbistan’ın Rusya Federasyonu Büyükelçisi olarak görev yapan Miroslav Lazanski (18 Eylül 1950 – 3 Ağustos 2021) yaşamını yitirdi. Zagreb Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuydu. 
2022 3 Ağustos, İstanbul Barosu HFSK‘nın düzenlediği “1. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampı” Şirince’de başladı.
 2025 2022 yılının kasım ayında o dönemki Adalet Bakanı Merrick Garland tarafından Trump’a yönelik bir soruşturmayı yürütmek üzere atanan Özel Yetkili Savcı Jack Smith hakkında “yasa dışı siyasi eylemlerde bulunduğu” gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. Smith, Kasım 2024 başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi aday Trump aleyhine iki federal dava açmıştı. Trump’ın yeniden seçilmesinin ardından Smith, davaları düşürmüş ve her iki dava da mahkemeye taşınmamıştı.
2025 Şanlıurfa’da IŞİD terör örgütüne finansal destek verdiği belirlenen şahıslara yönelik düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 6 kişiden 4’ü tutuklanırken, 2’si sınır dışı edildi.
2025 Halkın Kurtuluş Partisi, ”cuma hutbesinde kadınların giyim tarzının hedef alındığı” gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.
2025 Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “Milli Emlak Genel Müdürlüğü Genel Satış Daire Başkanının, e-Devlet hesabına bilgisi dışında girildiğini fark etmesi üzerine şikâyetçi olduğunu ve e-imzayı iptal ettirdiğini” bildirdi.
2025 Sahte diploma soruşturması kapsamında, II. Abdülhamid’in 4. kuşak torunu Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu’nun İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden aldığı lisans diploması iptal edildi. YÖK’ün savcılığa gönderdiği resmi yazıda, Osmanoğlu’nun mezuniyet kaydının bulunmadığı ifade edildi. Osmanoğlu hakkında “resmi evrakta sahtecilik” suçlamasıyla iddianame hazırlandı.
2026
  • Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Etimesgut Belediyesi’ne yönelik yürüttüğü yolsuzluk soruşturmasında aralarında Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu‘nun da bulunduğu 40 kişi tutuklandı, 14 kişi hakkında adli kontrol kararı verildi.
  • Sosyal medya paylaşımı gerekçe gösterilerek tutuklanan AKUT’un kurucusu Nasuh Mahruki hakkındaki iddianame yaklaşık 2 hafta sonra tamamlandı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede Mahruki’nin “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” iddiasıyla 4,5 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi.

Af Kanunları

0
Eski Sinop Cezaevi

Af Kanunları Listesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren çıkarılan genel ve özel afları kapsamaktadır. Genel Af yasaları, genellikle geçmişe dair siyasi hesapların kapatılması, yeni bir başlangıç yapılması ve toplumsal huzur ve benzeri gerekçelerle ya da darbe sonrası siyasi ve sosyal ortamın konsolide edilmesi amacıyla çıkarılmıştır. Ayrıca, cezaevi hükümlü ve tutuklu mevcudunu azaltmak ve devam eden dava ve soruşturmaları azaltmak ya da bitirmek amacıyla çeşitli iktidarlar tarafından af yasaları çıkarılmıştır. 

Af kanunlarının dışında, birçoğu yasal ve teknik anlamda tanımlanan “af” niteliğinde olmayan ancak af olarak tanımlanan kanunlar da çıkarılmıştır. Çeşitli infaz düzenlemeleri, denetimli serbestlik koşullarının esnetilmesi ve şartlı salıverme düzenlemeleri de kamuoyunda af olarak nitelendirilmiştir. Öğrenci afları, vergi afları, kamuya olan borçların yapılandırılması da af ya da kısmi af olarak nitelenmiştir.

Yürürlüğe giren vergi kanunu değişiklikleri incelediğinde halk dilinde vergi affı diye nitelenen yapılandırma kanunlarının yürürlüğe alındığı görülmektedir. Özellikle son yıllarda, mali alanda birikmiş gecikme faizlerinin silinmesi veya azaltılarak hesaplanması, taksitlendirme seçeneklerinin sunulması gibi kanunlar çıkarılmıştır. Vergi konularında önceki yılların inceleme ve denetim dışında tutulması da gizli af niteliğinde olmuştur.

Öğrenci afları, af kanunları arasında kabul edilmemekle birlikte okullarından atılan öğrencilerin yeniden eğitim hayatına dönebilmelerinin sağlaması, okuldan atılmaları için verilen disiplin cezalarının ortadan kaldırılması da af niteliğindedir.

2022 yılı sonu itibari ile Ceza infaz kurumlarında bulunan kişi sayısı, izinli olanlar da dâhil olmak üzere 2021 yılının aynı tarihine göre %14,6 artarak 341 bin 294 olmuştur. 

5 Aralık 1921: Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af: Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af, hukuki sonuçlar doğurmasına karşın diplomatik ilişkiler sonucunda öngörülen bir siyasi af mahiyetindedir. 5 Aralık 1921 tarihinde çıkarılan Genel Af Kanunu ile Fransızların tahliye ettiği işgal bölgelerinde işlenmiş bütün suçların affedildiği TBMM tarafından kabul ve ilan edilmiştir. Kanun, 168 nolu Aff-ı Umumi Hakkında Kanun adını taşımaktadır. 20 Ekim 1921 tarihinde Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşmasının (İtilafnamesinin) beşinci maddesince öngörülen ve Fransızlar tarafından tahliye edilen bölgede genel af ilan edilmesi şartını yerine getirmek amacıyla çıkarılmıştır.

Fransızlar tarafından işgal edilen topraklarda işlenen suçlara ilişkin Genel Af

19 Aralık 1921: Hıyaneti Vataniye Kanunu kapsamındaki bazı suçlar için öngörülen af

Hıyaneti Vataniye Kanunu Kapsamındaki Bazı Suçlar İçin Çıkarılan Af

Hıyanet-i Vataniye Mücrimlerinden Bir Kısmının Affına Dair Kanun adıyla 19 Aralık 1921 tarihinde çıkarılmıştır.  Hıyaneti Vataniye Mücrimlerinden Bir Kısmının Affı” hakkındaki kanun tasarısı, Meclisin 19 Aralık 1921 tarihli 130. Birleşiminin 1. Oturumunda 162 kişinin katılımı sonucunda yapılan oylamada 106 kabul, 36 ret ve 20 çekimser oyla kabul edilmiştir.  TBMM Hükümeti, devam eden savaşta orduya asker temin etmek amacıyla bu af kasasını çıkarmış, halkın birlik içinde milli mücadeleye destek vermesi amaçlanmıştır.

7 Ocak 1922: Genel Af Kanunu

7 Ocak 1922 Genel Af Kanunu

TBMM tarafından çıkarılan genel af yasası 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedildi, İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelenmiştir.  Irz düşmanları af kapsamı dışında tutulmuştur.

150’likler ve 3527 Sayılı Af Kanunu-Son Posta Gazetesi

24 Nisan 1922 – Arapsun’un Rum mahallesinden Dimitri kızı Temya hakkındaki hükmün ref’ine dair Kanun

Meni Müskirat Kanunu’na muhalefetten ötürü mahkum olan Dimitri Kızı Temya bu kanun ile affedilmiştir. Yapılan oylama sonucunda, tek maddelik kanun “ref” terimiyle kabul edilmiştir:

Madde 1- Arapsun’un Rum mahallesinden Dimitri Kızı Temya’nın Men’i Müskirat Kanununa tevfikan 750 lira cezayi nakdî ahzı ile mücazatına ve itadan imtinaı halinde yüz mah müddetle hapsine dair Arapsun Sulh Ceza Mahkemesinden verilen hüküm salâhiyettar bir mahkemeden sâdır olmamış olmasına ve esasen mabilhilmahkûmiyeti olan fiil kanunen cürüm teşkil etmemesine binaen mezbure Temya hakkındaki hüküm ref’ edilmiştir.”

31 Mart 1923: Esirlerin affı. (Lozan Antlaşması gereğince askeri ve sivil esirlere ilişkin af)

Asker ve Sivil Mahkumların Affı, 31 Mart 1923 tarihinde, Lozan Antlaşması gereğince ilan edilmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk af kanunlarından olan “Mahkum Askeri ve Sivil Üsera Hakkında Aff-ı Umumi İlanına Dair Kanun” ile Lozan Barış Antlaşması gereğince esirlerin karşılıklı olarak mübadele edilebilmesi amaçlanmıştır. Kanun, genel af mahiyetinde olup, 318 kanun numarasını taşımaktadır ve çıkarıldığı 31 Mart 1923 tarihli zabıt ceridesinde yayınlanmıştır.

Asker ve Sivil Mahkumların Affı-1923

26 Aralık 1923: Genel af

Cumhuriyetin kuruluşundan kısa süre sonra 26 Aralık 1923 tarihinde ikinci genel af yasası çıkarıldı. Söz konusu düzenlemeyle 29 Ekim 1923 tarihine kadar işlenmiş suçlara verilen cezaların yarısı affa tabi tutuldu. Yasayla af kapsamına gireceklerin üç ay içinde teslim olmaları koşulu getirildi.

20 Mart 1924: Genel affa ek kanun.

16 Nisan 1924: Türkiye’den ayrılan topraklarda yaşayanlar için genel af.

9 Nisan 1924 İçki Affı

Birinci meclis döneminde 28 şubat 1337 tarihinde çıkarılan Meni Müskirat Kanunu (Sarhoşluk veren şeylerin önlenmesi) 9 Nisan 1924’te kaldırılmış cezalar affedilmiştir. İçki yasağı kaldırılana kadar tahminen yirmi sekiz kişi Meclis tarafından affedilmiştir

23 Mayıs 1929: Kabahatlerin affı.

10 Haziran 1929: Suııdülmevlevi Efendinin Mahkûm Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun

Suudülmevlevi Efendinin Mahkum Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]26 Ekim 1933 Genel Af Kanunu

Genel af Cumhuriyet’in kuruluşunun 10’uncu yıl dönümü dolayısıyla 26 Ekim 1933 tarihinde yeni bir genel af yasası çıkarıldı. Bu yasayla 5 yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olanlar hakkında takibat yapılmamasına ve 3 yılı geçenlerin cezasının affına ilişkin düzenleme getirildi.[/box]

1933 Genel Af Kanunu

8 Ocak 1936: Tunceli affı

14 Ocak 1938: Tunceli affı konusundaki yasanın yenilenmesi

29 Haziran 1938: İstiklal Mahkemelerinde mahkum olanlar hakkında çıkarılan yasası.

İstiklal Mahkemelerinde Mahkum Olanlar Hakkında Genel Af, 3527 Sayılı Kanun ile ve 29.06.1938 tarihinde çıkarılmıştır. Kanun 16 Temmuz 1938 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. İstiklal Mahkemeleri tarafından verilen bazı mahkumiyet kararlarının kaldırılması her ne kadar hukuk tekniği açısından af olmasa da olağanüstü dönem mahkemeleri tarafından verilen cezaları ortadan kaldırması nedeniyle af niteliğinde kabul edilmektedir.

19 Nisan 1940: Depremde yararı görülen mahkumların affı.
26 Aralık 1941: Depremde yararı görülen mahkumların affı.
2 Ağustos 1944: Müttefik devletlerin tebaasında bulunan mahkumların affı.
14 Haziran 1946: Basın affı
14 Temmuz 1950: Kısmi genel af
11 Mart 1954: Orman suçlarının affı

11 Şubat 1957: Ateşli silahlara ilişkin af

Orman Suçlarının Affı, 23 Haziran 1958 tarihinde meclis tarafından kabul edilen “Bazı orman suçlarının affına ve bunlardan mütevellit idare şahsi haklarının sukutuna dair Kanun” ile kararlaştırılmıştır. Kanun, 7132 Sayılı kanun olarak meclisten geçmiş, 02 Temmuz 1958 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun, orman suçlarına kısmi af getirmiştir. 1961 Anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesinde kanunun kısmen iptali için dava açılmış, dava reddedilmiştir.

Orman Suçlarının Affı -1958

28 Haziran 1960: 27 Mayısçıların affı

28 Haziran 1960: Ruhsatsız silah taşıyanlara ilişkin af

10 Eylül 1960: Milli korunma suçları affı

Milli Korunma suçlarının affına, Millî Korunma teşkilât, sermaye ve fon hesaplarının tasfiyesine ve bazı hükümler ihdasına dair Kanun, 79 kanun numarası ile 10 Eylül 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun ile, 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu kapsamındaki suçlara ilişkin olarak haklarında soruşturma ve dava bulunanlar ve mahkum olanların suçları ve cezaları affedilmiş, cezalara bağlı neticeler de de ortadan kaldırılmıştır. Millî Korunma Kanununun 64 üncü maddesinde belirtilen görevliler hakkındaki cezalar aftan istisna tutulmuş, Türk Ceza Kanunu ve ilgili kanunlarda öngörülen suç ve ceza hükümlerine göre dava, soruşturma ve infazlar devam etmiştir.

Milli Korunma Suçlarının Affı

26 Ekim 1960: Genel af

1960 Genel Af Kanunu

1960 Genel Af Kanunu ile, 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetime el konulmasından sonra, 26 Ekim 1960 tarihinde çıkarılmıştır. 1960 Genel Af Kanunu Türkiye Cumhuriyet tarihindeki en kapsamlı aflardandır. 26 Ekim 1933 yılında Cezaları 5 yılı geçmeyen bütün mahkumların affedilmelerinden sonra; 1960 affına kadar yaklaşık 30 yıl genel af gündeme gelmemiştir.

1966 Af Kanunu Cumhuriyet Manşet

27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetime el konulmasından sonra, 26 Ekim 1960 tarihinde genel af yasası çıkarıldı. Yasayla kusurdan doğan suçlarla üst sınırı 5 yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı cezalar hakkında takibat yapılmaması hükmü getirildi. Bu af yasasında; devlet aleyhine, ırza yönelik ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar gibi bazı suçlara verilen cezalar af kapsamı dışında bırakıldı.

18 Kasım 1960: Genel affa ek kanun

960 Genel Af Kanunu,26 Ekim 1960 tarihinde TBMM’de kabul edilerek resmi gazetenin 28 Ekim 1960 tarihli sayısında yayınlanan Genel Af Kanununa 18 Kasım 1960 tarihinde, Ek Kanun çıkarılmış, “113 sayılı Af Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesine ve bu kanuna bazı hükümler eklenmesine dair Kanun” ile genel affın kapsamı genişletilmiş, bazı hükümler değiştirilmiş, bazı hükümler ise kaldırılmıştır. 15.000 civarındaki tutuklu ve hükümlünün tahliye hazırlıklarına başlanmış, Kanun, 22 Kasım 1960 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanun ile, cezalardan indirilen miktarın beş seneden aşağı olamayacağı ve müebbet ağır hapis cezalarının ise 24 sene ağır hapis cezasına çevrileceği hüküm altına alınmış; suç konusu fiillerden hazinenin uğramış olduğu zararların tazmininin talep edilmeyeceği hususu da  af kapsamına alınmıştır. Tutuklu ve hükümlülerin salıverilme işlemlerinin kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 15 gün içerisinde tamamlanması öngörülmüştür.

https://hukukansiklopedisi.com/1960-genel-af-kanununa-ek-kanun-genel-af/

1960 Genel Af Kanununa Ek Kanun – Genel Af

10 Mayıs 1962: 22-23 Şubatçıların affı

Birinci darbe girişiminden sonra affedilen Albay Talat Aydemir

16 Ekim 1962: DP’lilerin affı
23 Şubat 1963: Genel af
18 Temmuz 1963: Milli korunma affı
8 Nisan 1965: DP’lilerin affına ilişkin kanuna ek

3 Ağustos 1966: Genel af

1966 Genel Af Kanunu

1966 Genel affı ile, istisnaları hariç olmak üzere beş yıldan az olan hürriyeti bağlayıcı cezalar ve para cezaları ortadan kalkmıştır.

1966 yılında yapılan genel af ilanı, diğer af kanunlarından farklı olarak yasalaşma sürecinde toplumun tüm kesimleri tarafından yoğun olarak tartışılması yönüyle kendini özgü bir yasalaşma süreci yaşamıştır.

780 Sayılı Af Kanunu ile genel af çıkarılmıştır. 1966 Genel Affından önce 7 Temmuz 1966 günü Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Anayasa’nın 97’nci maddesine dayanarak  Celal Bayar’ı affetmiştir. Af Kanunu tasarısının kapsamını yetersiz bulan Ankara Cezaevinde bulunaan 1000 civarındaki tutuklu ve hükümlü isyan etmiş, isyanda 3 kişi ölmüş, 18 kişi yaralanmıştır. İstanbul Üsküdar Toptaşı Cezaevinde 260 tutuklu veya hükümlü af kanunu öncesinde açlık grevi yapmıştır. Kanun tasarısının tartışılması sırasında siyasi suçlar ve fikir suçlarının af kapsamına alınması istenmiş ancak Meclis’ten çıkan Af Kanunu’nda 141. ve 142. madde suçluları af kapsamı dışında bırakılmış, vergi ve döviz kaçakçılığı suçları af kapsamına alınmıştır. Kanun, 9 Ağustos 1966 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

19 Temmuz 1967: Genel af kanununa ek
26 Aralık 1967: 20-21 Mayısçıların affı
15 Mayıs 1969: Kısmi genel af.

Tedbirsizlik, dikkatsizlik neticesi ölüme sebebiyet vermekten hükümlü 1933 doğumlu Mehmet Sait oğlu Zehra’dan doğma İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu

İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu

7 Haziran 1973 : İlhan Cumhur Türker Hakkında Özel Af Kanunu

7 Mart 1973’te TBMM’de, 30 Mayıs 1973 tarihinde Senato’da kabul edilmiş, 7 Haziran 1973’te Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

İlhan Cumhur Türker Hakkında Özel Af Kanunu

26 Haziran 1973: Orman suçlarının affı.


15 Mayıs 1974

Cumhuriyetin ilanının 50. yılı nedeniyle çıkarılan genel af 15 Mayıs 1974 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiştir.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af

24 Şubat 1976: Şoför affı.
2 Ağustos 1977: Haşhaş ekicilerinin affı.
26 Ocak 1978: 1974’te çıkarılan genel af kanununa bir bent eklenmesine dair kanun.
25 Eylül 1980: Ateşli silahlar konusundaki af kanunu.
25 Aralık 1985: memurların disiplin cezalarının affı.
25 Mart 1988: Ceza indirimi öngören kanun.
18 Haziran 1992: Memurların disiplin suçlarının affı.
12 Nisan 1991: Terörle Mücadele Kanunu’nun geçici 4. maddesi uyarınca öngörülen şartla salıverme.

Terörle Mücadele Kanunu

6 Mayıs 1993: Öğrenci affı.
1 Haziran 1994: Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun kapsamındaki suçların affı.
7 Haziran 1995: Öğrenci affı.
28 Ağustos 1999: Basın yoluyla işlenen bazı suçların ertelenmesine dair kanun.
28 Ağustos 1999: Öğrenci affı
28 Ağustos 1999: Cezaların infazı hakkındaki kanuna bir geçici madde eklenmesine dair kanun

22 Aralık 2000: 4616 Sayılı Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası

23 NİSAN 1999 TARİHİNE KADAR İŞLENEN SUÇLARDAN DOLAYI ŞARTLA SALIVERİLMEYE, DAVA VE CEZALARIN ERTELENMESİNE DAİR KANUN

Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası

Ölüm orucu eylemlerini sona erdirmek için başlatılan ‘Hayata Dönüş Operasyonundan sonra 22 Aralık 2000 tarihinde 4616 sayılı ‘Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası’ çıkarılmıştır. Bu yasa temel olarak cezaevlerinde yer kalmaması nedeniyle çıkarılmıştır ancak 70 bin kişilik kapasitesi dolan cezaevlerinin nüfusu 40 bine kadar düşmüştür.
Daha sonra 3 yıl içinde mahkum sayısı artarak yeniden 64 bine çıkmıştır.  4616 sayılı Şartla Salıverme ve Erteleme Yasası 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen suçları kapsamaktadır. Yasa çıktıktan sonra ilk planda cezaevlerindeki 23 bini aşkın tutuklu ve hükümlü aftan yararlanarak tahliye olmuştur.
Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararlarıyla yasanın kapsamı genişlemiş, tahliye olanların sayısı 45 bini aşmıştır. Affın kapsamı 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen suçları kapsadığından yargılaması uzun süren ve davası daha sonra açılan davalarda affın etkisi halen sürmektedir.

1966 Genel Af Kanunu

0
1966 Af Kanunu Cumhuriyet Manşet

1966 Genel Af Kanunu, istisnaları hariç olmak üzere beş yıldan az olan hürriyeti bağlayıcı cezaları ve para cezalarını ortadan kaldırmıştır.

1966 yılında yapılan genel af ilanı, diğer af kanunlarından farklı olarak yasalaşma sürecinde toplumun tüm kesimleri tarafından yoğun olarak tartışılması yönüyle kendine özgü bir yasalaşma sürecini oluşturmuştur.

1966 Af Kanunu Cumhuriyet Gazetesi Manşeti

780 Sayılı Af Kanunu ile genel af çıkarılmıştır. 1966 Genel Affından önce 7 Temmuz 1966 günü Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Anayasa’nın 97’nci maddesine dayanarak  Celal Bayar’ı affetmiştir.

Af Kanunu tasarısının kapsamını yetersiz bulan Ankara Cezaevinde bulunan 1000 civarındaki tutuklu ve hükümlü isyan etmiştir. İsyanda 3 kişi ölmüş, 18 kişi yaralanmıştır. İstanbul Üsküdar Toptaşı Cezaevinde 260 tutuklu veya hükümlü af kanunu öncesinde açlık grevi yapmıştır.

Kanun tasarısının tartışılması sırasında siyasi suçlar ve fikir suçlarının af kapsamına alınması istenmiştir. Meclis’ten çıkan Af Kanunu’nda 141. ve 142. madde suçluları af kapsamı dışında bırakılmış, vergi ve döviz kaçakçılığı suçları af kapsamına alınmıştır. Kanun, 9 Ağustos 1966 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

1966 Genel Af Kanunu
MADDE 1. — 5 Haziran 1966 tarihine kadar işlenmiş olan suçlardan :

A) Taksirli cürümlerle kanunların suçu tesl it eden aslî maddesinde yukarı haddi 5 seneyi geçmiyen hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile yahut yalnız veya birlikte olarak para cezası ile cezalandırdığı veya müsadereyi yahut bir meslek veya sanatın yapılmamasını veyahut bu cezalardan biriniveya birkaçım istilzam eden fiiller hakkında takibat yapılmaz.

Bu fıkra hükmünden istifade edecek olanların, affı kabul etmemeye hakları vardır, haklarında soruşturma veya kovuşturma yapıldığına muttali olanlar bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay ve her halde 6 ay içinde bu haklarını kullandıkları takdirde soruşturma veya kovuş­turmaya devam olunur. Mahkûmiyet halinde, bu hakkın kullanılmış olması aftan istifadeye engelolmaz.

B) 5 sene ve daha az hürriyeti bağlayıcı bir cezaya ve bu miktarı aşmıyan hürriyeti bağlayıcı ceza ile birlikte veya müstakilen hükmedilmiş para cezasına mahkûm olanlar veya mahkemelerden gayri mercilerce haklarında para cezası tâyin edilenler «8 nci madde hükmü saklı kalmak şartiyle» fer’i ve mütemmim cezalar ile ceza mahkûmiyetlerinin neticelerine de şâmil olmak üzere affedilmişlerdir.

C) Müstakillen 5 seneden fazla hürriyeti bağlayıcı bir cezaya veya bununla birlikte para cezasına mahkûm edilenlerin, hürriyeti bağlayıcı cezalarının 5 senesi ve para cezalarının da tamamı affedilmiştir.

D) Türk Ceza Kanunu ile diğer kanunlarda yazılı suçlardan dolayı ölüm veya müebbet ağır hapse mahkûm edilmiş veya edilecek olanların ölüm cezaları müebbet ağır hapse; müebbet ağır hapis cezaları da 30 sene ağır hapse çevrilir.

MADDE 2. — 3116, 5653 ve 6831 sayılı Orman kanunlarında yazılı suçlar ayrık olmak üzere, suç tarihinde 15 yaşını doldurmamış olanlar tarafından işlenen bilûmum suçlar hakkında bu kanunun birinci maddesi uygulanır.

1966 Genel Af Kanununun devamını PDF olarak okuyabilirsiniz

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İsmail Hakkı Ketenoğlu

0
İsmail Hakkı Ketenoğlu

İsmail Hakkı Ketenoğlu, 1906 yılında Kastamonu’da doğdu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni 1928 yılında bitirdi. Aynı yıl Gaziantep Savcı Yardımcılığına atandı. Değişik il ve ilçelerde savcılık ve hâkimlik yaptı. Sırasıyla Gaziantep Savcı Yardımcısı, Ürgüp Ceza Hâkimi, Silifke Ağır Ceza Savcısı, Tunceli Savcısı, Millî Korunma Savcısı, İstanbul Millî Korunma Mahkemesi Hâkimi, İstanbul Ceza Hâkimi ve 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev yaptı.

1952 yılında Yargıtay Üyeliğine, 1956 yılında da Yargıtay İkinci Başkanlığına seçildi. 1956-1958 arasında Yargıtay 5. Ceza Daire Başkanlığı görevinde bulundu. 3 Ağustos 1959’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandı ve 14 Haziran 1960 tarihinde emekliye ayrıldı.
TBMM Genel Kurulunun 28 Mayıs 1962 tarihli toplantısında Anayasa Mahkemesi Asil Üyeliğine atandı ve 15 Aralık 1970 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığına seçildi, 13 Temmuz 1971 tarihinde bu mahkemeden de emekliye ayrıldı.
1973 genel seçimlerinde Adalet Partisi’nden Ankara milletvekili olarak parlamentoya girdi. TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı yaptı. 
3 Haziran 1977’de yaşama veda etti. Evli ve 2 çocuk babasıydı.

Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol

0
Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol

Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol ve Ekleri 23 Kasım 1970 tarihinde Belçika’nın başkenti Brüksel’de imzalanmış; 22 Temmuz 1971 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş, 03 Ağustos 1971 tarihinde de Resmi Gazete‘de yayınlanmış ve 1973 yılında yürürlüğe girmesi öngörülmüştür.

23 Kasım 1970’te Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Katma Protokol’ün imzasından sonra bir gazete haberi

Katma protokol, Resmi Gazete’de “Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’ya ekli «Geçici Protokol» ün birinci maddesi uyarınca 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmış olan Katma Protokol ve Ekleri ile Malî Protokol, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu yetki alanına giren maddelerle ilgili Anlaşma ve Son Senetin onaylanmasının uygun bulunduğuna dair Kanun” adıyla 03 Ağustos 1971 tarihinde yayınlanmıştır.

Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol ve Ekleri ile birlikte, Ankara Antlaşması’nda belirlenen hazırlık dönemi sona ermiş ve Geçiş Dönemine ilişkin koşullar belirlenmiştir. Bu dönemde taraflar arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür.

Katma Protokol çerçevesinde, Avrupa Ekonomik Topluluğu, 1971 yılı itibarıyla, bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye’den ithal ettiği tüm sanayi mallarına uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarını tek taraflı olarak sıfırlamış; Türkiye’nin ise Avrupa kaynaklı sanayi ürünlerinde gümrük vergilerini kademeli olarak sıfırlaması öngörülmüş ve Gümrük Birliği’nin tam olarak yürürlüğe girmesi için 22 yıllık geçiş süresi belirlenmiştir. Katma protokolden sonraki Türkiye-AET ilişkileri istikrarsız bir çizgide ilerlemiş, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından ilişkiler resmen askıya alınmıştır.

1995 yılında Gümrük Birliği Kararı kabul edilmiş ve Türkiye, Avrupa Birliği sanayi mallarına uygulanan gümrük vergilerini kaldırmış, karar, 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

23 Kasım 1970’te Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Katma Protokol’e imza atan Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Cağlayangil

Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol
BAŞLANGIÇ

Bir yandan,
Türkiye Cumhurbaşkanı,
Öte yandan,
Majeste Belçika Kralı,
Federal Almanya Cumhurbaşkanı,
Fransa Cumhurbaşkanı,
İtalya Cumhurbaşkanı,
Altes Ruayal Lüksemburg Büyük Dükü,
Majeste Hollanda Kraliçesi,
ve Avrupa Toplulukları Konseyi,

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’nın ortaklığın hazırlık döneminden sonra bir geçiş dönemi öngördüğünü gözönünde bulundurarak,

Ortaklık Anlaşması hedeflerine uygun olarak, Hazırlık döneminin Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında genellikle ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesine ve özellikle ticari alışverişlerin gelişmesine büyük ölçüde katkıda bulunduğunu kaydederek,

Hazırlık döneminden geçiş dönemine intikal için şartların bir araya geldiği kanısına vararak,

Söz konusu geçiş döneminin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve süreleri ile ilgili hükümlerini bir katma protokol ile tespit etmeye, azmederek,

Geçiş dönemi süresince Akit Taraflar’ın, karşılıklı ve dengeli yükümler esası üzerinden Türkiye ile Topluluk arasında bir gümrük birliğinin gitgide yerleşmesini ve ortaklığın iyi işlemesini sağlamak amacıyla, Türkiye’nin ekonomik politikalarının Topluluğunkilere yaklaştırılmasını ve bunun için gerekli ortak eylemlerin geliştirilmesini sağlayacaklarını gözönünde tutarak,

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanı
Bay İhsan Sabri Çağlayangil’i,
MAJESTE BELÇİKA KRALI:
Dışişleri Bakanı
Bay Pierre Harmel’i,
FEDERAL ALMANYA CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanı
Bay Walter Scheel’i,
FRANSA CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanı
May Maurice Schumann’ı
İTALYA CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı
Bay Mario Pedini’yi,
ALTES RUAYAL LÜKSEMBURG BÜYÜK DÜKÜ:
Dışişleri Bakanı
Bay Gaston Thorn’u,
MAJESTE HOLLANDA KRALİÇESİ:
Dışişleri Bakanı
Bay J.M.A.H. Luns’u,
AVRUPA TOPLULUKLARI KONSEYİ:
Avrupa Toplulukları Konseyi Dönem Başkanı
Bay Walter Scheel’i,
Avrupa Toplulukları Komisyonu Başkanı
Bay Franco Maria Malfatti’yi,

Tam yetki ile atamışlardır. Adları geçenler, yetki belgelerinin karşılıklı olarak verilmesinden ve bunların usul ve şekil bakımından uygunluklarının anlaşılmasından sonra,

Ortaklık Anlaşması’na eklenen aşağıdaki hükümler üzerinde uyuşmuşlardır:

MADDE – 1

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir ortaklık yaratan Anlaşma’nın 4. maddesinde belirtilen Geçiş Dönemi’nin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve süreleri, bu protokol ile tespit edilmiştir.

KISIM: I
Malların Serbest Dolaşımı
MADDE – 2.

1. Bu kısmın I. bölümünün I. kesimi ile II. bölümü hükümleri:

a) Türkiye veya Topluluk’ta serbest dolaşım durumunda bulunan üçüncü ülkeler çıkışlı maddelerden tamamen veya kısmen elde edilenler de dahil olmak üzere, Türkiye veya Topluluk’ta üretilen mallara,

b) Türkiye ve Topluluk’ta serbest dolaşım durumunda bulunan üçüncü ülkeler çıkışlı mallara,

uygulanır.

2. Türkiye veya Topluluk’ta ithal işlemleri tamamlanmış, gerekli Gümrük Vergisi ve eş etkili vergi veya resimleri tahsil edilmiş ve bu vergi veya resimleri tam veya kısmi bir iadeden yararlanmamış olan üçüncü ülkeler çıkışlı mallar, Türkiye veya Topluluk’ta serbest dolaşım durumunda sayılır.

3. Kaynağı veya çıkış nedeni ile özel bir gümrük rejiminden yararlanarak üçüncü ülkelerden Türkiye veya Topluluğa ithal edilmiş mallar, diğer Akit Taraf’a tekrar ihraç edildiğinde serbest dolaşım durumunda sayılamaz. Bununla beraber, Ortaklık Konseyi, tespit edeceği şartlar içinde, bu kurala sapmalar getirebilir.

4. 1. ve 2. fıkraların hükümleri bu Protokol’ün imzası tarihinden itibaren Türkiye veya Topluluk’tan ihraç edilen mallara uygulanır.

MADDE – 3

1. Bu kısmın I. bölümünün I. kesimi ile II. bölümü hükümleri, Türkiye veya Topluluk’ta elde edilen ve imaline Türkiye veya Topluluk’ta serbest dolaşım durumunda bulunmayan üçüncü ülkeler çıkışlı maddeler giren mallara da uygulanır. Bununla beraber, söz konusu malların bu hükümlerden yararlanabilmesi, imallerine giren, söz konusu malların bu hükümlerden yararlanabilmesi, imallerine giren üçüncü ülkeler maddeleri için Ortak Gümrük Tarifesi’nde öngörülen vergi hadlerinin belli bir yüzdesine eşit bir fark giderici verginin ihracatçı devlette tahsiline bağlıdır. Ortaklık Konseyi’nin belirteceği her dönem için tespit edeceği bu oran, İthalatçı Devlet tarafından bu mallara tanınan tarife indirimine bağlı olarak değişir. Ortaklık Konseyi, üye Devletler arasındaki alış verişlerde 1 Temmuz 1968 tarihinden önce bu konuda yürürlükte olan kuralları gözönünde tutarak, fark giderici verginin tahsil usullerini de tespit eder.

2. Bununla beraber, bu maddede belirtilen şartlar içinde elde edilmiş olan malların Türkiye ve Topluluk tarafından ihracı sırasında, bu Protokolle tespit edilmiş bulunan değişik gümrük indirimi sıra ve sürelerine göre diğer Akit Taraf’a ithal edilen malların çoğunluğu için Gümrük Vergileri indirim oranı %20’yi aşmadıkça, fark giderici vergi alınmaz.

MADDE – 4

Ortaklık Konseyi, 2. ve 3. maddelerin uygulanması için gerekli idari işbirliği usullerini, Üye Devletler arasındaki mal alışverişleri konusunda Toplulukça kararlaştırılan usulleri gözönünde tutarak, tespit eder.

MADDE – 5

1. Gerek Gümrük Vergileri, gerek miktar kısıtlamaları, gerekse ithalattaki bütün eş etkili tedbirlerin diğer herhangi bir ticaret politikası tedbirinin uygulanmasından meydana gelen uyarsızlıkların alışverişlerde yön değişmelerine yol açmak veya ülkesinde ekonomik güçlüklere sebep olmak tehlikesini doğurduğu kanısına varan her Akit Taraf Ortaklık Konseyi’ne başvurabilir ve Konsey, gerektiğinde, bu uyarsızlıklardan doğabilecek zararları önleyecek nitelikte usulleri tavsiye eder.

2. Alış verişlerde yön değişmeleri veya ekonomik güçlükler ortaya çıktığında bunların ivedi bir eylemi gerektirdiği kanısına varan ilgili Taraf gerekli korunma tedbirlerini kendisi alabilir, ve bunları Ortaklık Konseyi’ne geciktirmeksizin bildirir; Ortaklık Konseyi ilgili Tarafın bu tedbirleri değiştirmesi veya kaldırması gerekip gerekmediği hususunda karar verebilir.

3. Bu tedbirlerin seçiminde, ortaklığın işleyişini ve özellikle alış verişlerin normal gelişmesini en az bozacak olanlara öncelik verilmelidir.

MADDE – 6

Geçiş Dönemi süresinde Akit Taraflar, Topluluk üyesi devletlerce daha önce yapılmış yaklaştırmaları da gözönünde tutarak, gümrüklerin ilgili kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerini, Ortaklığın iyi işlemesinin gerektirdiği ölçüde, yaklaştırma yoluna giderler.

BÖLÜM: I
GÜMRÜK BİRLİĞİ
KESİM – I.
Türkiye ve Topluluk arasında Gümrük Vergilerinin kaldırılması
MADDE – 7

1. Akit Taraflar, aralarında ithalat ve ihracata yeni Gümrük Vergileri veya eş etkili vergi veya resimler koymakta ve bu Protokol’ün yürürlüğe giriş tarihinde karşılıklı ticari ilişkilerinde uyguladıkları gümrük vergileri ile eş etkili vergi veya resimleri artırmaktan sakınırlar.

2. Bununla beraber, Anlaşma sonuçlarının gerçekleşmesi için gerekli olduğunda, Ortaklık Konseyi Akit Taraflar’ı ihracata yeni gümrük vergileri veya eş etkili vergi veya resimler koymaya yetkili kılabilir.

MADDE – 8

Türkiye ve Topluluk arasında yürürlükte olan ithalat gümrük vergileri ile eş etkili vergi veya resimler, bu Protokolün 9 ila 11. maddelerinde öngörülen şartlar içinde, gitgide kaldırılır.

MADDE – 9

Topluluk, bu Protokol’ün yürürlüğe girişinde, Türkiye çıkışı ithalata uyguladığı Gümrük Vergileri ile eş etkili vergi veya resimleri kaldırır.

MADDE – 10

1. Her madde için Türkiye’nin yapacağı birbirini izleyecek indirimlerin uygulanacağı temel vergi, Protokol’ün imzası tarihinde Topluluğa karşı fiilen uygulanan vergidir.

2. Türkiye tarafından yapılacak indirimlerin sıra ve süreleri aşağıdaki şekilde tespit edilmiştir: İlk indirim bu Protokol’ün yürürlüğe girişinde uygulanır. İkinci ve üçüncü indirimler sırasıyla üç yıl ve beş yıl sonra yapılır. Dördüncü ve daha sonraki indirimler ise, son indirim Geçiş Döneminin sonunda gerçekleştirilecek şekilde, her yıl uygulanır.

3. Her indirim, her maddenin temel vergisi %10 azaltılarak yapılır.

MADDE – 11

10. maddenin 2. ve 3. fıkraları hükümlerinden sapma olarak, Türkiye, 3 sayılı ekte yer alan maddeler için, Topluluğa uyguladığı temel vergileri, yirmi iki yıllık bir dönemde, aşağıdaki sıra ve sürelerle, gitgide kaldırır: Bu Protokol’ün yürürlüğe girişinde her vergi üzerinden %5 indirim yapılır. %5 oranındaki diğer üç indirim sırasıyla üç, altı ve on yıl sonra uygulanır. %10 oranındaki diğer sekiz indirimin her biri, sırasıyla bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden oniki, onüç, onbeş, onyedi, onsekiz, yirmi, yirmibir ve yirmiiki yıl sonra yapılır.

MADDE – 12

1. Bu Protokol yürürlüğe girdiği sırada Türkiye’de olmayan yeni bir işleme sanayiinin kurulup gelişmesini korumak veya mevcut bir işleme sanayiinin o sırada uygulanmakta olan Türk Kalkınma Planı’nda öngörülen gelişmesini sağlamak amacıyla Türkiye, Geçiş Döneminin ilk sekiz yılında, aşağıdaki şartlarla, 3 sayılı ekte gerekli değişiklikleri yapabilir:

– Bu değişikliklerin tümü, 1967 yılına ait Topluluk çıkışlı toplam ithalat değerinin %10’unu aşmamalıdır,

– 3 sayılı ekte yer alan tüm maddelerin, yine 1967 yılı rakamlarına göre hesaplanan Topluluk çıkışlı ithalat değeri artmamalıdır.

3 sayılı eke alınan maddelere, 11. madde hükümlerine göre hesaplanmış olan vergiler derhal uygulanabilir; bu ekten çıkarılanlara 10. madde hükümlerine göre hesaplanmış olan vergiler derhal uygulanır.

2. Türkiye, yukarıdaki hükümler uyarınca almayı tasarladığı tedbirleri Ortaklık Konseyi’ne bildirir.

3. Yukarıdaki 1. fıkrada belirtilen amaçla ve 1967 yılında Topluluk çıkışlı ithalatın %10’u ile sınırlı kalmak üzere, Geçiş Dönemi süresince Ortaklık Konseyi, Türkiye’yi 10. madde hükmüne giren maddelerin ithalatında, kaldırılan Gümrük Vergilerini yeniden koymak, olanları artırmak veya yeni vergiler koymaya yetkili kılabilir.

Bu tarife tedbirleri, etkilediği tarife pozisyonlarının her birinde, Topluluk çıkışlı ithalata uygulanan vergileri, ad valorem %25’in üstünde bir orana çıkaramaz.

4. Ortaklık Konseyi 1. ve 3. fıkralar hükümlerinin dışına çıkabilir.

MADDE – 13

1. 9 ila 11. maddeler hükümlerine bağlı olmaksızın, Akit Taraflar – özellikle ekonomik kalkınmasını teşvik için gerekli bazı malların ithalatını kolaylaştırmak amacıyla Türkiye – birbirlerinden ithal ettikleri maddelere uygulanan vergilerin tahsili, karşı tarafa bildirmek suretiyle tamamen veya kısmen durdurabilirler.

2. Akit Taraflar, genel ekonomik durumları ve ilgili sektörün durumu elverdiği takdirde, diğer tarafa karşı gümrük vergilerini 9 ila 11. maddelerde öngörülenden daha hızlı bir sıra ve süre içinde indirmeye hazır olduklarını bildirirler. Ortaklık Konseyi bu amaçla tavsiyelerde bulunur.

MADDE – 14

Türkiye’nin ortaklık dışı bir ülkeye karşı, gümrük vergilerine eş etkili bir vergi veya resmi, 10. ve 11. maddelerde öngörülenden daha hızlı bir sıra ve süre ile kaldırma yoluna gitmesi halinde, aynı sıra ve süre, bu vergi veya resmin Topluluğa karşı kaldırılması için de uygulanacaktır.

MADDE – 15

7. maddenin 2. fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere, Akit Taraflar, bu protokolün yürürlüğe girişinden en geç dört yıl sonra, aralarındaki ihracat gümrük vergileri ile eş etkili vergi veya resimleri kaldırırlar.

MADDE – 16

1. 7. maddenin 1. fıkrasıyla 8 ila 15. (dahil) maddeler hükümleri mali nitelikteki gümrük vergilerine de uygulanır.

2. Türkiye ve Topluluk, bu Protokol’ün yürürlüğe girişiyle birlikte, mali nitelikteki gümrük vergilerini Ortaklık Konseyi’ne bildirirler.

3. Türkiye, bu mali nitelikteki gümrük vergileri yerine 44. madde hükümlerine uygun bir iç vergi veya resim koymak hakkını saklı tutar.

4. Ortaklık Konseyi, Türkiye’de mali nitelikteki bir gümrük vergisi yerine bir iç vergi veya resim konulmasının ciddi güçlükler yaratacağını tespit ettiği takdirde, en geç geçiş dönemi sonunda kaldırılmak şartıyla, Türkiye’ye bu vergiyi yürürlükte bırakmak yetkisini tanır. Yetki, bu Protokolün yürürlüğe girişinden itibaren oniki ay içinde istenmelidir.

Türkiye, Ortaklık Konseyi tarafından bir karar verilinceye kadar, söz konusu vergileri geçici olarak yürürlükte bırakabilir.

KISIM – II
Ortak Gümrük Tarifesi’nin Türkiye tarafından kabulü
MADDE – 17

Türk Gümrük Tarifesi’nin Ortak Gümrük Tarifesi’ne uyumu, bu Protokol’ün imzası tarihinde Türkiye’nin üçüncü ülkelere fiilen uyguladığı vergilerden hareket edilerek, Geçiş Dönemi içinde, aşağıdaki usullerle yapılır:

1. Yukarıda belirtilen tarihte Türkiye tarafından fiilen uygulanan vergi hadleri, Ortak Gümrük Tarifesi hadlerine göre, fazla veya eksik olarak, %15’i aşan bir farklılık göstermeyen maddelere, 10. maddede öngörülen ikinci indirimden bir yıl sonra, Ortak Gümrük Tarifesi hadleri uygulanır.

2. Diğer hallerde Türkiye, 10. maddede öngörülen ikinci indirimden bir yıl sonra, bu Protokolün imzası tarihinde fiilen uyguladığı gümrük haddi ile Ortak Gümrük Tarifesi haddi arasındaki farkı %20 oranında azaltan Gümrük Vergisi hadleri uygulanır.

3. Bu fark, 10. maddede öngörülen beşinci ve yedinci Gümrük Vergisi indirimleri sırasında, yeniden %20 oranında azaltılır.

4. Ortak Gümrük Tarifesi, 10. maddede öngörülen onuncu gümrük vergisi indirimi ile birlikte tam olarak uygulanır.

MADDE – 18

17. madde hükmünden sapma olarak ve 3 sayılı ekte yer alan maddeler için Türkiye, yirmiiki yıllık bir süre içinde, aşağıdaki usullere göre, tarifesinin uyumu yoluna gider:

1. Bu protokolün imzası tarihinde Türkiye tarafından fiilen uygulanan vergi hadleri; ortak gümrük tarifesi hadlerine göre, fazla veya eksik olarak %15’i aşan bir farklılık göstermeyen maddelere, 11. maddede öngörülen dördüncü vergi indirimi sırasında, ortak gümrük tarifesi hadleri uygulanır.

2. Diğer hallerde, Türkiye, 11. maddede öngörülen dördüncü vergi indirimi sırasında, bu protokolün imzası tarihinde fiilen uyguladığı gümrük haddi ile ortak gümrük tarifesi haddi arasındaki farkı %20 oranında azaltan gümrük vergisi hadleri uygular.

3. Bu fark, 11. maddede öngörülen yedinci ve dokuzuncu indirimler yapılırken, sırasıyla, %30 ve %20 oranında yeniden azaltılır.

4. Ortak gümrük tarifesi yirmiikinci yılın sonunda tam olarak uygulanır.

MADDE – 19

1. 1967 yılı toplam ithalatının değer olarak %10’unu aşmayan bir kısım maddeler için, Türkiye, Ortaklık Konseyi’nde danışmadan sonra, 17. ve 18. maddeler uyarınca üçüncü ülkelere yapacağı gümrük vergisi indirimlerini, bu protokolün yürürlüğe girişini izleyen yirmiikinci yılın sonuna kadar ertelemeye yetkilidir.

2. 1967 yılı toplam ithalatının değer olarak % 5 ini aşmayan bir kısım maddeler için Türkiye, ortaklık konseyinde danışmadan sonra, üçüncü ülkelere yirmi iki yıllık sürenin ötesinde de ortak gümrük tarifesi hadleri üstünde vergi uygulamaya yetkilidir.

3. Bununla beraber, yukarıdaki fıkralar hükümlerinin uygulanmasının ortaklık içinde malların serbest dolaşımına zarar vermemesi gerekir ve bu uygulama Türkiye’nin 5 inci madde hükümlerine başvurmasına yol açamaz.

4. Gümrük tarifesinin ortak gümrük tarifesine uyumunu hızlandırması halinde, Türkiye bu bölümde öngörülen uygulamalardan doğana eş bir tercihi topluluğa saklı tutar.

Ortaklık konseyinin ön müsaadesi olmadıkça, 3 sayılı ekte yer alan maddeler için geçiş döneminin sonundan önce bu hızlandırma yapılamaz.

5. 16. maddenin 4 üncü fıkrasının 1 inci bendinde öngörülen yetki talebine konu olan veya 16. maddenin 4 üncü fıkrasının 2. bendi uyarınca geçici olarak yürürlükte bırakabileceği Gümrük Vergileri için Türkiye, 17. ve 18. maddeler hükümlerini uygulamakla yükümlü değildir. Yetki süresinin bitiminde Türkiye bu maddelerin uygulanmasıyla ulaşılmış olacak vergi hadlerine uygular.

MADDE – 20

1. Türkiye’nin ikili ticaret anlaşmalarının işlemesi, bu protokol hükümleri veya bu protokolün uygulanması yolunda alınan tedbirler dolayısıyla hissedilir şekilde aksarsa, Türkiye, söz konusu anlaşmalarla bağlı bulunduğu ülkeler çıkışlı bazı maddelerin ithalini kolaylaştırmak için, ortaklık konseyinin ön müsaadesi ile sıfır veya indirilmiş Gümrük Vergili tarife kontenjanları açmaya yetkilidir.

2. 1 inci fıkrada belirtilen tarife kontenjanlarının aşağıdaki şartlara uymaları halinde, bu müsaade verilmiş sayılır:

a) Bu kontenjanların yıllık toplam değeri istatistik verilerin bulunduğu son üç yıl içinde Türkiye’nin üçüncü ülkeler çıkışlı ithalatında, 4 sayılı ekte belirtilen kaynaklarla gerçekleştirilen ithalat çıkarıldıktan sonra bulunacak ortalama değerin %10’unu aşmamalıdır. %10 tutarındaki bu miktardan 4 sayılı ek çerçevesinde üçüncü ülkelerden gümrük vergilerinden muaf olarak yapılan ithalatın miktarı düşülür.

b) Her madde için, tarife kontenjanları çerçevesinde öngörülen ithalat değeri, Türkiye’nin, istatistik verileri bulunan son üç yıl için üçüncü ülkeler çıkışlı ithalat değeri ortalamasının üçte birini geçmemelidir.

3. Türkiye, 2. fıkra hükümlerine uygun olarak almayı düşündüğü tedbirleri Ortaklık Konseyi’ne bildirir.

Ortaklık Konseyi, geçiş döneminin sonunda, 2. fıkra hükümlerinin kaldırılmasının veya değiştirilmesinin gerekip gerekmediğine karar verebilir.

4. Bir tarife kontenjanı çerçevesinde uygulanan vergi, hiçbir halde, Türkiye tarafından Topluluk çıkışlı ithalatta fiilen uygulanan vergiden düşük olamaz.

BÖLÜM – II
Akit Taraflar arasında miktar kısıtlamalarının kaldırılması
MADDE – 21

Aşağıdaki hükümler saklı kalmak üzere, Akit Taraflar arasında ithalat miktar kısıtlamaları ve eş etkili bütün tedbirler yasaklanmıştır.

MADDE – 22

1. Akit Taraflar, aralarında, ithalata yeni miktar kısıtlamaları ve eş etkili tedbirler koymaktan sakınırlar.

2. Bununla beraber, bu protokolün yürürlüğe girişinde, Türkiye yönünden bu yüküm, 1967 yılında Topluluk çıkışlı özel ithalatının ancak %35’i için uygulanır. Bu protokolün yürürlüğe girişinden üç, sekiz, on üç ve on sekiz yıl sonra bu oran, sırasıyla %40, 45, 60 ve 80’e yükseltilir.

3. Son üç vadenin her birinden altı ay önce, Ortaklık Konseyi, liberasyon oranının yükseltilmesinin Türkiye’nin ekonomik kalkınması üzerinde yapacağı etkileri inceler ve gerektiğinde, Türk ekonomisinin hızlı kalkınmasını sağlamak için, vadenin, tespit edeceği bir süre kadar ertelenmesini kararlaştırır.

Bir karar alınmadığı takdirde, söz konusu vade bir yıl ertelenmiş olur. İnceleme işlemi, bu sürenin son bulmasından altı ay önce yeniden başlar. Ortaklık Konseyi yine bir karar almadığı takdirde, bir yıllık ikinci bir erteleme daha yapılır.

Bu ikinci sürenin sonunda, Ortaklık Konseyi’nin aksine kararı olmadıkça, liberasyon oranı artırımı Türkiye tarafından uygulanır.

4. Türkiye’ye ithali libere edilen Topluluk çıkışlı maddelerin listesi, bu protokolün imzası sırasında Topluluğa bildirilir. Bu liste Topluluğa konsolide edilir. 2. fıkrada belirtilen vadelerin her birinde libere edilen maddelerin listeleri Topluluğa bildirilir ve konsolide edilir.

5. Türkiye, libere olmakla beraber bu madde uyarınca konsolide edilmemiş bulunan maddeler ithalatına, kısıtlama koyduğu tarihten önceki son üç yıllık Topluluk çıkışlı ithalat ortalamasının en az %75’ine eşit miktarda Topluluk lehine kontenjanlar açmak şartıyla, yeniden miktar kısıtlamaları koyabilir. Bu kontenjanlara 25. maddenin 4. fıkrası hükümleri uygulanır.

6. Türkiye Topluluğa, her halükârda üçüncü ülkelerden daha az elverişli bir işlem uygulamaz.

MADDE – 23

Akit Taraflar, 22. maddenin 5. fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere, karşılıklı alışverişlerinde bu Protokol’ün yürürlüğe giriş tarihinde mevcut ithalat miktar kısıtlamalarını ve eş etkili tedbirleri daha kısıtlayıcı hale getirmekten sakınırlar.

MADDE – 24

Topluluk, bu Protokol’ün yürürlüğe girişinde, Türkiye çıkışlı ithalata uyguladığı bütün miktar kısıtlamalarını kaldırır. Bu liberasyon Türkiye’ye konsolide edilir.

MADDE – 25

1. Türkiye, aşağıdaki fıkralarda belirtilen şartlar içinde, Topluluk çıkışlı ithalata uyguladığı miktar kısıtlamalarını gitgide kaldırır.

2. Bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden bir yıl sonra, Türkiye’de libere olmayan her maddenin ithalatında Topluluk lehine kontenjanlar açılır. Bu kontenjanlar, istatistik verileri bulunan son üç yılda gerçekleştirilen Topluluk çıkışlı ithalattan:

a) Belirli yatırım projelerine bağlı özel yardım kaynaklarıyla,
b) Bedelsiz ithalat yoluyla,
c) Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu çerçevesinde,

Gerçekleştirilen ithalat düşüldükten sonra bulunacak ortalamaya eşit bir miktarda tespit edilir.

3. Libere edilmemiş bir maddenin Topluluk çıkışlı ithalatı, bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden sonraki ilk yılda o maddenin toplam ithalatının %7’sini bulmadığı takdirde, bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden bir yıl sonra, söz konusu toplam ithalatın %7’sine eşit bir kontenjan açılır.

4. Bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden üç yıl sonra, Türkiye, bu suretle tespit edilmiş bütün kontenjanları, bir yıl öncesine göre, toplam değer olarak en az %10 ve her madde ile ilgili kontenjanın değerinde de en az %5 oranında bir genişleme gerçekleştirilecek şekilde artırır. Bu değerler, her iki yılda bir, önceki döneme göre aynı oranlarda artırılır.

5. Bu Protokol’ün yürürlüğe girişinin onüçüncü yılından başlayarak, iki yılda bir, her kontenjan, önceki döneme göre en az %20 oranında artırılır.

6. Bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden sonraki ilk yılda, libere edilmemiş bir madde için, Türkiye’de hiçbir ithalat gerçekleştirilmemiş ise, bir kontenjanın açılması ve genişletilmesi usulleri Ortaklık Konseyi tarafından tespit edilir.

7. Ortaklık Konseyi, libere edilmemiş bir maddenin ithalatının, birbirini izleyen iki yıl içinde, açılmış olan kontenjanın hissedilir şekilde altında kaldığı kanısına varırsa, bu kontenjan, Topluluğa açılacak kontenjanların toplam değeri hesaplanırken göz önüne alınamaz. Bu durumda Türkiye, Topluluğa bu maddedeki kontenjan kısıtlamasını kaldırır.

8. Türkiye’de uygulanan bütün ithalat miktar kısıtlamalarının bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden en geç yirmiiki yıl sonra kaldırılması gereklidir.

MADDE – 26

1. Akit Taraflar, aralarında uyguladıkları ithalat miktar kısıtlamalarına eş etkili bütün tedbirleri en geç yirmiiki yıllık bir dönem sonunda kaldırırlar. Ortaklık Konseyi, Topluluk içinde alınmış olan kararları da göz önünde bulundurarak, bu dönemde kademeli olarak yapılacak uyumlar hususunda tavsiyede bulunur.

2. Özellikle, Türkiye, Topluluk çıkışlı malların ithalatında, ithalatçılar tarafından yatırılması gerekli teminatları, 10. ve 11. maddelerde öngörülen sıra ve sürelere göre gitgide kaldırır.

Ayrıca, bu Protokol’ün yürürlüğe girişiyle birlikte, Topluluk’tan ithal edilen, Türk Gümrük Tarifesi’nin 87.06 pozisyonundaki Topluluk çıkışlı motorlu kara nakil vasıtalarının aksam, parça ve teferruatında, bu malların gümrük değerinin %140 ını ve diğer Topluluk çıkışlı mallarda da aynı değerin %120 sini aşan ithalat teminatları bu oranlar seviyesine indirilir.

MADDE – 27

1. Akit Taraflar arasında ihracat miktar kısıtlamaları ve bütün eş etkili tedbirler yasaklanmıştır.

Türkiye ve Topluluk, en geç Geçiş Döneminin sonunda, aralarındaki ihracat miktar kısıtlamalarını ve bütün eş etkili tedbirleri kaldırırlar.

2. Yukarıdaki fıkra hükmünden sapma olarak, Türkiye ve Topluluk, Ortaklık Konseyi’ne danıştıktan sonra, ekonomilerinin bazı faaliyet dallarının gelişmesini teşvik veya temel maddelerde muhtemel bir kıtlığa karşı konulması için gerekli olduğu ölçüde, bu maddeler ihracatındaki mevcut kısıtlamaları muhafaza edebilir veya yeni kısıtlamalar koyabilirler.

Bu durumda, ilgili Taraf, diğeri lehine, bir yandan istatistik verileri bulunan son üç yıllık ihracatın ortalamasını, öte yandan da gitgide gerçekleşecek Gümrük Birliği içinde alışverişlerin normal gelişmesini göz önünde bulundurarak bir kontenjan açar.

MADDE – 28

Türkiye, genel ekonomik durumu ve ilgili sektörün durumu elverdiği takdirde, ithalat ve ihracat miktar kısıtlamalarını Topluluğa karşı yukarıdaki maddelerde öngörülenden daha hızlı sıra ve sürelerde kaldırmaya hazır olduğunu beyan eder. Ortaklık Konseyi bu konuda Türkiye’ye tavsiyelerde bulunur.

MADDE – 29

21 ila 27. (dahil) maddeler hükümleri, kamu ahlakı, kamu düzeni, kamu güvenliği, insan ve hayvanların hayat ve sağlıklarının veya bitkiler ile sanat, tarih veya arkeoloji değeri olan milli servetlerin veya ticari ve sınai mülkiyetin korunması nedenlerinin haklı kıldığı ithalat, ihracat veya transit yasaklamaları veya kısıtlamaları konulmasına engel teşkil etmez. Bununla beraber, bu yasaklama veya kısıtlamalar, ne bir keyfi ayırım aracı, ne de Akit Taraflar arasındaki ticarette örtülü bir kısıtlama niteliği taşımalıdır.

MADDE – 30

1. Akit Taraflar ticari nitelik taşıyan milli tekellerini, tedarik ve sürüm şartları bakımından, Türkiye ve Topluluk üyesi Devletler uyrukluları arasındaki her türlü farklılığın yirmi iki yıllık bir süre sonunda kalkmasını sağlayacak şekilde, gitgide düzenlerler.

Bu madde hükümleri, Türkiye’nin veya bir üye devletin Türkiye ile Topluluk arasındaki ihracat veya ithalatı dolaylı veya dolaysız, hukuken veya fiilen kontrol ettiği, yönettiği veya hissedilir şekilde etkilediği bütün kuruluşlara uygulanır. Bu hükümler, idaresi devredilmiş Devlet tekellerine de uygulanır.

2. Akit Taraflar, 1. fıkrada yer alan ilkelere aykırı veya aralarındaki gümrük vergilerinin ve miktar kısıtlamalarının kaldırılması ile ilgili maddelerin hükümlerinin kapsamını daraltan her türlü yeni tedbir almaktan sakınırlar.

3. Bu maddede belirtilen Türk tekellerinin uyumu ve Türkiye ile Topluluk arasındaki alışveriş engellerinin azaltılmasıyla ilgili usul, sıra ve süreler, bu protokolün yürürlüğe girişinden en geç altı yıl sonra, Ortaklık Konseyi tarafından tespit edilir.

Yukarıdaki bentte öngörülen Ortaklık Konseyi kararına kadar, Akit Taraflar, diğer tarafta tekel konusu olan maddelere en çok kayrılan üçüncü ülkenin aynı mallarına uygulanana en azından eşit bir işlem uygularlar.

4. Akit Tarafların yükümlülükleri, mevcut milletlerarası anlaşmalarla bağdaştığı ölçüde geçerlidir.

BÖLÜM – III
Ortak tarım politikasının uygulama alanına konulması sonucu olarak Topluluğa ithali özel düzene bağlı ürünler
MADDE – 31

Tarım ürünleri için IV. bölümde belirtilen rejim, ortak tarım politikasının uygulama alanına konulması sonucu olarak Topluluğa ithali özel bir düzene bağlı ürünlere uygulanır.

BÖLÜM – IV
TARIM
MADDE – 32

Bu Protokol’ün hükümleri, 33 ila 35 inci maddelerde öngörülen aykırı hükümler saklı kalmak üzere, tarım ürünlerine uygulanır.

MADDE – 33

1. Yirmiiki yıllık dönem içinde, Türkiye, tarım ürünlerinin Türkiye ile Topluluk arasında serbest dolaşımı için Türkiye’de uygulanması gerekli ortak tarım politikası tedbirlerini bu dönemin sonunda alabilmek amacıyla, kendi tarım politikasının uyumu yoluna gider.

2. 1. fıkrada belirtilen sürede Topluluk, tarım politikasının tespiti veya ilerideki gelişmesi sırasında Türk tarımının çıkarlarını göz önünde tutar. Türkiye, bu amaca yararlı bütün unsurları Topluluğa bildirir.

3. Topluluk, Ortak Tarım Politikası’nın tespiti veya gelişmesi ile ilgili Komisyon tekliflerini, bu tekliflere ilişkin görüşleri ve alınan kararları Türkiye’ye bildirir.

4. Tarım alanında Türkiye tarafından Topluluğa bildirilmesi gereken hususları Ortaklık Konseyi kararlaştırır.

5. 3. fıkrada belirtilen Komisyon teklifleri ve 1. fıkra uyarınca Türkiye’nin tarım alanında almayı öngördüğü tedbirlerle ilgili olarak, Ortaklık Konseyi çerçevesinde, danışmalar yapılabilir.

MADDE – 34

1. Yirmiiki yıllık dönemin sonunda Ortaklık Konseyi, Türkiye’nin 33. maddenin 1. fıkrasında belirtilen Ortak Tarım Politikası tedbirlerini aldığını tespit ettikten sonra, tarım ürünlerinin Türkiye ve Topluluk arasında serbest dolaşımının gerçekleşmesi için gerekli hükümleri tespit eder.

2. 1. fıkrada belirtilen hükümler, bu Protokol’de öngörülen kurallardan gerekli her türlü sapmayı kapsayabilir.

3. Ortaklık Konseyi 1. fıkrada belirtilen tarihi değiştirebilir.

MADDE – 35

1. 34. maddede öngörülen hükümlerin tespit edilmesine kadar ve 7 ila 11, 15 ila 18. maddeler, 19. maddenin 1. ve 5. fıkraları, 21 ila 27 ve 30. maddeler hükümlerinden sapma olarak, Türkiye ve Topluluk, birbirlerine, tarım ürünleri alışverişleri için, genişliği ve usulleri Ortaklık Konseyi tarafından tespit edilecek olan tercihli bir rejim tanırlar.

2. Bununla beraber, geçiş döneminin başından itibaren uygulanacak rejim 6 sayılı ekte tespit edilmiştir.

3. Bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden bir yıl sonra ve bundan sonra da iki yılda bir, Ortaklık Konseyi, iki Taraftan birinin isteği üzerine tarım ürünlerine uygulanan tercihli rejimin sonuçlarını inceler. Ortaklık Konseyi, Ortaklık Anlaşmasının amaçlarının gitgide gerçekleşmesini sağlamak üzere, gerekli olabilecek iyileştirmeleri kararlaştırabilir.

4. 34. maddenin 2. fıkrası hükümleri bu madde için de geçerlidir.

KISIM – II
Kişilerin ve hizmetlerin dolaşımı
BÖLÜM – 1
İşçiler
MADDE – 36

Türkiye ile Topluluk üyesi Devletler arasında işçilerin serbest dolaşımı, Ortaklık Anlaşması’nın 12. maddesinde yer alan ilkelere uygun şekilde, Anlaşma’nın yürürlüğe girişinden sonraki onikinci yılın sonu ile yirmiikinci yılın sonu arasında kademeli olarak gerçekleştirilecektir.

Ortaklık Konseyi bu konuda gerekli usulleri kararlaştıracaktır.

MADDE – 37

Her Üye Devlet, Topluluk’ta çalışan Türk uyruklu işçilere, çalışma şartları ve ücret bakımından, Topluluk üyesi diğer devletler uyruklu işçilere göre uyrukluktan ötürü herhangi bir farklı işleme yer vermeyen bir rejim tanır.

MADDE – 38

Türkiye ile Topluluk Üyesi Devletler arasında işçilerin serbest dolaşımının kademeli olarak gerçekleşmesine değin, Ortaklık Konseyi, Türk uyruklu işçilerin her üye devlette çalışmalarını kolaylaştırmak amacıyla, bu işçilerin serbestçe meslek ve yer değiştirmelerinden ortaya çıkan bütün sorunları ve özellikle çalışma ve oturma izinlerinin uzatılmasını inceleyebilir.

Bu amaçla, Ortaklık Konseyi Üye Devletlere tavsiyelerde bulunabilir.

MADDE – 39

1. Bu Protokol’ün yürürlüğe girişinin birinci yılının bitiminden önce, Ortaklık Konseyi, sosyal güvenlik alanında, Topluluk içinde yer değiştiren Türk uyruklu işçiler ve bunların Topluluk’ta oturan aileleri yararına hükümler tespit eder.

2. Bu hükümler, tespit edilecek usullere göre, Türk uyruklu işçilere yaşlılık, ölüm ve sakatlık gelir ve aylıkları ile işçi ve Topluluk içinde oturan ailesine sağlanan sağlık hizmetleri yönünden, çeşitli üye Devletlerde geçen sigorta veya çalışma sürelerinin birleştirilmesine imkan verecektir. Bu hükümler, Topluluk Üyesi Devletler için, Türkiye’de geçmiş süreleri göz önünde tutmak zorunluluğu yaratmaz.

3. Yukarıda belirtilen hükümler, işçinin ailesinin Topluluk içinde oturmaması halinde, aile yardımlarının ödenmesini sağlayacak nitelikte olmalıdır.

4. 2. fıkranın uygulanması sonucu kararlaştırılan hükümler uyarınca hak kazanılan yaşlılık, ölüm ve sakatlık gelir ve aylıkları Türkiye’ye gönderilebilecektir.

5. Bu maddede belirtilen hükümler, Türkiye ile Topluluk Üyesi Devletler arasındaki ikili anlaşmalardan doğan hak ve yükümleri, bunlar Türk uyruklular yararına daha elverişli bir rejim öngördükleri ölçüde değiştirmez.

MADDE – 40

Ortaklık Konseyi, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 50. maddesinin Üye Devletler’ce uygulama alanına konması sonucu alınan tedbirlerden esinlenerek, aralarında genç işçi değişimini kolaylaştırmak üzere, Türkiye ve diğer devletlere tavsiyelerde bulunabilir.

BÖLÜM – II
Yerleşme hakkı, hizmetler ve ulaştırma
MADDE – 41

1. Akit Taraflar, aralarında, yerleşme hakkı ve hizmetlerin serbest edimine yeni kısıtlamalar koymaktan sakınırlar.

2. Ortaklık Konseyi, Ortaklık Anlaşması’nın 13. ve 14. maddelerinde yer alan ilkelere uygun olarak, Akit Taraflar’ın yerleşme hakkı ve hizmetlerin serbest edimindeki kısıtlamaları aralarında gitgide kaldırmalarında uygulanacak sıra, süre ve usulleri tespit eder.

Ortaklık Konseyi, söz konusu sıra, süre ve usulleri, çeşitli faaliyet dalları için bu alanlarda Topluluğun daha önce koyduğu hükümleri ve Türkiye’nin ekonomik ve sosyal alanlardaki özel durumunu göz önüne alarak, tespit eder. Üretim ve alışverişlerin gelişmesine özellikle katkıda bulunan faaliyetlere öncelik verilir.

MADDE – 42

1. Ortaklık Konseyi, özellikle-Türkiye’nin coğrafi durumunu da göz önünde bulundurarak, tespit edeceği usullere göre, Topluluğu kuran Antlaşma’nın ulaştırma ile ilgili hükümlerini Türkiye’ye teşmil eder. Ortaklık Konseyi, bu hükümlerin demiryolu, karayolu ve su yolu ulaştırmalarına uygulanması amacıyla Topluluk tarafından alınmış olan kararları Türkiye’ye, aynı şartlar içinde, teşmil edebilir.

2. Topluluğu kuran Antlaşma’nın 84. maddesinin 2. fıkrası uyarınca Topluluk, deniz ve hava ulaştırmasına ilişkin hükümler tespit ettiği takdirde, Ortaklık Konseyi, Türk deniz ve hava ulaştırması için hangi ölçüde ve hangi usule göre hükümler tespit edilebileceğini kararlaştırır.

KISIM – III
Ekonomi politikalarının yaklaştırılması
BÖLÜM – I
Rekabet, vergileme ve mevzuatın yaklaştırılması
MADDE – 43

1. Ortaklık Konseyi, bu Protokol’ün yürülüğe girişinden sonra altı yıllık bir süre içinde, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 85, 86, 90 ve 92. maddelerinde belirtilen ilkelerin uygulama şartlarını ve usullerini tespit eder.

2. Geçiş döneminde Türkiye, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 92. maddesinin 3 (a) fıkrasında öngörülen durumda sayılabilir. Bu bakımdan Türkiye’nin ekonomik kalkınmasının kolaylaştırılmasına yönelen yardımlar, alışveriş şartlarını Akit Taraflar’ın ortak çıkarına aykırı düşecek ölçüde değiştirmedikçe, ortaklığın iyi işlemesi ile bağdaşır kabul edilir.

Geçiş döneminin sonunda, Ortaklık Konseyi, Türkiye’nin o tarihteki ekonomik durumunu gözönünde bulundurarak, yukarıdaki bentte öngörülen hükmün uygulanma süresinin uzatılmasının gerekip gerekmeyeceğini kararlaştırır.

MADDE – 44

1. Hiçbir Akit Taraf, diğer tarafın mallarına, benzeri milli mallara dolaylı veya dolaysız şekilde uyguladıklarından, hangi nitelikte olursa olsun, dolaylı veya dolaysız daha yüksek bir iç vergi uygulayamaz.

Hiçbir Akit Taraf, diğer tarafın mallarına, başka üretimleri dolaylı olarak koruyacak nitelikte bir iç vergi uygulayamaz.

Akit Taraflar, imza tarihinde mevcut olan ve yukarıdaki kurallara aykırı bulunan hükümleri en geç bu Protokol’ün yürürlüğe girişinden sonraki üçüncü yılın başında kaldırırlar.

2. Türkiye ile Topluluk arasındaki mal alışverişlerinde, ihraç edilen mallar, dolaylı veya dolaysız olarak bu mallara uygulanan vergilerden daha yüksek bir iç vergi iadesinden yararlanamaz.

3. Muamele Vergisi kademeli toplu vergi sistemine göre olmuyorsa, ithal mallarına uygulanan iç vergiler veya ihraç mallarına tanınan iadeler için yukarıdaki fıkralarda yer alan ilkelere dokunmamak şartıyla, mallar veya mal grupları itibariyle ortalama hadler tespit olunabilir.

4. Ortaklık Konseyi, Topluluğun bu maddede belirtilen alandaki tecrübesini gözönünde bulundurarak, yukarıdaki hükümlerin uygulanmasını gözetir.

MADDE – 45

Muamele vergileri, tüketim vergileri ve diğer dolaylı vergiler dışındaki vergilendirmelerde, Türkiye ile Topluluk arasındaki mal alışverişlerinde, muafiyet tanınması ve ihracatta vergi iadesi yapılması ile ithalatta fark giderici vergi veya resimler konulması, ancak alınması tasarlanan bu tedbirlerin, Ortaklık Konseyi’nce, sınırlı bir süre için, önceden onaylanmış olmasına bağlıdır.

MADDE – 46

Akit Taraflar, Ortaklık Konseyi’nin 43. maddenin 1. fıkrasında belirtilen şart ve usulleri tespit eden bir karar almamış olmasından ve bu kararların veya 44. ve 45. maddelerde öngörülen hükümlerin uygulanmamasından doğacak güçlükleri gidermek için gerekli gördükleri korunma tedbirlerini alabilirler.

MADDE – 47

1. Yirmiiki yıllık bir dönem içinde Ortaklık Konseyi, Akit Taraflar’dan birinin istemi üzerine, Türkiye ile Topluluk arasındaki ilişkilerde damping uygulamaları bulunduğunu tespit ederse, dampinge sebep olanlara bu uygulamaya son vermeleri amacıyla tavsiyelerde bulunur.

2. Zarar gören Taraf:

a) Ortaklık Konseyi’nin, 1. fıkra uyarınca, istemin yapıldığı tarihten başlayarak üç aylık bir süre içinde hiçbir karar almaması,

b) 1. fıkrada öngörülen tavsiyelerin yapılmasına rağmen damping uygulamalarının devam etmesi,

hallerinde, Ortaklık Konseyi’ne haber verdikten sonra, uygun gördüğü korunma tedbirlerini alabilir.

Ayrıca, zarar gören tarafın çıkarı derhal bir eylemi gerektiriyorsa, bu taraf, çıkarını korumak amacıyla, Ortaklık Konseyine haber verdikten sonra, dampinge karşı konulacak vergiler de dahil olmak üzere, koruyucu nitelikte geçici tedbirler alabilir. Bu tedbirlerin uygulama süresi, istemin yapıldığı veya zarar gören tarafın yukarıdaki bendin (b) hükmü uyarınca korunma tedbirlerini aldığı tarihten başlayarak üç ayı geçemez.

3. 2. fıkranın 1. bendinin (a) hükmü veya 2. bendinde belirtilen hallerde korunma tedbirleri alındığı takdirde, Ortaklık Konseyi, 1. fıkrada öngörülen tavsiyeler yapılıncaya kadar bu korunma tedbirlerinin geriye bırakılmasını her an kararlaştırabilir.

2. fıkranın 1. bendinin (b) hükmünde belirtilen halde korunma tedbirleri alındığı takdirde, Ortaklık Konseyi, bu korunma tedbirlerinin kaldırılmasını veya değiştirilmesini tavsiye edebilir.

4. Akit Taraflar’dan biri kaynaklı veya o Akit Taraf ülkesinde serbest dolaşım durumunda bulunan ve diğer Akit tarafa ihraç edilen mallar, birinci Akit Taraf ülkesine tekrar ithal edildiğinde, hiçbir gümrük vergisi, miktar kısıtlaması veya eş etkili tedbir uygulanmaksızın kabul olunur.

Ortaklık Konseyi, bu fıkra hükümlerinin uygulanması amacıyla, bu alanda Topluluğun edindiği tecrübeden esinlenerek, her türlü yararlı tavsiyelerde bulunabilir.

MADDE – 48

Bu Protokol hükümlerinin kapsamına girmemekle beraber ortaklığın işlemesini doğrudan doğruya etkileyen veya bu hükümler kapsamına girdiği halde bunlarla ilgili herhangi bir özel usul öngörülmemiş olan alanlarda Ortaklık Konseyi, Akit Taraflardan her birine, kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerinin yaklaştırılmasına yönelen tedbirler almalarını tavsiye edebilir.

BÖLÜM: II
Ekonomi Politikası
MADDE – 49

Ortaklık Anlaşması’nın 17. maddesinde yer alan hedeflerin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla, Akit Taraflar, ekonomi politikalarını koordine etmek için, Ortaklık Konseyi’nde, düzenli olarak danışmada bulunurlar.

Ortaklık Konseyi, gerektiğinde, duruma uygun tedbirler tavsiye eder.

MADDE – 50

1. Akit Taraflar, genellikle ekonomik durumları ve özellikle ödemeler dengelerinin durumu elverdiği ölçüde, ödemelerini, Ortaklık Anlaşması’nın 19. maddesinde öngörülenden daha fazla serbestleştirme yoluna gitmeye hazır olduklarını bildirirler.

2. Mal ve hizmet alışverişleri ile sermaye hareketleri sadece bunlara ait ödemelerin kısıtlanmasıyla sınırlandırıldığı ölçüde; bu kısıtlamaların gitgide kaldırılması amacıyla, miktar kısıtlamalarının kaldırılmasına hizmet edimi ve sermaye hareketleriyle ilgili hükümler kıyas yoluyla uygulanır.

3. Akit Taraflar, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Antlaşma’nın III sayılı ekinde yer alan görünmeyen işlemlere ilişkin transferlere uygulamakta bulundukları rejimi, Ortaklık Konseyi’nin ön müsaadesi olmadıkça, daha kısıtlayıcı bir hale getirmemeyi üstlenirler.

4. Ortaklık Anlaşması’nın 19. maddesi ile bu maddede belirtilen ödemelerin ve transferlerin gerçekleştirilmesini sağlamak için alınacak tedbirler konusunda Akit Taraflar, gerektiğinde, birbirlerine danışırlar.

MADDE – 51

Ortaklık Anlaşması’nın 20. maddesinde yer alan hedeflerin gerçekleştirilmesi amacıyla, Türkiye, bu Protokol’ün yürürlüğe girişiyle birlikte, Topluluk’tan gelen ve ekonomik kalkınmasına katkıda bulunabilecek özel sermayeye tanıdığı rejimi iyileştirmek için çaba gösterir.

MADDE – 52

Akit taraflar, aralarındaki sermaye hareketlerine ve bu hareketlere ilişkin cari ödemelere zarar verecek yeni kısıtlamalar koymamaya ve mevcut rejimi daha kısıtlayıcı hale getirmemeye çaba gösterirler.

Akit Taraflar, sermaye işlem ve sermaye transferlerinin yapılmasında veya yürütülmesinde uygulanan izin ve kontrol işlemlerini mümkün olan ölçüde basitleştirirler ve gerektiğinde, bu basitleştirme için birbirlerine danışırlar.

BÖLÜM: III
Ticaret Politikası
MADDE – 53

1. Akit Taraflar, geçiş dönemi süresince, ticaret politikalarının, özellikle Topluluğu kuran Antlaşma’nın 113. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen alanlarda, üçüncü ülkelere karşı koordinasyonunu sağlamak için, Ortaklık Konseyi’ne danışmada bulunurlar.

Bu amaçla her Akit Taraf, diğerinin istemi üzerine, akdettiği tarife veya ticari hükümleri kapsayan anlaşmalarla dış alışverişler rejiminde yaptığı değişiklikler hakkında yararlı bütün bilgileri verir.

Bu anlaşmaların veya değişikliklerin Ortaklığın işleyişi üzerinde doğrudan doğruya ve özel bir etkisi olması halinde, Akit Taraflar’ın çıkarlarını gözetmek amacıyla, Ortaklık Konseyi’nde duruma uygun danışmalar yapılacaktır.

2. Geçiş döneminin sonunda, Akit Taraflar, eş biçimde ilkeler üzerine kurulmuş bir ticaret politikasına erişmek amacıyla, Ortaklık Konseyi’nde, ticaret politikalarının koordinasyonunu güçlendirirler.

MADDE – 54

1. Topluluk, Ortaklığın işleyişi üzerinde doğrudan doğruya ve özel bir etkisi olan bir ortaklık anlaşması veya bir tercihli anlaşma akdettiği takdirde, Türkiye ile Topluluk arasındaki Ortaklık Anlaşmasında belirtilen karşılıklı çıkarların Topluluk’ca dikkate alınmasını sağlamak üzere, Ortaklık Konseyi’nde duruma uygun danışmalar yapılacaktır.

2. Ortaklık içinde malların dolaşımında karşılaşılan engellerin kaldırılması için gerekli olduğu takdirde, Türkiye, Topluluğa bir ortaklık anlaşması veya bir tercihli anlaşma ile bağlı ülkelerle olan alışverişlerinin ortaya çıkarabileceği pratik meselelerin çözümünü kolaylaştırmak amacıyla yararlı bütün tedbirleri almak için çaba gösterir.

Bu tedbirlerin alınmamış olması halinde, Ortaklığın iyi işlemesini sağlamak için Ortaklık Konseyi gerekli hükümleri tespit edebilir.

MADDE – 55

“Kalkınma için Bölgesel İşbirliğinin (RCD)” uygulanması konusunda Ortaklık Konseyi’nde danışmalar yapılacaktır.

Ortaklık Konseyi, icabında gerekli hükümleri kararlaştırabilir. Bu hükümler ortaklığın iyi işlemesini engellememelidir.

MADDE – 56

Bir üçüncü devletin Topluluğa katılması halinde, Türkiye ve Topluluğun Ortaklık Anlaşması’nda belirtilen karşılıklı çıkarlarının dikkate alınmasını sağlamak amacıyla, Ortaklık Konseyi’nde duruma uygun danışmalar yapılacaktır.

KISIM – IV
Genel ve son hükümler
MADDE – 57

Akit Taraflar, kamu idareleri veya teşebbüsleri ile kendilerine özel veya münhasır haklar tanınmış olan özel teşebbüsler tarafından girişilecek satınalmalara katılma şartlarını, birbirlerinin ülkelerinde yerleşmiş Türk ve üye devletler uyrukluları arasında fark gözeten bütün işlemleri yirmiiki yıllık bir sürenin sonunda kaldıracak şekilde gitgide düzenlerler.

Ortaklık Konseyi bu düzenlemenin sıra, süre ve usullerin bu alanda Topluluk’ta kabul edilmiş çözüm yollarından esinlenerek tespit eder.

MADDE – 58

Bu Protokol’ün kapsamına giren alanlarda;

– Türkiye tarafından, Topluluğa uygulanan rejim, üye devletler ile bunların uyrukları veya ortaklıkları arasında hiçbir farklı işleme meydan veremez;

– Topluluk tarafından, Türkiye’ye uygulanan rejim, Türk uyrukluları veya Türk ortaklıkları arasında hiçbir farklı işleme meydan veremez.

MADDE – 59

Bu Protokol’ün kapsamına giren alanlarda, Türkiye üye devletlerin, Topluluğu kuran Antlaşma uyarınca birbirlerine tanıdıklarından daha elverişli bir işlemden yararlanamaz.

MADDE – 60

1. Türk ekonomisinin bir faaliyet sektörünü veya dış mali istikrarını tehlikeye düşürecek ciddi bozukluklar ortaya çıkar veya Türkiye’nin bir bölgesinin ekonomik durumunun bozulması şeklinde güçlükler belirirse, Türkiye gerekli korunma tedbirlerini alabilir.

Bu tedbirler ve bunların uygulama usulleri Ortaklık Konseyi’ne geciktirmeksizin bildirilir.

2. Topluluğun, bir veya birkaç üye devletin bir ekonomik faaliyet sektörünü; bir veya birkaç üye devletin dış mali istikrarını tehlikeye düşüren ciddi bozukluklar ortaya çıkar veya Topluluğun bir bölgesinin ekonomik durumunun bozulması şeklinde güçlükler belirirse; Topluluk, gerekli korunma tedbirlerini alabilir veya ilgili üye devlet veya devletleri bu tedbirleri almakla yetkili kılabilir.

Bu tedbirler ve bunların uygulama usulleri Ortaklık Konseyi’ne geciktirmeksizin bildirilir.

3. 1. ve 2. fıkralar hükümlerinin uygulanmasında, ortaklığın işleyişini en az aksatacak tedbirlerin öncelikle seçilmesi gereklidir. Bu tedbirler, ortaya çıkan güçlüklerin giderilmesi için gerekli ölçüyü hiçbir şekilde aşmamalıdır.

4. 1. ve 2. fıkraların uygulanması sonucu alınan tedbirler üzerinde Ortaklık Konseyi’nde danışmalar yapılabilir.

MADDE – 61.

Geçiş döneminin süresi, bu Protokol’ün özel hükümleri saklı kalmak üzere, oniki yıldır.

MADDE – 62

Bu Protokol ve ekleri, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir ortaklık yaratan Anlaşma’nın ayrılmaz parçalarıdır.

MADDE – 63

1. Bu Protokol, imza eden devletlerin kendi anayasa, usullerine uyularak onaylanır ve Topluluk yönünden Konsey’ce, Topluluğu kuran, Antlaşma hükümleri uyarınca bir karar alınması ve bu kararın Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir ortaklık yaratan Anlaşma’nın Akit Tarafları’na tebliği ile geçerli bir şekilde aktedilmiş olur.

Yukarıda belirtilen aktin onaylama ve tebliğ belgeleri Brüksel’de karşılıklı olarak verilir.

2. Bu Protokol, 1. fıkrada belirtilen onaylama ve tebliğ belgelerinin karşılıklı olarak verilmesi tarihini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Bu Protokol’ün yürürlüğe giriş tarihinin takvim yılı başına rastlamaması halinde, Ortaklık Konseyi, bu Protokol’de öngörülen süreleri, özellikle malların serbest dolaşımının gerçekleştirilmesi bakımından, takvim yılı ile birlikte son bulacak şekilde kısaltabilir veya uzatabilir.

MADDE – 64

Bu Protokol, her metin eşit olarak geçerli olmak üzere, Türk, Alman, Fransız, İtalyan, Hollanda dillerinde ikişer nüsha olarak yazılmıştır.

Bunun belgesi olarak, aşağıda adları yazılı tam yetkili temsilciler bu Katma Protokol’ün altına imzalarını atmışlardır.

Zu Urkund Dessen haben die unterzeichneten Bevollmächtigten ihre Unterschriften unter dieses Zusatzprotokoll gesetzt.

En foi de Quoi, les plénipotentiaires soussignés ont aposé leurs signatures au bas du présent Protokole additionnel.

In Fede Di Che, i plenipotenziari sottoscritti hanno apposto le loro firme in calce al presente Protocollo addizionale.

Ten Blıjke Waarhvan de ondergetekende gevolmachtigden hun handtekening onder dit Aanvullend Protocol hebben gesteld.

Brüksel’de, yirmiüç Kasım bindokuzyüzyetmiş gününde yapılmıştır.

Gescheben zu Brüssel am deriundzwanzigsten November neunzehnhundertsiebzig.

Fait à Bruxelles, le vingt-trois novembre mil neuf cent soixantedix.

Fatto a Bruxelles, addi’ ventitre novembrè millenovecentosettants.

Gedaan te Brussel, de drieëtwintigste november negentienhonderd zeventig.

Türkiye Cumhurbaşkanı adına,
İhsan Sabri Çağlayangil.

Pour sa Majesté le Roi des Belges,
Voor Zijne Majesteit de Koning der Belgen,
Pierre Harmel.
Für den Präsidente der Bundesrepublik Deutschland,
Walter Schell.
Pour le Président de la République Française,
Maurice Schuman.
Per il Presidente della Republica Italiana,
Mario Pedini.
Pour Son Altesse Royale le Grand Due de Luxembourg,
Gaston Thorn.
Voor Hare Majesteit de Koningin der Nederlanden,
J. M. A. H. Luna.
In Namen des Rates der Europäischen Gemeinschaften,
Pour le Conseil des Communautés Européennes,
Per il Consiglio delle Communità Europee,
Voor de Raad der Suropese Gemeenschappen,
Walter Schell Franco Maria Maifatti

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’ya ekli «Geçici Protokol» ün birinci maddesi uyarınca 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmış olan Katma Protokol ve Ekleri ile Malî Protokol, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu yetki alanına giren maddelerle ilgili Anlaşma ve Son Senetin onaylanmasının uygun bulunduğuna dair Kanun

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Mehmed Derviş Turhan

0
Mehmed Derviş Turhan

Mehmet Derviş Turhan 1919 yılında Mardin’de doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1942 yılında bitirdikten sonra, 16 Ağustos 1945 tarihinde Artvin C.Savcı Yardımcısı olarak meslek yaşamına başladı. Sırasıyla Çemişgezek Hâkimliği, Simâv ve Eskişehir Hukuk Hakimliklerinde bulundu.

28 Ekim 1963 tarihinde Yargıtay Üyeliğine, 7.6.1973 tarihinde de Yargıtay 13.Hukuk Dairesi Başkanlığına seçildi. 13.Hukuk Dairesi Başkanı iken ek görev olarak Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı görevini de yaptı.

15 Eylül 1980 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen M.Derviş Turhan, 3 Ağustos 1984 tarihinde yaş sınırı nedeniyle bu görevinden emekliye ayrıldı. Emekliliğinin ardından Yargıtay Onursal Birinci Başkanı olarak seçildi.

Mehmet Derviş Turhan, 5 Nisan 2004 tarihinde Ankara’da vefat etti. Turhan için Yargıtay önünde tören düzenlendi. Törene, Yargıtay Birinci BaşkanıHasan Gerçeker, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili Kublay Özkan, Yargıtay üyeleri ve Turhan’ın yakınları katıldı. Aynı gün Kocatepe Camisi’nde öğle namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi.

7 Eylül 1981 tarihindeki 1981 – 1982 Adli Yıl Açılış Konuşmasında“12 Eylül Harekatı’ndan sonra Hâkim ve Cumhuriyet Savcılarımız görevlerini huzur ve güven içinde yürütmektedirler. Bu kıvanç verici ortamı sağlayan Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne yargı adına en içten teşekkürlerimi sunmayı zevkli bir ödev sayarım.” şeklindeki sözleri nedeniyle sonraki yıllarda eleştirilmiştir.

Habib Burgiba

0
Habib Burgiba

Hukukçu, Tunus Devleti’nin kurucusu ve ilk Devlet Başkanı Habib Burgiba 3 Ağustos 1903’te dünyaya geldi. Tunus‘ta Arapça ve İslam dini konusunda eğitim gördü, ardından Sorbonne Üniversitesi‘nde hukuk ve siyaset bilimi eğitimini tamamladı.

Ülkesine döndükten sonra avukatlık yapmaya başladı. 1934’te bağımsızlık mücadelesine önderlik edebileceğini düşündüğü bazı genç arkadaşlarıyla Yeni Düstur Partisi‘ni kurarak önce partinin genel sekreteri oldu. 1948’de bu partinin başkanı olarak görev yaptı.

Siyasi faaliyetleri yüzünden kısa sürede Fransız sömürge yönetiminin dikkatini çekti ve 11 yılını hapiste geçirdi.

Arap Birliği’nin kararlarına karşı bağımsız bir tutum takındı. 1975’te “ömür boyu” devlet başkanı ilan edildi. Laik devlet uygulamaları ve batıcı sosyal reformlarıyla öne çıktı. Arap dünyasında ılımlılık ve aşamalı ilerlemenin önde gelen savunucularından oldu.

1987’de başkanlıktan el çektirildi. Ölümüne kadar Munastır’da ev hapsinde tutuldu.

6 Nisan 2000 tarihinde, 97 yaşındayken hayatını kaybetti.

İdeolojisi Burgibaizm olarak adlandırılmaktadır.

Habib Burgiba

Avrupa Konseyi Statüsü

0
Hotel de Ville de Strasbourg

Avrupa Konseyi Statüsü’ne Dair Londra Sözleşmesi 5 Mayıs 1949 tarihinde Londra’da imzaya açılmış, 10 Avrupa ülkesi (Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İtalya, İsveç, Lüksemburg ve Norveç) tarafından imzalanarak 42. maddeye uygun olarak 3 Ağustos 1949 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Konseyi Statüsü’ne Dair Londra Sözleşmesi İmza Töreni – 5 Mayıs 1949

Türkiye, Avrupa Konseyi Statüsü’nü 12 Aralık 1949 tarihli 5456 Sayılı Kanun ile onaylayarak 13 Nisan 1950 tarihinde katılmıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair kanun 17 Aralık 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Avrupa Konseyi‘nin kurucu üye sayılmaktadır. Avrupa Konseyinin temelini oluşturan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmış daha sonra düzenlenen 200’den fazla sözleşme ile büyük bir siyasi, hukuki, idari ve yargısal sistem oluşturulmuştur.

Konseyin amacı; insan haklarını, çoğulcu demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü korumak; kültürel kimliğe ve kültürel çeşitliliğine ilişkin bilinç oluşturmak ve bunların geliştirilmesini teşvik etmek; Avrupa toplumunun karşılaştığı azınlıklara karşı ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, çevre kirliliği, AIDS, uyuşturucu, organize suçlar gibi sorunlara çözüm bulmak; siyasi ve hukuki reformları destekleyerek Avrupa’da demokratik istikrarın güçlendirilmesine yardımcı olmaktır.

Türkiye, 13 Nisan 1950 tarihinde konseyin 13. üyesi olmuştur.

Avrupa Konseyinin merkezi Strasbourg’dadır. ve halihazırda 47 üyesi bulunmaktadır.

Üyeler şu ülkelerden oluşmaktadır:

Almanya, Andorra, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, GKRY, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Karadağ, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Monako, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Konseyi Statüsü

Belçika Krallığı, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Krallığı, Danimarka Krallığı, Fransa Cumhuriyeti, Hollanda Krallığı, İrlanda Cumhuriyeti, İsveç Krallığı, İtalya Cumhuriyeti, Lüksembourg Büyük Dukalığı ve Norveç Krallığı hükümetleri;

Adalet ve uluslararası işbirliğine dayalı olan barışı sürdürmenin insanlık toplumu ve uygarlığının korunması için yaşamsal bir önem taşıdığına inanarak; Halklarının ortak mirası olan ve tüm gerçek demokrasilerin temelindeki bireysel özgürlük, siyasal özgürlük ve hukuk düzeni ilkelerinin gerçek kaynağını oluşturan manevi ve ahlaki değerlere derin bağlılıklarını yeniden belirterek;

Bu ülkülerin korunması, daha ileri düzeyde gerçekleştirilmesi ve ekonomik ve sosyal ilerlemenin sağlanması amaçlarıyla Avrupa’nın aynı anlayıştaki tüm üyeleri arasında daha yakın bir birliğe gerek olduğuna inanarak;

Bu gerekçeyle ve halklarının bu konudaki açık beklentilerine karşılık olmak üzere Avrupa devletlerini daha yakın bir birliğe kavuşturacak bir örgüt kurmanın ivedi gereğini göz önüne alarak;

Sonuç olarak, bir Hükümet Temsilcileri Komitesiyle bir Danışma Meclisinden oluşan bir Avrupa Konseyi kurmaya karar vermiş ve bu amaçla aşağıdaki Statüyü benimsemiştir.

Avrupa Konseyi ilk genel sekreteri Jacques Camille Paris 1949-1953

BÖLÜM I
AVRUPA KONSEYİNİN AMACI
Madde 1

1. Avrupa Konseyinin amacı, ortak mirasları olan ülkü ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek ve ekonomik ve sosyal ilerlemelerini kolaylaştırmak üzere üyeleri arasında daha güçlü bir birliğe ulaşmaktır.

2. Bu amaç; ortak ilgi konusu olan sorunların görüşülmesi, ekonomik, sosyal kültürel, bilimsel, hukuksal ve yönetsel konularla insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve daha ileri düzeyde gerçekleşmesi
konusunda sözleşmeler ve ortak eylemler yoluyla Konsey organları eliyle izlenir.

3. Üyelerin Avrupa Konseyine katılmaları Birleşmiş Milletlerin ve taraf oldukları öteki uluslararası örgüt veya birliklerin etkinliklerine katılmalarını etkilemez.

4. Ulusal savunmaya ilişkin konular, Avrupa Konseyinin alanı dışındadır.

BÖLÜM II
ÜYELİK
Madde 2

Avrupa Konseyi üyeleri, bu Statünün taraflarıdır.

Madde 3

Avrupa Konseyinin her üyesi, hukukun üstünlüğü ilkesiyle yargı yetkisi içindeki herkesin insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanması ilkesini kabul eder ve 1. Bölümde belirlenen Konsey amacının gerçekleşmesinde içten ve etkin bir biçimde işbirliği yapmayı üstlenir.

Madde 4

3. maddenin hükümlerini yerine getirmede yeterli ve istekli olduğu görülen herhangi bir Avrupa devleti, Bakanlar Komitesi tarafından Avrupa Konseyi üyesi olmaya çağrılabilir. Bu yolla çağrılan bir devlet, bu Statüye katılma belgesini Genel Sekretere vermesi üzerine üye sıfatını kazanır.

Madde 5

1. Özel durumlarda, 3. maddenin hükümlerini yerine getirme yeterliği ve isteği bulunduğu görülen bir Avrupa ülkesi, Bakanlar Komitesi tarafından Avrupa Konseyinin ortak üyesi olmaya çağrılabilir. Bu yolla çağrılan bir ülke, bu Statüyü kabul ettiğini gösteren bir belgeyi Genel Sekretere vermesi üzerine bir “Ortak Üye” olur. Bir ortak üye ancak Danışma Meclisinde temsil edilmeye yetkilidir.

2. Bu Statüdeki “üye” sözü, Bakanlar Komitesindeki temsil bağlamı dışında, ortak üyeleri de kapsar.

Madde 6

Yukarıdaki 4. ve 5. maddelere göre çağrı yapılmadan önce Bakanlar Komitesi, önerilen üyenin Danışma Meclisinde bulundurmaya yetkili olduğu temsilci sayısını ve göreli mali katkısını belirler.

Madde 7

Avrupa Konseyinin herhangi bir üyesi, Genel Sekretere resmi bir bildirimde bulunarak Konseyden çekilebilir. Bu türlü çekilmeler, bildirimin mali yılın ilk dokuz ayı içinde yapılması durumunda o mali yılın sonunda, mali yılın son üç ayı içinde yapılması durumundaysa, gelecek mali yılın sonunda hüküm kazanır.

Madde 8

3. madde hükümlerini ciddi biçimde çiğneyen herhangi bir Konsey üyesinin temsil hakları askıya alınabilir ve Bakanlar Komitesi tarafından 7. madde hükümlerine göre çekilmesi istenebilir. Böyle bir üye bu isteğe uymazsa Komite, belirleyebileceği bir tarihten başlayarak bu üyenin Konsey üyeliğinin sona erdiğine karar verebilir.

Madde 9

Bakanlar Komitesi, mali yükümlülüğünü yerine getirmeyen bir üyenin bu yükümlülüğünü yerine getirmediği sürece Komitedeki ve Danışma Meclisindeki temsil hakkını askıya alabilir.

BÖLÜM III
GENEL HÜKÜMLER
Madde 10

Avrupa Konseyinin organları:

1. Bakanlar Komitesi;
2. Danışma Meclisidir.

Her iki organa da Avrupa Konseyi Sekreterliği hizmet verir.

Madde 11

Avrupa Konseyinin merkezi Strasbourg’dadır.

Madde 12

Avrupa Konseyinin resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Bakanlar Komitesi ve Danışma Meclisinin çalışma kurulları, hangi durumlarda ve ne gibi koşullar altında başka dillerin kullanılabileceğini belirler.

BÖLÜM IV
BAKANLAR KOMİTESİ
Madde 13

Bakanlar Komitesi, 15. ve 16. maddeler uyarınca Avrupa Konseyi adına eylemde bulunan bir organdır.

Madde 14

Her üye, Bakanlar Komitesinde bir temsilci bulundurmaya yetkilidir ve her temsilcinin bir oyu vardır. Komitedeki temsilciler Dışişleri Bakanlarıdır. Bir Dışişleri Bakanı hazır bulunamadığında ya da durum bunu gerektirdiğinde, kendisi adına davranmak ve olanaklıysa hükümetinin bir üyesi olmak üzere yerine bir yedek temsilci atayabilir.

Madde 15

1. Bakanlar Komitesi, Danışma Meclisinin tavsiyesi üzerine veya kendi girişimiyle, sözleşme ve uzlaşmaların yapılması ve hükümetlerce belli konularda ortak bir politikanın izlenmesi dahil, Avrupa Konseyinin amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli önlemleri inceler. Vardığı sonuçlar Genel Sekreter tarafından üyelere duyurulur.

2. Komitenin vardığı sonuçlar, gereğinde, üye hükümetlere tavsiyeler niteliği kazanabilir. Komite, üye hükümetlerden bu tavsiyeler konusunda aldıkları önlemleri bildirmelerini isteyebilir.

Madde 16

Bakanlar Komitesi, Danışma Meclisinin yetkilerine ilişin 24, 28, 30, 32 ve 35. maddelerin hükümleri saklı kalmak üzere, Avrupa Konseyinin iç örgütlenmesi ve düzenlenmesine ilişkin her konuda bağlayıcı kararlar alabilir. Bu amaçla, gerekli mali ve yönetsel düzenlemeleri yapar.

Madde 17

Bakanlar Komitesi, yararlı gördüğü özel amaçlarla danışsal ve teknik komiteler veya komisyonlar oluşturabilir.

Madde 18

Bakanlar Komitesi, kendi çalışma kurallarını koyar ve öteki konuların yanısıra,

1. Toplantı ve karar yeter sayısını;

2. Başkanın atanma yöntemi ve görev süresini;

3. Karar önerilerinde bulunmak üzere izlenecek yol dahil, gündemin hazırlanma kurallarını

4. 14. maddeye göre yedek temsilcilerin atanması için gerekli bildirimin koşullarını;

Belirler

Madde 19

Danışma Meclisinin her toplantı döneminde Bakanlar Komitesi, gerekli belgelerle birlikte etkinlikleri konusunda Meclisi bilgilendirir.

Madde 20

1. aşağıdaki önemli konulara ilişkin Bakanlar Komitesi kararları, oy veren temsilcilerin oybirliğini ve Komiteye katılmaya yetkili temsilcilerin çoğunluğunun oyunu gerektirir.

a) 15. maddenin (2.) fıkrasıyla ilgili tavsiyeler;
b) 19. maddeyle ilgili sorunlar;
c) 21. maddenin (l.a) ve (2.) fıkralarıyla ilgili sorunlar;
d) 33. maddeyle ilgili sorunlar;
e) 1. maddenin (4.) fıkrasıyla 7, 15, 20 ve 22. maddelerin değiştirilmesi konusunda tavsiyeler ve
f) Öneminden ötürü, aşağıdaki (4.) fıkraya göre alınmış bir kararla Komitenin oybirliğini gerektirdiğine karar verebileceği sorunlar.

2. Çalışma kurallarından ya da mali ve yönetsel düzenlemelerden doğan sorunlar, Komiteye katılmaya yetkili temsilcilerin salt çoğunluğuyla kararlaştırılabilir.

3. 4. ve 5. maddelere göre Komitenin alacağı kararlar, Komiteye katılmaya yetkili tüm temsilcilerin üçte iki çoğunluğunun oyunu gerektirir.

4. Bütçenin, çalışma kurallarının ve mali ve yönetsel düzenlemelerin, yukarıdaki (1e) fıkrasında belirtilenler dışında, bu Statünün maddelerinin değiştirilmesi tavsiyelerinin kabulü ve kuşku doğduğu durumlarda bu
maddenin hangi fıkrasının uygulanacağına ilişkin kararlar dahil, Komitenin tüm öteki kararları, oy kullanan temsilcilerin üçte ikilik çoğunluğunun ve Komiteye katılmaya yetkili temsilcilerin çoğunluğunun
oyunu gerektirir.

Madde 21

1. Komite tersine bir karar almadıkça, Bakanlar Komitesinin toplantıları;

a) Kapalı olarak ve
b) Konseyin merkezinde,

Yapılır.

2. Komite, kapalı olarak yapılan bir toplantının sonuç ve tartışmalarına ilişkin hangi bilgilerin yayımlanacağını belirler.

3. Komite, Danışma Meclisinin her dönem başlangıcından önce ve başlangıcında; bunun dışında gerek gördükçe toplanır.

BÖLÜM V
DANIŞMA MECLİSİ
Madde 22

Danışma Meclisi Avrupa Konseyinin görüşme organıdır. Bu statüye göre yetkisi içine giren konulan görüşür ve aldığı kararlan tavsiyeler biçiminde Bakanlar Komitesine sunar.

Madde 23

1. Danışma Meclisi, Avrupa Konseyinin 1. bölümünde tanımlanmış olan amaç ve alanı içindeki herhangi bir konuyu tartışıp tavsiyelerde bulunabilir. Bakanlar Komitesi tarafından görüş bildirme isteğiyle kendisine verilmiş herhangi bir konu üzerinde tartışıp tavsiyelerde bulunabilir.

2. Danışma Meclisi, yukarıdaki (1.) fıkra hükümleri uyarınca gündemini hazırlar. Bunu yaparken Konsey üyelerinden kimilerinin ya da tümünün taraf olduğu öteki Avrupa Uluslararası Örgütlerinin çalışmalarını
göz önünde bulundurur.

3. Meclis Başkanı kuşku doğduğunda, dönem sırasında ortaya konan herhangi bir sorunun Meclis gündeminde bulunup bulunmadığını kararlaştırır.

Madde 24

Danışma Meclisi 38. maddenin (4.) fıkrası hükümlerini gereğince göz önüne alarak 23. maddeye göre yetki alanına giren herhangi bir konuyu inceleyerek kendisine rapor sunmak, gündemindeki konulan araştırmak ve tüm çalışma kurallarına ilişkin görüş bildirmek üzere komite ve komisyonlar oluşturabilir.

Madde 25

1. Danışma Meclisi, her üyenin, kendi kararlaştıracağı yöntemle kendi parlamentosu tarafından ve üyeleri arasından seçilmiş veya parlamento üyeleri arasından atanmış temsilcilerinden oluşur. Bununla birlikte her üye hükümetin parlamento toplantıda bulunmadığı ve bu konuda izlenecek kuralı koymamış olduğu durumlarda gerekli ek atamaları yapmaya hakkı vardır. Her temsilci, temsil ettiği üyenin uyruğu olmalıdır. Ancak, bir meclis üyesi, aynı zamanda Bakanlar Komitesi üyesi olamaz. Bu yolla atanmış olan temsilcilerin görev süresi atanmalarını izleyen olağan dönemin açılış tarihinden başlar, bir sonraki olağan dönemin ya da daha sonraki olağan dönemin açılışında sona erer. Ancak parlamento seçimleri yapıldığında üyelerin yeni atamalarda bulunma yetkisi vardır.

Bir üye, ölüm veya çekilmeden doğan boşlukları doldurur ya da Parlamento seçimler sonucu yeni atamalar yaparsa, yeni temsilcilerin görev süresi, atanmalarını izleyen ilk oturum tarihinden başlar.

2. Bir meclis dönemi içinde Meclisin onayı olmadan hiç bir temsilcinin görevine son verilemez.

3. Her temsilcinin, hazır bulunmadığı durumlarda kendisi yerine oturumlara katılacak, konuşacak ve oy verecek bir yedeği bulunabilir.

Yukarıdaki (1.) fıkra hükümleri, yedeklerin atanmasına da uygulanır.

Üyeler, aşağıda belirtilen sayıda temsilci bulundurmaya yetkilidir.

Almanya (13.7.1950) 18
Andora (10.10.1994) 2
Arnavutluk (13.07.1995) 4
Avusturya (16.04.1956) 6
Azerbaycan (25.1.2001) 6
Belçika (5.5.1949) 7
Bulgaristan (7.5.1992) 6
Büyük Britanya Birleşik Krallığı
ve Kuzey İrlanda (5.5.1949) 18
Çek Cumhuriyeti (30.6.1993) 7
Danimarka (5.5.1949) 5
Ermenistan (25.1.2001) 4
Estonya (14.5.1993) 3
Finlandiya (5.5.1989) 5
Fransa (5.5.1949) 18
Gürcistan (27.4.1999) 5
Hırvatistan (6.11.1996) 5
Hollanda (5.5.1949) 7
İrlanda (5.5.1949) 4
İspanya (24.11.1977) 12
İsveç (5.5.1949) 6
İsviçre (6.5.1963) 6
İtalya (5.5.1949) 18
İzlanda (9.3.1950) 3
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (24.5.1961) 3
Latviya (10.2.1995) 3
Lihtenştayn (23.11.1978) 2
Litvanya (14.5.1993) 4
Lüksemburg (5.5.1949) 3
Macaristan (6.11.1990) 7
Malta (29.4.1965) 3
Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti (9.11.1995) 3
Moldavya (13.7.1995) 5
Norveç (5.5.1949) 5
Polonya (29.11.1991) 12
Portekiz (22.9.1976) 7
Romanya (7.10.1993) 10
Rusya Federasyonu (28.2.1996) 18
San Marino (16.11.1988) 2
Slovakya (30.6.1993) 5
Slovenya (14.5.1993) 3
Türkiye (13.4.1950) 12
Ukrayna (9.11.1995) 12
Yunanistan (9.8.1949) 7

Madde 27

Bakanlar Komitesinin Danışma Meclisi görüşmelerinde topluca temsil edilebilme veya Komitenin bireysel temsilcilerinin ya da yedeklerinin Mecliste söz alabilme koşulları Meclise danışıldıktan sonra Komite tarafından bu konuda hazırlanacak çalışma kurallarına göre belirlenir.

Madde 28

1. Danışma Meclisi kendi çalışma kurallarını koyar ve üyeleri arasından başkanını seçer. Başkan, gelecek olağan döneme kadar görevde kalır.

2. Başkan oturumu yönetir, ancak görüşmelere katılıp oy veremez.

Başkan olan temsilcinin yedeği onun yerine oturuma katılır, konuşur ve oy kullanır.

3. Çalışma kurulları, ötekilerin yanı sıra,

a) Toplantı ve karar yeter sayısını:
b) Başkan ve öteki görevlilerin seçilme yöntemi ve görev sürelerini;
c) Gündemin hazırlanma ve temsilcilere duyurulma yöntemini;
d) Temsilcilerin ve yedeklerinin adlarının bildirilme zamanını ve biçimini; belirler

Madde 29

30. maddenin hükümleri saklı kalmak üzere, Danışma Meclisinin,

1. Bakanlar Komitesine tavsiyeleri içeren;
2. Komiteye Mecliste görüşülmesi için konular öneren;
3. Komite ve komisyonlar kur’an;
4. Dönemlerin başlangıç tarihini belirleyen;
5. Yukarıdaki fıkralarda yer almayan durumlarda karar yeter sayısını veya kuşku doğduğunda gerekli çoğunluğu belirleyen;

Kararları dahil tüm kararları oy veren temsilcilerin üçte iki çoğunluğunu gerektirir.

Madde 30

Danışma Meclisinin, görevlilerin seçilmesi, komite ve komisyonlarda hizmet verecek kimselerin atanması ve çalışma kurallarının kabulünü içeren iç işleyişe ilişkin konulardaki kararları, 29. maddenin 5. fıkrası uyarınca Meclisin belirleyeceği çoğunlukla alınır.

Madde 31

Bir konunun Danışma Meclisinin gündeminde yer alması için Bakanlar Komitesine yapılacak öneriler üzerindeki görüşmeler önerilen konunun saptanmasıyla, gündeme alınması konusundaki yandaş
ve karşı gerekçelerle sınırlıdır.

Madde 32

Danışma Meclisi, her yıl olağan dönemde toplanır. Olağan dönem oturumlarının tarih ve süresi, elden geldiğince üyelerin parlamento oturumları ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun oturumlarıyla çakışmayacak biçimde Meclis tarafından belirlenir. Meclis ve Bakanlar Komitesi birlikte tersine karar vermedikçe olağan dönem oturumlarının süresi, bir ayı aşamaz.

Madde 33

Meclis ve Bakanlar Komitesi birlikte başka bir yerde yapılmasına karar vermedikçe Danışma Meclisinin olağan dönem oturumları Konseyin merkezinde yapılır.

Madde 34

Danışma Meclisi, Bakanlar Komitesi veya Meclis Başkanının girişimiyle ve oturumun tarih ve yeri dahil aralarında anlaşma sağladıktan sonra olağanüstü bir toplantıya çağrılabilir.

Madde 35

Danışma Meclisi tersine karar almadıkça görüşmeleri açıktır.

BÖLÜM VI

SEKRETERLİK

Madde 36

1. Sekreterlik bir Genel Sekreter, bir Genel 5ekreter Yardımcısı ve gerekli öteki personelden oluşur.

2. Genel Sekreter ve Genel Sekreter Yardımcısı, Bakanlar Komitesinin tavsiyesi üzerine Danışma Meclisi tarafından atanır.

3. Sekreterliğin öteki personeli, yönetsel işlem kurallarına göre Genel Sekreter tarafından atanır.

4. Sekreterliğin hiç bir üyesi, herhangi bir hükümetten ücretli bir görev kabul edemez. Yine bir Sekreterlik üyesi, Danışma Meclisinin ya da ulusal yasama organlarının üyesi olmayacağı gibi, göreviyle bağdaşmayan bir işle uğraşamaz.

5. Sekreterliğin tüm görevlileri, görevinin Avrupa Konseyi için olduğuna ve bu görevi herhangi bir ulusal düşünceden etkilenmeksizin vicdanına göre yerine getireceğine, görevlerini yaparken herhangi bir hükümetten ya da Konsey dışındaki bir makamdan talimat alıp almayacağına, salt Konseye karşı sorumlu bir uluslararası memur statüsüyle bağdaşmayacak herhangi bir eylemden kaçınacağına ilişkin resmi bir bildirimde bulunur. Genel Sekreter ve Genel Sekreter Yardımcısı bu bildirimi Komite önünde, öteki görevlilerse Genel Sekreter önünde yapar.

6. Her üye, Genel Sekreterin ve Sekreterlik görevlilerinin sorumluluklarının özellikle uluslararası niteliğine saygı gösterir ve sorumluluklarını yerine getirirken onları etkilemekten kaçınır.

Madde 37

1. Sekreterlik Konseyin merkezinde bulunur.

2. Genel Sekreter, Sekreterliğin çalışmalarından Bakanlar Komitesine karşı sorumludur. Ötekilerin yanı sıra, 38. maddenin (4.) fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere Danışma Meclisinin gerek duyduğu sekreterlik ve öteki hizmetleri sağlar.

BÖLÜM VII
MALİ KONULAR
Madde 38

1. Her üye, Bakanlar Komitesi ve Danışma Meclisindeki temsilinin giderlerini kendisi karşılar.

2. Sekreterliğin giderleri ve tüm öteki ortak giderler, tüm üyeler arasında üyelerin nüfuslarına göre Komite tarafından belirlenecek oranlarda bölüşür. Ortak üyelerin katkıları Komite tarafından belirlenir.

3. Konseyin bütçesi, mali düzenlemeler uyarınca Genel Sekreter tarafından yıllık olarak kabul edilmek üzere Komiteye sunulur.

4. Genel Sekreter, Meclisten gelen ve Meclis ve etkinlikleri için bütçede ayrılmış miktarı aşan harcamaları içeren istekleri Komiteye iletir.

5. Genel Sekreter, Komiteye sunulmuş tavsiyelerden her birinin yerine getirilmesinin yol açacağı giderlere ilişkin tahmini tutarını da Bakanlar Komitesine sunar. Uygulanması ek harcamayı gerektiren bir karar, bu gibi bir ek harcamaya karşılık olan masraf tahminleri onaylanmadıkça, Bakanlar Komitesince kabul edilmiş sayılmaz.

Madde 39

Genel Sekreter, her yıl üyelerin hükümetlerince ödenecek katkı tutarını bildirir ve her üye bunu Genel Sekretere öder. Ödeme yükümlülüğü bildirim tarihinde başlar ve en geç bu tarihten sonraki altı ay içinde yerine getirilir.

BÖLÜM VIII
AYRICALIK VE DOKUNULMAZLIKLAR
Madde 40

1. Avrupa Konseyi, üyelerin temsilcileri ve Sekreterlik; üyelerin ülkelerinde, görevini yerine getirmek için gereken ölçüde ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanır. Bu dokunulmazlık; Danışma Meclisinin tüm temsilcilerinin Meclisteki veya Komite ve Komisyonlardaki sözleri ve oyları nedeniyle tüm üye ülkelerde tutuklanma ve yasal işleme karşı bağışıklığı içerir.

2. Üyeler yukarıdaki (1.) fıkranın hükümlerini yerine getirmek üzere olabildiğince kısa bir sürede anlaşmaya varmayı üstlenir. Bu amaçla Bakanlar Komitesi, üyelerin hükümetlerine, ülkelerinde tanınacak ayrıcalık ve dokunulmazlıkları tanımlayan bir anlaşmanın kabulünü tavsiye eder. Ayrıca, Fransa Cumhuriyeti hükümetiyle Konseyin merkezinde yararlanacağı ayrıcalık ve dokunulmazlıkları belirleyen bir
özel anlaşmaya varılır.

BÖLÜM IX
DEĞİŞİKLİKLER
Madde 41

1. Bu Statünün değiştirilmesi yolundaki öneriler, Bakanlar Komitesinde veya 23. maddede öngörülen koşullara göre Danışma Meclisinde yapılabilir.

2. Komite, uygun gördüğü değişiklikleri tavsiye eder ve bir Protokol biçiminde düzenlenmesini sağlar.

3. Statüyü değiştiren bir Protokol, üyelerin üçte ikisi tarafından imzalanıp onaylanınca yürürlüğe girer.

4. Bu maddenin daha önceki fıkralarının hükümlerine bağlı olmaksızın 23., 35. maddeleriyle 38. ve 39. maddelerini değiştiren ve Komite ve Meclisçe kabul edilen değişiklikler, kabul edildiğini gösteren ve Genel Sekreter tarafından üyelerin hükümetlerine verilen bir belgenin taşıdığı tarihte yürürlüğe girer. Bu fıkra, ancak Meclisin ikinci olağan döneminin bitiminden sonra işlerlik kazanır.

BÖLÜM X
SON HÜKÜMLER

Madde 42 – 1. Bu Statü, onaylamaya açıktır. Onay belgeleri Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı hükümetine verilir.

2. Bu Statü, yedi onay belgesinin verilmesiyle birlikte yürürlüğe girer. Birleşik Krallık Hükümeti, Statünün yürürlüğe girdiğini bildiren ve o tarihteki Avrupa Konseyi üyelerinin adlarını gösteren bir belgeyi tüm
imzacı hükümetlere gönderir.

3. Bundan sonra bu Statüyü imzalayan her devlet, kendi onay belgesini verdiği tarihten başlayarak bu Statüye taraf olur.

Gereğince yetkili kılınmış olan aşağıda imzası bulunanlar, yukarıdaki hükümleri kabul ederek bu Statüyü imzalamıştır.

Bu Statü, her iki metni de özgün olmak ve tek kopya olarak Birleşik Krallık Arşivine konmak üzere Fransızca ve İngilizce olarak 1949 Mayısının 5.günü Londra’da yapılmıştır. Birleşik Krallık Hükümeti onaylı
örneklerini öteki imzacı Hükümetlere gönderir.

Jean-Pierre Raffarin

0
Jean-Pierre Raffarin

Fransız siyasetçi Jean-Pierre Raffarin, 3 Ağustos 1948’de dünyaya geldi. Paris II-Assas Üniversitesi’nde Hukuk öğrenimini tamamlamıştır. Raffarin ayrıca ESSEC Business School mezunudur. 1976-1981 yılları arasında Devlet Sekreteri Lionel Stoléru’nün teknik danışmanlığını yapmıştır. 1979-1988 yılları arasında Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde öğretim üyesi olmuştur. UDF‘in 1993-1995 yıllarında Genel Sekreter yardımcılığı ve sözcülüğü görevini yürütmüş, 1995-1996 yıllarında da genel sekreterlik görevinde bulunmuştur. 1989-1995 yılları arasında Avrupa Parlamentosu milletvekili olmuş, Ayrıca 1995-1997 yıllarında Küçük ve Orta Boy İşletmeler ve Ticaret Bakanlığı yapmıştır. İlk kez 1995 yılında senatör seçilmiş ve uzun yıllar bu görevi sürdürmüştür. 1995 yılında Fransız Demokrasisi için Halk Partisi’ni (PPDF) kuranlar arasında yer almıştır. 2002 yılında UMP‘nin kurucularından olmuştur. 6 Mayıs 2002 – 31 Mayıs 2005 arasında Fransa Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev yapmış ve  Avrupa Anayasası referandumunda “hayır” oyu çıkmasının ardından görevinden istifa yoluyla ayrılmıştır. 2008 ve 2014 yıllarında Senato Başkanlığı için aday adayı olmuş ancak UMP grubundaki önseçimleri kaybetmiştir. 2011’de Cezayir ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için yetkilendirilmiştir. Ayrıca Mart 2011’den Eylül 2014 senato seçimlerine dek Senato Başkanvekili olarak görev yapmıştır. Ekim 2014 itibarıyla Senato Dışişleri ve Savunma Komisyonu Başkanlığını yürütmüştür. Légion d’honneur, Quebec Ulusal Nişanı (Kanada), Romanya Yıldızı Nişanı,  Dostluk Nişanı(Çin) ve Grand Cross of National Merit nişanlarının sahibidir. 

Sulhi Dönmezer

0
Sulhi Dönmezer

Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer 10 Şubat 1918 tarihinde İstanbul’da doğmuş, 1934 yılında İstanbul Erkek Lisesini ve 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Dönmezer, 1938 yılında Hukuk Fakültesinde Ceza Hukuku asistanlığına başlamış, 1942 yılında Prof. Dr. Tahir Taner’in danışmanlığında doktorasını tamamlamış, doçentlik sınavını vererek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku kürsüsüne atanmıştır.

1946-1948 yıllarında Amerika Illinois Üniversitesi’nde araştırmacı misafir öğretim üyesi olarak çalışan Sulhi Dönmezer, 1949 yılında Profesör olmuştur. 1953 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na seçilmiş, 1957 yılında ise Ordinaryüs Profesörlüğe terfi etmiştir.

1943 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kriminoloji Enstitüsü’nün kurulması çalışmalarına katılmış, 1955-1985 yılları arasında bu enstitü ve araştırma merkezinin müdürlüğünü yapmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 47 yıl hizmet verdikten sonra 1985 yılında yaş haddi nedeniyle emekli olmuştur.

İdari Görevleri

Ord. Prof. Dr. Dönmezer, emekliliğinden sonra 1995 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Kriminoloji, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ise Toplumbilim ve Türkiye’nin Sosyal Bünyesi derslerini vermiştir. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde de dersler vermiş, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde 1955 yılından 1985 yılına kadar Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku kürsüsü direktörlüğünü yürütmüştür. Yüksek Öğretim Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra, Ana Bilim Dalı Başkanlığını ve Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölüm Başkanlığını yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Ceza Hukuku (genel hükümler), Ceza Hukuku (özel hükümler), Kriminoloji ve Ceza Muhakemeleri Usulü derslerini; İktisat Fakültesine bağlı Gazetecilik Enstitüsü’nde Basın Hukuku derslerini okutmuştur. Bu Enstitünün rektörlüğe bağlı bir Yüksek Okul olmasından sonra da bir süre Sosyoloji dersi vermiştir.

İstanbul  Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Yargı Yüksek Okulu ile İstanbul İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi, Marmara Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Kadir Has Üniversitesi gibi birçok okulda derslere girmiş, doktora ve yüksek lisans derslerine katılmış, jürilerde görev almıştır.

İdari Görevleri ve Mevzuata Katkıları

1950-1952 Bakanlıklararası Antidemokratik Kanunları Ayıklama Komisyonu Üyeliği yapmıştır.

1950-1961 döneminde af kanunlarını hazırlayan komisyonlara başkanlık yapan Dönmezer, Basın Kanunu’nu hazırlayan komisyonun çalışmalarına katkı vermiş,1962-1963 yıllarında Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanun’un hazırlanması aşamasında çalışmış, 1961 Anayasası’nın ifade özgürlüğü, basın ve temel ceza hükümlerini hazırlayan alt komisyon başkanlığını ve Ceza Kanunundan Antidemokratik Hükümleri Ayıklama Komisyonu Başkanlığını yürütmüştür.

1961 Anayasa Tasarısını hazırlayan İstanbul Komisyonunu kurduğu ve basın ve ceza hukukuna ait hükümlerin hazırlanmasıyla görevlendirdiği komisyonun başkanlığını yapmıştır. 1951 ve 1961 Af Kanunlarını hazırlayan komisyonların raportörlüğünü yapmıştır.

Dönmezer, yurt dışında, Fransa, Hollanda, Portekiz, ABD, İran, Pakistan’da çeşitli üniversitelerde dersler ve konferanslar vermiş; 1975-1980 yılları arasında Avrupa Konseyi Kriminolojik Bilimler Konseyi üyeliğine seçilmiştir.

1988-1994 yılları arasında Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulu üyeliği yapmış; 1988 yılında Atatürk Dil ve Kültür Merkezi’ne bağlı Atatürk Araştırma Merkezi üyeliğini yürütmüştür.

1950-2001 yılları arasında, Başbakanlık, Adalet, İçişleri ve Dışişleri bakanlıkları tarafından önemli yasal düzenlemeler için oluşturulan komisyonlarda başkanlık ve üyelik görevlerinde bulunmuştur. 1981 Anayasası hakkında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin görüşlerini saptayan komisyonun başkanlığını, 1961-1985 yılları arasında Türk Ceza Kanunu’nda ve Usul Kanunu’nda yapılan değişiklikleri değerlendirme hususlarındaki üniversite komisyonlarının başkanlığını, 1984-2001 yılları arasında Yeni Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, İstinaf Mahkemeleri Teşkili Hususundaki Kanun, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkındaki Kanun ve Cezaların İnfazını İzleme Komisyonlarının Teşkili Hakkındaki Kanun’un hazırlanması ile bu kanunların uyum kanunlarını hazırlamakla görevlendirilen komisyonların başkanlığını, Çıkar Amaçlı Örgüt Suçları ile Mücadele Kanununu hazırlayan komisyonun başkanlığını yürütmüştür.

Sivil Toplum Çalışmaları ve Ödülleri

Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, 1961-1985 yılları arasında İstanbul Hukuk Fakültesi Mecmuası’nın editörlüğünü, Türk Eğitim Vakfı’nın kuruculuğunu ve Mütevelli Heyeti Başkanlığını, Kadir Has Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyeliğini, 2001 yılında Uluslararası Ceza Hukuku Derneği’nin Türkiye şubesini oluşturmak üzere Ceza Hukuku Derneği’nin kuruculuğu ve başkanlığını yürütmüştür. Milletlerarası Kriminoloji Derneği Yönetim Kurulu üyeliği; Milletlerarası Ceza Hukuku Derneği, Milletlerarası Sosyoloji Derneği, Milletlerarası Basın Enstitüsü, Monaco Adli Tıp Merkezi üyelikleri ile Amerika Suç ve Suçluluk Milli Konseyi muhabir üyelikleri üstlendiği diğer çalışmalardandır.

İstanbul Üniversitesinden “hukuk” dalında ve  Marmara Üniversitesinden “toplumbilim” dalında ”Fahri Doktor” unvanı kazanmıştır.

Aydınlar Ocağı tarafından kendisine “Şeyhül Müderrisin” (Hocaların Hocası) unvanı verilmiştir.

Ceza Hukuku, Kriminoloji, Toplumbilim ve Operasyonel Kriminoloji alanlarında çok sayıda eseri, makalesi ve araştırması bulunmaktadır.

Basın Hukuku ve Kriminoloji dersinin ayrı bir öğrenim dalı olarak kabul edilmesine katkıları olmuştur.

Türk Ceza Hukuku’nun ülkemizdeki kurucularından olan ve binlerce hukukçu yetiştiren Dönmezer, 3 Ağustos 2004 tarihinde, 86 yaşında İstanbul’da vefat etmiştir. 5 Ağustos 2004 tarihinde devlet töreni ile İstanbul Edirnekapı Şehitliği’nde defnedilmiştir. İngilizce ve Fransızca bilmekte, iki çocuğu bulunmaktaydı.

Eserleri

Dönmezer, Prof. Dr. Sahir Erman ile birlikte hazırladıkları “Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku” başlığını taşıyan üç ciltlik eser Türk hukuk tarihinde önemli bir yere sahiptir. “Şahıs ve Mal Aleyhine İşlenen Cürümler”, “Genel Adap ve Aile Düzeni Aleyhine İşlenen Cürümler”, “Genel Ceza Hukuku Dersleri”, “Ceza Hukuku Özel Hükümler Dersleri”, “Ceza Hukuku Meseleleri”, “Ceza Usul Hukuku Meseleleri”, “Kriminoloji“, “Basın Hukuku”, “Sosyoloji” diğer eserleridir.

Sulhi Dönmezer imzasını taşıyan ceza hukuku alanındaki kitapların sayısı 100 civarındadır.

İstanbul Hukuk Fakültesi Mecmuasında, Baro Dergisinde, Adalet Dergisinde ve diğer yabancı ve yerli hukuk mecmualarında, kollektif eserlerde Fransızca, İngilizce ve Türkçe olarak yayınlanmış yüzlerce inceleme, araştırma ve makalesi bulunmaktadır.

Dönmezer,1938 yılından itibaren günlük gazetelerde, güncel konular üzerinde, hukuki ve sosyal meselelerde düşünce ve değerlendirmeleri yayınlamıştır.

Erato Kozaku-Markullis

0
Erato Kozaku-Markullis

Güney Kıbrıslı Rum diplomat, siyasetçi ve akademisyen Erato Kozaku-Markullis, 3 Ağustos 1949 tarihinde Lefkoşa’da doğdu. 1972 yılında Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1974 yılında aynı üniversitede kamu hukuku alanındaki öğrenimini tamamladı. Finlandiya’daki Helsinki Üniversitesi’nde sosyoloji ve siyaset bilimi alanlarında doktora derecesi aldı. Eylül 1980’den Aralık 1988’e kadar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler Daimî Temsilciliği’nde diplomat olarak görev yaptı. Daha sonra İrlanda, Uruguay, Arjantin ve Amerika Birleşik Devletleri’nde büyükelçilik görevlerinde bulundu. 2004-2007 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi olarak görev yaptı. Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk kadın Dışişleri Bakanı olarak 2007-2008 ve 2011-2013 yılları arasında görev yaptı. Mart 2010’dan Ağustos 2011’e kadar Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak görev yaptı. Bakanlık görevlerinin ardından akademik çalışmalarına döndü; çeşitli üniversitelerde ders verdi, uluslararası konferanslar ile düşünce kuruluşlarının etkinliklerinde konuşmalar yaptı. Dış politika, Avrupa Birliği ve Kıbrıs sorunu üzerine çalışmalarıyla tanındı. Kozaku-Markullis, 17 Ağustos 2016’da, Kıbrıs’ta geçmişte Kıbrıslı Türklere yönelik gerçekleştirilen katliamlar ve şiddet olayları nedeniyle Kıbrıslı Türklerden özür diledi.

2 Ağustos – Hukuk Takvimi

0
2 Ağustos - Hukuk Takvimi

2 Ağustos – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

MÖ 216 

Cannae Muharebesinde Romalılar, Anibal komutasındaki Kartaca ordusu karşısında bozguna uğradı.

   

1492

İspanya’da, dinlerini değiştirmemeleri halinde ülkeden ayrılmaları için verilen sürenin sona ermesi üzerine Musevilerinin çoğu Osmanlı Devleti’ne sığındı.

1512

İtalyan doktor, anatomist ve filozof Alessandro Achillini, yaşamını yitirdi. (Doğumu:1463)

   
   

 1894

Brezilyalı zoolog, politikacı ve diplomat Bertha Maria Júlia Lutz dünyaya geldi. (2 Ağustos 1894 – 16 Eylül 1976) Brezilya’da kadınların oy hakkı kazanmasında etkili oldu ve ülkesini Birleşmiş Milletler San Francisco Konferansı’nda temsil etti. BM Antlaşmasının imzasında bulundu.

1897

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nda Albay ve Toplama Kampı komutanı olan Karl Otto Koch doğdu. (2 Ağustos 1897 – 5 Nisan 1945) Sahtekarlık, zimmetine para geçirme, sarhoşluk, cinsel suçlar ve bir SS Subayının öldürülmesini kapsayan suçlamalar kapsamında görevinden alınmış ve Rus askerlerinin kampı ele geçirmesinden 1 hafta önce idam mangası tarafından kurşunlanarak idam edilmiştir. 

1914

Almanya, Rusya’ya savaş ilan etti. Osmanlı’da seferberlik ilan edildi. Alman-Osmanlı İttifak Antlaşması 2 Ağustos 1914’te İstanbul’da, Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında imzalandı. Osmanlı Devleti’ni İttifak Devletleri safında savaşa sokan gizli ittifak antlaşmasıdır. (Deutsch-Türkische Bündnisvertrag) Türk-Alman İttifak Antlaşması, en yetkili makamlarca da uygun bulunarak onaylanmış ve 27 Ağustos 1914 Tarihinde resmen yürürlüğe girmiştir.

1919

İngiliz güçleri, Irak Kürdistan’ın Bamerné bölgesine yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Saldırı esnasında bölgedeki tüm Nexşibendi Şeyhlerini tutukladı.

1920

19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasının ardından yurt çapında düzenlenen kongreler kapsamında Afyonkarahisar Kongresi yapıldı.

1923

Hukukçu Calvin Coolidge, ABD başkanı oldu. 

 1926

Bozkurt gemisi ile Fransız Lotus gemisi Ege Denizi açıklarında çarpıştı; Bozkurt gemisi battı, 8 kişi öldü. Kaza sonrasında, Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen ünlü Bozkurt-Lotus Davası’nda Türk tezi kabul edildi, “Lotus prensibi” olarak literatüre geçti ve tüm ülkeler için kural hâline getirildi.

1927

Milletlerarası Lahey Adalet Divanında Bozkurt-Lotüs Davası‘nın görüşülmesine başlandı.

1934

Adolf Hitler, Almanya’nın Führer’i haline geldi. Totaliter rejim dönemi başladı.

   
   

1939

Adalet Bakanlığı, halk önünde idam yapılmayacağına dair genelgeyi yayımladı. 

   

1944

Türkiye, İngiltere ve ABD’nin önerisi üzerine, Almanya ile siyasi ve iktisadi ilişkileri kesti.

1944

Müttefik devletlerin tebaasında bulunan mahkumların affı.

1945

İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sına yön vermek için Postdam Konferansı‘nda bir araya gelen ABD Başkanı Truman, İngiltere Başbakanı Churchill ve SSCB Devlet Başkanı Stalin, görüşmelerini tamamladı. Almanya, konferansta ABD, İngiliz, Fransız ve Sovyet komutanlarınca yönetilecek dört ayrı işgal bölgesine ayrıldı.

1958

Cumhuriyet tarihinin en yüksek orandaki devalüasyonu yapılarak, 1 Dolar 2.80 liradan 9 liraya çıkarıldı.

1967

Anayasa Mahkemesi Çetin Altan’ın dokunulmazlığını kaldırma kararını iptal etti.

1968

Üniversite öğrenci örgütlerince 9-19 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen Uluslararası Barış Şenliğine 16 ülkeden davet edilen 58 öğrenci lideri, düşünür ve aktivistin Türkiye’ye girişleri yasaklandı.

1975

Nüfus Mübadelesi Antlaşması(Üçüncü Viyana Anlaşması), KKTC ile Güney Kıbrıs Yönetimi arasında 2 Ağustos 1975 tarihinde Viyana’da imzalanmıştır. Hem bu antlaşma, hem de onun uygulanışı, ilgili BM belgelerine net bir şekilde kayda geçirilmiştir. (5 Ağustos 1975 S/11789, 10 Eylül 1975 S/11789/Ek.1) Barış Harekatı sonrası Denktaş’ın en önemli diplomatik başarısı olan Nüfus Mübadelesi Antlaşması 9 Ağustos’ta uygulanmaya başlamıştır.

1977

Haşhaş ekicilerinin affı.

1979

Perulu ideolog , politikacı , düşünür , filozof , avukat ve antropolog Víctor Raúl Haya de la Torre yaşamını yitirdi. (Trujillo , 22 Şubat 1895 – Lima , 2 Ağustos 1979) Siyasi sığınma hakkıyla ilgili uluslararası bir kamu hukuku davası olan ve Uluslararası Adalet Divanı‘nın (ICJ) 1950 ve 1951 yıllarında karara bağladığı Haya de la Torre Davası‘na adını vermiştir.

Victor Raul Haya de la Torre

1980

Çorum merkezde 2 Temmuz 1980’de evi bombalanıp ağır yaralanan Mustafa Tahtasız Ankara’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Tahtasız’la birlikte Çorum’da 28 Mayıs’tan beri hayatını kaybedenlerin sayısı 49’a yükseldi.

1983

Barış Derneği Davası’nda yargılanan İstanbul Barosu Başkanı Avukat Orhan Adli Apaydın: “Yasal bir derneğin kurucusu olmak, dünyanın hiç bir yerinde suç değildir.”

 1984

  • İrlanda Temsilciler Meclisi seçimleJrinde oy kullanma hakkı bazı İrlandalı olmayan vatandaşlara yönelik olarak genişletildi. 

  • Amerikalı siyasetçi, senatör, avukat, yazar ve Başkan Donald Trump kabinesinde 20 Ocak 2025’ten itibaren 50. Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı olan James David Vance dünyaya geldi. 2009 yılında Ohio Eyalet Üniversitesi’nden siyaset bilimi ve felsefe alanında lisans derecesiyle mezun oldu. Yale Hukuk Fakültesi’ni 2013 yılında bitirdi. 3 Ocak 2023’tee senatör oldu. 

   

1989

Açlık grevinin 35. gününde Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nden 312 tutuklu ve hükümlü Nazilli ve Aydın cezaevlerine nakledildi. Nakilde Hüseyin Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya adlı 2 tutuklu öldü, 4 tutuklu yaralandı Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, Eskişehir Özel Tip Cezaevi onarıldıktan sonra mahpusların tekrar bu cezaevine nakledileceğini açıkladı.

1990

 Saddam Hüseyin önderliğindeki Irak, Kuveyt’i işgal etti. Kuveyt Emiri Şeyh Cabir es-Sabah, Suudi Arabistan’a kaçtı.

1991

Şili ve Arjantin yüzyıldan fazla bir zamandır aralarında süren sınır anlaşmazlıklarına bir anlaşma imzalayarak son verdi. 

1991

Uluslararası Avukatlar Birliği Morelia Şartı, 2 Ağustos 1991 tarihinde Meksika’da düzenlenen Uluslararası Avukatlar Birliği Genel Kurulu tarafından kabul edildi.

   

1996

Fransız avukat, hukuk profesörü ve Beşinci Cumhuriyet’in ilk başbakanı Michel Debré (15 Ocak 1912, Paris – 2 Ağustos 1996, Montlouis-sur-Loire) yaşamını yitirdi. 

1997

Nijeryalı müzisyen, albüm yapımcısı ve insan hakları savunucusu Fela Kuti hayatını kaybetti. (Doğumu: 15 Ekim 1938, Nijerya)

   

1998

Hükümet ortağı DSP tarafından teklif edilen af, siyasi partiler arasında ve toplumda geniş yankı uyandırdı. Toplumun bazı kesimlerinden ve hukukçulardan af teklifine tepki geldi.

2000

 Saddam Hüseyin önderliğindeki Irak, Kuveyt’i işgal etti. Kuveyt Emiri Şeyh Cabir es-Sabah, Suudi Arabistan’a kaçtı.

2001

Lahey’deki Savaş Suçları Mahkemesi, Srebrenica katliamının faili Sırp General Radislav Kristiç hakkında 46 yıl hapis cezası verdi. Kristiç, 1995’te Srebrenica’da 8 bin Müslüman Boşnak katledilirken Drina müfrezesinin ikinci komutanıydı.

2001

Eski Milli Savunma bakanlarından Ercan Vuralhan, karşılıksız çek davasından hakkında çıkan gıyabi tutuklama kararı nedeniyle gözaltına alındı.

2002

AB Uyum Paketi’nin ilk yasa maddesi olan terör suçlarında da ölüm cezasının kaldırılması, TBMM’de 152 ret oyuna karşılık 253 oyla kabul edildi. Meclisteki oylamada koalisyon ortağı MHP’den 114 ve ANAP’tan 2 Milletvekili ile 27 AKP ve 6 DYP Milletvekili “hayır” oyu verdi.

2002

Diyarbakır DGM, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın 312’den mahkumiyetine ilişkin adli sicilindeki kaydının silinmesi talebini reddetti. Böylece, Erdoğan milletvekili adayı olabilmek için gereken “temiz” adli sicil kaydını alamadı. 

2002

  • Filistin polisi, İsrail’in aradığı 20 militanı Filistin lideri Yaser Arafat’ın Ramallah’taki karargahı içinde tutuklayarak cezaevine nakletti. Operasyon ABD ve İsrail’in talebi üzerine gerçekleşti.

  • Amerikan Hizmet Üyelerini Koruma Yasası yürürlüğe girdi.

2003

Uluslararası Para Fonu (IMF), Türkiye’nin beşinci gözden geçirme niyet mektubunu onayladı. 500 milyon dolarlık kredi dilimini serbest bıraktı. 

 2005

AİHM, 2001 yılında HADEP’li Serdar Tanış ile Ebubekir Deniz’in kaybolmasıyla ilgili iki ayrı davada Türkiye’nin “yaşam hakkını ihlal ettiğine” hükmetti. 25 Ocak 2001 tarihinde Silopi HADEP ilçe Başkanı Serdar Tanış ile İlçe Sekreteri Ebubekir, Deniz çağrıldıkları Silopi Jandarma Karakolu’na gitmiş bir daha kendilerinden haber alınamamıştı.

2005

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onayladığı Türk Telekom’un yüzde 55 hissesinin 6,55 milyar dolar bedele Oger Telecom’a satışına ilişkin karar Resmi Gazete’de yayımlandı.

2005

İran’da bazı cinayetlerde devlet parmağı olduğunu yazdığı için hapse atılan ve açlık grevinde olan gazeteci Ekber Genci’nin davasına bakan yargıç, bir suikast sonucu öldürüldü.

2005

Fransız Sağlık Bakanı Xavier Bertrand, Paris’teki Saint-Vincent-de-Paul hastanesi morgunda saklanılan, doğduktan sonra kısa sürede ölmüş veya ölü doğmuş olduğu belirtilen 351 çocuk cesedinin keşfedilmesi üzerine, bu konuda soruşturma açılmasını istedi.

 2007

Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN başkanlığındaki Komisyon tarafından hazırlanan Anayasa Taslağı Başbakan Recep Tayip ERDOĞAN’a sunuldu.

   

 2009

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, birinci ”Ergenekon” davası ile Danıştay’a yönelik saldırıya ilişkin davanın birleşmesine karar verdi.

   
   

 2013

Abdullah Öcalan’ın avukatlarının, müvekkillerine daha önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak müvekkillerinin yeniden yargılanmasını talep etmesi üzerine mahkeme yeniden yargılama ve infazın durdurulması talebini 2 Ağustos’ta oybirliğiyle reddetti. 4’üncü yargı paketi olarak bilinen 6459 sayılı yasanın 21’inci maddesinin yeniden yargılamaya ilişkin hükümlerine dayandırılan itirazın reddedilmesi üzerine Ankara 12’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan itirazların da reddine karar verildi.

 2014

  • Avukat ve 68 kuşağı önderlerinden Kemal Bingöllü yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1939) Deniz Gezmiş’in yakın arkadaşıdır. Ceza hukukçusu ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) yöneticilerindendi. 

  • 2004 yılında Ukrayna Yüksek Şurası, Uluslararası Roman Soykırımı’nı Anma Günü’nü anmaya ilişkin bir kanun çıkardı

 2015

Avrupa Parlamentosu ,1944 yılında her yaş ve cinsiyetten 4 bin 300 Roman ve Sintinin Auschwitz’de gaz odasına gönderildiği 2 Ağustos gününü Roman ve Sinti Soykırımını Anma Günü olarak kabul etti. Avrupa Konseyi’nde de anma törenleri düzenlenmektedir.

2015

2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulan SPK’nın ilk başkanı da olan diplomat ve Prof. Dr. İsmail Türk 2 Ağustos 2015 tarihinde Ankara’da vefat etti.

 2015

İtalyan hukukçu, avukat, yargıç ve akademisyen Giovanni Conso hayatını kaybetti. (Doğumu: 23 Mart 1922, Torino) Torino’da hukuk eğitimi aldı. Avukatlık ve çeşitli üniversitelerde ceza muhakemesi hukuku profesörü olarak dersler verdi. 1976-1981 yıllarında Yüksek Yargı Kurulu üyeliği yaptı ve Yüksek Yargı Kurulu Başkanvekili Ugo Zilletti’nin istifası üzerine 1981 yılında başkanvekili seçildi. 1982 yılında Cumhurbaşkanı Alessandro Pertini tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine atandı. 1990-1991 yılları arasında 3 buçuk ay süreyle mahkemenin başkanlığını yürüttü. 1992 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demokratik Sol Parti’nin (PDS) resmi adayı oldu ancak seçilemedi. 1993 yılında Giuliano Amato tarafından kurulan hükûmette adalet bakanı olarak görev aldı. 2003-2009 yıllarında Accademia dei Lincei’nin başkanlığını yürüttü. 2 Ağustos 2015’te Roma’da yaşamını yitirdi.

   
   
   

2025

Ankara’da kamu kurumu yöneticilerinin elektronik imzalarının kopyalanarak sahte diploma ve sürücü belgesi düzenlenmesi ile ilgili soruşturmada, 65 şüpheli hakkında daha iddianame hazırlanarak 50 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Sahte diploma skandalına yüzlerce kişinin ismi karıştı.

   

2026

  • Etimesgut Belediyesi’ni hedef alan “yolsuzluk” soruşturması kapsamında, aralarında Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu’nun da bulunduğu 55 kişi, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Aralarında Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu’nun da bulunduğu 44’ü tutuklama talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

  • Haziran ayından bu yana 16 ilde meydana gelen 44 orman yangınıyla ilgili soruşturmalarda 6 şüpheli hakkında tutuklama kararı verildiği öğrenildi.

  • Larkıcı Güllü’nün ölümüne ilişkin soruşturma tamamlandı. Savcılık, sanatçının kızı Tuğyan Ülkem Gülter hakkında “tasarlayarak üst soya karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etti. Olay sırasında evde bulunan Sultan Nur Ulu’nun ise “yalan tanıklık” suçundan 4 yıla kadar hapsi istendi.

  • Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin soruşturmada düzenlenen 4’üncü dalga operasyonda gözaltına alınan 19 şüpheliden 12’si tutuklandı. Aralarında Nevşehir İl Emniyet Müdür Yardımcısı Ertuğrul Aslan’ın da bulunduğu tutuklamalarla birlikte dosyadaki tutuklu sayısı 28’e yükseldi.

2026

  • Sinema oyuncusu Yiğit Dören’e, sosyal medya hesabında paylaştığı fotoğraf ve videolarda bir alkol markasının görünmesi nedeniyle 82 bin 244 lira idari para cezası verildi. Dören, cezanın iptali için sulh ceza hakimliğine başvurdu.

  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ertuğrul Özkök hakkında katıldığı bir programdaki beyanları nedeniyle Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla re’sen soruşturma başlattı. Özkök,”Bu dönemler geçecek. Ben İspanya’da bir öğrenci olarak İspanya’da Franco rejiminin nasıl çöktüğüne tanık oldum gözlerimle. Bir gecede gitti 30 yıllık Franco diktatörlüğü. Öldüğü gece İspanya’da rejim değişti ya, öldüğü gece! … Bugünkü rejim Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın kişiliği üzerine dizayn edilmiş ve onun kişiliği ile geçerli bir rejim.” demişti.