Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması

0

Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması(1959), Demokrat Parti döneminde, 5 Mart 1959 tarihinde imzalanmıştır. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti adına Fatin Rüştü Zorlu ve Amerika Birleşik Devletleri
Hükümeti adına Büyükelçi William Fletcher Warren tarafından imza edilmiştir.

William Fletcher Warren, 1896–1992 yıllarında yaşamış ABD’li diplomattır. 6 Nisan 1945 – 9 Mayıs 1945 arasında Nikaragua, 10 Nisan 1947- 25 Temmuz 1950 arasında Paraguay, 3 Ekim 1951- 21 Kasım 1951 arasında Venezuela ve 24 Mart 1956- 15 Kasım 1960 arasında ise Türkiye büyükelçisi olarak görev yaptı. 

Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşmasına ilişkin gazete haberi

Türkiye ile ABD arasında imzalanan ilk askeri antlaşma olan 12 Temmuz 1947 tarihli Yardım Antlaşmasından sonra Türkiye 1950 yılında Kore Savaşına katılmış, 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü Antlaşmasını imzalayarak NATO’ya katılmış, Batı ile ilişkiler askeri bağlamda genişleme göstermiştir.

Türkiye ile ABD arasında 1950-1960 yılları arasında 5o’nin üzerinde ikili anlaşma yapılmıştır.

25 Ağustos 1952’de imzalanan NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi(Kuzey Atlantik Andlaşmasraa Taraf Devletler arasında, Kuvvetlerinin Statüsüne dair Sözleşme), 10 Mart 1954’te TBMM tarafından onaylanmış, bu sözleşme ile ABD’nin, Türk topraklarında askeri tesisler ve üsler kurarak askeri personel bulundurması kabul edilmiştir.(“Kuzey Atlantik Andlaşmasına Taraf Devletler arasında, Kuvvetlerinin Statüsüne dair Sözleşme” nin ve Kuzey Atlantik Nazır Yardımcıları Konseyinin, işbu Sözleşme metninin tadiline mütedair, 4 Nisan 1952 tarihli karan ile Atlantik Konseyinin 25 Ağustos 1953 tarihli kararının ve “Kuzey Atlantik Andlaşması Teşkilâtının, Millî Temsilcilerin ve Milletlerarası Personelin Statülerine dair Sözleşme” nin ve Kuzey Atlantik Nazır Yardımcıları Konseyinin, işba Sözleşme metninin tadiline mütedair, 4 Nisan 1952 tarihli kararının ve “Kuzey Atlantik Andlaşması mucibince kurulmuş Milletlerarası Askeri Karargâhların Statüsüne dair Protokol” ün, kabulüne dair Kanun)

23 Haziran 1954’te imzalanan Vergi Muafiyetleri Anlaşması sonucunda ise, ortak savunma için ABD tarafından yapılacak masraflardan vergi alınmamasını öngörülmüştür.

Savunma Kolaylıkları Yardım Programı’na Ait Anlaşma, 25 Nisan 1955 tarihinde kabul edilmiş, ABD’nin Askeri Tesisler Anlaşması ile Türkiye’de kuracağı üs ve tesislerden ötürü Türkiye’ye ek yükümlülükler getirilmiştir.

Ortak Savunma Yardım Programı’na Göre Verilen Artık Teçhizat ve Malzemenin Kullanılmasına Ait Anlaşma 26 Mayıs 1955 tarihinde düzenlenmiş, ABD’nin gerekli olmayan teçhizat ve malzemeleri başka devletler transferine izin verilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında “Atom Enerjisinin sivil sahada istimali hususunda iş birliğine dair Anlaşma”, 10 Haziran 1955 tarihinde Vaşington’da imzalanmıştır. Atom Enerjisi Anlaşması, 14 Aralık 1956’da TBMM’de kabul edilmiş, 24.12.1956’da resmi gazetede yayınlanmıştır. Bu antlaşma, ABD’nin bilimsel yardımlar yoluyla barışçıl ve insancıl amaçlarla nükleer araştırma merkezleri kurabilmesini ve reaktörlerde kullanılacak zenginleştirilmiş uranyumun Türkiye’ye ödünç verilmesi kararlaştırılmıştır.

28 Temmuz 1956’da yapılan Antlaşma ile, Türk topraklarında işlenen suçlar nedeniyle yabancı bir ülkenin makamlarına yargılama sürecinde rol oynama yetkisi tanınmıştır.

ABD’ye ve NATO‘ya çeşitli ayrıcalıklar tanıyan bir dizi antlaşmanın ardından 1959 yılında imzalanan Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması(1959), “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında İş Birliği Anlaşması” adıyla tanzim edilmiş ve antlaşmanın tasdikine dair Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 9 Mayıs 1960’ta kabul edilmiş ev Resmî Gazetenin 16 Mayıs 1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun kabulüne muhalefet partisi yoğun itirazlarda bulunmuştur.

Türkiye – ABD Yardım Antlaşmasınını 10. yıl dönümünde ABD Büyükelçisi Fletcher Warren, Adnan Menderes ve Büyükelçi Melih Esenbel

Türkiye – ABD İşbirliği Anlaşması (1959) – Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında İş Birliği Anlaşmasının Tasdikine Dair Kanun

MADDE 1. — 5 Mart 1959 tarihinde Ankara’da imzalanan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında İş Birliği Anlaşması kabul ve tasdik edilmiştir.
MADDE 2. — Bu kanun neşri tarihinde meriyete girer.
MADDE 3. — Bu kanun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ ÎLE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ HÜKÜMETİ ARASINDA İŞ BİRLİĞİ ANLAŞMASI

Türkiye Hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Londra’da 28 Temmuz 1958 tarihinde kendilerinin de katıldıkları Beyannameyi tatbik mevkiine koymayı arzu ederek;

24 Şubat 1955 tarihinde Bağdad’da imzalanan Karşılıklı İş Birliği Paktının 1 nci maddesi gereğince bu Anlaşmayı imzalıyan Tarafların emniyet ve müdafaaları için iş birliği yapmayı kararlaştırdıklarını ve yine aynı şekilde yukarda zikri geçen Beyannamede ifade olunduğu üzere Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin dünya sulhu nef’ine, emniyet ve müdafaaları için işbu Beyannameye katılan hükümetlerle iş birliğinde bulunmayı kabul ettiğini nazarı itibara alarak;

Karşılıklı İş Birliği Paktı âzalarının yukarda zikri* geçen Beyannamede müşterek emniyetlerim korumak ve doğrudan doğruya veya bilvasıta tecavüze mukavemet etmek hususundaki azimlerin beyan etmiş olduklarını nazarı itibara alarak;

Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin 24 Şubat 1955 tarihinde Bağdad’da imzalanmış olan Karşılıklı İş Birliği Paktının başlıca komitelerinin çalışmasına iştirak ettiğini de kaydederek;

Birleşmiş Milletler Anayasası prensipleri gereğince sulhun takviyesini arzu ederek;

Birleşmiş Milletler Anayasasının 51 nci maddesi gereğince emniyet ve müdafaaları için iş birliği yapma haklarını teyit ederek;

Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin, Türkiye’nin istiklâl ve tamamiyetini kendi millî menfaati ve dünya sulhu için hayati telâkki ettiğini nazarı itibara alarak;

1954 tarihli Muaddel Karşılıklı Emniyet Kanunu ve Orta – Doğu’da Sulh ve İstikrarın İdamesine Mütedair Müşterek Karar Suretine tevfikan Amerika Birleşik Devletleri Kongresi tarafından Amerika Birleşik Devletleri Cumhurbaşkanına verilen gerekli yardımda bulunma salâhiyetini göz önünde tutarak;

ve İran ve Pakistan Hükümetleri ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında karşılıklı olarak aynı mahiyette anlaşmalara girişildiğini nazarı itibara alarak aşağıdaki hususlarda Anlaşmaya
varmışlardır:

MADDE 1

Türkiye Hükümeti tecavüze mukavemet etmeye azimlidir. Türkiye’ye karşı tecavüz vukuunda, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, talebi üzerine Türkiye Hükümetine yardım etmek için, karşılıklı olarak üzerinde anlaşmaya varılabilecek şekilde ve Orta – Doğu’da Sulh ve istikran idameyi istihdaf Eden Müşterek Karar Suretinde derpiş edildiği veçhile, silâhlı kuvvetlerin kullanılması da dâhil olmak üzere Amerika Birleşik Devletlerinin Anayasasına uygun gerekli her türlü harekete girişecektir.

MADDE 2

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti 1954 tarihli Muaddel Karşılıklı Emniyet Kanunu, Amerika Birleşik’Devletlerinin alâkalı kanunları ve Türkiye Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında bugüne kadar yapılmış ve bundan böyle yapılacak bu hususta kabili tatbik anlaşmalar gereğince, millî istiklâl ve tamamiyetinin muhafazasında ve iktisadi gelişmesinin müessir şekilde idamesinde Türkiye Hükümetine yardım etmek maksadiyle Türkiye Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında karşılıklı olarak üzerinde anlaşmaya varılabilecek askerî ve iktisadi yardımda bulunmaya devam edeeeğini teyideyler.

MADDE 3

Türkiye Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti tarafından temin edilecek askerî ve iktisadi yardımı, 28 Temmuz 11)58 tarihinde Londra’da imza edilen Beyannameye katılan hükümetler tarafından tesbit edilen gaye ve maksatlara uygun bir şekilde ve Türkiye’nin iktisadi kalkınmasını müessir tarzda teşvik ve millî istiklâl ve tamamiyetini muhafaza maksadı için kullanmayı taahhüdeder.

MADDE 4

Türkiye Hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, bu Anlaşmanın kabili tatbik diğer ahkâmına tâbi olmak üzere mütekabilen şayanı kabul olduğu hususunda anlaşmaya varılabilecek tedafüi tertipleri hazırlamak ve bunlara iştirak etmek maksadiyle 28 Temmuz 1958 tarihinde Londra’da imzalanmış olan Beyannameye katılan diğer hükümetlerle iş birliği yapacaklardır.

MADDE 5

İşbu Anlaşmanın hiçbir hükmü diğer milletlerarası Anlaşma ve tertiplerde derpiş edilmiş olan iki Hükümet arasındaki is. birliğine tesir etmez.

MADDE 6

Bu Anlaşma imza tarihinden itibaren meriyete girecek ve iki Hükümetten birinin diğerine, Anlaşmaya son vermek hususundaki niyetini bildiren yazılı ihbarın alınmasından itibaren bir yıl daha meriyette kalacaktır.

Ankara’da 1959 Mart ayının beşinci günü iki nüsha olarak yapılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Amerika Birleşik Devletleri
Hükümeti adına Hükümeti adına
Fatin Rüştü Zorlu Fletcher Warren

Riyaseti Cumhura yazılan tezkerenin tarih ve numaram: 10.5.1960 ve /380

Bu kanunun ilânının Başvekâlete bildirildiğine dair Riyaseti Cumhurdan gelen tezkerenin tarih
ve numarası: 11.5. 1960 ve 4/193

ABD başkanı Dwight D. Eisenhower, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes

Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi

1

Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalanmış, “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Sözleşme, 1964 yılında Kıbrıs’ta meydana gelen gelişmeler Türkiye tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun
Kanun No: 1758
Kabul tarihi: 5/3/1931

Madde 1 — Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında 1930 senesi teşrinievvelinin otuzuncu günü Ankarada akit ve imza edilen İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi kabul ve tasdik edilmiştir.

Madde 2 — Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir

Madde 3 — Bu Kanunun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Türkiye ile Yunanistan arasında İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi

Bir taraftan Türkiye Reisicümhuru,

Diğer taraftan
Yunanistan Reisicümhuru,

İki memleket arasındaki iktisadî münasebetleri inkişaf ettirmek arzusunda olduklarından bu maksatla bir İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelesi aktine karar vermişler ve murahhasları olmak üzere

Türkiye Reisicümhuru: Hariciye Vekili Tevfik Rüştü, Nafia Vekili Zekâi, İktisat Vekili Mustafa Şeref, Hariciye Müsteşarı Menemenli Numan Beyleri;

Ve Yunanistan Reisicümhuru:

Nazırlar Heyeti İkinci Reisi ve Hariciye Nazırı Müsyü Andre Mihalakopoulos, Fevkalâde murahhas ve Orta Elçi Müsyü S.Polychroniadis’i tayin eylemişlerdir.

Müşarünileyhler mütekabil salâhiyetnamelerini birbirlerine tebliğ edip bunları usulüne muvafık ve muteber bularak aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır.

Madde 1

Yüksek Akit Taraflardan her birinin tebaaları, diğer tarafın ülkesine, memleketin kanun ve nizamlarına riayet ederek mahallî tebaaların veya ecnebiler için hususî ahkâm varsa en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarının tâbi oldukları veya olacakları, herhangi mahiyette olursa olsun, takyitlerden başkalarına tâbi tutulmaksızın, maazalik ecnebiler hakkındaki zabıta ahkâmına halel gelmeksizin, serbestçe girebilecekler, orada seyahat, ikamet edebilecekler ve yerleşebilecekler, veyahut orayı her vakit terkedebileceklerdir.

Bununla beraber şurası mukarrerdir ki yukarıdaki ahkâm, muhacereti bir kanun ile tanzim etmek hususunda yüksek Âkit taraflardan her birine tanınmış olan hakkı aslâ ihlâl etmez.

Madde 2

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, gerek kanuni bir hüküm neticesinde, gerek ahlâkî ve sıhhî zabıta ve dilencilik hakkındaki kanun ve nizamlara tevfikan, gerek Devletin dahilî ve haricî emniyetine müteallik esbap dolayısile diğer tarafın tebaalarına memleketinde yerleşmeği ve oturmağı ferdî tedabir ile menetmek ve bunları yukarda zikredilen sebeplerden dolayı memleketinden ihraç eylemek hakkını muhafaza eder.

Diğer taraf, bu suretle ihraç edilmiş olan tebaalarile ailelerinin, tâbiiyetleri salâhiyettar Konsolos tarafından tasdik edilmiş olduğu takdirde yeniden memleketine kabul etmeği taahhüt eyler. Bu hüküm siyasî esbaptan dolayı istenmiyen şahıslara tatbik edilmez.

Madde 3

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğerinin ülkesinde, ihraz veya tasarrufu bu Yüksek Âkit Tarafın kanunlarile en ziyade müsaadeye mazhar memleket tebaalarına müsaade olunmuş veya olunacak olan her nevi menkul ve gayri menkul malları ihraz ve tasarruf etmek hususunda tam serbestiye malik olacaklardır. Onlar diğer Yüksek Âkit Taraf tebaaları hakkında tayin edilmiş veya edilecek olan şeraitin aynına tâbi olarak bu mallan satma, değiştirme, bağışlama, evlenme, vasiyet suretile veya her hangi diğer bir suretle elden çıkarabilecekler veya veraset tarikile ihraz edebileceklerdir.

Onlar, yukardaki fıkrada derpiş edilen ahvalin hiç birinde, mahallî tebaalara tatbik edilen veya edilecek olan, her hangi neviden olursa olsun, vergi, resim ve mükellefiyetlerden başkalarına veya daha ağırlarına tâbi tutulmıyacaklardır.

Kezalik onların, memleketin kanun ve nizamlarına uyarak mallarını ve alelûmum emtialarını serbestçe ihraç etmelerine de müsaade olunacaktır. Bu hususta onlar diğer Yüksek Âkit Taraf tebaalarının mümasil ahvalde tâbi bulunacakları takyitten başka hiç bir takyide ve resimlerden başka veya daha ağır hiç bir resme tâbi tutulmıyacaklardır.

Madde 4

Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları, diğer tarafın ülkesinde mer’i kanunlara uymak şartile o ülkede
ticaretlerini ya bizzat veya istihdamlarını münasip görecekleri adamlar vasıtasile yapabileceklerdir.

Ticaret, seyrisefain ve san’ata, meslek ve hirfetler icrasına veya herhangi neviden bir iştigale müteallik bilcümle hususlarda Yüksek Âkit Taraflardan birinin başka bir ecnebi memleketin gemilerine ve vatandaş veya tebaalarına bahşetmiş olduğu veya ileride bahşedeceği, imtiyaz, müsaade veya muafiyetlerin ayni zamanda ve talebe hacet kalmaksızın, şartsız ve tavizsiz olarak, diğer tarafın gemilerine ve tebaalarına teşmil edileceğini Yüksek Âkit Taraflar kararlaştırmışlardır; iki tarafın bu husustaki fikiri yekdiğerine mütekabilen en ziyade müsaadeye mazhar ecnebi memleketle müsavat temin etmektir.

Bununla beraber, Yüksek Akit Taraflar, kanunlar ve nizamnamelerle, seyyar sanayii, ayak satıcılığını ve münasip görecekleri diğer hirfet ve meslekleri kendi tebaalarına hasredebileceklerdir.

Madde 5

Merkezi Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinde olan ve orada işbu memleketin kanunlarına tevfikan usulü dairesinde mevcudiyeti haiz bulunan hisse senetli şirketlerle – sınaî ve malî şirketler ve sigorta ve nakliyat kumpanyaları dahil olmak üzere – sair ticarî şirketler, diğer tarafça usulü dairesinde mevcudiyeti haiz tanınacaklardır.

Mezkûr şirketler diğer memlekatin mer’i bulunan veya meriyete konulacak olan kanun ve nizamlarına tâbi olarak, ve eğer bu memleketin kanunî mevzuatı ruhsat istihsali mecburiyetini derpiş ediyorsa bu ruhsatın istihsalinden sonra, o ülkede yerleşebilecekler, ve filyaller, şubeler veya acenteler ihdas ve müddei ve müddeialeyh sıfatile mahkemelere müracaat edebileeklerdir.

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, kendi memleketinde, diğer bütün memleketlerin şirketlerine umumiyetle müsaade edilen bir faaliyeti icra eden şirketlerin yerleşmesine salifüzzikir ruhsat dolayısile mania ihdas etmemeğe muvafakat eder.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin kanunî mevzuatı dairesinde teşekkül etmiş olan mezkûr şirketlerin diğerinin ülkesinde icra edilecek olan faaliyeti işbu diğer tarafın kanun ve nizamlarına tâbi olacaktır.

Bu şirketler, ikinci memlekette, mal, hak ve menfaatlerinin kanunî ve adlî himayesine müteallik bütün hususlarda, yerli şirketlere yapılan muamelenin aynından müstefit olacaklardır.

Bundan başka, bunlar, mütekabiliyet şartile, mahkeme masarifini müemmin kefalet akçesinden muaf tutulacaklardır.

Diğer cihetten, Yüksek Âkit Taraflardan her birinin, şirketleri, diğer tarafın ülkesinde, memleketin kanunlarına uyarak ve bunlarda derpiş edilmiş olan takyitler kaydı ihtirazisi altında, şirketin işlemesi için lüzumlu olan her nevi menkul ve gayri menkul malları ihraz edebileceklerdir; şu kadar ki gayri menkulihrazı şirketin gayesini teşkil etmemesi meşruttur.

Madde 6

Yukarıki maddede istihdaf edilen şirketlerle filyalleri, şubeleri ve acenteleri Yüksek Âkit Tarafların mütekabil ülkelerinde resim, harç ve vergiler hususlarında -ecnebi şirketlerin ruhsat ve tescil vesikaları istihsaline ait harç ve mükellefiyetler müstesna olmak üzere- ayni mahiyetteki yerli şirketlere tahmil edilen malî mükellefiyetten daha ağırına tâbi tutulmıyacaklardır.

Maamafih bu hüküm gerek Devlet tarafından kurulmuş olan müesseselere, gerek umumî bir hizmetin imtiyazına sahip olanlara bahşedilen vergi muafiyetlerini mutalebe etmek için Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden dermeyan edilmiyecektir.

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, sermaye, irat veya kazanç üzerinden hesap edilen vergilere müteallik hususlarda, diğer tarafın şirketlerile, şube, filyal veya acentelerini, vergilerin mahiyetine göre, ancak bunların sermayelerinin kendi ülkesinde mevzu kısmı üzerinden ve bu ülkede tasarruf ettikleri mallar, tedavül eden esham ve tahvilât, elde ettikleri kazançlar ve yaptıkları muameleler itibarile resme tâbi tutacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin mezkûr şirketleri esası nizamnamelerinin istihdaf ettiği başlıca muamelelerini diğer Yüksek Âkit Tarafın ülkesinde, bu tarafın tâbiiyetini talep ve iktisap etmeksizin, temerküz ettiremiyeceklerdir. Merkezleri mensup oldukları memlekette bulunan ecnebi bankaların filyal
ve şubeleri bundan evvelki fıkrada müstahdef değildir.

Madde 7

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları diğerinin ülkesinde, şahısları ve malları için, kezalik her nevi ticaret, san’at, hırfet ve meslekin icrası dolayısile, mahallî tebaalardan cibayet edilenlerden başka veya daha ağır, herhangi mahiyette olursa olsun, hiç bir vergi, resim veya teklif tediyesile mükellef olmıyacaklardır.

Bununla beraber, ikamet resimlerile zabıta muamelelerinin ifasına müteallik resimler hususunda Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarına bahşedilen muameleden müstefit olacaklardır.

Madde 8

Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları diğerinin ülkesinde, mahallî tebaalara tahmil edilmiş olan şartlar, takyitler ve harçlardan başkalarına tâbi olmaksızın, haklarım takip ve müdafaa etmek üzere serbestçe mahkemelere müracaat etmek hakkına malik olacaklar ve bu mahallî tebaa gibi, bütün davalarda, avukatlarını, veya ajanlarını mevzuubahs ülkelerin kanunları mucibince bu mesleklere kabul edilmiş kimseler arasından intihap eylemek serbestisinden istifade edeceklerdir.

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğerinin ülkesinde, mütekabiliyet şartile, adlî muzaharetten ve mahkeme masarifini müemmin kefalet akçesi muafiyetinden müstefit olacaklardır.

Madde 9

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları, diğer taraf ülkesinde, sulh zamanında olduğu gibi harp zamanında da, hem orduda, bahriyede ve hava kuvvetlerinde, hem de millî muhafız ve milis kıtaatında herhangi mecburî bir askerî hizmet ve mütekabil kanunlarda tahsisen derpiş edilen istisnalar mahfuz kalmak şartile, her hangi adlî, idarî ve beledî bir memuriyet ifasından muaf olacaklardır. Bunlar böyle bir hizmete veya memuriyetin ifasına muadil olmak üzere vazedilecek her hangi, naktî veya aynî, tekliften de müstesna olacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin tebaaları ve şirketleri diğer Yüksek Âkit Tarafın tebaalarına ve şirketlerine tahmil edilebilecek olan askerî ‘ ve mülkî istimvallerden başkasına diğer taraf ülkesinde hiç bir veçhile tâbi kılınmıyacaklardır.

Bunlar, mezkûr istimvallerin tatbiki usulüne ve tazminine ait hususlarda aynile mahallî tebaalar gibi mahallî kanunların hükmüne tâbi bulunacaklardır.

Madde 10

Menşei Türkiye Cümhuriyeti ülkesi olan tabiî veya mamûl müstahsallar Yunanistan Cümhuriyeti ülkesine ithal olundukları zaman gümrük resimleri, munzam resimler ve tezyit emsali veya – oktruva dahil olmak üzere -diğer her hangi resim veya mükellefiyet hususlarında en ziyade müsaadeye mazhar memleketin mıntakavî tesmiyeleri ne olursa olsun- mümasil müstahsallarına bahşedilen veya ileride edilebilecek olan muameleden daha az müsait bir muameleye tâbi tutulmıyacaklardır.

Aynile menşei Yunanistan Cümhuriyeti ülkesi olan tabiî veya mamul müslahsallar Türkiye Cümhuriyeti ülkesine ithal olundukları zanıan, gümrük resimleri, munzam resimler ve tezyit emsali veya -oktruva dahil olmak üzere – diğer her hangi resim veya mükellefiyet hususlarında en ziyade müsaadeye mazhar memleketin – mıntakavî tesmiyeleri ne olursa olsun- mümasil müstahsallarına bahşedilen veya ileride edilebilecek olan muameleden daha az müsait bir muameleye tâbi tutulmıyacaklardır.

Bu maddenin birinci fıkrası hükümlerine halel gelmeksizin, menşei Türkiye Cumhuriyeti gümrük arazisi olup (A) listesinde tadat edilmiş olan tabiî veya mamûl müstahsallar Yunanistan Cümhuriyeti gümrük arazisine ithal olundukları zaman mezkûr listede münderiç tarifelerden müstefit olacaklardır.

Türkiyede müstahsal veya mamûl her hangi bir madde üzerinden bunun Yunânistana ithalinde ( 2 2 kânunuevvel 1923 tarihli gümrük tarifesi kanununun beşinci maddesinde derpiş edilen oktruva, 1922 mecburî istikrazının tediyatı için alınan resim ve istatistik, yetimler ve mültecilerin menfaatine olan resimler gibi ) millî varidat, vilâyet veya belediyeler varidatı menfaatine Devlet tarafından istifa edilen munzam resimlerin mecmuu o maddeye müteallik ithal resminin yüzde yetmiş beşini ve 1922 mecburî istikrazının tediyatı için alınan resim ise yüzde otuz dokuzunu ve oktruva resmi de yüzde otuzunu
tecavüz etmemesi kararlaştırılmıştır.

Türkiyede müstahsal veya mamûl maddeler, Yunanistanda müstahsal mümasilleri olan maddeler üzerinden bunların bir şehirden diğerine nakledildiği vakit cibayet olunan dahilî belediye resminden muaf olacaklardır.

Aynile, bu maddenin ikinci fıkrasının hükümlerine halel gelmeksiziz, menşei Yunan gümrük arazisi olup (B) listesinde tadat edilen tabiî veya mamûl müstahsallar Türk gümr k arazisine ithal olundukları zaman mezkûr listede münderiç tenzilât yüzdelerinden müstefit olacaklardır.

Madde 11 Türkiyeye yapılacak ihracattan Yunanistanda ve Yunanistana yapılacak ihracattan Türkiyede aynı müstahsalların bu hususta en ziyade müsaadeye mazhar memlekete ihraçlarında istifa edilen veya edilecek olan ihraç resimlerinden başka veya daha yüksek resimler veya başka nevi harçlar alınmıyacaktır.

Madde 12

Üçüncü bir memleket ile müsavat üzere muamele görmek teminatı ithalât ve ihracat resimlerinin istifa tarzına, emtianın gümrük antrepolarına konulmasına, gümrük aidatına ve usullerine, ithal ve ihraç olunan veya transit suretile geçen eşyanın gümrüğe kabul ve gümrükten şevkine ait muamelâta da şamildir.

Madde 13

Âkit Taraflardan birinin, bir veya bir kaç üçüncü memleketten transit suretile geçtikten sonra diğer taraf
ülkesine ithal edilmiş olan tabiî veya mamûl müstahsalları, ithal esnasında, menşe memleketinden doğrudan doğruya ithalleri takdirinde alınacak gümrük rüsumundan yahut aidattan başkasına veya daha yükseğine tâbi tutulmıyacaktır.

Bu hüküm, doğrudan doğruya transit edilen emtia hakkında cari olduğu gibi aktarma, zurufu tecdit veya antrepoya vazedildikten sonra transit edilen emtiaya da tatbik olunur.

Madde 14

Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinde, gerek Devlet, gerek nahiyeler ve teşekküller hesabına olarak bir maddenin istihsali, imali veyahut istihlâki üzerine vazedilen veya edilecek olan dahilî resimler, hiç bir sebeple, diğer taraf ülkesinin müstahsallarına -eğe r varsa – ayni cinsten olan yerli müstahsallardan ve mümasil yerli müstahsallar bulunmadığı takdirde, en ziyade müsaadeye mazhar milletin mümasil müstahsallarından daha ağır ve daha tazyik edici bir suretle tahmil edilmiyecektir.

Madde 15

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, ithal edilen müstahsalların menşe memleketini tesbit etmek üzere:

1- Tam manasile iptidaî maddeler veya tabiî müstahsallar için, bunların menşei diğer memleket olduğunu;

2 – Mamûl bir müstahsal için, gerek bünyesine giren madde gerek gördüğü ameliye itibarile ithalâtçı memleketin müstahsallar milliyetini tanımak hususundaki şartlarını istikmal eylediğini

mübeyyin bir menşe şehadetnamesinin ithalâtçı tarafından ibrazını talep edebilecektir.

Bu mukavelenameye raptedilen nümune (C ve CI melfufları) mucibince tanzim edilmiş olan menşe şehadetnameleri, gerek mürsilin mensup olduğu ticaret ve sanayi odaları, gerek gümrük idareleri ve gerekse mürselünileyh memleketin kabul edeceği her hangi teşkilât veye heyet tarafından ita olunacaktır.

İthalâtçı memleket hükümeti mezkûr şehadetnamelerin kendi siyasî veya Konsolosluk makamları tarafından tasdik olunmasını istiyebilecektir.

Posta paketeri, kıymeti elli Türk lirasını veya iki bin drahmiyi geçmiyen irsalattan olduğu takdirde, menşe şehadetnamesine tâbi tutulmıyacaktır.

Madde 16

İthal ve ihraç memnuiyet veya takyitlerine veyahut ticaret serbestliğinin sair tahditlerine müteallik bütün hususlarda, Yüksek Âkit Taraflar birbirlerine en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi bahşederler.

Bu muamelenin hilâfına hareket ancak aşağıdaki ahvalden maada hususatta caiz olmaz:

a) Emniyeti umumiye veya ülkenin müdafaasını alâkadar eden sebepler dolayisile;
b) İnsanların, hayvanların, nebatların sıhhatini himayeye matuf sıhhî zabıta tedbirleri ilcasile;
c) Silâh, mühimmat ve harp malzemesinin ve harbe mahsus bilcümle levazımın ithalini mürakabe etmek için;
d) Devlet inhisarlarının icrası için. Yüksek Âkit Taraflardan biri ruhsatnameler vasıtasile ithalâtı mürakabe etmek usulünü tesis ederse bu ruhsatnamelerin diğer taraf mütehassıslarına verilmesi hususunda her hangi diğer memleketin tabiî veya mamûl müstahsallarının tâbi tutulacağı ahkâm kadar müsait hükümler tatbik edecektir.

Bu ahkâm mucibince, mezkûr ruhsatnameleri istihsal etmek için yerine getirilmesi lâzımgelen şartlar ve yapılması icabeden muameleler derhal en açık ve en sarih bir şekilde umumun ıttılaına isal edilecektir. Taleplerin tetkiki en büyük sür’atle ifa olunacaktır.

Ruhsatnamelerin verilmesinde de böylece hareket edilecektir. İta usulü mümkün olduğu kadar sade ve müstakir olacak ve bu vesikaların ticaret mevzuu teşkil etmesine mani olacak surette tesbit olunacaktır. Bu maksatla, ruhsatnameler, eşhasa verildiği zaman ondan istifade edecek kimsenin ismine muharrer olacak ve başkası tarafından. kullanılmıyacaktır.

Yüksek Âkit taraflardan biri canibinden üçüncü bir Devletin mütehassısları lehine muvakkat surette bahşedilmiş olan her hangi memnuiyet ilgası, menşe ve mevridi diğer taraf olan aynı veya mümasil mütahassıslara derhal ve hiç bir şartsız tatbik olunacaktır.

Yüksek Âkit Taraflardan biri memnuiyet veya takyitler vazettiği takdirde, muhtemel istisnaî müsaadeler ve kontenjanlar iki memleketin ticarî münasebetlerini mümkün olduğu kadar az müteessir edecek tarzda ita olunacaktır.

Madde 17

Yüksek Âkit Taraflar, beynelmilel transite en ziyade elverişli olan yollar üzerinde eşhasa, yolcu ağırlıklarına, emtiaya ve her türlü mevada, irsalâta, gemilere, vapurlara, arabalara ve vagonlara veya sair nakliye vasıtalarına mütekabilen serbestçe transit bahşetmeği, bu bapta biı birlerine en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesini temin edere taahhüt eylerler.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinden geçen her nevi emtia, istatistik vergisi ile muhafaza ve mağaza ücuratından maada, bilûmum gümrük resminden veya sair bütün aidattan mütekabilen müstesna tutulacaktır.

Yüksek Âkit Taraflar, emtianın ve bilhassa bunlardan Devlet inhisarına tâbi olanların veya ithali memnu bulunanların memlekete gizlice ithal edilmemesini ve hakikaten transit suretile geçirilmesini temin için bütün tedbirleri almak hakkını mahfuz bulundurmakla beraber, transit keyfiyetini takyit edebilecek muamelât veya sair tedabir ile transiti sektedar etmemeği taahhüt ederler.

Bu maddenin ahkâmı doğrudan doğruya transit suretile geçen emtia hakkında cari olduğu gibi aktarma, ambalâjı tecdit veya antrepoya vazedildikten sonra transit edilen emtiaya dahi tatbik olunur.

Emtia transiti:

1 – Ammenin ve Devletin emniyetine müteallik esbap dolayısile;
2 – Sıhhî zabıtaya müteallik esbap ilcasile veya hayvanları ve nebatları muzur haşerat ve tufeylâttan muhafaza maksadile men veya takyit edilebilecektir; şukadar ki, tedabir bütün memleketlere veya aynı şeraite tâbi olan memleketlere tatbik edilmiş olmak şarttır.

Madde 18

Yüksek Âkit Taraflardan birine mensup seyyar ticaret memurları, diğer tarafın ülkesinde, faaliyetlerine ve hassaten ticarî nümunelere bahşedilen gümrük kolaylıklarına müteallik bütün hususlarda en ziyade müsaadeye mazhar milletin seyyar ticaret memurlarına yapılan muamelenin aynından müstefit olacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin, ticaretlerini icra zımnında mahallî tebaalara tahsis edilmemiş olan panayırlara ve pazarlara giden tebaaları, diğerinin ülkesinde, en ziyade müsaadeye mazhar millet tebaalarından daha az müsait bir surette muamele görmiyeceklerdir.

Yukarıdaki ahkâm, seyyar erbabı san’ata veya ayak satıcılığına kabili tatbik olmadığından Yüksek Âkit Taraflardan her biri bu bapta kendi kanunî mevzuatının tam serbestisini muhafaza eder.

Madde 19

Yüksek Âkit Taraflardan birinin, ticaretlerini icra zımnında, mahallî tebaalara tahsis edilmemiş olan panayırlara ve pazarlara giden tebaaları, diğerinin ülkesinde tâbiiyetinde bulundukları memleket memurları tarafından bu mukavelenamenin ( D ve D I ) melfuflanndaki nümune veçhile ita edilmiş bir hüviyet varakası ibraz edebildikleri takdirde mahallî tebaalardan daha az müsait bir surette muamele görmiyeceklerdir.

Birinci fıkranın ahkâmı seyyar erbabı san’ata kabili tatbik olmadığı gibi ne ayak satıcılığına ne de san’at veya ticaret icra etmiyen eşhas nezdinde siparişler taharrisine şamil bulunmadığından Yüksek Âkit Taraflardan her biri bu hususlarda kendi kanunî mevzuatının tam serbestisini muhafaza eder.

Madde 20

Yüksek Âkit Taraflardan her biri aşağıda zikredilen eşyayı – bu eşya tekrar ihraç edilecek olmak ve her birinin kanunlarında derpiş edilen teminat mahfuz kalmak şartile- her nevi ithal ve ihraç vergi ve resminden muaf tutacaktır.

a) Emtia ihracatında kullanılmak üzere Âkit Taraflardan birinin ülkesinden diğerinin ülkesine ithal edilmiş olan veya zikredilen tarzda istimal edilmiş olduğu usulü veçhile tesbit edildikten sonra, diğer taraf ülkesinden tekrar ithal edilecek olan ticarette müstamel her nevi ambalaj, örtüler, çuvallar ve fıçılar ve diğer paketleme vasıtaları, keza kumaş sarılan üstüvaneler, tahta makaralar ve mukavva borular.

b) Tamir edilecek eşya : Şurası mukarrerdir ki bu eşya ihracat memleketine tekrar ithal edilirse, tekrar ithalleri esnasında ithalât resminden müstesnadırlar. Bu eşyaya tamir esnasında külliyetli miktarda ilâve edilmiş olup gümrük resmine tâbi bulunan mevat veya aksam, nefsi eşyadan ayrı olarak ve bunların asıl eşya ile terkip edilmelerinden mukaddem tâbi oldukları tarifeye göre, gümrük vergisi tesviyesine tâbi tutulacaklardır. Resim tesviyesine esas olan sıklet tahmin suretile tesbit olunabilir.

c ) Yenebilecek mevattan başka, pazarlara, panayırlara veya sergilere gönderilen eşya. Mevzuubahs eşyanın memlekete duhulü esnasında alâkadarlar bunların istimal müddetini tesbit eylemeğe ihtimam edeceklerdir. İcabı takdirinde bu mühlet gümrük makamatı tarafından kanunun evamirine tevfikan temdit olunabilecektir.

Madde 21

Üçüncü bir devletle müsavat üzere muamele görmek esası:

1 – Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden hemhudut memleketlerle hududun iki tarafında on beşer kilometrelik bir saha dahilinde vuku bulacak hudut ticareti hususunda bahşedilmiş veya ileride edilebilecek olan müsaadata,

2 – Bir gümrük ittihadından münbais hususî müsaadelere,

3 – Gümrük tarifesi hususunda ve alelûmum her hangi diğer bir ticarî hususta, Türkiye ile 1923 senesinde Osmanlı İmperatorluğundan ayrılmış olan memleketler arasında mevcut veya istikbalde ihdas edilecek olan menafi ve müsaadata, kabili tatbik olmıyacaktır.

Madde 22

Demiryolları üzerinde ne nakliye ücretleri, ne de sevkıyatın zaman ve tarzı icrası hususlarında Yüksek Âkit Taraflar ülkeleri ahalisi beyninde fark gözetilmiyecektir.

Bilhassa, Yüksek Âkit Taraflardan birinin ülkesinden diğerinin ülkesine geçen veya bu ülkede transit edilen irsalât sevkiyat veya nakliye ücretleri hususlarında bu ülkelerin birinden gerek dahilde bir mahalli maksuda ve gerek ecnebi memleketlere giden irsalâttan daha az müsaadeli bir surette muamele görmiyecektir; elverir ki nakliyat, aynı şerait altında aynı hat üzerinde ve aynı istikamette vuku bulsun.

Tenzilâtlı ücretlerle yapılan ve ahvali hususiyede geçici bir kaza ve felâketin tehvinini istihdaf eyliyen veya bir emrihayre muhassas bulunan nakliyat mevzuubahs olmadıkça hiç bir muamelei istisnaiyeye cevaz verilmiyecektir.

Bundan maada demiryollarındaki mütekabil münakalâtın ve transit sevkiyatının teferruatını, şimendifer idarelerinin doğrudan doğruya itilâfı suretile, tanzim eylemek hakkını iki hükümetmuhafaza ederler.

Madde 23

Yüksek Âkit Taraflar, tacirlere gümrük tarifeleri ve bilhassa muayyen bir meta üzerinden istifa edilecek rüsum hakkında resmî malûmat istihsal eylemek imkânını vermek için muktazi tedbirleri almayı taahhüt ederler.

İstida, ithalât memleketinin nizamları mucibince, metaın bir nümunesini veyahut mufassal bir tarifini, bunun bir suretini veya fotoğrafisini ihtiva eylemelidir.

Madde 24

Yüksek Âkit Taraflardan her birinin tebaaları diğer tarafın ülkesinde, ihtira beratları, fabrika yahut ticaret markaları, ticarî unvanlar hususunda kanunda gösterilen usule riayet şartile bu tarafın tebaa yahut şirketlerine ait aynı hukuku haiz olacaklardır.

Madde 25

Yüksek Âkit Taraflardan birinin sancağını taşıyıp hamulesiz veya hamuleli olarak diğer tarafın sularına ve limanlarına girecek veya oradan çıkacak olan gemi ve vapurlar oralarda hareket ve azimet mahalleri nereleri olursa olsun millî sefinelere yapılan muamelenin aynından her hususta müstefit olacaklar ve millî sefinelere tahmil edilen veya edilebilecek olanlardan başka, devlet, vilâyetler, nahiyeler veya hükümetin müsaade ettiği herhangi bir teşekkül nam ve menfaatine istifa olunan -ne unvan altında olursa olsun- hiç bir resim ve mükellefiyete tâbi tutulmıyacaklardır.

Madde 26

Yüksek Âkit Tarafların limanlarında, açıkta demirleme mahallerinde, doklarında ve (havre) larında, gemilerin yükletilmesine ve boşaltılmasına müteallik hususlarda, taraflardan birinin millî gemilere bahşetmiş olduğu bütün imtiyaz veya suhuletler, geldikleri veya gidecekleri yer neresi olursa olsun, diğer tarafın gemilerine dahi bahşolunacaktır.

Madde 27

Hamuleler – mevrit veya mahalli şevkleri neresi olursa olsun – millî sancak altında ithal veya ihraç edilmiş oldukları takdirde tâbi olacakları resim ve mükellefiyetlerden başkasına hedef olmıyacaklardır.

Aynile yolcular ve bunların ağırlıkları millî sancak altında seyahat ediyorlarmış gibi muamele göreceklerdir.

Madde 28

Bu mukavelenamenin seyrisefain hususunda mütekabilen millî muamele bahşolunmasma müteallik ahkâmı:

1 – Yüksek Akit Taraflardan her birinin ülkesinde mer’i veya mer’iyete konacak kanunlarla tanzim edilmekte devam edecek olan kabotaja ve iç sularda seyrisefaine;

2 – Millî ticareti bahriyeye bahşedilmiş veya edilebilecek olan prim ve saire şeklindeki tergiplere;

3 – Akit Tarafların kara sularında sayt icrasına, limanların, açık demirleme mahallerinin ve sığ sahillerin bahrî hizmetlerinin ifasına şamil değildir.

Bahrî hizmetler; bu ameliyelerin kara suları dahilinde ve Marmara denizinde icrası halinde, cer, kılavuzluk, bahrî yardım ve tahlisiye icrasını ihtiva eder.

Yukarıki tadadın haricinde kalabilmiş olan istisnayı müstelzim mevadı en ziyade müsaadeye mazhar millet muamelesi tanzim edecektir.

Madde 29

Vapur ve gemilerin tâbiiyeti, bu hususta mütekabil Devletlerin salâhiyettar makamları tarafından her bir
memleketin kanun ve nizamlarına tevfikan verilmiş olan vesika ve şehadetnameler mucibince her iki tarafça kabul edilecektir.

Yüksek Akit Taraflar arasında mahsusî itilâflar aktolununcaya kadar, bunlardan biri tarafından İngiliz usulüne muvafık olarak verilmiş olan hacmi istiabî ve seyrüsefere kabiliyet şehadetnamesile hacmi istiabiye müteallik sair vesikalar diğer tarafça tanınacaktır.

Madde 30

Yüksek Akit Taraflardan her birinin gemileri diğer tarafın bir veya müteaddit limanına, gerek oralara mevritleri ecnebi memleket olan hamule, emtia ve yolcularının hepsini veya bir kısmını indirmek, gerek oralarda ecnebi memlekete götürmek üzere hamule, emtia ve yolcularının hepsini veya bir kısmını irkâp etmek için gidebileceklerdir. Bu gemiler mütekabil memleketlerin kanun ve nizamlarına uyarak hamulelerinin diğer bir limana veya diğer bir memlekete mahsus olan kısmını bu kısım için, millî sefineler lehine tesbit edilmiş en aşağı miktar üzerinden ancak istifa edilebilecek olan nezaret resimlerinden başka hiç bir resim ve masraf tediyesile mükellef olmaksızın gemi dahilinde hıfız ve tekrar ihraç edebileceklerdir.

Madde 31

Yüksek Âkit Taraflardan birinin bir sefinesivdiğer taraf sularında batar, karaya oturur, bahrî hasara dûçar olur veya mecburî tevakkufa uğrarsa bu sefine ile hamulesi mütekabil memleketlerin kanun ve nizamnamelerinin mümasil ahvalde millî sefinelere bahşettiği müsaade ve muafiyetlerin aynından müstefit olacaklardır. Kaptana, mürettebata ve yolculara – gerek kendileri, gerek sefine ve hamulesi için – mahallî tebaalara yapılan nisbette muavenet ve muzaheret edilecektir.

Tahlisiye resmi hususunda tabiisin vuku bulduğu memleketin kanunu tatbik olunacaktır. Karaya oturmuş veya batmış bir gemiden kurtarılan emtia, dahilî istihlâk için memlekete ithal edilmedikçe hiç bir gümrük resmine tâbi tutulmıyacaktır.

Madde 32

Yüksek Âkit Taraflardan her biri, diğer tarafın her hangi başka bir ecnebi memleketin mümasil mümessillerini kabul eylediği kendi ülkelerindeki şehir ve limanlarda ikamet edebilecek olan Baş Konsolos, Konsol ve Muavin Konsoloslar tayin etmek serbestisine malik olacaktır. Maamafih, bu Baş Konsolos, Konsolos ve Muavin Konsoloslar nezdine tayin edildikleri memleket hükümetinin müteamil usul dairesinde muvafakatini almadan vazife ifasına başlıyamıyacaklardır.

Yüksek Âkit Taraflardan birinin Konsolosları, diğer tarafın ülkelerinde, herhangi diğer ecnebi bir memleketin mümasil Konsoloslarına bahşedilmiş veya edilecek olan imtiyaz, hak ve muafiyetlerin aynından -mütekabiliyet şartile- müstefit olacaklardır.

Madde 33

Yüksek Âkit Taraflardan birinin bir tebaasının diğer tarafın ülkesinde vefatı takdirinde, akrabası olmakla beraber, vefat mahallinde, müteveffanın memleketi kanunlarının kendisine terekeyi muhafaza altına almağa ve idare etmeğe mesağ verdiği hiç bir kimse bulunmazsa, müteveffanın tebaası bulunduğu devletin salâhiyettar Konsolosu, icap eden resmî muameleleri yaptıktan sonra müteveffanın mallarının bulunduğu memleket kanunlarının tayin ettiği şekil ve hudut dahilinde terekeyi muhafaza altına almağa ve idare etmeğe mezun olacaktır.

Şurası mukarrerdir ki müteveffaların terekelerinin idaresine müteallik her hususta Yüksek Âkit Taraflardan birinin herhangi diğer ecnebi bir memleketin konsoloslarına evvelce bahşetmiş ” olduğu veya bilâhare bahşedeceği bütün hak, imtiyaz, müsaade ve muafiyetler, mütekabiliyet şartile derhal diğer Yüksek Âkit Tarafın konsoloslarına teşmil edilecektir.

Madde 34

Yüksek Âkit Taraflardan birinin diğer tarafın ülkesinde ikamet eden konsolosları, birinci tarafın gemilerinden firar etmiş olan, ikinci tarafın vatandaş veya tebaalarından gayrı, gemici efradı geri almak için mahallî hükümet tarafından kanunun müsaade ettiği muavenete mazhar olacaklardır.

Madde 35

İki memleket arasında bir hakem mukavelesinden neşet edebilecek ahkâm mahfuz kalmak şartile Yüksek Âkit Taraflar beyninde bu mukavelenamenin tefsiri sadedinde zuhur edebilecek ihtilâflar diplomasi tarikile halledilememiş olursa iki tarafın muvafakatile ve tahkimname tarikile hakeme havale olunacaktır.

Madde 36

Bu mukavelename tasdik olunacak ve tasdiknameleri mümkün olan sür’atle Atina’da teati edilecektir.

Mukavelename, teati tarihinden bir ay sonra mer’iyete girecek ve müddeti iki sene olacaktır. Bu tarihten itibaren Yüksek Âkit Taraflardan biri canibinden altı aylık bir mühletle feshedilmedikçe mer’iyette kalacaktır.

Yukarıdaki ahkâmı tasdik etmek üzere murahhaslar bu mukavelenameyi imza etmişler ve mühürlemişlerdir.

Ankarada 30 teşrinievvel 1930 tarihinde Fransızca iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

6 Mart – Hukuk Takvimi

0
6 Mart Hukuk Takvimi, Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.

6 Mart – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

1483

İtalyan hukukçu, tarihçi ve diplomat Francesco Guicciardini (Ölümü: 22 Mayıs 1540) Floransa, Ferrara ve Padova’da medeni hukuk öğrenimi gördü. Floransa’da avukatlığa başladı. Avukatlıktaki büyük başarısı üzerine, 1512’de Signoria Aragon kralı Fernando’nun sarayına elçi olarak gönderildi. 1515’te Modena valiliğine, 1516 yılında Reggio valiliğine getirildi. Cumhuriyetin yıkılmasından sonra papalık temsilcisi olarak Floransa’ya döndü. Cumhuriyetçilerin baskı altına alınmasında önemli rol oynadı. 1531’de Clemens tarafından Bologna valiliğine atandı.  Daha sonra Floransa’ya dönerek Dük Alessandro de Medici’nin hukuk danışmanı oldu.

1555

Ünlü denizci Piri Reis idam edildi.

1694

Büyük Britanya Başbakanlığı da yapan ve döneminde önemli hukuk olayları meydana gelen Henry Pelham, dünyaya geldi. (Doğumu: 25 Eylül 1694 – Ölümü: 6 Mart 1754)

1714

İngiliz mühendis Henry Mill, daktilo makinesinin patentini aldı.

 1836

Amerikan avukat ve asker William Barret Travis yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Ağustos 1809)  Ünlü avukat James Dellet’in yanında çırak olarak işe girdi ve burada avukatlık eğitimine orada başladı. Hukuk sınavını geçerek yasal olarak çalışma izni aldı. Borç alarak hukuk bürosu kurdu. Burada kurduğu bürosu ekonomik şartlardan dolayı battı. Daha sonra Anahuac’ta bir hukuk bürosu kurdu ve Meksika yönetimine karşı bir milis gücünün kurulmasına yardım etti. Teksas Devrimi  sırasında  Alamo Savaşı’nda öldü . Travis County ve Travis Park , Alamo Savaşı’nda Teksas Cumhuriyeti’nin komutanı olduğu için onun adını aldı.

 1857

Dred Scott adında bir kölenin, sahibi tarafından bir süreliğine de olsa köleliğin yasaklandığı bir eyalete götürüldüğünü, bu nedenle artık köle olmadığını ve beyazların sahip olduğu anayasal haklara sahip olduğunu ileri sürerek açtığı davanın ABD Yüksek Mahkemesinin önüne taşınması üzerine Yüksek Mahkeme davayı 6 Mart 1857 tarihinde karar bağladı. Kararda siyahilerin vatandaş olamayacağı, dolayısıyla beyazların yararlandığı anayasal haklardan yararlanmalarının mümkün olamayacağı, “bir zencinin (negro) hukuken ve hakkaniyete uygun olarak kendi menfaati gereğince köle yapılabileceği”, siyahilerin herhangi bir hakkın öznesi olamayacağı, beyazların Anayasa’da güvence altına alınan mülkiyet hakkının nesnesi olabilecekleri hüküm altına alındı.

 1868

Mithat Paşa, 6 Mart 1868’de Danıştay Başkanlığı görevine getirildi.

 1868

Yargıtay, 6 Mart 1868 tarihinde “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” adıyla kuruldu. 18 Haziran 1879 tarihli Nizamı Mahkemeler Kuruluş Kanunu ile Mahkeme-i Temyiz, 1945 yılında ise bugünkü adını aldı.

 1899

Bayer, aspirini ticari bir marka olarak tescil ettirdi.

 1917

Belçikalı avukat ve siyasetçi Jules Vandenpeereboom yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Mart 1843) Avukat olarak eğitim gördü. 1878-1900 yılları arasında Belçika Halk Temsilciler Meclisi’nde Kortrijk’i temsil etti. 1884’ten 1899’a kadar Demiryolları, Tebliğler ve Telgraflardan başlayarak çeşitli bakanlık görevleri üstlendi. Bunu 1896’dan bu yana Savaş bakanlığıyla birleştirdi. 1899’da Belçika’nın 17. Başbakanı olarak görev yaptı. 1900’de Devlet Onursal Bakan olarak atandı ve Belçika Senatosunda Batı Flandre’yi temsil etti.

 1924

Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti ülkesi Dışına çıkarılmasına dair kanun, 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi ve 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Cumhuriyet Devrimleri arasında yer alan 431 sayılı kanun toplam 13 maddeden oluşmaktadır.

 1924

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği her tür hayvanın korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla 6 Mart 1924’de İstanbul’da kuruldu.

Türkiye Hayvanları Koruma Derneği

 1925

Takrîr-i Sükûn Kanunu‘nun ilk uygulaması olarak, 6 Mart 1925 günü; İstanbul‘da yayınlanmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşat adlı gazete ve dergiler kapatıldı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise 3 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

1929

Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, 6 Mart 1929’da iki ülke arasında akdedilmiştir. “Tarafsızlık, Uzlaşma, Adli Tesviye ve Tahkim Antlaşması” adıyla düzenlenerek Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşma, 27 Mart 1929 tarihinde gerekçesi de sunularak meclisin onayına sevk edilmiştir. 25 Mayıs 1929’da TBMM’de kabul edilerek Zabıt Ceridesinde yayınlanmıştır.

1933

14 Eylül 1933’te imzalanan Türkiye – Yunanistan Dostluk Antlaşması, (Resmi adıyla “Samimi Anlaşma Misakı (Yürekten Uyuşma Paktı – Pacte d’Entente Cordiale) 6 Mart 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından kabul edildi. Kanun, Resmî Gazete’nin 12 Mart 1934 tarihli sayısında yayınlandı.

1933

Türkiye – Romanya Dostluk Antlaşması, 17 Ekim 1933 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştı. Antlaşmanın uygun bulunduğuna dair kanun 6 Mart 1934’te kabul edilerek, 13. Mart 1934’te Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Sözleşmenin resmi adı: Türkiye – Romanya Dostluk, Edemi Tecavüz, Hakem ve Uzlaşma Muahedesi

   

1934

“Balkan anlaşma misakının tasdikine dair kanun” 6 Mart 1934’te TBMM’de kabul edildi. Balkan Antantı, Balkan Paktı veya resmi olarak “Balkan anlaşma misakı” yahut “Balkan misakı” şeklinde ifade edilen antlaşma 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanmıştı. “Balkan Misakı ve lahikalarının ihtiva ettiği hükümleri tatbik hakkımla Kanun” ise 25 Ekim 1934’te mecliste kabul edilmiştir.

1948

İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması Hakkında Sözleşme(Convention on the International Maritime Organization), 6 Mart 1948 tarihinde Cenevre’de kabul edildi Sözleşme, 17 Mart 1958’de yürürlüğe girdi.

1949

Kadınlığı Koruma ve Sosyal Yardım Cemiyeti kuruldu. Cemiyet, kimsesiz kızlara ve dul kadınlara yardım etme amacını benimsedi.

1952

İstanbul’da yılın ilk aylarında işlenen cinayetlerde ciddi bir artış tespit edilmesi üzerine nedenlerini araştırmak ve önleyici tedbirler alınmasını sağlamak amacıyla blimsel bir heyet toplandı. Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Gökay başkanlığında yapılan toplantıya uzman doktorlar, hukukçular ve kriminoloji uzmanları katıldı.

1957

Afrika’da “Altın Kıyısı”, Gana adını alarak bağımsızlığını ilan etti.

1969

1968’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına gözlemci olarak İtalyan Proleter Birliği Sosyalist Partisi’nin Napoli’deki kongresine katılan Fen Fakültesi Fizik Kürsüsü Doçenti Burhan Cahit Ünal hakkında savcılık soruşturması açıldı.

1971

Erdal Şener adlı öğrencinin yanı sıra Jandarma er Mevlut Meriç’in miğferini delip başına saplanan kurşunla ve seken bir kurşunla MTA aşçısı Aziz Yalta’nın öldüğü ODTÜ baskınında gözaltına alınan 2 bin civarında öğrencinin 34 savcı tarafından ifadeleri alındı, 26’sı Adliye’ye sevk edildi.

 1972

TBMM Adalet Komisyonu; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam cezalarını onayladı. Dünya Bankası Danışmanı Turgut Özal, Denizler’in idamına karşı yürütülen af kampanyasına dair Tercüman yazarı Ahmet Kabaklı’ya mektup gönderdi: ”Tarihten ders alacak mıyız, yoksa sözde acıma duygusuyla karıştırılan, Türkiye’yi yıkmak isteyenlere bir şans daha mı vereceğiz?”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. İdam yaftaları sonradan müze yapılan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde sergilendi.

 1972

MHP Niğde Senatörü Arif Kudret Bayhan, otomobille İtalya’dan Fransaya geçerken, 146 kilo baz morfinle yakalandı. Yargılanan Kudret Bayhan, 15 yıl hapse mahkûm edildi.

1978

Savcı Doğan Öz, Levent Özyörük’ü öldürmek, yasalara aykırı toplantı düzenlemek ve yasal olmayan yürüyüş yapmak suçlarından ötürü Site Yurdu’nda kalan 70 öğrenci hakkında dava açtı.

 1984

  • Askeri Yargıtay, Milliyet gazetesi yazarı Metin Toker ile Yazı İşleri Müdürü Doğan Heper hakkında, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararını bozdu.

  • 60 bin öğrenciyi kapsayan öğrenci affı Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından onaylandı.

 1986

“Basına Sansür Yasası” olarak tanımlanan 1927 tarihli Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Yasasındaki değişiklikler TBMM’de kabul edildi.

 1987

Erzincan Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülen Espiye Dev-Yol davasında; 1 sanık idam, 20 sanık ise 2-8 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.

 1989

  • Yıldız Üniversitesi olayları ve Ortaköy Kültür Merkezi’nin kapatılmasını protesto gösterisinden dolayı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan 29 kişiden 27’si tahliye edildi. 

  • 12 Eylül sonrasında toplam 354 gün tutuklu kalan Halkevleri Genel Başkanı Ahmet Yıldız “haksız tutuklama” gerekçesiyle dava açtı.

 1990

  • “Görüş” dergisinin 36.sayısında yayınlanan ”Cehenneme Kadar Yolun Var Pinochet” başlıklı yazısında eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e ima yoluyla hakaret etmekle suçlanan eğitimci-yazar Reha İsvan ile Yazı İşleri Müdürü Erdal Şahin’in yargılandıkları davaya devam edildi. 

  • “Biz Bu İhtilali Niye Yaptık Netekim” adlı oyuna konan yasağın kaldırılması için bölge idare mahkemesinde idari işlemin iptali davası açıldı. 

 1993

Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) Genel Başkanı Cem Boyner‘in, “Ordu demokrasiyi tehdit ediyor” sözleri üzerine hakkında soruşturma başlatıldı.

 1993

Karadeniz Kültür İşbirliği Sözleşmesi; “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesi” adıyla 6 Mart 1993 tarihinde İstanbul’da imzalandı. Sözleşmenin onaylanmasına ilişin kanun “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” adıyla 5 Nisan 1994’te kabul edildi, kanun Resmî Gazetede 9 Nisan 1994’te yayınlandı.

 1995

Avrupa Birliği üyesi 15 ülke ile Türkiye arasında Gümrük Birliği Antlaşması imzalandı. Antlaşmayı  DYP-SHP koalisyon Hükümeti Dışişleri Bakanı Murat Karayalçın imzaladı.

 1996

Manisalı Gençlere işkence yapıldığı haberlerine ilişkin olarak İHD İzmir Şube Başkanı ile çeşitli dernek ve siyasi partilerden yaklaşık 100 kişi Manisa Emniyet Müdürü, TEM Şube Müdürü ve diğer görevliler hakkında İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

 1998

TBMM Karma Komisyonu, uyuşturucu kaçakçısı Yaşar Öz’ün serbest bırakılmasını sağladığı iddialarını içeren dosya nedeniyle DYP Milletvekili Mehmet Ağar’ın dokunulmazlığını ikinci kez kaldırdı.

 2000

“Kumarhaneler Kralı” Ömer Lütfü Topal’ın öldürülmesi olayından yargılanan “Susurluk Çetesi”nin tek tutuklu sanığı Haluk Kırcı da tahliye edildi.

2002

  • İrlanda Anayasası‘nda Gebelikte İnsan Yaşamının Korunmasına ilişkin değişiklikler 6 Mart 2002’de halkoyuna sunuldu ve reddedildi.

  • Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, Refah Partisi’nin (RP) “kayıp trilyon” davasında Necmettin Erbakan’a, iki yıl dört ay hapis cezası verdi. Erbakan, yüz kızartıcı suçtan hüküm giyen ilk başbakan oldu.

  • Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Çetin Emeç ve Turan Dursun ile İran rejim muhalifi Ali Akbar Gorbani’nin öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu birçok saldırıdan sorumlu tutulan İslami Hareket Örgütü’nün İcra Şurası üyesi İrfan Çağırıcı hakkındaki idam cezasını onadı.

2006

Katıldığı bir TV programında “İdamları imzalarken elim titremedi. 12 Eylül darbesi bugün olsa yine yapardım” diye konuşan Kenan Evren hakkında,”78’liler” öncülüğünde partiler ve kitle örgütleri Ankara, İstanbul ve İzmir adliyelerinde suç duyurusunda bulundu.

2009

Ergenekon soruşturması kapsamında 5 Mart günü gözaltına alınan Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay 6 Mart’ta tutuklandı.

2013

Medeni Hukuk profesörü ve Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Aydın Aybay 6 Mart 2013 tarihinde vefat etti.

2011

Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz tarafından 15 saat süreyle sorgulanan gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener mahkemece tutuklandı.

 2014

  • Etiyopyalı hukukçu ve politikacı Alemayehu Atomsa yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Şubat 1969) Etiyopya Kamu Hizmeti Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Pekin Üniversitesi’nde Kamu Politikası üzerine Yüksek Lisans yaptı. Kariyerine öğretmen olarak başladı. Oromia Bölgesi Enformasyon Ajansı Direktörü oldu. Ardından Etiyopya Radyo ve Televizyon Ajansı’na genel müdürü oldu. 1996’dan 2002’ye kadar Oromia’nın güvenlik şefi, OPDO’nun siyasi departmanının başkanı ve OPDO’nun genel merkezinin başkanı olarak görev yaptı. 2006’dan 2010’a kadar Etiyopya Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürü oldu. 2012’de OPDO Başkanı ve Oromia bölgesinin Başkanı oldu.

  • Fransız hukukçu ve siyasetçi Maurice Faure yaşamını yitirdi. (Doğumu: 2 Ocak 1922 – Ölümü: 6 Mart 2014) Toulouse Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde Tarih ve Coğrafya eğitimi aldı. Doktorasını hukuk üzerine tamamladı. 1947’de Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1951-1983 yılları arasında milletvekili oldu ve 1983-1988 yıllarında senatörlük görevini yürüttü. 1956-57 yıllarında Dışişleri Bakanı, 1958 yılında kısa bir süre İçişleri Bakanı ve aynı yıl yine kısa bir süre Avrupa Kurumları Bakanı oldu. 1956 yılında, Ortak Pazar ve Euratom için yapılan hükümetlerarası konferansta Fransız heyetinin başkanı idi. 1962-1967 arasında Demokratik Birlik Meclis Grubu başkanlığı yaptı. 10 Mayıs 1988 – 22 Şubat 1989 arasında Devlet Bakanı, 22 Mayıs 1981 – 23 Haziran 1981 arasında, Pierre Mauroy hükûmetinde Adalet Bakanlığı yaptı. Mitterand tarafından, Anayasa Konseyi üyeliğine atandı ve 1 Mart 1989 – 1 Mart 1998 arasında bu görevi yürüttü. Radikal Sol Parti’nin onursal başkanı seçildi.

  • Ergenekon davasında müebbet hapis cezasına çarptırılan 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bireysel başvurusu hakkında  Anayasa Mahkemesi  kişi hak ve hürriyetlerinin ihlal edildiğine hükmetti.

  • Kırım Parlamentosu Rusya’ya bağlanmayı oybirliğiyle kabul etti. 

2017

2017- ABD Başkanı Donald Trump, nüfusunun çoğunluğu Müslüman 6 ülkenin vatandaşlarına 3 ay yeni vize sınırlaması getiren düzenlemeyi imzaladı.

2025

ABD’de 28 Ocak’ta 22 eyalet ve başkent Washington DC yönetimi tarafından, Trump yönetiminin federal hibe ve kredileri durduran kararına karşı açılan davada karar verildi. Yargıç McConnell, davada ihtiyati tedbir kararı alarak Trump yönetiminin hibe ve kredileri askıya kalma kararını durdurdu. McConnell, federal hibe ve kredileri askıya alma kararının Anayasa’ya aykırı olduğunu ve Beyaz Saray’ın kendisini Kongre’nin üstünde konumlandırdığını belirtti.

2025

Silahlı terör örgütü PKK’nın büyük şehirlerde etkinliğini arttırma amacı ile  ‘kent uzlaşısı’ adı altında örgüt mensuplarının belediyelere sızdırıldığı iddiasına ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca CHP’li belediyelerde yürütülen soruşturma tamamlanarak iddianame düzenlendi. İddianamede, aralarında Kartal ve Ataşehir Belediye Başkan Yardımcılarının da bulunduğu 10 şüphelinin terör örgütü üyeliğinden cezalandırılması talep edildi.

   
   

TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

0

TBMM’nin TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın konuşmasının ardından tüm siyasi partilerin ittifakı ile açıklanmıştır. 

TBMM’nin 6 Mart 2003 Tarihli Kıbrıs Deklarasyonu

1- TBMM, 21 Ocak 1997 ve 15 Temmuz 1999 tarihlerinde aldığı kararlara atıfta bulunarak, bu milli davada TBMM ve Türk Milleti’nin tam bir birlik ve beraberlik içinde bulunduğu gerçeği bütün dünyaya bir kez daha ilan eder.

2- Kıbrıs meselesine adil ve kalıcı bir çözüm bulunması için KKTC’nin sarf ettiği çabaları içtenlikle destekler.

3- Kıbrıs meselesine bulunacak çözümün, tarafların eşit statü ve eşitliğine dayanması gerektiği hususunu önemle vurgular.

4- Türkiye’nin 1960 anlaşmalarından kaynaklanan garantörlük haklarının sürdürülmesi gereğini belirtir.

5- Kıbrıs’ta Türkiye ile Yunanistan arasında kurulmuş bulunan dengenin zedelenmesinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini teyit eder.

6- Kıbrıs sorununun çözümünün Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde bir ön şart gibi takdim edilmesine yönelik çabaları reddeder.

7- Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’den önce AB’ye üye yapılması yolunda atılan adımların, uluslararası anlaşmaların açıkça ihlali olduğunu bir kere daha vurgular.

8- Kıbrıs Türk ve Rum halkının 28 yıldır huzur ve barış içinde yaşamasının en önemli amili olan iki kesimliliğin muhafaza edilmesine verdiği önemi vurgular.

9- İki kesimliği zedeleyecek bütün öneri ve girişimlerin Kıbrıs’taki güvenlik ortamını olumsuz yönde etkileyerek, iki toplumu yeniden bir çatışma ortamına sürükleyeceğini hatırlatır ve buna hiçbir şekilde müsaade edilmemesi gerektiğini önemle belirtir.

10- Bu genel koşullara riayet edilmek kaydıyla, Kıbrıs’ta barışçı ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasının Türkiye’ye, Kıbrıs Türk ve Rum halklarına ve bölge barışına hizmet edeceği yolundaki inancını ifade eder.

Mustafa Kemal Atatürk, Hayatı ve Devrimleri

0
Mustafa Kemal Atatürk, Kronolojik Hayatı ve Devrimleri

Mustafa Kemal Atatürk, Kronolojik Hayatı ve Devrimleri

19 Mayıs 1881
Mustafa Kemal, Selanik’te doğdu.
1894
Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’ne başladı.
1896
Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ne girdi.
13 Mart 1899
Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ni bitirerek, İstanbul’da Harp Okulu Piyade Sınıfına girdi.
10 Şubat 1902
Mustafa Kemal, Harp Okulu’nu teğmen rütbesiyle bitirerek, Harp Akademisi’ne girdi.
11 Ocak 1905
Mustafa Kemal, Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi’nden mezun oldu.
5 Şubat 1905
Mustafa Kemal, Şam’da bulunan 5. Orduya atandı.
1907
Mustafa Kemal gizlice Selanik’e geçip, orada da, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini kurdu.
20 Haziran 1907
Mustafa Kemal, Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu.
20 Eylül 1907
Mustafa Kemal, Selanik’teki 3. Orduya atandı.
22 Haziran 1908
Mustafa Kemal, Selanik – Üsküp (şark) Demiryolları müfettişliğine atandı.
23 Temmuz 1908
İkinci Meşrutiyet ilan edildi.

Kanunu Esasi, İkinci Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876 günü bir ferman ile ilan edilmiş ve meşrutiyetin temeli atılmıştır. Kanunu Esasi, Türk Anayasa tarihinin başlangıcını ve mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturmaktadır. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmiş ancak ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona ermiştir. Kanunu Esasi, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın Türk tarihinde Anayasal hareketlerin ilk yazılı belgesi olması, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir Anayasal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.

17 Aralık 1908
İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, Meclis-i Mebusan açıldı.
1908
Mustafa Kemal, Almancadan Osmanlıcaya çevirdiği, Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden General Litzmann’ın, “Takımın Muharebe Talimi” kitabını yayınladı.
13 Nisan 1909
31 Mart Olayı oldu.
15-16 Nisan 1909
Mustafa Kemal, 31 Mart (13 Nisan) Olayı üzerine, ayaklanmayı bastırmakla görevli Hareket Ordusu’nun kurmay başkanı olarak, Selanik’ten İstanbul’a hareket etti.
6 Eylül 1909
Mustafa Kemal, Selanik’te 3. Ordu Piyade Subay Talimgahı Komutanı oldu.
10 Mayıs 1909
Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın kurmay başkanı olarak, Arnavutluk harekatına katıldı.
13 Ocak 1910
Mustafa Kemal, Selanik 3. Tümen kurmay başkanlığına atandı.
17-21 Eylül 1910
Mustafa Kemal, Fransa’da yapılan Pikardi manevralarına Türk Ordusu temsilcisi olarak katıldı.
15 Ocak 1911
Mustafa Kemal, Selanik’te bulunan 38. Piyade Alay Komutan Vekilliği’ne atandı.
13 Eylül 1911
Mustafa Kemal, geçici olarak Trablusgarb Tümeni Kurmay başkanlığına atandı.
29 Eylül 1911
İtalyanlar, Trablusgarp’ı ele geçirmek için Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
5 Ekim 1911
Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseltildi.
8 Ekim 1912
Balkan Savaşları başladı. Mustafa Kemal, Bolayır’da kurulan kolordunun hareket şubesi müdürlüğüne getirildi.
15 Ekim 1912
Trablusgarp Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti ile İtalya, Uşi Barış Antlaşması‘nı imzaladı. Trablusgarp ve Bingazi, İtalyanlara bırakıldı.

İtalya, 29 Eylül 1911 tarihine, Trablusgarp ve Bingazi’de ekonomik çıkarlarını korumak gerekçesiyle Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiş; Trablusgarp’ın bir kısmını ele geçirdikten sonra savaşı Ege Denizi’ne taşımıştır. İtalya, 28 Nisan-20 Mayıs 1912 tarihleri arasında Menteşe Adaları bölgesindeki 16 ada ve adacığı işgal etmiş; taraflar arasındaki savaş barış görüşmeleri ile sona ermiştir. Barış görüşmeleri 13 Temmuz 1912 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde başlamış ve 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Barış Antlaşması ile sona ermiştir. Uşi Barış Antlaşması sonucunda; Osmanlı Devletinin Trablusgarp vilayeti ile Bingazi sancağında özerk bir yönetim uygulanmasını kabul ederek askerlerini çekmesi karşılığında İtalya’nın da adalardan çekilmesi kararlaştırılmıştır.

24 Ekim 1912
Yunanlılar Selanik’i işgal etti.
25 Kasım 1912
Mustafa Kemal, Çanakkale Boğazı Kuvayı Mürettebesi Harekat Şubesi Müdürlüğü’ne atandı.
28 Kasım 1912
Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.
1 Aralık 1912
Mustafa Kemal, Gelibolu’ya gitti.
23 Ocak 1913
İttihatçılar, sadrazam Kamil Paşa’yı uzaklaştırarak yerine Mahmut Şevket Paşa’yı getirdiler. (Babıali Baskını ile)
30 Mayıs 1913
1. Balkan Savaşı sonunda Balkan Devletleri ile Londra Antlaşması imzalandı.
11 Haziran 1913
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa bir suikast sonucu öldürüldü.
12 Haziran 1913
Said Halim Paşa sadrazam oldu.
21 Temmuz 1913
Mustafa Kemal, Kolordu Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Kolordusu ile, 1. Balkan Savaşlarında kaybedilen Edirneyi geri aldı.
29 Eylül 1913
Balkan Savaşları sonunda Bulgaristan ile İstanbul Antlaşması imzalandı.

İstanbul Antlaşması, Osmanlı Devletinin ağır bir yenilgiye uğradığı Balkan Savaşı sonrasında, 29 Eylül 1913 tarihinde “Bulgaristan’la Barış Andlaşması” adıyla imzalanmıştır. Yirmi madde ve beş Ek’ten oluşan Antlaşma sonucunda; Edirne, Dimetoka ve Kırklareli’nin Osmanlı Devleti’nde kalması, Kavala ve Dedeağaç’ın Bulgaristan’a bırakılması, Meriç Nehri’nin sınır olması ve  Bulgaristan’da kalan Türkler’in siyasi, dini ve sosyal haklarının korunması hüküm altına alınmıştır.

27 Ekim 1913
Mustafa Kemal, Sofya Askeri Ataşesi oldu. Aynı gün Fethi Okyar ise Sofya Büyükelçisi olarak atandı.
14 Kasım 1913
2. Balkan Savaşı’ndan sonra, Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında Atina Antlaşması imzalandı.
3 Ocak 1914
Enver Paşa, Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı oldu.
1 Mart 1914
Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
13 Mart 1914
Osmanlı – Sırbistan arasında İstanbul anlaşması imzalandı
Mayıs 1914
Mustafa Kemal “Zabit ve Kumandanla Hasbihal” adlı kitabını yazdı Aralık 1918’de İstanbul’da yayımlandı.
1 Ağustos 1914
1. Dünya Savaşı başladı.
3 Kasım 1914
Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
5 Kasım 1914
İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
11 Kasım 1914
Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri yanında 1. Dünya Savaşı’na girdi.
20 Ocak 1915
Mustafa Kemal, Sofya’dayken 19. Tümen Komutanlığına atandı.
19 Şubat 1915
İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’yi topa tuttu.
25 Şubat 1915
Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen, Fransız ve İngilizlerin Çanakkale’yi topa tutması üzerine Eceabat Bölgesine gönderildi.
18 Mart 1915
İstanbul’u ele geçirmek için Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan, İtilaf Devletlerine karşı, 18 Mart Boğaz Muharebesi Zaferi kazanıldı.
23 Mart 1915
Limon Von Sanders, Çanakkale’yi savunmak için kurulan, 5. Ordu komutanlığına getirildi.
25 Nisan 1915
Çanakkale Boğazı’ndan geçmeleri engellenen İtilaf Devletleri, Seddülbahir ve Arıburnu’na asker çıkardı. Mustafa Kemal, tümeniyle düşman birliklerini Conkbayırı’nda durdurdu.
30 Nisan 1915
19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’e madalya verildi.
1 Mayıs 1915
Mustafa Kemal, Arıburnu Grubu Komutanlığı’nı üstlendi.19. Tümen’in ilk hazırlıklı taarruzu gerçekleşti.
10 Mayıs 1915
Başkomutan Enver Paşa, Mustafa Kemal’in bölgesini denetledi ve takdirlerini bildirdi.
17 Mayıs 1915
Mustafa Kemal, Arıburnu Bölgesi Komutanlığı’ndan ayrılıp, 19. Tümen Komutanlığı’na döndü. (Arıburnu Komutanlığı’nı 1 Mayıs’ta durumun gereği olarak üstlenmişti).
24 Mayıs 1915
Çanakkale’ de bir günlük ateşkes anlaşması yapıldı.
1 Haziran 1915
Mustafa Kemal, Albaylığa yükseltildi.
8-9 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Anafartalar Grubu Komutanlığı’na atandı.
9 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, bizzat idare ettiği taarruzla, Anafartalar cephesinde düşmanı geri attı. I. Anafartalar Zaferi kazanıldı.
10 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Conkbayırı süngü hücumuyla önemli bir zafer daha kazandı.
17 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Anafartalar’dan sonra Kireçtepe’de de zafer kazandı.
19 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, 16. Kolordu Komutanı oldu. (Aynı zamanda Anafartalar Grubu Komutanı)
21 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, II. Anafartalar Zaferi’ni kazandı.
24 Ağustos 1915
Başkomutan Enver Paşa, Anafartalar Grubu bölgesini denetledi.
27 Ağustos 1915
Kayacıkağılı Muharebesi gerçekleşti.
28 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Anafartalar Grubu’nda yeni düzenlemeler yaptı.
10 Aralık 1915
Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesi’nden ayrıldı.
19-20 Aralık 1915
Düşman birlikleri, Arıburnu ve Suvla’yı gizlice boşalttı. (Savaş 8-9 Ocak 1916’da tamamıyla sona ermiştir)
9 Ocak 1916
Müttefik Kuvvetleri, Seddülbahir’den çekildi.
14 Ocak 1916
Mustafa Kemal, Edirne’de 16. Kolordu Komutanlığına atandı.
16 Şubat 1916
Ruslar, Erzurum’u işgal ettiler.
3 Mart 1916
Bitlis, Muş, Van ve Hakkari Ruslar tarafından işgal edildi.
15 Mart 1916
Mustafa Kemal, Edirne’den Diyarbakır’a kaydırılan 16. Kolordu komutanı olarak Doğu Cephesinde göreve başladı.
1 Nisan 1916
Mustafa Kemal, Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltildi.
7-25 Nisan 1916
Mustafa Kemal, Doğu’da Rusların saldırısını püskürttü.
28 Nisan 1916
Irak Cephesindeki savaşlarda, Kutülamare bölgesinde, beş aydır kuşatma altında olan İngiliz birlikleri, teslim oldu.
7-8 Ağustos 1916
Mustafa Kemal Bitlis ve Muş’u, Ruslardan geri aldı.
17 Kasım 1916
10. Türk Kolordusu, Makedonya Cephesine geldi.
11 Aralık 1916
Manastır, İtilaf Devletleri’nin eline geçti.
17 Şubat 1917
Mustafa Kemal, Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığına atandı
7 Mart 1917
Mustafa Kemal, Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutan Vekilliğine atandı.
11 Mart 1917
İngilizler Bağdat’ı ele geçirdi.
16 Mart 1917
Mustafa Kemal, Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutanlığı’na asıl olarak atandı.
Haziran 1917
Yıldırım Ordular Grubu kuruldu.
27 Haziran 1917
Yunanistan, İtilaf Devletleri yanında savaşa girdi.
5 Temmuz 1917
Mustafa Kemal, Halep’teki 7. Ordu Komutanlığı’na atandı.
17 Temmuz 1917
Rus Çarı, çıkan ayaklanma sonunda iktidardan çekildi. Sosyalistler, Sovyet Hükümetini kurdu.
9 Eylül 1917
Avusturya Macaristan Hükümeti Mustafa Kemal’e, ikinci rütbe harp alameti Askeri Liyakat madalyası verdi.
20 Eylül 1917
Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanı sıfatıyla, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu İstanbul’a gönderdi.
6 Ekim 1917
Mustafa Kemal 7. Ordu Komutanlığı’ndan istifa ettiğini bir yazı ile Enver Paşa’ya bildirdi.
9 Ekim 1917
Rusya’da yeni bir ayaklanma çıktı. Lenin öncülüğündeki Bolşevik Hükümeti 1. Dünya Savaşından çekildi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu.
15 Ekim 1917
7. Ordu Komutanlığı’ndan ayrılan Mustafa Kemal, 2. Ordu komutanı sıfatıyla, izinli olarak İstanbul’a döndü.
9 Aralık 1917
İngilizler, Kudüs’ü işgal etti.
15 Aralık 1917
Mustafa Kemal, Veliaht Vahdettin ile Almanya’ya gitti.
16 Aralık 1917
Mustafa Kemal’e “Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı” verildi.
19 Şubat 1918
Mustafa Kemal, Alman İmparatoru tarafından, birinci rütbeden Kılıçlı Cordon ve Prussu nişanı ile taltif edildi.
4 Temmuz 1918
Vahdeddin Padişah oldu.
7 Ağustos 1918
Mustafa Kemal, Filistin’de bulunan 7. Ordu Komutanlığı’na ikinci defa atandı.
1 Eylül 1918
7. Ordu Komutanlığı görevine başladı.
19 Eylül 1918
Filistin Cephesi’ndeki, Yıldırım Ordular Grubu, İngilizlerin taarruzunu durduramadı. İngilizler Suriye’ye doğru ilerlediler.
26 Eylül 1918
7. Ordu, Şam doğrultusunda yürüyüşe geçti ve akşama doğru Der’a bölgesinde toplandı.
29 Eylül 1918
7. Ordu, Şam’ın güneyine çekildi.
29 Eylül 1918
Bulgaristan, Selanik Ateşkes Antlaşması ile savaştan çekildi. İtilaf Devletleri’yle masaya oturan Bulgarlar, Selanik Antlaşması sonucunda tam anlamıyla teslim oldu. İtilaf Devletleri, Bulgaristan’ı işgale başladı ve Doğu Avrupa’da üstünlüğü ele geçirdi.
30 Eylül 1918
Bozguna uğrayan Yıldırım Ordular Grubu, 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın gözetiminde derlenip toparlandı.
1 Ekim 1918
7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, bölge valileri ile danışma toplantısı yaptı.
1 Ekim 1918
Beyrut bağımsızlığını ilan etti.
3 Ekim 1918
Yıldırım Ordular Grubu, Halep’e doğru çekilmeye başladı.
3 Ekim 1918
Bölgedeki Arap halkı, İngilizlerin kışkırtmasıyla ayaklandı.
4 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa’nın Karargahı, Halep’e getirildi.
5 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa, 7. Ordu’yu yeniden düzenlemeye başladı.
8 Ekim 1918
Talat Paşa kabinesi görevinden çekildi.
8 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa, Arapların düşmanca hareket ve propagandalarına karşı yeni tedbirler aldı.
11 Ekim 1918
Hükümeti kurmakla görevlendirilen Tevfik Paşa, görevden affını istedi.
14 Ekim 1918
Hükümeti kurma görevi, Ahmet İzzet Paşa’ya verildi.
14 Ekim 1918
Fransız savaş gemileri, İskenderun’u bombaladı.
16 Ekim 1918
4. Ordu kaldırıldı. 7. Ordu takviye edildi.
20 Ekim 1918
İngiliz, Fransız ve Amerikan Temsilcileri, Lazkiye’de geçici bir hükümet kurdu.
26 Ekim 1918
Mustafa Kemal’in komuta ettiği 7. Ordu Birlikleri, İngilizlerin taarruzunu Halep’in kuzeyinde, durdurdu.
28 Ekim 1918
Yeniden düzenlenen, Yıldırım Ordular Grubu, Halep’in kuzeyine çekildi.
30 Ekim 1918
Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Mareşal Liman Von Sanders’in veda mektubu yayımlandı.
30 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grup Komutanı oldu.
30 Ekim 1918
1. Dünya Savaşını, Osmanlı Devleti için, sona erdiren Mondros Mütarekesi Limni adasında imzalandı.

Mondros Ateşkes Antlaşması, Birinci Dünya Savaşının yenilenleri arasında olan Osmanlı Devleti ile Müttefik Devletler adına hareket eden İngiltere arasında 30 Ekim 1918’de Mondros’ta imzalanmıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması, Silah Bırakışımı Sözleşmesidir. Sözleşme, 1919 yılından itibaren başlayan Kurtuluş hareketi sonrasında geçerliliğini yitirmiş, 1922 yılında  Mudanya Ateşkes Antlaşması ile yeni Silah Bırakışımı Sözleşmesi imzalanmıştır.

31 Ekim 1918
Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşından mağlup olarak çıktı. Mondros Mütarekesi yürürlüğe girdi.

Mondros Ateşkes Antlaşması; Müttefik Devletlerin yetkili kıldığı İngiltere Hükümeti adına Akdeniz Donanması Başkomutanı Oramiral Sir Arthur Cough Calthorpe ile, Osmanlı Devleti adına Donanma Bakanı Sayın Hüseyin Rauf(Orbay), Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Reşat Hikmet Bey ve Yarbay Sadullah Bey tarafından  Limni Adasının Mondros Limanında Agamemnon Zırhlısında imzalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi Antlaşmaları arasında yer alan Mondros Ateşkes Antlaşması 25 maddeden oluşmaktadır. Ağır şartlar taşıyan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti açısından 1. Dünya Savaşı sona ermiş, silahlı çatışmalar durdurulmuştur. Sözleşme, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını ve neredeyse tüm toprakların işgalini hukuki altyapıya kavuşturmuş, imparatorluk fiilen sona ermiştir.

2 Kasım 1918
Enver, Talat ve Cemal Paşalar, beraberindekilerle birlikte, bir Alman gemisi ile yurttan ayrıldılar.
3 Kasım 1918
İskenderun’a gelen bir İngiliz ve Fransız subayı, İskenderun’a kuvvet çıkarılacağını bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bunu reddetti.
3 Kasım 1918
Musul, İngilizler tarafından işgal edildi.
4 Kasım 1918
Bir Fransız alayı, Uzunköprü – Sirkeci demiryolunu işgal etti.
5 Kasım 1918
Kars’ta, “Kars İslam Şurası” kuruldu.
5 Kasım 1918
İttihat ve Terakki Fırkası kendi kendisini kapattı.
5 Kasım 1918
Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkes Antlaşması hakkındaki görüşlerini, bir raporla Başkomutanlığa bildirdi.
7 Kasım 1918
Yıldırım Ordular Grubu kaldırıldı. Mustafa Kemal Paşa, Harbiye nezareti emrine alındı.
8 Kasım 1918
Ahmed İzzet Paşa, sadrazamlıktan istifa etti.
9 Kasım 1918
Çanakkale Boğazı’nın iki yakası, İngilizlerce işgal edildi. Çanakkale’ye bir İngiliz Müfrezesi çıktı. Daha sonra 20 Kasım’da, Rumeli Yakası Fransızlara devredildi.
9 Kasım 1918
İngilizler, İskenderun ve Antakya’ya asker çıkardı.
10 Kasım 1918
Mustafa Kemal, Adana’dan trenle İstanbul’a hareket etti.
10 Kasım 1918
İstanbul’da “Garbi Trakya Cemiyeti” kuruldu.
11 Kasım 1918
Ahmet İzzet Paşa’nın istifası üzerine, Tevfik Paşa yeni Osmanlı Hükümetini kurdu.
13 Kasım 1918
İtilaf Devletleri donanmaları ile Yunan savaş gemileri, İstanbul önüne demirledi.
13 Kasım 1918
Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nın kaldırılması üzerine, İstanbul’a geldi.
15 Kasım 1918
Mustafa Kemal Paşa, Vahideddin ile görüştü.
21 Kasım 1918
Mustafa Kemal, Fethi Bey (Okyar) ile birlikte, Minber gazetesini çıkardı.
29 Kasım 1918
Milli Kongre, İstanbul’da toplandı.
30 Kasım 1918
1. Kars Milli İslam Şurası toplandı.
1 Aralık 1918
Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi kuruldu.
3 Aralık 1918
Urfa’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
4 Aralık 1918
Vilâyet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti, İstanbul’da kuruldu.
6 Aralık 1918
İngilizler, Kilis’i işgal etti.
7 Aralık 1918
Fransızlar, Antakya’yı işgal etti.
10 Aralık 1918
Trabzon’da Milli Mücadeyi destekleyen İstikbal Gazetesi yayın hayatına başladı.
11 Aralık 1918
Bir Fransız – Ermeni taburu Dörtyol’u işgal etti.
17 Aralık 1918
Tarsus, Ceyhan ve Adana, Fransızlar tarafından işgal edildi.
19 Aralık 1918
Bahçe, Islahiye, Hassa, Mamure ve Osmaniye, Fransızlar tarafından işgal edildi.
19 Aralık 1918
İşgalcilere karşı ilk direniş, Hatay Dörtyol’da başladı.
21 Aralık 1918
İstanbul’da, “Kilikyalılar Cemiyeti” kuruldu.
21 Aralık 1918
Meclis-i Mebusan padişah tarafından feshedildi.

Meclisi Mebusan, Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra 21 Aralık 1918 tarihinde Padişah Vahdettin tarafından, feshedilmiş, yeni seçimler yapılmış ve son Osmanlı Meclisi 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalinden hemen sonra 11 Nisan 1920’de resmen kapatılmış, 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açılmıştır. Misak-ı Millinin ilanı Osmanlı Meclisinin kapatılışını hızlandırmış, Meclis-i Mebusanın kapatılması ise TBMM’nin kuruluşuna meşru zemin hazırlamıştır.

24 Aralık 1918
İngilizler Batum’u işgal etti.
24 Aralık 1918
İlk Yunan savaş gemisi, İzmir açıklarında görüldü.
26 Aralık 1918
2. Ordu birlikleri, Pozantı’ya değin Adana’yı boşalttı.
27 Aralık 1918
Pozantı işgal edildi.
2 Ocak 1919
Lord Curzon’un, “Doğu Trakya’daki Türkler ile Batı Anadolu’daki Rumlar mübadele edilmelidir” yolundaki muhtırası açıklandı.
7 Ocak 1919
İngilizler, Kars, Ardahan ve Batum’un boşaltılmasını istedi.
10 Ocak 1919
Türk birlikleri, Medine’yi teslim etti.
12 Ocak 1919
İngilizler, Kars’a girerek bazı mevkilere yerleşti.
13 Ocak 1919
İstanbul’da ikinci Tevfik (Okday) Paşa Hükümeti kuruldu. (3 Mart’ta istifa etti. İlk kabinesi : 11.11.1918’de kurulmuştu.)
14 Ocak 1919
Hadımköy – Kuleliburgaz demiryolu istasyonları, Yunanlılarca işgal edildi. (Daha sonra Şark Demiryolları Müdürlüğü Fransızlarca işgal edildi).
15 Ocak 1919
İngilizler, Haydarpaşa Garı’nı işgal etti.
17 Ocak 1919
Kars’ta 2. İslam Şurası toplandı.
18 Ocak 1919
Paris Barış Konferansı toplandı.
22 Ocak 1919
Türk Kuvvetleri, Batum’u boşalttı.
22 Ocak 1919
Bir İngiliz birliği, Konya’ya girdi.
22 Ocak 1919
Hürriyet ve İtilaf Fırkası, yeniden çalışmaya başladı.
26 Ocak 1919
Nurettin Paşa, İzmir Valisi olarak göreve başladı.
30 Ocak 1919
İttihat ve Terakki Fırkası’nın 27 üyesi, Divan-ı Harbe verildi.
2 Şubat 1919
Venizelos, Paris Barış Konferansı’nda Ege Adalarının, Trakya’nın ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bırakılmasını istedi.
5 Şubat 1919
Meşrutiyetin ilanı üzerine, 24 Temmuz 1908’de kaldırılmış olan sansür, yeniden İstanbul’da yürürlüğe kondu. (Kaldırılışı : 4 Ekim 1922)
7 Şubat 1919
İngiliz Mareşali Allenby, İstanbul’a geldi.
8 Şubat 1919
23.11.1918’de, İstanbul’a vapurla gelmiş olan, Doğu Orduları Başkomutanı General Franchet D’Esperey, görkemli bir törenle İstanbul’a girdi.
9 Şubat 1919
Mareşal Allenby, İstanbul Hükümeti’ne muhtıra verdi.
12 Şubat 1919
Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, kuruldu.
14 Şubat 1919
Nurettin Paşa, 17. Kolordu Komutanlığına atandı.
19 Şubat 1919
İstanbul’da “Teali-i İslam Cemiyeti” kuruldu.  Kurucuları Fâtih dersiâmlarından Abdülfettah, Geyveli İbrâhim Hakkı, İskilipli Mehmed Âtıf ve Bayezid dersiâmlarından Ermenekli Mustafa Saffet efendilerdir. Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislâmlığa tayini üzerine başkanlığa  İskilipli Atıf Hoca getirildi.
Atıf Efendi, 26 Aralık 1925’te, Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesini yayımlayan ve dağıtanlarla birlikte yargılanmak üzere Ankara’ya gönderilmiştir. Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin başkanı iken bu cemiyet tarafından hazırlanan ve Yunan uçakları tarafından Anadolu’ya atılarak dağıtılan Millî Mücadele karşıtı bir beyannamesi (fetva) sebebiyle 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklâl mahkemesinde yargılanmış, bir hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asılmıştır.
19 Şubat 1919
Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, kuruldu.
22 Şubat 1919
Maraş, İngilizler tarafından işgal edildi.
1 Mart 1919
Paris Konferansı’nda, İngiliz ve Fransız delegeleri, Anadolu’da Yunanlılara arazi verilmesini önerdi.
4 Mart 1919
Bir gün önce istifa eden Tevfik (Okday) Paşa Hükümeti yerine, Damat Ferid Paşa’nın Hükümeti geldi.
6 Mart 1919
İstanbul Rumları, bazı taşkınlıklar yaparak saldırılar gerçekleştirdi.
7 Mart 1919
Fransızlar, Kozan’ı işgal etti.
8 Mart 1919
Zonguldak ve Ereğli, Fransızlar tarafından işgal edildi. (Kurtuluşu:20-21.6.1921)
13 Mart 1919
Kazım Karabekir Paşa, Erzurum’da 15. Kolordu komutanlığına atandı. (3 Mayıs’ta Erzurum’a geldi)
14 Mart 1919
Yunanlıların çıkarma planını, İngiltere Başkanı Lloyd George, Fransa Başkanı Clemenceau, İtalya Başkanı Orlando, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson, Paris’te kabul ettiler.
15 Mart 1919
İstanbul’da, Arnavut Teavün Cemiyeti kuruldu.
19 Mart 1919
İzmirli bir heyet, padişahla görüştü.
19 Mart 1919
İzmir Müdafa-i Hukuk kongresi toplandı.
19 Mart 1919
Mustafa Kemal Erzurum’a, örgütlenmeyi anlatan bir mektup gönderdi.
24 Mart 1919
İngilizler, Urfa’yı işgal etti.
28 Mart 1919
İtalyanlar, Antalya’yı işgal etti.
30 Mart 1919
İngilizler, Merzifon’u işgal etti.
30 Mart 1919
Damat Ferid Paşa, İngiltere’nin himayesini sağlamak üzere, Amiral Calthorphe’a bir proje verdi.
10 Nisan 1919
Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey, 10 Nisan 1919’da İstanbul’da idam edildi. İdamın gerekçesi; Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Yozgat mutasarrıfı ve Boğazlıyan kaymakamı iken, Sevk ve İskan Kanunu gereğince Ermeni tehciri sırasında gerekli önlemleri almadığı ve bu nedenle tehcire konu kişilerin can ve mal kaybına uğramalarına neden olduğu idi. Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında 7 Ocak 1919 tarihinde gözaltına alındı ve 30 Ocak 1919’da İstanbul’a getirilerek Divan-ı Harbi Örfi’de yargılandı ve idam cezasına mahkum edidi. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin verdiği fetva sonucunda Beyazıt Meydanı’nda asılarak gerçekleştirildi. 1908’de Mülkiye Mektebi’nden mezun olan Mehmed Kemal Bey, benzer gerekçelerle Yozgat’ta yapılan yargılamada beraat kararı verilmişti. 14 Ekim 1922 tarihinde, Bakanlar Kurulu Kararıyla ’Milli Şehit’ ilan edildi.
13 Nisan 1919
Kars, İngilizler tarafından işgal edildi.
16 Nisan 1919
Fransızlar, Afyonkarahisar’ı işgal etti.
20 Nisan 1919
Gürcü Birlikleri, Ardahan’a girdi.
24 Nisan 1919
İtalyan askerleri, Konya’ya girdi.
30 Nisan 1919
Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişi oldu.
5 Mayıs 1919
Mustafa Kemal’in Samsun’a atanma emri, Takvimi Vekayi‘de(Resmi Gazete) yayınlandı.
5-6 Mayıs 1919
İngiltere Başkanı Lloyd George, Paris’te Barış Konferansı’nda Yunanlıların İzmir’e çıkarma yapmasını istedi
10 Mayıs 1919
İzmir’in işgali, Paris’te İtilaf Devletlerince kararlaştırıldı.
11 Mayıs 1919
Ali Batı ayaklanması başladı.
14 Mayıs 1919
Amiral Calthorphe, İzmir’in işgali için nota verdi.
14 Mayıs 1919
Genelkurmay başkanlığına Cevat Paşa atandı.
14 Mayıs 1919
Foça, Karaburun, Urla, Yenikale istihkamları İngiliz, Fransız ve Yunanlılarca işgal edildi.
14-15 Mayıs 1919
İzmir yurtseverleri, gece Yahudi Maşatlığı (şimdi park)’ında toplanarak “Redd-i İlhak” ilkesini kabul ettiler. Kurulan Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi” halka bir bildiri yayınladı.
15 Mayıs 1919
İzmir, İtilaf Devletlerinin desteği ile, Yunanlılar tarafından işgal edildi ve ilk silahlı direniş başladı.
15 Mayıs 1919
İzmir’in işgalinden 4 saat 10 dakika sonra, Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendinin başkanlığında, “Denizli Heyeti Milliyesi” kuruldu.
15-16 Mayıs 1919
Damat Ferid Paşa Hükümeti, yeniden kuruldu.
16 Mayıs 1919
Balıkesirliler, işgali protesto ve silahlı mücadele kararı aldı.
16 Mayıs 1919
Yunanlılar, Urla ve Seferihisar’ı işgal etti.
16 Mayıs 1919
Mustafa Kemal, 9 uncu Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmek üzere, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldı.
17 Mayıs 1919
Refet Bey (Bele), Sivas’ta 3. Kolordu komutanlığına atandı.
18 Mayıs 1919
İstanbul Dar-ül fünunu, (Üniversite) işgali protesto için ilk toplantıyı düzenledi.
18 Mayıs 1919
Balıkesirliler, Alacamescid toplantısını düzenledi. Kuvayı Milliye hareketi ve kongre toplanması kararı alındı.
19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal, Samsun’a çıktı ve Kurtuluş Savaşı başladı.
19 Mayıs 1919
Damat Ferid Paşa, ikinci hükümetini kurdu.
20 Mayıs 1919
İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu.
20 Mayıs 1919
Albay Bekir Sami, 17. Kolordu komutanlığına atandı.
20 Mayıs 1919
Seydiköy Yunanlılarca işgal edildi.
21 Mayıs 1919
Mustafa Kemal, Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya şifre ile düşüncelerini bildirdi.
21 Mayıs 1919
16 Nisan’da, Fransızlar tarafından işgal edilen Afyonkarahisar, İtalyanların eline geçti.
22 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Paşa, Sadaret’e raporunda “Millet tek vücut olup hâkimiyet esasını ve Türklük duygusunu hedef kabul etmiştir.” dedi.
22 Mayıs 1919
Kadıköy Mitingi düzenlendi ve Halide Edip, konuşma yaptı.
23 Mayıs 1919
Sultanahmet Meydanı’nda ve Sivas’ta mitingler düzenlendi.
23 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın bir telgraf çekerek, 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ile ilk kez temas kurdu.
23 Mayıs 1919
Sait Molla, “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”nin kurulduğunu belediye başkanlarına bildirdi.
25 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Paşa, Havza’ya geldi.
26 Mayıs 1919
Yunanlılar, Manisa’yı işgal etti.
26 Mayıs 1919
İstanbul’da Şuray-ı Saltanat, İngiliz mandasını kabule karar verdi.
27 Mayıs 1919
Yunanlılar, Aydın’ı işgal etti.
28 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Havza’dan, sivil ve asker yüksek memur ve komutanlıklara, işgaller üzerine mitingler düzenlenmesini bildirdi.
28 Mayıs 1919
Ödemiş dolaylarında Yunanlılarla çatışmalar başladı.(İngilizler, İstanbul’da tutukladıkları 67 Türk politika adamını Malta’ya sürdü)
29 Mayıs 1919
Ayvalık’ta, Ali Bey (Çetinkaya) komutasında, Yunanlılara karşı direniş başladı.
2 Haziran 1919
Kazım Özalp, 61. Tümen’de göreve başladı.
3 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın mitinglerle ilgili Harbiye Nezareti’ne (Bakanlığa) cevabında “Milletin heyecanını ve tezâhürât-ı milliyeyi (millî gösterileri) men ve tevkif için (durdurmak için) hiç kimsede kudret ve takat göremem”  dedi
4 Haziran 1919
Nazilli, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
6 Haziran 1919
Müttefik komutanlardan General Milne, Mustafa Kemal Paşa hakkında İstanbul Hükümeti’ne ültimatom verdi.
6 Haziran 1919
Damat Ferid ve yanındakiler, Paris Konferansı’na katılmak üzere yola çıktı.
8 Haziran 1919
Harbiye Nazırı, Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a geri çağırdı.
8 Haziran 1919
Rauf Orbay, Ankara’ya geldi.
9 Haziran 1919
Aydın Cephesinde, Kuvayı Milliye birliği kuruldu.
10 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın tamimi (genelgesi): “İstiklâl-i millîmiz (millî bağımsızlığımız) uğrunda bütün mevcudiyetimle… milletle beraber nihayetine kadar çalışacağıma mukaddesatım namına söz veririm”.
11 Haziran 1919
Damat Ferid Paşa, Paris Barış Konferansına katılmak üzere, İstanbul’dan Paris’e gitti.
12 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Havza’dan ayrıldı.
12 Haziran 1919
Alaşehir’de oluşturulan gönüllü müfreze ile Yunan kuvvetleri çarpıştı.
13 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Amasya’da bir heyeti kabul etti.
16 Haziran 1919
Yörük Ali Efe bir Yunan, müfrezesini imha etti.
17 Haziran 1919
Erzurum İl Kongresi toplandı.
17 Haziran 1919
İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, Mustafa Kemal’in geri çağırılması için Harbiye Nezaretine yazı yazdı.
18 Haziran 1919
Ali Batı ayaklanması bastırıldı.
18 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli milli teşkilatının birleştirilmesi hakkında, bir genelge yayınladı.
18 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Trakya’da bulunan kolordu komutanı Cafer Tayyar’a (Eğilmez) şifre ile düşüncelerini bildirdi.
19 Haziran 1919
Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ile buluşmak üzere Amasya’ya geldi.
21 Haziran 1919
Mustafa Kemal, İstanbul’da bulunan tanınmış kişilere (Abdurrahman Şeref, Reşit Akif Paşa, Seyit, Halide Edip (Adıvar), Kara Vasıf, Nafia Nazırı Ferit Paşa, Sulh ve Selamet Fırkası Başkanı Ferit Paşa, Cami (Baykut), Ahmet (Rıza)) gönderdiği mektupta “Artık İstanbul Anadolu’ya hakim değil, tabi olmak mecburiyetindedir” dedi.
21 Haziran 1919
Amasya Tamimi hazırlandı.
22 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Amasya Genelgesiyle, milli kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çevresinde toplamak amacıyla, Sivas’ta bir kongre toplanması gerektiğini duyurdu.
22 Haziran 1919
Erzurum İl Kongresi kapandı.
23 Haziran 1919
Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından görevinden alındı.
25 Haziran 1919
Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe kuvvetleri, Yunanlılarla çarpışmaya başladı.
25 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa, Amasya’dan Sivas’a hareket etti.
26 Haziran 1919
1. Dünya Savaşı sonunda, İtilaf Devletleri ile Almanya arasında Versay Barış Anlaşması imzalandı.
27 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Sivas’a geldi.
28 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıktı.
28 Haziran 1919
1. Balıkesir Kongresi toplandı.
3 Temmuz 1919
Mustafa Kemal, Şark İlleri Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin kongresine katılmak üzere, Erzurum’a geldi.
8 Temmuz 1919
Mustafa Kemal resmi görevinden ve askerlikten çekildi.
9 Temmuz 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın görevine son verildiği hakkında, Harbiye Nazırı genelge yayınladı.
10 Temmuz 1919
Trakya – Paşaeli Kongresi başladı.
11 Temmuz 1919
Demirci Mehmet Efe, Kuvay-i Milliye saflarına katıldı.
13 Temmuz 1919
Refet Bele Bey, İstanbul hükümeti tarafından görevinden (3. Kolordu Komutanlığı’ndan) alındı.
18 Temmuz 1919
Müttefik Yüksek Konseyi, işgal bölgeleri hakkında anlaşamayan İtalya ve Yunanistan arasında bölüştürme yaptı ve Aydın’ın İtalyanlara verilmesi kararlaştırıldı.
20 Temmuz 1919
Kazım Karabekir Paşa, 3. Ordu (eski adı 9. Ordu) Müfettişliğine Vekil olarak atandı.
20 Temmuz 1919
Mustafa Kemal, Mazhar Müfit’e (Kansu) ileride Cumhuriyet‘in kurulacağını söyledi.
21 Temmuz 1919
Damat Ferid Paşa, 3. kez hükümeti kurdu.
23 Temmuz 1919
Erzurum Kongresi toplandı ve Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’ne Başkan seçildi.
23 Temmuz 1919
Erzurum Kongresi çalışmalarına başladı.
Erzurum Kongresi, bölgesel bir toplantı olmasına karşın alınan kararların niteliği yönüyle ilk olma özelliği taşımakta; manda ve himayeyi kesin bir şekilde reddetmesi ve ilk kez ulusal egemenliğe vurgu yaparak geçici bir hükumetin kurulacağından bahsedilmesi bakımından önem arz etmektedir.
26 Temmuz 1919
2. Balıkesir Kongresi toplandı.
4 Ağustos 1919
3. Kafkas Tümeni Komutanı Yarbay Halit (General Karsıalan), Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılık telgrafı çekti.
4 Ağustos 1919
İsmet Bey Askeri Şûra üyeliğine getirildi.
6 Ağustos 1919
1. Nazilli Kongresi toplandı.
7 Ağustos 1919
Erzurum Kongresi sona erdi.
Erzurum Kongresi, bölgesel müdafaa cemiyetlerinin katılımıyla 21 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum’da toplanan bölgesel nitelikli bir kongredir. Kongre, Erzurum’daki Eski İdadi Mektebi binasında düzenlenmiş, çoğunluğu İtilaf devletleri tarafından işgal edilmiş olan illerden gelen 63 delegenin katılımı ile yapılmıştır. Erzurum Kongresi’ne Erzurum, Trabzon, Erzincan, Sivas, Giresun, Rize, Ağrı, Bingöl, Bayburt, Artvin, Tunceli, Gümüşhane, Ordu, Tokat, Amasya, Bitlis, Siirt ve Van illerinden 63 temsilci katılmıştır.
7 Ağustos 1919
Mustafa Kemal Paşa, Yarbay Halit’in telgrafına karşılık verdi.
9 Ağustos 1919
1. Nazilli Kongresi çalışmalarını tamamladı.
9 Ağustos 1919
Mustafa Kemal, askerlikten çıkarıldı.
10 Ağustos 1919
Halide Edip (Adıvar), Mustafa Kemal’e bir mektup göndererek, Amerika’ya başvurmayı önerdi.
14 Ağustos 1919
Heyet-i Temsiliye’nin ilk toplantısı gerçekleştirildi.
16 Ağustos 1919
Alaşehir Kongresi açıldı.
24 Ağustos 1919
Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
25 Ağustos 1919
Alaşehir Kongresi, çalışmalarını tamamladı.
27 Ağustos 1919
Mustafa Kemal’e “Erzurum hemşehriliği” payesi verildi.
29 Ağustos 1919
Mustafa Kemal, Erzurum’dan ayrıldı.
2 Eylül 1919
Mustafa Kemal, Sivas’a geldi.
3 Eylül 1919
İstanbul Hükümeti, Sivas Kongresi’ni önlemeye çalıştı.
4 Eylül 1919
Sivas Kongresi toplandı ve Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’ne Başkan seçildi. Tüm yurtta, iç ve dış tehlikelerin ortaya çıkardığı millî uyanış sonucunda toplanan kongrede alınan kararlar TBMM’nin kuruluşuna temel teşkil etti. Heyet-i Temsiliye seçildi ve köylerden il merkezlerine kadar bütün millî teşkilatlanma güçlendirilerek birleştirildi.
7 Eylül 1919
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
8 Eylül 1919
Manda önerileri Kongre’de kabul edilmedi.
9 Eylül 1919
Sivas Kongresi’nin karar – tatbik yetkileri verdiği Heyet-i Temsiliye, Ali Fuat Paşa’yı Anadolu Umum Kuvay-ı Milliye Kumandanlığına tayin etti.
10 Eylül 1919
İtilaf Devletleri ile Avusturya arasında, Sen Jermen (Saint German) barış anlaşması imzalandı.
11 Eylül 1919
Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi Başkanlığına seçildi.
11 Eylül 1919
Sivas Kongresi sona erdi. 12 Eylül 1919 Padişah Mehmet Vahideddin, İngiltere ile manda anlaşmasını tasdik etti.
13 Eylül 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın, mebus (milletvekili) seçimi hazırlıkları hakkındaki genelgesi yayınlandı.
14 Eylül 1919
Sivas’ta “İrade-i Milliye” gazetesi yayımlandı.
16 Eylül 1919
3. Balıkesir Kongresi toplandı.
19 Eylül 1919
2. Nazilli Kongresi toplandı.
20 Eylül 1919
Vahidettin, İstanbul Hükümeti’ne yardımcı olunmasına ilişkin bir beyanname yayınladı.
22 Eylül 1919
Mustafa Kemal, General Harbourd ile görüştü.
27 Eylül 1919
3. Bozkır Ayaklanması çıktı.
27-28 Eylül 1919
Konya Valisi Cemal, İstanbul’a kaçtı.
30 Eylül 1919
Damat Ferid Paşa, sadrazamlıktan istifa etti.
2 Ekim 1919
Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu.
2 Ekim 1919
Mustafa Kemal, İstanbul Belediyesine mektup yazarak, İstanbul ahalisini Anadolu’daki mücadeleye çağıran beyannamesini yayınladı.
3 Ekim 1919
Mustafa Kemal, yeni sadrazama çektiği telgrafta, hükümet, Erzurum ve Sivas kongreleri amaçlarına uyduğu takdirde, ulusal örgütlerin hükümete yardımcı olacağını belirtti.
4 Ekim 1919
1. Bozkır Ayaklanması bastırıldı. Aynı tarihte Mustafa Kemal, çektiği bir telgrafla, Yahya Kaptan adlı milis komutandan İzmit yöresinde güçlü bir örgüt kurmasını istedi.
7 Ekim 1919
Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, Anadolu ve Rumeli Mudafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne katıldı.
7 Ekim 1919
Yunanlıların yaptıkları zulümleri incelemek üzere kurulmuş olan, Uluslararası İnceleme Komisyonu, hazırladığı raporu Paris’te Barış Konferansı’na verdi.
13 Ekim 1919
“Tasviri Efkar” gazetesi başyazarı Velit’in (Ebüzziya) Mustafa Kemal’e sorduğu sorulara Mustafa Kemal yanıt verdi.
15 Ekim 1919
Bahriye Nazırı Salih Paşa, Amasya’ya hareket etti.
16 Ekim 1919
1. Edirne Konferansı başladı.
16 Ekim 1919
Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’tan, Amasya’ya doğru yola çıktılar.
17 Ekim 1919
Batı Trakya’daki İskeçe kasabası, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
18 Ekim 1919
Mustafa Kemal ve arkadaşları Amasya’ya geldiler.
20 Ekim 1919
2. Bozkır Ayaklanması çıktı.
20-22 Ekim 1919
Mustafa Kemal, İstanbul’dan gelen Bahriye Nazırı (Bakan) Salih Paşa ile Amasya’da görüştü. Amasya Protokolü imzalandı.
23 Ekim 1919
Pontus Hareketi (ve Doğu Trakya) için, İstanbul Rumlarca merkez kabul edildi.
25 Ekim 1919
1. Anzavur isyanı başladı.
26 Ekim 1919
Bayburt’un Hart bucağında, Şeyh Eşref ayaklanması başladı.
27 Ekim 1919
Mustafa Kemal, Tokat’a gitti.
28 Ekim 1919
Mustafa Kemal Tokat’tan Sivas’a doğru yola çıktı.
28 Ekim 1919
Heyet-i Temsiliye, Ali Rıza Paşa kabinesini destekleme kararı aldı.
29 Ekim 1919
Fransızlar, Güneydoğuda İngiliz işgal kuvvetlerinin yerini aldı ve Fransızlar Antep’e girdi.
31 Ekim 1919
Maraş’ta, Sütçü İmam Olayı gerçekleşti.
3 Kasım 1919
“Karakol Cemiyeti” adlı direniş örgütü kuruldu.
3 Kasım 1919
General Milne, İzmir Cephesindeki Milli kuvvetlerin, 3 km. geri alınması gerektiğini, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya bildirdi.
4 Kasım 1919
3. Bozkır Ayaklanması bastırıldı.
5 Kasım 1919
Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti kuruldu.
7 Kasım 1919
Mustafa Kemal, İstanbul’da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum’dan milletvekili seçildi.
16 Kasım 1919
Mustafa Kemal Paşa, batıdaki milli kuvvetlerin örgütlenmesi ve ordu tarafından desteklenmesi için bazı kolordu ve tümen komutanlarına önerilerde bulundu.
16 Kasım 1919
Batı Anadolu’daki kuvvetlerin, üç cephe üzerinde tertiplenmesi hakkında, Mustafa Kemal Paşa, Heyeti Temsiliye adına Harbiye Nezareti’ne öneri sundu.
16 Kasım 1919
Balıkesir’de, Mustafa Necati ile Vasıf ve Esat (Çınar) kardeşler “İzmir’e Doğru” gazetesini yayınlamaya başladılar.
19 Kasım 1919
4. Balıkesir Kongresi toplandı.
21 Kasım 1919
Gökçen Efe şehit oldu.
27 Kasım 1919
İtilaf Devletleri ile Bulgaristan arasında, Nöyyi Barış Anlaşması imzalandı.
27 Kasım 1919
Kara Vasıf Sivas’a gitti.
28 Kasım 1919
Maraş mücadelesi başladı.
29 Kasım 1919
Antep ve Maraş’a Kılıç Ali Paşa komutan olarak atandı ve Kuvayi Milliye’yi örgütlemekle görevlendirildi
29 Kasım 1919
Maraş’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
29 Kasım 1919
İstanbul’da “Karakol” Cemiyeti kuruldu.
30 Kasım 1919
1. Anzavur İsyanı’nda, Anzavur kuvvetleri yok edildi.
4 Aralık 1919
Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kuruldu.
8 Aralık 1919
Batı Anadolu hareketinin yönetimi, Ali Fuat Paşa’ya verildi.
10 Aralık 1919
3. Kolordu komutanı Albay Refet (Bele), Nazilli’ye gelerek, Aydın Kuvay-ı Milliye komutanlığını üzerine aldı.
13 Aralık 1919
Galibler Yüksek komiserleri, Yunanlıların İzmir’i işgalini kabul etmedi.
18 Aralık 1919
Mustafa Kemal Paşa, Sivas’tan ayrıldı.
18 Aralık 1919
Batum’da Pontus Hükümeti kuruldu.
23 Aralık 1919
İtalyanlar Antalya’dan sonra, Konya’ya kadar geldi.
27 Aralık 1919
Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye üyeleriyle birlikte Ankara’ya geldi.
28 Aralık 1919
Mustafa Kemal, Ankaralılarla bir konuşma yaparak durumu anlattı.
29 Aralık 1919
Urfa’da Kuvayı Milliye kuruldu.
29 Aralık 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın, Heyet-i Temsiliye ile görüşmek üzere milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi hususundaki genelgesi yayınlandı.
29 Aralık 1919
Mustafa Kemal’in ordudan atılmadığı, istifa ettiği, alınan nişan ve madalyalarının geri verilmesi üzerinde Meclis-i Vükela (bakanlar kurulu) kararı alındı.
3 Ocak 1920
Milletvekilleri Mustafa Kemal ile görüşmeye başladı.
9 Ocak 1920
Kuvay-i Milliye’ci Yahya Kaptan Gebze’de, İstanbul Hükümetinin adamlarınca öldürüldü.
10 Ocak 1920
Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye gazetesi kuruldu.
11 Ocak 1920
Konya’da miting yapıldı.
12 Ocak 1920
İstanbul’da son Meclis-i Mebusan’ı açıldı.
13 Ocak 1920
Sultanahmet alanında, İstanbul’un Türk kalması için büyük bir miting yapıldı.
14 Ocak 1920
Mustafa Kemal, Meclis-i Mebusan’ın açılışını kutladı.
15 Ocak 1920
2. Edirne Kongresi toplandı.
20 Ocak 1920
İsmet Bey, Ankara’ya gitti.
20 Ocak 1920
Maraş’ta kurtuluş mücadelesi başladı.
24 Ocak 1920
Kastamonu’da “Gençler Kulübü” açıldı.
26 Ocak 1920
Celalettin Arif Bey, geçici olarak Mebusan Meclisi başkanlığına seçildi.
26-27 Ocak 1920
Köprülü Hamdi Bey, Kuvay-i Milliyecilerle, Fransızların koruduğu Akbaş cephaneliğini basmak için, Rumeli yakasına geçti.
28 Ocak 1920
Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın gizli toplantısında Misâk-ı Millî kabul edildi.
31 Ocak 1920
Mebusan Meclisi başkanlığına Reşat Hikmet Bey seçildi.
1 Şubat 1920
Maraş’ta Fransızlar, çarşıları yakmaya başladı ve çok şiddetli sokak savaşları başladı.
3 Şubat 1920
Fevzi Paşa, Osmanlı Hükümeti’nin Harbiye Nazırı oldu.
6 Şubat 1920
Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde, Mondros Müterekesi‘ne karşı direnme yanlısı Felah-ı Vatan Grubu kuruldu.
9 Şubat 1920
Kuvay-i Milliye birlikleri, Urfa’ya girdi.
11 Şubat 1920
Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ile görüştü.
12 Şubat 1920
Maraş, Fransız işgalinden kurtuldu.
14 Şubat 1920
Yenihan isyanı başladı.
15 Şubat 1920
Londra Konferansı’nda, İstanbul’un Türklere bırakılması kararı verildi.
16 Şubat 1920
2. Anzavur Ayaklanması başladı.
17 Şubat 1920
İstanbul Osmanlı Mebuslar Meclisi, kabul ettiği Milli Misak‘ın, basında yayınlanmasını ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesini kararlaştırdı.
18 Şubat 1920
Milli Misak, İstanbul Meclisi’nce yayımlandı.
19 Şubat 1920
Müttefiklerin tehdit ültimatomları, İstanbul Hükümeti’nce yayımlandı.
22 Şubat 1920
Müttefik ültimatomlarına karşılık olmak üzere, Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’ne cevap verdi.
28 Şubat 1920
Yunan 1. Kolordusu Başkomutanlık Karargâhı, Selanik’ten İzmir’e taşındı.
3 Mart 1920
Yunanlılar, Gölcük Yaylası ile Bozdağ’ı işgal etti.
3 Mart 1920
Ali Rıza Paşa kabinesi istifa etti.
4 Mart 1920
Celalettin Arif Bey, Mebusan Meclisi başkanlığına seçildi.
5 Mart 1920
Kuvayı Milliye birlikleri, Fransızlara karşı saldırıya geçti.
8 Mart 1920
Salih Hulusi (Kezrak) Paşa kabinesi kuruldu.
10 Mart 1920
5. Balıkesir Kongresi toplandı.
15 Mart 1920
İngilizler, İstanbul’da yüz elli Türk aydınını tutukladı.
16 Mart 1920
İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Meclis basıldı, bazı milletvekilleri tutuklandı ve Malta Adası’na sürüldü. Mustafa Kemal, durumu bütün devletler ve Millet Meclisleri nezdinde protesto etti. Ankara’da yeni bir Millet Meclisi toplama teşebbüsüne geçildi.
17 Mart 1920
İngilizler, Eskişehir ve Afyon’dan çekildiler. (24 Nisan’da Şile’ye asker çıkardılar)
18 Mart 1920
Balıkesir’de, Kastamonu’da, İstanbul’un işgalini protesto mitingleri yapıldı.
18 Mart 1920
Meclis-i Mebusan, bir kapanış toplantısı yaparak ebediyen faaliyetlerine son verdi.
19 Mart 1920
Mustafa Kemal, Ankara’da toplanacak Meclis için seçim yapılmasını bir yazı ile illere ve komutanlıklara bildirdi.
26 Mart 1920
Amerika Birleşik Devletleri Cumhurbaşkanı Wilson, Büyük Ermenistan kurulması hakkında nota verdi.
28 Mart 1920
Antep’te Fransızlara karşı direnişiyle ünlenen Şahin Bey şehit oldu.
29 Mart 1920
Yarbay Rahmi Bey, Anzavur’a bağlı askerler tarafından öldürüldü.
31 Mart 1920
Lüleburgaz Kongresi toplandı.
1 Nisan 1920
Trakya Kongresi toplandı.
1 Nisan 1920
Antep’te, Kızılhisar Baskını ve şehir içi muharebeleri.
2 Nisan 1920
İstanbul’da Salih Hulusi Paşa Hükümeti, İngilizlerin baskısıyla istifa etti.
2 Nisan 1920
İstanbul Mebuslar Meclisi’nden ilk grup Ankara’ya geldi.
3 Nisan 1920
İsmet Bey (İnönü) Ankara’da, Milli Mücadeleye katıldı.
4 Nisan 1920
12. Kolordu komutanı Fahrettin (Altay) Ankara’ya gelerek, Mustafa Kemal ile görüştü.(Ankara’ya katılmış oldu)
4 Nisan 1920
Anzavur Ahmed, Gönen’i ele geçirdi.
5 Nisan 1920
Damat Ferid Paşa, 4. kez hükümeti kurdu.
6 Nisan 1920
Ankara’da Anadolu Ajansı kuruldu.
8 Nisan 1920
Fransızlar, ateşkes istedi.
8 Nisan 1920
Salih Paşa’nın istifası ile kurulan Damat Ferit Paşa kabinesinin tanınmayacağı yolunda, Heyeti Temsiliye genelgesi yayınlandı.
11 Nisan 1920
Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah’ın, “Padişah ve Halife kuvvetleri dışındaki millî kuvvetleri kâfir ilan eden ve katlinin vacip (gerekli)” olduğunu bildiren fetvası “Takvim-i Vekayi“de yayınlandı.
11 Nisan 1920
Fransızlar, Urfa’dan çekildi.
11 Nisan 1920
Damat Ferid, Kuvayi Milliye aleyhinde bildiri yayınladı.
11 Nisan 1920
Mebusan Meclisi Padişah tarafından feshedildi.
12 Nisan 1920
Urfa, Fransız işgalinden kurtuldu.
13 Nisan 1920
1. Düzce Ayaklanması başladı.
15 Nisan 1920
2. Anzavur İsyanı bastırıldı.
17 Nisan 1920
Fevzi Paşa, Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere İstanbul’dan ayrıldı.
18 Nisan 1920
Milli Kuvvetleri bastırmak amacı ile, İstanbul Hükümeti “Kuvve-i İnzibatiye” adlı bir örgüt kurulmasına ilişkin kararname çıkardı. (Hilafet Ordusu adını taşıyan bu örgüt 25.6.1920’de kaldırıldı)
19 Nisan 1920
Beypazarı, Nallıhan isyanları başladı.
19 Nisan 1920
Anzavur Ahmed İstanbul’a kaçtı.
19-26 Nisan 1920
İtilaf Devletleri temsilcileri, Türkiye ile yapılacak anlaşmanın esaslarını kararlaştırmak üzere, San Remo’da toplandı.
21 Nisan 1920
Mustafa Kemal Paşa’nın, Büyük Millet Meclisinin 23 Nisan 1920’de açılması hakkındaki tamimi yayınlandı.
21 Nisan 1920
Bursa’da bazı din adamları, Milli Mücadelenin meşruiyyetine dair fetva verdi.
22 Nisan 1920
İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükümeti’ni Paris Barış Konferansı’na davet etti.
22 Nisan 1920
24. Tümen komutanı Yarbay Mahmut, Hendek’ten Düzce üzerine yürürken, ayaklananlar tarafından şehit edildi.
23 Nisan 1920
Mustafa Kemal, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı.
24 Nisan 1920
TBMM Mustafa Kemal’i başkan seçti. Mustafa Kemal İlk Meclis konuşmasını yaptı.
24 Nisan 1920
İlk Kanun özelliğini taşıyan Ağnam Resmi Kanunu, TBMM’de kabul edildi.
25 Nisan 1920
İsmet Bey (İnönü), Genelkurmay Başkanlığına getirildi.
25 Nisan 1920
T.B.M.M.’de “Muvakkat İcra Encümeni” kuruldu.
26 Nisan 1920
Mustafa Kemal, Sovyet Hükümeti’nden savaş malzemesi istedi.
27 Nisan 1920
Fevzi Paşa (Mareşal Çakmak), TBMM’ne girdi
28 Nisan 1920
İstanbul Hükümeti, Anadolu’da Padişah Hükümeti’nin yönetimini kurmak amacı ile “Anadolu Fevkalade Müfettiş-i Umumiliği’ni oluşturan kararnameyi yayınladı. (Bu örgüt, 3 Kasım 1920’de kaldırıldı).
29 Nisan 1920
Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarıldı.
30 Nisan 1920
Mustafa Kemal, TBMM’nin açıldığını Avrupa devletleri dışişleri bakanlıklarına, bir yazı ile bildirdi.
2 Mayıs 1920
TBMM’nde “Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun” kabul edildi.
3 Mayıs 1920
Ankara’da ilk Bakanlar Kurulu olan İcra Vekilleri Heyeti kuruldu.
5 Mayıs 1920
TBMM tarafından seçilen ilk Bakanlar Kurulu, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplandı.
5 Mayıs 1920
Konya’da ayaklanma çıktı.
5 Mayıs 1920
Şeyhülislam Dürizzade Abdullah’ın fetvasına karşılık, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) ile Anadolu din adamlarının, 251 imzalı fetvası yayınlandı. (Hakimiyeti Milliye’de)
6 Mayıs 1920
TBMM’nde “İstanbul Hükümeti ile Resmi Muharebenin Memnuiyeti Hakkında” 12 sayılı karar çıkarıldı.
9 Mayıs 1920
Büyük Edirne Kongresi gerçekleştirildi.
9 Mayıs 1920
TBMM, İslam dünyasına bir bildiri yayınladı.
10 Mayıs 1920
Anzavur Ahmed’e bağlı kuvvetler, Adapazarı’nı ele geçirdi.
10 Mayıs 1920
Mustafa Kemal, Chicago Tribune gazetesi muhabiri Williams ile konuştu.
11 Mayıs 1920
İstanbul Hükümeti temsilcisi Tevfik (Okday) Paşa’ya, San Remo’da saptanan barış antlaşması taslağı bildirildi
11 Mayıs 1920
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da toplanan bir Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edildi. (Padişah 24 Mayıs’ta onayladı)
11 Mayıs 1920
Hariciye Vekili Bekir Sami başkanlığında bir kurul Moskova’ya doğru yola çıktı.
13 Mayıs 1920
Cafer Tayyar Bey, Trakya kuvvetlerinin komutanı oldu.
15 Mayıs 1920
Kuvay-ı İnzibatiye, Kuvay-ı Milliye tarafından yenilgiye uğratıldı.
15 Mayıs 1920
1. Yozgat İsyanı başladı.
19 Mayıs 1920
T.B.M.M.’nde Damat Ferit ile arkadaşlarının yurttaşlıktan çıkarılmasına karar verildi.
23 Mayıs 1920
Çerkez Ethem, Sapanca ve Adapazarı’nı, Anzavur Ahmed’e bağlı kuvvetlerden geri aldı.
24 Mayıs 1920
Mustafa Kemal’in idam kararını padişah onayladı.
24 Mayıs 1920
İstanbul Divan-ı Harb’i, Fevzi (Çakmak) Paşa’yı idama mahkum etti. (onaylanması 27 Mayıs)
25 Mayıs 1920
Çerkez Ethem kuvvetleri, Hendek’e girdi.
27 Mayıs 1920
Bolu, isyancıların elinden alındı.
27 Mayıs 1920
Batı Trakya Hükümeti kuruldu.
28 Mayıs 1920
Osmaniye, Fransızlarca işgal edildi.
30 Mayıs 1920
Fransa ile Ankara’da imzalanan mütareke (Ateşkes Anlaşması) yürürlüğe girdi. (20 gün için)
30-31 Mayıs 1920
Cafer Tayyar’a (Eğilmez), Edirne Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyeti’nce Trakya Müdafaa-i Milliye Kumandanı sanı verildi.
1 Haziran 1920
Başkan W. Wilson’un, Ermeni mandası önerisini Amerikan senatosu reddetti.
2 Haziran 1920
Kozan, düşman işgalinden kurtuldu.
3 Haziran 1920
Sovyet Hükümeti, Mustafa Kemal’in mektubunu yanıtladı.
4 Haziran 1920
İtilaf Devletleri Macarlarla, Trianon Barış anlaşmasını imzaladı.
6 Haziran 1920
İstanbul Divan-ı Harb-i, İsmet İnönü, Bekir Sami Kunduh, Celalettin Arif, Dr. Rıza Nur, Yusuf Kemal Tengirşenk, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Rıfat Börekçi ve Fahrettin Altay’ı, idama mahkum etti.
6-7 Haziran 1920
Zile Ayaklanması başladı.
7 Haziran 1920
“16 Mart 1920 Tarihinden itibaren İstanbul Hükümeti’nce aktedilen Bilcümle Mukavelat, Uhudat vesairenin Keelemyekun Addi Hakkında Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi. (İstanbul Hükümeti’nin İstanbul’un işgali gününden sonra yaptığı ve yapacağı tüm anlaşmaların hükümsüz sayılacağı)
8Haziran 1920
Doğu bölgesinde Ermeni saldırısına karşı seferberlik ilan edildi.
8-26 Haziran 1920
Doğuda Milli Aşireti ayaklanması çıktı.
13 Haziran 1920
İsyancılar, Köhne kasabasını bastı.
14 Haziran 1920
Yozgat’ta Çapanoğulları ayaklanması çıktı.
15 Haziran 1920
15. Korodu Komutanlığı “Doğu Cephesi Komutanlığı” olarak adlandırıldı ve Kazım Karabekir Paşa komutanlığa atandı.
15 Haziran 1920
İsmet Bey’in idam kararını padişah onayladı.
18 Haziran 1920
Fransızlar, Zonguldak’ı işgal etti ve 20 günlük mütareke sona erdi.
20 Haziran 1920
Yunan ordusuna taarruz emri verildi.
21 Haziran 1920
Mustafa Kemal, Eskişehir’de Ali Fuat (Cebesoy) ile görüştü.
21-22 Haziran 1920
Boulogne Konferansı toplandı.
22 Haziran 1920
Yunanlılar Milne Hattı’nı geçerek, genel taarruza başladı. Doğu’dan da Ermeniler taarruza başladı.
23 Haziran 1920
Çerkez Ethem, Yozgat’a girdi.
24 Haziran 1920
Yunanlılar, Alaşehir’i işgal etti.
24-25 Haziran 1920
Batı Cephesi Kumandanlığı kuruldu. Kumandanlığa da Ali Fuat (Cebesoy) Paşa atandı.
25 Haziran 1920
İngilizler, Mudanya’ya asker çıkardılar ve kısa sürede ayrıldılar.
26 Haziran 1920
Bakanlar Kurulu Kararı ile Elcezire ve Adana cephesi komutanlıkları kuruldu.
27 Haziran 1920
Çapanoğulları ayaklanması bastırıldı.
27 Haziran 1920
Kula Olayı çıktı. (Bozguncular askeri dağıttılar)
30 Haziran 1920
Yunanlılar, Balıkesir ve Edremit bölgelerini işgal etti.
2 Temmuz 1920
İngilizler, Mudanya’ya kuvvet çıkarma girişiminde bulundu ve Yunanlılar, Kemal Paşa ve Gönen ilçelerini işgal etti.
3 Temmuz 1920
İstiklal Mahkemesi, Damat Ferit Paşa’yı idama mahkûm etti.
3 Temmuz 1920
Haçin (Saimbeyli) Fransızlarca işgal edildi.
6 Temmuz 1920
İngilizler, Mudanya bölgesine kuvvet çıkardı.
8 Temmuz 1920
Yunanlılar, Bursa’yı işgali etti.
9 Temmuz 1920
Doğudaki katliamı protesto için, Ermenistan’a ültimatom verildi.
10 Temmuz 1920
Bursa’nın, 8 Temmuz’da Yunanlılarca işgali üzerine, TBMM kürsüsüne siyah örtü konuldu.
10 Temmuz 1920
Bilecik kurtuldu.
12 Temmuz 1920
İznik, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
14 Temmuz 1920
İstanbul Divan-ı Harbi, Mustafa Kemal’e katılan subayları idama mahkum etti. (Padişah 25 Temmuz’da onayladı)
14 Temmuz 1920
Gizli Türkiye Komünist Fırkası kuruldu.
18 Temmuz 1920
Büyük Millet Meclisi’nde, Milli Misak üzerine and içildi.
19 Temmuz 1920
Hariciye Vekili Bekir Sami başkanlığındaki kurul Moskova’ya vardı.
19 Temmuz 1920
2. Düzce Ayaklanması çıktı.
20 Temmuz 1920
Yunanlılar Bandırma’dan gelen kuvvetlerle, Tekirdağ bölgesini işgal etti.
20-25 Temmuz 1920
Doğu Trakya Savaşları başladı.
22 Temmuz 1920
Padişah Vahdettin’in başkanlığında toplanan Saltanat Şurası’nda Sevr Antlaşması kabul edildi.
23 Temmuz 1920
Yunanlılar Babaeski, Lüleburgaz ve Hayrabolu’yu işgal etti.
23-24 Temmuz 1920
Albay Cafer Tayyar (Eğilmez), Havsa-Bostanlı’da Yunanlılara esir düştü.
30 Temmuz 1920
İstanbul’da bir gün önce istifa eden Damat Ferid Paşa, 5. kez hükümeti kurmakla görevlendirildi.
1 Ağustos 1920
Çerkez Ethem kuvvetleri Demirci kasabasına girdi.
6 Ağustos 1920
Çapanoğulları Ayaklanması önderlerinden, Halit Bey yakalandı.
10 Ağustos 1920
Sevr Antlaşması imzalandı.
14 Ağustos 1920
Yüzbaşı Şeref Bey, Bolu’ya girdi.
17 Ağustos 1920
Bekir Sami başkanlığındaki Türk Heyeti ile Sovyet Heyeti arasında Moskova’da görüşmeler başladı.
18 Ağustos 1920
Kuvayı Milliye birlikleri Antep’e girdi.
19 Ağustos 1920
Sevr Barış Antlaşması’nı imzalayanlar ve Saltanat Şûrası’nda olumlu oy kullananlar TBMM’nce vatan haini ilân edildi.
24 Ağustos 1920
2. Milli Aşiret Ayaklanması çıktı. Söndürülmesi 8 Eylül 1920
29 Ağustos 1920
Yunanlılar Uşak’ı işgal etti.
30 Ağustos 1920
Ayaklanmaya katılan Adapazarı ve Düzce halkı TBMM ‘nde affedildi.
3 Eylül 1920
Simav, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
3 Eylül 1920
Nizip işgal edildi.
5 Eylül 1920
TBMM ‘nde “Nisab-ı Müzakere Kanunu” kabul edildi.
5 Eylül 1920
2. Yozgat Ayaklanması başladı. Söndürülmesi 30 Aralık 1920
6 Eylül 1920
Refet Bey İçişleri Bakanı oldu.
7 Eylül 1920
Takvimi Vekayi” Gazetesinde, rütbeleri indirilen subaylar arasında Mustafa Kemal’in rütbesinin yarbaylığa indirildiği yazıldı.
11 Eylül 1920
TBMM’nde İstiklal Mahkemelerinin kurulmasına karar verildi.
12 Eylül 1920
Doğu Cephesi birlikleri Ermenilere karşı saldırıya geçti.
13 Eylül 1920
Mustafa Kemal’in “Halkçılık Programı” T.B.M.M. ‘ne sunuldu. (18 Eylül’de T.B.M.M. ‘nde okundu)
13 Eylül 1920
Mustafa Kemal, İstanbul’dan gelen Osmanlı delegeleri, Ahmet İzzet ve Salih Paşa’larla, Bilecik tren istasyonunda görüştü.
14 Eylül 1920
TBMM ‘nde “Men-i Müskirat Kanunu” kabul edildi. (28 Şubat 1921’de yayınlandı) (Sarhoş eden şeylerin yasaklanması)
23 Eylül 1920
İlk Sovyet Savaş malzemeleri geldi.
24 Eylül 1920
Doğu Cephesinde Ermeniler, Bardız ve Kötek’te saldırıya geçti.
29 Eylül 1920
Sarıkamış, Ermenilerden geri alındı.
1 Ekim 1920
Milli Kuvvetler, Kağızman’ı geri aldı.
2 Ekim 1920
Konya’da Delibaş Ayaklanması çıktı.
6 Ekim 1920
Kuvayı Milliye Konya’ya girdi.
7 Ekim 1920
“Ceride-i Resmiye” (Resmi Gazete) kuruldu. (Çıkışı
15 Ekim 1920
Güney cephesinde Saimbeyli kurtarıldı.
17 Ekim 1920
Damat Ferid Paşa sadrazamlıktan istifa etti.
17 Ekim 1920
Misak-ı Milli esaslarına aykırı Sovyet önerileri, TBMM ‘nde reddedildi.
18 Ekim 1920
Resmi Türkiye Komünist Fırkası kuruldu.
21 Ekim 1920
Tevfik Paşa başkanlığında İstanbul’da son Osmanlı Hükümeti kuruldu.
24 Ekim 1920
Batı Cephesi’nde Türk kuvvetleri Gediz Taarruzunu gerçekleştirdi.
27 Ekim 1920
Yunanlılar İnegöl ve Yenişehir’i işgali etti.
27 Ekim 1920
T.B.M.M., bundan böyle İstanbul Meclisinden başka milletvekili kabul edilmemesine karar verdi.
30 Ekim 1920
Kars Ermenilerden geri alındı.
1 Kasım 1920
Ankara’daki “Zabit Namzetleri Talimgahı” ilk mezunlarını verdi.
2 Kasım 1920
İkinci parti Sovyet savaş malzemeleri geldi.
4 Kasım 1920
İcra Vekilleri Heyeti’nin seçim yönteminde değişiklik yapıldı. (Şimdiye değin bakanları Meclis gizli oyla seçiyordu. Bundan böyle bakanlar, T.B.M.M. Başkanınca gösterilen adaylar arasından seçilecekti)
6 Kasım 1920
Doğu cephesinde Ermeniler mütareke istedi.
7 Kasım 1920
Doğu Cephesi birlikleri, Gümrü’yü işgal etti.
8 Kasım 1920
Ermeniler, T.B.M.M. ‘nin barış koşullarını kabul etmedi.
8 Kasım 1920
Ali Fuat Paşa’nın, Moskova Büyükelçiliği’ne atanma kararı alındı.
8 Kasım 1920
Savaş’ın, düzenli ordu ile yürütülmesine karar verildi.
9 Kasım 1920
Batı Cephesi iki bölüme ayrıldı.(kuzey cephesi, güney cephesi) İsmet Bey’in (İnönü) Batı Cephesi, Refet Bey’in (Bele) Güney Cephesi Komutanlıklarına tayini.
11 Kasım 1920
Doğu Cephesi Karargâhı, Gümrü’ye taşındı.
12 Kasım 1920
Ermeniler’in boşalttığı Iğdır’a, Türk birlikleri girdi.
15 Kasım 1920
Şeyh Sunusi (Libya) Ankara’ya geldi.
15 Kasım 1920
Islahiye kurtuldu.
18 Kasım 1920
Ermenistan’la Ateşkes Anlaşması imzalandı.
18 Kasım 1920
T.B.M.M., Emperyalizme karşı bildirisini (beyanname) yayınladı.
20 Kasım 1920
General Papulas, Türkiye’deki Yunan orduları başkomutanlığına atandı.
21 Kasım 1920
Ali Fuat Paşa, Moskova Büyükelçisi oldu.
22 Kasım 1920
Yunan Başkomutanı General Papulas İzmir’e geldi.
25 Kasım 1920
T.B.M.M. ‘nde “Düğünlerde Men’i İsrafat Kanunu” kabul edildi. (Düğünlerde gereksiz harcamanın önlenmesi)
27 Kasım 1920
Çerkes Ethem birliklerinin itaatsizlikleri, Ethem’in kardeşi Tevfik’in Batı cephesi komutanına ve Mustafa Kemal’e yazdığı mektuplarla ortaya çıktı.
29 Kasım 1920
İstiklal Madalyası Kanunu” kabul edildi.
1 Aralık 1920
Demirci Mehmet Efe’nin ayaklanması.
3 Aralık 1920
Türkiye – Ermenistan arasındaki sınırı çizen Gümrü Antlaşması imzalandı.
3 Aralık 1920
Mamure kurtuldu.
4 Aralık 1920
Eskişhir’de Mustafa Kemal, İsmet İnönü ile Çerkez Ethem’in kardeşi milletvekili Çerkez Reşit arasında görüşmeler yapıldı
5 Aralık 1920
İstanbul’dan gelen İzzet (Furgaç) ve Salih (Hulusi Kezrak) Paşalarla Mustafa Kemal arasında Bilecik görüşmesi yapıldı.
6 Aralık 1920
Bilecik Görüşmesine katılanlar, Ankara’ya götürüldü.
9 Aralık 1920
İç ayaklanmaları bastırmak üzere, Merkez Ordusu kuruldu. Komutanlığa Nurettin Paşa getirildi.
11 Aralık 1920
Demirci Mehmet Efe üzerine, birlik gönderildi.
13 Aralık 1920
Doğu Cephesi Karargâhı, Kars’a taşındı.
16 Aralık 1920
Demirci Mehmet Efe yenildi.
19 Aralık 1920
5 Aralık’ta yapılan plesibit üzerine, Konstantin yeniden Yunanistan Kralı olarak Atina’ya geldi.
24 Aralık 1920
Çerkez Ethem’i yola getirmek için, bir ögüt kurulu, Kütahya’ya gönderildi.
27 Aralık 1920
Çerkez Ethem Ayaklanması başladı.
29 Aralık 1920
Kütahya, T.B.M.M. Kuvvetlerince Ethem kuvvetlerinden temizlendi.
6 Ocak 1921
Yunanlılar, Eskişehir’e doğru ilerlemeye başladı.
6-10 Ocak 1921
I. İnönü Muharebesi ve Zaferi
9 Ocak 1921
Bilecik’in, Yunanlılar tarafından işgali.
17 Ocak 1921
Türk Heyeti görüşmelerde bulunmak üzere Tiflis’e gitti.
17 Ocak 1921
Büyük Millet Meclisi, asi Ethem hakkında bir bildiri yayınladı.
20 Ocak 1921
İlk Anayasa, (Teşkilat-ı Esasiye) Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildi.
22 Ocak 1921
Çerkez Ethem birlikleri tamamiyle yenildi.
23 Ocak 1921
“Alemdar” gemisi, Milli Mücadele’ye katılmak üzere İstanbul’dan Karadeniz’e açıldı. (Arada Fransızların eline geçen gemi 28 Ocak günü silahsız mürettebatınca yeniden kurtarılmıştır.)
24 Ocak 1921
Asi Ethem ayaklanması bastırıldı.
24 Ocak 1921
Fevzi Paşa, İcra Vekilleri başkanlığına getirildi. (9 Temmuz 1922’ye kadar bu görevde kaldı.)
26 Ocak 1921
İtilaf Devletleri, Sadrazam Tevfik Paşa’dan Londra Konferansı’na delege göndermesini istedi.
28-29 Ocak 1921
Türkiye’ye geldikten sonra, denize açılarak Rusya’ya dönmekte olan Mustafa Suphi ve arkadaşları, Yahya Kahya’nın adamlarınca denizde öldürüldü. (Bu olay, zaman zaman Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir aleyhinde propaganda için kullanılmıştır.)
29 Ocak 1921
Türk Heyeti, Tiflis’den Bakü’ye geçti.
31 Ocak 1921
Bekir Sami Kurulu, Moskova’dan Ankara’ya döndü.
5 Şubat 1921
Ankara, Londra Konferansı’na heyet göndermeye karar verdi.
6 Şubat 1921
Mustafa Kemal, “Hakimiyeti Milliye” muhabirine: “Komünizm içtimai bir meseledir” dedi
6 Şubat 1921
“Hakimiyeti Milliye” günlük çıkmaya başladı. (Bir süre Pazar günleri çıkmamış, savaşın kızıştığı günlerde ek yayınlamış, sonra tamamı ile günlük olmuştur.)
8 Şubat 1921
T.B.M.M. Ayıntap’a (Antep) kahramanca direnişinden dolayı “Gazi”sanı veren kanunu kabul etti.
9 Şubat 1921
Gaziayıntap, bir anlaşma imzalanarak Fransızlara teslim oldu.
10 Şubat 1921
Mustafa Kemal, cepheye doğru yola çıktı.(15 Şubat’ta döndü).
17 Şubat 1921
Ankara dışındaki İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı.
21 Şubat 1921
Londra Konferansı başladı.
22 Şubat 1921
Moskova’da Türk-Sovyet görüşmeleri başladı.
23 Şubat 1921
T.B.M.M. Hükümeti, Ardahan, Artvin ve Batum’un boşaltılması için Gürcistan’a ültimatom verdi.
25 Şubat 1921
Kızıl Ordu Tiflis’e girdi.
26 Şubat 1921
Türk-Sovyet görüşmeleri başladı.
28 Şubat 1921
T.B.M.M.’nde ilk bütçe kabul edildi. (1920 yılı bütçesi: 630,149,58 TL idi. 11,9.1920’de “Altı Aylık Muvakkat Bütçe Kanunu” çıkarılmıştı.
1 Mart 1921
Afganistan’la Moskova’da dostluk anlaşması imzalandı. Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Bey generalliğe terfii etti.
2 Mart 1921
Dr. Adnan Bey Meclis ikinci başkanı oldu.
6 Mart 1921
Koçgir Ayaklanması başladı. Bastırılması 17 Haziran 1921.
7 Mart 1921
Ahmet İzzet ve Salih Paşalar serbest bırakıldı.
11 Mart 1921
Doğu Cephesi kuvvetleri, Batum’u işgal etti.
12 Mart 1921
Londra Konferansı sona erdi.
12 Mart 1921
“İstiklal Marşı” TBMM’nde kabul edildi.
14 Mart 1921
Doğu Cephesi kuvvetleri Ahıska’yı işgal etti.
15 Mart 1921
Talat Paşa Berlin’de öldürüldü.
16 Mart 1921
TBMM Hükümeti ile Sovyet Rusya arasında “Moskova Antlaşması” imzalandı.
18 Mart 1921
Gürcülerin milli kuvvetlerimize saldırısı sonunda, Kızılordu birlikleri Batum’a girdi.
21 Mart 1921
Yeşil Ordu adlı sol kuruluşla ilgileri dolayısıyla TBMM’nin gizli oturumunda Tokat Milletvekili Nazım (Resmor), Afyon Milletvekili Mehmet Şükrü (Koç), Bursa Milletvekili Servet’in dokunulmazlıkları kaldırıldı.
23 Mart 1921
Bursa ve Uşak Cephelerinden Yunan saldırısı başladı.
25 Mart 1921
Yunanlılar Sapanca’yı işgal etti.
26 Mart 1921
Yunanlılar Adapazarı’nı işgal etti.
28 Mart 1921
Doğu birliklerimiz Batum, Ahıska, Ahılkelek’i boşalttı.
7-8 Nisan 1921
Afyon Yunanlılardan geri alındı.
12 Nisan 1921
Mustafa Kemal, Anadolu’daki Yunan zulümlerini protesto ederek “İnsanlık alemine” bir beyanname yayınladı.
12 Nisan 1921
Mehmet Emin (Yurdakul) ile Yusuf Akçura Ankara’ya geldi.
13 Nisan 1921
Türk ve Yunan birlikleri arasında, Dumlupınar Savaşı başladı.
15 Nisan 1921
Ahmet Anzavur Bandırma yakınlarında öldürüldü. (Padişah kendisine Paşalık vermişti.)
18 Nisan 1921
İsmal Fazıl Paşa öldü. (Ali Fuat Cebesoy’un babası, Nafia Vekili.)
22 Nisan 1921
Mustafa Kemal, “Hakimiyeti Milliye’ye verdiği demecinde: Hürriyet ve İstiklal benim karakterimdir” dedi.
23 Nisan 1921
“23 Nisan’ın Milli Bayram Addine Dair Kanun” TBMM’nde kabul edildi.
27 Nisan 1921
İzmit, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
28 Nisan 1921
İngilizlerin Malta’dan serbest bıraktıkları Ziya Gökalp ile 39 arkadaşı İstanbul’a geldi.
30 Nisan 1921
Fransız kadın gazeteci Geoges Berthe-Gaulis Ankara’ya geldi. (Mustafa Kemal ile görüştü. Lehimizde yazı ve kitaplar yazdı.)
3 Mayıs 1921
Batı Cephesi yeniden birleştirildi.
8 Mayıs 1921
Bekir Sami Bey hariciye vekilliğinden ayrıldı.
9 Mayıs 1921
Çerkez Ethem, idama mahkum edildi.
10 Mayıs 1921
TBMM’nde Mustafa Kemal ve Arkadaşları, “Birinci Grup” diye bilinen “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurdular. (Ertesi gün Mustafa Kemal Grup’a başkan seçildi. “İkinci Grup” ise, muhaliflerden oluşmuştur.
13 Mayıs 1921
İstanbul’daki İtilaf Devletleri yüksek komiserleri (Pell, Rumbold, Garroni) boğazları “tarafsız bölge” ilan etti.
16 Mayıs 1921
Yusuf Kemal, Hariciye vekili oldu.
19 Mayıs 1921
Fevzi Paşa başkanlığında yeni bir kabine kuruldu.
24 Mayıs 1921
Ankara’ya, Hint müslümanların temsilcisi gibi gelmiş, fakat Mustafa Kemal’i öldürmekle görevli bir casus olduğu anlaşılarak yargılanmış olan Mustafa Sagir, idam edildi.
25 Mayıs 1921
İtalyanlar Marmaris’ten çekildi.
1 Haziran 1921
İtalyanlar, Antalya bölgesinden çekilmeye başladı.
9 Haziran 1921
Fransa temsilcisi Franklin-Bovillon Ankara’ya geldi.
12 Haziran 1921
Yunanistan Kralı Konstantin, İzmir’e geldi.
13 Haziran 1921
Çapanoğlu Halit Bey, Amasya’da idam edildi.
13 Haziran 1921
Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal’e, Başkomutanlık görevi verildi.
17 Haziran 1921
Koçgiri Ayaklanması bastırıldı.
18-19 Haziran 1921
Paris Görüşmeleri başladı. (Üç büyük devlet, Yunanistan’a, arabuluculuk önerisinde bulundu.)
21 Haziran 1921
Yunanlılar, Adapazarı’ndan çekildi.
21 Haziran 1921
Fransızlar, Zonguldak’ı boşalttı.
28 Haziran 1921
Türk Kuvvetleri İzmit’e girdi.
30 Haziran 1921
Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu.
5 Temmuz 1921
Yunan Kralı Konstantin, taarruz emri verdi. İtalyanlar Antalya’dan tamamen çekildi.
7 Temmuz 1921
Yunan Kralı Konstantin cepheye gitti.
8 Temmuz 1921
Kütahya-Eskişehir Muharebesi başladı.
10 Temmuz 1921
Yunan kuvvetleri genel saldırıya geçti.
13 Temmuz 1921
Afyon-Altıntaş Muharebesi.
15 Temmuz 1921
Batı Cephesi Komutanının emri ile Türk ordusu geriye çekildi.
16 Temmuz 1921
Ankara’da Maarif Kongresi açıldı ve Mustafa Kemal Paşa açılış konuşması yaptı.
17 Temmuz 1921
Mustafa Kemal Paşa cepheyi denetledi.
18 Temmuz 1921
Mustafa Kemal Paşa, Ankara’dan Karacahisar’daki Batı Cephesi Karargahına geldi.
24 Temmuz 1921
Batı Cephesi Karargahı Polatlı’ya taşındı.
25 Temmuz 1921
Türk Ordusu Sakarya Nehri doğusuna çekildi.
26 Temmuz 1921
Yunanlılar Ankara’ya saldırı kararı aldı.
5 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Paşa’ya üç ay süre ile ve geniş yetkilerle Başkomutanlık tevcih eden kanun kabul edildi.
7-8 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlık Kanunu’nun verdiği yetkiye dayanarak Tekalif-i Milliye emirlerini (Milli Yükümlülük Emirleri) yayınlayarak, ordu için halkın vereceği malzemeyi bildirdi.
8 Ağustos 1921
Alit Fethi (Okyar), Malta’dan Ankara’ya döndü.
9 Ağustos 1921
42. Alay Ankara’ya geldi.
12 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Paşa Alagöz akargahına gitti.
12 Ağustos 1921
Mustafa Kemal ile Fevzi (Çakmak) Paşa, Polatlı’da cephe karargahına geldiler. (Mustafa Kemal bu sırada attan düşerek yaralanmış, Ankara’ya dönerek tedaviden sonra 17.8.1921’de yeniden cepheye gelmiştir.)
14 Ağustos 1921
Yunanlılar Sivrihisar’ı işgal etti.
15 Ağustos 1921
Yunan Kralı Konstantin “Ankara’ya Doğru” emrini verdi.
18 Ağustos 1921
Halide Edip’in, cephede görev isteği Mustafa Kemal tarafından kabul edildi.
23 Ağustos 1921
22 gün 22 gece sürecek olan Sakarya Meydan Muharebesi başladı.
28 Ağustos 1921
Delibaş Mehmet öldürüldü.
11 Eylül 1921
Yunan kuvvetleri geri çekilmeye başladı.
13 Eylül 1921
Sakarya Zaferi.
14 Eylül 1921
Seferberlik ilan edildi. Grup teşkilatı kaldırıldı ve kolordu halinde örgütlenme başladı.
17 Eylül 1921
Yunan ordusu Eskişehir’e doğru çekilmeye başladı.
18 Eylül 1921
Mustafa Kemal Ankara’ya döndü.
19 Eylül 1921
Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazilik” ünvanı ve “Mareşallik” verildi.
21 Eylül 1921
Türk ordusu Sakarya Nehri batısına geçti.
24 Eylül 1921
Franklin-Bouillon 21 Eylül’de Ankara’ya geldi, yeni Gazi Mustafa Kemal ile görüşmeler başladı.
26 Eylül 1921
Kars’ta Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Sovyet Rusya temsilcileri ile Kazım Karabekir arasında görüşmeler başladı.
5 Ekim 1921
Malta’dan dönen Ali İhsan (Sabis) Paşa Ankara’ya geldi.
7 Ekim 1921
Batı Cephesine bağlı 1. Ordu kuruldu.
13 Ekim 1921
TBMM Hükümeti ile Kafkas Cumhuriyetleri (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan) arasında Kars anlaşması imzalandı.
20 Ekim 1921
TBMM Hükümeti ile Fransa Hükümeti arasında Ankara Anlaşması imzalandı.
23 Ekim 1921
İstanbul’daki Ankara temsilcisi Hamit Bey ile İngiliz temsilcisi Sir H. Rumbold arasında, İngiliz esirleriyle Malta’daki Türk tutukluların değiştirilmesi konusunda anlaşma imzalandı. (Serbest bırakılan Malta tutukluları 31 Ekim’de İnebolu’ya çıktılar.)
31 Ekim 1921
Gazi Mustafa Kemal’in Başkomutanlığını üç ay daha uzatan kanun TBMM’nde kabul edildi.
1 Kasım 1921
Türk davasını destekleyen Pierre Loti’ye Meclis adına armağan gönderilmesi kararı alındı.
12 Kasım 1921
Hamdullan Suphi Maarif vekilliğinden istifa etti.
15 Kasım 1921
Sürgünden dönen Rauf Bey Meclis’e katıldı.
21 Kasım 1921
TBMM, Fransız kadın yazarı G.B. Gaulis’e teşekkür kararı aldı.
5 Aralık 1921
Adana, Ankara Hükümetinin denetimine girdi.
7 Aralık 1921
Fransızlar, Kilis’ten çekilmeye başladı.
8 Aralık 1921
İstanbul Fener Patrikliğine, IV. Meletios seçildi.
11 Aralık 1921
İstanbul’da oluşan Anadolu hareketini durdurmayı amaç edinen “Anadolu Cemiyeti” Yunanistan Yüksek Komiserliği’ne, Yunan işgal bölgelerinde padişah adına geçici bir hükümet kurulmasını önerdi.
13 Aralık 1921
General Frunze başkanlığında, Ukrayna Kurulu Ankara’ya geldi.
24 Aralık 1921
Osmaniye, Fransız işgalinden kurtuldu.
20 Aralık 1921
Adana’da Kolordu binasına Türk bayrağı çekildi.
25 Aralık 1921
Gaziantep’in kurtuluşu.
27 Aralık 1921
Fransızlar Tarsus’tan çekildi.
22 Mayıs 1922
San Remo Konferansı kararları, TBMM’de reddedildi.
2 Ocak 1922
Ankara Hükümeti ile Ukrayna Hükümeti arasında dostluk antlaşması imzalandı.
4 Ocak 1922
Adana boşaltıldı. (Türk ordusu 5 Ocak’ta Adana’ya girdi.) Mersin ve Dörtyol kurtuldu. (Adana’nın Kurtuluş Günü 1973’te 20 Aralık’a alındı.)
10 Ocak 1922
Gazi Mustafa Kemal, Vakit Gazetesi için, yaşamına, anılarına değinen uzun bir demeç verdi.
1 Şubat 1922
Musul’un kurtarılması kararı alındı.
4 Şubat 1922
Başkomutanlık Kanunu’nun süresi, üç ay daha uzatıldı.
16 Şubat 1922
Merkez Ordusu kaldırıldı.
19 Şubat 1922
Kazım Karabekir, uzmanlardan oluşan üçüncü bir Meclisin kurulmasını önerdi.
1 Mart 1922
T.B.M.M. 3’üncü toplantı yılına başladı.
1 Mart 1922
Rauf Bey, Meclis ikinci başkanı oldu.
4 Mart 1922
Gazi Mustafa Kemal, cepheyi denetlemek üzere Ankara’dan ayrıldı.
15 Mart 1922
Mustafa Kema,l Batı Cephesini ziyaret etti.
22-26 Mart 1922
Paris Konferansı. İtilaf devletleri, 22 Mart’ta Türklere ve Yunanlılara mütareke önerisinde bulundu.
26 Mart 1922
Müttefikler, Sevr Antlaşması’nda bazı değişiklikler önerdi.
30 Mart 1922
Gazi Mustafa Kemal, İsmet (İnönü) Paşa ile birlikte Akşehir’den Çay’a döndü.
12 Nisan 1922
İstanbul Darülfünunu, öğrencilerin, milliyet duygularını inciten kimi müderrislerin değiştirilmesini istemeleri üzerine, geçici olarak kapatıldı.
13 Nisan 1922
İtalyanlar, Söke yöresini boşaltmaya başladı.
14 Nisan 1922
Yusuf İzzet Paşa öldü.
17 Nisan 1922
Mustafa Kemal, Batı Cephesi karargâhından Ankara’ya döndü.
21 Nisan 1922
Söke, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
25 Nisan 1922
İstanbul’da, Garbi Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
26 Nisan 1922
Yunan şilebini, Türk denizcileri ele geçirdi.
6 Mayıs 1922
Başkomutanlık Kanunu’nun süresi, ikinci defa üç ay daha uzatıldı.
11 Mayıs 1922
Hasan Bey, iktisat vekili oldu.
2 Haziran 1922
Moskova’dan dönen Ali Fuat Paşa, Ankara’da Mustafa Kemal ile görüştü.
3 Haziran 1922
T.B.M.M. Yunan zulmünü dünyaya duyurma kararı aldı.
4 Haziran 1922
Yunanistan’ın Anadolu Orduları Başkomutanlığına, General Hacıanesti atandı.
7 Haziran 1922
Averof gemisi ile iki Yunan gemisi, Samsun’u bombaladı.
11 Haziran 1922
Yunan ordusu başkomutanı General Hacıanesti, Afyon’a geldi.
14 Haziran 1922
Mustafa Kemal Adapazarı’nda, annesi ile görüştü.
17 Haziran 1922
İsmet Paşa, Ali İhsan Paşa’nın görevden alınmasını istedi.
18 Haziran 1922
Gazi Mustafa Kemal İzmit’te, Fransız yazarı Claude Farere ile görüştü. (T.B.M.M. Türkleri destekleyen yazara, 21 Ocak 1922 günlü toplantıda teşekkür kararı almıştı)
20 Haziran 1922
Fahrettin Paşa, Ali İhsan Paşa’nın yerine vekaleten 1. Ordu komutanlığına atandı.
24 Haziran 1922
Mustafa Kemal annesi ile birlikte, Adapazarı’ndan Ankara’ya döndü.
29 Haziran 1922
Nurettin Paşa, 1. Ordu komutanlığına atandı.
3 Temmuz 1922
Ali İhsan Paşa yargılanmak üzere, İstiklal Mahkemesine sevk edildi.
8 Temmuz 1922
T.B.M.M.’nde İcra Vekilleri Heyeti’nin, Meclis başkanınca aday gösterilmeksizin, gizli oyla seçilmesi kabul edildi.
13 Temmuz 1922
Dr. Adnan Bey, T.B.M.M. ikinci başkanı oldu.
14 Temmuz 1922
Fransız milli bayramı dolayısı ile Ankara’da Albay Mougun’in evinde verilen şölende, Gazi M. Kemal uzun bir konuşma yaptı.
16 Temmuz 1922
Gazi Mustafa Kemal , Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısında doğal başkan, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ise Grup Başkanı oldu. “Misak-ı Milli” temel ilke kabul edildi.
20 Temmuz 1922
Gazi Mustafa Kemal’in Başkomutanlık yetkileri, süresiz olarak uzatıldı.
21 Temmuz 1922
Mustafa Kemal, Batı cephesine gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı.
23 Temmuz 1922
Gazi Mustafa Kemal, Akşehir’e geldi.
25 Temmuz 1922
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesinin bulunduğu Akşehir’e ulaştı.
27 Temmuz 1922
Mustafa Kemal Paşa, taarruza hazırlanma emrini verdi.
29 Temmuz 1922
İstanbul Darülfünunu’ndan, milliyet duygularına aykırı söz ve davranışları dolayısı ile bir bölük müderris çıkarıldı.
29 Temmuz 1922
İtilaf Devletleri, Yunanistan’a nota göndererek, İstanbul’u işgal etmelerine izin vermeyeceklerini bildirdiler.
30 Temmuz 1922
Planların son şeklini alması ve taarruz günü hakkında Başkomutan’ın karar vermesi. (26 Ağustos 1922)
30 Temmuz 1922
İzmir’deki Yunan Başkomiseri Sterghiades “Ionia” devletini ilan etti. (Bu kararı, İstanbul ve Ankara Hükümetleri ile İtilaf Devletleri Ağustos ayı içinde protesto ettiler)
31 Temmuz 1922
Yeniden düzenlenen İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nu kabul edildi.
4 Ağustos 1922
Enver Paşa öldürüldü.
6 Ağustos 1922
Batı Cephesi komutanı İsmet (İnönü) Paşa, ordulara gizli olarak “Taarruza Hazırlık” emri verdi.
6 Ağustos 1922
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’ya döndü.
7 Ağustos 1922
Fevzi Paşa, Ankara’ya döndü.
7 Ağustos 1922
İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold, Vahidettin’le görüştü. Padişah, Yunanlıların işgal ettikleri bölgelerin, Hükümetine verilmesi, Anadolu’daki hareketi bastırmada kendisine yardım edilmesini istedi.
13 Ağustos 1922
Genelkurmay Karargâhı’nın, Ankara’dan Batı Cephesi’ne hareketi.
14 Ağustos 1922
Celaleddin Arif Bey, başkanlık görevinden istifa etti.
16 Ağustos 1922
Genelkurmay Karargâhı, Akşehir’de göreve başladı.
17 Ağustos 1922
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Ankara’dan cepheye hareket etti.
20 Ağustos 1922
Başkomutan, Akşehir’e geldi.
24 Ağustos 1922
Akşehir’deki karargâh, Şühut’a nakledildi.
25 Ağustos 1922
Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’e (Başbakan) ordularımızın yarın taarruza başlayacağını bildirdi.
26 Ağustos 1922
Büyük Taarruz başladı. (saat : 5:30’da topçu ateşi ile)
26 Ağustos 1922
İznik kurtuldu.
27 Ağustos 1922
Afyon kurtuldu.
30 Ağustos 1922
Dumlupınar’da Başkomutan Muharebesi kazanıldı.
31 Ağustos 1922
Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşaların son durumu değerlendirmeleri ve Başkomutan’ın takip emrini vermesi.
1 Eylül 1922
Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlık emri: “Ordular! İlk Hedefimiz Akdenizdir. İleri!”
2 Eylül 1922
Yunan Başkomutanı Trikopis, Çalköy civarında esir alındı, Eskişehir kurtarıldı.
3 Eylül 1922
30 Ağustos Muharebesi’ne “Başkomutan Muharebesi” adı verildi.
3 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal, Dumlupınar’dan Uşak’a geldi.
4 Eylül 1922
Yunanlılar Akşehir’i yaktı, Söğüt ve Kula kurtarıldı.
5 Eylül 1922
Bilecik kurtarıldı.
6 Eylül 1922
Bursa’nın Yunanlılarca işgal edilmesi üzerine, T.B.M.M. kürsüsüne örtülmüş olan kara örtü kaldırıldı.
6 Eylül 1922
Yunanistan’ın Anadolu ordularına Başkomutan olarak atadığı Polyemekalis İzmir’e geldi.
7 Eylül 1922
İtilaf Devletleri, Ankara Hükümetine başvurarak mütareke istediler. Yunanistan’ın Anadolu’yu boşaltmasını koşul olarak ileri sürdüler.
7 Eylül 1922
Yunanistan’da Hükümet istifa etti. Yeni kabineyi Kalogeropulus kurdu.
7 Eylül 1922
Aydın’ın kurtuluşu.
8 Eylül 1922
Manisa’nın kurtuluşu.
9 Eylül 1922
İzmir geri alındı.
10 Eylül 1922
Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e girişi.
10 Eylül 1922
Bursa’nın kurtuluşu.
12 Eylül 1922
Akdeniz İngiliz Filosu Başkomutanı Amiral Brock, Ankara’nın İngilizlerle savaş halinde olup olmadığını, Gazi Mustafa Kemal’e mektupla sordu. (Gazi Mustafa Kemal, 13 Eylül’de yanıt vererek, iki hükümetin siyasal ilişkiler kurabileceğini bildirdi.)
13 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal’in ulusa bildirisi. (Ulusu kutlarken, İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordunun selamını bildirdi.)
14 Eylül 1922
Mustafa Kemal’e “İzmir hemşehriliği” payesi verildi.
15 Eylül 1922
Ayvalık ve bazı kasabalar işgalden kurtarıldı.
15 Eylül 1922
İngiliz kabinesi aldığı kararla, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya, tarafsız bölgeye saldırmaması için bildiride bulunmayı ve bir konferans toplanmasını öngördü.
17 Ağustos 1922
Türk birlikleri Bandırma’ya girdi.
18 Eylül 1922
İtilaf Devletleri, İstanbul ve Boğazlardaki tarafsız bölgelerin tarafsızlığına uyulması konusunda Ankara Hükümetine nota verdi.
18 Eylül 1922
Erdek ve Biga Yunan işgalinden kurtarıldı.
19 Eylül 1922
Başkomutan, General Pelle ile İzmir’de görüştü.
19 Eylül 1922
Fransız ve İtalyan’lar Çanakkale’nin Anadolu yakasını boşaltılar.
20 Eylül 1922
Fransız ve İtalyan kuvvetleri Çanakkale’den çekildi.
23 Eylül 1922
İtilaf Devletleri’nin zaferden sonra ilk notaları.
24 Eylül 1922
Damat Ferid yurt dışına kaçtı.
24 Eylül 1922
Türk kuvvetleri Çanakkale’de “tarafsız bölge” ye girdi.
27 Eylül 1922
General Harington, Gazi Mustafa Kemal’e, İstanbul’daki Yunan donanmasının uzaklaştırıldığını bildirdi.
27 Eylül 1922
Yunanistan’da ihtilal. Kral Konstantin tahtı bıraktı.
28 Eylül 1922
Franklin Bouillon’un güvence vermesi üzerine, Türk ordularının Boğazlara yönelen hareketi durduruldu.
29 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal , İtilaf Devletleri’nin 23 Eylül notasına yanıt vererek, Mudanya Konferansı’nın kabul edildiğini, İsmet (İnönü) Paşa’nın delege olarak atandığını bildirdi.
30 Eylül 1922
İsmet Paşa, Mudanya Konferansı delegesi olarak Mudanya’ya hareket etti.
1-2 Ekim 1922
Franklin Bouillon, Müttefik fevkalade komiserleriyle toplantı yaptı.
3-11 Ekim 1922
Mudanya Konferansı.
4 Ekim 1922
İtilaf Devletleri’nin 23 Eylül notasına, T.B.M.M. Hükümeti geniş yanıtını verdi.
5 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal, kendisine önerilmiş olan Ankara hemşehriliğini kabul etti.
5 Ekim 1922
Fethi Bey Dahiliye vekili oldu.
7 Ekim 1922
Paris Kararları.
9 Ekim 1922
Fransız ve İtalyan delegeleri, İsmet Paşa ile özel bir görüşme yaptılar.
10 Ekim 1922
İsmet Paşa’ya antlaşma imzalamada yetki verildi.
10 Ekim 1922
Mustafa Kemal Paşa’nın, Franklin Bouillon’a gönderdiği karşılık mesajı.
11 Ekim 1922
Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı.
14 Ekim 1922
MudanyaAteşkes Antlaşması, Yunan Hükümeti tarafından kabul edildi.
15 Ekim 1922
Mudanya Ateşkes Antlaşması yürürlüğe girdi.
15 Ekim 1922
Yunanlılar Doğu Trakya’yı boşaltmaya başladı.
16 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Bursa’ya gitti.
19 Ekim 1922
Trakya’yı teslim almakla görevlendirilen Refet (Bele), İstanbul’a geldi.
19 Ekim 1922
İngiltere Başbakanı Lloyd George iktidardan düştü. 23 Ekim’de Bonar Law kabinesi kuruldu.
23 Ekim 1922
Doğu Trakya’nın devir teslim tarihleri saptandı.
26 Ekim 1922
İsmet Paşa Hariciye vekilliğine getirildi.
26 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal, kendisine “fahri müderrislik” veren İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi’ne teşekkür etti.
27 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal, Bursa’da öğretmenlere bir konuşma yaptı.
27 Ekim 1922
İsmet Paşa, Batı Cephesi komutanlığından ayrıldı.
27 Ekim 1922
Fevzi (Çakmak) Paşa, Genelkurmay Başkanlığı üzerinde kalmak üzere Batı Cephesi komutanlığına atandı.
28 Ekim 1922
İtilaf Devletleri, Lozan’da toplanacak Konferans için Ankara ve İstanbul Hükümetlerinden delege gönderilmesini istediler. (Ankara Hükümeti 29 Ekim’de, öneriyi kabul ettiğini bildirdi.)
30 Ekim 1922
“Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz Bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Heyet-i Umumiye” kararı.
30 Ekim 1922
İstanbul’da son Heyet-i Vükela toplantısı yapıldı. (Askeri tıp öğrencileriyle ilgili bir karar alınmıştır.)
31 Ekim 1922
Doğu Trakya, Türk Jandarma ve sivil memurlarına teslim edilmeye başlandı. Çorlu, Silivri teslim edildi.
1 Kasım 1922
Türk Jandarma birlikleri, Çanakkale Boğazı bölgesinde ve diğer yerlerde yeni durumlarını aldılar.
1 Kasım 1922
Saltanat kaldırıldı.
4 Kasım 1922
İstanbul’da Tevfik Paşa kabinesinin istifasıyla son Osmanlı Hükümeti de ortadan kalktı. İstanbul Ankara Hükümetinin denetimine girdi.
4 Kasım 1922
Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi “Takvimi Vekayi”nin son sayısı çıktı.
4 Kasım 1922
İsmet (İnönü) Paşa, Saltanatın kaldırıldığını İtilaf Devletlerine bildirdi.
5 Kasım 1922
Refet (Bele), İstanbul’da nezaretlere, her türlü çalışmaları kesmeleri buyruğunu verdi. İstanbul Hükümeti böylelikle sona erdi.
5 Kasım 1922
Lozan’a gidecek heyet, Ankara’dan ayrıldı.
6 Kasım 1922
T.B.M.M.’nce kabul edilen kanunlar, İstanbul ve Trakya’da uygulanmaya başlandı.
9 Kasım 1922
Lozan’a gidecek heyet İstanbul’dan ayrıldı.
10 Kasım 1922
Kırklareli’nin işgalden kurtuluşu.
10 Kasım 1922
VI. Mehmet Vahidettin’in son selamlık töreni yapıldı.
11 Kasım 1922
Türk Heyeti Lozan’a vardı.
16 Kasım 1922
Son Padişah Vahidettin, İşgal Orduları Başkomutanı Harrington’a yazıyla başvurarak, İstanbul’da hayatını tehlikede gördüğünü ve İngiltere’ye sığınmak isteğini bildirdi.
17 Kasım 1922
Vahidettin, İngiliz savaş gemisi Malaya ile İstanbul’dan kaçtı.
18 Kasım 1922
Vahidettin, T.B.M.M.’nce Halifelikten düşürüldü.
18 Kasım 1922
Abdülmecid Efendi Halife seçildi.
20 Kasım 1922
Lozan Konferansı’nın başlaması.
21 Kasım 1922
Lozan Konferansı’nın ilk oturumu yapıldı.
25 Kasım 1922
Edirne işgalden kurtuldu.
26 Kasım 1922
Çanakkale işgalden kurtuldu.
28 Kasım 1922
“Sened-i Hakanilerin Balasına Mevzu Tuğra Yerine “Türkiye Büyük Millet Meclisi” Nam-ı Alisinin İkamesi ve Sened-i Mezkure İzafe olunan “Hakani” Kaydının Ref’i ile “Milli” Sıfat-ı Mübeccelinin Vaz’ı Hakkında Kararname” yayınlandı.
28 Kasım 1922
Yunanistan’da, yenilgiye neden olan kabine üyleri ile Başkomutan Hacıanesti, idama mahkum edildi.
30 Kasım 1922
Mudanya Ateşkes Antlaşması uyarınca, Doğu Trakya’nın teslim işlemleri tamamlandı.
2 Aralık 1922
Gazi Mustafa Kemal T.B.M.M.’nde, üç milletvekilinin, seçim kanununun değiştirilmesi yolunda verdikleri önerge üzerinde konuştu.
6 Aralık 1922
Dr. Adnan Bey, T.B.M.M. ikinci başkanlığından istifa etti.
6 Aralık 1922
Gazi Mustafa Kemal , Ankara’da Hakimiyeti Milliye, Öğüt, Yenigün muhabirlerine, Halk Fırkası’nı kuracağını açıkladı.
13 Aralık 1922
Ali Fuat Paşa, T.B.M.M. İkinci başkanı seçildi.
16 Aralık 1922
Dr. Adnan Bey, Hükümetin İstanbul temsilcisi oldu.
22 Aralık 1922
Lozan Konferansı’nın kesilmesi ihtimaline karşı, Başkomutan orduya hazırlık emri verdi.
14 Ocak 1923
Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım İzmir’de öldü. Karşıyaka’ya gömüldü.
14-20 Şubat 1923
Mustafa Kemal, Batı Anadolu gezisine çıktı.
27 Ocak 1923
Mustafa Kemal’in İzmir’e gidişi.
29 Ocak 1923
Mustafa Kemal Paşa, Lâtife Hanım’la evlendi. (5 Ağustos 1925’te ayrılmıştır.)
30 Ocak 1923
Lausanne’de, “Sivil Mevkufinin İadesiyle Harb Esirlerinin Mübadelesine Dair Türk-Yunan İtilafnamesi” imzalandı.
4 Şubat 1923
Lozan Konferansı, önemli noktalardaki uyuşmazlıklar sebebiyle kesildi. (ara verildi)
7 Şubat 1923
Mustafa Kemal’in Balıkesir Zagnos Paşa Camii minberinden halka hitap edişi.
16 Şubat 1923
Lozan Heyeti, İstanbul’a döndü.
17 Şubat 1923
İzmir’de “Türkiye İktisat Kongresi” toplandı.
19 Şubat 1923
Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile birlikte Ankara’ya gitti.
24 Şubat 1923
İstanbul Polis Müdüriyeti Umumiyesi lağvedilerek, yerine Ankara’daki Emniyet Umumiye Müdürlüğü’ne bağlı ve İl Teşkilatları düzeyinde İstanbul Polis Müdürlüğü kuruldu.
27 Şubat 1923
T.B.M.M.’nde Lozan Konferansı üzerinde gizli oturumda görüşmeler yapıldı. (6 Mart’da görüşmeler yapıldı. Ankara Hükümetinin karşı barış önerileri, İtilaf Devletleri temsilcilerine 8 Mart’ta verildi)
28 Şubat 1923
Mustafa Kemal’e “İstanbul hemşehriliği” payesi verildi.
1 Mart 1923
Ali Fuat Paşa yeniden, TBMM ikinci başkanı oldu.
4 Mart 1923
İzmir İktisat Kongresi sona erdi.
15 Mart 1923
Mustafa Kemal, Adana’yı ziyaret etti.
17 Mart 1923
Mustafa Kemal, Adana’dan Mersin ve Tarsus’a geçti.
20 Mart 1923
Mustafa Kemal, Konya’da halka seslendi.
21 Mart 1923
Gazi Mustafa Kemal , Konya’da Hilaliahmer (Kızılay) Kadınlar Şubesi’nde yaptığı konuşmada, kadın haklarına değindi.
22 Mart 1923
Mustafa Kemal Konya’da, Mevlâna Türbesi’ni ziyaret etti.
27 Mart 1923
Milletvekili Ali Şükrü Bey Topal Osman tarafından öldürüldü.
31 Mart 1923
İtilaf Devletleri, Lozan’a yeniden delege istediler.
31 Mart 1923
“Mahkum Askeri ve Sivil Esirler Hakkında Aff-ı Umumi ilanına Dair Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
1 Nisan 1923
Topal Osman, Ankara’nın Seyranbağları’ndaki evinde yaralı olarak ele geçirildi.
1 Nisan 1923
T.B.M.M., seçimin yenilenmesi için karar aldı.
8 Nisan 1923
Gazi Mustafa Kemal “Dokuz Umde” ‘yi yayınladı. (Seçim bildirisi niteliğindeki bu ilkeler, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti adına yayınladı.)
9 Nisan 1923
Doğu Anadolu demiryolunun yapımı karşılığında bazı imtiyazların verildiği “Chester Projesi” T.B.M.M. tarafından onaylandı.( Ancak bu proje uygulamadan kaldırıldı.)
16 Nisan 1923
Birinci T.B.M.M. çalışmaları sona erdi.
21 Nisan 1923
İsmet Paşa başkanlığındaki heyet Lozan’a vardı.
23 Nisan 1923
Lozan Konferansı’nın ikinci evresi başladı.
30 Mayıs 1923
Antakya – İskenderun ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
26 Haziran 1923
General Harington, Abdülmecid Efendi’yi ziyaret etti.
28 Haziran 1923
Gazi Mustafa Kemal, kendine “Müderrislik Şahadetnamesi” gönderen İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ne teşekkür telgrafı yolladı.
10 Temmuz 1923
Fener Kilisesi Patriği Meletios, Yunanistan’a kaçtı.
12 Temmuz 1923
Polonya ile ticaret antlaşması imzalandı.
19 Temmuz 1923
Gazi Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye Lozan Konferansı konusunda telgraf gönderdi.
23 Temmuz 1923
Türkiye-Polonya dostluk antlaşması imzalandı.
24 Temmuz 1923
Lozan Barış Antlaşması, imzalandı.
29 Temmuz 1923
Batı Cephesi karargâhı Ankara’ya taşındı.
4 Ağustos 1923
Rauf Bey Başbakanlıktan ayrıldı.
5 Ağustos 1923
Genelkurmay Başkanlığı, barış, konuş ve kuruluş planını uygulamaya başladı.
6 Ağustos 1923
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Lozan’da suçluların geri verilmesi ve başka konularda sözleşmeler imzalandı. (Görüşmeler 29 Haziran’da başlamıştı.)
10 Ağustos 1923
İsmet Paşa Lozan’dan döndü.
11 Ağustos 1923
T.B.M.M.’nin ikinci dönemi başladı.
13 Ağustos 1923
Mustafa Kemal ikinci kez T.B.M.M. Başkanlığına seçildi.
14 Ağustos 1923
Fethi Bey yeni bir Hükümet kurdu.
18 Ağustos 1923
İzmir’den de seçilmiş olan Gazi Mustafa Kemal, Ankara milletvekilliğini kabul etti.
23 Ağustos 1923
Lozan Antlaşması’nı T.B.M.M. onayladı.
1 Eylül 1923
Batı Cephesi karargâhı kaldırıldı.
9 Eylül 1923
Halk Fırkası kuruldu.
15 Eylül 1923
Karaağaç Yunanlılardan alındı.
20 Eylül 1923
İstanbul’da , kapütilasyonların öngördüğü yabancı devletlere ait postaneler kapatıldı.
21 Eylül 1923
Bozcaada Yunanlılardan alındı.
22 Eylül 1923
İmroz Yunanlılardan alındı.
25 Eylül 1923
Milli sınırlar dışında kalmış ve Milli Mücadele’ye katılmamış olanlara yapılacak işlemleri belirten 347 sayılı kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
27 Eylül 1923
Harb Okulu, İstanbul’da Harbiye’deki binasına taşındı.
2 Ekim 1923
İtilaf Devletlerinin son birlikleri İstanbul’dan ayrıldı.
4 Ekim 1923
Anadolu Müstakil Türk Ortodoksları lideri Papa Eftim, Milli Hükümeti destekleyen beyannamesini yayınladı.
4 Ekim 1923
İstanbul’da sansür kaldırıldı.
6 Ekim 1923
Şükrü Naili (Gökberk) Paşa komutasındaki Türk birlikleri İstanbul’a girdi.
6 Ekim 1923
İngilizler Çanakkale’den ayrıldı.
13 Ekim 1923
Ankara’yı “Hükümet Merkezi” yapan kanun kabul edildi.
13 Ekim 1923
T.B.M.M.’nde “Mübadele İmar ve İskan Vekaleti İhdasına Dair Kanun” kabul edildi.
24 Ekim 1923
T.B.M.M.’nde (362 sayılı) “12 Rebiülevvel Gecesiyle Gününün (Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım günü) Milli Bayram Addine Dair Kanun” kabul edildi. (27.5.1935 günlü, 2739 sayılı, ulusal bayramlarla ilgili kanun’la kaldırılmıştır.)
27 Ekim 1923
Fethi (Okyar) Bey Hükümeti istifa etti.
29 Ekim 1923
Cumhuriyet ilân edildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa gizli oyla oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçildi.
30 Ekim 1923
Cumhuriyet’in İlk Hükümetini, Başvekil sanı ile İsmet (İnönü) kurdu.
31 Ekim 1923
Seferberliğin 1 Kasım 1923 tarihinde kaldırılmasına ilişkin Kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi. (Seferberlik 13 Eylül 1921’de ilan edilmişti).
1 Kasım 1923
Fethi (Okyar) Bey T.B.M.M. Başkanlığına seçildi.
14 Kasım 1923
Temyiz’in (Yargıtay) Ankara’ya taşınmasını öngören kanun, T.B.M.M.’nde kabul edildi.
19 Kasım 1923
Gazi Mustafa Kemal, Halk Fırkası başkanlığına vekalet etmesini bir yazı ile İsmet (İnönü)’den istedi.
20 Kasım 1923
Halk Fırkası “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” örgütlerini kendi içinde topladı.
24 Kasım 1923
Hindistan’daki İsmaillerin başkanı Ağa Han ve Emir Ali, İsmet (İnönü) Paşa’ya Hilafet konusunda yazılar yazdılar.
10 Aralık 1923
Türkiye-Arnavutluk arasında dostluk antlaşması imzalandı. (Ankara)
15 Aralık 1923
Türkiye-Macaristan dostluk antlaşması imzalandı. (İstanbul)
26 Aralık 1923
“Zafer ve Barış Şerefine” kimi suçlar dışında “Aff-ı Umumi Kanunu” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
1 Ocak 1924
Gazi Mustafa Kemal İzmir’e gitti.
2 Ocak 1924
T.B.M.M.’nde “Hafta Tatili Hakkında Kanun” kabul edildi. (O güne değin hafta tatili zorunluluğu yoktu.)
2 Ocak 1924
İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmakta olan gazeteciler beraat etti. Gazeteciler ve İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey, Hıyanet-i Vataniye Kanunu‘na aykırı davranmakla suçlanıyorlardı. Gazeteciler beraat ederken Lütfi Fikri Bey, 5 yıl kürek hapsine mahkûm oldu. Lütfü Fikri Bey, meşruti yönetimi ve hilâfeti savunuyordu.
28 Ocak 1924
Türkiye-Avusturya dostluk, ticaret ve ikamet antlaşmaları imzalandı. (İstanbul)
7 Şubat 1924
T.B.M.M.’nde, Milli Mücadelede şehit olan gönüllü ve subayların ailelerine maaş bağlanmasına ilişkin kanun kabul edildi.
13 Şubat 1924
İstanbul İstiklal Mahkemesi’nin mahkum ettiği gazetecilerin affı T.B.M.M.’nde kabul edildi.
15-22 Şubat 1924
İzmir’de harp oyunları yapıldı. (Bu günlerde, Hilafetin kaldırılması için karar verildi. Gazi Mustafa Kemal ile İsmet (İnönü) bu konuda görüştüler.)
29 Şubat 1924
Halife Abdülmecit için İstanbul’da son Cuma selamlığı töreni yapıldı.
1 Mart 1924
Gazi Mustafa Kemal, T.B.M.M.’nin açış konuşmasında, öğretimin birleştirilmesi ve ordunun siyasetten ayrılmasının gereğine işaret etti.
2 Mart 1924
C.H.P. Grubu toplantısında, ertesi gün alınacak kararlar üzerinde görüşüldü.
3 Mart 1924
Hilafet kaldırıldı.
3 Mart 1924
Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilerek, eğitimde birlik sağlandı.
3 Mart 1924
Şeriye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı. (laik devlete doğru ilk adım)
3 Mart 1924
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti kaldırıldı. (Genelkurmay Başkanlığı, hükümet ve siyaset dışına çıktı)
5 Mart 1924
T.B.M.M.’nde “Ziraat ve Ticaret Vekaletleri Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
8 Mart 1924
T.B.M.M. Birinci dönem üyelerine İstiklal Madalyası verilmesi yolunda karar aldı.
13 Mart 1924
T.B.M.M.’nde “Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu” kabul edildi.
18 Mart 1924
T.B.M.M.’nde “Köy Kanunu” kabul edildi.
30 Mart 1924
Mehmet Rıfat (Börekçi), Diyanet İşleri Başkanlığına atandı.
1 Nisan 1924
Ergani Bakır madeninin devletçe işletilmesi konusunda Kanun, T.B.M.M.’nde kabul edildi.
8 Nisan 1924
“Mehakim-i Şer’iyenin İlgasına ve Mehakim Teşkilatına Ait Ahkamı Muaddil Kanun” ile dinsel mahkemeler kaldırılarak mahkemeler birleştirildi. Kanun, Mayıs başında yürürlüğe girdi.
13 Nisan 1924
Mithat, Mahmut Şevket, Talat Paşalar, Reşit Hikmet Bey ve başkalarının ailelerine vatan hizmetinden dolayı maaş bağlanması konusunda kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
16 Nisan 1924
T.B.M.M’i “Aff-ı Umumi Kanunu” ile, Kurtuluş Savaşı sırasında düşmanlara yardım edenleri bağışladı.
20 Nisan 1924
Yeni Anayasa kabul edildi.
21 Nisan 1924
T.B.M.M.’nde “İstanbul Darülfünunu’nun Şahsiyet-i Hükmiyesi Hakkında Kanun” kabul edildi.
22 Nisan 1924
T.B.M.M.’nde “Anadolu Demiryollarının Mübayaasına ve Müdüriyet-i Umumiyesinin Teşkiline ve Vezaifine Dair Kanun” kabul edildi. (Bu Kanun’la, Devlet Demiryolları kurulmuş oldu.)
23 Nisan 1924
Ankara’da toplanan kurultay ile Türk Ocakları yeniden kuruldu. (İlk kuruluş, 25 Mart 1912. 1931’de kapatılmış, yerlerine Halkevleri açılmıştı.1949’da yeniden kurulmuştur.)
4 Mayıs 1924
19 Mayıs 1924
Türk-Irak sınırı konusunda Türkiye – İngiltere görüşmeleri İstanbul’da başladı. (5 Haziran’a değin sürmüş, antlaşmaya varılamamış, konu Milletler Cemiyeti’ne götürülmüştür.)
1 Haziran 1924
Milli Mücadele aleyhinde çalışmaları nedeniyle, Lozan Antlaşması’na bağlı genel af beyannamesinin dışında bırakılan 150 kişinin yurt dışına çıkarılması konusunda Bakanlar Kurulu karar verdi.
6 Haziran 1924
İstanbul’da Papa Eftim (Erenerol)’in girişimi ile Türk Ortodoksları Panaiya kilisesinde kongre yaptılar ve “Müstakil İstanbul Türk Ortodoks Kilisesi”ni kurarak başına Papa Eftim’i getirdiler.
8 Ağustos 1924
Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.
22 Ağustos 1924
Kadınlarımızın yargıçlığa atanmak istemeleri.
25 Ağustos 1924
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’da Muallimler Birliği Kongresi üyelerine verilen çayda.
26 Ağustos 1924
Türkiye İş Bankası kuruldu.
30 Ağustos 1924
Gazi Mustafa Kemal, Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın ikinci yıl dönümünde, Dumlupınar’da yapılan törendeki uzun konuşmasının sonunda, gençlere seslenerek : “Ey yükselen yeni nesil:İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz tesis ettik
30 Ağustos 1924
Dumlupınar’da Meçhul Asker anıtının temeli atıldı.
1 Eylül 1924
Ankara’da Musiki Muallim Mektebi kuruldu.
22 Eylül 1924
Gazi Mustafa Kemal Samsun’da, İstiklal Ticaret Mektebi’nde öğretmenlerle yaptığı konuşmada: “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” dedi.
25 Ekim 1924
Ziya Gökalp öldü.
26 Ekim 1924
Bazı komutanların siyaseti seçmeleri nedeniyle bunalım doğdu.
29 Ekim 1924
T.B.M.M. ikinci binasında Cumhuriyetin yıldönümünü kutladı.
1 Kasım 1924
T.B.M.M. toplantı yıllarına Kasım’da başladı. Daha önce 1 Mart idi.
10 Kasım 1924
Halk Fırkası, “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını aldı.
17 Kasım 1924
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu.
21 Kasım 1924
İsmet (İnönü) Paşa, Başbakanlıktan çekildi. (22 Kasım’da Fethi (Okyar) Bey Başbakan oldu. 2 Mart 1925’e değin Başbakanlıkta kaldı.)
26 Kasım 1924
Kazım (Özalp) Paşa T.B.M.M. Başkanı oldu. (1 Mart 1935’e değin)
20 Aralık 1924
“Kırkkilise İsminin Kırklareli’ye Çevrilmesi Hakkında Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
29 Aralık 1924
T.B.M.M.’nde “Bahriye Vekaleti Teşkili Hakkında Kanun” kabul edildi.
1 Ocak 1925
Gazi Mustafa Kemal Konya’ya doğru yola çıktı.
3 Ocak 1925
Türkiye-Letonya dostluk antlaşması (Varşova) yapıldı.
11 Ocak 1925
Mustafa Kemal Paşa’nın Birinci İnönü Zaferi’nin Dördüncü Yıldönümü dolayısıyla Konya’da bir konuşma yaptı ve bu zaferin inkılâp tarihimizin bir sayfası olduğunu belirtti.
11-15 Şubat 1925
Doğu’da Şeyh Sait ayaklanması başladı.
14 Şubat 1925
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Halit Paşa öldü. (T.B.M.M.’nde Ali Çetinkaya ile vuruşması sonucu)
16 Şubat 1925
Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti adı ile) kuruldu.
17 Şubat 1925
Âşar kaldırıldı.
25 Şubat 1925
Dinin siyasete alet edilmemesi hakkındaki kanun kabul edildi.
26 Şubat 1925
Fransız şirketince yönetilen Tütün Rejisi’nin 1 Mart’ta kaldırılmasına ilişkin “Tütün İdare-i Muvakkatesi ve Sigara Kağıdı İnhisarı Hakkında Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
2 Mart 1925
Fethi (Okyar) kabinesi istifa etti. İsmet (İnönü) 3 Mart’ta Hükümeti kurdu. (Bu olay da Şeyh Sait Ayaklanmasına bağlıdır)
4 Mart 1925
Takrir-i Sükun (huzur ve güveni sağlama, anarşiyi önleme) Kanunu TBMM de kabul edildi.
8 Mart 1925
Adliye vekillerinden Prof. Seyit (Bey) öldü.
9 Mart 1925
6 Mart’ta Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatılan dört gazeteden sonra bugün iki gazete daha kapatıldı.
5 Nisan 1925
Şeker Fabrikalarının kurulması ile ilgili kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
17 Nisan 1925
Ankara-Yahşihan demiryolu işletmeye açıldı. (20 Kasım : Yahşiyan – Yerköy demiryolu işletmeye açıldı)
19 Nisan 1925
“Cumhuriyet’in İlan günü olan 29 Teşrinievvel (Ekim) Gününün Milli Bayram Addi Hakkında Kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
19 Nisan 1925
T.B.M.M.’nde “Ticaret Sanayi ve Maadin Bankası Kanunu” kabul edildi.
22 Nisan 1925
T.B.M.M.’nde “Ticaret ve Sanayi Odaları Kanunu” kabul edildi.
22 Nisan 1925
T.B.M.M.’nde “Kadastro Kanunu” kabul edildi.
5 Mayıs 1925
Ankara’da Gazi Orman Çiftliğinin kurulması için işe başlandı.
5 Mayıs 1925
Yunanistan’daki Ermeni komitecilerinin Gazi Mustafa Kemal’i öldürmekle görevlendirdikleri Manok Manükyan Ankara’da idam edildi.
3 Haziran 1925
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı.
29 Haziran 1925
Şeyh Sait ile 46 adamı Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nce idama mahkum edildi
23 Ağustos 1925
İstanbul’da Sarayburnu’nda Mustafa Kemal’in ilk heykeli dikildi.
27 Ağustos 1925
Mustafa Kemal Paşa şapka ile İnebolu Türkocağına geldi. (Kastamonu seyahati boyunca, kıyafet inkılabı ile ilgili konuşmaları.)
1 Eylül 1925
Ankara’da Birinci Türk Tıp Kongresi toplandı.
2 Eylül 1925
Tekke ve Zaviyeler kapatıldı.
2 Eylül 1925
Sivas’ta gericiler şapka ve tekkeler konusunda ayaklandı. (İstiklal Mahkemesi’nce cezalandırıldılar)
4 Eylül 1925
İstanbul’da bir baloda Türk Kadınları ilk kez güzellik yarışmasına katıldı.
13 Eylül 1925
Gazi Mustafa Kemal, Elazığ İstiklal Mahkemesinde yargılanan gazetecileri bağışladı.
1 Ekim 1925
Bursa dokuma fabrikası, Gazi Mustafa Kemal’in konuşmasıyla açıldı.
11 Ekim 1925
“İcra Vekilleri Heyet-i Celilesinin 2626 Numaralı ve 11 Teşrinievvel 1341 Tarihli Kararnamesi yayınlandı: Resmi Merasimde Giyilecek Elbise ve Teferruatı Hakkında Talimatname” (Frak, silindir v.b.)
14 Ekim 1925
Gazi Mustafa Kemal, İzmir Erkek Muallim Mektebi’nde yaptığı konuşmada : “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir” dedi.
5 Kasım 1925
Ankara Hukuk Mektebi açıldı.
14 Kasım 1925
Gazi Mustafa Kemal’in Mütareke sıralarında Şişli’de oturduğu eve bir plaka kondu.
22 Kasım 1925
İstanbul Darülfünunu’na İnkılap tarihi kürsüsü ve bir inkılap müzesi kurulması konusunda Edebiyat Fakültesi meclisinde karar alındı.
23 Kasım 1925
Şuray-ı Devlet (Danıştay) yeniden kuruldu.
25 Kasım 1925
Şapka Kanunu çıktı.
30 Kasım 1925
Tekke ve Zaviyeler ile türbelerin kapatılmasına ve türbedarlar ile bazı ünvanların men ve ilgasına dair kanun yürülüğe girdi.
8 Aralık 1925
Maarif Vekaleti “Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar” üzerine bildiri yayınladı. (Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi)
9 Aralık 1925
T.B.M.M.’nde “Yerli Kumaştan Elbise Giyilmesine Dair Kanun” kabul edildi.
17 Ararlık 1925
Türk – Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşması ve bağlı üç protokol Paris’te imzalandı. (S.S.C.B. bu antlaşmayı 7 Kasım 1945’te bozdu.)
26 Aralık 1925
Milletlerarası saat ve takvimin kabulü hakkında Kanun kabul edildi.
30 Ocak 1926
Türkiye – Şili dostluk antlaşması imzalandı.
11 Şubat 1926
İstanbul’da Mahmut (Soydan) “Milliyet” gazetesini çıkarmaya başladı. (Bugünkü “Milliyet” değildir. 1935’te “Tan” adı ile yayınını sürdürmüştür. Bugünkü “Milliyet” 3 Mayıs 1950’de çıktı.)
17 Şubat 1926
Medeni Kanunu’nun Kabulü (Kadının medeni haklara kavuşması, çok evliliğin yasaklanması, hukuk düzeninin çağdaşlaştırılması)
1 Mart 1926
Yeni “Türk Ceza Kanunu” kabul edildi.
3 Mart 1926
T.B.M.M.’de “Hakimler Kanunu” kabul edildi.
14 Mart 1926
Gazi Mustafa Kemal’in anıları, Ankara’da “Hakimiyeti Milliye” İstanbul’da “Milliyet” gazetesinde yayımlanmaya başlandı. 15 Mart’tan itibaren de Cumhuriyet gazetesi yayınlanmaya başlar.
17 Mart 1926
T.B.M.M.’de “Demir Sanayinin Tesisine Dair Kanun” kabul edildi.
22 Mart 1926
“Memurin Kanunu” T.B.M.M.’de kabul edildi.
24 Mart 1926
Türkiye’de petrol arama ve işletilmesinin devletçe yönetilmesini öngören kanun T.B.M.M.’de kabul edildi.
1 Nisan 1926
T.B.M.M.’de “Zafer Bayramı Kanunu” ile 30 Ağustos günü bayram olarak kabul edildi.
10 Nisan 1926
“İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun” T.B.M.M.’de kabul edildi.
22 Nisan 1926
“Borçlar Kanunu” T.B.M.M.’de kabul edildi.
23 Nisan 1926
Samsun – Kavak Demiryolu işletmeye açıldı.
7 Mayıs 1926
Gazi Mustafa Kemal yurt gezisine çıktı.
13 Mayıs 1926
T.B.M.M’de “Sıtma Mücadelesi Kanunu” kabul edildi.
22 Mayıs 1926
T.B.M.M’de “Emlak ve Eytam Bankası Kanunu” kabul edildi.
26 Mayıs 1926
“Mücadele-i Milliye’ye İştirak Etmeyen Memurin Hakkında Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
28 Mayıs 1926
Ödemiş’te, İlk Kurşun Anıtı açıldı.
31 Mayıs 1926
T.B.M.M’de “İskan Kanunu” kabul edildi.
2 Haziran 1926
T.B.M.M’de Genel Nüfus Sayımı konulu kanun kabul edildi.
17 Şubat 1927
Amerika Birleşik Devletleri ile yeniden siyasal ilişkilerin kurulması için notalar alınıp verildi.
2 Mart 1927
”Takrir-i Sükun Kanunu”nun ikinci maddesini değiştiren ve konunu iki yıl daha uzatan kanun TBMM’de kabul edildi.
7 Mart 1927
İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı.
10 Nisan 1927
Yerköy-Kayseri Demiryolu işletmeye açıldı.
25 Mayıs 1927
Türkiye-Meksika dostluk antlaşması imzalandı.
28 Mayıs 1927
“Lozan’da Akdolunan Aff-ı Umumi Beyanname ve Protokolünde Mevzubahis 150 Kişilik Listede İsimleri Muharrer Eşhası Türkiye Tabiiyetinden İskatı Hakkında Kanun” TBMM’de kabul edildi.
1 Haziran 1927
Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi kuruldu.
16 Haziran 1927
TBMM’de Yedek Subaylarla ilgili kanun kabul edildi.
18 Haziran 1927
TBMM’de “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu” kabul edildi.
20 Haziran 1927
TBMM’den “Ziraat ve Baytar Enstitüleri ile Ali Mektepleri Tesisine ve Ziraat Tedrisatının Islahına Dair kanun” kabul edildi.
21 Haziran 1927
TBMM’de “Küçükleri Muzır Neşriyattan Korumu Kanunu” kabul edildi.
27 Haziran 1927
TBMM’de “Umumi Müfettişlikler Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
30 Haziran 1927
Gazi Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Özalp’ı askerlikten emekliye ayrıldılar.
2 Ağustos 1927
Milletlerarası Lahey Adalet Divanında Bozkurt-Lotüs davasının görüşülmesine başlandı.
27 Ağustos 1927
Gazi Mustafa Kemal’e suikast hazırlamak üzere Sisam Adası’ndan Anadolu’ya geçen Hacı Sami ölü, arkadaşları yaralı olarak yakalandı.
12 Ekim 1927
Amerika Birleşik Devletleri’nin İlk Türkiye Büyükelçisi Joseph C.Grev, Ankara’dan Gazi Mustafa Kemal’e itimatnamesini sundu.
15-20 Ekim 1927
Gazi Mustafa Kemal’in C.H.P. İkinci Kurultayı’nda tarihi büyük nutkunu söylemesi.
19 Ekim 1927
Gazi Mustafa Kemal mülklerini C.H.P.’ye bırakacağını söyledi.
28 Ekim 1927
Türkiye’de birinci genel nüfus sayımı yapıldı. (Sonuç:13.648.270)
1 Kasım 1927
TBMM’nin üçüncü dönemi açıldı. Gazi Mustafa Kemal ikinci kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.
4 Kasım 1927
Gazi Mustafa Kemal Ankara Etnografya Müzesi önünde ve Yenişehir’de dikilen heykellerinin açılışını yaptı.
4 Kasım 1927
Afgan Kralı Amanullah Han Ankara’da Gazi Mustafa Kemal’i ziyaret etti.
6 Kasım 1927
Bünyan Mensucak Fabrikası açıldı.
25 Aralık 1927
İlk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu göreve başladı.
1928
Amsterdam Olimpiyatları başladı. (İlk dördüncülüğümüzün alınması. Tayyar Yalaz)
8 Ocak 1928
Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Ankara Türk Ocağı’nda Latin Harfleri konusunda konuştu.
16 Ocak 1928
T.B.M.M’I, Ticaret ve Zıraat vekaletlerinin, İktisat vekaleti olarak birleştirilmesini sağlayan kanunu kabul etti.
29 Ocak 1928
Hristiyanlık propagandası ile öğrencilere zararlı olan Bursa Amerikan Kız Koleji Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı.
31 Ocak 1928
Türk Maarif Cemiyeti (Türkiye Eğitim Derneği) kuruldu.
3 Şubat 1928
Hutbe İstanbul’da Türkçe okunmaya başlandı.
10 Nisan 1928
Anayasa’nın dinle ilgili maddeleri kaldırıldı.
16 Nisan 1928
İlk Divan-ı Ali Kararı alındı. Eski Bahriye Vekili İhsan (Topçu) ile Dr. Fikret Divan-ı Ali mahkum oldular.
19 Mayıs 1928
T.B.M.M’de “Yüksek Mühendis Mektebi Kanunu” kabul edildi.
20 Mayıs 1928
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu’nda Türk Harfleri hakkındaki nutkunu söyledi.
20 Mayıs 1928
Afgan Kralı Amanullah Han ile Kraliçe İstanbul’da Gazi Mustafa Kemal tarafından kabul edildi.
22 Mayıs 1928
Türkiye – Afganistan dostluk ve işbirliği antlaşması yapıldı.
23 Mayıs 1928
T.B.M.M’de “Damga Resmi Kanunu” kabul edildi.
24 Mayıs 1928
Latin asıllı Türk rakamları kabul edildi.
28 Mayıs 1928
Millet Mekteplerinin açılması kanunu kabul edildi. Türk Vatandaşlığı Kanunu kabul edildi.
4 Haziran 1928
Gazi Mustafa Kemal İstanbul’a geldi.
13 Haziran 1928
Düyunu Umumiye (Dış Genel Borçlar) hakkında Paris’te, ilgililerle bir anlaşma yapıldı.
8 Ağustos 1928
Hakkı Şinasi Paşa İstanbul’da Taksim Anıtı’nı açtı.
11 Ağustos 1928
Dolmabahçe’de alfabe dersi verildi.
25 Ağustos 1928
Ankara’da toplanan dördüncü Muallimler Birliği Kongresi’nde öğretmenler, yeni Türk Harfleri’ni öğretecekleri konusunda ant içtiler.
2 Eylül 1928
Kütahya – Tavşanlı Demiryolu işletmeye açıldı.
21 Eylül 1928
Gazi Mustafa Kemal, başvekalete gönderdiği yazıda Türk Harfleri’nin kolaylıkla uygulanması konusunda direktif verdi.
29 Eylül 1928
Yeni Türk Harfleri Marşı yayımlandı.
1 Kasım 1928
Türk Harfleri’nin kabulü. (Latin asıllı)
31 Aralık 1928
Anadolu ve Mersin – Tarsus – Adana Demiryolları ile Haydarpaşa Limanının satın alınmasına ilişkin antlaşma T.B.M.M’de bir kanunla onaylandı.
1 Ocak 1929
Millet Mektepleri açıldı.
4 Ocak 1929
Türkiye-Uruguay dostluk antlaşması imzalandı.
17 Şubat 1929
İsmet (İnönü) Paşa “İlmi Istılahlar Encümeni”nde öz Türkçe bir konuşma yaptı.
4 Mart 1929
Takrir-i Sükun Kanunu” kaldırıldı.
9 Nisan 1929
TBMM’de “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu” kabul edildi.
24 Nisan 1929
İcra ve İflas Kanunu kabul edildi.
13 Mayıs 1929
TBMM’de “Ticaret Kanunu” kabul edildi.
1 Haziran 1929
Türk harfleri devlet işlerinde zorunlu olarak kullanılmaya başlandı.
10 Haziran 1929
TBMM’de “Yol ve Köprü Yapımına Dair Kanun” kabul edildi.
5 Ağustos 1929
Gazi Mustafa Kemal trenle Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktı.
19 Ağustos 1929
İstanbul’da doktorlar, kafeslerin kaldırılmasını istediler.
30 Ağustos 1929
Dumlupınar’da Meçhul Asker Anıtı açıldı.
1 Eylül 1929
Okullarda Arapça ve Farsça dersler kaldırıldı.
2 Eylül 1929
Türkiye’de ilk kez Güzellik Kraliçesi seçildi. (Kraliçe Feriha Tevfik)
9 Eylül 1929
Fevzi Paşa-Gölbaşı Demiryolu açıldı.
29 Kasım 1929
Tekirdağ’da Atatürk Anıtı açıldı.
30 Kasım 1929
Gazi Mustafa Kemal, Alman tarihi yazarı Emil Ludwig ile görüştü.
30 Ocak 1930
Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti (Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu) kuruldu.
1 Şubat 1930
Kayseri – Şarkışla Demiryolu işletmeye açıldı. (30 Ağustos’ta : Ankara – Kayseri – Sivas Demiryolunu İsmet (İnönü) Sivas’ta açtı.)
1 Şubat 1930
T.B.M.M. ‘nde “İstatistik Umum Müdürlüğünün Vazife ve Selahiyetleri Hakkında Kanun” kabul edildi. (1962’de Devlet İstatistik Enstitüsü’ne dönüştürülmüştür.)
20 Şubat 1930
Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu kabul edildi.
31 Mart 1930
Afet (İnan) Hanım, partiye yazılan ilk kadın üye oldu.
3 Nisan 1930
Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını da tanıyan “Belediye Kanunu” T.B.M.M’nde kabul edildi.
24 Nisan 1930
T.B.M.M’nde “Umumi Hıfzısıhha Kanunu” kabul edildi.
29 Nisan 1930
İlk Türk Kadın Yargıçlar (Nezahet (Güreli), Beyhan Hanım) Asliye Mahkemesi üyeliğine atandı.
22 Mayıs 1930
Gazi Mustafa Kemal’e T.B.M.M’nce altın bir alfabe levhası sunuldu. (Bu Levha, Anıt – Kabir müzesindedir.)
22 Mayıs 1930
T.B.M.M’de “Askeri Ceza Kanunu” kabul edildi.
9 Haziran 1930
T.B.M.M’de “Tütün İnhisarı Kanunu” kabul edildi.
11 Haziran 1930
T.B.M.M’de “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu” kabul edildi.
20 Haziran 1930
İran sınırını geçen eşkiyanın dürtüsü ile Ziylan bucağında gericilik hareketi başladı. (1930 Doğu Ayaklanması)
18 Temmuz 1930
Ankara Etnoğrafya Müzesi halka açıldı.
12 Ağustos 1930
Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. (Lideri Fethi (Okyar) Gericilerin Fırka’ya sızması sonucu, Fırka 17 Kasım’da kendi kendini feshetti.)
17 Eylül 1930
Türkiye – Lituanya Dostluk Antlaşması Moskova’da imzalandı.
29 Eylül 1930
Adana’da “Ahali Cumhuriyet Fırkası” kuruldu. (Abdülkadir Kemali Öğütçü 29 Eylül’de, Edirne’de “Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Fırkası’nın kurulmasına izin verilmedi)
27 Ekim 1930
Yunan Başbakanı Venizelos Ankara’da Atatürk’ü ziyaret etti.
17 Kasım 1930
Serbest Cumhuriyet Fırkası kendini feshetti.
23 Aralık 1930
Menemen’de İnkılaplar aleyhine ayaklanma çıktı. Öğretmen yedeksubay Kubilay şehit edildi.
15 Mart 1931
Gölbaşı – Malatya Demiryolu işletmeye açıldı.
16 Mart 1931
İlk kadın Operatör Dr. Suat, Haseki Nisa Hastanesi’nde sınav vererek uzmanlık belgesi aldı.
23 Mart 1931
“Türkiye’de İlk Tahsillerini Mektepte Yapacak Türk Vatandaşı Çocukların Türk Mekteplerine Girmelerine Dair, 23 Eylül 1911 Tarihli Tedrisat-ı İptidaiye Kanunu’na Müzeyyel Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
26 Mart 1931
Ölçüler Kanunu kabul edildi.
10 Nisan 1931
Ankara’da Türk Ocakları Fevkalade Kurultayı toplandı. Türk Ocakları’nın lağvını kabul etti. (1949’da yeniden kuruldu.)
12 Nisan 1931
Mustafa Kemal Paşa’nın direktifiyle Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu. (Türk Tarih Kurumu)
20 Nisan 1931
C.H.F. Genel Başkanı Gazi Mustafa Kemal imzası ile yayınlanan seçim bildirisinde “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi de yer aldı.
4 Mayıs 1931
Irak Kralı Emir Faysal Ankara’da Mustafa Kemal’i ziyaret etti.
4 Mayıs 1931
T.B.M.M”nin VI. Dönem Fevkalade toplantısında Gazi Mustafa Kemal üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.
10-18 Mayıs 1931
C.H.F.’nın Üçüncü büyük kurultayı toplandı.
1 Haziran 1931
Mudanya – Bursa demiryolu Hükümetçe satınalındı.
19 Temmuz 1931
Mustafa Kemal Paşa Ankara’da Türk Tarih Kurumu toplantısına başkanlık etti.
25 Temmuz 1931
T.B.M.M’de “Matbuat Kanunu” kabul edildi.
26 Ekim 1931
Gazi Mustafa Kemal, İkinci Balkan Konferansı’nın son toplantı gününde üyelerle konuşmasında şunları söyledi : “İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak gayr-ı insani ve son derece teesüfe şayan bir sistemdir.”
29 Aralık 1931
T.B.M.M’de “Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti İhdasına dair Kanun” kabul edildi.
29 Aralık 1931
T.B.M.M’de “Ziraat Vekaleti Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
1932
Polis Teşkilat Kanunu kabul edildi.
15 Ocak 1932
Samsun’da Atatürk Anıtı açıldı.
17 Ocak 1932
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Derviş Paşa öldü.
22 Ocak 1932
İstanbul’da Yerebatan Camisinde ilk kez Türkçe Kur’an, Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu. (İstanbul’da ilk Türkçe hutbe : 3 Şubat 1928)
28 Ocak 1932
Balkan Konferansı İstanbul’da açıldı. (31 Ocak’ta kapandı)
30 Ocak 1932
Gazi Mustafa Kemal İstanbul’a geldi.
1 Şubat 1932
Malatya – Fırat Demiryolu işletmeye açıldı.
19 Şubat 1932
Halkevleri kuruldu.
1 Mayıs 1932
Ankara’da Milli Sanayi Sergisi açıldı.
22 Mayıs 1932
Adana Ağır Ceza Mahkemesi, Ağrı Dağı bölgesindeki ayaklanmaya katılanlardan 34 kişiyi idama mahkum etti.
12 Haziran 1932
Gazi Mustafa Kemal, Hicaz Genel Valisi Emir Faysal’ı Ankara’da kabul etti.
2 Temmuz 1932
Ankara Halkevi’nde birinci Türk Tarih Konferansı toplandı.
12 Temmuz 1932
Mustafa Kemal Paşa’nın direktifiyle Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kuruldu. (Türk Dil Kurumu)
12 Temmuz 1932
Yugoslavya Kralı Aleksandre Gazi Mustafa Kemal’i İstanbul’da ziyaret etti.
18 Temmuz 1932
Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan İstanbul Müftülüğü’ne yazılan özel – 636 sayılı yazı ile ezan ve kametin birkaç ay içinde Türkçe okunacağı bildirildi. (16 Haziran 1950’de, D.P. İktidarı, TCK’nın ilgili maddesinde değişiklik yaparak ezanın Arapça okunmasına olanak verdi)
18 Temmuz 1932
Türkiye Milletler Cemiyeti’ne üye oldu.
27 Temmuz 1932
İzmir’de Gazi Mustafa Kemal’in heykeli, İsmet (İnönü)’nün konuşması ile açıldı.
30 Temmuz 1932
Türkiye parasızlıktan dolayı Amerika’da yapılan Olimpiyatlara katılamadı.
31 Temmuz 1932
Türkiye Güzellik Karliçesi Keriman Halis (Atatürk’ün verdiği ad : Ece) Belçika’da yapılan yarışmada Dünya Güzellik Kraliçesi seçildi.
27 Eylül 1932
Gazi Mustafa Kemal, General Mac Arthur’la görüştü.
13 Kasım 1932
Dr. Müfide Kazım ilk kadın Hükümet Tabibi oldu.
3 Aralık 1932
Türk Dil Kurumu ilk başkanı Samih Rıfat öldü.
12 Aralık 1932
Adile Ayda ilk kadın Dışişleri memuru seçildi.
15 Ocak 1933
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’dan Eskişehir’e yola çıktı.
16 Ocak 1933
Kurtuluş Savaşı Dışişleri Bakanlarından Bekir Sami öldü.
3 Şubat 1933
İstanbul – Ankara arasında ilk uçak seferi denemesi yapıldı.
5 Şubat 1933

Atatürk’ün Bursa Nutku 5 Şubat 1933 tarihinde irat edilmiştir. 1947 yılında “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabı yayımlayan Rıza Ruşen Yücer, on dört sene önce genç bir gazeteci iken yemeğe katıldığını, Mustafa Kemal’in bir çırpıda söylediği sözleri not ettiğini ifade etmiş ve yıllardır sakladığını söylediği bu nota kitabında yer vermiştir

7 Şubat 1933
İstanbul’da camilerde ezan ve kametin Türkçe olarak okunmaya başlanması.
25 Şubat 1933
İstanbul’da yüksek öğrenim gençliği
15 Nisan 1933
Samsun – Çarşamba Demiryolu işletmeye açıldı.
20 Nisan 1933
İstanbul’da yüksek öğrenim gençliği, Razgrad’da BulgarlarınTürk mezarlığını yıkmaları üzerine (17 Nisan) İstanbul’daki Bulgar mezarlığına çelenk koyarak gösteri yaptı.
22 Nisan 1933
Türkiye Cumhuriyeti ile, Osmanlı Düyunu Umumiyesi hamilleri (alacaklılar) arasında, Paris’te borçların saptanması ve ödeme şekli hakkında anlaşma imzalandı.
31 Mayıs 1933
T.B.M.M’de “İstanbul Darülfünunu’nun Ilgasına ve Maarif Vekaletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun” kabul edildi. (İstanbul Üniversitesi 1 Ağustos’da açıldı
3 Haziran 1933
Sümerbank’ın kurulmasını öngören Kanun T.B.M.M’de kabul edildi.
8 Haziran 1933
Halk Bankası’nın kurulmasını öngören Kanun T.B.M.M’de kabul edildi.
10 Haziran 1933
“Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü Kanunu” T.B.M.M’de kabul edildi. (Açılış : 30.10.1933. Enstitü, 30 Haziran 1948 günlü “Üniversiteler Kanununa ek kanun”la Ziraat ve Veteriner Fakülteleri olarak Ankara Üniversitesi’ne bağlandı.
11 Haziran 1933
“Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıldönümü Kutlama Kanunu” T.B.M.M’de kabul edildi.
11 Haziran 1933
T.B.M.M’de “Belediyeler Bankası Kanunu” kabul edildi.
12 Haziran 1933
İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınması ile ilgili Kanun T.B.M.M’de kabul edildi. (Sözleşme 3 Ekim 1932’de parafe edilmişti)
12 Haziran 1933
“Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin Kanun-ı Medeni’nin 452. Maddesine Göre Olan Tasarruflarının Mahfuz Hisseler Hakkındaki Hükümden Müstesna Olduğuna Dair Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
20 Haziran 1933
Milli Eğitim Bakanlığı, üniversitede bir İnkılâp Enstitüsü açılması hakkında karar aldı.
27 Temmuz 1933
Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de eski Afgan Kralı Amanullah’la görüştü.
14 Eylül 1933
Ankara’da Türkiye – Yunanistan dostluk antlaşması imzalandı.
26 Eylül 1933
Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de Venizelos’u kabul etti.
4 Ekim 1933
Türk İnkılap Enstitüsü’nde ilk İnkılap dersi Milli Eğitim Bakanı Yusuf Hikmet (Bayur) tarafından verildi.
4 Ekim 1933
Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de Yugoslavya Kralı I. Aleksandr ile Kraliçeyi kabul etti.
4 Ekim 1933
Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söyledi.
26 Ekim 1933
Türk kadınlarına Köy İhtiyar Heyetlerine seçme ve seçilme hakkı tanındı.
26 Ekim 1933
T.B.M.M’de “Af Kanunu” kabul edildi.
29 Ekim 1933
Cumhuriyet’in Onuncu Yılı kutlandı.
4 Kasım 1933
Mustafa Kemal Paşa’nın Selanik’te doğduğu ev müze haline getirildi.
18 Kasım 1933
Yeni İstanbul Üniversitesi açıldı.
1 Aralık 1933
İktisat Vekaleti’nin hazırladığı, T.C. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı Başbakanlığa sunuldu.
5 Aralık 1933
Eskişehir Şeker Fabrikası açıldı.
27 Aralık 1933
T.B.M.M, Şehit Kubilay’ın annesine maaş bağlayan kanunu kabul etti.
1 Şubat 1934
Gazi Mustafa Kemal Kırşehir’e geldi.
9 Şubat 1934
Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya arasında Balkan Antantı imzalandı.
4 Mart 1934
İstanbul Üniversitesi’nde Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü öğretime başladı.
6 Mart 1934
Eski Milli Eğitim Bakanlarından Dr. Reşit Galip öldü.
20 Mart 1934
Başvekil İsmet (İnönü) Paşa Ankara Halkevi’nde devrim tarihi dersi verdi.
4 Nisan 1934
Ankara’da Türkiye – Çin dostluk antlaşması imzalandı.
15 Nisan 1934
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kemalettin Sami Paşa öldü.
27 Nisan 1934
Menemen-Bandırma-Manisa Demiryolu satınalındı. (27 Mayıs: Basmane – Afyon Demiryolu satınalındı
3 Mayıs 1934
Kayseri uçak fabrikasında yapılan ilk uçaklardan biri Ankara’ya uçtu.
14 Haziran 1934
T.B.M.M’de “İskan Kanunu” kabul edildi.
16 Haziran 1934
İran Şehinşahı Rıza Pehlevi Gazi Mustafa Kemal’i Ankara’da ziyaret etti.
21 Haziran 1934
Soyadı Kanunu kabul edildi.
2 Temmuz 1934
“Basma, Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu” yürürlüğe girdi.
13 Ağustos 1934
Bakırköy bez fabrikası açıldı.
18 Ağustos 1934
Dolmabahçe Sarayı’nda İkinci Türk Dil Kurultayı toplandı.
30 Eylül 1934
Keçiborlu’da Kükürt, Isparta’da Gülyağı Fabrikaları açıldı.
3 Ekim 1934
İsveç Veliahtı Prens Gustav Adolf, Ankara’da Gazi Mustafa Kemal tarafından kabul edildi.
19 Ekim 1934
Turhal Şeker Fabrikası açıldı.
1 Kasım 1934
Ankara Kızılay’da Güven Anıtı açıldı.
20 Kasım 1934
Konya Ereğlisi Bez Fabrikası açıldı.
24 Kasım 1934
Mustafa Kemal Paşa’ya ATATÜRK soyadı verilmesi hakkındaki kanun kabul edildi.
24 Kasım 1934
Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi.
26 Kasım 1934
Efendi, Bey ve Paşa gibi lakap ve unvanların kaldırıldığına dair kanunun kabulü.
26 Kasım 1934
İsmet Paşa “İnönü” soyadını aldı.
3 Aralık 1934
Hangi dine mensup olursa olsun, din adamlarının mabet ve ayinler dışındaki dini kisve taşımalarının yasaklanmasına dair kanun kabul edildi.
5 Aralık 1934
Türk kadınlarına milletvekili seçme ve seçilme hakkının verildiğine dair kanunun kabul edildi.
1 Ocak 1935
İstanbul Ruhtım Şirketi Devletçe satın alındı.
2 Şubat 1935
Ayasofya Müzesi halka açıldı.
18 Şubat 1935
“Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname” yayınlandı.
1 Mart 1935
Atatürk dördüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.
1 Mart 1935
İlk kadın milletvekillerinin katıldığı beşinci dönem T.B.M.M çalışmalarına başladı.
1 Mart 1935
Kayseri’de Atatürk Heykeli açıldı.
9 Nisan 1935
2/2295 sayılı kararname ile ordudaki rütbe adlarının yeni karşılıkları (bugünkü adları) saptandı.
18 Nisan 1935
İstanbul’da Milletlerarası Kadınlar Kongresi toplandı.
27 Mayıs 1935
T.B.M.M’de “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” kabul edildi.
2 Haziran 1935
Eski Milli Eğitim Bakanlarından, büyükelçi Vasıf Çınar öldü.
14 Haziran 1935
“Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
14 Haziran 1935
T.B.M.M’de “Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Kurulması Hakkında Kanun” kabul edildi.
14 Haziran 1935
T.B.M.M’de “Etibank Kanunu” kabul edildi.
14 Haziran 1935
T.B.M.M’de “Elektrik İşleri Etüt İdaresi Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
5 Ağustos 1935
Fevzi Paşa – Ergani Demiryolu işletmeye açıldı.
16 Eylül 1935
Kayseri bez fabrikası açıldı.
13 Ekim 1935
Türkiye Mason Locaları, İçişleri Bakanlığınca kapatıldı.
21 Ekim 1935
Çerkez Ethem ve kardeşlerinin Atatürk’e hazırladığı suikast üzerine İstanbul Üniversitesinde gençlik, protesto mitingi yaptı.
23 Kasım 1935
Çalışmalarına son veren İstanbul Haliç Şirketinin işletmesi Belediyeye geçti.
29 Kasım 1935
Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası açıldı.
9 Ocak 1936
Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Atatürk tarafından açıldı.
20 Ocak 1936
Ankara’da toplanan Endüstri Kongresinde İkinci Beş Yıllık Sanayi Planının esasları kabul edildi.
25 Ocak 1936
İstanbul’da Vapurculuk Şirketi ile yapılan sözleşme, bütün kabotajın Denizyolları İdaresine geçmesini sağladı.
6 Şubat 1936
Beyaz Olimpiyatlarda ilk kez Türk Bayrağı dalgalandı. (Garmisch Parten – Kirchen Olimpiyatları).
21 Şubat 1936
İzmir Havagazı şirketi satın alındı.
24 Mart 1936
Afyon Zafer Anıtı açıldı.
25 Mart 1936
Afyon – Karakuyu, Bozanönü – Isparta Demiryolları işletmeye açıldı.
9 Nisan 1936
İstanbul Telefon Şirketi satın alındı.
6 Mayıs 1936
Ankara’da Devlet Konservatuarı kuruldu.
29 Mayıs 1936
Türk Bayrağı Kanunu kabul edildi.
1 Haziran 1936
T.B.M.M’de “Bankalar Kanunu” kabul edildi.
8 Haziran 1936
Sosyal Haklar ve Sosyal Güvenlik açısından ilk önemli adım olan “İş Kanunu” kabul edildi
20 Temmuz 1936
Montrö Boğazlar Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Boğazlar tamamen Türk hakimiyetine geçti. Türk askerleri “gayri askeri” adı verilen bölgelere girdi.
11 Ağustos 1936
Berlin Olimpiyatları ile Türkiye Cumhuriyeti ilk altın madalyalarını kazandı
24 Ağustos 1936
Üçüncü Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
1 Eylül 1936
Atatürk, Devletçilik görüşünü açıkladı.
4 Eylül 1936
Atatürk, çiftliklerini Devlete, bir kısım gayrimenkullerinide Ankara Belediyesi’ne bağışladı.
4-6 Eylül 1936
İngiltere Kralı VIII. Edward İstanbul’da Atatürk’ü ziyaret etti.
26 Ekim 1936
Kurtuluş Savaşı komutanlarından General Şükrü Naili Gökberk öldü.
1 Kasım 1936
Atatürk Toprak Kanunu üzerindeki düşüncelerini açıkladı.
3 Kasım 1936
Ankara’da Çubuk Barajı açıldı.
6 Kasım 1936
İzmit’de birinci Kağıt ve Karton Fabrikası açıldı.
28 Kasım 1936
Ereğli Kömür Şirketi’nin Hükümetçe satın alınma sözleşmesi imzalandı.
29 Kasım 1936
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde Devrim Tarihi dersleri başladı.
10 Aralık 1936
Zonguldak’ta Türk Antrasit Fabrikası törenle açıldı.
27 Aralık 1936
“İstiklal Marşı” şairi Mehmet Akif Ersoy öldü.
1 Ocak 1937
Şark Demiryolları (Sirkeci – Edirne) satın alındı.
27 Ocak 1937
Cenevre’de Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edildi.
4 Şubat 1937
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi açıldı.
5 Şubat 1937
Altı ok, Anayasa’ya girdi. (T.B.M.M’de görüşülerek, kabul edilen “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” la altı ilke de Anayasa’ya alındı. Malatya milletvekili İsmet İnönü ve altı arkadaşının önerdiği değişiklik, ikinci maddeyi şu biçime soktu : “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır.”)
8 Şubat 1937
T.B.M.M’de “Orman Kanunu” kabul edildi.
13 Şubat 1937
Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev Selanik Belediyesi’nce satın alınarak Atatürk’ün buyruğuna verildi.
28 Şubat 1937
Metoroloji Genel Müdürlüğü kuruldu.
3 Nisan 1937
Karabük Demir ve Çelik Fabrikasının temel atma töreni yapıldı.
7 Nisan 1937
Türkiye – Mısır dostluk, ikamet ve tabiiyet antlaşması yapıldı.
15 Nisan 1937
Selaların kaldırıldığı, diyanet işleri reisliğinin, yazısı ile valiliklere bildirildi.
23 Nisan 1937
İstanbul Yedek Subay Okulu’nda (Harbiye) Atatürk Anıtı açıldı.
4 Haziran 1937
T.B.M.M’de “Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Kanunu” kabul edildi.
9 Haziran 1937
T.B.M.M’de “Ankara’da Bir Tıp Fakültesi Tesisi Hakkındaki Kanun” kabul edildi.
11 Haziran 1937
Atatürk, Trabzon’dan, Hükümete “Bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını” bildirmesi.
14 Haziran 1937
Hatay’ın Bağımsızlık Antlaşması Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı.
15 Haziran 1937
İş Kanunu yürürlüğe girdi.
17 Haziran 1937
“Kadıköy Su Şirketi”nin satın alınmasına dair sözleşme imzalandı.
1 Temmuz 1937
Fevzi Paşa – Meydanıekbez, Toprakkale – İskenderun Demiryolu satın alındı.
8 Temmuz 1937
Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sâ’dâbat Paktı imzalandı.
12 Eylül 1937
Tunceli’de olay çıkaran Seyit Rıza ve arkadaşları teslim oldu.
20 Eylül 1937
İkinci Türk Tarih Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
20 Eylül 1937
Atatürk, Türkiye’nin ilk resim galerisini Dolmabahçe’de açtı.
9 Ekim 1937
Nazilli Basma Fabrikası Atatürk tarafından açıldı.
25 Ekim 1937
İnönü Başbakalıktan çekildi. Celal Bayar Başbakanlık görevini devraldı.
28-30 Ekim 1937
Atatürk Ankara’da son defa Cumhuriyet Bayramı törenlerine katıldı.
27 Aralık 1937
T.B.M.M’de “Denizbank Kanunu” kabul edildi.
14 Ocak 1938
Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında aktedilen “Sadabat Paktı” T.B.M.M’de onaylandı.
22 Ocak 1938
Atatürk İzmit üzerinden Derince’ye geçti.
24 Ocak 1938
İzmir Telefon İşletmesi Hükümetçe satın alındı.
1 Şubat 1938
Atatürk’ün hazır bulunduğu törenle Gemlik Suniipek Fabrikası açıldı.
2 Şubat 1938
Bursa Merinos Fabrikası Atatürk tarafından açıldı.
13 Mart 1938
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Orgeneral Cevat Çobanlı öldü.
30 Mart 1938
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Atatürk’ün hastalığı hakkında ilk resmi bildiriyi yayınladı.
11 Nisan 1938
Üsküdar ve Kadıköy Su Şirketi satın alındı.
19 Mayıs 1938
Atatürk son defa 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerini izledi ve Hatay sorunu ile ilgili olarak -rahatsızlığına rağmen- Güney gezisine çıktı.
20-24 Mayıs 1938
Atatürk Hatay Sorunu nedeniyle Mersin dolaylarına gitti.
21 Mayıs 1938
Atatürk Mersin’de askeri geçit törenini izledi.
23 Mayıs 1938
İstanbul Elektrik Şirketi satın alındı.
24 Mayıs 1938
Atatürk’ün Adana’da askeri geçit törenini izlemesi.
1 Haziran 1938
Devletçe satın alınan Savarona Yatı İstanbul’a geldi.
16 Haziran 1938
Kadın Havacımız Sabiha Gökçen tek başına uçakla Balkan turuna çıktı.
19 Haziran 1938
Romanya Kralı II. Carol, Atatürk’ü İstanbul’da ziyaret etti.
20 Haziran 1938
T.B.M.M’de kabul edilen “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 Sayılı Kanuna Ek Kanun” ile 19 Mayıs günü “Gençlik ve Spor Bayramı” kabul edildi.
24 Haziran 1938
T.B.M.M, “Toprak Mahsulleri Ofisi Kurulması Hakkında Kanun”u kabul etti.
28 Haziran 1938
T.B.M.M, “Cemiyetler Kanunu”nu kabul etti.
3-4 Temmuz 1938
Türkiye ve Fransa, Hatay’da eşit sayıda asker bulundurmaları konusunda anlaşma yaptı. Birlikler 4 Temmuz’da Hatay’a girdi.
5 Temmuz 1938
Türk birliklerinin tümü Hatay’daki konuş yerlerine geldi.
24 Ağustos 1938
Demiryolu Kemah’a ulaştı.
29 Ağustos 1938
Askeri Mahkeme, Nazım Hikmet (Ran) ve başkalarını mahkum etti.
2 Eylül 1938
Hatay Millet Meclisi açıldı ve Devlet Başkanlığı’na Tayfur Sökmen seçildi.
5 Eylül 1938
Atatürk vasiyetnamesini yazdırdı.(Açılış: 28 Kasım 1938)
5 Eylül 1938
Atatürk’ün hastalık durumu hakkında, günlük resmi tebliğlerin yayımına başlandı. 17 Ekim 1938 Atatürk, ilk defa komaya girdi.
28 Ekim 1938
Ankara Radyosu yayına başladı.
29 Ekim 1938
Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, vapurla Dolmabahçe önünden geçerken hep bir ağızdan İstiklal Marşını söyleyerek Atatürk’ü selamladılar.
29 Ekim 1938
Cumhuriyet’in 15 nci Yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün Türk ordusuna mesajı.
1 Kasım 1938
Başbakan Celal Bayar, Atatürk adına T.B.M.M açış konuşmasını yaptı.
8 Kasım 1938
Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığını bildiren raporlar yeniden yayımlanmaya başlandı.
10 Kasım 1938
Atatürk maddi hayata gözlerini kapadı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayında son günlerini geçirdiği odası

5 Mart – Hukuk Takvimi

0
5 Mart - Hukuk Takvimi
5 Mart – Hukuk Takvimi
1868 Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza; Simon Bolivar ile birlikte, İspanyol İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık hareketi başlattı ve Venezuela’nın ilk başkanı oldu. 39 yaşındayken 5 Mart 1811’de Birinci Venezuela Cumhuriyeti’ni kurarak başbakan olarak seçilerek devleti yönetmeye başladı. (Doğumu: 23 Haziran 1885) 5 Mart 1811’den 21 Mart 1812’ye kadar Venezuela devlet başkanlığı yaptı. Doğum tarihi, ülkesinde Avukatlar Günü olarak kutlanmaktadır.

Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza
1868

Belçikalı hukukçu ve politikacı Prosper Poullet doğdu. (Ölümü: 3 Aralık 1937) Leuven Katolik Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı ve aynı üniversitede profesör oldu. Katolik öğrenci kardeşliği olan K.A.V’ın üyesiydi.  Katolik Partisi ve Belçika Temsilciler Meclisi üyeliği yaptı. 29 Haziran 1917 -10 Aralık 1919 arasında meclisin başkanlığını yürüttü. 1919-1920 yılları arasında Demiryolları, 1924-1934 yılları arası İçişleri, 1925’te Ekonomi, 1925-1926’da Adalet ve 1926’da Savaş Bakanı olarak görev yaptı. 1925-1926 yıllarında Belçika’nın 26. Başbakanı oldu. Görevinden ayrıldıktan sonra fahri Devlet Bakanı seçildi.

Prosper Poullet
1868

Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, 5 Mart 1868’de Danıştay ve Yargıtay’ın temelini oluşturan iki kuruma ayrıldı. Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaktadır.

1871

Polonya Sosyal Demokrat Partisi ve daha sonra Almanya Komünist Partisi’ne dönüşen Spartakistler Birliği’nin kurucusu, Kadın Hakları savunucusu, kadın filozof ve Polonya kökenli Alman devrimci Rosa Luxemburg doğdu.

Rosa Luxemberg, 1907 yılında Stuttgart’ta, Kadınlar Konferansında
1924 İstanbul’da Maarif Müdürlüğü, Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereğince medreselere el koydu.
1924

TBMM’de “Ziraat ve Ticaret Vekaletleri Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.

1925

Fransız avukat Jacques Vergès doğdu. (Ölümü: 15 Ağustos 2013) 1945 yılında Fransız Komünist Partisi’ne üye oldu itirazlara karşın 1950’de, Prag’da, üye olduğu Uluslararası Öğrenci Birliği Kongresi yönetimine seçildi ve 2 sene sonra da sekreterliğe seçildi. 1962 yılında Cezayir’in bağımsızlığının ardından başkent Cezayir’e yerleşti ve Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey yönetici oldu. Ünü dünya çapında duyuldu. Bunun sebebi kamuoyunda nefret edilen müvekilleri savunmasıydı.  Verges’in müvekkil listesinde, ‘Lyon Kasabı’ olarak adlandırılan Nazi savaş suçlusu Klaus Barbie, Venezuelalı devrimci ‘Çakal Carlos’, Irak’ın eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz ve eski Yugoslavya lideri Slobodan Miloşeviç gibi isimler vardı. ‘Şeytanın Avukatı’ lakabıyla tanınan Fransız avukat Jacques Verges 88 yaşında Paris’te hayata veda etti.

Avukat Jacques Vergès
1931 Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalandı. Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlandı.
1933 Toplatılan Gece Gelen Telgraf adlı şiir kitabından dolayı Nazım Hikmet ile kitabın yayıncısı ve basımcısına “halkı rejim aleyhine kışkırttıkları” suçlamasıyla dava açıldı.
1942 İspanyol hukukçu ve politikacı Felipe González Márquez doğdu. Sevilla Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1962’de Sosyalist Gençlik’e katıldı ve kısa bir süre sonra, Frankoculuğa karşı yeraltından mücadeleye katıldı. Daha sonra İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’ne (PSOE) katıldı. 1966 yılında Sevilla’da iş avukatı olarak çalışmaya başladı. 1974’deki Suresnes Kongresi’nde Genel Sekreter seçildi ve 1997’ye kadar İspanyol Sosyalist İşçi Partisi(PSOE) genel sekreterliğini yürüttü. 1982-1996 yılları arasında İspanya başbakanı olarak görev yaptı ve İspanyol demokrasi tarihindeki en uzun süre grev yapanlardan biri oldu. 1995’te Avrupa Konseyi Başkanlığına seçildi. 2004 yılına kadar parlamenter olarak görev yaptı.

Philip Gonzalez Marquez
1943 Hukukçu ve Finlandiya eski Başbakanı Johan Wilhelm (Jukka) Rangell‘in 4 Ocak 1941’de başlayan görevi 5 Mart 1943 tarihinde sona erdi. Rangell, 25 Ekim 1894’te, Hauho’da doğdu. (Ölümü: 12 Mart 1982, Helsinki) Helsinki Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Yardımcı yargıç olarak görev aldı. 1922-1925 yıllarında avukatlık yaptı. Finlandiya Bankasında önce yönetim kurulu üyesi sonra da yönetim kurulu başkanı oldu. 4 Ocak 1941 – 5 Mart 1943 tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı.
1952 74 Ticani’nin yargılanmasına Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde başlandı. Tarikat Şeyhi Kemal Pilavoğlu, 1954 yılında mahkûm olduktan sonra Ticaniliği bıraktığını söyledi.
1956 ABD Yüksek Mahkemesi, diğer mahkemelerin okullardaki ırk ayrımcılığını yasaklamasını onayladı.
1959 Türkiye – ABD Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması, Demokrat Parti döneminde, 5 Mart 1959 tarihinde imzalandı. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti adına Fatin Rüştü Zorlu ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti adına Büyükelçi William Fletcher Warren tarafından imza edildi. ABD’nin diğer Bağdat Paktı ülkeleriyle de imzaladığı bu ikili antlaşmaya göre, bu ülkelere doğrudan ya da dolaylı bir saldırı söz konusu olduğunda ABD’nin o ülkenin isteği üzerine gerektiğinde silahlı kuvvetlere başvurarak yardımda bulunması öngörüldü.
1962

Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmi gazetede yayınlandı.  Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarıldı.

1969 Ant Dergisi’nde yayımlanan “İşgal Toprağı, Kurt Köpeği” başlıklı yazısından ötürü yargılanan  Yaşar Kemal beraat etti.
1969 Balıkesir’de Akbaşlak Köyü Muhtarı, “aminli düğün tüzüğü” hazırladı ve mevlit okutmayan damatlara ceza kesileceğini açıkladı.
1971 İstanbul’da Akbank’ın Selamiçeşme Şubesi silahlı 5 kişi tarafından soyuldu, soygun sanıklarından olduğu ileri sürülen Salman Kaya Bebek’te yakalandı.
1972 Ağustos 1971’de Sultanahmet’te esrar satarken yakalanan ve 6 yıl hapse mahkûm edilen 14 yaşındaki İngiliz çocuk, Türkiye ile İngiltere arasında diplomatik soruna neden oldu. İngiliz basını, “Gaddar Türkler” başlıklı manşetler attı. Bunun üzerine Başbakan Nihat Erim, programında olmasına rağmen, ABD’ye giderken Londra’ya uğramadı.
1973 Kültür Sarayı’nın (AKM) yakılması, Marmara ve Eminönü yolcu vapurlarının batırılması ve Kastamonu şilebinin yakılması eylemlerinden ötürü açılan Sabotajlar Davası’nda iddianame okundu; aralarında Tersane-İş başkanının da bulunduğu işçi ve öğrenci 29 sanıktan 17’sinin idamı talep edildi.
1977 Rektör  tarafından 15 gün süre ile kapatılan ODTÜ, Danıştay kararı ile açıldı.
1981 Suudi Arabistan’da yaptığı bir kaza sonucu iki kişinin bacağının kırılmasına neden olan Türkiyeli şoför, 300 bin lira para cezasına çarptırıldı, ancak bu parayı ödeyemediği için ayağını kırdığı kişilerin yanında ömür boyu köleliğe mahkum edildi. Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye Otomobilciler Federasyonu, şoförü kurtarmak için girişimler başlattı.
1981 İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi, yasa dışı örgüt kurmak ve komünizm propagandası yapmak suçundan, 7 TİP yöneticisini tutukladı.
1984 İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, Papa’ya suikast düzenlemek suçundan Mehmet Ali Ağca hakkında açılan davada görevsizlik kararı verdi.
1986 Yüce Divan tarafından iki yıl hapse mahkum edilen eski Devlet Bakanı İsmail Özdağlar’ın milletvekilliği TBMM Genel Kurulu’nda düşürüldü.
1990 ANAP hükümetinin “hareketçi kökenli” devlet bakanı Mustafa Taşar’ın Nazım Hikmet’e yönelik “sapık” ve “yahudi asıllı” sözlerinden dolayı açılan hakaret davasında, Ankara 2.Asliye Hukuk Mahkemesi Taşar’ın 1.5 milyon TL tutarında manevi tazminat ödemesine karar verdi.
1993 5 Mart 1868 tarihinde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin ikiye ayrılarak Şura-yı Devlet adıyla Danıştay ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye adıyla Yargıtay kurulmasının kabul edildiği gün olan 5 Mart, 1993 yılından bu yana her yıl Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaya başlandı.
1993 Cumhuriyet Gazetesi sahibi Berin Nadi, Genel Yayın Koordinatörü Hikmet Çetinkaya ve eski Yazı İşleri Müdürü Füsun Özbilgen, Çetinkaya’nın bir köşe yazısından dolayı açılan davada beraat etti. Dava, Çetinkaya’nın 5 Ekim 1992’de yazdığı, Fethiye ve Turgutlu’daki “Türk-Kürt çatışmasını körükleyen olaylarda” MÇP’lilerin ve ülkücü kökenli kaymakamın rolü bulunduğuna ilişkin köşe yazısında ismi geçen Fethiye kaymakamının, “PKK’ye hedef gösterildiği” başvurusuyla açılmıştı.
1996 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi amfisindeki işgalin ardından gözaltına alınan 47 öğrenciden 31’i tutuklandı. Trakya Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık, Çukurova Üniversitesi ve İzmir 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciler eğitimin özelleştirilmesine ve devlet tarafından tahsil edilen harçlara karşı eylemler yaptı.
2005 Nijer’de kölelik karşıtı yasa uygulanmaya başladı. 2004 yılında kabul edilen yasayla 7 bin kölenin özgürlüğünün ilan edildiği ülkede özgürlüğünü bekleyen 36 bin kölenin daha kaldığı tahmin edilmekteydi.
2006 Eski Yugoslavya’da 1990’lardaki kanlı iç savaş sırasında Hırvatistan’daki Sırpların lideri olan ve savaş suçları dolayısıyla 2004 yılında Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi(ICTY)mahkum edilen Milan Babiç hücresinde ölü bulundu. 13 yıl hapis cezası alan Milan Babiç’in intihar ettiği açıklandı.
2007
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kars’ın Digor ilçesinde 1993’te 17 kişinin öldürülmesi, 63 kişinin yaralanmasıyla ilgili başvuruda olayda güvenlik güçlerinin orantısız güç kullandığını tespit ederek ve Türkiye’yi yedi kişinin ailesine 350 bin avro tazminat ödemeye mahkum etti.
  • Türkiye’de Vatanseverler Partisi, İçişleri Bakanlığı’na kuruluş dilekçesi vererek resmen kuruldu.
2008 Yargıtay 9.Ceza Dairesi, Fethullah Gülen’in beraatına ilişkin Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 5 Mayıs 2006 tarihli kararının temyiz talebini, “Gülen’in terör faaliyetinde bulunduğuna dair inandırıcı delil bulunmadığı” gerekçesiyle reddetti ve kararı onadı.
2009 Ergenekon soruşturması kapsamında Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alındı ve 6 Mart’ta tutuklandı.
2011 Ahmet Şık ve Nedim Şener, Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz tarafından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.
2012 PEN Yazarlar Birliği Türkiye Merkezi’nin verdiği Duygu Asena Ödülü, KCK tutukluları Ayşe Berktay ile Büşra Ersanlı’ya verildi.
2025 Fransa Ulusal Barolar Birliği’nin avukatlara yönelik başörtüsü dahil ayırt edici simgeler yasaklayan ve tek tip kıyafet giymeyi zorunlu kılan bir önergeyi kabul etmesi üzerine açılan davada, Fransız Danıştayı itirazı reddederek yasağı hukuka uygun buldu. Danıştay, avukatlar için tek tip kıyafetin yargılananlar arasında eşitliği sağlamaya yardımcı olduğuna ve bunun “adil yargılanma hakkının gerekli bir koşulu olduğuna” kanaat getirdi. Fransa Avukatları Sendikası, yasağın avukatların bağımsızlığını ihlal ettiği gerekçesiyle birliğin bu kararının askıya alınması talebiyle Danıştay’a başvurmuştu.
2026
  • FETÖ suçlamasıyla 10 yıldır aranan firari eski Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Şadan Sakınan,  yakalandıktan sonra sevk edildiği Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı.
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, “Alo Adalet” hattı ile dava süreçlerine ilişkin gecikme şikâyetlerinin doğrudan yargının kendi mekanizması içinde değerlendirileceğini açıkladı.
  • Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun şubat ayı kadına şiddet verilerine göre, bir ayda 23 kadın öldürüldü, 11 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.

5 Mart – Hukuk Takvimi

Hukuk Devleti Günü

0
Hukuk Devleti Günü

Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, 5 Mart 1868’de Danıştay ve Yargıtay’ın temelini oluşturan iki kuruma ayrıldı. ( Şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye) Bu tarih 1993 yılından itibaren Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaktadır. Günün kutlanmasına İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku ve İlimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi öncülük yapmıştır. 

Hukuk devleti, kamu erkinin faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olduğu, vatandaşlara hukuk güvenliği sağladığı ve yönetimde keyfiliğin olmadığı bir devlet biçimidir. Bu ilke, kuvvetler ayrılığı esasına dayanır; yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden bağımsız olmalıdır.

Hukuk devleti, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, tüm mevzuatın yargı denetimine tabi olması, normlar hiyerarşisine riayet edilmesi, mahkemelerin bağımsızlığı ve idarenin mali sorumluluğu gibi unsurları içermektedir. Hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanması, demokratik toplumların vazgeçilmez temelidir. Bu anlamda Hukuk Devleti Günü, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına bağlılığı hatırlamak ve güçlendirmek için önemli bir gündür.

Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet)

0
Topkapı Sarayı - Adalet Kulesi

Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet), 12 Aralık 1875’te padişah tarafından çıkarılmıştır. Ferman-ı Adaletin hemen arkasından 1876 yılında Kanunu Esasi ilan edilmiştir.

1839-1878 yılları arasındaki dönemi tanımlamak için kullanılan Tanzimat döneminde, genel idareyi kapsayan son fermanıdır.  Padişah Abdülaziz devrinde çıkarılan ferman Türkiye’nin yayınladığı İnsan Hakları belgeleri arasında tarihsel öneme sahiptir.

Ferman-ı Adalet’e göre, vergilerin mükelleflerin varlıkları ölçüsünde hak ve adalete uygun şekilde toplanması kabul edilmiştir. Vergilerin devlet giderlerini karşılayamaması durumunda gelir kaynaklarının çoğaltılması öngörülmüştür. Fermanın ekonomik kriz döneminde çıkarılmış olması ve hemen arkasından 1876 Anayasasının yürürlüğe girmesi fermanın uygulanmasını olanaksız kılmıştır.

Ferman-ı Adalet metninde, halkın bazı hak ve özgürlüklere kavuşması amaçlanmış, mahkemelerin tarafsız olması, baskı ve zulmün sona ermesi; vergide adalet ve hakkaniyet ile mülkiyetin korunması öngörülmüştür.

Fermanda, can ve mal güvenliği, angaryanın ve köleliğin yasaklanması, yurttaşlar arasında eşitlik, arazi alım-satımında eşitlik ilkesine uyulması, gayrimüslimlerin mirasçılarına mal bırakabilmesi, memurların, meslek ve hareketlerinde, adalete uygun davranmaları gibi hususlar yer almaktadır.

Topkapı Sarayı

Adalet Fermanı (Ferman-ı Adalet)
13 Zilkade 1292
Ba’de-l-elkab,

Her devlet-i mütemeddinenin akdam-ı umûru hukuk-ı âmmenin temin-i kaziyesi olup bu esâsın muhafaza ve bekâsına medâr olan esbâb ve vesail mutlâka kâffe-i ibat haklarında bilâ-istisna istilzam-ı adâlet ve idare-i hükûmette intizam-ı hareketle hâsıl olur. Ve her şahsın her türlü fevaid ve menafi-i vatan ve memleketinin asayiş ve mamuriyetile me’mun ve mahfûz olabilüp emniyet ve menfaat-ı husûsiye ancak emniyet ve menfaat-ı umûmiye ile vücude gelir; binâen aleyh cülûs-ı Hümâyûn-ı Şâhânemizden beru bütün âleme neşir olunan efkâr ve niyet-i hayır âyât-ı mülûkânem biavnihi taâlâ Saltanat-ı Seniyemizin itilâ-yı şân ve şevketi ve sunuf-ı tebaamızın devam-ı huzûr ve rahatı ile memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin servet ve mamuriyetçe müstait olduğu terakkiyâtın istikmâl-i maddelerine mâtuf idiğünden şu amâl-i hayriye-i mülûkânemin bir kat daha tevsi-i daire-i madelet-i bahiresiyle emniyet-i umûmiyeye tamamen kâfil ve tebaa-i şâhânemin her sınıfına ait ve şâmil olacak müsaadât ve ıslâhâtın bu kerre teyemmünen tâyin ilânı indi hilâfet peyvend ü Hümâyûnumda garin-i tasvip olarak husûsât-ı âtiyetüzzikr ilâ maşaallahı taâlâ düstûr-ül-amel tutulmak üzere icrâlarına irade-i adâlet ifade-i pâdişâhânem şeref-sâdır olmuştur.

Şöyle ki: temin-i hukuk-ı tebaada asıl olan şeyler kuvve-i adliyeye kuvve-i icrâiyenin müdahale etmemesi ve ahkâm-ı kavânînin her türlü sû-i istimalâttan masûn bulunması kaziyeleri olarak mehâkimin emniyet-i umûmiyeye mazhariyetleri ise yalnız teşkilâtiyle olmayıp erkân ve âzâsının ehliyet-i sahihe ve sıfat-ı hasene-i iffet ve istikâmetle memduhiyetlerine ve meslek ve hareketlerinin[3] hakkaniyet ve madelete makruniyetine mevkûftur. Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mizin teşkili işte şu tarif ve tavsife muvafık bir merci-i adâlet tâyini maksadına mübteni olduğundan hey’et ve vezaif-i memuriyetlerinin bu esâsa tatbikan tanzîm ve tensiki ve müteferriatinin meratib-i muhtelifesince ıslâhat-ı sahihe icrâsı lâzım gelip çünkü mehâkim hakkında usûl-i bi-tarafiyi muhafaza etmek muamelât-i vakıalarının vesait-i idareden tefrikile hâsıl olacağı gibi erbâb-ı mehâkimin umûm nazarında mazhar-ı emniyeti tamme olmaları bilâ-mûcib azil ve tebdîl edilmelerine menut ve bu dahi kendilerinin intihâb mütemen ve mûteber üzerine tâyin kılınmalariyle meşrût olduğundan âzam-ı mehâkim-i nizâmiye olan Mahkeme-i Temyiz riyaseti vazifesi umûr-ı adliyemiz nâzırı uhdesinden alınarak münkasım olduğu iki daireye bir reîs-i evvel ve bir reîs-i sânî nasbı ve yine bu kabilden olmak üzere ticaret divân-ı istinafinin ve mehâkiminin umûr-ı adliyemiz nezaretine rapt ve ilhakiyle bunların merbut oldukları ticaret nezaretinin esbâb-ı ticaret ve sanayi ve ziraatin terakkisi vazife-i asliyesine tahsis kılınması ve şu halde ticaret divân-ı istinafiyle divân-ı cinayet vezaifinin Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mize merbut mahkeme-i istinafiye vezayifine ilâvesiyle mevâdd-ı cezaiye ve hukuk-ı adliye ve husûsât-ı ticariyeye tahsisen üç kısım olarak tanzîm ve ıslâh ve bunların ve Mahkeme-i Temyiz’in rüesa ve âzâsının hakikaten evsaf-ı kanûniye ile muttesif olmak üzere müceddeden intihâb olunması ve ba’de-zîn intihâb-ı sahih ve salim tahtında müntehâp âzâ-yı mehâkimin vaziyet-i asliyesine tevfikân bilâ-mûcib azil ve tebdîl olunmayacaklarını mutazammın yedlerine berat-ı âlişânım itâsile beraber kendilerine mahsûs bir hakk-ı tekaüt nizâmı yapılması cümle-i evamir-i adliye-i şâhânemizdendir. Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’mizin bu sûretle tanzîm-i ahvali mücerret silsile-i mehâkim-i nizâmiyenin tensiki ile umûr-ı hukukiyenin temini hüsn-i cereyan-ı daimîsi maksadına mebni olduğu cihetle bu ıslâhatın memâlik-i mahrusâ-i şâhânemde ihkak-ı hukuk-ı ibat ve neşr-i levazım adl ü dade memur olan mehâkim-i nizâmiyeye tamimi dahi eşfak-ı amime-i şâhânemiz iktizasından olmağla bunların usûl-i teşkilât ve intihâbâtını umûmun emniyet ve vusûkuna mâni bir halde ve hükûmetin taht-ı tesir-i nüfuzunda bulundurmamak için gerek işbu mehâkime ve gerek idare meclislerine Müslim ve gayr-i müslim tâyin kılınacak âzâ ve mümeyyizler kendi taraflarından intihâb olunmak üzere umûm tebaa-i mülûkânemize ruhsat itâ kılındığından bunların dahi hemen ol vechile icrâsı teşkilât ve intihâbâtı hakkında her tarafa talimat-ı vazıha gönderilmesi ve vilâyet merkezlerinde bulunan naibler divân-ı temyizlerin riyasetinde bulunmak üzere mecâlis-i temyiz riyasetlerine ehil ve erbâbının intihâb ve tâyin olunması ve livâ’ ve kazâlar mehâkim-i şer’iyyesinden verilen ilâmâtın tetkîkat-ı şer’iyyesi dahi işbu merkez naiblerine ihale edilmesi ve ale-l-ıtlâk mehâkimin vücudundan murad hukuk-ı nâs için merkez-i emniyet tâyininden ibaret olduğundan ehl-i İslâm ile Hıristiyan ve sair tebaa-i gayr-i müslime beyninde veyahut tebaa-i Îseviyye ve sair tebaa-i gayr-i müslimeden mezahib-i muhtelifeye tâbi olanların yek-diğeri arasında zuhûra gelen deâvînin mehâkim-i nizâmiyeye havale kılınması ve mehâkimin muhakemâtca tanzîm-i harekât ve muamelâtı için irade-i şâhânem iktizasından olan kanûn ve nizâmın serian ikmali ile mevki-i icrâya konulması ve bir de mehâkimce en ziyade dikkate şâyan olan madde ahkâm-ı vakıada kanûnun hüsn-i istimali ile esbâb-ı hukukun taaddiden vikâyesi keyfiyeti olup ale-l-husus muhakemat-ı cezaiyede ef’al-i müsbitenin ahkâm-ı kanûniye ile tatbikâtında iltizam-ı dikkatle hiç kimsenin bilâ-hüküm mahbeste kalmaması ve muamele-i cevriye ve ezaiyenin aslâ vukuuna meydan verilmemesi farizeden bulunmağla o misillû ef’al ve harekâtı ve umûr-ı kanûniyede sû-i istimalâtı tahakkuk edenlerin şediden mücazaât ı mukarrer bulunduğunun ilânı ile umûmun temin ve adâlet-i matlûbenin ez-serinev tebyin olunması dahi irade-i müekkide-i şâhânemiz muktezasındandır. Temin-i hukuk-ı teb’a kaziye-i esâsiyesinin aksâm-ı mühimmesinden biri dahi tekâlif-i mürettebe-i devletin gerek nisbet-i asliyesini ve gerek emr-i tahsil ve ıstıfasını adâlet ve hakkaniyete tevfik eylemek maddesidir. Eğerçi Hazine-i Devlet-i Âliye’mizin vâridât-ı umûmiyesi vezayif-i hükûmet ve metbuiyet levazımından olan mesarif-i mülkiye ve askeriye mukabilinde mevzu olduğu cihetle memleketimizin menabi-i servetinden istifade olundukça medeniyet ve mamuriyeti mütezayit oldukça bir taraftan vâridâtımızın esbâb-ı terakkisini aramak iktiza eder ise de vâridât-ı mevcûdeden ahalimizi izaç eden ve Hazine-i Devlet’imizin faidesini temin edemiyen şeylerin şâyan-ı itibar olmaması cümle-i makasıd-ı hümâyûnumuzdandır. Zikrolunan tekâlif-i mevzuadan umûm tebaa-i şâhânemizin ifa etmekte oldukları vergi ile rüsumât-ı dahiliyenin müteaddit nevi ve cihetten husûle gelmesi tevziat ve tahsilâtının bi-t-tabi rabıta-i adâletten çıkarmakta olduğundan ahali-i memâlik-i mahrusâ-i şâhânemizi izacâttan kurtaracak ve nisbet-i umûmiyede iltizam itidal ile Hazine-i Devlet’imizce dahi meşrûen istifade olunacak yolda işin cihet-i vahdeti bulunarak heman mevki-i icrâya getirilmesi ve bir de vâridât-ı öşriyeye bir aralık munzam olan rub-ı tebaamızı umûmen muhit olan madelet-i mülûkânemiz âsârından olmak üzere muahharan bi-l-külliyyen af ve ref’ olmuş ise de vâridât-ı öşriyenin mültezimin vasıtası ile ıstıfasında taaddiyat ve hem zürra haklarında ve hem de Hazine-i celîlemce iki taraflı hasarâtın dahi men’ ve def’ine müteallik tedabir-i müessirenin icrâ olunması ve tebaamızın doğrudan doğruya ifa eyledikleri tekâlifin emr-i tahsili bir vazife-i müstakile iken bunun taşralarca kuvve-i zabıtaya tevdii yolsuz olduğundan tahsildârlık işinin umûr-ı zabıtadan tefriki ile Müslim ve gayr-i müslim ahalice müntehâb ve mevsûk ve mutemet kesandan tahsildârlar tâyin olunarak yapılacak talimat-ı mahsûsasına tevfikân emvâl-i mürettebenin bu vesait ile tahsil ve temin ettirilmesi nezd-i hümâyûnumuzda kat’iyyen mukarrer ve mültezem bulunmakla işbu taslih-i muamelât-ı mâliye ve tahsiliye maddelerinin dahi bilâ-tehir icrâlarına ibtidar kılınmasını emr ü tekit eylerim. Umûm tebaa-i şâhânemize müteallik umûrun bir dahi emvâl-i gayr-i menkûlenin medâr-ı tasarrufâtı olan senedâtın maddesidir ki bunların Der-saâdet’imde ve gerek taşralarda muhtelif ve mütenevvi sûrette itâ ve ekser emlâkin senetsiz tasarruf olunması mehâkimi işgal ve ahaliyi izaç edecek müşkilât ve münazaâtı ve emlâkçe tedenni-i itibarâtı mûcib olduğundan bu halin mahv ve def’i için Defter-i Hakanî Nezareti’nin senedât-ı umûmiye itâsına merci-i müstakil ittihazı ile her nev’i emvâl-i gayr-i menkûle senetlerinin oradan verdirilerek tebaa-i Saltanat-ı Seniyemizin temini mallarını mueyyit bir kaide-i kaviye ibraz olunması ve tekrara hacet olmadığı üzere kâffe-i tebaa-i Devlet-i Âliye’mizin mahfûziyet-i mal[4] ve can emniyet-i ırz ve nâmusları akdem-i makasıd-ı pâdişâhânem olup ve matlûb-ı mühimin vesait-i husûlünden biri dahi asâkir-i zabtiye olduğundan bu sınıfın mahallerince mütemen ve ehl-i ırz âdemlerden intihâb ve istihdamları ve tâyin-i vezaifleri maddelerinin heman mevki-i fiil ve icrâya getirilerek emr ü zabıta ve emniyet-i sunuf-ı tebaanın bu cihetle dahi teyid edilmesi matlûb-ı maal-i mashub-ı mülûkânemizdir. Memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin terakkiyât-ı mamuriyet ve medeniyet-i eazz-ı amâl-i hümâyûnum olup fakat bir mülkün tezayüd-i ümran ve saman-ı ahalisinin saâdet-i halleri ile meşrût olmak hikmet-i hükûmet[5] muktezasından bulunmakla sunuf-ı tebaamızın tanzîm-i turuk ve meabir ameliyatında ve sair umûr-ı nafiâda hamiyet ve vatan-perverlikleri icâbınca gösterdikleri mesai ve gayreti esasen ve külliyyen memnu’ olan angarya madde-i muzırresi gibi birtakım tazyikât ve izacât ile sû-i istimalden muhafaza etmek yani emr-i mamuriyete hizmet-i tebaamızın malen ve bedelen hasar ve muzarına âlet etmemek umûr-ı mefruzeden olmağla bu bâbda ittihaz kılınmış olan bir kaide-i gayr-i mergubenin hemen taslih ve temini ile memurîn-i mülkiyeye tenbihât-ı kat’iye ve ekide icrâsına ve bu yolda rıza-i hümâyûnuma muhalif halâtın men’i vukuuna nazaret-i mütemadiye icrâ kılınması ve bu cümle ile beraber memâlik-i şâhânemde ziraat ve felâhat ve sanayi ve ticaretin ıslâh ve teksiri ile tebaamızın izdiyad-ı servet ve kudretlerine çalışması elzem olup Ticaret Nezareti’nin vazife-i asliyesi şu maksad-ı hayır mefsed-i pâdişâhânemin fiiliyâtına hizmet etmek için ezseri-nev tahdit ve tâyin olunduğundan mevâdd-ı meşruhenin de erbâb-ı vukûf ve malûmat ile bi-l-müzakere vel-istîzân kararlarının icrâsına ihtimam edilmesi ve çünkü bâlâda beyân olunduğu üzere müstazilli saye-i himayet-i mülûkânem olan her sınıf tebaa-i Devlet-i Âliye’m nazar-ı eser-i şâhânemde adâlet-i kâmile ile müsavî olduğundan tebaa-i gayr-i müslime-i pâdişâhânem cemaatlerine ait muafiyet ve serbest-i icrâ-yı âyin ve mezhepleri hakkında bidiriğ olan müsaadât-ı mevzue iktizasınca patriklerin ve sair rüesa-yı rûhaniyenin cemaat-ı milliyeleri umûrunda haiz oldukları iktidar ve ruhsata mecâlis-i mahsuselerine mevdû olan mezûniyet ve salâhiyete tevfikân ihtiyacât ve mesalih-i mahsuselerine müteallik mevâdda ale-d-devâm mazhar-ı sahabet ve himayeleri olmaları ve meabıt ve mükatip ve sair ebniye-i milliyelerinin ihdas ve inşalarında teslihat-ı kâmile icrâsı mukarrerdir. Bu müsaadât-ı mülûkânemle beraber sunuf-ı tebaa-i şâhânemin kabiliyet ve liyakatlarına göre meratip ve hidemât-ı Devlet-i Âliye’mize nâiliyetleri zımnında bâb-ı ihsan meab-ı hümâyûnum kendilerine hemişe meftuh olduğundan tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânemden istikametle mevsuf ve iktidarları mücerrep ve meşhur olanların müsait oldukları hidemâtta daire-i istihdamlarının teyid edilmesi ve tebaa-i gayr-i müslime-i mülûkânemden alınmakta olan bedelât-ı askeriye tebaa-i Müslime-i Devlet-i Âliye’min hizmet-i fiiliye-i askerleri mukabilinde mevzu olup fakat hukukça olan müsavat vezaifçe olan müsavatı dahil müstelzim olduğu halde bunun nisbet-i umûmiyesinde mükellefinin esnan ve ahvalince o kaideye riayet olunmaması gibi cemaatlerince tevzi ve tahsil dahi usûl-i salime ve âdile cereyan etmediği anlaşıldığından niyât-ı adliye-i hümâyûnumuzun eser-i fiilîsi ol bâbda dahi isbat olunmak için ba’de-zîn bedel-i askerînin tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânemden yirmi yaşına baliğ olmayanlar ve kırk yaşını tecavüzle sinn-i pirîye vasıl olanlar ve âlil ve amel-mânde bulunanlar dahil olmamak üzere tevzi kılınması ve bunun nüfus miktarı hesabı ile tertib-i aslîsi dairesinde miktar-ı mevzuuna halel gelmemek ve belki efrad-ı mükellefenin mevcûdu itibariyle terakkisi vâridât-ı Hazine-i Devlet’imiz temin olunmak üzere esnam ve kaide-i meşruhe vechile ıstıfası maddesinin kendilerine havale olunması ve şu halde tebaa-i Müslime-i şâhânemin hizmet-i fiiliye-yi askeriye için bedel-i nakdî vermek isteyenlerinden alınmakta olan yüzer altının kaide-i müsavâta riayeten elli altına tenzil kılınması ve memâlik-i Devlet-i Âliye’mizin bazı mahallerinde tebaa-i gayr-i müslime-i şâhâneme arazi verilmeyip de kendilerinin çiftçilikte istihdamları usûlünün cereyan-ı hilâf-ı şiar-ı hükûmet ve menafi-i teb’a perveri ve madelet olduğundan bundan böyle sunuf-ı teb’amızın gerek bi-l-müzayede satılan arazi-i mahlûlenin tefvizinde ve gerek efrad-ı nâstan arazi ve emlâk teferruğunda aslâ farklı tutulmayarak Arazi Kanûnnâme-i Hümâyûnu’muz ahkâmından müsavat-ı kâmile ile istifadelerinin temin ve teyid edilmesi ve taşralarca tebaa-i gayr-i müslime-i şâhânem terekelerinde zuhur eden vasiyetnâmeler ahkâm-ı muhafaza ile velisi olan eytam-ı gayr-i müslime emval-i mevrusesi idaresine müdahale olunmayıp şu kadar ki veli ve vâsi tarafından bu makûle emvâl-i eytamın itlafına tasaddi olunduğundan şikâyet edilir ise taraf-ı hükûmetten taht-ı himayet ve nezarete alınması dahi kat’iyyen matlûb-ı şâhânemdir. Şurası tekrar ve beyândan müstağnidir ki bu tenbihât ve müsaadât-ı pâdişâhânemin üssü esası vedia-i yed-i müeyyed-i Hümâyûnum olan ehali ve berayanın istikmal-i saâdet-i halleri kaziyesi bulunmakla ve her devletin bais-i devam ve tezayüd-i şevket ve asayiş-i vasıat-i icrâiye olan memurîn taraflarında meslek ve hareketlerinde iltizam-ı adâlet ve istikâmet ve kavânîn-i mevzuaya herkes tarafından mutavaat olunmak ve kibâr ve sigâr cümleten hak ve vazifesi dairesini tecavüz etmemekle rehn-i itminan olmakla bu yolda hareket edenler Taraf-ı Hümâyûnumdan mazhar-ı mükâfaât olacakları misillû hilâfında bulunanların dahi mücazaât görmeleri muhakkaktır. Binâen aleyh işbu iradât ve niyât-ı adâlet beyyinâtı şâhâneme muhalif halât ve taaddiyât vukua gelir ise derr-i devlet medârıma müstekimane arz-ı tahkikât ve müstediyat-ı meşruç hakkında bir kaide-i sahihe ve salime ittihazının mütalâa ve istîzân kılınması ve umûr-ı adliyenin hüsn-i cereyanı için ittihaz olunacak tedabir-i teminiyeye ilâveten vülât ve mütasarrifin ile ve-l-hâsıl kâffe-i memurîn-i mülkiyenin vezaifi şu evamir-i celile-i Hümâyûnuma ve umûr-ı idarenin mukteziyatına tevfikân tâyin ve tertip olunarak ana göre nizamât ve talimât-ı lâzimenin tanzîm edilmesi ve şu kadar ki bâlâda tadat olunan müsaadât-ı rahimane-i mülûkânem vezaif-i tâbiiyet ve müsadetaki kemahiye hakkiha ifa eden tebaa-i Devlet-i Âliye’m haklarında câri olarak tarik-i mutavaât ve inkiyâttan inhiraf edenler eltaf-ı Hümâyûnumdan bi-t-tabi ve bi-l-külliye müstefit olamayacağının dahi ilânı matlûb-ı kat’îmiz olmağla siz ki Sadr-ı A’zam-ı sütudeşiyem müşârün-ileyhsiz, işbu fermân-ı celil-ül-ünvan-i mülûkânemi usûlü üzere gerek Der-saâdet’imde ve gerek memâlik-i mahrusâ-i şâhânemin her tarafında neşir ve ilân ile husûsât-ı mebsutenin icrâ-yı iktizalarına ve bundan böyle daimen ve müstemirren mer’iyy-ül-icrâ tutulması esbâbının istikmaline bezl-i cell-i himmet eyliyesiz. Tahriren fil-yevm-ül-sâlis öşrü min şehri zilkadet-il-şerife lisenetin isna ve tiseyn ve mieteyn ve elf. 1292

Cristóbal Hurtado de Mendoza

0

Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza (José Cristóbal Hurtado de Mendoza y Montilla) 23 Haziran 1772’de, Trujillo’da, 23 Haziran 1772 tarihinde Luis Bernardo Hurtado de Mendoza y Valera ve Gertrudis Eulalia Montilla y Briceño’nun çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasıyla birlikte Fransiscan Manastırında okudu. 16 yaşındayken Caracas’a gitti ve 16 yaşında, 1791 yılına kadar Sanat (Felsefe) alanında lisans eğitimi aldığı üniversitede okumak için Karakas’a gitti ve 1793’te lisans ve yüksek lisans derecesini kazandı.

Santo Domingo adasına gitti ve 1794’te Medeni Hukuk ve Kanun Hukuku alanında doktora yaprak avukat oldu.

Mendoza, Venezuela’ya döndükten sonra Avukat Antonio Nicolás Briceño’nun hukuk bürosunda çalışmaya başladı.

Venezuela’ya geri döndüğünde 20’li yaşlarının sonlarındaydı. Santo Domingo’ya giderek sivil haklar alanında eğitim vermeye başladı.

Siyasi Yaşamı ve Faaliyetleri 

Cabildo de Barinas Belediye Başkanı seçildi.

Felsefe profesörü olarak üniversitelerde ders verdi.

1810’da bağımsızlık hareketine katıldı ve Simon Bolivar’ın danışmanı ve müttefiki oldu.

Mart 1811’de İspanyol-Amerikan bağımsızlık savaşı devam ederken kurulan ulusal kongre tarafından Başbakan olarak seçildi.

Simon Bolivar ile birlikte, İspanyol İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık hareketi başlattı ve Venezuela’nın ilk başkanı oldu. 39 yaşındayken 5 Mart 1811’de Birinci Venezuela Cumhuriyeti’ni kurdu ve başbakan olarak seçilerek devleti yönetmeye başladı. Mendoza, Venezuela’nın bağımsızlık savaşında İspanyol monarşisini destekledi. 5 Temmuz 1811’de Venezuela Bağımsızlık Deklarasyonunu yazdı.

Aralık 1811’de ilk konvansiyonunu oluşturdu ve Venezuela’nın ilk anayasasını yürürlüğe koydu.

1811 Kongresi tarafından kurulan üçlü yönetimde Venezüella’nın ilk özgür ve bağımsız başkanı oldu. 5 Mart 1811’den 21 Mart 1812’ye kadar Venezuela devlet başkanlığı yaptı.

Tarihler 1812 yılını gösterdiğinde Kolombiya’ya sığınmak zorunda kaldı.

1813’te eyalet valisi oldu.

1821 ve 1825 yılları arasında Venezuela Yüksek Adalet Divanı başkanı olarak görev yaptı.

1826’da Bolivar dönemine ilişkin 22 ciltten oluşan inceleme kitabını hazırlayarak, “Kolombiya ve Peru’nun Kurtuluşu, Simón Bolívar’ın kamusal yaşamıyla ilgili belgeler koleksiyonu”nu yayınladı.

1828’de kamusal faaliyetleri sona erdi ve 8 Şubat 1829’da Karakas’ta yaşamını yitirdi.

Doğum tarihi olan 23 Haziran, Venezuela’da Avukatlar Günü olarak belirlenmiştir. Venezuela Barolar Birliğinin kararı ve önerisi ile 1972 yılından itibaren Avukatlar günü  olarak kutlanmaktadır.

Ülkesi, 1845’te Simon Bolivar’ın kurduğu Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’nden bağımsızlığını kazandı.

Bangkok Deklarasyonu

0
Bangkok Deklarasyonu(Bangkok Declaration), Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği’nin (AAMB) 6. Kongresi’nde 19 Eylül 2024’te kabul edilmiştir.

Bangkok Deklarasyonu(Bangkok Declaration), Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği’nin (AAMB) 6. Kongresi’nde 19 Eylül 2024’te kabul edilmiştir. Deklarasyonda, sürdürülebilir toplum bağlamında anayasa yargısının güçlendirilmesi, hukukun üstünlüğü, adalet, barış, hukuk güvenliği, insan onuru, demokrasi, insan hakları, yargı bağımsızlığı ve iklim adaletine vurgu yapılmıştır. Deklarasyon’da Filistin’de devam eden ağır insan hakları ihlallerine son verilmesi çağrısı yapılmıştır. 

Bangkok Deklarasyonu 

“Sürdürülebilir Toplum Bağlamında Anayasa Yargısının Güçlendirilmesinde Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar”
temasıyla düzenlenen
Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği 6. Kongresi
19 Eylül 2024

Bizler, 18-21 Eylül 2024 tarihleri arasında Bangkok, Tayland’da bir araya gelen Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği (AAMB) üyeleri olarak, anayasa yargısı
ilkelerine duyduğumuz ortak taahhüt temelinde hareket etmekteyiz.

“Sürdürülebilir Toplum Bağlamında Anayasa Yargısının Güçlendirilmesinde Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar” konulu söz konusu Konferans, kendilerini hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve insan haklarını güvence altına almayı adamış ülkeler arasında bir diyalog ve iş birliği platformu sağlamaktadır.

Anayasa yargısının temel ilkelerini tanıyarak, anayasanın üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığına, temel hakların korunmasına ve yargı bağımsızlığına olan gereksinime yönelik inancımızı bir kez daha teyit etmekteyiz. Söz konusu ilkeler toplumlarımızda adalet, barış ve istikrarın temelini oluşturan değerlerdir. Teknolojik gelişmelerin, çevre sorunlarının ve toplumsal dönüşümün damgasını vurduğu hızla değişen günümüz koşullarında, sürdürülebilir toplumların teşvik edilmesinde anayasa yargısının üstlendiği belirleyici rolü kabul ediyor ve destekliyoruz. Her ülkenin, kendi anayasal çerçevesine sürdürülebilirlik kavramını dâhil ederken, kendisine özgü hukuki teamüllerini, toplumsal koşullarını ve kalkınma önceliklerini yansıtacak şekilde hareket edeceğini kabul ediyoruz. İklim değişikliği, kaynak yönetimi ve toplumsal eşitlik benzeri küresel meselelerin ele alınmasında ve kalkınmanın sürdürülebilir, kapsamlı ve adil niteliğinin sürdürülmesinde hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi ve temel hakların korunmasının zaruri olduğu görüşünden hareketle, anayasal çerçevelerimizi söz konusu yeni güçlüklere göre uyarlarken karşılıklı saygı ve iş birliğinin önemini vurgulamaktayız.

Adalet, barış ve insan haklarının korunmasına olan bağlılığımızı teyit ederek, Filistin halkının maruz kaldığı ihlaller dâhil olmak üzere, bireylerin ve ulusların yaşamını, güvenliğini, özgürlüğünü ve onurunu tehdit eden her türlü eyleme karşı birlik ve dayanışma içinde hareket edeceğimizi beyan ederiz.

Toplumlarda sürdürülebilir barış ve istikrarın muhafaza edilmesi, iklim değişikliğiyle mücadele ve “iklim adaletinin” teşvik edilmesine yönelik çabaların bir parçası olarak adalete erişimin sağlanmasının önemini vurgulamaktayız. Bu doğrultuda, Azerbaycan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29. Taraflar Konferansı’nın (COP 29) başarıya ulaşmasını temenni ederiz. Bu tür uluslararası zirvelerin, iklim değişikliğiyle mücadele edilmesi ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin teşvik edilmesi açısından üstlendiği önemli rolün bilincindeyiz.

Venedik Komisyonu ve Birleşmiş Milletler kuruluşlarının desteğiyle, diğer anayasa mahkemeleri ve muadili kurumlar arasında küresel, bölgesel ve bölgeler arası düzeyde iş birliğini güçlendirmeye yönelik kararlılığımızı sürdürmekteyiz. Bununla birlikte, hukukun üstünlüğünün tesisi, insan haklarının korunması ve adalete erişimin yaygınlaştırılmasını hedefleyen diğer birlikler ve ilgili topluluklarla da iş birliğimizi derinleştirme irademizi beyan ederiz.

Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği üyeleri olarak, anayasa yargısı ve
sürdürülebilir toplum arayışına yönelik kararlılığımızda birleşmekteyiz. Bu Konferansın sonunda, farklılıklarımıza saygı duyarak inşa ettiğimiz ortak hedeflerimize bağlı, adil ve
eşitlikçi bir dünya oluşturma yönündeki ortak amacımızı yineliyoruz.

Sürdürülebilir kalkınma bağlamında anayasa yargısı ilkelerine bağlı daha kapsamlı bir topluluğun oluşturulması amacıyla diğer anayasa mahkemelerini ve muadili kurumları da birliğimize iştirak etmeye davet ediyoruz.

Bu Deklarasyon, 18-19 Eylül 2024 tarihlerinde Bangkok, Tayland’da gerçekleştirilen Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği (AAMB) 6. Kongresinde oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Bangkok’ta, 19 Eylül 2024 tarihinde kabul edilmiştir. 

NATO-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü Antlaşması

0

NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) temelini oluşturan antlaşma metni 12 ülkenin katılımıyla, 4 Nisan 1949’da Washington DC’de imzalanmıştır. 14 maddelik antlaşma metni, örgütün müdahale alanları ve sınırlarını belirlemektedir.

NATO/Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü Antlaşma Metni

Bu Antlaşmanın Tarafları, Birleşmiş Milletler Yasası’nın amaçlan ve ilkelerine olan inançlarını ve bütün halklar ve bütün hükumetlerle barış içinde bir arada yaşama arzularını teyit ederler.

Demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkeleri temelinde bütün halkların özgürlüklerini, ortak miraslarını ve uygarlıklarını korumakta kararlıdırlar. Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahın geliştirilmesini amaçlarlar. Toplu savunma ve barış ile güvenliğin korunması için çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar.

Bundan dolayı bu Kuzey Atlantik Antlaşması‘nı kabul etmişlerdir:

Madde 1 – Taraflar, BM Yasası’nda ortaya konduğu üzere, karışmış olabilecekleri herhangi bir uluslararası anlaşmazlığı, uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi ve uluslararası ilişkilerinde BM’in amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt etmektedirler.

Madde 2 – Taraflar, özgür kurumlarını güçlendirerek, bu kurumların üzerine kurulu olduğu ilkelerin daha iyi anlaşılmasını sağlayarak ve istikrar ile refah koşullarını geliştirerek barışçıl ve dostça uluslararası ilişkilerin daha da geliştirilmesine katkı yapacaklardır. Uluslararası ekonomi politikalarında çatışmayı ortadan kaldırmaya yönelecekler ve taraflardan herhangi biri ya da hepsi ile ekonomik işbirliğini teşvik edeceklerdir.

Madde 3 – Bu Antlaşma’nın amaçlarına daha etkin biçimde ulaşabilmek için Taraflar, tek tek ve ortaklaşa olarak, sürekli ve etkin öz-yardım ve karşılıklı yardımlarla, silahlı bir saldırıya karşı bireysel ve toplu direnme kapasitelerini koruyacaklar ve geliştireceklerdir.

Madde 4 – Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.

Madde 5 – Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.

Madde 6 – Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldın, aşağıdakileri de kapsar: – Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Fransa’nın Cezayir Bölgesine (**), Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı; – Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Tarafların herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.

Madde 7 – Antlaşma, BM üyesi olan Tarafların BM Yasası uyarınca sahip oldukları hak ve yükümlülüklerini veya Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması konusundaki temel sorumluluğunu herhangi bir şekilde etkilemez ve etkilediği şeklinde yorumlanamaz.

Madde 8 – Her bir Taraf, kendisi ile diğer Taraflar ya da üçüncü bir devlet arasında şu an yürürlükte olan uluslararası sözleşmelerin, bu Antlaşma’nın hükümleri ile çelişmediğini beyan eder ve Antlaşma ile çelişen uluslararası sözleşmelere girmemeyi taahhüt eder.

Madde 9 – Taraflar, bu Antlaşma’nın uygulanması ile ilgili konulan ele almak üzere hepsinin temsil edileceği bir Konsey oluştururlar. Konsey, herhangi bir zamanda acil olarak toplanabilecek şekilde düzenlenecektir. Konsey, gerekli gördüğü ikincil organları oluşturacaktır. Özellikle Madde 3 ve Madde 5’in uygulanmasına ilişkin önlemleri önerecek bir savunma komitesi derhal oluşturulacaktır.

Madde 10 – Taraflar, bu Antlaşma’nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesinin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma’ya katılmaya oy birliği ile davet edebilirler. Davet edilen Devlet katılım belgesini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vererek bu Antlaşma’ya taraf olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti aldığı her bir katılma belgesinden tüm Tarafları haberdar edecektir.

Madde 11 – Bu Antlaşma Taraflarca kendi anayasal süreçleri uyarınca onaylanacak ve hükümleri uygulanacaktır. Onay belgeleri en kısa zamanda Amerika Birleşik Devletleri Hükümetine teslim edilecek, bu Hükümet de aldığı her belgeden tüm Tarafları haberdar edecektir. Antlaşma, Belçika, Kanada, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere imzacıların çoğunluğu tarafından onaylanır onaylanmaz, onaylayan Devletler arasında yürürlüğe girecektir; diğer Devletler açısından ise onaylarının verildiği tarihte yürürlüğe girecektir. (***)

Madde 12 – Antlaşma 10 yıl boyunca yürürlükte kaldıktan sonra, ya da daha sonra herhangi bir tarihte, Taraflar, içlerinden herhangi birinden talep geldiği takdirde, Kuzey Atlantik Bölgesinde barış ve güvenliği etkileyen faktörleri ve BM Yasası uyarınca uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla yapılan evrensel ve bölgesel düzenlemeleri göz önüne alarak, Antlaşmanın gözden geçirilmesi amacıyla görüşmelerde bulunacaklardır.

Madde 13 – Antlaşma 20 yıl boyunca yürürlükte kaldıktan sonra herhangi bir Taraf, ayrılma bildirimini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vermesinden bir yıl sonra Taraf olmaktan çıkabilir. ABD Hükümeti aldığı her ayrılma bildiriminden tüm Tarafları haberdar edecektir.

Madde 14 – İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede otantik olan bu Antlaşma, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’nin arşivlerinde saklanacaktır. Onaylı kopyalar, bu hükümet tarafından imzacı diğer hükümetlere iletilecektir.

Yunanistan ve Türkiye’nin katılımı üzerine Kuzey Atlantik Antlaşması Protokolü’nün 2. Maddesi doğrultusunda değiştirilmiş haliyle.

** 16 Ocak 1963 tarihinde Konsey, Fransa’nın Cezayir Bölgesi söz konusu olduğunda, bu Antlaşmanın ilgili hükümlerinin 3 Temmuz 1962 tarihinden itibaren uygulanamaz hale geldiğini kaydetti.

*** Antlaşma, bütün imzacı devletlerin onaylan verildikten sonra 24 Ağustos 1949’da yürürlüğe girdi.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri

0

Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), 1961 Anayasasında 1699 Sayılı Kanunla yapılan değişiklik sonucunda 1973 yılında Türk Yargı Sistemine girmiştir. Yapılan değişiklikten sonra, 1773 sayılı kanunla kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Anayasa Mahkemesinin, kanunu şekil yönünden iptal etmesi üzerine 11 Ekim 1976’da kaldırılmıştır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1982 Anayasasının 143. maddesinde yeniden düzenlenmiş, 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş ve yargılama usulleri hakkındaki kanuna göre 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başlamış ve 2004 yılına kadar görev yapmıştır.

DGM’ler, 1980 darbesi sonrasında, özellikle devletin güvenliğini ilgilendiren davaların daha hızlı ve etkin şekilde yürütülmesini amaçlamıştır. Bireysel haklar ve özgürlükler ikinci planda kalmıştır.

Bu mahkemeler devletin iç ya da dış güvenliğine karşı yürütülen soruşturmalar sonucunda açılan davalara bakan yetkili mahkemelerdir. DGM’lerin görev alanına giren suçlar genellikle terörle mücadele, askeri casusluk, devlete karşı işlenen suçlar ve benzeri konularla sınırlı olmuştur.

Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde kurulan bu mahkemeler 2004 yılında yapılan  Anayasa değişikliği ile kaldırılmıştır.

21 Mayıs 2004’te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onayladığı Anayasa değişikliği sonucunda kaldırılan DGM’lerin yerine özel yetkili ağır ceza mahkemeleri getirilmiştir.

Görev yaptıkları dönemde askeri üyeye sahip olmaları bakımından eleştirilmiştir.

1982 Anayasasının Devlet Güvenlik Mahkemelerini İlgilendiren ve Daha Sonra Değişikliğe Uğrayan ve 2004 Yılında Avrupa Birliği Reformları Çerçevesinde Kaldırılan 143. Maddesi

Madde 143 – (7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Kanunun hükmüdür.) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur. (Ek cümle: 18/6/1999-4388/1 md.) Ancak, sıkıyönetim ve savaş haline ilişkin hükümler saklıdır.

(Değişik: 18/6/1999-4388/1 md.) Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı bulunur.

(Değişik: 18/6/1999-4388/1 md.) Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından; Cumhuriyet savcıları ise, diğer Cumhuriyet savcıları arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca özel kanununda gösterilen usule göre dört yıl için atanırlar; süresi bitenler yeniden atanabilirler.  Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtaydır. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin işleyişi, görev ve yetkileri ve yargılama usulleri ile ilgili diğer hükümler, kanunda gösterilir.

Madde 143 – Fıkra iki, üç, dört ve son (7/11/1982 tarih ve 2709 sayılı Kanunun hükmüdür.)
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve iki yedek üye ile bir savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.

Başkan, bir asıl ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asıl ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri hakimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan üye ve yedek üyeleri ile savcı ve savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.

Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresine giren bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerle sınırlı olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre Devlet Güvenlik Mahkemesi, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine dönüştürülebilir.

İkinci Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan Açılış Nutku

0

İkinci Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan Açılış Nutku, 23 Aralık 1876 tarihinde yürürlüğe giren ve 119 maddeden oluşan Kânûn-ı Esâsînin ilanından sonra 20 Mart 1877 tarihinde padişah tarafından irat edilmiştir.

Meclis-i Mebûsan, 23 Aralık 1876 tarihli Anayasa’ya (Kânûn-ı Esâsî) göre kurulmuş olan yasama organıdır. İkinci Abdulhamit döneminde onun nutku ile açılarak 31 Mart 1877’de çalışmalarına başlamış ancak 28 Haziran 1877’de padişah tarafından dağıtılmıştır. Meclis-i Mebûsan’ın ikinci açılışı ise 2. Meşrutiyet döneminde mümkün olmuş;  23 Temmuz 1908’de parlamento seçimleri yapılmış, İttihat ve Terakki Cemiyeti çoğunluğu sağlamıştır. 18 Ocak 1912’de padişah parlamentoyu yeniden dağıtmış, yeniden seçim yapılmış, 18 Nisan 1912’de meclis tekrar toplanmış ancak 5 Ağustos 1912’de feshedilmiştir. 1914 yılında yeniden seçme gidilmiştir. Meclisi Mebusan son olarak Mondros Mütarekesi sonrasında 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından feshedilmiş, yapılan seçimler sonunda ilk toplantı 12 Ocak 1920’de yapılmış, 16 Mart 1920’de İstanbul’un İngilizler tarafından İşgali üzerine, parlamento 11 Nisan 1920’de resmen ve tamamen kapatılmıştır. Yeni meclis 23 Nisan 1920’de kapanmamak üzere Ankara’da kurulmuştur. 

1877 – Meclis-i Mebusan’ın açılışı

İkinci Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan Açılış Nutku

Ayan,
Mebusan

Devlet-i aliyyemizde birinci defa olarak içtima eden Meclis-i Umumîyi kûşad etmekle beyan-i memnuniyyet ederim.

Cümlenizin malumudur ki, devlet ve milletlerin terakki-i şevket-ü mikneti ancak adalet vasıtasıyla olur; hattâ Devlet-i Aliyyemizin evail-i zuhurunda kudret ve kuvvetinin âleme münteşir olması emr-i hükûmette adaletine ve tebaanın her sınıfının hak ve menfaatine riayet olunmasiyle meydana geldi. Ecdad-ı izamımız Fatih Sultan Mehmed Han merhumunu te’min-i hürriyet-ü serbest-i din-ü mezhep hakkında gösterdiği mü­saadei cümlenin malûmudur.

Sair eslâf-i izamımız dahi o isre sülûk ile hiç bir vakitte serbesti-i âyin-ü mezhebe halel getirmemiştir. Altı yüz senedenberi sunuf-i tebaamızın milliyetlerini ve lisan ve mezheblerini muhafaza eylemeleri dahi bu kaziyye-i âdilenin netice-i tabiiyyesi olduğu kabil-i inkâr değildir.

Hasılı, o asır ve zamanlarda, adaletin himayesi ve kanunların vikayesi sayesinde devlet ve milletin servet ve saadeti tarakki bulmuş iken, giderek, ne şer-î şerife ve nekavanin-i mevzuaya inkiyad olunmaması sebebiyle husule gelen tarakkiyat tedeniye yüz tutup evvelki kuvvet za’fa mübeddel olmuş idi. Nihayet büyük pederim sultan Mahmud han merhum devletimizin bir kaç asırdanberi uğradığı inhitat ve tedenninin başlıca illet-i gaiyyesi olan nizamsızlık ve ondan neşet eden yeniçeri gailesini ortadan kaldırıp cism-i devlet-ü milleti rahnedar eylemiş olan fesad ve ihtilâl dikenlerini ayıklamış ve Avrupa medeniyet-i hazırasının en evvel mülkümüze idhali için bir kapı açmış idi. Valid-i maddim Abdülmecid Han merhum dahi o isre giderek, ahalimizin muhafaza-i can-ü mal-ü ırz-u namusunu mütekeffil olan Tanzimat-ı Hayriyye esasını ilân etmişti. İşte o günden sonrâ memalikimizin ticaret ve ziraatı tevessü etti, devletinizin az vakitte varidatı bir kaç kat arttı. Muhtaç olduğumuz islâhata medar olacak kanun ve nizamlar yapılıp tahsil-i fünün-ü maarif dahi oldukça tevessü eyledi. Bu mukaddematı haseneden ve alelhusus, emniyyet-i dahiliyyeden devletimizce ümid-i terakki hasıl olmuş iken Kırım muharebesinin zuhüru tanzim-i ahval-i mülkü tebaa hakkında olan mesainin devamına mani oldu. Ol vakte kadar hazine-i devletimizin harice bir akçe deyni yoğiken, masarif-i mübreme-i harbiyyeye varidatımızla karşı durmak mümkün olmadığından hariçten istikraz ile def-i ihtiyac-ü zarurete mecburiyet göründü. Bu sebeple borç kapısı açıldı. Vakıa o meselede hukukumuzun meşruiyyetini tasdik eden düvel-i mufahhama-i müttefikanın sahayif-i tevarihi ilelebed tezyin edecek olan muavenat-i kâmile-i filiyyeleri inzımamiyle harbin müntiç olduğu musalâha dahilen işimizi yoluna koymak ve hakikî bir tarik-i terakki hazırladığı zanni-i kavîsi hasıl olmuş idi; lâkin ahval-i müteakibe bütün bütün o ümid ve intizarın aksini meydana getirdi; yani bir takım tahrikât ve tesvilât ile dahilî hâdiselerin yekdiğerini velyederek zuhura gelmesi mülkümüzün islâhat ve tanzimatına bakmağa meydan vermedikten maada, her sene fevkalâde ordular cem’iyle ahalimizin en ziyade işe yarayan sınıfını silâh altında tutmağa mecburiyetimizden dolayı, ziraat ve ticaretimiz azîm sektelere uğradı. Bu kadar müşkilât ve mevania tesadüf olunmuşken gene tarik-i terakkide manen ve maddeten hayli mesafe kat’olunduğu malûm ve müsellemdir. Yirmi senedenberi varidatı­ mızın alettevali artması dahi memleketin terakkiyatına ve ahalinin refah-i hallerinin tezayûdüne delildir.

Eğerçi müzayaka-i hazıra şu tadad olunan ahvalden tevellüd etmiş ise de idare-i maliyyece bir meslek-i dürüstîye sülük ile galle-i zarureti tahfif ve itibar-ı malîyi hıfzeylemek kabil olur idi. Feemma islâhat suretinde ittihaz olunan tedbir-i malîler islâh-ı hal etmek şöyle dursun işi bütün bütün ağırlaştırmış ve istikbalin ne olacağı düşünülmeksizin halden istifade edilmek istenilmiştir ve işte bir yandan şu gailelerin devam ve teakükü ve bir yandan dahi devletimizin âzam-i esbab-i şevket-ü kudreti olmak üzere edevat-ü esliha-i harbiyyenin tedarük ve inşası ve bununla beraber varidat ve masarifatımızın bir muvazene-i mütasarrifane altında tutulmaması idare-i maliyyemizin derece derece bozulmasını ve borcumuzun çoğalmasını istilzam ve içinde bulunduğumuz muzayaka-i fevkalâdeyi intaç eyledi. Müteakiben Hersek vukuatı bir takım tahrikât ve ifsadat eseri olmak üzere zuhuredip ve birdenbire Sırbistan ve Karadağ muharebeleri açılıp politika âleminde büyük büyük karışıklıklar dahi nümayan olmasiyle devletimiz buhran-ı azîme uğramış olduğu bir zamanda Çenab-i Hakkın irade-i lemyezeliyyesiyle ecdad-ı izamımız tahtında cülûsumuz vukubuldu. Ahval-i umumîyyemizin şu derece tesadüf eylediği müşkilât ve muhatarat devletimizin şimdiye kadar uğradığı gavailin hiç birine kıyas ve tatbik kabul edemiyeceğinden evvel beevvel hukukumuzun vikayesi için ordularımızın taraf taraf teksiriyle altı yüz bin kadar asker silâh altına aldırmaya mecbur oldum. Ve bu karışıklığın biavnillâh-i taalâ külliyen defi ve izalesine devletimizce başlı islâhat ile çare aramağı ve o tarik ile istikbalimizi emniyet-i mütemadiye altına almağı fariza-i zimmet addeyledim. Çünkü Hak Taalanın mülkümüze ihsan eylediği kabiliyet ve ahalimizin müttasıf oldukları istidat ıktızasınca bir idare-i hasene tariki tutulduğu hâlde az vakitte pek ilerliyeceğimiz derkâr iken âlem-i medeniyyetin terakkiyat-i hazırasına yetişememekliğimiz mücerred mülkümüzün muhtaç olduğu islâhat ve onlara müteallik kavanin ve nizamatın devam edememesinden ve bu dahi yapılan şeyler hükûmet-i istibdadiyye elinden çıkıp kaide-i meşverete müstenid olmamasından neşet eylediği sabit ve mütehakkaktır. Halbuki düvel-i mütemeddinenin terakkıyatı ve memleketlerinin emniyet ve mamuriyeti mesalih-u kavanin-i umumiyyeleri cümlenin rey ve ittifakı ile vaz ve tesis olunmak semeresi olduğu mevaddımüsellemedendir.

Binaenaleyh bizce dahi esbab-ı terakkinin o yolda aranılmasını ve kavanin-i memleketin âray-i umumiyyeye istinadını elzem gördüm ve Kânûn-ı Esâsîyi ilân eyledim.

Kânûn-ı Esâsîyi tesisten maksadımız ahaliyi rüyet-i mesalih-ı umumiyyede hazır olmağa davet etmekten ibaret olmayıp belki memalikimizin ıslah-ı idaresine ve sû-i istimalât ile kaide-i istibdadın imhasına bu usulün vesile-i müstakille olacağı cezm-i yakinindeyim. Kânûn-ı Esâsî kavaid-i asliyyesinden başka beynel-akvam husul-i ittihadü uhuvvet esasını temhid ve halkça bir ömr-i saadet-ü evvel-be-evvel hukukumuzun vikayesi için orduedeb tesis eylemek maksadını dahi camidir. Çünkü ecdad-ı ızamınımız muvaffak oldukları fütuhat ile bu devlet-i vesiatülmemalikte bir-çok akvamı tahtı hükûmetlerinde cem’ettiler; fakat edyan ve ecnasca bu derece-muhtelif olan işbu akvamı bir kanun-i münferid ve bir hiss-i müştereke rabtetmek emrinin icrası kalmış idi; mademki eltaf-ü mukadderat-ı ilâ hiyyesine nihayet olmayan Cenab-ı Hakkın avniyle bu emr dahi müyesser olmuştur. Bundan böyle kâffe-i tebaamız bir vatanın evlâdı olarak ve cümlesi bir kanunun cenah-ı himayeti tahtında yaşayarak altı yüz bu kadar seneden beri hanedan-i saltanatımızın unvanı olan ve sahaif-i tevarihte bunca âsar-ı şevket-ü şanı mazbut bulunan nam ile yad olacaklardır. Şimdiye kadar kudret ve miknetinin alem-i müşteheri olan Osmanlı namının badezin kâffe-1 tebaamız beyninde mevcud olacak menafi-i mütekâfilenin dahi devam ve muhafazasına şamil olacağını ümid ederim.

İşte şu esbab ve makasıda binaen ittihaz ettiğim tarikte hareket etmeye ve bunu ânbean teşyid ve ihkâm eylemeye kaviyyen azmetmişimdir. Kaide-i adalet-ü selâmete mübteni olan Kânûn-ı Esâsînin âsar-ı meşruasından istifade için sizin muavenet-i filiyyevü akliyenizi beklerim.

Şimdi, sizlere lâzım olan uhde-i hamiyyetinize muhavvel vezaif-i kanuniyeyi hiç kimseden çekinmiyerek ve devlet ve memleketimizin selâmet ve saadetinden başka bir şey düşünmeyerek sadıkane ve müstakimane ifa eylemektir. Zira bugünkü günde muhtaç olduğumuz ıslâhat ve mülkümüzce ittihazına her taraftan intizar olunan tanzimat gayet mühim ve mutenadır. Ve bunların peyderpey mevki-i icraya konulması ise mücerred sizin ittifak-ı efkâr-ü âranıza merhun olduğu için Şûra-yi Devletçe lâzımgelen kavanin lâyihaları bir yandan tanzim olunmaktadır. Bu seneki içtimaınızda Meclisinizin nizamat-i dahiliyyesi ve intihab kanunnamesi ve vilâyat ve idare-i nevahi kanuni umumîsi ve devair-i Belediyye kanunu ve usûl-i muhakemat-ı medeniyye ile mahakimin teşkilâtı ve hükkâmın suret-i terakkı-vü tekaüdleri ve umum memurinin vezaifi ve hakk-ı tekaüdü kanunnameleri ve matbuat ve Divan-i Muhasebat kanunlarile sene-i sabıkanın büdce kanunu lâyihaları lieclilmüzakere Meclisinize havale olunacağından işbu kanunların sırasile müzakere ve mütaleası ve kararlarının itası nezdimizde matlûb-i kat’idir. Ezcümle umumun temin-i hukukuna vasıta-i müstakille olan mahakimin ve asakir-i zabtiyyenin âcilen ıslâhat ve tanzimatına bakılmak elzem olduğu gibi bunların vücude gelmesi tahsisat-i mukarrerelerinin tevsi ve tezyidine mütevakkıfdır.

Halbuki Meclisinize verilen büdçeden dahi malûmunuz olacağı veçhile idare-i maliyyemiz pek ziyade müşkilât ve teessürata düçar olduğundan evvel-be-evvel bu müşkilâttan kurtulmaklığımıza ve itibar-i malîmizin iadesi esbabına delâlet edecek tedabirin ve o sırada, ıslâhat-i müstacelleyi meydana getirecek tahsisatın tâyin ve ittihazına müttefikan sây ve ihtimam etmemizi tavsiye ederim.

Mülk ve tebaamızca âzam-i islâhat-ü ihtiyacat olan ziraat ve sınaatın tarakkisiyle medeniyet ve servetin mertebe-i kemale vusulü ancak ulûm ve maarif kuvvetiyle olacağından mekâtibin ıslahiyle derecat-i tahsilin tanzimine dair kavaninı lâyihaları bimennihi Taalâ gelecek serte içtimaında Meclisinize verilecektir. Gerek yukarda zikri geçen kavanin ve gerek badema mevki-i icraya konulacak kanunlar ahkâmının husul-i tamami-i tesiratı memurin-i idarenin intihabı maddesinin ehemmiyet-i azîme tahtında tutulmasına mevkuf olduğundan hey’et-i devletimiz bu noktaya ve iffet-ü istikametle müttasıf olan memurin hakkında Kânûn-ı Esâsînin zamin olduğu suver-i mükâfat-ü himayeye bir suret-i mahsusada dikkat edecektir.

Culüsumuzdanberi işbu intihab-i memurin maddesinin ehemmiyetini takdir eylediğimizden masarifi Hazine-i Hassamızdan tesviye olunmak üzere bir mekteb-i mahsus tesisiyle idare-i umumiyye için memur yetiştirmeyi tasmim eyledim. Bu mektebin evvelce ilân olunmuş olan nizamname-i esasiden dahi malûm olacağı veçhile mekteb-i mezkûr şakirdanı idare ve politika memuriyetlerinin en büyük derecatına kadar kabul olunacak ve bunlar tebaamızın, mezheb istisnası olmayarak, her sınıfından alınıb, tarakkileri derece-i ehliyete göre olacaktır.

İki seneye kârib zamandanberi uğradığımız gavail-i dahiliyye ve alelhusus Sırbistan ve Karadağ ile muharebe esnasında umum tebaa-i sadıkamız taraflarından izhar olunan asar-i hammiyyet ve askerimizin her türlü meşakku metaibi ihtiyar ile ibraz eyledikleri gayret ve besalet nezdimizde fevkalgaye mucib-i takdir oldu. Bu hâdiselerce mücerred hukukumuzu muhafazadan ibaret olan teşebbüsatımız neticesi olarak Sırbistan maslahatının kararı istihsal olunduğu gibi Karadağ ile cereyan eden müzakere üzerine ittihaz edeceğimiz muamele Meclisinizin birinci içtimaında mütalâanıza havale olunacağından kararını tacil eylemenizi tavsiye ederim.

Düvel-i mütehabbe ile münasebat-i dustane vü rayetkâranede bulunmak devletimizce en mutena muamelât-i melûfeden olmağla elyevm gene bu kaide-i müvalâtperverîye riayet eylemekteyiz.

İngiltere devleti, bundan bir kaç ay evvel mesail-i hazıra için Dersaadetimizde bir konferans teşkilini talep ederek düvel-i salre-i muazzama dahi teklif olunan esasları terviç ettiklerinden işbu konferansa Bab-ı Alimiz tarafından muvafakat olundu. Eğerçi bu içtimada bir ittifak-ı kat-î hasıl olmamış ise de devletlerin ahkâm-ı muahedata ve kavaid-i hukuk-i milele ve hal ve hukukumuzun müktezeyat-i mübremesine tevafuk edebilecek arzu ve nasihatların icraatında mûsabakat-i halisanemizi isbat ve izhar eyledik.

Adem-i ittifakın esbabına gelince; bu hal esasta olmayıp belki icraatın suver ve eşkâlinde vuku bulmuştur. Zira tanzimatın bidayetinden şimdiye kadar memleketimizin ahval-i umumiyyesinde ve devletimizin her bir şube-i idaresinde vukua gelmiş olan terakkıyyatı külliyyeyi daha ziyade hal-i mükemmeliyete götürmek lüzum-ı esasîsini takdir ettiğimiz gibi elyevm bütün mesaîmiz bu maksada masruftur; fakat bu maddede memleketimizin şan-ü istiklâlini muhil olan ahvalden tevakki etmeyi vazifeden addeyledim ve niyyatımın sıdk-u selâmetinin cümleye isbatını zamana havale ettim.

Şu halin tevlid ettiği netaiç ziyadesiyle teessüfümü mucip olmağla bunun bir an evvel mündefi olması kemal-i memnuniyyetimi istilzam edecektir.

Ve mamaafih her zamanda maksadımız hukuk-ı istiklâlimizin muhafazası mesle­ğinde devama matûf olduğundan harekât-i atiyemizde dahi gene bu meslek nokta-i nazar ittihaz olunacaktır.

Gerek konferansın in’ikadından evvel ve gerek sonra devletimizce ibraz olunan meâsir-i itidal-ü hüsn-i niyyet saltânat-i seniyyemizi Avrupa devletleri cemiyetine rabteden münasebat-ı dustî vü hüsn-i muaşereti bir kat daha teyid eyliyeceği memulündeyim.

Hak Taalâ hazretleri cümlemizin meaîsini mazhar-i tevfik buyursun.

Kaynak: İkinci Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan Açılış Nutku / Gözübüyük, A. Şeref; Kili, Suna (1985). Türk Anayasa Metinleri: Senedi İttifak’tan Günümüze. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s. 45-50)

Atatürk’ün Bursa Nutku

0
Atatürk'ün Bursa Nutku
Atatürk’ün Bursa Nutku 5 Şubat 1933 tarihinde irat edilmiştir. 1947 yılında “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabı yayımlayan Rıza Ruşen Yücer, on dört sene önce genç bir gazeteci iken yemeğe katıldığını, Mustafa Kemal’in bir çırpıda söylediği sözleri not ettiğini ifade etmiş ve yıllardır sakladığını söylediği bu nota kitabında yer vermiştir. 1945’te Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü tarafından yayımlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri adlı kaynakta yer almamıştır. 
 
“Bursa nutku” olarak adlandırılan konuşma metni, 1 Temmuz 1949 günü Demokrat Partili Şeref Balkanlı tarafından partinin İzmir İl Kongresi’nde Celal Bayar’ın isteği üzerine okundu. Ertesi gün Demokrat İzmir gazetesinin birinci sayfasında yayımlanmıştır. Bursa Nutku, 10 Kasım 1957’de Dünya; 1958 yılında 19 Mayıs günü Ulus gazetesinde yayımlanmıştır. Ulus Gazetesi hakkında soruşturma başlatılmış ancak daha sonra soruşturmaya son verilmiştir. 1966 yılında ise Türk Tarih Kurumu “bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır” şeklinde görüş bildirmiştir. 
 
Bursa Nutku’nun 77. yılı olan 2010’da Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Gençlik Parkı’na (Üç Fidan Parkı) “Bursa Nutku Sonsuzluk Anıtı” adlı anıt yapılmıştır. 
 
 
Ezanın Türkçe okunması dolaysıyla Bursa’da bazı gericiler tarafından çıkarılan olay üzerine, İzmir’den Eskişehir ve Karaköy yoliyle Bursa’ya gelen ve olaya el koyan Atatürk’ün, 6 Şubat 1933’de Çekirge yolundaki köşkte Gazetecilerle yaptığı bir toplantda söyledikleri sözler, yıllardan beri tartışma konusu olmakta ve Kurumumuza çeşitli makam ve kişilerce sorular sorulmaktadır. Kurumumuzun bu konuda yaptığı bilimsel incelemenin sonucu, Milli Eğitim Bakanlığının Ocak 1967 tarih ve 379/1 sayılı yazısı ile Kurumumuza yönelttiği sorulara, Yönetim Kurulu kararı ile verilen cevaplarda konu açıkça aydınlatmış olduğundan bu sorularla cevapları olduğu gibi yayınlamayı uygun bulmaktayız.  TÜRK TARİH KURUMU
 

Atatürk’ün Bursa Nutku

​Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis ​henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

ATATÜRK’ÜN BURSA KONUSMASI – TÜRK TARİH KURUMU

 

Türkiye Adalet Akademisi’nde Staj Gören Yargıç ve Savcı Adaylarına Yaptığım Yargılama Etiği Üzerine Konuşma

0

Türkiye Adalet Akademisi‘nde Staj Gören Yargıç ve Savcı Adaylarına Yaptığım Yargılama Etiği Üzerine Konuşma / Av. Vedat Ahsen COŞAR

Aldığım davet üzerine yargıç ve savcı stajyerlerine “Yargılama Etiği” konusunda sunum yapmak ve sohbet etmek üzere bugün, yani 11 Temmuz 2024 günü Türkiye Adalet Akademisi’ne gittim.

Malumları olduğu üzere, insan hayatında en önemli yol göstericilerden birisi, yaşadıklarımız ile yaşadıklarımızın bizlerde bıraktığı izlerden oluşan deneyimlerdir.

Peyami Safa’nın özlü sözü ile deneyim, “yaşlanarak değil yaşayarak elde edilir, çünkü zaman insanları değil armutları olgunlaştırır.”

O nedenle, deneyimden daha güçlü ve yol gösterici olan bir öğretmen yoktur; ama heyecan ve öğrenme isteği olmadığı takdirde, deneyimden de bir şey öğrenilemez.

Bugünün bende bıraktığı en önemli izlenim, bir gelecek inşa etmek üzere eğitim gören genç yargıç ve savcı adaylarının, gözlerinden ve davranışlarından okuduğum heyecanları ile öğrenme istekleri olmuştur.

Dileğim onların bu heyecanlarını ve öğrenme isteklerini hiç yitirmemeleridir. Zira heyecan ve öğrenme isteği, insanı başarıya götüren iki önemli ve olumlu duygudur. Bu bağlamda, insan eğer yaptığı işi heyecan duyarak yapmazsa başarılı olamaz ve yine öğrenme isteği olmazsa insan kendisini geliştiremez.

Aşağıda Türkiye Adalet Akademisi’nde “Yargılama Etiği” üzerine yaptığım konuşmayı sunuyor ve size iyi okumalar diliyorum.

“Türkiye Adalet Akademisi’nin Sayın Başkanı, Daire Başkanı  Sayın Abdullah Murat Beyefendi, Değerli Yargıç ve Savcı Adayları,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyor, size meslek hayatınızda başarılar ve kolaylıklar diliyorum.

Beni davet ettikleri, sizinle buluşturdukları için Adalet Akademisi’nin Değerli Başkanına, Sayın Abdullah Murat Beyefendi’ye teşekkürlerimi sunuyorum.

Değerli Gençler,

Benim konuşmam yaklaşık olarak elli dakika kadar sürecektir. Konuşmamı tamamladıktan sonra sizinle sohbet edeceğiz. Bu bağlamda, siz soracaksınız, ben cevaplandıracağım.

Değerli Arkadaşlar,

…İnsanlar şaşılacak ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar. Sizler, her şeyi biliyor olabilirsiniz, ama ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben ve benim gibi düşünenler, sadece tahmin ediyoruz. En sağlam bilgimiz, üç bin yıllık bir süreç içinde insanlık olarak yarattığımız büyük doğa bilimsel bilgimizdir. O da sadece tahminlerden ve varsayımlardan ibarettir. Kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacağına inanan insanlar, tehlikeli ölçüde telkine gereksinim duyan insanlardır. Bu konumdaki insanlar, kesinlik, güvenlik, otorite, lider olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlardır. Çocukluk çağında kalmış olan insanlardır. Oysa kesin bilgi, mutlak doğru diye bir şey yoktur. Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değildir. Doğruluk, gerçeklik ise, mutlak doğruluk, mutlak gerçeklik değildir. Doğruya belki yaklaşabiliriz, ama mutlak doğruya, kesinliğe asla ulaşamayız. Bilim sorularla ve sorunlarla başlar. Soruları akılla ve deneyimle cevaplandırmaya, sorunları ise yaratıcı kuramlarla çözmeye çalışır. Çoğu kuram esasen yanlıştır veya doğruluğu denetlenemez. Değerli olduğu düşünülen denetlenebilir kuramlarda hata aranır. Hataları bulmaya ve gidermeye çalışırız. Hatalardan ders alarak, dersler çıkararak ilerleriz. Düşünen insanlar olarak hepimizin görevi, doğru olanı bulmaktır. Doğru olan, mutlak ve nesneldir, ama elimizde ya da cebimizde değildir. Sürekli olarak aradığımız, çoğu zaman zor bulduğumuz bir şeydir. Doğru olana yaklaşımımızı sürekli olarak iyileştirmeye çalışırız. Eğer doğru olan mutlak ve nesnel olsaydı, yanılmazdık. Dahası, yanılgılarımız da doğrularımız da hep aynı olurdu…”

Bu sözler, bilgi kuramı ve bilimin sınırlı yapısı, barış, özgürlük, entelektüellerin sorumluluğu, açık toplum ve düşmanları üzerine görüş ve düşünceleri ile tanınan ve bilinen ünlü düşünür Karl Popper’e ait.

Sözlerime Karl Popper’in bu sözleriyle başlamamın nedeni, söyleyeceklerimi telkin olarak kabul etmemeniz içindir. Zira böyle bir niyetim ve amacım yoktur. Amacım ve niyetim sadece bildiklerimi, biriktirdiklerimi ve deneyimlediklerimi sizinle paylaşmaktır.

Sevgili Gençler,

Düne göre daha hızlı koşmak” bir Afrika anekdotunun bize tavsiye ettiği bir hayat felsefesidir. Bu felsefeye göre, Afrika’da yeni bir güne uyanan bir aslanın aklında ve hedefinde tek bir şey vardır, düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü o aslan, düne göre daha hızlı koşmadığı takdirde, aç kalacağını bilir. Yine Afrika’da sabah uyanan bir ceylanın kafasında da tek bir düşünce vardır, düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü o ceylan da düne göre daha hızlı koşmadığı takdirde, bir aslana ya da bir kaplana yem olacağını bilir.

O nedenle, başladığınız her yeni günde, aklınızda ve hedefinizde tek bir şey bulunsun, o da düne göre daha hızlı koşmak olsun.

Başkalarıyla yarışmak için değil, kendinizle yarışmak için, bir önceki gündeki kendinizi aşmak, kendinizi oldurmak ve geleceğe hazırlanmak için, bir önceki günden daha hızlı koşun. Mükemmel olmayı değil, başarılı olmayı ve mesleğinizde iyi olmayı hedefleyin.

Ama bir önceki günden daha hızlı koşarken, kendinizi de ihmal etmeyin, etmeyin ki, tekrarı olmayan hayatınızı ve hayatın güzelliklerini ıska geçmeyin. Değil ise bir gün hüsrana uğrarsınız.

Zira bilge Çetin Altan’ın ifade ettiği gibi “hayat yaşandığı kadar vardır, gerisi ya hafızalardaki hatıralar ya da hayallerdeki umutlardır. Hüsranı ise tek bir yerde tanıyorum, o yer de yaşanması mümkün olduğu halde gerektiği kadar yaşanamayan yerdir.

O nedenle, bir gelecek inşa etmek üzere yola çıkan ve her gün bir önceki güne göre daha hızlı koşmak zorunda olan size tavsiyem şudur: “Hayat bisiklete binmeye benzer. Eğer pedalları çevirmez ve bir denge sağlayamazsanız düşersiniz.” Düşmemek için pedalları çevirin, özel hayatınızda, meslek hayatınızda ve ilişkilerinizde bir denge sağlayın ve pedalları düne göre daha hızlı çevirin.

Değerli Arkadaşlar,

Ben avukatım. 1975 yılından bu yana Ankara Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapıyorum. Ama yargıçlık ve savcılık mesleğine pek o kadar uzak ve yabancı birisi değilim, avukat olduğum için değilim, yargıç çocuğu olduğum için değilim.

Ve esasen yargıç çocuğu olduğum için bu değerli camianın içinde büyüdüm, bu terbiye ile yetiştim.

Hemen işaret etmek isterim ki, yargıç ve savcı çocuğu olmak zordur. Zordur, çünkü yargıç ve savcı çocuğu olarak o disiplinin içinde büyürsünüz, ona göre şekillendirilirsiniz, sonradan kendinizi ne kadar değiştirirseniz değiştirin, ne kadar oldurursanız oldurun, o şekillenmenin dışına çok fazla çıkamazsınız. Yargıç ve savcı çocuğu olmak zordur, çünkü bütün hayatınız boyunca o saygın camianın yükünü taşırsınız, o camiaya olumsuz herhangi bir söz gelmesin diye oturmanıza, kalkmanıza, konuşmanıza, yazmanıza ve hareket tarzınıza dikkat edersiniz.

Ben 75 yaşındayım. “İnsan her yaşın tecrübesizidir” diyor büyük Alman düşünürü Nietzsche. Ben de bugün içinde bulunduğum yaşın tecrübesiziyim ama inanın tüm hayatım ve elli yıllık avukatlığım boyunca ve daha hala, bu saygın camiaya kötü bir söz gelmesin diye yaptığım her şeye, söylediğim ve yazdığım her söze dikkat ederim.

Sevgili Gençler,

Ben kötü bir öğrenciydim, İlk, orta ve lise öğrenimim de hiç sene kaybetmedim ama hemen her sene ikmale kaldım. Hukuk fakültesini çok bilinçli olarak tercih etmedim ve çok iyi bir öğrenci de olmadım, öyle ki, hukuk fakültesini altı buçuk senede bitirdim.

Avukatlık stajımı tamamladıktan sonra rahmetli babama yargıç olmak istediğimi söyledim.  Rahmetli babam bana “sen yargıç olamazsın, çünkü sende temas korkusu yok, sen herkesle temas ediyorsun, eğer yargıç olursan herkesle temas edersin, bu da senin başını belaya sokar, zira bir yargıç, bir savcı herkesle temas etmez, toplumdaki diğer insanlarla arasına mesafe koyar” dedi ve yargıç ya da savcı olmama izin vermedi.

Ben de avukat olmayı seçtim ve bu seçimimden dolayı hiç de pişman olmadım. Olmadım, çünkü eğer hakkını vererek yaparsanız avukatlık mesleği, dünyanın başka ülkelerinde olduğu ve diğer başka meslekler gibi itibarlı ve saygın bir meslektir.

Ben de bu mesleği, bütün meslek hayatım boyunca itibarlı bir şekilde yapmaya çalıştım ve yaptım. Her işi, haksız olan işleri ve yine her insanın işini almadım, iş seçtim, müvekkil seçtim. Belki çok para kazanmadım ama gerek çevremde ve meslektaşlarım arasında gerekse yargı camiası içinde hep itibarlı ve saygın oldum.

Rahmetli babamla ilgili olarak anlattığım bu anekdota ve babamın “yargıç ve savcı herkesle temas etmez” sözüne gelince, bu elbette doğru bir sözdür, zira yargıç ve savcı herkesle temas etmez ve esasen etmemesi de gerekir. Buna göre bugünkü konumuzun, yani yargı etiği konusunun ve ilkesinin birinci maddesi budur.

Onun için size birinci tavsiyem: kendi kişiliğinizi, mesleki ağırlığınızı, itibarınızı ve saygınlığınızı korumak için olur olmaz insanlarla bir arada olmayınız, herkesle oturup kalkmayınız, oturup kalktığınız, görüştüğünüz kişilere dikkat ediniz, değil ise hem kendinize hem mesleğinize ve hem de mensubu olduğunuz ve temsil ettiğiniz camiaya zarar verirsiniz.

Değerli Arkadaşlar,

Konumuzla ilgili olarak sunacağım diğer hususlara geçmeden önce, Osmanlı Devleti döneminde ve on dokuzuncu asırda yetişen, büyük devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şair olan Ahmet Cevdet Paşa Başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında derlenen ve 1877 yılında yürürlüğe konulan “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye” adlı yasal düzenlemede yer alan ve bir yargıcın sahip olması gereken özellikler ile standartları düzenleyen, o günden bugüne kadar yaklaşık 150 yıl geçmiş olmasına rağmen eskimeyen, anlamını ve değerini yitirmeyen ve bence daha hala yargı ve yargılama etiğinin çerçevesini belirleyen 1792.maddesine yer vermek istiyorum.

Zira bu maddedeki düzenleme, sadece bir cümleyle hem o tarihteki hem de günümüzdeki ihtiyaçlara cevap vermekte, bu ihtiyaçları karşılamakta, bu bağlamda yargıçlık ve savcılık mesleğinin etik ilkeleri ile standartlarını ve hatta yargılama etiği ile ilgili olan hususları da kapsamakta ve içermektedir.

Sözünü ettiğimiz bu madde hükmü şu şekildedir: “Hakim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır.” Buna göre “yargıç, hakîm, yani dosyasına ve kendisine hakim ve sahip, alim ve bilgin, haklı ve haksızı ayıran, hak ve adaletle hükmeden; fehim, yani akıllı, zeki, anlayışlı; müstakim, yani doğru, hilesiz, temiz, dürüst; emin, yani emniyetli, kendisine inanılan, güvenilen; mekîn, yani vakarlı, temkinli, olgun, sakin; metin, yani sağlam, metanetli ve dayanıklı olmalıdır.

O nedenle ve özet olarak, tüm meslek hayatınız boyunca temel ilkeniz ve rehberiniz, Mecelle’nin bu hükmü olmalıdır.

Aksi halde mesleğinize ihanet edersiniz. Usta hikayecimiz Sait Faik “Her şey mesleğe ihanetle başlar” diyor. Doğruda diyor. Zira mesleğinize ihanet ederseniz eğer; sonra ülkenize, ailenize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza ve kendinize ihanet edersiniz.

Sevgili Gençler,

Genel olarak bilindiği ve kabul gördüğü üzere, “Yargı Etiği” esas itibariyle; yargıç, savcı, avukat, yargı personeli arasındaki ilişkileri, yargının bu asli öznelerinin görevlerini yaparken uymaları ve uygulamaları gereken etik ilkeleri ve yine bu öznelerin sahip olmaları gereken standartların ne olduğunu ya da nasıl olması gerektiğini düzenler.

Yargılama Etiği” kavramı ve ilkeleri ise, daha ziyade adil yargılama, adil ve eşit muamelede bulunma kavramları ile insan hakları kapsamında olan ve bu asli ve tali öznelerin uymak ve uygulamak zorunda oldukları davranış modelleri ve davranış bilimleri kuralları ile ilgilidir.

Nitekim yargı etiğiyle ilgili olarak düzenlenmiş olan ulusal ve uluslararası belgelerde, yargının hem asli ve hem de tali öznelerinin, görevlerini yerine getirirken uymaları ve uygulamaları gereken davranış modelleri ile davranış bilimleri kurallarına yer verilmektedir.

Ne var ki, söz konusu belgelerde yargılama etiği ile ilgili olarak yapılan düzenlemeler, deyim yerinde ise üvey evlat muamelesi görmekte, bu bağlamda yargı etiği ilkeleri ile kurallarının gölgesinde kalmakta ve dolayısıyla çok fazla bilinmemekte, bilinse de pek o kadar önemsenmemektedir. 

Oysa yargılama etiği kapsamında olan davranış kuralları ile modelleri, yargının bizatihi kendisinin, asli aktörleri ile yardımcı figürlerinin vitrin yüzüdür ve en az yargı etiğinin temel ilkeleri olan bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, yetkinlik, ehliyet kadar önemlidir. 

Zira davranış bilimi, toplumdaki her bir kişinin bilmesi, öğrenmesi, uyması ve uygulaması gereken insan odaklı bir bilimdir ve esas itibariyle bu bilim, kişilerin bilinçaltı ve bilinç üstü durumları ile düşünsel süreçlerini inceler ve düzenler.

Buna ve konumuz bağlamında davranış bilimleri, her bir kişinin ama özellikle rol model olan veya olması gereken yargıç, avukat, savcı, yargı personeli ile Adli Tıp Kurumu çalışanlarının, icra ve iflas dairelerinde görev yapanların, polislerin, jandarmaların, cezaevi görevlilerinin, arabuluculuk, uzlaştırıcılık, hakemlik, noterlik  gibi kamusal görevleri icra edenlerin, yaptıkları görevin süjeleri olan insanlara ve yine  yargılama faaliyetinin taraflarına, taraf vekillerine, tanıklara, sanıklara, sorguya tabi tutulan veya bilgilerine başvurulan kişilere, şüphelilere, tutuklulara ve hükümlülere, ne şekilde muamele ve hitap etmeleri konularında öğrenmeleri, bilmeleri, uygulamaları ve empati yapmaları gereken hususlarla ilgilidir.

Değerli Arkadaşlar,

Yunanca “kişilik, karakter” anlamına gelen “ethos” sözcüğünden türetilen etik kavramının dilimizdeki karşılığı, bir başka ifadeyle sözlük anlamı “ahlak bilimidir.”

Buna göre ahlakiliği, yani ahlakla ilgili olanı esas alan etik, insanların gerek sosyal ve özel gerekse iş hayatı içindeki davranış biçimlerini ve bir değer yargısı olarak ahlakı inceler. Bu bağlamda etik, insanların bireysel ve toplumsal anlamda kurdukları ilişkilerin temelinde var olan veya olması gereken değerleri, kuralları, doğru-yanlış, iyi-kötü gibi kavramları araştırır ve belirler.

Bu yönüyle ahlaktan ayrı ve farklı olan etik, doğru davranışlarda bulunmak, doğru bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiği yapmak üzerine kurulu olan ve ahlakı sistematik bir şekilde inceleyen felsefi bir alan ve felsefi bir disiplindir.

Nitekim Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” isimli eserinde: “Pratik, hem etiğin var olma koşulu ve hem de onun hedefidir. O nedenle soylu olan üzerine, adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır” diyerek vurgu yaptığı etik, sadece felsefi bir disiplin ve felsefi bir alan değil, hayatın her alanında ve her ilişkide uyulması gereken bir davranış şekli, bir kurallar ve ilkeler toplamı olan ahlakiliktir.

Buna göre pratiğin bilimi olan etik, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ve hareket eden ahlakiliktir. O nedenle, bu ahlakilik varlığını ve etkisini pratikte, yani uygulamada, yani eylemde gösterir. Bu yönüyle ve Aristoteles’in deyişi ile “fiiliyat üretici bilgi” olan “etik”, düşünce ile eylemin birlikteliği ve tutarlılığıdır.

Antik çağda sitede, günümüzde ise devlette, geçerli ve yürürlükte olan töreye ve kurallara uygun olarak kendisini olduran kişinin, genel kabul gören ahlak normlarını izlediği sürece etiğe uygun davranmış olacağını ileri süren Aristoteles’e göre, “…İçimizdeki töresel iyilikler, doğanın zorlaması sonucu oluşmadığı gibi doğaya karşı da oluşmamıştır. Zira bu töresel iyilikler ve bunları kendi varlığımıza ve değerlerimize dahil etme ile uyarlama yeteneğimiz, bizim içimizde ve doğamızda vardır. Ama biz bu mükemmelliğe töresel iyilikleri ve ahlaki özelliklerimizi alışkanlık haline getirdiğimiz takdirde ulaşabiliriz…

Yine Alman akademisyen ve psikoloji uzmanı olan Annemarie Pieper’in “Etiğe Giriş” isimli eserinde tespit ve ifade ettiği üzere, günümüzde pek çok şey ne yazık ki maddi olarak hesaplanabilir bir düzeye indirgenmiştir. O nedenle, gerek insani ve toplumsal gerekse uluslararası alanda, yardımlaşmaya ve dayanışmaya olan heves ve buna hazır olma isteği giderek azalmış ve etkisini eskiye oranla önemli ölçüde yitirmiştir.

Öyle olduğu içindir ki, günümüzde pek çok şeyi; ne yazık ki para, bireysel çıkarlar, statüye, makama ve pozisyona endeksli hırslar ve kariyer hedefleri belirlemekte, insanlar bunlara göre hareket etmekte; çevremizde ve hatta aramızda arkadaş gibi, dost gibi, meslektaş gibi davranan, “her şeyin fiyatını bilen, ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen” bir dolu “kinik insan” dolaşmaktadır.

Böyle bir çağda ve toplumda, felsefenin bir disiplini olan ve kendini ahlaki eylemin bilimi olarak tanımlayan etik, yaşamın tek yönlü kaygılarla rasyonalize edilmesine yönelik bireysel çıkarların ve hesapların yıkıcı etkisini ve sonuçlarını eleştirel bir aynadan yansıtan önemli bir uyarıcı ve yol göstericidir.

O nedenle, etik bize, kendisini sadece paraya, mala, mülke, bireysel çıkarları en üst düzeye çıkarma kaygılarına, statü, makam, pozisyon ve iktidar hırslarına sabitlemiş olan niceliksel düşünce karşısında, bütün bunları aşan, her biri pratik aklın ahlaksal yetkinliği ile doğrulanmış bulunan; özgürlük, eşitlik, adalet, özerklik, bağımsızlık, hoşgörü gibi pozitif amaç ve hedefleri sunan bir değerler ve nitelikler dünyasının var olduğunu anlatır, kendimizi tanımamız ve bilmemiz konusunda bize ayna tutar.

Bu niteliksel değerler; bireysel, toplumsal ve kolektif sorumluluklarının bilincinde olan, ahlaksal talepleri genel bağlayıcı talepler olarak gören ve benimseyen, bu talepleri kendilerine mal eden insanların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, bütün hakların en üstüne koyan bir yaşama biçiminin ahlakını sunar.

Esasen ahlaki eylemin anlamının insanlara sistematik olarak aktarılması da, sadece ve sadece etik aracılığı ile olur. Ama etik, ahlaki eylemin yerini tutmaz, sadece bu türden eylemlerin bilgiye dayalı yapısını ortaya koyar.

Buna göre “Yargı Etiği” ile ilgili düzenlemeleri içeren ulusal ve uluslararası belgelerde yer verilen “Yargılama Etiği” kavramı, “Yargı Etiği” kavramından çok farklı ve ayrı bir kavram olmamakla birlikte, “Yargı Etiği” kavramı ile aynı kavram da değildir. Ama bir anlamda ve bir bakıma yargı etiği kavramını tamamlayan bir kavram, bir kabul ve bir anlayıştır. 

Gerek buna gerekse bize göre yargılama etiği kavramı, yargılama süreci içinde görev yapan yargıcın, avukatın, savcının ve diğer aktörlerin; gerek yargılama sürecinde ve faaliyetinde gerekse özel hayatlarındaki duruşları, tavırları, davranışları, giyinişleri, muhatap oldukları kişilere karşı olan hitap tarzları ve yaklaşımları ile ilgili bir kavramdır. 

O nedenle, yargıç, avukat ve savcı ile yargılama süreci içerisinde görev yapan diğer yargı personelinin gerek giyinişleri gerekse duruşları, tavırları, davranışları ve hitap tarzları itibariyle yargıya yakışan bir ağırlık ve ciddiyet içinde olmaları ve hareket etmeleri gerekir.

Örneğin yargıçların ve savcıların tanıkları, sanıkları, tarafları ve taraf avukatlarını dinlerken bir yargıca ve savcıya yakışmayan şekilde bağırmaları, kimi zaman bu özneleri azarlamaları, onlara “siz” demek yerine “sen” diye hitap etmeleri hem davranış bilimlerine hem de yargılama etiğine aykırıdır.

Zira bir yargıcın veya savcının muhatap aldığı kişiye, bu kişi ister tanık ister sanık ister avukat ya da isterse taraf olsun “sen” diye hitap etmesi, sadece bir kabalık veya laubalilik değil, aynı zamanda muhatap aldığı o kişinin kişilik haklarına karşı da bir saygısızlıktır.

Çünkü “sen” sözcüğü bir yakınlık ifadesidir ve bu sözcük bir kişi tarafından, sadece yakın olduğu bir kişiye karşı kullanılabilir veya kullanılması gerekir. Tanık, sanık veya taraf olan kişi ya da tarafların avukatları, yargıcın veya savcının yakını olmamakla, bu kişilere karşı yargıcın veya savcının “sen” diye hitap etmesi uygun bir hitap tarzı değildir. Zira böyle bir hitap tarzı en hafif bir nitelendirme ile nezaketsizliktir.

Yine yargıcın veya savcının dinlemekte olduğu tanığa bağırması ve azarlaması, belki de ilk kez bir yargıcın ya da savcının huzuruna gelen ve o nedenle heyecanlı olan veya heyecanlanan tanığın şaşırmasına, bildiklerini anlatmasına engel olmakta, bu da o tanıktan sağlıklı bir şekilde bilgi alma olanağını ortadan kaldırmakta ve sonuç itibariyle yargıcın gördüğü dava, savcının yürüttüğü soruşturma ile ilgili önemli bir delilden gerektiği kadar yararlanamamasına neden olmaktadır.

Aynı durum ceza davasında yargıcın sanıkları sorguya çekmesinde de yaşanmakta ve dolayısıyla yargıç sorguya çektiği sanık veya sanıkların anlatımlarından gerektiği kadar yararlanma olanağını kaybetmektedir.

Yargıç, avukat ve savcı yargılama faaliyeti içinde “rol model” konumunda olan kişilerdir. Dolayısıyla bu konumda olan kişilerin hitap ve davranış tarzları dışında, giyimleri itibariyle de örnek olmaları gerekir. O nedenle, yargıcın, avukatın ve savcının giyim tarzlarına dikkat etmeleri, duruşmalara kravatsız bir şekilde veya kot pantolonla ya da mini etekle veya taytla çıkmamaları gerekir.

Yine taraf avukatlarının yargılama süreci içinde birbirlerine veya yargıçlara ya da savcılara veya tanık ve sanık statüsünde olan kişilere karşı nazik olmaları, seslerini yükseltmemeleri, birbirleriyle tartışmamaları ve birbirlerine karşı hiçbir şekilde “sen” diye hitap etmemeleri gerekir.

Değerli Arkadaşlar,

Malumları olduğu üzere isim kişiyi başka insanlardan ayıran bir tanıtma işareti, gerçek ve tüzel kişileri diğer kişilerden ayırmaya yarayan bir sıfat ve Goethe’nin deyişi ile “kişinin en güzel ve en canlı temsilcisidir.

Yine hukuken, bu bağlamda 4721 sayılı yeni Türk Medenî Kanunu’nun 26 ve

27.maddelerine göre insanın ismi ve soyadı, kişilik hakları kapsamındadır ve yasayla koruma altındadır.

O nedenle, yargıç ve savcıların gerek tarafların gerekse tanıklar ile sanıkların isim ve soyadlarının tespit edilmesinde bu hususa dikkat etmeleri gerekir. Esasen bu husus, yani hüviyetlerin doğru bir şekilde tespit edilmesi, soruşturmanın veya yargılamanın selameti açısından önemli olduğu kadar, insanların kişilik hakları kapsamında olan isim ve soyadlarına karşı saygılı olmanın da gereğidir.

Şimdi yeri gelmiş iken bu hususla ilgili olarak Türk Sanat Musikisinin önemli bestekarlarından rahmetli Rüşdü Şardağ’ın anlattığı bir anısını sizinle paylaşmak isterim.

Söyle ki, Yargıtay Birinci Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı yapmış olan rahmetli Cevdet Menteş, İzmir’de Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde, mahkemeye tanık olarak çağrılan Rüşdü Şardağ’ın hüviyetini tespit ederken, Rüşdü Şardağ’ın ismini Rüştü olarak yazması üzerine Rüşdü Şardağ ismindeki (t) harfinin (d) harfi olması gerektiğini hatırlatmış ve bunun üzerine Cevdet Menteş Rüşdü Şardağ’ı azarlayarak (t) ya da (d) olsa ne fark eder demiştir. Bunu yargılama etiğine aykırı bir davranış olarak nitelendiren Şardağ, kendisinin Cevdet Menteş’e “Sayın Başkan ismimiz bize babamızın mirasıdır, izin verin de babamızın bu mirasına sahip çıkalım” demek zorunda kaldığını ifade etmiştir.

Kuşkusuz Cevdet Menteş’in yukarıda yer verdiğimiz davranışı çok açık biçimde Rüşdü Şardağ’ın kişilik hakkına karşı yapılmış bir saygısızlıktır ve aynı zamanda yargılama etiğine de aykırı olan bir davranıştır.     

Sevgili Gençler,

Usul vusule, yani sonuca götürür” özdeyişi yargılama süreci içinde dikkate alınması ve uyulması gereken önemli bir “usul” kuralıdır. Nitekim “usul esasa mukaddemdir”, yani “usul esastan önce gelir” özdeyişi bu amaçla söylenmiştir. O nedenle, en önemli işlevi ve görevi, adil yargılama ilkesi gereğince makul olan en kısa süre içinde davayı sonuçlandırmak ve bunun için de karar vermek olan yargıcın, yargılama süreci boyunca usul hükümlerine harfiyen uyması gerekir. Aksi halde yargıcın vusule, yani sonuca gitmesi, yani nihai olarak karar vermesi ve verdiği kararın da isabetli olması mümkün olmaz.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen en önemli yeniliklerden biri olan “ön inceleme aşaması”, mahkemenin dava şartlarını ve ilk itirazları incelediği, uyuşmazlık konularını tam olarak belirlediği, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanmaları için gerekli işlemlerin yapıldığı bir aşama, davanın mümkün olan en kısa süre içinde sonuçlanması sağlayan önemli bir usulü uygulamadır.

Ne var ki, bu usul hükmü bazı yargıçlarca amacına uygun biçimde kullanılmamakta, davanın açılmasından, dava dosyasının mahkemenin esas defterine kaydolmasından sonra başlayan “ön inceleme aşaması”, ne yazık ki, kimi yargıçlar tarafından gereği gibi değerlendirilmemekte, bu bağlamda ön inceleme aşamasında taraf delilleri toplanmamakta, yazılması gereken müzekkereler yazılmamakta, getirtilmesi gereken dosyalar ve başkaca kayıtlar getirtilmemekte, duruşma için gerekli hiçbir hazırlık yapılmamakta, ön inceleme aşaması heba edilerek boşuna zaman kaybedilmekte, üç beş ay sonraya verilen duruşma aşamasından itibaren taraf delilleri toplanmaya başlamaktadır. 

Kanımızca bu tarz bir uygulama, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile getirilen en önemli yeniliklerden biri olan “ön inceleme aşaması” kurumunun amacına, ruhuna ve işlevine aykırı olduğu kadar, yargılamanın uzamasına da neden olmakta ve dolayısıyla bu durum adil yargılama ilkesine ve yargılama etiğine de aykırı bir durum oluşturmaktadır.

O nedenle, yarın mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda, bu hususa dikkat etmeniz, ön inceleme aşamasının amacına ve işlevine uygun davranmanız gerekir.

Değerli Arkadaşlar,

Duruşma için verilen gün ve saat, mahkemenin, yani yargıcın davanın taraflarına, taraf avukatlarına, tanıklarına ve/veya sanıklarına verilen bir randevudur. Bir kişinin verdiği randevuya, randevu saatinde gelmemesi nasıl bir nezaketsizlik ise, yargıcın belirlediği duruşma saatine uymaması, zamanında duruşmaya başlamaması, duruşma gününe gereğinden daha fazla dosya koyması ve duruşma için gelen avukatları, tarafları, tanıkları ve sanıkları saatlerce bekletmesi nezaketsizliktir ve yine yargılama etiğine açıkça aykırı olan bir uygulamadır.

O nedenle, yargıcın duruşma saatinde görevinin başında olması, duruşmaya saatinde başlaması, duruşma gününe makul sayıda dosya koyması, duruşma için gelen insanları saatlerce bekletmemesi, insanların zamanının önemli olduğunu düşünmesi ve dikkate alması gerekir.

Sevgili Gençler,

Ülkemiz yargısının önemli sorunlarından biri de yargıçların veya savcıların önemli bir kısmının devletin menfaatini korumayı adalet sanmalarıdır. Oysa devletin menfaatini korumak şeklindeki bir yaklaşım ve anlayış, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10.maddesinde yer alan “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” hükmüne aykırıdır. Kaldı ki, devletin veya devlet kurumlarının menfaatini korumak yargının veya yargıç ya da savcının görevi değil, bu kurumlarda görev yapan memurların ve avukatların görevidir. Dolayısıyla yargıcın ya da savcının bu kişilerin görevini üstlenmesi gereksiz olduğu gibi yargıya, yargıca ve savcıya yakışmayan, dahası yargılama etiğine de aykırı olan bir uygulamadır. 

Yargının devlet taraftarlığı, sadece ceza hukuku uygulaması ve yargılaması yönünden değil, özel hukuk uygulaması ve yargılaması yönünden de çok farklı değildir. Öyle ki “Nef-i hazine”, yani hazine, yani devlet yararı kavramı, taşınmaz hukuku uygulamasında olsun, kadastro davalarında olsun, diğer başka davalarda olsun mahkemelerce çokça uygulanan bir kural ve bir ilkedir.

Nitekim bu ilke ve anlayış edebi eserlere de konu olmuş, ünlü Alman şairi ve oyun yazarı Friedrich Schiller, İskoçya Kraliçesi Maria Stuart’ın hayatını anlattığı “Maria Stuart” isimli oyununda, oyunun kahramanlarından birisi Kraliçe’ye “Haşmetgahım, sakın ola ki devletin menfaatini korumayı adalet sanmayınız” demek suretiyle devletin menfaatini korumanın adalet olmadığını ifade etmiştir. 

Yargıcın devletin menfaatini korumayı görev edinmesi, az yukarda ifade ve işaret edildiği üzere Anayasanın eşitlik ve yargıcın tarafsızlık ilkesine aykırı olmasının yanı sıra tarafların adalete olan saygı ve güvenlerini sarsması ve örselemesi nedeniyle de adil yargılama ilkesine ve dolayısıyla yargılama etiğine aykırıdır.

Esasen gerek ulusal gerekse uluslararası belgelere göre yargıç, her şeyden önce bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Zira yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığı, doğal yargıç ilkeleri ve yargılama devam ederken yargıcın görev yerinin değiştirilmemesi hukuk güvenliğinin, hukuk devletinin ve hukuk devleti olmanın ön koşulu ile adil yargılanma ilkesinin temel güvencesi olduğu kadar, yargı ve yargılama etiğinin de olmazsa olmazlarıdır. O nedenle, yargıcın hem bireysel hem de kurumsal yönden yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını her koşulda temsil ve muhafaza etmesi gerekir.

Bağımsızlık ilkesi gereğince yargıç, doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir nedenle ya da herhangi bir yerden gelen müdahale, tehdit, baskı, telkin ve teşvik gibi dış etkilerden uzak bulunmalı, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu uyuşmazlığın taraflarından bağımsız olmalıdır.

Yine tarafsızlık yargı görevinin doğru bir şekilde yerine getirilmesini gerektirmekle, yargıç, yargısal görevlerini tarafsız ve önyargısız olarak yapmalı, gerek mahkemedeki gerekse mahkeme dışındaki ilişkileri, davranışları ve uygulamalarıyla kamuoyunun ve davanın taraflarının nezdinde güven sağlamalıdır.

Herkes kanun ve yargı önünde eşit olmakla, yargıç ve savcı; ırk, renk, cinsiyet, din, mezhep, tabiiyet, sosyal sınıf, mevkii, makam, yaş, evlilik durumu, cinsel yönelim, sosyal ve ekonomik statü ve benzeri sebeplerden doğan farklılıklara göre hareket etmemeli, herkese eşit davranmalı, insan onuruna ve haklarına amasız olarak saygılı olmalıdır.

Esasen yargının bağımsızlığı, yargıcın ve savcının tarafsızlığı ve kanun önünde eşitlik ilkesi, sadece yargı etiğinin gereği değil, aynı zamanda yargılama etiğinin de gerektirdiği asgari ilkeler ve gerekliliklerdir.     

Değerli Hukukçular,

Mahkeme kalemi, mahkeme yargıcının aynasıdır. O nedenle, mahkeme yargıcının kendi aynası olan mahkeme kalemine sahip olması, burada görev yapan personelin görevini hakkıyla yapıp yapmadığını, kalemde işi olan vatandaşlara ve avukatlara karşı nazik bir şekilde davranıp davranmadığını takip etmesi ve gerektiğinde onları uyarması gerekir. Zira bunun aksine bir uygulama hem mahkemenin işlerinin gecikmesine hem de yargılama etiğine aykırı bir davranış ve uygulama olur. 

Yine gerek ulusal gerekse uluslararası düzenlemelere göre savcılar yönünden uyulması gereken asgari etik kurallar, savcıların da tıpkı yargıçlar gibi görevlerini adil, tarafsız, eşit, tutarlı ve hızlı bir şekilde yerine getirmelerini, bu bağlamda görevlerini insan onuruna ve haklarına saygı duyarak yapmalarını, toplum adına ve kamu yararına hareket etmelerini öngörür.

Buna göre savcılar da her zaman ve her koşulda yüksek mesleki standartlara bağlı olmalı, mesleklerinin onurunu ve şerefini korumalı, görevlerini hukuka uygun ve her türlü etkiden bağımsız olarak yürütmeli, mesleki faaliyetleri gereği görüştükleri kişilerin görüşlerini, meşru menfaatlerini, mahremiyetlerini ve muhtemel kaygılarını dikkate alarak hareket etmelidirler.

Masumiyet karinesi ilkesine saygı göstermek sadece yargıçlar için değil, savcılar için de dikkate alınması ve uyulması gereken bir yükümlülüktür. O nedenle, savcılar dava açılıp açılmaması yönünde bir karar veya adaletin seyrini etkileyebilecek başkaca kararlar vermeden ve taleplerde bulunmadan önce gerekli ve makul olan tüm soruşturma ve incelemeleri yapmak, sanığın lehine veya aleyhine olup olmadığına bakmaksızın bütün delilleri toplamak zorundadırlar.

Savcılar, tarafsız bir soruşturma neticesinde suçun bulunmadığını veya aleyhinde soruşturma yürüttükleri kişinin suçlu olmadığını tespit ettikleri takdirde dava açmamalı, insanların lekelenmeme hakları bulunduğunu dikkate almalı, kanıtların yasal bir şekilde elde edilip edilmediğini dikkatli ve duyarlı bir şekilde incelemeli, kanıtların insan haklarının ağır şekilde ihlali yoluyla ve usulsüz olarak elde edildiğine kanaat getirdikleri takdirde bu kanıtlara itibar etmemelidirler.

Yine savcılar adil bir karara varılması hususunda mahkemeye yardımcı olmalı, yargıçlar gibi adil yargılanma ilkesine uygun olarak sanığa ve vekiline gerekli bilgileri vermek suretiyle silahların eşitliği ilkesine uygun davranmalıdırlar.

Savcılar da tıpkı yargıçlar gibi özel yaşamlarına, giyim tarzları ile kullandıkları dile dikkat etmelidirler.  

Nasıl mahkeme kalemi, mahkemenin ve yargıcının aynası ise, savcılık kalemi de savcının aynasıdır. O nedenle, savcının kendi aynası olan kalemine sahip olması, burada görev yapan personelin görevini hakkıyla yapıp yapmadığını, kalemde işi olan vatandaşlara ve avukatlara karşı nazik bir şekilde davranıp davranmadığını takip etmesi, gerektiğinde onları uyarması ve yine soruşturma aşamasındaki dosyalar hakkında basına bilgi verilmemesini ve dolayısıyla yargısız infaz yapılmasını engellemesi gerekir.

Sevgili Gençler, 

Malumunuz olduğu üzere, yargının, yargıç ve savcılarla birlikte üç kurucu unsurundan biri olan avukatlık mesleği, tarihin kaydettiği en eski mesleklerden birisidir. Mevcut bilgilere ve kayıtlara göre avukatlık mesleğinin başlangıcı kadim Yunan’a, oradan da eski Roma’ya kadar gitmektedir. Nitekim avukat sözcüğü Yunancada “üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan” anlamlarına gelen “AdvoCatus” sözcüğünden türetilmiştir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre, avukatlık mesleği bir “kamu hizmeti” ve aynı zamanda “serbest” bir meslektir. Ama bu serbestlik her şeyi yapmak veya her şeyi yapmakta özgür olmak anlamında bir serbestlik değildir. Esasen avukatın böyle bir serbestliği ve özgürlüğü de yoktur. Bu serbestlik ve özgürlük, avukatın hiç kimseden emir almaması, bağımsızlığını zedeleyecek işleri ve görevleri kabul etmekten, bağımsızlığına gölge düşürecek işleri ve işlemleri yapmaktan kaçınması gerektiği anlamında bir serbestlik ve özgürlüktür.

Bu niteliği ve özelliği itibariyle avukatlık mesleği, yargılama faaliyeti içinde “sine qua non”, yani “olmaz ise olmaz” olan bir meslek, hukuk güvenliğinin en önemli parçası ve adalete erişimin en etkili aracıdır.

Paris Barosu önceki başkanlarından Rousse’ya göre avukat; “Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.” Yine Montesquieu’nun, ‘Lettress Persanes’ isimli eserinin kahramanı olan yargıç: “Avukatlar bizim için canlı kitaplardır. Görevleri bizi, aydınlatmaktır” der. Gerçekten öyledir. Davayı, özellikle hukuk davalarını yargıcın önüne getiren, davaya konu iddiasını ve talebini öğretideki yazılarla, makalelerle, uygulamaya yön veren mahkeme kararlarıyla destekleyen avukattır, avukatlardır.

Avukatlık mesleğinin gelişme süreci incelendiğinde görüleceği üzere, avukatlık mesleği, daha ziyade demokratik toplumlarda gelişme göstermiş, buna karşın demokratik olmayan totaliter toplumlarda herhangi bir gelişme gösterememiştir. Zira avukatlık mesleği demokratik toplumların, diğer bir deyişle kent toplumlarının mesleğidir. Zira avukatın sermayesini oluşturan bilgi ve zaman kent toplumunda değer ifade etmektedir.

Esasen yargılama faaliyetini demokratikleştiren en önemli unsur, yargıç ve savcı ile birlikte yargılama faaliyetinin asli ve kurucu unsuru olan avukatın varlığıdır. O nedenle, avukat olmadan yapılan yargılama, demokratik olmayacağı gibi hem adil hem de yargı ve yargılama etiğine uygun olmaz.

Bütün bu nedenlerle demokratik hukuk devletlerinde avukat, yargılama faaliyetinin, adil yargılanma hakkının ve yargı ile yargılama etiğinin olmaz ise olmaz öznesidir.

Bu açıklamalar çerçevesinde, adil yargılama ilkesi ve yargılama etiği bağlamında eğer “savunmanın özgürlüğü” kurumunu ele alacak olursak, öncelikle şunu söylemek gerekir; evrensel ve tarihsel bir perspektifle, temel bir insan hakkı olan
savunmadan söz ediyor isek eğer, elbette savunmanın özgür olması gerekir. Esasen savunmanın özgürlüğü, yani avukatın özgürlüğü herhangi bir müdahale olmadan avukatın savunmasını yapmasını gerektirir ve bu da hem adil yargılamanın hem de yargılama etiğinin temel bir ilkesidir. Zira savunmanın, yani avukatın özgürlüğü, “bir şeyden özgürlük/freedom from” olarak tanımlanan ve müdahaleden hoşlanmayan “negatif özgürlüktür.

Avukatlık Yasası’nın 1.maddesi anlamında “yargının kurucu unsuru olan avukat, bağımsız savunmayı temsil eder.” Kanımızca, bu maddede vurgulanan “bağımsızlık” kavramı, avukatın önce kendisine, kendi siyasi görüşleri ile dini inancına ve daha sonra da müvekkili ile devlete karşı bağımsızlığını, yani özerkliğini içerir. Bu anlamda bağımsızlık, aynı zamanda “özerklik olarak özgürlüktür.

İngiliz siyaset bilimcisi Norman P. Barry’nin, “Modern Siyaset Teorisi” isimli kitabında referans aldığı görüşlere göre, “negatif özgürlük”, ancak değerli bir şeye katkı sağladığı sürece önemlidir ve bu değer de özerkliktir.

Özerklik olarak özgürlük”, bir kimseye açık olan seçeneklerin genişliğine ve çeşitli amaçların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan koşullara işaret ettiği için, o, sınırlamanın yokluğu anlamındaki özgürlükten daha fazla bir şeydir.

Özerklik olarak özgürlük, en aşırı pozitif özgürlük teorilerinde olduğu gibi, bireysel sübjektif tercihlerin devlet tarafından tamamen yok edilmesini veya sınırlandırılmasını gerektirmez, fakat soyut tercihleri gerçek fırsatlara dönüştürecek geniş kolaylıklar sunan kurumları talep eder.

O nedenle, bağımsız ve özerklik olarak özgür olması gereken savunma, adaletin gerçekleştirilmesi gibi son derece önemli bir değere katkı sağladığı için önemlidir. Esasen savunma özerk ve özerk olduğu için özerklik olarak özgür ise, ancak o zaman adalet arayan veya talep eden bir kimseye, savunmanın gerektirdiği en geniş seçenekleri sunabilme olanağına sahip demektir.

Onun için yargılama etiğinin temel kurumlarından biri olan savunmanın özgürlüğü, savunmaya yönelik makul kabul edilebilecek bir sınırlama olmadığı takdirde bir değer ifade eder. Savunmanın özgürlüğü, her ne kadar soyut bir tercih değil ise de, öyle dahi olsa, adaletin gerçekleştirilmesi gibi somut ve gerçek bir fırsatı elde etmek amacına hizmet ettiği için, kendisine geniş kolaylıklar ve olanaklar sunan kurumları ve araçları talep eder.

Nitekim 12 ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oybirliği ile kabul ettikleri Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kurulları ile yine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin Avukatların Özgürlüğü Metni, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve Havana Kurulları olarak da bilinen Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler gibi uluslararası metinlerin tamamında; “hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan avukatın görevinin, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekâlet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmadığına, hem adalete ve hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerde bulunduğuna işaret edilmek suretiyle, avukatların ifade ve örgütleme özgürlükleri güvence altına alınmış, hükümetlere, yargı mercilerine, avukatların hiçbir baskı, ceza tehdidi, engelleme, taciz ve yolsuz müdahale ile karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetlerini yerine getirme konusunda ödevler yüklenmiş, özgür savunmanın gereksinim duyduğu ve talep ettiği tüm kolaylıkların ve olanakların tamamı sağlanmıştır.

Açıklanan bütün bu nedenlerle, yarın yargıç veya savcı olarak mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda savunmanın özgürlüğü ve özerkliği hususunda duyarlı olmanız, savunmanın, yani avukatın görevini hakkıyla yapmasına olanak sağlamanız ve yardımcı olmanız, temel bir insan hakkı olan savunma hakkını ve savunmanın özgürlüğünü kısıtlamamanız, silahların eşitliğini ilkesine hakkıyla uymanız gerekir. Esasen buna aykırı olan her türlü yargısal tasarruf gerek yargı gerekse yargılama etiğine ve adil yargılama ilkesine aykırı olur.

Bu konu ile ilgili olarak söyleyeceğim son bir söz de şudur; bir ülkede yargıç ve savcıların değerli ve itibarlı olmaları avukatların değerli ve itibarlı olmaları ile ve aynı şekilde avukatların değerli ve itibarlı olmaları da yargıç ve savcıların değerli ve itibarlı olmaları ile mümkündür.

O nedenle, mesleğinizi fiilen icra etmeye başladığınızda lütfen avukatlara karşı saygılı olunuz, onların işlerini kolaylaştırınız, avukatları ve avukatlık mesleğini işinizi yapmada ve yürütmede bir engel olarak görmeyiniz. Çünkü avukatlar da sizin gibi adaletin hizmetindedir, sizin karara bağladığınız uyuşmazlıkları sizin önünüze getirenler onlardır.

Dahası avukatlar, yargılama faaliyetini demokratikleştiren, yargıç ve savcı olarak sizin varlığınızı ve demokratik meşruiyetinizi sağlayan asli unsurlardan biridir. Yine avukatlar, hukukun üstünlüğünün, hukuk güvenliğinin, adil yargılama ilkesinin ve yargı bağımsızlığının en önemli ve etkili güvencesidirler.

Sevgili Gençler,

Yargılama etiği yönünden önemli ve gerekli olan bu konuda son iki sözün birincisini Mevlana söylüyor ve şöyle diyor: “Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yeşerten ve yaşatan.” Onun için yargılama etiğine bağlı ve saygılı yargıçlar da, avukatlar da, savcılar da   böyle yapmalılar ve seslerini değil, sözlerini yükseltmelidirler.

İkinci söz kıyafet üzerinedir. Bu bağlamda kıyafet deyip geçmemek ve asla unutmamak gerekir, zira insan “kıyafetiyle karşılanır, bilgisi ve bilgeliğiyle ağırlanır, nezaketi ve ahlakıyla uğurlanır.

O nedenle, yargıcın da, avukatın da, savcının da gerek özel hayatlarında gerekse meslek hayatlarında kıyafetlerine özen göstermeleri, olur olmaz şekilde giyinmemeleri gerekir.

Amerikalı şair Robert Frost, insanoğlunun ironik veya trajikomik bir teslimiyete eğilimli olduğunu ifade ettiği “Gidilmeyen Yol” isimli şiirinde, insanın hiçbir şekilde teslimiyete, yani haksızlığa ve adaletsizliğe boyun eğmemesi gerektiğine vurgu yapar ve bunu da “Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben daha az kullanılan yolu seçtim. Hayatımdaki tüm farkı da bu yarattı.” dizeleriyle ifade eder.

Buna göre mesleğini icra ederken yargıçların da, avukatların da, savcıların da hiçbir şekilde kendilerini statükoya, başkalarına ve özellikle siyasi otoriteye ya da başkaca güç odaklarına teslim etmemeleri, her zaman ve her koşulda bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını korumaları, siyasi düşünce ve tercihlerinin etkisiyle karar vermemeleri, insanların hak arama özgürlüğünün gereğini yerine getirmeleri, insan haklarını ve yine temel bir insan hakkı olan savunma hakkını her şeyin üstünde tutmaları ve bunun hakkını vermeleri gerekir. Esasen Robert Frost’un “seçtim ve hayatımdaki tüm farkı da bu yarattı” dediği yol bu yoldur.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, size hayatınızda ve mesleğiniz de başarılar ve yol açıklığı diliyorum.

Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk

0

Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk (Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci seçim döneminde meclise giren milletvekillerine Mustafa Kemal Atatürk tarafından yapılan konuşma) 2 Kasım 1935 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Konuşmada özellikle, uluslararası alanda yaşanan gerilimin etkisi ile barışa yapılan vurgu dikkati çekmektedir. Atatürk, yaklaşmakta olan ikinci dünya savaşı öncesinde savaş yerine barışı her platformda savunmuştur.

Reisicumhur Kamâl Atatürkün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin beşinci intihab devresinin birinci toplanma yılını açarken Heyeti Umumiyede îrad buyurdukları nutuk

Büyük Milletin Yüce Vekilleri;

Kamutayın beşinci devresini açarken sizlere derin saygılarımı sunarım. (Alkışlar)

Kamutay, arsıulusal durumun çok önemli bir zamanında çalışmaya başlıyor.

Hadiseler, Türk Milletine, iki ehemmiyetli düsturu yeniden hatırlatıyor: Yurdumuzu ve haklarımızı müdafaa edecek kuvvette olmak. Sulhu koruyacak arsıulusal çalışma birliğine önem vermek. (Alkışlar)

Sulhun bozulmuş olmasından iztirab duymamak, mümkün değildir. Herhalde, bugünkü, ağır ihtilâfların ortadan kalkması, medeni insanlığın başlıca dileği olmalıdır. (Bravo sesleri, alkışlar)

Bizim sulh ülküsüne ne kadar bağlı olduğumuzu, bu ülkünün güvenlik altına alınmasındaki dileğimizin ne kadar esaslı bulunduğunu izaha lüzum görmüyorum.

Bu hususta çalışan Uluslar Sosyetesinin, tecrübelerden istifade ederek prensiplerini tekâmül ettirmesi ve sulhu koruma kudretini artırması samimi arzumuzdur. (Bravo sesleri)

Sayın arkadaşlar!

İç idare teşkilâtımızı, yurdun doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Yeniden iki genel ispektörlük ve yeniden bazı vilâyetlerin kurulması da lüzumlu görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir İslâhat programının tatbiki de düşünülmüştür. Vilâyetlerimizin devamlı teftişini ve müşterek işlerinin bir elden takibini kollayan genel ispektörlerden çok faydalar bekliyoruz.

Doğu vilâyetlerimizin belli başlı ihtiyacı, orta ve batı illerimize demir yollarla bağlanmaktır. Şarka ilerleyen iki ana demir yolunun hızla bitirilmesini ve bunları birbirine bağlayacak yollar örüğüne şimdiden başlanmasını lüzumlu görüyoruz.

İran – Türkiye transit yolunun teşkilatlanması özenle bitirilmelidir. Liman ve sulama işlerinde acele yapılacak şeyler vardır.

Sağlık savaşı da yeni icaplara göre genişletilmek zaruretindedir.

Saydığım bütün bu işleri, Hükümetin kesin bir program içinde gütmesini bekleyebiliriz.

Üzerinde önemle durmak istediğim bir ciheti de bildirmeliyim. Türk ülkesi içinde köylere varıncaya kadar küçük büyük bütün şehirlerimizin birer genlik ve bayındırlık görevi olması önde tuttuğumuz amaçlardandır. (Alkışlar)

Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün örneği olacaktır. (Alkışlar)

Devlet kurumlan yanında, doğrudan doğruya bu işlerle ilgin olan urayların bu görüş ve düşünüşle çalışmalarını istiyorum. Urbayların Devlet Merkezinde toplanışı bu işin sonucu değil başlangıcıdır.

Bayanlar, Baylar;

Endüstri programımız, normal gidişindedir. Bununla beraber yurdun endüstrileşmesine daha çok hız verilmesi ve yakın bir çağda, yeni bir ikinci programa başlanması lüzumuna ‘dikkatinizi uyandırmak isterim.

Maden işleri yeni bir açılma devresindedir. Maden mühendislerimizi, ihtiyaca yeter sayı ve değerde yetiştirmeği önemek gerektir. Kömür havzasının rasyonel işlemesi için tedbirler aramak da lâzımdır. (Alkışlar)

Bir de arkadaşlar; köylümüzün genlik düzeyinin yükselmesi tedbirlerine daha geniş ölçüde özenle devam edeceğiz. (Alkışlar)

Aydın Saylavlar;

Kültür kınavımızı, yeni ve modern esaslara göre, teşkilatlandırmaya durmadan devam ediyoruz. Türk tarih ve dil çalışmaları, büyük inanla beklenilen ışıklı verimlerini şimdiden göstermektedir.

Ulusal musikimizi modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına, bu yıl daha çok emek verilecektir. Ulusal kültür için pek lüzumlu olduğu gibi, arsıulusal ilgiler bakımından da yüksek değeri belli olan radyo işine önem vermeniz çok yerinde olur.

Sayın arkadaşlar;

Maliyede, geçen yıl, cesaretle aldığınız tedbirlerin, ne ka­dar yerinde olduğu sabit olmuştur. Tuz ve şeker fiyatlarının düşürülmesi halkı hoşnut etmiş ve yoğaltımı artırmıştır. Bu yıl, başka konularda da, bu yönden tedbirler alacaksınız. Sayım vergisinde ve bina kıymetlerinde indirim faydalı olacaktır. Araz i ve yapı vergilerinin hususî idarelere deviri önemli Islahattan sayılacaktır. Vergi indirimlerini hazinenin karşılayabilmesi, üike ekono­mi kudretinin yüksekliğine değerli bir belgedir, (alkışlar)

Ekonomik teşkilât, teknik temeller üzerine yerleşerek yükseldikçe yurdun verimi çok daha ziyade olacaktır. Ancak bütün özenimizi vererek vatanın teşkilatlanması hızım artırmak gerektir. Arsıulusal siyasanın gidişi ulusal korum araçlarını artırmaya da lüzum göstermektedir. Bunun mali çarelerini dikkatli ve isabetli bir surette araştırmanızı dilerim. Tayyare filolarımızı vücuda getirmek için büyük milletimizin yüce ilgisini heyecanla anmak borcumdur. Son arsıulusal hadiseler, Türk* milleti için kudretli bir hava ordusunun, hayati önemde tutulmasına bir daha hak verdirdi, (alkışlar) Çok emekle kurduğumuz, canımızla korumaya and içtiğimiz kutsal yurdun, havadan saldırışlara karşı güvenlik al-
.tında bulunması demek, bize saldıracakların, kendi yurtlarında bizim de aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir, (şiddetli “alkışlar, bravo sesleri) Bu güveni, her gün artıracak araç bulmakta, büyük Türk ulusunun, ne göksel bir duyguyu kalbinde taşıdığını her ferdinin vatan için tutuşan gözlerinde okumaktayız. (Alkışlar)

Havacılarımız, bütün ordu ve donanmamız gibi vatanı koru­maya anık kahramanlardır, (alkışlar) Büyük Millet, bu soyak evlâtlarile kendini mutlu sayabilir. ( alkışlar )

Sevgili arkadaşlarım :

İşlerimiz çoktur, geniştir, önemlidir. Fakat başarılacağına sarsılmaz güvenim vardır. Çünkü, Kamutay vatanseverliğin, çalışkanlığın, tedbirde isabetin ideal örneğidir. (alkışlar) Kamutay, yurdun korunması, onun bayındırlığı için en yüksek ulusal ilham ve kudret kaynağıdır. (Şiddetli ve sürekli alkışlar )

Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz!

0

Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz! başlıklı bildiri, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu tarafından 26 Şubat 2022 tarihinde deklare edilmiştir.

Savaşa Hayır! Ruh Sağlığımız ve Toplum Sağlığımız için Barış ve Yaşama Hakkını Savunuyoruz!

Savaş, insan eliyle yaratılan, fiziksel, psikososyal ve çevresel travmalara neden olan bir halk sağlığı sorunudur. Savaş insanlığın kendiliğinden, “doğal” olarak gelişen, önüne geçilemez bir yönü değildir. Savaşa zemin hazırlayan, başlatan ve sürdüren yöneticiler, bunun için hemen her toplumda az ya da çok karşılık bulabilecek gerekçeler de inşa ederler. Oysa, savaşta güçlü, haklı, muzaffer tarafın kim olduğu fark etmeksizin, hemen her zaman kaybeden toplum olmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tahminlerine göre dünya genelinde silahlı çatışmalara katılan veya etkilenen insanların en az %10’luk kısmında süreç içinde ciddi bir ruh sağlığı sorunu görülmektedir. Ayrıca bir diğer %10’luk kesimde de gündelik hayatlarına önceki gibi devam edemeyecekleri zihinsel veya davranışsal bir değişim ortaya çıkmaktadır (WHO 2002). Savaş dönemlerinde en çok görülen ruhsal hastalıklar depresyon, anksiyete bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğudur. Bazı savaşların ardından yapılan bölgesel araştırmalarda bu ruhsal hastalıkların sıklığında, DSÖ verilerinin de hayli üstünde bir artış olduğu belirtilmektedir.

Savaş ortamı, suç davranışı için caydırıcı olan sosyal devlet ve hukuk sisteminde de bir çöküşe neden olmaktadır. Bu çöküş ve yaşanan toplu göçler, cinsel istismar ve diğer insan hakları ihlallerinin yaşanması riskini artırır. Erkekler de cinsel şiddete maruz kalsalar da cinsel şiddetin birincil hedefi çocuklar ve kadınlardır. Halihazırda yaşanan toplumsal eşitsizliklerden en fazla etkilenen gruplar (çocuklar, kadınlar, yaşlılar, göçmenler, LGBTİ+’lar gibi) bu kaos ortamında daha fazla hak ihlallerine ve istismara uğrarlar. Bu nedenle savaş dönemlerinde belirginleşen bu kaos ortamı ve şiddet kültürünün tüm toplum üzerinde ama özellikle de ruhsal travmalar açısından riskli gruplar üzerinde daha ağır ve uzun süreli travmatik etkileri olmaktadır.

Savaşın neden olduğu sosyoekonomik kriz, toplumun önemli bir kesiminin yaşamını ve dolayısıyla ruh sağlığını olumsuz etkiler. Söz konusu krizin doğrudan etkilerine ek olarak temel sağlık hizmetlerinin sürdürülmesini dahi zorlaştıran etkileri ve hatta kimi zaman doğrudan sağlık hizmeti veren kurumların hedef alınması, savaş bölgesindeki halkı çaresizlikle baş başa bırakır.

Tüm bu nedenlerle Türkiye Psikiyatri Derneği olarak savaş mağdurları ile dayanışma içinde, yaralarının bir an önce sarılması için toplumun her kesimini sorumlu davranmaya çağırıyoruz. Barışı etkin bir şekilde savunmanın her toplumda savaştan yana olmaktan daha büyük cesaret gerektirdiğinin farkındayız. Barışı talep etmenin hayalperestlik olmadığını biliyoruz. Ukrayna’da yaşanan gelişmeleri endişeyle izliyoruz. Yaşamı savunma ve barış iklimine etkin biçimde sahip çıkmanın ruh sağlığımız ve halk sağlığımız açısından çok önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz.

Savaşa hayır, barış hemen şimdi!

Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları İşleyenlerin Aranmalarına, Gözaltına Alınmalarına, İadelerine ve Cezalandırılmalarına dair Uluslararası İşbirliği Prensipleri

0

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları İşleyenlerin Aranmalarına, Gözaltına Alınmalarına, İadelerine ve Cezalandırılmalarına dair Uluslararası İşbirliği Prensipleri (Principles of international co-operation in the detection, arrest, extradition and punishment of persons guilty of war crimes and crimes against humanity), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 3 Aralık 1973 tarihli oturuunda 3704 (XXVIII) sayılı Kararı ile ilan edilmiş, 1975 yılında yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, savaş suçlarına karşı cezasızlığı önlemeyi amaçlamaktadır.

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları işleyenlerin cezalandırılması uluslararası toplumun birlikte çalışmasını ve devletlerin işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Uluslararası Savaş ve Silahlı Çatışma Hukukuna dair prensipler, tüm devletleri ve silahlı grupları uyacağı ilkeleri saptamaktadır.

Savaş Suçlarını ve İnsanlığa Karşı Suçları İşleyenlerin Aranmalarına, Gözaltına Alınmalarına, İadelerine ve Cezalandırılmalarına dair Uluslararası İşbirliği Prensipleri

BAŞLANGIÇ

Genel Kurul,

15 Aralık 1969 tarihli ve 2583 (XXVIII) sayılı, 15 Aralık 1970 tarihli ve 2712 (XXV) sayılı, 18 Aralık 1971 tarihli ve 2840 (XXVI) sayılı ile, 18 Aralık 1972 tarihli ve 3020 (XXVII) sayılı kararlarını hatırlayarak,

Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyen kimselerin kovuşturulması ve cezalandırılmasını sağlamak için uluslararası faaliyete özel bir ihtiyaç bulunduğunu göz önünde tutarak,

Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyenlerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları konusunda uluslararası işbirliği prensipler tasarısını kabul ederek,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda beyan edilen halklar arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ile ilgili prensipler ve amaçlar uyarınca, aşağıda belirtilen savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işleyenlerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları konusunda uluslararası işbirliği prensiplerini ilan eder:

  1. Savaş suçu ve insanlığa karşı suçlar nerede işlenmiş olursa olsun, soruşturmaya tabidir; ve bu tür suçları işlediklerine dair haklarında delil bulunan kimseler izlenir, gözaltına alınır, yargılanır ve suçlu bulundukları takdirde cezalandırılır.
  2. Her Devlet, insanlığa karşı savaş suçundan ötürü kendi vatandaşını yargılama yetkisine sahiptir.
  3. Devletler, savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları durdurmak ve engellemek amacıyla ikili ve çok taraflı biçimde birbirleriyle işbirliği yapar ve bu amaç için gerekli ulusal ve uluslararası tedbirleri alırlar.
  4. Devletler, bu tür suçları işlediğinden kuşkulandığı kimselerin bulunması, tutulmaları ve yargı önüne çıkarılmaları, ve suçlu bulunurlarsa cezalandırılmaları konusunda birbirlerine yardım eder.
  5. Savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları işlediklerine dair haklarında delil bulunan kimseler, genel bir kural olarak, bu suçları işledikleri ülkede yargılanırlar ve suçlu bulunurlarsa bu ülkede cezalandırılırlar. Bununla bağlantılı olarak Devletler, bu durumdaki kimselerin iadesi sorunları konusunda işbirliği yaparlar.
  6. Devletler, yukarıda beşinci maddede belirtilen kimselerin yargı önüne çıkarılmalarına yardımcı olacak bilgilerin ve delillerin toplanması konusunda birbirleriyle işbirliği yaparlar ve bu tür bilgileri birbirlerine verirler.
  7. Devletler, 14 Aralık 1967 tarihli Ülkesel Sığınmaya dair Bildiri’nin birinci maddesi gereğince, hakkında barışa karşı bir suç, bir savaş suçu veya bir insanlığa karşı suç işlediği iddiasını kabul etmek için ciddi sebepler bulunan bir kimseye sığınma hakkı vermez.
  8. Devletler, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işleyen kimselerin bulunmaları, gözaltına alınmaları, iadeleri ve cezalandırılmaları ile ilgili olarak üstlendikleri uluslararası yükümlülüklere zarar verebilecek bir yasal veya diğer bir tedbir alamaz.
  9. Devletler, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediğine dair hakkında delil bulunan kimselerin bulunmaları, gözaltına alınmaları ve iadesi amacıyla işbirliği yaparken, Birleşmiş Milletler Şartı’nın hükümlerine ve “Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletler arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliğiyle ilgili Uluslararası Prensipler Bildirisi”ne uygun davranır.

Savaşa Hayır

0

Savaş Koalisyonuna Karşı Sosyalistlerin Manifestosu

Rus hükümeti barış ve istikrar vaatlerine ihanet ederek ülkeyi savaşa ve ekonomik felakete sürükledi.

Tarihteki herhangi bir savaş gibi, bu da hepimizi kutuplara ayırıyor: Savaştan yana ve savaşa karşı olanlar. Kremlin propagandası, bizi ulusun hükümetin arkasında toplandığına ve barış isteyenlerin acınası dönekler, Batı yanlısı liberaller ve düşmanın paralı askerleri olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bu savunulamaz bir yalandır. Bu kez Kremlin’deki ihtiyarlar azınlıkta.

Rusların büyük bölümü, hala Rus hükümetine inananlar bile bir kardeş savaşı istemiyor.

Rusya’nın propagandacılarının çizdiği dünyanın gözleri önünde nasıl parçalandığını görmemek için ellerinden geldiğince gözlerini kapatıyorlar. Birçoğu hala bunun bir savaş, saldırgan bir savaş değil, Ukrayna halkını “kurtarmak” için tasarlanmış “özel bir operasyon” olmasını umuyor. Şehirlerin vahşice bombalanması ve bombardımanların arkada bıraktığı korkunç görüntüler çok geçmeden bu efsaneleri yerle bir edecek. Ve sonra Putin’in en sadık seçmenleri bile diyecekler ki, ‘biz size bu haksız savaş için onay vermedik!’

Daha bugün, ülkenin dört bir yanında on milyonlarca insan, Putin yönetiminin eylemlerinden duydukları korku ve tiksintiyi dile getirdi. Bunlar farklı inanışlara sahip insanlar. Propagandacıların iddia ettiği gibi çoğu liberal değildir. Bunların arasında solcu, sosyalist veya komünist görüşlere sahip çok sayıda insan var. Ve elbette, bu insanlar – halkımızın çoğunluğu – gerçek vatanseverlerdir.

Bize bu savaşa karşı çıkanların ikiyüzlü oldukları onların savaşa karşı değil, Batı’nın yanında durdukları söylendi. Bu bir yalan. ABD’nin ve emperyalist politikalarının hiçbir zaman destekçisi olmadık. Ukrayna birlikleri Donetsk ve Luhansk’ı bombaladığında sessiz kalmadık. Şimdi Kharkov, Kiev ve Odessa, Putin ve kamarilla’nın emriyle bombalanırken de susmayacağız.

Savaşa karşı savaşmak için pek çok neden var. Biz sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük savunucuları için bunların bazıları özellikle önemli.

  • Bu haksız bir işgaldir. Rus devletine yönelik, askerlerimizi öldürmeye ve ölmeye göndermeyi gerektirecek hiçbir tehdit yok. Kimseyi “özgürleştirmiyorlar”. Herhangi bir halk hareketine yardım etmiyorlar. Rusya’yı sonsuza kadar kontrol altında tutmayı hayal eden bir avuç milyarderin emriyle barışçıl Ukrayna kasabalarını yerle bir eden düzenli bir ordudan başka bir şey değiller.
  • Bu savaş, halklarımız için hesap edilemeyecek çapta felaketler üretiyor. Hem Ukraynalılar hem de Ruslar bunun bedelini kanlarıyla ödüyorlar. Ortalık yatıştıktan çok sonra da, yoksulluk, enflasyon ve işsizlik herkesi mağdur etmeye devam edecek. Faturayı ödeyenler oligarklar ve bürokratlar değil, yoksul öğretmenler, işçiler, emekliler ve işsizler. Birçoğumuzun çocuklarımızı beslemek için hiçbir çaresi olmayacak.
  • Bu savaş Ukrayna’yı bir moloz yığınına, Rusya’yı hapishaneye çevirecek. Muhalefet medyası zaten kapatıldı. İnsanlar broşürleri, kimseye bir zararı olmayan grevleri, hatta sosyal ağlardaki gönderileri paylaştığı için parmaklıklar ardına konuyor. Yakında Rusların tek seçeneği olacak: mahpusluk veya askerlik.
  • Savaş, yaşayan kuşakların gördüğü hiçbir şeye benzemeyen diktatörlükler üretiyor.
  • Bu savaş ülkemize yönelik tüm risk ve tehditleri kat kat artırıyor. Bir hafta önce Rusya’ya sempati duyan Ukraynalılar bile şimdi askerlerimizle savaşmak için milislere katılıyor. Putin saldırganlığıyla, Ukraynalı milliyetçilerin tüm suçlarını, ABD ve NATO şahinlerinin tüm entrikalarını geçersiz kıldı. Putin onlara sınırlarımız boyunca yeni füzeler ve askeri üsler yerleştirmenin gerekçelerini verdi.
  • Son olarak, barış için savaşmak her Rus’un vatan görevidir. Sadece tarihin en kötü savaşının hatırasının bekçileri olduğumuz için değil, aynı zamanda bu savaş Rusya’nın bütünlüğünü ve varlığını tehdit ettiği için.

Putin kendi kaderini ülkemizin kaderiyle ilişkilendirmeye çalışıyor. Başarılı olursa, kaçınılmaz yenilgisi tüm ulusun yenilgisi olacaktır. O zaman gerçekten de savaş sonrası Almanya’nın kaderiyle yüzleşebiliriz: İşgal, toprak paylaşımı, toplu suçluluk kültü.

Bu felaketleri önlemenin tek bir yolu var. Biz kendimiz, Rusya’nın erkekleri ve kadınları, bu savaşı durdurmalıyız. Bu ülke bize ait, saraylarda ve yatlarda yaşayan bir avuç zavallı yaşlı adama değil. Ülkemizi geri almanın zamanı geldi.

Savaş Rusya değil. Savaş Putin ve rejimidir. Bu yüzden biz Rus sosyalistleri ve komünistleri bu canice savaşa karşıyız. Rusya’yı kurtarmak için bunu durdurmak istiyoruz.

Müdahaleye hayır! Diktatörlüğe hayır! Yoksulluğa hayır!

Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi

1
Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi

Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi 28 Kasım 1978 tarihinde kabul edilmiştir. (Declaration on Fundamental Principles concerning the Contribution of the Mass Media to Strengthening Peace and International Understanding, to the Promotion of Human Rights and to Countering Racialism, apartheid and incitement to war)

Bildirge, fikir ve ifade özgürlüğü, haber alma özgürlüğü, medya özgürlüğü ve haberlerin serbestçe geniş kitlelere akışında kitle iletişim araçlarının rolünü vurgulamakta; medyanın ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı gibi sorunlarla mücadelede önemli bir rol oynaması gerektiğini belirtmektedir. Medyanın barış, insan hakları ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesine nasıl katkıda bulunabileceğine dair prensipler açıklanmakta ve medyanın bu amaçlara nasıl hizmet etmesi gerektiği konusundaki değerler “Kitle iletişim araçları ve insan hakları” bağlamında 11 madde halinde ilan edilmektedir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
Uluslararası Irk Ayrımı İle Mücadele Günü, her yılın 21 Mart gününde farkındalığı artırma amacıyla çeşitli etkinliklere sahne olmaktadır. 21 Mart 1960 tarihinde, Güney Afrika’nın Sharpeville kentinde apartheid paso yasalarını protesto etmek isteyen göstericilere polis tarafından ateş açılması sonucu 69 kişinin ölümüne neden olan olayın yıldönümü, Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü olarak kabul edilmiştir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1966 yılında aldığı bir karar tüm dünya ülkelerinin ırk ayrımcılığını önlemek için çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. 21 Mart, tüm dünyada Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü olarak kabul edilmiştir. [/box]

Birleşmiş Milletler, Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, Apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele Edilmesine Katkıda Bulunması ile İlgili Temel Prensipler Bildirgesi

Genel Konferans,

Kurucu Belgesine göre UNESCO’nun amacı, “her yerde adalete, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirmek için eğitim, bilim ve kültür yoluyla uluslar arasında işbirliğini sağlayarak barış ve güvenliğe katkıda bulunmak” olduğunu (Md. I, 1) ve bu amacı gerçekleştirmek için Teşkilatın “düşüncelerin sözle veya resimle serbestçe dolaşmasını sağlamak” için mücadele edeceğini (Md.I, 2) hatırlayarak,

Yine Kurucu Belgeye göre UNESCO’ya Üye Devletlerin, “objektif gerçeğin hiç bir sınırlamaya tabi olmadan aranmasında ve düşünce ve bilgilerin serbestçe alış verişinde herkese tam ve eşit imkanlar sağlanması gereğine inanarak, kendi halkları arasında iletişim imkanlarını geliştirme ve artırmaya, ve bu imkanları karşılıklı anlayış ve birbirlerinin yaşama tarzı hakkında doğru ve daha gerçek bilgiler elde etmek için kullanmaya karar verip anlaşmış oldukları”nı (başlangıç bölümünün altıncı paragrafı) hatırlayarak,

Birleşmiş Milletlerin kendi Şartı’nda belirtilen amaçları ve prensipleri hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler tarafından 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni ve özellikle “herkes fikir ve ifade özgürlüğüne sahiptir; bu hak, bir müdahaleye maruz kalmadan bir fikre sahip olma, haber ve düşünceleri basın ve yayın araçları vasıtasıyla ülke sınırlarıyla bağlı olmaksızın arama, elde etme ve ulaştırma hakkını da içerir”, diyen On dokuzuncu maddesi ile, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 tarihinde kabul edilen Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi‘nin aynı prensipleri ilan eden On dokuzuncu maddesini ve savaş teşvikçiliğini, ulusal, ırksal veya dinsel kin ve nefreti ve her türlü ayrımcılığı, düşmanlığı veya şiddeti kınayan Yirminci maddesini hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1965 yılında kabul edilen Her türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye edilmesine dair Uluslararası Sözleşme’nin dördüncü maddesini, ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1973 yılında kabul edilen Apartheid Suçu ile Mücadele edilmesine ve Cezalandırılmasına dair Uluslararası Sözleşme’yi, sözü edilen bu Sözleşmelere katılan Devletlerin ırksal ayrımcılık niteliğindeki fiilleri veya bu fiillere her türlü teşviki ortadan kaldırmayı amaçlayan acil ve yapıcı tedbirler almayı, ve apartheid ve benzeri ayırıcı politikalara veya bunların görünümlerine teşviki engellemeyi taahhüt etmiş olduklarını hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1965 yılında kabul edilen Gençler arasında Barış İdeallerini, Halklar arasında Karşılıklı Saygı ve Anlayışı Geliştirmeye dair Bildiri’yi hatırlayarak,

Yeni uluslararası ekonomik düzenin kurulması ve UNESCO’nun bu konuda oynayacağı rol ile ilgili Birleşmiş Milletlerin çeşitli organları tarafından kabul edilen bildirileri ve kararları hatırlayarak,

UNESCO Genel Konferansı tarafından 1966 yılında kabul edilen Uluslararası Kültürel İşbirliği Prensipleri hakkındaki Bildiri’yi hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1946 yılında kabul ettiği ve Haber alma Özgürlüğünü temel bir insan hakkı olarak beyan eden ve bu hakkı Birlemiş Milletlerin yücelttiği bütün özgürlükler için mihenk taşı saydığı 59(1) sayılı kararını hatırlayarak,

Haber alma özgürlüğü, zorunlu bir unsuru olan muafiyetlerini istismar etmeden kullanma niyetini ve yeterliliğini gerektirir. Bu özgürlük, olayları önyargısız araştırma ve edinilen bilgiyi kötü niyet taşımadan yayma ahlaki yükümlülüğünü temel bir disiplin olarak şart koşar.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1947 yılında kabul ettiği, barışı tehdit etmeyi, barışı bozmayı ve saldırı eylemini tasarlayan veya tahrik veya teşvik eden her türlü propagandayı kınayan 110 (II) sayılı kararını hatırlayarak,

Genel Kurulun 1947 yılında kabul ettiği, Üye Devletleri, Devletler arasında dostane ilişkileri zedelemeye yönelik yanlış ve yalan haberlerin yayılması ile anayasal usulleri çerçevesinde mücadele etmeye çağıran 127(II) sayılı kararı ile birlikte, Genel Kurulun kitle iletişim araçları ve onların Devletler arasında barış, güven ve dostane ilişkileri güçlendirmeye yönelik katkıları ile ilgili diğer kararlarını da hatırlayarak,

UNESCO Genel Konferansı tarafından 1968 yılında kabul edilen ve UNESCO’nun sömürgecilik ve ırkçılığın ortadan kaldırılmasına yardım etme amacını hatırlatan 9.12 sayılı kararını ve Genel Kurul tarafından 1976 yılında kabul edilen ve sömürgeciliğin, yeni sömürgeciliğin ve her türlü ırkçılığın ve görünümlerinin UNESCO’nun temel amaçlarına aykırı olduğunu ilan eden 12.1 sayılı kararını hatırlayarak,

UNESCO Genel Kurulu tarafından 1970 yılında kabul edilen, barış ve insanlığın menfaati için uluslararası anlayış ve işbirliğinin geliştirilmesine, ve savaş, ırkçılık, apartheid ve uluslar arasında düşmanlık propagandası ile mücadele etmeye medyanın katkıda bulunmasına dair olan, bu amaçların gerçekleştirilmesine kitle iletişim araçlarının katkısının esas olduğunun farkında bulunan 4.301 sayılı kararını hatırlayarak,

UNESCO Genel Konferansı’nın yirminci toplantısı tarafından kabul edilen Irk ve Irksal Önyargılara dair Bildiri’yi hatırlayarak,

Modern toplumlarda haber alma probleminin karmaşıklığının, UNESCO içinde bu problemler için önerilen çözümlerin de gösterdiği gibi çözümlerin çeşitliliğinin, ve ilgili tarafların kendi düşüncelerinin, bakış açılarının ve kültürel kimliklerinin gereği gibi dikkate alınması konusundaki meşru taleplerinin bilincinde olarak,

Gelişmekte olan ülkelerin yeni, daha adil ve etkili bir haber alma dünyası ve iletişim düzeni kurulması konusundaki düşüncelerinin bilincinde olarak,

1978 yılının Kasım ayının yirmi sekizinci günü Kitle İletişim Araçlarının Barışın ve Uluslararası Anlayışın Güçlendirilmesine, İnsan Haklarının Geliştirilmesine ve Irkçılık, apartheid ve Savaş Kışkırtıcılığı ile Mücadele edilmesine Katkıda bulunması ile Temel Prensipleri Bildirisi’ni ilan eder:

Madde 1

Barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesi, serbest haber akışını ve haberlerin daha geniş ve daha dengeli olarak dağılmasının sağlanmasını gerektirir. Bunun gerçekleştirilmesine kitle iletişim araçları öncülük eder. Ele alınan konunun değişik yönleri yansıtıldığı ölçüde, haberlerin daha etkili bir katkısı olur.

Madde 2
  1. İnsan haklarının ve temel özgürlüklerin bütünleyici bir parçası olarak kabul edilen fikir, ifade ve haber alma özgürlüğünün kullanılması, barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesinde hayati önemi olan bir faktördür.
  2. Halk tarafından haberlere ulaşılması, haber kaynaklarının ve araçlarının çeşitliliğinin sağlanması suretiyle güvence altına alınır; böylece her bireyin, olayların gerçekliğini denetlemesine ve olayları objektif bir biçimde değerlendirmesine imkan sağlanır. Bu amaçla, gazeteciler haber verme özgürlüğüne ve habere ulaşmak için mümkün olduğu kadar her türlü imkana sahip olmalıdır. Bunun gibi, kitle iletişim araçlarının halkın ve bireylerin ilgi alanlarına yanıt verebilmesi, ve böylece haberlerin işlenmesine halkın katılmasının sağlanması da önemlidir.
  3. Kitle iletişim araçları bütün dünyada barış ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesi amacıyla, görevleri gereği, özellikle sömürgecilikle, yeni sömürgecilikle, yabancı işgaliyle, her türlü ırksal ayrımcılıkla ve baskıyla mücadele eden, ve kendi ülkeleri içinde seslerini duyurma imkanı bulamayan baskı altındaki insanların seslerini duyurarak, insan haklarının geliştirilmesine katkıda bulunur.
  4. Kitle iletişim araçlarının bu Bildiri’deki prensipleri geliştirme durumunda olabilmeleri için, gazetecilere ve kitle iletişim araçlarının diğer mensuplarına hem kendi ülkelerinde hem de yabancı ülkelerde mesleklerini yapabilmeleri için gerekli şartları güvence altına alan koruma sağlanır.
Madde 3
  1. Barışın ve uluslararası anlayış güçlendirilmesinde ve ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı ile mücadele edilmesinde kitle iletişim araçlarının büyük bir önemi vardır.
  2. Kitle iletişim araçları, önyargıların ve cahilliğin tırmandırdığı saldırı savaşçılığı, ırkçılık, apartheid ve diğer insan hakları ihlalleriyle mücadele ederken, bütün halkların amaçları, düşünceleri, kültürleri ve ihtiyaçları hakkında haberler yayarak, cahilliğin ve halklar arasındaki yanlış anlayışların tasfiye edilmesine, bir ülkenin vatandaşlarının ihtiyaçları ve arzuları konusunda diğer ülkenin vatandaşlarının duyarlı hale gelmesine, ırk, cinsiyet, dil, din veya milliyet ayrımı gözetmeksizin bütün ulusların, bütün halkların ve bütün bireylerin haklarına ve onurlarına saygının sağlanmasına, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi insanlığı yıkıcı büyük belalar konusunda dikkat çekmeye, bu suretle Devletlerin uluslararası gerilimin düşürmelerine ve uluslararası uyuşmazlıkların barışçı ve hakkaniyetle çözmelerini sağlayabilecek politikalar oluşturmalarına katkıda bulunur.
Madde 4

Kitle iletişim araçları, insan haklarının, bütün insanlar ve halklar arasında hak eşitlik ile ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sağlanması için gençlerin barış, adalet, özgürlük, karşılıklı saygı ve anlayış ruhu içinde eğitilmeleri konusunda önemli bir role sahiptir. Aynı şekilde, kitle iletişim araçları genç kuşakların bakış açılarının ve düşüncelerinin bilinmesinde önemli bir rol oynar.

Madde 5

Fikir, ifade ve haber alma özgürlüğüne saygı gösterilmesini, ve haberlerin bütün görüşleri yansıtmasını sağlamak için, hakkında haber yayınlanmış ve yayılmış olduğunu düşünen ve görüşleri sunulacak olan kimselerin, barışı ve uluslararası anlayışı güçlendirme, insan haklarını geliştirme, ırkçılık, apartheid ve savaş kışkırtıcılığı propagandasına karşı mücadele etme çabalarının ciddi surette zarar görmüş olmaları önem taşır.

Madde 6

Adil ve devamlı bir barışın oluşması ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik ve siyasal bağımsızlıkları bakımından büyük önem taşıyan haberlerin akışında yeni bir güçler dengesi ile karşılıklı alış verişin kurulması için, gelişmekte olan ülkelere ve bu ülkelerden diğerlerine ve bu ülkeler arasında haber akışındaki eşitsizliği gidermek gereklidir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde esaslı faktör, gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının, kendilerini güçlendiren ve genişleten kaynaklara, ve hem kendi aralarında ve hem de gelişmiş ülkelerdeki kitle iletişim araçlarıyla işbirliği yapma imkanlarına sahip olmalarıdır.

Madde 7

Kitle iletişim araçları, Birleşmiş Milletlerin çeşitli organları tarafından kabul edilmiş kararlara temel oluşturan ve evrenselliği tescil edilmiş olan amaçlar ve prensipler ile ilgili bütün bilgilerin çok daha geniş bir alana yayılmasını sağlayarak, barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesine ve daha adil ve eşitlikçi bir uluslararası düzenin kurulmasına etkili bir biçimde katkıda bulunur.

Madde 8

Mesleki teşkilatlar, gazetecilerin ve kitle iletişim araçlarının diğer görevlilerinin mesleki eğitimlerine katılanlar ve bu kişilerin görevlerini sorumlu bir biçimde yerine getirmelerinde kendilerine yardımcı olanlar, mesleki ahlak kurallarını düzenlerken ve bu kuralların uygulanmasını sağlarken, bu Bildiri’deki prensiplere özel bir önem verirler.

Madde 9

Bu Bildiri’nin ruhuna uygun olarak, haberlerin serbestçe akışının sağlanması ve daha geniş ve dengeli bir biçimde dağılması için gerekli şartlar ile, gazetecilerin ve diğer kitle iletişim araçlarında çalışan görevlilerin işlerini yaparken korunmaları için şartların yaratılmasına katkıda bulunmak, uluslararası topluma düşen bir görevdir. UNESCO, bu konuda katkıda bulunulması için uygun bir mekandır.

Madde 10
  1. Haber alma özgürlüğünün güvence altına alınmasını ve konuyla ilgili uluslararası belgelerin ve anlaşmaların uygulanmasını düzenleyen anayasal hükümler çerçevesinde, dünyanın her yerinde, bu Bildiri’nin amaçlarını gerçekleştirmek için haberlerin yayılmasına mesleki açıdan katılan teşkilatlar ve kişiler için gerekli şartların yaratılması ve sürdürülmesi zorunludur.
  2. Haberlerin serbestçe akışının sağlanması ve haberlerin daha geniş ve daha dengeli dağılımın yapılmasını teşvik etmek önemlidir.
  3. Bu amacın gerçekleşmesi için, Devletler tarafından gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının güç kazanmalarını ve güçlerini artırmalarını sağlayacak şartlara ve kaynaklara sahip olmalarının kolaylaştırılması, ve gelişmekte olan ülkelerdeki kitle iletişim araçlarının hem kendi aralarında ve hem de gelişmiş ülkelerdekilerle işbirliği yapmalarını desteklemeleri gereklidir.
  4. Bunun gibi hakların eşitliğine, karşılıklı menfaate ve insanlığın ortak mirasını meydana getiren kültür çeşitliliğine saygı esasına dayanarak, bütün Devletler arasında ve özellikle değişik ekonomik ve sosyal sistemleri olan Devletler arasında haberlerin ikili ve çok taraflı alış verişini teşvik etmek ve geliştirmek temel teşkil eder.
Madde 11

Bu bildirinin bütünüyle etkili olabilmesi için, Üye Devletlerin yasal ve idari düzenlemeleri ile diğer yükümlülükleri çerçevesinde, kitle iletişim araçlarının İnsan Hakları Evrensel Bildiri’nin hükümlerine ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1966 yılında kabul edilen Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin buna karşılık gelen hükümlerine uygun olarak çalışabilmeleri için, uygun şartların varlığının güvence altına alınması gereklidir.

SAVAŞA HAYIR : Savaşın Kendisini Suç Saymalıyız 

0

SAVAŞA HAYIR : Savaşın Kendisini Suç Saymalıyız

Avukat Mustafa Kemal Güngör‘ün, 17 Mart 2022 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde gerçekleştirilen Adalet Nöbeti’nde yapmış olduğu konuşmanın metnidir.

Değerli basın mensupları, sevgili meslektaşlarım, Adalet Nöbetçileri, sayın konuklar.

103 üncü Adalet Nöbetinde hepinize merhaba.

Evet, bugün barışı savunmak için buradayız.

Bütün dünya sıkıntılı günlerden geçiyor. Hemen yanı başımızda Rusya, tamamen uluslararası hukuka aykırı olarak Ukrayna’yı işgal ediyor. Sivil, asker, binlerce insanın öldüğüne dair haberler geliyor.

Bu kirli savaşın mutlaka durdurulması gerekiyor. Biz Adalet Nöbetçileri olarak; Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini, ’’AMA’SIZ’’, ‘’FAKAT’SIZ’’ şiddetle kınıyor ve SAVAŞA HAYIR ! diyoruz.

Rus Edebiyatının büyük yazarı Tolstoy, 153 yıl önce yazdığı baş yapıtı SAVAŞ VE BARIŞ’ta şöyle diyor.

Her ne kadar bugünlerde Avrupa’nın çok demokratik !! bazı ülkelerinde, büyük Rus sanatçılarının evrensel eserleri yasaklanıyor, programlardan çıkarılıyor, ünlü müzisyenler işlerinden ediliyorsa da, biz bu büyük ayıbı, bu kültür faşizminin utancını onlara bırakıp, yine Tolstoy’a dönelim…

Büyük yazar şöyle diyor;

‘’Savaş başladı. milyonlarca insan birbirlerine karşı dünya mahkemelerinin yüzyıllarca toplayamayacağı sayısız kötülük, cinayet ve suç işledi… Ama savaşta olunduğu için bunlar cinayet, hırsızlık, hainlik,  yani suç sayılmadı.’’

İşte, tam da bunun içindir ki, savaşın kendisini suç saymalıyız.

Kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartıştığımız sürece savaşı önlemek, barışı sağlamak kolay olmayacak.

Bazılarımıza ne kadar naif ve saf görünse de, ‘’AMA’sız’’, ‘’FAKAT’sız’’ barışı talep ediyoruz. Bütün dünya halkları olarak, kim başlatmış olursa olsun, saldıran kim olursa olsun, savaşa karşı çıkmak zorundayız.

İnsanlığın yüzlerce yıllık deneyiminden yola çıkarak, artık bugün sadece savaşta işlenen cinayetleri, tecavüzleri, hırsızlıkları, yolsuzlukları, zorla göçleri değil, savaşın kendisini suç saymalıyız.

Ancak savaşı suç sayan bir bakış açısı, savaşları önleyebilir.

Ukrayna’da savaş başlayalı çok olmadı … (22 gün) ve daha şimdiden harabeye dönen Ukrayna’dan sadece resmi rakamlara göre çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı, üç milyona yakın Ukraynalı, sevdiklerini, evlerini, ülkelerini terk ederek otobüslerle, trenlerle, yürüyerek başka ülkelere, belirsiz bir geleceğe doğru göç ettiler. Dünyanın dört bin yanından iş için, eğitim için Ukrayna’da olan diğer ülke vatandaşları zor koşullarda geri dönmeye çabalıyorlar.

Savaş bütün acımasızlığı ile sürerken, barış için diplomatik yollardan çok yine şiddet içeren askeri, siyasi ve ekonomik tehditler, yaptırımlar deneniyor.

Çünkü, nasıl barışacağımızı bilmiyoruz.

İnsanlık olarak başka bir bakış açısına ihtiyacımız var.

Kendi tarih derslerimizden de biliyoruz. İnsanlık tarihi, savaşların, zafer sayılan işgallerin tarihi.. İşte bunun övünülecek bir tarih olmadığını, tarihin barışın tarihi olması gerektiğini, anlamamız ve anlatmamız gerekiyor.

Savaşı kimin başlattığı, kimin haklı olduğu savaşın kendisinden daha önemli olduğu sürece savaşlar, savaştaki suçlar suç sayılmayacak. Aynen Tolstoy’un 153 yıl önce dikkatimizi çektiği gibi.

Dünyanın ısrarla barışı isteyenlere, barışı savunanlara ihtiyacı var.

Evet, afişimizde de yazılı olduğu gibi, biz Adalet Nöbetçileri olarak, savaşa karşı barışı savunuyoruz ve UKRAYNA’DA SAVAŞA HAYIR DİYORUZ.

Konuşmamı usta şairimiz Özdemir ASAF’la bitireyim… O’nun savaşla ilgili, kısa ve özlü şiiri ile…

Şiirin adı, ‘’BİLDİRİ’’.

‘’Bizler savaş ölüleriyiz.

Bundan böyle karşı karşıya değiliz;

Bildiririz…’’

Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme

0

Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 26 Kasım 1968 tarihli ve 2391 (XXIII) sayılı Kararıyla kabul edilerek imzaya, onaya ve katılmaya açılmış; 11 Kasım 1970 tarihinde yürürlüğe girmiştir. (Convention on the Non-Applicability of Statutory Limitations to War Crimes and Crimes Against Humanity)

“Birleşmiş Milletler üyesi devletler, özellikle savaş suçlarının önlenmesi ve barış hukukunun sağlanması için adaletin tesisine katkıda bulunmak amacıyla sözleşmeyi imzalamıştır. Bu sözleşme, savaş suçları ve insanlığa karşı suçların cezasız kalmasını engellemek üzere güçlü bir hukuki çerçeve sunmaktadır.

Sözleşme, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından hiçbir şekilde zamanaşımı süresinin uygulanamayacağını kararlaştırmıştır.

Devletler, sözleşme kapsamındaki suçların soruşturulması ve yargılanması için uluslararası iş birliği yapmayı taahhüt etmektedir.

Nuremberg Mahkemesi’nin ortaya koyduğu ilkelerden esinlenen ve evrensel sorumluluk bilincine işaret eden sözleşmenin uygulama alanı, ulusal mahkemeler ve uluslararası mahkemelerdir. Türkiye, 2024 yılı itibariyle sözleşmeyi imzalamamış ve onaylamamıştır. 

Savaş Suçları Ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme

BAŞLANGIÇ
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, savaş suçlularının iadesi ve cezalandırılmaları hakkında 13 Şubat 1946 tarihli ve 3(I) sayılı ile 31 Ekim 1947 tarihli ve 170(II) sayılı kararlarını, Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Şartı ile tanınmış uluslararası hukuk prensiplerini teyit eden 11 Aralık 1946 tarihli ve 95(I) sayılı kararını, ve Askeri Mahkemenin kararını, ve bir yandan yerli nüfusun ekonomik ve siyasal haklarının ihlalini ve öte yandan apartheid politikalarını insanlığa karşı suçlar olarak açıkça kınayan 12 Aralık 1966 tarihli ve 2184 sayılı karar ile 16 Aralık 1966 tarihli ve 2202 (XXI) sayılı kararlarını hatırlayarak,
Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyin, savaş suçlularının ve insanlığa karşı suç işleyenlerin cezalandırılmalarına dair 28 Temmuz 1965 tarihli ve 1074 D (XXXIX) sayılı ve 5 Ağustos 1966 tarihli ve 1158 (XLI) sayılı kararlarını hatırlayarak,
Savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların kovuşturulması ve cezalandırılması ile ilgili daha önceki bildiri, belge veya sözleşmelerden hiç birinin zamanaşımı konusunda bir hüküm getirmediğini kaydederek,
Savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların uluslararası hukukta en ağır suçlar arasında yer aldıklarını kabul ederek,
Savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların etkili bir biçimde cezalandırılmasının, bu tür suçların işlenmesini önlemede, insan haklarını ve özgürlüklerini korumada, halklar arasında güven duygusunu teşvik etmede ve işbirliğini geliştirmede ve uluslararası barış ve güvenliği ilerletmede önemli bir unsur olduğuna kanaat getirerek,
Adi suçlar bakımından getirilen zaman aşımı ile ilgili ulusal hukuk kurallarının savaş suçlarına ve insanlığa karşı suçlara da uygulanması nedeniyle dünya kamuoyunun çok ciddi kaygı duyduğunu, bu suçlardan sorumlu olanların kovuşturulmasını ve cezalandırılmasını engellediğini kaydederek,
Bu Sözleşme vasıtasıyla uluslararası hukukta, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından zamanaşımı bulunmadığı prensibini teyit etmek, ve bu prensibin her yerde uygulanmasını sağlamanın gerekli ve uygun olduğunu kabul ederek,
Aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
Madde 1
Kanuni sınırlamaların uygulanmayacağı suçlar
Hangi tarihte işlenmiş olursa olsun, aşağıdaki suçlar bakımından zamanaşımı süresi uygulanmaz:
1. 8 Ağustos 1945 tarihli Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Şartında tanımlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Şubat 1946 tarihli ve 3(1) sayılı ile 11 Aralık 1946 tarihli ve 95(1) sayılı kararlarında teyit edilen savaş suçları, özellikle de savaş mağdurlarının korunması için 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinde sayılan “ağır ihlaller”;
2. İşlendiği ülkenin iç hukukunu ihlal oluşturmayan fiiller olarak kabul edilseler bile, ister savaş zamanında isterse barış zamanında işlenmiş olsun, 8 Ağustos 1945 tarihli Nuremberg Uluslararası Askeri Mahkemesinin Şartında tanımlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Şubat 1946 tarihli ve 3(1) sayılı ile 11 Aralık 1946 tarihli ve 95(1) sayılı kararlarında teyit edilen insanlığa karşı suçlar, silah zoruyla tahliye etme veya işgal ve apartheid politikasının uygulanmasından kaynaklanan gayri insani eylemler, ve 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanan soykırım suçu.
Madde 2
Sorumluluk
Bu maddenin birinci fıkrasında belirtilen suçlardan birinin işlenmesi halinde bu Sözleşmenin hükümleri, bu suçlardan birinin işlenmesine ister başında bulunarak isterse refakat ederek katılan veya başkalarını bu suçları işlemeye doğrudan teşvik eden veya sonuç ne ölçüde gerçekleşirse gerçekleşsin bu suçları işlemek üzere anlaşan Devlet yetkililerine ve özel şahıslara ve bu suçların işlenmesine hoşgörü gösteren Devlet gücünü temsil edenlere uygulanır.
Madde 3
Suçluların iadesi için tedbir alma
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, bu Sözleşmenin ikinci maddesinde belirtilen kişilerin uluslararası hukuka uygun olarak iade edilmelerinin sağlamak amacıyla, iç hukukta yasal veya başka şekildeki gerekli her türlü tedbiri almayı taahhüt eder.
Madde 4
Kovuşturma ve cezalandırma için tedbirler alma
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, bu Sözleşmenin birinci ve ikinci maddelerinde belirtilen suçların kovuşturulmasına ve cezalandırılmasına yasal veya diğer kısıtlamaların uygulanmamasını sağlamak, ve eğer bu tür kısıtlamalar varsa bunları kaldırmak için gerekli olan yasal veya diğer tedbirleri, kendi anayasal usullerine uygun olarak kabul etmeyi taahhüt eder.
Madde 5
İmza
Bu Sözleşme 31 Aralık 1969 tarihine kadar, Birleşmiş Milletlere veya uzman kuruluşlara veya Uluslararası Atom Enerjisi Kuruluşuna Üye Devletlerin, Uluslararası Adalet Divanı Statüsüne Üye Devletlerin, ve Birleşmiş Milletlerin Genel Kurulu tarafından bu Sözleşmeye Taraf olmaya davet edilen diğer her hangi bir Devletin imzasına açıktır
Madde 6
Onay
Bu Sözleşme onaya tabidir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Madde 7
Katılma
Bu Sözleşme, beşinci maddede belirtilen Devletlerin katılmalarına açıktır. Katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Madde 8
Yürürlüğe girme
1.Bu Sözleşme, onuncu onay veya katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilmesinden itibaren doksanıncı gün yürürlüğe girer.
2.Onuncu onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesinden sonra bu Sözleşmeyi onaylayan her bir Devlet bakımından bu Sözleşme, kendi onay veya katılma belgelerini tevdi ettikleri tarihten itibaren doksanıncı gün yürürlüğe girer.
Madde 9
Değişiklik
1.Bu Sözleşmenin yürürlüğe girme tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra, her hangi bir Sözleşmeci Devlet tarafından Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben yapılacak bir bildirim vasıtasıyla, Sözleşmenin değiştirilmesi talep edilebilir.
2.Bu tür bir talep karşısında bir işlem yapılıp yapılmaması konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu karar verir.
Madde 10
Tevdi işlevleri
1.Bu Sözleşme Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği arşivinde saklanır.
2.Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu Sözleşmenin onaylı birer kopyasını, Beşinci maddede belirtilen Devletlere gönderir.
3.Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Beşinci maddede belirtilen bütün Devletleri aşağıdaki konular hakkında bilgilendirir:
1.Beş, Altı ve Yedinci maddelere göre bu Sözleşmeye konulan imzalar, ve tevdi edilen onay ve katılma belgeleri;
2.Sekizinci maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih;
3.Dokuzuncu maddeye göre alınan bildirimler.

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin Millete Beyannamesi

0
Mustafa Kemal Atatürk Onuncu Yıl Nutkunu Okurken

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin Millete Beyannamesi, 21 Nisan 1931 Salı günü Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Beyanname, Türk Milleti’ne yönelik genel bir hitap şeklinde olup, yeni kurulan Cumhuriyetin nitelikleri ile amaçlarını ve hedeflerini doğrudan halka anlatma amacı taşımakta; Cumhuriyet Devrimlerinin milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı vasıflara vurgu yapmaktadır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi özellikle vurgulanmaktadır.

Reisicümhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin Millete Beyannamesi

Aziz vatandaşlarım,

Senelerdenberi şahsıma ve reisi bulunduğum Cümhuriyet Halk Fırkasına itimat ederek tevdi eylediğiniz devlet ve millet işlerini, hakikî icaplara uyarak ifaya çalışmaktayız. Yapılmış işler yüksek nazarlarınızın önündedir. Onları takdir ve tenkit etmek sizin hakkınızdır. Ancak biz memleket ve millet işlerini içinde yaşanılan umumî şartlar ve hadiselere göre en isabetli yaptığımıza vicdanen kani bulunuyoruz. Bu kanaatlardır ki bu defaki intihapta dahi başlamış bulunduğumuz inkilâp ve itilâ mesaimize devam edebilmek için itimadınızı talep etmek üzere yüksek huzurunuza çıkıyoruz.

Şimdiye kadar olduğu gibi bu gün dahi huzurunuzda vukubulacak beyanatımız açık ve kat’î olacaktır. Çünkü onlar yarın size hesabı verilmek muhakkak olan, yapılacak müsbet işlerin ifadesidir.

Aziz vatandaşlarım,

Esasen hep beraber üzerinde yürüdüğümüz yol malûmdur. Mesai ve faaliyet tarzımızın esasları fırkamızın programında ve bilhassa dört sene evvel Büyük Kongremizin tasvibine iktiran eden umumî riyasetin program beyannamesinde vazıhtır.

Son senelerdeki icraatımızla bu umumî riyaset beyannamesi muhteviyatı karşılaştırılırsa dört sene evvel millete yapabileceklerimizi arzettiğimiz meseleler üzerinde ne kadar ciddî çalışıldığı ve azamî derecede muvaffak olunduğu kolaylıkla görülür.

Bizim bugün yeniden millete hatırlatmayı faydalı gördüğümüz esas noktalar şunlardır:

1 — Cumhuriyet Halk Fırkasının Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı vasıfları onun değişmeyen bariz mahiyetidir.

Bu mahiyeti şu noktalar izah eder:

A ) Millî mefkûreye sadık kalmak,

B) Milletin irade ve hâkimiyetini, devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete, karşılıklı vazifelerinin hakkile ifasını tanzim yolunda kullanmak,

C) Ferdî mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber – mümkün olduğu kadar az zaman içinde – milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerle bilhassa iktisadî sahada devleti filen alâkadar ve faal kılmak.

2 — Türkiye Cümhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve içtimaî hayat için iş bölümü itibarile muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telâkki etmek esas prensiplerimizdendir.

A) Çiftçiler,
B) Küçük san’at erbabı ve esnaf,
C) Amele ve işçi,
i D) Serbest meslek erbabı,
I E) Sanayi erbabı,
F) Tüccar,
G) Memurlar,

Türk camiasını teşkil eden başlıca çalışma zümreleridir. Bunların her birinin çalışması diğerinin ve umumî camianın hayat ve saadeti için zaruridir. Fırkamızın bu prensiple istihdaf ettiği gaye sınıf mücadelesi yerine içtimaî intizami ve tesanüt temin etmek ve birbirini nakzetmeyecek surette menfaatlerde ahenk tesis eylemektir. Menfaatler, kabiliyet, marifet ve çalışma derecesile mütenasip olur.

3 — Çiftçilerimizi kredi, istihsal kooperatifleri gibi iktisadî teşekküllere mazhar etmek ve bu teşekkülleri terakki ve tekemmül ettirmek gayedir.

4 — Küçük san’atlar erbabını, esnafı müşkülât ve zaaftan kurtarmak ve onları daha kuvvetli, emniyetli bir vaziyete koymak için icabeden kredi müesseseleri yaratmak düşündüğümüz esaslı noktalardan biridir.

5 — Milliyetçi Türk amelesi ve işçileri mevcudiyetleri ve emeklerile Türk camiasının kıymetli uzuvlarıdır. Bu itibarla amele ve işçilerin hayat ve haklarını ve menfaatlerini göz önünde tutarız.

6 — Serbest meslek erbabının millî Türk mevcudiyeti için çok lüzumlu ve faydalı olan hizmetleri fırkanın daima takdir gözü önünde tutulur. Kabiliyetleri ve hizmetleri karşılığını görmeleri için faaliyetleri sahasını açık ve emin bulundurmak ehemmiyet verdiğimiz vazifelerdendir.

7 — Memleketin inkişafında büyük ticaret, fabrika, büyük arazi ve çiftlik sahiplerinin faaliyetleri mühimdir. Normal çalışan ve teknike istinat eden sermaye sahipleri teşvik ve himayeye layıktır.

8 — Milletin yüksek menfaatini daima göz önünde tutarak bütün dikkat ve himmetlerile vazifelerine hasrıhayat eden memurlar her türlü huzur ve refaha layıktırlar.

9 — Devletin yüksek bünyesinin sarsılmaz temeli olan ve millî mefkureyi, millî varlığı ve inkılâbı kollayan ve koruyan Cumhuriyet ordusunun ve onun fedakâr ve kıymetli mensuplarının daima hürmet ve şeref mevkiinde tutulmasına sureti mahsusada itina ederiz.

Muhterem vatandaşlarım,

Cumhuriyet Halk Fırkasının müstakar umumî siyasetini şu kısa cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim:

Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz.

Bundan sonra arzetmek isterim ki, millî vaziyetimizi refaha ve inkişafa doğru hareketli bir gidiş haline koymak hususundaki düşüncelerimize kuvvetle bağlıyız. Bu yolda yürürken ehemmiyet vermeğe lüzum gördüğümüz bazı esas noktalan da arzedeyim:

1 — Bütün inkılâp neticelerini, vatandaşların tam emniyetini ve millî nizam ve inzibatı, dahilî ve adlî teşkilât ve kanunlarile koruyan ve hiç bir hadise veya tesir önünde sarsılmayan bir hükümet otoritesi kurmak ve işletmek işlerimizin temelidir.

2 — Vergi kanunlarımızı ilmî ve tatbikî bir itina ile ve milletin tediye kabiliyetini istihfaf etmiyen bir zihniyetle tekemmül ettirmek hususundaki mesaiye devam olunacaktır.

3 — Maarifi, bugünküne nisbetle fazla çocuk okutacak basit bir program altında ileriye yürütmeği mühim görüyoruz. Fikrî olduğu gibi bedenî inkişafa da çok ehemmiyet veririz. Bilhassa millî seciyeyi derin tarihimizin ilham ettiği yüksek derecelere çıkarmak heyecanla takip ettiğimiz büyük emellerimizdendir.

4 — Sıhhat ve içtimaî muavenet mesaimizi umumî ihtiyaçla mütenasip bir surette tevsi çarelerine tevessül olunacaktır. Türk camiası içinde cidden himaye ve yardıma muhtaç olanlar dikkat gözümüzün önündedir.

5 — Nafıa işlerimiz her şubesinde amelî ve verimli bir tatbik programına tevfikan takip olunacaktır. Bu işlerden büyük feyiz ve kuvvet vasıtası olan demiryolu inşaatına ısrarla devam edeceğiz. İlk inşa programlarının cidden müstacel olan tatbiki yolunda çekilen sıkıntıların tamamen yerinde olduğu kanaatindeyiz. Şimdiki inşaat devam etmekle beraber Sivas – Erzurum, Zonguldak – Havza hatlarının ve daha sonra Ergani – Diyarbekir hattının yapılmasına başlanacaktır. Ereğli, Mersin ve Samsun limanlarının da inşaları gireceğimiz mesai devresinin münasip zamanlarında başlanacak işlerimizdendir.
Vilâyet şoseleri üzerinde çalışmakla beraber memleketi bağlıyan eyi ve fennî bir şose şebekesine kavuşmak için mümkün olan tedbirler alınacaktır.

İktisadî maksatlara vefa edecek bir büyük su işi idealimiz olmakla beraber bugün müspet olarak söyleyebileceğimiz şudur: Küçük su işlerimizi mütevazi bir tarzda başarmak ilk hedeflerimizdendir.

6 — İktisadî mülahazalarımızda, herhangi vekâlet ve makamlara taallûk eden bütün devlet işlerinin millî iktisat noktai nazarından mutlaka kârlı olması kaidesini umumiyetle esas tutarız. Eskiden kalmış kanunların ve usullerin zamanla bu noktadan ıslahına ehemmiyet veririz.

Üzerinde yaşadığımız vatanın servet membalarını işletmek ve bu suretle istikbalimizi açmak ve aydınlatmak için yapılabilecek olan her tedbire tevessül olunacaktır.

Memleket içindeki dokuyucu tezgâh ve küçük büyük fabrika san’atlarma inkişaf vermek emelimizdir.

Haricî ticaretimizin tanzimi başlıca işimizdir. Bu hususta ticaret erbabının faaliyetini semereli kılacağız. Millî mahsulât ve mamulâtımızın revaçlarını teshil, şöhretlerini muhafaza ve ihraçlarını temin tedbirlerile yakından alâkadar olacağız. Sanayi kredesine ehemmiyet vermekteyiz.

Vatandaşlarım,

Noktai nazarlarımızı açık ve samimî olarak arzettim. Bunları milletimizin kuvvet ve hayatiyetine güvenerek şimdiye kadar olduğu gibi tatbik ve icraya muvaffak olabileceğimize emniyetim vardır. Yapmak iktidarında olmadığımız işleri uyuşturucu, oyalayıcı sözlerle yaparız diyerek millete karşı gündelik siyaset takip etmek şiarımız değildir.

Şimdi sevgili vatandaşlarım sizden bana ve şerefli yakın tarihimizim unutulmaz hatıralarını taşıyan fırkama, Cumhuriyet Halk Fırkasına itimadınızı isterim.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde, millet ve devlet işlerini beraber başarabileceğimi çok vicdanî mülâhazalara tâbi olarak takdir ettiğim meb’us namzetleri arkadaşlarımın isimlerini reylerinize arzettim.
En isabetli, yüksek ve kat’î karar sizindir.

20/4/1931
C . H . F . Umumi Reisi
GAZİ M. KEMAL

Cumhariyet Halk Fırkasına mensup muhterem müntehibi sani arkadaşlarıma

Cumhuriyet Halk Fırkası namına bazı intihap dairelerinde noksan namzet göstereceğime dair 15/4/1931 tarihli Riyaset Divanı kararı malûmunuz olmuştur. Fırkamız namına namzetlerimizi reylerinize arzettiğim bu gün ayni noktaya temas etmeği münasip gördüm.

Fırkamızın millete arzettiği esas noktalar dahilindeki mesai ve faaliyetin bizim fikrimize ve görüşümüze iştirak etmeyen millet vekilleri tarafından tahlil ve tenkit edilmesini iltizam ediyoruz. Bunda bilhassa beklediğimiz faide fırkamızın candan, vatanperverane gayretlerinin teşrihine, tevsiine fırsat bulmak ve ekseriya tahrif edilen hakikatların iyice anlaşılmasını kolaylaştırmaktır. Yaptığını bilen ve hizmet yolunda tedbirlerine inanan mefkûreciler olarak kendimizi tenkide muhatap kılmağı lüzumlu görüyoruz. Bu sebepledir ki sizden, fırkama mensup arkadaşlarımdan bizim programımıza tarafdar olmayan namzetlere rey vermeniz gibi ağır bir fedakârlık istedim. Bu fedakârlığın memleket idaresi için fırkamızdan meb’us seçmek vazifeniz kadar mühim bir maksada matuf olduğuna emin olunuz. Başka programdan seçeceğiniz meb’uslar için fırkamın müntehibi sanilerine dikkat noktası olarak gösterdiğim evsaf yalnız lâik cümhuriyetçi, milliyetçi ve samimî olmaktır. Açık bıraktığım yerler için hiç bir şahsiyet lehinde veya aleyhinde her hangi bir telkinim yoktur ve olmayacaktır. Açık yerlere namzetliklerini koyacaklar hakkında vicdanî kanaatınıza göre rey vermek hassatan rica ettiğim husustur.

C. H. F. Umumî Reisi
GAZİ M. KEMAL

Muammer Aksoy-Atatürk ve Sosyal Demokrasi

İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması Kararı

0

İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması Kararı, 03 Mart 1952 tarihinde İstanbul Eminönü Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 1952/121 dosya ile alınmış ve parti temelli kapatılmıştır.

Kapatılan Siyasi Partiler

İslam Demokrat Partisi

İslam Demokrat Partisi, adında “İslam” kelimesini kullanan ve Türkiye’de demokratik hayatta kurulan ikinci İslamcı partidir. İslam Demokrat Partisi’nden önce İslam Koruma Partisi ilk defa İslam kelimesini parti adında kullanmıştır.

Cevat Rifat Atilhan ve arkadaşları tarafından 27 Ağustos 1951 tarihinde kurulmuştur. Parti’nin kuruluş amacı, “Maddi ve manevi ölçülerle ve bütün mana ve şümulüyle Türk milletini medeni âlemde mümtaz ve tarihiyle, şerefli mazisine layık bir refah ve ümran seviyesine çıkarmak ve Türk vatanını en ameli ve yapıcı sistemlerle ve cezri çalışmalarla baştanbaşa imar etmek” olarak açıklanmıştır. Türk siyasetini derinden etkilemiş, Milli Görüş Hareketi’ne kaynaklık etmiştir. Necmettin Erbakan tarafından savunulan “Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletler” teorisi İslam Demokrat Partisi tarafından “Birleşmiş İslam Milletleri” adıyla dile getirilmiştir.

İktidardaki Demokrat Partiye rakip olarak kurulan Partinin genel merkezi, Beyazıt Bakırcılar semtinde ve Mühürdar Emin Paşa Sokak’ta bulunan 34 numaralı Mercan Apartmanı’nın 4 numaralı dairesidir. Kurucu ve yöneticileri; Cevat Rıfat Atilhan, Zühtü Bilimer, Kerim İnan, Hakkı Sadık Azarlı, Hamit Tekinsoy, Nuri Çallı, Feridun Okyanus, İ. Galip Hamikoğlu, Hacı Nuri Erdoğdu, Naci Yeter, Mehmet Reşat Düşünür, Ahmet İlkol, Neşet Aslın, Şevket Üzümcü ve Mahmut Düşünür’dür. Partinin genel başkanı Cevat Rifat Atilhan, emekli Osmanlı subaydır. Cevat Rifat Atilhan, daha önce Milli Kalkınma Partisi’nin kurucuları arasında yer almış, İslam Birliği-Şark Federasyonu’nu savunmuştur. 1947 yılında kurduğu Türk Muhafazakâr Partisi’ndeki benzer görüşlerini yeni kurduğu İslam Demokrat Partisi adıyla da savunmuştur. Parti, benzer görüşlerdeki birçok yayın organı tarafından  desteklenmiştir. 

Parti, Siyonizm, komünizm ve masonlukla mücadeleyi ön plana almıştır. Partinin kuruluş nizamnamesinin 5’inci maddesi, “Komünizm ve farmasonluk gibi haddi zatında beynelmilel karakter taşıyan bütün gizli ve devirici kuvvetlerin faaliyetleri kati suretle ve şiddetle men edilecektir” şeklindedir.

İslam Demokrat Partisi’nin Kapatılması

İslam Demokrat Partisi (İDP), Cemiyetler Kanunu’nun “Umumî heyetin müzakere zabıtları reis ve reis vekilleri ve kâtibler tarafından imzalanarak saklanır. Umum î heyet kararları da ayrıca karar halinde yazılarak aynı suretle imza edilip saklanır.” şeklindeki 24’üncü maddesini ihlal etmesi gerekçe gösterilerek 03 Mart 1952 tarihinde kapatılmıştır. Parti kurulduktan 14 ay sonra kapatılmış, kapatılmasında  irticai faaliyetler önemli rol oynamıştır. Kapatma davasında, İslam Demokrat Partisi’nin avukatı Abdurrahman Şeref Laç, mahkemede yaptığı savunmada mahkeme hâkimine “Muhterem Müslüman Türk hakimi! İslam veya Müslüman kelimesi neden kanuna mugayir olsun? Bu kelimeden niçin korkulsun? Bu kelimeden ancak din düşmanları korkarlar Müslümanlar değil. Halbûki Allah bile İslam’ı ve Müslümanları methetmiştir. Kur’an-ı Azimüşşan şöyle der: Ve men ahsenü kavlen mimmen dea ilallahi ve amile salihan ve kale inneni minelmüslimin. (Fussilet Suresi 33. Ayet) Korku, Allah’ın methüsena ettiği güzel sözden, İslam kelimesinden ise yazıklar olsun!” cümleleri ile seslenmiştir. Laç’ın, mahkemede yaptığı savunması, Sebiliürreşad ve Büyük Doğu dergilerinde yayımlanmıştır.

Sonraki yaşamında gazete yazarlığı da yapan ve cinsel taciz suçlaması nedeniyle hüküm giymiş olan Hüseyin Üzmez isimli lise öğrencisi 22 Kasım 1952 tarihinde gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı silâhla vurarak yaralamış, bu olayın ardından birçok tutuklama gerçekleşmiştir.

İslâm Demokrat Partisi lideri Atilhan, Necip Fazıl Kısakürek ve Osman Yüksel Serdengeçti, ağır ceza mahkemelerine sevk edilmiş, bu sürecin sonunda İslam Demokrat Partisi de kapatılmıştır.

İslam Demokrat Partisi liderinin tutuklanasına ilişkin gazete haberi

Paris Prensipleri: İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler

0
Paris Prensipleri

Paris Prensipleri (İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunun 3 Mart 1992 tarihli 1992/54 sayılı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 20 Aralık 1993 tarihli 48/134 sayılı kararlarıyla kabul edilmiştir.

Paris Prensipleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanmıştır.

Paris Prensipleri: İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler
Yetkileri ve Görevleri

1. Ulusal kuruluşlar, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin yetkilerle donatılır.

2. Ulusal kuruşlar olabildiğince geniş ve açıkça belirlenmiş görevlerle görevlendirilir. Bu görevleri, oluşturulmaları ve yetki alanları Anayasa’da yer alır veya hukuksal geçerliği olan bir metinle saptanır.

3. Ulusal kuruluşlar özellikle şu görevleri yerine getirirler:

(a) Hükümete, parlamentoya ve diğer ilgili bütün organlara, bunların talebi üzerine veya kendi inisiyatifleriyle, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin konularda görüş bildirir, tavsiyelerde bulunur, öneriler ve raporlar sunar; ulusal kuruluşlar bunları kamuya açıklamaya karar verebilir; ulusal kuruluşların bu görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporlarının ilgili oldukları alanlar ve yetkili oldukları konular şunlardır:

(i) İnsan haklarının korunması ve yaygınlaştırılması konusundaki yasama ve yürütme hükümleri ile yargının düzenlenmesiyle ilgili hükümler; bu amaçla ilgili olarak ulusal kuruluşlar, yürürlükteki yasaları, mevzuatı ve yasa tasarıları ile yasa önerilerini incelerler ve metinlerin, insan haklarının temel ilkeleriyle uyumlu hale getirilmeleri için uygun gördükleri tavsiyeleri yaparlar; gerek gördükleri takdirde, yeni yasaların kabul edilmesini, yürürlükteki yasaların uyumlu hale getirilmesini ve idari önlemlerin alınmasını veya değiştirilmesini tavsiye ederler;

(ii) Uygun gördükleri insan hakları ihlalleri vakalarına el koyarlar;

(iii) İnsan haklarının ulusal düzeydeki genel durumu ve daha özel sorunlar üzerine raporlar hazırlarlar;

(iv) Ülkede olup biten insan hakları ihlalleri vakalarına hükümetin dikkatini çekerler, bu ihlallerin son bulması için hükümete her türlü girişimi önerirler ve gerektiği takdirde hükümetin tavır ve tepkilerine ilişkin görüş bildirirler.

(b) Ulusal düzeyde yürürlükte olan yasaların, mevzuatın ve uygulamaların, insan haklarına ilişkin uluslararası belgeler ve mekanizmalarla uyumlu hale getirilmesini ve hayata geçirilmesini teşvik ederler ve sağlarlar;

(c) Bu belge ve mekanizmaların onaylanmasını veya bu sözleşmelere girmeyi teşvik ederler ve bunların hayata geçirilmesini sağlarlar;

(d) Devletlerin, sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeleriyle ilgili olarak Birleşmiş Milletlerin organlarına ve komitelerine veya bölgesel kuruluşlara sundukları raporların hazırlanmasında katkıda bulunurlar, gerektiğinde de, bağımsızlıklarına bağlı kalarak bu konuda görüş bildirirler;

(e) Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve bütün alt kuruluşlarıyla, bölgesel kuruluşlarla ve diğer ülkelerin insan haklarını geliştirme ve koruma konusunda yetkili ulusal kuruluşlarıyla işbirliği yaparlar;

(f) İnsan hakları eğitimi-öğretimi ve araştırma programlarının geliştirilmesi için (ilgili kuruluşlarla) işbirliği yaparlar ve bu programların okul, üniversite ve meslek çevrelerinde uygulanmasına katılırlar.

(g) İnsan haklarını ve ayrımcılığı –özellikle de ırk ayrımcılığına- karşı mücadeleyi, bilgilendirme ve eğitim yoluyla kamuoyunu duyarlı hale getirerek ve bütün kitle iletişim araçlarına başvurarak tanıtırlar.

Oluşturulma Biçimleri ve Bağımsızlık ile Çoğulculuk Güvenceleri

1. Ulusal kuruluşların oluşturulması ve üyelerinin seçimle veya başka bir yoldan belirlenmesi, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla ilgili (sivil) toplum güçlerinin çoğulcu bir biçimde temsil edilmesini sağlayacak gerekli bütün güvencelerin var olduğunu gösteren bir usulle yapılmalıdır.

Bu da özellikle,

(a) İnsan hakları ve ırk ayrımcılığına karşı mücadeleyle ilgili sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve örneğin hukukçu, hekim, gazeteci ve bilim insanlarını bir araya getiren sosyal-mesleki kuruluşların,

(b) Din ve felsefi düşünce akımlarının,

(c) Üniversitelerin ve nitelikli uzmanların,

(d) Parlamentonun,

(e) (ancak istişari mahiyette katılmak koşuluyla) yönetimin temsilcileriyle etkin bir işbirliğine imkan veren yetkilerle veya bu temsilcilerin bu kuruluşlara katılımıyla gerçekleştirilebilir.

2. Ulusal kuruluşlar, çalışmalarını gerektiği gibi yürütebilmeleri için, uygun bir altyapıya, özellikle de yeterli mali kaynaklara sahip olmalıdır. Bu kaynaklar kendi personelini istihdam etmeyi ve kendi mekanlarına sahip olmayı sağlamalıdır, öyle ki hükümetten bağımsız olabilsinler ve bu bağımsızlıklarını tehlikeye düşürecek mali bir kontrole tabi olmasınlar.

3. Ulusal kuruluş üyelerinin, üstlendikleri görevde gerçek bağımsızlığın koşulu olan istikrarın sağlanması için, atanmaları kararname ile yapılmalı ve görev süresi belirtilmelidir. Kuruluşun oluşturulmasındaki çoğulculuğun zedelenmemesi koşuluyla, bu üyelerin yeniden atanması mümkün olmalıdır.

İşleyiş Biçimleri

İşleyişlerinin çerçevesi içinde ulusal kuruluşlar:

(a) Hükümetin sunduğu veya kendi üyelerinin ya da onlara başvuranların önerdiği, veya kendi inisiyatifleriyle, yetki alanlarına giren bütün konuları özgürce araştırmalıdırlar,

(b) Kendi yetkileriyle ilgili durumları değerlendirmek için gerekli bütün kişileri dinlemeli, bütün bilgi ve belgeleri edinmelidirler;

(c) Görüşlerini ve tavsiyelerini kamuoyuna doğrudan doğruya veya basın aracılığıyla bildirmelidirler;

(d) Düzenli bir şekilde ve ayrıca ihtiyaç duyulduğu zaman, usulüne uygun olarak davet edilen bütün üyeleriyle toplanmalıdırlar;

(e) Gerekirse, kendi bünyelerinde çalışma grupları oluşturmalı ve işlevlerini yerine getirmede yardımcı olacak yerel ve bölgesel seksyonlar kurmalıdırlar;

(f) Yargı gücü olsun-olmasın insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla yükümlü diğer organlarla (özellikle de ombudsman, arabulucu ve buna benzer organlarla) karşılıklı olarak danışma ilişkileri sürdürülmelidir;

(g) Sivil toplum kuruluşlarının, ulusal kuruluşların yaptıklarını güçlendirme oynadığı önemli rol göz önüne alınarak, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması, ekonomik ve sosyal gelişme, ırkçılığa karşı mücadele, (çocuklar, yabancı işçiler, sığınmacılar, bedensel ve zihinsel özürlüler gibi) güçsüz grupların korunması için çalışan veya uzmanlaşmış alanlara yönelen sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerini geliştirmelidir.

Yargı Kurumlarınınkine Benzer Yetkileri Olan Kuruluşların Statüsüne İlişkin Ek İlkeler

Ulusal kuruluşlara, kişisel durumlarla ilgili şikayetleri dinleme ve başvuruları kabul etme yetkisi verilebilir. Kişiler, temsilcileri ve üçüncü kişilerden, sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve temsil gücüne sahip diğer her türlü kuruluşlardan yapılan başvuranları kabul edebilirler. Bu durumda, ulusal kuruluşların yukarda belirtilen yetkileriyle ilgili ilkeler zedelenmeksizin, kendilerine verilen işlevlerde şu ilkelerden esinlenebilirler:

(a) Uzlaştırma yoluyla veya yasaların belirlediği sınırlar içinde bağlayıcı kararlarla, ya da, gerekli görüldüğü taktirde, gizlilik içinde dostane çözümler arama;

(b) Başvuru sahibini hakları konusunda, özellikle de kendisi için açık olan yollar hakkında bilgilendirme ve onun bu yollara ulaşmasını kolaylaştırma;

(c) Şikayetleri ve başvuraları kabul etme veya yasayla belirlenmiş sınırlar içinde yetkili diğer mercilere aktarma;

(d) Yetkili mercilere tavsiyelerde bulunma, özellikle de başvuru sahiplerinin haklarını elde etmelerini engelleyen yasa, tüzük ve idari uygulamalar için uyarmalar ve değişiklikler önerme.

Thanat Khoman

0
Thanat Khoman

Taylandlı hukukçu, diplomat ve siyasetçi Thanat Khoman 9 Mayıs 1914’te dünyaya geldi. Siam’ın (Tayland) ilk hukuk fakültesi mezunlarından biri oldu. Tayland dışişleri bakanlığından aldığı bursla eğitimine Bordeaux  ve Paris’te devam etti. 1939’da Yüksek Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü (IHEI) ve Sciences Po’dan dereceler aldı.1940 yılında Paris Üniversitesi’nde hukuk doktorasını tamamladı.

Diplomatik Görevleri

1941’den 1943’e kadar Tokyo’daki Tayland büyükelçiliğinde ikinci sekreter olarak görev yaptı. Washington, DC ve Delhi’deki Tayland büyükelçiliklerinde maslahatgüzarlıkda dahil olmak üzere bir dizi diplomatik görevde bulundu. 1950’de New York’ta BM Asya ve Uzak Doğu Ekonomik Komisyonu (ECAFE) başkanlığına seçildi. 1952’den 1957’ye kadar Tayland’dan Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi yardımcısı olarak görev yaptı. 1957’de Tayland’ın Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi görevine terfi etti.

1959’da Tayland Dışişleri Bakanı olarak atandı. 1962’de ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk ile imzaladığı tebliğ (Rusk-Khoman Communiqué), ABD’nin Tayland’a yönelik güvenlik garantilerini pekiştirmiş ve Vietnam Savaşı döneminde Tayland’ın stratejik konumunu belirlemiştir. 1967 yılında ASEAN’ın kurulmasını sağlayan Bangkok Bildirgesi‘nin mimarlarından biridir ve örgütün ‘beş kurucu babasından’ biri olarak kabul edilmektedir.

1979-1982 yılları arasında Tayland’ın en köklü partilerinden biri olan Demokrat Parti‘nin (Phak Prachatipat) genel başkanlığını yürütmüştür.1980 – 1982 yılları arası Tayland başbakan yardımcılığı görevinde bulundu.

3 Mart 2016 tarihinde, 101 yaşında Bangkok’taki Ramathibodi hastanesinde hayatını kaybetmiştir. Güneydoğu Asya’da bölgesel uzlaşma ve işbirliğinin geliştirilmesine önemli katkılarda bulunmuş bir liderdir.

Yargı Sistemi Üzerine Denemeler

0
Yargı Sistemi Üzerine Denemeler, Prof. Dr. Mustafa Tören YÜCEL tarafından kaleme alınmış ve 2019 yılı Şubat ayında Seçkin Yayınevi tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.  Kitabın ekinde çeşitli araştırma sonuçları ile yargı etiği ve adil bir yargı sisteminin tesisi üzerine yayınlanmış uluslararası metinler de sunulmuştur.
Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz‘in eserin tanıtımı için yazmış olduğu açıklama:
“Yargıya Sosyolojik Bakış, Kültürel Kalıplar ve Yargılama, Yargı Reformu, Bütçe ve Yargının Etkililiği, Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler, Makul Süre/Yargılamada Gecikme, Usul ve Demokrasi, Objektiflik/Tarafsızlık, Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği, Hukuk Davaları, Ceza Davaları, Adli Hata, Mahkeme Yönetimi, Ceza Mahkemeleri, Mahkumiyet / Beraat Oranları, Yargı Reformunda Avukatların Rolü, Bilirkişi Sorunu, Çapraz Sorgulama, Davranış Kurallarını İçselleştirme, Mağdurların Korunması, Onarıcı Adalet, Adli Yargıda Yolsuzluk, UYAP ve Yargı (E-Adalet), Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (legisprudence), Üst Mahkemeler, Hukuk Eğitimi ve Klinik Çalışma…
Kitabın içeriğini oluşturan bu başlıkları ardı arkasına saymak bile toplumumuzun hukuk alt sisteminde nasıl bir reforma, ne denli gereksinim duyulduğunu doğrudan gösteriyor.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel bu yapıtıyla Yargıyı ve reformunu demokratik siyasal yapıyla ilişkilendirerek, birinin gereklerinin ötekinin önkoşulu olduğunu da ortaya koymuş oluyor.
Hukuk Sosyolojisi’nin bir alt disiplini olan Yargı Sosyolojisi’nin yazarın kılgısal ve kuramsal meslek yaşamında çok özel bir ilgi ve çalışma alanı oluşturduğunu burada bize sunduğu bilgi birikimiyle ve seçtiği metodolojiyle görmek çok kolaydır.
Değerli Meslektaşım Mustafa Tören Yücel’i bu çalışmasından dolayı kutluyorum. Bilim çevresinin, yargı ve siyaset erbabının bu önemli yapıtı görmezlikten gelmemesini diliyorum.”
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel Hakkında
Mustafa Tören Yücel, 1937 yılında doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesi mezunu olan ve New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden LLM, JSD dereceleri olan Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel,  Adalet Bakanlığı bünyesinde uzun yıllar Genel Müdürlük yapmıştır.   Çeşitli üniversitelerde (Ankara Sosyal Hizmetler Akademisi, Polis Akademisi, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Dil Tarih Coğrafya Faültesi) Öğretim Görevlisi olarak çalıştıktan sonra, halen tam zamanlı olarak Çankaya Üniversitesi Hukuk Falültesinde  Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi Ana Bilim Dalı  Başkanı olarak akademik görevini sürdürmektedir. Uzun yıllar Avrupa Konseyi suç/ceza adaleti sorunları projelerinde görev alan Yücel’in özgün yapıtlarından bazıları şunlardır: Adalet Psikolojisi (6.bası Ank., 2007), Kriminoloji (İst., 2004), Hukuk Sosyolojisi (4. bası Ank., 2005), Hukuk Felsefesi (2. bası 2006), Türk Ceza Siyaseti ve Kriminolojisi (4. bası TBB Ank., 2007).

İÇİNDEKİLER

Bemerkungen Des Herausgebers

Editörün Notu

Önsöz

Kısaltmalar

1. Giriş
2. Yargıya Sosyolojik Bakış
3. Kültürel Kalıplar ve Yargılama
4. Usul ve Demokrasi
5. Yargılama ve Medya
6. Yargı Reformu
7. Bütçe ve Yargının Etkililiği
8. Makul Süre/Yargılamada Gecikme
9. Mahkemelerin Kapasitesi ve Etkililiği
10. Mahkeme Yönetimi
11. Hukuk Davaları
12. Ceza Davaları
13. Jürili Yargılama ve Sivil Hâkimler
14. Objektiflik/Tarafsızlık/Impartiality
15. Mağdurların Korunması
16. Onarıcı Adalet
17. Ceza Mahkemelerinde Mahkumiyet/Beraat Oranları
18. Adli Hata
19. Yargı Reformunda Avukatların Rolü
20. Bilirkişi Sorunu
21. Çapraz Sorgulama (Cross–Examination)
22. Hukuk Eğitimi ve Halkın Sesi
23. Hukuk Eğitiminde Klinik Çalışma
24. Hukuk ve Sosyal Bilimler Arasında Etkileşim
25. Adli Yargıda Yolsuzluk
26. Uyap ve Yargı (E–Adalet)
27. Üst Mahkemeler/İstinaf
28. Yasa Yapma Teorisi ve Uygulaması (Legisprudence)
29. K.N.Llewellyn’in “Hukuki Araştırmanın Koşulları, Amaçları ve Metotları” Makalesinden
30. Hukuki Olgular Araştırması
31. Strateji Oluşumu
32. Sonuç

EKLER

Ek 1: Yargı Sistemi Üzerine Tüketici Anketi
Ek 2: Yargılama Sürecinde Karara Bağlanan Dava Oranları ile Süre Saptama Formülleri
Ek 3: CEPEJ. Adli Zaman Yönetimi (Saturn) Rehber İlkeleri
Ek 4: Soruşturma, Kovuşturma veya Yargılama Hedef Sürelerinin Belirlenmesi ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik
Ek 5: 2003/43 Sayılı Birleşmiş Milletler Kararı
Ek 6: Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları
Ek 7: Hâkimler ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Üzerine Bordeaux Bildirisi Demokratik Bir Toplumda Hâkimler ve Savcılar (18/11/2009)

Kaynakça
Özgeçmiş

Mekân ve Hukuk

0

Mekân ve Hukuk / Yargıç Hilmi Şeker 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: hilmi-seker.jpgMahkeme ile savunma arasındaki gerilimin, içine sujelerin konumlanmasını alacak denli genişlemesi, gözlerin duruşma salonlarında olup bitene çevrilmesini gerektirdi. Hümanizmi dilinden düşürmeyen hukukun, bu söylemini mekânlara nasıl yansıttığı veya yerleşkeleri yaratan adli politikanın bu söylemi ne denli realize ettiği sınanmaya muhtaçtır.

İnsanı baz alma iddiası, masumiyet karinesince korumaya alınan bireyin, hukuki yardımdan mutlaka ve dilediğince yararlanmasını vaad ederken, kendisini kavrayan kuşkunun verimli ve etkili olanla dağıtılmasından yanadır. Avukatla iletişim kurma ve yardımından istifadeyi, adil yargılanmanın odağına alan sistem, bundan ödün verme titrine mesafe koyar.

Savunma hakkının, tavizlerle istisnaya uğratılmasını soğuk karşılayan deneyimler, kırılmanın zorunlu olması halinde, ödünün makul seviyede tutularak, muhtemel kayıpların, alternatiflerle dengelenmesini ister. İma yoluyla ivme kazanan bu üslup, hakka yönelen eylem ve işlemlerin meşru, hukuki ve demokratik yöntemlerle sorgulanmasını önerir.

Avukatın tedarik ettikleriyle ilerlemek, yardımına tutunmak, desteğiyle eylemek gerçek ve doğruya kilitlenen tahkikatın özlemidir. Bu umar, vaad edilen yardımın, teorik veya hayali olmasını reddetmekle yetinmez, olanak ve kolaylıklar zincirinin etkin, verimli ve pratik önlemlerle takviye ve tahkim edilmesini vitrin eşitliğine tercih eder.

Savunmanın hukuki yardım ve destek almasına değer atfeden adalet, avukat yardımının tek başına oluşan duraksama ve kaygıları gidermede akim kalacağına inanır. Vekilin, asile vaad edilen yardım ve kolaylığı sunabilecek yeti, güç ve imkâna sahip olması, efkârın ihtiyacı olan huzura, yargılamanın gereksinim duyduğu selamete yaklaşması demektir.

Ortamın ifade olanağını kısması halinde, sağduyunun inisiyatif alarak, savunmayı hükümden düşüren amilleri etkisiz kılması zorunludur.

Savunmanın, yakasına yapışan vasatlardan arınabilmesi, çoğulcu yargıya iman eden ve toplum yararını diyalektik yargıda gören demokratik yaşamların beklentisidir. Savunmanın, istisnai deneyimlerle kısıtlanması ya da çekilmeye zorlanması, çekilme veya kısıtlamanın kaçınılmaz veya mutlak olması koşuluna endekslidir. Kısıtlanma veya yok olma tehlikesiyle burun buruna gelen savunmanın, kendine gelebilmesi veya kuşatmayı yarabilmesi, kayıpları önleyecek yığınağın tedarikine bağlıdır.

Etkili ve verimli bir temsil; asille vekil arasındaki bağın kuvveti, iletişimin sıhhati, duruşma atmosferi ve türbinin yarattığı baskıyı emecek bir karşı güce, önlem veya dengeleyici sermayeye ihtiyaç duyar.

Duruşma salonuna çöken ve savunmaya yönelen otoriter havanın, devreye alınacak tedbirlerle dağıtılma düşüncesi, yanların eşit ve özgür koşullarda yarışma fikrinin tezahürüdür. Yarışan düşünler arasında meşru ve hukuki olmayan yöntem ve aparatlarla dezavantaj yaratma yasağı, düşünme, konuşma, tartışma eşitliğini sağlama, konuşma özgürlüğünü çarpıklıkların etkisinden uzaklaştırma ve hükmü, demokratik spektrumla oluşturma ödevinden kaynaklanır.

Meramın yerini bulması, aralarında nesne ve öznelerin yerleşme planının da olduğu birçok kısıtlayıcının tesirinden uzaklaştırılmasına bağlıdır. Değerlerin korunması, yaşamı kolaylaştıran, koşulların varlığına ihtiyaç duyar.

Siyaset ile adli kültür arasındaki ilişkinin; aralarında yargılama akıl, yöntem ve süreçlerinin de olduğu bir dizi kurumu politik irade etrafında şekillendireceğini, yaşam alanlarını farklı edenlerin desteğini alan adli kültürün verileriyle oluşturacağını unutmamak gerekir. Meydan, heykel ve yapılarını ulus devlet idealine göre biçimlendirmiş bürokratik, vesayetçi, merkezcil, tekil, homojen ve katı politikanın, adli formlara ilgisiz kalmasını savlamak mümkün görünmemektedir. Adli kanavanın, mimariyle kurduğu saklı ilişki; hakları, kadir kütlenin emrine vermekte, ipleri eline geçiren mimari devasa cüssesi ve erişilmez aklıyla adil yargılamayı psikolojik engellerle tanıştırmaktadır. Geçmişi limana eviren bu tarzın, yargılama şema ve teşkilatına nüfuz edeceğini, hukuku ananelerle biçimlendirerek, hakikati peçeleyeceği muhakkaktır.

Birçok krizi tetikleyen ve savunmayı hükümden düşüren paternal disiplin anlayışı yerini küresel öncüllerle uyumlu, sakin, ağırbaşlı duygudaş ve katılımcı yaklaşıma bırakmayı denemelidir. İnsana özgülediği savlanan yerleşkelerin yanların eşitlik ve özgürlük talebini karşıladığını, görünen adaletin talepleriyle uyuştuğunu ya da mimarinin; ekonomik, sosyal ve idari ilkelerle barışık, estetik, yaratıcı ve işlevsel olduğunu söylemek veya kullanışsız, çirkin ve donuk, bireyi hiçleştiren, çevreyle zıtlaşan ve yarınsız yapısıyla adalet vaad ettiğini savlamak olanaksızdır.

Değerlere oynayan yargıç, yargılama salonunu, demokratik yargının amaçlarıyla uyumlu bir fon ve ortama kavuşturarak, kargaşa yaratan, savunmayı soluksuz bırakan, aşağılayan, aşkınlıkları görenek, gelenek, alışkanlıkla meşrulaştıran ve hırpalayarak yargılama tutkusunu gözden geçirmelidir.

Buyurgan yargılama anlayışı, gücü merkez alan, usuli işlemleri ideolojik beklentilerin uzantısı olarak gören, tartışmayı gereksiz addeden, yargıyla işi olanları horgören kendine has bir ayinler zinciridir. Münhasır bu tavır, monoloğa düşkün huyu ve tartışmadan hoşlanmayan benliğiyle, kişisel kanıları hükme dönüştürmekte tereddüt etmez. Dahası birey, toplum ve kamunun fiziksel, biyolojik ve sair gereksinimleriyle yargılama diyalektiği arasındaki ilişkiyi saptamadaki eksiklik, adil yargılanma/görünen adalet veya nitelikli yargılama kurumuyla salon mimarisi ve dağılımın yarattığı olumsuz hava arasındaki çelişkinin teşhisini güçleştirmektedir.

Oluşturulan manzara; yasak delile teveccüh eden, sanıktan delile erişmeyi marifet sayan tutanakları hükme eviren anlayışla sanığın gereksinimlerini hafife alan yaklaşımın ittifak etmelerini kolaylaştırır. Mevzubahis birliktelik; duruşma salonlarındaki eşitsizliğe, özne ve nesnelerin yerleriyle oynamakla başlar. İddia, hükümle aynı yeri paylaşırken, iddianın hükme dönüşme olasılığı kolaylaştırılarak, vizyon ve vitrin eşitsizliğinin tahammülü zorlanır.

Savunmayı zeminde ve korkuluklarla tutarak yalnızlaştıran irade, ithama irtifa kazandırarak mekânlar ve mimari üzerinden ortaçağı meşrulaştırır. Nesne olarak telakki ettiği sanık ve uzantılarını, yargılama diyalektiğinden tart etmekte beis görmediği gibi, eşitsizliği ve kuralsızlığı tetikleyerek savunmayı gün ortası, biçare ve yüzüstü bırakmakta tereddüt etmez. Sanığın yemek, su, dinlenme gibi doğal ihtiyaçlarını görmezden gelir, saatlerce ayakta bekletilen sanığın insan olduğu unutulur. Aç, susuz, yorgun ve biçare sanıktan, kürsüyü paylaşan iddiayla baş etmesi beklenirken, suçlamayla gereksinimleri arasında bırakılan savunma özüne ihanete zorlanır.

İradesi ihtiyaçlarına teslim olan savunmanın, kendine yontması, yarışanıyla baş etmesi, hükmün inşasındaki paydaşlığını ve hükme kaynak aktarma işlevini gerçekleştirmesi hayal olur. İradesi fesada uğrayan, törpülenen, iştahı kesilen, hevesi kursağında bırakılan, korkuluklara hapsedilen, ruhu teslim alınan, eşiğe konulabilen, susmaya zorlanan, sesi kısılan, dilinden mahrum, söylediklerini duyuramayan, aşağılanan, taciz ve tecride maruz kalan bireyin işlevini gönlünce gerçekleştirmesi, rolünü dilediğince oynaması bir başka bahara kalır. Yabancısı olduğu bir ortamda, belki de ilk defa karşılaştığı usul ve süreçlerle ilerlemenin güçlüğüne yenilerini ilave eden sanığın, omuzlarına binen onca yükle bir başına yürümeye zorlanması aşkınlıktır. İddiaya direnmek, söyleme karşı koymak, kuşkuyu çürütmek yerine, ihtiyaçlarının uğultusunu dinlemeye zorlanan aklın “hakka” katkı vermesi mümkün olmaz.

Usuli rasyonalitenin özgür bir savunma için tasarladığı teminatları çelmelemek, ajandasını ilama dönüştürmek, yöntem, seçenek ve süreçleri hiçleştirmek, ötekinin gerçek ve doğrusunu dışlamak totaliter yargının idealize ettiği bir ahlak anlayışıdır. Genetik özelliklerini; Yıldız, Divan-ı Harb-i Örf-i, İstiklal, Yassıada, Sıkıyönetim, DGM üzerinden Özel Yetkili Mahkemelere aktaran gelenek; malına, özgürlüğüne ve canına yönelen iddiayı, tüm varlığıyla göğüslemeye ve püskürtmeye çalışan savunmayı, örtülü amaçlarından aldığı destek ve istisna hukukuyla tedip, tenkil ve itaate zorlar.

Savunmayı, akıntıya karşı kürek çekmeye icbar eden ve özgürlüklere gözünü diken ikircikli ruh hali sürdükçe, mekân ve yasalarda devrim, reform ve revize olarak lanse edilen her değişiklik, geleneksel mimariyle tökezleyecek, güncelle bağını koparan bu fiiliyat emek, mesai ve kaynak kaybını kamuya yüklemekte sakınca görmez. Ayakta yargılamayı genetik aktarımla izaha yeltenen bu mantaliteyle kol kola yürümekten haz duyan örgütlenme tarzı, resmi olanı bilgiye tercih edecek ya da bilgiyi hiyerarşinin emrine vererek, hukukun yurttaş mekânından çekilmesine göz yumar.

Güvenliğin savunmayı alt etmesine seyirci olmak, güvenlik bağlamlı çözümlerden medet uman, otoriter menşeli çözümlerle yürümeyi meziyet zanneden, gücü yücelten düzenlerin dört elle sarıldığı yaşam tarzıdır. Yargılamayı ezaya, sanığı çilekeşe mahkemeyi cefahaneye dönüştüren duruşma anlayışının yerini, çoğalarak yürüyen, tartışarak eleyen, özgürlük, eşitlik ve adalete oynayan, yargıcı kürsüde tutan, uyuşmazlığı nesnel yöntemlerle yürüten, enteraktif, ekonomik, seri, çevresiyle barışık, sulha eğilimli, gücü frenleyen yargılama vizyonuna bırakma zamanıdır. Bu perspektif, hâkimi yanlarla özdeşleştirmekten sakınan, duruşma yerine yargılamayı, saymak yerine tartmayı, birey ve toplumla ödeşmenin gereği sayar.

Yerleşme planını, insani değerlerin yönetimine bırakan bakış, yargılama salonlarını birey ve toplumun yaşam alanı addederek, demokratik tercihlerle şekillenmesini, çoğulcu yargının hevesi olarak belirlerken, kürsüler arasındaki irtifa farkını ve dağılım eşitsizliğini sıfırlayarak, marangoz hatası veya tecrit kültüründen nemalanan yerleşimi yakınma sebebi olmaktan çıkarır. Mefruşat, koruma ve ulaşım üzerinden yargıçları sınıflandıran ya da mekânlar üzerinden hiyerarşiyi perçinleyen, yaşam alanlarını erişilmez kılan düzenin, tahrik ve teşvik ettiği eşitsizlikle kürsü barışının sağlandığını savlamak abesle iştigaldir. Genetik huyların tetiklediği çelişki ve iç çekişlerle halden düşen bünyenin, fetret haliyle eşitlik vaad etmesi, özgürlük borcunu ödemesi, yargıyı yönetmesi, birey ve toplumu demokratikleştirmesi ve adalet dağıtması inandırıcı değildir. Yapıları saraya dönüştürmek; insani olana meyleden, sahici ihtiyaçları saptayan, hak ve özgürlükleri özümseyen, mimariyi yargının eşi ve eşitine dönüştüren, kürsüler arası muvazeneyi koruyan, yargıyı teknolojiye havaleden kaçınan anlayışla kaimdir.

Mimariyi, ilgisi açılışla sınırlı bürokrasi ve adliyeden bihaber teknokratlara temlik eden politikanın, emek ve mesaisini mahkemelere erişime, yargılama diyalektiğine ve hükmün selametine özgülediği söylenemez. Yargının, sağlamlık, işlevsellik ve güzellik standardından habersiz, adliyeleri işletmelerle yarıştıran anlayışın, adli kaygılarla hareket ettiği veya küresel öncül, destek ve değerlerden ilham aldığı görülmemiştir. Erişim hakkını pas geçen, ulaşımı erişim engeline dönüştüren, erişimi mali olanağa endeksleyen plazavari oturum anlayışının, savunma olanak ve kolaylığını öne çıkarma, ihtiyaçları karşılama, ekolojik demokrasiyle anılma derdi olmadığı gibi, adliyelerin yapı elemanlarıyla, devasa girişiyle vitrine çıkması ya da kafe, resturant, lostra salonu ve devasa lobisiyle yarışması tanrıça Themis’in gözlerini açıkta bırakmıştır.

İnsani değerlere küs, mekandaşları nefes almaktan alıkoyan, ışık ve renkten yoksun, suni solunumla yaşayan tabiattan bihaber mekânları sarayla özdeşleştirmek ciddi bir yanılgıya tekabül eder. Adliyeleri toplulaştırmak, erişimi kısıtlamakla yetinmez, erişilmez kılınan yargıç giderek tanrılaşır. İlahlaşmayı önlemek, yargıca ulaşımı kolaylaştırmak veya yurttaş ile mahkeme arasındaki zaman ve mekân engellerini örselemekle mümkündür. Adım mesafesinde olmak, erişimin önündeki psikolojik engelleri hükümden düşürerek, adil yargılanma hakkını yakınlık ölçüsünde sorun olmaktan çıkarır. Savunmayı sembollerle yücelten hukukun yarını, yargı camiası ve yanların psikolojisine nüfuz eden ve yargıcı erişilmez addeden tayfla vedalaşma yeteneğine bağlıdır.

İthamın yakıcılığına direnen sanık; güce yaslanan, kürsüyü yargıçla üleşen, elindeki olanaklar zinciriyle, avantaja yürüyen, sanıkla arasındaki mesafeyi açan iddiayla insani koşullarda baş etmenin olanaklarına kavuşturulmalıdır. Fısıltıyı hiçe sayan, sır saklama ödevinden bihaber, buhrana yatkın, tribünün ilgisini dezavantaja dönüştüren, görme açısını kısan, yorulmayı tetikleyen, anlaşılmaz gelenek ve formalitelerle sanığı bunaltan, avukatlarla istişare ve işbirliğini reddeden bir yerleşme planının, sonu malum yargılama pratiğiyle adil yargılamayı kucakladığını savlamak inandırıcı değildir.

Gerilimi tetikleyen usulün hüküm sürdüğü bir ortamda; hakim, metin, sakin, mekin ve fehime muhtaç gerçeğin hükümle buluşması hülyadır. Otoritenin hiyerarşiyle ittifakı, bilgiyi dışlayarak hak ve özgürlükleri esir alır.

Gerçek, bilgiye muhtaçtır. Bilginin horlandığı bir mekânda, gerçeğin uç vermesi mümkün olmaz. Gücü arkasına alarak kabadayılık etmeye, vicdanın sesi ve bilginin mazisi izin vermez. Katlardan medet uman bir aklın, patinaja yatkın dinamikleriyle toplumsal ve bireysel barışa yaşam alanı yaratması birey, devlet ve toplumu demokratikleştirmesi olanaksızdır. Siyaset mesai, kaynak ve zamanını adlileşmeyi tetikleyen, konaklarda keyif çatan ve birey, toplum ve kamusal değerlere ilişmeyi huy edinen patojenleri demokratik yöntemlerle çevrelemeye özgülemelidir. Arşa meraklıların, arza dağılanları ve orada olup bitenleri yeterince görmesi ya da içtimai devinimin adli yansımalarını kâfi derecede okuması mümkün olmaz.

Herkesin, meşru ve hukuki usullerle yargılanma hakkı vardır. Tartışma metodolojisi, hükmün beklenen sonuçları doğurmasını doğru ve sahici usullerle oluşması koşuluna endekslerken, bu hedefin sapmalarla ıskalanmasını yasaklar.

Güvenlikle savunma özgürlüğü arasında seçime zorlanmak, duruşma salonlarını gerilime bırakmak, savunmayı hafife alan otoriter hukuk anlayışlarının inşa ettiği duruşma kültürünün sabıkalı türüdür. Kendisini kılıflamakta mahir bu tarz, coğrafi dostluklardan aldığı ilhamla, savunmayı özel araçlarla çevrelenmesi gereken bir nesne olarak görür.

Bu sürüm, spor, toplantı ve düğün salonlarını yargılama mekânlarına devşiren, sanıkları numaralandıran, hizaya getiren, üniforma giydiren ve marş söyleten, yoran, ehlileştiren, ihtiyaçlarıyla terbiye eden, far ışığında yargılayan, kanun yolunu etkisiz kılan, nedametten yoksun, kibirli, uyumlu ve yücelten anlayışla soydaştır.

Siyah beyaz görüntülerle belleğe kazılan, etki ve sonuçlarıyla hak ve özgürlükleri bir ömür uhdesinde tutan, yarattığı tahribatlarla toplumu takatten düşüren, kitlesel cinnete çağrılı, ruhlarda, vücutlarda sağaltılmaz yaralar, silinmez izler bırakan, yargıcı merkezin uzantısına indirgeyen, cezaya tapan zihniyet ve üslubun vestiyere gitme zamanıdır.

Güncel salonlar, yargılama yönetimini yanlara bırakmakta, işaret parmağını şakağına götürerek, gerçeği hukukla tartıp salonu fehim, mekin, metin ve sakin bir iklimin hâkimiyetine bırakmayı köklü dönüşüm ve anlamlı katkı olarak telakki eder. Böyle bir bakış, savunmanın empati talebini, gerçek uğruna çırpınışını, kılı kırk yaran uğraşını içtihatlarla çeliştiğinden ötürü lüzumsuz ve boşa çaba olarak telakki etmez. Yükselen adli politika mekânlarla kan tazelerken yaşlanan yargının, küresel değerlerin gerisinde kalmanın havliyle, ayartıcı ve kışkırtan dilini sermayeye dönüştürerek, çelişkiyi derinleştireceğini unutmamak gerekir.

Barışa arkasını dönen politika, gerisinde huzursuzluğu tetikleyen bürokrasi, kavgadan nemalanan toplum ve soluk soluğa kalan mimariler bırakır. Homurdanan bir toplum, adlileşmeye mahkûmdur.

Siyaset, kavgayı tetiklemek yerine, kavgayı sönümleyecek eş, eşit, özgür, barışçı, plüral ve demokratik bir toplum yarattığı ölçüde çağdaştır. Gerilimde gözü olanlar adlileşmeyi teşvik ederken, huzurda sebat edenler barışçı politikalarla memleketi yaşanılır, mutlu ve müreffeh bir iklimin bereketine bırakır. İlki davalaşmanın gerisinde bıraktığı envanterin yaratacağı etki ve sonuçtan habersiz, kütlelerle övünürken, diğeri; yarının barışla, toplumun sağduyuyla, aidiyetlerin dengeyle, geçmişin sığınak olmaktan çıkarılmasıyla, modernliğin içselleştirilmesiyle mümkün olacağının ayırdına vararak, yapıları mimari ve mühendislik harikası, barışın güvencesi saraylara dönüştürür.

Adliyelerle övünmek, en yalın haliyle huzursuzluğu ikrar etmektir. Huzursuzluğa, mekânların yetişmesi hayaldir. Didişen bir toplumda, özgürlük ve demokrasinin uç vermesi, emeğin değere dönüşmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir teşekkülün adalet, kardeşlik, eşitlik ve özgürlükle buluşması veya sosyolojiyle inatlaşan adli siyasetin akıbet ve ikbal vaat etmesi mümkün değildir.

Hilmi Şeker/İstanbul

Şiddet ve İnsan Hakları Üzerine

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Şiddet ve İnsan Hakları Üzerine- Avukat Vedat Ahsen Coşar 

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik ve katılımcı yönetimlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. Bu gelişme ve değişmelere bağlı olarak demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte egemen retoriğin ve günlük hayatımızın önemli ve vazgeçilmez parçaları haline gelmiştir.

Devlet olsun, ekonomi, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler olsun, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun; bütün bu alanlarda ve konularda getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif özneleri olarak görülen bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına, insan haklarının evrensel ölçekte kabul edilmesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, “insanın insan olarak özündeki onurdan” kaynaklanır. Bu öz insanın ahlaki doğasıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, haklara dayanan toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle bu talepleri en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar olmak üzere uluslararası topluma yöneltmemiz ve bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir. Zira yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen retoriği haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen ve alışıla gelen tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilen en değerli, en yetkin siyasal ve hukuksal bir kavram ve kurumdur.

İnsan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ve denetimi altındadır. Bu, bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını- da ifade eder.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görülmemekte, aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif ve hem de sübjektif bir zorunluluk olarak görülmektedir.

Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak sadece insan hakları aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.

Marks’ın özlü deyişi ile utanç “kendi kişiliklerinde duygusal devrimi gerçekleştiremeyenlerin bir eylemidir. ”O nedenle şiddet suçlarının artması aynı zamanda insan için, insanlık için bir azalmadır.

Hem bir suç, hem bir insan hakkı ihlali ve hem de bir utanç olan şiddetin insanla veya insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Zira bu birliktelik kutsal kitaplarda da yer alan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar.

En temel ve vazgeçilmez insan hakkının, aynı zamanda Tanrı bağışı bir hak olan yaşama hakkının göz önüne alındığı, bu hakkın ilk ihlalini yapan Kabil’dir. Kabil ile başlayan bu geçmişteki bütün zamanlarda ve her yerde onu yerinde insanla birlikte görürüz. İlk çağlarda avcıların yaşadıkları mağaraların duvarlarına kazıdıkları günlük yaşamlarını anlatan resimlerin neredeyse tamamının şiddet imgesi üzerinde kurulu olması bu tespitin en somut göstergesidir. 

İnsanla şiddet arasındaki bu kadim birliktelik üzerine yapılan incelemeler sonucu dokuzuncu yüzyıla ilişkin açıklamalar kapsamlı olarak biyolojiye dayandırılmıştır. İnsanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında evrimin doğal bir element olarak kabul edildiği hususu, on dokuzuncu yüzyılın insanına hemen hakim olmuştur. Bu bağlamda bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan Thomas Malthus’un, Charles Darvin’in “ doğal seleksiyon ” üzerine kurulu olan görüşlerinin dayanağı biyolojidir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmalarını insan davranışları ve toplumsal düzen üzerinde yoğunlaştırmaya başladıklarını görüyoruz. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud insan aklının çalışması üzerine kurdukları kuramlarında farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının içsel bir parçası olduğunu öne sürerler.

Jung’un ve Freud’un dürtü kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilmeleri ve toplumsal deneyimleriyle şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Hannah ArendtŞiddet Üzerine” isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ifade eder ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Bu açıklamalar bağlamında bilimsel yönden şiddetin kaynağı, nedeni ve açıklaması her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus şiddetin insanla olan kadim beraberliğidir. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep vardır ve insanla, insanlarla birliktedir ve şiddet pek çok şeyin elde edilmesinde başvurulan son derece etkili bir araçtır. İnsanlar bu etkili aracı küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşlar, bölgesel sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde şiddet olmuştur.

İnsanlık tarihinin kayıt ettiği en büyük şiddet olan Nazi soykırımı sonucu altı milyon Yahudi Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistematik biçimde ve devlet desteği ile katledilmiştir. Bu soykırımın tarihini okumak, herhangi bir toplumdaki önyargının, ırkçılığın, her türden nefret söyleminin yol açacağı felaketlerin anlaşılmasına yardımcı olacağı gibi hakkaniyet, adalet, bireysel kimlik ve tercih, duygusuzluk, duyarsızlık, itaat gibi soruların sorulmasını, çağdaş soykırım örnekleri de dâhil olmak üzere her türden şiddetin yol açtığı yıkımların, bu arada ülkemizin de yaşamakta olduğu terör şiddetinin anlaşılmasını sağlar.

Uygarlık tarihini, insanlığın tarihindeki savaşlarda yaşanan şiddet olaylarını nakletmeden anlatmak olanaksızdır. Bu savaşların, çatışmaların, kavgaların bir kısmı kuşkusuz önemli ve hatta haklı nedenlerden dolayı meydana gelmiştir. Haklı ya da haksız, meşru veya gayri meşru olsun bunların bilinmesinde, temsil ettikleri mücadelelerin hatırlanmasında elbette çok büyük yarar vardır ve bu yarar, bunlardan insan olarak, insanlık olarak gerekli dersleri çıkarmamızdır.

Nitekim Nazi soykırımından çıkarılan dersler, insanları manevi, ahlaki ve insani soruları sormaya, sorumluluklarını sorgulamaya yöneltmiştir. O süreçte sorulan sorular, yapılan sorgulamalar sonucu demokrasi, hukuk devleti, insan hakları yeniden keşfedilmiş ve bunlar giderek ulusal ve uluslararası metinler, sözleşmeler ve kabuller haline gelmiştir.

Yaşananlar yaşanmış ama yaşananlardan ders alınmamıştır. Ders alınmadığının en büyük kanıtı ise günümüzde Gazze’de yaşananlardır. O nedenle şiddeti insanlık tarihinin sözlüğünden çıkarmak mümkün değildir. Ama insanlık olarak şiddet dolu bir geçmişimizin olması şiddet dolu bir geleceğimizin olacağı anlamına gelmez. Şiddetsiz bir gelecek inşa etmek için sanırım geçmişimizle yüzleşmemiz, insan, insanlık ve toplum olarak arınmamız, barışı, insan haklarını, insanların haklarını bilmemiz, bunları tanımamız, savunmamız, temsil etmemiz, herkese öğretmemiz ve gelecek kuşaklara bütün bu değerleri miras olarak aktarmamız gerekir. Zira daha iyi bir dünyayı ve geleceği yaratmamız ancak bu şekilde mümkün olur. 

Bu konuda en büyük görev ise sanırım aydınlara düşmektedir. O nedenle, sözlerime çağdaş Arap edebiyatının temsilcisi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necip Mahfuz’dan ödünç aldığım aydınlara yönelik şu çağrı ile son veriyorum: “Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dâhilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklıdır.

Sadri Maksudi Arsal

0

Ordinaryüs Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, 23 Temmuz 1878’de Rusya Federasyonu içinde özerk cumhuriyet olan Tataristan’ın başkenti Kazan’ın Taşsu köyünde dünyaya geldi. Asıl adı, Sadreddin Nizametdinoviç Maksudov idi.

Paris Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü.

Paris’teki eğitiminin ardından Rusya’ya döndü. Duma’da (Rusya Parlamentosu) Kazan’dan temsilcisi olarak bulundu ve bölgenin doğal lideri durumuna geldi. Rusya Türklerinin sorunlarını dile getirmede öncü rol üstlendi. 1917 yılında Ufa’da kurulan muhtar Türk devletinde Millî Meclis’in başkanı ve Millî İdare başkanı olarak fiilen devlet başkanı olarak kısa bir süre görev yaptı. Asimilasyona karşı çıktı, anadilin ve millî kültürün korunması yönünde çalıştı. “İstanbul Muallimler Birliği’nin topladığı Dil Kongresi’nde Türk dil devrimini savundu.

Bolşevizm’in Rusya’da tam olarak hakim olması üzerine Finlandiya’ya ve oradan da Paris’e geçerek Sorbonne Üniversitesinde akademik faaliyetlerine devam etti.

Paris’te Türk Tarihi dersleri verdi. 1925 yılında Türkiye’ye davet edildi. Atatürk’ün daveti üzerine, yeni kurulmuş olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Türk Hukuk Tarihi Kürsüsü’nün başına geçmeyi kabul etti. Hayatının geri kalan kısmını bütünüyle Türk tarihi ve dili hakkında çalışmalar yapmaya vakfetti.

Cumhuriyetin ilk hukuk fakültesi olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurucu hocalarından oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ve Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü’nde dersler verdi.

Sadri Maksudi Arsal

Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasında önemli katkılarda bulundu.

IV. dönem Şebinkarahisar, V. dönem Giresun ve IX. dönem Ankara milletvekili olarak görev yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ulus inşası sürecine büyük katkıları oldu ve Türkçülüğün temelini atanlar arasında yer aldı.

Türk-Fransız Kültür Cemiyeti idare heyeti üyeliğini yürüttü.

Türkiye’yi yurt edinen Rusya Türklerinden olan Arsal, Türkiye’de az sayıda kişiye verilen Ordinaryüs Profesör payesinin sahiplerindendir. Ömrünün  ilk kırk yılı siyasi mücadelerle, geri kalanı ise bilimsel çalışmalarla geçmiştir. 

1955 yılında “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” adlı eserini yayınladı. Türkiye’de hukuk alanında temel derslerden olan “Türk Hukuku Tarihi” disiplinini kuran isim oldu.

Ünlü Rus yazar Tolstoy, Sadri Maksudi’den “Akıllı Tatar Çocuğu” diye bahsetmiştir.

20 Şubat 1957’de İstanbul’da yaşamını yitirdi ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

https://www.youtube.com/watch?v=_qztD4NoSvM&t=109s

Hukukçu, akademisyen, düşünür ve siyasetçi olarak Türkiye tarihinde derin izler bıraktı. Hatırası, İstanbul Üniversitesinde, Sadri Maksudi Arsal Hukuk Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi‘ne ismi verilerek yaşatıldı.

Diplomat, hukukçu, akademisyen ve senatör kızı Adile Ayda tarafından 1991 yılında kaleme alınan ve Kültür Bakanlığı Yayınları tarafından basılan “Sadri Maksudi Arsal” isimli kitapta yaşam öyküsü anlatılmaktadır. Torunu Gönül Ayda Pultar, yazar ve akademisyendir. (DEDEM SADRİ MAKSUDİ ARSAL)

BAZI ESERLERİ

Robinson Crusoe Tercümesi  – 1883

Hukukun Umumi Esasları (Hukukun Pozitif Felsefesi), 1937)

Hukuk Tarihi Dersleri, 1938

Hukuk Tarihi, Ankara, [1927-1928

Umumi Hukuk Tarihi, 1941

Hukuk Felsefesi Tarihi, 1946

Türk Tarihi ve Hukuk, 1947

Türk Hukuku Tarihi, 1930

Fransa Hukuku Tarihi, 1948

Teokratik Devlet ve Laik Devlet, 1040

Türk Tarihinin Ana Hatları, 1932

Hukukun Umumî Esasları – S. Maksudi Arsal

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası – Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal’a armağan özel sayısı

Hukuk Felsefesi Tarihi -Sadri Maksudi Arsal

Türk Tarihi ve Hukuk / Sadri Maksudi Arsal

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku

0

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku, savaşan tarafların uyması gereken kuralların uluslararası hukuk ve uluslararası toplum tarafından belirlenmesi ile oluşmuştur.

Sırbistan-Bosna Hersek arasındaki çatışmalarda yaşananlar savaş suçuna tipik örnektir.

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku, uyuşmazlıkları çözmeyi yada savaşı önlemeyi hedeflememekte, dünyanın gerçeği olan silahlı çatışma halinde insani dramları azaltmayı, çatışmadan kaynaklı acıları azaltmayı, sivilleri ve asgari insan hakları standartlarını korumayı amaçlamaktadır.

Savaş Hukukunun konusu, savaş ilanı, savaş esirlerine ilişkin davranışlar, ayrımcılık ve savaşın gerekçesi ile orantılı silah ve şiddet kullanımını içermektedir. Kitle imha silahlarının kullanımı ve gereksiz şiddet modern uluslararası hukukun kesin olarak yasakladığı davranışlardır.

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku

Savaş Hukuku ile Silahlı Çatışma hukuku birbiri ile eş anlamlı değildir. Geleneksel anlamda savaş, en az iki devlet arasında yapılan silahlı çatışmaları kastederken Silahlı Çatışma kavramı düzenli devletlerin yaptığı savaşın dışındaki çatışmaları hukuki düzlemde değerlendirmeyi öngörmektedir. Silahlı Çatışma Hukuku daha üst bir kavramdır ve silah kullanan tarafların herhangi bir devlet olmasını gerektirmeye iç çatışmaları da kapsamaktadır. Birleşmiş Milletler literatürü de bu kavramı desteklemekte, Silahlı çatışmalar hukukuna ilişkin kaynakların da Uluslararası Adalet Divanı Statüsünde belirtilen uluslararası antlaşmalar, teamüller, hukukun genel ilkeleri, mahkeme kararları ve evrensel insan hakları belgeleri silahlı Çatışma Hukukunun ilkelerini belirlemektedir.

Irak Eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin
Irak Eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin

Dünyanın var olduğu günden bu yana savaşan tarafları bir takım ahlaki kuralları uyma gereği düşünülmüş, savaşta olan tarafların dahi uyması gereken ortak normlar hakkında fikirler ileri sürülmüştür. Aynı bölgede bulunan toplumların birbirlerine benzeyen bir takım davranış biçimleri ve savaşta da olsa uydukları bir takım kurallar olmuştur. Bu kurallardan bazıları dinsel kaynaklı bazıları da o bölgeye özgü kültürel ögelerden kaynaklıdır. Savaş sırasında yaralıların karşı tarafa teslimi yada tedavisi gibi davranışlar birçok bölgede yaygın olarak uygulanmıştır.

Savaş Hukukuna dair bir ilk olan 1864 Cenevre Sözleşmesi

Modern Uluslararası hukukun önemli konularından biri olan Savaş Hukukuna dair ilk adımlardan biri 22 Ağustos 1864 tarihinde 16 Avrupa devleti tarafından Cenevre’de imzalanan ‘Kara Ordularına Mensup Yaralı ve Hastaların Durumlarının İyileştirilmesine İlişkin Sözleşme’dir.

İkinci Dünya Savaşına kadar olan dönemde imzalanan sözleşmeler

  1. Korsanlığın kaldırılması, deniz kuşatmalarının fiili olması, tarafsız gemilerdeki düşman eşyasının ve düşman gemilerindeki tarafsız eşyanın savaş kaçağı olmadıkça müsadere edilmemesine ilişkin 16 Nisan 1856 tarihli Paris Deniz Hukuku Beyannamesi,
  2. 22 Ağustos 1864 tarihinde Cenevre’de imzalanan Savaş Alanında Yaralıların Durumunun İyileştirilmesi Sözleşmesi
  3. 1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin deniz savaşlarında da geçerli olmasına dair 1868 tarihli La Haye Sözleşmesi,
  4. Savaş yöntem ve araçlarını ilk defa düzenleyen 22 Ağustos 1868 tarihli Saint-Petersburg Sözleşmesi,
  5. Savaşlarda patlayıcı ve yangın çıkarıcı maddelerin kullanılmasını yasaklayan 11 Aralık 1868 tarihli Saint-Petersbourg Sözleşmesi,
  6. Tarafsızların savaş zamanındaki yükümlülüklerini öngören ve korsanlık ve denizlerdeki haydutluğu yasaklayan 7 Mayıs 1871 tarihli Washington Sözleşmesi
  7. Kara savaşının kurallarını düzenleyen 29 Temmuz 1899 tarihli La Haye Sözleşmeleri: Kara Savaşının Yasa ve Teamüllerine Dair Sözleşme ve Deniz Savaşı Kurallarını Düzenleyen Cenevre Sözleşme
  8. Savaşta hastane gemilerinin devlet yararına konulmuş bütün vergi ve harçlardan muaf tutulmasına dair 21 Aralık 1904 tarihli La Haye Sözleşmesi
  9. Savaştaki hasta ve yaralıların durumlarının iyileştirilmesine dair 6 Temmuz 1906 tarihli Cenevre Sözleşmesi
  10. 10 ve 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Sözleşmeleri
  11. Londra Deniz Konferansı’nın 26 Şubat 1909 tarihli Son Protokolü ve Deklarasyonu
  12. Uluslararası Zoralım Mahkemesi’nin Kurulmasına Dair Sözleşme’ye Ek 19 Eylül 1910 tarihli Protokol
  13. Savaşta zararlı gazların ve denizaltıların kullanılmasının yasaklanmasına dair 6 Şubat 1922 tarihli Washington Sözleşmesi
  14. 17 Haziran 1925 tarihli kimya ve bakteri savaşının yasaklanmasına dair Cenevre Protokolü,
  15. Deniz savaşında tarafsızlığa dair 20 Şubat 1928 tarihli Havana Sözleşmesi,
  16. 27 Temmuz 1929 tarihli savaş esirleri, savaş alanında bulunan orduların yaralıları ve hastalarının durumlarının düzeltilmesi hakkındaki Cenevre Nihai Senedi ve Sözleşmeleri,
  17. Denizaltı savaşına dair 22 Nisan 1930 tarihli Londra Deniz Sözleşmesi,
  18. Tarihsel eserlerin, sanat kurumları ve bilimsel yapıtların korunmasına dair 15 Nisan 1935 tarihli Washington Sözleşmesi,
  19. Denizaltı gemilerinin savaş kurallarına dair 6 Kasım 1936 tarihli Londra Protokolü
  20. 14 Eylül 1937 tarihli Nyon Mutabakatı ve 17 Eylül 1937 tarihli bu mutabakata ek Cenevre Sözleşmesi

Savaş Sonrası Dönem

Savaş hukukunu düzenlemeye çalışan sözleşmelerin birçoğu ve özellikle kara savaşının yasa ve teamüllerine ilişkin 1907 La Haye Sözleşmesi her iki dünya savaşında da uygulanmamıştır.

İkinci Dünya savaşından sonra kurulan Nürmberg Mahkemesinden bir kare

Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşlarında yaşanan acılardan alınan dersler sonucunda 1949 yılında imzalanan ve dört sözleşmeden oluşan Cenevre Sözleşmeleri silahlı çatışmaların tümünü ölçüt alarak hazırlanmış ve savaşta insancıl davranışların standartlarını belirleyen en önemli metin olmuştur. Çatışmalara katılmayan sivillerin korunması kapsamında İnsancıl Hukuk kavramı ortaya çıkmıştır.

Atom Bombasından sonra Japonya

İkinci Dünya Savaşından sonra oryaya çıkan yeni statüye göre Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku’nun ihlali sayılan davranış biçimleri şunlardır:

  • Doğrudan sivil nüfusa, sivil eşyalarına, insani yardıma ya da barış koruyucu misyonların yanı sıra sağlayacağı önceden tahmin edilen somut ve doğrudan doğruya askeri avantaja oranla aşırı bir şekilde sivil hedeflere zarar vereceği ya da sivilleri yaralayacağı ya da rastlantısal olarak can kaybına yol açacağı bilinen saldırılar da dahil olmak üzere sivillere yönelik yasaklanmış saldırılar;
  • Kızılhaç ve Kızılay amblemlerini taşıyan binalara, malzemelere, tıp birimlerine, ulaşım araçlarına ve kişilere karşı saldırılar
  • Askeri hedef olmayan din, eğitim, sanat, bilim ya da hayır amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi anıtlara ve hastanelere saldırılar
  • Teslim olmuş askerleri öldürmek ya da yaralamak
  • Uzuv keserek fiziksel olarak sakat bırakmak
  • Kişinin ölüme sebebiyet verecek ya da onun sağlığını ciddi biçimde tehlikeye atacak tıbbi ya da bilimsel deneyler gerçekleştirmek
  • Kişinin onuruna yönelik saldırı, özellikle de onur kırıcı ve aşağılayıcı muamele
  • Tecavüz ve cinsel şiddetin diğer biçimleri
  • Rehin almak
  • Kasten insan öldürmek
  • Yağma ve gasp
  • İnsanları kalkan olarak kullanmak, savunmasız kişilere zarar vermek
  • Ateşkes bayrağını, BM ya da düşman işaretini ya da Kızılhaç ve Kızılay amblemlerini kötüye kullanmak
  • Düşman mülklerini yağmalamak, yok etmek ya da zapt etmek
  • Zehir ya da zehirli silahlar, belirli gazları, vücutta parçalanan kurşunları ve yapılacak bir değişiklikle tüzüğe eklenecek diğer silahlar gibi yasaklanmış silahları kullanmak;
  • Bir savaş yöntemi olarak sivilleri kasten aç bırakmak
  • Silahlı kuvvetlere 15 yaşından küçük çocukları almak ya da onları silahlı çatışmalara aktif bir şekilde katarak kullanmak
  • İşgalciler tarafından işgal ettikleri topraklara kendi sivil nüfuslarının dolaylı olarak ya da doğrudan transferi
  • İşgal edilen toprakların nüfusunun tamamının veya bir parçasının sınır dışı edilmesi ya da transferi
  • Düşman vatandaşlarının yasal haklarını kaldırma ya da askıya alma ya da onları kendi ülkelerine karşı askeri operasyonlara katılmaya zorlamak

Lahey’de yargılanan Radovan Karaciç

Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi, 2004 yılında “Devlet dışı aktörlerin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ve bunları atma vasıtalarını üretme, sahip olma, satın alma, geliştirme, nakletme veya kullanımını yasaklayan etkili yasaların çıkartılması  ve nükleer tesislerin güvenlik önlemlerinin alınması” yönünde 1540 sayılı kararını almıştır.

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku kapsamında Türkiye’nin Taraf Olduğu Bazı Sözleşmeler

Kitle İmha Silahlarının yayılma riskinin yüksek olduğu bölgelere yakın bir konumda bulunan Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ile bunların fırlatma vasıtalarının yayılmasının önlenmesine ilişkin 1540 sayılı Kararını desteklemiştir.

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edilmiş ve 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) 1979 ve Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması’na (CTBT) 2000 yılında, Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne 1997 yılında, Biyolojik Silahlar Sözleşmesi’ne 1974 yılından bu yana taraftır. Türkiye, 1996 yılında konvansiyonel silahlar ve çift kullanımlı malzeme ve teknolojinin ihracat denetimlerine ilişkin Wassenaar Düzenlemesi’nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.

Türkiye, Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi’ne 1997 yılında katılmış, 1999’da Zangger Komitesi’ne, 2000 yılında ise Nükleer Tedarikçiler Grubu ile kimyasal ve biyolojik maddelerin dışsatımının kontrolü alanında faaliyet gösteren Avustralya Grubu’na üye olmuş, 25-26 Kasım 2002 tarihli Balistik Füze Yayılmasına Karşı Lahey Davranış İlkeleri Rehberini (HCOC) tanımıştır.

UCM), Ukrayna'da işlenen suçlara ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya'nın Çocuk Hakları Komiseri Mariya Lvova-Belova hakkında 17 Mart 2023'te tutuklama kararı çıkarmıştır
UCM), Ukrayna’da işlenen suçlara ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya’nın Çocuk Hakları Komiseri Mariya Lvova-Belova hakkında 17 Mart 2023’te tutuklama kararı çıkarmıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ile bazı HAMAS yöneticileri hakkında tutuklama emri çıkarıştı
Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ile bazı HAMAS yöneticileri hakkında savaş suçları ve soykırım iddiaları kapsamında tutuklama emri çıkarmıştı

Savaş ve Barış Hukuku

0
Savaş ve Barış Hukuku

Savaş ve Barış Hukuku (De iure belli ac pacis(, Hugo Grotius‘un (10 Nisan 1583 – 28 Ağustos 1645) uluslararası hukukta temel bir eser olarak kabul edilen savaşın hukuki statüsü üzerine yazdığı 1625 tarihli bir kitaptır.

Hukukçu, avukat, yargıç, akademisyen, devlet adamı ve diplomat olarak görevler yapan Grotius, aynı zamanda hukuk felsefesi ve uluslararası hukuk alanındaki eserleri ile bilinmektedir. De Jure Belli Ac Pacis, Grorius’un en ünlü eseridir. Savaş, onun için “necessary evil” yani zorunlu kötülüktür. 

Uluslararası Hukuk alanında yürürlükte olan “denizlerin serbestisi” ilkesi de onun doğal hukuk felsefesinin insanlığa armağanlarındandır. 

Eserin Tanıtım Bülteni 

“Uluslararası hukukun büyük kurucularından Hollandalı ünlü hukukçu Hugo Grotius (1583-1645), Savaş ve Barış Hukuku başlığını taşıyan üç ciltlik yapıtını 1625’de Latince olarak yayımlamıştır. Kısa bir süre içinde kitabın yeni baskıları, sonra da dünyanın yaygın dillerine çevirileri yapılmıştır.

Grotius’un görüşleri ve düşünceleri yurdumuzda da hukuk felsefesi, kamu hukuku ve uluslararası hukuk alanlarında çalışanlarca gereği gibi ele alınmış, çeşitli açılardan incelenmiştir. şu var ki, bugüne kadar, De lure Belli Ac Pacis’in Türkçe bir çevirisi, tümüyle ya da seçmeler olarak, yayımlanmamıştır.

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Savas-ve-Baris-Hukuku.avifGrotius’un bu ünlü yapıtını dilimize kazandırmayı uzun yıllardır düşünmekteydim. Ancak, bunun için gerekli çalışmanın büyüklüğü, öte yandan da bin sayfayı aşacak bir çevirinin baskı güçlükleri, böyle bir çabayı göze almayı pek kolaylaştırmıyordu. Üstelik, kitabın tümünü dilimize çevirmenin ne ölçüde yerinde olacağı da haklı olarak sorulabilirdi. Çünkü Grotius, geniş bilgi hazinesinden yararlandığı bu kitabında yalnız uluslararası hukuk konularını değil, hukuk felsefesi, özel hukuk, ceza hukuku konularını da ele almaktadır. Klasik yazarlardan, ozanlardan, din bilginlerinden geniş ölçüde aktarmalar yapmakta, eski tarihlerden aldığı sayısız örnek-olayla görüşlerini desteklemektedir.”    Prof. Seha L. Meray 

Yaşamı boyunca hukukun laikleşmesi için çalışmalar yapan ve çağdaş uluslararası hukukun babası olarak kabul edilen Hugo Grotius’un bu önemli eserinden seçme metinleri, devletler hukuku profesörü Seha L. Meray’ın çevirisiyle sunuyoruz. Uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, hukuk ve felsefe alanlarıyla ilgilenen herkes için temel eser niteliği taşıyan Savaş ve Barış Hukuku’nun yeniden okuyucuyla buluşması önemli bir eksikliği giderecektir.”

Savaş ve Barış Hukuku

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Hugo-Grotius-Heykeli.avif

Doğal hukuk öğretisiyle ün kazanmış olan Hollandalı hukukçu, avukat, yargıç, akademisyen, devlet adamı ve diplomat olarak görevler yapan Hugo Grotius 10 Nisan 1583’te dünyaya geldi. Hukuk felsefesi ve uluslararası hukuk alanındaki eserleri ile bilinmektedir. De Jure Belli Ac Pacis (Savaş ve Barış Hukuku) Grorius’un en ünlü eseridir. Savaş, onun için “necessary evil” yani zorunlu kötülüktür. Hugo Grotius’un ortaya attığı ve bugün de hâlen Uluslararası Hukuk alanında yürürlükte olan en önemli ilke “denizlerin serbestisi” ilkesidir. 28 Ağustos 1645 günü yaşamını yitirdi. Hukuk tarihinde derin bir iz bıraktı. Heykeli dikildi. 

YARGIÇ SORUMLULUĞU : HUKUKU KORUMAK

0
Başar Yaltı - Avukatlık ve Felsefe
Yargıç Sorumluluğu: Hukuku Korumak / Av. Başar YALTI
Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir.

Hukuk devleti, devletin veya kamu görevlilerinin yapacakları haksızlıklara/yasadışılıklara karşı yurttaşı korumak üzere geliştirilmiş bir toplumsal barış ve güven projesidir. Devlet gücünü elinde tutanların, bu gücü kötüye kullanma eğiliminde oldukları tarihsel gerçeğine uygun olarak geliştirilen kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, yargı kurumuna yürütme ve yasama işlemlerini denetim görevi ve yetkisi tanınmış, kamu gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Ancak hukuk devleti kavramı, salt yargı organı ve yargıçları bulunan bir devlet anlayışına indirgenemez. Bir hukuk devletinde, öncelikle devlet adına yetki kullanan kamu görevlilerinin “hukuka” uygun davranmaları, her türlü devlet iş ve işleminin, hukukun öncelikli ve üstün sayıldığı bir anlayışla ele alınarak yürütülmesi doğal bir süreç olarak görülür.

Yurttaşların, devletin / kamu uygulamalarının hukuka uygun olmadığından kuşku duymaları halinde ise yargı denetimine başvurma haklarının olduğu, böyle bir olanağı her zaman kullanabilecekleri bir ortamı hazırlamanın da yine devletin görevi olduğu bilinir. Kısaca, bir hukuk devletinde hukuk, sorun yargının önüne gelmeden önce varlığını gösterir ve yurttaşlar, hukuksal güven içerisinde oldukları duygusunu her aşamada yaşarlar.

Hukukun üstünlüğü

Oysa ülkemizde, devlete ait iş ve işlemlerin hukuka uygun yürütülmesi yerine, haksızlığa uğrayan kişinin hak arama olanaklarına sahip olması ve bu hakkı kullanabilmesi olarak algılanan bir hukuk devleti anlayışı yerleşmiştir. Bu anlayış, devleti kutsallaştıran ve hukukun üstünde gören bir düşüncenin ürünüdür. Bu nedenle, kendisini devletle özdeşleştiren kimi kamu görevlileri kendilerini hukukun üstünde ve dışında görmekten çekinmezler. Uygulamaları da bu yönde olur. Böyle eksik ve eskimiş bir hukuk anlayışının, hukukun üstünlüğü ile bağdaşmadığını söylemek bile gerekmez.

Hukuk devleti ile ilgili olarak ikinci bir yanlış kavrayış daha bulunmaktadır. Sanılıyor ki, bir işlemi savcı veya yargıç gerçekleştiriyorsa o işlem hukuka uygundur ve bu anlamda dokunulmazdır. Oysa hukuku asıl yozlaştıran bu anlayıştır. Hukuk kavramı hukukçu ile ilintili olsa da her yargı işleminin hukuka uygun olduğu kabul edilemez. Bu, bizatihi hukukun kendisine ve asıl amaç olan adalet kavramına aykırı düşen bir yaklaşımdır.

Hesaplaşma

Hukuku içselleştirememiş bir hukukçunun yargıç, savcı ve avukat sıfatı taşıması, yaptığı işlemleri hukuka uygun hale getirmez. Hukuka uygunluk, işlemi yapanın kimliğinden bağımsız bir kavramdır. Yargıç, savcı ve avukatların yanlış karar verme olasılığı her zaman vardır. Önemli olan, yargılamanın diyalektiği içinde üretilecek son kararın “adil” bir karar olmasıdır. Ayrıca, yargılama sürecinin kendisinin de haksızlık ve hukuksuzluk üretmemesi, yargılama adaletine uyulması gerekir. Bu nedenledir ki, haksız yere bir kişinin hapse girmesindense, bin suçlunun “dışarıda” olması yeğ tutulur.

Oysa hukukun gündemden düşmediği şu günlerde, kimi savcı ve yargıçlar “hukuka” aykırı kararlara imza atmaktan çekinmiyorlar. Hukuku toplumsallığın üretildiği, barış ve uygar ilişkiler ortamı olmaktan çıkartarak, hesaplaşma arenasına çevirdikleri izlenimi veriyorlar. Ortaya çıkan toz duman içerisinde, hukukun kime hizmet ettiği bilinmiyor, giderek meşruluk temeli kayboluyor ve doğal olarak kamusal niteliğini yitiriyor. Örneğin, tüm yurttaşların dinlenmesine ilişkin bir kararın altına bir yargıç sonucunu düşünmeden imza koyabiliyor; özensizlik o noktaya varıyor ki, kendi meslektaşları için, hatta kendisi için dinleme kararı verdiğinin farkında olmayabiliyor.

İnsanlar, temel hak ve özgürlüklerinden yılları aşan süreyle yoksun bırakılabiliyor. En doğal demokratik hakların kullanılması sanki suç imişçesine, yargı eliyle korku yaratılabiliyor. Hukukun, özgürlük ve barış sağlama işlevi tersine dönerek, toplumsal huzur yok edilebiliyor.

Yargı siyasallaşırsa

Yukarıda örnekleri sayılan ve benzerleri fazlasıyla yaşanan işlemleri “hukuk” olarak kabul etmek ve bunları yaşatanları “hukukçu” olarak tanımlamak elbette mümkün değil. Bütün bu olup bitenler hukuk değilse, ne yapılmak istendiğini sorgulamak gerekmez mi? Böyle bir sorgulama bizi ister istemez, yargının siyasallaştırıldığı sonucuna götürecektir.

Hukuku üstün ve yararlı kılan onun toplumsal işlevidir. Bu işlev, barış ve adaleti gerçekleştirmek, korkusuz, eşitlikçi bir toplum yaratmak amacına yöneliktir. Bu amacın pratik sonuçlarının toplumca görülüp yaşanması gerekir. Hukukun işlev ve sonuçları ise mahkeme kararlarında kendisini gösterir.

Hukuksal gerçekçilik bakımından hukukun işlevini son tahlilde mahkeme/yargıç yerine getirir. Yargı siyasallaşırsa bu işlev yerine gelmez. Bu nedenle, yargıcın önüne gelen olaylarda kamusal vicdanı tatmin eden bir karar vermesi, onun kaçınamayacağı, zorunlu bir görevidir. Bunun doğal sonucu olarak, yargıç kararı keyfilik kaldırmaz, belirsizlik içeremez, kuşku uyandıramaz ve soyut / gerekçesiz olamaz. Yargıçlara yüklenen bu sorumluluk, aynı zamanda hesap verilebilirlik anlamındadır. Çünkü yargıç hukukun üstünde değildir. Hukuk, yargıca karşı da işletilebilir.

Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna yargı organı kendi yapısallığı içinde çözüm üretmek ve hukuka aykırı davrananları sistem dışına atmak zorundadır. Böyle bir cesareti bulamayan yargı organı, varlığını yadsımış olur. Bu nedenle yüksek yargı yerleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kendiliğinden harekete geçmelidir. Kimse bizim yetkimiz yok, görevimiz değil diyerek sorumluluktan kaçamaz. Yargılamanın temel unsuru olan avukatlar ve barolar da “yargı bağımsızdır(!), yargılamanın işine karışılamaz” diyemezler. Halkın hukuk temsilcileri olarak hukuksuzluğa anayasal bir görev olarak müdahale etmelidirler. Çünkü artık apaçık görülüyor ki “bir toplumda bir kişiye yapılmış haksızlık, o toplumun tümüne yöneltilmiş tehdit demektir”.

Av. Başar YALTI – Cumhuriyet 8 Mayıs 2009

Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik

0

“Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik”, isimli makale ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır.

Konuşulmadıkça Belirsiz Bir Metafora Dönüşen Anayasal İlke: Laiklik – İbrahim Aycan

Kafasını kuma gömmüş bir toplum ile karşı karşıyayız. Anayasanın en başında büyük ve kalın harflerle yazılı olan temel bir kuralın her gün çiğnendiği, çiğnendikçe adeta yokluğa mahkûm edildiğinin varsayıldığı bir dönemde yaşıyoruz.

Herkesin temel güvencesi, yaşamının, düşüncelerinin, inançlarının ve hayallerinin garantörü olan laiklik ilkesi her ne kadar anayasal ve yasal güvence atında olsa da fiili olarak her gün ayaklar altına alınmakta, insanlığın ve içinde yaşadığımız toplumun ortak müktesebatı yok sayılmakta ve sanki bu durum normalmiş gibi kafalar kuma gömülmektedir. Çare bu değil! Çare bu olmasa ve çarenin ne olduğu bilinse de ikiyüzlülük tam gaz devam ediyor. Oysaki toplumun tamamı büyük bir tehdit altındadır.

Karanlık Çöktüğünde Mumla Arıyoruz

Bir yanda inançlarının ve inandığı dinin ritüellerinin daha görünür kılınmasından memnun geniş bir kitlenin olduğu varsayılmaktayken diğer yanda laikliği yaşam biçimi olarak görmeye alışmış nitelikli sosyal katmanlar ve geniş kitleler filmin sonunu merak ederek izleyici koltuğuna oturmuş görünüyor. Birinci grup daha proaktif şüphesiz. Her yaşanan yeni günde yaratıcılıktan uzak ve bayatlamış emrivakiler ile de facto durum yaratmanın hazzını yeterli görüyor. Kimi çatlak sesler laiklik ilkesini kaldırmayı önerse de bunun imkânsız bir hayal olduğu zihin altına kazınmış bir gerçeklik. Öte yanda kendi özgürlüğünün derdine düşmüş kitleler laikliğin içinin boşaltılmasına ve tüm ülke sathının laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmesine karşı nasıl bir tavır koyabileceğinden emin olamayan bir profil çiziyor ve yaşanan tüm gelişmeleri adeta uzun metraj bir film gibi izliyor. Birinci kitlenin çaresizliği kendi amaçsızlığına saplanırken ikinci kitle yeni bir yol ve yeni bir pratik önermekten özenle kaçınıyor. Oysaki hayatın gerçekleri sinema filmi tadında izlenecek bir hikâye değildir.

Laikliğin Altını Oymak: Cahilce ve Ahmakça Bir Tavır

Laiklik, herkesin birbirinin dinine, inancına, inançsızlığına, yaşam felsefesine ve yaşam biçimine karışılmaması ve saygı göstermesini amaçlayan hukuksal güvencenin devlet tarafından kesin olarak sağlandığı hukuksal rejimin adıdır. Bu nedenle laiklik her ne kadar sosyal ve siyasal yanları olsa da esasen temel bir hukuki kavramdır. Böylesine herkesi kapsayan ve kucaklayan bir ilkenin altının oyulması ve günlük kamusal uygulamalarla içinin boşaltılması en başta kime zarar verebilir? Tabi ki tüm topluma! Ve hatta en çok da altını oyanlara! Ezberlenmiş retoriklere iman ederek kendisini laiklik karşıtı bir pozisyona konumlandıranların cehaleti tam da buradan geliyor. Kendi inancının ve ibadet özgürlüğünün garantisi olan bir kuralı yok etmekten kendisine fayda umanların vay haline! Yok etmek için elinden geleni yaptığı kurala yarın kendisi ihtiyaç duyduğunda hangi müktesebat imdada yetişecek? İflah olmaz bir çoklu kültürün var olmaya devam ettiği bir ülkede konjonktürel durumlara bel bağlamak cahilce ve ahmakça bir beklenti değil midir?

Toplumsal Huzurun Dinamosu

Demokrasi ve barış içinde yaşayan bir toplum olmanın tek yolu laik bir kültürü şart kılmaktadır. Bunun başka bir yolu olmadığı gibi temel bir ön koşulu da bulunmaktadır: “Hukuk kurallarının tanrısal buyruklar yerine insanlar tarafından yaratılması.”  Ne demektir bu? Dogmatik, değişmeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen, yüzyıllardır hatta binlerce yıldır değişmeyen dinsel kuralların devlet erkinin hareketlerine yön vermemesidir. Kamusal alana herhangi bir dinin, mezhebin, cemaatin, tarikatın yada inanca dayalı ekolün emirlerinin hükümran olmamasıdır. Bu konunun sürekli yeni problemler ürettiği bazı yaşamsal alanları görmezden gelecek olursak, kamu gücü kullananlar tarafından laiklik ilkesine sürekli sadakat dile getirilmekte ve dinsel bir hükümranlık da iddia edilmemektedir.

İçinde yaşadığımız ülkede -en azından kâğıt üzerinde- hukuk kuralları laik devlet ilkesine temel olarak bağlıdır ve henüz bu kağıtlar yırtılmamıştır. Yırtılmamıştır ancak yaşadığımız fiili durumların ve söylem düzeyindeki ihlallerin, kanunlara uyum endeksinde dünyada alt sıralarda ve Avrupa’da en alt sırada yer alan bir toplumdaki karşılığı toplumsal travma ve dinsel argümanlarla tetiklenmiş kaotik bir ortamdan ötesi değildir.(1) Toplumun benimsediği laik kültür ağır bir dinsel söylem bombardımanı ile dolaylı yoldan şeytanlaştırılırken dindar-dinsiz ayrımı yapmaksızın tüm toplumsal katmanlardaki huzursuzluğun derinleşmesi tam da bu nedenledir.

Alt kültür temsilcileri tarafından köpürtülen hilafet tartışmaları, İstanbul Sözleşmesi ve kadın erkek eşitliği tartışmaları, LGBTİQ bireylerin dinsel atıflarla sapık ilan edilmeleri, açıktan dillendirilemeyen ancak nafaka hakkı üzerinden medeni kanuna yapılan saldırılar, Atatürk’e söz edilememesine karşın onun yarattığı aydınlanma devrimi ögelerine bel altı vuruşlar, batı sermayesinin tepe tepe kullanılmasına rağmen batının kendi iç dinamiklerinden kaynaklı demokratik zafiyetlere serbest salvolar, çocuk yaşta evlilik-cinsel istismar tartışmaları ve benzeri kof gündem maddelerinin tamamı din ve laiklik ekseni üzerinden yaratılan huzursuzluk başlıkları olarak öne çıkıyor.  “Kızlı erkekli” evler tartışması, Kadıköy-Beşiktaş vapurundaki mini etekli kadınlar, muhafazakarlık ötesi bir bağnazlığın sözcülerinin sürekli şımartılması ve dokunulmaz kişiler gibi lanse edilmesi, fundamentalist olduğu kamuoyunca bilinen kişilere yüksek cenahtan yapılan şovlu ziyaretler, “karıları kızları helaldir” gibi uçuk saldırılar ve Türkiye’de kadın haklarının serüvenini yok sayan benzeri durumlar ise temel tartışmaları besleyen sansasyonel gürültüler olarak kayda geçiyor. Huzursuzluğun kaynağında laikliği günün birinde yok etme umut ve iştahının olduğu aşikar.(2)

Oysaki laiklik; kişinin istediği dine ya da ideolojiye inanması, dinini ve düşüncelerini açıklayabilmesi, propagandasını yapabilmesi ve yayabilmesi, ahlak telakkisini dinden bağımsız oluşturabilmesi, din dışı inanç ve düşüncelere saygı duyulması, başkalarının felsefi düşünce ve dinsel inançlarının aşağılanmaması ve baskı altına alınmaması; devletin ise tüm bu hukuki güvencelerin garantörü olmasıdır. Özetle, kendi dinsel inancını devlet eliyle ya da zorbalıkla başkalarına dayatmamak kaydıyla esasen laiklik dindar olmak isteyenlerin de hukuksal güvencesidir. İşin kör düğüme dönüştüğü yer her zamanki gibi demokrasinin temel sınırı olan başkalarının özgürlüğüne müdahale noktası olmaktadır. Kendi inanç kurallarının başkaları üzerinde de egemen olmasını isteyen bir din anlayışı laiklik ilkesine saldırmadan yapamamakta, huzuru da baltalamaktadır.

Büyük bir hayretle yaşadığımız de facto durum laikliği ortada kaldırmamakta ancak hukuk sistemini uygulamada deforme etmekte ve ülkemizi zaten içselleştiremediği temel hukuk prensiplerinden tamamen uzaklaştırmaktadır. (3)  Kâğıt üzerinde var olan insan hakları ve temel normlar mahkeme kararlarında ve idari tasarruflarda “olağan dönemlere” göre karşılığını daha az bulmaktadır. de facto durumun diğer bir zararı, şiddet dilinin ve çatışma kültürünün yaygınlaşmasına zemin hazırlamasıdır. Laiklik, ortadan kalkmamasına rağmen toplumsal barış nispi olarak ve kademeli şekilde bozulmaktadır. Açık ve şeffaf bir şekilde tartışılmaktan ve konuşulmaktan kaçınılan ve fiili duruma yansıyan kötü niyetler, toplumsal ve siyasal alanda mertlik, dürüstlük ve şeffaflığın da köküne kibrit suyu dökmekte; değerler aşınması, yozlaşma ve ilkesizlik egemen olmakta, halkın saygı duyacağı kurumsal yapılar işlevselliğini yitirmektedir.

Laikliğin Hukuk Sistemimizdeki Yeri

Cumhuriyet Devrimlerinin en önemli parçalarından birisi laiklik ise diğeri de tevhidi tedrisat olarak bilinen eğitim birliğidir. Anayasal hükümlerle koruma altına olan her iki devrimin birlikte anılması tesadüf değildir. Zira-Şeriye ve Evkaf vekaletinin kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve tüm eğitim kurumlarının laik temel üzerine bina edilmesi laikliğe inanan bir toplum inşa etmenin de temel şartı olarak görülmüştür.

Laiklik, toplumun dünya işlerinde kimsenin dinsel kuralların ya da başka bir ideolojinin baskısı altında kalmaması olduğuna göre eğitim sisteminin de buna göre düzenlenmesi işin doğası gereğidir. Çünkü, Türkiye’de Laiklik, başka toplumların daha erken dönemlerde tamamladığı aydınlanmayı, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi ve demokrasiyi sağlamanın temel şartı olarak görülmüştür. Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle Fransa’da gelişmiş ve Avrupa’ya yayılmış olan laik düşünceyi ancak 1937 yılında anayasal hüküm haline getirebilen Türkiye hem çok geriden gelmiş hem de geriden gelmenin zafiyetiyle hızlı davranmak zorunda kalmıştır. Bu zorunlu hız ve devlet eliyle yürütülen toplumsal inşa, devletin din kurallarına göre şekillenesini isteyenler tarafından jakoben olmakla da itham edilmiştir.(4)

Kökeni laikos olan ve Yunanca’da ‘laos’ kelimesinden gelen, Fransızcada ‘laicisme’ olarak kullanılan, İngilizce ve Almancada ise Latince kökeni olan ‘saecularis’ kelimesinde karşılığını bulan ve bugünkü Türkçe’ye  ‘Seküler’ kavram ile dahil olan laiklik, alt kültür egemenliğini reddeden bir üst hukuki normdur.

Laik niteliğe sahip devletlerde insanlar inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilir. Devlet inanç hürriyetinin koruyucusu olarak tüm inançlara aynı mesafededir. Laik devlet, belli bir dini ön plana çıkararak ona üstünlük tanımamaktadır. Laik devlet, hâkim bir din belirleyerek onun kurallarını bütün vatandaşlara uygulatmaya çalışmadığı gibi kimsenin dinsiz yada ateist olmasını da öngörmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgisi maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve ibadetlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.

Laiklik İlkesinin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmıştır. Laiklik ilkesinin 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak devlet yönetiminde temel kural haline getirilmesine karşın 1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda da 1928 yılından itibaren devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. Egemenlik tanrısal bir buyruğa değil “Hakimiyet bilâkaydü şart milletindir.” denilerek halka bırakılmıştır.(5)  TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.(6) (Diyanet İşleri Başkanlığının tek bir mezhep inancına hizmet etmesine ve kurumsal olarak laiklik ilkesine aykırı olmasına ilişkin eleştiriler dipnot olarak kenarda durmalıdır. Dini temsil iddiasında olan yapıların sınır tanımayan çeşitliliği ve temsili bir otoriteden yoksun oluşu bu kurumun varlığını zorunlu kılmıştır. Laik bir devlette Diyanet kurumunun yeri olmamalıdır, şayet olacaksa tüm dinleri ve belli nüfusa tekabül eden inançları temsil etmelidir)

Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama gerçekleşmiştir.  Çıkarılan bu kanunlar sonucunda dinsel kıyafet, sembol ve işaretlerle sokakta dolaşılması yasaklanmış, ders kitaplarındaki dinsel sembol ve işaretler kaldırılmış, 1924 Anayasasındaki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü 1928 yılında çıkarılmış ve laiklik ilkesi 1924 Anayasası’na 5 Şubat 1937 tarihinde girmiş, daha sonraki 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasında da laiklik ilkesi korunmuştur.(7)

1961 Anayasasına göre “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

1982 Anayasasının ikinci maddesi“ Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir. Anayasanın 174. maddesi (8)ise Cumhuriyet Devrimlerini(9) ve laikliği daha kuvvetli bir hükümle koruma altına almıştır: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”

Dinin Masumiyeti ve Laiklik

Laiklik İlkesini anayasal hüküm haline getiren Mustafa Kemal Atatürk, laikliğin yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek olmadığını, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetinin laiklik ilkesi ile garanti altına alındığını belirtmiş, din ve ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasını da öngörmüştür. İçinde yaşadığımız son dönemde, din ile ahlakın uzunca bir süre özdeşleştirilerek sunulması ve din adına temsilcilik yapanlar tarafından ahlak alanında oldukça düşük bir performans gösterilmesi sonucunda dinsel inanca sahip kitlelerin önüne büyük bir kaos çıkmış bulunmaktadır. Üstelik bu defa “Din iyidir, kötü uygulamanın sebebi dini yeterince anlamayan müslümanlardır” savunma retoriği de kitleler nezdinde meşruiyetini yitirmiştir. Din, bireylerin kişisel yaşamında saygın ve masum bir yerde dururken kamusal alana hükmeder hale gelmesi oranında temsilcilerin ürettiği tüm ahlaka uzak uygulamalar dinin sırtına yüklenmektedir. Dinin masumiyeti kitleler nezdinde bizzat siyasal temsilcileri tarafından kirletilmekte, laikliğin çizdiği ince çizginin kırılması hem devlete hem de dine olan saygının büyük bir erozyona uğramasına neden olmaktadır. Yapılan bilimsel araştırmalar bu erozyonu doğrulamaktadır. Bu çerçevede muhafazakâr gençlikteki ateist ve deist akımları ve diyanetin çözüm üretmeyen demagojik açıklamalarını(10) bir kenara koyarken, her devirde büyük saygı görmüş devlet kurumlarına olan güven oranlarının dramatik düşüşünü zikretmeden geçmemek gerekir.(11)

Laikliğin Sağladığı Özgürlük Alanı ve Alt Kültürün Küstah Cesareti

Laiklik, din gibi değişime kapalı olmayan, zamanla değişebilen anlamına gelmektedir. Laik ise, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dinî olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir. Laiklik, dinsizlik ya da ateistlik de değildir. Laiklik evrenseldir, tüm insanlığı kapsayıcıdır. Evet laik devlet düzen dinsizdir. Çünkü laik devletin dini adalettir! Bu yüzdendir ki, laik devletlerin nüfus cüzdanı olan anayasalarında din hanesi boştur, o hanede Hukuk Devleti yazar. Fakat laik devlette her tür dinden ve inançtan bireyler gerçek bir özgürlüğe sahiptir. Herhangi bir dinin siyaset alanında araç olarak kullanılmaması, inançların kişilerin vicdanı dışında baskılara açık olmaması, herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olması laik hukuk sisteminin emridir. Devlet, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tüm vatandaşlara eşit ve tarafsız şekilde davranmak zorundadır. Bu bir ateist olabileceği gibi bir Budist ya da Şintoist de olabilir.

Laik devlette kimsenin camiye, kiliseye veya sinagoga giderek ibadetin ne kadar kötü bir şey olduğunu orada bulunanlara anlatma ve baskı uygulama salahiyeti yoksa kimsenin de bir meyhaneye gidip rakı içenlere içkinin kötülüklerini anlatarak keyfini bozma veya plajda güneşlenenlerin huzurunu bozma hakkı yoktur. Laik devlette bir Budist inek eti yenilen restorana girip masaları dağıtamaz; kendisi inek eti yemiyor diye başkalarının inek eti yemesine müdahale edemez. Kamusal duvara çarpan saldırı içgüdüsü saldırganın kendi inancı ve varsa tanrısı ile baş başa kalmasını sağlar. Kimse bir başkasının dogmalarına göre yaşamını tanzim etmek zorunda değildir; ki bu baskı yurttaş üzerinde ne kadar hissedilirse devlet de o kadar laiklikten ve huzur ortamından o kadar uzaktır.

Elinde İncil ile seçim propagandası yapan alt kültür temsilcisi faşist Trump’ın aksine birinci sınıf Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Hristiyan ritüeline uyulmadığı için insanlar kınanmıyor. Avrupa ülkelerinde liderler ellerinde İncil, miting meydanlarında dolaşmıyor. Buna mukabil Avrupa’da siyasi liderler bir usulsüz otel faturası yüzünden mahkemelerde sürünebiliyor.  Hatta ceza kanunlarında hüküm olmasa da etik kurallar gereğince toplumuna hesap veriyor. Öte yandan, dinsel dogmaların gazete manşetlerini süslediği hiçbir ülkede darbe ve siyasi komplo dışında hiçbir siyasi lider ahlak dışı ilişkiler nedeniyle hesap vermiyor. Bilimselliği tartışmalı olsa da İslam dininin en iyi yaşandığı ülkeler endeksi ateizmin en yüksek oranlar taşıdığı ülkeleri, özellikle de Hollanda, İzlanda, İsveç gibi ülkeleri işaret ediyor! Eline haritayı alıp, en çok insanın öldürüldüğü ülkeleri görmek isteyenlerin gözleri istemsiz biçimde laiklikten uzak ülkelere kayıveriyor.(12)

Ülkemizde, din ve laikliğin toplumsal alanda iç içe geçmiş tartışmaların odağında olmalarına karşın, hukuk sisteminde laiklik ilkesinin köklü ve kesin şekilde kural haline dönüşmüş olması çatışma alanlarını da kendiliğinden doğurmaktadır. Din ve özellikle de mezhep üzerinden toplumsal hayatı dizayn etmek üzerine kurgu yapan alt kültür ideolojileri, din olarak tanımladığı toplumsal aforizmaları gelecek tasavvurunun inşasında masalsı bir argüman olarak ileri sürmekte ve gerçek dışı tarihsel atıflarla toplumu baskılayarak jurnallemektedir.

Gerçekliğinden koparılarak sunulan, akait yerine kıssalara dayanan, arkaik bir mitoloji ve hurafe üzerine bina edilen “mezhepçi din” hiçbir sorunu çözemediği gibi yeni sorunları toplumun önüne getirmekte ve bir “alt kültür” olarak çözümsüzlük yaratmakta, her çözümsüz kaldığında ırkçılığı imdada çağırmaktadır. Masal tadındaki gelecek tasavvuru esasen milliyetçiliğin ve daha özelde ırkçılığın arkasına saklanmakta, ahlaktan soyutlanmış müteahhit dinciliğinin yetersizliği kamufle edilmektedir. Kısırdöngünün adı evrensellik karşıtı alt kültür saldırısından başka bir şey değildir!

Tarihsel Kısırdöngü

İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Barosunun iki yılda bir düzenlediği Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumunda yapmış olduğum “Dante’nin Evrensel Krallığında Uluslararası Hukuk mu yoksa çatışma mı galip gelecek? Medeniyetler çatışmasında senaryo taraflar ve rolleri” başlıklı bildirimde de vermiş olduğum trajik birkaç örneği burada tekrar etmek istiyorum. (13)

Eski Diyanet İşleri Eski Başkan Mehmet Görmez; 2014 yılında vermiş olduğu bir röportajda hak ettiğinden daha az ilgi gören sözler söylemişti. Görmez, “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’u Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da… Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebaplar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz” diye konuşmuştu. (14)

Bugün İslam Dünyası olarak kullanılan içi boş karamın kapsama alanında fikir kıtlığı çekildiği anda haçlı seferleri ileri sürülmekte; kendi iç sorunlarını ve yetersizliklerini başkalarına yıkarak kurtulma yolu seçilmektedir. Haçlı Seferleri analizlerine ayrılan zamanın bir kısmı Sıffin Savaşına ayrıldığı takdirde daha rasyonel sonuçlara varılabilir. Sıfin Savaşı, Dördüncü Halife Ali ile, onun halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Muaviye arasında 657 yılında patlamış; yüzyıllar sonra ortaya çıkan İŞİD’in merkez üssü Rakka civarında büyük kan dökülmüştür. Her iki tarafın askeri kapasitesinin yaklaşık 100.000 kişi olduğu ve toplamı 200.000 kişi olan, 70.000 civarında insanın öldüğü bu savaşta yer alanların mevcudu 300-400 yıl sonra saldırıya geçen en baba haçlı ordusundan daha büyüktür.(15) Dünya nüfusunun artışını da dikkate aldığımızda dinsel paradigmanın iflasını müşahede etmemek imkansızdır.

Bugün Suriye ve Irak bölgelerindeki çatışmaları dikkate aldığımızda 1400 yıl önceki çılgın iktidar savaşlarının benzer şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Sorunu tarihsel kaynağından tartışmaya başlamadığımız takdirde doğru sonuçlara ulaşma imkânı da bulunmamaktadır.

Fas Tevhid ve Islah Hareketi’nin Başkan Yardımcısı Muhammet Tullabi, Marksist-Leninist bir örgütün üst düzey yöneticiliğinden 90’lı yılların başlarından itibaren İslami hareketin saflarına geçmiştir. Ona göre İslam dünyası entelektüel açıdan komadadır ve bölgeye şizofrenik bir tarih bilinci hâkimdir.

Tullabi, “ABD’nin küresel düzlemde işlediği hatalar nedeniyle değil, daha çok tarihin alttan alta işleyen kanunları nedeniyle meydana gelen bir medeniyet değişimi ve medeniyetin doğuya göç etmesi nedeniyle olacak. Ben Avrupa’da görüştüğüm öğretim üyeleri ya da düşünürlere Avrupa Birliği’nin bu yüzyılın ortasında çökeceğini söylüyorum. Bu aynı zamanda Batı’nın sönümlenmesinin başlangıcı olacak. Bizler İslam dünyası olarak yükselmekte olan Doğu güçleriyle, yani Konfüçyüs medeniyeti ve Hindu medeniyeti havzası güçleriyle bir çatışmaya girmekten kaçınmamız gerekiyor… Çin, bu devasa İpekyolu projesiyle bizim yeniden doğuşumuzu sağlayabilir ancak bu aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki nüfuzunun sona ermesiyle sonuçlanacaktır.” demekte ve yine başka bir medeniyetten düşman olarak gördüğü Batı’ya karşı yardım dilenmektedir.(16)

Gerçeği Görmemek Üzerine Kurgulu Özeleştiriler

Tullabi’nin“ Hak olan bir inanca sahibiz ancak davranışlarımız batıl. Batılılar ise teoride temelsiz olmasına rağmen davranış ve tutum noktasında hakkı temsil ediyorlar. Batı üretken, demokratik, şeffaf ve toplumsal adalete önem veriyor. Bütün bunlar İslam’ın desteklediği ve önemsediği değerler.” sözü ise yukarı da bahsettiğimiz “İslam dini iyi ama Müslümanlar çok kötü” tezinin bir başka şekilde ifade edilmesidir. Batı diyerek yaftaladığı medeniyetin din üzerinden değil laiklik üzerinden kurgulanmış bir medeniyet olduğunu kurnazca gizlemekte; din üzerinden bir medeniyet tasavvuru ve kültür coğrafyası tezi ileri sürmektedir. Din ile ilgili sorunlarını 200 yıl önce çözüp bitiren batı ile hala dinsel dogmaların kısırdöngüsünde çırpınan kendi dünyasını rakip olarak görmesi cehaletin okumuş versiyonu olarak kayıtlara geçmektedir.

İslam ülkesi olarak bilinen ülkelerdeki en küçük karmaşa ve ekonomik sorun sonucunda bu ülkelerde yaşayan insanların Batı ve Dinsiz olarak tanımlanan ülkelere göçmek için sıraya girmeleri de (İşin insani boyutunu ayrı tutmak kaydıyla) ayrı bir ikiyüzlülük siyasetinden başka bir şey değildir. Yine sözde ve hayali İslam Coğrafyası ülkelerinin elit ve yönetici sınıflarının neredeyse tamamının çocuklarını batı ülkelerinin modern okullarında ‘dolar’ tarifesine göre okutması ikiyüzlü ve ahlaktan yoksun alt kültür kompleksinin başka bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Hem zorda kalanların hem de elitlerin “düşman” cenaha koşmaları laik medeniyetin evrenselliğini ayrıca kanıtlamaktadır.

Çoklu hukuk ve yolsuzluk kavramları ile anılan Malezya’nın Başbakanı Mahathir Muhammed ise, “Müslüman ve İslam düşmanlığı, İsrail’in kuruluşundan ötürü var. Müslümanlar hiçbir şey yapmasa dahi terörizmle suçlanıyor. Dünya genelinde birçok savaş var ve bu savaşların çoğu İsrail’in kuruluşuyla bağlantılı… Bugün aracılar yoluyla dünyayı Yahudiler yönetmektedir. Başkalarını kendileri için savaştırıp ölüme yollamaktadırlar. Sosyalizmi, komünizmi, insan haklarını ve demokrasiyi icat ettiler; böylece onlara eziyet çektirmeyi yanlış yaptırdılar, diğerleriyle eşit haklardan yararlanmaktadırlar” demekte, rasyonaliteden ve akıldan uzaklaşmanın fotoğrafını çizmekte; başka din ve başka bir ülkenin mağduriyet ve yobazlık siyaseti üzerinden kendini ve kendini tanımlamakta gerek kendi ülkesinde gerekse tüm dünyada laik, özgür ve akılcı düşüncenin egemen olmasına yeni bariyerler koymaktadır. (17)

Kendi dinini merkeze koyarak uydurulan masalsı hayallerin boş olduğu hem tarihte defalarca deneyimlendi hem de günümüzde deneyimleniyor. Tarihte hiçbir din devleti; günün koşullarına göre tüm halkına refahı, hukuk devletini ve sosyal adaleti bir arada sağlayamadı. Laiklikten uzak her türden ve ekolden uygulama bugün halen dünyanın birçok yerinde mevcut ve sadece kan üretiyor. Bunu görmek için, bağnaz dinciliğin labirentinden çıkamayarak deizme saplanan gençliğe söyleyecek sözü olmayanların kafasını kumdan çıkarmaları yeterli! İddialı olabilir ancak masal tadında bir yaşam isteyenlerin yeri gökkuşağı rengindeki laiklik şemsiyesinin tam altıdır.

Yapılması gereken tek çıkar yol, her türlü bilim dışı bagajlardan kurtulmaktır. Her türlü tarikat, cemaat, mezhep ve sosyal cenahtan çekinmeden laik düzeni savunmak, açıkça ve alenen savunmaktır.

1- World Justice Project-Rule of Law Index
2-Türkiye’de kadın haklarının serüveni
3-Temel Hukuk Prensipleri– Hukukun Evrensel İlkeleri
4-Türk Modernleşmesinde “Jakoben Laiklik” Sorunsalı
5-Teşkilatı Esasiye Kanunu
6- Tevhid-i Tedrisat Kanunu
7- https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1961-anayasasi/
8- Anayasanın 174. maddesi
9- Cumhuriyet Devrimleri
10- Türkiye’de deizm tartışması: Muhafazakar gençlik dinden uzaklaşıyor mu?
11- Abdulhamit Gül: “Türkiye’de yargıya güven önceleri yüzde 60-70’lerdeyken şimdilerde yüzde 20’lerin altına düşmüştür”
12-2018’de yayınlanan İslam dinine en uygun yaşayan ülkeler endeksinde (Islamicity Index) Türkiye 95. sırada yer aldı. İslam’a en uygun yaşayan ilk 40 ülke arasında ise Müslüman olan hiçbir devlet bulunmadığı da iddialar arasında yer alıyor.
13-Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumu
14- Eski Diyanet İşleri Eski Başkan Mehmet Görmez’in 2014 yılında vermiş olduğu röportaj: ‘Bir günde katledilen bin Müslümanın yüzde 90’ını Müslüman katlediyor’
15- Sıffin Savaşı -İslam Ansiklopedisi
16-https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/28/muhammet-tullabi-medeniyetin-agirlik-merkezi-doguya-kayiyor/
17-Malezya Başbakanı Mahathir: İslam düşmanlığı, İsrail’in kuruluşundan ötürü var

Butler Yasası 

0
Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren Butler Yasası (Butler Act) , eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında Evrim Teorisi’nin okutulmasını yasaklıyor ve aksi yönde davranışlara karşı hapis ve para cezası öngörüyordu.  Tennessee Temsilciler Meclisi üyesi John Washington Butler tarafından ortay atılan yasa, 21 Mart 1925 çıkarıldı

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren Butler Yasası (Butler Act), eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında Evrim Teorisi’nin okutulmasını yasaklıyor ve aksi yönde davranışlara karşı hapis ve para cezası öngörüyordu.  Tennessee Temsilciler Meclisi üyesi John Washington Butler tarafından ortay atılan yasa, 21 Mart 1925 çıkarıldı. Mecliste 71’e karşı 6 oyla neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Tennessee Senatosu, 24’e karşı 6 oyla ve ezici çoğunlukla yasayı onayladı. Yasa spesifik bir şekilde, İncil’de öğretildiğinin aksine, insanın ilahi yaratılışını reddeden herhangi bir doktrinin öğretilmesini yasadışı ilan etmişti. İlahi Yaratılış hikayesini inkar eden herhangi bir teoriyi anlatmak veya ve insanın bir hayvan takımından geldiğini öğretmek yasaklandı. Yasa, jeolojiye ilişkin katı kurallar getirmedi, dünyanın yaşına ve arkeolojik bilimsel teorilerin öğretilmesine açıkça kısıtlama getirmedi. Köktendinci ve kutsal inanç temelli yasa ABD’de ve dünyada büyük yankı uyandırdı. Suç işleyen öğretmenlerin her suç için 100 ila 500 dolar arasında para cezasına çarptırılacağı öngörülen yasa 1 Eylül 1967 tarihinde yürürlükten kaldırıldı.

Scopes Monkey Trial – Scopes Maymun Davası

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren ‘Butler Yasası’ adlı kanun, eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında evrim teorisinin okutulmasını yasaklamış ve aksi davranışlara hapis ve para cezası getirmişti. Amerikan Sivil Özgülükler Birliği (ACLU) bu yasaya dava açmak istiyordu ve bunun için de cesur bir öğretmene ihtiyaç vardı. 24 yaşındaki genç biyoloji öğretmeni John Scopes hapse girmeyi göze aldı ve dersinde evrim teorisini anlattı. Ön soruşturma jürisine tanıklık yapan üç öğrenci Scopes’ın evrimden bahsettiğine tanıklık yapınca hakkında tutuklama ve yargılanma kararı verildi. Bu üç öğrenciden biri mahkeme binasından çıkarken gazetecilere; ‘’Aslında evrim teorisinin çoğuna inanıyorum ama bu maymun işine inanmıyorum’’ diye konuştu. Butler Yasası da ilginç olarak, maymun şempanze, gorillerin ve diğer hayvanların evriminin anlatılmasını yasaklamıyordu. Sadece insanın da gezegen üzerindeki diğer biyolojik canlılar gibi belli bir evrimden geçmiş olduğu fikrine karşı çıkıyordu. Bu da, Darwin’in evrim teorisinde yer alan özetle, ‘insan, goril, şempanzelerin aynı ortak atadan evrimleştiği’ görüşünün, dava etrafındaki tartışmalarda ‘insanın maymundan geldiği iddia ediliyor’ şeklinde gerçekte teoride yer almayan bir iddiaya dönüşmesine neden oldu.

Scopes Davasının Scopes Maymun Davasına Dönüşmesi

Mahkeme dışına şempanzeler getirildi ve gösteriler yapıldı. Bu durum Scopes Davasının adının Scopes Maymun Davasına dönüşmesine neden oldu. Evrimin, bütün biyolojik türlerin nasıl oluştuğuna bakan bir teori olmak yerine kamuoyunda ‘maymunlarla ilgili bir teori’ şeklinde algı oluşmasında önemli rol oynadı. Kimsenin adını duymadığı bir yer iken dava ile bir anda ünlenen Dayton’da, ticaret odasının paranın kokusunu almasıyla işler değişti. Bunu bir fırsata çeviren ticaret odası, davaya daha çok insan çekmek için mahkeme salonunun etrafını bir ‘maymun sirkine’ dönüştürdü. Scopes’ı mahkum ettirmeye çalışan ve Butler Yasasının da eyaletteki bir numaralı destekçisi olan Hristiyan Fundementaller Birliği başkanı vaiz William Bell Riley, davanın avukatlığını üstlenmesi için Demokrat partinin eski başkan adayı ve ABD dışişleri eski bakanı William Jennings Bryan ile anlaştı. ACLU ve Scopes’ın savunma ekibi ise ACLU’nun en önde gelen avukatlarından Clarence Darrow’a avukatlık teklifi götürdü. Darrow, kendisinin agnostik olması nedeniyle davanın bir sirke dönüştürülebileceği endişesiyle başta bu fikre sıcak bakmadı ancak, davanın o olsa da olmasa da sirke dönüşeceğini fark edince kabul etti.

Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması

0
Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1 Mart 1921 tarihinde Türkiye adına Yusuf Kemal Tengirşenk ve Rıza Nur, Afganistan adına General Mehmed Veli Han tarafından imzalanmıştır. Antlaşma, TBMM hükümetinin doğulu devletlerle yaptığı ilk dostluk antlaşması olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarının ilklerinden olan Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması, 1928 yılında Ankara’da yenilenmiş ve yeni antlaşmada ittifak taahhüdü tadil edilmiştir.
İngiltere’nin egemenliğinde bulanan Afganistan’ın 1919 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra Rusya’dan yardım istemek üzere Moskova’ya göndermiş olduğu heyetin yaptığı görüşmeler sonucunda Rusya, Afganistan’ın bağımsızlığını tanımıştır. Türkiye Heyetinin Moskova’da bulunduğu sırada, bağımsızlığını henüz kazanmış olan Afganistan’ın temsilcilerinin de orada bulunması vesilesiyle iki ülke arasında bir ahitname imzalanmıştır.
Antlaşmanın 2.maddesinde, “Taraflar birbirlerinin istiklâlini tanımayı, bütün şark milletlerinin kurtuluşunu ve hürriyetini bu milletlerin istediği idare tarzına müstakil bir şekilde gerçekleştirme hakları olduğunu belirtiyordu” denilmekte ve istiklal mücadelesi veren iki halkın dayanışması vurgulanmaktadır.
Antlaşmaya göre; Türkiye Afganistan’a kültürel bakımdan yardım etmeyi, subay ve öğretmen göndermeyi taahhüt etmiş; iki ülke arasında ticaretin geliştirilmesi, posta teşkilatının kurulması ve iki taraftan birinin tanımadığı antlaşmayı diğerinin de tanımaması gibi hususlar yer almıştır. Antlaşmadan sonra Afganistan Hükümeti Ankara’ya elçi göndermiş, bu durum hareketi TBMM’ni meşruiyeti bakımından olumlu sonuçlar doğurmuştur.

turk-afganistan-dostluk

Afganistan ve TBMM karşılıklı olarak birbirinin varlığını ve bağımsızlığını resmi olarak kabul etmiş, iki ülkeden birinin saldırıya uğraması halinde diğer tarafın kendisine saldırılmış olarak kabul etmesi ilkesi benimsenmiş, karşılıklı yardımlaşma ve destek sözü verilmiştir. Türkiye’nin varlığını ve bağımsızlığını tanıyarak Ankara’ya elçi gönderen ilk Müslüman ülke Afganistan olmuştur.

TÜRKİYE – AFGANİSTAN ANTLAŞMASI

Moskova, 1 Mart 1921

(Metin)

Bismillâhirrahmanirrahim,

Yüce Türkiye Devleti ve Afganistan, içtenlikle birbirine bağlı, bir umut ve kutsal amaçla gönülleri dolu olarak; nesnel ve moral bakımdan bütünüyle yüksek ortak çıkarlara sahip bulundukları ve bu devletlerden birinin mutluluk ve felâketinin ötekinin mutluluk ve felâketine neden olacağı kanısı ve inancıyla; Doğu dünyasının uyanma ve kurtuluşunun başlangıcının sevinçle görüldüğü şu anda, geçmiş zamanlardaki gibi bağlantısız (irtibatsız) ve yalnız kalınamayacağı ve kendilerine kimi tarihsel görevler düşmekte olduğu bilinci içinde; bir vücudun parçası gibi, Taraflardan birine gelecek sıkıntı ve dertten öteki Tarafın etkilenip üzüntü duymasını doğal sayan bu iki kardeş Devlet ve ulus, aralarında öteden beri var olan moral birliği ve doğal ittifakı siyaset alanına geçerek, bu ittifaka somut ve resmi bir nitelik verip tüm Doğunun gelecekteki mutluluğu için hayırlı bir başlangıç olmak üzere, uğurlu bir İttifak Antlaşması yapmayı kararlaştırmışlardır. Bu amaçla,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetince:

Hükûmet üyelerinden Ekonomik İşler Bakanı Yusuf Kemal ve

Eğitim İşleri Bakanı Dr. Rıza Nur Beyler;

Yüce Afganistan Devletince:

Olağanüstü Büyükelçi Sayın General Mehmet Veli Han; yetkili Temsilci olarak atanmışlardır. Adı geçen yetkili Temsilciler, birbirlerinin yetki belgelerinin düzenli olduğunu görerek, aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir:

Madde 1

Çok şükür bağımsız bir yaşam sürdüren Türkiye Devleti, içtenlikle ve gönülden bağlar ile bağlı bulunduğu Yüce Afganistan Devletini gerçek anlamıyla bağımsız tanımayı bir görev bilir.

Madde 2

Bağıtlı Yüksek Taraflar, tüm Doğu uluslarının kurtuluş, bütünüyle her Ulusun istediği herhangi bir rejim ve hükûmet biçimi ile kendisini yönetmekte özgür olduğunu açıklar; Buhara ve Hayve Devletlerinin bağımsızlığını tanırlar.

Madde 3

Yüce Afganistan Devleti, yüzyıllardan beri İslâmiyet’e önderlik ve ona üstün görevler yapmış olan, Hilâfet dünyasını elinde tutan Türkiye’nin bu alanda lider olduğunu, bu fırsattan yararlanarak da, açıklar.

Madde 4

Bağıtlı Taraflardan biri, Doğuyu istilâ, ya da sömürge yapma siyasetini izleyen her hangi bir emperyalist Devlet tarafından ötekine yapılacak saldırıyı bizzat kendine yapılmış sayarak, elindeki araçlar ve olanaklarıyla, onu püskürtmeyi kabul eder.

Madde 5

Bağıtlı Taraflardan her biri, ötekinin anlaşmazlık içinde bulunduğu üçüncü devletin çıkarlarına uygun, ya da öteki bağıtlı Tarafın çıkarlarına zararlı her hangi bir devletlerarası antlaşma ve sözleşme yapmamayı ve herhangi bir devletle antlaşma imzalayacağı zaman öteki Tarafa haber vermeyi yükümlenir.

Madde 6

Bağıtlı Taraflar, arasındaki ekonomik ve ticaret ilişkilerinin ve Konsolosluk işlemlerinin düzenlenmesi için gerekli sözleşmeleri ayrıca yapacaklar ve şimdiden birbirlerinin Başkentlerine Büyükelçi göndereceklerdir.

Madde 7

Bağıtlı Taraflar iki ülke arasında düzenli ve özel postalar kurarak, siyasal durumları ile eğitim, ticaret vb. durumlardan ve her türlü gereksinim ve isteklerinden, karşılıklı ve en ivedi olarak, birbirlerine bilgi vereceklerdir.

Madde 8

Türkiye Afganistan’a kültür alanında yardım etmeyi, öğretmen ve subay göndermeyi ve bu öğretmenler ve subayların en az beş yıl görevde kalmasını ve bu sürenin sonunda, Afganistan isterse, yeniden eğiticiler göndermeyi yükümlenir.

Madde 9

Bu Antlaşma en kısa sürede onaylanacak ve o andan başlayarak yürürlüğe girecektir.

Madde 10

Bu Antlaşma iki örnek olarak Moskova’da düzenlenmiş ve Tarafların tam yetkili Temsilcilerine imza edilip verilmiştir. Antlaşma Hicri yılın bin üç yüz otuz dokuzunda, Cemaziyelahirin yirmi birinci gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı günü imza edilmiştir.

Olağanüstü Büyükelçi Veli
Yusuf Kemal
Doktor Rıza Nur

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması

0

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra laik sistemin kurulabilmesi için gerçekleştirilen en önemli devrimlerdendir.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilerek Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçildikten sonra vakıflar konusundaki düzenlemeler yeni şartlar çerçevesinde şekillenmiştir. Hükümet öncelikle, vakıfların millete intikalini ve bir gene müdürlük tarafından idare edilmesini kararlaştırmıştır. Öte yandan halifelik ve şer‘î işlerin idaresi yeni siyasî gelişmeler sonucunda yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Hilâfete karşı gösterilen aşırı ilgi ve Halife Abdülmecid Efendi’nin bazı davranışlarının da etkisiyle halifelikle birlikte; Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi hususunda ortak bir kanaat oluşmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1924’te meclisin açılış konuşmasında eğitimin birleştirilmesini ve dinin siyaset sahnesinden geri çekilerek Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması gerektiğini ifade etmiş ve ertesi gün Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda bu esaslar kabul edilmiştir.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, 3 Mart 1924’te Şer‘iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun teklifi ve ardından Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile Hilâfetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunun kabulü ile uyumlu ve paralel bir karardır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması

Lağvedilen Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine, İslâm dininin itikad ve ibadete dair hüküm ve işlerinin yürütülmesi ve dinî müesseselerin idaresiyle görevli Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Vakıfların idaresi ve işleriyle ilgilenen Evkaf Müdüriyet-i Umûmiyyesi(vakıflar Genel Müdürlüğü) kurulmuş; Diyanet İşleri Reisliği ile birlikte Başbakanlığa bağlanmıştır.

Ülkedeki bütün cami, mescid, tekke ve zâviyelerin yönetimiyle; imam, hatip, vâiz, şeyh, müezzin ve kayyım gibi görevlilerin işlemleri Diyanet İşleri reisinin yetkisine bırakılmıştır. Müftüler Diyanet İşleri Reisliği’ne bağlanmıştır.

Aynı tarihte çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile ülkedeki bütün eğitim ve öğretim kurumlarının yanında Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’ne bağlı olan veya vakıflarca yönetilen mektep ve medreseler de Maarif Vekâleti’ne devredilmiş; bir süre sonra da medreseler kapatılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde çok önemli görevler üstlenen iki büyük kurum revizyona tabi tutulmuştur. Şeyhülislâmlık ve Vakıfların idaresi ayrı ayrı genel müdürlük seviyesine indirilmiş, etkisiz hale getirilerek yeni devlet teşkilatı içerisinde yerini almıştır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce Şer’iyye Mahkemeleri ve Şer’iyye Sicilleri

Osmanlı mahkemelerinde verilen kararların ve tutulan kayıtların toplandığı defterlere Şeriye Sicilleri denilmektedir. Kadı sicilleri, kadı divanı, mahkeme kayıtları, sicillât-ı şer‘iyye ve yaygın kullanımı ile şer‘iyye sicilleri denilen bu defterler; kadı yahut nâibi tarafından tutulmakta ve çeşitli türden belgeleri içermektedir.

Osmanlı Devleti’nde merkezde ve taşrada her tabakadan insanlar arasındaki hukukî ilişkilere dair kayıtları içeren bu defterler; Osmanlı hayatının aile, toplum, ekonomi ve hukuk gibi birçok alanının tarihi için en önemli kaynaklardır.

Şeriye Mahkemelerinin Kapatılmasından önce kadıların tuttukları siciller; Osmanlı sistemindeki etkin rolleri sebebiyle sosyal ve yerel tarih çalışmalarında da ana kaynak niteliği taşımaktadır.

Mahkemede görülen davaların veya kişilerin kendi aralarında yaptıkları mukavelelerin kayıt altına alınma usulleri hem fürû-i fıkıh eserlerinin “kitâbü’d-da‘vâ, kitâbü’l-mehâdır ve’s-sicillât” ya da “edebü’l-kazâ/kādî” gibi başlıkları altında, hem de erken dönemden itibaren fıkıh literatürü içinde özel bir tür haline gelen İlmü’ş-şürût ve Edebü’l-kazâ adlı eserlerde genişçe işlenmiştir.

Bu eserlerde “vesika, mahzar, sicil” diye adlandırılan kayıt çeşitleri arasındaki farklar belirtilmiş ve nikâh, bey‘ gibi model akidlerin her birine dair kayıtların şekil şartlarıyla ilgili pek çok örnek verilmiştir.

“Kadı onayı ve kararı bulunmayan kayıt” anlamındaki mahzar ile “kadı onayı ve kararı bulunan kayıt” anlamındaki sicil kavramlarının terim haline geliş süreci literatürden takip edilebilmektedir. Bununla beraber bu kayıtların defterlerde toplanmasının (sicil/sicillât) oluşum tarihi henüz yeterince açıklığa kavuşturulamamıştır.

Şer‘iyye sicil defterlerinin ne zamandan beri var olduğu hususundaki modern tartışmada Manna, erken dönem İslâm tarihi kaynaklarında hiç zikredilmemesinden ve önceki devirlerden günümüze sicil defterlerinin kalmamasından yola çıkarak Ebied ve Mandaville gibi araştırmacıların var sayımlarının aksine bu defterlerin sistematik biçimde sadece Osmanlı döneminde tutulduğunu söylemektedir.

Ottawa Sözleşmesi

0

Ottawa Sözleşmesi (Anti-Personel Mayınların Kullanımının, Depolanmasının, Üretiminin ve Devredilmesinin Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme)” Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilerek 4 Aralık 1997 tarihinde Kanada’nın Ottawa’da kentinde imzaya açılmış ve 1 Mart 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

2002 yılı Aralık ayında, BM Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi´ne dair bir Çalışma Grubu kurulmuş ve patlamayan teçhizatın neden olduğu ölüm ve yaralanmaları durdurmayı amaçlayan tedbirler, tespit etmekle görevlendirilmiş, bu çalışmalar sonucunda sözleşme hazırlanarak imzaya açılmıştır.

Ottawa Antlaşması 131 ülke tarafından onaylanmış ve 146 ülke tarafından imzalanmıştır. Türkiye’nin de imzaladığı bu sözleşmeye ABD taraf değildir.

Türkiye Bakanlar Kurulunun 28 Mart 2003 tarihli kararı ile sözleşmeye katılmaya karar vermiş, Resmi Gazete’de 14 Nisan 2003 tarihinde yayınlanan karar gereğince Sözleşme, Türkiye açısından 1 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Kanun No : 4824
Kabul Tarihi : 12.3.2003
Resmi Gazete : 15.3.2003 – 25049

ANTİ-PERSONEL MAYINLARIN KULLANIMININ, DEPOLANMASININ,
ÜRETİMİNİN VE DEVREDİLMESİNİN YASAKLANMASI VE
BUNLARIN İMHASI İLE İLGİLİ SÖZLEŞME

Giriş

Taraf Devletler,

Her hafta çoğu masum ve korunmasız sivillerden ve özellikle çocuklardan oluşan yüzlerce kişiyi öldüren veya sakat bırakan, ekonomik kalkınmayı ve yeniden yapılanmayı engelleyen, mültecilerin ve iç göçe maruz kalmış kişilerin yurtlarına dönmelerine manî olan ve yerleştirildikten sonra yıllarca diğer vahim neticeler yaratan anti-personel mayınların neden olduğu acılara ve kayıplara son vermeye kararlı olarak,

Dünyanın her tarafında yerleştirilmiş bulunan anti-personel mayınların kaldırılması mücadelesine etkili şekilde ve eşgüdüm içerisinde katkıda bulunmak için ellerinden gelen azamî gayreti göstermenin ve bunların imhasını sağlamanın gerekli olduğuna inanarak,

Mayın kurbanlarının, sosyal ve ekonomik bakımlardan yeniden uyum sağlamaları dahil, bakım ve rehabilitasyonlarına yardım etmek için ellerinden gelen azamî çabayı harcamayı arzu ederek,

Anti-personel mayınların tamamen yasaklanmasının aynı zamanda önemli bir güven artırıcı önlem olacağını kabul ederek,

Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesinin 3 Mayıs 1996 tarihinde tadil edilen Mayınlar, Bubi Tuzakları ve Diğer Teçhizatın Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması hakkındaki Ek Protokolünün kabul edilmesini memnuniyetle karşılayarak ve henüz onaylamamış bulunan bütün Devletlere en erken zamanda bu Protokolü onaylamaları için çağrıda bulunarak,

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, bütün Devletleri anti-personel kara mayınlarının kullanımının, depolanmasının, üretiminin ve devredilmesinin yasaklanması için etkin, hukukî bağlayıcılığı olan uluslararası bir anlaşmayı gayretli bir şekilde takibe teşvik eden, 10 Aralık 1996 tarihli ve 51/45 S. sayılı Kararını da memnuniyetle karşılayarak,

Anti-personel mayınların kullanımını, depolanmasını, üretimini ve devredilmesini yasaklamak, sınırlamak, veya askıya almak amacıyla geçmiş yıllarda alınan tek ve çok taraflı önlemlerden ayrıca memnuniyet duyarak,

Anti-personel mayınların bütünüyle yasaklanması için yapılan çağrının da kanıtladığı gibi, kamu vicdanının insanî ilkelerin daha ileriye götürülmesindeki rolünü vurgulayarak ve Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketinin, Kara Mayınlarının Yasaklanması Uluslararası Kampanyasının ve dünyanın her yerindeki çok sayıdaki diğer hükümet dışı kuruluşların bu amaçla gösterdiği çabaları tanıyarak,

Uluslararası topluluğu anti-personel mayınların kullanımını, depolanmasını, üretimini ve devredilmesini yasaklayan, hukukî bağlayıcı olan uluslararası bir anlaşma müzakere etmeye çağıran 5 Ekim 1996 tarihli Ottava Deklarasyonunu ve 27 Haziran 1997 tarihli Brüksel Deklarasyonunu anımsayarak,

Bütün Devletlerin bu Sözleşmeye katılmaya özendirilmeleri arzusunu vurgulayarak ve bu Sözleşmenin evrenselleştirilmesinin teşviki yönünde, diğerlerinin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, Silahsızlanma Konferansı, bölgesel kuruluş ve gruplar ve Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesi gözden geçirme konferansları dahil, konuyla ilgili bütün forumlarda büyük  bir gayretle çalışmaya kararlı olarak,

Silahlı çatışmalarda tarafların savaş yöntem ya da araçlarını seçme haklarının sınırsız olmadığına dair uluslararası insanî hukuk ilkesini, silahlı çatışmalarda aşırı yaralanmaya veya gereksiz acıya yol açabilecek nitelikteki silahların, fırlatma vasıtalarının ve diğer savaş araçlarının ve yöntemlerinin kullanılmasını yasaklayan ilkeyi ve siviller ile savaşanlar arasında bir ayırım yapılması gerektiğine ilişkin ilkeyi kendilerine esas alarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmaya varmışlardır :

Madde 1
Genel yükümlülükler

1. Taraf Devletlerden her biri, hangi koşullar altında olursa olsun, hiçbir zaman :

a) Anti-personel mayın kullanmamayı;
b) Anti-personel mayın geliştirmemeyi, üretmemeyi, bir başka şekilde edinmemeyi; depolamamayı, elde tutmamayı veya doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan bir başkasına devretmemeyi;

c) Bu Sözleşme çerçevesinde bir Taraf Devlete yasaklanmış bulunan herhangi bir faaliyetle iştigal etmekte olan herhangi bir kimseye, hiçbir şekilde yardımcı olmamayı, cesaret vermemeyi veya bunları teşvik etmemeyi,

taahhüt eder.
2. Taraf Devletlerden her biri, bu Sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, bütün anti-personel mayınları imha etmeyi ya da bunların imha edilmesini sağlamayı taahhüt eder.

Madde 2
Tanımlar

1. “Anti-Personel Mayın (APM)”, bir kişinin mevcudiyeti, yaklaşması veya teması ile infilak edecek biçimde tasarımlanan ve bir veya birden fazla kişiyi etkisiz hale getirecek, yaralayacak veya öldürecek mayındır. Şahıslara yönelik olmayıp, araçların yaklaşması, üzerine basması veya dokunması ile patlayacak şekilde tasarımlanmış ve bunların yerinden sökülmesini engelleyen sistemlerle teçhiz edilmiş mayınlar, bu şekilde teçhiz edilmiş olmaları nedeniyle, anti-personel mayın olarak telakki edilmezler.

2. “Mayın”, toprağın veya başka bir yüzey alanının altına, üstüne ya da yakınına yerleştirilmek ve bir kişinin veya aracın mevcudiyeti, yaklaşması veya teması ile infilak etmek üzere tasarlanmış mühimmattır.

3. “Mayın tuzaklama cihazı” bir mayının korunmasını amaçlayan ve mayının parçası, mayına bağlı, iliştirilmiş veya mayının altına yerleştirilmiş ve mayına dokunulmaya teşebbüs edildiğinde veya mayın bir başka biçimde kasten kurcalandığında faaliyete geçen bir aygıttır.

4. “Devir”, anti-personel  mayınların ulusal topraklardan içeri veya dışarı fiziksel olarak nakledilmesine ilaveten, mayınlar üzerindeki hak ve denetimin devredilmesini de içerir, ancak döşenmiş anti-personel mayınları içeren toprakların devredilmesini kapsamaz.

5. “Mayınlı alan”, mayınların mevcudiyeti veya mevcudiyetinden kuşkulanılması nedeniyle tehlikeli olan alandır.

Madde 3
İstisnalar

1. Madde 1’de belirtilen genel yükümlülüklere karşın, mayın tespit, mayın temizleme veya mayın imha tekniklerinin geliştirilmesi veya bu teknikler hakkında eğitim verilmesi için bir miktar anti-personel mayının bulundurulması veya devredilmesi mümkündür. Bu tür mayınların miktarı yukarıda sözü edilen amaçlar için kesinlikle gerekli olan asgarî sayıyı geçmeyecektir.

2. Anti-personel mayınların imha amacıyla devri yapılabilir.

Madde 4
Depolanmış anti-personel mayınların imhası

Madde 3’te belirtilen durumlar dışında, Taraf Devletlerin her biri, sahip olduğu veya tasarrufunda bulunan, ya da yetkisi veya kontrolü altında olan depolanmış bütün anti-personel mayınları, mümkün olan en kısa zamanda, ancak bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra dört yıldan daha geç olmamak şartıyla, imha etmek veya imha edilmesini sağlamakla yükümlüdür.

Madde 5
Mayınlı alanlardaki anti-personel mayınların imhası

1. Taraf Devletlerden her biri, yetkisi ya da denetimi altında olan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra on yıldan daha geç olmamak şartıyla mümkün olan en kısa zamanda imha etmek ya da imha edilmesini sağlamakla yükümlüdür.

2. Taraf Devletlerden her biri, anti-personel mayın bulunduğu bilinen veya döşenmiş bulunduğundan kuşkulanılan, yetkisi ya da denetimi altındaki bütün alanları belirlemek için elinden gelen her çabayı gösterecek ve bu alanlarda bulunan bütün anti-personel mayınlar imha edilinceye kadar sivillerin etkili bir biçimde  bu alanların dışında tutulmalarını temin etmek için, yetkisi ya da denetimi altında bulunan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınların, en kısa zamanda, çevreleri işaretli, gözetim altında ve çitler ya da başka yöntemlerle korunuyor olmalarını sağlayacaktır. İşaretleme, en azından, Aşırı Derecede Yaralayıcı ve Ayırım Gözetmeyen Etkileri Bulunan Belirli Konvansiyonel Silahların Kullanımının Yasaklanması veya Kısıtlanması Sözleşmesinin, Mayınların, Bubi Tuzaklarının ve Diğer Aletlerin Kullanımlarının Yasaklanması ya da Kısıtlanmasına ilişkin Ek Protokolünün 3 Mayıs 1996 tarihinde değiştirilen şeklinde belirlenen standartlarda olmalıdır.

3. Bir Taraf Devlet, 1 inci fıkrada söz konusu anti-personel mayınların hepsini belirtilen zaman zarfında imha edemeyeceği veya imha edilmesini sağlayamayacağı kanaatine varırsa, Taraf Devletler Toplantısına veya Gözden Geçirme Konferansına, bu tür anti-personel mayınların imhasını tamamlamak için son mühletin 10 yıla kadar uzatılması talebinde bulunabilir.

4. Her talep,

a) Önerilen ek mühletin süresini;
b) Önerilen ek mühletin,
(i) Mayınlardan arındırma ulusal programları çerçevesinde yürütülen çalışmaların hazırlıklarını ve mevcut durumunu,
(ii) Taraf Devletin bütün anti-personel mayınların imha edilmesi için kullanabileceği malî ve teknik araçları ve
(iii) Taraf Devletin, mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları imha etmesine engel olan koşulları da kapsayan nedenlerinin ayrıntılı bir açıklamasını;
c) Ek mühletin insanî, toplumsal, ekonomik, ve çevresel açılardan getireceği sonuçları ve
d) Önerilen ek mühlet talebiyle bağlantılı diğer bilgileri içermelidir.

5. Taraf Devletler Toplantısı veya Gözden Geçirme Konferansı, 4 üncü fıkra kapsamına giren hususları göz önünde bulundurarak talebi değerlendirecek ve mevcut Taraf Devletlerin oy çokluğuyla ek mühlet talebinin kabul edilip edilmeyeceğine karar verecektir.
6. Bu Maddenin 3 üncü, 4 üncü ve 5 inci fıkralarına uygun olarak yeni bir taleple başvurulması halinde söz konusu uzatma yenilenebilecektir. Daha fazla uzatma süresi talep eden Taraf Devlet, bir önceki uzatma döneminde bu Madde uyarınca neler yapıldığına ilişkin ek bilgi verecektir.

Madde 6
Uluslararası işbirliği ve yardım

1. Taraf Devletlerin her biri bu Sözleşmeye göre yükümlülüklerini yerine getirirken, mümkün olan durumlarda, diğer Taraf Devletlerden imkânlar dahilinde yardım isteme ve alma hakkına sahiptir.

2. Taraf Devletlerden her biri, bu Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili teçhizat, malzeme ve bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişini kolaylaştırmakla yükümlüdür ve bu alışverişe mümkün olan en geniş şekilde katılmak hakkına sahiptir. Taraf Devletler, insancıl amaçlar için kullanılacak mayın temizleme teçhizatının ve ilgili teknolojik bilginin tedarikine gereksiz kısıtlamalar getirmeyeceklerdir.

3. İmkânı olan her Taraf Devlet mayın kurbanlarının bakımına ve rehabilitasyonuna, sosyal ve ekonomik uyumuna ve mayınlar konusundaki bilinçlendirme programlarına yardım sağlayacaktır. Bu yardım, diğerleri meyanında, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası, bölgesel ya da ulusal örgütler veya kuruluşlar, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Ulusal Kızılhaç ve Kızılay kurumları ve bunların Uluslararası Federasyonu, hükümet dışı örgütler aracılığıyla veya ikili düzeyde sağlanabilecektir.

4. İmkânı olan her Taraf Devlet mayın temizliğine ve bağlantılı faaliyetlere yardım sağlayacaktır. Bu yardım, diğerleri meyanında, Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası veya bölgesel örgüt ya da kuruluşlar, hükümet dışı örgüt veya kuruluşlar aracılığıyla ya da ikili düzeyde veya Birleşmiş Milletler Mayın Temizlemeye Yardım Gönüllü Vakıf Fonuna ya da mayınlardan arındırmayla uğraşan diğer bölgesel fonlara katkıda bulunarak sağlanabilecektir.

5. İmkânı olan her Taraf Devlet  depolanmış anti-personel mayınların imha edilmesi için yardım sağlayacaktır.

6. Taraf Devletlerden her biri, Birleşmiş Milletler sistemi içinde kurulmuş olan mayın temizlemeyle ilgili veri tabanına, özellikle mayın temizlemenin çeşitli yöntem ve teknolojilerine ilişkin bilgileri ve mayın temizlemeyle ilgili uzmanların, uzman kurumlarının veya ulusal temas noktalarının listelerini sağlamayı taahhüt eder.

7. Taraf Devletler, bir ulusal mayınlardan arındırma programının geliştirilmesinde :

a) Anti-personel mayın sorununun boyutunun ve kapsamının;
b) Programın uygulanması için gerekli olan malî, teknolojik kaynakların ve insan kaynaklarının;

c) İlgili Taraf Devletin yetkisi veya kontrolü altında bulunan mayınlı alanlardaki bütün anti-personel mayınları imha etmek için gerekli olan tahmini yıl sayısının;

d) Mayından kaynaklanan yaralanma veya ölüm olaylarını azaltmak için mayınlar konusundaki bilinçlendirme faaliyetlerinin;

f) Mayın kurbanlarına yardımın; ve

g) İlgili Taraf Devletin Hükümeti ile programın uygulanmasında çalışacak, konuyla ilgili hükümet, hükümetlerarası veya hükümet dışı kuruluşlar arasındaki ilişkinin;

belirlenmesi için Birleşmiş Milletler, bölgesel örgütler, diğer Taraf Devletler veya diğer yetkili hükümetlerarası ya da hükümet dışı kuruluşlardan kendi yetkililerine yardımcı olmalarını talep edebileceklerdir.
8. Bu Maddenin hükümleri uyarınca yardım alan ve veren Taraf Devletlerden her biri, kararlaştırılmış yardım programlarının bütünüyle ve seri bir biçimde uygulanmasını teminen işbirliği yapacaktır.

Madde 7
Şeffaflık önlemleri

1. Taraf Devletlerden her biri, mümkün olduğunda, ancak her halükârda bu Sözleşme söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girdikten sonra en fazla 180 gün içerisinde :

a) Madde 9’da değinilen ulusal uygulama önlemleri;
b) Sahip olduğu ya da yetkisi veya denetimi altında bulunan depolanmış bütün anti-personel mayınlarının, türü, miktarı ve mümkünse depolanmış her anti-personel mayın türü için seri numarasını da içerecek biçimde sınıflandırılmış, toplam sayısı;

c) İmkânlar ölçüsünde, her mayınlı alanda bulunan anti-personel mayınların türüne ve her tür anti-personel mayının sayısına ve ne zaman döşendiklerine ilişkin mümkün olduğunca ayrıntılı bilgileri içerecek şekilde, anti-personel mayın bulunan ya da bulunduğundan kuşkulanılan yetkisi veya denetimi altındaki bütün mayınlı alanların yerleri;

d) Mayın tespit, mayın temizleme veya mayın imha etme tekniklerinin geliştirilmesi ve bu tekniklerle eğitim vermek amacıyla bulundurulan veya devredilen, ya da imha edilmek üzere devredilen bütün anti-personel mayınların türleri, miktarları ve mümkünse seri numaraları ile bir Taraf Devlet tarafından anti-personel mayınları bulundurmak ya da devretmek üzere Madde 3 uyarınca yetkili kılınmış kurumlar;

e) Anti-personel mayın üreten işletmelerinin başka amaçlı kullanım için dönüştürülmelerine ya da hizmet dışı bırakılmalarına ilişkin programların durumu;

f) İmha için kullanılacak yöntemler, imha alanlarının yerleri ve güvenlikle ve çevreyle ilgili izlenilecek uygulanabilir standartların ayrıntılarını içerecek şekilde, anti-personel mayınların imha edilmesine ilişkin madde 4 ve 5 uyarınca yürütülen programların durumu;

g) Bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra imha edilen tüm anti-personel mayınların, sırasıyla 4 üncü ve 5 inci maddeler uyarınca imha edilen her bir türdeki anti-personel mayının miktarının dökümünü içerecek şekilde, türleri ve miktarları, bunun yanısıra, mümkünse, 4 üncü madde uyarınca imha edilen her bir türdeki anti-personel mayının seri numaraları;

h) Bir Taraf Devlet tarafından üretilen ve o Taraf Devletin halen sahip olduğu veya tasarrufunda bulundurduğu herbir türdeki anti-personel mayının, makul olan hallerde söz konusu mayınların teşhisi ve temizlenmesini kolaylaştıracak kategorilerde bilgi verilecek şekilde- bu bilgi asgarî olarak, mayının boyutlarını, fünye cinsini, patlayıcı madde cinsini, metal madde cinsini, renkli fotoğraflarını ve mayın temizlemeyi kolaylaştıracak diğer bilgileri içerecektir- bilindiği ölçüde teknik özellikleri; ve

i) Maddenin 2 nci fıkrasında tanımlanan bütün alanlarla ilgili olarak, halka derhal ve etkili bir uyarıda bulunulmasını sağlamak için alınan önlemler

hakkında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine rapor verecektir.
2. Bu Madde uyarınca sağlanan bilgiler, son takvim yılını kapsayacak şekilde Taraf Devletlerce yıllık olarak güncelleştirilecek ve her yıl en geç 30 Nisan’da Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunulacaktır.

3. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, aldığı bütün bu tür raporları Taraf Devletlere iletecektir.

Madde 8
Sözleşmeye uymanın kolaylaştırılması ve açıklık kazanması

1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili olarak birbirlerine danışmayı ve birbirleriyle işbirliği yapmayı ve Taraf Devletlerin Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerini kolaylaştırmak için işbirliği ruhu içerisinde birlikte çalışmayı kabul ederler.

2. Bir veya daha fazla Taraf Devlet başka bir Taraf Devletin bu Sözleşmenin hükümlerine uymasına ilişkin soruları açıklığa kavuşturmak ve çözmek istiyorsa, bu konu hakkında söz konusu Taraf Devlete Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla Açıklama Talebi sunabilir. Bu tür bir talep, bütün gerekli bilgilerle birlikte yapılmalıdır. Taraf Devletlerden her biri dayanağı olmayan Açıklama Taleplerinden kaçınmalı, suiistimale meydan verilmemesine özen gösterilmelidir. Bir Açıklama Talebi alan Taraf Devlet, bu konunun açıklığa kavuşmasına yardımcı olacak bütün bilgileri 28 gün içinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla talepte bulunan Taraf Devlete ulaştıracaktır.

3. Talepte bulunan Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla belirtilen süre zarfında bir yanıt almaz veya Açıklama Talebine aldığı yanıtı tatmin edici bulmazsa, konuyu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri vasıtasıyla bir sonraki Taraf Devletler Toplantısına sunabilecektir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Açıklama Talebine ait bütün gerekli bilgilerle birlikte konuyu bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bütün bu bilgiler, yanıt verme hakkı olan, talepte bulunulan Taraf Devlete de sunulacaktır.

4. Bir Taraf Devletler Toplantısı gerçekleşinceye kadar, endişe duyan Taraf Devletlerden herhangi birisi Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden, talep edilen açıklamayı kolaylaştırmak için dostça girişimde bulunmasını isteyebilir.

5. Talepte bulunan Taraf Devlet, konunun ele alınmasını teminen, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenlenmesini önerebilir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu doğrultuda, konuyu ele almak amacıyla bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenlenmesinden yana olup olmadıklarını belirtmeleri talebiyle birlikte, söz konusu öneriyi ve ilgili Taraf Devletlerce teslim edilen tüm bilgileri bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bu tür bir duyuruyu izleyen 14 gün içerisinde Taraf Devletlerin en azından üçte birinin Özel Toplantıyı onaylaması halinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraf Devletlerin Özel Toplantısını bir sonraki 14 gün içinde toplayacaktır. Toplantı yeterlilik sayısını Taraf Devletlerin çoğunluğu oluşturacaktır.

6. Taraf Devletler Toplantısı veya duruma göre Taraf Devletler Özel Toplantısı, önce ilgili Taraf Devletlerin sundukları bütün bilgileri dikkate alarak konuyu daha fazla inceleyip incelemeyeceğini belirleyecektir. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, oydaşma ile bir karara varmak için her türlü çabayı gösterecektir. Bu yöndeki bütün çabalara karşın mutabakat sağlanamadığı takdirde, bu kararı katılan ve oy kullanan Taraf Devletlerin çoğunluğu ile alacaktır.

7. Bütün Taraf Devletler, konunun gözden geçirilmesinin sağlanmasını teminen Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı ile, 8 inci fıkra uyarınca veri toplama heyetlerinin yetkilendirilmesi hususu dahil, bütünüyle işbirliği yapacaklardır.

8. Konuya daha fazla açıklık getirilmesine gerek duyulduğu takdirde, Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı bir veri toplama heyeti yetkilendirecek ve katılan ve oy kullanan Taraf Devletlerin çoğunluğu ile görev yönergesini kararlaştıracaktır. Açıklama istenen Taraf Devlet, istediği zaman ülkesine bir veri toplama heyeti davet edebilecektir. Bu görev Taraf Devletler Toplantısının veya Taraf Devletler Özel Toplantısının böyle bir görev için yetki veren kararı olmadan gerçekleşecektir. 9 uncu ve 10 uncu fıkralar uyarınca tespit edilen ve onaylanan en fazla 9 uzmandan oluşan heyet, ihlal iddiasına konu olan noktada veya açıklama istenen Taraf Devletin yetkisi veya denetimi altında bulunan ihlal iddiasıyla doğrudan ilgili diğer mahallerde ek bilgi toplayabilecektir.

9. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraf Devletlerin sağladıkları nitelikli uzmanların isim, milliyet ve alakalı diğer bilgileri içeren listesini hazırlayıp güncelleştirerek bütün Taraf Devletlere iletecektir. Bir Taraf Devlet kabul etmediği yazılı olarak bildirmediği sürece, bu listeye dahil olan herhangi bir nitelikli uzmanın bütün veri toplama heyetlerinde yer alacağı varsayılacaktır. Kabul edilmeyen uzman, kabul edilmediği bu göreve atanmasından önce bildirilmiş olduğu takdirde, karşı çıkan Taraf Devletin topraklarında veya yetkisi ya da denetimi altındaki başka bir yerde görevli veri toplama heyetlerine katılmayacaktır.

10. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraf Devletler Toplantısının veya Taraf Devletler Özel Toplantısının talebini aldığında, açıklama talep edilen Taraf Devlete de danıştıktan sonra, heyet üyelerini ve başkanını atayacaktır. Araştırma görevini talep eden ya da bu talepten doğrudan etkilenen Taraf Devletlerin vatandaşları bu göreve tayin edilmeyeceklerdir. Veri toplama heyetinin üyeleri 13 Şubat 1946 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalık ve Bağışıklıkları Sözleşmesinin VI. Maddesinde yer alan ayrıcalık ve bağışıklıklardan yararlanacaklardır.

11. Veri toplama heyeti üyeleri, en az 72 saat önceden haber vermek suretiyle, en erken zamanda açıklama istenen Taraf Devletin topraklarına ulaşacaklardır. Açıklama istenen Taraf Devlet, heyeti kabul etmek, ulaşımını ve ibatesini sağlamak için gerekli idarî önlemleri alacak ve denetimi altındaki topraklarda bulunduğu süre boyunca heyetin güvenliğini mümkün olan en yüksek düzeyde sağlamaktan sorumlu olacaktır.

12. Veri Toplama heyeti, açıklama istenen Taraf Devletin egemenlik haklarına halel getirmeden, sadece ihlal iddiası hakkında bilgi toplamak amacıyla kullanılmak üzere gerekli olan teçhizatı söz konusu Taraf Devletin topraklarına sokabilecektir. Heyet, hakkında açıklama istenen Taraf Devlete, inceleme görevi sırasında kullanmayı öngördüğü teçhizatı varışından önce bildirecektir.

13. Açıklama istenen Taraf Devlet, veri toplama heyetinin iddia edilen ihlal konusuna ilişkin bilgi verebilecek bütün ilgili kişilerle görüşmesine imkân verilmesini sağlamak için bütün çabayı gösterecektir.

14. Açıklama istenen Taraf Devlet, veri toplama heyetinin iddia edilen ihlal konusuyla ilgili bilgi toplanması ihtimali bulunan, denetimi altındaki bütün alanlarla ve tesislere girmesine izin verecektir. Bu uygulama, açıklama istenen Taraf Devletin;

a) Hassas teçhizatın, bilginin ve alanların korunması,
b) Taraf Devletin mülkiyet haklarına, aramalara ve el koymalara ilişkin anayasal yükümlülüklerinin veya diğer anayasal hakların korunması ya da,
c) Veri toplama heyeti üyelerinin fiziksel korunması ve güvenliği için gerekli göreceği düzenlemelere tabi olacaktır.

Hakkında araştırma istenen Taraf Devlet bu tür düzenlemeler yaptığı takdirde, bu Sözleşmeye uyduğunu göstermek için makul olan her türlü çabayı sarfedecektir.
15. Aksine anlaşmaya varılmadığı takdirde, veri toplama heyeti ilgili Taraf Devletin topraklarında 14 günden ve herhangi belirli bir yerde 7 günden fazla kalamayacaktır.

16. Gizlilik esasına göre sağlanan ve veri toplama heyetinin göreviyle bağlantılı olmayan tüm bilgiler gizli tutulacaktır.

17. Veri toplama heyeti, bulgularının sonuçlarını Taraf Devletler Toplantısına veya Taraf Devletler Özel Toplantısına Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla bildirecektir.

18. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, veri toplama heyeti tarafından sunulan rapor da dahil olmak üzere, konuya ilişkin bütün bilgileri değerlendirecek ve araştırma istenen Taraf Devletten ihlal konusuna yönelik olarak belirli bir zaman zarfında önlemler almasını talep edebilecektir. Araştırma istenen Taraf Devlet bu talep doğrultusunda alınan bütün önlemler hakkında rapor verecektir.

19. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, incelenmekte olan konunun daha fazla açıklığa ya da çözüme kavuşturulmasını teminen, uluslararası hukuka dayanan gerekli işlemlerin başlatılması da dahil, ilgili Taraf Devletlere yol ve yöntemler önerebilecektir. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, incelenen konunun araştırma istenen Taraf Devletin denetimini aşan koşullardan kaynaklandığının belirlendiği durumlarda, 6 ncı Maddede atıfta bulunulan işbirliği önlemlerine başvurulması dahil, uygun önlemler tavsiye edebilecektir.

20. Taraf Devletler Toplantısı veya Taraf Devletler Özel Toplantısı, 18 inci ve 19 uncu fıkralarda değinilen kararları oydaşmayla, aksi takdirde mevcut ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğuyla almak için her türlü çabayı gösterecektir.

Madde 9
Ulusal uygulama önlemleri

Taraf Devletlerin her biri, yetkisi veya denetimi altındaki kişiler tarafından veya bölgelerde yapılan, bu Sözleşmeye tabi olan Taraf Devletlere yasaklanmış olan faaliyetleri engellemek ve ortadan kaldırmak için, cezai yaptırımlar da dahil olmak üzere, gerekli bütün yasal, idarî ve diğer önlemleri alacaktır.

Madde 10
Uyuşmazlıkların çözülmesi

1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin uygulanması veya yorumlanmasına ilişkin olarak ortaya çıkabilecek her türlü uyuşmazlığı çözmek için birbirlerine danışacak ve işbirliği yapacaklardır. Taraf Devletlerin her biri, bu tür herhangi bir anlaşmazlığı Taraf Devletler Toplantısına sunabilecektir.

2. Taraf Devletler Toplantısı, dostça girişim önermek, bir uyuşmazlığa taraf olan Devletleri kendi tercih edecekleri bir uzlaşma sürecini başlatmaya davet etmek ve üzerinde mutabakata varılacak herhangi bir yöntem için bir zaman sınırlaması koymak dahil, uygun gördüğü herhangi bir şekilde uyuşmazlığın çözülmesine katkıda bulunabilecektir.

3. İşbu Madde, bu Sözleşmeye riayetin kolaylaştırılması ve açıklığa kavuşturulmasına ilişkin diğer hükümlerine halel getirmeyecektir.

Madde 11
Taraf Devletler toplantıları

1. Taraf Devletler, Sözleşmenin yürütülmesiyle ve uygulanmasıyla ilgili olarak:

a) Sözleşmenin işleyişi ve statüsü;
b) Sözleşmenin hükümleri uyarınca sunulan raporlardan kaynaklanan konular;

c) 6 ncı Madde uyarınca yapılan uluslararası işbirliği ve yardımlaşma;

d) Anti-personel mayınların temizlenmesi ile ilgili teknolojilerin geliştirilmesi;

e) Taraf Devletlerin 8 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlar; ve

f) Taraf Devletlerin 5 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlara ilişkin kararlar,

dahil bütün konuları değerlendirmek amacıyla düzenli olarak toplanacaktır.
2. İlk Taraf Devletler toplantısı, bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra bir yıl içerisinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından düzenlenecektir. İzleyen toplantılar, birinci Gözden Geçirme Konferansına kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından yıllık olarak düzenlenecektir.

3. 8 inci Maddede belirtilen koşullarda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bir Taraf Devletler Özel Toplantısı düzenleyecektir.

4. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili ulaslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, bu toplantılara gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.

Madde 12
Gözden Geçirme Konferansları

1. Bu Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra beş yıl içerisinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından bir Gözden Geçirme Konferansı düzenlenecektir. Sonraki Gözden Geçirme Konferansları, bir ya da daha çok Taraf Devlet tarafından talep edildiği takdirde, iki konferans arası hiçbir şekilde beş yıldan daha az olmamak kaydıyla, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından toplanacaktır. Sözleşmeye Taraf Devletlerin hepsi her Gözden Geçirme Konferansına çağırılacaklardır.

2. Gözden Geçirme Konferansının amacı:

a) Sözleşmenin işleyişini ve statüsünü gözden geçirmek,
b) 11 inci Maddenin 2 nci fıkrasında atıfta bulunulan Taraf Devletler Toplantılarına ilave toplantıların gerekliliğini ve aralıklarını kararlaştırmak,

c) Taraf Devletlerin 5 inci Madde uyarınca yaptıkları sunuşlara ilişkin kararlar almak ve

d) Gerektiği takdirde, kapanış raporunda Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili kararlara yer vermek olacaktır.

3. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili uluslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, her Gözden Geçirme Konferansına gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.

Madde 13
Değişiklikler

1. Taraf Devletlerin her biri Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra herhangi bir tarihte Sözleşmede değişiklikler önerebilecektir. Her değişiklik önerisi Sözleşmenin Saklayıcısına iletilecek, o da bunu bütün Taraf Devletlere duyuracak ve önerinin ele alınması için bir Değişiklik Konferansı toplanması konusundaki görüşlerini soracaktır. Taraf Devletlerin çoğunluğunun duyurudan sonra 30 gün içerisinde önerinin ele alınmasını desteklediklerini Saklayıcıyla bildirmeleri halinde, Saklayıcı bütün Taraf Devletlerin davet edileceği bir Değişiklik Konferansı toplayacaktır.

2. Kararlaştırılan Usul Kurallarına uygun olarak, bu Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler, diğer ilgili uluslararası örgütler ve kuruluşlar, yerel örgütler, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve ilgili hükümet dışı örgütler, Değişiklik Konferanslarının her birine gözlemci olarak katılmaya davet edilebileceklerdir.

3. Taraf Devletlerin çoğunluğu daha önce yapılmasını talep etmediği takdirde, Değişiklik Konferansı, Taraf Devletler Toplantısının veya Gözden Geçirme Konferansının hemen ardından toplanacaktır.

4. Değişiklikler, Değişiklik Konferansında hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte ikilik çoğunluğu tarafından kabul edilecektir. Saklayıcı bu şekilde kabul edilen bütün değişiklikleri Taraf Devletlere duyuracaktır.

5. Bu Sözleşmede yapılan bir değişiklik, kabul eden Taraf Devletler için; Taraf Devletlerin çoğunluğunun kabul ettiklerine dair belgeleri Saklayıcıya teslim etmeleriyle yürürlüğe girecektir. Bundan sonra, diğer Taraf Devletler için değişiklik, kabul etme belgelerini teslim ettikleri tarihte yürürlüğe girecektir.

Madde 14
Masraflar

1. Taraf Devletler Toplantılarının, Taraf Devletler Özel Toplantılarının, Gözden Geçirme Konferanslarının ve Değişiklik Konferanslarının masrafları, Birleşmiş Milletler katkı payı oranlarına göre uyarlanarak, Sözleşmeye Taraf Devletler ile Sözleşmeye taraf olmayan katılımcı Devletler tarafından karşılanacaktır.

2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin 7 nci ve 8 inci Maddeler çerçevesinde belirlediği masraflar ile veri toplama heyetlerinin masrafları; Birleşmiş Milletler katkı payı oranlarına göre uyarlanarak Taraf Devletler tarafından karşılanacaktır.

Madde 15
İmza

18 Eylül 1997 tarihinde Oslo, Norveç’te hazırlanan bu Sözleşme, 3 Aralık 1997 tarihinden 4 Aralık 1997 tarihine kadar Ottava, Kanada’da ve 5 Aralık 1997 tarihinden yürürlüğe girmesine kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Merkezinde bütün Devletler için imzaya açık olacaktır.

Madde 16
Onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma

1. Bu Sözleşme, imzacıların onayına, kabul etmelerine veya uygun bulmalarına tâbi olacaktır.

2. Sözleşme, imzalamamış olan her Devletin katılımına açık olacaktır.

3. Onaylamaya, kabul etmeye, uygun bulmaya veya katılmaya ilişkin belgeler Saklayıcıda toplanacaktır.

Madde 17
Yürürlüğe girme

1. Bu Sözleşme, onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgelerinin kırkıncısının tevdi edildiği aydan sonraki altıncı ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.

2. Bu Sözleşme, onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesini kırkıncı onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdi edilmesinden sonra veren her Devlet için, sözkonusu Devletin onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma belgesini verdiği tarihten sonraki altıncı ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.

Madde 18
Geçici uygulama

Devletlerin her biri, Sözleşmeyle ilgili onaylama, kabul etme, uygun bulma veya katılma işlemi sırasında, 1 inci Maddenin 1 inci fıkrasını Sözleşme yürürlüğe girinceye kadar geçici olarak uygulayacağını açıklayabilecektir.

Madde 19
Çekinceler

Bu Sözleşmenin Maddeleri çekincelere tâbi olmayacaktır.

Madde 20
Yürürlük süresi ve çekilme

1. Bu Sözleşmenin yürürlük süresi sınırsız olacaktır.

2. Taraf Devletlerin her biri, ulusal egemenlik hakkını kullanarak bu Sözleşmeden çekilme hakkına sahiptir. Bu durumda çekildiğini bütün diğer Taraf Devletlere, Saklayıcıya ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine bildirecektir. Sözkonusu çekilme kararıyla ilgili belgelerde çekilmeye yol açan sebeplerin tam bir açıklamasına yer verilecektir.

3. Çekilme, ancak çekilmeyle ilgili belgelerin Saklayıcı tarafından alınmasından altı ay sonra yürürlüğe girecektir. Bununla birlikte, altı aylık süre dolduğunda çekilen Taraf Devletin bir silahlı çatışmanın içinde bulunması halinde, çekilme silahlı çatışma sonuçlanmadan önce yürürlüğe girmeyecektir.

4. Bir Taraf Devletin Sözleşmeden çekilmesi, Devletlerin ilgili uluslararası hukuk kurallarından kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeyi sürdürme sorumluluklarını hiçbir şekilde etkilemeyecektir.

Madde 21
Saklayıcı

Bu Sözleşmenin Saklayıcısı olarak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri görevlendirilmiştir.

Madde 22
Geçerli metinler

Bu Sözleşmenin her biri eşit derecede geçerli olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca orijinal metinleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından saklanacaklardır.

Hâkimin Tarafsızlığı İlkesini Ortadan Kaldıran Hukuk Zihniyeti

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDA HÂKİMİN TARAFSIZLIĞI İLKESİNİ ORTADAN KALDIRAN HUKUK ZİHNİYETİ: TAHKİK (ENGİZİSYON) İDEOLOJİSİNİN TEORİ VE UYGULAMADAKİ GÖRÜNÜMLERİ – Avukat Fahrettin KAYHAN

Makale, Ankara Barosu tarafından 11-14 Ocak 2024 tarihlerinde düzenlenen 13. Hukuk Kurultayında Avukat Fahrettin Kayhan tarafından tebliğ olarak sunulmuştur. 

ÖZET

Hâkimin tarafsızlığı hem bir hukuk kuralı hem de bir etik ilkedir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını sübjektif tarafsızlık ve objektif tarafsızlık olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını; objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir.

Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: İtham sistemi, tahkik sistemi ve karma sistemi. Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma Sistem, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir.

Bu tebliğin tezi, kanunun amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi teori ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.

Anahtar Kavramlar: Yargı etiği, hâkimin tarafsızlığı, tahkik sistemi, itham sistemi, karma sistem

GİRİŞ

Hâkimin tarafsızlığı hem küresel olarak kabul görmüş bir hukuk kuralı hem de bir yargı etiği ilkesidir. Tarafsızlık ilkesine Türk Yargı Etiği Bildirgesinin 3’üncü maddesinde Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin 2’nci maddesinde yer verilmiştir.

Hâkimin tarafsızlığına mevcut Anayasamızda yer verilmemişti. 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un birinci maddesi ile Anayasa’nın 9’uncu maddesine “bağımsız” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve tarafsız” ibaresi eklenmiş ve Anayasa’nın 9’uncu maddesi “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” biçiminde değiştirilmiştir. Anayasa’nın 138’inci maddesinde ise “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar” denilerek hâkimlerin bağımsızlığına vurgu yapılmış, ancak hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilmemiştir.

Her ne kadar mahkeme ve hâkim terimleri birbirinin yerine kullanılsa da bunlar ayrı kavramlardır. Mahkeme fiktif bir kurumdur, hâkim ise gerçek kişi. Bu anlamda mahkemenin tarafsızlığından bahsedilemez, gerçek kişilerin yani hâkimlerin tarafsızlığından bahsedilebilir. Bu kavram kargaşasının uygulamadaki hileli görünümü, bir mahkemenin şubesini açarak dosyanın mahkemenin bir şubesinden diğerine nakli suretiyle yahut bir mahkemedeki hâkim değişikliği ile somut bir dava veya belli davalar için yeni mahkemeler kurarak hâkimin bağımsızlığını bertaraf etmek, tabiî hâkim ilkesini yok saymak, hukukumuzda çok yaygın hileli uygulamalardan biridir.

Nitekim ilk defa, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 15 Şubat 2024 tarihli toplantısında, 2022/23093 sayılı başvuruyla ilgili olarak; mahkûmiyetin dayanağı olan delillerle doğrudan temas eden mahkeme heyeti ile hükmü veren mahkeme heyetinin farklı olması nedeniyle Anayasa’nın 36’ncı maddesinde ifadesini bulan adil yargılama hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vererek bu hileli uygulamayı hukuk tarihimizde ilk kez deşifre etmiştir. Keza Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Orhan Şahin v. Türkiye başvurusunda 12 Mart 2024 tarihli kararıyla, kararı veren hâkimlerin tanığı şahsen ve bizzat dinlememiş olmasını adil yargılanma hakkının ihlali olarak kabul ederek “hâkimin değişmezliği” ilkesini vurgulamıştır (Başvuru No: 48309/17)

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre ise tarafsız bir mahkemede yargılanma adil yargılanma hakkı kapsamındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise, hâkimin tarafsızlığını “sübjektif tarafsızlık” ve “objektif tarafsızlık” olarak ikiye ayırmaktadır. Sübjektif tarafsızlık hâkimin kişi olarak görmekte olduğu davada tarafsızlığını, objektif tarafsızlık ise mahkemenin taraflara eşit mesafede bulunduğu ve tarafsız davranacağına dair hak arayanlara güven veren bir görünüme sahip olmasını ifade etmektedir[1]. Ceza Muhakemesi Kanununun 24’üncü maddesinin birinci fıkrasında göre hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir.

Hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlık ilkesini yaşama geçebilmesi ceza muhakemesi sisteminin gerekli ve yeterli şartları sağlamasına bağlıdır. Bu tebliğde tarafsızlık ilkesini Türk ceza muhakemesi sistemi açısından inceleyeceğiz.

Ceza muhakemesi hukukunda üç farklı sistem söz konusudur: itham sistemi, tahkik sistemi ve karma (işbirliği) sistem. Öğretide Türk ceza muhakemesi sisteminin karma sistem (işbirliği sistemi) olduğu iddia edilmektedir. Karma sistemin, tahkik sistemi ile itham sisteminin bazı olumlu özelliklerinin bir araya getirilmesinden oluştuğu söylenmektedir. Alman Ceza Muhakemesi Kanunu esas alınarak hazırlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun önceki kanuna göre itham sisteminin daha fazla özelliklerini barındıran karma bir sistem olduğu ileri sürülmektedir[2].

Bu tebliğin tezi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun görünüşteki amacı daha fazla itham sisteminin özelliklerini içeren bir karma sistem oluşturmak olsa da Türk ceza muhakemesi mevzuatına, teorisine ve pratiğine genel olarak tahkik zihniyetinin hâkim olduğudur. Tebliğimizde mevzuat, teori ve uygulamaya hâkim olan tahkik ideolojisinin hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını nasıl olumsuz etkilediği, psikolojik olarak hâkimi nasıl davanın tarafı haline getirebildiği, muhakeme hilelerine kapı araladığı, sonuç olarak tarafsızlık ilkesini nasıl uygulanmaz hale getirebildiği doktrin ve uygulamadan örneklerle ele alınacaktır. Tebliğimizde hâkimin tarafsızlığını sağlayacak reform önerilerine yer verilecektir.

I – TAHKİK SİSTEMİNİN KARMA SİSTEME EVRİLMESİ VE KARMA SİSTEMİN TAHKİK (ENGİZİSYON) SİSTEMİNE REGRESYONU

Engizisyon (Inqusition) Latincede tahkikat, soruşturma, sorgulama anlamlarına gelen bir sözcüktür. Engizisyon, Orta Çağ’da, Hıristiyanlıkta sapkın (heretik) kabul edilen akım mensuplarını, simya, büyücülük, cadılıkla uğraşanları, Yahudileri (konversolar) ve Hıristiyan olmuş Müslümanları (Moriskolar) yok etmek amacıyla kurulmuş Katolik adli teşkilatı ve muhakeme usulüdür. Kilise ve devlet otoritesi altında faaliyet gösteren Engizisyon, MS XII. yüzyılın sonlarından XIX. yüzyıl ortalarına kadar aktif olmuştur. Engizisyon Hıristiyan teolojisine dayanan bir sistem olmasının yanı sıra teorik altyapısını Klasik Roma Hukukundan almıştır. Roma’da kölelere, alt sınıflara ve Roma İmparatorluğunun sonlarına doğru Hıristiyanlara uygulanmıştır[3].

Engizisyon sisteminde başlangıçta piskoposlar yargılamayı yürütürken zaman içinde engizisyon mahkemeleri Piskoposların yanı sıra Engizitör (muhakkik, müstantik) denilen görevlilerce yapılmıştır. Engizitörün yanı sıra ona yardımcı olan komiserler, noterler, familerler, gözlemciler gibi görevliler yargılama sürecinde yer almaktaydı. Engizitörler, hem davacı, hem hâkim konumundaydı. Maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşmak yargılamanın amacı olduğundan ikrar temel delil konumundaydı. İşkence ikrar elde etmek için başvurulan meşru sayılan bir delil elde etme aracıydı. Engizisyon 16’dan fazla türde işkence yöntemi geliştirmiş, işkenceyi bir adeta bir bilim haline getirmiştir.

Engizisyon sisteminde yargılamanın aşamaları, yemine davet ve af süreci (etkin pişmanlık), mahkemeye celp, sorgulama ve delillerin ibrazı, ikrar elde etmek için işkence ve hüküm aşamasından oluşmaktaydı. Engizisyon sisteminde yargılama gizli ve yazılı yürütülürdü. Engizitör, re’sen bir olaya el koyabilir ve delil toplayabilir. Sanık bir özne değil, yargılamanın nesnesidir[4].

Engizisyon sisteminin başlarında sanıkların savunmalarını avukat vasıtasıyla yapmalarına izin veriliyordu. Sanığın müdafisinin savunması dinlendikten sonra hüküm veriliyordu. Papa III. Innocentius “Si Adversus Vos” adlı fermanıyla avukatların ve noterlerin sapkınlara yardım etmesini yasakladı. Kutsal Roma İmparatoru II. Frederich 1220-1239 tarihleri arasında yayınladığı fermanlarla sanıkların avukatlık hizmetinden yaralanmalarını yasakladığı gibi, sanıklara yardım eden avukatlar bir daha dönmemek üzere sürgüne gönderiliyor, malları müsadere ediliyor, sapkın olarak yargılanıyor ve yargılananlara verilen cezalara çarptırıyorlardı[5].

Rönesans ve reform hareketlerinin başlaması ve Fransız Devrimi ile hızlanan hukuk reformlarında tahkik sisteminden tamamıyla vazgeçilmemiş, ancak itham sisteminin kimi özellikleri Kıta Avrupa’sının farklı ülkelerinde farklı oranlara alınarak karma bir sistem oluşturulmuştur. Karma sistemin atası engizisyondur. Karma sistem, içinde engizisyon sisteminin az veya çok kimi unsur ve özelliklerini barındırmaktadır.

Türk ceza muhakemesi hukuku sistemine gelince: Türkiye’de yürürlükte olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunundan (CMK) önceki 4 Nisan 1929 tarihli 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunundan iktibas edilmişti.

Faruk EremSavunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları” başlıklı makalesinde bizim hukuk sistemimiz hakkında vardığı sonucu şöyle ifade ediyor:

“Nihayet “Rönesans” (yeniden doğuş) geldi. Engizisyon sistemi sarsıldı, fakat yok edilemedi. Arabulucu anlayışlar, karma usuller ortaya çıktı. Soruşturmanın ilk bölümü gizli, duruşma bölümü aleni idi. Kilise hukukunun direnişi çeşitli karma sisteme sebeb oldu. Engizisyon sisteminin kalın izleri varlığını koruyordu. Alman usul yasası da bu tür izler taşır. Alman usulü dahi tam bir Rönesans ürünü sayılmaz. Fakat Anglo-Saksonların tepkisi tamdı. Türkiye Usul Kanunu(nu) Alman Kanunundan aldı. Alman Kanunu en az karma olan bir sistemi yansıtır. Esasında karma değildir. Belki şiddeti azaltılmış bir engizisyon dönemini yansıtır.”[6]

CMUK’un yürürlüğe girdiği 1929 tarihinden yürürlükten kalktığı tarihe kadar ülkemizde ceza muhakemesi alanında uygulanan sistem işte bu şiddeti azaltılmış engizisyon sistemi olmuştur. Bu dönem yetişen hukukçular, bu sistem ile endoktrine edilmişler ve taklit yoluyla kuşaktan kuşağa devredilen değişime dirençli bir muhakeme kültürü ve habitusu oluşmuştur.

5271 sayılı CMK’nun yürürlüğe girdiği tarihten sonra durum değişmiş midir? Şimdi ona bakalım.

II – TAHKİK İDEOLOJİSİ, TÜRKİYE’DE HUKUK MESLEKLERİNİN YAPILANMASI VE TARAFSIZLIK

Engizisyon yargılama usulünde davacı ve hâkim sıfatının engizitörde toplandığını belirtmiştik. Ceza Muhakemesi hukukumuza egemen olduğu kabul edilen karma sistemde ise itham sisteminin etkisiyle iddia makamı ile yargılama makamının ayrıldığı iddia edilmektedir. Acaba bu iddia Türk hukuku açısından ne kadar doğrudur? Adlî teşkilata ilişkin mevzuat ve uygulama incelendiğinde hukukumuzda iddia makamı ve yargı makamının söylendiği gibi pek de ayrılmadığını görüyoruz. İddia makamı ile yargılama makamının ayrılığından ziyade birlikteliğini ve yargılamada diyalektiğin yok edildiğini gözlemliyoruz.

A. Hâkim ve Savcı Mevzuatında Birliktelik

1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemde hâkimlik mesleği ve savcılık mesleği ayrı ayrı düzenlenmişti. Yüksek Savcılar Kurulu ve Yüksek Hâkimler Kurulu olmak üzere iki kurul mevcuttu. 1982 Anayasasıyla birlikte hâkim ve savcılık mesleği bir arada düzenlenerek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturulmuştur. Keza 4/7/1934 tarih ve 2556 sayılı Hâkimler Kanunu 12 Eylül darbesinden sonra 2661 sayılı Kanunla Hâkimler ve Savcılar Kanunu olarak değiştirilmiştir. Hâkim ve Savcılık meslekleri aynı ve eşit kabul edilerek, iddia ve yargılama makamları birleştirilmiştir.

B. Hâkim ve Savcılığa Alımda ve Eğitiminde Birliktelik

2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda hâkimlik ve savcılık aynı meslekler olarak düzenlenmiştir. Mesleğe alımları, eğitimleri, atanmaları aynı kurallarla tabidir. 1985 yılında yürürlüğe giren Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile adlî ve idari yargı hâkim ve savcı adaylarının yetiştirilmelerini sağlamak üzere Ankara’da Adalet Bakanlığına bağlı Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi kurulmuştur. Avrupa Birliği‘ne katılım sürecinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyum sağlamak amacıyla, hukuk alanındaki eğitim ile diğer görevleri yerine getirecek bağımsız bir kurumun oluşturulması ihtiyacının doğması üzerine, 2003 yılında 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu kabul edilerek, tüzel kişiliğe sahip, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan Türkiye Adalet Akademisi kurulmuştur. 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 703 Sayılı Anayasa’da Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmümde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname‘nin 2. maddesi ile 4954 Sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu yürürlükten kaldırılarak, Türkiye Adalet Akademisi kapatılmıştır. 10 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren 1 nolu Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 60. maddesi ile Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi kurulmuş, 703 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin geçici 12. maddesinde Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi organları oluşturuluncaya kadar Akademi tarafından yapılması gereken görev ve hizmetlerin, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından yürütüleceği belirtilmiştir. 02/05/2019 tarihli ve 30762 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 34 Nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kamu tüzel kişiliğini haiz, bilimsel, idari ve mali özerkliği olan, özel bütçeli, Adalet Bakanlığı ile ilgili ve merkezi Ankara’da bulunan Türkiye Adalet Akademisi yeniden kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi, 28/12/2023 tarih 2019/72 E. 2023/229 K. sayılı kararıyla 34 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin tümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Türkiye Adalet Akademisi’nin eğitim programları incelendiğinde; eğitim programlarının tamamının hâkim savcılar ve adaylarına yönelik olduğu, hâkim ve savcı adaylarının birlikte ve aynı eğitime tabi tutulduğu gözlemlenmektedir. Kararnamenin 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde “talepleri halinde noterler ve avukatlar ile eğitim ve öğretim hizmetlerinden faydalanması uygun görülen diğer kişilere yönelik eğitim programları hazırlamak ve uygulamak” Akademinin görevleri arasında sayılmış ise de bu yönde bir eğitim programına rastlanmamıştır.

C. Hâkim ve Savcı STK’larında ve Sosyal Hayatta Birliktelik

Hâkim ve savcı birlikteliğini, bu meslekler için kurulan sivil toplum kuruluşlarında da görmekteyiz. YARSAV, HAKSAV, YARGIDA BİRLİK kuruluşlarının üyelik koşullarını incelediğimizde hâkim ve savcı birlikteliğinin bu STK’larda da devam ettiğini ve içselleştirildiğini görüyoruz. YARGIÇLAR SENDİKASI’nın adından hareketle bu sendikanın sadece yargıçlar tarafından kurulduğu izlenimi veriyorsa da tüzüğünü incelediğimizde hâkim savcı birlikteliğinin burada da devam ettiğini görmekteyiz. Yargıçlar Sendikası Tüzüğünün 7’nci maddesinde sendikaya üye olabilecekler arasında ilginç bir şekilde “büro, bankacılık ve sigortacılık hizmet koluna tabi diğer kamu görevlileri’nin de yer aldığını görmekteyiz. Hâkim savcı birlikteliğinin sosyal hayatta aynı lojmanlarda komşu olmak, aynı sosyal tesislere devam etmek gibi gündelik hayatta da sürdüğünü gözlemlemekteyiz.

D. Hâkim ve Savcıların Çalışma Mekânlarında Birlikteliği ve Cumhuriyet Savcılarının Mekânsal ve Mali Hâkimiyet

Hâkim ve savcıların, adliye saraylarında aynı mekânlarda çalıştıklarını, adliyelerin yönetiminin ise Başsavcılıkta olduğunun da altını çizmek gerekir. Adli mekân politikalarının belirlenmesi ve adliyelerde mekân düzenleme yetkisinin Cumhuriyet Başsavcısında olduğu, adliyelerde Cumhuriyet savcılarının ofislerinin hâkimlere göre daha konforlu olduğu gözden ırak tutulmamalarıdır. [7] Bir müvekkilimizle adliyeden cezaevine giderken müvekkilin telefonundaki yakınına “Avukatımızla savcının sarayından savcının oteline geçiyoruz” demesi Cumhuriyet savcılarının adliyelerdeki hâkimiyetinin sokaktaki vatandaş tarafından da gözlemlendiğini vurucu biçimde göstermektedir. Öte yandan Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanlığı bütçesinden adliyelere ayrılan kısım üzerinde harcama yetkisine sahiptir. Cumhuriyet Başsavcısı, adliyenin ita amiri konumundadır[8].

 E. Kürsüde ve Müzakere Sürecinde Birliktelik

Hâkim ve savcılar, yazılı hukukta bir dayanağı olmamasına karşın kürsüde de birliktedirler.

Emekli Savcı Ahmet AYVAZ’ın Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları isimli eserdeki şu anekdot bu konuya yeterince açıklık getirmektedir:

“Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fasılasız bir şekilde beş yıl boyunca iddia makamını temsil etme onuruna eriştim. İlk günde son ana kadar mahkeme heyeti ile olan ilişkilerim son derece medeni ve uyumlu oldu. Böyle olmakla beraber hiçbir zaman görüşüme uymayan kararları temyiz etmekten geri kalmadığımı da belirtmek isterim. Bu mahkemedeyken halimden son derece memnundum., kaldı ki burada önemli davalara bakarken belli bir hukuksal birikime ulaşıyor ve içtihadi bilgiler ediniyordum. Kararları dört hukukçunun ortak akıl ve ferasetiyle vermekte olduğumuz için bir kişinin altından kalkmakta zorlanacağı meseleleri heyet halinde rahatlıkla çözüme kavuşturabiliyor, kimin kimden farklı bir bilgisi varsa ortaya döküyor ve bundan hepimiz yararlanıyorduk Bu mahkemede çalıştığım sürece ruhen arındım, dinlendim ve rahatladım.”[9]

Anekdottan anlaşıldığına Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının da katılımıyla dört kişiden oluşan bir heyet olarak çalışmıştır. Kitabın 499. Sayfasındaki anekdottan ise, bu çalışma biçiminin bu mahkemeye özgü olmadığını, yazarın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde çalışırken de savcının heyete dâhil edildiğini, müzakerelere aktif olarak katıldığını anlıyoruz. Hatta DGM’de görülen bir davanın müzakeresinde savcının tahliye talebine mahkeme başkanının müzakere esnasında Efendim mutlaka cezalandırılması gereken bu insanları nasıl tahliye ederiz, böyle şey olur mu, haydi biz ettik, MİT ve Genelkurmay buna ne der[10] diye tepki göstermesi ülkemizde egemen olan “hukuk zihniyeti” açısından ve hâkim ve savcıların hangi sosyal ve siyasi etkilerin altında karar verdiği ayrıca incelenmeye değer bir konudur.

Görüldüğü üzere karma sistem olduğu söylenen Türk Ceza Muhakemesi sisteminde iddia makamı ve yargılama makamı hukuken fiilen ayrılmamıştır. Her ne kadar görünüşte bu makamlar ayrıymış gibiyse de iddia makamı ve yargılama makamı rol ve işlevleri birbirine karışacak şekilde iç içe geçmiş durumdadır. Hukukumuzda iddia ve yargılama makamlarının birliğinden bahsetmek abartı olmayacaktır. Türk ceza muhakemesi sisteminde bir tarafta iddia ve yargılamayı birlikte yürüten hâkim ve savcı, diğer tarafta savunmayı temsil eden zayıf ve etkisiz bir müdafilik kurumu bulunmaktadır. Yargılamada üçlü bir diyalektik değil, ikili bir kutupluluk söz konusudur. Hukukumuz açısından sıklıkla vurgulanan sav-savunma-yargı üçlemesi fiilen gerçeği yansıtmamaktadır. Hâkim ve savcı işlevleri birbirinden tam olarak ayrılmamıştır. Hâkim savcı birlikteliği Hâkim Dr. Ali Altıntaş tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

“Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. Elbette Cumhuriyet savcılarının da belli Ceza davasının taraflarından birisi konumundaki savcılık makamının, mahkemeler ve yargıçlar üzerinde artan etkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir sorundur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mahkemelerin içinde bulunduğu yerel yapının yani adliyenin CBS tarafından yönetilmesidir. Bir diğer önemli sebep, yargıçlık ve savcılık mesleklerinin [11] bir, bütün ve iç içe geçmiş görüntüsüdür. Bu birliktelik yargıçlar ve savcıların statülerinin aynı kanunla düzenlenmesinden başlayıp özlük işlerinin HSYK’ye bırakılmasına, CBS’nin adliyelerde mahkemelerle aynı mekânı paylaşmasından, adliye yönetiminde ve yargılama işlerinde ağırlıklı bir rol üstlenmesine kadar varır. (…)Zira bu durum, adli yargı alanında en büyük sıkıntılardan biri olan yargıçlar ve savcıların bir blok halinde mütalaa edilmesinden kaynaklanan ve savunmayı bir anlamda dışlayan bir yapılanmadır. Bu rahatsız edici durum, “savcı eşittir yargıç” formülü, aslında klasik “sav-savuma-hüküm” yapılanmasına da aykırıdır.”(9)

Hâkim savcı birlikteliğinin uygulamadaki sonucu, zaman zaman hâkimin, iddia makamı rolünü oynamasıdır. Diyalektik olarak iddia savunma arasına çıkması gereken iletişim çatışmaları çatışması, hâkim ve savunma arasına cereyan etmekte hâkimler sık sık davacı gibi hareket etmektedir. Bu ise engizisyon (tahkik) sisteminin en bariz özelliklerinden biridir.

III – TÜRK CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNDA ENGİZİSYON SİSTEMİ KALINTILARI 
A. İddianamenin İadesi Kurumu

CMK’nun 174’nci maddesinde davaya bakacak mahkemenin/hâkimin kovuşturma başlamadan soruşturma evresine ilişkin bütün belgeleri incelendikten sonra iddianamenin kabul veya iadesine karar vereceği düzenlenmiştir. CMK’nun 175’nci maddesine göre iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olur. Başka bir ifadeyle mahkeme kendi bakacağı davayı açmaktadır. Engizisyon sisteminde olduğu gibi hâkim ve savcı sıfatı aynı kişide birleşmektedir. Hâkim, iddianameyi kabul etmekle kovuşturma aşaması başlamadan dava ile ilgili doğal olarak mahkûmiyet yönünde kanaat oluşturmaktadır. İddianamenin kabulüne karar veren hâkimin, duruşma evresinde bu aşamada oluşturduğu önyargıyla hareket etmesi kaçınılmazdır.

B. Sanığın Sorgusunda Yetersiz ve Hileli Düzenlemeler

Ceza Muhakemeleri Kanununun (CMK) 192’nci maddesine göre mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker. CMK 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendine göre sorgu, şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak “dinlenmesini” ifade eder.

CMK’nun 191’inci maddesine göre iddianamenin kabulü kararıyla duruşmaya başlanır. Tanıklar duruşma salonundan dışarı çıkarılırlar. Duruşmada, sırasıyla sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılır. Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu ve CMK’nun 147’nci maddesinde belirtilen diğer hakları bildirilir. Sanık “açıklamada bulunmaya” hazır olduğunu bildirdiğinde, “usulüne göre sorgusu” yapılır. Buna göre sanığın suçla ilgili açıklama yapmaya başlamasıyla teknik olarak sorgu işlemi başlamış olmaktadır.

Sanığın sorgusu “usulüne göre” göre yapılacağına göre bu usul nedir? Anılan madde ve CMK’nun 147’nci maddesinde de sanığın üzerine atılı suçla ilgili açıklama yapmaya başladığı aşamanın “usulüne” ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

Susma hakkını kullanmayan sanık kendisine yüklenen suçla ilgili açıklama yapacak, hâkim de onu dinlemekle ve işittiklerini tutanağa geçirmekle mi yetinecektir?

Hâkim sanığın açıklamaları sırasında veya sonrasında sanığa soru sorabilecek midir? Sorgu soru cevap şeklinde mi yapılacaktır? Sorgu işlemi sanığın hâkim tarafından sorulan soruları yanıtlaması mıdır? Eğer öyle ise hâkimin soracağı soru türlerinde bir kısıtlama var mıdır? Hâkim sorgu esnasında sanığa her istediği soruyu sorabilir mi?

Feridun Yenisey ve Ayşe Nuhoğlu, CMK’nun 147’nci maddesinde düzenlenmesinde şekil ile yetinilip esasın unutulduğunu, sorguda olaya ilişkin sorulup sorulamayacağı ve nasıl sorulacağının düzenlenmediğini belirtmişlerdir. Yazarların kitabın soruşturma işlemleri kısmında ele aldıkları bu sorun hakkında; “susma hakkını kullanmayan şüpheliye soruları ifadeyi alan kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sorguyu yapan sulh ceza hâkimi sorar. Bu soruların anlattırıcı ve ucu açık sorular olması gerekir. Evet veya hayır ile cevaplandırılabilen yönlendirici soru sorulamaz, zira bu sorular yasak sorgu yöntemi oluştururlar” demektedirler. Bu açıklamaların, ifade ve sorgunun aynı madde içinde düzenlenmesinden hareketle duruşma sorgusu için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yazarlara göre sorgusu sırasında sanığa kapalı uçlu ve yönlendirici soru sorulamaz. Sorgunun, Anglo-Amekerikan sisteminde geçerli olan çapraz sorgu sisteminin ilk aşamasını oluşturan “esas sorgu” (direct examiniton) şeklinde yapılması, çapraz sorgu (cross examinition) tekniklerinin kullanılmaması gerekir. Yazarlar, hâkimin kapalı uçlu ve yönlendirici sorular sorarak çapraz sorgu teknikleriyle sorgu yapmasını yasak sorgu olarak nitelemişlerdir. Yazarlara göre, hâkim sorguda sanığa ancak açık uçlu sorular yöneltebilecektir.[12]

Bahri Öztürk ve arkadaşları ise, sorgunun amacının “MADDİ GERÇEĞE ULAŞMAK” olduğunu belirttikten sonra “BEYAN GERÇEĞE TIPATIP UYGUN OLACAKTIR” ( büyük harf kullanımları yazarlara aittir) cümlesiyle sorgunun amacını belirlemişlerdir. Yazarlar, sorgunun amacının “sanığın direncini kırmak için” şok taktiği, sondaj taktiği, mozaik taktiği, zik zak taktiği gibi “sanığı şaşırtan yöntemler kullanılması” gerektiğini ileri sürmektedirler. Yazarlar, yasak sorgu sayılabilecek çeşitli yöntemler önermektedir. Yazarlar tam bir tahkik ideolojisiyle kaleme aldıkları bu bölümde neyse ki, içinde cevabı da bulunan veya buna yakın olan veya belli hususları sabit sayan soruların (suggesiv sorular) sorulmaması gerektiğini, bu soruların irade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını veya önemli ölçüde sınırlandırdığı için caiz olmadığını ifade etmişlerdir. Başka bir ifadeyle yazarlar hâkimin, sanığa yönlendirici soru soramayacağı kanısındadırlar[13].

Sorgunun nasıl yapılacağına, sorguda sanığa hâkim tarafından soru sorulup sorulamayacağı, sorulabilirse hangi tür soruların caiz olduğuna, sorulara ve sorgu tarzına itiraz etmenin mümkün olup olmadığına ilişkin bir Yargıtay kararına rastlamadık. Feyyaz Gölcüklü, Aralık 1954 tarihinde yayınladığı “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı” başlıklı makalesinde belirttiğine göre yazar bu konuda bir karara rastlamamış. Yazar, hakimin gerçeği öğrenmek için yalan söylemesinin ve sanığa yanıltıcı soru sorulmasının, seçimlik (altenative) soruların, kompleks ve geniş soruların, aldatıcı ve telkin edici soruların, neticesi sanık tarafından görülemeyen soruların sorulmasının sorgunun dürüstlüğü prensibine aykırı olduğunu belirttikten sonra Yargıtay’ın bu konudaki tutumunu şöyle açılıyor:

“…acaba yargıç kanunun sükûtundan bil istifade bu nevi soruları sanığa sorabilecek midir? Sorumuza evvela temyiz mahkemesi içtihatları içinde cevap arayalım. Türk Temyiz mahkemesi içtihatları arasında sanığın sorgusu konusunda verilmiş herhangi bir karara rastlamadık. Bu durum sanığın sorgusunun tamamen dürüst bir şekilde yapıldığının bir delili olduğu gibi, sorgu müessesesine fazla önem verilmeyip tahkikat ve duruşma zabıtlarında sorgunun şekline müteallik kısımların atlandığı, yalnızca cevapların zapta geçirildiği ve binnetice sorgu tekniği Yüksek Mahkemenin meçhulü olduğu manasına da tefsir edilebilir. Hatta bu ikinci ihtimali daha kuvvetli buluyoruz”[14]

Makalenin kaleme alındığı 1954 yılından bu yana durumda bir değişiklik olmamıştır. Şu anda da bu konularda bir Yargıtay kararı bulmak mümkün değildir. Çünkü “tutanak suiistimali” yoluyla bu konular Yargıtay denetiminden kaçırılmaktadır. Duruşmada sorgu usulü yasal boşluk nedeniyle tamamen hâkimin “keyfine göre” yapılmaktadır. Hâkimler tutanağa geçirmeksizin, sanığı azarlayabilmekte, ihsası rey olacak ve hatta hâkimin taraflılığını gösteren açıklamalarda bulunabilmektedir. Sanığa “yıkıcı çapraz sorgu” teknikleriyle, yönlendirici ve kapalı uçlu soru sorabilmekte, sorulan sorular zapta geçmemekte, sadece cevaplar zapta geçmektedir.

Konu ile ilgili Yargıtay kararı olmasa da, aynı zamanda tecrübeli hâkim olan iki yazarın düşünceleri uygulamaya az da olsa ışık tutmaktadır. Mustafa Artunç ve Mehmet Tevfik Elmas, “Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf” adlı kitaplarında sanığın yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmak istediğini bildirmesi halinde, CMK’nun 147’nci maddesi uyarınca sanığın sorgusunun yapılacağı, sanığın sorguda ayrıntılı olarak dinlenmesi gerektiği, sanığın “önceki beyanlarımı doğrudur, aynen tekrar ederim” şeklindeki sözlerinin tutanağa geçirilmesiyle yetinilmemesi gerektiği, mahkeme başkanı ve hâkimin hem sorgu sırasında hem de sorgu sonrası dosya ile ilgili her türlü soruyu sanığa sorabileceği yönünde görüş bildirmişlerdir. Yazarlar sorgunun soru-cevap şeklinde yapılacağına ilişkin açık bir ifade kullanmamakla birlikte hâkimin sorgu sırasında sanığa “her türlü sorunun” sorulabileceği kanısındadırlar.[15] “Her türlü soru” ifadesi, yönlendirici, yanıltıcı ve kapalı uçlu soruları kapsadığında şüphe yoktur. Yazarların her ikisinin de deneyimli hâkimler olduğu dikkate alındığında, hâkim olarak yaptıkları yargılamalarda sorgu sırasında dosya ile ilgili her türlü soruyu sordukları sonucuna varabiliriz.

Uygulamada rastladığımız başlıca sorgu türlerini kısaca inceleyelim. Bu sorgu türleri karma olarak da uygulanabilmektedir.

    1. Soru Cevap Tarzında Sorgu

Uygulamada en sık rastlanan sorgu tarzıdır. Mahkeme başkanı veya hâkim, iddianameyi açıklamadan sanığa “üzerine atılı suçlamayı biliyor musun?” diye sorduktan sonra “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” diyerek sorguya başlar. Sanık cevap verirken veya sanığın cevabından sonra araya girerek çeşitli sorular sormaya devam ederek sanığı sorgular. Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, genellikle, eğer SEGBİS ile duruşma kayda alınmıyorsa sordukları soruları tutanağa geçmeden sadece sanığın verdiği cevapları tutanağa geçerler.

CMK’nunda mahkeme başkanının veya hâkimin ne tür sorular sorabileceği ve ne tür sorular soramayacağı konusunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Kanımızca, Mahkeme başkanı veya hâkimin sorguda sanığa, yönlendirici ve aldatıcı sorular soramaması gerekir. Bu konuyu Uygulamada mahkeme başkanı veya hâkim her türlü soruyu sorabilmektedir.

    1. Sanığın Hazırlıktaki İfadesi Üzerinden Sorgu

Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, sanığın dosyadaki hazırlık ifadesini açarak sanığa “hazırlıktaki ifaden doğru mu?” sorusunu yöneltmekte, sanık “doğru” derse ifadeyi okuyarak zaman zaman da sanıktan teyit alarak tutanağa yazdırmaktadır. Oysa CMK’nun 213’ncü maddesine göre aralarında çelişki bulunması halinde; sanığın, hâkim veya mahkeme huzurunda yaptığı açıklamalar ile Cumhuriyet savcısı tarafından alınan veya müdafiinin hazır bulunduğu kolluk ifadesine ilişkin tutanaklar duruşmada okunabilir. Bu yöntemle sorgu yapmak kanuna açıkça aykırıdır.

    1. Sanığın Sözlü Savunma Yapması Şeklinde Sorgu

Bu usulü uygulayan mahkeme başkanı veya hâkimler, “suçlamalar konusunda ne diyorsun?” sorusundan sonra genellikle başka soru sormazlar ve sanığın açıklamalarını tutanağa yazdırırlar.

    1. Sanığın Hazırladığı Yazılı Metni Okuması Şeklinde Sorgu

Bu tür sorguya genellikle siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından ilgilendiği davalarda tanık olmaktayız. Sanık önceden hazırladığı savunma dilekçesini mahkemenin huzurunda aynen okumaktadır. Sanığın okuması sırasında veya sonrasında mahkeme başkanı veya hâkim sorular sorabilmektedir. Bu yöntemin uygulandığı davalarda sanığın savunmasının ses kaydı alınmakta ve daha sonra çözümlenmektedir.

    1. Sorguda Farklı Üsluplar ve Yasak Sorgu Yöntemleri

Mahkeme başkanları ve hâkimler tarafından sorguda farklı yöntemler uygulandığı gibi üslup farklılıkları da dikkat çekmektedir. Hakimden içsel olarak ne yaşarsa yaşasın nötr bir tutum beklenir. Ancak hâkimin mizacına ve psikolojik durumuna göre sanığa tutum ve davranışları değişmektedir. Mahkeme başkanı ve hâkimlerin sorguda duygu durumları değişebilmekte, dava ile özdeşleşebilmekte, transferans ve kontrtransferans yaşayabilmektedirler. Zaman zaman CMK’nun 148’nci maddesine aykırı tutum ve davranış sergileyen sanığa kötü davranan hâkimlere rastlamak mümkündür.

Sonuç olarak CMK’nunda “sanığın sorgusu” yetersiz, hileli ve tuzaklı şekilde düzenlenmiş, engizisyon sistemi bakiyesi bir kurumdur. Sanığın sorgusu, tahkik sisteminden kalma hâkimin objektif ve subjektif tarafsızlığını gölgeleyen bir kurumdur.

C. Hâkimin Re’sen delil toplaması

Mülga 1412 sayılı CUMK’nun 237’nci maddesinin üçüncü fıkrası “Mahkeme vuku bulan talep üzerine veya kendiliğinden şahit ve ehlihibre celbini ve başkaca sübut sebeplerinin ihzar ve iradını emredebilir” hükmünü içermekteydi. Bu maddeye istinaden hâkim, soruşturma esnasında toplanmamış delilleri toplayabiliyordu. 5271 sayılı CMK’na bu hüküm alınmamıştır. Anılan 237’nci maddesinin 5271 sayılı CMK’nundaki karşılığı olan “delillerin ortaya konulması ve reddi” başlıklı 206’ncı maddesinde veya Kanun’un herhangi bir başka maddesinde mahkemenin “kendiliğinden” delil toplamasına dair bir yetkiden söz edilmemektedir. Öğretide CMUK’nun 214’ncü maddesinin ve 237’nci maddesinin üçüncü fıkrasının 5271 sayılı Kanun’a alınmamasının basit bir değişiklik değil, önemli bir zihniyet değişikliğinin ifadesi olduğu ileri sürülmüştür.[16] Başkan ve hâkimin görevini düzenleyen CMK’nun 192. Maddesinde de, delillerin toplanmasından değil, ikame edilmesinden söz edilmesi de bu görüşü destekler niteliktedir. Bununla birlikte ceza muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşma amacının bir gereği olarak mahkemenin de re’sen delil toplama yetkisine sahip olduğu ve özellikle kovuşturma evresinde ortaya çıkan bir delilin toplanmasına talep olmaksızın karar verebileceği ileri sürülmektedir.[17] Anayasa Mahkemesi de mahkemenin pasif konumda olmadığı, aksine yeterli kanaate ulaşıncaya kadar maddi gerçeği araştırmaya devam etmek zorunda olduğunu ve bu bağlamda gerekli tüm araştırmaları re’sen yapmakla yükümlü olduğunu ileri sürmektedir.[18] Yargıtay da ceza mahkemesinin, kovuşturma evresinde hâkim tarafından delil toplamasının önünde yasal bir engel olmadığı görüşündedir.[19] Hâkimin re’sen delil toplaması, engizitör hâkim anlayışının bir ürünüdür.

D. Hâkimin Delilleri Ortaya Koyması

CMK’nun 192nci maddesinin birinci fıkrasına göre “mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmayı yönetir ve sanığı sorguya çeker; delillerin ikame edilmesini sağlar.” Delilin ikame edilmesi yani ortaya konulması, okunacak belgelerin okunması veya anlatılması, tanık ve bilirkişilerin dinlenmesi bizzat hâkim tarafından yapılan işlemlerdir. Çelişmeli bir yargılamada deliller “taraflarca”, önce iddia delilleri sonra da savunma delilleri ortaya konulur. Tahkik sistemi ve Karma sistemde ise, insan doğasına aykırı bir şekilde, taraf kavramı yoktur. Mevcut sistemde, hangi delilin ne zaman, hangi sırayla ortaya konulacağı, bir delilin ortaya konulup konulmayacağı konusunda iddia makamının veya savunma makamının bir inisiyatifi bulunmamaktadır. Tahkikat tamamen hâkimin inisiyatifinde yürütülmektedir. Bu engizisyon sisteminin temel bir özelliği olup, hâkimin tarafsızlığını zedeleyen bir durumdur.

E. Sanık Odaklı – Müdafi Engelli Düzenlemeler

Hukukumuzda sanık, bireysel savunma makamı olarak toplumsal savunma makamı olan müdafie nazaran daha merkezi bir konuma sahiptir. Hukuki bilgi ve deneyimi olmayan sanığın bireysel savunma makamı olarak sözde taltif edilmesi, çoğu yazar tarafından bunun savunmaya verilen önemle açıklanması bir aldatmaca, tahkik sisteminin ince bir hilesidir. CMK’nun 215’nci maddesinde göre suç ortağının, tanığın veya bilirkişinin dinlenmesinden ve herhangi bir belgenin okunmasından sonra bunlara karşı bir diyecekleri olup olmadığı katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine sorulur. Aynı kanunun 216. Maddesine göre ise ortaya konulan delillerle ilgili tartışmada söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine veya kanuni temsilcisine verilir. Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir. Görüldüğü gibi Ceza Muhakemesi sistemimizde savunma olarak bireysel savunmaya yani sanığın kendi kendisini savunmasına sözde özel önem verilmiş, sanığın duruşmanın her aşamasında müdafisinden önce söz alarak aktif olması istenmiştir. Duruşma salonundaki konumlandırma nedeniyle müdafi yardımından yaralanamayan hukuki bilgi ve tecrübeden de yoksun sanığa müdafiinden önce söz verilerek âdeta tuzak kurulmaktadır. Sanığın her ne kadar muhakemenin bir süjesi olduğu ileri sürülse de, sanığın duruşmada engizisyon sisteminde olduğu gibi halen büyük ölçüde obje konumundadır.

F. Tanığın ve Bilirkişinin Dinlenmesindeki Düzenlemeler

CMK’nun 59’uncu maddesine göre “tanık, dinlenmeden önce hakkında tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak mahkeme başkanı veya hâkim tarafından, kendisine bilgi verilir; hazır olan sanık, tanığa gösterilir. Sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir.” Aynı Kanunun 201’nci maddesine göre ise Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; tanıklara, bilirkişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Aynı Kanunun 68’nci maddesinin birinci fıkrasına göre Mahkeme, her zaman bilirkişinin duruşmada dinlenmesine karar verebileceği gibi, ilgililerden birinin istemesi halinde de açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağırabilir. Kanundaki tanık dinlenmesine ilişkin düzenlemeler, yetersizdir. Yalancı tanıklık ve hatalı tanıklığa kapı aralayan suiistimal açık düzenlemelerdir. Düzenlemelerin uygulanma biçimi ise düzenlemeden daha da kötüdür. Uygulama hâkimden hâkime mahkemeye değişmektedir. Tanık ve bilirkişilerin hâkim tarafından sorgulanması da engizisyon sisteminin bir kalıntısıdır. Tanık ve bilirkişinin dinlenmesi ve sınanmasında en sağlıklı yöntem itham sistemindeki orijinal haliyle çapraz sorgu metodudur. Öte yandan, CMK’nun 68’nci maddesinde bilirkişilerin duruşmaya çağrılabileceği hükme bağlanmış olmasına rağmen mahkemeler bu yöndeki talepleri genellikle reddetmekte, bilirkişilerin yazılı mütalaasını almakla yetinmektedir. CMK’nun 201’nci maddesinde düzenlenen doğrudan soru yöneltme hakkı mutlak bir haktır. Her iki madde de bilirkişilerin “duruşmaya çağrılmaları halinde” bilirkişilere soru yöneltilebileceği hükme bağlanmamış, bilakis bilirkişilere doğrudan soru yöneltme hakkı her hangi bir koşula bağlanmaksızın mutlak olarak tanınmıştır. Kanun koyucu aksini düşünmüş olsaydı bilirkişileri özel olarak saymazdı. Bu nedenlerle doğrudan soru yöneltme hakkı olanlar, bilirkişiye doğrudan soru yöneltme hakkını kullanmak istediklerini belirterek bilirkişinin duruşmaya çağrılmasını talep ettiklerinde, kanaatimizce hâkim bu talebi kabul etmek zorundadır. Kanunun hâkime bilirkişilerin duruşmaya çağrılması konusunda takdir hakkı tanıyan diğer hükümleri, doğrudan soru yöneltme hakkını ortadan kaldıracak şekilde kullanılamamalıdır. Bilirkişilerin duruşmada dinlenmemelerinin uygulamadaki sonuçlarına da kısaca değinmek gerekir:

1.Yargı Yetkisinin Fiilen Bilirkişiye Devri Sorunu

Gerek ceza gerek hukuk davalarında bilirkişiye görevlendirilmesi yapıldıktan sonra dosya bilirkişiye veya bilirkişi heyetine teslim edilmekte ve yazılı rapor alınmaktadır. Rapor teslim edildikten sonra yine taraflarca itiraz görürse aynı bilirkişilerden itirazlara karşı ek rapor alınmaktadır. Ek raporlar, genel olarak “kök rapordaki görüşümüzde değişiklik yoktur,” şeklinde olmaktadır. Beyan yazılı olduğu için, itirazlar cevapsız kalabilmektedir. Bu raporlar duruşmada tartışılmamaktadır. Hâkim tarafından raporun okunup okunmadığını tespit etmek mümkün değildir. Çoğu kez bu rapor, aynen karara dönüşmektedir. Bu uygulama nedeniyle bilirkişilik, “taşeron hâkimliğe” dönüşmüş durumdadır. Taşeron hâkimlik nedeniyle dava, fiilen mahkeme dışına taşınmış olmaktadır. Bu sistemde dosyayı okumadan, bilirkişi raporunu olduğu gibi karara geçirerek hâkimlik yapmak pekâlâ mümkündür.

2.İmzacı Bilirkişi ve Bilirkişilik Görevinin 3.Kişiye Devri Sorunu

HMK m. 276 – (1)’e göre bilirkişi, mahkemece kendisine tevdi olunan görevi bizzat yerine getirmekle yükümlü olup, görevinin icrasını kısmen yahut tamamen başka bir kimseye bırakamaz. Bilirkişilik bizzat yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ancak mevcut sistemde bilirkişinin raporu bizzat hazırlayıp hazırlamadığını denetleme imkânı yoktur.

Uygulamada heyet halinde hazırlanan bilirkişi raporlarında raporun tek bilirkişi tarafından imzalanıp kaleme teslim edildikten sonra, sadece hazırlanmış raporu kalemde imzalamak dışına rapora katkısı olmayan uygulamadaki adıyla “imzacı bilirkişilik” kurumu oluşmuştur. 33 yıl gibi uzun sayılabilecek meslek yaşamımızda Fransızca bilmeyen bilirkişilerin Fransızca biliyormuş gibi Fransızca metinler üzerine rapor yazdığını, bilirkişilik bürosu kurup stajyerlere seri şekilde rapor yazdırıldığını, tarafların bürolarında raporun hazırlanıp bilirkişi tarafından imzalanıp mahkemeye verildiğini vs. gördük veya işittik. Yani uygulamada “hâkimlik alt taşeronluğu” da oluşmuş durumdadır.

3.Bilirkişinin Ehliyetinin Tartışma Dışı Kalması Sorunu

Uygulamada bilirkişinin bilirkişilik yaptığı konuda ehil olup olmadığı çoğu kez tartışma dışı kalmaktadır. Mahkemenin seçtiği bilirkişi tartışmasız uzman kabul edilmektedir.

 IV – ENGİZİTÖR HÂKİM VE SAVCI ZİHNİYETİ VE İTHAM SİSTEMİNE KARŞI DİRENÇ

 Avrupa Birliği müktesebatına uyum zorlamasıyla, aslında yapılan değişikliği uygulama iradesi ve hazırlığı olmaksızın, mevzuat düzeyinde bazı sözde iyileştirmeler yapılsa da bu iyileştirmeler tahkik ideolojisiyle yetiştirilmiş hâkim savcılar eliyle emekli Yargıtay başkanı ve ceza hukuku profesörü Sami Selçuk’ın isabetle belirttiği gibi yargılama dolanları ve saptırmalarıyla (détournement de procedure) kısa sürede etkisiz hale getirilir[20]. Bunun en tipik örneği 5271 sayılı kanunun 201’nci maddesiyle getirilen doğrudan soru yöneltme müessesidir. Kanunun yürürlüğe girmesinin üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmesine rağmen bu düzenlemeye karşı direnç hâlâ devam etmektedir. Çapraz sorgunun düzenlendiği Ceza Muhakemesi Kanunun 201’inci maddesinde “yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir” denilmektedir. İtiraz vaki olmadığı takdirde mahkeme başkanı veya hâkimin soruyu denetleyeceğine dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kanun koyucu, aynen benimsemese de maddeyi esinlendiği Anglosakson hukukundaki çapraz sorguya benzer bir soru yöneltme düzeni öngörülmüştür. Ancak, öğretide ceza muhakemesi sistemimizin itham sistemi olmayıp karma sistem olduğu, hâkimin re’sen araştırma yetkisi olduğu gerekçesiyle mahkeme başkanı veya hâkimin soruları itiraz olmasa da denetleme yetkisi olduğu ileri sürülmüştür.[21] Bu görüş engizisyon ideolojisinin bir ürünüdür. Keza yine avukatın dosya incelemesinden, şüpheli ve sanığın müdafiden yararlanma ile ilgili haklarını kullanmasına kadar pek çok kanun hükmünü bu engizitör zihniyete uygulatmaya çalışmak deveye hendek atlatmaktan zordur.

V – SONUÇ VE ÖNERİLER

Sonuç olarak ceza muhakemesi sistemimiz, tahkik (engizisyon) sisteminin çok fazla özelliklerini içinde barındıran bir sistemdir. Olağanüstü dönemlerde ve siyasi davalarda ise türlü işkenceler dâhil olmak üzere saf engizisyon sistemine, yani özüne regrese olup, neredeyse pür engizisyon sistemine dönüşmektedir. Uygulamada sıkça dile getirilen “kolluk fezlekesinin iddianameye iddianamenin hükme dönüşmesi” eleştirisinin temelinde karma sistem ve bu sistemin mahsulü olan engizitör hâkim savcı habitusu yatmaktadır. Bu sistem içinde hâkimin objektif ve sübjektif tarafsızlığını sağlamak mümkün değildir. Bu konuda ciddi bir hukuk reformu yapılmak isteniyorsa, her şeyden önce kuvvetler ayrılığına dayalı her bakımdan hâkimlik bağımsızlığını ve teminatını sağlayan bir anayasanın varlığı şarttır. Hâkimlik ve savcılık mesleğini, işe alım, sosyal ortam ve çalışma yeri bakımından birbirinden ayırmak ve adliye yönetiminin başsavcıdan alınması gereklidir. 1961 Anayasasında olduğu gibi Hâkimler Kurulu ve Savcılar Kurulu ayrı olmalıdır. Keza hâkimler kanunu ve savcılar Kanunu iki ayrı kanun şeklinde düzenlenmelidir. Savcılık binaları adliyelerden ayrı mekânlarda olmalıdır.

Adliyelerin ita amirliği ve adliye yönetimi başsavcılardan alınmalıdır. Yürütmenin savcılar eliyle yargıya müdahalesinin önüne geçilmeli, hâkimlik ve savcılık meslekleri her yönden birbirinden ayrılmalıdır. Engizisyon yargılamalarına kapı aralayan Ceza Muhakemesi hukukunda karma sistemden tamamen vazgeçilmeli itham sistemine dayalı muhakemede diyalektiği sağlayacak iddia ve savunmanın aktif hakimlerin daha pasif olduğu yeni bir ceza muhakemesi kanunu yapılmalıdır.

KAYNAKÇA

ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013.

ALTINTAŞ Ali, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi, MEMLEKET Siyaset Yönetim Dergisi, C.7 S.17 2012/17 s. 34-104

ARTUÇ Mustafa ve ELMAS Mehmet Tevfik, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017

AYVAZ Ahmet, Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları, Librum Yayınları, İstanbul, 2017.

CENTEL Nur, ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019.

DEMİRKENT Dinçer, Adaleti Sağlamak Değil, Hakikati İnşa Etmek: Engizisyon Yargılama Usulü, Ankara Barosu Dergisi, 2017/2, s. 204-2017.

DÖNMEZ Burcu, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019.

EREM Faruk, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99

ESGİN Mehmet, Hristiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998.

ESMEIN Adhémar, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.

GEDİK Doğan, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941.

GÖLCÜKLÜ Feyyaz, : “Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516

KISACIK Raşit, Dünyada ve Türkiye’de İşkencenin Tarihi, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2017.

KOCAOĞLU Serhat Sinan, “Susma Hakkı,” Ankara Barosu Dergisi 2011 / 1, s. , s. 38.

SELÇUK Sami, Suç Yargılama Süreci Hukuku: Dogmatiği ve/ya Grameri, İmge Kitabevi 2022.

SCHWERHOFF Gerd (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023.

ŞAHBAZ İbrahim, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289.

ŞAHİNKAYA Yalçın, Suçsuzluk Karinesi, Seçkin Yayınları, Ankara, 2008

ÖZBALCI Yalım Yarkın, “Ceza Muhakemesi Hukukunda İçerik ve Denetim Bağlamında Duruşma Tutanakları”, Suç ve Ceza Dergisi, Türk Ceza Hukuku Derneği, İsyanbul 2019, Sayı: 2, s. 141.

OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 105-138.

ÖZTÜRK Bahri, TEZCAN Durmuş, ERDEM Mustafa R. ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2019.

ŞAHİN Cumhur, GÖKTÜRK Neslihan, Ceza Muhakemesi Hukuku -II-, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi, 2019.

TANER, Fahri Gökçen Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019.

TOPUZ Gökçen, KONAN Belkıs, “Geçmişten Günümüze Türk Hukukunda Hâkimin Tarafsızlığı” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2017, sayı: 4, s. 763-794.

ÜNVER Yener, HAKERİ Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019.

YENİSEY Feridun ve NUHOĞLU Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015.

Dipnotlar 

[1] İbrahim ŞAHBAZ,, “AİHM Kararlarında Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı”, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı: 25, 2008, s. 229-289, s. 259.

[2] Burcu DÖNMEZ, Ceza Muhakemesi Hukukunda Çapraz Sorgu, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2019 s.83-87; Adhémar ESMEIN, Ceza Muhakemesi Sistemleri, Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ağustos 2016, s. 205-213.

[3] Mehmet ESGİN, Hırısitiyanlıkta Engizisyon Mahkemeleri, Doktora tezi, YÖK Tez Merkezi, Konya 1998, s. 57-59.

[4] Gerd SCHWERHOFF (Çev. Ömer İPEK) , Engizisyon Modern Çağda Heretizm Sorunu, Runik Kitap, İstanbul 2023, s 55-69; ESGİN, S. 274-85.

[5] ESGİN, S. 292-293;

[6] Faruk EREM, “Savunma ve Ceza Yargılamasının Temeldeki Kusurları,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 1988, Sayfa: 91-99.

[7] Ali ALTINTAŞ, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Karşılaştırmalı Hukukta Türkiye’de Adliye Yönetimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2013s.406-409.

[8] ALTINTAŞ, s. 413 vd.

[9] Ahmet AYVAZ “Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları” Librum Yayınları, İstanbul, 2017, s. 524.

[10] AYVAZ s. 499

[11] Ali ALTINTAŞ, “Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Bağlamında Türkiye’de Adliye Yönetimi,” s. 90.

[12] Feridun YENİSEY ve Ayşe NUHOĞLU, Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2015, s. 625.

[13] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, 2019,s. 374 vd.

[14] Feyyaz GÖLCÜKLÜ, : -“Sanığın Sorgusu ve Sevk Tarzı,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1955 Cilt: 10 Sayı: 02 (02, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/issue/3199/44516

[15] Mustafa ARTUÇ ve Mehmet Tevfik ELMAS, Ceza Muhakemesinde Duruşma Yönetimi ve İstinaf, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2017, s. 143.

[16] Bahri ÖZTÜRK, Durmuş TEZCAN, Mustafa R. Erdem ve arkadaşları, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, Seçkin Yay., 2019, s. 334.

[17] Fahri Gökçen TANER, Ceza Muhakemesi Hukukunda Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Çelişme ve Silahların Eşitliği, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2019, s. 363, Yener ÜNVER, Hakan HAKERİ, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 3, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, 2019, s. 1495; Doğan GEDİK, “Ceza Muhakemesinde Hakimin Delilleri Değerlendirme Serbestliği (CMK m.217)”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 940-941; Nur CENTEL, Hamide ZAFER, Ceza Muhakemesi Hukuku, Yenilenmiş ve Gözden Geçirilmiş 16. Bası, Beta Basım Yayınevi., İstanbul, 2019, s. 741; (913-963; Cumhur ŞAHİN, Neslihan GÖKTÜRK, Ceza Muhakemesi Hukuku -II-, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi., 2019, s. 106-107; Bilal OSMANOĞLU, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Cumhuriyet Savcısı VE Mahkemelerin Bilgi ve Belge İsteme Yetkisi, TBB Dergisi, 2020 (151), s. 110.

[18] AYM, E. 2015/9, K. 2015/94 ve T. 22.10.2015 (https://normkararlarbilgibankasi. anayasa.gov.tr/).

[19] 9. CD, E. 2013/15382, K. 2014/2802 ve T. 17.03.2014 (https://mevzuat.sinerjias.com.tr/ictihat/yuksek-mahkeme/yargitay%20karari/MFRzWUdMZXViVG9KalJqUnpwbmNMUT09).

[20] Sami SELÇUK, Suç Yargılama Süreci Hukuku: Dogmatiği ve/ya Grameri, İmge Kitabevi 2022, s.615-684

[21] DÖNMEZ, s. 354

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

0
Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Sistemi içerisinde etik ilkelerin çerçevesini oluşturmaktadır. Bildirge,  yaklaşık üç yıl süren bir hazırlık sürecinden geçerek hakim ve savcıların katkısıyla hazırlanmış ve 11.03.2019 tarihinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi, mesleğin yazılı olan ve yazılı olmayan davranış kuralları bütünüdür. Bildirge,  bağımsızlık ve tarafsızlığa kuvvetli vurgu yapmakta; hukukun, hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne; insan onurunun, doğruluk ve dürüstlük gibi değerlerin önceliğine; saygı ve nezaketin, mesleğe yakışan olgun davranışların değerine önem atfetmektedir.

Bildirgeyi ilan eden HSK Başkanı, bildirgenin yargı mensuplarına deklare edilen bir metin değil, özünde, bizatihi yargı mensuplarının millete bir sözü, taahhüdü olduğunu bildirmiştir.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Hâkimler ve savcılar, görevlerini yerine getirirken adaletin en hassas ve doğru şekilde dağıtıldığından emin olan, meslekî sorumluluk içinde Davranan, bütün işlemleri ile karar ve davranışlarında insan ve toplum hayatına tesir edeceklerinin ve toplum nezdindeki saygınlıklarının korunmasının Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan ‘hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn’ insanlardır. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde, hür vicdanları ile evrensel değerleri şiar edinerek bağımsız ve tarafsız olarak görevlerini yürütürler.

Bu bildirgede belirtilen etik ilkeleri içtenlikle benimser,  gerek meslekî gerekse sosyal hayatlarında bu ilkeler doğrultusunda davranmaya onurları ve vicdanları üzerine söz verirler.

1. Hâkim ve Savcılar, İnsan onuruna saygılıdır, insan haklarını korur ve herkese eşit davranırlar

1.1. İnsan onurunun dokunulmaz olduğuna dair medeniyetimizin ve evrensel kabulün bir tezahürü olarak, insan onurunu esas alır; bütün davranışlarında insan hak ve özgürlüklerine uygun hareket ederler.

1.2. İnsan haklarına dayalı devlet ilkesinin, ancak insan hak ve özgürlüklerinin etkin bir şekilde korunması ile gerçekleşebileceğinin farkında ve bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğun bilincindedirler.

1.3. Bir arada yaşamanın; farklılıklara saygı duymayı, birbirine anlayışla yaklaşmayı ve herkese eşit davranmayı gerektirdiğini kabul ederler.

1.4. Görevlerini yerine getirirken dil, din, mezhep, ırk, etnik köken, uyruk, cinsiyet, siyasi düşünce, sosyal ve ekonomik durum, hemşerilik, yaşam biçimi, yaş, sağlık durumu, dış görünüş, medeni hâl ve benzeri sebeplerle ayrımcılığı kesin bir biçimde reddeder ve ayrımcı bir dil kullanmazlar. Anayasada yer verilen pozitif ayrımcılığın, eşitlik ilkesinin ihlali anlamına gelmediğini bilirler.

1.5. Adalet hizmetinden faydalanmak isteyenler başta olmak üzere, meslektaşları, avukatlar, adalet personeli, tanık, bilirkişi gibi yargısal sürece dâhil olanlara ve topluma eşitlik ilkesinin uygulandığına dair güven verirler. Görev ve yetki alanı içerisinde, bu güveni zedeleyebilecek her türlü davranışı önlerler.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

 2. Hâkim ve Savcılar bağımsızdırlar

2.1. Bağımsızlıklarıyla adil yargılanmanın ve hukuk devletinin güvencesidirler.

2.2.Yargı bağımsızlığının, yargılama fonksiyonunun baskı ve tesirden uzak bir şekilde yerine getirilmesi için tanındığının bilinciyle hareket ederler.

2.3. Bağımsızlıklarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki edebilecek baskı ve tesiri kayıtsız şartsız reddederler.

2.4. Kararlarını; kişilerin, kurumların ya da kamuoyunun tepkisini çekeceği endişesi duymaksızın ve onları memnun etme kaygısı taşımaksızın bağımsız olarak verirler.

2.5. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için bağımsız olmak kadar, bağımsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.

2.6. Bağımsızlığın, sorumsuz ve ayrıcalıklı olmak anlamına gelmediğinin, bilakis hesap verebilirlik ilkesi çerçevesinde adaletin tecelli etmesini sağlama amacı taşıdığının farkındadırlar.

2.7. Kanunlarda belirtilen usul ve esaslara uygun olarak hesap verebilirliğin; bağımsızlıklarını zedelemeyen, aksine toplumsal meşruiyetlerini artırmak suretiyle güçlendiren bir ilke olduğunun bilincindedirler.

3. Hâkim ve Savcılar Tarafsızdırlar

3.1. Adil yargılamanın gereği olarak, herhangi bir tarafa iltimas göstermeden ve ayrımcılık yapmadan tarafsız bir şekilde hareket ederler.

3.2. Tarafsız hareket etmekle yetinmez, objektif bir bakış açısıyla tarafsızlıklarına ilişkin her türlü kuşkuyu bertaraf edecek bir duruş sergilerler. Yargıya güvenin sağlanması ve sürdürülebilmesi için tarafsız olmak kadar, tarafsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler.

3.3. Meslekî ve sosyal hayatlarında tarafsızlık ilkesine aykırı düşebilecek her türlü ayrımcı söylem ve davranıştan kaçınır; konuşma ve beden dilini tarafsızlıklarını ihlal etmeyecek biçimde kullanmaya özen gösterirler.

3.4.  Sosyal medya başta olmak üzere, kitle iletişim araçları vasıtasıyla yapacakları yorum, değerlendirme ve paylaşımların kolaylıkla amacını aşan sonuçlar doğurabileceğini ve tarafsızlıklarını sorgulanır hale getirebileceğini öngörerek hareket ederler.

3.5. Kişisel kanaat ve düşüncelerinin, tarafsızlıklarına gölge düşürmesine izin vermez ve ön yargılı şekilde hareket etmezler. Görevlerini yürütürken ön yargı ve tercihlerinden etkilenip etkilenmediklerini sorgularlar.

3.6. Toplumda, herhangi bir olay ile ilgili olumlu veya olumsuz bir kanaat oluştuğu durumlarda dahi tarafsızlıklarını korurlar.

3.7. Görevlerini yerine getirirken kendileri, yakınları ve sosyal çevrelerini gözetmek amacıyla taraflı davranışlarda bulunmayı reddeder, tarafsızlıklarından ödün vermezler.

3.8.  Görevde olan veya görevinden ayrılarak avukatlık, bilirkişilik, arabuluculuk ve benzeri görevler yürüten meslektaşlarına ayrıcalıklı davranmaz, bu yönde bir izlenim oluşturmazlar.

4. Hâkim ve Savcılar Dürüst ve tutarlıdırlar

4.1. Dürüstlük ve doğruluğun,  mesleğin gerektirdiği yüksek karakterin vazgeçilmez unsurları olduğunun bilinciyle, gerek meslekî yaşamlarında gerekse sosyal hayatlarında bu yönde bir duruş sergilerler.

4.2. Özü sözü bir kişilikleriyle oldukları gibi görünür ve göründükleri gibi olurlar

4.3. Mesleki itibarlarının korunması için sözlerini yerine getirmekte hassasiyet gösterirler.

Dürüstlüklerine gölge düşürebilecek durumlar içinde bulunmama konusunda özenli davranırlar.

4.4. Neticesinden olumsuz şekilde etkileneceklerini öngörseler dahi gerek iş ve işlemlerinde gerek söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmazlar.

4.5. Yargısal süreçte aleyhine karar verilen taraf da dâhil olmak üzere, dürüstlüklerinden şüphe duyulmamasını sağlayacak şekilde davranırlar.

4.6. Hukuki güvenlik ilkesi gereği uygulamalarında tutarlılığı gözeterek görevlerini yerine getirirler.

4.7. Tutarlılığı sabit fikirlilik olarak yorumlamazlar ve toplumsal değişimleri dikkate alırlar.

5. Hâkim ve Savcılar Yargıya olan güveni temsil ederler

5.1 Kendilerine duyulan güvenin, yargıya olan güvenle doğrudan ve ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunun bilinciyle bütün işlem, eylem ve kararlarında yargıya güveni temin eder ve güçlendirirler.

5.2. Vakur duruşlarıyla adına karar verdikleri Türk Milleti başta olmak üzere, herkesin kendilerine güven duymasını sağlarlar.

5.3.Görevlerini yaparken kendilerine duyulan güvene halel getirebilecek bir algı, kuşku veya tereddüt oluştuğunu fark ettiklerinde, görevden çekilmelerinin gerekip gerekmediğini azami dikkat ve özenle değerlendirirler.

5.4.Yargıya olan güveni tartışmalı hale getirebilecek veya zedeleyebilecek tutum ve davranışlardan her zaman ve her yerde titizlikle kaçınırlar.

5.5.Özel hayatlarında, meslekî güvenilirliklerine gölge düşürebilecek davranışlarda bulunmamaya hassasiyet gösterirler.

5.6. İfade özgürlüklerini, yargıya duyulan güveni sarsmayacak ve siyasi tarafgirliğe düşmeyecek biçimde kullanırlar.

6. Hâkim ve Savcılar Mahremiyet gözetirler

6.1.Mahremiyeti, toplumdan bilgi saklamak için değil; aksine yargısal sürece dâhil olanların haklarını koruyarak adaletin yerini bulması amacıyla gözetirler.

6.2. Görevleri nedeniyle vâkıf oldukları devlet sırları, ticari sırlar ile kişilere ve kurumlara ait gizli kalması gereken bilgilerin mahremiyetini korurlar.

6.3. Gizli kalması gereken bilgi ve sırları, kendi yararına ya da başkalarının yarar veya zararına olabilecek şekilde kullanmazlar. Bu bilgilerin mahremiyetini sosyal medya veya başka bir yolla ihlal etmezler.

6.4.Adliye personeli başta olmak üzere, görevleri gereği gizli kalması gereken bilgilere erişim imkânı olanların, gizliliğe riayet etmesini sağlarlar.

6.5. Gizli kalması gereken bilgileri doğru belirlerler. Mevzuatta öngörülen açıklık ve şeffaflık ilkeleri; lekelenmeme, bilgi edinme ve savunma hakları; basın, haber alma ve ifade özgürlükleri ile mahremiyetin karşı karşıya geldiği hallerde, kişilerin şeref ve itibarı ile kamusal yarar arasındaki hassas dengeyi gözeterek hareket ederler.

6.6. Yargıya teslim edilen bilgi ve sırların korunduğuna ilişkin güveni temin eder, bu bilgilerin  ve sırların gizliliğini görevleri sona erse dahi gözetirler.

7. Hâkim ve Savcılar Mesleğe yaraşır şekilde davranırlar

 7.1. Mesleklerinin yaşamlarına kattığı değer ve yüklediği sorumluluğun bilinciyle görevlerinin gerektirdiği hassasiyetle davranırlar.

7.2. Meslekî ve sosyal ilişkilerinde muhataplarına karşı saygı ve nezaket ilkeleri çerçevesinde hareket eder, söz ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisini gözetirler.

7.3 Toplumun kendilerinden yargı hizmetinin kaliteli sunulmasının yanı sıra erdemli olmalarını da beklediğinin bilincindedirler.

7.4 Olaylar ve durumlar karşısında uzlaştırıcı bir dil kullanır, sağduyulu ve temkinli davranırlar.

7.5. Görevin yerine getirilmesi sırasında, diğer meslektaşlarla uyum, işbirliği ve karşılıklı saygı

içinde çalışarak verimli bir iş ortamı oluştururlar.

7.6. Meslekî bilgi ve deneyimlerini meslektaşlarıyla paylaşma hususunda istekli davranırlar.

7.7. İfade özgürlüğü kapsamında yazılı, görsel, işitsel ya da sosyal medyada düşüncelerini açıklarken veya paylaşımlarda bulunurken, mesleğin gerektirdiği etik ilkelere uygun hareket ederler.

7.8. Meslekî işleyişe ilişkin konular ile yargı kararlarına dair yorum ve değerlendirmelerinde yapıcı ve ölçülü olurlar. Meslektaşlarının yetkinliklerini, yargının saygınlığına ve yargıya olan güvene zarar verebilecek şekilde tartışmaya açmazlar.

7.9. Görevin yerine getirilmesiyle ilgili olan veya ilgili görülebilecek herhangi bir hediye, bağış, borç, yardım ya da iltimas kabul etmezler. Konumları ve mesleklerinin sağladığı nüfuzdan fayda sağlamazlar. Yakınlarının ve birlikte çalıştıkları personelin de bu hususa riayet etmelerini sağlarlar.

7.10. Hizmet gereklerini gözeterek kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarının en etkili ve doğru biçimde, amacına uygun olarak kullanılmasını temin ederler.

7.11. Meslekî saygınlığın korunabilmesi için özel hayatlarına gereken dikkati gösterirler.

7.12. Özel hayatlarında iletişim içinde oldukları kişilerin, işlem ve kararlarını etkilemesine fırsat vermedikleri gibi etkileme güçleri bulunduğu izlenimine yol açabilecek tavır ve davranışlardan da kaçınırlar. Herhangi birinin de bu izlenimi oluşturmasına imkân tanımazlar.

7.13. Sosyal hayatlarının gereği olarak içinde bulunacakları ortam ve mekânları titiz bir şekilde seçmek suretiyle mesleki saygınlıklarını korurlar.

8. Hâkim ve Savcılar Yetkindir ve mesleklerinde özenli davranırlar

 8.1. Görevlerini vicdani kanaatleri doğrultusunda, ahlaki olgunluklarına, ehliyet ve liyakatlerine yaraşır şekilde yaparlar.

8.2. Kararlarının veya işlemlerinin, bu tasarruflardan etkilenenlerin dünyasında ve toplum üzerinde bırakacağı tesirin farkındadırlar.  Bu nedenle, bütün meslekî faaliyetlerinde gereken dikkat, önem ve özeni gösterirler. Her soruna çözüm odaklı ve aynı duyarlılıkla yaklaşırlar.

8.3. Kararlarını hakkaniyetle verebilmek için gerekli bütün bilgi kaynaklarına ulaşmaya ve işlemlerini yeterli gerekçelerle desteklemeye özen gösterirler.

8.4. Meslekî bilgilerini güncel tutmak ve geliştirmek amacıyla gerekli eğitimleri alma; alanıyla ilgili akademik çalışmaları, ulusal ve uluslararası alandaki hukuki gelişmeler ile yargı içtihatlarını takip etme konusunda kendilerini sorumlu hissederler.

8.5. Meslekî yetkinliklerini arttırmanın, dış etkilerden bağımsız olarak karar vermelerine katkı sağlayacağını bilirler.

8.6. Görevlerini adaletin tecellisini geciktirmeyecek şekilde ve makul sürede yerine getirirler.

8.7.Görevlerine bağlılıkları, gayretleri ve çalışkanlıklarının yanı sıra davranışlarına gösterdikleri özen ile de meslek etiği yönünden örnek olurlar.

8.8. Çalışma saatlerini verimli kullanır, kamu hizmetini aksatmamak için azami özen gösterirler. Zamanın herkes için değerli olduğunu bilir ve bu konuda duyarlı davranırlar.

8.9. Atama, yer değiştirme ve özlük haklarına ilişkin diğer hususlarda, hak ve adalete uygun düşmeyen bir istekte bulunmazlar.

Bu bildirge, Türkiye Cumhuriyeti hâkimleri ve savcılarının takip edecekleri etik ilkeleri belirleyen bağlayıcı bir belgedir. Hâkimler ve savcılar, bu bildirgede belirtilmeyen bir durumla karşılaştıklarında, takip etmeye onur ve vicdanları üzerine söz verdikleri yukarıdaki ilkelerin ruhuna uygun davranırlar.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi; hâkimler ve savcıların, adına karar verdikleri Yüce Türk Milletine ve O’nun her bir ferdine verilmiş sözüdür.

Hakimler ve Savcılar Kurulu

Birinci Cumhuriyet Dönemi Azerbaycan’ın Benimsediği Hükümet Sistemi: Yasama-Yürütme İlişkileri

0
Prof.. Dr. Ali Asker
Prof. Dr. Ali Asker

BİRİNCİ CUMHURİYET DÖNEMİ AZERBAYCAN’IN BENİMSEDİĞİ HÜKÜMET SİSTEMİ: YASAMA-YÜRÜTME İLİŞKİLERİ/ Prof. Dr. Ali Asker 

20. yüzyıla gelinene kadar hükümet sistemlerinin ortaya çıkışı ve gelişimi değişik aşamalardan geçerek şekillenmiştir. Kralların mutlak iktidarını sınırlandırmaya yönelik 1215 Magna Carta Libertatum (Büyük Hürriyet Fermanı) ile başlatılan ilk girişim ilerleyen dönemlerde monarşi rejiminin aşamalı olarak evrimini ve parlamenter monarşiye dönüşümünü sağlamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde genel oy ilkesi ve gittikçe önemi artan siyasi partilerin faaliyetleri sonucunda İngiltere parlamentarizmi yüksek demokratik seviyeye ulaşmıştır. Bu sistem sadece monarşiler için değil cumhuriyet rejimleri için de erişilmek istenen bir model rolünü oynamıştır. En genel anlamıyla baktığımızda bu sistemin özelliği; kuvvetlerin yumuşak ayırımına dayanarak iki başlı yürütmeye sahip olmasıdır. Yürütmenin bir başını parlamento karşısında sorumlu hükümet oluştururken, diğer başını sorumsuz bir devlet başkanı (cumhurbaşkanı veya  
kral) oluşturuyor. 18. yüzyılda Amerikan kolonilerinin bir araya gelmesi, bağımsızlık mücadelesi ve nihayetinde 1787 tarihinde kabul edilen anayasayla yeni bir hükümet modeli olarak başkanlık sistemi benimsenmiştir. Bu sistemin en genel özelliği kuvvetlerin sert ayrımına dayanarak; başkanın doğrudan halk tarafından seçilmesi ve yürütmenin tek başlı olmasıdır.

Birinci Cumhuriyet döneminde Azerbaycan’ın benimsediği hükümet sistemi imparatorlukların dağılması sonucunda ortaya çıkmış birçok yeni devlette olduğu gibi bir parlamenter yönetim sistemidir. Bilindiği gibi devletler, ortaya çıktıkları dönemin toplumsal ve siyasi koşullarının etkisi altında doğup gelişirler. Azerbaycan’ın benimsediği
hükümet sisteminin karakterini ve işleyiş sürecini hükümet sistemi üzerine sağlıklı bir değerlendirme yapmamız için birkaç hususa dikkat çekmek gerekmektedir.

  • Azerbaycan çok eski çağlardan devlet geleneğine sahip bir ülkedir, fakat 19. yüzyıldan itibaren Rusya’nın yönetimi altına girmesiyle ülkede bir sömürge sistemi uygulanmış ve devlet geleneği kesintiye uğramıştır. Bu yüzden Azerbaycan’ın bağımsızlığı uzun süreli devam etmiş geleneksel hanedan, hanlık vs yapının dışında yeni bir sistem olarak cumhuriyet devlet modelinin benimsemesine yol açmıştır. Azerbaycan’ın milli bağımsızlık davasının öncüllerinden olan, kıymetli düşünce adamı Mirza Bala Mehmetzade’ye göre Azerbaycan’da millî hanedan bulunmadığı için istibdat ile cumhuriyet arasında her hangi bir tereddüde yer kalmamıştır. Bu yüzden “demokratik cumhuriyet” kararı milletin kendi kararı, fermanı ve iradesi doğrultusunda alınmıştır [1; s. 49].
  • Azerbaycan’ın bağımsızlığı son derece gergin iç ve dış koşulların etkisi altında gerçekleşmiş, devlet kuruluşu aynı zamanda Azerbaycan Türklüğünün varoluş mücadelesinin bir parçasını oluşturmuş ve onu yok olma tehlikesinden kurtarmıştır.
  • Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin ilk hukukî belgesi olan “İstiklal Beyannamesi” onu egemen, bağımsız, (madde 1) ve demokratik bir cumhuriyet (madde 2) olarak nitelemiştir. Azerbaycan, ayrıca seküler bir devlet sistemini benimsemiştir.
  • Azerbaycan’ın hükümet sistemi demokratik siyasi sistemle uyum içerisinde yürümüştür. Hatta benimsenmiş olan çok partili parlamenter demokrasi daha sonradan fazla liberal olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir.
  • Cumhuriyetin var olduğu 23 ay boyunca parlamento ve hükümet arasındaki ilişkilerin şekillenmesinde dış faktörlerin etkili olmuş, demokratik parlamenter rejimin devamlılığı zor şartlar altında sağlanmıştır.
  • Büyük sosyal ve siyasî sorunların yaşanmasına rağmen, kısa bir dönem içinde toplumun demokratikleşmesi, ifade, vicdan, toplumsal ve kolektif hürriyetler, insan haklarının korunması yönünde birçok önemli yasalar kabul edilmiştir. Parlamento çoğunluğuna sahip Müsavat partisi, parlamento grubunun beyannamesinde “Azerbaycan hürriyet ülkesi olmalıdır” denilmekteydi.

Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin benimsemiş olduğu hükümet sisteminin irdelenmesi için öncelikli olarak devletin kurucu belgesi olan 28 Mayıs 1918 tarihli Misak-i Milli’ye, yani İstiklal Beyannamesine bakmamız gerekir.

İstiklal Beyannamesinin 6. maddesinde “Kurucu Meclis çağırılana kadar Azerbaycan’ın yönetimi başında halk oylaması ile seçilmiş Milli Şura ve onun karşısında sorumlu Geçici Hükümet bulunur ” ifadesi yer alıyor. Beyanname metninden görüldüğü gibi Azerbaycan Halk Cumhuriyeti egemenliğini halktan alan, kuvvetler ayrımına dayalı, demokratik parlamenter rejimi benimsemiş bir devlettir. Hükümet sistemi parlamenter cumhuriyettir. Fakat bu cumhuriyetin; varlığını sürdürdüğü 23 aylık dönemin en azından altı ayında parlamenter devlet modelinden ciddi surette saptığını, kuvvetler ayrımının ihlal edildiğini görmekteyiz. Ne var ki yukarıda da bahsettiğimiz gibi böyle bu gelişme dış etkenlerin tesiriyle yaşanmıştır. Bilindiği gibi Maverayı Kafkasya Seymi döneminde 11 Mayıs 1918’de başlayan Batum görüşmeleri 4 Haziranda Osmanlı İmparatorluğu hükümetiyle Azerbaycan Cumhuriyeti arasında dostluk antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Antlaşmaya göre Azerbaycan Cumhuriyetinin talebi doğrultusunda Osmanlı Devleti intizam ve asayiş sağlamak amacıyla bu ülkeye asker gönderebilecektir. Bu antlaşma Azerbaycan Türklerinin varoluşu ve bağımsız cumhuriyetin korunması açısından son derece büyük öneme sahip bir antlaşma idi. Fakat Nuri Paşanın Azerbaycan’ın içişlerine müdahalesi kuşku götürmez bir gerçekliktir. Bu müdahalenin gerekçesi, haklı veya zaruri olup olmaması, Azerbaycan devletinin bağımsızlığı açısından önemi vs. tartışmaya açık konulardır. Bu tartışmanın ele alınarak incelenmesi konumuz dışında kalsa da şöyle bir tespitte bulunmak yanlış olmayacaktır: Azerbaycan milli mücadelesinin liderleri dönemin “ilhakçı” çevrelerinin baskısı karşısında Türk komutanlığı ile ortak karara gelebilmiş, tabiri caizse krizi “daha az zararla” atlatabilmişlerdi.

Şöyle ki Milli Şura’nın 17 Haziran 1918 tarihli oturumunda iki önemli karar alınmış, Fethali Han Hoyski başkanlığında ikinci hükümet teşkil edilmiştir. “Geçici Hükümetin Yetki ve Görevleri Hakkında” birinci karar göre Geçici Hükümet devlet bağımsızlığını ve mevcut siyasi özgürlükleri kaldırmak, toprak reformu ve diğer önemli konularda kanunları değişmek hakkına sahip değildir ve yakın 6 ay içinde Tüm-Azerbaycan Kurucu Meclisinin çağırılmasını sağlayacaktır. Yönetimle ilgili diğer konularda ise hükümet serbestti.

“Milli Şura’nın Feshi Hakkında” ikinci karar göre Azerbaycan’ın dâhilî ve haricî durumu göz önünde bulundurularak tüm hâkimiyet Fethali Han Hoyski başkanlığındaki hükümete devredilmiştir. Hükümet, Kurucu Meclis kurulana kadar bu yetkiyi hiç kimseye
devretmeyecekti. Siyasi literatürde “Haziran gericiliği” olarak da zikredilen bu kararın alınması parlamenter demokrasi üzerinde bir baskı oluşturmuş, kuvvetler ayrımı ilkesini bir süreliğine askıya almıştır. Kuskusuz, Geçici Hükümet döneminde Azerbaycan halk Cumhuriyetinin bağımsız bir devlet olarak kurum ve kuruluşlarının şekillenmesinde, iç ve dış güvenliğinin sağlanmasında çok önemli kararlar alınmıştır. Geçici Hükümet döneminde yaşanan en büyük olay ise Bakü’nün Bolşevik işgalinden kurtarılarak Azerbaycan’ın devlet egemenliğinin ülkenin tamamında geçerli hale getirilmesi olmuştur. Sadece Lenkaran kazasi Denikin taraftarlarından müteşekkil askeri diktatörlüğün elinde idi. 1918­ 1919 yıllarında Denikinciler ve Ermeni birlikleri bu bölgede dehşetli kıyımlara yapmışlardır. Lenkaran, 1919 yazında düşman işgalinden kurtarılmıştır [2]. Kafkas İslam Ordusunun taaruzu ile 15 Eylül 1918’de Bakü’nün işgalden kurtulması bağımsızlk tarihinin en büyük olayı idi. Resulzade, daha sonra bu olayın önemine ilişkin şöyle bir tespitte bulunacaktı: “Kafası meşhur gilyotin mengenesinde bulunan bir adamın halaâsı nasıl bir hayat-ı nevîn ise, B akü’nün istirdadı dahi o nisbette icazkâr bir vakaydı. Hem hakikaten öyleydi. Sonra menhus bir ihtilal neticesinde mezarları mensî kalan Anadolu Mehmetçikleri B akü’deki şehadetleri ile Türklüğe yeni bir siyasî vücut ita ediyorlardı.” [3; s. 52]. 17 Haziranda Azerbaycan hükümeti Gence’den Bakü’ye taşındı.

1918 yılı sonbaharında Azerbaycan’ın bağımsızlık sürecini ciddi şekilde etkileyen olaylar yaşanıyordu. 30 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında imzalanan Mondros ateşkes antlaşmasının 11. maddesi gereğince Kafkasya ve İran içlerindeki Türk kuvvetleri I. Dünya Savaşı öncesi sınırlara dönecektir. Osmanlı ordusunun geri çekilmesiyle Azerbaycan, bağımsızlık tarihinde yeni bir döneme girmiş oldu. O sırada durum çok kritikti ve hükümetin elinde Bakü’yü koruyacak sadece 500 kişilik bir polis gücü vardı ve her hangi bir gücü yoktu. Resulzade’nin tabirince, kuvvet olsa bile “Almanya’nın, Türkiye’nin teslim olduğu bir kuvvete karşı Azerbaycan’ın harp açması bittabiî akla bile gelmezdi” [3; s. 70]. İngiliz Kafkas işgal Kuvvetleri Komutanı General Thomson, Bakü’ye varmadan önce yaptığı bir açıklamada Azerbaycan’ın “Türk kumandanlığının entrikası ile teşekkül etmiş bir hükümet” olduğunu ifade ediyordu. Bakü’yü bir “Rus şehri” olarak gören General Thomson, Biçerahov ve Taşnak güçlerinden müteşekkil işgal rejiminin kurulması Azerbaycan’ın bağımsızlığını tehlikeye düşürmüştür. Bu durumda da milli hükümetin diplomatik faaliyetleri ve yoğun çabası sayesinde Azerbaycan’ın bağımsızlığı korunmuştur.

Daha önce de vurguladığımız gibi yasama ve yürütmenin tek ele, Geçici Hükümete devredilmesini öngören 17 Haziran 1918 tarihli parlamento kararına göre hükümet altı ay içinde Kurucu Meclis (Müessesler Meclisi) seçimlerini yapacaktı. Fakat ülkenin içinde bulunduğu zor şartlar buna müsaade etmemiş ve bu konudaki çalışmalar yalnız 21 Ekim
1918 tarihine başlatılabilmiştir. Bununla ilgili oluşturulmuş komisyonun 5 Kasım 1918 tarihli ilk toplantısında söz konusu seçimlerin Milli Şura tarafından belirlenmiş tarihte geçirilemeyeceği, fakat temsili hâkimiyet organının oluşturulması zarureti dikkate alınarak basit sisteme dayalı bir parlamento oluşturulmasına dair karar kabul edilmiştir. Hükümetin 9 Kasım 1918 tarihli oturumunda alınan karar doğrultusunda 16 Kasım 1918 tarihinde Milli Şura yeniden faaliyete başlamıştır.

Milli Şura’nın 20 Kasım tarihli oturumunda Azerbaycan’ın yasama organı olan parlamentonun oluşturulmasına dair kanun kabul edildi [4; s. 29-32]. Kanuna göre Milli Şura üyesi olarak 44 vekil doğrudan parlamento üyeliğine kabul edilecektir. 36 vekil ise Azerbaycan’ın değişik kazalarından eşit oranlarda seçilecektir. Geri kalan üyeler ise başka milletlerin mensuplarından, ayrıca beş milletvekili sendika ve sanayici kuruluşları temsilen seçilecekti. 7 Aralık 1918’de faaliyete başlayan Azerbaycan Parlamentosunu ülkedeki ağır içtimai ve siyasi koşullar yüzünden genel seçimle oluşturmak mümkün olmamıştır. Fakat bu parlamento, dönemin gelişmiş demokrasilerine örnek olacak kadar adil temsil ilkeleri doğrultusunda teşkil edilmiştir. Parlamentonun teşkilinde milli temsil ve çok partilik ilkelerinin egemen olduğu  görülmektedir. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti parlamentosu, ülkenin son derece ağır siyasî sorunlarla baş başa kaldığı bir dönemde oluşturulmuştur. Bir taraftan, büyük güçlerin Azerbaycan konusundaki belirsiz tutumları, diğer taraftan Rusya’dan (gerek Bolşevik, gerekse monarşi yanlıları tarafından) beklenen tehlike, ülke içinde demokratik cumhuriyet karşıtı güçlerin faaliyetleri, ayrıca çözüm bekleyen çok sayıda ekonomik, sosyal ve siyasî sorunların yaşandığı bir ortamda yasama organının bu şekilde oluşturulması “ehven-i şer” olarak görülmüştür. Sovyet tarih yazımında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti parlamentosuyla ilgili demokrasi aleyhtarı, halk karşıtı, muhafazakâr tanımlamaları yapılmıştır. Oysa parlamento ülkenin etnik, idari ve sosyal yapısına orantılı olarak son derece adil bir şekilde oluşturulmuştur. Şöyle ki dönemin nüfus verilerine göre ülkenin 2.75 milyon toplam nüfusunun 1.9 milyonu Müslüman iken 0.5 milyonu Ermeni, 0.23 milyonu Rus azınlıklardan oluşuyordu. Her 24 bin kişiye bir temsilci olmak kaydıyla 120 sandalyeden oluşan parlamentoda Müslümanları 80 milletvekili temsil edecekti. Azınlık teşkil eden milletlerden Ermenilere 21 (8 Gence, 8 Şuşa, 5 Bakü Ermeni komitelerini temsilen), Ruslara 10 (Rus Milli Şurası), Alman, Yahudi, Gürcü ve Lehleri (Polyak) birer sandalye ayrılmıştır. Kalan 5 sandalyeden 3’ü Bakü Sendikalar Cemiyeti Şurasından, 2 ’si ise Baku Sovyeti kongre ve ticaret sanayi cemiyetlerine müştereken ayrılmıştır [4; s. 29-32]. Parlamentonun 7 Aralık 1918’de gerçekleşen ilk toplantısında tarafsız vekil, hukukçu Alimerdan bey Topçubaşov Parlamento Başkanı, “Müsavat” Partisinden hukukçu Hasan Bey Ağayev ise birinci başkanvekili görevlerine seçilmiştir [5; s. 33-48]. Parlamentonun faaliyetinde hukukun üstünlüğü, çoğulculuk, çok partilik, kuvvetler ayrımı ilkeleri rehber edinmiştir. Kabul edilen düzenleme ve alınan kararlar doğrultusunda yasama ve yürütme erki arasındaki görev ve yetki dağılımı, ayrıca parlamentonun iç düzeninin teşkili istikametinde önemli adımlar atılmıştır. Devlet yönetiminde devamlılığın sağlanması doğrultusunda Azerbaycan hükümetinin daha önceden almış olduğu ve cumhuriyet öncesi dönemde kabul edilmiş yasal düzenlemelerin geçici olarak uygulanmasına dair kararı bu dönemde de devam ettirilmiştir. Azerbaycan Parlamentosu faaliyeti boyunca ülke hayatının demokratikleşmesi, hukuk devletinin tesisi, sosyal politikaların uygulanması istikametinde son derece önemli kanun ve kararlar kabul etmiştir.

Bilindiği gibi Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde her hangi bir anayasa kabul edilmemiştir. Ne var ki parlamentonun teşkili devletin yasama faaliyetini gerçekleştirilmesi istikametinde başvurulan geçici bir çözümdü. Azerbaycan’ın Kurucu Meclisine seçimleri öngören 21 Haziran 1919 tarihli Esasname, milli egemenliğe dayalı temsili bir devlet erkinin oluşturulması yönünde atılan çok önemli bir adımdı. Anayasayı kabul edecek, ayrıca devlet hayatının çok önemli konularında kararlar alacak bu kurumun teşkilini gerçekleştirme maalesef mümkün olmamış, Bolşevik Kızıl Ordunun işgali sonucunda Azerbaycan halk Cumhuriyetinin varlığı sona ermiştir.

Özetlemek gerekirse, Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin devlet şekli demokratik cumhuriyet, benimsemiş olduğu hükümet modeli parlamenter sistemdir. Parlamento Başkanı aynı zamanda devletin başıdır. Parlamenter sistemin gereklerine uygun olarak Parlamento Başkanı Başbakanın adaylığını parlamentoya sunar. Parlamento çoğunluğuna sahip partinin (veya koalisyonun)temsilcisi Başbakan olarak seçilmektedir. Başbakan ise Hükümeti üyelerini belirledikten sonra hükümet listesi güvenoyu için parlamentoya sunulur. Bakanlar Kurulu parlamento karşısında sorumludur. Yirmi üç aylık mevcudiyeti döneminde Azerbaycan Halk Cumhuriyetinde beş hükümet kabinesi oluşturulmuştur (1,2 ve 3. Hükümet kabinelerinin (I. Kabine: 28.05.2018-17.06.1918, 2. Kabine 17.06.1918-26.12.1918, 3. kabine 26.12.1919­ 14.04.1919) başkanı Fethali Han Hoyski, 4. (14.04.1919-22.12.1919) ve 5. kabineye (24.12.1919-30.03.1920) Nesib Bey Yusufbeyli başkanlık etmiştir). Günümüzde Azerbaycan Cumhuriyetine karşı yöneltilen eleştirilerde zayıf bir hükümet yapısına sahip olması, sıkça kabine değişikliği, çok fazla ılımlı siyaset uyguladığı vs. hususlara vurgu yapılmaktadır. Oysa hükümet istifalarının arkasında yatan nedenlere baktığımızda her birinin somut bir gerekçesi olduğunu görmekteyiz.

Elbette, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti büyük dönüşümlerin yaşandığı son derece çalkantılı bir dönemin ağır şartlarında ortaya çıkmış bir devletti. Devletlerin tarihinde yaşanan geçit dönemlerinde başvurulan sert uygulama ve yöntemlerin bir nedeni de bu tür ağır şartlardan doğmaktadır. Yazının başında bahsettiğimiz, yasama yürütme ilişkileri konusunun çok önemli kırılma noktalarından olan 17 Nisan 1918 tarihli parlamento kararının da bu doğrultuda okunması gerekir. Hatta bu kararı kınayan Mehmet Emin Resulzade’nin bile cumhuriyetin ılımlı politikalarıyla ilgili bir nebze serzenişte bulunduğunu görmekteyiz: “Bu devre-i teşekkül ve taazzuvda bulunan bu nevzad siyasetin şüphesiz şayan-ı tenkit noksanları az değildi. Bunların en büyüğü, bu gibi devirlere mahsus muhkem bir idarenin, kavi bir hükümetin hakkıyla tesis edilmediğidir. Teşettüt-i efkârın tevhidi için tatbik olunan ikna usulü ile beraber biraz daha icbar tarikine gidilseydi, ihtimal ki netice-i vukuat başka türlü olurdu” [3; s. 76]

Birinci Cumhuriyet dönemi yasama-yürütme ilişkilerinin karakterini irdelerken konuya sadece hukuki açıdan bakmak yeterli değildir. Devlet erkinin iki kolu arasındaki ilişkilerin siyasi ve tarihi tahlili hükümet sistemi açısından çok boyutlu bir değerlendirme yapma fırsatı sunuyor. O dönemin cumhuriyet kurucuları demokrasiyi rehber edinmiş ilkeli vegerçek dava adamı idiler. Tarih tecrübe çoğu zaman şunu gösteriyor: devletlerin meydana gelmesi veya geçiş süreçlerinde siyasi fırsat yakalamış güçler ister çetin mücadele yoluyla isterde kolaylıkla hâkimiyete sahiplendikten sonra onu kolayca terk etmiyorlar. Bilakis, ellerindeki gücü pekiştirerek daha sert bir idare usulü benimseyerek iktidarlarını kalıcı hale getirmektedirler. Azerbaycan’ın o dönemdeki siyasi elitleri, cumhuriyetin kurucuları daha zor bir yolla ilerleyerek demokrasiden, milli iradeye dayalı egemenlik ilkesinden taviz vermemişlerdir. 

 

Azerbaycan İstiklal Beyannamesi – 1918

0
İstiklâl Beyannamesi

Azerbaycan İstiklal Beyannamesi (İstiqlal Bəyannaməsi – Misak-ı Milli) Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin bağımsızlığını ilân eden 28 Mayıs 1918 tarihli bildiridir. Azerbaycan Millî Şûrâsı toplanarak bir istiklâl beyannamesi düzenlenmiş ve cumhuriyetin istiklali ilan edilmiştir. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin devlet bağımsızlığının ilân edilmesi hakkındaki karar, “İstiklâl Beyannamesi” adıyla Azerbaycan tarihinde Birinci Cumhuriyet’in Misak-ı Milli metni olarak tarihe geçmiştir. 

Azerbaycan İstiklal Beyannamesi – İstiqlal Bəyannaməsi – Misak-ı Milli

Genel seçimle intihap olunan Azerbaycan Milli Şura’sı, bütün i bütün dünyaya ilan ediyor ki:

1. Azerbaycan halkı bugünden itibaren, hâkimiyet hakkına sahip olmakla birlikte, Güney ve Doğu Transkafkasya’dan ibaret Azerbaycan dahi, bütün hukuka malik bağımsız bir devlettir.

2. Müstakil Azerbaycan’ın siyasi yapısı Halk Cumhuriyeti olarak belirlenir

3. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, sınırı bulunan ülke ve milletlerle iyi ilişkiler içerisinde olmaya çaba gösterir.

4. Kurulan Halk Cumhuriyeti sınırları dâhilinde cins, milliyet, sınıf ayrımı gözetmeden tüm insanlara vatandaşlık ve siyasi haklar verilir.

5. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, topraklarında barındırdığı tüm milletlerin gelişmesi için fırsatlar tanır.

6. Azerbaycan devleti yönetimi başında bulunan geçici Hükümet, Temsilciler Meclisi toplanıncaya kadar, halkın oyu ile seçilmiş Milli Şura karşısında sorumludur.

Azerbaycan İstiklâl Beyannamesi

İstiklâl Beyannamesi Anıtı, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yer alan ve 28 Mayıs 1918’de ilan edilen Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti onuruna dikilmiş bir anıttır. Milli İlimler Akademisi ile Ekonomi Üniversitesi binaları arasında bulunan bu yapı, her yıl 28 Mayıs’ta kutlanan Bağımsızlık Günü‘nün sembollerinden biridir.

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

0
Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005

Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu Türkiye 2005, T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı koordinasyonunda ve Birleşmiş Milletler Mukim Koordinatörlüğü’nün teknik desteğiyle hazırlanmıştır. 

Milenyum Deklarasyonu ile 189 ülke temsilcisi tarafından benimsenen Binyıl Kalkınma Hedefleri, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma çabalarına hız kazandıran yol göstericiler olması ve gelişmiş ülkelerin de bu çabaya katkı sağlamaları için ciddi bir taahhüt oluşturması bakımından büyük önem arz etmektedir.

Binyıl Kalkınma Hedeflerine ilişkin bu ilk Rapor, Türkiye’nin Milenyum Deklarasyonu kapsamında 2015’e kadar üstlendiği hedeflere ilişkin mevcut durumu gösterge temelli olarak değerlendiren kurumsal bir kaynak niteliğindedir. Rapor; yoksulluk ve açlıkla mücadele, temel eğitime erişim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi, çocuk ölümlerinin azaltılması, anne sağlığının iyileştirilmesi, HIV/AIDS ve salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdürülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklıklar başlıklarında Türkiye’nin eğilimlerini ve politika çerçevesini ortaya koyan kapsamlı bir izleme metnidir. Metinde, Türkiye’nin birçok alanda hedeflere ulaşabilir durumda olduğu belirtilmekte, ancak coğrafya ve toplumsal cinsiyete bağlı yapısal eşitsizlikler ile bazı alanlarda süregelen riskler ayrıca vurgulanmaktadır. Rapor, kamu politikalarının insan hakları, sosyal devlet ve eşitlik ilkeleriyle kesişen yönlerini anlamaya elverişli resmi bir referans kaynağıdır.

 

 

Mustafa Suphi

0
Mustafa Suphi

Mustafa Suphi (Mehmed Mustafa Subhi) 4 Ağustos 1882’de Trabzon Vilayeti’ne bağlı olan Giresun kazasında dünyaya geldi.

İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, idadi (lise) öğrenimini ise Erzurum’da tamamladı. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu.  Ardından Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu kazandı. 1910 yılında “L’organisation du crédit agricole en Turquie” (“Türkiye’de tarım kredilerinin örgütlenmesi”) isimli bir tez yazdı ve bu tezi özet olarak “Bulletin du bureau des institutions economiques et sociales” (“Ekonomi ve Sosyal Enstitüleri Bürosu Bülteni”) dergisinde yayınlandı. Legum Doctor (LL.D.) unvanı ile ülkeye döndü.

Paris’te bulunduğu yıllardan itibaren siyasi faaliyetlerine başladı. TaninServet-i Fünûn ve Hak gazetelerine yazılar yazdı.

Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verdi.

1912 yılında Ahmet Ferit’in başkanlığında kurulan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı.

Sinop’a sürgün edildi ve buradan 1914 yılının başlarında bir grup arkadaşı ile birlikte bir tekne ile Rusya’ya kaçtı. Rusya’da iken Fransızca dersi vererek geçimini sağladı. Bir süre sonra  741 kişi ile birlikte Urallar’a sürüldü. 1915 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) üyesi oldu. Şubat Devrimi ile serbest kalan Suphi, Ekim Devrimi’nden sonra 1918 civarı Moskova’ya gitti. 19 Aralık 1918 tarihli Enternasyonalist Toplantı’ya Türkiye’yi temsil eden konuşmacı olarak katıldı. Sovyetlerde yaşayan Türk ve Müslüman komünist hareketler içinde yer aldı. 27 Mayıs 1920’de Bakü’ye gitti ve burada düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın başkanlık divanında yer aldı.

0-16 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de toplanan Türkiye İştirakiyun Teşkilatı Kongresinde Türkiye Komünist Partisi kurucuları arasında yer aldı. Komünist Parti kararı gereğince Kuvâ-yi Milliye ile birlikle kurtuluş savaşına katılmak üzere Türkiye’ye döndü.

Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mehmed Mustafa Subhi 28 Ocak 1921’de 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından öldürüldü.

Mustafa Suphi, Türkçenin yanı sıra Arapça, Fransızca ve Rusça bilmekteydi. Komünist Parti Manifestosu’nu Türkçeye çevirmek üzere başlasa da bu çeviriyi tamamlayamadı. Büyük Sovyet Ansiklopedisinde kendisine bir başlık ayrılmıştır. Özelikle komünist dönemde, Rusya, Kırım, Bakü ve başka yerlerde okul, sokak ve salonlara ismi verilmiştir.

Adına kurulan Mustafa Suphi Vakfı İstanbul’da faaliyet halindedir.

Orhan Adli Apaydın

0

Avukat Orhan Adli Apaydın, 1926 yılında doğmuş, İstanbul Haydarpaşa Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne kaydını yaptırmıştır. Apaydın’ın babası cumhuriyet tarihinin ilk faili meçhul cinayetinin kurbanı olan Ağır Ceza Reisi Ali Rıza Bey; kardeşi ise kendisi gibi ünlü bir hukukçu olan Burhan Apaydın‘dır.

Genç yaşta yazarlığa başlamış ve henüz öğrencilik yaşamı devam dietmekte iken 1945-1946 yıllarında Vakit Gazetesinde yazıları yayınlanmıştır. 1945-50 arasında Yeniden Doğuş adlı bir düşün ve edebiyat dergisini çıkarmıştır. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten sonra stajını tamamlayarak 1949 yılında başladığı Avukatlık mesleğine devam ederken yöneticisi olduğu Yeniden Doğuş dergisi ile Dünya ve Milliyet gazetelerine yazılar yazmıştır.

Orhan Apaydın ve Burhan Apaydın’ın avukatlık Ruhsatnameleri

Politik Yaşamı ve Sosyal Faaliyetleri

Avukat Orhan Adli Apaydın, 1947 yılında kurulan Hür Fikirleri Yayma Cemiyetinin kurucuları arasında yer almıştır. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra, İstanbul Barosu yönetim kurulunun yasaklamasına rağmen Yassıada duruşmalarında ağabeyi Burhan Apaydın ve Hüsamettin Cindoruk ile birlikte savunma avukatlığı yapmış, Adnan Menderes’in avukatlığını üstlenmiş ve ceza davalarındaki savunmalarıyla tanınmıştır.

Apaydın, 1961 yılında Adalet partisinden Aydın milletvekili seçilmiş, 1962 yılında bu partiden istifa ederek bağımsız milletvekili olmuş, 1965 yılına kadar süren meclis çalışmalarında işçi haklarını savunmuş, Sendikalar Kanunu ve Grev-Lokavt Kanununun hazırlanmasında katkılar vermiştir. 1972 yılında kurulan Barış Derneği kurucuları arasında yer almış, bu dernek nedeniyle 12 Eylül darbesinden sonra yargılanmıştır.

1965 yılında milletvekilliğinin sona ermesinden sonra Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) hukuk danışmanlığını yürütmüştür.

1970 yılında sonra Cumhuriyet Gazetesinde yazıları yayınlanmış, 1975 yılında ise Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim Kurulu üyeliğine getirilmiştir.

Orhan Adli Apaydın, 1976 yılında İstanbul Barosu başkanı seçilmiş ve ardı ardına üç dönem başkanlık görevine devam etmiştir. Dünya barolar birliği başkan vekilliği görevini de yürütmekte iken 12 Eylül askeri darbesi gerçekleşmiş, darbeciler tarafından yargılanan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) yöneticilerinin savunmasını üstlenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Merkezinin İstanbul’daki kurucuları arasında yer almıştır.

Barış Derneği kurucuları arasında yer aldığı gerekçesiyle 1982 yılında tutuklanmış, Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim Kurulu üyeliği yaptığı için hakkında dava açılmıştır. Baro Başkanlığı görevine 1983 yılına kadar devam etmiş ancak  1983 yılında Adalet Bakanı tarafından Baro Başkanlığı görevinden alınmıştır.

Yargılaması devam etmekte iken 1982 yılında Uluslararası Hukukçular Birliği tarafından Pierre Cot Ödülü’ne layık görülmüş, aynı yıl Paris Vincent Üniversitesi tarafından kendisine onursal hukuk doktoru unvanı verilmiştir. 

Ağır sağlık sorunları devam ettiği için Apaydın yurt dışına çıkış yasağı getirilerek tahliye edilmiş, tutuksuz olarak yargılaması devam etmekte iken 28 Şubat 1986 tarihinde ve 60 yaşında, geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşama veda etmiştir. Apaydın’ın naaşı Zincirlikuyu Mezarlığı‘nda aile kabristanına defnedilmiştir. İstanbul barosu‘nun bulunduğu sokağa ve İstanbul Barosu konferans salonuna Orhan Adli Apaydın’ın adı verilmiştir.

Orhan Adli Apaydın anısına Hukuk ve İnsan Hakları Ödülleri oluşturulmuş, hakkında birçok konferanslar düzenlenmiş ve konferanslardaki tebliğler kitaplaştırılmıştır. 

Orhan Adli Apaydın’ın Eserleri 

1978 yılında ise “Kim Öldürüyor Niçin Öldürüyor – Dünyada ve Türkiye’de terör üstüne bir inceleme ve araştırma” ismiyle terör olaylarının kaynaklarını ve odaklarını inceleyen bir eser kaleme almıştır. 

Türk-İş’in Politik Yönü (1969) adlı bir de inceleme yayımlamıştır. 

Kim Öldürüyor Niçin Öldürüyor – Dünyada ve Türkiye’de terör üstüne bir inceleme ve araştırma – Orhan Apaydın

12 Eylül Askeri Darbesi, Yargılanması ve Ölümü

Darbe döneminde İstanbul Barosu Başkanı ve Dünya Barolar Birliği Başkan Vekili olan Avukat Orhan Adli Apaydın, darbe yönetimine karşı ders niteliğinde bir hukuk mücadelesi vermiş, avukatlık görevinden uzaklaştırılmak amacıyla, Yazarlar Sendikası Yöneticiliği sırasındaki yasal faaliyetleri bahane edilerek hakkında dava açılmış ancak bu dava beraat ile sonuçlanmıştır.

İstanbul Barosu Arşivinden

Türkiye Barış Derneği Davası

Yazarlar Sendikası davasından beraat etmesi üzerine Barış Derneği Yönetim Kurulu üyesi olduğu gerekçesiyle açılan dava sonucunda 12 Eylül dönemini hapishanede geçirmiş, İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından, 23 Şubat 1982 tarihinde, Barış Derneği’nin 44 yöneticisi hakkında, tutuklama kararı verilmiştir. Apaydın ile birlikte Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Erdal Atabek, Aykut Göker, Tahsin Usluoglu, Haluk Tosun, Şefik Asan, Aybars Ungan, Ali Taygun, Uğur Kökden, Metin Özek, Niyazi Dalyancı, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Gencay Saylan, Ergun Elgin, Orhan Taylan, Hüseyin Bas, Nedim Tarhan, Mustafa Gazalci, İsmail Hakkı Öztorun, Nurettin Yılmaz, Kemal Anadil ve Melih Tümer tutuklanarak cezaevine konulmuştur.

17 Mayıs 1982 tarihinde sanıkları hakkında iddianame düzenlenerek Türkiye Barış Derneği Davası açılmıştır. İddianamede, derneğin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği taraftarı olduğu, Türkiye’deki düzene ve bu düzeni sağlayan ittifaklara, NATO’ya karşı olduğu, mevcut düzeni yıkarak yerine Marksist bir düzen getirmeyi amaçladığı ileri sürülmüş, sanıkların Türk Ceza Kanununun 141 ve 142. maddelerine göre cezalandırılması istenmiştir.

Apaydın’ın tutuklanması üzerine Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi bir tavsiye kararı alarak serbest bırakılmasını istemiştir. Paris Barosu, Türkiye’ye başvurarak Apaydın’n serbest bırakılmasını istemiş, avukatlar göndererek duruşmaları takip ettirmiştir. Yargılaması devam etmekte iken, Adalet Bakanlığı tarafından Avukatlık Yasasında bir değişiklik yapılarak tutuklanmış ve görevinden alınmıştır. Görevden alınmasına karşın Dünya Barolar Birliği Başkan Vekilliği görevi devam etmiştir.

Dava sırasında ağır sağlık sorunları olan Apaydın, tutuklu olduğu dönemde sevk zincirine ve prangaya karşı çıkarak hastaneye gitmeyi reddettiği için böbrek yetmezliği yaşamıştır.

Türkiye Barış Derneği’ne ilişkin ikinci bir dava daha açılmış, ikinci davada,  birinci davanın avukatları olan Halit Çelenk, Turgut Kazan, Turgut Arınır, Atilla Coşkun, Nezahet Gündoğmuş, Rasim Öz, Mustafa Özkan ve Ali Sen, avukatlık görevlerinden uzaklaştırılmıştır. 18 Mart 1986’da iki dava birleştirilerek tek dava haline gelmiştir.

Türkiye Barış Derneği Davası sürerken, dava sanıkları 1984 Nobel Barış Ödülü için aday gösterilmiştir.

Dava devam etmekte iken, sanıklardan Metin Özek’in de üyesi bulunduğu Savaşa Karşı Hekimler, Nobel Barış Ödülü’nü almıştır.

Dava sanıklarından İstanbul Barosu eski Başkanı Orhan Adli Apaydın 28 Şubat 1986 tarihinde, CHP milletvekili İsmail Hakki Öztorun ise 20 Haziran 1986’da hayatını kaybetmiştir.

Türkiye Barış Derneği Davası 21 Nisan 1991’de tüm sanıkların beraatıyla sona ermiştir.

Apaydın’ın hapishane arkadaşı olan Ataol Behramoğlu; “Orhan Apaydın, bir insanın kırılgan denecek kadar narin, zarif, fakat aynı zamanda çeliksi bir bükülmezliğe sahip oluşunun eşsiz örneğidir. Benim gözümde bir insanlık ve hukuk anıtıdır.” demiştir.

Mehmet Durakoğlu ve Ümit Kocasakal, Orhan Adli Apaydın’ın mezarında

İstanbul Barosunun Mühürlenmesi

İstanbul Barosu, başkan Apaydın döneminde darbe hukukuna karşı mücadele verdiği için tarihinde ilk kez 12 Eylül 1980 cuntası tarafından kapısına kilit vurularak mühürlenmiştir. Utanç mührü İstanbul Barosu binasının girişinde sergilenmektedir.

İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Darbe yönetimi İstanbul Barosu’nun kapısını mühürlediğinde sandı ki baroyu ve avukatları susturacak. Öyle olmadı. Avukatlar da kendi barolarının kapanmış olmasına rağmen mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadılar. Prangalar ve darbeler bizi susturamaz” demiştir.

12 Eylülde İstanbul Barosunun kapısına vurulan mühür halen baroda sergilenmektedir. 

Kütüphanesi İstanbul Barosuna Bağışlandı

Orhan Adli Apaydın ve kardeşi Burhan Asri Apaydın’ın Sirkeci Palas Han’daki Hukuk Bürosunda bulunan kitapları ailesi tarafından İstanbul Barosu’na bağışlanmıştır. Burhan Asri Apaydın’ın eşi Beyhan Apaydın ile Av Orhan Adli Apaydın’ın oğlu Hüseyin Apaydın tarafından bağışlanan kitaplar İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Ufuk Özkap ve Baro Hukuk Müşaviri Av. Atilla Özen tarafından teslim alınarak Baro Kütüphanesine getirilmiştir.

Av.Orhan Apaydın ve Av.Burhan Apaydın’ın Kitapları İstanbul Barosuna Bağışlandı

Türkiye’nin Hukuk ve İnsan Hakları Kronolojisi – 1400–2026

0
Türkiye'nin Hukuk ve İnsan Hakları Kronolojisi - 1400–2026

Türkiye’nin hukuk ve insan hakları tarihini, 1402 Fetret Devri’nden 2026 yüksek yargı krizlerine kadar uzanan 130 maddelik zaman tüneliyle kronolojik olarak derleyen yapay zeka çalışması.

Editörün Notu: Türkiye’nin hukuk ve insan hakları serüveni, Osmanlı İmparatorluğu’nun erken dönemlerinden günümüzün yüksek yargı krizlerine kadar uzanan fırtınalı bir geçmişe sahiptir. Bu kapsamlı kronoloji; anayasal dönüşümlerden siyasi yargılamalara, faili meçhul cinayetlerden insan hakları ihlallerine kadar Türkiye’nin adalet hafızasını şekillendiren 130 kritik dönüm noktasını bir araya getiriyor. 1402 yılı Fetret Devri’nden 2026’nın güncel hukuk tartışmalarına kadar uzanan bu rehber, hukukçular, tarihçiler ve hak savunucuları için dijital bir arşiv niteliğindedir. Yapay Zeka tarafından hazırlanan bu zaman tüneli, Türkiye’nin hukuk devleti olma mücadelesinin kronolojisini oluşturuyor.  

1. Osmanlı – Erken Dönem (1400–1800)

  1. 1402 – Fetret Devri: Taht kavgaları sırasında merkezi otoritenin çökmesiyle toplu infazlar ve yargısız güç kullanımı yaşandı.
  2. 1446 – Buçuktepe Vakası: Yeniçerilerin ilk büyük isyanı, askeri baskıyla iktidar değişimi ve cezalandırma pratiğini başlattı.
  3. 1477–1481 – Fatih Dönemi Müsadere Uygulamaları: Devletin, kişilerin mülkiyetine el koyma yetkisinin merkezi otoriteyi pekiştirmek için sistematik kullanımıdır.
  4. 1511 – Şahkulu İsyanı: Anadolu’daki büyük toplumsal ayaklanmanın devlet tarafından ağır askeri ve hukuki yaptırımlarla bastırılmasıdır.
  5. 1517 – Hilafet’in Osmanlı’ya Geçmesi: Siyasi ve dini otoritenin tek elde toplanmasıyla hukuki meşruiyetin dini temellere oturmasıdır.
  6. 1555 – Amasya Antlaşması: Osmanlı ve Safeviler arasında imzalanan, uluslararası hukukta sınır ve egemenlik tanımının erken örneğidir.
  7. 1566 – Kanuni Dönemi Kanunnameler: Şer’i hukuk ile örfi hukukun sentezlendiği, ceza ve toprak düzeninin kodifiye edildiği zirve dönemidir.
  8. 1571 – İnebahtı Yenilgisi: Büyük deniz yenilgisi sonrası savaş hukuku, esir muamelesi ve ganimet hakları tartışmaya açılmıştır.
  9. 1590–1610 – Celali İsyanları: Anadolu’da asayişin çökmesiyle on binlerce kişinin ölümü ve olağanüstü örfi tedbirlerin uygulanmasıdır.
  10. 1622 – II. Osman’ın Öldürülmesi: Bir padişahın askeri darbe ve kitle şiddetiyle katledilmesi, hukuk düzeninde derin bir kırılma yaratmıştır.
  11. 1656 – Çınar Vakası: Devlet adamlarının isyancılar tarafından ağaçlara asılarak infaz edildiği kitlesel bir şiddet olayıdır.
  12. 1703 – Edirne Vakası: Yeniçeri ve ulema ittifakıyla padişahın tahttan indirilmesi ve bürokratik tasfiyelerin yaşanmasıdır.
  13. 1730 – Patrona Halil İsyanı: Lale Devri’ni kanlı bir şekilde bitiren halk ayaklanması ve sonrasındaki toplu cezalandırmalardır.
  14. 1774 – Küçük Kaynarca Antlaşması: Azınlık haklarının uluslararası antlaşmalarla yabancı devlet himayesine girmesinin ilk adımıdır.
  15. 1789–1807 – Nizam-ı Cedid Dönemi: Batılı anlamda modern askeri ve idari hukuk reformlarının ilk sistemli denemesidir.
  16. 1807 – Kabakçı Mustafa İsyanı: Reform karşıtı güçlerin darbe yaparak anayasal nitelikteki yenilikleri durdurmasıdır.
  17. 1808 – Sened-i İttifak: Padişahın yetkilerinin yerel güçlerle paylaşıldığı, Türk hukuk tarihinin ilk sözleşmesel belgesidir.

2. Tanzimat – II. Meşrutiyet (1800–1908)

18. 1826 – Vaka-i Hayriye: Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde kaldırılmasıyla modern askeri hukuk düzenine geçiş sağlanmıştır.
19. 1839 – Tanzimat Fermanı: Can, mal ve ırz güvenliğinin devlet güvencesine alındığı ilk kapsamlı insan hakları beyannamesidir.
20. 1856 – Islahat Fermanı: Müslüman olmayan tebaaya tam eşitlik ve din özgürlüğü tanıyan hukuki düzenlemedir.
21. 1858 – Arazi Kanunnamesi: Toprak mülkiyetini modern esaslara göre düzenleyen ve mülkiyet hakkını netleştiren temel yasadır.
22. 1868 – Şuray-ı Devlet’in Kuruluşu: Modern idari yargının temeli atılarak devlet işlemlerinin denetlenmesi amaçlanmıştır.
23. 1876 – Kanun-i Esasi: Osmanlı’nın ve Türk tarihinin ilk anayasası ile meşruti monarşi düzenine geçilmiştir.
24. 1877–1878 – Meclis’in Kapatılması: II. Abdülhamit’in anayasayı askıya alarak 30 yıl sürecek mutlakiyet dönemini başlatmasıdır.
25. 1894–1896 – Ermeni Olayları: Doğu Anadolu’da yaşanan kitlesel şiddet olayları ve dönemin yargı sistemindeki cezasızlık sorunudur.
26. 1903–1907 – İttihat ve Terakki’nin Yükselişi: Gizli örgütlenme ve siyasi suikastların hukuk dışı bir mücadele yöntemi olarak yerleşmesidir.

3. II. Meşrutiyet – Cumhuriyet Kuruluşu (1908–1923)

27. 1908 – II. Meşrutiyet’in İlanı: Anayasanın yeniden yürürlüğe girmesiyle parlamenter sistem ve temel özgürlükler dönemi başlamıştır.
28. 1909 – 31 Mart Vakası: Meşrutiyet karşıtı isyanın askeri müdahaleyle bastırılması ve sonrasındaki toplu idam yargılamalarıdır.
29. 1909 – Adana Olayları: Bölgedeki etnik çatışmalar sonrası kurulan askeri mahkemelerin adalet ve cezasızlık sınavıdır.
30. 1913 – Bab-ı Âli Baskını: Hükümetin silahlı darbeyle ele geçirilmesiyle tek parti otoriterleşmesinin önü açılmıştır.
31. 1915 – Tehcir ve Kitlesel Kayıplar: Ermeni nüfusun zorunlu göçü sırasında yaşanan büyük insani dram ve sonrasındaki hukuki tartışmalardır.
32. 1919 – Amasya Süreci: Ulusal egemenliğe dayalı yeni bir siyasal ve hukuki meşruiyetin inşası için atılan ilk adımdır.
33. 1920 – TBMM’nin Açılması: Egemenliğin saraydan halk temsilcilerine geçtiği yeni bir hukuk düzeninin kurulmasıdır.
34. 1920–1927 – İstiklal Mahkemeleri: Savaş ve devrim koşullarında hızlı karar veren, adil yargılanma standartları tartışmalı olağanüstü mahkemelerdir.
35. 1921 – Teşkilat-ı Esasiye Kanunu: Milli Mücadele döneminin kısa ve öz, halk egemenliğini esas alan ilk anayasasıdır.
36. 1923 – Lozan Antlaşması: Yeni devletin uluslararası hukukta tanınması ve azınlık haklarının uluslararası güvenceye bağlanmasıdır.

4. Erken Cumhuriyet Dönemi (1923–1950)

37. 1924 – 1924 Anayasası: Cumhuriyet’in laik ve üniter yapısını kuran, güçler birliğini esas alan temel yasadır.
38. 1925 – Şeyh Said İsyanı: Dini ve etnik temelli ayaklanmanın İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla sert biçimde cezalandırılmasıdır.
39. 1925 – Takrir-i Sükûn Kanunu: Hükümete olağanüstü yetkiler vererek muhalefeti ve basını susturan baskı yasasıdır.
40. 1930 – Menemen Olayı: Cumhuriyet karşıtı şiddet eylemi sonrası kurulan askeri mahkemede verilen toplu idam kararlarıdır.
41. 1934 – Trakya Olayları: Yahudi vatandaşlara yönelik yağma ve şiddet olayları karşısında yargının yetersiz kalmasıdır.
42. 1937 – Laikliğin Anayasa’ya Girmesi: Devletin din karşısındaki tarafsızlığının ve hukuk birliğinin anayasal güvenceye alınmasıdır.
43. 1937–1938 – Dersim Olayları: Bölgedeki aşiret yapısına yönelik askeri operasyonlar ve sonrasındaki kitlesel sürgün ve ölümlerdir.
44. 1938 – Nazım Hikmet Donanma Davası: Ünlü şairin siyasi görüşleri nedeniyle askeri mahkemede ağır hapis cezasına çarptırılmasıdır.
45. 1942 – Varlık Vergisi: Gayrimüslimlerin mülkiyet haklarını ihlal eden ve eşitlik ilkesine aykırı olan ayrımcı vergi uygulamasıdır.
46. 1945 – Tan Gazetesi Baskını: Muhalif basına yönelik organize kitle şiddeti ve ifade özgürlüğünün ağır ihlalidir.
47. 1946 – Çok Partili Döneme Geçiş: Tek parti rejiminden demokratik yarışa geçişin hukuki ve siyasi başlangıcıdır.

5. Çok Partili Dönem – Darbeler – Şiddet (1950–1980)

48. 1950 – DP’nin İktidara Gelişi: Türkiye’de iktidarın ilk kez sandık yoluyla ve barışçıl bir şekilde el değiştirmesidir.
49. 1955 – 6–7 Eylül Pogromu: Azınlıkların mülkiyet ve yaşam haklarına yönelik organize saldırılar ve yargıdaki cezasızlık sürecidir.
50. 1959 – 49’lar Davası: Kürt aydınlarına yönelik etnik kimlik temelli ilk büyük toplu tutuklama ve yargılama sürecidir.
51. 1960 – 27 Mayıs Darbesi: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyarak anayasal düzeni askıya aldığı ilk darbedir.
52. 1960–1961 – Yassıada Yargılamaları: Devrik hükümet üyelerinin olağanüstü mahkemede yargılanarak idam edilmesiyle sonuçlanan süreçtir.
53. 1961 – 1961 Anayasası: Temel hakları genişleten, Anayasa Mahkemesi’ni kuran ve kuvvetler ayrılığını güçlendiren özgürlükçü yasadır.
54. 1962–1963 – Talat Aydemir Girişimleri: Ordu içindeki bir grubun başarısız darbe teşebbüsleri ve sonrasındaki idam yargılamalarıdır.
55. 1968 – Üniversite Olayları: Gençlik hareketlerinin yükselişiyle birlikte toplanma özgürlüğü ve polis şiddeti tartışmalarının başlamasıdır.
56. 1969 – Kanlı Pazar: Sağ ve sol gruplar arasındaki çatışmada devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yaşanan ölümlerdir.
57. 1970 – 15–16 Haziran Olayları: İşçi sınıfının sendikal haklar için yaptığı büyük direniş ve sonrasındaki sıkıyönetim yargılamalarıdır.
58. 1971 – 12 Mart Muhtırası: Ordunun müdahalesiyle temel hakların kısıtlandığı ve yoğun gözaltıların yaşandığı ara rejim dönemidir.
59. 1972 – Deniz Gezmiş ve Arkadaşlarının İdamı: Siyasi faaliyetleri nedeniyle üç gencin idam edilmesi, adil yargılanma tartışmalarının simgesi olmuştur.
60. 1977 – 1 Mayıs Taksim Katliamı: İşçi bayramında açılan ateş sonucu 34 kişinin ölmesi ve faillerin hiçbir zaman bulunamamasıdır.
61. 1978 – Maraş Katliamı: Alevi vatandaşlara yönelik kitlesel saldırılar ve yargı sürecindeki derin cezasızlık sorunudur.
62. 1978 – Bahçelievler Katliamı: Yedi TİP’li gencin siyasi görüşleri nedeniyle öldürülmesi, sağ-sol şiddetinin en ağır örneklerindendir.
63. 1979 – Abdi İpekçi Suikastı: Saygın bir gazetecinin öldürülmesiyle basın özgürlüğüne ve demokrasiye vurulan ağır darbedir.
64. 1980 – Çorum Olayları: Mezhep temelli toplumsal şiddetin tırmanması sonucu onlarca sivilin hayatını kaybetmesidir.
65. 1980 – 12 Eylül Darbesi: Demokrasinin tamamen askıya alındığı, işkence ve hak ihlallerinin sistematikleştiği en ağır askeri müdahaledir.

6. 12 Eylül Sonrası – Derin Devlet – Faili Meçhul (1980–2000)

66. 1981–1985 – MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası: 12 Eylül sonrası sağ görüşlü grupların toplu yargılandığı geniş kapsamlı dava sürecidir.
67. 1982 – 1982 Anayasası: Askeri vesayeti pekiştiren, yürütmeyi güçlendirip temel hakları kısıtlayan mevcut anayasadır.
68. 1984 – Aydınlar Dilekçesi: Demokrasi talebiyle imza toplayan aydınların yargılanması, ifade özgürlüğü mücadelesinin dönüm noktasıdır.
69. 1990 – Muammer Aksoy Suikastı: Laik hukuk savunucusu bir hukukçunun öldürülmesiyle başlayan aydın cinayetleri zinciridir.
70. 1990 – Çetin Emeç Suikastı: Basın dünyasının önemli bir isminin susturulmasıyla ifade özgürlüğüne yönelik ağır saldırıdır.
71. 1990 – Turan Dursun Suikastı: Düşünceleri nedeniyle bir yazarın katledilmesi, inanç ve ifade özgürlüğü ihlalidir.
72. 1990 – Bahriye Üçok Suikastı: Akademisyen ve siyasetçinin bombalı saldırıyla öldürülmesi, faili meçhul cinayetler döneminin parçasıdır.
73. 1992 – Musa Anter Cinayeti: Kürt yazarın sokak ortasında öldürülmesi, devlet içindeki karanlık yapıların sorgulandığı bir davadır.
74. 1993 – Uğur Mumcu Cinayeti: Araştırmacı gazeteciliğin sembol isminin öldürülmesi, derin devlet tartışmalarını zirveye taşımıştır.
75. 1993 – Sivas Madımak Katliamı: 33 aydının yakılarak öldürülmesi ve yargı sürecindeki zamanaşımı kararlarıyla hafızalara kazınan trajedidir.
76. 1993 – Başbağlar Katliamı: Sivas’ın misillemesi olarak sivillerin katledilmesi, şiddet sarmalının hukuku devre dışı bırakmasıdır.
77. 1994 – DEP / Leyla Zana Davası: Kürt milletvekillerinin Meclis’ten yaka paça götürülerek tutuklanması, siyasi temsil hakkı ihlalidir.
78. 1995 – Gazi Olayları: Mahalle baskınları ve polis müdahalesi sonucu yaşanan ölümler, toplumsal barışın yara aldığı bir süreçtir.
79. 1995 – Manisa Gençleri Davası: Gözaltındaki gençlere işkence yapıldığının yargı kararıyla tescillendiği emsal bir insan hakları davasıdır.
80. 1995 – Cumartesi Anneleri’nin Başlangıcı: Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan ailelerin, dünyanın en uzun süreli sivil itaatsizlik eylemidir.
81. 1996 – Metin Göktepe Dosyası: Bir gazetecinin gözaltında polis şiddetiyle öldürülmesi ve sorumluların cezalandırılması için verilen hukuk mücadelesidir.
82. 1996 – Susurluk Kazası: Devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin bir kaza sonucu ifşa olmasıyla hukuk devletinin sorgulanmasıdır.
83. 1997 – 28 Şubat Süreci: MGK kararlarıyla hükümetin istifaya zorlandığı, inanç özgürlüğü ve eğitim hakkı tartışmalarının yaşandığı dönemdir.
84. 1998 – Refah Partisi’nin Kapatılması: İktidar partisinin laiklik karşıtı eylemler odağı olduğu gerekçesiyle kapatılmasıdır.
85. 1999 – Öcalan’ın Yakalanması ve İmralı Davası: PKK liderinin yargılanma süreci ve Türkiye’de idam cezasının kaldırılmasına giden hukuki yoldur.

7. 2000’ler – Kumpaslar – Hak Odaklı Davalar (2000–2010)

86. 2000 – Hayata Dönüş Operasyonu: Cezaevlerindeki açlık grevlerine yönelik kanlı müdahale ve yaşam hakkı ihlali tartışmalarıdır.
87. 2001 – Fazilet Partisi’nin Kapatılması: Odak olma gerekçesiyle bir siyasi partinin daha kapatılması, örgütlenme özgürlüğü tartışmasıdır.
88. 2003 – HADEP’in Kapatılması: Kürt siyasi hareketinin partisinin kapatılmasıyla siyasi temsil hakkının engellenmesidir.
89. 2005 – Orhan Pamuk Davası: Yazara yönelik “Türklüğü aşağılama” davası, TCK 301. maddenin ifade özgürlüğü önündeki engelini göstermiştir.
90. 2006 – Danıştay Saldırı: Yüksek yargı üyelerine yönelik silahlı saldırı, yargı bağımsızlığına ve laikliğe yönelik ağır bir tehdittir.
91. 2006 – Rahip Santoro Cinayeti: Din görevlisinin öldürülmesi, inanç özgürlüğü ve nefret suçları tartışmasını başlatmıştır.
92. 2007 – Hrant Dink Cinayeti: Ermeni gazetecinin öldürülmesi, devletin koruma yükümlülüğü ve cezasızlık üzerine en derin davadır.
93. 2007 – Zirve Yayınevi Cinayetleri: Hristiyan vatandaşların vahşice öldürülmesi, inanç özgürlüğü ve örgütlü nefretin sonucudur.
94. 2007 – 27 Nisan e-Muhtırası: Ordunun siyasete internet üzerinden müdahale girişimi ve sivil iradenin buna karşı duruşudur.
95. 2008 – Ergenekon Davası: Darbe teşebbüsü iddiasıyla başlayan ancak usul hataları ve kumpas iddialarıyla tartışılan devasa yargılamadır.
96. 2008 – AK Parti Kapatma Davası: İktidar partisinin kapatılmaktan bir oy farkla kurtulduğu, siyasi kriz yaratan anayasal süreçtir.
97. 2009 – KCK Davaları: Kürt siyasetçilere yönelik toplu tutuklamalar ve uzun tutukluluk süreleriyle eleştirilen yargılamalardır.
98. 2010 – Balyoz Davası: Askeri darbe planı iddiasıyla açılan, sahte delil tartışmalarıyla sonuçlanan ve sonradan beraatle biten davadır.
99. 2010 – Mavi Marmara Olayı: Gazze’ye yardım götüren gemiye İsrail müdahalesi sonucu yaşanan ölümlerin uluslararası hukuk boyutudur.

8. Yakın Dönem (2010–2026)

100. 2011 – Roboski/Uludere: Sınırda 34 sivilin hava harekatıyla öldürülmesi ve yargı sürecindeki takipsizlik kararıdır.
101. 2011 – OdaTV Davaları: Gazetecilerin dijital delillerle tutuklanması, basın özgürlüğü ve kumpas iddialarının odağıdır.
102. 2011 – Fenerbahçe Şike Davası: Futbolda şike iddiasıyla başlayan ancak yargıdaki yapılanmaların tasfiyesiyle sonuçlanan süreçtir.
103. 2012 – 12 Eylül Davası: Darbeci generallerin yıllar sonra yargılanması, sembolik bir hesaplaşma girişimidir.
104. 2013 – Gezi Parkı Olayları ve Davası: Büyük toplumsal protestolar ve sonrasında açılan davalarla toplanma özgürlüğünün sınanmasıdır.
105. 2013 – Ali İsmail Korkmaz Davası: Protestolar sırasında dövülerek öldürülen gencin davası, polis şiddeti ve adalet arayışıdır.
106. 2013 – Ethem Sarısülük Davası: Polis kurşunuyla ölen göstericinin davası, orantısız güç kullanımı ve cezasızlık tartışmasıdır.
107. 2014 – Soma Maden Faciası: 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan facia, iş sağlığı ve güvenliği hukukunun en büyük sınavıdır.
108. 2014 – Ermenek Maden Faciası: İhmaller sonucu yaşanan maden kazası ve kurumsal sorumluluk tartışmalarıdır.
109. 2014 – MİT TIR’ları Davası: Devlet sırrı ve casusluk iddialarıyla gazetecilerin yargılandığı, basın özgürlüğü krizidir.
110. 2015 – Suruç Katliamı: Genç aktivistlere yönelik IŞİD saldırısı ve güvenlik ihmali iddialarının hukuki sürecidir.
111. 2015 – Ankara Gar Katliamı: Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı ve kamu görevlilerinin sorumluluğu tartışmasıdır.
112. 2015 – Tahir Elçi Cinayeti: Barış elçisi bir hukukçunun çatışma ortasında öldürülmesi ve uzayan faili meçhul davasıdır.
113. 2016 – Barış Akademisyenleri: Bildiri imzalayan akademisyenlerin ihraç ve yargılanma süreci, akademik özgürlük ihlalidir.
114. 2016 – 15 Temmuz Darbe Girişimi: Anayasal düzeni yıkma girişimi ve sonrasında başlayan devasa yargılama süreçleridir.
115. 2016 – OHAL–KHK Süreçleri: Olağanüstü hal kararnameleriyle yapılan kitlesel ihraçlar ve savunma hakkı tartışmalarıdır.
116. 2017 – Başkanlık Sistemi Referandumu: Hükümet sisteminin değişmesiyle kuvvetler ayrılığının yeniden yapılandırıldığı anayasal dönümdür.
117. 2017 – Osman Kavala’nın Tutuklanması: Sivil toplum temsilcisinin uzun tutukluluğu ve AİHM kararlarının uygulanmaması krizidir.
118. 2018 – Çorlu Tren Faciası: İhmaller sonucu yaşanan kazada adalet arayan ailelerin hukuk mücadelesidir.
119. 2019 – Wikipedia Yasağının Kalkması: AYM’nin erişim engelini hak ihlali saymasıyla internet özgürlüğü adına kazanılan zaferdir.
120. 2019 – İmamoğlu ‘Ahmak’ Davası: Seçilmiş bir belediye başkanına yönelik siyasi yasak talepli hakaret davasıdır.
121. 2020 – Aladağ Yurt Yangını Davası: Çocukların ihmal sonucu ölümüyle ilgili verilen kararların kamu vicdanındaki yeridir.
122. 2021 – Boğaziçi Protestoları Davaları: Kayyum rektör protestoları sonrası öğrencilere açılan davalar ve akademik özerklik tartışmasıdır.
123. 2021 – HDP Kapatma Davası: Meclis’teki üçüncü büyük partinin kapatılması talebiyle açılan güncel anayasal davadır.
124. 2022 – Canan Kaftancıoğlu Kararı: Siyasi tweetler nedeniyle verilen hapis cezası ve siyasi yasak kararının hukukiliği tartışmasıdır.
125. 2022 – Sinan Ateş Cinayeti: Başkentte işlenen siyasi cinayetin arkasındaki örgütlü yapı ve yargıdaki ilerleyişidir.
126. 2023 – Can Atalay – AYM–Yargıtay Krizi: Milletvekili seçilen tutuklunun tahliyesi konusunda iki yüksek mahkeme arasındaki yetki çatışmasıdır.
127. 2023 – 6 Şubat Depremi Davaları: On binlerce ölüm sonrası müteahhitler ve kamu görevlilerine yönelik açılan devasa sorumluluk davalarıdır.
128. 2024 – Kobani Davası Kararları: 2014 olayları nedeniyle siyasetçilere verilen ağır hapis cezalarının hukuki ve siyasi sonuçlarıdır.
129. 2024 – Sosyal Medya Erişim Engelleri: Platformlara yönelik kapatma kararlarının haber alma ve ifade özgürlüğü üzerindeki etkisidir.
130. 2025–2026 – Yüksek Yargı Yetki Çatışması: AYM kararlarının uygulanmaması sorununun hukuk devleti ilkesi üzerindeki kalıcı etkileri tartışılmaktadır.

Oklokrasi

0
Oklokrasi, kalabalıkların yönetimi ve hukukun üstünlüğünün kitlelerin taleplerine boyun eğmesi durumunu inceleyen hukuki ve felsefi kavramdır

Oklokrasi, kalabalıkların yönetimi ve hukukun üstünlüğünün kitlelerin taleplerine boyun eğmesi durumunu inceleyen hukuki ve felsefi kavramdır. Kavramın kökeni Yunancada okhlokratía; Latincede ise ochlocratia olarak bilinmektedir. Yunanca “ochlos” (kalabalık/güruh) ve “kratos” (iktidar) sözcüklerinin birleşimi ile kitlelerin gücünü ifade etmektedir. 

Oklokrasi, bilginin ve bilimin yerini kolektif cehaletin, hukukun yerini keyfiliğin, aklın ve öngörülebilirliğin yerini hıncın aldığı, demokrasinin en uç ve tehlikeli yozlaşma halidir. Hukukun üstünlüğünün yerini denetimsiz kitlelerin duygusal ve anlık taleplerine bıraktığı, hukukun üstünlüğünün askıya alındığı, “güruh egemenliği” olarak tanımlanan yozlaşmış bir yönetim biçimidir. 

Oklokrasi rejiminde “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkesinden söz edilemez. Yargı sistemi adalet dağıtamaz ve adil yargılanma hakkı, kitlelerin “linç” veya “cadı avı” gibi kolektif öfke patlamalarıyla ikame edilir. Tarihsel örnekler arasında Salem Cadı Davaları ve Amerika’nın güneyindeki linç kültürü, hukukun kalabalıkların iradesine boyun eğdiği tipik oklokratik sapmalar olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de, 6-7 Eylül Olayları, Madımak Olayı, Tan Gazetesi Baskını, Kanlı Pazar, Menemen Olayı gibi örnekler, kolluğun pasifliği ve devletin şiddet kullanma tekelini kalabalığa devrettiği örnekler olması yanında yargılama aşamalarının da çoğunluk baskısı, siyasal yönlendirme veya toplumsal öfke iklimi altında sağlıklı biçimde yürütülemediği dönemler olarak kayıtlara geçmiştir. Suç ve cezanın kanunla değil, kalabalığın o anki öfkesiyle belirlendiği bazı olaylar ise linç kültürünün bir güç olarak ortaya çıkmasına, cezasızlığa yahut orantısız cezalara sebep olmuştur.

Oklokrasiyi demokrasiden ayıran temel fark; medeni usullerin, azınlık haklarının ve evrensel hukuk normlarının, niteliksiz çoğunluğun baskıcı iradesi karşısında işlevsiz kalmasıdır. Antik Yunan filozofu Polibios, oklokrasiyi anayasal döngünün (anacyclosis) en alt basamağı olarak tanımlamaktadır. 

#Oklokrasi #HukukunÜstünlüğü #Demokrasi #Polibios #Güruh Yönetimi #AnayasaHukuku

Salem Yargılaması

1

Salem Yargılaması isimli eser Adana 10. Bölge Adliye Mahkemesi üyesi Yargıç Dr. Gökhan Taneri tarafından hazırlanarak Aristo Yayınevi tarafından basılmıştır.

Salem Yargılaması, Amerikan hukuk tarihinde önemli bir yer tutan Salem yargılamalarına ilişkin bir eserdir. Yazar, çalışmayı incelerken olabildiğince yabancı kaynaklardan yararlanmaya çalışmıştır. Yazar, konuyu incelerken detaylara gizlenmiş pek çok fenomenin bulunduğunu gözlemlemiştir.

Tarihte benzer bir olay olup olmadığını, konuyla ilgili araştırmaların sınırlı oluşu, kültürel kopukluklar nedeniyle anlayabilmenin mümkün olmadığı yazar tarafından dile getirilmiştir. Yazara göre, Amerikan toplumu 300 sene önce yaşanan ve 19 kişinin idamına neden olan olayların sebep ve sonuçlarını unutmak istememekte ve bunlardan sonuçlar çıkartabilmektedir.

Salem Yargılaması isimli eser ile yazar, köleliğe Amerikan tarihindeki bakış, bağnazlığın insan hayatına mal oluşu, tanıklık ve tanıklığın sorgulanması, Amerikan hukuk tarihinde bir kilometre taşı olma özelliği, hayali delillerle kişilerin yargılanıp mahkum edilmesi, suç ikrarının mahkumiyete esas alınması ve cezaya etkisi, işkence, inanç ve hukukun iç içe olmasının yargılamalara etkisi, din adamlarının ve özel hayatlarının yargılamalara etkisi, inanç konusundaki eksik ya da hatalı bilginin yargılamalara etkisi ve idam cezası gibi pek konuya ilişkin değerlendirme yapılmasının mümkün olduğunu ifade etmektedir. Yazara göre eser iyi bir tarihi çalışmadır.

Salem Yargılaması – Dr. Gökhan Taneri

Salem Cadı Mahkemeleri

Salem Cadı Mahkemeleri ya da bilinen adıyla Salem Cadı Avı, cadılık ve büyücülükle suçlanan insanların cezalandırılmasının hikayesidir. Bu yargılamalar sonunda çoğu kadın olmak üzere birçok insan asılarak öldürülmüş, bir kişi de üzerine kaya büyüklüğünde taşlar konularak idam edilmiştir. Tarihe geçen olaylarda asılanlardan çoğunun cadılıkla ilgisinin olmadığı bilinmektedir. Massachusetts’e bağlı Salem kasabasının Püriten mezhebine bağlı halkı için cadılık en büyük suçtur ve 1692 yılında Sarah Good en popüler cadıdır. Sarah Good Salem Cadı yargılamalarında sanık kürsüsünde sorgulanan ilk kadınlardandır ve Salem kasabasındaki bir kaç genç kızı büyülemekle suçlanmıştır. Bu suçlamalarla 1692 yılında asılarak idam edilmiştir. Yargılama sürecinde kocası ve 5 yaşındaki kızı da aleyhinde tanıklık yapmak için zorlanmıştır. 

Yazarın Diğer Kitapları

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Ağır Ceza Suçları

Kısa ve Özet Kararlar Olası Kast Delil Listeleri ile TCK’da İspat ve Sübut Rehberi

Uygulamadan Örnek Hükümlerle Avukat Suçları

Borçlar Hukuku Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İdare Hukuku & İdari Yargı Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Anayasa Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti İcra ve İflas Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Usul Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ceza Hukuku & Ceza Muhakemesi Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Ticaret Hukuku Soru Bankası

Adli Hakimlik Sınavı Pratik Soru Bankası Seti Medeni Hukuk Soru Bankası

Uzlaştırmacı Sınavı Soru Bankası

http://aristoyayinevi.com/urun/salem-yargilamasi/

Hukuk Devleti

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Hukuk Devleti / Vedat Ahsen Coşar 

Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar‘ın Türkçeye tercüme ettiği, John Rawls’un “Bir Adalet Teorisi” isimli kitabının “Hukuk Devleti” başlıklı bölümünün tercümesidir. 

HUKUK DEVLETİ

Şimdi hukuk devletinin ilkeleri tarafından güvence altına alınan kişi hakları konusuna değinmek istiyorum.[1] Daha önce de değindiğim üzere, niyetim bu nosyonları adalet ilkeleriyle ilişkilendirmek değil; fakat özgürlüğün öncüllüğü duygusunu aydınlatmaktır. Düzenli ve tarafsız kamu kurallarının yönetimini oluşturan şekli adalet kavramına daha önce değindim. (§10) Bu kavram hukuk sistemine entegre edildiğinde hukuk devleti haline gelir. Haksız fiilin bir türünü yargıçların veya kurumların bir hukuk kuralını yanlış uygulaması veya yorumlaması oluşturur. Bu hususla ilgili rüşvet ve yolsuzluk gibi ihlaller veya hukuk sisteminin siyasi rakipleri cezalandırmak gibi bir araç olarak kullanılması yerine, daha güç fark edilen önyargı bozuklukları ve toplumdaki belli gruplara yargı sürecinde ayrımcılık yapmak örnek gösterilebilir. Düzenli ve tarafsız ve bu bağlamda adil olan hukukun yönetimine biz “düzen olarak adalet” deriz. Bu “şekli adalet” kavramından daha anlamlı bir kavramdır.

Hukuk devleti açıkça özgürlüğe ilişkin bir kavramdır. Hukuk devleti nosyonunu ve hukuk devletinin düzenli adaletin belirli kaideleriyle olan yakın bağlantısını nazara aldığımızda bunu anlayabiliriz. Hukuk sistemi makul insanların fiillerini düzenlemek ve sosyal birlikteliğin temelini sağlamak amacını taşıyan hukuk kurallarının zorunlu düzenidir. Bu kurallar adil olduklarında meşru beklentiler için bir temel oluşturur. Yine bu kurallar kişilerin birbirlerine dayanmasını ve beklentilerini karşılanmadığında haklı olarak onların itirazları üzerine kuruludur. Eğer bu iddialar dayanaksızsa, kişilerin özgürlüklerinin sınırları da dayanaksızdır.  Elbette, diğer kurallar da bu özelliklerin çoğunu taşımaktadır. Nitekim oyun ve özel sektör kuralları da benzer şekilde makul insanlara faaliyetlerini şekillendirmeye hitap etmektedir. Bu kurallar, adil veya adaletli olsa dahi, insanlar bu kurallara uymaya başladıklarında ve bu kuralların sonuçlarının yararlarını kabul ettiklerinde, bu yükümlülükler onların meşru beklentileri için bir temel oluşturur. Bir hukuk sistemini, detaylı kapsamıyla ve düzenleyici güçleriyle diğer bir kavramla karşılaştırıldığında farklı kılan budur. Bunu tanımlayan anayasal kurumların genelde zorlamanın aşırı şekillerine yol açan özel hukuki hakları vardır. Özel sektörlerin zorlama metotları sıkı bir şekilde sınırlıdır. Dahası, hukuk düzeni iyi tanımlanmış belli alanlarda son sözü söyleme hakkına sahiptir. Zira bu husus, korunması için tasarlanmış yararların temel doğası ve düzenlediği geniş çaplı faaliyetler tarafından işaretlenmiştir. Bu özellikler, sadece hukukun tanımladığı diğer bütün faaliyetlerin takibinin yer aldığı temel yapının içindeki olguyu yansıtmaktır.

Hukuk düzeni sisteminin rasyonel kişilere hitap eden bir kamu kuralları bütünü olduğunu düşünürsek, adalet kurallarının hukuk devletiyle bütünleştiğini açıklamış oluruz. Bu kurallar mükemmel bir şekilde hukuk sistemiyle şekillendirilmiş bir kurallar sistemi tarafından izlenir. Bu elbette ki mevcut yasaların her durumda bu kuralları gereken şekilde tatmin ettiğini söylemek demek değildir. Bunun yerine bu maksimler, ideal bir nosyondan yasaların yaklaşık beklentilerinden veya en azından bunların önemli bir kısmından çıkmıştır. Eğer düzen olarak adaletten doğan sapmalar çok yaygınlaşmışsa, mevcut hukuk sisteminin bir diktatörün veya yardımsever ideal bir despotun menfaatlerini artırmak için tasarlanan belirli bir düzen bütününü engellemek için var olup olmadığı gibi ciddi bir soru ortaya çıkabilir. Çoğu kez bu sorunun açık bir yanıtı yoktur.

Bir hukuk düzenini kamu kuralları bütünü olarak düşünme noktası, bu kuralların hukukilik ilkesiyle bütünleşmeden türetildiği hususunda bize imkan sağlar. Dahası, diğer her şey eşit olduğunda, eğer bir hukuk düzeni mükemmel bir şekilde hukuk devleti kurallarını yerine getiriyorsa, biz bu hukuk düzeninin diğerinden daha adil bir şekilde yönetildiğini söyleyebiliriz. Bu durum, özgürlük için daha güvenli bir temel ve ortak planları düzenlemek için daha etkili araçlar sağlayacaktır. Esasen bu kurallar sadece düzenli ve tarafsız kuralların yönetilmesini sağlarlar. Bunlar her ne olurlarsa olsunlar, adaletsizlikle bağdaşabilirler. Bunlar temel yapı üzerine nispeten zayıf baskı empoze ederler; fakat bunlar herhangi bir araç tarafından göz ardı edilemezler.

Yap emri yapabilmeyi içerir* kuralı ile başlayalım. Bu kural, birçok hukuk sisteminin belli özelliklerini tanımlamaktadır. En başta, bunlar hukuk kurallarının ihtiyaç duydukları ve insanların yapmaları veya yapmamaları gereken kuralları belirleyen fiillerdir. Bir hukuk sistemi makul insanların neyi yapıp neyi yapmamalarıyla ilgili davranışlarını düzenlemek için vardır. Bu sistem yapılamayacak bir görevi empoze etmez. İkinci olarak, yap emri yapabilmeyi içerir nosyonu, yasaları yürürlüğe koyanların ve emir verenlerin bunu iyi niyetle yaptıkları fikrini taşır. Ama bunun için yasa koyucunun, hakimlerin ve sistemin diğer mensuplarının hukuka uyulması gerektiğine inanmalı ve verilen emirlerin yerine getirilmesini taahhüt etmelidirler. Dahası otoriteler sadece iyi niyetle hareket etmemeli; fakat onların yürürlüğe koyduklarına tabi olanlar da bu iyi niyeti tanımalıdır. Kanunlar ve emirler eğer sadece bunlara genel olarak itaat edileceğine ve bunların yürütüleceğine inanılırsa kanun ve emir olarak kabul görürler. Eğer bunda bir problem varsa, otoritelerin icraatlarının muhtemelen davranışın düzenlenmesinden daha başka amaçları olmalıdır. Son olarak bu kural, bir hukuk sisteminin ifa imkansızlığını bir savunma veya en azından durumun hafifletilmesi olarak tanımasının gerekliliğini ifade eder. Bir hukuk sistemi kuralların uygulanmasında ifa yetersizliğine ilgisiz kalamaz. Eğer cezalandırma yükümlülüğü gücümüzün yettiği hareketleri yapmayı veya yapmamayı normal olarak sınırlandırılmamış olsaydı, bu özgürlük üzerinde dayanılmaz bir külfet olurdu.

Hukuk devleti aynı zamanda benzer olaylara benzer işlemler yapılması kuralını ifade eder. Bu kural takip edilmemiş olsaydı, insanlar kendi fiillerini kurallar aracılığıyla düzenleyemezlerdi. Bu nosyonun bizi çok uzağa götürmeyeceğinden emin olmak gerekir. Onun için biz benzerlik kriterinin, hukuk kurallarının kendisi ve bunların yorumlanmasında kullanılan ilkeler tarafından verildiğini varsaymalıyız. Bununla birlikte, benzer durumlarda benzer kararlar verilmesi kuralı, hakimlerin ve diğer otoritelerin takdirini önemli ölçüde sınırlar. Bu kural onları ilgili hukuk kurallarının ve ilkelerinin referansıyla kişiler arasında ayrım yapmalarında adil davranmaya zorlar. Herhangi bir özel davada eğer kurallar karmaşık ve yoruma ihtiyaç duyuyorsa, keyfi bir kararı haklı çıkarmak daha kolay olabilir. Fakat dava sayısı arttıkça, önyargılı kararlar için kabul edilebilir gerekçeler daha zor yapılır hale gelir. Bu tutarlılık ihtiyacı elbette her düzeydeki tüm kuralların yorumlanması ve haklılaştırılması için gereklidir. Sonunda ayrımcı kararlar için mantıklı argümanların formüle edilmesi zor hale gelir ve böyle yapma girişiminin ikna ediciliği azalır. Bu kural, aynı zamanda hakkaniyetin içindeki durumları da, yani mevcut kural beklenmedik bir zorlukla çalıştığında bir istisna yapılmasını da kapsar. Fakat bu kuralla, bu istisnai halleri ayırma konusunda belirli bir çizgi bulunmadığından, yorum konusunda olduğu gibi, herhangi bir farkın fark yaratmayacağı bir noktaya gelinir. Bu durumlarda, otoriter karar ilkesi uygulanır ve teamülün veya verilen kararın ağırlığı yeterli gelir.[2]

Nullum crimen sine legeKanunsuz suç olmaz kuralı (Nullum crimen sine lege) ve bunun ifade ettiği gereklilikler, aynı zamanda bir hukuk sisteminin fikriyatından takip edilir. Bu kural, kanunların bilinmesini, açık bir şekilde yayınlanmasını, kanunların anlamının açık bir şekilde tanımlanmasını, hükümlerinin hem sözde hem de özde genel olmasını ve açık bir şekilde ismen belirlenmiş belli kişilere zarar vermek için kullanılmamasını (bills of attainder*), yani en azından daha ağır suçların dar yorumlanmasını, ceza kanunlarının uygulanacak kişilerin aleyhine geçmişe etkili kılınmamasını talep eder. Bu koşullar, kamu hukuku tarafından konulan düzenleyici davranış nosyonlarının içinde bulunur. Bu şu nedenle böyledir: kanunların neyi emrettiği ve yasakladığı açık değilse, yurttaşlar ne şekilde davranacaklarını bilemezler. Dahası, geçmişe etkili kanunlar ve bu kanunlara göre mahkum edilmeler nadiren olabilirler ise de, bunlar yaygın veya sistemin karakteristik özellikleri olmamalıdır. Zira eğer böyle olurlarsa başka bir amaca sahip olurlar.

Bir tiran bildirimde bulunmadan yasaları değiştirebilir ve tebaasını buna göre (eğer bu doğru sözcük ise) cezalandırabilir; çünkü o getirdiği cezaları görmekten zevk alır. Ancak meşru beklentiler için bir temel sağlamadığı sürece, bu kurallar sosyal davranışı düzenlemeye hizmet etmezler ve o nedenle bunlar bir hukuk sistemi oluşturmazlar.

Son olarak, doğal adalet nosyonunu tanımlayan bu kurallardır.[3]Bunlar yargı sürecinin bütünlüğünü korumaya niyetli uygulama esaslarıdır. Eğer hukuk kuralları makul insanlara rehberlik etme amacı taşıyan emirlerse, mahkemeler bu kuralları uygun bir yolla uygulamak ve zorlamakla meşgul olmalıdırlar. Bir ihlalin meydana gelip gelmediğini belirlemek ve doğru cezayı vermek için bilinçli bir çaba gösterilmelidir. O nedenle, bir hukuk sistemi düzenli yargılama ve duruşma icra etmek için hükümler tesis etmelidir. Bu hükümler rasyonel soruşturma prosedürünü teminat altına almak için ispat kurallarını ihtiva etmelidir. Bu prosedürlerde farklılıklar olsada, hukuk devleti uygun yargı sürecinin özel bir şekline ihtiyaç duyar: yani bu, gerçeğin anlaşılması için tasarlanmış makul bir süreç olmalıdır. Bu süreç hukuk sisteminin diğer amaçlarıyla uyumlu bulunmalı, bir ihlalin meydana gelip gelmediğini, geldiyse hangi durumda meydana geldiğini ortaya koymalıdır. Örneğin, yargıçlar tarafsız ve bağımsız olmalıdır ve hiç kimse kendi davasında veya kendisiyle ilgili bir konuda hüküm vermemelidir. Duruşmalar adil ve aleni yapılmalı, yargıçlar kamunun yaygarasının etkisinde kalmamalıdır. Doğal adalet kuralları, hukuk düzenin tarafsızca ve düzenli bir şekilde yürütülmesi için garanti altına alınmalıdır.

Hukuk devletinin özgürlükle olan bağlantısı yeterince açıktır. Özgürlük, daha önce bahsettiğim gibi, kurumlarca tanımlanan hakların ve görevlerin bir bütünüdür. Çeşitli özgürlükler yapabileceğimiz şeyleri dilediğimiz gibi seçebilmemizi belirler ve buna dair olan özgürlüğün doğası bunu uygun hale getirdiğinde, buna müdahale etmemek başkalarının görevi olur.[4] 

Kanunsuz suç olmayacağı kuralı eğer ihlal edilirse, diyelim ki bu kural kanunlar tarafından belirli ve kesin olarak düzenlenmemiş ise, özgür de olsak ne yapabileceğimiz hususu aynı şekilde belirli ve kesin olmaz. Özgürlüğümüzün sınırları belirsizdir. Öyle olduğu için bir dereceye kadar özgürlüğün kullanılması da makul bir korku tarafından sınırlandırılmıştır. Aynı tür şartlar eğer benzer davalarda benzer şekilde işlem görmez ve yargılama süreci gerekli bütünlükten yoksun olur ve yine hukuk sistemi ifa imkansızlığını bir savunma olarak kabul etmez ise vb. aynı tür şartlar sürer gider. O nedenle, rasyonel insanların kendileri için büyük bir eşit özgürlük tesis ettikleri anlaşmanın içinde kanunilik ilkesi sağlam bir temele sahiptir. Mülkiyete sahip olmakta ve bu özgürlüklerin kullanılmasında kendisini güvende hisseden iyi düzenlenmiş bir toplumun yurttaşları, normal olarak hukuk devletinin devamını isteyeceklerdir.

Aynı sonuca nispeten daha farklı bir yolla ulaşabiliriz. İyi düzenlenmiş toplumlarda bile devletin zorlayıcı gücünün bir noktaya kadar toplumsal iş birliğinin istikrarı için gerekli olduğunu varsaymak makuldür. İnsanlar her ne kadar ortak bir adalet duygusuna sahip olduklarını ve her biri mevcut düzenlemelere bağlı bulunduklarını bilseler bile, birbirlerine olan güvenleri hususunda yine de noksandırlar. Bazılarının kendilerine düşen görevleri yapmadığından şüphe duyarlar ve bu yüzden kendi görevlerini yapmamak için kendilerini baştan çıkarırlar. Bu baştan çıkarmanın farkındalığı, en nihayetinde planın bozulmasına sebep olur. Başkalarının kendi ödevlerinin ve yükümlülüklerinin hakkını vermedikleri kuşkusu, aslında kuralların yorumlanmasındaki ve zorlanmasındaki otorite yokluğu içinde onları ihlal etmek için mazeret bulmak özellikle kolaydır. Nitekim makul ve ideal koşullar altında bile başarılı bir gelir vergisi taslağının gönüllü bir temele dayandığını hayal etmek güçtür. Böyle düzenlemeler istikrarlı değildir.

Kolektif yaptırımlarla desteklenmiş kuralların yetkili kamusal yorumunun rolü kesinlikle bu istikrarsızlığın üstesinden gelir. Kamusal bir ceza sisteminin uygulanmasıyla, hükümet diğer kişilerin kanunlara uymama düşüncesinin zeminini ortadan kaldırır. Sadece bu sebepten ötürü, iyi düzenlenmiş bir toplumda yaptırımların ağır olmasına ve zorlanmasına gerek duyulmasa bile, yalnızca zor kullanma egemenliği muhtemelen her zaman gereklidir. Daha doğrusu, etkili bir ceza mekanizmasının varlığı insanların birbirlerine olan güvenlerine ve güvenliklerine hizmet eder. Bu öneri ve bunun arkasındaki gerekçe, bize Hobbes’un tezini düşündürür.[5] (§42)

Böyle bir yaptırımlar sisteminin kurulmasında, anayasal sözleşmenin tarafları bunun dezavantajlarını tartmalıdırlar. Bunlar en az iki çeşittir: birincisi vergi tarafından kapsam altına alınan devlet dairelerinin sürdürülmesinin maliyeti, diğeri ise temsilci yurttaşın ölçtüğü özgürlüğünü tehlikeye sokma ihtimali bulunan bu yaptırımların kişilerin özgürlüğüne yönelik yanlış müdahalesidir. Eğer sadece bu dezavantajlar istikrarsızlıktan doğan özgürlük kaybından az ise, zorlayıcı organların kurulması rasyoneldir. Böyle olduğu varsayılırsa, en iyi düzenleme bu tehlikeleri azaltan düzenlemedir. Şu açıktır ki, diğer her şey eşit olduğunda, hukuk kanunilik ilkesine göre tarafsız ve düzenli bir şekilde yönetilirse özgürlük için olan tehlike daha azdır. Bir cebir mekanizması gerekli olduğunda, bunun işlemlerinin eğiliminin kesin bir şekilde tanımlanması açıkça gereklidir. Ne tür şeylerin cezalandırıldığı ve bunların yapılmasının veya yapılmamasının güçleri dahilinde olduğu bilindiğinde, yurttaşlar kendi planlarını buna göre yapabilirler. İlan edilmiş yasalara uyan birisi özgürlüğünün ihlalinden asla korkmaz.

Değindiğimiz önceki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bizim ideal teori için dahi sınırlı olan ceza-i yaptırımlar beyanına ihtiyacımızın olduğu açıktır. İnsan hayatının verili ve belirli normal şartlarında, bazı tür düzenlemeler gereklidir. Ben bu yaptırımların haklılaştırılma ilkelerinin özgürlük ilkesinden türetildiğini iddia ediyorum. Bu durumda, ideal düşünce, her şekilde ideal olmayan düşüncenin nasıl kurulduğunu gösterir ve bu durum, bir temel olan ideal teori varsayımını teyit eder. Biz aynı zamanda cezaların şahsiliği ilkesinin öncelikle intikamcı ve küçük düşürücü cezalandırma fikri üzerine kurulu olmadığını anlarız. Bunun yerine, bu ilke özgürlüğün kendisi hatırına kabul edilmiştir. Yurttaşlar kanunların ne olduğunu bilmedikleri ve bunun emirlerini dikkate almaları konusunda adil bir fırsat verilmediği takdirde, cezai yaptırımların onlara karşı uygulanmaması gerekir. Bu ilke çok basit olarak kamu kuralları olarak kendi iş birliklerini düzenlemek ve özgürlüğe yeterli bir ağırlık vermek amacıyla düzenleme yapan rasyonel kişileri muhatap almayı dikkate alan bir hukuk düzeninin sonucudur. Ben bu sorumluluk görüşünün bize, ceza hukuku tarafından mens rea* başlığı altında tanınan ve hukuk reformuna rehber olarak hizmet eden pek çok mazereti ve savunmayı açıklama imkanı verdiğine inanıyorum. Ancak bu hususlar burada takip edilmeyecektir.[6] İdeal teori dengeleyici unsur olarak ceza-i yaptırımlara ihtiyaç duyar ve kısmi uyma/itaat teorisinin bu kısmının nasıl işleyeceğinin yöntemine işaret eder. Özellikle özgürlük ilkesi, sorumluluk ilkesine önderlik eder.

Kısmi uyma/itaat teorisinden doğan ahlaki ikilemler, aynı zamanda zihnimizdeki özgürlüğün öncüllüğüyle izlenebilir. Bu şekilde hukuk devleti kurallarının takip edilmesine daha az güçlü ısrarla izin verecek istenmeyen bir durumu hayal edebiliriz. Örneğin, bazı aşırı olasılıklarda kişiler ought implies can (çn: yap emri yapabilmeyi) içerir kuralına aykırı şekilde sorumlu tutulabilirler. Şiddetli dini uzlaşmazlıklardan dolayı iç karışıklık çıkarmak için birbirlerine rakip mezheplerin silah edindiğini ve silahlı gruplar kurduğunu varsayın. Bu durumun üstesinden gelmek için hükümet silah edinmeyi yasaklayan bir kanun çıkarabilir. (Mülkiyetin suç sayılmadığı varsayılırsa) Başka kişilerin davalının evine veya mülküne silahları koyduğu anlaşılmadığı takdirde, bu durumda mahkumiyet için yeterli kanıt bulunmuş olur. Bu hüküm dışında, kastın yokluğu ve bunlara sahip olunduğunun inkarı, makul bakım standartlarının uygunluğu konu dışı kabul edilir. Buradan bu tür normal savunmaların hukuku etkisiz kılacağı ve hukukun uygulanmasını imkansız hale getireceği sonucu çıkar.

Her ne kadar bu kanun, “yap emri yapabilmeyi içerir” kuralını aşsada, bu temsilci yurttaş tarafından daha az bir özgürlük kaybı olarak kabul edilmelidir. Eğer bir ceza verilecekse, bu en azından çok ağır olmamalıdır. (Burada, örneğin hapis cezası özgürlüğün şiddetli bir şekilde kısıtlanmasıdır ve bu durumda tasarlanmış cezaların ağırlığı da bu kapsamda değerlendirilmelidir.) Bu duruma yargısal süreç açısından bakılırsa, bir kişi geçici hükmün engelleyebileceği milis gruplarının oluşumunu ateşli silahlara sahip olmanın kusursuz sorumluluk hali sayılacağı bir durumdan ortalama vatandaşın özgürlüğüne daha büyük bir tehlike teşkil edeceğini düşünebilir. Yurttaşlar yapmadıkları şeylerden sorumlu tutulacakları durumları yok sayacakları veya özgürlüklerine karşı başka herhangi bir durumda daha kötü olabilecek ihtimallerinden dolayı hukukun kötünün iyisi olduğunu kabul ederler. Keskin ihtilafların olmasından dolayı, bizim olağan olarak düşündüğümüz bazı adaletsizliklerin meydana gelmesini önlemenin bir yolu yoktur. Bu durumda en fazla yapabileceğimiz şey, bu adaletsizlikleri en fazla adaletle sınırlamaktır.

Burada çıkaracağımız sonuç yine şudur: özgürlükleri sınırlamanın argümanları özgürlük ilkesinden ileri gelebilir. Belli bir dereceye kadar, özgürlüğün öncüllüğü kısmi uyma/itaat teorisi üzerinden devam eder. Burada tartışılan durum, bu sınırlamaların bazılarının daha çok yarar, diğerlerinin daha az yararı üzerine dengelenmemesidir. Aynı şekilde daha büyük ekonomik ve sosyal yararların hatırı için daha az özgürlük kabul edilmemelidir. Bunun yerine olması gereken uygulama, temsilci yurttaşın temel eşit özgürlüklerindeki ortak yararı olmalıdır. Talihsiz durumlar ve bazı zorunlulukların gayri adil tasarımları iyi düzenlenmiş bir toplumdaki hoşa giden özgürlükten daha azdır. Sosyal düzendeki herhangi bir adaletsizlik kendi bedelini ödemek zorundadır. Bunun sonuçlarının tamamen iptal edilmesi imkansızdır. Kanunilik ilkesinin uygulanmasında özgürlükleri tanımlayan ve buna uygun olarak taleplerini düzenleyen hakların ve görevlerin toplamını zihnimizde muhafaza etmemiz gerekir. Bazen belli kuralların ihlallerine izin vermeye zorlanabiliriz. Bu durumda, önlenemeyen sosyal kötülüklerin sebep olduğu özgürlük kayıplarını azaltmak adına, daha az adaletsizliğe sebep olacak durumlara izin vermemiz gerekir.


[1] Genel bir inceleme için bakınız Lon Fuller, The Morality of Law/Hukuk Ahlakı, (New Haven, Yale University Press. 1964), ch.II. Anayasa hukukunun ilke kararları kavramı Herbert Wechsler tarafından incelenmiştir. Principles, Politics, and Fundamental Law/İlkeler, Siyaset ve Temel Hukuk (Cambridge, Harvard University Press. 1961) Bakınız Otto Kirchenheimer, Political Justice/Siyasal Adalet (Princeton, Princeton University Press. 1961) ve J.N. Legalism/Hukukilik (Cambridge, Harvard University Press. 1964) pt.II. siyasette yargısal şekillerin kullanılması ve kötüye kullanılması için. J.R.Lucas, The Principles of Politics/Siyaset İlkeleri (Oxford, The Clarendon Press. 1966), sf. 106-143, felsefi bir değerlendirmeyi içermektedir.

* Çevirenin notu: ‘Ought implies can/yap emri yapabilmeyi içerir’ kuralı, Kant’ın etik formülasyonudur. Bu etik kuralla Kant, bir kişinin/failin ahlaken yapmak zorunda olduğu belirli bir eylemi, mantıken yapabilme gücünde olması gerektiğine bağlar.

[2]    Bakınız : Lon Fuller, Anatomy of the Law/Hukukun Anatomisi (New York, The American Library 1969) sf. 182

*  Çevirenin notu: Bill of attainder, Anglo-Sakson hukuk sistemine ait bir kural, bir ilke, bir sistemdir ve bu bir yurttaşın yargılanmadan yasama kararıyla veya tasarrufuyla, yani kanunla mahkum edilmesi anlamına gelmekte ve genellikle vatana ihanet suçlarında uygulanmaktadır.

[3]    Doğal Adaletin bu duygusu gelenekseldir. Bakınız L.A. Hart, The Concept of Law/Hukuk Kavramı (Oxford, The Clarendon Press, 1961) sf. 156-202

[4]     Bu görüşün, örneğin sahipsiz eşyayı edinme hakkı gibi, tüm hakları içerip içermediği tartışılır. Bakınız Hart, Philosophical Review 64. sayısı, sf. 179. Fakat buradaki amaçlarımız için doğrudur. Bazı temel haklarımız rekabet haklarına benzer şekilde olsa da, onları kamu işlerinde çalışma hakkı veya alınan siyasi kararları etkilemek olarak isimlendirmemiz gibi, aynı zamanda herkes kendini belirli bir yolla yönetme görevine sahiptir. Bu görev, adil siyasi davranışlardan biridir. Bunu ihlal etmek deyim yerindeyse bir tür müdahaledir. Gördüğümüz üzere, anayasa eşit siyasi hakların adilce uygulandığı ve bunların değerlerinin adil ve etkili bir yasamayı oluşturduğu bir yapıyı kurmayı hedefler. Uygunsa bu satırlarla birlikte metindeki açıklamayı yorumlayabiliriz. Bu noktada, Richard Wollheim “Equality”/Eşitlik”, Proceedings of the Aristotelian Society, Sayı 56 (1955-56) sf. 291’e bakınız. Diğer bir şekilde söylemek gerekirse, haklar yeniden tanımlanırsa belirli koşullar altında bir şeyler yapmayı deneme hakkı gereklidir. Bu koşullar, diğerlerinin adil rekabetine izin verir. Adaletsizlik müdahalenin karakteristik bir formu haline gelir.

[5] Bakınız Leviathan 13 ve 18. bölümler arasına. Ve ayrıca bakınız Howard Warrender, The Political Philosophy of Hobbes/Hobbes’un Siyasal Felsefesi (Oxford, The Clarendon Press, 1957) ch.III ve Dp Gauthier, The Logic of Leviathan/Leviathanın Mantığı, (Oxford, The Clarendon Press, 1969) sf.76-89.

*     Çevirenin notu: mens rea, suçun manevi unsuru olan suç kastı demektir.

[6] Bu konular için danışın, H.L.A Hart, Punishment and Responsibility/Ceza ve Sorumluluk (Oxford, The Clarendon PRess, 1968) sf. 173-183), buradan itibaren takip ettiğim kişi.

Suat Kutay Küçükler

0
Suat Kutay Küçükler

Suat Kutay Küçükler, 1997 yılında Kırklareli’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden yüksek onur derecesi ile mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalında “Carl Schmitt’in Hukuk Düşüncesinde Demokrasi ve Diktatörlük Tartışması” başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesi aldı. Doktora öğrenimini de aynı kurumda sürdürmektedir.

Küçüker, kurucusu olduğu Noktasız Dergi’nin yayın yönetmenliğini yürütmektedir.