Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Sağlık ve Tıp Hukuku

0
Hekimler Meslek Etiği Kuralları

Sağlık ve Tıp hukuku, çeşitli hastalıkların toplum hayatında ortaya çıkardığı hukuksal sorunları inceleyen hukuk dalıdır. Sağlık hukuku, sağlık hizmeti talep edenler ile bu hizmetleri sunanlar arasındaki ilişkilerin yanında kişi, kurum ve kuruluşlar ile bunların devletle olan ilişkilerini de düzenlemektedir. Tıp Hukuku sağlık hukukunun bir alt dalıdır.

Tıp Hukuku, tıp tekniklerinin sağlık personeli tarafından uygulanmasından kaynaklanan hak ve yükümlülükler ile yasal sorumlulukları, hasta hakları, ilaç hukuku, medikal hukuku gibi konuları ele alan hukuk dalıdır.

Sağlık Hukuku, modern sağlık hizmetlerinin gelişmesi ile birlikte bağımsız akademik alan kazanmış olan bir hukuk dalıdır. Sağlık Hukukunda Sorumluluk, Hasta Hak ve Yükümlülükleri, Hekim Hak ve Yükümlülükleri, Sağlık Kurum ve Kuruluşlarının Hak ve Yükümlülükleri, İlaç Hukuku, Sağlıkta Reklam, Sağlık Çalışanlarının Hakları, Hasta Hakları, Tıbbi Müdahaleden Ötürü Sağlık Çalışanlarının Yasal Sorumluluğu, Sağlıkta Hukuki ve Cezai Sorumluluklar, Sağlık Sektöründe İdari Disiplin Cezaları, Tıp Ceza Hukuku, Sağlık Kuruluşlarının Kurumsal Sorumluluğu, Tıbbi Müdahaleler Karşısında Hastanın Kendi Geleceğini Belirleme Hakkı, Hekimin Tazminat Sorumluluğu, Tıbbi Müdahaleden Doğan Cezai Sorumluluk gibi alanlar Tıp Hukukunun alanına girer.  Sağlık Hukuku, ülkemizde hızla gelişen ve insan hakları boyutuyla özel önem kazanan ve uzmanlık gerektiren bir alandır. Bu nedenledir ki; kitabımız, hasta, sağlık çalışanları ile sağlık kurum ve kuruluşlarına rehber niteliğinde hazırlanmıştır. Ele alınan konular; sağlık hukukunda temel kavramlar, hasta-hekim- sağlık kurum ve kuruluşları açısından hak ve yükümlülükler, disiplin, ceza ve tazminat hukuku sorumluluğu, sağlıkta reklam, sağlıkta arabuluculuk, içtihat, mevzuat bölümlerinden oluşmaktadır.

Tıp Hukuku, tıbbi müdahalenin hukukunu ele almakta, sağlık çalışanlarının hak ve yükümlülükleri, hastaların hak ve yükümlülükleri ile hatalı tıbbi uygulamalar nedeniyle tazminat, ceza ve idari sorumluluk konuları sistematik bir yapı içinde çözümlemektedir.  Hatalı tıbbi müdahalelerden kaynaklanan hukuki sorumlulukları ele alan hukuk dalı Tıp Hukukudur. Tıp bilimindeki gelişmeler, bu alandaki yenilikler, gelişen insan hakları anlayışı ve karmaşıklaşan sigorta sistemi hukuki düzenlemelerin detaylandırılmasını zorunlu kılmıştır. Kişinin vücut bütünlüğü, yaşama hakkını ve kişisel onurunu doğrudan ilgilendiren tıbbi müdahaleler hukuki düzlemde önem arz etmektedir. Tıbbi müdahale hukuka uygun olmak zorunda, hastalar her müdahaleye karşı hukuki güvence altında bulunmaktadır.

Tıbbi müdahalelerdeki hatalardan dolayı hekimler ayrıca meslek örgütlerinin uyguladığı disiplin kurallarına tabidir. Hekimin ve tıbbi müdahalede bulunma yetkisine sahip sağlık personelinin sorumlulukları dışında yasaların öngördüğü emir veya yasaklara aykırı davranılması durumunda da sorumluluklar söz konusu olabilir. Tıbbi müdahale, yetkili kişilerce tıp biliminin koyduğu kurallarına göre yapılan teşhis, tedavi ve tıbbi koruma iş ve işlemlerini içermektedir. Tıbbi müdahaleyi yapacak kişi hastayı aydınlatma yükümlülüğü altındadır. Sağlık mensubu, hastayı müdahalenin kapsamı, yöntemi, sonuç ve riskleri konusunda detaylı bir şekilde bilgilendirmelidir. Tıbbi müdahale teşhis ve tedaviye yöneliktir ve bu amaca yönelik olmayan faaliyet tıbbi müdahale olarak tanımlanmaz. Tıbbi müdahaleler için hangi uzmanlığın gerektiği ve hangi tıbbi müdahaleyi hangi yetkili kişinin yapabileceği konusu da tıp hukukunun düzenlediği kurallarla belirlenmektedir.

Ötenazi, iyileşmesi imkânsız görülen hastanın kendi talebi üzerine yaşamına son verilmesidir. Türk Hukukuna göre hastanın yaşamına son vermek kasten insan öldürme suçunu oluşturmaktadır. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 13. Maddesine göre Türkiye’de ötenazi yasaktır. Tıbbi gereklerden bahisle veya her ne suretle olursa olsun, hayat hakkından vazgeçilemez. Kendisinin veya bir başkasının talebi olsa dahi kimsenin hayatına son verilemez. Tıbbi müdahale sırasında ya da başka şekilde sağlık personeli olsun ya da olmasın intihara teşvik ve yardım eden kişiler Türk Ceza Kanununun İntihara yönlendirme hükümlerine tabidir.

İnsan yaşamı dokunulmaz bir değerdir ancak her hastanın tedaviyi reddetme hakkı da bulunmaktadır. Kişinin rızası ve tedaviyi reddetme hakkı genel sağlığı koruma amacıyla geçersiz kılınabilir, genel sağlık tehlikesi durumunda, örneğin salgın veya bulaşıcı hastalıklar olması halinde kişilerin rızası aranmaksızın tıbbi müdahale yapılabilir.

Dokuz Umde

0
Dokuz Umde

Dokuz Umde, Mustafa Kemal Atatürk’ün TBMM’nin birinci döneminin çalışma süresi sona ermeden önce, 8 Nisan 1923’te yayımlamış olduğu bildiridir. CHP’nin ilk programı olarak nitelenmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın ilan ettiği ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin seçim bildirisi niteliğindeki bu ilkelerin başında, ‘Egemenlik Ulusundur’ maddesi yer almaktadır. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti daha sonra Halk Fırkası’na dönüşmüştür.

Beyannamenin ilk maddesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin kendi kendisini yöneteceğini ve yegâne temsilcisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu; ikinci madde ise saltanatın kaldırılmış olduğunu ve artık egemen gücün TBMM’nin manevi kişiliğinde bulunduğunu açıklamaktadır. Diğer maddeler ise güvenlikten adalete, çiftçilerin sorunlarından demiryolu yapımına, devlet işlerinde yapılacak düzenlemelerden askerlik süresine, eğitimden sağlığa kadar, toplumsal yaşama ilişkin çeşitli düzenlemeler öngörmektedir. 

Dokuz Umde

Umde 1

Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur. İdare yöntemi halkın doğrudan doğruya kendi kaderini belirlemesi esasına dayanır. Ulusun gerçek temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında hiçbir kişi, hiçbir makam, hiçbir güç milletin yazgısına egemen olamaz. Tüm yasalaştırma çalışmalarında, her çeşit örgütlenmede, genel eğitimde ve iktisadi konularda milli egemenlik ilkesi doğrultusunda hareket edilecektir. İcra Vekillerinin (Bakanlar kurulunun) görev ve sorumluluklarını belirleyen yasa, vilayetlerin yerel işler konusunda “manevi şahsiyetlerini ve muhtariyetlerini” kullanabilmelerini öngören Şûralar yasası, vilayetlerin iktisadî ve toplumsal ilişkileri itibariyle birleştirilerek Genel Müfettişlikler Oluşturma Yasası, Nahiye Yasası hızla çıkarılacak ve uygulanacaktır.

Umde 2

Egemenlik ve hükmetme yetkisi Türkiye halkının gerçek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsında toplanmış olduğu için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1922’de verdiği Saltanatın Kaldırılmasına ilişkin karar değiştirilmez ilkedir. Dayanağı Türkiye Büyük Millet Meclisi olan Hilafet, İslâm dünyası için ulu bir makamdır.

Umde 3

Ülkede iç güvenliğin kesin olarak sağlanması en önemli görevlerden biridir, bu amaç milletin istek ve ihtiyacına uygun olarak yerine getirilecektir.

Umde 4

Mahkemelerin hızlı bir şekilde adalet dağıtabilmeleri sağlanacak, yasal mevzuat milli ihtiyaçlarımıza, bilimsel hukuk anlayışına göre yeni baştan iyileştirilecek ve tamamlanacaktır.

Umde 5

Aşar yönteminde halkın şikâyetine ve mağduriyetine yol açan kısımlar iyileştirilecek, tütün ekimi ve ticaretini milletin yararına dönüştürecek önlemler alınacak, mali kurumlar çiftçilere, sanayicilere ve ticaretle uğraşanlara kolayca borç verecek bir şekle getirilecek, Ziraat Bankası’nın sermayesi artırılacak, çiftçilere daha kolay ve daha çok yardım yapması sağlanacak, ziraat makineleri getirtilecek ve çiftçilerimizin ziraat aletlerinden kolayca yararlanmaları sağlanacak, ham maddesi ülkemizden çıkarılan eşyayı ülkede üretmek için koruyucu ve özendirici önlemler alınacak, ivedi ihtiyacımız olan demir yolları için vakit geçirilmeden girişimde bulunulacak, ilk eğitim birleştirilecek, tüm okullarımız ihtiyacımıza ve çağdaş esaslara uygun hale getirilecek, öğretmenlerin yükseltilmeleri sağlanacak, uygun araçlarla halkın aydınlatılmasına ve eğitilmesine çalışılacak, sağlık ve sosyal yardım kuruluşları iyileştirilecek, buralarda çalışanları koruyucu yasalar çıkarılacak, ormanlarımızda teknolojik gelişmelere uygun olarak, madenlerimizin en yararlı bir şekilde işletilmesini ve hayvanlarımızın iyileştirilmesini sağlayacak düzenlemeler yapılacaktır.

Umde 6

Eylemli askerlik süresi kısaltılacaktır. Ayrıca okuma ve yazma bilenlerle askerde okuma-yazma öğrenenlerin de askerlik süreleri kısaltılacaktır.

Umde 7

Emekli olan subayların yaşamlarını en iyi bir şekilde sürdürmeleri sağlanacaktır. Ulusun bağımsızlığı ve yurdun savunulması uğrunda sakat kalan kişilerin, ordu emeklilerinin, dul ve yetimlerinin sefaletine meydan vermeyecek önlemler alınacaktır.

Umde 8

Halk işlerinin hızlı bir şekilde yerine getirilmesi; memurların yasal çerçeve içinde düzgün bir şekilde çalışmalarına bağlı olduğu için memur eksiklikleri giderilecek ve tüm devlet daireleri denetime tabi tutulacak, memurların atanma, görevden çıkarılma, yükseltilme ödüllendirme, emekli edilme koşulları belirlenecektir.

Umde 9

Harap olan ülkenin hızlı bir şekilde onarılması için devletçe yapılacak hizmetler yanında inşaat ve tamirat için yer yer özel şirketlerin kurulmasını özendirecek kurallar konacaktır. Mali, iktisadi, idari bağımsızlığımızı sağlamak koşuluyla bir barış ortamının oluşturulmasına çalışılacaktır. Bu koşulları sağlamayan barış antlaşmasını kabul etmeyeceğiz.

Bertil Emrah Oder

0
Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bertil Emrah Oder

Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, 8 Ocak 1968 tarihinde doğmuş, İzmir Özel Türk Kolejini bitirerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmıştır.

Uygulamalı Anayasa Hukuku Bertil Emrah Oder/Korkut Kanadoğlu

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini üstün başarı ile bitiren Oder; Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsünde “The Direct Effect of Community Law as Interpreted and Applied by the European Court of Justice” isimli tezi ile yüksek lisans derecesi elde etmiştir. 1995 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku ve Avrupa Birliği doktora programında doktora dersleri ve doktora yeterlilik sınavını başarı ile vermiş olmasına karşın Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden gelen kabul ile doktora öğrenimi Almanya’da “Der spezifische Gegenstand des geistigen Eigentums im Europäischen Gemeinschaftsrecht” isimli tezi ile tamamlamış, kamu hukuku ve özel hukuk doktoru unvanını “mükemmel başarı” derecesi ile kazanmıştır. 2005 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde doçent olmuştur.

İdari ve Akademik Kariyeri

Oder, 1992-2007 yıllarında İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesinde çalışmış, Yeditepe Üniversitesi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde Çevre Hukuku, Basın Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Avrupa Hukuku, Uluslararası İlişkiler, Kadın Hakları, Anayasa Hukuku dersleri vermiş, Zürih, Köln ve Kaliforniya (UCLA) üniversitelerindeki uluslararası programlarda araştırmacı ve davetli öğretim üyesi olarak bulunmuştur. 2001-2003 yıllarında Galatasaray Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Yönetim Kurulu üyeliği yapmış, 2007 yılından itibaren Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyeliği görevine atanmıştır.

2007-2009 yıllarında Koç Üniversitesi Avrupa Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezinde müdür yardımcılığı, Koç Üniversitesi Yayınları Yayın Kurulu üyeliği, Etik Kurul üyeliği, 2007-2010 yıllarında Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği ve Senato üyeliği, 2010-2011 yıllarında dekan yardımcılığı,  2011 yılından itibaren ise Hukuk Fakültesi dekanlığı görevini yürütmeye başlamıştır.

Sivil Toplum Çalışmaları

2012 yılında Henry Morris Uluslararası ve Karşılaştırmalı Hukuk Öğretim Üyesi (Chicago Kent College of Law) seçilmiş; Birleşmiş Milletler (“UN Women”) ve Parlamentolar Arası Birlik (IPU) kadın-erkek eşitliğini pekiştirme Türkiye programında ve kapasite geliştirme projesinde uluslararası akademik danışman olarak görev yapmıştır.

Oder, International Association of Constitutional Law (IACL), International Association of Legislation (IAL), International Association of Public Law (ICON-S), Law & Society Association (LSA), European Society of International Law (ESIL), Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (Anayasa-Der), Türk-Alman Kamu Hukukçuları Platformu,  Constitution Builders Network, Kamu Hukukçuları Platformu, Global İlişkiler Forumu (GIF) ve Uluslararası Hukuk Derneği (ILI) üyesidir ve birçok ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşta yönetici olarak görev almıştır.

Eserleri

Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, karşılaştırmalı anayasa hukuku, anayasa yargısı, parlamento hukuku, Avrupa kamu hukuku, toplumsal cinsiyet eşitliği ve insan hakları alanında ulusal ve uluslararası çok sayıda yayının sahibidir. AB’de Anayasa ve Anayasacılık [Constitution and Constitutionalism in the EU], Anayasa Yargısında Yorum Yöntemleri [Methodology of Interpretation in Constitutional Adjudication], Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları [Gender Studies in Turkey],  Uygulamalı Anayasa Hukuku [Applied Constitutional Law], Anayasa Hukuku Araştırmalarında Genç Yaklaşımlar ve Korkut Kanadoğlu ile birlikte  yazdığı Aktif Öğrenme için Anayasa Hukuku Pratik Çalışmaları isimli kitapları bulunmaktadır.

Ünal Tekinalp ile birlikte, Topluluk Hukukunun Temel Doktrinleri, Avrupa Birliği Hukuku, Avrupa Topluluğunda Temel Hak Koruması, Avrupa Topluluğunda Sosyal Güvenlik, Hakkın Özgül Konusu Ölçütü, Avrupa Bütünleşmesinin Temel Hak Boyutu isimli çalışmaları bulunmaktadır.

İngilizce ve Almanca bilmekte olan Bertil Emrah Oder, Cumhuriyet Gazetesi yazarı da olan Gazeteci Yazar Hikmet Çetinkaya‘nın kızıdır ve Avukat Dr. Burak Oder ile evlidir.

Solon Kanunları

0

Solon Kanunları, M.Ö. 640-560 yıllarında yaşadığı tahmin edilen, Atinalı devlet adamı ve şair Solon (Yunanca: Σόλων) tarafından kaleme alınmıştır.  Atina’nın soylu bir ailesinde doğan Solon (Σόλων) 594-593 yılı için “arhon” (ἄρχων) (üst düzey yönetici) seçilmiştir.

Solon bu sıfatla borç yüzünden köleliğin kaldırılması, İlyaia (Ήλιαία) halk mahkemesinin kurulması, aile hukuku reformu (bilhassa, vasiyet özgürlüğünün kabulü) gibi uzun vadede Atina’da demokrasinin gelişimini hazırlayan çok sayıda önemli reform gerçekleştirmiştir.

Solon, kendi adıyla anılan ve Antik Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Anayasasını hazırlamış, görevde kaldığı süre boyunca adaleti hedeflemiş, yaptığı siyasi ve ekonomik reformlarla daha sonraki reformların önünü açmıştır. Solon, halkın hukuk sistemine erişimini kolaylaştırmak için kanunları yazılı hale getirmiştir.

Solon Anayasası, Drakon Kanunlarının olumsuzluklarını ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır. Bütün borçlar silinmiş, toprağı elinden alınan köylüye toprak dağıtılmıştır.

Solon, yasaları yazdıktan sonra bir tiran olarak görülmemek için kendi isteğiyle 10 yıllık bir sürgüne gitmiştir. Bu davranış dönemi itibariyle asil ve onurlu duruş, 21. Yüzyıl kodlarına göre ise yüksek etik değerlere uygun bir davranıştır.

Solon Yasaları döneminde mahkemelerde yazılı savunma geleneği oluşmuş, avukatlık ve savunma mesleği kendine özgü biçimde uygulanmıştır. Yoksul ve zengin ayrımını azaltmaya dönün kanunlar karşısında herkese kendini savunma hakkı verilmiştir. Bu dönemde avukatlık mesleği modern anlamda var olmamakla birlikte, hukuk sisteminde kişilerin haklarını savunmak ve davalarda kendilerini ifade etmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.

Antik Yunan Uygarlığının Yedi Bilgesinden biri olan Atinalı Solon, sadece kendi çağını değil, modern dönem felsefecilerini de etkilemiştir. Platon vAristoteles, Solon’u kanun koyucunun prototipi olarak değerlendirmişlerdir. “Fazladan hiçbir şey” vecizesiyle Solon “Yunanistan’ın Yedi Bilgesi”nden biri olarak anılmaktadır.

Solon Kanunları

Solon Kanunları, çiftçi borçları ve borçlar sebebiyle şahsi hürriyetin kısıtlanmasını kaldırmış, alacaklı kişiye ödeme yapılmadığı zaman borçlunun onun kölesi olacağına dair yasayı kaldırmıştır. Ticaret ve sanayinin gelişmesini kolaylaştır, tartı ve ölçülere standart getirmiştir. Zeytinyağından başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini yasaklamıştır.

Asillerin hükümranlığını sınırlamak için vatandaşlığı dört ayrı sınıfta belirlemiş, bu sınıflara girmeyi soya bağlı olmaktan çıkararak maddi varlığa bağlamıştır. Yunan aristokrasinin doğumdan gelen hakları yerine, idarecilerin ürettikleri yıllık ürün miktarına göre belirlenmesi usulü getirilmiştir.

Ölülerin arkasından konuşulmasını yasaklamış, dirilerin hakkında ise tapınak, mahkeme, agora ve şenliklerde kötü konuşulmasını engellemiştir.

Solon: “Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır; daha ağır olanlar ise onu parçalayıp geçer.”

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

0
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde ve 45/111 sayılı karar ile kabul ve ilan edilmiştir. (Basic Principles for the Treatment of Prisoners) On madde başlığı altında toplanan bu ilkeler, özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri kapsamakta; tutuklanan ve göz altına alınan kişileri, duruşmalarının yapılmasını bekleyen mahpusları, hüküm giymiş mahpusları ve kendi istekleri dışında psikiyatrik hastanelere hapsedilmiş kişileri tanımlamakta; geniş alamda, kamu gücü ile özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri ifade etmektedir.

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

1. Bütün tutuklulara, insan olarak doğuştan sahip oldukları saygınlık ve değere uygun olan saygı ile muamele edilecektir.

2. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ya da diğer düşünceler, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer statülere dayalı ayrımcılık gözetilmeyecektir.

3. Bununla birlikte, yerel koşuların gerektirdiği durumlarda tutukluların dinsel inançlarına ve kültürel göreneklerine saygı gösterilmesi arzu edilen bir durumdur.

4. Cezaevlerinin, tutukluların gözetim altında tutulması ve toplumun suçtan korunması konularındaki sorumlulukları, bir Devlet’in diğer toplumsal amaçları ve toplumun bütün üyelerinin iyiliğinin ve gelişiminin sağlanması konusundaki temel sorumlulukları gözetilerek yerine getirilecektir.

5. Tutukluluk durumunun açık bir biçimde gerekli kıldığı sınırlamalar dışında, bütün tutuklular İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve ilgili Devletin taraf olduğu durumlarda Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin uluslararası Sözleşme, Medeni ve Siyasal Haklara ilişkin uluslararası Sözleşme ve ona Ek İsteğe bağlı Protokolünde ortaya konulan insan hakları ve temel özgürlüklerin yanı sıra diğer Birleşmiş
Milletler Sözleşmeleri ile yürürlüğe giren diğer haklara sahip olmaya devam edeceklerdir.

6. Bütün tutuklular, insan kişiliğinin tam olarak gelişimini amaçlayan kültürel etkinlikler ve eğitime katılma hakkına sahip olacaklardır.

7. Hücre hapsinin bir cezalandırma yöntemi olmaktan çıkarılmasına ya da bu uygulamanın kullanılmasının sınırlanmasına yönelik çabalar konusunda girişimde bulunulmalı ve bu tip çabalar teşvik edilmelidir.

8. Tutukluların ülkenin emek piyasasıyla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştıracak ve kendilerinin ve ailelerinin mali olarak desteklenmesine katkıda bulunabilmelerine olanak sağlayabilecek olan anlamlı, ücretlendirilmiş bir istihdama sahip olmalarını olanaklı kılacak koşullar yaratılacaktır.

9. Tutuklular, hukuksal durumlarından kaynaklanan bir ayrımcılık yapılmaksızın, ülkede sağlanabilen sağlık hizmetlerinden yararlanacaklardır.

10. Toplumun ve toplumsal kurumların katılımı ve yardımı ile, ve kurbanların çıkarları yeterince gözetilerek, eski tutukluların toplumla mümkün olan en iyi koşullar altında yeniden bütünleştirilmesi amacı ile elverişli koşullar yaratılacaktır.

Yukarıdaki İlkeler tarafsız bir biçimde uygulanacaktır.

Alexandre Blacque

0

Alexandre Blacque, Türkiye’de ilk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi’yi çıkarmış olan Fransız gazetecidir.

13 Ağustos 1794’te Paris’te doğdu. Avukat olan babası 1789’da Fransız Devrimi sırasında Kral XVI. Louis’yi savunduğu ve kral giyotine gönderildiği için Fransa’dan ayrılmak zorunda kalmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınarak İzmir’e yerleşmiş, iş hayatına atılmıştır.

Osmanlı Devletinde Blak Bey olarak bilinen Blacque, babası gibi hukuk öğrenimi görmüş, 1821 yılında İzmir’de Roux adlı Fransız’ın çıkardığı Le Spectateur Oriental gazetesine yazılar yazmıştır. Daha sonra satın aldığı bu gazete ile Yunanistan, Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı yoğun eleştiriler yöneltmiş, 1827 yılında bu eleştiriler nedeniyle gazetesi bir ay kapatılmıştır.

Alexandre Blacque, İzmir ve İstanbul’da yayımladığı gazetelerde Avrupa’ya karşı Osmanlı Devletini savunmaya devam etmiş; 1828 yılında Courrier de Smyrne gazetesini yayımlamaya başlamıştır.

II. Mahmud, 1831 yılında Osmanlı Devleti adına resmi bir gazete çıkarmak üzere kendisini İstanbul’a davet etmiş, bu davet üzerine Blacque İstanbul’a taşınmıştır. Padişahın “Takvim-i Vekayi İhdasına Dair Ferman”ı yayınlaması üzerine Takvim-i Vekayi’yi ve yarı resmi nitelikteki Le Moniteur Ottoman gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Ölümü halinde, dul eşine ölümü emekli maaşı verilmesi ve oğlunun eğitim masraflarının karşılaması konusunda padişahın söz verdiği rivayet edilmektedir.

Bugünkü adıyla Resmi Gazete olan Takvim-i Vekayi’deki yazılar Blacque tarafından Fransızca’ya çevrilerek yayınlanmıştır. Alexandre Blacque, Le Moniteur Ottoman’daki görevini sürdürmekte iken tedavi için Fransa’ya gitmek istemiş ancak yolculuk sırasında, 21 Mayıs 1836’da Malta’da ölmüştür.

Oğlu Edouard Blacque, Osmanlı Devleti’nde bir çok devlet görevini yürütmüş, bir süre ABD elçiliği yapmıştır.

Matbaasında bastığı dergi ve gazeteler

Le Spactetaur Oriental (Alexandre Blacque-İzmir-1821-1824)

Smyrneen (İzmir-1824- Charles Trican)

Courrier de Smyrne (A.Blacque-İzmir-1828-1829)

Le Moniteur Ottoman (A.Blacque-İstanbul-1831)

Journal de Smyrne (1832-1842 – İzmir)

Echo de l’Orient (1838-1846 – İzmir)

L’Impartial (1841-1915 – İzmir)

Abdullah Palaz

0

Seri katil Abdullah Palaz, ikisi baltayla, sekizi bıçak ve falçatayla, geri kalanları ise ateşli silahlarla olmak üzere aralarında cezaevi görevlilerinin de olduğu 43 kişiyi öldürdü ve 300’den fazla kişiyi yaraladı.

İlk cinayetini 12 yaşında iken işledi ancak bu cinayet faili meçhul kaldı. 15 kişinin katil zanlısı olarak ilk kez Konya Cezaevine girdi. Konyalı Efeler grubunun koğuşunu basarak 7 kişiyi öldürdü ve Antep Canavarı lakabını bu cezaevinde aldı. Abdullah Dayı olarak da anıldı. 4 defa idam cezasına ve 740 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 38 farklı cezaevinde 48 yıl yattı. Cezaevinde de birçok cinayet işledi. Kumara ve uyuşturucuya bulaşanları cezalandırdı.

Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevinde dostluk kurduktan sonra, Cezaevi müdürüyle konuşup Nazım Hikmet ile aynı koğuşta kalmak istediğini söyledi. Kimseyi öldürmemesi koşuluyla kabul edildi ve aynı koğuşta kaldıkları süre zarfında kimseyi öldürmedi. Nazım Hikmet başka bir cezaevine gönderilince başta cezaevi müdürü olmak üzere birçok kişiyi daha öldürdü. Bu olaydan sonra Sinop Cezaevi gönderildi.

Tatar Ramazan ve Ramiz Dayı karakterlerine ilham kaynağı oldu. Hakkında, “Abdullah Dayı – Azrail’in Öbür Adı Antep Canavarı” adlı bir kitap yazıldı. Ayrıca, kendi hayatını bir kitapta topladı.

1991 yılında çıkarılan Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybetti.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Abdullah Palaz yayınladığı kitabında Nazım Hikmet’ten övgüyle söz etmektedir:

Abi dedim, “senin suçun ne? Niye yatarsın burada?”

“Benim suçum kalemimdir, şiirlerimdir, insanları sevmemdir, memleketimi de çok severim.”

“Peki abi, biz yazmasını bilmeyiz ama, biz de insanları severiz. İnsanlara kötülük gelmesin diye bunca işler yaptık. Haksızlığa tahammül etmeyiz, haksızlığa uğrayanın yanında oluruz. Benim atalarım da bu memleket için savaşmıştır. Cenk etmiştir. O zaman bizim bunlardan da suçumuz olması mı gerekir?”

“Yok, sizin bunlardan suçunuz olmaz. Size bundan bir şey demezler, bize derler. Bu yüzden de bana ceza verirler.”

“Neden?”

“Çünkü, bana bunlardan dolayı komünist diyorlar.”

“Komünist ne demek ağam?”

“İşte bu anlattıklarım, yazdıklarım, düşüncelerim komünistlik oluyor.”

Ben bu “komünist” sözünü yeni duyuyordum. Güldüm. “O zaman demek ki, ben de komünistim de haberim yokmuş.”

Bu kez de o dev gibi adam güldü: “Yok, olmaz öyle şey. Çünkü sen haksızlıkların üzerine silahla gidiyorsun. İnsan sevgini, haksızlık yapanı öldürerek göstermek istiyorsun. Ben bu işi kalemimle yapıyorum. Kalemimle anlatıyorum. Senin silahın patladığı yerde kalır. Benim kalemim ise bu haksızlıkları anlatarak, bir gün bu düzeni patlatır, anladın mı?”

Hiçbir şey anlamamıştım. Ama bu dev gibi, yiğit adamı çok sevmiştim.[/box]

Hammurabi Kanunları

0

Hammurabi Kanunları kadim Mezopotamya’nın en meşhur hukukî eseridir. 1901 yılı Aralık ayında Fransız arkeologlar tarafından siyah renkli bazalt bir dikilitaş şeklinde keşfedilmiştir.

Halen Paris’te Louvre Müzesi’nde muhafaza edilen bu dikilitaş iki kısımdan oluşmakta ve Paris Louvre müzesinde sergilenmektedir.

Üst kısımda yer alan bir kabartma Kral Hammurabi’yi kendisine kanunları dikte eden güneş tanrısı Şamaş’ın karşısında ayakta resmetmektedir. Alt kısımda ise kanunun çivi yazısıyla yazılmış Akatça metni bulunmaktadır. Bu temsil, kanunları ilahî kökenli gören bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu anlayışta kral, tanrı ve kulları arasında sadece bir aracıdır.

Hammurabi Kanunları, Sümer yasalarının uyarlaması ile ortaya çıkmıştır.

8 Ocak – Hukuk Takvimi

0
8 Ocak – Hukuk Takvimi
1297
Monako bağımsızlığını kazandı
1642
Dünyanın döndüğünü söylediği için Engizisyon’da yargılanan Galileo Galilei yaşamını yitirdi.
1784
Osmanlı Devleti, Rusya’nın Kırım’ı ilhakını bir “sened” ile resmen tanıdı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz, Türk Gölü olmaktan çıkmıştır.
1918
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Temsilciler Meclisi ve Senato’nun ortak toplantısında, Avrupa’da kalıcı barışın sağlanması için, kendi adıyla anılacak olan 14 prensibi ortaya attı. Wilson İlkeleri ilan edildi.

1921
Rus avukat ve heykeltıraş Leonid Vladimirovitch Pozen yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Şubat 1849) Harkov Universitesi’ne girdi. Bir yıl sonra Sankt Petersburg Hukuk Fakültesine nakil yaptırdı. Mezuniyetinin ardından 1876’da Adalet Bakanlığına girdi, Poltava bölgesine, savcı yardımcısı adayı olarak tayin edildi. 1891’de Sankt Petersburg bölge mahkemesi savcılığında çalışmaya başladı. 1912’de Yüksek Yargıtay Hakimi oldu.
1928
Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Thomas Slade Gorton III doğdu. (Ölümü: 19 Ağustos 2020) Columbia Hukuk Okulu‘ndan mezun oldu. Mesleğine Washington savcısı olarak başladı. Amerika Birleşik Devletleri Demokrat Parti üyesi olarak siyasete girdi. Amerika Birleşik Devletleri Washington senatörü olarak 1981-1987, ve 1989-2001 yılları arasında iki dönem görev yaptı.
1932
Fransız hukukçu Michel Gentot doğdu. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü ve Ulusal İdare Okulu’nu bitirdi. 1979-1987 yıllarında Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nün müdürü oldu. İdari Belgelere Erişim Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundu. Lyon Bölge İdare Mahkemesi Başkanı ve Danıştay Davalar Dairesi Başkanı oldu. 1999-2004 yıllarında Ulusal Bilişim Teknolojisi ve Özgürlükler Komisyonu Başkanı ve Uluslararası Çalışma Örgütünde görev yaptı.
1937
Fransız hukukçu ve siyasetçi Louis Le Pensec doğdu. Rennes Üniversitesi‘nden hukuk ve IGR-IAE’den yönetim bilimleri derecesi aldı. Rennes Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1971’de Mellac belediye başkanı, 1973’te Finistère vekili, 1976’da Finistère genel meclis üyesi olarak seçildi. Sosyalist Parti’de görev aldı. Milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulundu. Fransa’nın ilk Deniz Bakanı oldu.
1940
Türkiye, İngiltere ve Fransa ile 2 yıl süreyle krom satış antlaşması imzaladı.
1943
Fransız hukukçu ve diplomat Jacques Gabriel Huntzinger doğdu. Paris Hukuk Fakültesi’ni ve Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü‘nü bitirdi.  Hukuk doktoru oldu ve kamu hukuku alanında uzmanlaştı.. Paris X-Nanterre Üniversitesi, Besançon Üniversitesi ve Perpignan Üniversitesi’nde kamu hukuku alanında asistanlık, doçentlik ve profesörlük yaptı. 1983-1985 yıllarında Avrupa Sosyalistler Partisi başkan yardımcısı oldu. 1984’te Ekonomik ve Sosyal Konsey üyesi olarak atandı. 1989 yılında Dışişleri Bakanı Roland Dumas’nın yetkili danışmanı ve Ulusal Savunma Genel Sekreterliği diplomatik danışmanı oldu. 1991-1994 yılları arasında Estonya büyükelçisi, 1996-2000 yıllarında Makedonya büyükelçisi, 2000-2003 yıllarında İsrail büyükelçisi olarak görev yaptı. Ulusal İnsan Hakları Danışma Komisyonu üyeliği yaptı.
1943
İkinci Dünya Savaşı devam ediyor: Yoksullara ucuz ekmek verilmesine ilişkin kararname yayımlandı.
1945
İspanyol hukukçu ve büyükelçi Francisco Villar y Ortiz de Urbina doğdu. Salamanca Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dışişleri Bakanlığı’nda  memur  olarak çalıştı.  Afrika Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. 1987-1991’de Birleşmiş Milletler İspanya Daimi Temsilcisi oldu.  1996-2000 yıllarında Amerikan Devletleri Örgütü nezdinde Daimi Temsilci olarak görev aldı. 2000-2004 yılları arasında UNESCO Daimi Temsilcisi, 2004-2010 yılları arasında Fransa Büyükelçisi oldu. 2009 yılında İspanyol Diplomatik Kariyerindeki en yüksek derece olan “İspanya Büyükelçisi” rütbesine ulaştı. 2010-2012 yıllarında Portekiz Büyükelçisi olarak görev yaptı.
1946
Celâl Bayar, Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı oldu.
1950
Avusturyalı hukukçu, iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Alois Schumpeter yaşamını yitirdi. (Ölümü: 8 Ocak 1950) Viyana Üniversitesinde hukuk okudu. 1906 yılında doktorasını tamamladı.  1909 yılında Çernivtsi Üniversitesi’nde “iktisat ve devlet” konularında profesör olarak görev yaptı. 1911 yılından I. Dünya Savaşına kadar Graz Üniversitesinde çalıştı. 1919-1920 yılları arasında  Avusturya Maliye Bakanlığı’nda çalıştı. 1920-1924 yıllarında Biedermeier Bank adlı özel bir bankada başkanlık görevini yürüttü. 1925 – 1932 yılları arasında Bonn Üniversitesinde görev aldı. Almanya’da Nazi hareketinin yükselişi üzerine ABD’ye geçerek, Harvard Üniversitesi’ne çalışmaya başladı. 1933 yılında, matematikçi ve iktisatçılar ile Ekonometri Topluluğu’nu kurdu ve bu topluluğun başkanlığını yürüttü. İktisat ve toplumbilimini bağdaştırmaya çalıştı.
1967
Yargıç, hikâye, oyun ve roman yazarı İlhan Tarus yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Kasım 1907) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Bir süre savcılık ve yargıçlık yaptıktan sonra resmî görevinden ayrılarak İstanbul’a yerleşti. 1931’de gazetecilik yaptı. 1946 yılında yeniden Adalet Bakanlığı’nda memurluğa başladı. Çeşitli gazetelerde yayımladığı hikâye ve romanlarının yanı sıra Ankara Zafer gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. İlk eserlerini tiyatro türünde kaleme aldı. İlk eseri 1927’de Hareket Dergisi’nde yayınlandı. 1935 yılından itibaren Haber, Servet-i Fünûn ve Varlık dergilerinde hikâyeleri basıldı.
1968
Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu.
1980
Akaryakıt yokluğu nedeniyle fabrikaların %80’i üretimi durdurdu.
1981
İdam talebiyle yargılanan ülkücü Ferhat Tüysüz ve 14 arkadaşı hakkında daha önce askeri savcı tarafından hazırlanan mütalaa sanıklar lehine hafifletilerek TCK 312/3-2 kapsamına giren suçlardan yargılanma talep edildi.
1982
Güney Dergisinde yazdığı bir yazıdan dolayı Yılmaz Güney gıyabında 7 yıl 6 ay hapse mahkum edildi ve tutuklama kararı çıkarıldı. Aynı dergideki başka bir yazıdan dolayı gıyaplarında Nihat Behramoğlu 6 ay, Yazı İşleri Müdürü E.Gözmen 8 yıl hapis cezası aldı.
1983
Kültür ve Turizm Bakanlığı “Talih oyunları yönetmenliğini” yürürlüğe koydu.
1984
Başbakan Turgut Özal, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu‘nun herkesin başına bela olduğunu söyledi.
1986
  • Henry Miller’in Oğlak Dönencesi adlı romanı, müstehcen olduğu gerekçesiyle toplatıldı.
  • Sinema ve video eserleri yasa tasarısının Meclis komisyonunda görüşülmesi sıradında seks filmleri furyasından yakınan ANAP Milletvekili Hakkı Artukaslan: “Filmleri Diyanet İşleri Başkanlığı denetlemelidir.”
  • 8 sanatçıya Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından “profesörlük” unvanı verildi.
  • ABD’de Hacker Manifestosu ilan edildi.
1987
  • Yüksek öğrenim kurumlarında “çağdaş kıyafet ve görünüm” zorunluluğu getirildi. YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne eklenen maddede çağdaş kıyafet ve görünümün ne olduğu açıkça tanımlanmadı.
  • Danıştay, 1402 sayılı sıkıyönetim yasası ile İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırılan Başar Sabuncu ve Leyla Altın’ın göreve dönüşüne yönelik İdare Mahkemesi kararını uygulamayan ANAP’lı Belediye’nin “bozma” başvurusunu reddederek kararı onayladı.
1986
Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından cinsiyet değiştirdiği için 7 yıldır sahneye çıkmasına izin verilmeyen Bülent Ersoy’un sahneye çıkma yasağı kaldırıldı.
1992
Ankara’da bir depoda kilitli tutulan “yasak” kitaplar Kültür Bakanlığı’nda sergilenmeye başladı. Kitaplar ileride oluşturulacak Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi’ne konulacak.
1996
Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe, polis tarafından gözaltına alındıktan sonra Eyüp Spor Salonu yanındaki parkta ölü bulundu.
1996
Fransız hukukçu ve  siyasetçi François Maurice Adrien Marie Mitterrand yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ekim 1916) Paris’te hukuk ve siyasal bilimler öğrenimi gördü. 1945’te Direniş Hareketi Demokratik ve Sosyalist Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı.  1946-1958 yılları arasında milletvekili, 1962’den itibaren senatör olarak seçildi. Denizaşırı İller bakanlığı, İçişleri bakanlığı, Adalet bakanlığı ve Avrupa Konseyi’nde bakanlık görevlerinde bulundu.  1981-1995 yılları arasında iki dönem Fransa başkanı olarak görev yaptı. Beşinci Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Sosyalist Parti’den seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
2001
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, fakültede katıldığı toplantıda, türban konusunun tartışıldığı sırada çıkan karışıklıkta bıçaklandı.
2002
2004
24 Eylül 1996’da Diyarbakır Cezaevi’nde 10 mahpusun güvenlik güçlerince dövülerek öldürülmesiyle ilgili olarak 36’sı polis 19’u jandarma toplam 65 sanık hakkında dava açıldı. Sanıklar için ”Görevi ihmal ve ölüme sebep olmak” suçundan 3-16 yıl arası hapis cezası istendi.
2004
  • Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliği‘nin gizliliğini kaldıran yasanın ardından hazırlanan yeni yönetmelik 8 Ocak 2004’te yürürlüğe girdi. MGK Genel Sekreterliği, Başbakan’a bağlı bir kuruluş olarak tanımlandı.
  • İstanbul Üniversitesi’nde haklarında soruşturma açılan ve okula girişlerine izin verilmeyen öğrenciler Merkez Kampüs önünde “Alternatif Üniversite” oluşturdu.
2005
Hukukçu ve siyasetçi Mehmet Raif Aybar yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Ağustos 1915) Siyasal Bilgiler ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kocaeli Maiyet Memuru, Fatsa, Gürpınar Kaymakamı, Edirne Hukuk İşleri Müdürü, Yozgat Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürlüğü 6. Şube Müdürü olarak görev yaptı. Serbest avukat olarak çalıştı. 14 Mayıs 1950 (9. Dönem) ve 2 Mayıs 1954 (10. Dönem) tarihlerinde yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) Bursa Milletvekili seçildi. 9. Dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı Kâtip Üyesi olarak görevde bulundu. 6 Ocak – 15 Ekim 1961 tarihleri arasında Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilcisi olarak görev yaptı. 15 Ekim 1961 (12. Dönem) tarihinde yapılan genel seçimlerde Yeni Türkiye Partisi (YTP) Ankara Milletvekili seçildi. Mustafa İsmet İnönü’nün 25 Haziran 1962 tarihinde kurmuş olduğu 27. Hükümet’te Devlet Bakanı olarak atandı. 8 Ocak 2005’te Ankara’da yaşamını yitirdi. Cendere ve Kaftan isimli eserleri bulunmaktadır.
2006
Abdi İpekçi suikastı ve gasp suçu nedeniyle hüküm giyen Mehmet Ali Ağca’nın cezasını tamamladığı Kartal Ağır Ceza Mahkemesi’nce onaylandı.
2010
Tek Gıda-İş Sendikası önünde toplanıp AKP Genel Merkezi önüne giderek kendilerini zincirleyen 41 TEKEL direnişçisi plastik kelepçeyle gözaltına alındı, akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
2013
YÖK’ün web sitesini çökerten RedHack, üniversitelerdeki yolsuzluk iddialarına ilişkin belgeleri Twitter’dan yayınladı.
2014
Uludere/Ortasu (Roboski) köyünde 28 Aralık 2011’de katledilen 19’u çocuk 34 kişiyle ilgili soruşturmada askeri savcılığın takipsizlik kararı vermesine ilişkin olarak Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi Roboski Davasını AYM ve AİHM’ne taşıyacaklarını söyleyerek Birleşmiş Milletleri göreve çağırdı.
2015
Avustralyalı yargıç ve siyasetçi Keppel Enderby yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Haziran 1926)    Sidney Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1950’den 1954’e  kadar Londra’da  avukat olarak çalıştı. Sidney Teknik Koleji’nde ders verdi. Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde hukuk alanında konferanslar verdi. 1973’te Kraliçe’nin Danışmanı (QC) olarak atandı.  Gough Whitlam hükümetinde kıdemli kabine bakanı oldu. New South Wales Yüksek Mahkemesi’ne yargıç olarak atandı.
2016
Başbakanlık tarafından, cuma günlerinde öğle tatilinin ibadet hürriyetini engellemeyecek şekilde kullanılabilmesine olanak sağlayan genelge, 8 Ocak 2016 yılında Resmi Gazete’de yayımlandı.
2025
Ümraniye’de polis Şeyda Yılmaz’ı öldüren Yunus Emre Geçti hakkında yapılan yargılamada karar çıktı. mahkeme, sanık Yunus Emre Geçti’yi  Polis Şeyda Yılmaz’a karşı “Görevli memura karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, polis memuru K.H.S.’ye karşı, “Görevli memura karşı kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan 20 yıl, annesi Pınar Geçti’ye karşı “Olası kastla yaralama” suçundan 3 yıl, “Görevi yaptırmamak için direnme” suçundan 3 yıl 9 ay hapse çarptırdı.
2025
  • Antalya’da, kendilerini polis olarak tanıttıkları iki kişiyi ziynet eşyalarıyla birlikte toplamda 1 milyon 273 bin lira dolandırdığı öne sürülen 3 şüpheliden ikisi tutuklandı. Şüphelilerin kendilerini İl Göç İdaresinde görevli polis olarak tanıtarak dolandırıcılık yaptıkları anlaşıldı.
  • Güney Afrika’daki ırkçı apartheid karşıtı hareketin lideri ve ülkenin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela‘nın torunu,  arkadaşlarıyla birlikte otomobil hırsızlığı suçlamasıyla gözaltına alındı.
2026
Antalya’da aralarında görevli ve emekli polislerin olduğu şüpheliler, sahte mahkeme kararıyla villaya baskın yapıp 4 milyon dolarlık kripto varlığı gasp etti.

Rüzgarın Mirası (Inherit the Wind)

0

Rüzgarın Mirası, ünlü maymun davasından esinlenmiştir. Film, Darwin teorisini öğrettiği için tutuklanan bir öğretmenin öyküsünü anlatmaktadır. 1960 yapımı felsefi derinliği olan ödüllü bir film olması yanında Hukuk Filmleri kategorisinde önemli bir yer tutmaktadır.

Engizisyon mahkemesinde yargılanan Galileo, kilisenin zoruyla “dünya dönmüyor” demiş ancak yine de dünyanın dönmesinin önüne geçilememişti. İnsanlık bilim yolunda bir hayli ilerlemesine rağmen geri kafalılık ve dogmatizm hala ilerlemenin önüne bir set çekmekle meşgul; dün, bugün ve yarın.

İşte Jerome Lawrence ve Robert E. Lee’nin Broadway’de büyük tartışma yaratan aynı adlı oyunlarından beyazperdeye uyarlanan ‘Rüzgarın Mirası’, evrim tartışmasının işlendiği sürükleyici bir mahkeme draması olarak Galileo’nun zamanından bu yana pek de ilerleme sağlanamadığını acı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Ünlü ‘maymun davası’ vakasından esinlenen filmde Darwin teorisini öğrettiği için tutuklanan bir öğretmenin öyküsü anlatılıyor. Öğretmeni savunmak ülkenin gözü pek avukatlarından Henry Drummond’a düşecek ve dava kişilerin ötesine geçerek bilim ve din arasındaki bir hesaplaşmaya dönüşecektir.

Rüzgarın Miras, 1925’te gerçekleşen Scopes Monkey davasının 1955 tarihli tiyatro oyununun uyarlaması ya da 1950’lerde McCarthy’nin komünist avının bir alegorik dışa vurumu denilebilir.

Spencer Tracy, Gene Kelly ve Fredric March müthiş bir performans sergiliyor Stanley Kramer’in Yönetmen ve Senaryo yazarlığı yaptığı ve diğer adı Maymun Davası olan filmi Gene Kelly , Spencer Tracy, Fredric March gibi ünlü isimler taçlandırmışlardır.

Charles Darwin’in evrim teorisini öğrettiği için mahkemeye sevk edilen bir öğretmenin mücadelesi, garip ve tutucu bir savunma avukatının elinde kalmıştır. . Şüphesiz Tennessee’nin ya da ABD’nin güneyinin tutuculuğu ve adalet sisteminin ürkekliği bu kadar zeki taşlanmamıştı.

Film Künyesi

Scopes Monkey Trial – Scopes Maymun Davası

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren ‘Butler Yasası’ adlı kanun, eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında evrim teorisinin okutulmasını yasaklamış ve aksi davranışlara hapis ve para cezası getirmişti. Amerikan Sivil Özgülükler Birliği (ACLU) bu yasaya dava açmak istiyordu ve bunun için de cesur bir öğretmene ihtiyaç vardı. 24 yaşındaki genç biyoloji öğretmeni John Scopes hapse girmeyi göze aldı ve dersinde evrim teorisini anlattı. Ön soruşturma jürisine tanıklık yapan üç öğrenci Scopes’ın evrimden bahsettiğine tanıklık yapınca hakkında tutuklama ve yargılanma kararı verildi.

Bu üç öğrenciden biri mahkeme binasından çıkarken gazetecilere; ‘’Aslında evrim teorisinin çoğuna inanıyorum ama bu maymun işine inanmıyorum’’ diye konuştu. Butler Yasası da ilginç olarak, maymun şempanze, gorillerin ve diğer hayvanların evriminin anlatılmasını yasaklamıyordu. Sadece insanın da gezegen üzerindeki diğer biyolojik canlılar gibi belli bir evrimden geçmiş olduğu fikrine karşı çıkıyordu. Bu da, Darwin’in evrim teorisinde yer alan özetle, ‘insan, goril, şempanzelerin aynı ortak atadan evrimleştiği’ görüşünün, dava etrafındaki tartışmalarda ‘insanın maymundan geldiği iddia ediliyor’ şeklinde gerçekte teoride yer almayan bir iddiaya dönüşmesine neden oldu.

Scopes Davasının Scopes Maymun Davasına Dönüşmesi

Mahkeme dışına şempanzeler getirildi ve gösteriler yapıldı. Bu durum Scopes Davasının adının Scopes Maymun Davasına dönüşmesine neden oldu. Evrimin, bütün biyolojik türlerin nasıl oluştuğuna bakan bir teori olmak yerine kamuoyunda ‘maymunlarla ilgili bir teori’ şeklinde algı oluşmasında önemli rol oynadı. Kimsenin adını duymadığı bir yer iken dava ile bir anda ünlenen Dayton’da, ticaret odasının paranın kokusunu almasıyla işler değişti. Bunu bir fırsata çeviren ticaret odası, davaya daha çok insan çekmek için mahkeme salonunun etrafını bir ‘maymun sirkine’ dönüştürdü.

Scopes’ı mahkum ettirmeye çalışan ve Butler Yasasının da eyaletteki bir numaralı destekçisi olan Hristiyan Fundementaller Birliği başkanı vaiz William Bell Riley, davanın avukatlığını üstlenmesi için Demokrat partinin eski başkan adayı ve ABD dışişleri eski bakanı William Jennings Bryan ile anlaştı. ACLU ve Scopes’ın savunma ekibi ise ACLU’nun en önde gelen avukatlarından Clarence Darrow’a avukatlık teklifi götürdü. Darrow, kendisinin agnostik olması nedeniyle davanın bir sirke dönüştürülebileceği endişesiyle başta bu fikre sıcak bakmadı ancak, davanın o olsa da olmasa da sirke dönüşeceğini fark edince kabul etti.

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

0
Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri(Declaration on Principles of International Law concerning Friendly Relations and Cooperation among States in accordance with the Charter of the United Nations), Birleşmiş Milletler tarafından 24 Ekim 1970 tarihli genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir.  Bildirge, “Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine
İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge”  olarak da anılmaktadır.

Prensipler; ‘Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporu çerçevesinde hazırlanmıştır.

Metnin orijinal adı; ‘Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge ve Eki’dir.

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

Genel Kurul,

Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukuk ilkelerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve yasa halinde toplanmasının önemini tasdik eden 18 Aralık 1962 tarih ve 1815 (XVII) sayılı, 16 Aralık 1963 tarih ve 1966 (XVII) sayılı, 20 Aralık 1965 tarih ve 2103 (XX) sayılı, 12 Aralık 1966 tarih ve 2181 (XXI) sayılı, 18 Aralık 1967 tarih ve 2327 (XXII) sayılı, 20 Aralık 1968 tarih ve 2463 (XXIII) sayılı ve 8 Aralık 1969 tarih ve 2533 (XXIV) sayılı kararlarını anımsayarak,

Cenevre’de 31 Mart ile 1 Mayıs 1970 tarihleri arasında toplanmış bulunan Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporunu dikkate alarak,

Uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesi konularında Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini vurgulayarak,

Birleşmiş Milletler’in 25. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgenin kabul edilmesinin dünya barışının güçlendirilmesine katkı sağlayacağına ve uluslar arasında hukukun üstünlüğünün ilerletilmesi ve özellikle Antlaşmada vücut bulmuş olan ilkelerin evrensel olarak uygulanmasını sağlayarak uluslararası hukukun ve Devletler arası ilişkilerin gelişmesinde bir kilometre taşı oluşturacağına derinden inanmış olarak,

Bildirge metninin geniş çapta dağıtımının arzu edilir olduğunu düşünerek,

1. Mevcut karara ek metin olarak sunulmuş bulunan Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgeyi onaylar;

2. Sözleşme’nin ayrıntılı bir şekilde hazırlanmasını sağlayan çalışması için Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’ye takdirlerini ifade
eder;

3. Bildirge’nin yaygın bir biçimde bilinir hale gelmesi için bütün çabaların gösterilmesini önerir.

EK

Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge

BAŞLANGIÇ

Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve uluslar arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesinin Birleşmiş Milletler’in temel amaçları arasında olduğunu yeniden beyan ederek,

Birleşmiş Milletler halklarının birbirleri ile iyi komşular olarak barış içinde bir arada yaşamaya ve hoşgörülü davranmaya kararlı olduğunu anımsayarak,

Özgürlük, eşitlik, adalet ve temel insan haklarına saygı üzerine inşa edilmiş uluslararası barışın sürdürülmesinin ve güçlendirilmesinin ve siyasi, ekonomik ve toplumsal sistemleri ya da gelişmişlik düzeyleri göz önüne alınmaksızın tüm uluslar arasında dostça ilişkilerin geliştirilmesinin önemini akılda tutarak,

Uluslar arasında hukukun üstünlüğünün teşvik edilmesinde Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini de akılda tutarak, Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğini gözeten uluslararası hukukun ilkelerine sadakat ile itaat edilmesinin ve Antlaşmaya uygun olarak,

Devletlerin üzerlerine aldıkları yükümlülüklerin iyi niyet çerçevesinde yerine getirilmesinin uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve Birleşmiş Milletler’in diğer amaçlarının yerine getirilmesi için en üst derecede öneme sahip olduğunu göz önünde tutarak,

Antlaşmanın kabul edilmesinden bu yana geçen zaman içinde dünyada meydana gelen büyük siyasal, ekonomik ve toplumsal değişimlerin ve bilimsel ilerlemenin bu ilkelere ve yürürlükte olduğu Devletlerin yönetiminde daha etkin bir biçimde uygulanması gereksinimine artan bir önem kazandırdığını kaydederek,

Ay ve diğer gök cisimleri de dahil olmak üzere, dış uzayın, egemenlik iddiası ile kullanım ya da işgal ya da başka herhangi bir yöntem aracılığı ile ulusal bir mülk haline getirilemeyeceği konusunda tesis edilmiş bulunulan ilkeyi anımsayarak ve benzer şekilde esinlenilmiş diğer uygun koşulların tesis edilmesi sorununa Birleşmiş Milletler tarafından önem verildiği olgusunun bilincinde olarak,

Yalnızca, başka ülkelerin iç işlerine herhangi bir şekilde karışılması Antlaşmanın ruhunu ve lafzını ihlal ettiği için değil, aynı zamanda uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden durumların yaratılmasına neden olduğu için de herhangi başka bir devletin iç işlerine karışmama taahhüdüne Devletler tarafından katı bir biçimde uyulmasının ulusların barış içinde bir arada yaşamasının güvence altına alınmasında vazgeçilmez bir koşul olduğuna inanmış olarak,

Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin siyasi bağımsızlık ya da ülke bütünlüğü aleyhine yönelik askeri, siyasi, ekonomik ya da herhangi başka bir zorlamadan uzak durma görevini anımsayarak,

Bütün Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmalarının zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,

Bütün Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını Antlaşma doğrultusunda barışçıl yöntemlerle çözümlemelerinin eşit ölçüde zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,

Mutlak eşitliğin temel önemini Antlaşma doğrultusunda yeniden onaylayarak ve Birleşmiş Milletler’in amaçlarının yalnızca Devletler mutlak eşitlikten yararlanır ve kendi uluslararası ilişkilerinde bu ilkenin gerekleriyle tam bir uyum içinde olurlarsa gerçekleşebileceğini vurgulayarak,

Halkların yabancı boyunduruğu, hakimiyeti ve sömürüsüne maruz bırakılmalarının uluslararası barışın ve güvenliğin tesisinde önemli bir engel teşkil ettiğine inanmış olarak,

Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayini ilkesinin çağdaş uluslararası hukuka önemli bir katkıda bulunduğuna ve mutlak eşitlik ilkesi üzerine inşa edilmiş bir biçimde bu ilkenin etkin olarak uygulanmasının Devletler arasında dostça ilişkilerin tesisinde başlıca önem taşıdığına inanmış olarak,

Bir Devletin ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünün kısmen ya da tamamen bozulmasına ya da onun siyasal bağımsızlığına yönelik herhangi bir girişimin Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri ile bağdaşmaz olduğuna sonuç itibari ile inanmış olarak,

Bir bütün olarak Antlaşmanın hükümlerini göz önünde tutarak ve Birleşmiş Milletler’in yetkili organları tarafından ilkelerin içeriğiyle ilgili olarak kabul edilmiş bulunan konuya ilişkin kararların rolünü dikkate alarak,

Aşağıda belirtilen ilkelerin ilerici nitelikte gelişmesi ve yasa haline getirilmesini dikkate alarak:

(a) Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınması gerektiğine dair ilke,
(b) Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümlemeleri gerektiğine dair ilke,
(c) Antlaşma doğrultusunda olmak üzere, herhangi bir Devletin kendi iç işlerine ait kararlarla ilgili konulara karışmama yükümlülüğü,
(d) Devletlerin Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğü,
(e) Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesine dair ilke,
(f) Devletlerin mutlak eşitliğine dair ilke,
(g) Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üzerlerine aldıkları yükümlülükleri iyi niyet içerisinde yerine getireceklerine dair ilke, ve bu ilkelerin uluslararası toplumda daha etkili bir şekilde uygulanmalarını güvence altına almak Birleşmiş Milletler’in amaçlarının hayata geçirilmesini sağlayacaktır,

Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukukun ilkelerini göz önünde tutmuş olarak,

1. Aşağıdaki ilkeleri ciddiyetle ilan eder:

Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunmak ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınacaklarına dair ilke:

Her devlet uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmak yükümlülüğündedir. Böyle bir güç tehdidi ya da güç kullanımı uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ihlali anlamına gelir ve hiçbir zaman uluslararası sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılmamalıdır.

Saldırıdan kaynaklanan bir savaş, uluslararası hukuka göre sorumluluğu olan, barışa karşı işlenmiş bir suçtur.

Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri uyarınca Devletlerin, saldırıdan kaynaklanan savaş lehinde propaganda yapmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, başka bir Devletin var olan uluslararası sınırlarını ihlal etmek amacı ile ya da toprak anlaşmazlıkları ve Devletlerin sınırları ile ilgili sorunlar dahil olmak üzere uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde araç olarak güç tehdidi ya da güç kullanımından kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, kendisinin taraf olduğu ya da başka bir şekilde saygılı olmak durumunda olduğu uluslararası bir antlaşma ile oluşturulmuş ya da bu antlaşma gereğince ortaya çıkmış ateşkes sınırları gibi uluslararası sınır tayinlerini ihlal etmek amacı ile güç tehdidi ya da güç kullanmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır. Yukarıda belirtilenlerin hiçbiri, kendi özel rejimleri altındaki bu gibi sınırların mevcut durum ve etkileri açısından tarafların konumlarına zarar verecek ya da geçici niteliklerini etkileyecek şekilde yorumlanamaz.

Devletlerin güç kullanımını içeren misilleme hareketlerinden kaçınma konusunda bir yükümlülükleri vardır.

Her Devlet, eşit haklar ve kendi geleceğini tayin etme ilkelerinin işlenmesi sırasında sözü edilen halkları, kendi geleceklerini tayin etme, özgürlük ve bağımsızlık haklarından yoksun bırakan herhangi bir zora dayalı eylemden kaçınma yükümlülüğüne sahiptir.

Her Devletin, başka bir Devletin toprağına saldırı amacını taşıyan, ücretli askerler de dahil olmak üzere, düzensiz güçler ya da silahlı grupları örgütlemek veya örgütlenmelerini teşvik etmekten kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devlet, bir başka Devletin içindeki sivil mücadele hareketleri ya da terörist hareketleri örgütlemek, kışkırtmak, bunlara yardımda bulunmak ya da bunların içinde yer almaktan ya da bu tür hareketlerin yürütülmesine yönelik olarak kendi toprakları içinde yürütülen örgütlü etkinliklere rıza göstermekten, bu paragrafta sözü edilen hareketler güç tehdidi ya da güç kullanımı içerdiği zaman, kaçınmakla yükümlüdür.

Bir Devletin toprağı, Antlaşmanın hükümlerine aykırı bir biçimde güç kullanılmasından kaynaklanan askeri işgalin hedefi olmamalıdır. Bir Devletin toprağı, güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda, bir başka devletin ele geçirme hedefi olmamalıdır. Güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda sağlanan hiçbir toprak kazanımı yasal olarak kabul edilmeyecektir.

Yukarıda belirtilen hiçbir şey:

(a) Antlaşma hükümlerinin ya da Antlaşma rejiminden yapılmış olan ve uluslararası hukuk açısından geçerliliği bulunan herhangi bir uluslararası antlaşmanın hükümlerini; ya da

(b) Güvenlik Konseyi’nin Antlaşma hükmünce var olan yetkilerini etkileyecek biçimde yorumlanamaz.

Bütün Devletler, etkili bir uluslararası denetim altında yürütülecek olan genel ve tam bir silahsızlanma konusunda evrensel bir antlaşmanın erken bir biçimde sonuçlandırılmasına yönelik görüşmeleri iyi niyet içinde sürdürecekler ve uluslararası gerginlikleri azaltmaya ve Devletler arasındaki güveni güçlendirmeye yönelik uygun önlemlerin kabul edilmesi için çaba göstereceklerdir.

Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine yönelik uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları uyarınca belirlenmiş olan yükümlülüklerine iyi niyet çerçevesinde uyum gösterecek ve Antlaşma üzerine temellendirilen Birleşmiş Milletler güvenlik sistemini daha etkili hale getirmek için çaba göstereceklerdir.

Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey, güç kullanımının yasal olduğu durumlarla ilgili olarak Antlaşmanın kapsamının genişletilmesi ya da daraltılması olarak yorumlanamaz.

Devletlerin, aralarındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyeceklerine ilişkin ilke:

Her Devlet, başka Devletlerle arasındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyecektir.

Devletler, kendi uluslararası anlaşmazlıklarının erken ve adil bir biçimde çözümünü, müzakere, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hakem kararı ile çözüme gitme, yargı yolu ile çözüme bağlama, bölgesel aracılara ya da düzenlemelere ya da kendilerinin tercih edeceği diğer barışçıl yöntemlere başvurmak yolları ile arayacaklardır. Bu türde bir çözümün araştırılması sırasında taraflar, koşullara ve anlaşmazlığın doğasına uygun olabilecek barışçıl yöntemler üzerinde uzlaşacaklardır.

Bir anlaşmazlığın taraflarının, yukarıda sayılan barışçıl araçlar aracılığı ile çözüme ulaşılamadığı durumlarda, üzerinde uzlaştıkları diğer barışçıl araçlar aracılığı ile çözüm arayışına devam etme yükümlülüğü vardır.

Uluslararası bir anlaşmazlığa taraf olan Devletler ve aynı şekilde diğer Devletler, mevcut durumun uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesini tehlikeye düşürecek bir biçimde kötüleşmesine neden olabilecek herhangi bir davranıştan kaçınacaklar ve Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri doğrultusunda hareket edeceklerdir.

Uluslararası anlaşmazlıklar, Devletlerin mutlak eşitliği temeline dayanarak ve yöntemlerin özgür seçimi ilkesi doğrultusunda çözümlenecektir. Devletlerin, şu anda var olan ya da gelecekte ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümü amacı ile özgür bir biçimde üzerinde uzlaştıkları bir çözüm yöntemine başvurmaları ya da böyle bir çözüm yöntemini kabul etmeleri mutlak eşitlik ile bağdaşmaz olarak sayılmayacaktır.

Yukarıda bulunan paragraftaki hiçbir şey, özellikle uluslararası anlaşmazlıkların barışsever bir biçimde çözülmesine yönelik olanlar olmak üzere Antlaşmanın uygulanabilir hükümlerinde azaltma yapmaz ya da onları etkilemez.

Antlaşma uyarınca, herhangi bir Devletin iç mevzuat uygulamaları dahilinde olan konulara karışmamaya ilişkin ilke:

Hiçbir Devlet ya da Devletler topluluğu, nedeni ne olursa olsun, herhangi başka bir Devletin iç ya da
dış işlerine doğrudan ya da dolaylı bir biçimde karışma hakkına sahip değildir. Bu sebeple Devletin şahsına ya da onun siyasal, ekonomik ve kültürel öğelerine yöneltilmiş bulunan silahlı müdahale ya da bütün diğer müdahale biçimleri ya da tehdit teşebbüsleri uluslararası hukuku ihlal eder.

Hiçbir Devlet, onun egemenlik haklarını kullanmasını buyruğu altına almak ve ondan herhangi bir türde çıkar sağlamak amacıyla bir başka Devleti zorlamaya yönelik ekonomik, siyasi ya da herhangi başka bir türde yöntemleri uygulayamaz ya da uygulanmasını teşvik edemez.

Aynı zamanda, hiçbir Devlet, bir başka Devletin rejimini şiddet kullanarak devirmeye yönelik yıkıcı, terörist ya da silahlı etkinlikleri örgütlemeyecek, kışkırtmayacak, teşvik etmeyecek ya da bunlara yardımda bulunmayacak, mali destek sağlamayacak, hoşgörü göstermeyecek veya bir başka Devletin içindeki sivil mücadeleye müdahale etmeyecektir.

Halkları kendi ulusal kimliklerinden yoksun bırakmak amacı ile güç kullanılması, onların vazgeçilemez haklarının ve müdahale etmeme ilkesinin bir ihlalini oluşturur.

Her Devlet, başka bir Devletin herhangi bir biçimde müdahalesi olmadan, kendi siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel sistemlerini seçmek konusunda vazgeçilemez bir hakka sahiptir.

Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey Antlaşmanın uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine ilişkin olan ilgili hükümlerini etkileyecek bir biçimde yorumlanmayacaktır.

Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğüne ilişkin ilke:

Devletlerin, uluslararası ilişkilerin değişik alanlarında, siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemleri arasındaki farklılıkları dikkate almaksızın, uluslararası barış ve güvenliği sürdürme; ve uluslararası ekonomik istikrar ve ilerlemeyi, ulusların genel refahını ve bu tür farklılıklardan kaynaklanan ayrımcılıktan bağımsız bir uluslararası işbirliğini teşvik etmek yükümlülüğü vardır.

Bu amaçla:

(a) Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin korunması konusunda diğer Devletler ile işbirliği yapacaklardır;

(b) Devletler, herkes için geçerli olan insan hakları ve temel özgürlüklere saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini sağlamak ve her türden ırksal ayrımcılığı ve dinsel hoşgörüsüzlüğü sona erdirmek konularında işbirliği yapacaklardır;

(c) Devletler, ekonomik, toplumsal, kültürel, teknik ve ticari alanlardaki uluslararası ilişkilerini mutlak eşitlik ve müdahalede bulunmama ilkeleri doğrultusunda yürüteceklerdir;

(d) Birleşmiş Milletler’e üye Devletlerin, Antlaşmanın ilgili hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket ederken Birleşmiş Milletler ile işbirliği içinde olma yükümlülükleri vardır.

Devletler, bilim ve teknoloji alanında olduğu gibi ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlarda da uluslararası kültürel ve eğitimsel gelişmenin ilerletilmesi amacıyla işbirliğinde bulunmalıdırlar.

Devletler, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme olmak üzere bütün dünyadaki ekonomik büyümenin ilerletilmesinde işbirliği yapmalıdırlar.

Halkların eşit haklarına ve kendi geleceğini tayin etmesine ilişkin ilke:

Birleşmiş Milletler Antlaşması ile saklı tutulan, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesi nedeniyle bütün halklar, dış müdahale olmaksızın, özgür bir biçimde, kendi siyasal statülerini tayin etme ve kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmesini sağlamaya çalışma hakkına sahiptir ve bütün Devletler, Antlaşma hükümleri doğrultusunda, bu hakka saygı gösterme yükümlülüğündedir.

Her Devletin:

(a) Devletler arasında dostça ilişkileri ve işbirliğini ilerletmek; ve

(b) sömürgeciliğe hızla son vermek amacı ile, söz konusu halkların özgürce ifade edilmiş iradelerine gereken saygıyı göstererek; ve halkların yabancı boyunduruğu, idaresi ve sömürüsü altına alınmasının temel insan haklarının yadsınması gibi ilkenin ihlali anlamına da geldiğini ve Antlaşma’ya aykırı olduğunu akılda tutarak;

Antlaşmanın hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesinin gerçekleştirilmesini teşvik etmek ve ilkenin yerine getirilmesine yönelik olarak Antlaşma tarafından verilmiş olan sorumlulukları yerine getirmesinde Birleşmiş Milletler’e yardımda bulunmak yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, Antlaşma doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, insan hakları ve temel özgürlüklere evrensel saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini destekleme yükümlülüğü vardır.

Egemen ve bağımsız bir Devlet kurma, bağımsız bir devletle serbest birleşme ya da bütünleşme ya da bir halk tarafından özgürce belirlenmiş herhangi başka bir siyasal statüye sahip olma o halkın kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanmasının şekillerini oluşturur.

Her Devletin, yukarıda bu ilkenin ayrıntılı incelemesinde bahsedilen halkları, kendi geleceğini tayin etme ve özgürlük ve bağımsızlık hakkından mahrum eden herhangi bir zora dayanan hareketten kaçınmak yükümlülüğü vardır. Kendi geleceğini tayin etme haklarını kullanma amacı ile, bu türde zora dayanan hareketlere karşı ve onlara direnç göstermeye yönelik hareketlerinde bu halklar, Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri doğrultusunda destek aramak ve almak hakkına sahiptirler.

Bir sömürge toprağı ya da diğer Özerk Olmayan Ülke, Antlaşma nezdinde, kendisini yöneten Devletin statüsünden ayrı ve farklı bir statüye sahiptir; Antlaşma nezdindeki bu tür ayrı ve farklı statü, sömürgenin ya da Özerk Olmayan Ülkenin halkı, Antlaşmanın ve özellikle Antlaşmanın amaç ve ilkelerinin doğrultusunda, sahip olduğu kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanana kadar var olacaktır.

Yukarıda yer alan paragraflardaki hiçbir şey, yukarıda tanımlanmış bulunan halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesine uygun olarak kendilerini yöneten ve böylece ırk, inanç ya da renk ayrımı yapmadan ülkede yaşayan bütün halkı temsil eden bir yönetimi bulunan egemen ve bağımsız

Devletlerin toprak bütünlüğü ya da siyasal birliğini tamamen ya da bir kısmı ile parçalayacak ya da bozacak olan herhangi bir harekete izin veriyormuş ya da bunu teşvik ediyormuş gibi yorumlanamaz.

Her Devlet, herhangi başka bir Devlet ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozma amacını güden her hareketten kaçınacaktır.

Devletlerin mutlak eşitliğine ilişkin ilke:

Bütün Devletler mutlak eşitlikten yararlanırlar. Bütün Devletler, ekonomik, toplumsal, siyasal ya da başka nitelikteki farklara bağlı olmaksızın eşit haklara ve görevlere sahiptirler ve uluslararası toplumun eşit üyeleridirler.

Mutlak eşitlik özellikle aşağıda sayılan öğeleri içerir:

(a) Devletler hukuksal olarak eşittirler;
(b) Her Devlet tam egemenliğin doğasında var olan haklardan yararlanır;
(c) Her Devletin başka Devletlerin şahsına saygı gösterme görevi vardır;
(d) Devletin toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlığı dokunulmazdır;
(e) Her Devlet kendi siyasal, ekonomik ve kültürel sistemlerini özgürce seçme ve geliştirme hakkına sahiptir;
(f) Her Devletin, kendi uluslararası yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde ve tamamen yerine getirmek ve diğer Devletler ile barış içinde yaşamak görevi vardır.

Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getireceklerine ilişkin ilke:

Her Devletin, Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kurallarının hükmü altında geçerliliği bulunan uluslararası antlaşmalar doğrultusundaki yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerin, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın, Birleşmiş Milletler Üyelerine getirmiş olduğu yükümlülüklerle çeliştiği durumlarda, Antlaşmanın getirdiği yükümlülükler üstün olacaktır.

GENEL BÖLÜM

2. İlan eder ki:

Yukarıdaki ilkelerin yorumlanışı ve uygulamasında ilkeler birbirleri ile karşılıklı ilişki içerisindedir ve her bir ilke başka bir ilkenin bağlamı içerisinde yorumlanmalıdır.

Bu Bildiri’de bulunan hiçbir şey Antlaşmanın hükümleri ya da Antlaşmanın Üye Devletlere getirmiş olduğu hak ve yükümlülükler ya da Antlaşmanın halklara verdiği hakları, bu Bildiri’deki bu haklara ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler de dikkate alındığında, ihlal edecek biçimde yorumlanamaz.

3. Ayrıca ilan eder ki:

Bu Bildiri’de somutlaştırılan Antlaşma ilkeleri uluslararası hukukun temel ilkelerini oluşturur ve bu nedenle bütün Devletlerin uluslararası kararlarında bu ilkelerin ışığında hareket etmeleri ve bu ilkelerin sıkı bir biçimde gözetilmesini temel alarak ikili ilişkilerini geliştirmeleri talebinde bulunur.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı

0
Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı isimli eser Fransız hukukçu M.P. Fabreguettes tarafından kaleme alınmıştır. Evrensel hukuk değerlerine önemli katkılar sunan eserin ilk baskısı orijinal dilinde(La Logique judiciaire et l’art de juger, par M. P. Fabreguettes) 1914 yılında, ikinci baskısı ise güncellemelerle birlikte 1925 yılında yayınlanmıştır. Kitabın yazarı Fransız yüksek mahkeme organlarında da çalışmış olan ünlü bir bilim insanıdır.
Adliye Vekilliğince Teşkil Edilen Bir Heyet tarafından basılan ilk kitap
Eserin ilk Türkçe baskısı Adliye Vekilliğince(Adalet Bakanlığı) teşkil edilen bir heyet tarafından tercümesi yapılmak sureti ile 1945 yılına basılmıştır. Ankara Yeni Cezaevi Matbaası tarafından basılan eser en başta hakim ve savcılar olmak üzere avukat mesleğini icra eden hukukçular, akademik camia ve tüm toplum için önemli bir kaynaktır.
Adalet Bakanlığı, 1945 yılında ilk kez basılan Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı adlı eseri, orijinal halini koruyarak tıpkıbasımını yapmıştır. Eser Adalet Bakanı Gül’ün mesajıyla birlikte hukukçular, tarihçiler başta olmak üzere akademi dünyasıyla ve gazetecilerle de paylaşılmıştır.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı, hukuk nosyonu ve literatürü bakımından önem arz etmesi nedeniyle 1945 yılında dönemin hukukçuları eserin Türkçe’ye çevrilmesini kararlaştırmışlar ve Adalet Vekilliği bünyesinde oluşturulan bir heyet 1945 yılında bu önemli kaynağı Türk hukuk literatürüne kazandırmıştır.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı-PDF Metin

Adalet Bakanlığı, gerek yargı camiasından gerekse de akademi camiasından gelen talep doğrultusunda 1945 yılında basılan nüshanın tıpkıbasımını yaparak kitabı yeniden hazırlamıştır. Eserin ilk yayımından 75 yıl sonra Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan eser, tıpkıbasımla okurların ilgisine sunulmuştur.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün mesajı

Adalet Bakanı Gül mesajında kitabın hukuk literatüründeki önemi üzerinde durmuş ve eserin Türk hukukuna yeniden kazandırılmasına karar verdiklerini anlatmıştır. Gül, mesajında, “Yazarın Fransız yargı teşkilatının farklı makamlarında çalışmış olması, kendisine hukukun pratiği ve işleyişiyle ilgili büyük bir birikim sağlamıştır. Bununla birlikte eserde kaleme alınan hususlar, Fransız hukukunun meseleleri yanında evrensel hukuk değerlerine de katkı sağlayacak niteliktedir. Literatüre tekrar kazandırdığımız bu eseri size takdim ederken, hukuk mantığı ve felsefesine ilişkin çalışmaların artmasına vesile olmasını ve hukuk dünyamıza katkılar sağlamasını temenni ediyorum” ifadelerini kullanmıştır.

Başar Yaltı

0

Avukat Başar Yaltı, 1954 yılında Erzurum’un Aşkale ilçesinde dünyaya geldi. 1974 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdi ve Jandarma Subayı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne katıldı.

Yaltı, subay olarak görev yapmakta iken İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam etti. 1980 yılında fakülteden mezun oldu. Lisans derecesinin ardından, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Olağanüstü Yönetim Usulleri” konulu tezi ile Yüksek Lisans derecesi elde etti.

1986 yılında, kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken istifa ederek görevinden ayrıldı. Aynı yıl avukatlık mesleğine adım attı.

2018  yılında “Hukuk Devleti Perspektifinden ‘Avukatların Adil Yargılanma Algısı’ ” konulu doktora tezini tamamlayarak “Doktor” unvanını kazandı.

İstanbul Barosu Başkan Adayı Avukat Başar Yaltı ile Röportaj

Yaltı, İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği nezdinde birçok görev üstlenmiştir.  2004-2009 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu Üyeliği, 2010-2012 yılları arasında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2013-2017 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği ile Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür.

2013 yılından itibaren Basın Konseyi Yüksek Kurul üyeliğini üstlenmiştir.

Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (ANAYASADER) üyesidir.

2018 yılında yapılan İstanbul Barosu seçimli genel kurulunda “baroyu hukukla yeniden buluşturacağız, avukatı da baroyla barıştıracağız” sloganıyla “Avukat Hareketi” adına baro başkanlığına aday olmuştur.

Çoğunluğu barolarda olmak üzere birçok konferans ve panelde konuşmacı ve organizatör olarak görev almıştır.

Adaletbiz.com, Yeni Yaklaşımlar, Cumhuriyet Gazetesi ve benzeri yayın organlarında makaleler yayınlamaktadır.  Yeni Yaklaşımlar web sitesinin yayın kurulundadır.

4 Eylül 2024Wte, Prof. Dr. Tayfun Akgüner , Hamdi Yaver Aktan, Av. Dr. Başar Yaltı ve Av. Turan Karakaş ile birlikte  Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğine seçilmiştir.

Laiklik Meclisi ve başkaca birçok sivil toplum girişiminin öncülerindendir.

“Avukatın Adı Yok” ismi ile yayınlanan bir kitabı bulunmaktadır.

Emekli yargıç ve avukat olan Suzan Yaltı ile evlidir, iki kızı ve bir torunu bulunmaktadır.

Saavedra Lamas Paktı

0

Saavedra Lamas Paktı, 21 Haziran 1935 tarihinde Güney Amerika ülkeleri olan Arjantin, Brezilya, Meksika, Paraguay, Şili ve Uruguay arasında imzalanmıştır. Pakt, adını mimarı olan Carlos Saavedra Lamas’tan almıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti, “Harbin önünü almağa mahsus Cenubi Amerika Muahedesine Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihakın tasdikimi dair kanun“u  20 Kasım 1936 tarihinde kabul etmiş, Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesi gereğince okyanus ötesine barış mesajı vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Aras, aynı tarihte Arjantin Cumhuriyeti Dış Bakanı Carlos Saavedra Lamas’a bir mektup gönderecek barış yolunda yapılan çalışmalarını tebrik etmiştir.

Harbin önünü almağa mahsus Cenubi Amerika Muahedesine Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihakın tasdikimi dair kanun

 Kabul tarihi: 20/11/1936
Madde 1
Arjantin, Brezilya, Şili, Meksika, Paraguay ve Uruguay Hükümetleri arasında 10 birinciteşrin 1933’de Rio de Janeiro’da akid ve imza edilmiş olan “Harbin önünü almağa mahsus Cenubî Amerika Muahedesi» ne, muahedeye iltihak sırasında tarafımızdan tasrih edilen ihtirazî kayıdlar altında, Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihak tasdik olunmuştur.
Madde 2
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3
Bu kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.
23/11/1936

Saavedra Lamas Paktı

Harbin önünü almağa mahsus Cenubi – Amerika Muahedesi

Sulhun takviyesine hadim olmak ve evrensel ahenk fikrinin inkişafı için bütün mütemeddin milletler tarafından sarfedilmiş olan mesaiye iştiraklerini temin eylemek maksadile;

Tecavüzî harpleri ve silâh kuvveti istimal ederek fetih suretile arazi iktisabını, bu muahedenin müsbet hükümlerile imkânsız bırakmak ve gayrı meşruluğunu kuvvei müeyyide altına alarak akim kılmak ve bunların yerine asilâne adil ve nasafet fikirlerine müstenid muslihane sureti halleri ikame etmek gayesile;

Dünyaya sulhun bahşettiği maddî ve manevî refah ve saadeti temin eden en müessir vasıtalardan birinin, yukarıda zikredilen prensiplerin ihlâli akibinde tatbik edilecek olan beynelmilel ihtilâfatın muslihane halli hakkında daimî bir sistem teşkili olduğuna kani olarak;

İşbu muahedeyi tanzim etmek suretile ademi tecavüz ve anlaşma hususundaki maksadlarını mukavele şekline koymağa karar vermişler ve bu babda murahhas olmak üzere:

Tayin eylemişlerdir.

Mumaileyhim usulüne muvafık olduğu anlaşılan salâhiyetnamelerini mütekabilen yekdiğerine tebliğ ettikten sonra atideki hükümler üzerinde mutabık kalmışlardır:

Madde 1

Yüksek Âkid Taraflar, mütekabil münasebetlerinde, tecavüzî harbi takbih ettiklerini ve ne mahiyette olursa olsun aralarında zuhur edebilecek olan niza ve ihtilâfları hukuku düvelin vaz ve kabul ettiği muslihane vasıtalardan başka suretle halletmiyeceklerini alenen beyan ederler.

Madde 2

Yüksek Âkid Taraflar, araziye müteallik meseleleri, kendi aralarında, cebir ve şiddet istimalile halletmiyeceklerini ve muslihane tariklerle olmadıkça araziye müteallik hiç bir sureti tesviyeyi, ne de müsellâh kuvvet istimali ile yapılan işgali veya arazi iktisabını makbul ve muteber addetmiyeceklerini beyan ederler.

Madde 3 

İhtilâf halinde bulunan taraflardan birinin evvelki maddelerde münderiç mükellefiyetleri icra etmemesi halinde Âkid Devletler, sulhun muhafazası için bütün gayretlerini sarfetmeyi taahhüd ederler. Bu hususa bitaraf sıfatile Âkid Devletler, mumzisinden bulunacakları diğer müşterek muahedeler mucibince ittihazına mecbur olabilecekleri hattı hareket müstesna olmak üzere, müşterek ve mütesanid bir hattı hareket ittihaz edecekler; hukuku düvelin cevaz verdiği siyasî, hukukî veya iktisadî vesaiti mevkii fiile vazeyliyecekler, hiç bir hususta ne siyasî ve ne de müsellâh bir müdahaleye müracaat etmeksizin efkârı umumiyenin nüfuz ve tesirini istimal eyliyeceklerdir.

Madde 4

Yüksek Âkid Taraflar, makul bir müddet zarfında diplomasi tarikile halledilemiyen bütün ihtilâfatta, atideki maddede tadad edilen ihtirazî kayıd’ardan başka ihtirazî kayıd dermeyan etmeksizin, sureti mahsusada zikredilen ihtilâflarla mütekabil münasebetlerinde zuhur edebilecek sair bilcümle ihtilâfatı işbu muahede ile kabul edilen uzlaşma usulüne arza kendilerini mecbur kılarlar.

Madde 5

Yüksek Âkid taraflar ile bu muahedeye bilâhare iltihak edecek Devletler imza, tasdik, yahut iltihak esnasında, uzlaşma usulüne karşı atideki birkaç kuyudu ihtiraziyeden başka kuyudu ihtiraziye dermeyan edemiyeceklerdir:

a) Mahiyeti ne olursa olsun halli için müsalemetkâr muahede, mukavele, misak veya itilâfnameler akdedilmiş olan ihtilâflar; şurası mukarrerdir ki bu mukavele mezkûr muahedatla hiç bir suretle mübayenet teşkil etmeyip sulhu temin eden vasıta olarak bunları itmam etmektedir. Evvelki muahedelerle halledilmiş olan mesail veya nikat da aynı vaziyettedir.

b) Âkid Tarafların bilâvasıta sureti tesviye ile hallini veya beyinlerinde bilitilâf hakeme yahut adlî sureti tesviyeye arzını tercih ettikleri ihtilâfat;

c) Hukuku düvelin, her Devletin teşkilâtı esasiyesinin kabul ettiği rejime tevfikan salâhiyeti münhasırasına terkettiği mesailki binnetice Âkid Taraflar millî veya mahallî makamatı kazaiyenin bu mesail hakkında derecei nihaiyede hüküm vermesinden evvel keyfiyetin uzlaşma usulüne arzına muhalefet edebilirler; alenen ihkakı haktan imtina veya adlî teahhur keyfiyetleri bundan müstesna olup bu takdirde uzlaşma usulü en geç bir sene içinde başlıyacaktır.

d) İhtilâf halinde bulunan Tarafların teşkilâtı esasiyesinin kabul ettiği umdelere temas eden nikat; şüphe ve tereddüd halinde, her Âkid Taraf kendi mahkeme veya en yüksek adalet divanı bu gibi salâhiyetleri haiz bulunduğu takdirde onların bu husustaki müdellel mütaleasına müracaat edecektir.

Yüksek Âkid Taraflar, her ne vakit olursa olsun XV inci maddede musarrah olan surete tevfikan, uzlaşma usulü hakkında kendileri tarafından, dermeyan edilen kuyudu ihtiraziyeyi tamamen veya kısmen terkettiklerini mübeyyin vesikayı tebliğ edebileceklerdir.

Âkid Taraflardan birinin dermeyan ettiği kuyudu ihtiraziye neticesi olarak diğer Âkid Taraflara bu Devlete karşı kabul edilen istisnalar hariç olmak üzere, bir mecburiyet terettüb etmiyecektir.

Madde 6

Daimî uzlaşma komisyonu veya evvelce mer’i muahedat mucibince bu vazife ile mükellef beynelmilel diğer bir teşekkülün fıkdanı halinde Yüksek Âkid Taraflar ihtilâflarını, Âkidlerin her meseledeki hilâfına itilâfları müstesna olmak üzere, âtideki surette teşekkül edecek olan bir uzlaşma komisyonunun tetkik ve tahkikine arzetmeyi taahhüd ederler.

Uzlaşma komisyonu beş azadan terekküb edecektir. İhtilâl halindeki taraflardan herbiri kendi tebaası arasından intihab olunabilecek bir âza nasbedecektir. Mütebaki üç âza muhtelif tabiiyetlerde bulunmak şartile ahar Devletler tebaası arasından Âkidlerce bilitilâf tayin edilecektir. Bu azaların mutad ikamet gâhları alâkadar tarafların arazisinde olmıyacak ve kendiler bunlardan hiç birinin hizmetinde bulunmıyacakttr. İhtilâf halinde bulunan Devletler uzlaşma komisyonunun reisini bu üç âza arasından intihab edeceklerdir.

Mezkûr Devletler bu intihab hususunda uyuşamadıkları takdirde keyfiyeti üçüncü bir Devlete veyahut mevcud sair beynelmilel bir teşekküle tevdi edebilirler, Şayed bu sureti tayin edilen namzedler her iki taraf veya bunlardan biri tarafından kabul edilmediği takdirde her Âkid Taraf intihab edilecek âza adedine müsavi adedde bir namzed listesi ibraz edecek ve uzlaşma komisyonunu teşkil edecek namzedler kur’a neticesinde taayyün edecektir.

Madde 7 — Her Devletin dahilî kavaninine göre kanunu esasiyi, muahedatı ve hukuku düvelin umumî prensiplerini derecei nihaiyede veya tek derecede ve herbiri kendi hakkı kazaları taallûk eden nikatta tefsire salâhiyettar olan mahkemeleri veya Yüksek Adalet Divanları, uzlaşma komisyonuna işbu muahede ile tevdi edilen vezaifi ifa etmek üzere, Yüksek Âkid Taraflarca tercihan irae edilebilecektir.

Bu takdirde mahkeme veya divan, ihtilâf halindeki Âkid Tarafların müttefikan ittihaz edecekleri karara nazaran, ya umumî içtima halinde yahut da yalnız başına hareket etmek veya sair divan ve mehakimin âzalarile muhtelit bir komisyon teşkil etmek suretile çalışabilecektir.

Madde 8 — Uzlaşma komisyonu kendi usulünün kavaidini bizzat kendisi tayin edecek ve bu usul her halü kârda hukukî mahiyette olacaktır.

İhtilâf halindeki Âkid Taraflar meselenin bütün evveliyatını ve icab eden malûmatı ita ve komisyon mezkûr Âkid Taraflardan bunları taleb eyliyebilecektir. İhtilâf halindeki Devletler, kendilerini murahhaslar tarafından temsil ettirebilecek ve müşavir ve mütehassıslar bulundurabilecek ve kezalik her nevi şahidler ikame edebileceklerdir.

Madde 9

Uzlaşma komisyonunun mesaisi ve müzakeratı Âkid Tarafların muvafakati üzerine komisyon tarafından karar verilmedikçe neşredilmiyecektir. Hilâfına ahkâm mevcud olmadıkça komisyonun kararları aranın ekseriyetile ittihaz olunacaktır; fakat komisyon âzalarının cümlesi hazır olmaksızın mevzuu ihtilâf olan meselenin esası hakkında karar veremez.

Madde 10

Komisyonun vazifesi, tetkikine arzedilen ihtilâfların uzlaştırılmasını temindir. Komisyon, ihtilâfa mevzu teşkil eden meseleleri bitarafane tetkik ettikten sonra mesaisinin netayicini raporuna dercedecek ve âdil ve munsif bir sureti halle matuf olan tesviye esaslarını alâkadar Âkid Taraflara teklif edecektir. Komisyonun raporu, gerek hadiselerin izah veya tefsiri, gerek mülâhazat serdi veya hukukî netayiç tevlidi nikatı nazarından, hiç bir veçhile ne bir hüküm ne de bir hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.

Madde 11

Uzlaşma komisyonu ilk içtima tarihinden itibaren bir sene zarfında raporunu tevdi edecektir. Ancak Âkid Taraflar aralarında anlaşarak işbu mühletin kısaltılmasına veya uzatılmasına karar verebilirler.

Bir kere tatbikına başlanılınca uzlaşma usulü, ancak ihtilâfın Âkid Taraflar arasından doğrudan doğruya tesviyesile veyahut bunun hakeme veya beynelmilel adalete arzedilmesi hakkında bilitilâf ittihaz kılınacak muahhar karar ile inkıtaa uğrayabilir.

Madde 12

Uzlaşma komisyonu roporunu Âkid Taraflara tebliğ etmek için kendilerine altı ayı tecavüz etmemek üzere bir mühlet tayin edecektir. Bu mühlet zarfında Âkid Taraflar komisyonca teklif edilen sureti hallin esasları hakkında kararlarını bildirmeğe mecburdurlar. Bu mühletin inkızasında, komisyon, Âkid Tarafların kararını nihaî bir senedle tevsik edecektir.

Bu müddet, teklif edilen sureti halli veyahut her iki tarafın müttefikan diğer dostane bir sureti tesviyeyi kabul etmeksizin geçtiği takdirde, ihtilâf halinde bulunan taraflar işbu muahedenin 1 ve 2 nci maddesinin hudud ve şümulü dahilinde münasib gördükleri veçhile hareket etmek serbestisini geri alacaklardır.

Madde 13

Uzlaşma usulünün tatbikına başlanmasından, tarafların kararlarını ittihaz etmeleri için komisyon tarafından tesbit edilen müddetin hitamına kadar, alâkadar taraflar komisyonun hazırlamakta olduğu sureti hallin icrasına mazarrat ika edebilecek bütün tedabirden ve umumiyetle ihtilâfı vahimleştirmeğe veya uzatmağa sebep olabilecek bütün ef’alden içtinab etmekle mükelleftir.

Madde 14

Uzlaşma usulünün devamı müddetince komisy on azaları miktarı münaziünfih Taraflarca bilitilâf tesbit edilecek olan bir ücret alacaklardır. Mezkûr taraflardan herbiri kendine aid masarifi bizzat ifa edecek ve müşterek ücurat ve masarifi de mütesaviyen tesviye eyliyecektir.

Madde 15

Bu muahede Yüksek Âkid Tarafların teşkilâtı esasiyesinin hükümlerine tevfikan mümkün olduğu kadar çabuk olarak tasdik edilecektir.

Muahedenin aslı ile tasdiknameler Arjantin Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine tevdi edilecek ve bu makam da tasdiknameleri mumzi Devletlere tebliğ edecektir. Muahede Yüksek Âkid Taraflar arasında tasdiknamelerin tevdii tarihi sırasına göre mer’iyete girecektir.

Madde 16 — Bu muahedeyi imza etmemiş olan her Devlet ona iltihakını mutazammın vesikayı Âkid Devletlere tebliğ için Arjantim Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine göndermek suretile iltihak edebilecektir.

Madde 17

Bu muahede gayri muayyen bir müddet için akdedilecek, fakat bir sene evvelinden yapılacak tebligat ile
feshedilebilecektir; bu takdirde mumzi Devletlere karşı muahedenin hükmü baki kalmakla beraber fesheden Devlet hakkında muahede hükümden sakıt olacaktır. Fesih keyfiyeti Arjantin Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine tebliğ edilecek ve bu hükümet de Âli Âkid Taraflara keyfiyeti iblâğ edecektir.

Tasdikan lilmakal yukarda esamisi zikrolunan Murahhaslar işbu muahedeyi imza eylediler.

Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Aras tarafından Arjantin Cumhuriyeti Dış Bakanı Carlos Saavedra Lamas’a gönderilen 21 haziran 1935 tarihli ve 12712/713 sayılı mektubun tercümesi

Bay Bakan,
4 ikinciteşrin 1934 tarihli ve 72849 sayılı telgrafnamemi hatıra getirerek Cumhuriyet Hükümetinin işbu mektubumla aşağıdaki ihtirazî kayıdlar altında harbin önünü almağa mahsus Rio de Janeiro Muahedesine iltihak ettiğini Ekselansınıza tebliğ etmekle kesbi şeref eylerim:

1) İltihak keyfiyeti ezcümle Milletler Cemiyeti Misakı, Briand – Kellog Misakı, 3 ve 4 temmuz 1933 tarihli Londra Muahedeleri, ittifak muahedeleri vesaire gibi senedattan ve beynelmilel L a Haye Divanı Daimii Adaleti Nizamnamei Esasisinin 36 ncı maddesi ihtiyarî hükmüne iltihak gibi hususattan mütevellid olarak akdemce yapılmış olan taahhüdatı hiç bir veçhile ihlâl edemiyeceği gibi mezkûr taahhüdatta, ne mahiyette olursa olsun, yeni bir vaziyet ihdas etmiyecek veyahut bunların tebdil ve tağyirini tazammun eylemiyecektir. Taahhüdatı vakıa işbu [ iltihak dolayısile hiç bir teşmil veya tahdide uğramaksızın | kamilen mer’iyetini muhafaza edecektir.

2) Türkiye, Milletler Cemiyeti Âzasından olması itibarile, Milletler Cemiyeti Misakı haricinde, Rio de Janeiro Muahedesinde musarrah olan uzlaşma usulüne ancak her münferid halde ; alâkadar Devletlerin muvafakati alındıktan sonra tevessül olunabilir.

Bu ihtirazî kayıd Rio de Janeiro Muahedesinin 5 inci maddesine tamamen tevafuk etmektedir.

Aynı zamanda, Cumhuriyet Hükümeti, memlekette mer’i ahkâmı esasiye ile Rio de Janeiro Muahedesinin 5 inci maddesi d) fıkrasına tevfikan, dahilî salâhiyeti cümlesinden olan her meselenin bilâhara yeniden hükme iktiran etmek veya uzlaşma maksadile her hangi beynelmilel bir teazzuva intikal ettirilemiyeceğini sureti mahsusada tasrih etmeğe lüzum görür.

3) işbu iltihak, araziye müteallik her hangi bir ihtilâfın doğrudan doğruya veya dolayısile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından tanınmasını veya noktai nazarının tebeddülünü tazammun etmiyecek, hududların vaziyeti hazırasında bilaistisna hiç bir gûna arazi ihtilâfı olmıyacaktır. iltihak keyfiyeti kezalik Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince Milletler Cemiyeti Misakile deruhde edilen vecibelerin tevsi veya tecdidini istilzam etmiyeceği gibi, işbu Hükümetin Beynelmilel Divanı Daimii Adalet Nizamname! Esasisinin 36 nci maddesi ihtiyarî hükmüne iltihakı sırasında tasrih edilen hususatta bir uzlaşma veya adlî veya hakem kararına müstenid hal suretinin kabulünü dahi istilzam etmiyecektir. Türkiye Hükümetinin tamamiyeti mülkiyei hazırasınm ve turuku muvasala üzerindekileri de dahil olmak üzere hukuku hükümranisinin münakaşasını icab ettirebilecek esasa veya usule müteallik kâffei hususat bu cümledendir.

İşbu iltihak keyfiyeti muahedenin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından tasdikından sonra Türkiye için tamamile mabihittatbik olacaktır.

Bu vesile ile dahi, ehemmiyet ve fevaidi âlemce takdir edilen böyle bir sulh âmilinin tahakkukuna bu rütbe gayretle yardımı dokunmuş olmasından dolayı Ekselansınızı tebrik etmeği vazife bilirim.

En yüksek tazimatımın teminatını lütfen kabul buyrunuz,

Bay Bakan.

Küçük Kaynarca Antlaşması

0
Küçük Kaynarca Antlaşması
Madde 1
İki devlet arasında süregelen her türlü düşmanlığa sonsuza dek son verilecek, iki tarafın askerî çarpışmalarından doğan zararlar unutulacak ve iki devlet de bunun intikamını almaya çalışmayacaktır. Düşmanlık, yerini karada ve denizde barışa bırakacaktır. Her iki taraf da antlaşmanın maddelerine özenle uyacaktır. Hiçbir taraf düşmanlığa kalkışmayacağı gibi, birbirini aleyhine hiçbir girişimde bulunmayacaktır. İki taraf da ele geçirdiği mahkumları serbest bırakacak ve malları geri verilecektir. Ayrıca başkaları tarafından da saldırıya uğranması önlenecektir.
Madde 2
Antlaşmanın tasdiknamelerinin mübadelesinden sonra, iki devletin tebaasından birisi suç veya ihanet dolayısıyla ötekine sığındığı takdirde Osmanlı’da İslamiyet’i benimseyenlerle Rusya’da Hristiyan olanlardan gayrısı hiçbir gerekçeyle kabul veya himaye edilmeyecek ve derhal geri gönderilecektir. Böylelikle iki devlet arasında olan soğukluğa izin verilmeyecektir.
Madde 3
  1. Kırım, Bucak, Koban, Bedisat, Canboyluk, Yedigün kabileleri ve Tatar toplulukları iki devletçe serbest sayılacak ve hiçbir başka ülkeye bağlı olmadıkları kabul edilecektir. Tatar toplulukları halkın oyu ile Cengiz soyundan seçilen Hanlara katılacaktır. Ayrıca bu topluluklar bir başka ülkeye hesap vermeyecek, iç işlerine ne Rusya, ne de Osmanlı karışamayacaktır. Ancak yeri geldiğinde sadece mezhep işlerinde İslam kurallarına dahil edilecektir.
  2. Kırım, Koban taraflarında istila olunan bütün kaleler ve kasabalar, Özü Kalesi, Osmanlı’nın yetkisinde kalacaktır. Bu antlaşmanın onaylanmış nüshaların mübadelesinden sonra Rusya, tüm askeri birliklerini Tatar memleketlerinden çekecek; Kırım, Koban, Tamam’ın kale ve kasabalarından Osmanlı feragat edecek ve bu topraklara Osmanlı herhangi bir askerini buraya göndermeyecektir.
Madde 4
Her devlet, kendi memleketinde uygun göreceği düzeni icra edecektir. İki ülke de istediği her yerde kasaba, kale inşa edebileceği gibi, buraların tamirini de yapabilecektir.
Madde 5
Bu antlaşmanın yapılmasıyla dostluk kurulduktan sonra Rus Devleti orta elçi payesinde bir temsilciyi sürekli olarak İstanbul’da bulundurabilecektir. Bir elçiye mutad olan merasim ve riayet ifa olunur. Bu elçinin mevkii Hollanda büyükelçisinden sonra gelecek, ancak bu büyük elçinin bulunmadığı durumda Venedik büyükelçisinden sonra gelecektir.
Madde 6
Rus elçisinin hizmetinde bulunanlardan birisi hırsızlık veya büyük bir suç işlediği takdirde eşya elçi tarafından beyan olunacak tarzda tamamen geri alınacaktır. Sarhoşluk halinde Müslümanlığı kabul etmek arzusunda bulunanlar İslam dinine kabul olunmayıp, sarhoşlukları geçtikten sonra bu husus elçi tarafından gönderilecek bir adamın yanında tekrar ederse kabul olunacaktır.
Madde 7
Osmanlı Devleti, Hristiyan dininin hakkına saygı ve kiliselerini siayet edecek; Rus elçisi her ihtiyaçta kiliselerin korunması yardımcılarının korunması konusunda danışmada bulunabilecektir. Bu danışma, komşu ve dost bir devlet başkanının samimi isteği olarak Osmanlı tarafından kabul olunacaktır.
Madde 8
Gerek Rus rahipler, gerek başka halklardan olan insanlar Kudüs ve ziyarete değer olan makamları ziyaret edebilecektir. Bu yolculardan ne Kudüs’te, ne de yolda hiçbir nam altında haraç veya cizye alınamayacaktır. Ayrıca başka devletlerce verilen fermanlar, bunlar hakkında da uygulanacaktır. Osmanlı topraklarında her türlü müdafaa ve saldırıdan masun olup şeriat hükümleri gerekliliğince himaye edilebilecek ve korunabilecektir.
Madde 9
İstanbul’daki Rus elçilerinin çevirmenleri hangi milletten olursa olsunlar iki devlete de hizmet etmek zorunda olduğundan saygı ve itibar göreceklerdir. Oğullarının işlediği suçlardan dolayı ayıplanmayacaktır.
Madde 10
Bu antlaşmadan imza olunup başkumandanlara iletilinceye kadar bir çarpışma ve istila yaşanırsa geçerli kılınmayacaktır.
Madde 11
  1. İki memleketin denizlerinde her iki devletin gemileri serbestçe seyir edeceklerdir. Rus gemileri Karadeniz’den Akdeniz’e ve Akdeniz’den Karadeniz’e geçebilecekler, bütün limanlarda durabileceklerdir.
  2. Osmanlı topraklarında Fransa ve İngiltere gibi ziyade müsaadeye mazhar olmuş devletlere ait dokunulmazlıklar Ruslara da uygulanacaktır. Rus gemileri Tuna Nehri’nde de seyir edebileceklerdir.
  3. Başka milletlerden alınan vergi, Rus gemilerinden de alınacaktır. Rus tacirleri her türlü malı bu vergiyi ödedikten sonra nakil ve ihraç edebilecekler, bütün denizlerde gemilerin serbestçe hareketine saygı gösterilecek, her iki devlet kendi tacirlerine iş icabı kalmak istedikleri kadar oturmalarına izin verecektir. Diğer dost milletlerden tanınmış olan serbestlikler Rus tüccarına da tanınacaktır. Osmanlı, Rusya’nın uygun göreceği yerlerde konsolos veya konsolos vekili bulundurmasına izin verecektir. Bu konsoloslara öteki devlet konsoloslarına tatbik edilen merasim uygulanacaktır.
  4. Maiyetlerinde padişah tarafından berat verilmiş çevirmenler bulunduracaklardır. Bu çevirmenler başka devlet çevirmenlerinin sahip oldukları dokunulmazlıklara sahip olacaklardır. Osmanlı halkına da Rusya’da mutad vergiyi ödedikten sonra ticaret yapmalarına izin verilecektir. Denizde kazaya uğrayan gemilere her iki taraf da yardım edecektir.
Madde 12
Trablusgarp, Tunus ve Cezayir ile Rusya ticaret anlaşması yapmak istedikleri takdirde böyle anlaşma yapmasına Osmanlı yardım edecek ve bu ocaklar hakkında Osmanlı kefil kalacaktır.
Madde 13
 Bütün anlaşmalarda, Rus imparatoriçesine Osmanlı Türkçesinde Rusların padişahı tabiri kullanılacaktır.
Madde 14
Başka devletler gibi Galata tarafında, Beyoğlu yolunda Ruslar bir kilise inşa ettirebilecektir. Bu kilise ilelebet Rus elçisinin himayesinde olup her türlü müdahale ve taarruzdan emin olacaktır.
Madde 15
Sınırların belirlenmesi sırasında beklenmeyen nedenlerle zarara uğrayanlar olursa bunları ödemeye iki devlet karar vermişlerdir. Böyle hallerde sınırda bulunan hakim veya müfettiş hadiseyi tahkik edecek ve geciktirmeden kişilerin hakkı ödenecektir. Bu türlü olaylar bu antlaşmanın yürümesini engellemeyecektir.
Madde 16
Bucak, Akkirman, Kili, İsmail kaleleriyle öteki köy ve kasabalar bütün eşyalarıyla beraber Rusya tarafından Osmanlı’ya geri verilecektir. Bender kalesi de Osmanlı’ya geri verilecektir. Eflak ve Boğdan bütün kaleleri kasaba ve köyleri tüm eşyalarıyla Osmanlı’ya geri verilecektir. Osmanlı aşağıdaki şartlara bu memleketleri kabul edecek ve bu şartları tam olarak yerine getirecektir.
a) Bu iki Voyvodalık halkının işledikleri suçlar, tamamıyla affedilecek. Payeleri ve malları kesinlikle kendilerine verilecektir.
b) Hristiyan diyaneti serbest olarak icra edilecek yeni kiliseler yapılmasına ve eskilerin tamirine engel olunamayacaktır.
c) Manastırlara ait olan İbrail ve Hotin arasındaki arazi geri verilecektir.
d) Rahiplere ait olan ayrıcalıklar geçerli olacaktır.
e) Memleketi terk etmek isteyen hanedanlar eşyalarını serbest olarak çıkarabilecekler ve eşyalarını taşımaları için bir sene mühlet verilecektir.
f) Eski vergilerden hiçbir şey tahsil olunmayacaktır.
g) Savaş esnasında halkın karşılaştığı zararlar karşılanacaktır.
h) Dokunulmazlık devresi geçtikten sonra cizyelerin tayininde Osmanlı Devleti insaf ve mürüvvetle hareket edecek ve cizyeler iki senede bir ve Mebusların aracılığı ile ödenecek. Bu cizyeler ödendikten sonra hiçbir paşa ya da hakim, hiçbir nam altında kendilerinden bir şey talep edilmeyecektir. Dördüncü Mehmet zamanında verilen ayrıcalıklar devam edecektir.
i) Voyvodaların İstanbul’da Rum mezhebinde birer maslahatgüzarları bulunacaktır. Bunlar hakkında Osmanlı mürüvvetle muamele edecek ve kendileri her türlü savaştan emin tutulacaktır.
k) Osmanlı, Rus elçiliklerinde bu iki voyvodalıktan koruma etme izni verir. İki devlet arasındaki dostluğun icabınca elçilerinin isteklerine saygı duyacaktır.
Madde 17
Rusya, elinde bulunan Akdeniz adalarını Osmanlı Devleti’ne iade edecektir. Osmanlı Devleti de bu devletin kabahatlerini affedecek ve Osmanlı aleyhine giriştikleri hareketi tamamen unutacaktır. Hristiyan diyanetine hiçbir tazyik yapılmayacak, kiliselerin onarılmasına ve yenilenmesine engel olunmayacak, bu kiliselerde hizmet eden kişilere de asla bir müdahale ve taarruz yapılmayacaktır. Bu adalar halkından hiçbir vergi alınmayacaktır. Adaları terk edip başka yerlere göç etmek isteyenlere mallarını taşıma izni verilecektir. Rus donanması üç ay içinde bu adalardan ayrılacak ve bu donanmanın bir şeye gereksinimi olursa Osmanlı olanakları dahilinde yardım edecektir.
Madde 18
Özü suyu boğazında vaki Kalberden kalesi ve bu nehrin su kıyısında yeter arazi ile Aksu ve Özü arası da boş saha Rusya’ya verilecektir.
Madde 19

Kırım’da vaki Yenikale ve Kireç limanları içlerinde mevcut eşya ve topraklarıyla, Karadeniz’den başlayıp Buhaça’ya ve buradan geçecek Azak Denizi’ne kadar çizilecek bir düz çizgi dahilinde bütün topraklar Rusya’ya verilecektir.

Madde 20
Miladın 1700 senesi Hicri 1300 senesi Tolstoy ile Acu muhafızı tarafından imzalanan senet gereğince Azak Kalesi eski sınırıyla sonsuza kadar Rusya’da kalacaktır.
Madde 21
Büyük Kabarta ve Küçük Kabarta isimli Tatar topluluğuyla etraflarındaki toprakların Rusya’ya tahsisi Kırım Hanları’nın ve Tatar başlarının iradesine bırakılacaktır.
Madde 22
İki devlet arasında eskiden yapılmış ahitnameler, Belgrat Kalesi’nde yapılan ahitname ve bunlardan sonra yapılacak anlaşmalar ahkamı iki devletçe ortadan kaldırılıp unutulacaktır. Bu ahitnamelere göre iki devlet bir hak iddia etmeyeceklerdir. Yalnız Tolstoy ile Hasan Paşa arasında Acu kalesi ve Koban sınırının tayinine dair sözleşme muteber kalacaktır.
Madde 23
Gürcü ve Megril dolaylarında vaki Rusların işgalinde bulunan Bağdatcık, Şehriban ve Kütansi kalelerinin eskiden beri veya uzun süreden beri Osmanlı’ya ait oldukları tahkikatla anlaşılırsa bu kaleler Osmanlı’ya verilecektir.
Madde 24
İşbu antlaşma tasdiknamelerinin verilişinden sonra Rus askeri bu kaleleri boşaltacaktır. Osmanlı da şunu taahhüt eder ki, harp süresince buranın halkından Osmanlı aleyhine hareket edenlerin suçları tamamen unutulacaktır. Sonsuza kadar oğlan ve kız vergisi ile cizye ödemeyeceklerdir.
Madde 25
Gürcü ve Megrillerin işgalinde bulunan topraklar ve müstahkem yerler bunlara terk edilecektir. Kiliselerine ve dinlerine hiçbir saldırıda bulunulmayacaktır. Çıldır Paşası ve başka kumandanlar hiçbir bahaneyle bu topraklara saldırmayacaktır.
Madde 26
Antlaşmanın imzasından sonra iki ay içinde Rus başkumandanı mutemet adamlarını göndererek Kalberon kalesini ve o civardaki araziyi tesellüm edecektir. Bu iş iki ay zarfında tamamlanacaktır.
Madde 27
Bu antlaşmanın iki devlet arasında dostluğu ve kuvvetlendirmesi için tasdiknameler büyükelçilerle gönderilecek ve elçiler sınır boyunda eşit muamele göreceklerdir. Rus elçileri Osmanlı nazarında en ziyade izne sahip olan elçilere gönderilen muamele ve saygıyı görecektir. İki tarafın itimat ve muhabbetinin delili olmak üzere elçiler vasıtasıyla karşılıklı olarak devletlerinin şanına layık hediyeler gönderilecektir.
Madde 28
  • Osmanlı murahhasları olan Tevkii Resmi Ahmet ve Reisülküttap İbrahim Münip Efendiler, Rusya’nın murahhaslarının Ligonta ve Ribinin taraflarından bu ebedi antlaşmanın imzasından sonra Sadrazam ve Rus mareşalinin tembihatıyla karada ve denizde her türlü düşmanca hareketin yasaklanması icap etmektedir. Bundan dolayı derhal Sadrazam ve Mareşal tarafından Akdeniz, Karadeniz ve Kırım karşısındaki donanmaya ve öteki harp sahalarına her türlü düşmanlığın durdurulması için elçiler yollanacaktır. Bu elçiler her iki tarafta dokunulmazlıklara sahip olacaktır. Akt olunan bu antlaşmanın nihai imzasına padişah tarafından sadrazam ve Rus padişahı tarafından Mareşal Romancof memur edilmişlerdir.
  • Bu iki zat antlaşmanın altına imzalarını koyacaklar ve antlaşmayı hiçbir değişikliğe uğratmadan ve hiç kimsenin müdahalesine izin vermeden tatbik edeceklerdir. Sadrazam’ın tasdik senedi Türkçe ve İtalyanca yazılacaktır. Antlaşma beş gün veya kabilse daha kısa bir zamanda mübadele olunacaktır.
Son Kısım
Madde 30
  1. Harp ve ihtilafları ortadan kaldıran ve barışı perçinleyen bu vesikayı şu şekilde tamamlarız ki; ahitnamede yazılı 28 madde ve diğer iki kıta nişanı hümayunumda yazılı maddeler şartlarına riayet olunacağı Rusya tarafından murahhasları marifetiyle taahhüt edilmiştir. Bundan dolayı gerek hümayunumuzun, gerekse vükela, beylerbeyi, ümera, asker ve bütün halkımız bu ahitname hilafına hareket etmeyeceklerdir.
  2.  Burada bahis olunan nişan-ı hümayunumda yazılı iki maddeden birisi savaş tazminatıdır ki, bununla Osmanlı senede beşer bin kese akçe olmak üzere Ruslara üç senede on beş bin akça ödemeyi taahhüt etmiştir. İkincisi Akdeniz adalarının Rus donanması tarafından üç ay içinde, mümkün olursa daha kısa sürede boşaltılması Rusya tarafından taahhüt edilmiştir.
Kaynak: Ahmet Cevdet Paşa – Osmanlı İmparatorluğu Tarihi –  I. Cilt – s. 64-70

Yargı Etiği Açısından Tarihte Ünlü Davalar

0

Yargı Etiği Açısından Tarihte Ünlü Davalar, Prof. Dr. Aziz Can Tuncay tarafından kaleme alınmıştır. İlk baskısı 2019, ikinci baskısı 2021 ve üçüncü baskısı 2023’te yapılmıştır. Eser, Beta Yayınları tarafından okuyucuya takdim edilmiştir.

Kitabın yazarı, hukuk fakültelerinde Hukuksal Etik dersleri de vermektedir. Yazmış olduğu eseri ile, son yıllarda Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara tarihsel bir perspektif çizmektedir.

Eser, etik kavramının tanımı ile başlamaktadır.

Hukuksal etik kavramı uluslararası sözleşmeler ve etik beyannameleri çerçevesinde açıklamaktadır.

Hakimler, savcılar ve avukatlar açısından yargı etiği ilkeleri özetlenmektedir.

Sir John Macdonell‘ tarafından yazılan ve Türkçe’ye Mehmet Osman Dostel tarafından çevrilerek İstanbul Barosu tarafından yayınlanan Tarihi Davalar isimli eser yazarın ilham aldığı ve yararlandığı temel kaynaktır.

Kitapta, Sokrates’in Savunması, Galileo Galilei, Giordano Bruno, Miguel Servet, Jeanne d’Arc, Dreyfus Davası ve Rosenbergler Olayı kapsamlı şekilde ele alınmaktadır.

Ortaçağ Mahkemeleri; Sankt Vehme Mahkemeleri ve Engisizyon Mahkemeleri başlığı altında incelenmektedir. Mahkemelerin kuruluşu, oluşumu, yargılama usulü ve ülkelere göre mahkemelerin verdiği kararlar irdelenmektedir.

Kitapta, “Diğer Davalar” başlığı altında; Tapınak Şövalyelerinin yargılanması, Kadavra Sinodu, Martin Luther, Tommaso Crudeli ve Olimpia de Gouges davaları başroldeki mağdurların yaşam hikayeleri ile birlikte anlatılmaktadır.

Eserin son bölümünde, Cadı Avı Davaları ele alınmaktadır. Cadılık tarihi ve yargılamaları yapan Salem Cadı Mahkemeleri ele alınmaktadır.

İskenderiyeli Hypatia‘nın yaşamı, eserleri, öldürülmesi ve İskenderiye Kütüphanesi de aynı başlık altında sunulmaktadır.

Kitabın ekinde Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları bulunmaktadır.

“İnsanlık tarihi, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve acılarla doludur. Bu kitap insanlığın yetiştirdiği başlıca mümtaz kişilerin, filozofların, bilginlerin, düşünce fedailerinin, özgürlük şehitlerinin acı hikayelerini dile getirmektedir. Sokratesler, Galileolar, Brunolar, Jeanne d’Ardar, Dreyfuslar ve diğerleri siyasi ve dini gücün yönlendirdiği bağımlı, önyargılı, gayri adil yargılamaların kurbanlarından bazılarıdır. Bu kitap önyargılı, taraflı, gayri adil ve politik yargılamaya bir başkaldırı kitabıdır.”

“Kadı’yı satın alırsan adalet ölür. Adaleti ölünce devlet ölür.”  Fatih Sultan Mehmet

 

“Siyaset mahkeme salonlarına girdiği anda adalet oradan çıkar.” François Guizot

 

Felsefe Dergisi Manifestosu

0
Felsefe Dergisi

Felsefe Dergisi Manifestosu, uzun bir aradan sonra yeniden yayın hayatına başlayan dergi yayın kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Felsefe Dergisi, 1972 yılında Prof. Dr. Afşar Timuçin‘in yönetiminde yayın hayatına başlamış, Türkiye’de felsefi düşüncenin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş köklü bir dergidir. Kesintiler olmakla birlikte 12 Eylül darbesine kadar yayınlanmıştır. 1985 yılında tekrar Afşar Timuçin yönetiminde çıkan dergi 1986 yılında Aziz Çalışlar yönetiminde tekrar yayınlanmaya başlamış ve yayınına 1990 yılına kadar devam etmiştir. Birçok sayıya imza atan dergi, 1990 yılında yayımlanan 32./33. sayısıyla yayın hayatına ara vermiştir.

Uzun bir sessizlik döneminin ardından, Felsefe Dergisi Manifestosu aracılığıyla yeniden yayın hayatına dönen dergi, bu defa çevrimiçi bir sosyal girişim olarak yapılandırılmıştır. Derginin yeniden doğuşu, yalnızca bir yayın faaliyeti değil; aynı zamanda felsefeyi yaşamın merkezine taşıma ve herkes için erişilebilir hale getirme amacını taşıyan bir kültürel harekettir.

Yeni dönemde “Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları” başlığıyla sürdürülen yayınlar, Türkçe felsefeye özellikle diyalektik bir yaklaşımla katkı sunmayı hedeflemektedir. Dergi, felsefi bilgeliği yalnızca akademik çevrelere değil; aynı zamanda mutlu, anlamlı ve tatmin edici bir hayat arayışında olan tüm bireylere ulaştırma misyonunu taşımaktadır.

Felsefe Dergisi Manifestosu

Felsefe Özgürlük Bilimidir – Felsefe Dergisi Yayın Hayatına Yeniden Başlıyor

Felsefe Dergisi yayın hayatına 35 yıllık aradan sonra Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları adı altında yeniden başlıyor. Aralık 1972 yılında Prof. Dr. Afşar Timuçin’in yönetiminde yayın hayatına başlayan Felsefe Dergisi, 1980 yılında 12 Eylül askeri darbesi tarafından kapatılmıştır. Altı yıl sonra Haziran 1986 tarihinde Aziz Çalışlar’ın editörlüğünde yayın hayatına yeniden başlayan Felsefe Dergisi, Oğuz Özügül’ün de editörlüğünde 1990 yılına kadar devam etmiştir. Derginin son olarak 32./33. sayısı yayınlanmıştır.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, Mayıs ve Kasım aylarında olmak üzere yılda iki defa yayınlanacaktır. En başta Türkçe felsefe dünyasını her bakımdan zenginleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla önce dijital olarak herkese açık bir şekilde yayınlanması planlanmaktadır. Ayrıca çevrim içi ve/veya yüz yüze ulusal ve uluslararası konferanslar, sempozyumlar ve çalıştaylar düzenleyecek, farklı kanallar üzerinden felsefenin ve bilimlerin sorunlarını ilgilendiren konularda farklı dillerde yayınlar yapacaktır.

Felsefe Dergisi’nin yayın hayatında kesintiler olmuş ve son olarak yayın hayatını 35 yıl önce durdurmuş olsa da; Türkçe Felsefeye telif yazılarla ve değişik dillerden yapılan çevirilerle çok büyük hizmetler vermiştir. Dergimiz gelecek yıl Mart ayında 53. yılını kutlayacaktır. Dergiyi 50. yılında yayınlamayı, hatta geniş çaplı uluslararası bir konferansla kutlamayı çok arzuladık, fakat olanaklarımız ancak şimdi el veriyor. Gelecek yıl Mayıs ayında 34. sayısını yayınlayarak bunu kısmen telafi etmeyi umuyoruz. Derginin yayınlanmasına Türkçe Felsefenin Macit Gökberk, Selahattin Hilav, Hilmi Yavuz, Uluğ Nutku, Afşar Timuçin gibi büyük kurucu isimleri aktif olarak katılmıştır. Felsefe Dergisi’ni yeni adıyla yayınlarken bu kurucu mirası eleştirel, yani diyalektik olarak sahipleniyoruz ve kapsayıp aşarak derinleştirerek sürdürmek istiyoruz.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, yayın hayatına bütün insanlığın yaşadığı büyük ekonomik, politik, etik ve ekolojik, kısacası toplumsal, kültürel, ahlaki ve estetik bakımdan büyük bir anlam ve değer krizinin tüm insanları var olmak mücadelesiyle karşı karşıya getirdiği koşullarda başlıyor. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde insanlık, tarihinin en derin ve en tehlikeli genel  krizlerinden birini yaşıyor. İnsanlığın içinde bulunduğu derin genel krizle birlikte ekonomik, ahlak, sanat, estetik, inanç, bilimsel, toplumsal yaşam; kısacası insanın yaşamına içerik ve anlam kazandıran her şey, eş deyişle insan yaşamının kendisi giderek daha çok değersizleşmektedir. Geçen her gün tam bir nihilist durumun hâkim hale geldiğine tanık oluyor.

İnsanın varlığı hâkim postmodern-neoliberal ideolojiye göre kurgulanan “yeni” insan tipi açısından yalnızca kâr, çıkar, yarar ve kazanç bağlamında bir önem arz etmektedir. Diğerleri ancak kâr kaynağı olarak çıkar sağlamak için iş görüyorsa bir anlam ifade etmektedir. Bu çerçevenin dışına düşen her kim olursa olsun herkes kelimenin gerçek anlamında “hiçbir şey” olarak işlem görmekte ve “değersiz” olarak alınmaktadır. Bu koşullar altında insanlığın Nazi toplama kamplarının geniş çaplı bir uygulaması ile karşı karşıya olduğunu düşünmeden etmek mümkün değildir.

Birkaç yıl önce dünya çapında yaşanan pandemi, insanlığın içinde bulunduğu bu genel krizi daha belirgin ve daha açık olarak görünür hale getirmiştir. Bölgemizde yaşanan savaşlar yeni bir “dünya savaşı” söylemini daha sıklıkla kullanılır kılmıştır. Hatta güçlü dünya politikacılarının insanlığı bir nükleer savaş ile tehdit ettiğine ve esir almak istediğine tanık olmuşuzdur. İnsanlık bu büyük genel krizin neden olduğu büyük bir çöküş ve yok olma tehlikesine doğru sürüklenip gitmektedir. Bu büyük tehlike, insanlık ve belki de gezegenimizde var olan tüm canlı organizmanın geleceğini ilgilendirmektedir. Bu nedenle insanlık bugün kelimenin gerçek anlamında bir “olmak ya da olmamak” sorunuyla karşı karşıya gelmiştir.

Çağdaş felsefenin kurucuları insanlığın içinde bulunduğu durumu ve tüm ilişkilerinde taşımış olduğu şiddet potansiyelini göz önünde bulundurarak modern insanlık halini ta başından beri “herkesin herkese karşı savaşı” ve “olmak ya da olmamak” durumu olarak belirlemiştir. Bu durumda ‘insan insanın kurdu’ olmaktan başka bir şey olamazdı. Bugün bu durum insanlık, diğer tüm canlılar ve genel olarak doğa bakımından gerçek anlamda çok acil hayati bir öneme sahiptir.

İnsanlığın genel krizi felsefenin hep alacakaranlığı olmuştur. İnsanlığın küllerinden yeniden doğuşu felsefenin de yeniden kendisine gelişinin ve kuruluşunun önkoşuludur. Felsefe insanlığın kâinatta veya evrende varlığına akla dayalı bir anlam kazandırma çabasının bir ürünü olarak varolmuştur. Akıl, çağımızı tüm çelişkileriyle ve çelişkilere içkin çözüm potansiyelleriyle kavrayan ve buna dayalı eylem perspektifi sunmakla yükümlü olan felsefenin en önemli aracıdır. Bu, felsefenin tüm bilimleri temellendirici ve ereği bilimselleştirici özgürlük bilimi olmasından kaynaklanır. Mevcut değer ve anlam krizinin bugün derinleşerek yıkıcı bir şekilde yaşanıyor olmasının nedeni, modern insanın başından beri çelişkili pratiğinde ve derme çatma olan dünya tasarımında birliğin ve bütünlüğün çökmüş olmasıdır. İnsanlık dünya çapında akla dayalı barışı ve özgürlüğü mümkün kılan yeni bir birlik ve bütünlük arayışı içindedir. Bu durum en başta felsefeyi göreve çağırmaktadır. Fakat özellikle Türkçe felsefede son 30-40 yıldır bilimsel gelişmenin çok gerisinde kalınmıştır. Bilim düşmanı Heideggerci ve başka mistik ve teolojik varlık teorileri üzerinden irrasyonel bir varlık ve anlam tartışması hâkim kılınmıştır. Perspektifinde ve içeriğinde özgürlük olmayan Nietzscheci güç istencini buna sanki bir çözümmüş gibi sunulmuştur. Ama bu, bugünkü zaten hâkim rekabetçi günlük pratiği onaylamaktan başka bir anlama gelmemektedir. Thomas Hobbes, “herkesinherkese karşı savaşı” anlamına gelen bu durumu “doğa durumu” olarak tanımlamıştır –ki bu, akıl dışı olan, akıl ile düzenlenmemiş, kendiliğinden oluşmuş olan anlamına gelmektedir. Kendiliğinden oluşmuş akıl dışı durum, “normal” durummuş gibi sunulmak istenmektedir.

Mitolojiler de kendi dönemlerinde bir anlam krizinin bir ürünü olarak doğmuştur. Hesiodos’un kendi coğrafyasında tüm kültürlerin büyük bir sentez denemesiyle rasyonelleştirdiği mitolojinin çökmesiyle, mitoloji kendi içinde oluşturduğu akıl (logos) potansiyelini serbest bırakmıştır. Felsefi düşüncenin habercisi olan Thales, mevcut durumda içinden çıkış aranan krizin aynı zamanda köken, geçmiş ve gelecek ile de doğrudan ilgili olduğunu ve bunun ancak logosa dayalı olarak çözülebileceğini göstermiştir. Epiküros’un insanın mutluluğu için gerçek doğanın incelenmesi gerektiğine dair talebi neredeyse tüm antikler için geçerlidir ve bu, felsefenin başından itibaren ontolojik bir kuruluş arayışı içine girdiğini göstermektedir.

Arkhe sorusu bir varlık sorusudur. Eş deyişle Arkhe sorusu ontolojik bir sorudur. Arkhe sorusu, sonra, bir epistemolojik sorudur. Arkhe sorusu tüm pratik yaşamımızı ilgilendiren, dünyanın varolma tarzına dair bir anlam, dolayısıyla ahlak sorusudur. Arkhe sorusu çöken hâkim çokluğun birliğini yeni ve daha ileri bir çokluğun birliğini kurmayı, daha üst seviyede yeni bir bütünlük oluşturmayı ve böylelikle dünyaya ve yaşama yeni bir anlam kazandırmayı amaçlamış olmanın sonucu oluşan dünyayı değiştirmeye dair bir sorudur. Platon ve Aristoteles ile sınırlı olmayan Atina klasik felsefe sistemleri bu arayışın üst uğrağıdır. Aristotles tüm antik tartışmayı ansiklopedik bir bakışla sentezlerken varlığı hem oluşum hem süreklilik ve hem de kopuş olarak kurgulamıştır. Buna göre çokluk ve birlik ontolojik bir zorunluluktur. Bilgi, ontolojik sürecin gerçekçi epistemolojik kurgulanışı olarak ortaya konmuştur. Bilgi varlığın bilgisidir. Çağımızda felsefede varlığın ontolojik kurgusunda antik akıl emeğinin ulaşmış olduğu bu seviyenin gerisine düşülemez. Felsefe ta başından beri ontolojik olarak temellendirilmiş olmaya dair formüle edilmiş olan bu talebinden vazgeçemez.

Descartes’ın evrende varolan her şeyin varlığının her şeyin varlığına bağlı olduğuna dair önermesi, Stoacı bir fikir olmasına karşın bilimsel modern dünya görüşüne dayanak oluşturur. Kopernik Devrimi ile güneş merkezli dünya tasarımı temellendirilmiş ve böylelikle insanın evrende imtiyazlı olduğuna dair yaratılış mitosuna dayalı efsane son bulmuştur. İnsan da evrende her varolan varlık gibi bir varlıktır. Dolayısıyla insanın evrende imtiyazlı bir varlık olduğuna dair söylem bir mittir.

İnsan da evrende varolan her şey gibi basit bir ayrıntıdan başka bir şey değildir. Fakat insan evrenden nesnel gerçekliğe anlam kazanabilmektedir ve ona kendi perspektifinden diğer canlıları ve doğanın gereksinimlerini göz önünde bulundurarak anlam katma kapasitesine sahiptir. Bunu mümkün kılan içimizdeki ahlak yasasıdır. Galileo Galilei’nin eylemsizlik yasasını temellendirmesiyle evrene dair Skolastik statik kurgunun yerini devinen bir evren tasarımı almıştır. Böylelikle insanın evrende varlık nedenine dair yaratılış mitosundan kazanılan (tanrı ve insan merkezci) anlam geçerliliğini yitirmiştir. Ancak bu kendi kendine devinen varlık görüşüne dayalı olarak, modern felsefenin üst uğrağı olan Hegel felsefesi çerçevesinde, insanın evrende varlığının anlamının özgürlük olduğu gösterilebilmiştir.

Evren kendiliğinden bir anlam sunmuyor. Evrene ve böylelikle evrende kendi varlığına anlam veren insandan başkası değildir.

Descartes “düşünüyorum, o halde varım” ilkesinin evrende, Hobbes ise insanın özgürlüğünün doğada temellendirildiğini modern felsefenin kuruluş aşamasında hâlihazırda göstermiştir. Hegel’in varlık kurgusuna göre, kendisini hareket ettirebilmek için kendi hareket gücünden başka aşkın bir güce ihtiyaç duymayan varlık, ancak kendi hareket kapasitesini kendisinde barındıran varlıklar varedebilir. Bu nedenle insanın özgürlüğü doğada, yani varlıkta temellendirilmiştir. Bu nedenle Locke, insanın şu veya bu kapasitesinin değil, bir bütün olarak aklıyla, vicdanıyla ve iradesiyle eylemde özgür olması gerektiğini talep etmiştir. Ne var ki, doğa bir özne gibi işlese de; doğada bir erek bulunmaktadır.

Kant’tan beri açıkça ifade edildiği gibi, doğa sanki bir özne gibi işlemektedir, fakat ereksel olmayan erekselliği doğayı bir özne olarak tanımlamayı mümkün kılmamaktadır. Evrende her şey birbiriyle ilişkili olsa da hiçbir şey başka bir şey için yaratılmamıştır. Hiçbir şey başka bir şeyin varlığı için varedilmemiştir. Hiçbir şey insanın varlığı için de yaratılmamıştır. Her şey kendiliğinden varolmuş ve evrim dolayısıyla değişerek gelişmiştir.

Heideggerci statik tasarımında olduğu gibi, varlığa antropomorfik özellikler yükleyip, onu konuşturan, ona varlığın anlamını söyleten mevcut varlık tasarımları bilim dışı ve irrasyoneldir. İrrasyonelizm, anti-felsefi yıkıcı bir ‘düşünce’ hareketidir ve kendisini felsefe tarihinde gücüne göre bazen felsefenin içinde yıkıcı güç olarak bazen de felsefenin dışında sanki asıl felsefeymiş gibi felsefeye, yani logosa dayalı düşünme tarzına karşı konumlandırarak varolmuştur. Rasyonel varlık tasavvurunda Spinozacı yaklaşımın ve rasyonel felsefe tasarımında Hegel’in gerisine düşülemez.

Modernler tarafından “ikinci doğa” olarak tanımlanan ve antikler tarafından physis, yani doğada ve aynı zamanda doğa karşısında nomos olarak belirlenen kültürel-toplumsal alan, bir ilişkiler, eylemler ve değerleri içeren erekler bütünüdür. Toplumun kavramlaştırılması konusunda Protogoras’tan beri biriken bu Aristotelesçi yaklaşımın gerisine düşülemez. İnsanın özgürlüğü doğada temellendirilmiştir, fakat onun toplumdaki özgürlüğünün yine onun kendisi tarafından temellendirilmesi ve kurulması gerekmektedir. Felsefe mevcut en son bilimsel bilgilere dayanarak genelleştirip kurguladığı dünya tasarımı dolayısıyla insanlığı dünyada özgürlüğünü gerçekleştirme konusunda yönlendirmekle yükümlüdür. Bu onun teorik olduğu kadar pratik bir özgürlük bilimi olma özelliğinden kaynaklanır. Kant, kendisini teoriye indirgeyen, eylem alanını sadece teori ile sınırlayan felsefi uğraşı haklı olarak basit bir ‘düşünce oyunu’ olarak tanımlamıştır.

Modern felsefe, Yeniçağ ve Modernlik koşullarında bir dünya tasarımı sunarken merkezinde bireyin öznelliğini temellendirme çabası olan Helenist felsefenin bir sentezine yönelir. Şüpheci düşünceyi dönüştürerek diyalektik düşünce çerçevesine yerleştiren modern filozoflar, insanı diyalektik bütüncül bakışla hem teorik hem de pratik varlık olarak kavramaya çalışır. Modernler insanlığın dünyada özgürlüğünün kurgulanması ve kurulması konusunda teorik kavrayışı, insanlık halini bir çelişkiler ve çatışkılar bütünü olarak ortaya koymaya kadar getirmiştir. Modern insanlık hali Hobbes tarafından ta başından itibaren kendinde büyük yıkıcı şiddet potansiyelleri barındıran bir savaş hali olarak betimlenmiştir. Kant, ahlaklılığı gönüllü ve özgür eylem alanı olarak belirlerken; bu eylemleri yargılayan formel hukuk alanının ilkesini mutluluk değil, cezalandırma olarak teşhis ederek, erdem ve yargı alanlarının çatışık durumuna dikkat çekmiştir. Hegel, modern insanlığa dair bu gözlemi geliştirerek modern insanlık halini bireyin vicdan hukuku ile toplumsal ahlaklılığın çelişkili trajik hali olarak ortaya koyar.

Marx, insanlık halini yeniden kurgularken, geleneksel olarak yapıldığı üzere doğayı zorunluluk ve toplumu özgürlük alanı olarak birbirinden ayrı bir şekilde belirlememiştir. Bu düalist yaklaşıma karşı diyalektik ilişkisel bir bakış geliştirmiştir. Marx üretim alanını zorunluluk alanı olarak belirlemiştir. Üretim alanı, doğal ilişiklerin ve toplumsal ilişkilerin kesişim noktasında ortaya çıkan, insanın iradesini ona tâbi kılmak zorunda olduğu alandır. Kültür, emek dolayısıyla üretim sonucu oluşur. Özgürlük alanı, üretim dolayısıyla mümkün olan, fakat üretim alanının ötesinde beliren ve insanın kendisini özgür iradesiyle ortaya koyduğu alandır. Sanat, zorunluluk alanı dolayısıyla mümkün olan bu özgürlük alanında oluşur. İnsanlık hali bu bütünlük içinde temelde olan ve onun üzerinde şekillenen ile birlikte kavrandığı oranda toplumsal ilişkilerdeki tüm çarpıklıklar, çelişkiler ve çatışmalar kaynaklarıyla birlikte kavranabilir ve açıklanabilir. Marx, insanlık haline dair bu bütüncül yaklaşımıyla zorunluluk alanının özgürleşmesine bağlı olarak özgürlük alanının da tahakküm ilişkilerindenarındırılabileceğini göstermiştir.

Modern devletin kaynağı kendisini mülkiyet problemi olarak ifade eden üretim ilişkilerinde gözlemlenen sınıfsal çelişkidir. Bu çelişkinin toplumsal ilişkiler bakımından yaygın izdüşümünü, toplumun ezici çoğunluğunun üretmesine karşın kendisini gerçekleştirmek için gerekli araçlardan yoksun olmasında görür. Adam Smith modern işbölümünü bir yandan insanı insanlıktan çıkaran, insanın insana dair tüm yetilerini çökerten bir durum olarak betimlerken, diğer yandan büyük kavgayı bir efendi-köle savaşı olarak ortaya koymuştur. Sınıf teorileri benden çok önce vardı diyen Marx, zamanı insanın kendisini gerçekleştirdiği mekân olarak belirler. Fakat aynı zamanda modern toplumda zamanın emekçi insanın emeğinin ücretlendirilmesi için bir ölçü olarak kullanılıyor olmasını, emeğin ontolojik ve teleolojik yaratıcı işlevini tersine çevirdiğini gösterir. John Miller, insanın insan tarafından köleleştirilmesinin temelinde kadının erkek tarafından köleleştirilmesinin yattığını göstererek sorunun kaynağının mülkiyet ilişkileri olduğunu ortaya koyar. Kadının köleleştirilmesi onu kamusallığın dışına itmiş ve eve hapsolmaya mahkûm etmiştir. Mary Wollstonecraft, kadının kamusallığını temellendirirken, böylelikle aynı zamanda aşkın özgürlük sorununu insanlığın gündemine taşımıştır.

Engels, toplumsal varlığın ontolojisinin sorununu emeğin ve aşkın özgürlük problemi olarak belirlemiştir.

Tasavvuf çerçevesinde ve şiir geleneğinde de olsa yeryüzünü gerçeğin, aşkın, dostluğun, kardeşliğin, dürüstlüğün, emeğin, sömürüyle değil, alın teriyle akla ve bilgeliğe dayalı yaşamanın yeryüzü yapma düşüncesi Türkçe Anadolu düşünce geleneğinde mevcuttur ve bu bakımdan birçok yanıyla Anadolu kaynaklı felsefe tarihi, bu geleneğin vasiyetinin de gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. Türkçe felsefe mirası Tanzimat’tan beri birikerek gelmiştir ve özellikle 20. yüzyılda ortaya konan felsefi emek ile biçim kazanmaya başlamıştır.

Çağdaş felsefi düşünce Descartes ve Hobbes’tan beri insanlık halinin başlıca sorununu toplumsal varlığın ontoloji problemi olarak belirlemiştir. Hegel’in felsefe sistemi bu problemin kurgulanması ve kavramlaştırılmasında doruk noktasını oluşturmaktadır. 20. yüzyılda yapılan ontoloji araştırmalarının ve yürütülen tartışmaların ışığında varlık kavramı yakından tanımlanmıştır. Varlık bundan böyle artık genel olarak tanımlanmak yerine daha yakından kavranmış ve organik olmayan, organik olan ve toplum olarak katmanlara ayrılmıştır. Bu katmanlar iç içe geçmektedir, birinden diğerine zorunlu geçişler bulunmaktadır. Bilimsel bilginin ışığında bu katmanların her birinin kendisine has yasallığı vardır. Bu genel ontolojiye dayalı toplumsal varlığın ontolojisi Lukács tarafından emek ontolojisi olarak belirlenmiştir. Modern çağda emek, bağımlı ücretli, özgür olmayan emektir. Emeğin ücretli halinin bağımlılığı, modern çağda toplumsal varlığın ontolojik tutsaklığına işaret eder. Bu nedenle emeğin bağımlı halinden kurtarılıp özgürleştirilmesi, toplumsal varlığın ontolojik kurtuluşuna ve insanlığın her bakımdan yeniden kuruluşuna denk gelmektedir.

Bu bütünlüklü yeniden kuruluş aynı zamanda iklim ve ekolojik problemlerinin çözümü, sanatın metalaştırılmış halinden, ahlaklılığın yabancılaşmış halinden kurtarılması, insanın uzva indirgendiği teknolojiyle ilişkisinin tersine çevrilip yeniden düzenlenmesi ve bilimlerin sonuçlarının kötüye kullanmasını engellemek için bir çıkış olacaktır. Yapay zekâ insanın yarattığı kendi doğal zekâsının ürünüdür. Teknolojinin de özgürleşmesi anlamına gelen toplumsal varlığın ontolojisinin özgürleşmesi, insanı kendi emeğinin ürünü olan yapay zekâ karşında kapıldığı ve gelecek korkusuyla başat giden bu korkudan da kurtaracaktır. Felsefe Dergisi, insanlığın içinde bulunduğu derin anlam krizinden çıkış için gerekli olan yeni bir dünya tasarımının şekillenmesine bu perspektiften katkı sunmak için yayın hayatına yeniden başlamaktadır.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, kendisini uzun ve zengin tarihi olan büyük diyalektik felsefe geleneği içinde görmektedir. Diyalektik bakış; formel ve içeriksel, teorik olduğu kadar pratik, tümeli de tikeli de aynı zamanda sürekli bir oluşum, her şeyi bir oluşum, varoluş, yokoluş ve yeniden varoluş olarak kavrayan, nedensel-süreçsel-sonuçsal düşünen bir bakışa sahiptir. Bu nedenle diyalektik, felsefi düşünce çerçevesinde tarihsel olarak geliştirilmiş olan en kapsamlı ve en gelişkin felsefe aracı olarak görünmektedir. Zira diyalektik Herakleitos’tan beri gösterilmeye çalışıldığı üzere doğada, toplumda ve düşüncede aynı zamanda farklı biçimlerde geçerli olan bir hareket yasasıdır. Bu nedenle Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, Türkçe felsefeye öncelikle diyalektik bir bakışla katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Felsefe Dergisi

Sorbon Deklarasyonu

0
Sorbon Deklarasyonu (Sorbonne Ortak Bildirgesi-The Sorbonne Declaration) Paris'te, 25 Mayıs 1998'de ilan edilmiştir. Avrupa Yükseköğretim Sistemi'nin Uyumlu Hale Getirilmesi İçin Ortak Bildirge başlığını taşımaktadır. Fransa, Almanya, İtalya ve Birleşik Krallık adına 4 Bakan tarafından deklare edilmiştir. Sorbonne Bildirisi ile Avrupa'da ortak bir yükseköğretim alanı yaratma fikri ilk kez gündeme gelmiş olup Bologna Süreci'nin ilk adımları atılmıştır. Deklarasyonun temel amacı Avrupa yükseköğretim sisteminin mimarisinin entegre hale getirilmesidir. Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı içinde ortak bir referans çerçevesi oluşturmak ve ayrıca, iş piyasasıyla ilgili olarak yeterliliklerin teşvik edilmesi deklarasyonun diğer amaçlarıdır. 

Sorbon Deklarasyonu (Sorbonne Ortak Bildirgesi-The Sorbonne Declaration) Paris’te, 25 Mayıs 1998’de ilan edilmiştir. Avrupa Yükseköğretim Sistemi’nin Uyumlu Hale Getirilmesi İçin Ortak Bildirge başlığını taşımaktadır. Fransa, Almanya, İtalya ve Birleşik Krallık adına 4 Bakan tarafından deklare edilmiştir.

Sorbonne Bildirisi ile Avrupa’da ortak bir yükseköğretim alanı yaratma fikri ilk kez gündeme gelmiş olup Bologna Süreci’nin ilk adımları atılmıştır.

Deklarasyonun temel amacı Avrupa yükseköğretim sisteminin mimarisinin entegre hale getirilmesidir. Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı içinde ortak bir referans çerçevesi oluşturmak ve ayrıca, iş piyasasıyla ilgili olarak yeterliliklerin teşvik edilmesi deklarasyonun diğer amaçlarıdır. 

Sorbon Deklarasyonu

Avrupa süreci, yakın zamanda ileriye dönük son derece önemli adımlar atmış bulunmaktadır. Ancak, Avrupa’nın yalnızca Euro, banka ve ekonomi Avrupa’sı olmakla kalmayıp bilgi Avrupa’sı olması gerektiği de unutulmamalıdır. Kıtamızın entelektüel, kültürel, sosyal ve teknik boyutlarını güçlendirmeli ve bilgi Avrupa’sını bu boyutlar üzerine inşa etmeliyiz. Bu boyutlar, gelişimlerinde de büyük rol oynayan üniversiteler tarafından şekillendirilmektedir.

Üniversiteler, yaklaşık 750 yıl önce Avrupa’da doğmuştur. Bu Bildiriyi hazırlayan dört ülke, bugün Paris Üniversitesi’nin yaptığı gibi, kuruluş yıldönümlerini kutlayan en eski üniversitelere sahip olmakla övünmektedir. O tarihlerde öğrenciler ve akademisyenler kıta içinde serbestçe dolaşabilmekte ve bilgiyi hızla yayabilmekteydiler. Ne var ki bugün, öğrencilerimizin bir çoğu ulusal sınırlar dışında öğrenim görmenin yararlarından faydalanamadan mezun olmaktadır.

Biz, eğitim ve çalışma koşullarında önemli bir değişiklik dönemine; yani yaşam boyu eğitim ve öğretimin belirgin bir yükümlülük haline gelmesiyle, mesleki kariyer ile ilgili derslerde çeşitliliğin oluşturulmasına öncülük etmekteyiz. Öğrencilerimize, ve daha geniş olarak düşünüldüğünde toplumumuza, en iyi oldukları alanı bulmalarını sağlamak için en iyi fırsatların sunulduğu bir yüksek öğretim sistemi sağlamakla yükümlüyüz.

Yüksek öğretimde, farklılıkların saygı gördüğü açık bir Avrupa fikri birçok olumlu düşünceyi de beraberinde getirirken, öğrenim ve öğretimde hareketliliği ve işbirliğini arttıracak bir çerçeve geliştirilmesi ve bu konudaki engellerin ortadan kaldırılması sürekli bir çabayı da zorunlu kılmaktadır.

Sistemlerimizin uluslararası tanınırlığı ve öğrenci çekme potansiyeli, içeride ve dışarıda kolay anlaşılabilir olmasıyla doğrudan alakalıdır. Uluslararası karşılaştırılabilirlik ve denklik için, lisans ve yüksek lisans olmak üzere iki temel aşamaya dayanan bir sistemin kabul edilmesi gerektiği kanısı giderek yaygınlaşmaktadır.

Bu sistemdeki özgünlük ve esneklik büyük ölçüde (Avrupa Kredi Transfer Sistemi’nde de olduğu gibi) kredi ve sömestr sistemlerinin kullanılması yoluyla sağlanacaktır. Böylelikle, eğitimlerine değişik Avrupa üniversitelerinde başlamayı veya devam etmeyi tercih eden ve hayatlarının herhangi bir döneminde derece kazanmak isteyen kişilerin, aldıkları kredilerin onaylanmasına imkan sağlayacaktır. Öğrenciler, farklı altyapılara sahip olsalar bile mesleki yaşamlarının herhangi bir döneminde akademik dünyaya adım atabilmelidirler.

Lisans öğrencileri, çok-disiplinli çalışmalar yürütme, yabancı dil yeteneğini geliştirme ve yeni bilgi teknolojilerini kullanma ile ilgili fırsatlar içeren çok yönlü programlara girme şansına sahip olmalıdır.

Birinci aşama sonunda elde edilen derecenin (lisans) uygun bir kalifikasyon düzeyi olarak uluslararası tanınması, yüksek öğrenim ile ilgili tasarılarımızın herkesçe anlaşılır olması yolunda sarfettiğimiz çabaların başarıya ulaşması açısından önem taşımaktadır.

Lisans sonrası dönemde ise, daha kısa olan yüksek lisans ile daha uzun olan doktora dereceleri arasında bir tercih yapılabilmeli ve iki program arasında geçiş yapmak mümkün olmalıdır. Her iki lisans sonrası derece için de, araştırma yapmanın ve bağımsız çalışmanın önemi vurgulanmalıdır.

Öğrenciler, hem lisans hem lisans sonrası dönemde en azından bir sömestrlerini kendi ülkeleri dışındaki bir okulda geçirmeleri konusunda teşvik edilmelidirler. Aynı zamanda daha fazla öğretim ve araştırma elemanı kendi ülkelerinden başka bir Avrupa ülkesinde çalışma yapmalıdır. Öğrencilerin ve öğretim elemanlarının hareketliliği konusunda Avrupa Birliği’nin giderek artan desteğinden tam olarak faydalanılmalıdır.

Avrupa dışındakiler de dahil olmak üzere pek çok ülke böyle bir değişimi teşvik etme gerekliliğinin bilincine varmıştır. Avrupa Rektörler Konferansları, rektörler ve ilgili ülkelerdeki uzmanlar ve akademisyenler bu doğrultularda düşünmeye başlamışlardır.

Avrupa akademik alanında yüksek öğretim kalifikasyonlarının tanınmasına ilişkin Konvansiyon geçtiğimiz yıl Lizbon’da kabul edilmiştir. Konvansiyon, bazı temel gereksinimleri belirlemiş, ve ülkelerin bireysel olarak daha yapıcı planlar ortaya koyabileceğini vurgulamıştır. Ülkeler bu sonuçlar ışığında kendi planlarını oluşturabilir ve ilerleme kaydedebilirler. Profesyonel amaçlar ışığında yükseköğrenim derecelerinin karşılıklı tanınması için Avrupa Birliği’nin ilgili direktifleri ile ortak bir zemin oluşturulmuştur.

Hükümetlerimiz, edinilen bilgilerin geçerli kılınması ve derecelerin karşılıklı olarak tanınması için gerekli uygulamaları teşvik ederek bu amaçların gerçekleşmesinde önemli rol oynamaya devam etmektedir. Bunun üniversitelerarası anlaşmaları daha da arttırmasını umuyoruz. Derece ve kademe çerçevelerimizin bütünüyle uyumlu hale getirilmesi için, mevcut tecrübelerin güçlendirilmesi, ortak diplomalar, pilot girişimler ve tüm ilgili taraflarla diyalog kurulması gerekmektedir.

Biz istihdam edilebilirliğin yanı sıra dış tanınmayı geliştirmeyi ve öğrenci hareketliliğini kolaylaştırmayı amaçlayan ortak referans çerçeve teşvik etmeyi üstlenmekteyiz. Bugün Sorbonne’da, Paris Üniversitesinin yıldönümü bize Avrupa’nın, öğrencilerin ve genel olarak vatandaşların çıkarları doğrultusunda, ulusal kimliklerin ve ortak çıkarların etkileşim halinde olduğu ve birbirini güçlendirdiği bir Avrupa Yüksek Öğretim Alanı yaratma gayretlerine katılmak için mükemmel bir fırsat sunuyor. Birliğin üye ülkelerini ve diğer Avrupa ülkelerini bu amaç için bize katılmaya, Avrupa Üniversitelerini vatandaşları için sürekli gelişen ve güncellenen bir eğitim yolunda Avrupa’nın dünyadaki yerini güçlendirmeye çağırıyoruz.


Claude Allegre – Milli Eğitim, Araştırma ve Teknoloji Bakanı (Fransa)
Luigi Berlinguer – Halk Eğitimi, Üniversiteler ve Araştırma Bakanı (İtalya)
Tessa Blackstone – Yüksek Öğretim Bakanı (Birleşik Krallık)
Jürgen Rüttgers – Eğitim, Bilim, Araştırma ve Teknoloji Bakanı (Almanya)

Akın Atalay Savunması – 2017

0
I. Giriş

En sonda söyleyeceğimi en başında söyleyerek başlıyorum. Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturma tam bir hukuk cinayetidir. Cumhuriyet gazetesinin şahsında bütün gazetelere ve gazetecilere yönelik bir tehdit ve saldırıdır. Soruşturmanın nasıl ve neden başladığı, zamanlaması, soruşturma sürecinde yapılanlar, ortaya çıkan iddianame ve çoğu tekrar olan binlerce sayfa ek, soruşturmanın asıl savcısı, tanıkları ve bilirkişileri bir araya getirilince ortaya çok net bir fotoğraf çıkıyor:

Bu yargılamanın birbirini tamamlayan iki amacı var. Birincisi, Cumhuriyet gazetesini ele geçirmek ya da susturmak. İkincisi, siyasi iktidarın istemediği haberleri, hoşuna gitmeyecek yazıları yayınlamayı düşünebilecek, aklının ucundan geçirecek gazetelere ve gazetecilere, maruz kalacakları akıbeti göstermek.

“Atatürk’ün adını verdiği, Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt, onun değerlerini ve kazanımlarını savunagelmiş, bu ülkenin en eski ve köklü gazetesine bunu yapabilen, bize neler yapmaz ki?” korkusunu yaymak, bu mesajı en açık şekliyle vermek. Vurgulamak isterim ki Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri olmaktan kaynaklı uğradığımız ağır haksızlık ve mağduriyetin üzerimde yarattığı en küçük bir pişmanlık ve korku yoktur. Ben asıl bu haksızlığın sorumlularının büyük bir korku yaşadıkları kanısındayım. Bizleri, baskı, tehdit ve hapisle korkutamazlar. Gazetecilik faaliyetini mesleğin etik gereklerine uygun şekilde yerine getirme, olayları çarpıtmadan, nesnel, gerçeğe uygun ve adil olarak kamuoyuna aktarma konusundaki irade, kararlılık ve direncimiz tamdır. Yani Cumhuriyet gazetesi korkmaz, pes etmez ve teslim olmaz. Çünkü illegal yapılarla, terörle, terör örgütleri ile devlet içinde yuvalanmış çetelerle, cemaatlerle işi, ilişkisi, irtibatı, iltisakı olmaz. Bu gazetenin tek faaliyeti meşru ve yasal zeminde yürüttüğü gazeteciliktir.

Bu operasyona maruz kalan, teslim alınmak, direnci kırılmak, pes ettirilmek istenen gazete, öyle sıradan bir gazete değildir. Bu ülkenin en köklü ve kadim gazetesidir, en saygın gazeteleri arasındadır. Bu gazetenin köklerinde, tarihinde ve hatta genlerinde bağımsızlık ve özgürlük tutkusu vardır. Bu değerler ve gazetecilik uğrunda ödenmiş ağır bedeller vardır. Bu tarihin ve mirasın yüklediği sorumluluk nedeniyle bu gazetede çalışanlar gazetecilik değerlerinden ödün vermez, kimseye biat etmez, boyun eğmez, teslim olmazlar. Bu gazetenin halkı bilgilendirme, gerçekleri kamuoyuna aktarma konusundaki ısrarlı tutumu nedeniyle yazarlarının ve çalışanlarının katledildiği, suikast ve cinayetlere, linç girişimlerine, hapisliklere maruz kaldığı, yine de teslim olmadığı bilinir. Bu gazete Cumhuriyet gazetesidir ve bir gazetecilik anıtıdır.

Bugün yaklaşık dokuz aydır hapiste tutulan bizlerin selefi onlarca gazeteci büyüğümüzün, bu gazetenin ve Türk basın tarihinin geçmişinde önemli yerleri olmuştur. Onları nasıl unuturuz? Bu gazete bugün olduğu gibi geçmişte de siyasi iktidarların hışmına, tehdit ve baskılarına, ambargosuna ve zulmüne maruz kalmıştır.O iktidar sahiplerinin, zulmedenlerin hepsi tarih olmuştur. Ama bu gazete halen dimdik ayaktadır. Cumhuriyet gazetesi gibi onurlu ve zengin bir tarihsel mirasın sahibi ve taşıyıcısı olan bir kurumun direncinin kırılabileceğini, korku ve baskıya boyun eğeceğini, gazetecilikten ödün vereceğini düşünenler varsa, yanılıyorlar. Bizlerin pes edeceğimizi düşünenlere diyeceğimiz şudur: Son nefesimizi verinceye kadar gazetecilik mesleğine, mesleğin etik ilkelerine, temsil ettiğimiz kurumun haklı saygınlığına, onurlu geçmişine asla leke sürdürmeyecek, görevimizi tamamlayana dek dik duracak, pes etmeyecek, boyun eğmeyeceğiz.

İddianameye ve iddianamede bize yöneltilen fiillere ve suç isnadına karşı açıklamalara geçmeden önce sürecin başına dair bazı konularda açıklamada bulunacağım. Bu yargılamanın soruşturma evresine dair söylemek istediğim ve önemli gördüğüm şeyler var. Bilindiği gibi yargılamanın birinci aşaması soruşturma, ikincisi kovuşturmadır. Bu iki aşama birbirini tamamlayan birbirinden bağımsız olmayan aşamalardır. Soruşturma aşaması ne kadar sağlıklı ve verimli yürütülürse, iddianamenin mahkemece kabulü ile başlayan kovuşturma aşaması da o denli sağlıklı, hızlı, verimli ve adil bir süreç olarak işleyecektir. Tersi durumda, yani soruşturma süreci içindeki bütün kusurlar ve hatalar, kovuşturma aşamasına da sirayet edecek, o süreci de olumsuz yönde etkileyecektir. Bu yargılamanın soruşturma sürecinde yapılan ve yaşananlara bakıldığında, yargılamanın ne derece akla, mantığa, hakkaniyet ve adalete, hukuka ve vicdana aykırı olduğu açıklıkla görülmektedir.

Soruşturma sürecine dair…

30 numaralı klasörde bir savcılık tutanağı var; adı: RESEN SORUŞTURMA BAŞLATMA TUTANAĞI. Altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam ile zabıt katibi Sevgi Karadeniz’in imzaları olan bu tutanağa göre, bugün mahkemenin huzuruna getirilişimize kadar geçen ve yaklaşık dokuz aylık tutukluluğumuza neden olan süreç 18 Ağustos 2016 Perşembe günü başlamış. Tutanakta şunlar yazılı:

“Bazı basın yayın organlarında çıkan köşe yazısı ve haberlerde Cumhuriyet gazetesinin PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri tarafından ele geçirildiği, gazetenin bu örgütlerin menfaatleri doğrultusunda çalıştığından bahsedildiği, 15 Temmuz 2016 tarihinde asker kıyafetli bir grup tarafından hükümeti devirmeye çalışan darbe teşebbüsünün gerçekleştiği, darbe teşebbüsünde bulunan grubun kendisini yurtta sulh konseyi olarak adlandırdığı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 13 Temmuz 2016 tarihli nüshasında Aydın Engin köşe yazısında ‘Cihanda sulh peki yurtta ne?’ başlıklı köşe yazısının yayınlandığı, Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin silahlı terör örgütleri PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri ile bağlantıları bulunduğu şüphesi bulunduğu, bu şüphenin soruşturma açmak için yeterli olduğu kanaatine varıldığından resen soruşturmaya başlanmıştır. 18 Ağustos 2016.”

Cumhuriyet Savcısı Murat İnam resen soruşturma açtığı 18 Ağustos 2016 Perşembe günü ilk iş olarak Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK)talimat yazısı göndermiş. Bu talimat yazısında, 1 Ocak 2013’ten başlayarak Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ’nin Yönetim kurulu üyeleri (beş kişi), ikinci derece imza yetkilileri (dört kişi), bu dönem içerisinde görev yapmış iki genel yayın yönetmeni (biri aynı zamanda yönetim kurulu üyesiydi)ve yazı işleri müdürü diye bir kişi olmak üzere toplam 11 kişi ile, PKK ve FETÖ/PDY kapsamında haklarında soruşturma yapılan özel ve tüzel kişiler arasındaki mali ilişkileri gösteren bir mali rapor düzenlenmesini istemiş. Bir sonraki soruşturma işlemi olarak ise hafta sonunun ardından ilk gün olan Pazartesi günü 22 Ağustos 2016’da bir tanık ifadesi alınmış. Tanığın adı Cem Küçük. Açılan soruşturma bundan iki gün sonra adli kolluk olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne yazı ile bildirilmiş. Dosyaya göre soruşturma başlar başlamaz alelacele bir tanığın ifadesinin alınması ilgi ve dikkat çekicidir. Savcının adı geçen kişinin tanıklığı ile soruşturmaya başlaması, soruşturmanın ciddiyeti ve kalitesi, sonrası hakkında yeteri kadar fikir vermektedir. Açıklamalarımın ilerleyen bölümlerinde tanık ifadeleri ile ilgili genel bir değerlendirmem olacaktır. Ama şimdiden bu tanığın ifadesinin diğerlerinden şekil olarak farklılığını belirtmek gerekiyordu. Çünkü, soruşturma açılmasının beşinci günü ifadesi alınan bu kişiden sonra, arama, el koyma, yakalama ve gözaltı operasyonlarının yapıldığı 31 Ekim 2016 tarihine kadar başkaca bir tanık dinlenmesine gerek duyulmuyor. Yani Cem Küçük makbul ve doyurucu bir tanık olarak değerlendirilmiş. Tüm beyanları maddi gerçekle ve olgularla açıkça çelişiyor. İşte böyle bir tanıkla başlayan bir soruşturma evresi, bu seviyesizlik, ciddiyetsizlik ve kalitesizlik içerisinde devam ediyor. Nasıl mı? Anlatalım. Ama önce önemli bir duruma işaret etmek istiyorum. Ceza muhakemesinde amaç gerçeğe ulaşmak, gerçeği araştırmaktır. Gerçeği kurguda değil, olguda ararsak ona ulaşmak fırsatımız olabilir. Eğer olgular yerine kişisel yorumları, analizleri, dedikodu ve fikir yürütmeleri, tahminleri veri olarak alırsak gerçeğe ulaşma şansı da olmaz. Bu nedenle tümüyle kurgulanmış bir iddiaya karşı kendi cevaplarımı somut, belgeye ve teyit edilmiş bilgiye, ayniyle vaki olgulara dayandırmaya çalışacağım.

Soruşturmanın savcısı…

Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin şahsında gazeteye yönelik terör soruşturmasını yürüten savcının adı Murat İnam’dır. Gazete yöneticilerinin onun talimatıyla gözaltına alındığının ertesi günü öğrendik ki, savcının kendisi FETÖ’ye üyelik suçlaması başta olmak üzere, çokça terör kapsamında suç işlemiş olmaktan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde yargılanıyormuş. Hakkında bir kez ağırlaştırılmış müebbet, bir kez müebbet hapis cezasının yanı sıra başkaca suçlardan onlarca yıl hapis cezasına mahkum edilmesi isteniyormuş. Üstelik bu suçları işlediği yönünde hakkında kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeninin mevcut olduğu kanaatiyle adli kontrole tabi tutulmuş.

Düşünebiliyor musunuz, yayın politikasının temelinde laiklik ilkesinin savunulması bulunan kadim bir gazeteye, din temelli bir cemaat örgütlenmesi olarak filizlenen, giderek devletin içine yuvalanmış bir terör örgütüne dönüşmüş FETÖ adına faaliyette bulunma ithamında bulunuluyor. Hem de savcı olarak bu ithamı yapan kişinin kendisi FETÖ üyeliğinden sanık ve kanunlarımızdaki en ağır cezaya muhatap.

Hakimler ve Savcılar Kanununun 8. maddesine göre, bir kişinin hakim ve savcı adayı olmasına engel durumlar arasında, o kişi hakkında terör kapsamındaki suçlardan soruşturma açılması da var. Kovuşturma bile değil, hakkınızda bu suçlardan soruşturma açılması halinde bırakınız hakim ve savcılığı, aday bile olamazsınız. Aynı durum, Avukatlık Kanununun 5. maddesinde avukatlığa engel haller arasında sayılmıştır. Geçtiğimiz ay yayınlanan bir KHK ile silahlı terör örgütleri ile irtibat ya da iltisaklı olmak noterlik stajı yapmaya da arabuluculuk ve bilirkişilik yapmaya da engel hale geldi.

Görüldüğü gibi hakkındaki dava nedeniyle savcı adayı bile olamayacak bir savcının yürüttüğü soruşturma sonucunda düzenlenen bir iddianame nedeniyle burada sanık olarak bulunuyoruz. Bütün geçmişi, müktesebatı bu terör örgütünün demokratik, laik hukuk devleti bakımından oluşturduğu tehlikeyi, tehdidi kamuoyuna ve ilgililere duyurma ve anlatma ile dolu bir gazeteyi, aynı örgüte yardım etmekle suçlamak ölçülü, makul, aklı selim sahibi bir kimsenin öyle kolayca yapabileceği bir işlem değildir. Herhalde tam da bundan ötürü, bu terör örgütünün üyesi olmakla suçlanan ve yargılanmakta olan bir savcı eliyle böyle bir soruşturma yaptırılabilmiştir.

Dinlediği tanıkların, seçtiği bilirkişinin kimlik, ehliyet ve liyakatleriyle birlikte kendi durumunu ve yapılan soruşturma içeriğini bir bütün olarak değerlendirdiğimde şunu söylemek isterim. Böylesi bir malzemeden üretilen ve ancak bir ironi metni olabilecek iddianamenin bir mahkemeye götürülmesi hem hukuka, hem mahkemeye saygısızlıktır.

İnsan gerçekten merak ediyor, bu kadar akıl dışılık, mantıksızlık, sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik aynı anda nasıl olabilir? Benim tüm bu süreçten çıkarabildiğim değerlendirmem şudur:

Biliyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) adil yargılama ilkesi ile ilgili olarak içtihatlarında sürekli tekrar ettiği bir deyiş var; “Adaletin yerine getirilmesi yetmez, yerine getirildiğinin gösterilmesi de gerekir” der. Cumhuriyet gazetesi soruşturmasının sahipleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu deyişinden ilham olarak yeni bir deyişe imza atmışlar. Diyorlar ki, söz konusu Cumhuriyet olunca, “Adaletsizliğin yapılması yetmez. Adaletsizlik yapıldığının gösterilmesi de gerekir” ki ibret-i alem olsun.

II. İddianame bizi neyle suçluyor ?

İddianamede epeyce karışık, dağınık ve savruk bir şekilde yer aldığı için anladığım kadarıyla, suçlandığımız fiiller şöyledir:

1- Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulunun “ele geçirilmesi”,

2- Cumhuriyet Gazetesinin yayın politikasının değiştirilmesi,

3- Cumhuriyet Gazetesinde FETÖ, PKK ve DHKP/C silahlı terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayınlanması,

4- Cumhuriyet Vakfının ve Cumhuriyet Gazetesini yayınlayan Yeni Gün Haber AŞ’nin birer adet taşınmazının rayiç değerlerinin altında bir fiyatla satılması, Cumhuriyet Vakfından Cumhuriyet Gazetesine fon aktarılması, Yeni Gün Haber AŞ’nin sermayesinin yarıdan fazlası karşılıksız kalmasına rağmen Ticaret Kanununun 376. maddesine göre şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi,

İddianame, Cumhuriyet Vakfının ele geçirilerek yayın politikasının değiştirilmesi suretiyle silahlı terör örgütlerinin amaçlarına hizmet eden haber ve yazıların yayınlandığını iddia ediyor ve bu fiillerin TCK’nın 220/7. maddesindeki “terör örgütüne yardım etme” suçunun, tanımı ve kapsamı içinde olduğunu ileri sürüyor.

Birinci suçlama…

İddianamenin, “ele geçirilme” terimini kullanarak daha en başında söylem ve ifade itibariyle kriminalize ettiği olay nedir? Vakıfta ne olmuştur, ne zaman olmuştur, vakfı kim, kimden ele geçirmiştir? Ele geçirme nasıl gerçekleştirilmiştir; zorla ya da tehditle mi, baskı ya da şiddet kullanarak mı? Cumhuriyet Vakfının “ele geçirilmesi” diye nitelenerek ve bir algı operasyonu yapılarak yargı mercileri üzerinde psikolojik etki yapılmak istenen mesele şundan ibarettir:

Cumhuriyet Vakfı resmi senedine göre yönetim kurulu 12 kişidir ve iki yıllık bir süre görev yapmak üzere seçilir. Yönetim Kurulu üyelerinin görev süreleri dolunca, yeni yönetim kurulu üyelerini, süresi biten eski yönetim kurulu üyeleri seçiyor. Görev süresi dolmadan ölüm, istifa gibi nedenlerle yönetim kurulu üyeliğinde boşalma olursa, boşalan üyelik için yönetim kurulu seçim yapıyor. Vakfın 12 yönetim kurulu üyesinden biri olan Prof. Aydın Aybay Mart 2013’te vefat etmiştir. Nisan 2013’te boşalan bir üyelik için seçim yapılmıştır. Ardından altı ay sonra yönetim kurulu üyelerinin tümünün iki yıllık görev süresi dolduğu için Ekim 2013’te yeniden yönetim kurulu seçimleri yapılıyor. Tüm yönetim kurulu üyelikleri için yapılan Ekim 2013’teki bu seçimden 3-4 gün sonra isimsiz ve imzasız bir ihbar mektubuyla Vakıflar Genel Müdürlüğüne başvurulmuş. Başvuruda geriye dönük olarak Nisan 2013’te boş yönetim kurulu üyeliği için yapılan seçimin Vakfın resmi senedindeki hükümlere aykırı olduğu ve geçersiz sayılması gerektiği ileri sürülür. Nisan ayındaki bir üyelik için yapılan seçim, Ekim ayında yapılan yeni yönetim kurulu üyelikleri seçimlerini de etkilediğinden o seçimlerin de geçersiz sayılması istenir.Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul Bölge Müdürlüğünün konuyu araştırması için tayin ettiği bir araştırmacı, seçimlerin yinelenmesi gerektiği yönünde bir rapor hazırlar. Bu rapor Bölge Müdürlüğü tarafından Vakfımıza iletilerek gereğinin yapılması istenir. Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu konuyu görüşür, bu hukuki görüşe uyma zorunluluğu olmamasına karşın ileride herhangi bir tartışmaya neden olunmaması bakımından seçimlerin yenilenmesi şeklindeki Bölge Müdürlüğü yazısına uygun olarak, Nisan 2013’te seçme hakkına sahip olan 11 yönetim kurulu üyesini, seçimlerin tekrarlanması gündemiyle toplantıya çağırır. Toplantı günü olarak 18 Şubat 2014 belirlenir ve gündemle beraber 11 yönetim kurulu üyesine toplantı günü önceden tebliğ edilir. Toplantıdan bir gün önce 17 Şubat 2014 günü bir yönetim kurulu üyesi istifa ettiğini yazılı olarak iletmiş ve yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Toplantıdan saatler önce bir üye daha yazılı olarak istifasını iletmiş ve o da yeni seçilecek yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Bir üyeliğin ölüm, iki üyeliğin ise istifa nedeniyle boşalmasından sonra 12 kişilik yönetim kurulundan geriye kalan (9) üyeden (6)’sı toplantıya katılmış, (3)’ü ise katılmamıştır.

İşte bütün fırtına buradan kopmuş, hukuki uyuşmazlığın başlangıcı bu toplantı olmuştur. Şöyle ki ;

18 Şubat 2014 tarihinde yapılan toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinden ikisi bu toplantıyı, toplantı tarihinden tam iki yıl sonra dava konusu yapmışlardır. İddiaları, 18/02/2014 günü yapılan toplantının, vakıf resmi senedindeki toplantı yeter sayısına uyulmadan yapıldığı, toplantı için yönetim kurulu üye tam sayısının yarısından bir fazlasının toplantıda hazır bulunması gerektiği, bunun ise (7) kişiye tekabül ettiği, oysa anılan toplantıya (6) kişinin katıldığı, bu nedenle toplantının ve toplantıda yapılan seçimin geçersiz olduğu, iptal edilmesi gerektiği şeklindedir.

Buna karşılık Vakfın savunduğu hukuki tez ve görüş ise;

Vakıf senedinde seçimlerin yapılacağı toplantı için herhangi bir toplantı yeter sayısı öngörülmediği, bu hususun vakıf resmi senedinde açıkça vurgulandığı, kaldı ki seçim dışındaki yönetim kurulu toplantıları için aranan toplantı yeter sayısının bir an için seçimli toplantılar için de aranması gerektiğinin varsayılması durumunda bile toplantı yetersayısının mevcut olduğu, çünkü toplantı yetersayısının üye tam sayısı üzerinden değil, mevcut üye sayısı üzerinden hesaplanmasının gerektiği, ölüm ya da istifa suretiyle üyeliği sona eren kişilerin toplantı yetersayısının hesabında dikkate alınmasının akla ve mantığa uymadığı gibi amaca uygun bir yorum tarzı da olmadığı, bunun tersine bir yorum şeklinin azınlıkta kalan birkaç üyeye vakfı kilitleme, durdurma, organsız bırakma olanağı tanınması anlamına geleceği, Vakıf resmi senedinde de toplantı yetersayısının üye tamsayısı üzerinden hesaplanması gerektiğine dair hiçbir ifade olmadığı, Medeni Kanunun, Dernekler ve Vakıflar ile ilgili hükümlerin yer aldığı tüzel kişilerle ilgili 78. maddesinde de toplantı yetersayısı belirlenirken, toplantıya katılma hakkı bulunan üye sayısının baz alınmasının öngörüldüğü, bu nedenlerle mevcut dokuz üyeden altısının katıldığı toplantıda, yetersayının yedi üye değil dokuz üyenin yarıdan bir fazlası olan altı üye olduğu, şeklindedir.

Görüldüğü üzere, vakıf tüzel kişiliği ile 18/02/2014 tarihinde toplantıya da katılmamış olan iki eski yönetim kurulu üyesi arasındaki hukuki uyuşmazlık ve tartışma, tamamen hukuki bir yorum ve görüş farkına dayanmaktadır. Nitekim bu konudaki hukuki uyuşmazlık, iş bu soruşturmadan yaklaşık altı ay ve iddianameden ise 15 ay önce adı geçen kişilerce hukuk mahkemesi önüne dava olarak götürülmüş, bir yandan da Vakıflar Genel Müdürlüğü nezdinde idari incelemeye tabi tutulmuştur.

“Ele geçirme”, “tasfiye” gibi terimler kullanılmak suretiyle maksatlı biçimde başkaca bir zemine çekilerek suç ve ceza alanına getirilen mesele budur. Ele geçirme değil, seçim vardır; tasfiye değil seçilememe vardır. Dolayısıyla birilerinin seçilemediği bir seçim sonrası tasfiye edildiğini söylemesi, siyaseten anlaşılabilir bir niteleme olsa da, hukuk alanında bu duruma “tasfiye” değil, “seçilememe” denilmektedir.

İlave edelim ki, eğer vakıf kurucusunun, yönetim kurulu üyelerinden bazılarının her aday olduğunda seçilmesi ya da ölünceye kadar yönetim kurulunun değişmez ve değiştirilemez üyesi kalması yönünde bir iradesi ve isteği olsaydı, bunu vakıf resmi senedinde açık olarak belirtmesi mümkündü. Nitekim vakıf resmi senedinin geçici 1. maddesinde ilk yönetim kurulu üyelerinden üç kişinin görev süresinin zamanla sınırlı olmadığı ve bu üç kişinin ölünceye kadar yönetim kurulu üyesi olarak kalacağı açık ve net bir şekilde yazılmıştır. Bu üç kişiden en sonuncusu olan İlhan Selçuk’un 2010 yılında vefatından sonra vakıfta değişmez ve değiştirilemez yönetim kurulu üyesi kalmamıştır. Görev süresini dolduran herhangi bir yönetim kurulu üyesinin yeniden yönetim kuruluna seçileceğinin bir garantisi yoktur. Akla uygun ve mantıklı olanı da budur.

Şunu söylemek gerekir ki özel hukuk alanını ilgilendiren ve asliye hukuk mahkemesinin görev alanında kalan bir hukuki uyuşmazlığın, ağır ceza mahkemesi önüne taşınması ve suçlama konusu yapılması, kötü niyetli bir etkileme, yönlendirme, baskı yapma girişimidir. Amaç, asliye hukuk mahkemesinde belirli bir yönde karar verilmesini sağlamaktır. Savcılık makamının bu hukuki uyuşmazlık konusunda hukuk davasının devam ettiğini, bu hukuk davası kapsamında konunun uzmanlarından bilirkişi raporları alındığını, aynı konuda Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerinin de ayrıntılı raporları olduğunu bilmesine karşın, sanki konu kendi görevi ve yetkisi kapsamındaymış gibi; toplantı yetersayısı hakkında yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırması da manidardır. Üstelik, seçtiği bilirkişi adli bilirkişi listesinde yer almayan, gerekçesi belirtilmeden kanuna açıkça aykırı olarak liste dışından belirlenen biridir. Uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti, deneyimi ve birikimi konusunda hiçbir veri ya da bilgi yoktur.

Esasen vakıf yönetim kurulunda boşalan bir üyeliğe iki adaydan hangisinin seçildiği, seçimin yapıldığı toplantının resmi senetteki yetersayıya uygun olup olmadığının savcılıkla, soruşturmayla, suçla, ceza hukuku ile herhangi bir ilgisi ve bağlantısının olamayacağı açıktır. Savcılığın da bunun farkında olduğu iddianamede bu konuya dair bölümün girişindeki şu açıklamasından bellidir:

“Cumhuriyet Vakfı ile ilgili bir kısım işlemler hukuki ihtilaf niteliğinde olup, konumuz dışında kalmakla birlikte, özellikle vakfın 2013 yılından sonra gazetenin milli güvenliğe karşı manipülatif yayınlar yapacak şekilde değişikliğe uğraması nedeniyle Vakıf Yönetim Kurulu Üyelerinin cezai sorumluluğunu açıklamak bakımından konunun ceza hukuku yönünden de irdelenmesi gerekmiştir.” (iddianame sh. 102)

Özetle söylersek, savcılık hiç üstüne vazife olmayan bir özel hukuki uyuşmazlığın içine karışmış, karıştırılmış; ceza soruşturması sopası ile hukuki tezlerden birinin taraflarını ötekine karşı haksız yere korumuş, kollamıştır. İçinde bulunduğumuz siyasi ve hukuki konjonktürde ve yargı ikliminde, FETÖ’cülük suçlamasına maruz kalmaktan endişe eden, çekinen savcı ve hakimlerin varlığı dikkate alındığında, şüphelileri hakkında FETÖ’ye yardımdan dava açılan ve suçlamalar arasında gazetenin sahibi olan vakfın ele geçirilmesi de bulunan terör davasından haberdar olan bir asliye hukuk hakiminin gereken mesajı alacağı kuşkusuzdur. Zannederim, bugün yargı görevlilerinin de yaşadığı, “acaba beni de meslekten ihraç ederler, FETÖ’cülükle suçlarlar mı” şeklindeki endişe ve tedirginliğin farkında olan herkes şu gerçeği teslim edecektir:

FETÖ soruşturması yapan başsavcılığın yeterli sayı olmadan toplantı yapılması suretiyle vakfın ele geçirildiği, bunun da FETÖ’ye yardımla bağlantılı bir suç teşkil ettiği iddiası karşısında, bir asliye hukuk hakiminin kolay kolay“toplantı yetersayısı mevcuttur ve vakfın ele geçirilmesi söz konusu değildir, usulüne göre toplantı ve seçim yapılmıştır” demesi mümkün değildir. Hakim, böyle bir karar verirse, her an kendisinin de yargı faaliyeti görüntüsü altında FETÖ’ye yardım etmekle suçlanabileceğinden korkabilir.

Bu noktada, 18/02/2014 tarihinde yapılan toplantıya katılan ve katılmayan üyelerin isimlerini burada bir kez daha tek tek anmakta yarar var. Toplantıya katılan 6 yönetim kurulu üyesinin isimleri şöyledir :

1- Orhan Erinç

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1963’tür. Yani tam 54 yıllık bir Cumhuriyet Gazetesi mensubu)

2- Hikmet Çetinkaya

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1966’dır. Tam 51 yıldır kesintisiz olarak bu gazetededir.)

3- Cüneyt Arcayürek

(Adı gazetecilikle ve daha sonra Cumhuriyet Gazetesi ile özdeşleşmiş, gazeteciliğin efsane isimleri arasında olup 2015 yılında vefat etmiştir.)

4- İbrahim Yıldız

(1981 yılından beri gazetede çalışan ve 2000 yılından 2014’e kadar Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğini sürdüren bir gazetecidir.)

5- Mustafa Ali Balbay

(1986’dan 2016’ya kadar 30 yıl Cumhuriyet gazetesinde bulunan ve çeşitli yöneticilik kademelerinde görev yapmış bir gazetecidir. Halen CHP İzmir milletvekilidir.)

6- Akın Atalay

(1992 yılından beri kesintisiz olarak 25 yıldır Cumhuriyet gazetesinde hukukçu ve yöneticilik görevlerinde bulunmuştur.)

İşte bu 6 kişi Cumhuriyet Vakfı’nı ele geçirmiş oluyorlar. En yenisi 25 yıldır kesintisiz olarak gazetede olan, her birinin ismi söylendiğinde akla Cumhuriyet Gazetesi gelen bu kişiler, Cumhuriyet Gazetesini nasıl ve kimlerden ele geçirmiş dersiniz? Sorunun cevabı için toplantıdan hemen önce istifa eden iki yönetim kurulu üyesinin ve toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinin isimlerini saymak gerekiyor.

İstifa eden üyeler:

1- İnan Kıraç

(Koç Holding YK Üyesi, Cumhuriyet Gazetesiyle kurumsal, görevsel ilgisi ve ilişkisi 2009 yılında Cumhuriyet Vakfı’na gazete dışından seçilen YK. üyesi olması ile başlamıştır.)

2- Nevzat Tüfekçioğlu

(Koç Vakfı ve Suna İnan Kıraç Vakfı denetim kurulu üyesi olup, Cumhuriyet Gazetesiyle ilgisi ve ilişkisi İnan Kıraç’ın önerisi ile 2 yıl Cumhuriyet Vakfı YK üyeliği yapması ile sınırlı olmuştur.)

Toplantıya katılmayan 3 üye:

1- Alev Coşkun

(Cumhuriyet gazetesinde 1992 yılında göreve başlamış, çeşitli kademelerde yöneticilik, yönetim kurulu üyeliği görevlerini 2013 yılı sonuna kadar sürdürmüştür.)

2- Şevket Tokuş

(Eşi merhum Lale Tokuş’un 2006’daki vefatının ardından onun yerine, gazetenin kurucusu Yunus Nadi’nin torununun damadı olması hasebiyle aileyi temsilen YK üyesi seçilmiştir.)

3- Şükran Soner

(1966 yılından beri kesintisiz olarak 51 yıl Cumhuriyet Gazetesi mensubudur.)

Bu tablonun gösterdiği gerçek şudur :

Boşalan bir üyelik için kimin seçileceği konusunda 11 yönetim kurulu üyesi arasında tercih farklılığı olmuş ve üyelerden altısının tercih ettiği aday Önder Çelik iken, beşinin tercih ettiği aday Mustafa Pamukoğlu olmuştur.

Seçilecek kişi üzerinde oybirliğine ya da bir uzlaşmaya ulaşılamayınca, çoğunluğun yani altı kişinin tercih ettiği adayın seçileceği açık olduğundan, azınlıkta kalan beş üyeden ikisi protesto mahiyetinde toplantı ve seçimden bir gün önce istifa etmiş, üçü ise toplantıya katılmamayı yeğlemişlerdir.

İşte çoğunluğun tercihi doğrultusunda yapılan seçimi ve kendi önerdikleri adayı seçtiremeyen azınlıkta kalanlardan iki eski üye Alev Coşkun ve Şevket Tokuş, aradan iki yıl geçtikten sonra olayı hukuki uyuşmazlık haline getirip yargı önüne taşımış ve kendi katılmama durumlarını kötüye kullanarak toplantı yetersayısının olmadığını ileri sürmüşlerdir. Olayın özü budur.

Peki altı kişinin boşalan yönetim kurulu üyeliği için tercih ettiği ve seçtiği aday Önder Çelik kimdir? Neden onun seçimi ile vakıf yönetimi ele geçirilmiş oluyor? Bu kişi Cumhuriyet Gazetesi camiasına yabancı, gazeteyle ilgisi, ilişkisi olmayan, düşünceleri ve kimyası gazetenin kökleşmiş felsefesi ve yayın çizgisiyle uyuşmayan birisi midir?

Azınlıkta kalan beş üyenin tercih ettiği isim olan Mustafa Pamukoğlu’nun değil de çoğunluktaki altı kişinin önerdiği Önder Çelik’in seçilmiş olması, savcılığın iddia ettiği gibi vakfın ve gazetenin yönetiminin adeta FETÖ/PDY’nin eline geçmesine mi vesile olmuştur? Gerçekten böyle midir? Bu saçmalığa, bu absürd iddiaya bu gazeteyi ve bu gazetenin bünyesini, hafızasını bilen kimseyi inandıramazsınız. Neden mi? Çünkü 2000’li yılların başında gazeteye dışarıdan katılan ve o tarihe kadar gazeteden hemen hiç kimsenin ismini bile bilmediği öteki aday Mustafa Pamukoğlu’ndan bariz bir şekilde farklı olarak, Önder Çelik’in gazetedeki geçmişi, hizmeti, kariyeri ve konumu şöyledir:

Kendisi Cumhuriyet gazetesinde 1984 yılında idare amiri olarak çalışmaya başlamış, sonra işletme müdürü daha sonra da matbaalar ve üretim müdürü olarak devam etmiştir. O tarihten bugüne kadar kesintisiz ve sürekli olmak üzere bu gazeteye yönetici olarak hizmet vermektedir. Henüz Cumhuriyet Vakfı diye bir tüzel kişilik yokken bu gazeteyi yayımlamak için 1992 yılında, yani 25 yıl önce, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ adında bir şirket kurulmuş ve Ekim 1992’den itibaren gazeteyi bu şirket yayımlamaya başlamıştır. Gazeteyi yayınlamak üzere kurulan bu şirketi, gazeteyi belli bir çizgide yayımlamak amacıyla adları Cumhuriyet gazetesi ile özdeşleşmiş 11 (onbir) kişi eşit oranda kurucu hissedarlar olarak kurmuşlardır. İlhan Selçuk’ tan Uğur Mumcu’ya, Cüneyt Arcayürek’ten Ali Sirmen’e, Hikmet Çetinkaya’ya kadar Cumhuriyet gazetesiyle isimleri özdeşleşen bu onbir kurucudan birisi de Önder Çelik’tir. Yani gerçek odur ki, daha ortada vakıf yokken Önder Çelik bu gazeteyi yayımlayan şirketin 11 kurucusu ve eşit hissedarı arasındadır. Ömrünün yarısından fazlasını bu gazeteye hizmete adamış kadim bir Cumhuriyet gazetesi mensubunu Vakıf yönetim kurulu üyeliğine seçmek, onu seçenler açısından bir suçlama nedeni değil, olsa olsa doğru bir tercih ve iş olarak sayılmak gerekir.Bu konuda son söyleyeceklerim şunlardır :

Anayasanın 38. maddesinin ilk cümlesi ile TCK’nun ikinci maddesinin emredici hükmü ceza hukukunun evrensel bir ilkesini vurguluyor. Nedir o? “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez.” Savcılığın işlediğimizi iddia ettiği fiil nedir peki? Toplantı yetersayısı olmadan vakıf yönetim kurulunu toplamak ve geçersiz kararlar almak. Savcılık bu fiilin karşılığının hangi suç olduğunu düşünüyor dersiniz? Çok açık yazmıyor, daha doğrusu yazamıyor ama diyor ki bu fiil FETÖ’ye yardım suçunun kapsamına girer. Yani biz, 33 yıllık bir cumhuriyet gazetesi çalışanını, hayatı devrimci mücadele içinde, Cumhuriyet gazetesi içinde, Cumhuriyet’in temel değerlerini, aydınlanmayı, laikliği, özgürlükleri, çağdaşlığı benimseyerek ve uygulayarak geçirmiş bir solcuyu seçerek FETÖ’ye yardım etmiş oluyoruz. Bunu iddia eden de kendisi FETÖ üyeliğinden sanık bir savcı.Ne diyelim, absürdlük ancak bu kadar olur. Bu komediye dair daha fazla söz söylemeyi gereksiz bularak, Cumhuriyet Vakfı’nın seçimle “ele geçirildiği” efsanesine noktayı koyuyorum.

Geldik ikinci suçlamaya…

Yayın politikasını değiştirmişiz…

Acaba kimilerinin husumet nedeniyle, kimilerinin ise ifade özgürlüğü çerçevesinde eleştiri yapmak suretiyle söyledikleri doğru mudur? Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası değişmiş midir? Aksi yöndeki değerlendirme ve eleştirileri saygıyla ve anlayışla karşılamakla beraber kuvvetle belirtmek isterim ki yayın politikası değişmemiştir. Esasen, bu tartışmanın yeri, zemini mahkemeler olamaz. Bu nedenle bu konunun kendi doğal mecrasından çıkarılıp, tutuklamaya kadar vardırılan bir ceza davasının içine taşınmasını protesto ediyorum.

İnanıyorum ki Cumhuriyet gazetesinin yayın çizgisine, politikasına dair iyi niyetle ve ifade özgürlüğü, eleştiri hakkı kapsamında söz söyleyenlerin, eleştiride bulunanların çoğunluğu da kendi eleştirilerinin bağlamından koparılarak tutuklamalara ve suça kanıt olarak gösterilmesinden rahatsızlık duyacaklardır. Elbette biliyorum, farkındayım ve kabul ediyorum ki, her gün belli bir perspektiften kamuoyunu bilgilendiren, haber veren, eleştiri yapan, fikir yazıları yayınlayan bir gazete her kesimden gelecek en ağır eleştirilere tahammül etmek zorundadır. Cumhuriyet gazetesi de eleştirilere tahammüllü olmuş, bugüne kadar bir ya da iki istisna dışında kendisine yönelen ve bazıları eleştiri bir yana küfür ve hakareti, iftirayı çok çok aşan söylem ve haksızlıklar karşısında bile kimseyi dava etmemiştir.

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası 2013 yılından sonra radikal bir şekilde değişmiş. İddianame böyle diyor. Çünkü 2013 yılında vakıf yönetim kurulunda ölüm nedeni ile boşalan bir üyelik için 12’nci yönetim kurulu üyesi olarak Mustafa Pamukoğlu isimli aday değil, Önder Çelik isimli aday seçilmiş de ondan. Önder Çelik’in kim olduğunu az önce anlattım. O halde neden böyle kof bir yalana başvuruluyor? Birileri savcılık, soruşturma ve ceza mahkemelerinin otoritesi üzerinden Cumhuriyet gazetesi yayın politikasını belirleme ve buradan sonuç alma peşinde koşuyor. Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğunu ne olmadığını öğrenmek isteyenler, çeşitli medya platformlarından ahkam kesenlere, kıymeti kendinden menkul bazı Cumhuriyet hasımlarına, bilirkişi denilen bilmez kişilerin kafalarına göre uydurmalarına değil, Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin Başlangıç Bölümüne bakabilirler. Cumhuriyet Gazetesi Web sitesinin ana sayfasında da bulunan bu temel politikayı kısaca anımsatmak istiyorum:

“Cumhuriyet ne hükümet, ne parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır. Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı ‘aydınlanma’ yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi’ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.”

Cumhuriyet gazetesi halen bu ilkeler çerçevesinde yayınını sürdürüyor. Yayın politikasının değiştiği iddiası doğru değildir.

İddianameye bakıldığında, ısrarla Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının son 3 yılda değiştiği, değiştirildiği söyleniyor. İddianamede, gazetede yayınlanan haber ve yazıların suç olması üzerinde değil yayın politikasının değiştiğinin kanıtlanması üzerinde duruluyor. Yayın politikasının değiştiği yönünde bazılarının yazdığı eleştiri ve değerlendirmelere yer veriliyor. Tanık ifadesi alınıyor. Normal olarak gazetelerin yayın çizgileri ve politikasının değişip değişmediğiyle, nasıl olması gerektiğiyle, haber ve yazıların hangi çerçevede olacağı, yayın ilkesiyle uyuşup uyuşmadığıyla savcıların, mahkemelerin, yargının ilgilenmesi abestir. Bunun yapıldığı rejimler faşist rejimlerdir. Demokratik toplumlarda gazetelerin yayın politikasını değerlendirmek, ölçmek, saptamak ve suçlama konusu yapmak savcıların haddi de hakkı da değildir. Savcılar, o gazetelerin yayın politikası, ilkeleri ile değil, gazete içeriğinin, haber ve yazıların suç olup olmadığıyla sınırlı bir araştırma ve soruşturma yapabilir. Eğer kanunda açıkça suç olarak tanımlanmış bir içerik olduğu düşünülürse, o içerikten kanunun sorumlu tuttuğu kimselerle sınırlı olarak soruşturma yaparlar. Bunun dışına taşılamaz.

Çoğunluğu, Cumhuriyet gazetesi ile siyaseten ya da kişisel husumet ilişkisi olan kişilerin gazeteye yönelik haksız, yersiz ve gerçek dışı iddia ve eleştirileri cezai bir soruşturmaya dayanak yapılamaz. Bu kişilerin, gazetenin yayın politikasının değiştiği iddiasına dayanılarak “gazetenin yayın politikasının değiştirilmesi suçu” icat edilemez. Bu icat nedeniyle, dünyada nadir olabilecek bir haksızlıkla gazetenin tüm yöneticileri gözaltına alınıp, tutuklanamaz, cezalandırılamaz.

Cumhuriyet gazetesine yönelen bu haksız operasyon hem basın tarihine, hem yargı tarihine geçmiştir: İlkine gazetecilik adına onurlu bir duruş ve tavır alış olarak ikincisine bir utanç soruşturması olarak. İddianamenin dayanağı olan bilirkişi raporunda, gazetenin, “devletçi, geleneksel, laik ve ulusalcı çizgisini ansızın değiştirip devleti hedef aldığı” söylenmiş. Tutuklama kararlarında, bilirkişi raporundaki bu tespite de gerekçe olarak yer verilmişti. Cumhuriyet’in yayın çizgisini belirlemek, kendisini “İletişim ve Bilişim uzmanı” olarak tanıtan, ehliyeti ve uzmanlığı belirsiz birisinin değerlendirmesine bırakılacak kadar önemsiz bir iş değildir. Cumhuriyetin yayın çizgisinde “laiklik ilkesi ve ulusal bütünlük” her zaman ana çizgiler olmuştur. Bunun dışında “devletçilik”, “gelenekçilik” gibi yakıştırmalar yalnızca yakıştıranı bağlar. Cumhuriyet gazetesine Atatürkçü yayın çizgisinden ayrıldı diyerek bir tür Atatürkçü çizginin tanımı ve kapsamını belirleme yetkisine sahipmiş gibi davrananlara ve bu bağlamda savcılığa şunu anımsatmak isteriz. Sizlerden önce aynı şeyi yapmaya kalkışanlar geçmişte de oldu. O dönem bu gazetenin başyazarı olan Nadir Nadi, bu hadsizliğe karşı “Ben Atatürkçü değilim” diyerek, Atatürkçülük adına ahkam kesenlere haddini bildirmişti.

Buradan, yargının araçsallaştırılarak yayın politikasına müdahale edilmek istenmesine karşı şunu söylemek isterim. Yayın politikası yalnızca okurları ilgilendirir, onlara hesap verilir, onun yeri ve zemini mahkemeler değildir. Hiçbir makam ve merci, cezai bir soruşturma görüntüsünün arkasından gazetenin yayın politikasına müdahale edemez.Buna izin verilemez; verilmeyecektir.

Cumhuriyet gazetesinin bağımsızlığını korumanın, ilkelerini ve değerlerini savunmanın, yayın politikasını sürdürmenin, gazeteyi herhangi bir siyasi, ekonomik güç odağına teslim etmemenin, habercilik ve gazetecilik ilkelerinden ödün vermeden dik durmanın bir bedeli varsa -ki öyle olduğu apaçık ortada- bunu ödedik; ödüyoruz.

Yayın politikasının değiştirildiği iddiasında bulunmak ve bunu kanunun suç saydığını söylemek hukuki bir anlayış olmadığı gibi kanuna da uygun değildir. Gazetelerin liberal ya da muhafazakar, milliyetçi ya da devrimci, sağcı ya da solcu bir siyasi çizgiden hangisini seçeceği, hangi yayın politikasını izleyeceği, bu politikayı daha sonra değiştirip değiştirmeyeceği suçla, ceza hukuku ile ilgili bir konu değildir. Dolayısıyla, Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğundan, değişip değişmediğinden, okurlarıyla olan dinamik ve etkileşimli ilişkisinden hareketle bir soruşturma ve suçlama üretilmesi şaibelidir. Bu tabloya bakan herkes, hukuk kuralları ve yasalar çerçevesinde bir operasyon ve yargılamanın yalnızca bir aldatmaca ve görüntü olduğunu görmektedir. Esas hedef ve amaç yayınlarından rahatsız olunan bir gazetenin topluca cezalandırılması, susturulması ve bu yolla diğer gazetecilere de çarpıcı bir mesaj verilmesidir.

Sıra geldi üçüncü suçlamaya…

Cumhuriyet gazetesinde silahlı terör örgütleri FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C’nin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayımlandığı iddia ediliyor. İddianamede bu hususta bazı haberlere, manşetlere, köşe yazılarına atıfla bunların terör örgütlerine yardım suçuna vücut verdiği söyleniyor. Bu haber veya yazılar nedeniyle, sadece Basın Kanunu ve TCK’da sorumlu olduğu belirtilen yazı sahipleri ve yayın sorumlularının değil, onlarla birlikte gazeteyi yayınlayan şirketin tüm yönetim kurulu üyelerinin, şirkette 2. derece imza yetkisi verilenlerin ve hatta gazetenin isim hakkını yayıncı şirkete kiraya veren vakfın yönetim kurulu üyelerinin dahi cezai sorumluluğu olduğu belirtiliyor. Neden? Çünkü “suç”un işlendiği aracı (yani gazeteyi) bu “suç”u işleyenlere temin etmiş olmakla ceza sorumluluğu oluyormuş.

Bilebildiğim kadarıyla bu bir ilk. Ortaçağda Engizisyon döneminde bile akla gelmeyen bu sorumluluk zinciri nedeniyle gelecekte yalnızca gazete patronları, yönetim kurulu üyeleri değil, onların, araç temin etmesini engellemeyen aile fertlerinin de cezai sorumluluğuna giden bir fanteziye ulaşmak hiç zor değildir.

Cumhuriyet gazetesinin kurumsal geleneklerine, değerlerine, bu gazetenin yerleşik kültürü olan editoryal bağımsızlık ilkesine olan saygı ve sevgim nedeniyle suçlama konusu yapılan haber veya yazılar hakkında bir beyanda bulunmayı kendim için de hadsizlik, yetkisizlik sayıyorum.

Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma iddiası:

TCK’nun 155. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu dört kez işlediğim iddia ediliyor. En önce belirtmeliyim ki, terör örgütüne yardım etme suçu nedeniyle ceza verilmesi isteniliyordu. Kamuoyunda daha farklı bir algı yaratma için soruşturma ve iddianameyi sulandırarak ortaya bir de böyle bir suçlama sürdüler. Oysa bu suçla ilgili davalar bırakınız terör suçlarına bakmakla görevlendirilmiş Ağır Ceza Mahkemelerinin, normal Ağır Ceza Mahkemelerinin bile görevine girmiyordu. Asliye Ceza Mahkemelerinin bakacağı bir suç iddiasını, bizleri kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak amacıyla bu soruşturmaya ve davaya dahil ettiler.

İddianamede ikisi Cumhuriyet Vakfı tüzel kişiliğinin, ikisi de Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin yönetim kurulu bağlamında yapılan ya da yapılmayan dört işlemden dolayı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçlaması yöneltiliyor. FETÖ-PKK-DHKP/C terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazılar yayınlamak suretiyle terör örgütlerine yardımla suçlama ve yargılama sırasında, şirketin yönetim kurulu olarak genel kurul toplamayı ihmal etmişsiniz ya da taşınmazını 100.- TL yerine 90.- TL’ye satarak 10.- TL zarar ettirmişsiniz kabilinden tutarsız ve ilgisiz bazı iddiaların terör suçu yargılamasına dahil edilmesi, bu davanın ne kadar dengesiz ve ciddiyetsiz bir soruşturma evresi geçirdiğinin göstergesidir.

Suçlamaya neden olan fiillerden birincisi, Yenigün Haber Ajansı AŞ yönetim kurulu üyelerinin, şirket genel kurulunu toplantıya çağırma yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmasıymış. TTK’nın 376. maddesinde; şirketin son yıllık bilançosundan, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının yarısının ya da 2/3’ünün zarar sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılması halinde, yönetim kurulunun genel kurulu toplantıya çağırması gerektiği yazılıdır. Ayrıca şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa da bir ara bilanço çıkarıp duruma göre bazı işlemler yapılması gerektiğini yazıyor. Burada daha teknik ayrıntıya girmeyeyim. Şu kadarını söyleyeyim: Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ borca batık bir şirket değildir. Hakim ve imtiyazlı ortağı olan Cumhuriyet Vakfına olan makul seviyedeki borcu dışında ne devlete, ne kamuya, ne de üçüncü şahıslara borcu da yoktur. Nitekim, VGM müfettişinin raporundaki haksız ve maksatlı tespiti tekzip edercesine ve de yaratılan onca baskıya karşın halen daha ticari faaliyetini sürdürüyor olması borca batık olmadığının en açık göstergesi ve kanıtıdır.

Şirketin 2013 yılından itibaren sürekli zarar ettiği ve zararın büyüdüğü, gerekli ticari önlemlerin alınmadığı müfettişlik raporundan iddianameye aktarılan bir başka gerçek dışı iddiadır. Bunun TCK’nın 155/2. maddesindeki suçla uzaktan bile ilgisi, ilintisi olmamasına karşın biz yine de söyleyelim. Bu şirketin kuruluş yılı 1992’dir. O günden bu yana geçen 25 yıllık bilançoları ve Maliye’ye verdiği Kurumlar vergisi beyannameleri yanımda bulunuyor. Size hepsini vereceğim. Dosyaya girsinler. Gizleyecek, saklayacak, korkacak eksiğimiz, açığımız yok. Bu beyannameleri incelediğinizde şunu görüyorsunuz. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan şirket kurulduğu 1992’den sonraki ilk altı yılda yani 1998’e kadar 2.000 ila 30.000 TL arasında çok çok cüzi miktarda kar elde ederek ticari açıdan hep başabaş gitmiş. 1999’dan bugüne kadar geçen 18 yılda ise dört yıl hariç geri kalan 14 yılda hep zarar etmiş. Daha 1999 yılında ortaya çıkan zararla şirket, TTK’nın 376. maddesinde belirtilen sermayesinin yarısından fazlasını bile değil tamamını yitirmiş duruma gelmişti. Aynı durum sonraki yıllarda da devam etti. Ben size yıllar itibari ile kar-zarar miktarlarını söyleyeyim, siz kolayca anlayacaksınız. 1999’da 272.000.-TL., 2000’de 794.000.-TL, 2001’de 29.000.-TL, 2002’de 3.494.000.-TL, 2003’te de 9.086.000.-TL, 2004’te 2.639.000 TL zarar edilmiş. 2005’te 102.000 TL kar edilip, 2006’da tekrar 243.000.-TL zarar edilmiş.

Şimdi burada bir durup ara toplam vereyim. 2006 yılı sonu itibariyle birikmiş zarar toplamı 16 milyon TL’yi geçmiş!.. Şirket 2007 ve 2008 yıllarında, sırasıyla 1.368.000.-TL ve 1.260.000.-TL kar elde etmiştir. Bu iki yılda gazetenin günlük ortalama satışı 70-80.000 aralığında olmuştur. Öncesindeki yıllarda bu satış (tiraj) rakamı günlük ortalama 40-60.000 arasında değişiyordu. 2008 yılının sonu ve 2009 yılının başlarında, Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi İlhan Selçuk’tan sonra Ankara temsilcisini de Ergenekon soruşturmalarının içine katarak gazetenin kimliği ve saygınlığına yönelik bir itibarsızlaştırma operasyonuna girişildi. Bunun sonucunda gazete 2009 yılından itibaren tekrar 50.000’lerdeki bir günlük satış trendine inmiş oldu. 2009’da 477.000.-TL zarar eden gazete, 2010’da 80.000.-TL kar elde etti.

Bundan sonra gerek ülkemizdeki gerek dünyadaki gazetecilik sektörünün yaşadığı mali kriz elbette Cumhuriyet’i de etkilemiştir. Sektörü az çok takip edenler nice gazetelerin, nice işletmelerin ya iflas ettiğini ya da kapandığını zaten biliyor. Merak edenler internet üzerinden küçük bir arama ile çokça bilgiye erişebilir. Kaldığımız yerden rakamları aktarmaya devam ediyorum. Kamuoyu da öğrensin, bilsin. Bizce sakıncası yok. 2011’de 895.000.-TL, 2012’de 1.080.000.-TL, 2013’te 919.000.-TL, 2014’te 2.336.000.-TL, 2015’te 1.727.000.-TL zarar edilmiş. Gelgelelim, zararın sürekli büyümesine karşın bir türlü önlem alınmadığı, zararı büyüttüğü, gazeteyi borca batık hale getirdiği, tirajı düşürdüğü, basiretli şekilde yönetemediği iddia edilen yönetim 2016 faaliyet döneminde ise 326.000.-TL kar elde etmiş. Aksi yöndeki kara propagandalara, gazeteyle ilgili kişisel hesapları, kin duyguları, düşmanlıkları nedeniyle bilip bilmeden dezenformasyon yayanlara, müfettişlik ve savcılık iddialarına adeta kuvvetli bir tokat misali, şirketin 25 yıllık geçmişinde anlamlı bir şekilde kar elde ettiği 3 yıldan biri son yıl, yani 2016 yılı olmuş. Üstelik bu karlılık, 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı ekonomik sıkıntılar, döviz kurlarındaki artışlar ve Cumhuriyet gazetesine reklam verenler üzerinde uygulanan siyasi kaynaklı ekonomik ambargoya rağmen olabilmiştir.

Gazetecilik sektörünü bilenler için söylüyorum. Cumhuriyetin 25 yıllık faaliyet döneminde biriken toplam zararı, siyasi iktidarın desteği ve sağladığı ticari olanaklarla yayınlamakta olan ismini herkesin bildiği havuz medyasındaki çoğu gazetenin bir yıllık zararına ancak karşılık gelir. Siyasi iktidarın ve sonradan güya Cumhuriyet sevdalısı rolünü oynayan bazı muhterislerin tüm karalama ve yıkma çabalarına karşı Cumhuriyet gazetesi ve onu yayımlayan şirket ayakta kalmayı başarmıştır. Bütün yöneticileri dokuz aydır tutuklu olduğu halde hala batırılamamıştır.

Okurları ve dostları terk etmediği sürece de Cumhuriyet’in dimdik ayakta kalacağına, halka gerçekleri aktarmaya devam edeceğine inanıyorum. TTK’nın 376. maddesindeki toplantıya çağrı yükümlülüğünden, TCK’nın 155. maddesindeki suçu çıkarmaya çalışan VGM’deki bir müfettiş aklının yaratmaya çalıştığı ve savcılığın sorgusuz sualsiz iddianameye koyduğu bu suçlamanın temelsiz, dayanaksız, haksız olduğu gün gibi ortadadır. Reddederim.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teftiş raporu uyarınca, 4 Haziran 2015 tarihli vakıf yönetim kurulu kararına rağmen vakıftan borca batık şirkete karşılıksız olarak borç verilmesi işlemi ve vakıf kaynaklarının bedelsiz olarak kullandırılması nedeniyle de TCK’nın 155. maddesini ihlalle suçlanıyoruz. Önce vakıftan kime aktarılmış bu kaynaklar ona bakalım. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan ve vakfın tek imtiyazlı ortak statüsüne sahip olduğu Yenigün Haber AŞ’ye, yani Cumhuriyet gazetesine. Peki hangi tarihte ne kadar fon aktarılmış? 2012’de 1 milyon TL, 2013’te 1.3 milyon TL, 2014’te 1 milyon 275 bin TL, 2015’te 90 bin TL ve 2016’da 2.5 milyon TL. Toplam 6,2 milyon TL. Bunun 3.6 milyonu müfettişin dediği Haziran 2015’ten önce, 2.6 milyonu ise sonraki tarihte fon olarak gazeteye aktarılmış. 2016 yılında Vakıftan gazeteye aktarılan 2.5 milyon TL’nin tamamı gazetenin birikmiş ve vadesi geçtiği halde ödenmemiş kağıt ve baskı işleri borçlarının tasfiyesinde kullanılmış. Böylece gazetenin vadesi geçmiş hiçbir borcu kalmamış, ek faiz yükünden kurtulmuştur. Peki Cumhuriyet Vakfı yönetimi, ekonomik yönden sıkıntı yaşayan Cumhuriyet gazetesine vakıf kaynaklarını kullandırarak yanlış yapmış, basiretli bir yönetici gibi davranmamış, vakfın amacı dışında tasarrufta mı bulunmuşlardır? TCK’nın 155. maddesinde yazdığı gibi belirli bir şekilde kullanılmak üzere kendilerine teslim edilen kaynakları, teslim amacı dışında mı kullanmışlardır?

Bu sorunun net cevabı Vakıf Resmi Senedinin Başlangıç bölümü ile “Vakfın Amacı” başlıklı 3. maddesi ve “Yönetim Kurulunun Görev ve Yetkileri” başlıklı 12. maddesinin (ı) bendi birlikte değerlendirilerek bulunabilir. Gerçekten de Vakfın Cumhuriyet gazetesini yaşatmak ve desteklemekle yükümlü olduğu görülmektedir. Resmi senedin 12. maddesinin (ı) bendinde şunlar yazılıdır:

“Gerekli görüldüğünde, vakfın malvarlığına giren taşınır ve taşınmaz malları, vakfın amacına uygun etkinlikleri gerçekleştirmek için gerekli yasal şartlara uymak koşuluyla satış ve sair suretlerle nakde tahvil etmek veya başka mallarla değiştirmek,” Bu emredici ve kurucu irade doğrultusunda vakıf taşınmazının nakde çevrilerek, vakfın yegane amacı doğrultusunda Cumhuriyet gazetesine fon olarak aktarılmasından doğal ve amaca uygun bir faaliyet olamaz.

VGM Müfettişleri inceleme sırasında bu konuyu gündeme getirip vakıf yönetimine sorunca, şöyle cevaplamıştık:

“Cumhuriyet Vakfı’nın iş ve işlemleri, faaliyetleri değerlendirilirken; Vakfın kuruluş amacı, vakıf gazete ve gazeteyi yayımlayan şirket arasındaki birbirini bütünleyen, ayrılmaz nitelikteki işlev, amaç ve yapısal birliktelik göz önünde tutulmalıdır. Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin ‘Başlangıç’ bölümünde, ‘Cumhuriyet Gazetesi, amacının toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemi ile belirlenmiştir. (…) Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak (…) bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

“Vakfın amacı” başlıklı üçüncü maddesinde ‘Vakfın amacı; yayınını sürdüren Cumhuriyet gazetesini (…) desteklemek’ şeklinde yine açık ve net olarak belirlenmiştir. Bu durumda, Cumhuriyet Vakfı’nın kuruluş amacı, faaliyetlerinin, iş ve işlemlerinin çerçevesi, kapsam ve mahiyeti hiçbir tereddüde yer vermeyecek kadar açıktır. Cumhuriyet gazetesinin yayınını sürdürmesine tüm olanakları ve gücüyle destek olmak; bu vakfın varlık sebebidir. Cumhuriyet Vakfı ile yayımcı şirket Yenigün A.Ş, arasındaki iç içelik, bağımlılık, organik ve yapısal birliktelik, amaç beraberliği, her iki kurumun ortak yararları olduğunu açıkça göstermektedir. Bu iki kurumun birbirleri arasındaki iş ve işlemlerde buna göre değerlendirilmelidir.”

Cumhuriyet Vakfı’nın, İstanbul, Şişli’de bulunan taşınmazı 17 Aralık 2015’de 2.400.000 TL bedel karşılığında satması nedeniyle en az 100.000 TL en çok 933.333 TL zararın oluştuğu ileri sürülerek vakfın zarara uğratılması eyleminden ötürü de TCK 155/2. maddesi uyarınca cezalandırılma istenilmiş. Hukuka, objektifliğe değil de düşmanlığa, ne pahasına olursa olsun suçlamaya odaklanmış bir araştırma ve soruşturmanın insanı hangi dramatik konuma düşürdüğünün en bariz örneklerinden biri ile karşı karşıyayız.

Cumhuriyet Vakfı yönetimi taşınmazı satmaya karar veriyor. Buna yetkisi var mı? Kuşkusuz evet. Birilerinden izin alması gerekiyor mu? Hayır. Ne yapması gerekir? Objektif bir rayiç değer araştırması. Peki yapmış mı? Evet. Satacağı taşınmazın rayiç değerini güvenilir, yetkin, ehliyetli, alanındaki uzmanlığı tescilli ve lisanslı bir kuruluşa mı yaptırmış? Evet. Peki kime yaptırmış taşınmazın rayiç değer ekspertizini? Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye. Gayrimenkul değerleme sektöründeki en eski, en köklü, en güvenilir, en uzman kuruluşlardan birisi olan bu değerleme şirketi, Vakıflar Genel Müdürlüğünün sahibi olduğu Vakıfbank AŞ’nin bağlı kuruluşu. Türkiye’de kurulu vakıfların çoğunluğu, zorunluluk olmamasına karşın, ileride herhangi bir şaibeye ve sıkıntıya yer verilmemesi için değerleme işlerini, aynı genel müdürlüğün iştiraki olan bu değerleme şirketine yaptırır. Cumhuriyet Vakfı da aynı şekilde davranmış. Ama niyet kötü olunca bakın nasıl bir tablo çıkmış ortaya. VGM Teftiş Kurulu müfettişleri, kendi kurumunun sahibi olduğu işindeki lisanslı ve yetkili kuruluşunun verdiği değerleme raporuna itibar etmeyip, ne lisansı ne de uzmanlığı olan bazı kurum çalışanlarına yeni bir rapor hazırlatmış. Gerçekten bu kadar mı gözünüzü kararttınız? Taşınmaz satışının rayiç değerinden satılıp satılmadığını araştıran VGM müfettişi, kendi kurumunun bu konudaki lisanslı ve uzman kuruluşunun değerleme ve raporuna itibar etmeyip, ne lisansı, ne uzmanlığı, ne ehliyeti bulunan gerçek kişilerin mütalaasına itibar ederek, bunun üzerinden suçlama ve suç yaratmaya çabalıyor. Bir kez daha pes doğrusu!..

Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin Ankara ili Çankaya ilçesindeki taşınmazını 19/11/2015 tarihinde yaptırılan 2.500.000 TL ekspertiz değerine karşılık, yaklaşık bir ay sonra 16/12/2015’te 2.900.000 TL bedelle satmışız. Satın alan firma ise bu satıştan yaklaşık üç ay sonra aynı taşınmazı 3.563.600.- TL bedelle satmış. Müfettişliğe ve onun yazdığı raporu esas alan iddianameye göre taşınmazı vakıftan alan firmanın üç ay sonra yaptığı satış bedeli ile aradaki fark şirketin zararı sayılırmış. Böyle bir mantıkla suçlama yöneltmek, bu şekilde bir çıkarım yapmak ve buradan da suç üretme çabası ancak bunu iddia edenleri gülünç duruma düşürür. Cumhuriyet gazetesi banka kredisi kullanarak 2010 yılında edindiği bu taşınmaz için 2015 yılının sonuna kadar beş yıl müddetle her ay kredi taksiti ödemiştir. Kredi borcunu kapatınca, taşınmaz üzerine banka lehine konulmuş ipoteği kaldırtarak, taşınmazın devredildiği Doğan Dış Tic. AŞ’ye olan birikmiş gazete kağıdı borcunun bir kısmını ödeme amaçlı olarak işbu taşınmazı devretmiştir. Taşınmazın değeri yine Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye yaptırılmış, alıcı firma ile yapılan mutabakat gereğince belirlenen ekspertiz değerinden 400.000.-TL daha yüksek bir fiyat karşılığında satış işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu satış bedeli ise söylendiği gibi alıcıya olan gazete kağıdı borcuna mahsup edilmiştir. Alıcı firmaya, işbu taşınmaz satışı nedeniyle düzenlenen faturanın bir örneği 18.klasörün 10. sayfasındadır. Bakıldığında KDV doğmadığı ve bu nedenle taşınmazın satışından şirkete sağlanan menfaatin net 2.900.000 TL olduğu anlaşılmaktadır. Alacağına karşılık 2.900.000.-TL’ye taşınmazı satın alan Doğan Dış Tic. AŞ ise 25.3.2016’da bu taşınmazı üçüncü şahıs olan Alter Ltd.Şti’ne iddianamede belirtildiği gibi 3.563.600 TL’ye satmış. Ama iddianamede bir ayrıntıya özellikle yer verilmemiş. Tabii müfettişlik raporunda da müfettişler ilgili Alter Ltd.Şti’ne anılan taşınmazın ne kadar bir bedelle satın aldıklarını sorunca aldıkları cevap 3.020.000.-TL net satış fiyatı +543.600.-TL %18 KDV olmak üzere toplam 3.563.600 TL’ye satın aldık demişler. Yani ödenecek KDV’yi düşünce satıcı Doğan Dış Ticaret AŞ’nin eline bu satıştan net 3.020.000.-TL kalıyor. Bizden net 2.900.000.-TL ödeyerek satın aldığı taşınmazı, üç ay sonra 3.020.000.-TL net satış değerinden elden çıkardığı için, yani üç ay sonra 120.000.-TL daha fazla fiyata sattığı için biz şirketi zarara uğratmış ve güvenini kötüye kullanma suçunu işlemiş sayılıyoruz. Ayrıntıya girersem Doğan Dış Ticaret AŞ’nin üç ay sonra 120.000.-TL’lik satış farkı kazancı nedeniyle ayrıca taşınmaz satışından doğan kazanç miktarı üzerinden vergi ödeyeceğini, bizim ise beş yıl elimizde tuttuğumuz ve beş yıl sonra sattığımız için herhangi bir vergi yükümlülüğümüz olmadığını ve daha bir çok gereksiz bilgiyi de anlatmam gerekecek.

Bu konuda son olarak şunları söylemek istiyorum:

Birincisi vakıflar ticaret şirketi değildirler. Faaliyetlerinin amacı, ticaret şirketlerinde olduğu gibi kârlılık değil, vakfedenin resmi senede geçirilmiş arzusunu gerçekleştirmektir. Cumhuriyet Vakfı’nın vakfedeni, vakfettiği şeyin ve kurduğu vakfın yegane amacının Cumhuriyet gazetesinin yaşamasını sağlamak, onu desteklemek olduğunu açık bir şekilde resmi senette yazmıştır. Dolayısıyla vakıf yöneticileri ticari bakımdan kar-zarar endeksli bir faaliyet ile değil, vakfın amaçları endeksli bir faaliyetle değerlendirilebilir. Vakfın kar amaçlı bir ticari faaliyet değil, belli bir amaca (ki bu amaç Cumhuriyet gazetesini desteklemek olarak yazılıdır.) tahsis edilmiş mal varlığı olduğunu anımsamak yararlı olacaktır. Her ne kadar vakıflar müfettişliği ve savcılığın farklı düşündüğü anlaşılmakta ise de bizim gazetecilik faaliyeti ile ilgili düşünce ve değerlendirmemiz şöyledir:

Tıpkı adalet, yargı, sağlık ve eğitim faaliyetlerinde olduğu gibi gazetecilik faaliyetinin de öncelikli ve belirleyici işlevi, amacı kâr elde etmek, sahiplerine ya da hissedarlarına ticari kazanç sağlamak değildir. Gazetecilik faaliyetinin öncelikli amacı, kamu yararıdır. Bu nedenle serbest bir ticari faaliyet olduğu kadar ve ondan da önce demokratik bir toplum bakımından olmazsa olmaz nitelikte bir kamusal hizmettir gazetecilik. Cumhuriyet gazetesini kar amaçlı bir ticari faaliyet olarak görmeyip, bu kıymetli markayı vakfeden sahipleri gibi, onları takip eden gazete yöneticilerinin de gazetecilik faaliyetine yaklaşımı bu yöndedir. Görülmüştür ve görülmektedir ki, gazetecilik kara, kazanca endeksli bir faaliyet olarak yapıldığında, bunun bedeli haberden, gerçeklerden feragat olmakta, gazetecilik amaç ve anlamını yitirmekte, kaybeden ise demokrasi ve halkın kendisi olmaktadır.

III. Bilirkişiler

Normal olarak insanlar ateşi çıkınca ya da başı ağrıyınca avukata değil hekime giderler. Tıpkı ilaç almak için manava değil eczaneye gidildiği gibi. Hukuki uyuşmazlıklarda bazen bilirkişiye başvurulur. CMK’nın 63. maddesinde yazılı olduğu gibi çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi atanması mümkündür. Örneğin çöken bir inşaatta imalat hatası, malzeme eksiği olup olmadığı konusunda inşaat mühendisine ya da o alanda çalışan bir akademisyene bilirkişi olarak başvurulur. Akla uygun ve mantıklı olan da yasaya uygun olan da, bilirkişinin hangi konuda görüşüne başvurulacak ise o konuda uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti olmasıdır. Ancak, her ne hikmetse konu Cumhuriyet gazetesiyle ilgili bir soruşturma olunca, amiyane tabiriyle herkeste devreler yanıyor; akıl, mantık, yasa yerine abesle iştigal ediliyor. CMK’nın bilirkişi atanmasını düzenleyen 62 ve devamı maddeleri açıkça ihlal ediliyor. Bu yalnızca cezai soruşturma alanında karşılaştığımız bir durum değil. İdari kurumların yaptığı inceleme ve denetimlerde de aynı akıl dışı tutumla karşı karşıya kalıyoruz. Mesela, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Cumhuriyet Vakfı’nın yaptığı toplantı ve aldığı kararların vakıf senedine, Medeni Kanun ve Vakıflar Kanunu hükümlerine göre toplantı yetersayısının tartışmasında araştırmacı uzman olarak kendi kurumundan bir arkeolog görevlendiriyor. Onca hukukçusu, müfettişi olan kurum, konu Cumhuriyet’e gelince her nedense hep aynı kişiyi, mesleği ve uzmanlığı arkeoloji olan birini araştırmacı tayin ediyor.

Ama şimdi konumuz bu yargılama. O nedenle soruşturma aşamasında savcıların yaptırdığı iki bilirkişi incelemesi ve raporunu değerlendirmek istiyorum. Bunlardan birincisi Ünal Aldemir adındaki bilirkişiye yaptırılan inceleme. Kim bu bilirkişi ve hangi konuda görüşüne başvurulmuş? Bilirkişi atama tutanağına bakılınca hangi konuda görevlendirildiğine dair bir veri yok. Bilirkişinin 24 Ekim 2016 tarihinde düzenlediği raporu ile daha sonra verdiği tarihsiz rapordan anlıyoruz ki, bilirkişi kendisini “iletişim ve bilişim uzmanı” olarak gösteriyor. Peki gerçekten öyle mi? Bu bilgi doğru mu? Belli değil… Mahkemeniz uygun görürse CMK’nın 68. maddesine göre açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağrılmasını istiyorum.

Kendisine soracağımız sorular çerçevesinde meselenin aydınlığa kavuşacağına inanıyorum. Bu davanın temelini oluşturan suçlamalar, suçlamalara dayanak gösterilen haber ve yazılar, başka medya sitelerinden aktarılıp suçlamaların delili olarak yer verilen yorum, analiz ve eleştirileri içeren bu bilirkişi raporunda ne varsa aynen iddianameye geçirilmiştir. İddianamenin temeli, dayanağı, suçlamaların kaynağı ve ilgili haber ve yazıların hepsi bu bilirkişi raporundan alınmıştır. CMK’nın “Bilirkişi olarak atanabilecekler” başlıklı 64. maddesinde bilirkişilerin adli yargı adalet komisyonlarının düzenlediği listeden seçilmesi gerektiği, ancak atama kararında gerekçesi gösterilmek suretiyle bu listelere girmeyenler arasından da bilirkişi seçilebileceği belirtilmiştir. Savcılığın atadığı ve raporun altında kendisini “İletişim ve Bilişim Uzmanı” olarak tanıtan Ünal Aldemir’in adı Adli Yargı Adalet Komisyonu’nun yayınladığı bilirkişi listelerinde yok. Öyleyse kanun hükmü uyarınca, gerekçesi gösterilmek suretiyle liste dışından atanmış olsa gerekir. Dosya eklerine baktım 30 numaralı klasörde 14.10.2016 tarihli, altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam, zabıt katibi Sevgi Karadeniz ve bilirkişi Ünal Aldemir’in imzaları olan “Bilirkişi Yemin ve Evrak Teslim Tutanağı” var. Üç satırlık tutanağı okuyunca, kanunun aradığı gerekçeye hiç değinilmediğini görüyorsunuz. Oysa kanun diyor ki bilirkişi liste dışından seçilecekse, gerekçesi gösterilmelidir. Tutanağa bakıyorsunuz, ima yoluyla bile olsa gerekçeye dair tek bir kelime yok. Doğrusu 10 gün gibi çok kısa bir sürede bu derecede ayrıntılı bir rapor hazırlayan bu yetenekli bay Ünal Aldemir’i merak ettim. Raporu okuyunca merakım daha da arttı. Acaba savcı bu kişiyi nereden bulmuştu, kimin aracılığıyla ulaşmıştı? Tutuklu olduğum için araştırma şansım yoktu. O nedenle arkadaşlarımdan, avukatlarımdan rica ettim. Bu bilirkişi kimdir, kimin nesidir, necidir, internet üzerinden açık kaynaklardan basit bir arama yapar mısınız, dedim. Ulaştığımız sonuçlar şu oldu. Bu şahıs, yani bilirkişimiz Ünal Aldemir 2007- 2011 yılları arasında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mühendislik Fakültesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyup, mezun olmuş. Yani Bilgisayar Mühendisi genç bir arkadaş. Acaba ulusal ve uluslararası kamuoyunun yakın ilgisi ve gündeminde yer alan bir soruşturmada, ülkenin en eski, en köklü gazetesindeki haber ve yazıları okuyup, gazetecilik, haber, ceza hukuku, suç ve terör propagandası bağlamında değerlendirmek için bilirkişi olarak 26- 28 yaşlarındaki bir bilgisayar mühendisini tayin etmek size de kuşkulu ve tuhaf gelmiyor mu? Bu bilgisayar mühendisi bizim -ve sanırım mahkemenin de- bilgisinde olmayan hangi bilgi, yetenek ve uzmanlığından dolayı böyle zor bir göreve atanmıştır?

Yine açık kaynaktan ilk elde görülebilen bilgilere göre kendisi 2012 yılında www.haber10.com adresindeki haber sitesinin yazarı olmuş. Başbakanlık, AFAD ve TİKA gibi kamu kurumlarında, siyasi iktidara yakınlığı ile bilinen SETA’da gönüllü çalışma deneyimi varmış. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Ardeşen Meslek Yüksek Okulu’nda okutman olarak görevliymiş. Bilirkişimizin Twitter hesabından paylaştığı üç örnek tweeti de aktarırsam, sanırım bir fikir edinmek mümkün olacaktır. Bilirkişimiz; 17 Mayıs 2017’de, “Reisin korumaları Amerika’nın göbeğinde PKK’lı teröristleri haşat ediyor ve dünya güzelleşiyor” paylaşımında bulunmuş. 4 Haziran 2017’de AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’nin şehit ailesi ziyaret fotoğraflarını paylaşmış. 5 Haziran 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir fotoğrafını “reis yine derin bakmış” yazısıyla birlikte tweetlemiş. Bu verilerden sonra, bilirkişinin, Cumhuriyet gazetesine yönelik bir soruşturmada ne kadar tarafsız davranmış olacağı hakkında bir fikir sahibi olmak sanırım çok da zor olmaz. Mesleğine, eğitimine az önce değinmiştim. Şimdi geliyorum, bu bilirkişinin on günde hazırlayıp tamamladığı bilirkişi raporuna…

Raporun başında şöyle yazıyor:

“(…) Bilirkişi olarak görevlendirildim. Açık kaynaklardan ve gazete arşivlerine dayanarak hazırlamış olduğum rapor aşağıdadır. Manipülasyon bir dayatma yöntemidir. Yine manipülasyon insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodudur.” (s.1)

Manipülasyonu insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodu olarak tanımlayarak Cumhuriyet gazetesinin manipülasyon ile gerçeği perdelediği tespitini yapan (bkz. s.2,par. 4) bilirkişi, raporunda bizzat kendisi manipülasyona başvuruyor; gerçeği perdeliyor. Bu aşamada, uzmanlığı ve bilgisi bulunmayan, bilirkişi olma yeterliliği olmadığı apaçık birinin imzasını taşıyan raporun her satırını çürütmek gibi bir çabaya girişmeyeceğim. Ama bu bilirkişi raporunun ne derece şaibeli olduğunu, mahkemeyi yanıltmak için gerçeği perdelediğini gösteren tek bir örnek vermek istiyorum. Raporun 12 -13. sayfalarında “Cumhuriyet Gazetesi: Cadı Avı Başladı” ara başlığıyla şu ifade ve tespitlere yer verilmiştir:

“Kanlı darbe girişimine karşı demokrasi nöbeti başlatan ve illegal her türlü girişime alanlarda tepkisini koyan vatandaşları ise 19 Temmuz 2016 günü Cumhuriyet gazetesi manşetten hedef gösterdi. Dünya basını bile ‘demokrasi şöleni’ havasında gerçekleşen barışçıl gösterileri takdirle karşılarken Cumhuriyet gazetesi haberinde ‘meydanlarda demokrasiden söz eden yok’ ara başlığını kullandı. Devletin darbecilere yönelik hukuki mücadelesini ise ‘Cadı avı başladı’ manşetiyle sulandırmaya çalıştığı gözlemlendi. Darbe karşıtı gösterileri ‘nefret’, FETÖ’den açığa alınıp ihraç edilenleri ‘tasfiye’ olarak nitelendirerek gazete algı operasyonuna girişti.”

Bu satırların hemen altında ise gazetenin o günkü “Cadı avı başladı” manşetinin yer aldığı birinci sayfasının görüntüsü yapıştırılmış. Açık söyleyeyim, raporu ilk okuduğumda dikkatimi çekmemişti. Ama sonra birdenbire dehşetle fark ettim. Bilirkişi, Cumhuriyet gazetesine atfettiği manipülasyon, gerçeği perdeleme ve algı operasyonunu bizzat raporda yapmıştı. Raporda yer verilen gazetenin muhtelif tarihli birinci sayfa görüntüleri ile karşılaştırınca, “Cadı avı başladı” manşetinin olduğu 19 Temmuz 2016 tarihli birinci sayfa görüntüsünde bir eksiklik olduğu anlaşılıyordu. Cumhuriyet gazetesinin logosu, görüntüsü verilen birinci sayfada yoktu. Bunun üzerine 19 Temmuz 2016 tarihli gazetenin birinci sayfasının orijinal görüntüsüne baktım. 29 numaralı klasördeki 3/11/2016 tarihli, 102 sayfalık “açık kaynak tespit tutanağı”nın 98. sayfasında var. Buradaki birinci sayfanın tam görünümü ile bilirkişinin raporuna yansıttığı birinci sayfanın görünümünü yanyana koyup karşılaştırmanız, gizlenmek istenen gerçeği, yapılmaya çalışılan algı operasyonunu apaçık gösteriyor. Birinci sayfanın orijinalinin görüntüsünde, birinci manşet haberin, “Halka ateş açın diye başladılar, kaçalım diye bitirdiler” spot yazısıyla, “Darbecilerin ihanet konuşmaları” başlığının olduğu, sayfanın ortasındaki ikinci manşetin “Cadı avı başladı” şeklinde ve sayfanın alt taraflarındaki üçüncü manşetin ise, “Darbe girişiminin komuta kademesi yargıya hesap veriyor” spot yazısıyla, “Cuntacılar adliyede” başlığı olduğu net olarak görülüyor. Ancak Cumhuriyet gazetesine manipülasyon yapmakla, gerçeği perdelemekle ve algı operasyonu yapmakla itham eden bilirkişi, Cumhuriyet’in darbecilerle ilgili manşetlerini gizlemek, perdelemek, algı operasyonu yapmak için orijinal birinci sayfanın üstünü ve altını keserek, raporuna yalnızca sayfanın işine gelen kısmının görüntüsünü alıyor. 36 sayfalık bilirkişi raporunu okuduğunuzda, iddianamenin temelinin bu rapor olduğu görülüyor. Demek oluyor ki dünyayı ayağa kaldıran, ülkenin en eski, en saygın ve köklü gazetesinin 16 yöneticisinin gözaltına alınmasına, 10’unun 9 aydır tutukluluğuna neden olan suçlamanın kaynağı da, dayanağı da 26-28 yaşlarındaki, özellikleri ve kimliği az önce belirtilen bir bilgisayar mühendisiymiş. Şaka değil. Böylesine şirazesinden çıkmış bir yargı sistemi ve aklını yitirmiş bir ülke…

Bir başka bilirkişi raporundan daha söz edeceğim. Bu defaki bilirkişi raporunun yanında Ünal Aldemir’in yukarıda anlattığımız raporunun zemzem suyu ile yıkanmış sayılması gerekeceğini teslim etmem lazım. Dosyamızın eklerini incelerken 3 no’lu klasörün 77. sayfasında bir bilirkişi raporu daha gördüm.

20 Aralık 2016 tarihli bu bilirkişi raporu hukukumuzda sanırım ilk defa uygulanan bir yenilik getiriyordu. Bilirkişi gizliydi. Kimliği gizlenmiş bir bilirkişi incelemesi ve raporu ile ilk kez karşılaşıyordum. Soruşturmayı yürüten savcılık “gizli tanıklık” kurumundan sonra “gizli bilirkişilik” kurumuna da ihtiyaç olduğunu düşünmüş olacak ki, bu konuda bir yasal dayanağa, yeni bir yasal düzenlemeye gerek olmaksızın “ben yaptım oldu” mantığıyla fiilen uygulama yapmış. Kısmet bizeymiş!.. 20 Aralık 2016 tarihini taşıyan ve bilirkişi denilerek adı,soyadı, uzmanlığı, mesleği ve sair başkaca hiçbir bilgiye yer verilmeden sadece belirsiz bir imza atılmış olan bu raporda ne yazıyor, ne gibi tespitler, uzman görüşü yer alıyor?

Raporun girişinde “Cumhuriyet Başsavcılığınızın 2016/97293 soruşturma sayılı dosyası üzerinde bilirkişi incelemesine karar verilmiş olup 2/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağı ile resen bilirkişi olarak tayin edildim” deniliyor. Unutmadan belirteyim, sözü edilen bu 02/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağını dosya ekleri arasında bulamadım. Eğer yoksa, savcılıktan bu tutanağın neden dosyaya konulmadığının sorulmasını ve bir örneğinin istenmesini talep ediyorum. Çünkü az sonra değinileceği gibi kendi alanında benzersiz bir şaheser niteliğindeki bu bilirkişi raporunun bütün unsurlarıyla ibret-i alem için dosyada bulundurulması çok yararlı olacaktır.

Raporun giriş yazısının devamında şu ifadeler var:

“Tarafıma tevdi edilen 18/10/2016 tarihli ve 24/08/2016 tarihli iki adet MASAK Raporu ve ekinde MASAK tarafından yapılan incelemelere ilişkin hesap hareketlerinin yer aldığı iki adet CD üzerinden yapılan incelemelerimize ilişkin ‘Bilirkişi Ön Raporu’ yazımız ekinde sunulmaktadır. (…) Raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde dökümü yapılan şahıs ve kurumlar hakkındaki ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelerin yine raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde belirtilen kurum ve kuruluşlardan temin edilerek tarafıma tevdii halinde ayrıntılı bilirkişi raporu tanzim edilebileceği değerlendirilmektedir.”

Raporun giriş sayfasının ekinde toplamı 28 sayfa olan bir bilirkişi raporu yer alıyor. Bu rapordan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. Böylece, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri şahsında doğrudan gazeteyi hedef alan bu soruşturmaya yönelik seviyesizlik, ciddiyetsizlik, kalitesizlik gibi nitelendirmenin ölçülü olup olmadığı daha iyi anlaşılabilecektir. Raporun 2. sayfasında yer verilen bir tespit şöyledir:

“3-Hikmet Aslan Çetinkaya’nın 1967- 1991 yılları arasında çalıştığı Cumhuriyet Gazetesi AŞ’nin ortaklarına ilişkin bilgiye rastlanmadığından söz konusu ortakların kimler olduğunun tespit edilerek aralarında terör örgütleriyle irtibatı ve/ veya iltisakı olan kişiler olup olmadığının incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.”

Bir başka tespit şöyledir:

“Akın Atalay tarafından banka hesaplarından havale/ EFT yoluyla para gönderdiği (…) ve Ceza Hukuku Derneği kurucu ve yöneticilerinin şahıs ile aralarındaki parasal ilişkiler ve nedenlerinin ortaya konulmasının gerektiği değerlendirilmektedir.” (rapor s. 15)

Rapor, “Önder Çelik’in kızı Ezgi Çelik’e gönderdiği havale/ EFT toplamına oranla Ezgi Çelik’in babası Önder Çelik’e 2 kat fazla havale EFT göndermesinin izaha muhtaç olduğundan araştırılması gerektiğini” bile söylüyor.(s.17) Nasıl olur da bir baba – kız ilişkisinde kızı babasına daha fazla para gönderebilir, bu izaha muhtaçtır diyor. Ne denir?..

Sonuç kısmında, savcılığa dosyadaki 12 şüpheli bakımından muhtelif kurum ve kuruluşlardan istenmesi gereken bilgi ve belgeleri sayıyor. Neler yok ki ? Şimdi “meçhul bilirkişinin” 12 şüpheli hakkında hangi kurumlardan ne tür bilgi ve belgeleri istediğine biraz daha yakından bakalım.

Meçhul bilirkişi diyor ki;

– Bankalar Birliği üyelerinden (yatırım, katılım ve mevduat bankalarına) bu 12 kişinin,

a) geçmişten bugüne kapalı ve halen açık hesaplarının hesap hareketleri,

b)açık ve kapalı kartları dahil kredi kart ekstreleri,

c) kiralık kasaları,

d) bugüne kadar verilen kullanılan ya da kullanılmayan çekler, bu kişilere verilen çekler,

e) Bu kişilerin aldığı ve verdiği senetler,

f) Western Union işlemlerinin yazılı olarak talep edilmesi gerekir.

Ayrıca, Merkez Bankası’ndan da bu kişilerin yurtdışı havale, EFT ve Western Union işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Yine PTT’den, Merkezi Kayıt Kuruluşundan, Takasbank’tan Türkiye Aracı Kuruluşlar Birliği’nden, Türkiye Sigorta Birliği’nden bu 12 şüphelinin hesap bilgilerinin, hesap hareketlerinin, kurum nezdindeki tüm bilgilerinin ve her türlü sigortacılık işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden adı geçen bu şüphelilerin, Türkiye sınırları içinde eski ve yeni malik oldukları taşınmazlarının, tüm eski ve yeni maliklerini, taşınmazların edinme bedellerini ayrıntılı olarak gösteren bilgilerin talep edilmesi gerekir.

Bunlar da yetmez!..

Bu şüphelilerin vukuatlı nüfus örneklerinin çıkartılarak aile bireylerinin belirlenmesi ve yukarıda sayılan bilgi ve belgelerin aynısının her bir şahsın aile bireyleri hakkında da ayrıca istenmesi gerekir.

Evet “meçhul bilirkişinin” raporundaki tespit ve araştırılması istenen hususlara dair görüşleri böyle. Kolayca anlaşıldığı gibi bu bir suç soruşturması değil. Kafayı taktıkları 12 kişinin bütün ailesini de kapsayacak şekilde doğumlarından başlayarak yaşamlarının en ayrıntılı şekilde araştırılıp soruşturulmasıdır. Burada kalsaydı, böylesi bir raporun yazarı için şifa dileyerek konuyu noktalardık. Ama durum şakayı kaldırmıyor. Çünkü soruşturma savcısı, kimliğini gizlediği bu “meçhul bilirkişinin” raporunda ne öneriliyorsa aynen yerine getiriyor. Anılan kurumlara müzekkere yazarak talep edilen bilgi ve belgeleri göndermesini istiyor. Hem de aynen bilirkişinin söylediği gibi şüpheli 12 kişinin vukuatlı nüfus kayıt örneklerini çıkararak, bu 12 kişinin yanına anne ve babalarını, kardeşlerini, eşlerini, çocuklarını ve torunlarını eklemiş. Bunlar içinde aynı araştırma, bilgi ve belgeler istenmiş. Hızını alamamış, bu şüphelilerin eski eşlerinin de aynı şekilde araştırılmasını istemiş. Başka örneklerde var ama çarpıcı olduğu için yalnızca bir tane örnek vermekle yetiniyorum. Şüphelilerden birisinin bundan 44 yıl önce boşandığı birinci eski eşiyle 26 yıl önce boşandığı ikinci eski eşi de araştırma soruşturmanın kapsamına dahil edilmiş. Bu kadarına pes artık demeyecek miyiz? Olmuş bir savrukluk denilerek geçiştirilebilecek bir durumla mı karşı karşıyayız? Bir ara toplam yapalım. Ortaya nasıl bir resim çıkıyor.

Suç: FETÖ’ye yardım

Suçlanan: Cumhuriyet gazetesi

Suçlayan: FETÖ üyeliğinden ve FETÖ adına hükümeti devirmeye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılanmakta olan, kanunen savcı adayı olması mümkün olmamakla beraber hala daha savcılık yapan biri.

Tanıklar: Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce…

Bilirkişileri az önce anlattığım kişiler. Ve bu seviye ve kalitede yürütülen soruşturma nedeniyle dokuz aydan beri tutukluyuz. Bu tabloya ne denilebilir, nasıl anlatılabilir bilemiyorum. En iyisi tutuklama talebiyle çıkarıldığım Sulh Ceza Hakimliği önündeki cevabımı tekrarlayayım. Suçlayana, suçlamaya, delil olarak gösterilenlere, tanıklara ve bilirkişilere bakarak bir kıssa anlatmak istediğimi, ilgilisinin buradan gereken hisseyi alabileceğini söylemiştim. Yeri ve zamanı geldi, tekrar anlatmam lazım:

Padişah IV. Murat döneminde ayyaşlığı ile ünlü Bekri Mustafa adında bir derviş varmış. Sürekli şarap içerek her daim alkollü olan Bekri Mustafa bir gün caminin önünden geçmektedir. O sırada camide kaldırılmak üzere bekleyen bir cenaze vardır. Cemaat epeydir beklemesine karşın cami imamı ortalıkta yoktur. Cemaatten bazıları, yoldan geçmekte olan Bekri Mustafa’yı görünce, kılığına- kıyafetine, sakalına, cüppesine ve heybetine bakarak “Hocaefendi ne olursun gel, şu cenaze namazını kıldırıver, cenazeyi ortada bırakmayalım” der. Bekri Mustafa, “Ben hoca moca değilim, benim kıldırdığım namazda geçerli olmaz” dese de, sesini duyuramaz, kimseyi inandıramaz, yaka paça musalla taşının önüne getirilir. Namaz kılınıp iş bittikten sonra, Bekri Mustafa tabuta eğilir ve kimsenin duyamayacağı şekilde mırıldanarak birşeyler söyler. Bu durum ilgisini çeken cemaatten biri, daha sonra Bekri Mustafa’ya sorar: “Hocaefendi, tabutun başında fısıltıyla neler söyledin ki?” Bekri Mustafa cevap verir: “Merhum’a dedim ki, sen şimdi ahirete gidiyorsun, orada sana sorarlar, dünyanın hali nedir, neler oluyor diye; uzun uzadıya anlatmana gerek yok, Bekri Mustafa imam olmuş, namaz kıldırıyor dersen onlar anlar dedim!..” Ben de ülkemizdeki hukukun ve yargının halini, soranlara diyorum ki; Cumhuriyet Gazetesi FETÖ’ye yardım etmekle suçlanıyor ve bütün yöneticileri bu suçtan tutuklu.Akıl sağlığını koruyan herkes hemen anlıyor.

IV. MASAK raporları – Şüpheli para hareketleri

MASAK raporları hakkında:

18/10/2016 tarihli MASAK mali analiz raporunun 12. sayfasında Cumhuriyet Vakfı ile ilgili olarak şu tespit ifade edilmiştir:

“(…) MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; ilgili kişi ve kuruluşlardan, Başkanlığımızca hazırlanan PKK / KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında PKK / KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından başkanlığımıza gönderilen yazılarda adı geçen herhangi bir kişi veya kuruluşa rastlanılmamıştır.”

Yenigün Haber Ajansı A.Ş. açısından elde edilen mali analiz sonuçlarından dokuz tane işleme, iddianamenin 239-240. sayfalarında şüpheli para hareketleri olarak yer verilmiştir. İddianamede sekizi FETÖ/PDY ve biri de PKK soruşturmalarında şüpheli görünen kişi ve kurumlarla gazete arasındaki şüpheli para hareketleri iddiasını teker teker cevaplayacağız. Ama önce bunları MASAK raporundan iddianameye şüpheli “para hareketleri” diye niteleyerek aktaran savcılığın, MASAK raporunda yer verilen nihai değerlendirmeyi görmezden gelmesini, dikkate almamasını da altını çizerek dikkate sunuyoruz. MASAK raporunun 9 -11. sayfalarında bu dokuz işlem ayrıntılı olarak tek tek sıralandıktan sonra nihai değerlendirme olarak şunlar yazılıdır:

“GİB ve TCMB verileri üzerinden yapılan sorgulamalar neticesinde, analiz konusu firmaya [Yeni Gün AŞ – AA] ilişkin elde edilen havale ve EFT verilerindeki toplam işlem hacminin, firmanın kendi hesapları arasında gerçekleşen işlemler hariç olmak üzere, yaklaşık olarak 230 milyon lira tutarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda; ayrıntıları yukarıda ifade edilen ve başkanlığımızca hazırlanan PKK/KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında veya PKK/KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından Başkanlığımıza gönderilen yazılarda doğrudan adı geçen kişi ve kuruluşlar ile gerçekleşen parasal işlemlerin toplam işlemler içerisindeki hacminin oldukça düşük bir orana tekabül ettiği gözlemlenmektedir.”

MASAK diyor ki, 2011-2016 yılları arasında gazetenin toplam işlem hacminin parasal tutarı 230 milyon TL’dir. Bu altı yıl boyunca FETÖ/PDY ile ilgili olarak hakkında şüpheli sıfatıyla kayıtlı bulunanlarla yapılan dokuz işlemin parasal tutarı ise 174.000 liradır. Yani gazetenin toplam parasal işlem hacminin 1000’de 1’i bile değil.

Öyleyse, tek tek cevaplayalım :

1- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’ye, 2014 – 2016 yılları arasında üç işlemde toplam 51.193,67 TL ödeme yapılmış. Peki bu doğru mu? Evet, doğru. 2015 yılında Türkiye’de biri 7 Haziran, diğeri 1 Kasım’da olmak üzere iki kez milletvekili genel seçimleri yapıldı. Türkiye’de yapılan genel seçimlerin sandık bazında sonuçlarını takip edip, bu konudaki verileri abonelerine ya da müşterilerine aktarabilecek kapasite ve olanağa sahip olan yalnızca iki haber ajansı vardı. Bunlardan biri Anadolu Ajansı, diğeri Cihan Haber Ajansıydı. Ülkemizdeki hemen tüm ciddi medya organları,televizyon kanalları, gazeteler, haber siteleri tek bir haber kaynağına bağlı kalmanın riskini taşımamak ve her iki ajanstan gelen verileri karşılaştırmalı olarak okurlarına, izleyicilerine sunmak için hem Anadolu Ajansından, hem de Cihan Haber Ajansından seçim gecesi bu hizmeti satın almaktadır. Gazetemizde bu hizmeti satın almış ve hizmet bedeli ödemiştir.Diğer bir deyişle 2015 yılında iki genel seçim nedeniyle yapılan hizmet alımı sözleşmelerinin bedeli ödenmiş olup, adı geçen firmayla başkaca bir ticari ilişki söz konusu olmamıştır. Mahkemece kuşkuya düşülmesi halinde ve gerek duyulursa başta Kanal D, CNN Türk, Habertürk, Show TV, Star TV, Fox TV, Hürriyet Gazetecilik A.Ş, Milliyet Gazetesi, Habertürk Gazetesi, NTV televizyonu gibi medya kuruluşlarına yazı yazılarak Haziran 2015 ve Kasım 2015’teki milletvekili seçimlerinde Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’den hizmet satın alıp almadıkları, eğer aldılarsa düzenlenen fatura örneği ve yapılan ödemeye dair bilgi istenmesi de yararlı olacaktır.

2- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Kaynak Medya AŞ’ den 2014-2016 yılları arasında sekiz işlemde toplam 41.490,85 TL reklam geliri elde etmişiz. Doğru mu? Evet 41.000-TL değilse de 37.000-TL’si doğru. Kaynak Medya AŞ, içlerinde Bank Asya’nın da olduğu bir çok şirketin ilan ve reklam hizmetlerini yürüten bir şirket gibi görünüyor. Ayrıntı da vereyim: 2014 ve 2015 yıllarında yedi ayrı yayınevinin üniversiteye hazırlık yayınlarından 12 adet reklamın bedeli olarak 22.400-TL ve 3 adet Bank Asya reklamı bedeli olarak 14.875-TL fatura tahsil edilmiş. Peki, Bank Asya’nın ilanı ve reklamını yayınlamış ve reklam geliri elde etmiş olmak FETÖ/PDY ile irtibat, iltisak olduğu, anlamına mı geliyor? Öyleyse son on yılda 2008-2017 arasında diğer gazetelerde yayımlanmış Bank Asya reklamı sayısı ile Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan reklam sayısını karşılaştırmalı olarak gösteren bir tabloyu ekte sunalım. (Ek: 30 Mayıs 2017 tarihli Sözcü gazetesinde yayımlanan tablonun kupürü.) Buna göre, son on yılda Yeni Şafak gazetesinde 309 kez, Sabah gazetesinde 286 kez, Star gazetesinde 177 kez, Akşam gazetesinde 138 kez, Hürriyet gazetesinde 154 kez, Habertürk’te 64, Milliyet’te 52, Posta’da 72, Türkiye gazetesinde 148, Yeni Akit’te 44, Milli Gazete’de 75 kez yayınlanmış Bank Asya reklamı. Aynı zaman diliminde Cumhuriyet’te ise 5 kez, evet sadece 5 kez yayınlanmış. Bu durumda bizim yayımladığımız reklam nedeniyle FETÖ/PDY irtibatı, iltisakı değerlendirmesi yapılıyorsa, diğer gazetelerin yayınladığı reklam nedeniyle aralarındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanılacak kelime bulmak epeyce güç olacaktır.

3- FETÖ’ye aidiyeti, iltisakı olduğu söylenen İpek Üniversitesi’nden 13 Mart 2015 tarihinde 1.000.-TL EFT gönderilmiş. Gazetemiz kayıtlarında arkadaşlarımızın hızlıca yaptığı ilk taramada böyle bir kayda ve EFT girişine rastlanmadı. Aynı tarihte Işık Üniversitesi’ne ait bir reklamın gazetemizin bilim teknoloji ekinde yayınlandığı anlaşıldı. Bunun da karışmış olabileceği değerlendiriliyor. Ama tutara dikkat çekerim, onca yılda hepi topu bin lira.

4-Emniyet Genel Müdürlüğünce FETÖ/PDY ile ilişkili şirketlerden olduğu ve kayyım atanan şirketler arasında yer aldığı belirtilen Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’den 5 Nisan 2016 tarihinde 4.130.-TL EFT ile gazeteye gönderilmiş. İddianamede bu şekilde aktarılınca; okuyanda, dinleyende ilk bıraktığı izlenim, “FETÖ’cü Koza Altın İşletmeleri AŞ”den Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL para gönderilmiş şeklinde oluyor. Amaç kuşku yaratmak, kafa karıştırmak, manipülasyon yapmak olunca gerçeği karartmak için bu kadar bilgi verirsiniz ve istediğinizi gerçekleştirirsiniz. Keşke savcılık gerçeğin ne olduğunu merak etseydi, sorsaydı… Meselenin aslı nedir peki ? Koza Altın İşletmeleri AŞ, Cumhuriyet gazetesine böyle bir para göndermiş mi gerçekten ve gönderdiyse neden göndermiş? Evet, Koza Altın İşletmeleri AŞ gerçekten de Nisan 2016’da Cumhuriyet gazetesine 4.130.- TL ilan fatura bedeli olarak göndermiş. Bu ilan ilişkisinin de ödemenin de gerçekleştiği tarih Nisan 2016 ayı. Bu önemli. Neden önemli? Çünkü, bu tarihten 5- 6 ay önce bu grubun tüm şirketlerine olduğu gibi Koza Altın İşletmeleri AŞ’ye de Ekim 2015’te kayyım atanmış. Cumhuriyet gazetesine Nisan 2016’da şirket adına yayınlanan bir ihale ilanını verip yayınlatan da, yayınlanan ilanı, fatura bedelini ödeyen de devletin bu şirkete atadığı kayyım. Şirketin adına kayyımın verdiği ihale ilanına bakınca ne görüyorsunuz? Bentley, Lamborghini, Porsche, Cadillac, Chevrolette, Mercedes gibi çok lüks sınıf 22 adet binek aracının kayyım tarafından satılmak üzere ihaleye çıkarıldığını. Şimdi meselenin aslı astarı böyleyken, yalın gerçek bu şekilde iken, üstelik bunu tutuklamayı yapan sorgu hakimliğine açıklamışken bu gerçeği örtbas ederek, gizleyerek iddianamede verildiği haliyle bir FETÖ iltisaklı şirketin Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL gönderdiği algısı yaratmaya çalışmak hukuk adabına, ahlakına sığar mı? Herkesin insafına, vicdanına, ahlakına bırakıyoruz bu sorunun çengelini!..

5- Yine Emn. Gen. Müd. tarafından FETÖ/PDY ile ilişkili olduğu ve kayyım atanan şirketler listesinde yer aldığı belirtilen Feza Gazetecilik A.Ş.’den 30 Eylül 2011 ve 20 Mart 2015 tarihinde iki işlemle Cumhuriyet gazetesine 29.500 TL EFT gönderildiği şeklindeki MASAK tespiti iddianameye aynen aktarılmıştır. Peki işin doğrusu nedir? Şudur: Zaman gazetesi yayın yönetmeni ve Samanyolu televizyonu yayın grubu başkanının da aralarında olduğu bir çok gazeteci ve medya çalışanı 14 Aralık 2014’te gözaltına alınınca, üç gün sonra bu gazete ve televizyona yönelik gözaltıları protesto eden “Özgür Basın Susturulamaz” başlıklı bir metin, kamuoyunca tanınıp bilinen yaklaşık 60 ismin imzası ile bazı gazetelerde ilan olarak yayınlanmıştı. Bu ilanın, 17 Aralık 2014’te yayınlandığı Cumhuriyet gazetesine de ilan bedelini, fatura karşılığı olarak Feza Gazetecilik AŞ ödemiştir.

6-2015 ve 2016 yıllarında iki işlemle toplam 2.758,25 TL EFT’yi Cumhuriyet gazetesine gönderen A.U. isimli şahsın, TUSKON Konfederasyonu’na bağlı yedi federasyon ve 180 derneğin kurucu üyeleri ve yönetim kurulu üyelerinin yer aldığı isim listesinde bulunduğu bilgisine iddianamede yer verilmiş. Bu şahıstan 2015 ve 2016’da hepsi toplam 2.785.-TL reklam fatura bedeli tahsil edildiği anlaşılıyor. Kim bu A.U. adlı şahıs? Ankara ilinde Apostrof adıyla faaliyet gösteren bir reklam ajansının sahibi. Biri 2015’te, biri 2016’da iki tane reklam vermiş. İkisinin toplam reklam bedeli de 2.785.-TL. Hepsi bu kadar. Aynı reklam ajansının öteki gazetelere verdiği reklam bedeline baksanız, ağzınızdan çıkacak en iyimser sözlerin “Savcı, Cumhuriyet gazetesine şaka yapıyor” olması lazım.

7-FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli şahıslar listesinde ismi bulunduğu Emniyet Genel Müdürlüğünce belirtilen Y.T’nin 2014 ve 2015’te dört işlemle Cumhuriyet gazetesine toplamda 3.418,88 TL tutarında EFT gönderdiği iddianameye geçirilmiştir. Yusuf Taşdöken adlı bu şahsın İzmir’de, “Ahtamara” adlı reklam ajansının sahibi olduğunu, üstelik bu ajansın 2014 – 2016 döneminde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmasına aracılık ettiği reklamların fatura bedelinin iddianamede yazdığı gibi 3.418,88 TL değil 7.790 TL olduğunu, buna karşın aynı kişi ve ajansının aynı dönemde Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı üç tane reklam varken, Posta gazetesinde 42 tane, Milliyet gazetesinde 28 tane, Hürriyet gazetesinde 27 tane, Habertürk gazetesinde 26 tane, Sabah gazetesinde 15 tane, Star gazetesinde 26 tane reklam yayımlattığını, (*Kaynak 1 Haziran 2016, Sözcü Gazetesi) 2008 – 2017 yılları arasındaki son on yıllık işlem hacmini esas aldığımızda, Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı reklam sayısının toplamda beş adet olmasına karşın, Star’da 83 adet, Milliyet’te 59, Habertürk’te 55, Sabah’ta 52, Hürriyet’te 46, Yeni Şafak’ta 32, Akşam’da 19 adet olduğunu söyleyelim. Herhalde gerçek tüm çıplaklığıyla görülüyor.

Karşımızda duran resmin tamamına baktığımızda gerçeğin gizlenerek, haksız yere bir algı çalışması yapıldığı açıktır. Bunu da herkesin insaf, hakkaniyet ve vicdan duygusuna bırakıyorum.

8- İddianamenin sekizinci sırada şüpheli para hareketleri arasında saydığı bu işlem nedir? 2014 yılı Mart ayında dört işlemle toplam 40.590.-TL halen Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevini yürüten Murat Hazinedar reklam faturası bedeli olarak Cumhuriyet gazetesine havale göndermiş. Bilindiği gibi son belediye seçimleri Mart 2014’te yapılmıştır. İşte bu dönemde CHP’den Beşiktaş Belediyesi Başkanlığına aday olan Murat Hazinedar Cumhuriyet gazetesine ve web sitesine verdiği şahsi seçim reklamları nedeniyle reklam bedeli olarak toplamda 40.590.-TL ödemiş. Bu durum savcılara tuhaf gelmiş olacak ki iddianamede şüpheli para hareketleri arasında yer verilmiş. Ne diyelim? Bize de savcıların bu tutumu tuhaf geliyor.

9-Cumhuriyet gazetesinde şüpheli para hareketleri arasında sayılan son işlem ise gerçekten şaşırtıcı bir akıl yürütmenin ürünüdür. Şöyle ki;

Cumhuriyet gazetesinde uzun zamandan beri Diyarbakır ve Güneydoğu Bölgesi muhabiri olarak çalışan gazeteci Mahmut Oral’a diğer çalışanlara olduğu gibi her ay düzenli maaş ödemesi yapılmıştır. İşte gazetemiz muhabiri Mahmut Oral, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği adlı bir dernekte 2006 – 2008 tarihleri arasında bir dönem yönetim kurulu üyeliği yapmış. Peki sonra? Bu dernek tarafından yoksul ailelere gıda yardımı yapılıyormuş. Ne var bunda? Hayırlı ve iyi bir iş yapan bir dernek işte. Yok öyle değil. Gıda yardımı yapılan yoksul ailelerin genellikle Kongra-Gel (PKK) terör örgütünün kırsal kadrolarında olan örgüt mensuplarının aileleri olduğuna dair şüpheler nedeniyle 2010 yılında düzenlenmiş bir değerlendirme raporu varmış. İşte o raporda, bu derneğin yöneticileri hakkında terör örgütüne yardım suçundan suç duyurusunda bulunulan kişiler arasında adı geçiyormuş. On yıl önce bir yardım derneğinin yönetim kurulunda bir dönem görev yaptığı için hakkında yedi yıl önce suç duyurusunda bulunulmuş diye gazete çalışanı bir gazeteciye yapılan maaş ödemesinden terör suçu çıkarmaya çalışan aklın sahibi, terör örgütüne üyelikten yargılanıyor ve savcı olarak her ay devletten maaş alıyor.

İddianamede Cumhuriyet gazetesi tüzel kişiliğine (Yenigün Haber Ajansı AŞ) yöneltilen, terör örgütleri ile ilintili, şüpheli para hareketleri iddiasını zannederim yeteri kadar cevaplamış ve açıklamış oldum. MASAK’ın bile “gazetenin aynı dönemdeki işlem hacminin içinde oldukça düşük bir tutar olduğunu” belirtmesini tekrar anımsatıyorum. FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat şüphesi bağlamında “şüpheli para hareketi” diye iddianamede yer verilen şahsımla ilgili iddia ve belgeye geldik.İddianamenin 241. sayfasından aynen aktarıyor ve okuyorum:

“28 Mart 2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500.-TL tutarında EFT gönderdiği Hüseyin Aktaş isimli şahıs hakkında MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; şahsın oğlu olan Atilla Aktaş’ın MASAK Başkanlığı tarafından (…) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen (…)sayılı analiz raporunda, yurtdışındaki ATM’lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Şaban Aydın’a ait olan Boğaziçi (…) Ticaret Limited Şirketi’nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir.”

Burada bir parantez açıp samimi bir itirafta (!) bulunmak isterim. Bu iddianame ve eklerinin içindeki yüzlerce iddia ve belge arasında anlamakta anlamlandırmakta, hem kendime hem başkalarına izah etmekte ve bunu nasıl anlatmalıyım diye düşünüp çözüm yolu bulmakta en çok zorlandığım konu bu oldu.

Yazım ve anlatım şekli nedeniyle anlaşılması gerçekten çok güç ve inanılması gerçekten çok zor olan, fantastik bir irtibatlandırma çalışması ile karşı karşıyayız. 2011 yılı Mart ayının 28. günü 2.500.-TL parayı EFT olarak gönderdiğim Hüseyin Aktaş dışındaki diğer şahıs ve şirketleri tanımadığım ve ne işle meşgul olduklarına dair en ufak bir bilgim de olmadığı için anlatımda kolaylık olması bakımından Boğaziçi Ticaret Ltd. Şti’ni bir varsayım olarak Bursa’daki bir restoran işletmesi diye ele alıp iddiayı tane tane yeniden aktarmam gerekiyor.

28 Mart 2011’de EFT yoluyla 2.500.-TL gönderdiğim Hüseyin Aktaş bir parkeci. Oturduğum evin salonundaki parkeyi yenileme işinin karşılığı olarak kendisine yapılan bir ödeme söz konusu. İşte bundan yola çıkan savcı mealen ve mecazen diyor ki; “Ey Akın Atalay, bundan 6 buçuk yıl önce evindeki parke işlerini yaptırıp karşılığında 2.500.-TL ödediğin Hüseyin Aktaş’ın bir oğlu var. Oğlunun adı Atilla. İşte bu Atilla bir gün Bursa’daki bir restoranda yemek yiyor. Yemek yediği restoranı işleten Boğaziçi Tic. Ltd. Şirketi ile bu şirketin sahibi olan Şaban Aydın hakkında MASAK’ın raporu var. Ver bakalım hesabını!..” Ne desem?

V. KOM Şube analiz raporları hakkındaki beyanım

İddianamede, FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunun maddi unsuru olarak gazetede yayımlanan haber ve yazılar gösterilmiştir. Ama bununla yetinilmemiş, Cumhuriyet gazetesinin yöneticilerini ille de FETÖ/PDY ile irtibatlı, ilgili gösterebilmek için yan deliller araştırılmıştır. FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunu işlediğimin ispatı için başvurulan delillerden birisi de kullandığım telefon numarasının geçmişe dönük olarak iletişim kayıtlarının tespitidir. Telefonumda Bylock, eğitim geçmişimde dershane, cemaat kolejleri, hesaplarımızda cemaatçi olarak bilinen şirket, dernek, vakıf, kişi ve kurumlarla herhangi bir iz, emare, Bank Asya ile mudilik ilişkisi ya da EFT/havale ilişkisi aranmıştır.

Tek bir iz ve emare bulunamayınca da bu defa telefon iletişimlerinin kimlerle yapıldığı, bunlar arasında olağan dışı bir iletişim tespiti olup olmadığı araştırılmış. Oradan da bir şey çıkmayınca şöyle garip bir delillendirmeye gidilmiş. 1 Ocak 2013’ten başlayarak tüm iletişim kayıtlarım incelenmiş, hakkında FETÖ/PDY kapsamında şüpheli olarak soruşturma bulunan ya da Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen kişilerle olan iletişim kayıtları belirlenmiş. Buna göre son dört yıllık dönem içerisinde Bylock kullanıcısı 5 gazeteci ile (dördüyle bir kez, biriyle birden çok kez) telefonla iletişimim saptanmış. Aynı dönemde FETÖ/PDY’den şüpheli olduğu ileri sürülen 6 kişiyle iletişim saptanmış. Böylece FETÖ/PDY ile iltisaklı olmaktan şüpheli toplam 11 kişi ile iletişimde bulunduğum yönündeki HTS kayıtları dosyaya ve iddianameye delil olarak aktarılmış.

Önce trajedi mi, komedi mi, dram mı? Nasıl niteleyeceğimi bilemediğim bir olguya değinmeliyim. Bu kayıtları FETÖ/PDY örgütüne yardım etmek fiilinin delili olarak iddianameye aktaran savcılığın galiba ayna diye bir eşyadan haberi ve bilgisi yok. Bu soruşturmayı yürüten kişi FETÖ/PDY’ye üyelikten sanık. Kendisinin mantığına göre, telefonla görüştüğü herkes FETÖ/PDY’ye yardım suçu işlemiş; kendisinin görüşme kayıtları da bu suçun delili oluyormuş. Adalet Bakanlığı verilerine göre şu anda 4 binin üstünde hakim – savcı FETÖ/PDY iltisakı, irtibatı nedeniyle meslekten ihraç edildi. Bunlardan 2.500’ü tutuklu, 200’ü hakkında yakalama kararı var. Yani her dört hakim savcıdan biri FETÖ/PDY şüphelisi ya da sanığı oldu. Bu adliyede görevli olan hakim ve savcıların her dört meslektaşından birisinin FETÖ/PDY şüphelisi olduğu verisini bir düşünelim. Meslektaşıyla bir kez bile telefonla görüşme yapması nasıl olur da suç delili sayılabilir? Böylesi bir delil yöntemiyle bu ülkede irtibat/iltisak kapsamına girmeyen tek bir kişinin bile kalmayacağının farkında mısınız? Üstelik ne konuştuğunun, neden konuştuğunun bilinmesine bile gerek olmadan.

Düşünebiliyor musunuz, bir FETÖ şüphelisi arkadaşının yedi rakamlı telefon numarasını çevirirken son rakamı yanlışlıkla 1 yerine 2 diyerek tuşlasa ve bu numara size ait olsa yandınız gitti. Soruşturma, delil, yargılama denilerek gelinen nokta burası. Kendi açımdan değil,soruşturma görüntüsü altında bu hukuksuzluğa ve mantıksızlığa maruz kalmış herkes adına itiraz ediyorum.

Benimle ilgili HTS kayıtlarının içeriğine gelince; esasen bu detaya girmeyi ilke olarak reddedecektim. Böyle bir saçmalığa cevap vermeyi reddediyorum, demekle yetinecektim. İki nedenle bundan vazgeçtim. Birincisi ailem. Onlar saçma olsun olmasın her iddiaya cevap vermemi, tutukluluk kabusuna son verilmemesi için hiçbir bahane veya mazeret arkada bırakmamamı ısrarla istediler. Protesto etme anlat dediler. İkincisi, benim HTS kayıtlarımda bu delil yönteminin, delillendirmenin ne derece absürd olduğunu gösteren somut bazı örnekler vardı. O yüzden, mahkeme heyeti sormadan ben tek tek cevap vereyim.

Önce Bylock kullanıcısı 5 kişiyle olan görüşme kaydı. İnternet üzerinden araştırttım, kim bu isimler? Necidir? Tanıyor muyum hepsini? Çıkan sonuç şöyle: Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen 5 kişinin tümü gazeteci. Bu kişilerden biri Habertürk televizyonunda Ankara Haber Müdürü, diğeri İstanbul’da adliye muhabiriymiş. Kalan üç gazeteciden biri Radikal Gazetesi muhabiri, biri T24 haber sitesi muhabiri ve birisi de Zaman Gazetesi muhabiriymiş. Habertürk televizyonu adliye muhabiri olan gazeteci dışında kalan diğer dört gazeteci ile birer kez iletişim kaydı görünüyor. Hepsinde de gazeteciler beni aramış. Aramanın yapıldığı tarihe bakınca, adı geçen Habertürk TV, Radikal, T24 ve Zaman gazetesinden gazetecilerin beni avukat olarak takip etmekte olduğum, kamuoyu gündemindeki bazı davalar nedeniyle ya da Cumhuriyet gazetesindeki yöneticilik görevim nedeniyle görüş almak için aradıkları hemen anlaşılıyor. T24’te çalışan gazeteci A.A. 2 Haziran 2015 tarihinde aramış. Ondan bir önceki arama 7 dakika önce ve T24 sitesinin genel yayın yönetmeni olan arkadaşım D.A.’nın araması. Anlaşılıyor ki, az sonra muhabirine aratacağını ve konuyu söyleyerek görüş vermemi istemiş. Tarihe bakınca konu da belli: 4 gün önce gazetede yayınlanmış olan meşhur “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlıklı MİT TIR’ları haberi nedeniyle açılan soruşturma ve gelen tepkiler.

Radikal gazetesi muhabiri F.Y.’nin aradığı ve 59 saniye sürmüş görünen görüşmenin tarihi ise 24 Ocak 2013. Aynı gün veya bir gün önce yapılmış diğer görüşme kayıtlarıma bakınca, bu görüşmenin konusunu da tahmin edebiliyorum. Ya bir gün önce ya da aynı gün müdafiliğini yaptığım Pınar Selek davasında karar verilen duruşma tarihi. Radikal gazetesi muhabiri de pek muhtemel olarak görüş almak için Pınar Selek’in müdafiii olmam nedeniyle aramış olmalı.

Habertürk televizyonundan gazeteci N.A’nın aradığı ve 18 saniyelik görüşme kaydı olan tarih 6 Aralık 2013. O tarihte diğer televizyon ve basın kuruluşlarından yapılan aramaları görünce anımsadım. Mustafa Balbay’ın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru üzerine ihlal kararı verdiği gün ya da bir gün sonrası. Tahminen, görüş almak için televizyon ekranına davet ediyorlar.

Zaman gazetesi muhabiri M.G.’nin aradığı ve 44 saniye görüşme kaydı görünen tarih 7 Mayıs 2016. Anılan gün Cumhuriyet gazetesinin 92. kuruluş yıldönümüne tekabül ediyor. Bu vesileyle aranmış olabilirim. Ama tabii ki anımsama olanağım yok.

Bu sayılan dört gazeteci birer kez beni aramışlar. Beşincisi Habertürk televizyonu adliye muhabiri ile toplamda sekiz görüşme yapmışız.7 kez beni aramış, bir kez de cevaben ben kendisini aramışım. Görüşmelerin beşi aynı tarihte gerçekleşmiş: 9 Aralık 2013. Aynı günün görüşme kayıtlarına bakınca CNN Türk, NTV, Kanal D gibi bir çok medya kuruluşundan da arandığım anlaşılıyor. Eğer yanılmıyorsam Mustafa Balbay’ın tahliye edildiği gün ve bu konuyla ilgili görüş isteniyor. Kalan üç görüşmeden ikisinin tarihi 27 Kasım 2015. Müvekkillerim ve çalışma arkadaşlarım Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasının ertesi günü yine görüş açıklaması için aranmışım.

Ve sekizinci görüşmenin tarihi 24 Mart 2016. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında açılan MİT TIR’ları davasının ilk duruşmasının arife günü. Bir ay önce Anayasa Mahkemesi kararı ile tahliye olan müvekkillerin ertesi günü yapılacak ilk duruşmaya katılıp katılmayacağı, savunma yapıp yapmayacağı konusunda benden bilgi almak için aramış.

Bylock kullandığı belirlenen beş kişinin de hangi gazetede çalıştığına, görüşmelerin sayısına, ve muhtemel konusuna kadar bilgi verdim. Belleğim yardımcı oldu. Tarihler yardımcı oldu. Şimdi bunu delil olarak dosyaya koyanlara soruyorum; Mutlu oldunuz mu? Tatmin oldunuz mu? Memnun musunuz? Eski görüşme kayıtlarınızla ilgili gelecekte size de sorulsa bu açıklıkta, doyurucu ve net cevaplar verebilecek misiniz? Benim görüşme sayım az. Şansım varmış, anımsadım. Peki yüzlerce görüşmesi olan insanlar nasıl hatırlasın? Böyle bir delillendirme yöntemi sadece hukuksuz değil, akıl, izan ve insaf dışıdır da…

FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli olarak tespit edilen altı kişi ile olan iletişim kayıtlarına geldi sıra.

İletişim kayıtlarından birisi bir dershanenin aranması ile ilgilidir. HTS kayıtlarının gösterdiği gibi aynı gün, aynı saat dilimi içerisinde 4-5 tane farklı dershanenin aranmış olmasından da anlaşılacağı üzere bir yakınımın ALES sınavına hazırlık için kısa dönemli bir hazırlık kursunun kaç liraya mal olacağını araştırmak ve karşılaştırmalı fiyat analizi yapabilmek için yapılmış bir aramadır.

Bir diğeri uzun yıllardır tanıdığım bir meslektaş olan Av. Faik Işık’tır. Onun adını kodlamadan açıkça söylüyorum. Çünkü, duruşmadan çok önce medyada deşifre oldu. Evet, iddianame Av. Faik Işık’ın da FETÖ/PDY’den şüpheli olduğunu ve bu nedenle onunla olan iletişim kaydımın da delil olacağını düşünüyor. Faik Işık kamuoyunun tanıdığı bir isim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı olarak bilinen, daha sonra FETÖ’nün yargı ayağının kurguladığı en medyatik davalardan Şike davasında Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım’ın avukatı olarak cemaatçi yargıdan, onların hukuksuzluklarından söz eden birisiydi. Ama ilginç olan gelişme bir ay önce gerçekleşti. 15 Temmuz Darbe Girişiminin hedef aldığı kurumlardan birisi TBMM idi. Nitekim, darbe girişimi suçundan yargılananlar, TCK’nın 311. maddesinde yazılı yasama organına karşı suç iddiasına da muhatap oldular. Geçtiğimiz ay TBMM tüzel kişiliği adına İstanbul’daki 24. Ağır Ceza Mahkemesine davaya katılma talebinde bulunuldu. Peki, FETÖ/PDY’nin darbe girişimine ilişkin davada mağdur olan TBMM tüzel kişiliğini avukat olarak kim temsil ediyor biliyor musunuz? Avukat Faik IŞIK. TBMM Başkanlığı FETÖ’cü darbecilere karşı kendi hakkını savunmak üzere avukat Faik Işık’ı vekil tayin etmiş. Faik Işık’ın 15 gün önce, TBMM’den sonra Başbakanlığın da vekili olarak bu davalara müdahale dilekçesi verdiği basında yer aldı. Ekte bu gazetelerin kupürlerini veriyorum. İddianame ise benim Faik Işık’la birkaç kez iletişim kaydım olmasına dayanarak Faik Işık üzerinden beni FETÖ’ye yardımla suçluyor.

Kalan dört görüşme kaydından üçü hiç tanımadığım, konuşmadığım, görüşmediğim, isimlerini ilk kez iddianamede okuyunca duyduğum, birinin infaz koruma memuru, birinin uzman çavuş, ötekinin öğretmen olduğu söylenen H.Ş., Ş.E. ve M.A. isimli kişiler. Görüşme kayıtlarına baktım. Biri Şubat 2014’te, diğeri Temmuz 2015’te benim telefonuma mesaj yollamışlar gözüküyor. Böyle bir mesaj almadım ya da anımsamıyorum. Bazen bayramlarda, kandillerde veya ilgisiz günlerde hiç tanımadığım numaralardan matbu, şablon içerikte ya da ilgisiz mesajlar geliyor. Tanımadığım numara olduğu için silerim. Sanırım o türden iki mesajdır. Bir tanesi ise (0850) ile başlayan genellikle satıcıların ya da servislerin kullandığı bir telefon numarasıdır. Nitekim, Edirne C.Başsavcılığı’ndan gelen müzekkere cevabında, UYAP’ta anılan isimde bir kayıt olmadığı ve adı geçen dosyanın KYOK ile kapatıldığı belirtilmiştir.

Son görüşme kaydına gelince, E.M. isimli İstanbul emniyetinden bir polis memuru aramış. Peş peşe iki günde 30 Eylül 2014 ve 1 Ekim 2014’te üç görüşme olmuş. İki kez aramış ve bir kez de ben cevap olarak aramışım. Muhtemelen gazetemizle ya da yazarlarımızla ilgili bir konuda aramıştı. Ayrıntıyı anımsayamıyorum.

HTS kayıtlarıyla ilgili açıklamam bundan ibarettir.

VI. Sosyal medya paylaşımları hakkındaki açıklamalar:

İddianameye toplam 63 adet tweet mesajım konulmuştur. Bu tweetlerin, FETÖ’nün yayın organlarına ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak açıkça örgütü desteklemek anlamına geldiği, FETÖ’yü koruduğu ve kolladığı, meşru devlet yapılanmasını ve operasyonlarını adeta bir terör örgütü faaliyetiymiş gibi gösterdiği iddia ediliyor.

2014 yılında 14 Aralık günü, birbirini takip eden sekiz tane tweet mesajı paylaşılmıştır. İçeriğine bakıldığında, O gün Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili bir değerlendirme olduğu görülüyor. Hiçbir şekilde FETÖ’ye yardım olarak değerlendirilemez. Bu kadar açık ve net bir metinden FETÖ silahlı terör örgütünü destekleme, koruyup kollama suçu çıkarmaya çalışan bir hukuk aklının toplumu getireceği nokta, suskunluk ve sessizlik yasasıdır; eleştiri yasağıdır, düşünce suçudur.

2015 yılında 26 Ekim’de Koza İpek grubuna yapılan kayyım tayini ile ilgili değerlendirmeyi içeren dört tweettir. Bir gün sonra 27 Ekim’de de iki konuda paylaşım yapılmıştır. O günlerde medyada Cumhuriyet gazetesine yönelik bir dezenformasyon yayılmaya başlanmıştı. Bu kapsamda, gazetenin FETÖ’yle irtibatlı denilen bazı şirketlerden reklam yoluyla finanse edildiği yalanına karşı somut ve kesin bilgiler, rakamlarla cevap verilmiştir.

27 Ekim 2015’teki paylaşılan bazı değerlendirmeler ise cemaate yönelik operasyonlar hakkında idi. Adı geçen paylaşımlara bakıldığında, bu içerikten FETÖ silahlı terör örgütüne destekleme şeklinde bir sonuç çıkarmak zorlama bir yorumla bile olanaksızdır. Hukukun gereklerine uygun davranılmasını belirten bir içerikten, FETÖ’yü destekleme gibi bir suçlama yapmak, olsa olsa FETÖ soruşturmalarını sulandırarak, ciddiyetsiz hale getirerek FETÖ’ye destek çalışması olabilir.

28 Ekim 2015’teki tweet paylaşımları Kanaltürk ve Bugün televizyonlarının yayınına kayyımların tasarruf ve kararıyla son verilmesini ve ilgili kanunlar bağlamında kayyımların yetki ve görevlerini açıklayan şahsi bir bilgilendirme ve yorumu içermektedir.30 Ekim 2015’teki iki tweet de aynı konudaki paylaşımlardır.

5 Mart 2016’da Zaman gazetesi yönetiminin kayyıma devredilmesine dair daha önceki değerlendirmelerle aynı çerçevede ve yönde paylaşımlar yapılmıştır.

6 Mart 2016’da bu defa Cumhuriyet gazetesine de kayyım atanması yönünde bazı medya organlarından yayılmaya çalışan bilgilere cevap niteliğinde iki tweet paylaşılmıştır. Diğer iki tweet ise on gün önce Anayasa Mahkemesi’nin verdiği müdafilik yaptığım bir başvuru hakkındaki kararla ilgilidir. 6 Mart 2016’da paylaştığım bu dört tweetten birinin iddianamede yer alması ilginçtir. Tesadüf mü? Tevafuk mudur? Yoksa başka bir amaçla mı iddianameye konulmuştur? Bilemiyorum. Tweet’in içeriği şöyledir:

“Yeni hedefleri Cumhuriyet gazetesine mi çökmek? Ama bunu cemaat medyasına yaptıkları gibi yapmazlar. Hüseyin Gülerce misali işbirlikçi ararlar.”

Tweet tarihi 6 Mart 2016. Aradan yaklaşık sekiz ay geçtikten sonra 31 Ekim 2016’da Cumhuriyet Gazetesinin 16 yöneticisine yönelik büyük bir operasyon yapıldı. Tam sekiz ay önceki Tweette denildiği gibi Hüseyin Gülerce misali işbirlikçiler devşirilmişti. Bununla da yetinilmemiş, bizzat Hüseyin Gülerce’nin kendisi dahi tanık yapılmıştı. Üstüne, sekiz ay sonra gerçekleşen öngörümüz de iddianameye konulmuş. İnsan daha ne ister ki? Bu davayı özet ve net olarak açıkladıkları için teşekkür ederiz.

İddianameye konulan son beş tweet paylaşımı 14 Mart 2016’dadır. Burada da Cumhuriyet Gazetesine kayyım atanacağı, el konulacağı yönündeki söylenti ve haberlere cevap mahiyetinde paylaşım yapılmıştır. İddianamede, suçlamaya dayanak gösterilen 63 adet tweet mesajı bunlardır. Oysa; aynı tarihlerde FETÖ’ye dair görüş, tespit ve değerlendirmelerimi içeren çok daha belirgin ve net mesajlar da vardı. Nedense görmezden gelinmiş. O mesajlarda iddianameyi, suçlamayı çürüten açıklamalar yer alıyordu. Mesela, 14 Aralık 2014’te Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili olarak o tarihteki sekiz tweet’im iddianameye aktarılmıştı. Bu tweetlerle FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım söyleniyordu. Ama 11 gün sonra 25 Aralık 2014’te yaptığım paylaşımdaki değerlendirmeler unutulmuş. FETÖ/PDY’yi desteklediğimi, koruyup kolladığımı iddia eden iddianameye ithaf ederek, 16 tane peşpeşe paylaşılmış o tweetlerin bir çıktısını ekte dosyaya sunuyorum. Çok kısa bir bölümünü fikir vermesi açısından burada okumak isterim.

Şöyle:

“Biz açıkça diyoruz ki; evet, özellikle emniyet, yargı ve eğitimle ilgili devlet kurumlarında devletin meşru ve yasal işleyiş gereklerine göre değil, bir dini cemaatin hiyerarşik düzenine ve meşru siyasi iktidardan önce o cemaat hiyerarşisinin talimatlarına göre kamu gücünü kullanan bir örgütlü yapı ve buna bağlı kamu görevlileri var. Bu yapı ve kişiler çok etkili ve yetkili görevlere tayin edilmişler, bir çok hukuksuzluğa, suça bulaşmışlardır. İvedi olarak bu yapının ve üyelerinin o kurumlardan tasfiyesi meşru ve gereklidir. İkinci olarak suç ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ve adil yargılanma ilkeleri asla atlanmadan, bir dönem o hiyerarşinin üyelerinin pervasızca uyguladığı yöntemlere asla başvurulmadan, tümüyle hukukun sınırları içerisinde suçlular yargı önüne çıkarılmalıdır. Cemaat taraftarlarının bu konudaki ‘biz tümüyle masumuz, biz darbecileri yargılayan, askeri vesayeti bitiren, yolsuzlukları açığa çıkaran kahraman, vatansever insanlar topluluğuyuz’ teranesine hiç aldanmadan ısrarla üzerine gidilmelidir.”

Evet bu kadar net. Nokta.

İnsanların söylediği sözleri, söylendiği zamandan, mekandan, bağlamdan ayırmak, soyutlamak doğru değildir. FETÖ’ye dair yukarıdaki görüş ve değerlendirmeler herkese açık bir platformda 17/25 Aralık’ın birinci yılında, 25 Aralık 2014 günü yapılmıştır. Bazı fikirlerin zamanında söylenmeyip, çok sonradan ifade edilmesi, sözün değerini de, inandırıcılığını da kaybetmesine neden olabilir. Bu nedenle sözler kadar ne zaman söylendiği, hatta bazen kimin tarafından söylendiği bile önem taşır. FETÖ’ye dair yaklaşım ve fikirlerimi, bu yapıyla mücadele edilmesi hakkındaki görüşlerimi 25 Aralık 2014’ten önce de, sonrada hep aynı çizgiden hareketle ifade ettim. 17/25 Aralık operasyonlarının gerçekleştiği günlerde paylaştığım şu tweet mesajı da destek mi? Tweet tarihi 25 Aralık 2013. İçeriğinde şunlar yazıyor: “Hükümetin yolsuzluk, rüşvet ve rant batağına saplandığına da, poliste ve yargıda cemaat odaklı bir çeteye de kaniyim. Hükümetten hesap sormanın yolu ve yöntemi bellidir. Eğer yargıya çeteler egemen olmuşsa çetelerden nasıl hesap soracağız?” Bu mesajdan sonra FETÖ’ye destek diyen kimseyi okuma kursuna göndermek gerekmez mi?

FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım gibi gerçekdışı suçlamaya bunlar yeterli cevap değilse 22 Eylül 2015 günlü 1’den 13’e kadar sıralanmış Twitter paylaşımlarıma da, 17 Aralık 2015 günlü paylaşımlarıma da bakılabilir. Sözü uzatmamak için bu kadarını belirtiyorum. FETÖ’nün yayın organı ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak örgütü destekleme yoluna gittiğim iddiasına, 15 Temmuz 2016 gecesinde darbe girişiminin en kritik saatlerindeki paylaşımımı ve zamanını da ilave edeyim. Paylaşımın yapıldığı zaman: 16 Temmuz 2016 saat: 01:03.O gece bombaların patlatıldığı, helikopterlerden ateş edildiği, her şeyin belirsiz olduğu saatler. Cuntacıların TRT’de darbe bildirisini okutmasından az bir süre geçmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın televizyondan halkı meydanlara davet etmesinden 30 dakika sonra. Ne yazmışım tweette? “İleride hepimiz sözümüz kadar suskunluğumuzla da değerlendirileceğiz. Darbeler, cuntalar çözüm değildir. Çözüm demokrasidedir.”

İddianamede yer bulamayan sosyal medya paylaşımları böyle. Peki sosyal medya dışında bu konudaki olgular, belgeler, bilgilerde ne var?

Mesela, FETÖ yapısının ilk kumpas davası olan Ergenekon davasının birinci iddianamesinde “Cumhuriyet Gazetesi, Ergenekon Terör Örgütünün medyadaki merkez üssüdür” denildiği 2008’de, ben bu gazetede üstdüzey yöneticiydim desem…

Mesela, Ergenekon’un medya ayağına operasyon yapılıyor yalanıyla kurgulanan Odatv davasında, 2011’de müdafilik yapıyordum. Hem de tarihin garip bir ironisi olarak, şimdi FETÖ’ye yardım suçlamasından bu davada beraber yargılandığımız Ahmet Şık’ın müdafisiydim desem…

Mesela, o tarihte siyasi iktidarın gözdesi, birilerinin kahramanı, efsane savcısı Zekeriya Öz’ün şahsıma Mart 2011’de yaptığı yazılı tebligatta; “İmamın Ordusu başlıklı kitap taslağını savcılığa teslim et, yoksa avukatlık, müdafilik falan anlamam hakkında Ergenekon Terör Örgütü ne yardım suçundan soruşturma açarım” yazılı olduğunu söylesem…

FETÖ’nün özel yetkili mahkemelerdeki yapılanması ve elemanları, Ergenekon’a yardımla suçluyor, tehdit ediyordu; ömürleri yetmedi. Şimdiki terör savcıları FETÖ’ye yardımla suçluyor. Tutuklattılar ve dava açtılar. Ne desem?

Oda TV ve Ergenekon davalarındaki yargı sürecini, bu süreçte olanları anlatmam için 2012 yılı başında Avrupa Parlamentosu’ndan bir davet gelmişti. 31 Ocak 2012’de Brüksel’de parlamento binasında bu konuda bir sunum yaptım. Benimle birlikte Türkiye’nin daimi temsilcisi Büyükelçi de sunum yaptı. O, yapılan uygulamaları savundu. Ben ise özel yetkili mahkemelerin uygulamalarındaki hukuksuzlukları, haksız ve yaygın tutuklamaları, muhaliflere yapılan baskıyı, bu mahkemelerde adil yargılanma yapılmadığını, insanlara yargı eli ile zulmedildiğini anlattım.

Hiç kuşkum yok, o gün neler anlattıysam, bugünler için de aynı şeyleri söyleyeceğim. Değişen pek bir şey yok. Yapılanlar aynı, yalnızca yapanlar değişmiş.

O gün yaptığım konuşmanın yazılı metnini de istemişlerdi çeviri için. Avrupa Parlamentosu’nun arşivinde duruyor. O konuşma metninden kısa bir pasajı okumak isterim. Şöyle demişim:

“(…) Türkiye’de artık demokrasinin üzerinde bir nevi Demokles’in kılıcı işlevini üstlenen özel görevli savcılık ve mahkemeler aracılığıyla tutuklamalar gündeme gelmektedir. Son aylarda olay daha da vahim bir seyir izleyerek, insan hakları ihlalinin öznesi muhalifler olmaktan daha öteye geçmiştir. Artık gazeteciler ve avukatların görevlerini yapmaları da terör eylemi ya da terör örgütü üyelerine yardım etmek olarak değerlendirilerek, soruşturmaya uğramakta ve çoğunlukla tutuklanmaktadır. Yaratılan baskıcı ortam nedeniyle gazete ve televizyonlar haber verememekte, eleştirememekte mağduriyet endişesiyle siyasi iktidarın hoşuna gitmeyecek davranışlardan kaçınmaktalar. (…)

Türkiye’de özel görevli savcılık ve mahkemeler bir hukuksal güvence mekanizması ya da bir yargı kurumu olmak yerine muhaliflere yönelik siyasal baskı aracı işlevini üstlenmiş durumdadır.”

Bakıyorum da Türkiye’de hukuk cephesinde değişen bir şey yok.

VII. İddianamenin delil kabul ettiği haber ve köşe yazıları hakkında açıklamalarım:

İddianamenin 172 ile 202. sayfaları arasındaki haber ve köşe yazılarının, hangi sanıklar yönünden hangi suçlama için olduğu belirtilmeden, suçla ve sanıklarla nedensellik ilişkisi kurulmadan delil olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Gazetelerde, internette, sosyal medyada Cumhuriyet gazetesi hakkında eleştiri, suçlama, övgü ya da sövgü içeren her gün yüzlerce yayın yapılmaktadır. Bunların çoğu somut bir bilgi ya da veriye dayanmayan fikirler, görüşlerdir. İçlerinde çok sayıda kışkırtıcı, provokatif, manipülatif yayın da bulunur. İddianamenin bu türden yayınlardan bazılarını adeta kanıt olarak bir değer atfedercesine iddianameye alması, adı iddianame olan bir hukuki belgenin ciddiyeti ve ağırlığına uygun değildir, yakışmaz. Bizi her safsataya, dedikoduya, yalana, yanlışa cevap vermek zorunda bırakmak sağlıklı bir yargılamaya engel olmak demektir. Bu türden haber ve köşe yazılarına yer vermek suretiyle iddianame adeta bir çöp yığını haline getirilmiştir. Bu iddianame, ne yazık ki iddianame kavramı adına da talihsizlik olmuştur. Bu belgeye olsa olsa ironiname demek daha uygun düşmektedir. Çünkü bu belgeyi hazırlayana, tanıklara, delil olarak gösterilen yazılara, bilirkişilere ve belgenin içeriğine bakınca, bunun bir ironi belgesi olduğu apaçıktır.

İddianamede delil olarak gösterilen ve söylediğim bağlam içerisinde kalan yedi tane yazıyı ciddiye alıp cevap vermeyi zul sayıyorum. Tümüyle manipülasyon amacıyla, husumete dayalı olarak yazılmış ve kirli bir planın parçası olarak yayınlanmış safsata ve yalanlardır. Reddediyorum. Aydınlık gazetesi ve Vatan Partisinin siyasi çizgisinin karakteristik özelliğini her satırında barındıran bu yayınlar kof yalanlar olup, hak ettikleri yer iddianameler değil, çöplüklerdir. Bu yedi yazı; 23.09.2016 tarihli Turktime’da yayımlanan yazı; 24.09.2016 tarihinde Kanal A televizyonunda yayınlanan Perde Arkası programının içeriği, Hikmet Çiçek isimli yazarın “Cumhuriyet Bu Hale Nasıl Geldi” başlıklı 31.10.2016 tarihli yazısı, Oktay Yıldırım isimli yazarın 01.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet gazetesi ve Düşman Hukuku” başlıklı yazısı, Rıza Zelyut isimli yazarın 2.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet’e Operasyonun İç Yüzü” başlıklı yazısı, aynı yazarın 09.11.2016 tarihli, “Günahkar Olsak da Cumhuriyet’i Yazacağız” başlıklı yazısı, Ceyhan Mumcu’nun Sabah gazetesinde 01.11.2016’da yayınlanan röportajıdır.

Bu yedi yazı dışında adımın geçtiği dört yazı vardır. Birisi 26.12.2015’de Medyaradar adlı internet sitesinde yayınlanan benimle yapılmış bir röportajdır. Yazının içeriğine bakınca, herhalde savcılığın başına o sırada taş düşmüş olmalı ki, ilk defa sanık lehine bir delile yer vermiş diye düşündüm. Bu vesileyle, Cumhuriyet gazetesinin FETÖ’ye yardım ettiği, FETÖ’yle uzaklığı – yakınlığı konusunda 2015 yılı sonunda konuyu açıklığa kavuşturan bir yazılı açıklamaya iddianamede yer verildiği için savcılığa teşekkür mü etmeliyim, bilemedim. Esasında, bu röportajdaki ifadeleri bile aleyhe kanıt diye düşünen bir zeka ve mantık yürütme ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayım. Diğer üç yazıdan biri, o tarihlerde Sözcü gazetesinde yazan gazeteci Oray Eğin’in eleştiri yazısıdır. 22.11.2015’te yayınlanan o eleştiri yazısında, cemaatin medya organlarına idari tasarrufla kayyım atanarak el konulması vesilesiyle yaptığım değerlendirme nedeniyle beni eleştirmişti. Cemaate sempatim olduğunu ileri sürerek, bu el koyma işlemine en çok üzülen iki kişinin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile benim olduğumuzu, Fuat Avni isimli internet trolünün, ‘sıranın diğer muhalif gazetelere de geleceği’ şeklindeki manipülasyonuna inandırıcılık kattığımızı söylüyordu. Nihayetinde haksız ve yersiz de olsa bir eleştiri yazısıydı. Bununla beraber, yazdığı yayın kuruluşunun okur profiline yönelik yanlış ve gerçek dışı bilgiler, haksız eleştiri ve değerlendirmeler ulaştırmış oluyordu. Kendisine, aynı gün, yani 22 Kasım 2015’te twitter üzerinden paylaşımda bulunarak cevap verdim: Cemaate sempatim değil, tam tersine antipatim olduğunu belirterek, şahsımı ve Cumhuriyet gazetesini absürd bir şekilde herhangi bir dini cemaatle ilişki ya da işbirliği içinde olmakla itham etmenin, masum bir fikir beyanı olmadığını, Cumhuriyet gazetesine yönelik karanlık niyetlerin hazırlığında bilerek ya da bilmeden rol almak olduğunu ifade ettim. Bu cevap 23 Kasım 2015 tarihinde Odatv internet haber sitesinde “Cumhuriyet’ten Oray Eğin’e Yanıt” başlığıyla yayınlandı. Aradan bir yıl geçti, o gün verdiğim cevaptaki öngörü gerçekleşti. Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerini 31 Ekim 2016’da bir operasyonla gözaltına aldılar, sonra da tutuklandık. Cezaevinde iken avukatlarımız getirdiler, gördüm; Oray Eğin kendi internet blog sayfasında bu operasyona dair şunları yazmış: “(…) Sonra yazacağımı şimdiden özetleyeyim: Başından sonuna kadar FETÖ taktikleriyle işlenmiş, FETÖ’nün herkesi tuzağa düşürdüğü bir operasyon bu. (…) Gelelim benim yazımın delil sayılmasına. Belli ki FETÖ’cü savcı şark kurnazlığıyla ‘aynı saftan’ yani muhalif bir gazetecinin yazısını koyarak kendince inandırıcılık katmak istemiş. Cem Küçük vs. falan olsa kendileri de inanmayacaklar belli ki. Ben açık istihbarattan, yani basılı gazetede çıkan haberlerden, köşe yazılarından yola çıkarak bir medya analizi yapıyorum. Cumhuriyet’in değişen yayın çizgisi, attığı manşetler orada. Her şey bir yana köşe yazısından soruşturma açılır, davada delil olarak kabul edilebilir mi? AKP’ye yönelik kapatma davasına ‘Google davası’ diye – haklı olarak – burun kıvıranlar neden Cumhuriyet soruşturmasının üzerine atlıyor? Ortada bir tuzak var, belli.”

Bu bölümde yer verilen diğer iki yazı İbrahim Yıldız ve Leyla Tavşanoğlu ile yapılmış iki röportaj. Her iki röportaj içeriğinde de Cumhuriyet’in terör örgütlerine yardım ettiğine dair somut bir fiil isnadı yoktur. Daha çok vakıf yönetim kurulu seçimleri ve yayın politikası konusunda kişisel değerlendirmeleri içermektedir. O konuda daha önce ayrıntılı açıklamada bulundum.

VIII- Tiraj düşüşü ve CUMOK tepkisi iddiası hakkında açıklamalarım:

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının değiştiğine, bu değişime okurlarının tepki gösterdiğine inanmış ve inancını kanıtlama çabasına girmiş bir soruşturmayla karşı karşıyayız. İddianame, 2013’ten sonra değiştiğini söylediği yayın politikası nedeniyle bu tarihten itibaren gazetenin satışında belirgin olarak düşüş yaşandığını yazmış. Bu konudaki iddiasını kanıtlamak amacıyla 2008-2016 yılları arasında gerçekleşen satış adetlerini Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğünden sormuş. Basın İlan Kurumu 4 Kasım 2016 tarihli yazısı ekinde belirtilen dönemlerdeki satış adetlerini gösteren bir tablo yapıp göndermiş. 1 Ocak 2008’den itibaren her ay ayrı ayrı satış adetlerine bu tabloda yer verilmiş. Bu tabloda her ayın satış adetleri iki ayrı türde yazılmış. Birinde “günlük fiili satış ortalaması” yazılmış, yanındaki sütunda da “aylık tiraj” sayısı. İddianame bu tablodan en yüksek 1-2 ayın tirajı ile en düşük 1-2 ayın tirajını – sanki rasgele – seçerek iddiasını bu tabloya dayandırmıştır. Hemen söyleyeyim, Basın İlan Kurumunun hazırlayıp göndermiş olduğu satış tablosundaki “günlük fiili satış ortalaması” hanesindeki sayıların tamamı doğru; aylık tiraj hanesindeki sayıların hemen tamamı yanlış ve hatalıdır.

Peki ben kim oluyorum da Basın İlan Kurumunun resmi yazısı ekinde yer alan satış verilerinin hatalı olduğunu söylüyorum? Neye dayanarak bu iddiada bulunuyorum? Ne malum benim iddiamın doğru olduğu? Şuradan biliyorum ve iddia ediyorum: Basın İlan Kurumu, savcılığa gönderdiği bu satış adetlerini her ay elektronik ortamda bizden, yani Cumhuriyet gazetesinden alıyor da ondan biliyorum. İlgili mevzuat gereğince Basın İlan Kurumundan resmi ilan alan bütün gazeteler her ay kuruma bir İcmal Varakası düzenleyip vermek zorundadırlar. Bu kapsamda bir çok verinin yanı sıra gazetenin satış adedi de bildirilir. Kurum, bu satış bilgilerini gazetenin dağıtımını gerçekleştiren ana bayi üzerinden kontrol ve teyit eder. Kısaca kurumun hazırladığı bilgilerin ve verilerin kaynağı Cumhuriyet gazetesinin verileridir.

Esasen tablodaki aylık tiraj rakamı olarak yazılmış verilerin hatalı olduğunu anlamak için benim gibi bu konuyu bilmek, kaynak bilgilerine sahip olmak da gerekmez. Satış tablosuna biraz dikkatle bakılırsa, Mayıs 2014’den sonra çok bariz şekilde 1 milyonluk bir ani düşüş görünüyor. Oysa, aylık tiraj toplamında 2,6 milyondan 1,6 milyona bir anda düşmüş ve takip eden bütün aylarda bu şekilde devam etmiş rakama karşın, günlük fiili satış ortalamasında ise bir değişim olmadığı da belli.O halde, ya günlük fiili satış ortalamasındaki veri doğru yazılmıştır ya da aylık tiraj hanesindeki veri. İkisinin aynı anda doğru olması mümkün değildir. Çünkü günlük fiili satış ortalamasını ilgili aydaki gün sayısı ile çarptığınızda aylık tirajı bulursunuz. Ya da aylık tiraj sayısını, ilgili aydaki gün sayısına bölerseniz günlük fiili satış ortalamasına ulaşırsınız.

Mesela, Nisan ayında günlük fiili satış ortalaması 50.000 adet ise, bu sayıyı Nisan ayındaki gün sayısı olan 30 ile çarptığınızda aylık tiraj adeti bulunur. Yani 50.000 adet x 30 gün = 1.500.000 adet aylık tiraj olması gerekir.

Mesela, Mayıs ayında aylık tiraj 3.100.000 adet ise günlük fiili satış ortalamasının, bu sayının 31’e (Mayıs ayındaki gün sayısı) bölünmesi ile 100.000 adet olması gerekir. Bu basit aritmetik gerçeğin ışığında tablodaki “günlük fiili satış ortalaması” ile “aylık tiraj” haneleri arasında bulunması gereken bu denkliğin 1 Ocak 2008 ile 1 Mayıs 2014 döneminde bulunmadığı görülmektedir. 1 Haziran 2014 ve sonraki aylarda ise bu iki veri arasında denklik bulunduğu görülüyor. Tablonun, günlük fiili satış ortalamasının yer aldığı hanesinde yazılan satış adetlerine bakıldığında – ki doğru veriler buradadır – Cumhuriyet’in günlük fiili satış ortalamasının 2009 yılından başlayarak 2016 yılı Kasım ayına kadar hep 50 bin – 53 bin aralığında gerçekleştiği açıkça görülüyor. Basın İlan Kurumunun gönderdiği ve iddianameye dayanak yapılan bu satış tablosunu görünce, gazetemizin avukatı 23.11.2016 tarihinde aynı kuruma başvurdu. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca 2008 – 2016 dönemi için günlük fiili satış ortalaması ile aylık tirajı gösteren bir tablonun verilmesini talep etti. Ekte bir fotokopisini sunduğum Basın İlan Kurumunun cevabi yazısı ve ekindeki satış tablosu geldi. İddianamedeki iddianın kanıtı bağlamında, ek olarak dosyaya eklenen 4 Kasım 2016 tarihli tablo ile bize verilen 15 Aralık 2016 tarihli tablo karşılaştırıldığında, günlük fiili satış ortalaması olarak yazılmış bütün verilerin birebir aynı olduğu görülecektir. Buna karşın şimdi sunduğumuz 15 Aralık 2016 tarihli tablodaki aylık tiraj hanesi ile dosyadaki tabloda yer alan aylık tirajın epeyce farklı olduğu bellidir. 4 Kasım tarihli tabloda aylık tirajın hatalı yazıldığı 1 Ocak 2008 – 1 Mayıs 2014 dönemindeki veriler, bu defa yeni hazırlanan tabloda düzeltilmiştir.

Cumhuriyet gazetesine yönelik verilerde yapılan bu hatalı ve yanlış veri bildirimi, suçlamanın delili olarak kullanılmıştır. Eğer üzerine gidip, araştırma yapmasak bunun üzerine saçma suçlamalar inşa ediliyordu. Dolayısıyla yapılan hatanın, bir maddi hata mı yoksa manipülasyon amaçlı mı yapıldığı, herhangi bir kasıt olmadan yanlış düzenlenmiş bir resmi belge mi yoksa sırf Cumhuriyet yöneticileri aleyhine sahte delil oluşturması için bilerek ve isteyerek yapılmış bir resmi evrakta sahtecilik mi olduğunu gerçekten bilemiyoruz. Zira son yıllarda hep Cumhuriyet gazetesi aleyhine tesadüfen yapılmış ağır kusurlarla karşılaşmak rutin hale geldi. Ama madem ki, Cumhuriyet gazetesinin satış adetine, etkinliğine dair yanıltıcı ve yanlış sayılar dolaşıma konulmuştur, o halde kamuoyunun doğru bilgilenmesini buradan temin edelim. Ekte size sunduğum tabloda, Cumhuriyet gazetesinin son 30 yıllık dönem bakımından yıl yıl satış adeti ortalaması var. Hangi yılda günlük satış ortalaması kaç adetmiş, bu tabloda var. Bu tablo, Cumhuriyet gazetesi satış servisinin verilerini içermektedir. Görüldüğü gibi 1991 yılından sonraki 25 yıllık dönemde iki yıl hariç gazetenin günlük fiili satış ortalaması 40 bin ile 60 bin arasında gerçekleşmiş. Şunu da eklemeliyim; satış adeti artık reklam verenler ve reklamcılar nazarında itibar edilen bir ölçüm değeri değildir. Çünkü, gazetelerin satış adetlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına dair çok ciddi kuşkular vardır. Bu nedenle Türkiye’de hemen bütün ulusal gazetelerin, belli başlı reklam verenlerin ve reklam ajanslarının oluşturduğu bir birlik tarafından bir tiraj ve erişim araştırması yapılmaktadır. Tüm gazetelerin üyesi olduğu ve maliyetini müşterek karşıladığı bu kurumun ölçümüne göre Cumhuriyet gazetesi her gün 350 bin ile 450 bin kişiye erişmektedir. Bunun anlamı bayiden satın alınan her bir gazeteye 8-10 kişinin erişim sağladığıdır. Çok uzun yıllardan beri yapılan bu erişim ölçümünde Cumhuriyet gazetesinin okur katsayısı her zaman en başta gelmiş ve satış adetinin 8-12 katı kadar olmuştur. Geçtiğimiz ay Reuters Ajansı, Oxford Üniversitesinin bir araştırmasını yayınladı. Bu araştırma sonucuna göre, Türkiye’de insanların haberleri takip ettiği gazeteler sıralamasında Cumhuriyet gazetesi beşinci sıradaki gazete. Bunları neden anlattım? Cumhuriyet gazetesinin bu derece etkin ve güvenilir bir bilgi edinme kaynağı oluşunu göstermek için. Herkes biliyor ki, Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerinin yargı araçsallaştırılarak tutuklanmış olmaları da bu nedenledir.

Gelelim CUMOK tepkisi denilen meseleye..

İddianame, gazete yönetimine gönderilmiş 330 kişinin adı bulunan ve adına okur bildirisi dedikleri bir metni ve kendisine Cumhuriyet okurları koordinatörü sıfatını takmış bir kişinin beyanlarını, yayın politikasının değiştiğine kanıt olarak gösteriyor. Cumhuriyet gazetesi kurumsal yapısıyla ilintili ve ilişkili CUMOK adında bir yapı uzun zamandan beri yoktur. Kurulduğu dönem itibariyle samimi Cumhuriyet gazetesi okurlarından bir grubun oluşturduğu bu platform daha sonraki yıllarda kendi aralarında siyasi çekişme nedeniyle bölünmüş ve İstanbul’da iki ayrı CUMOK oluşumu ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir grup, kendisini adeta gazeteyi temsil eder bir imajla tanıtarak, olmayacak siyasi misyonlar üstlenmeye çalışıp, gazete kurumsal kimliği nezdinde de statü edinmek istemiştir. Diğer CUMOK grubunu ihanetle suçlayan bildiriler yayınlamışlardır. Okur oluşumları arasındaki bu çatışma ve çekişme nedeniyle 15 yıl öncesinden bu yana gazete ile bu grupları temsil iddiasındaki kişiler arasına mesafe konulmuş ve iletişim kesilmiştir. Kendini CUMOK koordinatörü olarak ilan eden bir kişinin Cumhuriyet gazetesine yayın çizgisi, politikası çizmesi bir hadsizlik ve kendini bilmezliktir. Bu hezeyanların gazete nezdinde bir karşılığı hiç olmamıştır. Bu hususta söyleyeceklerim bundan ibarettir.

IX- Tanık ifadeleri hakkında:

Bu dava kapsamında soruşturma başlatılır başlatılmaz dinlenen özel bir tanık dışında, tamamı gözaltına alınma işleminden sonra ifadesine başvurulan 18 kişi daha olmuştur. Bu aşamada her bir tanığın ifadelerini tek tek, satır satır cevaplamaya girişmeyeceğim. Bu nedenle, gerek iddia ve savunma makamlarının gerek heyetiniz üyelerinin soracağı sorulara vereceğim cevaplar dışında tanık ifadeleriyle ilgili genel değerlendirmem şu şekildedir.

Tanık olarak ifadesi alınan kişilerin çoğu suçla ve suçlamayla ilgisiz, dedikodu niteliğinde ve yargılama konusu fiille ilintisiz hususlara değinmişlerdir. Dava konusuyla ilgili – ilgisiz safsata ve gerçek dışı bilgileri ve hatta yalan beyanları ifade eden Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce, Talat Atilla, Rıza Zelyut ve Mehmet Faraç isimli tanıkların hakkında ise şunu belirtmek isterim. Bu tanıkların ifadeleri ile ilgili değerlendirmem şu şekildedir:

Üslup, kişilik ve karakterleri kamuoyunca da az çok bilinen kişilerin hakkımdaki olumsuz fikir ve eleştirilerinin, başkaca bir argümana gerek olmadan lehime çok kıymetli bir delil ve kanaat oluşturduğunu değerlendiriyorum. Diğer tanıkların ifadeleri, vakıfta yapılan boşalan bir yönetim kurulu üyeliğine seçim ve gazetenin yayın politikası konusundaki kişisel görüşleri çerçevesinde ve kapsamındadır. Daha önce her iki konuda ayrıntılı açıklamada bulunmuştum. Bu tanıkların beyanları tahtında bir kez daha vurgulamak isterim. Vakıf toplantısı ve seçimlerinin de, gazetenin yayın politikası ve çizgisinin de tartışılıp konuşulacağı, bu konuda tespitlerin yapılacağı zemin ve mekan bu duruşma salonu ve bu yargılama değildir. Vakıfla ilgili konu kendi zemininde, Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde sürmektedir. Gazetenin yayın politikası ve çizgisi konusunda herhangi bir savcılığın mahkemenin siyasi tespiti, müdahil olması yalnızca burada yargılanan biz sanıkların değil, Cumhuriyet’in gerçek okurlarının da kabul etmeyeceği, içine sindirmeyeceği bir girişim olacaktır. Böylesi bir yolu açanları, böyle bir yolla gazeteye müdahale edilmesine neden olanları da okurlar ve kamuoyu unutmayacaktır.

Bazı tanık beyanlarında olup da iddianamenin benimle ilgili değerlendirmesinde suçlama konusu yaptığı bir konuya da bu vesileyle açıklık getirmek istiyorum.

İcra Kurulu Başkanlığı Meselesi..

Halen gazetede çalışan üç arkadaşımızın, tanık sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur. Bu arkadaşlar, Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan yeni yapılanmaya gidildiğini ve İcra Kurulu adıyla yeni bir kurul oluşturulduğunu söylemişler. İddianamenin “Sonuç ve Değerlendirme” bölümünün 257. sayfasında benimle ilgili iddia ve cezalandırma talebi şu şekilde başlamaktadır:

“Şüpheli Akın ATALAY’ın; (…) iletişim kaydı bulunduğu, tanıklar Ali Açar, Miyase İlknur ve Aykut Küçükkaya’nın da belirttiği gibi Yönetim Kurulu tarafından Vakıf Senedinde yer almayan “İcra Kurulu” adında bir organ oluşturularak bu kurulun başına getirildiği ve bu yolla şüpheliye gazetenin yönetiminde ciddi bir güç sağlandığı…”

Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan ve iddianameye göre resmi senette de yer almayan bir yeni yapılanmaya gidildiği ve İcra Kurulu oluşturulduğu yanlış bilgidir. Tanık olarak ifade veren arkadaşlarımız belli ki Cumhuriyet Vakfını, resmi senedini bilmiyorlar. Bu da doğaldır. Bu arkadaşlarımız, gazete işletmesinde ve Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş bünyesinde oluşturulan İcra Kurulunu sanki Cumhuriyet Vakfında yeni bir yapı olarak anlamışlar. Oysa, Cumhuriyet Vakfı’nda İcra Kurulu oluşumu, resmi senedindeki düzenleme gereğince zaten kuruluşundan beri 23 yıldır olan bir organ ya da yapıdır. İddianameden yukarıda aktardığım alıntı her ne kadar “vakıf senedinde yer almayan İcra Kurulu adında bir organ oluşturulduğu” ve başına benim getirildiğimi söylüyorsa da maddi gerçek tam tersidir. Cumhuriyet Vakfının resmi senedi ek klasörlerde var. Savcılar deliller arasına koymuş. Ama belli ki okumadan koymuş. Şimdi size 11. maddeyi okuyorum:

“Yönetim Kurulu, Başkan, Başkan Vekili, Genel Sekreter ve Genel Sayman’ın da içinde bulunduğu yeterli sayıda Yönetim Kurulu üyesinden oluşan bir Yürütme Kurulu seçer. (…) Yürütme Kurulu, Yönetim Kurulu kararlarını, uygulamak ve yürütmekle görevli olup, Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.”

Görüldüğü gibi Cumhuriyet Vakfında resmi senedin 11. maddesi uyarınca kurulduğu günden bu yana bir yürütme yani İcra Kurulu vardır. Yeni bir yapılanmaya gidildiği bilgisi yanlıştır. Bununla birlikte, vakfın tavsiyesi üzerine Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş’de, işletme şirketinde İcra Kurulu Başkanlığı oluşturulmuştur. Tanıklar ve iddianame bu iki farklı tüzel kişiliği karıştırmışlardır.

Cumhuriyet gazetesine FETÖ – PKK ve DHKP/C terör örgütlerine yardım etme suçlamasının inandırıcı ve ikna edici olmak bir yana saçmalığı ve tutarsızlığının, bu suçlamayı yöneltenleri zan altında bırakacağı kanaati dikkate alınarak savcılık tarafından ilginç bir yönteme de başvurulmuştur. Tutuklamalardan sonra 18 Kasım 2016’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) bir talimat yazılmıştır. Bu talimatın amacı, tutuklu Cumhuriyet yöneticilerine yeni suçlar bulunması için vakfın ve vakfa bağlı şirketin sıkı bir incelemeden geçirilmesiydi. Savcılığın bu talimatı nedeniyle son dönemde sık sık denetimden geçen vakıf ve şirket bir kez daha özel amaçlı olarak incelendi. Bu inceleme sonucunda, başka bir olumsuzluk yüklenemediği için iki taşınmazın satışı, vakıftan gazeteye borç verilmesi ve şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi gerekçesiyle, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçu icat edilmeye çalışıldı; daha doğrusu böyle bir suç uyduruldu. VGM’ye bağlı müfettişlik, bir mecazla söylersem savcılıktan gelen vur emrini öldür diye anladığından suç uydurmaya çalışmakla yetinmeyip, hızını alamamış, gazetenin künyesinin nasıl düzenleneceğine kadar mütalaada bulunmuştur.

Cumhuriyet gazetesinin künyesinden İcra Kurulu Başkanı ibaresinin çıkarılmasının bir iddianameye neden aktarıldığını (idd. s, 115) anlayamamakla birlikte yine de cevapsız bırakmayalım. Size ne gazetenin künyesinde hangi sıfatların ve kelimelerin, hangi görevlerin ve statülerin yazılıp yazılmayacağından!… Gerçekten müfettişler ve savcıların başka işi kalmadı da gazete künyelerini düzenlemeye mi başlıyorlar!.. Gazete künyelerinde belirtilip şirket sözleşmelerinde, Ticaret Kanununda adı geçmeyen genel yayın yönetmenliği, Ankara temsilciliği, bölüm şeflikleri, reklam müdürlükleri ve benzeri yapıların künyede yer alıp almayacağı ile ilgili bir fikriniz de var mı? Şimdi size Cumhuriyet gazetesi dışında üç gazetenin künyesinin yer aldığı gazete kupürlerini sunuyorum. Hürriyet, Star ve Yeni Şafak gazeteleri. Bu gazetelerin künyelerinde de aynı sıfat ve titr’e yer verilmiş. Onların da çıkarması gerekiyor mu? Yoksa bu uygulama Cumhuriyet’e mi özel?

Bu konuya burada bir nokta koyuyorum.

X- Sonuç ve Değerlendirme:
A) İddianamenin sonuç ve değerlendirilmesi hakkında:

İddianamenin bu bölümünden kısa bir alıntı yapıyorum. Diyor ki iddianame;

“ (…) Faaliyetin esasen meşru bir zemine sahip olması da bu durumu değiştirmemektedir. Söz gelimi doktorluk mesleğini icra eden bir kişinin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmasa bile gizlice kendisine getirilen örgüt mensuplarına tıbbi müdahalede bulunması örgüte yardım etme olarak değerlendirilebilir.”

Burada alıntıya bir ara verip, yürürlükteki Ceza Kanununu hazırlayan bilim heyetinin başkanı Prof. İzzet Özgenç’in 2011 tarihli “Suç Örgütleri” adlı kitabından bir bölüm okuyorum:

“ (…) örgüt mensuplarına yapılan her türlü yardımı suç olarak tavsif etmemek gerektiği kanısındayız. Mesela hasta ve yaralı olan örgüt mensubuna iyileşmesi için tıbbi müdahalede bulunulması, ceza sorumluluğunu gerektirmez…”

Görüldüğü gibi, aynı somut örnek üzerinden giderek ceza kanunu eserinin mimarbaşı olan İzzet Özgenç’i iddianame tekzip etmiş. Meğerse, bir doktor kendisine getirilen ağır yaralı bir insana, örgüt mensubuysa tıbbi müdahalede bulunmayacakmış!.. Bulunursa suç sayılırmış. Ne denir ki, böyle insanlık dışı bir hukuk algısı olmaz. Batsın böyle bir zihniyet!..

İddianamenin sonuç ve değerlendirme kısmından yaptığım alıntıya kaldığı yerden devam ediyorum:

“ (…) Basın mensuplarının faaliyetleri de bu kapsamda ele alınmalıdır. Normal şartlar altında kamuoyunun bilgi edinme hakkı, basın mensuplarının da meslek faaliyetlerini icra etme hakkı kapsamında hukuka uygun olan faaliyetler tüm ulusal ve uluslar arası sistemlerde ulusal güvenlik, kamu barışı gibi kriterlerden hareketle sınırlandırılmaktadır. (…)”

Gördüğünüz üzere, iddianame açıkça ikrar ediyor: Normal şartlar altında yaptığınız gazeteciliktir. Ama ne gazetecilik, ne yargı, ne ülke normal şartlar altında değil!

B) Benim sonuç ve değerlendirmem:

Soruşturmayı yürütenler, iddianameyi düzenlemeden hemen önce son bir hamle yaparak hakkımda ille de bir irtibat tesis edebilmek amacıyla Emniyet’e bir yazı yazmışlar. 3 Nisan 2017 tarihli iddianameden 3 gün önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 31.03.2017 tarihli tutanağı 5. klasörün 18 – 19. sayfalarına girmiş. Tutanakta deniliyor ki;

“Akın Atalay ve Mehmet Murat Sabuncu hakkında FETÖ/PDY ile irtibatlı olup olmadığına ilişkin bilgi talep edilmektedir. Şahıslar hakkında yapılan sorgulamada FETÖ/PDY örgütü kapsamında çeşitli birimler tarafından Dairemize gönderilen ve Analiz Şube Müdürlüğünde toplanan; 1- Yürütülen soruşturmalarda adı geçenler listesinde, 2- Bank Asya’da hesabı olan şahıslar listesinde, 3- FETÖ kapsamında değerlendirilen dernek ve sendikalarda kaydı olanlar listesinde, 4- FETÖ soruşturmasına konu şirketlerin ortakları ve yöneticileri listesinde, 5- BYLOCK programı kullananlar listesinde, 6- KHK ile ihraç edilen emniyet mensupları, sıkıyönetim komutanları atama listesi ve benzeri listelerde, 7- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ/PDY ana çatı soruşturması kapsamında HTS kaydı alınan 72 şahsa ait 336 numaranın irtibatlı olduğu karşı numaraların abone bilgilerine rastlanılan şahıslar listesinde, HAKLARINDA KAYDA RASTLANILMAMIŞTIR.”

Yani soruşturma savcıları son bir derin araştırma daha istemişler. Peki bu araştırma sonucu 3 gün sonra yazdıkları iddianameye yazılmış mı? Tabii ki hayır.

Şimdi gelelim benim sonuç ve değerlendirmeme:

Burada FETÖ’ye yardım suçlamasına muhatap olanlar, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri ve yazarlarıdır. Ortalama zeka sahibi biri suçlamaya ve suçlananlara bakarak, ortada bir entrika olduğunu hemen anlar. Tutuklanarak cezaevine gönderildiğimizde, FETÖ adına örgütsel faaliyette bulunmak suçundan tutuklandığımızı öğrenen görevliler bile, “haydi canım, olmaz artık bu kadar saçmalık” dediler. Neden tutukluyuz ve neden yargılanıyoruz? Açıkça söyleyeyim; FETÖ konusunda kimileri gibi bağışlanmayı gerektiren, af dileyecek, kullanmışlar bizi denilebilecek bir irtibat, ilişki ya da kusurumuz olmadığından dolayı buradayız. Şimdi FETÖ denilen bu yapıyla en başından beri kararlı ve ısrarlı bir şekilde mücadele ettiğimiz, bu yapının oluşturduğu tehdit ve tehlike konusunda sürekli olarak kamuoyunu ve yetkilileri uyardığımızdan dolayı buradayız. FETÖ’ye dokunanın yandığı dönemlerde dokunma cesaretini gösterebilen ender kişiler ve gazeteler arasında olduğumuzdan dolayı buradayız. Öyle görünüyor ki, biz de, “aldatılmışız, kandırılmışız, gözümüz körmüş, bizi kullanmışlar”, diyenlerden olsaymışız, şimdi el üstünde tutulanlardan olurmuşuz. Bizi soruşturanlara, tanıklarına ve kanıtlarına bakınca bunu anlamak hiç zor değil. Ama biz suçluyuz; suçluyuz çünkü FETÖ denilen bu yapıyla camia iken de, cemaat iken de, hizmet hareketi iken de, paralel yapı iken de, FETÖ iken de hiçbir zaman uyuşamadık, anlaşamadık, hoş görmedik. Bu yapılanmayı, yöntemleri, amaçlarını hep tehdit ve tehlike olarak gördük. Devletin kurumlarına nasıl sızdıklarını, örgütlendiklerini, faaliyetlerini yazdık, eleştirdik ve devletin önlem alması gerektiğini söyledik.

Biz FETÖ’yle hiçbir dönemde aynı dağın yeli, aynı bağın gülüyüz demedik; onlarla aynı yoldan yürümedik, aynı sudan içmedik, özümüz de farklıydı sözümüz de…

Ama biz adil yargılama hakkını istisnasız her insan için savunuyoruz. Yalnızca adil olmanın, hukukun değil insan olmanın ve insan kalmanın da gereği sayıyoruz bunu. Yargılananların geçmişine, siciline, nedamet getirip getirmemesine ya da suçun ağırlığına bakmadan kimseye haksızlık yapılmasını istemeyiz. Adalette eşitlik isteriz. Yargılananların bizim siyasi anlayışımıza uzaklığı ya da yakınlığı haklara müstahaklığın ölçüsü değildir; olmamalıdır. Yargılananları sorumsuz, günahsız, suçsuz, iyi insanlar olarak gördüğümüzden değil, yalnızca insan oldukları için ve bundan kaynaklanan temel haklara sahip olmaları gerektiğinden peşinen suçlu ilan etmeyiz. Eskiden de böyle düşünüyorduk. Bugün de böyle düşünüyoruz. Yarın da mağdurun, yargılanacak olanın kimliğine, siciline bakmadan aynı tutumu alırız. Bundan dolayı da pişman olmayız…

Bilinsin ki, burada verilecek nihai karar bizimle ilgili görünse bile gerçekte öyle olmayacaktır. Biz, bugünün muktediri öyle olmasını istediği için aylardır tutukluyuz. Ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Ama bildiğim şeyler de var. Esareti kabul etmeyiz, onurumuzdan, haysiyetimizden, insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Korkuya teslim olmayız. Gazeteciliğe, halkın bilgi edinme hakkına zarar verecek bir ödün vermeyiz, veremeyiz. Onursuz bir özgürlüğe razı olmayız. Böylesi bir düşüklükten herkesin uzak olmasını dilerim. Sizler vereceğiniz nihai kararla, iktidardakilerden farklı düşünmenin, eleştirinin, muhalefet etmenin, gazeteciliğin suç sayılıp sayılmayacağına da karar vermiş olacaksınız.

Bitirirken…

İlhan Selçuk, herkes kendi heykelini yontar demişti. Galiba gazetelerin heykelini de orada çalışanlar yontuyor. Cumhuriyet gazetesinin heykelini İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bayriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Onat Kutlar’lar hayatları pahasına yonttular.

Bizler burada yargılanan Cumhuriyet’çiler, bu nadide heykelin sıradaki nöbetçileriyiz.

Nöbetimiz sırasında bu heykele leke sürülmemesi için çabalıyoruz. Bizden öncekiler gibi biz de muktedirlere boyun eğmiyor, korkuya teslim olmuyor, gazeteciliğe ihanet etmiyoruz.

Bu zorlu dönemde bunun bir diyeti vardı.

Onurumuzla ve gururla ödüyoruz.

Hepsi budur!…

​Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri

0

Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri(The Valletta Principles for the Safeguarding and Management of Historic Cities), 28 Kasım 2011 tarihinde Paris’te yapılan 17. ICOMOS Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Genel Kurulunda kabul edilmiştir. UNESCO Genel Müdürü Sayın Irina Bokova ve Fransa Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Nicolas Sarkozy’nin de desteklediği kongre 106 ülkeden 1150 katılımcı ile düzenlenmiştir. Valetta İlkeleri, Türkçe’ye Zeynep Ahunbay tarafından 2014 yılında kazandırılmıştır. 

International Council on Monuments and Sites, Uluslararası ve hükümetler dışı bir organizasyondur. 1965 yılında Varşova’da kurulmuştur. Kuruluşun amacı, tarihi anıtlar ve sitlerin korunması ve değerlendirilmesine yönelik ilkeler, teknikler ve siyasetler geliştirmek ve ilgili her türlü araştırmayı desteklemek ve yönlendirmektir. ICOMOS’un kuruluşu 1964’de Venedik’te yapılan 2.Uluslararası Tarihi Anıtlar Mimar ve Teknisyenleri Kongresi’nin sonuç bildirgesi olan “Venedik Tüzüğü” nün, anıt ve yerleşmelerin korunması konusunda çalışacak uluslararası bir konseyin kurulması kararına dayanmaktadır. 1965’te, Varşova’da toplanan ICOMOS’un birinci genel kurulu niteliğindeki kongre hem Venedik Tüzüğü’nü uluslararası düzeyde kabul etmiş, hem de ICOMOS’un kuruluş kararını vermiştir. ICOMOS’un geçerli uluslararası tüzüğü, 22 Mayıs 1978’de Moskova’da yapılan beşinci genel kurulda son biçimini almış ve yürürlüğe girmiştir. Sekretaryası Paris’tedir. ICOMOS’un 110’dan fazla ülkede kurulmuş ulusal komiteleri ve 7500’ü aşkın üyesi bulunmaktadır. 

ICOMOS 17. Kongresi-Paris
​Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri
GİRİŞ
Bugün insanlık bir takım değişikliklerle karşı karşıyadır. Bu değişiklikler genelde insan yerleşimlerini, özel olarak da tarihi kentleri ve kentsel alanları ilgilendirmektedir. Pazarların ve üretim yöntemlerinin küreselleşmesi bölgelerden şehirlere, özellikle büyük kentlere nüfus akınına neden olmaktadır. Siyaset ve iş dünyasındaki değişiklikler, kentlerde ve kentsel alanlarda yeni yapılanma ve çalışma koşulları ortaya çıkarmaktadır. Bunlar kimliği güçlendirme çabalarının parçası olarak, ayrımcılığa ve sosyal köksüzlüğe karşı da gereklidir.
Bugün artık uluslararası bir çerçevede ele alınan kentsel koruma alanında, yeni istekler konusundaki bilinç sürekli olarak artmaktadır. Kültür mirasının korunması ve değerlendirilmesinden sorumlu kuruluşlar becerilerini, araçlarını, eğilimlerini ve çoğu kez planlama sürecindeki rollerini geliştirmelidirler.
Buna dayanarak, ICOMOS’un Uluslararası Tarihi Kentler ve Köyler Komitesi CIVVIH, Washington Tüzüğü (1987) ve Nairobi Tavsiyesindeki (1976) yaklaşım ve düşünceleri güncellemiştir. Tarihi kentler ve kentsel alanların korunmasıyla ilgili tanım ve yöntemlerdeki belirgin evrim dikkate alınarak, amaçlar, eğilimler ve gerekli araçlar yeniden tanımlanmıştır.
Yapılan değişiklikler kültür mirasını kentsel alanın dar kapsamından çıkarmakta; konuya bölgesel ölçekten bakarak; süreklilik ve kimlik gibi somut olmayan değerler; geleneksel arazi kullanımı; kamusal alanın toplum ilişkilerindeki rolü; bütünleşme ve çevresel etkenler gibi diğer sosyo-ekonomik etkenler konularında daha derin bir farkındalık yansıtmaktadır.
Peyzajın kamusal alan olarak rolü veya kentin genel görünümünün topoğrafyası ve silueti ile birlikte bir bütün olarak kavramsallaştırılması gibi konular etrafında gelişen sorular eskiden olduğundan daha önemli gözükmektedir. Özellikle hızla büyüyen kentler için önem taşıyan diğer bir değişiklik, tarihi kentin morfolojisinin tanımlanmasına yardımcı olan geleneksel parsel boyutlarını değiştiren büyük ölçekli projelerin yarattığı sorunların ele alınmasıdır.
Bu anlamda, kültür mirasını kentsel ekosistemin parçası, önemli bir kaynak olarak ele almak gerekir. Tarihi kentlerin ve bulundukları çevrenin uyumlu gelişimi için bu görüşe saygı gösterilmelidir.
Sürdürülebilir gelişme kavramı o denli önem kazanmıştır ki, mimari planlama ve müdahaleler konusundaki temel yaklaşımlar kentin yayılmasını sınırlandırma ve kentsel mirası korumaya yönelik politikalara dayanmaktadır.
Bu belgenin temel amacı tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak her tür müdahaleye uygulanabilir ilke ve stratejiler önermektir. Bu ilke ve stratejiler hem tarihi kentlerin ve evrelerinin değerlerini korumak, hem de günümüz sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamıyla bütünleşmelerine yöneliktir.
Yapılacak müdahaleler hem yörenin soyut ve somut kültürel miras değerlerine, hem de yaşayanların yaşam kalitesine saygı göstermelidir.
Tarihi kentler, kentsel alanlar ve çevrelerinin korunmasına yönelik bu belge dört bölümden oluşmaktadır:

1. Tanımlar,
2. Değişimin yönleri (zorluklar)
3. Müdahale ölçütleri,
4. Öneriler ve stratejiler,

1. TANIMLAR
a) Tarihi kentler ve kentsel alanlar

Tarihi kentler ve kentsel alanlar somut ve soyut ögelerden oluşurlar. Somut ögeler, kentin strüktürüne ek olarak, mimari ögeler, kentin içi ve çevresindeki peyzaj, arkeolojik kalıntılar, panoramalar, siluetler, bakı noktaları ve anıtsal sitleri kapsar. Soyut ögeler ise tarihi değerin özünü oluşturan etkinlikler, simgesel ve tarihi işlevler, görenekler, gelenekler, anılar ve kültürel kaynaklardan oluşur.

Tarihi kentler ve kentsel alanlar bir toplumun ve onun kültürel kimliğinin evrimini anlatan mekansal oluşumlardır. Büyük bir doğal veya insan yapısı çevrenin parçasıdırlar ve birbirlerinden ayrılmaları düşünülemez.

Tarihi kentler ve kentsel alanlar onları biçimlendiren geçmişin yaşayan kanıtlarıdırlar. Tarihi veya geleneksel alanlar günlük yaşamın parçasıdırlar. Korunmaları ve çağdaş toplumla bütünleşmeleri kent planlama ve imar hareketlerinin temelini oluşturur.

b) Çevre

Çevre tarihi kentsel mirasın bulunduğu ve onun kavranmasını, algılanmasını, yaşanmasını statik veya dinamik yönden etkileyen veya onunla sosyal, ekonomik, ya da kültürel olarak doğrudan ilişkili doğal ve/veya insan yapısı ortamdır.

c) Koruma

Tarihi kentler ile kentsel alanların ve çevrelerinin korunması, onların onarımı, konservasyonu, iyileştirilmesi ve yönetimi yanında, tutarlı gelişmeleri ve çağdaş yaşama uyarlanmaları için gerekli işlemleri kapsar.

d) Koruma altında olan kentsel alan

Korunan bir kentsel alan, şehrin tarihinin bir dönemini veya bir gelişim aşamasını temsil eder.

İçinde anıtlar ve alanın korunmasına neden olan kültürel değerleri yansıtan binaların yer aldığı özgün kentsel doku bulunur.

Koruma kentin tarihi gelişimini kapsayabilir ve onun temel sivil, dini ve sosyal işlevlerinin sürdürülmesini de destekleyebilir.

e ) Tampon bölge

Tampon bölge sit alanının dışında yer alan ve alanın kültürel değerlerini çevresindeki faaliyetlerin olumsuz etkilerine karşı korumaya yönelik, iyi tanımlanmış bir kuşaktır. Söz konusu zararlı etki fiziksel, görsel veya sosyal olabilir.

f ) Yönetim Planı

Yönetim Planı kültür mirasının korunması için kullanılacak tüm strateji ve araçları ayrıntılı
olarak tanımlayan ve aynı zamanda çağdaş yaşam gereklerini karşılayan bir belgedir. Yasal,
parasal, yönetimsel ve korumaya yönelik belgeler ile Koruma ve İzleme Planlarını içerir.

g ) Yerin ruhu

Alana özel kimliğini, anlamını, duygusunu ve gizemini kazandıran somut, soyut, fiziksel ve tinsel ögeler “yerin ruhu” olarak tanımlanmaktadır. Ruh mekânı yaratmakta; mekan da bu ruhu inşa etmekte ve biçimlendirmektedir (Quebec Bildirgesi, 2008).

2 DEĞİŞİMİN FARKLI YÖNLERİ

Yaşayan organizmalar olarak tarihi kentler ve kentsel alanlar sürekli değişime tabidirler. Bu değişiklikler kentin tüm ögelerini (doğal, insani, somut ve soyut) etkiler.

Uygun bir şekilde yönetildiğinde, değişim tarihi kent ve kentsel alanların niteliğinin, tarihi özellikleri gözetilerek geliştirilmesi için bir fırsat olabilir.

a) Değişim ve doğal çevre

Washington Tüzüğü’nde doğal çevredeki değişikliklerden kaynaklanan sorunlara dikkat çekilmiştir: “ Kültür mirasını yaşatmak, kentlilere güvenli ve sağlıklı bir ortam sunmak için, tarihi kentler (ve çevreleri) doğal afetlere ve hava kirliliği, titreşim gibi zararlı etkilere karşı korunmalıdır .“ (Madde 14)

Tarihi kent ve kentsel alanlarda değişim doğal dengeye saygı üzerine temellenmeli, doğal kaynakları yok etmekten, enerjiyi boşa harcamaktan ve doğal döngülerin dengesini bozmaktan kaçınılmalıdır.

Değişim tarihi kent ve kentsel alanlardaki ekolojik bağlamı geliştirmek; hava, su ve toprak kalitesini iyileştirmek; yeşil alanları genişletmek ve ulaşılabilirliğini artırmak, doğal kaynaklara gereksiz baskıları önlemek için kullanılmalıdır.

Tarihi kentler ve çevreleri iklim değişikliği ve sayıları artan doğal felaketlerin etkilerinden korunmalıdır.

İklim değişikliğinin tarihi kentler ve kentsel alanlara büyük ve yıkıcı etkileri olabilir çünkü kentsel dokunun kırılganlığının yanı sıra, birçok eski bina terk edilmekte ve iklim değişikliğinden kaynaklanan sorunları çözmek için büyük masraflar yapılması gerekmektedir.

Amaç iklim değişikliği karşısında tüm dünyada artan bilinçten kaynaklanan stratejilerden yararlanmak ve onları tarihi kentlerin korunması için uygun bir şekilde uygulamak olmalıdır.

b) Değişim ve yapılı çevre

Tarihi çevrede çağdaş mimarlık konusunda Washington Tüzüğü şöyle demektedir: “Çevreyle uyumlu çağdaş ögelerin katılımı bir alanın zenginleşmesine katkıda bulunabileceğinden, engellenmemelidir “ (Madde 10).

Tarihi çevreye katılan çağdaş mimari ögeler alanın değerlerine ve ortama saygılı olmalıdır.

Çağdaş mimari kentsel sürekliliği yeniden canlandırarak, şehrin estetik yönden zenginleşmesine katkıda bulunabilir.

Mekansal, görsel, soyut ve işlevsel yönden uygun mimari müdahalelerin temelinde tarihi değerlere, düzenlere ve katmanlara saygı olmalıdır.

Yeni mimari, tarihi alanın mekansal düzeni ile uyumlu ve geleneksel biçimlenmesine saygılı, günün ve yerin mimari eğilimlerinin gerçek bir ifadesi olmalıdır. Ne tür üslup ve anlatım aracıyla olursa olsun, yeni tasarımlarda çarpıcı veya aşırı tezatların olumsuz etkilerinden, kentsel dokunun ve mekanın parçalanması ve kesintiye uğratılmasından kaçınılmalıdır.

Mevcut mimariyi olumsuz etkilemeyen, yerin ruhunu kucaklayan ve ayırt edilebilen bir yaratıcılığa olanak tanıyan bir kompozisyon sürekliliğine öncelik verilmelidir.

Mimarlar ve kent plancıları tarihi kenti iyi tanımak, anlamak için yüreklendirilmelidir.

c) Kullanım ve sosyal çevre değişikliği

Yerel toplumların özel yaşam biçimlerinin değişmesi, geleneksel kullanım ve işlevlerin terk edilmesi, tarihi kent ve kentsel alanlarda olumsuz etkilere yol açabilir. Eğer bu değişimlerin niteliği dikkate alınmazsa, orada yaşayanların başka bir yere göçmesine; böylece, terk edilen yerdeki kültürel geleneklerin yok olmasına, kimlik ve karakterinin yitirilmesine yol açılabilir.

Bu durum tarihi kent ve kentsel alanların yalnız turizm ve tatile yönelik bir işleve yönelmesine, yerel halkın günlük yaşamına uygun olmayan bir yere dönüşmesiyle sonlanabilir.

Bir tarihi kentin korunması, geleneksel sanatların sürdürülmesine ve yerel halkın yerinde kalmasına yönelik çabalar gerektirir.

Kiralardaki artıştan kaynaklanan soylulaştırma sürecinin ve kentin veya kentsel alanın konut ve kamusal alanının çöküntüye uğramasının denetlenmesi önemlidir.

Soylulaştırmanın toplumları etkileyebileceğinin, alanı yaşanabilir olmaktan uzaklaştırabileceğinin ve sonunda karakterini yok etmeye kadar gidebileceğinin bilinmesi önemlidir.

Geleneksel kültürel ve ekonomik çeşitliliğinin korunması, özellikle bu o yerin ayırt edici özelliği olduğunda, çok önemlidir.

Tarihi kentler ve kentsel alanlar kitlesel turizmin bir tüketim ürünü olma riskiyle karşı karşıyadırlar; bu durum onların özgünlük ve kültür mirası değerlerini yitirmeleriyle sonuçlanabilir.

Yeni etkinlikler, ulaşım/taşıma sorunları veya trafik sıkışıklığı gibi ikincil olumsuz etkileri engelleyecek biçimde, dikkatle yönetilmelidir.

d) Değişim ve somut olmayan miras

Soyut kültürel mirasın korunması yapılı çevrenin korunması, yaşatılması kadar önemlidir.

Bir yerin karakter ve ruhunun tanımlanmasına yardımcı olan, o yerin kimliğini ve ruhunu oluşturan soyut ögeler belirlenmeli ve korunmalıdır.

3 MÜDAHALE ÖLÇÜTLERI
a) Değerler

Tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak tüm müdahaleler onların soyut ve somut kültür değerlerine saygı göstermeli ve dikkat çekmelidir.

b) Nitelik

Tarihi kent ve alanlarda yapılacak her müdahale, orada yaşayanların yaşam kalitelerini ve çevrenin niteliğini iyileştirmeyi hedeflemelidir.

c) Nicelik

Değişikliklerin artması tarihi kent ve değerleri üzerinde olumsuz etki yapabilir.

Eğer kentsel çevrenin ve kültürel değerlerinin iyileştirilmesine olumlu bir etkisi olmayacaksa, büyük niteliksel ve niceliksel değişikliklerden kaçınılmalıdır.

Kentin büyümesine bağlı değişiklikler denetlenmeli ve kentin genel görünümüne ve mimari dokusuna yapacakları fiziksel ve görsel etkileri en aza indirgemek için dikkatle yönetilmelidir.

d) Tutarlılık, ahenk

Tutarlılıkla ilgili olarak Nairobi Tavsiyelerinin 3. Maddesinde şöyle denilmektedir: “ Her tarihi alan ve çevresi, özel karakteri ve dengesi, onu oluşturan parçaların birbiriyle kaynaşmasına bağlı olan ve yapılar, mekânsal organizasyon ve çevresi kadar, insan faaliyetlerini de içeren tutarlı bir bütün olarak görülmelidir. Ne kadar mütevazi olurlarsa olsunlar, tüm geçerli ögeler, insan etkinlikleri de dahil olmak üzere, bütünle ilişkilerinde gözardı edilemeyecek bir anlam taşırlar. “

Tarihi kentler, kentsel alanlar ve çevreleri bir bütün olarak ele alınmalıdır.

Dengeleri ve özellikleri onları oluşturan parçalara bağlıdır.

Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması, kentin ve çevresinin bütün olarak kavranması ve anlaşılması sürecinin bir parçası olmalıdır. Bu tarihi kentleri tüm planlama düzeylerinde ele alan, sosyal dokularına ve kültürel çeşitliliklerine saygı gösteren, tutarlı ekonomik ve sosyal gelişme politikaları gerektirir.

e) Denge ve uyum

Tarihi kentlerin korunması, zorunlu olarak, kentin temel mekansal, çevresel, sosyal, kültürel ve ekonomik dengelerinin korunmasını içermelidir. Bu durum, eski sakinlerin yerlerinde kalmalarına ve yeni sakinlerin katılımına (mahalleli veya tarihi kenti kullananlar olarak) olanak sağlayan, sıkışıklık yaratmadan gelişmeye yardımcı eylemler gerektirir.

f) Zaman

Değişim hızı denetlenmesi gereken bir parametredir. Aşırı hızla değişim, bir tarihi kentin değerlerinin bütünlüğünü olumsuz etkileyebilir.

Müdahalelerin boyutu ve sıklığı, şeffaf ve tanımlı müdahale süreçlerine bağlı olmak yanında, fizibilite çalışmalarına dayanmalı ve plan kararları ile uyumlu olmalıdır.

g) Yöntem ve bilimsel disiplin

“ Tarihi kent veya kentsel alanın geçmişi ile ilgili bilgiler arkolojik araştırmalar ile geliştirilmeli ve arkeolojik bulgular uygun şekilde korunmalıdır.” (Washington Tüzüğü, Madde 11)

Tarihi bir kent veya kentsel alanın korunması ve yönetimi, sürdürülebilir gelişme ilkeleri uyarınca, akıl, sistematik yaklaşım ve disiplinle yürütülmelidir.

Koruma ve yönetim, korunacak kentsel miras ögelerinin ve değerlerinin belirlenmesi için yapılacak disiplinlerarası ön çalışmalara dayandırılmalıdır. Koruma eylemlerini yönlendirmek için sit ve çevresi hakkında derin bilgi sahibi olunması gerekir.

Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkin bir biçimde korumak için sürekli izleme ve bakım zorunludur.

Doğru bir planlama için güncel bilgi ve verilere (çevre analizi, değişik ölçeklerde çalışmalar, bileşenlerin ve etkilerin envanteri, kentin tarihi ve gelişim evreleri, vb.) gerek vardır.

Tarihi kentin veya alanın korunması öncelikle ve en çok orada yaşayanları ilgilendirdiğinden, yöre halkı ve paydaşlarla görüşmek, onların fikirlerini almak ve sürekli iletişim içinde olmak kaçınılmazdır.

h) Yönetim

İyi yönetim tüm paydaşlar: seçilmiş yöneticiler, belediye çalışanları, kamu yöneticileri, uzmanlar, meslek örgütleri, gönüllü kuruluşlar, üniversiteler, alanda yaşayanlar vd. arasında geniş bir iletişim ağı oluşmasını sağlar. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların başarıyla korunması, canlandırılması ve sürdürülebilir gelişimi için bu şarttır.

Alanda yaşayanların katılımı bilgi akışı sağlanarak, bilinçlendirme ve eğitimle kolaylaştırılabilir. Yeni gerçekliğe uygun demokratik kuruluşları oluşturmak için, geleneksel kentsel yönetimler kültürel ve sosyal çeşitliliğin tüm yönlerini incelemelidirler.

Tarihi kentleri planlama ve koruma süreçleri sırasında yörede oturanların konulara vakıf olarak doğru tepki vermelerini sağlamak için gerekli bilgiler ve süre verilmelidir.

Özel sektörden girişimcilerin yapılı çevrenin onarımı ve restorasyonuna katılımını kolaylaştırmak için, tarihi çevreyi koruma girişimleri cesaretlendirilmeli ve onarım için parasal destek sağlanmalıdır.

i) Çok disiplinlilik ve işbirliği

“Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunmasına yönelik planlama çalışmaları öncesinde disiplinlerarası araştırmalar yapılmalıdır. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Ön araştırmaların başlangıcından itibaren, tarihi kentlerin korunması birçok disipline mensup uzmanın etkili işbirliğine dayandırılmalı ve araştırmacıların, kamu hizmetlilerinin, özel girişimcilerin ve daha geniş bir halk kitlesinin katılımıyla gerçekleştirilmelidir.

Bu çalışmalar sonunda, karar verici politikacılar, sosyal ve ekonomik kuruluşlar ile yerel halk tarafından kullanılabilecek somut öneriler geliştirilmelidir.

j / Kültürel çeşitlilik

Kentsel koruma planlaması çerçevesinde, tarihi kentlerde yaşamış değişik toplulukların kültürel çeşitliliği saygı görmeli ve değer verilmelidir.

Tarihi mirası tüm çeşitliliğiyle, tam olarak korumak için hassas ve uzlaşılan bir denge oluşturmak gerekir.

4 ÖNERİLER VE STRATEJİLER
a) Korunacak ögeler

1.Tarihi kentlerin tüm somut ve soyut öğelerinin niteliği ve tutarlılığı ile ifade edilen özgünlük ve bütünlükleri, özellikle:

a-Sokak dokuları, parseller, yeşil alanlar ve yapılarla yeşil ve açık alanlar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu kentsel dokular;

b-Yapıların strüktür, hacim, üslup, ölçek, malzeme, renk ve bezemeleriyle tanımlanan biçim, görünüş, iç ve dış özellikleri;

c-Kent veya kentsel alan ile onu saran doğal veya insan yapısı çevre arasındaki ilişki (Washington Tüzüğü, Madde 2 d);

d-Kent veya kentsel alanın zaman içinde üstlendiği değişik işlevler;

e- Kültürel gelenekler, geleneksel teknikler, yerin ruhu ve bir yerin kimliğine katkı yapan herşey,

2. Sit bütünü ile onu oluşturan bileşenler, sitin bağlamı ve bu bağlamı oluşturan parçalar arasındaki ilişkiler,

3. Sosyal doku; kültürel çeşitlilik

4. Yenilenemez kaynaklar; boşa harcamaların en aza indirgenmesi; yeniden kullanım ve dönüşümlerin teşviki.

b) Yeni işlevler

“Yeni işlevler ve etkinlikler tarihi kentlerin veya kentsel alanların karakteriyle uyumlu olmalıdır.” (Washington Tüzüğü, Madde 8)

Yeni etkinlikler geleneksel faaliyetlerin ve yerel halkın geçimini sağlayan işleri engellememelidir. Böylece, bu bağlamdaki en önemli ögelerden bazıları, tarihi kültürel çeşitlilik ve çoğulculuk korunabilir.

Yeni bir etkinlik getirilmeden önce, ondan yararlanacak olanların sayısının, kullanım süresinin, mevcut işlevlerle uyumunun ve geleneksel yerel faaliyetlere etkisinin ne olacağının değerlendirilmesi gerekir.

Yeni işlevler tarihi kentin ünik ve yenilenemez bir ekosistem olduğu düşüncesine koşut olarak, sürdürülebilir gelişme ihtiyacını da karşılamalıdır.

c) Çağdaş mimarlık

Yeni binalar yapmak, veya eskilerini uyarlamak gerektiğinde, çağdaş mimari kentsel çevrenin tümüyle ve tarihi kentin mevcut mekansal oluşumu ile ahenk içinde olmalıdır. Çağdaş mimarlık alanın ölçeğine saygı göstermeli; mevcut mimari ve çevredeki gelişme eğilimleriyle net bir ilişki kurmalıdır.

“Herhangi bir yeni inşaata girişmeden önce, yalnız tarihi yerleşmenin genel karakterini tanımlamak için değil, fakat belirgin özelliklerini, yani, yüksekliklerin uyumunu, kullanılan renk, malzeme ve biçimleri, cephe ve çatı tiplerini, bina kütlelerinin parsel içindeki konumlarını, parsellerdeki yapılaşma oranlarını tanımlayıcı bir kentsel çevre analizi yapılmalıdır. Parsellerin yeniden düzenlenmesi, kütle değişikliğine yol açarak bütünün uyumunu tehlikeye düşürebileceğinden, parsel boyutlarına özellikle dikkat edilmelidir. “ (Nairobi Tavsiyeleri, Madde 28)

Perspektifler, görünüşler, odak noktaları ve görsel koridorlar tarihi mekânların kavranmasını sağlayan temel bileşenlerdir. Yeni müdahaleler söz konusu olduğunda saygı görmelidirler. Bir müdahaleye girişmeden önce mevcut durum dikkatle analiz edilmeli ve belgelenmelidir. Yeni yapılara doğru veya onlardan başlayan görüş konileri tanımlanmalı, üzerinde çalışılmalı ve korunmalıdır.

Tarihi alan veya peyzajda yapılacak yeni bina, özellikle yeni etkinlikler için kullanılacaksa, biçimsel ve işlevsel yönlerden de değerlendirilmelidir.

d) Kamusal alan

Tarihi kentlerdeki kamusal alanlar yalnız dolaşıma ayrılan yerler değildir; aynı zamanda düşünme, öğrenme ve kentten zevk alma mekânlarıdırlar. Tasarımı, düzenlemeleri, kullanılan sokak mobilyaları, yönetimi, karakterini ve güzelliğini korumalı ve sosyal iletişime adanmış bir kamusal alan olarak kullanımını desteklemelidir.

Yeni müdahaleler ve kullanımlar söz konusu olduğunda, açık kamusal alanla yoğun yapılı çevre arasındaki denge, dikkatle analiz edilmeli ve denetlenmelidir.

e) Hizmetler ve değişiklikler 

Tarihi kentleri korumaya yönelik kentsel planlama çalışmalarında, alanda oturanların gereksindiği hizmetler dikkate alınmalıdır.

Tarihi alanlardaki eski binalara yeni donanım yerleştirilmesi yerel yönetimlerin gözden uzak tutmamaları gereken bir sorundur.

f) Devingenlik

“ Tarihi bir kentteki veya kentsel alandaki trafik kurallarla sıkı bir şekilde denetlenmelidir. “(Washington Tüzüğü, Madde 12)

“ Bir kent veya bölge planının öngördüğü yeni otoyolların tarihi kente veya kentsel alana girmemesi, fakat onlara ulaşılabilirliği arttırması gerekir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 13)

Çoğu tarihi kent ve kentsel alan yayalar ve yavaş ulaşım türleri için tasarlanmıştır. Zamanla bu yerlerin motorlu taşıtlar tarafından işgal edilmesi bozulmalara neden olmuştur. Aynı zamanda yaşam kalitesi kötüleşmiştir.

Ulaşım altyapısı (otoparklar, metro istasyonları, vd.) tarihi dokuyu veya çevresini zedelemeyecek şekilde planlanmalıdır. Tarihi bir kentte ulaşım ağının hafif bir müdahaleyle oluşturulması tercih edilmelidir.

Yaya dolaşımını desteklemek önemlidir. Bunu gerçekleştirmek için araç trafiği ciddi şekilde kısıtlanmalı ve park olanakları azaltılmalıdır. Sürdürülebilir, havayı kirletmeyen kamu ulaşım sistemleri getirilmeli ve yumuşak ulaşım geliştirilmelidir.

Yollar araştırılmalı ve yayalara öncelik verecek şekilde planlanmalıdır. Otoparklar tercihan koruma bölgeleri dışında, mümkünse tampon bölgelerin de dışında yer almalıdır.

Metro sistemleri gibi altyapılar, tarihi ve arkeolojik dokuya veya çevresine zarar vermeyecek şekilde planlanmalıdır.

Korunan alanlar ve tampon bölgelerden otoyollar geçirilmemelidir.

g) Turizm

Turizm tarihi kentlerin ve kentsel alanların gelişmesinde ve canlandırılmasında olumlu bir rol oynayabilir. Turizmin tarihi kentlerde gelişmesi, anıtların ve açık alanların iyileştirilmesi; yerel toplumun kimliğine ve geleneksel etkinliklerine saygı ve destek; bölgesel ve çevresel karakterin korunması üzerine kurulmalıdır. Turizm etkinliği yerel halkın günlük yaşamına saygı göstermeli, müdahale etmemelidir.

Yoğun turist akını, anıtlar ve tarihi alanlar için bir tehlikedir. Koruma ve yönetim planları turizmin beklenen etkisini dikkate almalı ve süreci kültür mirasının ve yerel halkın yararına düzenlemelidir.

h) Riskler

“Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkileyen doğal afetin cinsi ne olursa olsun, alınacak koruyucu önlemler ve düşünülen onarım müdahaleleri söz konusu kültür varlıklarının özelliğine göre uyarlanmalıdır. “ (Washington Tüzüğü, Mad.14)

Koruma planları risklere hazırlık konusunda kapasite gelişimine, çevre yönetimi ile sürdürülebilirlik ilkelerinin uygulanmasına olanak sağlamaktadır.

i) Enerji tasarrufu

Tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak tüm müdahaleler, kültür mirasının özelliklerine saygı göstermenin yanı sıra, enerji verimliliğini arttırmayı, kirleticileri azaltmayı hedeflemelidir.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı geliştirilmelidir.

Tarihi alanlarda yapılacak yeni binalar enerji tasarruflu olmalıdır. Isı adalarının oluşmasını önlemek için kent planlamasında yeşil alanlara, yeşil koridorlara yer verilmeli ve diğer önlemler uygulanmalıdır.

j) Katılım

“Koruma programının başarısı kentlilerin ve tüm ilgili yerel grupların katılımı ve görev almalarıyla mümkün olabilir ve desteklenmelidir. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması öncelikle orada yaşayanları ilgilendirir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 3)

Tarihi kentsel alanlardaki planlama, tüm paydaşları içine alan, katılımcı bir süreç olmalıdır.

Katılım ve ilgiyi artırmak için, okul çocuklarından başlayarak, tüm yerel halka yönelik bir genel bilgilendirme programı oluşturulmalıdır. Koruma derneklerinin faaliyetleri cesaretlendirilmeli, tarihi çevrenin korunmasını ve onarımını kolaylaştırıcı parasal olanaklar sağlanmalıdır.

Kamusal bilince dayalı karşılıklı anlayış ve yerel topluluklar ile mesleki gruplar arasında ortak hedef arayışı, tarihi kentlerin başarıyla korunması, canlandırılması ve geliştirilmesinin temelini oluşturur.

Bilgi teknolojileri doğrudan ve hızlı iletişimi mümkün kılmaktadır. Bu yerel grupların etkin ve sorumlu katılımlarına olanak sağlamaktadır.

Yetkililerin ilgileri tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunmasına konusuna çekilerek, yönetim ve gelişim planlarının başarıya ulaşmasını sağlayacak parasal olanakların oluşturulması sağlanmalıdır.

k) Koruma Planı

“ Koruma planı tarihi kentsel alanlar arasında uyumlu bir ilişki kurulmasını sağlamayı hedeflemelidir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Bir yerin gelişimini engellemeden kimliğini korumak için hazırlanan Koruma planı, somut ve soyut ögeleri kapsar.

Koruma Planının temel hedefleri “ ve onlara erişmek için gerekli yasal, yönetimsel ve parasal araçlar açıkça belirtilmelidir.“ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Koruma Planı tüm kent için hazırlanan ve arkeolojik, tarihi, mimari, teknik, sosyolojik ve ekonomik değerlerin analizini içeren kentsel planlamaya dayanan bir belge olmalıdır. Bir koruma projesi tanımlamalı, bir yönetim planıyla birleştirilmeli ve sürekli izlenmelidir.

Koruma planı değişimin koşullarını, kurallarını, amaçlarını ve sonuçlarını belirlemelidir.

“Hangi binaların ve mekanların kesinlikle korunması gerektiğini, hangilerinin belirli koşullarda korunacağını ve hangilerinin sıradışı durumlarda gözden çıkarılabileceğini belirlemelidir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Herhangi bir müdahaleden önce, mevcut durum ayrıntılı olarak belgelenmelidir. Koruma planı kentin değerlerine ve karakterine katkıda bulunan öğelerin yanı sıra, tarihi kenti ve kentsel alanı zenginleştiren ve/veya karakterini yansıtan bileşenleri belirlemeli ve korumalıdır.

Koruma planındaki öneriler yasal, finansal ve ekonomik yönden olduğu kadar, gerekli standartlar ve kısıtlamalar yönünden de gerçekçi bir şekilde tanımlanmalıdır.

“Koruma Planı tarihi alanda yaşayanlar tarafından desteklenmelidir.“ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Eğer bir koruma planı yoksa, tarihi kente gerçekleşecek tüm koruma ve imar etkinlikleri koruma ve geliştirme ilke ve hedeflerine uygun bir şekilde yapılmalıdır.

l) Yönetim Planı

Her tarihi kent ve kentsel alan için, türüne ve özelliklerine, kültürel ve doğal bağlamına uygun, etkili bir yönetim sistemi geliştirilmelidir. Yönetim Planı geleneksel uygulamalarla bütünleşmeli ve yürürlükte olan diğer kentsel ve bölgesel planlarıyla eşgüdüm sağlanmalıdır.

Bir yönetim planı somut ve soyut kaynakların tanınması, korunması ve geliştirilmesi üzerine kurulur.

Dolayısıyla,

  •  kültürel değerleri belirlemelidir,
  •  paydaşları ve onların değerlerini saptamalıdır,
  •  olası çatışmaları saptamalıdır,
  •  koruma hedeflerini belirlemelidir,
  •  yasal, finansal, idari ve teknik yöntem ve araçları belirlemelidir,
  •  güçlü yönleri, zayıflıkları, fırsat ve tehditleri anlamalıdır,
  •  uygun stratejileri, işin bitirilme tarihini ve belli başlı eylemleri tanımlamalıdır.

Bu tür bir yönetim planının hazırlanması katılımcı bir süreçle olmalıdır.

Yerel yönetimler, görevliler, alan çalışması ve ayrıntılı belgelemeyle sağlanan bilgilere ek olarak, Yönetim Planının ekinde paydaşlarla yapılan toplantıların sonuçları ve tartışmaların analizi yer almalıdır.

İZLEME

Bu tavsiyeler ICOMOS tarafından yürütülen geniş çaplı tartışmalara bir katkı olmak üzere CIVVIH’nin ortak çalışmasıyla geliştirilmiştir.

Bu kaynak belge, tartışılan konuların evrimi ışığında güncellenebilir.

Yargıç-The Judge

0
The Judge - Yargıç

Yargıç – The Judge, hukuk filmleri arasında öne çıkan bir mahkeme ve aile dramıdır. Film, komedi unsurları da barındırır. Özellikle klasik bir hikaye içinde yer alan hukuki meseleler, hüzünlü bir ayrılığın ortasındaki bir avukat (Robert Downey Jr.) tarafından canlandırılmaktadır.

Yönetmenliğini David Dobkin‘in üstlendiği bu yapımda, başrollerde Robert Downey Jr., Robert Duvall ve Vera Farmiga yer alır. Filmin ana karakterleri, masumiyet, doğruluk ve adalet için savaşan bir yargıç babanın ideallerinden uzaklaşmış oğludur.

The Judge-Film Afişi
Filmin Künyesi
Yönetmen David Dobkin
Yapımcı Robert Downey Jr.,  Susan Downey
Senaryo Nick Schenk, Bill Dubuque
Hikaye Nick Schenk, David Dobkin
Oyuncular Robert Duvall, Robert Downey Jr, Vera Farmiga, Vincent D’Onofrio

Jeremy Strong, Dax Shepard, Leighton Meester, Billy Bob Thornton

Müzik Thomas Newman
Bütçesi 50 Milyon dolar
Gişe 84,4 Milyon dolar
Görüntü Yönetmeni Janusz Kaminski
Dağıtıcı Warner Bros
Türü Dram
Renk Renkli
Yapım yılı 4 Eylül 2014
Süre 141 dakika
Dil İngilizce


Yargıç – The Judge filminde, Hank Palmer, Chicago’da boşanma davalarında uzmanlaşmış, başarılı bir avukattır. Ancak vicdanını unutmuş ve ideallerinden vazgeçmiştir. Ayrıca, adalet duygusunu önemsemeyen bir avukatlık tarzı benimsemiştir. Bu sırada, önemli bir dava devam ederken, annesinin vefat haberini alır. Bu haberi ona erkek kardeşi iletmiştir. Babasıyla uzun süredir görüşmeyen Hank, ailede iletişimde olduğu tek kişi olan annesini kaybetmiştir.

Daha sonra, Hank, annesinin cenazesi için kasabaya döndüğünde sürprizlerle karşılaşır. Babası, ağabeyi, eski sevgilisi ve geçmişi yeniden karşısına çıkar. Bu nedenle, Hank, sıcak karşılanmadığı kasabadan uzaklaşmak isterken 42 yıllık yargıç olan babasını savunmak zorunda kalır. Her şeye rağmen, kırılgan ilişkilerini de önemsemeyerek Hank, babasına yardım edecek ve mahkemede onu savunacaktır. Yargıç babasının karşı karşıya olduğu cinayet suçlaması aydınlatılmaya çalışılırıken evdeki sorunların çözümü de ayrı bir gündem oluşturacaktır.

  

Genel olarak, Yargıç filminin sahneleri güçlüdür ve duygusal ögeler ön plandadır. Film, izleyicileri hem güldürür hem de ağlatır. Ayrıca, duygulara dokunarak ailenin karmaşık ilişkilerini etkileyici bir şekilde yansıtır. Filmin uzun süresi ve ağır çekimde işlenen konular, duyguların derinlemesine yansıtılmasını sağlar. Sonuç olarak, yaklaşık iki buçuk saat süren bu film, sürükleyiciliği ile izleyicilerin dikkatini çekecektir.

Filmdeki mahkeme sahneleri, teknik açıdan gerçeklere uygun olarak tasarlanmıştır. Amerikan adalet sisteminin işleyişi hakkında önemli detaylar, filmde başarılı bir şekilde aktarılmaktadır. Bu bağlamda, izleyici, aile içi ilişkiler ve hukuki olaylar üzerinden adalet ve vicdan üzerine derin bir hesaplaşma yaşamaktadır.
Hank Palmer, “Suçluları savunuyorum, çünkü masumların parası bana yetmiyor”

Jurisprudence- Jurisprudent

0

Jurisprudence ve Jurisprudent kavramları Roma Hukukunda günümüze gelen terimlerdir.

Romalı hukukçular, hukuki sorunları ve olaylar derinlemesine incelemekte, bunları belli bir metodoloji çerçevesinde yorumlayarak hayatın karmaşık olaylarına uyabilecek hukuk kurallarını, hakkaniyet ve adalet duygularından da esinlenerek kodifikasyona tabi tutmuşlardır.

Bu dönemde, ulaşılan hukuk çözüm yolları açık bir şekilde yazılmış ve halka ilan edilmiştir. Bu hukuki çabayı gösterenlere Jurisprudent, ulaşılan hukuki çözümlere ise Jurisprudence denilmiştir.

Jurisprudent, hukuk bilgini, hukuk uzmanı ya da hukuk bilimine vâkıf kimse olarak tanımlanabilir.

Jurisprudent olarak anılan kişilerin çabaları sonucunda, hukukun teorik olarak incelenmesi ve yasa çalışmalarının yapılması, hukuk sisteminin inşası, hukuk kurumlarının kurulması ve hukukun toplumdaki rolünün belirlenmesi sağlanmıştır. Roma yurttaşlığı ve devlet kavramları bu çabalar sonucunda gelişmiştir.

Roma Hukuku ile Medeni Hukuk arasında kuvvetli bağlar bulunmaktadır. Bu iki hukuk arasında köprüler kurma ve yabancı bir sistem olarak görülen Roma hukukuna kapılar açmak, çağdaş hukukçular için zorunluluktur.

Kavramın Anlamları

Kıta Avrupası ve Anglo Sakson Hukukunda jurisprudence kavramı çok değişik anlamlara gelmektedir. 
1.felsefe, bilim ve yoruma dayalı hukuk ve kararların incelenmesi,
2.hakların poizitf şekilde incelenmesini sağlayan bilim dalı,
3.hukuk bilimi veya beceri, kanunların oluşması,
4.hukuk felsefesi veya yasa ve hukuk bakımından ilkelerin oluşturulması,
5.yasal gerçekler çerçevesinde hukuk mesleğine ilişkin usuller ve çalışma prensipleri,
6.adaletin gereken şekilde uygulanmasına yönelik bir devlet veya toplum içinde oluşturulan kanun, örf ve haklar hakkında oluşturulan içtihat,
7. hakimlerin karar vermesine rehberlik edecek olan yasal kurallar ve dayandığı ilke ve araçlar,
8. mahkeme kararlarının bilim veya hukuk felsefesi açısından yorumlanması
9. bilim veya hukuk felsefesi

Denis Diderot

0
Denis Diderot

Denis Diderot  05 Ekim 1713 tarihinde, Fransa’nın kuzey doğusunda Langres kasabasında doğdu. (Ölümü:  31 Temmuz 1784)

Paris’te Louis le Grand Koleji’nde okudu. 2 Eylül 1732’de Grekçe, Latince ve felsefe okutma yetkisi alarak bu okuldan mezun oldu.

Denis Diderot: Aydınlanma Çağı’nın Öncü Filozofu

Ardından, iki yıl bir dava vekilinin (Avukat) yanında yazıcı olarak çalıştı. Daha sonra kitap çevirisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Ansiklopedi çevirmeni olarak girdiği işte zamanla yayınca ve editör olarak çalışmaya başladı.

1742’de, Jean-Jacques Rousseau ile tanıştı ve yakın dost oldu.

İlk özgün kitabı olan Felsefe Konuşmaları’ 1746’da yayımlandı. Ertesi yıl yayımlanan Filozofça Düşünceler adlı eseri Fransa Parlamentosu tarafından toplatıldı ve mahkeme kararıyla yakıldı. 1749’da Görenler İçin Körler Hakkında Mektup adlı eserlerini yayınladı.

1749’da tutuklandı. Bir süre sonra serbest bırakıldı. Bunun ardından, tüm çalışmalarını Ansiklopedi’de yoğunlaştırdı. Montesquieu, Jean-Jacques Rouseau ve Voltaire gibi aydınlarla ansiklopediyi tamamladı.

Çeşitli türlerde yazdı ve yazdığı her türde derin izler bıraktı. Yaşadığı yüzyılın çok ilerisindeki fikirleri ile sonraki nesillere ilham verdi.

31 Temmuz 1784 tarihinde Fransa’da, 70 yaşında iken ödü.

Felsefi ve Edebi Katkıları

Diderot, en çok baş editörü olduğu “Encyclopédie” adlı eseri ile tanınmaktadır.  Ancak, yalnızca bu eseriyle değil, aynı zamanda felsefi ve edebi eserleriyle de toplumu derinden etkiledi.

Dönemin dogmalarına ve mutlak otoritelere karşı eleştirel bir duruş sergiledi. Bu nedenle, yazıları ve düşünceleri Fransız Devrimi’ni tetikleyen faktörlerden biri haline geldi.

Filozof olarak Aydınlanma hareketindeki rolü yayınlanan eserlerinden kaynaklanmaktadır.

Diderot, sanat ve estetik üzerine önemli görüşler geliştirdi. Bu bağlamda, sanatı toplumsal bir araç olarak değerlendirdi.

Felsefesi, insanın düşünsel ve duygusal deneyimlerini ön plana çıkarmakta ve özgür düşünceyi teşvik etmektedir. Özgürleşmiş zihnin cesur bir savunucusu olarak tanımlanmıştır. Friedrich Engels onun hakkında “Bütün yaşamını gerçeğe ve doğruluğun coşkusuna adamış bir insan varsa, bu, Diderot’dur.” demiştir. 

ESERLERİ

Essai sur le mérite et la vertu (Hak etme ve yeti üzerine), Shaftesbury tarafından yazılmış ve Diderot tarafından Fransızcaya çevrilip notlandırılmıştır (1745)
Pensées philosophiques (Felsefi Düşünceler, deneme (1746)
La que (Kuşkucu gezintiler) (1747)
Les bijoux indiscrets, roman (1748)
Lettre sur les aveugles à l’usage de ceux qui voient (Görenler için körler hakkında mektup) (1749)
L’Encyclopédie (Ansiklopedi) (1750-1765)
Lettre sur les sourds et muets (Sağır ve dilsizler hakkında mektup) (1751)
Pensées sur l’interprétation de la nature (Doğanın yorumlanması üzerine düşünceler), deneme (1751)
Le fils naturel (Doğanın çocuğu) (1757)
Entretien sur le fils naturel (Doğanın çocuğu hakkında konuşma) (1757)
Salons, critique d’art (Salonlar, sanat eleştirisi) (1759-1781)
La Religieuse (Dindar kadın), roman (1760)
Le neveu de Rameau (Rameau’nun yeğeni, diyalog (1761 ?)
Lettre sur le commerce des livres (Kitapların ticareti hakkında mektup) (1763)
Mystification ou l’histoire des portraits (Mistifikasyon ya da portreler tarihi) (1768)
Entretien entre D’Alembert et Diderot (Diderot’yla D’Alembert’in tartışması) (1769)
Le rêve de D’Alembert (D’Alembert’in rüyası), dialogue (1769)
Suite de l’entretien entre D’Alembert et Diderot (D’Alembert Diderot tartışmasının devamı) (1769)
Paradoxe sur le comédien (Oyuncu hakkındaki paradoks) (1769 ?)
Apologie de l’abbé Galiani (Peder Galiani’nin övgüsü) (1770)
Principes philosophiques sur la matière et le mouvement (Madde ve hareket hakkında felsefi ilkeler), deneme (1770)
Entretien d’un père avec ses enfants (Bir babanın çocuklarıyla konuşması) (1771)
Jacques le fataliste et son maître (Kaderci Jacques ve Efendisi), roman (1771-1778)
Supplément au voyage de Bougainville (Bogainville seyahatine ek) (1772)
Histoire philosophique et politique des deux Indes (İki Hindistan’ın felsefi ve politik tarihi), Raynal’le birlikte (1772-1781)
Voyage en Hollande (Hollanda seyahati) (1773)
Eléments de physiologie (Fizyolojinin temelleri) (1773-1774)
Réfutation d’Helvétius (Helvetius’a reddiye) (1774)
Observations sur le Nakaz (Nakaz üzerine gözlemler) (1774)
Essai sur les règnes de Claude et de Néron (Claudius ve Neron’un iktidar dönemleri hakkında) (1778)
Lettre apologétique de l’abbé Raynal à Monsieur Grimm (Peder Raynal’ın Bay Grimm hakkında övgü mektubu) (1781)
Aux insurgents d’Amérique (Amerika isyancılarına) (1782)
Salons (Salonlar) 

Diderot’tan Özdeyişler 

“İki cumhuriyet savcısı var ve bunlardan biri kapınızda, topluma karşı suçları cezalandırıyor; diğeri doğadır. Yasadan kaçan tüm o ahlaksızlıkları biliyor.” 

“Boşunadır yasalar; herkesi eşit olarak bağlamıyorsa Boşunadır yasalar; toplumda 1 tek kişi bile ceza almadan onları çiğneyebiliyorsa.”

“İnsanlar erdemi övüyorlar, ama ondan nefret ediyorlar, ondan kaçıyorlar.” 

“Ahlaksızlık ile dinsizliği birbirine karıştırmamak gerekir. Din olmadan ahlaklılık olabilir ve din ahlaksızlıkla bir arada bulunabilir ve çoğunlukla da böyledir.”

“Ölüm hayat kadar doğal olduğu halde, neden bu kadar korkarız?”

“Filozoflar hiç din görevlisi öldürmemiştir, oysa din görevlileri çok fazla filozof öldürmüştür.”

“Felsefeye doğru atılan ilk adım, inançsızlıktır.”

“Düşünürü özel kılan, kanıtsız hiçbir olguyu kabullenmemesi ve yanıltıcı kavramlara kanmamasının yanı sıra mutlak, muhtemel ve şüphelinin sınırlarını kesin çizebilmesidir.”

“Eğer rahipleri istiyorsanız filozoflara ihtiyacınız yok demektir ve eğer filozofları istiyorsanız rahiplere ihtiyacınız yoktur; çünkü biri aklın dostu ve bilimin geliştiricisi olarak anılırken, diğeri aklın düşmanı ve cehaletin savunucusu olarak tanınır.”

“Fanatizmden barbarlığa tek adımda geçilir.” 

Özlü sözler gerçeği hafızalarımıza perçinleyen keskin çivilerdir.”  

“Sadece tutkular, büyük tutkular yükseltebilir insanı büyük işlere.”

“Hristiyan için inayet neyse filozof için mantık odur.”  

“O engin bilim dünyası bana bazı yerleri aydınlık, bazı yerleri karanlık olan büyük bir arazi gibi görünüyor. Çabalarımız ya aydınlık bölgelerin sınırlarını artırmak ya da aydınlatma merkezlerinin sayısını artırmak amacında olmalıdır. İkincisi için yaratıcı dehalar gerekiyor; ilki için ise geliştiren, genişleten, güçlendiren bir bilgelik.” 

“Bir kişi bana gerçeği aramamı söyleyebilir onu bulmamı değil.”

“Tanrıya inanmamı istiyorsan, ona dokunmamı sağla.”

“İnsanlar ikiye ayrılır: Tanıdıkça büyüyenler, tanıdıkça küçülenler.” 

“Açıkça nefret etmek, gerçek düşüncenin gizlenmesinden daha soylu bir davranıştır.” 

“Yalanın faydası bir defa içindir, gerçeğin faydası ise sonsuz ve ölümsüz. “

Şüphe etmek gerçeklere varmak için atılan ilk adımdır.”

“İnsan, hayatının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir.”

 

 

 

 

 

7 Ocak – Hukuk Takvimi

0

7 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinden Önemli Olaylar 

1634
Osmanlı İmparatorluğunda ilk defa bir şeyhülislam idam edildi. IV. Murad’ın emriyle, rüşvet iddiaları ile bir Kadı’nın idamına tepki gösteren Şeyhülislam Ahizade Hüseyin Efendi boğdurularak öldürüldü.
1714
İngiliz mühendis Henry Mill, daktilo makinesinin patentini aldı
1787
Delaware, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan ilk eyalet oldu
1858
Tanzimat döneminin mimarı olan Mustafa Reşit Paşa öldü. (Doğumu 1800) Tanzimat Fermanını 3 Kasım 1839 tarihinde Gülhane Parkı’nda okuyarak ilân etti. Hukuk, eğitim, askeri ve sosyal alanlarda gerçekleşecek reformları başlattı. 1840’ta imzalanan Londra Antlaşması ile Mısır sorununun bir çözüme kavuşturulmasında büyük rol oynadı
1789
İlk Amerikan Başkanlık seçimleri yapıldı. Seçmenler delegeleri, onlar da bir ay sonra ülkenin ilk başkanı olan George Washington’u seçtiler
1836
Martin Van Buren, Amerika Birleşik Devletleri’nin sekizinci başkanı seçildi. Buren, hukuk eğitimi alan Amerikan başkanlarından biriydi ve 4 Mart 1833 – 4 Mart 1837 tarihleri arasında görev yaptı.
1873
Alman Yahudi felsefeci Rudolf Eisler doğdu (Ölümü 1926)
1920
Türkiye’nin ilk komünist partisi olan Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası resmen kuruldu. TKP, Ankara’da Halk Zümresi ve Yeşil Ordu ile beraber çalışacağını bildirerek Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası programını ve kuruluş bildirgesini yayınladı. İzinsiz kongre yapması ve Komintern’in kongresine katılması nedeniyle parti 2 Ekim 1922’de İcra Vekilleri Heyeti(Bakanlar Kurulu) kararıyla kapatıldı. Yöneticileri1923 yılında hapis cezasına çarptırıldı.
1922
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Genel Af Kanunu, 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girdi. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedildi. İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelendi. Irz düşmanları af kapsamı dışında tutuldu. 07 Ocak 1922 Genel Af Kanunu, af içerikli maddesine ilaveten erteleme ve ceza indirimini de ihtiva ediyordu
1924
Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığına bağlı yabancı eğitim kurumlarının laikleştirilmesi kapsamında bu okullarda mevcut dinsel alâmet ve işaretlerin kaldırılması için Maarif Vekâletince ‘Yabancı okullarda ki dini alametlerin yasaklanmasına dair genelge’ yayınlandı.
1934
Hukukçu ve Kıbrıs Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Tassos Nikolaou Papadopoulos doğdu. (Ölümü 12 Aralık 2008) Daha sonra Birleşik Krallık’ta dava vekili (Barrister at Law) derecesiyle mezun olduğu Londra Gray’s Inn’de hukuk eğitimi gördü.
1942
Hamlet davası sonuçlandı.1941 yılında Muhsin Ertuğrul‘un çevirisini yaptığı Hamlet’in İstanbul şehir tiyatrosunda oynanmaya başlaması üzerine başlayan tartışma ve hakaretlerin mahkemeye taşınmasıyla başlayan davanın sonunda Muhsin Ertuğrul, Peyami Sefa, Neyyire Ertuğrul, Zeki Coşkun, Cihat Baban, Ziyad Ebüzziya ve Celaleddin Ezine’ye verilen cezalar ertelendi.
1944
İdare hukuku profesörü Muslihiddin Adil Taylan  (Doğumu 1881)
1946
Cumhuriyet Halk Partisinden ayrılan Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, Demokrat Parti‘nin kuruluş başvurusunu yaptı
1947
Batı Trakya Türkleri’nin insan hakları için verdiği mücadele ile bilinen Dr. Sadık Ahmet doğdu (Ölümü 1995)
1957
Millî Türk Talebe Birliği “rock and roll” ve “striptiz”in yasaklanmasını istedi
1961
Ekici Tütünleri Satış Piyasalarınını Desteklenmesine Dair Kanun resmi gazetede yayınlandı. Kanun, daha sonra yürürlükten kaldırıldı
1977
Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapan milletvekilleri ilk kez oybirliği ile karar aldı. Tüm siyasal partiler oy birliği ile bir karara imza atarak milletvekilleri ve senatörlerin maaşını artırdı. Zam kararına Sayıştay tepki göstererek zammın enflasyonun çok üzerinde olduğunu bildirdi.
1996
TBMM’de, üniversite harçlarını protesto eden ve ücretsiz üniversite istemek için pankart açan öğrencilerin yargılanması sona erdi, gençler toplam 96 yıl hapse mahkûm oldu
1999
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton’ın azli istemiyle açılan dava başladı
2011
Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna  İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik resmi gazetede yayınlandı
2020
Avrupa Komisyonu’nun; Tüketici Hakları Direktifi, Haksız Ticari, Uygulamalar Direktifi, Haksız Şartlar Direktifi, İhtiyati Tedbir (Injunctions) Direktifi ve Fiyat Bildirimi Direktiflerinde değişiklik yapan ve dijital tüketicinin korunması ile ilgili ilave hükümler getiren bütüncül AB Mevzuat değişiklikleri (New Deal for Consumers) yürürlüğe girdi.
2025
1994-1999 yılları arasında Adalar Belediye Başkanlığı yapan Avukat Can Esen yaşamını yitirdi.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi bilerek yaymak” suçlamasıyla başlattığı soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri Çağlayan Adalet Sarayı’nda ifade verdi. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ve çeşitli illerden çok sayıda baro başkanı ve yönetim kurulu üyesi İstanbul Barosuna destek vermek üzere ifadeye katıldı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan, Adliye’de bir basın açıklaması yaparak hukuksuzluğun karşsısında olduklarını bildirdi:“147 yıllık mücadele susturulamaz!”

7 Ocak – Hukuk Takvimi

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası

0

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası; 7 madde ve 27 yasa değişikliğinden oluşmaktadır. Yetkiyi ulusal ve eyalet hükumetleri arasında bölerek, federal bir sistem kurmaktadır. 17 Eylül 1787 tarihinde Pensilvanya’da toplanan Anayasa Konvansiyonu tarafından kabul edilerek imzalanmıştır.

 

 

ABD Anayasal Sistemi

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, devletin yetkilerini bağımsız üç organ olan yürütme, yasama ve yargı arasında paylaştırarak dengeli bir ulusal hükumet sistemi oluşturmuştur. Yürütme organı, yani Başkan, ulusal yasaları uygular; yasama organı, yani Kongre, yasa yapar. Yüksek Mahkeme ile diğer federal mahkemeler, kanunları yorumlayarak ve uygulayarak federal mahkemelerde görülmekte olan davaları karara bağlar.

Anayasa’da sıralanan federal yetkiler vergi toplama, savaş ilan etme ve eyaletler arası ve yabancı ticareti düzenleme haklarını da kapsar. Bu aktarılmış, ifade edilmiş ve Anayasa’da açıkça sıralanmış olan yetkilere ek olarak, ulusal hükumetin ima edilen yetkileri de bulunmaktadır. Bu ima edilen yetkiler hükumetin, ülkenin değişen gereksinimlerini karşılayabilmesini sağlar. Örneğin, Kongrenin kağıt para basması için kendisine verilmiş bir yetkisi yoktur. Fakat böyle bir yetki, borç alma ve madeni para basma yetkisinde dolaylı olarak vardır. Bazı durumlarda, ulusal hükumet ve eyalet hükumetleri birbirine koşut yetkilere sahiptir. Başka bir deyişle yönetimin her iki düzeyi de karar verebilir. Bir anlaşmazlık halinde ulusal hükumet son yetkiye sahiptir. Anayasanın ulusal hükumete vermediği ya da eyaletlere yasaklamadığı bazı yetkiler de vardır. Bu saklı yetkiler halka ya da eyaletlere aittir. Eyaletin sahip olduğu yetkilere boşanma, evlenme ve parasız resmi okullarla ilgili yasa yapma dahildir. Halk için saklı olan yetkilere mülk sahibi olma ve bir jüri tarafından yargılanma hakkı dahildir. Anayasayı yorumlamada nihai yetki Yüksek Mahkemeye aittir. Anayasanın herhangi bir bölümü ile çatışan, federal, eyalet veya yerel yasaları kaldırabilir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanzimat Fermanı

0
Padişah Abdulmecit-Tanzimat Fermanı

Tanzimat Fermanı, Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane’de okunmuştur. Orijinal adı Gülhane hatt-ı Hümayunu’dur.

Tanzimat Fermanı,  3 Kasım 1839 yılında ilan edilmiştir. Dönemin padişahı olan Sultan Abdülmecid fermanı imzalamış, Hariciye nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa ise Gülhane parkında fermanı ilan etmiştir. Ferman Türk Anayasa Hukuku Tarihi bakımından önemli bir metin ve tarihsel vesikadır.

Hayat Tarih Gazetesi Gazetesinin Tanzimat Fermanı hakkındaki duyurusu

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanzimat Fermanı Türkçe Metin

Herkesin bildiği gibi Osmanlı Devleti, doğuşundan beri şeriata bağlı olduğundan, saltanat, kuvvetli ve halk, refah içindeydi. Fakat 150 yıldan beri birbiri ardına gelen gaileler ve çeşitli sebepler yüzünden şeriata ve kanunlara uyulmadığından eski kuvvet ve zenginlik, güçsüzlük ve fakirliğe dönüşmüştür. Şeri kanunlarla yönetilmeyen memleketlerin ayakta kalamayacağı açık bir gerçek olduğundan tahta çıktığımız günden beri bütün düşüncemiz, sırf memleketi kalkındırmak ve halkı refaha kavuşturmak noktasında toplanmıştır. Halbuki devletimizin coğrafi konumu, verimli toprağı ve halkın yeteneği göz önüne alınırsa, gereken işlere girişilmediği takdirde 5-10 yıl içinde Tanrı’nın yardımıyla dilediğimiz şeylerin gerçekleşeceği muhakkaktır.Bu sebeple Tanrı’nın yardımına ve Peygamber’in rûhânîyetine güvenerek bundan böyle devletin ve ülkenin yönetimi için bazı yeni kanunlar konulması gerekli görülmüştür. Bu kanunların esasları ise, can güvenirliği, ırz, namus ve mülkiyetin korunması, verginin belirlenmesi ve gereken askerin toplanması ve hizmet süresi noktalarında toplanır. Şöyle ki: Dünyada can, ırz ve namustan daha aziz birşey yoktur. Bir insan, onları tehlikede gördükçe kendi yaratılışında ihanete eğilimi olmasa bile can ve namusunu korumak için muhakkak ki bir harekete girişir. Bununsa devlet ve memlekete ne kadar zararlı olacağı meydandadır. Buna karşılık şu da bir gerçektir ki, insan, canından ve namusundan emin olursa doğruluktan ayrılmaz. İşi ve gücü ile uğraşacağına yalnız devlet ve milletine yararlı olur. Mal güvenirliğine gelince, bu olmazsa kimse devletine ve milletine ısınamaz ve ülkesinin kalkınmasına ilgi göstermeyip sürekli bir kaygı içinde yaşar. Halbuki şu da bir gerçektir ki, malından emin olan kimse, kendi işiyle uğraşır geçim çevresini genişletmeye çalışır ve kendinde her gün devlet ve millet gayreti ve vatan sevgisi artar.Vergilerin belirli olması noktasına gelince, bir devlet, ülkesini korumak için elbette askere muhtaçtır ve bunun için gereken gideri yapmak zorundadır. Bu gider ise tebaanın vergisiyle meydana geleceğinden bunun daha iyi bir duruma getirilmesi yollarını aramak önemlidir. Eskiden bir gelir kaynağı sayılmış olan tekel belasından yakında kurtulduk. Bu yöntem, bir bir memleketin siyasi ve mali işlerini bir adamın keyfine ve hatta baskısı altına teslim etmek demektir. Eğer bir de o adamın iyi bir karakteri yoksa yalnız kendi çıkarına bakıp her işi zulümden ibaret olacaktır. İşte bu sebeple bundan sonra herkesin emlakine ve kudretine uygun bir vergi belirlenerek kimseden fazla birşey alınmayacak ve devletin kara ve deniz askeri giderleri ile öteki giderlerini gerekli kanunlarla sınırlandırıp belli ederek ona göre yapılacaktır. Asker sorunu dahi söylediğimiz gibi önemli sorunlardandır. Ülkesini korumak için asker vermek, halkın boynunun borcudur. Fakat şimdiye kadar bölgelerin nüfus miktarı göz önünde tutulmayarak kiminden çok kiminden az asker istenmekteydi. Bu da hem düzensizliğe hem de tarım ve ticaretin zara görmesine sebep olmaktaydı. Öte yandan askerliğe gelenlerin ömürlerinin sonuna kadar bu hizmette bırakılmaları, kendilerinin ümitsizliğe düşmeleri sorununu yaratmakta, soy-sop sahibi olmaları önlenmekteydi. Bu nedenle bundan sonra her bölgeden gerektiği zaman istenecek olan askerin daha iyi bir yönteme göre alınması ve 4-5 yıl süreyle sırayla hizmet etmelerini sağlayacak bir yöntem bulunması gerekmektedir. Bu düzenli kanunlar çıkarılmadıkça kuvvetlenme, kalkınama ve huzur mümkün olmayıp hepsinin esası da yukarıda açıklanan noktalardan ibarettir. Bundan sonra suçluların davaları, şeriat kanunlarına göre herkesin önünde incelenip hüküm verilmedikçe hiç kimse hakkında gizli/açık idam ve zehirlenme gibi işlemler yapılmayacak, hiç kimse başkasının ırz ve namusuna el uzatamayacak ve herkes, mal ve mülküne tam bir serbestlik içinde sahip olacak ve kullanacak, kimse kimsenin işine karışamayacaktır. Söz gelimi, biri bir suç işlemiş olsun, onun mirasçıları onun suçu ile suçlandırılamayacağından suçlunun malına devletin el koymasıyla mirasçılar, haklarından yoksun bırakılmayacaktır. Tebaamızdan olan Müslümanların ve diğer milletlerin bu el koymalarından istisnasız faydalanmaları için can, ırz, namus ve mülkiyet maddelerinde şeriat hükmü gereğince bütün ülke halkına tarafımızdan tam garanti verilmiştir. Başka hususlara dahi oy birliğiyle karar verilmesi gerektiğinden Meclis-i Ahkam-ı Adliyye üyeleri, gereği kadar çoğaltılacak, vekil ve devlet adamları, belirli günlerde oralarda toplanacak ve herkes, kendi düşüncelerini hiç çekinmeden serbestçe söyleyerek can ve mal güvenliği ve vergilerin belirlenmesi hususlarına dair kanunları karar altına alacaklardır. Öte yandan askeri düzenlemede Bab-ı Seraskerî Dâr-ı Şûrâ’sında söyleşilip gereken kanunlar kararlaştırılacaktır. Her kanun karara bağlandıkça hatt-ı hümâyûnumuzla onaylanması için tarafımıza arz olunacaktır. Şeriata uygun olan bu kanunlar, ancak din ve devlet, mülk ve milleti kalkındırmak için konulacağından tarafımızdan buna aykırı hareket vuku bulmayacağına ant içilip Hırka-i Şerife odasında bütün alimler ve vekillerin huzurunda, Tanrı adıyla ayrıca ant içilecektir. Ailem ve vekiller de ant ettirileceklerdir. Bu sebeple alimlerden ya da vezirlerden kim olursa olsun, bundan böyle kanunlara aykırı hareket edenlerin ortaya çıkan suçlarına göre rütbeye, hatır ve gönüle bakılmaksızın layık oldukları cezaya çarptırılmaları için özel bir ceza kanunnamesi düzenlenecektir. Bütün memurların şimdiki durumda yeterli maaşları vardır. Olmayanların da durumu ayarlanacaktır. Onun için şeriat bakımından çok kötü sayılan ve ülkenin yıkılmasına en büyük sebep olan rüşvetin bundan sonra olmamasının da bir kanunla sağlam bir şekilde sağlanmasına çalışılacaktır. Açıklanan bu hususlar, eski yönetimi tamamıyla değiştirip yenilileşme demek olacağından bu irâde-i şâhânemiz, İstanbul halkına ve bütün imparatorluk ahalisine ilan edilip duyurulacağı gibi, dost devletlerin de bu yöntemin inşallah sonsuza kadar kalmasına tanık olmak üzere İstanbul’da oturan sefirlere de resmen bildirilecektir. Yüce Tanrı, hepimizi başarılı kılsın, konulacak kanunlara aykırı hareket edenler, Tanrı’nın lânetine uğrasınlar ve sonsuza kadar felah bulmasınlar. Amin…

3 Kasım 1839, Pazar.

 Tanzimat Fermanı Orijinal Metni

Gülhane hatt-ı Hümayunu

Cümleye malûm olduğu üzere devlet-i âliyyemizin bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kurânîye ve kavânîn-i şerriyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve meknet ve bilcümle tebaasının refah ve ma’mûriyeti rütbe-i gayete vasıl olmuşken yüz elli sene vardır ki gavâil-i müteakibe ve esbâb-ı mütenevviâ’ya mebnî ne şer’-i şerife ve ne kavânîn-i münîfeye inkiyâd ve imtisal olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve mamûriyyet bilâkis zaaf ve fakre mübeddel olmuş ve halbuki kavânîn-i şer’iyye tahtında idare olunmayan memâlikin payidar olamayacağı vazıhattan bulunmuş olup cülûs-ı hümâyunumuz rûz-ı fîrûzundan beri efkâr-ı hayriyet âsâr-ı mülûkânemiz dahi mücerret imar-ı memalik ve enha ve terfih-i ahali ve fukara kaziyye-i nâfıasına münhasır ve Memalik-i Devlet-i Aliyye’mizin mevki-i coğrafîsine ve arazi-i münbitesine ve halkın kabiliyet ve istidatlarına nazaran esbab-ı lâzimesine teşebbüs olunduğu halde beş on sene zarfında bi-tevfikihi teâlâ suver-i matlûba hasıl olacağı zahir olmakla avn ü inayet-i Hazret-i Bârîye itimat ve imdâd-ı rûhâniyyet-i Cenâb-ı Peygamberîye tevessül ve istinat birle bundan böyle Devlet-i Aliyye ve memalik-i mahrûsamızın hüsn-i idaresi zımnında bazı kavânîn-i cedide vaz ve tesisi lâzım ve mühim görülerek işbu kavânîn-i mukteziyenin mevadd-ı esasiyesi dahi emniyet-i can ve mahfuziyet-i ırz ve namus ve mal ve tayin-i vergi ve asâkir-i mukteziyenin suret-i celb ve müddet-i istihdamı kaziyelerinden ibaret olup şöyle ki dünyada candan ve ırz u namustan eazz birşey olmadığından bir adam onları tehlikede gördükçe hilkat-i zâtiye ve cibilliyet-i fıtriyesinde hıyanete meyil olmasa bile muhafaza-i can ve namusu için elbette bazı suretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillû bilâkis can ve namusundan emin olduğu halde dahi sıdk u istikametten ayrılamayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine hüsn-i hizmetten olacağı dahi bedihî ve zahirdir ve emniyet-i mal kaziyesinin fıkdanı halinde ise herkes ne devlet ve ne milletine ısınmayıp ve ne imar-ı mülke bakmayıp endişe ve ıstıraptan hâli olamadığı misullû aksi takdirinde yani emval ü emlâkinden emniyet-i kâmilesi olduğu halde dahi kendi işi ile tevsi-i daire-i taayyüşiyle uğraşıp ve kendisinde günbegün devlet ve millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ona göre hüsn-i hareketle çalışacağı şüpheden azadedir. Ve tayin-i vergi maddesi dahi çünkü bir devlet muhafaza-i memâliki için elbette asker ve leşkere vesair masarif-i muktaziyeye muhtaç olarak bu ise akçe ile idare olunacağına ve akçe dahi tebaasının vergisiyle hasıl olacağına binaen dahi bir hüsn-i suretine bakılmak ehem olup eğer ki mukaddemlerde varidat zannolunmuş olan yed-i vahit beliyyesinden lehülhamd memalik-i mahrusamız ahalisi bundan evvelce kurtulmuş ise de âlât-ı tahribiyeden olup hiçbir vakitte semere-i nâfiası görülmeyen iltizamat usûl-i muzırrası elyevm cari olarak bu ise bir memleketin mesalih-i siyasiye ve umur-ı maliyesini bir adamın yed-i ihtiyarına ve belki pençe-i cebr ü kahrına teslim demek olarak ol dahi eğer zaten bir iyice adam değilse hemen kendi çıkarına bakıp cemi harekât ve sekenât-ı gadir ve zulümden ibaret olmasiyle bâdezin ahâli-i memalikten her ferdin emlâk ve kudretine göre bir vergi-i münasip tayin olunarak kimseden ziyade bir şey alınamaması ve devlet-i aliyyemizin berren ve bahren masarif-i askeriye vesairesi dahi kavânîn-i icabiye ile tahdit ve tayin olunup ona göre icra olunması lâzım edendir. Asker maddesi dahi ber minval-i muharrer mevadd-ı mühimmeden olarak eğer ki muhafaza-i vatan için asker vermek ahalinin farize-i zimmeti ise de şimdiye kadar cari olduğu veçhile bir memleketin aded-i nufus-ı mevcudesine bakılmayarak kiminden rütbe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilmek hem nizamsızlığı ve hem ziraat ve ticaret mevadd-ı nâfiasının ihlâlini mucip olduğu misullû askerliğe gelenlerin ilâ-nihâyeti’l-ömür istihdamları dahi füturu ve kat-ı tahassülü müstelzim olmakta olmasiyle her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak neferat-ı askeriye için bazı usûl-i hasene ve dört veyahut beş sene müddet istihdam zımnında dahi bir tarik-i münavebe vaz ve tesis olunması icab-ı haldendir.

Velhasıl bu kavânîn-i nizamiye hasıl olmadıkça tahsil-i kuvvet ve memuriyet ve asayiş ve istirahat mümkün olmayıp cümlesinin esası dahi mevadd-ı meşruhadan ibaret olduğundan fîmabad esbab-ı cünhadan dâvaları kavânîn-i şer’iye iktizasınca alenen berveçh-i tetkik görülüp hükmolunmadıkça hiç kimse hakkında hafî ve celî idam ve tesmim muamelesi icrası caiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulmamak ve herkes emval ve emlâkine kemâl-i serbestiyetle malik ve mutasarrıf olarak ona bir taraftan müdahale olunmamak ve firarda birinin töhmet ve kabahati vukuunda onun veresesi ol töhmet ve kabahatten beriyy-üz-zimme olacaklarından onun malını müsadere i!e veresesi hukuk-ı irsiyyelerinden kalınmamak ve tebaay-ı saltanat-ı seniyyemizden olan ahali-i İslâm ve milel-i saire bu müsaadât-ı şahanemize bil istisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-i şer’î iktizasınca kâffe-i memalik-i mahrusamız ahalisine taraf-ı şahanemden emniyet-i kâmile verilmiş ve diğer hususlara dahi ittifak-ı ârâ ile karar verilmesi lâzım gelmiş olmakla Meclis-i Ahkâm-ı Adliye âzası dahi lüzumu mertebe teksir olunarak ve vükelâ ve rical-i devlet-i aliyyenin dahi bazı tayin olunacak eyyamda orada içtima ederek ve cümlesi efkârı ve mütaleatını hiç çekinmeyip serbestçe söyleyerek işbu emniyet-i can ve mal ve tayin-i vergi hususlarına dair kavânîn-i muktaziye bir taraftan kararlaştırılıp ve tanzimat-ı askeriyem addesi dahi Bâb-ı Seraskerî Dâr-ı Şûrasında söyleşilip her bir kanun karargir oldukça hatt-ı hümâyunumuz ile tasdik ve teşvik olunmak için taraf-ı hümâyunumuza arz olunsun ve işbu kavânîn-i şer’iyye mücerret din ve devlet ve mülk ve milleti ihya için vaz olunacak olduğundan canib-i hümâyunumuzdan hilâfına hareket vuku bulmayacağına ahd-ü misak olunup Hırka-i Şerife odasında cemi ulema ve vükelâ hazır oldukları halde kasemi billah dahi olunarak ulema ve vükelâ dahi tahlif olunacağından ona göre ulema ve vüzeradan velhasıl her kim olur ise olsun kavânîn-i şer’iyyeye muhalif hareket edenlerin kabahat-i sabitelerine göre tedibat-ı lâyikalannın hiç rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak icrası zımnında mahsusen ceza kanunnâmesi dahi tanzim ettirilsin ve cümle memurinin elhaletühazihi mıktar-ı vâfi maaşları olarak şayet henüz olmıyanları var ise onlar dahi bir tanzim olunacağından şer’an menfur olup harabiyet-i mülkün sebebi âzami olan rüşvet ;madde-i kerihasının fîmabâd adem-i vukuu maddesinin dahi bilkanun-ı kavi ile tekidine bakılsın. Ve keyfiyet-i meşruha usûl-i atîkayı bütün bütün tağyir ve tahdit demek olacağından işbu irade-i şahanemiz Dersaadet ve bilcümle memalik-i mahrusamız ahalisine ilân ve işae olunacağı misiilu düvel-i mütehabbe dahi bu usûlün inşaallah-ı Taa-iâ ilelebed bekasına şahit olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya dahi resmen bildirilsin. Hemen Rabbimiz Tealâ cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavânîn-i müessisenin hilâfına hareket edenler Allah-ı Tealâ nin lanetine mazhar olsunlar ve ilelebed felah bulmasınlar âmin.

Fî 26 Şaban, Sene: 1255, Yevm: Pazar, 3 Kasım 1839.

7 Ocak 1922 Genel Af Kanunu

0
7 Ocak 1922 Genel Af Kanunu

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Genel Af Kanunu, 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedilmiştir. İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelenmiştir. Irz düşmanları af kapsamı dışında tutulmuştur. 07 Ocak 1922 Genel Af Kanunu, af içerikli maddesine ilaveten erteleme ve ceza indirimini de ihtiva etmektedir.

Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [48.32 KB]

Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı

Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne, hükumet tarafından, 1921 yılında çıkarılan kısmi afların yetersiz olduğu gerekçesiyle 27 ekim 1921 tarihinde bir teklif verilerek; “Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı” adıyla bir tasarı verilmiş, bu teklif ile “İşgale uğrayan yerlerden içerilere nakledilen cinayet şüphelileri ile zanlılarına ait evrak ve kayıt vesaire nakledilememiş veya nakil esnasında zarara uğramış ise bu gibiler imkân dâhilinde takibatları tehir olunmak üzere bulundukları yerler istinaf mahkemelerince takdir edilecek kefaletle tahliye olunası, suç mahiyeti idam ve müebbet hapis cezası ise bu gibi şüpheli ve zanlıların tahliyeden istifade edememesi, cinayet suçu ile yargılananların cezalarının beşte birini çekmiş olmaları halinde tahliye olmaları, kefaletle tahliyenin mümkün olması” teklif edilmiştir.

Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı

Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun Tasarısı

TBMM’ye 27 Ekim’de sunulan tekliften bir süre sonra 11 Aralık 1921 tarihinde yeni bir teklif sunularak; “Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun Tasarısı (Sülüsanı Müddeti Cezaiyelerini İkmal Eden Mahkûminin Affı)” ile; “Irz, zina, cinayet, hırsızlık ve rüşvet mahkûmları istisna olmak üzere üçte iki ceza müddetini tamamlayanların geri kalan cezalarının affedilmesi” teklif edilmiştir.

1922 Genel Af Kanununun Kabulü

TBMM’ye sunulan her iki teklif birlikte müzakere edilmiş, mecliste yapılan tartışmalar sonucunda Genel Af Kanunu; 7 Ocak 1922 tarihli meclis oturumunda oylamaya katılan 193 milletvekillinden 156 kabul, 22 ret, 15 çekimser oyla kabul edilmiştir. İşledikleri suçlardan pişmanlık duyanların devam eden Milli Mücadele saflarına çekilmesi ve insan gücüne ihtiyaç olması önemli bir gerekçe olmuştur. Irz ve namusla ilgili suçlara karşı duyarlılık sonucunda bu suçlar kapsam dışında tutulmuştur. Kanunun uygulanması konusunda Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlıklarının yetkilendirilmesi konusu tartışılırken Askeri Cezaevlerinde çok sayıda mahkumun olması nedeniyle Milli Savunma Bakanlığının da yetkili kılınmasına karar verilmiştir.

Türkiye – İsviçre Tarafsızlık Antlaşması

0

Türkiye – İsviçre Tarafsızlık Antlaşması, “Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında imza edilen uzlaşma ve adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi” adıyla 12 Eylül 1928 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşma, Adli Yardımlaşma ve Yabancı Belge ve Kararların Geçerliliği-Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümünü amaçlamakta olup 25.05.1929 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 01 Haziran 1929 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak onay belgelerinin Bern’de teati edildiği tarih olan 07 Ağustos 1930 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında imza edilen uzlaşma ve adlî tesviye ve tahkim muahedenamesinin tasdikine dair kanun

Kabul tarihi: 25. 05/1929

Madde 1 — Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında Ankara’da 9 Kanunuevvel 1928 tarihinde imza edilen uzlaşma, Adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi tasdik edilmiştir.

Madde 2 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3 — Bu kanunun ahkâmını icraya Hariciye Vekili memurdur. 27/5/1929

Türkiye Hükümeti ile İsviçre Hükümeti arasındaki Uzlaşma, Adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi

Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında mevcut dostluk rabıtalarını sıkılaştırmak ve her iki memleket arasında baş gösterecek ihtilâfları muslihane bir tesviyeye tabi tutmak arzusunda bulunan Türkiye Cumhuriyeti Reisi ile İsviçre Federal Meclisi bunun için bir muahede akdine karar vermişler ve murahhasları olmak üzere:

Türkiye Cumhuriyeti Reisi:

Tokat Meb’usu ve Hariciye Vekâleti Müseteşan sabıkı Ali Şevki Beyefendi ile Hariciye Vekâleti Hukuk Müşaviri Veli Beyefendiyi,
Ve,
İsviçre Federal Meclisi :
Ankara’daki Fevkalâde Murahhas ve Orta Elçisi Müsyü Martini tayin etmişler ve müşarünileyhim usulüne muvafık ve muteber görülen salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır:

Madde 1

Akit taraflar, aralarında baş gösterecek ve münasip bir müddet içinde diplomasi yoluyla tesviye edilemeyecek olan bütün ihtilâfları, ikisinden birinin talebi üzerine uzlaşma usulüne ve icabında adlî tesviye veya tahkim usulüne tabi tutmayı taahhüt ederler.

Bununla beraber, âkitlerden her biri, kendi telâkkisine göre, teşkilâtı esasiye prensiplerine veya hayatî menfaatlerine dokunan veyahut beynetdüvel hukukun, devletlerin münhasıran kendi salâhiyetine terk etmiş olduğu meselelere müteallik ihtilâfları uzlaşma ve adlî tesviye veya tahkim usullerinden hariç tutmakta serbest bulunacaktır.

Akitlerden birinin, her türlü kayıt ve şarttan ari olarak, uzlaşma usulüne müracaatı kabul etmiş olması, işbu muahedenamenin altıncıdan sekizinciye kadar olan maddeleri mefhumuna göre adlî tesviye veya tahkim talebini yukarıdaki fıkrada derpiş edilen şartlarla reddetmek hakkını ihlâl etmez.

Bir ihtilâfın, uzlaşma mukaddemesine müracaat etmeksizin, doğrudan doğruya adlî tesviye veya tahkim yolu ile hal ve tesviye edileceğine karar vermeğe akitlerin daima hak v salâhiyetleri olacaktır.

Madde 2

Uzlaşma usulü, üç azadan mürekkep daimî bir komisyona tevdi edilecektir.

Âkit taraflardan her biri kendi arzusuna göre birer aza nasp ve uzlaşma daimî komisyonunun reisliği salâhiyetini haiz olacak üçüncü azayı da müttefikan tayin edeceklerdir.

Komisyon reisi, âkit devletler tebaasından olmayacak, ikametgâhı mezkûr devletler arazisi üzerinde ve kendisi işbu devletler hizmetinde bulunmayacaktır.

Komisyon, işbu muahedenamenin mer’i olmağa başlamasından itibaren altı ay zarfında teşkil olunacaktır.

Reisin tayini, altı aylık müddet zarfında yapılmaz ve tayin edilmiş bir reisin çekilmesi veya vefatı halinde reislik mevkiinin açılmasından itibaren üç ay içinde icra edilmez ise iki taraftan birinin müracaatı üzerine işbu tayin icabında Beynelmilel Daimî Adalet Divanı Reisi tarafından ve reis akitlerden birisinin tebaasından ise ikinci reis tarafından mumaileyhte aynı vaziyette bulunduğu takdirde mezkûr Divanın âkit Devletler tebaasından olmayan en yaşlı azası tarafından icra edilecektir.

Komisyon azaları üç sene için naspedilirler ve hiç bir taraf müddetin tecdidine itiraz etmediği takdirde mumaileyhimin vekâletleri üç senelik bir devre için tecdit edilmiş addolunur, ve bu suretle devam eder.

Madde 3

Âkit taraflar, her ihtilâf için o ihtilâfa mahsus olarak, taraflarından müttefikan tayin edilmek ve işin hitamına kadar ayniyle zaten vazifede bulunan azalar gibi komisyona iştirak etmek üzere, uzlaşma komisyonuna diğer iki azanın ilâvesi salâhiyetini muhafaza ederler.

Madde 4

Uzlaşma komisyonu, ihtilâfın mevzuunu teşkil eden meseleleri teşrih etmek ve tanzim edeceği raporda ihtilâfın hal ve tesviyesi için lâzım gelen teklifleri sert ve dermeyan etmek vazifesiyle mükellef olacaktır.

Her hangi bir ihtilâfın komisyona arzı, âkitlerden biri tarafından reisine hitaben yazılan talepname ile olur. Müddei taraf, uzlaşmağa müracaat etmek hakkındaki kararını evvelemirde hasım tarafa bildirecektir. İşbu ihbardan itibaren üç ay içinde müddei aleyh taraf muahedenamenin birinci maddesinin ikinci fıkrasına tevfikan bir defi dermeyan etmediği takdirde ihtilâfın komisyona arzı muteber olacaktır.

Madde 5

Uzlaşma komisyonu, ihtilâf kendisine arz edildiği günden itibaren altı ay zarfında, işbu müddeti akitler müttefikan kısaltmağa veya uzatmağa karar vermedikleri takdirde raporunu tevdi edecektir.

Akitlerden her birine raporun bir nüshası verilecektir. Gerek vakaların teşrihi gerek hukukî mülahaza noktasından raporun bir hakem kararı mahiyeti yoktur.

Komisyon kendi teklifleri hakkında her iki tarafın dermeyan edecekleri mülâhazalara ait lâzım gelen müddeti tespit edecektir, işbu müddet her halde üç ayı geçmeyecektir.

İşbu muahedenamenin muhalif ahkâmı müstesna olmak üzere, uzlaşma usulü milletler arasındaki ihtilâfları muslihane bir surette tesviyeye ait 18 teşrinievvel 1907 tarihli «La Haye» mukavelenamesinin üçüncü faslının havi olduğu ahkâm ile tedvir olunur.

Madde 6

Âkitlerden biri uzlaşma komisyonunun tekliflerini kabul etmez veyahut mezkûr komisyonun raporunda tesbit edilen müddet içinde kararını beyan eylemez ise âkitlerden her biri ihtilâfın tahkimname tanzimi suretiyle milletler arasındaki Daimî Adalet Divanına tevdiini talep edebilecektir.

Madde 7

Akitler müttefikan ve tahkimname ile, daimî hakem mahkemesinin nezareti altında bulunan bir mahkemeye ihtilâfı tevdi etmek hak ve salâhiyetini muhafaza ederler. İki taraf tahkime müracaat etmeğe karar verdikleri günden itibaren üç aylık bir müddet zarfında aralarında uzlaşmak suretiyle hakem mahkemesinin teşekkül etmemiş bulunması halinde bu mahkeme «La Haye» deki Daimî Hakem Mahkemesi listesinden intihap edilmiş beş hakemden mürekkep olacaktır.

İki tarafın her biri kendi arzusuna göre bir hakem tayin edecek ve içlerinden biri hakem alelhakem olmak üzere diğer üç hakemi de müttefikan tayin edeceklerdir.

Bu üç hakem âkit Devletler tebaasından olmayacak, ikametgâhları mezkûr devletler arazisi üzerinde ve kendileri de işbu devletler hizmetinde bulunmayacaktır. İki tarafın tahkime müracaat için karar verdikleri günden itibaren üç ay içinde müttefikan tayin edilecek hakemler tayin edilmez yahut hakem alelhakem naspedilmez ise milletler arasındaki ihtilâfların muslihane bir surette tesviyesine ait 18 teşrinevvel 1907 tarihli « La Haye » mukavelenamesinin kırk beşinci maddesine tevfikan işbu tayinlere tevessül edilecektir. İşbu muahedede hilâfına hüküm bulunmadıkça tahkim usulü milletler arasındaki ihtilâfların muslihane halline dair olan 18 teşrinievvel 1907 tarihli La Haye mukavelesinin üçüncü faslında münderiç ahkâm dairesinde tanzim edilecektir.

Madde 8

Altıncı ve yedinci maddelerde kastedilen tahkimname her iki hükümet arasında nota teatisiyle takarrür edecektir. İki taraftan biri diğer tarafa bir Adlî tesviyeye müracaat etmekteki kararını tebliğ ettiği günden yahut tahkime müracaat hakkında her iki taraf karar verdiği günden itibaren üç ay müddet içinde tahkimname tanzim edilmiş olduğu takdirde milletler arasındaki Daimî Adalet Divanı yahut Hakem Mahkemesi iki tarafın dermeyan edeceği iddialar esası üzerine hükmedecektir.

Madde 9

Uzlaşma veya Adliye ve tahkim usulünün devamı müddetince âkit taraflar gerek uzlaşma komisyonunun tekliflerinin kabulüne gerek milletler arasındaki Daimî Adalet Divanı hükmünün veya hakem mahkemesi kararının icrasına muzır bir tesir edebilecek olan her hangi bir tedbirden içtinap edeceklerdir.

Madde 10

Adlî ilâmın veya hakem kararnamesinin icrasında veyahut birinci maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları müstesna olmak üzere işbu muahedenamenin tefsirinde baş gösterecek ihtilâflar iki taraftan yalnız birinin talebi üzerine milletler arasındaki Daimî Adalet Divanına tevdi edilebilecektir.

Madde 11

İşbu muahede ahkâmı, tasdiknamelerin teatisinden evvelki ihtilâflara – mezkûr ihtilâfların akitler arasında elyevm mevcut muahedenamelerle münasebeti olsa bile – tatbik edilmeyecektir.

Bununla beraber bu muahedenamenin mevkii tatbika vazından itibaren mezkûr muahedenamelerden tehaddüs edebilecek ihtilâfların işbu muahedename ahkâmına tabi kalmaları mukarrerdir.

Madde 12

İşbu muahedename tasdik kılınacaktır. Tasdik edilmiş nüshaları «Bern» de mümkün mertebe kısa bir müddet zarfında teati edilecektir.

Muahedename, tasdiknamelerin teatisinden itibaren beş sene müddetle akdedilmiştir. İşbu müddetin hitamından altı ay evvel feshedilmediği takdirde iki taraftan birinin diğer tarafa muahedename hükümlerine nihayet vermek hakkındaki kararını tebliğ edeceği günden itibaren altı aylık bir müddetin hitamına Kadar mer’i kalacaktır. Murahhaslar, ifadelerini tasdik etmek için, iki nüsha üzerine tanzim edilmiş olan işbu muahedenameyi imza ve tahtim etmişlerdir.

İşbu muahedename Ankara’da bin dokuz yüz yirmi sekiz senesi kânunuevvelinin dokuzuncu günü tanzim edilmiştir.

İmza : Henri Martin İmza : Ali Şevki
İmza : Veli

Mustafa Saldırım

0
Mustafa Saldırım

Yargıç ve yazar Mustafa Saldırım, 1992 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı Fakültede Medeni Usûl ve İcra İflâs Hukuku Anabilim Dalında ” İhtiyati haciz” başlığı altındaki yüksek lisans tezi ile master derecesini 1997 yılında elde etti. 2004 yılında “Özel hukukta cumhuriyet savcısının görevleri” başlıklı tezini savunarak hukuk doktoru unvanını kazandı. 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsünün birer yıllık “Tahkim” ve “Ticaret Hukuku” programları ile Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin bir yıllık “Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler” programından mezun oldu.

 Eğitim konusunda köşe yazarlığı yapmakta olup,  katıldığı çok sayıda ulusal ve uluslararası konferans ve sempozyumlarda; çocuk suçluluğu, infaz sistemi, suç ve ceza, ceza infaz kurumlarında eğitim ile yetişkin eğitimine ilişkin bildiriler sunmuştur.

Sırasıyla, Cumhuriyet Savcılığı (1995- 2002), Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünde hükümlü eğitiminden sorumlu tetkik hâkimliği (2002-2007) ve Yargıtay 19.HD. tetkik hâkimliği (2007-2014) görevlerinde bulunmuştur.

Singapore Mediation Centre’de(SMC’de) arabuluculuk eğitimi almış ve arabuluculuk kurumlarını incelemiş, Türkiye’de de “Arabuluculuk Eğitim Programı”nı tamamlamış ve sınavlarını geçerek arabuluculuk yapmaya hak kazanmıştır. Ayrıca, Yargıtay Başkanlığı Türkiye Uluslararası Uyuşmazlık Çözüm Merkezi’nden sorumludur.

Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Sisteminin Desteklenmesi Projesi kapsamında, Kasım ve Aralık 2017 tarihlerinde Avrupa Konseyi’nin İnfaz (Execution) bölümünde 2 ay araştırma yapmış ve AİHM kararlarının infazına ilişkin uygulamayı ve AK Bakanlar Konseyi çalışmalarını gözlemlemiştir.

“Hâkimin Hukuki Sorumluluğuna İlişkin Yargıtay Büyük Genel Kurulu ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları (2010-2014), Ankara 2014.”, “Terör Suçları, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım Suçları Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2016)”, “Geri Gönderme Yasağı Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2017)”, Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri Taslağına İlişkin Görüşlerin Değerlendirilmesi ve Birleşmiş Milletler YARGITAY YARGI ETİĞİ İLKELERİ EĞİTİMİ 108 KOLAYLAŞTIRICI EL KİTABI Yargı Etiği Standartları ile Karşılaştırılması, (Doç. Dr. İbrahim Şahbaz ile ortak kitap) 2017”, “Yargıtay Etik İlkeleri ve Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi Çerçevesinde Yargı Yetkisinin Güncel Sorunlarının Değerlendirilmesi (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2018)”,“Açıklamalı ve İçtihatlı Türk Borçlar Kanunu (2013)”, “Açıklamalı ve İçtihatlı Hukuk Mahkemeleri Kanunu (2011)”, “İhtiyati Haciz (2011)”, “Hükümlü ve Tutuklu Eğitiminin Temelleri (2011)”, “Cumhuriyet Savcısının Denetim Görevi (2007)”, ve “Özel Hukukta Cumhuriyet Savcısının Görevleri (2005)” adlı kitapları bulunmaktadır.

Birçok hukuk dergisinde yayımlanmış Türkçe ve İngilizce 29 makalesi vardır. Çeşitli paneller ile ulusal ve uluslararası toplantılarda çok sayıda bildiri sunmuş, etik ile ilgili 7 Kitapta editörlük yapmıştır. Ayrıca Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulunda Sekretarya görevini sürdürmekte olup, aynı zamanda Yargıtay Personel Etik Komisyonu üyesidir.

Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler projeleri ile uluslararası ilişkiler, kanunlar, yargı reformu ve stratejik plandan sorumlu Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısıdır

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Adalet Komisyonu çalışmalarına Yargıtay’ı temsilen katılmıştır. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı’nın (Kanunlaşan metnin 70. maddesi ile sınırlı olarak) Bilim Komisyonu çalışmasında görev almıştır. Uluslararası ve ulusal projelerde kıdemli yönetici olarak da görevleri vardır. Evli ve iki çocuk babasıdır

Avukatın Hak ve Yükümlülükleri

0

Avukatın Hak ve Yükümlülükleri, Avukatlık kanununda ve Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları ile belirlenmiştir.  Avukatlık Kanununun 1. maddesi  avukatlığı ‘kamu hizmeti ve serbest meslek’ olarak tanımlamıştır. Avukatlık mesleği, temel olarak, hukuki mesele ve anlaşmazlıkların yasalara uygun bir şekilde çözümlenmesini sağlamaktadır. Avukat ise bu hizmeti alan kişileri yetkili mercilerde temsil etmektedir.

Avukatlar genel olarak Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdür. Avukatlığın o kişiye yüklediği saygı ve güvene uygun davranmak temel prensiptir.  Avukatlık Kanunu’na, göre yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek zorundadır.

Avukatın Hakları

Avukat-müvekkil ilişkisinden kaynaklanan haklar

Ücret hakkı

Taraflar arasında yapılan sözleşmede kararlaştırılmasa dahi avukat yaptığı işin karşılığı olarak ücrete hak kazanır. Avukatlık kanunun 164. maddesine göre %25 i aşmamak üzere işin belli bir yüzdesi ücret olarak kararlaştırılabilir. 164. maddesinin 4. fıkrasına göre ücret Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi altında olamaz. Avukat üstlendiği işi haklı sebep olmaksızın takipten vazgeçerse ücret talep edemez eğer ücret aldıysa geri vermekle yükümlüdür. Avukatın azli avukatın kusur veya ihmalinden kaynaklanmıyorsa ücretinin tamamı verilecektir.

Avans ve masraf talep hakkı

Avukatlık kanunun 173. maddesinin 2. fıkrasına göre avukat üstlendiği iş için giderleri ayrıca isteyebilir. İş sahibinin giderler için avukata avans vermiş olması gerekir.

Vekalet görevini yerine getirme dolayısıyla uğramış olduğu zarar ve ziyanın giderilmesini talep hakkı

 

Avukatın, statüsünden kaynaklanan yetkileri

Dosya evrakını tetkik yetkisi

Vekaletname sunmaksızın dava ve takip dosyalarını inceleyebilmek, Avukat veya stajyeri bakımından doğal bir haktır.

Dosya evrakından suret alma yetkisi
Avukat stajyeri veya yanında çalışan sekreteri vekaletname ibraz etme şartı ile kağıt veya belgelerin örneğini alabilir.
Hazır bulunma yetkisi

Hukuk davalarında kural olarak sadece baroya kayıtlı avukatlar vekil sıfatıyla mahkemeye kabul olunur, yani mahkemede hazır bulunur.

Soru sorma yetkisi

Avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, doğrudan soru yöneltme hakkında sahiptir. Ancak soru sorma hakkı duruşma disiplinine uygun biçimde kullanılmalıdır.

Örnek çıkarma ve onaylama yetkisi

Avukat, kendisine verilen vekaletnamenin örneğini çıkarıp aslına uygunluğunu imzası ile onaylayabilir. Avukatın çıkardığı vekaletname sureti, bütün yargı mercileri, resmi daire ve kurumlar ile gerçek ve tüzel kişiler için resmi örnek hükmündedir

Tebligat yapma yetkisi

Avukatlar, vekalet aldıkları işlerde, ilgili yargı mercii aracılığı ile ve bu yargı merciinin tebliğat konusunda bir kararı olmaksızın, diğer tarafa adli kağıt ve belge tebliğ edebilirler.

Duruşmayı terk hakkı

Meslek Kurallarının 21.maddesine göre, avukat duruşmayı terk edemez. Ancak kişisel veya meslek onurunun zorunlu kıldığı hallerde duruşmadan ayrılabilir.

Görüşme-yazışma yetkisi
Her avukat, vekaletini üstlendiği iş ile ilgili her türlü kurum, kuruluş ve kişi ile ilgili yazışma yapma yetkisine sahiptir.

Avukatın iş edinme yönünden hakları

Tekel hakkı

Avukatlık Kanununun 35.maddesinin I. fıkrası gereğince, kanun işlerinde ve hukukî meselelerde mütalâa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adlî işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek yalnız baroda yazılı avukatlara aittir. Yani avukatların bir tekel hakkı bulunmaktadır

İşi reddetme hakkı

Avukat, kendisine teklif olunan işi sebep göstermeden reddetme yetkisine sahiptir. İşi reddeden avukat isterse gerekçesini açıklayabilir.

Mesleki çalışmasını yapma yönünden yetkileri

Tanıklıktan çekinme hakkı

Avukat müvekkilin muvafakatini almış olsa dahi tanıklık etmekten çekinebilir ve çekinme sebebiyle hukuki ve cezai sorumluluğu doğmaz.

Dosya inceleme ve bilgi edinme hakkı
Gizlilik kararı alınmayan ceza işlerinde her türlü soruşturma ve kovuşturma dosyaları ile idari ve hukuki davalarda  avukatın tartışmasız şekilde dosyayı inceleme yetkisi bulunmaktadır. Bu yetkisini vekaletname sunmaksızın kullanabilir. Vekaletnamesini sunarak tüm dosyalardan suret alabilir. Avukat ayrıca her türü idari makamdan bilgi alma hakkına sahiptir.
Dosyadan örnek alma hakkı
Avukat, müvekkili tarafından kendisine verilen vekaletnameyi sunarak tüm dava ve soruşturma dosyalarından suret alabilir. Suret alma yetkisi tüm idari makamlardaki ilgili evraklara da şamildir.
Örnek çıkarabilme(kullanabilme)hakkı
Tebligat yapabilme hakkı
İşi stajyerle veya sekreterle takip hakkı
Avukat, kanun gereğince, yetkilendirdiği katip ve stajyeri vasıtasıyla işlerini takip edebilir.
Görevi sırasında veya görevinden dolayı avukata karşı suç işlenmesi halinde bu suçun yargıçlara karşı işlenmesine ilişkin hükümlerden yararlanma hakkı
Avukatın görevi sırasında yaptığı iş ve işlemler kamu görevi ve gerek kendisine karşı işlenen fiillerde gerekse kendisinin kusurlu davranışlarında bu usule göre hareket edilir.

Meslek örgütü ile ilişkileri yönünden hakları

Baro genel kuruluna katılma hakkı
Her avukatın bağlı olduğu baronun genel kurul toplantılarında temsil edilme ve oy kullanma hakkı bulunmaktadır. Baro ve TBB seçimlerindeki seçilme hakları Avukatlık Kanununun belirlediği ilkelere tabidir.
Baro organlarına seçme ve seçilme hakkı
TBB organlarına seçme ve seçilme hakkı
Hakkındaki soruşturmalarda kendisini savunma hakkı
Disiplin kurulunda duruşmalı inceleme yapılmasını isteme hakkı
Adli yardım görevini ücret ödeyerek yapmama hakkı
Avukatlar yardımlaşma sandığına girme hakkı

İş sahibi ile ilişkileri yönünden hakları

Avukatlık ücreti isteme hakkı
Üzerine aldığı işi bırakma(çekilme)hakkı
İşi başka bir avukatla birlikte veya başka bir avukata vererek takip etme hakkı
İş sahibinin avukatın yanı sıra bir başka avukatı görevlendirmesine olur vermeme hakkı

İş sahibinden ücret dışında talep edilebilecek haklar 

Avans isteme hakkı
Masrafları isteme hakkı
Tazminat talebi

Avukatın Yükümlülükleri

Özen yükümlülüğü

Avukatlık kanunu madde 34`e göre yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek; avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdür.

Sır saklama yükümlülüğü

Avukatların, kendilerine tevdi edilen veya gerek avukatlık görevi, gerekse, Türkiye Barolar Birliği ve barolar organlarındaki görevleri dolayısıyla öğrendikleri hususları açığa vurmaları yasaktır.

Reklam yasağı

Avukatların iş elde etmek için, reklam sayılabilecek her türlü teşebbüs ve harekette bulunmaları ve özellikle tabelalarında ve basılı kağıtlarında avukat unvanı ile akademik unvanlarından başka sıfat kullanmaları yasaktır

İşi ret yükümlülüğü
Avukatlık kanunun 38. maddesine göre;

  • Kendisine yapılan teklifi yolsuz veya haksız görür yahut sonradan yolsuz veya haksız olduğu kanısına varırsa,
  • Aynı işte menfaati zıt bir tarafa avukatlık etmiş veya mütalaa vermiş olursa,
  • Evvelce hakim, Cumhuriyet Savcısı, hakem, bilirkişi veya memur olarak o işte görev yapmış olursa,
  • Kendisinin düzenlediği bir senet veya sözleşmenin hükümsüzlüğünü ileri sürmek durumu ortaya çıkmışsa,
  • Görmesi istenilen iş, Türkiye Barolar Birliği tarafından tespit edilen mesleki dayanışma ve düzen gereklerine uygun değilse,

avukat işi mutlaka reddetmek zorundadır.

Aracı kullanmama yükümlülüğü

Avukat veya iş sahibi tarafından vaat edilen veya verilen bir ücret yahut da herhangi bir çıkar karşılığında avukata iş getirmek yasaktır.

Büro edinme zorunluluğu

Her avukat levhaya yazıldığı tarihten itibaren 3 ay içinde baro bölgesinde bir büro kurmak zorundadır

Çıkar çatışması nedeniyle vekalet almama yükümlülüğü

Bir uyuşmazlıkta taraflardan birine hukuki yardımda bulunan avukat yararı çatışan öbür tarafın vekâletini alamaz, hiçbir hukuki yardımda bulunamaz

Bildirim yükümlülüğü

Meslek Kuralının 13. Maddesine göre; Uzunca bir süre bürosundan uzak kalmak zorunda bulunan avukat, işlerine bakacak, müvekkillerini kabul edecek meslektaşının adını barosuna bildirir.

Defter tutma ve saklama yükümlülüğü

Avukat, kendisine tevdi olunan evrakı, vekaletin sona ermesinden itibaren üç yıl süre ile saklamakla yükümlüdür

Hesap verme yükümlülüğü

Avukat müvekkil veya üçüncü kişilerden aldığı değerler ve kendi ücret, masraf, tazminat alacakları hakkında hesap vermek zorundadır.

Mevzuatı Bilme ve Değişiklikleri ve Öğretiyi Takip Etme Yükümlülüğü

Avukatın, mevzuatta yapılan değişiklikler ile yargı içtihatlarını ve bilimsel öğretiyi takip etmesi gerekmektedir. Hukuki uyuşmazlığa tanı koyabilmek ve uyuşmazlığı doğru sonuçlandırabilmek bu bir yükümlülüktür.

Çekişmeli hakları edinmeme yükümlülüğü

Avukat, el koyduğu işlere ait çekişmeli hakları edinmez veya bunların edinilmesine aracılık edemez. Bu yasak, işin sona ermesinden itibaren bir yıl sürer. Yasak, avukatın ortaklarını ve yanında çalıştırdığı avukatları da kapsar.

 

Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşmasına Dair Kurallar

0
Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşmasına Dair Kuralllar

Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşmasına Dair Kurallar; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere, Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşması ve Cezaevi Mevcudu Enflasyonu Hakkındaki R (99) 22 sayılı Tavsiye Kararı adıyla Bakanlar Delegeleri Komitesinin 30 Eylül 1999 Tarihli 681’ci Sayılı Bakanlar Komitesince kabul edilmiştir.

Avrupa Konseyi

Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşmasına Dair Kurallar; Avrupa Cezaevi Kuralları olarak bilinen ve 11 Ocak 2006 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI‘nın oluşturulmasında referans alınan metinlerdendir.

Bakanlar Konseyi Avrupa Konseyi Statüsünün 15. b maddesi uyarınca Cezaevlerindeki kalabalıklaşmanın ve cezaevi mevcudundaki artışın bir bütün olarak hem insan hakları hem de ceza infaz kurumlarından, cezaevi idarelerine ve ceza adaleti sistemin önemli bir sorun yarattığını dikkate alarak,

Cezaevi topluluğunun etkin yönetiminin, tüm suç türleri, suçu önlemede öncelikler, kanun külliyatlarındaki cezaların dağılımı, hükmedilen cezaların ağırlığı, kamusal ceza ve tedbirlerin uygulanma sıklığı, yargılama öncesi tutukluluğun uygulanışı, adli ceza dairelerin etkinliği ve yeterliliği, diğerlerinden önemsiz olmaksızın halkın suç ve cezaya karşı yaklaşımı gibi konularla bağlantılı olduğunu olduğunu düşünerek,

Cezaevinin aşırı kalabalıklığı ile mücadele eden ve cezaevi mevcudunun azaltılmasını amaçlayan tedbirlerin; suç ve suça yönelmenin önlenmesini etkin yasa uygulamasını , kamu güvenliği ve bunun korunmasını, ceza ve tedbirlerin bireyselleştirilmesini ve mahkumların yeniden topluma kazandırılmasını amaçlayan tutarlı ve rasyonel bir suç politikasına yönelik olması gerektiğini onaylayarak,

Bu tür tedbirlerin, hukukun üstünlüğü ile yönetilen demokratik devletlerin temel prensipleriyle uyumlu olmasını ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Sözleşmenin uygulanmasında görevli organların içtihatlarına uygun olarak, insan haklarının garanti altına alınması yüksek hedefine tabi olması gerektiğini göz önünde bulundurarak,

Ayrıca cezanın işlevleri, özgürlüğü bağlayıcı ve bağlayıcı olmayan ceza tedbirlerin göreceli etkinliği ve cezaevleri gerçeğine ilişkin dengeli bilgi sağlamanın yanı sıra; siyasi ve idari yöneticiler, hâkimler, savcılar ve genel toplum tarafından bu tür tedbirler için gerekli desteğin sağlanmasının gerektiğini kabul ederek,

“İşkencenin Önlenmesi. İnsanlık Dışı ve Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Hakkındaki Avrupa Sözleşmesi”ni akılda tutarak,

Yargılama Bekleyenlerin Hapsedilmesi hakkındaki 80/11 nolu tavsiye kararının, Avrupa Cezaevi Kuralları hakkındaki 87/3 nolu Tavsiye Kararının, Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi’ne ilişkin 87/18 nolu tavsiye kararının, Kamusal Ceza ve Tedbirlere İlişkin Avrupa Kuralları hakkındaki 92/16 nolu Tavsiye Kararının ve Ceza Vermede Tutarlılık hakkındaki 92/17 nolu Tavsiye Kararlarının önemini kabul ederek,

Üye devletlerin hükümetlerine;

Cezaevindeki aşırı kalabalıklaşmaya ve cezaevi nüfusundaki şişkinliğe ilişkin mevzuatlarını ve uygulamalarını gözden geçirirken uygun olan tüm önlemleri almalarını ve bu tavsiye kararının ekinde açıklanan ilkeleri uygulamalarını,

Suç sorunlarına ilişkin Avrupa Komitesi tarafından cezaevinin aşırı kalabalıklaşması ve cezaevi nüfusunun artışı hakkında yayınlanan raporların ve alınan tavsiye kararının en geniş ölçüde yayılmasını teşvik etmelerini tavsiye eder.

Üye devletlerin hükümetlerine;

Cezaevindeki aşırı kalabalıklaşmaya ve cezaevi nüfusundaki şişkinliğe ilişkin mevzuatlarını ve uygulamalarını gözden geçirirken uygun olan tüm önlemleri almalarını ve bu tavsiye kararının ekinde açıklanan ilkeleri uygulamalarını;

Suç sorunlarına ilişkin Avrupa Komitesi tarafından cezaevinin aşırı kalabalıklaşması ve cezaevi nüfusunun artışı hakkında yayınlanan raporların ve alınan tavsiye kararının en geniş ölçüde yayılmasını teşvik etmelerini tavsiye eder.

Cezaevinin Aşırı Kalabalıklaşması ve Cezaevi Mevcudu Enflasyonu Hakkındaki R (99) 22 sayılı Tavsiye Kararına Ek
I. Temel İlkeler

1. Özgürlükten mahrumiyet bir ceza veya tedbir önlemi olarak en son başvuru yeri olarak düşünülmeli ve bu nedenle yalnızca suçun ağırlığının başka bir tedbir veya cezayı açıkça yetersiz hale getirdiği durumlarda kullanılmalıdır.

2. Genellikle cezaevi sayısının artırılmasının, aşırı kalabalıklaşma sorununa kalıcı bir çözüm sunacağı düşünülmediğinden, daha ziyade istisnai bir önlem olmalıdır. Cezaevlerinin ortalama kapasitesi bakımından yeterli olabilen, ancak iç ihtiyaçları karşılamakta yetersiz olan ülkeler, cezaevi kapasitelerinin dağılımının daha rasyonel bir şekilde yapılmasını başarmaya çalışmalıdır.

3.Kamusal ceza ve tedbirlerin mümkün olabilecek ağırlıklarına göre, uygun bir tertibe sokulması için düzenlemeler yapılmalı; hâkim ve savcılar mümkün olan en geniş ölçülerde onları kullanmaya özen göstermelidir.

4.Üye devletler belirli suç türlerinin suç olmaktan çıkarılması veya özgürlüğü; bağlayıcı cezayı gerektirmeyecek şekilde yeniden sınıflandırılması olasılığını güz önüne almalıdır.

5.Cezaevlerinin aşırı kalabalıklaşması ve cezaevi nüfusu enflasyonuna karşı doğru bir stratejinin belirlenebilmesi için; soruna katkıda bulunan temel unsurların ayrıntılı analizi yapılmalı, bu özellikle, uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı cezaları gerektiren suç tiplerine, suçun kontrol edilmesindeki önceliklere, toplumun tutum ve endişeleri ile mevcut cezalandırma uygulamalarına yönelik olmalıdır.

II. Cezaevlerindeki Yer Sıkıntısıyla Başa Çıkma

6.Aşırı kalabalıklaşma sınırlarının aşılmasını önlemek için ceza infaz kurumlan için maksimum bir kapasite belirlenmelidir.

7.Aşırı kalabalıklaşma koşullarının oluştuğu yerlerde; insan onuruna saygı, cezaevi idaresinin insani ve olumlu iyileştirme uygulama kararı, cezaevi personelinin rolünün ve etkili modern yönetim yaklaşımlarının tamamen tanınmasına özel önem verilmelidir.

Avrupa Cezaevi Kuralları ile uyumlu olarak mahkumlara sağlanan kullanılabilir boş alanın miktarına, sağlık bilgisi ve hijyen kurallarına, yeterli uygun şekilde hazırlanan ve sunulan yiyeceğe ilişkin düzenlemelere, mahkum, sağlık bakımlarına ve açık havada faaliyet fırsatları tanınmasına özel önem verilmelidir.

8.Cezaevinin aşırı kalabalıklaşmasının bazı olum için, mahkumların aileleri ile ilişkileri mümkün olduğu ölçüde kolaylaştırmalı ve toplumun maksimum seviyede desteği sağlanmalıdır.

9.Yarı özgürlük, açık rejimler, cezaevinden ayrıl bir yere yerleştirme gibi özgürlüğü bağlayıcı cezaların infazı için özel usuller; mahkumların iyileştirilmesi ve yeniden toplumla bütünleşmelerine, aile ve toplumsal bağlarını muhafaza etmelerine ve ceza infaz kurumlarındaki tansiyonun azaltılmasına katkı sağlanması için mümkün olabildiği ölçülerde kullanılmalıdır.

III. Yargılama Safhası Öncesi Döneme İlişki Ceza Usul İşlemlerinden Kaçınılması,
Yargı Tutukluluk Sürecinin Azaltılması

10.Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi’ne ilişkin öngörülen ilkelerin tamamen uygulanması amaç özellikle üye devletlerin, kendi anayasal ilkelerini veya hukuksal geleneklerini hesaba katarken, ihtiyari soruşturma (veya aynı amaca hizmet tedbirler) ilkelerine sık sık başvurmayı ve basitleştirilmiş yöntemler amacıyla, uygun davalarda soruşturmaya alternatif olarak mahkeme dışı anlaşmaların kullanılmasını içermelidir.

11. Duruşma öncesi tutukluluk uygulaması ve bunun süresi adaletle elde edilmek istenen amaca uygun olarak en aza indirilmelidir. Bu amaç için üye devletler, hukuk ve uygulamalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümlerine ve denetim organlarının içtihatlarına uyumlu olmasını sağlamalı ve Duruşma Süresince Devam Eden Hürriyetinden Yoksun Kalınma’ya ilişkin 80/11 nolu Tavsiye Kararında ifade olunan ilkeleri; özellikle duruşma öncesi tutuklanma kararı verilebilecek hallere ilişkin ilkeleri, rehber edinmelidir.

12. Zanlı suçlunun belirli bir adreste ikamet etmesi zorunluluğu, izin almadan belirli bir yerden ayrılmasının veya o yere girmenin kısıtlanması, kefaletle salıverilme veya adli organlarca tayin edilen bir birim tarafından denetlenme ve yardım gibi tutuklamaya alternatif uygulamalar mümkün olabilen en geniş ölçüde kullanılmalıdır. Bu bağlamda, belirli bir yerde tutarak, elektronik izleme aletleriyle, gözetleme ihtiyacına da dikkat çekilmelidir.

13. Duruşma öncesi tutukluluğun etkin ve insani kullanımına yardımcı olmak için; elverişli mali kaynak ve insan kaynakları sağlanmalı ve uygun prosedür araçla yönetsel teknikler gerektiği gibi geliştirilmelidir.

IV. Duruşma Safhasına İlişkin Önlemler Cezalar/Tedbirler Sistemi / Ceza Süresinin Uzunluğu

14. Cezaevi sistemi üzerinde ağır bir yük olarak yer alan uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezaları içeren mahkumiyetlere başvurunun azaltılması ve kısa süreli özgürlüğü bağlayıcı cezaların kamusal ceza ve tedbirlerle ikame edilmesi için çaba harcanmalıdır.

15.Özgürlükten mahrumiyet yerine kullanılabilecek kamusal ceza ve tedbirlerin ihdas edilmesinde aşağıda belirtilen hususlar göz önünde bulundurulmalıdır.

  • Yüklenen koşullar ile birlikte hapis cezasının infazının ertelenmesi,
  • Bir hapis cezasına hükmedilmeksizin müstakil bir yaptırım olarak “probation’a (sanığın denetimli özgüllük altında tutulması) hükmedilmesi,
  • Yüksek yoğunluklu denetim,
  • Kamusal hizmet (yani kamu yararına ücretsiz çalışma)
  • İyileştirme emirleri / belirli suçlu kategorileri için sözleşmeyle iyileştirmenin uygulanması.
  • Mağdur-sanık uzlaşması / mağdurun tazmin edilmesi,
  • Hareket özgürlüğünün sokağa çıkma yasağı veya elektronik izleme gibi araçlarla kısıtlanması.

16.Kamusal cezalar ve tedbirler sadece Kamusal Cezalar ve Tedbirlere İlişkin Avrupa Kuralların’da öngörülen garantilere ve koşullara uygunluk içerisinde hükmetmiş olunabilir.

17. Hürriyeti bağlayıcı ve hürriyeti bağlayıcı olmayan ceza ve tedbirlerin birleşimi; tecil edilmemiş hürriyeti bağlayıcı cezaları müteakiben kamusal hizmet, toplumda yoğun denetim, evde infazın elektronik izlenmesi veya uygun durumlarda iyileştirmeye katlanma yükümlülüğü şeklinde yasa ve uygulamaların içine sokulmalıdır.

Mahkumiyet, savcı ve hâkimlerin rolü

18.Savcı ve hâkimler, kanunu tatbik ederken, özellikle cezaevi kapasitesi yönünden elde edilebilir kaynakları göz önünde bulundurmaya çalışmalıdırlar. Bu bağlamda, mevcut cezalandırma yapıları ile planlanan cezalandırma politikalarına cezaevi nüfusunun artması üzerindeki etkilerini değerlendirmeye sürekli bir özen gösterilmelidir.

19.Savcı ve hâkimlerin desteklerini sağlamak ve verimli olmayan mahkumiyet uygulamalarından kaçınmak amacıyla; cezaevinin aşırı kalabalıklığı ve cezaevi nüfusunun artışına ilişkin ceza politikalarının planlanması sürecine katılmaları sağlanmalıdır.

20.Cezalandırmanın mantıklı temelleri, kanun koyucu veya diğer yetkili otoriteler tarafından, hapis edilmenin azaltılması, kamusal ceza ve tedbirlerin alanının genişletilmesi ve arabuluculuk veya mağdurun tazmin edilmesi gibi değişik tedbirlerin kullanılması amacıyla hazırlanmalıdır.

21.Cezanın uygun miktarının belirlenmesi üzerinde eski mahkumiyetlerin oynadığı rolün yanında, cezayı ağırlaştıran ve hafifleten faktörlere de özel bir dikkat gösterilmelidir.

V. Yargılama Sonrası Döneme İlişkin Önlemler Kamusal Ceza ve Tedbirlerin Ugulanması-Özgürlüğü Bağlayıcı Cezanın İnfazı

22.Kamusal ceza ve tedbirlerin kısa süreli hapis cezalarına güvenebilir bir alternatif olabilmesi için etkin uygulama özellikle;

  • Hâkim ve savcılara etkinlikleri konusunda güvence vermek için bir tür kamusal cezaların infazı ve izlenmesi bakımından, en az olmayan alt yapısal düzenlemeler ile;
  • Toplumun korunması ve güvenliğinin sağlanması için suçlunun yeniden suç işleme riskini tanımlamak amacıyla gözetim stratejileri tahmini ve risk yönetiminin geliştirilmesi ve kullanılması aracılığıyla sağlanmalıdır.

23.Bireyselleştirilmiş tedbirler tercih edilmek suretiyle, çekilmekte olan asıl cezanın süresini azaltacak olan erken şartlı tahliye ve cezaevi kalabalığının yönetimi için toplu tedbirler (aflar, toplu indirimler) gibi tedbirlerin geliştirilmesi teşvik edilmelidir.

24.Af sadece mahkûmiyet süresini azaltan değil; aynı zamanda suçlunun topluma planlı dönüşüne önemli katkı sağlayan en etkin ve yapıcı tedbirlerden biri olarak düşünülmelidir.

25.Yetkili adli ve idari organların bu tedbiri değerli ve güvene layık bir seçenek olarak teşvik etmesi amacından az olmayacak şekilde; affın kullanımının artırılması ve genişletilmesi için toplumda suçluyu destekleyecek, yardım edecek ve denetleyecek en iyi koşullar yaratılmalıdır.

26.Hapishane sürecindeki iyileştirmenin ve tahliye sonrası iyileştirme ve gözetimleri bakımından; suçluların toplumla bütünleştirmelerini kolaylaştıracak, tekrar suç işlemeyi azaltacak, kamu güvenliğini ve korunmasını sağlayacak hakim ve savcılara; tedbirlerin amacının çekilmesi gereken asıl cezanın süresini azaltmak olduğunu ve kamusal ceza ve tedbirlerin yapıcı etkin programlar planlanmalı ve yürütülmelidir.

Daniş Tunalıgil

0

Büyükelçi Daniş Tunalıgil 1915 yılında Ankara’da doğdu.

1633 yılında Galatasaray Lisesi’nden, 1936 yılında da İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Tunalıgil, askerlik görevini tamamladıktan sonra 1939 yılında Dışişleri Bakanlığında Protokol Dairesi Genel Müdürlüğünde göreve başladı. 1940 yılında Birinci Daire Genel Müdürlüğünde 3. Kâtip oldu.

1941 yılında Milano Başkonsolosluğu kançılarlığına atandı. (Kançılar: Elçiliklerde, konsolosluklarda yazı ve evrak işlerini yürüten görevli) Bu görevi sırasında İtalyanca öğrendi.

1944 yılında Bern Büyükelçiliği 2. Kâtipliğine yükseldi. 1945 yılında Dışişleri Bakanlığı merkez teşkilatına döndü. Üç yıl kadar Birinci Siyasi daire Genel Müdürlüğünde Şube Müdürü olarak görev yaptı.

1948 yılında Roma Büyükelçiliği Başkâtipliğine atanan Tunalıgil, kısa bir süre sonra Elçilik Müsteşarlığına yükseldi. Müteakiben 1953 yılında Moskova Büyükelçiliği Müsteşarlığına atandı. Dört yıl bu görevde kaldıktan sonra Birinci Daire Genel Müdürü olarak Merkez’e döndü. Çok genç yaşta, 45 yaşında 1960’da Amman’a Büyükelçi olarak atandı. 1964 yılında Belgrad Büyükelçiliğine, daha sonra 1970 yılında Lahey Büyükelçiliğine atandı. 

Tunalıgil,1973 yılında son görev yeri olan Viyana Büyükelçiliğine atanmıştı.

Fransızca ve İtalyanca bilen Tunalıgil, Ferzane Tunaligil ile evliydi.

Dışişleri Bakanlığı ve Viyana Büyükelçiliği, her yıl Tunalıgil’i anma törenleri gerçekleştirmekte, hatırasını canlı tutmaktadır.  Ankara, Pursaklar’da “Şehit Büyükelçi Daniş Tunalıgil Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” onun adını yaşatmaktadır. 

Teröre Kurban Verilen İlk Büyükelçi: Daniş Tunalıgil

Tunalıgil, 22 Ekim 1975 günü, büyükelçilik makamında Türkiye’yi temsilen görevinin başındayken makineli tüfekli üç terörist tarafından öldürüldü.

Daniş Tunalıgil, Türkiye Cumhuriyeti’nin terör kurbanı ilk büyükelçisidir.

Avusturya’nın başkenti Viyana‘daki Büyükelçilik önünde görevli güvenlik görevlisini öldürerek büyükelçinin ofisine giren teröristler, Tunalıgil’e büyükelçinin kim olduğunu sormuş,  kendisinin büyükelçi olduğunu söylemesi üzerine  otomatik silahlarıyla Büyükelçinin üzerine ateş açmışlardır. Tunalıgil, olay yerinde yaşamını yitirmiş, teröristler ise bir araca binerek büyükelçilikten kaçmışlardır. Katiller yakalanamamış, kimlikleri belirlenememiş ve cezalandırılmamışlardır. Saldırının, Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları (ESAK) – Justice Commandos of the Armenian Genocide (JCAG) örgütüne mensup üç militan tarafından düzenlendiği bilinmektedir.  

Tunalıgil için Viyana’da, 25 Ekim 1975 günü yapılan cenaze töreninin ardından naaşı aynı gün Ankara’ya getirilmiştir. 27 Ekim günü Dışişleri Bakanlığı binasında başlayan cenaze merasimi, Maltepe Camii’nde kılınan öğle namazıyla sona ermiş, Etimesgut havaalanından İstanbul’a taşınan cenaze, 28 Ekim 1975 günü Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir. 

Diplomatlara Yapılan Sonraki Terör Saldırıları 

Bu saldırıdan iki gün sonra 24 Ekim 1975 tarihinde örgüt tarafından Fransa’da yeni bir suikast eylemi gerçekleştirilmiş, Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez ve şoförü öldürülmüştür. 1984 yılına kadar 20 diplomat ve ailelerine yapılan saldırılar devam etmiştir.

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

0

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü(Le Dernier Jour Du’n Condamme), Victor Hugo tarafından yazılmış ve Türkçe’ye çevrilerek Hasan Âli Yücel Klasikleri arasında basılmıştır.

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

İdam cezasına çarptırıldığını öğrenen bir mahkûm, infazından önce yaşadıklarını ölümsüzleştirebilmek için günlük tutmaya başlamıştır. Bu kısa günlükte hayatının önemli anlarından sahnelere, son günlerinde başından geçenlere, hayata tutunmak için gösterdiği umutsuzca çabalara ve kendisini artık tanıyamayan küçük kızıyla son görüşmelerine de yer vermektedir. Bir yanda halka açık infazları izlemeye gelen coşkulu kalabalığı, öte yanda tıkır tıkır işleyen adalet mekanizmasını infazını bekleyen bir mahkûmun gözünden anlatan bu eser, idam cezasına edebi bir karşı çıkış olarak nitelenmiştir.

Victor Hugo

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı. ’Evénement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870’de Fransa’ya döndü. 1871’de Paris Komünü’nü desteklemese de komüncüleri savundu.

Victor Hugo 1829 yılında yayımladığı Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı romanıyla idam cezasına taviz vermez bir tavırla karşı çıktı. Çocukluk arkadaşlarından birisinin idam cezasına çarptırılmasının ardından, bir tutuklunun son gününü sahneye koymaya karar verdi. 1829’da, insanlık ve toplumla ilgili kaygılarının da sergilendiği Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nü yayınladı. Hugo bu eseriyle geriye, idam cezasının kaldırılması için sert bir tanıklık, ileride dile getireceği siyasi söylemlerinin birçoğunun haberini çok önceden veren gerçek bir yurttaş iddianamesi bıraktı. Klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alan Notre-Dame’ın Kamburu ve Sefiller adlı romanlarıyla dünya edebiyat tarihine geçti.

Victor Hugo, Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nü yazdığında 26 yaşındaydı. Ölüme mahkûm bir insanın son gününü büyük bir ustalıkla anlatarak kamu vicdanını etkilemeyi ve idam cezasına karşı bir protesto hareketi başlatmayı amaçlamıştı ve başarılı da oldu. Bugün dünyanın birçok ülkesinde idam cezasının yürürlükten kaldırılmasında etkili oldu. Hem trajik hem de insanlık dışı yanları olan idam cezasını XIX. yüzyılın ilk yarısında gözler önüne serdi ve insanlık tarihinde önemli bir yer edindi.

İş Bankası Kültür Yayınlarından basılan kitabın çevirmen Volkan Yalçıntoklu 1961’de doğdu. Saint-Joseph lisesinde okudu. 9 Eylül Üniversitesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik bölümünü bitirdi. Uzun yıllar kitapçılık yaptı. Fransızca ve İngilizceden çeviriler yapıyor. Eserlerini çevirdiği yazarlar arasında Jules Verne, Helene DeWitt, Alan Snow, Richard Maltby Jr., Lyman Frank Baum, Charles Perrault yer alıyor.

Kitabın Önsözünden 

Bu kitabın yazarın isminin yer almadığı ilk baskılarında aşağıdaki satırlar mevcut değildi:

“Bu kitabın kaleme alınış nedeni iki türlü anlaşılabilir. Söz konusu olan ya bir bahtsızın son düşüncelerini karaladığı irili ufaklı bir tomar sarı kâğıdın bulunup kaydedilmesi ya da bu talihsize rastlayan bir adamın, bir filozofun, bir şairin zihninde takıntı halini alan, bütün benliğine hâkim olan, daha doğrusu bütün benliğine hâkim olmasına izin verdiği idam düşüncesinden onu ancak kitaba dönüştürerek kurtulmasıdır.”

Kitabın Can Yayınlarından yapılan baskısına yazılan Önsöz:

Hayatının beş yılını darbe ile başa gelen Louis Bonaparte’ye karşı çıktığı için sürgünde geçiren Victor Hugo’nun başkaldırı güncesi. Modern edebiyatın ilk monoloğu sayılan romanda Hugo, idam cezasının trajikomik yanını da gözler önüne seriyor. İdama mahkûm bir adamın altı haftaya yayılan güncesini okurken asıl suçlunun kim olduğuna karar veremeyeceksiniz. Cinayeti işleyen katil mi, idamı bir şölen gibi izlemek için can atan toplum mu?

“Giyotin en acısız ölüm şekliymiş. Oysa bedensel acı, ruhsal acının yanında hiç kalır. Belki günü geldiğinde, zavallı bir insanın bu son sözleri, payına düşeni yapacaktır.”

“Tanrım bir kaçabilsem! Lütfen bana bir şans ver! Kaçmam gerek! Hem de hemen! Kapılardan, pencerelerden, çatıdan! Nereden olursa olsun!”

 Eserin Tiyatroda Sahnelenmesi 

Victor Hugo’nun ölümsüz eseri Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Türkiye’de ve dünyada birçok tiyatro eserine konu olmuş, sesli kitap ve radyo tiyatrosu olarak da işlenmiştir. Eser, bir mahkûmun yargılanmasını ve idama gidiş sürecini anlatmaktadır. İdam cezasına çarptırılan bir mahkûmun, cezasını beş hafta önce öğrenmesi üzerine yaşadığı dram üzerinden bir insanlık sorgulaması yapılıyor seyirci sorguluyor. Oyun, geçmişte birçok ülkede ve bugün halen bazı ülkelerde idam infazlarının bir eğlence gibi görülmesini, adalet, ceza hukuku, ölüm cezaları gibi konular üzerinde düşünmeye sevk ediyor.

https://www.youtube.com/watch?v=tBCRkoKWhqo

Victor Hugo’nun aynı adlı romanında sahneye taşınan oyun 22.02.2020 tarihinde Makü Konferans ve Sergi Salonunda sahnelenmişti. 

“İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.”

“Ölüm cezası! İşte beş haftadan beri beni varlığıyla donduran, ağırlığıyla ezen bu tek düşünceyle yaşıyorum!”

“Delirmenin insanı yaşattığı söylenir; en azından bilinç kaybolduğu için daha az acı çekilir.”

“Manevi acının yanında fiziki acının ne önemi var?”

“Tıpkı uyurken rüya görenler gibi her şeyi oluruna bıraktım.”

“Herkes tarafından bu şekilde yüzüstü bırakılmışken içimde hissettiğim şiddetli ve bilinmeyen sarsıntıları neden kendi kendime anlatmayı denemeyeceğim ki?”

“Yüksek sesle bizi haksız bulup, alçak sesle hak vermişlerdi.”

Argumentum Ad Hominem – Ad Hominem

0
Argumentatum Ad Hominem - Ad Hominem

Argumentum Ad Hominem (Ad Hominem); bir argümana cevap verirken argümanı eleştirmekten ziyade argümanı ileri süren kişiye saldırarak argümanı etkisiz kılmaya çalışmaktır. (/æd ˈhɒmənəm -ˌnɛm, ɑd‐), Argumentum ad hominem ya da insan karalama safsatası olarak bilinen Ad hominem kalıplaşmış bir Latince deyimdir. Bir argümana karşı gösterilen tepki ve reaksiyon, muhatabın görüşünü karşılamaktan uzak şekilde görüş sahibinin şahsını hedef almakta, esas konudan uzaklaşılmaktadır.

Bir argümanı eleştirmek yerine, argümanı ortaya atan kişiyi hedefe koyarak onun fikirlerini önemsizleştirmeye ve çürütmeye çalışılmakta, etik dışı bir davranış olarak öne çıkmaktadır. Tartışılan fikir yerine, fikir  sahibi kişi ön plana çıkarılarak iddialar geri plana atılmaktadır. Ad hominem mantıksal bir safsata olarak tanımlanmaktadır.

Akıldan uzak bir yöntem olan ve mantıksal hata olarak tanımlanan safsata, temelden yoksun yanlış bir düşünme ve düşüncesini ileri sürme biçimidir.

Argumentatum Ad Hominem – Ad Hominem, serbest safsatadır ve etik dışıdır.

İleri sürülen mantıklı bir argümana karşı cevap olarak argümanla hiç ilgisi olmayan kişisel özelliklere saldırı gerçekleştirilir. Kimi zaman argüman sahibinin karakterine ve içinde bulunduğu durumlara veya davranışlarına saldırılmakta,; yapılan bu etik dışı saldırı, karşıdakinin argümanına karşı yeni bir argümanmış gibi sunulmaya çalışılmakta, bağlamdan çıkılmaktadır. Mantıklı argümanın mantıksız ve geçersiz bir yolla geçersiz kılınması amaçlanır. Bu yöntem kendi içinde tutarsız olduğu gibi ahlaki temelden ve bilimsellikten uzaktır.

Argumentum ad hominem, yeterli donanımı, bilimsel alt yapısı ve argümana karşı ileri sürecek fikri alt yapısı olmayan kişilerin tercih ettiği bir yöntem olarak bilinmektedir.

Gettysburg Konuşması – Abraham Lincoln

0

Gettysburg Konuşması(Gettysburg address), Hukukçu ve ABD’nin 16. başkanı olan Abraham Lincoln tarafından 19 kasım 1863 tarihinde gerçekleştirilen tarihi hitaptır.

Konuşma; Amerikan İç Savaşı’da, Gettysburg Muhabere’sini Birlik Ordusu’nun kazanmasından sonra Abraham Lincoln’ün 1863 yılında seferberlik çağrısında bulunması ile birlikte New York Eyaleti’nde hükümete karşı başlayan isyanı bastırmak üzere yapılmıştır.

Abraham Lincoln, halkı sakinleştirmiş, birliği sağlamış, ABD’de kölelik sistemini kaldırmış, dünya tarihinde dönüm noktası olarak kabul edilen bu devrim, tüm dünyada köleliğin tamamen kaldırılması yönündeki çalışmalara rehber olmuştur.

   

“87 yıl önce atalarımız bu kıtada, özgürlük içinde bütün insanların eşit yaratıldıkları ilkesine inanarak yeni bir ulus yarattılar. Şimdi bizler böyle bir temel üzerine kurulmuş herhangi bir ulusun ayakta kalıp kalamayacağını test eden büyük bir iç savaşın içindeyiz. Şu anda büyük bir çarpışmanın gerçekleştiği bir alanda bulunuyoruz. Biz buraya, bu alanın bir parçasını, bu ulusun yaşayabilmesi için canlarını verenlere son bir istirahatgâh yeri olarak armağan etmeye geldik. Bir diğer taraftan, bu toprağı kutsamamız, kutlu kılmamız mümkün değildir. Burada çarpışarak hayatını feda etmiş insanlar, burasını öylesine kutlu kılmışlardır ki ona bir şey eklemek ya da ondan bir şey eksiltmek bizim gücümüzün üstündedir. Dünya burada söylediklerimize az önem verse de, umursamasa da, o insanların burada yaptıklarını hiçbir zaman unutmayacaktır.

Burada bundan böyle kendini esas adaması gerekenler hayatta kalmış olanlardır. Bu bitmemiş görevi, bu cesur insanların bu kadar ilerlettiği noktadan alıp daha ileriye taşımalıyız. Biz hayatta kalanlar, işte bu görevi sırtlanıp, burada hayatını vermiş olanların fedakarlığından aldığımız kuvvetle daha çok ilerlemek zorundayız ki bu insanların bir hiç uğruna ölmediğini ispatlayalım. Tanrı’nın şahitliğindeki bu ülkenin yeni bir özgürlük doğuşu yaşamasını sağlayalım ve halkın, halk tarafından halk için yönetimi olduğu bu devlet yeryüzünden silinmesin.”

Gettysburg address

“Four score and seven years ago our fathers brought forth upon this continent, a new nation, conceived in Liberty, and dedicated to the proposition that all men are created equal.

Now we are engaged in a great civil war, testing whether that nation, or any nation so conceived and so dedicated, can long endure. We are met on a great battle-field of that war. We have come to dedicate a portion of that field, as a final resting place for those who here gave their lives that that nation might live. It is altogether fitting and proper that we should do this.

But, in a larger sense, we can not dedicate—we can not consecrate—we can not hallow—this ground. The brave men, living and dead, who struggled here, have consecrated it, far above our poor power to add or detract. The world will little note, nor long remember what we say here, but it can never forget what they did here. It is for us the living, rather, to be dedicated here to the unfinished work which they who fought here have thus far so nobly advanced. It is rather for us to be here dedicated to the great task remaining before us—that from these honored dead we take increased devotion to that cause for which they gave the last full measure of devotion—that we here highly resolve that these dead shall not have died in vain—that this nation, under God, shall have a new birth of freedom—and that government of the people, by the people, for the people, shall not perish from the earth.”

Abraham Lincoln

 

Gettysburg Konuşması – Kitap

Gettysburg Konuşması Kitap Açıklaması Tarihin en büyük hatiplerinden Abraham Lincoln’ın önemli konuşmalarından oluşan bu derleme, efsanevi Gettysburg Konuşması’nın yanı sıra, Lincoln’ın kölelik karşıtı fikirlerini ve bu konudaki tutkusunu, insanlık onuruna olan inancını, özgürlüğün galip geleceği yeni bir çağa yönelik umudunu ve hitabet yeteneğini ortaya koyan diğer pek çok etkili konuşmasını da içeriyor. Tarih boyunca bazı kitaplar dünyayı değiştirdi. Bununla kalmayıp; bizleri ve birbirimizi görme biçimimizi etkiledi. O kitaplar ki tartışmalara, muhalif fikirlere, savaş ve devrimlere esin kaynağı oldular. Aydınlattılar, harekete geçirdiler, kışkırttılar, teselli ettiler. Yaşamımızı zenginleştirdiler ve bizleri ayrı ayrı kendi yaşamlarımızı sorgulamaya yönelttiler. Şimdi Kafka Kitap sizlere uygarlığı sarsan, insanlık tarihine yön veren ve kendimizi keşfetmemize yardım eden fikirleriyle; büyük düşünürlerin, çığır açanların, radikallerin ve ileriyi görenlerin eserlerini sunuyor.

Brüksel Senedi – 1890

0

Brüksel Senedi, 2 Temmuz 1890’da Afrika’da Esir Ticaretinin Yasaklanmasına ilişkin Brüksel Konferansında (The Ban on Slave Trade in Africa: The Brussels Conference) imzalanmıştır.  Sözleşme (Afrika’ya Ateşli Silahlar, Mühimmat ve İtfaiye Maddelerinin Köle Ticareti ve İthal Edilmesine İlişkin Sözleşme), 31 Ağustos 1891’de yürürlüğe giren kölelik karşıtı önlemleri içermektedir. Sözleşme, karadan ve denizden yapılan siyahi köle ticaretine son vererek yerli ırkların maddi ve manevi yaşam koşullarını iyileştirmeyi hedeflemiştir. Uluslararası hukukun normlarının güçlendirilmesi yönüyle olumlu bulunan sözleşme, Avrupa devletlerinin Afrika’daki sömürgeciliği güçlendirmek için bir araç olarak kullanıldığı yönüyle eleştirilmiştir. 

Sözleşmenin Tarafları 

Konferans, İngiltere öncülüğünde toplanmış, taraf devletler 2 Temmuz 1890 tarihinde esir ticaretini yasaklamayı amaçlayan kurallara imza atmışlardır. Senet birçok Avrupa devletinin yanı sıra alınan kararları uygulamakta önemli bir aktör olan Osmanlı Devleti tarafından da imzalanmıştır. Avusturya-Macaristan, Belçika, Kongo, Danimarka, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Osmanlı İmparatorluğu, İran, Portekiz, Rusya, İspanya, Zanzibar, İsveç, Norveç, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Etiyopya sözleşmeye taraf olmuştur. 

Abdullah Özdağ‘ın Araştırması

Köleliğin kaldırılması için tarihi bir belge olan Brüksel Senedi hakkında araştırma yapan ve konuya özel kapsamlı bir makale yazan Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Abdullah Özdağ antlaşmayı sonuçları ile birlikte analize tabi tutmuştur.  

Sözleşmenin İçeriği ve Sonuçları 

Konferansta kabul edilen kararlar gereği imzalanan. Brüksel Senedi yedi bölümden ve toplam yüz maddeden oluşmaktadır. On dört maddeden oluşan birinci bölümde esir ticaretine ilişkin olarak alınacak tedbirler  belirlenmiştir. İkinci bölüm kervan yolları ve esirlerin nakline yönelik tedbirleri, üçüncü bölüm ise deniz yoluyla yapılan esir ticaretinin önlenmesi ve kesin olarak kaldırılmasına yönelik düzenlemeleri içermektedir. Dördüncü bölüm köle ticaretinin ithal ve ihracına yönelik alınması gereken tedbirleri ve azat edilmelerine dair hükümleri içermektedir. Beşinci bölüm esir ticaretini engellemeye yönelik kurulacak örgütleri, altıncı bölümde müskirat maddelerinin yasaklanması ve alınacak tedbirleri belirlemiştir. Yedinci ve son bölüm taraf devletlerin sened ile belirlenen kuralları uygulamadaki kararlılığı ifade etmektedir.

Sened ile, Fransız İhtilalinden sonra devletlerin esir ticaretini yasaklamak üzere koyduğu tekil kanunları uluslararası bir yükümlülüğe dönüştürmüştür. Antlaşmanın 68. maddesinde Osmanlı Delveti’nin esir ticaretini önlemek için yapmış olduğu faaliyetler övgü ile belirtilmiştir. Brüksel Antlaşması’nın beşinci bölümünde esir ticaretinin engellenmesine yönelik girişimler kurumsal bir çerçevede ele alınmış, Zengibar’da taraf devletlerin üyelerinin olduğu yeni uluslararası bir büro kurulmasına karar verilmiştir. Kurulan bu büronun Afrika kıtasındaki tüm faaliyetleri takip etmesi ve denetlemesi öngörülmüştür.

BRÜKSEL KONFERANSININ SENED-İ UMUMİSİ SURETİDİR

Dersaadet (Matbaa-yı Osmaniye) 1308

Zat-ı şevket-i semât Hazret-i Padişâhı ile Almanya Devleti nâmına haşmetlû Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı ve Haşmetlû Avusturya İmparatoru ve Nemçe ve Macaristan Kralı ve Haşmetlû Belçika Kralı ve Haşmetlû Danimarka Kralı ve Haşmetlû İspanya Kralı nâmına naibe-i hükümet Haşmetlû Kraliçe ve Kongo Hükümet-i Müstâkilesi hükümdârı ve Amerika Hükümet-i Müçtemia’sı Reisi ve Fransa Hükümet-i Cumhuriyesi Reîsi ve Haşmetlû Britanya-yı Kebîr ve İrlanda Memâlik-i Müctemiâ’sı Kraliçesi ve Hindistan İmparatoriçesi ve Haşmetlû İtalya Kralı ve Haşmetlû Felemenk Kralı ve Lüksemburg Grandükası ve Şehâmetlû İran Şâh’ı ve Haşmetlû Portekiz ve Algaro Kralı ve Haşmetlû Rusya İmparatoru ve Haşmetlû İsveç ve Norveç Kralı ve Fehametlû Zengibâr Emiri üserâ-yı zenciye ticaretinden mütevellid cinayat ve tahribâta hitâm vermek ve Afrika yeni ahalisini sûret-i müessire de himaye ile kıt’a-yı vâsia-yı mezküreye naim-i sulh-u medeniyeti te’min etmek azm-i kavisinde bulundukları ve tevârih-i muhtelîfede devletler tarafından bu meâlde ittihâz olunan kararları ezsernev tasdik ile netâyic-i müstâhsileyi itmam eylemek ve husûlü kendilerince matlûb ve mültezim olan eserin ikmâlini te’min edecek kâffe-i tedâbiri kararlaştırmak istedikleri cihetle İngiltere Hükümetiyle müttefikân Belçika Hükümeti tarafından vakî’olan da’vet üzerine bu maksada mebnî Brüksel’de bir konferans akdine karar vermiş ve bunun için zât-ı şevket-semât Hazret-i Padişâhı Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevkal-âde ve murahhas-ı ortaelçileri bulunan ricâl-i Devlet-i Âliye’den saadetlû iten Karatodori Efendi Hazretleri, Almanya Devleti nâmına olarak Haşmetlû Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı Hazretleri mabeyncisi ve müşâvir-i has ve haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas ortaelçisi bulunan Sinyör “Frederik Jan Kont Dalvanislin’’ ile Sefâret Müşavir-i Hassıve Almanya Devleti’nin “Amsterdam“ General Konsolosu Sinyör “Gilyom Gohcrnik’’i Haşmetlû Avusturya İmparatoru ve Nemçe ve Macaristan Kralı Hazretleri Mabeyncisi ve Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas ortaelçisi bulunan Sinyör “Rudolf Kont Guhlolermiç’’i

Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri vükelâsından fevk-al-âde ve murahhas ortaelçi ünvânını haîz olan Sinyör “Ogust Baron Lamberman’’ ile Belçika Hariciye Nezareti’nde Müdîr-i Umûmî Sinyör “Emıl Banteg’’ i

Haşmetlû Danimarka Kralı Hazretleri Danimarka Devleti’nin Anvers General Konsolosu Sinyör “Frederik Jorj Şak De Brukdorf’’ u

Haşmetlû İspanya Kralı Hazretleri nâmına naibe-i hükümet Haşmetlû Kraliçe Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı nezdinde fevkal-âde ve murahhas ortaelçisi bulunan Don “Joze Gopeterez De Agire’’ yi

Kongo Hükümet-i Müstâkilesi Hükümdârı Hazretleri Kongo Hükümet-i Müstâkilesi Hariciye Dairesi’nin Müdir-i Umûmi’si Sinyör “Edmun Van Atyoled’’ ile Belçika Mahkeme-i Temyizi azâsından Sinyör “Ogust Van Maldekem’’i

Amerika Hükümet-i Müctemiâsı Rei’si Hazretleri Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-a-lâde ve murahhas ortaelçisi bulunan Sinyör “Edvin Heztrel’’ ile Sinyör “ Hanri Şalton Sankurd’’ u

Fransa Hükümeti Cumhuriyesi Reis-i Hazretleri Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevkal-âde ve Murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Alber Bure‘’ ile ortaelçi ünvânını haiz olan Fransa Hariciye Nâzırının Kalem-i Mahsûs Müdürü bulunan Sinyör “Jurj Kogordan’’ ı

Haşmetlû Britanya-yı Kebir ve İrlanda Memâlik-i Müctemi’ası Kraliçesi ve Hindistan İmporatoriçesi Hazretleri Lordlar Meclisi Azâsından ve Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde Fevkalâde ve murahhas Ortaelçisi bulunan Lord “Viviyan’’ ile Sir “Con Girek’’ i

Haşmetlû İtalya Kralı Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı nezdinde fevk-al-âde ve Murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Fransuva Dorentens, Baron Demontanaro’’ ile fevk-al-âde murahhas Ortaelçisi ünvânını haiz olan Sinyör “Tomas Katalani’’yi,

Haşmetlû Felemenk Kralı ve Lüksemburg Grandükası Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevkalâde ve murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Lui Baron Kerik Dö Heronenin’’ i

Şehâmetlû İran Şâh’ı Hazretleri Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas Ortaelçisi bulunan General Vazar Ağa’yı,

Haşmetlû Portekiz ve Algaro Kralı Hazretleri Meclis-i Has ve Hey’et-i Ayân azâsından fahrî vükelâlık ünvânını haiz olan ve Haşmetlû Belçika Kralı Hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas Ortaelçisi bulunan Sinyör “Hanrik Demasdo Perire Kotino’’ yu

Haşmetlû Rusya İmparatoru Hazretleri, Haşmetlû Belçika Kralı hazretleri nezdinde fevk-al-âde ve murahhas Ortaelçisi bulunan kurenâsından Sinyör “ Leyon Prens Orosof ’’ ile Rusya Hariciye Nezareti Meclis-i Azâ-yı Daîmesinden müşâvir-i has Sinyör “Frederik Demartenis’’ i

Haşmetlû İsveç ve Norveç Kralı Hazretleri Mabeyncisi ve Haşmetlû Belçika ve Felemenk Kralları Hazerâtı nezdinde Ortaelçisi bulunan Sinyör “Şarl Re Bornestam’’ı

Ve Zengibar Hâkimi tarafından Sir “Jon Carek ’’ ile Mösyö “Gilyom Guherning ’’i murahass tayin buyurmuş olduklarından mümâileyhim yolunda ve muntazam görünen ruhsatnameleri hâmil oldukları halde mevadd-ı âtiyeyi kararlaştırmışlardır.

BİRİNCİ FASIL

Esir Ticareti İcra Olunan Memalik Menşe’lerde İttihâz Olunacak Tedabir

Birinci Madde

Devletler Afrika’nın içeri taraflarında esir ticaretini men’ için tedâbir-i âtiyenin en müessir tedâbir olduğunu beyan ederler.

Evvelen: Milel-i mütemeddinenin hâkimiyeti veya himâyesi tahtında bulunan Afrika arazisinde hidemât-ı idâre ve adliyye ve dîniyye ve askeriyyenin tedricen tensiki.

Saniyen: İçeri taraflarda arazinin aid oldukları devletler tarafından kendilerinin muâmele-i himâyet-kârâne veya tenkiliyeleri esir ticareti münâsebetiyle harab olan mahallerde suret-i müessirede hiss olunabilmek için mikdâr-ı küllî asker ile işgal edilmiş bir takım mevküfların tedricên te’sisi.

Sâlisen: İçeri taraflarda vaki’ mevâkıf-ı sahile rabt edecek ve elyevm mevcûd olan hamallık yerine daha ehven ve ser’i ve sâit te’sisi maksadıyla dâhili sulara ve büyük akıntılar ve şelâleler ile münkat’i büyük ve küçük nehirlerin cihet-i ûlyâsına bi-l-suhûle duhûle müsâid olacak turuk-u maabîrin ve husüsân demir yolların inşâsı.

Rabiân: Kabîl-i seyr-ü sefâin olan dâhilî sular ile göller üzerinde sevâhilde te’sis edilecek mevâki’-i müstâhkemenin müzaherrti tahtında olarak vapurlar işlettirilmesi.

Hamisen: Karagol ve mevkufların sahil ve merkez idareler ile muhâberâtını te’min edecek hutût-ı telgrâfiyenin te’sisi.

Sadisen: mevâkıf beyninde mevâkıf ile sevâhil arasındaki turuk-ı mevârıdatı muhâfaza ve mevâkıf-ı mezkûrenin harekât-ı zecriyesini te’yid ve turuk ve maabirin emniyetini te’min etmek üzere sevkiyât-ı askerîyye ve seyyar kollar tertibi.

Sabiân: Esir ticaretinin sirâyet ettiği kâffe-i arazide eslihâ-yı nâriye hiç olmaz ise eslihâ-yı cedide ile mühimmât idhâlatının tahdidi.

İkinci Madde

Her devletin kendi sularında tertib eylediği mevkıf’lar ile dâhilî karagol gemileri ve bunların mensûb oldukları liman karagolları üserâ zabtını men’ ve esir ticareti tariklerini sed etmekten ibâret olan başlıca me’mûriyetlerinden gayrı vezâif-i âtiye ile dahi ya’ni:

Evvelen: Mevkufun aid olduğu hükümetin hâkimiyeti veyâ himâyesi tahtında bulunan yerli ahâliye veya ahâli-yi müstâkileye karibü’z-zuhûr bir tehlike hâlinde muvakkaten ahâli-yi saîreye dahi istinâd-gâh ve indi’l-icâb bir melce’ olmak ve yerlü ahâliyi kendilerini müdâfaaya ikdâr etmek ve aşâyir beynindeki muharebât-ı dâhiliyeyi hükm-i usûlûyle taklil eylemek ve bunları ameliyât-ı zirâiye ile hiref ve sanâiye alıştırıp saâdet-hallerini tezyîd ve daire-i medeniyete idhâl ve lahm-ı beşerin ekli ve insan zebhi gibi adât-ı vahşiyenin ref’ ve izâlesini istihsâl eylemek.

Saniyen: Teşebbüsaât-ı ticâriyeyi tervic ve himaye etmek ve husûsan yerliler ile münakid hizmet mukâvelâtını bi’t-teftiş teşebbüsât-ı mezkürenin meşrûiyetine nezâret eylemek ve daimi zirâat merkezleriyle müessesât-ı ticâriyenin te’sisini tehiyye eylemek.

Sâlisen: Te’sis olunan veyâ edilecek olan kâffe-i hey’et-i mezhebiye-yi tefrik-i din olmaksızın himâye etmek.

Rabian: Hidmet-i sıhıyye-yi ifa eylemek ve keşfiyât-ı fenniyye icrasına me’mur seyyahin ile Afrika’da userâ-yı zenciye ticaretinin men’i teşebbüsüne iştirak edenlerin kâffesi hakkında muâmele-i mihmân-nevâzî icrâ etmek ve muâvenatta bulunmak vazifeleriyle dâhi mükellef olacaklardır.

Üçüncü Madde

Afrika’da hakk-ı hâkimiyet veya hakk-ı himâye icrâ eden devletler beyânât-ı sabıkalarını tasdik ve ta’yin ederek esir ticaretinin men’ ve izâlesi husûsunu ilcâât-ı ahvâle göre gerek bâlâda muharrer vesâit ve gerek kendilerinin tensib edecekleri kâffe-i vesâit-i saîre ile tedricen ve herkesi kendi müstemlekâtına ve kendi idâresi tahtında ta’kib etmekliği ta’ahhüd eylerler düvel-i müşûrûn ileyhim sırf bir maksad-ı insaniyet perverâne ile Afrika’da böyle bir vazifeyi ifâ eden hükümat hakkında dahi imkân müsâid oldukça hüsn-ü muâvenette bulunacaklardır.

Dördüncü Madde

Afrika’da kuvve-i hâkimiyet veya hakk-ı himâyet icrâ eden devletler üçüncü madde mucebince der-ûhde ettikleri taahhüdâtı imtiyaz berâtını haiz şirketlere kâmilen veya kısmen devr ve ihâle edebilecekler ise de iş bu sened-i umûmî ile der-ûhde ettikleri taahhüdât için doğrudan doğruya mes’ûl bulunacaklar ve bu taahhüdâtın icrâsını te’min edeceklerdir. Devletler kendi müstemlekâtlarında esir ticaretini men’e muâvenet arzusunda bulunan Cem’iyât-ı Milliyye ile Efrâd-ı Nâs hakkında hüsn-ü kabul ve muâvenet ve himâye icrâsını vaâd ederler. Şu kadar ki: Düvel-i Müşârûn-ileyhim hukukun hâkimiyet icrası husûsu hâriç tutulmak üzere cem’iyat ve eşhâs-ı merkûmeye bu bâbda evvelce me’zûniyet i’tâ ve bu me’zûniyeti her vakit istirdâd ve teftiş ve nezâret icra eylemek hakkını muhafâza eylerler.

Beşinci Madde

Hükümat-ı müteakide  – madde-i hazıra mazmununa muvafık kavanin ile zaten icabı icra edilmemiş ise- işbu sened-i umuminin tarih-i imzasından i’tibaren nihayet bir sene zarfında bir tarafdan esir zabtı için çeteler teşkil ve bu çetelere muâvenet edenler zükûr-u baliğler ile etfâlin uzûvlarını kat’ve üseranın cebren zabtına iştirak eyleyenlerin cümlesi hakkında kendi ceza kanûnnamelerinin nev’i beşere karşı suikaste müteallik ahkâmını ve diğer taraftan esir karbâncılarıyla nakılları ve ticari hakkında hürriyet-i şahsiyye taarruzâtına müteallik ahkâm-ı kanûniyyeyi tatbik ve icrâya salih bir kanûn vaz’ etmeyi veyahut meclis kavaninlerine teklif eylemeyi taahhüt ederler.

Bâlâda sunuf-ı muhtelîfesi zikr ve ta’ddâd olunan esir gasıblarıyla tüccarının şürekâ ve avânesi dahî bizzât faillerin müstehâk oldukları mücazât ile mütenasib cezalara düçâr edileceklerdir. Cinayet veya cünhâların irtikâb olundukları memleket hükümetinin hakk-ı kazâsından tahlis-i giriban iden müttehimler ya harekât-ı kanun-şikenaneyi müşâhede eden me’mûrin tarafından evrâk-ı istintâkiyyenin tebliği veya kabahatı müsbet diğer bir delilin irâesi üzerine hangi hükümet toprağında meydana çıkarılmış ise o hükümet ma’rifetiyle taht-ı tevkife alınacak ve başka bir muâmele icrâsına hâcet kalmaksızın la ecel’elmuhâkeme muhâkim-i aidenin emrine hazır bulundurulacaktır. Devletler elyevm mevcut bulunan veya madde-i hâzıra ahkâmını icrâen neşr ve i’lân edilecek olan kanun ve kararnameleri müddet-i kalîle-i mümkine zarfında yekdiğerlerine tebliğ edeceklerdir.

Altıncı Madde

Afrika’nın içeri taraflarında bir kâfilenin tevkif olunması veya dağıtılması üzerine i’tâk edilen üserâ ahvâl müsâade ider ise memleket-i asliyyelerine iâde olunacak ve aksi takdirde hükümet-i mahalliyye üsera-yı merkûmeye maişetleri ve arzu ettikleri halde memlekette temekkünleri esbâbını teshîl edecektir.

Yedinci Madde

Afrika’da düvel-i mümziyenin himâyesini istidâ edecek olan esir firârileri himâye-i mezkûreye nail olacak düvel-i müşâr’ül-ileyhim tarafından resmen te’sis olunan ordugâh ve mevkuflara veyahut göl ve nehirlerde seyr-ü sefer eden beylik sefinelerine kabul edileceklerdir. Efrada aid olan mevâkıf ve sefâin evvelce devletin müsaadesi munzâm olmadıkça mültecileri kabul etmek hakkını icra edemeyeceklerdir.

Sekizinci Madde

Afrika ile münâsebatta bulunan bilcümle milletler eslihâ-yı nâriyenin esir ticaret muâmelâtınca ve yerli aşâir beynindeki muhârebât-ı dâhiliyece muzarrat-ı azime-yi dai’olduğunu bit-tecrübe anlamış ve bu tecrübe eslihâ-yı nâriye ve mühimmât ticaretince tedâbir-i tahdidiyye te’sis edilmedikçe muhafaza-yı vücudu devletlerce kat’iyyen matlûb olan Afrika ahâlisinin bekâsı külliyen mahal idigünü alenen ispat eylemiş olduğundan devletler hudutlarının hâl-i hazırı müsâit olduğu mertebe eslihâ-yı nâriyye husûsan şişehaneli ve usûl-ı cedide üzere ma’mûl esliha ile barut ve kurşun ve hartucların madde-i âtiyede musarrah ahvâl müstesna olmak ve madde-i mezkûre de zikr edilen şerâit tahtında bulunmak üzere sahilden yüz mil bahri mesafeye kadar kâin Cezayir-i mütecâvere dahi dâhil olduğu halde daire-i mütevâziye-i şimaliyenin yirminci derecesi ile daire-i mütevâziye-i cenûbiyenin yirmi ikinci derecesi beyninde vaki’ ve garben Bahr-ı Muhît-i Atlasiyye ve Şarken Bahr-ı Muhît-i Hindi’ye kadar mümted olan arazi ve müştemilâtına idhâlini men’e karar vermişlerdir.

Dokuzuncu Madde

Afrika’da hakk-ı hâkimiyet veya hakk-ı himaye icra eden düvel-i mümziye müstemlekâtına eslihâ-yı nariyye ile mühimmatının idhâline müsaade olunmak lazım geldiği vakit zaten oraca buna mümâsıl veya daha şiddetli bir usûl icra ediliyor ise eslihâ ve mühimmat-ı mezkûrenin idhali sekizinci maddede musarrah mıntıkada bervech-i âtî tanzim edilecektir. İdhâl olunan kâffe-i eslihâ-yı nâriyye idâre-i hükümetin teftiş ve nezareti tahtından bulunacak olan umûmî bir anbara mesârif ve hatar ve hasârı idhâl edenlere aid olmak üzere vaz’ edilmek lazım gelecektir. Evvelce idarenin müsaadesi istihsâl olunmadıkça idhâl olunan eslihâ-yı nâriyye ve mühimmatın hiçbiri anbarlardan ihraç edilemeyecektir. Zirde musarrah ahvâl müstesna olmak üzere şişhaneli ve mahzenli veya kıçdan dolar tüfengler gibi atım sıhhatini haiz olan yekpâre veya parça parça bulunan her nev’ esliha ile hartûclarının ve kapsüller ile eslihâ-yı mezküreye mahsus mühimmat sairenin ihrâcı için müsaade i’tasından imtinâ’ olunacaktır. Deniz limanlarında ve te’minâtı lâzimeyi cami’-i şerâit tahtında olarak devletle usûl-ü cedide üzere ma’mül esliha ile mühimmat hariç tutularak yalnız adi barut ile çakmaklı tüfenkler için hususi anbarlar te’sisine dahi muvafakat edebileceklerdir.

Kuvve-i umumiyeyi teslîh ve kendi müdâfaalarını tensik için hükümetler tarafından doğrudan doğruya ittihaz olunan tedabirden başka kendilerine verilecek silah ve mühimmatın diğerlere i’ta ve terk veya furuht olunmayacağına dair te’minât-ı kafiye veren kesân ve esliha ve mühimmatının münhasırân müdâfaa-yı zâtiyeleri için olduğunu müsaddak devlet-i metbua’ları tarafından bir beyannameyi haiz olan seyyahın hakkında şahsen bazı istisnaat kabul edilebilecektir. Fıkrâ-yı sâbıkada musarrah ahvalde her bir silah teftiş me’murları tarafından kayd ve işaret olunacak ve bu memurlar eşhas-ı merkümeye silah taşımak için hamilinin ismi ve silahın damgasını mübeyyin ruhsat tezkeresini i’tâ edecekdir. Sui-isti’mal vukuu tahakkuk eyledikte istirdâdı caiz olacak olan işbu ruhsat tezkereleri beş sene için i’tâ olunacak ve fakat tecdid edilebilecektir.

Anbara vaz’ ve idhal için balâda ta’yin olunan kaide barut hakkında dahi icrâ olunacaktır. Fürûht olunmak için anbarlardan ancak şişhanesiz çakmaklı tüfenkler ve “ esir ticareti ‘’namıyla yâd olunan adî barutlar ihrac olunabilecektir. Bu misilli esliha ve mühimmat li-ecli’l-bey’ ihrac olundukça me’mûrin-i mahalliyye işbu esliha ve mühimmatın hangi havalide füruht olunabileceğini tayin edeceklerdir. Esir ticaretinin sirayet ettiği havâli daima hariç tutulacaktır. Anbarlardan esliha veya barut çıkartmaya me’zun olan eşhâs füruht olunan iş bu eslihâ-yı nâriye ile barutların nereye gönderildiklerini ve mağazada kalan miktarını mübeyyin olmak üzere her altı ayda idareye mufassal defterler i’tâsını taahhüd edeceklerdir.

Onuncu Madde

Hükümetler eslihâ-yı nâriyye ile mühimmatının idhal ve füruhtuna ve nakline dair olan kâffe-i ahkâm ve şeraitin mümkün mertebe tamamı icrâsına te’min etmek ve esliha ve mühimmât-ı mezkürenin gerek hudûd-ı dahiliyelerinden idhâl ve ihrâcı ve gerek esir ticareti mevcût olan havaliye doğru imrârını men’ için lüzûm görecekleri kaffe-i tedâbiri ittihaz eyleyeceklerdir. Eslihâ ve mühimmât sened-i hâzıra vaz’-ı imzâ veya muvâfakat iden ve sahil üzerinde memâliği bulunan bir devlet arazisinden içeri taraflara vaki’ sened-i hâzırı imza veya buna muvafakat eden diğer bir devletin hâkimiyeti veya himayesi tahtına mevzu’ araziye doğru geçirilecek olur ise sekizinci madde de musarrah mıntıka dâhilinde transit için müsâade i’tâsından imtinâ olunamıyacaktır. Meğerki işbu ikinci devlet kendi arazisi üzerinde doğrudan doğruya denizi müntehi bir mahrece mâlik ola. Bu mahrec kâmilen münkati’ ise transit müsâadesi yine red olunamayacaktır. Her transit talebi ile beraber dahilde müstemlekâtı bulunan devlet tarafından verilmiş bir beyanname i’tâ olunmak lazım gelip bu beyanname esliha ve mühimmât-ı mezkûrenin füruht olunmayacağını ve devlet me’murlarının veya misyoner veya ticaret mevkiflerini himaye için lazım gelen kuvve-i askeriyenin veyahut beyannamede esamisi muharrer olan eşhasın isti’maline mahsus bulunduğunu musaddak olacaktır.

Ma’a-mâ-fih, sâhilin aid olduğu devlet eğer dâhilde şuriş zuhûrundan veya muhâtarât-ı vahime-i saîreden dolayı esliha ve mühimmat irsali maddesinin kendi emniyetini ihlâl edebilmesinden korkmaya mahal var ise atım sıhhatini haiz esliha ile mühimmatın kendi arazisinden transit tarikiyle imrârını sûreti istisnaiye ve muvakkate de olarak ta’til etmek hakkını muhâfaza eder.

On Birinci Madde

Devletler esliha-yı nâriye ve mühimmat ticaretine ve i’ta olunan ruhsat-nameler ile arazileri dâhilinde tatbîk olunan tedabir-i tenkiliyeye müteâllik ma’lümâtı yekdiğerine tebliğ edeceklerdir.

On İkinci Madde

Devletler sekizinci ve dokuzuncu maddelerde tayin olunan memnuniyetlere muhâlif harekette bulunanlar ile aveneleri esliha ve mühimmât-ı memnu’anın zabt ve müsaderesinden başka hareket-i kanun şiken-ânenin ehemmiyetine ve her bir vak’anın derece-i vahâmetine göre cezâ-yı nakdî veya habs veyahut bu iki ceza ile her yerde te’dib edilmek için lazım gelen tedâbirin ittihazını veya meclis kavaninlerine teklifini taahhüd eylerler.

On Üçüncü Madde

Afrika’da sekizinci maddede muayyen mıntıkaya muttasıl müstemlekâta mâlik olan düvel-i mümziyye hudûd-ı dahiliyelerinden mıntıkayı mezkûre havalisine eslihâ-yı nariye ve mühimmatın ve hiç olmaz ise usûl-ı cedîde üzere i’mâl olunmuş esliha ile hartucların idhâlini men’ için tedabir-i lazime ittihazını deruhte ederler.

On Dördüncü Madde

Sekizinci maddeden on üçüncü maddeye kadar (bu madde dâhil olduğu halde) meşrût olan usûl on iki sene meri’ül-icra olacaktır. İş bu müddetin inkızâsından on iki ay evvel hükümat-ı müteakidenin hiçbiri usûl-ı mezkûrun icrasına hitâm vermek hakkındaki niyetini ihbar veya işbu usûlün yeniden tedkikini talep etmez ise usûl-ı mezkûr iki sene daha mecburiü’l-icrâ tutulacak ve iki seneden iki seneye bu yolda hareket olunacaktır.

İKİNCİ FASIL

Kârbânların Yolları ve Berr-i Üserâ Nakli

 On Beşinci Madde

Te’sisi ikinci maddede musarrah olan mevkıf ve karagol gemileri ve karagollar ile dördüncü madde ahkâmına tevfikan her devlet tarafından kendi müstemlekâtında te’sis edilmiş veya tanınmış bulunan bil-cümle mevâkıf-ı saîre üserâ-yı zenciye ticareti merkezlerindeki muâmelât-ı tenkiliyye veya himayet karanelerinden maâda ahvâl müsaid olduğu mertebede ve tensikât idareleri terakki eyledikçe arazileri dâhilinde üserâ-yı zenciye ticaretinin mürur ettikleri yolları taht-ı nezârette bulundurmak ve yolda bulunan kâfileleri tevkif veya sûret-i meşrû’ada harekete muktedir olacakları mahallerde ta’kip eylemek me’muriyetini dahi haiz olacaklardır.

On Altıncı Madde

Sahil üzerinde vâki olub dahîl-i memleketten gelen üserâ nakliyâtına ber-mu’tâd mahal-i mürûr veya nukât-ı ictimaiyye olmakla ma’rûf bulunan havalide ve zaten düvel-i hâkime veya hamiyenin icrâatına tabi sahile mücâvir mıntıkadan mürûr eden başlıca kâr-bân yollarının nukât-ı iltisâkiyesinde kafileleri tevkif ve üserâyı i’tâk etmek üzere arazi-yi mezkürenin aîd olduğu devlet me’mûrları tarafından on üçüncü maddede münderic şerait ve kuyûd-ı ihtirâziye tahtında olarak karagollar te’sis olunacaktır.

On Yedinci Madde

Dahilden getirilen üseranın füruhtunu veyahût sefâîne irkâbını ve esir toplamak san’atıyla me’lûf kesân ile esir tüccarından mürekkep çetelerin teşkilini ve bu çetelerin dahil-i memlekete doğru azimetini men’ için limanlardan ve sahile yakın havalide me’mûrin-i mahalliye tarafından bir nezâret-i şedîde tertib olunacaktır. Sahile veya sahil civarına gelen karbanlar ile dâhilen sahîb-i memleket olan hükümet memurlarının taht-ı işgalinde bulunan bir mahale giden kârbanlar akib-i muvâsâlatlarında bunların kimlerden mürekkeb oldukları kemâl-i dikkatle teftiş olunacaktır.

Maskat-ı re’si olan memlekette veya esnâ-yı râhda cebren esir edildiği veya kaçırıldığı veyahut kat-ı uzv muamelesine dûçâr olduğu tebeyyûn edecek olan kesânın cümlesi salıverilecektir.

On Sekizinci Madde

Düvel-i müteâkideden her birinin müstemlekatından idare-i hükümet i’tâk olunan üserayı himaye ve mümkün ise vatanlarına iâde ve esbâb-ı maişetlerini tedarik etmek ve ez-cümle ortada kalan etfâlin terbiyesi ve yerleştirilmesi esbabını istihsâl eylemek vazifesiyle mükellef olacaktır.

On Dokuzuncu Madde

Beşinci maddede musarrah ahkâm-ı cezaiye üseranın berren nakli ve icrâ-yı ticareti maksadına müstenid muâmelatın hin-i icrasında irtikab olunan cinayet veya cünhâlar her ne vakit sabit olur ise haklarında tatbik ve icra olunacaktır. İşbu sened-i umûmide musarrah ahkâma mugâyir harekette bulunmasından dolayı düçar-ı mücâzât olmuş olanlar üserâ-yı zenciye ticaretinin icra olunduğu memâlikde bir muâmele-i ticariyeye teşebbüs etmezden evvel kefil irâesine mecbur olacaklardır.

ÜÇÜNCÜ FASIL

Bahren Esir Ticaretinin Men’i ve Ilgâsı Birinci Fıkra Ahkam-ı Umûmîye

Yirminci Madde

Düvel-i mümziyye üserâ-yı zenciye ticaretinin el’an mevcut olduğu mıntıka-yı bahriye dâhilinde daha müessir bir sûrette men’i ılgâsını te’min için bir ittifak bazı tedabir-i ittihaziyenin lüzum ve münasebetini tasdik ederler.

Yirmi Birinci Madde

Mıntıka-yı mezkure bir taraftan (Basra Körfezi ve Bahr-ı Ahmer sevahili dahil olduğu halde) Belûcistan’dan “ Kangalan ’’ (Kiliman) Burnuna kadar mümted olan Bahr-ı Muhit-i Hindî sevahili ve diğer taraftan evvel emirde Kangalan  Daire-i nısfü’n-neharını arz-ı cenûbun yirmi altıncı derecesine müsadif noktaya kadar ta’kib eden bir hatt-ı i’tibarî beyninde mümted olup bu hatt-ı muvâzi ile birleşir. Ba’da “ Amber ‘’ Burnunun daire-i nısf’ün-neharına tesadüf edinceye kadar “ Madagaskar ‘’ ceziresinin sahil-i şarkî şimâlisinden yirmi mil açık olarak cezire-i mezkûreyi şarken dolaşır. Bu noktadan itibaren mıntıkanın hudûdu “ Re’s’ül-had ‘’ Burnunun yirmi mil açığından bil-mürûr Belûcistan sahiline mülâkî olan bir hatt-ı münhâni ile tayin olunmuştur.

Yirmi İkinci Madde

İşbu sened-i umûmiyi imza edipte esir ticaretinin men’i için beynlerinde mukavelât-ı mahsûsa mevcût olan devletler mukavelât-ı mezkûrenin denizde muâyene ve taharri ve zabt-ı sefâin hakk-ı mütekabiline müteallik ahkâmını zikr olunan mıntıkaya hasr ve tahdide müttefikân karar vermişlerdir.

Yirmi Üçüncü Madde

Düvel-i müşarü’n-ileyhim hakk-ı mezkûru miktarı isti’âbı beş yüz tunilatodan dun olan sefâine hasr ve tahdide dahî müttehidü’lefkârdırlar bi’t-tecrübe lüzûmu sabit olmadığı anda bu şart bi-ttekrar gözden geçirilecektir.

Yirmi Dördüncü Madde

Üserâ-yı zenciye ticaretinin men’i için düvel-i müşarûn-ileyhim beyninde mün’akid mukavelâtın kâffe-i ahkâm-ı sairesi işbu sened-i umûmi ile ta’dîl olunmadıkça meriyyü’l-icrâ kalacaktır.

Yirmi Beşinci Madde

Düvel-i mümziyye bayraklarının bilâ-me’zûniyet kûşâdına meydan vermemek ve bayraklarını kûşâda me’zûn sefineler ile üserâ naklini men’eylemek için tedâbir-i müessîre ittihâzını deruhte ederler.

Yirmi Altıncı Madde

Düvel-i mümziyye üserâ-yı zenciye ticaretiyle me’lûf eşhâsı zahîre ihrâca medâr olabilecek ma’lûmâtın sür’at-ı teâtisini teshîl için iktizâ eden kâffe-i tedâbirin ittihâzını derûhte ederler.

Yirmi Yedinci Madde

Lâ-ekall bir muhtelit kalemi ihdâs olunacak ve bu kalem zengibar’da te’sis edilecektir. Hükümet-i müte’âkide kırk birinci maddede musarrah kâffe-i evrâkı ve esir ticaretini men’e salih her gune ma’lûmâtı kalem-i mezkûra îsâl etmeyi derûhte eyler.

Yirmi Sekizinci Madde

Düvel-i mümzîyyeden birisinin bayrağını hâmil bir harb sefinesine ilticâ eden her esir der-akâb sûret-i kat’iyede i’tâk olunacak ve fakat hukûk-ı umûmiyeye müteâllik bir cinayet veya cünhâ irtikâb etmiş ise emr-i i’tâk kendisini muhâkim-i aidenin hakk-ı kazasından kurtaramayacaktır.

Yirmi Dokuzuncu Madde

Kendi rızâ ve ihtiyârı hilâfına olarak yerli bir sefine derûnûnda alıkonulan her esir hürriyetini talep etmek hakkını haiz olacaktır. İşbu Sened-i Umûmi mucebince sefâin-i mezkûre derûnundaki kesânın ahvâlini teftiş etmek hakkını haiz olan düvel-i mümziyye me’mûrlarından her biri merkûm esiri i’tâk edebilecek ve fakat bu esir hukûk- umûmiyeye aid bir cinayet veya cünha irtikâb etmiş ise emr-i i’tâk kendisini muhâkim-i aidenin hakk-ı kazâsından kurtaramayacaktır.

İkinci fıkra bayrağın istimâline ve karagol sefineleri tarafından icrâ olunacak dikkat ve nezarete dair nizamnâme [1] yerli sefâine bayrak i’tâsına ve taife cetveli ile zenci yolcuların esamisini mübeyyin manifestoya dair kavaid.

Otuzuncu Madde

Düvel-i Mümziyye yirmi birinci maddede gösterilen mıntıka dâhilinde bayraklarını kûşâda me’zûn olan yerli sefineler ile sefâin-i mezkûrenin icra ettikleri muâmelât-ı ticâriyye hakkında nazâret-i kaviye icrasını deruhte ederler.

Otuz Birinci Madde

Zîrde münderic iki şarttan birini câmi’ olan yani evvelâ yerli usûlüne tatbîkân inşâ veya techiz edilmiş olduğu harice meşhûd olan sâniyen süvarisiyle taifesinin kısım-ı azâmı Bahr-ı Muhit-i Hindi ve Bahr-ı Ahmer’e veya Basra Körfezine sahil-dâr memleketlerden birinin ahalisinden bulunan sefâine yerli sefine ıtlâk olunur.

Otuz İkinci Madde

Düvel-i müşârûn-ileyhimden birinin bayrağını küşâd etmek me’zûniyeti ba’demâ ancak şerâit-i sâlise-i âtiyeye def’âten ifâ eden yerli sefinelere i’tâ olunacaktır.

Evvela; sefâin mücehhezleri veya sahipleri bayrağını küşâd etmek istedikleri devletin teb’a veya mahmiyelerinden bulunmalıdırlar.

Sâniyen; bunlar istidâ-yı me’zûniyet zımmında mûracâat ettikleri hükümetin daire-i idâresi dâhilinde emlâke mutasarrıf olduklarını ispat etmeye veyahût te’diyesine mahkûm olabilecekleri ceza-yı nakdileri te’min için bir kefâlet-i mu’tebere irâe eylemeye mecbur olacaklardır.

Sâlisen; Zikr olunan sefaîn mücehhezleri veya sahipleriyle sefine kapudan-ı hüsn-i siyyet ashâbından olduklarını ve husûsiyle üserâyı zenciye ticaretinden dolayı hiçbir vakit mahkûm olmadıklarını ispat etmelidirler.

Otuz Üçüncü Madde

İ’ta olunan me’zûniyet her sene tecdid olunmak lazım gelecek ve sefine hangi devletin bayrağını hâmil ise o devlet me’murları tarafından daima ta’til veya ref’ olunabilecektir.

Otuz Dördüncü Madde

Ruhsat tezkiresi sefinenin hüviyetini ispat için ta’rifât-ı lâzimeyi havi olacak ve kapudanın nezdinde bulunacaktır. Yerli sefinenin ismiyle tonilatosunun miktarı latin hurûfuyla sefinenin kıç tarafına kakma olarak muharrer ve menkûş olacak ve mensûp olduğu liman isminin ilk harfi veya harfleri ile liman-ı mezkûrca olan kayd numrosu siyah renkte olarak yelkenler üzerine basılacaktır.

Otuz Beşinci Madde

Sefinenin hareket edeceği limanda bayrağını hamil olduğu devletin me’mûru tarafından kapudana bir kıt’a taîfe cetveli i’tâ olunacak ve iş bu cetvel sefinenin her techizinde veya nihayet bir sene inkızâsında ve şerâit-i âtiye mücebince tecdid olunacaktır.

Evvela; Tâife cetveli hîn-i harekette onu i’tâ eden me’mur tarafından vize edilecektir.

Saniyen: Bir zencinin taîfe sıfatıyla bir sefineye kabûlü hüsn-ı rızasıyla hizmete girdiğini ispat için sefinenin mensûp olduğu devlet me’murları veya böyle bir me’mur bulunmadığı halde sahib-i memleket olan hükümet me’murları tarafından evvelce isticvâb edilmesine mütevâkıftır.

Sâlisen: Bu me’murlar taife veya taife yamağı olan muçolar adedinin sefâin miktarı istiâbı veya techizâtıyla gayr-ı mütenâsib olmamasına dikkat edecektir.

Rabian: Azimetlerinden evvel taifeyi isticvâb etmiş olacak olan me’mur bunları taîfe cetveline kayd ve herkesin ismi hizâsına eşkal-i mahsûsasını muhtasâran derc edecektir.

Hâmisen: Biri birine diğerinin gösterilmesini layıkıyla men’ için taîfeye bir alâmet-i farika dahi i’tâ olunabilir.

Otuz Altıncı Madde

Bir sefinenin kapudanı zenci yolcu almak istediği zaman mensûp olduğu devletin me’mûruna ve bu me’mûr bulunmadığı halde sahib-i memleket olan hükümet me’muruna beyan-ı keyfiyet etmelidir. Yolcular isticvâb olunacaklar ve kendi rızalarıyla sefineye râkib oldukları tebeyyün ider ise her birinin ismi hizasına eşgâl-i mahsûsasını ve ezcümle boyu ile zükûrdan veya inasdan bulunduğunu mübeyyin mahsûs bu manifestoya kayd edileceklerdir. Zenci çocuklar ebeveynleri veya mu’teber adamlar refâkatinde bulunmadıkça yolcu sıfatıyla kabul olunamaz. Hîn-i harekette yolcular yoklama edildikten sonra bunların manifestosu sâlif-üz-zikr me’murlar tarafından vize edilecektir. Eğer sefinede yolcu yoksa keyfiyet taife cetvelinde sarâhaten zikr ve beyân olunacaktır.

Otuz Yedinci Madde

Sefinenin esnâ-yı râhda bir limana uğradığında veya semt-i maksûdu olan limana muvasalatında kapudanı taife cetvelini ve lede-l-îcab evvelce i’tâ olunan yolcu manifestolarını mensûp olduğu devlet me’muruna ve bulunmadığı halde sahibi memleket olan hükümet me’muruna ibrâz edecektir. Bu me’murlar mahall-i maksûda vürûd veya esnâ-yı râhda bir limanda tevakkuf eden yolcuları mu’ayene ve bunların karaya çıktıklarını manifestoyu kayd edecekleri gibi sefinenin hîn-i hareketlerinde dahi taîfe defteriyle manifestoyu bi-t-tekrar vize edecekler ve yolcuları yoklama eyleyeceklerdir.

Otuz Sekizinci Madde

Afrika sevâhili ile Cezâyir-i mütecâverede düvel-i mümziyyeden birine mensup bir me’murun mukîm bulunduğu mahaller haricinde bir yerli sefineye hiçbir zenci yolcu irkâb edilmeyecektir. Yirmi birinci maddede muayyen mıntıkanın tekmil dairesi dâhilinde düvel-i müteakideden birine mensûp bir me’murun mukim bulunduğu mahal haricinde ve me’mur-ı mümâ-ileyh hazır bulunmadıkça yeni sefineden hiçbir zenci yolcu karaya çıkarılamayacaktır. İşbu ahkâmın ihlâlini müstelzim olan esbâb-ı mucbire sefinenin mensûp olduğu devletin me’muru veyahut bu me’mur bulunmadığı halde müttehem olan sefinenin uğradığı limanın hükümet-i mahalliyyesi tarafından tedkîk edilecektir.

Otuz Dokuzuncu Madde

Otuz beşinci, otuz altıncı, otuz yedinci ve otuz sekizinci maddelerin ahkâmı bütün güvertesine on neferden ziyâde taifesi olamayan ve atide muharrer iki şartın birini ifâ eden yani evvela; kara sularında münhâsıran sayd-ı mâhi ile iştigal eden sâniyen; sahilden beş milden ziyade tabâüd etmeksizin hükümet-i mahalliyenin muhtelif limanlarını beyninde sevâhil-i mütecâvireye seyr-ü sefer eyleyen sefâine şâmil değildir.

Bu muhtelif sefâin icabına göre me’murin-i mahalliye veyahut konsoloshane tarafından bir ruhsat-ı mahsûsa alacaklardır. Muttarid nûmûnesi işbu sened-i umûmîye merbût olup istihsâl-i ma’lûmata mahsus muhtelit kaleme tebliğ edilecek olan işbu ruhsatnâme her sene tecdid olunacak ve kırkıncı maddede münderic şerâit ile iptal edilecektir.

Kırkıncı Madde

Düvel-i mümziyyeden birinin bayrağını küşâda me’zun olan veyahût otuz dokuzuncu maddede musarrah ruhsatnameyi istihsâl etmiş olan bir sefinenin kapudan ve mücehhez veya sahibinin esir ticareti icra veya bu ticarete tasaddi ettiği nizamen tahakkuk eder ise zikr olunan me’zûniyet veya ruhsat derhal geri alınacaktır. Bundan başka üçüncü faslın ikinci fıkrası ahkâmına muhâlif kâffe-i harekatın mütecâsirleri düvel-i müteâkideden her birine mahsus kavânin mûcebince dûçâr-ı mücâzât edilecektir.

Kırk Birinci Madde

Düvel-i mümziyye âtide zikr olunan evrakın nûmunelerini istihsâl-i ma’lümata mahsûs muhtelit kaleme i’tâ etmeyi derûnde eylerler.

Evvela, bayrak-küşâdi ruhsatnâmesi

Sâniyen, tâife cetveli

Sâlisen, zenci yolcuların manifestosu

Mündericâtı her memlekete mahsûs nizâmâta göre tehâlüf edebilecek olan evrâk-ı mezkûre Avrupa lisanlarından biriyle muharrer mâ’lûmât-ı âtiyeyi be-eyyi-hâl hâvi olacaktır.

Evvelâ: Bayrak küşâdı me’zûniyetine dair,

Sefinenin ismiyle miktar-ı istiabı ve techizat ve eb’âd-ı aslîyesi

Kayıd numarasıyla sefinenin mensûb olduğu limânı müş’ar harf

Ruhsatnâmenin tarih-i istihsâliyle bunu i’tâ eden me’mûrun sıfatı

Sâniyen: Taîfe cedveline dair,

Sefine ile kapudan ve mücehhez veya sahiplerinin isimleri

Sefinenin miktar-ı isti’âbı

Sefinenin kayd numarasıyla mensûb olduğu limanın ismi ve semt-i maksûdu, ve yirmi beşinci maddede münderic ma’lûmât

Sâlisen: Zenci yolcuların manifestosuna dair. Bunları nakl eden sefinenin ismiyle otuz altıncı maddede zikr olunup yolcuların lâyıkîyla ta’yin-i hüviyetlerine mahsûs olan ma’lûmât.

Düvel-i mümziyye bayraklarının küşâdı hakkında me’zûniyet îtâ olunur olunmaz bu me’zûniyeti havî evraklar musaddak sûretlerinin ve me’zûniyet mezkûre ref’ve ibtal edilmiş ise bu bâbdaki haberin me’mûrîn-i mahalliyyeye veya kendi konsolosları tarafından kalem-i mezkûra irsâli zımnında lâzım gelen tedâbiri ittihâz edeceklerdir.

İşbu madde ahkâmının yalnız yerli sefinelere mahûs evrâka şümûlu vâriddir. (2) Maznûn olan sefinelerin tevkifi beyânındadır.

Kırk İkinci Madde

Düvel-i mümziyyeden birisine aid sefâin-i harbiyeye kumanda eden zabitânın miktar-ı istiâ’bı beş yüz tonilatodan dun olan ve sâlifü’l-beyân mıntıka dahilinde tesâdüf edilen bir sefinenin esir ticaretiyle me’lûf veya bilâ-me’zûniyet bayrak küşâdıyla müttehem olduğuna zâhib olurlar ise evrâk-ı sefineyi tedkîk edebileceklerdir. İşbu madde kara sularında hakk-ı kazânın ahvâl-i hazırâsınca hiçbir tebeddülü tazammun etmez.

Kırk Üçüncü Madde

Evrâk-ı sefinenin tedkiki için elbise-i resmîyesini lâbis bir bahriye zâbiti bir sandala rakiben maznûn olan sefineye irsâl olunacabilecek ve fakat bu niyette bulunduğu sefine-i mezkûreye seslenerek evvelce bildirilecektir.

Tevkif edilen sefineye gönderilen zâbit nezâket ve mülâyemet-i mümkîne ile harekete mecbûr olacaktır.

Kırk Dördüncü Madde

Evrak-ı sefînenin tedkiki âtide muharrer evrakın muayesinden ibaret olacaktır.

Evvela; Yerli sefineler için kırk birinci maddede musarrâh evrak

Sâniyen; Sefâîn-i saire için meriyyü’l-icrâ kalan muâhedât veyahut mukâvelât-ı muhtelîfede meşrût evrâk.

Evrâk-ı sefinenin tedkîki husûsunun ancak madde-i âtiyede musarrah ahvâl ve şerâit tahtında taîfe ve yolcuların yoklama olunmalarına mesâg verir.

Kırk Beşinci Madde

Bir sefinenin muâyenesi veyahut hamûlesinin tahkiki ancak yirmi ikinci maddede musarrah mukâmelât-ı mahsûsâyı akd eden veya edecek olan devletlerden birinin bayrağını hâmilen seyr ü sefer iden sefâin hakkında ve mukavelât-ı mezkûre ahkâmına tevfikân icrâ olunabilir.

Kırk Altıncı Madde

Zâbit tevkif edilen sefîneden çıkmazdan evvel mensûb olduğu memleketin usûl ve lisânı üzere muharrer vukuâtı müsbet bir zabt-nâme tanzim ve imza ve târihini vaz’ edecektir. Tevkif olunan sefinenin kapudanıyla şâhidler lûzum görecekleri kâffe-i izâhâtı zâbt-nameye ilave ettirmek hakkını haiz olacaklardır.

Kırk Yedinci Madde

Ecnebi bayrağını hâmil bir sefîneyi tevkîf etmiş olan bir harb sefinesinin süvârisi herhalde hareket-i vakıâsının esbâb-ı mucîbesini mübeyyin bir rapor tanzim ile hükümet-i metbû’asına irsâle mecbûrdur.

Kırk Sekizinci Madde

Bu raporun bir hülâsasıyla sefine-yi mevkûfeye gönderilen zâbit tarafından tanzim olunan zâbt-namenin bir sûreti istihsâl-i ma’lûmâta mahsûs muhtelit kaleme sür’ât-i mümkîne ile irsal edilecek ve kâlem-i mezkûr dahi bunları esnâ-yı râhda tevkîf olunan sefine hangi devlet bayrağını küşâd etmiş ise o devletin en yakın konsolosuna veya hükümet-i mahalliyyesine tebliğ eylecektir. Evrâk-ı mezkûrenin nüshâ-yı saniyeleri kalemin evrak ve kuyûdu meyânında hıfz edilecektir.

Kırk Dokuzuncu Madde

Mevadd-ı sâbıkada beyân olunan ma’lümât-ı teftişiyenin ifâsından dolayı karagol sefinesi esnâ-yı râhda sefîne derûnunda esir ticareti icrâ olunduğu veya sefine kapudan veya mücehhizini bilâme’zûniyet bayrak küşâd ve hile irtikâb veyâ esir ticaretine iştirak töhmetiyle ithâm için aleyhinde delâil-i gayr-ı mu’terize mevcûd olduğu hakkında itmi’nân hâsıl ettiği hâlde sefin-i mevkûfe hangi devlet bayrağını küşâd etmiş ise o devlet me’mûrin-i aîdesinin bulunduğu en yakın mıntıka limanına götürecektir.

Düvel-i mümziyyenin her biri bâlâda zikr olunan ahvâlde harekete salâhiyete olacak me’mûrîn-i mahalliyye veya konsoloslar veyahut me’mûrin-i mahsûsâyı mıntıka dâhilinde ta’yin ile marrü’zzikr muhtelit kâleme bildirmeyi derûhte eder. Maznûn olan sefîne eğer mensûb olduğu devlet karagol sefinelerinden biri onu almaya muvâfakat eder ise bu karagol sefinesine teslim olunabilir.

(3) Zabt olunan sefinenin tahkîk ve muhâkemesi beyânındadır.

Ellinci Madde

Madde-i sâbıkada zikrolunan ve bir sefine-i mevkûfeyi ahz ve teslim eden me’mur kendi milletinin kavânin ve nizâmatına tatbikan ve ecnebi karagol sefinesi zabitınından biri hazır bulunduğu halde tahkikât-ı mükümmele icrâsına mübâşeret eyleyecektir.

Elli Birinci Madde

Bilâ-me’zûniyet bayrak kûşâd edildiği tahkikât-ı mezkureden tebbeyün eder ise sefîne-i mevkûfe onu zabt edenin emri tahtında kalacaktır.

Elli İkinci Madde

Bir sefine derûnunda satılmak üzere üserâ bulunmasıyla taayyün etmiş bir esir ticareti muâmelesi yahûd mukâvelât-ı mahsûsada musarrah sair esir ticareti muâmelâtı ledi’ül tahkîk sabit olur ise sefine ile humûlesi tahkikâtı icra eden hükümetin taht-ı muhafazasında olarak mehcüz kalacaktır. Sefinenin kapudanı ile taîfesi elli dördüncü ve elli altıncı maddelerde gösterilen muhâkime havâle ve esirlerin ba’de-l-hükm sebilleri tahliye kılınacaktır.

İşbu maddede musarrah ahvâlde ı’tâk olunmuş üserâ hakkında düvel-i mümziyye beyninde akd edilen veya akd olunacak olan mukâvelât-ı mahsûsaya tevfikân muamele edilecektir.

Bu  gibi mukâvelât mevcud olmadığı takdirde üserâ-yı merküme mümkün ise memleket-i asliyelerine iâde olunmak üzere hükümet-i mahalliyeye teslim kılınabilecektir. Aksi takdirde hükümet-i mahalliyye üserâ-yı merkûmenin maişetleri ve arzu ettikleri halde memlekette iskânları esbâbını elden geldiği mertebe teshil edecektir.

Elli Üçüncü Madde

Sefinenin sûret-i gayrı meşruada tevkîf edildiği tahkikâttan sabit olur ise yolundan çevirilmiş olan bu sefinenin dûçar olduğu zarar nisbetinden tazminât i’tâsına bihakkın mahal olacak ve tazminât-ı mezkûrenin miktarı tahkikatı icra eden hükümet tarafından ta’yin kılınacaktır.

Elli Dördüncü Madde

Bir sefineyi zabt eden vapurun zâbiti kendisi hazır olduğu halde icra edilen tahkikâtın netayicini kabul etmediği takdirde keyfiyet-i sefine-i mevkûfe hangi milletin bayrağını küşâd etmiş ise o milletin mahkemesine bihakkın havale edilecektir. İşbu kâidece istisna vuk’u bulmayacaktır. Şu kadar ki; ihtilâf elli üçüncü maddede musarrah tazminatın miktarınca ise bu tazminâtın miktarı madde-i âtiyede gösterildiği üzere hakem vasıtasıyla ta’yin olunacaktır.

Elli Beşinci Madde

Sefineyi tevkîf eden zâbit ile tahkikatı icrâ eden hükümet kırk sekiz saat zarfında birer hakem ta’yin ve bu iki hakem dahi yirmi dört saat zarfında bir hakem-i sâlis intihâb edeceklerdir. Hakemler mümkün mertebe düvel-i mümziyye sefâret me’murlarıyla konsolosları veya me’murin-i adliyyesi meyânından intihâb olunmalıdır. Ücretle hükümet-i müteakide hidmetinde bulunan yerliler asla hakem ta’yin olunamaz. Karar, ekseriyet-i ârâ ile i’tâ olunur ve kat’i add edilmek lazım gelir. Hey’et-i hâkimiyye mahal-i mezkûre zarfında teşekkül etmediği takdirde tazminat ve faiz ve zarar ve hasâr hakkında ikinci fıkranın elli sekizinci maddesi ahkâmına tevfikân mu’âmele olunacaktır.

Elli Altıncı Madde

Deâvi maznûnlar hangi milletin bayrağını küşâd etmişler ise o milletin mahkemesine bilâ-imhâl hâvâle edilecektir. Maa-mâfih konsoloslar veyahut müttehimlerin mensûb oldukları milletin bu bâbda sûret-i mahsûsada ta’yin edilmiş olan sair me’mûrları muhâkim makamında hüküm ve kararlar i’tâsına hükûmet-i metbûaları tarafından me’zun edilebilirler.

Elli Yedinci Madde

Üçüncü faslın ahkâmına muhâlif harekâtın emr-i rü’iyet ve muhakemesi düvel-i mümziyyenin hüküm ve nüfûzuna tabi’ memâlikte cari olan kavanîn ve nizâmâtın mûsâade ettiği derecede sathiyyen vukû bulacaktır.

Elli Sekizinci Madde

Sefine-i mevkûfenin esir ticaretiyle iştigâl etmediğini mübeyyin mahkeme-i milliyye veya altmış birinci maddede musarrah me’mûrîn tarafından i’tâ olunan her bir hüküm derhal icra olunacak ve sefine-i mezkûre yoluna devamda kâmilen serbest bırakılacaktır. Bu halde daî-yi şübhe bir sebeb-i meşru olmaksızın tevkif veya rencide ve tazyik edilmiş olan sefinenin kapudanı veyahut mücehhezi zarar ve ziyan talep etmek hakkını haiz olacak ve bu zarar ve ziyan miktarı doğrudan doğruya ise alâkâdar olan hükümetler beyninde bil-ittifâk veyahut hakem vasıtasıyla ta’yin kıhnıb sefinenin tevkifi muâmelesini fesh eden hükmün tarih-i i’tâsından altı mah zarfında te’diye edilecektir.

Elli Dokuzuncu Madde

Mahkûmiyet vuk’uunda sefine-i mehcûze bunu tevkîf edenin menfaâtine olarak müsâdere edilecek ve kapudanıyla taîfesi ve töhmetleri sabit olan kâffe-i eşhâs-ı saîre irtîkâb ettikleri cinayet veya cünhâların derece-i vehâmetine göre ve beşinci maddeye tevfiken dûçâr-ı mücâzât edilecektir.

Altmışıncı Madde

Ellinci maddeden elli dokuzuncu maddeye kadar olan mevâddın ahkâmı esir ticaretine müteallik da’vâları rü’yet etmek üzere elyevm mevcûd olan veya ileride ihdâs olunacak olan mehâkim-i mahsûsanın salâhiyetine ve usûl-ü muhakemesine asla hâlel irâs etmez.

Altmış Birinci Madde

Düvel-i mümziyye salîf-üz-zikr mıntıka dâhilindeki denizlerde seyr-ü sefer eden sefâîn-i harbiyeleri kumandanlarına üçüncü faslın ahkâmını icrâen i’tâ edecekleri ta’limâtın yekdiğerine tebliğini darûhte ederler.

DÖRDÜNCÜ FASIL

Kavânîn ve Nizâmâtı Esaret-i Beytiyenin Vücûduna Müsâid Olan Mevrûd Memleketler

 Altmış İkinci Madde

 Kavânin ve nizâmâtı esâret-i beytiyenin vücûduna müsâid olan ve bundan dolayı Afrika dâhilinde veya haricinde vaki’ müstemlekâtları me’mûrin-i mahalliyyenin takayyüdatı hilâfına olarak Afrika üserâsına mevrûd ittihâz edilen düvel-i müteâkide üserâ-yı merkûmenin idhâlini veya transit sûretiyle imrârını ve ihrâcını ve ticaretini men’ etmeyi taahhüt ederler. Üserâ-yı merkûmenin idhâl ve imrâr ve ihrâc olundukları bilcümle nukât üzerinde düvel-i müşarün-ileyhim canîbinden mümkün mertebe en müessir ve şiddetli sûrette dikkat ve nezâret icra edilecektir.

Altmış Üçüncü Madde

Madde-i sâbıka ahkâmını icrâen ı’tâk edilen üserâ ahvâl müsâit olduğu takdirde memleket-i asliyyelerine iâde olunacaklardır. Herhalde üserâ-yı merkûme yedlerine me’mûriyet-i aîde canibinden ıtknâmeler verilecek ve esbâb-ı maişetlerini tedarik için me’mûrin-i mümâileyhim canibinden mazhâr-ı himaye ve muâvenet olmak hakkını haiz olacaklardır.

Altmış Dördüncü Madde

Fercâ-yâb-ı firâr olupta altmış ikinci maddede musarrah devletlerden birinin hudûduna muvasâlât eden her esir hür add olunacaktır ve me’mûrin-i aîdeden ıtknâme talep etmek hakkını haiz olacaktır.

Altmış Beşinci Madde

Altmış üçüncü ve altmış dördüncü maddelerde zikr olunan üserâ hakkında her ne ahvâlden dolayı olursa olsun icra olunan muâmele-i bei’ ve füruht veya saîr muâmele k’en-lem-yekûn hükmünde olacaktır.

Altmış Altıncı Madde

Altmış ikinci maddede zikr ve beyân olunan devletlerden birinin bayrağını hâmil yerli sefâinin esir ticareti muâmelâtıyla istigâl ettiklerine dair ba’zı emâreler mevcûd ise işledikleri limanlarda gerek duhûl ve gerek hurûclarında taîfe ve yolcuları me’mûrin-i mahalliye tarafından kemâl-i dikkatle muâyene ve teftiş olunacak ve sefâin-i mezkûre derûnunda üserâ-yı zenciye bulunursa gerek sefine ve gerek ittihâmına mahal görünecek bil-cümle eşhâs aleyhine ikâme-i da’va edilecektir. Sefain derûnunda bulunan üserâya bu sefâini zabt eden me’mûrin ma’rifetiyle ıtknâmeler verilecektir.

Altmış Yedinci Madde

Afrika üserasını idhâl ve nakl ve bunların ticaretiyle iştigâl edenler etfâl veya sinn-i rüşde baliğ olan zükûru recüliyyetden mahrûm eyleyenler veyahût bu ticaretle me’lûf olanlar ile faîl-i müşterek ve maiyetleri bulunanlar aleyhinde beşinci maddede musarrah ahkâm-ı cezâiyeye muvâfık bir takım ahkâm-ı  cezâiye vâz’ ve tanzim edilecektir.

Altmış sekizinci Madde 

Düvel-i mümziyye üserây-ı zenciye ticaretinin men’ine daîr tarâf-ı eşref-i hazret-i pâdişâhîden fî   kânun-ı evvel sene 889 fi 22 Rebi’yûlâhir sene 307 tarihinde tasdik buyrulan kanunnâmenin kadr ve kıymet-i azimesini teslim ettikleri gibi me’murîn-i saltanât-ı seniyye canibinden ale-l-husûs hıttâ-yı Irâkîyyenin sahîl-i garbiyesinde ve bu sahili Asya’da vaki’ saîr memâlik-i şâhâneye rabt eden tarik üzerinde nezâret-i kaviye icra olunacağından emindirler.

Altmış Dokuzuncu Madde

Şehâmetlû İran Şah’ı Hazretleri kara sularında Basra ve Umman Körfezlerinin kendi hakk-ı hâkimiyetine tâbi’ sevâhili ile içirilerde vaki’ olup üserâ naklinde istimâl olunan tarik üzerinde nezâret-i müessîre tertibine muvâfakât eder. Bunun için hûkkam ve me’mûrin-i saîreye iktidâr ve salâhiyet-i lâzime verilecektir.

Yetmişinci Madde

Zengibar hâkimi hazretleri Afrika üserası ticaretinin berren ve bahren irtikâb ettikleri cinayat ve ceraimin men’ ve zecri hususunda en müessir surette müzaheret icrasına muvâfakât eder. Bu maksada mebni Zengibar memalikinde te’sis kılınacak mehakim beşinci maddede musarrah ahkâm-ı cezaiyeyi tamamiyle tatbik ve icra edeceklerdir. Gerek iş bu sened-i umumi ahkâmınca ve gerek Zengibar hâkimiyle eslâfı canibinden bu iş hakkında sadır olan kararnameler mucebince azad edilen üseranın hürriyetlerini layıkiyle te’min içün Zengibarda ıtıknameler i’atısına mahsus bir kalem te’sis edilecekdir.

Yemiş Birinci Madde

Düvel-i müteâkidenin sefaret ve konsoloshane me’murları ile bahriye zabitanı her nerede esir ticareti hala mevcud ise bunu men’ ve zecre nuavenet için me’murin-i mahalliyeye mukavelat-ı mevcude dairesi dâhilinde icra-yı müzaheret edecekleri gibi üserayı zenciye ticaretinden dolayı hudusuna ba’is olacakları deavide hazır bulunmak hakkını haiz olacaklar ise de müzakerata iştirak edemeyeceklerdir.

Yetmiş İkinci Madde

Afrika üserasının mevrud memleketleri idareleri onsekizinci maddede muayyen maksad için ıtıknameler i’tasına mahsus kalemler veya bunların birine kalem olacak müessesat tertib ve teşkil eyleyeceklerdir.

Yetmiş Üçüncü Madde

Düvel-i mümziyye esir ticaretini men’ için bilcümle malumat-ı müfidenin yekdiğerlerine tebliğini taahhüd ettikleri cihetle iş bu fasılın ahkâmı hangi hükümetlere müteallik ise o hükümetler tevkif ve azad edilen üseraya dair m’alumat-ı istatistikiyye ile esir ticaretini men’ için kanunen ve idareten ittihaz olunan tedabiri evkat-ı muayenede hükümet-i saire ile teati edeceklerdir.

BEŞİNCİ FASIL

Sened-i Umumiyenin te’min icrasına mahsus müessesat Brinci Fıkra- Bahriye muhtelit kalemi

Yetmişdördüncü Madde

Yirmi yedinci madde ahkâmınca Zengibar’da muhtelit bir kalem te’sisi olunmuşdur. Düvel-i mümziyyeden herbiri daire-i mezkûrada bir me’mur bulundurabilecekdir.

Yetmişbeşinci Madde

Üç devlet kendi me’murlarını tayin edince kalem-i mezkûr teşkil etmiş olacakdır. İş bu kalem kendi vezaifinin sûret-i icrasını tayin eden bir nizamname kaleme alacakdır. Bu nizamname kalem-i mezkûrda me’mur bulundurmak niyetini izhar eden düvel-i mümziyyenin tasdikine derhal tebliğ olunacak ve düvel-i müşarülileyhim tarafından bu babda müddet-i kalile-i mümkine zarfında karar verilecekdir.

Yetmişaltıncı Madde

Kalem-i mezkûrun mesarifi madde-i sabıkada beyan olunan düvel-i mümziyye beyninde müsavaten taksim olunacaktır.

Yetmişyedinci Madde

Zengibar kalemi mıntıka-i bahriyede esir ticaretinin men’ini teshil edebilecek bilcümle evrak ve ma’lumatı bir merkezde cem’e me’mur olacakdır bunun için düvel-i mümziyye evvela kırkbirici maddede beyan olunan evrak-ı salisen kırksekizinci maddede mesarrah raporların hülasasıyla zabtnamelerin sûretini selasen sefain-i mevkufe hakkında kırkdokuzuncu madde ahkâmınca harekete selahiyeti olan me’murin-i mahalliye veya konsoloshane me’murlarıyla me’murin-i mahsusayı mübeyyin defteri rabian mahkûmiyeti mutazammın olarak elli sekizinci madde ahkâmınca i’ta olunan hüküm ve kararların sûretini hamsen mıntıka-i mezkûrede esir ticareti mu’amelatıyla melûf olan eşhasın zahire ihracına medar olacak bilcümle ma’lumat müddet-i kalile-i mümküne zarfında kalem-i mezkûra i’tâ etmeği taahhüd eylerler.      

Yetmiş Sekizinci Madde

Kalemin hazine-i evrâk-ı düvel-i mümziyyenin yirmi birinci maddede ta’yin olunan mıntıka hudûdu dâhilinde harekete me’zûn bahriye zabîtânıyla ve hükümet-i metbu’aları tarafından sûret-i mahsusâda ta’yin edilen me’muriyet-i mahalliyye veya adliyeye ve konsoloslara daima küşadı olacakdır. Mezkûr kalem-i evrâk ve defâtirini tetebbu’a me’zûn olan zabitân ve me’mûrîn-i ecnebiyeye elsene-yi şârkiyeden biri üzere muharrer evrakın Avrupa lisanlarının birine tercemelerini i’tâya mecbur olacağı gibi kırk sekizinci maddede musarrah tebligâtı icra edecektir.

Yetmiş Dokuzuncu Madde

Zengibar’daki kalemle münâsebette bulunacak bir takım şubelere alâkadâr olan devletler beyninde evvelce hâsıl olacak muvafakat-ı efkâr mucebince mıntıkanın ba’zı cihetlerinde te’sis olunabilecektir. İşbu şubeler düvel-i mezkûre me’mûrlarından mürekkep olacak ve yetmiş beşinci yetmiş altıncı ve yetmiş sekizinci maddeler ahkâmına tevfikân te’sis kılınacaktır. Yetmiş yedinci maddede musarrah evrak ve ma’lûmat-ı mıntıkanın kısm-ı aîdine taâllûk ettiği hâlde bu havâlinin me’mûrîn-i mahalliyesi ile konsoloshâne me’murları tarafından doğrudan doğruya mezkûr şubelere irsâl olunacak ve fakat madde-i mezkûre mûcebince Zengibâr kalemine icrası lazım gelen tebligata hâlel gelmeyecektir.

Sekseninci Madde

Zengibar kalemi her senenin ilk iki ayı zarfında sene-i sâbıkâ esnâsında kendi muâmelâtıyla şu’belerin muâmelâtı hakkında bir rapor tanzim edecektir.

İkinci fıkra- Esir ticaretine daîr evrâk ve ma’lûmatın devletler beyninde sûret-i teâtisi.

Seksen Birinci Madde

Devletler evvela idareye müteallik mevcûd olan veyahût işbu sened-i umûmî ahkâmını icrâen tanzim kılınan kavanîn ve nizâmâtın metinlerini sâniyen üserâ-yı zenciye ticaretine ve tevkîf ve azâd olunan üseraya ve eslihâ ve mühimât ve müskirât ticâretine dair ma’lûmât-ı istatistikîyeyi mümkün add edecekleri en vasi’ sûrette ve en kalîl müddet zarfında yekdiğerine tebliğ edeceklerdir.

Seksen İkinci Madde

İşbu evrak ve ma’lûmatın emr-i teâtisi Brüksel’de Hariciye Nezareti’ne merbût bir kalem-i mahsûs vasıtasıyla vuk’u bulacaktır.

Seksen Üçüncü Madde

Zengibar Kalemi sene-i sâbıka zarfında vuk’u bulacak mua’melâtı ile yetmiş dokuzuncu madde mûcebince te’sisi olunacak şu’belerin mua’melâtı hakkında sekseninci maddede beyân olunan raporu her sene Brüksel’deki kalem-i mahsûs’a isâl edecektir.

Seksen Dördüncü Madde

Evrak ve ma’lûmât-ı mezkûre cem’ ve evkât-ı muayenede neşr olunarak düvel-i mümziyyenin cümlesine tebliğ kılınacaktır. Seksen birinci ve seksen üçüncü maddelerde musarrah olup kavânin ve umûr-ı idâreye ve istâtistiklere müteallik olan evrâkın bir fihristi her sene evrak ve ma’lûmâtı mezkûre ile beraber neşr olunacaktır.

Seksen Beşinci Madde

Kalem ve muhâbere ve tercüme ve tab’ mesârifî düvel-i mümziyye tarafından tesviye olunacak ve Brüksel ve Hariciye Nezâreti ma’rifetiyle tahsîs olunacaktır.

Üçüncü fıkra-İ’tak Olunan Ûserânın Sûret-i Himâyesi

Seksen Altıncı Madde

Düvel-i mümziyye kendi müstemlekâtlarında azâd edilen üserâyı himâye etmek vazifesini tasdik ettikleri cihetle yirmi birinci maddede ta’yin olunan mıntıka limanlarıyla müstemlekât-ı mezkûrenin hangi mahallerinde Afrika üserâsı zabt olunuyor ve mürûr ve muvâsalat ediyor ise oralarda (eğer mevcut değil ise) kendilerince kâfî add olunacak miktarda aklâm ve müessesât teşkilini taahhüd ederler. Aklâm ve müessesât-ı mezkûre altıncı, on sekizinci, elli ikinci, altmış üçüncü ve altmış altıncı maddeler ahkâmına tevfikân ûserâ-yı mezkûreyi ı’tâk ve himayeye bilhassa me’mur olacaklardır.

Seksen Yedinci Madde

I’tâk kalemleri veyahût bu hizmetle mükellef ne’murin ıtknâmeleri i’tâ ve tescil edeceklerdir. Esir ticareti veya sûret-i gayr-ı meşru’ada mu’âmele-i tevkifiye vu’kuu ihbâr olunur veyahût bi-z-zat üsera tarafından müracaat vuk’u bulur ise aklâm veya me’murin-i merkûme üseranın i’tâkını ve mütecâsirinin te’dibini te’min için bilcümle mua’melat-ı lâzimeyi acilen icra edeceklerdir. Esir hukuk-ı umûmiyeye müteallik bir cinayet veya bir cünhâ ile mütteham ise ıtknâmelerin i’tâsı hiçbir vechile te’hir olunamayacak ve fakat ıtknâmelerin i’tasından sonra usûl-ü muhâkeme-i âdiye mücebince icra-yı tahkikâta ibtidâr olunacaktır.

Seksen Sekizinci Madde

Düvel-i mümziyye kendi müstemlekatlarında azad edilen kadınlar için dar’ül iczalar ve çocuklar için dahi dar’ül terbiyeler tesisini tervic edeceklerdir.

Seksen Dokuzuncu Madde

I’tâk olunan üserâ hürriyetlerinden istifâde husûsunda mazhâr-ı himâye olmak için daima kalemlere mürâcaat edebileceklerdir. Azâd olunan bir esirin elinden ıtknamesini almak veyahût esiri hürriyetinden mahrum eylemek için her kim hile ve desise veya cebir ve şiddet isti’mâl eder ise esir taciri add olunacaktır.

ALTINCI FASL

Müskirât Ticareti Hakkında Tedâbir-i Tahdidiye

Doksanıncı Madde

Düvel-i mümziyye müskiratın sû-i isti’mâlinden ahâliyi mahalliyece hâsıl olan netâic-i ma’neviyye ve maddiyyeden bi-hakkın endişnâk olmuş olduklarından, doksan birinci, doksan ikinci ve doksan üçüncü maddeler ahkâmını arz-ı şimalinin yirminci ve arz-ı cenûbinin yirmi ikinci derecesi ile mahdûd bulunan ve sahilden yüz mil bahri bir mesafeye kadar sahile yakın Cezayir dâhil olduğu halde garben Bahr-ı Muhit-i Atlasiye ve Şarken dahi Bahr-ı Muhit-i Hindi ile müştemilatına mûntehî olan bir mıntıka dahilinde tatbik ve icraya karar vermişlerdir.

Doksan Birinci Madde

İşbu mıntıkanın hangi havalisinde gerek i’tikâdat-ı mezhebiyye gerek esbâb-ı saireye mebni inbikten geçirilmiş müskîrât istimâli adetinin mevcud veya münteşir olmadığı tahakkuk eder ise devletler o havaliye müskirâtın idhalini men’ edeceklerdir. Oralarda inbikten geçirilmiş müskîratın i’mali dahi memnu olacaktır. Her devlet kendi müstemlekâtında veya zîr-i himayesinde mevzuu memalikte müskirâtın  idhali memnu olan mıntıkanın hududuna ta’yin edecek ve güzergâhını altı ay zarfında düvel-i saireye iş’âra mecbur olacaktır. Ancak yerli olmayan ahâlinin sarf ve istihlâkına mahsus olup her hükümetin ta’yin edeceği usûl ve şerait tahtında idhal olunacak olan mahdud’ul-mikdar müskirât için memnû’iyet-i mezkûre hilâfına hareket olunabilecektir.

Doksan İkinci Madde

Memnû’iyet usûlüne tabi’ olmayıp müskirât idhâli elyevm serbest olan veyahut santigrad elli derece ispirto halindeki müskirâtın her yüz litresi on beş franktan dun bir duhûliye resmine tabi’ bulunan mıntıka havalisinde müstemlekâtı olan veyahut icrâyı himaye eden devletler işbu sened-i umûminin mevki’-i icraya vaz’ından i’tibaren üç sene müddet için santigrat elli derece ispirto halindeki müskirâtın her yüz litresi için on beş frank duhûliye resmi tarh etmeği deruhte ederler. İşbu müddetin inkızâsında resm-i mezkur diğer üç senelik bir müddet için yirmi beş franka iblağ olunabilecek ve altıncı senenin nihayetinde doksan birinci maddede münderic memnûiyet usûlü mevcût olmayan mıntıka ittisâınca ıkall derece bir ücreti mümkün ise kararlaştırmak üzere sâlif-üz-zikr ta’rifelerden mütehassıl netâyici bil-mukâyese tetkik ile bu esas üzerine gözden geçirilecektir.

Düvel-i mümziyye elyevm ecûrâtı ibkâ ve işbu maddede muayyen ıkall dereceden ziyâde bir miktara iblağ etmek hakkını haîz olacakları havâlide bu hakkı muhafaza ederler.

Doksan Üçüncü Madde

Doksan ikinci maddede masarrah havalide imal olunup dahilen sarf ve istihlaka mahsus olan imbikten geçirilmiş müskirat bir zecriye resmine tabi’ olacaktır. Daire-i imkan dahilinde te’min istifası devletler tarafından deruhte edilen iş bu zecriye resmi doksan ikinci maddeden muayyen duhuliye rusumunun ıkall derecesinden dun olmayacaktır.

Doksan Dördüncü Madde

Afrika’da doksanıncı maddede beyân olunan mıntıkaya muttasıl müstemlekâta mâlik olan düvel-i mümziyye hudûd-ı dahiliyelerinden marr-üz-zikr mıntıka arazisine müskirâtın idhâlini men’ için tedâbir-i lâzime ittihâzını taahhüd ederler.

Doksan Beşinci Madde

Devletler kendi arazilerindeki müskirât ticaretine müteallik ma’lûmâtı beşinci fâsılda musarrah şerait tahtında olarak Brüksel kalemi vâsıtasıyla yekdiğerlerine tebliğ edeceklerdir.

 

YEDİNCİ FASIL

Ahkâm-ı Nihâiye

Doksan Altıncı Madde

İşbu sened-i umumî bundan evvel düvel-i mümziyye beyninde münakid mukâvelâtın bu senede muhâlif kâffe-i ahkâmını fesh ve ılgâ eder.

Doksan Yedinci Madde

On dördüncü, yirmi üçüncü ve doksan ikinci maddelerde meşrût hususâta hâlel gelmeksizin düvel-i mümziyye işbu sened-i umumice ileride bi’t-tecrübe lüzûm ve faîdesi sabit olacak ta’dilat veya ıslâhatı bil-ittihâd icra etmek hakkını muhâfaza eylerler.

Doksan Sekizinci Madde

İşbu sened-i umûmîyi imza etmeyen devletler buna muvafakâte kabul olunabileceklerdir. Düvel-i mümziyye işbu muvâfakatı muktezî add edecekleri şerâitte ta’lik etmek hakkını muhafaza ederler. Hiçbir şart vaz’olunmamış ise emr-i muvâfakat işbu sened-i umûmîde meşrût bil-cümle taahhüdatın kabulünü ve kâffe-i fevâid ve muhsenâtdan dahi istifade-yi icrasını te’min için muavenetleri muktezi veya müfîd add olunacak devletleri muvafakate sevk ve imâle maksadıyla icra olunacak teşebbüsâta dair beynlerinde istişâre edeceklerdir. Muvafakât-ı hususî ayrı bir senet ile icra olunacak ve keyfiyet diplomasi tarîkiyle Belçika Hükümetine ve Hükümet-i Müşarün-ileyhâ tarafından dahi işbu sened-i umûmiye vaz’-ı imza ve muvâfakat eden bilcümle hükümâta iş’âr ve tebliğ edilecektir.

Doksan Dokuzuncu Madde

İşbu sened-i umûmi müddet-i kalîle-i mümkine zarfında tasdik olunacak ve bu müddet hiçbir halde bir seneyi tecâvüz edemeyecektir. Her devlet kendi tastiknamesini Belçika Hükümetine irsâl edecek ve hükümet-i müşârün-ileyhâ işbu sened-i umûmiye vaz’ imzâ eden kâffe-i düvel-i saîreye ihbâr-ı keyfiyet eyleyecektir. Bil-cümle devletlerin tastiknameleri Belçika Devleti’nin hazine-i evrâkında mevdû ve mahfûz kalacaktır. Tasdiknamelerin cümlesi ibrâz olunur olunmaz veyahut işbu sened-i umuminin imzasından nihâyet bir sene sonra tasdiknamelerin tevdi’ini mübeyyin bir protokol tanzim olunacak ve bu protokol Sened-i Umûmiyeyi tasdik etmiş olan bilcümle devletlerin me’murları tarafından imza edilecektir. Mezkûr protokolün bir sûret-i musaddakası alâkadar olan bil-cümle devletlere irsâl kılınacaktır.

Yüzüncü Madde

İşbu Sened-i Umûmî madde-i sâbıkâda musarrah tasdiknâmelerin teslimini mübeyyin protokolün yevm-i tanziminden itibaren altmışıncı gün düvel-i müteakidenin kâffe-i müstemlekâtında mevkî-i icrâya vaz’ olunacaktır.

Tasdîkan li-l-makâl hükümet-i müteâkide murahhasları işbu sened-i umûmiyi imza ve kendi mühürleriyle temhir etmişlerdir.

İşbu Sened-i Umûmi bin sekiz yüz doksan senesi Temmuz’unun ikinci günü Brüksel’de tanzîm olunmuştur.

147’ler Olayı

0

147’ler Olayı, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından 147 öğretim üyesini üniversitelerden ihraç kararına verilen isimdir. Milli Birlik Komitesi tarafından verilen bu karar ile üniversiteden ihraç edilenlere 147’ler denmektedir.

Karar, 27 Ekim 1960’ta alınmıştır. Kanunun tam adı ‘Üniversiteler öğretim üyelerinden bazılarının vazifelerinden affına ve bazılarının diğer fakülte ve yüksek okullara nakline dair Kanun‘dur. Kanun 28 Ekim’de resmi gazetede yayınlanmıştır.

Kararı protesto etmek için Sıddık Sami Onar ‘ın aralarında olduğu birçok bilim insanı görevinden istifa etmiştir.

1960 yılında Askeri Yönetim tarafından görevlerinden uzaklaştırılan 147 öğretim üyesinin görevlerine dönmelerine olanak sağlayan kanun, 28 Mart 1962 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş, askeri yönetimin görevden aldığı akademisyenler görevine iade edilmiştir.

Üniversite öğretim üyelerinden bazılarının vazifelerinden affına ve bazılarının diğer fakülte ve yüksek okullara nakline dair 27 .10.1960 tarihli ve 114 sayılı Kanunun bazı maddelerinin kaldırılması ve yeni hükümler eklenmesi
hakkında Kanun” 12  Nisan 1962’de kabul edilmiştir. 

27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra  147 öğretim üyesi ile birlikte üniversiteden uzaklaştırılan Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil 147’lerin özel bir af kanunu ile üniversiteye dönmelerinin sağlanmış olmasına rağmen dönüş hakkını kullanmamıştır.

Milli Birlik Komitesinin 147’liklere ilişkin 28 Ekim 1960 Tarihli Kararı

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Resmi Gazetede Yayınlanma Sırasına 147’ler Listesi 

  1. Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil
  2. Ord. Prof. Dr. Kazım İsmail Gürkan
  3. Ord. Prof. Dr. Fahri Arel
  4. Ord. Prof. Dr. Naci Bengisu
  5. Ord. Prof. Dr. Muzaffer Esat Güçhan
  6. Ord. Prof. Dr. Ekrem Şerif Egeli
  7. Ord. Prof. Dr. Naşit Erez
  8. Ord. Prof. Dr. İhsan Şükrü Aksel
  9. Ord. Prof. Dr. Cevat Kerim İncedayı
  10. Ord. Prof. Dr. Osman Cevdet Çubukçu
  11. Ord. Prof. Dr. Ekrem Behçet Tezel
  12. Ord. Prof. Dr. Zeki Zeren
  13. Ord. Prof. Dr. Ahmet Tevfik Berkman
  14. Ord. Prof. Dr. Üveis Maskar
  15. Ord. Prof. Dr. Abdülhak Kemal Yörük
  16. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil
  17. Ord. Prof. Dr. Hakkı Saymen
  18. Ord. Prof. Dr. Kemalettin Birsen
  19. Ord. Prof. Dr. Halil Arslanlı
  20. Ord. Prof. Dr. Mazhar Nedim Göknil
  21. Ord. Prof. Dr. Galip Okandan
  22. Ord. Prof. Dr. Ali Tanoğlu
  23. Ord. Prof. Dr. Mazhar Şevket İpşiroğlu
  24. Ord. Prof. Dr. Nurettin Çuhadar
  25. Ord. Prof. Dr. Emin Onat
  26. Ord. Prof. Dr. Feridun Ansan
  27. Ord. Prof. Dr. Ratip Berker
  28. Ord. Prof. Dr. Hilmi İleri
  29. Prof. Dr. Kamil Akol
  30. Prof. Dr. Şevket Soysal
  31. Prof. Dr. Kenan Tükel
  32. Prof. Dr. Müfide Küley
  33. Prof. Dr. Muhterem Gökmen
  34. Prof. Dr. Şinası Hakkı Erel
  35. Prof. Dr. Ömer Özek
  36. Prof. Dr. Ziya Öktem
  37. Prof. Dr. Necmettin Polvan
  38. Prof. Dr. Hıfzı Timur
  39. Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya
  40. Takyittin Mengüşoğlu
  41. Prof. Dr. Afif Erzen
  42. Prof. Dr. Minâ (Urgan) Irgat
  43. Prof. Dr. Fuat Sezgin
  44. Prof. Dr. Sabahattin Eyüboğlu
  45. Prof. Dr. Süheyla Bayrav
  46. Prof. Dr. Kudret Mavitan
  47. Prof. Dr. Bekir Daoğlu
  48. Prof. Dr. Orhan Safa
  49. Prof. Dr. Muhittin Binan
  50. Prof. Dr. Sabri Oran
  51. Prof. Dr. Kemal Ahmet Aru
  52. Prof. Dr. Necati Engez
  53. Prof. Dr. Necati Acun
  54. Prof. Dr. Yusuf Berdan
  55. Prof. Dr. Orhan Ünsaç
  56. Prof. Dr. Ayakta Sabis
  57. Prof. Dr. Reşat Nalbantoğlu
  58. Prof. Dr. Yavuz Abadan
  59. Prof. Dr. Bülent Nuri Esen
  60. Prof. Dr. Rahmi Ören
  61. Prof. Dr. Hâmit Sadi Selen
  62. Prof. Dr. Muhittin Erel
  63. Prof. Dr. İzzet Birand
  64. Prof. Dr. Aziz Köklü
  65. Prof. Dr. Fadıl Hakkı Sur
  66. Prof. Dr. İbrahim Hakkı Karafaki
  67. Prof. Dr. Halet Çambel
  68. Prof. Dr. Hikmet Belbez
  69. Prof. Dr. Hasan Eren
  70. Prof. Dr. Emin Bilgiç
  71. Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk
  72. Prof. Dr. Zafer Paykoç
  73. Hâmi Kocaş
  74. Prof. Dr. Behçet Kamay
  75. Prof. Dr. Kâzım Aras
  76. Prof. Dr. Vefik Vassaf Akan
  77. Prof. Dr. İzzet Kantemir
  78. Prof. Dr. Celal Ertuğ
  79. Prof. Dr. Abdülbaki Nusret Hızır
  80. Prof. Dr. İsmail Nafiz Alkan
  81. Prof. Dr. Selim Palavan
  82. Prof. Dr. Mustafa Santur
  83. Prof. Dr. Münir Ülgür
  84. Prof. Dr. Enver Berkmen
  85. Prof. Dr. Celal Saraç
  86. Doç. Dr. İbrahim Berkan
  87. Doç. Dr. Ziya Üstün
  88. Doç. Dr. Tahsin Artunkal
  89. Doç. Dr. Cihat Gürsan
  90. Doç. Dr. Baha Sezer
  91. Doç. Dr. Rauf Saygın
  92. Doç. Dr. Ercüment Bora
  93. Doç. Dr. Merih Odman
  94. Doç. Dr. Şinasi Güçhan
  95. Doç. Dr. Ferhan Berker
  96. Doç. Dr. Türkan Erbengi
  97. Doç. Dr. Halit Kayalı
  98. Doç. Dr. Rana Kartal
  99. Doç. Dr. Rahmi Çobanoğlu
  100. Doç. Dr. Bülent Köprülü
  101. Doç. Dr. Zahit İmre
  102. Doç. Dr. Halit Kemal Elbir
  103. Doç. Dr. Ferih Tongsir
  104. Doç. Dr. Necmettin Berkin
  105. Doç. Dr. İsmet Giritli
  106. Doç. Dr. Münir Aktepe
  107. Doç. Dr. Abdükadir Karahan
  108. Doç. Dr. Cevdet Perin
  109. Doç. Dr. Adnan Benk
  110. Doç. Dr. İsmail Yalçınlar
  111. Doç. Dr. Haldun Taner
  112. Doç. Dr. Aran Ersümer
  113. Doç. Dr. Eyüp Kömürcüoğlu
  114. Doç. Dr. Orhan Bolak
  115. Doç. Dr. Necibe Saraçoğlu
  116. Doç. Dr. İsmail Utkular
  117. Doç. Dr. Mehpare Helibronn
  118. Doç. Dr. S. Bayramoğlu
  119. Doç. Dr. S. Nigâr
  120. Doç. Dr. Memduh Yaşa
  121. Doç. Dr. Mukbil Özyörük
  122. Doç. Dr. Şerif Baştav
  123. Doç. Dr. Enver Bostancı
  124. Doç. Dr. Belma Çakmur
  125. Doç. Dr. Necip Berksan
  126. Doç. Dr. Alaattin Orhon
  127. Eylemsiz Doç. Dr. Servet Güvener
  128. Eylemsiz Doç. Dr. Yusuf Keçeci
  129. Eylemsiz Doç. Dr. Arsan Zarfçı
  130. Başasistan Dr. İhsan Ünlüer
  131. Başasistan Dr. Fikret Avunduk
  132. Başasistan Dr. Kemal Aydınlıoğlu
  133. Başasistan Dr. Orhan Ternar
  134. Başasistan Dr. Selim Baruh
  135. Başasistan Dr. Mehmet Dinçöz
  136. Öğretim Görevlisi Dr. Fikret Ozansoy
  137. Asistan Dr. Yani Stomadiyadiz
  138. Asistan Dr. Ahmet Akdoğan
  139. Asistan Dr. Şevkiye İnalcık
  140. Asistan Aristidi Karyofili
  141. Asistan Ayhan Önder
  142. Asistan Aydın Aydıncı
  143. Asistan Slavço
  144. Asistan Özer Ozankaya
  145. Asistan Olcay Kansu
  146. Asistan Orhan Duru
  147. Asistan Atilla Tolun

1960 Geçici Anayasası – Milli Birlik Komitesinin Kuruluşu

0

1960 Geçici Anayasası olarak nitelendirilen “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici Kanun“, 12 Haziran 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Yeni Anayasa hazırlanmak koşuluyla 1924 Anayasasının birçok hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.

Anayasa’da yer alan “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak” yetkisini kullanan Türk Silahlı Kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 tarihinde yapmış olduğu ihtilalden 15 gün sonra çıkarılan 1 Nolu Yasa ile Milli Birlik Komitesi kurulmuş; kendi istekleri dışında ancak “yemine ihanet” sonucunda Komiteden çıkarılabilmeleri öngörülmüştür.    

Milli Birlik Komitesi 

Millî Birlik Komitesinin Başkanı aynı zamanda Devletin ve Bakanlar Kurulunun da Başkanı olarak atanmıştır. Devlet Başkanı aynı zamanda Başkumandandır.

Yasa, 27 Mayıs tarihinden 12 Haziran’a kadar olan dönemde MBK tarafından kabul edilen kararları da geçerli kılmıştır.

Millî Birlik Komitesinin, yeni Anayasa’ya göre yapılacak genel seçimlerle kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevine başlaması ile son bulması kararlaştırılmış, çalışma biçimini belirlemek üzere ayrıca bir Komite içtüzüğü yürürlüğe konulmuştur. Komitenin müzakerelerinin gizli yapılması, müzakere ve kararlarının yayınlanmaması kararlaştırılmıştır.

Komite’ye bağlı bir Bakanlar Kurulu teşkil edilmiştir. Bakanlar Kurulu üyelerinin 27 Mayıs 1960 tarihinde herhangi bir siyasi partiye kayıtlı olmayan vatandaşlardan seçilmesi şart koşulmuştur.

Millî Birlik Komitesi üyelerinin yargılanabilmesi, komite üyelerinin nitelikli çoğunluğunun vereceği karara bağlı kılınmıştır.

Yasa ile, İdam kararlarının infazı, bu kararların Millî Birlik Komitesince onayına bağlanmıştır.

Yasa Yapma Yetkisi 

Geçici dönemde, kanun teklif etme hakkı Bakanlar Kuruluna ve Millî Birlik Komitesi üyelerine bırakılmış, Tüzük çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu’na verilmiştir.

1924 Anayasasında yapılacak değişiklikler hakkında MBK üyelerinin beşte dördünün oyu şart koşulmuş, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki maddenin hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği kararı alınmıştır. Millî Birlik Komitesince çıkarılan geçici kanunlar, yeni Anayasa’ya göre kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisince kaldırılmadıkça yürürlükte kalacaktır.

Yüksek Adalet Divanı Başkan ve Üyeleri

Yeni Anayasa yürürlüğe girene kadar TBMM’nin tüm görevlerini MBK üstlenmiştir. Komite üyeleri yeminle göreve başlamıştır. Komite üyelerinin beşte dört çoğunlukla teklif ettiği kanunların Devlet Başkanı tarafından reddedilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Görevden Alınan Hükümet Üyelerinin Yargılanmasına İlişkin Hükümler

Görevden uzaklaştırılan hükümet üyelerini ve onların suçlarına iştirak edenleri yargılamak üzere Yüksek Adalet Divanı kurulmuş, bir tür avcılık makamı olan Yüksek Soruşturma Kurulu oluşturulmuştur.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra Yüksek Adalet Divanı’nın verdiği tüm kararları hükümsüz hale getiren yasa teklifi 2020 yılında TBMM’de kabul edilmiş, mağdurların zararlarının tazmini amacıyla kurulan komisyonun çalışma usul ve esasları Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Darbe sonrası kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından haklarında soruşturma ve kovuşturma yürütülenlerin ya da bu kişilerin mirasçılarının, maddi ve manevi zararlarının Hazine tarafından karşılanması için kurulan komisyonun çalışma biçimi 2021 yılında belirlenmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası zarar gördüğü iddiasıyla başvuracak kişilerin ya da yakınlarının son başvuru tarihi 24 Mayıs 2021 olarak açıklanmıştır.

[/box]

27 Mayıs’tan zarar görenlerin başvurularında kullanacağı form

Eski iktidar mensuplarından, kendilerinin ve yakınlarının servetlerini meşru yollardan edindiklerini mahkemede ispat edemeyenler hakkında 1924 Anayasasında yer alan müsadere yasağının uygulanmayacağı ve bu kişilerin malvarlıkları hakkında müsadere kararı verilebileceği kararlaştırılmıştır.

1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında

Geçici Kanun

Kanun No : 1
Kabul tarihi : 12/6/1960
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler

İktidar Partisi idarecileri tarafından Anayasa’nın çiğnenmesi, Türk Milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve masuniyetlerinin ortadan kaldırılması, muhalefet murakabesi işlemez hale getirilerek tek parti diktatoryası kurulması suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen bir parti grubu durumuna düşürülmüş ve meşruluğunu kaybetmişti.

Ordu Dahili Hizmet Kanununun 34 üncü maddesi ile «Türk yurdunu ve Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak» vazifesi kendisine verilmiş olan Türk Ordusu, vatandaşı birbirine düşürmek suretiyle Türk Vatanını ve millî varlığı tehlikeye koymuş olan eski iktidara karşı bu mukaddes kanuni vazifesini yerine getirmek ve Hukuk Devletini yeniden kurmak için, Türk Milleti adına harekete geçerek, Milleti temsil vasfını kaybetmiş olan Meclisi dağıtıp iktidarı, geçici olarak, Millî Birlik Komitesine emanet etmiştir.

Madde 1

Millî Birlik Komitesi, yeni Anayasa ve Seçim Kanunu, demokratik usullere uygun olarak, kabul edilip buna göre en kısa zamanda yapılacak genel seçimlerle yeniden kurulacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisine iktidarı devredeceği tarihe kadar Türk Milleti adına hâkimiyet hakkını kullanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Teşkilâtı Esasiye Kanununa göre sahip olduğu bütün hak ve yetkiler, bu süre içinde, Millî Birli k Komitesine aittir.

Madde 2

Millî Birlik Komitesi üyeleri kendi aralarında ve Türk Milleti huzurunda şu yeminle vazifeye başlarlar:

«Bir karşılık beklemeden, ahlâk, adalet, hukuk ve insan hakları prensiplerinden ve vicdani kanaatlerimden başka bir sınırla bağlı olmaksızın kendimi Türk Milletine adadım. Vatanın ve Milletin mutluluğuna ve Milletin egemenliğine aykırı bir ülkü gütmeyeceğim. Demokratik Cumhuriyeti yeni Anayasaya göre düzenlemek ve iktidarı yeni Meclise devretmek ülküsüne bağlılıktan ayrılmıyacağım. Bunun için şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine and içerim.»

Madde 3

Millî Birlik Komitesi, yasama yetkisini doğrudan doğruya kendisi ve yürütme yetkisini Devlet Başkanınca tayin ve Komitece tasvip edilen Bakanlar Kurulu eliyle kullanır.

Madde 4

Millî Birli k Komitesi, Bakanları her vakit denetleyebilir ve görevinden çıkarabilir. Görevinden çıkarılan Bakanı n yerine yenisini Devlet Başkanı tayin eder.

Madde 5

Yargı hakkı, tarafsız ve bağımsız mahkemelerce kanun sınırları içinde, Millet adına kullanılır.

Madde 6

Sakıt Reisicumhur ile Başvekil ve Vekilleri ve eski iktidar mebuslarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılamak üzere bir «Yüksek Adalet Divanı» kurulur.

Yüksek Adalet Divanı, Adlî, İdari ve Askerî kazaya mensup Hâkimler arasından. Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Millî Birli k Komitesince seçilecek bir Başkan, sekiz aslî ve altı yedek üyeden kurulur. Sanıkların sorumluluklarım araştırmak ve haklarında son tahkikat açılarak Yüksek Adalet Divanına verilmeleri gerekip gerekmediğine kararı vermek üzere bir «Yüksek Soruşturma Kurulu» teşkil olunur.

Yüksek Soruşturma Kurulu, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine Millî Birlik Komitesince seçilecek bir Başkan ile otuz üyeden kurulur bu Kurulun teşkilâtı ve çalışma usulü özel kanunla belirtilir. Yüksek Adalet Divanının Başsavcısı ile beş yardımcısı, Yüksek Soruşturma Kurulu Başkan ve üyeleri arasından, Bakanlar Kurulunun teklifi ile, Milli Birlik Komitesince tayin edilir.

Yüksek Adalet Divanının kararları kesindir; ancak idam kararlarının infazı, kararın Millî Birlik Komitesince tasdikine bağlıdır.

Millî Birlik Komitesi üyeleri, bu üyelikten ayrılmış olsalar bile, Yüksek Adalet Divanında, Yüksek Soruşturma Kurulunda ve Divan Savcılığında vazife alamazlar. Yargılanmaları, 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanununa göre, Divan Âliye ait bulunan şahıslar hakkında soruşturma ve yargılama yetkisi dahi Yüksek Adalet Divanı ve Yüksek Soruşturma Kurulu tarafından kullanılır.

Madde 7

Geçici kanun teklif etme hakkı Bakanlar Kuruluna aittir. Millî Birlik Komitesi üyelerinden her biri de geçici kanun teklif edebilir.

Madde 8

Millî Birlik Komitesi genel seçimlerle kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevine başlaması ile, hukuki varlığın kaybeder ve kendiliğinden dağılmış olur.

İKİNCİ BÖLÜM
Millî Dirlik Komitesi
Madde 9

Millî Birlik Komitesi, bu Kanunun altında imzası bulunan Başkan ve üyelerden kuruludur.

Madde 10

Millî Birlik Komitesi üyeleri, kendi dileğiyle Komiteden çekilebilir; fakat ikinci maddede yazılı yemine ihanetleri mahkeme hükmü ile sabit olmadıkça Komiteden çıkarılamaz.

Madde 11

Vatana ihanet, irtikâp, hırsızlık, sahtekârlık, dolandırıcılık, emniyeti suiistimal gibi şeref ve haysiyet kırıcı suçlardan veya adam öldürmekten mahkûm olanların veya kamu haklarından iskat edilmiş bulunanların Komite üyeliği düşer.

Madde 12

Millî Birlik Komitesinin bir üyesi hakkında 10 ve 11’inci maddelerdeki suçlardan biri ile soruşturma açılabilmesi yahut bu üyenin tevkif edilmesi veya yargılanması için Millî Birlik Komitesi üyelerinin yedide altısının katılacağı toplantıda bulunan üyelerin beşte dördünün oyu ile karar verilir. Bir üye hakkında diğer suçlardan dolayı soruşturma yapılması ve bu üyenin yargılanması, Millî Birlik Komitesindeki görevinin sona ermesine bırakılır. Bu süre içinde zamanaşımı işlemez.

Madde 13

Millî Birlik Komitesi üyeliği ile Devlet memurluğu aynı kişide ancak o’nun rızası ve Komitenin tasvibi ile birleşebilir.

Millî Birlik Komitesi üyelerinden yedide birinden fazlası Hükümet merkezi dışında devamlı görev alamaz.

Madde 14

Millî Birli k Komitesi müzakereleri, Komite içtüzüğü gereğince yapılır.

Madde 15

Millî Birli k Komitesi adi çoğunlukla aksine karar vermedikçe, Komitenin müzakereleri gizli yapılır ve müzakere ve kararları yayımlanamaz.

Madde 16

Millî Birli k Komitesi Başkanının bulunmadığı Komite toplantılarına üyelerden her biri, soyadı alfabe sırasına göre, başkanlık eder. Başkanlık Kâtipliğini Komitem n en genç iki üyesi yapar. Komitede her üye bir oy sahibidir. Oylar eşit olursa, Başkanın bulunduğu tarafın oyuna uyulur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Devlet Başkanı
Madde 17

Millî Birlik Komitesinin Başkanı aynı zamanda Devletin ve Bakanlar Kurulunun Başkanıdır. Devlet Başkanı; hastalık, yurt dışına çıkma vesair sebeplerle vazifesi başında bulunmadığı zaman, kendisine Millî Birlik Komitesinin en yaşlı üyesi vekâlet eder. Bu vekil aynı süre İçinde Millî Birli k Komitesine de Başkanlık eder.

Devlet Başkanının çekilmesi, ölümü vesair sebeplerle Başkanlık boşalırsa, yenisi seçilinceye kadar, Komitenin en yaşlı üyesi Devlet ve Millî Birlik Komitesi Başkanlıklarına vekâlet eder.

Yeni Devlet Başkanı, Millî Birli k Komitesi üyeleri arasından ve bu üyelerin yedide altısının katılacağı ilk toplantıda üçte iki çoğunlukla seçilir.

Devlet Başkanı aynı zamanda Başkumandandır.

Madde 18

Devlet Başkanı, Millî Birlik Komitesince kabul edilen geçici kanunları en geç yedi gün içinde ilân eder. İlânını uygun bulmadığı kanunları, tekrar görüşülmek üzere, bu husustaki gerekçe ile birlikte, Komiteye geri gönderir. Komite, bu geçici kanunu beşte dört çoğunlukla  kabul ederse, Devlet Başkanı bunu en geç beş gün içinde ilân eder.

Devlet Başkam, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, hükümlülerin cezalarını, devamlı sakatlık veya yaşlılık gibi sebeplerden dolayı kaldırabilir veya hafifletebilir; ancak Devlet Başkam bu yetkisini, devrilen
iktidar zamanında işlenen siyasi suçlardan veya siyasi maksatlı katil ve müessir fiillerden veya görevi kötüye kullanma, irtikap, nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle ve başka yollarla haksız servet yapmaktan hüküm giyenler hakkında kullanamaz.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bakanlar Kurulu
Madde 19

Her Bakan, Bakanlar Kurulunca güdülen genel siyasetten, Kurulun diğer üyeleri ile birlikte, sorumludur.
Her Bakan kendi yetkisi içindeki işlerin yürütümünden ve maiyetinin bu ‘alandaki fiil ve işlemlerinden sorumludur.

Madde 20

İzinli veya mazeretli olan bir Bakana, Bakanlar Kurulu üyelerinden biri Devlet Başkanına vekil tayin edilir. Ancak her Bakan kendi aslî vazifesinden başka, bir Bakanlığa vekâlet edebilir.

Madde 21

Bakanlar, Millî Birlik Komitesi üyelerinden veya 27 Mayıs 1960 tarihinde herhangi bir siyasi partiye kayıtlı olmayan vatandaşlardan seçilir.

Madde 22

Bakanlar Kurulu, kanunların uygulanışını göstermek, yahut kanunun .emrettiği işleri belirtmek üzere, içinde yeni hükümler bulunmamak şartıyla, tüzükler çıkarır. Tüzükler Devlet Başkanının tasdik ve ilânı ile yürürlüğe girer.

Tüzüklerin kanuna aykırılığı iddia olunursa bunun çözüm yeri Millî Birlik Komitesidir.

Madde 23

Millî Birlik Komitesi üyeleri, Bakanlar, Millî Birlik Komitesince kurulan «Yüksek Adalet Divanı» Hâkimleriyle Savcıları ve Yüksek Soruşturma Kurulu üyeleri, malî ve iktisadi konularda incelemelerde bulunmak üzere görev alanlar; görevlerine mal beyanı ile başlarlar ve görevlerinin sonunda, mal beyanı ile ayrılırlar.

Millî Birli k Komitesi ayrıca, lüzum gördüğü şahıslardan mal beyanı isteyebilir.

Madde 24

1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanununun 4-7, 9-25, 27-36, 38-40’ıncı maddeleri ile 41inci maddesinin ikinci ve üçüncü cümleleri ve 42-50, 52, 61-67, 95, 102, 104 üncü maddeleri hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.

Eski iktidar mensuplarından, kendilerinin ve yakınlarının servetlerini meşru yollardan edindiklerini mahkemede ispat edemeyenler hakkında Teşkilâtı Esasiye Kanununun 73 üncü maddesinde-yazılı müsadere yasağı yürürlükten kaldırılmıştır.

Teşkilâtı Esasiye Kanununun yürürlükte kalmış olan hükümlerinin ve bu geçici kanunun hükümlerinden herhangi birinin değiştirilmesi veya kaldırılması, Millî Birlik Komitesi Üyelerinin beşte birinin teklifi üzerine beşte dördünün oyu ile mümkündür.

Teşkilâtı Esasiye Kanununun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddesinde değişiklik yapılması hiç bir suretle teklif dahi edilemez.

Madde 25

Millî Birlik Komitesince çıkarılan geçici kanunlar, yeni Anayasa’ya göre kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisince kaldırılmadıkça yürürlükte kalır.

Madde 26

Bu kanun, 27 Mayıs 1960 tarihinden itibaren yürürlüktedir.

Millî Birlik Komitesince Ve Bakanlar Kurulunca 27 Mayıs 1960 gününden başlayarak bu geçici kanunun yayınlanması tarihine kadar çıkarılmış olan kararnameler ve alınmış olan karar ve tedbirler muteber
ve mer’idir.

Madde 27

Bu Kanunu Millî Birlik Komitesi yürütür.

12/6/1960

Mahmut Şerafettin Dikerdem

0
Mahmut Dikerdem

Mahmut Şerafettin Dikerdem, 6 Ocak 1916 tarihinde İstanbul’da doğdu ve 3 Ekim 1993’te yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Gazeteci ve yazar Mehmet Ali Birand’ın dayısıdır.

Diplomatik Görevleri 
Yazın Hayatı ve Eserleri 

1960’tan sonra “Mehmet Bora”, “Mahmud Ferhad” adlarıyla YönÖncü ve Forum gibi gazete ve dergilerinde yazdı.

1976’dan başlayarak PolitikaMilliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde güncel dış sorunlara ilişkin yazıları çıktı.

“Ortadoğu’da Devrim Yılları: Bir Büyükelçinin Anıları“, “Türkiye Barış Derneği Davası: Sorgular – Savunmalar”, “Hariciye Çarkı”, “Direnenler: Barışın Savunmasıdır” isimi eserleri bulunmaktadır.

Hakkında, “Barış Elçisi Dikerdem” ve “Barışın Büyükelçisi: Mahmut Dikerdem” isimleri ile kitaplar yazılmıştır.

Barış Derneği ve Yargılanması 

Dikerdem, 1972 yılında kurulan ve 1977’de “nükleer silahların yasaklanması ve tüm askeri ittifakların kaldırılması” talebiyle kamuoyunun karşısına çıkan Barış Derneğinin Kurucu Başkanlığını üstlendi. Barış Derneği 1979 yılında Sovyetler Birliği’nin ve diğer sosyalist ülkelerin Soğuk Savaş döneminde barış ve silahsızlanma politikasında önemli rol üstlenenle Dünya Barış Konseyine üye oldu.

12 Eylül darbesinin ardından, İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından, 23 Şubat 1982 tarihinde, Barış Derneği’nin 44 yöneticisi ile birlikte hakkında tutuklama kararı verildi ve cezaevinde işkence gördü. 17 Mayıs 1982 tarihinde hakkında iddianame düzenlendi ve Türkiye Barış Derneği Davası açıldı. İddianamede, derneğin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği taraftarı olduğu, Türkiye’deki düzene ve bu düzeni sağlayan ittifaklara, NATO’ya karşı olduğu, mevcut düzeni yıkarak yerine Marksist bir düzen getirmeyi amaçladığı ileri sürülerek sanıkların Türk Ceza Kanununun 141 ve 142. maddelerine göre cezalandırılması istendi. İstanbul Barosu önceki başkanlarından Orhan Ali Apaydın ile birlikte yıllarca yargılandı ve hüküm giydi. Karar daha sonra bozuldu. Barış Derneği Davası sanıklarından olan CHP Adana Milletvekili İsmail Hakki Öztorun yargılama devam etmekte iken 20 Haziran 1986’da hayatını kaybetti. Sanıklardan, İstanbul Barosu eski Başkanı Orhan Adli Apaydın ise 28 Şubat 1986 tarihinde yaşamını yitirdi. Dava sonunda tüm sanıklar beraat etti.

1982 yılında İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesindeki duruşmada yargıçlara şu şekilde seslenmesi ile tarihe geçti: “İçtenlikle inanıyorum ki, beni yetiştiren ve her şeyimi ona borçlu olduğum halkıma yaşamım boyunca mütevazı bir hizmette bulunabilmişsem; bunu otuz yedi yıllık mesleki görevimden çok, üç buçuk yıllık Barış Derneği Başkanlığı’nda yerine getirebildim.”

Hariciye Çarkı : Anılar / Mahmut Dikerdem

“Mahmut Dikerdem’in anıları Hariciyeyi anlamak için paha biçilmez bir kaynak. Türkiye’nin dış politikasına ve Hariciye mesleğine eleştirel bakabilen bir gözün anlattıkları, bugüne kadar bakanların ve elçilerin anıları dışında büyük ölçüde gizli bir kutu olarak kalan Hariciyeyi anlamak için çok kıymetli. Devletin kurumlar ve kadrolar bütünü olduğu düşünülürse Türkiye Cumhuriyeti devletinin dış politikasını yürütenlerin öncelikleri, meslek alışkanlıkları, akıl yürütme biçimleri özellikle önem taşıyor. Dikerdem’in anıları bugüne kadar Hariciyecilerin yazdığı anılar arasında bu açıdan en tatmin edici olanı dersek abartmış olmayız.

Marksist bir Hariciyecinin nasıl olup da Türkiye Cumhuriyeti’ni dışarıda temsil eden en yüksek kademeye, büyükelçiliğe terfi edebildiği ve bu kritik görevi uzun yıllar sürdürebildiği kitabın bize sordurduğu soruların başında geliyor.”  Doç. Dr. Cangül Örnek (Arka Kapak Yazısı)

6 Ocak – Hukuk Takvimi

0
6 Ocak – Hukuk Takvimi
1850
Alman sosyal demokrat teorisyen ve politikacı Eduard Bernstein doğdu. (Ölümü: 18 Aralık 1932) Reformizm ve sosyalist revizyonizmin kurucusudur. Marksizmi revize ve modernize etmek için çalışmalarda bulundu. İngiliz Fabianizminden ve Kant’ın felsefesinden etkilendi. Sınıf savaşının mevcut olmadığını savundu ve sosyalizme barışçıl bir şeklide geçmenin mümkün olduğunu belirten ampirik bir eleştiri geliştirdi. Genellikle modern sosyal demokrasinin kurucu figürlerinden biri olarak tanımlandı.
1852
Fransız eğitimci ve mucit Louis Braille yaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Ocak 1809) Görme engelli olan Louis Braille, görme engelliler için dünya çapında okuma ve yazmada kullanılan “körler alfabesi” sistemini icat etti. Braille alfabesi, 1’den 6’ya kadar belli bir düzen içinde sıralanmış kabartmalı noktaları parmaklarla üstünden geçerek okunan bir alfabedir. Özel karakterler içeren Asya dilleri dışında hemen her dile uyarlandı.
1862
ABD Başkanı Abraham Lincoln, Minnesota’daki Sioux isyanına katılarak tutuklanan 303 Kızılderiliden, 39’unun asılmasına karar verdi, idamlar 26 Aralık’ta infaz edildi.
1874
Hukukçu ve siyasetçi Robert Emmett Bledsoe Baylor yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Mayıs 1793) Amcası Jesse Bledsoe’nun yanında hukuk okudu ve Kentucky’de avukatlık yaptı. İstifa edip Alabama’ya taşındı ve orada avukatlık yaparken siyasi kariyerinede devam etti. 1824’te Alabama Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Din bilimi okudu, vaaz için yetkilendirildi ve törenle papaz unvanı verildi. Teksas’a taşındı ve Teksas’ın yüksek mahkemesine hakim olarak seçildi. 1845’te tasarlanan Teksas Eyalet anayasasının kurultay üyeliğinde bulundu. 25 yıl bölge yargıçlığı yaptı. Baylor Üniversitesi’nin kurucu ortağı oldu.
1883
Lübnan kökenli Amerikalı felsefi denemeci, şair ve ressam Halil Cibran doğdu.
1912
Fransız filozof ve sosyolog Jacques Ellul dünyaya geldi. (6 Ocak 1912 – 19 Mayıs 1994) Bordeaux Üniversitesi’nde kıdemli tarih ve kurum sosyolojisi profesörlüğü yapmıştır. Kariyeri boyunca 60’tan fazla kitap ve 600’dan fazla makale yayınlamıştır. Eserlerinin çoğu propaganda, teknolojinin toplum üzerindeki etkisi ve din ile politikanın etkileşimini konu almaktadır.
1919
Mahmut Şerafettin Dikerdem, 6 Ocak 1916 tarihinde İstanbul’da doğdu ve 3 Ekim 1993’te yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Gazeteci ve yazar Mehmet Ali Birand’ın dayısıdır. Dikerdem, 1935 yılında Galatasaray Lisesinden ve 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1942 yılında Cenevre’de devletler hukuku alanında doktorasını tamamladı.
1919
ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Ekim 1858) Hukuk öğrenimi görmek üzere Columbia Üniversitesi’ne girdi ama ilgisini çekmediği için bir süre sonra okulu bıraktı. 1881’de, 23 yaşındayken, New York Eyalet Meclisi’ne Cumhuriyetçi Üye olarak girdi. ABD Kamu Hizmetleri Komisyonu üyeliğinde bulundu. New York Kenti Polis Memurları Kurulu’nun başkanlığını yaptı. Küba’nın bağımsızlığını kazanmasında İspanya’ya karşı savaşta rol aldı. 14 Eylül 1901 yılında henüz 42 yaşında iken başkanlığa geldi ve Amerikan tarihinin o döneme kadarki en genç devlet başkanı oldu. 1906’da Rus-Japon Savaşı’na arabuluculuk yaparak son verdirdiği için Nobel Barış Ödülü aldı.
1922
İrlanda, İngiliz-İrlanda Antlaşması’dan bir yıl sonra, 6 Ocak 1922’de Birleşik Krallık’tan tam bağımsızlığa kavuştu.
1924
Yazar Hafız İbrahim Efendi İstiklal Mahkemesi tarafından bir sene hapse mahkum edildi. Hafız İbrahim Efendi İslamiyette Ahlak ve Kadınlarda Tesettür adlı broşürde irtica propagandası yapmakla suçlandı.
1926
Türkiye’nin ilk iç ve dış istihbarat örgütü, Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti kuruldu. Teşkilat daha önce Teşkîlât-ı Mahsûsa (1911-1918), Karakol Cemiyeti (1919-1920) ve Mim Mim Grubu (1920-1923) olarak faaliyet gösterdi. 1926 – 1965 arasına Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti olarak faaliyet gösterdikten sonra MİT Müsteşarlığı olarak bugünkü kurumsal yapısına kavuştu.
1927
İstanbul liman şirketi ile mavnacılar arasındaki anlaşmazlığa polis müdahale etti. Polislerden dördü yaralandı. Gözaltına alınan 300 mavnacıdan 34’ü tutuklandı.
1929
Hukukçu ve Afganistan’ın üçüncü devlet başkanı Babrak Karmal doğdu. (Ölümü: 3 Aralık 1996) Kabil Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1951’de üniversitenin öğrenci birliğinde eylemci oldu. Marksist siyasal faaliyetlere karışması nedeniyle beş yıl boyunca hapis yattı. 1965’te yapılan bir kongrede yirmi sekiz kurucu üye arasındaydı ve Kabil’de Afganistan Demokratik Halk Partisi’ni kurdu. Partinin genel sekreterliğine getirildi. 1965’ten 1973’e kadar bu partiye hizmet etti. Prag’a büyükelçi olarak atandı. Sovyetler tarafından Afgan hükümetinin yeni lideri olarak yerleştirildi.
1929
Yugoslavya Kralı I. Aleksandar, parlamentoyu feshetti ve ülkede askeri diktatörlük kurdu.
1937
Türkiye, 1927’de imzalanan Türkiye-Suriye iyi komşuluk sözleşmesini feshetti.
1938
Fransa ve Almanya dostluk anlaşması imzaladı.
1950
Birleşik Krallık, Çin’in Komünist Hükûmetini tanıdı.
1961
Milli Birlik Komitesi, 147 öğretim üyesinin üniversiteye dönmesi ile ilgili tasarıyı gündeminden çıkardı.
1961
Kurucu Meclis ilk toplantısını yaptı.
1964
Kölelik, Köle Ticareti, Köleliğe Benzer Uygulama ve Geleneklerin Ortadan Kaldırılmasına dair Ek Sözleşme, Türkiye tarafından 6 Ocak 1964 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 27 Aralık 1963 tarihinde kabul edilen 361 numaralı kanun ile kabul edildi. Birleşmiş Milletler tarafından 7 Eylül 1956 tarihinde kabul edildi.
1969
Hukukçu, avukat, siyaset adamı, Bilal Uçar doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. İstanbul’da bulunduğu yıllarda basın yayın alanında çalıştı. 1997 yılından sonra Denizli’de serbest avukatlık yaptı. 2001 yılında AK Parti’nin kuruluş çalışmalarında aktif şekilde yer aldı. Parti kuruluşundan 2007 yılına kadar AK Parti Denizli İl yönetiminde Başkan Yardımcılığı, 2007-2011 yılları arasında İl Başkanlığı görevini yürüttü. Adalet Komisyonu Üyeliği, haberleşme özgürlüğüne ve özel hayatın gizliliğine yönelik ihlallerin tespiti ve önlenmesine ilişkin tedbirlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Üyeliği ve Türkiye-Malta Parlamentolararası Dostluk Grubu Kurucu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 7 Ocak 2016 tarihinde Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcılığı görevine atandı.
1969
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni (ODTÜ) ziyaret eden Amerikan Büyükelçisi Robert Komer’in makam otomobili öğrenciler tarafından yakıldı.
1971
Hindistan, Pakistan’dan bağımsızlığını ilan eden Bangladeş Demokratik Cumhuriyeti’ni tanıdığını açıkladı. Pakistan Hindistan’la bütün diplomatik ilişkilerini kesti.
1977
Dev-Genç İstanbul Başkanı Paşa Güven yakalandı. İstanbul Yurtsever Devrimci Gençlik  Derneği kapatıldı ve 39 kişi gözaltına alındı.
1977
Polonyalı avukat, eğitimci ve insan hakları aktivisti Adam Piotr Bodnar dünyaya geldi. 15 Nisan 2021’de Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla görevden alınana kadar 2015’ten itibaren Polonya Vatandaş Hakları Ombudsmanı olarak görev yaptı.
1980
Türkiye Emekçi Partisi (TEP) Genel Başkanı Mihri Belli tutuklandı.
1980
Adam öldürmekten hükümlü 3 “ülkücü” mahkûm Yozgat Cezaevi’nden firar etti.
1981
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davasında, gözaltında tutulan ve aralarında Genel Başkan Kemal Nebioğlu’nun da bulunduğu 39 kişiden 15’i tutuklandı.
1982
TBB Başkan Yardımcısı Avukat Gülçin Çaylıgil ve bir avukatın 46 sanığı temsilen katıldığı DİSK Davası’nda, duruşma savcısını red ve yargıç Süleyman Takkeci’nin çekilmesi taleplerini içeren dilekçeler reddedildi.
1983
MGK yönetimi sona erdi. Konsey, çıkardığı son yasayla “Kendi dönemlerini kötüleyen ya da küçük düşüren her türlü yazılı ve sözlü beyanı” yasakladı.
1983
10 kişi Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı. Vatandaşlıktan çıkarılanların arasında Yılmaz Güney ve Cem Karaca da vardı.
1983
Bölücülük iddiasıyla yargılanan Yazar Osman Şahin’in 1,5 yıllık hapis cezası Yargıtay’ca onaylandı.
1983
Aralarında Yılmaz Güney ve Cem Karaca’nın da olduğu 10 yurttaş Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı.
1984
Adalet bakanlığı cezaevlerinde 74.946 tutuklu ve hükümlü olduğunu açıkladı.
1984
Türk Parasını Koruma Kanunu‘nda yapılan değişiklikle, döviz taşımak suç olmaktan çıkarıldı.
1994
İnterstar televizyonunun siyasi reklam yasağına uymayacağını açıklaması üzerine Yüksek Seçim Kurulu, İnterstar televizyonunun yayınını 5 gün süreyle durdurdu.
1997
Tarikat kisvesi altında bazı kadınlarla evlilik dışı ilişki kurduğu iddia edilen Ali Kalkancı, Fadime Şahin adlı kadının ihbarı üzerine gözaltına alındı.
1998
Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in yerine Ahmet Necdet Sezer seçildi. 28 Eylül 1998 tarihine kadar görevde kaldı.
2000
Dört kişiye ait ölüm cezasının yerine getirilmesine dair iki ayrı Başbakanlık tezkeresi TBMM Başkanlığı’na sunuldu. TBMM’de bekleyen idam dosyalarının sayısı 39’a, idam hükümlülerinin sayısı ise 57’ye yükseldi.
2001
Fazilet Partisi (FP) Rize Milletvekili Mehmet Bekaroğlu, Sincan F Tipi Cezaevi gözlemlerini İnsan Hakları Komisyonu’na sundu ve alt komisyon üyeliğinden çekildi. Rapor;  mahkumların hemen hepsinde darp izi mevcut olduğunu tespit etti. Mahkumlar, bu yaraların operasyonlarda, nakillerde ve cezaevinde gördükleri işkence sonucu olduğunu ifade ettiler.
2005
ABD’de siyah karşıtı ırkçı örgüt Klu Klux Klan üyesi Edgar Ray Killen 41 yıl önce üç siyah genç siyah hakları savunucusunun öldürülmesinden sorumlu olduğu gerekçesiyle tutuklandı. 1964’te siyah seçmenleri oy kullanmaya teşvik eden üç genç Klu Klux Klan üyelerince dövülerek öldürülmüş, olay daha sonra “Missisippi Burning” (Mississippi Yanıyor) filmine konu olmuştu.
2007
Bir grup aydın, F tipi cezaevlerinde tecridin kaldırılması için girdiği ölüm orucunun 278.gününde Avukat Behiç Aşçı’yı ziyaret etti.
2012
Genelkurmay Eski Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, örgüt yöneticiliği ile cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs suçlarından tutuklandı. Başbuğ, tutuklanan ilk Genelkurmay Başkanı oldu.
2012
Atanamayan Öğretmenler Platformu kurucularından Şafak Bay, kanser nedeniyle hayatını kaybettikten beş ay sonra, katıldığı bir basın açıklaması nedeniyle  ’Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet ettiği’ gerekçesiyle Elazığ 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nce 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Şafak Bay’ın ağabeyi Deniz Bay, kardeşinin ölümünün ardından hapis cezası almasının zoruna gittiğini ve tüm aileyi çok üzdüğünü söyledi. Anne Meryem Bay, “Mahkemeden gelen bu hapis cezası bizi ikinci kez yıktı. Şafak’tan geriye bana bir tek mezarı kaldı. Şimdi hapis cezası verenler ne yapacaklar? Gelsinler mezarını ablukaya alsınlar. Ben de 2.5 sene gitmem. Uzaktan izlerim oğlumun mezarını” diye konuştu.
2014
Genelkurmay Askeri Savcılığı, Roboski katliamını “kaçınılamayacak bir hata” olarak değerlendirerek dosya hakkında “Takipsizlik” kararı verdi.
2014
Sincan’dan Aliağa Şakran Cezaevi’ne nakledilen çocuk mahkumların, darp ve bir dizi işkenceye maruz kaldıkları açıklandı.
2017
Venezuelalı avukat ve siyasetçi Octavio Lepage yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Kasım 1923) Venezuela Merkez Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü.
2018
Hukukçu ve Maryland’den ABD kongresine seçilen ilk Cumhuriyetçi kadın Marjorie Sewell Holt yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Eylül 1920) Florida Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1949’da Florida barosuna, 1962’de Maryland barosuna kabul edildi. Başkan Ronald Reagan tarafından Silah Kontrolü ve Silahsızlanma Genel Danışma Komitesi üyeliğine aday gösterildi. 3 Ocak 1973’ten 3 Ocak 1987’ye kadar Maryland’in 4. kongre bölgesini temsil etti.
2020
Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Michael G. Fitzpatrick yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Haziran 1963) St. Thomas Üniversitesi ve Dickinson Hukuk Yüksek Okulu‘nda eğitim gördü. Dickinson Uluslararası Hukuk Dergisi’ne işletme müdürü olarak atandı. Pennsylvania ve New Jersey’de hukuk pratiğine kabul edildi. Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyetçi Parti üyesi olarak 2005- 2007 ve 2011 – 2017 yıllarında Pensilvanya 8. Bölgeyi temsilen Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde delege olarak görev aldı.
2021
Amerika Birleşik Devletleri’nde 46. başkan Joe Biden’in başkanlığının tescilleneceği gün kongre binasında kaos çıktı, 4 kişi hayatını kaybetti. Eski Başkan Trump tarafından kışkırtılan bir kalabalık ABD kongre binasını bastı. 231 yıllık tarihinde ABD kongresi ilk kez bir iç ayaklanmadan dolayı saldırıya uğradı. Cumhuriyetçilerin itirazına rağmen Demokratlar tarafından hazırlanan, 6 Ocak Kongre baskınının soruşturulması amacıyla özel komite kurulmasını öngören yasa tasarısı, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nda oylandı.
2023
Tayvanlı hukukçu ve diplomat Shen Lyu-shun yaşamını yitirdi. (12 Kasım 1949 – 6 Ocak 2023),

6 Ocak – Hukuk Takvimi

Kurucu Meclis

0
Kurucu Meclis

Kurucu Meclis, bir devletin, eyaletin ya da siyasal birliğin anayasasını hazırlamak veya mevcut anayasasını esaslı surette tadil etmek amacıyla, yasama organından farklı ve genellikle münhasıran bu görev için ihdas edilen; demokratik meşruiyetini halkın doğrudan veya dolaylı iradesinden yahut hukuki ve/veya siyasi uzlaşı süreçlerinden temin eden özel bir temsil organıdır. Kurucu meclisin üyeleri seçim, atama, kura veya bu usullerin bir arada uygulanması suretiyle belirlenebilmektedir. Meclisin yetkileri, görev süresi ve çalışma usulleri, kurucu iradenin niteliği ile içinde bulunulan siyasal bağlama göre değişiklik arz edebilmektedir. Dünyadaki örnekleri farklılıklar arz etmektedir ve tek tip bir uygulama bulunmamaktadır. Kurucu meclis, geniş katılımlı bir toplumsal mutabakat zemininde anayasal düzenin temel çerçevesini oluşturmak amacıyla hareket etmekte ve görevini tamamladıktan sonra prensip olarak kendiliğinden feshedilmektedir. Türkiye’de ve dünyada, yeni anayasa yapmak yahut mevcut anayasalarda köklü değişiklikler yapmak için kurucu meclis oluşturulması gerekip gerekmediği sıklıkla tartışılmaktadır. Ancak prensip olarak anayasa değişikliklerinin   mevcut anayasaların belirlemiş olduğu esaslara göre yapılacağı açıktır.

Kurucu Meclis Örnekleri 

Türkiye’de 1960 darbesi sonrası kurulan ve Temsilciler Meclisi ile Milli Birlik Komitesi’nden oluşan Kurucu Meclis, 1961 Anayasası’nı hazırlamış, hazırlanan 1961 Anayasası referandumdan kabul oyu çıkması üzerine uygulamaya geçmiştir. 12 Eylül Askeri Darbesinin ardından kurulan dikta rejimi tarafından Kurucu Meclis Hakkında Kanun 29 Haziran 1981’de düzenlenerek Resmi Gazetede yayınlanmış, yeni 1982 Anayasası bu kurul tarafından hazırlanmıştır. Ancak her iki darbe sonrası kurulan bu heyetlerin demokratik olup olmadıkları ve Kurucu Meclis olarak kabul edilip edilemeyeceği halen tartışmalıdır. 1921, 1924 Anayasaları ise doğrudan görevdeki parlamento tarafından hazırlanmıştır.

  • Avustralya: 1891, 1897, 1973 ve 1998 yıllarında dört anayasa konvansiyonu toplanmıştır.

  • Bangladeş: 1972’de bağımsızlık sonrası toplanarak anayasayı bir yıldan kısa sürede hazırlamıştır.

  • Şili: 2021’de seçilen 155 üyeli meclis, cinsiyet eşitliği ve yerli temsil kotasıyla yeni anayasa taslağı hazırlamıştır.

  • Kosta Rika: 1948 iç savaşının ardından seçilen meclis mevcut anayasayı hazırlamıştır. Anayasa, sağlıklı ve doğal bir çevrede yaşama hakkını kabul etmiştir. 

  • Danimarka: Kurucu Meclis 1848’de toplanarak 1849’da mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişi sağlayan anayasayı hazırlamıştır. Meclisteki 158 sandalyeden 114’ü seçimle göreve gelmiş, 44’ü ise Kral tarafından atanmıştır.

  • Avrupa Birliği: 2001’de Avrupa Anayasası taslağını hazırlayan Avrupa Konvansiyonu, üye ülkelerde reddedilince uygulanamamıştır. AB Anayasa taslağı kamuya açık bir şekilde oldukça geniş katılımlı bir şekilde Şubat 2002-Temmuz 2003 tarihleri arasında tartışılmış, 29 Ekim 2004 tarihinde üye ülkeler tarafından imzalanmıştır

  • Fransa: 1789’da Ulusal Kurucu Meclis, devrim döneminde yeni anayasayı hazırlamıştır.

  • Almanya: 1948’de Batı Almanya Ulusal Kurucu Meclisi, Federal Cumhuriyet’in Temel Yasası’nı hazırlamıştır.

  • İzlanda: 2010’da seçilen anayasa meclisi, referandumda kabul gören ancak parlamento tarafından onaylanmayan taslağı hazırlamıştır.

  • İrlanda: 2011’de anayasa değişikliklerini değerlendirmek üzere özel meclis kurulmuştur.

  • Hindistan: 1946’da seçilen kurucu meclis, 1949’da kabul edilen ve 1950’de yürürlüğe giren anayasayı yapmıştır. Hindistan Kurucu Meclisi, Hindistan Anayasası’nı oluşturmak üzere kısmen seçilmiş, kısmen de atanmış bir organdır.

  • Endonezya: 1955’te seçilen anayasa meclisi, 1959’da uzlaşma sağlanamadan feshedilmiştir.

  • İtalya: 1946’da monarşiden cumhuriyete geçişle birlikte seçilen meclis 1947’de anayasayı kabul etmiştir. 

  • Meksika: 19. ve 20. yüzyıllarda çeşitli dönemlerde toplanan kurucu kongreler, 1824, 1857 ve 1917 anayasalarını hazırlamıştır.

  • Nepal: İki kez seçilen kurucu meclis, son olarak 2015’te federal sistemi getiren anayasayı kabul etmiştir.

  • Polonya: 1788–1792 arasındaki Büyük Sejm, 3 Mayıs 1791 Anayasası’nı hazırlamıştır.

  • Filipinler: 1898, 1935, 1971 ve 1986’da farklı anayasalar hazırlayan kurucu kongreler toplanmıştır.

  • Rusya: 1917 Ekim Devrimi sonrası kurulan meclis, Bolşevikler tarafından kısa sürede dağıtılmıştır.

  • Sri Lanka: 2016’da parlamentonun onayıyla yeni anayasa taslağı hazırlamak üzere anayasa meclisi kurulmuştur. 

1961 kurucu Meclise ilişkin gazete haberi

Türkiye Adalet Akademisi

1
Türkiye Adalet Akademisi

23/7/2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu ile kurulan Türkiye Adalet Akademisi 703 sayılı KHK ile 2018 yılında kapatılmıştır. Türkiye Adalet Akademisi, 34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım süreci çerçevesinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyumu sağlamak üzere, adalet alanında eğitim ve diğer bazı görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununun 23.07.2003 tarihinde kabul edilmesi ile kurulmuştur. Kurum, tüzel kişiliğe sahiptir ve bilimsel, idari ve mali özerklik prensibi ile çalışmaktadır. 

Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi ise, 15.06.1985 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile kurulmuştur.  Merkez, adli ve idari yargı hakim ve savcı adaylarının yetiştirilmelerini sağlamak üzere Ankara’da Adalet Bakanlığına bağlı olarak kurulmuş; 4954 sayılı Kanun ile Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi, Türkiye Adalet Akademisi bünyesinde Eğitim Merkezine dönüştürülmüştür.

Akademinin Amacı ve Misyonu 

Kurum, amacını hukuk ve adalet alanında uygulayıcılara verdiği eğitimle ulusal ve uluslararası düzeyde model alınan, özgün, saygın ve yenilikçi bir kurum olarak; hukuka ve insan haklarına bağlı, tarafsız, bağımsız, hür vicdanıyla karar veren, meslek etik ilkelerini benimseyen ve uygulayan, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte hakim ve savcılar yetiştirmek olarak açıklamaktadır.

Hukuk ve adalet eğitimi alanında ulusal ve uluslararası gelişmeleri takip etmek, bilimsel araştırma ve çalışmalar yapmak, eğitim faaliyetlerinin standart ve kalitesinin artırılmasına yönelik stratejik hedefler belirlemek, bu amaçla kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde projeler ve uygulamalar geliştirmek kurumun diğer amaçlarıdır. Bu çerçevede çok sayıda kitap ve dergiyi yayına hazırlamaktadır.

Türkiye Adalet Akademisinin İlke ve Değerleri
  • İnsan haklarına ve temel hürriyetlere saygılı olmak.
  • Evrensel değerlere ve farklılıklara saygılı olmak.
  • Toplumsal değerler ile ihtiyaçların farkında olmak.
  • Etik değerlere bağlı olmak.
  • Akademik özgürlük anlayışı ile araştırma ve geliştirme faaliyetlerine önem vermek.
  • Katılımcı, etkin, kaliteli ve çözüm odaklı hizmet sunmak.
  • Kaynakları etkin ve verimli kullanmak, liyakate önem vermek.
  • Şeffaf, ulaşılabilir ve hesap verebilir olmak.

Adalet Akademisi Kurumsal Şeması

Türkiye Adalet Akademisi Faaliyetleri 

Akademi, eğitim faaliyetleri, danışmanlık ve yardım hizmetleri, inceleme, araştırma ve yayın hizmetleri, dokümantasyon hizmetleri, meslek öncesi ve staj gibi alanlarda faaliyetler yürütmekte; Türk ve İslam dünyası  ile ilişkiler geliştirmekte; Ortadoğu ve Afrika’daki ülkelerle diyalog kurmakta; İslam ülkelerinde görev yapan hakim ve savcılara Türkiye’de uygulanan UYAP sisteminin aktarılması çalışmaları yapmaktadır.

Adalet Akademisi, yüksek lisans ve doktora eğitimi yaptırabilecek fonksiyona ulaşmayı hedeflemekte, Hakim ve Cumhuriyet Savcıları ile adaylarının yabancı dil eğitimlerini vermekte, yargı mensuplarına uzmanlık eğitimleri vermekte ve kişisel gelişim eğitimleri düzenlemektedir.

Adalet Akademisi Kütüphanesi

Adalet Akademisi Kütüphanesi 

Türkiye Adalet Akademisi Kütüphanesinde kitap mevcudu 22.000’in üzerindedir. Bu kitaplardan 13.000 adedi hukuk kitapları, 9.000 adedi ise kamu yönetimi, iktisat,  felsefe, sosyoloji,  tarih, iletişim ve kişisel gelişim alanındaki kitaplardır.

Raoul Wallenberg İnsan Hakları Enstitüsü tarafından kütüphaneye insan hakları ile ilgili 5.000 adet kitap bağışı yapılacağı açıklanmıştır. Ayrıca, elektronik kütüphane uygulamasına geçilmesi için çalışmalar devam etmektedir.

Adalet Akademisi Tarafından Çıkarılan Yayınlar 

Law and Justice Review 14. Sayı

Law and Justice Review

Law and Justice Review yılda iki kez yayımlanan uluslararası hakemli bir dergidir. Dergide Almanca, Fransızca ve İngilizce makaleler yayımlanmaktadır. Dergi, ASOS, EBSCO ve ULAKBİM veri tabanlarında taranmaktadır. Yayımlandığı aylar Haziran ve Aralık aylarıdır.

Akademi Dergisi 11. Sayı

Türkiye Adalet Akademisi Dergisi

Türkiye Adalet Akademisi Dergisi Hakemli bir dergidir ve dergide Türkçe ulusal hakemli makaleler yayımlanmaktadır. Dergiye gönderilen yazıların daha önce bir başka yayın organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekmektedir. Hukuk ve adalet alanını ilgilendiren konularda, üç ayda bir basılı ve elektronik ortamda yayımlanan dergi ULAKBİM, EBSCO ve ASOS veri tabanlarında taranmaktadır. Derginin yayımlandığı aylar, Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarıdır. Akademi Dergisi Mayıs 2018 tarihine kadar 33 sayıya ulaşmıştır.

Akademi & Kürsü Dergisi

Akademi & Kürsü Dergisi

Akademi & Kürsü Dergisi Ocak 2018 itibari ile 3. Sayısını basmış süreli yayındır. Akademi & Kültür Dergisi, Türkiye Adalet Akademisi tarafından yılda iki kez yayınlanmaktadır. Dergide mesleki konulara yer verilmektedir. Dergiye gönderilen yazı ve görseller için herhangi bir telif ücreti ödenmemektedir.

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisinde hukuk, adalet, adli bilimler, yargı, yönetim, devlet ve sosyal bilimler konularında yabancı dilde yazılmış hakemli ve hakemsiz makaleler ile yüksek mahkeme kararları ve mevzuat hükümlerinin çevirilerine yer verilmektedir. Dergiye gönderilen çevirilerin daha önce bir başka yayın organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekir. Yabancı dillerden Türkçeye çevrilen mahkeme kararları ve hukuk alanındaki makalelerin yer aldığı dergi üç ayda bir, basılı ve elektronik ortamda yayımlanmaktadır. Derginin yayımlandığı aylar Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarıdır.

Human Rights Review 13. Sayı

Human Rights Review

Human Rights Review yılda iki kez yayımlanan uluslararası hakemli bir dergidir. İnsan hakları alanında İngilizce, Fransızca, Almanca ve diğer yabancı dillerde yazılan makalelerin yer aldığı, altı ayda bir basılı ve elektronik ortamda yayımlanan, hakemli dergi; ASOS ve EBSCO veri tabanlarında taranmaktadır. Yayımlandığı aylar Haziran ve Aralık aylarıdır.

Adres: Ahlatlıbel Mah., Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz Bulvarı, 06095, Çankaya/ANKARA

Telefon: 0 (312) 489 81 80 (Santral)

Faks: 0 (312) 489 81 01 (İdarî Bina)

Faks: 0 (312) 489 81 18 (Eğitim Merkezi)

E-posta: taa@taa.gov.tr 

Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü

0

Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, Yazar Alper Kaya tarafından kaleme alınarak 2024 yılında Karakarga Yayınları tarafından okuyucuya sunulmuştur. 

Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü: Kitabın Tanıtım Yazısı

Scotland Yard’ın aslında bir birimin değil; Büyük Londra’daki bütün polislik faaliyetlerinden sorumlu olan Metropolitan Police Service teşkilatının karargâhının ismi olduğunu hiç duymuş muydunuz?

Popüler kurgu eserlerinde karşılaştığımızın aksine, Interpol memurlarının suç soruşturmalarında aktif bir görev alamayacağını biliyor muydunuz?

Peki hangi ülkede bir savcının öldürülmesinin ardından istihbarat birimi kapatılmış ve yeni bir istihbarat birimi kurulmuştur?

Bu ve bunlara benzer pek çok bilginin yanı sıra beyaz yaka suçları, bilişim suçları, kilitli oda polisiyeleri ve mali suçlar gibi suç edebiyatının alt türlerine derinlemesine bir yolculuğa hazır mısınız? Suç Edebiyatı Terimleri Sözlüğü; en çok kullanılan zehir türlerinden 550’yi aşkın kitaptan oluşan dev bir okuma listesine kadar hem yazarlara hem de meraklı okurlara rehberlik edecek. Bu sözlük, suç edebiyatını yeniden keşfetmek isteyen herkesin başucu kitabı olmaya aday!

Yazar Alper Kaya Hakkında 

1990 yılında Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü’nü animasyon sinemasında filmsel zaman kurgusu üzerine yazdığı lisans teziyle başarıyla bitirdi.

2010 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden “Yılın Spor Köşe Yazısı Övgü Ödülü”ne layık görüldü Böylece, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin ödüle layık gördüğü en genç gazeteci oldu.

On dört romanı, sinema ve polisiye üzerine üç araştırma kitabı yayımlandı; on dört kolektif kitapta yer aldı. Türkiye’nin yapay zekâ destekli ilk çizgi romanına ve ilk müzik albümüne imza attı.

Halen, 2024 yılında yayın hayatına başlayan SUÇÜSTÜ Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yapmaktadır.

Yazar, kendisi gibi yazar olan eşi Gizem Şimşek Kaya, iki kaplumbağaları ve altı kedileri ile birlikte İstanbul’da yaşamaktadır.

Arusha Deklarasyonu

0
Arusha Deklarasyonu(WCO Revised Arusha Declaration), Dünya Gümrük Örgütü tarafından 1993 yılında kabul edilmiş ve 2003 yılında revize edilmiştir.
Arusha Deklarasyonu‘nda kabul edilen, yolsuzlukların ve diğer etik olmayan uygulamaların azaltılması konusundaki temel prensipler, ilgili herkes tarafından uyulması beklenen temel kurallardır.
Arusha Bildirgesi, Gümrük idarelerinin dürüstlükle ilgili diğer uluslararası yükümlülüklere uyumunu sağlamayı amaçlamakta, yolsuzluğu yok etmeyi ve dürüstlüğü ön plana çıkarmayı hedeflemektedir. Yolsuzluğa karşı mücadeleyi bir reform politikası olarak benimsemekte ve bunu bir öncelik olarak kabul etmektedir.

Arusha Deklarasyonu

1. Liderlik ve Sorumluluk
Yolsuzluğun önlenmesinde asıl sorumluluk gümrüklerin başındakiler ve yetkili yönetim takımına aittir.
2. Düzenleyici Çerçeve
Gümrük hukuku, düzenlemeler, idari yönergeler ve prosedürlerin ahenkleştirmeli ve basitleştirilmeli böylece gümrük formaliteleri kanunsuzluklar olmadan yürütülmeli.
3. Şeffaflık
 Gümrük alıcıları en yüksek seviyede tahmin edilebilirlik ve kesinliği hak  etmektedir. Gümrük hukuku, düzenlemeleri, prosedürleri ve idari yönergeleri açık olmalı, aynı zamanda bunlar ulaşılabilir ve standart uygulanabilir olmalıdır
4. Otomasyon
 Gümrük fonksiyonlarının otomasyonu ve bilgisayara uyarlaması  etkinliği ve verimliliği artıracak aynı zamanda çok sayıda yolsuzluk fırsatını ortadan kaldıracaktır.
5. Reform ve Modernleşme
Yolsuzluk çağdışı ve verimsiz uygulamalarla birlikte  olmaktadır. Kolaylaştırıcı ödemeler ve rüşvette böyle ortamlarda ortaya çıkmaktadır.
6. Denetleme ve Soruşturma
Gümrüklerde yolsuzlukların önlemesi ve kontrolü uygun  gözlemleme, iç kontrol programları, iç ve dış denetleme ve soruşturma programları ile adli kavuşturma sistemiyle mümkündür.
7. Yürütme Kodu
Etkili bir dürüstlük programı gümrük personelini beklenen  davranışlara hazırlama üzerine olmalıdır
8. Moral ve Kurumsal Kültür: Yolsuzluk genellikle moral değerlerin düşük olduğu ve  çalışanların kurumlarıyla övünç duymadıkları ortamlarda meydana gelmektedir.
9. İnsan Kaynakları Yönetimi
Gümrüklerde İKY uygulaması, politikası ve prosedürleri  yolsuzlukların önlenmesi konusunda temel bir rol oynamaktadır.
10. Özel Sektörle İlişkiler
Gümrük yönetimleri özel sektörle şeffaf ve verimli ilişkiler  geliştirmelidir. İstemci gruplar problemin tanımlanması ve çözümü konusunda her seviyede teşvik edilmelidir.

Prof. Dr. Mehmet İlhan Ulusan

0
Prof. Dr. Mehmet İlhan Ulusan

Prof. Dr. Mehmet İlhan Ulusan, 1946 yılında İstanbul’da doğmuş, 1965 yılında Alman Lisesi’ni, 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir.

20.12.1969 tarihinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Medeni Hukuk Asistanı olarak atanmış, 1976 yılında “Medeni Hukukta Fedakârlığın Denkleştirilmesi İlkesi ve Uygulama Alanı” adlı doktora tezinin kabulü ile “Hukuk Doktoru” unvanını kazanmıştır.

1982 yılı Mart ayında “İyiniyetli Sebepsiz Zenginleşenin İade Borcunun Sınırlanması Sorunu” adlı doçentlik tezini tamamlamış ve 05.11.1982 tarihinde doçent olmuş; 1988 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalında profesör unvanını elde etmiştir.

Ulusan, 1973–1974 yıllarında Federal Almanya’da Bonn Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, 1979–1980 yıllarında Avusturya’da Viyana Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim ve öğretim faaliyetleri ile bilimsel inceleme ve araştırmalarda bulunuştur.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde dersler vermiştir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 2000 yılında emekli olan ULUSAN, aynı yıl İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinde kurucu öğretim üyesi olarak yer almış, Özel Hukuk Bölüm Başkanlığı, Fakülte ve Üniversite Yönetim Kurulu Üyeliği, Üniversite Senato Üyeliği görevlerini uzun yıllar sürdürmüştür.

2005-2009 tarihleri arasında İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. 2012 yılından itibaren Fikri Haklar Uygulama ve Araştırma Merkezi (FİHAMER) Müdürlüğü görevini üstlenmiştir.

Aldığı Ödüller, Eserleri ve Sivil Toplum Çalışmaları 

Prof. Dr. ULUSAN 1970 yılında, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Seminer Yarışması ikincilik ödülü almıştır. 15.03.2013 tarihinde ise “Avusturya Cumhuriyeti Birinci Derece Bilim ve Sanat Nişanı (Ehrenkreuz für Wissenschaft und Kunst erster Klasse) kendisine törenle takdim edilmiştir.

İstanbul Barosuna kayıtlı avukattır.

Türkiye İş Bankası İstanbul Bölge Hukuk Müşavirliğinde görev yapmış, iki yıl süreyle “Türk Ekonomik Hukuk Araştırmaları Vakfı”nda başkan olarak çalışmıştır.

“Uluslararası Karşılaştırmalı Hukuk Akademisi (International Academy of Comparative Law)”, ”Türk Alman Hukukçular Derneği” ve “Alman Liseliler Kültür ve Eğitim Vakfı (ALKEV) üyesidir.

Türkçe ve Almanca yazılmış ve basılmış çok sayıda eseri vardır. Bu eserlerin hemen tamamına atıfta bulunulmuştur. Uzun yıllar boyunca yürüttüğü idari ve eğitim-öğretim faaliyetleri çerçevesinde yaptığı bilimsel yayınların yanı sıra çok sayıda doktora ve yüksek lisans tez danışmanlıklarını yürütmüş, organize ettiği ulusal ve uluslar arası yayınların editörlüğünü yapmıştır.

1980 yılından itibaren başta İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi olmak üzere Viyana Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile belirli aralıklarla düzenlenen Hukuk Haftalarının gerçekleştirilmesinde, yürütülmesinde ve sürdürülmesinde düzenleyici olarak etkin görevler üstlenmiştir.

Prof. Dr. M. İlhan Ulusan’a Armağan Cilt III

Medeni Hukukta Fedakarlığın Denkleştirilmesi İlkesi ve Uygulama Alanı
Sorumluluk Hukuku, medeni Hukukun en canlı alanlarından birini oluşturmaktadır. Hızlı endüstrileşme evrimi, çağımızı sarsabilecek denli geniş boyutlara ulaşan çevre sorunları bu canlılığı ve gelişmeyi sağlayan etkenlerden sadece bir kaçıdır. Bu ve benzer etmenler hukuk uygulamasını ve öğretisini yeni arayışlara yöneltmiş ve sonuç olarak yeni sorumluluk ilkeleri doğmuş, eskilerinde de önemli değişiklikler ve gelişmeler meydana gelmiştir.

İşte doktora tezi olarak ele alınan bu araştırmanın konusunu oluşturan fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesi de doğan yeni gereksinimleri karşılamak, zaman içinde gittikçe karmaşık bir görünüm kazanan çıkar çatışmalarına düzenlemek amacıyla, söz konusu yeni arayışların ürünü olarak doğmuş ve yaygın bir uygulama alanına kavuşabilmiştir.

Kitabın Konu Başlıkları
Tarihçe ve Çeşitli Ülke Topluluklarına Toplu Bakış
Fedakarlığın Denkleştirilmesi İsteminin Yasal Görünüm Biçimleri
Medeni Hukukta Fedakarlığın Denkleştirilmesi İsteminin Genişletilmesi
Medeni Hukukta Fedakarlığın Denkleştirilmesi İlkesinin Zaman İçinde Gelişimine İlişkin Bazı Kısa Bilgiler

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

0
Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi, 2011 yılında yayına başlamıştır. Adalet Bakanlığına bağlı Türkiye Adalet Akademisi tarafından yayınlanmakta olan dergide, yabancı dillerden Türkçeye çevrilen mahkeme kararları ve hukuk alanındaki makaleler yer almaktadır. Dergi 6 ayda bir, basılı ve elektronik ortamda yayımlanmaktadır. Derginin 25. sayısı 2018 yılı Aralık ayında yayınlanmıştır.

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisinde hukuk, adalet, adli bilimler, yargı, yönetim, devlet ve sosyal bilimler konularında yabancı dilde yazılmış hakemli ve hakemsiz makaleler ile yüksek mahkeme kararları ve mevzuat hükümlerinin çevirilerine yer verilmektedir.

Dergiye gönderilen çevirilerin daha önce bir başka yayın organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekir. Çeviri makalelerin yayınlanabilmesi için; söz konusu makalenin yazarından, makalesinin Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmasına izin verdiğini gösteren yazının yanı sıra, makalenin Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmasına izin verdiğini gösteren izin yazılarının Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı Hakim ve Savcı Eğitim Merkezi Enformasyon Şubesine ulaştırılması gerekmektedir. Yazarlara ve hakemlere “Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca Ödenecek Teklif ve İşlenme Ücretleri Hakkında Yönetmelik” hükümleri kapsamında hesaplanan ücretin 1.5 katı tutarında çeviri ücreti ödenmektedir.

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi 1. Sayı

Türkiye Adalet Akademisi

Ahlatlıbel Mh., Incek Şht. Savcı Mehmet Selim Kiraz Blv, 06800

Çankaya/Ankara

Tel: 312. 489 81 80

Faks: 312. 489 81 01

E-posta: taa@adalet.gov.tr

Web: www.taa.gov.tr

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi – 25. Sayı

Türkiye Adalet Akademisi Hakkında

23/7/2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu ile kurulan Türkiye Adalet Akademisi 703 sayılı KHK ile 2018 yılında kapatılmıştır. Türkiye Adalet Akademisi, 34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım süreci çerçevesinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyumu sağlamak üzere, adalet alanında eğitim ve diğer bazı görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununun 23.07.2003 tarihinde kabul edilmesi ile kurulmuştur. Kurum, tüzel kişiliğe sahiptir ve bilimsel, idari ve mali özerklik prensibi ile çalışmaktadır.

Türkiye Adalet Akademisinin İlke ve Değerleri
  • İnsan haklarına ve temel hürriyetlere saygılı olmak.
  • Evrensel değerlere ve farklılıklara saygılı olmak.
  • Toplumsal değerler ile ihtiyaçların farkında olmak.
  • Etik değerlere bağlı olmak.
  • Akademik özgürlük anlayışı ile araştırma ve geliştirme faaliyetlerine önem vermek.
  • Katılımcı, etkin, kaliteli ve çözüm odaklı hizmet sunmak.
  • Kaynakları etkin ve verimli kullanmak, liyakate önem vermek.
  • Şeffaf, ulaşılabilir ve hesap verebilir olmak.

Sinema Sektörü Meslek Birlikleri

0

Sinema Sektörü Meslek Birlikleri, Sinema Eserleri Sahipleri alanında faaliyet göstermektedir. Türkiye’de 2018 yılı itibari ile kurulmuş 10 meslek birliği bu alanda faaliyette bulunmaktadır.

1. BSB (BSB Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği)

Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB), 1997 yılı Mart ayında yapılan Ulusal Konferans ile örgütlenme sürecine girmiş, Sivil bir platform olarak yola çıkmış Kültür Bakanlığı tarafından onaylanmış meslek birliğidir. Üniversite öğretim üyeleri; TRT ve özel televizyonların belgeselcileri; şirket sahibi olarak belgesel çalışmalar gerçekleştirenler; piyasada serbest olarak çalışanlar ve ilgili fakültelerin öğrencilerinden oluşan geniş bir üye ve gönüllü yelpazesi bulunmaktadır. Türkiye’de Belgesel Sinema’nın kuramsal altyapısını oluşturmak ve bu konudaki çalışmaları desteklemek- çoğaltmak, uygulama ile teori arasındaki bağı güçlendirmek amacıyla, “Belgesel Sinema” adlı yıllık dergiyi yayınlamaktadır.

Kuruluş Tarihi:29.12.1999
Adresi : Ergenekon Cad. N:10 Ahmet Bey Plaza K:7
Pangaltı Şişli İSTANBUL
Telefon :0 212 245 89 58 – 0 212 245 90 96
Faks:0 212 245 89 58
Web Adresi: www.bsb.org.tr

 

2. SESAM (Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği)

Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği merkezi İstanbul’da olmak üzere  kurulmuştur.  Üyeleri arasında önde gelen birçok sinema şirketi ve yapımcı bulunmaktadır. Amacı “ görsel” , görsel- işitsel “  sunumlar taşıyan filmler, sinematografik eserler, Sinema, Video, TV Filmleri, bilgisayar ve internet ortamı filmleri, dizi filmler, öğretici, teknik,bilimsel,tanıtım, eğlence, canlandırma mahiyetli filmler, kısa ve uzun metrajlı filmler, sinematografik eser mahiyetindeki reklam filmleri ve/ veya klipler, güncel filmler, tespit edildiği materyale bakılmaksızın, elektronik veya mekanik veya benzeri ve sair araçlarla gösterilebilen veya izlenebilen, hülasa, film şeridi, video bant, disk, disket, video cd, lazer disk, dijital kayıt, bilgisayar ortamı, (v.b.)  hangi taşıyıcı  ortama  ve kayıt formatına tespit  edilmiş veya edilecek olursa olsun ve hangi tekniklerle sunulursa sunulsun , yasaya göre “ sinema eseri “  veya sinematografik eser” sayılacak her türlü eserin eser sahipleri ve / veya  mali hak sahiplerinin ortak çıkarlarını korumak, kollamak, haklarını  izlemek, haklarının idaresini, alınacak tazminat ve telif ücretlerinin tahsili ile hak sahiplerine  dağıtımını sağlamaktır.

Kuruluş Tarihi:08.05.1986
Adresi    :Ergenekon Cad. Ahmetbey Plaza No: 10 Pangaltı/İstanbul
Telefon :0.212.247 57 08
Faks: 0.212.247 57 03
Web Adresi: www.se-sam.org

 

3. SETEM (Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği)

SETEM-Sinema ve Televizyon Eseri sahipleri Meslek Birliği 16 Nisan 2003 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığının izni ile kurulmuş meslek birliğidir.

Kuruluş Tarihi : 16.04.2003
Adresi : Ergenekon Cad. Ahmetbey Plaza No: 10 Kat:5/6/7/8 Pangaltı/İstanbul
Telefon : 0.212.230 15 08 – 0 212 230 15 95
Fax: 0 212 230 15 95
Web Adresi: www.setem.org.tr

 

4. SİNEBİR (Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği)

Meslek Birliği, ”Fikir ve Sanat Eseri Sahipleri ile Bağlantılı Hak Sahipleri Meslek Birlikleri ve Federasyonları Hakkında Tüzük’ün 7 inci maddesi uyarınca “sinema eserleri” alanında faaliyet göstermektedir. Birlik idari ve mali yönden Bakanlığın denetimine tabidir.

Kuruluş Tarihi : 30.10.2006
Adresi : Ergenekon Cad. Ahmetbey Plaza No: 10 Pangaltı/İstanbul
Telefon: 0554 380 57 77
Faks :0 212 247 39 12
Web Adresi: www.sinebir.org.tr

 

5. FİYAB (Film Yapımcıları Meslek Birliği)

FİYAB, 23 Ağustos 2005 tarihinde 28 kurucu üye ile kurulmuştur. FİYAB çalışmalarını Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak yürütmektedir. Amacı Türkiye’deki film yapımcılarını bir araya getirmek ve bu birliktelik sayesinde Türk sinema sektörünün gelişimini ve uluslararası platformda üst düzeye taşınmasını sağlamak olarak açıklanmıştır. Birlik, film yapımcılarının ortak çıkarlarını korumak, haklarını izlemek, kanunla tanınmış hakların idaresini ve takibini, alınacak ücretlerin tahsilini ve hak sahiplerine dağıtımını sağlamak, film yapımcılarının gelişmesini ve kamuoyu tarafından tanınmasını sağlamak ve yapım tekniklerini geliştirmek için faaliyet göstermektedir. FİYAB 400 civarında üyeye sahiptir. .

Kuruluş Tarihi : 19.08.2005
Adresi : Atatürk Bulvarı Ata Apt. No.231/10 Kavaklıdere / ANKARA
Telefon : 0.312. 467 43 14 (pbx)
Faks: 0 312 467 43 37
Web Adresi: www.fiyab.org.tr

 

6. SE-YAP (Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği)

SE-YAP (Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği), filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren film yapımcılarının ortak çıkarlarını korumak,  kollamak, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunuyla tanınmış hakların idaresini ve takibini yürütmek, alınacak tazminat ve telif ücretlerinin tahsiliyle hak sahiplerine dağıtımını sağlamak amacıyla 2007 yılında kurulmuştur. SE-YAP, yapımcılık mesleğinin kamuoyu tarafından tanınması ve gelişmesi hedefi doğrultusunda faaliyetlerde bulunmaktadır. SE-YAP (Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği) AGICOA ve FIAPF üyesidir. SE-YAP hem AGICOA vasıtasıyla Avrupa ve Amerika’daki yeniden iletim teliflerinin toplanmasında hem de yurt içinde oteller, kablo, uydu ve dijital yayın platformlarında yeniden iletim teliflerinin toplanmasında çalışmalar yapmaktadır.

Kuruluş Tarihi : 25.05.2007
Adresi : Sinema Meslek Birlikleri Merkezi Ergenekon Cad. Ahmetbey Plaza
No:10 Kat: 6 Harbiye Şişli İstanbul
Telefon: 0 212 246 33 22
Faks: 0 212 246 33 28
Web Adresi:www.se-yap.org.tr

 

7. TESİYAP (Televizyon ve Sinema Filmi Yapımcıları Derneği)

TESİYAP 2003 yılında kurulmuştur. Yapımcı meslek birlikleri arasında kurulmuş olan ilk yapımcı meslek birliğidir. Televizyon ve Sinema Filmi Yapımcıları Birliği, ülke televizyon endüstrisi film üretiminin yüzde yüze yakınını üreten ve 15.000 bölümün üzerinde sinematografik televizyon ürünü repertuvarı olan bir üye portföyüne sahiptir. Televizyon ve film endüstrisine katkıda bulunan toplulukların haklarını desteklemek amacıyla kurulan birlik, film endüstrisi içinde mesleki stratejiler belirlemek, vizyon koymak ve fikri mülkiyet hukuku sistemini güçlendirmek için akademik ve sektörel çalışmalar yapmaktadır.

Kuruluş Tarihi : 23.06.2003
Adresi :Sinema Meslek Birlikleri Merkezi Ergenekon Cad. Ahmetbey Plaza
No:10 Kat: 5-6-7-8 Harbiye Şişli İstanbul
Telefon: 0 212 247 36 02 – 0 212 247 39 02
Faks :0 212 247 39 12
Web Adresi: www.tesiyap.com

 

8. BİROY (Sinema Oyuncuları Meslek Birliği)

BIROY Sinema ve Dizi Oyuncuları Meslek Birliği, görsel ve işitsel alanlarda oyuncuların telif hakkini takip etmek, toplamak ve dağıtmak üzere 2009 yılında kurulmuş olan meslek birliğidir. BİROY’un amaçları; her türden Sinema, Video, TV,  Dizi, Bilgisayar ve İnternet ortamı filmleri, Reklam, kısa veya uzun metrajlı filmler, her nevi bedii, ilmi, öğretici, teknik ve bilimsel filmler ve bunlarla sınırlı olmaksızın, formatına, süresine ve tekniğine bakılmaksızın her türden sinematografik sinema eserleri ve/veya yapımlarında yer alan Oyuncuların ortak çıkarlarını korumak, kollamak, 5846 sayılı Kanun ile tanınmış hakların idaresini ve takibini, alınacak tazminat ve telif ücretlerinin tahsili ile hak sahiplerine dağıtımını sağlamaktır.

Kuruluş Tarihi : 07.10.2009
Adresi: Ergenekon Cad. Ahmetbey Plaza No: 10 Kat:5/6/7/8 Pangaltı/İstanbul
Telefon :0212 343 1680
Faks : 0212 343 1679
Web Adresi: www.biroy.org

 

9. ASİTEM (Anadolu Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği)

ASİTEM “Anadolu Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği”, Fikir ve Sanat Eseri Sahipleri ile Bağlantılı Hak Sahipleri Meslek Birlikleri ve Federasyonları Hakkında Tüzük”ün 7 nci maddesi uyarınca Sinema Eserleri Sahipleri alanında faaliyet göstermektedir.

Kuruluş Tarihi : 29.02.2012
Adresi : 1594/1 Sokak Kızılata Sitesi No:17 Kat:4 D:10 Bayraklı /İZMİR
Telefon: 0232 348 48 98
Fax No: 0 232 332 05 08
Web Adresi: http://www.asitem.org.tr/

 

10. SENARİSTBİR (Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği)

Eser sahibi meslek birliklerinin senaristlerin haklarını savunacak alt yapıda ve donanımda bir birlik kurma iddiasıyla kurulan birlik, senaryo ve diyalog yazarlarının kendi meslek birliklerini oluşturmuştur. Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliğinin kısa adı SENARİSTBİR’dir. Senaryo ve diyalog yazarlarının, yasal zorluklar nedeniyle sendikalaşmaları mümkün olmadığından bu meslek birliği kurulmuştur. Birlik, çalışma koşulları, tip sözleşmeler ve taban ücretlerinin belirlenmesi; üretim sonrası hak edilen telif bedellerinin alınabilmesi; bunların takibi, tahsili ve dağıtımı için mesleki örgütlenme yapmaktadır.ye ihtiyaç vardı. Senaristbir işte bu yüzden kuruldu.

Adresi: Ergenekon Cad. Ahmet Bey Plaza No:10 Kat:7 Pangaltı-Şişli/İstanbul
Telefon : 0212 232 53 85
Faks : 0212 232 53 86
Web Adresi: https://www.senaristbir.com/

 

Hukuk Eğitimi Alan ABD Başkanları

0

Hukuk Eğitimi Alan ABD Başkanları

Amerika Birleşik Devletleri 1776 yılında kurulmuştur. ABD Anayasası kabul edilmiş, ülkenin ilk devlet başkanı George Washington olmuştur. Bazı başkanlar birden fazla görev yapmıştır.

ABD’nin kuruluşundan 2024 yılına kadar 46 başkan görev yapmış, bu başkanlardan 24’ü hukuk eğitimi almıştır.

En çok görev yapan başkan, hukukçu başkanlarından Franklin Delano Roosevelt’tir. Seçimleri dört defa kazanmıştır. FDR, iki dönemden fazla görev yapan tek başkandır.

Bazı başkanların hukuk eğitimi yarım kalmıştır. George W. Bush hukuk fakültesine kabul edilmemiştir. Ayrıca Bush, Bush, ABD Yüksek Mahkemesi’nin seçimler hakkında verdiği karar ile başkan ilan olmuştur. 

İlk dönem başkanların teknik hukuk eğitiminden geçmese bile felsefe, hukuk ve siyaset bilimi ile yakından ilgilendikleri görülmektedir.

Son başkan Joe Biden da hukuk mezunudur.

Başkan

Görev Yılları

John Adams
21 Nisan 1789 – 4 Mart 1797
Thomas Jefferson
4 Mart 1801-4 Mart 1809
James Monroe
2 Nisan 1811 – 4 Mart 1817
John Quincy Adams
22 Eylül 1817 – 4 Mart 1825
4 Mart 1825 – 4 Mart 1829
Martin Van Buren
4 Mart 1833 – 4 Mart 1837
John Tyler
4 Nisan 1841 – 4 Mart 1845
Franklin Pierce
4 Mart 1853 – 4 Mart 1857
James Buchanan
10 Mart 1845 – 7 Mart 1849
Abraham Lincoln
4 Mart 1861 – 15 Nisan 1865
James Abram Garfield
4 Mart 1881 – 19 Eylül 1881
Chester A.Arthur
19 Eylül 1881 – 4 Mart 1885
19 Eylül 1881 – 4 Mart 1881
Rutherford B. Hayes
4 Mart 1877 – 4 Mart 1881
Grover Cleveland
4 Mart 1885 – 4 Mart 1889
4 Mart 1893 – 4 Mart 1897
Benjamin Harrison
4 Mart 1889 – 4 Mart 1893
William McKinley
4 Mart 1897 – 14 Eylül 1901
Theodore Roosevelt
14 Eylül 1901 – 4 Mart 1909
William Howard Taft
4 Mart 1909 – 4 Mart 1913
Thomas Woodrow Wilson
4 Mart 1913 – 4 Mart 1921
Calvin Coolidge
2 Ağustos 1923 – 4 Mart 1929
Franklin D. Roosevelt
4 Mart 1933 – 12 Nisan 1945
Harry S. Truman
12 Nisan 1945 – 20 Ocak 1953
Richard Nixon
20 Ocak 1969 – 9 Ağustos 1974
Gerald Ford
9 Ağustos 1974 – 20 Ocak 1977
Bill Clinton
20 Ocak 1993 – 20 Ocak 2001
Barack Obama
20 Ocak 2009 – 20 Ocak 2017
Joe Biden 20 Ocak 2021 – 20 Ocak 2025

Harvard Hukuk mezunları Barack ve Michelle Obama

İlk Dilekçe Kanunu

0
Dilekçe Hakkı
Dilekçe Hakkı

İlk Dilekçe Kanunu, “Türk vatandaşlarının Türkiye Büyük Millet Meclisine dilekçeyle başvurmaları ve dilekçelerin incelenmesi ile karara bağlanmasının düzenlenmesine dair Kanun” adıyla 26 Aralık 1962 tarihinde kabul edilmiş ve Resmî Gazetenin 5 Ocak 1963  tarihli sayısında yayınlanmıştır. Kanun, Dilekçe Hakkını düzenleyen ilk yasal düzenlemedir.

1961 Anayasası döneminde çıkarılan bu kanunun ardından, 1984 yılında Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun düzenlenmiş ve dilekçe hakkını garanti altına alan kanunun geleneğini devam ettirmiştir.

İlk Dilekçe Kanunu

MADDE 1

Türk vatandaşlarının Millet Meclisi Başkanlığına tek başlarına veya toplu halde gönderdikleri dilekçeler, Türkiye Büyük Millet Mecüisi Dilekçe Karma Komisyonunda incelenir. Bu Karma Komisyon, her toplantı yılı başınla, Cumhuriyet Senatosunca kendi üyeleri arasından seçilecek yedi üye ile Millet Meclisince milletvekilleri arasından seçilecek onsekiz üyeden kuruludur.

Karma Komisyona her Meclisteki siyasi parti gruplarından ve siyasi parti grupu mensubu olmıyanlardan seçilecek olanların teshitinde, bunların o Meclisteki sayılarının yüzde onarı esastır.

Bu esasa göre, her Mecliste hangi siyasi parti gruplarından ve siyasi parti grupu üyesi olmıyanlardan ne kadar aday gösterileceği, önceden, o Meclisin İçtüzüğüne göre yetkili organ tarafından aynı İçtüzükte gösterilen komisyonların seçimine dair kuralların uygulanması suretiyle yapılır.

Bu Karma Komisyon üyeliği, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosunun diğer karma komisyon ve komisyonları üyeliğiyle bağdaşamaz; geçici nitelikteki komisyonları üyeliğiyle bağdaşabilir.

Dilekçelerin Kaydedilmesi 

Anayasanın 82. Maddesi uyarınca, vatandaşların gerek şahıslarına ve gerek kamuya aidolarak, kanunlara ve tüzüklere aykırı gördükleri hususlar ile bir hakkın hak sahibine tanınmaması veya ihmale uğraması hakkında gönderiılen dilekçeler ve dilekçe mahiyetindeki telgraflar, Dilekçe Karma Komisyonu Müdürlüğünce, üzerlerine bir sayı konup özel bir deftere kaydedilir ve dilekçe sahibi veya sahiplerine bir alındı varakası gönderilir.

Dilekçelerin kabul şartlan
MADDE 3

Dilekçelerde, sahibi veya sahiplerinin imzası bulunmak, iş ve unvanı gösterilmek ve sahiplerinden en az birinin ikametgâhı belirtilmek gerekir.

Dilekçelerin bir Cumhuriyet Senatosu üyesi veya milletvekili eliyle verilmesi de mümkündür.

Bu takdirde, o üye, dilekçenin kendi vasıtasiyle verildiğini dilekçeye kaydedederek bu kaydın altını imzalar.

Başkanlık Divanı
MADDE 4

Dilekçe Karma Komisyonu Başkanlık Divanı, bir başkan, bir başkanvekili, iki sözcü ile iki kâtipten kurulur. Başkan ve başkanvekili, Karma Komisyona aynı Meclis tarafından seçilmiş olan üyeler arasından seçilemezler. îki sözcüden biri ile iki kâtipten biri, Karma Komisyona Cumhuriyet Senatosu tarafından seçilmiş olan üyeler arasından seçilirler. Başkanlık Divanı seçimi, Karma Komisyon üye tamsayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla yapılır.

Dilekçelerin Başkanlık Divanınca incelenmesi
MADDE 5

Dilekçe Karma Komisyonu Başkanlık Divanı, Karma Komisyona gelen dilekçeleri, icabında ilgili bakanlığın da görüşünü almak veya bir temsilcisini çağırmak suretiyle inceliyerek

I – Dilekçe,

a) Adlî, idari veya askerî kaza mercilerinden birinin veya Uyuşmazlık Mabkemesinin veyahut Anayasa Mahkemesinin kararına konu olan; veya

b) Yukardaki (a) fıkrasında bahis konusu kaza mercilerinden birinde incelenmekte olan; veya

c) Halli, yukardaki (a) fıkrasında zikredilen kaza mercilerinden birinin kararına bağlı bulunan hususlardan şikâyete dairse; veya

d) Kanun teklif veya tasarısına konu olmayı gerektiriyorsa, dilekçenin görüşülemiyeceğini;

II – Dilekçe, son kararı almaya yetkili – Yüksek Hakimler Kurulu dâhil olmak üzere – bir idari merci tarafından henüz kesin bir karara bağlanmamış bir hususa aitse, dilekçe sahibi veya sahiplerine, Karma Komisyonca yapılabilecek bir işlem olmadığı ve yetkili idari mercie başvurması lüzumunun bildirilmesi gerektiğini karara bağlar.

III – Karma Komisyon Başkanlık Divanı, bu maddede bahis konusu kararlarını, dilekçenin sahip ve sahiplerini, iş ve unvanlariyle ikametgâhlarını, tarihini, kayıt tarihi ve sayısını ve konusunu gösteren bir cetvele geçirerek her hafta başında Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine dağıtır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden birinin, bu cetvelde gösterilen Başkanlık Divanı kararma cetvelin dağıtım tarihinden itibaren on gün içinde yazıyla itiraz etmemesi takdirinde, Başkanlık Divanı karan kesinlesir ve dilekçe sahip veya sahiplerine yazıyla bildirilir.

Dilekçelerin Karma Komisyonca incelenmesi
MADDE 6

Karma Komisyon Başkanlık Divanının 5 nci maddenin I ve II nci bendleri dışında gördüğü dilekçeler ile aynı maddenin zikri geçen bendleri gereğince karara bağladığı dilekçelerden süresi içinde itiraza uğrayanlar, Karma Komisyon Genel Kuruluna sevk edilir.

Karma Komisyon Genel Kurulu, kendisine sevk edilen dilekçeleri^ ilk önce, karar konusu olup olamayacakları noktasından 5 nci maddenin I ve II nci bendleri gereğince inceliyerek bu hususu karara bağlar.

Karma Komisyon Genel Kurulu, karar konusu olabileceğini kararlaştırdığı dilekçeleri, lüzum gördüğü takdirde, ilgili bakanlıktan gereken bilgiyi aldıktan sonra, esas bakımından inceliyerek karara bağlar. Bu kararın birer sureti ilgili bakanlığa veya bakanlıklara, birer sureti de dilekçe sahip veya sahiplerine ve dilekçe bir Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi eliyle verilmişse, o üyeye gönderilir.

T. B. M.M. üyelerine dilekçeler hakkında dağıtılan cetvel
MADDE 7

Karma Komisyon Başkanlık D vanı, her hafta, Karma Komisyon Genel Kurulunca alman kararları, 5 nci maddenin III ncü bendinde bahis konusu cetveldeki bilgilerin yer aldığı bir cetvel halinde bütün Cumhuriyet Sena’osu üyeleriyle milletvekillerinle ve bakanlara dağıtır. Bu cetvelde, Karma Komisyon Genel Kurulunun kararının ve gerekirse, gerekçesinin tam metni yayınlama

Bakanlıkların temsili
MADDE 8.

Dilekçe Karma Komisyonu Genel Kurulunda, Karma Komisyonca lüzum görülürse, görüşülen dilekçe ile ilgili bakanlık veya bakanlıklar temsilcileri hazır bulunur.

Karma Komisyon Genel Kurulu kararlarına itiraz
MADDE 9

Türkiye Büyük Millet Meclisinin her üyesi, 6 nci maddede bahis konusu cetvelin dağıtılması gününden itibaren otuz gün içinde, Dilekçe Karma Komisyonu Genel Kurulunun kararına, gerekçe göstererek yazıyla itiraz edebilir. Bu itirazlar, Dilekçe Karma Komisyonu Başkanlığına verilir. Bu süre içinde itirazda bulunulmamışsa, dilekçe hakkındaki karar kesinleşir.

Karma Komisyon Genel Kurulu, o dilekçe için, itiraz tarihinden itibaren otuz gün içinde bir rapor düzenliyerek Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına sunar,

Cumhuriyet Senatosunun alacağı karar, yenilen Karma Komisyon Genel Kurulunda görüşülür ve Karıma Komisyon, bu konudaki raporunu, Cumhuriyet Senatosunun kararı tarihinden itibaren yedi gün içinde, Millet Meclisi Başkanlığına sunar. Millet Meclisinin kararı kesindir.

Karma Komisyon, raporunu, Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi Genel kurullarında kendisi savunur. Raporun savunulmasında uygulanan kurallar, ilgili Meclisin İçtüzüğünün koyduğu kurallardır. Rapor, Meclisler Genel Kurullarında sadece bir defa görüşülür. Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi Genel Kurullarında bu konuda karar verilmeden önce, ilgili bakan veya bakanlar veyahut gönderecekleri yüksek dereceli memurlar dinlenir, Bu raporlar, itiraz sahibinin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sıfatı kalkmış veya Millet Meclisi dönemi sona ermiş olsa bile, Yasama Meclislerinde görüşülür; ancak, Millet Meclisi döneminin sona ermiş bulunması takdirinde, Karma Komisyonun yeni bir rapor hazırlaması gereklidir.

Bu madde hükümleri gereğince kesinleşen kararlar, 6 nci maddenin 3 ncü fıkrası uyarınca, ilgililere ve ilgili bakanlık veya bakanlıklara bildirilir.

Sürelerin işlememesi hali
MADDE 10

Yasama Meclislerinin tatili veya ara vermesi sırasında, 5 ve 9 ncu maddelerde bahis konusu süreler işlemez; ancak, tatil veya ara verme sırasında Dilekçe Karma Komisyon çalışmaktaysa, 5 nci maddedeki süre işlemeye devam eder.

Kaza mercilerinde -incelenen ve bu mercilerde harar konusu olan dilekçeler
MADDE 11

Dilekçe Karma Komisyonuna gelmesinden sonra hakkında inceleme ve görüşmelerin devam ettiği bir dilekçenin konusu, bu devre sırasında adlî, idari veya askerî kasa mercilerine, Uyuşmazlık Mahkemesine veya Anayasa Mahkemesine aksetmişse, bu dilekçe hakkındaki işlemler derhal durdurulur ve durum 6 nci maddenin 3 ncü fıkrası uyarınca ilgililere ve ilgili bakanlık veya bakanlıklara bildirilir.

Konuları, adlî, idari veya askerî mahkemelerce, Uyuşmazlık Mahkemesince veya Anayasa Mahkemesince karara bağlanan dilekçeler hakkındaki işlemler derhal durdurulur ve dimim 1 nci fıkrada gösterilen şekilde ilgililere bildirilir.

Dilekçeler hakkındaki kesin kararların sonucu
MADDE 12

Bakanlar, 9 ncu madde gereğince kesinleşen kararlar hakkında yaptıkları işlemi, aynı maddenin son fıkrası uyarınca kendilerine yapılan bildiri tarihinden itibaren altmış gün içinde, Karma Komisyon Başkanlığına yazıyla bildirirler. Bu bildiriler, 7 nci maddede bahis konusu cetvelde ayrı bir kısımda yayınlanmakla beraber, Karma Komisyon Genel Kurulu, bunlardan gerekli gördüklerinin Yasama Meclislerinde görüşülmesini istiyebilir. Bu takdirde, Karma Komisyon, kendi görüşünü belirten bir rapor hazırlıyarak Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına sunar.

Karma Komisyonun bu istekte bulunması takdirinde, 9 ncu maddenin 3, 4 ve 5 nci fıkraları hükümleri uygulanır.

İlgili bakanlık 1 nci fıkra uyarınca yapması gereken bildiriyi yapmadığı takdirde de, aynı fıkra hükümleri uygulanır.

Özel af dilekçeleri
MADDE 13

Kesinleşmiş cezalann hafifletilmesi veya kaldırılması hakkındaki dilekçeler, ancak hükümlülerin kendileri, dördüncü dereceye kadar (bu derece dâhil) kan ve sıhrî hısımları, kanuni mümessilleri veya vekilleri tarafından verilebilir. Vekilin avukat olması şart değildir.

Bir özel af dilekçesinin Karma Komisyonca dikkate alınacak değerde görülmesi takdirinde, Karma Komisyon, bir özel af kanunu tasarısı hazırlıyarak Mîllet Meclisi Başkanlığına sunar. Bu tasarı Anayasanın 92 nci maddesi gereğince muamele görür.

Millet Meclisi Başkanının yetkileri
MADDE 14

Millet Meclisi Başkanı ve Başkanlık Divanı, Millet Meclisi İçtüzüğü gereğince komisyonlarla ilgili olarak haiz olduğu yetkileri, Dilekçe Karma Komisyonu için de haizdir.

İlga edilen komisyonlar ve geçici İçtüzük maddeleri
MADDE 15

Anayasanın 3 ncü geçici maddesi gereğince Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisinde uygulanan Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1956 tarihli Dahilî Nizamnamesi uyarınca her iki Mecliste kurulmuş olan Dilekçe komisyonları kaldırılmıştır.

Zikri geçen İçtüzüğün 50, 51, 52, 58, 54, 55, 56, 57, 58 ve 59 ncu maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır.

İlk Karma Komisyonun seçimi
GEÇİCİ MADDE

Bu kanunun yayımı tarihinden itibaren onbeş gün içinde birinci maddede derpiş edilen Karma Komisyonun seçimi her iki Yasama Meclisinde tamamlanır.

Bu kanunun yayımı Türkiye Büyük Millet Meclisinin tatil zamanına rastlarsa, seçim, tatilin sona ermesinden itibaren aynı süre içinde yapılır.

Bu kanunun yürürlüğe girmesi

MADDE 16

Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Bu kanunun yürütülmesi
MADDE 17

Bu kanun Türkiye Büyük Millet Meclisince yürütülür,
4 Ocak 1963

Konrad Hermann Josef Adenauer

0

Konrad Hermann Josef Adenauer 5 Ocak  1876’da, Köln’de dünyaya geldi. (Ölümü: 19 Nisan 1967)

Freiburg, Münih  ve Bonn’da Hukuk ve Ekonomi Politikası tahsili gördü. Hukuk alanında
doktora yaptı. Daha sonra Köln’de stajyer hakim olarak çalıştı. Köln Eyalet mahkemesinde yardımcı hakim olarak görev aldı.

1906’da Köln Belediye Meclisi üyesi oldu. 1917’de Almanya’nın en genç Belediye Başkanı oldu ve Köln Belediye Başkanlığına seçildi. 16 yıl boyunca bu görevi sürdürdü. 13 Mart 1933 yılında Nasyonal-sosyalistler tarafından Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırıldı. Kısa bir süre hapiste kaldı.

İşçi ve Asker Kurulu tarafından disiplin görevlisi olarak atandı. 1946’da yeni kurulan CDU’nun ilk başkanı seçildi ve 1966 yılına kadar da bu görevde kaldı. 1949’da Alman Federal Meclisi üyesi oldu ve 1966 yılına kadar bu görevini sürdürdü. 15 Eylül 1949 – 16 Ekim 1963 tarihlerinde Federal Almanya Cumhuriyeti’nin ilk şansölyesi olarak görev yaptı. Hristiyan-sosyal, muhafazakar ve liberal gelenekleri birleştirerek CDU’yu 20. yüzyılda Almanya’nın en başarılı partisi olması için temellendirdi.

Batılı devletlerle diplomatik ilişkileri yeniden kurma ve uluslararası organizasyonlara üye olma hakkı tanıyan Petersberg anlaşmasını imzaladı.

Konrad Adenauer 4 Ocak 1954 tarihli Time Dergisi kapağında

1963’te De Gaulle ile Paris’te Alman-Fransız İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. Onlarca yıl süren Fransız-Alman düşmanlığından sonra iki ülke arasında ilk anlaşmayı yapan devlet adamı oldu. Fransa ile kurulan dostluk Avrupa Birliği’nin temellerini oluşturdu.  9 Mayıs 1950’de Schuman Deklarasyonu ve Mart 1957’de imzalanan Avrupa Ekonomik Topluluğu Antlaşması ile başlatılan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun savunucusu oldu. Almanlar tarafından “Yaşlı Adam” lakabı takılan Adenauer’in ismi, Almanya’nın yeniden yapılanması, dış politika açısından Atlantik ötesi değerler topluluğu ile bütünleşme, Avrupa’nın birleşmesi ve sosyal piyasa ekonomisine yönelim ile özdeşleşti.

1963 sonbaharında Federal Şansölyelikten istifa etti. 87 yaşına kadar devlet, hukuk, siyaset, dış politika ve strateji alanlarında danışmanlık yaptı.

Köln Üniversitesi’nin kurulmasına olan katkılarından dolayı; Politika, Tıp, Hukuk ve Felsefe alanlarında Köln Üniversitesi fahri doktorluğuna layık görüldü.

Son yurtdışı ziyaretini 1967 yılında İspanya’ya yaptı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’yı Nazi yıllarından parlamento hayatına taşıyan, modern ve demokratik Almanya’nın mimarı olarak sayılan hukukçu ve Alman Şansölyesi Adenauer19 Nisan 1967 tarihinde Bonn yakınlarındaki Rhöndorf’ta 91 yaşında iken yaşamını yitirdi. İki kez evlendi ve 21 torun sahibi oldu.

Konrad Adenauer Stiftung (Konrad Adenauer Vakfı (KAS), Almanya çapında ve yurt dışında faaliyet göstermek üzere 20 Kasım 1955’te kuruldu. Vakfın dünya çapında 78 ofisi bulunmaktadır ve 100’den fazla ülkede programlar yürütmektedir.1983 yılından itibaren Ankara ve İstanbul’da da faaliyet göstermektedir. 2020 yılında dünya çapında düşünce kuruluşları arasında 15. sırada yer alıştır.

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””]”Umarım bir daha İsa bile gelse tüm yetkiyi tek kişiye verecek kadar aptal olmayız.”[/box]