19 Haziran – Hukuk Takvimi

0
19 Haziran Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.

19 Haziran – Hukuk Takvimi

1269
Fransa Kralı IX. Louis, halka açık yerlerde kimliklerini belli eden sarı işaretler takmayan Yahudilerin yakalandıkları takdirde para cezasına çarptırılmalarını emretti.
1782
Fransız Katolik rahip, felsefeci ve politik düşünür Robert de Lamennais, doğdu.  (Ölümü: 1854)
1862
ABD’de kölelik resmi olarak kaldırıldı
1942
Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu kabul edildi
1947
İş Teftişi Sözleşmesi, 19 Haziran 1947’de ILO tarafından kabul edildi. Sözleşme, sınai iş yerlerinde ve ticari iş yerlerinde teftişi düzenlemekte, bir teftiş sistemi kurulmasını öngörmekte ve bu teftiş sisteminin standartlarını belirlemektedir. Türkiye sözleşmeyi 13.12.1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22.12.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.
1952
Kömür madenlerinde çalışan işçilerin askerlikten muaf tutulmalarına ilişkin yasa kabul edildi.
1953
Sovyetler Birliği adına casusluk yapmaktan suçlu bulunan Amerikan vatandaşları Ethel ve Julius Rosenberg, New York’taki “Sing Sing” hapishanesinde idam edildiler. İdamlarının 18 Haziran tarihinde gerçekleştirileceğinin bildirilmesi üzerine çift, 18 Haziran’ın evlilik yıl dönümleri olmasını gerekçe göstererek infazın 19 Haziran tarihinde yapılmadı istedi.  İnfaz elektrikli sandalyede gerçekleştirildi.
Rosenbergler, Amerika Birleşik Devletleri Komünist Partisi (CPUSA) üyesiydiler. Casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanıp yargılandılar, suçlu bulundular ve idam cezasına çarptırıldılar.
1961
Kuveyt, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan etti
1981
Eski Gümrük ve Tekel bakanlarından Tuncay Mataracı ile aynı davadan yargılanan 13 sanık, Yüce Divan tarafından tutuklandı.
1992
 12 Eylül Askeri Yönetimi’nin kapattığı siyasi partilerin yeniden açılması serbest bırakıldı
1992
İstanbul Park Otel inşaatının durdurulması ve 7 katının yıkılması kararı onaylandı
1998
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar‘ın
belirlenmesinde esas alınan “Latimer House’un Milletler Topluluğu için Rehber İlkeleri” 19 Haziran 1998’de belirlendi
2012
İsveç’e iadesi istenen Wikileaks kurucularından Julian Assange, Londra’daki Ekvador Büyükelçiliği’ne sığınarak mültecilik başvurusunda bulundu
19 Haziran – Hukuk Takvimi

Uzlaşma

0

Uzlaşma: Türk Ceza Kanunu’nun 253. maddesinde sayılan suçlarla ilgili olarak, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcıları tarafından, dava açıldıktan sonra mahkemeler tarafından yapılan, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişimidir (5271 sayılı Kanun, m. 253, 254)

Uzlaşma, tarafların taleplerinden taviz vermeye hazır olduğu bir süreçtir. Tartışma, müzakere ve iletişim teknikleri yoluyla, taraflar ortak bir noktada buluşmaktadır. Bu uzlaşmayı sağlayan uzman kişiye uzlaştırmacı denmektedir.

Özel hukuk uyuşmazlıklarında kullanılan ARABULUCULUK kavramından farklı olarak Ceza Hukuku uyuşmazlıklarındaki müzakereye açık anlaşma süreçlerine uzlaşma denmektedir.

Uzlaştırmacı: Şüpheli veya sanık ile mağdur veya suçtan zarar gören arasındaki uzlaştırma müzakerelerini yöneten kişidir. Cumhuriyet savcısı tarafından görevlendirilmektedir. Uzlaştırmacıların avukat veya formel hukuk eğitimi almamış kişilerden seçilmesi eleştiri konusu olmaktadır.

Avrupa Konseyi Cezai Meselelerde Arabuluculuk Yolu İle İlgili Tavsiye Kararı

Avrupa Konseyi Cezai Meselelerde Arabuluculuk Yolu İle İlgili Tavsiye Kararı

Madde-253

– (Değişik: 6/12/2006-5560/24 md.)

(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur:

a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar.

b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan;

  1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88),
  2. Taksirle yaralama (madde 89),
  3. (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Tehdit (madde 106, birinci fıkra),
  4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116),
  5. (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Hırsızlık (madde 141),
  6. (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Dolandırıcılık (madde 157),
  7. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234),
  8. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239),

suçları.

c) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar.

(2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir.

(3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda ve ısrarlı takip suçunda (madde 123/A), uzlaştırma yoluna gidilemez. (Ek cümle: 26/6/2009 – 5918/8 md.) Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz.

(4) Soruşturma konusu suçun uzlaşmaya tâbi olması ve kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunması hâlinde, dosya uzlaştırma bürosuna gönderilir. Büro tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüphelinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin reşit olmaması halinde, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine yapılır. Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini açıklamalı tebligat veya istinabe yoluyla da yapabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören, kendisine uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren üç gün içinde kararını bildirmediği takdirde, teklifi reddetmiş sayılır.

(5) Uzlaşma teklifinde bulunulması halinde, kişiye uzlaşmanın mahiyeti ve uzlaşmayı kabul veya reddetmesinin hukukî sonuçları anlatılır.

(6) Resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle mağdura, suçtan zarar görene, şüpheliye veya bunların kanunî temsilcisine ulaşılamaması halinde, uzlaştırma yoluna gidilmeksizin soruşturma sonuçlandırılır.

(7) Birden fazla kişinin mağduriyetine veya zarar görmesine sebebiyet veren bir suçtan dolayı uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, mağdur veya suçtan zarar görenlerin hepsinin uzlaşmayı kabul etmesi gerekir.

(8) Uzlaşma teklifinde bulunulması veya teklifin kabul edilmesi, soruşturma konusu suça ilişkin delillerin toplanmasına ve koruma tedbirlerinin uygulanmasına engel değildir.

(9) (Mülga: 24/11/2016-6763/34 md.)

(10) Bu Kanunda belirlenen hâkimin davaya bakamayacağı haller ile reddi sebepleri, uzlaştırmacı görevlendirilmesi ile ilgili olarak göz önünde bulundurulur.

(11) Görevlendirilen uzlaştırmacıya soruşturma dosyasında yer alan ve Cumhuriyet savcısınca uygun görülen belgelerin birer örneği verilir. Uzlaştırma bürosu uzlaştırmacıya, soruşturmanın gizliliği ilkesine uygun davranmakla yükümlü olduğunu hatırlatır.

(12) Uzlaştırmacı, dosya içindeki belgelerin birer örneği kendisine verildikten itibaren en geç otuz gün içinde uzlaştırma işlemlerini sonuçlandırır. Uzlaştırma bürosu bu süreyi en çok yirmi gün daha uzatabilir.

(13) Uzlaştırma müzakereleri gizli olarak yürütülür. Uzlaştırma müzakerelerine şüpheli, mağdur, suçtan zarar gören, kanunî temsilci, müdafi ve vekil katılabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenin kendisi veya kanunî temsilcisi ya da vekilinin müzakerelere katılmaktan imtina etmesi halinde, uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır.

(14) Uzlaştırmacı, müzakereler sırasında izlenmesi gereken yöntemle ilgili olarak Cumhuriyet savcısıyla görüşebilir; Cumhuriyet savcısı, uzlaştırmacıya talimat verebilir.

(15) Uzlaşma müzakereleri sonunda uzlaştırmacı, bir rapor hazırlayarak kendisine verilen belge örnekleriyle birlikte uzlaştırma bürosuna verir. Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde, tarafların imzalarını da içeren raporda, ne suretle uzlaşıldığı ayrıntılı olarak açıklanır. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırma bürosu soruşturma dosyasını, raporu ve varsa yazılı anlaşmayı Cumhuriyet savcısına gönderir.

(16) Uzlaşma teklifinin reddedilmesine rağmen, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören uzlaştıklarını gösteren belge ile en geç iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan edebilirler.

(17) Cumhuriyet savcısı, uzlaşmanın, tarafların özgür iradelerine dayandığını ve edimin hukuka uygun olduğunu belirlerse raporu veya belgeyi mühür ve imza altına alarak soruşturma dosyasında muhafaza eder.

(18) Uzlaştırmanın sonuçsuz kalması halinde tekrar uzlaştırma yoluna gidilemez.

(19) Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini def’aten yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde, 171 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, 171 inci maddenin dördüncü fıkrasındaki şart aranmaksızın, kamu davası açılır. Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz; açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır. Şüphelinin, edimini yerine getirmemesi halinde uzlaşma raporu veya belgesi, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesinde yazılı ilam mahiyetini haiz belgelerden sayılır.

(20) Uzlaştırma müzakereleri sırasında yapılan açıklamalar, herhangi bir soruşturma ve kovuşturmada ya da davada delil olarak kullanılamaz.

(21) Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenden birine ilk uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihten itibaren, uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı ve en geç, uzlaştırmacının raporunu düzenleyerek uzlaştırma bürosuna verdiği tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma koşulu olan dava süresi işlemez.

(22) (Değişik birinci cümle: 24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırmacıya Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen tarifeye göre ücret ödenir. Uzlaştırmacı ücreti ve diğer uzlaştırma giderleri, yargılama giderlerinden sayılır. Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde bu giderler Devlet Hazinesi tarafından karşılanır.

(23) Uzlaşma sonucunda verilecek kararlarla ilgili olarak bu Kanunda öngörülen kanun yollarına başvurulabilir.

(24) (Değişik: 24/11/2016-6763/34 md.) Her Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde uzlaştırma bürosu kurulur ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı ile personel görevlendirilir. Uzlaştırmacılar, avukatların veya hukuk öğrenimi görmüş kişilerin yer aldığı, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen uzlaştırmacı listelerinden görevlendirilir. Uzlaştırmacı, hazırladığı raporu, tutanakları ve varsa yazılı anlaşmayı büroya gönderir. Uzlaştırma süreci sonunda soruşturma dosyaları, uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcıları tarafından sonuçlandırılır.

(25) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.)Uzlaştırmacıların nitelikleri, eğitimi, sınavı, görev ve sorumlulukları, denetimi, eğitim verecek kişi, kurum ve kuruluşların nitelikleri ve denetimleri ile uzlaştırmacı sicili, uzlaştırmacılar ve eğitim kurumlarının listelerinin düzenlenmesi, Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde kurulan uzlaştırma bürolarının çalışma usul ve esasları, uzlaştırma teklifi ile müzakere usulü, uzlaştırma anlaşması ve raporda yer alacak konular ile uygulamaya dair diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar, Adalet Bakanlığınca çıkarılan yönetmelikle düzenlenir.

Mahkeme tarafından uzlaştırma

Madde-254

(Değişik: 6/12/2006-5560/25 md.)

(1) Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, kovuşturma dosyası, uzlaştırma işlemlerinin 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre yerine getirilmesi için uzlaştırma bürosuna gönderilir.

(2) Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini def’aten yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde; sanık hakkında, 231 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, 231 inci maddenin onbirinci fıkrasındaki şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır.

Birden çok fail bulunması hâlinde uzlaşma

Madde-255

(1) Aralarında iştirak ilişkisi olsun veya olmasın birden çok kişi tarafından işlenen suçlarda, ancak uzlaşan kişi uzlaşmadan yararlanır.

CMK Madde 253 Gerekçesi

Bu maddede yer alan uzlaşma, aslında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda düzenlenmesi gereken yeni bir kurumdur. Ancak söz konusu kurumun, esas maddî ceza hukukuna ilişkin hükmünün, Türk Ceza Kanunu içinde yer alması zorunludur. Bu nedenle Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısının 17 nci maddesiyle Türk Ceza Kanununa eklenmesi öngörülen 118/a maddesiyle uzlaşmanın maddî ceza hukukuna ilişkin hükmüne Türk Ceza Kanununda yer verilmektedir. Böylece 262 nci madde uzlaşmanın nasıl uygulanacağına dair usul esaslarını belirlemektedir. Aslında Tasarının bu maddesi ile mevzuatımıza bugün artık Batı hukukunun kabul ettiği ve Birleşmiş Milletlerce mevzuata sokulması tavsiye edilen yepyeni bir kurum, uzlaşma (mediation) getirilmiş olmaktadır.

Suç mağdurlarına karşı ceza adalet sisteminde onların yararlarını korumak amacını güden bir duyarlılığın gittikçe güçlenerek ortaya çıktığı görülüyor. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bugüne kadar mağdurlara karşı gösterilen özel dikkat sadece bazı adam öldürme, terör ve örgütlü suçlarda ve cezaların ertelenmesi gibi bazı kurumlar yönünden söz konusu olabiliyordu. Oysa bugün Batı ülkelerinde özel kanunlarla suç mağdurlarına veya ailelerine devletin tazminat ödemesi bile öngörülmektedir. XXI. Yüzyıl adalet sistemi, ceza adaleti yerine getirilirken, mağdurun tatmin edilmesini de ön plâna çıkarmış bulunmaktadır: Suça karşı sadece ceza yaptırımı yeterli değildir; zararın giderilmesi ve onarım en başta gelen amaç sayılmalıdır.

İşte böylece uzlaşmanın hedefi suçun işlenmesinden sonra fail ve mağdur arasında meydana gelen çekişmeyi, hâkim veya Cumhuriyet savcısının ya da onların atayacakları bir uzlaştırmacının girişimleriyle çözmek hem adaleti sağlamak ve hem de mağduru tatmin etmektir. Böylece zarar giderilince fail ile mağdur arasında barış sağlanabilecektir. Gerçi uzlaşma dışındaki bir kısım yollarla da tazminatın sağlanması olanağı vardır. Ancak uzlaşma kurumunda zararın giderilmesi onarım yanında ayrıca bir moral unsurun da sağlanmasını olanaklı kılmaktadır. Uzlaşma böylece özel önleme işlevine yardım ettiği gibi genel olarak kamunun yararlarının korunmasını da sağlamaktadır. Uzlaşma ile fail işlediği suçun sorumluluğunu kabul edip üstlenerek, suçun sonuçlarını da gidererek toplumla yeniden bütünleşme olanağını elde etmiş olmaktadır. Failin ceza sorumluluğu saptanıp zararın giderilmesi için gereken de yapılmış bulunacağından hem adalet yerine getirilmiş olacak, fiille ihlâl edilmiş olan hukuk kurallarının geçerliliği vurgulanacak ve dolayısıyla kamusal barışın yeniden kurulmasına hizmet edilecek ve ayrıca devlet, yaptırım uygulamak yönünden katlanacağı bir çok masraftan da kurtulmuş olacaktır. Bu çeşit uygulamalara “onarıcı adalet” denilmektedir.

Tasarının kabul ettiği sisteme göre uzlaşma aşağıdaki esaslar çerçevesinde gerçekleştirilecektir:

Türk Ceza Kanununa eklenmesi öngörülen 118/a maddesinde uzlaşmanın hangi suçlarda uygulanabileceği belirlendiğinden bu hâllerde Cumhuriyet savcısı, Kanunun saptadığı usule göre faili davet edecek ve aşağıdaki işlemleri gerçekleştirecektir:

  1. Suç failine, fiilinden dolayı sorumluluğu kabul edip etmediğini soracaktır.
  2. Fail sorumluluğu kabullendiğinde ikinci olarak fiilinin neden olduğu maddî ve manevî zararların tümünü veya bunun büyük bir kısmını ödemeyi veya zararları gidermeyi kabul edip etmediğini keza soracaktır; cevap olumlu ise,
  3. Durumu mağdura veya varsa yasal temsilcisine bildirecektir.
  4. Mağdur, özgür iradesiyle uzlaşacağını bildirdiğinde dosya zararın uzlaşmaya uygun olarak giderilmesine kadar muhafaza edilecektir. Zarar uzlaşma çerçevesinde giderilmezse kamu davası derhal açılacaktır.
  5. Zarar giderildiğinde Cumhuriyet savcısınca kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilecektir.

Suç faili ve mağdur arasındaki maddî ve manevî zararı giderme, bazen müzakereyi gerektirebilir. Böyle bir olasılığı karşılamak üzere dördüncü fıkra Cumhuriyet savcısının uzlaşma işlemlerini idare ederek tarafları birleştirip bir sonuca ulaşmalarını sağlamak üzere bir veya birden çok uzlaştırmacı atamasını öngörmüştür. Uzlaştırmacı bir avukat olacaktır. Adı geçen derhal işe koyulacak ve atanmasından itibaren on gün içinde müdahalelerini ve sonuçlarını belirten bir raporu Cumhuriyet savcısına sunacaktır.

Uzlaştırma işlerinin giderleri, uzlaştırmacı avukata verilecek ücret dahil, suç faili tarafından ödenmeden kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmeyecektir.

7188 sayılı kanun ile yapılan değişikliklerin gerekçesi: Düzenlemeyle, uygulamadan gelen talep ve öneriler ile günümüz çağdaş ceza adalet sistemlerinin genel yönelimi dikkate alınarak uzlaştırma kapsamındaki suç listesi genişletilmektedir. Kapsamın genişletilmesiyle, şüphelilerin doğrudan kamu davası ve cezai yaptırımlar yerine, ceza muhakemesinin onarıcı adalete dayanan kurumlarıyla karşılaşmaları amaçlanmaktadır. Böylelikle, suçun işlenmesiyle bozulan toplumsal düzen, taraflar arasında sağlanan barış yoluyla yeniden tesis edilmektedir. Ayrıca, uyuşmazlıkların alternatif usuller uygulanarak mağdur odaklı bir yaklaşımla giderilmesi, geleneksel muhakeme yoluna nazaran yargı sistemini rahatlatan ekonomik faydalar da sağlamaktadır.

Maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen değişiklikle, uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte “aynı mağdura karşı” işlenmiş olması hâlinde uzlaştırma hükümlerinin uygulanmayacağı kabul edilmektedir. Böylelikle farklı mağdurlara karşı işlenen suçlar bakımından bu kısıtlama kaldırılmakta ve uzlaştırma kapsamında olması halinde diğer mağdurların şüpheliyle uzlaşabilmelerine imkân tanınmaktadır.

Maddenin onikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, uzlaştırma işlemlerinin sonuçlandırılması için öngörülen uzatma süresi artırılmaktadır

Doping

0
Doping nedir?

Doping, sporcunun performansını artırmak amacıyla yasa dışı performans artırıcı maddelerin verilmesidir. Dopingin ilk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır. Buna göre doping; sporcu ya da oyuncuların yarışma sırasında veya oyuna hazırlanırken spor ahlâkına yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak artıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka olası yöntemleri kullanmasıdır. Dopingde genellikle sentetik malzemeler kullanılmaktadır. Doğal olmayan ve organizmanın üretemediği besin kaynakları vücuda enjekte edilerek spor performansı yasa dışı bir şekilde artırılmaktadır. Sporcunun rakiplerine karşı avantaj elde ettiği bu durumlar ulusal ve uluslararası spor otoriteleri tarafından yasaklanmıştır.

Türkiye’de Dopingle Mücadele Komisyonu ve Kurallar 

Türkiye’de Dopingle Mücadele Komisyonu, Türkiye’de dopingle mücadeleyi kurumsallaştırmak üzere gerçekleştirilecek iş birliğinin ana ilkelerini belirlemek ve dopingle mücadele faaliyetlerini yürütmek amacıyla 24 Mayıs 2011 tarihinde, Spor Genel Müdürlüğü (SGM) ile Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi arasında imzalanan protokolle Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi bünyesinde kurulmuştur. Komisyon tarafından hazırlanan TÜRKİYE DOPİNGLE MÜCADELE TALİMATI 1 Ocak 2021 tarihinde ilan edilmiştir.

Türkiye Dopingle Mücadele Komisyonu Kural İhlalleri

  • Sporcudan alınan örnekte yasaklı bir maddenin veya metabolitlerinin veya belirteçlerinin tespit edilmesi
  • Yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin sporcular tarafından kullanılması veya kullanılmaya teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcunun örnek vermekten kaçınması, örnek vermeyi reddetmesi veya örnek vermemesi
  • Bir sporcunun bulunabilirlik kusurları işlemesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından doping kontrolünün herhangi bir bölümünün bozulması veya bozulmaya teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya bir sporcu destek personeli tarafından yasaklı bir maddenin veya yasaklı bir yöntemin bulundurulması
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından herhangi yasaklı bir maddenin veya yasaklı bir yöntemin yasa dışı ticaretinin yapılması veya yasa dışı ticaretini yapmaya teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından herhangi yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin herhangi bir sporcuya müsabaka içi dönemde tatbik edilmesi veya tatbik etmeye teşebbüs edilmesi veya müsabaka dışında yasak olan herhangi yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin herhangi bir sporcuya müsabaka dışındaki bir dönemde tatbik edilmesi veya tatbik etmeye teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından suç ortaklığı yapılması veya suç ortaklığına teşebbüs edilmesi
  • Bir sporcu veya diğer kişi tarafından yasak iş birliği yapılması
  • Yetkililere bilgi vermek isteyen bir kişinin bundan vazgeçirilmesi veya bu kişiye zarar vermek amacıyla bir sporcu veya diğer kişi tarafından gerçekleştirilen eylemlerin bulunması

Anti Doping Sözleşmesi

Birey ve Hukukçu Olarak Felsefeye Neden Gereksinim Duyarız

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
  1. Birey Ve Hukukçu Olarak Felsefeye Neden Gereksinim Duyarız  / Av. Vedat Ahsen Coşar 

Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar’ın  İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu’nun 23-26 Ağustos 2024 tarihleri arasında Şirince’de düzenlediği 5.Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampındaki “Birey ve hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyarız” başlıklı ve konulu tebliğidir.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kurulu’nun Sayın Başkanı ve Üyeleri  

İstanbul Barosu’nun Değerli Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Sinan Naipoğlu,

Değerli Hocalarım,

Sevgili Meslektaşlarım,

Sayın Konuklar,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Bu sene beşincisi yapılmakla artık bir İstanbul Barosu klasiği haline gelen Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampı’na, konuşmacı olarak beni de davet ettikleri için İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kurulu’na teşekkür ediyorum.

Dilerim bu etkinlikte sunulan tebliğler, yapılan konuşmalar ve tartışmalar, ülke olarak fazlasıyla fakir olduğumuz hukuk felsefesi ve sosyolojisi disiplinlerine katkı yapar, bu disiplinlerin literatürüne ve içeriğine pozitif olarak yansır ve yarar sağlar.

Değerli Arkadaşlar,

Benim konuşmam “birey ve hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyarız” üzerine olmakla, ben önce birey olarak ve sonra hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyduğumuzu anlatacağım.

Ama öncelikle ve özellikle bilmenizi isterim ki, ben felsefe tahsili yapmadığım gibi felsefeci de değilim. Sadece felsefeye ilgisi olan, felsefe üzerine okumaları olan bir insanım.

O nedenle, lütfen benimle ve konuşmamla ilgili beklentilerinizi çok fazla yüksek tutmayınız, tutmayınız ki, şairin “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” dediği gibi, benim konuşmamı dinlerken veya dinledikten sonra siz de şaşırmayın. Zaten çok önemli şeyler söylemeyeceğim, bilinen şeyleri, sizin de bildiğiniz şeyleri ve daha önce felsefe üzerine yazdığım yazılarda yer verdiğim şeyleri söyleyeceğim.

Değerli Felsefe Dostları,

En yalın, en sade, en ayaküstü ve en bilinen tanımıyla felsefe; dünyanın ve hayatın sayısız olgu ve olayları, insanın kendi varlığının anlamı, yapısı, hikmeti, işlevi, yaradılışı ve nereden ve nasıl gelip, nereye doğru gittiği üzerine düşünmesi, bunları merak etmesi ve anlamaya çalışmasıdır.

Felsefe, insanın, merakla ve öğrenmek amacıyla sorular sorması, sorduğu sorulara cevap veya cevaplar aramasıdır.

Felsefe, insanın kendisini araması, kendisini tanıması, “kendini bil-mesi”dir. Onun için İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve sıra dışı bir siyaset felsefecisi olan Antonio Gramsci “Hapishane Defterleri” isimli eserinde: “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadarki tarihsel sürecin bir ürünü olarak kendini bilmesidir” diye yazmıştır.

Sevgili Konuklar,     

Felsefe, ben kimim, evren nedir, ben nasıl meydana geldim, evren nasıl oluştu, beni ve dünyayı kim yarattı gibi konuları merak etmek, bunlarla ilgili sorular sormak, bu soruların cevaplarını aramak ve bulmaya çalışmaktır.

Bütün bu nedenlerle ve kısaca felsefe, filozofların, düşünen, merak eden insanların, hakikati arama, bulma, öğrenme çabası ve uğraşıdır.

Esasen öğrenmeyi tetikleyen ve sağlayan en önemli olgu meraktır. Diğer bir deyişle merak, en önemli, en etkili, en yararlı öğretmendir. Nitekim çocuklar merak ettikleri ve öğrenmek istedikleri için soru sorarlar ve öylece öğrenirler. O nedenle, çocuklar ve filozoflar bu yönleri itibariyle birbirlerine çok benzerler.

Çocuklar ile felsefeciler arasındaki tek fark; çocukların merak ettiklerinin, filozofların ise, hem merak ettiklerinin hem de hakikatin yanıtını aramalarıdır.

Esasen felsefe dediğimiz şey de kısaca budur. Yani hakikati aramaktır!

Sevgili Meslektaşlarım,

Felsefe beşeri bilimler gibi gözleme ve deneye dayanmadığı için bilim değildir. Felsefe daha ziyade bir düşünüş şekli ve hakikate ulaşma isteğidir.  Ama felsefe, geniş etki alanı itibariyle bütün bilim alanlarına kaynaklık eden, insanî varlığın en eski uğraşlarından birisidir.

Felsefe; varlık, bilgi, değer, iyi, hakikat, adalet, doğruluk, hak, zihin, akıl gibi konularla ilgili soyut bir uğraş, genel ve temel problemler üzerine yapılan sistematik bir çalışmadır. Ama bu çalışma oldukça geniş bir alanı kapsar, bu bağlamda, felsefe; mantık, dilbilim, tarih, din, etik, ahlak, siyaset, hukuk gibi disiplinleri de kapsar, bunları da ele alır ve inceler.

Bildiğiniz üzere felsefe, Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in, Sofistlerin, Stoiklerin memleketi ve doğdukları yer olan kadim Yunanistan’da doğmuştur. Nitekim felsefe sözcüğü eski Yunancada “bilgeliği sevme” anlamına gelen “philosophía” sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün Türkçe karşılığı “hikmete”, yani “bilgeliğe aşktır.”

Ne var ki, aşkın bu türüne kimileri aşina değildir. Onun için bu kişiler, felsefeye, bilgeliğe, bilgelere karşı mesafeli ve soğukturlar. Zira bu insanlar, düşünmek istemezler ve hatta düşünceden, düşünmekten korkarlar. Düşünceden ve düşünmekten korktukları için de ne merak ederler, ne soru sorarlar, ne sorgulama yaparlar ve ne de öğrenmek isterler. Zira bu insanlar akıllarını, vicdanlarını, yüreklerini söndürmüşler, duygularını, gözlerini, kulaklarını, diğer duyularını kapatmışlardır. Öyle oldukları için de bakmamayı, görmemeyi, duymamayı, hissetmemeyi, düşünmemeyi, merak etmemeyi, sorgulamamayı tercih ederler.

Oysa felsefe bize, bakmak, görmek, duymak, hissetmek gibi duyuları, merak etmek, öğrenmek, düşünmek, eleştirmek, sorgulamak gibi yolları, bunlar için gerekli olan araçları ve insani yetenekleri kazandırmayı ve bunları kullanmayı öğretir.

Yani felsefe bize, kendimizi kamil bir insan, vicdanlı, ahlaklı, erdemli bir insan olarak oldurabilmemizin yollarını gösterir ve bunun için gerekli olan araçları verir. Felsefe aynı zamanda bize, varlık olarak, insan olarak nereden gelip nereye gittiğimizi öğretir, kendimizi tanımamızın ve bilmemizin yol ve yöntemlerini gösterir. Zira insan manevi anlamda, entelektüel anlamda ancak bu yolla ve bu şekilde var olur. Büyük İslam düşünürü Farabi’nin “Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Çünkü bunları bilmeyen, merak etmeyen, sorgulamayan, araştırmayan, öğrenmeyen, öğrenmek istemeyen insan, manevi anlamda, entelektüel anlamda insan olarak var değildir ve o insan hayatı, hayatını bir ot gibi, bir bitki gibi yaşıyordur.

Oysa yaşamak ciddi bir iştir. Usta şairimiz Nazım Hikmet’in “yaşamak şakaya gelmez, yaşamak ciddi bir iştir, onun için büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın ve hayatı ciddiye alacaksın…” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Değerli Konuklar,

Kendisi, “insanın kendisiyle ilgili olması” şeklindeki “objektivist” anlamda felsefi görüş sahibi olan Rus asıllı, Amerikalı mimar, filozof ve yazar Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle felsefe; “kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi değildir. Oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu hiç değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Felsefe, insan yaşamındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olmak konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır.”

Bu paragrafa ve cümleye Ayn Rand ile başladık, yine ondan ödünç alarak devam edelim; “Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, yaşamınızın neden imkansız çelişkilerle dolu olduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı kullanmayı ret etmişiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe ve kullanmadıkça, hayatınızı bu tür sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama tutsak olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğumuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.”

Sevgili Meslektaşlarım,

Uzmanların ifadesiyle, aklımız, zihnimiz, algılayabildiğimiz hemen her şeyin kavramlar halinde bütünleştirilmesi şeklinde çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri gerektirir ve getirir. Böylece kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında; üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, hayatımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında; hayat ve hayatın sonsuz olgu ve olayları hakkında; yaradılış hakkında; varlığın anlamı, hikmeti, yapısı ve niteliği hakkında; kendimiz ve başkaları hakkında; bilginin kendisi ve araçları hakkında bizi aydınlatan ve bize yol gösteren sonuçlara ulaşırız.

Bütün bunlar için, varoluşu inceleyen ve Aristoteles’in kendiliğinden oluş olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını ve anlama yöntemlerini inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren ve diğer insanlara nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen bir değerler sistemi olan ahlaka; siyasetçilerin nasıl siyaset yapmaları ve yönetenlerin nasıl yönetmeleri gerektiğini ve gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, rafine eden sanata, metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı sanatı inceleyen estetiğe, yani bütün bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.

Esasen felsefesi olmayan insanın tarzı, üslubu, içeriği, heyecanı olmadığı gibi hayatının da bir anlamı yoktur. Oysa insan anlam arayan, hayatının anlamını bulmaya çalışan bir varlıktır. Birey olarak felsefeye bunun için, yani hayatımızın anlamını bulmak için ihtiyacımız vardır.

Karnımız aç da olsa, tok da olsa; paramız olsa da olmasa da; iyi bir işe, iyi bir mesleğe, iyi bir mevkiye sahip bulunsak da, bulunmasak da; önemli veya değerli olsak da, olmasak da, felsefeye ihtiyacımız vardır. Doğamız gereği vardır, görebilmek, duyabilmek, hissedebilmek, düşünebilmek, sorgulayabilmek, eleştirebilmek, anlayabilmek, davranabilmek, öğrenebilmek ve yaşayabilmek için vardır.

İçinizden kimileri, Romalıların söylediği gibi “önce yaşamak, sonra felsefe yapmak” veya “ben somut şeylere ilgi duyarım, yaşamın gerçekleri ile uğraşırım, soyut şeyleri düşünmek bana bir yarar getirmez, beni yorar, beni bozar, benim karnımı doyurmaz, onun için benim felsefeye ihtiyacım yok” diyebilir ya da böyle düşünebilir. Ama esas bunu diyenlerin, böyle düşünenlerin felsefeye ihtiyacı vardır.

Neden mi? İşinde ve mesleğinde başarılı olmak, kendisini ve var olduğunu bilmek, hayatının anlamını kavrayabilmek, kendisini tanımak, zihnini ve kirlenen düşüncelerini değiştirmek, karşılaştığı sorunları çözebilmek, yaşama uğraşını sürdürebilmek, ayakta kalabilmek için felsefeye ihtiyacı vardır.

Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek; zihnimizin ve yüreğimizin birileri tarafından bozulmasına, iğfal edilmesine, yalan yanlış doldurulmasına izin vermemek; yalanları doğru, doğruları yalan göstermemek; bu şekilde gösterenlere ve gösterilenlere inanmamak ve aldanmamak; hakikatin bozulmasına izin vermemek; soygunları sıradanlaştırmamak; dilin ve sözün içini doldurabilmek; siyasal dilin tecavüzlerinden korunmak için felsefeye gereksinmemiz vardır.

Klişelerle, sloganlarla, hamasetle, işe yaramaz metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin, zihnimizi uyuşturup edilgenleştirmemesi, bilincimizi ele geçirip bizi yönlendirmemesi ve yönetmemesi, aklımızın, basmakalıp görüş ve düşünceleri, incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartılmaması ve zorlanmaması için felsefeye ihtiyacımız vardır. Zihnimizde sağlıklı bir kuşkunun olması, bu kuşkunun bizi tetikte ve dengede tutması, kendimizi de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer verebilmesi için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Sadece bunlar için değil, sağlığında Filistin sorununun en önde gelen savunucusu ve Filistin asıllı Arap olan Edward W.Said’in “Entelektüel-Sürgün-Marjinal-Yabancı” isimli eserindeki özlü ifadesiyle, “çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek bir dile ve cesarete sahip olmak, her türden otoriteye sorgusuz sualsiz boyun eğmemek, her türlü otoriteden gelen tehditlere cesaretle karşı koymak için” felsefeye ihtiyacımız vardır.

İnançlarımızda, düşüncelerimizde, davranışlarımızda tutarlı olmak, zihnimizdeki çöpleri atmak, kirlenen, eskiyen ve son kullanma tarihi geçen fikirlerimizi değiştirebilmek, yeni şeyleri öğrenebilmek ve keşfedebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Özgür, özerk ve bağımsız bir birey olmanın ve öyle kalmanın yolunu bulabilmek, hakikati söyleyebilmek ve temsil edebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Bir haminin veya vasinin ya da bir otoritenin veya iktidarın bizi yönlendirmesine izin vermemek, yeni diller ve ruhlar icat edebilmek, mutluluğu aramak ve bulmak için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Değerli Felsefe Dostları,

“Tarihsel bilgi olguların bilgisidir, felsefi bilgi ise nedenlerin bilgisidir” diyor Romalılar. Tarihsel olayları ve bu olayların nedenleri ile sonuçlarını görebilmek, siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını, nedenini araştırmak ve bilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Zira bütün bunlar, ancak ve ancak siyaset felsefesini, tarih felsefesini, hukuk felsefesini bilmekle mümkündür. Felsefeye bunun için ihtiyacımız vardır.

“Rollerimizi, hayatın her alanındaki rolümüzü, daha başından hangi ideolojiler içerisinde kalarak oynayacağımızı, bu rolleri hangi ideolojinin belirleyeceğini ve taşıyacağını oturup ciddi ciddi düşünmek zorundayız… Biz iki yüz yıldır her olguyu sadece kendi alanında görüp, değerlendirebildik; aynı olguyu var eden sorunsalın başka bir alanda yaşayıp soluk aldığını ya fark etmedik ya da görmezden geldik. Oysa iki yüz yıllık kültür tarihimiz, Türkiyeli aydının iki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına yaşamasının tarihidir” diyor Murathan Mungan.

Doğru da diyor. İki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına ve çeşitli düşünce kalıpları altında yaşamamızın, bu düşüncelere tutsak olmamızın nedeni, bu düşüncelerin felsefesini bilmememiz, bilsek de bunu içselleştiremememiz, yaşamımıza uygulayamamamızdır. Yani birey olarak, toplum olarak bir felsefemizin olmamasıdır.

“Mutlu bir domuz olmaktansa, tedirgin bir Sokrates olmayı tercih ederim” diyor, yıllar yıllar öncesinde John Stuart Mill. Mutlu bir domuz değil, tedirgin bir Sokrates olmak için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Sayın Konuklar,

Kullandığı değişik imgeler, sahip olduğu zengin düş gücü, incelikli üslup ve güçlü teknikle, divan edebiyatının ve tasavvuf düşüncesinin en büyük temsilcilerinden olan Şeyh Galip, oldukça ünlü olan dizelerinin birisinde; “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen/Hoşça bak kendine, çünkü sen kâinatta yaratılmışların göz bebeği olan insansın” diyor.

Sadece çağdaş Türk şiirinin değil, günümüz Türkiye’sindeki entelektüel yaşamının da seçkin isimlerinden olan Hilmi Yavuz’un özgün ve yerinde yaklaşımıyla, Şeyh Galip’in bu dizeleriyle vermek istediği esas mesaj; eski Yunanlıların gözünde hem site düzeninin hem de toplumsal ve bireysel davranış ve yaşama biçiminin temel ilkelerinden birisi olan “kendine dikkat etmek”, “kendinle ilgilenmek”, “kendine özen göstermek” anlamlarına gelen “epimelesthai sautou” ilkesidir.

Yaşama sanatının temel değerlerinden birisi olan bu ilke; insanın maddi ve gündelik anlamda, yani giyim kuşam, yeme içme, gezip tozma, eğlenme bağlamında, kendisine dikkat etmesinden, kendisiyle ilgilenmesinden, kendisine özen göstermesinden daha çok manevi yönden, ahlaki yönden, yani felsefi ve entelektüel yönden kendisine dikkat etmesini, kendisiyle ilgilenmesini, kendisine özen göstermesini hem ifade ve hem de talep eder.

Eski Yunan felsefesini benimseyen ve Mevlevi terbiyesi ile kültüründen gelen Şeyh Galip’in de savunduğu bu temel ilke, antik felsefenin en önemli ahlak ilkesi olan ve gaipten gelen bir bilgenin sözü olarak eski Yunan’daki Delfi Tapınağı’nın kapısında yazılı bulunan ve “Delfik İlkesi” olarak isimlendirilen “kendini bil” ilkesidir. Bu ilke “epimelesthai sautou” ilkesiyle birlikte yaşama sanatının iki temel ilkesini oluşturur.

Fransız düşünür Michel Foucault’nun bir söyleşisinde ifade ettiği üzere, her iki ilkenin de temel amacı; “insanın başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.” İnsanın başlangıçta olmadığı kişi olabilmesi için, kendisine emek vermesi, kendisini oldurması, bunun için de kendisine bir aynadan bakması gerekir. Aksi halde insan kendini bilemez, kendisini tanıyamaz, kendisiyle ilgilenemez, kendisine özen gösteremez. İnsanın kendisini bilmeye, kendisiyle ilgilenmeye, kendisine özen göstermeye yönelik bir çabası olmadığı takdirde, ahlaklı olması, kendisini oldurması, yaşamda doğru bir yerde durması, yaşama tutunması, mutlu, verimli ve yaratıcı olması mümkün olmadığı gibi, doğru bir siyasal görüşü ve eylemi benimsemesi, bunun tarafı olması, kendisini bu alanlarda ve konularda geliştirmesi de mümkün değildir. Bir Alman atasözü “çok düşman, çok şeref” der. Bu sözün anlamı düşmanı olmayan insanın şerefsiz olması demek değildir, düşmanı olmayan insanın yanlış yerde durması, eyyamcı olması demektir.

İnsanın başlangıçta olan kişi olmaması, kendini bilmesi, kendini tanıması, kendisine ilgi ve özen göstermesi, ahlaklı olması, yaşamda doğru bir yerde durması, durabilmesi, eyyamcı olmaması, verimli ve yaratıcı bir hayat sürebilmesi, doğru bir siyasi görüşe ve tercihe sahip bulunması, bulunabilmesi için felsefeye, felsefeyi bilmeye ihtiyacı vardır.

Sevgili Meslektaşlarım,

“Felsefe, bilgelik alıştırması ve öğretisidir” diyor Kant. Bilgelik alıştırması yapmak ve bunun öğretisini öğrenmek; sorgulama yapabilmek, dünya ve hayat üzerine, kendimiz üzerine, başkaları üzerine, insanlık tarihi üzerine, siyaset üzerine düşünebilmek, yanılsamaların, önyargıların önüne geçebilmek, ideolojilerin eleştirisini yapabilmek demektir. Özel yaşamımızda olsun, mesleki yaşamımızda olsun ayakta ve diri kalabilmek, mücadele edebilmek için bilgelik öğretisini öğrenmeye ve bunun alıştırmasını yapmaya, yani felsefeye gereksinim duyarız.

Bütün bunları yapabilmek için felsefenin gereksinim duyduğu ve kullandığı tek araç akıldır. Onun için felsefenin en iyi dostu aklın geliştirdiği bilimdir. Felsefenin düşmanları ise; ahlaksızlıktır, bağnazlıktır, budalalıktır, aymazlıktır, yalandır, kötülüktür, iki yüzlülüktür, riyakarlık ve her türden fanatizmdir. Felsefe, bu düşmanları ile savaşmak, onları alt etmek için aklı kullanır ve bilimle işbirliği yapar.

Değerli Felsefe Dostları,

“Başkasının bilgisiyle bilgin olabilsek de, sadece kendi bilgimizle bilge olabiliriz” diyor Montaigne. Doğru da diyor. Çünkü bilgili olmak, bir bilen olmak, bilgin olmak, bilge olmak demek değildir. Esasen felsefe ne bilimdir ne de bilgidir. Bilme edimi hiç değildir. Felsefe, sadece ve sadece var olan bilgiler üzerine, insan üzerine, yaşama dair olan her şey üzerine, ahlak üzerine, adalet üzerine, hak üzerine, hukuk üzerine, hakikat üzerine, özgürlük üzerine, bağımsızlık üzerine, tarih üzerine, siyaset üzerine, sanat üzerine düşünmektir.

Zira insan, bu konularla ilgili sorular sorarak, bunlar üzerine düşünerek, bunları özümseyerek, bunları içselleştirerek, bunları uygulayarak bilge olur, kamil bir insan olur. Onun için bilge olmak daha iyi yaşamak, daha iyi düşünmek, daha ahlaklı olmak, daha dingin, daha huzurlu, daha mutlu olmak demektir. Felsefe, bilgili olmanın değil, sadece bilge olmaya giden yolun taşlarını döşer. O nedenle, felsefeye ihtiyacımız vardır.

“Sorgulanmış bir hayat, daha iyi bir hayattır” diyor Sokrates. Bunu yapamayanlar, yapamadıkları için de yaşadıkları hayatın altında ezilip kalan insanlar, ruhsal yönden hasta olurlar ve Prozac’a, Cipram’a ya da benzeri diğer antidepresanlara sığınırlar. Oysa bunlar ruhsal olarak bunalan veya hastalanan insanı tedavi etmez, aksine insanı hayattan ve hakikatlerden koparır. Ama Sokrates, yani felsefe ruhsal olarak hastalanan insanı tedavi eder, manevi ve entelektüel yönden insanı eğitir, geliştirir, terbiye eder, hayatla, kendisiyle, başkalarıyla ve hakikatle buluşturur. Onun için ruhsal yönden bunalan ve hasta olan insanın kendisini antidepresanlara değil, felsefeye teslim etmesi gerekir. O halde, ruhsal yönden hasta olmamak ve bunalmamak için, eğer hasta olmuş isek iyileşmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Sevgili Meslektaşlarım,

Diğer bilim kollarının konusu belli olduğu halde, felsefenin konusunu tespit işi felsefenin kendi görevidir, nitekim Alman Sosyolojisinin kurucularından olan George Simmel’in söylediği gibi, “her filozof, sadece hangi cevapların bulunacağını değil, aynı zamanda hangi soruları soracağını da tayin eder.” (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 46 – 1996)

Dolayısıyla felsefeyle uğraşan kişiler, sadece bilinen soruları ve cevapları bulmakla ve bunları araştırmakla, incelemekle yetinmezler, eski sorulara yeni cevaplar ararlar, daha önce sorulmayan soruları sorarlar, bunların cevaplarını bulmaya çalışırlar. Onun için Amerikalı gelecek bilimci Alvin Toffler: “Yirmi Birinci Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri, yeni bilgileri öğrenmeyenler olacaktır” demiştir.

Yine felsefenin ne olduğunu hem genel hem de Marksist açıdan inceleyen ve bu amaçla “Felsefe Nedir? Marksist Bir Deneme” isimli bir kitap yazan Amerikalı Marksist düşünür ve yazar Howard Selsam, sözü edilen eserinde felsefe konusunda şunları yazıyor: “… Felsefe nedir? sorusunun pek çok cevabı vardır, fakat bu soruya verilen dünyadaki hiçbir yorum ve cevap, Marksist cevap ve yorum kadar ilginç değildir. Öyle ki, ister dost, isterse düşman olsun, giderek artan sayıda insan, felsefenin sadece üzerinde konuşulacak bir konu değil, eyleme geçilecek bir konu olduğunun farkında değildir… Felsefe Marx ve Engels için salt bir teori değil, daha iyi bir hayat talebinin ve bu hayata ulaşmak için gerekli olan bilginin fiili ifadesidir… Onun için Marx, ‘Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa şimdi asıl olan dünyayı değiştirmektir.’ demiştir…”

Daha iyi bir hayat talebini ortaya koyabilmek, bu hayata ulaşabilmek ve bu hayatı yaşayabilmek için gerekli olan bilgiyi öğrenmek ve ifade edebilmek ve dünyayı değiştirebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Hemen hepimiz iyi bir hayatın peşinden koşuyoruz, her şeyimiz olsun istiyoruz. Ama hiçbir şeyi derinlemesine sorgulamıyoruz, sorgulamak istemiyoruz, daha önemlisi kendimize de eleştirel bakmıyor ve kendimizle yüzleşmiyoruz. Ve o nedenle, yanılsamalarla, aldanmalarla, iletişimsizlikle dolu bir hayat yaşıyoruz. Bu da bizi mutsuzluğa, huzursuzluğa itiyor.

Peki! Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmak, mutlu olmak, mutlu yaşamak ve dünyayı değiştirebilmek için ne yapmalıyız? Michael Jackson’un “Heal the World/Dünyayı İyileştir” isimli o anlamlı ve güzel şarkısında söylediği gibi: “Dünyayı iyileştirmeliyiz/Senin için ve benim için/Ve tüm insan ırkı için/Dünyayı daha iyi bir yer yapmalıyız”

Felsefeye bunun için, yani dünyayı değiştirebilmek ve bütün insanlar için iyi bir yer yapmak için ihtiyacımız vardır.

Değerli Konuklar,

Yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değillerdir.

Aynı şekilde barolar da sadece avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla ve gerektiğinde bütün bunları terk etmekle yükümlü olan ve olması gereken kuruluşlardır.

Baroların, bir hukuk insanı ve bir birey olan avukatların, bütün bu işlevleri yerine getirebilmeleri için felsefeye gereksinmeleri vardır. Zira felsefe sadece bir merak, bir keşfetme, bir hobi etkinliği değil, az çok aydınlığa kavuşturulan, ortaya çıkarılan bir şeyin, insanın kendisi için, başkaları için, toplum için faydalı olabileceğine dair bir umudun ve bu umudun ortaya çıkarılması için verilen bir uğraştır.

Herhalde hukuk, adalet, vicdan ve felsefe kadar birbirine bağlı, birbirini etkileyen, biçimlendireni tamamlayan başka bir şey yoktur. Öyle ki, felsefeyle öyle ya da böyle ilgisi olan her insan hukuka saygılı, adaletli ve vicdan sahibi, vicdan sahibi olan her insan da felsefeyle, adaletle, hukukla bir şekilde ilgilidir, ilgili olmak zorundadır.

Yine hukukun en önde gelen işlevi ve amacı adaleti gerçekleştirmek olmakla ve adalet hakkaniyet demek, vicdan sahibi olmak demek olmakla, adaleti talep eden ve savunan avukatların ve baroların yaptıkları mücadelelerde, adalet dağıtan yargıçların, verdikleri kararlarda, kamu adına açtıkları davalarla hakikati bulmaya ve adaleti tesis etmeye çalışan savcıların, tek bir sözcükle ifade etmek gerekir ise, hukukçuların vicdan sahibi olmaları, hakikati savunmaları ve hakikatin yanında olmaları gerekir.

O nedenle, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla hukukçuların, kendi görevlerini hakkıyla ve layıkıyla yapabilmeleri için felsefeye ve felsefeyi bilmeye ihtiyaçları vardır. Zira insanı ve vicdanı terbiye eden, arıtan en önemli iki disiplinden birisi hukuk, diğeri ise felsefedir.

Sevgili Meslektaşlarım,

Bu noktadan ve referanslardan hareketle 2004 yılında Baro Başkanı seçilmemden ve arkadaşlarımla birlikte göreve gelmemden hemen sonra Ankara Barosu bünyesinde bir Felsefe Kulübü kurduk. Bu kulübü kurmaktan amacımız, avukat olarak mesleğimizi icra etmek hususunda en çok ihtiyacımız olan bir konuda, yani felsefe konusunda meslektaşlarımızı bilgilendirmek, eğitmek, yetiştirmek, entelektüel düzeyimizi yükseltmek, sorgulama yeteneğimizi geliştirmekti.

Görevde kaldığımız süre içinde bu kulüp tarafından, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ Öğretim Üyesi olan felsefe hocalarının katılımlarıyla çok sayıda etkinlik düzenlendi. Pek çok meslektaşımız tarafından ilgi ve beğeni ile izlenen bu konferansları daha sonra kitap olarak bastırdık ve meslektaşlarımızın yararlanmasına sunduk.

Amerikalı şair T.S.Eliot, ‘Four Quarters’ isimli şiirinde “Keşif yapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz/Ve tüm keşiflerimizin sonunda/Başladığımız yere döneceğiz/Ve orayı ilk kez gerçekten bileceğiz” diye yazar. Felsefe Kulübü yaptığı etkinliklerde sunduklarıyla, sorduklarıyla, sorguladıklarıyla, tartıştıklarıyla bize çok şey kattı, çok şey öğretti. Hiçbir şey öğretmedi ise, bir tek şey öğretti; keşif yapmayı, keşif yapmaktan asla vazgeçmemeyi.

Baroda kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün düzenlediği etkinlikler dışında, Türkiye Felsefe Kurumu ile ortaklaşa sertifikalı hukuk ve etik eğitimi çalışmaları yaptık. ‘Etik ve Meslek Etikleri’, ‘Adalet Kavramı’, ‘Normlar ve Hukuk Normları’, ‘Meslek Olarak Hukukçuluk’, ‘İnsan Hakları’, ‘Değer ve Değerlendirme Problemleri’ konularının işlendiği bu eğitim çalışmalarına katılan meslektaşlarımız kendilerini geliştirme olanağı buldular.

Yine Ankara Barosu tarafından her iki senede bir düzenlenen “Uluslararası Hukuk Kurultayı-2006”nın mercek altına aldığı konulardan birisini “felsefe” ve doğru davranışlarda bulunmak, iyi bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiği yapmak ve esasen bir ahlak felsefesi olan “etik” olarak seçtik. Yerli ve yabancı çok değerli hukukçular ve akademisyenler her iki konuda da sundukları tebliğler ve yaptıkları konuşmalarla bize çok değerli bilgiler aktardılar. Bu tebliğleri ve konuşmaları da kitaplaştırdık ve gerek meslektaşlarımızın gerekse konuya ilgi duyanların yararlanmasına sunduk.

Ne var ki, Felsefe Kulübü’nün yaptığı etkinliklerden memnun olanların ve yararlananların yanı sıra memnun olmayanlar ve hatta rahatsız olanlar da vardı. Rahatsızlık, konferanslardaki kimi sunumların ezber bozmasından kaynaklanıyordu. Bu bağlamda, o güne kadar aynı veya benzer görüşteki insanları dinlemeye alışmış olan Ankara Barosu üyesi avukatların bir kısmı, bu etkinliklerde ‘öteki’ düşünceyle karşılaşmaktan son derece rahatsız oldular. Ortaokulda ve lisede okudukları Yurttaşlık Bilgisi ve tarih kitaplarından edindikleriyle sınırlı olan bildiklerinin, bunlardan çok farklı olan duydukları ve dinledikleriyle ters düşmesinden kaynaklanan rahatsızlıklarını, sağda solda ifade etmeye başladılar. Ama görevde kaldığımız süre içinde biz bunlara aldırış etmedik, felsefeyle olan dostluğumuzu koruduk, bu bağlamda felsefe konusundaki etkinliklerimizi sürdürdük.

Peki! Sonra ne oldu? Bizim görevden ayrılmamızdan sonra yönetime felsefe sevmez bir ekip geldi. Bu felsefe sevmez ekip, Felsefe Kulübü’nden rahatsız olanlarla birlikte hareket etti ve sonuç itibariyle Felsefe Kulübü lağvedildi. Ne yazık ki, o günden sonra Ankara Barosu’nun felsefeyle olan dostluğu ve ilişkisi de sona erdi.

Sevgili Arkadaşlar,

Dar anlamda baroların ve avukatların, geniş anlamda yargıçların, savcıların ve toplumun sadece felsefeye değil, insanlığın yaşadığı tarihsel deneyimin cisimleştirildiği, insanlığın ortak dili ve duygusu olan, şiddeti, yalanı, ikiyüzlülüğü reddeden, insanları sevgiye, barışa, özgürlüğe çağıran, bu amaçla insanlara sonsuz ve özgür bir ruhun kalp atışlarını dinleten, bizi hüzün ve sevinçle buluşturan, hayatın bir eleştirisi olan, her konuda köklü değişiklikler yapabilecek güce sahip bulunan, felsefenin özel bir dalı ve kadim dostu olan dar anlamda sanat felsefesi, geniş anlamda sanata da gereksinmesi vardır.

Yani resme, heykele, şiire, romana, öyküye, sinemaya, tiyatroya, müziğe, başkaca tutkulu yapıtlara, estetik yapıtlara da gereksinmesi vardır. Zira sanat da felsefe gibi her zaman ve her yerde bir keşif ve kişisel gelişim aracıdır. Felsefe gibi sanat da tembelliği, önyargıları ve dengesizliği davet eden kültürel tembelliğin panzehridir. Esasen felsefenin en yakın dostu olan sanatın en önemli görevi ve işlevi de tıpkı felsefenin görev ve işlevi gibi tembelliği, önyargıları, dengesizliği, entelektüel fukaralığı getiren kültürel tembelliği ve yozlaşmayı engellemek, bunlarla mücadele etmek ve bunları yok etmektir.

Sanatın bütün dallarını kapsayan retorik ve görsel alan olsun, halkın, hiçbir dayatma olmadan kendiliğinden bir araya geldiği birahaneler, kahvehaneler, pazaryerleri, karnaval alanları, sinema ve tiyatro salonları olsun, bütün bu yerler, toplumsal olandan, toplumsal ve kamusal alandan bağımsız yerler ve özel alanlar değildir.

O nedenle, siyasal mücadelelerin tarihi, büyük ölçüde, önemli toplantı mekânlarını, söylem alanlarını, sanatı denetlemeye yönelik girişimlerin tarihi olmuştur. Öyle olduğu için batı kültüründe, meyhane, pub, taverna, han, bar, karnaval, tiyatro; doğu kültüründe kahvehane, meyhane, pazaryeri gibi yerler, dünyevi otoriteler ile din adamları tarafından yıkıcılık mekânları, günah alanları olarak görülmüştür.

Zira bütün bu yerler, Amerikalı siyaset bilimci ve akademisyen J. C. Scott’un ‘Tahakküm ve Direniş Sanatları – Gizli Senaryolar’ isimli kitabında anlattığı üzere, resmi kültürle arası genellikle açık olan popüler kültürün, kendisini oyunlarla, danslarla, şarkılarla, şiirlerle, kumarla, küfürle, düzensizlikle cisimlendirdiği ve ifade ettiği yerlerdir.

Nitekim Shakespeare’in oyunlarında, meyhanenin, pazaryerinin, karnavalın kültürel anlamına ilişkin söylemlerden öğrendiğimiz üzere, gizli senaryonun toplumsal mekânları olan bu yerlerde, tahakküm ilişkilerinden kaynaklanan dile getirilmemiş karşıtlıkların, bastırılmış öfkelerin, tutulmuş dillerin ateşli ifadelerini buluruz. O nedenle, Balzac, ‘Köylüler’ isimli romanında, ‘İşte bu nedenle meyhane halkın parlamentosudur’ demiştir.

O nedenle, 2004 yılında benim Baro Başkanı seçilmemden ve arkadaşlarımla birlikte göreve gelmemden hemen sonra Ankara Barosu bünyesinde kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün yanı sıra Sanat Kulübü ve Sinema Kulübü kurduk.

Sinema Kulübü tarafından düzenlenen hukuk ve adaleti konu alan film gösterimleri ile kısa film yarışmalarının yanı sıra, Sanat Kulübü tarafından şiir, ‘Adalet Uğraşısı İçinde Avukat ve Avukatlık Mesleği’ konulu Resim-Heykel-Özgün Baskı-Fotoğraf yarışmaları düzenlendi ve Ankara Barosu bu konudaki eserlerden, yani resimlerden, heykellerden, özgün baskılardan ve fotoğraflardan oluşan zengin bir koleksiyon sahibi oldu.

Bizim yönetimden ayrılmamızdan sonra Sinema Kulübü lağvedildi, Sanat Kulübü yerine Kültür Sanat Alt Kurulu oluşturuldu, bu kurul eliyle sanat işlerine kör topal devam edildi ve halen de devam ediliyor ama bir daha Resim-Heykel-Özgün Baskı, Fotoğraf ve kısa film yarışmaları yapılmadı.

Bütün bunları yapmaktan, bu bağlamda az yukarıda sözünü ettiğim kulüpleri kurmaktan, felsefeyle, genel anlamda sanatla, özel anlamda sinema sanatıyla ilgili faaliyetlerde bulunmaktan amacımız; avukatların kendilerini bu alanlarda geliştirmelerine katkıda bulunmak, mesleklerini icra etmekte felsefeden ve sanattan beslenmelerini sağlamak ve avukatları ve avukatlık mesleğini hakkı olan kaliteye kavuşturmaktı.

Esasen felsefi ve sanatsal bir altyapı ve donanım olmadan avukatlık mesleğinin hakkıyla yapılması, avukatların ve baroların hukukun gelişmesinde öncü rolünü oynamaları mümkün değildir. Zira avukatın, avukatlık mesleğinin, avukatların meslek örgütü olan baroların, hukukun ve hukukçuların en önemli besin kaynağı felsefe ve sanattır.

Bütün bu nedenlerle, hukukçuların ve onların en önemli temsilcisi olan avukatların sanata ve felsefeye ihtiyaçları vardır.

Sayın Konuklar,

Hukukun amacı, görevi ve işlevi, hukukla ilgili olguları ve olayları, bilimin öngördüğü şekilde, diğer bir deyişle sistematik olarak incelemek, bu olgu ve olayları bir sistem haline getirmektir.

Hukuk felsefesinin amacı, görevi ve işlevi ise, sayısız bir kurallar bütünü ve toplamı olan hukuku, genel kültür açısından incelemek, hukuk felsefesinin temelini oluşturan hukuk teorilerini göz önüne almak, hukuk nedir, hak nedir, hukukun kaynağı, amacı, adalet idesi nedir, yürürlükteki hukuk düzeninin, yani pozitif hukukun meşruiyetinin kaynağı nedir sorularının cevabını veya cevaplarını araştırmak ve bulmaya çalışmaktır.

Buna göre, hukuk felsefesi, hukuktan değil, felsefeden hareket eder ve dolayısıyla hukuku felsefe temelinde inceler.

Yine hukuku, hukukun amacını, görevini, işlevini, hukukla ilgili olguları ve olayları sistematik bir şekilde açıklamayı amaçlayan ama değerler arasında herhangi bir tercih yapmayan hukuk biliminin aksine, hukuk felsefesi, ahlaki ve ideolojik bir yaklaşımla, kendi açısından en ideal hukuk olarak kabul ettiği şeye göre, hukukun normatif bir analizini yapar, hukuku bilimsel ve felsefi açıdan ele alır ve bu çerçevede inceler.

O nedenle, hukuk felsefesi, hukuk teorileri ve hukuk bilimi ile yakından ve hatta doğrudan ilgili ve ilişkilidir. Zira hukuk felsefesi, hukuku felsefi boyutuyla ele almak, hukukun ortaya çıkışına, hakka, adalete ve yasal düzene ilişkin sorgulamalara felsefi açıdan yaklaşmak demektir. Esasen hukuk felsefesi, bizatihi hukuk biliminin kendisi gibi kendisine hukukun temel konularını kapsayan bir muhteva edinmiştir.

Yine hukuk felsefesi, genel felsefe, ahlak felsefesi ve siyaset felsefesi ile iç içedir. Zira hukuk felsefesi, toplumu ve bireyi anlamak, toplumun ve bireyin ihtiyaçlarını karşılamak için diğer bilimsel çalışmalara kaynak olabilecek sorgulamalar yapar, insanların hukuku, hukuk kurallarını, adalet ve hak ilkelerini ve kurumlarını nasıl anladıklarını, nasıl anlamaları ve uygulamaları gerektiğini araştırır ve bunu ortaya koyar.

Hukuk felsefesinin daha iyi bir şekilde anlaşılması ve kavranması ise, felsefe biliminin, genel felsefinin bilinmesini gerektirir. Zira genel felsefe bilinmeden, hukuk felsefesinin anlaşılması ve kavranması mümkün değildir.

Genel felsefe, felsefenin temel alanlarından olan “aksiyoloji/değerler felsefesi” içindeki etik değerler üzerine, yani insanların ahlaki değerlerini sorgulamaları üzerine kurulu olan bir disiplindir. Bu amaçla ve bu noktadan hareketle, genel anlamda felsefe, özel anlamda değerler felsefesi, kişilerin davranışlarına ve eylemlerine esas teşkil eden ilkeleri ve değerleri araştırır.

Hukuk felsefesi ise, hukukun araçları olan yasalar, yasal düzenlemeler, hak ve adalet gibi konulara odaklanır. Bu yönü ve içeriği itibarı ile hukuk felsefesi, insanların ve toplumun ortak ve genel iyiliği için hukukun temel ilkelerinin ve kurumlarının adil ve hakkaniyetli olmasının zeminini hazırlar. Diğer bir deyişle yargılama faaliyetinin ifasını ve icrasını, adına adil yargılama ilkesi dediğimiz adil ve hakkaniyetli bir temele oturtur.

Hukuk felsefesi, bütün bu hususların incelenmesi, araştırılması ve uygulanması için, hukukun ve hukuk sisteminin iç yüzünü ve içeriğini, varlığının ne olduğunu, bunun nasıl tanımlanması, nasıl tespit edilmesi ve açıklanması gerektiğini araştırmaya çalışır. Hukuk felsefesi, aynı zamanda hukukun ve hukuk sistemlerinin öznelerinin, yani yargıçların, avukatların, savcıların, hukuk akademisyenlerinin ve diğer hukukçuların ne yapmaları, hukuku nasıl anlamaları, nasıl uygulamaları, hukukun nasıl olması ve işlemesi gerektiği hususlarını da normatif bir yolla ele alır, inceler ve araştırır.

Hukuk felsefesi bu inceleme, araştırma ve çalışmasında, genel felsefenin; varlığın iç yüzünü, diğer bir deyişle en yüksek hedefini araştıran metafizik ve ontolojik güvenilir/pekin bilgiye nasıl ulaşılabileceğini sorgulayan “epistemolojiden” ve değer biçmek konusunda hangi ölçütlere başvurmak gerektiğini inceleyen “aksiyoloji/değerler felsefesinden” yardım alır. Zira hukuki sorunları aydınlatabilecek fikirler, aynı zamanda genel felsefede, epistemolojide, mantıkta ve sistematik düşünce formlarında da işlevsel olarak mevcuttur.

Değerli Meslektaşlarım,

Buraya kadar verdiğim bilgileri eğer somutlaştırırsak, genel anlamda felsefeyi, özel anlamda hukuk felsefesini bilmeden, anlamadan ve özümsemeden bir yargıcın hukuk normunu analiz etmesi, özüyle, sözüyle ve amaca uygun bir şekilde yorumlaması, analiz etmesi, somut olaya uygulaması,  yargılama faaliyetini adil yargılama ilkesine uygun bir şekilde yürütmesi, kişilerin tasarruflarına, davranışlarına ve eylemlerine esas teşkil eden motivasyonlarını anlaması, algılaması ile doğru ve güvenilir bilgiye ulaşması, epistemolojide, mantıkta ve sistematik düşünce formlarında işlevsel olarak mevcut ve hukuki meseleleri aydınlatabilecek olan hukuki fikirlerden yararlanması, değer biçme konusunda hangi ölçütlere başvuracağını bilmesi ve buna göre takdir hakkını nesnel bir şekilde kullanması  ve adil bir şekilde karar vermesi mümkün değildir.

Aynı şekilde adalet talep eden avukatların da, genel anlamda felsefeyi, özel anlamda hukuk felsefesini bilmeden, anlamadan ve özümsemeden, bir hukuk normunu analiz etmeleri, özüyle, sözüyle ve amaca uygun bir şekilde hukuk normunu yorumlamaları, açacakları davayı veya yapacakları savunmayı doğru bir hukuki zemine oturtmaları olanaksızdır.

O nedenle, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla bütün hukukçuların felsefeye gereksinimleri vardır.

Değerli Konuklar,

Osmanlı Devleti döneminde ve On Dokuzuncu Yüzyılda yetişen, büyük devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şair olan Ahmet Cevdet Paşa Başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında derlenen ve 1877 yılında yürürlüğe konulan “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye” adlı yasal düzenlemenin 1792.maddesinde, yargı ve yargılama etiğinin anlamına, işlevine ve çerçevesine uygun bir şekilde yargıcın sahip olması gereken özellikler ile standartlara yer verilmekte ve şöyle denilmektedir: “Hakim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır.” Buna göre “yargıç, hakîm, yani dosyasına ve kendisine hakim ve sahip, alim ve bilgin, haklı ve haksızı ayıran, hak ve adaletle hükmeden; fehim, yani akıllı, zeki, anlayışlı; müstakim, yani doğru, hilesiz, temiz, dürüst; emin, yani emniyetli, kendisine inanılan, güvenilen; mekîn, yani vakarlı, temkinli, olgun, sakin; metin, yani sağlam, metanetli ve dayanıklı olmalıdır.”

Yargıcın böyle olması, bu özeliklere ve niteliklere sahip bulunması, mesleğini ve görevini hakkıyla yapabilmesi için felsefe bilmesi gerekir. Zira sözünü ettiğim maddede öngörülen her bir özelliğin ve niteliğin felsefi bir karşılığı ve anlamı vardır. Bu bağlamda, anılan madde, tıpkı felsefenin emrettiği ve insanı o yönde eğittiği ve terbiye ettiği gibi: kamil bir insan, vicdanlı, ahlaklı, erdemli bir insan olmayı emretmektedir. Böyle bir insan, böyle bir yargıç olmak ya da olabilmek için yargıcın felsefeye ihtiyacı vardır

Diğer taraftan 1890 ile 1976 yılları arasında yaşayan ve Bordeaux Baro Başkanlığı yapan avukat Jean Moliérac: “Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne yargıca ve ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı” demiştir.

Moliérac’ın bu özlü sözünde avukat ve avukatlık mesleği için öngördüğü özgürlük, bağımsızlık, altlık üstlük ilişkisinin olmaması gibi ölçütler esas itibariyle felsefe temeli, dayanağı ve karşılığı olan ölçütlerdir. Avukatların bu ölçütlere göre hareket etmeleri, mesleklerini icra etmeleri, ancak ve ancak felsefi anlamda özgürlük ve bağımsızlık fikrine sahip olmaları, bu fikirleri özümsemeleri ve içselleştirmeleri ile mümkündür. O nedenle, avukatların felsefeye ihtiyacı vardır.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, en içten saygılarımı sunuyorum.

Kimya ve Bakteri Savaşının Yasaklanmasına Dair Cenevre Protokolü

0
Kimyasal ve Biyolojik Silahların Savaşta Kullanımının Yasaklanmasına İlişkin Cenevre Protokolü

Kimyasal ve Biyolojik Silahların Savaşta Kullanımının Yasaklanmasına İlişkin Cenevre Protokolü(Kimya ve bakteri savaşının yasaklanmasına dair Cenevre Protokolü), 17 Haziran 1925 tarihinde Milletler Cemiyeti himayesinde düzenlenen Silah Ticareti Konferansı’nda imzalanmış, 8 Şubat 1928’de resmen yürürlüğe girmiştir. 

Türkiye’nin Antlaşmaya Katılması 

Savaşta Boğucu, Zehirli veya Diğer Gazların ve Bakteriyolojik Savaş Yöntemlerinin Kullanımının Yasaklanması Protokolü; boğucu/zehirli gazların ve bakteriyolojik yöntemlerin savaş alanında kullanılmasını yasaklayan temel bir uluslararası insancıl hukuk antlaşmasıdır. Türkiye, kimyasal ve biyolojik silahların kullanımını yasaklayan 1925 Cenevre Protokolü’ne 5 Ekim 1929 tarihinde resmen taraf olarak ilk taraf devletleri arasında yer almış, TBMM’de kabul edilen ve 4 MAYIS 1925 TARİHİNDE CENEVRE’DE İÇTİMA EDEN BEYNELMİLEL KONFERANSTA KABUL OLUNAN (MUHNİK-MÜSEMMİN VEYA BUNA MÜMASİL GAZLARIN VE BAKTERİYOLOJİK VESAİTİN HARPTE iSTİMALİNİN MEN’İ HAKKINDAKİ PROTOKOLÜN TASDİKİNE DAİR KANUN adını taşıyan özel bir onay kanunu ile iç hukukunun bir parçası haline getirmiştir. Asfiksi Verici, Zehirleyici veya Benzeri Gazların ve Bakteriyolojik Vasıtaların Harpte İstimalinin Men’ine Dair 17 Haziran 1925 Tarihli Cenevre Protokolünün Tasdiki Hakkında Kanun 31 Mayıs 1929 tarihinde kabul edilmiş ve 20 Haziran 1929 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Bu yasanın TBMM’de kabul edilmesinin ardından katılım belgesi Milletler Cemiyeti‘ne iletilmiş, Türkiye’nin üyeliği resmi olarak 5 Ekim 1929 tarihinde tescil edilmiştir. Protokolün Türkiye tarafından resmen onaylanma işlemleri tamamlanmış ve resmi katılım 15 Ocak 1931 tarihinde tescil edilerek tam olarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, protokole katılırken o dönem pek çok büyük devletin (Fransa, İngiltere, SSCB vb.) yaptığı gibi karşılıklılık (asgari şerh) ilkesini gözeterek dahil olmuş, anlaşmaya taraf olmayan devletlere karşı bağlayıcı olmadığını şerh düşmüştür. 

I. Dünya Savaşı sırasında kimyasal silahların (örn. Hardal gazı) yol açtığı yıkım ve kitlesel ölümler, uluslararası çapta büyük bir kamuoyu tepkisi yaratmış ve bu antlaşmanın doğmasına ön ayak olmuştur. antlaşma yalnızca kullanımın yasaklanmasına odaklanmakta, silahların geliştirilmesini, üretilmesini veya depolanmasını yasaklamaktadır.  Antlaşmanın caydırıcılığı tam olarak sağlanamamış, II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında İtalya ve Japonya gibi bazı devletler tarafından sahada ihlâl edilmiştir. Bu eksiklikler, 1990’lı yıllarda üretim ve depolamayı da kapsayacak şekilde genişletilen Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi ile giderilmiştir.

 

4 MAYIS 1925 TARİHİNDE CENEVRE’DE İÇTİMA EDEN BEYNELMİLEL KONFERANSTA KABUL OLUNAN (MUHNİK – MÜSEMMİN VEYA BUNA MÜMASİL GAZLARIN VE BAKTERİYOLOJİK VESAİTİN HARPTE iSTİMALİNİN MEN’İ HAKKINDAKİ PROTOKOLÜN TASDİKİNE DAİR KANUN

7 Kanunusani 1929
(Resmi Gazete ile neşir ve ilanı: 20 Kanunusani 1929 – Sayı: 1097)
Kanun No: 1380


Madde -1

Cenevrede 4 Mayıs 1925 tarihinde içtima eden Beynelmilel konferansta tanzim ve imza olunan (Mumnik,
Müsemmim veya Buna Mümasil Gazların ve Bakteriyolojik Vesaitin Harpte İstimalinin Men’i) Hakkındaki 27 Haziran 1925 tarihli Protokol kabul ve tasvip olunmuştur.

Madde 2 

Bu Kanunun ahkamını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Madde 3 

Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir.

Muhnik, Müsemmim veya Buna Mümasil Gazların ve Bakteriyolojik Vesaitin Harpte İstimalinin Men’i Hakkında Protokol

Kendi hükümetleri namına, aşağı vaziülimza salahiyettar murahhaslar:

Muharebelerde muhnik, müsemmim veyahut buna müşabih gazlar ve bu misillü bütün mayiler, maddeler
veya usuller istimalinin medeni alem efkarı umumiyesince bihakkın merdut addedildiğini cihan devletlerinden çoğunun akitlerinden bulundukları muahedelerde işbi istimal memnuiyetinin tasrih olunduğunu nazarı itibara alarak:

Ayni zamanda milletlerin vicdan ve ef’alinde de hakim olan bu memnuiyetin hukuku düvele ithalini bütün
dünyaya tanıtmak ümniyesile.

Ali akit taraflar zikri geçen men’i istimal muahedelerine henüz iştirak etmemiş oldukları takdirde bu memnuiyeti tanıdıklarını bu men’i istimalin Bakteriyolojik Harp vasıtalarına da teşmili kabul ve işbu beyanat hükmile yekdiğerine karşı olduklarını beyan ederler.

Ali Akit Taraflar bu protokola diğer devletleri iltihaka sevk için bütün kuvvetlerini sarfedeceklerdir. Bu iltihak keyfiyeti Fransa Cumhuriyeti Hükümetine ve onun delaletile imza ve iltihak etmiş bulunan diğer devletlere tebliğ edilecektir. İltihak Fransa Cumhuriyeti Hükümeti tarafından yapılan tebliğ tarihinden itibaren müessir olacaktır.

Fransızca ve İngilizce metinleri muteber olan işbu Protokol mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda tasdik olunacaktır. Protokol bugünkü tarihi havi olacaktır.

Bu protokolün tasdiknameleri Fransa Cumhuriyeti Hükümetine gönderilecek ve keyfiyeti tevdi mezkur hükümet tarafından imza veya iltihak etmiş olan devletlerin her birine tebliğ edilecektir.

Tasdik ve iltihak vesaiki Fransa Cumhuriyeti Hükümeti hazinei evrakında mahfuz kalacaktır.

İşbu Protokol vaziülimza bir devlet için kendi tasdiknamesinin tevdi tarihinden itibaren mevkii meriyete girecek ve o andan itibaren bu devlet daha evvel tasdiknamelerinin tevdi muamelesini icra etmiş bulunan diğer devlete karşı taahhüde girmiş olacaktır. Tasdikan lilmakal sahibi salahiyet murahhaslar işbu protokolü imzaladılar.

Cenevrede bir nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Yirmiyedi haziran bin dokuzyüz yirmi beş

Yeni Anayasada Ekolojik Hak Anlayışı Sonuç Bildirgesi

0
Ekolojik Anayasa

Türkiye’nin çeşitli illerinde devam eden Ekolojik Anayasa girişimi, 15 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da bir konferans toplayarak sonuç bildirgesi yayınlanmıştır.

Bildirgenin öne çıkan yapı taşları şunlardır: 
  • Doğanın Hak Öznesi Olması: Tür ayrımı gözetmeksizin tüm canlıların ve ekosistemlerin kendi varoluş hakları olduğu anayasada açıkça tanınmalıdır.
  • Gelecek Kuşakların Hakkı: Sadece bugün yaşayanların değil, doğanın bütünlüğü içerisinde var olacak gelecek kuşakların da yaşama hakkı güvenceye alınmalıdır. 
  • Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılması: Mülkiyet hakkı, ekolojik dengenin korunması ve kamusal yarar gözetilerek sınırsız bir hak olmaktan çıkarılmalıdır. 
  • Hak Arama Özgürlüğü: Ekolojik tahribata karşı bireylerin, sivil toplum örgütlerinin ve tüzel kişilerin dava açma, hukuki süreç başlatma hakları “çevre hakkı” kapsamında kolaylaştırılmalıdır.
Sonuç Bildirgesi: Doğayı Bir Hak Öznesi Olarak Tanımlamak!

Türkiye halkı ilk kez kendi anayasasını yapmaya hazırlanıyor.

Tüm farklılıklarıyla toplumsal kesimler, topluluklar, bireyler Anayasa Platformlarında bir araya geliyor, bu ülkede nasıl yaşamak istediklerini enine boyuna tartışıyorlar. Yeni Anayasanın sivil, demokratik, özgürlükçü, sosyal bir anayasa olması ve barışçı bir dille yazılması konusunda şimdiden geniş bir mutabakat var.

Ve Türkiye ilk kez, Ekolojik Anayasa ihtiyacını tartışıyor.

Ekolojik Anayasa Girişimi, Yeryüzü’nün / Doğa’nın haklarını tanımlayan, tanıyan ve güvence altına alan bir anayasa için çalışma başlattı.

Girişim düzenlediği oturumlarda, ağır bir ekolojik krizin etkisi altında bulunan dünyamızda, iklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın önlenemeyen tahribine karşı hangi anayasal önlemler alınabilir; Doğa’yla uyumlu bir var oluş nasıl sağlanabilir;  sadece bugün yaşamakta olanların değil, gelecek kuşakların da yeryüzünün bütünlüğü ve sürekliliği içinde var olma hakkı nasıl korunabilir, sorularına yanıtlar aradı.

Mutabakat sağlanan görüşler:

  • Yeni Anayasa insan merkezli (antroposentrik) değil, ekoloji merkezli, bütünleşik bir hak anlayışını tercih eden,  Ekolojik bir Anayasa olmalı.
  • Türleri açısından ve içinde var oldukları sistemlerdeki rolleri bakımından özgün olan tüm canlı-cansız varlıkların da hakları olduğu yeni Anayasada belirtilmelidir.
  • İnsan dâhil, tabiatın parçası olan her varlığın hakları, canlı / cansız öteki varlıkların (ekosistemler, eko-bölgeler, biyo-bölgeler) haklarıyla sınırlıdır; bu varlıkların hakları arasındaki çelişkiler Doğa’nın bütünlüğü, dengesi ve sağlığı temelinde çözülmelidir.
  • Doğanın, yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme ve biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma; bütünlüğünü, ilişkide olduğu diğer varlıklarla birlikte sürdürme hakkı vardır.
  • Hayvan hakları anayasal güvence altına alınmalı, hayvanlara yönelik suçlar ceza yasası kapsamında değerlendirilmeli, türlerin devamlılığı ve yavru canlıların anneleri ile serbest ve doğal bir gelişim sağlama hakkı gözetilmelidir. Devlet, insan ve tüm canlıların doğayla iç içe özgürce var olma, tecrübe etme, düşünme ve hissetme hakkını korumalı ve gözetmelidir.
  • Vatandaşlık, doğaya zarar vermemek ve gelecek kuşaklar adına onun emanetçisi olmak anlayışına uygun olarak, ekolojik sorumluluk çerçevesinde tanımlanmalıdır.
  • Doğayla etkileşim içinde olan her türlü faaliyet hem bugünkü hem de gelecek kuşaklar düşünülerek ve yaşamın devamlılığı anlayışıyla yürütülmelidir.
  • Yeryüzü / Doğa;  insan faaliyetleri nedeniyle, her türlü kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan zarar görmekten; yaşamsal bütünlüğünü, sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısında bozulmalardan korunma hakkına sahiptir.
  • Anayasada insan, çıkarları ve geleceği Doğa’dan ayrı ve bağımsız bir varlıkmış gibi tanımlanmamalı; anayasa insanı içinde var olduğu bütünün, tabiatın bir parçası olarak görmeli. İnsana saygı, çevreyi metalaştırma hakkını vermez.

  • Savaşlar, canlı cansız doğanın, insanın, sosyal hayatın düşmanıdır; doğal ve sosyal tüm sistemlere telafisi mümkün olmayan zararlar veren, insan eliyle yaratılmış felaketler olarak görülmeli ve önlenmelidir. Yaşamın korunması adına savaşlara karşı çıkmak tüm bireylerin, toplulukların hakkıdır.
  • İnsanlar dahil tüm Doğa, savaş ve barış hâllerinde kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlarının varlığından, tehdidinden ve tahribatından korunma hakkına sahiptir. Savaş veya güvenlik gerekçesiyle ekolojik dengeyi bozacak faaliyetler ve canlı veya ekosistem katliamı kabul edilmez.
  • Su, tohum ve diğer doğal varlıkların kaynak olarak değil, Doğa’nın bir parçası ve onlara bağlı yaşayan tüm canlılara ait olarak görülmesi, Doğa’nın bir hak öznesi olarak tanımlanmasında önemli bir kavramsal açılım olacaktır. Bunlar mülkiyete tabi olmamalı, kendileri veya genetik bilgileri hiç bir şekilde patentlenememeli ve kamusal kullanımları ekolojik dengeler öncelikli tutularak güvence altına alınmalıdır.
  • Özel mülkiyet, hakların korunması gözetilerek, kamu yararı yanı sıra çevrenin korunması amacıyla da kısıtlanabilir.
  • Doğal felâketlerin oluşmasına karşı önlemler ve bunlara karşın adaptasyon tedbirleri almak da devletin görevleri arasında sayılmalıdır.
  • Bütünleşik ekoloji anlayışı gereği, Doğa emanetçiliği ulusal sınırlarla belirlenemez ve yeryüzünün tamamına karşı yükümlülükleri kapsar. Doğa’nın hakları çerçevesinde, çevre sorunlarının ve bozulmasının ulusal sınırlarla sınırlandırılamayacağı, küresel bir anlayışın zorunlu olduğu kabul edilmelidir.
  • Dilsel ve kültürel çeşitliliğin biyolojik çeşitliliğin algısı ve yaşatılmasındaki rolü dikkate alınarak farklı dillerin ve kültürlerin korunması ve kendini gerçekleştirme ve geliştirme hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır.
  • Anayasada kültürel, tarihi, arkeolojik ve estetik değerler ile doğal peyzajın korunması hüküm altına alınmalıdır.
  • Anayasada, devletin, özel sektörün, her türlü sosyal kurumun, sivil toplum örgütlerinin, bilim insanlarının, bireylerin Doğa’nın haklarının korunmasıyla ilgili hak ve sorumlulukları net ve açık bir şekilde tanımlanmalıdır.

Ekolojik Anayasada Kamu Yönetimi ilkeleri:

  • Yeni Anayasa bireylerin ve sivil toplumun çevre konularında bilgi ve belge edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalıdır.
  • Yeni Anayasada kamu yönetimi Doğa’yı, biyo-çeşitliliği, insan dışı varlıklarda yerel düzeydeki genetik farklılıkları, insanlarda kültürel çeşitliliği, ırkçı yaklaşımlara mahal vermeyecek şekilde, korumak ve geliştirmekle yükümlü kılınmalıdır.
  • Yeni Anayasada kamu yönetimi, çevrenin ve doğal varlıkların kullanımında, yönetiminde ve muhafazasında doğal dengenin gözetilmesinden yükümlü olmalıdır.
  • Yeni Anayasada kamu yararı, üstün kamu yararı ilkeleri ekoloji merkezli bir bakış açısıyla yeniden tanımlanmalıdır.
  • Doğa’nın kalıcı zararlı etkilere maruz kaldığı durumlarda, kamu yönetimi, yenilenmeyi sağlamak için en etkili mekanizmaları oluşturmak ve zararlı çevresel sonuçları ortadan kaldırmak veya azaltmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlü olmalıdır.
  • Ekosisteme kalıcı olarak zarar vermiş olan uygulamaların oluşturduğu doğal ve sosyal tahribatın belgelenmesi ve tazmini için tedbirler bir kamu sorumluluğudur.
  • İklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın korunması ile ilgili tüm uluslararası anlaşmalara taraf olunmalı; konulan çekinceler kaldırılmalı ve anlaşma hükümleri iç hukuka aktarılmalıdır. Bunlara uygulama ve işlerlik kazandırılabilmesi amacıyla gerekli tüm altyapının oluşturulması için çözümler üretmek öncelikli politika haline getirilmelidir.
  • Ulusal hukuk ekolojik açıdan uluslararası hukuki tüm düzenlemelerle uyumlaştırılmalı; yasal ve düzenleyici diğer önlemler bu anlayışla tekrar gözden geçirilmeli ve bu kapsamda açık, tutarlı bir çerçeve oluşturulmalıdır.
  • Sürdürülebilir Kalkınma ilkesinin doğa-korumacıları değil doğayı tahrip eden şirket ve yönetimlerin elinde her kapıyı açan sihirli bir anahtar hâline geldiği ve uygulamada her zaman “kalkınma” lehine kullanıldığı, bu kavramın hukuksal değil, ideolojik bir kavram olduğu dikkate alınmalıdır. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma kavramının yeni Anayasada yer almasının önüne geçilmesi gerekir.
  • Çevrenin ve doğal dengelerin korunması için kabul edilmiş olan uluslararası hukuki düzenlemeler temel insan haklarının güvence altına alınması bakımından önemlidir. Bu uluslararası anlaşmalardan doğan hakları kullanabilmek için bireylerin bilgiye erişim hakkına sahip olmaları, çevre konularında karar verme süreçlerine katılım prosedürleri hakkında bilgilendirilmeleri gereklidir. Yeni Anayasa bireylerin ve sivil toplumun  “yaşam alanlarıyla ilgili her konuda” bilgi ve belge edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalıdır.
  • Bu hakların ve bilgilerin kullanılabilmesi yoluyla vatandaşların, sivil toplum örgütlerinin ve özel sektörün çevreyi korumada ve yaşamın sürdürülebilirliği temelinde oynayabilecekleri rollerin önemi dikkate alınarak Kamu yönetiminde her düzeyde şeffaflık ve hesap verebilirlik Anayasal güvence altına alınmalıdır.
  • Yaşam alanlarıyla ilgili olarak halkın, yerel karar alma mekanizmalarına katılımının güçlendirilmesi için Yeni Anayasa ademi merkeziyetçi bir yönetim anlayışını düzenlemelidir ve yurttaşların karar alma mekanizmalarına doğrudan ve etkin katılımını sağlayacak yöntemler / kurumlar geliştirilmelidir.
  • Yerel yönetimler katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir olmalı, gerekli durumlarda seçilmişlerin geri çağrılmasını sağlayacak mekanizmalar, yerel arabuluculuk gibi çözümler oluşturulmalıdır.
  • Tabiatın dengesi anlayışının, çevre ve bilincinin gelişmesi için eğitim ve öğrenim kamu yönetimi tarafından yaygın olarak desteklenmeli, bu alanda çalışan çevre korumacı ve ekolojist girişim ve örgütler teşvik edilmelidir.
  • Doğal, kültürel ve tarihi değerler ile doğrudan ilgili veya dolaylı olarak bu değerlerin bekasını etkileyecek olan kamusal kararları denetleyecek bir özerk kamu denetçisi mekanizması yeni anayasada yer almalıdır.
  • Toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla ekolojik olarak sürdürülebilir, sosyal olarak adil bir ekonomik sistem geliştirilmeli; ekonomik öncelikler ve faaliyetlerin doğal sistemlerin kendini var etme ve yenileme yetisine zarar vermeden, Doğa’yla uyum içinde ve yerel düzeyin olabildiğince teşvik edildiği bir var oluş sağlamak üzere değiştirilmesi hedeflenmelidir. Bu bağlamda toplumun ve bireylerin sağlık ve refahının sürdürülebilir kalkınma dahil maddi varlığı çoğaltmak ve kalkınmanın herhangi bir türüyle değil, toplumsal adalet ve doğayla uyumlu sürdürülebilir bir yaşam geleneğinden geçtiği her türlü hukuki içtihatta temel bir kabul olarak benimsenmelidir.
  • Yapılan tüm ekonomik faaliyetler Doğa’nın kendini yenileme kapasitesini zorlamayacak biçimde yapılmalıdır. Her türlü ekonomik girişimin oluşturabileceği zararları önlemeye ve en aza indirmeyi amaçlayan ve insanların ve Doğa’nın olası zararlardan korunması için kullanılan ihtiyatlılık ilkesine anayasal bir içerik kazandırılmalıdır. Bu bağlamda, kişi ve girişimlere ekolojiye sadece menfi etki hâli değil ayni zamanda bunun ihtimali olan faaliyetlere karşı yürütmeyi durdurmak için başvurma hakkı verilmelidir.

Ekolojik Anayasa Girişimi çağrıcıları ve Ekolojik Anayasa Konferansı Katılımcıları bu ilkeler doğrultusunda tartışmaların tüm illerde mümkün olan en geniş katılım ile sürdürülmesi, katkılarla zenginleştirilmesi ve yeni anayasanın yazımında ekolojik ilkelerin sürece dahil edilmesi konusundaki kararlılıklarını ilan ederler.

En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi

0
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi
ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1999
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Ocak 2001/4623
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 3 Şubat 2001 / 24307
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 18 Mayıs 2001 / 2528
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 27 Haziran 2001 / 24445

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı; 1 Haziran 1999 tarihinde yaptığı 87 nci Oturumunda;

Çocuk İşçiliğine ilişkin mevcut temel belgeler olmaya devam eden 1973 tarihli İstihdama Kabulde Asgari Yaş Haddine İlişkin Sözleşme ve Tavsiye Kararını tamamlamak üzere uluslararası işbirliği ve yardımlaşma da dahil ulusal ve uluslararası eylemler için temel öncelik olmak üzere; en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanması ve ortadan kaldırılması ile ilgili yeni belgeler kabul edilmesi gerektiğini göz önünde bulundurularak ve

En kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin aynı zamanda ailelerin ihtiyaçlarına cevap vererek ücretsiz temel eğitimin önemine ve buna maruz çocukların bütün bu işlerden uzaklaştırılmaları gereğini ve onların rehabilitasyonlarını ve sosyal uyumlarının sağlanmasını dikkate almak suretiyle; derhal ve kapsamlı bir eylem yapılmasını gerekli kıldığını göz önünde bulundurarak,

Uluslararası Çalışma Konferansının 1996 yılında yapılan 83 üncü Oturumunda kabul edilen çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasına ilişkin kararını hatırlatarak ve Çocuk işçiliğinin büyük ölçüde yoksulluktan kaynaklandığını ve uzun vadeli çözümünün sosyal gelişmeye ve özellikle yoksulluğun azaltılmasına ve evrensel eğitime imkân tanıyan sürekli ekonomik büyümede yattığını kabul ederek ve

20 Kasım 1989 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesini hatırlatarak ve Uluslararası Çalışma Konferansının 1998 yılında yapılan 86 ncı Oturumunda kabul edilen Çalışmaya İlişkin Temel Haklar ve İlkeler ILO Bildirgesi ve İzlemesini hatırlatarak ve

En kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğine diğer uluslararası belgelerde ve özellikle 1930 tarihli Zorla Çalışma Sözleşmesi, 1956 tarihli Birleşmiş Milletler Kölelik ve Köle Ticareti ile Kölelik Benzeri Kurumların ve Uygulamaların Ortadan Kaldırılması Ek Sözleşmesinde yer verildiğini hatırlatarak,

Oturum gündeminin dördüncü maddesini oluşturan çocuk işçiliği konusunda yapılan bazı önerileri kabule karar vererek,
Bu önerilerin bir uluslararası Sözleşme biçimini almasını kararlaştırarak,

Bindokuzyüzdoksandokuz yılı işbu Haziran ayının onyedinci günü En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliği Sözleşmesi, 1999 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.

MADDE 1

Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke acil bir sorun olarak en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanmasını ve ortadan kaldırılmasınıtemin edecek ivedi ve etkin önlemleri alır.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından “çocuk” terimi 18 yaşın altındaki herkese uygulanır.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından “en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği” ifadesi

çocukların alım-satımı ve ticareti, borç karşılığı veya bağımlı olarak çalıştırılması ve askeri çatışmalarda çocukların zorla ya da zorunlu tutularak kullanılmasını da içerecek şekilde zorla ya da mecburî çalıştırılmaları gibi kölelik ve kölelik benzeri uygulamaların tüm biçimlerini;

çocuğun fahişelikte, pornografik yayınların üretiminde veya pornografik gösterilerde kullanılmasını, bunlar için tedarikini ya da sunumunu;

çocuğun özellikle ilgili uluslararası anlaşmalarda belirtilen uyuşturucu maddelerin üretimi ve ticareti gibi yasal olmayan faaliyetlerde kullanılmasını, bunlar için tedarikini ya da sunumunu;

doğası veya gerçekleştirildiği koşullar itibariyle çocukların sağlık, güvenlik veya ahlaki gelişimleri açısından zararlı olan işi kapsar.

MADDE 4

Madde 3 (d)’de belirtilen isim türleri ulusal mevzuat veya düzenlemeler ya da yetkili makam tarafından ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra, ilgili uluslararası standartlar ve özellikle 1999 tarihli En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliği Tavsiye Kararının 3 üncü ve 4 üncü paragrafları dikkate alınarak belirlenir.

Yetkili makam ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra bu şekilde belirlenen iş türlerinin nerelerde bulunduğunu tayin eder.

Bu maddenin birinci paragrafı gereğince belirlenen iş türlerinin listesi, gerekli görüldüğü takdirde, ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danışılarak periyodik şekilde gözden geçirilir ve yenilenir.

MADDE 5

Her Üye, işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını izleyecek uygun mekanizmalar kurar ya da belirler.

MADDE 6

Her Üye, en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin öncelikli olarak ortadan kaldırılması için eylem programlarını belirler ve uygular.

Bu eylem programları, uygun olduğu takdirde diğer ilgili grupların görüşleri de göz önüne alınarak ilgili hükümet kurumları ve işçi ve işveren kuruluşlarına danışılarak belirlenir ve yürütülür.

MADDE 7

Her Üye, cezaî yaptırımların ya da uygun olduğu takdirde diğer yaptırımların kararlaştırılması ve uygulaması da dahil olmak üzere, bu Sözleşme hükümlerinin etkin şekilde uygulanmasını ve yürütülmesini sağlayacak gerekli tüm önlemleri alır.

Her üye, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasında eğitimin önemini dikkate alarak etkin ve belli bir zamanla sınırlı şu önlemleri alır:

çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğine dahil olmalarının önlenmesi;

çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinden uzaklaştırılmaları, sosyal uyumları ve rehabilitasyonları için gerekli ve uygun doğrudan yardım sağlanması;

çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinden uzaklaştırılmaları için ücretsiz temel eğitim ve mümkün ve uygun olduğu takdirde mesleki eğitim sağlanması;

özel olarak riskli durumda bulunan çocukların belirlenmesi ve onlara ulaşılması, ve

kız çocuklarının özel durumunun dikkate alınması.

Her Üye, yürürlüğe konan bu Sözleşme hükümlerini uygulamak için sorumlu olan yetkili makamı belirler.

MADDE 8

Üyeler, ekonomik ve sosyal kalkınmanın, yoksulluğun ortadan kaldırılması programlarının ve evrensel eğitimin desteklenmesini de içerecek şekilde uluslararası işbirliği ve/veya yardımlaşmanın artırılması suretiyle bu Sözleşme hükümlerini yürürlüğe koymak üzere birbirlerine yardımcı olmak için uygun önlemleri alırlar.

MADDE 9

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri tescil için Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir.

MADDE 10

Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.

Bu Sözleşme iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

Bu Sözleşme, onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 11

Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndererek tescil ettireceği bir belge ile feshedebilir. Bu fesih kayıt tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.

Bu Sözleşmeyi onaylamış olup, da, bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresince; bu madde gereğince fesih hakkını kullanmayan her üye, yeniden on yıllık süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.

MADDE 12

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken; bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 13

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu bütün onama beyanları ve fesih işlemlerine ilişkin tüm bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletecektir.

MADDE 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zamanlarda bu Sözleşmenin uygulanması hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması isteğini inceler.

MADDE 15

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde

tadil edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 11 inci madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin hemen feshini gerektirir.

tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bu Sözleşme, üyelerin onayına açık bulundurulamaz.

Bu Sözleşme; onu onaylayan ancak tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için her halükarda; şimdiki şekil ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.

MADDE 16

Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme

1
Mevzuat ve İçtihat Siteleri

Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme

Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşmenin Onaylanması Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı 3 Mayıs 1972 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 17 Haziran 1972 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Sözleşmenin onaylanması 9 Eylül 1971 tarih ve 1483 sayılı Kanunla uygun bulunmuştur.

Bakanlar Kurulunun 23/10/1971 tarih ve 7/8303 sayılı Kararıyla onaylanan «Hukuki veya Ticari Mevzularda Adli ve Mahkeme Dışı Gayri Adli Evrakın Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme»nin 24 Aralık 1971 tarih ve 14052 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Türkçe metninin yürürlükten kaldırılarak Fransızca metin esas tutulmak suretiyle yeniden hazırlanan ve Adalet Bakanlığınca da uygun mütalaa edilen Türkçe ilişik yeni metnin yürürlüğe konulması; Dışişleri Bakanlığının 18/4/1972 tarih ve 750.004-KOSSB.446 sayılı teklifi üzerine, 31/5/1963 tarih ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin 1 inci fıkrasına göre, Bakanlar Kurulunca 3/5/1972 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme 09.09.1981 Tarih 1483 sayılı yasa ile onaylanmıştır.

Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme

İşbu Sözleşmeyi imza eden Devletler,

Yabancı memleketlerde tebliğ edilecek adli ve gayri adli belgelerin muhatabına vaktinde tebliğini sağlayacak uygun vasıtalar ihdas;

Bu maksada hizmet için usulleri basitleştirmek ve süratlendirmek sureti ile karşılıklı adli yardımlaşmayı ıslah etmek üzere,

Bir Sözleşme akdine karar vermişler ve aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Madde 1

İşbu sözleşme, tebliğ edilmek üzere yabancı memleketlere ticarî veya hukukî, adlî veya gayrî adlî belgeler gönderilmesi söz konusu olan bütün hallerde uygulanır.

İşbu Sözleşme, muhatabın adresinin bilinmediği hallerde uygulanmaz.

BÖLÜM 1
ADLÎ BELGELER
Madde 2

Âkit Devletlerden her biri, diğer akit Devletlerden gelecek tebliğ isteklerini kabul etmediği 3 ila 6 no maddeler hükümlerine göre yükümlenecek bir Merkezi Makam tayin eder.

Talep edilen Devlet, bu Merkezi Makamı kendi kanunlarına göre kurar,

Madde 3

Belgelerin çıkış memleketinin kanununa göre yetkili makam veya tebligat yapmaya yetkili kimse, resmi tasdik veya benzeri bir formaliteye lüzum kalmaksızın talep edilen Devletin Merkezî Makamına, işbu sözleşmeye ekli modele uygun şekilde düzenlenmiş bir talepname gönderir.

Tebliğ edilecek belgenin aslı veya sureti talepnameye eklenir. Talepname ile belge, ikişer nüsha olarak gönderilir.

Madde 4

Merkezi Makam talepnameyi işbu Sözleşme hükümlerine uygun bulmadığı takdirde, talepnameye karşı ileri sürdüğü itirazları belirtmek sureti ile, istekte bulunanı keyfiyetten derhal haberdar eder.

Madde 5

Talep edilen Devletin Merkezi Makamı evrakı aşağıdaki usullerden biri ile bizzat veya bir

mutavassıt aracılığı ile tebliğ ettirecektir.

  1. a) Talep edilen memlekette düzenlenmiş olup yine o memlekette oturan kişilere tebliğ edilecek belgeleri, o memleket kanunlarında yer alan usule göre veya,
  2. b) Talep edilen Devletin kanununa aykırı olmamak kaydı ile, istekte bulunan tarafından

belirtilen özel bir usulle.

İşbu maddenin 1 inci fıkrasının (b) bendinde öngörülen hal müstesna, belge her zaman, bunu kabul eden bir muhataba teslim edilmek sureti ile de tebliğ olunabilir.

Belgenin yukarıdaki 1 inci fıkra uyarınca tebliği gerektiğinde, Merkezi Makam belgenin, memleketin resmi dilinde veya dillerinden birinde yazılmış veya bu dile veya dillerden birine çevrilmiş olmasını isteyebilir.

Tebliğ isteğinin işbu Sözleşmeye ekli formüle göre düzenlenen ve tebliğ edilecek belgenin esas unsurlarını ihtiva eden kısım, belge ile birlikte muhataba tebliğ olunur.

Madde 6

Talep edilen Devletin Merkezi Makamı veya bu Makamın tebliğ içi ile görevlendirdiği herhangi bir makam, işbu Sözleşmeye ekli formüllerdeki numunesine uygun bir tebliğ tasdiknamesi düzenler.

Tebliğ tasdiknamesi, belgenin tebliğ edildiğini bildirecek ve tebliğde başvurulan usul ile tebligatın yapıldığı yer ve tarihi gösterilecektir. Belge tebliğ edilmediği takdirde, tebligatın yapılmasına engel olan sebebi de belirtecektir.

Tebliğ isteğinde bulunan, Merkezi Makam veya bir adlî makam tarafından doldurulmamış olan bir tebliğ tasdiknamesinin bu makamlardan biri tarafından tasdikini isteyebilir.

Tebliğ tasdiknamesi doğruca tebliğ isteğinde bulunana gönderilir.

Madde 7

İşbu Sözleşmeye ekli numunelerde basılı olarak yer alan terimler, bütün hallerde Fransızca veya İngilizce olarak yazılmalıdır. Bu terimler, belgenin çıktığı memleketin resmi dilinde veya resmî dillerinden biri ile de yazılabilir.

Bu terimlere tekabül eden boş yerler talep edilen Devletin dili ile veya Fransızca veya İngilizce olarak doldurulmalıdır.

Madde 8

Âkit Devletlerden her biri adlî belgelerin yabancı memleketlerde tebliği işini, zor kullanmaksızın, doğruca kendi diplomatik veya konsolosluk ajanları vasıtası ile yaptırmakta muhtardırlar.

Tebligatın, belgenin çıktığı memleketin uyruklusuna yapılması hali müstesna,

Devletlerden herhangi biri, kendi topraklarında bu şekilde tebligat yapılmasına muhalefet edebilir.

Madde 9

Bundan başka, Âkit Devletlerden her biri, tebligatın diğer bir Âkit Devlet tarafından tayin olunan makamlarca yapılması için, tebliğ edilecek adlî belgelerin bu makamlara tevdii içinde Konsolosluklar aracılığını kullanmakta muhtardır.

Âkit Devletlerden her biri, istisna haller gerektirdiği takdirde, aynı maksatla, diplomatik yolları da kullanabilir,

Madde 10

Talep edilen Devlet itiraz etmedikçe işbu Sözleşme:

a) Adlî belgelerin yabancı memleketlerdeki kişilere doğruca posta vasıtası ile gönderilmesinde;

b) Menşe Devletindeki adalet görevlileri, Devlet memurları veya Devletin diğer yetkili kişilerinin adlî belgelere ilişkin tebligatı doğruca talep edilen Devletteki tebligat yapmağa yetkili kimseler Devlet memurları, veya Devletin yetkili diğer kişileri aracılığı ile yapmakta;

c) Bir dava ile ilgili herhangi bir kimsenin, adlî belgelere ilişkin tebligatı doğruca talep edilen Devletin tebligat yapmağa yetkili kimseleri, devlet memurları veya o Devletin diğer yetkili kişileri vasıtası ile yaptırmakta muhtar olmasına engel teşkil etmez.

Madde 11

İşbu Sözleşme, Âkit devletlerin, adlî belgelerin tebliğinde, yukarıdaki maddelerde öngörülen intikal yollarından başkalarını ve özellikle, her birinin birbirine tekabül eden Makamları arasında doğruca ulaştırılması için aralarında anlaşmalarına engel teşkil etmez.

Madde 12

Âkit Devletlerden birinden gelen adlî belgelerin tebliği, talep edilen Devletçe görülen hizmetler dolayısı ile harç veya masraf ödenmesine veya bunların iadesine yol açamaz.

Tebliğ isteğinde bulunan:

Tebligat yapmağa yetkili bir kimse veya varış yeri Devletinin kânununa göre yetkili bir kimsenin müdahalesi;

Tebligat için özel bir usul kullanılması, hallerinde yapılan masrafları ödemek veya iade etmek zorundadır.

Madde 13

Talep edilen Devlet işbu Sözleşmeye uygun olarak yapılan bir tebliğ isteğinin yerine getirilmesini, ancak egemenlik veya güvenliği zedeleyici bulduğu takdirde reddedebilir. .

Tebliğ isteğinin yerine getirilmesi, sadece talep edilen Devletin söz konusu davada kaza yetkisinin münhasıran, kendi Adalet makamlarına ait olduğu iddiası veya kendi mevzuatının istek konusu için hukuk yolu tanımaması sebebiyle reddolunamaz.

İsteğin reddi halinde, Merkezi Makam, istekte bulunanı keyfiyetten derhal haberdar eder.

Madde 14

Tebliğ edilecek adlî belgelerin intikali dolayısıyla meydana gelebilecek güçlükler, diplomasi yolu ile çözümlenir.

Madde 15

Bir dava dilekçesi veya aynı nitelikte bir belge, işbu Sözleşme hükümleri gereğince, tebliğ edilmek üzere yabancı bir memlekete intikal ettirildiğinde, davalı mahkemeye gelmediği takdirde:

a) Belgenin, talep edilen Devlet topraklarında oturan kimselere tebliğ edilmek üzere hazırlanmış o memleketin tebligatla ilgili mevzuatına uygun bir şekilde tebliğ edilmiş olduğu veya;

b) Belgenin, işbu Sözleşmede öngörülen başka bir usulle davalıya veya ikametgahına tebliğ veya tevdi olunduğu ve bu hallerden her birinde tebliğ veya tevdi keyfiyetinin davalının savunmasını hazırlaması için yeteri kadar vakit bırakacak bir tarihte tebliğ veya tevdi edilmiş bulunduğu tebeyyün etmedikçe hakim kararı ertelemek zorundadır.

Âkit Devletlerden her biri, birinci fıkra hükümlerine rağmen, tebliğ veya teslim keyfiyetini belirten bir tebliğ tasdiknamesi alınmamış olsa bile, aşağıdaki şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, hâkimlerin hüküm verebileceğini beyanda muhtardır:

a) Belgenin işbu Sözleşmede öngörülen usullerden bîri ile intikal ettirilmiş olması;

b) Belgenin gönderilme tarihinden itibaren, altı aydan az olmamak üzere, hâkimin her özel duruma göre takdir edeceği bir sürenin geçmiş bulunması;

c) Talep edilen Devletin yetkili makamları nezdinde yapılan bütün teşebbüslere rağmen herhangi bir tebliğ tasdiknamesi elde edilmesinin mümkün olmaması.

İşbu madde hâkimin, acil hallerde geçici veya koruyucu tedbirler almasına engel teşkil etmez.

Madde 16

Bir dava dilekçesi veya aynı nitelikte bir belge, işbu Sözleşme hükümleri gereğince tebliğ edilmek üzere yabancı bir memlekete intikal ettirildiği ve mahkemeye gelmeyen davalı aleyhine karar verildiği takdirde, aşağıdaki şartların birlikte gerçekleşmesi halinde hâkim, kanun yollarına müracâatını sağlamak üzere, süre aşımının davalı hakkındaki neticelerini kaldırmaya yetkilidir:

a) Davalının kendi kusuru bulunmaksızın savunmasını hazırlamak üzere dilekçeden veya, kanun yollarına müracaat hakkını kullanması için, karardan vaktinde haberdar olmaması;

b) Davalı tarafından ileri sürülen def ilerin dayanaktan yoksun bulunmaması.

Süre aşımının neticelerinin kaldırılması hakkındaki müracaat, davalının karara bilgi edinmesinden başlayacak makul bir süre içinde yapılmadığı takdirde kabul edilmez.

Âkit Devletlerden her biri, kararın verildiği tarihten itibaren bir yıldan az olmamak kaydı ile, bildirisinde belirteceği sürenin geçmesinden sonra yapılacak müracaatların kabul edilmeyeceğini beyanda muhtardır.

İşbu madde, ahvali şahsiye ile ilgili kararlar için uygulanmaz.

BÖLÜM II
GAYRİ ADLİ BELGELER
Madde 17

Âkit Devletlerden birinin makam ve adalet görevlilerinden sadır olan gayrı adli belgeler tebliğ edilmek üzere, işbu Sözleşmede öngörülen usul ve Şartlar uyarınca başka bir Âkit Devlete intikal ettirilebilir.

BÖLÜM III

GENEL HÜKÜMLER

Madde 18

Âkit Devletlerden her biri, Merkezî Makam dıĢında ve buna ilâveten yetkilerinin şümulünü tespit edecekleri başka makamlar da tayin edebilirler.

Ancak, tebliğ isteğinde bulunan, her zaman, doğruca Merkezi Makama başvurabilir.

Federal Devletler, birden fazla Merkezi Makam tayin etmekte muhtardır.

Madde 19

İşbu Sözleşme, Akit Devletlerden her birinin, mevzuatının, kendi topraklarında tebliğ edilmek üzere dış memleketlerden gelen belgelerin intikali için yukarıdaki maddelerde

öngörülmeyen başka şekillere müsaade etmesine engel teşkil eylemez.

Madde 20

İşbu Sözleşme, Âkit Devletlerin:

a) 3 üncü maddenin 2 nci fıkrasının intikal ettirilecek belgelerin iki nüsha olarak düzenlenmesine ait hükümlerine;

b) 5 inci maddenin 3 üncü fıkrasıyla 7 nci maddenin kullanılacak dillere ait hükümlerine;

.c) 5 inci maddenin 4 üncü fıkrası hükümlerine; d) 12 nci maddenin 2 nci fıkrasına istisna teşkil edecek hükümler koymak üzere aralarında anlaşmalarına engel teşkil eylemez.

Madde 21

Âkit Devletlerden her biri, tasdik veya iltihak belgesinin tevdii anından veya daha

sonraki bir tarihte:

a) 2 ve 18 inci maddelerde öngörülen makamların,

b) 6 nci maddede öngörülen ilmühaber düzenlemeğe yetkili makamın;

c) 9 uncu madde uyarınca konsolosluklar vasıtası ile intikal ettirilen belgeleri kabule yetkili makamın, tayinini Hollanda Dışişleri Bakanlığına bildirecektir.

Âkit Devletlerden her biri, gerektiğince;

a) 8 ve 10 uncu maddelerde öngörülen intikal yollarının kullanılmasına karşı plan itirazlarını;

b) 15 inci maddenin 2 nci fıkrası ile 16 nci maddenin 3 üncü fıkrasında öngörülen beyanları

c) Yukarıda sözü edilen tayin, itiraz ve beyanlarda vuku bulacak her türlü değişiklikleri aynı şartlar altında bildirecektir.

Madde 22

İşbu Sözleşme, tasdik eden Devletler arasındaki ilişkilerde, Hukuk Muhakemeleri Usulü ile ilgili olarak Lâ Haye’de sırası ile 17 Temmuz 1905 ve 1 Mart 1954’de imzalanan Sözleşmelerin biri veya diğerinde taraf oldukları nispette bunların 1 ila 7 nci maddelerinin yerine kaim olacaktır.

Madde 23

İşbu Sözleşme, Hukuk Muhakemeleri Usulü ile ilgili olarak La Haye’de 17 Temmuz 1905’te imzalanan Sözleşmenin 23 üncü maddesi ile yine

La Haye’de 1 Mart 1954’te imzalanan Sözleşmenin 24 üncü maddesinin uygulanmasına halel getirmeyecektir.

Ancak, bu maddeler,.yalnız sözü edilen Sözleşmelerde öngörülen intikal usulleri ile aynı nitelikte olan intikal usulleri kullanıldığı takdirde uygulanacaktır.

Madde 24

İlgili Devletlerin başka türlü anlaşmış olmaları hali müstesna, Âkit Devletlerce, sözü edilen 1905 ve 1954 tarihli Sözleşmelere ek olarak akdedilen Sözleşmeler işbu Sözleşme için de uygulanacaktır.

Madde 25

İşbu Sözleşme, 22 ve 24 üncü maddelerin uygulanmasına halel gelmemek kaydı ile işbu Sözleşme ile düzenlenen hususlara ilişkin hükümler ihtiva edip de Âkit Devletlerin taraf oldukları veya olacakları Sözleşmeleri ihlâl etmez.

Madde 26

İşbu Sözleşme, La Haye Devletler Hususi Hukuku Konferansının onuncu oturumuna katılan Devletlerin imzasına açıktır.

İşbu Sözleşme, tasdik ve tasdik belgeleri Hollanda Dışişleri Bakanlığına tevdi olunacaktır.

Madde 27

İşbu Sözleşme, 26 net maddenin 2 nci fıkrasında öngörülen üçüncü tasdik belgesinin tevdiinden altmış gün sonra yürürlüğe girecektir.

İşbu sözleşme, imzalayan ve sonradan tasdik eden Devletlerden her biri için, kendi tasdik belgesinin tevdiinden altmış gün sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 28

La Haye Devletler Hususî Hukuku Konferansının onuncu oturumunda temsil edilmeyen her Devlet, 27 nci maddenin 1 nci fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesinden sora işbu Sözleşmeye iltihak edebilir. İltihak belgesi, Hollanda Dışişleri Bakanlığına tevdi edilecektir.

İşbu Sözleşme, iltihak edecek her Devlet için ancak bu tevdi keyfiyetinden önce tasdik eden bir Devletin, iltihakının Hollanda Dışişleri Bakanlığınca kendisine bildirilmesinden itibaren, altmış gün içinde yapacağı bir itirazı olmadığını bu Bakanlığa bildirildiği takdirde yürürlüğe girecektir.

İtiraz vaki olmadığı takdirde Sözleşme, iltihak eden bir Devlet için, yukarıdaki fıkrada sözü edilen sürelerin bitimini izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girecektir.

Madde 29

Her Devlet, imza, tasdik veya iltihak sırasında, işbu Sözleşmenin Milletlerarası alanda temsil ettiği toprakların tümünü veya bunlardan biri veya bir kaçını kapsayacağını beyan edebilir. Bu beyan, Sözleşmenin sözü edilen Devlet için yürürlüğe girdiği Tarihte hüküm ifade edecektir,

Bundan sonra yapılacak bir nitelikteki her kapsama alma, Hollanda Dışişleri Bakanlığına bildirilecektir.

Sözleşme, kapsama alınan topraklar için, yukarıdaki fıkrada sözü edilen bildirinin yapılmasından altmış gün sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 30

İşbu Sözleşmenin, süresi, sonradan tasdik veya iltihak eden Devletler için dahi, 27 nci maddenin 1nci fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren beş yıldır.

Sözleşme, fesih ihbarı vaki olmadıkça, her beş yılda bir zımnen yenilenmiş olacaktır.

Fesih ihbarı, beş yıllık sürenin bitiminden en az. altı ay önce Hollanda Dışişleri Bakanlığın yapılacaktır.

Fesih, keyfiyeti, Sözleşmenin uygulandığı topraklardan bazılarına kısıtlı kalabilir.

Fesih keyfiyeti ancak bunu ihbar eden Devlet hakkında hüküm ifade edecektir. Sözleşme diğer Âkit Devletler için yürürlükte kalacaktır.

Madde 31

Hollanda Dıişleri Bakanlığı, 26 ncı maddede sözü edilen Devletlerle 28 inci madde uyarınca iltihak edecek Devletlere:

a)  26 ncı madde sözü edilen imza ve tasdikleri;

b) İşbu Sözleşmenin, 27 nci maddenin birinci fıkrası hükmü uyarınca yürürlüğe gireceği tarihleri;

c) 28 inci maddede sözü edilen iltihakları ve bunların hüküm ifade edeceği tarihleri;

d) 29 uncu maddede sözü edilen kapsama alma keyfiyetleri ile bunların hüküm ifade edeceği tarihleri;

e) 21 inci maddede sözü edilen tayin, itiraz ve beyanları;

f) 30 uncu maddenin 3 üncü fıkrasında sözü edilen fesih ihbarlarını bildirecektir.

Bunu teyiden, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıdaki imza sahipleri İşbu sözleşmeyi imzalamışlardır. .

15 Kasım 1965’te ikisi de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce ve tek nüsha olarak yapılmış olup Hollanda Hükümeti arşivine tevdi edilecek ve tasdikli birer sureti La Haye Devletler Hususî Hukuku Konferansının Onuncu oturumunda temsil edilen Devletlerden her birine diplomatik yoldan intikal ettirilecektir.

SÖZLEŞMENİN EKİ FORMÜL TALEPNAME

Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliği için La Haye’de…………. 1965 tarihinde imzalanan Hukuki veya Ticari Mevzularda Adli ve Gayri Adli Evrakın Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme Talepte bulunanın hüviyeti Muhatap Makamın ve adresi adresi

Aşağıda imzası bulunan müracaatçı, aşağıda yazılı belgeleri iki nüsha göndermek ve her bir nüshasının sözleşmenin 5 inci maddesine uygun olarak en kısa zamanda, (Muhatabın kimliği ve adresi)……………………………………………………………………..

a) Sözleşmenin 5 inci maddesinin 1 inci fıkrasının a bendindeki hükme göre(*)

b) Aşağıdaki özel usul ite (5 inci maddenin 1 inci fıkrasının b bendi (*)

c) Kendi arzusu ile kabul ettiği takdirde muhatabına tevdi suretiyle (5 inci maddenin ikinci fıkrasi) (*) tebliğini talep etmekle şeref duyar.

Tebliğ edilen belgeler ile eklerin (*) birer nüshasının arka sayfada belirtildiği şekilde bir tebliğ tasdiknamesi ile birlikte talepte bulunana iadesi veya iadesinin sağlanması bu makamdan rica olunur.

Belgenin listesi

……………………………………….. Düzenlediği yer………………. …„………

……………………………………….. Tarih

……………………,……….:……….. imza ve/veya mühür…………………………..

(*) Lüzumsuz olanları çiziniz. 26

(TALEPNAMENİN ARKA SAYFASI) TEBLİĞ TASDİKNAMESİ 

Aşağıda imzası bulunan Makam, Sözleşmenin 6 ncı maddesi uyarınca belgelerin;

1)………………………….. tarihinde……………………………………………………………… ,. …………….. (Yer, cadde (Sokak), numara) de 5 inci madde öngörülen aşağıdaki usullerin biriyle

a) Sözleşmenin 5 inci maddesinin 1 inci fıkrasının (a) bendinde yazılı şekilde(*)

b) Aşağıdaki özel bir usulle (*) ……………………………………………………………………

c) Kendi rızasıyla kabul eden muhataba tevdi suretiyle tebliğ edildiğini (*)

Talepnamede sözü edilen belgelerin……………………………………………………….; ……………………. ………………………………………………….. (Tebliğ edilenin kimliği ve sıfatı)

muhatapla olan münasebeti (Ailevi, iş dolayısıyle veya başka suretle)………………….  ………………………………………………………..’a tedvi edildiğini,

d) Belgelerin aşağıdaki nedenlerle tebliğ edilemediğini tasdik etmekle şeref duyar: (*)

Sözleşmenin 12 nci maddesinin 2 nci fıkrası uyarınca müracaatçının ilişik belgede açıklanan masrafları ödenmesi veya iade etmesi rica olunur(*)

 EK

İade olunan belgeler:……………………..

Düzenlendiği yer

Gerektiğinde tebliğ işlemini Tarih…………………………. tesbit eden belgeler:

imza ve/veya mühür.

(*) Lüzumsuz olanları çiziniz.

TEBLİĞ EDİLECEK BELGELERİN ÖZETİ

Hukuki veya Ticari Mevzularda Adli ve Gayri Adli ve Gayri Adli evrakın

yabancı memleketlerde tebliğine dair La Haye’de … ………………. …………………

196 ‘de imzalanan Sözleşme

5 inci maddenin 4 üncü fıkrası)

Talep eden merciin adı ve adresi : ……………………………………………………………

Tarafların Kimlikleri (*) :…………………………………………………………

(*) Var ise belgelerin gönderilmesi ile ilgili şahsın kimliği ve adresi

ADLİ BELGELER(**)

Belgenin mahiyeti ve konusu : …………………………………………………………………………….. ….

Davanın mahiyeti ve konusu -ve varise- ihtilaf konusu meblağ :………

buluşmanın yeri ve tarihi (**) :…………… ……………………………………………..

Kararı veren mahkeme (**) : …………………………………………………………..

Karar Tarihi ( * * ) . – :……………………… …… ………………………..

Belgelerde belirtilen süreler{**):………………………………*…………..

GAYRİ ADLÎ BELGELER*)

Belgenin mahiyeti ve konusu(**):……………………………………. …………..; ………………..

Belgelerde belirtilen süreler(**): …………………………………………………………

(**) Lüzumsuz olanları çiziniz.

İstihdam Politikası Sözleşmesi

0
ILO 122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi

İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.

ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1964
Kanun Tarih ve Sayısı: 9.11.1976 / 2027
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 20.11.1976 / 15769
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 29.8.1977 / 7-13875
Resmi Gazete Yayım Tarih ve Sayısı: 23.10.1977 / 16093

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’ye davet edilerek, orada 17 Haziran 1964 de kırk sekizinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Filadelfiya Beyannamesinin, Milletlerarası Çalışma Teşkilatına, dünyanın çeşitli ülkelerinde, tam istihdam ve hayat seviyesini yükseltmeyi gerçekleştirecek kendine özgü programların uygulama alanına konulmasına yardımcı olmak yükümlülüğünü alenen tanıdığını ve Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsü girişinin işsizlikle savaş yapılmasını ve uygun geçim koşulları sağlayan bir ücret teminatını öngördüğünü,
Bu beyannamenin “ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanlar, maddi ilerlemenin ve manevi gelişmelerin, serbestlik, şeref ve haysiyet iktisadi güvenlik içinde ve eşit şanslarla takip etmek hakkına maliktirler” şeklinde ifade edilen ana hedefin ışığında, iktisadi ve mali politikaların istihdam politikası üzerindeki yankılarını inceleme ve gözönünde bulundurma görevinin Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’na ait olduğunu,
İnsan Hakları Beyannamesinin “her şahsın, çalışma ve işini serbestçe seçme, eşit ve elverişli çalışma koşulları ve işsizliğe karşı korunma hakkına maliktir” ilkesini nazara alarak,
İstihdam politikasıyla doğrudan doğruya ilgili mevcut Milletlerarası Sözleşme ve Tavsiyenamelerinin, özellikle İş ve İşçi Bulma servisi kurulmasına dair 1948 Sözleşme ve tavsiyenamesi, mesleğe yöneltmeyle ilgili 1949 Tavsiyenamesi, mesleki eğitim hakkında 1962 Tavsiyenamesi ve iş ve meslek bakımından ayırım hakkında 1958 sözleşme ve Tavsiyenamesi hükümlerine işaret ederek,
Bu belgelerin, tam ve verimli istihdama ve serbestçe seçilmiş işe dayalı bir iktisadi gelişmeyi hedef tutan milletlerarası daha geniş bir program metni içinde yer verilmesi gerekeceğini gözönünde bulundurarak,
Toplantı gündeminin sekizinci maddesine dahil istihdam politikasıyla ilgili çeşitli teklifleri kabul etmeye ve bu tekliflerin milletlerarası bir sözleşme şeklini alması gerekeceğine karar verdikten sonra,
Bin dokuz yüz altmış dört yılının dokuz Temmuz günü İstihdam Politikası 1964 Sözleşmesi şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul etmiştir.

MADDE 1

İktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek işgücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, her üye tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesine matuf aktif bir politikayı esas bir gaye olarak ele alacak ve uygulayacaktır;

Bu politika;

Açıkta ve iş arayan herkese iş sağlanmasını,

Bu işin, imkan nispetinde verimli olmasını,

İşin serbestçe seçilmesini ve her işçinin kendisine elverişli bir işte çalışması için gerekli nitelikleri kazanmasını, bu işte, ırk, renk, cinsiyet, din, politik düşünce, milli veya sosyal menşe ne olursa olsun niteliklerini ve istidatlarını kullanmasını sağlamak amacına yönelmiş olacaktır.

Bu politika, iktisadi gelişme düzey ve aşamasını, istihdam hedefleri ve diğer iktisadi sosyal hedefler arasında mevcut ilişkiler gözönünde bulunduracak ve milli koşullara ve uygulamalara göre kabul edilen metotlarla yürütülecektir.

MADDE 2

Her üye ülkenin koşullarına göre kabul edilen yöntemlerle ve bu yöntemlerin elverişliliği ölçüsünde;

Koordine iktisadi ve sosyal bir politika çerçevesinde 1 inci madde de sözü geçen hedeflere ulaşmak amacıyla kabul olunan tedbirleri muntazaman tayin edecek ve gözden geçirecek,

İcabında, programlar hazırlanması da dahil bu tedbirlerin uygulanması için lüzum gösterebilecek yöntem kurallar koyacaktır.

MADDE 3

Bu sözleşmenin uygulanmasında, istihdam konusundaki tecrübe ve görüşlerinin noksansız olarak gözönünde tutulabilmesi, bu politikaların tayininde tam bir işbirliği yapılabilmesi ve bu politikalara dayanaklar bulunmasına yardımcı olunabilmesi için alınacak tedbirlerle ilgili çevrelerin temsilcilerine ve özellikle işveren ve işçi temsilcilerine danışılacaktır.

MADDE 4

Bu sözleşmenin resmi onaylama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 5

Bu sözleşme, ancak onaylama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu sözleşme iki üyenin onaylama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Bundan sonra, bu Sözleşme onu onaylayan her üye için, onaylama belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sorara yürürlüğe girecektir.

MADDE 6

Bu sözleşmeyi onaylayan üye, onu, ilk yürürlüğe girdiği tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.

Bu sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde de öngörüldüğü şekilde feshetme hakkını kullanmayan her üye yeniden on yıllık müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince bu maddede ön görülen koşullar içinde feshedebilecektir.

MADDE 7

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama ve fesih belgelerinin tescil edildiğini Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.

Genel Müdür kendisine gönderilen ikinci onama belgesinin tescil edildiğini teşkilat üyelerine bildirirken, Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 8

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddelere uygun olarak, tescil etmiş bulunduğu bütün onama ve fesihler hakkındaki tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Anlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 9

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu lüzum gördüğü her seferinde bu Sözleşmenin; uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gerekip gerekmeyeceğini inceleyecektir.

MADDE 10

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmedikçe,

Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti; yukarıdaki 6 ncı madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylamasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu sözleşme onu onaylayıp da tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için; her halde şimdiki şekil ve muhtevasıyla geçerli olmakta devam edecektir.

MADDE 11

Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede geçerlidir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Kapatılan Siyasi Partiler

0

Kapatılan Siyasi Partiler, Anayasa Mahkemesi hükmü ile siyasi hayattan çıkarılmaktadır. Türk siyaset hayatında, Askeri Mahkeme kararı ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı ile, Sulh Ceza Mahkemesi kararı ile, Sıkıyönetim İdaresi kararı ile, Milli Güvenlik Konseyi kararı ile ve Bakanlar Kurulu kararı ile siyasi partilerin kapatılmasına karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasası ile kurulduktan sonra çoğunlukla bu mahkeme kararları ile siyasi partiler kapatılmış, olağanüstü hal şartlarında askeri mahkemece yada sıkıyönetim idaresi tarafından siyasi partilerin yaşamına son verilmiştir.

Meclis Eski Binası

Mevcut anayasal sistemde partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanmakta, Anayasa Mahkemesi, temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilmektedir.

Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Siyasi partilerin uyacakları esaslar başlıklı 69. maddesine siyasi partilerin uyacağı kurallar ayrıntılı olarak belirlenmiş, kapatılma ve diğer yaptırımlar hükme bağlanmıştır.

Kapatılma Şartı ve Yaptırımlar

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden
maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır. Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Siyasi Partilerin Uyacakları Esaslar

Anayasanın hükmüne göre, siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler. Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştay‘dan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup
yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Anayasanın koymuş olduğu kuralların uygulanması için Siyasi Partiler Kanunu tarafından partilerin kapatılması için gerekli şartlar bağlamında çeşitli düzenlemeler yapılmıştır.

Kapatılan Siyasi Partiler, Kapatılma Tarihleri ve Kapatma Kararını Veren Makamlar
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 3 Haziran 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Ahali Cumhuriyet Fırkası 21 Ocak 1931 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Çiftçi ve Köylü Partisi 24 Nisan 1946 tarihinde Mudanya Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
İslam Koruma Partisi 12 Eylül 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi 16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi 16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi 17 Haziran 1952 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
İslam Demokrat Partisi 20 Ekim 1952 tarihinde Eminönü 2. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi 27 Ocak 1954 tarihinde Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi 30 Ocak 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti 29 Eylül 1960 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Çiftçi Partisi 22 Eylül 1966 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Parti 23 Eylül 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
Kemalist Gençlik Partisi 30 Kasım 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
İşçi Çiftçi Partisi 15 Ekim 1968 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millî Nizam Partisi 20 Mayıs 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İleri Ülkü Partisi 24 Haziran 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi 20 Temmuz 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Anadolu Partisi 19 Aralık 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Emekçi Partisi 8 Mayıs 1980 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Adalet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyet Halk Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Güven Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Parti 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hür Demokratlar Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hürriyetçi Millet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millî Selamet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Vatan Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birlik Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Köylü Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Türkiye Partisi 26 Temmuz 1983 tarihinde Millî Güvenlik Konseyi kararıyla kapatılmıştır.
Huzur Partisi 25 Ekim 1983 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi 16 Temmuz 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halk Partisi 24 Eylül 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti 10 Temmuz 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Emek Partisi 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Özgürlük ve Demokrasi Partisi 23 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Türkiye Partisi 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Yeşiller Partisi 10 Şubat 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Birlik Partisi 7 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi Partisi 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti 13 Eylül 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi ve Değişim Partisi 19 Mart 1996 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Emek Partisi 14 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Diriliş Partisi 18 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Refah Partisi 16 Ocak 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Barış Hareketi 28 Aralık 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Kitle Partisi 26 Şubat 1999 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Fazilet Partisi 22 Haziran 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Demokrasi Partisi 13 Mart 2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Toplum Partisi 11 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi

0
ILO 123 No’lu Asgari Yaş (Yeraltı İşleri) Sözleşmesi

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

İş ve İşçi Bulma Kurumu-1946

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim kurulu tarafından Sanfransisko’ya davet edilerek orada 17 Haziran 1948 de otuz birinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,

Toplantı gündeminin dördüncü maddesine dahil bulunan İş ve İşçi Bulma Servisi kurulması meselesine dair muhtelif tekliflerin kabulüne,

Bu tekliflerin bir Milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,

1948 yılı Temmuz ayının dokuzuncu günü, İş ve İşçi Bulma Servisi hakkında 1948 sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte olduğu Milletlerarası Çalışma Teşkilatının her üyesi; bir amme ve parasız İş ve İşçi Bulma Servisi bulundurmalı veya bulundurulmasını sağlamalıdır.

İş ve İşçi Bulma Servisinin esas görevi icap ettiği takdirde ilgili diğer amme teşekkülleri ve hususi teşekküllerle işbirliği yaparak tam çalışmanın sağlanmasına ve idamesine müstahsil kaynakların geliştirilmesine ve bunlardan istifade edilmesine matuf milli programın ayrılmaz bir parçası olarak, iş piyasasını mümkün mertebe en iyi şekilde teşkilatlandırmayı gerçekleştirmek olmalıdır.

MADDE 2

İş ve İşçi Bulma Servisi, milli bir makamın denetimi altında milli bir iş ve işçi bulma büroları teşkilatından terekküp etmelidir.

MADDE 3

Bu teşkilat, memleketin her coğrafi bölgesinde hizmet etmeye yetecek sayıda işveren ve işçiler için elverişli yerlerde mahalli bürolardan ve lüzumu halinde bölge ve bürolarından mürekkep bir şebekeyi ihtiva etmelidir.

Şebeke Teşkilatı;

Aşağıdaki hallerde genel bir incelemeye tabi tutulmalıdır ;

İktisadi faaliyetin ve faal nüfusun dağılış tarzında mühim değişiklikler vuku bulduğunda,

Yetkili makam, bir deneme devresi zarfında elde edilen tecrübe hakkında bir takdirde bulunabilmek için, şebeke teşkilatını yeniden gözden geçirmeyi münasip gördüğünde ,

Böyle bir incelemenin lüzumlu kıldığı hallerde tadil edilmelidir.

MADDE 4

İş ve İşçi Bulma Servisinin kurulma ve işlemesinde İş ve İşçi Bulma servisi politikasının gelişmesinde işverenler ve işçiler temsilcilerinin işbirliğinin sağlanması için, danışma komisyonları vasıtasıyla münasip tedbirler alınmalıdır.

Bu tedbirler, bir veya daha fazla milli danışma komisyonlarıyla, lüzumlu hallerde, bölge komisyonlarının ve mahalli komisyonların kurulmasını derpiş etmelidir.

Bu komisyonlardaki işveren ve işçi temsilcileri, şayet mevcut iseler, işverenleri ve işçileri temsil eden teşekküllere danışıldıktan sonra, eşit sayıda tayin olunmalıdır.

MADDE 5

İş ve İşçi Bulma Servisinin, işçilerin mevcut işlere sevki hususundaki genel politikası, 4 üncü maddede derpiş olunan danışma komisyonları vasıtasıyla işverenlerin ve işçilerin temsilcilerine danışıldıktan sonra tesbit edilmelidir.

MADDE 6

İş ve İşçi Bulma Servisi, işçilerin müessir bir şekilde tedarikini ve işe yerleştirilmesini sağlayacak tarzda teşkilatlandırılmalıdır. Servis, bu maksatla, şu hususları yerine getirmelidir:

Elverişli bir iş bulabilmek için işçilere ve müesseselerine, uygun işçi bulabilmek için de işverenlere yardım etmek ve bilhassa milli ölçüde tesbit olunan hükümler uyarınca;

İş talebinde bulunanları tescil ve bunların mesleki vasıflarını, tecrübe ve arzularını not etmek, işe konulmaları için onlara sualler sormak, icap ederse, bedeni ve mesleki kabiliyetlerini yoklamak, mahal varsa mesleki yöneltme, mesleki yetişme veya yeniden mesleki intibak hususlarında onlara yardımda bulunmak,

İşverenlerden, servise haber verdikleri münhallere ve bu münhallere almak üzere aradıkları işçilerin haiz bulunmaları icap eden şartlara dair sarih malumat elde etmek,

İstenilen bedeni ve mesleki kabiliyeti haiz talipleri münhal işlere sevk etmek,

Kendisine ilk defa danışılan büro, tâlipleri uygun şekilde işe yerleştirecek, yahut boş yerleri uygun şekilde doldurabilecek durumda bulunmadığı veya daha başka olayların lüzumlu kıldığı hallerde, iş arz ve taleplerini bir bürodan başka bir büroya havale etmek suretiyle işleri düzenlemek,

Aşağıdaki hususların sağlanması için münasip tedbirler almak ;

İş arzını muhtelif mesleklerdeki iş imkanlarına göre ayarlamak maksadıyla meslekler arasında seyyaliyeti kolaylaştırmak,

İşçilerin uygun iş imkanları bulunan bölgelere nakillerine yardım maksadıyla coğrafi seyyaliyeti kolaylaştırmak,

İşçi arz ve talebindeki mahalli ve geçici dengesizliği giderme çaresi olarak, işçilerin bir bölgeden diğerine geçici şekilde nakillerini kolaylaştırmak ,

İşçilerin bir memleketten diğerine, ilgili hükümetlerce tasvip olunacak hareketlerini kolaylaştırmak,

İcap ederse, diğer makamlara işverenler ve işçi sendikalarıyla işbirliği yaparak, gerek bütün memleketteki, gerek muhtelif sanayi, meslek ve bölgelerdeki iş piyasası durumu hakkında mevcut bütün malumatı toplayıp tahlil etmek ve bu malumatı, sistemli olarak ve süratle ilgili amme makamlarıyla işveren ve işçi teşekküllerinin ve umumun emrine hazır bulundurmak,

İşsizlik sigortası ve yardımı dairesinde ve işsizlere yardımı istihdaf eden diğer tedbirlerin uygulanmasında işbirliği yapmak,

Lüzumu halinde, müsait bir çalıştırma durumunun sağlanmasına matuf sosyal ve ekonomik planların hazırlanmasında diğer amme teşekküllerine ve hususi teşekküllere yardıra etmek.

MADDE 7

Aşağıdaki hususlar için tedbirler alınmalıdır;

Tarım ve ihtisasın faydalı olabileceği herhangi diğer bir faaliyet kolu için, muhtelif iş ve işçi bulma büroları dahilinde meslek ve sanayi itibari ile ihtisas bölümlerinin bulunmasını kolaylaştırmak;

Sakat şahıslar gibi, iş için müracaat eden muayyen işçi kategorilerinin ihtiyaçlarına memnuniyet verici bir şekilde cevap vermek.

MADDE 8

İş ve İşçi Bulma ve Mesleki Yöneltme Servislerinin çerçevesi içinde gençler için özel tedbirler alınmalı ve geliştirilmelidir.

MADDE 9

İş ve İşçi Bulma Servisi personeli, kendilerinin her türlü hükümet değişikliklerine ve yolsuzluk harici tesirlere tabi olmamalarını ve servisin ihtiyaçlarının icapları hariç, memuriyette istikrarlarını sağlayacak bir statü ve hizmet şartlarından faydalanan amme memurlarından teşekkül etmelidir.

Milli mevzuatın, amme hizmetine alınacak memurlar hakkında derpiş ettiği şartlar mahfuz kalmak kaydıyla, İş ve İşçi Bulma Servisinin personeli, yalnız bir adaydan göreceği görevi yerine getirmek için aranılan ehliyet gözönünde tutularak tayin edilmelidir.

Bu ehliyetlerin tahkiki yolları yetkili makam tarafından tayin olunmalıdır.

İş ve İşçi Bulma Servisi personeli, görevlerini ifa edebilmeleri için münasip şekilde yetiştirilmelidir.

MADDE 10

İş ve İşçi Bulma Servisi ve icap ederse diğer amme makamları, işverenlerin ve işçilerin teşekkülleri ve diğer ilgili teşekküllerle işbirliği halinde, işverenlerle işçilerin ihtiyari esas üzerinde İş ve İşçi Bulma Servisinin imkanlarından istifade etmelerini teşvik etmek için mümkün olan bütün tedbirleri almalıdırlar.

MADDE 11

Yetkili makamlar, amme İş ve İşçi Bulma Servisiyle, kazanç gayesi takip etmeyen hususi iş ve işçi bulma büroları arasında müessir bir işbirliği sağlamak için lüzumlu her türlü tedbirler almalıdırlar.

MADDE 12

Bir üyenin ülkesi geniş bölgeleri ihtiva edip de bu bölgelerdeki nüfusun dağınıklığı veya gelişme safhası dolayısıyla yetkili makam, bu sözleşme hükümlerinin buralarda uygulanmasının kabil olmayacağını mülahaza ettiği takdirde, adı geçen makam, bu bölgeleri bu Sözleşmenin uygulanmasından ya tamamıyla veyahut muayyen işletmeler veya işler hakkında münasip göreceği istisnalar kabul etmek suretiyle kısmen muaf tutabilir.

Her üye, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 22 nci maddesi gereğince bu sözleşmenin uygulanmasına dair vereceği ilk yıllık raporunda; hakkında bu madde hükümlerine müracaat niyetinde olduğu bölgeleri ve bu hükümlere müracaat niyetinde olmasının sebeplerini göstermelidir. Hiçbir üye daha sonra, bu suretle göstermiş bulunduğu bölgelerden maadası için bu madde hükümlerine müracaat edemez.

Bu madde hükümlerine müracaat eden her üye, müteakip yıllık raporlarında, hangi bölgeler için bu madde hükümlerine müracaat hakkından vazgeçtiğini göstermelidir.

MADDE 13

Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 1946 yılında tadil edilen metninin 35 inci maddesinde zikrolunan ülkeler hususunda, bu suretle tadil edilmiş olan adı geçen maddenin 4 ve 5 inci fıkralarında yazılı ülkeler hariç, bu sözleşmeyi onayan her teşkilat üyesi, aşağıdaki hususları bildiren bir beyanı Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne, onamasından sonra mümkün olan en kısa müddet içinde göndermelidir;

Haklarında sözleşme hükümlerinin hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanmasını taahhüt ettiği ülkeler,

Haklarında sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanmasını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu,

Haklarında sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının sebepleri,

Haklarında kararını sonraya bıraktığı ülkeler.

Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde zikrolunan taahhütler onamanın ayrılmaz kısımları olarak sayılacak ve aynı sonuçları doğuracaktır.

Her üye, bu maddenin 1 inci paragrafının (b), (c) ve (d), bentleri gereğince daha evvel yapmış olduğu beyanda mevcut ihtirazı kayıtların hepsinden yahut bir kısmından yeni bir beyan ile vazgeçebilecektir.

Her üye l7 inci madde hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini herhangi başka bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki durumu bildiren yeni bir beyan gönderebilecektir.

MADDE 14

Bu sözleşme konusuna dahil bulunan meseleler, anavatan dışı bir ülkenin makamlarının bizzat kendi yetkisi çerçevesi içine girdiği zaman, o ülkenin milletlerarası münasebetlerinden sorumlu olan üye, adı geçen ülkenin hükümetiyle mutabık olarak, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne, o ülke adına bu Sözleşmedeki vecibeleri kabul ettiğine dair bir beyan gönderebilecektir.

Bu Sözleşme’deki vecibelerin kabulü hakkındaki bir beyan Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne ;

Müşterek otoriteler altında bulunan bir üye için iki veya daha fazla teşkilat üyesi,

Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri yahut o ülke hakkında yürürlükte olan herhangi diğer bir hüküm gereğince o ülkenin idaresinden sorumlu bulunan milletlerarası her makam tarafından gönderilebilir.

Bu maddenin yukarıdaki paragrafları hükümleri uyarınca Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen beyanlar sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişikliklerle mi yoksa değişiklik yapılmadan mı yapılacağını bildirmelidir; beyan sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulandığını bildirdiği zaman adı geçen değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu belirtmelidir.

İlgili üye yahut üyeler veya Milletlerarası makam, daha evvelki bir beyanda bildirilen değişikliği ileri sürmek hakkından, daha sonraki bir beyanla tamamen veya kısmen vazgeçebilecektir.

İlgili üye yahut üyeler veya Milletlerarası makam 17 nci madde hükümlerine uygun olarak, sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında, Genel Müdüre daha evvelki bir beyanın hükümlerini herhangi başka bir bakımdan değiştiren ve bu sözleşmenin uygulanması hususundaki durumu belirten yeni bir beyan gönderebilecektir.

MADDE 15

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 16

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil edilmesi tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, bu sözleşme, her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescilinden itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 17

Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu, ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda; Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir ihbarname ile feshedebilir. Fesih tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.

Bu Sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada yazılı on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde gereğince feshetmek ihtiyarını kullanmayan her üye yeniden on yıllık müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde feshedebilecektir.

MADDE 18

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama, beyan ve fesihlerin tescil edildiklerini, Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ edecektir.

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, kendisine gönderilen sözleşme’nin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini teşkilat üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 19

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince, tescil etmiş olduğu bütün onama, beyan ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 inci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 20

Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren her on yıllık bir devre sonunda, Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu bu Sözleşmenin, uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi keyfiyetinin konferans gündemine konulması lüzumu hakkında karar verecektir.

MADDE 21

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme başkaca hükümleri ihtiva eylemediği takdirde;

Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 17 nci madde nazara alınmaksızın ve fakat tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve doğrudan doğruya feshini tazammum edecektir.

Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme, üyelerin onamasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu Sözleşme, onu onayıp da tadil edici sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve muhtevasıyla muteber olmakta devam edecektir.

MADDE 22

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde muteberdir.

Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi

0
ILO 153 No'lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme

Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir.

Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve  bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.

Avukatlar Sendikası Av-Sen, Türkiye’nin ilk avukat sendikasıdır. Avukatlar Sendikası 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kurulmuştur.

ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1948
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3847
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 22 Aralık 1992 / 21432 mükerrer
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Sanfransisko’da toplantıya çağrılarak orada 17 Haziran 1948’de otuz birinci toplantısını yapan Uluslararası Çalışma Örgütü büyük Genel Konferansı, Toplantı gündeminin yedinci maddesini oluşturan sendika özgürlüğü ve örgütlenme hakkının korunması konusu ile ilgili çeşitli önerilerin bir sözleşme şeklinde kabulüne karar verdikten sonra,

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasanın Dibaçe kısmının, çalışanların durumunun iyileştirilmesini ve barışın sağlanmasını mümkün kılacak yollar arasında “örgütlenme özgürlüğü ilkesinin” vurgulamasını da açıklamış olduğunu, Filadelfiya beyannamesinin ifade ve dernek kurma özgürlüğünün devamlı bir ilerlemenin gerekli bir koşulu olduğunu yeniden vurgulamış ve duyurmuş bulunduğunu,

Uluslararası Çalışma Konferansının otuzuncu toplantısında, Uluslararası düzenin esaslarını oluşturması gereken ilkeleri oybirliği ile kabul ettiğini,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, ikinci toplantısında, bu ilkeleri kendisine mal ettiğini ve Uluslararası Çalışma Örgütünü bir veya bir kaç Uluslararası Sözleşmenin kabulüne olanak sağlayacak şekilde çabalarını sürdürmeye davet ettiğini,

Gözönünde tutarak bin dokuz yüz kırk sekiz yılı Temmuz ayının İşbu dokuzuncu günü sendika özgürlüğüne ve örgütlenme hakkının korunmasına ilişkin 1948 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

BÖLÜM I
ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
MADDE 1

Hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi aşağıdaki hükümleri yerine getirmeyi üstlenir.

MADDE 2

Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.

MADDE 3

Çalışanların ve işverenlerin örgütleri tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına sahiptirler.

Kamu makamları bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdırlar.

MADDE 4

Çalışanların ve işverenlerin örgütleri yönetsel yoldan feshedilme veya faaliyetten menedilmeye tabi tutulamazlar.

MADDE 5

Çalışanların ve işverenlerin örgütler, federasyon ve konfederasyon kurma ve bunlara üye olma ve her örgüt, federasyon veya konfederasyon, uluslararası çalışanlar ve işverenler örgütlerine katılma haklarına sahiptirler.

MADDE 6

Yukarıda yazılı 2,3 ve 4’üncü maddeler hükümleri çalışanların ve işverenlerin örgütlerinin federasyon ve konfederasyonları hakkında uygulanır.

MADDE 7

Çalışanların ve İşverenlerin örgütleriyle bunların federasyon ve konfederasyonlarının tüzel kişilik kazanmaları yukarıda yazılı 2,3, ve 4’üncü maddeler hükümlerinin uygulanmasını sınırlayacak nitelikte koşullara bağlanamaz.

MADDE 8

Çalışanlar ve işverenlerle bunlara ait örgütler bu sözleşme ile kendilerine tanınmış olan hakları kullanmada, diğer kişiler veya örgütlenmiş topluluklar gibi, yasalara uymak zorundadırlar.

Yasalar, bu sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek şekilde uygulanamaz.

MADDE 9

Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağı ulusal mevzuatla belirlenir.

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 19 uncu maddesinin 8 inci paragrafı ile konulan ilkelere uygun olarak; bu Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumuna silahlı kuvvetler ve polis mensuplarına bu Sözleşmede öngörülen güvenceleri sağlayan yürürlükteki herhangi bir yasa, karar, adet veya antlaşmayı etkilemeyecektir.

MADDE 10

Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.

BÖLÜM II
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI
MADDE 11

Hakkında bu sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi, çalışanların ve işverenlerin örgütleme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amcıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlüdür.

BÖLÜM III
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
MADDE 12

Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası 1946 değişiklik belgesi ile değiştirilmiş bulunan Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 35 inci maddesinde sözü edilen fakat bu suretle değiştirilmiş adı geçen maddenin 4 üncü ve 5 inci fıkralarında yazılı ülkeler dışında kalan ülkelerle ilgili olarak, bu Sözleşmeyi onayan örgütün her üyesi, aşağıdaki hususları bildiren bir açıklamayı onama belgesi ile birlikte veya onanmasından sonra mümkün olan en kısa bir süre içinde Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderecektir:

Hakkında Sözleşme hükümlerinin hiç bir değişiklik yapılmadan uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler

Sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu;

Sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının nedenleri;

Haklarındaki kararını saklı tuttuğu ülkeler.

Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler, onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onama kuvvetine sahip olacaktır.

Her üye bu maddenin 1 inci paragrafının (b),(c) ve (d) bentleri gereğince daha önce yapmış olduğu açıklamada mevcut çekincelerin hepsinden veya bir kısmından, yeni bir açıklama ile vazgeçebilecektir.

Her üye 16 ıncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği süreler zarfında Genel Müdüre, daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki mevcut durumu bildiren yeni bir açıklama gönderebilecektir.

MADDE 13

Bu Sözleşmede ele alınan konular anavatan dışı bir ülkenin makamlarının bizzat kendi yetkisi çerçevesi içine girdiği zaman o ülkenin uluslararası ilişkilerinden sorumlu olan üye, adı geçen ülkenin hükümetiyle uyuşarak Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdüre, o ülke adına bu Sözleşmedeki yükümlülükleri kabul ettiğine ilişkin bir açıklama gönderebilecektir.

Bu sözleşmedeki yükümlülüklerin kabulünü bildiren bir açıklama Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne:

Ortak otoriteleri altında bulunan bir ülke için Örgütün iki veya daha fazla üyesi;

Birleşmiş Milletler antlaşması hükümleri yahut 0 ülke hakkında yürürlükte olan herhangi bir diğer hüküm gereğince o ülkenin yönetiminden sorumlu bulunan uluslararası bir makam tarafından gönderilebilir.

Bu maddenin yukarıdaki paragraflarındaki hükümler uyarınca; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen açıklamalar Sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişiklik yapılmadan mı yoksa değişiklerlemi uygulanacağını bildirecektir; açıklama Sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulanacağını bildirdiği zaman, bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu açık olarak gösterecektir.

ilgili üye, üyeler veya uluslararası makam; daha önceki bir açıklamayla bildirilen değişikliğe baş vurma hakkından daha sonraki bir açıklamayla tamamen veya kısmen yaz geçebilecektir.

ilgili üye, üyeler ve ya uluslararası makam, 16 ncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler süresince; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerinin başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve Sözleşmenin uygulanması bakımından mevcut durumu belirten yeni bir açıklama gönderebilecektir.

BÖLÜM IV
SON HÜKÜMLER
MADDE 14

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 15

Bu Sözleşme ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme, onu onayan her üye için, onama belgesi kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 16

Bu sözleşmeyi onayan her üye ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği bu müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olur.

Bu sözleşmeyi onamış olup da onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıllık süre içinde bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitince, bu maddenin içerdiği koşullar içinde feshedebilir.

MADDE 17

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin İkinci onama belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 18

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel sekreterine ulaştırır.

MADDE 19

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 20

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:

Değiştirici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 16 ncı madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.

Bu sözleşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekli ve içeriği olmakta devam eder.

MADDE 21

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

İdam Türleri

0

Kurşuna Dizme: Klasik bir yöntem olan bu idam şeklini Afganistan, Beyaz Rusya, Etiyopya, Kuzey Kore, Nijerya, Yemen, Vietnam, Endonezya ve Çin gibi ülkeler halen kullanmaktadır.

Çarmıha Germe: Bu idam şekli Eskiçağ’da kurulu dine ve düzene karşı işlenen suçlara bu idam türü uygulanmıştır. Mahkumun vücudu ve ayakları çarmıhın dikey tahtasına bağlanmakta ve kolları yana açılarak elleri yatay tahtaya çivilenmekte, mahkum aç ve susuz şekilde tahtaya çiviyle çakılmış şekilde bekletilerek işkenceyle öldürülmektedir.

Bestiarii Yöntemi : Eski Roma döneminde kullanılmış bir idam yöntemidir. Suçlular çıplak şekilde vahşi hayvanların arasına atılmaktadır.

Diri Diri Gömme: Bu idam şekli hem bireylere hem de gruplara milattan önce uygulanmıştır. Mahkum, genellikle bağlanıp açılan bir çukura atılıp gömülmektedir. Bu yöntemle 1937 yılında Japonların binlerce Çinliyi diri diri gömdükleri bilinmektedir.

Bambu Yöntemi: Uzak doğu Asya’da uygulanan uzun ve acılı bir ölüm şeklidir. Mahkumlar, bambu ağaçlarının uç kısmına bağlanmakta ve ağaç büyüdükçe bambular vücudu delip geçerek mahkumu öldürmektedir.

Yahuda Beşiği: Mahkum, piramidin üstüne oturtulmakta, piramidin ucu acı verici bir şekilde mahkumun kaba etlerine yükselene kadar halatlar tarafından aşağı çekilmektedir. Kullanılan aletler temizlenmeyerek bırakılmakta ve işkenceden sağ kurtulanlar enfeksiyondan ölmektedir. İşkence aletinin, diğer insanlara ihanet ettiği düşünülenleri cezalandırma aracı olarak Yahuda’nın adını aldığına inanılmaktadır.

Yahuda Beşiği

Testere Yöntemi: Mahkumun vücudu cinsel organlarından başlanarak testereyle ikiye kesilerek parçalanmaktadır.

Kör Bıçakla Kesme: Çin’de henüz yeni yasaklanmış bir yöntem. Amaç, mahkumu uzun süre hayatta tutmaktı.

Kazığa Oturtma: Ağır suçlar işlemiş mahkumlara uygulanmış bir cezadır. Kazığa oturtma cezası özellikle eşkıyalara, korsanlara ve kundakçılara uygulanmıştır. İslam dinine hakaret eden, Müslüman bir kadınla zina yapan veya bir camiye izinsiz giren Hristiyanlar da bu cezaya çarptırılmıştır.

Mazzatello Yöntemi: Engizisyon döneminde Hristiyan rahipleri tarafından uygulanmış idam şeklidir. Kafir olarak suçlanan insanların başı balyozla ezilmektedir.

Yakarak Öldürme: Toplu idamlarda mahkumlar kendilerini şanslı hissediyordu. Çünkü, yanmadan önce karbonmonoksit zehirlenmesinden ölüyorlardı

Mağaraya Duman Doldurarak Öldürme: Mahkum yada mahkumlar mağaraya kapatılarak içeriye duman bırakılmakta ve bu şekilde ölümün tamamlanması beklenmektedir.

Giyotin Yöntemi: Giyotin, mahkumun kafasını kesmek için geliştirilmiş idam aracıdır. Fransa’da 1977’ye kadar kullanılmıştır. Fransa Millî Meclisi, giyotinle idamı onayladı. Adını, mucidi Fransız Doktor Joseph Ignace Guillotin’den almıştır ve ilk kez 25 Nisan 1792’de Jacques Nicholas Pelletier adlı bir hırsızı idam etmek için uygulanmıştır.

Darağacına Asma: Tarihten bu yana uygulanan en klasik idam yöntemlerindendir. Darağacına Asma yöntemi en yaygın idam şeklidir ve dünyada idam cezasının uygulandığı birçok ülkede halen kullanılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunda neredeyse tüm idamlar bu yöntemle uygulanmıştır. 12 Eylül döneminde seri biçimde uygulanmıştır. Asarak idam yöntemi uygulamasında, Adnan Menderes, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Şeyh Said, Seyit Rıza,  Saddam Hüseyin, Ayaz Marhuni ve Mahmut Asgari, Imre Nagy, Koçi Xoxe ilk akla gelenlerdir. ABD’de son asılarak idam, 1996 yılında Washington eyaletinde gerçekleşmiş, daha sonra zehirli iğne yöntemine geçilmiştir.

Catherine Tekerleği: Halka açık şekilde uygulanan bu idam yönteminde mahkum büyük bir tekerleğe bağlanmakta ve tekerlek çevrildikçe mahkumun kemikleri kırılmaktadır.  İnfaz tekerleği olarak da bilinmektedir. Dünya tarihindeki en vahşi idam türlerinden biri olarak kabul dilmektedir. Genellikle, katil , tecavüzcü , hain veya soyguncu olarak hüküm giyenlere uygulanmıştır. Tekerlek ile yapılan son bilinen infaz 1841’de Prusya’da gerçekleşmiştir. 

Kaya Çarpması: Kaya çarpması yönteminde mahkumun göğsüne kayalar konulmakta ve bu kayalar sürekli daha ağırlaştırılmakta, mahkum ezilerek uzun bir sürede ölmektedir. Arabistan, Amerika ve Avrupa’da kullanılmış bir yöntemdir.

Gridiron Yöntemi: Mahkum kömürlerin üstüne yatırılmakta ve ölene kadar pişirilerek işkence ile idam edilmektedir.

Cumhuriyet Evliliği: Kadın ve erkek mahkumlar birbirlerine bağlanarak nehre atılmakta ve boğularak öldürülmektedir. Bu ceza yöntemi genelde zina suçlarına verilen bir cezadır ve Fransa’da kullanılmıştır.

Fillere Ezdirme: Asya’da kullanılan acımasız bir idam yöntemidir.

Kan Kartalı Yöntemi: Bu yöntem İskandinavlara aittir. Mahkumun kaburga kemikleri dışarıya çıkarılmakta ve kanat görüntüsü alması sağlanmakta, açılan vücuda bolca tuz dökülerek acı içinde ölüm sağlanmaktadır.

Askıda İdam: Vinçte Asma olarak da bilinen yöntem İran’da yaygın olarak uygulanmaktadır, mucidi ABD’dir. Ölüm süreci yavaş ve acı vericidir. İdamdan sonra cesedin yüzünde ve gözlerinde kırmızı ve mavi izler görülmektedir.

Elektrikli Sandalye: Elektrik verilerek idam yöntemi, mahkumun bilincinin çabucak kaybolması ve kalbinin durması esasına dayanıyor. Elektrikli sandalye daha insancıl bir infaz yöntemi olarak tasarlanmıştır. ABD dışında Filipinler’de kullanılmıştır.

Parçalayarak İdam: Asılarak, çekilerek ve dörde bölünerek idam edilme yöntemidir. Mahkum ahşaptan yapılan bir yapıya sürüklenmekte ve boynundan asılmakta, ölmesi yaklaştığında boynundan ip çıkartılmakta, organları dışarı çıkarılmakta ve cinsel organı kesilmekte, organları kurbanın gözü önünde yakılmakta ve son aşama olarak mahkumun vücudu dört parçaya ayrılmaktadır. İngiltere ‘de vatana ihanet suçundan mahkum olanlara uygulanmıştır ve bu ceza şekli 1814 yılında yasaklanmıştır.

Taşlayarak Öldürme: Taşlama yöntemi İran ülkesinde halka açık şekilde halen uygulanmaktadır.  Mahkum taşlanmadan önce kırbaçlanmaktadır. Mahkum kadın ise önce boynuna kadar toprağa gömülmekte ve taşlama cezası ondan sonra uygulanmakta, şayet kadın yaşamayı başarırsa ceza hapis cezasına dönüşmektedir. Erkekler ise taşlanmadan önce beline toprağa gömülmekte suçunu itiraf eder ya da kaçmayı başarırsa serbest kalabilmektedir.

Çukur ve Fıçı Yöntemi: Mahkum, fıçı veya önceden hazırlanan çukurun içine konularak sürekli yemek yedirilmekte ve dışkısını yapamayan mahkum, fıçı veya çukurun içine dışkısını yapmaya başlayarak zamanla çürümeye başlamakta ve ölmektedir.

Pirinç Boğa: Sicilya Boğası yada  Yanan Boğa Yöntemi de denilmektedir. Mahkum metal bir boğanın içine konulmakta ve boğa yavaş yavaş ısıtılmakta, mahkum içeride yanarak ölmektedir.adı da verilen yöntem Antik Yunanda icat edilen işkence ile ölüm şeklidir. Pirinç dökümcüsü Atinalı Perillos, Agrigentum Tiranı Phalaris için, tamamen pirinçten içi boş ve bir tarafında kapı bulunan bir boğa yapmıştır. Mahkum boğanın içine kapatılmakta, pirinç boğa, altına yerleştirilen ateşle kırmızıya dönene kadar ısıtılmakta ve mahkumun kızararak ölmesi sağlanmaktadır. Mahkumların çığlıklarının kızmış bir boğa böğürmesine dönüştüğü ve boğa tekrar açıldığında, kurbanın kavrulmuş kemikleri mücevher gibi parladığı ve bunlardan kolye yapıldığı rivayet edilmiştir.

Yılan Çukuru:  Mahkumlar, engerekler gibi zehirli yılanların olduğu çukurlara atılmakta, rahatsız edilmiş yılanlar onlara saldırmakta ve mahkumlar zehirlenerek ölmektedir. Bu yöntem oldukça eski bir idam yöntemidir.

Böceklere Yedirme: İran’da uygulanan bir yöntemdir. Mahkumun tüm vücudu balla kaplanıp hareket edemeyecek şekilde bir ağaca bağlanmakta, böcekler ve ormandaki diğer hayvanlar mahkumu parçalayarak yemektedir.

Derisini Yüzerek Öldürme: Mahkumun canlı canlı derisi yüzülmekte, tüm derisi yüzülen suçlu acılar içinde ölmektedir. Çin ve Avrupa’da çokça kullanılmış bir yöntemdir.

Kazıkta Yakılma: Mahkumlar  şehrin ortasında bir kazığa bağlanmakta ve seyircilerin huzurunda da ateşe verilerek yakılmaktadır. Kazıkta yakma yöntemi vatana ihanet veya büyücülük suçundan mahkum olanlara 18. yüzyıla kadar uygulanmıştır. İtalyan filozof ve ateizm kuramcısı Giulio Cesare Vanini yakılarak infaz edilenlerin en ünlülerindendir. (1585 – 9 Şubat 1619) Kitapları hala Vatikan’ın ‘Yasak Kitaplar Listesi’ndedir.

Istırap Yöntemi: Mahkumun önce burnu ve sonra bir eli ile bir ayağı kesilmekte hadım edildikten sonra vücudu ortadan iki parçaya ayrılmaktadır. Çin’in başkentinde uygulanırdı.

İspanyol Eşeği: Bu yöntemde mahkum, eşek biçiminde yapılmış bir kütük düzeneğine oturtulmakta, ayaklarına giderek artan ağırlıklar bağlanmakta ve sonunda ikiye bölünerek ölmektedir. ‘Tahta at’ yöntemi olarak da bilinmektedir.

Toptan Atılma: Mahkum, bir topun ağzına bağlanmakta ve top ateşlendiğinde mermi kişinin bedeninin içinden geçmektedir. Diğer versiyonunda ise mahkum büyük bir topun içine mermi gibi yerleştirilmekte ve sıkıştırılmış barut ateşlendiğinde paramparça olmaktadır.

Tekerleğe Bağlama: Tekerlek ile öldürme yönteminde mahkum özel yapılmış dev bir tekerleğin dış kısmına bağlanmakta ve sivri kazıkların ya da bir tepenin üzerinden aşağı yuvarlanmaktadır.

Demir Kadın: Kadın biçiminde, bir insanın ancak sığacağı büyüklükte yapılan tabutların içi sivri demirlerle donatılmakta ve mahkum bu tabutun içine konularak kapağı kapatılmaktadır.

Sarkaç Yöntemi: Mahkum bir masaya sırtüstü yatırılıp bağlanmakta, çok büyük, ağır ve keskin bir baltanın bağlandığı sarkaç mahkumun üzerinde sallanmaya başlamakta, sarkacın ipi yavaş yavaş bırakılarak, her salınımda mahkumun bedeninin doğranması sağlanmaktadır.

Demir Kapı Yöntemi: Mahkumun karın bölgesini farelerin kemirmesini sağlayarak öldürmesi sağlanmaktadır. İçine fareler doldurulan demir bir kap, açık ağzı mahkumun karın bölgesine gelecek şekilde vücuda yerleştirilmekte ve bu kap ısıtılmakta, fareler kaçmak için mahkumun karnını kemirmeye başlamakta ve mahkumun iç organları fareler tarafından kemirilerek ölüm gerçekleşmektedir.

Deve Derisi Yöntemi: Mahkum, elleri bağlı şekilde güneşin altına yatırılmakta ve saçları kazınarak kafasına deve veya keçi derisi geçirilmektedir. Deri zamanlara eriyerek mahkumun kafasına yapışmakta, saçlar dışarı çıkamayarak kafatasına geri dönmekte ve beyne ulaşarak mahkumu öldürmektedir.

Germe Yöntemi: Mahkumların el ve ayakları bağlanarak gerdirilmesi yöntemiyle ölmesi sağlanan mekanik bir yöntemdir. Tarihte sıklıkla kullanılmıştır.

Atlara Parçalatma: Mahkum, kol ve bacaklarından dört ayrı yöne koşturulacak olan atlara bağlanmakta ve parçalanarak öldürülmektedir.

Kafa Kesme: Tarih boyunca vahşi infaz şekilleri uygulayan u infaz yöntemi 16 ve 17′nci yüzyılda Avrupa?da ölüm cezasının en insancıl yolu olarak kullanılmıştır. 1789 Fransız devriminde ise kafa kesmek için Giyotin adlı özel alet geliştirildi. Giyotin, Fransa?da uzun yıllar kullanıldı.

Döverek Öldürme: Bu yöntemde mahkum ölünceye kadar dövülmektedir.

Kaynatma Yöntemi: Ortaçağ’da popüler olan yöntem. İnsanlar bağlanarak, ağır ağır ısıtılan dev kazanlarda haşlandı.

Güneşte Gömme: Mahkum boynuna kadar kuma yada toprağa gömülmekte, kafası güneşte pişmek üzere terk edilmektedir. Genellikle kadınlara uygulanmıştır. En yaygın uygulamasının Arabistan’da olduğu düşünülmektedir. Eski çağlarda tüm dünyada yaygın olarak kullanılmıştır.

Yakma Yöntemi: Mahkum bir kazığa bağlanmakta ve çevresinde ateş yakılarak öldürülmektedir. Orta çağ Avrupasında dinsizler, cadılar ve iffetsiz kadınlara engizisyon döneminde uygulanmış idam şeklidir.

Sıkıştırma: Mahkum ezilerek yada sıkıştırılarak idam edilmektedir. Bu infaz yöntemi, Salem Cadı Davalarında tanınmış hale gelmiştir. Mahkum, iki büyük levha arasına konulmakta ve üzerine ağırlık eklenerek işkenceyle öldürülmektedir. Ağırlığın sürekli artırılması da başka bir yöntemdir.

Vahşi Hayvanlara Atma: Tarihte en eski yöntemlerdendir. İlk Hristiyanlar aslanlara atılarak öldürülmüşlerdir.

Parçalayarak Öldürme: Mahkum canlı canlı balta, satır veya testerelerle parçalanmaktadır. Bu vahşi yöntem Arap ülkelerinde yirminci yüzyılda da uygulanmıştır. Son uygulamasının Suudi Arabistan’da 1987 yılında olduğu bilinmektedir.

Kazığa Oturtma Yöntemi: Bilek kalınlığında bir kazık, mahkumun kuyruk sokumundan başlayarak ensesine kadar sokulurdu. Kazığın omurilik ve iç organlara zarar vermemesine özen gösterilirdi. Ardından kazık mahkumla birlikte dikilir ve mahkumun ölmesi günler sürerdi.

Demir Yatakta Yakma: Demir yatak yada demir bir sandalyeye demir eşyalar iyice beslenmiş bir ateşle çevreleniyor ve bunların üzerindeki kişiler ölünceye kadar kızartılıyordu.

Suda Boğma Yöntemi: En yaygın boğma yöntemi denizde boğma yoludur.

Zehirleme Yöntemi: Zehirleme yöntemi yaygın bir kullanım değildir. İdam Cezası İnfaz yöntemi olmasından çok suikast yöntemi olarak kullanılmıştır. Tarihte en çok bilinen olay baldıran zehrini içmeye zorlanan ünlü filozof Sokrates‘tir.

Ezerek Öldürme Yöntemi: Mahkum, yere yatırılmakta ve üzerine aşama aşama ağır taşlar yerleştirilmekte, nefessiz kalarak ölmesi sağlanmaktadır.

Yüksekten Atma: Mahkum yüksek bir uçurum ya da kale burcundan aşağı atılarak öldürülmektedir.

Çuvala Koyma: Mahkum, yılan, akrep, kedi, köpek gibi hayvanlarla büyük bir çuvalın içine konulmakta ve bu şekilde öldürülmektedir.

Aç Bırakarak Öldürme: Mahkum, bir hücre ya da kafese konur ve yiyecek verilmez.

İki Ağaçla İkiye Ayırma: İki ağacın birbirlerine doğru çekilerek mahkumun bir kol ve bacağı bir ağaca, diğer kol ve bacağının da diğer ağaca bağlanması ve sonrasında ağaçların bırakılarak mahkumun acı içinde ölmesinin sağlanması yöntemidir.

Garotte Yöntemi: Askıda idam ve klasik idamın kairışımı bir yöntem olan Garotte yönteminde, ipin bir ucu duvara bağlanmakta ve diğer ucu da mahkumun boynuna dolanmakta, mahkum itilerek, çekilerek ya da ayakları kaldırılarak boğulmaktadır.

Sürükleme: Mahkum bir ata bağlanmakta ve ölene kadar sürüklenmektedir.

Su İçirme: Mahkum ölünceye kadar su içmeye zorlanmaktadır.

Cıva İçirme: Mahkum ölünceye kadar su içmeye zorlanmaktadır.

Okla Vurma: Bu yöntemde acıyı uzatmak ve daha çok acı çektirmek için ölümcül olmayan bölgeler hedef alınmaktadır. Vikingler tarafından uygulanmıştır.

Yarma: Bu yöntemde mahkumun gövdesi açılmakta, iç organları çıkartılmakta ve henüz ölmeden önce kendisine gösterilmektedir.

Kılıçla İdam: Cellatlar idam cezasına çarptırılan mahkumun kellesini kılıçla almaktadır. Kılıçla idam Osmanlılarda halk ve hanedan üyesi olmayan devlet adamlarına uygulanan idam cezası infaz şeklidir. Cellatlar Müslümanları öldürdükten sonra kellelerini koltuk altına bıraktıkları için ‘Kelle koltukta’ tabiri ortaya çıkmıştır.

Boğdurma Yöntemi: Osmanlı Devletinde hanedan üyelerinin kanı kutsal sayıldığı için kan akmayan infaz şekilleri uygulanmıştır. Kan akıtılmayan en uygun yöntem olarak boğdurma bulunmuştur. O dönemde Osmanlı hanedanının kanını akıtmak aynı şekilde ölüm cezası gerektirmektedir. Hain damgası yiyen bir hanedan üyesi ya da tahta geçmek için kardeşini öldürten padişah adayı bunu kan akıtmadan yapmak zorundadır.

Cellat Satırı Uygulaması: İç isyan çıkaran yada yoldan çıkmış olanları hizaya getirmek adına Cellat satırı uygulaması yapılmış, sadece yeniçerilere özel olarak uygulanmış, diğerlerine ibret teşkil edilmesi için gösteriş amaçlı olarak uygulanmıştır.

Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri

0
Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri
Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri

Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri (1876-1914) isimli eser, Prof. Dr. Fatmagül Demirel tarafından yazılmış ve 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmıştır. Eser, Osmanlı Tarihi, Türk Yargı Teşkilatı Tarihi ve Cumhuriyet öncesi adliye teşkilatının yapısı bakımından önemli bir çalışmadır.

Prof. Dr. Fatmagül Demirel Hakkında

Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri isimli eserin yazarı Prof. Dr. Fatmagül Demirel 1972 yılında Isparta’nın Senirkent ilçesinde doğmuş, ilk ve orta eğitimini burada tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü 1989-1993 yıllarında bitirmiştir. Demirel, yüksek lisans derecesini 1993-1996 yıllarında ve doktora derecesini de 1997-2003 yıllarında Yakınçağ Tarihi alanında kazanmıştır.

Prof. Dr. Fatmagül Demirel
Prof. Dr. Fatmagül Demirel

Master ve doktora eğitimini aynı bölümde tamamlamıştır. Son dönem Osmanlı tarihi üzerine yayımlanmış makaleleri ve II. Abdülhamid Döneminde Sansür, Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarında Son Ziyaretler ve Son Ziyafetler, geçmişten Günümüze Göç, The Young Turk Revolution and the Ottoman Empire: The Aftermath of 1908, Türk Polis Tarihinin Kökenleri, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sosyo- Kültürel Siyasi Yansımalar: Ali İhsan Gencer Armağanı, Celebration Entertainment and Theater in the Ottoman World, Osmanlıdan Cumhuriyete Esnaf ve Ticaret, Sultan II. Abdülhamidin Mirası İstanbulda Kamu Binaları, İmparatorluk Başkentinden Kültür Başkentine İstanbul, II Meşrutiyeti Yeniden Düşünmek, Karaların ve Denizlerin Sultanı İstanbul, Düne Bakarak Bugünü Anlamak 2008 den 1908 e Bakmak, Üsküdar a Kadar Kastamonu, Adalet Kitabı ve Osmanlı da Asayiş Suç ve Ceza adıyla yayınladığı kitap ve kitap bölümleri bulunmaktadır. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Türk Tarih Kurumunda yönetici olarak görev almıştır.

Kitabın Sunumu

Tanzimat’tan sonra başlayan kanunlaştırma hareketi, nizamiye mahkemelerinin kurulmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Batı hukuku temelinde kurulan nizamiye mahkemeleri ve adli teşkilatta yer alan yeni birimler Adliye Nezareti çatısı altında toplanmıştır. Adliye Nezareti’nin kurulması ve şeri’yye mahkemelerinin yavaş yavaş yetkilerinin daraltılması zor da olsa tek hukuklu sisteme doğru giden süreci başlatmıştır. Bu çalışma, Osmanlı Devleti’nin son döneminde adliye teşkilatının yapısını, işleyişini ve toplumsal rolünü Adliye Nezareti üzerinden analiz eder.

Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, Osmanlı yargı teşkilatı genelde hukuk tarihi kapsamında ve hukuk tarihçileri tarafından ele alınmıştı. Kanun ve nizamnameler birçok araştırmacı tarafından incelenmiş ve genel nitelikleri ortaya konulmaya çalışılmışsa da Osmanlı tarih yazıcılığında Düstur ve bazı geleneksel kaynaklardan fazlası kullanılmamıştır. Var olan literatürün eksik veya birbiriyle çelişen noktalarını tespit eden bu çalışmada, Osmanlı arşiv vesikalarının yanısıra, Tanzimat sonrası çıkarılan kanun ve nizamnameler için önemli bir kaynak teşkil eden Meclis-i Tanzimat Defterleri ve bu defterlerin devamı olan Nizamat Defterleri kullanıldı.

Bu çalışmada, “Osmanlı Devleti’nin adalet sistemi son dönemlere gelinceye kadar nasıl bir değişim süreci izlemişti?”, “bu değişİmi sağlayan ara kurumlar nelerdi?”, “Şer’iyye mahkemelerinden modern mahkemelere geçiş hangi aşamaları kapsar?”, “Yeniden yapılandırılan adli yapı ne derece ihtiyacı karşıladı?” gibi sorulara cevap verilmeye çalışılıyor. Genel olarak Adliye Nezareti’nin idar teşkilatı, işleyişi ve dolayısıyla son dönem Osmanlı yargı teşkilatı, Adliye Nezareti çatısı altında bir bütün olarak ortaya konuluyor.

Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri – Kitabın Arka Kapağı

İstanbul Bildirgesi : İstanbul’dan Dünyaya Çağrı

0
“Ekolojik Zorluklar Çağında Anayasacılık

İstanbul Bildirgesi, İstanbul Barosu’nun ev sahipliğinde, çevre savunucularını ve hukukçuları 5-6 Haziran 2026 tarihlerinde düzenlenen “Ekolojik Zorluklar Çağında Anayasacılık” başlıklı uluslararası toplantının sonuç bildirgesidir.

Sempozyum, İspanya’dan Nijerya’ya, Endonezya’dan Kanada’ya uzanan geniş bir coğrafyadan hukukçu ve akademisyenlerin katılımı ile tertip edilmiştir. Toplantıda hukukçular, “İklim krizinin gittikçe derinleştiği zamanlarda ve beşeri faaliyetlerin jeoloji ve iklim üzerinde belirleyici etkilere sahip olduğu antroposen çağında hukuk, anayasa ve kurumsal pratikleri nasıl bir gelecek bekliyor?”, “Yürürlükteki anayasal güvenceler iklim krizi karşısında yeterli mi?” ve “Ekolojik bozulma, iklim değişikliği ve yönetimlerin ikiyüzlü tavırları karşısında mahkemeler çevre haklarını ne ölçüde koruyabiliyor?” sorularına yanıt aramıştır.

İlan edil Bildirge; İstanbul Barosu, Uluslararası Karşılaştırmalı Çevre Hukuku Merkezi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği tarafından hazırlanmıştır. Bildirge’de, tüm anayasaların demokratik olduğu kadar ekolojik anayasalara da evrilmesi gerektiği vurgulanmış, doğa haklarının tanınması, çevresel hukuk devletinin güçlendirilmesi ve ekokırımın uluslararası suç sayılması çağrısı yapılmıştır.

Bildirge, esas itibarıyla çevre korumasını klasik çevre hukukunun ötesine taşıyarak, anayasal düzenin ve insan hakları sisteminin merkezine yerleştirmeyi amaçlamaktadır.

ANAYASACILIK VE KÜRESEL EKOLOJİK MEYDAN OKUMALAR ÇAĞI
SONUÇ BİLDİRGESİ

İstanbul, 6 Haziran 2026

  1. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkı dâhil olmak üzere tüm insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel, bölünmez ve birbirine bağımlı olduğu ve küresel ekolojik meydan okumalar çağında bu hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alınmasının devletlerin sorumluluğu olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak,
  2. Çok uluslu ve ulusal şirketlerin yanı sıra diğer kamu ve özel kuruluşların da bu haklara saygı gösterme, onları koruma ve geliştirme sorumluluğuna sahip olduklarına inanarak,
  3. Barışın, çevresel hukuk devletinin, insan haklarına saygının, sürdürülebilir çevresel gelişmenin, gelişme hakkının ve gezegensel sınırlar içerisinde yaşanabilir ortak bir gezegende çevrenin korunmasının bölünmez ve birbirine bağımlı olduğunu kabul ederek,
  4. Tüm insanlığı kaçınılmaz olarak etkileyen çevresel bozulmanın çoğu zaman yaşam hakkı, sağlık hakkı, su hakkı, gıda hakkı, özel hayata saygı hakkı ve usule ilişkin haklar başta olmak üzere insan haklarının doğrudan veya dolaylı ihlalleriyle birlikte ortaya çıktığını; bu hakların yalnızca karasal alanlarda değil, denizler ve okyanuslarda da geçerli olduğu not edilerek,
  5. Birleşmiş Milletler 1972 tarihli Stockholm Bildirgesi ve 1992 tarihli Rio Bildirgesi’nden bu yana mevcut olan uluslararası uzlaşıyı ve her bireyin onurlu ve iyi bir yaşam sürmesine olanak sağlayacak nitelikte bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu hatırlatarak,
  6. BM İnsan Hakları Konseyi’nin 2021 tarihli kararı ile BM Genel Kurulu’nun 2022 tarihli ve 76/300 sayılı kararıyla, hiçbir karşı oy kullanılmaksızın temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının güvence altına alınması suretiyle insanın temiz ve güvenli bir çevrede yaşama hakkının evrensel düzeyde tanınması sürecinde yeni ve önemli bir aşamaya ulaşıldığını dikkate alarak
  7. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının günümüzde birçok uluslararası ve bölgesel sözleşme ile Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin anayasalarında tanındığını kaydederek,

İstanbul Barosu, Uluslararası Karşılaştırmalı Çevre Hukuku Merkezi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği;

  1. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve geniş ölçekli çevresel tahribat da dâhil olmak üzere küresel ekolojik sorunlarla bağlantılı olarak giderek derinleşen siyasi, toplumsal, çevresel ve hukuki krizi dikkate alarak; iklim değişikliğiyle mücadelenin anayasalarda ekolojik ve çevresel hükümlerin yer alması gerektirdiğini vurgular. Bu bağlamda, tüm anayasaların demokratik anayasalara evrilmiş oldukları gibi ekolojik anayasalara da evrilmeleri gerektiğine dikkat çeker.
  2. Çevre hukukunda tanık olunan gerilemeleri dikkate alarak, geriye götürülmezlik (non-regression) ilkesinin önemini teyit eder ve bu ilkenin; ekolojik bozulmaya (hava kalitesi, su kalitesi ve biyolojik çeşitlilikteki bozulmalar dâhil) yol açan veya ekolojik koruma ve onarımı amaçlayan hukuk kurallarını zayıflatan devlet eylem ve ihmallerinin yasaklanması olarak tanımlandığını belirtir.
  3. Çevresel hukuk devletinin hem anayasalarda hem de yasal ve idari düzenlemelerde güçlendirilmesini talep eder.
  4. Çevre davalarına bakan mahkemelere ve yargıçlara desteklerini ifade eder.
  5. Çevresel anayasa hukukunun ve anayasal içtihadın anayasa mahkemeleri aracılığıyla güçlendirilmesinin artık acil bir gereklilik olduğunu değerlendirir.
  6. Çevre hukukunun yalnızca çevreye ilişkin bir insan hakkı değil, aynı zamanda çevrenin insanlar karşısındaki bir hakkı olduğunu teyit eder; doğanın haklarının tanınması gereğini vurgular ve doğa haklarının tanınmasının ekolojik anayasanın temelini oluşturduğunu gözlemlerr.
  7. Ekolojik sorumluluğun anayasal vaadin merkezî unsurlarından biri olarak güvence altına alınması gerektiğini vurgular.
  8. Çevrenin korunmasının anayasal çerçevede yalnızca pasif bir hak olarak değil, aynı zamanda etkilenen bireyler tarafından denetlenebilir ve uygulanabilir nitelikte maddi bir hak olarak daha güçlü güvencelerle korunması gerektiğinin altını çizer.
  9. Ekolojik anayasacılığın, çevresel yükümlülüklerin artık genel ve soyut görevler olarak değil; insan yaşamının, özgürlüğünün, kişisel bütünlüğünün, maddi varlığının bugünkü ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarının bağlı olduğu biyosferin işleyiş düzenliliklerini korumaya yönelik devletlerin, vatandaşların, şirketlerin ve toplulukların temel yükümlülükleri olarak anlaşılmasını gerektirdiğini kaydeder.
  10. Ortak yaşam alanımızın yaşanabilirliğinin biyosferin temel dengelerinin korunmasına bağlı olması nedeniyle, bu dengelerin muhafazası, onarımı ve korunmasında devletlerin birincil sorumluluğu bulunduğunu ve bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri hâlinde hukuki yaptırıma tabi tutulmaları gerektiğini vurgular. Yaşamın sürdürülmesi, güvenlik, koruma ve restorasyona ilişkin olarak tanınan hakların; Tek Sağlık (One Health) yaklaşımını ve tüm canlıların esenliğini destekleyen temel haklar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizer. Bu bağlamda, devletkerin erga omnes (genel) yükümlülüklerinin gelişimini ve Uluslararası Adalet Divanı’nın 2025 tarihli İklim Değişikliği Danışma Görüşü’nü hatırlatır..
  11. Şirketlerin çevresel cezai sorumluluğunun, diğer şirketlerle birlikte biyosferin temel dengelerinin tehlikeye düşürülmesine sebebiyet veren bireysel ve müşterek sorumluluklarıyla orantılı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve bu değerlendirmede ihtiyat ilkesinin uygun şekilde uygulanmasının esas olduğunu teyit eder.  Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, ekokırımın uluslararası bir suç olarak tanınması ihtimaline giderek daha fazla önem vermesini destekler ve çevre suçlarına ilişkin hazırlanmakta olan uluslararası protokolde ekokırım suçuna yer verilmesini destekler.
  12. Ayrıca, eğitim faaliyetleri ve erişilebilir uygulamalar aracılığıyla vatandaşların ve sivil toplumun etkin katılımının, devletlerin biyosfere, doğaya ve iklime yönelik sorumluluklarını yerine getirmeleri için gerekli toplumsal farkındalığın ve normatif baskının oluşturulmasında hayati öneme sahip olduğunu vurgular.
  13. Ormanların, ekolojik anayasacılık açısından örnek teşkil eden bir alan oluşturduğunu kabul eder; zira ormanlar yalnızca kaynaklar veya çevresel kaygının sembolik nesneleri değil, ekolojik, üretimsel, toplumsal ve kültürel işlevlerin uzun zaman dilimleri boyunca kesiştiği yaşam alanlarıdır. Devletlere, ormanların korunması, onarımı ve planlanmasının; gözlem, kamusal envanter, katılım, uygulama, doğrulama, hesap verebilirlik ve yargısal denetim esaslarına dayanan periyodik yasama süreçlerinin bir parçası hâline getirilmesini sağlama çağrısında bulunur. Böylece ormanların korunması, biyosferin işleyiş düzenliliklerini muhafaza etmeye yönelik daha geniş kamusal görevin sürekli bir unsuru hâline gelecektir.
  14. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreye ilişkin insan hakkını uluslararası düzeyde düzenlemeyi amaçlayan Çevresel Haklara İlişkin Taslak Uluslararası Sözleşme’yi desteklediğini ifade eder ve söz konusu metnin en kısa sürede Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülmesini tavsiye eder.
  15. İklim krizinin tüm insan haklarından yararlanılması üzerindeki etkisini kabul ederek; iklim değişikliğinin nedenleri, etkileri ve çözüm yollarına ilişkin olarak medya kuruluşları ve dijital platformlar aracılığıyla yürütülen örgütlü iklim dezenformasyonu kampanyalarının varlığından duyduğu endişeyi ifade eder. Bu kampanyaların toplumsal kutuplaşmayı artırdığı, karar alma süreçlerinde tereddüt ve belirsizlik yarattığı ve iklim eylemlerinin gecikmesine yol açtığını vurgular.
  16. Uluslararası İnsan Hakları Hukuku ve Uluslararası Çevre Hukuku’nun gelişimine paralel olarak, Amerika İnsan Hakları Mahkemesi’nin İklim Acil Durumu ve İnsan Haklarına ilişkin 32/25 sayılı Danışma Görüşü’nde kabul ettiği üzere, istikrarlı ve sağlıklı bir iklime sahip olma hakkının bir insan hakkı olarak uluslararası ve bölgesel kurumlar tarafından tanınmasına yönelik desteğini ifade eder.
  17. Brezilya öncülüğünde ve UNESCO koordinasyonunda yürütülen İklim Değişikliği Konusunda Bilgi Bütünlüğüne İlişkin Küresel Girişim’i ve Kasım 2025’te gerçekleştirilen COP30 kapsamında kabul edilen ve bugüne kadar BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf 27 devlet tarafı tarafından imzalanmış bulunan İklim Değişikliği Konusunda Bilgi Bütünlüğüne İlişkin İlk Bildirge’yi desteklediğini ifade eder.
  18. 2025 yılında Nice’te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 3. Okyanus Konferansı’nın (UNOC 3) ardından, insan sağlığını, balık popülasyonlarını ve denizel biyolojik çeşitliliği ciddi biçimde tehdit eden plastik kirliliği krizine yönelik olarak, Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunmasına İlişkin Barselona Sözleşmesi kapsamında yeni bir protokol hazırlanması çağrısında bulunur.
  19. Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 İklim Değişikliği Konferansı’nda, iklim değişikliğiyle bağlantılı daha geniş insan hakları boyutlarının vurgulanmasını ve çevresel ile iklim kaynaklı yerinden edilmiş kişilerin haklarının tanınmasını talep eder.

Bunun yanı sıra, katılımcılar:

Çevresel anayasal hakların etkililiği konusunda bazı tereddütler ileri sürülse de, yapılan çalışmaların, anayasal güvence altına alınmış çevresel haklarla olumlu çevresel sonuçlar arasında, hukuki göstergeler aracılığıyla ölçülebilir somut bir ilişki bulunduğunu ortaya koyduğunu kaydeder.

Günümüz toplumlarının çifte bir sorumluluk üstlenmesi gerektiğini kabul eder; buna göre mevcut kuşak bir yandan ekolojik kaynaklardan yararlanmalı ve fayda sağlamalı, diğer yandan ise bu kaynakların gelecek kuşaklar için korunmasını ve sürdürülebilir biçimde yönetilmesini güvence altına almalıdır.

Kuşaklar arası hakkaniyet ilkesinin, her kuşağın çevre üzerindeki etkilerinin zaman içerisinde yönetilmesini ve azaltılmasını amaçlayarak mevcut ve gelecek kuşaklar arasında bir bağ kurduğunu vurgular.

Doğal ve insan kaynaklı ağır afetlerin sıklığı ve şiddetinin önemli ölçüde artmasının beklendiği dikkate alınarak, devletlere bu tür durumlarda olağanüstü hâl ilan edilmesine imkân tanıyan hukuki mekanizmaları değerlendirmelerini tavsiye eder.

Afet durumlarında kişilerin korunmasına ilişkin hukuken bağlayıcı bir uluslararası belgenin hazırlanmasına yönelik Birleşmiş Milletler bünyesinde müzakerelerin başlatılmasını destekler.

1982 tarihli Dünya Doğa Şartı’nın ruhuna uygun olarak, insanlığın doğadan elde ettiği kalıcı faydaların, doğal sistemlerin ve temel ekolojik süreçlerin sağlıklı işleyişine bağlı olduğunu hatırlatır.

Düzenli ve güvenli insan yaşamının, haklardan etkin biçimde yararlanılmasının ve keyfilikten uzak bir hukuk düzeninin varlığının biyosferin işleyiş düzenliliklerine bağlı olduğunu teyit eder; bu nedenle doğanın ve onun yaşamının korunmasının, tüm hakların, özgürlüklerin ve kamu kurumlarının temelini oluşturan niteliğini yansıtacak şekilde anayasal güvence altına alınması gerektiğini belirtir.

İnsanlar da dâhil olmak üzere doğanın ekosistemleri içerisinde yaşayan tüm canlıların etkin biçimde korunmasının; ister teknolojik toplumlardan ister daha geleneksel ve kadim yaşam, bilgi ve bakım biçimlerinden kaynaklansın, insan toplumlarının sunduğu katkıların çoğulluğuna saygı gösterilmesini ve bu katkıların geliştirilmesini gerektirdiğini vurgular.

Biyosferin temel dengelerinin korunmasının ve doğanın ve onun yaşamının muhafazasının devletin temel anayasal ödevleri arasında yer aldığına inanarak, bu anayasal ve normatif paradigmanın mevcut ve gelecek kuşaklar bakımından kurucu ve kalıcı bir ilke olarak korunması gerektiğini teyit eder.

17 Haziran – Hukuk Takvimi

0
17 Haziran - Hukuk Takvimi

17 Haziran – Hukuk Takvimi

İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights)

224  Roma İmparatoru Konstantin, dul ve yetimler için himaye yasası çıkardı.
1628

İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights), 17 Haziran 1628 tarihinde ilan edildi. Bildirge, I.Charles döneminde parlamentonun yetkilerinin azaltılması konusundaki fikirlerin yaygınlaşması sonucunda tepki olarak ortaya çıktı ve Kral Charles’in bu düşüncesine direniş gösterilerek Bildirge krala kabul ettirildi.

Kral I. Charles 19 Kasım 1600 tarihinde doğmuş, 30 Ocak 1649 tarihinde ölmüştür. 27 Mart 1625 tarihinden 1649 yılında idam edilene kadar İskoçya Krallığı ve İngiltere ile İrlanda krallıklarını yönetmiştir.

1641 Emirgüneoğlu Yusuf Paşa, İran lehine bölücü ve yıkıcı propaganda yaptığı iddiasıyla Sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.
1878

Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne, Birinci Meşrutiyetin ve Kanunu Esasinin ilanının hemen ardından 7 Kasım 1878 tarihinde kuruldu.

1898 Atatürk’ün eşi, hukukçu ve Türk Modernleşmesinin sembollerinden olan Latife Hanım, (Uşaklıgil) doğdu. (Ölümü:1975)
1925

Kimya ve bakteri savaşının yasaklanmasına dair Cenevre Protokolü kabul edildi

1926

Kadıköy Su Şirketi devletleştirildi. “Kadıköy Su Şirketi”nin satın alınmasına dair sözleşme 1927 de imzalandı.

1939

Fransa’da Giyotin‘le “halka açık” son infaz, Versay şehrinde Saint-Pierre Hapishanesi’nin (şimdiki Adalet Sarayı) dışında gerçekleştirildi. Giyotinle son idam ise, 10 Eylül 1977‘de yapıldı.

1942

Mısırlı hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammed el-Baradey doğdu. Hukuk eğitimini Kahire Üniversitesi’nde 1962’de tamamladıktan sonra New York Üniversitesi’nde uluslararası hukuk doktorası yaptı. Doktora eğitimi sürerken, 1964’te BM‘de Mısır Daimi Temsilciliği’nde görev yapmaya başladı. 1980’de diplomatlık görevini bırakarak Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nde Uluslararası Hukuk Programı’nı yönetti. 1997’de, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu(UAEA) Başkanlığını üstlendi. Mısır’ın geçici Cumhurbaşkanı yardımcısı seçildi ancak görevinden istifa etti. Haziran’daki 2013 Mısır Askerî darbesi sonrasında hakkında vatana ihanet suçlaması ile dava açıldı.

1944

Macar siyasetçi ve hukukçu Dénes Berinkey öldü. (Doğumu: 1871) Berinkey, Mihály Károlyi döneminde iki ay Macaristan Krallığı başbakanı olarak da görev yaptı.

1944 İzlanda, Danimarka’dan ayrıldı ve cumhuriyet ilan etti
1946

Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi, İstanbul’da kuruldu. Etem Ruhi Balkan, Selahattin Yorulmazoğlu, Mehmet Şükrü Sekban, Necmeddin Deliorman, İrfan Recep Nayal, Ali Esenkova ve İbrahim Tokay kurucular arasında yer alan isimlerdi.

1948

ILO 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edildi. Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve  bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.

1948

ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edildi.  Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi.

1952

Türkiye Sosyalist Partisi 17 Haziran 1952 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatıldı.

1964

ILO 122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edildi. Türkiye tarafından 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.

1972 ABD’de  Watergate skandalı patladı.
1972 Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşmenin Onaylanması Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı, Resmi Gazetenin 17 Haziran 1972 tarihli sayısında yayınlandı. Karar 3 Mayıs 1972 tarihinde kabul edilmişti.
1994

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ilan edilen Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü kutlanmaya başlandı.

1999 ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edilen sözleşme 27 Haziran 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2000 BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı. Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edilmiş ve imza, onay ve katılmaya açılmış, 27. Maddesi uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesini 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır.
2019

Mısır eski cumhurbaşkanı ve hukukçu Muhammed Mursi öldü. (Doğumu: 1951)  Askeri darbe sonucunda görevden alınan ve hapse atılan Mursi’nin insanlık dışı tutukluluk koşullarında kalması insan hakları örgütleri tarafından eleştirildi. Mısır devlet raporlarına göre, 17 Haziran 2019’da, yargılandığı sırada duruşmada bilincini kaybettikten sonra hastanede öldü. Öldüğü gün, yargılandığı, başka davalardan aldığı 45 yıl hapis cezası onanmıştı. 

2026
  • Denizli’de güvenlik güçlerince düzenlenen uyuşturucu operasyonunda Denizli Barosu Başkanı Ufuk Kök’ün de aralarında olduğu 12 avukat gözaltına alındı. Denizli Barosu binası ile avukatların ev ve işyerlerinde arama çalışması başlatıldı. 
  • Seferihisar Belediyesi’ne ‘rüşvet’ iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında operasyon düzenlendi. Operasyonda, aralarında Başkan Yardımcısı Gökhan Pehlivan’ın da bulunduğu 6 kişi gözaltına alındı.
  • 6 yaşındaki kızları H.K.G.’yi 29 yaşındaki Kadir İstekli ile ‘evlendirip’ cinsel istismara maruz kalmasına sebep olan İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in tahliye edildiği öğrenildi.  Mahkeme, Yusuf Ziya Gümüşel’e 19 yıl 9 ay hapis cezası verirken, Kadir İstekli’ye çocuğun nitelikli cinsel istismarından 21 yıl, zincirleme şekilde cinsel saldırı suçundan 15 yıl olmak üzere toplamda 37 yıl hapis cezası vermişti.
  • İçişleri Bakanlığı, 24 ilde 32 ayrı organize suç örgütüne yönelik jandarmanın operasyonlarında yakalanan 313 şüpheliden 197’sinin tutuklandığını bildirdi.
  • İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, diplomasının iptaline karşı açtığı davada İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 7. İdare Dava Dairesi’nin istinaf başvurusunu reddeden kararına karşı Danıştay’a temyiz başvurusunda bulundu.
  • ABD Adalet Bakanlığı ve Halkbank arasında uzlaşmaya varılmasının ardından 9 yıldır devam eden ceza davası mahkeme kararıyla düştü.

 

17 Haziran – Hukuk Takvimi

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü – Dünya Mülteci Günü

0
World Refugee Day

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü (Dünya Mülteci Günü), Birleşmiş Milletler tarafından her yılın 20 Haziran gününde dünyanın her bölgesindeki  mültecilerin sorunlarını gündeme getirmek amacıyla düzenlenmektedir. ⁠ ⁠(Bknz: Hukuk ve Demokrasi Günleri)

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü, 1951 yılında düzenlenen Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme‘nin 50. yılında kutlanmaya başlanmıştır. #DünyaMültecilerGünü (#WorldRefugeeDay) ilk kez 20 Haziran 2001 yılında kutlanmıştır.

Sözleşmeye göre, mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişi olarak tanımlanmaktadır.

Dünya Mülteci Günü, mültecilerin içinde bulundukları duruma karşı empati duygusu geliştirmeyi ve onların hayatlarını yeniden inşa etmeyi teşvik etmek için düzenlenmektedir.  Savaş, iç çatışma veya ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle ülkelerinden kaçmak zorunda kalan insanların durumuna dikkat çekmek temel amaçtır.

Rusya’nın Ukrayna’yı istila etmesi, Irak ve Suriye işgalleri, Libya, Afganistan, Pakistan, Bangladeş ve bazı Afrika ülkelerindeki ile iç çatışma ve istikrarsızlıklar, dünyada zorla yerinden edilmiş insanların toplam sayısı ilk kez 100 milyonun üzerine çıkmıştır. İklim krizinin yarattığı çok boyutlu etkilerin gelecek yıllarda mülteci sayısını artırması beklenmektedir.

Dünya Mülteci Günü’nde, BM üyesi birçok ülkede, mülteci toplulukları, gönüllüler ve sivil toplum kuruluşları ile yerel konseyler ve eğitim kurumları bu günü değerli kılmak ve gündemde tutmak için sinema gösterimleri, konferans, panel, tiyatro, müzik, dans ve sosyal  etkinlikleri yapmakta, birçok kuruluş ise bildiriler ve kutlamalar yayınlayarak mültecilerin sorunları hakkında farkındalık oluşturmaya çalışmaktadır.

Evlerini terk etmek zorunda kalan insanların hem ulusal hem de uluslararası mevzuatta temel haklarına erişiminin sağlanması, devletin görevi olduğu kadar barolar dâhil diğer sivil toplum aktörlerinin aktif şekilde rol alması gereken bir süreçtir. 

Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi

0

Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi, tütün kullanımının giderek artmasına, dünya çapında sağlığa olan tehdidine ve tütün şirketleri tarafından gelişmekte olan ülkelerde pazar oluşturma stratejilerine karşı geliştirilen ve dünyada tütün kontrolüne yönelik ilk uluslararası anlaşmadır.

Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi”, 21 Mayıs 2003 tarihinde, Cenevre’de Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 56. Dünya Sağlık Asamblesi’nde kabul edilmiştir. Sözleşme, 16 Haziran 2003 ile 22 Haziran 2003 tarihleri arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki genel merkezinde, daha sonra 30 Haziran 2003 ile 29 Haziran 2004 tarihleri arasında New York’taki Birleşmiş Milletler genel merkezinde, Dünya Sağlık Örgütü’nün tüm üyelerinin ve Dünya Sağlık Örgütü üyesi olmayan ancak Birleşmiş Milletler üyesi olan devletlerin ve bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarının imzalarına açıldı.

Türkiye adına 28 Nisan 2004 tarihinde New York’ta imzalanan ve 25/11/2004 tarihli ve 5261 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli “Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi”nin onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 6/12/2004 tarihli ve UKGY/496895 sayılı yazısı üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 8/12/2004 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Sözleşme, 25 Kasım 2004 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmiş, 30 Kasım 2004 tarih ve 25656 sayılı Resmi Gazetede 5261 kanun numarası ile yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Özel tüketim vergisi tutarlarının belirlenmesine ilişkin ekli Karar’ın yürürlüğe konulması; Maliye Bakanlığı’nın 6/12/2004 tarihli ve 058062 sayılı yazısı üzerine, 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nun 12 nci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 8/12/2004 tarihinde kararlaştırılmıştır.

             Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi

    Önsöz

             İşbu Sözleşme’nin tarafları,

             Halk sağlığını koruma haklarına öncelik verme kararlılığını taşıyarak,

             Tütün salgınının yayılmasının, halk sağlığı için ciddi sonuçları olan ve etkin, uygun ve kapsamlı bir uluslararası tepki verilmesinde mümkün olan en geniş uluslararası işbirliğini ve tüm ülkelerin katılımını gerektiren küresel bir sorun olduğunu kabul ederek,

           Uluslararası toplumun, tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın, dünya çapında tahrip edici sağlık, sosyal, ekonomik ve çevresel sonuçları ile ilgili kaygılarını yansıtarak,

            Bütün dünyada, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde sigara ve diğer tütün mamullerinin tüketim ve üretimindeki artıştan ve bu durumun, aileler, yoksullar ve ulusal sağlık sistemleri üzerine getirdiği yükten ciddi kaygılar duyarak,

             Bilimsel kanıtların, tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın ölüme, hastalıklara ve sakatlıklara neden olduğunu ve sigara ve diğer tütün mamullerine maruz kalma ile tütüne bağlı hastalıkların ortaya çıkması arasında belli bir zaman aralığı olduğunu kesin olarak gösterdiğini kabul ederek,

             Ayrıca, yüksek düzeyde işlenmiş olan sigara ve tütün içeren diğer bazı ürünlerin bağımlılığa ve bu bağımlılığın devam etmesine yol açtığını ve bunların içerdikleri bileşiklerin çoğunun ve oluşturdukları dumanın, farmakolojik olarak aktif, toksik, mutajenik ve kanserojen olduğu, ayrıca tütün bağımlılığının bellibaşlı uluslararası hastalık sınıflandırmalarında ayrı bir hastalık olarak sınıflandırıldığını kabul ederek,

             Doğum öncesi dönemde tütün dumanına maruz kalmanın, çocuğun sağlığına ve gelişimine olumsuz etkilerde bulunacağı ile ilgili açık bilimsel veriler olduğunu teyid ederek,

             Bütün dünyada çocukların ve ergenlerin sigara ve diğer tütün ürünlerini kullanmalarındaki, özellikle giderek erken yaşlarda sigara içilmesindeki artıştan derin kaygı duyarak,

             Bütün dünyada kadınlar ve genç kızların sigara ve diğer tütün ürünlerini tüketimindeki artıştan endişe ederek ve kadınların politika belirlenmesi ve uygulanmasının tüm basamaklarına katılmalarının ve cinsiyete özgü tütün kontrolü stratejilerinin gerekliliğini göz önünde bulundurarak,

            Yerli halklardaki sigara ve diğer tütün ürünlerinin yüksek kullanım düzeylerinden derin kaygı duyarak,

       Tütün ürünlerinin kullanımının özendirilmesine yönelik her türlü reklam, tanıtım ve sponsorlukla ilgili ciddi kaygılar duyarak,

       Sigara ve diğer tütün ürünlerinin kaçakçılık, yasa dışı imalat ve sahte üretim gibi her türlü kanunsuz ticaretinin önlenmesinde ortak hareket etmenin gerekliliğini kabul ederek,

         Özellikle gelişmekte olan ülkelerin ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerin, her düzeyde tütün kontrolü için, mevcut ve tasarlanan tütün kontrolü faaliyetlerine bağlı olarak yeterli mali ve teknik kaynağa ihtiyaç duyduklarını kabul ederek,

             Başarılı tütün talebini azaltma stratejilerinin uzun vadeli sosyal ve ekonomik etkilerine hitap edecek uygun mekanizmaların geliştirilmesi gereğini kabul ederek,

             Bazı gelişmekte olan ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerde tütün kontrol programlarının orta ve uzun vadede doğurabileceği sosyal ve ekonomik zorlukları göz önünde tutarak ve bu ülkelerin sürdürülebilir kalkınma için ulusal olarak geliştirilmiş stratejiler bağlamında teknik ve finansal desteğe olan ihtiyaçlarını kabul ederek,

             Tütün kontrolü ile ilgili olarak bir çok devlet tarafından yürütülen değerli çalışmaların bilincinde olarak ve tütün kontrolü alanında önlemlerin geliştirilmesinde Dünya Sağlık Örgütü’nün liderliğini ve Birleşmiş Milletler sisteminin diğer kuruluş ve organları ile diğer uluslararası ve hükümetler arası bölgesel örgütlerin çabalarını takdir ederek,

             Sivil toplum örgütlerinin ve profesyonel sağlık kurumları, kadınlar, gençler, çevre ve tüketici grupları, akademik kuruluşlar ve sağlık kuruluşları gibi tütün endüstrisi ile bağlantısı olmayan diğer sivil topluluk üyelerinin tütün kontrolünde ulusal ve uluslararası alandaki özel katkılarını ve bu faaliyetlere katılımlarının hayati önemini vurgulayarak,

             Tütün endüstrisinin, tütün kontrolündeki çabaları bozma ve yıpratma girişimlerine karşı tetikte olunması gerektiğini ve tütün endüstrisinin tütün kontrolü çabalarında olumsuz etkilere neden olabilecek faaliyetlerinden haberdar olunması gerektiğini kabul ederek,

             Herkesin ulaşılabilir en yüksek fiziksel ve ruhsal sağlık standartlarında yaşama hakkını belirten, 16 Aralık 1966 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca kabul edilen, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 12. maddesine atıfta bulunarak,

             Ulaşılabilir en yüksek sağlık standartlarında yaşamanın, ırk, din, siyasi görüş, ekonomik ve sosyal durumu ne olursa olsun her insanın temel haklarından biri olduğunu belirten Dünya Sağlık Örgütü Anayasasının önsözüne ayrıca atıfta bulunarak,

             Mevcut bilimsel, teknik ve ekonomik değerlendirmelerin ışığında tütün kontrolü önlemlerinin geliştirilmesine kararlı olarak,

             18 Aralık 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin, Sözleşmeye taraf devletlerin sağlık alanında kadınlara karşı ayrımcılık yapılmasını önleyecek uygun önlemleri almalarını gerektirdiğini hatırlatarak,

             20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesinin, Sözleşmeye taraf olan devletlerin çocukların mümkün olan en yüksek sağlık standartlarında yaşama haklarını tanımaları gerektiğini ayrıca belirterek,

             Aşağıda belirtilen konularda anlaşmaya varmışlardır:

BÖLÜM 1: GİRİŞ
Madde 1
Tanımlamalar

             İşbu Sözleşme’nin amaçları bakımından:

             (a) “yasa dışı ticaret”, üretim, yükleme ve taşıma, alım, mülkiyet, dağıtım, satış veya satın alma ve bunları kolaylaştıracak her türlü girişimle ilgili olarak yasalarca yasaklanmış uygulama veya davranışı tanımlamaktadır;

             (b) “bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu”, üye ülkeleri bağlayıcı kararlar almak dahil bir dizi konuda üye ülkelerin yetkilerini devrettiği, birkaç egemen devletten oluşan organizasyonu tanımlamaktadır1;

       (c) “tütün reklamı ve promosyonu”, bir tütün ürününü veya tütün kullanımını özendirmeyi doğrudan veya dolaylı yoldan sağlamak amacıyla yapılan her türlü ticari iletişimi, tavsiyeyi veya eylemi ifade etmektedir;

             (d) “tütün kontrolü”, toplumun tütün ürünleri tüketimini ve tütün dumanına maruz kalmasını önleyerek veya azaltarak sağlık düzeylerini yükseltmeyi amaçlayan, arz, talep ve zararı azaltma stratejileridir;

             (e) “tütün endüstrisi”, tütün üreticileri, toptan dağıtımcıları ve ithalatçıları anlamına gelmektedir;

             (f) “tütün ürünü”, tüttürme, emme, çiğneme ya da buruna çekerek kullanılmak üzere üretilmiş, ham madde olarak tamamen veya kısmen tütün yaprağından imal edilmiş maddeyi tanımlamaktadır;

             (g) “tütün sponsorluğu”, bir tütün ürünü veya tütün kullanımının doğrudan veya dolaylı yoldan tanıtımı amacı, etkisi veya benzer etkisi taşıyan her türlü olay, faaliyet ya da bireye katkıda bulunmak anlamına gelir.

Madde 2
Bu sözleşme ile diğer anlaşma ve yasal belgeler arasındaki ilişki
  1. Taraflar, insan sağlığının daha iyi korunabilmesi için, işbu Sözleşme’nin ve protokollerinin gerektirdiklerinin ötesinde tedbirler almaya teşvik edilmektedir ve bu belgelerdeki maddeler, bir tarafın, kendi düzenlemeleri doğrultusunda ve uluslararası hukuka uygun olarak daha sıkı şartlar getirmelerine engel teşkil etmemektedir.
  2. Sözleşme’nin ve protokollerinin şartları, tarafların, Sözleşme ve protokolleriyle ilgili konularda, Sözleşme ve protokolleriyle getirilen yükümlülüklere uygun olmak koşuluyla, bölgesel ve alt-bölgesel anlaşmalar da dahil olmak üzere, iki taraflı ya da çok taraflı anlaşmalara girme haklarını hiçbir şekilde etkilemez. İlgili taraflar, bu tür anlaşmaları Sekreterya aracılığıyla Taraflar Konferansı’na bildireceklerdir.
BÖLÜM 2: AMAÇ, REHBER İLKELER VE GENEL YÜKÜMLÜLÜKLER
Madde 3
Amaç

             İşbu Sözleşme’nin ve protokollerinin amacı, tütün kullanımı ve tütün dumanına maruz kalmanın yaygınlığını sürekli ve özlü bir şekilde azaltmak için, Tarafların ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde uygulayacakları bir tütün kontrol önlemleri çerçevesi sağlamak suretiyle, mevcut ve gelecek nesilleri, tütün tüketimi ve tütün dumanına maruz kalmanın yıkıcı sağlık, sosyal, çevresel ve ekonomik sonuçlarından korumaktır.

Madde 4
Rehber ilkeler

             İşbu Sözleşme’nin ve protokollerinin amacına ulaşmak ve şartlarını yerine getirmek için Taraflar, diğerleri arasında, aşağıda belirtilen ilkeler doğrultusunda hareket edeceklerdir:

  1. Her birey, tütün tüketimi ve tütün dumanına maruz kalmanın neden olduğu sağlık sorunları, bağımlılık ve hayati tehlikeler konusunda bilgilendirilmeli ve bireylerin tütün dumanına maruz kalmalarını önlemek için ilgili hükümet birimlerince etkin yasal, icrai, idari ve diğer önlemler planlanmalıdır.
  2. Ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde, kapsamlı çok sektörlü önlemlerin ve eşgüdümlü tepkilerin geliştirilmesi ve desteklenmesi için, aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurularak, güçlü siyasi taahhütlerde bulunulması gerekmektedir:

             (a) Tüm bireyleri tütün dumanına maruz kalmaktan korumak için önlem alınması gerekliliği;

             (b) Her türlü tütün ürünü bakımından; başlamayı önleyici, bırakmayı kolaylaştırıcı ve destekleyici, tüketimi azaltıcı önlemler alınması gerekliliği;

             (c) Yerli bireylerin ve toplulukların, sosyal ve kültürel açıdan ihtiyaç ve görüşlerine uygun tütün kontrol programlarının geliştirilmesi, uygulanması ve değerlendirilmesi faaliyetlerine katılmalarını teşvik edici önlemler alınması gerekliliği;

             (d) Tütün kontrolü stratejileri geliştirilirken, cinsiyete özgü risklere hitap edilmesini sağlayacak önlemler alınması gerekliliği.

  1. Etkili tütün kontrol programlarının oluşturulması ve uygulanması amacıyla, yerel kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi ve yasal faktörler göz önüne alınarak, özellikle teknoloji transferi, bilgi ve finansal yardım ve uzman desteği sağlanması konularında uluslararası işbirliği, Sözleşme’nin önemli bir parçasıdır.
  2. Her türlü tütün ürününün tüketiminin ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde azaltılmasındaki kapsamlı çok sektörlü önlemler; halk sağlığı ilkeleri doğrultusunda, tütün tüketimi ve tütün dumanına maruz kalmaya bağlı hastalıklardan, erken ölüm ve sakatlıklardan korunmak açısından vazgeçilmezdir.
  3. Tarafların, kendi kanunları çerçevesinde belirlenen yükümlülükleriyle ilgili konular, kapsamlı tütün kontrolünün önemli bir parçasıdır.
  4. Gelişmekte olan ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerdeki tütün kontrol programlarının bir sonucu olarak geçimleri olumsuz etkilenen tütün yetiştiricilerine ve işçilerine teknik ve mali destek sağlanmasının önemi kabul edilmeli ve ulusal olarak geliştirilen sürdürülebilir kalkınma stratejileri kapsamında ele alınmalıdır.
  5. Sözleşme ve protokollerinin amacına ulaşılmasında sivil toplumun katılımı büyük önem arz etmektedir.
Madde 5
Genel yükümlülükler
  1. Her bir Taraf, işbu Sözleşme ve protokollerine uygun şekilde kapsamlı, çok sektörlü ulusal tütün kontrolü stratejilerini, plan ve programlarını geliştirmeli, uygulamalı, bu programları düzenli olarak gözden geçirmeli ve yenilemelidir.
  2. Bu amaçlara ulaşmak için her bir Taraf, imkanları elverdiğince:

      (a) Tütün kontrolü için ulusal bir koordinasyon mekanizması veya odak noktaları kuracak ya da geliştirecek ve finanse edecektir;

        (b) Tütün tüketimini, nikotin bağımlılığını ve tütün dumanına maruz kalmayı önlemeye ve azaltmaya yönelik uygun politikalar geliştirmede, etkin yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak, uygulayacak ve gerektiğinde diğer Taraflarla işbirliğinde bulunacaktır;

  1. Taraflar, tütün kontrolü ile ilgili halk sağlığı politikaları geliştirilmesinde ve uygulanmasında, ulusal kanunlar doğrultusunda, bu politikaları tütün endüstrisinin ticari ve diğer çıkar çevrelerinden koruyacaklardır.
  2. Taraflar, taraf oldukları işbu Sözleşme ve protokollerinin uygulanabilmesi için, önerilen önlem, yöntem ve ilkelerin oluşturulmasında işbirliği yapacaklardır.
  3. Taraflar, gerektiğinde, taraf oldukları işbu Sözleşme ve protokollerin amacına ulaşması için uzman uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla ve diğer kurumlarla işbirliği yapacaklardır.
  4. Taraflar, işbu Sözleşme’nin etkili biçimde uygulanması için, iki taraflı veya çok taraflı finansal mekanizmalarla, kullanımlarındaki para ve kaynakları doğrultusunda, finansal kaynakları artırmak için işbirliği yapacaklardır.
BÖLÜM III: TÜTÜNE TALEBİ AZALTMAYA YÖNELİK ÖNLEMLER
Madde 6
Tütüne talebin azaltılması için fiyat ve vergi önlemleri
  1. Taraflar, fiyat ve vergi önlemlerinin başta gençler olmak üzere toplumun çeşitli kesitlerinde tütün kullanımının azaltılmasında etkin ve önemli araçlar olduğunu kabul ederler.
  2. Tarafların kendi vergilendirme politikalarını belirleme ve oluşturma hakkına halel getirmeksizin, her bir Taraf tütün kontrolüyle ilgili ulusal sağlık hedeflerini göz önünde bulundurmalı ve gerekirse, aşağıdaki önlemleri almalı veya sürdürmelidir:

             (a) Tütün tüketiminin azaltılmasına yönelik sağlık hedefleri doğrultusunda tütün ürünlerine vergi ve gerektiğinde fiyat politikaları uygulanması,

             (b) Uluslararası seyahat eden yolculara tütün ürünlerinin vergisiz ve gümrüksüz satışının ve/veya ithalatının, gerekirse, yasaklanması veya sınırlandırılması.

  1. Taraflar, 21. madde uyarınca, tütün ürünleri için vergilendirme oranlarını ve tütün tüketimi eğilimlerini periyodik raporlarla Taraflar Konferansına bildireceklerdir.
Madde 7
Tütüne talebi azaltmada fiyat dışı önlemler

             Taraflar, kapsamlı fiyat dışı önlemlerin tütün tüketiminin azaltılmasında etkili ve önemli bir araç olduğunu kabul ederler. Her bir Taraf, 8. ve 13. maddelerle üstlendikleri yükümlülüklerini yerine getirmek için etkili yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır ve bu önlemlerin uygulanması amacıyla, gerektiğinde, birbirleriyle, doğrudan veya uluslararası uzmanlık kuruluşları aracılığıyla işbirliği yapacaklardır. Taraflar Konferansı, bu madde hükümlerinin hayata geçirilmesi için uygun rehber ilkeler önerecektir.

Madde 8
Tütün dumanından korunma
  1. Taraflar, bilimsel kanıtların tütün dumanına maruz kalmanın ölüm, hastalık ve sakatlıklara neden olduğunun kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtladığını kabul ederler.
  2. Her bir Taraf, kapalı iş yerlerinde, toplu taşıma araçlarında, kapalı kamu alanlarında ve gerektiğinde, kamuya açık diğer yerlerde tütün dumanına maruz kalmayı engellemek için, ulusal yasalarla belirlenen mevcut resmi yetki alanlarında, etkin yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak ve uygulayacak ve bu önlemlerin, yetkisine giren diğer düzeylerde de kabulü ve uygulanmasını etkin bir şekilde teşvik edecektir.
Madde 9
Tütün ürünlerinin içerikleri ile ilgili düzenleme

Taraflar Konferansı, uluslararası uzmanlık kuruluşlarıyla danışarak, tütün ürünlerinin içerikleri ve yaydıklarını ölçmek ve test etmek ve bunları düzenlemek için rehber ilkeler önerecektir. Her bir Taraf, ulusal uzmanlık kurumlarınca onaylandığında, bu tür düzenlemeler, ölçümler ve testler için etkin yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır.

Madde 10
Tütün ürünlerinin ifşası ile ilgili düzenleme

Her bir Taraf, ulusal kanunlar doğrultusunda, tütün üreticileri ve ithalatçılarının tütün ürünlerinin içerikleri ve yaydıklarıyla ilgili bilgiyi hükümet birimlerine bildirmelerini sağlayacak etkili yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır. Her bir Taraf, ayrıca, tütün ürünlerinin zehirli öğeleri ve yaydıklarıyla ilgili bilgilerin kamu oyuna duyurulması için etkin önlemler alacak ve uygulayacaklardır.

Madde 11
Tütün ürünlerinin paketlenmesi ve etiketlenmesi
  1. Her bir Taraf, kendisi açısından işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden sonraki üç yıllık bir süre içinde, kendi ulusal kanunları doğrultusunda, aşağıdakilerin gerçekleştirilmesi için etkili önlemler alacak ve uygulayacaktır;

             (a) Tütün ürünlerinin paketlenmesi veya etiketlenmesinde, bir tütün ürününün özellikleri, sağlığa etkileri, tehlikeleri ve emisyonları ile ilgili yanlış, aldatıcı, yanıltıcı veya hatalı izlenim oluşturacak ve belirli bir tütün ürününün, doğrudan veya dolaylı olarak, diğer tütün ürünlerinden daha az zararlı olduğu izlenimini uyandıracak, “düşük katranlı”, “hafif, “ultra-hafif” ya da “yumuşak” vb. gibi bir tanım, ticari marka, figür veya başka işaret kullanılamaz.

             (b) Tütün ürünlerinin her bir paket ve ambalajında ve bu ürünlerin dış paketleme ve etiketlerinde tütün kullanımının zararlı etkilerini anlatan ve diğer uygun mesajları veren sağlık uyarıları olmalıdır. Bu uyarılar ve mesajlar:

  1. Yetkili ulusal otoritelerce onaylanmalıdır,
  2. Dönüşümlü olarak kullanılmalıdır,

             iii. Büyük, açık, görülebilir ve okunabilir olmalıdır,

  1. Görünebilir alanın %50 veya daha fazlasında olabilir ancak %30’dan az olmamalıdır.
  2. Resimler ya da şekiller halinde olabilir veya bunları içerebilir.
  3. Her bir tütün ürünü paketi ve ambalajında ve bu ürünlerin dış paketleme ve ambalalajı üzerinde bu maddenin 1 (b) paragrafında belirtilen uyarılara ilaveten, tütün ürününün ulusal otoritelerce belirlenmiş, içeriği ve emisyonlarıyla ilgili bilgiler yeralacaktır.
  4. Her bir Taraf, bu maddenin 1 (b) ve 2. paragraflarında belirlenen uyarıların ve diğer yazılı bilgilerin her bir tütün ürünü paketi ve ambalajında ve bu ürünlerin dış ambalaj ve etiketleri üzerinde kendi resmi dili veya dillerinde yer almasını sağlayacakdır.
  5. İşbu maddenin amaçları bakımından, tütün ürünlerine ilişkin “dış paketleme ve etiketleme” terimi, ürünün perakende satışında kullanılan paketleme ve etiketlemeyi kastetmektedir.
Madde 12
Öğretim, iletişim, eğitim ve toplumsal bilinç

             Her bir Taraf, mevcut tüm iletişim araçlarını kullanarak, tütün kontrolü konularında toplumsal duyarlılığı sağlayacak ve güçlendirecektir. Bu amaçla her bir Taraf, aşağıdaki hususları geliştirmek için etkili yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaktır:

             (a) Tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın bağımlılık yapıcı özelliklerini de içeren sağlık riskleriyle ilgili, etkili ve kapsamlı, eğitici ve toplumda duyarlılık oluşturucu programlara yaygın erişim;

             (b) Tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın yarattığı sağlık riskleri ve Madde 14.2’de belirtildiği üzere tütün kullanımının bırakılması ve sigarasız yaşam tarzlarının faydaları konusunda toplumun bilinçlendirilmesi;

             (c) Ulusal kanunlar doğrultusunda, işbu Sözleşme’nin amaçlarıyla ilgili olan tütün endüstrisi hakkında ayrıntılı bilgilere toplumun erişmesi;

             (d) Sağlık çalışanları, kamu işçileri, sosyal hizmet görevlileri, medya çalışanları, eğitimciler, karar vericiler, yöneticiler ve ilgili diğer kişilere yönelik tütün kontrolü konusunda etkili ve uygun eğitim veya duyarlılık kazandırma ve bilinçlendirme programları;

             (e) Tütün kontrolü için sektörler arası program ve stratejilerin geliştirilmesi ve uygulanmasına tütün endüstrisiyle bağlantısı olmayan kamu ve özel kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşlarının katılımları ve bunların bilinçlendirilmeleri;

             (f) Halkın tütün üretimi ve tüketiminin sağlığa, ekonomiye ve çevreye olan olumsuz etkileri hakkında bilinçlenmesi ve bu konudaki bilgilere erişimi.

Madde 13
Tütün reklamı, promosyonu ve sponsorluğu
  1. Taraflar, reklam, promosyon ve sponsorlukla ilgili kapsamlı yasakların, tütün ürünlerinin tüketimini azalttığını kabul ederler.
  2. Her bir Taraf, anayasalarına veya anayasal ilkelerine uygun olarak, tütünle ilgili her türlü reklam, promosyon ve sponsorluğa karşı kapsamlı yasaklar getireceklerdir. Bu yasaklara, Taraf devlette mevcut yasal çevresel ve teknik imkanlar çerçevesinde, kendi topraklarından kaynaklanan sınır ötesi reklam, promosyon ve sponsorluk da dahil olacaktır. Bu bağlamda, iş bu Sözleşme’nin o Taraf açısından yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıl içinde her bir Taraf uygun yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak ve önlemler hakkında 21. maddede belirtildiği üzere bilgi verecektir.
  3. Anayasası veya anayasal ilkeleri nedeniyle kapsamlı bir yasaklama getiremeyecek durumda olan bir Taraf, tüm tütün reklamı, promosyonu ve sponsorluklarına kısıtlamalar getireceklerdir. Bunlar, taraf devlette mevcut yasal çevresel ve teknik imkanlar çerçevesinde, kendi topraklarından kaynaklanan ve sınır ötesi etkileri olan reklam, promosyon ve sponsorluğa sınırlamaları veya kapsamlı yasakları içerecektir. Bu bağlamda, her bir Taraf, uygun yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak ve önlemler hakkında 21. maddeye uygun olarak bilgi verecektir.
  4. Her bir Taraf, anayasası veya anayasal ilkeleri çerçevesinde, en azından aşağıdaki hususları yerine getirecektir:

             (a) Her türlü tütün ürününün özellikleri, sağlığa etkileri, tehlikeleri ve emisyonları ile ilgili hatalı, yanlış bilgilendirici ve yanıltıcı veya hatalı bir izlenim bırakabilecek şekilde tanıtıcı reklam, promosyon ve sponsorluğun yasaklanması,

             (b) Tütün ürünleriyle ilgili her türlü reklama ve gerekirse, promosyon ve sponsorluğa sağlıkla ilgili ve diğer uyarıların ve mesajların eklenmesi koşulunun aranması,

             (c) Tütün ürünlerinin halk tarafından alınmasını özendirecek doğrudan ya da dolaylı teşvik edici unsurların kullanımının sınırlandırılması,

             (d) Kapsamlı bir yasak konulamıyorsa, tütün endüstrisinin henüz yasaklanmamış reklam, promosyon ve sponsorlukla ilgili masraflarının ilgili hükümet kurumlarına bildirilmesi koşulunun aranması. Bu yetkili kurumlar, ulusal yasalar uyarınca, sözkonusu harcamaların kamuoyuna ve 21. madde gereğince Taraflar Konferansı’na sunulmasına karar verebilirler.

             (e) Kapsamlı yasakların getirilmesinin sağlanması ya da, anayasa veya anayasal ilkeler nedeniyle kapsamlı bir yasaklama getiremeyecek durumda olunması halinde, beş yıl içinde radyo, televizyon, yazılı medya ve gerekirse, internet gibi diğer ortamlarda tütün reklam, promosyon ve sponsorluğunun kısıtlanması,

             (f) Uluslararası olaylarda, faaliyetlerde ve/veya bu tür faaliyetlere katılanlara tütün sponsorluğunun yasaklanması ya da, anayasa veya anayasal ilkeler nedeniyle kapsamlı bir yasaklama getiremeyecek durumda olunması halinde, kısıtlanması.

  1. Taraflar 4. fıkrada belirtilen yükümlülüklerin ötesinde önlemler almaya teşvik edilmektedir.
  2. Taraflar, sınır ötesi reklamcılığın önlenmesi için gerekli teknolojilerin ve diğer araçların geliştirilmesi amacıyla işbirliği yapacaklardır.
  3. Tütün reklam, promosyon ve sponsorluğunun belirli alanlarında yasakları bulunan tarafların, kendi bölgelerine giren bu tip sınır ötesi tütün reklam, promosyon ve sponsorluklarını yasaklamaya ve kendi ulusal kanunları doğrultusunda, yerel tütün reklamı, promosyon ve sponsorluklarına verdikleri cezaların aynısını vermeye egemen hakları vardır. Bu madde, belirli bir cezayı önermemektedir.
  4. Taraflar, sınır ötesi reklam, promosyon ve sponsorluğa kapsamlı yasaklar getirilmesi için uluslararası işbirliği gerektiren uygun önlemlerin çerçevesini çizen bir protokolün hazırlanmasını göz önünde bulunduracaklardır.
Madde 14
Tütün bağımlılığı ve tütünün bırakılması ile ilgili talep azaltıcı önlemler
  1. Her bir Taraf, ulusal şartları ve öncelikleri dikkate alarak, tütün kullanımının bırakılmasını özendiren ve tütün bağımlılığı için gerekli tedaviyi sağlayan, bilimsel kanıtlara ve başarılı uygulamalara dayalı, uygun, kapsamlı ve bütünleşmiş projeler geliştirecek bunları yaygınlaştıracaktır ve tütün kullanımını bırakmak ve tütün bağımlılığına karşı yeterli tedaviyi uygulamak üzere etkili önlemler alacaktır.
  2. Bu amaçla, her bir Taraf, aşağıdaki hususları yerine getirmeye çalışacaktır:

             (a) Eğitim kurumları, sağlık hizmeti veren kurumlar, işyerleri ve spor merkezleri gibi yerlerde, tütün kullanımının bırakılmasını özendirici etkin programların oluşturulması ve uygulanması;

             (b) Gerektiğinde sağlık çalışanlarının ve sosyal hizmet görevlilerinin katılımıyla, tütün bağımlılığının teşhis ve tedavisinin ve tütün kullanımının bırakılması için danışma hizmetlerinin ulusal sağlık ve eğitim programlarına, plan ve stratejilerine dahil edilmesi;

             (c) Tütün bağımlılığının teşhisi, danışma, önleme ve tedavisi için sağlık kurumlarında ve rehabilitasyon merkezlerinde programlar oluşturulması;

             (d) 22. madde uyarınca tütün bağımlılığının, eczacılık ürünlerini de içeren tedavilerinin ulaşılabilir ve uygulanabilirliğini kolaylaştırmak için diğer taraflarla işbirliği yapılması.

             Bu tür ürünler ve içerikleri, ilaçları ve gerektiğinde, ilaç yapımında kullanılan ve teşhise yarar ürünleri içerebilir.

BÖLÜM IV: TÜTÜN ARZININ AZALTILMASINA YÖNELİK ÖNLEMLER
Madde 15
Tütün ürünlerinin yasa dışı ticareti
  1. Taraflar, tütün ürünlerinin kaçakçılık, yasa dışı imalat ve sahte üretim dahil her türlü yasadışı ticaretinin önlenmesinin ve altbölgesel, bölgesel ve küresel anlaşmalara ek olarak ilgili ulusal kanunların geliştirilmesinin ve uygulanmasının, tütün kontrolünün vazgeçilmez unsurları olduğunu kabul ederler.
  2. Her bir Taraf, tütün ürünlerinin paketlerinde ve ambalajlarında ve bu ürünlerin dış ambalajında, menşelerinin anlaşılmasına yardımcı olan işaretlerin olması ve ulusal kanunlar ve iki taraflı ya da çok taraflı anlaşmalar doğrultusunda tütün ürünlerinin dağıtım noktalarının belirlenmesi, yasal durumları ve dolaşımlarının denetlenmesi, belgelenmesi ve kontrolünün sağlanması için etkin yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır. Bunlara ek olarak her bir Taraf:

             (a) İç pazarda perakende veya toptan satılan her bir tütün ürünü paketi veya ambalajında; “Sadece belirli bir bölgede satışına izin verilmiştir” (ülkenin, bölgenin ya da federal birimin ismi belirtilecek) ibaresi taşımasını veya gönderilecek nihai ülkeyi gösteren ya da yetkililere ürünün iç pazarda yasal olarak satılıp satılmadığını belirlemelerine yardımcı olacak başka etkili işaretler taşımasını sağlayacaktır.

             (b) Gerekirse, dağıtım sistemini daha da güvence altına alacak ve yasa dışı ticaretin soruşturulmasına yardımcı olacak pratik bir takip ve izleme rejimi geliştirmeyi göz önünde bulunduracaktır.

  1. Her bir Taraf, bu maddenin 2. fıkrasında belirtilen ambalaj bilgilerinin veya işaretlemenin, resmi dil veya dillerde ve okunabilir olmasını sağlayacaktır.
  2. Tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretinin önlenmesi amacıyla her bir Taraf:

             (a) Yasadışı ticaret dahil, tütün ürünlerinin sınır ötesi ticaretini denetleyecek ve bu konuda veri toplayacak, ulusal kanunlar ve ilgili iki taraflı veya çok taraflı anlaşmalar doğrultusunda, gerektiğinde, gümrük ve vergi makamları ile diğer makamlar arasında bilgi alışverişinde bulunacaktır;

             (b) Kaçak ve sahte sigaraları da içeren tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretine karşı, uygun cezalar ve yaptırımlar içeren yasalar çıkaracak veya mevcut yasaları güçlendirecektir;

             (c) El konulan tüm imalat malzemelerinin, kaçak ve sahte sigaraların ve diğer tütün ürünlerinin, mümkünse çevreye zarar vermeyen yöntemlerle yok edilmesini veya ulusal kanunlar uyarınca, ortadan kaldırılmasını sağlayacak uygun önlemleri alacaktır;

             (d) Egemenlik alanı dahilinde vergi ve gümrüğe tabi olarak bulunan veya dolaşımda olan tütün ürünlerinin depolanma ve dağıtımlarının denetlenmesi, belgelenmesi ve kontrolü için gerekli önlemleri alacak ve uygulayacaktır;

             (e) Gerekirse, tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretinden kaynaklanan gelirin haczedilmesini sağlayacak önlemler alacaktır.

  1. Taraflar, işbu maddenin 4 (a) ve 4 (b) bentleri uyarınca toplanan bilgileri, 21. Madde’ye uygun olarak Taraflar Konferansı’na periyodik raporlar halinde toplu halde sunacaklardır.
  2. Taraflar, ulusal kanunları çerçevesinde ve gerektiğinde, tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretinin önlenmesi amacıyla, bu hususta soruşturma, kovuşturma ve yargılama ile ilgilenen ulusal kuruluşlar ve ilgili bölgesel ve uluslararası örgütler arasında işbirliğini destekleyeceklerdir. Tütün ürünlerinin yasadışı ticaretiyle mücadele etmek için bölgesel ve altbölge düzeylerinde işbirliğine özel önem verilecektir.
  3. Her bir Taraf, yasa dışı ticaretin önlenmesi için tütün ürünlerinin üretiminin ve dağıtımının düzenlenmesine veya kontrolüne yönelik, lisanslama dahil, diğer önlemleri de almaya ve uygulamaya çalışacaktır.
Madde 16
Çocuklara ve çocuklar aracılığıyla satış yapılması
  1. Her bir Taraf, 18 yaşından küçüklere veya ulusal kanunlarla belirlenen yaşın altındakilere tütün ürünlerinin satılmasını önleyecek yasal, icrai, idari veya uygun resmi düzeyde diğer önlemleri alacak ve uygulayacaktır. Bu önlemler aşağıdaki hususları içerebilir:

             (a) Tütün ürünü satıcılarının, satış noktalarına, küçüklere tütün satışının yasak olduğunu gösteren açık ve belirgin bir işaret koymalarının ve kuşkulu durumlarda satın alan kişiye kimlik sorulmasının sağlanması;

             (b) Tütün ürünlerinin, market rafları gibi doğrudan ulaşılabilir yerlerde satılmasının yasaklanması;

             (c) Küçüklere hitap eden şeker, çerez, oyuncak veya başka nesnelerin tütün ürünleri şeklinde üretilmesinin ve satılmasının yasaklanması;

             (d) Otomatik tütün satış makinelerine çocuklar tarafından ulaşılamamasının ve çocuklara tütün ürünleri satışının özendirilmemesinin sağlanması,

  1. Taraflar, topluma ve özellikle de çocuklara ücretsiz tütün ürünü dağıtılmasını yasaklayacaklar ya da yasaklanmasını teşvik edeceklerdir.
  2. Taraflar, sigaraların çocuklar tarafından satın alınmasını mümkün kılacak şekilde tek olarak veya küçük paketler halinde satılmasını yasaklamak için gayret sarf edeceklerdir.
  3. Taraflar, küçüklere tütün ürünü satılmasını önleyecek önlemlerin etkilerinin arttırılması için, bu önlemlerin, gerektiğinde Sözleşme’de yer alan diğer hükümlerle birlikte uygulanması gerektiğini kabul ederler.
  4. Taraflar Sözleşme’yi imzalar, onaylar, kabul eder, uygun bulur ve resmen teyid eder ya da katılırken, veya sonraki herhangi bir zamanda, bağlayıcı bir yazılı bildirim yapmak suretiyle, egemenlik alanı içerisinde otomatik tütün satış makinelerinin girişini yasaklama, ya da gerekirse, bu makinelere tam bir yasak getirme taahhüdünde bulunabilirler. İşbu maddeye uygun olarak yapılan bildirim, Depoziter tarafından Sözleşme’ye taraf ülkelere iletilmelidir.
  5. Taraflar işbu maddenin 1. ve 5. fıkraları arasında belirtilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak için satıcı ve dağıtımcılara karşı cezalandırmayı da içeren etkili yasal, icrai, idari veya diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır.
  6. Taraflar, gerekirse, 18 yaşın ya da ulusal kanunlarla belirlenen yaşın altındakilere tütün ürünlerinin satılmasını önleyecek yasal, icrai, idari veya diğer önlemleri almalı ve uygulamalıdırlar.
Madde 17
Ekonomik açıdan uygun alternatif faaliyetler için destek sağlanması

             Taraflar, gerekirse, birbirleriyle ve uluslararası ve bölgesel uzmanlık kuruluşlarıyla işbirliği içinde, tütün işçileri ve yetiştiricileri, eğer varsa bireysel satıcılar için ekonomik olarak varlıklarını sürdürebilecekleri alternatifler geliştireceklerdir.

BÖLÜM V: ÇEVRENİN KORUNMASI
Madde 18
Çevrenin ve insan sağlığının korunması

             Taraflar, İşbu Sözleşme’nin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde, kendi topraklarında tütün yetiştirilmesi ve imalatı bakımından çevrenin ve çevreyle ilgili insan sağlığının korunmasına gerekli dikkati göstermeyi kabul ederler.

BÖLÜM VI: SORUMLULUKLARA İLİŞKİN KONULAR
Madde 19
Yükümlülükler
  1. Taraflar, tütün kontrolü amacıyla, gerekirse tazminatı da içeren cezai veya hukuki sorumlulukları düzenleyecek yasaları çıkarmayı veya mevcut yasaları geliştirmeyi gözönünde bulunduracaklardır.
  2. Taraflar birbirleriyle, 21. Madde uyarınca, Taraflar Konferansı aracılığıyla aşağıdaki hususlarda bilgi alışverişi sağlamak için işbirliği yapacaklardır:

             (a) Madde 20.3 (a) uyarınca tütün ürünleri tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın sağlığa etkileri hakkındaki bilgiler,

             (b) Yürürlükteki yasalar, yönetmelikler ve bununla ilgili hukuki uygulamaya dair bilgiler.

  1. Taraflar, gerekirse ve karşılıklı olarak anlaşmaya varılması halinde, ulusal kanunlar, politikalar, yasal uygulamalar ve uygulanabilir mevcut antlaşmaların getirdiği sınırlar içerisinde, işbu Sözleşme doğrultusunda, hukuki ve cezai sorumluluğa ilişkin dava muamelelerinde birbirlerine yardımcı olacaklardır.
  2. Sözleşme, böyle bir hakları varsa, tarafların birbirlerinin yargılama sürecine katılma hakkını hiçbir şekilde etkilemeyecek veya sınırlamayacaktır.
  3. Taraflar Konferansı, mümkün olduğu takdirde, erken bir dönemde, Taraflara işbu madde uyarınca yapacakları yasal ve diğer faaliyetleri açısından, talepleri üzerine, sorumluluklarla ilgili konularda uluslararası alanda yapılan çalışmaları göz önünde bulundurarak, destek vermeyi değerlendirebilir.
BÖLÜM VII: BİLİMSEL VE TEKNİK İŞBİRLİĞİ VE BİLGİ İLETİŞİMİ
Madde 20
Araştırma, izleme ve bilgi alışverişi
  1. Taraflar, tütün kontrolü alanında ulusal araştırmayı geliştirmeli ve desteklemeli, bölgesel ve uluslararası düzeylerdeki araştırma programlarının eşgüdümünü sağlamalıdır. Bu bağlamda her bir Taraf:

             (a) Doğrudan ya da ilgili uluslararası ve bölgesel uzmanlık kuruluşları ve diğer kurumlar aracılığıyla araştırma ve bilimsel değerlendirmeler yapılması için girişimde bulunacak ve bunun için işbirliğinde bulunacak ve böylelikle, tütün kullanımının ve tütün dumanına maruz kalmanın nedenleri ve sonuçlarını incelemeye yönelik araştırmaları, ayrıca tütüne alternatif ürünleri belirlemeye yönelik araştırmaları geliştirecek ve teşvik edecektir;

             (b) İlgili uluslararası, bölgesel ve hükümetlerarası kuruluşların ve diğer kurumların desteğiyle, araştırma, uygulama ve değerlendirme dahil tütün kontrolü faaliyetlerinde bulunan herkes için eğitim ve desteği teşvik edecek ve güçlendirecektir.

  1. Taraflar, gerekirse, tütün kullanımı ve tütün dumanına maruz kalmanın türleri, boyutları, yöntemleri, neden ve sonuçlarına ilişkin ulusal, bölgesel ve küresel izleme programları hazırlayacaklardır. Taraflar, bu amaçla, gerektiğinde verilerin bölgesel ve uluslararası düzeylerde karşılaştırılması ve analiz edilebilmesi için, tütün izleme programlarını ulusal, bölgesel ve küresel sağlık izleme programlarına entegre etmelidirler.
  2. Taraflar, uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası örgütlerle diğer kuruluşların maddi ve teknik desteklerinin önemini kabul etmektedirler. Her bir Taraf aşağıdaki şartları yerine getirmeye çalışacaktır:

             (a) Tütün tüketiminin salgın hastalıklar açısından izlenmesi ve sosyal, ekonomik ve sağlıkla ilgili göstergeler için tedricen bir ulusal sistem oluşturulması;

             (b) Uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası örgütlerle ve resmi ve sivil toplum kuruluşları dahil diğer kurumlarla, bu maddenin 3 (a) bendinde belirtilen göstergelere ilişkin bilgi alışverişinde ve bölgesel ve küresel tütün izleme konularında işbirliği yapılması;

             (c) Tütünle ilgili izleme verilerinin toplanması, analizi ve paylaşımının belirlenmesiyle ilgili genel rehber ilke ve usûllerin geliştirilmesinde Dünya Sağlık Örgütü ile işbirliği yapılması.

  1. Taraflar, ulusal kanunları çerçevesinde, herkesçe ulaşılabilir mevcut bilimsel, teknik, sosyoekonomik, ticari ve yasal bilgilerin, ayrıca işbu Sözleşme’yle bağlantılı tütün endüstrisinin uygulamaları ve tütün yetiştiriciliğine ilişkin bilgi alışverişini teşvik edecekler ve kolaylaştıracaklardır. Böylece, gelişmekte olan tarafların ve ekonomisi geçiş sürecinde olan tarafların özel ihtiyaçlarını gözönüne almış olacaklardır. Her bir Taraf, aşağıdaki hususlarda çaba gösterecektir:

             (a) Tütün kontrolü ile ilgili kanun ve düzenlemeleri ve bunların yürürlülüğüne ilişkin hukuki bilgileri içeren güncel bir veri tabanının tedricen oluşturulması ve sürdürülmesi, ayrıca bölgesel ve küresel tütün kontrolü için programlar geliştirilmesinde işbirliği yapılması;

             (b) Bu maddenin 3 (a) bendi uyarınca, ulusal izleme programlarından güncel verilerin tedricen oluşturulması ve sürdürülmesi;

             (c) Tütün üretimi, imalatı hususunda ve Sözleşme’ye ya da ulusal tütün kontrol faaliyetlerine etki yapacak tütün endüstrilerinin faaliyetleriyle ilgili, düzenli olarak bilgi toplayacak ve yayınlayacak küresel bir sistem kurulması ve sürdürülmesi için İlgili uluslararası organizasyonlarla işbirliği yapılması.

  1. Taraflar, gelişmekte olan ülke taraflarına ve ekonomileri geçiş sürecinde olan taraflara, araştırma, izleme ve bilgi paylaşımında yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak üzere Sekreterya’ya teknik ve finansal kaynak sağlanmasını geliştirmek ve teşvik etmek amacıyla bölgesel ve uluslararası hükümetlerarası kuruluşlarla ve üyesi oldukları finans ve kalkınma kuruluşlarıyla işbirliği yapmalıdırlar.
Madde 21
Bilgi verme ve bilgi alışverişi
  1. Her bir Taraf, Sekreterya aracılığıyla, Taraflar Konferansı’na Sözleşme’nin uygulanmasıyla ilgili aşağıdaki hususları içeren düzenli raporlar sunacaklardır:

             (a) Sözleşme’nin uygulanması için alınan yasal, icrai, idari ve diğer önlemlerle ilgili bilgiler;

             (b) Gerekirse, Sözleşme’nin uygulanmasında karşılaşılan zorluk ve engeller ve bu engelleri aşmak için alınan önlemlerle ilgili bilgiler;

             (c) Gerekirse, tütün kontrol faaliyetleri için verilen veya alınan mali ve teknik desteğe ilişkin bilgiler;

             (d) 20. maddede belirtilen, izleme ve araştırmalar hakkındaki bilgiler;

             (e) 6.3., 13.2., 13.3., 13.4(d)., 15.5. ve 19.2. maddelerde belirtilen bilgiler.

  1. Taraflarca bildirilecek bu tip raporların sıklığı ve şekli, Taraflar Konferansı tarafından belirlenecektir. Her bir Taraf Sözleşme’nin kendi açısından yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içerisinde ilk raporunu sunacaktır.
  2. Taraflar Konferansı, 22. ve 26. madde uyarınca, gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraf devletlere, talepleri üzerine, bu madde ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmelerinde yardımcı olacak düzenlemeleri gözönünde bulunduracaktır.
  3. Sözleşme çerçevesinde bilgilerin yayınlanması ve paylaşılması, gizlilik ve mahremiyetle ilgili ulusal yasalara tabidir. Taraflar, karşılıklı olarak mutabakata varıldığı takdirde, paylaşılan gizli bilgileri saklayacaklardır.
Madde 22
Bilimsel, teknik ve yasal alanlarda işbirliği ve uzman desteği sağlanması
  1. Taraflar işbu Sözleşme’nin gereklerini yerine getirme kapasitelerini güçlendirmek amacıyla, gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraf devletlerin ihtiyaçları da göz önüne alınarak, doğrudan ya da ilgili uluslararası kuruluşlar aracılığıyla işbirliği yapacaklardır. Bu işbirliği, ulusal tütün kontrol stratejilerini, planlarını ve programlarını oluşturmak ve güçlendirmek için, karşılıklı olarak anlaşıldığı şekilde, diğerlerinin yanısıra aşağıdaki hususları da amaçlayan, teknik, bilimsel ve yasal uzmanlık ve teknolojinin transferini teşvik edecektir:

             (a) Tütün kontrolüyle ilgili teknoloji, bilgi, yetenek, kapasite ve uzmanlığın geliştirilmesi, transferi ve ulaşılabilirliğinin kolaylaştırılması;

             (b) Sözleşme’nin, diğerlerinin yanısıra, aşağıdaki hususlar aracılığıyla uygulanması amacıyla ulusal tütün kontrolü stratejileri, plan ve programlarının oluşturulması ve güçlendirilmesi için teknik, bilimsel, yasal ve diğer alanlarda uzmanlık sağlanması:

  1. Talep üzerine, sigaraya başlamanın önlenmesini, sigarayı bırakmanın özendirilmesini ve tütün dumanına maruz kalmaktan korunmayı da içeren teknik programların ve güçlü bir yasal oluşumun geliştirilmesine yardım edilmesi;
  2. Tütün işçilerine, gerektiğinde, ekonomik ve yasal açıdan sürdürülebilir alternatif geçim yollarının geliştirilmesinde yardımcı olunması;

             iii. Tütün yetiştiricilerine, gerektiğinde, ekonomik olarak sürdürülebilir alternatif tarım ürünleri üretimine geçmelerinde yardımcı olunması;

             (c) 12. madde uyarınca uygun personel için uygun eğitim ve duyarlılaştırma programları için destek sağlanması;

             (d) Tütün kontrol stratejileri, planları ve programları doğrultusunda, lojistik desteğin yanı sıra gerekli donanım, araç gereç desteğinin de sağlanması;

             (e) Tütün kontrolü için nikotin bağımlılığının tedavisini de içeren tütün kontrolü yöntemlerinin belirlenmesi;

             (f) Kapsamlı nikotin bağımlılığı tedavisinin etkinliğini arttırıcı araştırmaların desteklenmesi.

  1. Taraflar Konferansı, 26. madde uyarınca sağlanan mali destekle teknik, bilimsel ve yasal uzmanlık ve teknoloji transferini teşvik edecek ve kolaylaştıracaktır.
BÖLÜM VlII: KURUMSAL DÜZENLEMELER VE MALİ KAYNAKLAR
Madde 23
Taraflar Konferansı
  1. İşbu Sözleşme’yle bir Taraflar Konferansı oluşturulmuştur. Konferansın birinci toplantısı, işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinin üzerinden bir yıl geçmeden, Dünya Sağlık Örgütü tarafından düzenlenecektir. Konferans, bu ilk toplantısında, sonraki olağan toplantıların yerini ve tarihini belirleyecektir.
  2. Taraflar Konferansı’nın olağanüstü toplantıları, Konferans tarafından gerekli görüldüğü zamanlarda ya da Taraflardan birinin yazılı talebi üzerine, bu talebin Taraflara Sekreterya tarafından iletileceği altı ay içinde, Tarafların en az üçte birinin de kabul etmesi durumunda, toplanabilir.
  3. Taraflar Konferansı, ilk toplantısında, oybirliği ile görüşme kurallarını kabul edecektir.
  4. Taraflar Konferansı, kendisi için ve kurulabilecek yan organlar ile Sekreterya faaliyetlerinde uyulacak mali kuralları oy birliği ile kabul edecektir. Her olağan toplantıda, bir sonraki olağan toplantıya kadar olan mali dönem için bir bütçe kabul edecektir.
  5. Taraflar Konferansı, Sözleşme’nin uygulanmasını düzenli olarak gözden geçirecek ve uygulamada etkinliğin sağlanması için gerekli kararları alacaktır; Sözleşme’nin 28., 29. ve 33. maddeleri gereğince Sözleşme’ye protokoller, ekler ve değişiklikler kabul edebilecektir. Bu amaçla:

             (a) 20. ve 21. maddeler uyarınca bilgi alışverişini teşvik edecek ve kolaylaştıracaktır;

             (b) Sözleşme’nin uygulanması için 20. maddede belirtilenlere ek olarak, veri toplanması ve karşılaştırmalı araştırma metodolojilerinin geliştirilmesi ve düzenli olarak iyileştirilmesi için destek sağlayacak ve yol gösterecektir;

             (c) Gerektiğinde, stratejilerin, planların, programların, politikaların, yasaların ve diğer önlemlerin geliştirilmesi, uygulanması ve değerlendirilmesini teşvik edecektir;

             (d) 21. madde uyarınca, taraflarca sunulan raporları değerlendirecek ve Sözleşme’nin uygulanmasıyla ilgili olağan raporları kabul edecektir;

             (e) 26. madde uyarınca, Sözleşme’nin uygulanması için mali kaynakların mobilizasyonunu teşvik edecek ve kolaylaştıracaktır;

             (f) Sözleşmenin amaçlarının gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyulan alt organları oluşturacaktır;

             (g) Sözleşme’nin uygulanmasının güçlendirilmesi açısından, gerektiğinde, ilgili uzmanlık kuruluşlarından, Birleşmiş Milletler sistemi kurumlarından, diğer uluslararası, bölgesel ve hükümetlerarası kuruluşlardan ve sivil toplum örgütlerinden, hizmet ve işbirliği talebinde bulunacaktır;

             (h) Bu sözleşme’nin amaçlarına ulaşılması için, yapılan uygulamalardan elde edilen deneyimlerin ışığında, gerektiğinde, başka etkinlikleri değerlendirecektir.

  1. Taraflar Konferansı, görüşmelere gözlemci olarak katılımla ilgili ölçütleri belirleyecektir.
Madde 24
Sekreterya
  1. Taraflar Konferansı, daimi bir sekreterya oluşturacak ve işleyişi ile ilgili düzenlemeleri yapacaktır. Taraflar Konferansı, bunları ilk toplantısında belirlemeye çalışacaktır.
  2. Daimi bir sekreterya kurulana kadar, işbu Sözleşme’nin gerektirdiği sekreterya hizmetleri, Dünya Sağlık Örgütü tarafından sürdürülecektir.
  3. Sekreterya hizmetleri aşağıdaki hususlardan oluşmaktadır:

             (a) Taraflar Konferansı ve alt organların toplantılarını düzenlemek ve bu toplantılar için gerekli hizmetleri sunmak;

             (b) Sözleşme gereği hazırlanan raporları iletmek;

             (c) Özellikle gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraf devletlere, talep etmeleri halinde, işbu Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülükler uyarınca yapılması gereken, bilgi toplanması ve paylaşımı konusunda destek sağlamak;

             (d) Taraflar Konferansı’nın rehberliğinde, Sözleşme’den kaynaklanan hizmetleriyle ilgili rapor hazırlamak ve bunları Taraflar Konferansı’na sunmak;

             (e) Taraflar Konferansı’nın rehberliğinde, ilgili uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası kuruluşlar ve diğer kurumlarla gerekli koordinasyonu sağlamak;

             (f) Taraflar Konferansı’nın rehberliğinde, görevlerini etkin biçimde yerine getirmesi için gerekli olabilecek idari ve akdi düzenlemeleri yapmak;

             (g) Sözleşme ve protokollerinde belirlenen diğer sekreterya görevlerini ve Taraflar Konferansı tarafından belirlenebilecek bu tür diğer fonksiyonları yerine getirtmek.

Madde 25
Taraflar Konferansı ile hükümetlerarası kuruluşlar arasındaki ilişkiler

             İşbu Sözleşme’nin amaçlarına ulaşılmasında gerekli teknik ve maddi işbirliğinin sağlanması için Taraflar Konferansı, ilgili uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası kuruluşların ve yanı sıra mali ve kalkınma kurumlarının işbirliğini isteyebilir.

Madde 26
Mali kaynaklar
  1. Taraflar, Sözleşme’nin amaçlarına ulaşılmasında mali kaynakların oynadığı rolün önemini kabul etmektedirler.
  2. Her bir Taraf, ulusal planları, öncelikleri ve programları uyarınca, Sözleşme’nin amaçlarına ulaşılmasına yönelik ulusal faaliyetleri doğrultusunda finansal destek sağlayacaklardır.
  3. Taraflar, gelişmekte olan taraf devletlerin ve ekonomisi geçiş sürecinde olan tarafların çok sektörlü ve kapsamlı tütün kontrol programlarının geliştirilmesine ve güçlendirilmesine kaynak sağlanması için, iki taraflı, bölgesel, altbölgesel ve diğer çok taraflı kanalların kullanılmasını destekleyeceklerdir. Ulusal sürdürülebilir kalkınma stratejileri çerçevesinde, tütün üretimine, ürün çeşitliliği dahil ekonomik açıdan sürdürülebilir alternatifler aranmalı ve desteklenmelidir.
  4. İlgili uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası kuruluşlarda temsil edilen taraflar ve finansman ve kalkınma kuruluşları, gelişmekte olan taraf devletlere ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraflara, sözkonusu kuruluşlara katılma haklarını kısıtlamadan, Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerinde maddi destek sağlamaları için bahsekonu kurumları teşvik edeceklerdir.
  5. Taraflar aşağıdaki hususları kabul ederler:

             (a) Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerinde yardımcı olmak üzere, tütün kontrol faaliyetleri için tüm ilgili mevcut ve potansiyel kaynaklar, finansal, teknik veya kamusal ve özel tüm kaynaklar bütün tarafların, özellikle gelişmekte olan taraf devletlerin ve ekonomileri geçiş sürecinde olan tarafların yararlanması için kullanılmalı ve seferber edilmelidir;

             (b) Sekreterya, gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan Taraflara, talepleri halinde, Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerini kolaylaştıracak mevcut fon kaynakları hakkında önerilerde bulunacaktır;

             (c) Taraflar Konferansı, ilk toplantısında, Sekreterya’nın yürüttüğü bir çalışmaya ve ilgili diğer bilgilere istinaden mevcut ve potansiyel yardım kaynaklarını ve mekanizmalarını gözden geçirecek ve yeterliliklerini değerlendirecektir.

             (d) Taraflar Konferansı, sözkonusu gözden geçirmenin sonuçlarını, gelişmekte olan taraf devletlere ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraflara Sözleşme’nin amaçlarının gerçekleştirilmesinde yardımcı olmak için, gerektiğinde mevcut mekanizmaların güçlendirilmesi veya ilave finansal kaynaklar için global bir gönüllü fonun ya da diğer uygun finansal mekanizmaların oluşturulması ihtiyacının belirlenmesinde, göz önünde bulunduracaktır.

BÖLÜM IX: UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜLMESİ
Madde 27
Uyuşmazlıkların çözülmesi
  1. İki ya da daha fazla taraf arasında işbu Sözleşme’nin yorumu ya da uygulanmasıyla ilgili bir anlaşmazlık durumunda ilgili taraflar, diplomatik kanallardan, müzakereler yoluyla veya iyi niyet, arabuluculuk ya da uzlaşma dahil kendi belirleyecekleri öteki barışçı çözüm yollarından biriyle uyuşmazlıklara çözüm arayacaklardır.
  2. Sözleşme’nin onayı, kabul edilmesi, uygun bulunması, resmen teyidi veya katılım sırasında ya da daha sonraki bir zamanda bir devlet ya da bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, işbu maddenin 1. fıkrasında belirtilen yolla çözülemeyen bir uyuşmazlığın, Taraflar Konferansı tarafından oybirliğiyle kabul edilecek yöntem çerçevesinde çalışacak ad hoc hakemlik yoluyla zorunlu olarak çözülmesini kabul ettiği yönünde Depoziter’e yazılı bildirimde bulunabilir.
  3. İşbu maddenin hükümleri, herhangi bir protokol açısından, aksi sözkonusu protokolde belirtilmedikçe, protokolün tarafları arasında da uygulanacaktır.
BÖLÜM X: SÖZLEŞME’NİN GELİŞTİRİLMESİ
Madde 28
Sözleşme’de yapılacak değişiklikler
  1. Herhangi bir Taraf, Sözleşme’yle ilgili değişiklik önerebilir. Bu değişiklikler, Taraflar Konferansı tarafından değerlendirilecektir.
  2. Sözleşme’yle ilgili değişiklikler Taraflar Konferansı tarafından kabul edilecektir. Sözleşmeye getirilen tüm değişiklik önerileri Taraflara, görüşüleceği toplantıdan en az altı ay önce Sekreterya tarafından iletilecektir. Sekreterya değişiklik önerilerini ayrıca, Sözleşme’nin imzacılarına ve bilgi için Depoziter’e iletecektir.
  3. Taraflar, Sözleşme’yle ilgili değişiklik önerileri üzerinde oybirliği ile anlaşmaya varmak için gerekli tüm çabayı göstereceklerdir. Tüm seçenekler denenir ve anlaşma sağlanamazsa, değişiklik, son çare olarak, toplantıda mevcut olan ve oy kullanan tarafların dörtte üç çoğunluğuyla kabul edilecektir. Bu maddede geçen, “mevcut olan ve oy kullanan” toplantıda bulunan ve lehte veya aleyhte oy veren taraflar anlamına gelir. Kabul edilen değişiklikler, Sekreterya tarafından, tüm taraflara iletmesi için, Depoziter’e bildirilir.
  4. Bir değişikliğe ilişkin kabul belgeleri, Depoziter tarafından saklanacaktır. İşbu maddenin 3. fıkrası uyarınca kabul edilen bir değişiklik, değişikliği kabul eden taraflar açısından, Sözleşme’ye taraf devletlerin en az üçte ikisinin kabul belgesinin Depoziter tarafından teslim alındığı tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  5. Değişiklik, diğer herhangi bir Taraf açısından, sözkonusu Tarafın değişikliğe ilişkin kabul belgesinin Depoziter tarafından teslim alındığı tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Madde 29
Sözleşme eklerinin kabulü ve değişikliği
  1. İşbu Sözleşme’ye yapılacak ekler ve bu ekler üzerindeki değişiklikler, 28. maddede belirtilen yöntemle önerilerek kabul edilecek ve yürürlüğe girecektir.
  2. Sözleşmeye yapılacak ekler Sözleşme’nin ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve aksi belirtilmediği takdirde, Sözleşme’ye yapılacak bir atıf eklerine de yapılmış sayılır.
  3. Ekler, yönteme ilişkin, bilimsel, teknik ya da idari konularla ilgili listeler, formlar ve diğer herhangi tanımlayıcı malzemeyle sınırlı olacaktır.
BÖLÜM XI: SON HÜKÜMLER
Madde 30
Çekinceler

             İşbu Sözleşme’ye çekince konulamaz.

Madde 31
Çekilme
  1. Bir Taraf için işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten iki yıl sonra herhangi bir zamanda, sözkonusu Taraf, Depoziter’e yazılı bildirimde bulunarak Sözleşme’den çekilebilir.
  2. Bu tür bir çekilme, Depoziter’in çekilme bildirimini aldığı tarihten bir yıl sonra veya çekilme bildiriminde belirtilen daha sonraki bir tarihte yürürlüğe girecektir.
  3. Sözleşme’den çekilen bir Taraf, taraf olduğu protokollerden de geri çekilmiş sayılacaktır.
Madde 32
Oy kullanma hakkı
  1. Sözleşme’nin taraflarından her biri, işbu maddenin 2. fıkrasında belirtilen durumlar hariç, bir oya sahiptir.
  2. Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşları, yetki alanlarına giren konularda, Sözleşme’ye taraf olan üye devletlerin sayısına eşit sayıda oy kullanma hakkına sahiptir. Bu tür bir kuruluş, herhangi bir üye devlet oy kullandığı takdirde, oy kullanmayacaktır, ya da aksi olacaktır.
Madde 33
Protokoller
  1. Her bir Taraf protokoller önerebilir. Bu öneriler, Taraflar Konferansı tarafından değerlendirilecektir.
  2. Taraflar Konferansı, işbu Sözleşme’ye ek protokoller kabul edebilir. Protokollerin kabul edilmesinde oydaşmaya varılması için gerekli tüm çaba gösterilecektir. Harcanan tüm çabalara rağmen anlaşmaya varılamazsa, protokol, son çare olarak toplantıda mevcut olan ve oy kullanan Tarafların dörtte üç çoğunluk oyuyla kabul edilecektir. Bu maddede geçen “mevcut olan ve oy kullanan”, toplantıda bulunan ve lehte ya da aleyhte bir oy veren taraf anlamına gelir.
  3. Önerilen protokollerin metinleri Sekreterya tarafından, taraflara, görüşüleceği toplantıdan en az altı ay önce iletilir.
  4. Sadece Sözleşme’ye taraf olanlar, protokollere taraf olabilir.
  5. Sözleşme’ye ek herhangi bir protokol sadece o protokole taraf olanlar açısından bağlayıcı olacaktır. Sadece protokole taraf olanlar, münhasıran sözkonusu protokolle ilgili konularda karar alabileceklerdir.
  6. Herhangi bir protokolün yürürlüğe girmesine ilişkin koşullar, sözkonusu protokolle düzenlenecektir.
Madde 34
İmzalar

             İşbu Sözleşme, 16 Haziran 2003 ile 22 Haziran 2003 tarihleri arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki genel merkezinde, daha sonra 30 Haziran 2003 ile 29 Haziran 2004 tarihleri arasında New York’taki Birleşmiş Milletler genel merkezinde, Dünya Sağlık Örgütü’nün tüm üyelerinin ve Dünya Sağlık Örgütü üyesi olmayan ancak Birleşmiş Milletler üyesi olan devletlerin ve bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarının imzalarına açık olacaktır.

Madde 35
Onay, kabul, uygun bulma, resmi teyid veya katılma
  1. İşbu Sözleşme, devletlerin onayı, kabulü, uygun bulma ya da katılmalarına ve bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarının da resmi teyid veya katılmalarına tabi olacaktır. Sözleşme, imzaya kapandıktan sonraki günden itibaren katılıma açık olacaktır. Onay, kabul, uygun bulma, resmi teyid veya katılma belgeleri Depoziter tarafından hıfzedilecektir.
  2. Üye devletleri taraf olmayan fakat kendisi Sözleşme’ye taraf olan herhangi bir bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, Sözleşme’nin getirdiği tüm yükümlülüklere bağlı olacaktır. Bu kuruluşların bir ya da daha fazla üyesi devletin Sözleşme’ye taraf olduğu durumlarda, sözkonusu kuruluş ve üye devletleri, Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesi için üstlenecekleri sorumlulukları kararlaştıracaklardır. Bu gibi durumlarda, bahsekonu kuruluş ve üye devletler, Sözleşme’den kaynaklanan haklarını aynı anda birlikte kullanamazlar.
  3. Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşları, resmi teyid veya katılma belgelerinde, Sözleşme’de bulunan konularla ilgili yetkilerinin kapsamını belirteceklerdir. Bu kuruluşlar, ayrıca, yetki kapsamlarında özlü bir değişiklik olması halinde, taraflara iletilmesini teminen, Depoziter’e bilgi vereceklerdir.
Madde 36
Yürürlüğe girme
  1. İşbu Sözleşme, kırkıncı onay, kabul, uygun bulma, resmi teyid veya katılma belgesinin Depoziter’e teslim edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  2. Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi için işbu maddenin birinci fıkrasında belirtilen şartların yerine getirilmesinden sonra Sözleşme’yi onaylayan, kabul eden veya uygun bulan ya da katılan bir Devlet açısından Sözleşme; onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin teslim tarihinden sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  3. Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi için işbu maddenin birinci fıkrasında belirtilen şartların yerine getirilmesinden sonra resmi teyid veya katılma belgelerini teslim eden bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşları açısından Sözleşme; resmi teyid veya katılma belgesinin teslim tarihinden sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  4. İşbu maddenin amaçları bakımından, bir bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu tarafından teslim edilen herhangi bir belge, sözkonusu kuruluşun üye devletleri tarafından teslim edilen belgelere ek sayılmayacaktır.
Madde 37
Depoziter

             İşbu Sözleşme’nin ve 28., 29. ve 33. maddeler uyarınca kabul edilen değişiklerin, protokollerin ve eklerin Depoziter’i, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olacaktır.

Madde 38
Orijinal metinler

             İşbu Sözleşme’nin Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca orijinal metinleri aynı değerde geçerlidir ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından hıfzedilecektir.

             İşbu Sözleşme aşağıda imzası bulunan tam yetkili temsilciler tarafından imzalanmıştır.

             CENEVRE’DE yirmi bir Mayıs iki bin üç tarihinde düzenlenmiştir.

Anneliğin Korunması Sözleşmesi

0
Anneliğin Korunması Sözleşmesi(Maternity Protection Convention), 15 Haziran 2000 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş ve 7 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından düzenlenen Sözleşme, 1952 tarihli, Anneliğin Korunması Sözleşmesi’ni değiştirerek güncellemiş, aile hukukuna, çocuğun ve annenin haklarına, doğum yardımına, doğum sonrası komplikasyonlara, annenin ihtiyaçlarına, devletin sorumluluklarına ve diğer hususlara ilişkin evrensel hükümler getirmiştir.

Anneliğin Korunması Sözleşmesi

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan,
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, 30 Mayıs 2000 tarihinde yaptığı seksen sekizinci oturumunda;
Tüm kadınların işyerindeki eşitliğini ve anne ile çocuğun sağlığını ve güvenliğini daha çok teşvik etmek için ve teşebbüs çeşitliliğinin yanı sıra Üyelerin ekonomik ve sosyal gelişimindeki farklılıkların ve de ulusal hukuk ve uygulamada anneliğin korunması konusundaki gelişmelerin tanınması için 1952 tarihli (Gözden Geçirilmiş) Anneliğin Korunması Sözleşmesi’nin ve 1952 tarihli Anneliğin Korunması Tavsiye Kararı’nın değiştirilmesi ihtiyacını dikkate alarak ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948), Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (1979), Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1989), Pekin Bildirgesi ve Eylem Platformu (1995), Kadın İşçilere Fırsat Eşitliği ve Eşit Muamele Sağlanmasına ilişkin Uluslararası Çalışma Örgütü Beyannamesi (1975), İşyerindeki Temel İlke ve Haklara ve bunların Takibine ilişki Uluslararası Çalışma Örgütü Beyannamesi (1998) ve bunların yanı sıra, başta 1981 tarihli Aile Sorumlulukları Bulunan İşçiler Hakkında Sözleşme olmak üzere, kadın ve erkek işçilere fırsat eşitliği ve eşit muamele sağlanmasını hedefleyen uluslararası çalışma Sözleşmeleri ve Tavsiye Kararları hükümlerini dikkate alarak ve
Kadın işçilerin koşullarını ve hükümet ile toplumun ortak sorumluluğuna giren hamilelik koruması sağlama ihtiyacını göz önünde bulundurarak ve 1952 tarihli (Gözden Geçirilmiş) Anneliğin Korunması Sözleşmesi’nin ve 1952 tarihli Tavsiye Kararı’nın değiştirilmesine ilişkin, bu oturum gündeminin dördüncü başlığını oluşturan birtakım önergelerin kabul edilmesi üzerine karar vererek ve
Bu önergelerin bir uluslararası sözleşme biçimi alması için kararlı davranarak,
İki bin yılı Haziran ayının on beşinci gününde, 2000 tarihli Anneliğin Korunması Sözleşmesi olarak anılabilecek olan işbu Sözleşme’yi kabul etmektedir:
Kapsam
Madde 1
Bu Sözleşme’nin amaçları uyarınca, kadın deyimi hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın kadın cinsine ait tüm kişileri, çocuk deyimi ise hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın tüm çocukları ifade eder.
Madde 2
1. Bu Sözleşme, alışılmışın dışında nitelikler taşıyan bağımlı iş biçimlerinde çalışanlar da dahil olmak üzere tüm çalışan kadınlara uygulanır.
2. Ancak, işbu Sözleşme’yi onaylayan her Üye, ilgili işveren ve işçi örgütleri temsilcilerine danıştıktan sonra, tatbiki kendisi açısından önemli nitelikte özel sorunlara yol açacak olan sınırlı işçi kategorilerini Sözleşme’nin kapsamından tümüyle veya kısmen çıkarabilir.
3. Bir önceki fıkrada sağlanan imkânı kullanan her Üye, Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22. maddesi kapsamında işbu Sözleşme’nin uygulamasına ilişkin olarak sunduğu ilk raporunda, bu şekilde kapsam dışı bırakılan işçi kategorilerini ve kapsam dışı bırakılma nedenlerini sıralayacaktır. Söz konusu Üye, sonraki raporlarında, Sözleşme hükümlerinin giderek bu kategorilere de yayılması amacıyla alınan tedbirleri açıklayacaktır.
Sağlık Koruması
Madde 3
Her Üye, ilgili işveren ve işçi örgütleri temsilcilerine danıştıktan sonra, hamile veya emziren kadınların anne veya çocuğun sağlığına zarar verir nitelikte olduğu yetkili makamlar tarafından tespit edilmiş ya da anne veya çocuğun sağlığı üzerinde büyük bir tehlike yarattığı düşünülen işleri yapmak zorunda bırakılmamasını sağlayacak uygun tedbirleri alacaktır.
Annelik İzni
Madde 4
1. Ulusal hukuk ve teamül tarafından belirlendiği şekilde, çocuğun tahmini doğum tarihini gösteren bir sağlık raporu veya başka uygun bir belge sunulması üzerine Sözleşme’nin uygulama alanına dahil olan kadın 14 haftadan az olmayacak bir süreyi kapsayan annelik iznine hak kazanacaktır.
2. Yukarıda bahsi geçen izin süresinin uzunluğu her bir Üye tarafından işbu Sözleşme’nin resmi onay belgesine ek olarak sunulan bir beyanla belirlenecektir.
3. Her Üye, daha sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne annelik izni süresini uzatan bir beyan sunabilir.
4. İşveren ve işçi örgütleri temsilcileri ve hükümet tarafından ulusal düzeyde başka bir mutabakat sağlanmış olmadıkça, annelik izni anne ve çocuğun sağlığının korunması gereğince çocuğun doğumu sonrasında altı haftalık zorunlu izni de kapsayacaktır.
5. Annelik izninin doğum öncesi kısmı, doğum sonrası zorunlu izinden hiçbir indirim yapılmaksızın, çocuğun tahmini doğum tarihi ile gerçek doğum tarihi arasında geçen süre kadar uzatılacaktır.
Hastalık veya Komplikasyon İzni
Madde 5
Annelik izni süresinden önce veya sonra, hamilelik veya doğumdan kaynaklanan bir hastalık, komplikasyon veya komplikasyon tehlikesi halinde sağlık raporu sunulması üzerine izin verilecektir. Bu iznin niteliği veya azami süresi ulusal hukuk ve teamül uyarınca belirlenebilir.
Yardımlar
Madde 6
1. Ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca veya ulusal teamül ile bağdaşan başkaca bir şekilde, 4. ve 5. maddelerde bahsi geçen izinler nedeniyle işten uzak kalan kadınlara parasal yardım sağlanacaktır.
2. Parasal yardımlar, kadının kendisini ve çocuğunu düzgün sağlık koşullarında ve uygun bir yaşam standardında tutabilmesini sağlayacak bir seviyede olacaktır.
3. Dördüncü maddede bahsi geçen izin uyarınca ödenen parasal yardımların, ulusal yasa veya teamül kapsamında daha önceki kazançlara dayanarak hesaplanıyor olması halinde, bu yardımların tutarı kadının önceki kazancının veya yardım hesaplanırken dikkate alınan kazançların üçte ikisinden az olmayacaktır.
4. Dördüncü maddede bahsi geçen izin uyarınca ödenen parasal yardımların hesaplanmasında, ulusal yasa veya teamül kapsamında başka yöntemlerin kullanılması halinde, bu yardımların tutarı, bir önceki fıkranın tatbiki sonucu ortaya çıkan ortalama tutarla kıyaslanabilir olacaktır.
5. Her Üye, parasal yardımlara hak kazanma koşullarının işbu Sözleşme’nin uygulama alanına dahil olan kadınların büyük bir çoğunluğu tarafından karşılanabilmesini sağlayacaktır.
6. Bir kadın, ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca veya ulusal teamül ile bağdaşan başkaca bir şekilde parasal yardımlara hak kazanma koşullarını karşılamaması halinde, gelir düzeyinin bunu gerektirmesi koşuluyla sosyal yardım fonlarından yeterli bir yardım almaya hak kazanacaktır.
7. Kadın ve çocuğuna, ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca veya ulusal teamül ile bağdaşan başkaca bir şekilde sağlık yardımı sağlanacaktır. Sağlık yardımları doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası bakımın yanı sıra gerektiğinde hastane bakımını da kapsayacaktır.
8. Kadının işgücü piyasasındaki konumunu korumak için, 4. ve 5. maddelerde bahsi geçen izne ilişkin yardımlar zorunlu sosyal sigorta veya kamu fonlarından ya da ulusal hukuk ve teamül tarafından saptanmış başkaca bir şekilde temin edilecektir. İşverenin bu yönde özel bir mutabakatı bulunmadıkça,
a) bir üye Devlet’in ulusal hukuk veya teamülünde, işbu Sözleşme’nin Uluslararası Çalışma Konferansı tarafından kabul edildiği tarih öncesinde böylesi öngörülmüş ise veya
b) sonradan, işveren ve işçi örgütleri temsilcileri ve hükümet tarafından ulusal seviyede bu yönde bir mutabakat mevcut ise işveren, istihdam ettiği bir kadına ödenen bu parasal yardımların doğrudan maliyetini tek başına üstlenmeyecektir.
Madde 7
1. Ekonomisi ve sosyal güvenlik sistemi yeterince gelişmemiş olan bir Üyenin, parasal yardımların, ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca hastalık veya geçici işgöremezlik halinde ödenen orandan daha az bir oranda olmaması kaydıyla, 6. maddenin 3. ve 4. fıkralarına uygun hareket ettiği varsayılacaktır.
2. Bir önceki fıkrada sunulan imkânı kullanan bir Üye, Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22. maddesi uyarınca, bu Sözleşme’nin tatbiki hususunda sunduğu ilk raporda, bunun nedenlerini açıklayacak ve parasal yardımların oranını belirtecektir. Üye, sonraki raporlarında ise yardımların oranını giderek artırmak için alınan tedbirleri açıklayacaktır.
İş Güvencesi ve Ayrımcılık Yasağı
Madde 8
1. Bir işverenin, istihdam ettiği bir kadının işine hamilelik ya da çocuk doğurma ve bunun neticeleri ya da çocuk emzirmeyle ilgisi bulunmayan gerekçelere dayanılarak gerçekleştirilmiş olmadıkça, hamilelik ya da 4. ve 5. fıkralarda bahsi geçen izin süresince yahut işe dönmesini müteakiben ulusal yasa veya düzenlemeler tarafından öngörülen süre içerisinde son vermesi hukuka aykırı sayılacaktır. İşten çıkarma gerekçelerinin hamilelik ya da çocuk doğurma ve bunun neticeleri ya da çocuk bakımıyla ilgisi olmadığını ispat yükü işverene düşecektir.
Kadınların, annelik izninin sonunda eski görevine veya eşit oranda kazanç sağlayacağı başka bir göreve dönme hakkı güvence altındadır.
Madde 9
1. Her bir Üye, anneliğin, 2. maddenin 1. fıkrasına bakılmaksızın işe erişimi de içerecek şekilde, istihdam alanında bir ayrımcılık kaynağı oluşturmamasını sağlamak için uygun tedbirleri alacaktır.
2. Bir önceki fıkrada bahsi geçen tedbirler:
a) ulusal yasa veya düzenlemeler kapsamında hamile veya emziren kadınlar için yasaklanmış ya da sınırlandırılmış işler veya
b) kadının ve çocuğun sağlığına yönelik bilinen veya önemli bir risk taşıyan işler için ulusal yasa ve düzenlemeler tarafından gerekli kılındığı durumlar dışında işe başvuran bir kadından hamilelik testi yaptırmasının veya böyle bir test sonucunu getirmesinin şart koşulması yasağını da içerecektir.
Emziren Anneler
Madde 10
1. Kadınlara, çocuğunu emzirmesi için günde bir veya birden çok ara ya da günlük çalışma saatinden belirli bir indirim hakkı tanınacaktır.
2. Emzirme arasının veya günlük çalışma saatlerinden yapılacak indirimin geçerli olacağı süre, bunların sayısı, emzirme aralarının uzunluğu ve günlük çalışma saatlerinden indirim yapma usulleri ulusal hukuk ve teamül tarafından belirlenecektir. Bu aralar veya günlük çalışma saatlerinden yapılacak indirim çalışma saatlerine dahil sayılacak ve buna uygun olarak ücretlendirilecektir.
Dönemsel Değerlendirme
Madde 11
Her bir Üye, işveren ve işçi örgütleri temsilcilerine danışarak, 4. maddede bahsi geçen izin süresinin uzatılmasının veya 6. maddede bahsi geçen parasal yardım miktarının ya da oranının artırılmasının uygun olup olmadığını belirli aralıklarla inceleyecektir.
Uygulama
Madde 12
Bu Sözleşme, toplu sözleşmeler, hakem kararları, mahkeme kararları veya ulusal teamülle bağdaşır nitelikteki bir başka yolla işlerliğe konulduğu haller dışında yasalar ve yönetmeliklerle uygulamaya konulacaktır.
Son Hükümler
Madde 13
Bu Sözleşme 1952 tarihli (Gözden Geçirilmiş) Anneliğin Korunması Sözleşmesi’ni değiştirmektedir.
Madde 14
Bu Sözleşme’nin resmi onay belgeleri, tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma
Bürosu Genel Müdürü’ne gönderilecektir.
Madde 15
1. Bu Sözleşme yalnızca, onayları Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü Üyelerini bağlayacaktır.
2. Sözleşme, iki Üye onayının Genel Müdür tarafından tescil edilme tarihinin üzerinden 12 ay geçtikten sonra yürürlüğe girecektir.
3. Bu tarihten sonra ise, Sözleşme herhangi bir Üye açısından söz konusu Üye onayının tescil edilme tarihinin üzerinden 12 ay geçtikten sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 16
1. Bu Sözleşme’yi onaylamış bulunan bir Üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe giriş tarihinin üzerinden on yıl geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü’ne iletilen resmi bir yazı ile Sözleşme’yi feshedebilir. Bu fesih, resmi olarak tescil edildiği tarihin üzerinden bir yıl geçmeden geçerlilik kazanmayacaktır.
2. Bu Sözleşme’yi onaylamış bulunan ve bir önceki fıkrada bahsi geçen on yıllık sürenin sona ermesini müteakip bir yıl içerisinde işbu maddede öngörülen fesih hakkını kullanmayan her bir Üye, bir on yıllık süre boyunca daha Sözleşme’yle bağlı olacak ve ondan sonra, her bir on yıllık sürenin dolmasının ardından işbu maddede öngörülen koşullar altında Sözleşme’yi feshedebilecektir.
Madde 17
1. Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tüm Üyelerini, kendisine Örgüt Üyeleri tarafından bildirilen tüm onayların ve fesih işlemlerinin tescili konusunda bilgilendirecektir.
2. Genel Müdür, Örgüt Üyelerini ikinci onayın tescili konusunda bilgilendirirken, Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarihe de dikkatlerini çekecektir.
Madde 18
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü, yukarıdaki madde hükümleri uyarınca kendisi tarafından tescil edilen tüm onay ve fesih bildirimlerinin bütün ayrıntılarını, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102. maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne gönderecektir.
Madde 19
Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zamanlarda, Genel Konferans’a bu Sözleşme’nin işleyişine dair bir rapor sunacak ve Sözleşme’nin tümüyle veya kısmen değiştirilmesi meselesinin Konferans’ın gündemine alınmasının istenip istenmediğini inceleyecektir.
Madde 20
1. Konferans’ın bu Sözleşme’yi tümüyle veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi durumunda, yeni Sözleşme’nin aksini öngörmemesi halinde:
a) değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin bir Üye tarafından onaylanması, işbu Sözleşme’nin hukuken, yukarıdaki 16. madde hükümlerine bakılmaksızın, değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi halinde ve girdiği tarihte derhal feshini içerecektir;
b) değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle işbu Sözleşme Üyelerin onayına kapanacaktır.
2. Bu Sözleşme her halükârda, bunu onaylamış ancak değişiklik getiren Sözleşme’yi onaylamamış olan Üyeler açısından mevcut haliyle ve içeriğiyle yürürlükte kalacaktır.
Madde 21
Bu Sözleşme’nin İngilizce ve Fransızca metinleri eşit oranda geçerlidir.
Çapraz Referanslar
156 No’lu Sözleşme: Aile Sorumlulukları Bulunan İşçiler Hakkında Sözleşme,
95 No’lu Tavsiye Kararı: Anneliğin Korunması Tavsiye Kararı, 1952
191 No’lu Tamamlayıcı Tavsiye Kararı: Anneliğin Korunması Tavsiye Kararını
Tamamlayan Tavsiye Kararı, 2000
103 No’lu (Gözden Geçirilmiş) Sözleşme: Bu Sözleşme Anneliğin Korunması Sözleşmesi’ni değiştirmektedir,

Lon Luvois Fuller

0
Lon Luvois Fuller

Lon Luvois Fuller, 15 Haziran 1902 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerinin, Teksas eyaletine bağlı Hereford kentinde doğdu.  8 Nisan 1978 tarihinde ve 75 yaşında Federal Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Münih kentinde yaşamını yitirdi.

Hukuk ve ahlak arasında zorunlu bir ilişki olduğunu savunan, Amerikalı bir hukuk felsefecisidir. 

Fuller, hukuksal pozitivizmi eleştirmiş, doğal hukuk teorisini ise laik ve usule uygun bir formatta savunmuştur.

Harvard Üniversitesinde uzun yıllar hukuk profesörlüğü yapmış, 1964 tarihinde yazdığı The Morality of Law kitabında tüm hukuk sistemlerinin bireylere itaat yükümlülüğü getiren bir ahlak içerdiği tezini ortaya atmıştır.

Sekiz ilke ileri sürmüş, bu ilkelerin hukukun iç ahlakını oluşturduğunu söylemiş, kanun koyucunun kuralları yaparken uyması gereken sekiz ilkenin, genel, kamusal, geleceğe yönelik, açık, mantıksal tutarlılığa sahip, uygulanabilir, zamana bağlı tutarlılık içeren, önceden yayımlanan ve yöneticilerin uyduğu kurallar olmasını savunmuş, birçok felsefecinin hukuka dayanak yaptığı Tanrı buyruklarından türeyen yüksek yasaları ve dinsel teorileri reddetmiş, rasyonel ve evrensel ilkeler önermiştir.

Fuller’in getirmiş olduğu 8 ilke şunlardır:

1.Kurallar genel olmalıdır
2.Kurallar yayımlanmış olmalıdır
3.Kurallar geçmişe yürür olmamalıdır
4.Kurallar açık olmalıdır
5.Kurallar çelişmemelidir
6.Kurallar imkansızı talep etmemelidir
7.Kurallar zaman içinde tutarlı olmalıdır (sabitlik)
8. Yetkililerin eylemi ve yayımlanmış kurallar arasında uyum olmalıdır

Fuller, “hukukun iç ahlakına” ve saymış olduğu sekiz ilkeye uymayan yasaları gerçek hukuk olarak kabul etmemiş, koymuş olduğu ahlaki standartlardan bir tanesini dahi ihlal eden hukuki metinlerin gerçek hukuk olarak kabul edilemeyeceğini ve asgari ahlaka sahip olmayan hukuka insanların itaat edemeyeceğini savunmuş, koymuş olduğu bu ilkelerin, hukukun üstünlüğünü sağlayacağını, adalete ve öngörülebilirliğe sahip olacağını ileri sürmüştür.

Sekiz ilkeden herhangi biri, bir yönetim sisteminde eksikse, sistem yasal olmayacaktır. Hukuksal sistemler uzlaşma sağlamalı, netlik, tutarlılık ve istikrarı içinde barındırmalıdır.

“Hukukun iç ahlakından her bir ayrılış, sorumlu bir hukuki özne olarak insanın onuruna hakaret etmek demektir. Onun davranışlarını yayımlanmamış veya geçmişe yürür kurallarla yargılamak ya da ona yerine getiremeyeceği emirler vermek, onun özerkliğine karşı kayıtsızlığı ortaya koymaktır. Bunun aksine, insanın sorumlu eylem yetisi olmadığı kabul edildiğinde, hukuki ahlak (legal morality) var olma nedenini kaybedecektir. Onun davranışlarını, yayımlanmamış veya geçmişe yürür kurallarla yargılamak artık bir hakaret olmayacaktır, çünkü artık bir hakaret yoktur – hatta bu bağlamda yargılamak sözü de yersiz olacaktır; biz artık bir insanı yargılamıyoruz, onu kontrol (act upon) ediyoruz” 

Şuşa Beyannamesi

0

Şuşa Beyannamesi, Azerbaycan ile Türkiye arasında 15 Haziran 2021 tarihinde, Azerbaycan’ın Şuşa kentinde imzalanan ortak bildiridir. Ortak bildiri Türkiye adına Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan adına ise İlham Aliyev tarafından imzalanmıştır.

Bildiri ile Azerbaycan ve Türkiye savunma alanında işbirliği içerisinde hareket etme iradesi açıklanmıştır.

15 Şubat 2021 tarihinde Şuşa’da imzalanan bildiri, 3 Şubat 2022’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmişi “Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Müttefiklik İlişkileri Hakkında Şuşa Beyannamesi Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 14 Şubat 2022’de Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Müttefiklik İlişkileri Hakkında

ŞUŞA BEYANNAMESİ

Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti;

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Azerbaycan’ın ve bir bütün olarak Türk dünyasının eski kültür beşiği Şuşa kentinde görüşmesinin tarihi önemine vurgu yaparak,

İki dost ve kardeş ülke arasında imzalanmış tüm uluslararası belgelere, bununla ilgili 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması’na sadık olduklarını bir kez daha onaylayarak,

9 Şubat 1994 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve Çok Yönlü İşbirliğinin Geliştirilmesine İlişkin Anlaşma” ile “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Protokolü”, ayrıca 16 Ağustos 2010 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması”na dayanarak,

Azerbaycan – Türkiye Stratejik İşbirliği Antlaşması

İki ülke ve halkları arasındaki dostluk ve kardeşlik bağlarından hareketle Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin niteliksel olarak yeni, müttefiklik düzeyine çıkarılmasının iki ülke ve halklarının çıkar ve menfaatlerine hizmet ettiğinin altını çizerek,

Ortak çıkarların korunmasında her iki ülkenin siyasi, ekonomik, savunma, kültür, insani, sağlık, eğitim, sosyal, gençlik ve spor alanlarındaki imkân ve potansiyelinin birleştirilmesinin öneminin farkında olarak,

Uluslararası hukukun ilke ve normlarının yanı sıra, Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliğin sağlanmasında ortak çabaların sürdürülmesinin önemini vurgulayarak,

Ortak çıkarlara dayalı bölgesel ve uluslararası stratejik konulardaki faaliyetlerin karşılıklı şekilde koordinasyonunun gerekliliğini ifade ederek,

Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü, uluslararası düzeyde kabul görmüş sınırlarının dokunulmazlığı gibi milli çıkarlara dayanan konularda ikili ve çoklu formatlarda dayanışma ve karşılıklı yardım ilkelerinden yola çıkarak,

Türk dünyasının sürekli olarak gelişimine yönelik karşılıklı faaliyetlerin bölgesel ve uluslararası düzeyde ileriye götürülmesiyle ilgili çabaları birleştirerek,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Azerbaycan Halkının Umum milli lideri Haydar Aliyev’in bilgece söyledikleri “Azerbaycan’ın sevinci sevincimiz, kederi kederimizdir” ve “Tek millet, iki devlet” sözlerinin halklarımızın milli-manevi serveti olarak değerlendirildiğini özellikle vurgulayarak,

Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkilerin daha da genişletilmesi ve derinleştirilmesi perspektiflerini her yönüyle inceleyerek, beyan ederler;

Taraflar, iki dost ve kardeş ülke arasındaki stratejik düzeyde gelişmekte olan ilişkilerin durumundan memnuniyetlerini ifade ederek siyasi diyaloğun her düzeyde sürdürülmesinin ve yüksek düzeyli karşılıklı ziyaretlerin önemini belirtirler.

Taraflar büyük gururla, Azerbaycan’ın 44 gün süren Vatan Savaşı’nda zafer kazanarak Ermenistan’ın 30 yıldır süren saldırgan politikasını durdurduğunu, topraklarını işgalden kurtardığını, tarihi adaleti ve uluslararası hukuku yeniden sağladığını ifade ederler.

Azerbaycan, Ermenistan’ın 30 yıl süren saldırısına son verilmesinde, işgal edilmiş toprakların kurtarılmasında, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasında Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi-siyasi desteğine yüksek değer vermektedir. Taraflar, Kafkasya bölgesinde istikrar ve güvenliğin pekiştirilmesi, ekonomi ve ulaştırma alanındaki tüm bağların yeniden sağlanması, ayrıca bölge devletleri arasındaki ilişkilerin normale dönüştürülmesi ve uzun vadeli barışın sağlanması yönündeki çabalarını sürdüreceklerdir. Bu kapsamda, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin özel coğrafi konumu dikkate alınacaktır.

Taraflar, Azerbaycan’ın işgalden kurtarılan topraklarında Türkiye-Rusya Ortak Merkezi’nin faaliyetlerine Türkiye’nin katkılarının bölgedeki barış, istikrar ve refahın sağlanmasında önemli rol oynadığına vurgu yaparlar.

Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü, uluslararası düzeyde tanınmış sınırların dokunulmazlığı, devletlerin iç işlerine karışmama ilkelerine dayanarak müttefiklik ilişkilerinin kurulmasının siyasi ve hukuki mekanizmalarını belirler.

Taraflar, dış politika alanındaki koordinasyonun ve düzenli ikili siyasi istişarelerin gerçekleştirilmesinin önemini belirtir ve bu yönde Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesindeki faaliyetlerin önemini vurgular.

Taraflar, kendi ulusal çıkar ve menfaatlerini koruma ve sağlamaya yönelik bağımsız dış politika yürütürler. Taraflar, bölgesel ve uluslararası düzeyde istikrar ve refah üzerinden barış, dostluk ve samimi komşuluğa dayalı uluslararası ilişkilerin geliştirilmesi, ayrıca ihtilaflar ile bölgesel ve küresel güvenlik ve istikrar meselelerinin çözümlenmesi yönünde ortak çaba gösterirler.

Taraflar, güncel, karşılıklı ilgi uyandıran uluslararası konularda dayanışma ve karşılıklı destek sergileyerek yakın veya örtüşen tutumlardan yola çıkarak ikili işbirliğini derinleştireceklerdir ve BM, AGİT, Avrupa Konseyi, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, İİT dahil uluslararası ve bölgesel kuruluşlar çerçevesinde birbirine karşılıklı destek vereceklerdir.

Taraflardan herhangi birinin kanaatine göre onun bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne, uluslararası düzeyde tanınmış sınırlarının dokunulmazlığına veya güvenliğine karşı üçüncü bir devlet veya devletler tarafından tehdit ve saldırı gerçekleştirildiğinde, Taraflar, ortak istişareler yapacak ve bu tehdit veya saldırının önlenmesi amacıyla BM Şartı’nın amaç ve ilkelerine uygun girişimlerde bulunacak, birbirine BM Şartı’na uygun şekilde gerekli yardımı yapacaklardır. Bu yardımın kapsam ve biçimi ivedi yapılan görüşmeler yoluyla belirlenerek ortak tedbirler alınması için savunma ihtiyaçlarının karşılanmasına karar verilecek ve Silahlı Kuvvetlerin güç ve yönetim birimlerinin koordineli faaliyeti sağlanacaktır.

Tarafların Güvenlik Konseylerinin milli güvenlik konularında düzenli olarak ortak toplantıları düzenlenecektir ve bu toplantılarda ulusal çıkarların, Tarafların çıkarlarını etkileyen bölgesel ve uluslararası güvenlik konularının müzakeresi gerçekleştirilecektir.

Taraflar, iki kardeş ülke silahlı kuvvetlerinin çağın gereklerine uygun olarak yeniden yapılandırılması ve modernizasyonuna yönelik olarak ortak çaba göstermeye devam edecektir.

Taraflar, Ermeni işgalinden kurtarılan rayonlarda başta mayınlı arazilerin temizlenmesi olmak üzere hayatın normalleştirilmesi faaliyetlerini destekleyeceklerdir.

Taraflar, savunma yeteneklerinin ve askeri güvenliğin güçlendirilmesine yönelik personel mübadelesini, ortak eğitim ve tatbikatların düzenlenmesini, iki ülke silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılmasını, modern teknolojilere dayalı silah ve mühimmatların yönetilmesinde yakın işbirliğini ve bu amaçla yetkili kurum ve kuruluşların koordineli faaliyetinin sağlanmasını teşvik edeceklerdir. Türkiye ve Azerbaycan diğer dost devletlerin orduları ile birlikte askeri tatbikatların düzenlenmesini destekleyeceklerdir.

Taraflar, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini göz önünde bulundurmak suretiyle, deniz, hava ve uzay alanında karşılıklı teknoloji paylaşımında bulunarak, müşterek yeteneklerin geliştirilmesi maksadıyla ortak projelerin yürütülmesini teşvik edecek ve karşılıklı savunma sanayii teknolojilerinin geliştirilmesine olumlu katkı sağlayacak; sahip oldukları silah ve mühimmatla teçhiz edecek, bunların üretim teknolojilerini karşılıklı şekilde teşvik edecek ve hâlihazırda ülkelerinde mevcut olmayan üretim alanlarının oluşturulmasını, ortak araştırma ve üretim faaliyetleri gerçekleştirilmesini, iki ülke savunma sanayi kurumlarının teknoloji, askeri ürünler ve hizmetler alanında yerli ve uluslararası pazarda işbirliği yapmasını destekleyeceklerdir.

Taraflar, iki devlet arasında geliştirilen ve onların çıkarlarına uygun askeri siyasi işbirliğinin üçüncü devletlere karşı olmadığını belirtirler.

Taraflar, siber güvenlik alanında işbirliğinin daha da geliştirilmesinin önemini vurgular ve bu alanda ortak bilimsel araştırma çalışmaları, uzman eğitimi gerçekleştirecek, karşılıklı teknik işbirliğini teşvik edeceklerdir.

Taraflar, ticari-ekonomik ilişkilerde ulusal ekonomilerinin ve ihracatın çeşitlendirilmesi, aynı zamanda geleceğe dönük alanlarda ortak üretimin oluşturulması, yatırım alanındaki işbirliğinin karşılıklı faydalı gelişimi için daha elverişli ortamın geliştirilmesi yönünde çabalarını yoğunlaştıracaklardır. Bu hususta, Türkiye ve Azerbaycan ürünlerin serbest dolaşımının sağlanması
mekanizmalarının oluşturulması yönünde gerekenleri yapacaklardır.

Taraflar, bölgenin ve Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı veren, doğal gaz kaynak ve güzergâh çeşitlendirmesi sağlayan stratejik Güney Gaz Koridorunun hayata geçirilmesinde Türkiye ve Azerbaycan’ın öncü rolünü vurgularlar. Taraflar, Güney Gaz Koridorunun etkili biçimde kullanılması ve daha da geliştirilmesine yönelik çabaları koordineli şekilde sürdüreceklerdir. Taraflar ayrıca küresel enerji sektöründeki gelişmeleri de dikkate alarak, bölgenin enerji arz güvenliğinin pekiştirilmesini teminen elektrik alanında da bölgesel işbirliğine katkı sağlayacak çabaların arttırılarak sürdürülmesi konusundaki niyetlerini ortaya koyarlar.

Taraflar, iki ülke topraklarından geçen Doğu-Batı/Orta uluslararası ulaştırma koridorunun rekabet kabiliyetinin artırılması amacıyla karşılıklı işbirliğini pekiştireceklerdir. Türkiye ve Azerbaycan akıllı ulaşım sistemleri teknolojilerinden istifade ederek, uluslararası ulaştırma koridorlarının Türkiye-Azerbaycan bölümlerinde transit-ulaştırma potansiyelini daha da geliştireceklerdir.

Taraflar, Türkiye ve Azerbaycan’ı birleştiren Azerbaycan Cumhuriyeti Batı rayonları ile Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasındaki koridorun (Zengezur Koridoru) açılmasının ve söz konusu koridorun devamı olarak Nahçıvan-Kars demiryolunun inşaatının iki ülke arasındaki ulaştırma-iletişim ilişkilerinin yoğunlaştırılmasına önemli katkı sağlayacağını belirtirler.

Taraflar, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin mevcut seviyesinin genel bölgesel ve uluslararası barış ve istikrara katkıda bulunmakta olduğunu, ilişkilerin sadece iki ülkeye değil, aynı zamanda bölgeye barış ve istikrar getirerek, başta bölge ülkeleri olmak üzere uluslararası toplumun huzur, barış ve çıkarlarına da hizmet edeceğini vurgular.

Taraflar, bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz şekilde etkileyen çeşitli tehdit ve çağrılara, özellikle terör, onun tüm şekil ve tezahürlerine, finansmanına, aynı zamanda kitle imha silahlarının yayılmasına, organize suçlara, kara para aklanmasına, uyuşturucu kaçakçılığına, insan ticaretine, yasadışı göçe karşı mücadele alanında ortak çaba ve işbirliklerini genişletecek ve derinleştirecekler.

Azerbaycan Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne, sınırlarının dokunulmazlığına, istikrar ve güvenliğine yönelik tüm eylemleri, aynı zamanda terörün tüm şekil ve tezahürlerini kınıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin terörizme karşı yürüttüğü mücadeleyi kati surette destekliyor.

Taraflar, çeşitli ülkelerde yaşayan Türk ve Azerbaycan diasporaları arasındaki işbirliğinin daha sıkı şekilde geliştirilmesi, onların maruz kaldıkları genel sorunlar karşısında birlikte adım atılması ve devamlı dayanışma sergilenmesi amacıyla gayretlerini birleştireceklerdir.

Tarafların ülkelerinin tanıtımı ve ulusal çıkarlarının korunmasına dair tarihi gerçeklerin dünya kamuoyuna duyurulmasında diaspora faaliyetinin koordinasyonunu ve karşılıklı desteği teşvik edeceklerdir.

Taraflar, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı asılsız iddialarının, tarihin çarpıtılması ve tarihi gerçeklerin tahrif edilerek siyasallaştırılması girişimlerinin bölgede barış ve istikrara zarar verdiğini vurgulamakta, bu çerçevede 1915 yılı olaylarına ilişkin olarak kendi arşivlerini açan Türkiye’nin, Ermenistan’daki ve diğer ülkelerdeki arşivlerin açılması ve bu konuda tarihçiler tarafından araştırmaların yapılmasına yönelik çabalarını desteklemektedirler.

Taraflar, 10 Aralık 2020 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Medya Alanında Stratejik İşbirliğine Dair Mutabakat Zaptı”na uygun olarak Türkiye-Azerbaycan Medya Platformunun olanaklarını göz önünde bulundurarak, iki ülkenin ilgili kurumları arasında enformasyon, iletişim ve sosyal diplomasi alanlarındaki işbirliğini daha da güçlendirecek ve bu çerçevede Dışişleri Bakanlıkları arasında sürekli olarak enformasyona ilişkin sık görüşmeler ve değişimler yapılacaktır.

Taraflar, parlamentolararası işbirliğinin daha da güçlendirilmesi ve bu yönde karşılıklı faaliyetin artırılmasını teşvik ederler.

Taraflar, iki halkın ortak değerlerinin önemli tezahürlerine gerekli sosyal desteğin gösterilmesini sağlayacak, tarihi ve kültürel mirasların korunması için ortak faaliyet gerçekleştireceklerdir.

Taraflar, Türk dünyasının birlik ve refahına hizmet edecek ulusal ve uluslararası çabaların artırılmasına dikkat çektiler.

Taraflar, Türk kültür mirasının uluslararası düzeyde tanıtımı ve teşviki alanında ortak işbirliğini güçlendireceklerdir.

Taraflar, Türk dayanışmasının daha da pekiştirilmesi amacıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, Türk Akademisi, Türk Kültür ve Mirası Vakfı, TÜRKSOY ve Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi çerçevesinde gerçekleştirilen faaliyetlere ivme kazandıracaklardır.

Taraflar, bir Tarafın vatandaşlarının diğer Tarafın topraklarına kimlik kartı ile seyahat etmelerine dair kabul edilen anlaşmadan duydukları memnuniyeti ifade ediyor ve söz konusu anlaşmanın halklarımız arasındaki yakınlık ve insanlar arasındaki ilişkiler açısından müstesna önemini ifade ederek, bir Tarafın vatandaşlarının diğer Tarafın topraklarında ikamet etme hakkı elde etmelerini
mütekabiliyet ilkesine dayalı olarak kolaylaştırmak için gerekli çalışmaların yapılmasını takdir ederler.

Taraflar, gerekli devlet desteğini sağlayarak halkları arasındaki ortak değerlere dayalı yakın ilişkileri insani, sosyal güvenlik, bilimsel, eğitim, sağlık, kültür, gençlik ve spor alanlarında daha da geliştirecek ve derinleştireceklerdir. Bu amaçla, iki ülkenin ilgili kurumları tarafından ortaklaşa olarak sürekli faaliyetler gerçekleştirilecektir.

Şuşa kentinde 15 Haziran 2021 tarihinde, Türkçe ve Azerbaycan dilinde olmak üzere iki nüsha halinde imzalanmış olup tüm metinler eşit derecede geçerlidir.

Türkiye Cumhuriyeti                                       Azerbaycan Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı                                                       Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan                                                  İlham Aliyev

Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı

0

Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı, 16 Haziran 1994’de Anayasa Mahkemesi tarafından oybirliği ile verilmiştir. Kapatma kararı sonucunda, davanın açıldığı tarih olan 2 Aralık 1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekillikleri düşürülmüştür.

Demokrasi Partisi(DEP); Parti Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn kentinde ve 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmaları ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi gerekçe gösterilerek kapatılmış; partinin eylemleri Anayasa‘ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırı bulunmuş, partinin temelli kapatılmasına karar vermiştir.

Partinin kapatılmasından sonra HADEP kurulmuştur.

Demokrasi Partisi (DEP)

Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993’te Yaşar Kaya’nın başkanlığında kurulmuştur. DEP’in ilk milletvekilleri SHP listesinden meclise girmişlerdir. DEP’in ilk olağan kongresinden sonra yedi genel merkez yöneticisi gözaltına alınmış, Mardin Milletvekili Mehmet Sincar ile Batman il yöneticisi Metin Can öldürülmüş, Genel Başkan Yaşar Kaya da 16 Eylül 1993’te Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongrede Hatip Dicle genel başkan seçilmiştir. Kongreden 10 gün önce 2 Aralık 1993 tarihinde DEP’e de kapatma davası açılmıştır. Kapatma davası devam etmekteyken TBMM, 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan Orhan Doğan ve Hatip Dicle meclisten çıkarken gözaltına alınmıştır. Partinin milletvekillerinden Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan 16 Mart’ta tutuklanmıştır. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kurulmuş ancak 1995 seçimlerinde meclise girememiştir.

Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/3 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1994/2

Karar Günü:16.6.1994

R.G. Tarih-Sayı:30.06.1994-21976

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU : Demokrasi Partisi Genel Başkanı’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’nın Başlangıc’ı, 2., 3., 14. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı ileri sürülerek anılan Parti’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası uyarınca kapatılması istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz.1993/55 sayılı İddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:

“Deliller : Davalı partinin genel başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil şehirlerinde yaptığı konuşmalara dair video kasetler, bunların çözümüne ve çevirisine ilişkin tutanaklar, Davalı partinin merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınlayıp dağıttığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi,

Bu konularda Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturmalarına ilişkin 1993/425, 426, 443 sayılı dosyalarının örnekleri ve o dosyalardaki Yaşar Kaya ile Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin anlatımları,

I- Giriş

Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi saymak suretiyle demokrasinin belirleyici özelliği olarak kabul etmiştir. Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. madde lerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uy makla yükümlü oldukları hususlar ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demoratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur.

Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasa’da belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.

Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY.nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında, SPY.nın 106. maddesi gereğince yerel adlî ve idarî makamlardan Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesinden, davalı siyasal partinin çalışmalarında, (II) no.lu bölümde belirtilen ve kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.

II- Davayla İlgili Yasa Hükümleri

  1. A) Anayasa Hükümleri

1- Başlangıç kısmı: “… bu Anayasa … hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

2- 2. madde: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milleyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” 3- 3. maddenin 1. fıkrası: “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

4- 4. madde: “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

5- 14. maddenin 1. fıkrası: “Anayasada yeralan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmüz bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.”

Aynı maddenin 3. fıkrası: “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yeralan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

6- 66. maddenin 1. fıkrası: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

7- 68. madde: “… Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz…”

8- 69. maddenin 1. fıkrası: “Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.”

  1. B) 2820 Sayılı Siyasî Partiler Yasasındaki Hükümler:

1- 5. maddenin 3. fıkrası: “Siyasî parti kurma hakkı,

Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayrımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.”

2- 78. madde: “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci kısmında belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 ncü maddesinde açıklanan Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
  2. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  3. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  4. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  5. e) Genel ahlâk ve âdâba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  6. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”

3) 81. madde: “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) ….”

4) 101. madde: “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:

  1. a) Parti tüzüğünün veya programanının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
  2. b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
  3. c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

hallerinde verilir.

…”

III- Açıklamalar

SPY.nın 78. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın yasanın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.

Bu dava açısından 101. maddenin (a) ve (c) bentlerinin uygulanması sözkonusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (b) bendi uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. Belirtildiği üzere, (b) bendi sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı saymıştır. Genel Başkan Yaşar Kaya’nın yurtdışında genel başkan sıfatıyla ve partisini temsilen yapmış olduğu konuşmalarla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacağı üzerinde daha fazla söz edilmesini gerektirmeyecek kadar açıktır.

Partinin bildiri yayınlayan Merkez Yürütme Kurulunun durumuna gelince; davalı siyasal partinin tüzüğünün SPY.nın 16. maddesinin birinci fıkrasındaki, merkez karar, yönetim ve icra organlarının tüzükte belirtilen ad, biçim ve sayıda kurulacağından söz eden hükmünden yararlanarak, yönetim ve yürütme organlarını “genel başkan”ın yanında, 22. maddesinde “parti meclisi”, 25. maddesinde “merkez yürütme kurulu” olarak düzenlediği görülmektedir. Bu durumun, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendindeki, merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu halde bu kurullardan herbirinin yazılı ya da sözlü beyanlarının partinin kapatılmasına neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye uygun bulunduğu ve merkez yürütme kurulunun, parti meclisi üyeleri arasından seçilen, parti meclisinden ayrı ve ona bağlı olarak tüzükte belirlenen görevleri yerine getiren yönetim ve icra organı olduğu anlaşılmakta ve merkez yürütme kurulunun bildirisinin de parti tüzel kişiliğini sorumlu kıldığı sonucuna varılmaktadır.

Elde edilen bilgi ve belgelerin incelenmesinde, yukarıda açıklandığı üzere, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi anlamında, beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini bağlayan davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın iki ayrı yerde ve tarihte genel başkan sıfatıyla ve partisi adına konuşmalar yaptığı ve Merkez Yürütme Kurulunun da “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bir bildiri yayınlayıp dağıttığı anlaşılmıştır.

Sözü edilen konuşmaların ve bildirinin içerikleri, tarih sırasına göre, aynen şöyledir :

  1. A) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşması:

“Sevgili kardeşlerim. Böyle bir günde sizinle beraber yaşadığım için mutluyum. Hepiniz hoşgeldiniz. Sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çocuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak daha da siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir. Biz ülkemizin tarihi yiğitçe direnen Mahmut Berdemci (Berzenci, olmalı)lerin ve Mahabat’ta Çarçıra Meydanında idam edilen Gazi Muhammed’lerin, Şark İstiklâl Mahkemesinin astığı Şeyh Sait’lerin, Dersim lideri Seyit Rıza’ların, Ali Şan’ların, Ağrı direnişlerinin, Zilan deresine kan akıtanların, bazı rejime (Baas rejimine, olmalı) 30 yıl direnen Mustafa Barzani’lerin, Diyarbakır zindanlarının cellatlarını hiçe indiren Hayri Durmuş’ların, Kemal Pir’lerin, çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ların tarihidir. Evet, bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir. Bu sizin büyük yürüyüşünüzdür. Bu tarihte ilk ve tek buluşmamızdır. Bu ilk birliğimizdir. Bunu tarihe böyle kayıt düşün. Ben size Ağrı’nın, Tendürek’in, Zilan’ın, Gabar’ın, Botan’ın karlı dağlarının ardında, ak saçlarını Diyarbakır köşelerinde al kanlar içerisinde bırakarak gülümseyen şehitler babası Musa Anter’den selâm getirdim. Son otuz yıllık aydınlanma döneminden sonra tarih bir noktada bizi bir araya getirdi. Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz. Yaşasın ulusal birliğimiz. Yaşasın bizi biz eden sevda.

“Sevgili kardeşlerim, yürüyenler yalnız biz değiliz, kalbi bizimle olan bütün halkımızdır. Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhildanda başını dik tutan bir halktır. Demokrasi Partisi sizin birliğinizin, sizin ulusal mutabakatınızın eseridir. Osmanlı Devletinin 600 yıllık mirası, İttihatçı komploculuğu ve Cumhuriyetin 70 yıllık tarihi üstüne kurulan Cumhuriyet Türkiye’si üç şeyi beceremedi. Birincisi, demokratik bir devlet yapısı kuramadı. İkincisi, Kürt sorununu demokratik bir yolla çözüme götüremedi. Üçüncüsü, geniş halk kitleleri ve emekçiler üzerindeki sömürüyü kaldıramadı. İşte Demokrasi Partisi böyle bir zaruretten doğmuştur. Dünyada yaşanan gelişmelere rağmen, Türkiye’de yönetim anlayışı değişmedi. Kürtler hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadılar. Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne, dünya kamuoyunun önüne koydu. Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selâmlıyorum. Kürtlerin demokrasi ve değişim isteklerine sözcü olabilecek onu gerçekleştirebilecek nitelikte bir örgütlenmenin olmaması kısır bir döngüdür. Bu çıkmazı aşmanın yolu gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber etmek ve sağlıklı bir kanala yöneltip örgütsel birliği kurmaktır. Demokrasi Partisi bu kulvarda mücadele edecek demokrat bir kitle partisidir. Kürt sorununa barışçı ve âdil bir çözüm bulmak kaçınılmazdır. Savaşlar sonsuza kadar sürmez. Bir halkı imha etmek mümkün değildir. Kürt halkının istekleri vardır, bizim isteklerimiz vardır. Biz öncelikle Türkiye’de Kürt sorunu dahil her sorunu yasaksızca tartışabileceğimiz bir demokrasi istiyoruz. Oysa ki, Türkiye’de her yer mayın tarlasıdır. Özgür Gündem gibi bir gazete sekiz ayda kendi mensuplarından sekiz şehit vermiştir. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Ben geçen gün İstanbul DGM.de şahit olduğum bir olayı size aktarmak isterim. Ben ve arkadaşlarımın, Özgür Gündem’cilerin 14 duruşması vardı. Biz bir kapıda bekliyorduk. Öbür kapıda Azadi Gazetesi’nin ve sorumlularının duruşması vardı. Öbür mahkemenin kapısında Medya Güneşi’nin ve arkadaşlarının duruşması vardı. Bir arkadaşımızı tevkif ettiler. DGM.lerin koridorlarına baktım. Bu olağanüstü mahkemeler sanki biz, yalnız Kürtler için kurulmuştur. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.”

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmiş bulunan 1993/443 sayılı hazırlık soruşturması dosyası örneğinin incelenmesinden; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Bonn’daki konuşmasını içeren bir video kasetin Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca elde edilerek, 23.9.1993 gün, 1993/310 B.Muh. sayılı yazı ile gereğinin takdir ve ifası için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderildiği,

Yüksek Mahkemenize de sunulmakta olan kasetin çözümüne ilişkin 29.9.1993 günlü rapora göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin ilk başlarında PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı bir konuşmanın seslendirici tarafından anlatımının yer aldığı, daha sonra yürüyüşe katılan büyük bir kalabalığın PKK. örgütünün, onun cephe faaliyetlerini yürüten ERNK. ile silâhlı gücünü ifade eden ARGK.nin bayrak ve flamalarını taşıdığı; bir sergide örgütün bayrak, flama, pankartları, halı, kilim ve heybe gibi eşyanın sergilendiği, bir folklor grubunun sarı, kırmızı, yeşil renklerden oluşan giysilerle halk oyunları oynadığı; kalabalığın Kürtçe ve Almanca ibareler yazılı pankartlarla birlikte, “Yaşasın Apo”, “Yaşasın Kürdistan”, “Liderimiz Abdullah Öcalan”, “Yaşasın PKK, KSK,PDK, KUK, RNK” gibi sloganlar bağırdığı; yürüyüşe katılanlarla küçük röportajlar yapıldığı, verilen cevaplarda, katılımcıların Almanya’nın çeşitli şehirlerinden ve Fransa ve Belçika gibi ülkelerden geldiklerini söyledikleri, bir konuşmacının, “Yüz bin Kürt halkı hepsi bir arada toplanıp yürüyorlar. Çok mutluyuz. Kürdistan’ın özgürlüğü için nice işkenceler çektiler. Kahramanca çıkıp Kürdistan için Botan dağları ve aralarında Mardin’de, Sason’da ve Siirt’e kadar yürüyüp savaştılar. Yaşasın Apo. yaşasın özgürlük mücadelemiz. Kürt halkı için kimse söyleyemez, Kürtler öldüler (diye). Kürtler ölmezler. Kürtler her zaman canfedadırlar. Biz Kürdistan şehitleri(ni) unutmayız.” şeklinde sözler söylediği; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzenlenen, PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı ve akışı kalın çizgilerle özetlenen bu açık hava toplantısında Demorasi Partisi Milletvekili Hatip Dicle’nin çok kısa bir konuşma, Genel Başkan Yaşar Kaya’nın da yukarıda belirtilen konuşmasını yaptıkları: bu hususta ifadesine başvurulan Genel Başkan Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 7.10.1993 günlü anlatımında, “Almanya’nın Bonn kentinde 29 Mayıs 1993 günü yapılan toplantıya Demokrasi Partisi Genel Başkanı olarak katıldığını ve genel başkan olarak konuşma yaptığını, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yaptığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini, eksiksiz bir demokrasinin nasıl olması gerektiğini, Kürt ve Türk kardeşliğinin nasıl olacağını, iki halkın nasıl bir arada yaşayacağını ve sonucuna nasıl çözüm bulunacağını anlattığını” söylemiş,

Sevk edildiği Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki aynı günlü anlatımında, “Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesini aynen kabul ve tekrar ettiğini beyanla, konuşmanın kendisine ait olduğunu, cümle düşüklükleri dışında kaset çözümünün genellikle doğru ve bu görüşlerin kendisinin ve partisinin görüşleri olduğunu, Kürt ve Türk halkının kardeşçe yaşamasını temenni ettiğini, yaptığı konuşmanın tamamen partisinin görüşlerini açıklamaya yönelik bulunduğunu” belirttiği; Genel Başkan Yaşar Kaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının 22.10.1993 gün, 1993/443-112-91 sayılı iddianamesiyle o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaptığı iddiasıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu davası açıldığı anlaşılmıştır.

  1. B) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Irak’ın Erbil şehrinde düzenlenen Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Genel Kurulunun açılışında 16.8.1993 tarihinde yaptığı konuşma: (Kürtçe olarak yapılmış olan bu konuşmanın elde üç ayrı çevirisi bulunmaktadır. Bunlardan özet nitelikte bir tanesi Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının Hz.1993/425 sayılı soruşturma dosyası içinde yer almakta olup, bir tanesi de Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK. ve GÜV.D.İç.İsth.Ş.(614) sayılı yazısı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kasetten yapılan çeviri yazıdır. Mevcut çevirilerin özet niteliği gözönünde bulundurularak, konuşmanın tamamını elde edebilmek ve bu suretle bütünsel bir değerlendirme yapabilmek amacıyla video kasetteki konuşma Cumhuriyet Başsavcılığımızca Türkçeye çevirtilmiştir.

Bilindiği gibi, bir metnin veya konuşmanın ayrı ayrı kişilerce yapılan çevirilerinin üslûp ya da form bakımından birbirlerinin tıpatıp aynı olması beklenemez. Hatta, aynı kişi tarafından yapılan çeviriler bile, hele üzerinden belli bir zaman geçmişse, birbirine benzemeyebilir. Çeviriyi yapan kimsenin her iki dile olan egemenliği, anlatım gücü, üslûbu çeviriyi etkileyen faktörlerdir. Çeviride önemli olan anlamın değişmemesi, gerçek anlamın aktarılması ya da yansıtılmasıdır.

Sözkonusu konuşmanın mevcut çevirileri dikkate alındığında, üslûp ve biçim yönünden farklılıkların ortaya çıktığı görülmekte ise de, anlamda herhangi bir aykırılığın bulunmadığı ve her birinin genelde birbirinin aynı olan anlamı verdiği görülmektedir.)

“Ey bacılarım ve kardeşlerim; bugün iyi bir gündür. Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP.nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için bir rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına ve Demokrasi Partisi adına size hoş sefa gelmişsiniz diyorum. Ben Demokrasi Partisi adına lider Mesut Barzani’yi ve hazır bulunan misafirleri saygılarımla selâmlarım.

Ey hazır bulunan kardeşlerim; Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur. Şeyh Ubadullah Nehdi (Ubeydullah Nehri)’den tutun da şimdiye kadar Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için kimne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için.

Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri; sizin partinizin sorunu adınız, sesiniz, sedanızdır. Adınız bizim orada da (duyulmuştur), (aynı zamanda, zaten) savaş merkezidir. Herkes bizi biliyor. Her Kürt arslan ve kaplan gibidir. Sorununuz (davanız) sevgidir, zaferdir, rahmetli Molla Mustafa’dır. Muhammedin gazasıdır (Gazi Muhammed), güleryüzdür, savaş meydanında, milletin kahramanı, ölmeyen, rahmetli Molla Mustafa Barzani’dir. Hasaneyn Heykel, Molla Mustafa için diyordu ki, o Kürdistan’ın yaşlı kartalıdır. Sizin davanız Barzani’nin koşusudur. Davanız Kürdistan’ın kurtuluşudur. Davanız tüm Kürdistan partilerinin anasıdır.

Ey kıymetli kardeşlerim; ben Serhat’ten, Tendürek’ten, Ağrı’dan, Van Gölü’nden, General İhsan Nuri’nin yanından geliyorum. Ben Piran’dan, Bingöl’den, Diyarbakır’dan, İhtiyar Şeyh Sait’in yanından geliyorum. Ben Koçgiri’de kahraman Ali Şer’in yanından, ben Dersim’den Seyit Rıza’nın yanından geliyorum. Ben Diyarbakır zindanlarından, Mazlum Doğan’ın yanından, Bitlis’ten Hasan Hayri Bey’in yanından geliyorum. Ben şehitlerin babası ve Musa Anter’in babasının yanından geliyorum.

Eyaletin (ülkenin) şehitleri şöyle diyorlardı: Biz sizden ümitliyiz. Bugün kardeşlik günüdür, birlik günüdür.

İnsan tek (başına) oldu mu, ne dost ne de düşman size değer vermez. Süleymaniye’den tut, Dersim’e kadar, Mahabat’a kadar, Cebel-i Ekrat’a kadar hepsi şehitlerin ziyaretgâhıdır, kandır, baruttur. Yıldızlar kadar şehitlerin mezarları vardır.

Hepsi (bütün bunlar) niçin’ Kürt kardeş olmadı, dost olmadı, onun için. Düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz. Düşmanın elinde Kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var, Düşman öldürdüğü zaman bu KDP., bu YDK., bu PKK. demiyor, bunlar Kürttür diyor. Kurtun yanındaki Kürdistan’da (Diğer çevirilerde bu ibare “Kuzey Kürdistan” olarak belirtilmiş, bizzat genel başkan Yaşar Kaya da, doğruluğunu kabul ettiği 15.9.1993 günlü kolluk anlatımında (s.21), konuşmasında “Kuzey Kürdistan” demiş olduğunu ifade ettiğinden, ibareyi bu şekilde anlamak gerekir.) büyük savaş vardır. Arkadaşlar dediler ki: Halepçe’yi unutmadık. Evet, hiçbir Kürt Halepçe’yi unutamaz. Ama, şimdi kurtun yanındaki (Kuzey) Kürdistan’da Şırnak var, Sarıka­ mış var, Digor var. (Şırnak, Sarıkamış, Digor il ve ilçelerimizin yer aldığı ülke parçasına “Kürdistan” denildiğine göre, ister “Kuzey” sözcüğüyle, ister başka bir sıfatla nitelendirilmesinin sonucu etkilemediği açıktır.

Ey kardeşlerim; Kürt birlik olmayıncaya kadar, evet biz Kürdistan için birlik olamıyoruz. Düşman Türk, Arap ve Acem menfaatleri için birlik oluyorlar. Acaba biz Kürdistan için niye birlik olamıyoruz ‘ Ben dedim ki Kürdistan’ın sorunu ihanetlik sorunudur. Hiç Kürtlerin başkaldırması sorunsuz sönmemiştir. Hile, desise, müzakere, siyaset ve bizim içimizdeki hainlerle, kandırmayla ve içimizdeki düşmanla bizi kandırmışlar ve söndürmüşler. Herkes bizi aldatmış. 1600 sene Kürtler İslâmiyete hizmet etmişlerdir. Bugün Kürt İslâmiyetin yetimidir. Bu kadar İslâm devletleri Kürtler için bir karar almıyorlar. Kürtler sosyalizme de hizmet etmişler. Bizler marksist Türk, Arap ve Acem’in kölesi olmuşuz. Askerler bize Kürtlüğü kader işi yapmışlar. Burjuvalar, kapitalistler bizi Kürtlük (Kürt olduğumuz) için kabul etmiyorlar. Kürtlük devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir (yiğittir). Halkımız davası için, kurtuluşu için kızını, gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor. Kürdistan eski Kürdistan değil, Kürt eski Kürt değil. Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür. Ey ülke senin uğrunda canımız feda, senin yolunda. Bizim kefenimiz giysilerimizdir. Ferman ve hediye birşey istemiyoruz dünyada ölümden başka. Bizim kanımız satılıktır, onunla alın Kürdistan’ı, bizim rüyalarımız olur. Biz başka birşey istemiyoruz.

Kardeşlik ve birlik için KDP.nin kongresi başarılı olsun, siz sağ selâmet olun. Allah yardımcınız olsun.”

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının bu konudaki Hz.1993/425 sayılı hazırlık soruşturmasına ilişkin dosya örneğine göre; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 15.9.1993 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünce bu konuşmasıyla ilgili olarak ifadesine başvurulduğunda, özetle, gazeteci Emin Çölaşan’ın 28.8.1993 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Kim kime ihanet ediyor ‘” başlıklı yazısında, konuşmadan yapılan alıntıya işaret ederek, bu yazıların yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu, konuşmasında “Kuzey Kürdistan” olarak tanımladığı yerin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde bulunan bazı illeri kapsadığını, “Kuzey Kürdistan” derken Türkiye’nin bir bölümünü kastettiğini; Demokrasi Partisi’nin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğunu, partinin Kürt sorununun Kürt ve Türk Halkının kardeşliği temelinde savaşsız, ölümsüz, silahsız çözümünden yana olduğunu; Irak’a Demokrasi Partisi genel başkanı olarak davet edildiğini ve bu sıfatla oraya gittiğini;

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.9.1993 tarihli ifadesinde ise, özetle, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp, bu sıfatla Demokrasi Partisi adına konuşma yaptığını;

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki 16.9.1993 tarihli ifadesinde de, özetle, kongreye parti genel başkanı olarak resmi davetli olduğunu, olay hakkında DGM. Cumhuri­ yet Savcılığında ve kollukta etraflı olarak beyanda bulunduğunu, bu ifadelerinin doğru olduğunu ve onları tekrar ettiğini söylemiş,

Hakkında Ankara DGM. Cumhuriyet Savcılığınca düzenlenen 1.10.1993 gün, 1993/425-91-74 sayılı iddianame ile, o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan dolayı 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açılmış olduğu anlaşılmıştır.

  1. C) Demokrasi Parti Merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınladığı “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi:

“Anti demokratik yöntemlerle ülke sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bugün ülkemizde ilân edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır.

Uluslararası hukuk kurallarının açıkça çiğnendiği bu savaş yüzünden Kürtler de Türkler de çok ağır bedeller ödemektedir.

Savaşta her gün 30 insanımız hayatını kaybetmektedir. Savaş boyunca, 17.700 insanımız öldü. Yaklaşık 400 köy tümden veya kısmen boşaltıldı ve yakıldı. Ormanlar ve tarihi değerler yok edildi. Milyonlarca insan topraklarından koparıldı. Toplu göçler ve sürgünler yapıldı. Yoksul insanlarımızın cebinden alınan milyonlarca para bu savaş için harcandı.

Emekçiler, İnsan Hakları Savunucuları, Barış severler,

Her iki taraftan ölen 17.700 insanın hepsi bizim insanımız. Savaşın bütün yükü yoksul halkımıza fatura ediliyor.

Bilelim ki, bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün, Kürt sorunu çözülemeyecektir. Askeri politikalar 70 yıldır uygulanıyor. Devlet bu politikalarla neyi çözebildi’ Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi, bugüne kadar çoktan çözülmüş olurdu.

Sorun, “Ekonomik geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. “Sorun siyasidir ve adı da Kürt Sorunudur.

Onun için daha çok insan ölmeden, daha çok kan dökülmeden, daha çok ekonomik yıkıma uğramadan, demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden BARIŞ sağlanmalı, siyasi çözüm yolları bulunmalıdır.

“Ulusal mutabakat” ve “Vatanın bölünmesi tehlikesi” yalanlarıyla haklarınız ve özgürlükleriniz elinizden alınmaktadır. Bu ağır bedeli ödemek zorunda değilsiniz. Bu savaşa hep birlikte dur diyelim. Savaşa karşı barışı savunmak insanlık görevidir. Topyekün savaşa karşı, topyekün barışı savunalım. barış içinde, eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı. Kendi haklarımıza ve görevlerimize sahip çıkalım. Ekmeğimizi, özgürlüklerimizi, kardeşliğimizi, barış içinde ve demokratik bir ortamda yaşama hakkımızı savaş yanlılarının insafına terketmeyelim. Onlar bir avuçtur. Onları durdurabiliriz. Akan kana ve tüm acılara son verebiliriz. Birlikten doğan gücümüzle sorunları çözebiliriz.

Bunun için öncelikle silâhlar susmalıdır. PKK ve devlet ATEŞKES ilân etmeli ve kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenebilmelidir.

Sorunun köklü çözümü; barışçıl ve demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasi yol ve yöntemler uygulanarak bulunacaktır. Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla birlikte kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda siyasi çözüm yollarını birlikte bulabiliriz.

Barışı kazanmak ve kalıcılaştırmak için;

1- Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır.

2- Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçları ile birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır.

3- Kürt kimliğinin kabulü temelinde, Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalara konulmuş çekinceler geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.

4- Kürtler, kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü ve sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.

5- Anadilde eğitim hakkı sağlanmalı, radyo ve TV’lerde Kürtçe yayın yapılmalıdır.

6- Kürt sorunu ve diğer tüm sorunların çözüm yollarının, bütün boyutlarıyla ve özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortam sağlanmalıdır.

7- Olağanüstü Hal Uygulaması, bütün kurumları ile birlikte kaldırılmalıdır.

8- Özel Tim bölgeden çekilmelidir.

9- “Faili meçhul cinayetler” aydınlatılmalı, kontrgerilla örgütü açığa çıkarılıp, dağıtılmalıdır.

10- Köy koruculuğu sistemine son verilmelidir.

11- Anti-Terör Yasası yürürlükten kaldırılmalıdır.

12- 12 Eylül’ün sonuçlarını ortadan kaldıracak bir genel af ilân edilmelidir.

13- Adil bir seçim yasası çıkartılmalı ve her türlü düşüncenin serbestçe örgütlenmesi sağlanmalıdır.

14- Boşaltılan, yakılan ve yıkılan köyler yeniden inşa edilmeli, köylülerin uğradığı zararlar karşılanmalıdır.

15- Bölge ekonomisinin canlandırılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.

16- İsmi değiştirilen yerleşim birimlerine eski isimleri iade edilmelidir.

Savaştan çıkarı olmayan en geniş kesimleri, BARIŞ çağrımıza destek olmaya çağırıyoruz. Sesinizi yükseltin. Öncelikle barış ortamını sağlayalım. Barış ortamını kalıcı kılmak ve demokrasiyi kazanmak yaşamsaldır. İnsanca yaşama hakkımızı hep birlikte savunalım.

-Yaşasın halkların kardeşliği

-Silahlar sussun, akan kan dursun

-Askeri çözüm değil, demokratik çözüm istiyoruz

-Barış kampanyamıza katıl, güç ver “

Davalı partinin Merkez Yürütme Kurulu tarafından kaleme alınan bu bildirinin yurdun çeşitli yerlerinde dağıtılmak üzere gönderildiği, bu cümleden olarak İzmir il başkanlığının İzmir Valiliğine verdiği 2.7.1993 günlü dilekçede bildirinin İzmir ilindeki dağıtımına Konak, Buca, Karşıyaka, Bornova, Balçova, Gaziemir, Selçuk, Torbalı, Menemen, Aliağa ve Narlıbahçe ilçelerinde başlanacağının bildirildiği, İzmir Emniyet Müdürlüğünden Cumhuriyet Başsavcılığımıza yazılan 4.8.1993 gün 068728 sayılı yazıda da bildirilerin 3.8.1993 tarihinde anılan ilçelerde dağıtıldığından bilgi verildiği ve bildirilerin bir örneğinin gönderildiği,

Aynı bildirilerin Manisa ilinde dağıtımını gerçekleştiren davalı partinin Manisa il başkanı Ahmet Sağın ile sekreter üye Bedrettin Mutlu hakkında, halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinden söz edilerek İzmir DGM. Cumhuriyet Savcılığının 27.4.1993 gün 1993/356-143-123 sayılı iddianamesiyle T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi uyarınca İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı, il başkanı Ahmet Sağın’ın 23.8.1993 tarihinde Manisa Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde, bildirilerin parti genel merkezinden gönderildiğini belirttiği,

Bildirilerin Diyarbakır’da da dağıtılmak istenmesi üzerine, Diyarbakır (1) no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 10.7.1993 gün, Müt.1993/275 sayılı kararıyla, T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi kapsamında bulunduğu kanısına varılmakla 2950 sayılı Yasayla 5680 sayılı Basın Yasasının Ek-1 maddesine göre dağıtılmasına engel olunup, el konulmasına ve toplatılmasına karar verildiği, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 16.8.1993 gün, 1993/180 Değ.İş sayılı kararıyla da sözkonusu bildirilerin toplatıldığı,

İlgili soruşturma kağıtlarının Diyarbakır ve Malatya DGM.Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Ankara DGM.Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini takiben, Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin ifadelerine başvurulduğunda, kurulu oluşturanlardan İbrahim Aksoy, İsmail Arslan, Kemal Okutan, Ali Beyköylü, Kemal Bilget, Sara Akan, Osman Özçelik, Cabbar Gezici, Bahattin Güner, Nesim Kılıç, Refik Karakoç, Nevzat Özbay, Murat Bozlak ve Raşit Deli 27.9.1993 günlü anlatımlarında, özetle, bildirinin iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulunca hazırlandığını söyledikleri,

Genel Başkan Yaşar Kaya da dahil olmak üzere adları geçenler hakkında düzenlenen 4.10.1993 gün, 1993/426-92-75 sayılı iddianameyle Ankara DGM.nde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca kamu davası açıldığı,

ekte sunulan belgelerin incelenmesinden anlaşılmıştır.

IV- Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme :

  1. A) Kapatma Nedenleri

Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş; 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları; sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve naktî yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.

Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbest bırakılmamışlardır. Çünkü, bu sınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY. Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlenmiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.

Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:

SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin …. Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini … değiştirmek;

…. dil, ırk …. ayırımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülâhazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremeyeceği” ifade edilmiş, Anayasa’nın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak…. dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir.” Tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve canik sancağiyle Vilayât-ı Şarkiye adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamuretülaziz, Van, Bitlis vilâyeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiç bir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, millî istiklâlin sağlanması ve Saltanat ve Hilâfetin masuniyeti için kuvâ-yı milliyeyi âmil ve irade milliyeyi hâkim kılmak esastır.” ve “Mondros mütakeresiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilâyetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslâmlar teşkil eden, iktisadî ve kültürel üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikâk öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskûn memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dînîyemize riâyet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi Kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.” ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükûmet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark Vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük Millet Meclisi’nce de benimsenen Misâk-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskûn olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri âraya tevfikan tayin edilmek lâzım geleceğinden, mezkûr hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedekârlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkâr Osmanlı-İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.

Anayasa’nın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü düzenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasa’nın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlâl edilmesi, diğer yönünün de ihlâl edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.

  1. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçe’ye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmî dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçe’nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.

Diğer taraftan, hernekadar Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez…” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.

Dil konusunda Anayasa’da bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek … amacıyla kullanılamazlar…” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasa’daki hak ve özgürlükleri dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.

Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği)” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “…”millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “Millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında, “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı…”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce…” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının kökeni ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimlikleri ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir….

“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir…”

Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden olan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bi millliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve mavevî mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “….. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980 sayılı kararda, “…geçmişte “panislâmist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusu’nun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasa’nın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır….”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “…Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “…Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.

Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir. “Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… Ülkenin her yeri her yurttaşındır.

“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1.Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.

“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal aykırılık söz konusu değildir.. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiç bir ayırım gözetilmeksizin, istem ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….

“Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.

“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile sağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir:

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.

“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”…” biçiminde tanımlamış)

“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda; “…Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültüren, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk Vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır..

“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevî birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsalcıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar….” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.

SPY.nın 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasal partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasal partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıkları, sırf onla­ ra mahsus bir parti olduklarını iddia edemeyeceklerdir. Tersine davranışa izin verilmesi halinde bundan öncelikle bölünmezlik ilkesinin zarar göreceği kesindir.

Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2. maddesinde yer verilmek suretiyle Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katılmış olan Atatürk Milliyetçiliği ile 3. madde de belirtilen, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ile diline dair hükümler korumasız bırakılmamış, 4. madde ile bu ilke ve esasları belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği öngörülmüş, 14. maddede, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ve ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek… dil, ırk,…. ayırımı yaratmak… amacıyla kullanılamayacağı kuralı getirilmiş, siyasal partiler yönünden de, 68. maddeyle, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, Ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selâmetle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya …. ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede de açıklandığı gibi, Lozan Barış Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.

İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, “…Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.

“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerinde koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.

“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İnönü: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmekte idi; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”

“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü tasarısının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonunun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesi’nin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)

Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrümüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen …serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrimüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinilerine serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesi’nin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)

Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez. Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1 (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplu­ lukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevî bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.

Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X. yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevinçli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle , gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlâka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşı’na fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki ayrılıkçı terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusu’nun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, Yasa’nın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayrımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “…Türk Ulusu’nu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkâr anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunulan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.

“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerin belirtmeleri yasaklanmamış, ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü için yer alacakları ortaya konulmuştur…”

Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusu’nu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturumazlar. Türk Ulusu’nun manevi bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit Vatandaş”lık, Fransız Büyük Devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.

  1. Maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “…Bu hükümde de..”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratma” anlamına gelebileceğidir…

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan Anayasal durum karşısında Anayasa’nın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demekdir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

  1. B) Değerlendirme

Davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yukarıda belirtilen konuşmaları ile parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” adlı bildirisinin Anayasa ve SPY.ndaki kimi esaslar açısından yapılan çözümlemesinde;

Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir ulus oluşturduğu anlamında Türkiye’de Kürt halkının var oluşundan söz edilerek, bu kitlenin varlığının Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yetmiş yıldan beri inkâr edildiği, Kürtlerin baskı ve soykırım uygulamasına maruz kılındığı, milyonlarca insanın topraklarından koparıldığı, toplu göç ve sürgünler yapıldığı, bu inkâr ve yok etme politikalarının “Kürt sorunu” adını verdikleri bir siyasal sorun oluşturduğu, Cumhuriyetin, bu sorunu demokratik yollardan çözemediği; Demokrasi Partisi’nin, Cumhuriyetin sorunu çözememesinin meydana getirdiği zorunluluklardan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek örgütlenmenin sağlanması için mücadele edeceği ve belgelerinin “Kürt devleti için birleşmek” olduğu belirtilerek;

Kürt halkının isteklerinin başında bu sorun da dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği söylenip, ekonomik geri kalmışlık ya da terörle ilgisinin bulunmadığı, “siyasal” olduğu ifade edilen sorunun köklü çözümünün, sanki Türkiye’deki Kürt kökenlilere sistematik şiddet uygulanıyormuş ve Kürt kökenliler Türk ulusunu oluşturan diğer soylardan gelen yurttaşlarla tam bir eşitlik içinde değillermiş gibi, barışçıl ve demokratik ortamda ve eşitlik temelinde “siyasal” yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle sağlanacağı, siyasal çözüm yollarının bulunması gerektiği, “siyasal çözüm”ün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce, örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulunabileceği savunulmaktadır.

Edinilen beyanlar ve yayınlanan bildiride dikkati çeken bir diğer husus, ülkemizde yaşanmakta olan “ayrılıkçı terör” olgusuna karşı sergilenen yaklaşım biçimidir. Bu bağlamda, devletin devlet olma gereğinin bir ifadesi olarak yurttaşların can ve mal güvenliğini, kamu düzenini ve esenliğini sağlamak amacıyla, terörü yok etmek için hukuk devleti kuralları içinde meşru güçleriyle terör örgütü PKK.ya karşı giriştiği mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede bir savaş yaşandığı, bu savaşta uluslararası hukuk kurallarının uygulanmadığı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun il ve ilçelerinden olan Şırnak, Sarıkamış ve Digor’un yer aldığı yurt parçası “Kuzey Kürdistan” olarak adlandırılarak savaşın Kürdistan’da cereyan ettiği, bu silâhlı mücadelenin Kürt sorununu, Kürt ve Türk halklarının ve dünya kamuoyunun önüne getirdiği, bu savaşta “düşman” olarak nitelendirilen silâhlı kuvvetlerimizin Kobra helikopterlerine karşılık, bölücü terörü yöneten yasadışı örgüt mensuplarıyla kendilerinin bir ve aynı saflarda yer alan kimseler olduklarını belirtecek şekilde, çoğul birinci şahıs zamirinin tamlayanı olan “bizim” sözcüğü kullanılarak (bizim gönlümüzde) gönüllerinde kardeşlik ve birlik duygularının bulunduğu, bölücü örgütün yapmakta olduğu terör eylemlerinin bir savaş olduğu ve Kürt kökenli yurttaşların bu savaşı destekledikleri anlamında ve bir halk savaşı olduğu izlenimini verecek biçimde, halkın kendi kurtuluşu için kızını, oğlunu, gelinini kendilerinin yanına verdiğini, savaşın barışa dönüşmesi için savaşın tarafları olan PKK. adlı silahlı çete ile devletin ateşkes ilân etmeleri ve ateşkesin tarafsız güçler tarafından kontrol edilmesi, devletin Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmesi, Kürt ulusunun varlığı anlamında, Kürt kimliğinin Anayasa ve yasalarda bütün sonuçlarıyla tanınarak güvence altına alınması savları ileri sürülmektedir.

Genel çizgileriyle bir yerinme ve özeleştiri niteliğinde olan ve özgür bir Kürt devletinin oluşumu için, ülkemizdeki ulus bütünlüğünü oluşturan ögelerden olan, Kürt soyundan gelenler ile kimi komşu ülkelerdeki aynı kökenliler arasındaki birleşme konusuna değinen Erbil konuşmasında, Genel Başkan Yaşar Kaya; “Kürdistan”ın, bir parçasını da ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin oluşturduğunu üstü kapalı olarak ifade eder biçimde, dört parçaya ayrılmış olmasını, Kürtler arasında birlik olmayışına bağlayarak, birlik olmazsa hiç kimsenin kendilerine değer vermeyeceğini, Süleymaniye (Irak)’den Dersim (Tunceli ilinin eski adı), Mahabat (İran)’a Cebel-i Errad’a kadar uzanan bölgede, her yerin, Kürtler arasında kardeşlik ve dostluk bulunmayışının sonucu olarak, şehitlerle dolu olduğunu, Kürtler arasında kardeşlik olmadığı takdirde Kürdistan’ın da olmayacağını, Kürtlerin Kürtlük için birlik olamadıklarını, Kürt tarihinin ihanetlerle dolu olduğunu söyleyerek bağımsız Kürdistan devletinin doğabilmesi için birlik ve kardeşliğin gerekliliğine dikkatleri çekmiştir.

Davalı partinin merkez yürütme kurulunun söz konusu bildirisinde, ayrıca Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak Kürt kimliğinin kabulü anlamında, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.

Genel Başkan Yaşar Kaya’nın her iki konuşmasında hitap ettiği topluluklara, kendilerinden selâm getirdiğini beyan ettiği Şeyh Sait, Seyit Rıza, General İhsan Nuri, Ali Şir (Şen, Şan) gibi isimlerin Cumhuriyet öncesi ya da sonrası girişilmiş Kürt başkaldırı hareketlerinin temsilcileri olmaları, Şeyh Sait isyanının başlatıldığı Piran kasabasından, 1945-1946 ayaklanması sırasında İran’da kurulan Kürdistan Bağımsız Cumhuriyeti’nin başkenti olan Mahabad kentinden söz edilmesi, Şeyh Ubeydullah Nehrî’den başlayarak Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için hizmeti geçenlere saygı duyduklarının belirtilmesi, terör olaylarına karşı sergilenen yaklaşım biçimiyle uyumlu ve konuşmaların içerdiği öz ve kitlelere ulaştırmak istediği mesaj bakımından anlamlı bulunmuştur. Bu adlarla birlikte belirtilen ve Diyarbakır zindanlarından oldukları söylenen Kemal Pir hakkında, Ülkem Basın ve Yayıncılık San. Tic. ŞTi. adına Yaşar Kaya’nın imtiyaz sahibi bulunduğu Özgür Gündem adlı gazetenin 17.8.1993 günlü nüshasında yayımlanan “15 Ağustos atılımı karanlığa sıkılan ilk kurşundur” adlı yazı dizisinde, “Türkiye devrimini Kürdistan devriminde görüyorum” diyen PKK-MK üyesi Kemal Pir, engin öngörüsü, siyasî ve askerî alanlarda sunduğu katkı ile enternasyonalist devrimciler arasında yerini almıştır. Haki Karer vasıtasıyla ideolojik grup çalışmalarına katılan Kemal Pir, Ortadoğu alanına ilk çıkarılan PKK kadroları arasında bulunmuştur. Tutsak düştükten sonra konulduğu Diyarbakır zindanında, siyasî savunma savaşımı için girilen ölüm orucunda ölmüştür. Kemal Pir ilk gruplarla gelip eğitim görürken Filistinlilerin verdiği parayı “biz paralı asker değiliz” diyerek reddetmiş.” biçiminde, Mazlum Doğan hakkında da aynı gazetenin 18.8.1993 günlü nüshasındaki aynı yazı dizisinde, “12 Eylül’ün vahşet ormanında, Diyarbakır zindanlarında, “Direnmek yaşamaktır” şiarını yükseltmek için 1982 yılının 20 Mart’ını 21 Mart’ına bağlayan gece 35. koğuşun 9. hücresinde kendini yaktı. Yaktığı üç kiprit çöpü aynı zamanda Newroz ateşi oldu.” biçiminde birer değerlendirmenin fotoğraflarıyla birlikte yer aldığı, ayrıca bu kişilerle birlikte Hayri Durmuş’un “Özgürlük şehitleri” olarak 27 Kasım vesilesiyle anılmalarına ilişkin bir ilânın Özgür Gündem gazetesinin 21, 22, 23.11.1993 günlü nüshalarında ard arda yayınlandığı görülmektedir.

Üzerinde ayrıca durulması gereken bir konu, merkez yürütme kurulunun bildirisindeki, Kürt sorununun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılması çağrısıdır.

3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Antlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) Düşünce, Vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.

AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içerisinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlik kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M. Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü cumhuriyet Gazetesi) Davalı partinin merkez yürütme kurulunun yukarıdaki çağrısından, Helsinki Sonuç Belgesindeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson

ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de

Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu

hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir

süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç

örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini,

herhangi bir dış baskı olmadan seçmesi hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü”ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmemekte, (Pazarcı, H., Uluslararası Hukuk Dersleri Cilt: II, 2.baskı, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklara dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Soysal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)

1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise., kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmamıştır.

Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye bu konuyu Lozan Barış Antlaşması ile kesin olarak çözümlemiştir. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.

Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye Devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına daha önce ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum., Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması çağrısının hiç bir dayanağı yoktur.

Genel Başkan Yaşar Kaya’nın konuşmaları ve merkez yürütme kurulunun bildirisinde, davalı parti adına açıklanan görüşlerden çıkan genel sonuç ve anlam, Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur. Oysa, Anayasa’nın ve SPY.nın devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini siyasal partilerin amaç ve çalışmaları yönünden güvence altına alan hükümleri var olmasa bile, Anayasa’nın 11. maddesi gereğince, Başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerindeki bölünmezlik temel kuralı ile bağlı ve sınırlı bulunan tüm siyasal partiler ve davalı Demokrasi Partisi’nin ülkenin ya da ulusun bir bölümünün, var olan bütünlüğü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan ya da dolaylı olarak meydana getirme olasılığı bulunan her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınması ve çalışmalarını bu bütünlüğü daha da güçlendirecek biçimde yürütmesi gerekir. Siyasal partiler ırk ayırımcılığını ve bunun siyasal ve hukuksal sonuçlarını amaç ve erek olarak benimseyemezler. Tersine davranışları, uluslararası hukukta da benimsenen, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve varlığına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi çerçevesinde, siyasal partileri de kapsayacak biçimde, ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü korumak amacıyla alacağı önlemlerle karşılaması devletin doğal hakkı ve kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de görevidir.

Davalı partinin genel başkanının konuşmalarındaki beyanlar ile merkez yürütme kurulunun bildirisi içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık hallerinin şu biçimde belirdiği görülmektedir:

  1. a) Bu konuşmalar ve bildiride;

-Türkiye Cumhuriyetinde Kürtlere karşı yetmiş yıldan beri inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan ve barut politikalarının uygulandığı, Kürtlerin hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadıkları,

-Cumhuriyet Türkiye’sinin Kürt sorununu demokratik yolla çözemediği bu sorunun ekonomik geri kalmışlık veya terör değil, siyasal bir sorun olduğu, çözümünün demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasal yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle olabileceği, siyasal çözümün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulanabileceği,

-Kürt halkının ayaklanmada başını dik tutan bir halk olduğu ve isteklerinin bulunduğu,

-Terör örgütü PKK. ile yapılan mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede savaş yaşandığı, bu savaşın ülkenin “Kürdistan” olarak adlandırılan bir bölümünde cereyan ettiği, bu silahlı mücadelenin Kürt sorununu Türk ve Kürt halkları ile dünya kamuoyunun önüne getirdiği, (Kürt) halkın(ın) bu kurtuluş savaşı için çocuklarını örgütün yanına gönderdiği, Kürtlerin ülkeleri uğrunda ölmeğe yemin ve canlarını feda ettikleri,

-Özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüdükleri, özgür ve serbest olmanın pahalı olduğu, belgilerinin Kürt devleti için birlik olmak ve kurtulmak olduğu, beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı “Kürdistan” olarak adlandırılmak suretiyle, Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrası ile SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak, Anayasa’daki ulus bütünlüğü dışına çıkılıp, ulusun Türk ve Kürt halkları olarak bölündüğü, ayrı bir Kürt ulusunun varlığının vurgulandığı ve bu ulusun özgürlük uğruna, kendisini baskı altında tutan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silahlı mücadeleye giriştiği, son hedefin özgür bir ülke ve özgür Kürt devleti olduğu ifade edilmektedir.

Oysa, Türkiye Cumhuriyeti devletin birden fazla ulus olamaz. Soyu, dili, dini, mezhebi farklı da olsa, Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğü içinde yer alan herkes Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin anlatımı olan “Türk Ulusu” olgusunun ve devletin ülkesiyle bölünmezliğinin ortadan kaldırılması sonucunu verecek, ırkçılığa dayalı siyasal ayrılıklar ve oluşumların ve Türk yurttaşlığı niteliğini değiştiren iddiaların ileri sürülmesine Anayasa ve SPY.izin vermemektedir.

  1. b) Cumhuriyet Türkiyesi’nin Kürt sorununu çözmeyi başaramadığı, Demokrasi Partisi’nin böyle bir zorunluluktan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek bir örgütlenmenin bulunmayışının yarattığı kısır döngünün aşılması için gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber ederek örgütsel birliği sağlama yolunda mücadele edecek bir parti olduğu belirtilerek, SPY.nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı biçimde, partinin Kürtlerin sorunlarını çözebilme ve onlar arasındaki örgütsel birliği kurma amacıyla oluşturulduğu ve bu yolda mücadele edeceği söylenmekte ve böylece parti ırk esasına dayandırılmaktadır.
  2. c) Siyasal çözümün, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği bir ortamda bulunabileceği, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması, uluslararası antlaşmalara konulmuş çekincelerin geri alınması, sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde, ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğundan objektif bir biçimde sözedilmesinin ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ayrı bir ulusal ve kültürel kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması ve sürdürülmesi için kendilerine azınlık hukukun uygulanması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmüştür.
  3. d) Kürt devriminin arkasındaki kültürel rönesans (yeniden doğuş) selâmlanarak, Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmeleri, ana dilde eğitim hakkının sağlanması gerektiği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.

Halbuki, Yüksek Mahkemenizin siyasal parti kapatılmasıyla ilgili 14.7.1993 gün, Esas 1992/1, Karar 1993/1 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Günlük yaşamda bu açıkça görülmekte, ülke ve ulus bütünlüğü içinde onurlu yerini almakta ve saygı görmektedir. Bin yıldır birlikte yaşamış, tarihi, dini, gelenek ve görenekleri aynı olan, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayrılığı gerektirecek düzeyde kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz. Kürt kökenli Türk yurttaşı ile başka kökenli Türk yurttaşı arasında temel hak ve özgürlüklerden yararlanma açısından hiçbir fark yoktur. Türk vatandaşlığı, ayrımları önleyen ve herkesi insan hak ve özgürlükler(in) de birleştiren bir kurumdur. “Kürtlerin kültürel ve ulusal hakları” sözleri azınlık yaratmaya ve buna bağlı olarak somut ayrılıkları gündeme getirmeye yöneliktir. Kürt kökenli yurttaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel yaşamlarında sürdürmelerine hiçbir engel yoktur. Davalı partinin amacını devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü yıkarak devlet yapısını değiştirmek ve ırk esasına dayanan oluşumları gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Buna Anayasa olur vermemektedir. Türkçe’nin çeşitli etnik soydan gelen vatandaşlar arasında resmî dil olması yanında ortak iletişim aracı, kültür ve eğitim dili olduğu, bu olgunun tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayandığı göz ardı edilmemelidir.

“….yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir. Bunun hiçbir ulusal ve bireysel yararı yoktur. İstekler, insan haklarına dayalı vatandaşlık hakları ile ilgili değildir. İstenilen kültürel haklar da, etnik bir grup haklarının üstünde ulusal varlığının temeli olarak ileri sürülmekte ve ulusal özgürlük ortaya konmaktadır. Oysa, haklar ve özgürlükler yönünden yurttaşlar arasında ayrım ve bir yurttaşa eksik ya da fazla verilen bir hak yoktur…”

  1. Sonuç ve İstem

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin genel başkanının Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalarda ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerinde ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

  1. DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Demokrasi Partisi’nin 28.1.1994 gün 994/1445 sayılı ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :

“1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen, Demokrasi Partisinin kapatılması istemli, 02.12.1993 günlü, SP.52.Hz. ve 1993/55 sayılı iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesi gerekir.

Demokrasi Partisi, gerekli belge ve bildirilerini 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na vererek, SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Parti tüzüğü ile programının, yasalara aykırılığı ileri sürülmemiştir.

Siyasi Partilerin kapatılması davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Kapatma tüzel kişiliğin sona erdirilmesi müeyyidesini taşıdığı için, en ağır ceza olan idam ile eşdeğerdir. Bu nedenle hazırlık tahkikatı önem taşımaktadır. İddianamede delil olarak, Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.05.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn, 15.08.1993 tarihli Irak’ın Erbil şehrinde yaptığı iki konuşma ile Merkez Yürütme Kurulunun “Barış Kampanyası” gösterilmektedir.

SYP’nın 106 ncı maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal ettirilen belgeler ve soruşturma evrakları sonucu, Ankara DGM’de 93/114 ile 115 E. davalar açılmış olup, derdesttir. Bu dosyalara ait deliller aynı zamanda kapatılma iddiasının temelini teşkil eden delillerdir.

Ceza usulümüzde her ne kadar vicdanî delil sistemi benimsenmişse de, delillerin, yasalara, usule, hukuka, ahlaka uygunluğu ve meşru olarak temini zorunludur. CMUK’nuna göre Savcılar delil toplarken, aynı zamanda lehe ve aleyhe olan tüm delilleri toplamak ile yükümlüdürler. Ankara DGM Savcılığı’nın başlattığı soruşturmada, bu hususlara riayet edilmediği için Başsavcı Nusret DEMİRAL hakkında Adalet Bakanlığı’na yaptığımız başvuru sonucu Bakanlık soruşturma izni vermiş olup, Adalet Bakanlığı Başmüfettişliğince başlatılan soruşturma sürmektedir.

Erbil konuşmasının kasetinin, hangi yolla temin edildiği meçhuldur. Genel Kurmay kaynaklarınca temin edilmiş ise, istihbarat veya başkaca hangi yoldan örneğin, diplomatik kanalla veya başkaca bir yazışma sonucu temin edilip edilmediğinin saptanması ve konuşmanın tamamının sağlıklı bir biçimde temini gerekmektedir. Ayrıca Irak Kürdistan Demokrat Partisinin DEP ile ilgili davetiye ve yazışmalarının temini, konuşmanın hangi gün ve saatte yapıldığının tümünün tespiti zorunludur. Aynı husus Bonn konuşması için geçerli olup, Alman makamlarıyla temas kurulup, toplantının kimin adına yapıldığı, DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın hangi sıfatla katılıp konuştuğu hususunun SPY’nın 101/b maddesi uyarınca saptanması zorunludur. Yine parti MYK sının barış bildirisi kapatma gerekçesi olarak gösterildiği için, “Barış Kampanyasının” parti kurultay kararı olup olmadığının, kararı ise ne tür bir karar olduğunun ayrıca bu konuda parti Meclisinin aldığı bir kararın olup olmadığının saptanması zorunluluğu vardır. Bu hususların araştırılması, ondan sonra iddianame tanzimi gerekirken, SPY’nın 9. maddesine aykırı olarak dava açılmıştır.

Delillerin eksik, hatalı, bütünlüğü bozucu olması, gerekli titizliğin gösterilmemiş olması, hukuka ve ahlaka aykırı olarak, toplanması karşısında iddianamenin iadesi gerekmektedir.

2- Kapatma davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Bu durumda iddiaya dayanak edilen delillerin, tartışılması soruşturmanın genişletilmesi sonucudur ki sübut delillerinin bulunup bulunmadığı değerlerdirme konusu yapılabilir.

Ankara DGM’de 1993/114-115 Esas derdest davalar, kapatılma iddiasının dayanağını teşkil ettiğinden bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi bir zorunluluktur. İleri sürülen iddialar sübuta ermediği takdirde, kapatma iddiasının gerekçeleride ortadan kalkacaktır. Bu nedenle bu iki davanın “Mesele-i müstehire” addedilmesi hukuki bir zorunluluktur.

3- Halkın Emek Partisinin kapatılması davası, bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna götürülmüştür. Komisyonda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı dosyalar derdesttir.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954 yılında kabul etmiş olup, 6366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiştir. Anayasanın 90 ıncı maddesine göre iç hukukta kanun hükmünde olup uygulanma kabiliyeti olan sözleşme karşısında sözkonusu davalarda Genel Sekreter İbrahim AKSOY’unda bulunması nedeniyle, şahsi ve fiili irtibat bulunduğundan “Mesele-i Müstehire” kabul edilmesi gerekmektedir.

4- Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi Anayasaya aykırıdır. DEP’in kapatılması istemli iddianamede, delil olarak Ankara DGM Savcılığı’nın iddianame ve DGM Mahkemesinin 1993/114-115 esas dava dosyaları delil olarak gösterilmektedir. Siyasi Partilerin denetimi münhasıran Anayasa Mahkemesine ait olmasına rağmen, 3713 sayılı Yasa’nın 9 uncu maddesi nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığından, Anayasa Mahkemesinin münhasıran denetimi ihlal edildiğinden, 9 uncu maddenin Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edilmelidir. Anayasanın 14 üncü maddesi “temel hak ve hürriyetleri” 68 inci maddesi Siyasi Partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez koşulu, 69 uncu maddesi “siyasi partilerin kuruluş ve denetimlerinin münhasıran Anayasa Mahkemesine ait oduğu” 2820 sayılı SPY’nın 98 ve 101 inci maddeleri ile DGM’lerin yargılama usulu kanunun 9 uncu maddesinin son fıkrasına aykırıdır. Bu yasa ile Terör suçlarından Devlet Güvenlik Mahkemeleri görevi kapsamı içinde olduğu belirtilmiştir.

SHP’nin Anayasa Mahkemesinde açtığı iptal davasında hernedense bu madde gözardı edilmiş ve iptale konu edilmemiştir. Anayasa Mahkemesinin 31.3.1992 tarih 91/18 E-92/20 K. sayılı kararında sözkonusu madde inceleme konusu yapılmadığından ve Anayasa aykırılığı ciddi bulunduğundan, dikkate alınması gerekmektedir.

5- Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasında bir takım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla, SPY’nın Anayasaya aykırılığının ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.

SPY’nın 78 inci maddesi, Anayasa’nın başlangıç bölümüne 1, 2, 3, 4, 5 ve 66 ncı maddelerini yasak kapsamına aldığından Anayasaya aykırıdır.

Sözkonusu yasalar sosyoloji bilimine, toplumsal uzlaşmaya, uluslararası sözleşmelere ve Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan AİHS nin 9, 10, 11, 14 üncü maddelerine aykırıdır. Türkiye sözkonusu sözleşmeye imza atmakla ve sözleşme yürürlüğe girmekle, “Pacta Sun senvanda” yani ahde vefa gereği iç hukuk mevzuatını buna uydurmakla yükümlüdür.

Hakimler, yalnızca kanun takipçisi olarak dar bir yorumlamaya gidemezler hukukun evrensel ilkeleri ve uymakla zorunlu olduğu tüm hukuk kurallarının uygulanması kanun yerine hukukun uygulanması zorunluluğu vardır. Bu nedenle Anayasaya aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek incelenmesi gerekir. Anayasanın geçici 15 inci maddesi bir döneme ait yasama işlemlerini Anayasal denetimin dışına çıkararak, “hukuk devleti” anlayışına ters De facto bir durum yaratmıştır. Sözkonusu yasa, atanmış bir meclisin ürünü yasaları tabu durumuna sokarken, hukukçuların kendilerini böyle bir yasa ile kayıtlaması mümkün değildir. Bir yandan uluslararası sözleşmelere imza atılırken, diğer yandan çağın gereklerine uygun yeni yasalar çıkarılırken, orijinallığı bozulmuş, yasalarda uygulama kabiliyetini yitirdiğini varsaymak ve “keemlemyekün saymak” hukukun gereğidir. 669 yasa, 90 adet KHK 2324 sayılı yasa uyarınca 76 adet Milli Güvenlik Konseyi kararını, 3 adet Milli Güvenlik Konseyi bildirisini değişmez ve dokunulmaz saymak, yaşama toplumun değişmesine, çağın gereklerine, evrensel hukuk değerlerine aykırıdır. Özgürlükçü demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenine aykırı 15 inci madde, hukuk pramidinin üstü olan Anayasanın üstü durumunda ki AİHS ne aykırı olduğundan, Türkiye hakkında açılacak tüm bireysel başvuruların mahkumiyetle sonuçlanması anlamına gelmektedir. Hukukçuların bu durumu dikkate alınması ve yasanın amacından yola çıkılarak sınırlama konusunda 6.12.1983 tarihini dikkate alması hukuki açıdan bir zorunluluktur. Bu nedenle 24.04.1983 tarih ve 2820 sayılı SPY’nın 78 ve 81 inci maddelerinin Anayasaya aykırılık savının incelemeye alınması gerekmektedir.

6- Duruşma İstemi

Siyasi Parti kapatma davalarının öz itibariyle ceza davası olması, Ceza Muhakemeleri Usulü’nün uygulanması nedeni ile, SPY’nın 98 inci maddesinin “…dosya üzerinde incelenme yapılarak karara bağlanır…” hükmü davanın duruşmalı yapılmasına engel değildir. Bu nedenle duruşma yapılmasını talep ediyoruz.

Anayasa Mahkemesi uygulamada hukuk mahkemelerinde görülen bir isticvap benzeri uygulamayla yetinmektedir. Bu ise niteliği itibariyle bir sorgudur. Sorgu yalnızca ilgililerin beyanları ile sınırlı kaldığından yeterli olmaz. Delillerin bir kısma konuşma olarak geçtiğinden, bilirkişi incelemesi tercüman sorunu, tanık ve diğer yan deliller ile maddi kanıtlar açısından, savunma hakkınında tam olarak kullanılabilmesi için tam bir duruşma yapılması gerekmektedir. Kapatma davasına gerekçe gösterilen ve Ankara DGM’de derdest olan dosyaların delil olarak taktiri sözkonusu olduğundan, yalnızca bekletici mesele olarak düşünülmesi ve yetinilmeside yeterli olmayacaktır. Açıkladığımız nedenlerle yargılamanın duruşmalı yapılması gerekmektedir.

7- Uluslararası hukuk açısından değerlendirme

Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, iç hukukta kanun hükmündedir. Bu itibarla iddia makamının bu anlaşmaları dikkate almadan, AGİK ve Paris Şartına değinerek bunların iç hukukta uygulanmayacağı görüşünü belirtirken, bağlayıcı sözleşmeleri dikkate almaması hukuka aykırıdır. AİHS de düşünce, örgütlenme özgürlüğü, 14 üncü madde ırk, din, dil, mezhep ayrımı yapılmayacağı hükmü karşısında, kapatma davasının yasal dayanakları bulunmamaktadır.

Kapatma davasını 27 Mart 1994 tarihinden sonraya bırakılması istemimiz her na kadar reddedilmişse de; Türkiye’nin imzalayıp, onayladığı ve iç hukukta uygulanabilir, hüküm niteliğinde olan AİHS’ne ek 1 nolu protokolun 2 nci maddesinde halkın özgür iradesinin tezahürünün, seçim yoluyla yansımasının koşullarının oluşturulması, eşit koşullarda adil seçim zemininin hazırlanması hükmü karşısında, sözkonusu protokolü Türkiye’de imzaladığından, seçim takvimi başlamış olmakla, kapatma davasının seçim takvimi sonrasına bırakılması zorunluluğu doğmuştur. Genel Yerel seçimlerde, belediye başkanı, il ve belediye encümeni binlerce partilinin seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldırıcı nitelikte olan kapatma tehditi altında, demokrasinin işleyişi mümkün değildir. Anayasanın vazgeçilmez unsuru olan bir siyasi partinin, diğer siyasi partilerden farklı ve eşit olmayan koşullarda seçime girmesi durumu sözkonusu olduğundan sonradan aday olan üyelerin siyasi faaliyetlerinin kısıtlanması sözkonusudur. Adil ve eşitlikçi olmayan bu duruma son verilmesi için kapatma davasının duruşma sonuna bırakılması gerekir.

İddianameye konu eylemler konuşma ve bildiri eylemleri olduğundan, düşünce açıklama niteliğindedir. Şiddet unsuru içermeyen, terörle alakası olmayan, normal siyasi parti faaliyetlerinin kapatma gerekçesi olarak gösterilmesi mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi kararları kesin olmakla içhukuk yolları tükendiğinde AİHS’nin 25 inci maddesi uyarınca “bireysel başvuru” hakkı kullanıldığında davalı konuma düşecek olan ve yargılanacak olan T.C. Hükümetidir. Bu yargılama sonucu iç hukuk mevzuatının değişmesi ile birlikte ödence gibi ağır müeyyideler bulunmaktadır. Bu nedenle dikkate alınması zorunlu hukuk hükümlerini taşımaktadır.

8- Demokrasi Partisinin tüzük ve programı yasalara uygun görülmüş ve kapatma gerekçesi yapılmamıştır. İddia makamının Genel Başkanın konuşmaları ile MYK’nun bildirisinin, öncelikle tüzük ve programına uygun olup olmadığını incelemesi gerekirken, bu yönden bir inceleme yapılmadan dava açılmıştır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesine dava açılırken, “dava şartı” gerçekleşmemiştir. Tüzük ve programın yasalara uygunluğunun bir ön mesele olarak ele alınması gerekmektedir.

Siyasi Parti faaliyetlerinde yetkili kurul ve organların söz ve yazılı eylemlerinin parti tüzük ve faaliyetlerine uygun olup olmadığı, aynı zamanda kendi iç işleyişi açısından da önem arzetmektedir. Disiplin mekanizmesı ve benzeri müeyyideler yanında, SPY uyarınca “ihtar” lüzumunu değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu hususun dikkate alınarak, dava şartı gerçekleşmediğinden davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.

9- İddialara Karşı Diyeceklerimiz.

  1. a) İddianamede Bonn konuşması, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen video kasete dayanmaktadır. Kasetin çözümü yapılmış, onun dışında herhangi bir araştırma yapılamamıştır. Ankara DGM’nin 93/114 E. dosyasının iddianame ve delilleri dayanak olarak gösterilmektedir.

İddia edildiği gibi, Bonn yürüyüşünü PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN düzenlememiştir. Alman resmi makamlarında herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Yapılmış olsaydı yasal bir toplantının tertipleyicilerinin kim olduğu, adları, soyadları ve kimin adına düzenledikleri açıklığa kavuşacaktı.

Toplantıya çok sayıda kuruluş katılmıştır. Bunların tesbiti halinde, toplantının amacı ve düzenleme biçimi saptanacaktı. Ancak bu araştırma hazırlık aşamasında yapılmamıştır. Yine DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın Genel Başkan sıfatıyla davet edildiğine ve katıldığına dair herhangi bir belge ibraz edilememiştir. Almanya resmi makamlarıyla diplomatik yolla bir araştırma yapıldığı için, konuşmaların tamamı temin edilmemiş konuşma tümlüğü içinde amaç saptanmamıştır.

Sözkonusu konuşma nedeniyle yargılama Ankara DGM’de sürdüğünden, öncelikle iddianın ispatı gereklidir. Bu hususlar saptanmadan esasa girmek mümkün değildir.

b- Erbil konuşması, önceleri saptanmamış, daha sonra dosyaya bir kaset ibraz edilmiş ve Genel Kurmay kaynaklarınca temin edildiği belirtilmiştir. Konuşma Kürtçe yapılmış olup, temin edilen kaset eksik bilgiler içermektedir. Konuşmanın tamamını kapsamamaktadır. Kürtçe çeviri özüne uygun yapılamamıştır.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK ve Güv.D.iç.İEskh.Ş.(614) sayılı yazı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kaset, soruşturma başlattıktan çok sonra temin edilmiş, temini usül ve yasalara aykırı olduğu gibi, nasıl temin edildiği ve nereden temin edildiği konusunda bir açıklama yer almamaktadır. Öncelikle bu delillerin sıhat derecesinin araştırılması ve gerçekleştiğinin kanıtlanması yükümü iddia makamına düşmektedir. Konuşmanın nasıl temin edildiğinin neden diplomatik yoldan elde edilmediğinin ve soruşturma sonrası temin edildiğinin saptanması zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, hukuka ve ahlaka aykırı olarak temin edilen delillerin değerlendirilmesi mümkün değildir.

Her iki konuşma ile ilgili olarak, ciddi bir araştırma ve duruşma sonrası, bilgi ve görgü temelinde tanıkların dinlenmesi sonucu aydınlığa kavuşabilir.

Kasetlerin montajların mümkün olabilmesi ihtimali de dikkate alınarak teknik araştırma ve inceleme zorunluluğu doğmaktadır. Anayasa Mahkemesinin ve Yargıtayın bir çok kararında kasetlerin tek başına delil olmayacağı dikkate alınmalı ve yan delillerle doğrulanması araştırılmalıdır. Bütün bunların dosya üzerinde yapılması mümkün değildir.

İddianamede, Bonn ve Erbil konuşma kasetlerinin, usule, hukuka ve diplomatik yolla elde edildiğine dair bir kayıt olmadığından, dosyadan çıkarılması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesinin bu kasetleri delil olarak değerlendirebilmesi için, usulüne uygun diplomatik yolla Irak ve Almanya Adalet Bakanları kanalıyla sağlıklı bir şekilde istemesi gerekmektedir. Bundan sonra tercüme dahil, teknik bilirkişi incelemesi, yapılması zorunludur.

c- MYK kararı ile henüz dağıtılmadan toplattırılan “Barış Bildirisinin” bölücülük suç propogandasının unsurlarını taşımadığı ortadadır. Türkiye mozaiğinin bir parçası olan Kürt yurttaşlarımızdan sözedilmesini bölücülük olarak varsayım yoluyla kabulü mümkün değildir. Kürt sözcüğü devletin resmi makamlarınca ifade edilmekte DYP-SHP koalisyonu Kürt realitesini kabul ettiğini açıklarken hergün medyada bu konuda açıklamalar yapılmaktadır. Diğer siyasi partilerinde Türkiye’nin bir numaralı sorunu hakkında görüş ve programları mevcut olup, bu konuda çifte standarttan uzak, sosyolojik ve bilimsel gerçeklerin dile getirilerek çözüm yollarının aranması ve bu arayışın yasal zeminde meşru yapılması karşısında, müsnet suç unsurlarının oluşamadığı açıktır.

İddianamede delil olarak gösterilen bildirinin, hangi organın tasarrufu olduğu ve sorumluluk konusunda araştırılmadan dava açıldığı için, öncelikle SPY’nın 101 inci maddesinin “b” fıkrasının tatbiki mümkün değildir.

d- SPY’nın 78 inci maddesi açısından

“….Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline….dair hükümleri….değiştirmek…dil…ırk ayrımı yapmak…” amacı güdülmemiş bu yolda amaca yönelik faaliyette bulunulmamış… başkaları tahrik ve teşvik edilmemiştir.

Bu konuda ki iddialar soyut varsayımlara dayanmaktadır. Demokrasi Partisi programı ile bir ırk partisi olmadığını Türkiye mozayiğinin, zenginliğinin yansıtıcısı olduğunu ve kardeşçe birarada yaşamak için barış kampanyasını başlatmıştır.

Barış istemini bölücülükle suçlamak hukuken mümkün olmayıp, politik bir yaklaşımla söylenmeyen ve gerçeği yansıtmayan bir takım varsayımlarla anlamlar türetmek ve sonuçta bölücülük yapılıyor demek mümkün değildir. Böylesi bir mantıkla yola çıkılacak olursa Barzani ve Talabani ile görüşen Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet üyeleri ve üst düzey yetkililerin yüce divanda yargılanmaları gerekirdi. Aynı şekilde sürekli olarak konuyu yazan medyanın susturulması ve mensuplarının yargı önüne getirilmesi gerekirdi. Bu durum diğer siyasi partiler içinde sözkonusu olup, Kürt Enstitüsü kurmayı programına alan Hükümet ortağı SHP’nin de aynı iddiayla yargılanması gerekirdi. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün Adaletin çifte standartlardan uzak, hukuka ve evrensel ilkelerine uygun bir yaklaşımla değerlendirmede bulunması kaçınılmazdır.

e- İddianameye göre Türkiye’de Kürtlerin varolduğunu söylemek, bölücülüktür. Sosyolojik gerçekleri, bilimi yok saymak devletin resmi istatistiklerini yok saymak, meclis tutanaklarını yok saymak gerekir. Böylesi bir yaklaşımın hukuku olmadığı ve bazı gerçekleri dile getirmenin de bölücülük olmadığını belirtmek istiyoruz. AGİK’e imza koymuş, Paris Şartını kabul etmiş, Türkiye’de düşünce açıklama hürriyetini ortadan kadıran bir yaklaşımla, siyasi partilerin her faaliyetlerini bölücülük olarak görmek, değerlendirmek hukuken mümkün değildir. Kıyas mantığı veya varsayımlar la, olmayacak bir şeyi varmış gibi göstermenin hukuki ve mantıki izahı olmaz. Bölücülük suçu açıkça ayrı bir devlet kurmayı hedefler. Barış Bildirisinde böylesi bir amaç olmadığı gibi, böylesi bir sonucu zorlama yoluyla çıkarmakta mümkün değildir.

f- İddianamede, barış bildirisinde, silah kullanan tüm güçlerin silahları susturması istemi, farklı bir mantıkla yoruma alınmaktadır. Demokrasi Partisi bir bakıma eleştirilirken, “…Ülkede bir savaş yaşandığı…” yönündeki görüş hukuki olmayan bir açıdan ele alınmaktadır. Savaş tanımlanması devletin yetkili makamlarınca “küçük ölçekli savaş” “cephe” vb. tanımlamalarla dile getirilmektedir. Aynı mantığı kıyaslama yoluna gidersek, Genel Kurmay, Milli Savunma Bakanınıda aynı şekilde suçlamak gerekecek ki, bu doğru hukuki yaklaşım değildir.

g- Kuzey Irak’ta Erbil kentinde Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, kongrede bulunanlara yurtdışında bölücü propoganda yapıldığı iddiasınında hiçbir inandırıcılığı yoktur. Seçimlerini yapmış, hükümetini kurmuş Irak’lı Kürtlere propoganda yapmayı gerektirecek koşullar yoktur. Yurtdışında bu tür suçlarla ilgili olarak TCK’nun 140 ıncı maddesinin uygulanması ihtimali düşünülse de sözkonusu madde yürürlükten kaldırıldığı için, uygulama kabiliyeti bulunmamaktadır.

10- İddianame Çelişkilerle Dolu

49 sayfalık iddianamenin içinde, parti eylemlerine ve kapatılma iddialarına ayrılan kısım toplam 5-6 sayfayı geçmiyor. Tamamı Anayasa, SPY ve geçmiş Anayasa Mahkemesi kararları ile Lozan ve uluslararası hukukun değerlendirmelerine ayrılan iddianamede Demokrasi Partisi’nin “bölücülük” iddiası somut, inandırıcı, kesin hiçbir kanıta dayandırılmamış olduğundan iddia kendi içinde çelişkilerle doludur. Bunu örneklemek gerekirse:

a- “…bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, x. Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izliyen siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar…”

Lozan anlaşmalarından alıntı yapan, “Kürtler, Çerkezler, Araplar…”dan bahseden iddianame, Anayasa Mahkemesinin kararlarından da bu gerçekliği vurgulamaktadır. Daha sonra:

“…Yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir…”

Bir yandan bu açıklamalara yer verilirken diğer yandan, DEP’in Kürt’lerden bahsetmesini başlı başına “bölücülük” olarak değerlendirmekte ve olmayan bir ulus, halk, azınlık yaratılma gayreti olarak değerlendirilmektedir. Kendi iddiaları ile çelişip bu yaklaşımı hukuki bulmak mümkün değildir. Bölücülük, ayrı coğrafya, ayrı bayrak, ayrı sınır, ayrı devlet örgütlenmesi demektir. Hiçbir konuşma ve yazılı metinde böylesi bir açıklama bulunmamaktadır.

b- MYK bildirisinde, Helsinki Sonuç Belgesi, AGİK ve Paris Şartının yerine getirilmesi isteğide bölücülük olarak tavsif edilmiştir. Türkiye’nin imzacısı olduğu bu sözleşmeleri savunmanın, bölücülük olarak değerlendirilmesini algılamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz.

c- 1993 yılı Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen “Viyana Bildirgesi” kendi kaderini belirleme hakkını terörizmden ayırmış, sömürge halklar için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılmasını benimsemiştir. Denilen iddianamede hukuki olmaktan çok politik bir değerlendirme yapıldıktan sonra;

Paris Şartı her ne kadar azınlıklara bir takım haklar tanımışsada… Türkiye açısından hukuksal bağlayıcılığı yoktur denilmekte. İddianame :

Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini, Türkiye tarafından kabul edilerek bir yasa ile onanan ve yürürlüğe giren Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen “Avrupa insan haklarını ve ana hürriyetlerini korumaya dair sözleşmeyi”, 22.1.1987 tarih ve 1987/11439 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile adı geçen sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna “Bireysel Başvuru” hakkını, 22.1.1993 tarih 1993/3987 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile “Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini” ise görmemezlikten gelmektedir.

Bir devlet uluslararası sözleşmede imza koyduktan sonra “Pacta sun senvanda” yani ahde vefa yükümlülüğü ile karşı karşıya olup, anlaşmalara saygı elbette öncelikle yürütme ve yasamanın görevi olmakla birlikte, Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan bu sözleşmelerin de uygulanmasında yargıçlar tıpkı siyasi partiler yasasını uygulamak kadar sorumludurlar. DEP’in bu nedenle uluslararası sözleşmelerin uygulanması istemini kapatma gerekçesi olarak sunmak, hem hukuka aykırı hem de demokrasiyle bağdaşmamaktadır.

d- İddianamede Anayasa Mahkemesinin 14.7.1993 gün 1992/1 – 1993/1 sayılı kararında yapılan bir alıntıda “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta…” denilmekte, diğer yandan, Demokrasi Partisi MYK’sının Barış Bildirgesinde Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınması…” istemi meşru, yasal ve normal bir siyasal parti faaliyeti olmakla birlikte bölücülük olarak değerlendirilmekte ve kapatma gerekçesi olarak sunulmaktadır. Soyut yorumlarla, zorlama gerekçelerle tanzim edilmiş bir iddianame ile karşı karşıya bulunmaktayız.

e- İddianamede, “Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteği” de kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül ara rejimi sonucu teşkil edildiği ve günümüz gelişmelerine, toplumsal değişime, çağdaşlaşmağa, gelişen teknoloji ve bilgisayar iletişim çağında birçok anti-demokratik hükümle dolu olduğundan değiştirilmesi istemi, tüm siyasi partilerce benimsenmekte, ve bu konuda Meclis Başkanının girişimi ile siyasi parti liderleri toplantılar yapmakta, sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı da mevcut Anayasanın değişmesi gerektiğini söylemekte ve demokrasilerde bu tür bir istemin en doğal hak olarak kabulü ve siyasi partiler açısından asli bir görev olduğu düşünülmeden, kapatma gerekçesi yapılması üzücüdür.

f- Siyasal çözümün, AGİK ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY’nın 81 inci maddesinin (a) bendine aykırı olduğu iddiası… ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğu… ayrı kültürlerin bulunduğu… azınlık yaratıldığının ileri sürüldüğü şekilde bir sonuçla bağlanmaktadır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar görüyoruz. Demokrasi Partisi hiçbir açıklamasında “azınlık” sözünü kullanmamıştır. Diğer hususlar ise esasen iddianemede kabul görmektedir. İddianame bu yönüyle de kendi içinde çelişkilidir.

11- Adil yargılama hakkı “ayrımsız” yargılama sürecinin tüm aşamalarında “geçerli ve vazgeçilmez” bir haktır.

Anayasa Mahkemesinde bugüne kadar görülen siyasi parti kapatma davalarında izlenen usül, süre Demokrasi Partisi içinde geçerlidir. Bir siyasi Partinin kapatma davasının normalde sekiz ayı aşkın bir süre olduğu dikkate alınacak olursa, aynı usül ve teemmül haline gelen uygulamanın DEP içinde sözkonusu olduğu yönünde bir tereddütümüz yoktur. Ancak,

Avrupa insan hakları sözleşmesinin 6 ncı maddesi uyarınca “adil bir yargılama” yapılması istemimiz vardır. Hiçbir önyargı ve varsayımla hareket etmeden, başka bir değişle suç delillerini getirme yükü savcıya ait olmakla, savunmaya kendi kanıtlarını getirme, savunma olanağı tanınmalıdır.

Erbil ve Bonn konuşmaları ile ilgili delil istemlerimizin yerine getirilmesi zarureti doğmaktadır. Bunlar sağlanamadığı takdirde savunma olarak bunları temin yönünde tarafımıza makul bir süre tanınması, yurtdışına çıkmak için vize bağışıklığı dahil olmak üzere olanak tanınması gerekmektedir.

12- Anayasanın 38 inci maddesi uyarınca “ceza sorumluluğu şahsidir” yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmü karşısında, kapatma davası sonucu etkilenecek olan Milletvekillerinin ve tüm parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, kendi eylem ve davranışları dışında cezalandırılmaları mağdur olmaları sözkonusu olacaktır.

Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca kapatılan bir siyasi partinin, davanın açıldığı tarihteki milletvekillerinin üyeliği sona ereceğinden kendilerini savunmalarına olanak tanınması adil bir yargılamanın gereğidir.

Siyasi Parti kapatma davalarında, partiye gönül veren üye ve taraftarlarının durumu, ülkenin içinde bulunduğu demokratikleşme süreci, ulusal ve uluslararası konum, o ülkenin imzacısı olduğu ve iç hukukunda bağlayıcı olan uluslararası sözleşmeler, dikkate alınarak, ülke ve Mahkemenin saygınlığı alınan kararın kamu vicdanında adil olması, Anayasal temel hak ve hürriyetlerin kullanılması açısından çok yönlü değerlendirme yapılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Anayasa kurallarından da öte onların üzerinde, hukukun genel kurallarının, evrensel değer ve ilkelerinin uluslararası sözleşme ve yükümlülüklerinin ışığında çok yönlü bakılması zorunluluğu doğmaktadır. Demokrasi Partisi herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmamaktadır. Düşünceleri nedeniyle yargılanan bir partinin, özellikle çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü temelinde, baskı ve şiddete başvurmadan, darbelerle iktidarı amaçlamadan, özgürce faaliyet yürütebilmeleri ve Anayasal korumadan yararlanmaları gerekmektedir.

Demokrasi Partisi sözlü ve yazılı düşünceleri nedeniyle yargılanmaktadır. TCK’nun 141, 142, 163 üncü maddeleri kaldırıldıktan sonra 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası ile getirilen hükümler, Anayasa Mahkemesinin siyasi partilere ilişkin münhasır yetkisinide ortadan kaldırmıştır. Demokrasi Partisi Genel Başkanı aylarca tutuklu kalmıştır. Bir Genel Başkanın tutuklanması o siyasi parti faaliyetinin durdurulması anlamına gelir. Bu mahsurları gidermek için 1961 Anayasasında getirilen ve daha sonra 1982 Anayasasında yer alan siyasi partilerin denetimine ilişkin, münhasırın yetkiye müdahale edildiği nitelikdeki Terörle Mücadele Yasası ile demokrasimiz ciddi yara almıştır.

İç hukukumuza, yükümlediğimiz uluslararası sözleşmelere uydurmak için, Strazburg’da Avrupa İnsan Hakları Komisyonu veya insan hakları adalet divanında mahkum olmayı beklemeye gerek yoktur. Kanun tatbiki yerine özellikle hukukun tatbikinde Anayasa Mahkemesine büyük görevler düşmektedir.

Sonuç ve İstem : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Dava şartı gerçekleşmediğinden iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,

2- Usul ve hukuka aykırı olarak, temin edilip dosyaya konulan; Genel Başkan Yaşar KAYA’nın Bonn ve Erbil’deki konuşmalarını içerdiği iddia edilen bantların altında imza, isim, makam bulunmayan istihbarat notlarının yayınlanmayan Hasan ÖZGÜN’e ait olduğu iddia edilen yazı, kaynağı doğrulanmayan Emin ÇÖLAŞAN’a ait ihbari yazının dosyadan çıkartılmasına varsa asıllarının mahkemece ilgili devletlerden diplomatik yolla istenmesine,

3- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesindeki 93/114 ve 115 E. dosyalar ile HEP’in Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki derdest davalarının Mesele-i Müstehire kabul edilmesine,

4- Duruşma isteğimizin kabulüne, kapatma davası nedeniyle etkilenecek Milletvekili ve yöneticilerin sözlü olarak dinlenmelerine;

5- TCY’nın 9 ve 2820 sayılı yasanın ilgili maddelerinin Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline,

6- AİHS’ne ek I nolu protokolün 2. maddesi uyarınca Genel Yerel Seçim takvimi başladığından eşitlik açısından davanın seçim sonrasına bırakılmasına,

7- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili savunma delillerimizi toplayabilmek için tarafımıza makul bir süre verilmesine, ondan sonra esas hakkında süre tanınmasına,

8- Davanın reddine karar verilmesini davalı parti adına vekaleten dileriz.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.2.1994 günlü, SP.52 Hz.1993/55 sayılı Esas Hakkındaki Görüşü’nde aynen şöyle denilmektedir :

“Davalı Demokrasi Partisi hakkında 2.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası dolayısıyla Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmalarının 28.1.1994 günlü, ön savunmalarında değinilen noktalara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.

Ön savunmanın l. bendindeki, iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine ilişkin istek ile kanıtların elde ediliş biçimine yöneltilen itirazlara ileride değinilecektir.

l- Ön savunmanın 2. ve 3. bentlerinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/114 ve 115 esas sayılı davalarının ve Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılmış olan başvurularda genel sekreter İbrahim Aksoy’un da bulunması dolayısıyla ortaya çıkan kişisel ve eylemsel bağ nedeniyle bu başvuruların sonuçları alınıncaya kadar bekletici sorun sayılmaları isteği:

Yargılama hukukunda bekletici sorun, bir mahkemenin görmekte olduğu bir davada, davanın sonucunu etkileyecek ve çözümlenmesi o mahkemenin görevi dışında kalan bir uyuşmazlık ortaya çıktığında söz konusu olur. Görülmekte olan davanın konusu itibariyle, ortada bekletici sorun sayma zorunluluğu olan bir durum yoktur. Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayınlayan parti merkez yürütme kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve hele daha önce kapatılmış olan Halkın Emek Partisi’yle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyecek doğrudan bir ilişki söz konusu değildir. Bu durumda, bütün kanıtları ortada bulunan kapatma davasında, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 254. maddesi göz önünde bulundurularak, söz konusu kanıtlar soruşturmadan edinilecek kanıya göre değerlendirilerek sonuca varılması gerekir.

Açıklanan nedenlerle, ceza davaları ile bireysel başvuru sonucunun beklenmesine dair isteğin reddi gerekmektedir.

2- 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 9. maddesinin, Anayasa Mahkemesinin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisine karışma niteliğinde ve bu nedenle Anayasanın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesi isteği:

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın, görev ve yetki konularını düzenleyen l8. maddesinin (2) no.lu bendi, “…. siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde (Anayasanın 152. maddesi) gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak …” biçimindeki hükümle Anayasa Mahkemesini, parti kapatma davasında ön sorun niteliğinde ileri sürülecek Anayasaya aykırılık iddialarını inceleyip sonuçlandırma yetkisiyle donatmıştır. Ancak, böyle bir durumda, Anayasanın 152. ve 2949 sayılı Yasanın 28. maddesi uyarınca, iptali istenen yasa hükmünün/hükümlerinin o davada uygulanacak kural olması da bir koşuldur.

3713 sayılı Yasanın iptali istenen 9. maddesi şöyledir: “Bu kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.”

Yüksek Mahkemenizde görülmekte olan bu dava ise Siyasi Partiler Yasası(daha sonra, SPY. olarak anılacaktır)nın 78, 81, l0l. maddelerine göre açılmış bir parti kapatma davasıdır. Bu davada uygulanacak yasa hükümleri SPY. ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın belirli kuralları olup, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur. Her ne kadar, kapatma davasının açılmasına neden olan beyanlar ve bildirinin sahipleri olan (eski) genel başkan ile merkez yürütme kurulunu oluşturan kişiler hakkında SPY.nın ll7. maddesi yoluyla 3713 sayılı Yasanın 8/l maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davaları açılmış bulunuyorsa da, bu davaların parti kapatma davasıyla doğrudan bir ilişkisi bulunmadığı gibi, davaların açılmasına aracı olan SPY.nın 117. maddesi de kapatma davasında uygulanacak kurallardan değildir.

Açıklanan durum karşısında, iptali istenen kural, görülmekte olan parti kapatma davasında uygulanacak kural olmadığından, isteğin öncelikle bu nedenle reddi gerekir.

3- Anayasa ve SPY.nda birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla SPY.nın Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78. ve 81. maddelerinin Anayasanın Başlangıç bölümü ile l., 2., 3., 4., 5., 6. maddelerini yasak kapsamına aldığından dolayı Anayasaya aykırı olduğu savı:

Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddenin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan SPY, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici l5. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.

Öte yandan, SPY.nın getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78. ve 8l. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da SPY.ndaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de 10.7.1992 gün, E.1992/l (Siyasi Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.

Belirtilen nedenlerle, SPY.nın 78. ve 8l. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.

4- Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği:

Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural, SPY.nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Ancak, gerek SPY.nın, gerekse 2949 sayılı Yasanın sözü edilen maddelerinde, Anayasa Mahkemesine, gerek gördüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Öngörülen usulde, kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması benimsenmemiştir. Uygulanacak yöntem yönünden Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasına gönderme yapılması, o yasada yer alan her yargılama kuralının uygulanması anlamında olmayıp, “duruşma” dışında davanın bünyesine uygunluk gösteren kuralların uygulanacağını belirtmek amacıyladır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu Anayasal ve yasal düzenleme karşısında, Yüksek Mahkemenize ilgililer ve bilgisi olanları dinleme yetkisini kullanma bakımından tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteğinin reddi gerekir.

5- Davanın genel yerel seçimlerin yapılacağı 27 Mart 1994 gününden sonraya bırakılması isteği ve dava sonucunda İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca bireysel başvuru hakkı kullanıldığında T.C. Hükümetinin davalı konumuna düşeceği ve yargılanacağı, bu yargılama sonucu iç hukuk kurallarının değişmesi ile birlikte ödence yaptırımının söz konusu olacağının gözetilmesi gerektiği savı:

Davanın genel yerel seçimden sonraya bırakılması isteği hakkında, Yüksek Mahkemenizin 20.1.1994 günlü ara kararıyla, Ceza Yargılama Usul Yasası hükümlerine uygun olmadığı gibi bu konuda 2949 ve 2820 sayılı Yasalarda kabule olanak veren bir kuralın bulunmaması gerekçesiyle ret kararı verilerek sorun çözümlenmiş olduğundan bu konuda yeni bir karar verilmesine gerek bulunmamaktadır.

Kural olarak, her dava açıldığı tarihte geçerli olan durum ve koşullara göre görülüp sonuçlandırılır. Öte yandan, bir olasılık olarak ileri sürülen bireysel başvuru hakkı henüz kullanılmadığına, ileride kullanılsa bile, başvuru sahibinin yararına sonuçlanacağı kesin ve belli olmadığına göre, gelecekte gerçekleşeceği belirsiz durumların görülmekte olan davayı etkilemesi düşünülemez ve bu nedenle göz önünde bulundurulması söz konusu olamaz.

Bu nedenlerle, davalı partinin yukarıda özetlenen sav ve isteğinin reddi gerekir.

6- Kapatma davasının, (eski) genel başkanının beyanları ve Merkez Yönetim Kurulunun bildirisinin öncelikle partinin tüzük ve programına uygun olup olmadığı incelenmeden ve böylece dava şartı gerçekleşmeden açıldığı, “ihtar” gereğinin yerine getirilmediği savı:

Davalı parti hakkındaki kapatma davası SPY.nın l0l. maddesinin (b) bendine dayanmaktadır. Sözü edilen kuraldan anlaşılacağı gibi, kapatma kararı, partinin merkez yürütme kurulunun ….yasanın 78. ve 8l. maddelerini de içeren dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı….bildiri yayınlaması….veya parti genel başkanının belirtilen bu kurallara aykırı sözlü….beyanda bulunması hallerinde verilir. Gerek l0l. madde hükmünde, gerekse siyasal partilerin kapatılmasını düzenleyen beşinci kısımda, parti organ ve görevlilerinin bu gibi faaliyetlerinden dolayı dava açılmadan önce, partiye ihtarda bulunulmasını şart koşan bir düzenleme yer almamıştır. Esasen, böyle faaliyetlerde ihtar koşunlunu aramak işin mantığına da uygun düşmez. Çünkü, yasa, dördüncü kısımındaki yasaklara aykırı beyanda bulunulmasını, bildiri yayınlanmasını cezalandırdığına göre, beyanın yapıldığı veya bildirinin yayınlandığı anda, yaptırım uygulanmasını gerektiren yasaya aykırılık hali meydana gelmiş olacağından, bu aykırılığın yapılacak ihtar sonrasında parti tarafından giderilmesi olanaksızdır. Böyle bir koşulun öngörülmesi SPY.l0l. maddesinin işlemesine engel olur ki yasa koyucunun amacının bu olduğu söylenemez.

Bu nedenlerle, şartı gerçekleşmeden dava açıldığı savı yerinde görülmemiştir.

7- Bonn konuşmasını içeren video kasetin çözümünün dışında başka herhangi bir araştırma yapılmadığı, yürüyüş hakkında Alman resmi makamlarından bilgi alınmadığı, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edildiğini ve katıldığına dair belge ibraz edilmediği; Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden ve nasıl sağlandığı konusunda açıklama bulunmadığı, kasetlerin montaj olabileceği, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı; Hukuka ve ahlaka aykırı olarak sağlanan kanıtların değerlendirilmesinin olanaklı olmadığı, bu nedenle dava dosyasından çıkartılmaları gerektiği savı:

İddianamede Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiğine dair bir beyan yoktur. Sadece, 29.9.1993 günlü çözüm tutanağına ve kasetin seyredilmesinden edinilen izlenime göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzelenen yürüyüşte PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı belirtilmiştir. Konuşmanın yapıldığı bu toplantı ve yürüyüşü kimin tertiplemiş olduğu davanın konusu dışındadır. Dava yönünden önem taşıyan husus, Yaşar Kaya’nın bu toplantıda genel başkan sıfatıyla konuşma yapıp yapmadığı, yapmış ise konuşmanın içeriğidir. Kasette yer alan, Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşması Türkçe yapılmış olup, görüntü ve ses herhangi bir duraksamaya yer vermeyecek kadar açık ve nettir. Bonn konuşmasında olduğu gibi, herkese açık bir ortamda yapılan yürüyüş sırasında yine herkese açık koşullarda, bir dinleyici topluluğuna yapılmış olan konuşmada gizlilikten söz edilemeyeceğine göre, konuşmanın kimin tarafından kasete kaydedilmiş olduğu hususu kanıtın geçerliliği açısından önemli ve araştırılması gerekli değildir. Kasetin içeriği, hazırlanış biçimi, kullanılan ögeler bunun propaganda amacıyla hazırlanmış olduğu izlenimi vermektedir. Üstelik, Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliğindeki 7.10.1993 günlü anlatımlarında, 29.5.1993 günü Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi genel başkanı olarak katılıp konuştuğunu, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yapıtığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini… anlattığını söylemiş, mahkemedeki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki anlatımının da doğru olduğunu, bu toplantı için parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil etme hakkı bulunduğunu ifade etmiştir.

Bonn konuşması için söylenenler Erbil konuşması yönünden de geçerlidir. Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11 nci Olağan Kongresi de çağrılıların ve basın mensuplarının hazır bulunduğu açık ortamda yapılmış, bu ortamdan yararlanılarak Yaşar Kaya’nın konuşması görüntü ve ses olarak tespit edilmiştir. Konuşmanın yapıldığı ortamda bir gizlilik ve kapalılık söz konusu olmadığından, görüntünün tespit ediliş yönteminin araştırılmasına gerek yoktur. Kasetteki görüntü ve ses hiçbir kuşku ve duraksamaya meydan vermeyecek biçimde açık ve nettir. üstelik, konuşmanın sahibi Yaşar Kaya, bu konuyla ilgili olarak hakkında yapılan soruşturma aşamalarında, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp parti adına konuşma yaptığını kabul etmiş; konuşmanın, hakkındaki iddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yaptığı konuşma olduğunu ifade etmiş, gerek kendisi ve gerekse savunmaları Devlet Güvenlik Mahkemesine sundukları muhtelif dilekçelerde “konuşma yapmış olma” gerçeğini kabul etmişlerdir. Hatta Genelkurmay Başkanlığı’nca gönderilen ve bir kopyası da Yüksek Mahkemenizde bulunan, Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesince izlenip Türkçe’ye çevrilmesi sırasında Yaşar Kaya hazır bulunarak görüp dinlediği konuşmasını bizzat kendisi Türkçe’ye çevirmiştir. Eski genel başkan Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığımızca 25.10.1993 gününde yaptırılan çeviri arasında öze ilişkin olmayan bir iki nokta dışında hiçbir fark bulunmamaktadır. Böylece çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı savunması bizzat Yaşar Kaya’nın kendi çevirisiyle geçersiz kılınmış bulunmaktadır.

Merkez yürütme kurulunun bildirisine gelince; kurulu oluşturan parti üyelerinin Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki anlatımlarında, bildirinin, iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla merkez yürütme kurulunca hazırlandığını ifade ettikleri, bazı üyelerin Devlet Güvenlik Mahkemesindeki sorgularında da genelde aynı biçimde beyanda bulundukları, bunlardan İbrahim Aksoy’un, bildirinin, kurultayın almış olduğu karar doğrultusunda parti meclisinin verdiği görev gereğince hazırlandığını söylediği görülmektedir. Ön savunmada, dağıtılmadığı söylenen bildirinin hangi organın tasarrufu olduğuna, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığına ilişkin olarak ileri sürülen görüşlerin ibrahim Aksoy’un bu beyanıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/115 esas sayılı dava dosyasındaki belgelere göre, bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve Gaziantep illerinde dağıtılamamakla beraber, Ankara, İzmir ve Manisa’da dağıtıldığı anlaşılmaktadır.

Bu suretle, SPY.nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğu kuşkusuzdur. Davalı parti merkez yürütme kurulunun partinin kapatılmasına neden olma yönünden hukuki konumu hakkında iddianamede yeterli açıklama yapılmıştır. Merkez yürütme kurulunun bu bildiriyi kendisine kurultayca ya da parti meclisince verilen görev gereği yayınlamış olması da davalı partinin SPY.nın 101. maddesi karşısındaki hukuki durumunda bir değişiklik meydana getirici nitelikte değildir. Çünkü, kurultayın ya da parti meclisinin dahi bu nitelikte bir bildiri yayınlaması SPY’nın 101. maddesinin (b) bendine göre başlıbaşına birer kapatma nedenidir. Bu durum karşısında, dava konusu bildirinin kökeninin araştırılması, Yüksek Mahkemenizin önünde bulunan dava yönünden gerekli bulunmamaktadır.

Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.

Açıklanan hususlar göz önünde buludurulduğunda, ön savunmada ileri sürülen konuşmalar hakkında, yapıldığı ülkelerin resmi makamlarından bilgi alınmadığına, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edilip katıldığına ilişkin belge ibraz edilmediğine, Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden sağlandığının belli olmadığına, kasetlerin montaj olabileceğine, çevirinin öze uygun bulunmadığına, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen kanıtların değerledirilemeyeceğine, merkez yürütme kurulu bildirisinin kökeninin araştırılmadığına dair savunmaların reddi gerekir. Ayrıca, ön savunmanın 1. bendinde ileri sürülen ve iddianameninin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine dair isteğin de hiçbir yasal dayanağı yoktur. Zira, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası, SPY ve 2949 sayılı Yasada böyle bir işleme olanak veren bir düzenleme yer almamıştır.

8- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili kanıt sağlama yönünden süre tanınması isteği:

Yukarıda yeterince belirtildiği üzere, görülmekte olan kapatma davasıyla doğrudan ilişkili olan bütün maddi, somut ve esas hakkında hüküm kurmaya elverişli kanıtlar, objektif biçimde toplanıp Yüksek Mahkemenize sunulmuş olduğundan ek süre isteğinin reddi gerekir.

9- Dava sonucundan etkilenebilecek olan tüm partili milletvekilleri ile parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri isteği:

SPY.nın 98. maddesinin birinci fıkrası ile 2949 sayılı Yasanın 33. maddesine göre, parti kapatma davalarında Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisine sahiptir. Bu nedenle, böyle bir işleme gerek görülüp görülmeyeceği Yüksek Mahkemenizce değerlendirilecek bir husustur.

10- Davanın esasına gelince; davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, parti adına yapılan konuşmalar ile yayınlanan bildirinin içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve SPY’nda düzenlenmiş olan bu davayla ilgili kapatma nedenleri öğreti ve artık kökleşmiş bir nitelik kazanmış olan Yüksek Mahkemenizin uygulamaları ışığında açıklanmış ve son olarak, konuşmalar ile bildiri bu yasa hükümleri karşısında irdelenerek var olan kanıtlara göre davalı siyasal partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik meydana gelmediğinden sonuç bağlamında yeni bir husus bildirilecek değildir.

Ancak, davalı parti merkez yürütme kurulunun dava konusu bildirisinde, varlığı öne sürülen Kürt sorunun AGİK süreci ve Paris Şartı’na uygun olarak çözümü için adımlar atılması gerektiğinin beyan edilmesine ek olarak, ön savunmanın 7. bendinde, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelmiş olan İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin düşünce, örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen ve ırk, din, dil, mezhep ayırımı yapılamayacağına dair hükümleri karşısında, kapatma davasının yasal dayanaklarının bulunmadığının belirtildiği gözetilerek bu konudaki Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşünün açıklanmasına gerek görülmüştür.

Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Antlaşması (Şartı) nın hukuksal niteliği ve ana hatlarıyla ilkeleri ve hedefleri hakkında iddianamede, davayla olan ilgisi ölçüsünde açıklama yapılmış ve bu uluslararası belgelerin, devletin ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımadığı ve bu nedenle öne sürülen çözüme esas alınmaları çağrısının hiçbir hukuksal dayanağının bulunmadığı belirtilmiştir.

Ön savunmada belirtilen İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, insan Hakları Evrensel Bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıkı, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. insan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazının, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Anayasa ve SPY.da öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzenin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.

Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur. Özellikle, araç farklı olmakla birlikte Demokrasi Partisi’nin faaliyetlerindeki amaç ile bölücü terör örgütü mensuplarının amacı arasındaki benzerlik dikkat çekici ve anlamlıdır.

Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E.1992/2, K.1992/1 sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.

Sonuç :

2.12.1993 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin eski genel başkanının Bonn ve Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalar ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14. ve 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

IV- DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI

22.3.l994 günü yapılan Sözlü Açıklama’da davalı Parti Genel Başkan Vekili Remzi KARTAL ile davalı Parti Vekili Avukat Hasip Kaplan doğrudan ve yönetilen sorulara yanıt olarak aynen şunları söylemişlerdir:

REMZİ KARTAL- Dosyamızda partimizin kapatılmasıyla ilgili delil olarak gündeme getirilen konular eski Genel Başkan Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı iki konuşma, bir de parti merkez yürütme kurulunun “bu Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlığı altındaki bir bildirisi söz konusudur. Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı konuşmalar sürecinde ben partinin parti meclisi ve diğer yetkili organlarında yoktum, bu vesileyle kendisi de basından anladığımız kadarıyla yurt dışındadır, kendilerinin de aynı zamanda avukatları olarak Sayın Hasip Kaplan belki o konuyla ilgili söylemesi gereken cevapları, bilgileri sizlere herhalde sunacaktır. Ben ancak bu barış çağrısıyla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum.

Bu bildiride ele alınan konulardan dolayı ülkenin bölünmez bütünlüğünü hedeflemek, ülkeyi bölmek, milletiyle, ülkesiyle bölünmez bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini bu anlamda zaafa uğratmak amacı taşınmamıştır. Daha çok Türkiye’de var olan toplumsal sorunları kendi partimizin düşünceleri doğrultusunda teşhis ve bunların tedavisi doğrultusunda Türkiye toplumuna, Parlamentosuna katkı sağlamak, bunların Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde iç barışını hedefleyerek nasıl çözülebilir konusunda olayın adını teşhisini de kendimize göre koyarak kaleme alınan bir bildiridir. Kaldıki, Türkiye’de Türk kimliğinden kültüründen başka bir etnik kimliğin varlığını ifade etmek ve bu kimliğin Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde kendisini ifade etmesine olanak tanımakla ilgili iddialar bizim partimizin dışında da çeşitli partiler ve kurumlar tarafından dile getirilmiştir, bugüne dek. 49. uncu ve 50 nci hükümetlerin koalisyon protokolü ve programında bu konu çok açıktır. Bu yapıların varlığı, bu yapıların demokratik sistem içerisinde Türkiye’nin kültür mozaiği olduğu, bunların ifade edilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin demokratik açılımların sağlanacağı ifade edilmiştir. Aynı şekilde Sosyaldemokrat Halkçı Parti tarafından da daha önce yine Güneydoğu olayları ve Kürt sorunuyla ilgili yapılan çalışmalarda aynı çerçevede konu ele alınmış.

Aynı şekilde 49 uncu Hükümetin Başbakanı, bugün Cumhurbaşkanı olan Sayın Demirel’in gerek o zamanki ifadelerinde gerekse bu son günlerde yine basına yansıyan ifadelerinde benzer şeyler ifade edilmiştir.

Burada amaç Demokrasi Partisinin kaleme aldığı bildirisinde amaç: Türkiye’nin mevcut millet bütünlüğünü bölmek, parçalamak ve Türkiye toprakları üzerinde bir bölümünü ayrı bir devlet şeklinde Türkiye’nin bütünlüğünden ayırmak gibi bir maksat söz konusu değildir. Bize göre bugünkü Anayasamız siyasî partilerin bu faaliyetleri açısından birtakım sınırlamalar getirse de Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulması, tartışılması ve yine Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye’nin diğer sivil örgütleriyle, kamuoyuyla oluşturulacak bir irade çerçevesinde bu sorunlara çözüm bulunması inancıyla hareket edilerek partimizin düşüncelerini bu vesileyle ifade etmiştir. Ve yine Türkiye olarak uluslararası arenada altına imza koyduğumuz Paris Şartı, işte Helsinki Nihaî Senedi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi birçok sözleşmenin de bizlere bu çerçevede sorunlarımızı çözebilme, tartışabilme, konuşabilme olanağını sağladığına inanıyoruz. Bu açıdan ben, Yüksek Mahkemenize birazdan hoşgörünüze sığınarak şunu ifade etmek istiyorum; hukukçu değilim, böyle bir mahkemede de ilk kez ifade veriyorum, bu anlamda bir eksiklik de olursa hoşgörünüzü istirham ediyorum.

Türkiye’nin çok zor bir dönemden geçtiğine inanıyoruz. Bu zor süreçte var olan sorunlarını demokratik bir sistem içerisinde çözebilme, sıkıntılarını aşabilme, ülke bütünlüğünü sağlama, iç barışını sağlama ve gerek Ortadoğuda gerekse dünya konjonktüründe güçlü bir Türkiye’nin yaratılabilmesi bugün Türkiye’de siyaset yapan kurumların sorumluluğu içerisindedir. Bizim anlayışımıza göre türkiye’nin var olan sorunlarını bu çerçevede çözüme kavuşturma yükümlülüğünde olan siyasî güçler bugünkü uyguladıkları tercih ettikleri siyasî politikalarla alternatif politikalarla Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdir. Türk halkına karşı, Türkiye’ye karşı ileride tarihte büyük bir vebal altında olduklarına inanıyoruz. Biz parti olarak bu süreçte Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulup tartışılabileceği bir ortamın sorunlarının çözümü için birinci şart olduğuna inanıyoruz. Meclisteki varlık nedenimizi buna bağlıyoruz, konuşmalarımızın amacı bu, belki bazı kurumlara göre bazı odaklarla siyasî partilere göre onların değerlendirmelerine göre maksadını aşan konuşmalar olmuş olabilir, yanlış bulunmuş olabilir, ama hedef, amaç bu sorunların tartışılıp konuşulduğu ortamı yaratmak gerek Meclis içinde gerekse Meclis dışında ve bu tartışma ortamında düşünce serbestliği ortamında Türkiye’nin sorunlarının çözümünün gündeme getirilmesini sağlamak. Bu bildiri de bu çerçevede kaleme alınmıştır. Partimizin bu bildiriyle ülkenin bölünmez bütünlüğüne, ülke ve millet bütünlüğüne yönelik bir düşünce içerisinde olmadığını ifade etmek istiyorum.

Av.HASİP KAPLAN- “Kanımca bugün burada tartıştığımız konu bir hukukî konu olmakla beraber bir siyasî partinin kapatılma davası olmakla aynı zamanda Türkiye Siyasal yaşamını, toplumsal yapısını günün gelişen koşullarını ve dünya konjonktürünü bütün bu etkenleri beraber bu çerçevede değerlendirmeyi gerektiren çok önemli bir konu. O açıdan biz, savunma olarak bu davaya hiçbir zaman meri yasalar yönünden kanun tatbiki anlamında dar anlamda bakmadık, bakmak istemiyoruz, Yüce Mahkemenin de birçok kararında hukukun evrensel ilkelerinin onun ötesinde uluslararası sözleşmelerle şekillenen ve dünya devletlerinin o uluslar üstü anayasaya doğru iç mevzuatlarını yönlendirmeye başlayan bir hukuk değişiminin yapısı içinde ben şöyle düşünüyorum bir avukat olarak, acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki konuşma ve bir bildiriyle bölünebilir mi’ Acaba Türkiye Cumhuriyeti devletinde düşünce ne zamana kadar suç ve yasak olmaya devam edecek’

Tabiî ben bunları düşünürken başından sonuna kadar olan bir süreci sürekli gözlerimizin önüne getiriyorum ve biz ön savunmamızda önemle bir beklentici mesele olarak hem Ankara DGM davalarını hem de Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda şu an görülmekte olan ve önemi itibariyle öne alınan hızlandırılan bu Nisan toplantısında Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun gündemine alınan Halkın Emek Partisi davasının bekletici mesele sayılmasında ülkemiz demokrasisi açısından büyük yararlar olduğuna inanıyorum.

Ben, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yaptığımız başvuruda tabiî ki bireysel başvuru olması nedeniyle Yüce Mahkemenin kararında fiileri kapatılmaya engel olan Sayın Feridun Yazar, Sayın Ahmet Karataş ve Sayın İbrahim Aksoy’un başvurularını aynı zamanda tüzelkişi parti olarak yapmıştı. Ve şunu ifade etmek istiyorum, l0-l5 gün önce Strazburg’daydım, düşünce açıklamaları düşünce özgürlüğüyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümleri ve şiddet eylemleri arasında çok ciddi bir ayrım ve değerlendirmenin yapıldığını gördüm ve ben bu belgeyi sunuyorum, bu davaların orada derdest olduğuna dair bir belgedir.

Diğer bir konuyu önemle açıklamak istiyorum: Bizim 82 Anayasasının 90 ıncı maddesinde imzacısı olduğumuz onayladığımız ve yürürlüğe giren ki, ben tarihe bir bakıyorum l954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalamışız, 5366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiş; ancak çok yıllar sonra l987 yılında Türkiye bireysel başvuru hakkını kabul etmiş ve bugün komisyonda değerli hocamız Sayın Şeref Gözübüyük, üyeler, arkasından l990 yanında Avrupa Bakanlar Komitesinin siyasi denetimi dışında Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanının yargı yetkisi kabul edilerek bugün Sayın Gölcüklü Hocamızın üye olduğu Türkiye’yi temsil ettiği divanının da denetiminde olduğumuzu burada önemle belirtmek istiyorum. Burası elbetteki iç hukukta kesin ve nihaî kararını veren yüce mahkemedir, ancak bu yüce mahkemenin de kararlarının hukukun evrensel ilkeleri ve imzacısı olduğumuz uluslararası sözleşmeler açısından denetime tabi olduğunuz ve bizi ülke olarak bağladığını belirtmek istiyorum. Ve buna bir örnek olarak da benim savunmasını yaptığım kamuoyunda Yeşilyurt dışkı yedirme davası olarak adlandırılan ve açıklıkla ifade edeyim ki, savunma avukatı olarak bizim gösterdiğimiz ve iyi niyet ve dostane çözümle biten bu davada devlet yükümlülüğü gereği 4 milyar lira tazminat ödemeyi kabullanmıştir. Bunun belgesini arz etmek istiyorum. Çünkü hem memurin yasasının değişimini kabul eden türkiye Cumhuriyeti Hükümeti hem de tazminat ödemeyi kabul etmiştir, ancak bu arada gururla belirtmek istiyorum ki, Strazburg’daki duruşmada l2 Ocak l993’te yüce mahkemenin memurin muhakematının altıncı maddesinin iptaline dair olan iptal kararını sunduğumda komisyondaki tüm üyelerin hukukçu olmayan bu idare kurullarının kararlarının kesin olması, iptal yönündeki bu karara büyük ilgi göstermişlerdir, büyük etki yapmıştır. Türkiye’de mevzuatta bu değişikliği kabul etmiştir, ancak Yüce Anayasa Mahkemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden önce bu yasayı iptal etmekle daha önce davranmış oldu ve Yüce Mahkemenin bu kararına mütefarık olarak kişi başına 300 bin Frank tazminat ödemeyi taahhüt eden dostane çözüm kararını sunmak istiyorum.

Şimdi bunlar gerçekten bir hukukçu olarak hem hoşuma gidiyor bazı yanları hem gitmiyor. Çünkü bu davamızda muhtemelen olabilir olumlu veya olumsuz karara göre Strazburg’a gitme durumu söz konusu olabilir. Ancak biz şunu belirtirken özellikle Fransa’da iç hukukun önemle Avusturya, İtalya, Danimarka’daki iç hukukun giderek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi doğrultusunda şekillendiğini belirtmek istiyorum. Bu şekillenme en başta düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ifadesini bulmakta ve bunun sınırı olarak da demokratik toplum gösterilmektedir. Bu nedenle Halkın Emek Partisinin Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki davasını bekletici mesele olmasında ve hatta Yüce Mahkemenin Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurarak bir yazıyla bu dava akibetinin sorularak bilgi istenilmesinde kanımca bir hukukçu olarak ben yarar bulmaktayım. Hatta sonuçlanma süreci açısından da buna bir gereksinim olduğuna inanıyorum 90 ıncı madde uyarınca iç hukuk hükmü halinde olan bu sözleşmeler uyarınca Yüce Mahkemenin böyle bir istemde bulunması kanımca çok hukukîdir. Ben öyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Diğer bir noktaya değinmek istiyorum: eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Erbil ve Bonn konuşmalarını ben bir hukuk devletinde gerçekten usulün, soruşturmanın, kovuşturmanın, her şeyin hukukun ilkelerine göre yapılması gerektiğine inanan bir hukukçuyum. Erbil bugün Kuzey Irak’ta bir Kürt şehri, orada Kuzey Irak Kürdistan Demokrat Partisinin bir kongresi yapılıyor, SHP, ANAP, Menderes’in Partisi şu an demokrat Parti oldu, onun temsilcilerinin çağrıldığı katıldığı bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda Sayın yaşar kaya Kürtçe bir konuşma yapıyor. Ankara DGM Savcılığı bunu bir iddianame tanzim ederek deniliyor ki, yaşar Kaya bölücülük suçunu Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi seçime girmiş, gayri resmi de olsa bir federe meclisi olan Kürtçe dili olan, Kürtçe eğitimini yapan, hatta Kürtçe mahkemeleri, Kürt mahkemeleri olan fakat devletler hukuku açısından baktığımızda resmi olarak değil, defakta olarak var olan şu veya bu nedenle bir gerçeklik ve o gerçekliğe biz Türkiye’den kalkıyoruz gidiyoruz onlara bölücülük yapacağız. Bunun hiçbir inandırıcılığı yok. Tabiî l40 ıncı madde yürürlükten kaldırıldı, 3713 sayılı yasayla ve bakanlar Kurulunun gündeminde l40’ın boşluğunu doldurmak üzere Türkiye dışında Türkiye aleyhine yapılan konuşmalarla ilgili müeyyide getirici yeni bir yasa çalışması da şekillenmedi Meclisten geçmedi. Bu da kapatma gerekçesi kapsamında. Tabiî cezai yönü bu. Anayasal açıdan denetlendiğinde belki farklı yorumlanabilir, ancak bir hukukçu olarak bir savunma avukatı olarak biz bu konuşmada ve Bonn konuşmasında özellikle temsil, davetiye, katılım, katılımdan sonra yapılan konuşmanın usule uygun, hukuka uygun tartışma götürmeyecek delillerle saptanması gerektiğine inanıyoruz. Erbil konuşmasının bir kaseti var, Ankara DGM’de Sayın Yaşar Kaya tutuklandığında elde ne konuşma metni vardı, ne de kaset vardı, ikisi de yoktu, tutuklandıktan üç ay sonra bir gün duruşmanın sonunda iddia makamı Genel Kurmay kaynaklı bir kasetin olduğunu söyleyip sundular. Sayın Yaşar Kaya da bu kasetteki konuşmaların konuşmanın tümünü kapsamadığını belirtti, tutanaklarda bunlar var.

Şimdi efendim, Anayasa mahkemesinin kapatma iddialarından birisi bu. Önce biz sağlıklı bir tespit yapmak zorundayız. Böyle bir konuşma var mıdır, yok mudur’ Kürtçe tercüme konusunu ciddi düşünmemiz gerekiyor, Kürtçe tercümeler doğru mudur, değil midir’ Bunu hangi kaynak temin etti, nasıl etti. Yani biz, vicdanî delil sistemini benimseyen, ceza sisteminde özellikle bir ülke olabiliriz ancak bizim vicdani delil sistemini benimsememiz bu tür delilleri kabul anlamında olmamalı diye düşünüyorum.

Bonn konuşmasında ise, parti adına bir davet tespiti yok. Ve henüz kurulmuş olan Demokrasi Partisinin henüz kurulduğu günlerde yeni kurulduğu günlerde Sayın Yaşar Kaya’nın bulunduğu bir toplantıdaki konuşması kapatılma gerekçesi. Ben iki konuşmayı da izledim, iyice düşündüm…

Soru üzerine; İzledim derken, inceledim bağışlayın teyp kaseti de var, izleme derken o kasetleri de ben kastettim. Video bantlarını, DGM’de var, Ankara devlet Güvenlik Mahkemesinde var, Yüce Mahkemeye de sunulmuş olabilir dedikten sonra devamla;

Şimdi efendim bu iki konuşmanın içeriği DEP l25 inci madde anlamında bir bölücülük iddiasının sübut kanıtları yok. Yani şu sınırı çizeceğiz, şu örgütte şu devleti kuracağız, şu renkte bayrağı kuracağız, şu rejimle ülkeyi yöneteceğiz değil; tümlük dikkate alındığı zaman, demokratik hak ve istemler eşit ve barış içinde, kardeşçe yaşama isteklerinin ön plana çıktığı görülür. Bu, bir realitesi Türkiye’nin, Anadolu mozayiğinin bir realitesidir; bunu böyle kabul etmek zorundayız. Bu realiteyi Yüce Mahkemenin birçok kararında da görüyoruz; ancak yurttaşlık hukukunu ön plana çıkaran yurttaş hak, ödev, hak ve ödevlerini ön plana çıkaran bir anlayışı, demokratik bir anlayışı bu toplumda oturtmanın yöntemi nedir, henüz bunun siyasal açılımı yapılamamıştır; ancak, benim Yüce Mahkemenin kararlarından edindiğim bir izlenim, yurttaşlık hukukunun, hak eşitliğinin ve ödevlerinin eşitliğinin; örnek olarak Amerikan ulusu, Amerikan vatandaşlık sisteminin benzerinin veya Fransa örneklerinin, Korsika örneğinin Yüce Mahkemenin kararlarında gösterildiğini, biliyorum, görüyorum; ancak, ben Fransa örneğinde şunu da görüyorum: Strazburg’da Avrupa Konseyi binasında yemek yiyoruz, televizyonda Fransızca olmayan bir lisan, devlet televizyonu bu tabiî Alsasca olduğunu söylediler, Alsas Loren Eyaletiymiş ve alta italik olarak Fransızca yazılıyor. Elbette Fransa’yı örnek gösterirken, oradaki mozayiğin de gerçekliğini ve oradaki anayasal yapılanışını da görmek gerektiğini düşünüyoruz.

Ben bu delillerin çok karmaşık deliller olması açısından, sadece subut yönünden bizde tereddütler yarattığını belirttikten sonra, Yüce Mahkemede bir noktayı daha önemle değinmek istiyorum: Ben bir hukukçu olarak rahatsızlık duyduğum bir konu, l96l Anayasası 58 inci maddesiyle siyasî partilerin münhasır denetimi ilke sağlanıyor. Gerekçe de Şu: İlk defa çok partili rejime geçiyoruz. Siyasî parti liderleri keyfi olarak tutuklanmasın, siyasî partiler keyfi olarak kapatılmasın, siyasal hayatın demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak faaliyet yürütebilsinler diye; ancak, l96l Anayasasında yer alan hükümlerin aynı şekilde 82 Anayasasında yer almasına rağmen, siyasî partilerin denetimine bir DGM denetiminin getirildiğini ve Anayasanın bu münhasır yetkisinin, maalesef parçalandığını belirtmek istiyorum. Terörle Mücadele Yasası 9; “Bütün suçlar DGM’de yargılanır” diyor, bu konuda bizim Anayasaya aykırılık iddiamız var, ön savunmada bunu ileri sürdük; ancak, hem cezai yönden DGM’de yargılama, hem de kapatma, orada kişi olarak l25 yok, 8 inci maddeye aykırılık var; l25 olsaydı orada fizikî olarak kişinin idamı, burada da tüzelkişiliğinin idamı; kapatma bence idamdır. Yani, iki idam, mükerrer bir yargılama ve siyasî parti asli organı, o organ sıfatıyla, söylediği sözler nedeniyle kapatılan o siyasî parti, maalesef Anayasanın münhasır yargı denetiminin dışında bir mercide yargılanıyor ve devlet Güvenlik Mahkemeleri cezaî anlamda bu olaya el atmıştır ve bu da bizim hukuk sistemimizin, Anayasamızın, Siyasî Partiler Yasamımızın bir eksikliktir, ulaşamadığımız hukuk devletinde, ulaşamadığımız demokrasinin çağdaşlığa erişemediğimiz bir eksikliği.

Efendim, şimdi bu eksiklikleri nasıl gidereceğiz; biz bu yasaları olduğu gibi uygulayacakmıyız, yoksa hukuksal açıdan içtihat oluşturacak, açılım getirecek ve gerçekten bu tür aksaklıkları giderecek hukuksal değişimi mi sağlayacağız. Elbetteki budur, sağlanacaktır, ben ona inanıyorum; yoksa Hamurabi kanunlarıyla yönetilmeye devam ederdik, hiç de değişim gereksinimi duyulmazdı ve bence bir yasama organına da hukukçular birtakım değişimleri bırakmamalıdır diye düşünüyorum. Hukukçuların da öncülük etme gibi bir yükümlülükleri olduğuna inanıyorum.

Ben buradan öz olarak demokrasi Partisinin kapatılması konusunda biraz fazla acele davranıldığına inanıyorum ve çok zayıf delillerle bir kapatılma isteminde bulunulduğuna inanıyorum; fakat beni ürküten diğer bir yan var. Ben l984 yılına kadar İstanbul’da Avukattım, 84’ten 9l sonuna kadar da memleketim olan Şırnak’ın İdil İlçesinde Avukatlık yaptım, şimdi İstanbul’da Avukatlığa devam ediyorum. Ben 84’te İdil İlçesine gittiğim zaman, İlçenin kaymakamı, jandarma komutanı, oradaki arkadaşlarla rahatlıkla bir köyde, bir vadide hep bir araya oturabiliyorduk, konuşabiliyorduk, bir yemek yiyebiliyorduk. Bu dönemde olaylar var mıydı; yoktu; fakat l984 yılında bizim İlçenin karşısında 48 örgüt üyesinin olduğu yönünde duyumlar vardı. Ve bugün ülkenin geldiği çembere baktığımız zaman, sürekli yasakla forumların budandığını, susturulduğunu, kısıtlandığını ve bunun da giderek illegalitenin yolunu, şiddetin yonulunu genişlettiğini artırdığını ve ülkemizin hiç istemediğimiz bir kaos ortamına geldiğini belirtmek istiyorum. Ben utanç duyuyorum, bir hukukçu, bir aydın olarak l0 sene kaldığım İdil İlçesinden irademin dışında ayrıldım. Ben orada olmak, o toplumda konuşmak isterdim, düşüncelerimi açıklayıp, şiddete teslim olmadan, oradaki gelişmelerin olmasını isterdim; ancak, ne yazık ki, düşüncenin suç ve yasak olması, orada koruculuğu, feodaliteyi, oradaki geri kalmış ilişkileri güçlendirdi ve o bölgede giderek yaygınlaştı. Şimdi bir teneffüs, bir soluk alma, bir alan gerekiyor. Bu alanı Demokrasi Partisi eksik veya tam kullandı, ayrı bir konu; ama, ben Demokrasi Partisinin bugün Türkiye demokrasisine ve özellikle şiddetin durmasına, özellikle akan kanın durmasına hem Demokrasi Partisinin, hem onun benzeri partilerin çok büyük ihtiyacı olduğuna inanıyorum; çünkü, Türkiye’nin imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmelerine uygun bir hukuk düzenlemesi kaçınılmaz olmuştur. Yüce Mahkemenin de bu konuda kanılarını biliyoruz, kararlarını da okuyoruz. Sayın Başkanın açıklamalarını biliyoruz bu Anayasanın değiştirilmesi gerektiği konusunda, Sayın Meclis Başkanı Sayın Cindoruk’un, Siyasî Parti liderleriyle Anayasa değişikliği konusundaki çalışmalarını biliyoruz ve bu konudaki büyük ölçüde mutabakatı da biliyoruz; ama, bu konudaki aslî görevlerini yerine getiremediklerini de görüyoruz.

Şimdi, böylesi bir dönemin içinden geçilirken, gerçekten çifte standart uygulamadan birtakım gerçeklikleri yaşama geçirip; ama ülkenin hukuk düzeni içinde, demokratik düzen içinde siyasî partiler açısından yaşamını geliştirme yollarını bulması gerektiğini düşünüyoruz ve şu konuda dünkü sabah burada Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması “Kürtüm diyen varsın desin…” tabiî içinde çok daha anlamlı sözler de var, “Tarihimizi gözden geçirmeliyiz” deniliyor. Ne tesadüftür ki, Sayın Başkanım, Demokrasi Partisinde her Kürt sözcüğünü bir ulusal azınlık yaratma ve ayrıcalıkla suçlayan, iddianameyi düzenleyen Sayın Cumhuriyet Savcımız benim hemşehrimdir. Sanıyorum köken olarak Türk değildir; ama, Türk vatandaşıdır. Ben de kürdüm; ama, Türk vatandaşı olmakla da onur duyuyorum ve sanıyorum Yüce Mahkemenin de üyelerinin içinde Türk vatandaşı; ama, etnik yapısı farklı insanlar olabilir. Bu da bizim güzelliğimiz, gerçekliğimiz. Biz bu güzelliği ve gerçekliği susturarak, toplumda demokrasiye katkı sunacağımıza inanmıyorum. Ve bu kadar uzunca bir açıklama oldu sabırlarınıza teşekkür ediyorum.

“Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı” beyanının açıklanmasıyla ilgili olarak bir üye tarafından sorulan soru üzerine:

REMZİ KARTAL- Bildirinin 2 nci maddesinde Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı. Buradaki “Tüm sonuçları” ibaresi, uluslararası sözleşmeler çerçevesinde bir etnik yapının, kimliğin demokratik olarak kendisini ifade etmesiyle ilgili sonuçlardır. – Mesela, dilidir, kültürüdür, televizyonla ilgili, medyayla ilgili, işte gazetedir bu anlamda uluslararası sözleşmelerde Türkiye’nin de altına imza koyduğu, Paris Şartı, bu yani çok detaylandırılmamıştır; ama, daha alt kademelerde, daha alt maddelerde, yani diliyle ilgili, kültürüyle ilgili, radyo, televizyon şeklinde, öbür maddelerde geçiyor. Burada amaç bu yapının Türkiye’nin zenginliği olduğu, kendisini bu etnik yapıda gören insanların kendi kimliklerinin Türkiye’de Cumhuriyet Devletinin çatısı altında yaşayarak, geliştirerek bu ülkeye daha çok sadık, bu vatanın daha çok bütünlüğü içinde kendisini ifade edebileceğine olan inancından kaynaklanıyor. Bu noktadan hareketle öbür maddelerde geçiyor Kürt…. anadilde eğitim hakkı, radyo ve televizyon, Kürtçe yayın, yani bu anlamda öbür maddelerde geçiyor; fakat Anayasa buna uygun mudur; değildir. Bir siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî partilerin konuyu gündemlerine alması, bu konuyu eğer mutabakat sağlanırsa, bu anlamda irade beyan edilirse, gerekli tedbirlerin alınmasını hedeflemektedir.

Yine aynı üyenin, acaba ulusal kimlik kazanmış bir gruptan mı, yoksa azınlıktan mı bahsediyorsunuz ‘ sorusu üzerine:

Bildirinin muhtevasında zaten konu sanıyorum açıklığa kavuşuyor. Şimdi Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Yani, 2 nci maddenin son cümlesi bahsedilen tüm sonuçların tanınması ve Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması… Bu cümleden ülkenin bütünlüğü çok açık bir şekilde anlaşılmış oluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasasının, yasalarının güvenceye aldığı haklar, ülkenin bütünlüğünü riske edecek, sorun yaratacak konular olamaz. Ha nedir azınlık hakları; Türkiye Cumhuriyet Devletinin sınırları içerisinde yaşayan bu insanların kendi kültürlerini, kendi kimliklerini ifade edebilmeleri bunun daha detaylandırılması ise, tabiî ki, türkiye Büyük Millet meclisinin sorunudur. Eğer Meclis, siyasî partiler bu anlamda konunun önemini kabul eder, konuyu gündemine alır, tartıştırırsa, bunu açabilir, tartışabilir ve Meclisten çıkacak kararlarla dil olarak mı, televizyon olarak mı, radyo olarak mı, ne anlaşılıyorsa, o çerçevede demokratik olarak kendilerini ifade etme haklarının verilmesi işaret edilmektedir. Burada sanıyorum yani bildiride bu anlamda.

Siz yani netice olarak azınlık mı diyorsunuz’ sorusu üzerine de: Türkiye’de çoğunluğun dışında bulunan bir grup ise, azınlıktır tabii… Erbil’deki toplantı ile ilgili davetiye olup olmadığı sorusuna karşılık:

Erbil konuşmasının 4 siyasî partiye de resmî davet olduğu belli. Ancak, biz gerçekten şunu açık yüreklilikle belirtmek istiyoruz: Biz çok konudaki savunma delillerimizi parti arşivinden hazırlatıp, bugün bu sözlü savunmada sunmak için hazırlık yapmıştık. Maalesef veremeyiz efendim, l8 Şubat’ta Parti Genel Merkezinin bombalanması sonucu, sonuç ortada, binada kurtulan bir tek şey kalmadı.

Özellikle bu 4 siyasî partiye davetiye vardı; fakat Bonn toplatısıyla ilgili ben araştırdım, bir vekil sıfatıyla araştırdım resmî bir davetiye yoktu; ancak Bonn toplantısında bir yanlışlık vardı, bir yanlış tespit vardı, DGM Başsavcılığının iddianamesinde olsun, Cumhuriyet Başsavcılığının kapatma iddianamesinde olsun Bonn toplantısını PKK lidere Abdullah Öcalan’ın tertiplediği söyle- niyor. Ben de bunu ifade etmek istiyorum: PKK lideri Abdullah Öcalan Almanya’ya giderse hemen tutuklanır. Çünkü orada aranan bir kişi konumunda. Yani, bu durumda o tür bir hukuk devletinde bulunma olanağı olmayan bir kişinin toplantı düzenlemesi mümkün değil; ancak, düzenleyenler bellidir orada. Bir tertip komitesi olur veya bir dernek olur veya bir kuruluş olur. Ha bunun da tespiti mümkündür, diplomatik yoldan bir yazışmayla, yani Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti faksın geliştiği, teknolojinin geliştiği bir çağda Bonn’daki Büyükelçiliğimize bir faksla iki saat sonra faksa tekrar cevabın alabilir. Şimdi ben bunu yadırgıyorum. Bir hukukçu olarak bu tür olanaklarımız var, imkanlarımız var ve inanıyorum ki, Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılıklarının yazışmalarına da büyük hassasiyet ve önemle cevap veriliyor, anında veriliyor. Ama yapılmıyor.

Yaşar Kaya’nın Erbil konuşması ile ilgili bir soru üzerine O kongreye (Erbil) çok sayıda konuk katılmıştı ve bütün konuklara sırayla, sırası geldikçe konuşma hakkı vermişler. Sayın Ercan Karakaş yanılmıyorsam, Anavatan Partisinden şu an ismini hatırlıyamıyorum; ancak Hakkâri milletvekili Esat Canan’la beraber giden bir temsilci ve büyük Değişim Partisinden birer temsilci ile birlikte sırası geldiğinde Sayın Yaşar Kaya’da irticalen bir konuşma yapmış, yani o günün gelişmeleri, o kongrenin havası içinde irticalen bir Kürtçe konuşma yapmış ve takdir edersiniz ki, Yüce Mahkemenin kararlarında da Kürtçe konuşmak artık suç değil, Yüce Mahkemenin kararlarında da son içtihatlarında da var.

Yüze yakın konuşmacı vardır orada, yüze yakın konuşmacı var ve usulen gelen bütün yabancı konuklara konuşma hakkı verilmiş o kongrede. BAŞKAN tarafından “Türkiye’de etnik ve dinsel köken ayrımı yapmadan herkesin bu özelliklerini açıklama özgürlüğü içinde…” hatırlatılması yapılarak “Kimliğin ifadesi olanağı…” nereden başlayıp, nerede biten siyasal, sosyal ve hukuksal boyut taşıyor’ Bana onu açıklarmısınız’ sorusuna karşılık olarak:

Kimliğin ifadesi olanağında bir gerçekti Anayasa mahkemesinin tüm kararlarında görüyoruz, “Türkiye mozayiği vardır” deniliyor. “Türkiye’de Türklerden başka etnik ve azınlık unsurlar vardır” deniliyor. Bütün mahkeme kararlarında var; ama, açılmıyor. Hatta isim olarak da belirtti, “Kürt, Çerkez…” şeklinde de belirtti; ancak, Lozan Anlaşması örneği getiriliyor. Dinî azınlıklar açısından getiriliyor Lozan örneği Anlaşması ve Lozan Anlaşmasında bu dinî azınlıkların birtakım hakları var, eğitim, okullaşma, yayın olanakları var. İlginç bir şey belirtmek istiyorum: Benim İlçem İdil’de ilk Müslüman aile bizdik, tamamı Süryaniydi. Ama, ne yazık ki, şu an 25 hane var. Mardin’in Sayın Cumhuriyet Başsavcımızın sanıyorum memleketi oranın büyük çoğunluğu Süryaniydi, şimdi l5-20 hane var. Şimdi bu Süryaniler de Lozan’a temsilci gönderdikleri zaman o dönemin metropolitanı o kadar kendini Mezopotamya’nın mozayiğiyle bütünleştirmiş ki, “Biz kendimizi ayrı bir azınlık hissetmiyoruz ve bir hak ve talebimiz yoktur” demiştir ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi Süryaniler azınlık statüsüne girmemiştir; ama kiliselerinde bugüne kadar yapmışlardır eğitimlerini ve devlet tarafından bir baskı da kendilerine yapılmamıştır.

Şimdi, bunun yanında, Türkiye’de benim annem – yakında vefat etti – tek kelime Türkçe bilmiyordu ve ben anlaşmak için elbetteki Kürtçe konuşmak zorundaydım. Bir Kürtçe konuşma dili var. Normal günlük yaşamda var, Anayasa Mahkemesi kararlarında da var. Bugün 20 büyük televizyon, l00’ü aşkın televizyon bölgesel, bini aşkın radyo var. Biz Fransa’nın Korsika örneğini verirken, evet, Fransa Anayasasındaki birlik, üniter yapıyı koyuyoruz demokratik toplum içinde; ancak, her nedense Alsas Loren’deki dil hakkını özgürlüğünü kullanma, televizyon hakkını kullanıyorlar, eğitim hakkını kullanıyorlar, okullarda kullanıyorlar görmezlikten geliyor… Bask modelinde eyalet sistemi.. İngiltere’nin Galler örneğinde, Belçika’nın Flemenkler olayında, kantonlar olayında, İsviçre’nin kantonlar olayında, hepsinde var ve bu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin son koalisyon hükümetinin programında resmî bir ifade olarak “Kürt realitesi” olarak ifade edildi. Kürt realitesi, kimlikten öte bir geniş anlamı olan bir kelime; ama, Kürt realitesini ifade eden Doğru Yol Partisi ve SHP hakkında kapatılma davası açılmamıştır. SHP’nin Doğu, Güneydoğu Raporu 1989 senesinde yazılmıştır ve orada ben o dönemde o partinin merkez yöneticiliğini yapıyordum. Kürt kimliği, hatta Kürt enstitülerinin kurulmasına kadar geniş bir süreç içinde bir ifade, bir anlatım var. Onlar da kapatılma gerekçesi yapılmamıştır, açılmamıştır ve geçmiş siyasî parti kapatma davalarına bakıyorum; küçük sosyalist partiler ve son olarak demokrasi Partisi, oy oranlarına baktığınız zaman sosyalist partilerin yüzde l’i bulmuyor. Demokrasi Partisi yüzde 3 müdür, 7 midir; tartışma konusu; çünkü, özgür bir henüz seçenekten sandığa ulaşmadı. Şimdi, Kürt kimliğinin sınırı şudur: Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, üniter birlik yapısı içinde, bütünlük yapısı içinde kendi dilinden kaynaklanan, kendi kültüründen kaynaklanan ve doğallıktan gelen, doğuşla kabul edilen bu hakların özgürce kullanımı, çağdaşça kullanımı demektir. Yani nevruzun resmî bayram olması için benim ilçemde veya komşu ilçem Çizre’de ille 50 kişinin ölmesini beklememek gerektiğini düşünüyorum bir hukukçu olarak. Yine Kürt dilinin televizyonda söylenmesi korkutmamalıdır. Yani, resmî olarak, devlet kaynaklı olarak devlet bunu belki ilk aşamada yapmayabilir; ama yapmasında kanımca denetimsel olarak yarar vardır, tıpkı Fransa örneğinde olduğu gibi, ama özel televizyonlarda bir Kürtçe türkünün söylenmesi bu ülkede kardeşliğe mi katkı sunar, ayrıcalıklığa mı katkı sunar’ Bu çok önemli bir tespittir, bunu çok iyi görmek lazım. Eğer biz bunu göremiyorsak, şimdi Yüce Mahkeme sadece Demokrasi Partisinin kapatılmasıyla uğraşırken, Sayın Çiller’in partisi de Diyarbakır’da Şivan’ın kasetleriyle seçim propagandası yaparsa, Şırnak’ta -açık konuşayım- Anavatan Partisi Kürt gruplarının türküleriyle seçim propagandası yaparsaki, bunların hepsi bir reailite ve yapılıyor- onlara müeyyide uygulanmazsa ve sadece ve sadece o bölgede güçlü olan bir partiye bu müeyyide uygulamaya kalkar, teneffüs, soluk alma olanağı kalmaz. DEP de kapatılırsa Sayın Başkanım, ne olacak orada’ Başka parti olacak mı’ Şu an yok. Olmayınca… Yani, şimdi ben buraya getiriyorum, kimlik ifadesini demokratik toplum sınırları içinde ve çok net söylüyorum, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ölçüsünde ve çok net söylüyorum, biz Türkiye Cumhuriyeti olarak yükümlülüğümüz var. Pakta sun selvanda, ahde vefa, yani sözleşmeye saygı ve okuyorum Sayın Başkanım; kimliğe cevabımı veriyorum bu maddede (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi l4 üncü madde): “Bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet, doğuş ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır.” Bu net. Paris Şartı insanî boyut kararlarına bakıyoruz: Artık Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak, Ortadoğu’da parlayan bir yıldız olarak Avrupa’nın 32 üyeli konseyinin bir üyesi olarak, çağdaş bir devlet olma iddiasında olarak 21 inci yüzyılın son çeyreğine altı kala bu tür basit şeyleri aşabilmesi gerekir diye düşünüyorum. Laz kökenli vatandaşlarımızı, Çerkez kökenli vatandaşlarımızı, Arnavut kökenli vatandaşlarımızı ulusal azınlıklar kapsamında mı görüyorsunuz ya da görmüyür musunuz’ sorusuna karşılık:

Türkiye’de resmî Devlet İstatistik Enstitüsünün kayıtlarını araştırırsanız Sayın Başkanım, çok yakın tarihe kadar nerede kaç Kürt, kaç Laz, kaçı Arapça konuşuyor, kaçı Türkçe konuşuyor, kayıtları var. Yani tek parti döneminde bile var. Bugün yok. Olması gereken bugünde yok. Bu bilimsel bir tanım, bir sosyolojik tanım, bir tarihsel sürecin getirdiği bir tanım. Bu ulusal ekaliyet olma veya azınlık olma veya ulus olma veya halk olma, hiç önemli değil bence. Yani, l5 milyon da olabilir, 2 milyon da olabilir, Bosna-Hersek bugün 2,5 milyon Boşnak Müslümandır, İsrail 3 milyondur, yani sayılar ifade etmiyor.

Şimdi, bu sayı azınlık olma veya çoğunluk olma. Bu sayı olayı kişinin doğuşundan gelen, dilinden gelen, kültüründen gelen, tarihinden gelen haklarının demokratik bir toplumda kullanılması için bu tür kavramların bir anlamı yoktur. Bu tür kavramlar birtakım haklar doğururlar kaygı ve korkusundan kurtulmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinde biz gerçekten düşünüyorum bazen, o bölgede olayların içinde yaşayan bir insan olarak diyorum ki binlerce yıllık beraberliğimiz, kardeşliğimiz, din birlikteliğimiz, akrabalıklarımız, ekonomik ortaklıklarımız, bunca güçlü bir bağımız olmasaydı biz birbirimize karşı bu kadar hor davranan insanlar çoktan Yugoslavya’nın Krayine bölgesini aşmış olurdu. Ben bir hukukçu olarak bunu çok net olarak görüyorum ve şunu isterdim ki, Yüce Mahkeme bu konuda toplumsal barışın sağlanması konusunda bir öncülük, gerçekten bir açılım versin. Çünkü bir tıkanılmışlık, bir kaos var ülkemizde ve bu kaos, milletvekillerini atabiliriz, partiler kapanabilir; hiçbir şey çözmez, A gider, B gelir, yani değişmez. Onun yerine başkası gelir, ama bir gerçek değişmez, hergün daha da boyutlanıyor olaylar ve bu azalmıyor. Olaylar tırmanıyor azalmıyor. Buna bir demokratik teneffüse ben Meclisin, Yasama organının yapısını ne yazık ki müsait görmüyorum. Zaman zaman, demin gösterdiğim gazete örneğinde Sayın Demirel’in bu tür açıklamaları bu sıkıntının ifadesidir, bir çözüm arayışıdır.

Sizin okuduğunuz l4 üncü maddedeki hakları bağlayacağınız kurumsal yapı nedir, ne olarak görüyorsunuz Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı o madde içinde’ Sorusuna cevaben;

Kısa ve net cevap vereyim: Ulusal ya da toplumsal köken diyorum. Azınlık, halk, etnik grup demiyorum. Ulusal ya da toplumsal köken. Bilen tek bir vatandaşımız vardı, o da … vefat etti. Ulusal ya da toplumsal köken…ben sözleşmenin maddesini aynen yazmışım burada. Aynı şey Paris Şartı, Helsinki Nihai Senedinde de daha geniş olarak var.

Sık sık halk ve halklar sözcükleri kullanılıyor. Bu sözcükleri parti nasıl tanımlıyor, hangi anlamda kullanıyor bunları’ sorusuna karşılık:

Türkiye’de veya Türkiye gibi tarihî geçmişi olan, nüfus yoğunluğu olan, zenginliği olan tüm ülkelerde tek ırk, tek ulus, tek etnik yapıdan gelme ari bir yapı bulmanız mümkün değil. Rusya’yı aşın, Rusya’da 200’ü aşkın ulus, ulusal azınlık, grup. Herhangi bir tarafa bakalım. Bir İsviçre örneği, bir Belçika örneği. Anadolu bunlardan çok daha tarihî bir yer. Anadolu’da öyle bir tarih yaşanmış ki, öylesine uluslar gelip gitmiş ki, öyle medeniyetler yaşanmış ki, bu toprakların üzerinde de Türklerin geliş tarihi belli Osmanlılarla, ondan önce Konstantinapolis’te yaşayan azınlıklar bugün de nadir de olsa İstanbul’da yaşıyorlar ve bugün özellikle Türklerin geliş tarihi sonrası yine o toprakların aslî unsuru olarak oralarda yaşamış olan ve tarihte Osmanlı ve Türk tarihinde, Cumhuriyet tarihinde çok net, çok sık ve hatta Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevlerinde ifade edilen Türk de vardır, Kürt de vardır, Çerkez de vardır, Abaza da vardır, Laz da vardır, hatta hatta bunu bilimsel araştırmasını yapanlar 49 tane etnik kesimin olduğunu belirtirler. Ancak, bu kadar etnik kesim, kimlik, bugün kendisini ortak, kıvançta, acıda, kadarde ortak noktalarda tinsel olarak şekillendirmişse ve geçmişten gelen bir ortaklık varsa, bu ortaklığı güzelce bir çiçek demeti gibi yaşatmak gerektiğine inanıyoruz. Çünkü Çanakkale’de yalnız türklerin kanı yok, dökülen kanı yok, kürtlerin de kanı dökülmüştür, Kıbrıs’ta da aynı ve şimdi bu toprakların kurtuluşunda beraber kan döken insanlar yalnız Türkler değildir. O zaman halk veya halklar kavramından bilimsel olarak da, hukuksal olarak da, tarihsel olarak da fazla korkmamak gerekir. Çünkü gerçeklik budur, realite budur ve bu devletin resmî belgelerinde budur. Şimdi bu budur diye ben yok saymam ki.

Yok sayılamayacağına göre, bu farklılıkların dün nevruz şenliklerini izlediniz ekranlarda, yani halay çekiyor insanlar Kürtçe türkü söylüyor. Şimdi biz bu Kürtçe türkünün yasaklanması için yasaklar koyarak, ifadeyi kapatarak önlerini biz türk ulusunu homojen yapıyı oluşturamayız ki, buna bilim, buna sosyolojik gerçekler, buna tarih müsait değildir. Yani biz kâğıt üzerinde istediğimiz kadar yazalım çizelim gerçeklik budur. Kürt dili eğer kaybolmamışsa bugüne kadar ve çok sayıda insan konuşuyorsa, böyle bir dilin olup olmaması önemli değil, sonradan da gelişmiş, öğrenilmiş olabilir. Yani sonradan gelişmiş, öğrenilmiş bir dil dahi olsa.

Halk insanlardan oluşan toplulukların adı efendim. Halk kavramını herkes kullanıyor. Politikacı kullanıyor, hukukçu kullanıyor, bakkal kullanıyor.

Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesiyle ilgili bir soru üzerine; 9 uncu madde gereği DGM’de açılan bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesinin hazırlık dosyalarından alınan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasî Partiler Yasası l06 ncı maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesine verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9 uncu maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kavuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunacak. Bundan daha öte bir hukuksal illiyeti ben düşünemiyorum.

Net olarak söylüyorum. Biri bu. İkincisi, 9 uncu madde Anayasanın münhasır yetkisini kaldırmıştır. 68, 69 ayrıca Devlet Güvenlik Yargılama Usul Yasasının 9 uncu maddesinin son fıkrasında çok net. Deniliyor ki, Anayasa Mahkemesinin bakacağı davalar hariç. Ama, sonradan getirilen, 3713’te getirilen 9 uncu madde, bunu da kaldırıyor ve ilginçtir, SHP o dönemde iptal başvurusunu yaparken hepsini saymış, nasılsa 9’u atlamış, ben onun mantığını anlayamadım tabiî. Bütün bu maddeler Anayasa Mahkemesinde görüşüldü, iptal istemiyle incelendi, ama bu madde atlanmış nedense. Onu anlayamadım, unutulmuş olabilir.

Başvuruda olmayınca sizler de inceleyemediniz. REMZİ KARTAL- Başkanım, gerek sizin, gerek sayın üyemizin şahsıma sorduğu sualle ilgili verilen cevaplarda belki eksik kaldı düşüncesiyle, bir de Sayın Hasip Kaplan’ın şahsına sorulan suallerle ilgili, partimle ilgili düşüncelerde katkı sağlamak için söz istirham ettim.

Şimdi ikinci maddede Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliğiyle tüm sonuçları, Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Bu “tüm sonuçlarıyla” ne kastediliyor’ Ne anlıyorsunuz sorusu vardı. Kürtler azınlık mıdır, halk mıdır, nedir, nasıl tanımlıyorsunuz’ Yani, şey sonucu geliyor. Cevap aslında 3 üncü maddede, yani Kürt kimliğinin kabulü temelinde Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası antlaşmalara konulmuş, çekinceleri geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ki, bu sürece imza koymuşuz ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.

Dört, Kürtler kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü, sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.

Şunu altını çizerek arz etmek istiyorum: Geçmişte kapatılan Halkın Emek Partisi, bugünde kapatılmasıyla ilgili davanın sürdüğü Demokrasi Partisi dört yıllık bir süreç içerisinde, son dört yıllık süreçte karşımıza çıkıyor. Partinin Türkiye’de olmayan bir sorunu yaratma ve yarattığı sorunla da Türkiye’yi kaosa sokma, Türkiye’yi bölme gibi ne bir iddiası var, ne de böyle bir gücü var. Tam tersine, Türkiye’de var olan ve Türkiye’nin bugün sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel yaşamının bütün problemlerini hemen hemen ana sorunu haline gelen Türkiye’de yaşanan şiddet olaylarının, terör olaylarının, ekonomik ve siyasî krizin nedenleriyle ilgili diğer siyasî partilerden farklı olan teşhisi ve tedavisiyle ilgili, düşünceleriyle ilgili ortaya çıkış sebebi söz konusu. Adı Kürt halkı mı olur, adı Kürt ulusu mu olur, adı bir aşiret mi olur, adı başka bir şey mi olur; problem bu değil. Problem, Türkiye’de birtakım olaylar var. Sayın Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle buna 29 uncu Kürt isyanı diyor, Sayın Genelkurmay Başkanı kendi ifadesiyle düşük yoğunlukta savaş diyor. başka birisi başka bir şekilde adlandırabiliyor. Millî Savunma Bakanı bölgeden gelirken ben cepheden geliyorum gibi ifadede bulunuyor. Türkiye’de var olan bu sorunları teşhis etmek ve çözme konusunda bizim parti olarak adı ne olursa olsun, ulus mudur, halk mıdır, köken midir, yani bunu Türkiye kamuoyu konuşmalı tartışmalı, ancak sonuç itibariyle çözüme ve tedavisine kamuoyunda oluşacak olan sağduyuyla birlikte bir çare, bir formül bulunmalı, ama mutlak surette bulunmalı ki, Türkiye bu giderek yaşadığı kaosu aşabilsin…

Size göre çare nedir’ sorusuna karşılık olarak da;

Bize göre demokrasidir Sayın Başkanım, bize göre Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ordusundan daha güçlü, büyük bir gücü var, 60 milyona yakın insanın ortak iradesidir. Bu 60 milyona yakın olan insanın barış içinde, bir arada, huzur içinde yaşama ile ilgili olan iradesi her şeyin üstünde en güçlü kuvvettir diye düşünüyoruz. Bu noktadan hareket edince demokratik ortamda konuşulup tartışılan hiçbir fikrin, ne kadar zararlı da olursa olsun, ne kadar aşırı da olursa olsun, hiçbir fikrin bu sağduyuyu aşabileceğine inanmıyoruz. Bize göre var olan, yaşanan sıkıntıların temelinde 70 yıllık Cumhuriyet tarihi içerisinde Türkiye’nin sosyolojik, etnografik kimliğine uygun olarak çözümsüz bırakılan birtakım sorunları sebeptir. Bunun adı da Kürt sorunudur. Kürt sorununu Demokrasi Partisi yaratmadı. Kürt sorunu var. Bu Türkiye’nin gerçeğine uygun bir şekilde de siyasî güçler tarafından formüle edilemiyor ve bunun sonucu da Türkiye gerek uluslararası konjönktürde gerekse Ortadoğu konjönktürde Türkiye’nin birliğiyle ilgili sıkıntıları olan veyahut da problemleri olan güçler tarafından da desteklenen bir boyutuyla Türkiye bu sıkıntıları giderek yaşıyor ve bu sıkıntılar her geçen gün de artıyor. Demokrasi Partisi bu sorunların çözümüyle ilgili konuları gündeme getirirken, kendiliğinden bu sorunu yaratmıyor. Bir sorun var, bu sorun nedir, konuşmalıyız, tartışmalıyız, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mecli dışındaki bütün sivil toplum örgütleri, kamuoyu medyasıyla bu sorunun adını, tedavisini doğru koymalıyız, tedbirlerimizi almalıyız; ama ne, hangi hedefler için’ Türkiye’nin bütünlüğü için, Türkiye’nin iç barışı için, Türkiye’nin bölgede ve uluslararası arenada güçlü bir devlet haline gelmesi bakımından.

Biz, bugünkü yasalara göre, geçmişte Halkın Emek Partisinin kapatıldığı gibi, bu parti de kapatılabilir; ancak, biz parti kapatmalarının düşüncesinin önündeki engellerin devamının Türkiye’ye, ülkemize bir fayda sağlamayacağı inancındayız ve kendimizi, özellikle bu yaşanan acılı tabloda soruna müdahale etme, demokratik inisiyatifi, parlamento inisiyatifini koymayla görevli görmekteyiz. Bu anlamda kendimizi, klasik anlamda bugüne kadarki kamuoyunun gördüğü anlamdaki bir milletvekili kimliği de görmüyoruz. Esas kimliğimizi bu ülkenin yaşadığı sancıları, acıları gündeme getirmek, tartıştırmak, demin çizdiğim hedefler çerçevesinde bu sıkıntılı tarihî süreçte üzerimize düşen görevi yapmamız gerektiği inancındayız.

Bu partinin kuruluş amacı bu. Bu partinin Mecliste, kamuoyunda yapmak istediği katkı bu. Ne ülkeyi bölmektir ne ülkede var olmayan bir sorunu yaratmaktır ne de ülkenin giderek içinde yaşadığı bu iç çatışmaların artmasına, yoğunlaşmasına katkı sağlamaktır. Bu bizim için medyada bizim düşüncelerimize karşı olan, bize karşı olan güçlerin iddiasıdır.

Biz iki şeyi aşamadık: Biz medyayı aşamadık, bunu aşacak gücümüz yok. Bis parlamentodaki bugünki siyasî mutabakatı aşamadık. Siyasî partiler buna “Millî mutabakat” diyorlar, biz bu düşüncede değiliz. yapılan millî mutabakatın Türkiye’nin yararına olmadığına inanıyoruz. Bu sözlerimiz bugün için Yüksek Mahkemeniz tarafından da kabul görmeyebilir. Parlamentoda görmediği gibi. Ama, biz tarih önünde Türk halkının süreç içerisinde herşeyi çok daha geriye dönüp baktığı zaman açıklıkla konuşup tartışacağına inanıyoruz. Bu çerçevede, burada adı ulus mudur, halk mıdır, aşiret midir, köken midir ‘… Sorunun bu olmadığı düşüncesindeyiz; ama, şu anda kendi ülkemizin imzaladığı uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, bu AGİK süreci ve Paris Şartı 3 üncü madde geçen, buradaki tarifiyle buradaki tanınan demokratik taleplerle Türkiye’nin iç hukukuna bunun uygulanmasıyla biz sorunun önemli ölçüde şiddetin elinden alınacağına, ülkenin demokratik sistemi içerisinde 60 milyon insanın iradesiyle şiddetin ülkenin toplumsal gündeminden çıkarılabileceğine ve ülkenin muhtaç olduğu huzur ve iç barışını sağlayacağına inanıyoruz. Bu çerçevede düşüncelerimizi ifade etmek istedik.

Tekil devletle tek ulus konusunda ne düşünüyorsunuz parti olarak’ sorusuna karşılık:

Biz Türkiye’de bu gerek sorduğunuz soru açısından, gerekse mevcut yaşanan sorunların çözümü açısından bir program da yatan ve bu böyle çözülmelidir, bunun formülü budur diyen bir dayatmacı konumda değiliz. Biz bir sorun var, bu sorun mevcut bu politikalarla çözülmüyor daha çok ağırlaşıyor. Bunu tartışsın Türkiye; Parlamento tartışsın, kamuoyu tartışsın, söylediğiniz sorunun da cevabını, çözümlerin de cevabını tartışarak hep birlikte o zaman öğreneceğiz. Bu anlamda çok açık net programı savunan bu ülkede bu işin çözümü budur, bu yapılmalıdır; ama bugün kamuoyunda tartışılan, bizim de katıldığımız bu ülkede bir üst kimlik altında, bu ülkede var olan, kendilerini ifade etmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Bütünlüğü içerisinde alt kimliklerle bu sorunların aşılabileceği düşüncesindeyiz. Ancak, parti olarak böyle bir programımız yok.”

V- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Davalı Demokrasi Partisi’nin 15.4.1994 günlü 1993/3 S.P. dosya nolu esas hakkındaki savunmasında özetle şöyle denilmiştir.

“I- Usûle İlişkin

a- Bekletici sorun, davanın sonucunu etkileyeceği gibi, bu sorun, Anayasa Mahkemesinin görevi dışındadır.

Başsavcılık iddianame ve esas hakkında görüşünde, partinin kapatılması istemini, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde derdest olan, 1993/114-115 E.ceza dosyalarındaki fiillere dayandırmaktadır. Kanımızca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, Anayasanın münhasır yargı alanına girmesi, onların yetkilerini paylaşması, Anayasaya aykırıdır. Ancak, açılmış ve derdest davalar bulunduğundan, “bölücülük” suçlarının sübuta erip ermediğinin tesbiti ve bu yönde kesin bir mahkeme kararının bulunması zarureti ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince cezai yönden suç unsuru bulunmadığını varsayarsak, aklanmış bir fiilin kapatma delili ve gerekçesi olarak sunulması hukuken mümkün olamaz. Bir mahkemenin suç yoktur dediğine, diğer bir mahkemenin suç vardır demesi, derecesi ne olursa olsun, ceza ve yargılama mantığı açısından bakıldığında, sonuç olarak çelişki ve mükerrerlik olarak tezahür edecektir.

Bekletici sorun olarak gösterdiğimiz Erbil ve Bonn konuşmaları ile ” barış bildirisi”nin 3713 s. y.nın 8/1 nci maddesine aykırılık nedeniyle dava konusu olduğu dikkate alındığında, hem deliller bu dosyalardan temin edilmiş, hemde sübut delilleri bu dosyalar üzerinden araştırılmaktadır. O halde bu dosyaların kesin sonuçlarının beklenmesi, davanın sonucunu esastan etkileyecek önemdedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin görevi dışında bir başka mahkemece görülen derdest dosyaların sonuçlarının beklenmesi kaçınılmazdır.

b- Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki HEP davası, bekletici sorun teşkil eder.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı derdest dosyalar, HEP’in kapatılması davasında dayanak gösterilen Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının hükümlerinin, sözleşmeye aykırılık teşkil edip etmediği görüşüldüğünden, önem arzetmektedir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, etnik, din, dil farklılıkları ve bunların sonuçları hep birlikte değerlendirilmektedir.

Türkiye sözkonusu sözleşmeyi imzalamış, onamış ve yürürlüğe koymuş olmakla Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelmekle, buna uyulup uyulmadığıda denetlenmiş olacaktır. Komisyonun Nisan ayı içinde gündeminde olan davanın sonuçlanması mevzuat değişikliği ile birlikte ödence konusunuda gündeme getirecektir.

Pacta Sun Senvanda, yani ahd-e vefa gereği sözleşmeye saygı, hukuk devleti olmanın gereğidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hergeçen gün dahada geliştirilerek “ortak bir Anayasa” olma yönünde gelişmektedir. Avrupa Konseyi üyesi birçok ülke, mevzuatını yeniden belirlerken sözleşme hükümlerini dikkate almakta, bu ülkelerde mahkemeler hüküm verirken sözleşme hükümlerini nazara almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna 1987 yılında bireysel başvuru hakkını kabul eden Türkiye 1990 yılında Avrupa İnsan Hakları Divanının yargı yetkisini kabul ederek önemli bir adım daha atmıştır. Dünyada tek uluslararası mahkeme olan Komisyon ve Divan’ın üye ülkelerin en seçkin hukukçularından oluşması, insanlığın ortak değerlerinin, evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesinde belirleyici ve bağlayıcı etkileri giderek dahaçok kendini hissettirmeye başlamıştır.

Yüce Mahkemenin evrensel hukuk kuralları ve çağdaş gelişen dünyada ki değerleri dikkate alması, yasamanın zaman zaman bazı nedenlerle gösterdiği tıkanıklık karşısında hukuk içtihatları yaratarak, çağa ihtiyaca cevap verme gibi son derece zor ama onurlu görevleride bulunmaktadır. Biz bu nedenle, Yüce Mahkemenin Strasbourg’ta Komisyon nezdindeki gelişmeleri izlemesini, bekletici sorun yapmasını istemekteyiz.

c- Anayasaya aykırılık iddialarımız ciddidir.

Terörle Mücadele yasasının 9 ncu maddesi siyasi Partiler Yasası’nın 78, 81 nci maddelerinin Anayasaya aykırılıklarının incelenmesi gerekir. Geçici 15 nci madde ise hukuken bağlayıcılığını yitirmiş bir maddedir. Kaldı ki Dünyanın hiçbir hukuk devletinde böylesi bir madde bunca yıl yürürlükte kalmaz. Uluslararası sözleşmlere, hukukun evrensel ilkelerine açıkça aykırı bu hükmün mevcut yasaların orjinal hallerinin bozulması nedeniyle uygulama kabiliyetide kalmamıştır.

Anayasamıza göre Siyasi Partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Özgürce faaliyetlerini sürdürebilmeleri içinde Anayasa Mahkemesinin münhasır denetimi kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi dışında özellikle Sıkıyönetim veya DGM gibi özel mahkemelerin siyasî partileri kavuşturması durumunda hem Anayasanın tanıdığı “münhasır yetki” zedelenmiş olur. Hemde demokrasiye ve hukuk devletine zarar veren müdahaleler eksilmez.

1961 Anayasası ile getirilen güvence, 1982 Anayasasında 68 ve 69 ncu maddelerde yeralmış olup, özellikle yasama dokunulmazlığı bulunmayan siyasi parti liderlerinin keyfi gözaltı ve tutuklanmalarının önüne geçilmek istenmiştir. Ne yazık ki uygulama bunun tersi olarak cereyan etmeye devam ediyor.

Siyasi Parti liderleri seçim dönemi olsun ve olmasın sürekli olarak partilerini tanıtıcı toplantı, miting benzeri etkinliklere katılır ve konuşmalar yaparlar. Ülkenin heryerinde yapılan bu konuşmalar nedeniyle her yetkili savcı bir soruşturma açmağa kalkarsa, liderler, günlerini nezarette ve ifade kuyruklarında geçirirlerdi. Bu durumda ise demokrasinin gereklerinin yerine getirilmiş olduğunu varsaymak mümkün değildir. DEP eski Genel başkanı Yaşar Kaya’nın tutuklanıp üçaya yakın süre tutuklu kalması ile parti faaliyeti engellenmiştir. Siyasi partilerin münhasır yetkisi ihlal edilmemiş olsaydı demokratik bir şekilde çalışmalarını sürdürmeleri olanaklı olacaktı. Bu durumda 3713 s.y.nın 9 ncu maddesi, Anayasa açıkça aykırılık teşkil ettiğinden iptal isteminin ciddi görülerek incelenmesi gerekmektedir.

d- Usule, hukuka, ahlâka uygun delil toplanması istemimiz dikkate alınmalıdır.

Erbil ve Bonn konuşmalarına ilişkin sağlıklı kayıtlar elde edilemediği gibi, nereden, nasıl ve ne şekilde temin edildiği meçhül kasetlerin delil olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Önsavunma dilekçemizde belirttiğimiz gibi Yüce Mahkemece bu konuda bize yetki ve süre verildiği takdirde bizzat Erbil ve Bonn’a giderek inceleme ve araştırma yapacağımızı belirtmiştik. Şu ana kadar toplanan deliller ile iki konuşmanın tamamı ve orjinali elde edilememiştir.

Ankara DGM Savcılığının iddianameleri delil olarak sunulduğundan, bazı iddiaların hayal mahsulu olduğu örneğin Bonn toplantısını PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalanın düzenlemediği, düzenleyen kişi ve kuruluşların ise belli olduğu ancak araştırılmadığı görülmektedir. Bir sanıkta ele geçen kasetle yetinilmesi mümkün değildir. Yüce Mahkemede Ceza Usul hükümleri uygulandığından, sübut delilleri açısından sağlıklı bir araştırma yapılması zarureti ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde, usule, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen delillerin kapatma gerekçesi teşkil edemiyeceğinin karara bağlanması gerektiği kanısıdayız.

Parti MYK’sının aldığı bir kararla “Barış Bildirisinin” de kapatılma gerekçesi olarak gösterildiği dikkate alındığında, ülkenin yaşadığı koşullar ve toplumun barış istemi dikkate alınarak Kurultayın Parti Meclisine yüklediği kararın alınmasında, tüzük ve proğram hükümlerinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesi önem arzetmektedir. Daha önce herhangi bir ihtara konu olmayan iki konuşma ve bir bildiri nedeniyle belirtiğimiz usuli eksikliklerin giderilmesinden sonra esas açısından inceleme yapılması gerekir.

II- Esasa İlişkin

Demokrasi Partisi 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurusunu yaparak SPY nın 8 nci maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluşundan yirmiikigün sonra eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın katıldığı 29.5.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn : 15.8.1993 tarihindeki Erbil şehrindeki konuşma ile Ağustos 1993 tarihindeki parti Merkez Yürütme Kurulunun “Demokrasi Partisinin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmektedir.

Anayasanın 69 ncu maddesine göre: Siyasi partiler tüzük ve proğramlarının dışında faaliyette bulunamazlar..Cumhuriyet başsavcıları kurulan partilerin tüzük ve proğramlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu denetler.. denilmektedir. “DEP tüzük ve proğramı” sözkonusu denetimden geçmiş ve herhangi bir aykırılık görülmemiştir.

a- Siyasi Partiler Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi Partiler, demokratik, çağdaş, hukuk devletlerinde, siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen dinamik organizmalardır. Siyasal vücutlarını, doktirin ve eylemlerinden örülü ideolojileri canlı tutar. Seçimi hedeflemeleri seçmen kitlesinin “Halkın” istemlerinin yasama geçirilmesini hedeflemeleri nedeniyle destek arayacakları ilk yer toplumsal kökleridir. Onun içindir İşçi Partisi emekçilerden, Köylü partisi kırsal kesimden, Liberaller Kapitalistlerden oy isterler. Günümüzde bu çerçeve ve yelpazeleri değişik etkenlerle çoğaltmak mümkündür. Prof.Dr.Zafer Tunaya göre,

“Siyasal Parti, bir proğram (doktirin eylem) çerçevesinde birleşmiş insanları bir örgüt içinde toplar ve siyasal iktidarı, serbest seçimler yoluyla, ele geçirme yönünde ortak çabaları düzenler ve kanalize eder.

Bu tanıma giren siyasal parti, açık çoğulcu çok partili rejimin ögesi olmakta ve tek partiden ayrılmaktadır. Giderek, tekçi rejimlerin güdümlü çoğulculuğundan ayrılmaktadır…”

Demokratik Devletin en büyük özelliği çok partili renkli siyasî yaşama sahip olmasıdır. Siyasal Partilere özgürce çalışmaları ve faaliyette bulunmaları için getirilen Anayasal güvence, bu nedenle Anayasa Mahkemesinin tek ve münhasır yetkisine bağlanmıştır.

Siyasî Partilerin tanımlamaları yapılırken, “Kadro Partileri” ve “Kitle Partileri” ayrımına gidilmektedir. Kitle partileri üye ve taraflar sayısını daima arttırmak için bünyelerinde değişik görüşlerede yerveren ortak çıkarlarını öne alan anlayışları ile esnek yapılanmaları ile Kadro ve ideoloji partilerinden ayrılırlar.

DEP bir kitle partisi olduğu proğramında şöyle açıklamaktadır: “DEP toplumda demokrasi için ciddi bir savaşım verebilmenin ön koşulunu, kendi içinde gerçek bir demokratik yapı ve işleyiş sağlamakla görür. Bu nedenle, parti içinde tam bir düşünce ve tartışma özgürlüğünü esas alır ve her türlü anti-demokratik ve baskıcı yöntemi dışlar.

DEP Demokrasi ve değişimden yana olan: baskıya haksızlığa karşı çıkan, kitlelerin aldatılmasına son vermek ülkenin ve toplumun çehresini değiştirmek isteyen tüm emekçileri, aydınları, gençleri, demokratları, yurtseverleri, barışseverleri ve çevrecileri ortak amaca ulaşmak için saflarında birleşmeye ve görev almağa çağırır..” denilmektedir.

DEP mücadele anlayışını ve örgütlenme modelini açıklıkla belirledikten sonra, Anayasal sınırlar içinde meşru ve haklı mücadelesini başlatmıştır.

b- Kapatma gerekçesi iki konuşma bir bildiriden ibaret olup düşünce açıklamasının kapatılma gerekçesi olması çağdışı ve hukuka aykırıdır.

DEP hakkında “şiddet eylemlerine” başvurduğu için, veya yasadışı eylemlilikler içinde bulunduğu için değil yalnızca Genel Başkanın iki konuşması ve MYK’nın bir bildirisi nedeniyle kapatılmasının istenmesi Yirmibirinci yüzyıla altı yıl kala “düşünce suçu nedeniyle” yargılanma ayıbı olarak tezahür etmektedir. Hiçbir çağdaş demokratik hukuk devletinde “düşünce suçu” diye bir suç olamaz, TCK’nun 141, 142 ve 163 ncü maddelerinin kaldırılması ile övünen bir devletin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri, hukukun evrensel ilkelerini hiçe sayan bir yaklaşımla düşünceleri nedeniyle bir siyasi partiyi kapatmak istemesi o ülkenin demokratikleşmede geldiği aşamayı gösterdiği gibi, gerçek bir demokrasiden bahsedilmesi olanaklarınında bulunmadığını gösterir. Bu yaklaşım tarzı olaylara hukuki açıdan değil “politik” açıdan bakma yargılama görüntüsü verirki, partiler mezarlığına dönen bir ülke asla demokratik bir hukuk devleti olamaz. Resmi ideoloji doğrultusunda, tabucu, statükücü, hertürlü değişime tahammülsüz bir resmi anlayış ile siyasi partilere böylesi dar, bir giysi giydirmenin hukukla demokrasi ile bağdaşır hiçbir yanı yoktur.

c- İsnad ciddi olmalı T.C. Devleti iki konuşma bir bildiri ile bölünmez.

Siyasi Partiler tıpkı canlı organizmalar gibi gelişen, değişen çağa, tekniğe, topluma, ihtiyaçlara göre kendilerini yenilemek zorundadırlar. Proğramlarını bu ihtiyaçlara göre belirlerler. Proğramlarını ifade etmek için de sözlü veya yazılı açıklamalarda bulunur düşünce açıklarlar. Toplum hayatında çok önemli yeri olan partilerin siyasi faaliyetlerinde elbette sınırlar vardır. Bu sınırın en başında demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmamak gelir. Demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmak, şiddet sınırına geçmek en belli başlı sınırdır.”

“Düşünce açıklama gibi son derece masum eylemler nedeniyle kapatılması, milletvekillerinin Anayasanın 84 ncü maddesi uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesi gibi ağır yaptırımlar karşısında, iddia ile sonuç arasındaki illiyet yanısıra, ülke demokrasisine getireceği katkınında çok iyi değerlendirilmesi gibi zorlu bir görev ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Sosyal yapılar içine girilmeden, gerçekçi bir inceleme ve araştırma yapılmadan, çoğulculuk, katılımcılık ve demokrasi açısındanda sağlıklı çözümlere varamayız.

Prof. Duwerger, çok partili rejimlerin demokrasinin varolduğu, Batı anlamında bir demokrasinin göstergesi olduğu anlamına gelmeyeceğini vurgularken, önemli bir noktaya dikkat çekmektedir.

Nüfus yoğunluğu olan, çeşitli etnik ve dinsel zenginliklerin yaşadığı ülkelerde, bazı partilerin bu ayrılıkları ve bunlardan doğan meşru hakları savunmak üzere temsilci olabileceklerini, partileşmede ve parti sistemlerinin ortaya çıkmasında bunun önemli bir etken olduğunu vurgulamaktadır. Çok partili rejim mutlak bir gereklilikmidir’ gerçekten demokrasinin şartımıdır. Artık Batı demokrasileri bu soruya evet yanıtını veriyor ve tartışma konusu dahi yapmıyor.

Çünkü demokrasi çoğulcudur ve bir kamuoyu rejimidir. Siyasi partiler fikirleri toplar, gruplaştırır, biçimlendirir, kişileri yalnızlıklarından kurtarıp ülkenin yönetimine yöneltir. Demokrasi siyasi partilere muhtaçtır.

Partisiz demokrasi nasıl bir ütopya ise, partileri ortadan kaldırmak, kapatmak demokratik hukuk düzeni ile bağdaşmaz. Partiler demokratik siyasi hayatın ölçüleridir. Kamuoyu yapma ve bunu dile getirme hürriyeti siyasi partilerin varlık nedenidir. Onun içindirki iktidardakiler gibi düşünmeme hürriyeti demokrasinin özüdür.

d- Dava açılırken “çifte standart” uygulanmıştır.

Demokrasi Partisi kuruluşundan itibaren hemen takibe alınmıştır. Ankara DGM Başsavcılığının açtığı soruşturma ve bu dosyalarda ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yazışmaları dikkate alınacak olursa; Bu hız ve gayretin diğer siyasi partiler için gösterilmediği görülecektir. Bugüne kadar kapatılan siyasi partilere göz atacak olursak yakın süreçte, TBKP, SP, HEP, ÖZDEP hakkında kapatılma davaları açıldığı ve Anayasa Mahkemesince kapatılma kararı verildiği, SBP ile DEP hakkındaki davaların ise sürdüğü görülür.

Açılan davaların tümünde ortak bir iddia vardır “Bölücülük”, hakkında kapatma davası açılan tüm partiler Sosyalist veya demokratik sol partilerdir. 12 Eylül öncesi döneme baktığımız zaman Sıkıyönetim Mahkemeleride Sosyalist Partilere karşı acımasız bir tavır içindedir.

Partiler yelpazesinde MHP gibi ırkçı, MSP veya RP gibi dini esaslara dayanan partilerin ise özenle korunduğu ve. Milliyetçiliğin son dönemlerde, “Türk-İslam” sentezi modelinde giderek resmi bir politikaya dönüştüğü görülür

27 Mart 1994 yerel seçimlerine böylesi bir koruma altında giren ve devlet kademelerinde kadrolaşan bu tür partilerin yakın bir zamanda genel iktidarlara yönelmeleri ırkçı veya dini esaslara dayalı yönetim biçimlerinin gelişmesi kaçınılmazdır. Bir bakıma “irtica” devletin kanatları altında bilerek güçlendirilmiştir. Ne yazık ki böylesi bir çifte standarda hukukun ve yargının alet edilmek istenmesinin bağışlanır hiçbir yanı yoktur. Ülke ve ulus çıkarları dikkate alındığında buna hizmet eden herkesin kamu vicdanında tarih önünde sorumlu duruma düşeceği kaçınılmazdır.

Dava açılırken siyasi partiler arasında uygulanan çifte standart bununla da kalmamıştır. Bazı partilerin açıklamaları görmezlekten gelinirken, aynı konuda açıklamalarda bulunan partilerin kapatılması istenmiştir. Örneğin:

“Kürt Realitesini tanıyoruz” sözleri Cumhuriyetin 49 ncu Hükümetinin Başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile yardımcısı eski SHP eski Genel Başkanı Erdal İnönü’ye aittir. Hükümet proğramında ise bu konuda iyileştirici adımların atılacağı ve demokratikleşmenin sağlanacağı belirtilmektedir.

SHP nin 1990 yılında yetkili kurullarınca kabul gören “Güneydoğu raporu” ile tüzük ve proğramının son şekline bakıldığında: Kürt kimliğini kabul, kültürel hakların yaşama geçirilmesi hatta bir Kürt Enstitüsünün kurulması istemi vardır. C.Başsavcılığına göre SHP nin Kürt realitesini kabul etmesi,Kürtler için kökeniyle, diliyle, kültürüyle çözümler üretmesi normaldir. DEP bunları söylediğinde ise ortada suç vardır. Anlaşılan o ki demokrasilerde bazı siyasi partiler ayrıcaklı bazılarda üvey evlat olarak uygulamağa muhatap olmaktadır. Düzeni temsil eden, partiler herşeyi söylemekte özgürdür, bu demokrasinin gereğidir. Değişimi özgürlüğü ve yeni bir anlayışı savunan partilere ise hayat hakkı yoktur.

Devlet resmi istatistiklerinde Kürtlerden bahsadebilir. Harp Akademilerinde “Doğuda Kürt Meselesi” isimli kitaplar okutulabilir. Ancak DEP bunları savunamaz. Böylesi bir çifte standardın “eşitlik” ve “demokrasi” ile çoğulcu ve katılımcı parti anlayışı ile bağdaştığını kabul etmek mümkün değildir. Çifte standart ” inkarcı” politika ve uygulamada da kendini açıkça göstermektedir.

Devletin en yetkili makamında olanlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, hatta Mecliste grubu bulunan siyasi partiler, Kuzey Irak Kürt Federe Meclisinde temsil bulan Irak Kürdistan Demokrat Parti Lideri Mesut Barzani ile YCK Lideri Celal Talabani ile Ankara’da resmi bir şekilde görüşebilirler. Çankaya’da Mecliste görüşme hakları vardır. Ancak DEP böylesi bir görüşmede bulunmuş ise “bölücülük” kıskacına alınır.

Türkiye Uluslararası sözleşmeleri imzalarken, özellikle AGİK ve Paris Şartı gibi günümüzde önem kazanan yükümlülükleri yerine getirmek, başta Anayasa olmak üzere yasalarını çağa uyarlamak yükümlülüğü yerine, düşünceyi suç kapsamına sokan daha ağır müeyyedileri yeni terörle Mücadele yasa taslağına koymaktadır.

Yasaklar, bugüne kadar hiçbir şeyi çözemedi, Türkiyeye başını daha uzun yıllar ağrıtacak bir “Kürt sorunu” hediye etmiş durumda ve ne yazıkki konuşularak tartışılarak çözüm arama yollarının kapatılması ile silahların konuştuğu kör bir kaosa doğru hızlı bir gidişat sergilenmiştir. Bugün 800 Trilyon gider ülke ekonomisini felce doğru getirmektedir. Sivil resmi, halktan veya örgütten günde ellikişiden fazla insanın öldüğü Türkiye’de herşeyin iyi gittiği ve bu şekilde çözüleceğini sanmak korkunç bir gaflettir.

e-Yasaksız bir demokrasi istemek “bölücülük” olarak tavsif edilemez. Bonn konuşması kapatılma gerekçesi olamaz.

Bonn konuşması, iddianamede ileri sürüldüğü gibi PKK Genel sekreteri Abdullah Öcalan’ın düzenlediği bir toplantı değildir. Türkiye’nin Federal Almanya ile iyi ilişkileri olup, diplomatik yoldan bir yazışma ile bu toplantıyı kimin düzenlediği, hangi kuruluşların düzenlediği yasal olup olmadıkları sorulabilirdi. Bu husus araştırılmamış, önsavunmamızdaki istemimizde yerine getirilmediği için, toplantı ve konuşmanın tümünü kapsayan sağlıklı bant çözümlerini temin mümkün olmamıştır.

İddianameye göre; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin, denilmek süretiyle soruşturmalar esnasında DEP ile ilgisi bulunmayan bir kişide yakalanan ve birçok montajı içerdiği hemen belli olan bir kasetten bahsedilmektedir. Abdullah Öcalan bu toplantıya katılmadığına göre belliki montaj vardır ve toplantı ile ilgili gerçek bir çözümü içermemektedir. İddianameye böylesi bir alıntı yapılmasını ve kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesini anlamakta güçlük çekiyoruz. Davamız ile ilgisi olmayan ve gerçekliği kanıtlanmayan bu tür delillerin dikkate alınmaması gerekmektedir.

Toplantıya Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatı ile katıldığı belirtilmektedir. Öncelikle bu konuda resmi bir davet yoktur. Toplantı tarihi dikkate alınacak olursa, DEP kurulmadan önce tertiplenen bir toplantı olduğu ve DEP kurulduktan sonra “özgür Gündem Gazetesi” imtiyaz sahibi olan eski genel başkanın bu tür toplantılara şifahen çağrılı olduğu gerçekliği dikkate alınmamıştır.

Toplantıya birçok kuruluşun katıldığı bir gerçektir. Sayısı yüzbini aşan bir toplantıda her tür ses ve sloganın bulunması doğal olup, söyleyenleri bağlar. Asıl üzerinde durulması gereken Yaşar Kaya’nın parti adına konuşup konuşmadığıdır. Orada bulunması ve o anda Genel başkan sıfatını taşıması ayrı konulardır.

İddianamede Bonn konuşmasında hangi sözcüklerle Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının ihlal edildiği belirtilmiyor. Aynı şekilde esas hakkında görüşte de böylesi bir gerekçe bulmak mümkün değildir. İddianamede yeralan yalnızca eski genel başkan Yaşar Kaya’nın konuşma yaptığı ve Ankara DGM de yargılandığının belirtilmesidir. Anlaşılan Cumhuriyet Başsavcılığı Ankara DGM deki yargılama ve iddiayı tek başına yeterli görmektedir.

f- Bonn konuşmasının tümlüğü dikkate alınırsa, cezalandırılmak istenen “kardeşlik” ve demokrasi istemidir.

Konuşmanın girişi eski Genel Başkanı kaygılarında haklı çıkarmıştır. “…sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çoçuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak.. siyasi partiler için kapatma gerekçesidir..” Konuşmada devamla inkar ve baskı potikalarından bahsedilmekte..sorunun çözümünün inkar politikalarının terk edilmesi ve demokraside mümkün olacağı belirtilmekte.. birlik ve kardeşliğin bu şekilde gelişeceği belirtilmektedir. Konuşma elde edilen bölümü ile kısa bir mesaj şeklinde olup: eski genel başkanın konuşması içinde “Kürt Halkı” deyimi geçmektedir.

Halk deyimi üzerinde durma zaruretini hissetmekteyiz. Prof.Dr.Tarık Zafer Tunaya bu konuya şu şekilde açıklık getirmektedir: “Halk kavramı, Millet kavramı ile karşılaştırıldığında, somutluğu ve bölünebilirliği olan, aynı zamanda sayılabilirliği mümkün olan bir toplam aritmetik olgudur. Bir sentez, bir tüzel (ve “manevi”) kişi değildir. Partilerde halk kitlesinin bölünmelerini yansıtırlar. Bu anlamda bu bölünmeler ve kesimler, partilerin sosyal temellerini, kısaca “tabanını” oluştururlar. Partilerin destek arayacakları ilk yer, toplumsal kökleridir.” denilmektedir. Halk kavramı politik, bilimsel bir kavram olup, kimi zaman emekçi halk Kürt halkı vs. şekillerde tanımlar bulabilir. Bu tanımları bölücülük olarak değerlendirmek hukuken mümkün değildir.

Bu konuşmanın başlı başına parti kapatma gerekçesi olamayacağı açıktır. Baskılardan, Terörle Mücadele yasasından, soruşturma ve yargılanmalardan, DGM lerden sözeden bir konuşmanın ülke ve devlet bütünlüğünü bozucu olduğu, ancak; varsayım yolu ile ileri sürülebilir. Ceza usulümüzde, sistemimizde ve hukuken de varsayım yolu ile sonuca varmak mümkün değildir. Böylesi bir anlayış bize ünlü Abdülhamit döneminin jurnalciliğini orada “hava bulutlu” dediği için, ördek demeyi kastettiği varsayılan vatandaşın konumunu hatırlatıyor. Günümüz ne Abdülhamit devri, hukuk ne o dönemin hukukudur. Konuşmayı Anayasa ve yasalar karşısında net çözümlemek ve değerlendirmek zorundayız.

Bağımsız devlet kurma istemini dile getiren tek bir sözcük yoktur. Kurulacak bağımsız devletin adı, rejim biçimi, bayrak, ulusal marş, sınır, coğrafya yoktur. İddianame sayfalarca Anayasa hükümleri ve SPY yasasının ilgi hükümlerini boşuna yazmıştır. Biz tüm hukukçularca bilinen bu hükümlerin nasıl ihlal edildiğine dair bir cümlecik, haklı, inandırıcı kesin bir tek delil sunulamamıştır.

Bir siyasi parti yasaklara, inkar politikalarına baskılara karşı ise bunlara alternatif olarak proğramı doğrultusunda değişimi, özgürlüğü ve demokrasiyi örgörüyorsa ve bunu savunuyorsa bu haklı istekleri “bölücülük” olarak tasvif edip parti kapatma gerekçesi olarak göstermenin haklı hiçbir hukuki ve mantıklı yanı bulunmamaktadır.

Bonn toplantısına elliyi aşkın kuruluş, parlamenter siyasi parti katılımı olmuştur. Bu gerçekliği gözardı etmek mümkün değildir. Erbil toplantısına da aynı şekilde katılım olmuştur. Bu tür bir katılımda olmayı ise tek başına suç saymanın hiçbir dayanağı yoktur. Böylesi bir suç olsaydı SHP,ANAP ve BDP heyetleri içinde sözkonu edilmesi gerekirdi.

g-Bonn konuşması SPYnın 101/b anlamında değerlendirilemez.

Cumhuriyet Başsavcılığı iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Eski Genel başkanın bu sıfatla çağrılı olduğunu ve gittiğini kanıtlamakla yükümlüdür. Özgür Gündem gazetesi imtiyaz sahibi iken aldığı şifahi bir davete icabet ettiği esnada ayrıca DEP genel başkanı olması, bu sıfatla katıldığının kanıtını teşkil etmez. Bu hususların araştırılmaması kanıtlanmaması, konuşma tümlüğünün sağlıklı bir şekilde elde edilmemesi, ayrıca usule, hukuka uygun temin edilmiş delil bulunmadığından değerlendirilmesi olanağı bulunmamaktadır.

h-Erbil konuşma kaseti gerçekliği yansıtmadığı gibi, usule, hukuka ve ahlaka uygun delil- den sözedilemez.

Hukuk devletlerini, aşiret devletlerinden, yine hukuk devletlerini “Polis devletlerinden” ayıran önemli özellikler vardır. Anayasa Mahkemesinde, ceza usulun uygulanması ve sistemimizin “vicdani delil sistemini” benimsemesi, iddiaya gerekçe olarak gösterilen delillerin usule, hukuka ve ahlaka aykırı birşekilde toplanmasına cevap vermez. Bu şekilde toplanan delillerin değerlendirme konusu yapılamayacağı birçok içtihatla müstekar hale gelmiştir.

16.8.1993 tarihinde yapılan Erbil konuşması ile ilgili olarak 28.8.1993 tarihinde Hürriyet gazetesinde köşe yazarı Emin Çölaşan’ın “Kim kime ihanet ediyor” başlıklı yazısı ihbar kabul edilerek, Ankara DGM Başsavcılığınca eski genel Başkan Yaşar Kaya hakkında soruşturma açılmıştır.

Irak Kürdistan Demokrat Partisinin 11. Genel Kurulunda yapılan konuşma “Kürtçe” olup, elde herhangi bir yazılı metin bulunmadan irticalen yapılmıştır. Yaşar Kaya’nın yaptığı iddia edilen konuşma metni dahi elde edilmeden, bu konuşma nedeniyle hakkında 3713.s. yasanın 8. maddesine aykırılıktan tutuklama kararı verilmiş 1993/114 E. kamu davası açılmış olup halen derdesttir.

Emin Çölaşan’ın yazısı ihbar kabul edilmiş, celbedilmesine rağmen köşe yazarı savcılığa gelerek beyanda bulunmamış, ayrıca yazısının kaynağının ne olduğu gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da sorulamamıştır.

Erbil konuşması ile ilgili olarak, Ankara DGM Başsavcılığının iddianamesi delil olarak gösterilmekte olup, iddianamede dayanılan delillerden biride, isimsiz imzasız hangi makamdan verildiği belli olmayan ancak; istihbarat ve güvenlik birimlerince tutulduğu varsayılan bir rapor delil olarak gösterilmiştir. Bu rapor ile yazarın beyanları biribiri ile çelişik olduğu gibi, iddiaya dayanak olarak gösterilen “Son imparator Barzani” isimli yazının da özgür Gündem Gazetesinde yayınlandığı belirtilmesine rağmen, sözkonusu yazının yayınlanmadığı faks sistemine girilmek suretiyle usule, ahlaka aykırı olarak elde edildiği saptanmıştır.

Erbil konuşması ile ilgili usule, hukuka, ahlaka aykırı ve heçbir gerçekliği yansıtmayan bu delillerden sonra açılan davanın duruşmalarına başlanmış, 7 Ekim 1993 günlü duruşmada ise savcılık tarafından “Kaset çözümü” bulunduğu ve dosyaya ibraz edildiği ileri sürülmüştür.

Kapatma davasının ana delillerinden birini teşkil eden Erbil konuşması ile ilgili bu gelişmeler dahi toplanan delillerin doğrulanmayan ve konuşma tümlüğünü belgelemeyen, bu itibarla konuşmanın ana amacının ne olduğunu ortaya koyamayan deliller olduğunu kanıtlamaktadır.

i-Kaset çözümleri sağlıksız olup, delil olarak temin ediliş biçimi usule, yasalar ve ahlaka aykırı.

Başsavcılık iddianamesinde kaset çevirisinin üç ayrı şekilde yapıldığı belirtilmiştir. Kasetin Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 tarih İSTH;3590-493-93 İKK ve Güv.D.İç.İsth.s.(614) sayıları yazı ekinde gönderildiği belirtilmektedir.

Soruşturma açıldıktan aylar sonra, DGM Savcılığının veya Mahkemesinin Genelkurmay’dan böylesi bir delil istemi olmamıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınında böylesi bir delil istemi olmamıştır. Olduğu takdirde diplomatik yollardan usulen uygun bir şekilde Dışişleri ve Adalet Bakanlığı ile yazışma suretiyle elde edilmesi gerekirdi.

İstihbarat birimlerinin yazılı raporları ile kaset içeriğide çelişmektedir.

Irak Kürdistan Demokrat Partisinden herhangi bir istemde bulunulmamıştır. O halde kaset nasıl ele geçirilmiştir. Toplantının seyri içinde konuşmanın tümünü yansıtıyormu’ orjinalmi’ montajmı’ ceza usulde ibraz edilen maddi kanıtların usul hükümleri uyarınca araştırılması doğru olup olmadığının saptanması gerekirdi. Böylesi bir imkanın savunmaya tanınmadığı, emrivaki biçiminde dosyaya girdiği anlaşılmaktadır. Ceza usulumuz açısından böylesi bir delili kabul etmenin ve değerlendirmenin hukuken olanağı yoktur.

Erbil konuşması ile ilgili yerinde inceleme ve sağlıklı tesbitlere varma istememiz ön savunmamızda yeralmış olup, davalı vekili olarak bize bu olanak tanınmadığı için gerekli araştırmayı yapma imkanı olmamıştır.

j- Erbil konuşması, içerik olarak bölücü propaganda mahiyetinde değerlendirilemez. Kapatılma gerekçesi olamaz

Eldeki mevcut eksik kaset çözümlerine rağmen tabede, çevirmede birçok eksik ve yanlış anlamanın olduğu ortadadır. Konuşma içeriği Irak Kürdistan Demokrat parti kongresine göre yapılmış olup, Kuzey Irak’taki durumları ele almakta kürtlerin baskı altında olduğu belirtilmektedir. Bilindiği gibi, 1988 ile 1991 yılında Irak’ta Saddam Hüseyin’in Halepçe ve benzeri soykırım politikaları, saldırı ve bombalamaları sonucu yüzbinlerce Irak’lı Kürt sınırlarımızdan içeri girmiş bir kısmı uzun yıllar Mardin, Muş, Diyarbakır gibi şehirlerimiz de çadırlarda misafir edilmiştir.

1991 göçü en kapsamlısı olup, sayıları milyonları bulan sığınmacının, Silop’den Çukurca’ya kadar dağlarda sınır boylarında, karda çamurda içine düştüğü durum dünya kamuoyunun yakın ilgisini çekmiş, birçok devletin yardımlarda bulunması, başta ABD olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinin Kuzey Irak’a müdaheleleri sonucunu doğurmuştur. Bu süreçleri yaşayan Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, doğal olarak baskılar gündeme getirilmiştir.

Irak Kürdistanı olarak adlandırılan yerde, yine Kürdistan isimli parti kongresinde söylenenlerin içerik ve amaç olarak, Irak için söylenmiş olmasına 3713.s.y.nın 8 nci maddesinde ve Türkiye içinde yapılmış addetmek ve parti kapatma gerekçesi olarak göstermek mümkün değildir.

Eski Genel Başkan Yaşar Kaya Ankara Emniyet Müdürlüğündeki 15.9.1993 tarih ile Savcı ve hakim önündeki 16.9.1993 tarihli beyanları dikkate alınacak olursa birçok yanlış anlaşılma, yazılma ve talebinin konuşma içeriğini yansıtmadığı yönündedir.

Eski Genel Başkan Yaşar Kaya: “…Demokrasi partisinin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğu..” yönündeki beyanı dahi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmiş olup, açılan soruşturmadan sonra elde edilen beyanların aleyhe delil olarak kullanılması mümkün değildir.

Yurtdışında işlenen bu tür suçlar TCK’nun 140 ncı maddesi kapsamında olup, sözkonusu madde yürürlükten kaldırılmış olup, yerine yeni bir hüküm konulmamıştır.

k- Demokrasi Partisi MYK sının “Barış Çağrısı” başlıklı bildirisi suç oluşturmadığı gibi, kapatılma gerekçeside olamaz.

DEP kuruluşundan hemen sonra 27 Haziran 1993 tarihinde ilk kurultayını yapmıştır. Bu kurultayda, birçok il örgütü ve kurultay delegesi verdikleri önergelerle, partinin “barış kampanyası” başlatılmasını, akan kanın durması, silahların susması yönünde çalışmalar başlatılmasının kurultay kararı haline getirilmesini istemişlerdir.

Kurultay “barış kampanyası” kararı almasını ve seçilecek yeni Parti Meclisi üyelerinin bu görevi yerine getirmesini öngördüğünden, Parti Meclisi adına Merkez Yürütme Kurulu 1993 yılının Ağustos ayı boyunca birçok etkinlikte bulunmuştur. Bunlardan biriside “Barış çağırısı bildirisidir”.

Bildiri nedeniyle Ankara DGM Başsavcılığı MYK üyeleri hakkında 1993/115 E.kamu davasını açmış olup, bu dava derdesttir. Aynı bildiri Cumhuriyet Başsavcılığının parti kapatma iddianamesinde delil olarak gösterilmiştir. Bildiride Kürt halkından bahsedilmesi… Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği..” denilmek suretiyle bir takım varsayımlardan yola çıkılarak.. bazı yurttaşların diğer yurttaşlarla tam eşitlik içinde olmadıkları izlenimi yaratılmak istenmektedir, denilmektedir.

Konuşmalarda ve bildirilerde Kürt halkından bahsedilmesi başlı başına suç addedilerek, kapatılma gerekçesi olarak gösterilmek suretiyle, tarihsel, sosyolojik, bilimsel gerçekler gözardı edilmektedir.

İddianamenin 41 nci sayfasında: “…Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak kürt kimliğinin kabulu anlamında, Türkiye Cumhuriyet’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.” yasal, demokratik, hukuka ve Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere uygun en doğal ve haklı, hukuka uygun istekleri, parti kapatma gerekçesi olarak göstermek, peşinen demokrasiyi, düşünce ve ifade hürriyetini, gerçekleri dile getirmeği yasak ve sansür kapsamına almak, insanlara tek tip düşünce ve ideoloji doğrultusunda düşünmeğe zorlamak anlamındadır. Böylesi bir iddiayı kabul edebilmenin olanağı yoktur. Yaşadığımız çağda, insan haklarını, demokrasiyi, hukuk devletini, çoğulculuğu, katılımcılığı üstelik meşru zeminlerde, demokratik yolla savunmanın bedeli parti kapatılma olamaz. Hiçbir devlet kendisinin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmeleri ve ona bağlı yükümlülükleri görmezlikten gelemez ve bunlara uyulmasını istemeyi suç addedemez. İddianın mantığı bu olunca, kendince ulaştığı sonuçta şu olmaktadır:

“…genel sonuç ve anlam: Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin, Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur..”

İddianamenin mantığı kendi içinde çelişik ve varsayımlar üzerine kurulu olduğu için, birtakım kavramları, düşünceleri ve tahlilleri yerine geldiğinde ayrı ayrı bölümlerde izah etmeğe çalışacağız. Bu nedenle, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, uluslararası hukuk, hukuk devleti, bilim ve sosyoloji açısından Türkiye gerçekliği ve mevcut antidemokratik düzenlemelerde dikkate alınarak ayrı ayrı açıklanacaktır. Gerçekten; 49 sayfalık iddianamenin yüzde doksanı teorik görüşlere, yüzde onu ise esas dava somutuna ayrılmıştır. Bu nedenle bazı görüşlere zorunlu yanıt verirken, hukuki olmaktan çok, politik, bilimsel olmaktan çok yoruma ve varsayıma dayalı iddialara yanıt vermeğe çalışacağız.

3- İddianame kendi içinde çelişik olup, “inkarcı” bir anlayışla Kürt realitesini yadsımaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin muhtelif kararları örnek gösterilmek suretiyle, Türkiye’de Türklerden başka Kürtlerinde yaşadığı, tarihten gelen bir gerçekçilik ve mozaik olduğu vurgulanmaktadır. İddianamenin 33 ncü sayfasında:

“…özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektirde..” bu tesbitten hemen sonra Anayasa Mahkemesi’nin 8.5.1980 gün. Esas 1979/1 (Parti kapatılması) Karar 1980/1 den yapılan alıntı ile şu husus saptanmaktadır: “..bu gibi toplulukların, dilinin yada dininin toplumun öteki kesimlerden ayrı olduğundan nesnel biçimde sözetmek tek başına bir “azınlık olduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez…” denilmektedir.

İddianame bu gerçekliği ortaya koyarken, kendisi ile tamamen çelişen iddiaları sıralamakta, konuşma ve bildirilerde “Kürt Halkı” denilmesini, Kürt kimliği denilmesini kapatılma gerekçesi olarak göstermektedir. Sonuç olarakta zorlama bir mantıkla varsayımlardan yola kalkılarak, partinin kapatılmaması istenmektedir.

4-Kürtler “gayrımüslim ekali yet” değildir. Bu tür bir kıyaslama hukuki olmaktan uzak olduğu gibi bilime aykırıdır.

Ulusal azınlık kavramının menşei hep Lozan anlaşmasına götürülür. Ermeni, Yahudi, Rum, gibi mozaiğimizin bir parçası ve tarihin gerçeği olan dini ve etnik azınlıklar lozan anlaşması ile bazı hukuksal güvencelere bağlanmışlardır.

Azınlıklar bu nedenle, okullarını açabilmekte kendi dillerinde eğitim ve basın yayın faaliyetlerinde bulunmakta, kültürlerini geliştirebilmektedirler. Bu hakların doğal ve insani olduğunu yerinde olduğunu belirtmek gerekir. Osmanlı döneminde dahi bu azınlıkların Sultan güvencesinde aynı özgür haklara sahip olduklarını, tazminat fermanı ile bu haklarının dile getirildiğini Meşrutiyet dönemlerinde de benzer güvencelerin olduğunu görmekteyiz. Bu hakların çağdaş bir hukuk devleti için önemli insani değerler olarak her zaman değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ancak; Lozan anlaşmasının Batılı ülkelerle imzalanan bir anlaşma olduğu gerçekliğini unutmamak gerekir.

Anlaşmaların hukuk devletinde yeri ve bağlayıcılığı elbette önemlidir. Bu önem Türkiye’nin sonradan imzacısı olduğu tüm uluslararası anlaşmalar içinde geçerlidir. Bİrini ön plana çıkarırken diğerini yadsımak, hukukun temel ilkeleri bağdaşmaz.

Lozan anlaşmasında unutulan bazı gerçeklerde vardır. Örneğin Süryaniler o dönemde en büyük azınlık olmalarına rağmen, temsilci olarak o sırada bulunan Metropolitleri Samuel’in Süryani azınlığı Türkiye toplumunun mütemmin cüzi olarak gördüğünü ve eşit haklarda olduğunu belirtmesi ve ayrıca azınlık isteklerinden yararlanmak istemiyoruz. demesi üzerine, Süryaniler bu kapsam içine alınmamıştır. Ancak, hukuken diğer azınlıklara tanınan hakların, dini ve dili itibariyle aynı azınlık statüsünde olan Süryaniler içinde geçerli olduğu bir gerçekliktir. Diğer yandan Lozan görüşmelerinde Kürtlerin konumu çok daha farklıdır. İsmet İnönü, Lozan’da Türkler ve Kürtleri temsilen bulunduğunu açıklamıştır. Bu husus kayıtlarda açıkça bellidir. Kürtler nüfus yoğunlukları nedeniylede ekaliyet olarak tabir edilen kesimlerden farklı olmalarına rağmen asıl Müslüman olmaları, ortak din öğesi nedeniyle diğer azınlıklardan farklı olarak değerlendirilmişlerdir. Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında “..müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı..” belirlenmiştir denilmektedir.

Burada Müslüman olan adı “topluluk” veya “grup” olarak ifade edilen kesimlerin en başında Kürtlerin geldiği bir gerçektir. Bu gerçeklik, beraberinde bazı hak ve yükümlülükleride getirmektedir. Devletin resmi tanımı ile bunun adı “Kürt Realitesidir” Her realitenin getirip dayattığı bazı hak ve ödevler vardır. Burada asıl üzerinde durulması gereken, Kürtlerin konumunun azınlık statüsünün çok üstünde olduğu gerçekliğini görmektir. Bunu görmezlikten geldiğimiz zaman, Kürt realitesini inkar etmiş oluruz. Kürt realitesinin tarihten gelen, dil, kültür benzeri birçok zenginlikleri bulunmakta bu zenginlikler, Anadolu mozağinin güzelliği ve gerçekliği olarak tezahür etmektedir.

Biz hukukçulara düşen görev, bazı anlaşmaları dar yorumlayıp, aksi kanaatler üreterek, tarihin, toplum değişiminin ve çağın önüne dikilmek değildir. Biz hukukçular böylesi bir misyon içinde olamayız.. yaşamın gerçekleri, dayatan ihtiyaçları toplum mutabakatlarını, barışını ve demokrasiyi kökleştirecek açılımların öncüsü olmak zorundayız. Aksi halde hala Hammurabi kanunları ile yönetilir olurduk.

4- Anayasa ve başlangıç kısmı Üniter Devlet yapısı, insan haklarının, uluslararası hukukun ve evrensel ilkelerinin uygulanmasına engel gösterilmemelidir.

Anayasa’nın Başlangıç Kısmı “…bu Anayasa hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiğinin karşısında korunma göremeyeceği…” şeklindedir. Burada korunan “Üniter Devlet” yapısıdır. Devletin tekliği ve birliğidir.

Yüce Mahkeme’nin en son ÖZDEP ile ilgili 23.11.1993 tarih 1993/1-2 sayılı kapatma kararında:

“…Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler… yasaklanan kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak yeni bir Devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır…”

Yine Yüce Mahkeme’nin Üniter Devlet yapısına ilişkin olarak Fransa örneği gösterilmiştir. Ayrılıkçı Korsika tezlerinin Fransa Anayasa Mahkemesi’nce kabul görmediği vurgulanmaktadır. Ancak, Fransa etnik farklılıklardan doğan dil ve kültürlerin özgürce kullanımına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun yasal düzenlemelere gitmiştir. Örneğin Alsas-Loren bölgesinde, Devlet televizyonu kanalıyla Alsasça yayın yapılmakta, alta Fransızca italik harflerle yazı yazılmaktadır. Avrupa Konseyi ve Parlamentosunun bulunduğu Strazbourg’ta bu gerçekliği yaşamak ve görmek mümkündür. Bu tür faaliyetlerin ve hakların kullanımının “bölücülük” olarak algılanamayacağı bir gerçekliktir.

Türkiye’de ne yazıkki birtakım haklardan bahsetmek, hemen “bölücülük” olarak değerlendirilmekte ve yasal düzenlemeler sonucu ağır cezalarla müeyyidelendirilmektedir. Örneğin bir bilim adamı olan Fikret Başkaya’nın yazmış olduğu bir kitap 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca “Bölücülük suçu” olarak değerlendirilmiş, yazar da “terörist” sıfatıyla tutuklanıp cezaevine konmuştur.

Anayasa’nın 2. maddesi T.C. devletinin lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu gerçekliğini belirtmektedir. Hukuk, Anayasa ve yasalardan başlayarak, Türkiye’nin yükümlendiği uluslararası antlaşmalar, ilkeler ve değerlerin bütününü teşkil etmektedir. Anayasa’nın bu bütün içinde çağa ve günümüze cevap vermediği, değiştirilmesi fikri, T.B.M.M.de önemle ele alınmakta hemen hemen tüm siyasî partilerin mutabık kaldığı bir takım değişikliklerin yapılması gündeme gelmektedir.

Anayasa’nın değiştirilmesi fikri aynı zamanda Siyasî Partiler Yasası ile seçim yasalarının değiştirilmesi fikri de öne almış bulunmaktadır. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül Askerî rejimi ve oluşturduğu Danışma Meclisi ve atadığı hukukçular ile oluşturulduğu, bir nevi tepki Anayasası olduğu, özellikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ile insan hakları konusunda önemli eksiklikler ve yetersizlikler taşıdığı inancı toplumda ve genel olarak hukukçularda oluşmuş bulunmaktadır.

Biz hukukçuların dar anlamda kanun tatbikçisi olmadığımız, hukukun evrensel ilkeleri ve değerleri ile bağlı olduğumuz gerçeği yanısıra Anayasa’nın 90 ncı maddesi uyarınca usulüne uygun olarak imzalanmış ve yürürlüğe girmiş uluslararası antlaşmaları bir iç hukuk hükmü olduğu gerçeğini göze almak zorundayız.

Anayasa’nın 3 ncü maddesi resmî dilin Türkçe olduğunu belirlemektedir. Bu gerçekliğin yanısıra Türkiye’de başka dillerin bulunduğu ve 2932 sayılı Yasa ile dil yasaklarının kalktığı gerçeği karşısında, başkaca dillerin özgürce gelişimi ve basım ve yayımının istenmesini dar anlamda “bölücülük” olarak veya Üniter Devlet yapısını bozucu olarak değerlendirmek mümkün değildir. Nitekim Yüce Mahkeme’nin kararlarında da bu husus vurgulanmaktadır.

DEP’in kapatılması için gösterilen delillerin değerlendirilmesinde, Kürt dilinin özgürce konuşulması isteminin bu nedenle kapatılma gerekçesi olarak değerlendirilemeyeceği ortadadır.

Anayasa’nın 4 ncü maddesindeki Devletin yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu yönündeki hükmünü ihlâl eden bir konuşma veya yazılı metin bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 14 ncü maddesi “…Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu şekilde kullanılamayacağı belirtilmiş olup özellikle siyasî partilerin faaliyetlerinde bunun sınır ve kapsamının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasî partilerin kullandığı demokratik mücadele yöntemi, yasal ve meşru zeminlerde sürdükçe, şiddete başvurulmadıkça, Anayasal güvence altında olan “düşünce açıklama hürriyetinin” yok edilmemesi esastır. Aksi takdirde siyasî partilerin görüşlerini açıklamaları ve kamuyu oluşturmaları iktidara geldikleri takdirde, bu yükümlülüklerini yerine getirilmelerine olanak kalmazdı.

  1. 2820 sayılı SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümleri ve nedenleri, olayımızda yeterli delil bulunmadığı için uygulanamaz.

SPY.nın 78 nci maddesi: “…Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; değiştirilemeyeceğine ilişkin olup; İddianamede gösterilen iki konuşma ve bir bildiri eyleminde bu yönde bir görüş ve düşünce açıklaması bulunmamaktadır.

İddianın bu konuya açıklık getirerek, hangi söz ve eylemle ihlalin sağlandığını kanıtlaması gerekmektedir. DEP programında 7 sayfada : “Kürt sorununa barışçıl ve adil çözüm başlığı altında görüşlerini net olarak belirlemiş olup, bu görüşleri nedeniyle kapatma istemi yoktur. O halde bu programa uygun söz ve yazılı açıklamaların kapatılma gerekçesi olarak gösterilmeside mümkün değildir. Parti programı dikkate alınacak olursa, partinin örgütlenme modelinin demokratik kitle partisi yönünde olduğu, kesinlikle ırk temelinde olmadığı ortaya çıkacaktır.

Türkiye’de ençok konuşulan ve çözüm bekleyen Kürt sorunu ile ilgili olarak ileri sürülen görüşlerin tam bir demokrasi ve hukuk değerlerine bağlı bir çözümü içerdiği görülmektedir. Böylesi bir çözüme karşı olmak, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası anlaşmaları ve hukukun evrensel ilkeleri ile, demokratik toplum yaşamına aykırılık teşkil eder.

SPY’nın 81 inci maddesi ise Türkiye’de dil yasakları kalkmasına rağmen, hala bu yasağı sürdüren bir hüküm olmakla açıkça Anayasaya aykırılık teşkil etmektedir.

6- Uluslararası anlaşmalar açısından kapatılma gerekçesi bulunmamaktadır.

İddianamenin 42-44 sayfaları ile esas hakkında görüşün 11 inci sayfasında: Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı’nın hukuksal dayanağı ve bağlayıcılığı bulunmadığı, “..bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır…” denilmektedir.

AGİK süreci içindeki Viyana bildirgesi ile görüşlerdede bağlayıcı hüküm taşımadığı belirtilirken, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ilgili olarak açık ve gerekçeli bir görüşün yeralmadığı görülmektedir.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar görmekteyiz. Pacta Sun Senvanda, yani ahde vefa sözleşmeye saygı kuralı hukuk devleti olmanın en temel zorunluluklarından biridir.

Türkiye dahil, sözkonusu anlaşmaları imzalayan devletlerin bazı yükümlülükleri bulunmakta ve kendi iç mevzuatlarının sözleşmelere uydurulması, bu yönde değişikliğe gidilmesi gerekmektedir. Buna uymanın müeyyidesi, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile İnsan Hakları Adalet Divanında yargılanmayı kabul ile birlikte politik olarak, önemli sonuçlar doğurmaktadır. Türkiye bu tür konularda özellikle hassas davranmakta AT’ye girmek, ülkenin demokratikleşmesi için hukuk alanında insan hakları konusunda bazı adımlar atmak için son yıllarda gözle görülür gayretlerin içine girmektedir.

Türkiyede yasalar piramidin en uç noktası Anayasa ise bununda bir üst noktası vardır ki : o da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir. Bir nevi ortak Anayasa olma, uluslarüstü hukuk olma yönünde ciddi gelişmelerin kaydedildiği bir aşamada Türkiye’de iddia, savunma ve yargı üçlüsünün bu gerçekliği gözönüne alması kaçınılmaz olmaktadır. Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelen anlaşmaların uygulanması yasal zorunluluktur.

Anayasamızın l0 ncu maddesi: “…Herkes, dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” denilmektedir. Türkiye gerçekliğinde, bu eşitliğin olduğunu söylemek mümkünmüdür’ Bu eşitliğin olmadığını ve sağlanması gerektiğini söylemeği bu yönde bir siyasi partinin düşünce açıklamasını “bölücü” olarak değerlendirmek, çelişki değilmidir’

Anayasanın 66 ncı maddesine göre “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” denilmektedir. Bu durumda Türkiye mozaiğinin bir parçası olan, etnik kimliği Kürt olan bir T.C. vatandaşı radyoda, Televizyonda kendi dilinde Kürtçe bir türkü dinliyemiyorsa, kültürel haklarını kullanamıyorsa yasalar karşısında eşitlikten sözedilemez. Bir siyasi parti bunu dile getiriyorsa, kapatılma tehditi ile karşılaşıyorsa o ülkede demokrasiden sözedilemez.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 2 mad: “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal yada başka görüş, ulusal yada toplumsal köken, mülkiyet, doğuş yada benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptirler…” bu hüküm ile Anayasamızdaki benzer hüküm insanlığın büyük bedeller ödüyerek elde ettiği kazanımlardır.

Birleşmiş Milletler l966 tarihli kişisel ve siyasal haklar sözleşmesinin 27 nci maddesi: “…Etnik ve dinsel azınlıklarla dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde bu azınlıklardan olan kişilerin kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerini yada dillerini kullanma hakları inkar edilemez…” denilmektedir. Paris Şartında:

“…Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil, din, yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını, azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde işbu kimliği serbestçe ifade etmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını teyit eder…”

T.C. Devleti, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konseyi (AGİK) üyesidir. Uluslararası sözleşmeleri ve bildirgeleri kabul etmiş imzalamış bir ülkedir. Uluslararası planda, bu sözleşme ve bildirgelere uymayı taahhüt etmiş olan T.C. Devleti, kendi iç hukukunda bunları ne kadar yerine getirmiştir’ Biz hukukçuların asıl üzerinde durması ve sorgulaması gereken konu budur. Bu sözleşmelerin bizi bağlamadığını ileri sürüp, görmezlikten gelemeyiz.

Türkiye’de TCK’nun l4l, l42, l63 ncü maddeleri düşünceyi yasakladıkları için l2.4.l99l tarihinde kaldırılmasına rağmen, aynı gün 37l3 sayılı Terörle Mücadele Yasası 8 nci maddesi uyarınca daha ağır cezai müeyyideler getirilmiştir.

Bir asırdan bu yana Türkiye’de azınlık sayılan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, kendi dillerinde eğitim, gazete, yayın faaliyetleri ile kültürlerini geliştirmeleri mümkün olmasına, İngilizce, Fransızca, İtalyanca dillerinde aynı şekilde eşit ve özgür faaliyet imkanı bulunmasına rağmen, adı Kürt olan herşey yasağa bağlanmış bulunmaktadır. 2923 sayılı yabancı dil eğitimi ve öğrenimi kanunu mad. 2/a: “Türk vatandaşlarına ana dilleri Türkçe’den başka hiçbir dil okutulamaz ve öğretilemez. “Anayasanın 28. mad. Basın hürriyetini belirlemiş olup, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik yayın yapılamaz, hükmü ile, Türkçe dışındaki etnik kimliklerin ifadesi 3713 sayılı yasanın 8 nci maddesinde “…hangi yöntem, maksat ve düşünceyle olursa olsun Türkiye devletini ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı, sözlü, propaganda ve toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılamaz…” denilmek suretiyle, Türkiye Cumhuriyetinin asli unsurları olan, zengin mozaiğini teşkil eden Türk dili ve kültürü dışında örneğin Kürt dili ve kültürünün konuşulması ve geliştirilmesi yasak ve ceza kapsamına alınmış bulunmaktadır.

Benzer hükümler, 3257 sayılı Sinema, video ve müzik eserleri kanununu madde 9/3 te, 2559 sayılı polis vazife ve selahiyetleri yasası 8/d fıkrada, 2954 sayılı Radyo ve Televizyon yayınları kanunu 4/a da, dernekler yasasında ve daha birçok yasada yeralmaktadır. Bu fiili yasa kısıtlamaların tamamı uluslararası sözleşmelere aykırıdır. İddianamenin 37 nci sayfasında: “…özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları gelenek ve göreneklerini konuşmaları karşısında herhangi bir engel yoktur…” şeklinde bir açıklamanın inandırıcı ve hukuki bir dayanağı yoktur. Bu yönde siyasi faaliyette bulunan DEP’in bu nedenle kapatılmasını istenmesi büyük bir çelişki olarak tezahür etmektedir.

İddianame devamla “…Yasaklananın, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir…” şeklinde açıklamada bulunuluyorsa da, Kürt halkından, dilinden bahsetmek başlı başına kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir.

Agik insani boyut konferansı Kopenhag toplantısı belgeseli bizi bağlayıcı hükümler taşıyor.

5-29 Haziran l990 tarihinde yapılan toplantıya Türkiye katılmış ve imzacısı devlettir. Bu toplantıda “…insan haklarını ilgilendiren uluslararası belgelerin iç planda hukuk devletine yaptığı katkının önemini dikkate alan katılan devletler, henüz yapmamış iseler, Medeni ve siyasi haklara ilişkin Milletlerarası Sözleşmeye, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin Milletler arası sözleşmeye ve diğer ilgili milletlerarası belgelere katılmayı gözönünde bulunduracaklarını teyid ederler” denildikten sonra, buna bir denetim mekanizması getirilerek, Yargı gözlemciliğini şu şekilde açıklamakta:

“…Viyana Kapanış Belgesinin AGİK İnsani boyutu çerçevesinde üstlendikleri taahhütlerin uygulanmasında en iyi bir şekilde bir şeffaflık sağlamak arzusunda olan katılan devletler, bir güvenlik önlemi olarak, milli mevzuat ve devletler hukukunca öngörüldüğü gibi: Mahkemeler önündeki duruşmalar sırasında katılan devletler tarafından gönderilecek gözlemcilerin, hükümet dışı örgütlerin temsilcilerinin ve diğer ilgili kişilerin mevcudiyetini kabul etmeğe karar vermişlerdir. Kapalı oturumun ancak kanunda öngörülen durumlarda ve devletler hukukundan kaynaklanan vecibelere ve milletlerarası taahhütlere uygun ilan edilebileceği hususunda mutabık kalmışlardır”

Türkiye bir hukuk devleti olarak bu yükümlülüklerin altına girdikten sonra, aynı hakların bir başka Avrupa konseyi üyesi devlet açısından ve türk hukukçular tarafından da geçerli olabileceği gerçeğini görmek gerekir. Kapatma davasının en ağır sonuçlarından birisi de onu aşkın milletvekilinin üyeliklerinin düşmesi ve yargılanmaları sonucunu doğurmasıdır ki, böylesi bir durumda “yargı gözlemcisi” olarak denetim altında bulunacağımız gerçeğini gözönüne aldığımızda iç mevzuatımızın uluslararası sözleşmelerle uygunluğununda bir denetim geçireceği gerçeğini unutmamak gerekir.

“AGİK” Milli azınlıklar uzmanlar toplantısı l991 Cenevre Raporu’nu dikkate almak zorundayız.

l-l9 Temmuz l99l tarihlerinde Cenevre’de toplanan ve Türkiye’nin de katıldığı “Yeni bir Avrupa için Paris Şartı” çerçevesinde;

“..Paris yasasının ilgili hükümleri uyarınca, katılan devletlerin temsilcileri Milli Azınlıklar ve onlara mensup kişilerin haklarına ilişkin konularda gerek yasal, siyasi ve ekonomik geçmişlerinin, gerek durumların farklılığını yansıtan ayrıntılı bir tartışma yapmışlardır…”

Milli azınlıklara mensup kişilerinki de dahil olmak üzere, insan hakları ve temel hürriyetlere saygının ve onların tam olarak kullanılmasının Yeni Bir Avrupanın temelini teşkil ettiğini kabul ederek;

Halkları arasındaki dostane ilişkilerin aynı zamanda barış, adalet, istikrar ve demokrasinin, milli azınlıkların etnik, kültür, dil ve din kimliğinin korunmasını gerekli kıldığı ve bu kimliğin ileri götürülmesi için şartların yaratılması gerektiği yolundaki derin kanılarını teyid ederek,

Milli azınlıkların bulunduğu devletlerde, demokrasinin milli azınlıklara mensup olanlar dahil tüm kişilerin haklar ve temel hürriyetler konusunda tam ve fiili eşitliğe sahip olmasını ve hukuk devleti ve demokratik kurumlardan yararlanmasını gerekli kıldığına kani olarak….tüm etnik, kültür, dil veya din farklılıklarının mutlak süretle azınlıkların yaratılmasına müncer olmayacağını not ederler.. denilmektedir.

Milli azınlıklara mensup kişilerin etnik, kültür, dil ve din benliklerini serbestçe korumağa, muhafazaya ve geliştirmeğe ve kültürlerin tüm vecheleri ile iradeleri hilafına herhangi bir şekilde asimilasyon girişimlerinden ari olarak geliştirmeğe ve muhafaza etmeğe hakları olduğunu teyid ederler. Bunların dışında katılan devletler; azınlık dillerinin geliştirilmesi, eğitimi, kültür ve daha birçok konuda açıklayıcı kararlar alınmıştır. Son olarak katılan devletlerin kendi ülkelerinde milli azınlıklara ve etnik kimliklere ilişkin, gönüllülük esasına göre AGİK sekreteryası aracılığı ile bilgilendirme yükümlülüğü kararıda vardır.

Türkiye bu toplantılara katılmış, imza vermiş yükümlülük üstlenmiş bir hukuk devleti olarak, bu anlaşmaları yoksayamaz. Bu nedenledirki: DEP’in barış bildirisinde değindiği bu yükümlülükleri kapatılma gerekçesi olarak sunan iddianameyi anlamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz. Bir siyasi parti yetkili kurulunun, devletin imzacısı olduğu sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmesini istemekten daha doğal birşey olamaz. Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta bu isteklerin demokratik yasal çerçeve içinde istenmiş olmasıdır.

AGİK insani boyut konferansı Moskova toplantısı belgesi

l0 Eylül – 4 Ekim l99l tarihleri arasında Moskova’da düzenlenen toplantıya Türkiye’de katılmış, imza vermiştir. Bu toplantıda şu saptamalar ilgi çekicidir:

“…Milli, etnik veya ayırımcılık, düşmanlık ve şiddet hareketlerini özellikle esefle karşılamışlardır. Bu itibarla katılan Devletler, insani boyuta ilişkin taahütlerinin tam olarak yerine getirilmesi için, meydana gelen köklü siyasal değişiklerden özlü şekilde yararlanması gereken sürekli gayretlerin halâ zorunlu olduğu görüşünü ifade eder…”

“…Katılan devletler, Kopenhag Belgeselinde yeralan, hukuk devletine ilişkin taahhütlerini hatırlar, hukuk devletinin temelini teşkil eden adalet ilkelerini ileri götürmeğe ve desteklemeğe olan bağlılıklarını teyid ederler. Özellikle, demokrasinin, hukuk devletinde mündemiç bir unsur olduğunu ve çoğulculuğun, siyasal örgütler bakımından önem taşıdığını tekrar teyid ederler…”

“…katılan devletler, bir Olağanüstü hal döneminde insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasının, Kopenhag toplantısı belgesinin ilgili hükümlerinin hesaba katılmasını ve taraf oldukları uluslararası sözleşmelere riayet edilmesinin önem taşıdığı kanaatindedirler..”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye’de iç hukuk hükmünde olup, uygulanması zorunluluğu vardır.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini, l954 yılında onaylamıştır. İmzalanan ve Resmi Gazete’de yayınlanan sözleşme Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü haline gelmiştir. İddianame ve esas hakkında görüşte, bu sözleşmenin bağlayıcılığı konusunda hiçbir görüşün ileri sürülmemesi dikkat çekicidir.

Davanın konusu, parti kapatma olunca, gösterilen delillerde iki konuşma bir bildiri, yani “düşünce açıklaması” olunca; AİHS’nin 9. maddesinde belirlenen “…herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır..” hükmü, l0 ncu maddede yeralan “…herkesin anlatım özgürlüğüne hakkı vardır…” hükmü, ll nci maddede yeralan “…herkesin barışçı amaçlarla toplanma hakkı…” hükmü, açıkça ihlâl edilmektedir.

Sözleşmenin, l4 ncü maddesinde “…bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma;cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal yada başka bir görüş, ulusal yada toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır…” hükmü karşısında, iddianın, yasal, uluslararası hukuk ve hukukun evrensel ilkeleri açısından, çağımız açısından haklı hiçbir dayanak ve gerekçesinin olmadığı ortadadır. Uluslararası bağlayıcı sözleşmeleri hiçe sayan iddianame, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları divanın’ın yargı denetimini de önemsememektedir.

7- Hukuk devleti ve demokrasi açısından, DEP’in düşünceleri nedeniyle kapatılması ülke yararına değildir.

l982 Anayasasının hazırlandığı koşulları gözönünde tutmakta yarar vardır. l2 Eylül sabahı beş general, iç hizmet kanunundan aldıkları bir yetki ile yönetime el koyduklarını ilan ettiklerinden, yaptıkları ilk iş TBMM’ni ve demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partileri kapatmak. Liderlerinin bir kısmını Zincirbozan’a toplamak olmuştur.

Kaynağı ulus egemenliği ve iradesi olmayan bir askeri darbe ile atanan Danışma Meclisi ve bazı hukukçuların generallerin isteğine uygun hazırladıkları bir anayasa tek yanlı olarak sözde refaranduma sunulmuştur. Bir tepki ve düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü kısan, birçok antidemokratik hükümle dolu olan Anayasanın, uluslararası sözleşmelere, hukukun evrensel ilkelerine ve Türkiye toplumuna uymadığı aradan geçen süre içinde birçok kez kanıtlanmıştır.

Zincirbozan’a sürgün edilen liderlerin yasağı kalkmış bugün Çankaya’da Cumhurbaşkanı olarak görev yapmakta, diğer liderlerin yasağı kalkmış, tamamı bugün meclis üyesi ve siyasi partilerinin başında bulunmaktadırlar.

TBMM üyeleri ve siyasi partiler bu Anayasanın değişmesi gerektiğini hep söylemişler, Ancak; siyasi çıkarları gereği bu tarihi görevi yerine getirmemişlerdir.

Anayasanın, Siyasi Partiler Yasasının seçim yasalarının değiştirilmesinin ençok tartışıldığı bir ülkede, biz hukukçuların hukuku dar manada “Kanun tatbiki” olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Bizi bağlayan hukukun evrensel değerlerini, uluslararası sözleşmeleri bir kenara atamayız.

Anayasa ve yasalarımızda birçok çelişkili hükmün bulunduğu gerçeği karşısında, çağımıza damgasını vuran insan hakları ve özgürlük değerlerini ülkemiz ve toplumumuz için lüks görme, tam katılımcı, çoğulcu bir demokrasiyi henüz özümsemeyecek kaldıramayacak toplum olduğumuz anlayışı ile erteleme hakkını kendimizde göremeyiz.

Bir hukuk devletinde biz hukukçulara düşen sorumluluklar, bizi kamu vicdanında ve tarih önünde sürekli değerlendirme konusu yapacaktır.

Adnan Menderes’in idamına karar veren yargıçların hiçbiri bugün anılmıyor. Ancak; Devlet töreni ile itibarının iadesine karar verilen Adnan Menderes’in İstanbul Topkapı’da bulunan anıt mezarını hergün binlerce insan ziyaret ediyor.

Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında hukukun genel ilkelerinin, Anayasa kurallarından da önde geldiğini belirlemiştir. Uluslararası sözleşmelere dayalı ulusalüstü bir hukukun varlığı ve bu hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve kararlarının bağlayıcılığı ve insan haklarının ortak değer olarak korunması anlayışı, Anayasa Mahkemesinin getireceği yorumlardaki çağdaş niteliği belirleyen ölçütler haline dönüşmüştür. Hukuk devleti olmanın en başta gelen ölçütüde budur. Bu ölçütün düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü açısından özenle korunması, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin yaşatılması ile mümkün olacaktır.

Anayasanın başlangıç ve 174 üncü maddesinde, “…Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırması yada bu seviyenin üstüne çıkarılması azmini belirlerken”, 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında demokratik olmayı hukuk devletinin temel özellikleri arasında saymıştır.

Çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, demokrasinin vazgeçilmeyen öğeleridir.

DEP işlevlerini yerine getirirken, baskı ve teröre başvurmamıştır. Aksine sürekli saldırılara hedef olmuştur. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmadan, yasal ve meşru zeminde demokratik toplum kuralları içinde, sorunların çözümünden yana olmuştur. Bu nedenle iki konuşma ve bir bildiri eylemi yani “Düşünce açıklama” nedeniyle kapatılmasının istenmesi, anayasal ve hukuksal korumadan yararlandırılmaması istemi hukuk devleti ve demokrasinin temel ilkeleri bağdaşmamaktadır.

8- Ülkemizin ve demokrasinin çıkarları açısından, toplumsal barış açısından DEP yaşamalıdır.

DEP’in kapatılması davasında, işin bir hukuksal yanı birde toplumsal yanı vardır. Bugün DEP gibi bir partinin Türkiye genelinde örgütlendiği, onu aşkın milletvekilinin bulunduğu gönül verenlerinin sayısının yüzbinleri aştığı gerçeğini dikkate almak gerekir. Diğer bir nokta, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal konjoktürdür.

Bugün Türkiye tarihinin en bunalımlı günlerini yaşamaktadır. Bir yandan, yılda 800 Trilyona varan Olağanüstü Hal harcamaları, diğer yandan 5 Nisan kararlarını dayatan ekonomik çöküntü, enflasyon, işsizlik ve çözümsüzlük, Türkiye’de günde elliyi aşkın insanın öldüğü, binlerce faili meçhül cinayet ve köy boşaltmasının yaşadığı koşullarda, toplumsal barışa, huzura, akla ve sağduyuya en çok ihtiyaç duyulan günlerde yaşamaktayız.

DEP’in kapatılması davası, etnik kökeni Kürt olan milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması ve tutuklanmasından sonra, kapatılma kararı ile Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca üyelikleri düşecek milletvekillerinin onlara gönül veren oy veren seçmenleri nezdinde uyandıracağı duygu ve tepki, etnik kimlikleri kürt olanların dışlanması cezalandırılması olarak algılanacaktır. Ne yazıkki siyasi partilerin “münhasıran denetimi” yetkisi, Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi uyarınca ihlal edilmiş, partinin eski ve yeni genel başkanları tutuklanmışlardır.

Ne yazıkki; siyasi partilerin kapatılması davaları gibi önemli davaların, genelde, siyasal ve demokratik yaşama Anayasanın temel ilkeleri doğrultusunda yön verici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlevi ağır basan Anayasa mahkemelerinde görülmesinin en temel nedenleride ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Ankara DGM Başsavcılığı açtığı soruşturmalarla “De Facto” bir durumla siyasi partileri henüz kapatılmadan, fiilen işlemez duruma sokmuştur.

9- Anayasanın 84. maddesi açısından, DEP’in kapatılması durumunda, Anayasa’nın 84 üncü maddesi uyarınca davanın açıldığı tarihte DEP üyesi olan onu aşkın milletvekilinin milletvekilliği düşecektir.

Bu hüküm, eylem ve sözleriyle partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerini kapsamıyor. Davanın açıldığı tarihte üye olan tüm milletvekilleri kapatılma davası sonucu etkilenmektedirler.

Ceza hukukun genel ilkeleri arasında yeralan, Cezaların Şahsiliği Prensibi açıkça ihlal edilmektedir. Parti tüzel kişiliği, parti üyeleri, yöneticileri ve milletvekilleri kişilikleri ayrı ayrıdır. Partinin kapatılması durumunda hepsinin cezalandırılması “Kollektif Cezalandırma” anlamına gelir.

Kollektif cezalandırma, Ortaçağ döneminden kalma aşiret ve derebeylik hukukun temel yargılamaları olmakla, aynı zamanda engizisyon döneminin bariz karakteristiğidir. Günümüzün çağdaş hiçbir hukuk devletinde “kollektif sorumluluk” yoktur. Nitekim ceza sistemimizde hukukun bu temel ilkesi yeralmışsada, siyasi partiler açısından getirilen bu hüküm ne yazık ki cezaların şahsiliği prensibine aykırı olarak, sonuç doğurmaktadır.

Anayasamızın 83 üncü maddesine göre, eylem ve sözleriyle ceza sorumluluğu olan ve kapatılmaya neden olan milletvekillerinin ayrı ayrı saptanması gerekir. Davamızda ise kapatılma gerekçeleri milletvekili olmayan eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın iki konuşması ile milletvekili olmayan MYK üyelerinin bildirisine dayanmaktadır. Yani kapatılma davasında hiçbir milletvekilinin söz ve eylemi sözkonusu değildir.

Anayasa Mahkemesi, hukukun evrensel ilkeleri karşısında, partinin kapatılmasında hiçbir etkisi olmayan milletvekillerinin “cezaların şahsiliği prensibi” uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vermemelidir.

Seçimle gelen bir milletvekilinin, milletvekilliğinin Anayasa Mahkemesi kararıyla yada TBMM’nin Başkanlığınca tesis edilecek yönetsel bir işlemle (tesbitle) sona ermesi, “kuvvetler ayrımına” ve “ulusal iradenin üstünlüğüne”de aykırıdır.

Siyasi Partiler Yasası’nın 95 inci maddesinde: fiileriyle siyasi partilerin kapatılmasına neden olanların on yıl süreyle başka bir siyasi partiye alınamayacakları ve milletvekili adayı olamayacakları yönünden hükmü ile, Anayasa’nın 84 üncü maddesi birbiriyle çelişmektedir. Anayasanın 69 uncu maddesinde yeralan hüküm ile SPY’nın 95 inci maddesinde yeralan hüküm arasındada çelişki bulunmaktadır. SPY’nın hükümlerinde kendi eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan, üye, yönetici ve milletvekilleri sayılırken, Anayasanın ilgi hükümleri böylesi bir ayrım görmemektedir.

Kendi eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olmayan milletvekillerinin üyeliklerinin kapatılma kararı ile düşürülmesi, AİHS’nin 6 ncı maddesinde yer alan adil ve makul bir yargılama hak­ kının ihlali ile birlikte, 7 nci maddenin de ihlali anlamındadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 15.12.1993 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bir yazı göndererek, DEP’in 2.12.1993 tarihinde üyesi bulunan milletvekillerin listesinin gönderilmesini istemiştir.

T.B.M.M. Başkanlığı cevabı yazısında; Mardin Milletvekili Mehmet Sincar’ın 4.9.1993 tarihinde vefat ettiğini, Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak’ın 30.11.1993 tarihinde, Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in 1.12.1993 tarihinde DEP’ten istifa ettiklerini, ayrıca Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın 17.12.1993 tarih, Muş Milletvekili M.Emin Sever’in 16.12.1993 tarihli yazılarıyla DEP’le üyelik bağlarının olmadığını bildirdikleri belirtilmiştir.

Meclis Başkanlığı’nın yazı ekinde DEP Genel Başkanlığı’nın 13.7.1993 tarih, 993/1160 sayılı yazısı ile yine DEP Genel Başkanlığı’nın 24.12.1993 tarih ve 30.12.1993 ve 14.1.1994 tarih cevabı yazılarının ekte olduğu belirtilmiştir. Bu yazılarda Muş Milletvekili M. Emin Sever ile Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın durumuna açıklık getirilmiş olup; DEP’in aynı zamanda kurucu üyeleri bulunan Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir ile ilgili TBMM Başkanlığı’nın yazısı, Parti kayıtları ile çelişmekte ve sunulan istifa dilekçeleri ile istifa alındı belgeleri kayıtlarda geçmemektedir.

Partilerin gelen ve giden evrak kayıtları ile verilen belgelerin tarih ve sayıya bağlanması, altında yetkili parti yöneticilerinin imzası ile mühür bulunması gerektiği izahtan varestedir. Hiçbir şekil şartı taşımayan ve gerçekliği parti ile yapılan yazışmalar ile doğrulanmayan bazı belgeleri TBMM Başkanlığı’nın kabul ederek, bazı üye milletvekillerinin, istifa etmiş sayılmasının ve bağımsız üye olarak gösterilmesini anlamak mümkün değildir. Bu konuda esas olan parti kayıtlarıdır. İki adet istifa alındı belgesi incelenecek olursa, ayrı yazılardan çıkan, parti anteti taşımayan üzerinde partinin tarih sayısı bulunmayan, mühür ve kaşe taşımayan yazılar olduğu görülecektir.

DEP Genel Merkezinin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu 13.4.1994 tarihli yazılarında da açıkça anlaşılacağı üzere TBMM Başkanlığı hukuka aykırı bir takım tesbitlerde bulunmuş, dayanağı belgeler ise şekli ve hukukî olarak hüküm doğurmamaktadır. Asıl olan ve dikkate alınması gereken husus parti yazılarıdır. Aksi takdirde bu hususun parti ilgi kayıtları istenmek suretiyle incelenmesi gerekmektedir.

DEP’in dava açıldığı tarihte, birisi vefat etmiş onyedi milletvekili bulunmasına rağmen, Anayasa’nın 78. maddesinde “… Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak; boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerin üç ay içinde yapılmasına karar verilir…” hükmü karşısında DEP’in kapatılma olasılığı karşısında siyasî bir kararla “ara seçim” yapılması önlenmek istenmiştir. Anayasa’nın 84. maddesinin uygulanması ihtimaline binaen durum açıklığa kavuşturulmalıdır.

10- SPY.nın 78. ve 81. maddeleri zımnen ilga edilmiştir.

Ön savunmamızda SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığını belirtmiştik. Özellikle davamızda uygulanması istenen bu maddelerin Anayasa’ya aykırılığının incelenerek iptalini istiyoruz.

Anayasa’nın geçici 15. maddesi, ömrünü doldurmuş, keemlemyekün bir maddedir. Hukukun temel ilkeleri ve özellikle sonradan Türkiye’nin imzacısı olduğu sözleşme hükümlerine ve hukukun temel ilkelerine açıkça aykırılık teşkil etmesi nedeniyle davamızda uygulanması mümkün değildir.

-TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılması bu yöndeki yasakların da kalkması anlamındadır.

-2932 sayılı dil yasağının kalkması sonucu SPY’nın 81 nci maddesinin uygulanma kabiliyeti ortadan kalkmış bulunmaktadır.

Askeri Yargıtay 3. Dairesi DİSK ile ilgili kararında:

“…TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılmasına ilişkin tasarının gerekçesinde; TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddeleri ile Dernekler Kanunu’nun 5/7, 8, 62 maddelerinin şiddete başvurmayan düşünceyi ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtladığı, dolasıyla bu hükümlerin çağdaş, demokratik, toplum düzeyine ulaşmak için engel teşkil ettiği ve bu nedenle kaldırıldıkları kabul edildikten sonra … As.CK.nun 148/B maddesi ile 2821 sayılı Yasa’nın 58/1 maddesindeki hükümlerin, açık bir ilga hükmü olmamasına rağmen yürürlükten kalktıkları şüphesizdir…..” denilmektedir.

Askerî Yargıtay kararları ile birçok mahkeme kararında bu yönde gelişen içtihatlar karşısında, Anayasa Mahkemesi’nin de SPY’nın ilgi hükümlerini, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, incelemesi ve iptal etmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

11- Toplumsal barış ve demokrasi için, DEP bir şanstır. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda 1978 yılında ilân edilen sıkıyönetim 1987 yılında yerini Olağanüstü Hal Uygulamasına bıraktı. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Koruculuk, Özel Tim, Özel Ordu derken, Olağanüstü Hal Kararnameleriyle sürgünler, sansürler, her türlü antidemokratik hüküm, olayları, sorunları çözemedi. Bugüne kadar uygulanan baskı politikaları askerî çözüm reçeteleri, daha çok can almasına yol açarken, demokratik yolların dışında arayışları, silahlı eylemliliği güçlendirdi. Yasal, demokratik platformların kapatılması, depolitizasyon politikaları ile sivil toplum örgütlerinin siyasetten yasaklanması, giderek suskun toplum yaratma çabaları bugüne kadar hiçbir çözüm getirmedi sorunları daha da ağırlaştırdı.

DEP’in Doğu ve Güneydoğu’da güçlü bir örgütlenmeğe sahip olması, Milletvekillerinin bu bölgelerden seçilmesi, toplumun istek ve arayışlarını demokratik yolla dile getirme, çözüm arayışlarında tartışma olanakları yaratma, halkın sorunlarına meşru zeminde çözüm bulma, barışa ve demokrasiye katkı sunma gibi, bir toplumsal sigorta ve teneffüs yolu olma misyonunu da beraber getirmektedir. Daha önce HEP’in kapatılmış olması arkasından ÖZDEP’in kapatılması ile şimdi de DEP’in kapatılması durumunda, yöre halkının, yasal platformlara, meşru mücadele araçlarına demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilere olan güvenini ortadan kaldıracağı gibi, yasal zeminlerin kapatılması daha çok illegal örgütlenmelerin işine yarayacaktır.

Davalı parti değerlendirilirken, proğramının, tüzüğünün, örgütlerinin Türkiye çapındaki tüm faaliyetlerinin, amacının kastının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.

DEP herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmıyor. İki konuşma ve bir bildiri eylemi gibi, zayıf gerekçelerle, düşüncelerinden dolayı partinin kapatılması, sorunların çözümüne, toplumsal barışa, demokrasiye hiçbir katkı sunmayacaktır. Birtakım varsayımlarla, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünün ihlal edildiği iddiası inandırıcı değildir. Bir parti Mecliste onu aşkın milletvekili ile temsil ediliyorsa, bölünme iddiasının somut inandırıcı, kesin delillere dayanması gerekmektedir.

Birtakım sorunların, demokrasi içinde tartışılmasını istemek, çözüm aramak gibi meşru ve masum taleplerden ve siyasi partilerin varlık nedeni olan görüşleri kapatılma gerekçesi olamaz.

Demokrasi içinde, Ülkenin birliği ve bütünlüğü içinde, ister Cumhurbaşkanı Sayın Demirel’in sözettiği “Anayasal vatandaşlık” ister, “Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü” içindeki demokratik çözümlerin tümünün tartışılmasında büyük yararlar bulunmaktadır.

Akan kanın durması, silahların susması toplumun ertelenmez acil isteğidir. İddianamede partinin “barış bildirisi” nedeniyle davanın açılması, bu yöndeki gayretleri engelleyen sonuçlar doğurmaktadır. İddianamede ülkede bir “savaşın olduğu” kavramı ele alınarak, partinin kapatılması istenirken, Genelkurmay Başkanın “düşük ölçekli savaş” Milli Savunma Bakanın “cepheden geliyorum” kavramları hernedense gözardı edilmektedir. Bu sözleri ilk kullanan DEP değildir.

DEP, parti proğramında: “…sorunun şiddete dayalı çözümü ve bastırılması olanaksızdır. Şiddet politikası ülke kaynaklarının hedef olmasına yol açmakta ve ekonomik toplumsal gelişmeyi önlemektedir.

Kitlelerin örgütlenmesi ve katılımcılığını engelleyen yasal ve siyasal engeller kaldırılacak, onların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını sağlayacak demokratik sivil örgütlenmeler desteklenecektir. Gerçek bir demokrasinin gereği olarak; düşünce suç olmaktan çıkarılacak basın yayın gerçek anlamda özgür olacak, hertürlü politik örgütlenmenin engelleri kaldırılacaktır. Bağımsız ve güvenceli yargı gerçekleştirilecek, hukuk sistemi çağdaş ve ileri bir demokrasiye uygun biçimde yeniden düzenlenecektir.

Kürt sorunun adil demokratik ve barışçıl çözümü sağlanacaktır… l982 Anayasası demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır… Partimiz otoriter ve totaliter yönetimler kurulmasına imkan vermeyen insan hak ve özgürlüklerine dayalı; çoğulcu ve katılımcı; sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı, devleti halkın hizmetinde gören demokratik sivil toplum anayasasının hazırlanması ve kabulü için gerekli hertür çabayı gösterir…” denilmektedir.

Demokrasi Partisi mücadele yöntemleri ve hedefleri konusunda görüşleri net olan bir partidir. Böylesi bir partiyi ülke topraklarını ayıracak, ayrı bir rejimde devlet kuracak şekilde suçlamanın makul dayanakları gösterilmemiştir. Partinin amacı ve kastı konusunda bağlayıcı belgeleri birçok açıklama ve eylemi gözardı edilmiştir.

Türkiye, tarihten gelen bir gerçeklikle, değişik dinlerin, dillerin, kültürlerin, etnik yapıların, bulunduğu çok renkli bir mozaik ve güzelliği yansıtmaktadır. İnsan hakları demokrasi, kardeşlik ve barış ortamı temelinde bazı sorunların çözümünü istemek partilerin en başta gelen görevidir. Bu görev hukuk sınırları içinde, yasal zeminde, şiddete başvurulmadan yerine getirilmiştir.

Hukuk, yukarıda saydığımız tüm olguları birlikte ele almak durumundadır. Yasal demokratik çalışma engellenmemeli, düşünce suç sayılmamalıdır.

Sonuç: Açıklanan nedenlerle:

1- Ön savunmamızda belirttiğimiz gibi, Ankara DGM’deki 1993/114-115’e derdest dosyalar ile Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda derdest olan HEP davasının “bekletici sorun” olarak kabulünü,

2- 3713 sayılı Yasa’nın 9, SPY’nın 78, 81 ve ilgi maddelerinin, Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline karar verilmesini,

3- Erbil ve Bonn konuşması ile ilgili, usule, hukuka ve ahlaka aykırı deliller karşısında, sağlıklı delil toplama istemimizin kabulünü,

4- Duruşma isteğimizin bu aşamadan sonra, toplanacak delillerde dikkate alınarak kabulünü,

5- Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına, ilişkin istemin Reddine; karar verilmesini saygıyla arz ve talep ederiz.”

VI- DAVANIN EVRELERİ

  1. Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 gün, SP.52 HZ 1993/55 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.
  2. Anayasa Mahkemesi’nin 7.12.1993 günlü toplantısında önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.
  3. 17.12.1993 günü Demokrasi Partisi Genel Başkanı Hatip Dicle Ön Savunma için ek süre isteminde bulunmuştur.
  4. Anayasa Mahkemesi 21.12.1993 günü oybirliği ile aldığı kararla ek süre istemini yerinde bularak davalı Demokrasi Partisi’ne Ön Savunmasını hazırlayabilmesi için evvelce verilen otuz günlük ön savunma süresinin bitiminden başlamak üzere onbeş gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
  5. Demokrasi Partisi vekilleri Av. Çetin Özek, Av. Hasip Kaplan ve Murat Bozlak tarafından Mahkememize verilen 10.1.1994 günlü dilekçe ile davanın 27.3.1994 günü yapılacak mahalli genel seçimler sonrasına bırakılması istenmiştir.
  6. Anayasa Mahkemesi 20.1.1994 günü oybirliği ile verdiği kararla davalı Parti vekillerinin davanın görülmesinin 27.3.1994 tarihinden daha sonraki bir tarihe bırakılması yolundaki istemi Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümlerine uygun bulmayarak istemi red­ detmiştir.
  7. Demokrasi Partisi’nin kendilerine yapılacak tebligatın Av. Hasip Kaplan’a yapılması istemini içeren dilekçesi 28.1.1994 günü 88 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçirilmiştir. Durum Anayasa Mahkemesi’nce 31.1.1994 günlü 159 sayılı yazı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirilmiştir.
  8. Anayasa Mahkemesi 1.3.1994 günü yaptığı toplantıda;

a- Davada gerekli bilgilerin doğrudan ve daha doyurucu düzeyde alınabilmesi için Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesi gereğince sözlü açıklama toplantısının 22.3.1994 günü saat 14.30’da yapılmasına,

b- Sözlü açıklamada bulunmak üzere davalı Parti Genel Başkanı ile Parti’yle üyelik ilişkisi sürüyorsa, söz ve eylemleri kapatma nedenleri arasında gösterilen önceki Genel Başkan Yaşar Kaya’nın ayrıca genel başkanlıkça görevlendirilecek iki temsilcinin, çağrılmasına,

Dosyaya konulup incelenmesi istenilen başka belge ve bilgilerin sözlü açıklama sırasında sunulabileceklerine,

Oybirliğiyle karar vermiştir.

  1. Av. Hasip Kaplan 7.3.1994 günü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı yazıda otuz günlük savunma süresine ek olarak otuz gün daha süre verilerek toplam altmış günlük süre tanınmasını istemiştir.
  2. Anayasa Mahkemesi 18.3.1994 günü oybirliği ile aldığı kararla istemi yerinde bulmuş ancak otuz günlük sürenin bitiminden başlamak üzere yirmi gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
  3. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 21.3.1994 günlü ve SP.Muh 1994/109 sayılı yazısında Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1994 gün ve Esas 1993/3 (Siyasî Parti Kapatma) sayılı kararının parti avukatları Av. Murat Bozlak ve Av. Hasip Kaplan’a tebligat çıkarıldığını belirtmiş ve tebliğ mazbatasının aslını ekte sunmuştur.
  4. 22.3.1994 günü Demokrasi Partisi temsilcilerinin sözlü açıklamaları dinlenmiştir. Sözü açıklamaya Demokrasi Partisi Genel Başkan Vekili Remzi Kartal ve Av. Hasip Kaplan katılmışlardır.

VII- İNCELEME

  1. Ön Sorunlar Yönünden
  2. Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açılıp açılmadığı Sorunu

Davalı Parti, Ön Savunması’nda davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açıldığını ileri sürmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise Esas Hakkındaki Görüşünde Özetle; Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırı davranılması durumunda ihtara gerek olmadan doğrudan kapatma davası açılabileceğini bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük, programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Siyasî Partiler Yasası’nda kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarıyla her türlü eylemlerinin doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının ve her türlü eylemlerinin doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı Demokrasi Partisi’nin, dava konusu iki konuşma ve bir bildirisinin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı olmaları durumunda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırılıktan ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin itirazı yerinde görülmemiştir. Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşe katılmamıştır.

  1. Yargılamanın Duruşmalı Yapılıp Yapılmaması Sorunu

Davalı Parti savunmalarında davanın duruşmalı görülmesini istemiştir. Demokrasi Partisi’ne göre anayasal ve yasal düzenleme duruşma yapılmasına engel değildir; bu nedenle duruşma yapılmalıdır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde bu düşünceye katılmamış ve istemin reddi gerektiğini belirtmiştir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, “Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler” denilmektedir. 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 33. maddesinde de Anayasa’daki hüküm doğrultusunda siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak yoluyla dosya üzerinden incelenip karara bağlanacağı belirtilmiştir. Aynı kural, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından söz edilmek suretiyle yinelenmiştir. Buna göre, siyasî parti kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma ilkesi benimsenmemiştir. Ayrıca siyasî partilerin kapatılması ile ilgili davalarda Mahkememizde duruşma yerine yazılı yargılama usulünün devamı mahiyetinde olan sözlü açıklama yapabilmektedirler. Davalı Siyasî Parti de bu yoldan yararlanmış ve kendi yönünden uygun gördüğü açıklamaları sözlü olarak yapmıştır. Bu nedenle, siyasî parti kapatma davalarında duruşma yapılması olanağı olmadığından davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerekir.

  1. Kapatma Davasına Neden Gösterilen Konuşmalar ve Bildiri Hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde Dava Açılması ve Halkın Emek Partisi’nin Kapatılmasına İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararına Karşı Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna Başvurulmasının Bekletici Neden Sayılıp Sayılmaması Sorunu

Davalı Parti’ye göre, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bakılmakta olan (1993/114-115’e) davalar kapatılma isteminin dayanağını oluşturduğundan bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi gerekmektedir. Yine, Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına ilişkin kararın bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonunca incelenmekte olması da bekletici bir sorun sayılmalıdır. Çünkü

Anayasa’nın 90. maddesine göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukta bir yasa hükmündedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerektiği görüşündedir.

Hukukta bekletici neden, bir davanın sonuçlandırılmasının kimi zaman o mahkemenin yetkisi dışında kalan bir sorunun çözümlenmesine bağlı olduğu durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan bekletici neden, bir davanın görülmesi sırasında ortaya çıkan ancak konunun o mahkemenin görev ve yetkisi dışında kalan fakat davanın esastan çözümüne etkisi olan uyuşmazlıktır. Görülmekte olan bir dava sırasında, ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savları bekletici neden olarak kabul edilmiştir.

Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayımlayan parti merkez yönetim kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile siyasî parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyebilecek doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Gerek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin gerek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun verecekleri kararlar olaylarla sınırlı olup bu davayı etkilemez. Görülmekte olan davanın konusu yönünden ortada bekletici sorun saymayı gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

  1. Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Nedeniyle İptali veya İhmali Sorunu

Davalı Parti savunmalarında, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrasında yer alan “… bu dönem…” sözcüklerinin birinci fıkrayla bağlantılı ve onu açıklayıcı nitelikte olduğunu Anayasa’ya aykırılık savının birinci fıkrada belirtilen “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde” ileri sürülemeceği görüşüyle Geçici 15. maddenin Anayasa’ya aykırılık savını önlemediğini, ayrıca yürürlükte bulunan Siyasî Partiler Yasası’nın günümüzde Millî Güvenlik Konseyi döneminde yürürlüğe konulan içeriğe ve bütünlüğe sahip olmadığını belirterek bu Yasa’nın 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.

Buna karşılık, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası bu dönem içerisinde çıkarılmış bulunduğundan Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamına girdiği için davalı Parti’nin Anayasa’ya aykırılık savını ciddi görmemekle reddini istemiştir.

Söz konusu yasal düzenlemeler, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden belli bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun şimdiye kadar bir değişikliğe uğramıyan 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz. Geçici 15. madde kapsamı içine giren Yasa’nın kimi kuralları daha sonra yeniden düzenlenmişse de Yasa’nın tümü değil ancak değişiklik yapılan kurallar hakkında Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılabilir.

Diğer yönden davalı Parti tarafından, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası insan hakları sözleşmelerinin uygulanması istenmiştir.

Bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil gözetilmesi zorunlu bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nce Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Belirtilen kuralların, Anayasa’nın geçici 15. Maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER ve Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşlere katılmamışlardır.

5- Terörle Mücadele Yasası’nın 9. Maddesinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu

Davalı Parti, Savunmalarında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisini ortadan kaldırdığı ve bu nedenle de Anayasa’ya aykırı olduğu savında bulunmuştur. Sözlü açıklama sırasında 9. madde konusunun açıklığa kavuşturulması davalı Parti vekili Av.Hasip Kaplan’dan istenmiştir. Davalı vekili ise şunları belirtmiştir:

“9. madde gereği Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin hazırlık dosyalarından alınan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 106. maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesi’ne verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9. maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kovuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunulacak.”

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Esas Hakkında Görüşünde özetle, iptali istenen kuralın davada uygulanacak kural olmadığından istemin reddini talep etmiştir.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 18. maddesinin ikinci bendinde “Mahkemelerce kendisine Anayasa’nın 152 nci maddesine göre intikal ettirilen işleri ve Yüce Divan sıfatıyla çalışırken veya siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak” Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri içinde sayılmıştır. Anayasa Mahkemesi Yüce Divan olarak görev yaparken ve siyasî parti kapatma davalarında Anayasa’nın 152. maddesindeki “bir davaya bakmakta olan mahkeme”dir. Bu nedenle, Anayasa’nın 152. maddesine ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddesine göre, Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulan veya aykırı görülen Yasa kuralının “o davada uygulanacak kural” olması gerekmektedir.

3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesinde: “Bu Kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Hükümleri uygulanır.” denilmektedir. Oysa, Demokrasi Partisi hakkındaki dava Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 101. maddelerine göre açılmıştır. Bir başka deyişle, bu davada uygulanacak yasa kuralları Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki Yasa’nın belirli kurallarıdır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur.

Açıklanan nedenlerle, iptali istenen 3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesi görülmekte olan davada uygulanacak kural olmadığından isteğin reddi gerekir.

  1. Esas Yönünden
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen, özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.

Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. ve 81. maddelerinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Yılmaz ALİEFENDİOĞLU 68. madde ile ilgili bu görüşe katılmamıştır.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”
  2. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”

hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır. Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

3) Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kapatma davasının delilleri olarak davalı Parti Genel Başkanı (eski) Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak ‘ın Erbil kentlerinde yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun 1993’ün Ağustos ayında yayımladığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisini Anayasa Mahkemesi’ne sunmuştur. Bu kanıtların davalı Parti’nin bu konudaki itirazlarıyla birlikte ele alıp değerlendirmek gerekmektedir:

(a) Yaşar Kaya’nın Federal Almanya’nın Bonn Kentindeki Konuşması:

Davalı Parti Ön Savunması’nda iddianamenin, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen Bonn konuşmasıyla ilgili video kasete dayanılarak hazırlandığını, bunun dışında başkaca bir araştırmanın yapılmadığını, Ankara DGM’nin 93/114 Esas sayılı dosyasının delillere dayanak olarak gösterildiğini ve Bonn yürüyüşünün PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan tarafından düzenlenmediğini belirtmiştir. Esas Hakkında Savunma Yazısında da Bonn Konuşmasının SPY’nın 101/b anlamında değerlendirilemeyeceğini çünkü Genel Başkanın bu sıfatla çağırılı olduğunun ve gittiğinin kanıtlanamadığını vurgulamıştır. Sözlü açıklamada da benzer savunmalar yapılmıştır.

Ancak İddianame incelendiğinde Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiği yolunda bir iddianın olmadığı görülmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde de belirtildiği gibi konuşmanın yapıldığı toplantının veya yürüyüşün kimin tarafından düzenlendiğinin dava bakımından önemi yoktur. Herkese açık olan bir toplantıda, gizlilikten söz edilemeyeceğinden konuşmanın kimin tarafından kasete alınmış olmasının kanıtın geçerliliği yönünden önemi yoktur. Siyasî Partiler Yasası açısından önemli olan Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşmayı yapıp yapmadığı ve konuşmanın içeriğidir. Yaşar Kaya Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliği’ndeki 7.10.1993 günlü ifadesinde Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi’nin genel başkanı olarak katıldığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini yansıttığını söylemiş ve Mahkeme’deki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki ifadesinin doğru olduğunu, bu toplantı için Parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil edeceğini belirtmiştir.

(b) Yaşar Kaya’nın Irak’ın Erbil Kentindeki Konuşması:

Davalı Parti Erbil video kasetinin tesbit ediliş biçimine itiraz etmiş ve çevirinin konuşmanın aslını karşılamadığını ileri sürmüştür.

Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Olağan Kongresi de açık bir ortamda yapılmış olduğundan, bir başka deyişle bir gizlilik veya kapalılık söz konusu olmadığından görüntünün tespit ediliş biçiminin yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkında Görüşünde de belirtildiği gibi, araştırılmasına gerek yoktur. Ayrıca, Yaşar Kaya bu konuyla ilgili soruşturma aşamalarında bu Kongreye davet üzere DEP Genel Başkanı sıfatıyla katıldığını ve Parti adına konuşma yaptığını, konuşmanın, İddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu kabul etmiştir. Genel Kurmay Başkanlığı’nca gönderilen Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce izlenip Türkçeye çevirilmesi sırasında Yaşar Kaya da bulunmuş ve konuşmasını kendisi Türkçeye çevirmiştir. Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.10.1993 günlü çevirisi arasında öze ilişkin hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu nedenle, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı yolundaki savunmanın geçerli bir yanı yoktur.

(c) “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağırısıdır” Başlıklı Merkez Yürütme Kurulu’nun Bildirisi:

Davalı Parti savunmalarında söz konusu bildirinin dağıtılmadığını, bildirinin partinin hangi organının tasarrufu olduğunun, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığını ileri sürmüştür.

Ancak, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’nda alınan sanıkların ifadelerinde, sözkonusu bildirinin barış kampanyası dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulu’nca hazırlandığı belirtilmiştir. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1993/115 Esas sayılı dosyası incelendiğinde bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve İzmir illerinde dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde belirttiği Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğundan kuşku duyulamaz. Merkez Yürütme kurulu’nun bu bildiriyi kendisine Kurultay’ca veya Parti Meclisi’nce verilen görev gereği yayımlanmış olması hukuksal durumda bir değişiklik oluşturmamaktadır. kurultayın veya Parti meclisinin bu nitelikte bir bildiri yayımlaması da Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince bir kapatma nedenidir.

Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık durumunda partilerin kapatılmasını düzenleyen aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu durumlarda ilgili kurulca veya TBMM grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bidiriler yayımlanması veya karar alınmamış olsa bile kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması biçiminde bir düzenleme getirmektedir. Davada uygulanması gereken hüküm budur.

Demokrasi Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun durumu ise şöyle ele alınabilir: Davalı Parti Siyasî Partiler Yasası’nın 16. maddesinden yararlanarak yönetim ve yürütme organlarının yanında Tüzüğü’nün 22. maddesinde “parti meclisi”ni ve 25. maddesinde de “merkez yürütme kurulu” nu düzenlemiştir. Bu durum Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu durumda bu kurullardan birinin yazılı veya sözlü beyanlarının kapatmaya neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye girmektedir. Parti’nin Merkez Yürütme Kurulu Parti Meclisi üyeleri arasından seçilen, Parti Meclisi’nden ayrı ancak ona bağlı olarak faaliyette bulunan bir yönetim organı olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Merkez Yürütme Kurulu’nun bildirisinin Parti’nin tüzel kişiliğini bağlayacağından kuşku duyulamaz.

Davalı Parti elde edilen delillerin, özellikle Bonn ve Erbil konuşmalarının yasalara ve ahlaka aykırı yollardan elde edildiğini ileri sürmüştür. Ancak bu yasalara ve ahlaka aykırılık iddiasının temeli anlaşılamamıştır. Her iki toplantı da halka açık ve herhangi bir gizlilik olmadan gerçekleştirilmiştir. Bunun yanında insan hakları çiğnenerek elde edilmiş hiçbir delile de dayanılmamıştır. Bu nedenle Parti’nin bu konudaki itirazları yersizdir.

Davalı Parti, kasetlerin tek başlarına delil olamayacaklarını ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Askeri Yargıtay’ın kökleşmiş içtihatlarına göre ses bantları ve kuşkusuz video kasetleri yan delillerle doğrulandığı ölçülerde delil olarak kabul edilmektedir. Ancak, söz konusu kasetler çeşitli tanık beyanlarıyla pekiştirilmiştir. Kasetler daha önce bir çok kez belirtildiği gibi, yasa dışı yöntemlere başvurularak doldurulmuş değildir. Ayrıca, kasetlerin delil niteliği kazanması için devletin yetkili makalarınca çekilmesi gerektiği yolundaki savunma da yasal dayanaktan yoksundur. Anlatımlarla doğrulanan içerikleri yeterli kanı verecek biçimde sağlıklıdır.

Yukarıdan beri açıklandığı üzere dava dosyasında bulunan kanıtlardan ve özellikle DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın hâkim önündeki açık ikrarından dava konusu Bonn ve Erbil konuşmalarının DEP Genel Başkanı tarafından yapılmış olduğu ve yine mevcut kanıtlar ve Merkez Yürütme Kurulu Üyelerinin Savcı Önündeki Anlatımlarında da dava konusu Barış Bildirisinin DEP Merkez Yürütme Kurulu tarafından düzenlenip yayınlandığı anlaşılmıştır.

Burada öncelikle dava konusu, Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinin Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü’nün bozulması amacına yönelik olup olmadığının saptanması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar , tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyleki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır.

(Madde 68 ve 69)

Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendisinde göremez.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak siyasî parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçim olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş evresinde açıkça “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir.” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi; koruyanlar terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusudur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma, bütünleşme ve eşitliğe dayalı, ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları düşünce ve insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve Ulus’u “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” biçiminde tanımlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, “Atatürk Milliyetçiliği”ne içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.

Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürt kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökeni ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için de kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini (b) bendi ise siyasî partilerin bölge ve ırk esasına dayandırılamıyacaklarını belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.

Anayasamıza göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında:

Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşmasında özetle:

“…Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir… Evet bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir… Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz….Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhıldan da başını dik tutan bir halktır… Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne dünya kamuoyunun önüne koydu… Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selamlıyorum.” demiştir.

Erbil Şehrinde yaptığı konuşmada ise özetle:

“Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP’nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına….Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur…Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kurtuluşu için kim ne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için… Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri sizin partinizin sorunu adımız…. Eyaletin (Ülkenin) şehitleri şöyle diyorlar: Biz sizden ümitliyiz… Hepsi (bütün bunlar) niçin ‘ Kürt Kardeş olmadı. Dost olmadı. Onun için düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz.

Düşmanın elinde kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var. Düşman öldürdüğü zaman bu KDP… bu YDK…bu PKK demiyor. Bunlar Kürttür diyor. Kuzey Küdistanda büyük savaş vardır… Kürtlük Devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir. (yiğittir) Halkımız davası için, kurtuluş için kızını gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor…Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür.” demiştir.

Demokrasi Partisi Merkez Kurulunun yayınladığı (Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır) başlıklı bildirisinde ise özetle:

“….Bugün ülkemizde adı ilan edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır…Bilelim ki bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün Kürt sorunu çözülmeyecektir…Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi bu güne kadar çoktan çözülmüş olurdu.

Sorun, “ekonomik, geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. Sorun siyasîdir ve adı Kürt sorunudur…demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden barış sağlanmalı, siyasî çözüm yolları bulunmalıdır…Barış içinde eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı ….Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır…Anadilde eğitim sağlanmalı…PKK ve devlet ateşkes ilân etmeli kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenmelidir…Kürt kimliği bütün sonuçları ile birlikte tanınmalı” denilmiştir.

Konuşmalarla bildiride değişik anlatımlarla Türkiye’de ezilen ayrı bir Kürt halkının (Ulus anlamında) varlığı belirtilerek bunların özgürlük savaşı verdiği vurgulanmakta, ülkeyi parçalama, ayrı devlet kurmak dahil Kürt kimliğinin bütün sonuçları ile birlikte tanınması istenmektedir. Eşitlik ve kardeşlikten söz edilmekte ise de bunlar, birey ve vatandaşlık düzeyinde değil, ayrı ulus olma nedeniyle uluslararası düzeyde ulus olarak eşitlik tanınması anlamında bir örtü olarak kullanılmaktadır.

Gerçekte yukarda ilgili bölümlerinde açıklandığı üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti tek uluslu bir devlettir. Bütün vatandaşlar hangi soy veya kökenden gelirse gelsin ekonomik, hukuksal ve siyasal bütün hak ve özgürlüklerde eşittirler. Türkiye’de ırka dayalı ayrıcalıklı bir Türk Ulusu yoktur ki etnik kökene dayalı Kürt Ulusu veya diğer uluslar olabilsin.

Tek Ulus olmanın temeli olan “Atatürk Milliyetçiliği” ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Savunmada ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni değildir.

Konuşmalarda da terörist örgütünün cinayetleri, Kürdistan olarak gösterilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşların Kurtuluş Mücadelesi olarak gösterilmektedir.

Dikkati çeken diğer önemli bir konu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların, tüm Kürt Kurtuluş hareketi ve Kürt Devleti’ni kurma oluşumu içinde gösterilmesidir. Savunmalarda Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de konuşmalar ve bildirinin açıklığı gerçeği ortaya koymaktadır.

Davalı Parti, savunmasında ülkemizdeki fiilî durumun mevzuatı aştığını ileri sürmüş ve yasa yerine hukukun uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bundan neyin amaçlandığı çok açık değilse de, davalı Parti burada ülkede iki hukukun olduğunu bunlardan ilkinin yasalarda yer aldığını, ancak bunun toplumda geçerliliğini ve uygulama yeteneğini yitirdiğini, buna karşılık eylemli biçimde uygulanan ve toplumda genel kabul gören bir başka hukukun varlığı savını ileri sürmek istemektedir. Bununla bağlantılı olarak davalı Parti pozitif hukukun herkese değil ancak bazı partilere uygulandığını belirtmekte ve bunu çifte standart olarak algılamaktadır. Yine davalı Parti evrensel hukuka aykırı olduğunu belirttiği 12 Eylül Anayasası olarak nitelediği Anayasa hükümlerine dayanılarak parti kapatılmasını kabul etmediğini belirtmekte ve kapatma davasının evrensel hukuk ilkelerine göre görülmesini istemektedir.

Anayasa Mahkemesi Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Davalı Parti, yaptığı savunmalarda, “Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yana olduğunu belirtmekte ve davanın Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerine göre çözülmesini” istemektedir. Bu nedenle bu konular üzerinde durmak gerekir.

Devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Bildirgenin 29. maddesinin (2) bendinde “Herkes, haklarının ve hürriyetlerinin kullanılmasında, sadece başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı, gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlâkın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir.” denilmektedir. Yine bu maddenin (3) bendinde “Bu hak ve hürriyetler hiçbir veçhile Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerine aykırı olarak kullanılamaz.” ifadesi yer almaktadır. Bu konuda 30. madde çok daha açıktır. Bu maddeye göre, “İşbu Beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlete, zümreye ya da ferde, bu Beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yoketmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imza edilmiş, 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiş ve 18 Mayıs 1954 tarihinde de Türkiye tarafından onaylanmış bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine baktığımızda herşeyden önce hak ve özgürlüklerin sınırlanması ile ilgili 11. maddenin ikinci fıkrasını görmekteyiz. Bu fıkra aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Üzerinde durulması gereken bir başka madde de sözleşmenin 17. maddesidir. Bu madde aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Yapılan konuşmaların ve bildirinin sözleşmenin yukarıdaki hükmüyle çeliştiği ortadadır. Hiçbir hak ve özgürlük, demokrasiyi yıkmak amacıyla kullanılamaz.

Konuşmaların ve bildirinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla ve 17. Maddesinde yer alan kuralla bağdaşmadığı görülmektedir.

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte DEP amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği PKK’yı destekler yönde olduğu dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de vatanını kurtarma ve devlet kurma yolunda Kurtuluş Savaşı veren bir “Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi kaderini tâyin hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevi olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.

Zorunlu durum ve nedenlerle Siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih veya düşünce özgürlüğü kapsamına alınması olanağı yoktur.

O halde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez tümlüğünü bozmaya yönelik eylemlere, bunlara olanak vermeyen Helsinki Nihaî Senedi ile Paris Şartı’nın dayanak gösterilmesi ve bu belgelerin hukuksal niteliklerinin gözardı edilmesi doğru değildir.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların ırkçılığa dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

Demokrasi Partisi her ne kadar görünüşte sık sık “kardeşlik” ve “birlik” sözcüklerini kullanmaktaysa da bunu gerçek amacını gizlemek için yaptığı, asıl amacın Ulusu ve Ülkeyi parçalamak olduğu kardeşlik ve eşitliğin uluslararası düzeyde arandığı açıktır. Dava nedeni konuşmalar ve bildiri vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Türk Ulusu’nun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür yönelişin ülke ve ulus bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak düzenleme ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak bir kesimi çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirip ilerde yeni girişimlere dayanak yapılmak üzere ulusu ve ülkeyi bölmek, bu amaçla tartışmalı etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmak, ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip kırdırmayı uygun bulmak, bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla azınlıklar körüklenecek, terörün şiddeti arttırılacaktır. Uluslararası kurallar, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Demokrasi Partisi Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız sav ve suçlamalarla kargaşa ve iç savaş çıkarmaya kışkırtmış, ayaklanma için demokratik hoşgörünün sınırlarını zorlamıştır. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkalamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığı, ülkenin tümlüğü ve ulusun birliği gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen teröre destek veren görüşe hiçbir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Belirtilen konuşmalarla teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Ulus ve ülke bütünlüğüne karşın, Türk ve Kürt Ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının ayrı bir devlet kurma yolunda özgürlük savaşı içinde PKK terörist örgütüyle birlikte gösterilmesi, Parti’nin, Kürt kökenine başka bir deyişle ırksal tabana dayatılarak, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”ne ve (b) bendinde öngörülen siyasî partilerin ırk esasına dayanmaması ilkelerine aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus, daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) bentlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Konuşmalar ve bildiride Kürt kökenli yurttaşların, bölücülüğe yönelik olarak; kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri, anadillerinde eğitimlerinin sağlanması öngörülmektedir. Bunlar konuşmaların ve bildirinin bütünlüğü içinde ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle Türk dili veya kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.

Demokrasi Partisi savunmalarında, olaylar saptırılarak, barış isteminin, düşünce açıklamanın, demokrasi istemenin, halk sözcüğünü söylemenin bölücülük olarak değerlendirildiğini, üniter devletin insan haklarına engel gösterilemeyeceğini ileri sürmüştür. Bunların gerçekle ilgisi yoktur. Suçlamalarda ülke ve ulus bütünlüğünü bozan kışkırtıcı ve körükleyici somut kanıtlar değerlendirilmiştir. Kanıtlarda yer alan amacı belirgin beyan ve açıklamaların düşünce özgürlüğü ve diğer söyledikleri deyimlerle bir ilgisi yoktur.

Söz konusu anlatımlar, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk, azınlık kavramları olmamasına ve farklı etnik köken ve soydan gelen bütün vatandaşları eşit haklarla sahip olmasına karşın Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmeye yönelmiş, ezilen bir halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda özgürlük savaşı içinde ve PKK terörist faaliyetleri paralelinde göstermiştir.

Yukarıda gerekçeleriyle açıklandığı üzere davalı Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalar ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun yayınladığı bildiri Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırıdır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan söz konusu yasal düzenlemelerdeki yasaklara aykırı davranılmasının yaptırımı aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendiyle belirlenmiştir.

Buna göre davalı Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Merkez Yürütme Kurulu Bildirisi’nin kapatma nedeni olmasına katılmamıştır.

  1. Kapatma Kararının Sonuçları

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında;

“Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” denilmektedir.

Anayasa’nın 84. maddesinin birinci fıkrasındaki “üyeliğin düşmesi” ile üçüncü fıkrasındaki “üyeliğin sona ermesi” birbirinden ayrı durumlardır. Birinci fıkradaki durumlarda düşme kararını TBMM verir. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar veremez. Ancak üçüncü fıkraya göre bir siyasal parti kapatılınca, eylem ve sözleriyle buna neden olan milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edilmesiyle kendiliğinden sona erer. Anayasa Mahkemesi’nin açıklayıcı belirlemesi kararın hukuksal sonucudur.

Bir partinin Anayasa’ya aykırılıktan kapatılmasıyla milletvekillerinin milletvekilliğinin Anayasa gereğince sona ermesi Federal Almanya Anayasa Mahkemesi kararlarında da görülmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nın, 24 Ocak 1994 ve O GNS/006-33884 sayılı cevabi yazısına göre; Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in kapatma davasının açıldığı tarihten önce Parti’den istifa ettikleri, Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık ile Muş Milletvekili M.Emin Sever’in ise Demokrasi Partisi’ne üye olmadıkları, bu dört milletvekilinin TBMM’nde bağımsız üye olarak kayıtlı bulundukları anlaşılmıştır.

Bu duruma göre, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un Milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer.

Yılmaz ALİEFENDİOĞLU “Fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve Anayasa Mahkemesi’nin milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermesiyle ilgili bir karar vermesine yer olmadığı”, Haşim KILIÇ ise “Diğer dört milletvekili de dava açıldığı tarihte Demokrasi Partisi üyesi olduğundan bunların da milletvekilliklerinin sona ermesi gerektiği” görüşleriyle yukarıdaki görüşe katılmamışlardır.

VIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz. 1993/55 sayılı iddianamesiyle, Demokrasi Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Demokrasi Partisi’nin, Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn, 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarının ve Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle anılan Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası gereğince KAPATILMASINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun, “Merkez Yürütme Kurulu Bildirisinin kapatma nedeni olmadığı” yolundaki karşıoyuyla ve esasta OYBİRLİĞİYLE,
  2. Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde Parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ermesine; Haşim KILIÇ’ın “Mahmut ALINAK, Muzaffer DEMİR, Mahmut UYANIK ve Mehmet Emin SEVER’in de kapatma davasının açıldığı tarihte Parti üyesi milletvekilleri olduklarından bunlarında millet vekilliklerinin sona ermesi gerektiği”; Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun ise “fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığı” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
  3. Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine OYBİRLİĞİYLE,
  4. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, milletvekilleri yönünden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, yasal işlemler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,

16.6.1994 gününde karar verildi.

BaşkanvekiliGüven DİNÇER ÜyeYılmaz ALİEFENDİOĞLU Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeHaşim KILIÇ
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfi F. TUNCEL

Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Anlaşması – 1939

0

Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Anlaşması 1 Nisan 1939 tarihinde Ankara’da imzalanmış, 16 Haziran 1939 tarihinde TBMM’de onaylanmış ve 26 Haziran 1939’da Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. 

ABD ile Türkiye arasındaki bu ilk ticari Sözleşme, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında arasındaki 15 Temmuz 1953 tarihli “1 Nisan 1939 tarihinde imzalanan Ticaret Anlaşmasının yürürlükten kaldırılması hakkında Kanun” ile yürürlükten kaldırılmıştır. ABD ile yapılan sonraki sözleşmelerin, 1939 tarihli sözleşmeye ihtiyacı ortadan kaldırması nedeniyle karşılıklı teati ile sözleşme ortadan kaldırılmıştır.

TÜRKİYE – AMERİKA TİCARET ANLAŞMASI – 1939 

Türkiye Cumhuriyeti Reisi ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi, iki memleket arasındaki ananevi dostluk bağlarını kuvvetlendirmek ve ticarî münasebetleri, ticaretin inkişafmı teminen müşterek ve mütekabil imtiyaz ve menfaatler bahşederek tevsi eylemek arzusile bir Ticaret Anlaşması akdetmeğe karar vermişler ve bu maksadla;

Türkiye Cumhuriyeti Reisi,
Hariciye Vekili Bay Şükrü Saraçoğlu ve Hariciye Vekâleti Kâtibi Umumisi, Büyük Elçi Bay Numan Menemencioğlu’nu
ve
Amerika Birleşik Devletleri Reisi, Türkiye Cumhuriyeti nezdinde Birleşik Amerika Devletleri Fevkalâde Büyük Elçisi ve Murahhası Bay John V. Mac Murray ve Birleşik Amerika Devletleri Büyük Elçiliği Başkâtibi Bay Robert F. Kelley’i murahhas tayin eylemişlerdir.

Mezkûr murahhaslar salâhiyetnamelerini yekdiğerlerine tebliğ edib bunları usulüne muvafık bularak aşağıdaki maddeler üzerinde mutabık kalmışlardır :

Madde — 1

Bu anlaşmaya merbut I sayılı listede tadad ve tarif edilmiş olan, Amerika Birleşik Devletleri menşeli tabiî veya mamul müstahsalât Türkiye Cumhuriyeti arazisine idhallerinde, mezkûr listede derpiş edilmiş bulunan tarife tenzilâtından istifade edeceklerdir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti mezkûr listede derpiş edilmiş olan resimleri arttırdığı takdirde, bu suretle tezyid edilmiş olan resimler, neşirleri tarihinden iki ay geçmeden mezkûr müstahsalata tatbik edilmeyecektir.

Salifüzzikir iki aylık müddetin inkizasından önee, iki Hükümet arasında bu Anlaşmada münasip görülecek tavizi mutazammın tadilâta mütedair bir mutabakat hâsıl olmadığı takdirde Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, bu suretle tezyid edilmiş resimlerin tatbiki tarihinden itibaren on beş gün içinde, bu Anlaşmanın tamamın^ otuz gün evvelden tahriren ihbar etmek şartile feshetmekde serbest olacaktır.

Madde — 2

Bu Anlaşmaya merbut II sayılı listede tarif ve tadad edilmiş olan, Türkiye Cumhuriyeti menşeli tabiî veya mamul müstahsalât, Amerika Birleşik Devletlerine idhallerinde, mezkûr listede beyan olunan şartlar dahilinde, bu listede derpiş ve tesbit edilmiş olanların fevkinde alelade gümrük resimlerinden muaf tutulacaktır. Mezkûr müstahsalât, bu Anlaşmanın imzası tarihinde mevzu olanların veya bu Anlaşmanın imzası gününde meri bulunan Amerika Birleşik Devletleri kanunlarına müsteniden bilâhare vazedilmesi icab edecek olanların fevkinde idhalât üzerine mevzu veya idhalâtla münasebettar diğer bütün vergi, rüsum, ücret, harç veya mükellefiyetlerden de muaf tutulacaktır.

Madde — 3

Bu Anlaşmanın 1 nci ve 2 nei maddeleri ahkâmı, iki memleketten birinin Hükümetini, her hangi bir zamanda, her hangi bir müstahsalin idhaline, mümasil yerli bir müstahsale veya idhal olunan müstahsalin tamamen veya kısmen imal veya istihsalinde kullanılan bir müstahsala mevzu dahilî bir teklife muadil bir teklif vazetmekten menetnıiyeeektir.

Madde — 4

Türkiye Cumhuriyeti veya Amerika Birleşik Devletleri menşeli tabiî veya mamul müstahsalât, diğer memlekete idhallerinden sonra, millî veya ecnebi menşeli mümasil müstahsaller için vacibüttediye olanlardan gayri veya daha yüksek bütün dahilî rüsum, ücret, harç veya mükellefiyetlerden muaf tutulacaktır.

Madde — 5

II sayılı listede tadad ve tarif edilmiş olan, Türkiye Cumhuriyeti menşeli tabiî veya mamul müstahsalât ile I sayılı listede tadad ve tarif edilmiş olan, Amerika Birleşik Devlteleri menşeli tabiî veya mamul müstahsalâtın, diğer memlekete, her hangi bir memnuiyet veya tahdide tâbi olmaksızın idhaline müsaade edilecektir.

Bununla beraber, her iki Hükümet, Hükümetlerce müttehaz:

a) Mümasil yerli müstahsalâtın istihsalini veya piyasa mevcudunu tanzim veya fiatlarını kontrol etmeği istihdaf eden veya

b) Bu kabîl müstahsalâtın istihsaline müteallik işçilik maliyetini yükseltmeğe müncer olabilecek tedbirler ile müterafik olarak, mezkûr listelerde tadad ve tarif edilmiş olan müstahsalâtın idhaline mikdar tahdidleri vazetmek hakkını muhafaza eder. Bununla beraber, bu kabîl mikdar tahdidi vazetmeği düşünen Hükümetin, bu fıkranın (a) bendinde tasrih olunan tedabirin mevzubahs olması halinde bu kabîl mikdar tahdidinin bu gibi tedbirlerin müessir bir surette tatbikini temin için lüzumlu olduğuna ve (b) bendinde tasrih olunan tedabirin mevzubahs olması malinde de, bu kabîl tedbirlerin, mevzubahs müstahsalin dahilî istihsaline, bu müstahsalin umumî istihlâkinin evvelce ecnebî memleketler tarafmdan temin olunan nisbetine nazaran gayri tabiî bir nisbetini teşkil eden idhalât dolayısile muzır bir şekilde icrayi tesir edeceğine kanaat getirmiş olması meşruttur.

Her iki memleketten birinin Hükümeti, bu kabîl idhalât tahdidatını tesis veya tadil etmeği düşündüğü takdiıde bu tahdidatın meriyete konmasından en az iki ay evvel keyfiyeti diğer Hükümete tahriren ihbar edecektir. Mezkûr iki aylık müddetin inkizasından önce, iki Hükümet arasında, düşünülen tedbirlere müteallik bir mutabakat hâsıl olmadığı takdirde, diğer Hükümet, bu kabîl tahdid veya tadilin tatbikini müteakib on beş gün içinde, bu anlaşmanın tamamını, 30 gün evvelden tahriren ihbar etmek şartile feshetmekte serbest olacaktır.

Madde — 6

İki Memleketten her birinin Hükümeti tarafından diğer memleketin ticaretine, idhalât veya ihracata mevzu veya bunlarla münasebettar olarak vazedilmiş olan gümrük resimleri veya harçlar ve bu kabil rüsum veya harçların istifa tarzı ve idhalât veya ihracata müteallik bütün nizamat ve merasim, memlekete idhal edilmiş olan müstahsalâtın satış veya istimali, emtianın transiti, antrepolara vazı, aktarması, emtianın tekrar ihracı ve bu muhtelif ameliyelerin tabi olduğu resmî masarif hususunda şartsız en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi bahşedilecektir.

İki memleketten her birinin Hükümeti tarafından diğer memleketin ticaretine, idhalât veya ihracata mevzu veya bunlarla münasebettar olarak vazedilmiş olan gümrük rüsumundan gayri bilûmum vergi, harç veya mükellefiyetler Hususunda dahi şartsız en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi bahşedilecektir.

Nafia işlerine müteallik mukavelelerin akdi ve gayriaskerî malzeme mubayaası hususunda iki memleketten her birinin Hükümeti diğer memlekete üçüncü bir memleket nefine olarak farklı bir muamele tatbik etmiyecektir.

Madde — 7

İki memleketten her birinin Hükümeti tarafından, diğer memleket menşeli tabiî veya mamul müstahsilât idhalâtı veya diğer memlekete tabiî veya mamul müstahsalât ihracatı üzerine, aşağıdaki hususat müstesna, hiç bir nevi memnuiyet, takyid veya tahdid vazedilmeyecektir. İşbu Anlaşmanın 5 nci maddesi ahkâmı mahfuz kalmak şartile, iki Hükümetten her biri, diğer memleket menşeli müstahsalât idhalâtı üzerine olduğu gibi diğer memlekete müstahsalât ihracatı üzerine de memnuiyet veya mikdar tahdiadtı vazedebilir. Bean şart ki bütün üçüncü memleketler menşeli mümasil müstahsalât idhalâtı veya ayni müstahsalâtm bütün üçüncü memleketlere ihracatı, mütenazıran, müşabih surette men veya tahdid edilmiş olsun, iki memleketten her birinin Hükümeti, diğer memleketin alâkadar bulunduğu her hangi bir müstahsal idhalâtı üzerine mikdar tahdidatı vazettiği ve bu tahdidler muhtelif ihracatçı memleketler arasında mikdar tahsisatı verilmek suretile tatbik edildiği takdirde, diğer memlekete umumî idhalâtın, mevzubahs tahdidatın tesisine tekaddüm eden temsilî bir devre zarfında diğer memleket tarafından temin olunan bu kabîl müstahsal idhalâtı nisbetine muadil bir nisbeti tahsis edilecektir.

Madde — 8

İki memleketten her birinin Hükümeti, beynelmilel tediye vasıtaları üzerinde, doğrudan doğruya veya bilvasıta, her hangi bir kontrol tesis veya idame ettiği takdirde, bu kabîl kontrolün tedvirinde her cebheden diğer memlekete aşrtsız en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi bahşedecektir. Şurası mukarrerdir ki bu hüküm, 9 ncu madde ahkâmını ihlâl etmeyecektir.

Madde — 9

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, beynelmilel tediye vasıtaları kontrolünü her hangi bir şekilde, doğrudan doğruya veya bilvasıta idame ettiği müddetçe, her bir takvim yılında, mevzubahs takvim yılında Türkiye Cumhuriyeti arazisine idhal edilen Amerika Birleşik Devletleri menşeli tabiî veya mamul müstahsalâtm ticarî idhalâtına müteallik tediyatın transferi için, mezkûr takvim yılı zarfında Türkiye Cumhuriyetinin ticarî idhalâtının mecmu kiymetine nisbetle, Amerika Birleşik Devletlerinden 1 kânunusani 1935 den 31 kânunuevvel 1937 ye kadar olan müddet zarfında yapılmış olan ticarî idhalât mecmuu nisbetine tekabül eden meblâğdan dun olmayacak bir serbest döviz meblâğı temin edeceğini teahhüd eder.

Madde — 10

Bu Anlaşmanın, Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından, mütenazıran, diğer memleket ticaretine bahşedilecek muameleye müteallik hükümleri, Amerika Birleşik Devletleri cihetinden, Amerika Birleşik Devletlerinin kıta arazisine ve bu Anlaşmanın imzası gününde Amerika Birleşik Devletleri gümrük arazisine dahil bulunan arazi ve mutasarrıfata tatbik edilecektir. Maamafih, bu Anlaşmanın en ziyade müsaadeye mezhar millet muamelesine müteallik hükümleri, Panama kanalı mıntakasmdan gayri, Amerika Birleşik Devletlerinin hakimiyeti veya sultası altındaki bütün araziye tatbik edilecektir.

Madde — 11

Bu Anlaşma hükümleri:

a) İki memleketten biri tarafından hemhudud memleketlere hududun her iki tarafında on beşer kilometreyi tecavüz etmiyen bir mıntaka dahilinde hudud ticaretini kolaylaştırmak için bahşedilmiş veya ileride bahşedilecek olan menfaatlere,

b) Türkiye Cumhuriyeti veya Amerika Birleşik Devletlerinin biri tarafından akdedilecek bir gümrük ittihadından mütevellid menfaatlere, bu menfaatler her hangi üçüncü bir memlekete bahsedilmediği müddetçe,

c) Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1923 de Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan arazi menşeli müstahsalata gümrük tarifesi bakımından bahşedilmiş veya ileride bahşedilecek olan menfaatlere,

d) Amerika Birleşik Devletleri arazi veya mutasarrıfatından her hangi birisinin siyasî statüsünde vukua gelecek tadilâta bakılmaksızın, Amerika Birleşik Devletleri, arazisi veya mutasarrıfatı veya Panama kanalı mıntakasının birbirlerine veya Küba Cumhuriyetine bahşetmiş oldukları veya ileride bahşedecekleri menfaatlere şamil olmıyaeaktir.

Madde — 12

İşbu Anlaşma hükümlerinden hiç birisi altın veya güm İş ihracat veya idhalâtını men veya tahdid eden tedabir alınmasını veya iki Hükümetten her hangi birinin silâh, cephane veya harb malzemesinin ve istisnaî ahvalde diğer bilcümle harb levazımının ihracının veya ihraç için satışının kontrolü hususunda münasîb göreceği tedbirlerin ittihazını mevdedecek mahiyette tefsir edilmiyecektir. İşbu Anlaşma hükümlerinin hiç birisi bitaraflığa müteallik tedabir ittihaz ve tatbikin a mâni teşkil etmiyecektir.

Mümasil ahval ve şerait altında, iki memleketten her hangi biri tarafından üçüncü bir memleket nefiııe olarak diğeri aleyhine indî surette farklı bir muamele tatbik edilmemek şartile bu Anlatmanın hükümleri:

a) Amme emniyetine müteallik,
b) Ahlâkî veya insanî maksadlarla mevzu,
c) Amme sıhhatini ve yahud hayvan veya nebat ha> atını himayeye matuf,
d) Hapishanelerde imal edilmiş eşyaya müteallik veya,
e) Asayiş veya varidat kanunlarının tatbiki için alınmış tedabire müteallik memnuiyet veya takyidlere şamil değildir.

Madde — 13

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti veya Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti işbu anlaşma ahkâmına mugayir olmamakla beraber, diğer memleket Hükümetince anlaşmanın müessiriyetini ihlâl edici mahiyette telâkki edilecek her hangi bir tedbir ittihaz ettiği takdirde, bu gibi tedabiri ittihaz eden Hükümet, meselenin Tarafeynce mucibi memnuniyet şekilde halli hususunda diğer Taraf Hükümetince yapılabilecek teşebbüs ve teklifleri nazarı itibara alacaktır. Bu gibi teşebbüs ve tekliflerin tebellüğü tarihinden itibaren otuz gün içinde bunlara müteallik bir mutabakat hâsıl olmadiği takdirde, teşebbüs ve teklifleri yapan Hükümet, salifüzzikir otuz günlük müddetin hitamından itibaren on beş gün içinde, işbu Anlaşmanın tamammı altmış gün evvelden tahriren ihbar etmek şartile feshetmekte serbest olacaktır.

Madde — 14

Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birledik Devletleri paraları arasındaki kambiyo kurunun, işbu Anlaşmanın imzası tarihindeki kura nazaran ehemmiyetli derecede tahavvul etmesi halinde, iki memleketten her birinin Hükümeti, kurdaki değişikliği memleketin sanayi veya ticaretini zarardide edecek derecede ehemmiyetli telâkki ettiği takdirde, bu Anlaşmanın tadili için müzakere teklifinde bulunmakta serbest olacaktır. Bu müzakereler otuz günlük bir müddet içinde bir mutabakata varmadığı takdirde, müzakere teklifinde bulunmuş olan Hükümet işbu Anlaşmanın tamamını otuz gün evvelden tahriren ihbar etmek şartile fesihde serbest olacaktır.

Madde — 15

Bu anlaşmanın hiç bir hükmü, 1 teşrinievvel 1929 da Ankarada imza edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında ticaret ve seyrisefain muahedenamesinden mütevellid hukuk ve vecaibi ihlâl eder mahiyette telâkki edilmeyecektir.

Madde — 16

Bu anlaşma Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından tasdik ve Amerika Birleşik Devletleri Heisi tarafından ilân olunacaktır.

Bu Anlaşma 5 mayıs 1939 tarihinden itibaren muvakkaten meriyet mevkiine girecektir. Anlaşma Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Anlaşmanın tasdik edildiğini Amerika Birleşik Devletleri Hükümetine bildireceği ve diğer taraftan da Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin Amerika Birleşik Devletleri Reisi tarafından yapılan ilânı Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine resmen işar edeceği gün kati olarak meriyet mevkiine girecektir. Anlaşma, 1, 5, 13 ve 14 ncü maddeler ahkâmı mahfuz kalmak şartile aşağıda tasrih olunan hükümler dairesinde feshedilinceye kadar meriyet mevkiinde kalacaktır, iki memleketten her birinin Hükümeti Anlaşmayı 31 kânunuetvel 1939, 31 kânunuevvel 1940 veya 31 kânunuevvel 1941 tarihlerinde ve her defasında iki ay evvelden tahriren ihbar etmek şartile feshedebilir. 31 birinci kânun 1941 den sonra, Anlaşma, daha evvel feshedilmemiş olduğu takdirde 1, 5, 13 ve 14 ncü maddeler hükümleri mahfuz kalmak şartile iki memleketten biri veya diğerinin Hükümeti tarafından Anlaşmaya nihayet vermek niyetinin diğer Hükümete bildirildiği tarihten itibaren daha altı ay müddetle meriyet mevkiinde kalmakta devam edecektir.

Yukandaki maddelerle vazolunan hükümleri tasdik etmek için her iki Taraf Murahhasları bu Anlaşmayı imza etmişler ve mühürlemişlerdir.

Her ikisi de muteber olmak üzere türkee ve ingilizce İM nüsha olarak Ankarada 1 nisan 1939 da tanzim edilmiştir.

Ş. Saraçoğlu Lohn Y.A.Mac Murray
N. Menemencioğlu Robert F. Kelley

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984

0
1984

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, George Orwell tarafından 1947-1948 yıllarında İskoçya’ya bağlı Jura Adasında yazılmış ve ilk kez 8 Haziran 1949 tarihinde yayınlanmıştır.

Kitap, basıldığı günden beri tüm dünyada güncelliğini korumuş, bir başyapıt olarak kalmıştır.

George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, alegorik bir politik romandır ve hikayesi distopik bir dünyada geçmektedir. 1984 romanı, yazarın geleceğe ilişkin bir kabus senaryosudur.

1984 Kitabının yazıldığı ev -Jura Adası, İskoçya

Bireyselliğin ve insan haklarının tamamen yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, inanılmaz bir hayal gücüyle ve en ince ayrıntısına kadar romana aktarılmıştır. Roman, kimi eleştirmenler ve yazarlar tarafından ütopik olduğu kadar gerçekçi bir roman olarak da tanımlanmaktadır.

1984 Can Yayınları Baskısı

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, bazı eleştirmenler tarafından sosyalizm karşıtı olmakla suçlanmış ancak yazar Orwell buna karşı çıkmıştır. 16 Haziran 1949’da yaptığı açıklamada Orwell kitap hakkında “Yeni romanımda sosyalizme ya da destekçisi olduğum Britanya İşçi Partisi’ne bir saldırı kastetmedim, ama merkezileştirilmiş bir ekonominin yol açabileceği ve halen komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindim… Kitabın konusunun Britanya’da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir.” şeklinde konuşmuştur.

Nineteen Eighty Four Film Afişi

Büyük Birader ve Düşünce Polisi

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, distopya romanlarının en ünlülerindendir ve belki de en önemlisidir. Roman daha sonra ünlenecek Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir. Big Brother (Büyük Birader) ve düşünce polisi gibi kavramlar yazar George Orwell tarafından dünya literatürüne kazandırılmıştır.

Romanın distopik dünyasında totaliter bir merkezi tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebi eserlerindendir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji mahremiyet tartışmalarında sıklıkla ortaya atılmış ve kalıplaşmıştır. Kitaptaki çift düşün tekniğiyle karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin açık gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenmektedir. Romanda anlatılan düzende merkez partiye bağlılığı göstermesi için insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru olarak kabul etmesi beklenmektedir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 romanında, tedbir alınmazsa kötü bir dünya düzenine geçişin çok kolay olduğu tehlikesine dikkat çekilmektedir. Sosyalizm başta olmak üzere birçok ideoloji bakımından hayal kırıklığına uğrayan yazar, romanıyla dönemin Avrupa Siyasal sistemlerini eleştirmektedir.

Kitabın Konusu ve Sloganlar: Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, bilgisizlik kuvvettir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, yazarın hükumet sistemlerinin insanlara empoze ettiği kavramları reddettiği ve özgülükle ilgili kaygılarını çarpıcı kurgu ile yansıtığı bir yapıttır. Kitabın kurgusunda dünyada üç devlet bulunmaktadır ve bunlar Okyanusya, Avrasya ve Avustralya’dır. Kitapta devamlı ve dönüşümlü olarak iki ülke ittifak halinde üçüncü ülkeye savaş açmaktadır. İttifaklar değiştikçe eskiden ülkeler arasında mevcut olan dostluk ilişkileri inkar edilmekte, bu dostluklar halka hiç yaşanmamış gibi empoze iki yüzlü davranılmaktadır.

Kitapta toplum 4 sınıfa ayrılmaktadır. İlk sınıf, halkın hiç görüp tanımadığı çekirdek kadro olan yönetici sınıf, ikinci sınıf parti üyeleri, üçüncü sınıf işçi sınıfı(proletarya) ve olarak dördüncü sınıf da askerlerdir ve askerler sürekli cephede savaşmaktadır. Romanın kahramanı, ikinci sınıfta yer alan bir parti üyesidir ve Gerçek Bakanlığında çalışan bürokrattır.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 romanında anlatılan ve eleştirilen devlet sisteminde yer alan bakanlıkların isimleri alışılmışın dışındadır. Bolluk bakanlığı adı verilen kurum, halkın istihkaklarında büyük kısıtlamalar yapmakta ancak insanların yaşam kalitesinin yüksek olduğu propagandası yapmaktadır. Gerçek Bakanlığı, basın, enformasyon ve iletişimi elinde tutmakta, ülkedeki haberleri sürekli yanlış göstermekte, geçmişi silerek baştan yazmakta, devletin yanlışlarını halktan gizlemektedir. Sevgi Bakanlığı, sisteme başkaldıranları öldürmektedir. Barış Bakanlığı, iç ve dış savaşları yönetmektedir.

Yasaklar:  Aşk, Cinsellik, İletişim 

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 romanının ana fikri baskıcı, herkesin her şeyine karışan, evlere ve özel hayata kadar kamera sokan bir devlet tasviridir. Tarihin, dilin, kültürün, kişisel taleplerin ve geçmişin imha edilmesi yoluyla birey olma vasfı yok edilen toplumu devletin daha kolay idare etmesi fikri işlenmekte, bu sistem sayesinde insanlar sadece emirleri yerine getiren birer makineye dönüştürülmektedir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört(1984) romanındaki kurguda cinsellik olumsuz bir kavramdır ve çiftleşmenin tek amacı sadece çocuk yapmak ve soyun devamını sağlamaktır. İnsanlar arasındaki iletişim baskı altına alınmakta, ifade özgürlüğü tamamen ortadan kaldırılmaktadır. İletişimin ve düşünce özgürlüğünün yok edilmesi için eski sözcükler kaldırılmakta, yeni sözlükler oluşturulmakta ve insanların kelime dağarcığı daraltılmaktadır.

George Orwell’ın Çocukluğu

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bir aşk hikayesine de yer vermekte, romanın kahramanları birbirinden hoşlanmakta, ilk hamle kadından gelmektedir. Kitapta kadınların daha cesur olduğu görülmektedir.

Kitabın en çarpıcı kurgusu insanların yaşam alanlarının tamamen kameralarla gözetlenmesidir. Özel hayata devletin doğrudan müdahale ettiği kurgu George Orwell’in geleceğe dair kabus senaryosunun en önemli parçasıdır. Devlet, vatandaşlarından birisi öldüğünde ona ait bütün geçmiş kayıtları silerek o kişi hiç yaşamamış gibi davranmaktadır. Kurgudaki yaşamda var olan insanlar birer numaradan ve sayıdan ibaret işlevsiz varlıklar olarak tasvir edilmektedir. Sistemin ve devletin devamı için birbirini ihbar eden ve sistemin insan doğasına aykırı yönlerine itiraz etme gücünü yitirmiş kişiliksiz bir halk tiplemesi betimlenmektedir.

George Orwell’in Diğer Kitapları

George Orwell- Faşizmin Kehanetleri

İngiliz asıllı George Orwell 25 Haziran 1903 tarihinde Hindistan’da doğmuştur. Asıl adı ile Eric Arthur Blair olan George Orwell, yirminci yüzyıl İngiliz ve Dünya edebiyatının önde gelenleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984’ün yazarı George Orwell, 1930’lu yıllardan 1950 yılında ölümüne kadar dünyanın buhranlı dönemine tanıklık etmiş, bu dönem boyunca siyasal ve toplumsal konular üzerine birçok eser yazmıştır. Yazar, 1933 yılında Paris ve Londra’da Beş Parasız, 1933 yılında Burma Günleri, 1935 yılında Papazın Kızı, 1936 yılında Zambak Solmasın, 1937 yılında Wigan İskelesi Yolu, 1938 yılında Katalonya’ya Selam, 1939 yılında Daralma, 1945 yılında Hayvan Çiftliği (Bir peri masalı), 1946 yılında Neden Yazıyorum ve1949 yılında Faşizm Kehanetleri isimli kitaplarını yazmıştır. Hayvan Çiftliği ve Faşizm Kehanetleri tıpkı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 gibi başyapıt olarak tüm dünyada kabul görmüştür.

George Orwell-Hayvan Çiftliği

Stockholm Bildirgesi – Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Bildirgesi

0

Stockholm Bildirgesi, (Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Bildirgesi), üçüncü kuşak haklardan sayılan Çevre Hakkı’nın oluşumunda ilk adım olarak 5 Haziran 1972 tarihinde Stockholm Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında ilan edilmiştir. Sağlıklı bir çevrede yaşamanın bir insan hakkı olduğu kabul edilmiştir.

Bildirgenin ilan edildiği  5 Haziran tarihi Dünya Çevre Günü olarak her yıl dünya çapında kutlanmaktadır.

Stockholm Bildirgesi, Birleşmiş Milletlerde temsilen bir araya gelen tüm insanlığın ortak miras olan çevreyi koruyarak bir arada yaşamayı hedeflediğini gösteren önemli bir metin olması yanında yaptırımlardan yoksun olsa da kendisinden sonraki metinlere şekil veren bir bildirge olarak tarihe geçmiştir.

Stockholm Konferansı, uzun bir hazırlık aşamasından sonra gerçekleşmiş, iç hukuk düzenlemelerinden referanslar almış, 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında 114 devlet temsilcisi, birçok uluslararası örgüt ve 400 sivil toplum örgütü ve 1500 gazetecinin katılımıyla gerçekleşmiş; çevre hakkı ilk defa uluslararası bir konferansın temel gündemini teşkil etmiştir.

Stockholm Bildirgesi, 26 ilkeden oluşmakta, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan bir çevrede yaşamanın temel bir insan hakkı olduğu vurgulanmaktadır. Hava, toprak, bitki, hayvan ve ekosistemin korunması, yaban hayatının ve habitatın korunması, deniz kirliliğinin önlenmesi, yenilenemeyen kaynakların israfının önlenmesi; ekonomik ve sosyal kalkınma gerçekleşirken çevrenin mutlaka korunması, çevre tahribatlarının önlenmesi için az gelişmiş ülkelere destek verilmesi kararlaştırılmıştır.

Bildirgede, ulusal ve uluslararası çevre hukukunun geliştirilmesi ön plana çıkarılmış, çevre örgütleriyle işbirliği teşvik edilmiş, daha sonraki evrensel belgelere referans olan genel nitelikli esnek ilkeler konulmuştur.

Konferansın sonunda “İnsan ve Çevresi” adlı bildiri yayınlamış, “İnsan ve Çevresi için Harekât Planı” adıyla 109 öneriden oluşan bir bildirge açıklanmıştır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (United Nations Enviromental Program- UNEP) kurulmuş ve örgütün merkezi olarak Kenya’nın başkenti Nairobi uygun görülmüştür.

Stockholm Birleşmiş – Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Bildirgesi 

5-16 Haziran 1972’de Stockholm’da toplanan Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı, insan çevresinin korunması ve güçlendirilmesi için insanlara ışık tutacak ve yönlendirecek ortak görüş ve ilkelerin gerekliliğini düşünerek aşağıdaki hususları ilan eder:

1- İnsan hem çevresi tarafından oluşturulur hem de çevresini biçimlendirir. Bu çevre, insanoğlunun fiziksel gereksinmelerini karşıladığı gibi, entelektüel, ahlaki, sosyal ve manevi gelişmesi için de insana olanak sağlar. Bilim ve teknolojinin hızlı gelişmesi de eklenince, insanın gezegenimizdeki uzun ve dağdağalı evrimi öyle bir noktaya gelmiştir ki artık insan çevresini, sayısız biçimlerde ve tarihte rastlanmamış bir boyutta değiştirme gücüne erişmiştir. İnsan çevresinin iki boyutu da – yani hem doğal olan hem insan eliyle yapılmış olan – başta yaşam hakkı olmak üzere temel insan haklarından yararlanmak için mutlaka gereklidir.

2- İnsan çevresinin korunması ve geliştirilmesi dünyamızın her yerinde insanların refahını ve kalkınmasını etkileyen önemli bir konu, bütün insanların özlemi ve bütün hükumetlerin görevidir.

3- İnsan devamlı olarak deneyimlerini biriktirir. Her zaman keşfetmek, icat etmek, yaratmak, ilerlemek peşindedir. Günümüzde insanın çevresini değiştirebilme kapasitesi, eğer akıllıca kullanılırsa, bütün insanlara kalkınmanın meyvelerini sunabilir ve onların yaşam kalitelerini yükseltebilir.

Yanlış ve fütursuzca kullanılırsa hem insanlara, hem insanın çevresine ölçüsüz zararlar verebilir. Dünyanın birçok bölgesinde insanın çevresine verdiği zararın gittikçe artan kanıtlarını görüyoruz: canlılar, hava, toprak ve suda yüksek boyutlarda kirlilik; biyosferin ekolojik dengesinde arzulanmayan rahatsızlıklar; yenilenemeyen kaynakların azaltılması ve yok edilmesi; yaşam ve çalışma alanlarında insanların fizik, ruhsal ve sosyal sağlığına zararlı büyük eksiklikler.

4- Gelişmekte olan ülkelerde çevre sorunlarının çoğu geri kalmışlığın sonuçlarıdır. Milyonlarca insan doğru dürüst bir yaşam için gerekli asgari seviyenin altında yaşamaktadır. Yeterli yiyecek, giyecek, ve barınaktan, eğitim, sağlık ve temizlik imkanlarından yoksundurlar. Bunun için, gelişmekte olan ülkeler çabalarını kalkınmaya yönlendirmeli, ama bunu yaparken önceliklerini iyi belirlemeli ve çevrelerini korumalı ve iyileştirmelidir. Kalkınmış ülkeler de gelişmekte olan ilkelerle aralarındaki farkı kapatmak için çabalamalıdırlar. Kalkınmış ülkelerdeki çevre sorunları genelde sanayiden ve teknolojik ilerlemelerden kaynaklanmaktadır.

5- Nüfusun doğal artışı çevrenin korunmasında devamlı olarak sorun yaratmaktadır. Bu sorunlarla baş etmek için gerekli politikalar oluşturulmalı ve önlemler alınmalıdır. Dünyadaki en değerli varlık insandır. Sosyal ilerlemeyi iten, bilim ve teknolojiyi geliştiren ve emeğiyle çevreyi değiştiren insandır. Bilimsel, teknolojik ve sosyal ilerlemeler ve üretimdeki artışlarla insanın çevresini iyileştirme kapasitesi de her geçen gün artmaktadır.

6- Artık öyle bir noktaya geldik ki, Dünyanın her yerinde çevreye yapacakları etkileri düşünerek eylemlerimizi daha büyük bir dikkatle planlamalıyız. Cehalet ve aldırmazlık sonucu bütün yaşamımızın ve refahımızın bağlı olduğu yerküremizin çevresine geriye dönülemez bir biçimde ve devasa boyutlarda
zarar verebiliriz. Bunun aksini de yapabilir ve bilgiyi akıllıca kullanarak, kendimize ve gelecek kuşaklara insan umut ve ihtiyaçlarına daha uygun bir çevrede daha iyi yaşam koşulları sağlayabiliriz. Günümüzde yaşayanlar ve gelecek kuşaklar için çevreyi savunmak ve iyileştirmek kaçınılamaz ve dünya genelinde ekonomik kalkınma ve barışın tesisiyle paralel olarak varmaya çalışacağımız bir hedeftir.

7- Bu hedefe varılması için her seviyede vatandaşlar, topluluklar ve kuruluşlar sorumluluk almalı ve ortak amaç uğruna eşitlik bir biçimde gayret göstermelidirler. Kişiler ve kuruluşlar hem bağlı oldukları değerler hem de eylemlerinin tümü ile geleceğin çevresini biçimlendirecekler. Yerel ve merkezi hükümetlere, kendi alanlarında geniş olarak çevre politikalarını oluşma ve eyleme koyma yönünden en büyük sorumluluk düşecektir. Kalkınmakta olan ülkelerin çevre sorumluluklarını yerine getirmeleri için gerekli kaynakların yaratılmasında uluslararası işbirliği gerekecektir. Birçok çevre sorunu küresel ve bölgesel boyutlarda olduğu için, ülkeler arasında yaygın bir işbirliği ve uluslararası kuruluşlar tarafından ortak çıkarlar için eyleme geçmeyi gerektirecektir.

Konferans bütün ülkeleri ve insanları, insanların yararı ve refahı için insan çevresinin korunması ve iyileştirilmesi için ortak çaba göstermeye davet eder.

Stockholm Bildirgesi İlkeleri

İlke 1

Özgürlük, eşitlik, ve kaliteli bir çevrede onurlu ve yeterli yaşam şartları sağlanmış olarak yaşamak insanların temel bir haklarıdır. İnsan, aynı zamanda, bugünkü ve gelecek kuşaklar için çevreyi koruma ve iyileştirmenin ciddi sorumluluğunu da taşır.

İlke 2

Dünyanın hava, su, toprak, bitki ve diğer canlılar gibi doğal kaynakları ve özellikle doğal ekosistemlerin özgün örnekleri, bugünkü ve gelecek kuşaklar için gerektiği şekilde yönetilerek korunmalıdır.

İlke 3

Yerküremizin hayati kaynakları yenileyebilme kapasitesi korunmalı ve gerektiği biçimde iyileştirilmeli ve restore edilmelidir.

İlke 4

Şu anda birtakım olumsuz faktörlerin etkisiyle tehlikeye düşmüş olan doğal hayatı ve habitatını korumak ve akıllıca yönetmek insanın özel bir sorumluluğudur.

İlke 5

Dünyanın yenilenemeyen kaynakları bir gün tükenmelerini önleyecek biçimde kullanılmalı ve bunların yararlarını bütün insanlığın paylaşması sağlanmalıdır.

İlke 6

Zararlı etkilerini yok edilemeyeceği oranda ısının ve zehirli maddelerin çevreye yayılması, ekosistemlerin onarılamaz bir biçimde tahrip olmasına yol açmadan durdurulmalıdır. Bütün ülkelerin insanlarının çevre kirliliğine karşı yürüttükleri haklı savaş desteklenmelidir.

İlke 7

Devletler, insan sağlığına, canlı kaynaklara ve deniz yaratıklarına zarar veren deniz kirliliğini önlemek için her türlü önlemi alacaklardır.

İlke 8

Ekonomik ve sosyal kalkınma insana iyi bir yaşam ve çalışma ortamı sağlama ve dünyamızda yaşam kalitesini yükseltecek şartları hazırlama yönünden kesinlikle gereklidir.

İlke 9

Geri kalmışlıktan kaynaklanan eksiklikler ve doğal afetler ciddi sorunlar yaratmaktadır ve bu durum ancak önemli miktarda mali ve teknik yardımla gelişmekte olan ülkelerin kalkınma çabalarını destekleyerek giderilebilir.

İlke 10

Gelişmekte olan ülkelerin çevre idaresi için fiyat istikrarına ve ihraç malları olan ana madde ve hammaddelerden yeterli gelir sağlamaya ihtiyaçları vardır. Onun için, fiyat politikalarında ekonomik faktörler kadar ekolojik süreçler de göz önünde bulundurulmalıdır.

İlke 11

Bütün devletlerin çevre politikaları gelişmekte olan ülkelerin bugünkü ve gelecekteki kalkınma potansiyelini güçlendirmeli ve herkes için daha kaliteli yaşam koşulları sağlanmasına engel olmamalıdır. Devletler ve uluslararası kuruluşlar çevresel önlemlerin uygulanmasından doğabilecek uluslararası veya ulusal sonuçları karşılamak için anlaşma zemini oluşturmalıdırlar.

İlke 12

Çevreyi korumak ve iyileştirmek için alınacak önlemlere kaynak ayırırken, gelişmekte olan ülkelerin özel durumları, gereksinimleri ve kalkınma planlarına alacakları çevre koruma önlemlerinin maliyetleri göz önünde tutulmalı ve talepleri halinde mali ve teknik destek sağlanmalıdır.

İlke 13

Kaynakların daha rasyonel kullanımı ve böylece çevrenin iyileştirilmesi için, devletler kalkınma planlarında entegre ve eşgüdümlü bir sistem uygulamalıdırlar.

İlke 14

Rasyonel planlama kalkınma planlarıyla çevre koruma planları arasında çıkabilecek uyumsuzlukları yok etmek için mutlak gereklidir.

İlke 15

İnsan yerleşimleri ve kentleşmenin çevre üzerine olumsuz etkilerini kaldıracak ve herkes için azami sosyal, ekonomik ve çevresel yarar sağlayacak biçimde planlama yapılmalıdır. Bu bağlamda, müstemlekeci ve ırkçı bir yaklaşımla hazırlanmış projeler terk edilmelidirler.

İlke 16

Hızlı nüfus artışının veya yüksek nüfus birikiminin veya düşük nüfusun çevreye ve kalkınmaya olumsuz etkisi olacağı yerlerde, temel insan haklarına saygılı ve devletlerin uygun bulduğu demografik politikalar uygulanmalıdır.

İlke 17

Çevre kalitesini artırmak için planlama, idare ve denetleme görevlerini üstlenecek uygun ulusal kurumların oluşturulması gerekir.

İlke 18

Bilim ve teknoloji, ekonomik ve sosyal kalkınmaya katkıları çerçevesinde, çevre için riskli olan durumların belirlenmesi, bunlardan kaçınılması ve denetlenmeleri için ve insanlığın ortak yararı yönünde kullanılmalıdır.

İlke 19

Çevrenin korunması ve iyileştirilmesi için kişilerin, kurumların ve toplulukların aydınlatılması ve davranışlarının bu amaca uygun hale getirilmesi gerekir. Bunun için hem yetişkinler hem de çocuklar için ve kötü şartlarda yaşayanlara öncelik verilerek çevre eğitimi yapılması şarttır. Medya da çevrenin
bozulmasına değil korunmasına ve iyileştirilmesine hizmet edecek biçimde eğitim ve haber yayını yapmalıdır.

İlke 20

Çevre sorunları konusunda hem ulusal hem çok uluslu bilimsel araştırma ve geliştirme bütün ülkelerde, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde, teşvik edilmelidir. Bu bağlamda, güncel bilimsel enformasyonun serbest dolaşımı ve deneyim transferi desteklenmeli; çevre koruyucu teknolojilerin ekonomilerine bir yük getirmeyecek biçimde ve yaygın olarak kalkınmakta olan ülkelere sunulması sağlanmalıdır.

İlke 21

Birleşmiş Milletler Kuruluş Senedi ve uluslararası hukuk kurallarına göre, ülkeler hakimiyet haklarını kullanarak kendi kaynaklarını kullanır ve çevre politikalarını tespit ederler. Ancak, devletler bu eylemleri sırasında kendi hakimiyet sınırları dışındaki bölgelerin ve ülkelerin çevresine zarar vermeme sorumluluğunu da taşırlar.

İlke 22

Devletler kendi hakimiyet sınırları dışındaki devlet ve bölgelere verdikleri çevre zararı ve yaydıkları kirlilikten dolayı sorumlu tutulmaları ve tazminat ödemeleri için uluslararası hukukun gerektiği şekilde genişletilmesi için işbirliği yapacaklardır.

İlke 23

Ulusal veya uluslararası alanda kabul gören standartlara ters düşmemek kaydı ile, her ülkede geçerli olan değerler sistemi ve standartların gelişmiş ülkelere uygun olmakla birlikte gelişmekte olan ülkelere uygun olmaması veya çok yüksek sosyal bedel getiriyor olması göz önünde tutulacaktır.

İlke 24

Çevrenin korunması ve geliştirilmesi için gereken uluslararası konular, büyük/küçük ülke veya başka bir ayırım yapılmadan eşitlik içinde ve bütün ülkeler tarafından bir işbirliği ruhu içinde ele alınmalıdır. Devletlerin egemenlik hakları ve çıkarları göz önünde bulundurularak, her alanda yapılan eylemlerin çevreye zararlarını denetlemek, azaltmak ve ortadan kaldırmak için hem çok uluslu hem ikili düzenlemelerle işbirliği yapılması mutlaka gereklidir.

İlke 25

Uluslararası örgütlerin çevrenin korunması ve iyileştirilmesinde etkili, eşgüdümlü ve dinamik bir rol oynayabilmeleri için devletler gereken önlemleri alacaklardır.

İlke 26

İnsan ve çevresi nükleer silahların ve diğer toplu imha araçlarının etkisinden korunmalıdır. Devletler ilgili uluslararası organlarda bu tip silahların tamamen yok edilmesi için süratle gerekli antlaşmaları yapmalıdırlar.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri

0

Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), 1961 Anayasasında 1699 Sayılı Kanunla yapılan değişiklik sonucunda 1973 yılında Türk Yargı Sistemine girmiştir. Yapılan değişiklikten sonra, 1773 sayılı kanunla kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Anayasa Mahkemesinin, kanunu şekil yönünden iptal etmesi üzerine 11 Ekim 1976’da kaldırılmıştır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1982 Anayasasının 143. maddesinde yeniden düzenlenmiş, 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş ve yargılama usulleri hakkındaki kanuna göre 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başlamış ve 2004 yılına kadar görev yapmıştır.

DGM’ler, 1980 darbesi sonrasında, özellikle devletin güvenliğini ilgilendiren davaların daha hızlı ve etkin şekilde yürütülmesini amaçlamıştır. Bireysel haklar ve özgürlükler ikinci planda kalmıştır.

Bu mahkemeler devletin iç ya da dış güvenliğine karşı yürütülen soruşturmalar sonucunda açılan davalara bakan yetkili mahkemelerdir. DGM’lerin görev alanına giren suçlar genellikle terörle mücadele, askeri casusluk, devlete karşı işlenen suçlar ve benzeri konularla sınırlı olmuştur.

Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde kurulan bu mahkemeler 2004 yılında yapılan  Anayasa değişikliği ile kaldırılmıştır.

21 Mayıs 2004’te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onayladığı Anayasa değişikliği sonucunda kaldırılan DGM’lerin yerine özel yetkili ağır ceza mahkemeleri getirilmiştir.

Görev yaptıkları dönemde askeri üyeye sahip olmaları bakımından eleştirilmiştir.

1982 Anayasasının Devlet Güvenlik Mahkemelerini İlgilendiren ve Daha Sonra Değişikliğe Uğrayan ve 2004 Yılında Avrupa Birliği Reformları Çerçevesinde Kaldırılan 143. Maddesi

Madde 143 – (7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Kanunun hükmüdür.) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur. (Ek cümle: 18/6/1999-4388/1 md.) Ancak, sıkıyönetim ve savaş haline ilişkin hükümler saklıdır.

(Değişik: 18/6/1999-4388/1 md.) Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı bulunur.

(Değişik: 18/6/1999-4388/1 md.) Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından; Cumhuriyet savcıları ise, diğer Cumhuriyet savcıları arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca özel kanununda gösterilen usule göre dört yıl için atanırlar; süresi bitenler yeniden atanabilirler.  Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtaydır. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin işleyişi, görev ve yetkileri ve yargılama usulleri ile ilgili diğer hükümler, kanunda gösterilir.

Madde 143 – Fıkra iki, üç, dört ve son (7/11/1982 tarih ve 2709 sayılı Kanunun hükmüdür.)
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve iki yedek üye ile bir savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.

Başkan, bir asıl ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asıl ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri hakimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan üye ve yedek üyeleri ile savcı ve savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.

Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresine giren bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerle sınırlı olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre Devlet Güvenlik Mahkemesi, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine dönüştürülebilir.

16 Haziran – Hukuk Takvimi

0
16 Haziran Hukuk Takvimi

16 Haziran – Hukuk Takvimi

1723

İskoç filozof ve ekonomist Adam Smith doğdu. (Ölümü 1790)  Kapitalizmin babası olarak anıldı. İskoç ve Avrupa Aydınlanmasında en önemli figürlerdendir. Bireyin ve toplumun iyiliği arasında nedensellik bağını kurduğu  “Milletlerin Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir İnceleme”,  “Ahlaki Duygular Kuramı” ve “Hukuk Üzerine” önemli eserlerindendir. 

1752

Joseph Butler, İngiliz filozof öldü. (Doğumu: 1692) Ahlak konusuna, insan doğasına ilişkin empirik araştırma ve değerlendirmeleri temel alarak yaklaşması ile bilinmektedir.

1898

Demiryolları ile eşya taşınmasına ilişkin sözleşme Bern’de imzalandı. Türkiye, bu sözleşmeyle birlikte, 14 Ekim 1890, 20 Eylül 1893, 16 Temmuz 1895, 16 Haziran 1898 ve 19 Eylül 1906 tarihlerinde yapılan diğer  benzer sözleşmeleri de Lozan‘da tanıdı.

1927

TBMM, Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanununu kabul etti. Yedek subay ve memur sınıfı seferde muhtelif kadro boşluklarını doldurmak üzere oluşturuldu.

1932 1932 Federal seçimlerinde Naziler Reichstag’ın en büyük partisi oldu. SA ve SS, Berlin’de meşalelerin aydınlattığı geçit törenleri düzenledi.
1938

Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu. Spor faaliyetleri ve organizasyonlar devlet denetimine alındı.

1939 1 Nisan 1939 tarihinde Ankara’da imzalanan Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Anlaşması, 16 Haziran 1939 tarihinde TBMM’de onaylandı. Kanun 26 Haziran 1939’da Resmi Gazete’de yayınlandı.
1940 Litvanya’da komünist yönetim kuruldu.
1949

Devlet Tiyatro ve Operası Kuruluş Yasası yürürlüğe girdi ve Muhsin Ertuğrul Genel Müdür olarak atandı.

1949

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı hakkında açıklamalarda bulunan yazar Orwell “Kitabın konusunun Britanya’da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini”  vurguladı.

1950 TBMM, ezanın eskiden olduğu gibi Arapça okunmasına dair kanun değişikliğini kabul etti.  18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığının talimatı ile ezan ve kametin birkaç ay içinde Türkçe okunacağı bildirilmesi ile başlayan Türkçe Ezan dönemi 16 Haziran 1950’de sona erdi.
1952 Osmanlı hanedanı kadınlarının Türkiye’ye dönmelerine izin verildi
1964 Martin Luther King, Nobel Barış Ödülü’nü kazandı
1966

Türk hukukçu ve Cumhuriyet döneminin ilk sanayicisi Şakir Zümre öldü. (Doğumu 1885) 1908 yılında Cenevre’de hukuk fakültesinden mezun oldu. I. Dünya Savaşı sırasında, Varna Türk milletvekili olarak Bulgar Parlamentosu’na 17 Türk temsilciden biri olarak girdi. İstiklal Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye döndü. Atatürk’ün onayıyla Türkiye’nin savunma sanayisinin ilk özel sektör fabrikasını kurdu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Şakir Zümre Fabrikaları, silah ve cephane üretimini bıraktı.

1970

Sendikalar Yasasını (274 Sayılı Kanun) TBMM’de değiştirilmesine tepki gösteren işçi sendikaları ve federasyonlarının 15 Haziran 1970’de başlattığı işçi hareketi İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan edilmesi ile sona erdi. İstanbul, İzmit ve Gebze’de 100 bine yakın işçi iş bırakarak eylemlere katılı

1972

Stocholm Konferansı sonunda “İnsan ve Çevresi” adlı bildiri yayınlandı. “İnsan ve Çevresi için Harekât Planı” adında 109 adet öneri açıklandı. Toplantı sonunda Birleşmiş Milletler Çevre Programı (United Nations Enviromental Program- UNEP) kuruldu. (Stockholm Bildirgesi – Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Bildirgesi) Stockholm Konferansı, uzun bir hazırlık aşamasından sonra gerçekleşmiş, iç hukuk düzenlemelerinden referanslar almış, 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında 114 devlet temsilcisi, birçok uluslararası örgüt ve 400 sivil toplum örgütü ve 1500 gazetecinin katılımıyla gerçekleşmiş; çevre hakkı ilk defa uluslararası bir konferansın temel gündemini teşkil etmiştir.

1976

Güney Afrika’da siyahların yaşadığı Soweto kasabasında, Afrikaans dilinde eğitimi protesto eden öğrencilerin üzerine ateş açan Güney Afrika Polisi, 600 öğrenciyi öldürdü

1983

Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1982 Anayasasının 143. maddesi uyarınca, 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş ve yargılama usulleri hakkındaki kanuna göre yeniden kuruldu. Mahkemeler 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başladı ve 2004 yılına kadar görev yaptı. Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde kurulan bu mahkemeler 2004 yılında yapılan  Anayasa değişikliği ile kaldırıldı ve DGM’lerin yerine özel yetkili ağır ceza mahkemeleri getirildi. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ilk kez 1973 yılında Türk Yargı Sistemine girmiş ve Anayasa Mahkemesinin kanunu iptal etmesi üzerine 11 Ekim 1976’da kaldırılmıştı.

1988

Mehmet Ali Birand’ın “İşte PKK, işte Apo” başlıklı röportajı nedeniyle, Milliyet gazetesi toplatıldı

1994 Anayasa Mahkemesi, Demokrasi Partisi’nin (DEP) kapatılmasına ve bu Parti’nin üyesi olan, 13 Milletvekilinin üyeliğinin düşürülmesine karar verdi. Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı, 16 Haziran 1994’de Anayasa Mahkemesi tarafından oybirliği ile verildi. Kapatma kararı sonucunda, davanın açıldığı tarih olan 2 Aralık 1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekillikleri düşürüldü.
2000

Avrupa Kitle İletişim Politikalarından Sorumlu Bakanlar 6. Konferansı 15 – 16 Haziran 2000 tarihlerinde, Krakov’da yapıldı. Geleceğin Kitle İletişim Politikaları konulu Bildiri benimsenerek ilan edildi.

2000 Yargıtay’ın yerel mahkeme kararını iki kez bozduğu davanın üçüncü yargılamasında, Ankara 1 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi 33 sanık hakkında idam cezası verdi. 10 Mayıs 2001’de Yargıtay, 31 kişinin idam cezasını onadı. 2 kişi hakkındaki karar bozuldu.
2002 Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.
2003 Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi, 16 Haziran 2003 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki genel merkezinde imzaya açıldı. Sözleşme, 25 Kasım 2004 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildi ve 30 Kasım 2004 tarihli Resmi Gazetede 5261 kanun numarası ile yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2006 49 kişinin katledilmesinden sorumlu tutulan Rus seri katil Alexander Pichushkin tutuklandı. İlk cinayetini 27 Temmuz 1992’de 18 yaşındayken işledi. Kurbanlarının kafalarını çekiçle vurarak yarıyor, açılan yarıktan kafalarına vodka şişesi sokuyordu. Başlangıçta bir satranç tahtasındaki kare sayısını tamamlamak için 64 kişiyi öldürmek istediğini söyledi. Daha sonra ifadesini değiştirerek süresiz olarak öldürmeye devam edebileceğini açıkladı.
2013 5 Ocak 1999 doğum tarihli Berkin Elvan 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları sırasında 16 Haziran 2013 tarihinde, 15 yaşında iken ağır bir şekilde yaralandı ve 11 Mart 2014 tarihine kadar komada kaldıktan sonra öldü. Soruşturma uzun süre ilerletilemedi ve sorumlular hakkında dava açılamadı. Soruşturmayı yürüten ve önemli bulgulara ulaşan Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015’te, İstanbul Adliye Sarayı’nda yapılan saldırı sonucunda yaşamını yitirdi. 
201326

16 Haziran – Hukuk Takvimi

Devlet Güvenlik Mahkemeleri

Aydınlanma

0
1789 Tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi

1. Aydınlanmak işi veya durumu: “Bakmakla yetinmenin gerçek ilerlemeye yani içteki aydınlanmaya engel teşkil ettiğini bir kavrayabilsek!” –İ. Özel. 2. mec. Bir sorun üzerine gereği kadar bilgi edinme, tenevvür. 3. fiz. Bir yüzeyin, karşısına konulan eşit ışık kaynaklarının sayısı ile orantılı olarak aydınlık görünmesi. 4. İnsanın geleneksel görüşler, yetkeler, bağlılıklar, tasarım ve ön yargılardan kendini aklıyla kurtarıp yalnızca usuna dayanarak yaşamı kavramaya ve düzenlemeye çalışmasıdır. Aydınlanma inanmak değil bilmek ister; sorup soruşturmadan, körü körüne bir şeyi doğru saymaz. Kant aydınlanmayı “İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan çıkması” diye tanımlar. 5. XVII. yüzyıldan beri Batı düşüncesinde ağır basan, kilisenin doğaüstü gerçeklik anlayışı ile savaşarak insan ve dünya konusunda usun özerkliğini temel alan akım.

Aydınlanma, klasik anlamında metafizik bir kavramdır, toplumu insan usu ve doğasıyla düzenleme amacını izler. Bununla beraber aydınlanmacıların metafizikle, inancılıkla ve skolastikle verdikleri savaş insanlığın gerçek aydınlanmasına doğru yol almasında yararlı olmuştur. Usa dayanma ve güvenme, giderek, usun nesnel yasaları kavramasına yol açmıştır. Kavram, Alman düşünürü Immanuel Kant tarafından “Aydınlanma Nedir?” adlı yapıtında tanımlanmıştır. İnanmadan bilmeye yönelmesi metafizik aydınlanmanın en güçlü yanıdır.

Felsefe tarihçileri klasik anlamda iki aydınlanmanın sözünü ederler. Bunlardan biri eski Yunan’da gerçekleşen antik aydınlanma, ikincisi 18. yüzyıl aydınlanmasıdır. Oysa gerçek aydınlanma, 19. yüzyılın ikinci yarısında eytişimsel ve tarihsel özdekçiliğin açıklanmasıyla gerçekleşmiştir. İnsan, ancak o zamandır ki, kendisini, evrendeki yerini, ne olduğunu ve ne olacağını, neler yapabileceğini bilimsel olarak ve açık seçik anlamıştır. Kendisine yabancılaşmış bulunan insan, ancak o zamandır ki, yeniden insanlığına dönmeye başlamıştır.

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri

0
Roma Şartı - Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri
Roma Şartı - Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri; Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 9(2014) Sayılı Görüş’tür. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, üye devletlere yönelik hazırlanan  “ceza adalet sisteminde savcılığın rolü” konulu Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı‘nın uygulanması çerçevesinde görevlendirilen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE); Roma Şartı olarak tanımlanan Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri(European norms and principles concerning prosecutors) 17 Aralık 2014 tarihinde kabul ederek onaylamıştır. Roma Şartı 20 maddeden oluşmakla birlikte, 123 madde halinde açıklanan prensiplere ilişkin ayrıntılı ve açıklayıcı notlar ile 31 başlık halinde listelenen Uluslararası Belgeler Listesi Avrupa Konseyinin dikkatine sunulmuştur.

Consultative Council of European Prosecutors (CCPE) –  Avrupa Savcıları Danışma Konseyi

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri

Bu Görüş şunları içermektedir:

– “Roma Şartı” başlıklı Şart,
– adı geçen Şartta yer alan prensiplere ilişkin ayrıntılı bir Açıklayıcı Not.

ROMA ŞARTI
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin savcılara ilişkin Avrupa norm ve ilkelerine dair başvuru kaynağı oluşturacak bir belge oluşturması talebi üzerine harekete geçen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE) şu hususlar üzerinde mutabık kalmıştır:
I. Tüm hukuk sistemlerinde savcılar kendi yetkileri dahilindeki tüm davalarda ve tüm yargılama aşamalarında adil, tarafsız ve etkili bir yargı idaresi yürütülerek hukukun üstünlüğü ilkesinin güvence altına alınmasının sağlanmasına katkıda bulunmaktadır.
II. Savcılar, özellikle İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadında yer alan insan haklarının ve özgürlüklerin korunması ve bunlara saygı gösterilmesi bakımından kamu yararına ve halk adına hareket eder.
III. Savcıların, ceza adalet alanı içerisinde ve dışarısındaki rol ve görevleri mümkün olan en yüksek seviyede kanunen tanımlanmalı ve Avrupa Konseyinin demokratik ilke ve değerlerine en katı biçimde uyularak yerine getirilmelidir.
IV. Savcılık makamının bağımsızlığı ve özerkliği yargının bağımsızlığının olmazsa olmaz bir sonucunu oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki savcılık makamının  bağımsızlığının ve etkin özerkliğinin genişletilmesine yönelik genel eğilim teşvik edilmelidir.
V. Savcılar karar alma süreçlerinde özerk olmalı ve vazifelerini, kuvvetler ayrılığı ve hesap verebilirlik prensipleri ışığında, dışarıdan gelecek baskı veya müdahalelerden arınmış bir şekilde yerine getirmelidir.
VI. Savcılar daima tarafsız ve objektif hareket etmeli ve en yüksek etik ve meslek standartlarına uymalıdır. Bu nedenle, bağımsız ve tarafsız olmaya ve görünmeye gayret etmeli, tarafsızlık ilkesiyle bağdaşmayan siyasi faaliyetlerden uzak durmalı ve kişisel menfaatlerinin veya davayla ilgisi bulunan kişilerle olan ilişkilerinin tarafsızlıklarını zedeleyebileceği davalarda görev almamalıdır.
VII. Savcıların çalışmalarında şeffaflık ilkesi modern demokraside esastır. Uluslararası standartlara dayalı mesleki etik ve davranış kuralları benimsenmeli ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

 

Avrupa Savcılar Danışma Konseyi’nin toplantılarından bir kare

VIII. Savcılar görevlerini yerine getirirken masumiyet karinesine, adil yargılanma hakkına, silahların eşitliğine, kuvvetler ayrılığına, mahkemelerin bağımsızlığına ve nihai mahkeme kararlarının bağlayıcılığına riayet etmelidir. Toplum hizmetine odaklanmalı ve başta çocuklar ve mağdurlar olmak üzere savunmasız kişilerin durumuna özel önem atfetmelidir.
IX. Savcılar ifade ve örgütlenme özgürlüğünden yararlanır. Savcılar ile medya arasındaki iletişimlerde şu prensiplere uyulmalıdır: Masumiyet karinesi, özel hayatın gizliliği ve itibar hakkı, bilgi edinme hakkı ve basın özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, soruşturmaların bütünlüğü, etkinliği ve gizliliği ve şeffaflık ilkesi.
X. Savcılara genel bir dokunulmazlık tanınmamalı, ancak vazifelerini yerine getirirken iyi niyetle gerçekleştirdikleri eylemlere yönelik olarak görev dokunulmazlığı sağlanmalıdır.
XI. Savcılar ve gerektiğinde aileleri, görevlerinin ifası yüzünden kişisel güvenliklerinin tehlikeye girmesi halinde Devlet tarafından korunma hakkına sahiptir.
XII. Savcıların istihdamı ve kariyeri, terfi, tayin, disiplin işlemi ve görevden azil de dâhil olmak üzere, kanunla düzenlenmeli ve her türlü ayrımcılıktan uzak olan ve tarafsız bir incelemeye imkân veren tarafsız usullere uygun şekilde şeffaf ve objektif kriterlerle yönetilmelidir.
XIII. Etkili bir savcılık makamı ve kamuoyunun bu makama güven duyması için en yüksek seviyede mesleki beceri ve dürüstlük ön koşul teşkil etmektedir. Bu nedenledir ki savcılar uzmanlıkları doğrultusunda uygun eğitim ve öğretimden geçmelidir.
XIV. Savcılık makamı büyük oranda hiyerarşik bir yapı temelinde düzenlenmektedir. Hiyerarşinin farklı kademeleri arasındaki ilişkilerin açık, net ve dengeli yönetmeliklerle düzenlenmesi gerekmektedir. Dava görevlendirmeleri ve bu görevlendirmelerde yapılan değişiklikler tarafsızlık şartlarını karşılamalıdır.
XV. Savcılar yalnızca güvenilir ve kabul edilebilir olduğuna makul ölçüde inanılan sağlam delillere dayanarak kovuşturma kararı vermelidir. Savcılar bilhassa ağır bir insan hakları ihlaline yol açan durumlarda hukuka aykırı yöntemlere başvurularak elde edilmiş olduğuna makul ölçüde inanılan delilleri kullanmayı reddetmelidir. Bu tür yöntemlerin kullanımından veya başkaca hukuka aykırılıklardan sorumlu olan kişilere karşı uygun yaptırımların getirilmesini sağlamaya çalışmalıdır.
XVI. Savcılar kararlı, ancak adil bir şekilde hareket etmelidir. Savcılar, mahkemelerin adil hükümlere varmasına yardımcı olur ve adalet sisteminin etkili, süratli ve verimli bir şekilde işlemesine katkıda bulunur.
XVII. Kovuşturma sürecinde ve mahkemede takdire bağlı kararlar alınırken tutarlılığın ve adilliğin sağlanması için, bilhassa kovuşturma yapılıp yapılmaması konusundaki kararlara ilişkin olarak açık ve net kılavuz ilkeler yayınlanmalıdır. Uygun hallerde ve kanun uyarınca, savcılar kovuşturmaya alternatif oluşturabilecek durumları değerlendirmelidir.
XVIII. Savcılar, hukukun üstünlüğü açısından temel arz eden görevlerini etkili bir şekilde yerine getirebilmek için modern teknoloji kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli ve uygun araçlara sahip olmalıdır.
XIX. Savcılık teşkilatı, savcıların ihtiyaçlarının değerlendirilmesine, bütçelerinin müzakere edilmesine ve tahsis edilen kaynakların, amaçlara hızlı ve nitelikli bir şekilde ulaşılmasını sağlamak amacıyla nasıl kullanılacağına şeffaf bir şekilde karar verilmesini mümkün kılmalıdır. Savcılık teşkilatına kaynakların yönetimi sorumluluğunun yüklenmiş olması halinde teşkilat, modern yönetim yöntemlerini etkin ve şeffaf bir şekilde kullanmalı ve yeterli düzeyde eğitim temin edilmelidir.
XX. Savcılık hizmetlerinin ulusal ve uluslararası seviyede etkili olabilmesi için farklı savcılıklar arasında ve ayrıca aynı daireye mensup savcılar arasında karşılıklı ve adil bir işbirliği esastır. Savcılar kendi yetki alanları dahilindeki uluslararası yardım taleplerine, ulusal seviyede kendi işlerine gösterdikleri titizlikle yaklaşmalı ve gerçek ve etkili bir uluslararası yargısal işbirliğini geliştirmek ve sürdürmek bakımından, eğitim de dahil olmak üzere gerekli araçlara sahip olmalıdır.

CCPE tarafından Roma’da 17 Aralık 2014 tarihinde onaylanmıştır.

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri (PDF)
(Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 9(2014) Sayılı Görüş)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [586.80 KB]

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü

0

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü, uluslararası hukuk kurum ve kuruluşları tarafından ilk kez 2021 yılında ilan edilmiştir. 14 Haziran, Birleşmiş Milletlerin ilan ettiği özel günler, avukatlarla ilgili diğer özel günler ve dünya ülkelerindeki adli yılların açılış tarihleri gözetilerek seçilmiştir.

Medeniyetin ve hukukun çağımızda ulaştığı noktada, insan haklarını ve özgürlükleri koruyan bir hukuk düzeninin tüm insanlar ve uluslar için vazgeçilmez olduğunu vurgulayan hukukçular, hukuk örgütleri ve barolar, 14 Haziran tarihini Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü (International Fair Trial Day) ilan etmiştir.

Adana Barosu, ÇHD, ve İHD tarafından Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü için düzenlenen toplantıdan bir kare

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Adil yargılanma hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinde düzenlenmiştir ve en önemli maddedir. Bu hak, temel ve evrensel bir haktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gelen davaların yaklaşık yarısı bu maddenin ihlalinden kaynaklanmaktadır. Adil Yargılanma Hakkı gerek Türkiye Cumhuriyeti ve gerekse diğer birçok ülke tarafından anayasal güvence altına alınmış bir haktır. Türkiye Cumhuriyeti, 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde Adil Yargılanma Hakkını garanti altına almıştır. [/box]

Adil Yargılanma Hakkı

Avrupa Barolar ve Hukuk Cemiyetleri Konseyi (CCBE), Demokrasi ve İnsan Hakları İçin Avrupalı Avukatlar Derneği (ELDH), Avrupa Barolar Federasyonu (FBE), Avrupalı Demokrat Avukatlar (EDL-AED), Fransa Barolar Birliği (CNB), Uluslararası Demokratik Avukatlar Derneği (IADL), Uluslararası Avukatlar Derneği (UIA), Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Komitesi (IBAHRI), İtalya Barolar Birliği (CNF), İngiltere ve Wales(Galler) Hukuk Topluluğu ile Avukatlar için Avukatlar (L4L)  yürüttükleri çalışmalar sonucunda, Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı ve Ebru Timtik Ödülünün ilanını gerçekleştirmiştir. Her yıl 14 Haziran tarihinde gerçekleşecek olan Adil Yargılanma Hakkı Gününde o yıl seçilen bir ülkedeki adil yargılanma sorunlarına odaklanılacağı ilan edilmiştir. 2021 yılı için verilecek ödül, ölüm orucu eyleminde hayatını kaybeden Avukat Ebru Timtik’e adanmıştır.

Adil yargılanma talebiyle girdiği ölüm orucunun 238’inci gününde yaşamını yitiren avukat Ebru Timtik’in anısına 2021 yılında ilk kez düzenlenen Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı gününde Türkiye’deki hukuk örgütleri, barolar ve hukukçular çeşitli etkinlikler gerçekleştirmiş ve basın açıklamaları yapmıştır. Adalet için Hukukçular, ÇHD, Demokrasi için Hukukçular, Hukukçu Dayanışması, İnsan Hakları Derneği, ÖHD ve Toplumsal Hukuk tarafından yapılan açıklamada Avukat Ceren Uysal, “Hepimizi harekete geçiren, Ebru’nun yaşamını kaybetmesi oldu” demiştir.

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü Etkinlikleri

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü etkinliklerinin her yıl 14 Haziran’da gerçekleşmesi ve her yıl bir ülkede yaşanan Adil Yargılanma sorunlarına odaklanılması amaçlanmaktadır. Gün kapsamında, o yıl seçilen ülkede adil yargılanma hakkının güvence altına alınması için olağanüstü çaba harcayan kişi yahut kurumlara Ebru Timtik Ödülü’nün verilmesi kararlaştırılmıştır. Adil yargılanma hakkına gereken saygının gösterilmemesi nedeniyle o yıl içinde seçilmiş olan ülkede konferanslar düzenlenmesi, diğer ülkelerde etkinlikler yapılması ve tüm insanlığın dikkatinin “adil yargılanma” odak noktasına çekilmesi hedeflenmektedir.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyoloji Komisyonu ile Adil Yargılama Takip Merkezi ve Avukat Hakları Merkezi’nin birlikte düzenlediği Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü’ne özel olarak 2022 yılında yapılmak istenen program iptal edilmiş, bu günün ülke genelinde yaygınlaşmasına marjinal yapılar tarafından engel olunmuştur.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””

]Türkiye’deki hukuk kurum ve kuruluşları 2021 yılı etkinlikleri çerçevesine şu açıklamayı yapmışlardır: 

Aşağıda imzası bulunan kuruluşlar olarak bizler, bu raporlarda tespit edilen sorunların bir yansıması olarak, ülkede adil yargılanma hakkının tam olarak korunmasını sağlamak ve bu hakkın altında yatan ilkelerin etkin bir şekilde hayata geçmesini sağlayacak bir ortam yaratmak için Türkiye yetkililerini aşağıdaki adımları uygulamaya çağırıyoruz. :

-Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak için gerekli yasal ve diğer önlemler alınmalı ve yürütme de dahil olmak üzere yargının işleyişine doğrudan müdahale, baskı veya etki oluşturan tüm uygulamalar sona erdirilmelidir;
-BM Evrensel Periyodik Gözden Geçirme kapsamındaki İnsan Hakları Konseyi ve Venedik Komisyonu da dahil olmak üzere çok sayıda insan hakları gözetim mekanizmalarının Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu yürütmeden bağımsız kılmak ve kararlarının uygulanmasını sağlamaya yönelik tavsiyeleri uygulamaya konulmalıdır.
– Türk Ceza Kanunu’nun ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş, muğlak ve eleştirel seslere karşı keyfi olarak uygulandığı tespit edilen ilgili maddelerinin açıklık ve öngörülebilirlik gereklilikleri ile hukuki belirlilik ve kanunsuz ceza olmaz ilkelerini karşılayacak şekilde değiştirilmelidir.
– Avukatlara, yargıçlara, diğer hukukçulara, gazetecilere, insan hakları savunucularına, muhalif politikacılara, akademisyenlere ve diğer kişilere yönelik, uluslararası adil yargılanma standartları bağlamında yargılamalarda belirli ceza gerektiren fiillere ilişkin inandırıcı bir kanıt olmaksızın süregelen sistematik taciz, tutuklama ve yargılamalara derhal son verilmelidir.
– Tüm cezai soruşturma ve kovuşturmalarda masumiyet karinesi ilkesini garanti edilmeli ve bu ilke korunmalıdır.
– İfade, örgütlenme ve barışçıl toplanma özgürlükleri gibi uluslararası insan hakları sözleşmelerinde korunan bu haklardan yararlanılmasını engelleyen her türlü uygulama, bu özgürlüklerin kullanımının keyfi kovuşturma ve uzun ve cezalandırmaya yönelik tutukluluk için gerekçe olarak kullanılması da dahil olmak üzere sona erdirilmelidir.
– Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 14. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkına, Türkiye’nin her düzeydeki ceza mahkemelerindeki tüm ceza kovuşturmalarında uyulması sağlanmalıdır.
– Hakim ve savcıların adil bir yargılanma olmaksızın ihraç edilmeleri, avukatların mesleki faaliyetlerini ifa etmelerinin önüne set çekilmesi, şüphelilerin yasal temsilci hakkı ve avukat ve müvekkil arasında iletişim hakkı ve yanı sıra İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Nisan 2019’da yayınlanan raporunda çerçevesini çizdiği üzere yargı sistemine getirilen diğer sınırlamalar da dahil olmak üzere olağanüstü hak döneminde gerçekleşip yasalaşan düzenlemeler kaldırılmalıdır.
– Avukatların, hakimlerin, gazetecilerin, muhalif politikacıların, insan hakları savunucularının ve diğerlerinin, yasal aktivitelerini engellemek ve onları sindirmeyi hedefleyen bir şekilde özellikle terör örgütüne üyelik suçlaması gibi düzleme suçlamalarla toplu yargılamalara konu edilmeleri uygulamasına son verilmelidir. –
Ülkedeki yapısal insan hakları sorunlarını ele almak ve çözmek için uluslararası gözetim mekanizmaları ve ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ile açık bir diyalog oluşturulmalı ve ilk adım olarak BM Hakimler ve Avukatlar Özel Raportörü ve diğer özel raportörlerin Türkiye ziyaret talepleri kabul edilmelidir.[/box]

Schengen Vizesi

0

Schengen Vizesi, ismini Avrupa’da bulunan bir ülke olan Lüksemburg’un güney kesimlerinde kalan küçük bir kentin isminden almıştır. 14 Haziran 1985 yılında I.Schengen Anlaşması Lüksemburg’un Schengen şehrinde imzalandığı için bu adı taşımaktadır.

II.Schengen Anlaşması ise 19 Haziran 1990 yılında yapılmış ve Schengen yürürlüğe girmiştir. İmzalanan anlaşmaya göre, Fransa, Batı Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg (Bu 3 ülke Benelux ülkeleri olarak da bilinirler) vatandaşları, anlaşmaya katılan ülkelere vizesiz giriş-çıkış giriş-çıkış yapma hakkında sahip olmuşlardır.

İç sınırların kaldırılması, Schengen ülkelerinin bölgede üst düzey güvenliğin sağlanabilmesi için işbirliğine gitmelerini gerektirmektedir. Bu işbirliğine ortak dış sınırların düzenlenmesi ve AB dışında, Schengen’e dahil olmayan komşularla işbirliği kurulması konularında ortak sorumluluk duygusuyla hareket edilmesi de dahildir. Schengen işbirliği dış sınırların kontrolünde ortak kriterler, Schengen Bölgesi’ne girişte ortak kurallar ve katılan ülkeler arasında ileri polis işbirliği getirmektedir.

Schengen vizesi, Schengen bölgesi ülkelerinden birine gidilmesi halinde alınması gereken bir vize türüdür. Birden fazla Schengen ülkesine gidilecekse ilk gidilecek Schengen ülkesinin vizesinin alınması yeterlidir. A tipi vize, havaalanlarında transit geçiş olanağı sağlamaktadır. C tipi Schengen Vizesi, Schengen ülkelerine 90 günlüğüne giriş hakkı sağlamaktadır.  C tipi vize türü, turistik, ziyaret, kültür ve spor amaçlarını içermektedir. D tipi Schengen Vizesi ise Schengen ülkesinde 90 güne kadar çalışma, girişimcilik, eğitim, aile birleşimi gibi amaçlar hizmet eden vize türüdür.  Uzun Süreli Vize ise Schengen ülkesinde 90 günden fazla daimi oturum veya uzun dönem çalışma ve okuma iznini sağlamaktadır.

26 Schengen ülkesi 27 AB ülkesinin 22’si ve dört AB üyesi olmayan ülkeden oluşmaktadır. İtalya 27 Kasın 1990’da, İspanya ve Portekiz 25 Haziran 1992’de, Yunanistan 6 Kasım 1992’de, Avusturya 28 Nisan 1995’te, Danimarka, İzlanda ve İskandinav Ülkeleri (İsveç, Norveç, Finlandiya) 19 Aralık 1996’da, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Polonya, Litvanya, Slovakya, Slovenya, Malta ve Letonya 1 Ocak 2007’de, İsviçre 16 Ekim 2004’te, Liechtenstein 19 Aralık 2011’de Avrupa Birliği’nin Schengen bölgesine dahil olmuşlardır. Üyelik müzakerelerine Türkiye ile aynı zamanda (3 Ekim 2005)’te başlayan Hırvatistan, 2011 yılında Avrupa Birliği ile kabul anlaşmasını imzalayarak, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini tamamlamış, AB’nin resmi üyesi olmuştur.

Shengen Üyesi Ülkeler

Shengen üyesi ülkeler, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İtalya, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, İspanya, İsveç ve İsviçre’dir.

Bulgaristan ve Romanya, en son Avrupa Birliği’ne üye olan iki ülkedir. Fakat Almanya, Fransa ve Hollanda’nın karşı çıkmasından dolayı, henüz Schengen bölgesine alınmamışlardır. Avrupa Birliği üyesi olmamasına rağmen, İzlanda, Norveç, İsviçre ve Lihtenştayn vatandaşları Schengen Bölgesi’nde serbestçe seyahat etme hakkına sahiptir.  Birleşik Krallık ve İrlanda Schengen bölgesinde değildir fakat Schengen ile ortak veritabanı kullanırlar. Bu yüzden, AB dışından ülkeye girecek olan kişiler, özel olarak İngiltere ve İrlanda vizesi almalıdır. Schengen vizesiyle İngiltere’ye veya İrlanda’ya giriş yapılamaz. Avrupa Birliği’nin ve Schengen Antlaşması’nın üç özel üyesi bulunmaktadır. Avrupa kıtasının dışında kalan ve Portekiz’e bağlı olan ada topluluğu Azorlar, Madeira ve İspanya’ya bağlı Kanarya Adaları Schengen sınırları içerisinde yer almaktadır. Monako, San Marino ve Vatikan Schengen Antlaşması’na tabi olmadığı halde, şehir devlet statüleri gereğince, sınırlarını Schengen üyesi ülke vatandaşlarına açmaktadır.

Schengen Yürütme Anlaşması

0

Schengen Yürütme Anlaşması, 14 Haziran 1985 tarihinde beş Avrupa ülkesi arasında imzalanan Schengen Anlaşması‘nın uygulama biçimini göstermek üzere hazırlanmıştır.  Anlaşma, 26 Mart 1995’te yürürlüğe girmiştir. Temel amacı, katılımcı ülkeler arasındaki sınır kontrollerini kademeli olarak kaldırarak insanların, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımını sağlamaktır.

Schengen Anlaşması’nın Uygulama Sözleşmesi (resmi adıyla “Benelüks Ekonomik Birliği Ülkeleri Hükümetleri, Almanya Federal Cumhuriyeti Hükümeti ve Fransa Cumhuriyeti Hükümeti Arasındaki Müşterek Sınırlarda Kontrollerin Kademeli Olarak Kaldırılmasına İlişkin 14 Haziran 1985 Tarihli Schengen Anlaşması’nın Uygulama Sözleşmesi”), Avrupa’da sınır kontrollerinin kaldırılması ve serbest dolaşım bölgesinin oluşturulması amacıyla imzalanan Schengen Anlaşması’nın somut uygulama adımlarını belirlemektedir.

 

Ana Hatları:

  1. Sınır Kontrollerinin Kaldırılması: Anlaşma, iç sınırların kaldırılmasını ve buna karşılık dış sınırlarda daha sıkı kontrollerin yapılmasını öngörür. Schengen ülkeleri arasında vizesiz seyahat edilebilir hale gelmektedir.

  2. Polis ve Hukuki İşbirliği: Ülkeler arasında suçla mücadele ve güvenlik konularında daha fazla işbirliği yapılmasını sağlar. Ülkeler arasında bilgi paylaşımı, suçluların takibi ve iadesi gibi düzenlemeler yapılmıştır.
  3. Schengen Bilgi Sistemi (SIS): Sınırların kaldırılmasıyla doğabilecek güvenlik açıklarını gidermek için katılımcı ülkeler arasında ortak bir veri tabanı olan Schengen Bilgi Sistemi (SIS) kurulmuştur. Bu sistem, suçluların ve aranan kişilerin takibi gibi önemli güvenlik bilgilerini paylaşmak için kullanılacaktır.
  4. Dış Sınırların Yönetimi: İç sınırlar kalksa da dış sınırlarda daha sıkı kontroller öngörülür. Dış sınırdan giriş yapacak olan kişiler için ortak bir vize politikası uygulanacaktır.

Schengen Yürütme Anlaşması

BENELÜKS EKONOMIK BIRLIĞI ÜLKELERI HÜKÜMETLERI, ALMANYA FEDERAL CUMHURIYETI HÜKÜMETI VE FRANSA CUMHURIYETI HÜKÜMETI ARASINDAKI MÜŞTEREK SINIRLARDA KONTROLLERIN KADEMELI OLARAK KALDIRILMASINA ILIŞKIN 14 HAZIRAN 1985 TARIHLI SCHENGEN ANLAŞMASI’NIN UYGULAMA SÖZLEŞMESI

(Schengen Yürütme Anlaşması)
(19 Haziran 1990)

Belçika Krallığı, Almanya Federal Cumhuriyeti, Fransa Cumhuriyeti, Lüksembourg Büyük Dükalığı, ve Hollanda Krallığı bundan böyle Sözleşmeci Taraflar şeklinde anılarak,

Müşterek sınırlarda uygulanan kontrollerin kademeli olarak kaldırılmasına ilişkin 14 Haziran 1985 tarihli Schengen Anlaşmasını temel alarak,

Bu antlaşmada amaç olarak belirtilen müşterek sınırlardaki insan hareketlerine ilişkin kontrollerin kaldırılmasını gerçekleştirmek, ve mal taşımacılığını ve hareketini kolaylaştırmak yönündeki niyetin yerine getirilmesini kararlaştırarak,

Tek Avrupa Senediyle ekleme yapılan Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmanın, iç pazarın, iç sınırları bulunmayan bir alanı kapsamasını öngörmesine dayanarak,

Sözleşmeci Taraflar tarafından güdülen amacın bu hedefle, Antlaşmanın hükümlerini yerine getirmek için alınacak önlemlere aykırı olmayan bir biçimde çakışmasına dayanarak,

Bu niyetin uygulamasının bir dizi uygun önlemlerin alınmasına ve Sözleşmeci Tarafların yakın işbirliğini gerektirmesine dayanarak,

AŞAĞIDAKI MADDELERI KABUL ETMIŞTIR:
(…)

II. BAŞLIK
IÇ SINIRLARDA KONTROLLERIN KALDIRILMASI VE INSAN HAREKETLERI
7. BÖLÜM
Sığınma başvurularının incelenmesi sorumluluğu
28. Madde

Sözleşmeci Taraflar 31 Ocak 1967 New York Protokolü ile değişikliğe uğrayan Mülteciler Statüsüne ilişkin 28 Temmuz 1951 Cenevre Sözleşmesi’ndeki yükümlülüklerini, bu belgelerin kapsamına herhangi bir coğrafi sınırlama getirmeden
tekrar teyit ettikleri gibi, bu belgelerin uygulanmasında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği yapmaya dair taahhütlerini burada tekrar teyit ederler.

29. Madde

1. Sözleşmeci Taraflar, bir yabancının herhangi bir Sözleşmeci Tarafın topraklarında yapacağı sığınma başvurusunu incelemeyi taahhüt ederler.
2. Bu yükümlülük Sözleşmeci Tarafın iltica için başvuran herkesin ülkeye girişine ya da ülkede kalmasına izin vermesini zorunlu kılmaz.
3. Her Sözleşmeci Taraf kendi ulusal yasalarına dayanarak ve uluslararası taahhütlerine uygun olarak, sığınma başvurusunda bulunan bir kişiyi sınırdan geri çevirme ya da Üçüncü bir ülkeye sınır dışı etme hakkını elinde tutar.
4. Yabancının sığınma için başvurduğu Sözleşmeci Taraf hangisi olursa olsun başvuruyu tek bir Sözleşmeci Taraf inceler. Bu ülke 30. maddede belirtilen kıstaslara göre belirlenecektir.
5. 3. Paragrafa rağmen her Sözleşmeci Taraf, bu Sözleşmeye bağlı olarak sığınma başvurusunu inceleme yükümlülüğü başka bir Sözleşmeci Tarafa verilmiş olsa bile, özellikle kendi ulusal hukukunu ilgilendiren özel nedenlerden dolayı bir sığınma başvurusunu incelemek hakkını saklı tutabilir.

30. Madde

1. Sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olacak Sözleşmeci Tarafın belirlenmesi aşağıdaki kıstaslara göre yapılır:
(a) Eğer bir Sözleşmeci Taraf sığınma başvurusu yapan bir kişiye herhangi türde bir vize ya da oturma izni vermiş ise başvuruyu incelemekten kendisi sorumlu olur. Bu vizenin başka bir Sözleşmeci Tarafın onayına dayanarak verilmesi durumunda ise bu onayı veren ülke başvuruyu incelemekten sorumlu olur.
(b) Sığınma başvurusunda bulunan kişiye iki ya da daha fazla Sözleşmeci Tarafın, herhangi tür bir vize ya da oturma izni vermesi durumunda, bu belgelerden geçerlik süresi en geç sona ereni veren Sözleşmeci Taraf, başvuruyu incelemekten sorumlu olur.
(c) Sığınma başvurusunda bulunan kişi Sözleşmeci Tarafların topraklarını terk etmediği sürece, (a) ve (b) alt-paragraflarına uygun olarak tanımlanan sorumluluklar, herhangi bir tür vizenin ya da oturma izninin geçerlilik süresinin bitmesi durumunda bile devam eder. Eğer sığınma başvurusunda bulunan kişi vize verilmesi ya da oturma izninin sağlanmasından sonra Sözleşmeci Tarafların topraklarını terk etmiş ise, bu arada ulusal kanuni hükümlere bağlı olarak geçerlik süreleri sona ermedikçe bu belgeler paragraf (a) ve (b) deki sorumlulukların temelini oluşturur.
(d) Sözleşmeci Tarafların sığınma başvurusunda bulunan kişiye vize muafiyeti uygulamaları durumunda, sığınma başvurusunda bulunan kişinin Sözleşmeci Tarafların topraklarına dış sınırlarını kullanarak girdiği Sözleşmeci Taraf sorumlu olur.
Vize politikalarının uyumu tamamlanıncaya kadar, ve sığınma başvurusunda bulunan kişiye sadece bazı Sözleşmeci Taraflar tarafından vize muafiyeti verilmesi durumunda, sığınma başvurusunda bulunan kişinin, Sözleşmeci Tarafların
topraklarına vize muafiyeti sayesinde dış sınırlarını kullanarak girdiği Sözleşmeci Taraf, (a), (b) ve (c) alt-paragraflarına tabi olmak kaydıyla, sorumlu olur.
Eğer sığınma başvurusu başvurana geçiş vizesi veren bir Sözleşmeci Tarafa yapılmış ise -başvuranın sınır kontrollerinden geçip geçmemesine bakılmaksızın- ve eğer geçiş vizesi geçiş ülkesi Sözleşmeye Taraf olan varış ülkesinin diplomatik ya da konsolosluk kanallarından bu kişinin varış ülkesine giriş şartlarını yerine getirdiğine ilişkin bilgiyi sağlamasından sonra verildi ise, Sözleşmeye Taraf olan varış ülkesi sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olur.
(e) Eğer sığınma başvurusunda bulunan kişi Sözleşmeci Tarafların topraklarına Yürütme Komitesi tarafından kararlaştırılan ve sınırdan geçişi sağlayan bir ya da daha fazla belgeye sahip olmadan girmiş ise bu kişinin Sözleşmeci Tarafların topraklarına dış sınırlarını kullanarak girdiği Sözleşmeci Taraf sorumlu olur.
(f) Sığınma başvurusu Sözleşmeye Taraf olan bir Devletçe incelenen bir yabancı yeni bir başvuruda bulunursa sorumlu Sözleşmeci Taraf ilk başvuruyu incelemekte olandır.
(g) yaptığı önceki sığınma başvurusu bir Sözleşmeci Taraf tarafından nihai sonuca başlanan bir yabancının yeni bir başvuruda bulunması durumunda, başvuranın Sözleşmeci Tarafların topraklarını terk etmemesi halinde, sorumlu Sözleşmeci Taraf önceki talebi incelemiş olandır.
2. Bir Sözleşmeci Tarafın Madde 29 (4) uyarınca bir sığınma başvurusunu incelemesi durumunda, bu Maddenin 1. paragrafına bağlı olarak sorumlu olan Sözleşmeci Tarafın yükümlülükleri ortadan kalkar.
3. Sorumlu Sözleşmeci Taraf 1. ve 2. paragraflarda belirtilen kıstaslar aracılığıyla belirlenemiyorsa sığınma başvurusunun yapıldığı Sözleşmeci Taraf başvurudan sorumlu olur.

31. Madde

1. Sözleşmeci Taraflar bir sığınma başvurusunu inceleme sorumluluğunun aralarından hangisine ait olduğunu en hızlı şekilde kararlaştırmak için gayret gösterirler.
2. Eğer bir sığınma başvurusu 30. Maddeye göre sorumlu olmayan Sözleşmeci Taraf bir ülkeye, halen ülke topraklarında ikamet eden bir yabancı tarafından yapılmış ise, bu Sözleşmeci Taraf sorumlu olan Sözleşmeci Taraftan başvuranın sığınma başvurunu inceleme sorumluluğunu yüklenmesini isteyebilir.
3. Isteğin sığınma başvurusunun yapılmasından sonraki 6 ay içinde iletilmesi durumunda, sorumlu Sözleşmeci Taraf paragraf 2’de bahsedilen sığınma için başvuran kişinin sorumluluğunu üstlenir. Isteğin belirtilen süre içinde yapılmaması durumunda sığınma başvurusunun yapıldığı Sözleşmeci Taraf sığınma başvurusundan sorumlu olur.

32. Madde

Sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olan Sözleşmeci Taraf başvuruyu ulusal hukukuna göre inceler.

33. Madde

1. Sığınma için başvuran bir kişinin, sığınma işlemlerinin yapıldığı süre içinde başka bir Sözleşmeci Taraf topraklarında yasadığı yollarla bulunması durumunda, başvuruyu incelemekten sorumlu olan Sözleşmeci Taraf kendisini geri almaya
zorunludur.
2. Paragraf 1, diğer Sözleşmeci Tarafın sığınma başvurusunda bulunan kişiye bir yıl ya da daha fazla süreli oturma izni vermesi durumunda uygulanmaz. Bu durumda başvuruyu inceleme sorumluluğu diğer Sözleşmeci Tarafa devredilir.

34. Madde

1. Sorumlu Sözleşmeci Taraf, kendisi tarafından başvurusu kesin olarak reddedilen ve bir başka Sözleşmeci Tarafın topraklarına oturma izni olmaksızın giren bir yabancıyı geri almak zorundadır.
2. Paragraf 1 başvurudan sorumlu Sözleşmeci Tarafın yabancıyı Sözleşmeci Tarafların topraklarından sınır dışı ettiği durumlarda uygulanmaz.

35. Madde

1. Bir yabancıya mülteci statüsü tanıyan ve kendisine oturma izni veren Sözleşmeci Taraf, ilgili kişilerin onayı halinde, kişinin aile üyeleri tarafından yapılan sığınma başvurularını incelemekten sorumludur.
2. Paragraf 1’de belirtilen aile üyeleri, mültecinin eşi ve henüz evlenmemiş 18 yaşından küçük çocuğu, ya da eğer mülteci 18 yaşından küçük evlenmemiş bir çocuk ise mültecinin annesi ya da babasıdır.

36. Madde

Bir sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olan Sözleşmeci Taraf, eğer ilgili kişi isterse, ailevi ya da kültürel nedenlere bağlı insancıl temellere dayanarak diğer bir Sözleşmeci Taraftan bu sorumluluğu üstlenmesini isteyebilir. Kendisine talepte bulunulan Sözleşmeci Taraf bu isteğin yerine getirilip getirilemeyeceğini değerlendirir.

37. Madde

1. Sözleşmeci Tarafların yetkili mercileri aşağıdaki konulara ilişkin bilgilerin ayrıntılarını en kısa zamanda birbirlerine gönderirler:
(a) yürürlüğe giriş tarihlerinden daha geç olmamak üzere, mülteci hukuku ya da başvuran kişilere ilişkin muamelelerle ilgili yeni kurallar ve önlemler;
(b) sığınma başvurusunda bulunanların, menşe ülkelerini belirten aylık varışlarına ilişkin istatiksel bilgi, ve mümkün olduğu ölçüde sığınma başvurularında verilen kararlar;
(c) belli bazı grupların sığınma başvurularının ortaya çıkması ya da önemli artışlar göstermesi ile bu konuda eldeki her türlü bilgi;
(d) mülteci hukuku ile ilişkili her türlü önemli karar.
2. Sözleşmeci Taraflar, ortak bir değerlendirmeye varma hedefini gözeterek, sığınma başvurusunda bulunanların menşe ülkelerinin durumuna ilişkin bilgi toplamada yakın işbirliğini taahhüt ederler.
3. Herhangi bir Sözleşmeci Tarafın ilettiği bilgilerin tabi tutulduğu gizli işlemlere dair talimatlara diğer Sözleşmeci Taraflarca uyulmalıdır.

38. Madde

1. Bütün Sözleşmeci Taraflar, sığınma başvurusunda bulunan kişiyle ilgili olarak ellerinde bulunan bilgileri, aşağıdaki nedenlerle isteyen diğer bütün Sözleşmeci Taraf ülkelere gönderirler:
* sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Sözleşmeci Tarafın belirlenmesi;
* sığınma başvurusunun incelenmesi;
* bu bölümde belirtilen yükümlüklerin yerine getirilmesi;
2. Bu bilgiler yalnızca aşağıdaki konuları kapsayabilir:
(a) kimlik bilgileri (sığınma başvurusunda bulunanın, ve uygun durumlarda aile üyelerinin soyadı, adı, ve daha önceki adları, unvan ve lakapları, doğum tarihi ve yeri, şimdiki uyruğu ve daha önceki uyrukları);
(b) kimlik ve yolculuk belgeleri (referanslar, geçerlik süreleri, veriliş tarihleri, veren makam, verildiği yer vs.);
(c) başvuru sahibinin kimliğini tespit etmek için gerekebilecek diğer bilgiler,
(d) ikamet ettiği yerler ve yolcululuklarında kullandığı güzergahlar hakkında bilgiler;
(e) bir Sözleşmeci Taraf tarafından verilmiş oturma izinleri ve vizeler;sığınma başvurusunun yapıldığı yer;
(f) uygun durumlarda, daha önce sığınma için yapılan bütün başvuruların tarihleri; şimdiki başvurunun yapıldığı tarih, başvuruyu inceleme işlemlerinde gelinen nokta ve alınan bu kararların doğurduğu sonuçlar.
3. Bir Sözleşmeci Taraf diğer bir Sözleşmeci Taraftan sığınma başvurusunda bulunan kişinin başvurusunu desteklemek amacıyla öne sürdüğü dayanaklar ve uygun olduğu yerlerde başvuru hakkında verilen kararla ilgili dayanaklara ilişkin bilgi talep edebilir.
Bilgi istenen Sözleşmeci Taraf kendinden istenilen bu talebe uyup uyamayacağına karar verir. Her durumda, bu bilgilerin aktarımı, sığınma başvurusunda bulunan kişinin rızasına bağlıdır.
4. Bilgi alışverişi bir Sözleşmeci Tarafın isteği üzerine ve yalnızca her Sözleşmeci Tarafın Yürütme Komitesine bildirmiş olduğu yetkili merciler arasında gerçekleştirilir.
5. Değiş-tokuş edilecek bilgiler ancak 1. paragrafta belirtilen amaçlar için kullanılabilir. Bu bilgiler ancak aşağıda belirtilen konularda sorumlu olan yetkili ve adli makamlara iletilir:
* bir sığınma başvurusunu inceleyecek Sözleşmeci Tarafın belirlenmesi;
* sığınma başvurusunun incelenmesi;
* bu Bölümden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesi.
6. Bir Sözleşmeci Taraf bilgi verirken bu bilgilerin doğru ve güncel olmasını sağlayacaktır.
Bir Sözleşmeci Tarafın gerçek olmayan ya da iletilmemesi gereken bilgi sağladığı anlaşılırsa, bilgiyi alan Sözleşmeci Tarafların vakit geçirmeksizin haberdar edilmesi gerekir. Bu durumda bilgiyi alan Sözleşmeci Tarafların bu bilgileri düzeltmeleri ya da tamamen iptal etmeleri zorunludur.
7. Sığınma başvurusunda bulunan kişinin, kendi başvurusu üzerine, mümkün olduğu süre boyunca, kendi hakkındaki değiş-tokuş edilen bilgiden haberdar olma hakkı vardır. Kişinin bilginin yanlış olduğu ya da taraflara iletilmemesi gerektiği konusunda kanaate varması durumunda, bilginin düzeltilmesini ya da silinmesini isteme hakkı saklıdır. Düzeltmeler 6. paragrafta belirtildiği şekilde yapılır.
8. Ilgili her bir Sözleşmeci Taraf ilettiği ve aldığı bilgilerin kaydını tutar.
9. Iletilen bilgiler iletildikleri amacın gerektirdiği süreden daha fazla saklı tutulmazlar. Bilgilerin saklanma gereksinimi ilgili Sözleşmeci Tarafça koşullara uygun olarak belirlenir.
10. Iletilen bilgiler, her durumda, en az aktarıldıkları Sözleşmeci Tarafın kanunlarında belirtilen benzeri bilgilere sağlananki kadar korumaya sahip olacaktır.
11. Bilgi aktarımının otomatik değil de başka yöntemlerle yapılması durumunda, her Sözleşmeci Taraf etkin denetlemeler vasıtasıyla bu Maddenin uygulanmasını temin etmek için gerekli önlemleri almalıdır. Bir Sözleşmeci Tarafın 12. paragrafta
belirtilen bir hizmete sahip olması durumunda, bu hizmete gerekli denetlemeleri sağlaması talimatını verebilir.
12. Sözleşmeci Taraflardan biri ya da birkaçının 2. ve 3. paragraflarda belirtilen bilgilerin tamamını ya da bir bölümünün işlemlerini bilgisayarla gerçekleştirmek istemeleri durumunda, bilgisayar kullanımına eğer söz konusu Sözleşmeci Taraf 28 Ocak 1981 tarihli Kişisel Bilgilerin Otomatik Işlenmesi Sırasında Kişilerin Korunmasına Ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin ilkelerinin uygulanmasını mümkün kılan yasaları yürürlüğe sokmuş ve uygun bir ulusal birimi bu Sözleşmeye göre iletilen bilgilerin işlenmesinin bağımsız denetiminden sorumlu tayin etmiş ise izin verilir.

Yargıtay Önceki Başkanları 

1
Yargıtay Önceki Başkanları

Yargıtay Önceki Başkanları 

İsmail Rüştü CİRİT(10 Şubat 2015-….)

İsmail Rüştü Cirit – Yargıtay Başkanı

 Ali ALKAN (07.05.2012 – 09.02.2015)

A. Nazım KAYNAK (02.06.2011 – 05.05.2012)

Hasan GERÇEKER (06.02.2008 – 01.06.2011)

Hasan Gerçeker

Osman ARSLAN (02.12.2004-20.12.2007)
Eraslan ÖZKAYA (19.06.2002-01.12.2004)

Eraslan Özkaya

Sami SELÇUK (07.07.1999-15.06.2002)

Sami Selçuk

Mehmet UYGUN (11.07.1997-01.07.1999)
Müfit UTKU (05.07.1993-07.07.1997)
İsmet OCAKÇIOĞLU (04.07.1989-05.07.1993)

Ahmet COŞAR (1986-1989)
Yargıtay Önceki Başkanları 
Nihat RENDA (1984-1986)

1921 yılında Yanya’da doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesini 1942 yılında bitirdikten sonra Nisan 1946 tarihinde Iğdır Hâkim Yardımcısı olarak mesleğe girmiş, sırasıyla Lüleburgaz Ceza Hâkimliği, Yüksek Hâkimler Kurulu Raportörlüğünde bulunmuştur. 21 Aralık 1964 tarihinde Yargıtay Üyeliğine ve 1984 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen Nihat Renda, bu görevinden 01.12.1986 tarihinde yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılmıştır.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Derviş TURHAN (1980-1984) 

1919 yılında Mardin’de doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesini 1942 yılında bitirdikten sonra, 16 Ağustos 1945 tarihinde Artvin C.Savcı Yardımcısı olarak mesleğe girmiş, sırasıyla Çemişgezek Hâkimliği, Simâv ve Eskişehir Hukuk Hakimliklerinde bulunmuştur. 28 Ekim 1963 tarihinde Yargıtay Üyeliğine, 7.6.1973 tarihinde de Yargıtay 13.Hukuk Dairesi Başkanlığına seçilmiştir. 13.Hukuk Dairesi Başkanı iken ek görev olarak Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı görevinide yapmıştır. 15 Eylül 1980 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen M.Derviş Turhan, 3 Ağustos 1984 tarihinde yaş sınırı nedeniyle bu görevinden emekliye ayrılmıştır.

Cevdet MENTEŞ (1972-1980)

Eski Yargıtay Başkanı ve Adalet Bakanı Cevdet Menteş

Yargıtay Önceki Başkanları 
Ferruh ADALI (1969-1972)

1908 yılında İstanbul’da doğmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1929 senesinde bitirdikten sonra mesleğe Bolu âza Mülâzımı olarak 1929’da başlayan Ferruh Adalı, sırasıyla; Manisa Sulh Hâkimliği, Muğla C.Savcı Yardımcılığı, İzmir Sulh Hakimliği, İzmir C.Savcı Başyardımcılığı, İzmir ve Ankara Asliye Ceza Hâkimlikleri ile İzmir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1953 tarihinde Yargıtay Üyeliğine atanan Adalı, bir ara Yüksek Adalet Divan Üyeliği görevinde de bulunmuştur. Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı iken, 1969 yılında Yargıtay Birinci Başkanlığına atanan Ferruh Adalı, bu görevinden yaş sınırı nedeniyle 24.6.1972 günü emekliye ayrılmıştır.

İmran ÖKTEM (1966-1969)

Yargıtay Eski Başkanı İmran Öktem
Yargıtay Eski Başkanı İmran Öktem


Dr. Ahmet Recai SEÇKİN (1960-1966)

20 Eylül 1911 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1934’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni; 1936 senesinde Cenevre Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, hukuk doktorasını 1939 tarihinde tamamladıktan sonra Aralık 1941 yılında İstanbul Ticaret Mahkemesi Üye Yardımcısı olarak ilk meslek hayatına başlamıştır. Daha sonra İstanbul icra Hâkim Yardımcısı, İzmir Asliye Ticaret Mahkemesi Başkanı olarak görevini sürdüren Seçkin, 11 Haziran 1952 günü Yargıtay Üyeliğine atanmıştır. Yargıtay Ticaret (11. Hukuk) Dairesi’nde Üye olarak çalışan Dr. Ahmet Recai Seçkin, 31 Ekim 1956’da Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı’na getirilmiş, 14 Haziran 1960 yılında da Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilmiştir. 1966 yılında Yargıtay’ca Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçilen Dr. Ahmet Recai Seçkin, bu görevde altı yıl kaldıktan sonra 16 Ekim 1972 Pazartesi günü vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
İhsan KÖKNEL (1959-1960)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Savcılık, Hâkimlik, Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, Yargıtay Birinci Başkanlığı, 1.(XII) Dönem Ankara Milletvekiliği ve Adalet Bakanlığı yapmıştır. Evli, iki çocuk babasıdır.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Münir AKYÜREK (1956-1959)

Münir Akyürek

1889 yılında Aydın’da doğmuştur. İstanbul Hukuk Fakültesini 1914 yılında bitirdikten sonra, Mayıs 1924 tarihinde Salihli Asliye Mahkemesi Başkanı olarak mesleğe girmiş, daha sonra İstanbul ve Ankara’da, Hukuk ve Ticaret Mahkemelerinde üye ve başkan olarak bulunmuş, İstanbul Ticaret Mahkemesi Başkanı iken 22 Ağustos 1940 tarihinde Yargıtay üyeliğine atanmıştır. 14 Haziran 1950’de Yargıtay İkinci Başkanlığına, 12 Ekim 1956 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına getirilmiştir. Emekliye ayrıldığı, 13 Temmuz 1959’a kadar bu görevde kalmıştır.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Bedrettin KÖKER (1953-1956)


1897 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Siyasal ve İktisadi Bilimler Fakültesi’nde okumuş, Hukuk Fakültesi’ni 1922 de bitirmiştir. Aralık 1922 tarihinde İznik Savcısı olarak mesleğe başlayan Mehmet Bedrettin Köker, sırasıyla; Tavşanlı ve Kütahya’da Savcılık ile Hâkimlik yapmış; Adalet Müfettişliği, Yargıtay Raportörlüğü, Cumhuriyet Başsavcı Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Adalet Başmüfettişi iken 22.8.1940 tarihinde Yargıtay Üyeline atanan Köker, bu görevde bulunduğu sırada 26 Mart 1943 yılında Adalet Bakanlığı Müsteşarlığına getirilmiştir. 16 Kasım 1946 tarihinde ikinci kez Yargıtay Üyeliğine atanan Mehmet Bedrettin Köker 15 Mayıs 1952’de Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi Başkanlığına; 28 Ağustos 1953’de de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır. 12 Haziran 1956 günü Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden emekliye ayrılan Mehmet Bedrettin Köker, İstanbul ve Ankara’da avukatlık yaptıktan sonra 18 Temmuz 1978’de vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Selim Nafiz AKYOLLU (1952-1953)


İstanbul 1888 doğumlu Selim Nafiz Akyollu, 1909’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, 31 Ağustos 1909 yılında İskenderun Bidayet Mahkemesi Savcı Yardımcısı olarak mesleğe girmiş, sırasıyla; Adana, Çerkeş, Babaeski, Araç, Karaman ve Antalya gibi yurt köşelerinde Savcı ve Hâkim olarak görev yaptıktan sonra Adalet Müfettişliğine atanmıştır. 1927 yılı Ekim ayında aynı Bakanlığın Teftiş Kurulu Başkanlığına getirilmiş, 29 Temmuz 1931 tarihinde ise Yargıtay Üyeliğine atanmıştır. Yargıtay Üyesi iken, 7 Haziran 1939 günü Adalet Bakanlığı Müsteşarı, 26 Mart 1943’de de Yargıtay İkinci Başkanı olmuş, 22 Eylül 1952 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır. 17 Temmuz 1953 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden emekliye ayrılan Selim Nafiz Akyollu, 24 Ocak 1967 günü vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Fevzi BOZER (1950-1952)


İbradı 1887 doğumlu Mustafa Fevzi Bozer, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1910 yılında bitirdikten sonra, Kasım 1910 tarihinde Adana İstinaf Mahkemesi Aza Mülâzımı olarak mesleğe başlamış, bu mesleğini; Erbil, Gazze, Bağdat, Kerbelâ, Suriye, Trablus, Şam, Konya, Urfa, Diyarbakır, Antep ve Adana’da Hâkim ve Savcı olarak sürdürmüştür. Bir ara Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü görevinde de bulunan Mustafa Fevzi Bozer, 5 Eylül 1926’da Yargıtay Üyeliğine; 11 Ocak 1934’de Yargıtay İkinci Başkanlığına getirilmiş; 5 Haziran 1950 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır.

Bozer, rahatsızlığı yüzünden meslek hayatının son günlerinde rapor almak zorunda kalmıştır. 13 Temmuz 1952 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden emekliye ayrılan Mustafa Fevzi Bozer, 1953 yılının Eylül ayında İstanbul’da vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine, cenazesi Ankara’ya getirilerek 6 Eylül 1953 günü, yeni 1.Başkan atanmış olan Bedri Köker’in ilk adli yılı açış söylevinden sonra Yargıtay Başkan ve Üyelerinin katıldığı törenle Asrî mezarlığa gömülmüştür. Oğlu eski Ankara Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ali Bozer’in babası ile ilgili anılarını o günlerin Yargıtayını ve çalışanlarını anlatması bakımından tarihçe kapsamında değerlendirdik.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Halil İbrahim ÖZYÖRÜK (1943-1950)


14 Haziran 1884 yılında İzmir’de dünyaya gelen Halil İbrahim Özyörük, “İzmir İdâdîsi”ni bitirdikten sonra Denizli’nin Babadağ (o zamanki adıyla Kadıköyü) İlçesi’nde öğretmenlik yapmıştır. Yüksek tahsil yapmak üzere İstanbul’a gelen ve Tıp Fakültesi’ne kaydolan Özyörük, sınavla bu fakültenin ikinci sınıfına alınmış ancak, çalışarak okumak zorunda olduğundan buradan ayrılarak devam mecburiyeti yarım gün olan İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girmiştir. 1902 Temmuzunda fakülteyi bitirdikten sonra, kısa bir süre Maliye Nezareti Kupon Kalemi’nde kâtip olarak çalışan ve Eylül 1909’da Selânik İli Kesendere İlçesi Savcı Yardımcısı olarak ilk meslek hayatına başlayan Özyörük, sırasıyla; Adana İstinaf Mahkemesi Savcılığı, Bitlis Adliye Müfettiş Yardımcılığı; Van Cinayet Mahkemesi ile Trabzon ve Bitlis Mahkemeleri Başkanlıkları görevlerinde bulunmuştur.

İstanbul’un işgali üzerine Devlet memuriyetinden ayrılarak Trabzon’a dönmüş ve burada kısa bir süre avukatlık yapmıştır. Milli Hükümet’in çağrısını kabul eden Özyörük, Yeni Adalet Bakanlığı’nda Müfettişlik yapmış, daha sonra da Başmüfettişliğe yükselmiştir. Aynı Kuruluşta Zat İşleri Genel Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu Başkanlığı da yaptıktan sonra 5.9.1926 tarihinde Yargıtay Üyeliğine atanmış, 1928’de de Yargıtay İkinci Başkanlığına getirilmiştir. Uzun zaman Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanı olarak görevini sürdürdükten sonra, 13 Temmuz 1943’de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır. 22.05.1950 tarihine kadar bu görevi sürdüren Halil İbrahim Özyörük 65 yaşını doldurması nedeniyle 13.07.1949’da emekli olması gerekirken, 1683 sayılı yasanın 3360 sayılı kanunla değişik 3.maddesine göre çalışmasının bir yıl uzatılmasına Bakanlar Kurulunca karar verilmiştir. 1950 yılına kadar görevini sürdürmüştür.

Yargıtay’daki görevi sırasında 1928’de kurulan Yüce Divan’a üye olarak katılmış, 1947 yılında kurulan Yüce Divan’da ise Başkanlık yapmıştır. 1943-1950 yılları arası Yargıtay Birinci Başkanlığı yapan Halil İbrahim Özyörük, 14 Mayıs 1950 Genel Seçimlerinde İzmir Milletvekili olarak Meclise girmiş, 1950 Hükümetinde Adalet; 1951’dekinde ise İçişleri Bakanlığı yapmıştır. İçişleri Bakanlığından bir süre sonra istifa ederek, Konya Milletvekilliği ve TBMM. Adalet Komisyonu Başkanı olarak görevini sürdüren Halil İbrahim Özyörük Şubat 1960’da vefat etmiştir. Ankara’da yapılan resmi törenden sonra İstanbul’da toprağa verilmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
İhsan EZGÜ (1925-1943)


Mehmet İhsan Ezgü 1875 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası, Abana bucağı Düyunu Umumiye Memuru Mahmut Hamdi efendidir. Mülkiye ve Hukuk Mektebini bitirmiştir. Devlet görevine 1894’de Maliye katipliği ile başlayan Ezgü sonrasında İstanbul İstinaf Mahkemesi Hukuk Dairesi yazıcılığı, İzmit Sancağı Bidayet Mahkemesi Ceza Dairesi Başkanı, Kosova ili Merkez Bidayet Mahkemesi Savcısı, Aydın ili İstinaf Ceza Dairesi Başkanlığı yapmıştır. 1914’de Aydın ili Hukuk ve Ticaret Dairesi Başkanı, 1915 tarihinde ise İstanbul İstinaf Mahkemesi Savcısı olarak atanmıştır. Sonrasında Asliye ceza işleri kısım başkanı, 1919’da ise İstinaf Mahkemesi Hukuk Dairesi Başkanı olmuştur.

İstanbul Yargıtayı üyesiyken 1923’te Sivas Yargıtayı Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmıştır. Sivas’daki Muvakkat Heyetinin kaldırılarak Eskişehir’de Yargıtay’ın kurulması ile Ceza Dairesi Başkanlığına getirilmiştir. Ezgü’ye 1.Başkanlık görevi ile Hukuk Dairesi Başkanlığı görevi 1925’te verilmiştir. 1.Başkanlıkta 1925-1943 yılları arasında tam 18 yıl kalmıştır. 1940 yılı 13 Temmuzunda 65 yaşını doldurması nedeniyle emekliye ayrılması gerekirken o zaman yürürlükte bulunan Emeklilik Yasasının (1683 sayılı Tekaüt Kanunu) verdiği yetkiye dayanılarak bilgi ve uzmanlığından yararlanılmak üzere, emeklilik işlemi, üç kez, Bakanlar kurulu kararı ile ertelenmiştir. En uzun süre görev yapan Yargıtay 1.Başkanıdır. 1952 de vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Ömer Lütfi SALMAN (1923-1925)


1864 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Hakkı paşadır. Ömer Lütfü Bey, Fatih Askeri Rüştiyesinde okumuştur. Özel olarak Arapça ve Farsça öğrenmiştir. 1884 de Yargıtay Ceza Dairesi kaleminde aday olarak başladığı görevini, 1889’da Lâzikiye Sancağı Bidayet Mahkemesi Savcı Yardımcılığı, Konya Bidayet Mahkemesi Savcı Yardımcılığı ile sürdürmüş Beyrut Bidayet Mahkemesi Savcılığından sonra 1894’de Beyrut Ceza Dairesi Başkanlığı, Halep İstinaf Mahkemesi Savcılığı yapmıştır. Bir müddet görevden çekildikten sonra 1898’de Trabzon, bir yıl sonra Suriye İstinaf Savcılığına atanmıştır. 1906’da Tarablusgarp İstinaf Ceza Dairesi Başkanlığına, iki yıl sonra Ankara İstinaf Mahkemesi Başkanlığına, 1911’de Selanik Adliye Müdürlüğüne getirilmiştir. Üsküdar, Beyoğlu Bidayet Mahkemesi Savcılığından sonra İstanbul Bidayet Mahkemesi Birinci Başkanlığına daha sonra Üsküdar Bidayet 1.Başkanlığına atanmıştır.

1922’de Adliye Nezareti Müsteşarlığını yapan Ömer Lütfü bey aynı yıl İstanbul’daki Yargıtayın Hukuk Dairesi Başkanlığına (İstanbul ve Sivas’ta iki Yargıtayın varlığını sürdürdüğü dönem) atanmıştır. İstanbul’un Milli Hükümetinin egemenliği altına girmesi ile İstanbul’daki Yargıtayın ortadan kaldırılması nedeni ile görevinden ayrılmıştır. 29 Nisan 1923’de Sivas’daki Yargıtayın Ceza Dairesi Başkanlığına atanan Ömer Lütfü Bey, bu kez Sivas’taki Temyiz Heyetinin kaldırılması üzerine Eskişehir’de kurulan Temyiz Mahkemesinin 1923 yılında Birinci Başkanlığına ve Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmış, 1925 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür. 26 Temmuz 1925 yılında 1.Başkanlık görevinin isteği dışında geri alınmasını, Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmasını içine sindiremeyerek istifa etmiştir. 1934 yılında da vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Hasan FEHMİ (1920-1922)


1875 yılında Babadağı’nda doğan Hasan Fehmi Bey 1898’de İstanbul Hukuk Mektebini bitirmiştir. Çorum, Niğde, Perşembe Savcı Yardımcılıkları görevlerinden sonra İzmir Bidayet Mahkemesi Başkanlığına atanmıştır. Sonrasında Halep İstinaf Savcılığı, Bursa İstinaf Mahkemesi Başkanlığı yapmıştır. İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti tarafından isteğine bakılmaksızın zorla Kastamonu’ya atanması nedeniyle hakimlikten çekilmiş, bir süre Bursa’da avukatlık yapmıştır. Bursa’dan 1920’de milletvekili seçilmiş ve bu görevini sürdürdüğü sırada Sivas Temyiz Heyeti Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmıştır. 1921’de görevi Ceza Dairesi Başkanlığına çevrilmiştir. Kendisine 1.Başkanlık görevinin hangi tarihte verildiği konusunda kesin sonuç veren resmi nitelikte yazılı belge yoktur. Ancak 1921 tarihinde izin uzatım isteğini kapsayan telgrafı “Temyiz Reisi Evveli Hasan Fehmi” imzası ile göndermiştir. Hasan Fehmi Bey 14 Kasım 1922′ de Sivas Hükümet Konağında bulunan makam odasında vefat etmiştir.

Milli Eğitim Temel Kanunu

0

Milli Eğitim Temel Kanunu, 1739 kanun numarası ile 14 Haziran 1973 tarihinde kabul edilerek 24 Haziran 1973 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

Milli Eğitim Temel Kanunu
I – Kanunun kapsamı:

Madde 1 – Bu Kanun, Türk milli eğitiminin düzenlenmesinde esas olan amaç ve ilkeler, eğitim sisteminin genel yapısı, öğretmenlik mesleği, okul bina ve tesisleri, eğitim araç ve gereçleri ve Devletin eğitim ve öğretim alanındaki görev ve sorumluluğu ile ilgili temel hükümleri bir sistem bütünlüğü içinde kapsar.

BİRİNCİ KISIM
Türk Milli Eğitim Sistemini Düzenleyen Genel Esaslar
BİRİNCİ BÖLÜM
Türk Milli Eğitiminin Amaçları
I – Genel amaçlar:

Madde 2 – Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, 1. (Değişik: 16/6/1983 – 2842/1 md.) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;

2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek;
——————————
(1) a) Bu Kanunda geçen “temel eğitim” deyimi 16/6/1983 tarih ve 2842 sayılı Kanunla getirilen ek 1 inci maddeyle “ilköğretim” olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
b) Bu Kanunda birlikte veya ayrı ayrı geçen “ilkokul” ve “ortaokul” ibareleri, 16/8/1997 tarih ve 4306 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle “ilköğretim okulu” olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;

Böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.

II – Özel amaçlar:

Madde 3 – Türk eğitim ve öğretim sistemi, bu genel amaçları gerçekleştirecek şekilde düzenlenir ve çeşitli derece ve türdeki eğitim kurumlarının özel amaçları, genel amaçlara ve aşağıda sıralanan temel ilkelere uygun olarak tespit edilir.

İKİNCİ BÖLÜM
Türk Milli Eğitiminin Temel İlkeleri
I – Genellik ve eşitlik: (1)

Madde 4 – Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet, engellilik ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

II – Ferdin ve toplumun ihtiyaçları:

Madde 5 – Milli eğitim hizmeti, Türk vatandaşlarının istek ve kabiliyetleri ile Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre düzenlenir.

III – Yöneltme:

Madde 6 – Fertler, eğitimleri süresince, ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda çeşitli programlara veya okullara yöneltilerek yetiştirilirler.

(Değişik: 16/8/1997 – 4306/3 md.) Milli eğitim sistemi, her bakımdan, bu yöneltmeyi gerçekleştirecek biçimde düzenlenir. Bu amaçla, ortaöğretim kurumlarına, eğitim programlarının hedeflerine uygun düşecek şekilde hazırlık sınıfları konulabilir.

Yöneltmede ve başarının ölçülmesinde rehberlik hizmetlerinden ve objektif ölçme ve değerlendirme metotlarından yararlanılır.

IV – Eğitim hakkı:

Madde 7 – İlköğretim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır.

İlköğretim kurumlarından sonraki eğitim kurumlarından vatandaşlar ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde yararlanırlar.

V – Fırsat ve imkan eşitliği:

Madde 8 – Eğitimde kadın, erkek herkese fırsat ve imkan eşitliği sağlanır.

Maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin en yüksek eğitim kademelerine kadar öğrenim görmelerini sağlamak amacıyla parasız yatılılık, burs, kredi ve başka yollarla gerekli yardımlar yapılır.

Özel eğitime ve korunmaya muhtaç çocukları yetiştirmek için özel tedbirler alınır.

VI – Süreklilik:

Madde 9 – Fertlerin genel ve mesleki eğitimlerinin hayat boyunca devam etmesi esastır.

Gençlerin eğitimi yanında, hayata ve iş alanlarına olumlu bir şekilde uymalarına yardımcı olmak üzere, yetişkinlerin sürekli eğitimini sağlamak için gerekli tedbirleri almak da bir eğitim görevidir.
–––––––––––––
(1) 6/2/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 11 inci maddesiyle, bu maddede yer alan “cinsiyet” ibaresinden sonra gelmek üzere “engellilik” ibaresi eklenmiştir.

VII – Atatürk İnkılap ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği:

Madde 10 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/2 md.)
Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılap ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir.

Milli birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak Türk dilinin, eğitimin her kademesinde, özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesine önem verilir; çağdaş eğitim ve bilim dili halinde zenginleşmesine çalışılır ve bu maksatla Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile işbirliği yapılarak Mili Eğitim Bakanlığınca gereken tedbirler alınır.

VIII – Demokrasi eğitimi:
Madde 11 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/3 md.)

Güçlü ve istikrarlı, hür ve demokratik bir toplum düzeninin gerçekleşmesi ve devamı için yurttaşların sahip olmaları gereken demokrasi bilincinin, yurt yönetimine ait bilgi, anlayış ve davranışlarla sorumluluk duygusunun ve manevi değerlere saygının, her türlü eğitim çalışmalarında öğrencilere kazandırılıp geliştirilmesine çalışılır; ancak, eğitim kurumlarında Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine aykırı siyasi ve ideolojik telkinler yapılmasına ve bu nitelikteki günlük siyasi olay ve tartışmalara karışılmasına hiçbir şekilde meydan verilmez.

IX – Laiklik :

Madde 12 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/4 md.)

Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.

X – Bilimsellik:

Madde 13 – Her derece ve türdeki ders programları ve eğitim metotlarıyla ders araç ve gereçleri, bilimsel ve teknolojik esaslara ve yeniliklere, çevre ve ülke ihtiyaçlarına göre sürekli olarak geliştirilir.

Eğitimde verimliliğin artırılması ve sürekli olarak gelişme ve yenileşmenin sağlanması bilimsel araştırma ve değerlendirmelere dayalı olarak yapılır.

Bilgi ve teknoloji üretmek ve kültürümüzü geliştirmekle görevli eğitim kurumları gereğince donatılıp güçlendirilir; bu yöndeki çalışmalar maddi ve manevi bakımından teşvik edilir ve desteklenir.

XI – Planlılık :

Madde 14 – Milli eğitimin gelişmesi iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma hedeflerine uygun olarak eğitim -insangücü – istihdam ilişkileri dikkate alınmak suretiyle, sanayileşme ve tarımda modernleşmede gerekli teknolojik gelişmeyi sağlayacak mesleki ve teknik eğitime ağırlık verecek biçimde planlanır ve gerçekleştirilir.

Mesleklerin kademeleri ve her kademenin unvan, yetki ve sorumlulukları kanunla tespit edilir ve her derece ve türdeki örgün ve yaygın mesleki eğitim kurumlarının kuruluş ve programları bu kademelere uygun olarak düzenlenir.

Eğitim kurumlarının yer, personel, bina, tesis ve ekleri, donatım, araç, gereç ve kapasiteleri ile ilgili standartlar önceden tespit edilir ve kurumların bu standartlara göre optimal büyüklükte kurulması ve verimli olarak işletilmesi sağlanır.

XII – Karma eğitim:

Madde 15 – Okullarda kız ve erkek karma eğitim yapılması esastır. Ancak eğitimin türüne, imkan ve zorunluluklara göre bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilir.

XIII – Eğitim kampüsleri ve okul ile ailenin işbirliği: (1)

Madde 16 – (Değişik: 25/6/2009-5917/17 md.)

Aynı alan içinde birden fazla örgün ve/veya yaygın eğitim kurumunun bir arada bulunması halinde eğitim kampüsü kurulabilir ve bunların ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere eğitim kampüsü yönetimi oluşturulabilir. Eğitim kampüsü bünyesindeki ortak açık alan, kantin, salon ve benzeri yerlerin işlettirilmesi veya işletilmesi kampüs yönetimince yerine getirilir. Bu şekilde elde edilen gelirler, kampüsün ortak giderlerinde kullanılır. Eğitim kampüslerinin kuruluşu, yönetiminin oluşumu, gelirlerinin harcanması ve denetlenmesi ile bu fıkrada belirtilen diğer hususlar Maliye Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığınca müştereken hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.

Eğitim kurumlarının amaçlarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak için okul ile aile arasında işbirliği sağlanır.

Bu amaçla okullarda okul-aile birlikleri kurulur. Okul-aile birlikleri, okulların eğitim ve öğretim hizmetlerine etkinlik ve verimlilik kazandırmak, okulların ve maddi imkânlardan yoksun öğrencilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere; aynî ve nakdî bağışları kabul edebilir, maddi katkı sağlamak amacıyla sosyal ve kültürel etkinlikler ve kampanyalar düzenleyebilir,

okulların bünyesinde bulunan açık alan, kantin, salon ve benzeri yerleri işlettirebilir veya işletebilirler. Öğrenci velileri hiçbir surette bağış yapmaya zorlanamaz. Okul-aile birliklerinin kuruluş ve işleyişi, birlik organlarının oluşturulması ve seçim şekilleri, sosyal ve kültürel etkinliklerden sağlanan maddi katkılar, bağışların kabulü, harcanması ve denetlenmesi ile açık alan, kantin, salon ve benzeri yerlerin işlettirilmesi veya işletilmesinden sağlanan gelirlerin dağıtım yerleri ve oranları, harcanması ve denetlenmesine dair usul ve esaslar, Maliye Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığınca müştereken hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.

Milli Eğitim Bakanlığınca belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde, gerekli görülen hallerde il milli eğitim müdürlükleri; il sınırları içerisinde bulunan bir veya birden fazla eğitim kampüsü yönetiminin veya okul-aile birliğinin işlettirebileceği veya işletebileceği yerlere ilişkin ihaleleri bunlar adına yapmaya yetkilidir.

Eğitim kampüsleri ve okul-aile birliklerinin gelirleri, genel bütçe gelirleri ile ilişkilendirilmeksizin eğitim kampüsü yönetimi ve okul-aile birliği adına bankalarda açılan özel hesaplarda tutulur.

Eğitim kampüsü yönetimleri ve okul-aile birlikleri, bu madde kapsamında yapacakları işlemler ve düzenlenen kâğıtlar yönünden damga vergisi ve harçlardan muaf; bunlara ve bunlar tarafından yapılan bağış ve yardımlar ise veraset ve intikal vergisinden müstesnadır.

XIV – Her yerde eğitim:

Madde 17 – Milli eğitimin amaçları yalnız resmi ve özel eğitim kurumlarında değil, aynı zamanda evde, çevrede, işyerlerinde, her yerde ve her fırsatta gerçekleştirilmeye çalışılır.
Resmi, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili faaliyetleri, Milli Eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Milli Eğitim Bakanlığının denetimine tabidir.
–––––––––––––––––
(1) Bu madde başlığı “Okul ile ailenin işbirliği” iken, 25/6/2009 tarihli ve 5917 sayılı Kanunun 17 nci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

İKİNCİ KISIM
Türk Milli Eğitim Sisteminin Genel Yapısı
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler
I – Örgün ve yaygın eğitim:

Madde 18 – Türk milli eğitim sistemi, örgün eğitim ve yaygın eğitim olmak üzere, iki anabölümden kurulur.

Örgün eğitim, okul öncesi eğitimi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarını kapsar.

Yaygın eğitim, örgün eğitim yanında veya dışında düzenlenen eğitim faaliyetlerinin tümünü kapsar.

İKİNCİ BÖLÜM
Örgün Eğitim
A) Okul öncesi eğitimi:
I – Kapsam:

Madde 19 – Okul öncesi eğitimi, mecburi ilköğrenim çağına gelmemiş çocukların eğitimini kapsar.

Bu eğitim isteğe bağlıdır.

II – Amaç ve görevler:

Madde 20 – Okul öncesi eğitiminin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Çocukların beden, zihin ve duygu gelişmesini ve iyi alışkanlıklar kazanmasını sağlamak;
2. Onları ilk öğretime hazırlamak;
3. Şartları elverişsiz çevrelerden ve ailelerden gelen çocuklar için ortak bir yetişme ortamı yaratmak;
4. Çocukların Türkçeyi doğru ve güzel konuşmalarını sağlamaktır.

III – Kuruluş :

Madde 21 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/6 md.) Okul öncesi eğitim kurumları, bağımsız anaokulları olarak kurulabileceği gibi, gerekli görülen yerlerde ilköğretim okuluna bağlı anasınıfları halinde veya ilgili diğer öğretim kurumlarına bağlı uygulama sınıfları olarak da açılabilir.

Okul öncesi eğitim kurumlarının nerelerde ve hangi önceliklere göre açılacağı, Milli Eğitim Bakanlığınca
hazırlanacak bir yönetmelikle düzenlenir.

(Mülga: 15/5/2008-5763/37 md.)

B) İlköğretim:
I – Kapsam:

Madde 22 – (Değişik:27/6/2019-7180/4 md.)

Mecburi ilköğretim çağı, 6-14 yaş grubundaki çocukları kapsar. İlkokulların birinci sınıflarına o yılın 31 Aralık tarihinde 72 ayını dolduran çocukların kaydı yapılır. Ancak çocuğun gelişim durumuna bağlı olarak okula erken başlaması veya kaydının ertelenmesi ile ilgili hususlar yönetmelikle düzenlenir.

II – Amaç ve görevler:

Madde 23 – İlköğretimin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Her Türk çocuğuna iyi bir vatandaş olmak için gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkları kazandırmak; onu milli ahlak anlayışına uygun olarak yetiştirmek;
2. Her Türk çocuğunu ilgi, istidat ve kabiliyetleri yönünden yetiştirerek hayata ve üst öğrenime hazırlamaktır.
3. (Ek: 16/8/1997 – 4306/4 md.) İlköğretimin son ders yılının ikinci yarısında öğrencilere, ortaöğretimde devam edilebilecek okul ve programların hangi mesleklerin yolunu açabileceği ve bu mesleklerin kendilerine sağlayacağı yaşam standardı konusunda tanıtıcı bilgiler vermek üzere rehberlik servislerince gerekli çalışmalar yapılır.

III – Kuruluş:
a) İlköğretim kurumları:

adde 24 – (Değişik: 30/3/2012 – 6287/8 md.)
İlköğretim kurumlarının ilkokul ve ortaokul olarak bağımsız okullar hâlinde kurulması esastır. Ancak imkân ve şartlara göre ortaokullar, ilkokullarla veya liselerle birlikte de kurulabilir. b) Kuruluş şekilleri:

Madde 25 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/9 md.)

(Mülga birinci fıkra: 16/8/1997 – 4306/9 md.; Yeniden düzenleme: 30/3/2012-6287/9 md.) İlköğretim kurumları; dört yıl süreli ve zorunlu ilkokullar ile dört yıl süreli, zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşur. Ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulur. Ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur. Bu okullarda okutulacak diğer seçmeli dersler ile imam hatip ortaokulları ve diğer ortaokullar için oluşturulacak program seçenekleri Bakanlıkça belirlenir.

Nüfusun az ve dağınık olduğu yerlerde, köyler gruplaştırılarak, merkezi durumda olan köylerde ilköğretim bölge okulları ve bunlara bağlı pansiyonlar, gruplaştırmanın mümkün olmadığı yerlerde yatılı ilköğretim bölge okulları kurulur.

C) Orta öğretim:
I – Kapsam:

Madde 26 – (Değişik: 2/12/2016-6764/23 md.)
Ortaöğretim; ilköğretime dayalı dört yıllık zorunlu örgün veya yaygın öğrenim veren genel, mesleki ve teknik
öğretim kurumları ile mesleki eğitim merkezlerinin tümünü kapsar. Bu okul ve kurumları bitirenlere, bitirdikleri programın
özelliğine göre diploma verilir. Ancak mesleki eğitim merkezi öğrencilerinin diploma alabilmeleri için Millî Eğitim
Bakanlığınca belirlenen fark derslerini tamamlaması zorunludur.

II – Ortaöğretimden yararlanma hakkı:

Madde 27 – İlköğretimini tamamlayan ve ortaöğretime girmeye hak kazanmış olan her öğrenci, ortaöğretime devam
etmek ve ortaöğretim imkanlarından ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde yararlanmak hakkına sahiptir.

III – Amaç ve görevler:

Madde 28 – Ortaöğretimin amaç ve görevleri, Milli Eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Bütün öğrencilere ortaöğretim seviyesinde asgari ortak bir genel kültür vermek suretiyle onlara kişi ve toplum sorunlarını tanımak, çözüm yolları aramak ve yurdun iktisadi sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunmak bilincini ve gücünü kazandırmak,

2. Öğrencileri, çeşitli program ve okullarla ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yüksek öğretime veya hem mesleğe hem de yüksek öğretime veya hayata ve iş alanlarına hazırlamaktır. Bu görevler yerine getirilirken öğrencilerin istekleri ve kabiliyetleri ile toplum ihtiyaçları arasında denge sağlanır.

IV – Kuruluş:

Madde 29 – (Değişik birinci fıkra: 2/12/2016-6764/24 md.) Ortaöğretim, çeşitli programlar uygulayan liseler ile mesleki eğitim merkezlerinden meydana gelir.

(Mülga ikinci fıkra: 2/12/2016-6764/24 md.)

Nüfusu az ve dağınık olan ve Milli Eğitim Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde, ortaöğretimin, genel, mesleki ve teknik öğretim programlarını bir yönetim altında uygulayan çok programlı liseler kurulabilir.
Ortaöğretim kurumlarının öğrenim süresi, uygulanan programın özelliğine göre, Milli Eğitim Bakanlığınca tespit edilir.

V – Ortaöğretimde yöneltme:

Madde 30 – Yöneltme ilköğretimde başlar; yanılmaları önlemek ve muhtemel gelişmelere göre yeniden yöneltmeyi sağlamak için ortaöğretimde de devam eder.

Yöneltme esasları ve çeşitli programlar veya ortaöğretim okulları arasında yapılacak yatay ve dikey geçiş şartları, Milli Eğitim Bakanlığınca düzenlenir.

VI – Yükseköğretime geçiş:

Madde 31 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/10 md.)
Lise veya dengi okulları bitirenler, yükseköğretim kurumlarına girmek için aday olmaya hak kazanır.
Hangi yükseköğretim kurumlarına, hangi programları bitirenlerin nasıl girecekleri, giriş şartları Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilir.

VII – İmam-hatip liseleri:

Madde 32 – İmam – hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur’an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine

getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığınca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır.

VIII – Güzel sanatlar eğitimi:

Madde 33 – Güzel sanatlar alanlarında özel istidat ve kabiliyetleri beliren çocukları küçük yaşlardan itibaren yetiştirmek üzere ilköğretim ve orta öğretim seviyesinde ayrı okullar açılabilir veya ayrı yetiştirme tedbirleri alınabilir.

Özellikleri dolayısıyla bunların kuruluş, işleyiş ve yetiştirme ile ilgili esasları ayrı bir yönetmelikle düzenlenir.

D) Yükseköğretim:
I – Kapsam:

Madde 34 – Yüksek öğretim, orta öğretime dayalı en az iki yıllık yüksek öğrenim veren eğitim kurumlarının tümünü kapsar.

II – Amaç ve görevler:

Madde 35 – Yüksek ögretimin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Öğrencileri ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yurdumuzun bilim politikasına ve toplumun yüksek seviyede ve çeşitli kademelerdeki insan gücü ihtiyaçlarına göre yetiştirmek;
2. Çeşitli kademelerde bilimsel öğretim yapmak;
3. Yurdumuzu ilgilendirenler başta olmak üzere, bütün bilimsel, teknik ve kültürel sorunları çözmek için bilimleri genişletip derinleştirecek inceleme ve araştırmalarda bulunmak;
4. Yurdumuzun türlü yönde ilerleme ve gelişmesini ilgilendiren bütün sorunları, Hükümet ve kurumlarla da elbirliği etmek suretiyle öğretim ve araştırma konusu yaparak sonuçlarını toplumun yararlanmasına sunmak ve Hükümetçe istenecek inceleme ve araştırmaları sonuçlandırarak düşüncelerini bildirmek;
5. Araştırma ve incelemelerinin sonuçlarını gösteren, bilim ve tekniğin ilerlemesini sağlayan her türlü yayınları yapmak;
6. Türk toplumunun genel seviyesini yükseltici ve kamu oyunu aydınlatıcı bilim verilerini sözle, yazı ile halka yaymak ve yaygın eğitim hizmetlerinde bulunmaktır.

III – Kuruluş:
a) Yükseköğretim kurumları:

Madde 36 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/11 md.)
Yükseköğretim kurumları şunlardır:

1. Üniversiteler,
2. Fakülteler,
3. Enstitüler,
4. Yüksekokullar,
5. Konservatuvarlar,
6. Meslek yüksekokulları
7. Uygulama ve araştırma merkezleri, Yükseköğretim kurumlarının amaçları, açılış, kuruluş ve işleyişleri ile öğretim elemanlarına ilişkin esaslar ve yükseköğretim kurumları ile ilgili diğer hususlar, özel kanunlarında belirlenir.

b) Yükseköğretimin düzenlenmesi:

Madde 37 – Yüksek öğretim, milli eğitim sistemi çerçevesinde, öğrencileri lisans öncesi, lisans ve lisans üstü seviyelerinde yetiştiren bir bütünlük içinde düzenlenir.

Bu bütünlük içinde çeşitli görevleri yerine getiren ve farklı seviyelerde öğretim yapan kuruluşlar bulunur.

Farklı seviyeler ve kuruluşlar arasında öğrencilere kabiliyetlerine göre, yatay ve dikey geçiş yolları açık tutulur.

IV – Yükseköğretimin paralı oluşu:

Madde 38 – Yüksek öğretim paralıdır. Başarılı olan fakat maddi imkanları elverişli olmayan öğrencilerin kayıt ücreti, imtihan harcı gibi her türlü öğrenim giderleri burs, kredi yatılılık ve benzeri yollarla sağlanır.

Öğrenim harç ve ücretlerinin tutarları ve bunların ödenme tarzları ile burs ve kredilerin tutarları ve bunların veriliş esasları, Maliye Bakanlığı ile birlikle hazırlanacak yönetmelikle tespit edilir. (1) Bazı alanlar için mecburi hizmet karşılığı öğrenci yetiştirilmesi hakkındaki hükümler saklıdır.

V – Yükseköğretim planlaması:

Madde 39 – Yüksek öğretimde, öğretim elemanlarından, tesislerden ve öğrencinin zamanından en verimli bir şekilde yararlanmayı mümkün kılacak ve çeşitli bölgelerdeki yüksek öğretim kurumlarının dengeli bir şekilde gelişmesini sağlayacak tedbirler alınır; yüksek öğretimin bütününü kapsayan ve orta öğretimle ilgisini sağlayan bir planlama düzeni kurulur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yaygın Eğitim
I – Kapsam, amaç ve görevler:

Madde 40 – Yaygın eğitimin özel amacı, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak, örgün eğitim sistemine hiç girmemiş yahut, herhangi bir kademesinde bulunan veya bu kademeden çıkmış vatandaşlara, örgün eğitimin yanında veya dışında,

1. Okuma – yazma öğretmek, eksik eğitimlerini tamamlamaları için sürekli eğitim imkanları hazırlamak,
2. Çağımızın bilimsel, teknolojik, iktisadi, sosyal ve kültürel gelişmelerine uymalarını sağlayıcı eğitim imkanları hazırlamak,
3. Milli kültür değerlerimizi koruyucu, geliştirici, tanıtıcı, benimsetici nitelikte eğitim yapmak,
4. Toplu yaşama, dayanışma, yardımlaşma, birlikte çalışma ve örgütlenme anlayış ve alışkanlıkları kazandırmak,
5. İktisadi gücün arttırılması için gerekli beslenme ve sağlıklı yaşama şekil ve usullerini benimsetmek,
6. Boş zamanları iyi bir şekilde değerlendirme ve kullanma alışkanlıkları kazandırmak,
7. Kısa süreli ve kademeli eğitim uygulayarak ekonomimizin gelişmesi doğrultusunda ve istihdam politikasına uygun meslekleri edinmelerini sağlayıcı imkanlar hazırlamak,
8. Çeşitli mesleklerde çalışmakta olanların hizmet içinde ve mesleklerinde gelişmeleri için gerekli bilgi ve becerileri kazandırmaktır.

II – Kuruluş:

Madde 41 – Yaygın eğitim, örgün eğitim ile birbirini tamamlayacak, gereğinde aynı vasıfları kazandırabilecek ve birbirinin her türlü imkanlarından yararlanacak biçimde bir bütünlük içinde düzenlenir.

Yaygın eğitim, genel ve mesleki – teknik olmak üzere iki temel bölümden meydana gelir. Bu bölümler birbirini destekleyici biçimde hazırlanır.
——————————
(1) Bu fıkradaki öğrenim harç ve ücretlerine ilişkin düzenlemenin yönetmelikle yapılmasını öngören kural Anayasa Mahkemesinin 26/3/1974 tarih ve E.1973/32, K. 1974/11 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.

III – Koordinasyon:

Madde 42 – Genel, mesleki ve teknik yaygın eğitim alanında görev alan resmi, özel ve gönüllü kuruluşların çalışmaları arasındaki koordinasyon Milli Eğitim Bakanlığınca sağlanır.

Genel yaygın eğitim programlarının düzenleniş şekli yönetmelikle tespit edilir. Mesleki ve teknik yaygın eğitim faaliyetlerini yürüten Bakanlıklar ile özerk eğitim kurumları ve resmi ve özel işletmeler arasında Milli Eğitim Bakanlığınca sağlanacak koordinasyon ve işbirliğinin esasları kanunla düzenlenir.

ÜÇÜNCÜ KISIM
Öğretmenlik Mesleği

1 – Öğretmenlik : (1)

Madde 43 – Öğretmenlik, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir. Öğretmenler bu görevlerini Türk Milli Eğitiminin amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle yükümlüdürler.

Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon ile sağlanır. Yukarıda belirtilen nitelikleri kazanabilmeleri için, hangi öğretim kademesinde olursa olsun, öğretmen adaylarının yüksek öğrenim görmelerinin sağlanması esastır. Bu öğrenim lisans öncesi, lisans ve lisans üstü seviyelerde yatay ve dikey geçişlere de imkan verecek biçimde düzenlenir.

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.) Öğretmenlik mesleği; adaylık döneminden sonra öğretmen, uzman öğretmen ve başöğretmen olmak üzere üç kariyer basamağına ayrılır. (Mülga ikinci cümle: 1/3/2014-6528/5 md.) (Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Aday öğretmenliğe atanabilmek için; 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinde sayılan şartlara ek olarak, yönetmelikle belirlenen yükseköğretim kurumlarından mezun olma ve Bakanlıkça ve/veya Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılacak sınavlarda başarılı olma şartları aranır.(1)

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Aday öğretmenler, en az bir yıl fiilen çalışmak ve performans değerlendirmesine göre başarılı olmak şartlarını sağlamak kaydıyla, yapılacak yazılı veya yazılı ve sözlü sınava girmeye hak kazanırlar.

Uygulanacak olan sözlü sınavda aday öğretmenler;

a) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade kabiliyeti ve muhakeme gücü,
b) İletişim becerileri, öz güveni ve ikna kabiliyeti,
c) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı,
d) Topluluk önünde temsil yeteneği ve eğitimcilik nitelikleri, yönlerinden Bakanlıkça oluşturulacak komisyon tarafından değerlendirilir.(1)(2)
––––––––––––
(1) 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 95 inci maddesiyle, bu maddenin beşinci fıkrasında yer alan “Bakanlıkça ve Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi” ibaresi “Bakanlıkça ve/veya Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi”, altıncı fıkrasında yer alan “yazılı ve sözlü sınava” ibaresi “yazılı ve/veya sözlü sınava” şeklinde değiştirilmiştir.

(2) 19/11/2014 tarihli ve 6569 sayılı Kanunun 24 üncü maddesiyle, bu fıkrada yer alan “yazılı ve/veya sözlü sınava” ibaresi “yazılı veya yazılı ve sözlü sınava” şeklinde değiştirilmiştir.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Sınavda başarılı olanlar öğretmen olarak atanır. Sınavda başarılı olamayan aday öğretmenler il içinde veya dışında başka bir okulda görevlendirilerek bir yılın sonunda altıncı fıkrada belirtilen değerlendirmeye tekrar tabi tutulurlar.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Aday öğretmenlik süresi sonunda sınava girmeye hak kazanamayanlar ile üst üste iki defa sınavda başarılı olamayanlar aday öğretmen unvanını kaybeder ve memuriyetle ilişiği kesilir.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Ancak aday öğretmenliğe başlamadan önce 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre aday memurluğu kaldırılarak asli memurluğa atanmış olanlar hakkında sekizinci fıkra hükümleri uygulanmaz. Bu kişiler Bakanlıkta kazanılmış hak aylık derecelerine uygun memur kadrolarına atanırlar.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Sınav komisyonu üyeleri; Bakanlık personeli, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personel ile öğretim elemanları arasından seçilir. Bakanlık gerekli gördüğünde illerde veya merkezde birden fazla komisyon oluşturabilir. Performans değerlendirmesinde dikkate alınacak meslekî ölçütler, sınav konuları, komisyon üyelerinin seçimi, görevleri, çalışma usul ve esasları ile sınava ilişkin diğer hususlar yönetmelikle düzenlenir.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin olarak 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun aday memurluk ile ilgili hükümleri aday öğretmenler hakkında uygulanmaz. (1)

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.) Kariyer basamaklarında yükselmede kıdem, eğitim ((…) (2) lisansüstü eğitim), etkinlikler (bilimsel, kültürel, sanatsal ve sportif çalışmalar) ve sicil (iş başarımı) puanları ile sınav sonuçları esas alınır.

Değerlendirme 100 tam puan üzerinden yapılır. Değerlendirme puanının % 10’unu kıdem, % 20’sini eğitim, % 10’unu etkinlikler, % 10’unu sicil (iş başarımı) ve % 50’sini de sınav puanı oluşturur. (2)

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.) Kariyer basamaklarında yükselecekler değerlendirme puanlarına göre başarı sıralamasına alınır. Değerlendirmeye alınmak için sınav tam puanının en az % 60’ını almış olmak şartı aranır.

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; Mülga: 1/3/2014-6528/5 md.)
(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; Mülga: 1/3/2014-6528/5 md.)
(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 21/5/2008 tarihli ve E.: 2004/83, K.: 2008/107 sayılı Kararı ile.)
(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 21/5/2008 tarihli ve E.: 2004/83, K.: 2008/107 sayılı Kararı ile.)
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/95 md.) Öğretmenlerin hizmet sürelerine ve/veya isteğe bağlı il içi veya il dışı yer değiştirmelerine ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.
––––––––––––
(1) 19/11/2014 tarihli ve 6569 sayılı Kanunun 24 üncü maddesiyle, bu fıkrada yer alan “saklıdır” ibaresi “aday öğretmenler hakkında uygulanmaz” şeklinde değiştirilmiştir.
(2) Anayasa Mahkemesi’nin 21/5/2008 tarihli ve E.: 2004/83, K.: 2008/107 sayılı Kararı ile; bu maddeye 30/6/2004 tarihli ve 5204 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle eklenen bu fıkrada yer alan “ … hizmet içi eğitim, …” ibaresi iptal edilmiş olup, İptal Kararının Resmi Gazete’de yayım tarihi olan 18/3/2009 tarihinden başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır.

II – Milli Eğitim Bakanlığına bağlı “Eğitim Yüksekokulu ” açma yetkisi:

Madde 44 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/12 md.) (1)
Öğretmenlik formasyonu veren ve öğretmen yetiştiren Milli Eğitim Bakanlığına bağlı eğitim yüksekokulları,

Cumhurbaşkanı kararı ile kurulabilirler.
III – Öğretmenlerin nitelikleri ve seçimi:

Madde 45 – Öğretmen adaylarında genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagöjik formasyon bakımından aranacak nitelikler Milli Eğitim Bakanlığınca tespit olunur.

(Değişik: 16/6/1983 – 2842/13 md.) Öğretmenler, öğretmen yetiştiren yükseköğretim kurumlarından ve bunlara denkliği kabul edilen yurtdışı yükseköğretim kurumlarından mezun olanlar arasından, Milli Eğitim Bakanlığınca seçilirler.

Yüksek öğrenimleri sırasında pedagojik formasyon kazanmamış olanların ihtiyaç duyulan alanlarda, öğretmenliğe atanmaları halinde bu gibilerin adaylık dönemi içinde yetişmeleri için Milli Eğitim Bakanlığınca gerekli tedbirler alınır.
Hangi derece ve türdeki eğitim, öğretim, teftiş ve yönetim görevlerine, hangi seviye ve alanda öğrenim görmüş olanların ne gibi şartlarla seçilebilecekleri yönetmelikle düzenlenir.

IV – Öğretmenlerin bölge hizmeti:

Madde 46 – Öğretmenlikte yurdun çeşitli bölgelerinde görev yapmak esastır.
Hizmet bölgeleri ve ihtiyaçlara göre bu bölgelerarası yer değiştirme esasları yönetmelikle düzenlenir.

V – Uzman ve usta ögreticiler:

Madde 47 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/14 md.

Örgün ve yaygın eğitim kurumlarında ve hizmetiçi yetiştirme kurs,seminer ve konferanslarında uzman ve usta öğreticiler de geçici veya sürekli olarak görevlendirilebilir.

Öğretim tür ve seviyelerine göre uzman ve usta öğreticilerin seçimlerinde aranacak şartlar, görev ve yetkileri, yönetmeliklerle tespit edilir.

VI – Öğretmenlerin hizmet içi yetiştirilmesi:

Madde 48 – Öğretmenlerin daha üst öğrenim görmelerini sağlamak üzere yaz ve akşam okulları açılır veya hizmet içinde yetiştirilmeleri maksadıyle kurslar ve seminerler düzenlenir.

Yaz ve akşam okulları öğretmen yetiştiren kurumlarca açılır; bunlara devam ederek yeterli krediyi dolduran öğretmenlere o kurumun belge veya diploması verilir.

Milli Eğitim Bakanlığınca açılan kurs ve seminerlere devam edenlerden başarı sağlayanlara belge verilir. Bu belgelerin, öğretmenlerin atama, yükselme ve nakillerinde ne ölçüde ve nasıl değerlendirileceği yönetmelikle düzenlenir.

VII – Yurt içi ve yurt dışı yetişme imkanları:

Madde 49 – Yurt içinde ve dışında daha üst öğrenim yapmak veya bilgi, görgü ve ihtisaslarını arttırmak isteyen öğretmenlerin belli şartlarla, aylıklı veya aylıksız izinli sayılmaları sağlanır; bu şartlar, milli eğitimin ihtiyaçları gözönünde tutularak, hazırlanacak yönetmelikle belirtilir.
–––––––––––––––––
(1) 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 62 nci maddesiyle, bu maddede yer alan “Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak, Bakanlar Kurulu” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir.

VIII – Öğretmen konutları:

Madde 50 – Milli Eğitim Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde, özellikle mahrumiyet bölgelerinde görevli öğretmenlere konut sağlanır.

Konutlar okul binaları ile birlikte planlanır ve yapılır.

Eski eğitim kurumlarının konut ihtiyacı bir plana bağlanır ve bu konutların yapımı için, her yıl Milli  Eğitim Bakanlığı Bütçesine gerekli ödenek konur.

IX – Öğretmenlerin izin ve tatilleri:

Madde 50/A – (Ek:15/4/2020-7243/24 md.)
Öğretmenler, yaz tatili içinde aralıksız iki ay izinlidirler. Ancak bu iki aylık izin sürelerine dokunulmadan
kalan tatil zamanlarında yönetmelikle belirlenecek meslekle ilgili çalışmalara katılmakla yükümlüdürler.

Rehberlik öğretmenleri tercih danışmanlığı, alan ve ders seçimi, öğrenci tanılama sürecine bağlı olarak yapılacak çalışmalarda ihtiyaç duyulması halinde izin ve tatil dönemlerinde de görevlendirilebilir. Bu durumda rehberlik öğretmenlerinin izinleri bir aydan az olamaz.

İlçe, il veya ülke genelinde genel hayatı etkileyen salgın hastalık, doğal afet, elverişsiz hava koşulları gibi nedenlerle eğitim ve öğretim faaliyetinin iki haftadan fazla süreyle yapılamaması halinde uygulanacak telafi programlarının ders yılı içerisinde tamamlanamadığı durumlarda yaz tatilinde yapılacak eğitim ve öğretim faaliyetleri nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığınca öğretmenlerin izinleri kısaltılabilir. Bu durumda öğretmenlerin izinleri bir aydan az olamaz.

Kendilerine ikinci görev olarak okul/kurum yöneticiliği verilenler ve yüz yüze eğitim yapılmayan eğitim kurumlarında görevli öğretmenler ile Bakanlık merkez teşkilatı ve il/ilçe milli eğitim müdürlüklerinde görevlendirilen (yöneticilik dahil) öğretmenler yıllık izinlerini 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 102 nci maddesi ve 103 üncü
maddesinin birinci fıkrası hükümlerine göre kullanır. Okul müdürleriyle müdür yardımcıları tatil aylarında okul işlerini ayarlamak ve düzenlemek şartı ile, sıra ile izinlerini kullanırlar.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Okul Binaları ve Tesisleri
Okul yapıları ve taşınmazları (1)

Madde 51 – Her derece ve türdeki eğitim kurumlarına ait bina ve tesisler çevrenin ihtiyaçlarına ve uygulanacak programların özelliklerine göre Milli Eğitim Bakanlığınca planlanır ve yaptırılır.

Bu maksatla her yıl Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine gerekli ödenek konur.

Arsa temini ile okul bina ve tesislerin yapım ve donatımında, Devletin azami imkanlarının kullanılması yanında vatandaşların her türlü yardımlarından da yararlanılır ve yardımlar teşvik edilir ve değerlendirilir.

(Ek fıkra: 3/12/2003-5005/1 md.; Değişik dördüncü fıkra: 24/7/2008-5793/3 md.) Milli Eğitim Bakanlığına tahsisli Hazine mülkiyetindeki taşınmazların Milli Eğitim Bakanlığı ile mutabık kalınarak tahsislerini kaldırmaya ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 46 ncı maddesine bağlı olmaksızın satışına Maliye Bakanı yetkilidir.

Ayrıca bu taşınmazlardan Milli Eğitim Bakanlığınca uygun görülenler, Maliye Bakanlığı tarafından, 24/11/1994 tarihli ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde özelleştirilmek üzere Özelleştirme İdaresi Başkanlığına bildirilir. Bunun üzerine söz konusu taşınmazlar Özelleştirme Yüksek Kurulunca özelleştirme kapsam ve programına alınır. Özelleştirme uygulamasına ilişkin iş ve işlemler 4046 sayılı Kanuna göre Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca yürütülür.

(Ek fıkra: 3/12/2003-5005/1 md.; Değişik beşinci fıkra: 24/7/2008-5793/3 md.) 4046 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde taşınmazların özelleştirilmesi sonucu elde edilecek gelirler, özelleştirme giderleri düşüldükten sonra Hazineye aktarılır. Bu taşınmazların satışından elde edilen gelirleri, bir yandan genel bütçenin (B) işaretli cetveline gelir, diğer yandan ihtiyaç duyulan yerlerde okul yapımı ve onarımı amacıyla kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine ödenek kaydetmeye Maliye Bakanı yetkilidir. Sermaye ödenekleri yılı yatırım programıyla ilişkilendirilir.

BEŞİNCİ KISIM
Eğitim Araç ve Gereçleri
I – Kapsam:
Madde 52 – Eğitim araç ve gereçleri, eğitim kurumlarında kullanılacak ders kitapları ile öğretmen ve öğrencilere kaynak ve yardımcı olacak basılı eğitim malzemesini, milli eğitimin genel amaçlarının gerçekleşmesine yararlı olacak diğer eserleri ve eğitim araç ve gereçlerini kapsar.
––––––––––––––––––
(1) Bu madde başlığı -Okul yapıları:” iken, 3/12/2003 tarihli ve 5005 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

II – Görev:

Madde 53 – Milli Eğitim Bakanlığı, kendisine bağlı eğitim kurumlarının eğitim araç ve gereçlerini, gelişen eğitim teknolojisine ve program ve metotlara uygun olarak sağlamak, geliştirmek, yenileştirmek, standartlaştırmak, kullanılma süresini ve telif haklarını ve ders kitabı fiyatlarını tespit etmek, paralı veya parasız olarak ilgililerin yararlanmasına sunmakla görevlidir.

III – Görevin yerine getirilmesi:

Madde 54 – Milli Eğitim Bakanlığı eğitim araç ve gereçlerini,

1. Hazırlamak, imal etmek ve satın almak;
2. Kişilere veya kuracağı komisyonlara veya yarışmalar düzenleyerek hazırlatmak;
3. Özel kesimce hazırlananlar veya imal edilenler arasından seçmek veya tavsiye etmek suretiyle 53 üncü maddede belirtilen görevini yerine getirir.

IV – Okullarda okutulacak kitapların tespiti ve ücret ödenmesi:

Madde 55 – (Değişik: 3/12/2003 – 5005/2 md.)

(İptal birinci fıkra: Anayasa Mahkemesi’nin 15/5/2008 tarihli, E.: 2004/1, K.: 2008/106 sayılı Kararı ile.)

Millî Eğitim Bakanlığınca hazırlanacak veya hazırlatılacak kitaplar ile eğitim araç ve gereçlerini hazırlama, inceleme ve redaksiyonunda görevlendirilenlere ücret ödenir.

Ders kitaplarına ilişkin yarışmalarda derece alanlara verilecek ödülün ödeme, usul ve esasları ile miktarı yönetmelikle belirlenir.

Özel kesimce hazırlanan ve okullarda ders kitabı olarak okutulmak üzere Millî Eğitim Bakanlığına gönderilen eserler ücret karşılığı incelenir.

Ders kitaplarının kabulü, uygunluk süresi, telif hakkı ve ücretlerle ilgili esaslar; inceleme işlemleri ve alınacak inceleme ücreti miktarı; Millî Eğitim Bakanlığınca incelettirilecek eserler için ödenecek ücret miktarı; ders kitaplarının hazırlanması ve incelenmesinde aranacak kriterler ile ders kitabı üreten yayın evlerinde aranacak kriterler; ders kitabı dışındaki diğer kitap ve eğitim araçlarının kullanımı ve bunlardan hangileri için inceleme ücreti alınacağı ve ödeneceği ile ilgili esas ve usuller Millî Eğitim Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.

ALTINCI KISIM
Eğitim ve Öğretim Alanındaki Görev ve Sorumluluk
I – Yürütme, gözetim ve denetim:

Madde 56 – Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre Devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden

Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur.

II – Yasaklık:

Madde 57 – Askeri maksatlarla açılacak okullar hariç, bu kanun hükümlerine aykırı hiç bir eğitim faaliyetinde bulunulamaz.

III – Okul açma yetkisi:

Madde 58 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/16 md.)

Türkiye’de ilköğretim okulu, lise veya dengi okullar, Milli Eğitim Bakanlığının izni olmaksızın açılamaz. Milli Eğitim Bakanlığı veya diğer bir bakanlık tarafından açılmış veya açılacak okullar (…) (1) ile özel okulların derecelerinin tayini,

Milli Eğitim Bakanlığına aittir. (1)

(Değişik üçüncü fıkra: 25/7/2016-KHK-669/51 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6756/51 md.) Askeri eğitim kurumlarının dereceleri ve müfredatı, Milli Savunma Bakanlığı ile birlikte tespit edilir.
–––––––––––––––
(1) 25/7/2016 tarihli ve 669 sayılı KHK’nin 51 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “(Askeri liseler dahil)” ibaresi yürürlükten kaldırılmış olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6756 sayılı Kanunun 51 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

Diğer bakanlıklara bağlı lise ve dengi okulların program ve yönetmelikleri, ilgili bakanlıkla Milli Eğitim Bakanlığı tarafından birlikte yapılır ve Milli Eğitim Bakanlığınca onanır.

Diğer bakanlıklara bağlı okullar, Milli Eğitim Bakanlığının gözetim ve denetimine tabidir. Gözetim ve denetim sonunda uygun eğitim ortamı ve niteliği taşımayan kurumların denkliği usulüne uygun şekilde Milli Eğitim Bakanlığınca iptal edilir. Buna ait esaslar

Cumhurbaşkanınca çıkarılan bir yönetmelikle düzenlenir. (1)

IV – Yurt dışı eğitim:

Madde 59 – Türk vatandaşlarının yurt dışında eğitim, öğrenim ve ihtisas görmeleri ile ilgili Devlet hizmetlerinin düzenlenmesinden (askeri öğrenciler hariç), Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur.

YEDİNCİ KISIM
Son Hükümler
I – Kenar başlıkları:

Madde 60 – Bu kanunun madde kenar başlıkları, sadece ilgili oldukları maddelerin konusunu ve maddeler arasındaki sıralama ve bağlantıyı göstermekte olup kanun metnine dahil değildir.

II – Kaldırılan hükümler:

Madde 61 – 1340 tarih ve 439 sayılı Orta Tedrisat Muallimleri Kanununun 3 üncü maddesi, 22/3/1926 tarih ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına dair Kanunun 3 ve 4 üncü maddeleri, 6/6/1949 tarih ve 5429 sayılı Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda okutturulacak ders kitaplarının seçilmesi, basılması ve dağıtılması hakkında Kanun, 5/1/1961 tarih ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 69 uncu maddesi ve diğer kanunların bu kanuna aykırı hükümleri, bu kanunun yayımı tarihinde, yürürlükten kalkar.

III – Yönetmelikler:

Madde 62 – Bu kanunda sözü geçen yönetmelikler, Kanunda belirtilen genel amaç ve temel ilkelere uygun olarak Milli Eğitim Bakanlığınca, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren en geç bir yıl içinde çıkarılır.

Ek Madde 1 – (Ek: 16/6/1983 – 2842/17 md.)

14/6/1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda geçen “temel eğitim” terimi “ilköğretim” olarak değiştirilmiştir.

Geçici Madde 1 – Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, yüksek öğrenim kurumlarında öğrenci bulunanlar hakkında 38 inci madde hükmü uygulanmaz.

Geçici Madde 2 – (Ek: 16/6/1983 – 2842/18 md.; Mülga: 16/8/1997 – 4306/9 md.)

Geçici Madde 3 – (Ek: 30/3/2012 – 6287/11 md.)

Zorunlu ortaöğretim 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlanır. Bakanlar  Kurulu uygulamayı bir eğitimöğretim yılı ertelemeye yetkilidir.

Geçici Madde 4 – (Ek: 1/3/2014-6528/6 md.)

Bu maddenin yayımı tarihinden önce, uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik unvanlarını mahkeme kararıyla elde edenlerin, mahkeme kararının aleyhlerine kesinleşmesi hâlinde bu kişilere unvanlarının iptal edildiği tarihten önce yapılan ödemeler geri alınmaz.

43 üncü maddeye bu Kanunla eklenen beşinci, altıncı ve yedinci fıkra hükümleri, bu Kanunun yayımı tarihinden sonra aday öğretmen olarak göreve başlayanlar hakkında uygulanır.

IV – Yürürlük:

Madde 63 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

V – Yürütme:

Madde 64 – Bu Kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.
–––––––––––––––––
(1) 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 62 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Bakanlar Kurulunca” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiştir.

Şair Ataol Behramoğlu’ndan Vladimir Putin’e Savaşı Durdurma Çağrısı

0

Şair Ataol Behramoğlu, Hukuk Fakültesi mezunu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Vladimiroviç Putin’e açık bir mektup yazarak, Ukrayna ile devam eden savaşa son verilmesi çağrısı yaptı. Behramoğlu mektubunda, “Hiçbir vicdan sahibi, akıldan ve sağduyudan yoksun olmayan kişi, bunca acıya yol açan bu müdahaleyi doğru bulamaz, onaylayamaz.” dedi ve Rusya’nın büyük-hümanist edebiyatına, sanatına, kültürüne, Dostoyevski’ye ve Tolstoy’a atıf yaptı. 

Vladimir Putin’e Açık Mektup 

Sayın Vladimir Vladimiroviç Putin,

Rusya Devlet Başkanı,

2007 yılında Moskova-Kremlin’de Puşkin Madalyası törenindeki karşılaşmamızı bilmem hatırlar mısınız?

Törenden önceki yemek henüz başlamamışken, büyük salonun ortasındaki masanıza gelmiş, Puşkin madalyasına değer görülen Türk şairi olarak kendimi tanıtmış, adınıza imzaladığım Puşkin’den şiir çevirileri kitabımı size takdim etmiştim.

Karşılıklı bir kaç nezaket cümlesinden çok benim için unutulmaz olan, masanıza gelen kişiyi ayağa kalkarak karşılamanız ve öylece de uğurlamanız olmuştur.

Sayın Vladimir Putin,

Rus edebiyatı üzerine kitaplarım, yazılarım, çeviri ürünlerim ve akademisyen kimliğimle Büyük Rus kültürünün ve edebiyatının Türkiye’de tanıtımına sevgiyle, onurla emek vermiş; başta Puşkin ve Lermontov’unkiler olmak üzere büyük Rus şairlerinin şiirlerinin Rusça’dan Türkçeye kitap oylumunda ilk çevirmeni olmuş, uluslar arası Puşkin madalyasını onurla taşıyan bir Türk şairi olarak, devlet başkanı olduğunuz Rusya’nın özbeöz kardeşi Ukrayna’ya pek çok ölüme ve tarifsiz acıya yol açan müdahalesini çok büyük bir kederle ve kaygıyla izliyorum.

Müdahaleye yol açan başlıca nedenlerin kuşkusuz bilgisine ve bilincine sahibim.

Nato’nun ve başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batı bloğunun, Sovyetler Birliği dağılmış ve Varşova Paktı ortadan kalkmışken, bu kez Rusya’yı siyasal ve ekonomik hasım olarak düşmanlık hedefine koymuş olduğunu; kışkırtıcı eylemler ve girişimlerle ülkenizi yıpratmaya, güçten düşürmeye çalıştıklarını biliyor ve görüyorum.

Ukrayna müdahalesi vesilesi ile de Rusya’ya, Rus kültürüne; Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski gibi evrensel edebiyatın onur doruklarındaki Rus yazarlarına, Pyotr Çaykovski gibi büyük, duygu dolu, hümanist bir yaratıcıya, ülke dışında çalışan Rus sanatçılara yapılan kabalıkları, insanlık kültüründen nasibini alamamış saygısızlıkları, üzüntüyle, teessüfle kınıyorum, ayıplıyorum.

Fakat bütün bunlara karşın, ülkenizin ve kültürünüzün dostu, hiçbir vicdan sahibi, akıldan ve sağduyudan yoksun olmayan kişi, bunca acıya yol açan bu müdahaleyi doğru bulamaz, onaylayamaz.

Sayın Vladimir Putin,

Çok yıllar önce Moskova Devlet Üniversitesinde Rus Edebiyatı konusunda yüksek lisans öğrenimi görmekte olan bir gençken, bir akşam üstü odamdan çıkmış, tam o sırada gerçekten de gökten ipek dökülür gibi yağmaya başlayan karın üzerinden bale yaparcasına ve hayaller içinde geçip giden bir genç kızın verdiği esinle odama döndüğümde “Beyaz, İpek Gibi Yağdı Kar” adlı şiirimi yazmıştım…

Günlerdir Kiev’e ve çevresine yağan, böyle bir kar değil ne yazık ki.

Tıpkı İkinci Dünya savaşında, ülkeniz Nazi işgali altındayken, kanla karışarak yağan bir kar bu.

Ülkenizin, insanınızın o yıllarda yaşamış olduğu tarifsiz acıları dile getiren Tvardovski, Surkov, İsakovski ve kişisel olarak da dostluğunu kazanmış olma onurunu yaşadığım Simonov gibi büyük Sovyet-Rus şairlerini Türkçeye kazandırmış bir Türk şairi; dilinizin, edebiyatınızın, kültürünüzün bir dostu olarak sizden bu acılara bir an bile gecikmeksizin son verilmesini, yaraların sarılmasına başlanmasını, yurtlarını terk eden ve etmekte olan Ukrayna yurttaşlarına ülkelerine dönme ve ülkelerinde kalma güvencesinin inandırıcılıkla verilmesini sağlamanızı bekliyorum ve önemle talep ediyorum.

Bunları başarmanız geri adım değil, ülkenizin, Rusya’nın büyük-hümanist edebiyatına, sanatına, kültürüne; nice acılardan geçmiş büyük ve barış sever halkınıza karşı göreviniz, gönül borcunuz olacaktır…

Ataol Behramoğlu, İstanbul, 13.03.2022

Asya-Afrika Yazarlar Birliği LOTUS, Avrupa HOMEROS Ödülleri ve PUŞKİN MADALYASI sahibi

İnternette İnsan Haklarının Kullanılması, Korunması ve Teşvik Edilmesi

0

İnternette İnsan Haklarının Kullanılması, Korunması ve Teşvik Edilmesi Hakkında Birleşmiş Milletler Kararı, 27 Haziran 2016 tarihinde genel kurul tarafından kabul edilmiştir. (The promotion, protection and enjoyment of human rights on the Internet)

Karar, Giresun Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İletişim Bilimleri Doktora öğrencisi Duygu Küçüköz Aydemir tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştır. Kararın Türkçesi ilk olarak, Sophos: Uluslararası Bilişim, Teknoloji ve Felsefe Dergisi‘nde yayınlanmıştır. 

Çevirmen Duygu Küçüköz Aydemir Hakkında:
Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Duygu-Kucukoz-Aydemir.jpg

Araştırmacı-yazar Duygu Küçüköz Aydemir, lisans eğitimlerini Çukurova Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümlerinde tamamlamıştır. Yüksek lisansını Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Anabilim Dalında yapmış; 2020 yılında Giresun Üniversitesi İletişim Bilimleri doktora programına başlamıştır. Aydemir, 2021 yılında Siberfeminizm: Siborg Beden ve Siber Kimlikte Cinsiyetin Durumu adlı kitabını yayımlamıştır. Akademik çalışmalarını yeni medya, feminist yazın, çevreci ve dijital beşeri bilimler gibi disiplinlerarası bir düzlemde gerçekleştirmektedir. Doğa tutkunu olan yazar, posthümanist ve yaşamdaşlık kültürünü benimsemektedir. 

İnternette İnsan Haklarının Kullanılması, Korunması ve Teşvik Edilmesi
BM GENEL KURULU’NUN “İNTERNETTE İNSAN HAKLARININ KULLANILMASI, KORUNMASI VE TEŞVIK EDILMESI”NE DAIR ALDIĞI KARAR

Kalkınma Hakkı Dâhil, Medeni, Siyasi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakların ve Tüm İnsan Haklarının Korunması ve Teşvik Edilmesi

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GENEL KURULU
27 Haziran 2016 – A/HRC/RES/32/13

İnsan Hakları Konseyi
32. Oturum
Gündem maddesi 3

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Internette-Insan-Haklarinin-Kullanilmasi-Korunmasi-ve-Tesvik-Edilmesi-1.jpgAvusturalya, Avusturya, Belçika, Bosna-Hersek, Brezilya, Bulgaristan, Kanada, Hırvatistan, Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Fiji, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Almanya, Yunanistan, Haiti, Honduras, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Japonya, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Meksika, Monako, Montenegro, Hollanda, Nijerya, Norveç, Paraguay, Polonya, Portekiz, Moldova Cumhuriyeti, Romanya, Senegal, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, İspanya, İsveç, Makedonya Cumhuriyeti, Tunus, Türkiye, Ukrayna, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri: Taslak Karar

 

İnternette İnsan Haklarının Kullanılması, Korunması ve Teşvik Edilmesi

İnsan Hakları Konseyi, Birleşmiş Milletler Tüzüğü Rehberliğinde;

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi dahil, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve ilgili uluslararası insan hakları sözleşmelerindeki insan haklarını ve temel özgürlükleri yeniden teyit ederek,

Kadınların güçlendirilmesinde düşünce ve ifade özgürlüğünün rolü üzerine 13 Haziran 2013 tarih ve 23/2 sayılı, 24 Mart 2015 tarih ve 28/16 sayılı kararları ve dijital çağda mahremiyet hakkı ve düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin Ekim 2009 tarihli 12/16 sayılı kararların yanı sıra, bilhassa internette insan haklarının geliştirilmesi, korunması ve kullanılmasına ilişkin 5 Temmuz 2012 tarihli 20/8 sayılı ve 26 Haziran 2014 tarih ve 26/13 sayılı Konsey kararlarını, İnsan Hakları Komisyonu ve İnsan Hakları Konseyi’nin düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına ilişkin tüm ilgili kararlarını hatırlatarak ve ayrıca Dünya Bilgi Toplumu Zirvesi sonuçlarının uygulamasının genel değerlendirmesi üzerine olan Genel Kurul’un üst-düzey toplantısının sonuç belgesini içeren Aralık 2015 tarih ve 70/125 sayılı kararları ve kalkınma için bilişim ve iletişim teknolojileri hakkındaki 22 Aralık 2015 tarih ve 70/184 sayılı kararları, dijital çağda mahremiyet hakkındaki 18 Aralık 2014 tarih ve 69/166 sayılı, 18 Aralık 2013 tarihli ve 68/167 sayılı Genel Kurul kararlarını hatırlatarak,

2030 yılına yönelik Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nin kabulünü benimseyerek ve insani ilerlemeyi hızlandırmak, dijital uçurumu gidermek ve bilgi toplumları geliştirmek için, bilgi-iletişim teknolojilerinin yayılmasının ve bireylerin küresel düzeyde ve sürdürülebilir biçimde birlikte ağa bağlı kalmasının büyük bir potansiyele sahip olduğunu benimseyerek,

Diğer şeylerin yanı sıra, İnternet Yönetişimine dayanak oluşturan insan hakları ve insanların çevrim dışı dünyadaki haklarının çevrim içinde de korunması ihtiyacının onaylandığı 23-24 Nisan 2014’de São Paulo’da yapılan İnternet Yönetişiminin Geleceği üzerine Küresel Çok-paydaşlı Toplantıya önem vererek,

10-13 Kasım 2015’de João Pessoa’da yapılan en son toplantı da dâhil İnternet Yönetişim Forumu’nun geçmiş oturumlarına da dikkat ederek,

Teknolojik gelişimin hızlı ilerlemesi dünyanın her yerinden bireylerin yeni bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanmasını sağladığından, İnternette insan haklarının, özellikle ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasının önemi gittikçe artan bir konu olmasına dikkat ederek,

Ayrıca İnternet’te gizlilik ve güveni oluşturmanın önemine –en azından ifade özgürlüğü, mahremiyet ve diğer insan hakları açısından– ve bunun yanı sıra, gelişme ve yeniliği mümkün kılan İnternet’in potansiyelinin; hükümetler, sivil toplum, özel sektör, teknik ekip ve akademi arasındaki bütünlüklü işbirliğiyle gerçekleştirilebilir olmasına dikkat çekerek,

Çevrim içi mahremiyetin, ifade özgürlüğü ve müdahale olmaksızın fikir sahibi olma hakkı ile barışçıl toplanma ve dernek kurma özgürlüğü için önemli olduğunu kabul ederek,

İnternet’te bilgiye erişimin, eğitim hakkının teşvik edilmesini kolaylaştıran, eğitim hakkını kullanmayı etkileyeceği için de dijital okur yazarlığın ve dijital uçurumun üzerine eğilme ihtiyacını vurgulayan önemli bir araç olduğunu, dolayısıyla küresel ölçekte ekonomik ve kapsamlı eğitim için pek çok olanak tanıdığını vurgulayarak,

Dijital uçurumun farklı şekillerde, ülke içinde ve ülkeler arasında, erkekler ve kadınlar, kız ve erkek çocukları arasında var olduğu endişesini ifade ederek ve bunları kapatma ihtiyacını kabul ederek,

Bilgi ve iletişim teknolojilerine erişimi arttırarak, dijital okuryazarlığı teşvik ederek ve eğitime kız çocuklarının ve kadınların katılımını sağlayarak, bilgi ve iletişim teknolojilerine ilişkin eğitimler vererek, fen bilimleri, bilgi ve iletişim teknolojileri alanlarında kariyer yapmaları için kız çocuklarını ve kadınları cesaretlendirerek, onları güçlendirmenin önemini vurgulayarak,

Engelli Hakları Sözleşmesi’nin, engelli kişilerin İnternet dâhil yeni bilişim ve iletişim teknolojileri ve sistemlerine erişimini teşvik etmek için uygun önlemleri alma konusunda devletlerin ilgili birimlerine çağrı yapan 9. ve 21. maddelerini hatırlayarak,

İnternetin küresel, açık ve birlikte çalışabilir durumda kalması için, devletlerin güvenlik endişelerini Uluslararası İnsan Hakları yükümlülüklerine uygun olarak, özellikle ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve gizlilik ile ilgili olarak ele almalarının bir zorunluluk olduğunu kabul ederek,

Tüm insan hakları ihlalleri ve İnternet’te temel özgürlükler ve insan haklarının kullanımından dolayı bireylerin maruz kaldığı istismarlar ve bu ihlal ve istismarların cezasız kalmasından derin endişe duyarak,

Çevrim içinde bilgiye erişimi veya bilginin dağıtılmasını aksatan veya kasıtlı olarak engelleyen veya bunu amaçlayan tedbirlerden de derin endişe duyarak,

Açık, erişilebilir ve çok-paydaşlı katılımdan beslenen İnternet için ve de İnternet erişimini sağlarken ve erişimi genişletirken kapsamlı bir insan hakları temelli yaklaşım uygulamanın önemini vurgulayarak,

On yedinci, yirmi üçüncü, yirmi dokuzuncu ve otuz ikinci oturumlarında İnsan Hakları Konseyi’ne sunulan fikir ve ifade özgürlüğü hakkının korunması ve teşvik edilmesi hakkındaki ve de İnternet’te ifade özgürlüğü üzerine olan altmış altıncı oturumunda Genel Kurul’a sunulan Özel Raportör’ün raporlarına ve otuz birinci oturumda İnsan Hakları Konseyi’ne sunulan mahremiyet hakkı üzerine Özel Raportör’ün raporuna dikkat çekerek,

Çevrimiçi temel özgürlükler ve insan haklarını korumada ve teşvik etmede sivil toplum, özel sektör, teknik ekip ve akademi dâhil tüm ilgili paydaşlarla hükümetin bağlılığının kilit önem taşıdığını göz önünde bulundurarak,

1. Özellikle ifade özgürlüğü olmak üzere İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ve Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşmelerin 19’uncu maddeleri uyarınca çevrimdışı olduğunda sahip olunan hakların çevrimiçiyken de korunmasını, bu hakların ülke sınırlarına bağlı olmaksızın ve kişinin istediği herhangi bir medya aracılığıyla uygulanmasını onaylar,

2. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak da dâhil çeşitli şekillerde kalkınmanın ve ilerlemenin hızlandırılması için İnternet’in küresel ve gelişen doğasını bir itici güç olarak kabul eder,

3. Tüm devletleri, bütün ülkelerdeki medya, bilgi ve iletişim olanaklarının ve teknolojilerinin gelişimini hedefleyen uluslararası işbirliğini teşvik etmeye ve kolaylaştırmaya çağırır,

4. Kaliteli eğitimin kalkınmada belirleyici bir rol oynadığını onaylar ve bu nedenle dijital okur yazarlığı teşvik etmek ve eğitim hakkının teşvikini kolaylaştırmak için önemli bir araç olan İnternet’te bilgiye erişimi olanaklı kılmak adına tüm Devletlere çağrı yapar,

5. İnternet’e erişimi sağlamak ve genişletmek için kapsamlı bir insan hakları temelli yaklaşımın uygulanmasının önemini teyit eder ve farklı şekillerde tezahür eden dijital uçurumun giderilmesi için tüm Devletlerin çaba göstermesini talep eder,

6. Toplumsal cinsiyet temelli dijital uçurumu kapatmaya ve tüm kadınların ve kızların güçlendirilmesini teşvik etmek için teknolojinin, özellikle de bilgi ve iletişim teknolojisinin kullanımını geliştirmeye tüm devletleri davet eder,

7. Tüm Devletleri, engelli kişilerin katılımıyla, engelli kişilerin erişebileceği yardımcı ve uyarlanabilir teknolojiler dâhil olmak üzere bilgi ve iletişim teknolojileri ve sistemlerinin tasarımını, geliştirilmesini, üretimini ve dağıtımını teşvik etmek için uygun önlemleri almaya teşvik eder,

8. Tüm Devletleri, hukuki kurallara dayalı ulusal demokratik, şeffaf kurumlar da dahil olmak üzere, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma üreten canlı bir güç olmaya devam edebilmesi için internette özgürlük ve güvenliği koruyacak şekilde; ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mahremiyet ve diğer çevrim içi insan haklarının korunmasını sağlamak için uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uygun olarak İnternet üzerindeki güvenlik endişelerini ele almaya çağırır.

9. İşkence, yargısız infaz, zorla kaybolma, keyfi gözaltı, sınır dışı etme, tehdit ve tacizin yanı sıra toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, internette insan haklarını ve temel özgürlüklerini kullandıkları için kişilere karşı işlenen tüm insan hakları ihlallerini ve suistimallerini tartışmasız bir şekilde kınamaktadır ve tüm Devletlerin bu konuda hesap verebilirliğini sağlamaya çağırır;

10. Uluslararası insan hakları hukukunu ihlal edecek şekilde çevrim içi bilgiye erişimi veya bilgi yayılmasını kasıtlı olarak engellemeye veya aksatmaya yönelik kesin tedbirleri kınamakta ve tüm Devletleri bu tür tedbirlerden kaçınmaya ve durdurmaya davet eder;

11. İnternet’te ayrımcılığı veya şiddeti kışkırtmaya yol açan nefreti savunanlarla mücadele etmenin yanı sıra hoşgörü ve diyalogun teşvik edilmesinin önemini vurgular,

12. Tüm devletleri, özünde evrensel erişim ve insan haklarından yararlanma hedefine sahip olan İnternet ile ilgili ulusal kamu politikalarını benimsemeyi ve tüm paydaşların dâhil olduğu şeffaf ve kapsayıcı süreçlerle formüle etmeyi düşünmeye çağırır,

13. Üst düzey temsilciden, devletlerle, İnsan Hakları Konseyi’nin özel prosedürleriyle, uluslararası kuruluşlarla, ulusal insan hakları kurumlarıyla, sivil toplumla, endüstriyle, teknik toplulukla ve akademiyle ve diğer paydaşlarla istişare halinde insan hakları perspektifinden dijital cinsiyet uçurumunu azaltmanın yolları hakkında bir rapor hazırlamasını ve bu raporu otuz beşinci oturumda İnsan Hakları Konseyi’ne sunmasını talep eder,

14. Özel prosedürleri, uygun olduğu şekilde, mevcut yetkileri dâhilinde bu konuları, dikkate almaya destekler,

15. İnternette ve diğer bilişim ve iletişim teknolojilerinde ifade özgürlüğü de dahil olmak üzere insan haklarının teşvik edilmesi, korunması ve kullanılmasına dair ve internetin çalışma programına uygun olarak vatandaş ve sivil toplum katılımını teşvik etmesi, her toplumda kalkınmanın gerçekleştirilmesi ve insan haklarının kullanılması için önemli bir araç olduğuna dair değerlendirmesine devam etmeye karar verir.

Ernst Eduard Hirsch

0
Ernst Eduard Hirsch

Ordinaryüs Profesör Dr. Ernst E. Hirsch, 20 Ocak 1902 tarihinde Almanya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Hirsch, ilkokul, ortaokul ve liseyi Hessen eyaletine bağlı Friedberg’de tamamlamıştır.

Hirsch’in Eğitimi Yaşamı ve Almanya’daki Kariyeri

Hirsch, 1920 yılında liseden mezun olduktan sonra Frankfurt’ta amcası Otto Hirsch’in bankasında çalışmaya başlamış ve eş zamanlı olarak Ekonomi ve Sosyal Bilimler bölümünde eğitim almıştır. Münih ve Giessen Eyalet Üniversitesi Hukuk Fakültelerinde okuduktan sonra 1924 yılında mezun olmuş; avukatlık stajı ile yardımcı hakimlik yapmıştır.

Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra bilim alanında çalışmaya başlamış, doçent unvanı kazanmıştır. 1930 yılında Frankfurt’ta, Ticaret Hukuku, Medeni Hukuk, Alman ve Uluslararası Özel Hukuku dallarında doçent olarak ders vermiştir. Hirsch, 1931 yılında Frankfurt Asliye Hukuk Mahkemesine hakim olarak atanmıştır.

Ernst Eduard Hirsch

Almanya’nın siyasi çalkantıları içerisinde ırkçılık ile tanışan Hirsch; 7 Nisan 1933 tarihinde saf Alman ırkına ait olmadığı için yargıçlık yapma hakkını yitirmiş ve üniversitede ders vermesi de yasaklanmıştır.

Hirsch’in Türkiye’ye Gelişi

Hirsch, 1933 yılında turistik pasaportla Hollanda’ya gitmiş ve kısa bir süre Amsterdam’da Ticaret Hukuku dersleri vermiş, İstanbul Üniversitesinden almış olduğu davet sonucunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne katılmıştır. Aynı tarihlerde Hirsch ile birlikte birçok yabancı bilim insanı Türkiye’ye gelmiştir. Türkçe’yi tren yolculuğunda öğrenmeye başladığı yönünde bilgiler bulunmaktadır. Hirsch’i uzun yolculuğu sonrasında Sirkeci Tren Garı’nda Hitler’den kaçarak İstanbul’a gelmiş olan Alman Yahudisi, aile dostu ve eski öğrencisi Hans Kitzinger karşılamıştır.

İstanbul Üniversitesinde göreve başlayan Hirsch, üçüncü yılın sonunda Türkçeyi mükemmel derecede öğrenmiştir. İlk yıllarda derslerini Almanca olarak anlatan ve daha sonra asistanı da olan Halil Arslanlı kendisine tercümanlık yapmış, sonraki yıllarda derslerini Türkçe olarak vermiştir. Hirsch, İstanbul Üniversitesi’ne gelen Musevi asıllı bilim insanları arasında Türkçeyi en hızlı öğrenen ve derslerini Türkçe dilinde veren ilk kişi olmuştur.

Ordinaryüs Profesör Dr. Ernst E. Hirsch, 1933-1943 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde Ticaret Hukuku, Fikri ve Sınai Haklar alanlarında lisans ve doktora dersleri vermiş, 1943–1952 yıllarında ise Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi (AÜHF) öğretim üyeliği görevinde bulunmuştur.

Hirsch, Türk Ticaret Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve Marka ve Patent Kanunu projelerinin hazırlanmasında görev almış, Modern Türk Hukukunun temellerini atan kadroda yer almıştır.

Ernst E. Hirsch, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi kütüphanesinin gerçek anlamda bir kütüphane olmasına emek vermiştir.

Hirsch, 1938 yılında Türk Vatandaşlığına geçmek için başvuru yapmış, başvurusu beş yıl sonra sonuçlanmış ve 21 Eylül 1943 tarihinde Türk vatandaşı olmuş, Ernest Hirş adıyla nüfus kütüğüne kaydedilmiştir.

Akademik Kariyeri ve Bilimsel Çalışmaları

Hirsch, 1944 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine tayin edilmiş, eşinin rahatsızlığı nedeniyle evini İstanbul’da bırakmak zorunda kalmış, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki derslerine devam etmiş, ticaret hukuku, hukuk felsefesi ve hukuk sosyolojisi, pratik hukukta metot dersleri okutmuştur.

Hirsch, 5 Temmuz 1945 tarihinde 1696 sicil numarası ile İstanbul Barosuna kayıt yaptırmış, 13 Haziran 1946 tarihinde nakil yaptırarak 372 sicil numarası ile Ankara Barosuna geçmiştir.

Alman ekolünün kaynaklarından biri olarak da gösterilen Hirsch, Ankara ve İstanbul üniversitelerinde 20 yıl akademisyen olarak görev yapmış, Medeni Kanun ile Ticaret Kanunu arasındaki çelişkilerin giderilmesine katkıda bulunmuş, Türk hükümetlerine danışmanlık yapmıştır. Ankara üniversitesi Hukuk Fakültesindeki çalışma odasının kapısında adına bir plaket bulunmakta ve fakültenin şeref salonunda resmi asılı bulunmaktadır. Demokrat Parti döneminde 31 Temmuz 1951 tarihinde kabul edilen Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun hazırlanmasına katkısı olan Hirsch, Berlin Belediye Başkanı Ernst Reuter tarafından Almanya’ya dönmesi konusunda ikna edilmiş ve 1953 ve 1955 yılları arasında Berlin Özgür Üniversitesi’ne rektör seçilmiştir. Tekrar Almanya’ya döndükten sonra Alman vatandaşlığına yeniden kabul edilmiştir. 1982 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanına layık görülmüştür. 

Türkiye Cumhuriyeti pasaportunu ölümüne kadar muhafaza eden Hirsch, 30 Mart 1985 tarihinde yaşama veda etmiştir.

Hirsch’in Eserleri

Ordinaryüs Profesör Dr. Ernst E. Hirsch; Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, Kooperatif Hukuku, Fikri ve Sınaî Haklar, Kıymetli Evrak Hukuku, Sigorta Hukuku ve Deniz Ticaret Hukuku konularında çok sayıda kitap ve makale yazmış; ulusal ve uluslararası birçok toplantıda bilimsel tebliğler sunmuştur.

  1. Aus des Kaisers Zeiten durch die Weimarer Republik in das Land Atatürks. Eine unzeitgemäße Autobiographie (Türkçesi: Anılarım. (Çeviren:Fatma Suphi)
  2. Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri
  3. Pratik Hukukta Metot
  4. Fikri ve Sınai Haklar. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınlarından (Ankara AR Basımevi,1948)
  5. Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişmesi (iki cilt),

Vedat Ahsen Coşar

0
Vedat Ahsen Coşar

Vedat Ahsen Coşar, 01 Şubat 1949 tarihinde, Samsun ili Vezirköprü ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1967 yılında Konya Maarif Kolejini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, 1974 yılında fakülteden mezun olmuştur.

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğu 1970-1971-Mayıs/1972 yıllarında Erenköy’deki Özel Kalamış Lisesi’nde ve Kadıköy Maarif Koleji’nde/Kadıköy Anadolu Lisesi’nde belletmen/etüt abisi, Eylül/1972 ile 31.12.1974 yılları arasında Büyük Tarabya Oteli’nde resepsiyon memuru/gece müdürü olarak çalışmış; avukatlık stajının ikinci altı aylık bölümünde ve avukatlığının ilk yıllarında Ankara’da Hasköy Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği yapmıştır. 

1975 yılından itibaren Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır.

18 Ekim 2004 -14 Ekim 2006, 15 Ekim 2006 – 26 Ekim 2008 ve 27 Ekim 2008 – 13 Haziran 2010 tarihleri arasında Ankara Barosu Başkanlığı yapmış, 13 Haziran 2010 – 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevini yürütmüştür.

18 Ekim 2004 ile 14 Temmuz 2006 tarihleri arasında; Ankara, Bükreş, Sofya, Makedonya, Moskova, Kiev, Gürcistan, Moldova, Atina, Bakü, Trabzon, İstanbul ve Yalova Barolarından oluşan Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığı yapmıştır. 14 Temmuz 2006 – 25 Ekim 2009 tarihleri arasında aynı kuruluşun genel sekreterliği görevini yürütmüş; 25 Ekim 2009 tarihinde kuruluşun Başkanlığı’na yeniden seçilmiş, Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiği 13 Haziran 2010 tarihine bu görevini sürdürmüştür.

Vedat Ahsen Coşar Kocaeli Barosunda bir konferansta

Türkiye Barolar Birliği Başkanı iken; Ermeni Soykırım iddialarını reddedenlere ceza getiren “soykırımı inkar yasa tasarısı”nı oylayan Fransa Meclisine bir mektup yazmış; cezai yaptırımın tarihe ve tarihçilere ihanet olduğunu bildirmiştir.

Sivil Toplum Çalışmaları

Coşar, baro başkanlığından önce Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği, Türk Hukuk Kurumu Yönetim Kurulu üyeliği, Türkiye Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu ve Hukuk Kurulu üyeliği ile Şike Tahkim Kurulu Üyeliği ve Başkanlığı görevlerini yapmıştır.

Akademik Çalışmaları

Vedat Ahsen Coşar; 1998–1999, 1999–2000, 2000–2001, 2001–2002, 2002–2003, 2003–2004, 2006 2007, 2007-2008, 2008-2009, 2009-2010, 2010-2011, 2011-2012, 2012-2013 akademik yıllarında Bilkent Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.

2005–2006 akademik yılında Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ‘Adli Yazışmalar/Hukuki Metinler’ derslerini vermiştir. Aynı fakültede 2010 – 2011 ve 2011 – 2012 akademik yıllarında ve 2015-2016 akademik yılının ikinci yarısında ‘Avukatlık Hukuku’ derslerini vermiştir.

Ankara Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 2021-2022 akademik yılının ilk yarısında ‘Genel Kamu Hukuku’, aynı yılın ikinci yarısı ile 2022-2023 akademik yılının ilk yarısında ‘Hukuk Felsefesi’ derslerini verdi.  Halen aynı fakültede  ‘Hukuk Sosyolojisi’ ile ‘Siyaset ve Siyasi Tarih’ derslerini vermektedir.

İngilizce olarak okutulan ‘Hukuka Giriş/Introduction To Law’ dersini ve ‘Kamu Hukuku/Public Law’ derslerini vermektedir.

Destekten yoksun kalma, cismani zararlar, tenkis, eski ve yeni vakıflar, eser sözleşmeleri başta olmak üzere özel hukukun değişik konularında uzun yıllar bilirkişilik yapmıştır.

Ulusal ve uluslararası sempozyumlarda hukukla ilgili tebliğler sunmuş; resmi ve özel kuruluşlarca düzenlenen sertifika programlarında özel hukukun değişik konuları ile ilgili dersler vermiş; birçok dergi ve gazetede yüzlerce makalesi yayınlanmıştır.

Vedat Ahsen Coşar’ın Eserleri 
Kitapları ve Çeviri Eserleri

Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Introduction to Law&Turkish Law-Lecture Notes’ (2019), Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme’ (2015), Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Hukuk Adalet Etik ve Siyaset Üzerine’ (2019), ‘Au Revoir/Yine Görüşürüz’ (2019), ‘Rizom İçin Seçkiler’ (2020), Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan üç ciltten oluşan anılarına ilişkin ‘Fîhi Mâ-Fîh/İçindekiler İçindedir’ (2018) adlı kitapları bulunmaktadır. Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan, Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak değerlendirilen ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabını 2017 yılında Türkçe’ye kazandırmıştır.

Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı bilim insanı, akademisyen, sosyal psikolog ve düşünür George Herbert Mead’in Chicago Üniversitesi’nde verdiği Sosyal Psikoloji dersinden derlenerek kitap haline getirilen ‘Mind, Self and Society/Zihin, Benlik ve Toplum’ isimli eserini ise 2019 yılında Türkçe’ye çevirmiştir.

İngiliz tarihçi ve düşünür R.G.Collingwood’un ‘Outlines of A Philosophy of Art/Bir Sanat Felsefesi’nin Ana Hatları’ (2020) ve yine R.G.Collingwood’un ‘The Idea of History/Tarih Düşüncesi’ (2020) isimli kitapların İngilizce’den Türkçe’ye çevirileri de V.Ahsen Coşar tarafından yapılmıştır.

Yetkin Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan Av.Salih Akgül ile birlikte yazdıkları ‘Avukatlık Hukuku’ (2021), Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan ‘Giderayak’ (2021), ‘Kırık Hikayeler’ (2022), Yetkin Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan ‘Genel Kamu Hukuku’ (2021), ‘Hukuk Felsefesi’ (2022), ‘Hukuk Sosyolojisi’ (2022), ‘Genel Hukuk Bilgisi ve Hukuk Metodolojisi (2023), ‘Siyaset ve Siyasi Tarih’ (2023) isimli kitapları bulunmaktadır.

(2021), avukat M.Turgay Bilge ile birlikte çevirdikleri Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci Howard Selsam’ın ‘What is Philosophy? A Marxsist Introduction/Felsefe Nedir?/Marksist Bir Deneme’ (2022), Karl Kautsky’nin ‘Sosyal Devrim/İhtilal’ (2022), Alman sosyolog Ernst Cassirer’in ‘An Essay On Man/İnsan Üzerine Bir Deneme’ (2022), Alman sosyolog Max Weber’in ‘The City/Kent’ (2022), Arthur de Gobineau’nın ‘İnsan Irklarının Eşitsizliği’ (2022), Alfred North Whitehead’in ‘Religion In The Making/Din Oluşumu’ (2022), Theos Bernard’ın ‘Hindu Philosophy/Hindu Felsefesi’ (2022), Maria Montessori’nin ‘Childhood Education/Çocukluk Çağı Eğitimi’ (2023) isimli kitapların, İngilizceden Türkçeye çevirileri de V.Ahsen Coşar tarafından yapılmıştır.

Coşar’ın ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme‘ ve anılarını içeren “‘Fîhi Mâ-Fîh/İçindekiler İçindedir” isimli eserleri

Bir Adalet Teorisi 

Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak değerlendirilen; ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabın Türkçeye çevrilmiş olması Türkiye hukuk camiası açısından ufuk açıcı bir gelişme olmuştur.

Başyapıt olarak tanımlanan John Rawls’ın eseri “Bir Adalet Teorisi” Coşar tarafından Türkçeye kazandırılmıştır

Makale ve Tebliğleri

Vedat Ahsen Coşar, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda hukuk alanında çok sayıda tebliğler sunmuş; resmi ve özel kuruluşlarca düzenlenen sertifika programlarında özel hukukun değişik konuları ile ilgili dersler vermiştir. Ders verdiği öğrencileri için hazırladığı; ‘Introduction to Law‘ ve ‘Public Law‘ isimli İngilizce ders notları bulunmaktadır.

‘Çek Cumhuriyeti Anayasası’, ‘Rusya Federasyonu Anayasası’, ‘Insider Trading’, ‘Hasta Hakları’, “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü-OBAMA” isimli yayımlanmış tercümeleri ile ‘Arbitration -Alternative Dispute Resolution/Tahkim – Alternatif Uyuşmazlık Çözümü’ ve ‘Equality of Sexes In Turkish Law/Türk Hukukunda Cinsiyetlerin Eşitliği’,  isimli İngilizce ve ‘Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü’, ‘Amerika Birleşik Devletleri’nde Avukatlık Mesleği ve Avukatlık Ortaklığı Modelleri’ isimli Türkçe olarak yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

Coşar, tecrübelerini, düşüncelerini ve makalelerini “ahsencosar.wordpress.com” adresindeki kişisel blogunda yayınlamaktadır.

AİHM Sacit Kayasu Kararı

0
Savcı Sacit Kayasu

AİHM Sacit Kayasu Kararı, Adana Cumhuriyet Savcısı sıfatı ile Eski Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin baş sorumlusu Kenan Evren hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri uyarınca iddianame düzenleyen Sacit Kayasu‘nun başvurusu üzerine 13 Kasım 2008 tarihinde verilmiştir. Kararın Türkçe’ye çevirisi Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmıştır.

Sacit Kayasu

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İKİNCİ DAİRE

KAYASU -TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no: 64119/00 ve 76292//01)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
13 Kasım 2008

İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

______________________________________________________________________________________

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (64119/00 ve 76292/01) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşı Sacit Kayasu’nun (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 21 Eylül 2000 ve 23 Eylül 2001 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu
başvurudur.

OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI

Başvuran, 1952 doğumludur. Olayların meydana geldiği dönemde başvuran savcıydı. 5 Ağustos 1999 tarihli bir mektup ile başvuran, vatandaş sıfatıyla, 1961 Anayasası ile kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı ihtilal yaptıkları gerekçesiyle 12 Eylül 1980 askeri darbesini gerçekleştiren eski generaller Kenan Evren, Sedat Celasun, Nurettin Ersin, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına şikayette bulunmuştur. Şikayet dilekçesinde başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddelerini temel almıştır.

Şikâyet dilekçesi takipsizlik kararı ile sonuçlanmış ve dava basına yansımıştır.

A -Başvuranın dilekçesini sunmasının ardından başlatılan disiplin süreci

Adalet Bakanlığı Ceza işleri Genel Müdürlüğü tarafından başvuran hakkında idari soruşturma başlatılmış, 9 Şubat 2000 tarihinde dosya HSYK’na gönderilmiştir.

6 Ocak 2000 tarihli fezlekesinde, Ödemiş Cumhuriyet Baş Savcısı, başvuran hakkında kovuşturma başlatılması yönünde görüş bildirmiştir. Savcı olmasına rağmen, Kayasu, Anayasa’nın açık hükmüne aykırı olarak, devletin bekası için çalışan devlet adamları hakkında uygunsuz ifadeler kullanmış ve basını bizzat haberdar ederek söz konusu dilekçeyi aleni hale getirmiştir. Başsavcıya göre, söz konusu davranışlar, disiplin cezasını gerektirmekteydi, cezai müeyyideye gerek bulunmamaktaydı.

HSYK, başvuranın savunmasını almıştır. 8 Mart 2000 tarihli layihasında, başvuran, söz konusu şikayet dilekçesini görevleri çerçevesinde değil de vatandaş sıfatıyla sunduğunu beyan etmiştir. Başvurana göre, söz konusu dilekçenin içeriği itibariyle başvurana disiplin cezası uygulanmasına gerek yoktu. Başvuran ayrıca amacının kimseye zarar vermek değil hukukun üstünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, ilgililer kendilerini hakarete uğramış hissederlerse kendisi hakkında şikayette bulunabileceklerini de sözlerine eklemiştir.

HSYK 30 Mart 2000 tarihinde, Hakimler ve Savcılar hakkındaki 2802 sayılı kanunun 65/a maddesi uyarınca başvurana kınama cezası vermiştir. HSYK’na göre, şikayet dilekçesinde başvuran tarafından kullanılan ifadeler devletin istikrarı ve bekası için çalışan bazı devlet adamlarına karşı hakaret niteliği taşımaktaydı.

17 Nisan 2000’de başvuran yazılı olarak, HSYK kararının düzeltilmesini talep etmiştir.

Başvuran yazısında, kararın kendisine gerektiği gibi tebliğ edilmediğini ve yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmüştür. Aynı yazıda başvuran, sadece dilekçe hakkını kullanması nedeniyle cezalandırılmasının kendisini aynı sonuca ulaşmak için başka bir yolu kullanmaya, savcı olarak iddianame düzenlemeye ittiğini belirtmiştir.

Başvuran hakkındaki kararda düzeltme yapılmamıştır.

24 Mayıs 2000 tarihinde, başvuran karara itiraz etmiştir. Başvuran, savunmasında belirttiği hususları yinelemiş ve itirazının reddedilmesi durumunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak haklarını savunmak zorunda kalacağını belirtmiştir. 3 Temmuz 2000 tarihinde, yine eksiksiz toplanan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu İtirazları İnceleme Kurulu tarafından “30 Mart 2000 tarihli kararın yerinde” olduğu gerekçesiyle başvuranın itirazı reddedilmiştir. İtirazları inceleme komitesi on bir üyesinin oy çokluğu ile karara varmış ve karar nihai hale gelmiştir.

B- Başvuranın dilekçesini sunmasının ardından başlatılan cezai süreç

25 Şubat 2000 tarihinde, Salihli Savcısı, aynı olaya dayanarak, Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmaktan başvuran hakkında bir iddianame düzenlemiştir.

28 Nisan 2000 tarihinde, başvuranın görevleri çerçevesinde değil de sivil kimliği ile hareket ettiğine kanaat getiren Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi, başvurana isnat edilen suçları Silahlı Kuvvetlere hakaret suçu olarak yeniden tanımlamış ve başvuran hakkında son soruşturma açılmasına karar vermiştir. Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi, dosyayı, Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir.

23 Aralık 2000 tarihinde alınan bir kararla, Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın söylemlerinde ağır eleştiri bulunduğu ancak hakaret içermediği gerekçesi ile beraatına karar vermiştir.

C- Başvuran tarafından düzenlenen iddianamenin ardından başlatılan ceza ve disiplin kovuşturmaları

28 Mart 2000 tarihinde, başvuran, Adana Cumhuriyet Savcısı sıfatı ile Eski Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin baş sorumlusu Kenan Evren hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri uyarınca iddianame düzenlemiştir.

İddianamesinde, başvuran, 12 Eylül 2000 tarihinde olayların zamanaşımına uğrayacağını ve bir hukuk devletinin emrinde çalışan bir kanun adamı olarak sanığın yasadışı eylemleri nedeniyle yargılanmasından sorumlu olduğu kanaatinde olduğunu belirtmiştir. Başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun 146. ve 147. maddeleri hakkında doktrindeki farklı yorumlardan alıntılar yapmıştır. Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin cezai dokunulmazlığına ilişkin olarak ise, başvuran, MGK’nın 12 Aralık 1980 tarihinde kurulmuş olması muvacehesinde Söz konusu Anayasa hükmünün 12 Aralık 1980 tarihinden önceki eylemlere uygulanamayacağını ileri sürmüştür. Başvurana göre, 12 Eylül 1980’den önceki döneme ilişkin olarak, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in MGK’nın değil de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başı olduğu düşünülmelidir. Başvuran, Genelkurmay Başkanı Evren’in muhtırasının yer aldığı 30 Ağustos 1980 tarihinde yayımlanan bir kitabı da ek olarak sunmuş, yazılı ve görsel basının arşivlerinde çok sayıda delil bulunduğunu belirtmiştir.

İddianamesinin sonuç kısmında başvuran, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i, Türk Silahlı Kuvvetlerini kanuna aykırı kullanmakla suçlamıştır. Başvuran, 30 Ağustos 1980 tarihli beyanları nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 146/1 ve 146/2 maddeleri uyarınca ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi nedeniyle de Türk Ceza Kanunu’nun 147. maddesi uyarınca Genelkurmay Başkanı Evren’in mahkumiyetini talep etmiştir.

29 Mart 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı, iddianamenin nüshalarını basına verdiği ve evinde gazetecilere beyanlarda bulunduğu gerekçesi ile görevi kötüye kullanmaktan başvuran hakkında soruşturma başlatılması için izin vermiştir. Adalet Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir müfettiş, aralarında, savcıların, Adalet Sarayında çalışan bazı memurların ve gazetecilerin bulunduğu kişilerin ifadelerini almıştır. Müfettiş soruşturma dosyasına gazete kupürlerini ve davaya ilişkin diğer video kayıtlarını da eklemiştir.

Adana Cumhuriyet Savcısı 1 Nisan 2000 tarihinde başvuranın istemini bir ihbar dilekçesi olarak değerlendirmiş ve bu istemle ilgili olarak Anayasa’nın geçici 15. maddesi uyarınca takipsizlik kararı vermiştir. Bu dilekçe hiçbir zaman iddianame olarak işleme konmamıştır.

Başvuranın bu eylemi basında yankı bulmuş, kendisiyle röportajlar yapılmış ve Evren’in yargılanabilmesine dair tanınmış hukukçuların görüş ve yorumları yayınlanmıştır.

Adalet Bakanlığı Ceza Đşleri Genel Müdürlüğü tarafından tanzim edilerek yine bu bakanlığa bağlı iki idari hakimin imzaladığı 16 Mayıs 2000 tarihli mucipnameye göre başvuranla ilgili olayın iki soruşturma maddesi yönünden araştırılması gerekmekteydi. Đlk olarak, Kayasu tarafından hazırlanan iddianame soruşturma dosyası hazırlanmasına ilişkin yürürlükte olan usul kurallarından hiçbirine uymamaktaydı. Ayrıca Devletin güvenlik güçlerini aşağılayıcı ifadeler ihtiva etmekteydi. Kayasu, kişisel görüşlerine bir iddianamede yer vererek siyasi bir polemik yaratmak kastıyla hareket etmişti.

Đkinci olarak ise Kayasu iddianamenin bir kopyasını basına vermiş, ayrıca erken emekliye ayrılacağını beyan etmişti. Başvuran kameramanları ve gazetecileri davet ederek çekim yapılmasına izin vermişti. Böylelikle kamuoyunda suni bir tartışma yaratmıştı.

Raporda başvuranın bu iki eyleminin cezai yönden ve disiplin yönünden takibatı gerektirdiği sonucuna varılmıştır.

Ceza ve disiplin süreçleri aşağıda belirtildiği şekilde iç içe geçmiştir.

Tarsus Cumhuriyet Savcısı 23 Mayıs 2000 tarihli bir iddianameyle başvuranı TCK’nın 240. ve 159. maddeleri uyarınca görevi suiistimal ve silahlı kuvvetleri tahkir ve tezyifle suçlamıştır. Savcı başvuranı bilhassa, aleyhte delillerin araştırılması ve sanıkların sorgulanması gibi usul kurallarından hiçbirine uymamakla, 1980 darbesinin failleri için cezai muafiyet öngören Anayasa’nın geçici 15. maddesini dikkate almamakla, söz konusu iddianamenin işleme konması için ısrar etmek ve iddianamenin muhtevasını basına açıklamakla ve incelediği bir dava hakkında birtakım beyanatlar vermekle suçlamıştır. Tarsus Cumhuriyet Savcısı başvuran tarafından hazırlanan iddianameden bazı bölümlere atıfta bulunmuştur.

Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi 20 Haziran 2000 tarihinde başvuran hakkında son soruşturma açılmasına karar vermiştir.

Başvuran Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği bilatarih bir mektupta, iddianamesinin usulen meşru temeli olmadan ‘ihbar’ olarak tanımlanmasına itiraz etmiştir. Başvuran askeri darbelerle ilgili olayların tüm dünyada bilindiğini ve iddianame tanzim etmek için bir ihbara ya da hususi delillere ihtiyaç olmadığını ileri sürmüştür. Sanığın savunmasını almamasına ilişkin olarak ise, zamanaşımı süresinin dolmasına az bir süre kaldığı durumlarda usul kurallarına göre sanığın savunmasının alınmasının zorunlu olmadığına; zaten aleyhinde tanzim edilen iddianamede de kendisinin savunmasının bulunmadığına dikkat çekmiştir. Savcı sıfatıyla tanzim ederek kendi adıyla imzaladığı iddianamenin işleme konması için ısrar ettiğini kabul etmiş ve bunun başsavcının imzasını gerektiren bir iddianame tasarısı olmadığını belirtmiştir.

Hakaret iddiasına ilişkin olarak ise iddianamesinin hakaret içeren ifadeler içermediğini, ancak ülkenin tarihi boyunca meydana gelmiş silahlı müdahalelerin Türk toplumunda yarattığı korkuyu anlattığını ve bu konuda tespitlerde bulunduğunu belirtmiştir. Başvuran kendisini harekete geçiren tek etkenin ‘adalet aşkı’ olduğunu savunmuştur.

Adana Ağır Ceza Mahkemesi başvuran gibi ‘birinci sınıf’ hakim ve savcılara ilişkin son soruşturmaların Yargıtay’a bağlı bir ceza dairesi tarafından yürütülmesi gerektiği cihetle 5 Temmuz 2000 tarihinde ratione personae yetkisizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 4. Ceza Dairesi’ne havale etmiştir.

Sözü edilen daire, suçlama gerekçeleri temelinde 19 Ekim 2000 tarihinde ratione materiae görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne havale etmiştir.

Başvuran Yargıtay’daki savunmasında suçsuz olduğunu beyan etmiştir. Başvuran kendisine göre usule uygun olan iddianamenin hazırlanmasının savcılık yetkisi dahilinde olduğunu ve silahlı kuvvetlere hakaret etme niyeti taşımadığını belirtmiştir. Başvuran, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin 12 Aralık 1980’den önce işlenen suçlar için uygulanamayacağı yönündeki görüşünü yinelemiştir. Başvuran ayrıca, ihtilaf konusu iddianamenin Adana Cumhuriyet Başsavcısı tarafından reddedilmesinin yürürlükteki usule uygun olmadığını ve savcı sıfatıyla hazırladığı iddianamenin işleme konması gerektiğini ileri sürmüştür.

Başvuran 28 Mart 2001 tarihinde ihtilaf konusu iddianame metninin bilirkişi tarafından incelenmesini talep etmiştir. Başvuranın bu talebi Yargıtay tarafından kabul edilmemiştir.

Yargıtay, 4 Nisan 2001 tarihli kararıyla askeri darbe sorumlularının yargılanabilmelerine dair düşüncelerini ifade ettiği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almadığı cihetle başvuranın tahkir ve tezyif (TCK’nın 159. maddesi) suçundan beraat ettirmiştir. Ancak Yargıtay görevi suiistimal iddiasını yerinde bularak TCK’nın 240. maddesi uyarınca başvuranı bir yıl hapse mahkum etmiştir. Söz konusu hapis cezası 988.650.000 TL para cezasına çevrilerek cezanın infazının ertelenmesine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca başvuranın iki ay on beş gün süreyle kamu hizmetinden men edilmesine karar vermiştir. Karar gerekçesinde Yargıtay, başvuranın Anayasa’nın geçici 15. maddesinin amir hükmüne ve Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından aynı gerekçelerle sunduğu dilekçesiyle ilgili olarak evvelce verilen takipsizlik kararına rağmen Kenan Evren hakkında iddianame hazırlamakta ısrar etmesinin TCK’nın 240. maddesinde yasaklanan görevi suiistimal teşkil ettiği kanaatine varmıştır.

Başvuran bu karara Yargıtay Ceza Genel Kurulu önünde itiraz etmiştir. Hakkında takibat yapılması için verilen iznin görevini icrası çerçevesinde işlemediği fiillere dayandırıldığını ileri süren başvuran bu fiillerin görevi kötüye kullanma iddiasıyla cezalandırılamayacağına, daha önce takipsizlik kararı verilen olaylar temelinde iddianame düzenlemesinin hiçbir şekilde görevi kötüye kullanma olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekerek bunun kamu vicdanını ilgilendiren bir konu olduğunu savunmuştur.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 15 Mayıs 2001 tarihinde oyçokluğuyla ceza dairesinin başvuranın görevini kötüye kullandığı yönündeki kararını onayarak hakaret iddiası yönünden verdiği beraat kararını bozmuştur. Ceza Genel Kurulu ‘başvuran tarafından kaleme alınan ve 28 Mart 2000 tarihini taşıyan belgenin’ eleştiri boyutunu aştığını ve silahlı kuvvetlerin tamamını yetkisini kötüye kullanan ve silahını kendi vatandaşlarına doğrultmakta ve hukuk devletini yıkmakta tereddüt etmeyen bir kurum olmakla suçlamak suretiyle hedef aldığı kanaatine varmıştır.

Ceza Genel Kurulu, istinabe yoluyla alınan ve iddianamesinin işleme konmamasının akabindeki eylemlerine ilişkin tanık ifadelerini de dikkate almıştır. Büyük çoğunluğu gazeteci olan tanıklar başvuran tarafından çağrılmış ve sözü edilen iddianamenin bir sureti kendilerine verilmiştir. Başvuran tanıklara, iddianamenin (adli makamlar) yok edilmesini istemediği için kendilerine bir örneğini verdiğini, ayrıca, erken emekliliğini isteyeceğini söylemiştir.

Yargıtay 26 Eylül 2001 tarihinde eski kararında ısrar etmiştir. Bu karar usul hatası nedeniyle Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 23 Ekim 2001 tarihinde bozulmuştur. Usul bakımından eksikliklerin giderilmesinin ardından Yargıtay 13 Mart 2002 tarihinde daha önce verdiği kararı tekrarlamıştır.

Ceza Genel Kurulu 16 Nisan 2002 tarihinde kararın görevi kötüye kullanmaya (TCK 240. madde) ilişkin kısmını onamış ve karar nihai hale gelmiştir. Öte yandan, başvuranın tahkir ve tezyif suçundan beraat etmesine ilişkin kararı bir kez daha bozmuştur (TCK’nın 159. maddesi). Yargıtay’ın 13 Haziran 2002 tarihli duruşması sırasında başvuran söz konusu iddianameyi hazırlarken amacının Türk hukuk tarihiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak olduğunu dile getirmiştir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 11 Aralık 2002 tarihli nihai kararı ile Ceza Genel Kurulu’nun 16 Nisan 2002 tarihli kararına uymuş ve başvuranı TCK’nın 159. maddesi gereğince tahkir ve tezyif suçundan on ay hapis cezasına çarptırmış, söz konusu ceza para cezasına çevrilmiştir. 9. Ceza Dairesi, başvuranın mezkur iddianameyi basın mensuplarına dağıtmakla iddianamenin daha geniş bir kitleye ulaşmaya çalıştığını, böylece Devletin Silahlı Kuvvetlerini karalama ve bu kuruma hakaret etme niyetini ortaya koyduğunun altını çizmiştir.

Başvuran 20 Nisan 2000 tarihinden itibaren 2802 sayılı Kanun’un 77. maddesi uyarınca savcılık görevinden uzaklaştırılmıştır.

27 Şubat 2003 tarihinde HSYK yedi üyesinin oyçokluğuyla 2802 sayılı Kanun’un 69. maddesine uygun olarak başvuranın savcılık görevinden azledilmesine karar vermiştir.

Söz konusu kararda, başvuranın Adalet Bakanlığı Müfettişi’nin taraflı tutumuna kanaat getirdiğini bu nedenle savunma sunmayacağını belirttiğine yer verilmiştir

HSYK, başvuranın TCK’nın 240. ve 159. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını yorumlamış ve başvuranın görevden alınması gerektiğine kanaat getirmiştir.

HSYK’nun yedi üyesinden biri karşı oy görüşü yazısında, çoğunluğun ceza hükmü yorumuna ve 2802 sayılı Kanun’un 70. maddesinin uygulanmasına karşı çıkmıştır. Üyeye göre savcının tek bir eylemi iki suçtan mahkum olmasına neden olmuştur, bu durumda görevden uzaklaştırmak yerine tayin kararı uygulanmalıydı.

Başvuranın kararı düzeltme başvurusunu HSYK 1 Mayıs 2003 tarihli kararı ile reddetmiştir. Başvuran Söz konusu bu karardan, ekinde kararın örneği bulunmayan 27 Mayıs 2003 tarihli bir mektup ile haberdar olmuştur. Başvuran 29 Mayıs 2003 tarihinde bu son karara karşı HSYK İtirazları İnceleme Kurulu’nda itiraz ederek Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararının gerekçesinin kendisine tebliğ edilmediğini, bu durumda savunma hakkından yoksun kaldığını ifade etmiştir.

Yapılan bu son itiraz, dokuz üyeli İtirazları İnceleme Kurulu tarafından 3 Kasım 2003 tarihinde reddedilmiştir. İtirazları İnceleme Kurulu’nun dokuz üyesinden dördü başvuran ile ilgili itiraz konusu kararı alan HSYK’nda da bulunmaktaydı.

Avukatlık Kanunu’nun 5 b) fıkrası uyarınca başvuran savcılık görevinden uzaklaştırılması nedeniyle avukatlık görevini artık icra edememektedir.

HUKUK

I- BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ

AİHM, başvuruların dayandığı olayların ve esasa ilişkin ortaya çıkardığı sorunların benzerliğini göz önüne alarak İç Tüzüğü’nün 42/1 maddesi uyarınca davaların birleştirilmesine karar vermiştir.

II – İHTİLAF KONUSU

Başvuran, şikâyet dilekçesi nedeniyle kendisine verilen kınama cezasının ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sorumluları hakkında düzenlediği ve savcılık mesleğinden çıkarılmasına ve sonunda da avukatlık mesleğini icra etmesinin yasaklanmasına neden olan iddianame nedeniyle mahkum edilmesinin ifade özgürlüğüne haksız müdahale oluşturmasından şikayetçidir. Bu bağlamda başvuran, AİHS’nin 17. maddesi ile birlikte AİHS’nin 10. maddesine atıfta bulunmaktadır.

Başvuran ayrıca HSYK tarafından verilen disiplin cezalarına itiraz etmek için iç hukukta yeterli ve etkili bir başvuru yollunun bulunmayışından şikayetçi olmak için AİHS’nin 10 maddesi ile birlikte AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır. Başvuran Anayasaya göre, HSYK kararlarının hukuki denetim dışında bırakıldığını belirtmektedir.

Başvuran, bu bağlamda AİHS’nin 6. maddesinin 13. maddesi ile birlikte ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

AİHS’nin 7. maddesine atıfta bulunarak başvuran, vatandaş olarak Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullandığını ve bu hakkını kullanması nedeniyle cezalandırılmasının söz konusu hükmü ihlal ettiğini belirtmektedir. Başvuran, ayrıca, savcı olarak, ihtilaflı iddianameyi hazırlamaya yetkisi olduğunu ve savcılık yetkilerine dayanarak gerçekleştirdiği bir eylemden dolayı cezai mahkûmiyet almasının da AİHS’nin 7. maddesinin gereklilikleri ile bağdaşmadığını ifade etmektedir.

AİHM, başvurana verilen cezaların her birinin temel özelliğinin başvuranın 1980 darbesinin sorumluları olan generaller hakkında “kovuşturma başlatılması hususundaki ısrarı” olmasını gözden uzak tutmadan, şikayetlerin kaynağı olan olayların tamamını bir bütün olarak AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir. Ayrıca AİHM, AİHS’nin 13. maddesi ile birlikte AİHS’nin 6. maddesi kapsamında düzenlenen şikayetlerin AİHS’nin 13. maddesi ile birlikte AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesine hükmetmektedir.

AİHS’nin 7. maddesi kapsamında yapılan şikâyete ilişkin olarak, AİHM, şikâyetin içeriğinin daha çok AİHS’nin 10. maddesi uyarınca müdahalenin öngörülebilirliği sorunu çerçevesinde bir inceleme gerektirdiği kanaatindedir.

III. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran, hakkında verilen disiplin cezalarının ve cezai mahkumiyetlerin, AİHS’nin 10. maddesinin ihlalini oluşturduğunu ileri sürmektedir.

A- Kabul edilebilirliğe ilişkin

Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir. Hükümet, ne disiplin sürecinde ne ceza yargılaması sürecinde başvuranın şikayetini iç hukukta dile getirmediğini
savunmaktadır.

Başvuran, bu konuda görüş bildirmemiştir. AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesi ile öngörülen “iç hukuk yollarının tüketilmesi” kuralının amacı uyarınca, ilgilinin AİHM’ye yaptığı şikayetlerini, “iç hukuk tarafından belirlenen koşul ve sürelerde en azından esas bakımından” ulusal merciler önünde dile getirmesinin yeterli olacağını hatırlatmaktadır (Bkz, Fressoz ve Roire-Fransa, başvuru no: 29183/95).
AİHM, mevcut davada, disiplin süreci sırasında, başvuranın, amacının hukukun üstünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu belirttiğini ve dilekçe hakkına atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuran, AİHS uyarınca başvuruda bulunma niyetinde olduğunu da belirtmiştir. Bu hususlar, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını esas bakımından dile getirdiğine kanaat getirmek için AİHM açısından yeterlidir.

Ceza yargılamasına ilişkin olarak, AİHM, ulusal mahkemelerin bizzat kendilerinin esas bakımından ifade özgürlüğü hakkını dile getirdiklerini not etmektedir. AİHM özellikle, 4 Nisan 2001 tarihli kararında Yargıtay’ın, başvuranın, sadece askeri darbenin sorumlularının kararına ilişkin görüşlerini ifade ettiğini, TSK’yı hedef almadığını belirttiğini not etmektedir. Böylece AİHM, yargılamanın her safhasında, ulusal mahkemelerin, AİHS’nin 10. Maddesi kapsamında ileri sürülen ihlalleri, inceleme, önleme veya telafi etme imkanlarının bulunduğunu kanaatindedir (Fressoz ve Roire). Bu durumda AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmediği kapsamında yapılan itirazı reddetmektedir.

AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabul edilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabul edilebilir niteliktedir.

B- Esas

1.Tarafların iddiaları

a) Başvuran

Başvuran, ilk olarak, kendisine yönelik disiplin ve ceza yaptırımlarının, AİHM içtihadının “yasayla öngörülme” kavramına verdiği anlam çerçevesinde yasa ile öngörülmediğini ileri sürmektedir.

Kınama cezasına ilişkin olarak, başvuran, Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullanmasından dolayı kendisinin böyle bir disiplin cezasına çarptırılacağını kimsenin öngöremeyeceğini savunmaktadır.

Görevi kötüye kullanmaktan Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi uyarınca verilen mahkumiyete ilişkin olarak ise başvuran, iddianamesinin sansürlendiğini ve hiçbir zaman görevleri çerçevesinde tamamlanmış bir fiil olarak kabul edilmediğini hatırlatmaktadır.

Başvurana göre, Söz konusu koşullarda, görevi kötüye kullanmaya dayanarak yapılan müdahale öngörülemez nitelikteydi.

İkinci olarak ise başvuran, her ne olursa olsun Söz konusu cezaların demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatindedir. Başvuran, özellikle izleyen hususların altını çizmektedir.

Kınama cezasına ilişkin olarak, başvuran, sıradan vatandaş sıfatı ile hareket ettiğini ve Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullandığını ileri sürmektedir.

Başvuran, Türk hukukunda dilekçe sunmanın hiçbir şekilde suç olarak nitelendirilmediğini hatırlatmaktadır.

Başvurana göre, Söz konusu hakkı kullanmanın öngörülebilir sonucu, dilekçenin sunulduğu savcının iddiaları ciddi bulması halinde dilekçede hedef alınan kişiler hakkında kovuşturma başlatılması olabilirdi.

Başvuran, ifadelerinin askerlere karşı belli bir eleştiri içerdiğini kabul etmektedir ancak söz konusu ifadelerinin hiçbir şekilde hakaret içermediğini belirtmektedir. Başvuran, bu durumun Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararı ile de desteklendiği kanaatindedir.

Başvuran, ayrıca dilekçesi hakkında basın mensuplarını, kişisel olarak bilgilendirmediğini basın mensuplarının kendi yolları ile haberdar olduklarını belirtmektedir.

Başvuran, disiplin cezası kararının 30 Mart 2000 tarihinde yani olaylardan bir yıl, iddianameyi kaleme almasından iki gün sonra verildiği hususunda AİHM’nin dikkatini çekmektedir.

Başvuran, disiplin cezasının ağır olmamasının, Söz konusu cezanın haksız niteliğini ortadan kaldırmadığı, üstelik yetkililerin her hâlükârda kendisine ağır bir ceza yaptırımı uygulanacağını bilmelerinin alınan kararın haksızlığını artırdığı kanaatindedir.

Ulusal merciler tarafından şikâyet olarak değerlendirilen ihtilaflı iddianamenin işleme konmamasından dolayı, başvuran, hiçbir şekilde savcı olarak görevlerini icra ettiği sırasında gerçekleştirilmiş bir eylemden söz edilemeyeceğini ve bu durumda da görevi kötüye kullanmaktan bahsedilemeyeceğini ileri sürmektedir. Böylece bu suçtan başvuranın mahkumiyeti keyfi idi.

b) Hükümet

Hükümet, başvuranın çarptırıldığı cezaların ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale oluşturduğuna itiraz etmemektedir ancak Söz konusu cezaların “yasa ile öngörüldüğünü” “meşru bir amaç” izlediğini ve bu konuda Devletlere tanınan takdir payı göz önüne alındığında, AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı uyarınca bu meşru amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli olduğunu” savunmaktadır.

Hükümet, ihtilaflı müdahalelerin birden fazla meşru amaç güttüğünü belirtmektedir: kamu güvenliğinin sürdürülmesi, düzenin korunması, suçun engellenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması.

Disiplin cezasına ilişkin olarak, Hükümet, öncelikle başvuranın savcı ve devlet görevlisi olarak önemli bir sorumluluk taşıdığını dile getirmektedir. Savcılık mesleğini seçerek, başvuran, savcılar ve hakimlerle ilgili disiplin sistemine kendi isteğiyle tabi olmuştur. Hükümet göre, Söz konusu disiplin sistemi, özü itibariyle, bazı hak ve özgürlüklere sıradan vatandaşa uygulanmayacak kısıtlamalar getirme imkânı taşımaktadır.

Hükümet, bir savcının “hukukun, kamu düzeninin, suçun engellenmesinin ve başkalarının hak ve yükümlülüklerinin korunmasının sembolü” olduğu cihetle, üstüne düşen ödev ve sorumlulukların görevi dışındaki eylemler için de geçerli olduğunu sözlerine eklemektedir.

Hükümet, HSYK’na göre, başvuranın şikayetinin içeriğini basının bilgisine sunmasının, mesleğinin getirdiği saygınlık ve sorumluluk duygusu ile bağdaşmayacak bir davranış olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet, başvuranın çarptırıldığı cezanın zorlayıcı bir sosyal gerekliliği karşıladığı kanaatindedir.

Tedbirin ağırlığına ilişkin olarak ise Hükümet, en hafif yaptırımlardan birinin uygulanmış olduğunu belirtmektedir. HSYK kararının ardından, başvuran mesleğini icra etmeye devam edebilmiştir. Hükümet, 2802 sayılı yasanın 75. maddesi uyarınca kınama cezası alan kişinin, karar tarihinden itibaren dört yıl içinde Söz konusu cezanın silinmesini talep edebileceğini belirtmektedir. Bu durumda Hükümet, başvuranın çarptırıldığı disiplin cezasının izlenen yasal amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.

Cezai müeyyideye ilişkin olarak ise, Hükümet, yukarıda belirttiği görüşlerini yinelemektedir. Ayrıca Hükümet, Yargıtay’ın gerekçelerini benimsemekte ve Söz konusu müdahalenin zorlayıcı bir sosyal gerekliliğe cevap verdiği kanısındadır.

Hükümet, başvuranın çarptırıldığı ancak ertelenen para cezasının izlenen yasal amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.

2.AİHM’nin takdiri

a) AİHS’nin 10. maddesinin uygulanabilirliği ve müdahalenin varlığı

AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin sağladığı korumanın genel olarak mesleki alanı özel olarak da devlet memurlarını kapsadığını hatırlatmaktadır (Vogt-Almanya, 26 Eylül 1995 tarihli karar; Wille-Lihtenştayn, başvuru no: 28396/95, Fuentes Bobo-Đspanya, başvuru no: 39293/98, 29 Şubat 2000, Guja-Moldova, başvuru no: 14227/04, bkz, diğerleri arasından hâkim ile ilgili, Harabin-Slovakya, başvuru no: 62584/00).

AİHM, başvurana yönelik cezai ve disiplin yaptırımlarının, ilgilinin hakkına “kamu erkinin müdahalesi” olduğu hususuna Hükümetin itiraz etmediğini not etmektedir.

AİHM ayrıca, bir kişinin devlet memuru olmasının reddedilmesinin AİHS açısından, kendi başına bir şikâyet konusu olamayacağını, ancak, görevinden azledilen bir memurun, kendisine yönelik eylemin AİHS’nin güvenceye aldığı hakları ihlal ettiğini düşünüyorsa AİHM’ye başvurabileceğini hatırlatır.

AİHM mevcut başvuruda, disiplin ve ceza yaptırımlarına yol açan eylemlerin bir yandan başvuran tarafından kaleme alınan metinlerin içeriği ve şekli, diğer yandan bu metinlerin basına dağıtılması nedeniyle ortaya çıktığını tespit etmektedir. Her ne kadar, bilgi ve görüş iletme özgürlüğünü de içeren ifade özgürlüğü hakkının kullanılması ulusal yargı makamları tarafından savcı görevinin gerekleri ile bağdaşmaz olarak nitelendirildiyse de, AİHM, hem görevi kötüye kullanma hem tahkir ve tezyif suçlarının dayanağını oluşturan ana unsurların bu hakkın kullanılması ile bağlantısı olduğunu düşünmektedir.

AİHM başvuranın AİHS’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan hakkına yönelik müdahalelere maruz kaldığı görüşündedir (Bkz. a contrario, sözü edilen Harabin kararı). Benzer bir müdahale AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafında yer alan zorunlulukları karşılamadığı sürece AİHS’nin ihlali anlamına gelir. Amaçlanan bu hedeflere ulaşmak için mezkur müdahalenin «yasa ile öngörülüp öngörülmediğinin», Söz konusu paragrafta yer alan bir veya birçok “meşru amacın hedeflenip hedeflenmediğinin” ve bu amaçlara ulaşmanın “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının” araştırılması gerekmektedir

b) Müdahalenin yasallığı

i) «Yasa ile öngörme»

AİHM, AİHS’nin 10/2 maddesine uygun olarak bir «yasanın» yasa olarak nitelendirilebilmesi için vatandaşın davranışını ona göre düzenleyebileceği kadar kesinlik içermesi, kişinin gerektiği takdirde aydınlatıcı görüş almak suretiyle, bu yasanın düzenlediği alanda belli bir eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde öngörebilmesi gerektiğini hatırlatır. Bunların mutlak bir kesinlikte öngörülebilir olmaları gerekmemektedir.

Kanunun açıklığı arzu edilir bir durum olmakla birlikte bazen aşırı bir katılığı da beraberinde getirebilir: oysaki hukukun durumda meydana gelen değişikliklere adapte olabilmesi gerekmektedir. Nitekim birçok yasada şartlar gereği muğlâk formüller kullanıldığı, bunların yorumunun ve kullanılmasının uygulamaya bağlı olduğu görülmektedir. (Bkz. örneğin, Cantoni-Fransa kararı 15 Kasım 1996, Chauvy vd.-Fransa kararı, 29 Haziran 2004 no: 64915/01).

Bu başvuruda, başvuranın ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin yasal dayanağı erişilebilir ve açık kanun maddelerinde yer almaktadır: başvurana uygulanan disiplin müeyyideleri 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Hakkındaki Kanun’un 65/a fıkrası, 69. ve 70. maddelerine, cezai müeyyideler ise TCK’nın 159. ve 240. Maddelerine dayanmaktadır.

AİHM ayrıca öngörülebilirlik kavramının eriminin büyük ölçüde ilgili kanunun içeriğine, düzenlediği alana ve hedef aldığı kitlenin niteliğine ve kalabalıklığına bağlı olduğunu hatırlatmaktadır. Kanunun öngörülebilirliği ilgili kişinin bu yasanın düzenlediği alanda belli bir eylem nedeniyle ortaya çıkacak sonuçları makul bir düzeyde değerlendirebilmesi için aydınlatıcı öğütlere başvurmasına engel teşkil etmez. Aynı durum mesleklerini icra ederken büyük bir dikkat sarf etmesi gereken profesyoneller için de geçerlidir. Bu çerçevede kendilerinden eylemlerinin taşıdığı riskleri ölçerken özel bir özen göstermeleri beklenmektedir.

AİHM, başvuranın Cumhuriyet savcısı olarak sözü edilen iki metnin kendisi açısından disiplin ve cezai alanda neden olabileceği sonuçları «makul düzeyde» kestiremeyeceğini savunamayacağı görüşündedir. AİHM Söz konusu bu müdahalelerin AİHS’nin 10. maddesinin ikinci paragrafına uygun olarak «yasa ile öngörüldüğü» kanaatindedir.

ii) Meşru amaç

AİHM bahse konu müdahalelerin her birinin 10. maddenin ikinci paragrafında yer alan meşru amaçlardan en azından birini hedeflediği kanaatindedir: görevi suistimal etmekle ilgili olarak yargı erkinin tarafsızlığını ve otoritesinin sağlanması, tahkir ve tezyif ile ilgili olarak
başkalarının şöhretinin korunması.

iii) «Demokratik bir toplum için gereklilik»

a) Genel ilkeler

AİHM Vogt kararında 10. maddeye değin içtihadından kaynaklanan temel ilkeleri aşağıdaki şekilde ifade etmiştir:

i. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan biri olarak demokratik toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için vazgeçilmez şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından genel kabul gören veya zararsız veya ilgi çekmeyen «bilgi» ve «fikirler» için değil, toplumun duygularını inciten, şok eden veya huzursuz kılan fikir ve bilgiler için de geçerlidir. Bu çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir ki bunların yokluğu halinde “demokratik bir toplum”dan söz etmek mümkün değildir. 10. maddede güvence altına alınan bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın ikna edici gerekçelerle sınırlandırılması gerekmektedir.

ii.AİHS’nin 10 / 2 maddesindeki anlamıyla “zorunlu” ifadesi, “zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaç” ın varlığını gerektirmektedir. Sözleşmeci Devletlerin böyle bir ihtiyacın varlığını tespit ederken belli bir takdir hakları bulunmaktadır, ancak buna ilişkin karar bağımsız bir mahkeme tarafından da alınmış olsa, hem yasa hem yasanın uygulanmasına ilişkin karar AİHM’nin kontrolüne tabidir. Dolayısıyla AİHM, bir “kısıtlama”nın, AİHS’nin 10. maddesinin güvence altına aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi olan son merciidir.

iii. AİHM’nin görevi hiçbir şekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı mercilerinin yerini almak değil, fakat Söz konusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararların, AİHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir. Buradan çıkan sonuç, AİHM’nin görevi Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve makul bir şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla sınırlı değildir: AİHM, anlaşmazlık konusu olan müdahalenin “gözetilen meşru amaçla orantılı” olup olmadığını ve bunu haklı çıkarmak adına ulusal makamlar tarafından ortaya konan gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp görünmediğini tespit edebilmek amacıyla, Söz konusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak değerlendirmek zorundadır. AİHM, ulusal makamların 10. madde ile güvence altına alınan haklar ile uyumlu kuralları uyguladıklarına, dahası, bu kuralları uygularken, olayla ilgili olguların makul değerlendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır.

AİHM yine Vogt kararında şu hususu dile getirmiştir: (Bkz. aynı zamanda Ahmed vd.- Birleşik Krallık kararı 2 Eylül 1998).

«Bu ilkeler devlet memurları için de geçerlidir. Her ne kadar, konumları gereği devletin bu kişilere mahremiyet zorunluluğu getirmesi meşru ise de sonuç olarak bu kişiler de birey olarak Sözleşmenin 10. maddesinin sağladığı güvencelerden yararlanırlar. Bu durumda AİHM’nin, her davanın kendine özgü koşullarını dikkate alarak, bireyin ifade özgürlüğüne ilişkin temel hakkı ile demokratik bir devletin, kamu hizmetinin 10/2 maddesinde sayılan amaçları yerine getirmesini gözetmek şeklindeki meşru çıkarı arasında adil dengenin gözetilip gözetilmediğini denetlemesi gerekmektedir. AİHM bu denetimi yaparken, kamu görevlilerinin ifade özgürlüğü Söz konusu olduğunda 10/2 maddede öngörülen «görev ve sorumlulukların» şikâyet edilen müdahalenin yukarıda sayılan amaçlarla orantılı olup olmadığını değerlendirmek için ulusal makamlara tanınan belli bir takdir yetkisini haklı kılan özel bir önemi olduğunu dikkate almaktadır”

b) Bu ilkelerin mevcut başvuruya uygulanması

AİHM ulusal merciler tarafından başvuranın fiilleri karşısında alınan önlemlerin «zorlayıcı sosyal bir ihtiyaca» cevap verip vermediği ve «izlenen meşru amaçla orantılı» olup olmadığını davanın bütünü ışığında incelemek durumundadır. AİHM bu bağlamda başvuranın ifa ettiği göreve, sözü edilen metinlerin içeriğine, bu metinlerin gerçekleştirildiği koşullara ve yarattıkları tepkiye özel bir önem atfedecektir.

Başvuran tarafından icra edilen görev

Başvuranın savcı olmasından kaynaklanan özel durumunun adaletin tecellisi için adli yapı içinde kendisine öncelikli bir rol yüklemektedir. Başvuranın, görevi icabı, vatandaşın korunması ve suçun önlenmesi ve bastırılması amaçlarıyla kanunu doğrudan uygulama yetkisi bulunmaktaydı. (mutatis mutandis, Saygılı vd.- Türkiye kararı, no: 19353/03, 8 Ocak 2008).  Bu görev başvurana, adaletin iyi işlemesine ve böylece halkın adalete olan güveninin sağlanmasına katkıda bulunmak suretiyle, bireysel hakların ve hukuk devletinin koruyucusu olma yükümlülüğünü getirmektedir. (mutatis mutandis, Amihalachioaie- Moldova kararı, no: 60115/00, sözü edilen Nikula-Finlandiya kararı ve Schöpfer-Đsviçre kararı). AİHM, yargı erkinin tarafsızlığının ve otoritesinin sorgulanabileceği her durumda adli sistemin memurlarının ifade özgürlüğünü ihtiyatla kullanmalarının beklendiğinin daha önce de altını çizmişti. Ancak, her halükârda başvuranın durumundaki bir savcının ifade özgürlüğüne her türlü müdahalenin çok dikkatli bir inceleme gerektirdiğini de düşünmektedir.

Başvuran tarafından kaleme alınan iddianamenin içeriği, şekli ve içeriğinin basına taşınması

AİHM ihtilaflı ifadelerin 12 Eylül 1980 darbesinin (Darbe) sorumlularının cezai soruşturmaya tabi tutulup tutulamayacakları gibi özel bir tartışma bağlamında ve bilhassa Kasım 1982 tarihli referandum ile kabul edilen ve halen yürürlükte olan Anayasa ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Bu ifadeler darbe sorumlularına karşı cezai bir kovuşturma başlatılmasını savunmakta ve bu süreci başlatan enstrüman olmak istemektedir. AİHM bu ifadelerin sadece bu ülkenin yakın geçmişinde meydana gelmiş bir olayı değil bugününü de ilgilendiren tarihi, siyasi ve hukuki bir tartışmaya ilişkin olduğunu not etmektedir. Sonuç olarak burada Söz konusu olan başvuranın bir yanda vatandaş öte yanda bir savcı olarak katılmayı uygun gördüğü genel menfaate ilişkin bir tartışma Söz konusudur. AİHM bu bağlamda genel menfaati ilgilendiren bir konunun varlığının AİHS’nin 10. maddesi anlamındaki korumanın üst düzeyli olmasını gerektirdiğini hatırlatır (Bkz. diğer birçokları arasında Maronek-Slovakya kararı no: 32686/96 ve Boldea-Romanya kararı no: 19997/02).

Başvuran hem ulusal mahkemeler önünde hem AİHM önünde, Darbenin sorumlularının zamanaşımı nedeniyle imkânsız hale gelmeden önce yargılanabilmeleri için bir vatandaş ve kanun adamı sorumluluğuyla hareket ettiğini ifade etmiştir. Başvurana göre ancak, böyle bir süreç vasıtasıyla genel menfaati ilgilendiren tartışma yapılabilecekti.

Adli makamlara göre başvuran yapmış olduğu eylemlerle «suni gündem» yaratmaya çalışmıştır.

AİHM ayrıca mevcut bu başvuruda MGK üyelerinin dokunulmazlığına ilişkin Anayasa’nın geçici 15. maddesinin yorumlanması konusunda ihtilafların bulunduğunu gözlemlemektedir. Başvuranın şahsi değerlendirmesine göre bu hüküm MGK’nın kurulduğu tarih olan 12 Aralık 1980 tarihinden önce gerçekleştirilmiş eylemlere uygulanamamaktadır.

Ulusal yargının yorumuna göre, başvuranın ihtilaf konusu eylemlere girişmeden önce, savcılık görevi nedeniyle, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıkça MGK üyeleri hakkında yargı yerlerine başvurulamayacağını öngördüğünü bilmemesine imkân bulunmamaktaydı.

AİHM, Anayasa’nın 15. geçici maddesinin değerlendirilmesine ilişkin kendi yetki alanına girmeyen bir tartışmaya girmeyecektir. Ayrıca, ne dava açmanın genel menfaati ilgilendiren bir tartışmaya katkıda bulunmak için uygun bir yol olup olmadığına, ne bu olayla ilgili savcı olan başvuran ile işvereni olan devlet arasındaki “özel sadakat ve güven ilişkisinden” kaynaklanan sorunlara ilişkin görüş beyan etmeyi de gerekli görmektedir. (Bkz. mutatis mutandis, Vilho Eskelinen vd.-Finlandiya kararı, no: 63235/00).

Başvuranın davasının incelenmesinde aşağıdakilerin tespiti yeterli olmaktadır.

AİHM öncelikle ihtilaf konusu metinlerin iç içeriğine ilişkin olarak, bunların Darbe sorumlularını eleştiren ve itham eden bir yapıda olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, sert bir tonda olduğu kadar zaman zaman alaycı da olan bu ifadeleri hakaret olarak nitelendirmek güçtür.

AİHM bu bağlamda, bu ifadelerle zımnen Darbeyi gerçekleştirenlerin fiillerinin gayrimeşru olduğunun ileri sürüldüğünü, ancak, bunların bu kişiler veya kurum olarak silahlı kuvvetlere yönelik hakaret olarak nitelendirilemeyeceğini değerlendirmektedir. (Bkz. mutatis mutandis, Skalka-Polonya kararı no: 43425/98, 27 Mayıs 2003; Perna-Đtalya kararı, no: 48898/99; sözü edilen Nikula kararı).

Bu iki metnin şekline ve hitap ettikleri kitle dikkate alındığında, AİHM, bunların her şeyden önce ön soruşturma başlatmayı amaçlayan metinler olduğunu gözlemlemektedir. Takipsizlik kararı verilmesinden sonra, bu metinler, başvuran tarafından bilgilendirilen veya kendiliğinden bilgi sahibi olan basının haberdar olmasıyla kamuoyuna açık beyanlar şeklini almıştır.

AİHM adli makamlara büyük bir ihtiyatlılık görevi düştüğünü hatırlatır. Bu ihtiyatlılık gereğince, provokasyonlara yanıt vermek için bile olsa basını kullanmamalıdırlar. Adaletin yüce gerekleri ve hukuk hizmetinin büyüklüğü bunu gerektirir. (Bkz. mutatis mutandis, Buscemi-İtalya kararı no: 29569/95). Başvuranın savcı sıfatıyla basını bilgilendirmiş olmasına ilişkin olarak, işveren devlete karşı sadakat ödevini göz önünde bulunduran AİHM ilgilinin bu davranışına kefil olmak durumunda değildir. Bununla birlikte AİHM, burada AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meşru menfaatlere aykırılık teşkil edebilecek bir kişisel kanaat beyanını aşan bir amaç bulunduğunu tespit etmektedir. İhtilaf konusu beyanla esasen demokratik rejimdeki aksaklığın ortaya konulması amaçlanmaktaydı (bkz., mutatis mutandis, Wille, adıgeçen, Grigoriades –Yunanistan, 25 Kasım 1997, Vereinigung demokratischer Soldaten Österreichs ve Gubi –Avusturya, 19 Aralık 1994, Rekvényi – Macaristan, no: 25390/94, De Diego Nafria – Đspanya, no: 46833/99, 14 Mart 2002, ve Boldea – Romanya, no: 19997/02, Guja, adıgeçen). AİHM, bu durumun, AİHS bakımından birbiriyle çatışan menfaatlerin ağırlığının tespit edilmesi noktasında belli bir önem arz ettiği kanaatindedir.

Müdahalelerin güdülen meşru amaçlarla orantılılığı

AİHM, değerlendirmesinin bu aşamasında, yargı erkinin otoritesinin ve tarafsızlığının korunmasına yönelik olarak uygulanan yaptırımlarla askeri güçlerin hakaretten korunmasını amaçlayan yaptırımları birbirinden ayırmak gerektiği kanaatindedir. Bu çerçevede memurların ifade özgürlüğü konusunda devletlere bırakılan takdir payı göz önünde bulundurulduğunda 30 Mart 2000 tarihli kınama cezası ile TCKnın 240. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanma gerekçesiyle verilen ve 15 Mayıs 2001 tarihinde kesinleşen ceza mahkumiyetinin zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca cevap verdiği söylenebilir.

Buna karşın AİHM hakaret gerekçesiyle TCK’nın 159. maddesi uyarınca başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının bu kısıtlamayı haklı kılar nitelikte hiçbir zorlayıcı sosyal ihtiyaca cevap vermediği kanaatindedir. İfade özgürlüğüne halel getiren generallerin birey olarak şeref ve haysiyetlerini zedeleyici saldırılar karşısında yahut herkese tanınan hukuki şartlar çerçevesinde aleyhlerinde sarf edilen hakaretamiz ifadeler karşısında yaptırım uygulatma hakkı değil, bizzat eski TCK’nın 159. maddesinde silahlı kuvvetler için öngörülen artırılmış koruma rejimidir. (bkz., mutatis mutandis, Colombani ve diğerleri – Fransa, no: 51279/99, prg. 69).

AİHM’ye göre, başvuran tarafından dilekçe verilen Ağustos 1999 ile başvuranın meslekten ihracının kesinleştiği Kasım 2003 tarihleri arasında meydana gelen olayları başvuranla idare arasında tutumlarında ısrar ederek durumu tırmandırmak olarak değerlendirmek mümkündür.

Başvurana uygulanan cezai alandaki ve disiplin alanındaki yaptırımlar doğrudan ve nihai bir etki yapmış ve başvuranın savcılıktan ihracıyla ve son olarak da herhangi bir adli görev yapamamasıyla sonuçlanmıştır. AİHM mevcut davanın özel koşullarında yaptırımların bütün olarak orantılılık bakımından değerlendirilmesinin yerinde olacağı kanaatine varmaktadır.

Yargıya mensup bir memura cezai bir yaptırım uygulanması doğası gereği yalnızca ilgili memur üzerinde değil icra ettiği meslek üzerinde de caydırıcı bir etki yapar. Toplumunadaletin tecelli edeceğine güven duyması için hâkim ve savcıların hukuk devleti ilkelerini etkili bir biçimde temsil etme kapasitesinin olduğuna inanması gerekir. Dolayısıyla bu caydırıcı etki bir hâkim veya savcının ifade özgürlüğü hakkı ile adaletin işleyişi çerçevesinde rekabet halinde olan başka her türlü meşru menfaat arasında adil bir denge kurulması için dikkate alınması gereken bir etkendir.

Sonuç

İfade özgürlüğünün kamuoyunu ilgilendiren meseleler üzerindeki öneminin ve adli yetkililer başta olmak üzere memurların ödev ve sorumluluklarının bilincinde olan ve bu davadaki muhtelif menfaatleri değerlendiren AİHM, silahlı kuvvetlere hakaret gerekçesiyle savcılık görevinden alınmasına ve avukatlık mesleğini icra etmekten men edilmesine yol açan yaptırımın başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahale için güdülen meşru amaçlardan hiçbiriyle orantılı olmadığı sonucuna varmaktadır. Bu itibarla AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

IV – AİHS’NİN 13. MADDESİNİN 10. MADDEYLE BAĞLANTILI OLARAK İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran kanaatlerini açıklamasından ötürü kendisine uygulanan disiplin cezalarına itiraz etmek için iç hukukta başvuru yolu bulunmamasından ve Anayasa uyarınca HSYK kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olmasından şikayetçi olmaktadır. Bu çerçevede başvuran 10. maddeyle bağlantılı olarak AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.

A- Kabul edilebilirliğe ilişkin

AİHM, bu şikâyetin AİHS’nin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin de bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla Söz konusu şikâyetin kabul edilebilir ilan edilmesi yerinde olacaktır.

B-Esasa ilişkin

Başvuran HSYK’nın ifade özgürlüğü hakkını ihlal eden kararlarına karşı etkili bir başvuru yolu bulunmadığını iddia etmektedir. Başvuran adli yetkililerin mesleki hayatları üzerinde ağır ve geri dönülemez sonuçlara yol açabilecek nitelikteki HSYK kararlarının Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca her türlü yargı denetiminin dışında tutulduğuna dikkat çekmektedir. Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle diğer tüm vatandaşlar gibi memurların da idarenin keyfi eylemlerine karşı korunduğunu ve bu eylemlerin idari davalara konu olabildiğini savunmaktadır.

Hükümet ayrıca, dört yıllık süreyle atanan Yargıtay ve Danıştay’a bağlı savcı ve hakimlerden oluşan HSYK’nın bağımsız olduğuna dikkat çekmektedir. Hükümete göre, HSYK bünyesinde oluşturulan itirazları inceleme kurulu nezdinde itiraz etme imkânı bulmuş olan başvuranın AİHS’nin 13. maddesi anlamında etkili başvuru yolu olmadığı gerekçesiyle mağdur olduğunu iddia etmesi mümkün değildir.

AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, AİHS’de bulunan hak ve özgürlüklerden iç hukukta da faydalanılabilmesini güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla bu madde AİHS’ye dayandırılan ‘savunulabilir bir şikâyetin muhtevasını incelemeye ve uygun bir telafi sunmaya yetkili bir başvuru yolunu gerekli kılar (Kudla – Polonya, no: 30210/96, prg. 157). Mevcut davada AİHM AİHS’nin 10. maddesine dayandırılan savunulabilir bir şikâyetin var olduğunu tespit etmiştir.

AİHM ilk olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 129. maddesinde memurlara ilişkin bir disiplin cezası kategorisinin (uyarma, kınama) yargı denetimi dışında bırakıldığına dikkat çeker.

İkinci olarak ise AİHM Anayasa’nın 159. maddesinin HSYK kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacağı yönündeki hükümlerini not eder.

AİHM, Anayasa’nın 129. maddesinde öngörülen yargı denetimi önündeki engeli daha evvel Karaçay – Türkiye (no:6615/03, 27 Mart 2007) davasında incelemiş ve uyarma ya da kınama gibi bir disiplin cezası karşısında etkili bir başvuru yolu olmamasının memuru böylesi bir disiplin tedbirinin yasallığının denetlenebilmesi ve suiistimalden kaçınabilmesi açısından her türlü güvenceden mahrum bıraktığını tespit etmiştir. Adı geçen davada AİHM AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği hükmüne varmıştır (Karaçay, adı geçen, prg. 44 ve 45). Mevcut davada ise, Anayasa’nın 159. maddesi uyarınca tamamen yargı denetimi dışında bırakılmış olan HSYK tarafından verilen kınama, görevden uzaklaştırma ve meslekten ihraç gibi birden çok disiplin cezası söz konusudur.

AİHM Hükümetin 2802 sayılı kanunun 73. maddesinde öngörülen HSYK kararlarına itiraz edebilme imkânına atıfta bulunduğunu kaydetmektedir. Bu imkân başvuran tarafından kullanılmış ancak bir sonuç elde edilememiştir.

Mevcut davanın özel koşulları ve tarafların argümanları göz önünde bulundurulduğunda geriye bu imkânın, başvuranın iddia ettiği ihlalin meydana gelmesini ya da devam etmesini engellemek açısından etkili bir başvuru yolu teşkil edip etmediğinin ya da daha önce meydana gelmiş olan herhangi bir ihlal için uygun bir telafi sunup sunmadığının belirlenmesi kalmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Eskelinen, adıgeçen, prg. 30). AİHM, sözleşmeci devletlerin 13. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerinin kapsamının şikâyetin niteliğine göre değişkenlik göstereceğini anımsatır. AİHS’nin 13. maddesi anlamında bir “başvurunun” “etkililiği” mutlaka başvuranın lehinde bir sonucun ortaya çıkmasına bağlı değildir. Bu maddede sözü edilen makam bir yargı makamı olmak zorunda değildir, ancak bu makamın yetkileri ve sunduğu güvenceler başvurunun etkili olup olmadığının tespiti açısından önemlidir. Her ne kadar bu başvuru yollarından hiçbiri tek başına 13. maddedeki şartlar için yeterli olmasa da iç hukuktaki başvuru yollarının toplamı 13. maddenin şartlarını karşılayabilir (Silver ve diğerleri – Birleşik Krallık, 25 Mart 1983 tarihli karar, prg. 113, ve Chahal – Birleşik Krallık, 15 Kasım 1996 tarihli karar, prg. 145). AİHM mevcut davada, HSYK iç yönetmeliği uyarınca itirazları inceleme kurulunun asil ve yedek olmak üzere on bir HSYK üyesi ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı’ndan oluştuğunu ve kararlarını oy çokluğuyla aldığını gözlemlemektedir. AİHM, kınama cezası verdiğinde HSYK’nın genel kurul şeklinde teşekkül ettiğini tespit etmektedir. Bir başka deyişle başvuranın itirazını görüşen Kurul üyeleri itiraz edilen kararı verenlerle aynı kişilerdi. Meslekten ihraç kararı ise dördü ihtilaflı kararı veren Kurul üyesi olan dokuz kişiden müteşekkil bir kurul tarafından incelenmişti.

Bu koşullarda, başvuranın itirazını inceleyen oluşumu itibariyle HSYK’nın tarafsızlığı ciddi biçimde tartışmaya açıktır. Üstelik HSYK iç yönetmeliğinde itirazları inceleme kurulunda görev yapan üyelerin tarafsızlığını güvence altına alacak nitelikte hiçbir tedbir öngörülmemektedir. Netice olarak Hükümet başka türlü bir hükme varmaya imkân tanıyacak nitelikte bilgi ve belge sunmamıştır. Bu unsurlar AİHM’nin, başvuranın AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetini dile getirmesi için 13. maddede öngörülen asgari koşullara cevap veren bir başvuru yolundan faydalanamadığı sonucuna varması için yeterlidir.

Bu itibarla AİHM AİHS’nin 13. maddesinin 10. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiği hükmüne varmaktadır.

V -AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A- Tazminat

Başvuran evvela mevcut davanın özel koşullarında maddi zararla manevi zararı birbirinden ayırmanın güç olduğuna dikkat çekmektedir.

Başvuran hakkında verilen kınama cezası için 100.000 Euro talep etmektedir. Başvuran ayrıca aleyhinde açılan ceza davası sırasında ve sonrasında hakkında verilen ceza mahkumiyeti nedeniyle maruz bırakıldığı manevi zarar için ise 1.000.000 Euro talep etmektedir. Başvuran bu meselenin kendisinin ailesinin ruhsal dengesi üzerinde yaptığı olumsuz etkileri ve bu dönemde yaşadığı olayları dile getirmektedir. Başvuran kırk sekiz yaşında olduğu halde maruz bırakıldığı zorunlu işsizlikten, mesleki kabiliyetlerinin gerilemesinden ve meslek çevresindeki ilişkilerinin bozulmasından söz etmektedir.

Başvuran son olarak, ‘toplum nezdinde itibarının iadesi’ için başvuru konusu olan ceza davasının yeniden görülmesini talep etmektedir.

Maddi tazminata ilişkin olarak, başvuran, görevinden uzaklaştırıldığı dönemde maruz kaldığı maddi zarar için 150.000 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, başvuran, otuz yedi ay boyunca maaşının kesilmesinden dolayı gelir kaybına uğradığını ve Söz konusu kaybın 35.000 Euro değerinde olduğunu ifade etmektedir; başvuran, aylık miktarın 408,890 TL (yaklaşık 750 Euro’ya tekabül etmektedir) değerinde olduğunu gösteren 2000 yılının şubat ayı maaş
bordrosunun bir nüshasını ek olarak sunmaktadır. Söz konusu miktara başvuran, aynı dönemdeki “gelir kayıplarını” oluşturan izleyen miktarları da eklemektedir: yararlanamadığı banka faizi olarak 30.000 Euro, görevden uzaklaştırıldığı dönemde bilirkişi işleri yapamaması nedeniyle kazanamadığı yaklaşık 30.000 Euro, beklenen terfilerinden dolayı maaş artışı meşru beklentisi olarak 15.000 ila 20.000 Euro olarak değerlendirdiği miktar. Başvuran, Söz konusu iddialarını desteklemek için sunduğu belgelere Hükümet tarafından el konulduğunu ileri sürmektedir.

Hükümet, Söz konusu miktarların aşırı olduğu kanaatindedir ve başvuranın ileri sürdüğü iddialarını destekleyecek nitelikte belgelerin bulunmadığını belirtmektedir.

Zararın hesaplanması amacıyla dikkate alınması gereken farklı etkenleri ve davanın niteliğini göz önüne alarak AİHM, yukarıda sözü edilen farklı unsurları hesaba katarak ve hakkaniyete uygun olarak toplam bir miktarın belirlenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.

Sonuç olarak, AİHM, tazminatların tamamı için başvurana 40.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.

B- Yargılama masraf ve giderleri

Mevcut davada birleştirilen iki başvuru için, başvuran, AİHM önünde yapmış olduğu ve 500 Euro’sunun çeviri masrafları gibi masraflardan oluşan yargılama masraf ve giderleri için 3.000 Euro talep etmektedir. Başvuran, AİHM kendisini haklı bulduğu takdirde AİHS’nin 41. maddesi uyarınca kendisine ödenecek miktardan %10’nun avukata vereceğini içeren bir avukatlık sözleşmesini ek olarak sunmaktadır. Aksi takdirde sözleşmede söz konusu miktar başvuru başına 2.500 Euro olarak sabitlenmiştir.

Başvuran, 164 YTL’ye (yaklaşık 100 Euro) tekabül eden çevirilerin faturasını da ek olarak sunmaktadır.

Hükümet, miktarın aşırı olduğu ve mesnetten yoksun olduğu kanasındadır. AİHM içtihadına göre bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir. Başvuran tarafından sunulan avukatlık sözleşmesine ilişkin olarak AİHM, başvuran ile avukatı arasındaki yükümlülüklerden doğan ve yargılama masraf ve giderleri için geri ödenecek miktarı yalnızca iddia edilen masrafların gerçekliğine değil aynı zaman da makul niteliğine göre (Iatridis-Yunanistan (adil tatmin), başvuru no: 31107/96) değerlendirmesi gereken AİHM’yi bağlamayan quota litis bir anlaşmanın söz konusu olduğu kanaatindedir.

AİHM, Sözleşme’nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere hakkaniyete uygun olarak, yargılama masrafı olarak 1000 Euro ödenmesine hükmeder.

  1. Gecikme faizi

Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYİĐRLİĞİYLE,

1-Başvuruların birleştirilmesine;

2-Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;

3-AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;

4-AİHS’nin 10. maddesi ile birlikte 13. maddesinin ihlal edildiğine;

5-

a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana:

i. her türlü vergiden muaf tutularak, tazminatların tamamı için 40.000 Euro (kırk bin Euro) ödenmesine;
ii. her türlü vergiden muaf tutularak yargılama masraf ve giderleri için 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

6- Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 13 Kasım 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. Mevcut karar ekinde, AİHS’nin 45. maddesinin 2. paragrafı ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. paragrafına uygun olarak Yargıç Sajó’nun mutabık oy görüşü bulunmaktadır.

 

YARGIÇ SAJÓ’NUN MUTABIK OY GÖRÜŞÜ

(Tercüme)

AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği yönündeki hükme katılıyorum. Bununla birlikte şunları da eklemek istiyorum.

Kayasu savcı sıfatıyla elinde bulunan mesleki imkanları kamuoyu açısından son derece büyük bir önem arz eden bir konuda kullanmıştır. Başvuran, darbe failleri için af niteliği taşıyan bir anayasa maddesiyle yaratılan dokunulmazlık zırhını delecek geçerli bir hukuki sürece başvurmaya gayret etmiştir. Başvuran ayrıca aynı amaca matuf olmak üzere şahsi dilekçe hakkını da kullanmayı denemiştir.

Savunmacı Hükümet, neden sade vatandaş sıfatıyla savcıların dilekçe verme haklarını kısıtlamak gerektiğini izah edememiştir. Resmi görevleri çerçevesinde dile getirdiği beyanlarına ilişkin olarak bir savcının bir savunma avukatıyla aynı korumadan yararlanması gerekirdi (Nikula – Finlandiya, no: 31611/96). AİHM her ne kadar başka bir bağlamda ‘muhtelif sözleşmeci devletlerde sanığın rakibi olan savcının göreviyle hâkimin görevi arasında var olan ayrım’ın (Nikula, adıgeçen, prg. 50) uygunluğunu kabul etmiş ise de bir hâkim ve bir savcının görevleri birbirinden farklı olduğundan savcılar konusunda farklı mülahazaların devreye girmesi gerekmektedir.

Savcıların beyanlarda bulunmaları noktasında bazı sınırlar mevcuttur. Adaletin sağlanması, bilhassa da mahkemelerin tarafsızlığının ve dürüstlüğünün ve sanığın ya da üçüncü kişilerin ününün korunması gibi menfaatlerin varlığı bu yönde uygun bir unsur teşkil eder. Oysa ki mevcut davada söz konusu menfaatler tehlikeye girmemiştir, zira Adana Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın istemini bir ihbar dilekçesi olarak değerlendirmiş ve bu çerçevede işleme koymamıştır.

İddianamelerine basına iletilmesi konusunda benimsenecek davranış kurallarının belirlenmesi tabiatıyla ulusal makamların görevidir. Ancak mevcut davada HSYK tarafından Kayasu aleyhinde uygulanan yaptırımlar iddianamelerin yayımı ya da sızdırılmasına ilişkin disiplin mülahazalarından kaynaklanmamaktaydı. Kayasu’nun meslekten ihracı TCK’nın 240. ve 159. maddelerinin uygulanması sonucu mahkûm edilmesinden kaynaklanmıştır. Yargıtay 16 Nisan 2002 tarihli kesin karara uyarak başvuranın ihtilaf konusu belgeyi basın mensuplarına dağıtmak suretiyle daha geniş bir kitleye ulaşmaya çalıştığını, böylelikle de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tahkir ve tezyif etme niyetini açıkça ortaya koyduğunu belirtmiştir. Bu belgenin dağıtılmasındaki sorun silahlı kuvvetlere sözde iftira edilmesiydi.

İfade özgürlüğüne uygulanabilir sınırlama gerekçeleri ordu gibi bir kurumun Ayrıca demokrasi içindeki konumu dikkat alındığında, ordunun genel olarak hükümetlere yönelik uygulanan kamu kontrolünün en katısına maruz olması gerekmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Castells-İspanya kararı, 23 Nisan 1992). Orduya hizmet veren kişilerin, bağlı bulundukları kuruma karşı yapılan bir karalama olayında çok istisnai olarak şahsi ünleri zarar görür. Ordu gibi kurumların üyelerinin, şahsi olarak hafif bir zarar görebilme ihtimalleri nedeniyle kurumun ününü koruma ihtiyaçları, varlığı itibarıyla kaçınılmaz olarak bir sansür etkisi yaratacak global bir yasak konmasını gerektirmemektedir. Ordu gibi kurumların bir parçası olmak, parçası olunan kurumun iyi ya da kötü ününün üyelerine de teşmil olması riskini taşımaktadır ve bu kuruma ait olmakla birey bilerek bu riski göze almaktadır.

Bay Kayasu’nun TCK’nın 159. maddesi uyarınca mahkûm edilmesinin AİHS’nin 10. maddesini ihlal ettiğine hükmedildiği cihetle, HSYK’nın görevden azletme kararının söz konusu maddenin gereklerine uygun olduğuna hükmedilemez. Kayasu’nun davranışının meslek ahlakına ne ölçüde aykırı olduğuna karar vermek HSYK’nın görevidir, ancak, başvuranın 159. madde uyarınca mahkûm edilmesi nedeniyle, uygulanabilir kurallarda tanımlanan görevden azil kriterlerine uyulmamıştır.

Bay Kayasu ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. Nitekim, kendisine verilen ağır para cezasından daha ağır bir ceza var ki o da yalnızca işinden değil aynı zamanda avukatlık mesleğini sürdürme imkânından da yoksun kalmasıdır. Başvuranın durumunda ancak bir avukat olarak gelir kaybına uğramasını tamamıyla karşılayan bir tazminat telafi olabilir, ayrıca davasının yeniden görülmesi gerekmektedir ki bu kendisine mesleğini yeniden icra edebilmesi için bir şans verecektir.

Basın Özgürlüğü

2

Basın özgürlüğü, demokratik hukuk devletlerinde korunması gereken önemli değerlerdendir. Bu özgürlük çağdaş Dünya Anayasaları tarafından güvence altına alınmıştır.

Basın, toplumun bilgi edinmesi ve gelişmesi bakımından ve aynı zamanda kültür, sanat, edebiyat, siyaset ve akla gelebilecek her alanında topluma mal olmuş kişilerin halka tanıtımında ve bu kişilerin toplum adına denetimi bakımından görev yapmaktadır.

Basın özgürlüğü, demokratik hukuk devletlerinde korunması gereken en önemli ilkelerdendir.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününde açıklanan küresel basın özgürlüğü endeksine göre Türkiye, 2018 yılı itibariyle 180 ülke içerisinde 157’nci sırada iken 2020 yılı basın özgürlüğü endeksinde ise 180 ülke arasında 154’üncü sırada yer almıştır.

Basın Özgürlüğü demokrasinin ön koşullarından biridir.

Basın Özgürlüğünün Kapsamı ve Sınırı

Basın, görevini yerine getirirken sonsuz bir serbestliğe sahip değildir ve sınırlamalara tabidir. Kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması basın özgürlüğünün sınırlarını çizer. Anayasa ve Basın Kanununa göre basın özgürdür ve yasal güvence altındaki basının haber verme hakkı gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık unsurları ile sınırlıdır. Haber verme hakkı bu sınırlar içinde kaldığı sürece hukuka uygundur. Bu unsurlardan birini taşımayan haberin veya eleştirinin hukuka uygun olduğundan söz edilemez ve saldırıya uğrayan kişisel hak korunmaya değer bir üstünlük kazanır.

Basın Özgürlüğü, haber gerçeği yansıtsa dahi kullanılacak dil ve ifadenin, yapılacak niteleme ve yorumun haberin verilişinin gerektirdiği ve zorunlu kıldığı biçim ve ölçüde bulunmasını öngörmektedir. Öze ilişkin koşulların varlığı durumunda da biçimsel koşullara uyulması zorunluluğu vardır. Eleştirinin yapılmasında gereksiz, yararlı olmayan beyan, niteleme ve değerlendirmelere gidilerek içerik ile uygun düşmeyen tahrik edici, yalın bir okuyucuda husumet ve kuşku yaratıcı dil ve ifade kullanılır, seçilen sözcükler aşağılayıcı, küçük düşürücü, incitici nitelikte olursa konu ile ifade arasındaki denge bozulur, haber veya eleştiri hukuka aykırı duruma gelir.Basın özgürlüğü; bilgi edinme, düşünceyi yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını da içerir.

Düşünce Özgürlüğü ve Basın

İfade Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü, gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip kişi ve kitleler açısından temel hak niteliğindedir. Çoğunlukçu, özgürlükçü, demokratik toplumlarda, düşünceyi açıklama özgürlüğü; sadece genel kabul gören ve zararsız veya önemsiz sayılan düşünceler yönünden değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta rahatsız edici, endişe verici, sarsıcı düşünceler için de geçerlidir.

Toplumun ve insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek, doğru ve gerçeğe uygun bilgiler ile donatmak, yaşanan sorun, olay ve oluşumlar hakkında kamuoyunu nesnel bir biçimde aydınlatmak, düşünmeye yönlendirici tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu suretle denetlemek durumunda olan basının sahip olduğu hakkı hukuka uygun bir biçimde kullandığının kabulü için gereklidir.

Basın Özgürlüğü kapsamında yapılan açıklama, eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması, açıklamada küçültücü sözlerin kullanılmaması gerekmektedir. Ancak, basın özgürlüğünün bir dereceye kadar abartma hatta kışkırtmaya başvurma hakkını da içerdiği unutulmamalıdır.

Haber Verme hakkı

Haber verme hakkının hukuka uygun bir biçimde kullanılabilmesi için gereken ölçütler dört başlık altında toplanmaktadır.
Bunlar;
1- Haber gerçek olmalı,
2- Haber güncel olmalı,
3- Haberin verilmesinde kamu yararı bulunmalı,
4- Haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunmalıdır.

Düzeltme ve Cevap Hakkı: Tekzibe konu yazının nesnel bir olguya dayanması gerekmektedir.  5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca, düzeltme ve cevap hakkı, kişilik haklarına saldırı ve gerçeğe aykırı yayın yapılmasına karşı düzenlenmiş bir haktır. Tekzip hakkı, haber verme hakkının sınırlanmasına yol açacak yaygınlıkta kullanılamaz. Tekzip hakkını kullanan kişi somut olgu hakkında gerçeğe aykırılık iddiasını objektif ölçülere dayanarak iddia etmelidir. Düzeltme ve cevap hakkı kullanılırken suç unsuru içermeyen ve üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan ifadeler kullanılmalıdır.

 

13 Haziran – Hukuk Takvimi

0
13 Haziran Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.
Hukuk Takvimi - 13 Haziran

13 Haziran – Hukuk Takvimi

1381

Magna Carta‘dan  88 yıl sonra, Wat Tyler öncülüğündeki köylü isyancılar, Londra’yı basarak Hükûmet binalarını ateşe verdi, hapishaneleri boşalttı ve zenginlerle yargıçların kafalarını uçurdu.

1872

Namık Kemal, İbret Gazetesi’ni yayımladı. Bu fikir gazetesi, 27 gün sonra kapatıldı. Bu olay, Türkiye’de sansürün ve basın özgürlüğüne yönelik devlet kısıtlamalarının güncel bir problem olmadığına ve tarihsel bir arka planı olduğuna örnek olarak gösterildi.

1878

Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, Büyük Britanya, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı ve Fransa arasında, Berlin Antlaşması olarak adlandırılan barış antlaşmasını imzalamak üzere Berlin’de kongre toplandı.

1921

Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal’e, Başkomutanlık görevi verildi.

1928

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile ile Düyunu Umumiye (Osmanlı borçları) alacaklıları arasında sözleşme imzalandı.

1946
  • Üniversitelere özerklik veren 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu kabul edildi.
  • Faşist Alman yönetimin zulmünden kaçarak Türkiye Cumhuriyeti’ne gelen ve Türk Hukuk Sistemi’nin kurulmasında önemli katkıları olan Ernst Eduart Hirsch, 13 Haziran 1946 tarihinde İstanbul Barosundan nakil yaptırarak 372 sicil numarası ile Ankara Barosuna kayıt oldu.
1949 Türkiye- Filipin Cumhuriyeti Dostluk Antlaşması, 13 Haziran 1949 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile Filipin Cumhuriyeti arasında Vaşington’da imzalanıştır.
1952 Fikir İşçileri Kanunu/1952 Basın Kanunu) kabul edildi.
1963

 27 Mayıs Darbesinden sonra gerçekleşen hareketlenmelerde rol aldığı iddia edilen 1459 Harp Okulu öğrencisinin yargılanmasına başlandı

1965 Avusturya-Macaristan İmparatorluğu doğumlu filozof Martin Buber öldü. (Buber 1878^de doğmuştu)
1972
  • Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Banu Ergüder, içinde ceset bulunan bavulla yakalandı. Ergüder’in tecavüze karşı öldürdüğü ifadesine karşın, cinayeti örgütsel anlaşmazlık nedeniyle aynı üniversite öğrencilerinden Zeynel Altındağ’ın işlediği anlaşıldı.
  • THKP-C davasında hüküm giyen Necmi Demir, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz’ın idam kararları Yargıtay‘da bozuldu.
 1990

Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında pasaport uygulaması kaldırıldı. Hüviyet Cüzdanı ile seyahat esas alındı.

2000

Papa II. Jean Paul’e suikast girişiminden İtalya’da cezaevinde yatan Mehmet Ali Ağca, Türkiye’ye iade edildi

2010

Ankara Barosu Başkanı Vedat Ahsen Coşar, 13 Haziran 2010 tarihinde Türkiye Barolar Birliği Başkanı oldu. Görevi, 26 Mayıs 2013’te sona erdi.

2013
  • Sibel Siber, KKTC’nin ilk kadın başbakanı oldu.
  • Arabuluculuğun Belirli Yönlerine İlişkin Avrupa Birliği Yönergesi, AB Resmi Gazetesinde yayımlanarak 13 Haziran 2008’de yürürlüğe girdi. Yönergenin 21 Mayıs 2011’e kadar iç hukuklara aktarılması öngörülmüştü #HukukTarihi #Arabuluculuk #AvrupaBirliği.
 2026 Hakimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) Adli ve İdari Yargı 2026 Ana Kararnamesi yayınlandı. 4 bin 608 hakim ve savcıyla 359 idari yargı mensubunun görev yeri değişti.

 

Hukuk Takvimi – 13 Haziran

Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü

0
ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize)

12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü, dünya genelinde çocukların emek sömürüsünden korunması, eğitim haklarının güvenceye alınması ve sağlıklı koşullarda büyümelerinin sağlanması amacıyla ilan edilmiş evrensel bir farkındalık günüdür.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından ilan edilmiş ve 2002 yılında dünya gündemine taşınmıştır. ILO‘nun 138 sayılı Asgari Yaş ve 182 sayılı En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması sözleşmelerini temel alınmaktadır.

Öne Çıkan Temel Sorunlar
  • Eğitimden Kopuş: Çalıştırılan çocuklar okul yerine tarlalarda, sanayide ve merdiven altı atölyelerde vakit geçirmektedir.
  • Sağlık ve Güvenlik: Ağır ve tehlikeli iş kolları, çocukların fiziksel ve psikolojik gelişimini doğrudan tehdit eder.
  • Yoksulluk Döngüsü: Ekonomik krizler, yoksulluk ve güvencesiz istihdam aileleri çocukları çalıştırmaya zorlamaktadır.
  • Savaş ve Göç: Özellikle kriz ve çatışma bölgelerindeki çocuklar çok daha ağır sömürü şartlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.
Çocuk İşçiliği ile Mücadele Yöntemleri
  1. Güçlü Sosyal Politikalar: Ailelerin yoksulluk sınırının üzerinde, insana yakışır gelir elde etmesi sağlanmalıdır.
  2. Kesintisiz ve Ücretsiz Eğitim: Her çocuğun nitelikli ve kamusal eğitime erişimi devlet güvencesine alınmalıdır.
  3. Sıkı Denetim Mekizmaları: Çocuk işçi çalıştıran işletmelere yönelik yasal yaptırımlar ve saha denetimleri artırılmalıdır.
  4. Toplumsal Farkındalık: Çocukların yerinin çalışma hayatı değil, oyun alanları ve okullar olduğu bilinci yaygınlaştırılmalıdır.

Uzlaşı Hukuku ve Etik

0

Uzlaşı Hukuku ve Etik / Av. İhsan Berkhan 

Bir kitap yazarı, hâkimin olduğu mahkemede mevcut veya muhtemel bir davası yoksa, kitabın değeri makul sınırları aşmıyorsa, bu durum hakimden bir beklentiye neden olmuyorsa ve hakimin tarafsızlık görüntüsünü zedelemiyorsa, kitabı hakime hediye etmesinde yargı etiği açısından hiçbir engel bulunmamaktadır[1]. Bu kitabın yazarları bir mahkemenin hakimi ile aynı hukuk dalında bilirkişilik yapan bir avukat ise bir başka hakime hediye edilmesinde belki aynı kıstaslar göz önünde bulundurulup, tarafsızlık görüntüsünün zedelenip zedelenmediğine bakılması gerekir ise de birlikte kitap yazılması bile tarafsızlık ilkesine uygun görülmemiştir[2].

Tarafsızlık ilkesi bakımından iki örnek ile başladığımız yargı etiği ve daha geniş kapsamıyla uzlaşı hukuku ve etik konusundaki açıklamalara geçmeden önce etik ve ilgili diğer kavramlar üzerinde kısaca duralım.

İhsan Berkhan

Etik, Fransızca “ethique”, Latince “ethicus”, Yunanca “ethikos” dur. Ahlakla ilgili; ahlakın temellerini inceleyen felsefe dalı; bir kimsenin davranışlarına temel olan ahlak ilkelerinin tümü olarak adlandırılmaktadır[3]. Yunanca “ethikos” sözcüğünden türetildiği ve töre anlamına geldiği, etik kurallarının herhangi bir yazılı kurala dayanmadığı, insanların kendi aralarında kendi kendilerine oluşturdukları kuralların bütünü olduğu da belirtilmektedir.

Etik

Ekonomi, siyaset, antropoloji, kriminoloji, psikoloji, hukuk vb. pek çok alanın etikle yakın ilişkisi vardır. Örneğin, kriminolojide etik bir çerçevede sayılabilecek davranışlar takdir edilmekte veya etik olmayan davranışlar yerilmektedir. Etik kavramının, din ile ahlakla ve erdemle de yakın ilişkisi vardır. Platon, etik erdemleri cesaret, basiret, adalet ve itidal olarak dört farklı başlığa ayırmıştır. Aristo’ya göre ise erdem etiği, akli erdem ve ahlaki erdem olarak iki farklı dalda incelenmelidir[4].Ahlak ve etiğin, bin yıllarla ifade edilebilecek bir geçmişi vardır, çünkü etik, ahlakı açıklamaya çalışan bir felsefi sistemdir. Felsefe ise dinin dogmatizminden ahlakı kurtarmış; ancak kendi yapısından ötürü tarafsızlık boyutuna çıkaramamıştır[5]. Kısaca, ahlâktan beslenen, dinden etkilenen, felsefe ile şekillenen etik, dil, ülke, zaman gibi engelleri de aşıp evrensel maraton koşusunu sürdürüyor.

Dünyanın halen yuvarlak olduğundan kuşku duyanlar olsa da bilim ve teknoloji yapay zeka ile çoktan tanıştı. Makinaların birbiriyle işbirliği yapmasının etik yönlerini tartışıyor. Bilime, sanata temel olan, insan davranışlarına yön veren ve uyulması gereken ilkelerin bir meslek ile ilişkilendirilip kural haline getirilmesi demek olan mesleki etik ile ilgili düzenlemelere baktığımızda, aslında bu etik kuralların temelde ne kadar birbirine benzer olduğunu, iç içe geçtiğini de görmüş oluyoruz.

Yargıç, Savcı, Avukat, Hakem, Uzlaştırmacı, Arabuculu, Bilirkişi ve Yargı Etiğinin Evrenselliği 

Toplumu düzenleyen ve devlet yaptırımıyla güçlendirilmiş bulunan kuralların, yasaların bütününe hukuk[6]; mahkemeler eliyle hukuksal uyuşmazlıkların muhakeme edilerek mevzuat çerçevesinde ve adaleti temin amacıyla bir karara varılması sistemine yargı; bu sistem içinde sav görevini yapana savcı, yargılama yapana yargıç, savunma yapana savunman veya diğer adı ile avukat diyoruz[7].

Onarıcı adalet çerçevesinde uzlaştırmaya uygun suçlar bakımından fail ve mağdur veya suçtan zarar görenlerin iradi olarak uzlaştırılması çabasına uzlaştırmacılık; bağımsız ve tarafsız olan, eğitim almış, sınavda başarılı olmuş ve görevlendirilmiş üçüncü kişiye uzlaştırmacı diyoruz[8]. Tarafların serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları bakımından, hukuk fakültesi mezunu, eğitim almış, sınavı kazanmış ve sicile kayıtlı olmakla arabulucu sıfatını kazanmış bağımsız ve tarafsız üçüncü kişinin yönetim ve kolaylaştırıcılığıyla ve anlaşma sağlama amacıyla yürütülen müzakere sistemine de arabuluculuk diyoruz[9]. Avukatların serbestçe tasarruf edilebilir uyuşmazlıklar bakımından dava öncesi veya ilk duruşmaya kadar müvekkilleri ile birlikte anlaşma zemini aradıkları siteme Uzlaşma Sağlama veya diğer bir tanım ile Av.K.m.35/A diyoruz[10].

Onarıcı Adalet

Bazen insanlar, mahkemelerin tekelinde olmayan uyuşmazlıklarda devlet yargısı yerine tahkim dediğimiz özel yargıya başvurarak, bağımsız ve tarafsız karar verici üçüncü kişi konumundaki hakem veya hakem kurulunun karar vermesini de tercih edebilmektedirler[11]. Çözümü uzmanlık, özel veya teknik bilgi gerektiren durumlarda hakim, savcı ya da hakemlerce bilgisine başvurulan o konunun uzmanı kişilere bilirkişi, yapılan bu göreve de bilirkişilik diyoruz. Bu saydığımız tüm meslek ve görevler nihai olarak adalete erişimde, süreci kolaylaştırarak veya karar oluşumuna yardımcı olarak veya karar vererek rol oynarlar. Uzlaşı kültürünün gelişimi ve hukuka saygının korunmasını bir hukuk dalı olarak isimlendirmek gerekirse mesleki ve ortak etik kurallarla beslenip gelişecek Uzlaşı Hukuku diyebiliriz.

Kirchmann her ne kadar bilimde duyguya yer olmadığını söylese de Çetiner’in dediği gibi hukuk biliminde yönetim sadece kafada değil göğse yerleşmiş olan adalet duygusundadır[12]. Yargıcın, savcının, avukatın etik değerlere uygun davranması oldukça önemli olmakla beraber tek başına yeterli de değildir, yapısal değerlere ve düzenlemelere de gereksinim duyulmaktadır.

Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler-Havana Kuralları

Yargı Etiğinin Yerleşebilmesi İçin Ön Koşullar

Kuvvetler ayrılığını temelinde yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkileri doğru kurmadan demokrasiden; siyasi otorite kanun yapma yürütme, değiştirme gücünü tek başına elinde tuttuğu sürece ve denetleme mekanizmaları olmadığı veya çalıştırılmadığı sürece demokrasi ve hukuk devletinden söz edemeyiz.

M.Kemal Atatürk, adalet gücü bağımsız olmayan bir ulusun devlet olarak varlık gösteremeyeceğini belirtir. Yargıç, savcı, avukat ilişkilerini eşit ve saygın bir düzeye getirmeden tam anlamıyla yargı etiğinden; yargı etiği olmadan adaletten; adalet olmadan hukuktan, uzlaşıdan, barıştan söz edemeyiz çünkü[13].

Yargıçlarla ilgili Bangalore Yargı Etiği İlkeleri, savcılarla ilgili Budapeşte İlkeleri, avukatlarla ilgili Havana Kuralları aslında meslek etiği kurallarının evrensel yönünü de bize gösteriyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin belirlenmesinde temel dayanağı oluşturuyor. Bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk ve tutarlılık, dürüstlük, eşitlik, ehliyet ve liyâkattan ibaret bu ilkeler bir şekilde bir çok meslek veya görevle ilgili karşımıza çıkmaktadır[14].

Dürüstlüğü tartışmasız olan bir yargı, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için temel kurumdur[15]. Arabuluculara mesleklerinin icrasında rehberlik etmek ve yol göstermek, arabuluculuğa başvuran tarafları bilgilendirmek ve onların korunmasını sağlamak; barışçıl bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak arabuluculuğa toplum tarafından duyulan kamu güvenini arttırmak amacıyla yayınlanan Türkiye Arabuluculuk Etik İlkeleri arasında da eşitlik ilkesini görürüz. Bu hem mesleki bir ilke hem de bir etik değerdir. Arabuluculuk süreci boyunca arabulucu taraflara eşit davranma, eşitsizlik varsa gidermeye çalışmakla yükümlüdür. Bu ilke küçük farklılıklarla uzlaştırmacılar ve hakemler için de geçerlidir. Tarafların kendi kararını verme hakkı arabulucular için de uzlaştırmacılar içinde aynıdır. Tarafsızlık, arabulucunun taraf tutmamasını ve taraflar hakkında önyargılı olmamasını kapsar. Uzlaştırmacı dürüstlük kuralı çerçevesinde bağımsız ve tarafsız olarak yerine getirir. Hakem, tahkim süreci boyunca tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacaktır.

Yine aynı şekilde taraflarla menfaat ilişkisi veya çatışması olmaması; görevin sürecin niteliğine uygun ve özenle yerine getirilmesi; tarafların kişisel ve ticari sırlarına, gizlilik kararına uygun davranılması; mesleki yeterlilik olmadan iş kabul edilmemesi; unvan kullanımına, tanıtımlara dikkat edilmesi; ücret ve masraflar konusunda tarafların bilgilendirilmesi; mesleki uygulamanın geliştirilmesi gayreti içinde olunması etik kuralları her ne kadar Türkiye Arabuluculuk Etik Kuralları içinde açıklanmışsa da diğer alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına ilişkin mesleki faaliyetlere de uyarlanabilecek ilkelerdir.

Etik kuralları belirlemek, yayınlamak, bu kurallarla ilgili yasa çıkarmak, ilgilerine sık sık hatırlatmak yeterli mi?

Konfüçyus: “İnsanı, yasa ve ceza ile yönetirseniz yanlış yapmayacaklardır, ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır, oysa, erdem ve ahlakla yönetirseniz hem utanma duygusuna sahip olacaklar hem de yanlış yapmayacaklardır” diyor[16].

Victor Hugo ise “iyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır” diyor.

Meslek mensubuna hem etik kuralları öğretmek, hem uygulamasını sağlamak, eğitmek hem de uyulup uyulmadığını denetlemek ve uymayanların bir şekilde ahlaki, idari ve yasal yaptırımlarla karşı karşıya bırakmak, kısaca bu kuralları sürekli meslek mensubunun gündeminde, gözünün önünde tutmak uygun bir yoldur diyebiliriz.

Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri

Yargıcın tarafsız olacağını baştan kabul ederiz. Bu tarafsızlığın hem yargılama süreci borunca hem de kararda devam etmesinin gerektiği Bangolare Yargı Etiği ilkelerinde de benimsenmiştir[17]. Yargıcın tarafsızlığını yitirdiği düşüncesinde olan taraf hakimin reddini isteyebileceği gibi, yargıcın kendisi de görevden çekilebilmektedir. Budapeşte İlkeleri uyarınca savcının tarafsız bir soruşturma yapması, silahların eşitliği ilkelerine uyması, adil bir karar için mahkemeye yardımcı olması gerekmektedir[18]. Kamu hizmeti gören serbest meslek mensubu olan avukatlar savunmayı serbestçe temsil ederler. Mahkemenin emrinde değildir, savcıdan da bağımsızdır. Müvekkilin talimatlarına uymak ile beraber her istediğini yapmak zorunda da değildir, avukatın yükümlülüğü hukuk bilgi ve tecrübesini kanunlar ve adalet yararına kullanmaktır[19].

Yargıç tarafsız olduğu kadar bağımsız da olmalıdır[20].

Hatta bağımsızlık tarafsızlık için bir ön koşuldur. Davanın taraflarına karşı da, davanın görüldüğü mahkemeyi kuran ve maaşını veren, atamasını yapan devlete ve devleti yöneten yürütmeye karşı da[21]. Yargıç, doğrudan ya da dolaylı her türlü dış baskıya, tehdide, müdahaleye boyun eğmeden yasaya ve vicdani kanaatine göre yargı görevini bağımsız yerine getirmelidir[22]. Arabulucu karar verici olmamakla birlikte o da bir yargıç, bir hakem gibi bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Taraflarla menfaat ilişkisi veya çatışması olmaması etik ilkesi de aslında arabulucunun süreçte bağımsız hareket etmesi ve tarafsız kalabilmesini temin içindir.

Yargıç için de hakem için de arabulucu, uzlaştırmacı için de tarafsızlığın objektif ve subjektif yönü vardır[23]. Hem tarafsız görünmek hem de tarafsız hissetmek. İkisinden birinde bir eksiklik, bir şüphe varsa arabulucu süreçten çekilmelidir. Taraflar da bunu arabulucudan isteyebilir. Aynı şekilde hakim ve hakemin de görevden çekilebileceği ya da reddinin istenebileceği durumlar vardır[24].

Yargıç, karara bağlayacağı uyuşmazlığın taraflarıyla ilişkilerinde ve toplumla ilişkilerinde bağımsız olmalıdır. Yargıcı toplumdan soyutlamak yararlı değildir, mümkün de değildir. Toplumla ilişkisi kesilmiş bir yargıç ne kişisel gelişimi ne de kamu menfaati için verimli çalışabilir[25]. Bu nedenle, hakimin bağımsızlığı ve tarafsızlığı için gerekli olan toplumla, uyuşmazlığın taraflarıyla, avukatlarla, savcılarla, bilirkişilerle, arabulucularla, uzlaştırmacılarla, personelle iletişimsiz değil iletişim içinde olmasıdır. Yargının bağımsızlığı hakimin tarafsızlığı varsayımına dayanır, bu varsayımı güçlü kılacak olan da iletişimsizlik değil iletişimdir. Tabi buradaki iletişimin de sınırsız, kuralsız, ölçüsüz, zamansız olamayacağını; bir yargıcın, kendisinin, mesleğinin ve hukukun saygınlığı koruyacak ve yüceltecek bir düzeyde olacağını da belirtmiş olalım[26].Örneğin, eşi politik toplantılara katılabilir ama yargıç eşine eşlik etmemelidir. Yargıca yargısal faaliyetlerden dolayı bakanlık ödül veya prim vermemeli, yargıç da böyle bir ödülü veya primi almamalıdır, çünkü bu tür iletişim yöntemleri yargı bağımsızlığı ilkesine aykırıdır deniyor[27]. Çünkü, taraflılık algısının halkın yargıya ve yargıca olan güvenini zedeleyeceğinden korkuluyor.

Türkiye Arabulucular Etik Kuralları

Doğru ve erdemli olmak demek olan dürüstlük; yargı görevinin doğru bir şekilde yerine getirilebilmesi için vazgeçilmez bir unsurdur[28]. Yargı görevi sırasında herkese eşit davranmak da yine vazgeçilmez unsurlardandır[29]. Bir görevi yapmaya ehliyetli olma ve o görevi özenle yapma yargı görevinin yerine getirilebilmesinin bir ön koşudur[30]. Şeffaflık ve topluma hesap verebilirlik de önemli bir ilkedir[31].

Yazının başında verdiğimiz örneğe döner isek, bir kişinin bir yargıca kitabını hediye etmesinin yargı etiği açısından sakıncalı görülmemesi belli koşulların varlığına bağılıdır demiştik. Çünkü, hediye adı üzerinde herhangi bir çıkar beklemeden ve gönüllü olarak maddi bir değeri olan bir şeyin bir başkasına verilmesidir[32]. Kamu Görevlileri Etik Davranış ilkeleri İle Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’te aslında nelerin hediye olabileceği de düzenlenmiştir. Örneğin halka açık bir konferansta verilen hatıra niteliğindeki hediyeler; kitap, dergi, takvim türü hediyeler bunların arasında sayılmıştır. Burada yargıçlar açısından durum çok daha sorunludur. Yargılamadan önce, yargılama sırasında ve sonrasında her hangi bir şekilde yargılama ile ilişkilendirilebilecek, değerli değersiz her türlü hediye reddedilmelidir[33]. Burada hediyeyi maddi bir şey olmanın ötesinde her türlü sağlanan imkan olarak görülmeli ve yargılama ile ilişkilendirilme ihtimali hep göz önünde tutulmalıdır.

Hirş diyor ki: “Hukukçunun değeri, bilgi derecesi ile değil, bilgisini uygulama yeteneği ile ölçülür”[34].

King diyor ki: “İyi bir avukat dürüsttür. O müvekkillerine kazanılabilir bir davaları olup olmadığını tereddütsüz bir dille söyler”[35].

İngiliz Arabulucu Eğitmen Nicolas Proyer da diyor ki: “Arabuluculuğun temeli dürüstlüktür. Dürüst olunmazsa bu sistem çöker”.

Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri kitabının önsözünde çağdaş demokratik toplumda, yargı sistemine ve ahlaki gücü ve dürüstlüğüne halkın güvenmesinin son derece önemli olduğu dile getiriliyor[36]. Hatta dürüstlük sadece hukukçular için değil herkes için bir yükümlülüktür. Çünkü, “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” (TMK.m.2).

Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler (2802 s.HSK). Bir hukukçunun mesleğini yetkinlikle ve etik ilkelere uygun olarak yapması halkın hukuka ve hukukçuya güvenini arttıracaktır.

Arabulucu, tarafların birbirini dinlemesi ve anlaması ve kendi hukuki sorunlarına kendi çözümlerini bulmaları için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, süreci yetkinlik ve etik ilkelere bağlı olarak yöneten ve sistematik teknikler kullanarak kolaylaştıran tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişidir (HUAK.m.2/b). Arabulucu, arabuluculuk faaliyetinin başında, tarafları arabuluculuğun esasları, süreci ve sonuçları hakkında gerektiği gibi aydınlatmakla yükümlüdür (HUAK.m.11).

“Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler” (Av.K.m.34).

Yargıç, ön inceleme duruşmasında, üzerinde serbestçe tasarruf edebilen davalarda tarafları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder (6100 s.HMK.m.137). Kısaca, toparlamak gerekirse, bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, güven gibi etik değerler yargı mensuplarının, hukukçuların, uyuşmazlığın taraflarına, birbirlerine, sessiz, suskun, ilgisiz, uzak kalmasını değil, aksine aktif bir iletişimi, etkin dinlemeyi, kısaca iyi bir iletişimi gerekli kılıyor.

Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kuralları

Çözüm: Uzlaşı Hukuku

Sanırım sorunun temel kaynağı da burada yatıyor. Yargıç herhangi bir etki altında kalmadan yasaya ve vicdanına göre karar verebilsin diye onun elini kolunu bağlıyoruz, tecrit ediyoruz, çok sınırlı bir çevrede ve yalnız yaşamaya mahkum ediyoruz. Bu durum savcılar için de geçerli ama bir farkla; hakimi savcıdan ayırmıyoruz, hakim ve savcıların kanunlarını bile bir yapıyoruz; mahkemede aynı hizaya oturtturuyoruz; hatta, savcının yanında hakimlerin karar oluşturmalarına tanık oluyoruz.

“Adalet Sarayı” dediğimiz, Avrupa’nın, dünyanın en büyükleri diye övündüğümüz ama adalet ararken içinde adeta kaybolduğumuz adliyelerde yargıç ve savcıların asansörlerini, yemekhanelerini, otoparklarını, servislerini avukatlardan ayırıyoruz. Kimlik göstermeleri yetmiyor avukatların, araçların bagajlarını kontrol ediyor, çantalarını x-ray den geçiriyor hatta telefonlarını dahi yana bıraktırarak geçmelerine izin veriyoruz.

Adaletin hizmetinde bir kamusal görev üstlenen arabulucuları, uzlaştırmacıları, bilirkişileri- aynı zamanda avukat değiller ise- kemerine varıncaya kadar metal eşyalarını çıkarttırarak vatandaşların adliyeye girişinden girmeye mecbur bırakıyoruz. Bu da yetmiyor, hakimler, savcılar kendi koridorlarının başına bir nöbetçi memur dikerek ne vatandaşın ne avukatın kendilerine ulaşmamalarına engel koyuyorlar. Başsavcılık veya Komisyon Başkanlığı gibi büyük odaları diğer hakim ve savcıların küçük odalarından ayırmak için eskiden kırmızı olan şimdilerde turkuaz renge dönüşen halılar döşüyoruz. Tüm bunlar yargıcın ya da savcının kanunen kendilerine verilen görevleri baskı altında kalmadan yapmalarına hizmet ediyor mu gerçekten? Hiç sanmıyorum!

İletişimsizlik, yargının sorunlarının yargının asli unsurlarınca birlikte konuşulmamasına, birlikte çözüm üretilmemesine neden oluyor. Oysa, yargının sorunları çözülmeden diğer ekonomik, sosyal, siyasal sorunların da layıkıyla çözülemeyeceğini biliyoruz. Bu nedenle, sadece yargıç, savcı ve avukatın da değil adalet hizmetinde olan tüm görevlilerin birbiriyle iletişim kurmaya ve birlikte fikir ve emek üretmeye ihtiyaçları var. Yargıdan başlayarak, toplumda iletişim becerileri, müzakere teknikleri, dostane uyuşmazlık çözüm yollarına ilgi geliştikçe uzlaşı hukuku da gelişecektir.

Uzlaşı hukukunun gelişiminde etik değerler oldukça önemlidir. Uzlaşı hukuku ve etik konusundaki her çaba uzlaşı kültürünün gelişimine; uzlaşı kültürünün gelişimi de toplumsal barışın sağlanmasına ve sürdürülmesine hizmet edecektir.

Yetkinlik, şeffaflık ve etik değerlerin hakim olduğu bir ortamda, bir avukat bir yargıçla kitap yazdığında veya bir yazar kitabını hakime hediye ettiğinde etik değerler açısından hiçbir endişeye kapılmamıza da gerek kalmayacaktır.

Kaynakça 
[1] HSK-GKK (Yargı Etiği Tavsiye Kararı), E. 2019/1, K. 2019/1, Başvuru T. 03.09.2019, Karar T.25.09.2019 https://www.hsk.gov.tr/Eklentiler/120120221431etik-istisare-kararipdf.pdf (E.T.04.08.2023)
[2] HSK-GKK ( Etik İstişare Kararı), Başvuru no, Karar No, Başvuru Tarihi, Karar Tarihi kararda yer almamaktadır, https://www.hsk.gov.tr/Eklentiler/120120221431etik-istisare-kararipdf.pdf (E.T.04.08.2023)
[3] Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedis, f.3865
[4] https://www.mailce.com/etik-nedir.html
[5] https://evrimagaci.org/article/tr/ahlak-nedir-etik-nedir-bunlarin-bilim-ile-iliskisi-nedir
[6] Kant hukukçuların halen bir tanım üzerinde anlaşamadıklarına işaret etmektedir. Çetiner, s.18
[7] Yargı, iddia, savunma ve karar olmak üzere üç saç ayağından oluşur.Çetiner, Selma, Yargı Etiği (Yargı Erki ve Değerler), 2.Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2016, s.115
[8] 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’ nun 253,254 ve 255.maddeleri ve Uzlaştırma Yönetmeliği.
[9] 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabulucculuk Kanunu, ilgili Yönetmelik ve ilgili diğer mevzuat.
[10] 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu madde 35/A’ da ve ilgili yönetmelikte.
[11]1982 tarihli Anayasa m.125 6100 s.Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.407-444; 4686 s.Milletlerarası Tahkim Kanunu
[12] Çetiner, s.15-16
[13] “Yargı etiği olmadan yargı olmaz”,Tepe, Harun, Yargı Etiği Ya Da Yargıda Etik: Yargı Nasıl Etik Olur?, Hacettepe HFD, 2017, s.85-96
[14] Çetiner, s.149 vd.: 2003/43 sayılı Bagolar Yargı Etiği İlkeleri,
[15] Bangalor Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi ve Yargıtay tarafından birlikte yürütülen Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesine kapsamında basılan ve yayınlanan kitap, s.7
[16] Çetiner, s.64
[17] Çetiner, s.118.
[18] Çetiner, s.129
[19] Çetiner, s.131, D.not.137: Y.4.HD,T.23.11.1970, E.1970/2497, K.1970/8629
[20] Bağımsızlık, bağlı olmama, dışarıdan etkilenmiş olmama, engellenmeme, zorlanmama halini içerir.Aydın, İnayet / Saldırım, Mustafa, Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri Eğitimi Kolaylaştırıcı El Kitabı, Ankara 2019, s.14
[21] Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.40, s.57
[22] Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.42
[23] Aydın/Saldırım, s.16
[24] “Hakim tarafsız olarak karar veremeyeceği veya makul bir kişinin gözünde böyle bir izlenimin doğabileceği durumlarda hangi aşamada olursa olsun davadan çekilir”. Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.68
[25] Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.48
[26] “Hakim, mahkemede ve mahkeme dışında, yarggı ve hakim tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukukçular ve dava taraflarının güvenini koruyacak ve arttıracak şekilde davranır.” Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.61
[27] Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.49
[28] Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.78; Dürüstlük, içinde aldatma ve hile olmayan adil ve güvenilir davranışlar sergilemektir.Aydın/Saldırım, s.18; Aydın/Saldırım, s.24
[29] Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.117
[30] Bangolar Yargı Etiği İlkelerinin Yorumu, s.124
[31] Aydın/Saldırım, s.27
[32] Aydın/Saldırım, s.29
[33] Aydın/Saldırım, s.32
[34] Hirş, Ernst E, Pratik Hukukta Metot, Güncellenmiş 8.Basıdan Tıpkı Basım, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, Ankara 2022, s.5
[35] Amerikalı Avukatlardan Samuel G.King. Hirş, s.100
[36] Aydın/Saldırım, s.32
[37] İstanbul Barosuna kayıtlı Avukat; Uzlaştırmacı, Arabulucu, M & P.Vekili, Bilirkişi 

Türk Hava Kurumu ve Tüzüğü

0

Türk Hava Kurumu (THK), 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti adıyla kurulan, tüzel kişiliğe sahip en köklü havacılık kuruluşudur. Cemiyetler Kanununa göre kurulmuş, 5 Ağustos 1925 tarihinde kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmış ve Türk Hava Kurumu adını almıştır.

Tayyare Cemiyeti Logosu

İlk başkanı Cevat Abbas olan ve havacılık federasyonu yetkisini taşıyan Türk Hava Kurumu’nun Onursal Genel Başkanı Cumhurbaşkanıdır. Kurum, Türkiye Cumhurbaşkanının ve Bakanlar Kurulunun manevi koruması altındadır. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK kurumun ilk onursal üyesidir.

Ankara 9’uncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 16 Ekim 2019 tarih ve 2019/1509 sayılı kararıyla kayyım heyeti atanan THK, 2021 yılı itibari ile aynı heyet tarafından yönetilmektedir.

Türk Hava Kurumu, orman yangınları ile etkin mücadelede uzman kuruluştur

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Mustafa Kemal ATATÜRK: “Türk; yurdun dağlarında, ormanlarında, ovalarında, denizlerinde, her bucağında, nasıl bir bilgi ve kendine güvenle yürüyor, dolaşıyorsa, yurdun gökyüzünde de aynı şekilde dolaşabilmelidir. Bu ise Türk’ü, çocukluğundan, vatan kuşlarıyla, vatan havası içinde yarışa alıştırmakla başlar, işte bugün burada bizi toplayan sebep, o kutsal işe başlama ayinidir. Türk Çocuğu! Her işte olduğu gibi havacılıkta da en yüksek düzeyde, gökte seni bekleyen yerini az zamanda dolduracaksın. Bundan gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Milleti mutlu olacaktır.”[/box]

THK; havadan yangın söndürme, hava ambulans, hava taksi, sivil uçak bakım hizmetleri, sportif havacılık faaliyetleri, akademik eğitimler, pilotaj eğitimleri, uçak imalat faaliyetleri, bakım ve modernizasyon ve sigorta faaliyetleri yürütmektedir. Son 25 yılda 2 binden fazla orman yangınına havadan müdahale eden THK yangın söndürme uçakları, yurt dışındaki yangınlara da destek vermektedir.

Türk Hava Kurumunun Kamu Yararına Çalışan Dernekler Arasına İthali Hakkındaki Bakanlar Kurulu Kararı; ‘Türk Tayyare Cemiyeti’nin Cemiyetler Kanununun 17 nci maddesi mucibince menafii umumiyeye hadim Cemiyetler meyanına ithali Dahiliye Vekâleti celilesinin 5 Ağustos 1341 tarihli tezkeresiyle vuku bulan teklif üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 5.8.1341 tarihli içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur. Cemiyetin Nizamnamesi(Tüzüğü) bizzat Atatürk tarafından tespit edilmiş; Yüzbaşı Fazıl, Üsteğmen Şakir Hazım, Pilot Fehmi Yemenli, Mazlum Keyüsk ve Vecihi Hürkuş tarafından hazırlanmıştır. Yürürlükteki TÜRK HAVA KURUMU TÜZÜĞÜ, 39’ncu Büyük Genel Kurul tarafından kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu’nun 20/10/2008 tarih ve 2008/14307 sayılı kararıyla onaylanmış olan ve 04/12/2008 tarih ve 27074 sayılı resmi gazetede yayımlanmıştır.

Türk Hava Kurumu (THK) Tarihçesi 

  • 23 Nisan 1926’da Tayyare Makinist Mektebi hizmete açıldı. THK, 10 yıl içinde 351 uçak satın alarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etti.
  • 1929 yılında, Uluslararası Havacılık Federasyonu’na (FAI) üye oldu.
  • 1932 yılında, motor ve pervanesi dışında ilk ulusal tipteki uçağın prototipini üretti.
  • 1935 yılında Cemiyet’in adı,  Türk Hava Kurumu olarak değiştirildi.
  • 3 Mayıs 1935 tarihinde Türkiye’nin ilk uçuş okulu olan Türkkuşu kuruldu. Kurulduğu günden bu yana havacılık sektörüne yaklaşık 7 bin pilot yetiştirdi.
  • 1936 yılında Tayyare Okulu açıldı. Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu ve Atatürk’ün manevi kızı Sabiha GÖKÇEN Tayyare Okulu’nun ilk öğrencilerinden oldu.
  • 1937 yılında THK, ilk Türk uçak tasarımcısı Vecihi Hürkuş’u mühendislik eğitimi alması için, Almanya’ya gönderdi.
  • 10 Temmuz 1936 tarihinde İnönü Planör Kampı açıldı.
  • 1937 yılında Etimesgut Motorlu Uçuş Kampı ve Ankara ve İzmir Paraşüt kuleleri açıldı. Paraşüt Okulunun ilk müdürü ise Abdurrahman Türkkuşu oldu.
  • Türkkuşu öğretmenlerinden pilot Emrullah Ali Yıldız, 12 Haziran 1938’de 14 saat 20 dakika süren bir planör uçuşuyla dünya rekoru kırdı. Öğrencisi Ziya Aydoğan, THK İnönü Eğitim Merkezi’nden Kayseri’ye kadar, 466 km’lik bir mesafeyi planörle uçtu.
  • 1940 yılında Akköprü’de sınırlı bir kadroyla çalışan atölye fabrika haline getirildi ve İngiliz Miles Magister eğitim uçaklarının seri montajına başlandı. THK’nin planörleri Akköprü Atölyesi’nde 1940 yılına kadar planör üretimi, motor ve planör onarımlarını yaptı.
  • 1939-1941 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı’nın da isteğiyle Etimesgut Uçak Fabrikası kuruldu. 1944 yılında faaliyete geçen Etimesgut Uçak Fabrikası’nda, Magister uçakları ile planörler ve eğitim, sağlık ve nakliye uçakları üretildi.
  • Türkiye’deki ilk motor fabrikası THK tarafından Gazi Orman Çiftliği’nde kuruldu. Bu fabrikanın çalışmaları 1951 yılına kadar sürdü ve dönemin getirdiği koşullar nedeniyle aynı yıl Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredildi. Fabrika 1952’de kapatıldı, hâlen Türk Traktör Fabrikası olarak işletilmektedir.
  • 1953 yılında  Türk Hava Kurumu, Uluslararası Hava Öğrenci Mübadelesi Teşkilatı’na üye oldu.
  • THK’nin yetiştirdiği havacılar, 1974 Kıbrıs Harekâtında paraşütçü olarak katıldı.
  • 1985 yılında havadan yangın söndürme faaliyetlerine başladı.
  • 1986 yılında, Hava Taksi İktisadi İşletmesi kuruldu.
  • Mevcut planör, paraşüt, uçuş okulu ve model uçak okuluna ilave olarak 1996 yılında bünyesinde balon, yelkenkanat ve yamaç paraşütünün bulunduğu Çok Hafif Hava Araçları Okulu kuruldu.
  • 1995 yılında Dünya Paraşüt Şampiyonası, Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1996 yılında 1. Dünya Hava Oyunları Test Yarışmaları, Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1996 yılında bünyesinde balon, yelken kanat ve yamaç paraşütünün bulunduğu Çok Hafif Hava Araçları Okulu kuruldu.
  • 1997 yılında 1. Dünya Hava Oyunları Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1998 yılında, Brüksel’deki AB organları nezdinde lobi faaliyetleri yürüten Avrupa Hava Sporları Birliği’ne (EASA) üye oldu.
  • Haziran 2000’de 6 dalda 1. Türkiye Hava Oyunları, Temmuz 2002’de 2. Türkiye Hava Oyunları, Haziran 2004’te 3. Türkiye Hava Oyunları gerçekleştirildi.
  • 19 Mayıs 2002 tarihinde Ankara’da Türk Hava Kurumu Müzesi açıldı.
  • THK Paraşüt Öğretmeni Hakan Zengin 19 Haziran 2004 tarihinde İnönü Havacılık Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen 3. Türkiye Hava Oyunları’nın resmi açılış töreninde, dünyanın en büyük bayrağıyla (433.5 m2) paraşütle atlayarak Guiness Rekorlar Kitabı’na girdi.
  • 2007 yılında, Hava Taksi İktisadi İşletmesi’nin adı, THK’nın yetiştirdiği dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’in onuruna, “Gökçen Havacılık İktisadi İşletmesi” değiştirildi.
  • 2010 yılında; ilmi, teknik, ticari, turistik, sportif, havacılık, eğitim, sağlık, kültürel ve sosyal alanda faaliyette bulunmak üzere uzay ve uydu çalışmaları yapmak amacıyla THK Havacılık Vakfı kuruldu.
  • 29 Mayıs 2011 tarihinde, THK Erzincan Havacılık Eğitim Merkezi açıldı.
  • 2011 yılında, Türkiye’nin havacılık ve uzay bilimleri alanında ilk ve tek ihtisas üniversitesi olan Türk Hava Kurumu Üniversitesi 6114 sayılı kanun ile Ankara ilinde bir kuruldu. Türkiye’nin havacılık eğitiminde en büyük filoya sahip kurumudur.
  • Ankara 9’uncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 16 Ekim 2019 tarih ve 2019/1509 sayılı kararıyla kayyım heyeti atandı. THK, 2021 yılı itibari ile aynı heyet tarafından yönetilmektedir.
  • Türk Hava Kurumu, 1954’ten bu yana kesintisiz olarak Uçan Türk adlı kurum dergisini iki ayda bir ücretsiz olarak yayınlamaktadır.
Türk Tayyare Cemiyeti Müteşebbis Heyeti – Türk Hava Kurumu Kurucular Heyeti

Mehmed Cevad Abbas – Türk Hava Kurumu Kurucu Başkanı

İzmit Mebusu Saffet Bey
İstanbul Mebusu Ali Rıza Bey
Çorum Mebusu Dr. Mustafa Bey
Kars Mebusu Ağaoğlu Ahmet Bey
Kozan Mebusu Saip Bey
Cebelibereket Mebusu Avni Bey
Afyon Mebusu Ali Bey
Zonguldak Mebusu Halil Bey
Muş Mebusu İlyas Sami Bey
Manisa Mebusu Esat Bey
Siverek Mebusu Kadri Ahmet Bey
Kütahya Mebusu Recep Bey
Kütahya Mebusu Ragıp Bey
Malatya Mebusu Mahmut Nedim Bey
Çorum Mebusu Ferit Bey
Bitlis Mebusu Muhittin Bey
Kırklareli Mebusu Fuat Bey
Ankara Mebusu İhsan Bey
Ankara Mebusu Şakir Bey
Eskişehir Mebusu Emin Bey
Çorum Mebusu İsmail Kemal Bey
Afyon Mebusu Ruşen Eşref Bey
Urfa Mebusu Yahya Kemal Bey
Tekirdağ Mebusu Cemil Bey
Urfa Mebusu Ali Bey
Ankara Mebusu Hilmi Bey
Erkânı Harbiye Umumiye Reisi Sanisi Kazım Paşa
Diyanet İşleri Reisi Hoca Rifat Efendi
Tüccardan Avunduk Zade Mehmet Bey
M.M.V. Müsteşar Miralay Hüseyin
Muavini Hüsnü Bey
Hakimiyeti Millîyeden Ziya Gevher Bey
Tüccardan Nemlizade Sıtkı Bey
Tüccardan Erzurumlu Nafiz Bey
Mimar Hikmet Bey

Türk Hava Kurumu Başkanları

Cevat Abbas Gürer (1925)

Ahmet Fuat Bulca (1925-1939)

Şükrü Koçak (1939-1947)

Seyfi Düzgören (1947-1949)

Şükrü Sökmen Süer (1949-1950)

Mustafa Zeren (1950-1961)

Adnan Özsoy (1961-1962)

Nuri Aslantaş (1962-1967)

Cemal Engin (1967-1969)

Lemi Tüzün (1969-1970)

Kani Madasoğlu (1970-1975)

Mehmet Bilir (1975)

Şefik Aktuğlu (1975-1977)

Abdullah Orakçılar (1979-1981)

Yılmaz Oral (1981-1985)

Baki Aydın (1985-1986)

İnanç Ayas (1986-1990)

Attila Taçoy (1990-1999)

İbrahim Büyükyumukoğlu (1999-2000)

Erdoğan Karakuş (2000-2002)

Rasim Arslan (2002-2004)

Yusuf Güngör (2004-2009)

Osman Yıldırım (2009-2014)

Vacit Öktem (2014[3]-2015)

Kürşat Atılgan (2015[4]-2018)

Ahmet Bertan Nogaylaroğlu (2018-2019)

TÜRK HAVA KURUMU TÜZÜĞÜ

BİRİNCİ KISIM
Genel Esaslar
Amaç ve Kapsam

Madde 1 – Bu Tüzüğün amacı, havacılığı Türk Milletine benimsetmek ve sevdirmek üzere, ilmi, teknik, turistik ve sportif alanda faaliyet gösteren Türk Hava Kurumu’nun üyeleri, merkez ve şube organlarının görev ve sorumlulukları ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir.

Tanımlar ve kısaltmalar

Madde 2 -Bu Tüzükte geçen:

a) Tanımlar;

Kurum : Türk Hava Kurumu’nu,
Merkez : Türk Hava Kurumu’nun ANKARA’daki Genel Merkezi’ni,
Şube : Türk Hava Kurumu’nun, il ve ilçelerle yurt dışında temel fonksiyonlarını yürüten alt birimlerini,
Organ : Türk Hava Kurumu’nun yönetim, denetim ve disiplin ile ilgili işlevlerini yerine getirmek üzere
tesis edilen kurulları,
Temsilcilik : Türk Hava Kurumu’nun çalışmalarına yardımcı olan alt birimlerini, ifade eder.

b) Kısaltmalar;

THK : Türk Hava Kurumu,
FAI : Federation Aeronautique Internationale (Uluslararası Havacılık Federasyonu),
KKK : Kara Kuvvetleri Komutanlığı,
Dz.K.K. : Deniz Kuvvetleri Komutanlığı,
Hv.K.K. : Hava Kuvvetleri Komutanlığı,
J.Gn.K. : Jandarma Genel Komutanlığı,
TRT : Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü,
DHMİ : Devlet Hava Meydanları İşletmeleri Genel Müdürlüğü,
GATA : Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanlığı, anlamında kullanılmıştır.

Esaslar

Madde 3 – a) Türk Milletinin ve Vatanının kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder ATATÜRK’ün direktifleri doğrultusunda 16 ŞUBAT 1925 tarihinde “Türk Tayyare Cemiyeti” adı altında kurulmuş bulunan Türk Hava Kurumu’nun amacı, büyük Türk Milletinin maddi ve manevi desteğinde, Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yüksek himayelerinde, havacılığı Türk Milletine benimsetmek ve sevdirmek üzere ilmi, teknik, turistik ve sportif alanda faaliyet göstermektir.

b) Cumhurbaşkanı Türk Hava Kurumu’nun Onursal Genel Başkanıdır. Gerekli gördüğü takdirde Türk Hava Kurumu’nun Olağan Genel Kuruluna katılarak açılış konuşmasını yapar.
c) Kurumun merkezi ANKARA’dadır.
d) Kurum 5253 sayılı Dernekler Kanununa tabi özel hukuk tüzel kişidir.
e) THK 5 AĞUSTOS 1925 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernekler arasına alınmıştır.
f) THK Uluslararası Havacılık Federasyonu’nun üyesi olup, Türkiye’nin Havacılık Federasyonu yükümlülüğünü taşır.
g) THK teknik alanlarda, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile işbirliği yapabilir.

Yetki ve sorumluluklar

Madde 4 – Türk Hava Kurumu aşağıdaki yetki ve sorumluluklara sahiptir:

a) Türkiye’de havacılığın askeri, siyasi, sosyal, ekonomik, turistik ve sportif önemini tanıtmak, benimsetmek ve milli havacılığa destek olmak için gerekli çalışmaları yapmak,
b) Türk milletinde havacılık sevgisini uyandırmak ve Türk gençliğini havacılığın her dalında yetiştirmek,
c) Türkiye’de havacılığın kuruluş ve gelişmesini sağlamak, genel havacılık (havadan yangın söndürme, hava ambulansı, tarifesiz seferler) alanında Türk Milletine hizmet etmek,
d) Havacılık için lüzumlu olan personel, araç ve gereci çoğaltmak, havacılık alanında turizm ile ilgili her türlü faaliyette bulunmak ve gerekli yatırımları yapmak,
e) Türk Milletinde havacılık sevgisini yaratmak ve Kurumu tanıtmak amacı ile yurt içinde ve yurt dışında spor gösterileri ve yarışmaları ile geziler düzenlemek ve düzenlenen bu gibi faaliyetlere katılmak,
f) Havacılık alanındaki milli ve milletlerarası rekorları, tescil etmek ve onaylanmak üzere FAI’ye bildirmek ve yayınlamak,
g) Havacılık çalışmaları hakkında istatistiki bilgileri düzenlemek, tarihi bilgileri toplamak ve bireylerin havacılıkla ilgili bilimsel düzeylerinin yükselmesine çalışmak, bu maksatla, havacılıkla ilgili yayınlar hazırlamak, basmak ve bunları satmak,
h) Yurt düzeyindeki şubelerinde, eğitim kurum ve kuruluşlarında, havacılık kulüplerinin ve kollarının kurulmasını yönetmeliklere göre teşvik etmek ve çalışmalarına yardımcı olmak, gerekli gördüğü şekilde desteklemek ve gerektiğinde alınmış olan destekleme kararını iptal ederek mülki amirliğe ve ilgili şubeye bilgi vermek,
ı) Havacılığın bütün dallarında eğitim vermek, bu maksatla kurslar açmak, hava spor ve eğitim tesisleri kurmak ve işletmek, hak edenlere FAI ve THK’ye ait lisans, diploma ve brövelerini vermek, kurslardan yabancıların da yararlanmasını sağlamak,
j) Hava izciliğine ilişkin faaliyetleri Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile koordine ederek teşvik etmek,
desteklemek, gerektiğinde kurmak,
k) Bu maddedeki sorumluluklarını gerçekleştirmek ve yetkilerini yerine getirebilmek için her türlü ekonomik ve ticari faaliyetleri yapmak, taşınır-taşınmaz mal edinmek ve bu mallar üzerinde tasarrufta bulunmak,
l) Her türlü kamu ve özel kurum, kuruluş ve kişiler ile gerektiğinde yurtdışındaki diğer kuruluşlarla işbirliği yapmak,
m) Bu maddedeki yetki ve sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirebilmek için, gerekli görülen veya ihtiyaç duyulan teşkilatı kurmak ve bunların çalışma usul ve esaslarını yönetmeliklerle belirlemek, n) Her yılın 16 Şubat tarihini “KURULUŞ GÜNÜ” olarak, Genel Merkez ve bütün Kurum şubelerinde törenlerle kutlamak,
o) ŞEHİTLERİ ANMA gününde tüm şehitleri törenlerle anmak ve her yıl 15-21 Mayıs arasındaki günleri HAVACILIK HAFTASI olarak gösteri, şenlik ve çeşitli etkinliklerle tüm yurtta kutlamak,
p) Madalya, plaket, rozet ve armağanların çeşitleri ve kimlere verileceği ile bu Tüzüğün uygulanmasına ilişkin usul ve esasları yönetmeliklerle belirlemek.

İKİNCİ KISIM
Üyeler
Üye çeşitleri

Madde 5 – Kurumun iki türlü üyesi vardır:

a) Onursal üyeler: Kuruma maddi ve manevi yardımları bulunan gerçek ve tüzel kişiler ile yabancı şahıslardan Genel Yönetim Kurulu kararı ile onursal üyelik sıfatı verilenlerdir. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK Kurumun ilk onursal üyesidir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kurumun onursal üyesidir.

b) Asıl üyeler: Dernek kurma hakkına sahip gerçek ve tüzel kişilerden Türk Hava Kurumu şubelerinden birine başvurarak usulüne uygun olarak üyeliğe kabul edilen
kişilerdir.

Üyelik hakları

Madde 6 – Üyelerin:

a) Kayıtlı oldukları şubelerin genel kurullarında söz sahibi olma, seçme ve seçilme,
b) Büyük Genel Kurula delege olabilme,
c) Sahip olduğu tek oy hakkını bizzat kullanabilme,
d) Kayıtlı bulunduğu şube başkanlığına yazılı olarak
müracaat etmek suretiyle üyelikten ayrılabilme,
e) Her üyenin şubelerden yalnız birine üye olma,
hakları vardır.

Üyelerin yükümlülükleri

Madde 7 – Üyeler:

a) Üyelik aidatını muntazam ödeme,
b) Kurumun amacına yönelik çalışmalarda, kendilerinden istenecek görevleri tam ve eksiksiz olarak yerine getirme, yükümlülüğü altındadırlar.

Üye aidatları

Madde 8 – Her yıl OCAK ayında bütçe kanunu ile belirlenen memur maaş katsayısının en az otuz gösterge rakamı ile çarpımından elde edilecek miktar, o yılın üyelik aidatı olarak kabul edilir.

Her yılın aidatı, şubelerin genel kurul tarihlerinden en az yirmi gün önce ödenmiş olmalıdır.

Üyeliğin sona ermesi

Madde 9 – Üyelik aşağıdaki hallerde sona erer:

a) Üyenin kayıtlı bulunduğu şube başkanlığına üyelikten ayrıldığını yazılı olarak bildirmesi halinde üyelik kendiliğinden sona erer.
b) Kurumun amacına aykırı çalışmalar yapanlar ile Kurum tarafından verilen görevleri yerine getirmeyen üyelerin üyelikleri yönetim kurulları tarafından sona erdirilir.
c) Merkez ve şube yönetim kurulları tarafından haklarında çıkarma kararı verilenlerin üyeliği sona erdirilir ve bu şekilde üyeliği sona erenler yeniden Kurum üyesi olamazlar.
d) Tüzel kişiliğin feshi halinde üyelik sona erer.

ÜÇÜNCÜ KISIM
Türk Hava Kurumu Organları
Organlar
Madde 10 – Kurumun organları:

a) Büyük Genel Kurul,
b) Genel Yönetim Kurulu,
c) Merkez Denetleme Kurulu,
d) Merkez Disiplin Kurulu’dur.

BİRİNCİ BÖLÜM : Büyük Genel Kurul
Büyük Genel Kurulun yapısı

Madde 11 – Büyük Genel Kurul, aşağıda belirtilen delegelerden meydana gelir:

a) T.B.M.M. Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı, Jandarma Genel Komutanı, Ankara Valisi, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığı yapanlar.

b) Başbakanlıktan daire başkanı veya daha üst düzeyde bir delege, Savunma Sanayii Müsteşarlığından daire başkanı veya daha üst düzeyde bir delege, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı, Genelkurmay Harekat Başkanlığından iki delege, K.K.K.lığı Havacılık Daire Başkanlığından iki general veya şube müdürü düzeyinde delege, Dz.K.K. ve J.Gn.K.lığından birer delege, Hv.K.K.lığından muvazzaf veya emekli general ile şube müdürü düzeyinde toplam beş delege, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürü, Diyanet İşleri Başkanlığından, Türkiye Kızılay Derneğinden, Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumundan birer delege, Milli Savunma, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Tarım ve Köyişleri, Kültür ve Turizm ile Çevre ve Orman Bakanlıklarından daire başkanı veya daha üst düzeyde birer delege, TRT, D.H.M.İ., Sivil Havacılık, Posta ve Telgraf Teşkilatı ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüklerinden birer delege, mesleki ve teknik yönden havacılık eğitimi veren üniversitelerden birer delege, Muhtarlar Federasyonundan bir delege, Ankara’daki her üniversiteden ve GATA’dan öğretim üyesi olmak kaydıyla birer delege.

c) THK Genel Başkanı, Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri.

d) THK şube başkanları ve 12 nci maddede belirtilen esaslara göre şube başkanları da dahil olmak üzere azami 600 kişiden oluşan ve şube genel kurullarınca seçilecek delegeler.

Delege tespiti

Madde 12 – a) Şube delegelerinin tespitinde şubeler vasıtasıyla Büyük Genel Kurulun yapılacağı yıldan önceki son üç takvim yılında sağlanan kira gelirleri hariç net gelirlerin, şube başkanları hariç olmak üzere kalan delege sayısına bölünmesi ile belirlenecek miktar, her bir delege için esas alınır. Büyük Genel Kurul tarihinden üç ay öncesine kadar genel kurulunu yapmamış olan şubeler, başkanları dahil Büyük Genel Kurulda temsil edilemezler.

b) Delege tespitine esas olacak gelirler şunlardır:

1) Üye aidatları,

2) Nakdi bağışlar,

3) Ayni bağışlar ve bunların satışından elde edilen veya satılmadığı takdirde Genel Başkanlıkça bilirkişi,
komisyon veya mahkemeden uygun görülen biri ile tespit ettirilen parasal değeri,

4) Yardım pulu satışlarının Genel Başkanlığa gönderilen miktarı,

5) Kurban derisi, bağırsak, fitre ve zekat gelirlerinden toplama giderleri düşüldükten sonra Kurum hissesine düşen miktar,

6) Son üç yıllık dönem içinde bağış yolu ile elde edilmiş taşınmaz malların Mahalli Takdir Komisyonlarınca tespit edilecek gerçek değerlerinin tamamı,

7) Bağış yolu ile elde edilmiş tüm taşınmaz malların Kurumca yeniden inşa ettirilen veya kat karşılığı yaptırılanlar hariç, aynı dönem içindeki kira gelirlerinin %50 (elli)’si,

8) Diğer gelirler.

Büyük Genel Kurul toplantıları

Madde 13 – Büyük Genel Kurul iki şekilde toplanır:

a) Olağan toplantı, üç yılda bir Eylül ayında yapılır.

b) Olağanüstü toplantı;

1) Genel Yönetim Kurulu veya Merkez Denetleme Kurulunun alacağı karar ile,

2) Türk Hava Kurumunun tüm asıl üyelerinin 1/5’inin yazılı isteğiyle,

3) Genel Yönetim Kurulu ve Merkez Denetleme Kurulu üye sayılarının, boşalmalar sebebi ile yedeklerin de getirilmesinden sonra, üye tam sayısının yarısından aşağı düşmesi ile, yapılır.

Olağanüstü Büyük Genel Kurul toplantısı isteği üzerine, Genel Yönetim Kurulu, Büyük Genel Kurulu bir ay içinde toplantıya çağırmaya mecburdur. Genel Yönetim Kurulunun yedeklerle dahi tamamlanamaması halinde Büyük Genel Kurul, mevcut Genel Yönetim Kurulu üyeleri veya Merkez Denetleme Kurulu tarafından aynı süre içinde toplantıya çağrılır.

Olağanüstü toplantılarda yalnız toplantı için tespit edilmiş gündem görüşülür ve bu toplantı mevcut şube başkanları ve son olağan toplantının delegeleri ile yapılır.

Toplantıya çağrı

Madde 14 – Büyük Genel Kurula çağrı usulü:

a) Genel Yönetim Kurulu, Tüzüğe göre Büyük Genel Kurula katılma hakkı bulunan delegelerin listesini düzenler.

Büyük Genel Kurulun toplanma gününü, saatini, yerini ve gündemi ile, çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağını, en az on beş gün önceden yazılı çağrı ile Büyük Genel Kurula katılacak delegeleri toplantıya çağırır.

b) Büyük Genel Kurulun yapılacağı gün, saat ve yer ile toplantı gündemi, toplantı gününden en az on beş gün önce mahallin en büyük mülki amirliğine yazı ile bildirilir.

c) İlk toplantı ile ikinci toplantı arasında bırakılacak zaman yedi günden az 60 günden fazla olamaz.

d) Büyük Genel Kurul toplantısı üye çoğunluğunun dışında bir sebeple geri bırakılırsa ikinci toplantının iki ay içinde yapılması mecburidir.

e) Büyük Genel Kurul toplantısı bir defadan fazla geri bırakılamaz.

f) Gündem, Genel Yönetim Kurulunun çalışma raporu ve Merkez Denetleme Kurulu raporu ile bilanço ve tahmini bütçenin birer örnekleri önceden delegelere gönderilir.

Yeter Sayı

Madde 15- Büyük Genel Kurul, Tüzüğe göre katılma hakkı bulunan delegelerin en az yarısından bir fazlasının, tüzük değişikliği ile derneğin feshi halinde 2/3’sinin katılması ile toplanır. İlk toplantıda yeter sayı sağlanamaz ise ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak, bu ikinci toplantıya katılan delege sayısı, Genel Yönetim ve Merkez Denetleme Kurulları üye tam sayısının iki katından az olamaz.

Toplantı Usulü

Madde 16- Büyük Genel Kurulun yapılış usulü ve karar yetersayısı:

a) Büyük Genel Kurul toplantıları, THK Genel Merkezinin bulunduğu ANKARA’da, belirtilen ve mahallin en büyük mülki amirliğine bildirilen gün, saat ve yerde yapılır.

b) Büyük Genel Kurula katılacak delegeler, düzenlenmiş delege listesindeki isimlerinin karşısını imza ederek toplantı yerine girerler. Toplantı yerine gireceklerin resmi makamlarca verilmiş kimlik belgeleri Genel Yönetim Kurulu üyeleri veya Genel Yönetim Kurulunca belirlenecek görevliler tarafından kontrol edilir. Toplantı yeter sayısının sağlanıp sağlanmadığı bir tutanakla tespit edilir.

c) Toplantı, gerek gördükleri takdirde Cumhurbaşkanı tarafından açılır. Cumhurbaşkanınca açılış yapılamaması halinde toplantı, Genel Başkan veya görevlendireceği Genel Yönetim Kurulu üyelerinden biri tarafından açılır. Açılıştan sonra toplantıyı yönetmek üzere, bir başkan, bir başkan vekili ve ikisi yedek olmak üzere dört katip seçilir. Görüşmeler tutanağa geçirilir. Tutanaklar başkan ve katipler tarafından imzalanır.

d) Büyük Genel Kurul toplantısında gündemde yer alan konuların görüşülmesine ilaveten, toplantıda hazır bulunan delegelerin en az 1/10’u tarafından teklif edilen hususların da görüşülmesi zorunludur.

e) Büyük Genel Kurul toplantıya katılan delegelerin salt çoğunluğu ile karar alır.

f) Derneğin feshine ilişkin karar ise delege tam sayısının 2/3′ ünün oyu ile alınır.

Büyük Genel Kurul’un görev ve yetkileri

Madde 17- Büyük Genel Kurul, Kurumun en yetkili organıdır.

Bu sıfatla:

a) Genel konuşmalar açılmadan önce Genel Yönetim Kurulu’nun hesap raporunu incelemek üzere bir hesap komisyonu, bütçeyi tetkik için bir bütçe komisyonu, tüzük değişiklik tekliflerini incelemek için bir tüzük komisyonu, dilekleri incelemek üzere dilek komisyonu ve gerek duyulduğunda kurulacak diğer komisyonları seçer. Komisyonlar en az beş kişiden oluşur.

b) Genel Yönetim Kurulu çalışma raporunun, Merkez Denetleme Kurulu raporunun, hesap komisyonu raporunun okunması ve görüşülmesinden sonra Genel Yönetim Kurulu’nun ibra edilmesini oylar.

c) Genel Yönetim Kurulu’nun disiplin ile ilgili kararlarına süresi içinde yapılan ve Büyük Genel Kurul gündemine dahil edilmiş bulunan itirazları karara bağlar.

d) Kuruma gelir kaynakları sağlamak amacıyla sermaye şirketleri ve vakıf kurulması veya bu amaçla kurulmuş/kurulacak vakıf ve sermaye şirketlerine ayni ve/veya nakdi sermaye arzıyla katılınması veya hizmet, istisna ve iş ortaklıkları kurulması; Kurum için gerekli taşınmaz mallar satın alınması, mevcut taşınmazlardan gerekli görülenlerin satılması, bankalardaki kredi taahhütnamelerinin imzalanması, akreditif limiti açtırılması, nakit kredi talep edilmesi, bankalardan her türlü kredi ilişkisine girilmesi, teminat ve ipotek verilmesi, nakit karşılığı bloke işlemlerinin yapılması işlemlerini karara bağlar ve bu konularda her türlü işlemleri yapmak üzere Genel Yönetim Kuruluna yetki verir.

e) Bütçe komisyonunun raporunu görüşerek üç yıllık tahmini bütçeyi karara bağlar.

f) Büyük Genel Kurula sunulan dilekleri ve tüzük değişiklik tekliflerini görüşerek karara bağlar.

g) Ulusal ve uluslararası bir üst teşekküle katılma ve ayrılmaya karar verir.

h) Yasal şartların gerçekleşmiş olması halinde fesih kararı alır.

ı) 11 inci maddede belirtilen delegeler arasından Genel Başkan ile Genel Yönetim Kurulu için 11 asıl 11 yedek, Merkez Denetleme Kurulu için üç asıl üç yedek, Merkez Disiplin Kurulu için 5 asıl 5 yedek üye seçer

j) Seçimler, gizli oy açık sayım esasına göre yapılır.

k) Seçimlerde, Büyük Genel Kurul Başkanlığınca dağıtılan damgalı boş oy veya basılı oy pusulaları kullanılabilir. Basılı oy pusulalarında, Kurum organları için seçilecek asıl ve yedek üyelerin toplam sayıları kadar aday gösterilmesi zorunludur.

l) Oylar, Büyük Genel Kurul’ca seçilen en az beş kişilik bir tasnif komisyonu tarafından sayılır. Seçim sonucu bir tutanakla tespit edilerek Büyük Genel Kurul Başkanlığına sunulur.

m) Yurt içinde ve yurt dışında yeni şubeler ve temsilcilikler açılmasına, çalışmaları etkin olmayan şube ve temsilciliklerin kapatılmasına karar verir ya da bu konularda Genel Yönetim Kurulu’na yetki verir.

İKİNCİ BÖLÜM : Genel Yönetim Kurulu ve Genel
Başkan
Genel Yönetim Kurulu’nun Yapısı

Madde 18 – Genel Yönetim Kurulu:

a) Büyük Genel Kurulca seçilmiş, Genel Başkan ile 11 asıl ve 11 yedek üyeden oluşur. Genel Başkan, Genel Yönetim Kurulunun başkanı olarak Kurul üyeleri arasından bir Genel Başkan Yardımcısı ve tutanakları yazmak üzere bir sekreter üye seçer.

b) Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısının yokluğunda, Genel Başkanlığa vekalet edecek birine, vekalet verir.

c) Genel Başkanlığın herhangi bir nedenle boşalması halinde, Genel Yönetim Kurulu kendi arasından Büyük Genel Kurula kadar görev yapacak bir Genel Başkan Vekili, Genel Başkan Vekili de yardımcısını seçer.

Genel Yönetim Kurulu’nda bu ve diğer sebeplerle meydana gelen eksilmeler, oy sırasına göre yedeklerin en geç bir sonraki Genel Yönetim Kurulu toplantısında hazır bulunmalarını sağlayacak sürede, Genel Başkan tarafından çağrılması suretiyle tamamlanır.

Genel Yönetim Kurulunun toplantıları, çağrı usulü, yeter sayısı

Madde 19 –

a) Genel Yönetim Kurulu, üyelerin yarısından bir fazlası ile ayda en az bir defa Genel Başkanın, bulunmadığı hallerde yetki verdiği Başkan Yardımcısının başkanlığında toplanır.

b) Her toplantıda bir sonraki toplantının tarihi tespit olunur. Genel Yönetim Kurulu, gerektiğinde Genel Başkanın çağrısı üzerine de toplanır.

c) Kararlar oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliğinde Başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

d) Geçerli mazereti olmaksızın üst üste üç toplantıya katılmayan üye çekilmiş sayılır. Genel Yönetim Kurulu’nun görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 20 – Genel Yönetim Kurulu:

a) Kurumu; kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine ve Büyük Genel Kurul kararlarına uygun şekilde yönetir.

b) Tüzükte yapılacak değişiklikleri hazırlar, Büyük Genel Kurula sunar.

c) Büyük Genel Kurulun verdiği yetki doğrultusunda yurt içinde ve yurt dışında şube ve temsilcilikler açılmasına, çalışmaları etkin olmayan şube ve temsilciliklerin kapatılmasına karar verir, açılacak şubelerin girişimlerini yapacak heyetleri görevlendirir.

d) Onursal üyelik önerilerini inceleyerek karara bağlar.

e) Kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine, Genel Yönetim Kurulu kararlarına ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine, Kurumun onur ve yararlarına aykırı davranan ve Kurumu siyasete araç eden üyeleri ve şube organlarında görevli kişileri gerektiğinde toptan veya ferden Merkez Disiplin Kurulu’na sevk eder ve disiplin kuruluna sevk edilen şube organlarında görevli üyeleri, Merkez Disiplin Kurulu’nun görüşünün Genel Yönetim Kurulu’na bildirilmesine kadar işten el çektirebilir.

f) İşten el çektirilenlerin yerine yedekleri getirilir. Şube organlarının yedeklerle dahi kurulamaması halinde; genel kurul, kalan yönetim kurulu üyeleri ile denetim kurulu tarafından bir ay içinde toplantıya çağrılır.

g) Bu maddenin (e) bendinde sayılmış bulunan davranış ve fiillerin Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurullarında görev almış kişilerce işlenmesi halinde, bu kişileri Merkez Disiplin Kuruluna sevk eder ve aynı zamanda haklarında verilecek kararın kesinleşmesine kadar görevden uzaklaştırabilir. İlgili, Merkez Disiplin Kurulu üyesi ise hakkındaki karar kesinleşinceye kadar görevden çekilmiş sayılır. Görevden uzaklaştırılan veya çekilmiş sayılanların yerine yedek üyeler göreve çağrılır. Asıl üyenin yeniden göreve iadesi halinde yedek üyenin görevi sona erer. Genel Yönetim Kurulunun verdiği disiplin kararları ilgililere yazı ile bildirilir. Kararlar, tebliği müteakip otuz gün içinde itiraz edilmediği takdirde kesinleşir. Bu süre içinde ilgililerin karara itiraz etmeleri halinde ise, karar Büyük Genel Kurul’da görüşülür. Disipline ilişkin kararların Büyük Genel Kurul tarafından bozulması halinde, ilgili geçmişe ilişkin hak iddia edemez.

h) Üç yıllık gelir-gider hesaplarına ilişkin işlemler ile, gelecek dönemlere ait bütçeyi Büyük Genel Kurula sunar.

ı) Büyük Genel Kurulu toplantıya çağırır. Gündemini ve dönemine ait faaliyet raporunu en az onbeş gün önceden delegelere gönderir.

i) THK Genel Merkez Teşkilatını, bağlı kurumları ve şube başkanlıklarını denetler veya denetlettirir.

j) Gerekli gördüğü hallerde Büyük Genel Kurul tarihini azami iki ay sonraki bir tarihe kadar erteleyebilir.

k) Genel Başkan ile gerek gördüğü diğer kişilerin harcama yetkisini belirler.

l) Genel Başkan için belirlenecek harcama yetkisi dışında kalan harcamaları yapar ve sözleşmeleri onaylar.

m) Kurum işyerlerinin kuruluş ve kadrolarını tespit eder.

n) Bir yıl evvelki gelirin % 25’ini aşmamak şartı ile gelecek yıllara geçici üstlenmelerde bulunur.

o) Büyük Genel Kurulun verdiği yetkiye dayanarak her türlü taşınır ve taşınmaz malların satın alınması, inşa edilmesi, satılması, ipotek alınıp verilmesi, tevhit, ifraz, kamuya bedelli veya bedelsiz terk ve benzeri işlemleri yapmak üzere karar alır.

ö) Kurumun zarara uğratılmaması şartıyla Kurum tarafından veya Kuruma karşı açılmış veya açılacak davalarda uzlaşma, vazgeçme ve tahsil imkanı kalmamış alacakların silinmesine karar verir.

p) Eğitim, turistik, sosyal ve gelir getirici tesislerin kurulmasına karar verir.

r) Kurumun amacına ve görevlerine ilişkin havacılıkla ilgili imalat tesislerinin kurulmasına karar verir.

s) Amacı amatör sportif havacılık olan derneklerin talep etmeleri halinde ilgili yönetmeliğine göre Kurum merkezince tutulan kütüğe kulüp adı ile geçirilmesine, bunların desteklenmesine, kanunlara, Kurumun tüzük ve yönetmeliklerine aykırı hareket edenlerin de desteklenmesinin iptal edilmesine karar verir.

t) Kurum envanterindeki malların kayıtlarının silinmesi hususunda gerekeni yapar.

u) Uygun görülen şahısları, üyeleri ve şubeleri taltif eder.

ü) Üyelik başvurularının reddine ilişkin kararlara ait itirazları karara bağlar.

v) Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığınca yapılacak sosyal yardımlara karar verir.

y) Kanunların, Kurum tüzüğünün ve Kurum faaliyetlerinin gerektirdiği yönetmelikleri yapar.

z) Büyük Genel Kurulun verdiği yetkiye dayanarak Kuruma gelir kaynakları sağlamak amacıyla sermaye şirketleri ve vakıf kurar veya bu amaçla yurt içinde kurulmuş/kurulacak vakıf ve sermaye şirketlerine ayni ve/veya nakdi sermaye arzıyla katılır veya hizmet, istisna ve iş ortaklıkları kurar.

Genel Başkanın görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 21 – Genel Başkan:

a) Türk Hava Kurumunu temsil eder.
b) Genel Yönetim Kurulunun başkanıdır.
c) Genel Yönetim Kurulu toplantılarının gündemini hazırlar.
d) Kurumun hizmet ve faaliyetlerini, kanun, tüzük, yönetmelik ve yönerge hükümlerine, Büyük Genel Kurul ve Genel Yönetim Kurulunun kararlarına uygun olarak yürütür.
e) Kurumun ita amiridir.
f) Kurum işyerlerinin kuruluş ve kadroları, Kurum çalışanlarının özlük hakları ile ilgili olarak Genel Yönetim Kurulu’na tekliflerde bulunur.
g) Kurumun ihtiyacı olan personeli işe alır, yasal gereklerin varlığında işine son verir, gerektiğinde yer ve
görevini değiştirebilir. İhtiyaç duyulduğunda Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun 124 üncü maddesine göre Türk Silahlı Kuvvetlerinden personel talebinde bulunabilir.
h) Personel kadro giderleri ve sınırı Genel Yönetim Kurulunca saptanan diğer harcamaları ve sözleşmeleri yapar. Ödemeleri muhasebe müdürü ile birlikte imza eder.
ı) Şubelerin bütçelerini onaylar ve şube gelirinin yetmediği hallerde, Genel Merkezden ek ödenek gönderir.
j) Genel Yönetim Kurulu’ndan aldığı yetkiye dayanarak taşınır ve taşınmaz malların alım, satım, ipotek alınması ve verilmesi işlemini yapar, aynı yolla kiraya verir ve Kurum için taşınmaz kiralar.
k) Kurum tarafından ve Kuruma karşı açılmış davalarda Kurumu temsil eder. Bu sıfatla başkalarını vekil tayin edebilir.
l) Üç yıllık gelir-gider hesaplarına ilişkin işlemler ile, gelecek dönemlere ait bütçeyi hazırlayarak Genel Yönetim Kuruluna sunar. Büyük Genel Kurulca veya Genel Yönetim Kurulunca onaylanmış bütçeyi uygular.
m) Havacılık kulüplerinin faaliyetlerini inceler, Kurumu’nun amacına aykırı faaliyette bulunan kulüplerin desteklenmesinin iptali için Genel Yönetim Kurulu’na teklifte bulunur.
n) Kanunların, Kurum Tüzüğünün ve Kurum faaliyetlerinin gerektirdiği yönetmelikleri hazırlar ve Genel
Yönetim Kuruluna sunar.
o) İvedi durumlarda, 20 nci maddenin (e) bendi hükmünü uygular ve ilk Genel Yönetim Kurulu toplantısına sunar.
p) Genel Yönetim Kurulunun yetki verdiği diğer işleri yapar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Merkez Denetleme Kurulu
Yapısı

Madde 22 –

a) Merkez Denetleme Kurulu, üç asıl ve üç yedek üye olmak üzere Büyük Genel Kurulca seçilir. Merkez Denetleme Kurulu üyeleri Genel Yönetim Kurulu toplantılarına katılabilirler. Söz hakları vardır, oy hakları yoktur.

b) Büyük Genel Kurul’dan sonra Merkez Denetleme Kurulu asıl üyeleri, en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak bir Başkan seçerler ve görev bölüşümü yaparlar.

c) Herhangi bir nedenle bir üyenin ayrılması halinde THK Genel Başkanlığınca yedekten bir üye davet edilir.

Merkez Denetleme Kurulu Başkanının ayrılması halinde yeni başkan seçimi yedek üyeler arasından bir üye katıldıktan sonra yapılır.

d) Merkez Denetleme Kurulu çoğunlukla toplanır ve kararlarını oy çokluğu ile alır.

Görev ve yetkileri

Madde 23 – a) Merkez Denetleme Kurulu, yapacağı bir plana göre Büyük Genel Kurul adına, yılda bir kez ve gerektiğinde, THK Genel Merkezi ve Genel Merkeze bağlı kuruluşların (THK şubeleri hariç) her türlü mali ve idari işlemlerini denetler. Denetlemelerde gerekirse uzmanlardan yararlanılır.

b) Denetleme sonuçları yazılı olarak Genel Yönetim Kuruluna ve toplandığında Büyük Genel Kurula sunar.

c) Denetleme esnasında istenen her türlü evrak, defter, vesika, kayıt ve kıymetli evrak ilgililer tarafından ibraz edilir.

d) Denetleme esnasında soruşturmaya lüzum görülen hususlar hemen THK Genel Yönetim Kuruluna bildirilir.

e) Merkez Denetleme Kurulu, üç yıllık denetleme sonuçlarını Büyük Genel Kuruldan en az bir ay önce Büyük Genel Kurulda görüşülmek üzere Genel Yönetim Kuruluna sunar.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Merkez Disiplin Kurulu
Yapısı

Madde 24 –

a) Merkez Disiplin Kurulu, beş asıl ve beş yedek üye olmak üzere Büyük Genel Kurulca seçilir.

b) Büyük Genel Kurul’dan sonra Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri en yaşlı üyenin başkanlığında toplanıp başkan ve sekreter seçerek görev bölüşümü yapar.

c) Herhangi bir nedenle bir üyenin ayrılması halinde THK Genel Başkanlığınca yedekler arasından oy sırasına göre bir üye davet edilir. Merkez Disiplin Kurulu Başkanının veya sekreterin ayrılması halinde yeniden yapılacak seçim yedekler arasından üye katıldıktan sonra gerçekleştirilir.

Görev ve yetkileri

Madde 25-

a) Merkez Disiplin Kurulu, Genel Yönetim Kurulu’nun kendisine sevk ettiği işler ile şube yönetim kurulu kararına itiraz eden ilgilinin müracaatı üzerine, gerekli inceleme ve soruşturmayı yaparak tavsiye niteliğindeki kararını Genel Yönetim Kuruluna sunar.

b) Merkez Disiplin Kurulu, kendisine sevk edilen konuları görüşmek üzere en geç on beş gün içerisinde Başkanın çağrısı üzerine toplanır, Başkanın bulunmadığı hallerde bu görevi sekreter üye yürütür.

c) Kararlar çoğunlukla alınır. Eşitlik halinde Başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

d) Merkez Disiplin Kurulu, kendisine intikal eden olayı aydınlatmak üzere gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapar, tanık dinler, bilirkişi incelemesi yaptırabilir ve savunma yapması için ilgiliye yazılı çağrı yapar. Karardan önce üyelikten ayrılmış kişiler için de karar verilir.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Türk Hava Kurumu Şubeleri
BİRİNCİ BÖLÜM :Genel Esaslar
Şubelerin kuruluşu

Madde 26 – Kurum gerekli gördüğü yerlerde yeteri kadar şube açar. Bu amaçla, Genel Yönetim Kurulunca yetkilendirilen en az üç kişi, şubenin açılacağı yerin mülki amirine gerekli müracaatı yapar.

Şubeler doğrudan Genel Merkeze bağlı olup mülki amir şubenin onursal başkanıdır. Mülki amir (onursal başkan) ihtiyaç halinde istek olunca ek görevli personel ihtiyacının karşılanması ve Kurumun Tüzüğünde belirlenen gelirlerin toplanmasında Kurum şubelerine yardımcı olur.

Şubelerin üyeleri

Madde 27 – Şubelerin Onursal ve asıl olmak üzere iki çeşit üyesi vardır.

a) Onursal üyeler; yörede havacılığın gelişmesine katkıda bulunan ve Kuruma maddi ve manevi yardım yapan kişilerden şubece Genel Başkanlığa teklif edilmek suretiyle üyelik kazananlar ile vali veya kaymakam, belediye başkanı, garnizon komutanı, jandarma komutanı, askerlik daire/şube başkanı, emniyet müdürü/amiri, defterdar veya mal müdürü, müftü, milli eğitim il veya ilçe müdürleri, gençlik ve spor müdürü, halk eğitim müdürü ve yörenin basın temsilcileridir.

b) Asıl üyeler; dernek kurma hakkına sahip olanlardan Türk Hava Kurumu şubelerinden birine kaydını yaptırıp, yükümlendiği yıllık aidatı defaten ödeyenlerdir.

Şubenin organları

Madde 28 – Şubeler:

a) Genel Kurul,
b) Yönetim Kurulu,
c) Denetleme Kurulu, olmak üzere üç organdan oluşur.

İKİNCİ BÖLÜM : Şube Genel Kurulları
Yapısı

Madde 29 – Şube genel kurulu, 27’nci maddede sayılmış olan onursal ve asıl üyelerden oluşur. Onursal üyelerin oy hakkı yoktur.

Genel kurul toplantıları

Madde 30 – Şube genel kurulu iki şekilde toplanır:

a) Olağan toplantı: Üç yılda bir MART veya NİSAN aylarında yapılır.

b) Olağanüstü toplantı:
1) Şube yönetim kurulu veya şube denetleme kurulunun alacağı karar ile,
2) Şube toplam üye sayısının 1/5’inin yazılı isteğiyle,
3) Şube yönetim veya denetleme kurulu üye sayısının boşalmalar nedeniyle yedeklerin de getirilmesinden sonra, üye tam sayısının yarısından aşağı düşmesi ile,
4) Genel Başkanın teklifi ve Genel Yönetim Kurulunun kararı ile, yapılır.

Bu şekillerdeki olağanüstü genel kurul istekleri üzerine, yönetim kurulu, bir ay içerisinde toplantıya çağırmaya mecburdur. Yönetim kurulunun yedeklerle dahi tamamlanamaması halinde, genel kurul mevcut yönetim kurulu üyeleri veya denetleme kurulu tarafından aynı süre içerisinde toplantıya çağırılır.

Olağanüstü toplantılarda yalnız o toplantı için tespit  edilmiş gündem görüşülür ve bu toplantı genel kurula katılmaya hak kazanmış üyelerle yapılır. Ancak toplantıda hazır bulunan üyelerin en az onda biri tarafından görüşülmesi yazılı olarak istenen konuların gündeme alınması zorunludur.

Toplantıya çağrı

Madde 31 – Genel kurul toplantısına çağrı usulü:

a) Şube yönetim kurulu, Tüzüğe göre genel kurula katılmaya hakkı bulunan üyelerin listesini düzenler. Ayrıca tespit ettiği toplantı günü, yeri, saati, gündemi ile çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağını, toplantıdan en az on beş gün önce genel kurula katılmaya hak kazanmış her üyeye ismen yazılı çağrı yapılır.

b) Genel kurulun yapılacağı tarih, yer, saat ve gündemi, toplantıdan en az on beş gün önce mülki amirliğe yazı ile bildirilir.

Yeter Sayı

Madde 32 – Şube genel kurulları, katılma hakkı bulunan üyelerden en az yarıdan bir fazlasının hazır bulunması ile toplanır. İlk toplantıda yeter sayı sağlanamaz ise ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak ikinci toplantının üye sayısı, yönetim ve denetleme kurulları asıl üye tam sayısının iki katından az olamaz.

Toplantı usulü

Madde 33 – Genel kurul toplantı usulü:

a) Şube genel kurulu, şubenin bulunduğu yerde ve çağrıda belirtilen gün, yer ve saatte yapılır.

b) Genel kurula katılacak üyeler, önceden düzenlenmiş üye listesini imza ederek toplantı yerine girerler. Toplantı yeter sayısı sağlanmışsa durum bir tutanakla tespit edilir.

c) Toplantı, şube başkanı veya yönetim kurulu üyelerinden biri tarafından açılır. Açılıştan sonra toplantıyı yönetmek üzere bir başkan, bir başkan vekili ve ikisi yedek olmak üzere dört kâtip üye seçilir. Görüşmeler tutanağa geçirilir. Tutanaklar başkan ve kâtipler tarafından imzalanır.

d) Gündemde yer alan konulara ilaveten, toplantıya katılanların en az 1/10’u tarafından teklif edilen hususların da görüşülmesi zorunludur.

e) Genel kurul, kararlarını çoğunlukla alır.

Genel kurulların görev ve yetkileri

Madde 34 – Şube genel kurulları:

a) Genel konuşmalar açılmadan önce, gerek görüldüğünde döneme ait şube hesaplarını incelemek üzere en az üç kişilik bir hesap komisyonu seçer.

b) Yönetim ve denetleme kurullarının raporlarını görüşür, yönetim kurulunun ibra edilmesini oylar.

c) Genel kurula katılmaya hak kazanan üyeler arasından; şube yönetim kurulu için beş asıl beş yedek, şube denetleme kurulu için üç asıl üç yedek üye seçer.

d) Seçimler, gizli oy açık sayım esasına göre yapılır.

e) Seçimlerde, genel kurul başkanlığınca dağıtılan damgalı oy pusulaları kullanılacağı gibi, genel kurul kabul ettiği takdirde, basılı oy pusulaları da kullanılabilir.

f) Basılı oy pusulalarında şube kurulları için seçilecek asıl ve yedek üyelerin sayıları kadar aday gösterilmesi zorunludur.

g) Oylar, genel kurulca seçilen en az üç kişiden oluşan tasnif komisyonu tarafından sayılır. Seçim sonucu bir tutanakla tespit edilir ve şube genel kurul başkanlığına sunulur.

h) 12’nci maddedeki esaslara uygun olarak üyeler arasından Büyük Genel Kurul delegelerini seçer.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Şube Yönetim Kurulları Yönetim kurulunun yapısı

Madde 35 – a) Yönetim kurulu, beş asıl beş yedek üye olmak üzere şube genel kurulunca seçilir.

b) Yönetim kurulu üyeliklerindeki boşalmalar oy sırasına göre yedeklerle tamamlanır.

c) Yönetim kurulu kendi arasından bir başkan ve bir başkan yardımcısı seçer. Başkanlığın ve başkan yardımcılığının herhangi bir nedenle boşalması halinde yeni başkan veya başkan yardımcısı yedekten üye davet edildikten sonra seçilir.

Yönetim kurulu toplantıları, çağrı usulü, yeter sayısı

Madde 36 –

a) Yönetim kurulu, üyelerin yarısından bir fazlası ile en az ayda bir defa şube başkanının başkanlığında toplanır.

b) Her toplantıda bir sonraki toplantının tarihi tespit olunur ve mutat vasıtalarla en az bir gün önceden üyelere başkan tarafından duyurulur.

c) Yönetim kurulu, gerektiğinde şube başkanının çağrısı üzerine de toplanır.

d) Kararlar çoğunlukla alınır. Eşitlik halinde başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

e) Geçerli mazereti olmaksızın üst üste üç toplantıya katılmayan üye çekilmiş kabul edilir.

Yönetim kurulunun görevleri, yetki ve sorumlulukları

Madde 37 – Şube yönetim kurulu:

a) Şubeyi, kanun, tüzük, yönetmelikler ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine uygun olarak yönetir.

b) Genel Başkanlık ve Genel Yönetim Kurulu’nun plan, prensip ve direktifleri doğrultusunda, bölgesinde havacılık faaliyetlerini düzenler.

c) Kurumu tanıtıcı, havacılığı özendirici ve şubenin üye sayısı ve gelirini artırıcı her türlü faaliyeti yürütür.

d) Yüklendiği görev ve faaliyetini sürdürürken, şubenin onursal başkanı olan mülki amir ile düzenli ilişkiler kurar.

e) Şube Denetleme Kurulu’nun raporlarını inceler ve gerekli işlemleri yapar.

f) Üyelik için yapılan müracaatları en geç otuz gün içinde kabul veya ret şeklinde karara bağlayıp sonucunu müracaat sahibine yazı ile duyurur.

g) Üye kayıtlarını tutar.

 h) Şubenin personel ihtiyacı için uygun görülen personeli işe alınmak üzere Genel Başkanlığa teklif eder.

ı) Genel kurul tarihini tespit eder ve buna göre gereken işlemleri yapar.

j) Organlara seçilenleri Genel Başkanlığa ve 30 gün içerisinde mülki amirliğe bildirir.

k) Kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine, Kurumun onur ve yararlarına aykırı davranan ve Kurumu siyasete araç eden üyeler hakkında şube yönetim kurulu gerekli disiplin kararlarını verir. Şube organlarında görevli üyeler hakkında 20/g maddesi hükmü uygulanır.

l) Madalya, Plaket ve Armağan Yönetmeliği uyarınca gerekli kararları alır.

m) Bütçeyi hazırlar, gelir-gider hesaplarını inceler.

n) Şube genel kuruluna sunulmak üzere, üç yıllık döneme ait faaliyet raporu ve hesap raporunu hazırlar.
o) Şubenin alacaklarını ve kira ilişkilerini takip eder.

Şube başkanı, görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 38 – Şube başkanı:

a) Yönetim kurulunca seçilir ve şubeyi temsil eder.

b) Şube başkanının bulunmadığı zamanlarda başkan yardımcısı, onun da bulunmadığı hallerde başkanın yerine bırakacağı yönetim kurulu üyelerinden birisi vekalet eder. Şube başkanı ayrılmadan evvel vekil tayin ettiği kişiyi Genel Başkanlığa bildirir.

c) Şube yönetim kurulu toplantılarının gündemini hazırlar, yönetim kurulu toplantılarının süresinde yapılmasını sağlar ve toplantılara başkanlık eder.

d) Şubenin tüm idari ve mali işlerinin, kanun, tüzük, yönetmelik, emir, genelge ve şube yönetim kurulu kararlarına uygun olarak yürütülmesini sağlar.

e) Genel Yönetim Kurulundan aldığı yetki ile kurumu yargı ve icra mercilerinde temsil eder. Bu sıfatla dava açar, hasım olur, icra takiplerini yapar, protesto keşide eder ve itirazda bulunur.

f) Şube hesaplarının günü gününe tutulmasını sağlar. Para ile ilgili işlemlerde gerekli olan belgeleri, şube saymanı ile birlikte imzalar.

g) Şubede çalışan ücretlilerin yıllık sicillerini, Personel Yönetmeliği esaslarına uygun olarak düzenler.

h) Genel Yönetim Kurulundan aldığı yetki ile yürüttüğü işlerin seyri ve neticesi hakkında Genel Başkanlığa bilgi verir.

ı) Üyeliğe kabul edilenlere yazılı duyuruda bulunur. Üye kayıtlarını tutar. Üye kayıt defterine kayıtlı üyelerin tam listesini, defterdeki bilgileri de kapsayacak şekilde her yıl sonunda, yıl içerisindeki değişiklikleri ise her üç ayda bir Genel Yönetim Kuruluna bildirir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Şube Denetleme Kurulları Yapısı

Madde 39 –

a) Şube Denetleme Kurulu, şube genel kurullarınca seçilen üç asıl ve üç yedek üyeden meydana gelir.

b) Şube genel kurulundan sonra denetleme kurulu asıl üyeleri, en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak bir başkan seçer ve görev bölüşümü yapar.

c) Denetleme Kurulundan herhangi bir üyenin ayrılması halinde şube başkanlığınca yedekler arasından bir üye davet edilir. Denetleme kurulu başkanının görevden ayrılması halinde yeni başkan seçimi, yedekler arasından üye katıldıktan sonra yapılır.

Denetleme usul ve esasları ile kurulun görevleri

Madde 40 – a) Denetleme Kurulu, en az altı ayda bir şubenin bütün kayıt ve hesaplarını kontrol ederek sonucunu bir rapor halinde şube yönetim kuruluna ve toplandığında şube genel kuruluna gönderir.

b) Bunun dışında denetleme kurulu, ferden veya kurul olarak, gerekli gördüğü zaman şube hesaplarını, kasayı ve işlemlerini kontrol edebilir.

c) Çalışma dönemi hakkında şube genel kuruluna rapor verir.

d) Denetleme kurulu üyeleri, yönetim kurulu toplantılarına katılabilirler; söz hakları vardır, oy hakları
yoktur.

BEŞİNCİ KISIM
Mali Hükümler
Gelirler

Madde 41 – Kurumun gelirleri şunlardır:

a) Üye aidatları,
b) Kurban derisi ve bağırsak ile fitre ve zekat toplama faaliyetlerinden elde edilen gelirler,
c) Her türlü bağış,
d) Ticari faaliyetlerden elde edilen gelirler,
e) Kira gelirleri,
f) Diğer gelirler.

Bütçe

Madde 42 –

a) Kurumun bütçe yılı 01 OCAK’ta başlar.

b) Kurumun bir yıllık gelir ve gideri, bu müddet için yapılacak bir bütçe ile düzenlenir ve genel merkez ile şubeler, faaliyetlerini bu bütçeye göre yürütürler.

c) Şubelerin bütçeleri, şube yönetim kurullarınca hazırlanıp, kabul edilmek üzere genel kurula sunulur.

Geçici görev giderleri ve ödemeler

Madde 43 – Kurumun bütçesinden karşılanmak üzere, yönetmelikle belirlenecek esaslara göre;

a) Büyük Genel Kurula katılan delegelere, yurt içi ve yurt dışında geçici olarak görevlendirilen merkez ve şube organlarında görevliler ile diğer kişilere harcırah,

b) Genel Başkan ile şube başkanlarına temsil ödeneği, verilir.

Şube giderler

Madde 44 –

a) Personel giderleri ile diğer zorunlu giderler, şubeler vasıtasıyla elde edilen Kurum gelirlerinden karşılanır.

b) Şubelerin, Kurumun amacı doğrultusundaki faaliyetleri için yapacakları harcamalar, Genel Başkanlıkça ödenek tahsisi suretiyle karşılanır.

c) Şubeler sosyal yardım harcaması yapabilir ve bu harcama Genel Başkanlıkça gönderilen ödenekten yapılır.

Sosyal yardım ödeneği şubelerin Genel Başkanlığa gönderdikleri aşağıda belirtilen gelirlerin yüzde on ikisi olup bunlar;

1) Kurban derisi ve bağırsak ile fitre ve zekat gelirlerinin Kurum hissesine düşen miktarı,

2) Yardım pulu gelirleri

3) Taşınır ve taşınmaz mal bağışları haricindeki diğer gelirlerdir.

d) Elde ettikleri gelirlerle, giderlerini karşılayamayan şubelerin durumu Genel Yönetim Kurulunca değerlendirmeye alınır.

ALTINCI KISIM
Genel Kısıtlayıcı Hükümler, Yürürlük ve Yürütme

Madde 45 – Genel Yönetim Kurulu, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurulu üyeleri ile şubelerin yönetim ve denetleme kurulu üyeleri Kurumda ücretli bir görev alamaz;

Kurumla ilgili işlerde müteahhit veya vekil olarak iş ilişkisi ve ticari ilişki kuramaz veya dava alamazlar. Bu hükme uymayanlar hakkında disiplin kovuşturması yapılır.

Madde 46 – Türk Hava Kurumu merkez ve şube organlarında görevli üyelere kurum taşınmazları (Hizmet lojmanları hariç) kiraya verilemez.

Madde 47 – Birbirlerinin birinci dereceden yakını olanlar:

a) Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurullarında,

b) Şube yönetim ve denetim kurullarında, görev alamazlar.

Madde 48 – Kurumda ücretle çalışmakta olan personel, delege olamaz ve Kurum organlarında görev alamaz.

Madde 49 – Kurumda ücretle çalışmış personel, merkez ve şube organlarında görev yapmış üyeler, görevlerinden ayrıldıktan itibaren iki yıl geçmeden Kurumla ticari ilişki
kuramaz.

Madde 50 -45, 46 ve 47’nci maddeler hükümlerine uyulmadığının tespiti halinde ilgili yönetim, denetleme ve disiplin kurulu üyeleri, bu görevlerinden çekilmiş sayılır.

Madde 51 – Kurum üyeleri hakkında suçun niteliği ve derecesine göre kınama veya üyelikten çıkarma kararı verilir.

Madde 52 – Şubelerin kapatılması halinde taşınır ve taşınmaz malları ile para ve hakları Türk Hava Kurumu Genel Merkezine, Türk Hava Kurumunun feshi halinde ise yukarıda sayılan maddi varlığı Hazineye intikal eder.

Geçici Madde 1 – Şube yönetim ve denetleme kurulu üyeleri üç yılı tamamlar.

Yürürlük Madde

53 – Bu Tüzük hükümleri yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

Madde 54 – Bu Tüzük hükümlerini THK Genel Başkanı ve Kurumun yetkili organları yürütür.

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi

0
Virginia Haklar Bildirisi

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi, 12 Haziran 1776 tarihinde, Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan halk temsilcileri tarafından ilan edilen bildiridir.

Amerikan Kongresi, 1776 yılındaki çağrısıyla her koloninin kendi anayasasını hazırlaması önerisinde bulunmuş ve Virginia bu öneriye en hızlı şekilde uyan ve kendi anayasasını hazırlayan eyalet olmuştur.  Virginia anayasasının başına haklar bildirisi eklenmiştir.

Virginia Haklar Bildirisi

Virginia İnsan Hakları Bildirisi, dünyada insan haklarının gelişmesi bakımından önem taşıyan belgelerdendir. Amerikan Kongresi, kolonilerin İngiltere ile her türlü siyasal bağı kopardığını ve bağımsız olduğunu ilan ettiği ve  oybirliğiyle kabul ettiği 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nde, Virginia Haklar Bildirisi’nin ilk maddelerini tekrarlamıştır.

Virginia İnsan Hakları Bildirisi, John Locke’un doktrinleri ve Kanunların Ruhu isimli eserin sahibi de olan Montesquieu‘nun gücler ayrılığı ilkelerinden esinlenerek hazırlanmıştır.

Virginia Haklar Bildirisi – Haziran 1776

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi

İşbu bildiri, Virginia halkının eksiksiz ve özgürce bir araya gelen temsilcileri tarafından ilan edilen bir haklar bildirisidir. Bu haklar, Virginia halkı ve Virginia halkının gelecek nesilleri için, yönetimlerinin temeli ve hukuki dayanağı olacaktır.

Madde 1

Tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdırlar. Doğar doğmaz edindikleri belli bazı hakları vardır; siyasal bir topluluk kurdukları zaman, hiçbir antlaşmayla gelecek nesilleri bu haklardan yoksun bırakamaz, onları bu haklardan vazgeçmeleri için zorlayamazlar; yaşama ve özgürlük haklarıyla, mülk edinme ve sahip olma, mutluluk ve güvenlik arama ve kazanma olanağı da bunların arasındadır.

Madde 2

Tüm güç halkta toplanır ve halktan gelir; yetkili kişiler halkın vekilleridirler; halk için çalışırlar; halka karşı her zaman sorumludurlar.

Madde 3

Yönetim; halkın, ulusun ya da kamuoyunun ortak yararı, savunması ve güvenliği için kurulmuştur, bu amaçla kurulmalıdır; çeşitli yönetimler ve yönetim biçimleri içinde en iyisi, en fazla mutluluğu ve güvenliği sağlayabilen ve iktidarın kötüye kullanılması tehlikesine karşı en etkin önlemleri alabilen yönetimdir; herhangi bir yönetim bu göreve layık olmadığını gösterir ya da bu görevi hiçe sayarsa, toplumun çoğunluğunun, kamu yararına en uygun gördükleri bir biçimde, bu yönetimde ıslahata gitmek, yapısını değiştirmek ya da yönetimi ilga etmek hakkı doğar; bu hak vazgeçilmez, devredilemez ve iptal edilemez bir haktır.

Madde 4

Herkese açık kamu görevinde bulunan, hiçbir kişi ya da kişiler topluluğu, kamu yararına ters düşecek, özel ve ayrı kazançlar ya da ayrıcalıklar sağlayamaz; bu görevler devredilemeyecekleri gibi, memurların, milletvekillerinin ve yargıçların makamları da babadan oğula geçmemelidir.

Madde 5

Devletin yasama ve yürütme güçleri, yargılama gücünden ayrı ve bağımsız olmalıdır; bu ilk iki gücün üyeleri, halkın sıkıntılarını hissedebilmeli, bu sıkıntılara ortak olabilmeli ve belli aralıklarla, kendi seçim bölgelerine, özel yaşamlarına geri dönmelidirler ki, iktidarsızlık çekmesinler; kadrolardaki açıklar, önceden kararlaştırılan sürekli ve düzenli seçimlerle doldurulmalıdır; bu seçimlerde eski görevlilerin tamamı ya da bir kısmı, yasaya uygunluğuna bakılarak yeniden seçilebilir.

Madde 6

Meclislerde halkın temsilcisi olarak çalışılacak kişilerin seçimi serbesttir; topluma bağlılık ve sürekli genel ilgi beslediğine dair yeterli delili alan herkesin oy hakkı vardır; kamu yararı için, kendinin ya da seçtiği temsilcilerin rızası olmadan, kimse ne vergi ödemeye zorlanabilir, ne de mülkü elinden alınabilir; aynı biçimde kimse, kamu yararını gözönünde bulundurarak kabul etmediği yasalara uymakla yükümlü değildir.

Madde 7

Herhangi bir yetkinin, herhangi bir makam tarafından kullanılması, yasaların icrası ya da sürüncemede bırakılmaları, halk temsilcilerinin onayı olmadıkça, halkın haklarına bir tecavüzdür; bu yüzden asla yapılmamalıdır.

Madde 8

Tüm ciddi yolsuzluk ve cürüm hallerinde, herkes kendisi hakkında yapılan suçlamanın gerekçesini ve niteliğini sormak, suçlamayı yapanlarla, tanıklarla yüzleşmek, kendi lehine olan delilleri göstermek, kendi çevresinden seçilmiş oybirliğiyle karar vermedikçe suçlu sayılmayacağı, tarafsız bir jüri önünde, hızla yargılanmak hakkına sahiptir. Hiç kimse kendi aleyhine delil göstermeye zorlanamaz. Ülkenin bu konuda bir yasası ya da kendisine eşit kişilerin bir kararı olmadıkça kimsenin özgürlüğü elinden alınamaz.

Madde 9

Hiç kimseden aşırı kefalet akçesi istenemez; yüksek para cezaları ya da zulüm sayılabilecek, olağandışı cezalar verilemez.

Madde 10

Bir memura ya da özel görevliye, işlenen suç hakkında açık bir delil olmadan kuşkulu yerleri araması ya da tarif edilmemiş, suçu açıkça anlatılıp, delilleri gösterilmemiş kişi ya da kişileri yakalaması için verilen arama ve tutuklama müzekkereleri haksız ve despotiktir; bu tür müzekkerelerin verilmemesi gerekir.

Madde 11

Mülkiyetle ilgili ya da kişiler arasındaki özel davalarda, eski, jüriyle yargılama yöntemine dokunulmamalı ve bu yöntem diğer yargılama yöntemlerine yeğlenmelidir.

Madde 12

Özgürlüğün en güçlü kalelerinden birisi de basın özgürlüğüdür; despotik yönetimler dışında, asla sınırlandırılamaz.

Madde 13

Vatandaşlar arasından seçilen, silah eğitimi görmüş kişilerden kurulu, düzenli bir milis gücü özgür bir ülkenin en uygun, en doğal ve en emin güvenlik aracıdır; barış zamanında sürekli ordular bulundurmak, ülkenin iç özgürlüğü için tehlikeli sayılmalı ve bundan kaçınılmalıdır; ordu her durumda, sivil gücün emri altında bulunmalı ve sivil güç tarafından yönetilmelidir.

Madde 14

Halkın bölünmez bir yönetim kurmaya hakkı vardır, bu yüzden bu sınırlar içinde Virginia yönetiminden ayrı, bağımsız bir yönetim kurulamaz ya da oluşturulamaz.

Madde 15

Ancak adalete, ılımlılığa, tutumluluğa, alçakgönüllülüğe ve erdeme sıkı sıkıya bağlı kalarak, her fırsatta temel ilkeleri anarak, bir halk özgür bir yönetime ve özgürlüğün nimetlerine sahip olabilir.

Madde 16

Yaradana borçlu olduğumuz görevimiz, dinimiz ve bunu yerine getirme tarzımız, şiddet ve baskıyla değil, ancak irade ve inançla belirlenebilir; bu yüzden herkes, dininin gereklerini, vicdanının buyruklarına göre yerine getirmek hakkına sahiptir; birbirine karşı, Hıristiyan sabrını, sevgisini ve merhametini göstermek herkesin görevidir.

Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi

0

Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi, 12 Haziran 2019 tarihinde Tunus’ta düzenlenen Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ-International Federation of Journalists) 30. Kongresi’nde kabul edilmiştir. Bildiri, 1954 tarihli IFJ Gazetecilik Prensipleri Deklarasyonu’nu (Bordeaux Deklarasyonu) tamamlayıcı niteliktedir. Bildiri, başlıca uluslararası yasalara, özellikle de Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi’ne dayanmaktadır. 16 madde ve başlangıç kısmından oluşan bildiri, gazetecilerin etik ilkelerini ve haklarını sıralamaktadır.

Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi

Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi’nin 19. maddesinde belirtilen bilgi ve fikre erişim hakkı, gazetecinin görevinin temelini oluşturur. Gazetecinin topluma karşı sorumluluğu, diğer tüm sorumluluklarından, özellikle de işverenlerine ve kamu otoritelerine karşı sorumluluklarından önce gelir.

Gazetecilik, icra edilmesi için zaman, kaynak ve uygulama alanı gerektiren bir meslektir ve tüm bu koşullar mesleğin bağımsızlığı için elzemdir. Bu uluslararası bildiri; haberlerin araştırılması, derlenmesi, aktarılması, yayımlanması, yorumlanması ve herhangi bir mecrada olayların anlatımı sırasında gazetecilere kılavuzluk eden ana hatları belirlemektedir.

1. Gazetecinin ilk görevi, hakikate ve toplumun bilgiye erişim hakkına riayet etmektir.

2. Gazeteci bu görevi yerine getirirken dürüstçe haber toplama ve yayımlama özgürlüğü ile adil yorum ve eleştiri hakkını her zaman savunmalıdır. Gazeteci, olguya dayalı bilgileri, yorum ve eleştiriden açıkça ayırmakla yükümlüdür.

3. Gazeteci, yalnızca kaynağını bildiği gerçekler doğrultusunda haber yapmalıdır. Kritik bilgileri saklamamalı ve belgeleri çarpıtmamalıdır. Gazeteci, toplumca tanınmayan kişilerin sosyal medyada veya başka mecralarda yayımladıkları içerikleri aslına uygun kalarak kullanmaya dikkat etmelidir.

4. Gazeteci; bilgi, belge, veri veya görsel toplamak için yalnızca hakkaniyetli yöntemlere başvurmalı ve karşısındakine bir gazeteci olduğunu her zaman söylemelidir. Kamu yararının üstün geldiği, başka bir şekilde toplanması imkânsız olan bilgilerin elde edilmesi durumu haricinde gizlice ses ve görüntü kaydı yapmaktan kaçınmalıdır. Gazeteci, tüm bilgi kaynaklarına kesintisiz erişimi ve kamu yararına katkı sağlayacak bilgileri özgürce araştırma hakkını savunmalıdır.

5. Aciliyet veya hız kaygısı, bilgi ve kaynakların doğrulanmasının ve yanıt hakkının önüne geçmemelidir.

6. Gazeteci, yayımlanmasından sonra hatalı olduğu ortaya çıkan bilgileri hızlı, açık, eksiksiz ve şeffaf bir biçimde düzeltmelidir.

7. Gazetecilere gizli olarak verilen bilgilerin kaynağı, mesleki sır olarak tutulmalıdır.

8. Gazeteci, mahremiyete saygılı olmalıdır. Adı geçen ve/veya temsil edilen kişilerin haysiyetine saygı göstermeli, görüşülen kişilere aralarındaki konuşmanın/aktarılan bilgilerin yayımlanma ihtimalini bildirmelidir. Gazeteci, görüşme yaptığı kişilerin deneyimsiz veya savunmasız insanlar olması durumda daha da özenli davranmalıdır.

9. Gazeteci, bilgi veya görüşlerin yayılmasının nefret ve önyargıya yol açmayacağından emin olmalı; toplumsal, bölgesel veya etnik köken ile ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, din, engellilik, siyasi görüş ve başka sebeplerle yapılan ayrımcılığı yaymamak için azami çaba göstermelidir.

10. Gazetecinin şu durumlarda da mesleği ciddi oranda suistimal ettiği değerlendirilmektedir:

  • İntihal,
  • Gerçeklerin çarpıtılması,
  • Hakaret, iftira, karalama ve asılsız suçlamalar.

11. Gazeteci, polis ya da diğer güvenlik güçlerine yardımcı olma görevi taşımaktan kaçınmalıdır. Gazeteci, güvenlik güçlerine yalnızca hâlihazırda bir medya platformunda yayımlanmış bilgileri vermekle yükümlüdür.

12. Gazeteci, meslektaşlarıyla dayanışma hâlinde olmalı, fakat bu esnada kendi araştırma özgürlüğü, bilgilendirme görevi ile eleştiri, yorum, hiciv ve editöryel seçim haklarından feragat etmemelidir.

13. Gazeteci, basın özgürlüğünü başka hiçbir amaca alet etmemeli ve yaydığı ya da yaymadığı bilgi sayesinde haksız bir avantaj ya da kişisel fayda elde etmekten kaçınmalıdır. Gazeteci, mesleğini icra ederken çıkar çatışması yaratacak durumlardan sakınmalı, bu yaşandığı takdirde durumu derhâl sonlandırmalıdır. Gazeteci, mesleki faaliyetinin reklam ya da propagandaya karışmasından uzak durmalıdır. Bilgi ticareti ve piyasa manipülasyonundan imtina etmelidir.

14. Gazeteci, kendi bağımsızlığını tehlikeye atacak eylem ya da taahhütlere girmez. Bununla birlikte, “kayıt dışı” (off the record), anonimlik veya ambargo gibi özgürce kabul ettiği, bilgilerin toplanması/yayılması yöntemlerine, bu taahhütlerin açık ve tartışılmaz olması koşuluyla saygı gösterir.

15. Gazeteci unvanına layık olanlar, yukarıda belirtilen ilkelere sadık kalmayı görev bilir. Gazeteciler mesleki kanaat ve vicdana aykırı bir faaliyette bulunmaya veya görüş bildirmeye zorlanamazlar.

16. Gazeteciler, her ülkenin genel hukuk kuralları çerçevesinde, meslek ahlâkıyla ilgili konularda -hükûmetlerin ya da diğer güçlerin her türlü müdahalesini reddederek- kamuya açık bağımsız özdenetim organlarının yargı yetkisini tanır.

1960 Geçici Anayasası – Milli Birlik Komitesinin Kuruluşu

0

1960 Geçici Anayasası olarak nitelendirilen “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici Kanun“, 12 Haziran 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Yeni Anayasa hazırlanmak koşuluyla 1924 Anayasasının birçok hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.

Anayasa’da yer alan “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak” yetkisini kullanan Türk Silahlı Kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 tarihinde yapmış olduğu ihtilalden 15 gün sonra çıkarılan 1 Nolu Yasa ile Milli Birlik Komitesi kurulmuş; kendi istekleri dışında ancak “yemine ihanet” sonucunda Komiteden çıkarılabilmeleri öngörülmüştür.    

Milli Birlik Komitesi 

Millî Birlik Komitesinin Başkanı aynı zamanda Devletin ve Bakanlar Kurulunun da Başkanı olarak atanmıştır. Devlet Başkanı aynı zamanda Başkumandandır.

Yasa, 27 Mayıs tarihinden 12 Haziran’a kadar olan dönemde MBK tarafından kabul edilen kararları da geçerli kılmıştır.

Millî Birlik Komitesinin, yeni Anayasa’ya göre yapılacak genel seçimlerle kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevine başlaması ile son bulması kararlaştırılmış, çalışma biçimini belirlemek üzere ayrıca bir Komite içtüzüğü yürürlüğe konulmuştur. Komitenin müzakerelerinin gizli yapılması, müzakere ve kararlarının yayınlanmaması kararlaştırılmıştır.

Komite’ye bağlı bir Bakanlar Kurulu teşkil edilmiştir. Bakanlar Kurulu üyelerinin 27 Mayıs 1960 tarihinde herhangi bir siyasi partiye kayıtlı olmayan vatandaşlardan seçilmesi şart koşulmuştur.

Millî Birlik Komitesi üyelerinin yargılanabilmesi, komite üyelerinin nitelikli çoğunluğunun vereceği karara bağlı kılınmıştır.

Yasa ile, İdam kararlarının infazı, bu kararların Millî Birlik Komitesince onayına bağlanmıştır.

Yasa Yapma Yetkisi 

Geçici dönemde, kanun teklif etme hakkı Bakanlar Kuruluna ve Millî Birlik Komitesi üyelerine bırakılmış, Tüzük çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu’na verilmiştir.

1924 Anayasasında yapılacak değişiklikler hakkında MBK üyelerinin beşte dördünün oyu şart koşulmuş, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki maddenin hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği kararı alınmıştır. Millî Birlik Komitesince çıkarılan geçici kanunlar, yeni Anayasa’ya göre kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisince kaldırılmadıkça yürürlükte kalacaktır.

Yüksek Adalet Divanı Başkan ve Üyeleri

Yeni Anayasa yürürlüğe girene kadar TBMM’nin tüm görevlerini MBK üstlenmiştir. Komite üyeleri yeminle göreve başlamıştır. Komite üyelerinin beşte dört çoğunlukla teklif ettiği kanunların Devlet Başkanı tarafından reddedilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Görevden Alınan Hükümet Üyelerinin Yargılanmasına İlişkin Hükümler

Görevden uzaklaştırılan hükümet üyelerini ve onların suçlarına iştirak edenleri yargılamak üzere Yüksek Adalet Divanı kurulmuş, bir tür avcılık makamı olan Yüksek Soruşturma Kurulu oluşturulmuştur.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra Yüksek Adalet Divanı’nın verdiği tüm kararları hükümsüz hale getiren yasa teklifi 2020 yılında TBMM’de kabul edilmiş, mağdurların zararlarının tazmini amacıyla kurulan komisyonun çalışma usul ve esasları Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Darbe sonrası kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından haklarında soruşturma ve kovuşturma yürütülenlerin ya da bu kişilerin mirasçılarının, maddi ve manevi zararlarının Hazine tarafından karşılanması için kurulan komisyonun çalışma biçimi 2021 yılında belirlenmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası zarar gördüğü iddiasıyla başvuracak kişilerin ya da yakınlarının son başvuru tarihi 24 Mayıs 2021 olarak açıklanmıştır.

[/box]

27 Mayıs’tan zarar görenlerin başvurularında kullanacağı form

Eski iktidar mensuplarından, kendilerinin ve yakınlarının servetlerini meşru yollardan edindiklerini mahkemede ispat edemeyenler hakkında 1924 Anayasasında yer alan müsadere yasağının uygulanmayacağı ve bu kişilerin malvarlıkları hakkında müsadere kararı verilebileceği kararlaştırılmıştır.

1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında

Geçici Kanun

Kanun No : 1
Kabul tarihi : 12/6/1960
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler

İktidar Partisi idarecileri tarafından Anayasa’nın çiğnenmesi, Türk Milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve masuniyetlerinin ortadan kaldırılması, muhalefet murakabesi işlemez hale getirilerek tek parti diktatoryası kurulması suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen bir parti grubu durumuna düşürülmüş ve meşruluğunu kaybetmişti.

Ordu Dahili Hizmet Kanununun 34 üncü maddesi ile «Türk yurdunu ve Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak» vazifesi kendisine verilmiş olan Türk Ordusu, vatandaşı birbirine düşürmek suretiyle Türk Vatanını ve millî varlığı tehlikeye koymuş olan eski iktidara karşı bu mukaddes kanuni vazifesini yerine getirmek ve Hukuk Devletini yeniden kurmak için, Türk Milleti adına harekete geçerek, Milleti temsil vasfını kaybetmiş olan Meclisi dağıtıp iktidarı, geçici olarak, Millî Birlik Komitesine emanet etmiştir.

Madde 1

Millî Birlik Komitesi, yeni Anayasa ve Seçim Kanunu, demokratik usullere uygun olarak, kabul edilip buna göre en kısa zamanda yapılacak genel seçimlerle yeniden kurulacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisine iktidarı devredeceği tarihe kadar Türk Milleti adına hâkimiyet hakkını kullanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Teşkilâtı Esasiye Kanununa göre sahip olduğu bütün hak ve yetkiler, bu süre içinde, Millî Birli k Komitesine aittir.

Madde 2

Millî Birlik Komitesi üyeleri kendi aralarında ve Türk Milleti huzurunda şu yeminle vazifeye başlarlar:

«Bir karşılık beklemeden, ahlâk, adalet, hukuk ve insan hakları prensiplerinden ve vicdani kanaatlerimden başka bir sınırla bağlı olmaksızın kendimi Türk Milletine adadım. Vatanın ve Milletin mutluluğuna ve Milletin egemenliğine aykırı bir ülkü gütmeyeceğim. Demokratik Cumhuriyeti yeni Anayasaya göre düzenlemek ve iktidarı yeni Meclise devretmek ülküsüne bağlılıktan ayrılmıyacağım. Bunun için şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine and içerim.»

Madde 3

Millî Birlik Komitesi, yasama yetkisini doğrudan doğruya kendisi ve yürütme yetkisini Devlet Başkanınca tayin ve Komitece tasvip edilen Bakanlar Kurulu eliyle kullanır.

Madde 4

Millî Birli k Komitesi, Bakanları her vakit denetleyebilir ve görevinden çıkarabilir. Görevinden çıkarılan Bakanı n yerine yenisini Devlet Başkanı tayin eder.

Madde 5

Yargı hakkı, tarafsız ve bağımsız mahkemelerce kanun sınırları içinde, Millet adına kullanılır.

Madde 6

Sakıt Reisicumhur ile Başvekil ve Vekilleri ve eski iktidar mebuslarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılamak üzere bir «Yüksek Adalet Divanı» kurulur.

Yüksek Adalet Divanı, Adlî, İdari ve Askerî kazaya mensup Hâkimler arasından. Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Millî Birli k Komitesince seçilecek bir Başkan, sekiz aslî ve altı yedek üyeden kurulur. Sanıkların sorumluluklarım araştırmak ve haklarında son tahkikat açılarak Yüksek Adalet Divanına verilmeleri gerekip gerekmediğine kararı vermek üzere bir «Yüksek Soruşturma Kurulu» teşkil olunur.

Yüksek Soruşturma Kurulu, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine Millî Birlik Komitesince seçilecek bir Başkan ile otuz üyeden kurulur bu Kurulun teşkilâtı ve çalışma usulü özel kanunla belirtilir. Yüksek Adalet Divanının Başsavcısı ile beş yardımcısı, Yüksek Soruşturma Kurulu Başkan ve üyeleri arasından, Bakanlar Kurulunun teklifi ile, Milli Birlik Komitesince tayin edilir.

Yüksek Adalet Divanının kararları kesindir; ancak idam kararlarının infazı, kararın Millî Birlik Komitesince tasdikine bağlıdır.

Millî Birlik Komitesi üyeleri, bu üyelikten ayrılmış olsalar bile, Yüksek Adalet Divanında, Yüksek Soruşturma Kurulunda ve Divan Savcılığında vazife alamazlar. Yargılanmaları, 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanununa göre, Divan Âliye ait bulunan şahıslar hakkında soruşturma ve yargılama yetkisi dahi Yüksek Adalet Divanı ve Yüksek Soruşturma Kurulu tarafından kullanılır.

Madde 7

Geçici kanun teklif etme hakkı Bakanlar Kuruluna aittir. Millî Birlik Komitesi üyelerinden her biri de geçici kanun teklif edebilir.

Madde 8

Millî Birlik Komitesi genel seçimlerle kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevine başlaması ile, hukuki varlığın kaybeder ve kendiliğinden dağılmış olur.

İKİNCİ BÖLÜM
Millî Dirlik Komitesi
Madde 9

Millî Birlik Komitesi, bu Kanunun altında imzası bulunan Başkan ve üyelerden kuruludur.

Madde 10

Millî Birlik Komitesi üyeleri, kendi dileğiyle Komiteden çekilebilir; fakat ikinci maddede yazılı yemine ihanetleri mahkeme hükmü ile sabit olmadıkça Komiteden çıkarılamaz.

Madde 11

Vatana ihanet, irtikâp, hırsızlık, sahtekârlık, dolandırıcılık, emniyeti suiistimal gibi şeref ve haysiyet kırıcı suçlardan veya adam öldürmekten mahkûm olanların veya kamu haklarından iskat edilmiş bulunanların Komite üyeliği düşer.

Madde 12

Millî Birlik Komitesinin bir üyesi hakkında 10 ve 11’inci maddelerdeki suçlardan biri ile soruşturma açılabilmesi yahut bu üyenin tevkif edilmesi veya yargılanması için Millî Birlik Komitesi üyelerinin yedide altısının katılacağı toplantıda bulunan üyelerin beşte dördünün oyu ile karar verilir. Bir üye hakkında diğer suçlardan dolayı soruşturma yapılması ve bu üyenin yargılanması, Millî Birlik Komitesindeki görevinin sona ermesine bırakılır. Bu süre içinde zamanaşımı işlemez.

Madde 13

Millî Birlik Komitesi üyeliği ile Devlet memurluğu aynı kişide ancak o’nun rızası ve Komitenin tasvibi ile birleşebilir.

Millî Birlik Komitesi üyelerinden yedide birinden fazlası Hükümet merkezi dışında devamlı görev alamaz.

Madde 14

Millî Birli k Komitesi müzakereleri, Komite içtüzüğü gereğince yapılır.

Madde 15

Millî Birli k Komitesi adi çoğunlukla aksine karar vermedikçe, Komitenin müzakereleri gizli yapılır ve müzakere ve kararları yayımlanamaz.

Madde 16

Millî Birli k Komitesi Başkanının bulunmadığı Komite toplantılarına üyelerden her biri, soyadı alfabe sırasına göre, başkanlık eder. Başkanlık Kâtipliğini Komitem n en genç iki üyesi yapar. Komitede her üye bir oy sahibidir. Oylar eşit olursa, Başkanın bulunduğu tarafın oyuna uyulur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Devlet Başkanı
Madde 17

Millî Birlik Komitesinin Başkanı aynı zamanda Devletin ve Bakanlar Kurulunun Başkanıdır. Devlet Başkanı; hastalık, yurt dışına çıkma vesair sebeplerle vazifesi başında bulunmadığı zaman, kendisine Millî Birlik Komitesinin en yaşlı üyesi vekâlet eder. Bu vekil aynı süre İçinde Millî Birli k Komitesine de Başkanlık eder.

Devlet Başkanının çekilmesi, ölümü vesair sebeplerle Başkanlık boşalırsa, yenisi seçilinceye kadar, Komitenin en yaşlı üyesi Devlet ve Millî Birlik Komitesi Başkanlıklarına vekâlet eder.

Yeni Devlet Başkanı, Millî Birli k Komitesi üyeleri arasından ve bu üyelerin yedide altısının katılacağı ilk toplantıda üçte iki çoğunlukla seçilir.

Devlet Başkanı aynı zamanda Başkumandandır.

Madde 18

Devlet Başkanı, Millî Birlik Komitesince kabul edilen geçici kanunları en geç yedi gün içinde ilân eder. İlânını uygun bulmadığı kanunları, tekrar görüşülmek üzere, bu husustaki gerekçe ile birlikte, Komiteye geri gönderir. Komite, bu geçici kanunu beşte dört çoğunlukla  kabul ederse, Devlet Başkanı bunu en geç beş gün içinde ilân eder.

Devlet Başkam, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, hükümlülerin cezalarını, devamlı sakatlık veya yaşlılık gibi sebeplerden dolayı kaldırabilir veya hafifletebilir; ancak Devlet Başkam bu yetkisini, devrilen
iktidar zamanında işlenen siyasi suçlardan veya siyasi maksatlı katil ve müessir fiillerden veya görevi kötüye kullanma, irtikap, nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle ve başka yollarla haksız servet yapmaktan hüküm giyenler hakkında kullanamaz.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bakanlar Kurulu
Madde 19

Her Bakan, Bakanlar Kurulunca güdülen genel siyasetten, Kurulun diğer üyeleri ile birlikte, sorumludur.
Her Bakan kendi yetkisi içindeki işlerin yürütümünden ve maiyetinin bu ‘alandaki fiil ve işlemlerinden sorumludur.

Madde 20

İzinli veya mazeretli olan bir Bakana, Bakanlar Kurulu üyelerinden biri Devlet Başkanına vekil tayin edilir. Ancak her Bakan kendi aslî vazifesinden başka, bir Bakanlığa vekâlet edebilir.

Madde 21

Bakanlar, Millî Birlik Komitesi üyelerinden veya 27 Mayıs 1960 tarihinde herhangi bir siyasi partiye kayıtlı olmayan vatandaşlardan seçilir.

Madde 22

Bakanlar Kurulu, kanunların uygulanışını göstermek, yahut kanunun .emrettiği işleri belirtmek üzere, içinde yeni hükümler bulunmamak şartıyla, tüzükler çıkarır. Tüzükler Devlet Başkanının tasdik ve ilânı ile yürürlüğe girer.

Tüzüklerin kanuna aykırılığı iddia olunursa bunun çözüm yeri Millî Birlik Komitesidir.

Madde 23

Millî Birlik Komitesi üyeleri, Bakanlar, Millî Birlik Komitesince kurulan «Yüksek Adalet Divanı» Hâkimleriyle Savcıları ve Yüksek Soruşturma Kurulu üyeleri, malî ve iktisadi konularda incelemelerde bulunmak üzere görev alanlar; görevlerine mal beyanı ile başlarlar ve görevlerinin sonunda, mal beyanı ile ayrılırlar.

Millî Birli k Komitesi ayrıca, lüzum gördüğü şahıslardan mal beyanı isteyebilir.

Madde 24

1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanununun 4-7, 9-25, 27-36, 38-40’ıncı maddeleri ile 41inci maddesinin ikinci ve üçüncü cümleleri ve 42-50, 52, 61-67, 95, 102, 104 üncü maddeleri hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.

Eski iktidar mensuplarından, kendilerinin ve yakınlarının servetlerini meşru yollardan edindiklerini mahkemede ispat edemeyenler hakkında Teşkilâtı Esasiye Kanununun 73 üncü maddesinde-yazılı müsadere yasağı yürürlükten kaldırılmıştır.

Teşkilâtı Esasiye Kanununun yürürlükte kalmış olan hükümlerinin ve bu geçici kanunun hükümlerinden herhangi birinin değiştirilmesi veya kaldırılması, Millî Birlik Komitesi Üyelerinin beşte birinin teklifi üzerine beşte dördünün oyu ile mümkündür.

Teşkilâtı Esasiye Kanununun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddesinde değişiklik yapılması hiç bir suretle teklif dahi edilemez.

Madde 25

Millî Birlik Komitesince çıkarılan geçici kanunlar, yeni Anayasa’ya göre kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisince kaldırılmadıkça yürürlükte kalır.

Madde 26

Bu kanun, 27 Mayıs 1960 tarihinden itibaren yürürlüktedir.

Millî Birlik Komitesince Ve Bakanlar Kurulunca 27 Mayıs 1960 gününden başlayarak bu geçici kanunun yayınlanması tarihine kadar çıkarılmış olan kararnameler ve alınmış olan karar ve tedbirler muteber
ve mer’idir.

Madde 27

Bu Kanunu Millî Birlik Komitesi yürütür.

12/6/1960

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü

0

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü, başlıklı tavsiye kararı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi tarafından “Doc. GA21/CC20/REC70/03” sayılı karar ile 12 Haziran 2003 tarihinde kabul edilmiştir. Tavsiye kararı metninin raportörü Azerbaycan’dan Shaitdin Aliyev’dir. Metin, 12 Haziran 2003 tarihli Asamble görüşmeleri öncesinde Kültür, Eğitim ve Sosyal İşler Komisyonu tarafından Kiev’de 16 Nisan 2003 tarihindeki Yirminci Toplantısında tartışılmış ve aynı tarihli 21. Genel Kurul’da kabul edilmiştir. KEİ Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü’ne ilişkin tavsiye kararında Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü(UNESCO) ve Avrupa Konseyinin norm ve kararları ile KEİ’nin önceki metinleri referans alınmıştır.

KEİ BÖLGESİNİN GELİŞİMİNDE KÜLTÜRÜN ROLÜ HAKKINDA TAVSİYE

1. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Organizasyonu Parlamenter Asamblesi, gelişimin kültürel boyutunun öneminin tamamen bilincindedir. Asamble, geniş anlamda, insan gelişimi ile bağlantılı olan kültürün, hayat kalitesini yükseltebilen ve sürekli bir gelişim temin eden hayati bir kaynak olduğunu teyit etmektedir. Aynı zamanda, gelişimin hedeflerinden birisi de bireyin sosyal ve kültürel doyumudur. Böylece, sürekli gelişim ve kültürün gelişmesi birbirine bağımlıdır.

2. Bölgede kısa ve uzun vadeli işbirliği stratejisini temsil eden “Gelecek için KEİ Ekonomik Gündemi”, sürdürülebilir bir gelişim sağlamak için bölgesel bir stratejinin kabul edilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu anlamda, hem amaç hem araç olarak gelişimden bir çok farklı yönde etkilenen kültür, sürdürülebilir gelişime katkıda bulunmak açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve gelişim stratejilerine entegre edilmelidir. Parlamenter Asamble, KEİ üye devletlerin kültürel politikalarının gelişim stratejileri ile entegrasyonunun bölgesel gelişimi güçlendirmedeki önemini vurgulamaktadır.

Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele

3. Parlamenter Asamble, kültürler arasındaki diyalogun ve uluslararası kültürel işbirliğinin bölgede yaşayan halklar arasında daha iyi bir anlaşma sağlayarak birlikte yaşamanın geliştirilmesi ve bölgenin gelişmesini hedefleyen politik ve ekonomik işbirliği için bir zemin yaratılması yolunda oynayacağı önemli bir rolünün olduğuna inanmaktadır. Bu çerçevede Asamble; 1993’de imzalanan Karadeniz Kültür, Eğitim, Bilim ve Bilgi Alanlarında İşbirliği Konvansiyonu’nu ve Karadeniz Kültür, Eğitim, Bilim ve Bilgi Alanlarında İşbirliği Konvansiyonu’nun Onaylanması ve Uygulanması ile ilgili Tavsiye 3/1994’ü hatırlamaktadır.

4. Kültürel boyutu, insana ve sürdürülebilir gelişim kavramına entegre etme konusu, Birleşmiş Milletlerin, özellikle de onun hükümetler-arası kuruluşu UNESCO’nun, BM Kalkınma Programı’nın, Avrupa Birliği’nin ve Avrupa Konseyi’nin ana hedeflerinden biridir. Parlamenter Asamble, UNESCO’nun gelişimin kültürel boyutunu tanıyan; kültürel kimlikleri teyit eden ve zenginleştiren; kültürel hayata katılımı genişleten; ve uluslararası kültürel işbirliğini teşvik eden kültür ve kalkınma gündemi tarafından ortaya konulan dört ana hedefi paylamaktadır.

5. Kültürel yaratıcılık, insan gelişiminin kaynağıdır ve insanlığın bir hazinesi olan kültürel farklılık gelişim için gerekli bir faktördür. Parlamenter Asamble, bütün zenginlikleri ile geleneksel kültürlerin, gelişime önemli bir katkıda bulunabileceği inancını ifade etmektedir. Aslında bunlar, gelişim süreci için zaruri olan yardımlaşma ve yaratıcılık değerlerini içermeleri sebebiyle potansiyel akıl kaynağı olarak görülmelidir. Aynı zamanda Asamble, belli uygulamaların, gelişim sürecinde insan haklarını tehlikeye düşürdüğü veya kadınları marjinalleştirdiği veya halk guruplarını hedeflediği takdirde gelişimi engelleyebileceğini endişeyle kaydetmektedir.

6. KEİ bölgesi ülkelerinin çoğu serbest pazar ekonomisine ve demokrasiye politik, ekonomik ve sosyal geçiş dönemini yaşamaktadırlar. Geçiş dönemindeki ülkelerdeki ekonomik ve manevi krizden en çok etkilenen alanlardan birisi kültürdür. Ekonomik zorlukların arka planında kültür alanında radikal değişiklikler yer almaktadır ve kültürel politikadaki temel zorluk ise kültürün kendisinin hayatta kalabilmesidir.

7. Geçiş ülkelerinin ulusal kültür politikalarında kültür, ülkelerin demokratik gelişimini sağlamaya, ve Avrupa kültürel kimliğinin entegral bir parçası olarak bölgede kültürel kimliklerini pekiştirmeye yardım edecek bir araç olarak ele alınmaktadır. Geçiş döneminin mevcut aşamasında kültür, demokratik süreçlerin temel sürükleyici gücü ve sivil toplumun dayanak noktası haline gelebilir. Kültür; insan hakları, cinsiyet eşitliği, fakirlik, çevresel sürdürülebilirlik, sosyal bağlılık, barış içinde bir arada var olma ve diğer ilgili alanlardaki durumu etkileyen gelişimin başarısını olumlu olarak etkileyebilir. Aynı zamanda, ana iş kaynağı olarak doğrudan ekonomik faydalar da sağlar. Bu açıdan, Asamble, sınırlı kaynakların – teknik ve mali – bu hedeflerin tam olarak uygulanmasını engelleyeceği endişesi içindedir. Toplumların, kültüre para harcamanın bir masraf değil, aksine bir yatırım olduğunu anlamaları gerekmektedir.

8. Son on yılda meydana gelen önemli derecede sosyal değişiklikler, hala hazırlık aşamasında olan yeni bir kültürel politika modelinin oluşmasına yol açmıştır. Asamble, kültür politikasının, bölge içinde, daha geniş anlamda ise Avrupa’da genel gelişim stratejisinin ana faktörü olması gerektiğini düşünmektedir.

9. Bu sebeple, Parlamenter Asamble, KEİ Üye Devletler Parlamentolarına ve Hükümetlerine şu hususları tavsiye eder:

A. Mevzuat ve kültürel politika alanında

i. Kültür ile ilgili, ulusal kültür politikasının ana prensipleri, hedefleri ve yükümlülüklerini açıkça belirtecek olan mevzuatı sonuçlandırmak veya iyileştirmek;

ii. Endojen ve sürdürülebilir bir gelişim stratejisinin kilit bileşkelerinden birisi haline gelecek kültürel politikalar hazırlamak veya mevcut olanları gözden geçirmek;

iii. Gerektiğinde, kültür alanındaki ulusal mevzuatı uluslararası ve Avrupa standartları ile uyumlu hale getirmek, ve ulusal kültür politikasını, UNESCO’nun, kültürel politikaların gelişim stratejilerine nasıl entegre edilebileceği ile ilgili prensipleri ile bir hizaya getirmek;

iv. Yeni ihtiyaçların yanı sıra sürmekte olan sorunlara, her ülkedeki mevcut olan koşullar uyarınca müdahale eden ulusal kültür politikası ile ilgili daha geniş bir vizyonu kabul etmek ve uygulamaya koymak.

B. Kültürün sosyal ve ekonomik gelişim ile etkileşimi alanında

i. Kültürel politikalarını diğer alanlardaki politikalarla, özellikle de ayırım yapmaksızın tüm üye toplumların sosyal entegrasyonu ve hayat kalitesini geliştirmeyi hedefleyen sosyal ve ekonomik politikalarla etkileşimi ile ilgili olarak, koordinasyon içinde uygulamak;

ii. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası Ekonomik, Kültürel ve Sosyal Haklar Anlaşması ve Viyana İnsan Hakları Beyannamesi gibi mevcut uluslararası insan hakları araçlarının uygulanmasına özel dikkat sarf etmek ve kültürel haklarla ilgili mevcut araçları değerlendirerek kültürel hakların bir envanterini yapmak;

iii. Kültürel politikalarda, toplumun bütün kesimleri için kültüre daha geniş erişim sağlama, dışlama ve marjinalizasyon ile savaşma yollarını ve araçlarını geliştirmeye ve güçlendirmeye özel önem vermek. Popüler kültür alanında kuvvetli politikalar ve toplum katılımının güçlü bir şekilde desteklenmesi kültürün demokratikleşmesine ve sosyal entegrasyona hizmet edebilir;

iv. Kültür ve gelişimde kadınların başarılarının tanınmasını sağlamak ve kültürel politikaların oluşturulmasına ve uygulanmasına bütün düzeylerde katılımlarını, böylece de cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını temin etmek;

v. Genellikle sık sık kültürel hayatın dışında bırakılan yaşlıların yanı sıra, özellikle yeni kültürel uygulamaları desteklenmesi gereken gençlerin ihtiyaçlarını ve isteklerini göz önünde bulundurmak;

vi. İstihdam ve gelir yaratarak, işbirliğini teşvik ederek, eğitimi destekleyerek ekonomik ve sosyal gelişim için araç olabilecek olan kültürel mirası geliştirmek. Bu açıdan, kültürel mirası korumak için politika ve uygulamayı güçlendirmek. şehirdeki ve gelişim planlarındaki, programlarındaki ve politikalarındaki kültürel değeri olan binaların, mekanların, toplulukların ve manzaraların korunmasını dahil etmek ve temin etmek;

vii. Ekonomik büyüme için büyük fırsatlar sağlayan kültürel endüstrileri, özellikle de turizmi, desteklemek. Bu alanda iyileştirme yapılacak çok şey olan ülkelerde seyahat ve turizm imkanlarını geliştirmek;

viii. Kültürel gelişimde ulusal düzeyde yatırımları sağlamak veya artırmak ve uygun olduğu durumlarda, hükümet bütçesinin belli bir yüzdesini, genel hedeflerin, önceliklerin ve planların gelişimine uygun olacak şekilde bu amaç için ayırmak;

ix. Toplumun maddi, kültürel, entelektüel ve manevi üretim alanlarında temel üretim gücü veren çalışan insanlara özel önem vermek. Tüm elde edilebilir anlamlarda popülerleştirmek için zorunluluğu göz önüne almak ve toplumun tümünün refahı için ve her bireyin refahı için insani aktivitelerin tüm alanlarında özgür, yaratıcı, yüksek kalitede ve yüksek verimde çalınmanın ahlaki değerini, temel sivil cesaret olarak tasdik etmek. Toplumun en geniş kısmının – çalışan insanların, hayatın yönünü , profesyonel ve ahlaki problemleri edebi işlerde, teatral performanslarda, güzel sanatlarda ve medyada
yansıtmasının önemini ele almak.

C. Uluslararası işbirliği alanında

i. Karadeniz Kültür, Eğitim, Bilim ve Bilgi Alanlarında İşbirliği Konvansiyonu’na üye olmayan KEİ üye devletlerini dokümana iştirak etmeye davet etmek;

ii. Kültürel, ahlaki ve davranış farklılıklarının gerçek bir barış kültürü oluşturduğu kültürler-arası iletişim ve anlayış bölgesi meydana getirecek olan ikili ve çoğul kültürel işbirliği anlamalarını imzalamak;

iii. Kültürel boyutu uluslararası gelişim stratejisi ile birleştirme konusunda UNESCO ile işbirliği yapmak;

iv. Değişik uluslararası organizasyonların, uzman finansman kurumlarının ve ulusal ve bölgesel finans kurumlarının fon ve programlarını, önemli ölçüde kültürel bileşke içeren gelişim projeleri için temin ettikleri finansal yardımı artırmaya davet etmek.

10. Parlamenter Asamble, KEİ Dış İşleri Bakanları Konseyi’ni bu Tavsiyeyi ele almaya davet eder.

KEİ Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme

0

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme, 16 Şubat 1976 tarihinde “Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme” adıyla Barselona’da imzalanmış ve 12 Şubat 1978’de yürürlüğe girmiştir. İmzalandığı yere istinaden Barselona Sözleşmesi olarak da bilinmektedir.  Sözleşme, Arapça, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca olarak düzenlenmiştir.

Türkiye, sözleşmeyi 16 Şubat 1976’da imzalamış, “16 Şubat 1976 Tarihinde Barselona’da İmzalanan Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme ile iki Protokol ve Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 31 Ekim 1980’de kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu  Kararı ile 7 Aralık 1980’de onaylanmış ve Resmi Gazetenin 12 Haziran 1981 tarihli sayısında yayınlamıştır. Sözleşme, eklerine ilaveten iki protokol ihtiva etmektedir.

Barselona Sözleşmesine Katılımcı Ülkeleri gösteren harita

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme; karadan gelen kirlenme, gemilerden kaynaklı kirlenme, kıta sahanlığının, deniz yatağının ve deniz dibinin araştırılması ve işletilmesi sırasında meydana gelen kirlenme”,  gemilerden ve uçaklardan atık boşaltma yoluyla kirlenme sorunları ile denizin kirlenmesi sonucu oluşabilecek olağanüstü durumlarda yapılabilecek işbirliği ve usulünü belirlemiştir. Sözleşmenin amaçlarının gerçekleşebilmesi için teknik ve bilimsel işbirliği öngörülmüş, denizde meydana gelebilecek hasarların tazminine ilişkin devletlerin yardımlaşması kararlaştırılmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme

Akdeniz’in kapladığı saha içinde deniz çevresinin iktisadî, sosyal, sıhhî ve kültürel değerini müdrik olarak,

Bu ortak mirasın, günümüzdeki ve gelecekteki nesillerin istifadesi için korunması konusundaki sorumluluklarının tamamen farkında olarak,

Kirlenme dolayısıyla deniz çevresine, denizin ekolojik dengesine, kaynaklarına ve meşru kullanma şekillerine yönelmiş tehdidi takdir ederek,

Akdeniz Bölgesi’nin kendine has hidrografik ve ekolojik özelliklerini ve kirlenmeye bilhassa maruz bulunmasını göz önünde bulundurarak,

Kaydedilen ilerlemelere rağmen, bu konuda mevcut uluslararası sözleşmelerin, deniz kirlenmesinin bütün boyutlarını ve kaynaklarını kapsamadığını ve Akdeniz Bölgesi’nin özel ihtiyaçlarına cevap vermediğini belirterek,

Bölge ölçeğinde birbiriyle ilişkilendirilmiş geniş bir tedbirler bütünü içinde Akdeniz Bölgesi’nin korunması ve geliştirilmesi için Devletlerin ve ilgili uluslararası kuruluşların yakın işbirliğine ihtiyaç bulunduğunu kavrayarak,

İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlar Aşağıdaki Şekilde Anlaşmaya Varmışlardır:

Madde 1 
Coğrafî Kapsam

1. İşbu Sözleşmeye mahsus olmak üzere Akdeniz Sahası, batı Cebelitarık Boğazı’nın girişindeki Cape Spartel deniz feneri üzerine geçen meridyen çizgisinden, doğuda Çanakkale Boğazı’nın güney sınırlarında bulunan Mehmetçik ve Kumkale deniz fenerleri arasındaki çizgiye kadar uzanan bütün deniz ve körfezleri içine alan Akdeniz’in asi denizcilik suları olarak tanımlanmıştır.

2 . İşbu Sözleşmeye ek olarak yapılacak herhangi bir Protokolde yer almadığı takdirde, Akdeniz Sahası, Tarafların iç denizlerini kapsamına almamaktadır.

Madde 2 
Tanımlar

İşbu Sözleşmenin amaçlarına uygun olarak:

a) “kirlenme,” deniz ortamına insan tarafından dolaysız veya dolaylı yollarla, yaşayan varlıklara zarar verici, insan sağlığını tehlikeye koyucu, balıkçılık da dahil olmak üzere denizcilik faaliyetlerini kısıtlayıcı, deniz suyunun niteliğini düşürücü ve kullanma imkânlarını azaltıcı sonuçlar doğuran madde veya enerjinin dahil edilmesi, demektir;

b) “teşkilât,” işbu Sözleşmenin 13. maddesine uygun olarak Sözleşme muamelelerini yürütmekle görevlendirilmiş organ, demektir.

Madde 3 
Genel Hükümler

1. Taraflar işbu Sözleşmeyle tutarlı olmak ve Devletler Hukukuna uygun olmak şartıyla, Akdeniz Bölgesi’nin deniz ortamının korunmasına katkıda bulunmak üzere, bölge veya alt-bölge andlaşmalarının da dahil olduğu ikili veya çok taraflı andlaşmalara girebilirler. İşbu Sözleşmeye Taraf Olanların katılacakları bu çeşit andlaşmaların birer nüshası Teşkilâta iletilecektir.

2. İşbu Sözleşmede yer almış bulunan hiç bir şey, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2750 C (XXV) sayılı kararıyla deniz hukukunu düzenlemek ve geliştirmek üzere toplanmış bulunan Deniz Hukuku Konferansına zarar vermeyecek; ve hiçbir Devletin deniz hukuku hakkındaki ve sahildar devlet veya bayrak devleti olarak kaza hakkı üzerindeki halihazır gelecekteki taleplerini ve hukukî görüşlerini haleldar etmeyecektir.

Madde 4 
Genel Taahhütler

1. İşbu Sözleşme ve yürürlükte bulunan Protokollerinin hükümlerine Taraf Olanlar, tek tek veya birlikte, Akdeniz Bölgesi’nde deniz çevresinin korunmasını ve daha iyi duruma getirilmesini sağlamak üzere, kirlilikten korunma, kirliliği hafifletme ve kirlilikle mücadele için bütün gerekli tedbirleri alırlar.

2. İşbu Sözleşmenin imzaya açıldığı sırada imzaya açılan Protokoller dışında, Sözleşmenin uygulanmasını yönlendirmek için gerekli olan, üzerinde görüş birliğine varılmış tedbirleri, usulleri ve standartları kapsayan yeni protokollerin hazırlanmasında ve kabulünde Taraflar işbirliği içinde çalışırlar.

3. Taraflar, Taraflarca ehliyetli olarak kabul edilen diğer uluslararası kuruluşlarda, Akdeniz Bölgesi’nin deniz çevresini her çeşit kirlilikten koruyacak tedbirlerin alınması için faaliyet göstermeyi taahhüt ederler.

Madde 5
Gemilerden ve Uçaklardan Vâki Olan Boşaltma Suretiyle Kirlenme

Taraflar, Akdeniz’de gemilerden ve uçaklardan vâki olan boşaltmaları önlemek ve azaltmak amacıyla bütün gerekli tedbirleri alırlar.

Madde 6
Gemilerden Vâki Olan Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde gemilerden artıkların dökülmesi sonucu meydana gelen kirliliğin önlenmesi, azaltılması ve kirlenmeyle mücadele tedbirlerini uluslararası kanunlara uygun olarak alırlar ve uluslararası düzeyde genellikle kabul görmüş olan, bu tür kirlenmenin sınırlandırılmasıyla ilgili kuralları bu bölgede uygulamayı taahhüt ederler.

Madde 7
Kıta Sahanlığının, Deniz Yatağının ve Deniz Dibinin Araştırılması ve İşletilmesi Sırasında Meydana Gelen Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde kıta sahanlığının, deniz yatağının ve deniz dibinin araştırılması ve işletilmesi sırasında meydana gelen kirlenmenin önlenmesi, azaltılması ve kirlenmeyle mücadele hususunda bütün uygun tedbirleri alırlar.

Madde 8 
Karalardan Gelen Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Sahası’nda kendi sınırları içinde bulunan alanlardan ırmaklar aracılığıyla dökülen, kıyılarda bulunan kuruluşlar veya mahreçler yoluyla veya karada bulunan herhangi bir kaynaktan dışarıya akan kirliliği önleme, azaltma ve kirlenmeyle mücadele etme konularında bütün uygun tedbirleri alırlar.

Madde 9 
Kirlenme Sonucu Meydana Gelebilecek Fevkalâde Hâllerde Yapılacak İşbirliği

1. Taraflar, Akdeniz Sahası içinde kirlenme sonucu meydana gelebilecek fevkalâde hâllerde, tehlikenin sebebi ne olursa olsun, gerekli tedbirlerin alınması ve bu durum sonucu ortaya çıkan zararın hafifletilmesi ve ortadan kaldırılması için işbirliği yaparlar.

2. Herhangi bir Taraf Devlet, Akdeniz’de kirlenme sonucu bir tehlikenin varlığının farkına varırsa, gecikmeden Teşkilâtın ve Teşkilât vasıtasıyla veya doğrudan doğruya, bu durumdan zarar görmesi muhtemel olan diğer Tarafların dikkatini çeker.

Madde 10
Sürekli Denetleme

1. Taraflar, ihtisaslaşmış kabul ettikleri uluslararası organlarla yakın işbirliği yaparak Akdeniz’de kirliliğin sürekli denetlenmesi amacıyla, ikili veya çok taraflı seviyeler de dahil olmak üzere, birbirini tamamlayıcı veya ortak mahiyette programların gerçekleştirilmesine gayret gösterecekler; ve bu Saha için sürekli bir denetleme sisteminin kurulmasına çalışacaklardır.

2. Bu amaçla Taraflar, kendi hükümranlık sınırları içinde kirliliğin sürekli denetlenmesiyle görevli makamları belirleyecekler ve mümkün olduğu nispette hükümranlık sınırları dışında, uluslararası mahiyetteki kirliliğin sürekli denetlenmesi düzenlemelerine katılacaklardır.

3. Taraflar, kirliliğin sürekli denetlenmesini sağlamak üzere ortak usullerin ve standartların düzenlenmesi için işbu Sözleşmeye getirilmesi gerekebilecek Eklerin hazırlanması, kabulü ve uygulanması için işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

Madde 11
Bilimsel ve Teknik İşbirliği

1. İşbu Sözleşmenin amaçlarını gerçekleştirmek üzere Taraflar, mümkün olduğu sürece birbirleriyle doğrudan doğruya veya ehliyetli bölge veya uluslararası kuruluşlar aracılığıyla, bilimsel ve teknik işbirliği alanlarında verilen ve diğer bilimsel bilginin karşılıklı kullanılmasında işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

2. Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde yürütülecek deniz kirliliğiyle ilgili millî araştırma programlarının geliştirilmesini ve birbirleriyle ahenkleştirilmesini sağlamayı ve bölge esasına dayalı veya uluslararası ölçekte, işbu Sözleşmenin amaçlarına uygun araştırma programlarının hazırlanması ve uygulanması için işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

3. Taraflar, Akdeniz Bölgesi’ndeki gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına öncelik vererek, deniz kirliliği konusundaki teknik yardım ve diğer desteklerin sağlanmasında işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

Madde 12
Sorumluluk ve Tazminat

İşbu Sözleşme ve ilgili protokollerinin hükümlerinin ihlâli sonucu deniz çevresinde ortaya çıkan hasara ilişkin sorumlulukların ve tazminatın tespit usullerinin belirlenmesi ve kabulü için, Taraflar en kısa zamanda işbirliğine girmeyi taahhüt ederler.

Madde 13
İdarî Düzenlemeler

Taraflar, aşağıda gösterilen sekretarya görevleriyle yükümlü organ olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nı tayin ederler:

i) 14, 15 ve 16. maddelerle belirlenen, Tarafların toplantılarını ve müzakerelerini düzenlemek;

ii) 3, 9 ve 20. maddelerine uygun olarak elde edilen ikazları, raporları ve diğer bilgiyi Taraflara iletmek;

iii) Tarafların sorularını ve onlardan gelecek bilgileri değerlendirmek ve Taraflarla işbu Sözleşme, Protokoller ve ilişkin Ekleri üzerinde istişare etmek;

iv) İşbu Sözleşmenin Protokolleriyle kendisine verilmiş görevleri yerine getirmek;

v) Taraflarca kendisine verilecek diğer görevleri yerine getirmek;

vi) Taraflarca ehliyetli kabul edilen uluslararası organlarla insicamı temin etmek ve özellikle sekretarya görevlerinin etkili olarak ifası için ihtiyaç bulunan idarî düzenlemelere girmek.

Madde 14
Tarafların Toplantıları

1.Taraflar olağan toplantılarını iki yılda bir, olağanüstü toplantılarını ise, Teşkilâtın veya en az iki Tarafça desteklenen bir Tarafın teklifiyle gerekli görülen herhangi bir zamanda yapacaklardır.

2. Tarafların toplantılarının aslî görevi işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin uygulanmasının sürekli gözden geçirilmesi olacaktır; özellikle:

i) Taraflarca veya ehliyetli kabul edilen uluslararası kuruluşlarca deniz kirlenmesinin durumu hakkında tutulan envanterleri ve bunların Akdeniz Sahası’na etkilerini genel olarak izlemek;

ii) 20. maddeye göre Taraflarca sunulan raporları değerlendirmek;

iii) 17. maddede belirlenmiş bulunan usule uygun olarak, ihtiyaç duyulduğu zaman, işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin Eklerini kabul etmek, gözden geçirmek ve değiştirmek;

iv) 15 ve 16. maddelerdeki hükümlere uygun olarak, yeni Protokollerin kabulü veya işbu Sözleşme ve Protokollerinde değişiklik yapılması için tavsiyelerde bulunmak;

v) İşbu Sözleşme, Protokoller ve Eklerle ilgili meseleleri incelemek üzere, ihtiyaç duyulan çalışma gruplarını kurmak;

vi) İşbu Sözleşme ve Protokollerin amaçlarının gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyulan yeni teşebbüsleri değerlendirmek ve karara bağlamak.

Madde 15
Yeni Protokollerin Kabulü

1. 4. maddenin 2. paragrafına uygun olarak Taraflar diplomatik konferans niteliğindeki toplantılarda yeni protokollerin kabulüne gidebilirler.

2. Tarafların üçte ikisinin teklifiyle, yeni protokolleri kabul edecek bir diplomatik konferans, Teşkilât tarafından düzenlenebilecektir.

3. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi beklenirken, Teşkilât Sözleşmeyi imzalamış bulunanlarla görüştükten sonra, yeni protokoller kabul etmek amacıyla bir diplomatik konferans toplayabilir.

Madde 16
Sözleşmenin veya Protokollerin Değiştirilmesi

1.İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlardan herhangi biri Sözleşmeye değişiklik teklifi getirebilir. Değişiklikler, Tarafların üçte ikisinin teklifiyle, Teşkilât tarafından toplanmaya davet edilen bir diplomatik konferans tarafından kabul edilir.

2. İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlardan herhangi biri Protokollere değişiklik teklifi getirebilir. Bu tür değişiklikler, Tarafların üçte ikisinin teklifiyle toplanan bir diplomatik konferans tarafından kabul edilir.

3. İşbu Sözleşmeyle ilgili değişiklik teklifleri, diplomatik konferansta temsil edilen Sözleşmeye Tarafların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecek ve Depoziter Devlet tarafından Sözleşmeye Taraf Olanların tamamının onayına sunulacaktır. Herhangi bir protokolle ilgili değişiklik teklifleri, diplomatik konferansta temsil edilen Protokole Tarafların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecek ve Depoziter Devlet tarafından Protokole Taraf Olanların tamamının onayına sunulacaktır.

4 . Değişikliklerin kabulü Depoziter Devlete yazılı olarak bildirilecektir. Sözkonusu olan duruma göre Sözleşme veya Protokollerde kabul edilen değişiklikler, işbu maddenin 3. paragrafına uygun olarak, Tarafların en az dörtte üçü tarafından onaylandığını bildirir belgelerin Depoziter Devlet tarafından teslim alınmasından sonraki otuzuncu günde, değişiklikleri kabul eden Devletler arasında yürürlüğe girecektir.

5. İşbu Sözleşmeye veya herhangi bir Protokolüne getirilen değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra, işbu Sözleşme veya Protokollere yeni taraf olanlar mukaveleye değişmiş şekliyle Taraf kabul edileceklerdir.

Madde 17
Ekler ve Eklerdeki Değişiklikler

1. İşbu Sözleşmenin veya Protokollerinin Ekleri, bağlı bulundukları Sözleşmenin veya Protokollerin tamamlayıcı parçalarını teşkil edeceklerdir.

2. Hakemlik usulü ile ilgili Ek hariç olmak üzere, Protokollerde özel bir usul belirlenmemişse, aşağıda gösterilen usul işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin Eklerinde teklif edilen değiştirme önergelerinin kabul edilmesi ve yürürlüğe konmasında geçerli olacaktır:

i) Bütün Taraflar, 14. maddede sözü edilen toplantılarda işbu Sözleşmenin veya Protokollerin Eklerinde değişiklik teklif edebilirler;

ii) Söz konusu mukaveleye getirilecek değişiklikler, Sözleşmeye Taraf Olanların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecektir;

iii) Bu şekilde kabul edilmiş bulunan değişiklikler, Depoziter Devlet tarafından zaman geçirilmeden bütün Taraflara duyurulacaktır;

iv) İşbu Sözleşmenin veya Protokollerinin Eklerinde yapılan değişiklikleri onaylama imkânı bulamayan Taraflar, değişikliği kabul eden Tarafların kabul sırasında belirledikleri bir süre içinde, durumlarını Depoziter Devlete yazıyla bildireceklerdir;

v) Bundan önceki alt paragrafa uygun olarak alınan ihbarnameler, Depoziter Devlet tarafından zaman geçirilmeden Taraflara duyurulacaktır;

vi) iv. Alt paragrafta belirtilen sürenin dolması halinde, bu süre içinde sözkonusu alt paragraf hükümlerine uygun olarak ihbarlarını yapmamış bulunan Taraflar, Sözleşme veya Protokollerin Ekleriyle ilgili değişikliklerin uygulama kapsamına dahil edileceklerdir.

3 . İşbu Sözleşmeye veya Protokollere yeni bir ekin kabulü ve yürürlüğe konması, işbu maddenin 2. paragrafında belirtilen kabul ve yürürlüğe konma usulüne göre yapılacaktır. Eğer Sözleşme veya Protokollerde bir değişiklik sözkonusu ise, yeni ek, Sözleşme veya Protokollerde yapılan değişikliğin yürürlüğe girmesine kadar yürürlüğe konmayacaktır.

4. Hakemlik usulü ile ilgili Ekte yapılacak değişiklikler, işbu Sözleşmenin kendinde yapılan değişiklik olarak kabul edilir ve 16. maddede belirlenen usul uyarınca teklif ve kabul olunabilirler.

Madde 18
İç Tüzük ve Malî Kurallar

1. Taraflar 14, 15 ve 16. maddelerde öngörülen toplantı ve konferansları için iç tüzük tespit edeceklerdir.

2. Özellikle kendilerinin malî katkılarını tayin etmek üzere Taraflar, Teşkilâtla istişarede bulunarak malî kurallar tespit edeceklerdir.

Madde 19
Oy Hakkının Özel Kullanılışı

İhtisas sahibi bulundukları alanlarda, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Sözleşmenin 24. maddesinde işaret edilen herhangi bir bölgesel ekonomik gruplaşma, işbu Sözleşmeye ve bir veya daha fazla sayıda Protokole Taraf Olan üyelerinin sayısına eşit sayıda oy hakkına sahiptir. Aynı zamanda Avrupa Ekonomik Topluluğu ve diğer ekonomik grupların da üyeleri olan Taraflar, kendi oy haklarını kullandıkları takdirde Topluluk veya gruplaşmalar bu üyelerinin oy haklarını tekrar kullanamazlar, veya bunun tam tersi uygulanır.

Madde 20
Raporlar

Tarafların toplantılarında belirlenecek şekilde ve zaman aralıkları içinde, işbu Sözleşmeye ve Protokollere Taraf Olanlar, Sözleşmenin uygulanması amacıyla alınan tedbirler hakkında hazırlayacakları raporları Teşkilâta gönderirler.

Madde 21
Uygulamanın Denetlenmesi

Taraflar, işbu Sözleşmenin ve Protokollerin uygulanmasının denetlenmesinde kullanılacak usulleri geliştirmek üzere işbirliği yapmayı deruhde ederler.

Madde 22
Anlaşmazlıkların Çözülmesi

1. İşbu Sözleşmenin veya Protokollerin yorumlanması veya uygulanması üzerinde Taraflar arasında anlaşmazlık çıkması halinde anlaşmazlığın çözülmesi için görüşme yolu veya Tarafların seçecekleri herhangi bir uzlaştırıcı yol kullanılacaktır.

2. İlgili Tarafların bir önceki paragrafta belirtilen yollarla anlaşmazlığı çözmeleri mümkün olmadığı takdirde, ortak kabul yolu ile anlaşmazlık işbu Sözleşmenin A Eki’nde ortaya konulan şartlar altında hakemlik müessesesine teslim edilecektir.

3. Bununla birlikte Taraflar, herhangi bir zamanda, özel bir zamanlamaya ihtiyaç göstermeden, aynı yükümlülüğü kabul eden bütün diğer Tarafları da ilgilendirerek, A Eki’nin hükümlerine uygun olarak, hakemlik usulünün uygulanmasını fiilen zorunlu kabul ettiklerini beyan edebilirler. Böyle bir beyan, Depoziter Devlete yazılı olarak bildirilir; Depoziter Devlet bunu diğer Taraflara duyurur.

Madde 23
Sözleşme ile Protokollerin İlişkisi

1. Protokollerden en az birine Taraf olmaksızın hiçbir kimse işbu Sözleşmeye Taraf olamaz. Sözleşmeye Taraf olmaksızın veya aynı anda Taraf hâline gelmeksizin hiçbir kimse Protokollere Taraf olamaz.

2. İşbu Sözleşmenin Protokolleri sadece Protokolü imzalamış bulunan Taraflar için bağlayıcıdır.

3. İşbu Sözleşmenin 14, 16 ve 17. maddeleri uyarınca, Protokollerle ilgili kararların alınması yalnız Protokole Taraf Olanlarca yerine getirilebilir.

Madde 24
İmza

2 – 16 Şubat 1976 tarihleri arasında Barselona’da Akdeniz’in korunması amacıyla Akdeniz’e sahildar Devletlerin tam yetkili temsilcileri seviyesinde yapılan Konferansa davet edilen Devletler ve herhangi bir Protokol hükümleri gereğince Protokolü imzalamaya hak kazanmış olanlar için, işbu Sözleşme; Akdeniz’in Gemilerden ve Uçaklardan Vaki Olan Boşaltma Sonucunda Kirlenmeden Korunmasına Ait Protokol; ve, Fevkalâde Hâllerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde Yapılacak Mücadele ve İşbirliğine Ait Protokol, Barselona’da 16 Şubat 1976 günü ve Madrid’de 17 Şubat 1976 ilâ 17 Şubat 1977 tarihleri arasında imzaya açık olacaktır. Adı geçen metinler, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve herhangi bir üyesi Akdeniz’e sahildar bulunan, işbu Sözleşme ile belirlenen alanlarda yetki kullanan ve Protokollerden herhangi birinin hükümlerinden etkilenen, benzer bölgesel ekonomik birlikler tarafından imzalanmak üzere aynı tarihe kadar açık tutulacaktır.

Madde 25
Resmen Tasdik, Kabul veya Tasvip

İşbu Sözleşme ve ilişik Protokolleri resmen tasdik, kabul veya tasvibe tâbidir. Resmen tasdik, kabul veya tasvip senetleri Depoziter Devlet olma vazifesini deruhte eden İspanyol Hükümeti’ne tevdi edilecektir.

Madde 26
Katılma

1. 24. maddede belirtilen Devletlerin, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun ve benzer birliklerin katılmaları için mevcut Sözleşme, Akdeniz’in Gemilerden ve Uçaklardan Vaki Olan Boşaltma Sonucunda Kirlenmeden Korunmasına Ait Protokol, ve Fevkalâde Hâllerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddeler Yoluyla Kirlenmesinde Yapılacak Mücadele ve İşbirliğine Ait Protokol, 17 Şubat 1977 gününden itibaren açık olacaktır.

2. Sözleşmenin ve herhangi bir Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra 24. maddede adı geçmeyen Devletler işbu Sözleşme ve Protokollerine, katılmak istedikleri Protokolün Taraflarının dörtte üçünün tasvibinden sonra katılabilirler.

3. Katılma belgeleri Depoziter Devlete tevdi edilir.

Madde 27 
Yürürlüğe Girme

1. İşbu Sözleşme, ilk Protokolünün yürürlüğe girdiği günde yürürlüğe girer.

2. İşbu Sözleşme aynı tarihte, 24. maddede belirtilen ve henüz yürürlüğe girmemiş herhangi bir protokole taraf olmak üzere resmî muamelelerini tamamlamış Devletler, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve benzer bölgesel ekonomik birlikler için de yürürlüğe girmiş sayılır.

3. Protokolde aksi belirlenmemiş olduğu takdirde, işbu Sözleşmenin bütün Protokolleri en az altı adet resmen tasdik, kabul veya tasvip veya 24. maddede belirtilen tarafların Protokole katılma senedinin Depoziter Devlete tesliminden sonraki otuzuncu günde yürürlüğe girer.

4. Bundan sonra, işbu Sözleşme veya herhangi bir Protokol, 24. maddede belirtilen herhangi bir Devlet, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve benzer bölgesel ekonomik birlikler tarafından resmen tasdik, tasvib veya katılma senetlerinin tevdi edilişini müteakip otuzuncu günde bu taraflar için yürürlüğe girer.

Madde 28
Çekilme

1. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinin üçüncü yılından sonra Taraflar yazılı çekilme ihbarı yapmak suretiyle Sözleşmeden çekilebilirler.

2. Protokolde başka bir şekil belirlenmemiş olduğu takdirde Protokole Taraf Olanlar, Protokolün yürürlüğe giriş tarihinin üçüncü yılından sonra yazılı çekilme ihbarı yapmak suretiyle Protokolden çekilebilirler.

3. Çekilme, çekilme tebliğinin Depoziter Devlet tarafından teslim alınışının doksanıncı gününden itibaren uygulamaya konur.

4. İşbu Sözleşmeden çekilen Taraflar, Sözleşmenin Taraf oldukları bütün Protokollerinden de çekilmiş sayılırlar.

5. Bir Protokolden çekilen Taraf, eğer Sözleşmenin başka bir Protokolüne Taraf değilse, Sözleşmeden de çekilmiş sayılır.

Madde 29
Depoziter Devletin Sorumlulukları

1. Depoziter Devlet 24. maddede belirtilen Tarafları ve Teşkilâtları aşağıda gösterilen konularda haberdar eder:

i) İşbu Sözleşme ve bütün Protokollerinin imzalanması; ve 24, 25 ve 26. maddeler uyarınca resmen tasdik, kabul, tasvip ve katılma senetlerinin teslim alınması;

ii) 27. madde hükümlerine göre, Sözleşme ve herhangi bir Protokolün yürürlüğe gireceği tarih;

iii) 28. maddeye uygun olarak yapılacak çekilme ihbarları;

iv) Sözleşme ve Protokollerle ilgili değişikliklerin kabulü ve 16. madde hükümlerine uygun olarak değişikliklerin yürürlüğe gireceği tarihler;

v) Yeni Eklerin kabul edilmesi ve mevcut Eklerin 17. maddeye uygun olarak değişmeleri;

vi) 22. maddenin 3. paragrafında belirtilen hakemlik usulünün uygulanmasının zorunlu kılındığını beyan eden ilân.

2. İşbu Sözleşmenin ve bütün Protokollerinin asılları Depoziter Devlet olan İspanyol Hükümeti’nce teminat altında bulundurulacak; ve İspanyol Hükümeti söz konusu Sözleşme ve Protokollerin tasdik edilmiş suretlerini Taraf Devletlere, Teşkilâta ve Birleşmiş Milletler Beyannamesinin 102. maddesi uyarınca kayıt ve yayımının yapılması için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderecektir.

BUNUN ŞAHİDİ OLARAK aşağıda imzaları bulunanlar, kendi hükümetleri tarafından tam yetkili kılınarak, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

16 Şubat 1976 günü Barselona’da Arap, İngiliz, Fransız ve İspanyol dillerinde birer nüsha olmak üzere DÜZENLENEN dört metin eşit derecede geçerlidir.

12 Haziran – Hukuk Takvimi

0
12 Haziran Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün, önemli olaylar,  yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler

12 Haziran – Hukuk Takvimi

 1776

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi, 12 Haziran 1776 tarihinde, Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan halk temsilcileri tarafından ilan edilen bildiridir. Amerikan Kongresi, 1776 yılındaki çağrısıyla her koloninin kendi anayasasını hazırlaması önerisinde bulundu ve Virginia bu öneriye en hızlı şekilde uyan ve kendi anayasasını hazırlayan eyalet oldu. Virginia anayasanın başına haklar bildirisi eklenmiştir.

1898 Filipinler, İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti.
1913

Danıştay’ın (Şuray-ı Devlet) 34. başkanı Sait Paşa’nın 31 Ocak 1913’te başlayan görevi 12 Haziran 1913 günü sona erdi.

1933

1940

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Başkanlığında toplanan Hükûmet, İkinci Dünya Savaşının dışında kalınmasına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız bir turum almasına karar verdi.

1956

Mehmet Bedrettin Köker, Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden 12 Haziran 1956 günü emekliye ayrıldı. İstanbul ve Ankara’da avukatlık yaptıktan sonra 18 Temmuz 1978’de vefat etti

1957 Kırşehir yeniden il yapıldı.
1960

27 Mayıs 2960’ta yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi, 1 Nolu Kanunu kabul etti. “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici Kanun” gereğince; Geçici Anayasa açıklandı, TBMM’nin bütün hak ve yetkileri Millî Birlik Komitesi’ne verildi. 1961 Anayasasının kabul edilmesi ile birlikte, Kurucu Meclisin, Millî Birlik Komitesinin ve Temsilciler Meclisinin hukukî varlıkları sona erdi.

 1967 ABD‘de ırklar arası evliliği yasaklayan yasal hükümler tamamen kaldırıldı.
1971

Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye İşçi Partisi‘nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi‘ne başvurdu.

 1975

Yunanistan, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)Avrupa Birliği Hukuku  üyeliği için resmen başvurdu.

 1986
  • Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” adlı romanı “muzır” bulundu. Altan ve yayımcısı Erdal Öz hakkında dava açıldı
  • Haydar Dümen’in “Cinsel Yaşam 2” adlı kitabı toplatıldı
 1990 SSCB’nin yerine Rusya Federasyonu kuruldu
 1991 12 Haziran 1991’de Rusya’da ilk defa yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde Yeltsin, oyların %57,3’nü alarak Rusya Federasyonunun ilk Cumhurbaşkanı oldu.
2003 Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü, başlıklı tavsiye kararı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi tarafından “Doc. GA21/CC20/REC70/03” sayılı karar ile 12 Haziran 2003 tarihinde kabul edilmiştir.
2006

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde ilk olarak 25 no’lu “Bilim ve Araştırma Faslı” açıldı

 2007

25 Temmuz 2005 tarihinde Anayasa Mahkemesi başkanlığına seçilen Tülay Tuğcu’nun bu görevi 12 Haziran 2007’de doldu. Tuğcu, Anayasa Mahkemesi’nin ilk kadın Başkanı idi.

 2011

Türkiye‘de 2011 TBMM Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı. AKP yeniden tek başına iktidara geldi.

 2019 Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi, 12 Haziran 2019 tarihinde Tunus’ta düzenlenen Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ-International Federation of Journalists) 30. Kongresi’nde kabul edilmiştir. Bildiri, 1954 tarihli IFJ Gazetecilik Prensipleri Deklarasyonu’nu (Bordeaux Deklarasyonu) tamamlayıcı niteliktedir.
 2023
  • İki gündür gözaltında tutulan EHB üyesi avukat Gülhan Kaya, İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Ezilenlerin Hukuk Bürosu, “Savunma susmadı, susmayacak!” ifadeleriyle karara tepki gösterdi.
  • Ağrı’nın Patnos ilçesinin HDP’li Belediye Eşbaşkanları Müşerref Geçer ve Emrah Kılıç “ihaleye fesat karıştırdıkları” iddiasıyla tutuklandı.
 2026
  • Ünlülere dönük uyuşturucu operasyonunda gözaltına alındıktan sonra adliyeye sevk edilen 23 şüpheliden 9’u tutuklandı. Ayşe Hatun Önal, oyuncu Beren Saat, şarkıcı Kenan Doğulu, sanal medya ünlüsü Kerimcan Durmaz, şarkıcı Berdan Mardini, aranjör Ozan Doğulu, şarkıcı Yaşar İpek, Enis Arıkan ve Selin Ciğerci ile CHP Ankara Milletvekili Adnan Beker’in oğlu Oğuzhan Beker’in de aralarında bulunduğu 16 isim adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Aykut Çelik, yeni Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına atandı.
  • Silivri Belediyesi’ne yönelik ‘yolsuzluk’ iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında sabah saatlerinde operasyon düzenlendi.  Belediye Başkanı Bora Balcıoğlu, belediye bürokratları ve iş insanlarının da aralarında bulunduğu 18 isim hakkında gözaltı kararı verildi. Mali şube polisleri, belediye binasında arama yaptı.

  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, beyaz et piyasasında “haksız fiyat artışlarına” yol açıldığı iddiasıyla soruşturma başlatıldığını duyurdu. 8 ilde düzenlenen operasyonlarda 32 kişi gözaltına alınırken beyaz et piyasası devlerinin de aralarında bulunduğu 13 şirkete kayyım atandı. Kayyım atanan firmaların Banvit, Akpiliç, Bakpiliç, Aspiliç, Bupiliç, Erpiliç, Gedik Pazarlama, Hastavuk, Keskinoğlu, Şenpiliç, Orvital, Aypi, Lezita olduğu öğrenildi.
  • Muhsin Yazıcıoğlu’nun 2009 yılında hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin soruşturmada Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Haklarında takipsizlik kararı verilen bir kısım şüphelilerle ilgili soruşturmanın 2018 yılında devamına karar verilmişti.

12 Haziran – Hukuk Takvimi