Ana Sayfa Blog Sayfa 12

Doping

0
Doping nedir?

Doping, sporcunun performansını artırmak amacıyla yasa dışı performans artırıcı maddelerin verilmesidir. Dopingin ilk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır. Buna göre doping; sporcu ya da oyuncuların yarışma sırasında veya oyuna hazırlanırken spor ahlâkına yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak artıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka olası yöntemleri kullanmasıdır. Dopingde genellikle sentetik malzemeler kullanılmaktadır. Doğal olmayan ve organizmanın üretemediği besin kaynakları vücuda enjekte edilerek spor performansı yasa dışı bir şekilde artırılmaktadır. Sporcunun rakiplerine karşı avantaj elde ettiği bu durumlar ulusal ve uluslararası spor otoriteleri tarafından yasaklanmıştır.

Türkiye’de Dopingle Mücadele Komisyonu ve Kurallar 

Türkiye’de Dopingle Mücadele Komisyonu, Türkiye’de dopingle mücadeleyi kurumsallaştırmak üzere gerçekleştirilecek iş birliğinin ana ilkelerini belirlemek ve dopingle mücadele faaliyetlerini yürütmek amacıyla 24 Mayıs 2011 tarihinde, Spor Genel Müdürlüğü (SGM) ile Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi arasında imzalanan protokolle Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi bünyesinde kurulmuştur. Komisyon tarafından hazırlanan TÜRKİYE DOPİNGLE MÜCADELE TALİMATI 1 Ocak 2021 tarihinde ilan edilmiştir.

Türkiye Dopingle Mücadele Komisyonu Kural İhlalleri

  • Sporcudan alınan örnekte yasaklı bir maddenin veya metabolitlerinin veya belirteçlerinin tespit edilmesi
  • Yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin sporcular tarafından kullanılması veya kullanılmaya teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcunun örnek vermekten kaçınması, örnek vermeyi reddetmesi veya örnek vermemesi
  • Bir sporcunun bulunabilirlik kusurları işlemesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından doping kontrolünün herhangi bir bölümünün bozulması veya bozulmaya teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya bir sporcu destek personeli tarafından yasaklı bir maddenin veya yasaklı bir yöntemin bulundurulması
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından herhangi yasaklı bir maddenin veya yasaklı bir yöntemin yasa dışı ticaretinin yapılması veya yasa dışı ticaretini yapmaya teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından herhangi yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin herhangi bir sporcuya müsabaka içi dönemde tatbik edilmesi veya tatbik etmeye teşebbüs edilmesi veya müsabaka dışında yasak olan herhangi yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin herhangi bir sporcuya müsabaka dışındaki bir dönemde tatbik edilmesi veya tatbik etmeye teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından suç ortaklığı yapılması veya suç ortaklığına teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından yasak iş birliği yapılması
  • Yetkililere bilgi vermek isteyen bir kişinin bundan vazgeçirilmesi veya bu kişiye zarar vermek amacıyla bir sporcu veya diğer kişi tarafından gerçekleştirilen eylemlerin bulunması

Anti Doping Sözleşmesi

Paul-Henri Spaak

0

Belçikalı hukukçu ve devlet adamı Paul-Henri Spaak 25 Ocak 1899 tarihinde doğdu. (Ölümü: 31 Temmuz 1972)

Université Libre de Bruxelles’de hukuk eğitimi gördü. Lisans derecesini aldıktan sonra, Brüksel’de avukat olarak çalıştı ve ülkenin güvenliğine karşı komplo kurmakla suçlanan komünistleri savunarak önemli başarılar elde etti ve adını duyurdu.

1932’de Sosyalist Parti’den Temsilciler Meclisi’ne girdi. 1938’de Belçika’nın ilk sosyalist başbakanı oldu. 1940-1944 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı görevinde bulundu.

1945’te Birleşmiş Milletler Antlaşması‘nın hazırlık çalışmalarına katıldı. 1946’da Genel Kurul başkanlık seçiminde, daha sonra BM’nin ilk genel sekreteri olan Trygve Halvdan Lie‘ye karşı yarıştı ve  örgütün ilk genel kurulunun başkanlığını üstlendi. 

Trygve Halvdan Lie

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan ve Merkez Bankası’nı devlet denetimine alan Sosyal Hristiyan-Sosyalist koalisyon hükûmetinde başbakan oldu.

1948’de Birleşik Krallık, Fransa ve Benelüks ülkeleri arasında bölgesel bir savunma ittifakı kuran Brüksel Antlaşması’nı imzaladı.

Avrupa Birliği‘nin başlıca savunucularından oldu. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı (NATO) ve Benelüks Ekonomik Birliği’nin kurulmasında önemli rol oynadı,

Spaak Raporu’nu yayınladı ve Avrupa Ekonomi Topluluğu’nun temel politikalarını oluşturdu. Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu(EURATOM) temellerini atan Roma Antlaşmalarında(1957) etkin rol aldı.

1948-1952 arasında, Avrupa ülkelerinin siyasal ve ekonomik işbirliğini öngören kuruluşlarda ve Avrupa Parlamentosu‘nda ilk başkan olarak görev yaptı.

1954-1957 arasında yeniden dışişleri bakanlığı görevini üstlendi.

1957-1961 yıllarında NATO genel sekreterliği görevini yürüttü.

12 Eylül 1963 tarihinde toplanan tam yetkili temsilciler tarafından Ankara’da imzalanan Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması‘na Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı sıfatıyla imza attı.

1961-1966 arasında kendisi gibi hukukçu olan Théo Lefèvre’in koalisyon hükûmetinde başbakan yardımcılığı ve dışişleri bakanlığı görevlerini üstlendi.

1966’da Sosyalist Parti’den ayrılarak akademik hayata atıldı.

31 Temmuz 1972’de yaşamını yitirdi.

Müstakbel Hukukçunun Yol Haritası

0

Müstakbel Hukukçunun Yol Haritası, Dr. Ramazan Arıtürk tarafından kaleme alınarak Seçkin Yayınlarından okuyucuya sunulmuştur.

Eser, yazarın, hukuk fakültesini kazanan kızından ilhamla tüm hukukçulara ve özellikle de hukuk öğrencilerine tavsiye ve nasihatleri niteliğindedir.
 
Dr. Ramazan Arıtürk Hakkında 
Arıtürk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki lisans eğitimini 1993 yılında, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Ana Bilim Dalındaki yüksek lisansını 2008 yılında ve aynı enstitüdeki doktora eğitimini ise 2011 yılında bitirdi. Yazarın ayrıca Şirket Yöneticilerinin Ceza Sorumluluğu, Vatan Yahut Kırım, İhaleye Fesat Karıştırma Suçu ve Yargının Yeniden Yapılandırılması gibi eserleri ile çok sayıda makalesi mevcuttur. 

Kitabın Açıklaması

 
Bu kitap, yirmi beş yılı aşkın avukatlık ve aynı zamanda on yılı aşkın akademisyenlik yapan bir babanın, 2020 yılında hukuk fakültesini kazanması üzerine “müstakbel hukukçu” olan ilk evladına yazdığı tavsiye niteliğindeki mektubunun iki kapak arasına getirilmiş halidir.
 
Bu eser, her sınıfta yeniden okunması gereken ve her okuyuşunuzda yaşınız, elde ettiğiniz bilgi ve tecrübeyle size yeni şeyler söyleyecek olan sadık bir yol arkadaşıdır. Yıllar sonra geriye dönüp bakınca, değeri gün geçtikçe artan bir hazine haline geldiğini anlayacaksınız. Fakültede öğrencilikten, adliyede staja ve staj sonrasında meslek hayatınıza dair bu kitabın gösterdiği yolda yürümeniz halinde sonunda başarıya ulaşacağınızdan emin olabilirsiniz. Zira Ali Fuad Başgil Hocamızın da dediği gibi “Ben sadece senin geçtiğin yoldan geçmiş, duyduğun boşluğu duymuş ve çektiğin ıstırabı çekmiş bir hocayım.”
Bu kitap; adaleti omuzlarının üzerinde yücelterek müreffeh yarınlarımızı inşa edecek, istikbalde hukuk dünyasına damgasını vuracak ve dünyayı bir güneş gibi aydınlatacak genç hukukçularımız için yazılmıştır.

Kitabın Konu Başlıkları

  • Fakülteyi Kazandım, Peki Hukuk Nedir?
  • Sebeb–i Telif
  • Hukuk Fakültesi Sonrası Staj Evresi ve Yüksek Lisans
 
 
Kitabın İçindekileri
Birinci Bölüm  
Fakülteyi Kazandım, Peki Hukuk Nedir? 
 
Hukukçunun Kim Olduğu Üzerine
 
Türkiye’de Hukukçu Olmak Özel Bir Anlam İfade Eder Mi?
 
 

İkinci Bölüm 

Sebeb–i Telif
 
Bir Hukuk Öğrencisinin Sahip Olması Gereken Meziyetler
 
1) Maddi Olgular
 
a) Hukuk Bilgisi
b) Muhakeme Becerisi
c) Analitik/Eleştirel Okuma Ve Yazma
d) Temiz Bir Çehre Ve Diksiyon
e) Yabancı Dil
f) Ders Takip Ve Çalışma Becerisi
g) Hayat Bilgisi
 
 
2) Manevi Olgular
 
a) İrade Ve Ruh Terbiyesi: Düşünce–Tefekkür 
b) Adalet Duygusu
c) Yasa Bilinci
d) Para Ve Siyaset İle Kontrollü İlişki
e) Onurlu Ve Dürüst Bir Kişilik
f) Kültürel Zenginlik
g) Arkadaşlık (Arkam–Daş)
h) Teknoloji Ve Sosyal Medyanın Ölçülü Kullanımı
ı) Marka Bağımlılığıyla Mücadele
 
 
3-Hukuk Eğitiminize Eşlik Etmesi Gereken Faaliyetler
 
1) Sivil Toplum Ve Öğrenci Kulübü Çalışmaları
2) Farklı Sektörlerde İş Tecrübesi / Yaz Stajı
3) Yurt İçi Ve Yurt Dışı Seyahatler 
 
Yurt İçi Seyahat Rotaları
Yurt Dışı Seyahat Rotaları
 
 
4) Ek Akademik Faaliyetler
 
5) Networking (Sosyal Sermaye)
 
Fakültede Hukuku İyi Öğrenmenin Yolları
 
1) 1. Sınıf
 
2) 2. Sınıf
 
3) 3. Sınıf
 
4) 4. Sınıf
 
 

Üçüncü Bölüm 

 
Hukuk Fakültesi Sonrası Staj Evresi Ve Yüksek Lisans
 
1) Adliye Stajı
 
a) Cumhuriyet Başsavcılığı
b) Ağır Ceza Mahkemesi
c) Asliye Ceza Mahkemesi
d) Sulh Hukuk Mahkemesi
e) Asliye Hukuk Mahkemesi
f) Ticaret / İş Mahkemesi
g) İcra Mahkemesi
h) İdare / Vergi Mahkemesi
 
 
2) Büro Stajı
 
3) Staj Sonrası Avukatlık
 
4) Cv/Özgeçmiş Hazırlama
 
5) Yüksek Lisans

İlim ve Edebiyat Sektörü Meslek Birlikleri

0
İlim ve Edebiyat Sektörü Meslek Birlikleri

Kuruluş Tarihi : 21.01.2000
Adresi    : Sahne Sokak, Ali Han No:307 Galatasaray/İstanbul
Telefon : 0 212 293 55 88
Faks: 0.212.251 95 23
2. İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi : 11.08.1986
Adresi  : İzmir Caddesi No:33/16   Kızılay /ANKARA
Telefon : 0.312.419 49 38
Faks: 0.312.419 49 39
Web Adresi: www.ilesam.org.tr   
3. BİYESAM (Bilişim ve Yazılım Eser Sahipleri Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi:01.11.2005/162635
Adresi    : Büyükdere Caddesi Garaj Sokak Andsoy Apt. No:4 K:3 D:6
Telefon : (0212) 211 32 11
Faks: (0212) 211 32 12
Web Adresi: www.biyesam.org.tr
4. ÇEVBİR  ( Çevirmenler Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi:01.05.2006/68003

Adresi : Osmanağa Mah. Kırtasiyeci Sokak No:8/3 34714 Kadıköy/İSTANBUL

Telefon : 0.216.337 16 99

Faks: 0216 337 68 36
Web Adresi: www.cevbir.org
5. YAYBİR   (Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi : 19.04.2006

Adresi : İnönü Cad. Opera Palas Apt. No:55 Kat:2 Gümüşsuyu

34437 Taksim/İSTANBUL

Telefon : 0212.512 42 10-14
Faks: 0212.512 42 15
Web Adresi: www.yaybir.org.tr
6. TBYM (Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi : 04.01.2007 / 179

Adresi: Küçük Çamlıca Mah. Şekerkaya Sok. No: 9/A Üsküdar/ İSTANBUL

Tel: 0 216 327 07 73

Faks: 0 216 310 59 06

E-Posta : bilgi@tbym.org

Web Adresi: www.tbym.org
7. DEKMEB (Ders ve Kültür Kitapları Yayıncıları Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi: 22.07.2013 / 143499
Adresi: Bahçelievler Mah. Muammer Aksoy Caddesi (Eski 2.Cd.) No: 4/5 Çankaya / ANKARA
Tel/Fax : 0312 309 09 54
Faks: 0312 309 09 56
E-Posta : dekmeb@gmail.com
Web Adresi : www.dekmeb.org
8. EĞİTİMYAYBİR (Eğitim Yayıncıları Meslek Birliği)
Adresi : Gazi Mustafa Kemal Bulvarı 122/2 Maltepe/ANKARA
Telefon : 0312 230 5757
Faks: 0312 230 4757

Web Adresi: http://www.egitimyaybir.org.tr/

MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0

MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi, vizyonunu “mezunlarının ulusal ve uluslararası düzeyde, kamu sektörü ya da özel sektör ayrımı gözetmeksizin, mesleklerini ifa ettikleri her coğrafyada başarılı olabilmelerini ve mesleklerinin gereklerini yerine getirmek ve kazandıkları bilgileri uygulamak suretiyle saygın birer mesleki konum elde edebilmelerini sağlamak” olarak ilan etmekte “Kaliteli, nitelikli ve saygın bir hukuk eğitimi almayı; nitelikli, adaletli ve hakkaniyet değerlerine saygılı hukukçu olmayı arzu eden tüm öğrencileri” fakülteye davet etmekte, “akademik özgürlüklerin korunduğu, evrensel değerlere dayalı, adalet ve hakkaniyet anlayışının yüceltildiği özgür ve yaratıcı bir eğitim, düşünce ve araştırma ortamı oluşturmayı hedeflediğini” ilan etmektedir.

İbrahim Arıkan Eğitim ve Bilimsel Araştırmaları Destekleme Vakfı tarafından kurulan MEF Üniversitesinin eğitim dili tamamen İngilizce’dir ancak Hukuk Fakültesi eğitiminin ulusal niteliği göz önünde bulundurularak yüzde 30 oranında İngilizce eğitim verilmektedir. Fakülte’nin 2017 yılı itibari ile dekanı Prof. Dr. Havva KARAGÖZ’dür. Fakülte kampüsü Sarıyer’dedir.

Hukuk ve Sinema, Hukuk Mesleğinde Güzel Konuşma Sanatı, Hukuk, Edebiyat ve Sanat gibi seçimlik dersler programa dahil edilmiştir. Staj, sertifika, hukuk kliniği, farazi mahkeme gibi eğitimi çeşitlendiren, hukuk uygulaması yeteneğini geliştirmeyi amaçlayan, yeni gelişen teknikler seçimlik dersler kapsamında sunulmaktadır.

Hukuk Kliniği dersi kapsamında, MEF Üniversitesi hukuk öğrencileri tarafından, MEF Okulları klinik kulübü öğrencilerine önceden belirlenmiş konularda hukuki bilgiler verilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde değişik örneklerine rastlanan bu faaliyet kapsamında, hukuk öğrencilerinin interaktif bir şekilde öğrenim faaliyetine katılması ve yaparak öğrenmesi, hedef toplum kesiminin temel hukuk bilgileri alması ve bilinçlenmesi amaçlanmaktadır. Ders kapsamında hukuk öğrencileri tarafından, medeni hukuk ve borçlar hukuku, aile hukuku, tüketici hukuku gibi alanlara ilişkin hukuk bilgileri lise öğrencilerine sunulmakta, toplumdaki bireylerin günlük hayatlarında karşılaşacakları hukuki problemlere dair bilinç oluşturulması hedeflemektedir.

 

MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi, öğrencilerine Erasmus Programı çerçevesinde Avrupa Üniversiteleri ile öğrenci değişim programları uygulamaktadır.

MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi, öğrencilerinin Uluslararası Ticari Tahkim Yarışması’na, Farazi Dava ve Farazi Duruşma Yarışmalarına katılmasını teşvik etmekte ve desteklemektedir.

Hukuk Fakültesi öğrencilerine akademisyenler tarafından CV (Özgeçmiş) hazırlama eğitimi verilmektedir.

MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kariyer Günleri düzenli olarak öğrencilerin hizmetine sunulmaktadır. Kariyer Günleri ile öğrencilere kariyer planlarını daha bilinçli bir şekilde yapabilmeleri için yol göstermek amaçlanmakta, öğrencilerin uygulamaya ilişkin bilgi edinmeleri arzu edilmekte; staj yapacakları büro, kurum ve kuruluşları tanıma ve kendini  onlara tanıtma imkanı bulmaları hedeflenmektedir.

MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Eğitimi Sertifika Programları da düzenlemektedir. Bu kapsamda arabuluculuk temel eğitimi, arabuluculuk mevzuatı, iletişim ve öfke kontrolü, arabuluculukta psikoloji eğitimi, çatışma ve anlaşmazlıklar, arabuluculuk araç ve teknikleri, arabuluculukta ilkeler, yazılı ve uygulamalı sınava hazırlık ve uyuşmazlık simülasyonu başlıklarında eğitim verilmektedir.

Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği-TOMEB

0
Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği-TOMEB
Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği-TOMEB, tiyatro oyunculuğu mesleğini savunma, daha iyi koşullarda tiyatro oyunculuğu yapılmasın sağlamak ve tiyatro oyuncularının ortak çıkarlarını koruyarak onların haklarını izlemek için kurulmuştur.
TOMEB, 21 Ocak 2000 tarihinde kurularak tüzel kişiliğini kazanmıştır ve tiyatro icralarının kullanılmasından kaynaklanan gelirlerin tahsilini ve hak sahiplerine dağıtımını sağlamaktadır.
Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği, izinsiz kullanımları tespit etmekte, tespit edilen icraların izinsiz kullanımından doğan tazminatları takip etmektedir.
Birliğin ilk genel kurulu, 6 Temmuz 2000 Tarihinde yapılmış, ilk yönetim kurulu başkanı Tamer Levent olmuştur. Tamer Levent, 2002, 2004 ve 2006 tarihlerinde yeniden başkan seçilmiştir.
Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği-TOMEB başkanlığına 2008 ve 2010 yıllarında Erhan Gökgücü seçilmiştir.
başkanlığa seçilmiş ve kurullar aşağıdaki şekilde oluşmuştur.

Birlik Yönetim kurulu, Erhan Gökgücü, Tamer Levent, Hakan Beşen, T.Tolga Tecer ve M.Nurkut İlhan’dan oluşmaktadır.

Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği-TOMEB  Faaliyetleri

Tomeb, yurt içinde ve yurt dışında fikri haklar ve telif hakları konularında çalışmalar yapmış, Kültür Bakanlığı ve diğer meslek birlikleri ile işbirliği içinde faaliyetler yürütmüştür.

Birlik, tiyatro oyuncularının ve diğer meslek alanlarındaki kişi ve kurumların ilgili meslek birliğine zorunlu üye olması için yasal düzenleme yapılmasını savunmuştur.

Birlik, profesyonel tiyatroların bulunduğu ilerde temsilcilikler kurmuştur.

Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği-TOMEB, Kültür ve Turizm Bakanlığı işbirliği ile “Türkiye Ütopyası Oyun Yazma Yarışması’nı düzenlemiş, ödül kazanan oyunların kitap olarak basımını ve dağıtımını yapmıştır.

Tomeb, film ajansları ile ilişki kurarak üyelerinin televizyon dizisi ve filmlerde rol almasını sağlamakta, hak ettikleri ücretleri takip etmektedir.

Tomeb, DEVLET TİYATROSU, OPERA VE BALE ÇALIŞANLARI YARDIMLAŞMA VAKFI(TOBAV) ile birlikte “Kamu Personeli Kanun Taslağı” üzerinde çalışmalar üretmiş 2006 yılında bir rapor düzenleyerek Cumhurbaşkanlığı’na  iletmiştir.

Birlik, parlamentoda yapılmakta olan yasalaştırma çalışmaları hakkında görüş ve raporlarını bildirmiş, hazırlamış olduğu bu çalışmalara diğer kuruluşlar da imza atmışlardır.

Birlik, devlet tiyatrolarında telif haklarının doğru ve günün koşullarına uygun biçimde işlemesi, maddi ve manevi hakların takibi ve tiyatro bölümü mezunu konuk sanatçıların yevmiyelerinin arttırılması için girişimlerde bulunmuştur. Birlik, Kültür Sanat Sen, TOBAV, Işık Der ve Teknik Der ile birlikte Devlet Tiyatroları Tüzük Taslağının hazırlanması konusunda çalışmış, tamamlanan taslak Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne sunulmuştur.

TOMEB, Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları İhtisas Mahkemeleri tarafından resmi muhatap kabul edilmekte ve gerektiğinde konusunda bilirkişi olarak atanmaktadır.

TOMEB (Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi : 21.01.2004
Adresi : Esat Cad. No: 66/5 Küçükesat/ANKARA
Telefon: 0 312 427 8588
Faks: 0 312 427 8909

İmla Kılavuzu’nun tüm okul ve iş yerlerinde kullanılması hakkında genelge

0
İmla Kılavuzu'nun tüm okul ve iş yerlerinde kullanılması hakkında genelge

İmla Kılavuzu’nun tüm okul ve iş yerlerinde kullanılması hakkında genelge, Başbakanlık tarafından “Yazıların imlâ Kılavuzuna uygun olarak yazılması” başlıklı tamim olarak 22 Ocak 1942’de deruhte edilmiş ve Resmi Gazetenin 2 Şubat J942 tarihli sayısında yadımlanmıştır. 

Başvekâletten:
Tarihi : 22/1/1942
Sayı: 6-142/367
ÖZÜ : Yazıların «îmlâ Kılavuzu»na uygun olarak yazılması h.


8. sonteşrin 1928 tarihli ve 1353 sayılı kanun ile kabul edilmiş olan Türk harflerile yazıda imlâ birliğini yeniden sağlamak ve 1929 da basılmış olan imlâ lügatinin ikinci basımı sayılmak üzere Türk Dil Kurumu tarafından bir çok anketler ve incelemeler sonunda hazırlanıp bastırılmış olan (imlâ kılavuzu)nun bir nüshası ilişik olarak sunulmuştur. Bir dilin imlâsında birlik bulunması, yazısının okunup yazılmasında her türlü kargaşalığı ortadan kaldıracak en esaslı bir bor ç olduğuna göre bu kılavuzda gösterilen kaideler ve örnekler dairesindeki yazılışın doğru imlâ olarak kabul ile bütün okullarda ve Devlet dairelerinde yazıların buna uygun olarak yazılmasına ve basımlarda da bu imlâya riavet edilmesine önem verilmesini ehemmiyetle rica eder. Bu vesile ile de saygılarımı sunarım.

Yaya Hakları Bildirgesi

0

Yaya Hakları Bildirgesi, İnsan Hakları Derneği Çevre Komisyonu tarafından 1990 yılında hazırlanmıştır.

YAYA HAKLARI BİLDİRGESİ

Biz yayalar, kent nüfusunun büyük çoğunluğunu meydana getiren ve toplumun her kesiminden gelen bir kitleyiz. Bebekler, çocuklar, çocuklular, hamileler, yaşlılar dahil, her yaştan insandan, çeşitli sakatlıkları olanlardan, herhangi bir biçimde yük taşıyanlardan oluşan bir topluluğuz.

İNSANA VE ÇEVREYE DOST ULAŞIMI

Yayalık, diğer insanlara ve çevreye hiçbir zarar vermeyen, insanın kendi sağlığına da katkıda bulunan bir ulaşım biçimidir. İnsanın kendi enerjisi dışında kaynak tüketmediği için havayı kirletmemesi, park ederek alan işgal etmemesi ve diğer yayalara zarar verme riskinin sıfır olması, çevresine dost bu ulaşım biçiminin ayırt edici nitelikleridir. Ayrıca toplumsal ilişkiyi de kolaylaştırma ve sıklaştırma olanakları sunmaktadır.

Bu esnek ve insancıl ulaşımı seçen bizler, ne yazık ki, kentlerde korumasız durumdayız ve son yıllarda, giderek daha fazla zarara uğratılmakta, köşeye kıstırılmaktayız.

YÜRÜMÜYORUZ SÜZÜLÜYORUZ

Motorlu araç sayısının her gün hızla artması ve bu artışla oranlı gelişmeyen altyapı, bir yandan motorlu araç trafiğini kilitlenme noktasına getirirken, diğer yandan, yaya haklarına tecavüzü olağanüstü ve dayanılmaz boyutlara ulaştırdı.

Yayaların, motorlu araçlar karşısında yalnız, gasp edilmiş hakları bakımından savunmasız bırakılmaları, çok büyük bir haksızlıktır.

Bu sorunun yaratılmasında hiçbir sorumluluğumuz olmadığı halde, ortaya çıkan durumdan ötürü anında ve fiilen cezalandırılıyoruz, haklarımız kısıtlanıyor.

Kentlerin yaya kaldırımlarında, özellikle kent merkezlerinde ve akşamları mahalle içlerinde artık yürüyemiyor, araçların ve engellerin arasından adeta süzülüyoruz.

ÇÖZÜMSÜZLÜK SARMALI

Trafik kördüğümüne getirilen çözümler, hep motorlu araç trafiğini rahatlatmaya yönelik oldu. Oysa bu çözümlerin hepsi, sorunu ortadan kaldıracağına daha da çözümsüzleştiriyor.

Yapılması gereken, motorlu araç yerine alternatif ulaşım sistemlerini ele alan ve yayaları gözeten önerilerin kamuoyunda tartışılması ve gerçekleştirilmesidir.

Biz yayalar,

Bu eşitsiz ve haksız durumu neredeyse kanıksadık; yayalık haklarımızı talep etmeyi ve korumayı unuttuk.

Yaya Hakları Bildirgesi’ni

Yayalık haklarımızı hatırlamak, hatırlatmak, gündeme getirmek, savunmayı kolaylaştırmak ve genişletmek amacıyla, yurttaşların bu konudaki inisiyatiflerinin gelişimine katkıda bulunmak üzere hazırladık.

Daha adil ve eşitlikçi bir yapıda, kentsel ekolojiye olumlu katkılarımızla, yayalar olarak haklarımızı elde edeceğimize inanıyoruz.

Bu Bildirge ile,

Yaya haklarının tanımlanması, sahiplenilmesi, fiilen tanınması ve uygulanması için somut bir çerçeve ilan edilmektedir.

YAYA KALDIRIMLARI YAYALARINDIR

Bu nedenle;

• Bütün yerleşim merkezlerinde, örgün ve yaygın yaya kaldırımı ağının bulunması, en temel yaya hakkıdır.

• Bütün yerleşim alanlarında yaya kaldırımlarının yapımı zorunludur.

• Araçlar, yaya kaldırımına park edemez.

• Kaldırımlar üzerindeki bütün fiziki ve toplumsal engeller, serbest yürüyüşü aksatmayacak biçimde düzenlenir.

• Yayaların egzoz gazlarıyla zehirlenmemesi, gürültüyle rahatsız olmaması, üzerlerine çamur, toz ve benzerlerinin sıçratılmaması için önlemler alınır.

KENT MERKEZİ YAYA BÖLGELERİNİNDİR

Bu nedenle;

• Toplu taşım dışındaki araçlar, merkeze girmekten özenle kaçınır.

• Yaya bölgeleri, giderek bütün merkezi kapsayacak biçimde genişletilir.

• Yaya bölgeleri, her türlü motorlu araçtan, kesinlikle arındırılır.

• Yayalar, bu bölgeleri, kentsel etkileşim, kültürel etkinlik ve alış-veriş için özgür bir biçimde kullanırlar.

YAYA GEÇİTLERİNDE ÜSTÜNLÜK, MUTLAK OLARAK YAYALARINDIR

Bu nedenle;

• Yayaların gereksindiği kadar sık, yaya geçidi sağlanır.

• Yaya geçitleri işaretlenir ve buraları, hiçbir biçimde, araçlar tarafından işgal edilemez. Yayalar için yeşil ışık süresi, gerekli yürüme süresine göre ayarlanır.

• Zemin katı yayalarındır. Genel kural olarak, yayalar, üst ve alt geçitlere zorlanamaz.

HERKESİN, İSTEDİĞİ YERE, YAYA YOLLARINDAN GİTME HAKKI VARDIR

Bu nedenle,

• Kentlerde, motorlu trafik altyapısından tamamen ayrı, sırf yayalar için, özel yollar yapılır.

• Her çocuğun, okula, yaya yolundan güvenlik içinde gitmesi sağlanır.

• Kent yönetimi, yaya yolunu hizmet ve tesislerle donatır.

• Yaya yoluna paralel, bisiklet yolları yapılır.

• Yaya ve bisikletli ulaşımı, kitle haberleşmesi ile ve diğer özendiricilerle desteklenir.

KENT YAŞAMININ GERÇEK SAHİPLERİ YAYALARDIR

Bu nedenle;

• Yayalık, insanlar arası etkileşimi artırıp kentsel kültüre katkıda bulunduğu için, desteklenir ve özendirilir.

• Yayalar, yerel yönetimlerle birlikte, yayalık haklarını savunabilecek, şikayetlerini iletecek bir örgütlenme geliştirir.

• Trafikle ilgili kararlar ve polisler, yayaların haklarını da gözetir ve korurlar.

• Yaya altyapısının, gece-gündüz bakımını, temiz ve aydınlık tutulmasını, onarılmasını, bitki ve ağaçlarla görsel çekiciliğinin sağlanmasını, yayaların katkılarıyla, yerel yönetimler yapar.

Ve yayalar,

• Kaldırımlar, yaya bölgeleri, yaya yolları, yaya geçitleriyle ilgili kararların alınmasına katılmak hakkına sahiptir.

Bruno Kreisky

0
Bruno Kreisky
Hukukçu ve Avusturya Şansölyesi Bruno Kreisky 22 Ocak 1911’de dünyaya geldi. (Ölümü: 29 Temmuz 1990) Viyana Üniversitesi‘nde hukuk, siyaset ve iktisat öğrenimi gördü. Aynı üniversitede doktora çalışmasını tamamladı. Öğrenciliği sırasında sosyalist harekete katıldı. 1936’da siyasi etkinliklerinden dolayı tutuklanarak kısa bir süre hapis yattı. Gazetecilik ve ticaretle uğraştı. 1946-1950 yılları arasında Stokholm‘deki Avusturya Elçiliğinde çalıştı. Daha sonra Viyana‘ya dönerek Dışişleri Bakanlığında görev aldı. 1956’da ilk kez parlamentoya seçildi. 1959’da SPÖ’nün başkan yardımcılığına getirildi ve Dışişleri Bakanı oldu. Orta Doğu sorununda Filistinlilerden yana tavır aldı. 21 Nisan 1970 – 24 Mayıs 1983 arasında şansölye olarak görev yaptı. 1987 yılına dek SPÖ’nün onursal başkanlığını sürdürdü. 29 Temmuz 1990’da Viyana’da yaşamını yitirdi. 

22 Ocak – Hukuk Takvimi

0
22 Ocak Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.
22 Ocak – Hukuk Takvimi
1263 Arap bilgin Takıyyüddin ibn Teymiyye doğdu. (Ölümü: 26 Eylül 1328) Arap dili grameri, Arap tarihi, Felsefe ve mantık ilimleriyle ilgilendi. İbn-i Teymiye fakih (hukuk âlimi) ve muhaddis (hadis âlimi) kişiliğinin yanı sıra akaid konularında da çeşitli söylemlerde bulundu. İslâm hukuku (fıkıh), hadis ilmi ve siyasî düşünce başta olmak üzere birçok konuda uzmanlaştı. Dört Sünni İmam’ın görüşlerinin dışında kalan özgün düşünce ve görüşlere sahipti. Boşanmanın yemin olarak kullanılmasını doğru bulmamış, çoğunlukla bu yemini eden kişinin eşini boşamak gibi bir niyeti olmadığını belirtmiş ve bu nedenle boşanmanın yemin konusu yapılmasının boşanmaya yol açmayacağını iddia etmiştir.
1561 İngiliz hukukçu, filozof, bilim insanı, avukat ve devlet adamı Francis Bacon dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Nisan 1626)

Francis Bacon

1891 İtalyan düşünür, siyasetçi ve sosyalist kuramcı Antonio Gramsci doğdu. (Ölümü: 27 Nisan 1937)

Antonio Gramsci ile ilgili 1937 tarihli gazete haberi
1911 Hukukçu ve Avusturya Şansölyesi Bruno Kreisky 22 Ocak 1911’de dünyaya geldi. (Ölümü: 29 Temmuz 1990) Viyana Üniversitesi‘nde hukuk, siyaset ve iktisat öğrenimi gördü. Aynı üniversitede doktora çalışmasını tamamladı. 

Bruno Kreisky
1922 Danimarkalı yazar, öğretmen ve pasifist siyasetçi Fredrik Bajer yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Nisan 1837 ) Bir papazın oğlu olarak dünyaya geldi. Danimarka ordusunda subay olarak görev aldı. 1864’te Prusya ve Avusturya karşısında savaştı ve üsteğmenliğe terfi etti. 1865’de terhis edildi Kopenhag’a taşındı ve orada öğretmen, yazar ve çevirmen olarak çalıştı. 1872 yılında Danimarka Parlamentosuna girdi ve 23 yıl görev yaptı. Parlamento üyesi olarak, uluslararası çatışmaları çözmede uluslararası tahkimin kullanımı için çalıştı. Birçok barış örgütünü destekledi. Hem Danimarka içinde hem Avrupa çapında tahkim anlaşmalarına ulaşmak için bir yasa tasarısının geçişini sağladı. Çabalarından ötürü 1908 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.

Fredrik Bajer
1930 Gazi ve Türklük aleyhine yayın yapmaktan dolayı 22 Ocak 1930’da Resimli Ay dergisi aleyhine dava açıldı.

Resimli Ay Dergisi sorumluları mahkemede

1942 İmla Kılavuzu’nun tüm okul ve iş yerlerinde kullanılması hakkında genelge yayımlandı.
1953 Türkiye Milliyetçiler Derneği 22 Ocak 1953’te kapatıldı.
1959 İzmir Toplu Basın MahkemesiDemokrat İzmir gazetesi Yazı İşleri Müdürü Şeref Bakşık’a 15 gün, gazetenin sahibi Adnan Düvenci’ye ise, 1 yıl mahkumiyet cezası verdi.
1959 Kadın avukatlar, Refik Erduran’a “Bir Kilo Namus” adlı yapıtı nedeniyle açtıkları davadan vazgeçtiler.
1965 Yeni Seçim Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Yeni Seçim Kanunu milli bakiye sistemini ve birleşik oy pusulası kullanımını öngörüyordu.
1969 ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün Komer’in aracının yakılması ve sonrasına ilişkin yayınladığı “Türk Halkına Mektup” başlıklı bildirisi toplatıldı. Büyükelçi Komer’in aracını yakma eyleminden dolayı isimleri tespit edilen 18 öğrenciden 7’si hakkında 9 Ocak’ta gıyabi tutuklama kararı çıkarılmıştı.

Türk Halkına Mektup
1972 Brüksel Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Birleşik Krallık, İrlanda, Danimarka ve Norveç’in 1 Ocak 1973’ten itibaren Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) üye olması kabul edildi.
1973 12 Mart dönemi başbakanlarından Nihat Erim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığına aday oldu. Çok tepki görünce adaylıktan çekildi.

1971 darbesinden sonra hükumeti kuran Başbakan Nihat Erim
1981 İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığınca gözaltına alınan Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) yöneticilerinin tümü serbest bırakıldı.
1982 Şilili hukukçu ve  siyasetçi Eduardo Frei Montalva yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Ocak 1911) Universidad Católica Hukuk Okulu’ndan mezun oldu. Siyasi kariyerine Muhafazakar Parti’de başladı. 1945’te Bayındırlık Bakanı oldu. 1949’da Frei, Atacama ve Coquimbo için senatör seçildi. 1954’te BM, tarafından Rio de Janeiro’da düzenlenen Şansölyeler Konferansı’nın raporunu hazırlamaktan sorumlu Komisyon Başkanı olarak atandı. 1960 ve 1962 yılları arasında Columbia Üniversitesinde Latin Amerika’daki sorunlar üzerine ders verdi. 1962’de Notre Dame Üniversitesinde Latin Amerika ülkelerinin gelişimi ve entegrasyonu konusunda konferanslar verdi. 3 Kasım 1964 – 3 Kasım 1970 tarihleri arasında Şili’nin 27. başkanı olarak görev yaptı. Eski başkanın doktorları, şoförü, bir ordu subayı ve eski bir istihbarat ajanı, 71 yaşındaki Frei’yi 1982’de bir Santiago kliniğinde zehirlemekten Ocak 2019’da üç ila 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Karar daha sonra temyiz aşamasında yeterli kanıt olmaması nedeniyle bozuldu.
1987 Türkiye-Yunanistan Uyum Antlaşması, 22 Ocak 1987’de Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adına parafe edildi.
2000 Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, DYP Şanlıurfa Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu’nun ölümü ile ilgili davada, MHP Milletvekili Cahit Tekelioğlu’nu 2 yıl 9 ay 10 gün ağır hapse mahkum etti. MHP Milletvekili Mehmet Kundakçı’nın ise beraatine karar verildi.
2006 Orhan Pamuk’a TCK 301 uyarınca “Türklüğe hakaret” iddiasıyla açılan dava düştü. Dava için Adalet Bakanlığı’nın “yargılama izni” vermesi gerektiğine hükmeden mahkeme, “izin yetkimiz yok” yanıtını alınca davayı düşürdü.

Orhan Pamuk
2008 Ümraniye’de ele geçirilen el bombalarıyla ilgili soruşturmada emekli Tuğgeneral Veli Küçük, avukat Kemal Kerinçsiz, gazeteci Güler Kömürcü, Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın ve Halkla İlişkiler Sözcüsü Sevgi Erenerol, Susurluk davası hükümlüsü Sami Hoştan’ın da aralarında bulunduğu 33 kişi gözaltına alındı.
2009 Hukukçu ve siyasetçi İsmail Hakkı Birler yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1927) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Savcılık, hakimlik ve serbest avukatlık yaptı. 3. ve 4. dönem Tokat Milletvekili olarak meclise girdi. CHP-MSP Koalisyon Hükümeti’nde Devlet Bakanı oldu. Daha sonra Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptı.
2012 Fransız hukukçu, siyasetçi ve direnişçi Pierre Sudreau yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Mayıs 1919 ) Hür Siyasal Bilgiler Okulu’nda hukuk ve edebiyat eğitimini tamamladı. 1945’te İçişleri Bakanlığı’nda bir takım görevler yürüttü. 1947 yılında Ulusal Polis Müdürlüğü Genel İşler ve İdare Müdürü oldu. 1949’da ise İçişleri Bakanlığı Mali Hizmetler Müdürlüğü görevine atandı. 1951-1955 yılları arasında Loir-et-Cher valisi oldu ve 32 yaşında en genç Fransız vali unvanını aldı. 1955’te Paris Bölgesi Şehircilik ve Yapı Komiseri olarak atandı ve 1958 yılına dek bu görevde kaldı. Charles de Gaulle’ün son başbakanlığı döneminde Yapı Bakanı oldu. 1959’da Charles de Gaulle’ün cumhurbaşkanı olması ardından Başbakan Michel Debré‘nin hükümetinde de yer aldı. 1. Georges Pompidou Hükümeti‘nde Milli Eğitim Bakanı olarak görev yaptı.
2016 Hukukçu ve siyasetçi Osman Şahinoğlu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1927) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Serbest Avukatlık, Çiftçilik, Terme, Hazine ve Belediye Avukatlığı, Terme Ortaokulu Tarih Öğretmenliği, Türkiye Büyük Millet Meclisi 1. (XII) ve 2. (XIII) Dönem Samsun Milletvekilliği yaptı.
2014 EMEP, Adana’da durdurulan MİT tırlarında arama yapılmasını engelleyen AKP ve MİT yetkilileri hakkında yargıya başvurdu.
2022
  • Prof. Dr. Uğur Alacakaptan yaşamını yitirdi. 
  • Cumhurbaşkanına hakaret suçundan tutuklanma talebiyle İstanbul Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilen gazeteci Sedef Kabaş “kaçma ve saklanma ihtimalinin yüksek” olması gerekçe gösterilerek tutuklandı. Kabaş, ilk duruşmada “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı ve tahliye edildi.

22 Ocak- Hukuk Takvimi

Avrupa Konseyi Şartlı Tahliye Hakkında Tavsiye Kararı

0
Avrupa Konseyi Şartlı Tahliye Hakkında Sayılı Tavsiye Kararı

Avrupa Konseyi Şartlı Tahliye Hakkında Tavsiye Kararı, 24 Eylül 2003 tarihinde kabul ve ilan edilmiştir.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere Yönelik 22 No’lu Tavsiyesi (2003) (Rec(2003)22 – Recommendation of the Committee of Ministers to member states on conditional release (parole) (Adopted by the Committee of Ministers on 24 September 2003 at the 853rd meeting of the Ministers’ Deputies) Bakanlar Delegelerinin 853. toplantısında, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından onaylanmıştır.

Hukuki Statü: Bu bir “Tavsiye Kararı” (Recommendation) olduğu için üye devletler üzerinde doğrudan bağlayıcı bir sözleşme (Treaty) değildir; ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında “yaşayan hukuk” olarak dikkate alınmakta ve devletlerin infaz yasalarını bu standartlara uydurması beklenmektedir.

Tavsiye Kararı, modern ceza infaz hukukunda “Şartlı Tahliye” (Conditional Release) müessesesine ilişkin en temel uluslararası belgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Karar şartlı tahliyeyi sadece bir “lütuf” değil, hükümlünün topluma kazandırılması için gerekli bir “hak ve süreç” olarak tanımlamaktadır.

Bu tavsiye kararı, üye devletlerin iç hukuklarında şartlı tahliye sistemlerini yapılandırırken uymaları gereken temel ilkeleri belirlemektedir. Kararın öne çıkan bazı temel prensipleri şunlardır:

  • Şartlı Tahliyenin Amacı: Şartlı tahliyenin temel amacı, hükümlünün topluma yeniden kazandırılmasını (reintegrasyon) sağlamak ve suç işleme riskini azaltmaktır. Bu süreç, sadece cezaevindeki kalabalığı önlemek için bir araç olarak görülmemelidir.
  • Erişilebilirlik: Kanunen belirlenmiş kriterleri yerine getiren tüm hükümlülerin (müebbet hapis cezası alanlar dahil) şartlı tahliyeden yararlanma hakkı olmalıdır.
  • Bireyselleştirme: Tahliye kararı verilirken hükümlünün kişisel gelişimi, cezaevindeki tutumu ve dışarıdaki destek mekanizmaları bireysel olarak değerlendirilmelidir.
  • Hukuki Güvenceler: Şartlı tahliye süreci şeffaf olmalı, hükümlüye karara karşı itiraz etme ve yargısal denetim yollarına başvurma hakkı tanınmalıdır.
  • Destek ve Denetim: Şartlı tahliye edilen bireylerin topluma uyum sağlaması için gerekli sosyal ve psikolojik destek mekanizmaları (denetimli serbestlik gibi) kurulmalıdır.

Bu belge, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlandığı için Türk infaz hukuku reformları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları açısından da önemli bir referans noktası teşkil etmektedir. Özellikle “umut hakkı” (right to hope) bağlamında müebbet hapis cezalarının gözden geçirilmesi tartışmalarında sıkça bu tavsiye kararına atıf yapılmaktadır.

Recommendation No. 22 of the Committee of Ministers to the Member States on the Council of Ministers of the Council of Europe on Member States (2003) 22

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Şartlı Tahliye Hakkında Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere (2003) 22 Sayılı Tavsiye Karar
(Bakan Delegelerinin 853 üncü Toplantısında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 24.10.2003 tarihinde kabul edilmiştir)
Avrupa Konseyi Statüsü’nün 15.b Maddesi uyarınca. Bakanlar Komitesi,
Bu alandaki uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi için hapis cezalarının infazına ilişkin ortak ilkeler saptamanın Avrupa Konseyi üyesi devletlerin çıkarına olduğunu dikkate alarak;
Şartlı tahliyenin, mahkumun toplumla planlı, yardımlı ve gözetimli bütünleşmesini sağlayarak, yeniden suç işlemeyi önlemede ve topluma yeniden katılmayı desteklemede en etkili ve yapıcı araçlardan birisi olduğunu kabul ederek;
Şartlı tahliyenin, kişisel şartlarla uyumlulaştırılmış ve adalet ve hak tanıma ilkelerine uyacak şekilde kullanılması gerektiğini göz önünde bulundurarak;
Hapsetmenin mali açıdan topluma ağır bir yük getirdiğini ve yapılan araştırmalara göre olumsuz etkileri olduğu ve suçluları rehabilite etmekte başarısız kaldığı olgusunu dikkate alarak;
Dolayısıyla, hapis cezalarının süresinin mümkün olduğunca kısaltılması ve cezanın tamamı çekilmeden şartla tahliye etmenin bu amaca yönelik önemli bir araç olduğunu dikkate alarak;
Şartlı tahliye tedbirlerinin, siyasi liderler, idareciler, hakimler, savcılar, avukatlar ve toplum tarafından verilecek desteği gerektirdiğini ve bu nedenle, hapis cezalarının adapte edilmesine ilişkin ayrıntılı bir açıklamaya ihtiyaç duyulduğunu kabul ederek;
Şartlı tahliyeye ilişkin mevzuat ve uygulamanın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve söz konusu sözleşmenin uygulanmasıyla yetkili organların içtihat kararları doğrultusunda, insan haklarını güvence altına almayı öncelikli amaç edinen, hukukun üstünlüğüne bağlı demokratik ülkelerin temel ilkeleri ile uyumlu olması gerektiğini göz önünde tutarak:
Şartla Mahkum Edilmiş veya Şartla Tahliye Edilmiş Suçluların Gözetimi Hakkında Avrupa Sözleşmesini (ETS No. 51) hatırlatarak;
-Cezanın tecili. Denetimli Serbestlik ve hapsedilmeye diğer alternatifler hakkında (65) 1 Sayılı Kararın;
-Şartla mahkum edilmiş veya şartla tahliye edilmiş suçluların gözetimine ve bakımına yönelik tedbirlerin uygulamadaki organizasyonuna ilişkin (70) I Sayılı Kararın;
-Uzun süreli mahkumların iyileştirilmesine ilişkin (76) 2 Sayılı Kararın; Hapsedilmeye alternatif ceza tedbirleri hakkında (76) 10 Sayılı Kararın;
-Cezaevi iznine dair (82) 16 Sayılı Tavsiye Kararının;
-Avrupa Cezaevi Kuralları hakkında (87) 3 Sayılı Tavsiye Kararının;
-Cezaevinde eğitim hakkında (89) 12 Sayılı Tavsiye Kararının;
-Kamusal cezalar ve tedbirler hakkında Avrupa kurallarına ilişkin (92) Sayılı Tavsiye Kararının;
-Cezalandırmada tutarlılık hakkında (92) 17 Sayılı Tavsiye Kararının;
-Ceza ve tedbirlerin uygulanmasıyla görevli personel hakkında (97)12 Sayılı Tavsiye Kararının;-Cezaevinde aşırı kalabalıklaşma ve cezaevi mevcudunda artışa dair (99)22 Sayılı Tavsiye Kararının;
-Kamusal cezalar ve tedbirler hakkında Avrupa Kurallarının uygulanmasının geliştirilmesine ilişkin Rec (2000) 22 Sayılı Tavsiye Kararının, önemini hatırlatarak, üye devletlere:

1.eğer mevzuatlarında yer almıyorsa şartlı tahliyeyi getirmelerini;
2.bu tavsiye kararının ekinde yer alan ilkelerin, şartlı tahliyeye ilişkin mevzuat, politika ve
3.bu tavsiye kararı ile buna eşlik eden açıklayıcı bilgi notunun memorandumun mümkün olduğunca geniş bir çevreye iletilmesini sağlamalarını
tavsiye eder.

R(2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararına Ek
I. Şartlı tahliyenin tanımı

1.Bu tavsiye kararının amaçları açısından şartlı tahliye, kişiselleştirilmiş tahliye sonrası şartlar altında hüküm giymiş mahkumların erken tahliye edilmesidir.

2.Şartlı tahliye kamusal bir tedbirdir. Şartlı tahliyenin hukuken tanınmasına ve bireysel durumlara uygulanmasına, kamusal cezalar ve tedbirler hakkında Avrupa kurallarına ilişkin (92) 16 Sayılı Tavsiye Kararı ile kamusal cezalar ve tedbirler hakkında Avrupa kurallarının uygulanmasının geliştirilmesine ilişkin Rec(2000) 22 Sayılı Tavsiye Kararında yer verilmiştir.

II. Genel ilkeler

3.Şartlı tahliye, tahliye sonrası şartlar ve gözetim aracılığıyla mahkumların cezaevi yaşamından toplum içinde yasalara uygun bir yaşama geçişlerine yardımcı olmayı amaçlamalı ve kamu güvenliğini sağlamaya ve toplumda suçluluğu azaltmaya katkıda bulunmalıdır.

4.a. Hapsedilmenin zararlı etkilerini azaltmak ve dış toplumun güvenliğini güvence altına almayı amaçlayan koşullar altında mahkumların topluma yeniden katılmalarını desteklemek için ömür boyu hapse mahkum olanlar dahil tüm mahkumlar, kanunen şartlı tahliyeden yararlanabilmelidirler.

4.b. Hapis cezası sürelerinin şartlı tahliyeye elvermeyecek kadar kısa olması durumunda, bu amaçları gerçekleştirmede başka yollar aranmalıdır.

5. Mahkumlar cezalarını çekmeye başladıklarında, ya asgari süreyi doldurarak ne zaman şartlı tahliyeden yararlanabileceklerini (bu süre mutlak zaman olarak ve/veya cezanın oranına göre belirlenir) ve şartlı tahliyeden yararlanabilmek için gerekli olan kriterleri(“takdire bağlı tahliye sistemi”) ya da mutlak zaman olarak ve/veya cezanın oranına göre belirlenen sabit bir süreyi doldurarak (“zorunlu tahliye sistemi”) ne zaman tahliyeden yararlanma hakkına sahip
olduklarını bilmelidir.

6.Asgari veya sabit süre, şartlı tahliye ile amaçlananların gerçekleştirilmesini engelleyecek kadar uzun olmamalıdır.

7.Sonucu olumsuz olan kişiselleştirilmiş değerlendirmenin, şartlı tahliye tarihinde çok küçük bir değişiklik yapacağı cezalarda, zorunlu tahliye sistemi uygulanarak tasarruf edilecek kaynaklar göz önünde bulundurulmalıdır.

8.Şartla tahliye edilen mahkumların yeniden suç işleme riskini azaltmak amacıyla, mahkumlar, aşağıda belirtilen kişiselleştirilmiş şartlara tabi tutulabilmelidir:

-tazminat ödemek veya mağdurun zararının karşılamak;
-suçun işlenmesi ile açıkça bağlantılı olan uyuşturucu veya alkol kullanımı ya da tedavi edilebilen başka rahatsızlıklar için tedaviye tabi tutulmak;
-çalışmak ya da örneğin eğitim veya mesleki eğitim gibi, onaylanmış diğer meşguliyet faaliyetlerine katılmak;
-kişisel gelişim programlarına katılmak;
-bazı yerlerde ikamet etmekten ya da bu yerleri ziyaret etmekten men edilmek.

9. İlke olarak şartlı tahliyeye, yardım ve denetim tedbirlerini içeren gözetim de eşlik etmelidir. Gözetimin niteliği, süresi ve yoğunluğu her bireysel duruma göre uyarlanmalıdır. Şartlı tahliye süresi boyunca düzeltmeler yapılabilmelidir.

10.Şartlar ve gözetim tedbirlerinin geçerli olacağı süre, cezanın henüz çekilmemiş kısmı ile orantısız olmayacak şekilde düzenlenmelidir.

11.Süresi belirsiz olan şartlar ve gözetim tedbirleri, ancak, toplumun korunmanı için kati suretle gerekliyse ve Rec(2000) 22 Sayılı Tavsiye Kararında gözden geçirilmiş haliyle, kamusal ceza ve tedbirler hakkında Avrupa Kuralları’nın 5. Maddesinde yer alan güvenceler doğrultusunda ise uygulanmalıdır.

III. Şartlı tahliyeye hazırlık

12. Şartlı tahliyeye hazırlık, cezaevinde çalışan personel ile tahliye sonrası gözetimden sorumlu personelin yakın işbirliği ile yürütülmeli ve asgari ya da sabit sürenin bitiminden önce sonuçlandırılmalıdır.

13.Cezaevi hizmetleri, mahkumların uygun tahliye öncesi programlar ile kendilerini toplum yaşamına hazırlayan eğitim ve mesleki eğitim kurslarına katılmalarını teşvik etmelidir. Mahkumları topluma yeniden katılmaya hazırlamak amacıyla, cezaların infazında mümkün olduğunca yarı özgürlük, açık rejimler ya da geçici yerleşmeler gibi belirli yöntemler kullanılmalıdır.

14. Şartlı tahliyeye hazırlama, mahkumların aileleri ve yakın akrabaları ile olan ilerini sürdürme veya yeniden kurma olasılığı ile tahliye olmuş mahkumların ima uyum sağlamalarında yardımcı olabilecek servisler, örgütlenmeler ve gönüllü kuruluşlarla olan ilişkilerin desteklenmesini de kapsamalıdır. Bu amaçla, farklı cezaevi izinleri verilmelidir.

15.Tahliye sonrası uygun şartların ve gözetim tedbirlerinin erken bir zamanda göz önünde bulundurulması teşvik edilmelidir. Mahkumlara, olası şartlar, sağlanabilecek yardım, denetimin gerektirdikleri ve başarısızlığın olası sonuçları özenle anlatılmalı ve birlikte tartışılmalıdır.

IV. Şartlı Tahliyeden Yararlandırma
Takdire bağlı tahliye sistemi

16.Mahkumların şartlı tahliyeden yararlanabilmek için çekmeleri gereken asgari süre hukuken tespit edilmelidir.

17.İlgili makamlar, mahkum asgari süreyi çeker çekmez şartlı tahliye kararının alınması için gerekli prosedürü başlatmalıdır.

18.Mahkumların şartla tahliye edilebilmek için sahip olmaları gereken kriterler açık ve kesin bir ifadeyle belirtilmelidir. Ayrıca, mahkumların kişilikleri ile toplumsal ve ekonomik koşullarının yanı sıra yeniden yerleştirme programlarının uygunluğunu da göz önünde bulundurmak anlamında gerçekçi olmalıdır.

19.Tahliye sonrasında çalışma olanağının bulunmayışı, şartlı tahliyenin reddedilmesi ya da ertelenmesi için gerekçe teşkil etmemelidir. Başka işler bulabilmek için çaba gösterilmelidir.

Düzenli bir ikametgahın olmayışı da şartlı tahliyeyi reddetme ya da erteleme için bir gerekçe olamaz ve bu tür durumlarda geçici yerleştirme ayarlanmalıdır.
20.Şartla tahliye etme kriterleri, yasalara uyan vatandaş olmak için gereken asgari şartları yerine getiren tüm mahkumları şartlı tahliyeden yararlandıracak şekilde uygulanmalıdır.

Mahkumun kriterleri sağlamadığını göstermek yetkililerin sorumluluğundadır.

21.Şayet karar vermekle yetkili merci şartlı tahliye kararı vermezse, konuyu tekrar değerlendirmek üzere bir tarih saptamalıdır. Her durumda mahkumlar, durumları kendi lehlerine kayda değer bir şekilde değişir değişmez, karar vermekle yetkili merciye yeniden başvurabilmelidirler.

Zorunlu Tahliye Sistemi

22.Mahkumların tahliye edilebilmek için geçirmeleri gereken süre kanunla belirlenmelidir.

23.Tahliyenin ertelenmesi, ancak kanunda öngörülen istisnai hallerde mümkün olabilir.

24.Tahliyeyi erteleme kararında yeni bir tahliye tarihi saptanmalıdır.

V. Getirilecek Şartlar

25.Getirilecek şartlar ile gözetimin gerekip gerekmediğini değerlendirirken, karar vermekle yetkili merci, mahkumlar ve onların kişisel koşullarını bilen cezaevi personelinden gelen raporları ve sözlü beyanları kullanabilmelidir. Tahliye sonrası gözetimle ilgilenen uzmanlar veya mahkumların sosyal koşulları hakkında bilgi sahibi olan diğer kişiler de gerekli bilgiyi sağlamalıdır.

26.Karar vermekle yetkili merci, mahkumların, getirilen şartları, yapılacak yardımı, denetimin gereğini ve getirilen şartlara uyulmadığı takdirde ortaya çıkacak olası sonuçları anlamalarını sağlamalıdır.

VI. Şartlı tahliyenin uygulanması

27.Şartlı tahliyenin uygulanması ertelenecekse, tahliye olmayı bekleyen mahkumlar, mümkün olduğunca toplumda sahip olacakları şartlara en yakın şartlarda tutulmalıdır.

28.Şartlı tahliyenin ve gözetim tedbirlerinin uygulanması, kamusal ceza ve tedbirler hakkında Avrupa Kurallarının 7.8 ve 11’inci maddeleri uyarınca bir icra mercinin sorumluluğu altında olmalıdır.

29. Uygulama, kamusal ceza ve tedbirler hakkında Avrupa Kurallarının 37 ilâ 75’inci maddeleri ile ve kamusal ceza ve tedbirler hakkında Avrupa Kurallarının [uygulanmasının geliştirilmesi hakkında Rec(2000)22 Sayılı Tavsiye Kararı’nın 9 ilâ I3 üncü maddelerindeki ilgili hükümlerde öngörülen yürürlük için gerekli şartlarla uyum içinde düzenlenmeli ve ele alınmalıdır.

VII. Getirilen şartlara uymama

30 Getirilen şartların küçük boyutlu ihlalleri, tavsiye veya uyarı yoluyla icra merci tarafından ele alınır. Daha ciddi boyuttaki ihlaller, olası iptal kararını verecek olan merciye derhal bildirilmelidir. Ancak söz konusu merci, daha fazla tavsiye ya da uyarı, daha katı şartlar veya geçici süreyle iptal etmenin yeteri kadar ceza teşkil edip etmediğini göz önünde bulundurmalıdır.

3l. Genel olarak, getirilen şartlara uyulmaması durumunda, kamusal ceza ve tedbirler hakkında Avrupa kurallarının 85 inci maddesi ile söz konusu kuralların X bölümünde yer alan diğer ilgili hükümler gereğince işlem yapılmalıdır.

VIII. Usulî Güvenceler

32. Şartlı tahliyeden yararlandırma veya şartlı tahliyeyi erteleme ya da iptal etme, ayrıca şartlı tahliyeye bağlı şartlar ve tedbirler getirme veya değiştirmeye ilişkin kararlar, aşağıdaki güvencelerde dile getirilen usullere uygun olarak yasayla belirlenmiş merciler tarafından alınır:

a. Hüküm giymiş kişiler şahsen dinlenmeli ve yasalara uygun olarak yardım alabilmelidirler.
b. Karar vermekle yetkili merci, ifadeler dahil hükümlü kişilerin kendi davalarının lehine sundukları her tür öğeyi titizlikle dikkate almalıdır,
c. hükümlü kişiler dava dosyalarına erişme hakkına sahip olmalıdır,
d. kararlar temel nedenleri belirtmeli ve yazı ile bildirilmelidir.

33. Hükümlü kişiler, kararın özüne ve usulî güvencelere uyulmamasına karşı, yasayla belirlenmiş daha yüksek bağımsız ve tarafsız bir merciye şikayette bulunabilmelidirler.

34. Şartlı tahliyenin uygulanmasına ilişkin şikayet usulleri de ulaşılabilir olmalıdır.

35. Tüm şikayet usulleri, kamusal ceza ve tedbirler hakkında Avrupa kurallarının 13 ilâ 19 uncu maddelerinde belirtilen güvencelerle uyumlu olmalıdır.

36. 32 ilâ 35 inci paragraflarda yer alan hiçbir hüküm, bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle güvence altına alınan hakları sınırlayacak ya da azaltacak şekilde yorumlanamaz.

IX.Karar vermeyi geliştirmede yöntemler

37.Karar vermede yardımcı olacak diğer yöntemlerin yanı sıra güvenilir risk ve ihtiyaç değerlendirmesi araçlarının kullanımı ve geliştirilmesi teşvik edilmelidir.

38. Hukuk ve sosyal bilimler alanındaki uzmanlar ile şartla tahliye edilmiş mahkumların topluma yeniden kazandırılması ile ilgilenen herkesin katkılarıyla, karar vermekle yetkili kişiler için bilgilendirme oturumları ve/veya eğitim programları düzenlenmelidir.

39.Karar vermede makul bir tutarlılık derecesi elde etmek için gerekli adımlar atılmalıdır.

X. Şartlı tahliye hakkında bilgilendirme ve danışmanlık

40.Siyasetçiler, yargı mercileri, karar almak ve uygulamakla yetkili merciler, ilgili üniversite öğretim üyeleri ve araştırmacılar bilgilendirilmeli ve şartlı tahliyenin işleyişi ile bu alana yeni mevzuat ve uygulamanın kazandırılması hakkında kendileriyle görüşmeler yapılmalıdır.

41.Karar vermekle yetkili merciler şartlı tahliyenin başarılı ve başarısız olduğu mahkum sayısı ve başarı ya da başarısızlığın nedenleri hakkında bilgilendirilmelidir,

42.Şartlı tahliyenin kullanımı ve bunun ceza adalet sistemi içindeki rolü hakkında kamuoyunu bilgi sahibi kılmak amacıyla medya ve diğer kampanya faaliyetleri düzenlenmelidir.

Şartlı tahliye süresi içinde meydana gelen herhangi dramatik ve aleni bir başarısızlık derhal duyurulmalıdır. Bu tür olaylar medyanın ilgisini çekeceğinden, bunun yanında şartlı tahliyenin amacı ve olumlu etkileri de vurgulanmalıdır.

XI. Araştırma ve İstatistik

43.Mevcut şartlı tahliye sistemlerinin uygunluğu ve bunların daha da geliştirilmesi hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla, şartlı tahliyenin temel amaçlarını gerçekleştirmede bu sistemlerin işleyişi ve etkinliklerine dair bilgi sağlamak için 1 değerlendirme yapılmalı ve istatistik toplanmalıdır.

44.Yukarıda tavsiye edilen değerlendirmelere ilaveten, şartlı tahliye sistemlerinin işleyişi hakkında araştırmalar teşvik edilmelidir. Yargı makamlarının ve karar vermekle yetkili mercilerin, icra makamlarının, mağdurların, kamunun ve mahkumların görüşleri, tutumları ve izlenimlerine bu
tür araştırmalarda yer verilmelidir, Dikkate alınması gereken diğer hususlar ise şartlı tahliyenin maliyet etkin olup madiği, yeniden suç işleme oranlarında düşüşe neden olup olmadığı, şartlı edilen mahkumların toplum yaşamına ne ölçüde tatmin edici bir uyum ve bir şartlı tahliye programı geliştirmenin getirilen ceza ve tedbirler ile cezaların infazı üzerindeki olası etkileri inceleme
konusu olmalıdır.

45.Gerekli nitelikleri haiz olma bakımından şartlı tahliyeden yararlandırılan mahkum sayısı, ilgili ceza ve suçların süresi, şartlı tahliyeden yararlandırılmadan önce çekilen ceza süresinin oranı, iptal sayıları, yeniden hüküm giyme oranları ile sabıka kaydı ve şartla tahliye edilen mahkumların
sosyo-demografik geçmişleri hakkında istatistik tutulmalıdır.

Güner Sümer

0
Güner Sümer

Güner Sümer 1936’da Nallıhan’da doğdu. 27 Nisan 1977’de Ankara’da yaşamını yitirdi. Oyuncu Sinan Sümer oğludur. Kısa ömründe şair, öykü ve oyun yazarı, çevirmen, oyuncu, yönetmen olarak eserler yarattı.

1938 yılında ailesi ile birlikte Ankara’ya taşındı. İlkokul, ortaokul ve lise’yi Ankara’da Ankara TED Kolejinde okudu. Lisedeyken Demir Özlü, Ahmet Oktay, Orhan Duru, Demirtaş Ceyhun, Attila İlhan gibi şair ve yazarlarla Mavi dergisi kadrosunda yer aldı.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini tamamlamadan 1960’da Paris’e gidip Charles Dullin’in okulunda tiyatro öğrenimi gören Sümer, Barrault, Vilar, Georges Wilson gibi ustaların yanında çırak olarak çalıştı. 1964 yılında Paris’te tanıştığı yazar Tezer Özlü ile evlenerek Ankara’ya yerleşti; bu evlilik 1967 yılına kadar sürdü ve her iki yazarın edebi dünyasında da izler bıraktı.

Asaf Çiğiltepe’nin İstanbul’da kurduğu Arena Tiyatrosu’na katıldı, ardından Çiğiltepe’nin ölümünden sonra (1967) AST’ı yönetti. Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) bünyesinde sergilenen birçok toplumcu gerçekçi oyunda başrol oynadı, dönemin tiyatro izleyicisi üzerinde derin izler bıraktı. İlk oyunu YARIN CUMARTESİ 1961’de İstanbul’da Site Tiyatrosunda Kenterlerce sahnelendi. Yöneten Lütfi Akad’dı. İkinci oyunu BOZUK DÜZEN’i 1965’de Muhsin Ertuğrul döneminde, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda kendi sahneye koydu. Ardından Haldun Dormen oyunu sinemaya uyguladı. Haldun Dormen tarafından sinemaya uyarlanan ve Türk sinema tarihi için kritik öneme sahip olan Bozuk Düzen (1966), 3. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Film” ve “En İyi Senaryo” ödüllerini kazanmıştır. Eser, Sümer’in tiyatroda yanında  sinema yazarlığında yetkinliğini kanıtlamıştır.

12 Mart olaylarından sonra yeniden Paris’e giden Sümer, HÜZZAM’ı 9 Nisan 1972 günü Paris’te yazmaya başladı ve 31 Ağustos 1972’de Alanya’nın Yeşilköy’ünde ablası Adalet Ağaoğlu’nun evinde tamamladı. HÜZZAM’la önce Yıldız Kenter, sonra Ayla Algan, daha sonra Nisa Serezli ilgilendi ama oyun bir türlü sahnelenemedi. Sümer’in ölümünden altı yıl sonra, Adalet Ağaoğlu, kardeşinin tüm yapıtlarının iki cilt olarak yayımlanmasını sağladı. (Ada Yayınları, 1983) Dört oyunu kapsayan ikinci ciltte HÜZZAM da vardı. O sırada İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan sorumlu olan Can Gürzap oyunu okur okumaz 1983-84 mevsimi repertuarına aldı ve HÜZZAM’ın yazılışından on bir yıl sonra sahnede görülmesini sağladı. Başrolü Tomris Oğuzalp canlandırdı. Yönetmen Serpil Tamur’du. Aynı mevsim oyun Ankara Devlet Tiyatrosu repertuarına da girdi ve İstanbul’un yanı sıra sahnelendi.

Ankara’da Olcay Poyraz’ın yönettiği HÜZZAM’ı Maral Üner canlandırıyordu. 1984’ten 1989’a başkentin Oda Tiyatrosu’nda beş yıl aralıksız olarak sahnelenen HÜZZAM, üç yıl sonra yeniden repertuara girdi ve geçen Mart ayında Kadınlar Haftası etkinlikleri nedeniyle birkaç temsil için İstanbul’un Oda Tiyatrosu’na gönderildi. Hüzzam son olarak Ayla  Algan yönetmenliğinde Ayşenur Özturanlı tarafından 2017 yılında yeniden sahnelenmeye başladı. Sümer’in oyunlarında genellikle “küçük burjuva duyarlılığı”, “toplumsal değişim karşısında tutunmaya çalışan birey” ve “eski-yeni çatışması” temaları hakimdir. Hüzzam, çökmekte olan bir sınıfın ve değişen İstanbul’un hüznünü anlatmaktadır.

Yönettiği Tiyatro Oyunları
  • Sınırdaki Ev : (Slawomir Mrozek) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1969
  • Eskici Dükkanı : (Orhan Kemal) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1968
  • Victor Ya Da Çocukların İktidarı : (Roger Vitrac) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1968
  • Durand Bulvarı : (Armand Salacrou) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1967
  • Küçük Burjuvalar : (Maksim Gorki) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1966
  • Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç : (Hüseyin Rahmi Gürpınar) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1965
  • Bozuk Düzen : Güner Sümer – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1965
  • Ayak Bacak Fabrikası : Sermet Çağan – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1964
  • Yosma : Ruzante – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1964
  • Gizli Ordu : Brendan Behan – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1963
  • Mezarsız Ölüler : Jean Paul Sartre – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1963
Rol Aldığı Tiyatro Oyunları
  • Durand Bulvarı : (Armand Salacrou) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1967
  • Müfettiş : (Nikolai Gogol) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1967
  • 72.Koğuş : (Orhan Kemal) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1966
  • Pazar Gezintisi : (George Mitchele) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1966
  • Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç : (Hüseyin Rahmi Gürpınar) – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1965
  • Arturo-Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı : Bertolt Brecht – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1965
  • Bozuk Düzen : Güner Sümer – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1965
  • Ayak Bacak Fabrikası : Sermet Çağan – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1964
  • Yosma : Ruzante – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1964
  • Cehennem Dansı : August Strindberg – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1964
  • Godot’u Beklerken : Samuel Beckett – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1963
  • Gizli Ordu : Brendan Behan – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1963
  • Ölü Canlar : Nikolay Gogol\Arthur Adamov – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1963
  • Mezarsız Ölüler : Jean Paul Sartre – Ankara Sanat Tiyatrosu – 1963
Filmografi
Eser
  • Yarın Cumartesi – 1988
  • Bozuk Düzen – 1965
Oyuncu
  • Kapıcılar Kralı – 1976
  • Esir Hayat – 1974
  • Diyet – 1974
  • Kartal Yuvası – 1974
Eserleri
  • Bütün Oyunları 3: Bozuk Düzen – Hüzzam (oyun)
  • Bütün Oyunları 2: Aşk Bir Masaldır – Ölü Mevsimler
  • Bütün Oyunları 1: Yarın Cumartesi – Gülen Torba
  • Öykü: Toplu Öyküler (Ölümünden sonra derlenen öyküleri)

Francis Bacon

0
Francis Bacon

İngiliz hukukçu, filozof, bilim insanı, avukat ve devlet adamı Francis Bacon, 22 Ocak 1561’de, York House’da dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Nisan 1626) Trinity College Cambridge Üniversitesi’nde, 12 yaşında iken skolastik felsefeyle tanıştı. 1576 yılından itibaren Poitiers Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Öğrenimini tamamladıktan sonra avukatlık yapmaya başladı. 1584’te parlamentoya seçildi. 1603’te Sir unvanı aldı, 1606’da başsavcı, 1618’de İngiltere başyargıcı oldu. 1621’de rüşvet suçuyla tutuklanıp yargılandı. Suçlu bulundu ve hapis cezasına çarptırıldı. Kısa süren hapishane yaşamından sonra siyasetten tamamen çekildi ve geri kalan hayatının felsefi çalışmalarına adadı. Siyasetten koptuktan sonra hayatının geri kalan yıllarını felsefi düşüncelerine adadı. Ötanazi kavramını günümüzdeki anlamına yakın içerikte ilk kez  Bacon kullandı. Eski İngiltere Adalet Bakanı adalet bakanı Nicholas Bacon’ın oğludur. 9 Nisan 1626’da 65 yaşında iken Highgate’de zatürre nedeniyle yaşama veda etti. Soğuğun etin bozulmasını engelleyip engellemeyeceğini (dondurarak saklama) test etmek için bir tavuğun içini karla doldururken üşütmüş ve bu yüzden hastalanarak ölmüştür.

Bacon, sadece bir siyasetçi ve hukuk adamı değil, aynı zamanda bilim ve felsefede devrim yaratan bir düşünürdür. Gözlem ve deneyime dayalı bilgi edinme yönteminin öncüsüdür. “Bacon yöntemi” olarak bilinen tümevarımsal yaklaşım, modern bilimin temelini oluşturmuştur.

Ahlâk felsefesi ve edebiyat alanındaki Denemeler(Essays) isimli eseri dünya klasikleri arasındadır. İnsanlığa nasihatler içeren ve 1597’de ilk kez basılan bu eseri, daha sonra genişletilmiş bir şekilde 1612 ve 1625’de tekrar basılmıştır. Bilimin İlerlemesi, Novum Organum(Yeni Mantık / Yeni Bilimsel Yöntem), Yeni Atlantis (The New Atlantis), Eskilerin Bilgeliği (De Sapientia Veterum), Sevgi Üstüne – Seçme Denemeler, Seçme Aforizmalar, Tahsilin İlerletilmesi(The Advancement of Learning), Antik Bilgelik/Kadimlerin Bilgeliği ve Magna Instauratio(Büyük Yeni Düzen) onun düşünce dünyasının en önemli yapı taşlarıdır.

“Bilgi Güçtür” (Scientia Potestas Est) sözünün sahibidir.

21 Ocak – Hukuk Takvimi

0
21 Ocak - Hukuk Takvimi

21 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1580
Sultan III. Murat’ın görevlendirdiği Müneccimbaşı Takiyüddin Mehmet öncülüğünde kurulan İstanbul Rasathanesi, şeyhülislamın ‘’dinen yasak’’ diye verdiği emir üzerine yıktırıldı.
1774
Pugaçov İsyanı: Kazak isyan önderi Pugaçev, idam edildi.
1789
Alman kökenli Fransız filozof ve yazar Paul-Henri Thiry(Baron d’Holbach) yaşamını yitirdi. (8 Aralık 1723, Edesheim – 21 Ocak 1789, Paris)
1793
Fransa kralı XVI. Louis idam edildi. (Doğumu: 23 Ağustos 1754)  Louis, 1774-1792 yılları arasında Fransa krallığı yaptı. Saltanatının ilk zamanlarında Aydınlanma idealleri doğrultusunda reformlar yaptı. Köleliği ve sınıf farkını ortadan kaldırmak ve Katoliklere karşı toleransı artırmaya yönelik çalışmalarda bulundu. Tutuklandı ve halk düşmanı ilân edildi.  21 Ocak 1793’te vatana ihanet gerekçesiyle giyotine gönderildi.

1860
İsveçli avukat ve liberal politikacı Karl Albert Staaff doğdu. (Ölümü: 4 Ekim 1915) Uppsala Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Genel oy hakkı için İsveç hareketinde aktifti ve Liberal partinin Başbakanı olarak 1905’te erkekler için evrensel ve eşit oy hakkı getirme girişimine başkanlık etti. 1918-19 arasında kadınlar da dahil olmak üzere evrensel oy kullanmaları girişimini başardı.
1878
Avusturyalı filozof, tarihçi, gazeteci, oyuncu, kabare sanatçısı ve tiyatro eleştirmeni Egon Friedell dünyaya geldi. (d. 21 Ocak 1878, Viyana – ö. 16 Mart 1938, Viyana)  Berlin Üniversitesi’nde felsefe ve Germanistik eğitiminin ardından 1904 yılında Heidelberg Üniversitesi’nde Bir Filozof Olarak Novalis teziyle doktorasını yaptı. 1922-27 yılları arasında Max Reinhardt tiyatrosunda oyunculuk yapan Friedell, dramacı, kabareci ve tiyatro eleştirmeni yönüyle Viyana kültür çevresinin önemli şahsiyetlerinden biri oldu. Ardından sanat ve kültür tarihi üzerine serbest yazarlık yaptı, Mısır’ın ve Eski Şark’ın Kültür Tarihi kitabıyla ilgi topladı. 1938 yılında Alman birlikleri Avusturya’ya girdikten sonra intihar ettiğinde ona asıl şöhretini kazandıracak Kulturgeschichte der Neuzeit (Yeniçağın Kültür Tarihi) eserini yeni bitirmişti. Gestapo tarafından manüskriptine el konulan bu eser Friedell’in varislerinin girişimleri sonucunda kurtarılabildi ve 1949 yılında yayımlandı.
1884
Amerikalı insan hakları savunucusu Roger Nash Baldwin doğdu. (ö. 1981)
1908
New York Belediyesinin aldığı bir kararla, kadınların toplum içinde sigara içmeleri yasaklandı.
1919
İrlanda Bağımsızlık Savaşı başladı.
1921
İtalyan Komünist Partisi kuruldu.
1924
Rus hukukçu, sosyalist devrimci ve politikacı Vladimir Lenin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 22 Nisan 1870) St. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Marksizm üzerine kurulmuş politik ve ekonomik bir teori olan Leninizm‘in de kurucusudur. Lenin ve onun eserleri, 20. yüzyılda tüm dünyada sosyalist devrimlerin ve emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelelerinin yaşanmasında büyük etkiye sahip olması dolayısıyla pek çok yazar ve tarihçi tarafından dikkatle incelendi. Hakkında 2 bine yakın eser yazıldı. Dünya proletaryasının ve pek çok komünist partinin ideolojik önderi kabul edilir. Ayrıca dünyada eserleri yabancı dile en fazla tercüme edilen yedinci kişidir.
1925
Arnavutluk Cumhuriyeti ilan edildi.
1943
Varlık Vergisi ödemesinin son günüydü. Vergisini ödemeyen mükelleflerin ev ve iş yerlerindeki malları haczedildi, daha sonra da icra yoluyla satış yöntemiyle vergileri tahsil edildi.
1946
Türkiye İş Kurumu kuruldu.
1950
Ünlü 1984 ve Hayvan Çiftliği isimli kitaplarının yazarı George Orwell öldü.
1952
Bulgaristan, Türkiye’nin kendisi için saldırgan bir üs haline geldiğini ileri sürerek bir nota verdi.
1958
Lefkoşa’da taksim lehine gösteri yapan Kıbrıslı Türk gençlerine İngiliz askerleri müdahale etti, altı kişi tutuklandı.
1959
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 21 Ocak 1959 tarihinde kuruldu; Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etti. İç hukukun tüketilmesi şartıyla hak ihlallerini tespit eden en üst seviye mahkemedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin şu anki idari düzeni 1 Kasım 1998 yılında yürürlüğe giren AİHM İç Tüzüğünde ayrıntılarıyla belirtilmiştir. Mahkeme, Fransa’nın Strazburg  kentindedir.
1959
Ulus gazetesinin Yazı İşleri Müdürü Ülkü Arman ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Nalıncı Keseri” başlıklı yazısı nedeniyle birer yıl hapse mahkûm oldu, gazete bir ay süreyle kapatıldı. Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Ülkü Arman ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu birer yıl hapse mahkum oldu; gazete bir ay süreyle kapatıldı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nalıncı Keseri” başlıklı yazısı dava konusu olmuştu.
1963
Hukukçu Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca doğdu.

1967
Kayyım Atanan Türkiye Millî Talebe Federasyonu‘nun beş yöneticisi tutuklandı.
Türkiye Millî Talebe Federasyonu‘nun beş yöneticisi tutuklandı. Sencer Güneşsoy, Baykan Kalaba, Naci Özdemir, Hüsnü Temiz, Kâzım Musa bir gün önce polis tarafından mühürlenen federasyon binasına girmek istemişlerdi. Kayyım atanıp (Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş) mühürlenen Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasına arka kapıdan girip yarıya kadar bayrak çeken 32 öğrenciden Sencer Güneşsoy, Baykan Kalaba, Naci Özdemir, Hüsnü Temiz, Kâzım Musa tutuklandı.
1977
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter, Vietnam savaşı sırasındaki asker kaçaklarını affetti.
 1981
Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ü öldürmekten sanık sağ eylemci İbrahim Çiftçi, Ankara Sıkıyönetim Mahkemesince üçüncü kez ölüm cezasına çarptırıldı. Daha önceki kararlar bozulmuştu.
 1981
444 Gündür Tahran’da rehin tutulan Amerikalılar serbest bırakıldı.
1983
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davasında İstanbul eski Belediye Başkanı Ahmet İsvan tahliye edildi.
1985
  • 1983’ten beri süren Yazarlar Sendikası davasında sanıklar beraat etti.
  • İkinci Barış Derneği Davası’nda yargılanan Aziz Nesin: “Yasaların elverdiği ölçüde yeniden Barış Derneği kurulması için çalışacağım.” dedi
1988
Milletvekili seçimlerine “bağımsız sosyalist aday” olarak katılan Sungur Savran, Müslim Özbay, Ali Fidan, Muzaffer Bal ve 6 destekçinin DGM’de yargılanmalarına devam edildi.
1996
Özgürlük ve Dayanışma Partisi Kuruldu. Parti 1993 yılında AYM kararıyla kapatıldı.
1988
Hukukçu, maliyeci, gazeteci, yazar, siyaset adamı, milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1906, Akçaabat) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. Paris Hukuk Fakültesi’nden doktora derecesi elde etti. Maliye Müfettiş Muavinliği ve Maliye Müfettişliği yaptı. Millî Emlâk Müdürlüğü, Millî Emlâk Genel Müdürlüğü, IX. Dönem CHP Trabzon milletvekilliği ve Kurucu Meclis Trabzon temsilciliği görevlerinde bulundu. 1961’de Milli Birlik Komitesince Kurucu Meclis üyeliğine (6 Ocak 1960 – 25 Ekim 1960) seçildi. Arapça ezanın yeniden serbest bırakılması için Millet Meclisi’nde 1950’nin 16 Haziran günü yapılan görüşmeler sırasında, CHP grubu adına Partisinin ezanın Arapça okunmasına karşı çıkmayacağını açıkladı.: “Türkçe ezan, Arapça ezan mevzuu üzerinde bir politika münakaşası açmaya taraftar değiliz. Millî şuurun bu konuyu, kendiliğinden halledeceğine güvenerek Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız.” (TBMM Zabıt Ceridesi, 16.6.1950, birleşim 9, oturum 1, sayfa: 182) 1961-1967 tarihleri arasında haftalık olarak yayımlanan Yön Dergisi’nin üç kurucusu arasında yer aldı. Vatan Gazetesi’nde çalıştı, 21 Ekim 1969 – 27 Nisan 1971 tarihleri arasında haftalık Devrim Gazetesi’nin çıkmasına katkıda bulundu. Sol ve özgürlükçü görüşlerini, politik yaşamından sonra yazılarıyla savunmaya devam etti. 21 Ocak 1988’de Ankara’da yaşamını yitirdi.

Cemal Reşit Eyüboğlu
1990
Adnan Oktar ve müridi oldukları öne sürülen 66 erkek ve 68 kadın gözaltına alındı
 1997
Atatürkçü Düşünce Derneği, Başbakan Necmettin Erbakan hakkında konutta verdiği yemek daveti nedeniyle suç duyurusunda bulundu.
 2000
Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi, 25 Ekim 1980 tarihinde imzalanan çok taraflı uluslararası sözleşmedir. Türkiye, sözleşmeyi 21 Ocak 1998 tarihine imzaladı ve 5 Şubat 2000 tarihli resmi gazetede yayınlayarak ilan etti.
2000
Konya’da bir Hizbullah toplu mezarı daha bulundu. Bir evin bodrum katında biri kadın dört ceset bulundu. Sekiz ilde gözaltına alınan Hizbullahcıların sayısı 56’ya ulaştı.
2000
TOMEB, 21 Ocak 2000 tarihinde kurularak tüzel kişiliğini kazandı. Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği tiyatro oyunculuğu mesleğini savunma, daha iyi koşullarda tiyatro oyunculuğu yapılmasın sağlamak ve tiyatro oyuncularının ortak çıkarlarını koruyarak onların haklarını izlemek için kuruldu.
 2000
BESAM (Bilim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) kuruldu.
 2001
Danıştay 1. Dairesi, Batman Valiliği’nin istemi üzerine Batman’da Mahatma Gandi, Yılmaz Güney, Halepçe, Munzur gibi isimlerin cadde ve sokaklara verilmesini yasakladı. Yasak kararına, “Kürtçe isim olamaz, yabancı isimler için Dışişlerinin izni gerekir, devlet katliamını, sömürgeciliğe karşı savaşı çağrıştıran kişilerin isimleri de verilemez” gerekçe gösterildi
 2004
Çocuk suçluların idamını önlemek için kampanya başlatan Uluslararası Af Örgütü, ABD’yi “Batı dünyasında çocuk suçluları idam eden tek ülke” diye eleştirdi. 1998’den beri gerçekleşen 19 çocuk idamının 13’ü ABD’de gerçekleşti.
2005
Sırbistan’ın eski Devlet Başkanı Milan Milutinoviç, Hollanda’daki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne teslim oldu. Kosova’da 1999’da işlenen savaş suçlarından yargılanacak.
 2006
Irak’ta Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) liderleri Celal Talabani ve Mesud Barzani, kuzeydeki özerk bölgede tek yönetim oluşturmayı öngören anlaşmayı imzaladı.
2009
Engin Çeber’in Metris Cezaevi’nde öldürülmesine ilişkin davada 6’sı tutuklu 41 sanık hakim karşısına çıktı.
2013
ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay ile 7 avukat “DHKP-C terör örgütü üyeliği” iddiasıyla tutuklandı.
 2025
  • İzmir’de ‘yılın iş adamının da’ aralarında bulunduğu 5 kişi tutuklandı.
  • Canan Karatay, hakim karşısına çıktı. Ölen hastanın avukatları, Karatay’ın bilimsel yöntemlerden uzak tedavileri denediğini belirtti. İstanbul Anadolu 4’üncü Tüketici Mahkemesi’nde görülen davanın bir sonraki duruşması 25 Nisan 2025’te görülecek.
 2025
  • Konya’da  bir evde kaçak üretilen 400 tabanca ele geçirildi; baba R.G. ile oğlu M.G. gözaltına alınıp, tutuklandı.
  • Zafer Partisi lideri Prof. Dr. Ümit Özdağ, Cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla Ankara’dan gözaltına alınıp İstanbula getirildikten sonra genişletilen soruşturma kapsamında Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’ suçlamasıyla tutuklandı. Özdağ, Silivri’ye gönderildi.

21 Ocak Hukuk Takvimi

Paul Henri Thiry

0
Paul-Henri Thiry

Fransız Aydınlanması’nın önemli bir figürü olan Alman asıllı Fransız filozof, ansiklopedist ve yazar Paul Henri Thiry (Baron d’Holbach), 18. yüzyılın ikinci yarısında maddeci düşüncenin yayılmasında önemli rol oynadı. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 8 Aralık 1723’te vaftiz edildiği kaydedilmiştir; 21 Ocak 1789’da Paris’te ölmüştür. Leiden Üniversitesi’nde hukuk, fizik, tıp, kimya ve metalurji alanlarında öğrenim görmüş, bu disiplinlerde çalışmalar yürütmüştür.

D’Holbach, bu faaliyetlerini, Régence döneminde soyluluk unvanı alan ve kendisine büyük bir servet bırakan amcasından miras kalan mal varlığını kullanarak sürdürdü. Aralarında Denis Diderot’nun da bulunduğu pek çok filozofa maddi destek sağladı. Çok sayıda Almanca kimya ve doğa bilimi eserini, ayrıca Collins ve Toland gibi İngiliz serbest düşünürlerinin birçok önemli kitabını Fransızcaya çevirdi. Nicolas-Antoine Boulanger, Nicolas Fréret ve César Chesneau Dumarsais’nin yasaklanmış elyazmalarını, ayrıca Lucretius’un De rerum naturasını yayımladı. Özellikle yerbilim, madencilik ve mineraloji konularında olmak üzere Encyclopédie’ye yaklaşık 400 madde katkıda bulundu. 1752’de Berlin Akademisi’ne, 1754’te Prusya Kraliyet Bilimler Akademisi’ne, 1766’da Mannheim Akademisi’ne ve 1780’de St. Petersburg Rus Bilimler Akademisi’ne seçildi.

Hasımlarının “coterie holbachique” (Holbach Coterie’si) adını verdikleri bir dost çevresiyle birlikte düzenli felsefe tartışmaları yürüttü. Takma adlarla ve çoğunlukla anonim olarak birçok kitap yayımladı. Başyapıtı sayılan Le Système de la nature (Doğa Sistemi) yayımlandıktan kısa süre sonra mahkûm edilerek kamuya açık biçimde yakıldı. Système de la nature ve La Morale universelle (Evrensel Ahlak) gibi eserleri aracılığıyla ateizm lehine ve dine karşı hacimli metinler kaleme aldı. D’Holbach, dini —özellikle Hristiyanlığı— üç yönden eleştiriyordu: Din akla aykırıdır; insanlığın mutluluğa ulaşmasını engeller; siyasal zorbalığa elverişli bir zemin hazırlar. Ona göre dinleri bilgisizlik ve korku doğurmuş; “eğitim”, “alışkanlık” ve “zorbalık” geliştirmiş; yönetici elitler ve zenginler de onu çıkarlarına uygun bularak korumuşlardır. Materyalist bir filozof olan d’Holbach, Tanrı’nın, ruhun ve doğuştan gelen fikirlerin varlığını reddetmiştir. Kuzeni Basile‑Geneviève‑Suzanne d’Aine ile yaptığı ilk evliliğin ardından, hem kuzeni hem de ilk eşinin kız kardeşi olan Charlotte‑Suzanne d’Aine ile ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir.

D’Holbach’s Coterie

D’Holbach’ın Coterie’si, yaklaşık 1750–1780 yılları arasında ateist filozof Baron d’Holbach’ın Paris’teki salonunda düzenli olarak bir araya gelen radikal Fransız Aydınlanma düşünürlerinden oluşan bir gruptu. Daimi katılımcılar ve sık ziyaretçiler arasında Denis Diderot, Frédéric-Melchior Grimm ve Jacques-André Naigeon gibi önemli isimler yer almıştır. Buna ek olarak Jean Le Rond d’Alembert, Jean-Jacques Rousseau, Claude-Adrien Helvétius, Jean-François Marmontel, Condorcet ve Raynal gibi diğer Fransız entelektüeller de bu salonları ziyaret etmiştir. Ayrıca David Hume, Adam Smith, Laurence Sterne, Edward Gibbon, Cesare Beccaria, Benjamin Franklin, Joseph Priestley, Horace Walpole ve David Garrick gibi yabancı düşünürler ve sanatçılar da d’Holbach’ın salonunun prestijli konuklarından olmuştur. Paris’e gelen yabancı düşünür ve sanatçıların davet edilmeyi arzuladıkları seçkin bir entelektüel buluşma mekânı hâline gelmiştir.

Mehmet Akarca

0

Mehmet Akarca, 21 Ocak 1963 tarihinde Siirt, Şirvan’da doğdu. Karşıyaka Karşıyaka Havva Özişbakan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesini bitirdi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1986 yılında mezun oldu. Zorunlu askerlik görevini Kütahya’da kısa dönem olarak yaptı. İzmir hakim adayı olarak hakimlik mesleğindeki kariyerine başladı.

Akarca; sırasıyla Uşak/Ulubey, Van/Gevaş, Aydın/Sultanhisar Hakimliği, Sivas Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi ve Komisyon Başkanlığı ile Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi ve Komisyon Başkanlığı görevlerinde bulundu. 

Mehmet Akarca, 18 Ocak 2010 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçildi. 21 Ekim 2013 tarihinde, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca Yargıtay 14. Ceza Dairesi Başkanlığına seçildi. 18  Mayıs 2015’te ise Büyük Genel Kurulunca gösterilen adaylar arasından seçilerek Cumhurbaşkanı tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atandı.

Akarca,  24 Mart 2020 tarihinde yapılan seçimde 267 oy olarak İsmail Rüştü Cirit‘ten boşalan Yargıtay Birinci Başkanlığına seçildi, Görev süresi dolduktan sonra yeniden aday olmuşsa da 37 tur süren seçimi kazanamayarak görevi Ömer Kerkez’e devretti. 3 Haziran 2024 tarihinde kendi isteğiyle emekli oldu. 

Kamu Başdenetçisi Şeref Malkoç’un 5 Aralık 2025’te görevinin sona erecek olması nedeniyle bu göreve aday oldu. TBMM Genel Kurulu’nda 12 Kasım 2024 günü yapılan 4. tur oylamada Kamu Başdenetçiliği‘ne (Ombudsman) seçildi. 

Evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir. 

Mehmet Akarca’nın Yargıtay Başkanlığı Dönemindeki Adli Yıl Açılış Konuşmaları 

Türk Yargı Sistemi ve Mahkemeler

0

Türk Yargı Sistemi ve Mahkemeler

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 4 Kasım 1950 tarihinde kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir. İç hukukun tüketilmesi şartıyla hak ihlallerini tespit eden en üst seviye mahkemedir.

Anayasa Mahkemesi

Anayasa Mahkemesi, kanunların, KHK’lerin, TBMM İçtüzüğü’nün Anayasa’ya uygunluğunu, dokunulmazlığın kaldırılması ve milletvekilliğinin düşürülmesine dair TBMM kararlarını denetleyen, siyasi parti kapatma davalarını karara bağlayan ve partileri mali yönden denetleyen, Yüce Divan olarak da görev yapan ve Anayasa ile kendisine verilen diğer görevleri yerine getiren yüksek mahkemedir.

Uyuşmazlık Mahkemesi:

Yargı erkini Anayasanın kendilerine tanıdığı görev ve yetki alanlarıyla sınırlı olarak paylaşan, yüksek mahkemeler arasındadır. Uyuşmazlık Mahkemesi, Anayasanın 158. (1961 Anayasası 142.) maddesiyle görevlendirilmiş, adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili, bağımsız bir yüksek mahkemedir. Uyuşmazlık Mahkemesi, yargı ayrılığı ilkesinin ortaya çıkardığı görev uyuşmazlıklarını çözmek suretiyle kişilerin askıda kalan hak arama hürriyetlerinin gerçekleşmesini sağlayan; hüküm uyuşmazlıklarını çözmek suretiyle de hakkın yerine getirilmesini olanaksız kılan hukuki engelleri gideren; yargı erkini paylaşan diğer yüksek mahkemelerden Yargıtay ve Danıştay’ın kararlarını kaldırıp onların yerine hüküm tesis edebilen özel yetkili bir yüksek mahkeme ve dolayısıyla, hukukumuzda kesin hükmü ortadan kaldırabilen tek yargı organıdır. Uyuşmazlık Mahkemesinin Başkanlığını Anayasa Mahkemesince, kendi üyeleri arasından görevlendirilen üye yapar.

Danıştay

Anayasa’da öngörülen Yüksek Mahkemelerden biri olan Danıştay, Anayasanın 155’inci maddesine göre, yürütme organına yardımcı bir inceleme, danışma ve karar organı olmanın yanı sıra, yönetimin yargı yoluyla denetlenmesinde etkin ve önemli görev yapan bir yargı kuruluşudur. Danıştay’ın idari görevleri ile yargı görevi birbirlerinden kesin olarak ayrılmış ve her iki görevi yürütecek daireler birbirinden tamamen ayrı olarak kurulmuşlardır. Yönetimin yargı yoluyla denetlenmesi görevini, idare ve vergi mahkemeleriyle birlikte, Danıştay’ın dava daireleri yürütmektedir. Danıştay’da ayrıca, dava dosyalarını inceleyerek daire veya görevli kurullara gerekli açıklamaları yapmak, tutanakları hazırlamak ve karar taslaklarını yazmakla görevli, tetkik hakimleri ve davalar hakkında hukuki düşüncelerini bildirmek üzere savcılar bulunmaktadır.

Sayıştay

Kamu idarelerinin mali faaliyet, karar ve işlemlerini hesap verme sorumluluğu çerçevesinde denetlemekte ve sonuçları hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisine doğru, yeterli, zamanlı bilgi ve raporlar sunmaktadır.  Genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin; gelir, gider ve mallarına ilişkin hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olup olmadığını denetlemekte, sorumluların hesap ve işlemlerinden kamu zararına yol açan hususları kesin hükme bağlamaktadır.

Bölge İdare Mahkemesi

Bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemeleri, bölgelerin coğrafi durumları ve iş hacmi göz önünde tutularak Adalet Bakanlığınca kurulmaktadır. Vergi ve İdare mahkemelerince verilen kararların istinaf incelemesini yapmakla görevli mahkemedir. Bölge idare mahkemelerinde biri idare diğeri vergi olmak üzere en az iki daire bulunmakta, bu daireler istinaf başvurularını inceleyip karara bağlamakta, yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemelerinde tek hakim tarafından verilen kararları itiraz üzerine incelemekte ve kesin olarak hükme bağlamaktadır. Ayrıca, yargı çevresindeki idare ve vergim mahkemeleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını da kesin karara bağlamaktadır.

Bölge Adliye Mahkemesi(İstinaf Mahkemesi)

İdare Mahkemesi:

Vergi Mahkemesi:

Cumhuriyet Başsavcılığı:

Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesi:

Asliye Hukuk Mahkemesi:

Deniz İhtisas Mahkemesi:

Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi:

Ticaret Mahkemesi:

Tüketici Mahkemesi:

İş Mahkemesi:

Kadastro Mahkemesi:

Aile Mahkemesi:

Sulh Ceza Hakimliği

Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmalarda hakim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, işleri yapmak ve bunlara karşı yapılan itirazları incelemek amacıyla kurulmuş hakimliklerdir. Sulh ceza hakimliğinde görevlendirilen hakimler, başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez. Sulh ceza hakimliği, her il merkezi ile bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirle

Asliye Ceza Mahkemeleri 

Kanunların ayrıca görevli kıldığı haller saklı kalmak üzere, ağır ceza mahkemelerinin görevleri dışında kalan dava ve işlere bakan mahkemelerdir. Kaldırılmadan önceki Sulh Ceza Mahkemelerinin görevleri de Asliye Ceza Mahkemelerine devrolunmuştur.

Ağır Ceza Mahkemeleri 

Türk Ceza Kanununda yer alan yağma, irtikap, resmi belgede sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık ve hileli iflas suçları, Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar, ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakan mahkemelerdir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın birinci derece mahkeme olarak yargılayacağı kişiler Ağır Ceza Mahkemesinin görevi dışındadır.

İcra Mahkemeleri

İcra ve iflas dairelerinin işlemlerine karşı şikayet ve itirazların incelenmesi ile görevli, asliye hukuk mahkemesi yargı çevresinde kurulan tek hakimli özel mahkemelerdir. Ayrı bir icra mahkemesi yok ise o yerdeki asliye hukuk mahkemesi icra mahkemesi olarak görev yapmaktadır. İcra mahkemeleri, Anayasanın 152. maddesi anlamında bir mahkemedir. İcra Mahkemeleri, icra ve iflas dairelerinin işlemlerine karşı yapılan şikayetleri incelemekte, takibin şekline göre, borçlunun takibe icra dairesinde itirazı üzerine alacaklının itirazın kaldırılması talepleri ile borçlunun icra mahkemesine yapacağı itirazları inceleyerek sonuca bağlamakta, şikayet yoluyla ihalenin feshini incelemekte, haciz ve iflasta istihkak davalarına bakmakta, bazı icra iflas suçlarına bakmakta, ilamlı icrada icranın geri bırakılması taleplerini incelemekte, takibin iptal veya talikine karar vermekte, İcra ve İflas Kanununda verilen diğer görevleri yapmaktadır.

Tüketici Sorunları Hakem Heyeti

Tüketiciler ile satıcı ve sağlayıcılar arasında çıkan uyuşmazlıkları çözümlemek amacıyla veya tüketici mahkemelerinde delil olarak ileri sürülebilecek kararları almak üzere il ve ilçe merkezlerinde kurulmuş heyetlerdir. İl hakem heyetleri il merkezi sınırları içinde, ilçe hakem heyetleri ise ilçe sınırları içinde görevli ve yetkilidir. Başvurular, tüketicinin mal veya hizmeti satın aldığı veya tüketicinin ikametgahının bulunduğu yerdeki hakem heyetine yapılmaktadır. Tüketici Hakem Heyeti kararlarına karşı Tüketici Mahkemelerinde itiraz edilmektedir.

İcra ve İflas Dairesi

Alacaklı olan gerçek ve tüzel kişilerin alacaklarını devlet icra organı aracılığıyla tahsil etmekte ve Hukuk Mahkemeleri ilamlarının infazını yapmaktadır. İcra ve İflas Dairelerinin iş ve işlemleri İcra Mahkemeleri tarafından denetlenmektedir. İcra ve İflas Müdür Yardımcıları ile memurlar arasındaki arasındaki iş bölümünü İcra ve İflas müdürü yapmaktadır.

 

TÜRK HUKUK SİSTEMİNDEN KALDIRILAN MAHKEMELER 

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi iken 2016 yılındaki halk oylaması sonucunda kaldırılmıştır. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin alanına giren konularda İdare Mahkemeleri ve Danıştay görevlendirilmiştir.

Basın Mahkemeleri

Ganaim Mahkemeleri 

Devlet Güvenlik Mahkemeleri 

Devlet Güvenlik Mahkemeleri

İstiklal Mahkemeleri 

İstiklal Mahkemeleri Kanunu

Askeri Ceza Mahkemeleri

Disiplin Mahkemeleri 

Sulh Ceza Mahkemeleri

Kanunların ayrıca görevli kıldığı haller saklı kalmak üzere, iki yıla kadar hapis cezaları ve bunlara bağlı adli para cezaları ile bağımsız olarak hükmedilecek adli para cezalarına ve güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulanmasına bakan mahkemedir. Sulh Ceza Mahkemeleri, 2014 yılında yapılan Anayasa değişiklikleri ile kaldırılmıştır. Sulh Ceza Hakimliği ile karıştırılmamalıdır.

Milli Korunma Mahkemeleri

Milli Korunma Mahkemeleri

Askeri Yargıtay 

Askerî Yargıtay

 

 

Varlık Vergisi Hakkında Kanun

0

Varlık Vergisi Hakkında Kanun, 11 Kasım 1942 tarihinde mecliste kabul edilmiş ve 12 Kasım 1942’de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 

Kanun, İkinci Dünya Savaşı döneminde olağanüstü kazanç ve servete sahip olan kişilerden bir defaya mahsus olmak üzere vergi alınmasını öngörmektedir. Verginin miktarı ve oranı kanun ile belirlenmemiş, miktarlarının belirlenmesi ve toplanması amacıyla her ilde vergi tespit komisyonları kurulmuştur. Bu komisyonlar şehrin en yetkili mülki amirleri ve mal memurlarından oluşmuştur. Kanun ile verilen yetki kapsamına komisyonların belirlediği vergilerin tahsili için mükelleflere 15 gün süre verilmiştir. 15 gün içinde belirlenen vergileri ödemeye mükellefler teminat vermek zorundadır.

Kanunun uygulandığı  dönemde İstanbul Defterdarı olarak görev yapan Faik Ökte, Varlık Vergisi uygulaması hakkında  “Varlık Vergisi Faciası” isimli bir kitap yazmıştır.

Varlık Vergisi Hakkında Kanun

Kamın No: 4305

Kabul tarihi: 11/11/1942

1. Verginin mevzuu
Madde 1 

Servet ve kazanç sahiplerinin servetleri ve fevkalâde kazançları üzerinden alınmak ve bir defaya mahsus olmak üzere (Varlık Vergisi) adiyle bir mükellefiyet tesis edilmiştir.

Madde 2

Varlık Vergisi aşağıda yazılı zümrelere dâhil olan hakikî ve hükmi şahıslardan alınır:

A) 2395 ve 2728 sayılı kanunlarla ek ve tadilleri mucibince mükellef bulunanlar;
B) Büyük çiftçiler (Büyük çiftçiden maksat, işinin idaresine ve vüsatine halel getirmeksizin bu mükellefiyeti ifa edebilecekleri bu kanunda yazılı komisyonlarca tesbit edilenlerdir)’;
C) Uhdelerinde bulunan binaların ve hisseli ise hissedarlarının hisselerine düşen bir yıllık gayrisâfi iradı yekûnu 2 500 liradan ve arsalarının vergide mukayyet kıymetleri 5 000 liradan yukarı bulunan ve bu miktarların tenzilinden sonra mütebaki irat ve kıymetlerle bu vergiyi verebileceği komisyonlarca kararlaştırılanlar;
‘D) 1939 senesinden beri 2395 veya 2728 sayılı kanunlar mucibince vergiye tabi bir iş ve teşebbüsle uğraştığı halde bu kanunun neşri tarihinde işini terk, devir veya tasfiye etmiş bulunanlar;
E) Meslekleri tacir, komisyoncu, tellal veya simsar olmadığı halde 1939 senesinden beri velev bir defaya münhasır olsa bile ticari muamelelere tavassut ederek komisyon veyahut tavassut mukabili olarak her ne nam ile olursa olsun para veya ayniyat almış olanlar.

Madde 3

İkinci maddede yazılı mükellefiyet zümrelerinden iki veva daha ziyadesine dâhil olanlar bu zümrelerin her birinde ayrı ayrı
mükellef tutulurlar.

Umumî, ımîilhak ve hususi bütçelerle belediye bütçelerinden ve 3659 numaralı kanuna tabi müesseselerden tahsisat, maaş ve ücret alanlarla kadroya müsteniden yevmiye ile istihdam edilenler yalnız bu maaş, tahsisat, ücret ve yevmiyelerinden dolayı ikinci maddenin A fıkrasındaki mükellefiyete tabi değildirler.

Madde 4

1837 sayılı Bina Vergisi Kanununun 3 üncü ve 1833 sayılı Arazi Vergisi Kanununun 2 nci maddesinde sayılı bina ve arsa sahipleri, ikinci maddenin (C) fıkrasında yazılı mükellefiyetten muaf tutulur.
Madde 5 — Vergi, hakikî ve hükmi şahıslar namlarına tarholunur ve eshamlı ve eshamsız şirketlerde hisseye bakılmaksızın şirketlerin menkul ve gayrimenkul varlığının tamamı üzerinden alınır.

2. Verginin miktarı
Madde 6

Yedinci maddede yazılı komisyonlar, ikinci maddede yazılı mükelleflerin mükellefiyet derecelerini, her mükellef namına 1941 yılında ve ticaretini terk, devir veya tasfiye etmiş olanlar için terk, devir veya tasfiyeye tekaddüm eden son yılda tarhedilmiş veya tahakkuk ettirilmiş vergi miktarlarını, çiftçilerde mükellefin zirai vaziyetini ve gayrimenkul sahiplerinin de irat ve vergi kıymeti miktarlarını gözden geçirmekle beraber bunlarla mukayyet olmaksızın edinecekleri kanaate göre takdir ve tesbit ederler. Ancak 2395 sayılı kanunun 11 inci maddesi hükmü dairesinde kazanç beyannamelerine bilanço raptetmek mecburiyetinde bulunan anonim, komandit, limited ve sermayesi üzerinden kazanç dağıtan kooperatif şirketlerin vergileri, 1941 takvim yılma veya ticari yılma ve ticarethanelerini terk, devir ve tasfiye etmiş olanlarda terk, devir ve tasfiyeye takaddüm eden son seneye ait safi kazancının yüzde ellisinden aşağı ve anonim şirketlerde yüzde yetmişinden yukarı olamaz.

İkinci maddenin (B) fıkrasında yazılı çiftçilerin mükellefiyetleri de varlıklarının yüzde beşini (geçemez.

3. Verginin tarhı
Madde 7

İkinci maddede yazılı servet ve kazanç sahiplerinin mükellefiyet derecelerini tesbit etmek üzere her vilâyet ve kaza merkezinde mahallin en büyük mülkiye memurunun reisliği altında en büyük mal memurundan ve ticaret odalariyle belediyelerce kendi azaları arasından seçilecek ikişer azadan müteşekkil bir ve icabına göre müteaddit komisyon kurulur. Ticaret odası bulunmayan yerlerde, bu odanın seçeceği azalar yerine belediyece, hariçten ticaret ve ziraattan anlayanlar arasından iki âza seçilir.

En büyük mülkiye ve maliye memurları bu komisyonlarda bizzat bulunmakla mükelleftirler. Ancak birden fazla komisyon kurulan yerlerde tensip edecekleri memurları tevkil edebilirler ve kendileri de icabına göre istedikleri komisyonlarda bulunabilirler.

Komisyonların, büyük çiftçileri tesbit için yapacağı toplantılarda Ticaret odası yerine ziraat odalarınca kendi azaları arasından ve bulunmıyan yerlerde belediyelerce hariçten ve ziraatten anlayanlar arasından seçilecek iki âza komisyona iştirak eder.

Komisyon kararları ekseriyetle verilir, reylerde müsavat halinde reisin bulunduğu taraf tercih edilir.

Madde 8

Komisyonlar, şirketlerin mükellefiyetlerini tesbit ettikleri sırada şeriklerin de servetleri derecesini ve fevkalâde kazançlarını araştırarak bunların da mükellefiyetlerini takdir ederler.

Madde 9

Komisyonlar, muhtelif zümrelerin mükellefiyet derecelerini tesbit işini on beş gün içinde intaç ile mükelleftirler. Bu müddet zarfında işini bitiremiyen komisyonların memur olmayan âzası değiştirilerek yerlerine son mebus intihabında müntehibi sani olanlar arasından belediye reislerince seçilecek dörder zat alınmak suretiyle komisyonların âzası tamamlanır.

Madde 10

Mükelleflerin tesbiti sırasında komisyonlarca unutulmuş olanların isimleri komisyonların dağılmasından itibaren en geç iki ay içinde varidat dairelerince tesbit olunarak 7 nci madde hükmü dairesinde yeniden teşkil edilecek komisyonlara bildirilir. Komisyonlar âzami on beş gün içinde bu mükelleflerin vergi miktarlarını kararlaştırmağa mecburdurlar.

4. Verginin tebliğ ve tahsili
Madde 11

Komisyon kararları, şehir ve kasabalarda varidat dairelerinin kapılarına ve köylerde münasip mahallere listeler yapıştırılmak suretiyle ilân ve tebliğ olunur. Listelerin asıldığı, gündelik gazete çıkan yerlerde gazetelerle ve gündelik gazete çıkmıyan mahallerde belediye tellâlları marifetiyle halka ayrıca haber verilir.

Komisyon kararları nihaî ve katî mahiyette olup bunlara karşı idari ve adli kaza mercilerinde dâva açılamaz. Ancak bir mükellef namına aynı mükellefiyet mevzuundan dolayı mükerrer vergi tarh edilmiş olduğu takdirde bunlardan en yüksek olanı ipka edilerek diğerleri tarhiyatı yapan komisyonların vazife gördüğü mahallerin en büyük mal memuru tarafından mükelleflerin müracaatı üzerine silinir.

Madde 12

Mükellefler vergilerini, talik tarihinden itibaren on beş gün içinde mal sandığına yatırmağa mecburdurlar.

On beş günlük müddetin geçmesini beklemeden mahallin en büyük malmefhuru, lüzum gördüğü mükelleflerin menkul ve gayrimenkul mallariyle alacak, hak ve menfaatlerinin ihtiyaten haczine karar verebilir.

On beş günlük müddet içinde yatırılmayan vergilerin Tahsili Emval Kanununa tevfikan tahsiline tevessül edilmekle beraber vergi miktarına müddetin dolmasından itibaren birinci hafta için yüzde bir ve ikinci hafta için yüzde iki zammoluııur.

Talik tarihinden itibaren bir ay zarfında borçlarını ödemeyen mükellefler borçlarını tamamen ödeyinceye kadar memleketin herhangi bir yerinde bedeni kabiliyetlerine göre askerî mahiyeti haiz olmayan umumî hizmetlerde veya belediye hizmetlerinde çalıştırılırlar. Ancak üçüncü maddenin son fıkrasında yazılı olanlardan ikinci maddedeki mükellefiyete tabi bulunanlarla kadınların ve elli beş yaşını mütecaviz erkeklerin borçları hakkında Tahsili Emval Kanunu tatbik edilmekle beraber bunlar çalışma mükellefiyetine tabi tutulmayabilirler. Bu fıkra hükmüne göre çalıştırılanlara verilecek ücretin yarısı borçlarına mahsup olunur.

Çalışma mecburiyetinin tatbik tarzı Hükümetçe hazırlanacak bir talimatname ile tayin olunur.

Birinci fıkrada yazılı on beş günlük müddet içinde vergilerini vermeyen mükellefler, aynı müddet zarfında vergileri miktarınca Hazine bono ve tahvilâtı veya banka teminat mektubu tevdi ettikleri takdirde bu mükellefler hakkında Tahsili Emval Kanununun ve çalışma mecburiyetinin tatbiki bir ay müddetle geri bırakılabilir.

Madde 13

Kollektif ve komandit şirketlere ait vergilerin icabı halinde ortakların ve komanditelerin şahsi mallarından istifası hususunda da Tahsili emval kanunu hükümleri tatbik olunmakla beraber ortak ve komanditeler çalışma mecburiyetine de tabi tutulabilirler ve on ‘ikinci maddenin ikinci fıkrası hükmü bunlar hakkında da tatbik olunur.

Bu madde ile on ikinci maddede yazılı karar ve muameleler katî olup bunlara karşı idari ve adli kaza mercilerinde dâva açılamaz.

5. Teminat
Madde 14

Varlık vergisiyle mükellef tutulanların ikametgâhlarında, gerek kendilerine ve gerek karı veya kocalarına veya kendileriyle birlikte oturan usul ve furuğiyle kardeşlerine ait dükkân, mağaza, depo, ambar, fabrika ve imalâthanelerde veya bunlara benzer yerlerde bulunan bütün menkul mallarla tapuda veya vergide bunlardan herhangi biri namına kayıtlı olan gayrimenkul mallar bu kanun mucibince alınacak vergi ve zamların kanuni teminatı hükmünde olup bu mallan satılmasında da Tahsili Emval Kanunu hükümleri tatbik olunur. Verginin teminatını teşkil eden bu mallardan mükellefin kendisine veya kan ve kocasına ait olanlar hariç olmak üzere diğer mallar üzerine komisyonlarca verginin takdir ve tesbiti tarihinden itibaren bir sene zarfında ayrıca haciz konmadığı takdirde bu mallar üzerindeki teminat hükmü sona erer.

Mükelleflerin zilyedliği altında veya yukarda yazılı mahallerde bulunan menkul mallara mütaallik satış, temlik ve rehin iddiaları muteber sayılmaz ve bu nevi mallar hakkında dermeyan olunacak istihkak iddiaları dinlenemez.

Bu kanunun neşrinden mukaddem başlamış olan ve bir ilâma veya bu hüküm ve kuvvette noterlikçe tanzim edilmiş mukaddem tarihli resmî bir senede müstenit olmayarak yapılmış bulunan takip neticesinde icra dairelerince konulmuş olan ihtivati ve icrai hacizler bu teminat hükmüne halel vermez. Bu hacizler ancak vergi alacağının tahsilinden sonra bir bakiye kaldığı takdirde bu kısım hakkında infaz olunur.

Gayrimenkullerin satışında bunların varlık vergisi mükellefiyeti ile ilişiği olmadığı alâkalı varidat dairesince tasdik edilmedikçe tapu daireleri tescil yapamaz. Yapılan tesciller hükümsüz sayılır.

6. Müruruzaman
Madde 15

9 ve 10 uncu maddelerde yazılı müddet ve şartlar içinde tarhedilemiyen vergiler, bu müddetler geçtikten sonra yeniden tarh ve tahsil edilemez.

Bu kanun mucibince tahakkuk ettirilmiş olan vergiler 1943 malî yılından itibaren beş yıl sonra tahsil olunamaz. Verginin tahsili için yapılacak her nevi takip muameleleri, müruruzamanı keser.

7. Meriyet maddeleri
Madde 16

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 17

Bu kanunun hükümlerini yürütmeğe İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Kendi Kaderini Tayin Hakkı

0

Kendi Kaderini Tayin Hakkı(Self Determination Right), ulusların kendi geleceklerini kendi iradeleri ile belirlemesi anlamına gelmektedir. Bu hak  insan gruplarına ait bir haktır ve bireysel bir hak değildir. Kendi kaderini tayin hakkının içeriği ve kullanımı konusunda evrensel olarak kabul edilmiş bir anlaşma bulunmamaktadır.

Self Determination Right, modern hukuk kavramı olarak 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kavramın kaynağı Fransız İhtilali yıllarına dayanaktadır.   Bolşevik lider Vladimir Ilyic Lenin tarafından 1914 yılında yazılan “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” isimli eserden sonra kullanımı yaygınlaşmış, uluslararası hukukun temel kavramlarından biri haline gelmiştir.

Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi’nin 3. maddesi ile  Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi‘nin 1. maddelerinde bu hakka yer verilmiştir. Avrupa’da demokrasiyi, barışı ve birliği desteklemek ve geliştirmek amacıyla 21 Kasım 1990 tarihinde Paris’te imzalanan Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı (Paris Andlaşması-Charter of Paris for a New Europe) ile halkların kendi kaderlerini tayin hakkı teyit edilmiştir.

Milletlerin kendi siyasal yönetimlerini, ekonomik, sosyal ve kültürel politikalarını kendilerinin belirlemesini ifade eden kavramın uygulaması günümüzde Birleşmiş Milletler kararları ile ortaya çıkmakta, alınan kararların uluslararası meşruiyeti bu kararlarla sağlanmaktadır.

Ulusların eşitliği ve her ulusun kendi geleceğini kendisinin belirlemesi düşüncesi mevcut statüko ile çatışma sonucunu getirebilmektedir. Birleşmiş Milletler uygulamasında, self determinasyon hakkının kullanılabilmesi için; bu hak kullanılmasında devletlerin toprak bütünlüğünün ihlal edilmemesi ve bu hakkın kullanımında taraf olan herkesin mutabakat halinde olası şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.

Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılmaz.

Kendini yönetemeyen ve vesayet altındaki ülkelerden sorumlu olan devletler de dahil olmak üzere bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.

BM Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, kendi kaderini tayin hakkının, tüm halkların ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini dış müdahale olmaksızın özgürce sürdürme haklarını içerdiğini ve hükümetlerin tüm nüfusu herhangi bir müdahale olmaksızın temsil etmesi gerektiğini; ırk, renk, soy veya etnik kökene göre ayrım yapılmaması gerektiğini belirtmektedir.

Viyana Hemşirelik Bildirgesi (1988)

0

Avrupa Hemşirelik Viyana Bildirgesi, 4 Mart 1988 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization) tarafından ilan edilmiştir. Herkese Sağlık İçin Avrupa Hedefleri’ni Destekleyen Viyana Hemşirelik Bildirgesi(Vienna Declaration on Nursing in Support of the European Targets for Health for All) adıyla deklare edilmiştir. Bildirge, hemşirelik mesleği hakkında devletlerin ve devletler ile yakın biçimde çalışan sağlık organizasyonlarının yapması gerekenleri sıralamaktadır.

Herkese Sağlık İçin Avrupa Hedefleri’ni Destekleyen Viyana Hemşirelik Bildirgesi

Viyana’da 21-24 Haziran 1988 günlerinde toplanmış olan Avrupa Hemşirelik Konferansı’nın katılanları, eğer herkes için sağlık bölgesel hedeflerinin başarılması isteniyorsa, hemşirelikte yapılması gereken değişiklikleri yapmaları için, hükümetlerin ve ulusal karar mercilerinin hemşirelere yardım etmek üzere süratle harekete geçmeleri gerektiğini ifade ederler ve bu kapsamda aşağıdaki bildirgeyi sunarlar:

1- Yalnızca hastalık veya sakatlığın bulunrnayışı değil fiziksel, mental ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hali olan sağlık, temel insan haklarından biridir. Mümkün olan en yüksek düzeyde sağlığa kavuşmak, gerçekleşmesi bir çok mesleğin etkinliğini gerektiren, en önemli bir sosyal amaçtır.

2- Avrupa Bölgesinde, ülkeler içinde ve ülkeler arasında insanların sağlık durumunda mevcut olan eşitsizlikler, politik, sosyal, ekonomik ve profesyonel açılardan kabul edilemez olup, bu nedenle bütün hemşirelerin ortak kaygısıdır.

3- Bölgedeki 32 ülkeden gelen hemşirelere ilk kez kendi rollerini, eğitimlerini ve uygulamalarını gözden geçirmek fırsatını vermiş olan Konferans, hemşirelerin statülerinin, WHO Avrupa Bölgesel Komitesi’nin 1984′ deki otuz dördüncü toplantısında Üye Ülkelerin kabul ettiği 38 hedefin başarılmasına büyük katkı yapabilecek major bir güç olduğunu yeniden teyit eder.

4-Katılanlar, hemşirelerin herkes için sağlık hareketindeki yeni rolünü, Sağlık Bakanlıklarının, bütün sağlık örgütlerinin ve sendikalarının, düzenleyici organların ve bölge içindeki diğer grupların ilgisine sunmaya and içerler. Hemşireler: yerel, bölgesel ve ulusal sağlık hizmetlerinde sağlık planlamalarının kararlarına katılarak, bireylerin, ailelerin ve toplumların daha fazla kendine dayanabilecek ve kendi sağlık gelişimini yürütebilecek şekilde güçlenmesinde daha büyük bir rol oynayarak, muhtelif davranış tiplerinin istenen ve istenmeyen etkileri ve bakim için farklı tercihlerin değeri ve maliyeti hakkında açık ve geçerli bilgiler sağlayarak. kendi yeni rollerini geliştirebilirler.

5- Herkes için sağlık ve temel sağlık bakımı yaklaşımlarının direktif ve ilkelerine uyan bütün sağlık profesyonelleri, sağlık bakımı tüketicileri ve ilişkili gruplar içinde yeni tutum ve değerlerin teşvik edilmesi gerekir. Hemşirelik eğitiminin uygulama alanına özellikle toplum içinde çalışmak için güçlü bir temel sağlaması ve hemşirelerin sağlık ihtiyaçlarının sosyal yönlerini göz önüne almaları ve sağlığın geliştirilmesine ilişkin daha geniş bir anlayış kazanmaları halinde hemşirelik kendi potansiyelini en iyi şekilde temel sağlık hizmet alanında kullanabilir.

6- Hemşirelik uygulamasının bu doğrultularda geliştirilmesi için, araştırma politikaları ve parasal destekleme yolu ile araştırmanın yüreklendirilmesi gerekir. Bu araştırma insan kaynaklarını randımanlı şekilde kullanabilmeli ve sonuçların değerlendirilme ve kullanımı güvenceye alınmalıdır. Hemşirelerin araştırma süreçlerine dahil edilmeleri de gerekir.

Summary Report, European Conference On Nursing-WHO, Europe.

(EUR/ICP/HSR 329 (S)-6694N. sahile : 5-6) (Çeviri)

Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı

0
Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı

Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi BaşkanlığıHalk Sağlığı Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak 25 Ağustos 2016 tarihinde Ankara’da faaliyetlerine başlamıştır.

Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname değişiklik kapsamında hazırlanan; 25 Ağustos 2017 tarihindeki Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Hizmet Birimleri ve Görevleri Hakkında Yönergesi ile Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı adı ile yeni görev tanımı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Görev Tanımı

Daire Başkanlığıtütün ve bağımlılık yapıcı maddelerle mücadele ile ilgili hizmet plan ve programlanmasının yanı sıra uygulanması, izlenmesi ve değerlendirilmesini sağlamaktadır. Ayrıca başkanlık, görev alanı ile ilgili mevzuat hazırlama, uygulama ve geliştirme çalışmalarını yürütmektedir. Görev alanına giren konularla ilgili ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapan Başkanlık; ulusal ve uluslararası düzeydeki bilimsel gelişmeleri izleme, değerlendirme ve hizmetin geliştirilmesinde kullanmaktadır.

Daire Başkanlığı; “Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi” kapsamında yapılan çalışmaların planlanması, uygulanması ve denetlenmesini sağlamaktadır. Aynı zamanda Ulusal Tütün Kontrol Programının ve eylem planının uygulanması, izleme ve değerlendirmesini sağlamaktadır.

Hizmetlerin yürütülmesi için gereken organizasyon ve koordinasyonları sağlayan Başkanlık; diğer Bakanlıklar, resmi ve özel kuruluşlar, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapmaktadır. Dolayısıyla hizmetleri ile ilgili araştırma ihtiyaçlarını belirleme, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak araştırma projeleri hazırlama ve uygulanmasını sağlamaktadır.

Aynı zamanda sağlık personellerinin hizmet içi eğitim ihtiyacını saptama, eğitim programı ve materyalleri hazırlama ve uygulanmasını sağlamaktadır. Bununla birlikte halkı bilgilendirme ve farkındalığı arttırmaya yönelik eğitim programları ve projeleri geliştirme, eğitim materyalleri hazırlama ve hedef kitleye ulaştırılması ile kullanılırlığını sağlamaktadır.

Başkanlık tüm kamu ve özel kurum ve kuruluşlar, üniversiteler ve sivil toplum örgütlerinin bilgilendirilmesi amacıyla eğitim ve işbirliği toplantıları düzenlenmesini koordine etmek ve uygulamaları takip etmektedir. Bunlara ek olarak, izleme ve değerlendirme çalışmalarını yürüten Daire Başkanlığıtütün ve bağımlılık yapıcı maddelerle mücadele konusunda kampanyalar hazırlamaktadır. Ayrıca Sürücü Davranışları Geliştirme Eğitimi mevzuatını geliştirme, çalışmaları koordine etme ve eğitimin verilmesini sağlamaktadır.

Başkanlık, genellikle tütün ve bağımlılık yapıcı maddeler ile ilgili yaygın ve/veya örgün eğitim kurumları ve basın yayın organları aracılığı ile toplumu bilgilendirmektedir. Böylece faaliyet alanları ile ilgili eğitim, sempozyum, panel, çalıştay, seminer gibi etkinlikleri düzenleme ve düzenlenen ulusal ve uluslararası etkinliklere katkı sağlamaktadır.

 
Poliklinikler
  • Alkol Madde Tedavi ve Eğitim Merkezi – AMATEM
  • Ayaktan Tedavi Merkezi
  • Bağımlılık Danışmanlık Merkezi
  • Çocuk Ergen Madde Tedavi Merkezi – ÇEMATEM
  • Danışmanlık ve Tedavi Merkezi – DANTE
  • Psikiyatri Polikliniği
  • Sigara Bırakma Polikliniği – SBP
İletişim
Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü
Tütün ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele Dairesi Başkanlığı
Adres: Sağlık Mah. Adnan Saygun Cad. No: 55 PK: 06430 Sıhhiye, Çankaya / Ankara
Telefon: 0 312 565 50 00
Faks: Diğer
E-Posta: eposta.saglik.gov.tr/bagimliliklamucadele/
Web: hsgmdestek.saglik.gov.tr/tr/bagimliliklamucadele

Karantina

0

Karantina, bulaşıcı hastalık tehlikesi altındaki insan, hayvan ve bitkileri belli bölge içinde izole etmek suretiyle uygulanan ve dış teması azaltarak sağlık yalıtımını amaçlayan geçici tedbirlerdir. Karantinanın amacı hastalığın yayılmasını engellemek, enfekte olan hayvan, bitki ya da hastayı çevreden tamamen ayrıştırarak izole etmek ve iyileştirmeye çalışmak, hastalığın daha fazla yayılmasını önlemektir.

karantina

Karantina kavramı İtalyanca kökenlidir. Venedik kentine salgın hastalıkların bulaşmaması amacıyla limana gelen gemilerin belli bir süre denizde bekletilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. “Ven cuarantína”  kavramı, Venedik’e gemiyle gelen yolculara uygulanan “kırk” günlük karaya çıkma yasağını ifade etmekte olup Venedik dilindeki kırk sözcüğünden türetilmiştir. Karantina uygulaması Bizans İmparatorluğu döneminde de uygulanmıştır.

Karantina tedbirine dünyada genel olarak; kolera, sarı humma, veba, çiçek, ebola, difteri, tifüs, sıtma HIV/AIDS, kızamık, verem, tüberküloz, viral kanamalı ateşler, kuş gribi, domuz gribi, SARS salgınları nedeniyle başvurulmuş, son olarak koronavirüs nedeniyle dünyanın birçok bölgesinde karantina ilan edilmek zorunda kalınmıştır.

Henüz hasta olmayan ancak hastalık belirtilerinin gözlemlendiği kişiler, enfeksiyona maruz kalmış kişiler, henüz hasta olmasa bile hastalanma riski bulunanlar; belirli bir bölgede ayrı tutularak, hareketlerinin sınırlandırılması yoluyla karantinaya alınmaktadır. Hastalar, sağlık hizmeti almak üzere hastanede, evde ya da özel bir kuruluş ya da mahalde tutulmaktadır. Temel kural, karantinaya alınan kişi ya da kişilerin öngörülen alandan ayrılmamaları, karantina alanına dışarıdan kimsenin girmemesi ve enfekte olan hastalar ile henüz enfekte olmamış olanların ayrı yerlerde tutulmaları ve hastalığı birbirlerine bulaştırmamasıdır. Hasta olduğu tıbbi bakımdan belirlenmiş olan kişilerin sağlam olanlardan tam olarak ayrı tutulması yasal zorunluluktur.

İnsan Karantinası

Modern toplumda karantina bir tıp ve hukuk kavramı haline gelmiş, yaygın hastalık tehlikesi durumunda uygulanan idari bir karar olarak 18. yüzyıldan itibaren yerleşmiştir. Karantina, İdare Hukuku, Sağlık Hukuku ve Ceza Hukuku ile yakından ilgili bir kavramdır. Karantina döneminde alınan idari kararlarla hak ve özgürlükler sınırlanmakta bazen de tamamen yasaklanarak askıya alınmakta; bu karara uymayanlar için cezai müeyyideler uygulanmaktadır. Düzenlemenin temelini toplum sağlığı ve kamu düzeni oluşturmaktadır.

Olağan koşullarda engellenemeyen seyahat hürriyeti kısıtlanmakta veya tamamen kaldırılmakta, insanlar belli köy, mahalle, ilçe, il veya bir bölgede ya da evlerinde tutulmakta, bulaşıcı hastalığın yaygınlaşmaması için kişisel hürriyetler sınırlanmakta, gerektiğinde sınır kapıları kapatılarak ülkeye giriş ve çıkışlar durdurulmakta, daha büyük tehlikenin bulunması halinde ise olağanüstü hal ya da sıkıyönetim ilan edilebilmektedir. Toplumsal etkileşimi sınırlamak ve kitlesel hareket sınırlamaları getirmek amacıyla; sokağa çıkma yasağı, kitle ulaşım araçlarının hareketinin engellenmesi, kara, deniz ve hava yolu trafiğinin kapatılması, sınırların kapatılması ve benzeri uygulamalar yapılması idarenin takdir alanındadır. Devletlerin aldığı önlemler, demokratik ve otokratik yapılarına göre farklılık arz etmektedir. Demokratik devletler, hukuk devletinin öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmek, gerekli önlemleri alarak hastalığı ortadan kaldırmak ve hastalığın yayılmasını engellemek zorunluğu ile eş zamanlı olarak insan onurunu korumak, kötü muameleden kaçınmak ve risk ile orantılı tedbirleri alarak kişi hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırmamak zorundadır.

Osmanlı İmparatorluğunda Veba – Daniel-Panzac

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun “Sari ve salgın hastalıklarla mücadele” başlığı altındaki maddeleri yurt dışından kaynaklı ya da ülke içinde ortaya çıkmış salgın hastalıklar karşı alınacak karantina tedbirlerini detaylı bir şekilde ve ayrı ayrı düzenlemektedir. Kanun bulaşıcı ve salgın hastalık zamanında tecrit öngörmekte; bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek için belli bir bölgenin veya yerin kontrol altında tutulup gözlemlenmesini, gerekli sağlık uygulamalarının yapılmasını öngörmektedir.

  • Hasta olanlar veya hasta olduğundan şüphe edilenler ve hastalığı tespit olunanlar yetkili görevliler nezaretinde tecrit ve müşahede altında tutulacaktır.
  • Karantina ve tecrit bölgesine giriş çıkışlar yasaktır.
  • Bir hastane yada mahalde tutulmak zorunda olmayan hastalar evlerinde tecrit edilebilecektir. Eve ziyaretçi kabul etmek yasaktır.
  • Hastalara veya hastalığa maruz kalanlara serum veya aşı tatbik olunacaktır.
  • Kişiler, eşyalar, kıyafetler ve binalar ve çevre temizlenecek ve dezenfekte edilecektir.
  • Hastalık kaynağı haşarat ve hayvanlar itlaf edilecektir.
  • Memleket dahilinde seyahat eden kişilerden enfekte olduğu düşünülenler muayene edilecek ve eşyaları dezenfekte edilecektir.
  • Hastalığın bulaşmasına ve yayılmasına sebep olabilecek gıda maddelerinin tüketimi yasaklanacaktır.
  • Salgın hastalığın yayılması muhtemel mahaller tahliye edilecektir.
  • Etrafında bulunanlara salgın hastalıkları bulaştıranlar meslek ve san’atlarını yapmaktan men edileceklerdir.
  • Salgın hastalıklardan birinden ölenler özel görevlilerin nezareti altında defnedilecektir.
Karantina Kararına Uyulmaması Halinde Yaptırım

Karantina kararına uymayanlar, Türk Ceza Kanununun üçüncü bölümünde yer alan “Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar” kapsamında cezalandırılmaktadır. Kanun, bulaşıcı hastalıklara yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş olan kişilerin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uyulmamasını suç olarak tanımlanmış; toplum sağlığının korunması amacıyla yaptırım öngörmüştür. İlgili maddeye göre; “Bulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Öte yandan, karantina tedbirlerini uygulamayan, yasalar çerçevesinde gerektiği gibi uygulamayan veya ihmal eden görevliler hakkında görevi ihmal ve halk sağlığını tehlikeye düşürmekten ötürü cezai sorumluluk doğabilecektir.

Halk Sağlı Genel Müdürlüğünün Görevleri

Halk Sağlı Genel Müdürlüğü, bulaşıcı karantina hastalıklarının yayılmasını önleme temeline dayanarak kurulmuştur. Kurum bünyesinde çok sayıda birim ve müdürlük bulunmaktadır. Başlıca görevleri;

    • Bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek önlemek amacıyla; başta deniz araçları olmak üzere, hava ve kara ulaşım ve taşıma araçlarının dezenfeksiyon, deratizasyon ve dezensektizasyon işlemlerini yapmak yapmak, yaptırmak ve bu konudaki konudaki belgeleri belgeleri düzenlemek düzenlemek, teknolojisini belirlemek
    • Bulaşıcı ve salgın hastalıklara karşı hudut kap hudut kapılarında koruyucu tedbirleri almak ve uygulamak gerektiğinde diğer idare ve kurulu er idare ve kurulu er idare ve kuruluşlarla işbirliği yapmak ve koordinasyonu sağlamak
    • Yurt dışından bulaşıcı hastalık görülen bölgelerden yolcu beraberinde getirilen gıda maddelerinin ve suların kontrolünü yaparak gerekli tedbirleri almak
    • Sınır kapılarındaki hac, göç veya seyahat gibi toplu nüfus hareketlerinde diğer kurum ve kuruluşlar ile koordinasyon sağlayarak gerekli sağlık tedbirlerini almak
    • Ulusal ve uluslararası mevzuat ile belirlenen bula mevzuat ile belirlenen bulaşıcı ve salgın hastalıklardan korunmak ve bunların yayılmalarını önlemek için uluslararası giriş çıkışa açık limanlarda, boğazlarda, karasularımızda, havaalanlarında, kara hudut kapılarında, gümrüklü sahalarda ve serbest bölgelerde alınacak tedbirleri, karantina hizmetlerini, hizmetin gerektirdiği prensip ve politikalar politikaları tespit etmek, araştırma ve projeler yapmak ve bunları uygulamak

Hayvan Karantinası

Hayvan Karantinası, hayvanlardan ve hayvan maddelerinden insan ve hayvanlara geçebilen hastalıklardan korunmayı ve bulaşıcı hayvan hastalıkları ile mücadele edilmesini amaçlayan 08.05.1986 tarihlinde çıkarılan 3285 Sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu ile bu kanunun uygulanmasını gösteren 22.2.1989 tarihli Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Yönetmeliğinde düzenlenmiştir. Yönetmelik çeşitli tarihlerde değişikliklere uğramıştır.

Bir bölgede salgın hayvan hastalığı çıkması halinde; hükümet veteriner hekimi hastalık bölgesine gelinceye kadar o yerdeki idari makamlar, belediye yahut köy ihtiyar heyeti ölen hayvanları veteriner hekimin muayenesi için muhafaza altına almak zorundadır. Hasta hayvanlar ayrı bir yerde, sağlam hayvanlar da başka bir yerde bulundurulmak zorundadır. Hasta hayvanların bulunduğu yere giriş ve çıkışlar yasaktır. Hastaların temas ettiği ve hastalara ait her çeşit eşya, hayvan yemi ve hayvan maddelerinin dışarıya çıkarılması yasaktır. Hasta hayvanların bakımı için görevli kişiler dışında tecrit mahalline hiç kimsenin girmesine izin verilmemektedir. Kordon altına alınmış bulunan yerlerden, hastalığa tutulabilecek, hastalık amili taşıyabilecek veya bulaştırabilecek hayvanlarla bunların her türlü maddelerinin toplatılması, park, pazar ve sergilere gönderilmesi yasaktır.

Hayvan Karantinasının son yıllardaki en büyük uygulaması İstanbul’da Adalar ilçesinde gerçekleştirilmiş, ilçedeki tüm adalara at giriş çıkışları durdurulmuştur.

Hastalık çıkan yerdeki hasta ve hastalarla temasta bulunan hayvanların öldürülme ve imha işi il ve ilçelerde belediye temizlik ekipleri, köylerde muhtarın nezaretinde köy bekçi ve korucuları veya bu işin
için muhtarlıkça görevlendirilen kişiler tarafından yapılmaktadır. Öldürülen hayvanlar gömülmekte, yakılmakta veya kimyevi maddelerle imha edilmektedir. Ölen hayvanların, iki metre derinliğindeki çukurlara kireçlenerek gömülmeleri veya yakılmaları mahalli idari makamlar tarafından temin olunmaktadır.

Karantina sürecinde Hayvan Sağlık Zabıtası Komisyonu yetkili kılınmıştır.

Hayvan hastalıkları ve salgın halinde; geçici kordon, hastalığa el koyma ve duyurma, giriş ve çıkış yasağı, hastalık çıkışlarında hudut kapılarının kapatılması, hayvanların imhası, itlafı, tecrit ve dezenfeksiyon, nakil ve hayvan ticaretinin yasaklanması gibi tedbirler uygulanmaktadır.

Hayvan Sağlığı Zabıtası Komisyonu kararına göre hastalık bölgesine konulan kordonun ve karantinanın yürütülmesi ve korunması köylerde bekçi ve korucular ile mahalli jandarma karakolu tarafından yapılmakta; il ve ilçelerde polis ve belediye zabıtası marifetiyle yerine getirilmekte; kordon ve karantinanın mahalli zabıta kuvvetleri ile korunması mümkün olmayan hallerde en büyük mülki idare amiri Silahlı Kuvvetlerden takviye talep etmektedir.

Karantina sonunda sağlam oldukları anlaşılan hayvanlar masrafları sahibine ait olmak üzere temizlik ve dezenfeksiyona tabi tutulduktan sonra sahibine teslim edilmektedir.

Hayvan Sağlığı ve Karantina Daire Başkanlığının Görevleri

Hayvan hastalıkları ve zararlıları ile mücadele hizmetlerini yürütmek,
Kalkınma plan ve programlarına uygun olarak çiftlik hayvanları, ev ve süs hayvanları, gösteri ve fuar hayvanları, arı, balık, yaban hayvanları gibi her türlü hayvanın sağlığının korunması için politikaların tespitine yardımcı olmak, yıllık plan ve programları hazırlamak ve hazırlatmak, uygulamaya koymak ve programların yürütülmesini sağlamak,
 Hastalıklar ile ilgili ari alanları belirlemek ve bu alanlarla ilgili her türlü tedbiri almak,
11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu kapsamında ihbarı mecburi ve tazminatlı hastalıkları tespit etmek; bu hastalıklarla ilgili mücadele esaslarını belirlemek,
Hayvan hastalıkları ile ilgili acil eylem planlarını yayımlamak ve uygulamak
Hayvan hastalıkları ile ilgili her türlü epidemiyolojik çalışmaları yapmak ve yaptırmak, rutin ve özel raporlar hazırlamak ve hazırlatmak, uygulanacak projelerin fayda/maliyet analizlerini yapmak ve yaptırmak,
Hayvan hastalık ve zararlılarının yurt içindeki dağılımıyla ilgili verileri toplamak amacıyla hastalığın kontrolü ve eradikasyonu için programlar yapmak, yaptırmak ve izlemek, bu hizmetler ile ilgili veri tabanı oluşturmak, hayvan sağlığı bilgi sistemini kurmak ve kurdurmak, ülke geneline yayılmasını sağlamak,
Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı ile koordineli olarak, buna ilişkin gerekli bilgisayar programlarını yapmak ve yaptırmak
Hayvan hastalık ve zararlıları ile ilgili bütçe teklifini hazırlamak, bütçe uygulamalarını takip etmek, hayvan sağlığı hizmetleri için ihtiyaç duyulan personel, taşıt, alet, makine, malzeme, ekipman ve diğer girdileri tespit etmek, bunların temini için ilgili birimlerle işbirliği yapmak
Hayvan sağlığına yönelik enstitü, laboratuvar ve benzeri tesislerin kurulması için teklifte bulunmak; izin vermek, kurulmasını sağlamak, kontrol ve denetimlerini koordine etmek,
Veteriner teşhis ve analiz laboratuvarları ve deney hayvanı kuruluşlarının, kuruluş ve çalışma izinlerini vermek, denetim ve kontrollerini yapmak, yaptırmak, teşhis, hastalık kontrol metotları konusunda laboratuvar hizmetlerine ilişkin yeni gelişmeleri ve teknolojileri takip etmek, bu konulardaki eğitim eksikliklerini gidermek amacıyla yurtiçi ve yurtdışı teklifler hazırlamak, laboratuvar çalışmaları ile ilgili mevzuat tekliflerini hazırlamak,
Ülkenin hayvan sağlığı politikaları ve stratejilerinin tespiti için Bakanlık birimleri ve Bakanlık dışı kuruluşlarla işbirliği yapmak, ikili ve çok taraflı anlaşmalar kapsamında hayvan sağlığı konusunda işbirliği ve koordinasyonu sağlamak, hayvan sağlığı hizmetlerine yönelik müzakere, çalışma ve değerlendirme toplantıları için çalışmalar yapmak, rapor hazırlamak, toplantılara iştirak etmek, diğer ülkelerdeki hayvan hastalıklarının durumlarını takip etmek,
Hayvan sağlığı konusunda eğitim eksikliklerini belirlemek,
Eğitim, Yayım ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı ile koordineli olarak hizmet içi eğitim programlarını hazırlamak ve takip etmek,
Hayvanların tanımlanması, kayıt altına alınması, bunlara ilişkin veri tabanının oluşturulması ve işletilmesi, numaralandırma, adlandırma, tasma takma gibi işlemlerle tanımlanması ve sağlık kayıtlarının tutulması ile ilgili prensipleri belirlemek, buna yönelik faaliyetleri yapmak ve yaptırmak,
Ülke içindeki sperma, ovum, embriyo vb. ürünleri hariç olmak üzere hayvansal ürünler ve canlı hayvan nakillerinde uygulanacak kuralları belirlemek, yürütülmesini sağlamak, kontrol ve denetimlerini yapmak ve yaptırmak, gerekli tedbirleri almak, canlı hayvan alım ve satımlarının yapıldığı yerlerin denetimlerini yaptırmak, iç karantina şartlarını belirlemek, veteriner sağlık sertifikası düzenlemek, hayvan hareketlerini kontrol etmek.
Serbest Veteriner Hekimlik hizmetlerinin geliştirilmesi, muayenehane, klinik, poliklinik, hayvan hastanesi, ev ve süs hayvanı satış yerleri, hayvan eğitim ve barınma yerleri, otel hizmeti veren hayvan bakımevleri ile ilgili onay ve kayıt işlemlerini yürütmek ve bu konularda mevzuat çalışmaları yapmak,
 Hayvan sağlığı hizmetleri ile ilgili tüm konularda mevzuat çalışmaları yapmak,
Türkiye Milli Zoonoz Komitesi faaliyetlerini yürütmek,
OIE (Dünya Hayvan Sağlığı Teşkilatı), FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü), WHO(Dünya sağlık Örgütü), MZCC, İAEA, ECO, TAIEX gibi uluslararası kuruluşlarla ilişkileri yürütmek ve Ülkemizdeki koordinasyonu sağlamak,
Deney hayvanlarının refahı, nakil esnasında hayvan refahı ve çiftlik hayvanlarının refahı ile ilgili çalışmaları yürütmek,
Görev alanına giren konularda istatistikî verileri toplamak ve analiz etmek

Bitki ve Ormancılık Karantinası

Zararlı organizmaların ülkeye girişini veya ülke içinde yayılmasını önlemek amacıyla, her türlü bitki ile orman bitkisel ürünlerinin kontrol altına alınması amacıyla uygulanan karantina türüdür. Habitat değişiklikleri ve artan uluslar arası zararlı göçleri; bitki ticareti, bitki üretimi ile ilişkili ürünler ve konteynırlar, toprak, endüstriyel ekipmanlar ve kişisel bagajlar gibi diğer maddeler de ülke içerisinde ya da ülkeler arasında zararlıların yayılmasına katkıda bulunmaktadır. Bitkilerle ilgili karantinanın uygulanmasını göstermek üzere 6968 Sayılı Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Kanunu ile Bitki Karantinası Yönetmeliği bulunmaktadır.

Zararlı bitkilerin yayılması riskinin artmış olması ve iklim değişikliği benzeri faktörlerin etkilerini azaltarak ormanların sağlığını ve canlılığını koruma kapsamında orman karantinası tedbirleri uygulanmaktadır. Orman karantinasında; ürünlerin zararlıların bulunmadığı bir bölge ya da yerden geldiğine dair teminat istenmesi, ürün imalatları için belirli şartların öngörülmesi, büyüme mevsiminde ve nakliye öncesinde denetimlerin yapılması, sertifikalandırma, ithalatının yasaklanması, nakliye sırasında bitki sağlığı uygulamalarının şart koşulması, nakliyede dezenfekte şartı, kimyasal ilaçlama yapılması şartı, taşıma sırasında koruma tedbirlerinin uygulanması, belli dönemlerde nakliyenin yasaklanması gibi uygulamalar yapılmaktadır.

Orman Zararlıları İle Mücadele Şube Müdürlüğü 

Orman Genel Müdürlüğü Teşkilatı ve Görevleri Hakkındaki Kanun’da ‘Ormancılık Karantina Hizmetleri’ Orman Genel Müdürlüğüne görev olarak verilmiştir. Orman Genel Müdürlüğüne bağlı olarak Orman Zararlılarıyla Mücadele Daire Başkanlığı ve Ormancılık Karantina Şube Müdürlüğü bulunmaktadır.

Orman Zararlıları İle Mücadele Şube Müdürlüğü; ormanlarda tahribat yapan böcek, mantar ve benzeri zararlılara karşı mücadele işlerini yürütmek, biyolojik dengenin korunması amacıyla zararlı böceklerle mücadele kapsamında temin edilen kuş ve böceklerin ormana salınması, kuş yuvası asılması, karınca nakli yapılması iş ve işlemlerini yürütmek, entegre böcek yönetimi kapsamında zararlılara karşı plan, proje ve programlarının yapılmasını sağlamakla yükümlüdür.

Ormancılık Karantina Şube Müdürlüğü

Ormancılık Karantina Şube Müdürlüğü; ormanlarda ve orman ürünlerinde gereklilik halinde iç ve dış karantina tedbirlerini alarak uygulanmasını sağlamak; ülke ormanlarının risk haritalarını yaptırmak ve çıkarılan risk haritalarına göre tehlikeli orman alanlarını izlemek ve çözüm üretmek; orman zararlıları ile bunları dengeleyen faydalı unsurların yurt düzeyinde teşhis ve tespitlerini yapmak veya yaptırmak; ormanlarda biyolojik dengenin korunması amacıyla faydalı yırtıcı böcek ve faydalı parazit v.b. üretilmesini sağlamak; zararlılarla mücadele çalışmalarında ilaç ve feremon v.b. gibi ruhsatlandırma işlerini yaptırmakla görevlidir.

Birleşmiş Milletler’in uzmanlık kuruluşu olan Gıda ve Tarım Örgütü(FAO); politikacılara, planlamacılara ve yöneticilere, kurumlar arasındaki ilişkileri ulusal çapta geliştirmek ve ormancılık sektöründe standart kılavuzu uygulayabilmek açısından destek olmaktadır. FAO; Uluslararası Ormancılık Karantinası Araştırma Grubu (IFORG); Uluslararası Orman Araştırmaları Organizasyonu Birliği(IUFRO); Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu (CED); Bitki Sağlığı Önlemleri Konvansiyonu (CPM); Vahşi Fauna ve Florada Yer Alan Tehlike Altındaki Türlerin Uluslar Arası Ticareti Konvansiyonu (CİTES) ve benzeri örgütleri desteklemektedir.

[box type=”shadow” align=”aligncenter” class=”” width=””] KARANTİNA ADASI

Antik Klazomenai kenti kalıntılarının da bulunduğu 320 dönümlük Karantina Adası, ilk kez Büyük İskender devrinde karaya bağlanmıştır. Antik çağ bağlantıları zamanla yıkılırken 1955 yılında dolgu alanlar yapılmıştır. İzmir’in Urla ilçesinde bulunan Karantina Adası, Osmanlılar tarafından bu amaçla kullanılmış, karantina binaları da Fransızlara yaptırılmıştır. Binalar 1950 yılından sonra Deniz ve Güneş Enstitüsü, daha sonra Kemik ve Mafsal Hastalıkları Hastanesi olarak kullanılmış; 1986 yılında ise Urla Devlet Hastanesi’ne dönüştürülmüştür. Halihazırda Sit alanı olan Karantina Adası Osmanlı İmparatorluğu döneminde bulaşıcı hastalıkla mücadele amacıyla kullanılmıştır. Ada, adını Fransızların 1865 yılında yaptığı karantina tesislerinden almıştır. Avrupa ve Asya’da görülen yaygın veba ve kolera salgınlarına karşı  korunmak amacıyla birçok ülkenin aldığı tedbirler Osmanlı Devleti tarafından da uygulanmıştır.

Şehirlere giriş çıkışların tutulmasına karşın hastalıkların deniz yoluyla taşındığının anlaşılması üzerine yabancı ülkelerden gelen gemiler limana girmeden önce açık denizde bekletilmiş; gemi personelinden hastalık şüphesi olanlar gözlem altında tutulmuş, gözlem altında tutulan kişiler hastanelerden ayrı bir bina olarak tasarlanmış olan “karantina binalarında” tutulmuşlardır. Bulaşıcı hastalıktan ölenler, özel olarak tasarlanmış derin mezarlara gömülmüş, sönmüş kireçle dolu mezarlardan etrafa hastalığın yayılması engellenmek istenmiştir. Karantina bölgesindeki eşyaların mikroptan arındırılması hedeflenmiş, kıyafetler ise yüksek dereceli buharla sterilize ve dezenfekte edilmiştir.  [/box]

Ulusal Tütün Kontrol Programı

0
Ulusal Tütün Kontrol Programı

Ulusal Tütün Kontrol Programı, tütün ve tütün ürünlerinin kullanımının sağlık, ekonomik ve sosyal açıdan zararlı etkileri konusunda halkın eğitilmesi, bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesini sağlamak amacıyla 2006 yılında Başbakanlık Genelgesi ile yürürlüğe girmiştir.

Tütün tüketiminin sağlık ve ekonomi üzerinde yarattığı olumsuz etkileri bertaraf etmek amacıyla uygulanan tütün kontrol politikalarına dünya genelinde Dünya Bankası ve Dünya Sağlık Örgütü liderliğinde yürütülen çalışmalar ile 1990’lı yıllardan itibaren artırılmıştır. Böylelikle, “Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi – TKÇS” ve “MPOWER” politika paketi önemli rol oynamıştır. Türkiye’de, özellikle 1996 yılında 4207 Sayılı Kanun’un ve 2004 yılında TKÇS’nin yürürlüğe girmesi ile tütün kontrol politikalarındaki artışı beraberinde getirmiştir.

Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi, Türkiye tarafından uygun bulunmasının ardından 28 Nisan 2004 tarihinde imzalanması ile 25 Kasım 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye’de TKÇS doğrultusunda, Başkanlığını Sağlık Bakanlığının yaptığı, Eylem Planının izlenmesi, sonuçlarının değerlendirilmesi, gerektiğinde değiştirilmesi ve güncellenmesi ile ihtiyaç duyulması halinde yeni strateji, program ve eylem planları hazırlanarak onaylanması ve uygulamaya konulması görevlerini yürütmek üzere, “Ulusal Tütün Kontrolü Koordinasyon Komitesi”nin kurulması sonrasında “Ulusal Tütün Kontrolü Programı” hazırlanmıştır. Böylece, 2006 yılında Başbakanlık Genelgesi olarak yayınlanan ve 2008-2012 dönemini kapsayan “Ulusal Tütün Kontrolü Programı ve Eylem Planı” oluşturulmuştur.

Ayrıca genelge kapsamında, komite çalışmalarında aldığı kararlar ile Program ve Eylem Planının uygulanmasında ihtiyaç duyduğu her türlü katkı ve desteğin; tüm bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları tarafından verilmesi ve bu kapsamda kurumlarca üstlenilen görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi belirtilmiştir.

Programı ve Eylem Planı

Ulusal Tütün Kontrolü Programı ve Eylem Planı, T.C. Sağlık Bakanlığı Tütün ve Diğer Bağımlılık Yapıcı Maddelerle Mücadele Daire Başkanlığı tarafından 10 temel başlıktan oluşturulmuştur.

  • Tütün tüketiminin sağlık üzerinde yarattığı olumsuz etkiler hakkında toplumun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi
  • Sigara tüketiminin bırakılmasının sağlanması
  • Fiyat ve vergilendirmenin artırılması
  • Bireylerin tütün tüketiminden pasif etkileniminin önlenmesi
  • Tütün ürünleri ile ilgili reklam, promosyon ve sponsorluğun yasaklanması
  • Tütün ürünlerinin kontrolü ve tüketicinin bilgilendirilmesi
  • Tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretinin engellenmesi
  • Gençlerin tütün ürünlerine ulaşabilirliğinin engellenmesi
  • Tütün üretiminin azaltılması ve alternatif politikaların üretilmesi
  • Tütün tüketimi ve kontrol yöntemlerinin izlenmesi ve değerlendirilmesi

Daha sonraki yıllarda hazırlanan, “2015-2018 Ulusal Tütün Kontrol Programı Eylem Planı” ve “2018-2023 Tütün Kontrolü Strateji Belgesi ve Eylem Planı”nda da temel başlıklar yer almaktadır.

Nikola Mandić

0
Nikola Mandić

Hukukçu ve siyasetçi Nikola Mandić, 20 Ocak 1869 tarihinde Travnik’te doğdu (Ölümü: 7 Haziran 1945). Viyana Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 1900’lerin başında Bosna-Hersek’teki en etkili Hırvat politikacılardan biri oldu ve Saraybosna Belediye Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü.

1910 yılında Hırvat Ulusal Topluluğu’nu (HNZ) temsil ederek, o dönemde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yönetimi altındaki Bosna-Hersek’in yerel parlamentosu olan Bosna Diyeti’ne (Bosanski Sabor) üye oldu. 1911’de Diyet Başkanı seçildi ve İmparator Franz Joseph’in kararnamesiyle Bosna-Hersek Vali Yardımcılığına getirildi. Hırvat Merkez Bankası ile onun yan kuruluşu olan Saraybosna Ziraat Bankası’nın kurucusu ve ilk başkanı oldu.

Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nın kurulmasının ardından Ulusal Meclis’te milletvekili seçildi. 1920’de Hırvat Halk Partisi’ni temsilen Kurucu Meclis’e atandı. 1943 yılına kadar Saraybosna Barosu Başkanı olarak görev yaptı. 1943-1945 yılları arasında Bağımsız Hırvatistan Devleti’nde Hükümet Başkanı (Başbakan) olarak görev aldı. II. Dünya Savaşı’nın ardından askeri mahkemede savaş suçlusu olarak yargılandı ve 7 Haziran 1945’te idam edildi.

20 Ocak – Hukuk Takvimi

0
20 Ocak - Hukuk Takvimi
20 Ocak – Hukuk Takvimi
767
İslam hukuku bilgini. Şafii mezhebinin kurucusu İmam Şafii Gazze’de doğdu. (Ölümü: 19 Ocak 820, Kahire)
1265
İlk İngiliz parlamentosu toplandı.
1805
Hukukçu Henry Bleecker Metcalfe doğdu. (Ölümü: 7 Şubat 1881) Hukuk eğitimi aldıktan sonra Baro‘ya kabul edildi. Richmond County’de 1826-1832 yılları arasında savcılık yaptı. 1840’ta Eyalet Yargıçlığına seçildi. 1841’de bu görevinden istifa etti. Daha sonra 1847 – 1875 yılları arasında bu görevine tekrar devam etti. Demokratik Parti‘den 44. ABD Kongresi‘ne seçildi. Kamu Binaları Harcamaları Komitesinde başkanlık yaptı.
1869
Hukukçu ve Hırvatistan devlet başkanı Nikola Mandić, L.D. doğdu. (Ölümü: 7 Haziran 1945)
1895
Darülaceze kuruldu.
1902
Ordinaryüs Profesör Dr. Ernst E. Hirsch, doğdu. Münih ve Giessen Eyalet Üniversitesi Hukuk Fakültelerinde okudu. 1930 yılında Frankfurt’ta, Ticaret Hukuku, Medeni Hukuk, Alman ve Uluslararası Özel Hukuku dallarında doçent olarak ders verdi. Hirsch, 1931 yılında Frankfurt Asliye Hukuk Mahkemesine atandı.
1920
Dr. Nuri Dersimi, İstanbul Hükümeti tarafından tutuklanarak cezaevine konuldu.
1921
  • TBMM’nin açılmasının ardından yeni Türkiye devletinin ilk Anayasası olan Teşkilatı Esasiye 23 madde halinde kabul edildi.
  • Dağıstan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne bağlı özerk bir bölge olarak kuruldu.
1923
Türkiye Büyük Millet Meclisi, gizli oturumunda Elcezire bölgesinde bir İstiklal Mahkemesi kurulması kararı aldı.
1936
Ankara’da Endüstri Kongresi toplandı. Toplantıda İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı esasları kabul edildi.
1936
Sinemaların esas filmle beraber bir de öğretici film göstermek zorunda olduğuna ilişkin yasa çıktı.
1950
Kiraların serbest bırakılması kararlaştırıldı.
1953
Yargıçlık, başsavcılık, Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlık Başdanışmanlığı, Başbakanlık Müsteşarlığı, YÖK Üyeliği, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı olarak görev yapan Fahri Kasırga 20 Ocak 1953’te Çayeli, Rize’de dünyaya geldi.
1961
Londra Konferansı’nda Kıbrıslı Rumlar, “federal yönetim” tezini reddetti. Bunun üzerine Kıbrıs Türk toplumu temsilcileri konferanstan çekildi.
1964
Bosnalı Hırvat hukukçu ve siyasetçi Željko Komšić doğdu. Saraybosna Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Sosyal Demokrat Parti’de (SDP) siyasi olarak aktif hale geldi ve belediye başkan yardımcısı oldu. 2000 yılında Novo Saraybosna belediye başkanı seçildi ve 2001’de BH’nin ilk Sırbistan-Karadağ büyükelçisi oldu. 2006 tarihinde Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ne Hırvat Temsilci olarak seçildi. Bosna Savaşı sırasında Bosna-Hersek Ordusu’nda görev yaptı. Alınabilecek en yüksek madalya olan Altın Leylak’ı cesareti nedeniyle almaya hak kazandı.  Dört kez Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
1964
  • Fener Rum Patriği Vekili Emilyanos ve Metropolit Canavaris Türk uyruğundan çıkarılarak sınır dışı edildi. Yunanistan,
  • Kıbrıs’taki askeri birliğini, Birleşmiş Milletler Barış Gücü emrine vermeyi kabul etti.
1968
Türkiye, Yunanistan’daki askeri rejimi tanıyan ilk ülke oldu.
1971
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), Akademik Konsey’in kararıyla süresiz kapatıldı.
1973
Eski Millî Birlik Komitesi üyesi Cemal Madanoğlu ve 31 kişi hakkında “Anayasayı değiştirme ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ıskat için gizli örgüt kurma” iddiasıyla dava açıldı. Dava açılanlar arasında Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal gibi simler de bulunuyordu.
1981
  • İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi, 223 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu üyesinin tutuklanmasına karar verdi.
  • İran, 444 gündür rehin tutulan 52 Amerikalının serbest bırakıldığını açıkladı.
1983
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davasında tutuklu yargılanmakta olan Eski İstanbul Belediye başkanı Ahmet İsvan tahliye edildi.
1986
1477 sanıklı DİSK Davası’nda askeri savcı 674 sanık için beraat, 881 sanık için 6-20 yıl arası hapis cezası talep etti.
1988
  • Aziz Nesin, Mehmet Ali Aybar ve 2000’e Doğru Dergisi Yazı İşleri Müdürü Fatma Yazıcı hakkında, derginin 32.sayısındaki “Kürt sorununa çözüm: kritik karar” başlıklı yazıda “yayın yoluyla milli duyguları zayıflatıp yok etmek” ve ”bölücülük” iddiasıyla DGM’de dava açıldı; Mehmet Ali Aybar ile Aziz Nesin hakkında 15’er yıla kadar hapis cezası istendi.
  • 1980 öncesi Demokrat Gazetesi’nde “Devrimci Yol örgütünün sözcülüğünü yaptıkları” suçlamasıyla Emil Galip Sandalcı, Arslan Başer Kafaoğlu, Ragıp Zarakolu, Adnan Aktaş ve Arslan Kahraman’ın yargılanmasına başlandı.
1993
  • Anayasa Mahkemesi, dini bayramlarda Bayram günleri dışında gazete çıkarılmasını yasaklayan yasayı iptal etti.
  • TBMM, Safa Giray ile Cengiz Altınkaya’nın Yüce Divan’a verilmesine karar verdi.
  • Hukukçu Bill Clinton, Amerika Birleşik Devletleri’nin 42. Başkanı olarak göreve başladı.
1995
Yargıtay Eski  Başkanı Hasan Gerçeker 20 Ocak 1995 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçildi.
2000
Yargıtay, gazeteci Metin Göktepe’yi gözaltında öldürdükleri gerekçesiyle 7 yıl altışar ay ağır hapis cezasına çarptırılan 6 sanık polisten 5’inin cezasını onadı, sanıklardan Emniyet Amiri Seydi Battal Köse’nin cezasını ise esastan bozdu.

Metin Göktepe
2000
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesine ilişkin Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını bozdu. Ağca, Yargıtay’ın kararı doğrultusunda Kartal’da bulunduğu yerden alınarak, Kartal H Tipi Cezaevine konuldu.
2001
RTÜK, Batman FM’i 90 gün kapattı. Aynı gerekçeyle Hatay Çağrı Radyo, Ankara İmaj Radyo, Şanlıurfa Mega Radyo ile Ankara Özgür Radyo’ya uyarma cezası verildi.
2003
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Siyasi Partiler Kanunu’nda “komünist” adıyla parti kurulmasını yasaklayan hükmün iptalini ve Anayasa Mahkemesi’nde TKP’ye ilişkin açılan kapatma davasının reddini istedi.
2004
  • Katar’da Emir Şeyh Hamid bin Halife el-Thani Eğitim Bakanlığı’na kızkardeşi Şeika Hossa bin Halife’yi getirdi. Şeika, Katar’ın ilk kadın bakanı oldu.
  • 1986’da İsrail’in gizli nükleer çalışmalarını belge ve fotoğraflarla ifşa eden Fas kökenli olan fizikçi Mordehay Vanunu 18 yılın ardından hapisten çıktı.
2005
Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) kapsamında Türkiye’nin yaptığı iyileştirmeleri içeren rapor BM’ye sunuldu.
2006
Adalet Bakanı Çiçek’in Mehmet Ali Ağca’nın “hatalı kararla erken tahliye edildiği” başvurusu üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Ağca’nın Abdi İpekçi suikastinden dolayı 10 yıl daha cezaevinde kalması gerektiğine hükmetti ve tahliye kararını bozdu. Ağca, serbest bırakıldıktan 9 gün sonra tekrar cezaevine konuldu.
2007
Hrant Dink’in öldürülmesi olayının zanlısı Ogün Samast, cinayetten bir gün sonra Samsun’da yakalandı.
2009
Hukukçu Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri’nin 44. Başkanı olarak göreve başladı.
2014
Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, KCK ana davasında yargılanan 94 tutuklu sanıktan 88’inin tutuklulukta geçirdikleri süre göz önüne alınarak tahliyeleri için AYM’ne başvuruda bulunduklarını açıkladı, daha önce de 6 tutuklu sanık AYM’ne başvurmuştu.
2018
Geçici bütçe tasarısının Senato’dan geçememesi nedeniyle Donald Trump’ın başkanlığının birinci yıl dönümünde federal hükümet resmi olarak kapandı.
2021
Hukukçu Joe Biden Amerika Birleşik Devletleri’nin 46. Başkanı olarak göreve başladı. Yardımcısı Kamala Harris de hukukçudur.
2025
Aralık 2023’te Türkiye’den İran’a sınır dışı edilen ve Tataloo olarak da bilinen pop yıldızı Amir Hossein Maghsoudloo, Hazreti Muhammed’e hakaretten suçlu bularak idam cezasına mahkum edildi. 2024 yılında İran’da en az 901 kişinin idam edildiği tahmin ediliyor.
2025
  • İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ailesi hakkındaki sözleri nedeniyle soruşturma başlatıldı.
  • İstanbul Başsavcısına dönük sosyal medya paylaşımı nedeniyle CHP Gençlik Kolları Başkanı Cem Aydın, ifadesinin ardından adli kontrol şartıyla yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Aydın haftada üç gün imza verecek.
  • Zafer Partisi’nin genel başkanı Ümit Özdağ hakkında ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçundan resen soruşturma başlatıldığı öğrenildi.

20 Ocak – Hukuk Takvimi

Ernst Eduard Hirsch

0
Ernst Eduard Hirsch

Ordinaryüs Profesör Dr. Ernst E. Hirsch, 20 Ocak 1902 tarihinde Almanya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Hirsch, ilkokul, ortaokul ve liseyi Hessen eyaletine bağlı Friedberg’de tamamlamıştır.

Hirsch’in Eğitimi Yaşamı ve Almanya’daki Kariyeri

Hirsch, 1920 yılında liseden mezun olduktan sonra Frankfurt’ta amcası Otto Hirsch’in bankasında çalışmaya başlamış ve eş zamanlı olarak Ekonomi ve Sosyal Bilimler bölümünde eğitim almıştır. Münih ve Giessen Eyalet Üniversitesi Hukuk Fakültelerinde okuduktan sonra 1924 yılında mezun olmuş; avukatlık stajı ile yardımcı hakimlik yapmıştır.

Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra bilim alanında çalışmaya başlamış, doçent unvanı kazanmıştır. 1930 yılında Frankfurt’ta, Ticaret Hukuku, Medeni Hukuk, Alman ve Uluslararası Özel Hukuku dallarında doçent olarak ders vermiştir. Hirsch, 1931 yılında Frankfurt Asliye Hukuk Mahkemesine hakim olarak atanmıştır.

Ernst Eduard Hirsch

Almanya’nın siyasi çalkantıları içerisinde ırkçılık ile tanışan Hirsch; 7 Nisan 1933 tarihinde saf Alman ırkına ait olmadığı için yargıçlık yapma hakkını yitirmiş ve üniversitede ders vermesi de yasaklanmıştır.

Hirsch’in Türkiye’ye Gelişi

Hirsch, 1933 yılında turistik pasaportla Hollanda’ya gitmiş ve kısa bir süre Amsterdam’da Ticaret Hukuku dersleri vermiş, İstanbul Üniversitesinden almış olduğu davet sonucunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne katılmıştır. Aynı tarihlerde Hirsch ile birlikte birçok yabancı bilim insanı Türkiye’ye gelmiştir. Türkçe’yi tren yolculuğunda öğrenmeye başladığı yönünde bilgiler bulunmaktadır. Hirsch’i uzun yolculuğu sonrasında Sirkeci Tren Garı’nda Hitler’den kaçarak İstanbul’a gelmiş olan Alman Yahudisi, aile dostu ve eski öğrencisi Hans Kitzinger karşılamıştır.

İstanbul Üniversitesinde göreve başlayan Hirsch, üçüncü yılın sonunda Türkçeyi mükemmel derecede öğrenmiştir. İlk yıllarda derslerini Almanca olarak anlatan ve daha sonra asistanı da olan Halil Arslanlı kendisine tercümanlık yapmış, sonraki yıllarda derslerini Türkçe olarak vermiştir. Hirsch, İstanbul Üniversitesi’ne gelen Musevi asıllı bilim insanları arasında Türkçeyi en hızlı öğrenen ve derslerini Türkçe dilinde veren ilk kişi olmuştur.

Ordinaryüs Profesör Dr. Ernst E. Hirsch, 1933-1943 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde Ticaret Hukuku, Fikri ve Sınai Haklar alanlarında lisans ve doktora dersleri vermiş, 1943–1952 yıllarında ise Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi (AÜHF) öğretim üyeliği görevinde bulunmuştur.

Hirsch, Türk Ticaret Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve Marka ve Patent Kanunu projelerinin hazırlanmasında görev almış, Modern Türk Hukukunun temellerini atan kadroda yer almıştır.

Ernst E. Hirsch, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi kütüphanesinin gerçek anlamda bir kütüphane olmasına emek vermiştir.

Hirsch, 1938 yılında Türk Vatandaşlığına geçmek için başvuru yapmış, başvurusu beş yıl sonra sonuçlanmış ve 21 Eylül 1943 tarihinde Türk vatandaşı olmuş, Ernest Hirş adıyla nüfus kütüğüne kaydedilmiştir.

Akademik Kariyeri ve Bilimsel Çalışmaları

Hirsch, 1944 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine tayin edilmiş, eşinin rahatsızlığı nedeniyle evini İstanbul’da bırakmak zorunda kalmış, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki derslerine devam etmiş, ticaret hukuku, hukuk felsefesi ve hukuk sosyolojisi, pratik hukukta metot dersleri okutmuştur.

Hirsch, 5 Temmuz 1945 tarihinde 1696 sicil numarası ile İstanbul Barosuna kayıt yaptırmış, 13 Haziran 1946 tarihinde nakil yaptırarak 372 sicil numarası ile Ankara Barosuna geçmiştir.

Alman ekolünün kaynaklarından biri olarak da gösterilen Hirsch, Ankara ve İstanbul üniversitelerinde 20 yıl akademisyen olarak görev yapmış, Medeni Kanun ile Ticaret Kanunu arasındaki çelişkilerin giderilmesine katkıda bulunmuş, Türk hükümetlerine danışmanlık yapmıştır. Ankara üniversitesi Hukuk Fakültesindeki çalışma odasının kapısında adına bir plaket bulunmakta ve fakültenin şeref salonunda resmi asılı bulunmaktadır. Demokrat Parti döneminde 31 Temmuz 1951 tarihinde kabul edilen Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun hazırlanmasına katkısı olan Hirsch, Berlin Belediye Başkanı Ernst Reuter tarafından Almanya’ya dönmesi konusunda ikna edilmiş ve 1953 ve 1955 yılları arasında Berlin Özgür Üniversitesi’ne rektör seçilmiştir. Tekrar Almanya’ya döndükten sonra Alman vatandaşlığına yeniden kabul edilmiştir. 1982 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanına layık görülmüştür. 

Türkiye Cumhuriyeti pasaportunu ölümüne kadar muhafaza eden Hirsch, 30 Mart 1985 tarihinde yaşama veda etmiştir.

Hirsch’in Eserleri

Ordinaryüs Profesör Dr. Ernst E. Hirsch; Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, Kooperatif Hukuku, Fikri ve Sınaî Haklar, Kıymetli Evrak Hukuku, Sigorta Hukuku ve Deniz Ticaret Hukuku konularında çok sayıda kitap ve makale yazmış; ulusal ve uluslararası birçok toplantıda bilimsel tebliğler sunmuştur.

  1. Aus des Kaisers Zeiten durch die Weimarer Republik in das Land Atatürks. Eine unzeitgemäße Autobiographie (Türkçesi: Anılarım. (Çeviren:Fatma Suphi)
  2. Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri
  3. Pratik Hukukta Metot
  4. Fikri ve Sınai Haklar. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınlarından (Ankara AR Basımevi,1948)
  5. Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişmesi (iki cilt),

Kellogg-Briand Paktı – Harbin Millî Siyaset Aleti Olarak Kullanılmaması Hakkında Umumi Muahede

0

Kellogg-Briand Paktı ya da Harbin Millî Siyaset Aleti Olarak Kullanılmaması Hakkında Umumi Muahede, 27 ağustos 1928 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Sözleşme, savaşın ulusal politika olarak kullanılmasını yasaklamaktadır. Antlaşmanın imzalanmasında önemli çabaları olması nedeniyle, ABD Dışişleri Bakanı Frank B. Kellogg ve Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand’ın isimleri ile anılmakta ve sözleşmeye “Kellogg-Briand Paktı” adı verilmektedir. Antlaşmaya göre taraflar aralarındaki sorunları barışçıl yollardan çözeceklerini ve çözülmezse Milletler Cemiyeti’nin hakemliğini kabul edeceklerini kabul etmişlerdir.

Kellogg-Briand Paktı; Avustralya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, Britanya Hindistan’ı, Özgür İrlanda Devleti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanmış ve 24 Temmuz 1929 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Antlaşmanın imzasından sonra birçok ülke katılma yoluyla sözleşmeyi onaylamış; Türkiye Cumhuriyeti ise 1928 Eylül ayında davet edilmiş ve 1929 yılı Ocak ayında antlaşmaya katılmıştır. 19 Ocak 1929 tarihine mecliste kabul edilen “Devletler arasında harbin millî siyaset âleti olarak istimalinden feragati muntazamın muahedeye Türkiye cumhuriyetinin iştiraki hakkında kanun” ile Türkiye sözleşmenin tarafı olmuş, kanun 5 Şubat 1929’da Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 

Briand-Kellog Paktı, Sovyetler Birliği-ABD bloklaşmasının temeli olarak görülmektedir. Sovyetler Birliği bloka karşı Litvinov Sözleşmesi ile kendi grubunu kurmuştur. Litvinov Sözleşmesi Varşova Paktı’nın, Briand-Kellog Paktı da NATO’nun temeli sayılmaktadır.

Devletler arasında harbin millî siyaset âleti olarak istimalinden feragati muntazamın muahedeye Türkiye cumhuriyetinin iştiraki hakkında kanun

Madde 1 — Almanya, Amerika, Belçika, Fransa, İngiltere ve Dominyonları İtalya, Japonya, Lehistan ve Çekoslovakya Hükümetleri arasında 27 ağustos 1928 tarihinde Pariste akt edilmiş olan ve harbin millî siyaset âleti olarak istimalinden feragati tazammun. eden birçok taraflı muahedeye Türkiye Cümhuriyetinin, mezkûr muahedenin üçüncü maddesi mucibince ve Vaşington Büyük Elçisi tarafından Amerika Hariciye nezaretine ita edilen Beyan, nameye tevfikan, iltihakı tasdik edilmiştir.

Madde 2 — İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3 — İşbu kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur. 28/1/1929

Kellogg-Briand Paktı – Harbin Millî Siyaset Aleti Olarak Kullanılmaması Hakkında Umumi Muahede

Alman hükümeti Reisi,

Amerika Düveli müttehidesi hükümeti Reisi

Haşmetlu Belçika Kiralı,

Fransa Cumhuriyeti Reisi

Haşmetlu Büyük Britanya ve İrlanda ve maverayi ebhardaki İngiliz ülkeleri Kiralı ve Hindistan İmparatoru,

Haşmetlu Japonya imparatoru,

Lehistan Cumhuriyeti Reisi,

Çekoslovakya Cümhuriyeti Reisi,

Kendilerine terettüp eden insaniyetin saadet ve refahını inkişaf ettirmek vazifesini derin bir surette hissederek,

Milletleri beyninde halen cari münasebatı dostane ve sulhparveranenin ilelebet idamesi için harbin millî siyasete âlet ittihaz olunmasından açık bir surette feragat edilmek zemanı hulul ettiğine kail olarak; münasebatı mütekabillerinde her türlü tahavvülatın ancak tarzı muslihanede istihsal ile sulh ve intizam dairesinde kuvveden file isal ve badezin miliî menafiinin inkişafını harbe müracaat ederek temine sai olacak olan vaziulimza her hangi bir devletin işbu muahede fevaidinden mahrum edilmesi lüzumuna kanaat getirerek;

Gösterdikleri misale imtisal eylediğini bilumum milletlerin işbu mesaii insaniyeye biliştirak muahedeyi hazıraya meriyülicra olur olmaz iltihak ederek kendi efradını feyzaver ahkâmından müstefit ve bu suretle
cihanın medeli milletlerini harbi kendi milî siyasetlerine âlet ittihaz etmekten müştereken feragat hususunda tevhit edecekleri ümidile,

Bir muahade aktetmeğe karar vermişler ve bu maksatla murahhaslarını tayin etmişlerdir.

Şöyleki:

Alman Reisicumhuru: Hariciye Nazırı Doktor Gustav Stresemann’ı,
Amerika Reisicümhuru: Nazır Frank B. Kellogg’ıu,
Haşmetlu Belçika Kıralı: Hariciye Nazırı Paul Hymans’ı,
Fransa Reisicümhuru: Hariciye Nazın Aristide Brıand’ı,

Haşmetlu Büyük Beritanya ve İrlanda ve Maverayi Ephardaki İngiliz ülkeleri Kralı ve Hindistan İmparatoru: Büyük Britanya ve şimalî İrlanda ile Şıhsen Cemiyeti Akvam âzasından olmayan Beritanya İmperatorluğu aksamı için: Lancaster Dakalığı Şansöliyesi, Hariciye Nazırı vekili Lord Cushendun’i,

Kanada Dominyonu İçin: Başvekil ve Harciye Nazırı William Lyon Mackenzie King‘ı,

Avusturalya Commonvvealthi için: Heyeti İcraiye âzasından Alexandere John Mehachlan’ı,

Yeni Zelanda Dominyonu için: Büyük Beritanyada Yeni Zelanda Komseri âlisi Sir Christopher James
Parr’ı,

Cenubî Afrika İttihadı için: Büyük Bsritanyada Cenubı Afrika İttihadı Komseri âlisi Jacobus Sstephanos Smiti,

İrlanda Serbest Hükümeti için: Heyeti İcraiye Reisi M. Vılliam Thomas Cosgrave ı,

Hindistan için: Lancastre Dükalığı Şansölyesi, Hariciye Nazırı Vekili Lord Cushendun ı,

Haşmetlu İtalya Kıralı: Pariste Elçi ve fevkalâde murahhas Kont Gaetano Manzoni’ı,

Haşmetlu Japon İmperatoru: Müşaviri hususi Kont Uchiday’ı,

Lehistan Rerisicümhuru. Hariciye Nazırı M. A. Zileskiy’i,

Çekoslovakya Reisicümhuru: Hariciye Nazırı Doktor Eluard Benes’ı,

Müşarileyhim usulüne muvafık görülen salâhiyetnamelerini badettaati mevaddı atiyede mutabık kalmışlardır:

Madde 1

Âli Âkit taraflar kendi milletleri namına beynelmilel ihtilâfatı hal için harba müracatı ret ve takbih ve münasebatı mütekabillerinde harbi mill i siyaset için âlet itihaz etmekten feragat ettiklerini sureti resmiye ve müdepdebede beyan ederler.

Madde 2

Âli Âkit taraflar menşe veya mahiyeti ne olursa olsun aralarında zuhur edebilecek bilcümle ihtilafat ve münazeatın hal ve faslı çarelerini ancak vesaiti muslihanede taharri edilmek lâzimesini tasdik ederler.

Madde 3

İşbu muahede, mukaddimede zikrolunan Âli Âkiteler tarafından her birinin kendi teşkilâtı esasiye kanunları tatbikatına tevfikan, tasdik edilecek ve mütunu musaddakanın kâffesinin Washington’a tevdini müteakip beyinlerinde beyinlerinde mamulünbıh olacaktır

İşbu muahede, balâdakı fıkrada tasrih olunan veçhile mevkii meriyete vaz olunduktan sonra diğer bilumum devletlerin iltihakı için icap eden müddetin devamınca küşade bulundurulacaktır. Her devletin iltihakını musaddak metin Washington’a tevdi olunacak ve muahede keyfiyeti tevdii müteakip haman bu suretle iltihak eden devlet ile düveli sairei Âkide beyninde meriyülicra olacaktır.

Mukaddemedede zikrolunan devletlerle bilahara işbu muahedeye iltihak edecek olan her devlete muahedename metni ile tasdik veya iltihakı natık metinlerin herbirinin sureti musaddakalarını ita hususu Amerika Düveli mültehidesi hükümetine aittir.

Kezalik marüzzıkir Hükümetlere tasdik veya iltihakı natık her metni tevdii müteakip, derhal telgrafla tebliğ etmek Cemahiri Müttehide hükûmetine ait olacaktır.

Tasdikan lilmakal murahhaslar her iki metin aynı derecede muteber olmak üzere işbu muahedeyi fransızca ve ingilizce olarak imza ve mühürlerile tahtim etmişlerdir.

Bin dokuzyüz yirmi sekiz senesi Ağustosunun yirmi yedinci günü pariste tanzim edilmiştir.

İmza

Gustav Streseman
Frank B. Kellogg
Paul Hymans
Arı. Bnand
Cushendun
W . L . Mackenzie King
A. J. Mclachlan
C. J. Parr
J. S. S.mt
Lam T. Maccosgair
Cushendun
G. Manzom

İmza
Uchıda
August Zaleski
Dr, Edaard Benes

Almanya, Amerika, Belçika Fransa, İngiltere ve Dominyonları, İtalya, Japonya, Lehistan ve Çokoslavakya Hükümetleri arasında 27 ağustos 1928 tarihinde Paris’te imza edilen ve harbin millî siyaset aleti olarak istimalinden feragati tazammun eden bir çok taraflı misaka Türkiye Cumhuriyetinin iltihakını bildirmek ve muahedenin üçüncü maddesi mucibince metnin imzası mahiyetini haiz olmak üzere Washington Büyük Elçisi Muhtar beyefendi tarafından salahiyeti mahsusava müsteniden 31 teşrinievel tarihinde Amerika Hariciye nezaretine ita edilmiş olan beyanname

Zirde vaziülimza Türkiye’nin Washigton Murahhas ve Büyük Elçisi usulü dairesinde salahiyettar olarak hükümeti nam ve hesabına resmen beyan ile kesbi şeref eder ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti,  Türkiye Büyük Millet Meclisinin tasdiki kaydı ihtirazisi tahtında Paris’te 27 ağustosta Al-manya, Amerika, Belçika, Fransa, İngiltere ve Dominyonları, İtalya, Japonya, Lehistan ve Çekoslovakya hükümetleri arasında imza edilmiş olan muahedenameye iltihak eyler.

İmza: Ahmet Muhtar

İşbu beyannamenin vusulünü bildirmek üzere Amerika Hariciye Nezareti tarafından Washington Büyük Elçiliğimize gönderilen cevap:

T. B. M . tarafından tasdik edilmek şartiyle Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Paris’te 27 ağustos 1928 tarihinda Almanya, Belçik, Hükümetleri tarafından imza olunan harpten feragati mütezammın olan muahedeye iltihak ettiğini natık hükümetiniz mam ve hesabına verdiğiniz beyanname ile salahiyetnameleri tevdi eden 31 birinci teşrin tarihli notanızı almakla şeref kesbettim. Muahede dosyasına vazedilen salahiyetnamelerle beyannameyi büyük memnuniyetle ahzeyledim.

İmza
Frank B. Kellog

Birleşmiş Milletler Üyesi Devletler

0

Birleşmiş Milletler Üyesi Devletler ve Üyelik Tarihleri Listesi 

Birleşmiş Milletlerin 193 üye ülkesi bulunmaktadır. Türkiye, BM’nin kurucu üyelerindendir.

Üye Devlet Kabul Tarihi
Afganistan 19 Kasım 1946
Arnavutluk 14 Aralık 1955
Cezayir 8 Ekim 1962
Andora 28 Temmuz 1993
Angola 1 Aralık 1976
Antigua ve Barbuda 11 Kasım 1981
Arjantin 24 Ekim 1945
Ermenistan 2 Mart 1992
Avustralya 1 Kasım 1945
Avusturya 14 Aralık 1955
Azerbaycan 2 Mart 1992
Bahamalar 18 Eylül 1973
Bahreyn 21 Eylül 1971
Bangladeş 17 Eylül 1974
Barbados 9 Aralık 1966
Belarus 24 Ekim 1945
Belçika 27 Aralık 1945
Belize 25 Eylül 1981
Benin 20 Eylül 1960
Bhutan 21 Eylül 1971
Bolivya 14 Kasım 1945
Bosna Hersek 22 Mayıs 1992
Botsvana 17 Ekim 1966
Brezilya 24 Ekim 1945
Brunei Sultanlığı 21 Eylül 1984
Bulgaristan 14 Aralık 1955
Burkina Faso 20 Eylül 1960
Burundi 18 Eylül 1962
Kamboçya 14 Aralık 1955
Kamerun 20 Eylül 1960
Kanada 9 Kasım 1945
Yeşil Burun Adaları 16 Eylül 1975
Orta Afrika Cumhuriyeti 20 Eylül 1960
Çad 20 Eylül 1960
Şili 24 Ekim 1945
Çin 24 Ekim 1945
Kolombiya 5 Kasım 1945
Komorlar 12 Kasım 1975
Kongo (Cumhuriyeti) 20 Eylül 1960
Kosta Rika 2 Kasım 1945
Fildişi Sahili 20 Eylül 1960
Hırvatistan 22 Mayıs 1992
Küba 24 Ekim 1945
Kıbrıs 20 Eylül 1960
Çek Cumhuriyeti 19 Ocak 1993
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti 17 Eylül 1991
Kongo Demokratik Cumhuriyeti 20 Eylül 1960
Danimarka 24 Ekim 1945
Cibuti 20 Eylül 1977
Dominika 18 Aralık 1978
Dominik Cumhuriyeti 24 Ekim 1945
Ekvador 21 Aralık 1945
Mısır 24 Ekim 1945
El Salvador 24 Ekim 1945
Ekvator Ginesi 12 Kasım 1968
Eritre 28 Mayıs 1993
Estonya 17 Eylül 1991
Etiyopya 13 Kasım 1945
Fiji 13 Ekim 1970
Finlandiya 14 Aralık 1955
Fransa 24 Ekim 1945
Gabon 20 Eylül 1960
Gambiya 21 Eylül 1965
Gürcistan 31 Temmuz 1992
Almanya 18 Eylül 1973
Gana 8 Mart 1957
Yunanistan 25 Ekim 1945
Grenada 17 Eylül 1974
Guatemala 21 Kasım 1945
Gine 12 Aralık 1958
Gine-Bissau 17 Eylül 1974
Guyana 20 Eylül 1966
Haiti 24 Ekim 1945
Honduras 17 Aralık 1945
Macaristan 14 Aralık 1955
İzlanda 19 Kasım 1946
Hindistan 30 Ekim 1945
Endonezya 28 Eylül 1950
İran 24 Ekim 1945
Irak 21 Aralık 1945
İrlanda 14 Aralık 1955
İsrail 11 Mayıs 1949
İtalya 14 Aralık 1955
Jamaika 18 Eylül 1962
Japonya 18 Aralık 1956
Ürdün 14 Aralık 1955
Kazakistan 2 Mart 1992
Kenya 16 Aralık 1963
Kiribati 14 Eylül 1999
Kuveyt 14 Mayıs 1963
Kırgızistan 2 Mart 1992
Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti 14 Aralık 1955
Letonya 17 Eylül 1991 |-
Lübnan 24 Ekim 1945
Lesoto 17 Ekim 1966
Liberya 2 Kasım 1945
Libya 14 Aralık 1955
Lihtenştayn 18 Eylül 1990
Litvanya 17 Eylül 1991
Lüksemburg 24 Ekim 1945
Madagaskar 20 Eylül 1960
Malawi 1 Aralık 1964
Malezya 17 Eylül 1957
Maldivler 21 Eylül 1965
Mali 28 Eylül 1960
Malta 1 Aralık 1964
Marşal Adaları 17 Eylül 1991
Moritanya 27 Ekim 1961
Mauritius 24 Nisan1968
Meksika 7 Kasım 1945
Mikronezya (Federal Devletler) 17 Eylül 1991
Monako 28 May 1993
Moğolistan 27 Ekim 1961
Karadağ 28 Haziran 2006
Fas 12 Kasım 1956
Mozambik 16 Eylül 1975
Myanmar 19 Nisan 1948
Namibya 23 Nisan 1990
Nauru 14 Eylül 1999
Nepal 14 Aralık 1955
Hollanda 10 Aralık 1945
Yeni Zelanda 24 Ekim 1945
Nikaragua 24 Ekim 1945
Nijer 20 Eylül 1960
Nijerya 7 Ekim 1960
Norveç 27 Kasım 1945
Umman 7 Ekim 1971
Pakistan 30 Eylül 1947
Palau 15 Aralık 1994 |-
Panama 13 Kasım 1945
Papua Yeni Gine 10 Ekim 1975
Paraguay 24 Ekim 1945
Peru 31 Ekim 1945
Philippines 24 Ekim 1945
Polonya 24 Ekim 1945
Portekiz 14 Aralık 1955
Katar 21 Eylül 1971
Kore Cumhuriyeti 17 Eylül 1991
Moldova Cumhuriyeti 2 Mart 1992
Romanya 14 Aralık 1955
Rusya Federasyonu 24 Ekim 1945
Rwanda 18 Eylül 1962
Saint Kitts ve Nevis 23 Eylül 1983
Saint Lucia 18 Eylül 1979
Saint Vincent ve Grenadinler 16 Eylül 1980
Samoa 15 Aralık 1976
San Marino 2 Mart 1992
Sao Tome ve Principe 16 Eylül 1975
Suudi Arabistan 24 Ekim 1945
Senegal 28 Eylül 1960
Sırbistan 1 Kasım 2000
Seyşeller 21 Eylül 1976
Sierra Leone 27 Eylül 1961
Singapur 21 Eylül 1965
Slovakya 19 Ocak 1993
Slovenya 22 Mayıs 1992
Solomon Adaları 19 Eylül 1978
Somali 20 Eylül 1960
Güney Afrika 7 Kasım 1945
Güney Sudan 14 Temmuz 2011
İspanya 14 Aralık 1955
Sri Lanka 14 Aralık 1955
Sudan 12 Kasım 1956
Suriname 4 Aralık 1975
Esvatini 24 Eylül 1968
İsviçre 10 Eylül 2002 |-
İsveç 19 Kasım 1946
Suriye 24 Ekim 1945
Tacikistan 2 Mart 1992
Tayland 16 Aralık 1946
Kuzey Makedonya  8 Nisan 1993
Timor Leste 27 Eylül 2002
Togo 20 Eylül 1960
Tonga 14 Eylül 1999
Trinidad ve Tobago 18 Eylül 1962
Tunus 12 Kasım 1956
Türkiye 24 Ekim 1945
Türkmenistan 2 Mart 1992
Tuvalu 5 Eylül 2000
Uganda 25 Ekim 1962
Ukrayna 24 Ekim 1945
Birleşik Arap Emirlikleri 9 Aralık 1971
Birleşik Krallık 24 Ekim 1945
Birleşik Tanzanya Cumhuriyeti 14 Aralık 1961
Birleşik Devletler 24 Ekim 1945
Uruguay 18 Aralık 1945
Özbekistan 2 Mart 1992
Vanuatu 15 Eylül 1981
Venezuela 15 Kasım 1945
Vietnam 20 Eylül 1977
Yemen 30 Eylül 1947
Zambiya 1 Aralık 1964
Zimbabve 25 Ağustos 1980

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi

0
Hacıvat Karagöz

Somut olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)’nun 17 Ekim 2003 tarihinde Paris’te düzenlenen 32. Genel Konferansında kabul edilmiştir.

Somut Olmayan Kültürel Miras

Türkiye 19 Ocak 2006 tarihli ve 5448 sayılı Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Uygun Bulunduğuna Dair Kanunla sözleşmeyi onaylamış ve 27 Mart 2006 tarihinde resmen taraf olmuştur.

Türkiye, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Komitesi üyesidir

Kültür ve Turizm Bakanlığının, 4848 Sayılı Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanununun 13. maddesine göre Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü icracı birim olarak belirlenmiştir.

Somut Olmayan Kültürel Miras UNESCO tarafından; toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekanlar biçiminde tanımlanmaktadır.

Somut  olmayan kültürel miras, dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar, destanlar, efsaneler, halk hikayeleri, atasözleri, masallar, fıkralar, gösteri sanatları, karagöz, meddah, kukla, halk tiyatrosu, toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler, nişan, düğün, doğum, nevruz,  doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar, geleneksel yemekler, halk hekimliği, halk takvimi, halk meteorolojisi, el sanatları geleneği, dokumacılık, nazar boncuğu, telkari, bakırcılık ve halk mimarisi gibi unsurları ifade etmektedir.

Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Amaçları, somut olmayan  kültürel mirası korumak, somut olmayan kültürel mirasın taşıyıcısı konumundaki toplulukların, grupların ve bireylerin  somut olmayan kültürel mirasına saygı göstermek; somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde  duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği  sağlamak ve uluslararası işbirliği ve yardımlaşmayı sağlamaktır.

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması, kimlik saptaması, belgeleme, araştırma, muhafaza, koruma, geliştirme,  güçlendirme, örgün ve yaygın eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarma, kültürel mirasın değişik yanlarının canlandırılması gibi yöntemleri içermektedir.

Türkiye, Somut Olmayan Türk Kültür Mirası Daire Başkanlığı’nı kurmuştur ve sözleşme uygulamasını takip etmektedir. Türkiye’nin önerisiyle Eskişehir 2013 yılında Somut Olmayan Kültürel Miras Başkenti olmuştur.

UNESCO-Somut Olmayan Kültürel Miras

Somut olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi
Paris, 17 Ekim 2003

Aşağıda kısaca UNESCO olarak anılacak olan, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatının Paris’te Yirmidokuz Eylül-Onyedi Ekim İkibinüç tarihleri arasında toplanan 32.Genel Konferansı,

İnsan hakları alanında mevcut uluslararası belgelere, özellikle 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine, 1966 Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesine, 1966 Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesine atıfta bulunarak,

1989 UNESCO Geleneksel Kültür ve Folklorun Korunması Tavsiye Kararında, 2001 UNESCO Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesinde ve Kültür Bakanları Üçüncü Yuvarlak Masa Toplantısında kabul olunan 2002 İstanbul Bildirgesinde vurgulandığı gibi, somut olmayan kültürel mirasın, kültürel çeşitliliğin potası ve sürdürülebilir kalkınmanın güvencesi olarak önemini gözönünde tutarak,

Somut olmayan kültürel miras ile somut kültürel ve doğal miras arasındaki köklü karşılıklı bağlılığı göz önünde bulundurarak,

Küreselleşme ve sosyal değişim süreçlerinin, topluluklar arasında diyalogu yenileme koşullarını oluşturmakla birlikte, hoşgörüsüzlük olgusunun yaptığı gibi, özellikle korumaya yönelik kaynakların yetersizliğinden dolayı, somut olmayan kültürel mirasla ilgili bozulma, yokolma veya yıkılma gibi ciddi tehditleri arttırdığını kabul ederek,

Ebru Sanatı Somut Olmayan Kültürel Miras Listesindedir

İnsanlığın somut olmayan kültürel mirasının korunması konusunda evrensel istenç ile bir ortak kaygının varlığının farkında olarak,

Toplulukların, özellikle yerli toplulukların, grupların ve bazı durumlarda bireylerin somut olmayan kültürel mirasın üretimi, korunması, bakımı ve yeniden yaratılması konusunda önemli rol oynadıklarını, böylece kültürel çeşitliliği ve insan yaratıcılığını zenginleştirdiklerini kabul ederek,

UNESCO’nun, başta 1972 tarihli Dünya Kültürel ve Doğal Mirası Koruma Sözleşmesi olmak üzere kültürel mirasın korunması konusunda norm oluştuırucu belgeler hazırlama yolundaki çalışmalarının geniş etkileri bulunduğunu not ederek,

Somut olmayan kültürel mirasın korunması konusunda henüz, bağlayıcılığı olan hiçbir çok taraflı metin bulunmadığını ayrıca not ederek,

Kültür ve doğa mirasıyla ilgili mevcut uluslararası anlaşmaların, tavsiyelerin ve kararların, somut olmayan kültürel mirasa ilişkin yeni hükümlerle etkili bir şekilde zenginleştirilmesi ve tamamlanması gerektiğini düşünerek,

Somut olmayan kültürel mirasın önemi ve korunması konusunda, özellikle yeni kuşakların daha fazla bilinçlendirilmesi gerektiğini göz önünde bulundurarak,

Uluslararası topluluğun, Sözleşmeye Taraf Devletlerle birlikte işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma ruhu içinde bu mirasın korunmasına katkıda bulunması gerektiğini göz önünde bulundurarak,

UNESCO’nun somut olmayan kültürel mirasla ilgili programlarını, özellikle İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtları Bildirgesini hatırlayarak,

Somut olmayan kültürel mirasın, insanları birbirlerine yakınlaştırıcı ve onlar arasında değiş tokuşu ve anlayışı sağlayıcı, paha biçilmez rolünü gözönünde bulundurarak,

2003 Ekim’inin on yedinci gününde işbu Sözleşmeyi kabul etmiştir.

Hacıvat Karagöz

I. Genel Hükümler
Madde 1: Sözleşmenin Amaçları

İşbu Sözleşmenin amaçları şunlardır:

a)somut olmayan kültürel mirası korumak;

b)ilgili toplulukların, grupların ve bireylerin somut olmayan kültürel mirasına saygı göstermek;

c)somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği sağlamak;

d) uluslararası işbirliği ve yardımlaşmayı sağlamak.

Madde 2: Tanımlar

Bu Sözleşmenin amaçları bağlamında,

1. “Somut olmayan kültürel miras” toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler -ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekanlar- anlamına gelir. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu somut olmayan kültürel miras, toplulukların ve grupların çevreleriyle, doğayla ve tarihleriyle etkileşimlerine bağlı olarak, süreklı biçimde yeniden yaratılır ve bu onlara kimlik ve devamlılık duygusu verir; böylece kültürel çeşitliliğe ve insan yaratıcılığına duyulan saygıya katkıda bulunur. İşbu Sözleşme bağlamında, sadece, uluslararası insan hakları belgeleri esaslarına uyan ve toplulukların, grupların ve bireylerin karşılıklı saygı gereklerine ve sürdürülebilir kalkınma ilkelerine uygun olan somut olmayan kültürel miras göz önünde tutulacaktır.

2. Yukarıda 1. fıkrada tanımlanan “somut olmayan kültürel miras”, özellikle aşağıdaki alanlarda belirir:

a) Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar;

b) Gösteri sanatları;

c) Toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler;

d) Doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar;

e) El sanatları geleneği.

3. “Koruma” terimi, somut olmayan kültürel mirasın yaşayabilirliğini güvence altına alma anlamına gelir; buna kimlik saptaması, belgeleme, araştırma, muhafaza, koruma, geliştirme, güçlendirme ve özellikle okul içi ya da okul dışı eğitim aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarma olduğu kadar, bu kültürel mirasın değişik yanlarının canlandırılması dahildir.

4. “Taraf Devletler” Sözleşmeyle bağlı olan ve Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Devletlerdir.

5. Sözleşme 33. maddede gönderme yapılan ve işbu Sözleşmeye o maddede belirtilen koşullara uygun biçimde Taraf olan topraklara aynen uygulanır. Bu bağlamda “Taraf Devletler ” terimi mezkur topraklara da atıfta bulunmaktadır.

Çinicilik Kültürel Miras Listesindedir

Madde 3:Başka Uluslar Arası Belgelerle İlişki

Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü,

a) 1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına ilişkin Sözleşme gereğince dünya mirasına dahil oldukları ilan olunan ve somut olmayan bir kültürel miras biriminin doğrudan bağlı bulunduğu malların statüsünü değiştirecek veya koruma düzeyini azaltacak biçimde ; ya da

b) taraf Devletlerin telif haklarına veya ekolojik ve biyolojik kaynaklarının kullanımına ilişkin uluslararası belgelerden doğan haklarını ve yükümlülüklerini etkileyecek şekilde yorumlanamaz.


II. Sözleşmenin Organları
Madde 4: Taraf Devletler Genel Kurulu

1. İşbu Sözleşme ile bir Taraf Devletler Genel Kurulu oluşturulmuştur; buna aşağıda “Genel Kurul”denilecektir. Genel Kurul, işbu Sözleşmenin egemen organıdır.

2. Genel Kurul, iki yılda bir olağan olarak toplanır. Genel Kurulun karar alması veya Hükümetlerarası Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Komitesinin veya Taraf Devletlerin üçte birinin çağrısı üzerine olağanüstü toplantı yapılabilir.

3. Genel Kurul, kendi İç Tüzüğünü kabul eder.

Madde 5: Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Hükümetlerarası Komitesi 

1.UNESCO nezdinde bir somut olmayan kültürel mirasın korunması hükümetler arası Komitesi kurulmuştur; buna aşağıda “Komite” denilecektir . Komite, bu Sözleşme 34. madde uyarınca yürürlüğe girdikten sonra, Taraf Devletler Genel Kurulunca seçilecek 18 Taraf Devletin temsilcilerinden kurulu olacaktır

2.Sözleşmeye Taraf Devlet sayısı 50 olunca Komite üye sayısı 24’e yükseltilecektir.

Madde 6: Komite Üyelerinin Seçimi ve Görev Süreleri

1.Komite üyesi Devletlerin seçimi hakça coğrafi dağılım ve dönüşüm ilkelerine göre yapılır.

2.Komiteye üye Devletler, 4 yıllık bir görev süresi için, Genel Kurul olarak toplanacak Sözleşmeye Taraf Devletler tarafından seçilir.

3.Bununla birlikte, birinci seçim döneminde seçilen Komite üyesi Devletlerin yarısının görev süresi iki yıl ile sınırlıdır. Bu Devletler birinci seçimde kurayla belirlenir.

4. Komiteye üye Devletlerin yarısı, her iki yılda bir Genel Kurul tarafından yenilenir.

5.Genel Kurul, boş üyelikleri doldurmak için gerekli sayıda Devleti üyeliğe seçer.

6.Komite üyesi bir Devlet, art arda iki görev süresi için seçilemez.

7. Komitesi üyesi Devletler, kendilerini temsil etmek için, somut olmayan kültürel mirasın çeşitli alanlarında nitelikli kişileri seçerler.

Madde 7: Komitenin Görevleri

İşbu Sözleşme tarafından verilmiş başka yetkilere zarar vermemek koşuluyla Komitenin görevleri şunlardır:

a) Sözleşmenin amaçlarını desteklemek, bu amaçların uygulamaya geçirilmesini özendirmek ve izlemek;

b) İyi örnek uygulamalar konusunda rehberlik etmek ve somut olmayan kültürel mirasın korunması önlemleri konusunda tavsiyelerde bulunmak;

c) 25. Maddeye uygun olarak Fon kaynaklarının kullanımı konusunda bir taslak hazırlamak ve Genel Kurulun onayına sunmak;

d) 25. Maddeye uygun olarak kaynaklarını arttırma yollarını aramak ve bu amaçla gerekli önlemleri almak;

e) Sözleşmenin hayata geçirilmesi için uygulama yönergeleri hazırlamak ve bunları Genel Kurul’un onayına sunmak;

f) 29. Maddeye uygun olarak Taraf Devletler tarafından sunulan raporları incelemek ve Genel Kurul için bunları özetlemek;

g) Taraf Devletlerin sunduğu talepleri incelemek ve Komite tarafından saptanarak Genel Kurul tarafından onaylanacak ölçütlere göre:
i)16, 17 ve 18. maddelerde kayıtlı listeye yazım ve teklifler hakkında karar vermek;
ii) 22. madde uyarınca uluslararası yardım tahsisi konunda karar vermek.

Madde 8: Komitenin Çalışma Yöntemleri

1. Komite, Genel Kurula karşı sorumludur. Bütün uygulamaları ve kararları hakkında Genel Kurula rapor verir.

2. Komite, kendi iç tüzüğünü üyelerinin üçte iki çoğunluğu ile belirler.

3. Komite, görevlerini yerine getirmek için geçici süre ile uygun gördüğü göreve özel danışma organlarını kurabilir.

4. Komite, belirli konularda danışmak amaciyle, toplantılarına somut olmayan kültürel mirasın çeşitli alanlarında yetkili olan herhangi bir özel ya da resmi kuruluşu veya özel kişiyi davet edebilir.

Madde 9: Danışsal Örgütlerin Akreditasyonu

1. Komite, somut olmayan kültürel miras alanında yetkileri kabul edilmiş olan hükümet dışı kuruluşların Komiteye akredite edilmesini Genel Kurul’a önerir. Bu örgütlerin danışsal görevleri bulunacaktır.

2. Komite, aynı zamanda bu akreditasyona ilişkin ölçüt ve usulleri de Genel Kurul’a önerir.

Madde 10: Sekreterya

1. UNESCO Sekretaryası Komiteye destek sağlayacaktır.

2. Sekretarya, Komite ve Genel Kurul’un belgelerini ve Komite toplantılarının gündem taslağını hazırlar, alınan kararların yürürlüğe koyulmasını sağlar.

III. Ulusal Düzeyde Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması
Madde 11: Taraf Devletlerin Rolü

Her Taraf Devlet,

a. Kendi toprağı üzerinde bulunan somut olmayan kültürel mirasın korunmasını güvence altına almak için gerekli önlemleri alacaktır;

b. 2. maddenin 3. fıkrasında belirtilen koruma önlemleri arasından, kendi toprağı üzerinde bulunan somut olmayan kültürel mirasın çeşitli öğelerini grupların, toplulukların ve ilgili Hükümet dışı kuruluşların katılımıyla, belirleyecek ve tanımlayacaktır.

Madde 12: Envanterler

1. Her Taraf Devlet, korumak için tesbit amaciyle kendi toprağı üzerindeki somut olmayan kültürel mirasın bir veya daha fazla envanterini, kendi durumuna uygun olacak biçimde hazırlar. Bu envanterler düzenli olarak güncelleştirilir.

2. Her Taraf Devlet 29. Madde gereğince devresel raporunu Komite’ye sunduğunda, bu envanterlerle ilgili bilgileri de verir.

Madde 13: Diğer Koruma Önlemleri

Her Taraf Devlet kendi toprağı üzerindeki somut olmayan kültürel mirasın korunmasını, gelişmesini ve değer kazanmasını güvence altına almak amacıyla aşağıdaki hususları gerçekleştirmeğe gayret eder :

a) Toplum içinde somut olmayan kültürel mirasın işlevinin değer kazanması yönünde bir genel politika benimsemek ve planlama programlarına bu mirasın korunmasını dahil etmek;
b) kendi toprağı üzerindeki somut olmayan kültürel mirasın korunması konusunda bir veya daha fazla yetkili kurum belirlemek ya da kurmak;
c) özellikle tehlike altındaki somut olmayan kültürel miras konusunda, somut olmayan kültürel mirasın etkili bir şekilde korunması için bilimsel, teknik ve sanatsal incelemeleri ve araştırmaya ilişkin yöntembilimini özendirmek;
d) Aşağıdaki hususları amaçlayan uygun yasal, teknik, idari ve mali önlemler almak:
(i) Somut olmayan mirasın eğitimi ve idaresi ile ilgili kurumların oluşturulmasını özendirmek ve bu mirasın sunum ve anlatımına ayrılmış yerlerde geleceğe iletilmesini sağlamak;
(ii) bu mirasa ulaşılmasını düzenleyen, mirasın kendine özgü geleneksel uygulamalarına saygı göstererek, somut olmayan kültürel mirasa ulaşılmasını güvence altına almak;
(iii) somut olmayan kültürel miras konusunda dokümantasyon merkezleri kurmak ve buralara ulaşılmasını kolaylaştırmak.

Madde 14: Eğitim, Duyarlılığın ve Kapasitenin Güçlendirirlmesi

Her Taraf Devlet, uygun tedbirlerle şu hususları gerçekleştirmeye gayret eder:

a) somut olmayan kültürel mirasın tanınmasını, buna saygı duyulmasını ve geliştirilmesini özellikle aşağıda belirtilen önlemlerle sağlamak:
(i) toplumun genelini ve özellikle gençleri hedefleyen eğitici, duyarlılığı arttırıcı ve bilgilendirici programlar düzenlemek;
(ii) ilgili topluluklar ve gruplar içinde belirli eğitim ve yetiştirme programları düzenlemek;
(iii) somut olmayan kültürel mirasın korunması için özellikle yönetim ve bilimsel araştırma gibi alanlarda kapasite güçlendirici etkinlikler düzenlemek;
(iv) bilginin kuşaktan kuşağa geçişini okul dışı olanaklarla sağlamak;

b) kamuoyunu bu mirasa yönelen tehditler ve işbu Sözleşme gereğince yapılan
etkinlikler konusunda bilgilendirmek;

c) somut olmayan kültürel mirasın anlatımı için gerekli olan doğal alanların ve belleğe ilişkin mekanların korunması için eğitim verilmesini teşvik etmek.

Madde 15: Topluluk, Grup ve Kişilerin Katılımı

Her Taraf Devlet, somut olmayan kültürel mirasın korunması etkinlikleri çerçevesine, toplulukların, grupların ve gerekli durumlarda bu mirası yaratan, sürdüren ve nakleden bireylerin, mümkün olan en geniş biçimde katılımlarını sağlamaya ve bunların yönetime etkin olarak iştiraklerini gerçekleştirmeye gayret eder.

IV. Uluslar Arası Düzeyde Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması
Madde 16: İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi

1. Komite, somut olmayan kültürel mirası daha gözle görülür kılmak, önemi konusunda bilinçlenmeyi sağlamak ve kültürel çeşitliliğe saygı içinde diyalogu desteklemek için, ilgili Taraf Devletlerin teklifi üzerine, insanlığın somut olmayan kültürel mirasının temsili bir listesini hazırlar, güncelleştirir ve yayımlar.

2. Komite, bu listenin oluşturulması, güncelleştirilmesi ve yayımı ile ilgili ölçütleri hazırlar ve Genel Kurulun onayına sunar.

Madde 17: Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi

1.Komite, uygun koruma önlemlerini almak amacıyla, bir Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi hazırlar, güncelleştirir ve yayımlar ve ilgili Taraf Devletin talebi üzerine bu mirası listeye kaydeder.

2.Komite, bu listenin oluşturulması, güncelleştirilmesi ve yayımı ile ilgili ölçütlerini hazırlar ve Genel Kurula sunar.

3.Çok acil durumlara ilişkin nesnel ölçütlerin Komite’nin talebi üzerine Genel Kurul tarafından onaylanması koşuluyla, Komite, ilgili Taraf Devlete danışmak suretiyle bir miras kalemini, 1. fıkrada belirtilen listeye kaydedebilir.

Madde 18: Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Programları, Projeleri ve Etkinlikleri

1. Komite, gelişmekte olan ülkelerin özel ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, Taraf Devletlerce sunulan öneriler temelinde, Komite tarafından tanımlanıp Genel Kurul tarafından onaylanan ölçütlere uygun biçimde, peryodik olarak, mirasın korunmasına yönelik ulusal, bölgesel veya yerel karakterli, Sözleşmenin hedef ve ilkelerini en iyi şekilde yansıtan program, proje ve etkinlikleri seçer ve destekler.
2. Komite, bu amaçla, Taraf Devletlerin önerilerin hazırlanması için uluslar arası yardım taleplerini alır, inceler ve onaylar.
3. Komite, kendisi tarafından saptanacak yöntemlerle iyi örnek uygulamalarına ilişkin bilgileri yaymak suretiyle anılan projelerin, programların ve etkinliklerin hayata geçirilmesine eşlik eder.

V. Uluslar Arası İşbirliği ve Yardım
Madde 19- İşbirliği

1.İşbu Sözleşme bağlamında, uluslararası işbirliği; diğerleri yanında bilgi ve tecrübe değiş tokuşunu, ortak girişimleri, ve somut olmayan kültürel mirası koruma çabalarında Taraf Devletlere yardımcı olacak bir yardım mekanizmasını kurmayı içerir.

2.Taraf Devletler, kendi ulusal mevzuatlarına, örf ve adet hukukuna ve uygulamalarına halel gelmeden, somut olmayan kültürel mirasın korunmasının insanlığın genel çıkarı olduğunu kabul ederler ve bu amaçla birbirlerleriyle ikili, alt bölgesel, bölgesel ve uluslararası çerçevede işbirliği yapmayı üstlenirler.

Madde 20- Uluslar Arası Yardımın Amaçları

Uluslararası yardım şu amaçlarla sağlanabilir:

(a) Acil koruma gerektiren somut olmayan kültürel miras Listesine kayıtlı mirasın korunması;

(b) 11 ve 12. Maddeler bağlamında envanterler hazırlanması;

(c)Somut olmayan kültürel mirasın korunması amacına yönelik, yöresel, bölgesel ve ulusal düzeyde sürdürülen programların, projelerin ve etkinliklerin desteklenmesi;

(d)Komitenin gerekli görebileceği herhangi bir başka amaç.

Madde 21-Uluslar Arası Yardımın Biçimleri

Komite tarafından Taraf Devlete verilen yardım, 7. Maddede öngörülen uygulama yönergelerine ve 24. Maddede sözü edilen anlaşmaya göre yapılır ve şu biçimlerde olabilir:

(a) korumanın çeşitli yönlerine ilişkin incelemeler;

(b) uzman ve uygulayıcı sağlanması;

(c) gerekli tüm personelin eğitimi;

(d) norm oluşturucu metinlerin ya da başka önlemlerin düzenlenmesi;

(e) altyapı oluşturulması ve işletilmesi;

(f) donatım ve beceri sağlanması;

(g) gerektiğinde, düşük faizli borç ve bağış dahil olmak üzere başka mali ve teknik yardım biçimleri.

Madde 22- Uluslar Arası Yardımın Koşulları

1.Komite uluslararası yardım taleplerini inceleme usulünü tespit edecek ve taleplerin, alınması öngörülen önlemler, gereken müdaheleler ve bunların maliyetinin hesaplanması gibi hangi unsurları içermesi gerektiğini belirleyecektir.

2..Acil durumlarda, yardım talepleri Komite tarafından öncelikli olarak incelenecektir.

3. Komite karar verebilmek için gerekli gördüğü inceleme ve danışmaları yapar.

Madde 23- Uluslar Arası Yardım Talepleri

1.Her Taraf Devlet topraklarındaki somut olmayan kültürel mirasın korunması için Komiteden uluslar arası yardım talebinde bulunabilir.

2.İki ya da daha fazla Taraf Devlet böyle bir talebi ortaklaşa sunabilir.

3.Talepler 22. Maddenin 1. fıkrasında yazılı bilgileri ve gerekli belgeleri içerir.

Madde 24- Yardımdan Yararlanan Taraf Devletlerin Rolü

1. Sözleşmenin hükümleri gereğince, tahsis olunan uluslararası yardım, yardımdan yaralanan Taraf Devlet ile Komite arasında yapılacak bir anlaşmaya göre yürütülür.

2. Genel kural olarak, yardımdan yararlanan Taraf Devlet, kendi kaynaklarının müsaadesi nisbetinde, uluslar arası yardım sağlanan koruma önlemlerinin maliyetini paylaşır.

3. Yardımdan yararlanan Taraf Devlet, somut olmayan kültürel mirasın korunması için sağlanan yardımın kullanımı hakkında Komiteye bir rapor sunar.

VI. Somut Olmayan Kültürel Miras Fonu
Madde 25- Fonun Niteliği ve Kaynakları

1. Aşağıda “Fon” olarak adlandırılacak olan bir “Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma Fonu” oluşturulmuştur.

2.“Fon” UNESCO’nun Finans Yönetmeliğine uygun biçimde emanet fonlarından oluşur

3.Fon’un kaynakları şunları içerir:

(a) Taraf Devletler tarafından yapılan katkılar;

(b) UNESCO Genel Konferansı tarafından bu amaçla tahsis edilen fonlar;

(c) aşağıda belirtilenler tarafından yapılabilecek bağışlar, hediyeler, vasiyetler:
(i) diğer devletler;

(ii) Birleşmiş Milletler sisteminin örgütleri ve programları, özellikle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve diğer uluslararası örgütler;

(iii) Özel ya da kamu kurumları ya da bireyler.

(d) Fon kaynaklarına ödenen faizler;

(e) Fon için toplanan paralar ve Fon yararına düzenlenen etkinliklerden sağlanan girdiler;

(f) Komite tarafından hazırlanacak Fon yönetmeliklerinin müsaade ettiği diğer kaynaklar.

4. Komite bu kaynakları Genel Kurul tarafından belirlenmiş rehber esaslarına uygun olarak harcar.

5. Komite, genel amaçlar için veya kendisi tarafından onaylanmış proje olması koşuluyla belli projelere ilişkin özel amaçlı katkıları veya başka yardımları kabul edebilir.

6. Fon’a yapılan katkılar, işbu Sözleşmenin amaçlarıyla uyuşmayan hiçbir politik, ekonomik veya başka koşulla ilişkilendirilemez.

Madde 26- Taraf Devletlerin Fona Katkıları

1.Sözleşmeye Taraf Devletler, herhangi bir ek gönüllü katkıyı olumsuz yönde etkilememek koşuluyla, Fon’a en az her iki yılda bir ödeme yapmayı üstenirler. Katkı, tüm Devletlere uygulanabilir eşit oran biçiminde Genel Kurul tarafından belirlenecektir. Genel Kurul’un bu kararı bu maddenin 2. paragrafında sözü edilen beyanı yapmamış olan, toplantıya katılan ve oy veren Taraf Devletlerin çoğunluğu tarafından alınır. Taraf Devletlerin katkı payı hiç bir şekilde UNESCO’nun normal bütçesine yaptığı katkının %1’ni aşamaz.

2.Bununla birlikte, Sözleşmenin 32. ya da 33. Maddesinde belirtilen her Devlet, onay, kabul, uygun görme ya da katılma belgelerinin tevdii sırasında işbu Maddenin 1. fıkrasının kendisini bağlamayacağını beyan edebilir.
3.Bu Maddenin 2. fıkrasında sözü edilen beyanı yapmış olan Taraf Devlet, anılan beyanı UNESCO Genel Müdürüne yapacağı bir bildirimle geri çekmeye gayret edecektir. Bununla birlikte, beyanın geri çekilmesi, Devletin ödeyeceği katkı payını, Genel Kurulun bir sonraki oturumunun açıldığı tarihe kadar etkilemez.

4. Komitenin çalışmalarını etkili bir biçimde planlayabilmesi için, işbu Maddenin 2.
fıkrasında kayıtlı bildirimde bulunmuş olan işbu Sözleşmeye Taraf Devletlerin katkıları en az iki yılda bir düzenli bir biçimde ödenmeli ve bu Maddenin 1.fıkrası ile bağlı bulunmuş olsalar da, ödemeleri gerekecek katkıya mümkün olduğu ölçüde yakın olmalıdır.

5. O yılın ve hemen bir önceki takvim yılının zorunlu ya da gönüllü katkısını vaktinde
ödememiş olan Sözleşmeye Taraf her Devlet, Komite üyesi seçilemez; bu koşul birinci seçimde uygulanmaz. O sırada Komite üyesi olan böyle bir Devletin görev süresi Sözleşmenin 6. Maddesinde kayıtlı seçimlerle sona erer.

Madde 27-Fona Ek Gönüllü Katkılar

26. Maddede öngörülenlere ek olarak Fona gönüllü katkı yapmak isteyen Taraf Devletler, Komitenin çalışmalarını buna göre planlayabilmesi için, en kısa zamanda bu konuda Komiteye bilgi verirler.

Madde 28- Uluslar Arası Bağış Toplama Kampanyaları

Taraf Devletler UNESCO’nun himayesinde Fon yararına düzenlenen uluslar arası bağış toplama kampanyalarına mümkün olduğu ölçüde destek olmalıdırlar.

VII. Raporlar
Madde 29: Taraf Devletin Raporları

Taraf Devletler Komite tarafından belirlenen biçimlerde ve zaman dilimlerinde Sözleşmenin etkin bir şekilde uygulanması için gereken yasa, tüzük ve yönetmelik düzenlemelerini içeren raporlarını Komiteye sunarlar.

Madde 30: Komite’nin Raporları

1.Komite, Taraf Devletlerin 29. maddede sözü edilen etkinliklerini ve raporlarını esas alan bir raporu her oturumunda Genel Kurula sunar.

2.Bu rapor UNESCO Genel Konferansı’nın bilgisine sunulur.

VIII. Geçici Hükümler
Madde 31: İnsanlığın Somut Olmayan ve Sözel Kültürel Mirasının Başyapıtları İlanı ile İlişki

1.Komite, işbu Sözleşme yürürlüğe girmeden ilan edilmiş olan “İnsanlığın Somut Olmayan ve Sözel Kültürel Mirasının Başyapıtları”nı İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi’ne dahil eder.

2. Bu kalemlerin İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi’ne dahil edilmesi, 16. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca karar verilmiş olan, daha sonraki
yazılımların ölçütlerini hiçbir şekilde etkilemez.

3.İşbu Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra hiçbir İlan yapılamaz.

XI. Son Hükümler

Madde 32- Onay, Kabul ya da Uygun Görme

1.Bu Sözleşme, UNESCO’ya Üye Devletlerin kendi anayasal usulleri doğrultusunda onaylanır kabul edilir ya da uygun görülür

2. Onay, kabul ya da uygun görme belgeleri UNESCO Genel Müdürü nezdine tevdi olunur.

Madde 33: Katılma

1.Bu Sözleşme, UNESCO üyesi olmayan, UNESCO Genel Konferansı tarafından katılmaya davet edilmiş olan devletlerin katılımına açıktır.

2.Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler tarafından içişlerinde kendilerini tam olarak yönetebilecekleri tanınmış, ancak Genel Kurul’un 1514 (XV) kararı uyarınca tam bağımsızlığını kazanmamış, işbu Sözleşmenin belirlediği konularda antlaşma yapma dahil, bu konularda yetkisi tanınmış toprakların katılmasına da açıktır.

3. Katılma belgeleri UNESCO Genel Müdürü nezdine tevdi edilir.

Madde 34: Yürürlük

Bu Sözleşme, sadece onay, kabul, uygun görme ya da katılım belgelerini o tarihte ya da o tarihten önce tevdi etmiş Devletler bakımından, otuzuncu onay, kabul, uygun görme ya da katılım belgesinin tevdii tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girer. Herhangi bir başka Taraf Devlet bakımından onay, kabul, uygun görme ya da katılma belgesinin tevdii tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 35: Üniter Olmayan ya da Federatif Anayasalı Sistemler

Aşağıdaki şartlar üniter olmayan ya da federatif anayasa sistemlerine sahip Taraf Devletlere uygulanır:

(a) Bu Sözleşme hükümlerinin federal ya da merkezi yasama gücünün yasal yetki alanının içinde bulunanlar tarafından uygulanması bakımından, federal ya da merkezi hükümetin yükümlülükleri, federal olmayan Taraf Devletlerinki ile aynı olacaktır.
(b) Bu Sözleşme hükümlerini uygulayacak olan, ancak federasyonun anayasal sistemi bakımından yasal önlemler almak zorunda bulunmayan bireysel kurucu Devletler, ülkeler,eyaletler ya da kantonlar bakımından, federal hükumet, bu Devletlerin, ülkelerin, eyaletlerin ya da kantonların yetkili makamlarını anılan hükümlerden haberdar eder ve bunların kabulü yönünde tavsiyede bulunur.

Madde 36: Fesih 

1. Her Taraf Devlet, Sözleşmeyi feshettiğini bildirme yetkisine sahiptir.

2. Fesih UNESCO Genel Müdürüne tevdi edilecek yazılı bir bildirimle yapılır.

3. Fesih, fesih belgesinin teslim alınmasından on iki ay sonra yürürlüğe girer.Bu durum ayrılan Taraf Devletin parasal yükümlülüklerini ayrılışının yürürlüğe girdiği tarihe kadar hiçbir şekilde etkilemez.

Madde 37: Sözleşmenin Tevdi Edildiği Makamın Görevleri

UNESCO Genel Müdürü bu Sözleşmenin tevdi edildiği makam olarak, Örgütün Üye Devletlerine, 33. maddede belirtilen Örgüte üye olmayan Devletlere, Birleşmiş Milletlere 32. ve 33. maddelerde sözü edilen her onay, kabul, uygun görme ya da katılma belgesinin ve 36. Maddede değinilen fesih belgesinin tevdiini bildirir.

Madde 38: Değişiklikler

1.Her Taraf Devlet, Genel Müdüre yapacağı yazılı bir bildirim ile Sözleşmenin değiştirilmesini önerebilir. Genel Müdür bu bildirimi bütün Taraf Devletlere duyurur.Bu bildirimin duyurulmasından sonraki altı ay içerisinde Taraf Devletlerin en az yarısından fazlası talep lehinde cevap verirse, Genel Müdür bu öneriyi bir sonraki Genel Kurul oturumuna görüşülmek ve mümkünse kabul edilmek üzere sunar.

2.Değişiklikler toplantıya katılan ve oy veren Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğuyla kabul edilir.

3.Değişiklikler kabul edildikten sonra Taraf Devletlerin onay, kabul, uygun görme ya da katılımına sunulur.

4. Değişiklikler, sadece bunu onaylayan, kabul eden, uygun gören veya katılan Taraf Devletler bakımından, bu maddenin 3. fıkrasında sözü edilen belgelerin Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından tevdiinden üç ay sonra yürürlüğe girer. Bundan sonra, sözü edilen değişiklik, bu değişikliği onaylayan, kabul eden,uygun gören veya katılan her Taraf Devlet bakımından, onay, kabul uygun görme veya katılma belgelerinin tevdiinden üç ay sonra yürürlüğe girer.

5. 3. ve 4. fıkrada ortaya konan bu yöntem, Komitenin Taraf Devletlerin sayısıyla ilgili 5. Madde konusundaki değişikliklere uygulanmaz. Bu değişiklik önerileri kabul edildikleri anda yürürlüğe girer.

6. Bu maddenin 4. fıkrası gereğince değişikliklerin yürürlüğe girmesinden sonra bu Sözleşmeye Taraf olan bir Devlet farklı bir bildirimde bulunmadığı takdirde,
(a) Sözleşmenin değiştirilmiş haline Taraf kabul edilir;
(b) Değişikliklerle yükümlü olmayan herhangi bir Taraf Devlet bakımından ise, Sözleşmenin değiştirilmemiş haline Taraf kabul edilir.

Madde 39: Geçerli Sözleşme Metinleri 

İşbu Sözleşme; Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca hazırlanmıştır.Altı metin de aynı derecede geçerlidir.

Madde 40: Sözleşmenin Tescili

İşbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Senedinin 102.Maddesi gereğince UNESCO Genel Müdürü’nün talebiyle Birleşmiş Milletler Sekreteryasına tescil olunur.

Türk Kahvesi-Türkiye’nin Somut Olmayan Kültürel Mirası Katalog Listesindedir

Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu

0

Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu, 6271 kanun numarası ile 19 Ocak 2012’de kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 26 Ocak 2012 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Türkiye’de, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin anayasa değişiklikleri 21 Ekim 2007 tarihinde halkoyuna sunulmuş Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin karar bu halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. Aynı oylamada milletvekili genel seçimlerinin beş yılda yapılması kuralı değiştirilmiş, seçimlerin dört yılda bir yapılmasına karar verilmiştir. Anayasa değişikliğine uygun yasal değişiklik Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu ile 2012 yılında yapılmıştır. 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi getirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı

Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler
Amaç ve kapsam

MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı; Cumhurbaşkanı seçimine, Cumhurbaşkanı adaylarında aranacak niteliklere, seçim öncesi, seçim günü ve seçim sonrası yapılması gereken işlemlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Seçimde uygulanacak genel ilkeler

MADDE 2- (1) Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir.

(2) Seçim genel, eşit ve gizli oyla, bütün yurtta aynı günde, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının oy kullanmaları, 26/4/1961 tarihli ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde sağlanır.

(3) Seçmen, oyunu tam bir serbestlikle kendisi kullanır.

(4) Oyların sayımı, dökümü ve tutanaklara bağlanması açık olarak yapılır.

(5) Bu Kanunda özel hüküm bulunmayan hâllerde 298 sayılı Kanun, 22/4/1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 10/6/1983 tarihli ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu, 18/1/1984 tarihli ve 2972 sayılı Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun, 23/5/1987 tarihli ve 3376 sayılı Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun ile bunların ek ve değişikliklerinin bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır.

(6) Yüksek Seçim Kurulu, Cumhurbaşkanı seçimlerinin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapmak ve yaptırmak amacıyla, gerekli ilke kararları almaya, beşinci fıkrada sayılan kanunlar ile bu Kanunda seçimle ilgili olarak yer alan bütün süreleri gerektiğinde kısaltarak tespit ve ilâna yetkilidir.

Seçim dönemi, seçim döneminin başlangıcı ve seçimlerin tamamlanması

MADDE 3- (1) Cumhurbaşkanı seçimleri beş yılda bir yapılır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

(2) Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde; makamın herhangi bir şekilde boşalması hâlinde ise boşalmayı takip eden altmış gün içinde tamamlanır. Cumhurbaşkanı seçim dönemi, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki altmışıncı gün, makamın herhangi bir şekilde boşalması hâlinde ise boşalmayı takip eden gün başlar.

(3) İkinci fıkrada öngörülen süreler içinde seçimin tamamlanması amacıyla, Yüksek Seçim Kurulu tarafından, seçim takvimi resen belirlenir ve ilân edilir.

Seçim sistemi ve uygulanması

MADDE 4- (1) Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

(2) İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi hâlinde, ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. Bunların dışındaki sebeplerle boşalma olması hâlinde ikame yoluna gidilemez.

(3) Oylamalara tek adayla gidilmesi hâlinde, oylama referandum şeklinde yapılır. Aday geçerli oyların çoğunluğunu alması hâlinde Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Oylamada, adayın geçerli oyların çoğunluğunu alamaması hâlinde seçim yenilenir.

(4) Yeni seçilen Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder. Cumhurbaşkanlığı makamının ölüm, çekilme veya başka bir sebeple boşalması hâlinde, yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

(5) Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

Seçimin geri bırakılması

MADDE 5- (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmediğine dair karar verilmesi hâlinde, Cumhurbaşkanı seçimi bir yıl geriye bırakılır.

(2) Geri bırakma sebebi ortadan kalkmamışsa, erteleme kararındaki usule göre bu işlem tekrarlanabilir.

Seçilme yeterliği

MADDE 6- (1) Kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip her Türk vatandaşı Cumhurbaşkanı seçilebilir.

 İKİNCİ BÖLÜM
Seçim Öncesi İşleri
Aday gösterilme 

MADDE 7- (1) Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi en az yirmi milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkündür. Her bir milletvekili ancak bir aday için teklifte bulunabilir.

(2) En son yapılan milletvekili genel seçimlerinde, aldıkları geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında, yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir. Her bir siyasi parti ancak bir aday için teklifte bulunabilir.

(3) Aday gösterilmek kişinin yazılı muvafakatine bağlıdır.

(4) Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen süre içinde, adayların isimleri, muvafakat belgeleri ve gerekli diğer belgelerle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Yüksek Seçim Kuruluna başvurularak aday gösterilmiş olur. Başvurunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yapılması hâlinde, tüm bilgi ve belgeler, başvuru süresinin bitiminden itibaren yirmidört saat içinde Yüksek Seçim Kuruluna iletilir.

(5) Aday gösterme süresinin sona erdiği tarihten itibaren hiçbir şekilde yeni aday gösterilemez.

Adaylarla ilgili bilgi ve belgelerde eksiklik

MADDE 8- (1) Adaylarla ilgili bilgi ve belgelerde eksiklik tespit edilmesi hâlinde, Yüksek Seçim Kurulunca, eksikliklerin giderilmesi için beş günlük süre verilir.

(2) Eksikliklerin, verilen süre içinde aday tarafından giderilmemesi hâlinde, aday kendiliğinden adaylıktan çekilmiş sayılır.

Adaylığın incelenmesi ve geçici aday listesi

MADDE 9- (1) Yüksek Seçim Kurulu, adaylar hakkında yaptığı inceleme sonucunda seçilme yeterliğini ve aday gösterilme şartlarını taşıyanları gösteren geçici aday listesini belirler. Geçici aday listesi ve itiraz süresi Resmî Gazetede yayımlanır.

İtiraz ve kesin aday listesi

MADDE 10- (1) Resmî Gazetede yapılan ilândan itibaren iki gün içinde, geçici aday listesine veya bu listeye alınmamaya ilişkin karara karşı Yüksek Seçim Kuruluna itiraz edilebilir.

(2) Yüksek Seçim Kurulu itirazları üç gün içinde kesin karara bağlar ve kesin aday listesini Resmî Gazetede yayımlar.

Adayların görevden ayrılması ve göreve dönmesi

MADDE 11- (1) Cumhurbaşkanı adayı gösterilen hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeleri, kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, belediye başkanları ve subaylar ile astsubaylar, siyasi partilerin il ve ilçe yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanlar, aday listesinin kesinleştiği tarih itibarıyla görevlerinden ayrılmış sayılır. Bu durum Yüksek Seçim Kurulunca aday gösterilenin bağlı bulunduğu bakanlığa veya kuruma derhal bildirilir.

(2) Yüksek mahkeme üyeleri, hâkimler, savcılar ve bu meslekten sayılanlar ile subay ve astsubaylar hariç olmak üzere, Cumhurbaşkanı adayı gösterilen Devlet memurları ve diğer kamu görevlileri, adaylığı veya seçimi kaybetmeleri hâlinde, Yüksek Seçim Kurulunca Cumhurbaşkanının  seçildiğinin  ilân  edilmesini  takip  eden  bir  ay  içinde müracaat etmeleri kaydıyla eski görevlerine veya kazanılmış hak aylık derecelerindeki başka bir göreve dönebilirler.

Adaylıkta eksilme

MADDE 12- (1) Birinci oylamada, kesin aday listesinin Resmî Gazetede yayımından itibaren, oy verme günü saat 17.00’ye kadar listede meydana gelecek eksilmeler, değişikliği gerektirmez.

Propaganda

MADDE 13- (1) Propaganda dönemi, aday listesinin kesinleştiği gün başlar ve oylamaların yapılacağı günden önceki gün saat 18.00’de sona erer.

(2) Propaganda döneminde, Türkiye Radyo ve Televizyonlarında yapılacak propaganda yayınlarının tam bir tarafsızlık ve eşitlik içinde yapılması, Yüksek Seçim Kurulu ile Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu tarafından sağlanır.

(3) Adayların, özel radyo ve televizyonlardaki propaganda konuşmalarında, süre ile ilgili sınırlamalar dışında, 298 sayılı Kanunun ilgili hükümleri uygulanır.

(4) Propaganda döneminde Başbakan, bakanlar ve milletvekilleriyle ilgili yasaklara ilişkin hükümler dâhil olmak üzere propagandaya dair diğer hususlarda 298 sayılı Kanun hükümleri kıyasen uygulanır.

Adaylara yardım

MADDE 14- (1) Adaylar, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, tüzel kişilerden ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek kişilerden bağış ve yardım alamazlar.

(2) Adaylar, Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenecek adaylık başvurusu süresi içinde mal bildiriminde bulunmak zorundadır. Seçilen adayın mal bildirimi, seçim sonuçlarının kesinleşmesini müteakip Resmî Gazetede yayımlanır.

(3)  Her bir kişinin adaylara yapabileceği nakdî yardım miktarı, her bir tur için en yüksek Devlet memuruna mali haklar kapsamında fiilen yapılmakta olan her türlü ödemelerin bir aylık brüt tutarını geçemez. Alınan bağış ve yardımlar veraset ve intikal vergisinden müstesnadır. Adaylar ödünç niteliğinde para kabul edemez.

(4) Seçimlerde şeffaflığın sağlanması amacıyla, Yüksek Seçim Kurulunca belirlenecek tutarın üzerindeki nakdî yardımlar adayların “Seçim Hesabı” olarak kendileri adına açtıracakları bir banka hesabına yatırılır. Yüksek Seçim Kurulunca belirlenecek tutarın altında kalan nakdî yardımlar ise makbuz karşılığında alınır ve seçim hesabına yatırılır. Alınan bağış ve yardımlar sadece seçim harcamalarında kullanılır ve başka bir amaç için tahsis edilemez.

(5) Adaylığın kesinleşmesinden seçim sonuçlarının kesinleşmesine kadar geçen dönemde bağış ve yardımlar ile yapılan harcamalar Yüksek Seçim Kurulu tarafından tasdik edilen listelere kaydedilir.

(6) Seçim hesapları ile bağış, yardım ve harcamalara ilişkin bilgi ve belgeler, seçim sonuçlarının kesinleşmesini izleyen on gün içinde Yüksek Seçim Kuruluna sunulur. Yüksek Seçim Kurulu bir ay içinde, seçim hesaplarını inceler ve varsa usulsüzlükleri ve öngörülen limitlerin aşılıp  aşılmadığını  tespit eder.   Bu aşamada tespit  edilen eksikliklerin  giderilmesi amacıyla Yüksek Seçim Kurulu tarafından adaylara uygun bir süre verilir. Alınan bağış ve yardımlardan belirtilen limiti aşan miktar ile harcanmayan kısım Hazineye intikal ettirilir. Kurul bu görevi yerine getirirken Sayıştaydan ve gerekli görülen diğer ilgili kamu kurumlarından yardım alabilir.

(7) Yüksek Seçim Kurulunca yapılan inceleme sonuçları kesin olup, incelemenin tamamlanmasını müteakip bir ay içinde ilân edilir.

(8) Aday, Yüksek Seçim Kuruluna önceden bildirmek şartıyla, seçim hesapları ile gelir ve harcamalara ilişkin bilgi ve belgelerin kayda geçirilmesi ve ibrazına ilişkin hususlarda 1/6/1989 tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununa göre yetki almış meslek mensuplarından veya avukatlardan birini ya da birkaçını yetkili kılabilir. Bu durumda, yetkilendirilen meslek mensubu, yukarıda belirtilen hususların yerine getirilmemesi veya eksik yerine getirilmesinde ilgili mevzuat hükümlerine göre sorumlu tutulur.

(9) Aday tarafından verilecek mal bildiriminin usul ve esasları, adaylar tarafından kullanılacak listelerin şekil, içerik ve tasdiki, makbuzların şekil ve içeriği, bastırılması, bağış ve yardımların alınması, kayda geçirilmesi, harcanması, harcanmayan ya da bağış sınırını aşan kısmın Hazineye intikali ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslar Yüksek Seçim Kurulunca belirlenir.

 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Seçim Günü İşleri
Kullanılacak oy pusulasının şekli

MADDE 15- (1) Oylamalarda kullanılacak filigranlı birleşik oy pusulasında “Cumhurbaşkanı Adayları” ibaresi ile Yüksek Seçim Kurulu tarafından çekilen kuraya göre sırası belirlenen adayların adı ve soyadı yer alır.

(2) Oylamanın referandum şeklinde yapılması hâlinde beyaz üzerine “Evet”, kahverengi üzerine “Hayır” ibareleri yazılı, iki ayrı renkten oluşan birleşik oy pusulası kullanılır.

(3) Kullanılacak birleşik oy pusulalarıyla ilgili diğer hususlar Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenir. Yüksek Seçim Kurulu, birleşik oy pusulalarını kendisi bastırabileceği gibi gerektiğinde uygun göreceği il seçim kurulları vasıtasıyla bastırmaya da yetkilidir. Gerekli ödenek Maliye Bakanlığınca karşılanır.

Oy kullanma şekli

MADDE 16- (1) Seçmen, sandık kurulunca kendisine verilen birleşik oy pusulası ve “Evet” veya “Tercih” yazılı mührü alarak oyunu kullanmak üzere kapalı oy verme yerine girer.

(2) Seçmen, mührü, birleşik oy pusulasında tercih ettiği adaya ait özel daire içine basmak, birleşik oy pusulasını zarfa koymak ve zarfı sandığa atmak suretiyle oyunu kullanır.

(3) Oyunu kullanan seçmen, mührü sandık kurulu başkanına geri verir.

Oylamanın referandum şeklinde yapılması hâlinde oy kullanma

MADDE 17- (1) Seçmen, sandık kurulunca kendisine verilen, beyaz üzerine “Evet” kahverengi üzerine “Hayır” ibareleri bulunan iki  ayrı  renkten  oluşan  birleşik oy pusulası  ve “Evet” veya “Tercih” yazılı mührü alarak oyunu kullanmak üzere kapalı oy verme yerine girer.

(2) Seçmen, mührü, birleşik oy pusulasında tercih ettiği kısmın üzerine basmak, birleşik oy pusulasını zarfa koymak ve zarfı sandığa atmak suretiyle oyunu kullanır.

(3) Oyunu kullanan seçmen, mührü sandık kurulu başkanına geri verir.

 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Seçimden Sonra Yapılacak İşler ve Son Hükümler
Seçim tutanakları ve sonuçların birleştirilmesi

MADDE 18- (1) Sandık, ilçe ve il seçim kurullarınca düzenlenmesi gereken tutanakların içeriği ile seçim sonuçlarının birleştirilmesine ilişkin usul ve esaslar Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenir.

(2) Yüksek Seçim Kurulu, il seçim kurullarından gelen sonuçları birleştirerek ilân eder.

Seçimin veya birleştirme tutanağının iptali

MADDE 19- (1) Bir veya birkaç seçim çevresinde, yapılan seçimin veya düzenlenen birleştirme tutanağının, seçim işlemleri sebebiyle iptaline karar verilmesi hâlinde, iptal edilen kısmın ülke genelindeki seçim sonuçlarına etkisi olup olmadığı göz önüne alınarak Yüksek Seçim Kurulu tarafından söz konusu seçim çevrelerinde seçimlerin yenilenip yenilenmeyeceğine karar verilir.

Cumhurbaşkanı seçiminin sonuçlandırılması

MADDE 20- (1) Cumhurbaşkanı seçiminin kesin sonuçları, Yüksek Seçim Kurulu tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Makamına bildirilir, kamuoyuna ilân edilir ve Resmî Gazetede yayımlanır.

(2) Seçilen Cumhurbaşkanı adına, Yüksek Seçim Kurulu tarafından Cumhurbaşkanı seçildiğine dair bir tutanak düzenlenir.

Cumhurbaşkanına tutanağın verilmesi ve andiçme töreni

MADDE 21- (1)  Seçilen Cumhurbaşkanı adına düzenlenen tutanak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından verilir ve aynı oturumda andiçme töreni yapılır. Bu oturum, eski Cumhurbaşkanının görev süresinin dolduğu gün, makamın başka bir sebeple boşalması hâlinde ise seçim sonuçlarının kesinleşmesinden itibaren üç gün içinde gerçekleştirilir.

Değiştirilen mevzuat

MADDE 22- (1) 298 sayılı Kanunun 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “milletvekili” ibaresinden önce gelmek üzere “Cumhurbaşkanı,” ibaresi eklenmiştir.

GEÇİCİ MADDE 1- (1) Onbirinci Cumhurbaşkanının görev süresi yedi yıldır.

(2) 31/5/2007 tarihli ve 5678 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce seçilen Cumhurbaşkanları, iki defa seçilememeleri kuralı dâhil, Anayasanın değişiklik öncesi hükümlerine tabidir.

Yürürlük

MADDE 23- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 24- (1) Bu Kanun hükümlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ile Bakanlar Kurulu yürütür.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları

0

Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları, yargı sürecinin meşruiyetini ve etkinliğini sağlamak, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına katkıda bulunmak amacıyla genel uygulamaya ilişkin kılavuz ilkelerdir. Kurallar, Yargıçların mesleki rolleriyle ilgili mahkeme içinde ve dışındaki davranış standartlarını düzenlemektedir. Mahkemenin Yargı Etiği Kodları (Code of Judicial Ethics), 19 Ocak 2021 tarihinde güncellenmiş, 7 Ekim 2022 tarihinde mahkemenin web sitesinde yayınlanarak ilan edilmiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları
Giriş

Uluslararası Ceza Mahkemesi‟nde görev yapmakta olan hâkimler;

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsünün (statü) 45. maddesinde ve Usul ve Delil Kurallarının (kurallar) 5. kuralının 1. fıkrasının A bendinde yer alan bağlayıcı yemini kaydederek;

Hem Statüde, hem de Kurallarda, yargı bağımsızlığına, tarafsızlığına ve yargı mesleğine uygun davranışların sergilenmesine ilişkin olarak belirlenmiş olan ilkeleri hatırda tutarak;

Yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına katkıda bulunacak genel uygulama yönergelerine duyulan gereksinimin farkındalığıyla ve uluslararası yargı süreçlerinin meşruiyetinin ve etkililiğinin temini amacıyla;

Birleşmiş Milletler‟in 1985 tarihli Yargı Bağımsızlığına İlişkin Temel İlkeler belgesi ile birlikte, yargıda mesleki etik ve davranış kurallarına ilişkin diğer uluslararası ve ulusal kural ve standartları göz önüne alarak;

Mahkemenin uluslararası niteliği ile sorumluluklarını icra ederlerken karşılaştıkları özel zorlukların bilincinde olarak;

Aşağıdaki esaslara uyacakları hususunda anlaşmışlardır:

Madde 1
Kodların Kabulü

Bu kodlar, hâkimler tarafından 126. Yönetmeliğe uygun şekilde kabul edilmiş olup, Statüye ve Kurallara ve Mahkemenin mevzuatına tâbi olacak şekilde yorumlanacaktır.

Madde 2
Terimlerin Kullanımı

Bu yargı etiği kodlarında geçen “mahkeme”, “statü”, “kurallar” ve “mevzuat” terimleri, kendilerine mahkemenin mevzuatında verilen anlamlarıyla kullanılır.

Madde 3
Yargı Bağımsızlığı

1. Hâkimler makamlarının bağımsızlığını ve mahkemenin otoritesini muhafaza eder ve yargı görevlerini yerine getirirlerken buna uygun davranırlar.

2. Hâkimler, yargı görevleri ile çatışacak ya da bağımsızlıklarına dair duyulan güveni etkileme olasılığı bulunan hiçbir faaliyette bulunmazlar.

Madde 4
Tarafsızlık

1. Hâkimler, tarafsız olmalı ve yargı görevlerini yerine getirirlerken tarafsız göründüklerinden de emin olmalıdırlar.
2. Hâkimler her türlü çıkar çatışmasından ya da makul bir göz tarafından çıkar çatışması şüphesi olarak algılanabilecek duruma düşmekten kaçınırlar.

Madde 5
Doğruluk

1. Hâkimler, kamuoyunun yargıya güveninin artmasını sağlamak amacıyla, bulundukları mevkiinin gerektirdiği şekilde dürüst ve doğru davranırlar.

2. Hâkimler, doğrudan ya da dolaylı olarak, makul bir göz tarafından yargı görevlerini etkilemeyi amaçlar nitelikte algılanabilecek hiçbir hediyeyi, avantajı, ayrıcalığı ya da ödülü kabul etmezler.

Madde 6
Gizlilik

Hâkimler, yargı görevleriyle ilişkili olarak istişarelerin ve müzakerelerin gizliliğine saygı duyarlar.

Madde 7
Özen ve Gayret

1. Hâkimler görevlerini yerine getirirlerken özen ve gayretle çalışırlar ve mesleki faaliyetlerini bu görevlere adarlar.

2. Hâkimler, bulundukları mevkiin gerektirdiği bilgi birikimini, becerileri ve kişisel nitelikleri sürdürmek ve geliştirmek için tüm makul adımları atarlar.

3. Hâkimler, görevlerini usulüne uygun ve hızlı şekilde yerine getirirler.

4. Hâkimler, karar ve hükümlerini, haklı nedenlere gecikmeye sebep olmayan hallerde, gecikme olmadan verirler.

Madde 8
Davaların Görülmesi Esnasındaki Davranışlar

1. Hâkimler, yargısal görevlerini icra ederken, düzeni sağlarlar, genel anlamda kabul görmüş mahkeme adabına uygun davranırlar, mahkemede hazır bulunan tüm katılımcılara ve seyircilere sabır ve nezaket gösterirler ve herkesin aynı şekilde davranmasını sağlarlar.

2. Hâkimler, tanık ve mağdurların Kurallara uygun sorgulanıp sorgulanmadıklarını denetlemek hususunda dikkatli davranırlar ve davanın katılımcılarının her birinin eşit şekilde korunma ve yasadan faydalanma hakkına özellikle dikkat ederler.

3. Hâkimler, ırkçı, cinsiyetçi ya da başka türlü aşağılayıcı davranış ve yorumlardan kaçınırlar ve davanın katılımcılarının da bu tür davranış ya da yorumlarda bulunmasını mümkün olabildiğince engeller.

Madde 9
İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü

1. Hâkimler, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini, bulundukları mevkiin gerekliliklerine uyacak ve bağımsızlıklarını ya da tarafsızlıklarını etkilemeyecek şekilde kullanırlar.

2. Hâkimler, hukuki konulara, yargı sistemine ya da adaletin yönetimine ilişkin kamuoyuna açık tartışmalara katılmakta serbest iseler de, görülmekte olan davalara ilişkin yorum yapmazlar ve mahkemenin duruşuna ve tutarlılığına zarar verebilecek görüşler beyan etmezler.

Madde 10
Ek Yargı Faaliyetleri

1. Hâkimler, kendi yargı görevleriyle, ya da mahkemenin verimli ve zamanında işleyişiyle uyumlu olmayan, ya da bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını olumsuz etkileyebilecek, ya da makul bir gözde etkiliyor algısı yaratabilecek hiçbir ek yargı faaliyeti icra edemezler.

2. Hâkimler hiçbir siyasi faaliyette bulunamazlar.

Madde 11
Kodlara Uyulması

1. Bu kodlarda şekillendirilen ilkeler, hâkimlerin yargı görevlerini yerine getirirken uymaları gereken temel etik standartlara ilişkin rehber işlevi görürler. Bu kodlar tabiatları gereği tavsiye niteliğinde olup, amaçları, hâkimlere, karşılaştıkları mesleki ve etik meseleler hususunda yardımcı olmaktır.

2. Bu kod içerisindeki hiçbir hüküm, hiçbir şekilde, hâkimlerin yargı bağımsızlığını kısıtlamaya ya da sınırlamaya yönelik değildir.

19 Ocak – Hukuk Takvimi

0
19 Ocak Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.
19 Ocak – Hukuk Takvimi
1798
Fransız sosyolog, matematikçi ve filozof. Auguste Comte doğdu.(19 Ocak 1798 – 5 Eylül 1857) Sosyolojinin babası olarak tanımlanmaktadır. Comte, sosyoloji ismini öne süren ilk sosyologdur. “Sosyoloji neden diğer bilim dalları gibi bir dal olmasın” tezini savunarak sosyolojinin temelini attı.
1802
Belçikalı hukukçu ve siyasetçi Sylvain Van de Weyer doğdu. (Ölümü: 23 Mayıs 1874) Louvain Eyalet Üniversitesi‘nde hukuk okudu ve 1823’te Brüksel’de avukat olarak çalıştı. Belçika Geçici Hükümeti’nin merkezi komitesinin bir üyesi oldu. Kral Leopold, tarafından Londra’da “özel temsilci” olarak atandı. Daha sonra Belçika’nın sekizinci Başbakanı olarak görev yaptı. Ayrıca 1848 yılından 1874 yılına  kadar Londra Kütüphanesi Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.
1808
Amerikalı hukukçu ve politik düşünür Lysander Spooner doğdu. (Ölümü: 14 Mayıs 1887) Massachusetts Valisi ve senatör olan John Davis ve eyalet senatörü olan Charles Allen gibi zamanın önde gelen politikacıları ve avukatlarının altında hukuk eğitimi aldı. Üç yıl sonra Worcester’da kendi bürosunu kurdu. Her türlü zorunlu lisans yasasına karşı çıktı. Vergi de dahil olmak üzere bireylere ve mülklerine karşı baskıya sebebiyet verecek eylemleri ahlaki olmaması sebebiyle suç olarak kabul ederken, keyfi olarak konulan insan yapımı yasaları ihlal eden sözde suçları suç olarak saymayan doğa hukukunu ya da kendi tabiriyle Adalet Bilimi’ni savundu. Kölelik karşıtı hareketin bir figürü olarak kamuoyunda tanınan biri haline geldi. 1845 yılında Köleliğin Anayasaya Aykırılığı adlı kitabı yayınlandı. 
1863
Alman hukukçu, ekonomist ve sosyolog Werner Sombart dünyaya geldi. (Ölümü: 18 Mayıs 1941)  Pisa, Berlin  ve  Roma üniversitelerinde hukuk ve ekonomi okudu. 1888’de Berlin üniversitesi’nde  doktorasını yaptı ve aynı üniversitede 1918 yılında ekonomi profesörlüğüne atandı. Bremen Ticaret Odası’nın baş avukatı oldu. Alman genç tarihçi okulu içinde yer aldı. Ekonominin tarihsel bir süreç olduğunu ve bu nedenle evrensel ekonomi yasalarının olamayacağını savundu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Kıta Avrupası’nın önde gelen sosyal bilimcilerindendir.
1865
Fransız ekonomist ve düşünür  yaşamını yitirdi. (15 Ocak 1809- 19 Ocak 1865) Kendini “anarşist” olarak adlandıran ilk kişidir ve ilk anarşist düşünür olarak nitelenmektedir. 
1866
Danimarka’lı avukat ve politikacı Carl Theodor Zahle dünyaya geldi. (Ölümü: 3 Şubat 1946) Kopenhag Üniversitesi‘nde hukuk okudu.  1901’de parlamento maliye komitesinin üyesi oldu. 1905’te Sosyal Liberal Parti’yi kurdu ve yeni partinin ilk başkanı oldu.  1911’de Stege belediye başkanı seçildi. Birinci Dünya Savaşı sırasında başbakanlık yaptı. 1929’dan 1935’e kadar adalet bakanı olarak görev yaptı. 
1875
Celâlettin Arif Bey, doğdu. (Ölümü: 18 Ocak 1930) Paris’e giderek hukuk eğitimi aldı, ardından 1901’de Mısır’a giderek Kahire’de avukatlığa başladı. 1909 yılında Hukuk Mektebi ile Mülkiye Mektebi’nin hukuk-ı esâsiyye (Anayasa Hukuku) kürsüsüne tayin edildi, burada verdiği dersleri Hukuk-ı Esâsiyye adıyla kitap olarak yayınladı.
1929
Türkiye’nin Kellogg-Briand Paktı‘na katılasına ilişkin “Devletler arasında harbin millî siyaset âleti olarak istimalinden feragati muntazamın muahedeye Türkiye cumhuriyetinin iştiraki hakkında kanun” 19 Ocak 1929 tarihine mecliste kabul edildi. Pakt, Avustralya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, Britanya Hindistan’ı, Özgür İrlanda Devleti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanmış ve 24 Temmuz 1929 tarihinde yürürlüğe girmişti. Antlaşmanın imzasından sonra birçok ülke katılma yoluyla sözleşmeyi onaylamış; Türkiye Cumhuriyeti ise 1928 Eylül ayında davet edilmiş ve 1929 yılı Ocak ayında antlaşmaya katılmıştır. Kanun” ile Türkiye sözleşmenin tarafı olmuş, 5 Şubat 1929’da Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 
1949
Küba, İsrail’i diplomatik olarak tanıdı.
1950
Yol Mükellefiyeti Kanunu, 19 Ocak 1925 tarihinde kabul edildi. 23 maddeden oluşan Kanuna göre, Türkiye’de oturan 18–60 yaş arasındaki erkekler yol vergisine tabi tutulmuş, ancak sakatlığı tespit edilen fakirler, öğrenciler, askerler ve hayatta altı çocuğu olanlar muaf olmuştur.
1956
Türkiye’de İş Mahkemeleri kurulmasına yönelik karar alındı.
1956
Metin Toker’in kurduğu Akis dergisi Yazı İşleri Müdürü Cüneyt Arcayürek hakkında, “Kedi gelince fareler kaçtı” başlıklı yazısı nedeniyle açılan davadan beraat etti.
1959
Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan İstimlak ve Müsadere Garantisi Anlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylandı. Anlaşma basında kapitülasyonlara dönüş olarak nitelendi.
1960
Türkiye Sosyalist Partisi faaliyete geçti. Genel başkanlığa eski savcı, müfettiş, milletvekili ve  Ceza Hukuku Profesörü Atıf Akgüç getirildi. Parti bir yıl sonra Türkiye İşçi Partisi‘ne katılmıştır.
1961
Yassıada duruşmaları devam etti. Usulsüz kredi kullanımı ve ülke dışına döviz kaçırma iddiasına dayanan ve 15 Kasımda başlayan İpar Davası’nda sanıklar Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Medeni Berk, Hayrettin Erkmen ve armatör Ali İpar mahkûm oldu. İpar ayrıca ömür boyu ticaretten men edildi.
1961
İstanbul’da atlı arabalara plaka verilmemesi kararlaştırıldı.
1966
Hindistan’da Nehru’nun kızı İndira Gandhi, Başbakan oldu.
1967
Türkiye Milli Talebe Federasyonu’na(TMTF)  Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın 19. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından Yedd-i Adil(kayyım) olarak atanması kararına direnen ve gözaltına alınan öğrencilerden  Deniz Gezmiş, Attila Özdemiroğlu ve Bülent Yardımcı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
1972
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararını protesto için Ataol Behramoğlu, Necmiye Alpay, Çelik Bilge, Nihat Fırıncıoğulları ve Lütfü Yazar bildiri dağıtarak açlık grevine başladı.
1974
Ankara Sıkıyönetim 3 No’lu Askeri Mahkemesi, 3. kez Yargıtay’da bozulan Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın 6 yıl 8 ay hapis ve 2 yıl 2 ay sürgün cezalarında direme kararı verdi. 
1983
ABD Yüksek Mahkemesi yargıcı William O. Douglas yaşamını yitirdi. (16 Ekim 1898, Maine, Minnesota – 19 Ocak 1980, Washington, ABD) Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre serbest çalıştı ve hukuk fakültelerinde ders verdi. 17 Nisan 1939 – 12 Kasım 1975 arasında Yüksek Makemede görev yaptı. Douglas, kişi özgürlüklerini güvence altına alan Haklar Bildirisi’ne mutlak bağlılığıyla tanınıyordu. 
1983
Lyon Kasabı olarak da bilinen Nazi savaş suçlusu Klaus Barbie, Bolivya’da tutuklandı.
1983
Tokat’ın Niksar ilçesinin Cumhuriyet Savcısı Nihat Gerçek’in 8 Nisan 1980 günü evinden Adliyesine giderken yol üstünde öldürülmesi olayına ilişkin olarak 12 Eylül’den sonra yapılan yargılamalarda Seyfettin Top ve Abdullah Adakan ismli 2 sanık suçlu bulunarak idama mahkûm edildi.

1987
Ankara 6.İdare Mahkemesi, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’na dayanılarak 1402’liklerle birlikte görevine son verilen SBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Baskın Oran’ın göreve iadesini kararlaştırdı. 19 Temmuz 1985’de Sıkıyönetim kalkınca AÜ’ne göreve iade başvurusu yapan Oran’ın talebi reddedilmişti.
1989
Nihat Behram’ın “Yürekleri Şafakta Kıvılcımlar” ve “İşkencede Ölümün Güncesi” adlı kitapları için avukat Kazım Bayraktar’ın itirazı sonucu kaldırılan toplatma kararı, DGM savcılığının itirazı üzerine mahkemece yeniden verildi. 
1990
Danıştay kararıyla üzerindeki yasak kaldırılan Yılmaz Güney’in “Umut” filmine ilişkin olarak Kültür Bakanlığı’nın verdiği direktif gereği filmi izleyen Film Denetleme Kurulu “gösterilebilir” kararı verdi. 
1990
  • Devrimci Sol ana davasında idam istemiyle yaklaşık 9 yıldır tutuklu olark yargılanan H.Öztürk, T.Bağdatlıoğlu ve R.Dinçer tahliye edildi. 
  • Çek Cumhuriyeti ve Slovakya, Birleşmiş Milletlere üye oldu 
1997
Kenan Şeranoğlu‘nun ultra lüks doğum günü partisi ulusal basına yansıyınca, Titan Saadet Zinciri ortaya çıktı, 30 bin kişiden 85 milyon 750 bin mark ve yaklaşık 10 trilyon lira toplandığı anlaşıldı. Kadıköy Asliye Ceza Mahkemesinde 16 Haziran 1998’de Şeranoğlu 25 yıl 10 ay hapis ile cezalandırıldı. Aralarında babasının da bulunduğu 7 sanık dolandırıcılık suçuyla çeşitli hapis cezalarına mahkûm edildi.
2000
Hukukçu ve İtalya eski başbakanı Bettino Craxi yaşamını yitirdi. (24 Şubat 1934 – 19 Ocak 2000)
2000
Zorunlu Göç Raporu’nu açıklayan Göç Edenler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği (Göç-Der) Başkanı Şefika Gürbüz, İstanbul 4 No’lu DGM’de 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ceza, para cezasına çevrildi.
2006
Somut olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)’nun 17 Ekim 2003 tarihinde Paris’te düzenlenen 32. Genel Konferansında kabul edildi. Türkiye 19 Ocak 2006 tarihli ve 5448 sayılı Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Uygun Bulunduğuna Dair Kanunla sözleşmeyi onayladı ve 27 Mart 2006 tarihinde resmen taraf oldu.
2007
Agos gazetesinin kurucusu ve yayın yönetmeni Ermeni gazeteci Hrant Dink uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. 
2012
Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu, 6271 kanun numarası ile 19 Ocak 2012 tarihinde kabul edildi ve Resmi Gazetenin 26.01.2012 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Türkiye’de, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin anayasa değişiklikleri 21 Ekim 2007 tarihinde halkoyuna sunuldu Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ve görev süresinin de 7 yıl olmasını ilişkin karar bu halk oylaması sonucunda kabul edildi.
2015
Meclis, 10 yıl sonra Yüce Divan oylaması yaptı. İçişleri Bakanı Muammer Güler, eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış ile eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın Yüce Divan’a sevkleri kabul edilmedi.
2017
Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un silahlı saldırı sonucu öldürülmesine ilişkin soruşturma kapsamında mahkemeye çıkarılan 2 polis memuru tutuklandı
2018
15 Temmuz darbe girişiminde TRT’nin Ulus’taki yerleşkesi ve Digiturk binasının işgaline ilişkin 57’si tutuklu 93 sanığın yargılandığı davada, 23 sanık ağırlaştırılmış müebbet, 35 sanık müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
2021
Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları güncellendi. Bu ileler, yargı sürecinin meşruiyetini ve etkinliğini sağlamak, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına katkıda bulunmak amacıyla genel uygulamaya ilişkin kılavuz ilkelerdir. Kurallar, Yargıçların mesleki rolleriyle ilgili mahkeme içinde ve dışındaki davranış standartlarını düzenlemektedir. 
2025
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Barış Boyun suç örgütü ile bağlantılı olduğu belirtilen ve  İnterpol tarafından kırmızı bültenle uluslararası seviyede aranan Ercan Yılmaz ile İbrahim Kaymak’ın Ermenistan ile başlatılan görüşmeler sonucu yakalanarak Türkiye’ye getirildiğini duyurdu.
  • Gazze ile İsrail arasındaki ateşkes yürürlüğe girdi. Hamas 3 İsrailli rehineyi serbest bıraktı.
  • Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde 2013’te öldürülen Arif Meçin (57) cinayeti polisin yoğun çalışması sonucu çözüldü. Maktulün oğlu, yeğeni ve kardeşi tutuklandı.
  • İran’ın başkenti Tahran’da Yüksek Mahkeme önünde düzenlenen silahlı saldırıda Hüccetulislam Muhammed Mukise ve Hüccetulislam Ali Razini adlı iki hakim hayatını kaybetti. Bir hakim ile koruması yaralandı. Saldırgan olayın ardından kendini vurarak intihar etti. 

Somut Olmayan Türk Kültür Mirası Daire Başkanlığı

0

Somut Olmayan Türk Kültür Mirası Daire Başkanlığı, Türk kültür mirasını araştırmak, derlemek ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak için gerekli toplumsal bilinci oluşturmak amacıyla kurulmuştur.

Kültür ve Turizm Bakanlığının, 4848 Sayılı Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanununun 13. maddesine göre Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü icracı birim olarak belirlenmiştir.

Somut Olmayan Türk Kültür Mirası Daire Başkanlığı; ulusal ve uluslar arası düzeyde ilgili kamu kurum ve kuruluşları, özel sektör ve sivil toplum örgütleriyle kamu yararına odaklı kültürel etkinlikler düzenlemek, yazılı ve görsel materyaller üretmek; kültür ve turizm konularında gerekli eğitim hizmetlerini sunarak, turizmin nicelik ve nitelik olarak gelişmesinde sektöre öncülük etmeyi hedeflemektedir. 

Somut olmayan Kültürel Mirasın Korunması SözleşmesiBirleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)’nun 17 Ekim 2003 tarihinde Paris’te düzenlenen 32. Genel Konferansında kabul edilmiştir.

Somut Olmayan Kültürel Miras

Türkiye 19 Ocak 2006 tarihli ve 5448 sayılı Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Uygun Bulunduğuna Dair Kanunla sözleşmeyi onaylamış ve 27 Mart 2006 tarihinde resmen taraf olmuştur.

Türkiye, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Komitesi üyesidir.Somut Olmayan Türk Kültür Mirası Daire Başkanlığı, kültürel değerleri araştıran, koruyan, geliştiren ve tanıtan, uluslararası pazarda yüksek rekabet gücü sağlayacak yetkin ve kaliteli işgücünün yetiştirilmesini sağlayan, yenilikçi, yönlendirici bir birim olmak için çaba göstermektedir. 

Somut Olmayan Türk Kültür Mirası Daire Başkanlığının Görevleri

Somut olmayan kültürel mirasın yurt içinde ve yurt dışında kayıt altına alınması, korunması ve farkındalığın arttırılması amacıyla düzenlenen faaliyetlere yönelik iş ve işlemlerin yürütülmesini sağlamak,

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi çerçevesinde; Türkiye’nin somut olmayan kültürel miras envanterlerinin ve uluslararası listelerin hazırlanması ile ilgili çalışmaların yürütülmesini sağlamak,

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamındaki alanlarda Sözleşme’nin öngördüğü perspektif çerçevesinde araştırmaların yapılması ve koruma sistemlerinin geliştirilmesine yönelik faaliyetlerin gerçekleştirilmesini sağlamak,

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi çerçevesinde gerçekleştirilen faaliyetlere ilişkin periyodik raporların hazırlanmasını ve ilgili kurum ve kuruluşlara sunulmasını sağlamak

Somut olmayan kültürel mirasın korunmasına ilişkin yurt içindeki ve yurt dışındaki çalışma ve projeleri takip edilmesini ve desteklenmesini sağlamak,

Somut olmayan kültürel miras ile ilgili Bakanlık içi ve dışı kurul ve komisyonlarda görev alınmasını sağlamak,

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında oluşturulan komite ve komisyonlar arasındaki işbirliğini sağlamak,

UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri için dosya hazırlık, gönderim ve sonuçlandırma çalışmalarının yapılmasını sağlamak,

Daire Başkanlığının görevleri kapsamında düzenlenecek yurt içinde ve yurt dışındaki genel kurul, komite, kongre, konferans, seminer vb gibi toplantılara ve eğitim programlarına katılımı sağlamak,

Somut olmayan kültürel miras konusunda Bakanlık stratejileri ve politikaları doğrultusunda araştırmalar yapmak ve rapor hazırlanmak,

Basımına karar verilen ve hazırlanan yayınlara ilişkin iş ve işlemlerin yürütülmesini sağlamak,

Mevzuat hükümleri çerçevesinde Boratav Halk Kültürü Araştırma Kütüphanesi ve Turizm İhtisas Kütüphanesi’nin yeni bilgi ve belgelerle zenginleştirilmesine, bulunan bilgi ve belgelerin muhafazasına ve erişime sunulmasına ilişkin her türlü iş ve işlemlerin yürütülmesini sağlamak,

Kullanıcıların kütüphane kaynaklarına erişimleri için gerekli tedbirlerin alınmasını ve uygulanmasını sağlamak,

Kültür ve turizm alanındaki güncel yayınların takip edilmesini ve Boratav Halk Kültürü Araştırma Kütüphanesi ve Turizm İhtisas Kütüphanesi’ne kazandırılmasını sağlamak,

Hazırlanan projelerin ilgili Daire Başkanlığına iletilmesini sağlamak,

Daire Başkanlığının Toplumsal Faaliyetler Koordinatörlüğüne yönelik iş ve işlemlerinin yürütülmesini sağlamak,

Bölgesel Kalkınma Projeleri (GAP vb.) ve eylem planları ile program tedbirleri vb. konularında Daire Başkanlığının iş ve işlemlerinin yürütülmesini sağlamak,

5018 sayılı Kanun kapsamında, stratejik plan, performans programı, performans ölçme ve değerlendirme, iç kontrol çalışmaları, birim faaliyet raporları, araştırma, veri tabanı oluşturma ve bu faaliyetlere ilişkin Daire Başkanlığının iş ve işlemlerinin yürütülmesini sağlamak,

Daire Başkanlığının ISO Kalite Yönetim Sistemine ilişkin iş ve işlemlerinin yürütülmesini sağlamak,

Kamu Hizmetlerinin Sunumunda Uyulacak Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmelik kapsamında Daire Başkanlığının çalışmalarını yürütülmesini sağlamak,

21. Görev alanına giren mevzuat çalışmaları ile diğer hukuki iş ve işlemlerin yürütülmesini sağlamak,

Elektronik ortamda veya yazılı olarak istenen bilgi taleplerine ve veri girişlerinin güncellenmesine ilişkin Daire Başkanlığı işlemlerinin yürütülmesini sağlamak,

Görev alanına giren konularda yıllık çalışma programı ve yıl sonu değerlendirme raporu hazırlanmasını sağlamak,

Başkanlığın bütçesini hazırlamak, idari ve personel işlerinin yürütülmesini sağlamak,

Faaliyet alanına ilişkin istatistikî bilgilerin tutulmasını sağlamak,

Üst makamlarca verilecek görevleri yapmak veya yaptırmak.

4848 SAYILI KANUNUN 13. MADDESİ GEREĞİNCE ARAŞTIRMA VE EĞİTİM GENEL MÜDÜRLÜĞÜNÜN GÖREVLERİ

Güzel sanatlar alanında bilimsel araştırma, inceleme, yayınlar yapmak, arşiv kurmak, geliştirmek ve faydalanılmasını sağlamak,

Halk kültürlerinin, halk edebiyatı ve tiyatrosu, gelenek, görenek ve inançları, halk müziği ve oyunları, sanatları, mutfağı, giyim, kuşam, süsleme ve benzeri bütün dallarında araştırma, derleme, inceleme ve diğer bilimsel çalışmaları yapmak, yaptırmak, yayımlamak, tanıtmak,

Somut olmayan kültürel mirasın araştırılması, derlenmesi, arşivlenmesi, tanıtımı, tescili, bu kapsamda tespit ve tescil kurullarının oluşturulması, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasında bu konuda koordinasyonun sağlanması, işbirliği geliştirilmesi,

Türkiye’de ve Türkiye dışında yaşayan Türklerin kültür varlıklarını, kültür anlaşmaları ve kültürel mübadele programları çerçevesinde araştırmak, incelemek, derlemek ve diğer bilimsel çalışmaları yapmak, yaptırmak, bunları yayımlatmak, tanıtmak, açık hava müzelerine ve halk kültürleri arşivine kazandırmak,

Yabancı ülkelerde halen konuşulmakta olan Türkçe lehçe ve şiveleri ile bunlara yardımcı dilleri öğretmek ve bu konuda araştırmalar yapmak üzere mevzuat çerçevesinde enstitü kurulmasını sağlamak,

Kültür ve turizm sektörlerinin eğitilmiş eleman ihtiyacının tespiti ve bu ihtiyacın karşılanması için gerekli tedbirlerin alınması, eğitim programlarının hazırlanması ve uygulanmasını sağlamak, bu amaçla kurslar açmak, ilgili meslek ve kamu kuruluşlarıyla gerekli işbirliğini yapmak,

Kültür ve turizm eğitimi programlarının geliştirilmesi ve eğitim düzeyinin yükseltilmesi amacıyla dış kaynaklardan teknik yardım sağlamak,

Toplumda kültür ve turizm bilincinin geliştirilmesi için gerekli çalışmaları yapmak, bu amaçla ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği sağlamak,

Kültür ve turizmle ilgili kamu kuruluşları personelinin kültür ve turizm konularında eğitilmesini plânlamak ve gerçekleştirmek,

Bakanlık personelinin ve meslek elemanlarının yurt içinde ve yurt dışında yetiştirilmesini plânlamak ve gerçekleştirmek,

Bakanlık personeli ile ilgili hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını düzenlemek ve uygulamak,

Bakanlık makamınca verilecek benzeri görevleri yapmak,

Turist rehberliğine ilişkin mevzuat hükümleri ile verilen görevleri ve denetimleri yapmak, turist rehberliği mesleği ve turist rehberliği hizmetleri alanında kültür ve turizm politikalarının gerektirdiği tüm tedbirleri almak, turist rehberleri odaları birliklerini ve turist rehberleri odalarını her türlü iş, işlem, faaliyet ve hesapları bakımından denetlemek.

Bilimsel Yayıncılıkta Kör Danışman Sistemi

0

Bilimsel Yayıncılıkta Kör Danışman Sistemi, bilimsel dergilerde, hakemli dergilerde ve birçok yayın dalında kullanılan ve objektif yayıncılığı sağlamaya dönük bir yöntemdir. Bazı yayınlarda çift kör danışmanlık yöntemi denilen daha sıkı bir yol izlenebilir. Bilimsel yayıncılıkta Danışmanlık, yazar ve yayın kuruluşu arasında yayınlanması talep edilen yazı ve makale için yapılan müzakeredir ve araştırmacıların yaptıkları araştırmanın kalite ve uygunluk açısından aynı alandaki uzmanlar tarafından değerlendirilmesi işlemidir.

Bilimsel Yayıncılıkta Kör Danışman Sistemi, subjektif yargılardan uzaklaşmak ve gerçek anlamda bilimselliği sağlamak için önemli bir sistemdir. Yazıyı hazırlayan yazar yada yazarlar yazı taslağını yayıncıya gönderirken; kendisini tanımlayan ismini, unvanını, görev yerlerini ve kimliğini ortaya çıkaracak özel durumları gizleyerek körleştirilmiş bir ana metin dosyası hazırlamaktadır. Metin içinde yazarın kimliğini ortaya çıkaracak atıf veya kaynaklar gizlenmektedir. Özel bilgiler yazarın ismi, görev yerleri ve iletişim bilgileri gibi konular ayrı bir dosya halinde yedeklenerek makale yayıncıya sunulmaktadır.

Bilimsel Yayıncılıkta Kör Danışman Sistemi, akademik araştırma ve yayıncılık alanında en iyi uygulamaları sağlamak için sıkı bir yöntemdir. Bu modelde yazar yada yazarlar yayın danışmanlarının kim olduğunu bilmediği gibi yayın danışmanları da yazarların kimliğini ve yazıların kim tarafından yazıldığını bilmemektedir. Danışman çalışmanın gizliliğine saygı duymalıdır; yayınlanmadan önce çalışmanın içeriğinin başkalarıyla paylaşılması doğru değildir. Kör danışmanlık sürecinde bu gizliliği sağlayabilmek için yazının hiçbir yerinde yazar isimlerinin bulunmaması şarttır. Körleştirilen metnin sunumu üzerine, ilgili uzmanlık alanından yayın danışmanları seçilmekte ve kör danışman değerlendirmesi yapılmak üzere makale danışmanlarla paylaşılmaktadır. Süreç boyunca danışman ve yazarlar birbirlerinin kimlikleri hakkında bilgi sahibi olmamaktadırlar. Yayın danışmanı, yazıyı yazan kişi ile aynı kurum yada kurullarda görev yapmayan kişiler arasından seçilmeli, şayet gizliliği ihlal eden bir durum söz konusu ise yayın danışmanı danışmanlıktan çekilmelidir.

Değerlendirme sürecinde danışman, yayın kurul yada kuruluşuna, gönderinin kabulü, düzeltme gerekli, düzeltme sonrası yeniden değerlendirme, başka bir yere gönderme, gönderinin reddi  gibi önerilerde bulunabilmektedir. Danışmanların yazarlar için faydalı önerilerde bulunması mümkün olup, kimliği henüz belli olmayan yazara daha bilimsel bir makale için pozitif ve objektif yönlendirmeler yapabilmektedir. Danışmanların önerileri doğrultusunda yazı üzerinde gerekli düzeltmelerin yapılması halinde yapılan bu değişiklikler danışmanlara ayrıca iletilmektedir. Danışmanların değişiklikleri onaylamaması halinde makale danışma kurulu yada yayın kuruluna havale edilebilmekte, sorumlu editör, yayın kurulu yada danışma kurulunun önerilerinin yazar tarafından dikkate alınıp alınmadığını denetlemektedir.

Bilimsel Yayıncılıkta Kör Danışman Sisteminde, danışman yazının dizgisine yada şekline karışmamakta birden fazla danışmanın varlığı halinde ortak kanaate göre karar verilmekte, makalenin kabul veya reddi yönünde ortak bir fikir oluşması beklenmektedir. İki danışmanın görev yaptığı danışmanlıklarda oydaşma olmaması durumunda üçüncü bir danışmanın görüşüne başvurulmaktadır. Danışmanların görüşlerinin birbirinden çok uzak olması halinde sorumlu editör yazının kabulü veya reddi yönünde bir karar verebilmek için daha yetkili bir kuruldan değerlendirme almaktadır. Değerlendirme süreci için danışılan kişilere verilen sürenin dolması halinde sorumlu editör yazının değerlendirilmesi için başka danışmanlardan değerlendirme talep etmektedir.

Bilimsel Yayıncılıkta Kör Danışman Sisteminde, yayıncıya gönderilen yazının yayınlanmak için uygun bulunmaması halinde reddedilme gerekçeleri de açıklanmak sureti ile makale yazarına iade edilmektedir. Yazarın hatalı veya dürüst olmayan bir değerlendirme yapıldığını düşünmesi halinde itiraz hakkı bulunmaktadır. Kararın hangi gerekçelerle değiştirilmesi gerektiğini açıklayan bir yazı yayıncı kurumun üst sorumlularına gönderilmekte ve karar gözden geçirilmektedir.

Bir yazının yayınlanmak üzere kabul edilip edilmediği konusunda yazar yada yazarlar bilgilendirilmekte, yayınlanmayan yazılar telif hakları kapsamında yazarına iade edilmektedir. Kabul edilen yazıların taslak halleri ve baskı müsveddeleri yazarlara gönderilmekte ve sn düzeltmelerin yapılması istenmekte, son düzeltmeler de yapıldıktan sonra baskı aşamasına geçilmektedir.

Bir Adalet Teorisi

0
Bir Adalet Teorisi - John Rawls

Bir Adalet Teorisi, John Rawls tarafından yazılan ve yirminci yüzyılın ahlak ve siyaset felsefesi üzerine yapılmış en önemli çalışmalardandır. Eser, Kant’ın ve Mill’in çalışmalarının yanında duran bir klasiktir.

Rawls, adaletin doğru ilkelerinin, özgür ve rasyonel kişilerin yer aldıkları ‘orijinal pozisyonda bir bilinmezlik perdesi arkasında; toplumdaki kendi yerlerini, sınıflarını, ırklarını cinsiyetlerini, yeteneklerini, zekalarını ve güçlerini, hatta iyi/değer kavramlarını bilmeden bile üzerinde anlaştıkları ilkeler olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre Rawls, türettiği adaletin iki ilkesinin, özgürlüklerin dağıtımını, sosyal ve ekonomik değerleri düzenlediğini iddia etmiştir.

A Theory of Justice isimli eserin orijinal eski ve yeni baskıları bir arada

Kitabın orijinal metni 1975 yılında yapılan Almanca tercümesi için önemli ölçüde gözden geçirilmiş, bu düzeltmeler sonraki tüm tercümelere ve kitabın yeni baskılarına dahil edilmiştir. Kitap, Türkçe’ye Türkiye Barolar Birliği önceki başkanı Vedat Ahsen Coşar tarafından tercüme edilmiş ve fikir dünyasına kazandırılmıştır.

Coşar, çeviri hakkında; “Kırk altı yıl önce yayınlanan, yayınlandıktan sonra pek çok ülkenin diline tercüme edilen ve ne yazık ki Türkçeye tercüme edilmemiş olan Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’ın yazdığı 513 sayfadan oluşan A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi isimli kitabı Türkçeye çevirdim. Özel hayatımda ve mesleki kariyerimde başkanlıklarım da dahil, kendi çapımda ve alanımda önemli ve değerli pek çok iş, pek çok hizmet yaptım. Ama diyebilirim ki, bugüne kadar yaptığım hiçbir iş, hiçbir hizmet, benim için bu kitabı Türkçeye çevirmek kadar önemli ve değerli olmamış, bana manevi yönden keyif vermemiştir. Esasen bunu da bu amaçla ve bunun için yaptım. Zira profesyonel bir çevirmen değilim ben. Pozisyona, statüye, bir şey olmaya bağlı hırslarım yoktur benim.” demiştir.

Kitabın tanıtım yazısında; “20. Yüzyılda, Bir Adalet Teorisi” adlı eseriyle çağdaş siyaset felsefesine yön veren John B. Rawls, kendi teorisini; başlangıç durumu, cehalet perdesi, adaletin iki ilkesinin seçimi ve bunların uygulanması konularıyla detaylandırır. Adalet, özgürlük ve eşitlik kavramlarını “fark ilkesi” aracılığıyla bir “hakkaniyet olarak adalet” çerçevesinde yapılandırması hem Marksist hem de liberal taraftan eleştirilerin gelmesine neden olmuştur.” denilmektedir.

Yazar John Bordley Rawls’ın Eserleri

A Theory of Justice

Bu kitap 20.yüzyılın siyaset felsefesi alanında hazırlanmış en önemli kitap olarak görülmektedir. Harvard Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra James Bryant Conant Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan, siyaset ve etik felsefesine önemli katkılarda bulunan ve aynı zamanda hukukçu da olan John Rawls’ın diğer önemli eserleri arasında, Türkçeye de çevrilmiş olan The Law of People’s (Halkların Yasası) ile Political Liberalism (Siyasal Liberalizm) sayılabilir. Siyasal Liberalizm, Rawls tarafından 1993 yılında yazılmış, adalet teorisi çalışmasının devamı niteliğinde bir eserdir. Uluslararası adalet hakkındaki görüşlerini The Law of Peoples ile dile getirmiştir. Ölümünden kısa süre önce Bir Adalet Teorisi isimli eserine dönük eleştirilere yanıt niteliğindeki Justice As Fairness: A Restatement isimli eserini yayınlamıştır.

Kitabın Konusu

Bir Adalet Teorisi – John Rawls

Avukat Vedat Ahsen Coşar tarafından “Bir Adalet Kuramı” adıyla çevrilen ve Bir Adalet Kuramı adıyla da bilinen eserinde Rawls, ‘hakkaniyet olarak adalet’ düşüncesi üzerine kafa yormuş, faydacı ahlak felsefesi karşısında toplumsal bir adalet düşüncesi arayışında olmuştur.

Rawls, liberal adalet anlayışını Rousseau’nun sözleşmecilik ilkesiyle birlikte temellendirmiş, toplumsal sözleşme teorisrini devam ettirmiştir. Rawls, özgürlükler konusunda eşitlik ve toplumsal eşitsizliklerin çözümlenmesinde zayıf durumda olanların menfaatlerinin gözetilerek çözümlenmesini savunmuştur.

Rawls, 1980’li yıllarda başlayan liberal toplumsal süreçlerde Bir Adalet Teorisindeki tezlerini yeni argümanlarla savunmaya devam etmiştir. Bir Adalet Teorisi, moral bir teoriden politik bir önermeye dönüşmüş, ahlaki ilkelerle ekonomi politikalarının uyumlu olmasını savunmuştur. Birey, sosyal adalet, faydacılık ve etik yazarın üzerinde durduğu önemli kavramlardandır. 

Yazar John Bordley Rawls

Yazar John Bordley Rawls

Bir Adalet Teorisi (A Theory of Justice) isimli eserin sahibi John Bordley Rawls, 21 Şubat 1921 tarihinde Baltimore, Maryland’de doğmuş ve 24 Kasım 2002 tarihinde ölmüş olan ABD’li filozoftur. John Rawls’ın babası Avukat William Lee Rawls’tır. Kitap, yazarın en önemli eseridir.

Rawls, İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik’te piyade olarak görev yapmış, Yeni Gine, Filipinler ve Japonya’da bulunmuş Hiroşima bombalamasının etkilerine tanıklık etmiştir. Rawls subay olma teklifini reddetmiş ve 1946’da ordudan er olarak ayrılmış, Princeton Üniversitesi’ne dönerek etik felsefesi üzerine doktoraya başlamış, Margaret Fox ile 1949 yılında evlenmiştir.

Rawls, 1950 yılında doktorasını tamamladıktan sonra aynı okulda ve başka üniversitelerde ders vermiş, 1962 yılında profesör olmuştur. Harvard Üniversitesi’ne geçiş yaparak 40 yıl boyunca etik ve siyaset felsefesi alanında dersler vermiştir. Rawls, kekeme olması nedeniyle az sayıda röportaj vermiş, şöhretine rağmen medyatik davranmamış, zamanının çoğunu bilime ve aile yaşamına harcamıştır.

Askerliği bırakarak bilime döndüğü yıllardan ölümüne kadar Etik, toplumsal adalet, eşitlik ve siyaset felsefesi üzerine çalışmıştır.

Vedat Ahsen Coşar

18 Ocak – Hukuk Takvimi

0
18 Ocak Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.
18 Ocak – Hukuk Takvimi
1689
Montesquieu(Charles-Louis de Secondat, baron de La Brède et de Montesquieu), 18 Ocak 1689’da Fransa’nı Bordeaux kentinde dünyaya geldi. (Ölümü: 10 Şubat 1755)
1803 Fransız hukukçu, şair, filozof, devrimci Sylvain Maréchal yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Ağustos 1750) Paris’te hukuk bilimi okudu ve avukat oldu. Ütopik Sosyalizmi geliştirdi ve tarım mülklerinin ortaklaşmasını savundu. İnsanın her türlü kölelikten kurtulması gerektiğini ve dinin, halkın sömürülmesinde araç olarak kullanıldığını ileri sürdü. Maréchal Takvimini yayınlaması, kiliseyi ve din anlayışını eleştirmesi  sonucunda hapse mahkûm edildi. Bu takvim, Fransız Devrimi’nde esas alındı. Devrim sonrası 1796’da Gracchus Babeuf’in hareketine katıldı ve cezalandırılmaktan kurtuldu. Kadın hakları ve eşitlik üzerine çalıştı. Baskılardan korunmak için anonim isimlerle yazılar yazdı.

1869 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi John Tyler yaşamını yitirdi. (29 Mart 1790 – 18 Ocak 1862) William ve Mary Koleji‘nde hukuk eğitimi gördü. Genç yaşta baroya kabul edildi ve avukat olarak çalışmaya başladı. 1811’de, 21 yaşındayken Delegeler Meclisi’ne Charles City County’yi temsil etmek üzere seçildi. Birer yıl üst üste beş dönem görev yaptı. Eyalet yasa koyucusu olarak Mahkemeler ve Adalet Komitesi’nde yer aldı.  1816’da ABD Temsilciler Meclisi üyesi oldu. 1825’de Virginia Valisi olarak görev yaptı. 1827’de Birleşik Devletler Senatörü oldu. 1941’de kısa bir süre Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin 10. Başkanı seçildi. 1841’den 1845’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin onuncu başkanı olarak görev yaptı.

John Tyler- Hukukçu ve ABD'nin onuncu başkanı

1869 Macar hukukçu, şair ve Başbakan Bertalan Szemere yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Ağustos 1812) Pressburg’da hukuk okudu. Parlamento Genç Üyeler Grubu’nun bir üyesi oldu ve liberal ilkeleri savundu. Macar Bilimler Akademisi’ne üye oldu. İlk Macar cumhurbaşkanı Regent Lajos Kossuth’un döneminde, 1848’de Batthyány Hükümeti’nin İçişleri Bakanı oldu. 1849’dan itibaren Başbakan olarak görevine devam etti. Avusturya-Macaristan Uzlaşmasını destekledi. Macar Devrimi’nin kısa döneminde Macaristan’ın üçüncü Başbakanı oldu.
1886 Kadınlar, Osmanlı döneminin ilk Müslüman kadın dergisi olan Şükufezar’da “saçı uzun aklı kısa” deyimine karşı mücadele başlattı. İmtiyaz sahibi ve tüm yazarları kadın olan Dergi, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı tarafından arşivlenerek erişime açılmıştır. (Şükufezar: Çiçek bahçesi)

1896 Fransız hukukçu ve eski başbakan Charles Thomas Floquet yaşamını yitirdi. (Doğumu: 2 Ekim 1828) Paris École d’administration‘da hukuk okudu. 1871’de Seine eyaleti temsilcisi olarak Ulusal Meclis’e seçildi. Paris Komünü (Fransızca: La Commune de Paris) sırasında, Versailles hükümetiyle uzlaşma girişiminde bulunmak için Ligue d’union républicaine des droits de Paris’i kurdu. 1876’da milletvekili seçildi. Aşırı radikaller arasında yer aldı ve “Birlik cumhuriyeti ” grubunun başkanı oldu. 1882’de kısa bir süre Seine valisi olarak görev yaptı. 1885’te meclis başkanı oldu. 1888-1889 yıllarında başbakanlık yaptı.
 1906 Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevikler) kurucularından İvan Vasilyeviç Babuşkin yargısız bir infaza kurban edilerek kurşuna dizildi. Kurşuna dizilmiş olduğu ancak 1910’da açığa çıkartılabildi.

 1919 Birinci Dünya Savaşı’nda yenik düşen devletlerle anlaşmalar yapmak üzere, İtilaf Devletleri temsilcilerinin oluşturduğu Paris Barış Konferansı açıldı. Avrupa’nın haritası yeniden çizildi. Konferans’ta, Trabzon ve yöresinde Rum-Pontus, Erzurum ve yöresinde Ermenistan devletlerinin kurulması fikirlerinin öne çıkması, Erzurum Kongresinin toplanmasında önemli rol oynadı.
 1924 İstanbul’da Millî Türk Ticaret Birliği Kongresi toplandı.
 1927 Lozan Antlaşması, Amerikan Senatosu tarafından reddedildi.
 1928 Çerkes Hacı Sami çetesinden 3 kişi, Atatürk’e suikast iddiasıyla Eminönü Meydanı’nda idam edildi.
 1937 Kuzey İrlandalı politikacı, Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi’nin kurucusu John Hume doğdu. (Ölümü: 3 Ağustos 2020) Kuzey İrlanda’da gerçekleşen Yurttaşlık Hakları Hareketi’nin öncülerindendir. Modern Kuzey İrlanda siyasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden ve Kuzey İrlanda barış sürecinin mimarlarından biri olarak kabul edilmektedir. David Trimble ile birlikte 1998 Nobel Barış ödülünü kazandı. Gandhi Barış Ödülü ve Martin Luther King ödüllerinin de sahibi olarak üç büyük barış ödülünü alan tek kişi unvanını kazanmıştır. 

David Trimble ve John Hume bir arada
1940 Milli Korunma Kanunu, 18 Ocak 1940 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Resmi Gazetenin 26 Ocak 1940 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanun yaygın olarak 1940-42 yılları ile 1956-1960 yılları arasında uygulandı. 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra “Millî Korunma suçlarının affına, Millî Korunma teşkilât, sermaye ve fon hesaplarının tasfiyesine ve bazı hükümler ihdasına dair Kanun”  adıyla 10 Eylül 1960 tarihinde çıkarılan ve 16 Eylül’de Resmi Gazetede yayınlanan 79 numaralı yasa ile Milli Korunma Kanunu ilga edildi, kanun ile kurulan Milli Korunma Mahkemeleri de tamamen lağvedildi.
1947 İstanbul’da Muallimler Birliği kuruldu.
1954 Yabancı Sermaye Yasası Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi.
1961 Prof. Dr. H. Birsen Hekimoğlu (Örs), doğdu.

Prof. Dr. H. Birsen Hekimoğlu (Örs)
1964 Pemba(Zanzibar) Halk Cumhuriyeti kuruldu.
1970 Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan yaşamını yitirdi (Doğumu: 1908)

Mehmet Mümtaz Turhan, Akis Dergisi kapağında.
1983 Kültür Bakanlığı’nca Sinema Yasa Tasarısı hazırlandı.
1984 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Davası duruşmasında, sanıklara tek tip elbise giydirildi.
2002 Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol (Optional Protocol to the Convention on the Rights of the Child on the sale of children), 18 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girdi. Protokol, 20 Kasım 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesine Ek olarak Genel Kurulun 25 Mayıs 2000 tarihli ve 54/263 sayılı Kararıyla kabul edilip imza, onay ve katılıma açılmıştı.
2010 Hukukçu, psikolog, senarist ve Ordinaryüs Profesör Reha Oğuz Türkkan yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ekim 1920) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Sorbonne Üniversitesi’nde tarih ve Türkoloji dallarında, Columbia Üniversitesi’nde deneysel psikoloji dalında uzmanlık çalışması yaptı. 1944-1945 arasında Irkçılık-Turancılık Davasında yargılandı. Beraat ettikten sonra 1947-1972 yılları arasında Columbia üniversitesinde, 1975-1976 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde ve daha sonra da 1996 yılında Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı.
2015 Arjantinli savcı Natalio Alberto Nisman yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 5 Aralık 1963) Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu ve Ulusal Mahkemeler Adliyesi’nde hukuk katibi olarak görev yaptı. Daha sonra Buenos Aires ilçe banliyösüne savcı olarak atandı. 2004’te AMIA bombalama soruşturmasından sorumlu Özel Savcı oldu. 2006’da Nisman, İran hükümetini AMIA bombalama eylemini yönetmek ve Hizbullah milislerini bunu gerçekleştirmekle resmen suçladı.
2016 Portekizli hukukçu ve sosyalist siyasetçi António de Almeida Santos yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Şubat 1926) Coimbra Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1953-1974 yıllarında Mozambik’te avukatlık yaptı ve Mozambik Demokratlar Partisi’nin üyesi oldu. Demokratik muhalefet listesinden milletvekili adayı olsa da adaylığı sömürge idaresi tarafından reddedildi. Karanfil Devrimi sonrası 1974-1975 yılları arasında Bölgelerarası Koordinasyon Bakanı olarak görev yaptı. 1976-2005 yılları arasında milletvekili,  1976 – 1978 tarihleri arasında Adalet Bakanı, 1978-1978 tarihleri arasında Başbakan nezdinde Yardımcı Bakan, 1983-1985 tarihlerinde Devlet Bakanı ve Parlamenter İşleri Bakanı oldu. 1986 yılında geçici olarak Sosyalist Parti’nin genel sekreterliği görevini yürüttü. 1995-2002 tarihleri arasında Meclis Başkanı olarak görev yaptı. 1985-2002 yılları arasında Danıştay üyesi olarak görev üstlendi.

18 Ocak – Hukuk Takvimi

Mehmet Mümtaz Tarhan

0

Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan 1908’de dünyaya geldi. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı ve 1930 yılında hukuk lisansı aldı.

Maliye Bakanlığında Kanunlar Müdürlüğü, İzmir Defterdarlığı, İstanbul İrat ve Servet Vergileri Müdürlüğü, Maliye Gelirleri Genel Müdürlüğü, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ve Sayıştay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Gelirler Genel Müdürü iken Maliye Meslek Lisesi’nin kurulmasını sağladı. Neumark Komisyonu’nu kurarak gelir vergisiyle vergi usulleri kanunlarının hazırlanmasında yardımcı oldu. Tapu Meslek Lisesi ve İstanbul Kadastro Mühendisleri Yüksekokulu’nu kurdu.

18 Haziran 1952 – 7 Ekim 1952 arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olarak görev yaptı. Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün 10’uncu başkanlığını yürüttü.

1954’te Demokrat Parti (DP) listesinden An­kara Milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. Meclis’te Maliye Encümeni Başkanlığı yaptı ve 4. Menderes Hükümetinde Çalışma Bakanlığı görevinde bulundu.

Yasama görevinin sona ermesi üzerine 1957’de İstanbul valisi ve belediye başkanı oldu, bu görevi 29 Kasım 1957’de 11 Mayıs 1958 tarihine kadar devam ettirdi. Bu görevi sırasında her türlü oyun salonlarını kapattı ve şehrin temizliği için Tükürük Yasağı kuralını uygulamak için sıkı tedbirler aldı.

1950-1958 yıllarında Türk Eğitim Derneği‘nin başkanlığını yürüttü.

Kamu görevinden ayrıl­dıktan sonra 1959’da, bünyesinde Özel Tarhan Kolejinin de bulunduğu Tarhan Eğitim Kurumlarını kurdu.

27 Mayıs askeri darbesinden sonra Yassıada’da yargılandı ve beraat etti.

Türk Hukuk Kurumu tarafından hazırlanan Türk Hukuk Lügatı’nın hazırlanmasına katkıda bulundu.

Arttırma ve Eksiltme Kanunu Şerh ve İzahı(1940), Olgunluğumuzun Panoraması(1940), Medeni Kanun’un Genel Esasları(1947), Ölünceye Kadar Bakma Akti(1948), Akitler(1948), Mukayeseli Dünya Kadastrosu (1949) ve benzeri eserleri kaleme aldı.

18 Ocak 1970’te yaşamını yitirdi. İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Evli ve 2 çocuk babasıydı.

Mehmet Mümtaz Turhan, Akis Dergisi kapağında.

H. Birsen Hekimoğlu (Örs)

0
Prof. Dr. H. Birsen Hekimoğlu (Örs)

Prof. Dr. H. Birsen Hekimoğlu (Örs), 18 Ocak.1961 tarihinde doğmuş,  1982 yılında Marmara Üniversitesi Zanzibar bölümünden mezun olmuş, İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden 1984 yılında yüksek lisans derecesini elde etmiş aynı bölümde yapmış olduğu doktorasını 1990 yılında tamamlamıştır.

Hekimoğlu, 1997 yılında doçent ve 2009 yılında profesör olmuştur. Hekimoğlu, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Siyaset Bilimi Anabilim Dalında görev yapmaktadır. 2008-2010 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcılığı yapmış, 2011-2014 yıllarında Senato Üyeliği, 2010-2013 yıllarında Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığını yürütmüş, 2015 yılından itibaren Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Başkanlığına atanmıştır. Hekimoğlu, akademik kariyerinde, Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliği, Fakülte Kurul Üyeliği, Uluslararası İlişkiler Bölümü Yandal-Çift Anadal Koordinatörlüğü, İstanbul Üniversitesi Rektörlük Akademik Yükseltme Komisyonu üyeliği ve Sürekli Eğitim Merkezi Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır.

Modern Siyasal İdeolojiler

Makale ve Bilimsel Bildirileri

Hekimoğlu, “Perception of the Army by Armenian Minorities Living in Turkey, “Armenian Women of İstanbul: Notes on Their Survival of the Armenian Community”, “Turkey’s Armenians: A Research Note on Armenian Identity”,  “Postmodern Dünya’da İdeolojinin Dönüşümü”, “Siyasal Temsil”, “Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin ’12 Eylül’ Algılaması”, “Uluslaşma, Orduların Değişen Rolü ve Sivil Kontrol” ve “Birey, Toplum ve Devlet İlişkileri Çerçevesinde Yeni İngiliz İdealizmi”, “Türkiye’de Anayasaların Kurumsallaşma Sorunu”, “Geç Modernleşen Ülkelerde Ordunun Rolü: Türkiye Örneği”, “Siyasal Temsil ve Demokrasi”, “Geç Modernleşen Ülkelerde Ordunun Rolü: Mısır Örneği: 1952 Hür Subaylar Hareketinin Temelleri ve Özellikleri”, “Batı’da Temsili Demokrasi Krizi”, “ Türkiye’de İktisat Politikalarında İstikrarsızlığa Neden Olan Siyasal Etmenler ”, “Türkiye’de Askeri Müdahaleler İçin Bir Açıklama” ve “Modernleşme ve Siyasal İstikrarsızlık” başlıkları ile makaleler yazmış, yazdığı makaleler Ulusal ve Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmıştır.

Prof. Dr. H. Birsen Hekimoğlu (Örs), “The Process of Democratization in the Balkans”, “İstanbul Ermeni Cemaatinde Kadın ve Siyaset”, “Early Findings of a Field Survey on the Perception of the Army by Non-Muslim Minorities Living in Turkey: The Case of Armenians”, “Küreselleşme Çerçevesinde İdeolojilerin Sonu Tezi’ne Yeniden Bakmak”, “Günümüz Otoriter Rejimlerinin Doğası Üzerine”, “Faşizm: 21. Yüzyılda Yeni Yüzüyle”, “Otoriter ve Totaliter Rejimlerde Şiddetin Çeşitli Yüzleri”, “Reassessing Fascism with the Lenses of 21stYüzyıl ”,“ Modern Ulus Devlet ve Beden Politikası ”,“ Düşmanın İmajı – Düşman Kim / Ne:? Kore Savaşında Savaşan Türk Gazileriyle Sözlü Tarih Çalışması ”,“ İstanbul’daki Ermeni Toplumunun Kadınları: Toplu Topluluğun Kimliği ve Kültürel Yeniden Üretimi ”,“ Türk Ordusunu Kalıcı Bir Askeri Devletten Uzak tutan nedir: Türk Ordusunun Türk Siyasetinde oynadığı rolün sınırları ”,“ Ermeni Dilinin Ermeni Kimliği ve Kültürü Üzerine Etkisi ” Türkiyeli Ermenilerin “,” Türkiye’deki Ulusal Devlet Yapısı Aşamasında Askerlerin Rolü “,” Türkiye’nin Müslüman Olmayan Azınlıkların Askerlik Algıları: Türkiye’deki Ermeniler Örneği “,” Söz Savaşanların: Kore Gazileri ile Sözlü Tarih Çalışması ”,“ Küresel ve Postmodern Dünyada İdeolojinin Dönüşümü ve Hukuk ”,“Günümüz Türkiye’sinde Ermeni Kimliği”, “Uluslaşma Süreci ve Pretoryenizm” ve “Türkiye’de Askeri Müdahaleler İçin Bir Açıklama Modeli” başlıkları ile Ulusal ve Uluslararası bilimsel toplantılarda sunulan bu bildiriler çeşitli dergi ve raporlarda yayımlanmıştır.

“Türkiye’de Askeri Müdahaleler: Bir Açıklama Modeli”, “Çağdaş Siyasal Teoriler” ve “Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler” isimli eserlerin sahibidir.

Türk Sosyal Bilimler Derneği ve Western Political Science Association üyesidir.

Gender, Place and Culture Dergisi’nde hakemlik görevi yürütmekte olan Prof. Hekimoğlu, 2009 yılı TÜBA Telif Ders Kitabı Ödülünün sahibidir.  

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi

0
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Binası
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı tarafından 14 Nisan 1990 tarihinde kurulmuştur. Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi binası, Büyükşehir Belediyesi başkanı Prof. Dr. Nurettin Sözen döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilmiş, İstanbul’un Haliç-Fener semtinde tarihi bir binada hizmete açılmıştır.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi

Kütüphanenin giderleri, restorasyon ve bakım onarım çalışmaları Belediye tarafından karşılanmaktadır. Kütüphane kadın tarihi kaynaklarının korunduğu önemli bir kurum haline gelmiştir.

Vakıf Kurucusu Şirin Tekeli-Açılış Konuşması

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezinin Kuruluşu

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, “Kadınların geçmişini iyi tanımak, bu bilgileri bugünün araştırmacılarına derli toplu bir şekilde sunmak ve bugünün yazılı belgelerini gelecek nesiller için saklamak” amacıyla kurulmuş, 8 Mart 1990 tarihinde tüzel kişiliğini kazanmıştır.

Kadın merkezli bir kütüphane ve arşiv merkezi oluşturma fikri 1988 yılında ortaya çıkmış, Türkiye’de kadın tarihi araştırmalarına kaynak olacak bir kütüphane, arşiv ve enformasyon merkezi kurulması planlanmıştır. Vakfın kurucuları Aslı Davaz, Füsun Akatlı, Füsun Ertuğ, Jale Baysal ve Şirin Tekeli’den oluşmaktadır. Mevcut Yönetim Kurulu, Aslı Davaz (Başkan) Firdevs Gümüşoğlu, Meryem Turan, Selhan Savcıgil Endres ve Tülin Tankut’tan oluşmaktadır.

Kütüphane için yayınevlerinden kitaplar toplanmış, birçok kişi ve kurum, kadın konusunda elinde bulunan kitapları bağışlamıştır. Osmanlı dönemi kadın dergileri bölümünü açmak için eski harfli Türkçe kadın dergileri edinilmiş, Cumhuriyet dönemi dergileri bir araya getirilmiş ve yeni koleksiyonlar açılmıştır. Vakıf, 1991 yılında kadınların özel arşivlerini koruyacak arşiv merkezini faaliyete sokmuştur.  Merkezin kuruluş ve yapılanma süreci yaklaşık beş yıl sürmüş ve bugünkü arşiv ana hatları ile oluşmuştur.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, 1995 yılında  vakfın daha geniş bir kadın katılımına açılmasına karar vermiş, Vakıf senedinde değişiklik yaparak 25 yeni üyenin seçilmesine karar vermiş ve Genel Kurul oluşturmuş, vakıf genel kurulu 30 kişilik bir kadroya ulaşmıştır.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezinden bir salon

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Faaliyetleri

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezindeki koleksiyonlar, Osmanlı’dan günümüze kadınlara ait ya da kadınlarla ilgili eserleri, belgeleri barındırmaktadır. Kadınlara dair günlük ve özel yaşamla ilgili kaynaklar, eserler, kadın hareketinin ürettiği belgeler merkezde toplanmaktadır. Kadınlar tarafından yazılmış günceler, kadınların kişisel arşivleri, aile evrakları ve arşivleri, mektuplar, kadın örgütleri ve kampanyalarının kayıtları, sanat eserleri; öz geçmişler, biyografiler, slaytlar, filmler, video bantları, çizimler, afişler, efemeralar, sözlü tarih kayıtları ve transkripsiyonları ve kadınlar hakkında başka hiçbir yerde bulunamayacak bilgi kaynakları merkezde sergilenmektedir.

Kadın Eserleri Kütüphanesi-Kadın Tarihini Yazmak

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezindeki Kitap Koleksiyonu, 13 binin üzerinde kadın konulu kitabı barındırmaktadır.

Süreli Yayın Koleksiyonunda 400’ün üzerinde harf devrimi öncesi ve 1928’den bu yana yayımlanan kadın dergisi mevcuttur.

Davetiye, program, broşür, bildiri, el ilanı ve benzeri malzemeyi içeren Efemera Koleksiyonunda 200’ün üzerinde arşiv kutusu efemera türü materyal bulunmaktadır. Merkez, efemera koleksiyonuna sahip en önemli kurumdur.

Tezler ve Makaleler Koleksiyonu 580 tez ve 6865 makaleden oluşmakta, özellikle üniversite öğrencileri ve araştırmacılar tarafından sık başvurulan bir koleksiyon olma özelliği taşımaktadır.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi 28. Kuruluş Yıldönümü Şenliği Nisan-2018 de yapılmıştır

Özel Arşivler Koleksiyonunda kurum ve kişileri kapsayan 59 kadın özel arşiv bulunmaktadır.

Merkezde ayrıca, Gazete Kupür, Görsel-İşitsel, Kadın Sanatçılar, Sanat Eserleri, Kadın Örgütleri ve Örgütlenmeleri, Kadın Yazarlar, Nadir Eserler Koleksiyonları olmak üzere toplamda 12 koleksiyon bulunmaktadır.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezindeki Kütüphane haftanın beş günü 9.00-17.00 arası hizmet vermektedir. Nadir eserler bölümü ve arşiv belgeleri dışında kitaplar, dergiler tezler vb. materyal, bütün okuyucuların kullanımına açıktır. Arşivden yararlanabilmek için randevu alınması gerekmektedir.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi-İstanbul Kadın Kadın İstanbul Projesi

Etkinlikler

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, rutin çalışmalarının yanı sıra kendi alanında çeşitli etkinlikler yapabilmek ve kadınları görünür kılmak amaçları çerçevesinde çeşitli projeler üretmiştir. Kütüphane; araştırmacılara mevcut koleksiyonları ile hizmet vermesinin yanı sıra; seminerler, konferanslar düzenlemektedir. Araştırmalar, bibliyografyalar, kütüphanecilik ve arşivcilik hizmetlerinin niteliğinin geliştirilmesi için projeler üretmiş, bu projelere birçok araştırmacı kişi ve kurum katılmıştır.

Dijitalleştirilme Projesi Aralık 2012 – Ocak 2013

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı

Aralık 2012-Ocak 2013 tarihleri arasında süren proje sonucunda kütüphane bünyesinde bulunan 55.000 adet belgenin görüntüsü, uygun cihazlar ile dijital ortama aktarılmıştır. Proje hazırlık ve gerçekleştirme sürecinde, dijitalleştirilecek malzeme tek tek elden geçirilerek, yıpranmış zarflar yenilenmiş, işlevsel biçimde tasarlanmış etiketler hazırlanarak yapıştırılmış, temizlenen belgeler daha sağlıklı kutulara yerleştirilmiştir.

İstanbul 2010 Avrupa Başkenti Ajansı İstanbul Kadın – Kadın İstanbul Projesi (15 Ağustos 2009 – 26 Aralık 2010)

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi-İstanbul Kadın Kadın İstanbul Projesi

Projenin amaçları; İstanbul’daki kadınları ve kadın tarihini görünür kılmak, unutulmuş ve süregelen folklorik değerleri gün ışığına çıkarmak, İstanbul’un kültür tarihinde kadınların rollerini ortaya koymak; İstanbul’da yer alan kadınların yaptırdığı veya yaşadığı tarihî mekânları, tarihî eserleri kadın bakış açısıyla incelemek, bu mekânları rehber eşliğinde gezmek ve bu geziler sırasında farkındalık yaratmaktır. Bu amaçlarla 2009-2010 tarihleri arasında 30 panel, 8 gezi yapılmış, bu etkinliklere 900 kişi katılmıştır. Gezilerin rehberliğini Doç. Dr. Oğuz İçimsoy yapmıştır. Fatma Türe, proje asistanlarının desteğiyle panellere katılan konuşmacıların öz geçmişlerinin ve konuşma metinlerinin yer aldığı kitabı yayıma hazırlamıştır.

Türkiye Kadın Thesaurusu Kadın Konulu Kavramlar Dizini Projesi

Türkiye Kadın Thesaurusu Kadın Konulu Kavramlar Dizini Projesi

Uluslararası alanda, Avrupa’da, kadınlar üzerine araştırmalarda kullanılacak terimlerde standartlaşmayı; kaynaklara erişimde ortak kavramlar üzerinde arama yapmayı, böylece Avrupa Birliği ile ortak standartlar oluşturmayı sağlayan Türkiye Kadın Konulu Kavramlar Dizini Thesaurusu, 4 yıllık kolektif çalışma sonucunda ortaya çıkmıştır. Avrupa Kadın Thesaurusu’nun ana gövdesini oluşturan terimlerin alfabetik listesinin Türkçe çevirisi ve çevirinin Türkçe koşullarına adaptasyonu yapılmıştır. Siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim, din, kültür ve benzeri 20 konuda Türkiye’ye özgü terimler üretilmiştir.

Proje,İstanbul İngiltere Başkonsolosluğu, Global Fund of Women ve İstanbul Hollanda Başkonsolosluğu sponsorluğunda gerçekleşmiş, birçok uzman projeye destek vermiştir.

Kadın Belleğini Oluşturmada Kaynak Sorunu Uluslararası Sempozyumu Bildiri Kitabı

Sözlü Tarih Projeleri

Sözlü tarih, kaynağın az bulunduğu ya da hiç olmadığı yerlerde, bilgi açığını kapatmaya ve yeni bilgi kaynakları yaratmaya yönelik katkılar getiren bir bilgi toplama tekniğidir. Vakıf, sözlü anlatılarda, toplumun farklı kesimleri için farklı sesleri toplamış, baskı altında olan, ihmal edilen grupların gerçekliklerinin anlaşılması yolunda bilinçlenme sağlamaya; sosyal, siyasal ve kültürel tarihe katkılar yapmaya çalışmıştır.

Proje kapsamında 1923 öncesi doğmuş çeşitli mesleklerden 12 kadınla; Hayrünnisa Köni, Sare Okçu, Gültekin Ağaoğlu, İclal Balkan, Esma Deniz, Neşet Eren, Seniye Fenmen, Liza Eskenazi, Peride Celal, Zeynep Fırat Menemenci, Araksi Oranyan ve Nimet Özgüç ile görüşmeler yapılmıştır.

Şubat 1994 tarihinde “Kadın Eserleri Kütüphanesi Kadın Sözel Tarih Çalışmaları Pilot Projesi” başlatılmıştır. Proje,, Başbakanlık Kadın ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü maddi desteği ile yürütülmüştür.

Vakıf, 1999 yılında The British Council desteğiyle bir yıl süren sözlü tarih projesi yapmıştır. Proje kapsamında CHP, MHP, DYP, ANAP, DSP ve Fazilet Partisi’nden, içlerinde Gönül Say, Melek Denli Karaca, Nazlı Ilıcak, Nesrin Nas ve Oya Akgönenç’in de bulunduğu 10 kadın milletvekili ile görüşülmüştür.

Fragen Projesi

Avrupa kadın kütüphanelerinin ve akademisyenlerin birlikte çalıştığı, 20. yüzyılın ikinci yarısında feminist hareketin önemli metinlerini toplamayı hedefleyen bir proje olan FRAGEN (FRAmes on GENder) Projesi “QUING Project” (Quality in Gender + Equality Politics) desteğiyle gerçekleştirilen bir Avrupa Birliği projesidir.

Projenin Türkiye katılımcısı Kadın Eserleri Kütüphanesi’dir. FRAGEN Projesi için 1960’dan günümüze Türkiye kadın hareketinin dönüm noktasını oluşturan kitap, bildiri, süreli yayın ve kampanya başlıklarını kapsayan 10 eser, ülke çapında katılımla seçilmiştir. 29 AB ülkesiyle birlikte Türkiye’nin de yer aldığı bu proje sonucunda seçilen eserlerden oluşan bir seçki internete aktarılmıştır.

Bibliyografyalar ve Kitaplar

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi; Eski Harfli Türkçe Kadın De, rgileri Bibliyografyası, Çağdaş Türk Edebiyatında, Kadın Süreli Yayınları Bibliyografyası ve Kadın Konulu Kitaplar Bibliyografyası ve Kadın Yazarlar Bibliyografyasını hazırlamıştır

Kültür Bakanlığının desteği ile “Türkiye’de Kadın Konulu Belgelerin Ulusal Bibliyografyası” adı altında bir yıllık bir proje başlatılmış, Türkiye’de kadın konulu tüm kaynakların ulusal bir bibliyografyası hazırlanmıştır.

Kadın Belleğini Oluşturmada Kaynak Sorunu Uluslararası Sempozyumu Bildiri Kitabı, Kadınların Belleği Uluslararası Kadın Kütüphaneleri Sempozyum Tutanaklar ve “Kadın Hayatlarını Yazmak: Oto/Biyografi, Yaşam Anlatıları, Mitler ve Tarih Yazımı Uluslararası Sempozyum Bildiri Kitabı” merkezin yayınladığı diğer kitaplardır.

Süreli Yayınlar ve Gazete Kupürleri
kütüphanede 1869’dan bu güne kadın konulu 413 farklı dergiden 10420’ten fazla nüsha bulunmaktadır. Ayrıca, 1990’dan günümüze günlük gazetelerden kesilen kupürler muhafaza edilmektedir. Kadın örgütleri ve örgütlenmeleri ile ilgili doküman ve belgeler; kadın sanatçıların bağışladıkları resim, heykel, fotoğraf ve benzeri eserler, resim, heykel, hat, tezhip, ebru alanlarında eser vermiş kadınlar, harf devrimi öncesi ve sonrası 800’den fazla kadın yazara ait malzemelerden oluşan arşiv ziyaretçilerin hizmetindedir.

İtham Ediyorum

0
itham ediyorum

İtham Ediyorum filmi, 1972 yılında Orhan Elmas’ın yönetmenliğinde çekilmiştir. Türk hukuk filmleri arasında öne çıkan yapımın senaryosu Fuat Özlüer tarafından kaleme alınmıştır.

Film, yargı etiği, bireysel dram ve aşk üzerine kuruludur. Öncelikle, Mahkeme sahneleri gerçeğe uygun şekilde tasarlanmaya çalışılmıştır. Film, gerilim dolu hikayesiyle dikkat çekmiştir.

Filmin yapımcılığını Yeşilçam’ın önde gelen isimlerinden Türker İnanoğlu üstlenmiştir. Başrollerde ise dönemin jönleri Kartal Tibet ve Hale Soygazi’dir.

Film, adalet sistemi ve aile yaşamı arasında sıkışan bir savcının dramatik hikayesini konu almaktadır.

Sanık Fatma, kasten işlenen bir cinayetle suçlanmaktadır. Suçlama genç kadın ve eşi tarafından kesinlikle reddedilmektedir.

Fatma’nın masum olduğuna inanan pek çok kişi vardır. Ancak savcı Aydın’ın elindeki deliller, onu suçlu ilan etmeye yetecek kadar güçlüdür. Bu sebeple, savcının elindeki delillerin önemi daha da artmaktadır.

Dava derinleştikçe, Aydın, zanlının geçmişini araştırmış ve olaylar karmaşık bir hale gelmiştir.  Öte yandan Aydın’ın eşi Selma, bir süredir psikolojik sorunlar yaşamaktadır ve dava ilerledikçe Selma’nın rahatsızlığı ile Fatma’nın işlediği iddia edilen suç arasında bir bağlantı ortaya çıkacaktır. Bunun yanı sıra, dava ilerledikçe bu sorunlar daha da belirgin hale gelecektir.

Savcı Aydın, cinayet davasını araştırdıkça karısının geçmişi ile suçlanan kadının hayatı arasında benzerlikler fark etmiştir. Acaba gerçek katil kendi eşi midir? Peki, savcılık görevinden ayrılmalı ve suçlanan kadın lehine şahitlik mi yapmalıdır?

Filmin görüntü yönetmenliğini Çetin Gürtop üstlenmiştir. Oyuncu kadrosunda Hale Soygazi, Kartal Tibet, Hulusi Kentmen gibi Yeşilçam’ın yıldız isimleri yer almıştır.

İtham Ediyorum, Erler Film’in güçlü yapımlarından biri olarak dönemin sinema severleri tarafından büyük ilgi görmüştür.: İtham Ediyorum, Türk sinemasının altın dönemi olarak kabul edilen 1970’lerde çekilmiş ve büyük ilgi görmüştür. Film, adalet, vicdan ve aile bağları gibi temaları ustaca işlemektedir. Sonuç olarak, psikolojik gerilim ögeleriyle seyirciyi etkisi altına almayı başarmıştır.

ANA REPLİK “GÖREVİNİ SAĞLAM YAPAN BİR SAVCIYI HİÇBİR ŞEY KORKUTAMAZ”

Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü

0
Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü

Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü, 1988’den itibaren Avrupa Parlamentosu tarafından düzenlenmektedir. Sovyet bilim insanı ve 1975 Nobel Barış Ödülü sahibi Andrei Sakharov’un adını taşıyan ödülü alan kişi ve gruplar her yıl 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne yakın bir tarihte açıklanmaktadır.

Ödülün amacı, insan hakları, ifade özgürlüğü, azınlık hakları, hukukun üstünlüğü gibi temel değerlere katkıda bulunan kişi, grup veya kurumları onurlandırmaktır. Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü, 50 bin Avro’dur.

Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü, Avrupa Birliği’nin temel değerleri olan insan onuru, özgürlük, demokrasi, eşitlik ve insan haklarının savunulmasına yönelik kararlılığı ifade etmektedir. Ödül, Avrupa Birliği‘nin küresel ölçekte insan hakları savunucularına verdiği desteğin sembolü olarak görülmektedir. 

Ödülü alan kişiler arasında aktivistler, gazeteciler, politik tutuklular, düşünürler ve baskı altındaki toplumları temsil eden gruplar bulunmaktadır. Ödül törenleri genellikle, Aralık ayında Strasbourg’da bulunan Avrupa Parlamentosu’nun Genel Kurulunda düzenlenmektedir. 

Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü Sahipleri 
  • 2025 – Andrzej Poczobut (Belarus’lu Gazteci)ile Mzia Amaglobeli ve Gürcistan’ın demokrasi yanlısı protesto hareketi (Gürcistan)
  • 2024 – Edmundo González Urrutia ve María Corina Machado (Venezuela)
  • 2023 – Mehsa Emini ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” Hareketi (İran)
  • 2022 – Ukrayna halkı
  • 2021 – Aleksey Navalni (Rusya)
  • 2020 – Belarus demokrasi hareketi (Belarus)
  • 2019 – İlham Tohti (Çin)
  • 2018 – Oleg Sentsov (Ukrayna)
  • 2017 – Demokratik Birlik Masası (Venezuela)
  • 2016 – Nadia Murad ve Lamiya Başar (Irak)
  • 2015 – Raif Bedevi (Suudi Arabistan)
  • 2014 – Denis Mukwege (Kongo Demokratik Cumhuriyeti)
  • 2013 – Malala Yusufzay (Pakistan)
  • 2012 – Cafer Penahi ve Nesrin Sotoudeh (İran)
  • 2011 – Esma Mahfuz (Mısır), Ahmed el-Senussi (Libya), Razan Zaitouneh (Suriye), Ali Farzat (Suriye) ve Muhammed Buazizi (Tunus)
  • 2010 – Guillermo Fariñas (Küba)
  • 2009 – Memorial (Rusya)
  • 2008 – Hu Jia (Çin)
  • 2007 – Salih Mahmoud Osman (Sudan)
  • 2006 – Alaksandar Milinkievič (Belarus)
  • 2005 – Damas de Blanco (Küba), Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders) ve Hauwa Ibrahim (Nijerya)
  • 2004 – Belarus Gazeteciler Topluluğu
  • 2003 – Birleşmiş Milletler
  • 2002 – Oswaldo Payá (Küba)
  • 2001 – Nurit Peled-Elhanan (İsrail), İzzet Ghazzawi (Filistin), Dom Zacarias Kamwenho (Angola)
  • 2000 – ¡Basta Ya! (İspanya)
  • 1999 – Xanana Gusmão (Doğu Timor)
  • 1998 – İbrahim Rugova (Kosova)
  • 1997 – Salima Ghezali (Cezayir)
  • 1996 – Wei Jingsheng (Çin)
  • 1995 – Leyla Zana (Türkiye)
  • 1994 – Teslime Nesrin (Bangladeş)
  • 1993 – Oslobođenje (Bosna ve Hersek)
  • 1992 – Plaza de Mayo Anneleri (Arjantin)
  • 1991 – Adem Demaçi (Kosova)
  • 1990 – Aung San Suu Kyi (Myanmar)
  • 1989 – Alexander Dubček (Slovakya)
  • 1988 – Nelson Mandela (Güney Afrika) ve Anatoly Marchenko (Ukrayna; ölümünden sonra)
Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz tarafından 1990 yılı ödülün sahibi Aung San Suu Kyi'ye verilen ödül 2013
Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz tarafından 1990 yılı ödülün sahibi Aung San Suu Kyi’ye verilen ödül 2013

Socrates Scholasticus/Konstantinopolisli Socrates

0

Socrates Scholasticus/Konstantinopolisli Socrates, tahminen 380-440 yılları arasında yaşamış ünlü bir tarihçi, hukukçu ve bilgindir. Yaklaşık olarak 380 yılında Konstantinopolis’te  doğmuştur. Ölüm tarihi tam olarak bilinmemektedir ancak 440 yılında ölmüş olabileceği varsayılmaktadır.

En önemli eseri Historia Ecclesiastica “Kilise Tarihi” isimli kitaptır.

İstanbul’da hukukçu ve din bilgini olan Socrates, Kilise Tarihi isimli eserinde Kayseri’li Eusebius’tan görevi devralıp 305’ten 439’a kadar geçen dini olayları anlatmaktadır. Eserlerinden, kiliseye ait olduğu ve ruhban sınıfından olduğu anlaşılmaktadır. Historia ecclesiastica (“Ecclesiastical History”), 305’den 439’a kadar olan Hıristiyanlık tarihi için vazgeçilmez bir bilgi kaynağıdır. Kitap daha sonra alıntılar yoluyla ortaçağ Latin kilisesi bilgisinin önemli bir bölümünü sağlamıştır. Socrates, kilise öyküsü yazan ilk tanınmış bilgindir.

Socrates Scholasticus/Konstantinopolisli Socrates, M.Ö. 470-399 yılları arasında yaşamış olan Klasik Yunan Filozofu Socrates ile karıştırılmamalıdır.

MS 326 yılında, İmparator I.Constantin, Roma’nın entrikalarından kurtulabilmek amacıyla Roma İmparatorluğu’nun merkezini doğuya kaydırmak istemiş ve Constantinopol’ü yani İstanbul’u kurmuş, bir süre sonra da Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Paganlarla Hıristiyanların kavgası bu döneme tesadüf etmektedir ve bu kavga 5. yüzyıla taşmıştır. Yahudilerin ve Yunan paganlarının etkin oldukları İskenderiye de bu kavgadan payını fazlasıyla almıştır. İşte bu nedenledir ki Sokrates’in öğretmenleri, saldırılardan kaçarak İstanbul’a gelen papazlar Helladius ve Ammonius’tur. İstanbul dışında Paphlagonia ve Kıbrıs’ı da gezmiştir.

Historia Ecclesiastica (“Kilise Tarihi”) ‘da İskenderiyeli Hypatia‘nın ölümü şöyle anlatılmaktadır:

“…Hypatia’nın sık sık Vali Orestus ile görüşmesi Hristiyanların hoşuna gitmiyordu. Hypatia’nın, Vali Orestus ile Piskopos Cyril’in uzlaşmasını engellemeye çalıştığı düşünülüyordu. Böyle düşünen bir grup bağnaz, Peter adındaki çete liderleri ile birlikte Hypatia’nın evinin önünde pusuya yattılar ve onu beklemeye başladılar. Hypatia eve geldiğinde ise onu kaçırıp Caesareum adındaki bir kiliseye götürdükten sonra tamamen soydular. Ardından onu taşlayarak öldürdüler. Daha sonra Hypatia’nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.”

Socrates, Arius’un ölümünü ise şöyle anlatmıştır:

“Günlerden cumartesiydi ve Arius, ertesi gün Kilise ile bir araya gelmeyi bekliyordu: fakat ilahi intikam işlediği suçların karşılığını aldı. Kendisini koruma gibi saran Eusebius taraflarlarından oluşan kalabalık ile ahalinin dikkatini de çekerek şehrin ortasından zafer yürüyüşü ile geçerek İmparatorluk sarayına gitmeye başladı. Som mermer sütunun dikili olduğu Konstantin meydanına yaklaştığında, Arius’un pişmanlığa düşmüş bilincinden bağırsakları şiddetle yumuşatan bir dehşet ortaya çıktı: O, kendi yakınında uygun bir yer aradı ve Konstantin meydanına geri yöneldi, oraya doğru hızlandı. Kısa bir süre sonra pislikle beraber bağırsaklarının dışarı çıkmasıyla üzerine bir baygınlık geldi, onu mebzul bir kanama izledi ve ince bağırsağı düştü: üstelik dalak ve karaciğerinin parçaları iç kanama ile dağıldı böylece nerdeyse öldü. Bu felaket sahnesinin yaşandığı yeri, daha önce söylediğim gibi revaklardaki bu kanlı yeri; Konstantinopolis’te sonraları da insanlar gidip, parmakları ile gösteriyorlardı, bu olağandışı ölüm, ebedi bir hatıra olarak kaldı.”

İnsan Hakları Filmleri Listesi 

0
Anayasa-İnsan Hakları Filmleri Listesi
İnsan Hakları Filmleri Listesi, Anayasa Hukuku alanında öğretim üyesi Prof. Dr. Tolga Şirin, tarafından hazırlanmıştır. Şirin, öğrencilerine verdiği dersler kapsamında izlenmesini önerebileceği film listesini  hazırladı.

İnsan Hakları Genel

  • GG19 (Boris Anderson & 18 farklı yönetmen)

Yaşam Hakkı
Açlık Grevi
  • Hunger (Steve McQueen)

Ötanazi
  • Kelebek ve Dalgıç (Julian Schnabel)

  • İçimdeki Deniz (Alejandro Amenábar)

  • Dr. Death (Clive Entwistle)

Ölüm Cezası
  • Karanlıkta Dans (Lars von Trier)

  • Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film (Krzysztof Kieslowski)

  • Yeşil Yol ​

Kürtaj
  • 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (Cristian Mungiu)

  • If These Walls Could Talk (Cher & Nancy Savoca)

Pozitif Yükümlülükler Kuramı
  • Silkwood (Mike Nichols)

  • Maden (Yavuz Özkan)

  • Silikozis (P. Holzer & S. Erzurumlu & E. Özgüven)

Etkili Soruşturma
  • Anatomy of a Murder (Otto Preminger)

  • Bir Zamanlar Anadolu’da (Nuri Bilge Ceylan)

İşkence Yasağı

Etik

  • White Christmas (Black Mirror) (Carl Tibbets)

  • La piel que habito (Pedro Almodóvar

Tutulana Yönelik Müdahaleler
  • Gece Yarısı Ekspresi (Alan Parker)

  • Garage Olimpo (Marco Bechis)

  • Ses (Zeki Ökten)

  • Murder in the First (Marc Rocco)

Saatli Bomba Senaryosu
  • Unthinkable (Gregor Jordan)

  • The Siege (Edward Zwick)

Yatay İhlal Biçimleri
  • Tereddüt (Yeşim Ustaoğlu)

  • Te doy mis ojos (Icíar Bollaín)

  • The Burning Bed (Robert Greenwald)

  • The Skin I Live In (Pedro Almodóvar)

Aşağılayıcı ve İnsanlık Dışı Muamele/Ceza
  • Full Metal Jacket (Stanley Kubrick)

  • The Stoning of Soraya M. (Cyrus Nowrasteh)

Etkili Soruşturma
  • The Accused (Jonathan Kaplan)

  • Aus dem nichts (Fatih Akın)

Kölelik ve Angarya Yasağı
  • I am Slave (Gabriel Range)

  • 12 Years a Slave (Steve Mcqueen)

  • The Whistleblower (Larysa Kondracki)

  • Trade (Marco Kreuzpaintner)

  • Sold (Jeffrey D. Brown)

Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı
  • Pardon (Mert Baykal)

  • Genco (Ali Kemal Çınar)

  • Terörist (Terry Green)

  • Gözlerindeki Sır (Juan José Campanella)

  • Esaretin Bedeli (Frank Derebont)

  • Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran)

Zorla Kaybedilme
  • La Noche de Los Lapices (Héctor Olivera)

  • Kayıp (Costa-Gavras)

Adil Yargılanma Hakkı
  • Davacı (Zeki Ökten)

  • Reis Bey (Mesut Uçakan)

  • The Night Of (Ep. 1-10) (Richard Price & Steven Zaillian)

  • And Justice For All (Norman Jewison)

  • In the Name of the Father (Jim Sheridan)

Suçta ve Cezada Kanunilik
  • Nurnberg Yargılamaları (Stanley Kramer)

  • Music Box (Costa-Gavras)

  • Azınlık Raporu (Steven Spielberg)

  • Storm (Hans-Christian Schmid)

  • Amistad (Steven Spielberg)

Özel Hayata – Aile Yaşamına- Haberleşmenin Gizliliğine Saygı
  • Devlet Düşmanı (Tony Scott)

  • The Truman Show (Peter Weir)

  • Azınlık Raporu (Steven Spielberg)

  • Philadelphia (Jonathan Demme)

  • Milk (Gus Van Sant)

  • Das Leben der Anderen (Florian Henckel von Donnersmarck)

  • Kızım Olmadan Asla (Brian Gilbert)

  • Kramer vs. Kramer (Robert Benton)

Din ve Vicdan Özgürlüğü
  • Inherit the Wind (Daniel Petrie)

  • The Conscientious Objector (Belgesel) (Terry Benedict)

  • Saklı Hayatlar (Haluk Ünal)

İfade Özgürlüğü
  • Jimy’s Hall (Ken Loach)

  • Shouting Fire: Stories from the Edge of Free Speech (Liz Garbus)

  • The People vs. Larry Flynt (Milos Forman)

Basın Özgürlüğü
  • All The President’s Men (Alan J. Pakula)

  • Mediastan (Johannes Wahlström)

  • The Post (Steven Spielberg)

  • Spotlight (Tom McCarthy)

  • Nightcrawler (Dan Gilroy)

Sanatsal İfade Özgürlüğü
  • Taksi Tahran (Cafer Penahi)

Akademik İfade Özgürlüğü
  • American Radical: The Trials of Norman Finkelstein (D. Ridgen)

Toplanma ve Örgütlenme Özgürlüğü
  • Bloody Sunday (Paul Greengrass)

  • Germinal (Claude Berri)

  • The Grapes of Wrath (John Ford)

  • Norma Rae (Martin Ritt)

  • Matewan (John Sayles)

  • Bread and Roses (Ken Loach)

  • Kibar Feyzo (Atıf Yılmaz)

  • Maden (Yavuz Özkan)

Eğitim Özgürlüğü
  • Kara Tahta (Samira Makhmalbaf)

  • The First Grader (Justin Chadwick)

ANAYASA HUKUKU FİLMLERİ

Devrimler-Darbeler
Fransız Devrimi
  • Danton (Andrzej Wajda)

  • La Revolution Francoise (Robert Enrico & Richard T. Heffron)

Amerikan Devrimi
  • Vatansever (Roland Emmerich)

  • Lincoln (Steven Spielberg)

Sosyalist Devrimler
  • Oktyabr (Grigoriy Aleksandrov & Sergei Eisenstein)

  • The Motorcycle Diaries (Walter Salles)

  • Libertarias (Vicente Aranda)

  • Land and Freedom (Ken Loach)

Doğu Avrupa
  • Elveda Lenin (Wolfgang Becker)

  • Berlin is in Germany (Hannes Stöhr)

  • A fost sau n-a fost? (Corneliu Porumboiu)

  • Szabadsag Szerelem (Krisztina Goda)

Türkiye
  • Abdülhamit Düşerken (Ziya Öztan)

  • Devrim Arabaları (Tolga Örnek)

  • Demir Kırat (Belgesel) (M. Birand & C. Dündar & B. Çaplı)

  • Bütün Kapılar Kapalıydı (Memduh Ün)

  • Eve Dönüş (Ömer Uğur)

  • Gülün Bittiği Yer (İsmail Güneş)

  • 12 Eylül (Belgesel) (Mustafa Ünlü)

Sınırsız İktidar – Toplum Sözleşmesi – İnsan Doğası – Faşizm
  • Das Experiment (Oliver Hirschbiegel)

  • Edukators (Hans Weingartner)

  • Tehlikeli Oyun (Dennis Gansel)

  • Das weiße Band – Eine deutsche Kindergeschichte (M. Haneke)

  • Fahrenheit 451 (Ramin Bahrani)

  • A Nagy Füzet (János Szász)

  • The Last King Of Scotland (Kevin Macdonald)

  • Schindler’s List (Steven Spielberg)

  • The Great Dictator (Charles Chaplin)

  • American History X (Tony Kaye)

Egemenlik- Devlet

  • No Man’s Land (Danis Tanovic)

  • El Secreto De Sus Ojos (Juan José Campanella)

  • The Net (Ki-duk Kim)

  • Ölümsüz Z (Costa-Gavras)

  • La Historia Oficial (Luis Puenzo)

  • Mississippi Burning (Alan Parker)

  • Runaway Jury (Gary Fleder)

Milliyetçilik – Resmî Dil

  • Rwanda Hotel (Terry George)

  • District 9 (Neill Blomkamp)

  • Güz Sancısı (Tomris Giritlioğlu)

  • Malcolm X (Spike Lee)

  • İki Dil Bir Bavul (Özgür Doğan & Orhan Eskiköy)

  • Büyük Adam Küçük Aşk (Handan İpekçi)

Demokratik Devlet
  • Çoğunluk (Seren Yüce)

  • Zübük (Kartal Tibet)

  • To Kill a Mockingbird (Robert Mulligan)

  • Election (Alexander Payne)

  • No (Pablo Larrain)

  • Selma (Ava DuVernay)

  • Suffragette (Sarah Gavron)

Laik Devlet

  • Persepolis (Vincent Paronnaud & Marjane Satrapi

Sosyal Devlet
  • Modern Zamanlar (Charles Chaplin)

  • Ben, Daniel Blake (Ken Loach)

  • Babamın Kanatları (Kıvanç Sezer)

  • Sicko (Belgesel) (Michael Moore)

Hukuk Devleti

  • Nürnberg Yargılamaları (Stanley Kramer)

  • In the Name of the Father (Jim Sheridan)

  • 12 Angry Men (Sidney Lumet)

  • V for Vendetta (James McTeigue)

Çevre Devleti

  • Fitzcarraldo (Werner Herzog)

  • Spirited Away (Ruhların Kaçışı) (Hayao Miyazaki)

  • Dr. Strangelove (Stanley Kubrick)

  • Even the Rain (Icíar Bollaín)

  • Erin Brockovich (Steven Soderbergh)

  • Ekümenopolis: Ucu olmayan Şehir (Imre Azem)

Olağanüstü Hal
  • The Siege (Edward Zwick)

  • Unconstitutional (Nonny de la Peña)

Pedro Gual Escandón

0
Pedro Gual Escandón

Venezuelalı avukat, politikacı, ve diplomat Pedro Gual Escandón (Pedro José Ramón Gual Escandón) 17 Ocak 1783’te Caracas’ta dünyaya geldi. (Ölümü: 6 Mayıs 1862 — Ölüm yeri: Guayaquil, Ekvador) Venezuela Caracas Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukatlık yaptı. Bağımsızlık ve özgürlük hareketine katıldı. 1811’de Caracas Yasama Meclisi’ne vekil seçildi ve Caracas vatandaşlarına dönük manifestoya imza attı. 1815’te Cartagena eyaleti valiliği görevini üstlendi. Venezuela’nın bağımsız bir devlet olacağı 1830 yılına kadar Büyük Kolombiya’nın dış politikasının oluşturulmasına katkı sağladı. 1821’de Simon Bolivar liderliğindeki hükümette Maliye Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’na getirildi. Dışişleri bakanlığında etkin bir rol üstlendi. 1828 yılında Kolombiya ile Peru arasındaki savaşı sona erdiren Barış Antlaşması’nın müzakerecileri ve imzacılarından biriydi. Amerika’da ülkesini temsil eden ilk diplomat oldu. 1847’nin sonunda tüm siyasi faaliyetlerden uzak durmak üzere hareket etse de Venezuela geçici Hükümetinin başkanlığını yürütmeye mecbur kaldı 15–18 Mart 1858; 2 Ağustos–29 Eylül 1859 ve 20 Mayıs–29 Ağustos 1861 tarihlerinde geçici başkanlık görevleri üstlendi. 33. dereceden bir masondu; Karakas, New York ve Bogota’daki localarda çalıştı. 1858 Anayasası’nın hazırlanmasında önemli rol oynadı.1861’de José Antonio Páez’in yaptığı askerî darbe sonucu görevden uzaklaştırıldığı için, devrik geçici devlet başkanı olarak darbeci yönetim tarafından siyasi nedenlerle tutuklandı. Ölümünden kısa bir süre önce İngiltere tarafından Kolombiya’nın bağımsızlığının tanınmasıyla sonuçlanan müzakerelere aktif olarak katıldı. Panama’a ve daha sonra Ekvator’a gitti. Guayaquil’de, 6 Mayıs 1862’de, yaşamını yitirdi.

Pedro Gual Escandón

Michelle Obama

0
Michelle Obama

Amerikalı kadın avukat Michelle LaVaughn Robinson Obama 17 Ocak 1964’te Chicago, Illinois’te doğdu. Barack Obama’nın eşidir. İlköğrenimini üstün zekalılar okulunda tamamladı. Princeton Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi gördü ve eşi Barack Obama gibi Harvard Hukuk Okulu’ndan hukuk diploması aldı. Eğitiminin ardından Chicago’ya dönerek Amerika’nın bilinen bir hukuk firması olan Sidley Austin’de çalıştı. Daha sonra kar amacı gütmeyen kuruluşlarda görev aldı. Chicago Üniversitesi’nde Öğrenci Hizmetleri dekan yardımcısı ve Chicago Üniversitesi Tıp Merkezi’nde Toplum ve Dış İlişkilerden sorumlu başkan yardımcısı oldu. Kadınlara rol model oldu; yoksulluk bilinci, eğitim, beslenme, fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam konusunda önemli çalışmalar yürüttü. Avukatlığının yanı sıra giyim tarzıyla ve moda anlayışıyla pek çok kez en iyi giyinenler listelerinde yer aldı. 2009–2017 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin First Lady’si rolünü üstlendi.

Kariyeri boyunca çeşitli ödüller aldı. Anı kitabı Becoming, Kasım 2018’de yayınlandı ve milyonlarca tiraj aldı. Kitap, 2020 Grammy Ödülü kazandı. Time dergisi tarafından “Dünyanın En Etkili 100 İnsanı” listesine seçildi. Obama’nın ikinci kitabı, The Light We Carry: Overcoming in Uncertain Times, Kasım 2022’de, üçüncü kitabı The Look ie Kasım 2025’te yayımlandı.

Ad hoc

0

Ad hoc, Roma Hukuku’ndan günümüze intikal etmiş Latince bir kavramdır.

Belli bir amaca yönelik, amaca özel, niyete mahsus, geçici anlamlarına gelmektedir. Bir sorunu çözmek için üretilen geçici bir çözüm yolunu tanımlamak için kullanılmaktadır. Kavram ile ifade edilen geçici çözümler, genellikle esnek ve duruma özel olmalarıyla bilinmektedir. Kavram, diplomasi alanında uzun bir geçmişe sahiptir.

Hukukta, Ad Hoc Terimi
Mahkemeler, komisyonlar veya belirli bir sorunu çözmek için geçici olarak kurulan yapılar için kullanılmaktadır.
Uluslararası yargı ve tahkim süreçleri, örgütlenme şekli bakımından ad-hoc ve kurumsal olarak iki grupta incelenmektedir. Özel bir amaç için oluşturulan ya da kullanılan komisyon, komite veya mahkemeler bu kavram ile ifade edilmektedir. Dönemsel ya da bölgesel bir hukuki sorunu çözmek için kurulan mahkeme, bir projeyi incelemek için belirli bir süreyle sınırlı olarak  kurulan özel bir komite ya da acil bir ihtiyaç nedeniyle geçici olarak görev yapan bir çalışma grubu bu şekilde sıfatlandırılmaktadır. 

Uluslararası Ceza Mahkemesinin daimi olmayan heyetleri bu kapsamdadır. BM’nin  belli sorunlar için kurduğu geçici araştırma ve soruşturma komisyonları da bu vasıfla görev yapmaktadır.

Adhokrasi, kurumsallaşmış bürokratik yapı yerine geçici görevler yapan uzmanlaşmış örgütsel yapıları ifade etmektedir.

Ad hoc Yargıç, belirli bir dava veya hukuki mesele için geçici olarak atanmış yargıçtır. Bu tür yargıçlar, genellikle kalıcı bir yargıçlık pozisyonuna sahip değildir. Belirli bir durumu veya davayı yürütmek için oluşturulan özel bir mahkeme veya komisyonda görev yaparlar.

Türkiye’den, Rıza Türmen, Ayşe Işıl Karakaş ve Saadet Yüksel,  AİHM’de daimi görevler üstlenmişlerdir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde ise Aydın Sefa Akay daimi yargıç olarak görev yapmıştır.

Ad hoc Hakem, Tarafların herhangi bir tahkim kurumuna tabi olmaksızın hakem veya hakem heyetini oluşturması ve tahkim usulünü belirlemesi ile görevini yapmaktadır. Tarafların anlaşmasıyla ve sadece o taraflar arasındaki somut uyuşmazlığı çözmek için geçici olarak görevlendirilmektedir.

AİHM Uygulaması: 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bir daire önüne gelen davada, ulusal hâkimin başvurunun incelenmesinde görev alabilmesi mümkün değilse daire başkanı tarafından onun yerine ad hoc hâkim atanmaktadır. AiHM uygulamasında, ilgili hükümet tarafından, ulusal yargıcın dava heyetine katılımının mümkün olmadığı, davadan çekildiği ya da dava heyetine katılmaktan muaf olduğu durumlarda geçici olarak atanan yargıçtır.

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası

1
Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası, Çin Halk Cumhuriyeti Dördüncü Milli Halk Meclisinin Birinci Oturumunda, 17 Ocak 1975 tarihinde kabul edilmiş, değişikliklerden sonra 1982 tarihli son metin yürürlüğe girmiştir. Bu anayasalar arasında ciddi farklar olduğu gibi 1982 Anayasası da daha sonraki yıllarda değiştirilmiştir. Anayasa, birçok ülkenin anayasasına göre kısadır.

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası komünist yönetim esasına dayanmaktadır.

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası, 1988, 1993, 1999 ve 2004 yıllarında değişikliklere uğramıştır. Çin’de daha önce 1954 Anayasası ve 1975 Anayasası yapılmıştır.

Anayasa genel hatları ile; girişgenel ilkelertemel haklar ve yurttaşların görevleriUlusal Halk Kongresi, Devlet Konseyi, Yerel Halk Kongresi, Yerel Halk Hükumetleri, Halk Mahkemeleri ve Halk avukatları gibi devlet organlarının ve görevlerinin tanımlandığı bölümlerden oluşmaktadır. Devletin yapısıulusal bayrak ve devlet armaları Anayasadaki hükümlerle belirlenmiştir. Anayasa, Dünya Anayasaları içinde kısa olarak tanımlanabilecek nitelikte bir anayasadır. 

Çin Haritası

GEREKÇE

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması, yeni-demokratik devrimin büyük zaferini ve yeni bir tarihi dönemin, sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğü döneminin başlangıcını belirledi. Bu zafer, ancak Çin halkının yüz yılı aşkın kahramanca mücadelesinden sonra ve nihayet, Çin Komünist Partisi önderliğinde, emperyalizmin,feodalizmin ve bürokrat kapitalizmin gerici hakimiyetini bir devrimci halk savaşıyla alaşağı etmesinden sonra kazanılmıştı.

Çin Komünist Partisi önderliğinde zafer dolu ilerleyişine devam eden bütün milliyetlerden halkımız, son yirmi küsur yıl içinde, hem sosyalist devrim ve sosyalist inşada hem de Büyük Proleter Devriminde büyük zaferler kazandı, proletarya diktatörlüğünü sağlamlaştırdı ve güçlendirdi. Sosyalist toplum oldukça uzun bir tarihi dönemi kapsar. Bu tarihi dönem boyunca sınıflar, sınıf çelişmeleri ve sınıf mücadelesi vardır, sosyalist yolla kapitalist yol arasında mücadele vardır, kapitalizme geri dönüş tehlikesi vardır ve emperyalizmin ve sosyal emperyalizmin saldırı ve yıkıcılık tehdidi vardır. Bu çelişmeler ancak proletarya diktatörlüğü altında devrimin devam ettirilmesi teorisine ve bu teorinin rehberliğindeki pratiğe dayanılarak çözülebilir.

Çin Halk Cumhuriyeti Bayrağı

Yüce anayurdumuzun daima Marksizm-Leninizm-Mao Tsé-toung Düşüncesinin gösterdiği yolda ilerlemesi için, sosyalizm tarihi döneminin tümü boyunca Çin Komünist Partisinin temel çizgisine ve siyasetlerine sıkıca bağlı kalmalı ve proletarya diktatörlüğü altında devrimi devam ettirmede sebat etmeliyiz.

Bütün milliyetlerden halkın, işçi sınıfı önderliğindeki ve işçilerle köylülerin ittifakına dayanan büyük birliğini pekiştirmeli ve devrimci birleşik cepheyi geliştirmeliyiz. Halk içindeki çelişmeleri, düşmanla bizim aramızdaki çelişmelerden doğru bir şekilde ayırt etmeli ve doğru bir şekilde ele almalıyız. Üç büyük devrimci hareketi, yani sınıf mücadelesi, üretim mücadelesi ve bilimsel araştırma hareketlerini sürdürmeliyiz; sosyalizmi, bağımsız olarak ve insiyatifi kendi elimizde tutarak, kendi gücümüze güvenerek, çetin bir şekilde mücadele ederek, çalışkanlık ve tutumlulukla ve var gücümüzle ileri hedeflere yönelerek, daha büyük, daha hızlı, daha iyi ve daha ekonomik sonuçlar elde ederek inşa etmeliyiz. Savaşa ve doğal afetlere karşı hazırlıklı olmalı, halk için her şeyi yapmalıyız.

Uluslar arası meselelerde proleter enternasyonalizmini yüksekte tutmalıyız. Çin asla bir süper devlet olmayacaktır. Sosyalist ülkelerle ve bütün ezilen halklar ve ezilen milletlerle olan birliğimizi güçlendirmeli, karşılıklı olarak birbirimizi desteklemeliyiz. Bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı, karşılıklı saldırmazlık, birbirinin içişlerine karışmama, eşitlik ve karşılıklı yarar ve barış içinde bir arada yaşama Beş İlkesi temelinde, farklı sosyal sistemlere sahip ülkelerle barış içinde bir arada yaşamak için çaba sarf etmeli, emperyalist ve sosyal-emperyalist saldırı ve savaş siyasetlerine ve süper devletlerin hegemonyacılığına karşı çıkmalıyız.

Çin halkı, Çin Komünist Partisi önderliğinde içerdeki ve dışarıdaki düşmanları yeneceğine ve insanlığa daha büyük bir katkıda bulunmak üzere bütün zorlukları alt ederek Çin’i güçlü bir sosyalist proletarya diktatörlüğü devleti haline getireceğine kesinlikle inanmaktadır.

Bütün milliyetlerden halkımız, daha da büyük zaferler kazanmak için birleşin!

 BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL İLKELER
Madde 1

Çin Halk Cumhuriyeti, işçi sınıfı önderliğinde ve işçi köylü ittifakına dayanan bir sosyalist proletarya diktatörlüğü devletidir.

Madde 2

Çin Komünist Partisi, bütün Çin halkının önder çekirdeğidir. İşçi sınıfı, devlete, öncüsü Çin Komünist Partisi vasıtasıyla önderlik eder.

Marksizm-Leninizm-Mao Tsé-toung Düşüncesi, milletimizin düşüncesine yol gösteren teorik temeldir.

Madde 3

Çin Halk Cumhuriyeti’nde bütün iktidar halka aittir. Halkın iktidarı kullanma aracı olan organlar, çoğunluğunu işçi, köylü ve asker temsilcilerin oluşturduğu her düzeydeki halk meclisleridir.

Her düzeydeki halk meclisleri temsilcileri, demokratik danışma yoluyla seçilirler. Seçmen birimleri ve seçmenler, seçtikleri temsilcileri denetlemek ve kanun hükümlerine uygun olarak her an yerlerine bir başkasını atamak gücüne sahiptirler.

Madde 4

Çin Halk Cumhuriyeti, birleşik bir çok uluslu devlettir. Bölgesel milli özerkliğin uygulandığı bölgeler Çin Halk Cumhuriyeti’nin ayrılmaz parçalarıdır.

Bütün milliyetler eşittir. Büyük milliyet şovenizmine ve mahalli milliyet şovenizmine karşı çıkılmalıdır.

Bütün milliyetler kendi konuşma ve yazı dillerini kullanma hürriyetine sahiptirler.

Madde  5

Çin Halk Cumhuriyeti’nde, bugünkü aşamada esas olarak iki çeşit üretim araçları mülkiyeti vardır: Bütün halkın üretim araçları mülkiyeti ve emekçi halkın kolektif sosyalist mülkiyeti.

Devlet, kanunla düzenlenen sınırlar içinde ve şehir ve kasabalarda  mahalle örgütlerinin veya köy halk komünlerindeki üretim ekiplerinin birleşik düzenlenmesi altında, tarım dışı sektörlerdeki bireysel üreticilerin başkalarının emeğini sömürmeksizin kendi başlarına çalışmalarına izin verebilir. Ayna zamanda, kendi başlarına çalışan bu emekçilere, adım adım sosyalist kolektifleşme yolu gösterilmelidir.

Madde  6

Devlet sektörü, milli ekonominin yönetici gücüdür.

Bütün madenler, sular, ormanlar, işlenmemiş topraklar ve devlete ait olan diğer kaynaklar, bütün halkın malıdır.

Devlet, kanunla düzenlenen şartlar altında, diğer üretim araçlarına olduğu gibi şehir ve köylerdeki araziye de bedeli karşılığında el koyabilir, kullanmak için devralabilir veya millileştirebilir.

Madde   7 

Köy halk komünü, hükümet yönetimiyle iktisadi yönetimi birleştiren bir örgüttür.

Bugünkü aşamada, köy halk komünlerindeki kollektif mülkiyet iktisadi sistemi, genel olarak, tabanını üretim ekibinin oluşturduğu üç kademeli bir mülkiyet biçimindedir: Komünün üretim tugayının ve üretim ekibinin mülkiyeti. Temel muhasebe birimi, üretim ekibidir.

 Halk komününün kolektif ekonomisinin mutlak hakimiyeti ve gelişmesi teminat altına alınmak şartıyla, halk komünü üyeleri kendi kişisel ihtiyaçlarını karşılamak üzere  küçük toprak parçalarını işleyebilir, sınırlı olarak aile yan-üretiminde bulunabilir ve meralarda az sayıda hayvan besleyebilirler.

Madde   8 

Sosyalist kamu mülkiyetine dokunulamaz. Devlet, sosyalist ekonominin sağlamlaştırılmasını gelişmesini teminat altına alacak ve kimsenin sosyalist ekonomiye kamu yararına zarar vermesine hiçbir şekilde izin vermeyecektir

Madde   9 

Devlet şu sosyalist ilkeyi uygular: “Çalışmayana ekmek yok” ve  “Herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre.”

Devlet, yurttaşların çalışmaları karşılığında elde ettikleri gelir, tasarruf, ev ve diğer geçim vasıtaları üzerindeki mülkiyet haklarını korur.

Madde   10 

Devlet, devrimi sıkıca kavramak, üretimi ve diğer çalışmaları ilerletmek ve savaşa karşı hazırlıklı olmak ilkesini uygular;  tarımı temel, sanayiyi yönetici unsur kabul ederek ve hem merkezi, hem de mahalli organların inisiyatifini tam olarak harekete geçirerek sosyalist ekonominin planlı ve dengeli gelişmesini ilerletir; sosyal üretimin sürekli artması temelinde halkın maddi ve kültürel hayatını adım adım iyileştirir ve ülkenin bağımsızlık ve güvenliğini sağlamlaştırır.

Madde   11  

Devlet örgütleri ve devlet görevlileri Marksizm-Leninizm-Mao Tsé-toung Düşüncesini ciddiyetle incelemeli, proletarya siyasetini kesinlikle hakim kılmalı, bürokrasiye karşı savaşmalı, kitlelerle sıkı ilişkiler sürdürmeli ve halka canla başla hizmet etmelidirler. Her düzeydeki kadrolar, kolektif üretici çalışmaya katılmalıdırlar.

Devletin her organı, etkin ve basit yönetim ilkesini uygulamalıdır. Her devlet organının yönetici kadrosu, yaşlılar, orta yaşlılar ve gençlerin üçlü birliğinden oluşmalıdır.

Madde   12  

Proletarya bütün kültür alanları dahil olmak üzere üst yapıda burjuvaziye karşı kesin diktatörlük uygulamalıdır, kültür ve eğitim, sanat ve edebiyat, beden eğitimi, sağlık hizmetleri ve bilimsel araştırma çabaları hep proletarya siyasetine hizmet etmeli, işçilere, köylülere ve askerlere hizmet etmeli ve üretici çalışma ile birleştirilmelidir.

Madde   13  

Serbestçe konuşmak görüşleri tam olarak ortaya sermek, büyük tartışmalara girişmek ve duvar afişleri yazmak, sosyalist devrimi devam ettirmenin halk kitleleri tarafından yaratılan yeni biçimlerdir. Devlet, hem demokrasinin hem merkeziyetçiliğin, hem disiplinin, hem hürriyetin, hem irade birliğinin hem de kişisel gönül rahatlığı ve canlılığın bulunduğu bir siyasi ortam yaratmak amacıyla kitlelerin bu biçimleri kullanma hakkını teminat altına alacaktır. Ve böylece, Çin Komünist Partisi’nin devlet üzerindeki önderliğini ve proletarya diktatörlüğünü sağlamlaştırmasına yardım edecektir.

Madde   14 

Devlet sosyalist sistemi korur, bütün ihanet faaliyetlerini ve karşı devrimci faaliyetleri bastırır ve bütün hainlerle karşı-devrimcileri cezalandırır.

Devlet, toprak ağalarını, zengin köylüleri, gerici kapitalistleri ve diğer kötü unsurları kanuna uygun olarak belirli süreler dahilinde siyasal haklardan mahrum eder ve aynı zamanda çalışma  yoluyla düzelmelerini ve emeğiyle geçinen, kanunlara itaatkar yurttaşlar haline gelmelerini sağlamak amacıyla onlara hayatlarını kazanma fırsatını verir.

Madde 15  

Çin Halk Kurtuluş Ordusu ve halk milisleri, işçi ve köylülerin Çin Komünist Partisi önderliğindeki öz silahlı güçleridir. Onlar, bütün milliyetlerden halkın silahlı güçleridir.

Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanı, ülkenin silahlı güçlerinin komutanıdır.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu her zaman savaşçı bir güçtür ve aynı zamanda bir çalışma ve üretim gücüdür.

Çin Halk Cumhuriyeti silahlı güçlerinin görevi, sosyalist devrimin ve sosyalist inşanın kazançlarını korumak, devletin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini savunmak ve emperyalizmin, sosyal-emperyalizmin ve uşaklarının saldırı ve yıkıcılığına karşı tetikte bulunmaktır.

İKİNCİ BÖLÜM
DEVLETİN YAPISI
I. Kısım:  Milli Halk Meclisi
Madde  16

Milli Halk Meclisi, Çin Komünist Partisinin önderliğindeki en yüksek iktidar organıdır.

 Milli Halk Meclisi, eyaletlerin, özerk bölgelerin, doğrudan doğruya merkezi hükümete bağlı belediyelerin ve Halk Kurtuluş Ordusunun seçtiği temsilcilerden oluşur. Gerektiğinde, belli sayıda yurtsever şahsiyet özel olarak temsilci olmaya davet edilebilir.

Milli Halk Meclisi beş yıllık bir dönem için seçilir. Özel şartlar altında görev süresi uzatılabilir.

Milli Halk Meclisi her yıl bir oturum yapar. Gerektiğinde oturum öne alınabilir veya ertelenebilir.

Madde  17 

Milli Halk Meclisinin görev ve yetkileri şunlardır; Anayasayı değiştirmek kanun yapmak; Çin Komünist Partisi Merkez Komitesinin teklifi üzerine Devlet Konseyi Başbakanını ve üyelerini atamak ve değiştirmek; milli iktisadi planı, devlet bütçesini ve nihai devlet hesaplarını onaylamak; ve Milli Halk Meclisinin gerekli göreceği bu tür başka görev ve yetkileri kullanmak.

Madde  18 

Milli Halk Meclis Daimi Komitesi, Milli Halk Meclisinin sürekli organıdır. Görev ve yetkileri şunlardır: Milli Halk Meclisini toplamak; kanunları yorumlamak, kararnameler çıkarmak; yabancı ülkelere tam yetkili temsilciler yollamak ve geri çağırmak; yabancı diplomatik görevlileri kabul etmek; yabancı devletlerle yapılan anlaşmaları onaylamak ve feshetmek; ve Milli Halk Meclisinin kendisine vereceği bu tür başka görev ve yetkileri kullanmak.

Milli Halk Meclisi Daimi Komitesi, Başkan, Başkan Yardımcıları ve diğer üyelerden oluşur. Bunların tümü Milli Halk Meclis tarafından seçilir ve görevden alınabilir.

II. Kısım:  Devlet Konseyi
Madde 19

Devlet Konseyi, Merkezi Halk Hükümetidir. Devlet Konseyi, Milli Halk Meclisi ve onun Daimi Komitesine karşı sorumludur. Ve ona hesap verir.

 Devlet Konseyi, Başbakan, Başbakan Yardımcıları, bakanlar ve Komisyon Başkanı bakanlardan oluşur.

Madde  20 

Devlet Konseyinin görev ve yetkileri şunlardır: İdari tedbirleri tespit etmek ve Anayasaya, kanunlara ve kararnamelere uygun karar ve emirler vermek; ülke çapında, bakanlıkların, komisyonların ve çeşitli düzeylerdeki mahalli devlet organlarının çalışmalarında birleşik önderlik uygulamak; milli iktisadi planı ve devlet bütçesini hazırlamak ve uygulamak; devletin idari işlerini yönetmek; ve milli Halk Meclisinin veya onun daimi komitesinin kendisine vereceği bu tür başka görev ve yetkileri kullanmak.

III.Kısım:  Çeşitli Düzeylerdeki Mahalli Halk Meclisleri ve Mahalli Devrimci Komiteler
 Madde 21 

Çeşitli düzeylerdeki mahalli halk meclisleri mahalli iktidar organlarıdır. Eyaletlerdeki ve doğrudan doğruya merkezi hükümete bağlı belediyelerdeki halk meclisleri beş yıllık bir dönem için seçilirler. İl, şehir ve ilçelerdeki halk meclisleri üç yıllık bir dönem için seçilirler, Köy halk komünleri ve kasabalardaki halk meclisleri iki yıllık bir dönem için seçilirler.

Madde 22 

Çeşitli düzeylerdeki mahalli devrimci komiteler, mahalli halk meclislerinin sürekli organlarıdır ve aynı zamanda çeşitli düzeylerdeki mahalli halk hükümetleridirler.

Mahalli devrimci komiteler, bir başkan, başkan yardımcıları ve diğer üyelerden oluşurlar. Bunların tümü o düzeydeki halk meclisleri tarafından seçilir ve onlar tarafından geri çekilebilirler. Seçilmeleri veya geri çekilmeleri bir üst düzeydeki iktidar organının inceleme ve onayına sunulur.

Mahalli devrimci komiteler, o düzeydeki halk meclislerine ve bir üst düzeydeki iktidar organına karşı sorumludurlar ve onlara hesap verirler.

Madde 23 

Çeşitli düzeylerdeki mahalli halk meclisleri ve onlar tarafından seçilen mahalli devrimci komiteler kendi bölgelerinde kanun ve kararnamelerin uygulanmasını sağlarlar; kendi bölgelerinde sosyalist devrime ve sosyalist inşaya önderlik ederler; mahalli iktisadi planları, bütçeleri ve nihai hesapları inceleyip onaylarlar; devrimci düzeni sürdürürler ve yurttaşların haklarını korurlar.

IV. Kısım:  Milli Özerk Bölgelerin Kendi Kendini Yönetim Organları
Madde  24 

Özerk bölgelerin, özerk illerin ve özerk ilçelerin tümü, milli özerk bölgelerdir; bunların kendi kendini yönetim organları, Anayasa’nın İkinci Bölümünün III. Kısmında belirtilen mahalli iktidar organlarının görev ve yetkilerini kullanmanın yanı sıra, kendi yetkileri dahilinde kanunun gösterdiği şekilde özerklik uygulayabilirler.

Devletin daha yüksek organları, milli özerk bölgelerin kendi kendini yönetim organlarının özerklik uygulamasını tamamen teminat altına alırlar ve sosyalist devrimi ve sosyalist inşayı yürütmede azınlık milliyetlerini faal bir şekilde desteklerler.

V. Kısım:  Yargı Organları ve Savcılık Organları
Madde   25  

Yargı yetkisini, Yüksek Halk Mahkemesi, çeşitli düzeylerdeki mahalli halk mahkemeleri ve özel halk mahkemeleri kullanır. Halk mahkemeleri, o düzeydeki halk meclislerine ve onların sürekli organlarına karşı sorumludurlar. Halk mahkemelerinin başkanları, o düzeydeki halk meclislerinin sürekli organları tarafından seçilir ve gene onlar tarafından geri çekilebilirler.

Savcılık organlarının görev ve yetkileri, çeşitli düzeylerdeki kamu güvenliği organları tarafından kullanılır.

Savcılık çalışmalarında ve davaların yargılanmasında kitle çizgisi uygulanmalıdır. Önemli, karşı-devrimci suçların yargılanması sırasında kitleler tartışmak ve eleştirmek üzere seferber edilmelidir.

17 Ocak – Hukuk Takvimi

0
17 Ocak – Hukuk Takvimi
1783 Venezuelalı avukat, politikacı, ve diplomat Pedro Gual Escandón doğdu. (Ölümü: 6 Mayıs 1862- Pedro José Ramón Gual Escandón)
1851 Osmanlı devletinin ilk anonim şirketi olan Şirket-i Hayriye kuruldu. Şirket, 1945 yılına kadar Boğaziçi’nde yolcu ve yük taşımacılığı yaptı. 1944’te gemileri devletleştirildi ve 15 Ocak 1945’te çıkarılan 4517 sayılı yasayla, Şirket-i Hayriye, fiilen ortadan kaldırılarak Türkiye Denizcilik İşletmeleri adını aldı.
1852 Sand River Antlaşması ile Birleşik Krallık, Transvaal’deki (Güney Afrika) Boer kolonilerinin bağımsızlığını kabul etti.
1893 Amerikalı hukukçu ve devlet başkanı Rutherford Birchard Hayes (Doğumu: 4 Ekim 1822) Harvard Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1850’de Cincinnati’ye taşındı ve Chillicothe’de avukat olan John W. Herron ile hukuk bürosu açtı. 1858’den 1861’e kadar Cincinnati’nin şehir avukatı olarak görev yaptı. ABD İç Savaşı’ndan önce mahkeme işlemlerinde mülteci köleleri savunan bir avukat ve sadık bir kölelik karşıtıydı. ABD Temsilciler Meclisi üyeliği ve Ohio valisi olarak çalıştı. 1881 – 1877 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı yaptı.
1929 Elzie Crisler Segar tarafından yaratılan Temel Reis (Popeye) karikatürü, ilk kez bir gazetede yayımlandı.
1929 Hukukçu ve Prof. Dr. Vecdi Aral, doğdu. (Ölümü: 11 Şubat 2015)
1939 Hukukçu Hristodulos(Christodoulos-Christodoulos of Athens) doğdu. (Ölümü: 28 Ocak 2008) Atina Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı ve İlahiyat okudu.  1998 yılında Atina ve Bütün Yunanistan Başpiskoposu olarak seçildi ve ölümüne kadar görevde kaldı.
1942 İkinci Dünya Savaşı’nın etkisi ile sonucunda Ankara’da ekmek karneye bağlandı. Uygulama ile her yurttaşın eşit bir şekilde ekmeğe ulaşması ve karaborsanın önlenmesi hedeflendi.
1946 BM Güvenlik Konseyi(BMGK) 17 Ocak 1946’da ilk toplantısını yaptı.
1954 Amerikalı çevre avukatı, yazar ve aşı karşıtı savunucu Robert Francis Kennedy Jr. doğdu. Harvard Üniversitesi ve London School of Economics’te Amerikan Tarihi ve Edebiyatı okudu. Robert F. Kennedy’nin oğlu ve John F. Kennedy’nin yeğeni olan Robert, Virginia Üniversitesi’nden Juris doktorasını aldı. Pace Üniversitesi’nde kanunlar üzerine master yaptı. Hukuki kariyerinin başlarında, New York’ta bölge savcı yardımcısı olarak görev yaptı. 1986’dan 2017’ye kadar  kar amacı gütmeyen bir çevre örgütü olan Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi’nin (NRDC) avukatlığını yaptı. 1984’ten 2017’ye kadar Hudson Riverkeeper’ın yönetim kurulu üyesi ve avukatıydı. Pace Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Çevre hukuku alanında  yardımcı doçent olarak görev yaptı. Pace Üniversitesi’nde profesör oldu. George W. Bush’un başkanlığı boyunca çevre ve enerji politikalarını ısrarla eleştirdi. Bush’u federal bilim projelerini finanse etmek ve yozlaştırmakla suçladı. Aşı karşıtı olarak görüşleri ileri sürdü. 
1964 Amerikalı kadın avukat Michelle LaVaughn Robinson Obama doğdu. İlköğrenimini üstün zekalılar okulunda tamamladı. Princeton Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi gördü ve eşi Barack Obama gibi Harvard Hukuk Okulu‘ndan hukuk diploması aldı.

Harvard Hukuk mezunları Barack ve Michelle Obama
1972 Gürcü hukukçu ve siyasetçi Levan Varşalomidze, Batum’da doğdu. Kiev Üniversitesi’nde aile hukuku, uluslararası özel hukuk, medeni hukuk ve sivil uygulamada hukuk uzmanlığını alanında doktor unvanını kazandı. 1998’den 2000’e kadar Gürcistan Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Hukuk Bölümü İkili İlişkiler Ofisi Başkanlığı yaptı. 2000 ile 2002 yılları arasında Adalet Gürcistan Bakanlığı İcra Dairesi Başkanı oldu.  2002 yılında Maliye Gürcistan Bakanlığı Hukuk Bölümü Müdürlüğü yaptı. Gürcistan Devlet ve Hukuk Enstitüsünde bilimsel bir araştırmacı olarak çalıştı.  2004 tarihinde Acara Özerk Cumhuriyeti Yüksek Kurulu tarafından Acara Özerk Cumhuriyeti Hükûmet Başkanı olarak atandı. 20 Temmuz 2004 – 30 Ekim 2012 arasında bu görevi yürüttü. 2015 yılında Ukrayna Cumhurbaşkanına danışman olarak atandı. Serbest avukat olarak çalışmaktadır.

1973 Ferdinand Marcos, Filipinler’in “ömür boyu” Başkanı oldu. Marcos Filipinler Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü.  Kurduğu otoriter rejim, yolsuzluklar ve baskı uygulamaları nedeniyle büyük tepki uyandırdı. Hukukçu olan Ferdinand Emmanuel Edralín Marcos, 11 Eylül 1917’de doğdu. (Ölümü: 28 Eylül 1989)  Ortaöğrenimini başkent Manila’da tamamladı, Filipinler Üniversitesi’nde hukuk eğitimini tamamladı ve avukatlık yapmaya başladı. 1965-1986 yılları arasında başkanlık yaptı. 21 Eylül 1972’de komünist ve yıkıcı güçleri gerekçe göstererek sıkıyönetim ilan etti. Muhalif politikacıları tutukladı ve silahlı kuvvetleri rejimin bir baskı aracı haline getirdi. 17 Ocak 1981’de sıkıyönetimi kaldırdı. 16 Haziran 1981’de yapılan seçimlerde seçimleri yeniden kazandı ve altı yıllık bir dönem için yeniden devlet başkanı oldu. 25 Şubat 1986’da ülkesinden kaçarak Hawaii’ye gitmesi üzerine kurduğu baskıcı rejim sona erdi. Otoriterlik, yolsuzluk ve baskı ile anıldı.

Ferdinand Emmanuel Edralín Marcos
1975 Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası, Çin Halk Cumhuriyeti Dördüncü Milli Halk Meclisinin Birinci Oturumunda, 17 Ocak 1975 tarihinde kabul edildi, değişikliklerden sonra 1982 tarihli son metin yürürlüğe girdi. Bu anayasalar arasında ciddi farklar olduğu gibi 1982 Anayasası da daha sonraki yıllarda değiştirildi.

Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası komünist yönetim esasına dayanmaktadır.
1984 Dolandırıcılıktan yargılanan Abidin Cevher Özden (Banker Kastelli) beraat etti.
1984 Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Yerel Seçim Yasası kabul edildi.
1987 Bülent Ecevit, Siyasi Partiler Kanunu’na aykırı davranmaktan 11 ay 20 gün hapse mahkûm edildi. 12 Eylül darbesinden sonra Bülent Ecevit hakkında 80, Süleyman Demirel hakkında 55 dava açılmıştı.
1990 Yazar Aziz Nesin, kendisine “vatan haini” dediği gerekçesiyle Cumhurbaşkanı Kenan Evren aleyhine tazminat davası açtı.
1995 Avrupa Parlamentosu, her yıl 10 Aralık tarihine yakın bir zamanda verilen Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü‘nü cezaevinde bulunan eski DEP milletvekili Leyla Zana’ya verdi. Zana, 1987’de İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şubesinin kurucuları arasında yer almıştı. Sovyet bilim insanı ve 1975 Nobel Barış Ödülü sahibi Andrey Sakharov’un adını taşıyan ödül, 1988yılında Avrupa Parlamentosu tarafından hayatını insan hakları ve özgürlüklerini savunmaya adayan kişilere veriliyor.
2003 Bugün gazetesi 17 Ocak 2003’de yayın hayatına başladı.
2006 Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Mehmet Ali Ağca’nın tahliye kararının, yazılı emir yoluyla bozulması istemini içeren başvurusunu Yargıtay’a gönderdi.
2020 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Terence Hallinan yaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Aralık 1936) London School of Economics, California Üniversitesi Berkeley ve California Üniversitesi Hastings Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Avukat olarak yüzlerce uyuşturucu suçlusunu savundu. 1996’dan 2004 yılına kadar 26. San Francisco Bölge Savcısı olarak görev yaptı.

2025

Kahramanmaraş’ta 6 Şubat depremlerinde 151 kişiye mezar olan Palmiye Sitesi davasında Kahramanmaraş 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Aralık’ta tutuklanan müteahhit Hacı Mehmet Ersoy’un tahliyesine karar verdi.

 2025
  • Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca “rüşvet” ve “suç örgütüne üye olmak” suçları iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı. Erdoğan “Çok iyi biliyorlar ki daha turpların büyüğü heybede.” dedi.  İçişleri Bakanlığı ise Akpolat’ın görevden uzaklaştırıldığını açıkladı. CHP, belediye meclisinin toplanarak başkan vekili seçeceğini bildirdi. İstanbul Valiliği, Beşiktaş Belediye Başkan vekilinin belirlenmesi için 23 Ocak Perşembe günü seçim yapılacağını açıkladı.
  • İhraç istemiyle haklarında soruşturma başlatılan 5 teğmen ve 3 komutan Yüksek Disiplin Kurullarında sözlü savunmalarını yaptı. Savunmada TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan da bulundu.
  • Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Han ve AB Komisyonu’nun Eşitlik, Hazırlık ve Kriz Yönetiminden Sorumlu Üyesi Lahbib, beraberlerindeki heyetlerle birlikte Suriye’de HTŞ lideri Colani ile görüştü.
  • Manken Deniz Akkaya ve beraberindeki 5 şüpheli hakkında ”Hukuki Alacağını Tahsil Etmek Amacıyla Yağma Yapmak”, ”Cebir Tehdit veya Hile Kullanarak Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma” suçları kapsamında düzenlenen iddianame kapsamında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılan davada sanıklar hakkında ‘Konutta Yağma’ ve ‘Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma’ suçundan 13 yıl 4 ay hapis cezasın hükmedildi.

17 Ocak – Hukuk Takvimi

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı

0

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı, 19 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alınmıştır. Kapatılma gerekçesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlamak” olarak açıklanmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararından kısa bir süre önce parti kendisini feshetmiş, kadrolarının çoğunluğu Birleşik Sosyalist Parti‘ye katılmış ve 1996 yılında kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi‘nin kuruluşunda aktif rol almışlardır.

Sosyalist Birlik Partisi (SBP) 15 Ocak 1991’de TBKP, TSİP ve Sosyalist Parti’den kopan bir grup ve bazı bağımsız sosyalist aydınlar tarafından kurulan siyasi partidir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kapatılan siyasi partiler arasında kısa süre sonra kapatılan partiler arasındadır.

Partinin ilk genel başkanı Sadun Aren’dir. Parti, katıldığı tek seçim olan 1994 yerel seçimlerinde %0,30 oranında oy almıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/4 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1995/1

Karar Günü:19.7.1995

R.G. Tarih-Sayı:22.10.1997-23148

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Birlik Partisi

DAVANIN KONUSU : Sosyalist Birlik Partisi’nin, tüzük ve programının, Birinci Büyük Kongre’de alınan kararın, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporu ile Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısı’nın Parti adına yaptığı açıklamaların; Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma istemli kamu davasına ilişkin 28.12.1993 günlü, SP. 43 HZ.l993/57 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

“I- Giriş

Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri saymak suretiyle demokrasinin belirleyici temel özelliklerinden birisi olarak kabul etmiştir.

Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. maddelerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymakla yükümlü oldukları hususları ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demokratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur. Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasada belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.

Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 15.1.1991 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP.33 Muh.1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.

II- Açıklamalar

SPY’nın 78., 80. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca Yasa’nın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın Yasa’nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.

Bu dava açısından 101. maddenin (c) bendinin uygulanması söz konusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (a) ve (b) bentleri uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. (a) bendinde tüzük ve programı esas alması yanında (b) bendinde de sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı ve genel başkan yardımcısı sayılmıştır.

Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikleri; davalı siyasi partinin büyük kongre kararı, genel yönetim kurulu raporları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.

Parti Tüzüğünün, partinin amaçlarını belirleyen 2. maddesinde,

“… Parti, ulusal baskı ve şiddetin her türlüsüne karşı mücadele eder. Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolunun bulunması, bunun koşullarının yaratılması için çalışır…” denilmekte ve parti programının,

Katılımcı demokrasi başlığı altında,

“Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu çok boyutlu, derin sorunlar ve dünyadaki hızlı, çok yönlü değişiklikler, Türkiye’de köklü bir politik yenilenmeyi, demokratik yeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Toplumsal yaşamın her alanında yıkıcı etkilerde bulunan tıkanıklığı aşmak, toplumsal dinamizmin önünü açmak, ancak baskıcı anlayış ve rejime son vermekle ve köklü bir demokratikleşmeyle mümkün olacaktır.

Buna bir ilk adım olarak Partimiz

……..

Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınmasını, kendi sözlerini söyleyebilmelerini

…….

zorunlu görmektedir…”

Kürt sorunu başlığı altında,

“Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının önemli bir bölümünü Kürtlerin oluşturduğu olgusundan hareketle, “Kürt Halkı’nın varlığı” gerçeğini söylemeyi engelleyen yasaklar zinciri ortadan kaldırılmadıkça, Kürt sorununu tartışma ve çözümler üretme olanağının bulunmadığı görüşündedir.

Partimiz, Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Kürt sorunu, Türkiye’nin, Türklerin ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur. Çünkü bu sorun, baskıcı rejimin hem bir nedeni hem bir sonucudur.

Partimiz, Kürt sorununun, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Sonuç Belgesi doğrultusunda Türkiye’nin yeniden yapılanması temelinde barışçı, demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır.

Partimiz, Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolu bulunması, bunun koşullarının yaratılması için ciddi, tutarlı ve inançlı bir uğraş verecektir.

Partimiz, kendini Kürt halkının yerine koymadan, onlar adına çözümler önermeden, Türkler ve Kürtler arasında demokratik bir ortamda oluşacak bir mutabakatla, bu ekonomik, politik, sosyal ve kültürel boyutlu karmaşık sorunun çözüme ulaşması için çalışacaktır.

Partimiz, Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri için, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için, Kürtçe yazma ve konuşmayı yasaklayan 2932 sayılı Yasa’nın ve benzer yasaların kaldırılması, Ceza Yasası’nda ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki ilgili yasaklara son verilmesi için çalışacaktır.

Partimiz, acil olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da savaş hali ve gerekçelerinin ve devlet terörünün son bulması, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terkedilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.”

Eğitim başlığı altında,

diğer düzenlemeler yanında “… Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı da sağlanmalıdır…”

Kültür başlığı altında,

“… Kürtlerin kendi kültür varlıklarını yaşatmaları ve geliştirmeleri desteklenecektir…”

İbareleri yer almaktadır.

Siyasî Partiler yasasının belirlediği yöntem ve esaslara göre parti mevzuatındaki bu düzenlemelerin anlamının; partinin büyük kongeresi ile ilgili kurullarının aldığı kararlar, yayınladığı genelge ve bildirileri, bir karara dayanmasa bile faaliyetleri, genel başkan, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterinin yazılı veya sözlü beyanları ile birlikte değerlendirilmesi zorunlu görülmüştür.

Davalı siyasî partinin Büyük Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihinde yapılmıştır. Bu kongrede partinin genel yönetim kurulunun çalışma raporu incelenmiş ve göndemindeki konuları görüşerek bazı noktaların bir sonuç bildirgesiyle duyurulması kararlaştırılmıştır. Gerek genel yönetim kurulu çalışma raporu ve gerekse birinci kongre sonuç bildirgesi ve kararları parti yayını olarak yayınlanmıştır.

Birinci kongre genel yönetim kurulu çalışma raporunda;

“… Kürt sorununun bugün geldiği yer Kürt halkının uzun mücadele sürecinin ve birleşik olarak kürt politik örgüt ve hareketlerinin varlığıyla gelinen yerdir. Son 10 yılda Türkiye açısından PKK. öne çıkan kürt örgütü durumundadır.

….

Nevroz olayları ve sonrasındaki şiddet askersel çözüm yanlısı güçler, Hizbullak (h) vb. kontgerilla organizasyonlarını da daha yoğun kullanarak kendi tutumlarını hükümete kabul ettirmişlerdir. Bu durumda Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmış görünmektedir. Oysa, bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulamasının sonuçlarıyla ortadadır.

…..

SBP GYK’sı şiddete dayalı yöntemlerin ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme eğilimi taşıyor.

…..

GYK’mız Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda Kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK. ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardır. PKK. bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada GYK’mız işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül’den tam çıkış ve demokrasi gelemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklanma, savunulma ve alternatif olarak da kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul, problemin ilgililerinin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddetin ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam. Bu olmadan GYK’mız Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden, barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tehlikesi ciddidir. Bu noktada, Türkiye solunun üzerine düşeni yeterince yerine getirdiği söylenemez. Partimiz sorundaki tehlikeli gelişmeye dikkati çekmiş, Genel Başkanımız Sadun AREN bu konuda doğrudan Sayın S.DEMİREL ve E.İNÖNÜ’ye mektupla görüşlerimizi iletmiş, kamuoyuna açıklamalar yapmıştır. İl örgütlerimizin girişimleri olmuştur. Ama en başta Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde parti örgütlerimizi kuramamış oluşumuzdan başlayarak sorunda eksik kaldığımızı da kabul etmeliyiz.

Türkler ve Kürtlerin özgür ve gönüllülükleri temelindeki birliğinden yana olan SBP birinci kongresi vesilesiyle Türkiyenin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan bütün kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi Türkiye’nin, tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadır :

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araçlar ve çözümü benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona ermeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinde ademi merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, eyalet meclisleri kurulmalı, eyalet il ve ilçe yönetimleri seçimle görev getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe de yayın yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik-ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti olma imkanını kazanabilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşılabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içeride kaosa, dışarıda ise bir barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir…” denilmektedir.

Davalı Partinin büyük kongeresinde alınan karara dayalı partinin görüşleri “1. kongre sonuç bildirgesi ve kongere kararları” ismi ile parti yayını olarak bir kitapcık haline getirilmiştir. Burada “Kürt Sorunu Hakkında Karar Tasarısı” başlığı altında aynen,

“…..

SBP 1. Kongresi, Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu, kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdır.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardı. PKK bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada Kongremiz işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül ‘den tam çıkış ve demokrasi gerçekleşemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu, sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu;çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul; problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında, hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür, demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevi mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddet ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam bu olmadan kongremiz Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan, Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tahlikesi ciddidir.

SBP. Kongresi şiddete dayalı yöntemlerin, ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet, Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme tehlikesini taşıyor. Son günlerde Batı Anadolu’da tekrar uç verdirilen olaylar vahimdir. Dış Türkler olgusundan da çarpıtılarak yararlanan şoven, pantürkist çevrelerin kışkırtmaya çalıştığı milliyetçi hisleri bu açıdan tehlikeli bir toplumsal psikolojik zemin yaratıyor.

Kongremiz, Kürt sorununun bu ortam içinde ve şiddet makasında, en azından belli bir süre için çözüm olanaklarının daraltılıp ertelendiği bir duruma, kitlenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkatleri çekmektedir. Çünkü Kürtlerin varlıklarını inkar politikasından bile tam anlamıyla vazgeçilmemiştir. Hükümetin kuruluşunu izleyen günlerde Başbakan DEMİREL’in “Kürt realitesini tanıyoruz” sözleri resmî devlet televizyonunda sansür edilebilmiştir. Gene Başbakan’ın 30 Mart 1992’de yabancı basın için İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında sarfettiği “Kürt” sözcüğü yine TRT tarafından yansıtılmamıştır. Kısaca, “devlet içindeki devletin” Kürt sorununu çözümsüzlüğe doğru yuvarlama tehlikesi artmaktadır.

Türklerin ve Kürtlerin özgür ve gönüllülük temelindeki birliğinden yana olan SBP., Birinci Kongresi vesilesiyle, Türklerin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan tüm kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce, hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi 1.Kongresi Türkiye’nin tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için, ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadir.

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araç ve çözümleri benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona erdirilmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası, barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun, hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin Anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için, yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe yayın da yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli Kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti haline getirilebilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içerde kaosa, dışarda ise barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir.”

Denilmekte ve bu kararın 6 karşı oyla çoğunlukla kabul edildiği belirtilmektedir.

Partinin genel yönetim kurulunun çeşitli tarihlerdeki bu açıklamalarının “Bülten” adı ile yayınlanan ve “Sosyalist Birlik Partisi Genel Merkez Haber Bülteni” olduğu belirtilen parti yayınının 4., 7., 8. ve 11. sayılarında yer aldığı ve benzer görüşlere yer verildiği görülmektedir.

Partinin Anayasa değişikliğine ilişkin önerisi Bülten’in 7. sayısında yer almıştır ve burada “Eğitim dili Türkçe olmalı, ancak değişik etnik kökenli yurttaşların yoğun olarak yaşadıkları bölğelerde, halkın yaygın olarak konuştuğu dillerde de eğitim yapılmalıdır. Her dilde özel okul açmak serbest olmalıdır.” ilkesine yer verilmektedir.

Genel Merkez Haber Bülteni’nin Temmuz 1992, Ağustos 1992 ve Eylül 1992 tarihli sayılarında davalı parti genel başkanının çeşitli yayın organı temsilcileri ile yaptığı röportajlardaki beyanları yayınlanmıştır. Genel Başkan Sadun AREN’in konu ile ilgili olarak sorulara partisi adına verdiği yanıtlar aynen şöyledir;

“…..

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz’

AREN: Türk hükümeti Kürt kimliğini tanımak istemiyor. Sorunun çözümü Kürt kimliğinin tanınmasından geçiyor.

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda, bağımsızlık, özerklik veya federasyon önerileri içinde siz hangisine taraftarsınız’

AREN: Bu konuda kararı Kürtler vermeli. Biz onlara özerklik veya federasyon türü bir öneriyi dayatamayız. Çözüme ulaşabilmek için önce konunun tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı.

Vo Realites: 17 Mayıs tarihinde Irak’ta yaşayan Kürtler, arasında seçimler yapıldı. Bunun Türkiye’de yaşayan Kürtler üzerinde bir yansımasının olabileceğini düşünüyormusunuz’

AREN: Düşünmüyorum. Türkiye’de yaşayan Kürtler Irak’takinden çok farklıdırlar; ileri durumdadırlar. Çok uzun süredir birlikte yaşadıkları Türklerle kaynaşmışlardır. Türkiye’nin batısında yaşayan birçok Kürt, yaşadıkları bölgenin halkıyla o kadar bütünleşmişlerdir ki, Kürt kimliklerini ileri sürmemektedirler. Bir örnek verecek olursak, şu andaki Hükümetin Dışişleri Bakanı Kürttür. Arap ülkelerinde ise durum farklıdır. Oradaki Kürtler yerli halkla karışıp bütünleşmemişlerdir.

Vo Realites: Bu nedenle mi, Türkiye’de ne kadar Kürdün yaşadığı hesaplanamıyor’

AREN: Evet, tamamen öyle. Bu rakamın on ile yirmi milyon arası olduğu söylenebilir. Altmışlı yıllardaki nüfus kayıtlarında insanlara “ana diliniz ne'” sorusu soruluyordu. Bu soru Kürt nüfusunun saptanmasına olanak veriyordu. Bugün bu tür soruların sorulmuyor olması, nüfus içindeki Kürt oranının tespitini olanaksız kılıyor.

Vo Realites: PKK’nın “Kürtlerin temsilcisiyim” iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz’

AREN: Bunu söyleyemezler. Silah kullandıkları sürece Kürtler de kendilerinden korkuyor. Zor bir soru.

Vo Realites: Türkiye’nin iç durumunu nasıl yorumluyorsunuz’

AREN: Demokratikleşme yönünde gelişmeler var. Güneydoğudaki silahlı mücadele demokratikleşmenin önünde bir engel oluşturuyor. Eğer eski SSCB sınırları içerisinde bir Türk müdahalesi gerçekleştirilirse, bu durum da olumsuz gelişmelere neden olur.

…….

Vorwarts: Türkiye’de Kürt halkının varlığından bahsetmek yasa önünde suç sayılıyorsa, partinin Kürt konusundaki tavrı nedir’

AREN: Partimiz Kürt sorunu konusunda yaklaşık olarak Kutlu ve Sargın’ın partisinin savunduklarına yakın şeyler söylüyor. Türkiye’de Kürt halkının varlığını, bu halkın Türklerin sahip olduğu haklara sahip olması, gelecekleri hakkında kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunuyoruz. Kanunlara karşı geliyor sayılsak bile, bizim konuya bakışımız böyledir. Şu anda hükümet bu konuda kesin bir tavır takınmıyor, var olan kanunu da bize karşı kullanmıyor.

Kürt sorunu şu anda Türkiye’nin önemli sorunu. Güney Doğu’da PKK önderliğinde bir silahlı savaş sürmektedir. Bu durum sorunun barışçı çözümünü engellemektedir. Biz silah kullanılmasına karşıyız.PKK silahlarını bırakmalı, hükümet de PKK’cılara af çıkartmalı. PKK mücadelesini yasal yollardan yürütebilmelidir. Ancak o zaman sorunlar tartışılıp bir çözüm bulunabilir.

Vorwarts: Türkiye’de demokratikleşme süreci o kadar kuvvetli değil. PKK’nın silahlı mücadelesi buna engel olabilirmi’

AREN: Düşünceme göre evet. Fakat şunu da belirtmekte yarar görüyorum ki, şu anda hiç kimse Kürtlerin tam olarak ne istediğini bilmiyor. Türkiye Kürtlerinin durumu, Irak ve İran’dakilerden farklı. Kanunlar önünde Türkler ve Kürtler arasında bir fark yoktur. Kürt halkının yarısı bugün ülkenin batısında yaşamaktadır. Buradaki halkla kaynaşmış, aralarında derin bağlar oluşmuştur. Bir Kürt başbakan veya amiral olabilir. Ama Kürt olarak, Kürt asıllı olarak değil. 15 milyon Kürdün 8 milyonu Türklerle iç içe yaşamaktadır. Bu nedenle Kürtlerin bağımsızlığı veya özerkliği durumunda başka problemler de çıkacağından, çokça Kürt bu çözüm önerilerine taraftar değildir. Bugün ayrılma yönünde mücadele eden Kürtler vardır. Düşünceme göre, serbest bir referandum yapılacak olursa sonuç arzuladıkları gibi olmayacaktır. Öncelikle Kürtlerin varlığı resmî olarak kabul edilmeli, okulda, toplumda, kendi dillerini konuşabilmeli, kültürlerini sürdürebilmelidirler. Konunun açıkça tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı, böyle bir ortamda yapılacak bir referandumla gelecekleri konusunda karar verebilmelidirler. Partimiz sorunun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümünden yanadır.

……..”

“…….

L’HUMANİTE: TBKP, gibi yasanın hışmına uğramamak için kongre metinlerinizde Kürt sorununu nasıl ele aldınız’

  1. AREN: Bildiğiniz gibi, eğer yasa çerçevesinde kalmak istenirse, ülkemizde ne bir şey yapılabilir, ne de bir şey söylenebilir. Siyasî Partiler Yasası, partilerin, Türkiye’de etnik ya da dinsel azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek hakkının olmadığını söylüyor. Buna göre, Kürtlerin olduğu bile söylenemez…. Kürt’lerin bütün sorunu bu; olmak mı, olmamak mı, varlık mı, yokluk mu sorunu. Biz, Kürt’lerin hak eşitliğini savunuyor ve onları bir azınlık olarak görmeyi kabul etmiyoruz. Ama bu, sorunu çözmeye yetmez. Gereken şey, Kürt’lerin kendi yazgılarını kendilerinin kararlaştırabilmesidir. Kongrenin başlıca sloganlarından biri de buydu: “Kürtler, istedikleri gibi yaşamakta özgür olmalıdırlar”.

– Gerçekte bu ne anlama geliyor’

– Örgütlenebilmeleri, geleceklerini tartışmak için kendi partilerini kurmaları gerektiği anlamına geliyor. Olası çözümlerden biri, bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü, kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi. Şimdilik bunu kendileri de bilmiyorlar. Çünkü bu çözümleri özgürce görüşmek, olası tüm tercihlerin sonuçlarını tartışma olanakları yok.

– Öyleyse siz, Kürt partilerinin kurulmasından yanasınız’

– Kuşkusuz. Demokratik bir ortam yaratmak gerekiyor. Bugün durum nedir’ Hükümet, “Kürdistan”dan söz edilmesini bir suç olarak görüyor ve bunu yapan herkesi mahkemeye veriyor. Ama eğer bir Kürt: “Ben böyle çok iyiyim, bu durumun değişmesini istemiyorum” derse, bu kez de PKK ona saldırıyor. Bu koşullarda görüşüp tartışmak olanaksız. O halde silahların susması, hükümetin bir genel af çıkarması ve PKK’nın yasallaştırılması gerekiyor.

– PKK’nın yasallık kurallarına uymaya karşı olduğunu mu düşünüyorsunuz’

– Bilmiyorum. Ama bir şeyden başlamak gerekiyor. Eğer hükümet ilk adımı atarsa PKK’nın nasıl bir karşılıkta bulunacağı görülecek. Bir şey kesin, bu sorun silahla çözülemez. İki taraf da bunu kabul etmek ve insan öldürmeye son vermek zorunda…. Sorun şu ki, PKK hükümetin tek muhatabı olmak istiyor. Ama biz, halk için de var olan bütün eğilimlerin kendini dile getirebilmeleri için birçok örgüt olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim önerdiğimiz şema şu: Kürt’lerin özgürce örgütlenmesi, tartışma ve referandum. Sonra, Kürtler eğer bağımsızlığı seçerlerse bunu kabul etmek ve sınırlar sorunu gibi, Türk’lerin ve Kürtlerin malları sorunu gibi, batı bölgelerinde yaşayan Kürtler sorunu gibi teknik sorunları çözmek için görüşme masasına oturmak gerekecek.

– Böyle bir şema şimdilik çok azınlıkta kalmıyor mu’

– Doğru. Bu fikir, Türk toplumu tarafından hoşgörü ile karşılanmıyor. Ama işleri ilerletmek için bu fikri dile getirmek de önemli. Bu bir zihniyet sorunu. Kürt halkının özgür kararını kabul etmek zorunda olduğumuzu kabul ettirmekte başarı sağlamak gerekiyor. Türkiye için temel sorunlardan biridir bu. Eğer bu sorun çözülebilirse, bütün öteki sorunlar da çözülebilir. Demokratlaşmanın temeli bu. Çünkü Kürtler için özgürlük kabul edilebilirse, kadınlar için de özgürlük kabul edilebilir ve bu böylece sürer gider … her şey birbirine bağlı. Bütün tabuları yıkmak gerek”

…..”

“…..

– Sayın AREN, Kürt sorunu konusunda partiniz iyi niyetli yaklaşımlar içinde olsa da bu konuda somut bir pratiğiniz yok. Bunun nedenini açıklarmısınız’

– Öncelikle bizim partimizin görüşünü aktarmak istiyorum, böylece sorunuza da açıklık getirebilirim.

Kürtler bir ulustur. Türklerden farlı bir kimliği olan, kültürü olan bir ulustur. Türkiye’nin aslî unsurudur. Kürtler, azınlık falan sayılmazlar. Eskiden beri Türklerle yan yana yaşamış kaynaşmış bir halktır.

Türk devletinin Kürtler üzerinde uyguladığı yok sayma politikası sorunun bu şekilde gelişmesine neden olmuştur. Belki daha farklı bir gelişme yaşanabilirdi. Biz bu politikayı reddediyoruz. Yani öncelikle Kürtlerin varlığı kabul edilmeli, onlar üzerindeki tüm yasaklamalar ve kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Ondan sonra Kürtler nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar vermelidirler. Hangi biçimde olursa olsun, Kürt halkının geleceği Kürtler tarafından belirlenmelidir. Bu nedenle parti olarak çözüm önerileri üretmek ve bunları Kürt halkına dayatmaktan yana değiliz.

Bugüne kadar Kürt halkının kendi özgür idaresiyle karar verme şansı olmadığından doğru zeminde bir gelişme yaşanmamış. Yani Kürtler üniter bir devlet içinde mi, federal bir devlet içinde mi, yoksa tamamıyla ayrılıp bağımsız bir devlet olarak mı yaşamak istiyorlar’ Bunu bilmiyoruz. Karşılıklı iki güç arasında Kürt halkı kendi isteğini dile getirmek fırsatından yoksun kalmıştır. Biz bu nedenlerle sonunu sahiplerine, yani Kürt halkının özgür iradesine bırakılmasından yanayız. Bundan dolayı, nasıl yaşayacakları konusunda herhangi bir önerimiz olamaz. Ancak, Kürt kimliğinin ve kültürünün üzerindeki baskılar mutlaka sona ermelidir. Bu biçimde yaşama ya da ayrı yaşama biçimlerinden hangisi olursa olsun bu mutlaka gereklidir.

Bize düşen görev bu düşüncelerimizi dile getirmektir. Biz de bunu sık sık, gittiğimiz her platformda dile getiriyoruz.”

Gene genel başkan Sadun AREN’in çeşitli sebeplerle parti adına konu ile ilgili yaptığı açıklamalar partinin yayın organı “Bülten”in 4., 10. ve 11. sayılarında yer almıştır. Bu beyanlar,

“…. Kürt sorunu önce özgürce oluşturulacak bir tartışma ortamında tartışılmalıdır. Parti olarak biz “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” diyoruz. (Bülten Sayı:4)

” …. Bu vesile ile hükümetin Kürt sorununun çözümüne yönelik bazı adımlar atmasının yerinde olacağı inancındayız. Örneğin TV. ve radyoda Kürtçe yayın ve Kürt dilinde eğitim yapılmasını bunlar arasında sayabiliriz.” (Bülten sayı: 10).

” …. Dünyadaki benzer olaylar ve ülkemizde Kürt sorununun izlediği gelişme çizgisi bu sorunun silahlı yollarla değil, fakat ancak siyasal, demokratik ve barışçı yollarla çözülebileceğini en açık biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenle herşeyden önce Hükümetin, PKK’nın silahlı eylemleriyle asıl Kürt sorununu birbirinden ayırması gerekmektedir. Bundan sonra yapılacak iş Kürt halkını temsil edebilecek parti ve örgütlerle bir diyaloğ içinde soruna barışçı ve demokratik çözümler aramaktır. Unutmayalım ki daha PKK’nın bile tam olarak ne istediği bilinmemektedir.

Burada Kürtçe eğitim görme olanağı ve Radyo-Tv’de Kürtçe yayın yapılması gereçekleştirilmelidir. Bunlar talep edildiği takdirde de karşılanması gereken en doğal demokratik haklardır.” (Bülten Sayı: 11).

biçimindedir.

Davalı Partinin genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un 28 Şubat 1993 günü Paris’te yapılan “Türkiye’de siyasi durum ve görevimiz” konulu toplantıda partisi adına yaptığı açıklamalar “Bülten”in 7. sayısında yer almaktadır. Bu beyanın bir bölümü aynen “… Kürt sorunu bugün ülkenin en güncel ve can alıcı sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi gerçekleşemez. Her Kürt, Türk yurttaşlarla eşit olana kadar, üzerindeki her türlü baskı ve ayrımcılık bitene kadar her bilinçli Türk insanı “ben Kürdüm” diyebilmelidir…” şeklindedir. Sıtkı COŞKUN başka bir beyanında da “… Sosyalist Birlik Partisi bu noktadan hareketle, Türk ve Kürt halklarını Çekiç Güç’e karşı çıkmaya çağırıyor, MGK’nın ve hükümetin Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılması önerisine karşı, milletvekillerinin red oyu vermesini istiyor.” (Bülten Sayı: 10) demektedir.

III- Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme:

  1. A) Kapatma Nedenleri

Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâîk Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş, 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları, sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakti yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nın bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.

Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlemiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.

Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:

SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin … Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; anayasanın 3. Maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini …. değiştirmek;

… dil, ırk, …. ayrımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

….” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülahazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremiyeceği” ifade edilmiş, Anayasanın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak … dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.” tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve Canik sancağiyle Vilayat-ı Şarkiye adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretilaziz, Van, Bitlis vilayeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiçbir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, milli istiklalin sağlanması ve Saltanat ve Hilafetin masuniyeti için kuva-yı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.”, ve “Mondros mütarekesiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilayetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslamlar teşkil eden, iktisadi ve kültürel üstünlüğü müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikak öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskun memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dîniyemize riayet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, Şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.”

ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükümet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük millet Meclisi’nce de benimsenen Misak-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskun olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri araya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden, mezkur hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakarlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriyat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkar Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.

Anayasanın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü dezenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.

  1. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçeye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir.Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.

Diğer taraftan, hernekadar Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasanın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez …” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.

Dil konusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek ….. amacıyla kullanılamazlar …” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.

Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar l993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “… “millet” KAVRAMI; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasasının Başlangıç’ında, ” … Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde ” … Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir…

“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir …”

Anayasanın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarını millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli, bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve manevi mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “… Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda, “… geçmişte “panislamist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır…”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “… Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “… Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.

Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir: “… Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… ülkenin her yeri her yurttaşındır.

“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolunun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.

“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir… Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….

“Türkiye’de; Türk Ulusunun dengeli, tutarlı tumumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.

“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir :

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Milli kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu mütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Milli’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.

“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” …” (biçiminde tanımlamış).

“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda “… Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzeninde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır…

“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahiy, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içereğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar …” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.

Bölünmez bütünlük ilkesi ile yakın ilişkisi bulunan egemenliğin, kullanılmasıyla ilgili olarak SPY.nın 80. maddesi siyasî partilerin “Türkiye Cumhuriyetinin dayanağı olan Devletin tekliği ilkesini değiştirmek” amacını güdemeyeceği ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı yasağını koymuştur.

Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esasına göre kurulan bir devlettir. Bu husus aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin ulusal devlet olmasının da sonucudur. Bu tarihsel gerçekten hareket eden Cumhuriyet anayasaları federatif devlet sistemini kabul etmemiş, devletin tekil yapısını korunması için güçlü ve ödün vermez yaptırımlar öngörmüştür.

Tekil devlet yapısını sağlayan bölünmez bütünlük ilkesidir. Bu ilke, azınlık yaratılmaması, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması anlamına gelir. Şu halde tekil devlette, birden çok ulusa ve tek olan egemenliği paylaşan federe devletlere yer yoktur. Egemenliğin kullanılmasını ve Anayasanın 6. maddesinde belirtildiği gibi, onun tek sahibi olan ulus yapısını bölen düzenlemeler, bütünlük ve tekil devlet ilkesiyle bağdaşmaz. Siyasal partiler Türkiye’de bu ilke ve esaslar tersine çalışma yapamazlar. Bu husus Yüksek mahkemenizin 10.7.1992 gün ve 2-1 sayılı kararı ile, 4.7.1993 gün ve 1-1 sayılı kararında geniş şekilde açıklanmıştır.

Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81.maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarda eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya … ırk veya dil farklılığına dayan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekcede de açıklandığı gibi, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.

İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, ” … Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.

“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.

“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İNÖNÜ: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında tam bir birlik yaratmaktadır.”

“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”. “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesinin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)

Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrımüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen … serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrımüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)

Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez.

Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1, (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.

Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X.Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevincli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlaka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki ayrılıkçı, terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a, veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “… Türk ulusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.

“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer alacakları ortaya konulmuştur …”

Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusunu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturmazlar. Türk ulusunun manevî bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medenî v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedoir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit vatandaş”lık, Fransız Büyük devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yuğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K.1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “… Bu hükümde de ……”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla, varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmak” anlamına gelebileceğidir….

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan anayasal durum karşısında Anayasanın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyet iülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

  1. B) Değerlendirme

Davalı siyasî partinin tüzük ve programı, birinci büyük kongre kararı, bu karara dayanak teşkil eden genel yönetim kurulu raporu, genel yönetim kurulunun bu yöndeki kararları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un partisi adına yaptığı açıklamaların içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY. hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık şöylece ortaya çıkmaktadır.

Davalı Sosyalist Birlik Partisi tarafından:

a)- Partimiz Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Bu sorun baskıcı rejimin bir nedeni ve aynı zamanda sonucudur.

– Partimiz, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terk edilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.

– Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmamış görünmektedir. Oysa bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulaması sonucuyla ortadadır.

– Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

– Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

– Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

– Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

– Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul: problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul: özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

– Olası çözümlerden biri bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi.

Denilmek suretiyle SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak nitelikleri Anayasada belirtilen Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline dair hükümlerin değişitirilmesi amacı güdülmüştür.

  1. b) Kürt sorununun çözümü önerileri arasında federasyon önerilmesi yanında,

– Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve

geterilmelidir.

– Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

denilmek suretiyle Anayasanın 6. ve SPY. nın 80. maddesine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesini değiştirme amacına yönelik faaliyette bulunulmuştur.

c)- Partimiz Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söyleyebilmelerini zorunlu görmektedir.

– Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söylemeleri zorunlu görülmektedir.

– Kürtlerin kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip güvence altına alınması gerekir.

– Kürt sorunu, Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

– Kürtler Türkler’den farklı kimliği ve kültürü olan ayrı bir ulustur.

denilmek suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, Türklerden ayrı bir ulusal kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.

  1. d) – Partimiz Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için çalışacaktır.

– Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı, sağlanıp, kendi kültür varlıklarını yaşatmaları, geliştirmeleri desteklenecektir.

Şeklinde görüşler ileri sürülüp, olası çözümler arasında Kürtlere kültürel özerklik tanınabileceği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve böylece SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmış bulunulduğu görülmüştür.

IV- Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Sosyalist Birlik Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

II- DAVALI SİYASî PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 28.2.1994 günlü Ön Savunmasında şöyle denilmektedir:

“1. Üç Yıl Sonra Açılan Dava :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü iddianamesi ile Sayın Mahkemenizin huzuruna getirilen bu davada, SBP’nin kapatılması istenmektedir. Başsavcılığın kapatma isteği, Parti’nin bir kısım çalışmalarına olduğu kadar, kuruluş belgelerine de dayanmaktadır. Gerçekten de, iddianamenin daha başında, “deliller” bölümünde, kapatma isteğine “davalı siyasi partinin tüzük ve programı” kanıt gösterildikten başka (sh.2), iddianamenin 4. sayfasında Parti tüzüğünden, 5. ve 6. sayfalarında programdan alıntılar yapılarak tüzük ve program suçlanmakta, iddianamenin sonunda “değerlendirme” başlığı altında (sh.39) “davalı siyasî partinin tüzük ve programı”nın suçlandığı bir kez daha vurgulanmaktadır.

Başsavcılığın bu suçlamasında, daha ilk bakışta hayretle gözlenen bir olgu vardır. Bu da, SBP’nin kuruluş belgelerinin tarihidir. 15 Ocak 1991 olan bu tarih, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde gösterilmemektedir. Diğer suçlamalara dayanak oluşturan Parti çalışmaları hakkında tarih belirtilirken (örneğin sh.6, 1.Kongre tarihi, sh. 14, Prof.Aren’le yapılan röportajların yer aldığı Bültenler; sh. 19, Sıtkı Çoşkun’un katıldığı toplantı tarihi) Parti’nin kuruluş tarihi gösterilmemiştir. Bunun nedeni ise, bu belgelerin, üç yıl sonra bir suçlamaya muhatap edilmeleri olmalıdır.

Oysa Başsavcılığın bazı siyasî partiler için Sayın Mahkemenizde açtığı kapatma davalarının iddianameleri şöyle başlamaktadır:

“Sosyalist Parti, 1 Şubat 1988 tarihinde Siyasî Partiler Kanununda öngörülen bildiri ve belgelerini, İçişleri Bakanlığına vererek kurulmuş, tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 15.2.1988 günlü ve SP. 23 Hz. 1988/2 sayılı iddianamesi)

“4 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasî parti kurularak tüzel kişilik kazanmış…” (C.Başsavcılığının 14.6.1990 günlü ve SP. 30.Hz. 1990/34 sayılı iddianamesi)

“Davalı Parti, 1.2.1988 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Sosyalist Parti adı altında tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 14.11.1991 günlü ve SP. 13. Hz. 1991/94 sayılı iddianamesi)

Kuruluşundan 3 yıl sonra, bir siyasî partinin tüzük ve programı ile suçlanması oldukça ilginçtir. Bu 3 yıl boyunca tüzüğü ve programı nedeniyle herhangi bir soruşturmaya uğramayan SBP’nin şimdi bu belgeler de vesile edilerek kapatılması istenmektedir. Bir siyasî parti için kapatmanın, “idam cezası” olduğu yolunda hukuksal görüşler ileri sürülmüştür. (As.Yarg.Başsavcılığı’nın 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğnamesi) Bu kadar vahim bir nitelik taşıyan tüzük ve program, 3 yıl süreyle soruşturmaya hedef olmamıştır. Bunun ise açık bir anlamı vardır. Bu tüzük ve program toplumsal olduğu kadar hukuksal olarak da meşruiyet kazanmıştır. 3 yıl sonra gelen bu soruşturma, “kapatma” biçiminde yöneldiği sonucun vahim niteliği ile kendisi çelişmektedir.

İddianamenin 3. sayfasında şöyle denilmektedir: “Cumhuriyet Başsavcılığımız Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.”

Bu ifade kendisiyle çelişmektedir. SBP’nin “kuruluşundan başlayarak” yapılan izleme, -ki bu SPY’nın 10. maddesinin açıkça öngürdüğü bir gerekliliktir- “kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı” görülmüşse bugüne kadar böyle bir dava niçin açılmamıştır.’ Gerçekte yasaklamalara aykırılık yoksa, bugün böyle bir dava açılmasının anlamı nedir’ Sözü edilen, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların” ancak şimdilerde, kapatmayı gerektiren bir sorumluluk taşıdığı kanaatini yaratamayacağını ise, aşağıda ele alacağız.

Gene iddianamenin 4. sayfasında şöyle denilmiştir: “Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikler; davalı siyasî partinin büyük kongre kararı, Genel Yönetim Kurulu raporları, Genel Başkan Sadun AREN ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.”

“Kapatılma nedeni olabilecek belirsizlikler” ne demektir’ Bir “belirsizlik” nedeni ile mi kapatma istenmektedir’ İddianame bu belirsizliğin ne olduğunu söylemelidir. Bu belirsizlik şimdi nasıl “daha belirgin” hale gelmiştir’ İddianame bunu açıklamalıdır. Gariptir ki, iddianame, “belirsizlik” olarak nitelendirdiği hususun giderilmiş olduğunu söyleyememekte, ancak “daha belirgin hale” geldiğini belirtmektedir. Bu ise, hala belirgin olmayan yanları bulunan, yani kısmen belirgin, kısmen belirgin olmayan demektir. Belirgin olmayana da dayanan bir suçlama, kapatma isteğinde inandırıcı görülebilir mi’

Aslında iddianame, SBP’nin masumiyetini görmektedir. İşte bunun yanı sıra kapatma isteğinin açıklanması sıkıntı yaratmaktadır.

SPY’nın 9. maddesi, yeni kururulan siyasi partilerin tüzük ve programlarının, C.Başsavcılığı’nca, Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun incelenip denetleneceğini öngörmektedir. Gene aynı madde hükmüne göre bu denetlemede görülecek noksanlıkları gidermeyen, istenecek ek bilgi ve belgeleri göndermeyen siyasî partiler hakkında kapatılmaya dair hükümler uygulanacaktır. Yukarıya alıntıladığımız ifadeden anlaşıldığı üzere, SBP’nin tüzük ve programı hakkında da yapılmış olan, “Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluk” denetiminde olumsuz bir kanaate ulaşılmamıştır. Çünkü Parti tüzük ve programının değiştirilmesi veya düzeltilmesi konusunda Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığı’ndan herhangi bir yazı alınmamıştır. Yukarıda sözü edilen davalarda Sosyalist Parti davasının iddianamesi, partinin kuruluşundan 14 gün sonra TBKP’nin iddianamesi ise 10 gün sonra hazırlanmıştır.

  1. Suçlanan Parti Çalışmalarının Üstünden 1,5 Yıl Geçmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde, SBP, tüzük ve programından başka bir kısım faaliyetler nedeniyle de suçlanmaktadır. Partinin suçlanmasına neden yapılan bu faaliyetler;

  1. a) 1.Kongereye sunulan Genel Yönetim Kurulu Çalışma Raporu ve bu kongrede alınan kararlar ve Kongre Sonuç Bildirgesi ile,
  2. b) Genel Başkan prof. Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un SBP Bülteni’nde yayınlanan bazı röportaj veya toplantılardaki konuşmalarıdır.

Ne var ki, yukarıda partinin kuruluş belgeleri için söylediklerimiz, bunlar için de geçerlidir.

SBP’nin 1. Olağan Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihlerinde yapılmıştır. bu tarih ile iddianamenin hazırlandığı tarih arasında bir buçuk yıldan fazla bir süre geçmiştir. Üstelik tüzük ve programdan belirsizlikler bulunduğunu ileri süren Başsavcılık, Kongre belgeleri için böyle bir şey söylememekte, aksine bu belirsizliğin örneğin bu belgelerle daha belirgin hale geldiğini ifade etmektedir. Şu halde 1. Kongre’ye sunulan Çalışma Raporu ile Kongre’de alınan kararlar, Parti’nin kapatılmasına neden oluşturacak sarih ögeler taşımasına karşın, böyle bir dava açılmamış, birbuçuk yıl beklenmiştir. Aradan böyle bir süre geçtikten sonra, ancak şimdilerde bu davanın açılmasına acaba neden gerek görülmüştür’

Prof. Aren’in ve S.Coşkun’un demeç ve açıklamaları için de aynı şey sözkonusudur. Prof. Aren’in Vo Realites ve Vorwarts dergileri ile I’Humanite ve Azadi gazetelerinde yayınlanan röportaj ve demeçlerinin hepsi de 1992 yılı ortalarına aittir. Ve iddianame tarihinden bir-birbuçuk yıl daha eskidir.

SBP hakkında kapatma nedeni oluşturduğu iddia edilen bulguların geçmişi üç yıla uzanırken, bu süre zarfında Parti kongresini yapmış, 44 il, 200’ü aşkın ilçe ve 200’ü aşkın beldede örgütlenmiş ve bir yığın siyasal etkinliklerde bulunmuştur. Parti bu faaliyetlerde bulunurken herhangi bir engelleme ile karşılaşmamış, bir uyarıya muhatap olmamıştır. (Karşılaşılan bir yığın idari engeller ise bu anlamda değildir.)

İddianamede, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi”nden söz edilmiştir. (sh.3) Buna bakılırsa, C.Başsavcılığı parti yayınlarını zamanında temin edip inceleyemediğini, bunların kendisine geç ulaştığını söylemektedir. Ne var ki, SPY’nın 10. maddesi, “C.Başsavcılığı’nca her siyasî parti için bir sicil dosyası” tutulacağını öngörmekte ve maddenin (c) bendinde, “partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınları”n da bu dosyaya konulmasını emretmektedir. Maddenin 4. fıkrasına göre bu belgelerin, C.Başsavcılığı’na intikal ettirilme süresi onbeş gündür. Bu süreye, siyasî partilerin yayınlarını C.Başsavcılığı’na iletmek için uymak zorunda oldukları kadar, C.Başsavcılığı da, -iddianamesinde belirttiği gibi re’sen yürüttüğü görevinde bu süreye uyacaktır. Görülüyor ki, onbeş günlük süre kısa bir süredir. kanunda 15 gün içinde yapılması öngörülen bir işin; birbuçuk yıl gibi, üç yıl gibi bir süre sonra yapılması, C.Başsavcılığı’na kanunen tanınmış bir hak değildir. Tekrar ifade edelim ki, bu, partinin kabul edilmiş olan toplumsal ve hukuksal meşruiyetine, her nedense şimdilerde uygun görülen bir karşı çıkmadır. Bu davanın SBP’nin seçimlere katılma hakkını elde ettiğinin kamuoyuna açıklanmasının hemen ardından gelmesi oldukça ilginçtir.

SPY Anayasa’ya Aykırıdır.

Yargıtay C.Başsavcılığı SBP’nin kapatılmasını, 2820 sayılı SPY hükümlerine dayanarak istemektedir. İddianamede SBP, SPY’nın 18, 80. 81/a ve 81/b maddelerine aykırılık iddiasıyla suçlanmaktadır. Davada SPY, “uygulanacak kanun” durumundadır. (Anayasa md. 152; 2949 sayılı K. md. 28).

SPY’nın bu hükümleri Anayasaya aykırı hükümlerdir. Anayasa’nın 69. maddesine göre, siyasî partilerin faaliyetleri, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırların dışına çıkamaz. Anayasa’nın 14. maddesinde sıralanan yasaklamalarla SPY’nın bahsi geçen hükümleri tam bir uyum gösteren hükümler değildir. Bu hükümler Anayasa’yı aşan sınırlamalar getirmekte, siyasî partilere sağlanan Anayasal güvenceyi ortadan kaldırmaktadır. Bu itibarla iddianamenin dayandığı SPY hükümleri, Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 68 ve 69. maddelerine aykırıdır.

Ancak önem taşıyan konu, 2820 sayılı kanunun Anayasa’ya aykırılığının, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısındaki durumudur. Bu maddenin kapsamı hakkında, son zamanlarda giderek yoğunlaşan görüşler ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de, geçici 15. maddenin, özetle; bir kısım yasama işlemlerini anayasal denetimin dışında tuttuğu, bunun ise Cumhuriyetin hukuk devleti olma niteliğini zedelediği, Anayasa’da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin dışına çıkılması sonucunu doğurduğu; geçici bir maddenin, Anayasa’nın temel kuralllarını süresiz işlemez hale getirmesinin Anayasal sistemle bağdaşmayacağı, bunun, maddenin geçicilik özelliğine de uygun düşmeyeceği; bu geçici maddenin, sürekli bir kural olarak kabulu durumunda, Anayasa’nın öngördüğü hukuk devleti, Anayasa’nın üstünlüğü ve anayasal denetimle ilgili temel kuralların, 12.9.1980 – 6.12.1983 tarihleri arasında çıkan yasama metinleri yönünden Anayasa’nın işlerliğini kaybettiği; geçici bir maddenin sürekli bir kural niteliğinde anlaşılması halinde, geçici hükmün, Anayasa’nın kimi temel kurallarının önüne geçmesi sonucunu doğurduğu; Anayasa yapımcısının, geçici 15. madde ile koyduğu yasaklamayı sürekli kılmak isteseydi, geçici maddeler arasına değil, temel maddeler arasına koyması gerekeceği düşünceleri belirmiş ve bu yöndeki düşünceler giderek güç ve yoğunluk kazanmıştır.

  1. Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi Hakkında:

Bunlarla birlikte, SPY’nın tümü itibariyle gördüğü değişiklikler yüzünden orijinal biçim ve bütünlüğünü kaybettiği; kanunun 7 yılda 10 kez değiştirildiği, bu nedenle geçici 15. maddenin koruması altında bulunamayacağı düşünceleri de ciddi boyutlar kazanmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi’nde çoğunlukla benimsenen görüş şöyledir:

“Geçici maddeler geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve anlamları ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasından farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hatta temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler.” (Anayasa Mahkemesi’nin 16.7.1991 günlü ve 1990/1 (S.P.Kapatma) E. 1991/1, karar sayılı ve 10.7.1992 günlü ve 1991/2 (S.P.Kapatma) E. 1992/1 K. sayılı kararları)

Yüksek Mahkemenin bu görüşünü aşağıda değineceğimiz “ihmal”e ilişkin görüşü ile birlikte ele alacağız. Nitekim Anayasa’ya aykırılık sorununun geçici 15. madde ile tıkandığı görüşünün ağırlık kazandığı hallerde “Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorum” tekniğinin kullanılması (Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984, 1984/1 (S.P.Kapatma) E. 1984/1 K.) yoluna gidebileceği gibi; Anayasa’nın temel hükümleri ile çelişen bir yasa hükmünün, Anayasa Mahkemesi’nin deyişiyle bir yana bırakılması, yani ihmali gibi bir çözüm yolu da bulunabileceği düşünceleri ortaya çıkmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi, 16.7.1991 günlü ve 1990/1 E., 1991/1 K. sayılı kapatma davası kararının gerekçesinde; önce gene Anayasa Mahkemesi’nin 28.9.1994 günlü ve 1984/1 E. sayılı Siyasî Parti Kapatma Davası Kararından;

“Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerinin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir.” alıntısı aktarıldıktan sonra şöyle devam edilmektedir:

“Bu kararda da açıkça belirtildiği gibi Anayasa’nın geçici 15. maddesi, olağanüstü koşullar altında siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesini ve Anayasaya aykırı olduklarının ileri sürülmesini önleyici, açık bir Anayasa hükmüdür… Anayasa koyucunun belli bir dönemde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması yolunda yaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralı yok sayması olanaksızdır.”

Bu karardan bir yıl sonra Anayasa Mahkemesi, aynı konuyu, aynı anlayış ile benimseyerek yinelemişse de, gerekçedeki ifade değiştirilmiştir. nitekim 10.7.1992 günlü ve 1991/2 E., 1992/1 K. sayılı kapatma kararında, aynı görüş bu kez şöyle söylenmiştir:

“Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir koruma düzenlemesidir.”

Görülüyorki, Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya aykırılık konusunda SPY’nın, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğunu ve bu kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceğini kabul ederken, bu görüşünü, bir düzeni oluşturan yasal düzenlemelerin korunması olarak benimsemektedir. Bu düzen ise 12 Eylül harekatının getirdiği düzendir. Geçici 15. madde, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için konulmuştur. O halde Anayasa Mahkemesi’nce de bu kuralın yok sayılması olanaksızıdr.

Anayasa Mahkemesi’nin sonuç itibariyle bir farklılık yaratmamakla birlikte, bir yıl arayla verdiği bu kararlar, ayrıntıda da olsa bir değişikliğe uğramaktan uzak kalamamaktadır. Örneğin 16.7.1991 günlü kararda, “Anayasa’nın geçici 15. maddesinin uygulanmasında anayasa hükümleri arasında da bir çelişme yoktur” denilip, 28.9.1984 tarihli kararda ifade edildiği gibi, bu maddenin “Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak” görülmemesi gerektiği söylenmişken, bu kez 10.7.1992 tarihli kararda “Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp” denilmektedir.

  1. Siyasî Parti Kapatma Sorunu:

Ülkemizde son yıllarda, siyasî parti kapatma davalarının çok sayıda örnekleri görülmüştür. Oysa doğası gereği siyasî partilerin yargı organı tarafından kapatılması az rastlanan bir dava türü olmalıdır. Haklarında kapatma kararı verilen siyasî partilerin büyük çoğunluğunu; sosyalist, marksist programlı partiler oluşturmaktadır. Bu partilerin hepsi de, “Kürt sorunu” ile ilgili nedenlerden dolayı kapatılmışlardır. Hiç kuşkusuz ki, sosyalist, marksist partiler etnik sorunları görmezlikten gelemezler. Ama bu konu, yalnızca sosyalist partilerin sorunu değildir. Ülke yönetimine talip olan ciddi bir siyasî partinin, ister muhalefette, ister iktidarda olsun, ülkenin her bir kesimi ve tüm sorunları ile ciddi bir biçimde ilgilenmesi, onun boşlayamayacağı aslî görevlerinden biridir. Bir siyasî partinin ülke sorunlarına ister muhalefette, isterse iktidarda olsun, çözümler araması, getirmesi veya önermesi, mutlak görevlerinden biridir. Ekonomik programları ne olursa olsun, politik eğilimleri ne olursa olsun, siyasal çözüm bulmakla görevli olan partiler tüm toplum kesimlerine yönelmek zorundadırlar. Örneğin şu görüşler, bugün koalisyon hükümetinin ortağı olan bir siyasî partinin görüşleridir:

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir… Kürt kimliğini kabul ederek kendine “Kürt kökenliyim” diyen yurttaşlara, bu kişiliklerini hayatın her alanında istedikleri gibi ve özgürce belirtme hakkına sahip olmaları olanağı sağlanacaktır.” (SHP’nin Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri. Ankara, Temmuz 1990, S. 28-43).

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin yargısı, bütün siyasî partilere uzanabilmekte değildir. Bu, C.Başsavcılığı’nın tekelinde olan bir inisiyatiftir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi’nin gözeteceği eşitlik ve adalet ölçütlerinde, dikkate alınacak önemli hususlar vardır.

Anayasa Mahkemelerinin, genellikle anayasal koruma görevini yerine getirebilmek için, temel kurallara uygun olmasa bile, özgürlüklere aykırı olacağını ve hatta zarar vereceğini bilerek, koruma işlevine haklılık aradıkları, temel hak ve özgürlüklerin çeşitli alanları üzerdinde bu tür yorumlar ve çözümler ürettiklerinin çok sık önrekleri görüldüğü ileri sürülmüştür. (Dominique Rousseau: Anayasa Mahkemelerinin Politikaları, 1992, S.130-131) Bu nedenle Anayasa Mahkemeleri, bir üst düzey mahkemesi (Yüksek Mahkeme) olarak, siyasî mahkemelerdir. Prof. Bahri Savcı, Anayasa Mahkemelerinin, hemen her yerde siyasi mahkemeler olduğunu kaydetmektedir.

Şimdi bizde görülen siyasî parti kapatma tablosunda da, kuşkusuz siyasal tercihlerin etkileri gözlenmektedir. Sosyalist, marksist partilerin Kürt sorununa, etnik konulara yaklaşım ve açılımına Anayasa mahkemesi olanak tanımamaktadır. Bu, Anayasa Mahkemesi’nin Devletin üst düzey politikası ile bütünleşen tutumudur. Bu nedenle marksist programa sahip olmayan bir siyasî parti, örneğin ülke üzerinde ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürse (SPY, md. 81/a) ya da Türk dilinden başka bir dili korumak niyetini açıklasa (SPY, md. 81/b) bu, önemli görülmeyecektir.

Oysa iddianamede zikredilen (bk. sh. 27, 29, 38), Anayasa Mahkemesi’nin 20.7.1971 günlü ve 1971/3 E., 1971/3 K. sayılı kapatma kararından bu yana, özellikle son yıllarda oldukça artan sayıdaki kapatma davalarında, aynı tutum, bir siyasî tercih olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi kapatılmış olan bu siyasî partilerin, geçmişte kalan faaliyetlerine bakıldığı zaman, toplumsal dinamiğin bugün çok farklı noktalara ulaşmış olduğunu görürüz.

Ancak her parti kapatma olayında, demokrasi ve özgürlüklerden önemli kayıplar verildiği kuşkusuzdur. Çeşitli görüş ve düşüncelere açık, çok sesli bir demokrasi anlayışı, gelişecek bir ortak bulamamaktadır. Siyasî partiler kapatmanın demokratik rejime bir katkı getirmesi düşünülemez; aksine Anayasa’da “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları” olduğu belirtilen (md. 68) partilerin kapatılması, demokratik hayatın unsurlarını yok etmek sonucunu doğurur.

  1. Uluslararası Sözleşmeler :

Türkiye son yıllarda, uluslararası hukukla daha geniş bağlantılar kurmuştur. Artık, özellikle Avrupa hukuku, Türkiye’ye daha fazla yansımaktadır. Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasına göre, uluslararası antlaşma hükümleri, yalnızca uluslararası hukuk değil, iç hukuk olmuştur. Bu nedenle uluslararası hukukun, usulüne göre onaylanan sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kuralları, yalnızca kanun olarak değil, uygulamaları Anayasa emri olarak (md. 90/5) güçlendirilen normlardır. 1974 tarihinde, Türk Hükümetince imzalanan Helsinki Nihai Senedi ile, ilke olarak; uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü, düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı; halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı, diğer imzacı ülkelere karşı taahhüt edilerek benimsenen temel haklar oldu.

Helsinki Nihai Senedi’nin ardından Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’na (AGİK) katılan ülkeler AGİK süreci sonunda, ortaklaşa yeni bir ferman oluşturdular: Yeni bir Avrupa için Paris Şartı. Paris Şartı, 1990’ların Avrupasında, temel haklar ve özgürlüklere ilişkin resmî düzeydeki ortak görüşün ifadesidir.

Paris Şartı ile Helsinki ilkeleri pekiştirilmekte ve Avrupa’nın toplumsal, hukuksal, ekonomik, demokratik, kültürel, askerî konsepsiyonunun güvenliği dile getirilmektedir. Bunlar bilinen ilkeler olmakla birlikte, gene de hatırlamakta yarar vardır. Örneğin Şart’ın, “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Avrupa’da yeni bir çağa geçildiğinin belirtildiği Şart, “İnsani boyut” başlığı altında, gelecek için rehber niteliğinde gördüğü ilkeleri şöyle ifade etmiştir:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını artırmak azmi ile, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanı sıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dili ve dini kimliklerinin korunmasını ve kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz. Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parçası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Basın yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ankara, Aralık 1990)

Bu taahhüt niteliğindeki beyanların altında, Türkiye’nin o tarihteki Cumhurbaşkanı ve Başbakananı’nın birlikte imzaları bulunmaktadır.

Öte taraftan; Türkiye, 6366 sayılı Kanunla onaylanan insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasına ilişkin sözleşmenin (AİHS) de imzacılarındandır. Bu sözleşmenin 9. maddesi, düşünce özgürlüğünü, 10. maddesi ise görüşlerini ve anlatım özgürlüğünü güvenceye almaktadır.

Sözleşmenin 14. maddesi ise, “Bu sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin sağlanır” demektedir.

İddianamede, bu ilkelerin yer aldığı metinler görmezlikten gelinmiştir.

Bu sözleşmeye ek 1 numaralı protokolün 3. maddesi ise, akit tarafların, yasama organının seçilmesinde halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar için de makul aralıklarla gizli oyla seçim yapmayı taahhüt ettiklerini hükme bağlamaktadır. Anayasa’nın 66. maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk” olduğunu belirtmektedir. Buna göre, devlete vatandışlık bağı ile bağlı olmak, “Türk olmak” anlamındadır. türk olan herkes; Anayasa’da, kanunlarda, uluslararası sözleşmelerde, devletin uygulanmasını yükümlenip taahhüt ettiği her düzeydeki belgede yer alan haklarını kullanabilecektir. Dahası, bu hakların gerçekleştirilmesini isteme hakkına sahip olacaktır.

Yani, bu hükümlere göre, Kürt halkına ilişkin çözüm önerilerinin yer aldığı bir program vatandaşın seçme hakkına ulaştırılamadığı, bunun engellendiği bir durumda (Örneğin bu konuda görüşleri olan bir siyasî partinin kapatılması gibi) sözleşme hükümleri ihlal edilmiş olur. (Ek protokol md. 3) Çünkü “halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar” oluşturalamamış, tam tersine ne ölçüde varsa o da yok edilmiştir. Aynı şekilde, Anayasalarda ve Anayasal oluşumu etkileyecek konuma sahip seçme, seçilme haklarını düzenleyen metinler ve bunların başta gelenlerinden olan siyasal partiler yasasında yer alan hakların, yalnızca “Türk” olarak tanımlanan; ama, her kesim ve düzeydeki otoritelerin ifade etmekten kaçınamadığı Kürt realitesini dışlayan en azından görmezlikten gelen düzenlemesi, bu sözleşme hükümleriyle açıkça çelişkilidir.

Türkiye, bireysel başvuru hakkının istemeyerekte olsa -kabul edildiği 28 Ocak 1989 tarihinden bu yana, AİHS’nde yer alan temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlü olan; Avrupa Konseyi’nin yargı organlarının yargısına tabi bulunmaktadır. Türkiye şu ana kadar, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nca aleyhinde düzenlenmiş raporlarda öngörülen gereklilikleri yerine getirmekten uzak kalamamıştır. T.C. Hükümeti, şimdi yakın bir tarihte (Mart 1994) Avrupa İnsan Hakları Divanı önünde de kendisini savunacaktır. Esasen Türkiye, Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımazdan önce (1990) Komisyon’un yargı alanında bulunurken; Komisyon, Divan’ın içtihatlarına uyumlu görüşler ürettiği için, -dolaylı bile denilemeyecek kadar- Divan’ın kararlarına (içtihat) riayet etme yükümlülüğünde idi.

AİHS, “Dünya’da barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak… aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır” demektedir.

Yani sözleşme dibacesi, sözleşme hükümlerine riayetin “derin bir inanç”ın ifadesi olduğunu buyurucu ve bağlayıcı olarak belirtmektedir.

Komisyon (ve divan) iç yönetmeliği ise, sözleşme de yer alan temel haklara ilişkin ilkelerin korunması konusunda, derin bir inançla taahhütte bulunan devletlerin, onu gerçekleştirebilmek için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini de ifade etmektedir.

Yineleyelim ki, Anayasa’ya göre, uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. (md. 90/5)

Ancak, kanun hükmünde uygulanmaları Anayasal güvenceye alınan bu metinler başka bir metin karşısında (2820 saylı SPY) görmezlikten gelinebilmektedir.

  1. SBP ve Kürt Sorunu:

İddianamede yer alan suçlamalara göre, SBP’nin kapatılması isteğinin nedenleri;

  1. a) Partinin kuruluş belgeleri,
  2. b) 1. Kongre belgeleri ve
  3. c) Genel Başkan Prof.Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un bazı demeç ve açıklamalarıdır.

İddianame, bunlarla ilgili suçlamalar yaparken tamamiyle soyut iddialar ileri sürmekte; gerçekte bu suçlamalara konu ettiği dökümanları ele almamaktadır. İddia gayet soyuttur. İddia bir parti belgesinin zikrettikten sonra; ardından hiç ilgisiz bir konuya geçmekte, fakat bununla parti belgesi arasında bir bağ, bir ilinti kurmaya gerek görmemektedir. Başsavcılığın başka tür bir suçlama yöntemi kullanması zaten mümkün değildir. Çünkü üç yıl sonra açılan bu dava suçlamada samimi kanıtlara dayanmamaktadır. İddia yukarıda belirtildiği gibi bugüne kadar, kapatılmalarına karar verilen sosyalist Programlı partilerle ilgili genel kavramları ve bunlara dayalı suçlamaları somutlaştıramamaktadır.

İddianameye göre, yalnızca Kürt halkının varlığından söz etmek bile partinin kapatılmasını gerektirir. Asla hukuksal bir biçimde izahı mümkün olmayan, çağ dışı bir düşünceyi kanunlaştıran bu hükmün Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceği konusunda, Anayasaya madde konulması sebepsiz değildir. Bu düzenleme kendi mantığı ile tutarlı olabilir; fakat akılcı ve hukuki olma niteliğini kazanamaz.

Azınlıklar bulunduğunu ileri sürülemeyeceği veya azınlıklar yaratılamayacağına ilişkin düzenlemeler (SPY 81/9, 81/6) ancak, ya Kürtlerin olmadığı ya da siyasî partilerin Kürtlerden söz edemeyeceği biçiminde anlaşılabilir. Bunların her ikisinin de demokratik olma niteliği ile bağdaştırılması imkansızdır. Oysa, siyasî partilerin işlevlerinin demokratik olamayan bir ortamda yerine getirmesi mümkün değildir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi şimdiye kadar kapatılmalarına karar verilen sosyalist partilerin hepsinin de kapatılma nedeni aynıdır. Şu halde, Kürt halkının varlığı politik düzeyde dile getirilemez.

Kürt sorunu ülkenin yaşadığı en sıcak olaylardan biridir. Sorunun çözümü için başlıca iki yaklaşım sözkonusu olmaktadır.

  1. a) Askeri çözüm,
  2. b) Barışçı çözüm

Siyasî Partiler bu seçeneklerden hangisini benimsiyorlarsa onu programına alacaktır. Barışçı çözüm bu seçeneklerden biridir. Ancak Kürt halkının varlığından sözetmesi mümkün olmayan bir siyasî partinin soruna çözüm önermesi de mümkün değildir.

Kürt sorununa çözüm aranması yalnızca Kürtleri ilgilendiren bir konu değildir. Konu Türkiye’nin bir sorunudur. Bu nedenle, gündeminde kürt sorunu bulunmayan bir siyasî partinin programı eksiktir.

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü iddiası ise, öteki iddiaları gibi, iddianamede soyut kalmaktadır. İddianamede konuya ilişkin yapılan yorumun SBP’nin program ve faaliyetleri ile somut hiçbir bağlantısı kurulamamaktadır. SBP’nin Kürt sorununa bakışı programında yer almış ve iddianameye de aynen alıntılanmıştır.

Kürt sorununa barışçı bir çözüm bulunmasının demokrasinin de sorunu olduğu ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümlerin kaldırılması, kuşkusuz ki, bir siyasî partinin hakkı ve ödevidir. SBP’nin üzerinde, “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” yazılı olan bir afişi nedeniyle, İzmir DGM’de bakılan bir davada; bunun, “onlara ayrı bir devlet kurmak ve T.C. ülkesini bölme özgürlüğü tanınacağı veya böyle bir özgürlüğün kastedildiği anlamına” gelemiyeceği “Kürtlere ayrı devlet kurma özgürlüğü istendiği gibi anlamı” çıkarılamadığı, “böyle bir maksat güdüldüğünü kabul etmenin tahmini olacağı” gerekçesiyle suç oluşmadığından beraat kararı verilmiştir. (İzmir DGM. 24.12.1992, 1992/105 E., 1992/143 K.)

Genel Başkan Prof. Sadun Aren’in ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un görüş ve açıklamaları Devletler Hukuku kuralları ve uluslararası andlaşmalarla uyumludur. Gerek parti olarak SBP, gerekse, partinin yöneticileri, bölünmeyi değil barış içinde bir arada yaşamayı savunmaktadırlar. Partinin hiçbir yöneticisi hakkında -yukarıda sözü edilen İzmir DGM davası dışında- bir soruşturma açılmamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin iddianame ile birlikte partiye tebliğ edilen 11.1.1994 günlü ara kararında; iddianamenin yazıldığı tarihte partinin Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve Merkez Karar Yürütme Kurulu üyelerinin isimlerinin bildirilmesi istenmiştir. SPY.nın 95., dahası Anayasa’nın 84. maddesini hatırlatan bu konu üzerinde ileride esas hakkındaki savunmamızda duyuracağız.

  1. Sözlü Açıklama Yapmak İstiyoruz

Nihayet son olarak 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi hükmü gereğince tarafımıza sözlü açıklama olanağı tanınmasını diliyoruz. Şimdiye kadar bakılan siyasî parti kapatma davalarında tanınan bu olanağı kullanmak istiyoruz. Bu nedenle gerek parti temsilcisi ve ilgililerinin sözlü açıklama yapmak için çağrılmalarını diliyoruz.

  1. Sonuç

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, SBP’nin kapatılmasına ilişkin isteğinin reddine karar verilmesini dileriz.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.3.1994 günlü ve SP.43 Hz.1993/57 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir :

“Sosyalist Birlik Partisi hakkında 28.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası nedeniyle Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmanının 28.2.1994 günlü ön savunmasında değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.

Anayasa Mahkemesi tarafından bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilmesi ile o siyasî partinin hukukî varlığı sona ermektedir. Halbuki Anayasa’ca siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle siyasî partilerin kapatılması için dava açılması ve kapatılması kararı verilmesi durumunda titizlikle davranılması gerekmektedir. Yüksek Mahkemenizin 8.12.1988 gün ve 2-1 sayılı kararında, dava konusu parti programının bir maddesine değinilerek, partinin henüz faaliyeti görülmeden sırf programındaki bu madde nedeniyle anayasa’ya aykırı düştüğü sonucuna varılamayacağı belirtilmiştir.

Davalı siyasî partinin kapatılma nedeni saydığımız yasaklamalarla ilgili siyasî partiler yasasının 78/a, 80, 81/a ve 81/b maddeleri “amacını güdemezler ve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve …. bulunduğunu ileri süremezler” şeklinde sona ermektedir.

Bu açıklamalar karşısında davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.

Açıklanan sebeblerle ön savunmada, partinin kuruluşundan üç yıldan fazla zaman geçtikten sonra tüzük ve programının suçlanamayacağı şeklindeki ileri sürülen iddia yerinde değildir.

Ön savunmada ayrıca kapatma nedeni sayılan parti faaliyetlerinin dava tarihinden bir buçuk yıl önceye rastladığı aynı şekilde ileri sürülmektedir. Bu sav da yerinde değildir. Çünkü, davalı siyasî parti, Siyasî Partiler Yasası’nın 10/c maddesinde belirtilen yayınlarını 15 günlük yasal süresi içinde Cumhuriyet Başsavcılığımız Siyasî Partiler Sicil Bürosuna verme zorunluğunu yerine getirmemiştir. aksine, yayınlar aynı yasanın 102. maddesinde yazılı zorlamaya dayalı olarak, 9.11.1993 gün ve SP. 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine gönderilmiş ve bunlar 28.12.1993 günlü iddianamemizin hemen başında partinin tüzük ve programı yanında delil olarak gösterilmiştir.

Kaldıki, Siyasî Partiler Yasası’nın 101/d maddesi hükmü ayrık olmak üzere, siyasî partiler hakkında kapatılma davası açılması bir süreye tabi değildir.

Ön savunmada, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasında birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla Siyasî Partiler Yasasının Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78., 80. ve 81. Maddelerinin Anayasanın 10., 12., 13., 14., 68. ve 69. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı ileri sürülmüştür.

Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddeninin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yolunda bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan Siyasî Partiler Yasası, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici 15. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.

Öte yandan, Siyasî Partiler Yasasının getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78., 80. ve 81. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da Siyasî Partiler Yasasındaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de birçok kararlarında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.

Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasasının 78., 80. ve 81. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.

Ön savunmada ileri sürülen, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelen Helsinki Sonuç belgesi’nin ardından AGİK süreci sonucu Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı) hükümleri ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme maddelerinin, varlığı ileri sürülen sorunun çözümünde esas alınacağı bu metinlerde yer alan ilkeleri görmezlikten gelinerek düzenlenen iddianamenin dayanaktan yoksun bulunduğu şeklindeki sava gelince;

3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Anlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) düşünce, vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.

AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içeriğinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlikle kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M., Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü Cumhuriyet Gazetesi)

Davalı partinin, Helsinki Sonuç Belgesi’ndeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini, herhangi bir dış baskı olmadan seçme hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası hukuk ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü’ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmekte, (Pazarcı, H., Uluslar arası Hukuk dersleri cilt : II, 2. bası, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklarla dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Sosyal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)

1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise, kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmıştır.

Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.

Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına iddianamede ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması görüşü yerinde değildir.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, İnsan Hakları Evrensel bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıki, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetmlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.

Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. Maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur.

Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E. 1992/2, K.1992/l sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.

Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.

Davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, partinin tüzük ve programı yanında parti yetkili kurulların kararları ile parti adına yapılan konuşmalar ile bunların yer aldığı yayınlarının içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında düzenlenmiş olan davayla ilgili kapatma nedenleri yerleşik nitelik kazanmış içtihat ışığında açıklanmış, yasak kapsamına giren fiil ile irtibatlandırılarak davalı siyasî partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir.

Sonuç :

28.12.1992 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve programı ile, partiye ait basılı yayınlarda yer alan, partinin büyük genel kurulu, genel yönetim kurulu, genel başkanı ve genel başkan yardımcısının kararlar, bildirileri, demeç ve açıklamaları Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 69. maddelerine ve Siyasî Partiler yasasının 78/a, 80, 81/a-b maddelerine aykırı nitelikte bulunduğundan,

Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

IV- DAVALI SİYASî PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 2.5.1994 günlü esas hakkındaki savunmasında :

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Mart 1994 tarihinde davanın esası hakkındaki görüşünü (EHG) bildirmiş, bu görüş aynı tarihte davalı Sosyalist Birlik Partisi’ne tebliğ edilmiştir.

EHG’ün, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından farklı bir görünüm taşıdığı ilk bakışta göze çarpmaktadır. EHG, -deyim yerindeyse- davada son bir “değerlendirme” yapmamakta, ön savunmaya cevap vermektedir. Nitekim Sayın başsavcılık EHG’üne, 28.21994 günlü ön savunmada değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur” diyerek başlamaktadır. (S.2) EHG’ün sonunda, “Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir” denilmektedir. (S. 10) Bu hale göre, EHG yenilik taşıyan bir belge değildir; yeni bir görüş getirmemektedir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bu madde aracılığı ile uygulanması söz konusu olan CMUK’nun 251. maddesi, cevap verme hakkını kural olarak C.Savcısına değil, sanığa tanımaktadır.

Yargıtay C.Başsavcılığı ön savunmayı yanıtlarken, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından yalnızca biçim olarak değil, içerik olarak da farklı bir tutum göstermektedir. EHG ile iddianame savunulmakta, ne var ki, iddianameye haklılık kazandırmak noktasında EHG oldukça zorlanmaktadır.

  1. Uluslararası Sözleşmelerin Hukuken Bağlayıcılıklarının

EHG’te bazı saptamalar yapılmakta, daha sonra da bu saptamalardan hareketle bazı sonuçlara varılmaktadır. EHG’te şu saptamalar yapılmıştır:

“Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi …” (S. 5)

“Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı …”

Bu tür deyişler, bu belgelerden duyulan rahatsızlığın ifadesidir. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılık niteliği, sözleşmede bu konuda açık bir hükme yer verilmiş olması gibi hususlardan kaynaklanmaz. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı devletler hukuku kurallarına göre değerlendirilir. Bu konudaki başlıca kural, ahde vefa (pacta sunt servanda) kuralıdır. Gerçekten de uluslararası ilişkilerde devletlerin biribirlerine karşı yükümlendikleri taahhütler riayet görmelidirler. Aksi takdirde, bu konuda devletlerin biribirlerine karşı imzalayarak yükümlülük altına girmelerinin bir anlamı kalmaz. Aynı şekilde; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” diyen Anayasa kuralının da (md. 90/5) bir anlamı kalmaz.

Ahde vefa kuralı gereğince, Devletin üstlendiği yükümlülüklere bağlılığı, sadece Devletin dış ilişkilerini ilgilendiren bir husus değil, aynı zamanda iç uygulamalarında da riayet etmesi gereken yükümlülüklerdir. Çünkü, riayet taahhüdü, yalnızca dış ilişkiler için değil,iç uygulamalar için de geçerlidir. Bu nedenle ahde vefa ilkesi, Devletin ülke içindeki uygulamaları açısından da geçerlidir.

Söz konusu olan sözleşmeler açısından Türkiye’nin bu sözleşmelere uyma yükümlülüğünün nasıl garanti edildiğine bir bakalım.

  1. a) Helsinki Sonuç Belgesi:

1 Ağustos 1975 tarihinde imzalanan Helsinki Sonuç Belgesi’nin VIII. bölümünde şu temel görüşler yer almaktadır:

“Katılan Devletler, halkların hak eşitliğine ve kendi yazgılarını belirleme haklarına saygı gösterirler. Bu durumda Birleşmiş Milletler antlaşmasının amaç ve ilkeleriyle ve Devletlerin toprak bütünlüğüne ilişkin olanlar dahil, ilgili uluslararası hukuk kurallarına uygun davranır.

Tüm halkların hak eşitliği ve halkların kendi yazgılarını belirleme haklarından ötürü, her zaman tam bir özgürlük içinde ve dış karışma olmaksızın iç ve dış siyasal statülerini ne zaman ve nasıl isterse belirleme ve siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini diledikleri gibi sürdürme hakları vardır.”

Bu bildirgeyi imzalayan 35 Devlet, yükümlendikleri konuda biribirlerine şu güvenceyi vermektedirler:

“Katılan Devletler, ister uluslararası hukukun genel olarak benimsenmiş ilke ve kurallarından doğsun, ister taraf oldukları anlaşma ve öteki sözleşmelerden uluslararası hukuka uygun olarak doğan yükümlülükler olsun, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirir.

“Yasalarını ve düzenlemelerini belirleme hakkı dahil, egemenlik haklarını kullanırlarken, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yasal yükümlülüklerine uygun davranır ve ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Son Belgesinin hükümlerini gereği gibi gözönünde bulundurarak uygular.” (Aynı belge, X Bölüm)

…………

“Yukarıda öne sürülen tüm ilkelerin birincil önemi vardır ve bu nedenle, herbiri, ötekiler gözönüne alınacak biçimde yorumlanarak aynı ölçüde ve kayıt konmaksızın uygulanır.

Katılan Devletler, bu Bildirgede öne sürülmüş olan tüm ilkelere tam anlamıyla saygı göstermeye ve tümü tarafından bu ilkelerin saygı görerek uygulanmasından doğacak yararların herbirine sağlanması için bu ilkeleri karşılıklı ilişki ve işbirliğinde her bakımdan uygulamaya kararlılıklarını dile getirir.” (aynı bölüm)

Şimdi Helsinki Sonuç belgesinin bağlayıcılığı konusu değerlendirilirken bunların hatırlanmasında yarar vardır.

  1. b) Paris Şartı :

Gene EHG’te bir sözleşme niteliğinde olmadığı ifade edilen Paris Şartı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Gene Paris Şartı’nda şu hükümler yer almaktadır:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını arttırmak azmiyle, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanısıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunmasını ve bu kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz.

Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parcası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Aynı belge, İnsani Boyut Başlıklı bölüm).

21 Kasım 1990 tarihinde imzalanan Paris Şartı’nda imzası bulunan 34 ülke biribirlerine şu güvenceyi vermişlerdir:

“Nihai Senedin On İlkesi, son onbeş yıldan bu yana daha iyi ilişkiler kurulması için bize nasıl ışık tuttuysa, arzuladığımız bu gelecekte de bize rehber olacaktır. Bütün AGİK yükümlülüklerinin tam olarak uygulanması, ülkelerimizin emellerinin gerçekleştirilmesine imkan sağlayacak girişimler için temel teşkil etmelidir.” (Giriş bölümü).

“Biz, taraf Devletlerin aşağıda belirtilen yüksek temsilcileri, Zirve Toplantısı’nın sonuçlarına verdiğimiz büyük siyasî önemi müdrik olarak ve kabul ettiğimiz kararlar uyarınca hareket etme kararlılığımızı beyan ederek, aşağıya imzalarımızı atıyoruz.” (Sonuç cümlesi).

EHG’te bağlayıcılığı bulunmadığı belirtilen bu uluslar arası metinlerde riayet yükümlülüğü böylece yer almış iken, şimdi bunlara uyulmayacağı belirtilmektedir.

  1. c) İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya dair

Sözleşme:

Sayın Başsavcılık, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme hakkında ise; bu sözleşme ve eki protokollerin azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm içermediğini ileri sürmektedir. Buna bakılırsa, davanın konusu gözden kaçırılmaktadır. Bu davanın konusu, bir siyasî partinin kapatılması ile ilgilidir. İktidar olabilmeleri doğal hakları olan siyasal partilerin faaliyetleri, yalnızca azınlık hakları ve etnik grup değerlendirmelerinin ötesinde, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eşitlik, siyasî programlarını gerçekleştirebilme yöntemi olan seçimlere katılma bakımından önem taşır. Bu Sözleşme hükümlerinin bu kapsamda ele alınıp değerlendirilmesi gereklidir.

4 Kasım 1950 tarihinde Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında imzalanan bu Sözleşme ilkelerine bağlılık, Sözleşmenin başlangıcında şöyle ifade edilmiştir:

“Dünyada barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi, her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak; …aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.”

Anayasa Mahkemesi, bu Sözleşme hükümlerini “buyurucu ve bağlayıcı” olarak nitelendirmektedir. (Any. Mhk., 29.1.1980, 1979/38 E., 1980/11 K.)

Türkiye bugün her zamankinden daha fazla uluslar arası sözleşmelere riayet yükümlülüğü altındadır. Çünkü, Türkiye, artık imza koyduğu uluslararası sözleşmelerle, uluslararası yargı kuruluşlarının yaptırımlarıyla karşı karşıya gelmek durumundadır.

  1. Davanın gecikerek açılmış olmadığı:

EHG’ün ön savunmayı yanıtladığı konulardan birisi de, davanın üç yıl gibi bir süre geçtikten sonra açılmış olduğuna ilişkin savunmadır. Bu konudaki savunmanın ayrıntıları 28 Şubat 1994 tarihli ön savunmada belirtilmiştir. SBP’nin kurulmasından üç yıl sonra açılan bu davada, Parti’nin Tüzük ve Programı suçlanırken, Sayın Başsavcılık şöyle demektedir :

“… davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.” Şu halde Tüzük ve Program tek başına ele alındıkları zaman bir suç oluşturmamakta, kanuna aykırılık taşımamaktadır. Bunların kanuna aykırılığı Parti faaliyetleri ile birleştiğinde görülmektedir. Oysa, ön savunmada belirtildiği gibi, örneğin Sosyalist Parti (1988) ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi haklarında açılan davalar, henüz bir parti faaliyeti görülmeden, partinin kuruluşundan itibaren 10 – 15 gün sonra açılmış, kapatma nedeni yalnızca tüzük ve programlarına dayandırılmış davalardır.

Bu husus, iddianamede yer alan Parti Tüzük ve Programındaki “kapatılma nedeni olabilecek belirsizliklere” kavramı ile aynı anlamı paylaşmaktadır. Ne var ki, bu belirsizliğin ne olduğu iddianamede açıklanamadığı gibi, şimdi EHG’te de belirtilememektedir.

Öte taraftan, Parti faaliyetlerinin tek başına değil, Tüzük ve Program ile bir arada değerlendirilmesi ile kanuna aykırılığın ortaya çıktığının ileri sürülmesi, Tüzük ve Program için olduğu kadar, söz konusu faaliyetler için de, tek başına bir suçluluk taşımadıklarının ifadesidir. Çünkü, bu faaliyetler, Tüzük ve Programa uygun bir şekilde yapılmıştır. Zaten suçlulukları da bundan kaynaklanmaktadır. Bu tüzük ve program ise, üç yıl süreyle her hangibir kovuşturmaya uğramamıştır. Ön savunmada da ifade edildiği gibi, bu SBP’nin kuruluş belgelerinin toplumsal ve hukuki meşruiyet gördüğünün kabulüdür.

  1. Azınlıklar Konusu:

EHG’te yer verilen konulardan biri de, azınlıklar konusudur. EHG, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 81/a maddesinde yer alan yasaklama ile ilgili değerlendirmesini yaptıktan sonra; “Bir kez daha kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.” denilmektedir. EHG’teki bu deyiş ile 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesini uyumlu görmeğe olanak yoktur. Çünkü söz konusu kanun maddesine göre, siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî kültür veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmesi mümkün değildir; böyle bir durum Partinin kapatılma nedenidir. Ancak konusu bir siyasî partinin kapatılması olan bir davada, Yargıtay C.Başsavcılığı, Türkiye’de var olan, hem de birden fazla sayıdaki azınlıkları ad vererek belirtmektedir. Şimdi Sayın Başsavcılığın EHG’ünde anılan bu azınlıkların var olduklarını söylemek siyasî partilere yasaktır. 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi bunu açıkça yasaklamaktadır. Ancak bu çok önemli bir çelişkidir. Ülkede azınlıkların bulunduğu bir gerçektir. Bu siyasal belgelerde ifade olmakta, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın EHG’ünde belirtilmektedir. Ne var ki, bu gerçeği dile getirmek siyasî partiler için en büyük yasaklardan biridir. Bu yasağın yaptırımı, Partinin kapatılması; Askeri Yargıtay Başsavcılığı’nın deyişiyle o parti hakkında “idam cezası”dır. (As. Yarg. Başsavcılığı, 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğname). İşte açıklanması olanaksız olan çelişki bu noktadadır. Azınlıklar vardır, fakat azınlıklar sorununu siyasî partiler dile getiremeyeceklerdir. Bu konuda şunlar düşünülebilir:

– Ülkede azınlıklar bulunduğundan siyasî partiler söz edemezler. Ancak resmî Devlet kuruluşları için böyle bir yasaklılık yoktur.

Ne varki, Yargıtay C.Başsavcılığı, bu durumda kendi tutumu ile çelişmektedir. Esasen böyle bir kabul eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz.

– Siyasî partilerin ülke üzerinde azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerine ilişkin yasak, Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar azınlıklarını kapsamaz. Bunların dışında bir azınlık bulunduğunu ileri sürmek yasaktır.

Ancak 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi, böyle bir ayrık kavram çıkarılmasına elverişli değildir. Madde, bütünsel bir düzenleme yapmakta, bir istisnaya yer tanımamaktadır. “Millî kültür veya ırk veya dil farklılığı”; Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından EHG’te sayılan azınlıklar için de geçerlidir.

Özet olarak söylemek gerekirse, azınlıklar konusundaki düzenleme, büyük çelişkiler içindedir. Ne tür yasaklar konulursa konulsun, Devletin çeşitli makam, mevki ve kuruluşları bunun aksine olan gerçeği ifade etmekten geri kalmamaktadırlar.

  1. İddianamenin kürt halkı anlayışı:

Yukarıda değinildiği gibi, iddianame ve EHG, Parti faaliyetlerini, Parti tüzük ve Programı ile birlikte değerlendirdiğini ileri sürerek, bunları birlikte suçlamaktadır. Ne var ki, suçlanan Parti faaliyetleri, kendi sorumluluk çerçevesini aşan bir kapsamda suçlanmaktadır. Parti Genel Başkanı Prof.Sadun AREN ile Genel Başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un röportaj ve konuşmaları, kendi anlam ve kapsamlarının dışına çıkılarak yorumlanmakta ve bu konuşmalar taşıdıkları boyutların ötesinde bir sorumluluk alanı içine çekilmektedir.

2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi aracılığı ile, davada uygulanmakta olan CMUK hükümleri, cezada kıyasa olanak tanımaz. Bu nedenle, örneğin Lozan Konferansı, Misakı Millî ilkeleri vb. gibi kavramlardan hareket edilerek yapılan konuşmalar ile ilgili sonuçlar çıkarmak ceza hukuku ilkeleri ile çelişir.

Ön savunmada da değinildiği gibi, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar bakılan sosyalist program sahibi siyasî partiler hakkında verdiği kapatma kararları, sosyalist siyasî partileri kürt sorunu hakkında bir görüş sahibi olmaktan uzak tutmaktadır. Ancak ülkede var olduğunun isbatlanması gerekmeyecek kadar açık olan bir sorun hakkında, çözüm önerileri bulunan siyasî partilerin görüşlerinin itibar edilip edilmeyecekleri bir yana, daha bunun öncesinde, bu görüşleri tıkama ve bunlara önerilebilme olanağını bile tanımama sonucunu yaratan bu tutum, herşeyden önce demokrasinin önünü tıkamaktadır. Bu nedenle davada uygulanması istenilen, Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 80. ve 81. maddeleri, gerçekte hukuksal bir öze dayanmamaktadır. Kürt sorununun çözümünde SBP’nin görüşlerine yer tanınmaması, Yüksek Mahkemenizin yargı organı olarak askersel çözüm insiyatifine güç kazandırma yaklaşımı sonucunu yaratır. Oysa yargı organı bundan uzak kalmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin sosyalist siyasî partileri kürt sorunu ile ilgili görüş ve öneri sahibi olmaktan uzak kılan bu tutumun değişmesi gerektiği inancındayız.” denilmiş ve Sosyalist Birlik Partisi’nin kapatılması hakkındaki dâvanın reddine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

V- DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI

3.5.1994 günü yapılan sözlü açıklamada, Partiyi temsile yetkili Parti Genel Başkanı Sadun AREN, MYK Üyesi Kenan SOMER ve Partinin Vekili Av. Erşen ŞANSAL dinlenilmiş, ayrıca savunmalarına ilişkin yazılı belgeler ya da diğer kayıtlar varsa bunları da verebilecekleri Genel Başkan’a hatırlatılmıştır.

Sözlü Açıklamada:

Genel Başkan Sadun AREN :

“Şimdi evvela çok kısa olarak, Sayın Heyetinize Partim hakkında özet bilgi vermek istiyorum. Partim, Sosyalist Birlik Partisi, esas itibariyle sosyalist bir partidir. Amacı, sosyalizme getirdiği yeni yorumla bir sosyalist toplum oluşturmaktır. Bu toplum, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplumdur ve bu topluma ulaşma aracımız da demokratikleşmedir. Bu sosyalizm konusundaki yeni anlayışımızdır. Böyle olunca, elbetteki her şeyden önce toplumun kendisini böyle bir demokratikleşmeye elverişli bir yapıya kavuşturulması lazım gelir. Bunu önleyici yapılarla mücadele edilmesi, bunların düzeltilmesi lazım gelir. Bu yapılardan birisi, yani demokratikleşmeyi önleyici yapılardan birisi Kürt sorunudur, kadın sorunudur, şeriat sorunudur, çevre sorunudur vesaire. Bunlar, doğrudan doğruya sosyalizmle ilgili olmadıkları halde, yani bir işçi sınıfı meselesinden olmadıkları halde, mutlaka demokratik bir şekilde çözümlenmeleri gerekir. Partimizin özgürlükçü bir dünya anlayışının gereği olarak Kürt sorunuyla uğraşması doğaldır. Kaldı ki, Kürt sorunuyla uğraşmak için sosyalist olmak da gerekmez. Her partinin ülkenin sorunlarına çözümler getirmeye çalışması gerekir. Yani, şunu demek istiyorum: Partimizin Kürt sorunuyla ilgilenmesinin özel bir nedeni yoktur. Parti olmamızdan, özellikle de sosyalist bir parti olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Bizim kapatılmamıza neden olarak gösterilen yasa maddeleri esas itibariyle bölücülüğü, bölücülük kastını aramamaktadır. Yasa maddelerinin ihlalini bu kastın bir çeşit karinesi saymaktadır. Oysa bu pek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü, mesela: Kürt dilinin geliştirilmesinden, Kürt kültürünün geliştirilmesinden bahsetmek, bunların radyoda, televizyonda kullanılmasından bahsetmek esas itibariyle beraber yaşamak öngörülüyorsa, bir anlam taşır, Yoksa ayrılıkçılık esas alınırsa, Kürtlerin bu gibi haklardan yararlanmasını talep etmek geçersiz bir şeydir. Nitekim, ayrılmayı talep eden akımlar, Kürt akımları böyle demokratik özgürlükler filan talep etmiyor. Çünkü, bu hakları talep etmek, beraber yaşamayı isteyenler için söz konusudur. Bu bakımdan Kürtlerin dillerinin, kültürlerinin geliştirilmesini isteyen beyanlarımız bir bölücülük karinesi olarak düşünülemez. Tersine beraber yaşamanın bir karinesi olarak da düşünülebilinir. Tabiî bu hakların böyle Kürtlere bazı haklar tanınması, mesela bizim böyle bir şeyimiz var, Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar diyoruz. elbetteki bu ayrılma isteklerini de bir hak olarak tanımak anlamına gelir; fakat bir hakkı tanımak başka şey, onun savunusunu yapmak başka şey, Meşhur bir örnek olduğu için söylemek isterim, mesela: Boşanma hakkını tanımak, insanlar birbirlerinden boşansın demek değildir. Bir adam gelip bir çifte “Sizin boşanma hakkınız vardır” diyebilir; ama, onların boşanmasını istemeyebilir. Tabiî bir de gelir, “Kızım sen bu adamdan boşan” der, o zaman farklı bir durum vardır; fakat bir hakkı sadece istemek, yani “dillerini konuşabilmelidirler, yahut istiyorlarsa ayrılmalıdırlar filan …” demek bunları illa yapın demek değildir. Demek ki, biz böyle bir ayrılıkçılık hiçbir zaman düşünmedik. Zaten böyle bir şey hiçbir yerde böyle bir beyanımız da yoktur. Sadece bu sözlerimiz yorumlanmaktadır.

Bizim görüşümüz, Kürt sorununun tartışılarak çözülmesi biçimindedir. Yani, Kürt sorunu tartışılsın. Kürtler nasıl yaşamak istiyorlar, bağımsız mı yaşamak istiyorlar veya üniter bir devlet içinde mi yaşamak istiyorlar ve bu iki uç arasında bir sürü çözümler var, federasyonlar var, özerklik var, federasyonun da çok çok çeşitleri var. Bunun hangisini istiyorlarsa, bunu kendi aralarında tabiî onlar tartışarak bulmaya çalışmalıdırlar ve o neyse, hangi çözümse, o kabul edilmelidir. Bizim görüşümüz budur. Bunun böyle olduğu iddianamemizde de yazılıdır. L’HUMANİTE Gazetesine vermiş olduğum bir beyanatta, beyanat değil de, bir röpörtajda, röpörtajı yapan bayan soruyor, “Sizin görüşünüz nedir, Kürt sorunu hakkındaki çözümünüz nedir'” diyor, Ben diyorum ki, bizim bir çözümümüz yoktur. Çünkü biz böyle bir şey öneremeyiz. Öyle bir şey değil biz çözümün mekanizmasını önerebiliriz. Demin söylediğim tarzda tartışılır, hangi konuda anlaşırlarsa, o çözüm olur. Biz, bir çözüm düşünüp bunu Kürt halkına dayatmak düşünmeyiz, bunu bir yol olarak görmeyiz; çünkü bu sorunu çözmez. Özgür beraberlik, samimi beraberlik ancak Kürtlerin de istedikleri bir çözümle yapılabilir. Bunlar iddianamenin 18 inci sayfasında, altlara doğru böyle söylenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak, yani bir azınlık meselesi üzerinde durmak istiyorum: Çünkü, yasanın bir maddesi Partiler Yasasının sanıyorum 81 inci maddesi, “Azınlık yaratılamaz Türkiye toprakları üzerinde, dinî veya ırkî nedenlere dayanan bir azınlık yaratılamaz” diyor. Ve Sayın Savcı da işte “Türkiye’de yalnız Bulgar; Rum, Ermeni veya Yahudi azınlıkları vardır, başka azınlık yoktur” diyor. Şimdi biz zaten böyle bir azınlıktan filan bahsetmiyoruz. Kürtlerin bir azınlık olduğunu da kabul etmiyoruz. Biz Kürtleri Türkiye’nin aslî bir unsuru sayıyoruz. Ve Kürtlere haklar verilmesini, bir muahadeyle, yani öbür azınlıklar bir muahadeyle verilmiştir. Bir uluslararası anlaşma sonucu verilmiştir. Biz öyle uluslararası bir anlaşma sonunda verilmesin, bizim Büyük Millet Meclisimiz gerekiyorsa bu hakları verir. Yani böyle uluslararası anlamda bir azınlık diye görmüyoruz Kürtleri zaten yani bunu bizim düşündüğümüz Kürt toplumu, Türkiye’deki Kürt toplumu bir azınlık olarak düşünmüyoruz yani bunu, Türkiye’nin bir parçası olarak düşünüyoruz.

Efendim, bizim kapatılmamızla ilgili maddeler, yasa maddelerinin gerekçesinin hakkında bir yorum getirmek istiyorum: Farklı bir yorum getirmek istiyorum. Bana şimdi şöyle bir madde var: “Türkiye toprakları üzerinde işte ırk, din, filan … Dayalı azınlıklar bulunduğu öne sürülemez” diyor madde, Yani maddenin yazılışı şunu ifade ediyor, “yani vardır; ama, öne sürülemez, iddia edilemez demek istiyor; çünkü yoksa zaten iddia edilemez veya iddia edilse bile bilimsel olarak reddedilir. Demek ki var; fakat öne süremezsiniz diyor. “Partiler öne süremez” diyor, Bunun gerekçesi ancak şu olabilir: Azınlıklar, yani Türkiye’de bulunan -şimdi konumuz Kürt olduğu için Kürt diyeceğim- Kürtlerin varlıkları fazla vurgulanırsa, hele partiler tarafından vurgulanırsa, bu insanlar ayrılmayı düşünmeye başlarlar. Onun için biz özellikle partilerin bu farklılıkları, bu uygulamasını yasaklayalım. Yani, yasa böyle bir yasa olması lazım gelir. O takdirde bir anlamı var. Yani, azınlık durumundaki insanlar uyanmasınlar, “Ben demek azınlıkmışım, öyleyse öyle olayım filan …” demesinler diye bir şey konulmuş, Onun için gerçekten bu bilincin henüz gelişmediği bir aşamada geçerli bir madde olabilir. Ve bir tehlikeyi, yani bir azınlık sorununun çıkmasını önleyici olabilir. Bu anlamda bir anlamı vardır; ama, bu sorun, bu azınlık sorunu ortaya çıktıktan sonra, herkes bunu gördükten, öğrendikten sonra, hem yurt içinde, hem yurt dışında ve ülkenin ileri gelen insanları cumhurbaşkanları, başbakanları ve diğer partileri de böyle bir Kürt kimliğinden, varlığından bahseder hale geldikten sonra, artık bu maddelerin geçerliliği kalmamıştır. Çünkü önlemek istenen şey artık ortadadır. Ortaya çıkmıştır. Bir Kürt sorunu vardır. Bunu “yoktur” demenin hiçbir anlamı yoktur. Bundan ötürü, bence bu maddeler kadük olmuştur, bu aşamada, çünkü son 10 yıldır, tabiî bizim partimizin, hele faaliyette bulunduğu son 3 yıldır Kürt sorunu artık dağlarda kan dökülerekte yürütülmektedir. Bu uluslararası düzeyde de söz konusudur. Hala bu şeyden bahsedildi, Kürtlerden bahsedildi, Kürt halkından bahsedildi diye bir parti kapatılırsa olmaz. Bundan sonrası için geçerli olamaz. Bu kadar ayan beyan bir hale geldikten sonra Kürt sorunu. Onun için bu maddenin böyle algılanmasını düşünüyorum, daha doğru olur diye düşünüyorum ve bir Kürt azınlık sorununun ortaya çıkmasının önlenmesi değil, çıkmış olan bu sorunun çözülmesi önemlidir. Bir çözüme kavuşturulması önemlidir. Ve her partinin görevidir bu konuda bir çözüm getirmek; çünkü, bildiğiniz gibi, bu yüzden binlerce insanımız ölmektedir, askerimiz ölmektedir, Kürtler, Türkler ölmektedir, binlerce genç, şu, bu sebeple hapishanelerde yatmaktadır, onlarca aydınımız, yazarımız, bilim adamımız hapislerdedir bölücülük yaptı diye. Bunu ortadan kaldırmak lazımgelir. Bu sorunu örtbas etmek değil, çözmek lazımgelir. Ve her partinin görevidir ve bu anlamda olarak partimizin bir görev yaptığını düşünüyorum. Kapatılmasını gerektirecek bir suç işlediğini değil; fakat, tebrik edilmesi gereken bir görev yaptığını düşünüyorum. Bu sorunun mutlaka demokratik bir biçimde çözülmesi lazım gelir, ama, siz Kürt sorununu -Siz derken tabiî heyetinizi kastetmiyorum- ama, toplumda Kürt sorununun telaffuz edilmesi yasaklanırsa, o zaman bir çözüm tıkanmış olur. Onun önü tıkanmış olur demokratik çözümün önü tıkanmış olur. Ne çözüm kalır, silahlı çözüm kalır. Tabiî bu çözümden yana olan insanları daha güçlendirir. Çünkü, başka bir çare yok.”Kürt bile dedirttirmiyorlar, dilini bile konuşturtturmuyorlar” diyerek, silahlı eyleme insan kazanmak tabiî çok daha kolaydır; ama, elbetteki ülkemizde çok aklı başında veya Türkiye tarihinin bilincinde bir sürü Kürt de vardır, bunlar da demokratik çözümlerden yanadır. Bu insanlar hiçbir şey yapamamaktadır. Ve silâhlı eylemin yolu tamamiyle açılmıştır ve 10 senedir silâhlı eylemin, silâhlı çözümün yani bizi Türkiye’yi ne hale getirdiği, ne duruma getirdiği açıktır, ortadadır. Ekonomimiz de tabiî büyük bir ağırlığı vardır bu silahlı mücadelenin, kötü bir duruma gelmiştir, demokrasimiz kötü bir duruma gelmiştir; çünkü, ayrılıkçılığı bastırayım derken, onları yasaklıyayım derken, başka birçok şeylerde ister istemez yasaklanmaktadır. Yurt dışındaki itibarımıza halel gelmiştir. İnsan hakları ihlâllerinin çok büyük bir kısmı Kürt sorunuyla ilgilidir. Her konuda bir sıkıntı içindeyiz. Bu maddeler, yani Kürt sorunundan bahsedilmesini yasaklayan maddeler, Türkiye’nin demokratik, ekonomik, her konuda, kültürel her konuda gelişmesinin önünde bir barajdır, bir engeldir. Bu engelin mutlaka aşılması lazım gelir. Bu engeli aşmak lazımdır. Ve toplumun artık hakikaten büyük gelişmeler göstermiş olan Türkiye toplumunun, bu önündeki engelleri aşması her konuda önünü açmak gerekir. Bu maddelerde düğümlenmektedir. Türkiye’nin önündeki engeller; çünkü bu maddeler başka şeylere de yansımaktadır. Kadın sorununa da yansımaktadır, şeriat sorununa da yansımaktadır. Siz Kürt sorununu bu kadar baskı altına alırsanız, tabiî şeriatçılar da bilmem ne yapar, başka konularda da öyledir. Hükümet ne yapar, yahut da Parlametoya düşüyor tabiî bu iş esas itibariyle; ama Parlamentonun bugün görüyoruz pek bu işlerle uğraşacak hâli yoktur. Ben Yüksek Heyetinizin bu konuda bir ışık yakabileceğini düşünüyorum. Yani, bu maddeleri uygulanmasını bir tarafa koyabileceğini, uygun bir yorum yaparak, bu maddelerin kadük hale getirmesini bir hukuk devrimi, bir demokrasi devrimi olacağını düşünüyorum. Hakikaten ülkemizin önü açılacaktır ve bu yalnız Kürt sorununda değil, başka birçok sorunda Türkiye’nin önünü açacaktır. Tabiî bu arada partimizde bu kadar emek vererek kurduğumuz, bu güne getirdiğimiz partimiz de kapatılmamış olacaktır. Benim söyleyeceklerim bu kadardır…”

Kenan SOMER :

“Sayın Yargıçlar, 60’lı yıllarda Devlet Planlama teşkilatında çalışan Uzman Yardımcısı rahmetli Ali Özoğuz, Türkiye’nin kalkınacağını, ama mevzuatın izin vermediğini söylüyordu. Bugün demokratikleşme konusunda da benzer bir durumda bulunuyoruz. Demokratikleşeceğiz; ama mevzuat izin vermiyor. Bu gerçeği Anayasa mahkemesi Başkanımız da birkaç kez makamına uygun terimlerle dile getirmişlerdi. Parti kapatma kararı vermekten hoşlanmadıklarını; ama, Anayasa ve yasaları uygulamak zorunda olduklarını söylemişlerdi. Yani, Anayasa ve öteki antidemokratik mevzuat değişmedikçe, bu tatsız durumun böyle süreceğini, kimi durumlarda istemeye istemeye siyasî parti kapatma kararları vermeleri gerektiğini belirtmişlerdi. Kesin çözümün mevzuat değişikliğinde olduğundan kuşku yok; ancak, başka çözümler de vardır. Örneğin: Amerikan anayasası denilen tarihsel metnin, yüksek yargıçların yorumlarıyla geliştirilip, güncelleştirildiği bilinmektedir. Yüksek yargıçların bu yaratıcı, hukuksal etkinlikleri söz konusu anayasa metninin ikide bir tepkisel değişikliklere uğramadan, tarihsel varlık ve saygınlığını sürdürebilmesi olanağını da sağlamıştır. Bu yol, bizim Anayasa Mahkememizin de büsbütün yabancısı olduğu bir yol değildir. Örneğin Yeşiller partisinin kapatılma kararına muhalefet şerhi koyan bir Yüksek Yargıcımız, mevzuatta öngörülmesine karşın, muhasebe yanlışlık ya da eksiklikleri ve başka nedenlerle parti kapatılmasını doğru bulmadığını açıklamıştır. Yasaların değiştirilmesi elbette Yasama Organının işidir. Ancak, hukukun geliştirilmesi ve demokratikleştirilmesi yalnızca yasama etkinliğine indirgenemez. Devletimizi temellendiren hukukun güncelleştirilip, demokratikleştirilmesi konusunda, Anayasa Mahkememize büyük görevler düştüğü açıktır. Özellikle mevzuat mı, demokrasi mi gibi bir seçenekle sık sık karşılaşıldığı ve yasama organının, hukukun demokratikleştirilmesi yönünde beklenen etkinliği gösteremediği bir dönemde, bu yolda en büyük görevin Anayasa mahkemesine düştüğü söylenebilir. Hiç değilse biz böyle düşünüyoruz.”

Dâvalı Vekili Av. Erşen ŞANSAL ise :

“Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyaya sunduğumuz yazılı metinleri elinizde bulunan görüşlerimizin kimi yerlerine bu sözlü açıklama sırasında değinmekte yarar görüyoruz. Onun için parça parça olacak bazı konularda arz edeceklerimiz var.

Efendim, Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, esas hakkındaki görüşlerinde uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı konusuna değiniliyor ve örneğin şöyle deniliyor özet olarak: “Helsinki Sözleşmesi bir hukuki bağlayıcılık taşımaz. Paris Şartı uluslararası sözleşme niteliğinde değildir” deniyor ve bu nedenle, Helsinki Sonuç Belgesinde ve Paris Şartında var olan, Hükümetimizin yetkili imzaları ile katılınmış olan, daha sonra Yasama Organınca da katılınmış olan bu belgelerin bir bağlayıcılığı bulunmadığı konusu gündeme getiriliyor.

Efendim, uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı, sözleşme metninde bu konuda açık bir hüküm taşımasını gerektirmez. Devletler Hukuku kurallarına göre yapılacak bir değerlendirmede, ahde vefa kuralının gereği yerine getirilir. Aksi takdirde bu uluslararası sözleşmelere, bir imza konulmuş olmasının hiçbir anlamı kalmaz. Yani, Hükümet tarafından kabul edilmiş, yasama organı tarafından kabul edilmiş olan bir sözleşmenin, eğer uygulanması bir kenara bırakılıyorsa, bu takdirde, konulan imzanın ve o sözleşmeye taraf olmuş olmanın hiçbir anlamı yoktur. Hatta, bu durumda, Anayasanın 90 ıncı maddesi, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan sözleşmelerin, uluslararası sözleşmelerin, kanun hükmünde olduğunu belirten Anayasanın 90 ıncı maddesi hükmünün de bir anlamı kalmaz. Bu nedenle, uluslararası sözleşmelerin, ahde vefa kuralı gereğince bağlayıcılığı vardır. Bu bağlayıcılık, yalnızca uluslararası alanda sonuçlar yaratacak bağlayıcılık değil, iç hukukta, iç uygulamalar açısından da yarattığı bağlayıcılık sonucudur.

Esasen, uluslararası sözleşmeler nedeniyle, Türkiye, son zamanlarda, artık, özellikle Avrupa’nın ortak hukukunu yaşamaya daha çok katılmaktadır. Bu anlamda, bu tür bir düşüncenin, esas hakkındaki mütalaada ifade edilen uluslararası sözleşmelerin bağlayıcı olmadığı yolundaki bir görüşün uluslararası alanda savunulması mümkün de olmayacaktır.

Aynı şekilde, bu iki belgeden başka, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, doğrudan doğruya siyasî partilerin, doğrudan doğruya azınlıkların ve etnik grupların bir yapısal özelliğiyle ilgili düzenleme getirmediği, bir hüküm taşımadığı esas hakkındaki mütalaada ifade edilmiştir. Bu nedenle, konunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından da herhangi bir şekilde davanın reddini gerektirecek yönde ele alınmadığı ifade edilmektedir. Oysa, bu dava, bir siyasî partinin kapatılması davasıdır. Siyasî bir parti, şu neden, bu nedenle kapatılabilir; bunlardan birisi, örneğin bir azınlık meselesi olabilir, bir haklar meselesi olabilir, başka bir mesele olabilir, Sayın Aren’in az önce ifade ettikleri gibi. Bu durumda da, siyasî partilerle ilgili temel hükümlerin, güvencelerin ihlal edilmesi söz konusudur. Sayın Başsavcılık, işin bu yanını, herhalde görmezlikten gelmişlerdir.

Efendim, bir diğer konu, Sayın Anayasa mahkemesinin, siyasî parti kapatma davalarında, bugüne kadar, kararlarının seyri meselesidir. Özellikle sosyalist porgram sahibi olan siyasî partiler konusunda, Anasaya Mahkemesi, son yıllarda, artık belli ve yerleşik sayılabilecek bir görüş ifade eden kararlar vermiştir. Bu kararlarda, son zamanlarda, muhalefet görüşleri, ayrık görüşler de yer almaktadır. Ancak, şöylece özetlenebilecek bir görüş bugün Anayasa Mahkemesinde hakimdir: Sosyalist partilerin Kürt meselesi hakkında herhangi bir görüş ve proğram sahibi olmaları, mümkün değildir, yasaklıdır. Yani, kanunun, sosyalist partiler açısından yasaklı bir durumu vardır. Gerçi başka partilerle ilgili bir durum söz konusu olabilir mi; biz bu tarafı üzerinde durmuyoruz, bu konuyla ilgili açılmış davalar olduğu takdirde ne olacaktır, onunla ilgili konular üzerinde durmak istemiyoruz. Ancak, sosyalist partilerin Kürt meselesiyle ilgili herhangi bir görüş ifade edememeleri, bu konudan yasaklı olmaları, demokrasinin önünü tıkamaktadır ve bu konuda, Anayasa Mahkememiz, Sayın Anayasa Mahkememiz, görüşlerinde bir değişiklik yapma durumundadırlar. Görüşümüz böyledir.

Efendim, şimdiye kadar sayın Mahkemeye getirilen siyasî parti kapatma davalarından; yani sosyalist program sahibi siyasî partilerle ilgili kapatma davalarından, bu davada görülen bir farklılık var. Bu nedenle bu davada biz, Anayasa mahkemesinin geçmiş kararları doğrultusunda, ortaya çıkacak olan bir görüşün, değiştirilebilir olduğu konusunu ele almak ve tartışmakta yarar görüyoruz.

Efendim, gerçekten, farklı bir husus olarak, Sayın Başsavcılık, esas hakkındaki görüşlerinde, Türkiye’de saydıkları azınlıklar bulunduğunu ifade ediyorlar. Şimdi, bizim bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın görüşüne katılmamız bile mümkün değildir. Anayasanın 81 inci ve 80 inci maddeleri, 78 ve 81 inci maddeleri karşısında, bizim, Sayın Başsavcılığın görüşlerine katılmamız bile mümkün değildir. Yani Başsavcılığın, azınlıklar, azınlık gruplar vardır biçimindeki görüşünün doğru olduğunu söylememiz bile mümkün değildir; ancak, bu konuyla ilgili farklı şeyler düşünülebilir. Örneğin, azınlıklar bulunduğu konusunu, bir resmî kuruluş ifade edebilir; fakat siyasî parti ifade edemez, dile getiremez biçiminde bir düşünce olabilir bu.

Sayın Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, ülkede, Bulgar, Rum, Ermeni ve Musevi azınlıkların bulunduğu ifade edilmektedir. Bizim, bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın bu görüşünü doğrular bir tutum içerisinde olmamız bile mümkün değildir. Bu takdirde, gene Siyasî Partiler Kanununun ilgili yasaklayıcı hükümleri dolaylı olarak karşımıza çıkmış olacaktır. Ne var ki, bu durumu, şu düşüncelerle mazur görmek mümkün olabilir:

Örneğin esas hakkındaki mütalaada, sayılan azınlık gruplarının dışında bir azınlık grubu olduğu söylenemez, yahut, bu azınlıkların var olduğu devletin resmî mercileri ve makamları tarafından ifade edilebilecektir, ama, siyasî partiler tarafından ifade edilmesi mümkün değildir biçiminde açıklanabilir. Fakat, bu açıklamalar da yapay olacaktır; çünkü Siyasî Partiler kanunun 80 ve 91 inci maddeleri, bu tür yorumların yapılmasına olanak verecek bir açıklık taşımamaktadır.

Efendim, yazılı olarak sunduğumuz ön savunmamızda ve son savunmamızda ifade ettiğimiz gibi kapatma isteği, Partinin kuruluş belgelerinin yanı sıra, parti yöneticilerinin bazı açıklamaları ve basında yer alan röpörtajlarına dayandırılmaktadır.Bununla ilgili iddianamede alıntılar yapılmış ve ilgili bölümler gösterildikten sonra, ayrıntılı bir yoruma geçilmiştir. Bu yorumda, Türkiye’nin meseleye bakışı konusunda, örneğin Lozan Konferansı ilkeleri, örneğin Misakı Millî ilkeleri ele alınmakta, tartışılmaktadır.

Şimdi, iddianameye de alıntılanan Parti yöneticilerinin görüşleri ve konuşmalarıyla ilgili çok kısa metinler, bu kadar geniş bir boyutta yorumlanmaya elverişli değildir. Yani, siyasî parti, Birleşik Sosyalist Parti yöneticilerinin, bu konuyla ilgili görüşleri, Misakı millî ve Lozan Konferansıyla ilgili görüşleri yoktur o belgelerde ve basına intikal eden konularda. Bu nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı yorumlar, fazla abartılı bulunmaktadır. 2949 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin atıfta bulunduğu Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 251 inci maddesi, dolaylı olarak uygulanacak olan madde, gene aynı şekilde, dolaylı bir ilkeyi söz konusu etmektedir. Cezada, aleyhte yorum yapılabilmesi mümkün değildir, genişletici bir yorum mümkün değildir. Bu nedenle, iddia geniş bir suçlama getirmektedir.

Efendim, ön savunmamızda arz ettiğimiz bir hususu, bu vesileyle burada da Sayın Kurulunuzun bilgelerine sunmakta yarar görüyorum. Sosyalist Birlik Partisi, Kürt Meselesiyle ilgili görüşlerinden dolayı, bir istisna dışında, hiç yargı mercii önüne çıkmamıştır. Bir süre önce yapılan bir afiş nedeniyle, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine intikal eden bir olayda, şimdi iddianameyle huzurunuza getirilen ve suçlanan bir cümle “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalıdırlar, öyle yaşama hakkına sahip olmalıdırlar” biçimindeki bir cümle, bu afişte yer almaktaydı. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu konuyla ilgili 3711 sayılı Kanuna aykırılık nedeniyle açılan davada, bu cümlenin hiçbir suç öğesi içermediğini ve kanuna aykırı olmadığını bu nedenle suçun oluşmadığını ve sanıkların beraatine karar verilmesi gerektiğini hüküm altına almış ve karar kesinleşmiştir.

Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyadaki yazılı savunmalarımızın da dikkate alınmasıyla, açılan kapatma davasının reddine karar verilmesini saygıyla diliyoruz.” demişlerdir.

C- Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerinin konuya ilişkin sorularıyla Parti yetkililerinin yanıtları, soruna açıklık kazandıran boyutlarıyla tutanaklardadır.

VI- İNCELEME

A- Ön Sorunlar

1- Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu Davalı Parti’nin savunmalarında özetle, davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı, ayrıca Parti’nin suçlanmasına neden olarak gösterilen genel yönetim kurulu raporu, kongre kararları ve Parti adına yapılan kimi röportaj ve konuşmalarla iddianamenin hazırlanması arasında birbuçuk yıldan fazla zaman geçtiği, halbuki Siyasî Partiler Yasası’nın 10. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilecek kimi belgeler için partilere onbeş günlük süre tanındığı, Başsavcılığın re’sen yürüttüğü görevlerini de kendisinin de bu süreye uymasının gerektiği ileri sürülmüştür.

Yargıtay Başsavcılığı, dâvalı Parti’nin görüşlerinin yerinde olmadığını bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi gereğince, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu, ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Buna göre Cumhuriyet Başsavcılığı, saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşın, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir ön koşula bağlanmamıştır.

Ayrıca SPY’nın 10. maddesinin (b) bendindeki bilgilerle birlikte, (c) bendinde, “Partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınlar”ın ve bu bilgi ve belgeler ile bunlarda ve parti tüzük ve programlarında yapılan değişikliklerin, yayın ve değişiklik tarihinden itibaren onbeş gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderileceği hükme bağlanmıştır. Oysa, 9. Maddede de, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Yasa’ya uygunluğunun Cumhuriyet Başsavcılığı’nca denetlenmesi bir süreye bağlı tutulmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve proğramı ile partinin Genel Başkanı ve Yardımcısının beyan ve açıklamalarının, ayrıca Genel Yönetim Kurulu raporu ile kararlarının Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 80. ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle, 9. maddede Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yasaya aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Dâva Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan yasaklara aykırılık nedeniyle açılmış olduğundan, 9. maddeye göre bir uyarı yapılmadan dava açılmasında Yasa’ya aykırılık görülmemiştir.

2- Siyasî Partiler Yasası’nın kimi Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu

Dâvalı siyasî parti savunmalarında özetle :

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları esaslar ve kurallar belirlenmiştir. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması; sınırlamanın yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Anayasa’da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Bu nedenle partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmaları asıldır.

Aykırılığı ileri sürülen kurallar, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerin gereklerini yerine getirmek amacıyla konulmuştur. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle diğerleri arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Geçici madde yasama organı tarafından yürürlükten kaldırılıncaya kadar uygulanması zorunlu bir kuraldır. Karar başlığının “geçici madde” olması, uygulamada yeterliği yönünden de bir farklılık gerektirmez. Maddenin içeriği, 12 Eylül Harekatı ve yönetimi süresinde ele almamayı değil, yürürlükte kaldığı sürece 12 Eylül 1980’de 6 Aralık 1983’e kadar yapılan düzenlemelere karşı Anayasa yargısı yolunu kapatmıştır. Tersine görüşler yerinde olsaydı Anayasa’nın 177. maddesinde bu konuda bir açıklık olur ya da Anayasa’ya hiç konulmazdı. Anayasa’da düzenlenen bir konunun Anayasa Mahkemesi’nce, uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun da Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Ayrıca savunmalarda, yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak S.P.Y.’nda birçok değişiklik yapılması nedeniyle, bu Yasa’nın Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamı içine alınamayacağı ileri sürülmekte ise de, davada uygulanan maddeler, değişikliğe uğrayan maddelerden olmadığı için bu sav üzerinde durulmamıştır.

3- Siyasî Partiler Yasası’nın Kimi Kurallarının “İhmali” Sorunu

Dâvalı siyasî parti, ön savunmasında ve sözlü açıklamasında, Siyasî Partiler Yasası’nın Anayasa ile çelişen kurallarının “İhmal” edilmesini istemiştir.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır. Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

B- Esas Yönünden

1- Genel Açıklama

Anayasa’nın 67. maddesinde öngörülen genel ve eşit oy hakkı çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu nedenle, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara işlerlik kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak toplumsal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” ilkesi­ ne yer verildikten sonra, üçüncü fıkrasında da, “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları, Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu göstermektedir.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları ilkeleri; kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış; Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilen sistemde, yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme, aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak da tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme, bir devlet için vazgeçilmez öğelerdir. Her canlının kendini koruma içgüdüsü bulunduğu gibi, devletin de kendi varlığını koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de kabul edilmiştir.

Devletler hukukunda, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı her tür eylemi karşılayacak çabaları kapsar. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır.

2- Değerlendirme

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, davalı Parti’nin tüzük ve proğramında yer alan belirlemelerle, Parti’nin Birinci Büyük Kongre Kararı ve bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu Raporunu, Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcılarının Parti adına yaptıkları açıklamaları Anayasa Mahkemesi’ne kanıt olarak sunmuş ve bu kanıtların Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti ise bu değerlendirmelerin yerinde olmadığını belirtmiştir.

Öncelikle Sosyalist Birlik Partisi yetkililerinin, Parti adına yaptıkları yazılı ve sözlü açıklamaları ile faaliyetlerinde ileri sürdükleri; Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmaları gerektiği; olası çözümlerden birinin bağımsızlık, bir başkasının federasyon, bir üçüncüsünün kültürel özgürlük olduğu; Kürtlerin nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta serbest olmaları gerektiği, kürtlerin istiyorlarsa nazari olarak ayrı bir devlet kurabileceklerinin kabul edilmesi ve buna olanak sağlanması gibi görüşlerin, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”nün bozulması amacını taşıyıp taşımadığının saptanması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bunu pekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

“Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği” ilkesi, Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33); gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130); kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimi uygun bulunmuş (Madde 135); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103) ve siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır (Madde 68 ve 69).

Uluslar, nice olaylar, durumlar ve gelişmeler sonucunda varlıklarını kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihsel bir gerçektir. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde birleşip bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış olan halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana, çağlar boyu, Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için de “Türkler” adını kullanmıştır. Kuşkusuz bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupların bulunmadığı anlamına gelmez.

Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetler sonunda, devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünü bozmanın hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve yasa, bu değerleri birlikte, ödünsüz ve mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir organ bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” (ulus) kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan, “bir” oluşu somutlaştıran toplumsal yapıyı anlatır. “Millet” sözcüğüyle anlatılan yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler topluluğu gerçeğini gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir top­ lumsal olgu ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu bir anlayıştır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında “millet” ve “milliyetçilik” kavramlarına yer verilmiştir. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı”, 2. maddesinde “Atatürk milliyetçiliği”, 42. maddesinde “Atatürk ilkeleri” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce” sözcükleri kullanılarak çağdaş milliyetçilik anlayışı yer almaktadır. Bu anlayış ayrımcı ve ırkçı değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milletini oluşturan bireylerin kökenleri ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini, başka uluslara karşıtlığı değil, dostluk ilişkilerini, içte ve dışta barışla iyi gelenekleri koruyup güçlendirme çabalarını, herkesi barındıran topraklara birlikte sahip çıkma bilincini içeren çağdaş bir olgudur. Kökeni ne olursa olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimde yer almakta, ulusun birliği olgusu böylece somutlaşmaktadır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda beraberce yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar, ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde etnik kökene dayalı ayrımcılığı gütmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni Türk devletinin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulusun birliği ve Ülkenin bütünlüğü esas alınmıştır. Bu anlayıştan uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” biçiminde ayırarak, ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek olanaksızdır. “Halk ve ulus” sözcükleri hiçbir ayrım yapmadan her yurttaşı kapsar, her ayrılığı dışlar.

Anayasa’nın 66. maddesinde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkeyle evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlar arasında eşitlik sağlanması, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınması önlenmiş, birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturulmuştur. Maddedeki “Türk” sözcüğü ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamına gelmez. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında sorumluluklar da vardır. Bu bağlamda etnik kökenler yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedeleyemeyeceği gibi ayrı ulus olma savlarına, dayanak da yapılamaz.

Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaşa, davalı Parti’nin savunmalarında belirtilenlerin aksine, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm demokratik, siyasal ve temel haklar eşit olarak tanınmıştır. Nitekim, Cumhuriyet dönemi Anayasalarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü ilkesinden uzaklaşarak, Parti’nin tüzük, proğram ve faaliyetlerinde belirtildiği biçimde Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır. Birden çok ulus yoktur. İçinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet tekdir, ülke tümdür, ulus birdir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Çağımızda da farklı etnik grupların zorunlu hukuksal öğelerinin varlığında, birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde gerçekliliğini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti için farklı düşünmenin, haklı bir nedeni yoktur. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır.

Her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, devlet, ülke, ulus kavramlarının yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksızdır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu vardır.

Kaldıki, çağımızda tek uluslu diğer demokratik devletler de, ulus bütünlüklerini korumak için yasal tedbirler almıştır. Türkiye’deki ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, slav soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devletler kurma hakkının tanınması olanağı bulunmadığı gibi, aynı biçimde demokratik tek uluslu devletlerde de bu yolun açılması olanağı yoktur. Çünkü, bu devletlerde de Devlet ve ulusun parçalanması demokratik hak olarak görülmemektedir.

a- Siyasî Partiler Yasası Yönünden

Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 6. ve 14. maddelerindeki kuralları somutlaştıran Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde, siyasî partilerin Türk Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ilişkin hükümlerini, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili olganları eliyle kullanabileceği esasını, Türk Milleti’ne ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağı hükmünü değiştiremeyecekleri; Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacını güdemeyecekleri hükme bağlanmıştır.

Partilerin amacı, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak değil, aksine bunu daha da pekiştirmek olmalıdır.

Davalı Parti’nin, tüzük ve programı ile diğer siyasal etkinliklerinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı, ırk esasına dayanan bir Kürt Ulusu’nun varlığından ve bu ulusun kendi geleceklerini belirleme hakkından söz edilmektedir.

Oysa, Anayasa ve yasa kuralları karşısında hangi kökenden gelirse gelsin vatandaşları ulus bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek, Kürt kökeninden gelen vatandaşları, Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak olanaksızdır.

Taraf olduğumuz uluslararası andlaşmalar da dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratılmasına ve bu kavram ve bu görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurulmasına olur vermemektedir.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak proğram düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir.

Davalı Partinin tüzük, program ve faaliyetlerinde Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayrımın yapılması, Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanmasından başka bir deyişle, Kürt olarak tanımladıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesi ile, partilerin ve parti yetkililerinin Türkiye Cumhuriyetinin bölünüp parçalanmasına yol açacak, Devletin tekil yapısını değiştirecek tarzda görüşler ileri sürmesi ve faaliyette bulunması yasaklanmaktadır.

Davalı Parti’nin özellikle, Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalarının gerektiğini belirtmesi ve Kürtlerin istiyorlarsa Türk Devletinden ayrı bir devlet kurabileceklerini savunması böylece devletin tekliği ilkesine aykırı faaliyette bulunması Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın “Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi” başlıklı 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacakları öngörülmüştür.

Madde gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” denilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları arasında etnik köken ya da diğer herhangi bir nedenle düşünsel ya da uygulama bağlamında siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi her yönden tam bir eşitlikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve ulus kavramı içindedir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları; ülkenin ya da ulusun bütünlüğünü bozarak bir bölümünün ayrılması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınmaları, bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri gerekir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması, en doğal hakkı ve ödevidir.

Dâvalı Parti’nin Tüzük ve Proğramı ile faaliyetleri, farklı uluslar ve azınlıkların varlıklarının kabul edildiğini göstermektedir. Bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun belirtildiği, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.

Asırlardır birlikte yaşamış bir topluluğu, ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturur.

b- Uluslararası Andlaşma ve Sözleşmeler Yönünden

Davalı Parti’nin savunmalarında ileri sürdüğü iki hususun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Davalı Parti savunmalarında, uluslararası hukukun, usulüne göre onaylamış sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kurallarının, yalnızca yasa değil, uygulanmaları ile, Anayasa emri olarak güçlendirilen normlar olduğunu, Helsinki Senedi, Paris Şartı ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin bunlar arasında yer aldığını ve görüşlerini doğrulayan hükümler içerdiğini, ancak, Yasa hükmünde uygulanmaları anayasal güvenceye bağlanan bu metinlerin, başka bir metin karşısında (2820 sayılı SPK.) görmezlikten gelindiğini ileri sürmüş; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nda öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamaların, sözleşmelerde yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemeyeceğini, bunların uluslararası hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeye yönelik olduğunu bildirmiştir.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu bağlamda kimi kararlarda, İnsan Hakları Evrensel Birdirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunulmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Öncelikle hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağını oluşturur.

Davalı Parti’nin tüzük ve programının kimi bölümleri, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. ve 17. maddeleri ile bağdaşmamaktadır. Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında; “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir” denilmekte; 17. maddesinde de; “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz” hükümlerine yer verilmektedir.

Oysa, dâvalı Parti’nin tüzük ve proğramı ile bunu destekleyen diğer faaliyetlerinde Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan bir Kürt Ulusu’nun varlığı ileri sürülmektedir.

Türkiye’de tek bir ulus vardır. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmaktadır. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalara geçerlik kazandırılamaz. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla, gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de geçerlidir.

Dâvalı Parti, belirtilen belgelerin yanısıra, Helsinki Nihaî Senedi, Paris Şartı ve kimi diğer uluslararası sözleşmelerin de iç hukuk kuralları haline geldiğini ve bunlara uyulmadığını ileri sürmüştür. Helsinki Nihaî Senedi‘nde, Devletlerin egemenlik haklarına saygı, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve İçişlerine karışmama ilkelerine yer verilmiş; Paris Şartı’nda da, “Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur…. Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir” denilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı” da ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir.

Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da; kendi geleceğini belirleme hakkının, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı değerlendirmesi yer almıştır.

Görüldüğü gibi, bütün bu uluslararası kurallar, devlet, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasına olanak tanımamaktadır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davalı Parti’nin proğramında kapatma nedeni olarak gördüğü hususlar, Türkiye Cumhuriyeti için yakın ve görülebilir bir tehlike oluşturmaktadır. Böyle bir tehlike içinde bulunan bir devletinde, ülkesi ve ulusuyla bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır.

Belirtilen nedenlerle davalı Parti’nin uluslar arası andlaşma, sözleşme ve belgelere yönelik savları yerinde görülmemiştir.

Haşim KILIÇ, gerekçenin uluslararası sözleşmelere ilişkin bölümüne katılmamıştır.

Sonuç olarak, Sosyalist Birlik Partisi, Tüzük ve Proğramındaki anlatımlarla ve bu anlatımları destekleyen eylem, savunma ve sözlü açıklamalarıyla; Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık olmamasına karşın, farklı etnik kökenlerden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, “Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar” söylemiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını vermeye Devletin tekliği ilkesine ayrı düşecek tarzda kendi devletlerini kurma hakkını tanımaya yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşülmüştür. Bu bağlamda dil ve kültür konuları da Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ayrı ulus ve devlet yaratma yolunda kullanılmıştır. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemleri kışkırtma, katkı ve destek niteliğinde, faaliyetlerdir.

Böylece, Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddelerine ve Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır. Bu nedenlerle, Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılması gerekir.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/57 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Birlik Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü :

1- Sosyalist Birlik Partisi’nin Tüzük ve Proğramı ile 1. Büyük Kongre kararının, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporuyla bu yöndeki kararlarının, Genel Başkan ile Genel Başkan Yardımcısının Parti adına yaptıkları açıklamaların kimi bölümleri Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddeleriyle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a, 80., 81/a-b, maddelerine aykırılık oluşturduğundan adı geçen Parti’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince KAPATILMASINA,

2- Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,

3- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

19.7.1995 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Yekta Güngör ÖZDEN

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Üye

İhsan PEKEL

Üye

Selçuk TÜZÜN

Üye

Ahmet N. SEZER

Üye

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Mustafa BUMİN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Lütfi F. TUNCEL

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi – Valetta

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da (Malta) imzalanmıştır. Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler sözleşmeye katılmışlardır.  (European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage)

Sular Altında Kalan Hasankeyf-Zeugma

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Gözden Geçirilmiş)’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında 4434  sayılı Kanun 05.08.1999 tarihinde çıkarılmıştır.

Hattuşa Antik Kenti

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

İşbu sözleşmeyi (Gözden Geçirilmiş) imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacının, özellikle ortak mirasları olan ideal ve ilkeleri korumak ve geliştirmek üzere, üyeleri arasında daha yakın bir işbirliği gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak;

19 Aralık 1954’te Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesi ve özellikle bunun 1 inci ve 5 inci maddelerini,

3 Ekim 1985’te Granada’da imzalanan Avrupa Mimarî Mirasının Korunmasına ilişkin Sözleşmeyi,

23 Haziran 1985’te Delfi’de imzalanan, Kültürel Varlıklara yönelik suçlara ilişkin Avrupa Sözleşmesini,

Parlamenterler Meclisi’nin Arkeoloji ile ilgili özellikle 848 (1978), 921 (1981) ve 1072 (1988) sayılı Tavsiye Kararlarını;

Kırsal ve kentsel yapılanma faaliyetleri çerçevesinde, arkeolojik mirasın korunması ve değerlendirilmesi ile ilgili R(89)5 sayılı Tavsiye Kararını gözönünde bulundurarak;
Arkeolojik mirasın uygarlıkların geçmişinin tanınması için temel bir öge olduğunu hatırlatarak,

Eski tarihin tanıdığı Avrupa arkeolojik mirasının, büyük yapılanma çalışmalarındaki artıştan olduğu kadar doğal tehlikelerden, yasadışı veya bilimsel nitelikten yoksun kazılardan yahut halkın yeterli bilgilendirilmemesinden dolayı ciddî bir şekilde tahrip tehdidi altında olduğunu kabul ederek,

Halen mevcut olmayan zorunlu idarî ve bilimsel denetim usullerinin ihdası ve arkeolojik mirası koruma endişesinin kentsel ve kırsal yapılanmalar ile kültürel kalkınma politikalarıyla bütünleşmesi gereğini teyid ederek,

Arkeolojik mirası koruma sorumluluğunun yalnızca doğrudan ilgili devlete ait olmadığının, bozulma tehlikesinin azaltılması ve uzman ve deneyim değişimi suretiyle korumanın gerçekleştirilmesi bakımından sorumluluğun Avrupa ülkelerinin tümüne ait bulunduğunun altını çizerek;

Avrupa ülkelerinde yapılanma politikalarındaki gelişmeyi takiben, 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanan Arkeolojik Mirasın Korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesinde yer alan ilkelerin tamamlanması gereğini müşahade ederek,

Zeugma Kazıları

Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır :

ARKEOLOJİK MİRASIN TANIMI

Madde 1 :

1. İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) amacı, Avrupa’nın ortak anı kaynağı olduğu kadar, bilimsel ve tarihî araştırma gereci olarak da arkeolojik mirası korumaktır.

2. Bu amaçla :
i) Korunması ve incelenmesinin, insanlığın ve doğal çevre ile ilişkilerinin tarihindeki gelişimin saptanmasının sağlayacağı;

ii) 
Başlıca bilgi edinme yollarının kazı ve keşiflerden olduğu kadar insanlığı ve çevresini ilgilendiren diğer araştırma yöntemlerinden oluştuğu;

iii) 
Tarafların yetkisi altındaki her çeşit mekânda bulunan, tüm kalıntılar, varlıklar ve insanlığın geçmiş varlığının diğer izleri arkeolojik mirasın ögeleri kabul edilirler.

3. Yapılar, inşaatlar, mimarî eser grupları, açılmış sit alanları, taşınır varlıklar, diğer tür anıtlar ve bunların çevresi, ister toprakta ister su altında bulunsunlar, arkeolojik mirasa dahildirler.

Nemrut Dağı

MİRASIN KİMLİĞİNİN SAPTANMASI VE KORUMA ÖNLEMLERİ

Madde 2 :

Taraflardan her biri, kendine özgü usullere göre, arkeolojik mirasın korunması için aşağıdaki hususları öngören bir yasal rejimi uygulamaya koymayı taahhüt eder:

i)Arkeolojik mirasının bir envanterinin yapılması ve anıtların veya korunan bölgelerin sınıflandırılması,

ii) Maddî izlerin gelecek kuşaklar tarafından incelenmek üzere korunması için, toprak üstünde ya da su altında görünür bir kalıntı olmasa bile, arkeolojik rezerv alanları oluşturulması,

iii) Arkeolojik miras niteliğindeki eserleri tesadüfen bulan kimsenin bunları yetkili makamlara bildirme ve incelemeye amade tutma zorunluluğu.

Madde 3 :

Arkeolojik mirası korumak amacıyla ve arkeolojik araştırma faaliyetlerini bilimsel güvence altına almak üzere taraflardan her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder :

i)Arkeolojik kazı vesair faaliyetlerle ilgili izin ve denetim usullerini, aşağıdaki amaçları gerçekleştirecek şekilde, uygulamaya koymak :

a) Arkeolojik miras ögelerinin yasadışı çıkartılması ve yer değiştirmesini önlemek;

b) Arkeolojik kazı ve aramaların bilimsel şekilde ve şu koşullara bağlı olarak yapılmasını sağlamak:

— Tahrip edici olmayan araştırma yöntemlerinin olduğunca sık kullanılması;

— Arkeolojik miras ögelerinin korunması, saklanması ve sınıflandırılması için uygun önlemler alınmadan bunların kazı yerinden çıkartılmaması, kazı sırasında ve sonrasında korumasız bırakılmaması;

ii) Kazıların ve tahribata neden olabilecek tekniklerin yalnızca nitelikli ve bu amaçla yetiştirilmiş kişiler tarafından yürütülmesine dikkat etmek;

iii) Arkeolojik arama amaçlı metal dedektörlerin ve diğer arama gereçlerinin kullanımını, devletin iç mevzuatında öngörülen hallerde, bilimsel nitelikli ön izne tabi tutmak.

Forum Romanum


Madde 4 :

Taraflardan her biri, duruma göre aşağıdaki hususları da öngörecek biçimde, arkeolojik mirasın fizikî koruma önlemlerini yürürlüğe koymayı taahhüt eder :

1. Arkeolojik rezerv bölgeleri teşkiline ayrılmış alanların kamu makamlarınca iktisabı veya diğer uygun yollarla korunması;

2. Arkeolojik mirasın tercihan bulunduğu yerde korunması ve bakımı;

3. Bulunduğu yerden kaldırılmış arkeolojik buluntular için uygun depolar yapılması.

Madde 5:
Taraflardan her biri aşağıdaki hususları sağlamayı taahhüt ederler :

1. Arkeologların :

i) Arkeolojik değeri olan sitlerin korunması, saklanması ve değerlendirilmesi için dengeli stratejiler saptamaya yönelik planlama politikalarına ve

ii) Yapılanma programlarının çeşitli uygulama safhalarına katılmalarını sağlamak suretiyle, arkeolojinin ve yapılanmanın ihtiyaçlarını bağdaştırmaya ve belirlemeye çalışmak;

2. Arkeologlar, şehirciler ve inşaatçılar arasında sistemli bir danışma mekanizması oluşturmak suretiyle :

i) Arkeolojik mirası tahrip etmesi muhtemel olan yapılanma planlarının değiştirilmesini;

ii) Sitin bilimsel incelemesinin yapılabilmesi ve sonuçların yayınlanabilmesi için yeterli zamanın ve olanakların verilmesini sağlamak;

3. Çevreye etki üzerindeki incelemelerin ve bunlardan kaynaklanan kararların, arkeolojik sitler ve çevrelerini gözönünde bulundurmasına dikkat etmek;

4. Yapılanma çalışmaları vesilesiyle bulunan arkeolojik miras ögelerinin, mümkün olan hallerde, yerinde korunması için önlem almak;

5. Arkeolojik sitlerin halka açılmasının, özellikle çok sayıda ziyaretçi girişi için yapılacak yapılanma çalışmalarının, bu sitlerin ve çevrelerinin arkeolojik ve bilimsel niteliğine zarar vermemesini sağlamak.

Halime Hatun Kümbeti

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMA VE KORUMANIN FİNANSMANI

Madde 6 :

Taraflardan her biri :

1. Arkeolojik araştırmaya, sorumlulukları ölçüsünde ulusal, bölgesel veya yerel kamu makamlarının malî desteğini öngörmeyi;

2. Koruyucu arkeoloji için gerekli maddî donanımı arttırmayı ve bu amaçla,

i) Büyük çaplı kamu veya özel bayındırlık çalışmalarında, bu çalışmalara bağlı olarak ortaya çıkacak arkeolojik her çeşit faaliyetin maliyetinin tamamının uygun kamu ve özel sektör fonlarından karşılanmasını sağlayacak önlemler almayı;

ii) Bu çalışmaların bütçesinde, çevre ve yapılanma endişelerinin zorunlu kıldığı etki incelemelerinde olduğu gibi, arkeolojik ön inceleme ve aramaların, bilimsel sentez belgelerinin ve bulguların duyuru ve yayınlarının da yeralmasını sağlamayı taahhüt eder.

BİLİMSEL BİLGİNİN TOPLANMASI VE YAYIMI
Madde 7 :
Arkeolojik bulguların incelenmesini ve yayımını kolaylaştırmak için Taraflardan her biri:

1. Yetkisi altındaki alanlarda arkeolojik sitlerin anketlerini, envanterlerini ve haritalarını yapmayı veya güncelleştirmeyi,

2. Arkeolojik faaliyetler sonrasında, uzmanların ayrıntılı incelemelerinin ilanından önce, yayınlanabilir bir sentez belgesi hazırlanabilmesi için tüm pratik önlemleri almayı taahhüt eder.

Madde 8 :
Taraflardan her biri :

1. Arkeolojik miras ögelerinin ulusal veya uluslararası planda bilimsel amaçlı değişimini kolaylaştırmayı, ancak değişimin bunların kültürel ve bilimsel değerlerine hiç bir şekilde zarar vermemesi için gerekli önlemleri almayı;

2. Arkeolojik araştırma ve devam eden kazılarla ilgili bilgi değişimini teşvik etmeyi ve uluslararası araştırma programları düzenlenmesine katkıda bulunmayı taahhüt eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

KAMUOYUNUN BİLİNÇLENDİRİLMESİ

Madde 9 :
Taraflardan her biri :

1. Geçmişin ve arkeolojik mirası tehdit eden tehlikelerin tanınması için bu mirasın değeri konusunda kamuoyu vicdanının uyandırılması ve geliştirilmesi amacıyla eğitici çalışmalar yapmayı,

2. Arkeolojik mirasının önemli ögelerinin ve özellikle sitlerin halka açılmasını sağlamayı, seçilmiş arkeolojik varlıkların sergilenmesini teşvik etmeyi taahhüt eder.

ARKEOLOJİK MİRAS ÖGELERİNİN YASADIŞI DOLAŞIMINI ÖNLEME

Madde 10:
Taraflardan her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder :

1. Tespit edilen yasadışı kazılar hakkında yetkili kamu makamları ile bilimsel kuruluşlar arasında bilgi değişimini düzenlemek;

2. Yasadışı kazılardan kaynaklandığından veya yasal kazılardan çalındığından şüphe edilen her türlü eseri ve bunlara ilişkin bütün ayrıntıları, işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) taraf köken ülkesinin yetkili makamlarına bildirmek;

3. Alış politikası devlet denetimine tabi müzeler ve diğer benzeri kuruluşların denetimsiz buluntulardan, yasadışı kazılardan geldiğinden veya resmî kazılardan çalındığından şüphe duyulan arkeolojik miras ögelerini satın almamalarını teminen gerekli önlemleri almak;

4. Alış politikası devlet denetimine tabi olmayan, Taraf ülkelerin müze ve benzeri kuruluşları için :

i) İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) metnini onlara ulaştırmak,

ii) Yukarıda 3. paragrafta kayıtlı ilkelere sözkonusu müze ve kuruluşlarca uyulmasını sağlamak üzere çaba sarfetmek.

5. Denetimsiz buluntulardan, yasadışı kazılardan kaynaklanan yahut resmî kazılardan çalınan arkeolojik miras ögelerinin dolaşımını eğitim, bilgilendirme, uyarma ve işbirliği suretiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

Madde 11:
İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) hiç bir hükmü, arkeolojik miras ögelerinin yasadışı dolaşımına veya yasal sahibine iadesine ilişkin taraflar arasında mevcut olan veya mevcut olabilecek ikili veya çok taraflı anlaşmalara halel getirmez.

KARŞILIKLI TEKNİK VE BİLİMSEL YARDIMLAŞMA

Madde 12 :
Taraflar :

1. Arkeolojik miras ile ilgili konularda deneyim ve uzman değişimi suretiyle karşılıklı teknik ve bilimsel yardımlaşmada bulunmayı,

2. İlgili ulusal mevzuatları ya da taraf oldukları uluslararası anlaşmalar çerçevesinde sürekli eğitim alanı da dahil olmak üzere, arkeolojik mirasın korunması konusunda uzman değişimini kolaylaştırmayı taahhüt ederler.

SÖZLEŞMENİN (GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ) UYGULAMASININ DENETİMİ
Madde 13 :

Avrupa Konseyi tüzüğünün 17 nci maddesi gereğince; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kurulan bir Uzmanlar Komitesi işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) uygulamasını ve özellikle aşağıdaki hususları izlemekle görevlendirilmiştir :

1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine devrevi olarak, Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) Taraf ülkelerdeki arkeolojik mirasın korunmasına ilişkin politikaları ve Sözleşme ilkelerinin uygulama durumu hakkında bir rapor sunulması;

2. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesini, çok taraflı faaliyet alanı ve Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) gözden geçirilmesi ya da değiştirilmesi ile Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) hedefleri hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi, dahil, Sözleşme (gözden geçirilmiş) hükümlerinin uygulanmasına ilişkin her türlü önlemin önerilmesi;

3. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ülkelerin Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) taraf olmaya daveti için tavsiyede bulunması.

SON HÜKÜMLER

Madde 14 :

1. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) Avrupa Konseyi üyesi devletlerin ve Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlerin imzasına açılmıştır.

Sözleşme onay, kabul ya da tasvibe sunulacaktır.Onay, kabul ya da tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi edilecektir.

2. 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanan Arkeolojik Mirası Koruma Avrupa Sözleşmesine taraf bir devlet, anılan Sözleşmenin feshini önceden ihbar etmemiş ise ya da feshini eş zamanda ihbar etmezse onay, kabul veya tasvip belgesini tevdi edemez.

3. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş), en az üçü Avrupa Konseyi olmak üzere dört devletin, önceki paragraflardaki hükümlere uygun olarak, Sözleşmeye taraf olma arzularını bildirdikleri tarihten altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

4. Önceki iki paragrafın uygulanması sonucu 6 Mayıs 1969 tarihli Sözleşmenin feshi işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girişi ile aynı anda gerçekleşmez ise, işbu Sözleşmeyi imzalayan herhangi bir Devlet, onay, kabul ya da tasvip belgesini tevdi sırasında işbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girinceye kadar, 6 Mayıs 1969 tarihli Sözleşmeyi uygulamaya devam edeceğini açıklayabilir.

5. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş), imzalayan ancak Sözleşmeye Taraf olma arzusunu sonradan bildirecek olan devletlerin her biri bakımından, onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdiinden altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 15:

1. İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi tüzüğünün 20. (d) maddesinde öngörülen çoğunlukla ve Komitede bulunma hakkına sahip taraf devletlerin temsilcilerinin oybirliği ile Konseye üye olmayan diğer herhangi bir devleti ve Avrupa Ekonomik Topluluğunu işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) katılmaya davet edebilecektir.

2. Katılma halinde, katılan devlet ya da Avrupa Ekonomik Topluluğu için işbu Sözleşme katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdiinden altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

Hitit Medeniyetine Ait Eserler

Madde 16 :

1. Her devlet, imza ya da onay, kabul, tasvip veya kabul edilme belgesinin tevdii sırasında işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) uygulanacağı toprağı ya da toprakları belirleyebilir.

2. Her devlet, sonradan herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine muhatap bir bildirimle, işbu Sözleşmenin uygulanmasını bildirimde belirtilen herhangi başka bir toprak parçasına teşmil edebilir. Bu yeni toprak parçası bakımından Sözleşme, bildirimin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alınmasından altı ay sonra yürürlüğe girer.

3. Önceki iki paragraf uyarınca yapılan her bildirim, bu bildirimde anılan toprak parçası bakımından, Genel Sekretere muhatap bir nota ile geri çekilebilecektir. Geri çekme, Genel Sekreterin notayı almasından altı ay sonra geçerlilik kazanacaktır.

Madde 17 :

1. Taraflardan her biri, Genel Sekretere nota tevdii suretiyle işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) feshini her an ihbar edebilir.

2. Fesih ihbarı, Genel Sekreter tarafından notanın alınış tarihinden altı ay sonra geçerlilik kazanacaktır.

Madde 18 :

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlere, işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) katılan ya da katılmaya davet edilen her devlete ve Avrupa Ekonomik Topluluğuna :

a) Her imzayı,

b) Her onay, kabul, tasvip veya katılma belgesi tevdiini,

c) 14, 15 ve 16 ncı maddeleri uyarınca işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe giriş tarihlerini,

d) İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) ile ilgili her türlü girişim, tebligat ve bildirimi,
bildirecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken, aşağıda imzası bulunan ve bu amaçla yetkili kılınanlar işbu sözleşmeyi (gözden geçirilmiş) imzalamışlardır.

İşbu Sözleşme İngilizce ve Fransızca dillerinde, her iki metin de eşit olarak geçerli olacak şekilde, Avrupa Konseyi arşivlerinde muhafaza edilmek üzere, tek kopya halinde 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da yapılmıştır.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Sözleşmenin onaylı bir kopyasını Avrupa Konseyine üye bütün devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlere ve bu Sözleşmeye katılmaya davet olunan üye olmayan devletlere veya Avrupa Ekonomik Topluluğuna iletecektir.

Roma 12 Levha Kanunları