Afrika Kadın Hakları Protokolü, Afrika Birliği Meclisi’nin 2. Olağan Oturumunda 11 Temmuz 2003 tarihinde Maputo’da kabul edilmiştir.
İşbu Protokol’e Taraf Devletler,
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 66. maddesinin, gerekli görüldüğünde Afrika Şartı hükümlerini tamamlamak üzere özel protokol veya sözleşmeler hazırlanmasını öngördüğünü ve Afrika Birliği Örgütü Devlet ve Hükümet Başkanları Meclisi’nin Etiyopya, Addis Ababa’daki otuz birinci olağan oturumundaki toplantısında çıkardığı AHG/Res.240 (XXXI) sayılı kararla Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu’nun Afrika Kadın Haklarına ilişkin bir Protokol hazırlanması yönündeki tavsiyesini onayladığını göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 2. maddesinin, ırk, etnik grup, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya başka bir görüş, ulusal ve sosyal köken, servet, doğum veya başka bir statü temelinde ayrımcılık yasağı ilkesini kutsallaştırdığını göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 18. maddesinin, Taraf Devletlerden kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmalarını ve kadın haklarının uluslararası bildirge ve sözleşmelerde şart koşulduğu şekilde korunmasını sağlamalarını talep ettiğini göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 60 ve 61. maddelerinin, bölgesel ve uluslararası insan hakları belgelerinin ve insan ve halkların haklarına ilişkin uluslararası kurallarla bağdaşan Afrika teamüllerini Afrika Şartı’nın uygulanması ve yorumlanması için önemli referans noktaları olarak kabul ettiğini belirterek;
Kadın haklarının, başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi; Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme; Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve İhtiyari Protokolü, Afrika Çocuk Hakları ve Esenliği Şartı olmak üzere tüm uluslararası insan hakları belgelerinde ve kadın haklarına ilişkin diğer tüm uluslararası ve
bölgesel sözleşmelerde, devredilemez, birbirine bağlı ve bölünmez insan hakları olarak tanınmış ve güvence altına alınmış olduğunu hatırlayarak;
Kalkınma ve 1995 tarihli Sosyal Kalkınma Eylem Planlarında yeniden teyit edilmiş olduğunu belirterek;
Ayrıca, barış ve güvenliğin desteklenmesinde kadınların rolü hakkında çıkartılmış olan 1325 (2000) sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı’nı hatırlayarak;
Afrika Birliği Kurucu Yasası’nın yanı sıra, Afrika Devletlerinin, Afrikalı kadınların Afrika’nın kalkınmasına eşit ortaklar olarak tam katılımını sağlamak yönündeki taahhüdünü vurgulayan Afrika’nın Kalkınması İçin Yeni Ortaklık’ta, konuya ilişkin Bildirge ve Kararlarda da kutsallaştırılan toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etme prensibini yeniden teyit ederek;
1994 tarihli Afrika Eylem Platformu ve Dakar Bildirgesi’nin ve 1995 tarihli Pekin Eylem Platformu’nun, bunları uygulamaya koymak yönünde resmen taahhütte bulunmuş olan Birleşmiş Milletler üyesi tüm Devletlerden, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ortadan kaldırmak için kadının insan haklarına daha çok dikkat çekilmesi için somut adımlar atmalarını talep ettiğini ayrıca belirterek;
Eşitlik, barış, özgürlük, onur, adalet, dayanışma ve demokrasi ilkelerine dayalı Afrika değerlerinin korunmasında kadınların hayati rolünü tanıyarak;
Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını ve kadın ile erkek arasında eşitliğin teşvik edilmesini amaçlayan, konuyla ilgili Kararları, Bildirgeleri, Tavsiyeleri, Sözleşmeleri ve diğer Bölgesel ve Alt Bölgesel Belgeleri akılda tutarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın ve diğer uluslararası insan hakları belgelerinin Taraf Devletlerin büyük bir kısmı tarafından onaylanmış olmasına ve bu Devletlerin kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ve zararlı uygulamaları ortadan kaldırma yönünde resmen taahhütte bulunmuş olmasına karşın, Afrika’daki kadınların halen ayrımcılık ve zararlı uygulamalar yüzünden mağdur olmaya devam ettiğinden
kaygı duyarak;
Kadınların ve kız çocuklarının normal gelişimini engelleyen veya tehlikeye atan ve fiziksel ve psikolojik gelişimini etkileyen tüm uygulamaların kınanması ve ortadan kaldırılması gerektiğine kesin bir biçimde inanarak;
Kadınların sahip oldukları tüm insan haklarından tam olarak yararlanmalarını sağlamak için kadın haklarının teşvik edilmesini, hayata geçirilmesini ve korunmasını güvence altına almayı kararlaştırarak;
Şu Hususlar Üzerinde Anlaşmışlardır:
Madde 1
Tanımlar
İşbu Protokol’ün amacı doğrultusunda:
a) “Afrika Şartı”, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı anlamındadır;
b) “Afrika Komisyonu”, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu anlamındadır;
c) “Meclis”, Afrika Birliği Örgütü Devlet ve Hükümet Başkanları Meclisi anlamındadır;
d) “AfB”, Afrika Birliği anlamındadır;
e) “Kurucu Yasa”, Afrika Birliği Kurucu Yasası anlamındadır;
f) “Kadınlara yönelik ayrımcılık”, cinsiyet temeline dayanan ve hedefleri ya da etkileri kadınların, medeni halleri ne olursa olsun yaşamın tüm alanlarında sahip oldukları insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınması, kullanılması ya da bunlardan faydalanılmasını tehlikeye atan veya yok eden her türlü ayırım, mahrumiyet veya kısıtlama ya da her türlü farklı muamele anlamındadır;
g) “Zararlı uygulamalar”, kadınların ve kızların yaşam, sağlık, onur, eğitim ve fiziksel bütünlüğünü koruma hakları gibi temel haklarını olumsuz yönde etkileyen tüm davranışlar, tutumlar ve/veya uygulamalar anlamındadır;
h) “AKYO”, Meclis tarafından kurulan Afrika’nın Kalkınması için Yeni Ortaklık anlamındadır;
i) “Taraf Devletler”, işbu Protokol’e Taraf Devletler anlamındadır;
j) “Kadınlara yönelik şiddet”, kadınlara yönelik olarak işlenen ve fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik zarara yol açan veya açabilecek olan eylemler ve bu tür eylemleri işleme veya barış zamanında ve silahlı çatışma ya da savaş hallerinde özel veya kamusal yaşamda temel özgürlüklere keyfi kısıtlamalar getirme veya bunlardan mahrum bırakma tehdidi anlamındadır.
k) “Kadın”, kız çocuklarını da kapsayan, kadın cinsine ait insanlar anlamındadır.
Madde 2
Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi
1. Taraf Devletler, uygun mevzuat, kurumsal ve diğer tedbirler aracılığıyla kadınlara yönelik her türlü ayrımcılıkla mücadele edeceklerdir. Bu bağlamda:
a) ulusal anayasalarına ve diğer mevzuata, şayet henüz yapılmamışsa, kadın erkek eşitliği ilkesini koyacak ve bu ilkenin etkili bir şekilde uygulanmasını sağlayacaklardır;
b) başta kadınların sağlığını ve genel esenliğini tehlikeye atan zararlı uygulamalar olmak üzere her türlü ayrımcılığı yasaklayan ve engelleyen tedbirler olmak üzere, uygun mevzuat veya düzenleyici tedbirleri alacak ve bunları etkin bir şekilde uygulayacaklardır;
c) politik kararlarına, mevzuata, kalkınma planlarına, programlarına ve faaliyetlerine ve yaşamın diğer tüm alanlarına toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştireceklerdir;
d) kadınlara yönelik şiddetin hukuken ve pratikte varlığını sürdürdüğü alanlarda düzeltici ve pozitif adımlar atacaklardır;
e) kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı yok etmeyi amaçlayan yerel, ulusal, bölgesel ve kıtasal girişimleri destekleyeceklerdir.
2. Taraf Devletler, zararlı kültürel ve geleneksel uygulamaların ve cinsiyetlerden birinin diğerine göre alçak veya üstün bir konumda olması fikrine veya kadın ile erkeğe biçilen kalıplaşmış rollere dayalı tüm diğer uygulamaların ortadan kaldırılmasını amaçlayan milli eğitim, bilgi, eğitim ve haberleşme stratejileri aracılığıyla kadın ve erkeğin sosyal ve kültürel davranış biçimlerini değiştirmeyi taahhüt edeceklerdir.
Madde 3
İnsan Onuruna Saygı Hakkı
1. Her kadın, insanın doğuştan sahip olduğu insan onuruna saygı hakkına ve insan haklarının ve yasal haklarının tanınması ve korunması hakkına sahip olacaktır;
2. Her kadın insan olarak saygı görme ve kişiliğini özgürce geliştirme hakkına sahip olacaktır;
3. Taraf Devletler, kadınların istismarını ve aşağılanmasını yasaklamak için uygun önlemleri alacak ve uygulayacaklardır;
4. Taraf Devletler, her kadının onuruna saygı gösterilmesi hakkının korunmasını ve kadınların başta cinsel ve sözlü şiddet olmak üzere her türlü şiddetten korunmasını sağlamak için uygun tedbirleri alacak ve uygulayacaklardır.
Madde 4
Kişinin Yaşam, Bütünlük ve Güvenlik Hakları
1. Her kadın, yaşamına ve kişi olarak bütünlük ve güvenliğine saygı gösterilmesi hakkına sahip olacaktır. Her türlü istismar, zalimane, insanlık dışı veya küçük düşürücü ceza ve muamele yasaklanacaktır.
2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun ve etkili tedbirler alacaklardır:
a) Gerek özel gerek kamusal alanda gerçekleştirilmiş olan kadınlara yönelik her türlü şiddeti (istek dışı ve zorla cinsel ilişkiyi de içerecek şekilde) yasaklayan yasalar çıkarmak ve bu yasaları yürürlüğe koymak;
b) Kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesini, cezalandırılmasını ve yok edilmesini sağlamak için gerekli olabilecek diğer yasal, idari, sosyal ve ekonomik tedbirleri almak;
c) Kadınlara yönelik şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını tespit etmek ve bu şiddetin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için uygun tedbirleri almak;
d) Geleneksel ve kültürel inançlar, teamüller ve kalıplaşmış rollerde yer alan ve kadınlara yönelik şiddetin devamını ve hoş görülmesini meşrulaştıran ve şiddetlendiren unsurların yok edilmesi için müfredat ve sosyal haberleşme aracılığıyla barış eğitimini etkin bir biçimde teşvik etmek;
e) Kadınlara yönelik şiddet faillerini cezalandırmak ve mağdur kadınların rehabilitasyonu için programlar uygulamak;
f) Kadınlara yönelik şiddet mağdurlarının etkili bir biçimde bilgilendirilmesi, rehabilite edilmesi ve zararlarının tazmin edilmesi için mekanizmalar ve erişilebilir hizmetler yaratmak;
g) Kadın kaçakçılığını önlemek ve kınamak, bu kaçakçıları kovuşturmak ve tehlike altındaki kadınları korumak;
h) Bilgilendirilmiş onayı alınmaksızın kadınlar üzerinde tıbbi veya bilimsel deneyler yapılmasını yasaklamak;
i) Kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi ve yok edilmesi amacını taşıyan eylemlerin uygulamaya konması ve izlenmesi için yeterli bütçe ayırmak ve diğer kaynakları sağlamak;
j) Ölüm cezasının halen mevcut olduğu ülkelerde hamile veya emziren kadınların ölüm cezasının infaz edilmemesini sağlamak;
k) Kadın ve erkeklerin mülteci statüsüne erişim, statünün belirlenmesi usulleri anlamında eşit haklara sahip olmasını ve uluslararası mülteci hukuku kapsamında güvence altına alınmış olan, kendi kimliğine ve diğer belgelere sahip olmayı da içeren tam koruma ve faydaların kadın mültecilere de tanınmasını sağlamak.
Madde 5
Zararlı Uygulamaların Ortadan Kaldırılması
Taraf Devletler, kadının insan haklarını olumsuz yönde etkileyen ve tanınmış uluslararası standartlara aykırı düşen tüm zararlı uygulama biçimlerini yasaklayacak ve kınayacaklardır. Taraf Devletler bu tür uygulamaları ortadan kaldırmak için, aşağıdakileri de kapsayan, gerekli tüm yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır:
a) Toplumun tüm kesimlerini, bilgilendirme, resmi ve gayrı resmi eğitim ve iş edindirme programları aracılığıyla zararlı uygulamalar konusunda bilinçlendirmek;
b) Yaptırımlarla desteklenen yasal tedbirler aracılığıyla, bunları yok etmek için, her türlü kadın sünneti, skarifikasyon, kadın sünnetini tıbbileştirme ve alternatif tıbbileştirme uygulamalarını ve diğer tüm uygulamaları yasaklamak;
c) Sağlık hizmetleri, adli yardım, duygusal ve psikolojik danışmanın yanı sıra, kendi kendilerini destekler duruma gelebilmelerini sağlayacak mesleki eğitim gibi temel hizmetler aracılığıyla, zararlı uygulamalara maruz kalan mağdurlara gerekli desteği sağlamak;
d) Zararlı uygulamalara veya diğer her türlü şiddet, istismar ve hoşgörüsüzlüğe maruz kalma tehlikesi altında bulunan kadınları korumak.
Madde 6
Evlilik
Taraf Devletler, kadın ve erkeklerin evlilik içerisinde eşit haklardan yararlanmalarını ve eşit eşler olarak görülmelerini sağlayacaklardır. Aşağıdaki hususları güvence altına almak için uygun ulusal yasal tedbirleri alacaklardır:
a) Her iki tarafın da özgür ve tam iradesi olmaksızın evlilik gerçekleşmeyecektir;
b) Kadınlar için asgari evlilik yaşı 18 olacaktır;
c) Tercih edilen evlilik biçimi olarak tekeşlilik teşvik edilecek ve çokeşli evlilik ilişkileri de dahil olmak üzere, kadının evlilik ve aile içerisindeki hakları desteklenecek ve korunacaktır;
d) Her evlilik, hukuken tanınması amacıyla yazılı olarak tasdik edilecek ve ulusal yasalar uyarınca kaydedilecektir;
e) Kadın eş ve erkek eş, karşılıklı mutabakata vararak, evlilik rejimlerini ve ikametgâhlarını seçeceklerdir;
f) Evli kadın, kızlık soyadını tutma, bu soyadını kocasının soyadı ile birlikte veya ayrı olarak dilediği gibi kullanma hakkına sahip olacaktır;
g) Kadın, kendi vatandaşlığını tutma veya kocasının vatandaşlığını edinme hakkına sahip olacaktır;
h) Kadın ve erkek, ulusal yasalarda aksi yönde bir hüküm bulunduğu veya bunun ulusal güvenlik çıkarlarına aykırı olduğu haller dışında, çocuklarının vatandaşlığına ilişkin olarak eşit haklara sahip olacaklardır;
i) Kadın ve erkek, ailenin çıkarlarının gözetilmesine, çocukların korunmasına ve eğitimine birlikte katkıda bulunacaklardır;
j) Kadın, evliliği süresince kendi mülkiyetini edinme ve onu özgürce idare etme ve yönetme hakkına sahip olacaktır.
Madde 7 Ayrılık, Boşanma ve Evliliğin İptali
Taraf Devletler, kadın ile erkeğin ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali hallerinde aynı haklardan yararlanmasını sağlamak için uygun yasaları çıkaracaklardır. Bu bağlamda aşağıdaki hususları sağlayacaklardır:
a) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali mahkeme kararıyla hüküm doğuracaktır;
b) Kadın ve erkek, ayrılık, boşanma veya evliliğin iptalini isteme konusunda eşit haklara sahip olacaklardır;
c) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali halinde, kadın ve erkek çocuklarına yönelik olarak karşılıklı hak ve yükümlülüklere sahip olacaklardır. Her halükârda, çocukların menfaatleri üstün tutulacaktır.
d) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali halinde, kadın ve erkek, evlilikten doğan ortak mülkleri adil bir şekilde paylaşma hakkına sahip olacaklardır.
Madde 8
Adalete Erişim ve Yasa Önünde Eşitlik
Kadın ve erkek yasa önünde eşittir ve yasaların eşit koruma ve himayesinden yararlanma hakkına sahip olacaklardır. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:
a) Kadınların, adli yardımı da içeren yargısal ve hukuki hizmetlere etkin bir şekilde erişimini sağlamak;
b) Adli yardımı da içeren hukuki hizmetlere kadınların erişimini sağlama amacı güden yerel, ulusal, bölgesel ve kıtasal girişimlere destek sunmak;
c) Özel olarak kadına odaklanan ve herkesi kadın hakları konusunda duyarlı hale getirmeyi amaçlayan yeterli eğitim kurumlarını ve diğer uygun kuruluşları tesis etmek;
d) Her seviyedeki kolluk kuvvetlerini, toplumsal cinsiyet eşitliği haklarını etkili bir şekilde yorumlamak ve uygulamak üzere donatmak;
e) Kadınların yargı organları ve kolluk kuvvetleri bünyesinde eşit olarak temsilini sağlamak;
f) Kadın haklarının teşviki ve korunması amacıyla, mevcut ayrımcı yasa ve uygulamaları yeniden düzenlemek.
Madde 9 Siyasi ve Karar Alma Süreçlerine Katılma Hakkı
1. Taraf Devletler, kadınların, olumlu eylem, elverişli ulusal mevzuat ve diğer tedbirler aracılığıyla ülkelerindeki siyasi yaşama eşit katılımını ve katılımcı yönetimi teşvik etmek için aşağıdaki hususları güvence altına alan özel olumlu adımlar atacaklardır:
a) Kadınların ayrımcılığa uğramaksızın tüm seçimlere katılması;
b) Kadınların, tüm seçim süreçlerinde erkeklerle her seviyede eşit olarak temsili;
c) Her seviyedeki devlet politikası ve kalkınma programlarının geliştirilmesi ve uygulanmasında kadınların erkeklerle eşit ortaklar olarak hareket etmesi.
2. Taraf Devletler, karar alma süreçlerinin her seviyesinde kadınların daha çok ve etkili temsilini ve katılımını sağlayacaklardır.
Madde 10
Barış Hakkı
1. Kadınlar huzurlu bir yaşam sürme hakkına ve barışın teşviki ve muhafazasına katılma hakkına sahiptirler.
2. Taraf Devletler aşağıdaki konularda kadınların daha çok katılımının sağlanması için uygun tüm tedbirleri alacaklardır:
a) Barış ve barış kültürüne yönelik programlar;
b) Yerel, ulusal, bölgesel, kıtasal ve uluslararası seviyelerde çatışmanın önlenmesi, yönetimi ve çözümlenmesine yönelik yapı ve süreçler;
c) Yerel, ulusal, bölgesel, kıtasal ve uluslararası karar alma yapılarında, başta kadınlar olmak üzere sığınmacı, mülteci, ülkesine dönüş yapan ve yerinden edilen insanların fiziksel, psikolojik, sosyal ve yasal olarak korunmasının sağlanması;
d) Başta kadınlar olmak üzere sığınmacı, mülteci, ülkesine dönüş yapan ve yerinden edilen insanların kaldıkları kamp ve yerleşim yerlerinin idaresi için tesis edilen her düzeyde yapılar;
e) Çatışma sonrası yeniden yapılanma ve ıslaha yönelik her türlü planlama, düzenleme ve uygulama;
3. Taraf Devletler, askeri harcamaları kısarak, özellikle genel anlamda sosyal kalkınma ve bilhassa da kadınların desteklenmesi için yapılan harcamalara ağırlık vermek için gerekli tedbirleri alacaklardır.
Madde 11
Silahlı Çatışmalarda Kadınların Korunması
1. Taraf Devletler, başta kadınlar olmak üzere tüm halkı etkileyen silahlı çatışma hallerinde uygulanacak olan uluslararası insancıl hukuk kurallarına saygı göstermek ve saygı gösterilmesini sağlamak yükümlüğü altındadırlar.
2. Taraf Devletler, uluslararası insancıl hukuk kapsamında üzerlerine düşen yükümlülükler uyarınca, silahlı çatışma halinde, hangi halka mensup olduklarına bakılmaksızın başta kadınlar olmak üzere sivilleri koruyacaklardır.
3. Taraf Devletler, sığınma talep eden kadınları, mültecileri, ülkesine dönüş yapanları ve yerlerinden edilenleri her türlü şiddetten, tecavüzden ve diğer cinsel istismar biçimlerinden korumak ve bu tür eylemlerin savaş suçu, soykırım ve/veya insanlığa karşı işlenmiş suç olarak addedilmesini ve faillerinin cezai yargılama yetkisine sahip bir organ önünde adalete teslim edilmelerini sağlamak yükümlülüğü altındadırlar.
4. Taraf Devletler, başta 18 yaşın altındaki kız çocukları olmak üzere hiçbir çocuğun çatışmalarda doğrudan rol oynamamasını ve hiçbir çocuğun askere alınmamasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alacaklardır.
Madde 12
Eğitim ve Öğretim Hakkı
1. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:
a) Kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve eğitim ve öğretim alanında fırsat eşitliğini ve eşit erişimi güvence altına almak;
b) Ders kitaplarında, müfredatlarda ve medyada yer alan ve bu ayrımcılığı sürdüren tüm kalıplaşmış rolleri ortadan kaldırmak;
c) Başta kız çocukları olmak üzere kadınları okullarda ve diğer eğitim kurumlarında cinsel taciz de dahil olmak üzere her türlü suiistimalden korumak ve bu tür eylemlerin faillerine karşı yaptırımlar getirmek;
d) Suiistimal ve cinsel tacize maruz kalan kadınlar için danışma ve rehabilitasyon hizmetlerine erişim sağlamak;
e) Öğretmenlerin eğitimi de dahil olmak üzere tüm eğitim müfredatı seviyelerine toplumsal cinsiyet duyarlılığı ve insan hakları eğitimini katmak.
2. Taraf Devletler şu hususlarda özel pozitif adımlar atacaklardır:
a) Kadınlar arasında okuryazarlığı teşvik etmek;
b) Kadınların, başta bilim ve teknoloji olmak üzere tüm disiplinlerde ve tüm seviyelerde eğitim ve öğretimini teşvik etmek;
c) Kızların okullara ve diğer eğitim kurumlarına kaydolmasını ve devam etmesini ve okulunu vaktinden önce bırakmış kadınlar için programlar hazırlanmasını teşvik etmek.
Madde 13
Ekonomik ve Sosyal Haklar
Taraf Devletler, kadınlara işte ve kariyer gelişiminde fırsat eşitliği ve diğer ekonomik fırsatlar sağlanmasını güvence altına alacak yasal ve diğer tedbirler alacak ve bu tedbirleri yürürlüğe koyacaklardır. Bu bağlamda:
a) İstihdama erişimde eşitliği teşvik edecek;
b) Kadın ve erkekler için eşit işe eşit ücret hakkını teşvik edecek;
c) Kadınların işe alınması, terfii ve işten çıkarılmasında şeffaflık sağlayacak ve işyerinde cinsel tacizle mücadele edecek ve bu tür eylemleri cezalandıracak;
d) Kadınların meslek seçme özgürlüğünü güvence altına alacak ve kadınları, yürürlükteki sözleşme, yasa ve yönetmelikler tarafından tanınmış ve güvence altına alınmış olan temel haklarının işverenler tarafından ihlal ve istismar edilerek sömürülmekten koruyacak;
e) Başta kayıt dışı sektörlerde çalışanlar olmak üzere, kadınların mesleklerini ve iktisadi faaliyetlerini teşvik eden ve destekleyen koşullar yaratacak;
f) Kayıt dışı sektörlerde çalışan kadınlar için bir koruma ve sosyal güvenlik sistemi tesis edecek ve bu kadınları söz konusu sisteme katılım konusunda duyarlı hale getirecek;
g) Bir asgari çalışma yaşı belirleyecek ve bu yaşın altındaki çocukların istihdamını yasaklayacak ve başta kız çocukları olmak üzere çocukların her türlü suiistimalini yasaklayacak, bunlarla mücadele edecek ve bu tür eylemleri cezalandıracak;
h) Kadınların evde yaptıkları işlerin ekonomik değerinin tanınması için gerekli tedbirleri alacak;
i) Hem özel sektörde, hem de kamu sektöründe yeterli ve ücretli doğum öncesi ve sonrası iznini güvence altına alacak;
j) Vergi yasalarının kadınlara ve erkeklere eşit olarak uygulanmasını sağlayacak;
k) Ücretli erkeklerin eş ve çocukları için tanınan ödenek ve yetkilerin, ücretli kadınların eş ve çocuklarına da sağlanması hakkı kabul edilecek ve uygulamaya konulacak;
l) Çocukları büyütme ve yetiştirme yönündeki asli sorumluluğunun her iki eşe de yüklenmiş olduğunu, Devlet ile özel sektörün bu alanda sahip olduğu ikincil sorumluluğun ise sosyal bir işlev teşkil ettiğini kabul edecek;
m) Kadınların reklam ve pornografi alanında suiistimal ve istismar edilmesinin önlenmesi için etkili yasal ve idari tedbirler alacak.
Madde 14
Sağlık ve Üreme Hakları
1. Taraf Devletler, cinsel sağlık ve üreme sağlığını da içeren kadının sağlık hakkına saygı gösterilmesini ve desteklenmesini sağlayacaklardır. Bu hak aşağıdaki hususları kapsamaktadır:
a) Doğurganlıklarını kontrol etme hakkı;
b) Çocuk sahibi olup olmamaya, sahip olacağı çocukların sayısına ve sıklığına karar verme hakkı;
c) İstediği doğum kontrol yöntemini seçme hakkı;
d) HIV/AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı kendini koruma ve korunma hakkı;
e) Özellikle, HIV/AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmış olması halinde, uluslararası kabul gören standartlara ve en iyi uygulamalara uygun olarak, kendisinin veya eşinin sağlık durumu hakkında bilgi edinme hakkı;
f) Aile planlama eğitimi alma hakkı.
2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:
a) Başta kırsal bölgelerde yaşayanlar olmak üzere kadınlara yönelik bilgilendirme, eğitim ve iletişim programlarını da içeren yeterli, güvenilir ve erişilebilir sağlık hizmetleri sunmak;
b) Kadınlara yönelik olarak hamilelik ve emzirme süreçleri boyunca, doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası sağlık ve beslenme hizmetleri sunmak, mevcut hizmetleri ise iyileştirmek;
c) Cinsel taciz, tecavüz, ensest hallerinde ve hamileliğin devamının annenin ruhsal ve fiziksel sağlığını veya annenin ya da fetüsün yaşamını tehlikeye attığı durumlarda tıbbi kürtaja izin vererek kadının üreme haklarını korumak.
Madde 15
Gıda Güvencesi Hakkı
Taraf Devletler, kadınlara besleyici ve yeterli gıda hakkı sağlayacaklardır. Bu bağlamda, aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tedbirleri alacaklardır:
a) Kadınların, temiz içme suyuna, yakacak kaynaklarına, toprağa ve besleyici gıdalar üretme araçlarına erişimlerini sağlamak;
b) Gıda güvencesi sağlamak için yeterli tedarik ve depolama sistemleri kurmak.
Madde 16
Yeterli Barınma Hakkı
Kadınlar, barınmaya ve sağlıklı bir ortamda kabul edilebilir yaşam koşullarına eşit erişim hakkına sahip olacaklardır. Taraf Devletler, medeni halleri ne olursa olsun kadınların yeterli barınmaya erişimini sağlayacaklardır.
Madde 17 Pozitif Kültürel Bağlam Hakkı
1. Kadınlar, pozitif bir kültürel bağlam içerisinde yaşama ve kültürel politikaları tayin sürecinin her seviyesine katılma hakkına sahip olacaklardır.
2. Taraf Devletler, her seviyede kültürel politikaların belirlenmesinde kadınların katılımını artırmak için uygun olan tüm tedbirleri alacaktır.
Madde 18 Sağlıklı ve Sürdürülebilir bir Çevre Hakkı
1. Kadınlar, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkına sahip olacaklardır.
2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:
a) Çevrenin planlanması, idaresi ve korunması ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konularında kadınların her seviyede daha çok katılımını sağlamak;
b) Yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının ve bilgi teknolojileri de dahil olmak üzere uygun teknolojilerin araştırılmasını ve yatırımını teşvik etmek ve kadınların bunlara erişimini ve kontrolüne katılımını mümkün kılmak;
c) Kadınların yerel bilgi ağlarını korumak ve gelişimini sağlamak;
d) Evsel atıkların yönetimi, işlenmesi, depolanması ve yok edilmesini düzenlemek;
e) Zehirli atıkların depolanması, nakledilmesi ve yok edilmesi konusunda uygun standartların uygulanmasını sağlamak;
Madde 19 Sürdürülebilir Kalkınma Hakkı
Kadınlar, sürdürülebilir kalkınma haklarından tam olarak yararlanma hakkına sahip olacaklardır. Bu bağlamda, Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:
a) Ulusal kalkınma planlaması süreçlerine toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştirmek;
b) Kalkınma politikaları ve programlarının kavramlaştırılması, karar alınması, uygulanması ve değerlendirilmesi süreçlerinin her seviyesine kadınların katılımını sağlamak;
c) Kadınların, toprak gibi verimli kaynaklara erişimini ve bu kaynaklar üzerindeki kontrolünü teşvik etmek ve mülkiyet haklarını güvence altına almak;
d) Kadınların daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmasını ve kadınlar arasında yoksulluk seviyesinin düşürülmesini sağlamak amacıyla, kırsal ve kentsel seviyelerde kadınların kredi, eğitim, beceri gelişimi ve yayım hizmetlerine erişimini teşvik etmek;
e) Kalkınma politikaları ve programlarını hazırlarken, özellikle kadınlarla ilgili insan gelişimi göstergelerini göz önünde bulundurmak;
f) Küreselleşmenin olumsuz etkilerinin ve ticaret ve ekonomi politikaları ile programları uygulamaya konduğunda yaşanan her türlü ters etkinin kadınlar açısından asgariye indirilmesini sağlamak.
Madde 20 Dul Hakları
Taraf Devletler, dul kadınların tüm insan haklarından faydalanabilmelerini sağlamak için, aşağıdaki hükümleri hayata geçirmek için uygun hukuksal tedbirleri alacaklardır:
a) Dul kadınlar insanlık dışı, küçük düşürücü veya onur kırıcı muameleye maruz kalmayacaktır;
b) Dul kadın, çocuğun menfaatleri ve esenliğine aykırı olmadığı müddetçe, kocasının ölümünün ardından otomatik olarak çocuğunun velisi olacaktır;
c) Dul kadın yeniden evlenme hakkına ve bu halde, kendi seçtiği kişiyle evlenme hakkına sahip olacaktır.
Madde 21 Miras Hakkı
1. Dul kadın, kocasının malvarlığının mirasında adil pay hakkına sahip olacaktır.
Dul kadın yaşamını kocasıyla birlikte yaşamakta olduğu evde sürdürme hakkına sahip olacaktır. Yeniden evlenmesi halinde, ev kendisine ait ise veya kendisine miras kalmış ise bu hakkını elinde bulundurmaya devam edecektir.
2. Kadın ve erkek, anne-babalarının malvarlığı üzerinde adil paylaşım esasına dayalı olarak miras edinme hakkına sahip olacaklardır.
Madde 22 Yaşlı Kadınlara Özel Koruma
Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:
a) Yaşlı kadınlara koruma sağlamak ve onların fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarıyla orantılı olarak ve aynı zamanda iş ve mesleki eğitime erişimlerini sağlamak için özel tedbirler almak;
b) Yaşlı kadınlara, cinsel istismar da dahil olmak üzere şiddetten ve yaşa dayalı ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme ve itibar görme hakkı sağlamak.
Madde 23 Engelli Kadınlara Özel Koruma
Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:
a) Engelli kadınlara koruma sağlamak ve onların iş ve mesleki eğitime erişimlerini ve karar alma süreçlerine katılımlarını sağlamak için fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarıyla orantılı olarak özel tedbirler almak;
b) Engelli kadınlara, cinsel istismar da dahil olmak üzere şiddetten ve engele dayalı ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme ve itibar görme hakkı sağlamak.
Madde 24 Risk Altındaki Kadınlara Özel Koruma
Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:
a) Marjinal nüfus gruplarına mensup kadınlar da dahil olmak üzere aile reisi konumundaki kadınlara ve yoksul kadınlara koruma sağlamak ve içinde bulundukları koşullara ve özel fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına uygun bir çevre sağlamak;
b) Hamile veya emziren kadınların ya da gözaltında tutulan kadınların haklarını, içinde bulundukları koşullara uygun bir çevre sağlayarak güvence altına almak ve bu kadınlara itibar görme hakkı sağlamak.
Madde 25 Hukuk Yolları
Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:
a) İşbu Protokol’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilmiş olan kadınlara başvurabilecekleri uygun hukuk yolları sağlamak;
b) Söz konusu hukuk yollarının, yetkili adli, idari veya yasama organları veya yasayla öngörülmüş başka bir yetkili makam tarafından karara bağlanmasını sağlamak.
Madde 26 Uygulama ve İzleme
1. Taraf Devletler işbu Protokol’ün ulusal seviyede uygulanmasını sağlayacak ve Afrika Şartı’nın 62. maddesi uyarınca sunacakları dönemsel raporlarında işbu Protokol’de yer alan hakların tam anlamıyla hayata geçirilmesi için alınan hukuksal ve diğer tedbirleri belirteceklerdir.
2. Taraf Devletler, işbu Protokol’de yer alan hakların tam ve etkili bir biçimde uygulanması için gerekli tüm tedbirleri alacak ve özellikle bütçe ve başka kaynaklar sağlayacaktır.
Madde 27 Yorum
Bu Protokol’ün uygulanmasından doğan yorum meseleleri Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi tarafından ele alınacaktır.
Madde 28
İmza, Onay ve Katılma
1. Bu Protokol, Taraf Devletlerin ilgili anayasal usulleri uyarınca imzasına, onayına ve katılımına açık olacaktır.
2. Onay ve katılma belgeleri AfB Komisyonu Başkanı’na tevdi edilecektir.
Madde 29 Yürürlük Tarihi
1. Bu Protokol, on beşinci (15.) onay belgesinin tevdi edilmesinden otuz (30) gün sonra yürürlüğe girecektir.
2. Bu Protokol’e yürürlük tarihinden sonra katılan Taraf Devletler yönünden, Protokol katılma belgesinin tevdii tarihinde yürürlüğe girecektir.
3. AfB Komisyonu Başkanı, işbu Protokol’ün yürürlüğe girişini tüm Taraf Devletlere bildirecektir.
Madde 30
Değişiklik ve Gözden Geçirme
1. Herhangi bir Taraf Devlet, işbu Protokol’ün değiştirilmesi veya gözden geçirilmesi için teklif sunabilir.
2. Değişiklik veya gözden geçirme teklifleri AfB Komisyonu Başkanı’na yazılı olarak sunulacak, Başkan da bu teklifleri, eline geçtiği tarihten itibaren otuz (30) gün içerisinde Taraf Devletlere iletecektir.
3. Meclis, Afrika Komisyonu’nun tavsiyesi üzerine, Taraf Devletlere bildirilmelerini izleyen bir (1) yıllık süre içerisinde bu teklifleri işbu maddenin 2. fıkrası hükümlerine uygun olarak inceleyecektir.
4. Değişiklik veya gözden geçirme kararları Meclis tarafından salt çoğunlukla kabul edilecektir.
5. Değişiklik, kabul etmiş olan her bir Taraf Devlet için, kabul bildiriminin AfB Komisyon Başkanı’na tebliğinin üzerinden otuz (30) gün geçtikten sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 31 Mevcut Protokol’ün Statüsü
Mevcut Protokol’ün hiçbir hükmü, Taraf Devletlerin ulusal mevzuatlarında veya söz konusu Taraf Devletlerde uygulanan bölgesel, kıtasal ya da uluslararası sözleşme ve anlaşmaların herhangi birinde yer alan ve kadın haklarının hayata geçirilmesine yönelik daha lehte hükümleri etkilemeyecektir.
Madde 32 Geçici Hükümler
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi’nin kuruluşunu beklerken, işbu Protokol’ün uygulanmasından doğan yorum meseleleri Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu tarafından ele alınacaktır.
Birlik Meclisi’nin 2. Olağan Oturumu’nda kabul edilmiştir.
Maputo, 11 Temmuz 2003
KADINLARIN DİJİTAL ŞİDDETE KARŞI DA KORUNMASI İÇİN ÖNLEMLER ALINMASINI ÖNGÖREN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ HUKUKA VE İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR.
İfade özgürlüğü, nefret söylemine karşı koymak ve dijital dünyayı kadınlar için güvenilir ve şiddetten uzak kılmak için en hayati araçtır. Bu yüzden devletler, siber şiddeti ele alarak tüm araçları seferber etmelidir. İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ele alan en kapsamlı uluslararası anlaşmadır. Psikolojik, ekonomik, fiziki, cinsel şiddete maruz kalan kadını ve çocuğu dijital alanda da koruyan yegane teminat bu sözleşmedir ve feshi, hukuka ve insan haklarına aykırıdır!
Dijital ortamda kadınlar şiddete maruz kaldığında bunun sonuçları yalnızca psikolojik değil, fiziki ortamda da orantısız zararlar doğurmaktadır. Bu ortamda yaşadıkları şiddet, onları sosyal ve kültürel hayata katılımdan uzaklaştırdığı gibi daha da görünmez olmaya sürükler ve bu onların insan hakkı olan ifade özgürlüğünü kısıtlar, hatta haber alma özgürlükleri dahi kısıtlanır hale gelir.
Dijital şiddet içeren suç teşkil eden eylemlerde, failler anonim olmanın arkasına sığınabilmektedir ve devletler gereken cezai önlemleri almakla yükümlüdür. Bu önlemler alınırken de bir yandan nefret söylemi engellenmeye çalışılırken, bir yandan da ifade özgürlüğü sakatlanabilmektedir.
Cinsiyetçi, nefret söylemi içeren ve dijital şiddet eylemlerinden etkilenenleri geniş bir yelpazede izlemek mümkündür. Bunlar, sade vatandaş, kamuya mal olmuş kişi, politikacı, gazeteci, kadın hakları savunucusu, avukat, hakim, savcı, öğretim görevlisi, sanatçı, doktor, bilim insanı gibi pek çok meslekten kadınlar ve hatta her yaş grubundan çocuklar olabilir. Bununla kalmayıp din, dil, ırk, cinsiyet, siyasi görüş sebebiyle de ayrımcılığa maruz kalan kişiler, siber saldırı ve tehditlerle her gün burun buruna yaşamaktadır. Onlar bununla karşılaştıkça aslında susturulmakta ve toplumun bilgiye erişme becerileri sakatlanmaktadır. Bu yüzden devlet, özel sektör ve medyayı çevrimiçi cinsiyete dayalı şiddetle mücadele etmek için teşvik etmelidir, bu da ancak İstanbul Sözleşmesi ile teminat altına alınabilir.
İstanbul Sözleşmesi’ne adını veren ülke iken şimdi onu yok saymak, kadın haklarına karşı toplumsal cinsiyet eşitliği için gösterilen ilerlemenin önünde bir duvar gibi dikilmektedir. Bu haklar konusundaki gerilemeye karşı durmak, herkesin görevi olmalıdır. Mevcut hukuki araçların kullanımında kararlı olunmalı ve İstanbul Sözleşmesi yeniden uygulanmalıdır. Faillerin dijital ortamda işledikleri suç içeren eylemler nedeniyle yapılacak kovuşturmalar usulüne uygun olmalı ve bu eylemler yaptırıma tabi olmalıdır. Kadınların bu alanda istismar edilmesi halinde başvuracağı yöntemler kolay erişebilir, güvenli yöntemler olmalı, özel mekanizmalar garanti etmelidir. Topluma mal olmuş kişiler, siyasi liderler, kanaat önderleri ve medya kuruluşları da bu konuda söylem ve yayınlarında bilinçlendirici olmalıdır.
Dijital şiddet mağduru, bu adaletsizliği ve acıyı kabul etmeye sürüklenmemeli, susturulmak ve geri çekilmek zorunda bırakılmamalıdır. Bireyler hukuki araçların ve yaptırımların yetersizliği düşüncesinden, başvuru yöntemlerinin işleyişi bakımından öğrenilmiş çaresizlik duygusundan kurtarılmalıdır. Ayrıca sosyal medyada ya da yayın organlarında kitleleri etkileme gücü olan kişiler, nefret söylemine değil şefkatli iletişime yönlendirici olmalıdır.
Bilinmelidir ki bu alanda her ne kadar şu an Türk ceza kanunu, İş kanunu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun, 6698 Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 6284 sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Hakkında Kanun ve Anayasa ile korunan haklar ve yaptırımlar mevcut ise de, uluslararası sözleşmenin varlığı bir teminattır.
Toplumsal strateji ve eylem planlarına kadına yönelik şiddetin dijital boyutu da dahil edilmeli ve yaptırımlar daha caydırıcı hale getirilmelidir. En önemlisi de eğitimin tüm seviyelerinde dijital okuryazarlığın teşvik edilmesi gerekir. Önleme, koruma, kovuşturma ve eşgüdümlü politikalar içeren eylemler, tüm kurumlar için ilk hedef olmalıdır. İnternet kullanımının yaygın olması, her yaş ve kesimden, her duygudan insanın dijital ortamda bir arada yaşıyor olması sebebiyle, bu acil bir ihtiyaçtır, yoksa parçalanmış ve kopuk yaklaşımlarla bu düzenlemelerin yalnızca platformlara bırakılması ya da suç işlendikten sonra yaptırım uygulanacak olmasının tek yöntem olarak benimsenmesi, mağduru sessiz kalmaya terk etmektir. Bu tutum yaşanan kaçınılmaz kayıpların önüne geçmeyecektir.
Cinsiyeti fark etmeksizin çevrimiçi olarak aktif olmak, tacize ve şiddete açık olmaktır, ancak kimse buna katlanmak zorunda kalmak değildir. Bu yüzden oluşturulacak seferberlik, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı, önleyici ve koruyucu bir yaklaşım içermelidir; çünkü internete erişim herkes için eşit uygulanması gereken bir haktır ve orada herkes kendini eşit seviyede özgür ve güvende hissedebilmelidir.
Sosyal medya, internet yazışma programları, kapalı yazışma programları, dijital oyunlar üzerinden kişiler en ufak bir baskıya uğruyorsa, endişe hissediyorsa ve bunun sebebi bir kişi veya bir gruba yönelmiş intikam alma duygusu içeren içerik ve söylemler ise, orada dijital şiddetin var olduğundan ve dijital vatandaşın kendini güvende hissetmediğinden bahsedebiliriz. İntikam pornosu, tehdit, ısrarcı takip, hakaret, taciz, huzur bozmak, ifade özgürlüğüne müdahale, özel hayatın gizliliğini ihlal, nefret söylemi gibi suçlar bu yolla işlenebilirken, sonuçları kimi zaman gerçek hayatta da fiziksel istismar, cinsel saldırı ve cinsel taciz olarak görülebilmektedir. Hatta kişinin yaşamına mal olabilecek seviyede sonuçlar dahi doğurabilmektedir.
Kolluk kuvvetleri de bu konuda eğitilmeli, bu sorunla başa çıkılabilmesi için farkındalık eğitimleri düzenlenmelidir. Dijital şiddete maruz kalan kişinin, kollukta şikayetleri tutanaklara doğru ve eksiksiz geçilmez ise, durum önemsenmez ise, o içeriğe erişim engellense dahi, bu olay daha sonra mağdurun yaşamına mal olabilir. Ayrıca dijital delillerin kaybolması riski açısından bu noktada hız da çok mühimdir, zamanla yarışılır ve örneğin uzaklaştırma kararı alınması gerektiğinde yargılama süreçlerinin yavaşlığı, kişilerin temel hak ve özgürlüklerine zarar vermektedir.
Dijital şiddet yasada tanımlanmış bir suç değildir, her ne kadar orada karşılaşılan hak ve hürriyetlere müdahale ya da suç içeren eylemlerin bir çoğu açısından hapis, güvenlik tedbiri ve adli para cezası gibi yaptırımlar yasalarımızda mevcut olsa da, psikolojik şiddet, ısrarlı takip gibi eylemler yasada düzenlenmemiştir. Oysa bu yolla kişilerin uğrayacağı fiziksel, cinsel ve psikolojik zararı daha doğmadan önlemek, hem ulusal hem uluslararası anlamda aslında devletin yükümlülüğü altındadır. Bu bakımdan ısrarlı takip, dijital şiddet gibi eylemlerle mücadele zorunluluğunun İstanbul sözleşmesinde 33 ve 34. Madde kapsamında güvence altına alındığının altını çizmek gerekir.
İstanbul Sözleşmesi 17. Maddesi açıkça özel sektör, bilgi ve iletişim teknolojisi sektörü ve medyanın, ifade özgürlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstererek, kadına yönelik şiddeti önlemeye ve kadın onuruna saygıyı arttırması gerektiğini belirtir ve devletlerin buna yönelik politikalar oluşturması ve uygulaması, bu konularda kılavuzlar oluşturması ve teşvik edici olması için düzenlenmiştir.
Dijital şiddet, bir şiddet türüdür. Buna maruz kalan kişilerin, gerektiğinde önlem alınabileceğini bilmesi, destek ve koruma mekanizmalarının devlet tarafından çalıştırıldığını bilmesi en önemsenen husus olmalıdır ve günün sonunda internete erişmek ve orada güvende hissetmek herkesin hakkıdır. Zira bu şiddet türünde ağırlıkla kadına yönelik ayrımcılık olması, açıkça insan hakkı ihlali olarak da cereyan etmektedir.
İstanbul Sözleşmesi, şiddeti sadece kadın ve kız çocuklarına yönelik olarak da sınırlamaz. Sözleşmenin yine 17. Maddesi gereği devletler, özel sektör aktörleriyle işbirliği içinde, çocuklar, anne babalar ve eğitimciler arasında, zararlı olabilecek, cinsel ve şiddet içeren aşağılayıcı içeriklere erişim sağlayan bilgi ve iletişim ortamıyla nasıl baş edileceğine yönelik beceriler geliştirip yaygınlaştırmalıdır.
Toplumsal cinsiyet eşitliği bir insanın cinsiyet üzerinden ayrımcılığa maruz bırakılmasının önlenmesi adına önem taşır ve şiddetten uzak bir yaşam sürmek herkes için eşit temel bir insan hakkıdır, bu yüzden devletler kapsamlı ve bütüncül bir politika yürütmelidir. Bütün bu sebeplerle,
DİJİTAL ŞİDDETE KARŞI ÖNLEMLER DE ALINMASINI ÖNGÖREN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ VE DANIŞTAY’IN YÜRÜTMENİN DURDURULMASINI REDDETMESİ KARARI HUKUKA VE İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR.
Bu sözleşme hukuk devletinde, tüm dijital vatandaşların teminatıdır.
İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.
Bu açıdan devletleri, tüm hak savunucusu, dernek, vakıf, STK, aile danışmanlık merkezleri, belediyeleri, baroları, kadın hakkı savunucularını, internet erişim hakkı savunucularını, ifade özgürlüğüne müdahale ve sansür karşıtı aktivistleri, sanatçıları ve politikacıları, kanaat önderlerini, hukukçuları, teknoloji firmalarını, kullanıcıları ve tüm dijital vatandaşları, işbirliği içerisinde olmaya ve acil eylem planı geliştirmeye çağırıyorum.
İnternet kullanımı çığ gibi büyürken katlanarak artan; dijital şiddet sebebiyle mağdur ve ölen kadın sayısı değil, dijital okur yazarlık bilinci olmalıdır, şefkatli iletişim olmalıdır.
Kazanan insanlık olmalıdır, insan hakları olmalıdır.
Tekrar ediyorum, İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.
İstanbul Sözleşmesi, kadınların, çocukların herkesin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve şiddet mağdurlarının korunması, rehabilitasyonu ve bir daha aynı şiddet vakalarının yaşanmaması için topyekûn bir birlikteliği öngören, herkesin yaşama hakkının teminatı bir uluslararası antlaşmadır.
Sözleşme; çok uzun yıllardır sürdürülen kadın hakları mücadelesi ve kazanımları ile hazırlanmıştır. Bu nedenle binlerce yıllık mücadeleye dayanan, bu uğurda yitirilen canların emeklerinin ve kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin çok önemli hukuki kazanımlarımızın bir gecede yok edilebileceğinin sanılması çok büyük yanılgıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bütün partilerin milletvekillerinin oy birliği ile Anayasamızın 90. maddesi uyarınca, 24 Kasım 2011’de 6251 sayılı Kanunla onaylanan İstanbul Sözleşmesi; milli iradenin sonucudur.
Anayasamızın 90. maddesi gereği, usulünce yürürlüğe giren Temel Hak ve Özgürlüklere İlişkin Uluslararası Antlaşmalar kanun hükmündedir, hatta normlar hiyerarşisinde kanunların bile üzerinde yer alır.
Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri”nin Cumhurbaşkanı kararı ile ortadan kaldırılamayacağı, düzenlenemeyeceği Anayasa’nın 104. maddesinin açık hükmüdür.
İstanbul Sözleşmesi, Anayasa’nın 15 ve 17. maddelerinde düzenlenen “Kişinin Yaşam Hakkı; maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulmaması” “Herkesin yaşama, maddi ve manevi hakkına sahip olduğu” “Kimseye işkence ve eziyet yapılmayacağına” ilişkin TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERLE DOĞRUDAN VE BİREBİR İLİŞKİLİDİR. Bu nedenle, Anayasa’nın 104. maddesi gereği, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklere ilişkin Cumhurbaşkanı kararnamesi çıkarılması, hukuka aykırıdır.
TBMM’nin yani milletin iradesini yok sayarak Anayasa’nın 87. ve 90. maddelerine aykırı şekilde Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu Uluslararası İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin Cumhurbaşkanı kararı, Anayasa’ya aykırıdır. Cumhurbaşkanının İstanbul Sözleşmesi’ni fesih kararının Anayasa’da temeli yoktur. Yetki ve usulde paralellik ilkesi gereğince imzalanan uluslararası antlaşmaların, Anayasa doğrultusunda aynı yöntemle feshedilmesi gerekmektedir.
Bu anlamda; daha önceden çıkarılan 15.07.2018 Tarih ve 9 sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle bu konuda Cumhurbaşkanına yetki verilmesi de açıkça Anayasaya aykırıdır ve hükümsüzdür.
Anayasa’nın 6. maddesi gereği “Hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 104. maddesinde düzenlenen Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasında “Milletlerarası antlaşmaları onaylar ve yayımlar” hükmü vardır.
Bu nedenle Cumhurbaşkanına, milletlerarası sözleşmeleri sadece “onaylama ve yayımlama” görevi veren Anayasa, Cumhurbaşkanına milletlerarası antlaşmaları feshetme yetkisi vermemiştir.
İstanbul Sözleşmesi’nin feshine yönelik Cumhurbaşkanı kararı, yasal dayanaktan yoksundur.
İnsan hayatı ve güvenliği, kişi hak ve özgürlükleri, her türlü siyasetin üzerinde olup hiçbir politik hesaba kurban edilemeyecek kadar önemlidir.
İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir; uygulanmaya devam edecektir.
Bu nedenle, öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni iradesine sahip çıkmak üzere göreve; siyasal iradeyi de Anayasa’nın 2. maddesinde açıkça tanımlandığı şekilde bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde hukuki tüm ilke ve kurallara uymaya davet ediyoruz.İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmemiz mümkün değildir.
Bizler; Barolar ve TÜBAKKOM olarak kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak kabul eden İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmaya yönelik Anayasa’ya aykırı bu girişime karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi belirtiyor, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik bulduğumuz bu girişim karşısında toplumumuzun her kesimini bu mücadeleye destek vermeye ve dayanışmaya çağırıyoruz.•
Açıklamaya Katılan Baroların Listesi
Adana Barosu • Adıyaman Barosu • Afyonkarahisar Barosu • Ağrı Barosu • Aksaray Barosu • Amasya Barosu • Ankara Barosu • Antalya Barosu • Ardahan Barosu • Artvin Barosu • Aydın Barosu • Balıkesir Barosu • Bartın Barosu • Batman Barosu • Bilecik Barosu • Bingöl Barosu • Bitlis Barosu • Bolu Barosu • Burdur Barosu • Bursa Barosu • Çanakkale Barosu • Çankırı Barosu • Çorum Barosu • Denizli Barosu • Diyarbakır Barosu • Düzce Barosu • Edirne Barosu • Elazığ Barosu • Erzincan Barosu • Erzurum Barosu • Eskişehir Barosu • Gaziantep Barosu • Giresun Barosu • Gümüşhane-Bayburt Barosu • Hakkari Barosu • Hatay Barosu • Iğdır Barosu • Isparta Barosu
İstanbul Barosu • İzmir Barosu • Kahramanmaraş Barosu • Karabük Barosu • Kars Barosu • Kastamonu Barosu • Kayseri Barosu • Kırıkkale Barosu • Kırklareli Barosu • Kırşehir Barosu • Kilis Barosu • Kocaeli Barosu • Konya Barosu • Kütahya Barosu • Malatya Barosu • Manisa Barosu • Mardin Barosu • Mersin Barosu • Muğla Barosu • Muş Barosu • Nevşehir Barosu • Niğde Barosu • Ordu Barosu • Osmaniye Barosu • Sakarya Barosu • Samsun Barosu • Siirt Barosu • Sinop Barosu • Sivas Barosu • Şanlıurfa Barosu • Şırnak Barosu • Tekirdağ Barosu • Tokat Barosu • Trabzon Barosu • Tunceli Barosu • Uşak Barosu • Van Barosu • Yalova Barosu • Yozgat Barosu • Zonguldak Barosu
Ankara’da Perşembe Grubu’nun çağrısıyla 1. Feminist Kongre toplanmış, “Feminist Hafta Sonu” adıyla anılan toplantıya İstanbul, Adana ve Türkiye’nin değişik illerinden feministler katılmıştır. Kongre sonunda “Kadınların Kurtuluş Bildirgesi” yayınlanmış ve “Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır” kampanyasının başlatılmasına karar verilmiştir.
Biz kadınlar cins olarak eziliyor ve sömürülüyoruz.
Erkek egemen toplum ve bu toplumun geliştirdiği bütün baskı aygıtları yani devlet ve himayesindeki aile, hukuk, sağlık, eğitim, bilim, güvenlik kurumları bu egemenliği örgütlüyor.
Biz kadınlar ev içinde yaşamaya, ev işine ve analığa mahkum doğuyoruz.
Ev dışındaysa, ancak ucuz ve statüsüz işlerde ücretli çalışabiliyoruz.
Doğurma hakkımızı ancak evlilik içinde kullanabiliyoruz. Bir kez evlenince doğurmama hakkımız yok. Buna karşılık doğum kontrolünden sadece biz sorumlu tutuluyoruz. Doğurduğumuz ve büyütme yükünü yalnız çektiğimiz çocuklar da babaların sayılıyor.
Resmi tarih, bilimler, sanat, ve estetik, din ve dil erkekler tarafından, erkekler için, erkeklere göre üretiliyor. Biz bu alanların öznesi olmuyoruz; bu alanlara girmemiz engelleniyor.
Kadınlar üzerindeki egemenlik aşktan şiddete her türlü yöntemle sürdürülüyor. Bu şiddet, dayaktan, sarkıntılık, tecavüz ve öldürmeye kadar çeşitli biçimler alıyor.
Biz feminist kadınlar, kaderimizi biçimlendirme hakkımızı kullanarak bedenimize, emeğimize, kimliğimize, tarihimize, geleceğimize sahip çıkmak istiyoruz.
Bedenimize, emeğimize, kimliğimize, tarihimize ve geleceğimize el konuyor.
Ev içinde ve dışında emeğimize erkekler ve sermaye tarafından el konurken, tek tek kadınlar olarak aile kurumu içinde ve dışında erkeklerin vesayeti altında tutuluyoruz.
Ev içinde ve ev dışında (tarım ve küçük üretimde) emeğimiz yok sayılıyor; boğaz tokluğuna çalıştırılıyoruz.
Cinselliğimiz bizim dışımızda tip, pornografi, sanat, kitle iletişim araçları, din ve toplum bilimleri tarafından tanımlanıp belirleniyor: bedenimize yabancılaştırılıyoruz.
Cinselliğimiz evlilikte ve fuhuşta satın alınıyor; evlilik dışında gayrimeşru sayılıyor ve evlilik içine hapsolunuyor. Kadınların baskı altına alınması eğitim eksikliği ve geleneksel toplumun kalıntısı gibi gösterilerek, kurtuluş mücadelemiz engelleniyor.
Bedenimize, emeğimize, kimliğimize el konuyor. Böylece erkekler bizim sırtımızdan yaşıyorlar, bakılıyorlar, besleniyorlar; bilgi ve sermaye biriktirdiklerinde bunu da bizim sırtımızdan yapıyorlar, yani toplumun tüm iktidar mekanizmalarını denetliyor, bize tahakküm ediyorlar.
Bütün kadınları ezilmişliğimizi fark etmeye, ezilmişliğimize karşı tavır almaya, dayanışmaya, örgütlenip çıkarlarımız için mücadele etmeye çağırıyoruz.
Türkiye’de kendine ilk defa feminist diyen kadınlardan olan bizler alayı, küfürü ve aşağılanmayı göze almıştık. Bugün sözümüz daha meşrulaştığı için daha аz saldırı alıyoruz. Ama bunu sağlayan bir cins olarak biz kadınları, ezenlerin değişmiş olması değil, kadınların kendi kurtuluşları için mücadele etmeye başlamaları.
Kadınların Kurtuluşu Bildirgesi. feminist sözü söyleyen ve kadın mücadelesi içinde yer alan yıllardır toplantılar, tartışmalar, ağlamalar, bağırmalar, eğlenceler, sevinçlerle geçen bir tanışıklığı sürdüren bu süreç içinde hem değişen, hem de birbirlerini değiştiren pek çok kadının kurtuluşa yönelik ilk ortak sözü
İLK SÖZÜ BİZ SÖYLEDİK, SON SÖZÜ DE BİZ SÖYLEYECEĞİZ
Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni, dünya tarihinde önemli bir yeri olan 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların gözardı edildiğinin farkedilmesi nedeniyle 1791 tarihinde Fransız Devrimine destek vermiş devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştır.
Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlâki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.
Böylelikle istiyoruz ki bu bildirge toplumun bütün üyelerinin gözü önünde dursun, herkese hak ve yükümlülüklerini hatırlatsın; kadınların ve aynı şekilde erkeklerin iktidarı kullanmaları siyasal kurumlar açısından karşılaştırılabilsin ve buna daha çok saygı gösterilsin; kadın yurttaşların basit ve dokunulmaz esaslara dayanan şikayetleri daima, anayasanın ve iyi geleneklerin korunması ve herkesin esenliği için etkili olabilsin.
Güzelliği ile olduğu kadar anneliği üstlenme cesaretiyle birlikte düşünülen kadın cinsi olarak bugün, Tanrının da yardımıyla, kadının ve kadın yurttaşların haklarını bu bildirgeyle tanıyor ve ilan ediyoruz:
1- Kadın özgür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahip olarak yaşar. Toplumsal farklılıklar yalnızca genel yarar nedeniyle kabul edilebilir.
2- Her siyasal topluluğun hedefi ve amacı, hem kadının hem de erkeğin doğal ve devredilemez haklarını korumaktır. Bu haklar: Özgürlük, güvenlik, mülkiyet ve özellikle baskıya karşı direnme hakkıdır.
3- Egemenlik ilkesi, kadın ve erkeklerin birliğinden başka bir şey olmayan ulustan kaynaklanır. Hiçbir organ ve kişi, bundan kaynaklanmayan bir gücü kullanamaz.
4- Özgürlük ve adalet kişilere, hakları olanı geri vermektir. Kadınlar doğal haklarını kullanırken, yalnızca erkeklerin karşılarına çıkardıkları sürekli engellenmektedir. Bu kısıtlamalar doğa ve aklın yasalarıyla ortadan kaldırılmalıdır.
5- Doğanın ve aklın yasaları, topluma zarar verecek tüm edimleri bertaraf eder. Bu yasaların izin verdiği ve tanrısal yasaların yasaklamadığı hiçbir şey engellenemez ve hiç kimse bu yasaların açıkça emretmediği bir şeyi yapmaya zorlanamaz.
6- Yasa, genel iradenin ifadesi olmalıdır.
Bütün kadın ve erkek yurttaşlar bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla yasaların yapımı sürecine katılmalıdır. Yasalar herkese eşit olarak uygulanmalıdır. Yasa önünde eşit olan bütün kadın ve erkek yurttaşlar, yetenek ve erdemlerinden başka bir ayrım gözetilmeksizin, kamu hayatındaki bütün makam, memuriyet ve mevkilere eşit olarak kabul edilmelidir.
7- Kadınlar ayrıcalıklı haklara sahip değildir; kadınlar, yasalarda belirtilen koşullarda itham edilir, gözaltına alınır ve tutuklanır. Kadınlar, erkeklerin tâbi olduğu ceza yasalarına tâbidir.
8- Yasa yalnızca açıkça zorunlu olan cezalar koyar ve hiç kimse suç oluşturan eylemden önce hukuka uygun olarak yürürlüğe konmuş ve kadınlara meşru biçimde uygulanan yasalar olmaksızın cezalandırılamaz.
9- Yasalara göre suçlu bulunmuş her kadına, yasanın öngördüğü yaptırımlar sonuna kadar uygulanmalıdır.
10- Hiç kimse, esaslı derecede farklı olsa bile, düşüncelerinden dolayı koğuşturulamaz. Kadın idam sehpasına çıkma hakkına sahiptir. Bu nedenle eylem ve ifadeleri yasalarla korunan kamu düzenini bozmamak koşuluyla, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.
11- Düşünce ve görüşlerin özgürce ifade edilmesi, kadınların en önemli haklarından biridir, çünkü bu özgürlük, babaların çocuklarıyla olan babalık bağlarını güvence altına almaktadır. Her kadın yurttaş, barbar bir önyargı tarafından gerçeği gizlemeye zorlanmadan özgürce şunu söyleyebilir: “Ben, senin bana verdiğin çocuğun annesiyim.” Bu hak, bu özgürlüğün kötüye kullanılmasından dolayı yasalardan kaynaklanan sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
12- Kadınların ve kadın yurttaşların haklarının güvence altına alınması, daha büyük bir yaran zorunlu kılar. Bu güvence, bu hakların tanındığı kişilerin ayrıcalığı olmamalı, herkesin yararına hizmet etmelidir.
13- Güvenlik güçlerinin giderleri ve idari harcamalar için erkeklerden ve kadınlardan eşit ölçüde katkı talep edilir. Kadınlar bu yükümlülük ve ödevleri yerine getirdiklerinden dolayı, mevki ve işlerin, alt ya da üst derece memurlukların ve diğer mesleklerin paylaşılmasına da katılmalıdır.
14- Kadın ve erkek yurttaşlar, bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla, vergilerin zorunlu olup olmadığına karar verme hakkına sahiptir. Kadın yurttaşlar, varlıklarından, erkeklerle eşit oranda vergi verme ilkesini ancak, kamu yönetimine ve vergilerin toplanması, bunların kullanılması ve süresinin belirlenmesi sürecine katılabildikleri takdirde kabul ederler.
15- Kamu harcamalarına erkeklerle eşit olarak katkıda bulunan kadınlar, her kamu makamından mali işlerle ilgili olarak bilgi alma hakkına sahiptir.
16- Hakların güvence altına alınmadığı ve güçler ayrılığının benimsenmediği bir toplumun anayasası yoktur. Eğer ulusu oluşturan bireylerin çoğunluğu, yapımına katılmamışsa, o anayasa yoktur ve geçersizdir.
17- Ortak olarak ya da tek tek, mülkiyet her iki cinsin de hakkıdır. Herkes dokunulmaz ve kutsal olan bu hakka sahiptir. Yasalarca belirlenmiş kamusal bir zorunluluk bunu açıkça gerektirmedikçe, ayrıca adil ve önceden belirlenmiş bir tazminat ödenmedikçe, kimse ulusun asli miras payından yoksun bırakılamaz.
Çocuk yaşta gelin olan “kadın”, kırsal kesimdeki “kadın”, işçi “kadın”, erkeğe eş, çocuğa anne olan “kadın”, şiddete maruz kalan “kadın”, parçalanmış aile üyesi “kadın” ve daha nice halleri ile “kadın”ın insan hakları bağlamındaki sorunlarının Türkiye gündemine oturmasının temelleri Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarına kadar dayanır. Ancak, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının ivme kazanması 1980’lerde kentli, eğitimli kadınlardan oluşan kadın hareketlerinin çalışmaları ile söz konusu olmuştur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın 2005 Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporunda da bahsi geçen “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı ise, ait olunan toplum tarafından yaratıldığı kabul olunan farklılıkların ortadan kaldırılmasını hedef alan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Almanya ve İsviçre’de ise bu kavram, kadının hukuk önünde erkekle aynı haklara sahip olmasının yanında Emancipation (bağımlı olmaktan kurtulma) mücadelesini de içine alan üst bir kavramı ifade etmektedir.
Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren benzer kavram ve sloganları kullanan kadın örgütleri; sokak eylemleri kadar, uygulamalı projelerin kurumsallaşması ve yasal düzenleme talepleri ile de gündeme geldiler. Aynı dönemin bir sonucu olarak toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda akademik alanda da hareketlenme yaşandı. İlk olarak 4 Ekim 1989 tarihinde İstanbul Üniversitesinde Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi açıldı. Bu merkezi, Ankara, Çukurova, Marmara, Gazi, Ege, Dokuz Eylül gibi çeşitli üniversitelerin araştırma ve uygulama merkezleri izledi. Bu merkezler yüksek lisans programları açarak, lisansüstü eğitimleri vermeye başladı. Bu oluşumlar ile kadın hareketinin başlattığı eşitlikçi politikalar kendine birçok zemin daha kazandırmış oldu.
1985’lerden itibaren kadın-erkek eşitliği ile ilgili politikalar, vaatler biçiminde parti programlarına da girmişti. O dönemlerde Avrupa Birliği Direktifleri doğrultusunda hazırlanan kalkınma planları, ilerleme raporları ve ona temel teşkil eden özel ihtisas komisyonu raporları, eşitlikçi politikaların devlet içinde kurumsallaşmasına da zemin hazırlamıştır. Nihayet 1990 yılında kurulan “Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü” ve TBMM Kadın-Erkek Eşitliğini İzleme Komisyonu’nun yaptığı çalışmalar, Ailenin Korunması Kanununun çıkmasından, Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunundaki değişikliklere kadar birçok yasal düzenleme yapılması konusunda etkili olmuştur.
Türkiye’de ikinci dalga feminist kadın hareketleri tarafından hedeflenip, özellikle 2002 yılındaki Medeni Kanun değişikliği ile sağlanmaya çalışılan cinsiyet eşitliği tablosunun mutlak eşitlik anlayışı ile uyumlu olduğu söylenebilir. Benzer bir anlayış, 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10.maddesinde yapılan değişiklikte de açıkça görünmektedir. Bilindiği üzere T.C. Anayasası, kadın-erkek eşitliğini 10. maddesi ile garanti etmektedir. Söz konusu maddenin 1. fıkrasında “herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” denilmektedir. Hatırlanacağı üzere, 2004 yılında eklenen ve 12 Eylül 2010 tarihli referandumdan önceki 2. fıkrası “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” şeklinde bir düzenleme içermekteydi. Referandumdan sonra bu fıkra hükmüne bir cümle daha eklenerek şu hale getirildi: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”. Maddede yapılan değişikle, kadın erkek eşitliğini sağlamak amacıyla Devlet tarafından getirilen bazı yeniliklerin kadın erkek eşitliğine aykırı olmayacağı ifade edilerek özellikle kadınlar lehine yapılması hedeflenen bazı düzenlemelerin anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmesinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Anayasal değişiklik ile eklenen son cümle; mutlak eşitlik anlayışının salt toplumsal devinim ile elde edilemeyeceğinin anlaşılması ve Devletin bu eşitliği sağlamak maksadıyla pozitif ayrımcılık sayılabilecek tedbirler alması gerektiğini vurgulaması açısından önemlidir. Nitekim söz konusu düzenlemeye dayanarak alınan veya alınması hedeflenen tedbirler arasında kadın istihdamında fırsat önceliği, kadının ev içi emeğinin saygınlığını artırmak, kadın sağlığının iyileştirilmesi ve aile içindeki konumunu güçlendirmek gibi konular sayılabilir.
Pozitif ayrımcılığın istihdam, sosyal, ekonomik vb. olanaklara erişim bakımından toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracağı kabul edilse dahi, bu sefer de kadın ile erkek arasında bir “özdeş”lik kurulması tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu nedenle, mutlak eşitliği sağlamak uğruna salt Anayasada yer aldığı haliyle yapılması hedeflenen pozitif ayrımcılık uygulamasını «sosyal hukuk devleti ilkesi»nden bağımsız olarak düşünemeyiz. Eğitim, istihdam, hukuk ve siyaset gibi alanlardan dışlanmış olan kadının, “pozitif ayrımcılık” uygulaması ile bu alanlara dâhil edilmesinden sonra, kadının cinsiyetinden kaynaklanan farklarını bertaraf ederek, onu ödevler ve yükümlülükler noktasında da karşı cins ile eşdeğer hale getirilmesinin amaçlanmış olması, 1982 T.C. Anayasa’sının 2. ve 5. maddelerinde de atıf yapılan “sosyal hukuk devleti” ilkesi karşısında mümkün gözükmemektedir. Nitekim Anayasa’nın 50.maddesi de, küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanların çalışma şartları bakımından özel olarak korunacağını hükme bağlamıştır. Kadınların gece vardiyalarında belli şartlara bağlı olarak çalıştırılmalarından, yol işçisi veya maden işçisi olarak çalıştırılmamalarına kadar kadınlara ilişkin çalışma koşullarını kapsayan birçok özel durum gerek iş kanunlarında gerekse ilgili tüzük ve yönetmeliklerde ayrıntılı olarak düzenlemiştir.
Sartori’nin de belirttiği gibi; yasaların eşit uygulanması, yasalar önünde eşitliği sağlamakla kalır. Eşit sonucun ortaya çıkması, “eşit olmayan araçları” gerektirir. Bu da farklılıkları dikkate alarak, farklı davranarak gerçekleşir. İşte, eşit olmayan araçların tespit edilip adaleti sağlamak üzere uygulanması sosyal hukuk devletinin görevidir[1]. Zira kadının hak arayışı, aslında sosyal hukuk devletinin müdahalesini gerektiren bir adalet arayışını da kapsamına almaktadır. Sonuç olarak, sosyal hukuk devletinin müdahalesinin gereği olarak kadınlarla ilgili yapılan ve yapılması gereken bütün düzenlemeler ile amaçlanan, aslında toplumun huzuru ve refahı olmalıdır.
[1] Nitekim insanlar arasında, yürürlükteki kanun ve nizamların izin vermediği ayırımlar yapılarak, bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hâle getirilmeleri TCK.m.122’de cezai yaptırıma tabi tutulmuştur.
1791 yılında Paris’te, Fransız Devrimi’nin erken günlerinde, daha sonra fikirlerinden dolayı giyotinle idam edilen Olympe de Gouges, ‘Les Droits de la Femme/Kadın Hakları’ adıyla yayımladığı el broşüründe, Fransız kadınlarının Fransız erkekleriyle eşit konuma getirilmelerini, eşit haklara sahip olmalarını talep ediyor ve ardından Fransız Meclisi’nin yürürlüğe koyduğu Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne cevaben Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayımladı.
Yine 1790’da Massachusetts’de Amerikalı Judith Sargent Murray, ‘On the Equality of the Sexes/Cinsiyetler Arasındaki Eşitlik Üzerine’ adlı eserini yayımladı.
Kadınların haklarına yönelik bu erken dönem çalışmalarını, feminist düşünce için hâlâ başat eser olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft’ın ‘A Vindication of the Rights of Woman/Kadın Haklarının Savunusu’ izledi.
Yine Amerikan Devrimi sırasında yeni yasalar yapılırken kadınlar, parlamentoda kendilerinin de temsil edilmeleri gerektiğini ileri sürdüler ve bunu talep ettiler.
Aydınlanma ya da Akıl Çağı olarak isimlendirilen süreçle birlikte gelişen kuramların öngördüğü pek çok şey zamanla ve birer birer hayata geçirilmeye ve uygulanmaya başladı. Örneğin, doğal hukuk öğretisinin savunduğu insanların doğarken beraberlerinde getirdikleri, dünyevi iktidarların asla dokunamayacakları devredilmez ve vazgeçilmez nitelikteki Tanrı bağışı haklara sahip oldukları ve yine demokrasilerde en önemli makamın yurttaşlık makamı olduğu görüşü, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin fikri, hukuki ve siyasal zeminini oluşturdu.
Kuşkusuz, o dönemin kadın hakları savunucuları, erkeklerin sahip oldukları doğal hakların ve yurttaşlık haklarının tamamına kadınların da sahip olacaklarını umuyorlar ve bunun gerçekleşmesini bekliyorlardı. Ama demokrasi ve doğal haklar öğretisini savunan, dahası bunları hayata geçiren erkek teorisyenler, ne yazık ki kadınların bu umutlarını ve beklentilerini boşa çıkardılar.
Gerek İngiliz hukukunun gelişmesinde gerekse bunu izleyen ve esas alan Amerikan hukukunun yapılanmasında önemli pay sahibi olan büyük İngiliz hukukçusu Blackstone 1765-1769 yıllarında İngiliz ve Amerikan Hukuk Fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmak üzere yayımladığı ‘Commentaries on the Laws of England/İngiltere Yasaları Üzerine Yorumlar’ adlı eserinde: ‘Evlilik ile birlikte kanun önünde eşler tek bir kişi haline gelirler. Evlilik sırasında kadının varlığı ve yasal kimliği belirsizdir, ya da kadını kanatları altında her şeye karşı korumaya almış olan erkeğinki ile birleşiktir’ demek suretiyle evli kadınların, başta mülkiyet ve miras hakkı olmak üzere hiçbir medeni hakkının olmadığını savunuyordu.
Aynı şekilde doğal hakların tüm insanlar için olduğunu savunan John Locke, 1690 yılında yazdığı ‘Second Treaties of Government/Hükümet Üzerine İkinci Deneme’ adlı ünlü eserinde, ‘man/kişi’ sözcüğünü genel anlamı ile değil, ‘erkek’ anlamında kullanıyor ve ‘… karıyla koca bazen kaçınılmaz olarak farklı isteklere sahip olabilirler. Bunun için bir kuralın yerleştirilmesi gerekir. Bu da doğal olarak güçlü ve iktidar sahibi olan erkeğin görevidir’ diyordu.
Doğal Haklar öğretisini kadınlara uyarlayan ilk girişim, kadın ve erkek 100 kişi tarafından imzalanan ve Elizabeth Stanton tarafından kaleme alınan 19-20 Temmuz 1848 tarihli ‘Declaration of Sentiments/Duygular Bildirisi’ ile geldi ve bu bildiride Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’ne sitem edercesine ‘İnsani olayların akışı içinde, insanlık ailesinin bir bölümünün, yeryüzü halkları arasında, şimdiye kadarkinden farklı, doğanın ve Tanrının onlara hak tanıdığı bir tavır alması gereksinimi doğarsa, bu kişilerin kendilerini böyle tavır almaya iten nedenleri açıklamaları, insanoğlunun düşüncesine duydukları saygının gereğidir’ diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu : ‘Bütün erkekler ve kadınlar eşit yaratılmışlardır, yaratıcıları tarafından verilmiş vazgeçilemez haklara sahiptirler ki bunların arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı vardır, bu hakları korumak için güçlerini yönetenlerin rızalarından alan hükümetler kurulmuştur, biz bu hakikatleri aşikâr sayıyoruz’ diye yazdı.
Buraya kadar anlattıklarım, Marx’ın kadim dostu Engels’in özlü deyişi ile ‘Erkeği burjuva, karısını proletarya’ oşarak kabul eden çarpık anlayışa karşı sürdürülen mücadelenin bir kısmı. Sonrası da var. Ve sonrasında, fikirleriyle, vizyonuyla, yaptıklarıyla, kurduğu Cumhuriyetle, bizim tarihimizi hızlandıran bir büyük usta, bir büyük deha var. Mustafa Kemal Atatürk var.
Hindistan Kadınlar Birliği’nin Atatürk’ün ölümü üzerine yayınladığı bildiride, ‘Kadın Haklarının insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş en büyük savunucularından’ biri olarak ilan ettiği Büyük Atatürk, 1923 yılının Ocak ayında, Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce İzmir’de şunları söylüyor: ‘…Bir toplum, cinslerinden yalnız birinin yüzyılımızın getirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur…Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların nedeni kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurun sonucudur…Bir toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken öteki uzvu atalette olursa, o toplum felce uğramış demektir.’
Büyük Atatürk’ün bu vizyonu sayesindedir ki, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinden, İnsan Hakları Sözleşmelerinden, yani kadın-erkek eşitliğinin daha henüz uluslararası bir hukuk kuralı haline gelmesinden çok daha önce bizim ülkemizde kadınlar, seçme seçilme hakkını, yönetime katılma hakkını elde ettler.
Eğer bugün kadınlarımız, yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinde olsun, daha önce yürürlüğe konulan Türk Medeni Kanunu’nun yasalaşmasında olsun, daha sonra yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un kabulünde olsun, öncülük ve katkı yapmış iseler ki, yapmışlardır, herhalde bu, bugün dahi kadınları siyasi haklara sahip olmayan ülkelerin bulunduğu bir dünyada, birçok Avrupa ülkesinde bile kadınların oy kullanamadığı bir tarihte, bizim kadınlarımıza oy kullanma hakkı tanıyan büyük ustanın, yani Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası sayesindedir.
Bu yazının başına koyduğum ve doğruluğuna içtenlikle inandığım “Kadın problemi yoktur, erkek problemi vardır” cümlesini, ‘Siyah adam problemi yoktur. Beyaz adam problemi vardır’ diyen Sartre’dan esinlenerek koydum. Bana göre bugün ülkemizde kadınlara yapılan saldırıların, kadın cinayetlerinin temelinde bu problem, yani erkek problemi vardır. Erkek egemen bir toplumda yaşadığımız, aklın cinsiyeti olmamasına rağmen, aklın erkek olduğuna inanan bir zihniyet tarafından yönetildiğimiz ve çoğu erkeklerimiz de buna inandığı için oluyor bütün bunlar.
Ama bu konuda kadınlarımızın hiçbir kusuru yoktur demek de doğru olmaz, dahası bu erkeklere karşı da haksızlık olur. Zira biz erkekleri kadınlar yani annelerimiz yetiştiriyor. Ama öyle de olsa, ben bu konuda kadınlarımız lehine pozitif ayrımcılık yapacağım ve bunun aslında Adem’den tevarüs ettiğimiz bir “gen hatası” sonucu olduğunu söyleyeceğim.
Bunu da hepinizin bildiği bir fıkraya dayandıracağım. Fıkra şu: Tanrı önce Adem’i yarattı. Sonra onun yalnızlığına üzüldü ve Havva’yı yarattı. Havva’nın gelmesine rağmen Adem’in mutlu olmadığını gören Tanrı, O’na sitem ederek ‘sana dünyanın en güzel varlığını eş olarak, arkadaş olarak verdim, neden daha hâlâ mutlu değilsin’ diye sordu. Adem’in yanıtı ‘benim eşten önce bir anneye ihtiyacım var’ şeklinde oldu.
Biz erkeklerin “gen hatası” buradan geliyor, yani Adem’in annesiz büyümesinden geliyor.
Peki, ne yapmamız gerekiyor?
Cinsiyet eşitliğinin insan hakları bağlamında ana-akıma yerleştirilmesi, diğer bir deyişle siyasal, ekonomik ve toplumsal alandaki en temel politika, plan ve programlara cinsiyet eşitliğinin dâhil edilmesi ve böylece kadınların ve erkeklerin sağlayacakları yararın eşitlik temelinde maksimize edilmesi yönünde yapılan çalışmalara katkıda bulunmamız, bu yönde yapılan çalışmalara katkı yapmamız gerekiyor.
Yine ve hep birlikte kamu politikalarının cinsiyet eşitliği temelinde düzenlenmesi suretiyle kadın sorununa, ‘kadına’ odaklanan bir anlayışla çözüm aramayı öngören yasal düzenlemelerin ve bütün bu konularda içtenlik talep eden kadının insan haklarını her platformda savunmaya devam etmemiz gerekiyor.
Bu bağlamda ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı dili bırakmamız, insana yatırım yapmamız, bu amaçla eğitime önem vermemiz, hukuku, hukukun üstünlüğü ilkesini her alanda egemen kılmamız, bağımsız yargı mekanizmasını etkili ve işlevsel bir şekilde tesis etmemiz gerekiyor.
Ülkemizde kadınlara karşı işlenen cinayetler, yapılan haksızlıklar karşısında “08 Mart’ı”, yani “dünya kadınlar gününü” kutlamaya ne kadar hakkımız ve yüzümüz var bilmiyorum ama ben yine de “dünya kadınlar gününü”, kadınlarımızın gününü kutluyor ve “Kadın Hakları İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” diyorum.
Bellek, gıdasını düşünce özgürlüğünden alır. Kısıtlanarak dumura uğratılmış bir düşün, anı kayıtlayamaz. Kayıtsızlık; sözleri suya yazmak, kökleriyle arasına zamanı alarak, maziyle yollarını ayırmak ya da ısmarlama belleklerle, sanal bir gelecek inşa etmektir.
Tarih, belleklere kazınanlarla geçmişi yorumlar. Olmayanı yorumlamak beyhudedir. Belleklerle oynamak veya bellekleri kazımak, tarihi yaşamaktan imtina etmek manasına gelir. Geçmişten bihaber ve ondan soyut olarak anı yaşamak, aslına tutuculaşacak denli yabancılaşmak, muhafazakârlığı yaşamaya fırsat bulmadan tutuculaşmaktır. Tarihselliği hafife almak, mazi ya da atiye olduğundan fazla ve sebepsiz yere tapınmaya kapıları aralar. Şimdiyi reddederek, tarihin dışında gezinmeyi yeğlemek, Moderniteyle arasına, yaşamı güçleştiren zamanı almaktır.
Modernlik, köklerle geleceği inşa edecek denli beriye veya öteye düşmeyi önleyecek kadar makul bir ilişki kurmak, onunla mutlak bir ayrılığı yoksamayı gerekli görür. Bellekleri kurutmak, tarihi öteleyerek moderniteyi yadsımak, gözden düşürmektir. Bakışları kendi yoluna çevirerek, içe dönmek, özden uzaklaşarak tutuculuğa ve yalnızlığa demir atmayı olağan sayar. Gelenekselle körü körüne bağlanmak, nesneleri yücelterek, bu günün ya da çağın politik, ekonomik sosyal olgularının ürettikleri ve önerdikleriyle arasına aşılamayacak duvarlar örmeyi yaşam biçimi addeder.
Moderniteyle kavgaya tutuşmak, diyalog kanallarını tıkayarak, bir bakıma hafızaları tazelemek veya yinelemektir. Günü yörüngesinden çıkararak, yaşanmamış varsaymak ya da yaşananları ayıklayarak günü solumaya zorlanmak doğaya müdahaledir. Homojenleşmek, bağlamlara göre farklı anlama gelecek değerlerle inadına kavgaya tutuşmak olarak betimlemek olasıdır. Başka olasılıklar ve gerçekliğin mevcudiyetini külliyen dışlamak, farklı ses, renk ve görme biçimlerinin yaşama katacakları tadı görmezden gelir. Çoğulcu yaşam, heterojen belleklerle sahici değerine kavuşmaktan yanadır. Sahici olan, çelişkiye muhtaçtır. Çelişki olmadan gerçekle buluşmak mümkün değildir.
Totalitarizm, aynı yerde durmayı, aynı prizma veya optikten görmeyi ya da seçilen sesleri duymayı buyurarak, heterojen olan her şeyle bir araya gelmemek üzere sessiz sedasız vedalaşmayı hedef beller. Yeknesaklık ya da billurlaşma çelişkiyi ihtiyaç olmaktan çıkarır. Farklılığı gereksinim olmaktan çıkaran anlayış, erek ve hedefleri bağdaşır olanı meşru, makul ve doğru olarak lanse eder. Yarattığı düşmanca düzenekle, öteki veya yabancı addettiği düşün, konuş ve eylemi enterne etmeyi kamusal düzeni koruma fikriyle özdeşleştirmek için çaba harcar. Karşıtlığı tırmandırarak toplumsal çatışmayı pekiştirmeyi tasarladığı düzenin selameti için olağan farz eder. Arındırıcı momentlerle bugünün eşelenmesini, idealler için tehlikeli sayar. Tanımlı değerlerle bağdaşmayan her şeyi gözden düşürerek düşman ilan etmekten kaçınmaz.
Hukuk, bellekle beslenir. Kirlenen bellek, hukukla gerçekler arasındaki bağı zayıflatarak, ilk fırsatta koparır. Bu, kurgulanan hukukun sıfır noktasıdır. Bu hukuk, yapayların ittifakıyla vücuda getirilen totaliter hukuktur. Gerçeklerden nasibini almayan bu oluşuk, aşkınlıklardan aldığı güçle kendisini hukuk olarak sunmaya gayret eder. Şımararak sınır tanımayan hukuk, kendinden menkul yöntem ve araçlarla bellekleri kurutmayı, kazımayı veya silmeyi kendini yineleme, üretme veya biçimlendirmek için zorunlu görür. Döküp kırmayı ereğiyle buluşmanın örtülü yöntemi olarak benimser. Sahici olmayandan nemalanan bellek totaliter desteklerle bireyi özünden epeyce uzaklaştırır. Yabancılaşan birey, ürettiklerinin hışımına uğrarken, elinin altından usulca kayan zamanın etkisiyle beriye veya öteye savrulur.
Zamanı yitiren hafıza, kurumaya yüz tutar. Buharlaşan bellek, bireyi modern olandan gözünü kırpmadan ve pişmanlık duymadan koparmakta beis görmez. Çağın berisiyle ilerisi arasında gelgit yapan belleklerin biçimlendirdiği hukukun, adalet vaad etmesi beklenmemelidir. Adalet daha çok dumanı tüten, taze ve organik olandan nemalanmayı tercih eder. Gerçek, toplumun umar ve beklentilerini karşılayan değerlerle ayakta kalmaya çalışır. Onu ayakta tutan ve cazip kılan toplumsal hafızayla aynı kabtan yemeyi içselleştiren yanıdır. Belleği ayıklamak veya seçilmiş bellekle hükme yürümek, adlileşmeyi teşvik ederek, dosya dağlarından oluşan bir rejime çağrı yapmaktan ötede bir anlam ifade etmez. İdeale ziyadesiyle bağlanmak, ona, sadık yorumlar yapmayı emir telakki eden zayıf, bulanık ve kul belleklere davetiye çıkarır.
Yargılamak, değerlendirmek; öznel, dayanıklı, özgür vasatlardan, varlığını gerçek ve doğruya adayan nesnel hafıza inşa etmek, var edilen çoğulcu hafızayla gerçeği eşelemektir.
Sırlarla mücadele, kuşkuları gün yüzüyle buluşturur. Anaerobik edenler, toplumsal değerleri içeriden kemirir. Karanlıkları aydınlığa evirmek, her şeyi tartışarak görünür kılmak, kuşkuya ışıldak tutarak açığa çıkarmaktır.Sırlarla yaşamayı seçmek, gerçeklerle aynı yolu yürümekten vazgeçmek anlamına gelir. Düşünceyi baskılamak, sır krallığında yaşamayı içselleştirmektir. Toplumun gerisinde veya ilerisinde yaşamak sır, kuşku veya gizlerin yazgısını belirlediği sanal bir dünyayı yurt edinmekten başkası değildir. Sır, envai lojistikle kendisini üreterek pekiştirmeyi yaşamak için gerekli görür. İlişilmezlikte ısrar ederek, eğreti gerçeği veya lekeli vargıyı sahici olanla ikame eder. Manipülasyon ve illüzyonla kurduğu dostlukla yanıltmayı marifet sayar. Gerçeğe olan ihtiyaç, sırların dominant etkisiyle şiddetini kaybeder. Sırları kutsamak, düşünceyi baskılayarak, doğmaya rızai ilişkiyi kabullenmek olarak açıklanabilir. Doğmalarla sahici ve güvenilir bir tarih yazmak imkânsızdır. Tarihsizleşmek, tartışma kültüründen uzaklaşarak otoriterleşmektir.
Otoriterleşen dizge, sırrı savunmanın karşıtına ya da onu hükümden düşüren edene dönüştürmekte sakınca görmez. Meşru hukuku kıble edinmiş sistemlerde, savunma, sır olana ihtiyaç duyar ve bu gereksinim açlık düzeyindedir. Savunmayı sırla çevrelemek, tartışanları saltık gereksinimle terbiye etmek ya da karşıtıyla çeliştirerek ölüme yatırmak muhtemeldir. Bu bağlamda rol ve işlevi görünen adaletin erekleriyle sınırlı gizlerin ayarlarlarıyla gelişi güzel oynamak, çelişme ve eşitlik ilkeleri üzerinden adil yargılanma hakkının gerekleriyle inatlaşmaktır. Hiçbir giz anlayışı, savunmayı artersiz bırakmaz veya hiçbir dizge yanları giz ile savunma arasında seçim yapmaya zorlamaz. Sırları yarıştırmak yargının, gizler arasında seçim yapmak hükmün işidir. Savunmayı kaynağından soyutlamak, yargılamayı monoya indirgeyerek, aynı zamanda iddiayı hükme dönüştürmek manasına gelir. Savunmanın etkin ve verimli olabilmesi, gizlerle ölesiye mücadele etmekten başka meşru, makul ve hukuki araçlarla sırları deşifre etmesine bağlıdır.
Toplum; damıtılmış, kurutulmuş veya turfanda belleklerle yaşamaya zorlanamaz. Çoğulculuk, tartışarak yarışmayı, yarınları birlikte ve ortaklaşa çabayla kurmayı yeğler. Temiz toplum; sessiz çalışan, tartışan veya yarası olmayan toplumdur. Çelişerek ilerlemek, arınarak paklaşmaktır. Susmaya icbar edilen bireyin, toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi demokratikleştirmesi, bürokrasi ile toplum arasındaki gerilimi yönetmesi ya da temiz, berrak ve rafine bir siyaset üretmesi seraptır. Önüne konulan sır, giz, konuş ve düşün engelleriyle dinamizmi iğdiş edilen toplumun, üç maymunu oynayarak çağı yakalaması, anı yaşaması, tarih yazması veya moderniteyi soluması hayaldir.
Hukuku, özgürlük talepleriyle çeliştirmek genleriyle oynamaktır. Genleriyle oynanan hukuk, kirliyi üretmeye yazgılıdır. Tutuculuk; kişi, kurum ve uzantılarını yücelterek, toplumsal talep, umar ve beklentileri bir başka bahara ertelemeyi sever. Dileğimiz düşün, konuş ve dil üzerindeki engellerin temizlenerek, tarihin yakalanması toplumun özgürleşmesidir. Tarihe denk gelmek: özgür bırakılmış bellekler ile beklentileri aynı çatalda buluşturacak olanaklara erişimi kolaylaştırmak demektir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve hakça bölüşüm; meşru, makul, mikro bellek ve taleplerin tolare edilmesiyle gerçeklik şansı yakalar. Modernleşmek; şimdiyi yakalayarak çağdaşlaşmak, demokratikleşme ise çağı soluk soluğa ve doyasıya yaşayarak özgürleşmektir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Makale, Toplum ve Bilim Dergisi, 171. Sayıda yayımlanmıştır.[/box]
Avukatlık mesleğinin doğuşuyla ilgili olarak iki görüş ortaya çıkmaktadır. İlki avukatlığın Antik Atina’da logograf kimliğiyle doğduğu, Antik Roma’da advocatus kimliğine büründüğünü tarihi süreç içinde Orta Çağ ve Modern dönemde gelişmesini tamamlayarak bugüne ulaştığını ileri sürmektedir. İkinci görüş ise bu süreklilik tezini kabul etmeyerek avukatlık mesleğinin Orta Çağ’da kentlerin ve uzak mesafe ticaretinin gelişmesine paralel olarak lonca bünyesinde doğduğunu; farklı bir hukuka ve yargı sistemine ihtiyaç duyan burjuva sınıfının gelişimiyle nitelik değiştirerek bu kez serbest bir meslek olarak modern kimliğine kavuştuğunu; devlet (lonca) avukatlığından bağımsız avukatlığa dönüştüğünü, devletle arasına hukuk ara halkasının girdiğini ileri sürmektedir. Bu ikinci görüşü benimseyen yazımız avukatlık mesleğini hayat bulduğu toplumsal değişimlere paralel olarak incelemekte, antik dönemde bir avukatlık mesleğinden bahsedilemeyeceği görüşünü temellendirmeye çalışmaktadır.
Antik Dönem Antik Atina’da Logografların Doğuşu
Bazı terimler antik çağdaki savunma pratiklerinden kaynaklansa bile, Orta Çağ’da ortaya çıkan avukatlığın bir meslek olarak icrasının; Antik Yunan ve Roma’daki avukatlık mesleğiyle doğrudan bağlantısı olmadığı düşünülür. “Öncelikle, baro tarihini Greklere, Romalılara ve Merovenjlere bağlayan efsaneye son vermemiz gerekir” (Hamelin ve Damien, 1989:25). Bu açıklama; Antik Çağ’da ticaret ve mülkiyet ilişkilerinin karmaşıklaştığı dönemlerde sözleşme akdi, vasiyet, bağış, miras gibi konularda ortaya çıkan hukuk uzmanları gerçeğiyle veya bir vatandaşın suçlandığında savunma hazırlamak için yardımcıya ihtiyaç duyması gerçeğiyle çelişmez. Aksi görüş ise antik dönemde doğan avukatlığın kesintisiz gelişerek Orta Çağ’da yeniden parladığını, Modern Çağ’da da bugünkü anlamına kavuştuğunu ileri sürer.
Antik Yunan’da vatandaş suçlanması halinde halk mahkemesi önünde savunmasını kendi yapardı. Bu savunma esnasında söylevi için yardım aldığı akraba veya dostlarını veya daha sonra ortaya çıkan savunma yazıcılarını veya logografları avukat olarak nitelemek mümkün değildir (Gagliardi, 2022: 316). Logograflar mahkemede söylenecek savunmayı bir söylev haline getirirdi (Hamelin ve Damien, 1989: 25; Erem 1977:1)
Hukuk Felsefesi: Hukuk ve Ahlak İlişkisi (Jurisprudence: Relationship between Law and Morality) – Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
“Hukuk ve ahlak birbiriyle çeliştiğinde vatandaş ya ahlaki duygusunu kaybetmek ya da yasaya olan saygısını kaybetmek gibi acımasız bir seçenekle karşı karşıya kalır.” Frédéric Bastiat
“İki şey, üzerlerinde ne kadar sık ve istikrarlı bir şekilde düşünürsek, zihnimizi her geçen gün yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile dolduruyor: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlaki yasa” Immanuel Kant
[/box]
Giriş
Ahlak nedir? / Ahlaki olan nedir? Ahlakın tek dayanağı din midir? Dinden bağımsız bir ahlak anlayışı var mıdır? Nieztsche’ye atfen sorarsak, ahlakın soy kütüğü nedir? Ahlak kurallarında doğru-yanlış olabilir mi? Toplumun kendi (ahlaki) varlığını koruma ve/ya bunu sürdürme hakkı var mıdır? Ahlaki pozisyon ne demektir? Keyfi/duygusal olan bir tutum ahlaki olabilir mi? İlkeye dayanan ahlaki pozisyon/eleştirel ahlak nedir?
Toplumun her tepkisi, ahlaki bir pozisyonu mu yansıtır? Değilse, duygusal/keyfi olan tutum ve davranışlar ahlaki pozisyon sayılabilir mi? Örneğin “iğrenme” ilkeye dayalı bir ahlaki pozisyon mudur, yoksa keyfi bir duygusal tepki midir? Eşcinsel ilişkiden iğrenme, bunun toplumun çoğunluğu tarafından hissedilmesi, onun hukuk tarafından yasaklanmasını meşru dayanağı olabilir mi?
Tutarlılık-samimiyet, ahlaki tutum/davranışların belirlenmesinde ne derece belirleyici-etkilidir? Toplum, ahlak kuralları üzerinde bir uzlaşı sağlayabilir mi? Hukukun müdahale edemeyeceği alanlar var mıdır? İlkeye dayanan ahlaki pozisyon/eleştirel ahlak nedir?
Yalnız ahlaki (moral) veya gayri ahlaki(immoral) olarak belirleme, kuralları benimseme yetisine sahip rasyonel varlıklar için var olabilir.(1) Bu yetiden yoksun olanlar örneğin bir amip, bir kaplan ve bazı akıl hastaları amoral’dirler. Amoral (la ahlaki), ahlak duygusundan yoksunluk veya doğru ve yanlışa ilgisizlik anlamınadır. Gayri ahlaki (immoral) değerlendirme, eylemin sonucu tahmin edilmesine karşın göz ardı edilmesi immoral bir davranıştır. Yeni TCK tasarımcıları, kriminoloji/penoloji nosyonları ve gerçeklerinden yoksun oldukları için popülist bir yaklaşımla cezaları ağırlaştırdılar (2009 yılı Aralık ayı verilerine göre 100.000 nüfustaki oran 162; değişimdeki hızlı artış sonucu 100.000 nüfustaki toplam cezaevi nüfusu 2012-2103 yıllarında 181 iken, bu oran 2014-2015 yıllarında 204, 2022 yılında 355) veya normatif ceza hukuku bilgisi dışında ülke realitesini, mukayeseli ampirik bilgiyi dışlayarak bu yolu seçtiler. Her iki halde davranışları gayri ahlakidir.(2)
İnsanlar rasyonel, özel bireyler olduğu kadar sosyal ve politik yaratıklardır. Onların şahsi projeleri, menfaatleri ve yaşamları girift biçimlerde birbiriyle örtüşmekte ve iç içe girmektedir. Bu bağlamdaki insan yaşamının kişilere zevk ve doyum sağlaması için bu ilişkilerin yönetilmesine gereksinme vardır. İşte hukuk ve ahlak bu yönetime odaklanmış normatif sistemlerdir. Birincisi, kurumlaşmış normatif, kamusal bir sistem iken, bir grup veya toplum ahlaki öyle değildir. İkisi arasındaki benzerlik ve farklılıklara karşın bunlar yek diğerini tamamlamakta; insanın ve insanlığın gelişmesini sağlamaktadırlar.(3) Çoğu kişiler ahlakı, değişmeyen ve evrensel nitelikte bir seri haklar ve görevler olarak kavramlaştırırken, hukuk kuralları mekânsal ve zamansal değişim sergilemektedir.
İdeal eylem: Hem yasal hem de ahlaki açıdan doğru olan eylemler
Ahlakilik kurumu sosyolojik/antropolojik bir olgu olduğu kadar evrensel bir olgudur. Ahlak sistemlerinde belli ölçüde evrenselliğe tanık olunmaktadır:
– Ötekilerine zarar veren eylemlere karşı negatif tepki gösterimi;
– Karşılıklılık ve adilliğe ilişkin değerler;
– Sosyal bir hiyerarşide yer alan kişinin statüsüne uygun davranma gerekliliği; ve
– Vücut üzerine (adet görme, yemek, banyo, seks ve ölülerin defni gibi) düzenlemeler.
Ahlaki bir teori, matematiğin daireyi kareye çevirememesi gibi ahlaki çıkmazları çözümleyemez. Ahlaki bir argümana geçerlik sağlayıcı ciddi deneyimler ve istatistik benzerlikler olmadığı gibi ahlak teorisini içeren yararlı yenilikler de yoktur. Bilimsel ilerleme paralelindeki bir gelişme, etik/ahlak alanında olmamıştır.
İnsan eylemi, erdem, yükümlük ve adalet kavramları ile irdelenmektedir. Ahlaki gerçeklik doğru bile olsa, hangi yorumunun doğru olduğu konusundaki usule (Yararcılık mı? Doğal hukuk mu? Kantçılık mı?) ilişkin fikir birliği olmayışı, özel ahlaki sorunlara doğru çözüm üzerine uzlaşı sağlamayı da imkânsız yapmaktadır.
Ahlak ve Hukuk İlişkisi-Sorular
Hem ahlak hem de hukuk insan eylemine rehberlik etmeye çalışır. Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin niteliği nedir? Zorunlu mu rastlantısal mı? Nasıl bir ahlak anlayışıyla hukuk arasında zorunlu bir ilişki vardır denilebilir? Hukuk ve ahlak arasındaki ilişki, hangi hukuki evre/süreçte devreye girmelidir? Hukuk ihdas etme aşamasında mı, yoksa hukukun uygulanması aşamasında mı? Cezalandırmanın ahlaki temeli nedir? Hukuk, ahlakın infazını sağlayabilir mi? Sağlayabilirse, hangi ahlak anlayışını?
Kanuni olan/kanuna uygun olan (her zaman) ahlaki midir? Kanunların ahlakımızı yansıtmasını istemekle beraber onların bize ahlakımızı öğretmesine izin vermeli miyiz? ABD’de kölelik bir zamanlar kanuni idi, ama bunun ahlaki olduğu söylenebilir mi? Nazi Almanya’sında soykırım bir zamanlar kanuni idi. Yalnız ahlaklı bir kişi, hiçbir insan, soykırımı savunamaz. Sorun şudur: Kanun ve ahlak aynı şey değildir. Denk değildirler; aynı alanı paylaşmazlar: Örnekler idam cezası, kürtaj.
Öte yandan, kanunlar ve ahlak karşı karşıya geldiğinde hangisinin öncelikli olacağıdır? Sokrates’in tutumu kanunlardan yanadır. Ancak O’nunki de kanunlara uymanın ahlaki olduğu/olacağı yönündeki inanç dolayısıyla aslında yine ahlaki temellidir. Cicero ise, Kanunlar üzerine eserinde,
“Ulusların geleneklerinde/kanunlarında olan her şeyin adil olduğuna inanmak aptallıktır. Bu kanunlar müstebit/zorba hükümdarlar tarafından yürürlüğe konmuş olsa adil olurlar mıydı? …kanun koyma sürecinde doğru aklın/mantığın uygulanması ön görülmelidir. Bu ilkeyi bilmeyenler, bir yerlerde yazılı olsa da olmasa da Adalet’ten yoksundurlar.”
Hukuk ve ahlak, neler yapılması, hangi amaçlara yönelmesi ve ne türden bir kişi olunmalı türünden pratik gereklerle ilgilidir. Bu anlamda hukuk ve ahlak doğru/yanlış, iyi/kötü ve erdem/erdemsizlik ikili kodlamaları üzerinedir. Normatif olan bu karşıtlar değer yargılarını yansıtmaktadır. Hukukun ne olduğu ve ahlaken ne olması gerektiği ise iki farklı sorudur. Bu bağlamdaki öteki sorularda şunlardır:
“Hukuk nerede biter/ahlak nerede başlar/nerede örtüşürler?” Hukuk normatif bir uygulamadır. İnsanlar için gerekli davranış nedeniyle sergilenmektedir. Yalnız hukukun normatifliği bilmece/düşündürücü görülebilir; zira hukuk bir insan yaratısıdır ve böylece “gerçekler dünyasına”, “dır”lar düzlemine aittir.
Hukukun genel teorileri, değerden/ahlaktan yoksun olabilir mi? Değer bazlı doğal hukuk teorilerinin tümü, anarşi (hukuksuzluk) ve tiranlıkta ciddi kötülüklere karşı ıslah vasıtası olarak anlaşılmaktadır. Tiranlığın karakteristik biçimlerinden biri hukuk/legalite formlarına büründürülmüş, kökten hukuksuzluk eseri olan karara hukuk maskesinin giydirilmesidir.
Hukuk ve ahlak sistemleri arasında nasıl bir ilişki/etkileşim bulunmaktadır? Ahlaki yükümlülük ve sorumluluklar hukukun fiiliyatta ne sağladığına mı dayalıdır? Hukuk ne olursa olsun ona itaat etmek konusunda ahlaki bir yükümlülüğümüz var mıdır? Hukuki haklar ve yükümlülükler ne ölçüde ahlakın gereklerine dayalıdır? Gayrı ahlaki bir kural hukukun bir kısmı olabilir mi?
Demokratik bir düzenin geçerli olduğu bir toplumda çoğunluğun kendi ahlak anlayışını, hukuk aracılığıyla dayatma hakkı var mıdır? Demokratik bir sistemde, çoğunluğun, herhangi bir konuya ilişkin ahlak anlayışının (örneğin müstehcenlik- fuhuş) hukuk tarafından infazı meşru mudur? Meşru veya değilse neden?
Hukukun geçerliliği bakımından pratik soru, Nazi Almanya’sındaki çoğu yasalarda olduğu gibi ahlaken tiksindirici tedbirleri içeren bir düzenlemeye hukuk statüsü verilip verilemeyeceğidir(?). Bu sorunun yanıtı, çoğu insanların içsel derinliklerinde yer etmiş adalet kültürü ile bu tür düzenlemeye hukuk statüsü verilemeyeceği anlamındadır. Bu noktada “hukuka itaat görevi” bağlamında şu sorular gündeme gelmektedir: Birinci soru, bir hüküm hukuki midir? Yanıtı “evet” ise, ikinci soru, adil ve savunulabilir anlamda iyi bir hukuk mudur? Bu sorunun yanıtı “hayır” ise, bir üçüncü soru belirmektedir: Ne var ki, o hükme uymak konusunda insanın gayri hukuki bir görevi var mıdır? J. Finnis’e göre, itaatsizliğin hukuku tümden zayıflattığı durumlarda böyle bir yükümlülük var olabilir. Yalnız itaatin kapsamı, legal sistemin tümden etkisiz olmasından kaçınmak için gerekli olduğu kadarı ile sınırlı kalacaktır. İlaveten, bu yasalara gösterilen itaat ne olursa olsun, yasama erki, adaletsizliği sonlandırmak için mevcut yasayı ilga etmek veya değiştirmek yükümlülüğündedir. Bu soru şimdilik doğal hukukçularca verilen yanıtlar ötesinde Nazi Almanya’sında (rejimi eleştirenleri cezalandıran düzenleme sonucu) husumet-muhbirlik davaları bağlamında irdelenecektir. Bu davalar çarpıcı bir biçimde hukukun geçerliliği ve normatif gücünün onun ahlaki niteliğine dayalı olup olmadığı sorusunu sergilemektedir.
Birbirinden ayrı iki davada Alman ordusundaki askerler, Nazi rejimini karılarına eleştirdikleri için cezai takip konusu edilmişlerdir. İki asker de Nazi rejim yasalarına göre idam cezasına mahkûm oldularsa da (1944), sonradan kurtuldular (1949). Her iki hükümlü asker de savaş sonrası karıları ve kendilerini yargılayan hâkimler hakkında (1871 tarihli Alman Ceza Kanunu 239. maddesi uyarınca hürriyetten yoksunluk nedeniyle) suç duyurusunda bulundular. Birinci davada Bölge İstinaf Mahkemesi, ilgili Nazi yasalarını özellikle içerdiği ağır cezalar nedeniyle çok zalimane bulduğunu ve Alman halkının büyük çoğunluğu tarafından terör yasaları olarak görüldüğünü ifade ederken, bunların doğal hukuku ihlal eden yasalar olarak görülemeyeceğini belirtti. Bunun çıkarımı olarak, sanıklardan askeri hâkimin mevzuata göre karar verdiğinden beraat etmesi, kocasını ihbar eden kadının ise beraat etmesinin gerekmediği idi. Kötü niyetli bu kadın, yetkililere yaptığı bu bildirimin sağduyulu, vicdan sahibi kişilerin adalet duygusunu rencide edeceğini bilmeliydi. Ne var ki, kararda açıkça gerekçelendirilmese de mahkemenin bir Nazi yasasının geçersiz olmadığı konusundaki kararlılığı çok belirgindir. İkinci davada, Federal Temyiz Mahkemesi kararında, bir mahkeme kararı legalitesinin ilgili tüm kişiler için aynı olması, her ikisinin ya mahkûm veya beraat etmesi gerektiği; mevcut gerçekler karşısında ise, her ikisinin de mahkûm edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Suçun temel öğesi, eleştirinin aleni olması idi ve aile içi iletişim bu testi karşılamak için uygun görülmedi. İlaveten, bu eylem suç oluşturduğunda da ciddiyet derecelendirilmesi açısından en alt düzeyde olması gerekirdi. Bu nedenle, hükmedilen yaptırım orantısız görülmüştür. Bu analiz ışığında kadın, eşinin mahkeme huzuruna çıkmasına neden olduğu, hâkim de adli takdirini uygun bir şekilde kullanmadığı için suçlu görülmüştür. İngiliz pozitivist Hart, bu kararı uygun bulmadı ve kadının suç işlemediğini belirtti. Lon Fuller ise, karşıt olarak, öyle kötü yasaların geçerli olamayacağına değindi. Temyiz mahkemesi kararını büyük oranda kadının ihbar etmek görevi olmadığı, kocasının mahremiyetini ihlal ettiğini ve bunu kötü saiklerle yapması üzerine temellendirdi.
Norm Kavramı
Norm, içerikleri özel ve evrensel bağlamda ilişkilendirilen temel norm içeriğinden kaynaklanmasıyla içeriksel bir nitelik kazanmaktadır. İşte ahlaki normlar bu karakterdedir. Şöyle ki, “Yalan söylemeyeceksin”; “Kimseyi aldatmayacaksın”, “Sözünde duracaksın” normları temel bir norm olan “dürüstlük”ten kaynaklanmaktadır. Yine, “İnsanları seveceksin” temel normundan “İnsanlara zarar vermeyeceksin”, “Onlarla ihtilafa düşmeyeceksin” normları üretilebilir. Legal normlara ilişkin ikinci sistemde ise durum farklıdır. Legal normlar içerikleriyle meşruiyet kazanmazlar. İçeriklerine bakılmaksızın legal olabilir; yalnız legal bir normun içeriği işlevini görmeyecek nitelikte de bir insan davranışını düşünmek olası değildir.
Hukuk felsefesindeki tartışmaların çoğu hukuk ile öteki normatif sistem olan ahlakın genel kavramları tartışılmasına odaklanmıştır. Bu bağlamda ortaya çıkan sorulardan birincisi, ontolojik nitelikte; genelde normların ve özel ahlaki normların doğası ele alınarak, normların, “nesnel” olarak var olup olmadığıdır? İkincisi, epistemolojik nitelikte, bireyler norm türlerinin varlığını nasıl öğreniyorlar? Üçüncüsü ise, hukuka özgü normlar ve normatiflikle ortaya çıkan sorular, hukuk hangi koşullarda yükümlülük vazetmektedir? Ve hukukta normatifliğin kaynağı nedir?
“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.” Aristo. Nikomakhos’a Etik
Batı toplumların yasal sistemleri, yanlış olduğunu bile bile suç işleyen insanların suçlu sayılması ve cezalandırılması temeline dayanır. Peki kendi ahlaki pusulalarının etkisi altındaki insan, yaptıklarının doğru olduğuna inanırsa ne olur? Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnızca cezaları artırmak çözüm müdür?(4) Hayır! Çünkü insanlar, haklı olduklarına inanıyorlarsa, sonuçları ne olursa olsun kafalarına koyduklarını yapmaktan çekinmezler. Kuşkusuz, insanların şiddete ilişkin inançlarını ve güdülerini değiştirmek zaman alır, ancak bu pek çok kültürel değişlik için de geçerlidir.
Temel sorumuz, bir şeyi yapmada doğru olan nedir? Özel ahlaki bir yargıyı doğru yapan nedir? Herkesin doğru olduğunu düşündüğü bir şey yanlış olabilir mi? Tanrı tüm ahlakın yaratıcısı mıdır? Ahlak zaman ve mekâna göreceli midir?
Ahlak İlkeleri ve Kavramları
Ahlak ilkeleri ve kavramlarına özgü şu saptamalar yapılabilir:
1. Özel bir kararla bizleri donatmadıkları ve fakat bireysel karakterin oluşumu ve rafine edilmesindeki pedagojik sürece yardımcı oldukları;
2. Davranışların eleştirisel değerlendirilmesinde vazgeçilemez bulundukları; ve
3. Karar sürecinde önemli bir rol oynadıklarıdır. Yalnız, bir durumun hangi kurala gireceğini önceden mutlak bir kesinlikle söyleme olanağı verecek tüm durumları kapsar bir ahlak projesi henüz çizilmemiştir.
Ahlak kentin bir icadı değildir. Her yerde kent koşullarına uyarlı bir ahlak da yoktur. Göçer insanların farklılıkları yanında insanlar arasında ahlaki farklılıklar olduğu veya ahlaki uygulama ile ahlaki seçimleri yapmakta özgür oldukları bilinmelidir. Kent her zaman çok değişik sosyal durumlara özgü unsurları barındırmaktadır.
Ahlak, matematik gibi bir konu da değildir. Basit bir matematik işlemin (x+3=5 gibi) tek bir doğrusu vardır. Kolayca ortaya çıkarabileceğimiz tek doğru bir yanıtı ve kabul edemeyeceğimiz sınırsız yanlış yanıtları bulunur. Ahlak ise daha çok x+y=5 eşitliği gibi iki bilinmeyenli bir denkleme benzer. Bu işlemde x ve y arasındaki bağlılığa göre çok sayıda doğru sonuç bulabiliriz. İşte “yapılacak doğru şey nedir?” diye sorunların kendi ahlaki sezgileri ya da ahlaki teorilerinin dayanağıyla ilgili bir nokta belirlemeleri gerekir.
Ahlak ilkelerinde beliren değişimler sonucu cezai yaklaşımların içeriği değişmekte; bazı suçlar, suç olmaktan çıkarılmaktadır. Yaptırımların türü /içeriği de değişmektedir. Nitekim, O.W. Holmes’un 1897 yılındaki suçlu kişilerin tretmanındaki yaklaşım biçimi bugün için sorgulanacak bir nitelik sergilemektedir. Kendisi, sivri sineğin ısırması gibi doğuştan dolandırmağa veya öldürmeye yatkın dejenere suçluların idam edilmesini dile getirirken; geri zekalılar açısından da üç nesilden sonra bunların kısırlaştırılmasını önermekteydi.(5) O’nun için bu totaliter yaklaşımın hiçbir ölçüye sığmayan sonuçlarını algılamak olası değildi. Suçlulara karşı takınılacak hukuki tavırlarda, ahlaki olmak gereği her zamankinden daha fazladır. En azılı suçlulara bile hayvan muamelesi yapmak sağlıklı değildir. Aksi takdirde, bugün için marjinal grupta olan suçlulara, yarın yaşlılar ve sakatların eklenmeyeceğini kim garanti edebilir.
Ahlak ilkeleri hakkında bir görüş birliği olmadığından tartışmalı ahlak sorularına geçerli bir yanıt bulmak olanağı yoktur. Rakip teoriler arasından en iyisini seçebilmek de mümkün değildir. Ahlak topluma hizmet etmek üzere tasarlanmıştır. Ahlaki düşünmenin değeri nedir? Yardımseverlik ve iş birliği (sosyal yaklaşımlı bir davranış): Eylemler (kendi menfaati için yalan söylemek kötüdür) ve kişiler açısından (tüm yalancılar şeytanidir).
İçtihadı Temellendiren Ahlak İlkesi (1889 New York-2007 Ankara)
118 yıl aralığı ile New York ve Ankara’da verilen kararlara dayanak ahlak ilkesini irdelemek istiyorum. Bu konuda en çok bilinen ilkelere örnek olarak, “Hiç kimse sahip olduğundan fazlasını başkasına devredemez”, “zaruret yasak tanımaz”, “kimse kendi yanlışlarından menfaat sağlayamaz”, “zamanda önce gelen hakta da önce gelir” ile “mahkemelerce sözleşme özgürlüğüne saygı duyulmalıdır.” A.B.D’deki Riggs vs. Palmer davasında tek mirasçı kalacak torunun, vasiyeti değiştirmesini önlemek üzere dedesini öldürmesi halinde katilin mirastan mahrum bırakılmasının yasada/içtihatlarda ön görülmemesine karşın New York istinaf mahkemesi lafzı yorumu dışlayarak kimsenin kendi yanlışından menfaat sağlayamaz (Nemine doluus suus prodesse debet) ilkesinden hareketle Palmer’ı dedesinin mirasından mahrum etmiştir (Riggs v. Palmer, 115 N.Y.506,22 N.E.188/1889). İşte bir tarafta vasiyetname var iken, öte tarafta hukuk sistemindeki ahlaki ilkenin varlığı söz konusu edilmiştir. Çünkü o hakkaniyetin ahlaki gereğidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu aynı gerekçeyle 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tabi pasif sigortalı kocasını kasten öldüren eşe ölüm aylığı bağlanamayacağına karar vermiştir. New York yasasında olduğu gibi 506 sayılı SSK 66, 68 maddelerinde bu konuya açıklık getirilmemiş; Türk Medeni Kanunu 578. maddesi de murisi öldürmeyi bir yoksunluk sebebi saymıştır (Yargıtay HGK 2007/ 10-812 esas ve 2007/828 sayılı Kararı). Yargıtay, “Hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesi ile “Herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu” ilkesi savaşında tercihini birinci ilkeden yana kullanmıştır. Nitekim, Mecelle’nin 99. maddesinde yer alan “Bir şeyi vaktinden önce gerçekleştirmek isteyen kişi mahrumiyetine katlanır” normu ile aynı ilkesel tavır benimsenmiş idi.
Farklı Yaklaşımlar
Ahlak felsefesi yapmak için hazır bir metodun var olduğu çıkarılmamalıdır. Bu konuda var olan yaklaşımlar şöyledir:
1. Sonuçsal yaklaşım
Bir eylemin sonuçlarının iyilik veya kötülüğü onun doğru veya yanlış olduğunu belirlemektedir. En iyi sonuç/çözüm sağlayan, doğru bir eylemdir. Bu tür açıklamada, ahlaki değerlerin yorumu için enstrümantal bir temel sunulmaktadır: Yararcı, ‘en fazla mutluluk’ ilkesi, mutluluğun zevk duygusu ile acının yokluğu anlamına gelmektedir. İnsanların mutsuzluk yerine mutlu olmayı yeğlemeye doğru doğal bir eğilime sahip oldukları ve çoğu insanları mutlu yapacak her eylemin bazı haklı yanları olduğu düşünülmektedir. Yalnız her eylemin sonuçlarını her zaman değerlendirebileceğimiz de açık değildir. Kısa bir süre için yararlı görülen sonuçlar uzun sürede oldukça farklı olabilir. Mutluluğun ne olduğunu da etraflıca ortaya koymak hiç de kolay değildir. Mutlu olmak, zevk almak veya acı duymamakla aynı anlama gelmemektedir. Şu da bir gerçektir ki, bir kişi için zevk olan diğeri için acı olabilmekte; kendilerinin neyin “iyi” olduğu konusundaki anlayışı kıyas edilemeyecek nitelikte farklılık göstermektedir.
2. Deontolojik yaklaşım
Etikte görev’in önemine odaklanılmaktadır.(6) Bu, etikte yasaklar ve emirler, sonuçlarına göre değil; yalnızca, fiilin kendi değerine, bizatihi değerine bağlıdır. Örneğin farklı organlar için nakil bekleyen beş hastanın ihtiyacını karşılamak üzere kliniğe kontrol için gelen bir kişinin organlarını alarak bu kişilere nakli doğru bir davranış olamayacaktır. Bir eylemin ahlaki olup olmadığı, özel sonuçları ile değil, evrensellik ölçütünü (“herkesin öyle davranması” ilkesini) karşılayıp karşılamadığı ile belirlenmektedir (Kant’çı yaklaşım). Gerçekte, bu fikir, insanlardan size nasıl davranılmasını istiyorsanız, sizde öyle davranmalısınız vurgusuna dönüşmektedir (Golden rule).
3. Erdem etiği yaklaşımı
Bunun insan karakteri ve gelişmesine odaklandığı görülmektedir. Thomas Aquinas’a göre, erdem etkili bir alışkanlık; iyi yapılan işler ürünü olan iyi bir alışkanlıktır. Bizler genelde erdemli insanlarız. İnsan erdemleri 1) Entelektüel erdemler (teorik) ve 2) Ahlaki erdemler (pratik) olarak belirtebiliriz.
Birincisi için yapılan ayrım şöyledir:
a) Akıl/hikmet (teorik akıl), aklın erdemi olarak fizik ve matematik gibi bilimlerde sistematik bilginin elde edilmesini; hukukta ise girift sorunlara özgü çözümlemeleri ifade etmektedir.
b) İyi karar verme yetisi olarak pratik akıl- Bazı insanlara özgü olan bu nitelik, sağduyu ve iyi yargı (good judgement) olarak da nitelendirilmektedir: Kişinin duruma ve koşullara bakarak hangisinin pratik ve arzu edilir olduğuna/ hangi değerin önemli, hangisinin az önemli olduğuna karar verebilmesi; durumun koşullarına bakarak tavır alabilmesidir. Diğer bir anlatımla, burada bilgi temelli durumu algılama/koku alma duygusu olan bir insan söz konusudur. Özetlersek iyiliğe yönelik argümanlar iki grupta toplanmaktadır:
1) Egoizm/Hedonizm 1) Doğal hukuk teorisi/Kant-Deontolojik
2) Yararcılık 2) İnsana saygı teorisi
İyilik karşıtı Doğru eylem
İkincisi, ahlaki erdemler olarak, cesaret, iyi huy ve adalet duygusu yer almaktadır. Cesaret önemli bir erdem olarak yer almakta ise de bundan kastedilen bir aptal cesareti değildir. Bazı insanlar oldukça korkak bir ruh hali içinde orantısız biçimde tepki göstermektedirler. Öte yandan, “öfke kontrolü” sorunu yaşayanlar ile hiç tepki göstermeyen duyarsız insanlara da tanık olunmaktadır. Bu durum özellikle yargı aktörleri için önemli bir sorundur. Aristoteles, Nicomaachen Etiği’nde “Devamlı olarak yaptığımız neyse bizler oyuzdur” diyor. Mükemmellik, o zaman, bir eylem olmayıp, bir alışkanlıktır. Adil davranarak adil, ölçülü eylemlerde bulunarak ölçülü, cesur davranarak cesur olmaktayız.” O’na göre, insanlar esas itibariyle rasyonel ve sosyal yaratıklardır. Erdemler insan mükemmelliğini ifade etmektedir. Kendisi erdeme alışkanlık olarak işaret etmektedir.
Tüm görüşler önemli itirazlara gebedir. Ne var ki, karşıt argümanlara muhatap olmalarına karşın kişiler kendilerine (huyu/temperament veya geçmişlerine veya her ikisine göre) uygun argümanı yeğlemektedirler. Bu bağlamda önemli olan, görüşlere karşı çeşitli olası argümanlar konusunda bilgi sahibi olunmasıdır.
Çoğu kişilerin (kişisel eğilimleri ne olursa olsun) bu konuda kuşku duyması akıllı bir tavır için gerekli olduğudur. Nihai olarak, mutlak doğru olduğun konusunda beslediğin yargın senin doğru olduğun konusunda hiç güvence oluşturmadığı üzerine hiç kimse kuşku duymayacaktır. Emin olmak, Holmes’un belirttiği gibi, kesinlik testi değildir. Kesin emin olduğumuz çoğu şeylerin öyle olmadığı saptanmıştır.
Hukuk Sistemlerinin Ahlaki Yapısı
Batı toplumların yasal sistemleri, yanlış olduğunu bile bile suç işleyen insanların suçlu sayılması ve cezalandırılması temeline dayanır. Peki kendi ahlaki pusulalarının etkisi altındaki insan, yaptıklarının doğru olduğuna inanırsa ne olur? Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnızca cezaları artırmak çözüm müdür? Hayır! Çünkü insanlar, haklı olduklarına inanıyorlarsa, sonuçları ne olursa olsun kafalarına koyduklarını yapmaktan çekinmezler. Kuşkusuz, insanların şiddete ilişkin inançlarını ve güdülerini değiştirmek zaman alır, ancak bu pek çok kültürel değişlik için de geçerlidir.
Ahlak ve cezalandırma arasındaki ilişki bağlamında ortaya çıkan başlıca sorular şunlardır:
– Demokratik bir düzenin geçerli olduğu bir toplumda çoğunluğun kendi ahlak anlayışını, hukuk aracılığıyla dayatma hakkı var mıdır?
– Demokratik bir sistemde, çoğunluğun, herhangi bir konuya ilişkin ahlak anlayışının (örneğin müstehcenlik- fuhuş) hukuk tarafından infazı meşru mudur? Meşruysa veya değilse neden?
– Hukukun müdahale edemeyeceği alanlar var mıdır?
Öğretideki Tartışmalar
1. Hart-Lord Devlin Tartışması-19637
Bireysel ahlakın hukuki düzenlemesine ait ne İngiliz toplumu ve ne de öteki toplumlar ne yapılması gerektiği konusunda ampirik bir kanıt sunamamıştır.
Devlin ekolünce geliştirilen ilkeler dörtlüsü şöyledir:
1. Hukuk kamu ahlakını yansıtmalıdır;
2. Hukuk toplumu tümden korumalıdır;
3. Kamu ahlakı değişir ve hukuk da bunu yansıtır; ve
4. Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin kesilmesi, arzulanmayan sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.
Tartışma soruları şunlardır:
Toplum ahlaki bir fikir birliğine/uzlaşıya erişebilir mi? Çoğunluk adına azınlık hakları meşru olarak zedelenebilir mi? Ceza hukuku sınırlarını belirleyen ölçütler neler olmalıdır?
Bireysel ahlakın hukuki düzenlemesine ait ne İngiliz toplumu ve öteki toplumlar ne yapılması gerektiği konusunda ampirik bir kanıt sunamamıştır.
Devlin ekolünce geliştirilen ilkeler üçlüsü şöyledir:
1) Hukuk kamu ahlakını yansıtmalıdır;
2) Hukuk toplumu tümden korumalıdır; ve
3) Kamu ahlakı değişir ve hukuk da bunu yansıtır.
Bu bağlamda geliştirilen argümanlar şunlardır:
1) Sosyal düzen uğruna özel olarak benimsenmiş ahlaki inançları hukuk yansıtmalıdır.
2) Halkın, hukukun bunu yaptığına inanma ihtiyacı vardır.
Bu argümanlardan birincisine bakıldığında;
1.1 Yararcılık açısından bakıldığında, hukukun işlevi yalnızca zararı önlemek olmayıp, onu önlemek için ahlaki standartlar da koymaktır. Örneğin ensest olgusunu yalnızca yasaklamakla kalmayıp, onun toplumsal dokunun bozulması üzerine etkileri konusunda halkı bilinçlendirmesi ön görülmelidir. Aynı yaklaşım hayvanlara şiddet uygulanması yasağı için de geçerlidir.
1.2 Toplumsal bütünselliği sağlamak açısından, güçlü toplumların müşterek değerler duygusuna sahip olduklarıdır. Ve işlevsel toplumlar, ahlaki gelişimi de içinde barındırmalıdır.
İkinci argümana bakıldığında ise,
2.1 Sosyal sözleşme bağlamı açısından, hukuk onu yansıtmadığında, sosyal sözleşme meşruiyetini yitirmektedir.
2.2 Hukuk sosyal değerleri yansıtmadığında insanların istekli bir şekilde hukuka bağlılıkları zedelenmektedir.
Hart’ın argümanında yer alan dört temel öğe ise şöyledir:(8)
1. Başkasının davranışına tanık olarak kırgın olan kişinin gördüğü zarar ile böyle bir eylemi duyan kişinin zararını ayrıştırmaktadır. Birincisi, bir kamu adabı konusu olarak hukukun uygunluk alanı içinde ve bu nedenle hukuk meşru olarak ötekileri rahatsız eden böyle bir davranış yasaklayabilirken; ikincisi ise, tamamen özel nitelikte olup, hukukun uygunluk alanı dışındadır.
2. Devlin’in ahlaki bağların muhafazası, toplum devamlılığı için gerekliği olduğu argümanı, cinsel suçlar ile mala in se suçlarını da içeren tüm ahlakın dikişsiz bir ağ niteliğinde olup, onun bir kısmından sapma gösterenlerin tümünden sapma göstermeye meyilli oldukları şeklindeki tartışılmamış bir varsayıma dayalıdır. Hart’a göre, geleneksel cinsel ahlaktan sapma gösteren- lerin başka şekillerde de topluma düşman oldukları tezini destekler nitelikte bir kanıt yoktur.
3. Toplum ahlaki zamanla değişmekle beraber bu durumda Devlin’in düşündüğü gibi, toplum varlığı sona erip, bir diğerinin varlık gösterdiğini anlamına geldiğini söylemek saçma bir saptamadır. Ahlaki değişim, hükümetin şiddetle devrilmesi ile değil, sulh ve sükûn içinde biçimsel, anayasal bir değişime benzetilebilir. Bu olay yalnızca toplumun muhafazası için olmayıp, ilerlemesi ile tutarlı olarak gerçekleştirilebilir.
Hart, Bentham ve Mill doğrultusunda özgürlüğü esas almakta; hukukun şu haller dışında müdahale etmemesine odaklanmaktadır:
Çoğunluk ahlakı esas alındığında (Devlin yaklaşımı) ceza hukukunun baskıcı/acımasız(oppressive) mekanizmasına hizmet etmek ötesinde buna tabi olan insanların da tezlerini dile getirmek olanağından yoksun kalacakları unutulmamalıdır.
Devlin yaklaşımında, özel yaşamın her alanına müdahale söz konusu olabilir. Sırf toplumsal çözülmeyi önlemek; diğer bir anlatımla, toplumsal birlik ve bütünlüğü (cohesion) sağlamak uğruna müdahale söz konusu olacaktır. Toplum adına ahlakın sürdürülmesi, amaç değer ise de şu sorular akla gelebilir: Toplumun kim olduğu? Toplum adına kimin konuşabileceği? Toplumdaki azınlıkların göz ardı edilip edilemeyeceğidir?
2. H. L.A. Hart-Lon L. Fuller Tartışması-1950 (9)
– Hukukun bir şekilde ahlaki bir ölçüt taşıyıp taşımadığı/hukukun üstünlüğü bir şekilde ahlakı içermekte midir?
– Hukuk ve ahlak çok yakından ilişki olup, ahlak bir şekilde hukuka nüfuz etmekte midir?
Hart, ahlak ve hukukun ayrı olduğunu savundu ve Fuller, hukukun bağlayıcı gücünün kaynağının ahlak olduğunu ileri sürdü. Tartışmanın odağında Nazi yasaları yer almakta idi. Bu yasalara yasa titri verilebilir miydi? Hart, hukuk ve ahlak zorunlu olarak ilişkili değildir. O’na göre bu yasalar Nazi görevlileri tarafından geçerli görülüyorlarsa sorun yok; ahlaki muhtevası ayrı bir sorudur.
Fuller’in yanıtı-geçmişe şamil bir seri yasalar; gizli yasalar, yargıda hakimlerin yasa metni ile ilişkili olmayan yorumları-bu durumda bu sisteme hukuk sistemi denilebilir mi? Bazıları buna hukuk dediği için hukuk olur mu?
L.Fuller, Hukukun Ahlakı (1969) adlı eserinde yasama organınca vazedilen kuralların “içsel ahlakı” (inner morality) olmadığında geçerli olamayacağını ileri sürmekte ve hukukun geçerliliğini test için sekiz ilke önermektedir. Bunlara artı ve eksi değerler olarak aşağıdaki tabloda yer verilmiştir:
Artı Değerler
Eksi Değerler
Normlar;
– genel,
-Halkça bilinen veya bilinebilir,
-Makul ölçüde açık, ve
-Devamlı olmalıdır.
-Hukukun yönetim ile çatışma içinde olması,-İmkânsız veya makul olmayanı gerektirmesi (ultra posse ilkesi),
-Diğer hukuk kuralları ile çatışma içinde bulunması, ve
-Geçmişe şamil olmasıdır.
Rehber nitelikli bu sekiz ilkenin birindeki total bir başarısızlık yalnızca kötü bir hukuk sistemine götürmekle kalmayıp; ortaya sergilediği bazı şeyler açısından bir hukuk sistemi olarak da adlandırılamaz.(10) Bu ilkeler, genellikle hukukun üstünlüğü diye anılan şeyle örtüşür. Fuller’in “huku-kun iç ahlakiliği” dediği nesne aslında hukuk mesleğinin ahlakiliğidir. Hukuk ve ahlak arasındaki bağlara işaret edilmektedir.
Hart, hâkimler ve hukukçuların sık sık kendi kişisel siyasi ve ahlaki görüşlerini legal yorum olarak sergilemelerini protesto etti. O, legal yorumun açık ve dürüst olması gerektiğine inandı. Hukuk olarak kendi siyasi görüşleri veya ahlakı perdelememelidir.
Tartışma pratik bir pozitivist ile pratik bir mükemmelci arasındadır: Hukuka sadakati en iyi nasıl tanımlar ve hukuka sadakat idealine nasıl hizmet edebiliriz? Fuller: Hukuk, sadakati hak eden bir şey olarak insani bir kazanımı temsil emelidir. Gücün basit bir ifadesi veya devlet görevlilerin yenilenen davranışından ibaret olamaz. İnsan yasalarına gösterilen saygı yer çekimine gösterilenden farklı bir şey olmalıdır. Kötü yasalarda bile ilkesel olarak benimseyeceğimiz bir şey olmalıdır.
Fuller, hâkim hukuka inançlı olabilir ve hukukun bir kısmını yorumlarken hukukun ne yapmayı niyetlendiğine de inançlı olabilir. Her ikisi de sadakat olarak isimlendirilmektedir. Sadık bir hâkim yorumunu da sadakatle sağlar. Fuller’e göre hukukun telos’u hukuk ve ahlak ayrımını koruyan bir şeklide tanımlanamaz.
Otobüs duruğuna gitmek üzere olan bir iş adamı havuzda boğulmak üzere olan bir çocuk görür. Bu durumda çocuğu kurtarmak görevi-Ceza ve hukuk açısından. Bu olayda ayrımcı çizgiye göre, kişinin çocuğu kurtarmak konusunda ahlak görevi olup olmadığı sorusunda ısrarcı olmak çocuğu kurtarmak konusunda hukuki bir sorumluluğu olup olmadığına yanıt sağlamamaktadır. Kişi çocuğu kurtarmak konusunda hukuki bir görev olduğuna inanmaksızın ahlaki görevi olduğuna inanabilir.
Buna karşılık, kişi çocuğu kurtarmak konusunda ahlaki bir görev olduğuna inanmaksızın da hukuki bir görev olması konusuna inanabilir.
Hart, pratik bir pozitivist ve Fuller pratik bir mükemmelci olarak hukuki yorum faaliyetinde normatif bir yaklaşım sergilemektedir.(11) Hart’ın yaptığı, tasviri hukuk felsefesi- bir tür apriori koltuk sosyolo- jisidir. Fuller. Kanunlar, kanun olabilir ama ille hukuk değildir. Ama hukuk ya hukuktur ya guguktur.
Hart, hukukta doğal hukukun minimum muhtevasına işaret (içsel bakış açısı) etmektedir: Hukukun minimum derecede doğal bir muhtevası olmaksızın, insanlar için istekli olarak kurallara uyması için bir neden yoktur. En azından toplumun bazı üyeleri istekli olarak kuralları kabul etmelidir. Onların ahlaki olarak yükümlü olmaksızın, otorite yaratılması, hukukun ve hükümetin zorlayıcı gücü tesis edilemez. Ve sistemin istikrarlı olması için bu kişiler kendiliklerinden ahlaki olarak yükümlü olduklarını algılamalıdır.
Fuller’e göre, yüksek ilkeler olmalıdır-hukuka sadakat: Doğal gerçekler ile hukuki ve ahlaki kuralların muhtevası arasında akılsal bir ilişki vardır. Hukukun minimum ölçüde doğal bir muhtevası olmadığında insanların istekli olarak kurallara uyması için hiçbir neden olmayacaktır. En azından toplumun bazı üyeleri, kuralları kabul etmelidir. Onların istekli iş birliği olmaksızın, otorite yaratılması, hukukun ve hükumetin zorlayıcı güç yaratılması tesis edilemez.
Ahlaki İkilemler(12)
Bu ikilemler, karmaşık bir durumla karşı karşıya kalındığında, eşit öneme sahip iki veya daha fazla değer çatıştığında ortaya çıkar.
– Uçak kazasında sağ kalan Ali’nin yardım geleceğe dek hayatta kalmak için refakatinde yaşamını yitiren hemşire Ayşe’nin cesedini yemesi? Ali ne yapmalıydı? Yiyerek insan yiyici (cannibal) olması veya açlıktan ölmesi mi tercih edilmelidir?
– Dağcılar zirveye yaklaştığında iki dağcıyı irtibatlandıran ipin alt ucundaki dağcının kayması durumunda üstteki dağcının ipi kesmemesi halinde ikisinin de ölmesi söz konusudur. İpi kesmeli midir?
– Ali ve Veli alttan yapışık ikizler; ayrılması halinde Veli’nin ölmesi mukadderdir. Ali’nin kalbinin kanı pompalaması ikisi için de yeterli; Veli sağlıklı bir beyin gelişimine sahip olmasa da ilkel bazı sinirsel tepkiler gösteriyordu; dolayısıyla durumu, ölü doğum, sürekli bitkisel hayat veya sürekli koma hali denilen durumların hiçbirine uymuyordu. İkizler ayrılmalı mıdır?(13)
– Dekovil Problemi: Beş kişinin çalıştığı demir yolunda ilerleyen dekovili köprünün üstünde seyreden bir kişi beş kişinin ölümünü önlemek üzere yanında duran şişman bir insanı rayların üzerine ittiğinde dekovil ona çarparak ölümüne sebebiyet verilerek beş kişinin kurutulması tercih mi edilmelidir? Yararcılara göre sayıda sağlanacak azalma doğru bir eylem olmaktadır. Sonuca endeksli teorik bir yaklaşım olarak belirmektedir. En iyi sonuç ne ise ahlaki olan odur. Deontolojik yaklaşım ise bir kişinin ölmesini yasaklamaktadır.
– Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları, 2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi sonrasında, nükleer santraldeki patlama ve sızmalar sonucu radyo aktif bulutların 13 milyonluk Tokyo şehrine mi, yoksa sahildeki 1 milyonluk kente mi yöneltilmesi söz konusu olduğunda Başbakan olarak vereceğiniz karar ne olmalıdır? Bulutların yönünü değiştirmek ahlaki olarak emredici/gerekli görülmektedir. Bulutların yönlendirilmesine ahlak elvermekte ise de ahlaki olarak ‘emredicilik’ söz konusu değildir.
Sonuçta her eylemin sonuçlarını her zaman değerlendirebileceğimiz de açık değildir. Kısa bir süre için yararlı görülen sonuçlar uzun sürede oldukça farklı olabilir. Mutluluğun ne olduğunu da etraflıca ortaya koymak hiç de kolay değildir. Mutlu olmak, zevk almak veya acı duymamakla aynı anlama gelmemektedir. Şu da bir gerçektir ki, bir kişi için zevk olan diğeri için acı olabilmekte; kendilerinin neyin “iyi” olduğu konusundaki anlayışı, kıyas edilemeyecek nitelikte farklılık göstermektedir.
Bu konuda yapılan başlıca itirazlar şunlardır:
1. Bazı sonuçların yanlış olduğu. Çoğunluk yararı için masum azınlığın şamar oğlanı(scapegoat) gibi kullanılması örneğinde olduğu gibi. Rodos’ta faili meçhul bir adam öldürme olayında, cezaevindeki bir suçlunun Cronus adlı ilaha kurban edilmesi-adli hata.
2. En yararlı olabilecek sonucu seçebilmek-gelecekten kaçınılmaz olarak emin olamadığımızdan- gelecekte tüm olası eylemlerin olası sonuçlarını saptamak imkânsızdır.
Sonuçsallık, oldukça zor veya imkânsız olacak şekilde mukayeseli değerlendirmeler yapılmasını gerektirmektedir.
Cezalandırmanın Ahlaki Temeli
Ceza teorilerinden biri veya ötekine ilişkin ahlaki argümanlar sağlamak ne anlama gelmektedir? Tüm ahlaki görüşlere özgü cezayı haklı gösterecek en belirgin neden, prima facie, ahlaki yanlışlardır. Ceza hukuku yaklaşımı itibariyle her zaman sonuca endeksli de değildir. Nitekim, bir kişiyi suda boğmak adam öldürme suçu iken, boğulmakta olan bir kişiye ilgisiz kalmak veya can simidi uzatmamak genelde (ahlaki değilse de) suç değildir. Çekilecek bir film için seçilecek iki adaydan Ayşe rakibi Fatma’yı dışlamak için ona, “Adaylıktan çekil! Aksi takdirde, yaptığın zinayı kocana ihbar edeceğim” tehdidinde bulunması suç olurken, film şirketine gitmesini önlemek üzere mülakat günü eline geçecek şekilde Fatma’nın sadakatsizliğini belirten mektubun kocasına postalanması aynı sonucu sağlamasına karşın suç oluşturmayacaktır. Farazi haller bağlamında aynı yumurta ikizlerden birinin banka soyması, diğerinin adam öldürme suçunu işlemesi halinde, hiçbiri konuşmadığında, mahkeme ikizlerden her birinin işlediği suçu saptayamadığında kararı nasıl verecektir? Serbest mi bırakılacaklar? Yoksa, her ikisine de işledikleri suçlardan cezası en az olanı mı hükmedilecektir?
İkinci şık tercih edilerek, her ikisinin de soygundan mahkûm olması sonucu soygun suçunu işleyen haklı olarak cezalandırılırken, katil olan kişi daha az ceza alacaktır. Öte yandan, temyiz evresinde ilk derece mahkemesinin bu kararı suçun makul kuşku ötesinde işlendiği kanıtlanmadığına göre ikizler beraat edecek ve sonuçta lex talionas (göze göz, dişe diş cezalandırma ilkesi) hükümsüz kalacaktır.
Hâkimler önlerine gelen dosyada yer alan suçlardan birinin sanık tarafından işlendiğini bilmesine karşın kesin olarak hangisini işlediğini söyleyemiyor. Örneğin üzerinde çalıntı eşya bulunan sanık şu suçlardan hangisi ile (1. Gasp, 2. Meskenden hırsızlık, 3.Şantaj, 4. Dolandırıcılık veya 5. Çalınmış malı satın almakla) temin etmiş olabilir? Bu durumda hâkimler hangi suçun makul kuşku ötesinde işlendiği kanıtlanmadıkça mahkûmiyet adil olmayacaktır.
Slobodan Milosevic / Abu Ghraib İşkencesi
Ahlak-Hukuk Farklılığı
Gerçekte, legal bir sistem kurumlaşmış normatif bir sistem iken, bir grup veya toplum ahlakı öyle değildir. Hukukta aleniyet ve vatandaşın erişebilmesi gerekli iken, ahlakta kamuya bildirim gereği yoktur. Nitekim, bir topluma dışardan gelen bir yabancının davranışı kınanırken, kendisinin neden böyle olduğu hakkında bir fikri bulunmadığı gibi kendisine önceden bir açıklama da yapılmamıştır.
Şimdi ahlakın hukuka ne ölçüde dayalı olduğu sorusu gündeme gelmektedir. İlk bakışta bu sorunun yanıtı “hiç” gibi gözükmektedir; çünkü, ahlaki kurallar hukuki olmayan kaynaklardan çıkmaktadır. Kaynak böyle ise de ahlak kurallarının yaşamsal geçerliliği için hukukun desteğine gereksinmesi olduğu yadsınamaz.
Ahlak (ve tutarlılık) ile bir hukuk teorisi arasında gerekli olan bağın gücü ve kesin türü, genel hukuk bilimindeki karşıt okulları ayırt eden ana meseledir. Değerden tamamen yoksun hukuk tasvirinin ya bir imkânsızlık ifadesi olacağı veya bilim adamlarının çok az ilgisini çekeceği, tüm çağdaş, doğal veya pozitif hukuk teorisyenlerince kabul edilmektedir.
Hukukun ahlaki çatışmaların çözüme kavuşturulmasındaki rolü de yadsınamaz. Kürtaj örneğinde, bir tarafta insan yaşamına verilen değer nedeniyle hamile kadının yaşamını kurtarmak dışında hiçbir şekilde kürtaja izin vermeyen katı bir anlayış ile insanın kaliteli bir yaşam sürmesini salt varlığa karşıt bir değer olarak gören anlayış arasında bir çatışkı belirmektedir. Bu durumda karşıt görüşlerin akıl dışı olduğu belirtilemediği gibi bu görüşlerin dayanağı olan farklı değerlerin hiyerarşik sıralaması da yapılamamaktadır. İşte bu noktada yasalar devreye girerek çatışkıyı çözümlemektedir. Örneğin kürtaj
Sonuç
Ahlak normlarının amacı, kişiyi kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, toplumun çıkarlarını zedelememesini sağlamaktır. Sonuçta Devlet, ahlaksal yasanın kaynağı olmasa da ahlaki gelişimi- ki onsuz hiçbir gerçek özgürlük olmayacaktır-kolaylaştıran koşulları düzeltmekle yükümlü olmalı; yönetim, hakları ciddiye almalı; hukukun nihai amacı, ahlaki bir postulat olarak, insanlık onurunu geliştirmek olmalıdır. Onur kavramı, bir görüşe göre, insanın Tanrı imajını yansıttığı görüşünü ifade etmekte; insanlarda ilahi bir ışık olduğunu varsaymaktadır.
Ahlak felsefesi hakkında bilgili olmamız kendiliğinden bizleri ahlaklı kişiler yapmaz. En iyisinden ahlakın doğası üzerine kazanılan derinlikli düşünce bizleri ahlaki muhakeme ve analizlerde yanlışlardan alıkoymaktadır. En kötüsünden ise, öteki kişilere/ kendimize kötü davranış için ahlaken mazur göstermek üzere rasyonelleştirmede sofistike aletler edinebiliriz.
İyi formüle edilmiş bir hukuk teorisi, legal süreç ve hukukun üstünlüğü konusunda bazı temel görüşler öğretebilir. Yalnız bu çalışmaları okuyan ve hukuk felsefesine ilgi duyanların hükümette veya mahkemelerdeki adaletsizliğe karşı savaş vereceklerini garanti etmez. Bizlerin genelde kendi çalışmalarımızda da hep “müşterek iyilik” yanında olacağımızı da garanti etmez.
Abraham Lincoln, bir gün Meclise giderken yol kenarında çamur içinden çıkmaya çalışan bir domuz yavrusunu gördüğünde, arabasını durdurup, çamurun içinden domuz yavrusunu kurtarıyor. Şoförün ‘elbiseniz çamurlandı’ demesi üzerine ‘ben yapılması gerekenini yaptım’ diyor. Ondan başkasının yararlanması beni ilgilendirmiyor. Kant’da bunu söylemiyor muydu? Para-pul mu, şöhret mi mutluluk, huzur getiriyor; yoksa ahlaki davranmanın daha kalıcı bir mutluluk sağlayıcı ajan olduğudur? Mal-mülk, servet mutluluk getirir mi? Midenizin çapı belli? On parmağınız var, her parmağınıza pırlanta taşlı yüzük taksanız çok sakil olmaz mı?
Ahlakın hukuk üzerindeki etkisine rağmen, toplumsal kaygıları gidermek için yalnızca hukuka veya ahlaka güvenmenin sınırlamaları vardır. Resmi bir sistem olarak hukuk, ahlaki akıl yürütmenin nüanslarını yakalayamayabilir veya değişen ahlaki değerlere yeterince hızlı uyum sağlayamayabilir (Hart, 1958). Ayrıca ahlaki ilkeleri uygulayan yasalar bireysel özerkliği ihlal edebilir ve hukuk ile ahlak arasında potansiyel çatışmalara yol açabilir (Devlin, 1965).
Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin önemli bir yönü, ahlaki hususların yasa yapma ve yargısal yorumda oynadığı roldür.(14) Kanun koyucular yeni kanunlar hazırlarken veya mevcut kanunları değiştirirken sıklıkla hakim ahlaki değerlerden yararlanırlar. Örneğin, sivil haklar mevzuatının, çevre koruma kanunlarının ve evlilik eşitliği kanunlarının yürürlüğe girmesi eşitlik, adalet ve savunmasız grupların korunması gibi toplumsal değerleri yansıtmaktadır.
Çeşitli teorileri içeren bir aile, doğal hukuk etiketini taşımaktadır. Bu teorik aile bağlamında yer alan iki grup vardır:
1) “Geleneksel doğal hukuk teorisi”: Ahlaki bir teori (veya ahlaki teoriye bir yaklaşım) sergilemekte ve
2) “Modern doğal hukuk teorisi”: Kişi, ahlaki irdeleme/değerlendirme olmaksızın hukuku uygun bir şekilde anlayamaz veya tasvir edemez.
“Hukuk nerede biter/ahlak nerede başlar/nerede örtüşürler?” soruları güncelliğini koruyucu nitelikte sorular olarak kalacaktır. Hukuk normatif bir uygulamadır. İnsanlar için gerekli davranış nedeniyle sergilenmektedir. Yalnız hukukun normatifliği bilmece/düşündürücü görülebilir; zira hukuk bir insan yaratısıdır ve böylece “gerçekler dünyasına”, “dır”lar düzlemine aittir.
Hukukun genel teorileri, değerden/ahlaktan yoksun olabilir mi? Değer bazlı doğal hukuk teorilerinin tümü, anarşi (hukuksuzluk) ve tiranlıkta ciddi kötülüklere karşı ıslah vasıtası olarak anlaşılmaktadır. Tiranlığın karakteristik biçimlerinden biri de hukuk/legalite formlarına büründürülmüş, kökten hukuksuzluk eseri olan karara hukuk maskesinin giydirilmesidir.
Şimdi ahlakın hukuka ne ölçüde dayalı olduğu sorusu gündeme gelmektedir. İlk bakışta bu sorunun yanıtı “hiç” gibi gözükmektedir; çünkü, ahlaki kurallar hukuki olmayan kaynaklardan çıkmaktadır. Kaynak böyle ise de ahlak kurallarının yaşamsal geçerliliği için hukukun desteğine gereksinmesi olduğu yadsınamaz. Kürtaj örneğinde, bir tarafta insan yaşamına verilen değer nedeniyle hamile kadının yaşamını kurtarmak dışında hiçbir şekilde kürtaja izin vermeyen katı bir anlayış ile insanın kaliteli bir yaşam sürmesini salt varlığa karşıt bir değer olarak gören anlayış arasında bir çatışkı belirmektedir. Bu durumda karşıt görüşlerin akıl dışı olduğu belirtilemediği gibi bu görüşlerin dayanağı olan farklı değerlerin hiyerarşik sıralaması da yapılamamaktadır. İşte bu noktada yasalar devreye girerek çatışkıyı çözümlemektedir.
Bir toplum hukuku kişilerin belli haklara sahip olduğunu belgelemektedir. Bu haklara özgü yararcı/ ekonomik etkinlik bazen dışlanırken, bazen genel refah veya ekonomik etkinliğe hizmet eden kurumla- rın haklara temel olduğu görülmektedir. Adillikten fazlaca uzak bir hukuk sisteminde sağlanan hakların ahlaken savunulur olması düşünülemez: Yansız (nötr) bir yaklaşımla hukuki hakların ahlaki gücü olmadığı yargısına varılır. Genelde eğer bir şey yapma hakkım var ise, bu statü bana onu yapmama karşı vaki itirazlara bir argüman eşiği ile diğerlerinin müdahalesine karşı bir karine sağlamaktadır.
Haklar zorunlu olarak “mutlak” değildirler. İşte bu nedenle yukarda geçilmesi gereği olan eşikten söz edilmiştir. İşte benim sahip olduğum hak belli ölçüdeki belli eylemlerim için haklılık nedeni ile müdahalelere karşı sınırlama sağlamaktadır. Nitekim Türk Medeni Kanunu 2’ınci maddesinde, bir taraftan kişilerin haklarını kullanırken dürüst davranmaları gerektiği, öte yandan, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunmayacağı vazedilmiştir. Bu düzenleme, toplumdaki ahlak dokusunu zayıflatmamak için hukuki hakların ahlaki güçle varlık kazanmalarının haklılık nitelemesi için gerekli olduğuna işaret etmektedir.
Ahlak ve hukukun örtüşmesi nedeni onların (birincisi daha önce olan) toplum refahı için gereksinme duyulan iş birliği türü ve derecesini oluşturmaya yönelik paralel metotlar olmasıdır. Bu görüntü insanı şunu söylemeye itebilir: Hukuk ahlakı desteklemekle vicdanın yaptırımlarına, bedeli ve yararları göz önüne alınarak (yapılan seçimle) temporal/dünyevi yaptırımlar eklemektedir. Yalnız, ahlak ve hukuk temelde farklı sistemlerdir. Hukuk sistemi kurumlaşmış normatif bir sistem iken, ahlaki normlar toplumdaki herhangi bir kuruma özgü olmayıp; tüm toplumun normlarıdır.
Ahlak normlarının amacı, kişiyi kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, toplumun çıkarlarını zedelememesini sağlamaktır. Sonuçta Devlet ahlaksal yasanın kaynağı olmasa da ahlaki gelişimi-ki onsuz hiçbir gerçek özgürlük olmayacaktır-kolaylaştıran koşulları düzeltmekle yükümlü olmalı; yönetim hakları ciddiye almalı, hukukun nihai amacı, ahlaki bir postulat olarak, insanlık onurunu geliştirmek olmalıdır.(15) Onur kavramı, bir görüşe göre, insanın Tanrı imajını yansıttığı görüşünü ifade etmekte; insanlarda ilahi bir ışık olduğunu varsaymaktadır.
Scott Hershovitz. Hukuk Ahlaki Bir Uygulamadır,5 Aralık 2023.
Kamusal yaşamdaki temel tartışma- ların merkezine yerleşen, hukukta ahlakın temel rolüne ilişkin güçlü bir argüman.
Hukuk nedir? Peki bunun ahlakla nasıl bir ilişkisi var? Hukuk ve ahlakın hayatımızı düzenlemenin farklı yolları olduğunu düşünmek yaygındır. Ancak Scott Hershovitz bunun bir hata olduğunu söylüyor: Hukuk ahlaki hayatımızın bir parçasıdır. Ahlaki ilişkilerimizi ayarlamak için kullandığımız bir araçtır. Hershovitz, mahkemede öne sürdüğümüz yasal iddiaların ahlaki iddialar olduğunu savunuyor. Ve hukuki çatışmalarımız ahlaki çatışmalardır.
Bu eser, hukukun doğası hakkındaki temel sorulara yeni yanıtlar sağlar ve hukuk konusunda neden bu kadar derinden fikir ayrılığına düştüğü- müzü daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Son Not
İstanbul Başakşehir’de yılbaşı gecesi Eros isimli kediyi asansörde sıkıştırıp tekmeleyerek öldüren ve “kendimi kaybettim” diyen İ. K.’yı tanımayan binlerce insanın suç mağduru olmamasına karşılık O’nu lanetlemesi, cezalandırılması istemlerinin arkasında yatanın “ahlak” olduğunu unutmayınız.16
Küçükçekmece 16. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma (13/03/024)
İdeal eylem-Ahlak ve hukuk devrededir.
Halkın tepkisine neden olan benzer bir olay İngiltere’de gerçekleşti. Bir kediyi (Lola) okşarken, onu ensesinden tutup rastgele sahibinin çöp kutusuna atarken yakalanan İngiliz bir kadın “hayvan zulmü” suçlamasını kabul etti. Mary Bale’in 4 yaşındaki Lola’ya tuhaf saldırısının görüntüleri, internette yayınlandığında dünya çapındaki hayvan severleri öfkelendirdi (19 Ekim 2010). 45 yaşındaki banka çalışanı Bale, olayı “tamamen kontrolden çıkan anlık bir yanlış karar” olarak nitelendirdi ancak bunu neden yaptığına dair herhangi bir açıklama yapmadı.
“Ona kimin gibi olduğunu gösterdiğinde adam daha iyi olacaktır.” Anton Chekhov
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel
——————-
1 “Ahlaklı veya ahlaksız davranış, bir insanın tek başına yapıp ettikleri değildir. Ahlak, insanın diğer insanlarla ve toplumla temas ettiği ara yüzde oluşur. İnsanların toplumla en yoğun temas ettiği ara yüzler siyaset ve ticarettir. Ne gariptir ki bizim toplumumuz, ahlakın en yoğun tezahür edeceği bu iki alandaki ahlaksızlığı hoş görme eğilimindedir. Hatta siyaset ve ticarette yalanın, yolsuzluğun, hırsızlığın normal olduğunu, bunlara ahlaksızlık denemeyeceğini düşünür.” İ. Öksüz. “Böyle gecenin seherinde” Karar (8/03/2023). Diyanet’in Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi İdris Bozkurt Bozkurt “Sadece içene değil, üretene, ürettirene, taşıyana, sunana, kendisi için taşıtana, servis edilene, hatta bunun parasını değerlendirene ve parasından istifade edenin hepsini peygamberimiz lanetliyor. “Allah’ın rahmetinden uzak olsunlar diyor. Böyle bir müessesede çalışan insan da bir şekilde alkol gelirinden istifade ediyor. İstemese de direkt olmasa da bu işin içerisinde” açıklaması yaptı(!?) Sözcü (11/03/2024).
2 M.T. Yücel. Cezalandırmanın Ahlaki Temeli, Hukuki Haber
3 Bkz. I. McLEOD. “An Overview of the relationship between law and morality” Legal Theory, 2. Bası, 2003 ss.18-40.
4 41katilin beyin MR incelemesi -Soldaki beyin yüksek beyin işlevini sergilemekte; pre-frontal korteks dürtüsel davranışlarımızı kontrol etmekte; bizlerin duygularını düzenlemektedir. Sağdaki beyin faaliyet eksikliği göstermekte; zayıf işleyen pre-frontal kortekse tanık olunmaktadır. Amigdale neyin yanlış ve neyin doğru olduğunu bilgisini vermektedir.
5 Buck v. Bell 274 U.S.200(1927): “Birden çok kez halkın refahı için en iyi vatandaşların canlarını vermeye çağrıldıklarını gördük. Yalnız Devletin gücünü emmekte olan kişilere, kendilerince ekseriya öyle hissedilmeyecek derecede daha az fedakârlık yapmaları istenmemesi garip olacaktır…Zorunlu aşılanmayı koruyan ilke, Faalopian tüplerinin de kesilmesini kapsayacak yeterli genişliktedir. Üç nesil geri zekalılık yeterlidir.” Bu dava kısırlaştırma yasası için bir test davası idi. İngiltere’de bir hâkim, Holmes’dan 116 yıl sonra “çocuk sahibi olmaktan psikolojik zarar görebileceği”ni gerekçe göstererek zihinsel engelli bir adamın kısırlaştırılmasına karar verdi. Ayrıca bkz. S. Haack.“Pragmatism, Law and Morality: The Lessons of Buck v.Bell” European Journal of Pragmatizm and American Philosophy, Issue 2, Vol.III, 2011, ss.65-87. “Engelliye Kısırlaştırma” Hürriyet (18/08/2013), s.30.
6 Bkz. İ. Kuçuradi. Etik, Türkiye Felsefe Kurumu, 1988.
7 Koray Güven. https://www.hukukpolitik.com.tr/2016/05/11/dworkin-ve-hart-tartismasinda-hukuk-ahlak-norm-yargic-ustunler -tabi-olanlar/ Ayrıca bkz. E.Uzun. “…Devlin-Hart Tartışması” H.L.A.Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed. S.Gürler) Tekin Yayınevi, 2015, ss.65-100; R.Dworkin. Hakları Ciddiye Almak, Dost, ss. 294-307. E. Arıkan. “Hart-Devlin Tartımasında Olmayan Argümanlar” ERÜHFD, C. XV, S. 2, ss.537-568 (2020).
8 Bkz. Gürler (Ed). H.L. A. Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı, Tekin, 2015.
9 İ. Akı. Hart-Fuller Tartışması, Neden Anlaşamıyorlar? 2018/3 Ankara Barosu Dergisi, ss.105-150. Ayrıca bkz. H.L.A Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed.S.Gürler), Tekin Yayınevi, 2015.
10 L. Fuller. The Morality of Law Rev. Ed. New Haven, CT: Yale University Press, 1969 ss.38-39. Gustav Lambert Radbruch’un ortaya koymuş olduğu Radbruch Formülü, pozitif hukukun yarattığı yasal adaletin, olması gereken adaleti sağlamaya elverişli olup olmaması halini irdelemektedir. Radbruch formülü, yasal adalet karşısında, hukukun amacını gerçekleştirebilmesi için yasa üstü adalet kavramını ileri sürmektedir. Bkz. “Radbruch formülü” M.T.Yücel. Hukuk Felsefesi, Ank., 2004, s.445.
11 L.Fuller’n Hart eleştirisi için bkz. L. Fuller. “Pozitivizm ve Hukuka Bağlılık-Prof. Hart’a Bir Cevap” H.L.A.Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed. S. Gürler) Tekin Yayınevi, 2015,ss.153-216.
12 M. Cohen. 101 Ahlaki İkilem, İş Bankası, 2019. Fikir turu. Etik ikilemler karşısında nasıl düşünülmeli? Toplum 24 Ekim 2023.
13 S. Üye. “Hukukun ve Ahlakın Sınırlarında: Yapışık İkizler” 2013/2 Ankara Barosu Dergisi, ss.75-103.
14 Hukuk ve ahlak arasındaki çok eski tartışmayı ele alan en ünlü davalardan biri R v Dudley ve Stephens’tir (1884). Davada, son derece ahlak dışı bir eylem olarak değerlendirilen yamyamlığın, zorunluluk ve çaresizlik söz konusu olduğunda gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği tartışıldı.-Dudley ve Stephen vakası. İşte bu davadaki fikirden hareketle L.Fuller 4300 yılı Newgarth devletinde bir mağarayı keşfe çıkan beş kişinin toprak kayması sonucu mahsur kalmasını içeren bir olayı irdelemektedir. Bkz. M.T. Yücel. Hukuk Felsefesi, 2004, ss.466-469.
15 Kanada altın madenlerinde insan hakları ihlali için bkz. Extracting Justice: The Human Rights Impact of Canadian Mining YouTube
16 “İnsanın ne kadar bencil olduğunu düşünürseniz düşünün, bazı ilkelerin doğası gereği, başkalarının iyiliğiyle ilgilenir ve onların mutluluğunu kendisi için gerekli kılar, hatta bunu görme zevkinden başka bir şey elde etmese bile. Çoğu zaman başkalarının üzüntüsünden üzüntü duyduğumuz, aslında bunu kanıtlayacak herhangi bir örnek gerektirmeyecek kadar açıktır.” Adam Smith. The sorrow of others often makes us sad-The Theory of Moral Sentiments, 1759. Ayrıca bkz. Editörler:Steven Hitlin,Shai M. Dromi ve Aliza Luft. Handbook of the Sociology of Morality (Ahlak Sosyolojisi El Kitabı), Cilt 2, Springer, 2023. M. Önal. “Ülkelerin vicdanları” T 24 (17/03/2024).
Seks ve Ceza, Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi (“Sex and Punishment: Four Thousand Years of Judging Desire“), adlı kitap, Victoria University of Wellington’da profesör olarak görev yapan Eric Berkowitz tarafından yazılmıştır. Hukukçu ve insan hakları aktivisti olan yazar, cinsellik hukukunu bilinen tarihin en eski dönemlerinden 19. yüzyıl sonlarına kadar incelemekte; dört bin yıllık bir süreç içinde cinsel davranışların nasıl değerlendirildiğini, yargılandığını ve cezalandırıldığını ele almakta; Asurlular, Babil, Antik Yunan, Roma, ve Ortaçağ Avrupası’nda zina suçuna verilen cezaları örneklemektedir.
Cinsellik Hukuku Tarihi olarak nitelenen kitap akıcı ve sürükleyici bir dile sahiptir. Vaka ve davalardan yola çıkarak insanlık tarihi boyunca cinselliğin iktidar ve hukuk ile ilişkisini analiz etmekte, cinsellik ve seksin belirli bir tarihsel çizelge çerçevesinde, farklı coğrafyalara göre değişkenliklerini ve ortak yönlerini ortaya koymaktadır.
Kitap, cinsellikle ilgili yasaların, tabuların ve toplumsal normların nasıl değiştiğini ve tarihteki dönemlere göre nasıl farklılık gösterdiğini, ilk yazılı ceza yasası olarak bilinen Ur-Nammu kanunundan başlayarak ele almaktadır. İnsanların cinsel isteklerinin ve davranışlarının tarihsel olarak nasıl değerlendirdiğini ve bu konudaki yasal düzenlemelerin nasıl şekillendiğini incelemektedir.
Toplumsal normların tarihi içinde cinselliğe dair yasakların ve cezaların önemli bir yer tuttuğunu, cinsel davranışlara ilişkin yasal ve toplumsal normların nasıl değiştiğini açıklayan eser, zinanın suç olmasına karşın, istisnalar hariç olmak üzere fuhşun her devirde meşru ve legal kabul edilmesini eleştirmektedir.
Berkowitz, kitapta Berkowitz, farklı kültürlerin cinsel davranışlarını ele almakta ve kültürel çeşitliliğe vurgu yapmakta, yasaların insan hakları ve toplumsal cinsiyet perspektifinden nasıl ele alındığını analiz etmektedir. Farklı kültür ve çağların cinsel davranışları nasıl yargıladığını ve cezalandırdığını araştırırken, insan hakları, toplumsal cinsiyet ve özgürlük konularını da ele almakta, ceza yasaları yoluyla arzunun sınırlandırılmasını örneklerle açıklamaktadır. Cinsellikle ilgili yasal düzenlemelerin toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl doğurduğu da kitapta ele alınan önemli bir konudur. Cinsellikle ilgili yasaların kişisel özgürlükleri ve özgürlükleri nasıl sınırladığını ve nasıl değiştirdiği tartışılmaktadır.
Detaylı araştırmalara ve dönemin tarihsel kaynaklarına verilen referanslarla, hukuk ve otorite karşısında erkek ve kadının toplumların karmaşık ilişkiler zinciri içindeki rolleri ele alınmakta, kitabın her bölümünde çarpıcı örneklerle bu rolleri tanımlanmaktadır.
Kitap, insanlığın ilk yasalarının İbraniler tarafından konulduğuna dair iddiayı arkeolojiye ve bilimsel kanıtlara dayanarak çürütmektedir.
Kitabın Tanıtım Yazısı
Yatak odasından mahkeme salonuna – seks hukukunun hayret verici tarihi…
Kraliyet metresleri, eşcinsel at arabası yarışçıları, ortaçağ travestileri, cadılar, keçi seviciler, rahibe fahişeler ve Londralı kiralık oğlanlar gibi aykırı oyuncuların renklendirdiği seks tarihinde bir çağ ve toplumda hoşgörülen davranışlar bir ötekinde en ağır şekilde cezalandırıldı. Ancak seks dürtüsü antik çağlardan beri kendini dizginlemeye çalışan her türlü girişime karşı koydu. Seks ve Ceza, dört bin yıllık cinsellik, din ve mülkiyet üçgeninin açılarının çok da değişmediğini gösteriyor bizlere.
“Elbette tecavüz, zina, ensest ve seks hukuku alanına giren diğer tüm meseleler insanlığın varoluşundan beri vuku bulmuştur. Değişen tek şey, insanların birbirlerinin bedenlerini kontrol etmek için kullandıkları yöntemler ve bu yöntemleri kullanma gerekçeleridir.”
Eric Berkowitz Antik Mezopotamya’da zina yapan bir kadının kazığa oturtulmasından başlayıp 1895’te Oscar Wilde’ın “büyük ahlaksızlık” suçuyla hapis cezası aldığı döneme kadarki seks hukukunun uzun tarihini gözler önüne seriyor.
Seks ve Ceza, mahkeme tutanaklarıyla tarihi belgelerde yer alan gerçek insanların hayatlarından yola çıkarak insanlık tarihine ayna tutarken, insan ruhunun karanlık taraflarını ortaya çıkarıyor. Berkowitz zaman zaman tüyler ürperten, zaman zaman hayal gücünü zorlayan bir yolculuğa davet ediyor okurları.
“Seks ve Ceza, seks ve günah üzerine dudak uçuklatan bilgilerle dolu.” Guardian
“Ustalıkla yazılmış aydınlatıcı bir yapıt.” Literary Review
Kuramla Savunmak: Hukuk Felsefesi ve HFSK’nın Baro Kurumsallığı İçindeki Yeri ve Misyonu- Avukatın Felsefe ile Zorunlu Bağı / İbrahim Aycan
Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına henüz girmişken, derin bir adaletsizliğin içinde hep birlikte çırpınıyoruz. Toplumun bütün katmanlarına yansıyan bu adaletsizliği yargı sisteminin içinde yer alan hukukçular olarak daha yakından gözlemliyoruz.
Bu bunalım yalnızca hukuk sisteminin ve mevzuatın yetersizliğiyle açıklanamaz.
Birbirini tetikleyen iki unsur var: Toplumsal çürüme ve büyük bir siyasi buhran ile karşı karşıyayız.
Toplumumuz bir çıkış kapısı arıyor ancak uzun zamandır bu kapıyı bulamıyor. Zira adaletin yalnızca kanunlarla değil, etikle, vicdanla, toplumsal barışla, felsefi ve tarihsel derinlikle inşa edilebileceğinin bilincinde olmayan bir toplumla karşı karşıyayız. Buna hukuk mesleklerini icra edenler de dahildir.
Antik Çağ’dan bu yana hukuk, felsefeyle iç içedir. Dolayısıyla, hukukun sahadaki temsilcileri olan avukatlar, hukuk teknikeri olmanın ötesine geçerek varoluşsal sorunlarını yenide ele almakla yükümlüdür.
Hukuk felsefesinden uzak durarak iyi avukat ve iyi hukukçu olunamayacağını anlamak ve anlatmak gerekiyor. Hangi alanda olursa olsun “büyük hukukçu” olarak tanımladığımız kişilerin hukuk felsefesinden uzak durmayanlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Doktrinde nam sahibi olan hukukçuların yazdığı eserler hukuk felsefesi ile nakış nakış işlenmiştir. Hukuk felsefesinden beslenmeyen eserlerin kalıcı olmadığını, unutulduğunu da bilmek gerekir. Felsefi derinliği olmayan eserler, bir süre tüketim malzemesi olduktan sonra güncelliğini yitirmiş ve kaybolmuştur.
Yine, hukuk felsefesine memleketimizde daha fazla değer verildiği yıllarda yargı içtihatlarının daha sağlam ve gerçek içtihatlar olduğunu unutmamak gerekir. Son on yıllarda, yüksek mahkeme kararlarının performans düşüklüğünü de hukuk felsefesinin eksikliğine bağlamak yanlış olmayacaktır.
Geçmişte felsefi tarafı güçlü baro ve TBB başkanları, adaletin ve hukukun üstünlüğünü savunma misyonunu yerine getirirken görece daha etkili olmuşlardır. Gerek avukatlardan ve gerekse yargıç ve savcılardan mesleğini icra etmenin yanında kalıcı eser üretenlerin de çoğunluğu hukuk felsefesi ile içli dışlı olanlardır.
HFSK, son birkaç yıldır Felsefeyi baronun ve avukatların ilgi gösterdiği bir alan haline getirdi. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu hem HFSK adıyla markalaştı hem de felsefenin korkulacak bir alan olmadığını İstanbul Barosu üzerinden hukukçulara gösterdi ve göstermeye devam ediyor. HFSK, etkinliklerini, dört duvardan oluşan baro binalarının dışına çıkardı, katılımcıların kendilerini daha özgür ifade etmelerini sağlayacak alanlar yarattı. HFSK, felsefe kamplarını da bu nedenle inşa etti. ve 24-27 Temmuz 2025 tarihlerinde 6. Felsefe Kampını Assos’ta icra etti. Bu durumdan büyük memnuniyet duyuyor ve fikri takip yapan yeni HFSK yönetimini tebrik ediyorum.
Artık her ay, farklı formatlarda 3-4 toplantı yapan ve yüzü dışarıya dönük bir HFSK var. HFSK, müzelerde, heykel atölyesinde, sergilerde, kamplarda, tiyatroda ve daha birçok yerde kendi amaçları çerçevesinde görünürlüğünü artırıyor. Dışa dönük bu toplantılar hem baro binalarındaki klasik formatı yıkıyor hem ilgili kitleye ulaşmayı kolaylaştırıyor hem de daha uzun ve verimli çalışmalar vücuda getiriliyor. Çoğu HFSK kampı bir sempozyum büyüklüğünde gerçekleşiyor. HFSK’nın çalışmaları artık tüm Türkiye’deki hukukçular tarafından takip ediliyor.
Bu alanda yapılacak çok iş var. Baronun, meslek onur ve etiği ile adalet bilincini yükseltebilmesi için HFSK’nın daha çok çalışması ve kalıcı işler yapması gerekmektedir.
Bir diğer husus ise HFSK’nın tüm toplantılarının –kalabalık da olsa- yuvarlak masa formatında ve beyin fırtınası şeklinde gerçekleşmesidir.
Öte yandan, HFSK avukatlara hukuk felsefesi öğreten bir birim olmasa da bu birime gelenlerin çok şey öğrendikleri aşikardır. HFSK; savunma mesleğini hukuk felsefesi ile donatmak için sağlam bir zemindir. Bu, aynı zamanda baro yönetimine yeni perspektifler sunma imkanını da kendiliğinden yaratacaktır.
HFSK, son birkaç yıldır çalışmalarını yazılı olarak raporlamayı ve toplantılara katılamayanların da ilgisine sunmayı amaçlamaktadır. Toplantılarda tartışılan konuların raporlanması bir tür arşiv görevi görmekte, sonraki çalışmalara yön vermektedir.
Daha önce yapılan kamplardan birkaç tanesinin raporu Baro’nun web sitesinde yayınlanmıştır. Yayınlanmayan raporların tamamlanması faydalı olacaktır.
HFSK’nın hazırladığı bir diğer rapor, yüzlerce kişinin emeği ile hazırlanan Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları Raporu’dur. Bu çalışma yalnızca istatistik üretmemiş, düşünsel bir direniş ve kuramsal bir uyanış yaratmıştır.
İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu (HFSK), baro içinde öncü bir rol üstlenmiş, ülkemizde adaletin tesisi için yapılması gerekenleri net ve somut olarak ortaya koymuştur. Tutuklu ve hükümlülerden profesörlere kadar geniş bir yelpazeden 1000’den fazla katılımcının yer aldığı anket çalışması ve hukuk dünyasının rekoru olan 180 makalenin derlenerek analiz edildiği bir rapor oluşturulmuş ve hukuk kamuoyunun dikkatine sunulmuştur. 1990’ların sonunda Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz öncülüğünde yapılan çalışmadan sonraki en kapsamlı saha araştırmasıdır. İlgililerin raporu okumalarını tavsiye etmekle birlikte, bu çalışmadaki en önemli vurgulardan birinin hukuk felsefesine yeterli önemin verilmemesi olduğunu belirtmeliyim. Eğitimde “hukuk felsefesi”, “mantık”, “yargı etiği” gibi alanların eksikliği de en çok şikâyet edilen konulardan olmuştur. Hukuk fakültelerindeki eğitimin önemli bir kısmının hukuk nosyonunu kazandıracak kuramsal alanlara ayrılması gerektiği hususunda tüm hukukçular ittifak halindedir.
HFSK Raporu, sadece bir kurum raporu değil, bir sivil düşünce manifestosudur. Nitekim raporun sonuç kısmında herkesin ittifak ettiği ve acilen yerine getirilmesi gereken hususlar maddeler halinde sıralanmıştır. Bu raporda; etik değerlerin yozlaşması en temel sorun olarak işaret edilmiş; etik ilkelerin yeniden tanımlanması, uygulanması ve öğretilmesi gerekliliği vurgulanmış; avukatlık mesleği bir “değer taşıyıcısı” “hakikat arayıcısı” ve kamusal anlamda “hak savunucusu” olarak konumlandırılmıştır.
Ülkemizin üretken nüfusundan 400.000 kişi hapishanede. Üstelik bu sayı sürekli artıyor. Hiçbir medeni ülke bu yükü taşıyamaz. Hepimiz büyük bir kâbusun içinde yaşarken Hukuk Felsefesi de üzerine düşen görevi yapmaktan kaçınmamalıdır. Bu çerçevede iki önerim olabilir: Birincisi; Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi kürsülerindeki tüm akademisyenlerin baroda bir araya gelmesi. İkincisi ise; Türkiye’de felsefe alanında çalışan tüm sivil toplum örgülerinin ve organizasyonlarının yine baroda bir araya getirilmesi.
Bu toplantılara katılanlar tek bir soruya yanıt aramalıdır: Ülkemizde adaletin tesisi için kısa-orta-uzun vadede neler yapılmalı?
Ve “Felsefenin Adalete Çağrısı” tüm muhataplara ve topluma deklare edilmelidir.
HFSK’nın Misyonu: Savunma Kurumu olan Baroyu ve Avukatları Felsefe ile Silahlandırmak
“Kuramla savunmak” sadece düşünsel bir lüks değil, avukatlar için mesleki ve tarihsel bir zorunluluktur.
Hayatımda hiç unutmayacağım bir deyişi hatırlatmak isterim. Bahri Bayram Belen bir HFSK toplantısında demişti ki: “Hukuk felsefesi olmadan hukukun da çok bir değerinin olmadığı kanaatindeyim”
Felsefesiz Bir Hukuk:
Gücün aracına dönüşür; hukuk, meşruiyeti değil, iktidarın taleplerini yansıtmaya başlar.
Etikten kopar; doğru olanla (deneysel olarak daha önce doğrulanmış) yasal olan arasındaki bağ zayıflar,
Kamu vicdanını uzun vadeli bir şekilde örseler.
Toplumdan uzaklaşır; halkın adalete duyduğu güven erozyona uğrar.
Mekanikleşir; insanı değil, kuralı önceleyen bir yapıya evrilir.
Eleştirel düşünceden yoksun kalır; hatalarını görme ve düzeltme imkânı bulamaz. Bulunan çözümler bir süre sonra yeni sorunlar doğurur.
Hukukun üstünlüğünü gözetemez; şekilci bir zihniyet egemen olur.
Yozlaşmaya açık hale gelir; hakikatin peşinden gitme gücünü kaybeder, otoritenin peşine takılır.
Adalet duygusunu tatmin etmekten uzaklaşır,
Prosedüre boğulur ve zamana yenilir. (Bknz: AVRUPA ADALETİN ETKİLİLİĞİ KOMİSYONU (CEPEJ) YARGIDA ZAMAN YÖNETİMİ İÇİN SATÜRN REHBER İLKELERİ)
Felsefeyle Donanmış Bir Avukatlık Pratiği:
Sorgulayan ve düşünen bir meslek pratiği oluşturarak ezberleri bozar.
Yargıyı yeniden kurma imkânı sağlar; hukuk düzenine eleştirel katkı sunar.
Topluma güven verir; avukat, sadece bir temsilci değil, halk ile adalet arasındaki köprü olur.
Avukat, yalnızca bir meslek sahibi olmaktan çıkarak adaletin savunucusu ve temsilcisi haline gelir. Mesleğini araçsallaştırmaz, meslek fetişizmi yapmaz, mesleğin icrasından elde edilecek adaletli sonuçları etik bir sorumluluk olarak görür.
Roma Hukukundan beri pekişerek gelen Hukukun Evrensel İlke ve Prensiplerini yerelle ve uygulamayla buluşturur; kültürel bağlamda hukukun gelişimini güçlendirir.
Hukuku yaşamla buluşturur; kuralı değil insanı merkeze alır.
Güç karşısında hakikati savunmayı bir yetki olarak değil, bir direniş biçimi ve yaşam felsefesi olarak konumlandırır.
Sessiz kalınan yerde söz alır; adaletsizlik karşısında tarafsız kalmamayı seçer.
Hukuk felsefesi ile yüzeysel olarak dahi ilgilenen hukukçular ve avukatlar için en büyük kazanım, hukuk nosyonu sahibi olmaktır.
Hukuk Nosyonu sahibi olmak kişiye kabaca şunları sağlar:
Bütüncül Anlayış: Hukuk nosyonu, yalnızca yasa maddelerini ezberlemekle edinilmez. Hukukun temel ilkelerini, tarihsel evrimini, adalet kavramını ve toplumsal işlevini kavrayarak geliştiği için, hukuki sorunlara bütüncül bir perspektiften yaklaşmayı sağlar. Pozitif hukuku eleştirebilmek, geliştirebilmek ve dönüştürebilmek için hukukçuya sağlam bir zemin yaratır.
Analitik Düşünme ve Mantıklı Sonuçlara Ulaşma Yetisi: Hukuk nosyonuna sahip avukatlar, karşılaştıkları hukuki meseleleri yüzeysel olarak değil, derinlemesine analiz ederek çözüm üretir. Bu yoldaki çaba, olayları doğru bir şekilde teşhis etmeyi ve sağlam bir metodoloji ile uygun çözüm yollarını belirlemeyi sağlar.
Toplumsal ve Etik Duyarlılık: Hukuk nosyonu, hukukçuların, hukukun toplumsal etkilerini ve etik boyutlarını göz önünde bulundurmalarını sağlar. Bu, hukukun sadece bireysel değil, toplumsal adaletin sağlanmasındaki rolünü güçlendirdiği gibi hukukçuların saygınlığını da artırır.
Yargılama Kültürünü Anlama Yetisi: Hukuk nosyonuna sahip bir hukukçu, yargı etiğini, mahkeme dilini ve kültürü ile yargısal zihniyetleri kolayca kavrayabilir. Böylece, adil bir yargılama için iyi bir özne haline gelir.
Evrensel Hukuk Normları ile Uyum: Hukuk nosyonu, hukukun evrensel ilkeleriyle uyumlu bir düşünme biçimini geliştirir. Bu yeti, farklı hukuk sistemleri ve kültürler arasında olduğu gibi aynı ülkede yaşayanlar için de ortak bir zemin oluşmasına hizmet eder. Bir yandan da toplumun iç sözleşmesinin güçlenmesine, kamu düzeninin sağlanmasına, özgürlüklerin, adaletin ve bireyin güçlenmesine zemin oluşturur.
Disiplinlerarası Yaklaşım Yetkinliği: Hukuk nosyonu, sosyoloji, siyaset bilimi, iktisat, felsefe gibi alanlarla kesişen konularda hukukçuyu güçlendirir. Böylece hukukçu, çok boyutlu sorunları gerçekçi bir şekilde analiz eder.
Bu bilincin yalnızca bireysel ve düşünsel bir çaba olarak kalmaması; topluma, hukuk camiasına ve adliye pratiklerine yansıması, nihayetinde uygulamaya dönüşmesi için HFSK’nın düzenlediği forumlar önemli fırsatlar sunmaktadır.
Adalet duygusunun örselendiği bir dönemdeyiz. Yasa maddeleriyle sınırlı bir hukuk anlayışı, toplumun adalet beklentisini karşılamaya yetmiyor. Hukuk; etik, vicdan, tarih ve felsefi derinlik olmadan ayakta kalamaz. Bugün Türkiye’de adalet sisteminin yaşadığı krizin temel nedenlerinden biri, hukukçuların düşünsel temelden kopmuş olması, özellikle hukuk felsefesiyle bağlarının zayıflamasıdır.
Öte yandan, yargı bağımsızlığı her demokratik hukuk düzeninin vazgeçilmez temelidir. Bu ilkenin korunması ve geliştirilmesi, yalnızca yargıçların değil, savunmanın da tarihsel sorumluluğudur. Hukuk felsefesiyle donanmış bir savunma bilinci, yargı erkinin siyasal müdahalelerden arındırılması mücadelesinde hayati bir rol oynar.
İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu (HFSK), bu eksikliği gidermek adına özgün, katılımcı ve dönüştürücü bir model ortaya koymuştur. Felsefeyle donanmış bir savunma pratiği; topluma güven veren, yargıya eleştirel katkı sunabilen ve adaletin gerçek anlamda temsilcisi olan bir avukat profilini mümkün kılar. HFSK’nın çalışmaları göstermiştir ki, felsefeden beslenen bir hukuk anlayışı sadece daha sağlam içtihatlara değil; aynı zamanda meslek etiğinin güçlenmesine, toplumsal adalet bilincinin gelişmesine ve hukuk nosyonunun derinleşmesine de katkı sunar.
Bu nedenle, tüm barolarda HFSK benzeri yapılar kurulmalı; hukukçular yalnızca yasa uygulayıcıları değil, aynı zamanda düşünsel direnişin ve adalet arayışının aktörleri haline getirilmelidir.
Yargıda Yapay Zekanın Kullanımı ve Etik Değerler / Av. Şebnem Kartal
Günümüzün hızla dijitalleşen dünyasında, yapay zeka, hukuk sistemini daha etkili, verimli ve adil hale getirmek için yargı alanında da etkili bir rol oynamaya başlamıştır. YZ, mahkeme kararlarının tahmin edilmesinden hukuki belge incelemelerine kadar bir dizi alanda kullanılmaktadır. Dolayısıyla yapay zekanın yargı alanındaki kullanımı, olumlu ve olumsuz yönleri, hukuk sistemlerinin dijitalleşme sürecinde ortaya çıkan zorluklar ve fırsatlar dikkatlice ele alınmalıdır. Ancak bir yandan da bu teknolojinin yargıdaki kullanımı, bazı önemli etik sorunları gündeme getirdiğinden, etik sorunlar ve yargı etiği üzerine odaklanmak da bu konuda büyük önem taşımaktadır.
Dünyanın dört bir yanında, yargı sisteminde yapay zeka teknolojilerinin kullanılmaya başlanması, hukuki süreçleri hızlandırmak, maliyetleri azaltmak ve daha iyi kararlar almak amacını taşımaktadır. Belgelerin incelenmesi, dijital araştırmanın yapılması, hukuki analiz, problem tespiti ve çözümü, hukuki danışmanlık, sözleşme ve dilekçelerin analizi ve hazırlanması, akıllı sözleşmelerin üretilmesi ve kullanımı, yabancı dildeki karar ve kaynakların çevirileri ve analizi, Suç Önleme ve Soruşturma, Mahkeme Kararları Tahmini, Adil Ceza Hesaplamaları gibi alanlar bunlara verilebilecek örneklerdendir.
Bu kullanımlar ile hukuk büroları ve avukatlar hem zamandan kazanır, hem de dikkatlerini daha stratejik görevlere ayırabilirler. Binlerce belgeyi tarama, sınıflandırma, analiz gibi işlemler pek çok büroda ciddi zaman almakta ve iş yükü yaratmaktadır. Son günlü işlerin kaçması ihtimali dahi kimi zaman meslek mensuplarında anksiyeteye sebep olmaktadır. Yapay zekalı yazılımlar sayesinde kendilerinin ve ekiplerinin görevlerini planlayabilir, tek veya birden fazla kişi birlikte çalıştığında dahi son günlü işleri rahatlıkla takip edebilir, binlerce belgeden oluşan bir dava dosyası veya içtihatlardan oluşan bir veritabanı rahatlıkla bir insanın yapabileceğinden çok daha hızlı bir şekilde ve daha sağlıklı sonuçlara varabilecek şekilde incelenebilir, analiz edilerek hukuki argümanlar geliştirilebilir. Ayrıca bu süreçte bir insanın yoğunluktan veya çeşitli biyolojik veya psikolojik sebeplerle dikkatinden kaçabilecek hususlar hiç var olmadan, hak kayıpları yaşanması da önlenebilir.
Yine yapay zeka destekli chatbot yazılımları ve sanal asistanlarla, hukuk büroları müşteri hizmetleri yönetimini ve cevaplanması gereken soruların tespitini daha hızlı ve rahat yapabilirler. Müvekkil veya müvekkil adayları, onlar uyurken dahi 7/24 onlara ulaşabilir hale gelir. Ayrıca hukukçu ve avukatlar, hukuki belgeleri veya sözleşmeleri hazırlama konusunda, sıfırdan uğraşmak yerine yapay zekadan faydalanarak yazım işlerinde de zamandan kazanabilir.
Elbette bu yazılımlar, avukat ile çalışmadan kendi hukuki sorunlarını çözmeye çalışan kişilere de kimi zaman açıktır, ancak böyle zamanlarda genellikle yazılımlar, avukatlardan destek alınması gerektiği ve bilgilerin tam ve güvenilir olamayabileceği, yardım alanın ülkesinin hukukuna uymayabileceği gibi uyarılar da vermektedir. Zira bu tür bir kullanımın hizmet almaya çalışanlar için hak kaybı yaşatması da kaçınılmaz olacaktır.
Diğer yandan yapay zekanın doğruluğundan hiç şüphe etmeden ondan faydalanan avukatın da kimi zaman yanlış ve uyumsuz sonuçlara varması olasıdır, bu yüzden kendi dikkat, bilgi ve tecrübesini işin içine katması gerekir, yani amaç aslında tümüyle kontrolü ona vermek değil ondan faydalanmak olmalıdır.
Bunun yanında sadece avukatlar ve hukuk büroları değil, kolluk kuvvetleri ve mahkemeler tarafından da bu teknolojinin aktif olarak kullanıldığından bahsetmek mümkün. Polis departmanları ve güvenlik kuruluşları, suç öncesi belirtileri tespit etmek ve suçları çözmek için yapay zeka tabanlı analizler kullanabilirler. Örneğin, güvenlik kameraları ve sosyal medya verileri üzerinden suçlarla ilgili ipuçlarını tespit edebilirler. Yapay zeka, benzer olayların yaşandığı veya kararların verildiği davalara dayalı olarak mahkeme kararlarını da önceden tahmin edebilir. Yapay zeka, bir suçlu için uygun cezanın hesaplanmasına yardımcı olabilir. Ceza hesaplamalarında tarafsızlığı ve adilliği artırabilir.
Hakimler de karar verirken bu tür yazılımlardan faydalanabilir veya yazılımlar robothakim olarak görev yapabilir. Zira geliştirilen algoritmalar, artık davaları hem yasal hem ahlaki boyutlarıyla inceleyebilir hale gelmiştir. Yapay zekalı hakimler veya hukuki kararları otomatikleştirmek amacıyla kullanılan yapay zeka sistemleri dünya genelinde geliştirilmekte olsa da, şu an için tamamen yapay zeka tarafından yönetilen bir hakim veya mahkeme sistemi henüz uygulanmamaktadır. Ancak bazı ülkelerde yapay zeka ve otomasyon teknolojileri, hukuki süreçleri ve mahkeme kararlarını desteklemek, insan hatasıyla atlanabilecek hukuki aşamaları mevcut kılmamak, yerel ve üst mahkemenin yargı yükünü hafifletmek, yargı sürecini hızlandırmak ve insan olmanın davaya muhtemel olumsuz etkilerinden ari, daha adil kararlara ulaşabilmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu kullanımlar, hukukun daha hızlı ve verimli bir şekilde uygulanmasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.
Örneğin, İsrail’de, trafik cezalarının otomatik olarak verildiği ve ödenmeyen cezaların yapay zeka tarafından işlendiği bir sistem bulunmaktadır. Hindistan’da, hukuk mahkemelerinde yapay zeka tabanlı sistemler, büyük veri analizi yaparak mahkeme kararları ve yargılama süreçlerini optimize etmek için kullanılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde, özellikle trafik cezaları ve park ihlalleri gibi basit davalarda otomatik karar verme sistemleri kullanılmaktadır. Çin’de, bazı mahkemelerde yapay zeka, dava belgelerini incelemek ve mahkeme kararlarını tahmin etmek için kullanılmakta ve robot hakimler ile fikri mülkiyet ve bilişim hukuku gibi alanlarda, bazı idari davalarda mahkeme hakimi olarak karar vermekte ayrıca arabuluculuk, icra gibi işlemleri gerçekleştirmektedir.
Görüldüğü üzere bu sistemlerin genellikle daha basit ve rutin davalarda kullanıldığını da ortadadır. Daha karmaşık hukuki meseleler genellikle insan hukukçuların müdahalesini gerektirir. Ayrıca, yapay zekanın yargı sistemindeki kullanımı etik ve yasal sorunları da beraberinde getirebilir ve bu nedenle dünya genelinde dikkatle incelenmektedir. Yapay zeka sistemlerinin eğitimindeki veri setlerinin ve algoritmaların adalet ve eşitlik ilkelerine uygun olması çok önemlidir.
Yapay zekanın yargı alanında kullanılması örneklerinde, nasıl etik sorunlar doğurabileceği konusuna eğilirsek, bu kullanımın potansiyel etik sorunlarından bazılarını sıralamak faydalı olacaktır. Veriye dayalı önyargılar, şeffaflık ve ifade özgürlüğü, gizlilik ve kişisel verilere dair sorunlar, kararların denetimi, insan hakları, cezanın adaletli olması, işsizlik kaygısı, Bağımsızlık ve Tarafsızlık gibi konular potansiyel sorunlara örnek verilebilir.
Yapay zeka sistemleri, eğitildikleri veri setlerindeki önyargıları öğrenebilirler. Eğer eğitim verilerinde ırk, cinsiyet, cinsel yönelim veya diğer hassas faktörlere dayalı önyargılar varsa, yapay zeka sistemleri bu önyargıları yargılamalara yansıtabilir. Bu, adaleti ve eşitliği tehlikeye atabilir. Diğer yandan bazı yapay zeka algoritmaları sonuçlarını açıklamakta veya neden bir karar aldıklarını açıklamakta zorlanabilirler. Bu, mahkeme kararlarının şeffaflığını tehlikeye atabilir ve vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini sorgulayabileceği bir duruma yol açabilir.
Ayrıca yapay zeka sistemleri, büyük miktarda kişisel veriye ihtiyaç duyarlar ve bu verilerin korunması ve gizliliği önemlidir. Ancak bu verilerin kötü niyetli kişiler tarafından kullanılma veya sızdırılma riski vardır. Suç tahmini ve ceza önerileri gibi alanlarda kullanıldığında, insan hakları ile ilgili sorunlar gündeme gelebilir. Hatalı tahminler veya öneriler, masum insanların haksız yere cezalandırılmasına yol açabilir. Programlandıkları veya eğitildikleri şekilde kararlar alabilirler. Bu, bu sistemlerin siyasi veya ideolojik etkilere maruz kalma riskini taşıyabilir. Kaldı ki yapay zeka tarafından alınan kararların itiraz edilmesi ve denetlenmesi zor olabilir. Bu, hukuki süreçlerin adaletini sorgulayabilir ve ayrıca doğrudan o ülkenin hukukuna uygun sonuçlar vermesi, yeni yasal düzenlemeleri sıkı sıkıya takip edebilir olması da tartışmalı olacaktır.
Avrupa Birliği, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OECD’nin yapay zekaya ilişkin olarak 2019’ da kabul ettiği beş ilkeden biri, Yapay zekâ sistemlerinin hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, demokratik değerlere ve farklılıklara saygı duyacak şekilde tasarlanması, adil ve dürüst bir topluma erişmek için gerektiğinde insan müdahalesini mümkün kılan uygun önlemleri içermesi yönündedir.
Avrupa Konseyi Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (CEPEJ) ise 2018’de yayınladığı, “Yargılama Sisteminde Yapay Zeka Kullanımına Dair Etik Şart’ ile yargı sisteminde yapay zeka kullanılırken, kullanılan araçların ve sunulan hizmetlerin temel haklara saygılı ve uyumlu olması, ayrımcı kararlar verilmesine sebep olacak şekilde programlama ve önyargı içeren verilerin algoritmaya yerleştirilmemesi, veri güvenliğine önem verir şekilde sertifikalı kaynakların kullanılması, veri işleme yöntemlerinin erişilebilir ve anlaşılabilir olması, verilen kararda hangi algoritmaların kullanıldığının denetlenebilir ve açıklanabilir olması, her halükarda kullanıcı kontrolünde olma gibi ilkeler belirlemiştir.
Bu doğrultuda bir yazılım tüm etik şartları yerine getirse dahi, hakimin vicdani kanaati, insan iç görüsü, duyguları algılayabilme gibi konulardaki eksiklikler, toplum tarafından kabulünde engel teşkil edecek nitelikte görülmektedir. Diğer yandan insan hakim kararlarına olan güvenin azalması, hakimin tarafsızlığı ve bağımsızlığının zedelenmesi , adil yargılanma hakkının ihlali gibi sonuçlar doğurması da muhtemel sonuçlardandır.
Sonuçta, yapay zeka, yargı alanında belirttiğimiz gibi bir dizi avantaj sunmaktadır. Büyük veri analizi sayesinde benzer davalardan alınan öğrenmeler, hukukçulara kararlarını destekleme konusunda rehberlik gibi yönleriyle yapay zeka kullanımı, daha tutarlı ve adil kararlar alınmasına yardımcı olabilir. Ayrıca, yapay zeka, hukuki belgeleri hızla tarama ve sınıflandırma yeteneği sayesinde avukatların iş yükünü hafifletebilir. Hukuk sistemi daha hızlı çalışabilir ve daha fazla vakit, karmaşık davaların incelenmesine ayrılabilir. Ayrıca insan vücudunun ve psikolojisinin etkilenebildiği açlık, yorgunluk, dikkat dağınıklığı, duygusallık gibi unsurlar da bu süreçte yer almayacak ve sonuçları bunlardan etkilenmemiş şekilde ortaya çıkaracaktır.
Ancak yapay zekanın yargıdaki kullanımı, çeşitli etik soru ve sorunları da beraberinde getirir. Yapay zeka, eğitildiği veri setlerindeki önyargıları öğrenebilir. Eğer bu veri setlerinde toplumsal önyargılar mevcutsa, yapay zeka sistemleri de bu önyargıları tekrarlayabilir ve adaleti tehlikeye atabilir. Neticede, adil olmayan, ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı, eşitlikten uzak verilerin algoritmada yer alması, bunlardan etkilenmiş sonuçların doğmasına sebebiyet verecektir. Ayrıca, yapay zeka tarafından alınan kararların açıklanması zor olabilir, bu da adaletin şeffaflığını azaltabilir. Gizlilik meseleleri de büyük bir öneme sahiptir. Yapay zeka, büyük miktarda kişisel veriye ihtiyaç duyar ve bu verilerin güvenliği sağlanmalıdır ki bu verilerin kullanımı kişisel hakları ve mahremiyeti ihlal etmesin. Yargı sisteminde yapay zeka kullanılırken, temel hakları ve özgürlükleri koruma amacı güdülürken aynı zamanda bu teknolojinin kötüye kullanılmasını ve manipülasyona açık olmasını önlemek de gerekmektedir.
Yapay zekanın, hukuk alanında büyük potansiyel taşıdığı doğrudur, ancak bu potansiyelin açığa çıkması için de etik sorunların aşılması bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla gelecekte, YZ ve hukukun uyumlu bir şekilde çalışabilmesi için güçlü bir etik ve yasal çerçeve geliştirilmesi gerekecektir.
Hukuk alanındaki kullanımı günden güne artarken, büyümekte olan etik sorunlar için, hukukçular, teknoloji uzmanları ve düzenleyiciler, YZ’nin yargıda kullanımını düzenlemek ve denetlemek için çözümler aramalıdır. Adaletin sağlanması, adil bir yargılama süreci ve hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelerin, yapay zeka kullanımıyla nasıl daha uyumlu hale getirilebileceği, yargı etiğinin yapay zeka destekli bir hukuk sisteminin işleyişine nasıl entegre edileceği ve adaletin korunmasının nasıl sağlanacağı düşünülmeli ve YZ’nin insan haklarına ve adalet ilkelerine uygun olarak geliştirilmesi gerekir.
Yapay zeka kullanılarak yargılama süreçlerinin adil, bağımsız ve güvenilir olmasını sağlamak için, yapay zekanın kötüye kullanımını ve olumsuz sonuçlarını önlemek, temel insan haklarına saygı göstermek, ayrımcılığı engellemek, veri işleme yöntemlerini şeffaf, tarafsız ve anlaşılır hale getirmek ve denetlenebilir kılmak gereklidir. Bu önlemler alındığında, yargı sistemi içinde güvenilir bir yapay zeka geliştirilebilir. Aksi halde etik sorunlar yapay zekanın yargı sistemlerinde daha yaygın bir şekilde kullanılmasını engelleyebilir.
Yapay zekanın yargı alanında etik bir şekilde kullanılabilmesi için gözetilmesi gereken önlemleri düşünmenin yanında; günün sonunda, insanların da yapay zeka kullanımına yönelik ön yargılarının aşılması, geliştirme ve kullanımın sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Mahkeme ve kolluktaki iş yükünün artması, davaların çok uzun süre sonuca ulaşmaması, avukatların iş yükü ve zaman yönetimi ile başa çıkmasının zorlaşması gibi nedenlerle, bu teknolojiyi kullanmamak artık pratikte neredeyse mümkün değildir. Bu doğrultuda sağlayacağı faydalar ve muhtemel zararlar gözetilmeli ve hukuki ve etik değerlendirmeler yapılarak, risk temelli bir yaklaşımda bulunulmalıdır. Diğer yandan bu kullanımın her zaman mutlak bir teslimiyet olarak değil, yukarıda belirtilen çerçeve içinde yapay zeka ve insan işbirliği olarak düşünülmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yapay zekanın varlığı, hukuk alanında çeşitli konumlardaki insan çalışanların işsizlik endişelerinin artmasına, toplumsal faydaları gözetmeye çalışırken kullanımın yargıdaki etik ilkeler ile bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlaline sebebiyet vermesi kaçınılmaz olacaktır.
European Ethical Charter on the Use of AI in Judicial Systems and Their Environment: https://rm.coe.int/ethical-charter-en-for-publication-4-december-2018/16808f699c, (E.T:07.05.2021).
“…Ve Herkes için Adalet” ya da özgün adıyla “…And Justice for All”, Norman Jewison’ın yönettiği 1979 yapımı filmdir. Başrollerinde Al Pacino, Jack Warden, John Forsythe ve Lee Strasberg’ın oynadığı film bir mahkeme, dava filmidir. Jeffrey Tambor, Christine Lahti, Craig T. Nelson ve Thomas G. Waites filmde destekleyici rollerde görünürler. Oscar adayı senaryo, Valerie Curtin ve Barry Levinson tarafından yazılmıştır. ”(Wikipedia)
Herkes savunma hakkına sahiptir. Avukat, bir kişinin savunmasını yapmaya zorlanabilir mi? Avukat, suçlu olduğunu bildiği birisinin yani müvekkilinin savunmasını üstlendiğinde savunmasını en etkili şekilde ve sonuna kadar yapmalı mıdır? Avukat müvekkiline ve davaya inancını kaybettiğinde hiçbir şey olmamış gibi susmalı ve davada müvekkilini savunmayı sürdürmeli midir ya da vekaletten ve davadan çekilmeli midir? Müvekkilinin lehine olan delilleri öne çıkarmak aleyhe olanlara gözünü kapatmalı mıdır? Herkes için adalet mi yoksa ne olursa olsun davayı kazanmak mı? Yaman sorular, haliyle cevapları da aynı olmayabilir. Ancak şu bir gerçek ki, savunma hakkı kutsaldır. İyi bir iddianame, iyi bir savunma ve iyi bir yargılama ile sac ayağı sağlam zemine oturan iyi bir adaletin ortaya çıkması için şarttır. Herkes için adalet ancak yasa önünde yargı önünde herkesin eşit haklara sahip olmasıyla mümkündür. Salt savunmanın güçlü olması da yetmez. Yasalar da adil olmalı, yasalara uyma ve uygulama iradesi de. Güçlünün adaleti değil adaletin gücü hissedilmelidir.
Yargının sorunları da hâkim ve savcılar için adliyelerde ayrı asansör, ayrı yemekhane ayrı otopark, kırmızı halılarla değil sav savunma yargı süjelerinin aralarındaki eşitlik anlayışına sahip olmakla başlar, iletişim ve diyalogla gelişir ve böylece adalet salt sarayların tabelalarında yazılı olmaktan kurtulur ve vicdanlara tutunur.
Güzel, izlenmesi, sorgulanması, üzerinde düşünülmesi gereken bir film. Al Pacino’nun oyunculuğu için dahi olsa izlenir. Instagram’da yapmış olduğum bu yorumu hukukçuluğuna güvendiğim bir değerli meslektaşım oldukça beğenmiş. Bunun üzerine yorumu yazıya çevirmeye ve filmi bir kez daha izlemeye karar verdim.
Çocukların ağzından “Herkes için adalet, özgürlük ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden Amerika Birleşik Devletleri bayrağına sadakatle bağlı kalacağıma Tanrı’nın huzurunda yemin ederim” sözleri ile başlıyor film. 1982 TC Anayasası’nın değiştirilemez 3.maddesine göre “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” Farklı eyaletlerden, farklı ırklardan, farklı dillerden oluşan ABD, devasa bir coğrafya üzerinde “tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyet” . Özgürlük anıtı bulunan bu birleşik ülke, başka hiçbir ülkeye kendi özgürlüğünü yaşama hakkı tanımıyor, bunu da kendisine mutlak hak görüyor. Ancak, konumuz siyasal bir analiz değil, bu nedenle, bu saptamayla yetinelim. Ancak şu unutulmamalı ki, özgürlük söylemi ne kadar güzel olursa olsun, uygulandığı kadar değerlidir.
Avukatlık yeminimiz “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine andiçerim.” şeklindedir. Kısaca ister ABD’de ister Türkiye’de olsun, kutsal sayılan değerlere bağlılık gösterilmesi isteniyor ve bu istek de bir yemin ritüeli ile kişinin vicdanına, aklına ve insafına yerleştiriliyor. Sorun şu ki, bu yemin ne kadar ciddiye alınıyor?
Filmin 1979 yapımı olduğunu göz önüne aldığımızda, adliye girişindeki “Bu binaya girenler, üzerinde taşıdıklarından dolayı soruşturulabilirler” uyarısı demek ki o dönem için yeterli oluyormuş. Ülkemizde ve şimdi ise herkes üzerindeki metal aksamlı her şeyi x-ray cihazlarından geçirmek zorunda. Avukatlar şimdilik anahtarlık, kemer vs. çıkarmıyorlar, kimlik göstererek ya da cihaza okutarak x-ray’den geçerek adliyeye girebiliyorlar. Güvenlik ihtiyacı bunu gerektiriyor ancak, güvenlik ise uçaklarda olduğu gibi herkes için güvenlik olmalı, hâkim ya da savcı hiç kimse bu güvenlik taramasından ayrık olmamalı. Güvenlik, ancak eşit uygulandığında güvenlik olur, öyle değil mi?
Duruşma salonuna girerken duruşma kurallarına uyulması, çiklet çiğnenmemesi ve bir şey okunmaması isteniyor filmde. Bizde şu an daha çok cep telefonlarının kapatılması gerektiğine ilişkin duvara yapıştırılan A4 çıktılarına rastlıyoruz. Koridorda bile sessiz olunması isteniyor; aksi halde hâkim mübaşir vasıtasıyla yüksek sesle konuşanları uyarabiliyor. Düzen önemlidir, adaletin ortaya çıkması için mahkemenin ve duruşmanın düzenini hâkim sağlamalıdır ve herkes bu usule saygı göstermelidir, öyle değil mi?
Hukuk sistemlerini Kıta Avrupası Hukuku, Dinsel Hukuk ve Anglo-Sakson Hukuku olmak üzere üç ana kategoriye ayırabiliriz; yine de ülkelerin de iç hukuk sistemi birbirinden farklılık arz eder. Hatta Anglo-Sakson Hukuk Sistemi içinde yer alan ABD’de eyaletler arasında bile yasalar ve uygulama farklılık göstermektedir. Ancak şunu da biliyoruz ki, etik gibi adalet de tekdir ve evrenseldir. Konfüçyüs’ün de dediği gibi “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner!”, diğer bir ifade ile dönmelidir, değil mi?
Avukat Arthur, müvekkili lehine delilleri değerlendirmediği için Hâkim Fleming’e yumruk atıyor, hapse giriyor. Hapisten çıkışta arkadaşları “üstünü değiştir, kokuyorsun, bu şekilde mahkemeye gitmen hâkime saygısızlık olur” diyor. “Etik Komitesi herkesi izliyor, iki avukat bu sebeple Baro’dan atıldı” diyor. Bir avukat arkadaşı “yargıçları tehdit etmemelisin” diye öğüt veriyor. Yani hâkime ses çıkarmamak, güzel giyinmek avukatlık mesleğinin bir gereği olarak kanıksanmış durumda. Ülkemizde de “Avukatlar ve avukat stajyerleri, mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle mahkemelerde görev yaparlar.” (TBB Meslek Kuralları m.20). “Avukatlar, duruşmalara, Türkiye Barolar Birliği’nce şekli saptanmış cübbe ile çıkarlar.” (1136 s.Av.K.m.49; TBB Meslek Kuralları m.20). “Mesleğe yakışır” çok geniş bir kavram ama anlaşılmaz değil. Örneğin, kot pantolon, altına spor ayakkabı, üstüne kaban, düzeltilmemiş saç sakal birbirine karışmış, vestiyere bırakılmamış kaban üstüne cübbe…yakışıyor mu sizce? ABD’de geçen filmde avukat ve savcının cübbe giymediği ancak hâkimin giydiği görülüyor. Ülkemizde ise savcı da hâkim de avukat da duruşmada cübbe giymekle yükümlü. Ülkemizde avukatın mesleğe yakışır kıyafet giymesi ve duruşmada cübbe giymesi yargıca değil mahkemeye ve mesleğine saygının bir gereğidir. Avukat Arthur’un “Hâkim Fleming keyfi karar veriyor” şeklindeki serzenişi kimsenin umurunda olmuyor.
Müvekkilinin umurunda değil, avukatı nerede idi, hapiste mi, çıktı mı, bir şeye ihtiyacı var mı? Ama kendisinin her ihtiyacı olduğunda avukatını yanında istiyor. Trafik kazası yapan müvekkili “ben senin ilk müvekkilindim, biliyorsun, bu sürücüye idam cezası verdirt” diyor. Avukat Arthur, trafik kazasına karışan diğer sürücüye “iyi görünmüyorsun, seni hastaneye götüreyim” diyor. “Bir avukat müvekkilinin çıkarlarını korumalı ama diğer tarafın da hukukunu gözetmelidir” anlayışının güzel bir örneği.
Yargıç Rayford ilginç bir yargıç tiplemesi. Yargı sistemindeki adaletsizlikleri görüp de görmekten kaçan bu haliyle mutlu olacağını düşünen, ancak bunu da başaramayan, yalnızlıktan kurtulamayan sevimli biri. Av. Arthur’u davet ettiği helikopter yolculuğu hayatını pamuk ipliğine bağladığını gösteriyor aslında. Duruşma salonunda sükûneti sağlayabilmek için havaya ateş eden, kahvaltısını yüksekçe binanın pencere kenarına ayaklarını uzatarak yapan biri. “Hayatın anlamı yok” diyor. Silahını gösterip “ kanun farklı, nizam farklı” diyebiliyor. İntihar eğilimli bir yargıç olduğunu Av. Arthur biliyor. Kısaca, avukatları kontrol altında tutmak için ve Baro’dan uzaklaştırmak için harekete geçen bir Etik Kurulu var; ancak yargıç ve savcılar için harekete geçen bir kurul yok. Ülkemizde de kimi dönemlerde bağımsız karar verme onurundan taviz vermeyen yargıçların görev yerlerinin değiştirildiği uygulamalara tanık olunmuştur. Sistem, kendisini sorgulayanları cezalandırır, ama sorgulanmayan sistemi hiç kimse düzeltemez.
Siyahi ve peruklu bir travesti mahkûmun peruğunun çıkarılmasına karşı hassas olan Av. Arthur dışında ne hâkim ne polis ne gardiyan kimse bu hassasiyeti göstermiyor. Siyahi mahkum suçlu olmadığını biliyor ama suçlu olmadığının kanıtlanmasının kolay olmadığını da,.. Av. Arthur, müvekkiline “bana gerçeği söyle ya da başka bir avukat bul” diyor. Müvekkilin avukatına gerçekleri olduğu gibi açıklaması avukatın daha iyi bir savunma yapabilmesi için önemli; ancak, müvekkil gerçekleri olduğu gibi söylerse ve bu aleyhine ise avukatının güçlü bir savunma yapmayacağı, hatta kendisini bırakacağı endişesi taşıyabiliyor, bu nedenle müvekkilin avukatına bildiği gerçeklerin ne kadarını anlattığı, anlattıklarını da ne şekilde anlattığı ayrı bir araştırma konusu olabilir. Müvekkili “her yirmi dakikada bir “zenci” yakalıyorlar” diyor avukatına. Belirli kesimlere karşı ön yargılı ve saldırgan tutum maalesef ülkemizde de yok değil. Film bu yönüyle ırk ve cinsiyet kimliği üzerinden sistem eleştirisi getiriyor.
Yargıç Rayford da, Av. Arthur ile yatan Etik Kurulu üyesi kadın avukat da Yargıç Fleming’in tecavüz davasını alması için Av. Arthur’u ikna etmeye çalışıyorlar. Rayford, bu davayı almaz ise Barodan atılabileceğini söylüyor. Aynı şeyi Etik Kurul üyesi kız arkadaşı da söylüyor “sen ilkeleri olan, ahlaklı bir avukatsın. Eğer davayı almazsan Baro’dan attırırlar” diyor. Herkes el birliği ile Av. Arthur’un Fleming Davasını almasını istiyor. Çünkü Fleming tecavüz ve darp gibi çok ciddi bir savunmayı ancak, namuslu, dürüst bir avukatın üstlenmesi halinde ancak aklanabileceğini, aksi halde hep bir şaibe kalacağını biliyor. Av. Arhur’ın bir müvekkilinin dosyasının yeniden ele alınmasına yönelik talebine karşılık “siz benden talepte bulunacak durumda değilsiniz, ancak durum gereği bir istisna yapılabilir” diyor. Kısaca Yargıç, her şeyin kendisinin elinde olduğunu ima ederek davasını alması için örtülü bir şantaj yapıyor kendisine yumruk atmış olan Av. Arhur’a. Adaletin kılıcı kendisine yöneldiğinde bundan kurtulmak için her yolu mübah görüyor, yargıca duyulan saygı ve güvenin de ardına sığınarak. Yargıç güvencesi yargıcın adalete erişim için yasayı uygularken ve vicdani karar verirken özgür olmasıdır yoksa yargıcın işlemiş olduğu suçlara karşı bir kalkan değil.
Haksız yere tutuklanmak bir yana haklı ya da haksız yere tutuklanmış olsan da mahkumların sözlü ve fiili saldırısına hatta tecavüzüne uğramak…devletin elinin altında çaresiz ve kendisinin korumasına muhtaç insanları koruyamaması ayrı bir facia. Av. Arthur’a “Ben kavga etmeyi bilmem, beni döven mahkumlardan kurtulmak için kendimi hücreye kapattırdım” diyen müvekkili defalarca tecavüze uğruyor ve çareyi gardiyanların silahını kapıp onları rehin almakta buluyor. Ama bunun çare olmadığını avukatı biliyor, müvekkilini korumak istiyor, koruyamıyor, kurtaramıyor ve müvekkili gözünün önünde ateş edilerek öldürülüyor. Ölüm ne kadar kolay, hayat ne kadar ucuz. Oysa öldürülen müvekkilinin o andaki tek isteği kendisine ait -korunaklı-özel bir alan. Devlet, koruması altındaki insanları koruyamadığında, adalet söylemi boş kalır.
Özellikle ceza davalarında yanlış avukata tevkil vermenin de ölümlü sonuçları olabiliyor. Şartlı tahliye olabilecek iken tevkil veren avukatın sözlerine dikkat etmeyen ve bunları mahkemede söylemeyen avukat, müvekkilin haksız yere ceza almasına ve bu duruma dayanamayan müvekkilin ölümüne neden olabiliyor. Avukatlık, ne kadar çok dikkat ve özen gösterilmesi, ne kadar çok emek verilmesi gereken bir meslek. Bu sorumluluk altında yapılan bazı hatalar avukatların psikolojik rahatsızlık geçirmelerine de neden olabiliyor. Av. Joy’un davranışlarından farklılık karşısında Baro Etik Kurulu çözüm üretmek yerine “müvekkillerine yeterli hizmeti vermemesi” iddiasıyla soruşturma başlatıyor. Evet, savunma avukatları müvekkillerin durumu ne olursa olsun etkilenmemeli diyoruz ama sonuçta avukat da bir insan, etkilenebiliyor.
Yargıç Fleming kendi davası için avukatı Arthur’a “sen merak etme, alt yapıyı oluşturuyorum” diyor. Av. Arthur kendisinin yok sayılmasına içerliyor. Bir tecavüz suçlusu olarak kendisinin aklanması için her türlü “alt yapı” çalışmasına girişen Yargıç Fleming “silahlı soygun yapan birini asmalıyız” diyor, “bırak, suçlular kendi cehennemini yaşasın” diyor, “onların ıslah olma düşüncesi saçmalık” diyor. Bu şekilde düşünen insan yargıçlık yapabiliyor, üstelik tüm bunları doğal sayıyor ve o durumda dahi herkesten saygı bekliyor. İflah olmaz bir kibir örneği. Güç, insanı sadece suçlu yapmaz; aynı zamanda kör de eder.
Sana çok şey borçluyum diyen bir müvekkilinin Yargıç Fleming’i grup sex âlemi yaparken eli kırbaçlı gösteren fotoğrafları ulaştırması ile Av. Arthur, Fleming in davacı mağdur kadına tecavüz ettiğini anlıyor. Bu arada Baro Etik Kurulu üyesi avukat sevgilisi ile aralarında geçen şu diyalog ilginç. “O yaptı bunu, iğrenç herif”.“O halde tamam, davayı bırak”. “Bırakamam, çünkü elinde kırbaç olan adam bana şantaj yapıyor”. “Uzun zaman önce bir müvekkilin güvenine ihanet ettim”. “Tüm becerini kullanacağına yemin ettin, yapamayacaksan işi bırak”. Yalan testi mahkemede delil olmasa da salt kendisi için bunu isteyen Av. Arthur, testin sonucuna göre Fleming şikâyetçi davacı kadına tecavüz etmemiş görünüyor. Fleming’e bunu soruyor, “benim yerime başkaları halletti” diyor. Filmde Fleming yalan makinesinden geçer ve makineye göre suçsuz çıkar. Ancak Arthur, Fleming’in makineyi “nasıl kandıracağını bildiğini” sosyopatça bir soğukkanlılıkla anlar. Ancak Av. Arthur, o saatten sonra da Yargıç Fleming’in savunmasından çekilmiyor. Arthur bilerek çekilmiyor, çünkü sistemin kendi kurallarıyla çökmesini istiyor. Filmde bu durum bilinçli bir etik ihlal olarak yansıtılıyor. Arthur’un bu seçimi, avukatlığın sınırlarını aşarak adaletin peşine düşmektir.
İleri derecede alzheimer hastası olan büyükbabasını da arada ziyaret etmeyi ihmal etmeyen Av. Arthur, büyükbabasının arkadaşına “Onun sayesinde okula gittim, beni avukat yapan o. Ona göre avukatlık dünyanın en güzel mesleği”. Burada hukuk ile uğraşanların çoğunlukla kalabalıklar içinde olmalarına karşın hep bir yalnızlık içinde olduklarını da görüyoruz filmde. En iyi savunmayı yapsalar da, müvekkillerini kurtarmak için çalışsalar da her anları yoğun ve koşturmaca içinde geçse de bir yanları hep yalnız. Belki de bu yalnızlık, onları adalet için çalışmaya teşvik eden motivasyondur.
Filmin ve filmdeki davanın en can alıcı sözlerinin ve diyaloglarının geçtiği kısım son bölüm yani karar duruşması. “Ben Av. Arthur Kirkland. Sanık bir hâkim, yani adaletin simgesi. Burada yapılması gereken adaletin yerini bulmasıdır. Adalet gerçeği ortaya çıkartmakla sağlanır. Üzücü bir gerçek, bu kız tecavüze uğramış ve dövülmüştür. Diğer gerçek, iddia makamının elinde bir tanık delili dahi yoktur. Tek somut delil dahi ortaya konulamamıştır”. (Bu arada, avukatın yalan makinesi delilinden bahsetmesi üzerine iddia makamı, itiraz etmiş ve geçersiz bir delil olduğunu ileri sürmüştür. Yargıç Rayford da benzer tepki vermiş aynı kanaatte olduğunu göstermiştir.) Av. Arthur savunmasına devam eder: “Adalet nedir? adaletin amacı nedir? Ve kendisi sorusunun yanıtını verir: “Adaletin amacı, suçlu olanların suçluluğunun ispatlanması, suçsuz olanların serbest bırakılmasıdır. Savunma avukatının görevi bireylerin haklarını korumaktır. Bir diğer görevi de yasaların uygulanmasını sağlamaktır. Herkes için adalet! Yalnız burada bir sorun var. İki taraf da kazanmak istiyor. Hepimiz kazanmak isteriz. Gerçeği umursamadan kazanmak isteriz. Adalete bakmaksızın kazanmak isteriz. Kimin masum, kimin suçlu olduğuna bakmaksızın kazanmak her şeydir. Bugün burada olması gereken temel unsurlar göz ardı ediliyor”. “İddia makamı, iddiasını bize kanıtlamak zorunda. Ancak elle tutulur bir delilleri yok, bir tanıkları yok, yalnızca mağdurun verdiği ifade var”. “Müvekkilimin suçsuzluğunu kanıtlayacak belgeler var. Müvekkilin karakteri ortada. Washington’dan bile kendisine referans olan insanlar var. Yalan testi var”.
Filmin en can alıcı kısmı burası. İddia makamının elinde bir delil yok, dolayısıyla salt kamuoyunun gözünde bakın işte yargılama oldu, ama sanık jüri tarafından suçsuz bulundu, aklandı denecekti. Dürüstlüğü ile bilinen Av. Arthur Kirkland savundu, demek ki müvekkili de dürüsttü denecek. Yargıç aklanacak, avukat paklanacaktı. İddia makamına zaten kimse bakmayacaktı. Mağdur yediği dayaklar ve uğradığı tecavüzle kalacak, bir mahkeme dosyası mahkemenin tozlu rafları arasında yerini alacaktı. Film böyle de bitebilirdi, iki saati aşkın bir hukuk filmi olarak ve muhtemelen oyuncuların performansı ile konuşulurdu. Ama film, burada bitmez; çünkü Arthur’un vicdanı rahat durmaz.
Neden Sorusu?
Savunmasının sonuna doğru Sanık Yargıç Fleming’in avukatı Arthur Kirkland (başarılı oyunculuk performansıyla Al Pacino), canını sıkan, bu düşünceden kurtulamadığı, kafasını kurcalayan şeyin neden sorusu olduğunu açıklar: “Bu kız neden yalan söylesin? Yalan söylemekten amacı ne?” “Eğer müvekkilim masumsa mağdur yalan söylüyor. Neden? Bu bir şantaj mı? Hayır. Kıskançlık mı? Hayır. Dün neden sorusunu çözdüm. Mağdurun bir amacı yoktu. Neden biliyor musunuz? Çünkü yalan söylemiyordu.” İşte bu, Arthur’u diğer avukatlardan ayıran şeydir: gerçeği görmek ve söylemek cesareti.
Mağdur yalan söylemiyor ise mutlaka yalan söyleyen birileri vardı. Bunu iddia makamı söyleyemiyor, avukat söyleyemiyor, mağdur zaten mağdur durumda derdini anlatamıyor, yargıç maalesef, tiyatronun bir parçası, bir an önce ve güçlünün istediği ve beklediği şekilde son sözlerini söylemek ve jürinin muhtemel oyuna göre kararını yazdırmak için sabırsızlanıyordu.
Av. Arthur bir anda avukat olmanın, müvekkilini savunmanın ötesine geçerek ve adaletin gerçekleşmesi için iddia makamının yapması gereken rolü üstlenerek haykırır: “İddia makamı bugün bu adamı –Yargıç Fleming’i- cezalandıramayacak, çünkü cezasını ben keseceğim. Benim müvekkilim Saygıdeğer Yargıç Henry T.Fleming derhal o lanet olası cezaevine atılmalıdır. Bu herif suçludur. Bu pislik herif serbest kalırsa adaletin terazisi bozuk demektir”. Arthur, bu anda avukat olmaktan çıkıp, adaletin kendisi olur. Bu arada, kuralları çiğnediği uyarısını yapan Yargıç Rayford’a asıl kendisinin kuralları çiğnediğini, herkesin usule aykırı davrandığını, her şeyin ve herkesin çivisinin çıktığını bağırarak söylüyordu, görevlilerce mahkeme salonundan dışarı çıkarılırken…
Evet, bir film izleyicisi bir avukat olarak bu film ile ilgili yanıt ve değerlendirme bekleyen sorularımı üstte ikinci paragrafta yazmış olduğumu hatırlatarak bu film değerlendirme yazısını noktalayayım ben de.
Evet, bu film Al Pacino’ nun oyunculuğu için dahi izlenir. Ancak, bu film başta hukukçular olmak üzere herkes tarafından izlenmelidir, çünkü, izlenecek olan sadece bir sinema filmi değil, bir hukuk dersidir.
Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır; Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır! Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir? Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir! Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay; Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var. Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar. Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini. Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Adalet bir idedir ve bu ide gereği adaletin sağlanması için insan, adillik, ilkelilik, dürüstlük, metin ve vicdanlı olma gibi sıfatlara sahip olmak zorundadır. Bu zorunluluk kanunları iyi bilmekten daha önemlidir.
Eğitim-öğretimin temel unsuru insan olması nedeniyle, eğitim ve öğretimde insanın net ve tüm özellikleriyle tanıtılması gereklidir. Hukukun bir bakıma, insanın insanla ve tabiatla ilişkisini düzenleyen normlar bütünü olduğu kabul edildiğinde, insanı tanıma serüveninde, hukukçunun da kendi düşünsel ve eylemsel serüvenini tanıması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Söz konusu tanıma, hemcinsleriyle tarihi süreçteki ilişkilerinin de izahını zorunlu kılmaktadır. Hukuk öğreticileri de tüm bu ilişkileri nazari olarak açıklarken, hukukçunun kendi içsel serüvenini tamamlama ve tarihi süreçlerdeki benzerleriyle mukayese etmesini sağlamasına öncülük etmesi gereklidir. Nitekim insana has melekelerin geliştirilmesinin eğitim bir parçası olması gerektiği yönündeki tespite son dönemlerde bazı sosyologlar tarafından yapılan aktarımlarda da rastlamaktayız: “…bugün tartışılmakta olan çeşitli eğitim ve öğretim doktrinlerinin tümü çıkmaza girmiştir.
Çeşitli felsefi temellere dayanan dünya öğretim sistemlerinden hiçbiri başarılı olamamıştır. Her biri başlangıçta büyük gürültü koparmışsa da daha sonra yetersizlikleri ortaya çıkmıştır. Bu durum, bu eğitim-öğretim düzenlerindeki bir kuruluş eksikliğinden değil, şu husustan kaynaklanmaktadır: Günümüz dünyasının büyük öğreticileri ve eğitim-öğretim düzenlerinin kurucuları, insan eğitim ve öğretiminin uygulayım yöntemlerine geçmeden önce insanın niteliğini çözmelidirler”(1). Bu tespit genel olarak üniversite eğitim-öğretim programları bakımından geçerliliği tartışılabilir olmakla beraber, hukuk öğrenimi bakımından gerekçesi ve yöntemleri ile açıklanması gereken doğru bir tespit olarak gözükmektedir. Zira insanın en temel ihtiyaçlarından “adalet” idesini gidermeye yönelen hukuk ilminin öğrenimi bakımından bu tespitin önemini kısa bir süre önce Prof. Dr. Mustafa Yücel tarafından da şu ifadelerle aktarmıştır: “Hukukun salt kavramlardan ibaret olmadığı; tüm kavramların insana dokunarak anlam kazandığı; kişi mahkûm olduğunda cezaevine gidenin kavram olmayıp, insan olduğu bilinci kendilerine aşılanmalıdır”(2).
Hukuk Fakültesi öğrencilerinden “insan olma” niteliğinin tüm gereklerini algılamış olarak mesleklerini icra etmeleri yönündeki bir beklentinin gerçekleşmesi, hiç şüphesiz kendilerine öğrencilik dönemlerinde bu seviyeye uygun bir eğitim verilmesi ile mümkün olabilir. Hâlbuki mevcut hukuk öğretimi sistemindeki en temel za’fiyyet; hukuk fakültelerinin birer “meslek okulu” gibi algılanması ve mezunlarına da meslek adamı olmak için merkezi sınavlarda elde edecekleri başarının hedef gösterilmesidir. Böyle olduğu içindir ki; hukuk mezunu olan bir kimse çoğu zaman bu sınavlardaki başarıyla yetinmeyip sonradan kendi çabasıyla bilgi dağarcığını genişletme çabası içine girmekte ve kendisinde meydana gelen bu farklılığı çevresindekilere de galat-ı meşhur haline gelen şu önerme ile ifade etmektedir: “ben kendimi yetiştirdim!”.
İşte hukuk fakültelerinin sadece birer “meslek okulları” olması şeklindeki yerleşik algıdan uzaklaşarak, hukuk ilminin diğer sosyal bilimler, teori ve günlük yaşamın pratikleri arasındaki etkileşime dayalı bir ilim olduğu, eğitim sistemine de reel bir biçimde yansıtma ihtiyacının doğduğu artık kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Keza hukuk ile ekonomi, psikoloji, sosyoloji vb. bilim dallarının birbiriyle sıkı bağlantı içinde olması sebebiyle birçok ülkede bu bilim dalları çift anadal programları ile desteklenmekte(3) veya ABD’de hukuk fakültesine girmeden önce lisans programlarından birini bitirmek şart koşulmaktadır. Hatta “insan tabiatını anlama girişimi”nin başarılı olması için, hukuk fakültelerinin hukukta psikolojinin fazlaca ağırlıklı olduğu okullar haline gelmesi dahi tavsiye edilmektedir.
Adalete ve hakkaniyete yönelen bir hukuk bilinci oluşturma çabası içinde olması gereken hukuk fakültelerinde, hukuk öğreticilerinin pedagojik yaklaşımları, en az okutulan derslerin veya kitapların sayısını artırma girişimi kadar önemlidir.
Romalı hukukçu Ulpianus’un ‘Ius est ars boni et aequi- Hukuk iyi ve adil olanın sanatıdır’ şeklindeki tanımını referans aldığımızda hukuk ilminin, adeta bir sanat, ustalık ve hüner ile öğretilmesi ve icra edilmesi gereken bir ilim olduğunu kabul ederiz. İşte bu nedenledir ki, “insan olma” niteliğini aşılayan ilmi yaklaşım, yine o niteliğe uygun bir disiplin ile öğrenimin her derecesinde tatbik edilmelidir. Bunun için, Sokrat’ın da vurguladığı gibi öğrencilere ders içi ve ders dışında soru sorma imkânları sağlanmalı, soruyu doğru bir biçimde sorma yöntemleri öğretilmelidir. Bu konuda hukuk öğreticilerinin kendi branşlarına ait olan meselelerde öğrencilerin taleplerini ders içi ve ders dışında karşılayacak şekilde yol gösterici ve vazıh olmalıdır.
Ünlü hukukçu Ernst Hirsch, derslerinde gerektiğinden fazla bağırdığını anlayarak teknik konuşma dersleri aldığını anlattığı “Anılarım” da, Medeni Kanun ve Ticaret Kanunu’ndaki bazı hukuk kurumlarını -alışılan yöntemin dışına çıkarak- tarih içinde göstermiş oldukları gelişmeler ile birlikte anlatmış olmasından dolayı öğrencilerin ek seminer talep ettiklerini ve kendilerine müfredat dışında seminerler verdiğini anlatmaktadır(4). Buna benzer şekilde, Osmanlıda 19.yy medrese eğitimlerinde; “ehli kıyam” denilen ilmî mübâhase (konuşma) ve münâzarayı seven zekî ve çalışkan öğrencilerin, dersine iştirak ettikleri hocaları zor sorularıyla terlettikleri ve hatta bazı hocaların kürsüyü bile terk etmek zorunda kaldığı nakledilir(5). O dönemlerde medrese eğitimi almış olan büyük hukukçu Ahmed Cevdet Paşa’nın da ilimde mübâhase ve münâzarayı sevdiği birçok kaynakta yer alır. Hiç şüphesiz, böyle bir ortamın hukuk öğrencileri için oluşturulmasında önyargıdan uzak ve objektif olabilme koşullarına sahip bir üniversite ortamı sağlamasının büyük önemi vardır.
Temel hukuk derslerindeki kavram ve kanun çalışmalarının dört yıllık zaman dilimine sıkıştırılması, bu zamana kadar büyük oranda ezbere dayalı bir eğitimin yapılmasına sebep olmuştur ki; bu da henüz daha hukuk fakültesinden mezun olunmadan önce ezberlenmiş olan bilgi yığınlarının unutulmasına sebebiyet vermektedir. Aralarındaki mizaç ve istidat farklarına rağmen, hukuk öğreticilerinin öğrencilerle ortaklık içerisinde bulunarak interaktif esasa dayanan bir modeli benimsemeleri; öğretirken öğrenmeyi sağlamasının yanında öğrencileri ezber ve hıfzetmekten kurtararak, anlama ve muhakeme etmeye yönlendirecektir. Ernst Hirsh’in Türkiye’de tercüman eşliğinde verdiği derslerde öğrencilerin gözlerinden ve tavırlarından dersi anlamadıklarını anlayınca o zamanlar hukuk fakültesi 2.sınıf öğrencisi olan Halil Arslanlı’dan altı ay gibi kısa bir sürede Türkçe öğrenerek bizzat kendisinin ders anlatmaya başlaması, öğrenci ile kurulmaya çalışılan ortaklık çabasının en güzel örneklerinden birisidir.
Bunun dışında hukuk öğretimlerinde bir diğer za’fiyyet de, öğrencilerin lisede ve ortaöğrenimde edindikleri üslup, konuşma adabı ve genel adab-ı muaşeret gibi temel davranış kurallarının hukuk fakültesindeki eğitimlerde pekiştirilmemesi ve bu dönemde kesintiye uğramasıdır. Hâlbuki, Osmanlıda 19.yy medrese eğitimlerinde belagat (güzel konuşma) ve adab-ı bahs (konuşma adabı) gibi derslerin okutulduğu da bilinmektedir. Keza mevcut Avrupa ve Türkiye eğitim sistemlerinde bu eksiklik, öğrenciler tarafından mesleki birtakım kaygılarla sonradan tedrici olarak “diksiyon dersleri” gibi dersler alınarak giderilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu çaba dahi, belli bir sanat ve hüner ile icra edilmesi gereken hukuk mesleğinin ifası için yeterli davranış disiplinini temin etmeye yetmemektedir.
Adaletin tesisi görevinde hukuk öğretimi temel oluşturmasına rağmen, öğrencilerin konuşma ve yazma kabiliyetlerinin dahi zayıf oldukları bizzat kendileri tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Birçok sınav kâğıdında ve öğrencilerle birebir yaptığımız konuşmalarda bunun örneklerine rastlamaktayım: “sınırlı ehliyetsiz kavramı yerine sınırlı engelsiz”, “savurganlık kavramı yerine “başıboşluk”, “hakkın kötüye kullanılması kavramını anlatırken “iyiniyetin kurbanı olmak” gibi anlatımlardan kendilerinin hem hukuk dilini hem de Türkçe dilini özensiz şekilde kullandıklarını müşahede etmekteyim.
Bir başka önemli sorun, hukuk öğrencilerinin hukukun kaynakları konusunda içinde yaşadığı toprakların ve halkın hukukuna yabancı kalmalarıdır. Gerçekten de hukuk tarihi derslerinin yetersizliği, yakın tarih okumalarının yapılamıyor olması, mevcut kanun şerhlerinin neredeyse hiç yapılmamış olması, hukuk eğitim ve öğretiminin zayıflığında önemli etken olarak görünmektedir.
“İnsan olma”, adaleti sağlama görevini üstlenme ve insanı anlama gibi temel bazı hususlarla birlikte içinde bulunduğumuz coğrafyanın insanını ve hukukunun gelişimini anlama noktasında hukuk öğreticileri ve öğrencileri arasında sağlıklı bir etkileşim sağlanması gerekmektedir.
Hukuk ilminin asıl yoğrulduğu yer Hukuk Fakülteleri olduğu için, ilim orada durgun bir su olunca, terbiye etmeye çalıştığı hukukçu adaylarının zihinlerinde elbette bir fırtına olmayacaktır!
Kaynaklar:
(1) Dr. Ali Şeraiti; İnsanın Dört Zindanı, 7. bs, 2005. (2) Prof. Dr. Mustafa T. Yücel; “Hukuk Fakültesi Eğitim Kültürü Üzerine Bir Deneme”, Güncel Hukuk Dergisi, Eylül 2012. (3) Müzakere, yargılama ve hüküm verme (decision-making) yetisi kazandırma, cezai sorumluluk, ehliyet ve tanık vb. delilleri değerlendirme, aile ve çocuk hukuku, gelişim psikolojisi ve bağımlılık gibi konularda psikoloji odaklı bir hukuk eğitimi birçok ülkede lisans ve lisansüstü programlarda desteklenmektedir Standford Üniversitesi için bkz: http://www.law.stanford.edu/degrees/jointdegrees/law-and-psychology.Nebraska-Lincoln Üniversitesi için bkz: http://psychology.unl.edu/psylaw/home Ayrıca bkz: “Law and Psychology”, Vol.9, 2006, Oxford University Press. (4) Prof. Dr. Ernst E. Hirsch; Anılarım, 1997. (5) Prof. Dr. Murat Akgündüz; XIX. Asır Osmanlı Medreseleri, 2012.
Bir Savcının Anıları – Adaletin Gözyaşları isimli eser Yargıç Ahmet Ayvaz tarafından kaleme alınmış ve 2017 yılı Haziran ayında LİBRUM KİTAP tarafından yayımlanmıştır.
Kitap, savcı ve hâkimlerin mesleki tutumları, sosyal ilişkileri ve hukuki muhakeme biçimleri gibi konulara da değinmektedir. alır. Kitap, hukuk mesleğinin sosyolojisi ve psikolojisi açısından da önemli bir kaynak olarak görülmektedir. Ayvaz, Karadeniz’in yoksul bir köyünden başlayıp İstanbul’daki önemli görevlerine kadar uzanan hayat hikâyesini ve Cumhuriyet’in adalet sistemine olan bağlılığını anlatmaktadır. Ergenekon ve Balyoz gibi kritik davalara dair önemli tanıklıklar içeren eser, hukuk sosyolojisi ve Cumhuriyet değerleri ışığında Türkiye’nin yakın tarihine ayna tutmaktadır.
Yazar Hakkında: Ahmet Ayvaz, Cumhuriyet Savcılığı görevine 1978’de Adıyaman’da başladı. Anadolu’nun birçok kentinde savcılık devam etti. 2000 yılında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne (DGM) atandı. Birçok kritik soruşturmayı yürüttü. DGM’ler ‘Özel Yetkili Mahkemeler’ (ÖYM) halini aldıktan sonra da buradaki görevine devam etti. 2007’de Bakırköy Adliyesi’ne atandı, 2014’te emekli oldu. 36 yılık meslek hatıralarını Librum Yayınları’ndan çıkan ‘Bir Savcının Anıları-Adaletin Gözyaşları’ adlı kitabında topladı.
Kitabın Sunuşu: Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet’in bilhassa kimsesizlerin kimsesi olduğunu” söyler. Ahmet Ayvaz’ın kaleminden kendi hayat hikâyesini okurken, Karadeniz’in yoksul bir köyünde başlayan yaşamının İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığına kadar yükselişine tanıklık edecek ve Cumhuriyet’in yarattığı değerler sistemini yeniden hatırlayacak, üzerine düşüneceksiniz. Ahmet Ayvaz, Cumhuriyet’in savcısı olarak ülkenin dört bir yanında adaleti tesis etmeye çalışırken, Türk insanını ve yaşayış biçimini çok yakından gözlemlemiştir. Bu fotoğrafta namuslu ve mert insanlar vardır; ama menfaat düşkünü, “kötü” olanlar da. Elbette Savcı Ayvaz adalet peşinde geçirdiği ömründe pek çok badire de atlatmıştır; teröristlerce yapılan bir bombalı saldırıda yaralanmak bunlardan sadece biridir. Uyuşturucu kaçakçılığından çete suçlarına, batık bankalardan terör soruşturmalarına pek çok kritik soruşturmada rol alan Ayvaz’ın en önemli tanıklıklarından biri hiç kuşku yok ki Ergenekon-Balyoz soruşturmalarıdır. Bu soruşturmaların başrol oyuncusu, dönemin “kudretli” savcısı Zekeriya Öz başta olmak üzere Turan Çolakkadı’dan, Köksal Şengün ve Adil Serdar Saçan’a o günlerin pek çok ünlü simasıyla ilgili tanıklıklara yer verdiği kitap, aynı zamanda bir hukukçunun zaviyesinden Türkiye’nin yakın tarihini okura sunmaktadır.
“Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fasılasız bir şekilde beş yıl boyunca iddia makamını temsil etme onuruna eriştim. İlk günde son ana kadar mahkeme heyeti ile olan ilişkilerim son derece medeni ve uyumlu oldu. Böyle olmakla beraber hiçbir zaman görüşüme uymayan kararları temyiz etmekten geri kalmadığımı da belirtmek isterim. Bu mahkemedeyken halimden son derece memnundum., kaldı ki burada önemli davalara bakarken belli bir hukuksal birikime ulaşıyor ve içtihadi bilgiler ediniyordum. Kararları dört hukukçunun ortak akıl ve ferasetiyle vermekte olduğumuz için bir kişinin altından kalkmakta zorlanacağı meseleleri heyet halinde rahatlıkla çözüme kavuşturabiliyor, kimin kimden farklı bir bilgisi varsa ortaya döküyor ve bundan hepimiz yararlanıyorduk Bu mahkemede çalıştığım sürece ruhen arındım, dinlendim ve rahatladım.” Ahmet Ayvaz
“Adaletin Gözyaşları kitabı, savcı ve hâkimlerin mesleki tutum ve davranışları, sosyal ilişkileri, hukuki muhakeme biçimleri bakımından çok ilginç olayları içeriyor. Bu kitap, Meslekler sosyolojisi ve psikolojisi açısından hukuk mesleğinin incelenmesinin, gerçekte hukukun ne olduğu ve nasıl işleğini anlamakta pozitif hukukun incelenmesinden daha gerçekçi sonuçlara ulaşmamızı sağlayabileceğini gösteriyor.” Fahrettin Kayhan
Fransız hukukçu ve Başbakan Jacques Chaban-Delmas (Jacques Michel Pierre Delmas), 7 Mart 1915’te Paris’te dünyaya geldi. (Ölümü: 10 Kasım 2000) Paris Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Hukuk lisansının ardından Kamu Hukuku ve Ekonomi Politik alanında eğitimini tamamladı.
Chaban-Delmas, 1933’te gazeteciliğe başladı.
1940’ta Sanayi Bakanlığı’nda stajyer olarak çalıştı. 1943’te Maliye Müfettişliğine geri döndü.
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın bağımsızlığı için Charles de Gaulle ile beraber hareket etti. 1944’te de Gaulle tarafından tuğgeneralliğe getirildi. Tuğgeneralliğe yükseldiğinde 29 yaşındaydı ve bu durum onu Birinci İmparatorluk (Napolyon dönemi) döneminden beri Fransa’nın en genç generali yaptı.
Siyasi Kariyeri
Chaban-Delmas, 1946’da Gironde milletvekili seçildi ve bu görevini 1997’ye kadar sürdürdü. 1947’den 1995’e kadar tam 48 yıl boyunca kesintisiz Bordeaux Belediye Başkanlığı yaptı. Bu, modern Fransız siyasi tarihinde bir rekor oldu.
1954’te ve 1955’te Ulaştırma ve Turizm Bakanlığı, 1954’te Konut Bakanlığı, 1956-1957 yılları arasında Devlet Bakanlığı, 1957-1958 yılları arasında Millî Savunma Bakanlığı yaptı. Fransız Milli Meclisi’nin başkanlığını üç defa üstlendi; 9 Aralık 1958–20 Haziran 1969, 3 Nisan 1978 – 21 Mayıs 1981 ve 2 Nisan 1986–12 Haziran 1988 tarihlerinde bu görevi yürüttü. 20 Haziran 1969–5 Temmuz 1972 tarihleri arasında Fransa Başbakanı olarak görev yaptı. 1974 yılında Georges Pompidou’nun ölümü üzerine Cumhurbaşkanlığına aday oldu, ancak Gaullist oyların bölünmesi nedeniyle (Jacques Chirac’ın Valéry Giscard d’Estaing’i desteklemesi sonucu) ilk turda elendi.
Başbakanlık döneminde siyasi mirasının en büyük parçası olan “Yeni Toplum” (Nouvelle Société) projesini topluma sundu. 1968 krizine, toplumsal diyalog, ifade özgürlüğü ve siyasi baskıdan uzakgeniş tabanlı toplumsal sözleşmeye dayalı bir ilerlemeci programla yanıt verdi.
Avrupa Birliği’ne ve Uluslararası Hukuka Katkıları
Avrupa Birliği Meclisi Üyeliği (1979-1990), AGİT Parlamenterler Meclisi üyeliği (1990-1997) ve Avrupa Parlamentosu üyeliği görevlerini (1961-1969 ve 1973-1979) yürüttü. Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı’nın toplanmasını sağladı ve bu konferans sonucunda Avrupa Konseyi’nin en önemli kurumlarından biri oluştu. Böylece Avrupa’da yerel yönetimlerin sesini duyurabilecekleri, deneyim paylaşabilecekleri ve ortak politikalar geliştirebilecekleri bir yapının kurulmasına öncülük etti.
Philippe Séguin tarafından onursal meclis başkanı unvanı verildi. Hakkında birçok kitap yazıldı.
10 Kasım 2000’de, doğduğu yer olan Paris’te yaşamını yitirdi. Heykeli dikilmiş az sayıdaki hukukçudan biridir.
Rosa Luxemberg, 1907 yılında Stuttgart'ta, Kadınlar Konferansında
Rosa Luxemburg, 1871–1919 yıllarında Polonya’da yaşamış olan Alman kökenli marksist politika teorisyeni, filozof ve siyasi aktivisttir. Rosa Luxemburg, 1871 yılının (bazı kaynaklara göre 1870) 5 Mart’ında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Polonya’da doğmuş, genç yaşlarında sosyalizmle tanışmış ve dönemin solcu gruplarında yer almış, 18 yaşındayken içinde bulunduğu gruplar ve politik görüşü yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Luxemburg, 1889’da Zürih Üniversitesi’ne girmiş, burada felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik öğrenimi görmüş ve hayatında büyük etki bırakacak isimlerle tanışmıştır.
SPD’den yakın arkadaşı Clara Zetkin ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer almıştır. 1898 yılında Gustav Lübeck ile evlenerek Berlin’e taşınmış ve Alman vatandaşlığı kazanmıştır. SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi olmuş, 1900 yılına gelindiğinde Luxemburg’un fikirleri tüm Avrupa’da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmış, yazdığı makaleler ilgi görmeye başlamıştır. Alman militarizminin yükselişine tepkili davranmış, partiyle ters düşmüş, 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri nedeniyle üç kez hapse girmiştir.
Rosa Luxemburg, aldığı hapis cezalarından dolayı yılmamış, faaliyetlerine devam etmiş, devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916’da hapis cezasına çarptırılmıştır. Hapiste geçirdiği yıllarda birçok makale kaleme almış, özellikle Rus devrimine ve Bolşeviklere eleştiriler getirmiştir. Rosa Luxemburg, 15 Ocak 1919 tarihinde Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck ile birlikte Freikorps tarafından tutuklanmıştır. Wilhelm Pieck, kaçmayı başarmış ancak diğerleri kaçamamıştır. Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybetmişlerdir. Rosa Luxemburg, yakalandıktan sonra ölene kadar dövülmüş ve ölü vücudu nehre atılmış, Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştür. Ölene kadar dövülerek cesedi nehre atılan Rosa Luxemburg’un hikayesi dünya tarihinde insanlığın ne kadar vahşileşebildiğinin kötü örneklerinden birisidir. Düşünür kimliğinin yanında devrimci kimliğiyle de tanınan Luxemburg komünist faaliyetlerinin bedelini trajik biçimde ödemiştir.
Clara Zetkin, 1857–1933 yıllarında yaşayan kadın hakları savunucusu, sivil toplumcu Alman Marksist siyaset teorisyeni ve felsefecisidir.
Clara Zetkin, SPD’den yakın arkadaşı Rosa Luxemburg ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer almıştır
Zetkin, 5 Temmuz 1857’de Saksonya eyaletinde dünyaya gelmiştir. Öğretmenlik eğitimi almış, 1874’ten itibaren Almanya’daki kadın hareketi ve işçi hareketi ile ilişki içerisinde bulunmaya başlamış; 1878’de Almanya Sosyalist İşçi Partisi’ne (SAP) katılmıştır. 1882’de Zürih’te, daha sonra Paris’te sürgün hayatı yaşamıştır.
1911 yılında ilk defa Kadınlar Günü’nü düzenlemiştir. 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü kutlanması önerisini getirmiş ve öneri oy birliğiyle kabul edilmiştir.
Zetkin, SPD’den yakın arkadaşı Rosa Luxemburg ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer almıştır.
Adolf Hitler’in Almanya Komünist Partisi’ni Reichstag yangını’ndan sonra yasaklamasıyla Zetkin ömrünün son yıllarını Sovyetler Birliği’nde sürgünde geçirmiş, 20 Haziran 1933’te Moskova’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiş ve burada defnedilmiştir. Batı Almanya ile birleşene kadar Doğu Almanya’nın 10 Mark banknotlarının üstünde fotoğrafı yer almıştır.
“Erkekler öldürüyorsa, biz kadınların görevi yaşamı korumak için savaşmaktır. Erkekler susuyorsa, bizim görevimiz, ideallerimizle dolu olan sesimizi yükseltmektir.”
“Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yok, fakat kazanacağınız koca bir dünya var.”
Dünya Emekçi Kadınlar Günü (8 Mart Dünya Kadınlar Günü), kadınların sosyal, siyasal, ekonomik olarak gelişimi alanında farkındalık yaratmak amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında belirlenmiş olan, Hukuk ve Demokrasi günleri arasında en önemli günlerdendir.
Dünya Emekçi Kadınlar Günü/8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün hikayesi, 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında çıkan trajik yangına dayanmaktadır.
Eşit işe eşit ücret gösterilerinden bir kare
“Daha iyi koşullarda çalışmak, 10 saatlik iş günü, eşit işe, eşit ücret” sloganıyla greve başlayan işçilere New York polisi saldırmış, greve dışarıdan toplumsal destek gelmemesi için işçiler fabrikaya kilitlenmiş, çıkan yangından sonra işçiler fabrika önünde kurulan barikatlar sebebiyle yangından kaçamamış, çoğunluğu kadın olan 129 işçi yanarak can vermiş, olayın ABD basınında yazılmamasına rağmen cenaze törenine binlerce kişi katılmıştır. 8 Mart 1857 tarihinde meydana gelen trajedide can veren işçileri anmak isteyen ve daha iyi çalışma koşulları talep eden New York Cotton tekstil fabrikası kadın işçileri 8 Mart 1908 tarihinde grev başlatmışlar, Ekmek ve Gül sloganı ile kadınlara oy hakkı, çalışma saatlerinin azaltılması, çocuk işçi çalıştırılmasının yasaklanması gibi taleplerle yürümüşlerdir.
New York’ta yapılan grev ve yürüyüşten 2 yıl sonra Alman Sosyal Demokrat Partisi önderi Clara Zetkin, 1910 yılı 26 – 27 Ağustos günlerinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) düzenlenmesini önermiş ve bu öneri konferans katılımcılarının oybirliği ile kabul edilmiş, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ile seçme ve seçilme hakkı olmayan kadınlara bu hakkın verilmesi için mücadele edilmesi de önemli bir amaç olarak belirlenmiştir. 8 Mart’ın özel bir gün olarak belirlenmediği bu yıllarda ilkbahar aylarında sabit bir tarih olmaksızın anmalar yapılmıştır. Rusya’da Şubat ayının son Pazar gününde, Avrupa’daki başka yerlerde ise 8 Mart yada benzer tarihlerde anmalar yapılmıştır.
19. Yüzyıl kadın hakları savunucuları
Clara Zetkin’in önerisi ile 1910’da kabul edilen Dünya Emekçi Kadınlar Günü/8 Mart Dünya Kadınlar Günü, ilk kez 19 Mart 1911 tarihinde Almanya ve İsviçre’de anma olarak gerçekleşmiştir. Almanya, Avusturya, Danimarka, ve İsviçre’de gösterilere katılan on binlerce kadın seçme ve seçilme hakkı ile kadınlara iş ve mesleki eğitim verilmesini, iş hayatında kadın-erkek eşitliği sağlanmasını talep etmişlerdir. Sonraki yıl, dünya savaşından hemen önce, Fransa, Hollanda ve İsveç de kadınların mücadele gününü kabul edilmeye başlamıştır.
Dünya Kadınlar Günü, Birinci Dünya Savaşını protesto etme ve barış hareketini sembolize etme amacıyla da kullanılmış, kadınlar savaşı protesto etmek ve dayanışma göstermek için miting düzenlemişler, Ekmek ve Barış için grev yapmışlardır. 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda anma gününün 8 Mart olarak değiştirilmesine ve anmanın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak yapılmasın karar verilmiştir. Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında Emekçi kadınlar günü olarak anılmaya başlanmıştır.
Bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de anılmaya başlanmasıyla daha fazla gündeme gelmiş, 1911 yılında Almanya ve İsviçre’de başlayan anmalardan 66 yıl sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde, 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabulüne karar vermiştir. Ancak, Birleşmiş Milletler, günün tarihine ilişkin bölümde, anmanın New York’ta ölen işçilerin anısına yapıldığını yazmamıştır.
Dünya Emekçi Kadınlar Günü/8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri Türkiye’de, 1975 ve sonraki yıllarda yaygınlaşmış, kapalı alanlardan sokaklara taşınmıştır. “Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı” programı çerçevesinde “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapılmıştır. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir anma yapılmamış, 1984 yılından sonra “Dünya Kadınlar Günü” yaygın şekilde benimsenmiştir.
Nazım Hikmet RAN
Ve Kadınlar
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız (Nazım Hikmet RAN)
Şiddet Mağduru Kadınların Adalete Erişiminde Temel İlkeler Şartı, kadına yönelik şiddet ile mücadelede kararlılığı ifade etmekte ve kadına yönelik şiddet mağdurları için, baroların etkin ve somut desteği ile gerekli tedbirlerin alınabilmesi ve şiddet mağdurlarının haklarının korunmasını amaçlamaktadır.
Şart, 14 maddeden oluşmakta, birlik üyesi barolara ve avukatlara özellikle “korumaya ve adli yardıma ihtiyaç duyan şiddet mağduru kadınların yanında olmaları ve şiddet mağduru bu kadınların ücretsiz adli hizmetlere ve adli yardıma etkin bir biçimde erişimini sağlanması” için çağrıda bulunmaktadır.
Şiddet Mağduru Kadınların Adalete Erişiminde Temel İlkeler Şartı
Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA) Kadın Komitesi;
BM’nin 2030 yılı gündeminde yer alan, toplumsal cinsiyet eşitliği ile evrensel olarak adalete erişimi hedefleyen sürdürülebilir kalkınma hedefini dikkate alarak;
Kadınlara yönelik küresel şiddet olgusu, bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile kadına karşı şiddetin ortaya çıkan yeni türleri ve Covid-19 pandemisi nedeniyle artan kadına yönelik şiddet eylemlerinden duyduğu derin endişeyi ifade etmiştir.
UIA Kadın Komitesi, kadına yönelik şiddet ile mücadelede kararlılığını ifade etmek ve kadına karşı şiddet mağdurları için, baroların etkin ve somut desteği ile yukarıda bahsi geçen uluslararası metinlerde düzenlenen şekilde uygun tedbirlerin alınması ve bu kişilerin temel haklarının korunması için 14 maddeden oluşan bu Şart’ı kabul etmiştir.
Kadınların her yerde toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz bırakılmaksızın yaşama hakları vardır. Kadına yönelik şiddet ayrımcılığın bir türüdür ve kadınların, özellikle yaşam hakkı, özgür olma hakkı, kişinin güvenliği, sağlık hakkı, kanunlar tarafından eşit biçimde korunma hakkı, aile içinde eşit olma hakkı, kamusal hayat ile siyasi hayata katılım hakkı, eşit çalışma koşulları, ifade özgürlüğü ve dolaşım özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerini ihlal etmektedir.
Kadına yönelik şiddet, yaşlarından, aile geçmişlerinden, kültürel, dini, sosyal, eğitim ve ekonomik durumlarından bağımsız olarak tüm dünyada kadınları etkilemektedir. Mülteci ve göçmen kadınlar, engelli kadınlar ve yoksul kadınlar kadına karşı şiddete özellikle açık durumdadırlar. İç savaşlar ve uluslararası savaşlar, doğal afetler, salgınlar ve doğal kaynakların tahribatı kadınların şiddete uğrama riskini artırmaktadır.
Kadına yönelik şiddet bir suçtur. Tecavüz ve cinsel tacizin diğer türleri, savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar ve jenosit gibi uluslararası suç olarak kabul edilebilir.
Şiddet mağduru kadınların herhangi bir engel olmaksızın ve kolay bir biçimde adalete erişim ve gördükleri zarar karşısında etkili bir biçimde hukuk yoluna başvurma hakları vardır. Eğer yeterli maddi imkana sahip değillerse, yasal süreçte yetkin ve yüksek kalitede hukuki hizmetlere erişim ve yasal temsil kadınların hakkıdır. Kadınlara her zaman, onurlarına ve özel yaşamlarının gizliliğine saygı çerçevesinde muamele edilmelidir ve kadınlar tekrar eden şiddet eylemlerinden korunmalıdır.
Bu Şart, barolara ve avukatlara özellikle “koruma ve adli yardıma ihtiyaç duyan şiddet mağduru kadınların yanında olmaları ve şiddet mağduru bu kadınların ücretsiz adli hizmetlere ve adli yardıma etkin bir biçimde erişimini sağlanması” noktalarında temel bir rol oynamaları çağrısında bulunmaktadır.
Şiddet mağduru kadınlara hukuki destek sağlayan avukatların bu alandaki yetkinliklerini geliştirmeye teşvik edilmeleri önemlidir. Bu bağlamda, barolardan beklenen, şiddetin farklı türlerine odaklanan sürekli eğitim faaliyetlerini organize etmeleri ve bu şiddet türlerinden herhangi birine maruz kalmış kadınlara uygun hukuki hizmeti sağlamalarıdır.
Sürecin hızlı işlemesi, alınan kararların etkin bir biçimde uygulanması ve adaletin gecikmesinin önüne geçilmesi, kadına yönelik şiddet vakalarında elzemdir. Barolar, şiddet vakalarının ele alınmasında izlenecek yolu belirlemeli ve gerektiğinde mevcut yasaların reforme edilmesi ve yeni yasalar yapılması noktasında çalışmalar yürütmelidir.
Kadına yönelik şiddete verilecek olan tepki ve mağdurlara yardım etmek, tüm ilgili paydaşların da dahil olması gereken çoklu bir mesleki yaklaşım gerektirir.
Barolar bu alanda merkezi bir rol oynar. Barolar, kadına yönelik şiddet ile mücadele etmek için ulusal düzeyde birden fazla meslek grubunun dahil olacağı çoklu bir komite kurulmasına ön ayak olmalı, mağdurların korunması ve faillerin cezalandırılması için uygun yapıların oluşturulmasını sağlamalıdır.
Barolar, adalet sistemi içinde yer alan diğer meslek gruplarının (polis memurları, kolluk kuvvetleri ve yargı mensupları) kadına yönelik şiddet vakalarının en iyi ne şekilde ele alınabileceği ve bu meslek gruplarının çalışmalarının etkinliğini arttırmak amacıyla uluslararası standartları uygulamaları hususunda eğitilmelerine katkı sağlamalıdır.
Şiddet mağduru kadınların adalete ve etkin bir çözüme erişimini engelleyen kalıplaşmış yargılar ile mücadele etmekte de barolar aktif rol oynamalıdır.
Kadına yönelik şiddet ve mağdur hakları konularında genel bir farkındalık yaratmak için etkinlikler organize etmek, internet, sosyal medya ya da yardım hatları yoluyla veya baro bünyesinde şiddet mağdurlarına ücretsiz hukuki danışma hizmeti sağlayacak, mağdur kadınlar için yasal süreçleri başlatacak ve mağdurlara destek sağlayacak çeşitli hizmet birimlerini koordine edecek birimlerin kurulması ile şiddet mağduru kadınların hakları ve başvuracakları yasal yollar ile ilgili bilgiye kolay erişimlerini sağlamak da baroların yapması gerekenler arasındadır.
Brabantlı Siger (Sigerus de Brabantia) tahmini olarak 1235-1240 yıllarında, 1183’te kurulan Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Brabant Dükalığında (günümüzde Belçika/Hollanda sınırları) dünyaya geldi.
Eğitimini dönemin bilim ve felsefe merkezi olan Paris Üniversitesi’nde tamamladı. Aristotelesçi felsefenin yeniden keşfiyle çalkalanmakta olan üniversitede Sanat Fakültesi’nin en parlak ve tartışmalı hocalarından biri haline geldi.
Orta Çağ Avrupa’sının karanlık döneminde, Hristiyan dogmalara karşı akıl ve bilimi savunan Brabantlı Siger, İbn Rüşd’ün (Averroes) felsefesinin önemli bir temsilcisi oldu. İbn Rüşd’ün eserlerini Latinceye çevirerek Averroism akımının doğmasına öncülük etti. Skolastiğin yükseliş döneminde önemli bir felsefi hareket olan Latin İbnirüşdçülüğü’nün başlıca temsilcisi olarak, İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumlarını Avrupa’ya taşıdı
Fikirleri ve Erken Aydınlanma
Yaratılış inancına aykırı olarak dünyanın bir başlangıcı olmadığını, sonsuzdan beri var olduğunu; kişisel ahiret inancına aykırı olarak bireysel ruhların değil, “insanlığın ortak aklının” ölümsüz olduğunu savundu. Vahyin Hakikati ile birlikte Aklın Hakikati’ni savunarak Çift Hakikat Öğretisini geliştirdi. Bu öğreti, felsefi (akli) bir gerçek ile dini (vahiysel) bir gerçeğin aynı anda doğru olabileceğini, bunların birbirine karıştırılmaması gerektiğini, akla inananların “dünya ezelidir” demesine karşın dine vahye inananların “dünya yaratılmıştır” diyebileceğini ileri sürdü. Brabantlı Siger, iyi yasaların iyi yöneticilerden daha önemli olduğunu ve dünyevi işlerde papalığın yanılmaz olmadığını erken dönemde dile getiren bir aydındır.
Altı adet kitabı tespit edilmiştir. Eserleri 1899’da Pierre Mandonnet tarafından kendi adıyla yayımlanmıştır. Bu eserler şunlardır:
Entelektüel ruh üzerine
Mantıksal sorular
Doğal sorular
Dünyanın sonsuzluğu üzerine
Sorulması gereken soru şu: Eğer insan yoksa, insan bir hayvandır.
İmkansız şeyler
Yaşamı boyunca hem Kilise’nin hem de felsefi muhaliflerinin zulmüne maruz kalmıştır.
İbn Rüşdcülük (Averroism) Hareketini önlemek için Kilise tarafından çıkarılan yasakların ihlal edildiği gerekçesiyle, Paris Üniversitesi’nden uzaklaştırılmıştır. Paris piskoposu Stephen Tempier’nin ünlü 1277 Kınaması’yla eserlerinin okutulması ve yayımlanması yasaklandı, yasakları çiğneyenlerin aforoz edileceği duyurmuştur.
Kilise Tarafından Öldürülmesi
Brabantlı Siger, 7 Mart 1277’de Kilise tarafından sapkınlıkla suçlanmış, Paris Piskoposu Stephen Tempier’in 1277 Kınaması ile eserleri yasaklanmıştır. Temyiz başvurusu reddedilen Siger’in cezası Papalık tarafından da onaylanmış, İtalya’da tutuklanarak 10 Kasım 1284’te Orvieto’da idam edilmiştir. Ölüm şekli bilinmemektedir. Kilisenin kınamasına, yargılanmasına ve öldürülmesine felsefe ve bilim çevrelerinden de yeterli bir tepki gelmemiştir.
İbn Rüşd(Averroes), Araplar tarafından Ebul-Velid Muḥammed ibn Aḥmed ibn Muḥammed ibn Rüşd olarak anılmaktadır. İbn Rüşd, batılılar tarafından latince adıyla Averroes olarak bilinen ve 14 Nisan 1126 tarihinde doğup 10 Aralık 1198 tarihinde ölen Endülüslü Arap felsefecidir. Turtuba’da doğmuş ve Marakeş, Fas’ta ölmüştür.
Türkiye’de Arapça isminin sonundaki İbn-i Rüşd olarak bilinir. Kendisi aynı zamanda tıpkı İbn-i Sina gibi hekim, matematikçi ve tıpçıdır.
İbn Rüşd’e göre tek filozof Aristo’dur ve onun yolunda gitmek gerekir. Genel yaklaşımları bunu öngörmektedir.
İbn-i Rüşd, Aristo’nun eserlerini Arapça’ ya tercüme etmiş, bu eserlere şerh yazmıştır. Bu sayede Batı’da çok ünlenmiştir. Birçok yerde heykelleri dikilmiştir.
İbn Rüşd, siyaset, din, hukuk, tıp ve felsefenin pek çok alanında 150’den fazla eser kaleme almıştır.
İbn-i Rüşdün yaşadığı dönemde Avrupa’da Aristo’nun eserlerinin tercümesini bulmak zor olduğundan yaptığı işin değeri çok büyüktür. Batı’da Aristo’nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn Rüşd’ün yazdığı Arapça eserlerin 12. yüzyıl başlarında Latinceye tercümesiyle başlamıştır.
İbn-i Rüşd’ ün Aristo üzerine çalışmaları otuz yıl sürmüştür. Orta Çağ’ın Avrupalı skolastiklerinin kendisine gösterdikleri saygıdan ötürü Dante, İbn Rüşd’ü İlahi Komedya’da diğer büyük pagan filozoflarla beraber zikretmiştir.
İlmi ve Felsefi eserleri
Organon’a Giriş (İsagoci)
Organon’a Giriş Şerhi
İkinci Analitikler Şerhi
Diyalektika Şerhi
Sofistika Şerhi
Poetika Şerhi
Retorika Şerhi
Devlet Şerhi
Cevâmi, el-Hiss ve el-Mahsûs (Duyum ve Algı Üzerine)
Cevâmi, fî el-Felsefe (Felsefe Üzerine Değerlendirme)
Cevâmi Kitâb el-Nefs (Nefis Kitabı Üzerine Değerlendirme)
Cevâmi Kütûb Aristutâlîs fî el-Tabiîyyât ve el-İlahîyyât
Cevâmi Mâba’de’t-tabî’a (Metafizik Üzerine Değerlendirme)
Cevâmi Siyâseti Eflâtun (Platon‘un Devlet Kitabı Üzerine Değerlendirme)
Darûrî fî el-Mantık (Mantık Üzerine Zorunlu Bilgiler)
Darûrî fî el-Nahv (Nahiv Üzerine Zorunlu Bilgiler)
Kelâm ‘ala el-Kelimeti ve el-İsm el Muştak (Kelime ve Türetilmiş İsimler Üzerine)
Şuşa Beyannamesi, Azerbaycan ile Türkiye arasında 15 Haziran 2021 tarihinde, Azerbaycan’ın Şuşa kentinde imzalanan ortak bildiridir. Ortak bildiri Türkiye adına Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan adına ise İlham Aliyev tarafından imzalanmıştır.
Bildiri ile Azerbaycan ve Türkiye savunma alanında işbirliği içerisinde hareket etme iradesi açıklanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Müttefiklik İlişkileri Hakkında
ŞUŞA BEYANNAMESİ
Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti;
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Azerbaycan’ın ve bir bütün olarak Türk dünyasının eski kültür beşiği Şuşa kentinde görüşmesinin tarihi önemine vurgu yaparak,
İki dost ve kardeş ülke arasında imzalanmış tüm uluslararası belgelere, bununla ilgili 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması’na sadık olduklarını bir kez daha onaylayarak,
9 Şubat 1994 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve Çok Yönlü İşbirliğinin Geliştirilmesine İlişkin Anlaşma” ile “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Protokolü”, ayrıca 16 Ağustos 2010 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması”na dayanarak,
İki ülke ve halkları arasındaki dostluk ve kardeşlik bağlarından hareketle Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin niteliksel olarak yeni, müttefiklik düzeyine çıkarılmasının iki ülke ve halklarının çıkar ve menfaatlerine hizmet ettiğinin altını çizerek,
Ortak çıkarların korunmasında her iki ülkenin siyasi, ekonomik, savunma, kültür, insani, sağlık, eğitim, sosyal, gençlik ve spor alanlarındaki imkân ve potansiyelinin birleştirilmesinin öneminin farkında olarak,
Ortak çıkarlara dayalı bölgesel ve uluslararası stratejik konulardaki faaliyetlerin karşılıklı şekilde koordinasyonunun gerekliliğini ifade ederek,
Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü, uluslararası düzeyde kabul görmüş sınırlarının dokunulmazlığı gibi milli çıkarlara dayanan konularda ikili ve çoklu formatlarda dayanışma ve karşılıklı yardım ilkelerinden yola çıkarak,
Türk dünyasının sürekli olarak gelişimine yönelik karşılıklı faaliyetlerin bölgesel ve uluslararası düzeyde ileriye götürülmesiyle ilgili çabaları birleştirerek,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Azerbaycan Halkının Umum milli lideri Haydar Aliyev’in bilgece söyledikleri “Azerbaycan’ın sevinci sevincimiz, kederi kederimizdir” ve “Tek millet, iki devlet” sözlerinin halklarımızın milli-manevi serveti olarak değerlendirildiğini özellikle vurgulayarak,
Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkilerin daha da genişletilmesi ve derinleştirilmesi perspektiflerini her yönüyle inceleyerek, beyan ederler;
Taraflar, iki dost ve kardeş ülke arasındaki stratejik düzeyde gelişmekte olan ilişkilerin durumundan memnuniyetlerini ifade ederek siyasi diyaloğun her düzeyde sürdürülmesinin ve yüksek düzeyli karşılıklı ziyaretlerin önemini belirtirler.
Taraflar büyük gururla, Azerbaycan’ın 44 gün süren Vatan Savaşı’nda zafer kazanarak Ermenistan’ın 30 yıldır süren saldırgan politikasını durdurduğunu, topraklarını işgalden kurtardığını, tarihi adaleti ve uluslararası hukuku yeniden sağladığını ifade ederler.
Azerbaycan, Ermenistan’ın 30 yıl süren saldırısına son verilmesinde, işgal edilmiş toprakların kurtarılmasında, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasında Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi-siyasi desteğine yüksek değer vermektedir. Taraflar, Kafkasya bölgesinde istikrar ve güvenliğin pekiştirilmesi, ekonomi ve ulaştırma alanındaki tüm bağların yeniden sağlanması, ayrıca bölge devletleri arasındaki ilişkilerin normale dönüştürülmesi ve uzun vadeli barışın sağlanması yönündeki çabalarını sürdüreceklerdir. Bu kapsamda, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin özel coğrafi konumu dikkate alınacaktır.
Taraflar, Azerbaycan’ın işgalden kurtarılan topraklarında Türkiye-Rusya Ortak Merkezi’nin faaliyetlerine Türkiye’nin katkılarının bölgedeki barış, istikrar ve refahın sağlanmasında önemli rol oynadığına vurgu yaparlar.
Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü, uluslararası düzeyde tanınmış sınırların dokunulmazlığı, devletlerin iç işlerine karışmama ilkelerine dayanarak müttefiklik ilişkilerinin kurulmasının siyasi ve hukuki mekanizmalarını belirler.
Taraflar, dış politika alanındaki koordinasyonun ve düzenli ikili siyasi istişarelerin gerçekleştirilmesinin önemini belirtir ve bu yönde Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesindeki faaliyetlerin önemini vurgular.
Taraflar, kendi ulusal çıkar ve menfaatlerini koruma ve sağlamaya yönelik bağımsız dış politika yürütürler. Taraflar, bölgesel ve uluslararası düzeyde istikrar ve refah üzerinden barış, dostluk ve samimi komşuluğa dayalı uluslararası ilişkilerin geliştirilmesi, ayrıca ihtilaflar ile bölgesel ve küresel güvenlik ve istikrar meselelerinin çözümlenmesi yönünde ortak çaba gösterirler.
Taraflar, güncel, karşılıklı ilgi uyandıran uluslararası konularda dayanışma ve karşılıklı destek sergileyerek yakın veya örtüşen tutumlardan yola çıkarak ikili işbirliğini derinleştireceklerdir ve BM, AGİT, Avrupa Konseyi, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, İİT dahil uluslararası ve bölgesel kuruluşlar çerçevesinde birbirine karşılıklı destek vereceklerdir.
Taraflardan herhangi birinin kanaatine göre onun bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne, uluslararası düzeyde tanınmış sınırlarının dokunulmazlığına veya güvenliğine karşı üçüncü bir devlet veya devletler tarafından tehdit ve saldırı gerçekleştirildiğinde, Taraflar, ortak istişareler yapacak ve bu tehdit veya saldırının önlenmesi amacıyla BM Şartı’nın amaç ve ilkelerine uygun girişimlerde bulunacak, birbirine BM Şartı’na uygun şekilde gerekli yardımı yapacaklardır. Bu yardımın kapsam ve biçimi ivedi yapılan görüşmeler yoluyla belirlenerek ortak tedbirler alınması için savunma ihtiyaçlarının karşılanmasına karar verilecek ve Silahlı Kuvvetlerin güç ve yönetim birimlerinin koordineli faaliyeti sağlanacaktır.
Tarafların Güvenlik Konseylerinin milli güvenlik konularında düzenli olarak ortak toplantıları düzenlenecektir ve bu toplantılarda ulusal çıkarların, Tarafların çıkarlarını etkileyen bölgesel ve uluslararası güvenlik konularının müzakeresi gerçekleştirilecektir.
Taraflar, iki kardeş ülke silahlı kuvvetlerinin çağın gereklerine uygun olarak yeniden yapılandırılması ve modernizasyonuna yönelik olarak ortak çaba göstermeye devam edecektir.
Taraflar, Ermeni işgalinden kurtarılan rayonlarda başta mayınlı arazilerin temizlenmesi olmak üzere hayatın normalleştirilmesi faaliyetlerini destekleyeceklerdir.
Taraflar, savunma yeteneklerinin ve askeri güvenliğin güçlendirilmesine yönelik personel mübadelesini, ortak eğitim ve tatbikatların düzenlenmesini, iki ülke silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılmasını, modern teknolojilere dayalı silah ve mühimmatların yönetilmesinde yakın işbirliğini ve bu amaçla yetkili kurum ve kuruluşların koordineli faaliyetinin sağlanmasını teşvik edeceklerdir. Türkiye ve Azerbaycan diğer dost devletlerin orduları ile birlikte askeri tatbikatların düzenlenmesini destekleyeceklerdir.
Taraflar, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini göz önünde bulundurmak suretiyle, deniz, hava ve uzay alanında karşılıklı teknoloji paylaşımında bulunarak, müşterek yeteneklerin geliştirilmesi maksadıyla ortak projelerin yürütülmesini teşvik edecek ve karşılıklı savunma sanayii teknolojilerinin geliştirilmesine olumlu katkı sağlayacak; sahip oldukları silah ve mühimmatla teçhiz edecek, bunların üretim teknolojilerini karşılıklı şekilde teşvik edecek ve hâlihazırda ülkelerinde mevcut olmayan üretim alanlarının oluşturulmasını, ortak araştırma ve üretim faaliyetleri gerçekleştirilmesini, iki ülke savunma sanayi kurumlarının teknoloji, askeri ürünler ve hizmetler alanında yerli ve uluslararası pazarda işbirliği yapmasını destekleyeceklerdir.
Taraflar, iki devlet arasında geliştirilen ve onların çıkarlarına uygun askeri siyasi işbirliğinin üçüncü devletlere karşı olmadığını belirtirler.
Taraflar, siber güvenlik alanında işbirliğinin daha da geliştirilmesinin önemini vurgular ve bu alanda ortak bilimsel araştırma çalışmaları, uzman eğitimi gerçekleştirecek, karşılıklı teknik işbirliğini teşvik edeceklerdir.
Taraflar, ticari-ekonomik ilişkilerde ulusal ekonomilerinin ve ihracatın çeşitlendirilmesi, aynı zamanda geleceğe dönük alanlarda ortak üretimin oluşturulması, yatırım alanındaki işbirliğinin karşılıklı faydalı gelişimi için daha elverişli ortamın geliştirilmesi yönünde çabalarını yoğunlaştıracaklardır. Bu hususta, Türkiye ve Azerbaycan ürünlerin serbest dolaşımının sağlanması
mekanizmalarının oluşturulması yönünde gerekenleri yapacaklardır.
Taraflar, bölgenin ve Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı veren, doğal gaz kaynak ve güzergâh çeşitlendirmesi sağlayan stratejik Güney Gaz Koridorunun hayata geçirilmesinde Türkiye ve Azerbaycan’ın öncü rolünü vurgularlar. Taraflar, Güney Gaz Koridorunun etkili biçimde kullanılması ve daha da geliştirilmesine yönelik çabaları koordineli şekilde sürdüreceklerdir. Taraflar ayrıca küresel enerji sektöründeki gelişmeleri de dikkate alarak, bölgenin enerji arz güvenliğinin pekiştirilmesini teminen elektrik alanında da bölgesel işbirliğine katkı sağlayacak çabaların arttırılarak sürdürülmesi konusundaki niyetlerini ortaya koyarlar.
Taraflar, iki ülke topraklarından geçen Doğu-Batı/Orta uluslararası ulaştırma koridorunun rekabet kabiliyetinin artırılması amacıyla karşılıklı işbirliğini pekiştireceklerdir. Türkiye ve Azerbaycan akıllı ulaşım sistemleri teknolojilerinden istifade ederek, uluslararası ulaştırma koridorlarının Türkiye-Azerbaycan bölümlerinde transit-ulaştırma potansiyelini daha da geliştireceklerdir.
Taraflar, Türkiye ve Azerbaycan’ı birleştiren Azerbaycan Cumhuriyeti Batı rayonları ile Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasındaki koridorun (Zengezur Koridoru) açılmasının ve söz konusu koridorun devamı olarak Nahçıvan-Kars demiryolunun inşaatının iki ülke arasındaki ulaştırma-iletişim ilişkilerinin yoğunlaştırılmasına önemli katkı sağlayacağını belirtirler.
Taraflar, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin mevcut seviyesinin genel bölgesel ve uluslararası barış ve istikrara katkıda bulunmakta olduğunu, ilişkilerin sadece iki ülkeye değil, aynı zamanda bölgeye barış ve istikrar getirerek, başta bölge ülkeleri olmak üzere uluslararası toplumun huzur, barış ve çıkarlarına da hizmet edeceğini vurgular.
Taraflar, bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz şekilde etkileyen çeşitli tehdit ve çağrılara, özellikle terör, onun tüm şekil ve tezahürlerine, finansmanına, aynı zamanda kitle imha silahlarının yayılmasına, organize suçlara, kara para aklanmasına, uyuşturucu kaçakçılığına, insan ticaretine, yasadışı göçe karşı mücadele alanında ortak çaba ve işbirliklerini genişletecek ve derinleştirecekler.
Azerbaycan Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne, sınırlarının dokunulmazlığına, istikrar ve güvenliğine yönelik tüm eylemleri, aynı zamanda terörün tüm şekil ve tezahürlerini kınıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin terörizme karşı yürüttüğü mücadeleyi kati surette destekliyor.
Taraflar, çeşitli ülkelerde yaşayan Türk ve Azerbaycan diasporaları arasındaki işbirliğinin daha sıkı şekilde geliştirilmesi, onların maruz kaldıkları genel sorunlar karşısında birlikte adım atılması ve devamlı dayanışma sergilenmesi amacıyla gayretlerini birleştireceklerdir.
Tarafların ülkelerinin tanıtımı ve ulusal çıkarlarının korunmasına dair tarihi gerçeklerin dünya kamuoyuna duyurulmasında diaspora faaliyetinin koordinasyonunu ve karşılıklı desteği teşvik edeceklerdir.
Taraflar, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı asılsız iddialarının, tarihin çarpıtılması ve tarihi gerçeklerin tahrif edilerek siyasallaştırılması girişimlerinin bölgede barış ve istikrara zarar verdiğini vurgulamakta, bu çerçevede 1915 yılı olaylarına ilişkin olarak kendi arşivlerini açan Türkiye’nin, Ermenistan’daki ve diğer ülkelerdeki arşivlerin açılması ve bu konuda tarihçiler tarafından araştırmaların yapılmasına yönelik çabalarını desteklemektedirler.
Taraflar, 10 Aralık 2020 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Medya Alanında Stratejik İşbirliğine Dair Mutabakat Zaptı”na uygun olarak Türkiye-Azerbaycan Medya Platformunun olanaklarını göz önünde bulundurarak, iki ülkenin ilgili kurumları arasında enformasyon, iletişim ve sosyal diplomasi alanlarındaki işbirliğini daha da güçlendirecek ve bu çerçevede Dışişleri Bakanlıkları arasında sürekli olarak enformasyona ilişkin sık görüşmeler ve değişimler yapılacaktır.
Taraflar, parlamentolararası işbirliğinin daha da güçlendirilmesi ve bu yönde karşılıklı faaliyetin artırılmasını teşvik ederler.
Taraflar, iki halkın ortak değerlerinin önemli tezahürlerine gerekli sosyal desteğin gösterilmesini sağlayacak, tarihi ve kültürel mirasların korunması için ortak faaliyet gerçekleştireceklerdir.
Taraflar, Türk dünyasının birlik ve refahına hizmet edecek ulusal ve uluslararası çabaların artırılmasına dikkat çektiler.
Taraflar, Türk kültür mirasının uluslararası düzeyde tanıtımı ve teşviki alanında ortak işbirliğini güçlendireceklerdir.
Taraflar, Türk dayanışmasının daha da pekiştirilmesi amacıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, Türk Akademisi, Türk Kültür ve Mirası Vakfı, TÜRKSOY ve Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi çerçevesinde gerçekleştirilen faaliyetlere ivme kazandıracaklardır.
Taraflar, bir Tarafın vatandaşlarının diğer Tarafın topraklarına kimlik kartı ile seyahat etmelerine dair kabul edilen anlaşmadan duydukları memnuniyeti ifade ediyor ve söz konusu anlaşmanın halklarımız arasındaki yakınlık ve insanlar arasındaki ilişkiler açısından müstesna önemini ifade ederek, bir Tarafın vatandaşlarının diğer Tarafın topraklarında ikamet etme hakkı elde etmelerini
mütekabiliyet ilkesine dayalı olarak kolaylaştırmak için gerekli çalışmaların yapılmasını takdir ederler.
Taraflar, gerekli devlet desteğini sağlayarak halkları arasındaki ortak değerlere dayalı yakın ilişkileri insani, sosyal güvenlik, bilimsel, eğitim, sağlık, kültür, gençlik ve spor alanlarında daha da geliştirecek ve derinleştireceklerdir. Bu amaçla, iki ülkenin ilgili kurumları tarafından ortaklaşa olarak sürekli faaliyetler gerçekleştirilecektir.
Şuşa kentinde 15 Haziran 2021 tarihinde, Türkçe ve Azerbaycan dilinde olmak üzere iki nüsha halinde imzalanmış olup tüm metinler eşit derecede geçerlidir.
Türkiye Cumhuriyeti Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İlham Aliyev
Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine (Vom Beruf unserer Zeit für Gesetzgebung und Rechtswissenschaft), isimli eser 19. yüzyılın en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny tarafından kaleme alınmıştır. Ali Acar tarafından Türkçeye çevrilen eser Pinhan Yayıncılık tarafından 2018 yılında Türk okuyucu ile buluşturulmuştur.
Eserin Yayıncı Tarafından Takdimi
“Bütün içinde kurallardan daha önemlisi, hâkimlerin ruhu ve onların yetiştirilmesidir. Yaşadığımız tatsız ve endişe verici dönem, kamusal akılda muhakkak çok üzücü bir etkiye sahip olmuştur ve bu konuda kendimizi kandırmaktan daha tehlikelisi yoktur.”
“Hukuk kitaplarına ve Almanya’yı tehdit eden tehlikelere bakınca, eğer Almanya savaşlar sonucu bu irfânı, bu hukuk öğretisini, yani mahkemelerimizin bu yüz akını kaybetmiş olsaydı ne gibi felaketler ortaya çıkacağını düşünürken çoğunlukla bütün vücudum ürperiyor… Bu nedenle, herhangi bir tehlikeden korkmayalım ve cesaretimizin kırılmasına izin vermeyelim… ve bu öğrenme uğraşından vazgeçmeyelim… Çünkü eğer o yok olursa, tiranların saraylarında ve mahkemelerde ne tür zâlimliğin ortaya çıkacağı ve sonunda halkın yaşamında nasıl bir kargaşanın baş göstereceği tahmin bile edilemez…”
Bugün Kıta Avrupası geleneği olarak adlandırdığımız, Batı dünyasında civil law diye bilinen ve esasen Roma-Cermen hukuk ailesi olarak anılan hukuk anlayışının modern versiyonlarını 19. yüzyılda Alman hukuk çevrelerindeki tartışmalar ortaya çıkarmıştır. Friedrich Carl von Savigny, bu tartışmanın köşe taşlarından birisi olarak, üzerinde etkili olduğu dönem itibarıyla, günümüz Kıta Avrupası hukuk geleneği açısından önemli, belki de en önemli hukukçudur. Zira döneminin hukuk tartışmaları içerisindeki pozisyonu, rakiplerinin ve yandaşlarının argümanlarının belirlenmesinde kullanılacak bir kıstas oluşturur. Savigny’nin kurduğu Tarihsel Okul, kendisinden sonra Pandekt hukuk yaklaşımını etkilemiş; bu yaklaşım modern hukukun günümüze kadar uzanan ana kavramlarını ortaya koymuştur. Bu çalışma Savigny’nin en bilinen, döneminin tartışmalarına en çok etki eden küçük bir kitapçığıdır. Dönemin Alman hukukçularının da belirttiği üzere, eser büyük bir tarihi öneme sahiptir. Hukuk bilimi çalışmalarının istikâmeti üzerindeki etkisi, hukukla bilim olarak uğraşan hukukçuların onsuz yapamayacağı düzeydedir. Türkçede üzerine çok az çalışma bulunan Savigny, çok sayıda dile çevrilmiş bu eserinin tercümesi ile ilk kez Türkçe okuruyla buluşuyor.
Friedrich Carl von Savigny Hakkında
Friedrich Carl von Savigny
19. yüzyıl hukukçularının en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny 21 Şubat 1779’da doğdu. Marburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Prof. Anton Bauer ve ortaçağ hukuk bilimi çalışmalarıyla tanınan Philip Friedrich Weiss’in yanında çalıştı. 1800 yılında aynı üniversiteden doktorasını aldı ve ceza hukuku ile Pandekt Hukuku konusunda ders verdi. 1803’te ünlü tezi “Das Recht des Besitze’i (Zilyetlik Hukuku) yayınladı. Bu eseri ünlü hukukçu Thibaut tarafından bir baş yapıt ve Roma hukuku otoritesinin bu anlamda sonu olarak nitelendirildi. 1808’de Bavyera Hükümeti tarafından Landshut’a Roma hukuku profesörü olarak atandı. 1810’da Berlin Üniversitesi’ne Wilhelm von Humboldt’un şefliğini yaptığı Roma hukuku kürsüsüne davet edildi. Roma, Ceza ve Prusya hukuku alanında dersler verdi. 25 Ekim 1861 tarihinde yşama veda etti. “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri bulunmaktadır.
Atanma ve seçim yoluyla kamu makamlarını ellerinde tutanlara ilişkin yönetim standartlarının belirlenmesi ve bu konulardaki değişikliklerle yönelik tavsiyelerde bulunmak amacıyla, 25 Ekim 1994’te dönemin İngiliz Başbakanı John Major’ın emriyle İngiliz Parlamentosu’nda “Kamu Yaşamında Standartlar Komitesi” kurulmuştur. Komite, adını ilk başkanı ve eski bir yargıç olan Michael Patrick Nolan(Lord Nolan)’dan almıştır. İngiliz parlamentosunun oluşturduğu ilkeler tüm dünyada ve Türkiye’de de örnek alınarak kamu görevlilerinde olması gereken etik değerler belirlenmiş ve yasal hüküm altına alınmıştır.
Bir süre “Nolan Komitesi” olarak adlandırılan komitenin görev alanı, 12 Kasım 1997’den sonra kendisi de bir hukukçu olan Başbakan Tony Blair tarafından, siyasi partilerin finansmanı ve bu konudaki değişikliklere yönelik önerileri de içerecek biçimde genişletilmiştir.
1.Bencil Olmama: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kararları alırken sadece kamu yararını esas almalıdırlar.
2.Bütünlük: Kamu makamını ellerinde tutanlar, görevlerini yerine getirirken kendilerini etkileyebilecek kurum dışı bireylerin veya örgütlerin mali veya diğer yükümlülükleri altına girmemelidirler.
3.Nesnellik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal atamaların yapılması ve sözleşmelerin onaylanması dahil olmak üzere, kamusal işlerini yerine getirirken tercihlerini liyakat esasına göre yapmalıdırlar.
4.Hesap verme: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kendi kararları ve eylemlerinden dolayı kamuya hesap verirler ve uygun denetime tabi tutulurlar.
5.Açıklık: Kamu makamını ellerinde tutanlar, aldıkları tüm kararlar ve yaptıkları tüm işlerde mümkün olduğunca açık olmalıdırlar. Kararlarının nedenlerini açıklamalı ve (kendilerindeki) bilgiyi daha geniş kapsamlı kamu yararı gerektirdiğinde gizlemelidirler.
6.Onur: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal işleriyle ilgili özel çıkarları açıklama ve kamu yararını açıklanması konusunda ortaya çıkabilecek herhangi bir çıkar çatışmasını çözmek üzere gerekli adımları atmak görevine sahiptirler.
7.Liderlik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, (toplumda) liderlik göstererek ve örnek olarak, yukarıda sayılan ilkeleri savunur ve desteklerler.
Klasik Yunan felsefesinin kurucularından Platon’un öğrencisi filozof ve bilge Aristoteles yaşamını yitirdi. (Doğumu: M.Ö 384)
161
Stoacı bir filozof ve Beş İyi İmparator olarak bilinen yöneticilerin sonuncusu Marcus Aurelius, Roma İmparatoru oldu. MÖ 27’den MS 180’e kadar süren göreceli bir barış, sükûnet ve istikrar çağı olan Pax Romana‘nın son imparatoruydu. Huzuru ve refahı sürdürebilmek için kapsamlı hukuk reformları gerçekleştirdi.
1274
Skolastik düşünceye önemli katkılar sağlayan ve bilgi felsefesi, metafizik ve siyaset üzerine çalışmaları ile bilinen filozof Thomas Aquinas (Aquinolu Thomas) yaşamını yitirdi. (28 Ocak 1225 – 7 Mart 1274)
1277
Brabantlı Siger, için Kilise tarafından çıkarılan yasakların ihlal edildiği gerekçesiyle, 7 Mart 1277’de Kilise tarafından suçlu bulundu. Temyiz başvurusunda bulundu ancak cezası Papalık tarafından da onaylandı. İtalya’da tutuklanarak 10 Kasım 1284’te Orvieto’da idam edildi.
Brabantlı Siger
1796
ABD Kongresi, Osmanlı Devleti ile ABD arasında imzalanan Cezayir Antlaşması’nı onayladı. Antlaşmaya göre ABD, Osmanlı Devleti’ne bir defaya mahsus olmak üzere 642.500 dolar haraç ayrıca her yıl 21.600 dolar vergi verecekti.
1829
Sultan II. Mahmut Han, kıyafet devrimini başlattı.
1850
Felsefe profesörü, Çekoslovakya’nın kurucusu, ilk cumhurbaşkanı Tomáš Garrigue Masaryk (7 Mart 1850 – 14 Eylül 1937) dünyaya geldi. 14 Kasım 1918 – 14 Aralık 1935 tarihlerinde Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Nazilerin 1933’te Almanya’da iktidara gelmelerinden sonra Orta Avrupa’nın geleceğiyle ilgili kaygılarını ilk dile getirenlerdendir. Aralık 1935’te görevinden istifa etti ve yaklaşık iki yıl sonra yaşamını yitirdi.
1864
Rusya’nın Adigey Cumhuriyetindeki soykırımı hız kazandı. Adigey’de Şapsığlar için Ruslarca verilen köylerinden ayrılma süresi doldu ve terk ettirilen Şapsığ köylerinin, Rus askerlerince ateşe verilip yakılmasına başlandı.
1887
Korça kasabasında Arnavutça ilk laik okulun açılması anısına, 7 Mart Arnavutluk Öğretmenler Günü olarak ilan edildi.
1876
Alexander Graham Bell, telefonun patentini aldı.
1911
20. yüzyılın ilk büyük devrimi olan Meksika Devrimi gerçekleşti. Devrim Porfirio Díaz’ın diktatörlüğünü devirmek amacıyla başlatıldı.
1912
Hukukçu, Türkiye’nin ilk kadın diplomatı, senatör, akademisyen, edebiyatçı ve yazar Adile Ayda 7 Mart 1912’de Sankt-Peterburg’ta dünyaya geldi. (Ölümü: 5 Kasım 1992)
1915
Fransız hukukçu ve Başbakan Jacques Chaban-Delmas(Jacques Michel Pierre Delmas, doğdu. (Ölümü: 10 Kasım 2000) Heykeli dikilmiş az sayıdaki hukukçudan biridir.
1916
Türkiye’nin ilk anayasası olan Kanunu Esasi’de değişiklikler yapıldı.
1925
13 Şubat 1925’te başlayan Şeyh Sait Ayaklanması sonrası alınan sert önlemler çerçevesinde 4 Mart’ta kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu gereğince aynı gün kurulan İstiklal Mahkemesi üyeleri yapılan seçimlerle belirlendi. Biri Ankara’da, öteki de ayaklanma bölgesinde görev yapmak üzere iki İstiklal Mahkemesi kuruldu. Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Bey (Kansu) mahkeme başkanlığına, Karesi Milletvekili Süreyya Bey (Özgeevren) savcılığa getirildi. Urfa Milletvekili Ali Saip (Ursavaş) ve Kırşehir Milletvekili Lüfi Müfit beyler asil üyeliğe seçildi.
1927
7 Mart 1927 tarihinde TBMM’nin kararıyla hem Ankara İstiklal Mahkemesi’nin hem de Şark İstiklal Mahkemesi’nin görevi fiilen sona erdi. Şark İstiklal Mahkemesi, TBMM başkanlığına gönderdiği 432 numaralı yazısında; göreve başladığı 12 Nisan 1925’ten 7 Mart 1927’ye kadar 207 vicahi, 213 gıyabi toplam 420 idam kararı verdiğini, idamların yerine getirildiğini, 1911 kişinin çeşitli cezalara çarptırıldığını, 2779 kişinin beraat ettiğini ve böylece toplam 5010 kişiyi yargılandıklarını raporladı.
1932
Nobel Barış Ödülü sahibi hukukçu ve Fransız devlet adamı Aristide Briand yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Mart 1862) Paris Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1894’te Nantes’teki emekçiler kongresinde Jules Guesde’nin taraftarlarına karşı işçi sendikası fikrinin kabulünü sağladı. 1905 tarihli ayrılma yasasının hazırlanmasıyla görevli komisyonun muhabirliği görevine atandı. 1912’de Adalet Bakanı olarak görev yaptı. Üçüncü Fransız Cumhuriyeti döneminde Fransa başbakanı olarak görev yaptı.
1949
Aziz Nesin hakkında, 1948’de yayınlanıp toplatılan “Azizname”adlı taşlama kitabında “Cumhurbaşkanı’na hakaret ve hükümetin manevi şahsiyetini tahkir”den dava açıldı.
1952
Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü ve 222 arkadaşı, Anayasa’nın dilini yaşayan dile dönüştürmek için DP Meclis Grubu adına bir önerge hazırlayarak Meclis’e sundu. Önergede, değiştirilmesi gereken kelimeler arasında suç, bakanlar kurulu, devrim, ivedilik gibi kelimeler yer aldı.
1954
Basın ve radyo yoluyla işlenecek suçların kapsamının genişletilmesi ve cezaların arttırılması hakkındaki kanun tasarısı, Mecliste görüşüldü. İki gün sonra basın ve radyo yoluyla işlenecek suçlara ağır cezalar getiren bu yasa TBMM’de kabul edildi.
1954
Petrol işletmeciliğini yabancı sermayeye açan Petrol Yasası Meclis’te kabul edildi.
1958
Akis dergisi toplatıldı; derginin satışı sekiz saat sonra serbest bırakıldı.
1959
Yargıtay, “Nalıncı Keseri” başlıklı yazı nedeniyle Ulus gazetesi başyazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Yazı İşleri Müdürü Ülkü Erman hakkında, Ankara Toplu Basın Mahkemesi’nin verdiği mahkûmiyet kararını bozdu.
1960
Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman Pulliam davasından aldığı 15 ay 16 günlük hapis cezasını çekmek üzere cezaevine girdi. Yalman 4 gün sonra hastaneye kaldırıldı.
1962
Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmî gazetede yayınlandı. Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarıldı.
1963
Anayasa Mahkemesi, İş Kanunu’ndaki grev yasağını iptal etti. Mahkeme 3008 Sayılı İş Kanunu’nun 72.maddesindeki “Grev ve lokavt yasaktır” hükmünü grev açısından iptal etti; “lokavt yasağı” hükmünü ise Anayasa’ya aykırı bulmadı.
1968
AIESEC’in Fen Fakültesi’nde yapılan genel kurulunda Demirel hükümeti adına konuşan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk, Deniz Gezmiş’in de aralarında bulunduğu öğrencilerce protesto edildi. 10 protestocudan 5’i tutuklandı, Deniz Gezmiş dahil 5’i serbest bırakıldı.
1973
Askeri Yargıtay, Ankara Üniversitesi SBF Sosyoloji Asistanı İsmail Beşikçi hakkında verilen 8 yıl 4 aylık ağır hapis cezasını onayladı. Dava, Beşikçi’nin Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndeki derslerinde, konu dışına çıkarak Marksist-Leninist ideolojiyi benimsetmeye çalıştığı gerekçesiyle açılmıştı.
Cumhuriyet Başyazarı Nadir Nadi ile Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’in yargılanmalarına başlandı. Savcı N.Nadi’nin 1961’de yazdığı “Tuhaf Bir Tasarı” başlıklı yazıyı 23 Ocak 1983’de tekrar sütunlarında yayınlamakla “gençleri silaha sarılmaya davet ettiği”ni iddia etti.
Fransa Kültür Bakanlığı’nca Paris’te düzenlenen Nazım Hikmet’i anma gecesinde şairin iki şiirini okuyan oyuncu ve seslendirme sanatçısı Işık Yenersu’nun “Türkiye Cumhuriyeti’ni tahkir ettiği” iddiasıyla Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde yargılanmasına başlandı.
1984
Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi, kapatılan Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in tahliyesini 23. kez reddetti.
1984
KKTC bayrağı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi tarafından onaylandı.
1984
Cezaevi revirindeki bir tartışmada, devletin askeri kuvvetlerini tahkir ve tezyif ettiği gerekçesiyle yargılanan Doç. Dr. Yalçın Küçük beraat etti.
1984
Kamuoyunda faturalı yaşam olarak bilinen ücretlilere vergi iadesi hakkındaki yasanın kapsamı, Bakanlar Kurulu tarafından genişletilerek; fazla mesai, prim ve transfer ücretleri de yasa kapsamına alındı.
1984
Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla, Gölcük Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanan şair Arif Damar beraat etti.
1986
“Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi” talebini içeren 2861 imzalı dilekçe, TBMM Başkanlığı’na sunuldu.
1989
Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde “dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılmasını” serbest bırakan yasayı iptal etti.
1989
Yeşilyurt olayını soruşturan İçişleri Bakanlığı müfettiş raporu tamamlandı. Rapora göre, köylülere dışkı yedirmenin olmadığını ancak köylülerin dövüldüğünü açıklandı.
1989
Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde 7 gündür açlık grevi yapmakta olan aralarında TBKP yöneticileri Kutlu ve Sargın’ın da bulunduğu 59 siyasi tutukluya “sayım vermedikleri” gerekçesiyle toplu dayak atılması olayı nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvuru yapıldı.
1990
Hürriyet gazetesi yönetim kurulu üyesi ve yazarı Çetin Emeç, İstanbul Suadiye’deki evinin önünde pusu kuran maskeli 2 kişinin silahlı saldırısında öldürüldü. Saldırıda Emeç’in şoförü Ali Sinan Ercan da yaşamını yitirdi.
1991
Son aylarda 9 kişinin gözaltında öldüğü açıklandı.
1994
Moldova’da yapılan referandum sonucu halkın yüzde 90’ı Romanya’yla birleşmeyi reddetti.
1996
Düşünceye Özgürlük isimli ortak kitapta yer alan yazısında, bölücülük yaptığı iddiasıyla yargılanan Yaşar Kemal, 1 yıl 8 ay hapse mahkûm edildi. Yayıncı Erdal Öz’e ise 3.5 milyon TL para cezası verildi. Cezalar 5 yıl ertelendi.
1997
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, Avrasya feribotunu kaçıran 9 kişiye 8 yıl 10 ay 20’şer gün hapis cezası verdi.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından 5 Mart’ta gözaltına alınan, Limter-İş Sendikası Eğitim Uzmanı Süleyman Yeter’in gördüğü işkence sonucu yaşamını yitirdiği açıklandı. Açılan davada 1 polis 2.5 yıl ceza alırken kaçak iken yakalanan komiser yardımcısına 22 Ekim 2013’de 10 yıl ceza verildi. Savcının 15 yıl hapis istemiyle temyiz ettiği karar Yargıtay’ca onaylanarak 10 yıllık ceza kesinleşti.
2001
Arjantin’de Federal Yargıç Gabriel Cavallo, askerlere tanınan af yasalarının anayasaya aykırı ve geçersiz olduğuna hükmetti. Böylece 1976-83 arasında yaklaşık 30 bin sosyalistin işkence görmesi, kaçırılması ve öldürülmesinden sorumlu tutulan 1200 askerin yargılanmasının önü açıldı.
2006
Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanması ardından açılan davada Van Başsavcı vekili Ferhat Sarıkaya tarafından düzenlenen iddianame, Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Ferhat Sarıkaya, iddianamesinde şüpheli olmamasına karşın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a da suçlamalar getirdi. Aynı gün, Avukat Tarcan Ülük, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında suç duyurusunda bulundu.
2007
Video paylaşım sitesi Youtube’ye, Atatürk’e hakaret eden videolara yer vermesi gerekçesiyle Türkiye’den erişim engeli getirildi.
2008
7 Mart 2008 günü Abhazya Meclisi tarafından bir bildirge yayınlanarak tüm dünyadan tanınma talep edildi. Bağımsızlık ilk olarak Rusya Federasyonu tarafından ve daha sonra Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tualu Cumhuriyetleri tarafından tanındı.
2014
Ergenekon davasından yargılanan İlker Başbuğ, 26 ay sonra hak ihlali gerekçesiyle tahliye edildi. Başbuğ hakkında AYM ihlal kararı vermişti.
2015
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın 26 Aralık 2013’te başlayan görev dönemi 7 Mart 2015’te sona erdi.
2016
İkinci Türkiye-AB Zirvesi, 28+1 formatında ve 3 AB Kurumunun Başkanının katılımıyla 7 Mart 2016’da Brüksel’de gerçekleştirildi. Zirvede özellikle, Ege’de ölümlerin önlenmesi, insan kaçakçılığı ve yasadışı göç konusu ön plana çıktı.
2017
Amerikalı kadın savunma avukatı Lynne Irene Stewart yaşamını yitirdi. (Doğumu: 8 Ekim 1939) Rutgers Üniversitesi Hukuk Bölümünden mezun oldu. 1993’te Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı emrini verdiği iddia edilen Mısır’lı islami önder Ömer Abdurrahmanı savunmasıyla tanındı.
2022
Hukukçu, yargıç ve Pakistan’ın 9. Cumhurbaşkanı Muhammed Refik Tarar (2 Kasım 1929 – 7 Mart 2022) yaşamını yitirdi. 1 Ocak 1998 – 20 Haziran 2001 tarihlerinde görev yapmıştı.
2025
TÜSİAD Başkanı hakkında zincirleme şekilde “Basın ve Yayın Yoluyla Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma” suçundan 1 yıl 3 aydan 5 yıl 3 aya kadar dava açıldı. Şüpheliler hakkındaki ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs‘ suçu ile ilgili soruşturmanın ise tamamlanmadığı bildirildi.
2025
Görevden alınan CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer hakkında “Terör Örgütü Üyesi Olmak” suçlamasıyla 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle düzenlenen iddianame İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Platon/Eflatun, antik/klasik Yunan Filozofu, Matematikçi, Felsefi Diyaloglar Yazarı ve Batı Dünyasındaki İlk Yüksek Öğretim Kurumu Olan Atina Akademisinin Kurucusudur. Atina’da İ.Ö. 428 yılında doğan ve İ.Ö.348-347 yıllarında ölen Platon, soylu bir ailenin oğludur ve Eflatun olarak da bilinmektedir.
Platon, parlak bir öğrenim görerek, sanatın her dalında kendini gösterdi (çok genç yaşta şiirler, trajediler yazdı); Kratilos’tan bilim dersleri aldı. Sokrates’le tanışınca (İ.Ö. 407) felsefeye yönelip, gerek beden, gerek kafa yapısı bakımından siyasete yatkın olmadığından, o karışık yıllarda siyasetten uzak kaldı. Demokrasiyi küçümserken, Otuzlar Meclisi’yle iktidara gelen dostlarının yönetimini daha da beter buldu. Sokrates’in ölümünden sonra Megara’da Eukleides’in yanına çekildi; sonra yolculuklar yaparak Kyrene’de matematikçi Theodoros’la tanıştı. Mısır’a bir yolculuk yapıp, İtalya’ya giderek Tarento ve Lokroi’deki pyhthagorasçı çevrelerle ilişki kurdu. İ.Ö. 388’e doğru Dionysos’un kaynı Dion tarafından, Syrasos’u oek etkileyemedi. Atina’ya dönerek, Akademi Gymnasionu’nda Yunanistan’ın dört bir yanından gelen öğrencilere ders verdi. İ.Ö. 367 ve İ.Ö. 361’de iki kez daha Sicilya’ya gittiyse de, Genç Dionysos’u da etkilemeyi başaramadı ve felsefe ile tiranlığı bağdaştırmaktan vazgeçti. Atina’ya dönüp, Akademi’de ders vermeyi sürdürerek, söylentiye göre bir şölen sırasında öldürüldü.
Eflatun’un bütün eserleri günümüze kadar ulaşmıştır. En önemli eserleri, Devlet, Menon, Phaidon ve Phaidros olarak bilinir.
Bunlardan Devlet isimli eser, o zamanın Yunan toplumunu ayrıntılı bir biçimde eleştirir, temelde kusursuz bir devletin nasıl olacağını anlatır. Devlet, kendisinden sonraki tüm filozoflara ve siyaset bilimcilere ilham kaynağı olmuştur. Platon’a göre devleti kurduran doğal dürtü, insanların kendi kendilerine yeterli gelmemeleri ve ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarından yardım beklemeleridir. Bu nedenle, devlete düşen görev, insanların toplumsal yaşamlarını onların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dizayn etmektir. Platon, bireyin adaletsiz ve yozlaşmış bir devlette karşılaşacağı tehlikeleri tüm ayrıntılarıyla anlatmıştır.
Sokratesin Savunması isimli eserin yazarı da Platon’dur.
Sokrates’in Savunması, Platon’un gençlik dönemi eseridir. Sokrates’in öldürülmesinden uzunca bir süre yazılan bu eser, Atina yargıçları karşısında, gençliği yoldan çıkardığı, yabancı tanrıları kabul ettirmeye çalıştığı suçlamalarına karşı gerçeği ortaya koyan Sokrates’in hayatına da atıf yapmaktadır. Eseri Platon yazmış olmasına karşın adeta Sokrates yazmış gibi orijinal bir dil kullanılmıştır. Savunma, dinsizlik suçu işlediği gerekçesiyle mahkemeye verilmesini ve Sokrates’in yaptığı savunmayı içermektedir. Sokrates’in hakkında verilen ölüm kararının infazına dek geçen zamanı ve Sokrates’i ölüme götüren olaylar dizisini anlatmaktadır. Tarihin en önemli savunmalarından birisi olan bu Savunma’yı konu edinen başka eserler olsa da Platon’un kaleme aldığı Savunma pek çok yönden tarihsel gerçeklere en uygun eser olarak kabul edilir.
Platon’un Biyografisi (M.Ö. 428 – 348)
428: Platon (Πλάτων), asıl adıyla Aristokles (Ἀριστοκλῆς), Atina’da aristokratik bir ailede doğar. Platon’un “geniş” anlamına gelen ismi antik çağdan beri “geniş alınlı”, “geniş vücutlu” veya “derin hitabet sahibi” gibi farklı yorumlara yol açmıştır.
408: Platon Sokrates’in eğitimini takip etmeye başlar.
399: Sokrates’in infazından sonra kendisini tehdit altında hisseden Platon Megara’ya giderek Sokrates’in öğrencilerinden olan Eucleides’e sığınır.
389: Platon Güney İtalya ve Sicilya’ya seyahat eder. Siraküza tiranı I. Dionisyos (Yaşlı Dionisyos) tarafından sarayına kabul edilir. Ancak aralarının bozulması üzerine Platon Dionisyos tarafından Siraküza’dan kovulur. Platon o dönemde Atina’yla savaş halinde olan Aigina Adası’nda (Dionisyos’un tasarladığı veya fırtınanın gerektirdiği bir mola sırasında) köle olarak satışa çıkarılır. Ancak Kirene’li filozof Aristippos’un bir öğrencisi tarafından satın alınarak kurtarılır.
387: Platon Atina’da Akademia’yı kurar. Burada çok farklı disiplinlerde eğitim verilir. Ancak Akademia her şeyden önce gençleri kent yönetiminde görevler üstlenmeye hazırlamak üzere siyaset eğitimi veren bir kuruluş olur.
367: Platon öğrencisi Dion’un ısrarı üzerine Akademia’nın yönetimini Eudoksos’a bırakarak tekrar Siraküza’ya gider: I. Dionisyos ölmüş ve yerine geçen oğlu II. Dionisyos (Genç Dionisyos) platoncu ilkeler doğrultusunda bir devlet kurmaya olumlu bakar görünmektedir. Ancak Platon ile Dionisyos arasında ihtilâflar doğar: Dion sürgüne gönderilirken, Platon bir süre Siraküza’da zorunlu ikamete tâbi tutulduktan sonra Atina’ya geri döner.
361: Platon Akademia’nın yönetimini Pontos’lu Heraklides’e bırakarak yeniden Siraküza’ya gider. Ancak Dionisyos’la tekrar anlaşmazlığa düşen Platon yine zorunlu ikamete tâbi tutulur. Platon pisagorcu filozof Arhitas’ın girişimiyle muhtemel bir ölümden kurtulur.
360: Platon Olimpiyat oyunları vesilesiyle bulunduğu Olimpiya’da Dion’la buluşur. Dion Dionisyos’u devirmek üzere Sicilya’ya bir sefer düzenlemeyi tasarlamaktadır.
357: Dion ve arkadaşları Siraküza’yı ele geçirirler. Ancak Dionisyos ve taraftarları güçlerini toplarlar. Savaş üç yıl sürer.
354: Dion arkadaşı Kallippos’un yürüttüğü bir komplo çerçevesinde öldürülür. Dion’un ölmesiyle Platon muhtemelen en çok umut bağladığı öğrencisini kaybetmiş olur.
348: Platon “Kanunlar” adlı eserinin yazımını tamamlamak üzereyken vefat eder.
Pax Romana, Roma İmparatorluğu’nda büyük çaplı iç çatışmaların sona erdiği ve barışın hakim olduğu döneme verilen isimdir. Bu dönem, literatürde Pax Augusta olarak da bilinir. Toplamda, 200 yıldan fazla bir süreyi kapsamaktadır.
Pax Romana (Roma Barışı) dönemi, Augustus‘un MÖ 27’de Büyük Roma İç Savaşı’nı bitirmesiyle başlamıştır. Bu barış dönemi, İmparator Marcus Aurelius‘un MS 180 yılında ölümüyle sona ermiştir. Roma’da “Pax Romana”yı sağlayan lider Augustus Caesar‘dır. Augustus, Roma İmparatorluğu’nun sınırlarını genişletmiş ve bu sınırları “bağımlı tampon devletler” yardımıyla güvence altına almıştır. Diplomasi yoluyla geniş bir barış bölgesi oluşturmuş ancak Roma diktatörü ilan edildikten sadece bir ay sonra öldürülmüştür.
Augustus ve Caesar unvanları, sonraki imparatorlar tarafından da kullanılmıştır. Dönemin beş iyi imparatoru olarak Nerva, Trajan, Hadrianus, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius kabul edilmektedir. Bu imparatorlar, yönetimlerinde huzuru ve refahı sürdürebilmek için kapsamlı reformlar gerçekleştirmişlerdir.
Augustus‘un reformları, politik, ekonomik ve sosyal konuların yanı sıra Roma kültüründe köklü değişiklikler getirmiştir. Roma‘yı bir dünya başkenti olarak tasarlamıştır. Romalıların refahı ve huzuru, tüm insanlığın kaderiyle özdeşleştirilmiştir. Bu reformlar, şiddet dolu bir dünyaya barış ve istikrar getirmeyi hedeflemiştir.
200 yıldan fazla süren bu dönem, barış ve istikrar yılları olarak bilinir. Roma Hukuku‘nun gelişmesine en çok katkı sağlayan dönem olarak kabul edilmektedir. Pax Romana‘nın olmadığı yerler, hukukun olmadığı ve şiddetten arınmamış, güvensiz topraklar olarak tanımlanmıştır. Bu topraklar, “terra incognitae” (bilinmeyen topraklar) olarak adlandırılmakta ve özgürlük ile güvenliğin olmadığı, şiddetin kol gezdiği istikrarsız bölgeler olarak kabul edilmektedir. Bu bölgelerde Roma’nın etkisinin yokluğu, iç karışıklıkların ve savaşların sıkça yaşanmasına neden olmuştur.
Bu dönem,AİHS ve AİHM uygulamaları (Pax Europaeana) ile kıyaslanmaktadır. Pax Romana’nın yarattığı barış ortamı, tarihsel bağlamda uluslararası ilişkilerde bir örnek teşkil etmektedir.
Pacis Augustae
“Görkemli Barışın Sunağı” (Pacis Augustae) Pax Romana dönemine adanmıştır. Bu bağlamda, Roma İmparatoru Augustus, MÖ 30 Ocak 9 tarihinde Galya ve Hispania‘daki zaferlerinin ardından yaptırmıştır.
MÖ 4 Temmuz 13 tarihinde, Roma Senatosu sunağın açılışını yapmış, barış ile refahın simgesi olarak benimsemiştir. Bu sunak, Augustus’un yönetimi altındaki Roma’nın istikrar ve refahını kutlayan bir anıt olarak büyük önem taşımaktadır.
Öte yandan sunak, Roma heykeltıraşlığının baş yapıtlarından birisi olarak kabul edilmektedir. İmparatorluğun sanat ve kültür anlayışının bir yansıması olarak, dönemin estetik ve ideolojik değerlerini yansıtmaktadır.
Pax Romana: A Captivating Guide to Ancient Rome during the Roman Peace Period
Hukukçu, diplomat, akademisyen ve yazar Adile Ayda 7 Mart 1912’de Sankt-Peterburg’ta dünyaya geldi. Hukukçu Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ın kızıdır.
Tatar Meclisi’nin dağıtılması ve meclis başkanı babasının Avrupa’ya geçmesi nedeniyle ilk öğrenimini Berlin ve Paris’te tamamladı. 1924 yılında Türkiye’de bir dizi konferans verdiği sırada Atatürk ile tanışan Sadri Maksudi Arsal’ın, Atatürk’ün daveti üzerine ailesini de yanına alarak Türkiye’de çalışmaya başlaması üzerine Adile Ayda da 1924 yılında ailesi ile birlikte Türkiye’ye yerleşti. Eğitimine İstanbul’daki Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde devam etti,. Ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1932 yılında bitirdi.
1932’de Dışişleri Bakanlığı giriş sınavını kazandı ve Türkiye’nin ilk kadın diplomatı oldu. Kadın diplomatların dış ülkelere tayin edilemeyecekleri hakkında bir yönetmelik çıkarılması üzerine 1934’te görevinden istifa etti.
Ankara Devlet Konservatuvarında, Maarif Cemiyeti Koleji’nde ve Ankara Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı. 1943’te doçent oldu. 1957 yılında fakültedeki görevinden istifa etti ve kadın diplomatlar için “Dış ülkelere tayin edilemezler” kaydını kaldırmış olan Dışişleri’ne döndü.
1958’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na delege, 1959’da Lahey ve 1961’de Belgrad Büyükelçilikleri müsteşarı, 1963’te Kültür İşleri Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu.
Genel müdür vekilliği yaptığı 1966 yılında, İtalya devletinden Liyakat Nişanı aldı ve 1967’de, elçi olarak Roma’ya tayin edildi. 1976 yılında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçildi ve 1980’e kadar bu görevi sürdürdü.
5 Kasım 1992’de Ankara’da yaşamını yitirdi.
Cumhuriyet ve Tercüman Gazeteleri ile Hisar dergisinde çeşitli konularda ve özellikle sanat ve edebiyat üzerine yazılar yayınladı. Diplomatik kimliğinin yanında edebiyat dünyasında da kalıcı izler bıraktı. Yazar ve akademisyen Gönül Pultar’ın ise annesidir. Babası Sadri Maksudi Arsal’ın biyografisini yazmış ve bu eser daha sonra Rusçaya da çevrilmiştir.
Eserleri
“L’Influence de Victor Hugo sur Mallarmé.” Dialogues. İstanbul, 1953.(Fransızca)
Le Drame Intérieur de Mallarmé ou l’Origine des Symboles Mallarméens. İstanbul: La Turquie Moderne, 1955.(Fransızca)
Un Diplomate Turc Auprès du Roi-Soleil. İstanbul, 1956.(Fransızca)
“Molière et l’Envoyé de la Sublime Porte.” Les Divertissements de Cour au XVIIe Siècle. Actes du VIIIe Congrès de l’Association Internationale des Études Françaises, Paris, 3-5 septembre 1956 in Cahiers de l’Association Internationale des Études Françaises, 9 (juin 1957). 103-116.(Fransızca)
Yahya Kemal. Kendi Ağzından Fikirleri ve Sanat Görüşleri. Ankara: Ajanstürk Yayınları, 1962.
Les Étrusques Étaient-ils des Turcs? Paris: 1971.(Fransızca)
Etrüskler Türk mü idiler? Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1974.
Yahya Kemal’in Fikir ve Şiir Dünyası. Ankara: Hisar Yayınları, 1979.
Böyle İdiler Yaşarken. Ankara: 1984.
Les Étrusques Étaient des Turcs. Preuves. Ankara: 1985.(Fransızca)
İstiklal Mahkemeleri Kanunu, 31 Temmuz 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 29 nolu kanun olarak kabul edilmiştir. İstiklal Mahkemeleri, ilk olarak 1920 yılında Kurtuluş Savaşı sürecinde ayaklanma çıkaranları, asker kaçaklarını ve casusluk faaliyetlerini engelleyerek milli mücadeleyi durdurmaya dönük eylemleri yargılamak amacıyla kurulmuştur.
Kanunun süresi ilk başta iki yıl olarak düzenlenmesine karşın İstiklal Mahkemeleri 4 Mart 1929 tarihine kadar hukuki varlığını devam ettirmiştir. İstiklal Mahkemeleri Kanunu ve ekleri ise 4 Mayıs 1949 tarihli ve 5384 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmış, Türk Yargı Sisteminden bu mahkemeler çıkarılmıştır.
Bu mahkemeler, vatana ihanet, düşman ordusuna katılmak, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk, milli mücadele aleyhine propaganda, görevi kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, asker ailesine saldırı, Tekalif-i Milliye’den mal kaçırmak, cinayet, düşman işgalinin yarattığı koşullardan istifade edip kanunsuz hareketlerde bulunmak, düşmana yardım ve düşmanla iş birliği gibi konuları yargılama konusu yapmıştır. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanununda sayılan suçlar genel olarak bu mahkemelerde yargılanmıştır.
TBMM tarafından Ankara İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Gaziantep Mebusu Kılıç Ali Bey Cebelibereket (Osmaniye) Mebusu İhsan Bey, Elazığ Mebusu Hüseyin Bey ve Kütahya Mebusu Cevdet Bey; Eskişehir İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Antalya Mebusu Rasih Efendi, Bursa Mebusu Muhittin Baha Bey, Kütahya Mebusu Haydar Bey ve Denizli Mebusu Yusuf Bey; Konya İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Çankırı Mebusu Tevfik Efendi, Bursa Mebusu Osman Nuri Bey ve Isparta Mebusu Hacı Tahir Efendi Isparta İstiklaâl Mahkemesi üyeliklerine, Biga Mebusu Hamdi Bey, Eskişehir Mebusu Hüsrev Sami Bey ve Maraş Mebusu Tahsin Bey; Sivas İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Saruhan (Manisa) Mebusu Mustafa Necati Bey, Canik Mebusu Emin Bey, Bursa Mebusu Necati Bey, Dersim Mebusu Mustafa Zeki Bey; Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Saruhan Mebusu Refik Şevket Bey, Kozan Mebusu Dr. Fikret Bey, Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, Mardin Mebusu Necip Bey; Pozantı İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Bayezit Mebusu Atıf Bey, Kastamonu Mebusu Abdülkadir Kemali Bey, İçel Mebusu Şevki Bey ve Ergani Mebusu Sırrı Bey; Diyarbakır İstiklal Mahkemesi üyeliklerine, Malatya Mebusu Sıtkı Bey, Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendi, Çorum Mebusu Sıddık Bey ve Canik Mebusu Nafiz Bey seçilmiştir.
İcra Vekilleri Heyetince gösterilecek lüzum ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce ekseriyeti mutlaka ile verilecek karar üzerine icap eden mahallerde İstiklal Mahkemeleri teşkil olunur.
(Hükümet tarafından gösterilecek lüzum ve Büyük Millet Meclisinin salt çoğunluğu ile verilecek karar üzerine gerek görülecek bölgelerde İstiklal Mahkemeleri kurulur.)
Madde 2
Bu mahkemeler Büyük Millet Meclisi’nin ekseriyeti mutlakası ve reyi hafi ile kendi azası meyanından müntehap bir reis ve iki aza ve bir müddei umumiden teşekkül eder. Ancak heyeti mahkemeye tari olacak noksanın ikmalini teminen ayrıca bir aza daha intihap olunur.
(Bu mahkemeler Büyük Millet Meclisi’nin salt çoğunluğu ve gizli oyla kendi üyeleri arasından seçecekleri bir başkan ve iki üye ve bir savcıdan oluşur. Ancak mahkeme heyeti içinde değişik sebeplerle bulunamayan üyelerin yerini almak üzere bir de yedek üye seçilir.)
A) Muvazzaf ve gönlü ile hizmeti askeriyeye dahil olupta firar edenler ve firara sebebiyet verenler ve firari derdest ve sevkinden tekasül gösterenler ve firarileri bilihtiyar ihfa ve iaşe ve ilbas edenler hakkında ceza kanunnamesiyle askari kavaninde muayyen cezai hüküm ve esbabı muhaffefe ve müşeddede mevcut olduğu taktirde yalnız bu fıkradaki ceraime münhasır olmak üzere tensip edeceği diğer güna mukarreratı ittihaz eylemek.
(Muvazzaf ve gönüllü olarak askerlik hizmetine girip te firar edenler ve firara sebep olanlar ve firari yakalanması ve sevkinde ihmal gösterenler ve firarileri saklayanlar ve yedirip içirenler ve kıyafet temin edenler hakkında ceza kanunu ile askeri kanunlarda belirtilmiş olan ceza ve suçu hafifleten ve ağırlaştıran sebepler olduğu taktirde yalnız bu fıkradaki suçlara has olmak üzere uygun göreceği kararları vermek.)
B) 29 Nisan 1336(1920) tarihli hıyaneti vataniye kanununun muhtevi olduğu ceraimi.
C) Devletin emniyeti hariciye ve dahiliyesini ihlal edenler hakkında ceza kanununun birinci babının birinci ve ikinci fasıllarında muharrer ceraimi.
(Devletin dış ve iç güvenliğini ihlal edenler hakkında ceza kanununun birinci bölümünün birinci ve ikinci fasıllarında yazılı olan suçlar.)
Ç) Askeri ve siyasi casusluk ve suikastı siyasi ve asker ailelerine taarruz ve tecavüz ceraimi.
(Askeri ve siyasi casusluk ve siyasi suikast ve asker ailelerine saldırı ve tecavüz suçları.)
D) Seferberlikte tedariki vesaiti nakliye komisyonlarının sui istimalat ve musamahatı hakkında askeri ceza kanunu muvakkatinin birinci maddesini muadil 28 rebiülahir 1332 ve 2 mart 1331 tarihli kanunda musarrah ceraimi rü’yet etmek.
(Seferberlikte nakil aracı sağlama komisyonlarının görevi kötüye kullanma hakkında geçici askeri ceza kanununun birinci maddesine karşılık gelen 2 Mart 1915 tarihli kanunda açık bir biçimde belirtilmiş olan suçlar.)
E) İhtilasta bulunan, rüşvet alan bilumum memurini mülkiye ve askeriyeyi ve bunlara hangi sınıftan olursa olsun iştirak ve vesatat eyleyenleri
(Vurgunculuk yapan, rüşvet alan bütün sivil ve asker memurların ve hangi kesimden olursa olsun bunlara katılanlar ve yardımcı olanlar.)
F) Nüfuzu memuriyetinden istifade ederek halka zulüm ve işkencede bulunan memurini mülkiye ve askeriyeyi muhakeme etmek.
(Memuriyet yetkilerinin gücünü kullanarak halka zulüm ve işkencede bulunan sivil ve asker memurları yargılamak.)
Madde 4
Büyük Millet Meclisi lüzum gördüğü istiklal mahkemeleri için üçüncü maddede muharrer vezaiften bir kısmının istisnasına karar verebilir.
(Büyük Millet Meclisi gerekli gördüğü İstiklal Mahkemeleri için üçüncü maddede yazılı görevlerden bazılarını kaldırabilir.)
Madde 5
İstiklal Mahkemelerinin idamdan gayrı hükümleri kat’i olup infazına bilumum kuvvei müsellaha ve gayrı müsellahi devlet memurdur. İdam hükümleri, Büyük Millet Meclisi’nce bilumum mesaile tercihan tetkik ve tastik olunduktan sonra infaz olunur. Şu kadar ki müstacel ve müstesna hal ve zamanda idam hükümlerinin dahi Meclisçe tetkik edilmeksizin infazına Meclis kararı ile mezuniyet verilir.
(İstiklal Mahkemelerinin idam dışındaki hükümleri kesin olup uygulanmasından silahlı ve silahsız bütün devlet güçleri sorumludur. İdam hükümleri, Büyük Millet Meclisi’nce, diğer bütün meselelerden önce incelenip onaylandıktan sonra infaz edilir. Acil ve önemli durumlarda dahi Meclisin onayı alınmaksızın idam yapılmasına yine Meclis kararı ile izin ve yetki verilir.)
Madde 6
İstiklal Mahkemeleri kararlarına bu mahkemenin müddeiumumisinin hakkı itirazı vardır. Müddeti itiraz yevmi tefhiminin ferdasından itibaren üç gündür ve itirazı vaki Büyük Millet Meclisince katiyen hallolunur.
(İstiklal Mahkemelerinin kararlarına , bu mahkemelerin savcılarının itiraz hakkı vardır. İtiraz süresi kararın verildiği gününün bitiminden itibaren üç gündür ve yapılan itirazla Büyük Millet Meclisi7nce kesin olarak karara bağlanır.)
Madde 7
İstiklal Mahkemesi heyetleri her altı ayda bir intihap olunur ve bu müddetin hitamından evvel heyet tamamen veya kısmen Meclis kararı ile tebdil edilebileceği esbabı teşkilin zevalile faaliyeti dahi tatil olunur.
(İstiklal Mahkemeleri kurulları her altı ayda bir seçilir ve bu sürenin bitiminden önce mahkemenin kuruluş sebepleri ortadan kalktıysa , Meclis, kurulun bir kısmını veya tamamının görevine son verebilir.)
Madde 8
Müddeiumumiler işbu kanun ahkamına tevfikan muttali olacakları ceraim hakkında takibatı kanuniyede bulunurlar. İstiklal Mahkemelerinin mukarreratının infazı hususunda kuvvei müselleha ve gayrı müsellahaya müddeiumumiler amirdir.
(Savcılar, bu kanun hükümleriyle ilgili suçlar hakkında kanuni tahkikat yaparlar. Savcılar, İstiklal Mahkemelerinin kararlarının uygulanması konusunda devletin silahlı ve silahsız güçlerine emir vermeye yetkilidirler.)
Madde 9
İstiklal Mahkemelerinin evamir ve mukarreratını infaz etmeyenler veya infazında teallül gösterenler müddeiumumilerin talep ve sevki üzerine aynı mahkemeler tarafından tahtı muhakemeye alınırlar.
(İstiklal Mahkemelerinin emir ve kararlarını uygulamayanlar veya uygulamalarda ihmali görülenler, savcıların isteği doğrultusunda aynı mahkemeler tarafından yargılanırlar.)
Madde 10
İstiklal Mahkemeleri, askeri ceza kanununun yedinci faslındaki hukuku emiriyeden maada hukuku şahsiyeye hükmedemezler.
(istiklal Mahkemeleri, askeri ceza kanununun yedinci bölümünde belirtilen konular dışında kişi hak ve özgürlüklerine müdahale edemezler.)
Madde 11
İstiklal Mehakimi ile mehakimi saire arasında tehaddüs edecek ihtilafı mercii Türkiye Büyük Millet Meclisi Adliye Encümenince bilcümle umura takdimen hallolunur.
(İstiklal Mahkemeleri ile diğer mahkemeler arasında meydana gelebilecek anlaşmazlıkların çözüm mercii, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Adalet Komisyonudur.)
Madde 12
Her İstiklal Mahkemesi ketebe ve müstahdemin maaşatı asliyesi şehri yüz lirayı geçmeyecektir.
(Her istiklal mahkemesinin memurları ve hizmetlilerinin maaş toplamları yüz lirayı geçmeyecektir.)
Madde 13
Her İstiklal Mahkemesi ayda bir defa Heyeti Umumiyeye hülasai hüküm ve mesai cetveli göndermeye mecburdur.
(Her İstiklal Mahkemesi, ayda bir defa Büyük Millet Meclisi’ne baktıkları davaların hüküm özetlerini ve çalışma cetvellerini göndereceklerdir.)
Madde 14
Firariler hakkında 11 Eylül 1336 tarihli kanun ile İstiklal Mahkemeleri kanununun 1 inci maddesine müzeyyel 26 Eylül 1336 tarihli kanun mülgadır.
(Firariler hakkında çıkarılan 11 Eylül 1920 tarihli kanun ve İstiklal Mahkemeleri Kanununun birinci maddesine ek 26 Eylül 1920 tarihli kanun kaldırılmıştır.)
Madde 15
İşbu kanun neşrinin ferdasından itibaren meridir.
Madde 16
İşbu kanun Büyük Millet Meclisi tarafından icra olunur.
Fehmiye Ceren Akçabay, 7 Mart 1981’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 2003 yılında mezun oldu. Yüksek Lisans eğitimini 2007 yılında, aynı üniversitenin Kamu Hukuku bölümünde ‘Statüden Sözleşmeye’: Henry S. Maine’in Evrimci Hukuk Anlayışı” başlıklı teziyle tamamladı.
“Henry S. Maine’in Evrimci Hukuk Anlayışı”, “Hukukun Kültürle İmtihanı”, “Çoğunluk vs. Azınlık: Demokratik Hukuk Devletinin Gerçekleşme Koşulu Olarak Sivil İtaatsizlik”, “İHAM’ın İşaret Ettiği Yapısal Sorun: Zorunlu Din Eğitimi”, “İnsan Haklarının Liberal Yorumu”, ” Liberal Hakların, Hukukun ve Devletin Sınırları”, “Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet” ve “Düşmanı Yargılamak” başlıkları altında yayınlanmış makaleleri ve kitapları ile bilimsel toplantılarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.
Akçabay’ın, “Toplumda Değişme ve Hukuk İlişkisi Çerçevesinde Zorunlu Eğitim” başlıklı doktora tezi 2013 yılında On İki Levha Yayınları tarafından kitap olarak basılmıştır.
Kitabın takdimi şu şekildedir: “Son dönemde ülkemizde gündemi önemli ölçüde işgal eden zorunlu eğitim tartışmaları düşünüldüğünde; bu tartışmalardan akıllarda kalan, kesintisiz 8 yıl, kesintili 12 yıl, 4+4+4, 3+5, 1+4+4+4 gibi ancak bir matematik probleminde yan yana gelerek anlam kazanabilecek soyutlamalardan ibarettir. Tartışmaların çokluğuna rağmen ne yazık ki, genel ideolojik kabullerin tekrarı dışında, konunun önemine veya düzenlemenin nedenlerine ve sonuçlarına ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler yapılamamıştır. Konunun toplumsal ve hukuki yönlerinin iç içe geçmiş yapısı, ortaya çıkan düğümü çözmek için hukuk ve toplumu bir arada ele almayı gerektirmektedir. Toplumsal Değişme ve Hukuk İlişkisi Çerçevesinde Zorunlu Eğitim başlıklı bu çalışma ile zorunlu eğitim, hukuk sosyolojisi açısından irdelenerek Türkiye’de konuya ilişkin olarak yapılan hukuki düzenlemelerin toplumsal etkileri ve sonuçları sergilenmeye ve ortaya çıkan sorunlara çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır.”
Akçabay, ABD’li hukukçu ve aktivist Ann Scales’in Hukuki Feminizm isimli eserini 2019 yılında Türkçeye kazandırmıştır. Eser, Dost Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.
Abhazya Cumhuriyeti Anayasası, Abhazya Yüksek Meclisi’nin 26 Kasım 1994 Tarihli oturumunda kabul edilmiş ve 3 Ekim 1999 Tarihinde yapılan Halkoylaması ile kabul edilen değişikliklerle birlikte onaylanmıştır.
26 Kasım, Abhazya Anayasa Günü’dür.
Anayasa; Genel İlkeler, İnsan Hak ve Hürriyetleri, Yasama Yetkisi, Yürütme Yetkisi, Yargı Yetkisi, Yerel Yönetimler ve Anayasanın Değiştirilmesi usulünü içeren yedi ana başlıktan oluşmaktadır.
Abhazya, bağımsızlığını en son elde eden devletlerdendir. Abhazya Anayasası, Dünya Anayasaları arasında en genç anayasalar arasındadır.
Abhazya Bayrağı
Sovyetler Birliğinin dağılması sonucunda Abhazya ile Gürcistan arasında sorunlar çıkmış, 1992 yılında Gürcistan kuvvetleri Abhazya’ya savaş açmış, bu savaş 1993 yılı sonuna kadar devam etmiştir. İki devlet arasındaki siyasi ve askeri krizler 2008 yılına kadar devam etmiş, bu sorunlarda Rusya Federasyonu müdahil olmuştur.
Gürcistan ile 1992-1993 yılarındaki savaşın sonunda Abhazya 30 Eylül 1993’te fiilen bağımsızlığını kazanmıştır. Abhazya Cumhuriyeti, resmi ve hukuki olarak 2008 yılında bağımsızlığına kavuşabilmiştir.
07 Mart 2008 günü Abhazya Meclisi tarafından bir bildirge yayınlanarak tüm dünyadan tanınma talep edilmiştir Bağımsızlık ilk olarak Rusya Federasyonu tarafından ve daha sonra Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tualu Cumhuriyetleri tarafından tanınmıştır.
Abhaz dili yanında Rusça da resmi olarak kabul edilmektedir. Abhaz devleti, Abhazya’da yaşayan etnik gruplara kendi dilini kullanma hakkı vermektedir.
Abhazya’nın Kafkasya Haritasındaki Konumu
Abhazya Cumhuriyeti Anayasası
Başlangıç
Biz Abhazya halkı, kendi kaderini tayin hakkımızı kullanarak, ulusal refahı ve iç barışı artırmak, insan hak ve özgürlüklerine saygıyı, sivil barış ve uyumu temin etmek amacıyla, Abhazya Cumhuriyeti Anayasasını ilan ediyoruz.
BİRİNCİ KISIM
ANAYASAL SİSTEMİN GENEL İLKELERİ
MADDE 1 –Abhazya (Apsnı) Cumhuriyeti Devleti, tarihi olan bir milletin kendi kaderini tayin hakkına dayalı olarak kurulmuş ve hukuka uygun hareket eden bağımsız, demokratik bir devlettir.
“Abhazya Cumhuriyeti” ve “Apsnı” ifadeleri aynı anlamda kullanılmıştır.
MADDE 2 –Demokrasi, Abhazya Cumhuriyetinde devlet otoritesinin temelidir.
Abhazya Cumhuriyetinde bağımsızlığın sahibi ve devlet otoritesinin tek kaynağı halkı, yani Abhazya Cumhuriyeti yurttaşlarıdır. Halk yetkisini doğrudan veya temsilcileri aracılığı ile kullanır.
MADDE 3 –Abhazya Cumhuriyeti, uluslararası hukukun bir üyesi olarak, diğer devletlerle antlaşma temeline dayalı ilişkiler kurar. Antlaşmaların kuruluşu, kabul edilişi, onaylanışı ve feshine ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.
MADDE 4 –Abhazya Cumhuriyeti tarihi olarak Sadz, Bzyp, Guma, Dal-Tsabal, Abzhywa, Samyrzakan olup bugün Gagra, Gudauta, Sohum, Gulrypsh, Oçamçira, Tkwarçal ve Gal olan ve içlerinde Gagra, Gudauta, Yeni Afon, Sohum, Oçamçira, Tkwarçal ve Gal şehirlerinin bulunduğu bölgelerden oluşur.
Abhazya Cumhuriyetinin toprakları bölünemez, dokunulamaz ve devredilemez.
MADDE 5 –Abhazya Cumhuriyeti’nde topraklar ve diğer ulusal kaynaklar halkın malıdır ve yaşama hakkı temelinde ve Abhazya Cumhuriyeti yurttaşlarının gelişmesi için kullanılır ve korunur.
Doğal kaynakların mülkiyet, kullanım ve tasarruf konuları Abhazya Cumhuriyetinin kanunları ile belirlenir.
MADDE 6 –Abhazya Cumhuriyetinin resmi dili Abhazca’dır. Rus dili de Abhazca’nın yanında hükümetin halkın ve diğer kuruluşların dili olarak tanınır. Devlet, Abhazya’da yaşayan bütün etnik grupların dillerini özgürce kullanmalarını garanti eder.
MADDE 7 –Devlet, otoritesini, güçler ayrılığı ilkesine dayalı olarak, yasama, yürütme ve yargı güçleri aracılığı ile kullanır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri bağımsızdır.
MADDE 8 –Abhazya Cumhuriyetinde, yerel yönetimler kendi yetki alanlarında bağımsız olarak tanınır ve garanti edilir. Bu yerel yönetimler, devlet yönetiminin bir parçası değildir.
MADDE 9 –Bu Anayasa hükümleri, diğer yasalar karşısında üstündür. Kanunlar ve Abhazya Cumhuriyeti’nde kabul edilen diğer yasal metinler Anayasaya uygun olmalıdır.
MADDE 10 –Abhazya Cumhuriyetinin kendi simgeleri vardır: Devletin Bayrağı, ulusal amblem ve ulusal marş. Bu simgelerin tanımı anayasal hukukça belirlenir.
Abhazya Cumhuriyetinin başkenti Sohum (Akua)dır.
İKİNCİ KISIM
YURTTAŞLARIN İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİ
MADDE 11 –Abhazya Cumhuriyeti, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel, sivil ve siyasal haklar antlaşmaları ile evrensel olarak kabul edilmiş diğer uluslararası belgeleri tanır ve garanti eder.
MADDE 12 –Temel haklar ve özgürlükler insanların doğumla kazandığı haklardır. Herkes özgür doğar. Herkes kanun ve mahkemeler önünde ırk, milliyet, cinsiyet, dil, köken, zenginlik, ikametgah, din, inanç, ideoloji veya başka herhangi bir husus göz önüne alınmaksızın eşittir.
MADDE 13 –Dokunulamaz insan hak ve özgürlükleri, yaşama hakkı, özgürlüğü ve bağımsızlığı ile özel mülk edinme hakkıdır.
MADDE 14 –Herkes, özel hayat, kişisel ve aile hayatının masuniyetine ve kişi onurunu korunması özgürlüğüne; din, inanç, vicdan ve konuşma özgürlüğüne sahiptir.
MADDE 15 – Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.
MADDE 16 –Herkes, yer değiştirme ve ikametgahını değiştirme hakkına, her türlü haberleşme iletişim hürriyetine ve masuniyetine sahiptir.
MADDE 17 –Herkes, dernek kurma ve barışçı toplantı, kampanya, yürüyüş ve gösteri yapma özgürlüğüne sahiptir.
MADDE 18 –Amaçları ve eylemleri, anayasal düzenin zorla değiştirilmesine, güvenliğin zedelenmesine, silahlı gruplar oluşturmaya, sosyal, ırksal etnik ve dinsel uyumsuzluk yaratılmasına dayanan hükümet dışı dernek, parti ve hareketlerin kurulması yasaktır.
MADDE 19 –Herkes, ev sahibi olmaya, ekonomik özgürlüğe, çalışma özgürlüğüne, eğitim ve tatil hakkına, tıbbi bakım ve yardım alma hakkına sahiptir.
MADDE 20 –Kişini evi dokunulmazdır. Hiç kimse, yasa ile tanımlanan haller ve bir mahkeme kararına dayanan haller dışında, rızası dışında birinin evine girmek hakkına sahip değildir.
MADDE 21 –Herkesin kişi hak ve özgürlükleri devletin ve yasaların koruması altındadır.
MADDE 22 –Abhazya Cumhuriyetinde, masumiyet karinesi geçerlidir. Suçluluğu kanun kuvvetinde bir mahkeme kararı ile sabit oluncaya kadar bütün sanıklar masum kabul edilir. Sanık masumiyetini kanıtlamaya zorlanamaz.
MADDE 23 –Tutuklanan veya yakalanan herkes, yakalama veya tutuklama anından itibaren bir avukat yardımından yararlanma ve bir avukat olmaksızın ifade vermemek hakkına sahiptir.
MADDE 24 –Hiç kimse, daha önce yargılandığı ve suçlu bulunduğu bir eylem için ikinci kez yargılanamaz.
MADDE 25 –Yeni bir suç kabul eden veya mevcut cezayı ağırlaştıran kanunlar geriye yürümez.
MADDE 26 –Herkes, devlet organları veya memurlarının haksız eylemlerinden dolayı uğradığı zararın tazminini isteme hakkına sahiptir.
MADDE 27 –Abhazya Cumhuriyetinin hiçbir yurttaşı, yurttaşlık hakkından mahrum edilemez, başka bir ülkeye sürülemez veya iade edilemez.
abhazya Cumhuriyeti, yurttaşlarının sınırlarının ötesinde de korunmasını garanti eder.
MADDE 28 –18 yaşını dolduran her Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı, bu Anayasada ve diğer Abhazya kanunlarında belirtilen bütün haklardan yararlanmaya ve bütün yükümlülükleri yerine getirmeye ehildir.
MADDE 29 –Bütün yurttaşlar ve Abhazya’da oturan herkes yasalarla belirlenen vergileri ödemekle yükümlüdür.
MADDE 30 –Abhazya Cumhuriyeti topraklarında bulunan herkes bu anayasaya ve kanunlarına uymak zorundadır.
MADDE 31 –Herkes diğerlerinin hak ve özgürlüklerine saygı göstermek zorundadır.
MADDE 32 –Herkes çevreyi korumak ve saygı göstermek zorundadır.
MADDE 33 –Anavatanın korunması, bütün Abhazya Cumhuriyeti vatandaşlarının görevi ve sorumluluğudur.
MADDE 34 –Bazı hakların bu Anayasada sayılmış olması, evrensel olarak tanınmış uluslararası belgelerde yer alan diğer hakların reddedildiği veya zayıflatıldığı anlamına gelmez.
MADDE 35 –Abhazya Cumhuriyetinde, insan hak ve özgürlüklerinin kaldıran veya zayıflatan bir kanun kabul edilemez ve ilan edilemez. Bu haklar sadece, anayasal düzenin korunması için zorunlu olduğu hallerde, güvenlik ve kamu düzenini korunması, sağlık ve ahlakın korunması için ve doğal afetler ile olağanüstü hallerde ve savaş zamanında anayasa hukuku ile sınırlanabilir.
ÜÇÜNCÜ KISIM
YASAMA YETKİSİ
MADDE 36 –Bu Anayasada belirtilen bütün yasama yetkisi, Halk Meclisi olan Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından kullanılır.
MADDE 37 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu, milletvekili olarak anılan 35 seçilmiş üyeden oluşur.
Parlamento seçimleri genel, eşit, doğrudan ve gizli oyla yapılır.
Milletvekillerinin görev süresi beş yıldır. Milletvekillerinin seçim usulleri anayasa hukuku ile belirlenir.
MADDE 38 –25 yaşına ulaşan ve oy verme hakkına sahip olan her Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı milletvekili olarak seçilme hakkına sahiptir.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanlığı veya Bakanlar Kurulu üyeliği veya devlet organlarında veya yargı kurumlarında görevli olmak ve öğretmenlik, bilimsel araştırma ve sanatsal amaçlar dışında ücretli bir işte çalışıyor olmak, Abhazya Cumhuriyeti Parlamento üyeliği ile bağdaşmaz.
Çalışmaları için milletvekillerine Abhazya Cumhuriyeti tarafından bir ücret ödenir.
MADDE 39 –Milletvekilleri, görev süreleri boyunca kişisel dokunulmazlıktan yararlanırlar. Suç yerinde yakalanmadıkları sürece yakalanamaz veya tutuklanamazlar ve diğerlerinin güvenliğini garanti etmek amacı ile kanunla belirlenen haller dışında ifadeleri alınamaz. Milletvekilinin dokunulmazlığın kaldırılması, Parlamentonun yetkisindedir.
MADDE 40 –Milletvekillerine emir ve talimat verilemez.
MADDE 41 – Yeni seçilmiş olan Parlamento, Abhazya Cumhuriyeti Başkanı tarafından, seçimden itibaren bir ay içinde toplantıya çağrılır.
MADDE 42 –Parlamento, kendi üyeleri içinden bir sözcü, sözcü vekili ile diğer görevlileri seçer ve parlamento komisyonları ve komitelerini oluşturur.
Sözcü, Parlamento oturumlarına başkanlık eder, milletvekillerine görevleri sırasında yardımcı olur, gerekli bilgileri temin eder ve Parlamento kararlarını imzalar.
Sözcü seçilmeden önce, yeni seçilen Parlamentonun başkanlığı en yaşlı üye tarafından yürütülür.
MADDE 43 –Yeni seçilen Parlamento göreve başladığı anda eski Parlamentonun görevi sona erer. Parlamento yılda en az iki kez toplanır. (İlkbahar ve sonbahar oturumları).
Parlamentonun çalışma kuralları yönetmelikle düzenlenir.
MADDE 44 –Parlamentonun alacağı her karar bir karar yeterlilik sayısı gerektirir. Anayasada başka türlü belirtilmediği hallerde, kanunların oylanması için basit çoğunluk gereklidir. Anayasal Kanunların kabulünde ve özel çoğunluğun gerektiği hallerde milletvekillerinin üçte ikisinin oyu gereklidir.
MADDE 45 –Parlamentodan geçen kanunlar Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunulur. Kanunun Başkan tarafından imzalanması halinde, Parlamentodan geçtiği tarihten sonra on beş gün içinde yayınlanır. Kanunlar, kanunda başka bir tarih belirtilmediği sürece, yayınlandıkları andan itibaren yürürlüğe girer.
Kanunun Başkan tarafından onaylanmaması halinde, Başkanın itirazları ile birlikte Parlamentoya geri gönderilir. Kanunun Parlamentoda ikinci kez incelenmesinden ve nitelikli çoğunluk tarafından onaylanması halinde Başkan, kanunu onaylamak ve ilan etmek zorundadır.
Kanun Başkan tarafından sunuluşundan itibaren 10 gün içinde geri gönderilmediği takdirde Başkan tarafından imzalanmış gibi kanunlaşır. Tasarı, Parlamentonun toplanmamış olması nedeni ile geri gönderilememiş ise, kanunlaşmış sayılmaz.
MADDE 46 –Abhazya Cumhuriyeti içinde, Parlamentoya Kanun tasarısı sunma hakkı, milletvekillerine, Başkana ve Yüksek Mahkemeye ve Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısına aittir.
MADDE 47 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu,
1. Abhazya Cumhuriyeti Anayasasını ve kanunlarını onaylar,
2. İdari ve bölgesel birimlerin değişikliklerine karar verir,
3. Başkanın ülkenin durumu, iç ve dış politikanın genel görünümü ve devlet politikası ile uygulama usulleri hakkında Başkanın konuşmasına ev sahipliği eder,
4. Devlet bütçesini görüşür, onaylar ve bunun yürütülmesini denetler,
5. Ceza Kanununu, Ceza Usul Kanunu, Toplu İş Kanunu, Medeni Kanun, Medeni Usul Kanunu, Tahkim ve diğer kanunlar ile yargı sistemi ve kovuşturmaya ilişkin kanunları onaylar ve kabul eder,
6. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarının yorumlar,
7. Abhazya Cumhuriyetinin devlet madalyaları, onur unvanları ve ordu rütbelerini belirler,
8. Abhazya Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Devletlerarası antlaşmaları ve sözleşmeleri onaylar veya reddeder,
9. Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosunun Başkanını ve vekilini seçer,
10. Başkanın aday göstermesi üzerine, Genel Savcıyı, Merkez Başkanı ve diğer görevlileri kanun gereğince atar ve görevden alır,
11. Bir bakan hakkında verilen güvensizlik oyu üzerine nihai karar verir,
12. Abhazya Cumhuriyeti Başkanının, görevden alınması amacıyla yargılanmasına karar verir,
13. Af ilan eder.
14. Savaş ilan edilmesine ve barış imzalanmasına karar verir,
15. Abhazya Cumhuriyeti milletvekillerinin dokunulmazlıkları hakkında karar verir.
16. Olağanüstü hal ve savaş ilan edilmesi hakkındaki kararın yasallığını denetler.
17. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası tarafından verilen diğer görevleri yerine getirir.
KISIM 4
YÜRÜTME
MADDE 48 –Abhazya Cumhuriyeti yürütme yetkisi Başkana aittir.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı Hükümetin Başkanıdır.
MADDE 49 –Başkanlık seçimi, genel, doğrudan, eşit ve gizli oy esasına göre yapılır. Görev süresi beş yıldır.
Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı olan Abhaz kökenliler ve 35 yaşını dolduran ve 65 yaşını geçmemiş olup oy kullanma hakkına sahip olan herkes Başkanlık seçimine katılabilir.
Başkan art arda üçüncü kez seçilemez.
MADDE 50 –Başkan, yemin ettiği andan itibaren göreve başlar ve döneminin sona ermesi üzerine yeni Başkanın yemin etmesi ile görevi sona erer.
Abhazya Cumhuriyetinin Başkanlık seçiminin usulü ve kuralları Anayasa hukuku ile düzenlenir.
MADDE 51 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı göreve başlaması ile birlikte, parlamentoda, yüksek mahkeme üyeleri huzurunda yemin eder ve bu Parlamento tarafından onaylanır.
MADDE 52 –Başkanın, görev süresi boyunca, siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerindeki üyelikleri askıya alınır.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, milletvekili olamaz ve diğer devlet organlarında, sivil toplum örgütleri veya ticari işletmelerde görev alamaz.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, Abhazya Cumhuriyetinin belirlediği ücreti belirlenen zamanlarda ödenir.
MADDE 53 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı;
1. İnsan hak ve özgürlüklerinin ve Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarının ve uluslararası yükümlülüklerinin gözetilmesini garanti eder.
2. İç ve dış politikanın temel niteliklerini belirler,
3. Uluslararası ilişkilerde devleti resmi olarak temsil eder,
4. Uluslararası belgeler ve devletlerarası anlaşmaları imzalar,
5. Abhazya Cumhuriyeti’nin güvenliği ve toprak bütünlüğünü korumak için gereken önlemleri alır, kanun tarafından belirlenen güvenlik kurulunu kurar ve başkanlık eder,
6. Abhazya Cumhuriyetinin askeri doktrinini onaylar,
7. Abhazya Cumhuriyetinin silahlı kuvvetlerine komuta eder ve yönetir,
8. Abhazya Cumhuriyetinin yabancı devletlerdeki ve uluslararası kurumlardaki diplomatik temsilcilerini atar ve geri çağırır,
9. Hükümet, ekonomi, sosyal, kültürel ve ulusal refah alanlarındaki programları onaylar,
10. Mali politika ve kredi politikasının ve bilim, eğitim, kültür, sağlık, çevre korunması ve sosyal refah alanlarındaki politikaların Abhazya Cumhuriyeti topraklarında uygulanmasını garanti eder,
11. Vatandaşlık verilmesi, mülkiyet, bütçe ve mali sistem, vergilendirme, çevre korunması ve devlet memurluğu hakkındaki yasal düzenlemeler arasındaki tutarlılığı garanti eder,
12. Parlamento oturumlarına katılabilir ve istediği takdirde söz alabilir,
13. Daha sonra Parlamento tarafından onaylanmak üzere, yurttaşlarının güvenliğini sağlamak üzere kanuna uygun olarak olağanüstü hal ve savaş hali ilan eder,
14. Yetkileri gereğince, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosuna Merkez Bankası başkanı, genel savcı ve diğer görevler için aday gösterir ve bunların görevden alınması için Parlamentoya teklifte bulunur,
15. Parlamento seçim tarihini belirler,
16. Abhazya Cumhuriyetinin şehir ve bölgelerinde yürütme yetkisi başkanını atar ve görevden alır,
17. Yürütme birimlerinin çalışma usullerini ve yapısal örgütlenmelerini değerlendirir,
18. Bakanların ve birimlerin, şehir ve bölgelerde yerel birimlerin, yerel idari birimlerin, yerel hükümet organlarının Abhazya Cumhuriyeti Anayasasına ve yasalarına aykırı emir, talimat ve yönetmelikleri iptal eder,
19. Parlamentonun veya yüksek mahkemenin isteği üzerine veya re’sen kanun tarafından belirlenen kural ve usullere uygun olarak referanduma gidilmesine karar verir,
20. Ülkedeki durum, devlet iç ve dış politikasının genel nitelikleri hakkında Parlamentoya yıllık raporlar sunar, devlet bütçe tasarısını sunar ve devlet bütçesinin yürütülmesini rapor eder.
22. Abhazya Cumhuriyeti vatandaşlığı konusundaki sorunları yasaya uygun olarak çözümler,
23. Af ilan eder,
24. Abhazya Cumhuriyetinin devlet madalyaları, onur ünvanları ve ordu ve özel rütbelerini verir,
25. Standartları, ölçü ve ağırlık birimlerini belirler,
26. Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ve yasaların kendisine verdiği diğer görevleri yerine getirir,
MADDE 54 –Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı, Başkan ile aynı anda seçilir. Başkan yardımcılığı adaylığı, Başkan adayı tarafından önerilir.
Abhazya Cumhuriyeti yurttaşı olan ve 35 yaşını dolduran ve 65 yaşını geçmemiş olup oy kullanma hakkına sahip olan herkes Başkan yardımcılığına aday gösterilebilir.
Başkan yardımcısının görev süresi boyunca siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerindeki üyelikleri askıya alınır.
Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı milletvekili olamaz ve diğer devlet organlarında, sivil toplum örgütleri veya ticari işletmelerde görev alamaz.
Abhazya Cumhuriyeti Başkanı Yardımcısının Abhazya Cumhuriyetinin belirlediği ücreti belirlenen zamanlarda ödenir.
MADDE 55 –Abhazya Cumhuriyeti Başkan yardımcısı, Başkanın direktiflerine göre verdiği görevleri yerine getirir, Başkanın yokluğunda veya görevini yerine getirememesi hallerinde Başkana vekalet eder.
MADDE 56 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, yürütme erkini ülke genelinde genel anlamda yönetmek üzere, Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar kuruluna başkanlık eder.
Bakanlar kurulunu Abhazya Cumhuriyeti Başkanı belirler ve ona karşı sorumlu olurlar.
Bakanlar Kurulu, Başbakan, Başbakan vekili, bakanlar ve kanunda belirlenen diğer görevlilerden oluşur.
MADDE 57 –Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun, bireysel olarak veya toplu olarak istifa etme hakkı vardır.
İstifa, kabul veya reddetme hakkına sahip olan Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunulur.
MADDE 58 –Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu, bir bakana olan güvensizliğini, bu konudaki kararı kesin olan Abhazya Cumhuriyeti Başkanına sunabilir.
Abhazya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun kuruluşu ve çalışma usulleri Anayasa hukuku ile belirlenir.
MADDE 59 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanına verilen yetkiler, anayasal sistemin değiştirilmesi veya yasal olarak seçimle gelen diğer kurumların işlevlerini iptal etmek veya askıya almak amacıyla kullanılamaz.
MADDE 60 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, yasaların verdiği yetkiler çerçevesinde, bütün Abhazya topraklarında geçerli olmak üzere emir ve kararnameler yayınlayabilir.
MADDE 61 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanının, Anayasaya ve yasalara uygun olmayan kararları, Abhazya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilebilir.
MADDE 62 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, olağanüstü hallerde, doğal afet veya savaş halinde, Abhazya Cumhuriyetini aynı anda haberdar etmek koşulu ile kanun kuvvetinde emredici kararnameler yayınlayabilir.
MADDE 63 –Başkanın yasal dokunulmazlığı vardır. Onur ve haysiyeti yasalar tarafından korunur.
MADDE 64 –Başkan, yemini ihlal etmesi veya Anayasayı veya Abhazya Cumhuriyeti yasalarını ihlal etmesi halinde görevden alınabilir. Böyle bir karar, Yüksek Mahkemenin kararı üzerine, Parlamentonun üçte ikilik oyu ile gizli oylama sonucunda alınabilir.
MADDE 65 –Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, herhangi bir zamanda istifa edebilir. İstifası, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından onaylanmalıdır. Bu karar üçte ikilik bir çoğunlukla alınır.
MADDE 66 –Başkanın görevden alınması, ölmesi, istifa etmesi veya görevini yerine getiremeyecek durumda olması halinde, sorumlulukları Başkan Yardımcısı tarafından yerine getirilir. Başkanın ve Başkan Yardımcısını aynı anda görevden alınması, ölmesi, istifa etmesi veya görevini yerine getiremeyecek durumda olması halinde, sorumlulukları Abhazya Cumhuriyeti Başbakanı tarafından yerine getirilir. Bunlardan hiçbirinin Başkanlık görevini üstelenmeyecek durumda olması halinde bu görevler Parlamento Başkanı tarafından devralınır.
MADDE 67 –Görevi devralan Başkanın yetkileri, Başkanın görevini yerine getirememe sebepleri ortadan kalkıncaya veya yeni bir Başkan seçilinceye kadar devam eder.
Yeni Başkanın seçimi üç ay içinde gerçekleştirilir.
Görevi devralan Başkanın, referanduma başvurma veya Abhazya Cumhuriyeti Anayasası hükümlerinde veya maddelerinde değişiklik önerme hakkı yoktur.
BEŞİNCİ KISIM
YARGI YETKİSİ
MADDE 68 –Abhazya Cumhuriyetinde yargı yetkisi sadece mahkemeler aracılığı ile kullanılır. Ekonomik uyuşmazlıklar Tahkim Mahkemeleri tarafından çözülür. Abhazya Cumhuriyetinde yargı sistemi Anayasa tarafından belirlenir.
MADDE 69 –Abhazya Cumhuriyeti yurttaşları, 27 yaşında olmak, yüksek öğrenim görmüş olmak ve yasal alanda beş yıllık deneyim sahibi olmak koşulu ile hakim olarak atanabilirler.
Abhazya Cumhuriyeti Yüksek Mahkeme Başkanı ve üyeleri ile alt mahkemeler ve Tahkim Mahkemesinin hakimleri, Başkanın aday göstermesi ile Parlamento tarafından seçilir.
MADDE 70 –Devlet organlarında veya herhangi bir işte ücretli olarak çalışmak, öğretmenlik, bilimsel araştırma ve sanatsal amaçlar dışında ücretli bir işte çalışıyor olmak dışında, Hakimlik görevi ile bağdaşmaz.
Çalışmaları için hakimlere belirlenen zamanda Abhazya Cumhuriyeti tarafından bir ücret ödenir.
MADDE 71 –Hakimler beş yıllık bir süre için seçilir. Hakimler, dokunulmaz ve bağımsızdır ve sadece Abhazya Cumhuriyeti Anayasası ile yasalarına bağlıdır.
Kanunla belirtilen usul dışında hakimler aleyhine ceza soruşturması yürütülemez. Hakimlerin görev süresi, sadece bu usul çerçevesinde yasalarla belirtilen sebeplere dayanılarak kısıtlanabilir veya askıya alınabilir.
MADDE 72 –Mahkemelerdeki bütün oturumlar, yasada belirlenen haller dışında kamuya açık olur. Yargılama usulü, her iki tarafın da eşit haklara sahip olduğu itham sistemine dayanır.
MADDE 73 –Abhazya Cumhuriyeti Yüksek mahkemesi, en yüksek yargı kurumudur.
Abhazya Cumhuriyeti Yüksek mahkemesini görevleri;
1. Başkan, Parlamento ve diğer devlet organları ile yerel yönetimlerin aldığı bütün kararların anayasaya uygunluğunu denetlemek,
2. Devlet ile yerel yönetimler arasındaki uyuşmazlıkları karara bağlamak,
3. Seçimler ve seçim usulü hakkındaki uyuşmazlıkları karara bağlamak,
4. Anayasa hakkındaki herhangi bir anlaşmazlığı çözmek veya bu konudaki görüşünü açıklamak
5. Cezai, hukuk ve idari davalarda yasal prosedürü yerine getirmek
6. Abhazya Cumhuriyeti mahkemelerinde verilen bütün kararların yasallığını denetlemek
7. Bütün mahkemelere yasal prosedür ile ilgili konularda açıklama sağlamaktır.
MADDE 74 –Abhazya Cumhuriyeti Mahkemeleri kararlarını Abhazya Cumhuriyeti adına verir.
MADDE 75 –Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı ve buna bağlı savcılar, cezai soruşturmaların yasallığını denetler, mahkeme prosedüründe savcıya yardımcı olur,
Cumhuriyetin ve onun yurttaşlarının çıkarlarını korumak için dava açar, devlet kurumlarının ve yerel hükümetler ile memurların yasadışı karar ve eylemlerine karşı dava açar.
Abhazya Cumhuriyetinde soruşturma kurumları bir tek sisteme bağlıdır ve görevlerini bağımsız olarak hiçbir hükümet organına bağlı olmaksızın yerine getirir.
MADDE 76 –Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı Başkanın önerisi ile Parlamento tarafından atanır ve görevden alınır
Diğer savcılar Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı tarafından atanır.
MADDE 77 –Savcılık ofislerinin yetkileri, kuruluşu ve işlevleri kanunla belirlenir.
KISIM 6
YEREL YÖNETİM
MADDE 78 –Yerel yönetimler bölgelerde şehirlerde ve diğer yerleşim birimlerinde kurulur.
MADDE 79 –Yerel yönetim yurttaşlar tarafından yerel yönetimin seçimle gelen kurumlarına isteklerini direkt olarak ifade edilmesi yoluyla yerine getirilir.
Abhazya Cumhuriyetinin şehir ve bölgelerindeki yürütme birimleri Abhazya Cumhuriyeti Başkanı tarafından yerel yönetim kurumları üyeleri arasından seçilir.
Yerel kurumların kuruluşu, yapısı ve yetkileri kanunla belirlenir.
MADDE 80 –Yerel yönetimler yerel bütçeyi, yerel vergi ve harçları uygular; belediye malvarlığının sahipliğini, kullanım ve idaresini belirler; kamu düzeninin korunmasını sağlar; kendi içyapılarını belirler, ekonomik sosyal ve diğer konularda görevleri alanına giren ve diğer devlet organlarına devredilmemiş görevleri yerine getirir.
MADDE 81 –Devlet kurumları, yerel yönetimlerin Anayasa ve yasalarla belirlenmiş haklarını kısıtlayamaz. Yerel yönetimlerin yasal eylemlerine müdahale kabul edilemez.
MADDE 82 –Yerel yönetimler görevlerini özgür ve engellenmeksizin yerine getirilmesini sağlamak için yasal yollara başvurma hakkına sahiptir.
KISIM 7
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE GÖZDEN GEÇİRME USULÜ
MADDE 83 –Abhazya Cumhuriyeti anayasasında değişiklik yapılması önerisi, Abhazya Cumhuriyeti Başkanı, Parlamento, Yüksek Mahkeme ve Abhazya Cumhuriyeti Genel Savcısı tarafından yapılabilir.
MADDE 84 –Abhazya Cumhuriyeti Anayasası değişiklikleri milletvekili toplam sayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilebilir.
La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu), Meksika hükumetinin zaman içinde yozlaşmasını anlatan bir yapımdır.
La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu), çekildiği ve yayınlanması planlanan tarihte yine Meksika hükumeti tarafından ülkede yasaklanmış olduğundan çekildiği zaman sinemalarda gösterime girememiştir. 1999 yılında yayınlanma izni alan La ley de Herodes, Herod’s Law, Meksika sinemasının başarılı yapımları arasında yer almaktadır.
Yozlaşmış eski belediye başkanı köylülerce öldürüldükten sonra, fakir hademe Juan Vargas Orta Meksikadaki bu çöl kasabasının yeni belediye başkanı olmuştur. Yeni başkan kasabada, iktidardaki partinin modernlik, barış ve gelişim gibi ilkelerini uygulamaya çalışsa da yozlaşmaya karşı yozlaşmak dışında başka bir şey yapamayacağını kısa sürede fark etmiştir.
Söylemlerin benzerliği ile birlikte silah, para ve güçleri sembolize eden figürler dikkat çekicidir.
Film, yozlaşmış bir toplumun ürettiği kısır döngü içinde sadece figüran olabilecek idealist kişilikleri de analiz ediyor. İnsan öğüten yolsuz düzen değişmediği takdirde bireyin içinde düştüğü çaresizlik resmediliyor.
La Ley De Herodes-Herod’s Law (Herod’un Kanunu) – Künye
Yapım Yılı: 1999 Meksika
Yönetmen: Luis Estrada
Senaryo : Luis Estrada
Oyuncular: Damián Alcázar, Pedro Armendáriz Jr., Delia Casanova
Filmin kahramanı Juan Vargas, ilerleme ve huzur sözü vermiştir ancak, yavaş yavaş kendi de yozlaşmaya başlayacak, belindeki silahın gücü ve yardımıyla adım adım kasabada kanun haline gelecek, şimdiye kadarki gelmiş geçmiş en kötü belediye başkanı olacaktır.
Luis Estrada’nın yönettiği filmin gösterimi hükümet tarafından bir kaç yıl yasaklanmış ve bunun ardından film 1999 yılında gösterime girebilmiştir. Yönetimlerin yozlaşmasını konu alan film toplam 20 ödül kazanmıştır. Film, Meksika’daki yönetimin yozlaşması üzerine komik bir taşlamadır.
Herod’s Law
Herods Law
Herod’un Yasası yirminci yüzyılda büyük umutlarla iktidara gelen ve daha sonra eleştirdiklerinin daha kötüsünü yapan yönetim biçimlerini evrensel boyutta irdelemektedir.
Devlet idaresi, siyasi kültür, ekonomik kalkınma, kötü hukuk kültürü ve sosyal sorunların eleştirildiği filmde, toplumun uyması için konulan kanunların, filmdeki rolüyle Juan Vargas tarzındaki toplumsal figürlerin ve siyasal temsilcilerin ellerine geçirdikleri bir güç oyunu ve tiyatrosu olabileceğini ortaya koyuyor ve siyasal bir eleştiri yapıyor.
Filmin hikayesi her ne kadar Meksika’da terk edilmiş bir kasabada geçse de dünyanın hemen her ülkesinde karşılığı olan ve kanun adı altında hukuksuzluk içeren türdeki siyasal yapıları evrensel hukuka davet ediyor.
Hilafetin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun
Madde 1-Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.
Madde 2-Görevden alınan halife ve Osmanlı saltanatına mensup tüm erkek ve kadınlar, damatlar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde oturmak hakkından ebediyen mahrumdurlar. Bu soya bağlı kadınlardan doğmuş kimselerde Osmanlı addedilirler.
Madde 3-İkinci maddede zikredilen kimseler, bu kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç on gün içerisinde Türkiye Cumhuriyeti ülkesini terk etmeye mecburdurlar.
Madde 4-İkinci maddede zikredilen kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku kaldırılmıştır.
Madde 5-Bundan böyle ikinci maddede anılan kimseler, Türkiye Cumhuriyeti’nde taşınmaz mal edinemezler. Türkiye’deki ilişkilerinin kesilmesi için bir yıl süre ile vekil tayin ederek, devlet mahkemelerine başvurabilirler. Bu müddetin sona ermesinden sonra hiçbir mahkemeye başvurma hakları yoktur.
Madde 6-İkinci maddede anılan kimselere, yol giderlerine karşılık olmak üzere bir defaya mahsus ve servetleri ile orantılı, uygun miktarda para ödenecektir.
Madde 7-İkinci maddede zikredilen kişiler, Türkiye Cumhuriyeti içindeki bütün taşınmaz mal varlıklarını bir yıl içerisinde hükümetin bilgisi ve tasdiki ile elden çıkarmaya mecburdurlar. Zikredilen taşınmaz malları satamamaları durumunda bunlar, hükümetçe satın alınarak bedelleri kendilerine verilecektir.
Madde 8-Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi içinde tapuda kayıtlı taşınmaz malları millete intikal etmştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 9-Kapatılan padişahlık sarayları ve köşkleri ile bunların ek binalarında bulunan eşyalar, takımlar, tablolar, sanat eserleri ve diğer taşınabilir mallar millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 10-Padişah malları adı altında olup, evvelce millete devredilen mallar ile beraber, kaldırılan padişahlığa ait bütün taşınmaz mallar ve eski hazine mevcutları ile birlikte saray ve köşkler ek yapıları ve arazileri millete intikal etmiştir. (Millileştirilmiştir.)
Madde 11-Millete intikal eden taşınabilir ve taşınmaz tüm malvarlıklarının saptanması ve muhafazası için bir yönetmelik hazırlanacaktır.
Madde 12-Bu kanun yayımlanmasından itibaren geçerlidir.
Madde 13-Bu kanun, Bakanlar kurulu tarafından uygulanır.
Daha sonra kanunda 15. 05. 1974 tarihli ve 1803 Nolu yasa ile değişikliğe gidilmiş ve zikredilen kanunun 2-3-4 ve 5.nci maddeleri kaldırılmıştır.
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği, her tür hayvanın korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için kurulmuştur. Bu amaca ulaşmak için bakanlıklar, yerel yönetimler ve kamu kuruluşlarıyla yakın ilişkiler içinde çalışmaktadır. Yabancı ülkelerin önde gelen hayvan koruma dernekleriyle iletişim halinde ortak projelere katılmaktadır. Yaşamını dışarıda sürdüremeyecek olan hayvanlara tümüyle kendi olanakları ile kurdukları Bursa-Karacabey barınağında yuva kurmuştur.
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği hayvanları para kazanma amacıyla kullanan ve hayvanların özgürlüğünü kısıtlayan her türlü girişime karşıdır. Petshoplarda canlı hayvan satışına, sirklere, hayvanat bahçelerine, kürkü için hayvan üretimine, kürk ve kürklü ürünler kullanımına, insancıl koşullara uymayarak yapılan canlı hayvan nakline, avcılığa, her türlü hayvan dövüşüne ve deve güreşlerine karşı faaliyetler yürütmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1900’lü yılların başından itibaren bir grup Türk ve yabancı hayvan sever çaresiz durumda olan sahipsiz hayvanlara yardım etmeye çalışmaktayken THKD’nin kurucuları olan bu grup, Bayan Alice Manning öncülüğünde bir araya gelmiş ve kendilerine “Şefkat Kolları” adını vermişti. Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli cephelerdeki savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonunda Türk topraklarının işgali üzerine girişilen Kurtuluş Savaşının ardından 1923’te Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla Türkiye’de sosyal yardımlaşma kurumları oluşmaya başlamış, hayvan sever grubu olan Şefkat Kolları gönüllülerinin çabaları sonucunda Türkiye Hayvanları Koruma Derneği (THKD), Türkiye Cumhuriyetinin ilanından 4 ay sonra 6 Mart 1924’de İstanbul’da kurulmuştur.
Şişli ve Kadıköy’de kısırlaştırma kampanyaları düzenlemiştir.
THKD’nin ilgili Bakanlıklara başvuruları ve yoğun baskıları sonucunda; 1936’da park ve bahçelerdeki kuşların her ne şekilde olursa olsun öldürülmelerinin yasaklanması, bunu yapanlar çocuklar olduğunda velilerinin cezalandırılması, 1936’da Hayvanları Koruma Yasa Tasarısının Meclise sunulmasından sonra 1980’de çiftlik hayvanlarını da kapsayan daha genişletilmiş ve güncelleştirilmiş bir tasarının hazırlanması; 1948, 1950 ve 1966 yıllarında köpek ve horoz dövüşlerinin, deve güreşleri ile boğa güreşlerinin ve sokaklarda ayı oynatılmasının yasaklanması dernek çalışmaları sonucunda gerçekleşmiştir.
Türk Ceza Kanunu’nun hayvanların korunmasına yönelik 521. ve 577. Maddeleri ile Belediye Zabıta Talimatnamesi’nin ilgili hükümleri THKD’nin çabaları sonucunda Türk Hukuku’na girmiştir.
Canlı hayvan naklinde besi hayvanlarının rahat şartlar altında yolculuk yapmalarının sağlanması, beslenme ve sulanmalarının aksatılmaması, gerektiğinde tedavi edilmeleri için THKD 1952’den başlayarak Karadeniz limanlarındaki şileplere veteriner hekim ve müfettişler göndermiştir
THKD 1950 -1960 yılları arasında İstanbul Adalardaki faytoncuların atlarına iyi bakmalarını teşvik amacıyla faytoncular arasında her yıl yarışmalar düzenlemiş ve ödüller dağıtmıştır.
Büyük Ada Faytonları
THKD Büyük Ada’da fayton atları ve serbest bırakılmış atlar için, WSPA ile işbirliği içinde otomatik su içme tesisatı yaptırmış ayrıca faytoncuların kovalarla su alabilmeleri için bir kuyusunu faaliyete geçirmiştir.
Eşeklerin duraklama yerlerinde beklerken kızgın güneşten korunacakları gölgelikler yaptırmış ve Büyük Ada’daki barınak köpeklerinin aşılanmaları, iç ve dış parazitlere karşı tedavilerinin yapılması için Adalara veteriner hekimler yollamıştır.
AYILARA ÖZGÜRLÜK PROJESİ
THKD 1993 yılında Dünya Hayvanları Koruma Derneği WSPA ile proje ortağı olarak LIBEARTY-AYILARA ÖZGÜRLÜK projesini Türkiye çapında başlatmıştır. Projenin amacı sokaklarda ayı oynatılmasına son vermek, “dansçı ayı” olarak işkencelerle eğitilmek üzere yavruları ele geçirmek için anne ayıların vurularak öldürülmelerini önlemektir.Bu projeye, yasal düzenlemeler açısından Orman Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı destek vermiştir. Sokaklarda ayı oynatıcılarının ellerinden alınacak olan dansçı ayıların tedavilerini, operasyonlarını ve rehabilitasyonlarını Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi üstlenmiştir. Ayıların tedavileri ve rehabilitasyonları süresince tutulacakları bir tesis WSPA tarafından Bursa-Görükle’de inşa ettirilmiştir. LIBEARTY – Ayılara Özgürlük projesinin Türkiye ayağı, 2000 yılında Londra’da düzenlenen Dünya Hayvanlar Kongresi “Animals 2000” de “Yeryüzünün gelmiş geçmiş en başarılı hayvan kurtarma projesi” olarak kabul edilmiştir.
THKD kuruluşundan itibaren İstanbul’daki hayvan hastanesinde sahipsiz sokak hayvanlarının ve ekonomik gücü özel kliniklere yetmeyen halkın hayvanlarının her türlü tedavilerine , operasyonlarına ve kısırlaştırılmalarına dönük çalışmalar yapmıştır. Hayvan kurtarma araçları şehrin birbirinden uzak çeşitli bölgelerinden, kazalar sonucunda yollarda yaralı yatan hayvanları dernek kliniğine taşımaktadır.
Tarım Bakanlığının yasal düzenleme yaparak hayvan koruma derneklerinin ve vakıflarının özel veteriner klinikleri açmalarını yasaklamasına kadar THKD Dernek kliniğinde tedavi görmüş hayvanların sayısı 22.000’in üstündedir.
Takrir-i Sükûn Kanunu, 4 Mart 1925 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş ve 4 Mart 1929’da kaldırılmıştır.
Huzurun Sağlanması Yasası anlamına gelen yasa; sulhu, güvenliği, kamu düzenini bozacak her türlü cemiyet, teşebbüs, kışkırtma ve yayını yasaklamak amacıyla çıkarılmıştır. Şeyh Sait Ayaklanmasının çıkması üzerine 25 Şubat 1925 Çarşamba günü öğleden sonra Meclis Genel kurulu isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Hıyaneti Vataniye Kanununa ek madde konması tekliflerini görüşmek üzere toplanmış, yeni İstiklal Mahkemeleri kurulmuş, hükümete, ayaklanmanın bastırılması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi verilmiştir. Mecliste yapılan görüşmeler kapsamında Hiyanet-i Vataniye Kanununun birinci maddesi “Dini veya mukaddesatı diniyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihaz maksadiyle cemiyetler teşkili memnudur. Bu kabil cemiyetleri teşkiledenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar haini vatan addolunur. Dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek şekli devleti tebdil ve tağyir veya emniyeti devleti ihlâl veya dini veya mukaddesatı diniyeyi alet ittihaz ederek her ne suretle olursa olsun ahali arasına fesat ve nifak ilkası için gerek münferiden ve gerek müçtemian kavli veya tahriri veyahut fili bir şekilde veya nutuk iradı veyahut neşriyat icrası suretiyle harekette bulunanlar kezalik haini vatan addolunur.” şeklinde değiştirilmiştir.
Devlete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu öncesinde dinsel gericilik tehlikesine karşı Başbakan İsmet İnönü sıkıyönetim ilân edilmesini talep etmiş; bu istek kabul edilmeyince İnönü istifa etmiş, yerine Fethi Okyar başbakanlığa getirilmiştir. 1925 Şubat ayında Şeyh Said İsyanı çıkınca Doğu Anadolu Bölgesi’nde sıkıyönetim ilan edilmiş, İnönü yeniden Başbakan olmuş, mart ayında Gizli celsede yapılan konuşmaların ardından Başbakan İsmet İnönü’nün vermiş olduğu takririn oylamasına geçilerek kanun kabul edilmiş, ordu birlikleri harekete geçirilmiş, isyancılar dağıtılmış, suçlu bulunanlar İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmışlardır.
Kanun, iki yıllığına çıkarılmış ancak 2 Şubat 1927 tarihinde çıkarılan kanunla süresi uzatılmıştır. 4 Mart 1929’da ilga edilmiştir.
Kanun üç maddeden oluşmaktadır.
Takrîr-i Sükûn Kanununun Kaldırılması – Gazete Haberi
İsmet Paşa’nın önergesi şu şekildedir: “Ahval ve hadisatı fevkaladei ahirenin gösterdiği lüzum ve memleket dahilinde emniyet ve asayişi huzur ve sükûnu ve nizamı içtimaiyi ihlal edecek irticakarane ve ihtilalkarane harekat ve teşebbüsata ve ifsadata karşı icap eden tedabiri ittihaz ile Türkiye Cumhuriyetinin nüfuz ve kudretini takviye ve inkılabın esasatını tarsin ve masum halkı ızrar ve idlal eden mütecasirlerin süratle takip ve tenkili maksadiyle icra Vekilleri Heyetinin 4 Mart 1341 tarihli içtimaında karara iktiran eden işbu layihanın iktisabı kanuniyeti için Meclisi Alinin nazarı tasvip ve tasdikine arzına müsaade buyurulmasını rica ederim.“
Takrir-i Sükun Kanunu
Madde 1
İrtica ve isyana ve memleketin nizamı içtimaisini ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais bilumum teşkilat ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbusat ve neşriyatı Hükümet, Reisicumhurun tasdiki ile resen ve idareten men‘e mezundur. İşbu efal erbabının Hükümet İstiklal Mahkemesine tevdi
edebilir.
Madde 2
İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren iki sene müddetle meriyül icradır.
Madde 3
İşbu kanunun tatbikine İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Takrîr-i Sükûn Kanunu‘nun ilk uygulaması, hükümetin bu yasaya dayanarak 6 Mart 1925 günü; İstanbul‘da yayınlanmakta olan Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşat adlı gazete ve dergilerin kapatılmasıdır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise 3 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.
Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, 6 Mart 1929’da iki ülke arasında akdedilmiştir. “Tarafsızlık, Uzlaşma, Adli Tesviye ve Tahkim Antlaşması” adıyla düzenlenerek Ankara’da imzalanmıştır.
Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, 29. Madde uyarınca, onay belgelerinin Sofya’da verildiği 3 Aralık 1929 günü, 5 yıllık bir dönem için, yürürlüğe girmiştir. 23 Eylül 1933 günü Sofya’da imzalanan Uzlaşma Protokolü ile ilk 5 yıllık sürenin sona ereceği 3 Aralık 1934 gününden başlamak üzere, geçerliliği yeni bir 5 yıl için uzatılmıştır.
Türkiye ve Bulgaristan, karşılıklı olarak izledikleri uzlaşmacı politika ve anlaşmanın amacı yayılmacı amaçlar güden ve Balkanlara sızmaya çalışan İtalya’ya karşı sınırlarını güvence altına almak istemiştir. İmzalanan Anlaşma, 1925 Türk – Bulgar Dostluk Anlaşmasıyla kurulan bağları daha da güçlendirmiştir.
Antlaşmanın temel amacı, bölgedeki gerilimleri azaltmak, özellikle Balkanlar’da siyasi istikrarı sağlamak ve karşılıklı güveni artırmaktır. Antlaşma, her iki ülkenin de birbirlerinin içişlerine müdahale etmeyeceği öngörmektedir. Öte yandan, herhangi bir askeri çatışma durumunda her iki ülke tarafsız kalacaktır.
Türkiye, Bulgaristan ile 1925 yılında oluşturulan olumlu ilişkileri aradan uzun zaman geçmeden pekiştirmek ve Balkanlarda Yunanistan ile ilişkilerin kötüleşmesi durumunda yalnız kalmamak için antlaşmayı imzalamak istemiştir.
Bulgaristan-Türkiye Tarafsızlık Antlaşması, iki ülke arasındaki dostane ilişkilerin bir yansımasıdır. Bu belge ile, tarafların birbirlerine karşı barışı ve istikrarı koruma taahhüdü pekişmiştir.
Anlaşma tarafları iki taraftan birinin bu anlaşmadan sonra girişeceği taahhütlerin 1929 anlaşmasına hiçbir biçimde halel getirmeyeceği ve önemini azaltmayacağı konusunda uzlaşmışlar, her iki ülkenin başka ülkelerle girişeceği ortaklıkları engellemek istemişler; iki devletten birinin başka bir devletin saldırısına uğraması halinde diğerinin tarafsız kalmasını öngörmüşlerdir.
Türkiye – Bulgaristan dostluk antlaşması, 1934 Balkan Paktı’ndan sonra da bozulmamıştır. Antlaşmanın amacı gerçekleşmiş, İkinci Dünya Savaşı sırasında da bu durum korunmuştur.
Komşularile vesair dost Devletlerle uzlaşma ve hakem muahedeleri akdetmek suretile sulhu temin için açdığı yolda devam eden Türkiye Cumhuriyetinin bu defa da komşusu bulunan, Bulgaristan ile imza eylediği Bitaraflık, Uzlaşma, Adlî tesviye ve Hakem Muahedesi kanun lâyiha, ile birlikte. Büyük meclisin, tetkik ve tasvibine arzediliyor.
Bulgaristan 18 Teşrinievvel 1925- tarihinde Ankara’da imza edilmiş olan ve iki memleket beyninde samimî sulhu ve daimî muhadeneti tevsik eden muahedenin bir zeyli olan işbu Hakem Muahedesi yekdiğerine karşı dostluk hislerini besliyen iki komşu millet arasında tevellüt edebilecek her hangi bir ihtilâfın diploması tarikile halli mümkün olmadığı takdirde uzlaşma veya hakem suretile halledilmesi usullerini göstermektedir.
İşbu muahede ile iki Devlet, 18 teşrinievvel 1925 tarihli dostluk muahedesile taaruz eden, siyasî ve iktisadî hiç bir itilâfa girmemeği taahhüt etmişlerdir, akitlerden biri muslihane hareketine rağmen diğer bir veya bir kaç Devlet tarafından tecavüze uğradığı takdirde diğer taraf ihtilâfın’ bütün devamı müddetince bitaraflığa riayet edecektir. Akitler beyninde tahaddüs edip diplomasî tarikile halledilemiyen bilcümle ihtilâfları evvel emirde bir uzlaşma komisyonuna havale etmeği ve orada da hallü fasıl edilemez ise Beynelmilel Adalet- Divanına veya tahkimname tanzimi suretile hakem mahkemesine havale etmeği , kabul eylemişlerdir.
Muahedenin diğer maddeleri, uzlaşma ve hakem usullerinin ne suretle tatbik olunacağı ve, iki taraftan birinin salahiyetine veya hakimiyet hakkına tealluk eden meselelerin muahede ahkâmından hariç kalacağı hususunda tafsilâtı havidir.
Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristan’la bu muahedeyi aktetmekle iki memleket beyninde mevcut olan dostluğu kuvvetlendirmek ve iki komşu arasında hadis olabilecek ihtilâfları da halletmek gayesini takip eylemiştir. Yakın Şarkta sulhun yerleşmesini ve devamını temin için mühim bir vasıta olan bu muahede, Büyük Meclisin yüksek tasvip ve tasdikına arzedilir.
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Kırallığı arasında aktedilip 6 mart 1929 tarihinde Ankarada imza edilen bitaraflık, uzlaşma, adlî tesviye ve hakem muahedesi tasdik olunmuştur.
Madde 2
İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3
İşbu kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Kırallığı beyninde aktolunan Bitaraflık, Uzlaşma, Adlî tesviye ve hakem muahedenamesi
Bir taraftan Türkiye
Diğer taraftan Bulgaristan,
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Kırallığını bir birine bağlayan an’anevî rabıtaları kuvvetlendirmek ve iki memleket beyninde tahaddüs edecek olan ihtilâfları, uzlaşma, hukukî tesviye ve hakem usulile halleylemek arzusu ile mütehassıs oldukları halde bu hususta bir muahede aktine karar vermişler ve bu maksatla murahhasları olarak
Türkiye Reisicumhuru Hazretleri, Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili, İzmir Meb’usu Dr. Tevfik Rüştü Beyfendiyi; Haşmetli Bulgarlar Kiralı Hazretleri, Bulgaristanın Ankara Fevkalâde Murahhas ve Orta Elçisi Müsyü Th. C. Pavloff Cenaplarını tayin etmişler, ve müşarünileyhler bu baptaki mezuniyet vesikalarını yekdiğerine tebliğ ile usul ve kaidesine muvafık bularak atideki hükümleri kararlaştırmışlardır:
Madde 1
Yüksek Akitler, Bulgaristan ile Türkiye beyninde 18 Teşrinievvel 1925 tarihinde münakit dostluk muahedenamesinin birinci maddesile taaruz edecek olan siyasî ve iktisadî hiç bir itilâfa girmemeği taahhüt ederler.
Madde 2
Yüksek Âkitlerden biri, muslihane tavır ve hareketine rağmen diğer bir veya müteaddit devletler tarafından tecavüze uğradığı taktirde, diğer taraf ihtilâfın bütün devamı müddetince bitaraflığı muhafaza edecektir.
Madde 3
Yüksek Akitler arasında hadis olupta diplomasi tarikile hal ve faslı mümkün olmayan her türlü ihtilâflar işbu, muahedede tespit edilmiş olan şerait dahilinde uzlaşma, hukukî tesviye \eya hakem usullerine tabi tutulacaktır.
Madde 4
Üçüncü maddenin ahkâmı, Yüksek Akitler beyninde mer’i muahedeler mucibince iki taraftan birinin salâhiyetine dahil olan meselelerde tatbik olunmayacaktır.
Mezkûr ahkâm, hakkı hakimiyete taalluk eden mes’elelerde de tatbik edilmeyecektir. Yüksek akitlerden her biri, bir mes’elenin hakkı hakimiyete taalluk edip etmediğini tahrirî bir beyanname ile tespit etmek hakkına malik olacaktır.
Maamafih diğer taraf bu mes’elenin hakimiyet sahasına girdiğine itiraz ettiği takdirde mezkûr mes’elenin hakkı hakimiyete taalluku olup olmadığını tayin ettirmek için hakeme müracaat edebilecektir.
Madde 5
1 – Eğer bir ihtilâfın mevzuu, iki taraftan birinin dahilî kanunlarınca, makamat-ı adliyenin salâhiyetine taalluk ediyorsa, bu taraf ait olduğu makamca makul mühletler zarfında kat’î bir karar verilmeden evvel bu ihtilâf hakkında işbu muahedede mezkûr muhtelif usullere müracaata muhalefet edebilir.
2 – Bu taktirde, işbu muahedede tasvip edilmiş olan usullere müracaat etmek isteyen taraf bu arzusunu, mevzuubahis karardan itibaren bir sene zarfında diğer tarafa bildirecektir.
Madde 6
Akitlerin birbirinden bir hak mutalebe etmelerini tazammun eden ve diplomasi ve uzlaşma tarikiyle halli mümkün olmayan ihtilâflar, eğer akitler müttehiden tahkimname tanzimi tarikile ve atide münderiç şerait dairesinde bir hakem mahkemesine müracaat için ittifak edemezler ise hükmedilmek üzere Beynelmilel Daimî Divanı Adalete tevdi olunacaktır.
Kazaî veya hakemî karar, hukuku dü\el prensiplerine tevfikan verilecektir.
Madde 7
Akitler evvelki maddede istihdaf olunan ihtilâfların bir hakem mahkemesine tevdii hususunda müttefik oldukları takdirde bir tahkimname kaleme alınarak bunda ihtilâfın mevzuu, hakemlerin intihabı ve takip olunacak usul tespit edilecektir.
Tahkimnamede kâfi derecede malumat vuzuh ve kat’iyet bulunmadığı takdirde beynelmilel ihtilâfların muslihane surette halline müteallik 18 Teşrinevvel 1907 La Haye mukavelenamesi ahkâmı kendiliğinden tatbik olunacaktır.
Madde 8
Evvelki maddede mevzubahis olan tahkimname hakkında akitler itilâf edemezlerse veya hakemler tayin edilemezse üç aylık bir mühletten sonra âkitlerden her hangi biri ihtilâfı doğrudan doğruya ve istida ile Beynelmilel Daimî Divan Adalete arzetmekte muhtar bulunacaktır.
Madde 9
Kazaî veya hakemî karar, âkitlerden birinin makamat-ı adliyesi veya her hangi diğer bir makamı tarafından verilen bir karar veya ittihaz olunan bir tedbirin hukuku düvele tamamen veya kısmen muhalif olduğunu dermeyan eyler ve mevzubahis tarafın hukuku esasiyesi bu karar veya tedbirin netayiç ve avakıbının iptaline cevaz vermez veya ancak gayri kâfi surette iptalini mümkün kılarsa kazaî veya hakemî hükümden dolayı mutazarrır olan tarafa muhik bir tazminat verilmesi hususunda akitler müttefik kalmışlardır.
Madde 10
1-Üçüncü maddede mevzubahis her türlü ihtilâflar için, dördüncü madde ahkâmı mahfuz kalmak üzere, Yüksek Akitler, Beynelmilel Daimî Divanı Adalet huzurunda bir muameleye girişmeden veyahut hakem usulüne müracaat etmeden evvel işbu muahedede mündemiç uzlaşma usulüne müracaat eylemeği taahhüt ederler.
2-Uzlaşma teşebbüsü akamete uğradığı takdirde ve uzlaşma komisyonunun mesaisinin hitamından itibaren bir aylık mühletin mürurunu müteakip ihtilâf, Beynelmilel Daimî Divanı Adalete veyahut 7 inci maddede münderiç hakem mahkemesine tevdi edilecektir.
Madde 11
Evvelki maddede mevzubahis olan ihtilâflar akitler tarafından teşkil edilecek olan daimî veya hususî bir uzlaşma komisyonuna tevdi olunacaktır.
Madde 12
Âkitlerden birinin diğerinden talebi üzerine altı ay zarfında bir daimî uzlaşma komisyonu teşkil edilecektir.
Madde 13
Uzlaşma atide gösterildiği surette intihap edilecek olan üç azadan müteşekkil bir uzlaşma komisyonuna tevdi edilecektir. Yüksek âkitlerdan her biri mütekabilen kendi vatandaşları arasından intihap edilecek birer komiser tayin edecekler ve komisyon reisini de müttefikan bir üçüncü devlet tebaasından intihap eyleyeceklerdir. Komiserler üç sene için tayin olunacaklardır. Bunlar tekrar intihap edilebilirler. Müttefikan tayin edilmiş olan komiser memuriyeti esnasında tarafeynin ittifakile istihlâf edilebilir. Bundan maada âkitlerden her biri kendisi tarafından tayin edilmiş olan komiseri daima değiştirebilir. İstihlaf edilmelerine rağmen komiserler elde olan işlerini nihayete erdirmek üzere mevkilerinde kalacaklardır.
Ölüm istifa veya her hangi bir mani dolayisiyle münhal olacak yerler, en kısa bir müddet zarfında mevzubahis tayinler usulüne tevfikan doldurulacktır.
Madde 14
Bir ihtilâfın hudusunda, akitlerce tayin edimiş bir daimî uzlaşma komisyonu mevcut bulunmayor ise, ihtilâfın tetkiki için, akitler başka türlü bir karar vermedikleri takdirde evvelki maddede mevbahs tayin şeraitine tavfikan hususî bir komisyon teşkil edilecektir.
Madde 15
Yüksek âkitlerden birinin uzlaşma usulüne müracaat hususundaki niyet ve arzusunu diğerine iblağından itibaren üç ay müddet zarfında, mukabil taraf komiseri tayin edilmediği veyahut Yüksek akitlerce müttefikan komisyon reisi intihap olunmadığı taktirde İsviçre Konfederasyonu reisinden lâzımgelen tayinlerin icrası rica olunacaktır.
Madde 16
1 – Uzlaşma komisyonuna müracaat keyfiyeti müttefikan hareket eden akitlerin beraberce ve ittifak olunamadığı takdirde akitlerin biri veya diğeri tarafindan reise bir istida vermek suretiledir.
2 – İstida, ihtilâf mevzuunu muhtasaran anlattiktan sonra komisyondan bir uzlaşmaya vardıracak her türlü tedbirlere müracaat eylemesi talebini ihtiva edecektir.
3 – İstida âkitlerden yalnız bir canibinden verilmiş ise müstedi tarafından derhal diğer tarafa tebliğ edilecektir.
Madde 17
1 – İhtilâfın âkitlerden biri tarafından daimî uzlaşma komisyonuna havale edildiği tarihten itibaren 15 gün zarfında âkitlerden her biri bu ihtilâfı tetkik için komiserini bu işte ihtisası olan bir kimse ile istihlâf edebilir.
2 – Bu hakkından istifade eden taraf keyfiyeti derhal diğerine ihbar edecektir. Diğer tarafda bu takdirde ihbarın vaki olduğu tarihten itibaren on beş gün zarfında ayni tarzda hareket etmekte muhtardır.
Madde 18
Uzlaşma komisyonu, akitlerin muhalif bir kararı olmadığı takdirde, reisi tarafında tayin edilecek mahalde içtima edecektir.
Madde 19
Uzlaşma komisyonu mesaisinin neşir ve ilânı , ancak akitlerin muvafakati ile komisyon tarafından ittihaz olunacak bir karara mütevakkıftır.
Madde 20
1 – Hilâfında bir hüküm olmadıkça uzlaşma komisyonu, mesai usulünü bizzat tanzim edecek \e bu usul behemehal murafaa şeklinde olacaktır, tahkikat hususunda, komisyon müttefikan başka türlü bir karar vermez ise, beynelmilel ihtilâfların muslihane halline dair 18 Teşrinevel 1907 La Haye mukavelenamesinin üçüncü faslı ahkâmına ittiba eyleyecektir.
2 – Akitler uzlaşma komisyonu nezdinde kendilerile komisyon arasında mutavassıt hizmetini gören ajanlar tarafından temsil edileceklerdir. Bundan maada akitler kendileri tarafından bu husus için tayin edilen müşavir ve mutahassısların yardımına müracaat edebilecekleri gibi şahadetlerini kendilerince faydalı addettikleri her türlü eşhasın komisyonca istimaını talep eyleyebileceklerdir.
3 – Komisyon dahi her iki tarafın ajanları ile müşavir ve mütehassıslarından şifahi izahat talep etmek \ve herhangi bir şahsı hükümetinin muvafakatile celp ve istima eylemek salâhiyetini haiz olacaktır.
Madde 21
Hilâfında akitlerin bir itilâfı olmadıkça, uzlaşma komisyonunun kararları ekseriyeti âra ile ittihaz olunacaktır ve komisyonda ihtilâfın esası hakkında ancak bütün azaları mevcut bulunduğu takdirde hükmünü verebilecektir. Şu kadar ki komisyonun celselerinden muntazaman haberdar olan Yüksek Akitler kendilerini komiserleri veya bunların bir manii zuhurunda on yedinci maddede mevzubahis şerait dahilinde tayin edecekleri bir vekil marifetile temsil ettirmek mecburiyetindedirler.
Madde 22
Akitler uzlaşma komisyonunun mesaisini kolaylaştırmayı ve alelusul mümkün olabilen en geniş mikyasta kendisine bütün vesaiki ve faydalı, malûmatı vermeği ve komisyonun memleketleri dahilinde kanunlarına tevfikan müşahitler veya mütehassıslar ikame ve istimaı ile vak’a mahalline gitmesini temin için malik oldukları bütün vasıtaları kullanmayı taahhüt ederler.
Madde 23
1 – Mesaileri müddetince komiserlerden her birine miktarı akitler tarafından müttefikan tespit ve müsavi surette taksim edilecek olan bir tazminat verilir.
2 – Komisyonunun faaliyeti dolayisile hasıl olacak masarifi umumiye de ayni veçhile taksim edilecektir.
Madde 24
1 – Uzlaşma komisyonunun vazifesi muhtelifünfih meseleleri tavzih etmek, bu uğurda faydalı malûmatı tahkikat yolu ile veya başka bir şekilde toplamak, ve tarafeyni uzlaştırmağa gayret etmektir. Komisyon meseleyi tetkik ettikten sonra muvafık gördüğü hal tarzını akitlere izah ve bu hususta fikirlerini beyan için kendilerine bir mühlet ita eyleyebilir.
2 – Mesaisinin hitamında komisyon, ahvale göre ya akitlerin uzlaştığını gösteren ve mevcut ise uzlaşma şartlarını ihtiva eden veyahut uzlaşma imkânı bulunmadığını kaydeyleyen bir zabıtname tanzim eder. Zabıtname komisyon mukarreratının ittifakı âra ilemi kabul edildiğinden veya edilmediğinden bahsetmeyecektir.
3 – Komisyon mesaisi, akitler başka türlü bir karar vermedikçe muhtelifünfih meselenin tevdii gününden itibaren altı ay zarfında nihayete ermiş bulunacaktır.
1 – Uzlaşma komisyonu mesaisinin hitamını teakup eden ay zarfında akitler uzlaşmaz ise , beher taraf ihtilâfın hukuku düvel prensiplerine tevfikan hükmedecek olan beynelmilel Daimî Divanı Adalete tevdiini talep edebilir.
2 – İhtilâf, Divanın reyine nazaran hukukî mahiyette olmadığı takdirde akitler işbu ihtilâfı Divanın, bir hukuku düvel kaidesi tatbik edilemezse, hakkaniyet ve nısfet dairesinde halledilebileceği hususunda müttefikdirler.
Madde 27
1-Akitler, adlî ve hakem î kararların veya uzlaşma komisyonu tarafından teklif edilecek olan anlaşma tarzlarının tatbikim ihlâl kabiliyetinde olan her gûna tedabirden tevakki ile, sureti umumiyede ihtilâfı teşdit veya tevsi edebilecek her türlü harekâttan içtinap eylemeği taahhüt ederler.
2-İhtilâf uzlaşma komisyonuna havale edilmiş bulunuyorsa komisyon muvafık gördüğü muvakkat tedabiri akitlere tavsiye edebilir.
Madde 28
İşbu muahedenin tefsir ve tatbikına ait ihtilâflar Beynelmilel Daimî Divanı Adalete tevdi edilecektir.
2 – Mezkûr muahede tasdiknamelerin teatisi tarihinden itibaren beş sene müddet için aktolunmuştur.
3 – İnkizası tarihinden asgarî altı ay evvel fesholunmazsa ikinci bir beş senelik müddet daha mer’i kalacak ve temdit şekli bu tarzda devam edecektir.
4 – Akitlerin biri tarafından muahedenamenin fesih hakkı mahfuz olmakla beraber müddetin hitamı esnasında başlanmış olan davalar neticeleninceye kadar tabiî cereyanlarını takip edeceklerdir.
Balâda isimleri zikredilen murahhaslar işbu muahedeyi imza etmişlerdir.
Ankara’da 6 mart 1929 tarihinde iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.
Dr. T. Rüştü Th. Pavloff
Atatürk’ün Bulgaristan’a gidecek olan gazetecilere Türk-Bulgar dostluğu hakkında yapmış olduğu konuşma: 24 Temmuz 1930
“Efendiler, ben Balkan muharebesinden sonra, Sofya’ya Ataşemiliter olarak gitmiştim. Orada en aşağı bir yıl kaldım. Bulgarlarla çok ve ailevi denecek kadar yakından temasta bulundum. Bu temaslar bende dikkate lâyık intibalar uyandırdı.
Bunu, bu noktayı ayrıca tetkik ve tahlile lüzum gördüm. Anladım ki bu hisle Türkle Bulgarin bir asıldan gelmiş olmasının tesiri vardır. Türk, Bulgar aynı menşe olan Orta Asya yaylasından gelmiş, aynı kanı muhafaza etmiştir. Daha o zamanlar bu noktayı en özlü Bulgar’lara söylemişimdir. Bunlardan tarih cereyanlarını, beşeriyet safhalarını takip etmiş, anlamış olanlar beni teyit etmişlerdir.
Bulgaristan’da yaşadıkça onlara muhabbetim arttı. Çok tabiidir ki, benim Bulgarlara gösterdiğim bu muhabbet ve merbutiyyette onlar tarafından aynı muhabbet ve hisle karşılandım.
O günden bugüne kadar bu ciddi, samimi, kardeş yakınlığının sebep ve manası da büyük bir vuzuh ve sarahat almıştır.
Şüphesiz, Türklerde, belki Bulgurlarda, dil ve din ihtilaflarını yapan âmiller olmuştur. Fakat artık bugün, 1930 senesinde, hâlâ bu âmillere’, masallardan, hurafelerden, âdi politika cereyanlarından ibaret bu âmillere ne Türk.’lerin, ne Türklerle aynı kandan olan Bulgarların ehemmiyet vereceğini zannetmiyorum.
Size son sözüm: Bulgaristan’a gidiniz. Onları seveceksiniz. Samimi görüşünüz ve hatırlatınız ki ben, 1914’de Sofya’da bulunmuş, kankardeş Bulgarlarla yüksek dostluk yapmış adamım.”
Türkiye – Yunanistan Dostluk Antlaşması, (Resmi adıyla “Samimi Anlaşma Misakı (Yürekten Uyuşma Paktı – Pacte d’Entente Cordiale) 14 Eylül 1933’te imzalanmıştır.
Türkiye-Yunanistan Dostluk Antlaşması : Tarihsel Önemi
Antlaşma, 1930 yılında atılan dostluk temellerinin üzerine inşa edilmiştir ve iki ülke arasındaki barışı pekiştirmeyi amaçlamıştır.
Bu anlaşma, Türkiye’nin batı sınırlarını güvence altına alarak dış politikada geniş bir manevra alanı sağlamıştır. Aynı zamanda Bulgaristan’ın revizyonist politikalarına karşı bir güvenlik ve iş birliği ortamı oluşturulmuştur.
14 Eylül 1933’te, Yunanistan Başbakanı Çaldaris ve Dışişleri Bakanı Maksimos’un Ankara ziyaretleri sırasında imzalanan anlaşma, bölgedeki istikrarı koruma ve iş birliği yapma hedefini taşımaktadır. Türkiye, bu anlaşma ile komşu ülkelerle barış ve iş birliği içinde olma politikasını açıkça ortaya koymuştur.
Yakın geçmişte savaşmış iki ülke arasındaki bu antlaşma, yeni kurulan Cumhuriyet’in çevresi ile uyumlu ve barış içinde olduğunu gösteren “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin en önemli örneklerinden biridir. Bu iş birliği, Türkiye ve Yunanistan’ın daha geniş kapsamlı bölgesel ittifaklara kapı aralamış ve bölgedeki revizyonist tehditlere karşı birlikte hareket etmelerini sağlamıştır. Ayrıca, bu iş birliği 1934’te kurulan Balkan Paktı‘na zemin hazırlamış ve Yunanistan, Romanya, Yugoslavya ve Türkiye’nin bölgesel iş birliği içinde hareket etmelerine katkıda bulunmuştur.
(Pacte d’Entente Cordiale) Samimî teşriki mesai, anlaşma ve dostluk siyasetlerine sadıkane merbut olan, Ve tesiratı gerek beynelmilel ve gerek millî faaliyet sahalarında müşahede kılınan bu politikanın devamlı surette inkişafını temine karar veren,
Ve diğer cihetten Briand – Kellogg misakı mefhumundan ve diğer imza etmiş bulundukları beynelmilel senetlerden mülhem bulunan ve sulh gayesine merbutiyetlerinin yeni bir delilini göstermek istiyen
Türkiye ve Yunanistan:
Bir misak aktine karar vermiş ve bu hnsusta murahhasları olarak:
Türkiye Reisi Cumhuru Hazretleri: Başvekil, Malatya Mebusu, İsmet Paşa Hazretlerini ve Hariciye Vekili İzmir Mebusu, Tevfik Rüştü Beyfendi Hazretlerini;
Yunan Reisi Cumhuru Hazretleri de: Başvekil Müsyü Panaghis Tchaldaris- Hazretlerini ve Hariciye Nazırı Müsyü Demétre Máximos Hazretlerini tayin buyurmuşlardır.
Müşarıleyhim usulüne muvafık bulunan salâhiyetnamelerini yekdiğere tebliğ ettikten sonra atideki ahkâmı kararlaştırmışlardır:
Madde 1
Türkiye ve Yunanistan, müşterek hudutlarının tecavüzden masuniyetini mütekabılen tekeffül ederler.
Madde 2
Yüksek âkit taraflar, beynelmilel mahiyette olup kendileri için bir alâka tevlit edebilecek olan her meselede evvelemirde istişare etmeği, anlaşma ve teşriki mesai siyasetlerinin hututu umumiyesine ve müşterek ve mütekabil menfaatlerine uygun bulurlar.
Madde 3
Temsil keyfiyeti tahdit edilmiş olan bilcümle beynelmilel içtimalarda Türkiye ve Yunanistan, bir taraf murahhasının her iki tarafın hususî ve müşterek menfaatlerini müdafaa etmek vazife ve salâhiyetini haiz olmasını muvafık görür ve,
Bu müşterek temsilin, gerek sıra ile her birine ve gerek en ziyade alâkadar memleketin hususî menafii mevzuubahis olduğu ahvalde p tarafa temini için tevhidi mesai etmeği taahhüt ederler.
Madde 4
Bu misak, on sene için muteber olmak üzere aktedilmiştır. Hitamından bir sene evvel Yüksek Âkit taraflardan biri tarafından feshedilmedikçe yeni bir on senelik devre için mer’i kalacaktır.
Madde 5
Bu misak, tasdik edilecek ve tasdiknameleri mümkün olduğu kadar süratle Atinada teati olunacaktır.
Son tasdikin bir nota ile diğer Âkit Tarafa tebliği ile beraber mer’iyet mevkiine girecektir.
Ankara’da 14 eylül bin dokuz yüz otuz üç senesinde tanzim edilmiştir.
Sözleşmenin resmi adı: Türkiye – Romanya Dostluk, Edemi Tecavüz, Hakem ve Uzlaşma Muahedesi
TÜRKİYE – ROMANYA DOSTLUK, ADEMİ TECAVÜZ, HAKEM VE UZLAŞMA MUAHEDESİ – Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması
Türkiye Reisicumhuru ile Haşmetlû Romanya Kiralı,
Umumî sulhun devam ve bekasına ayni derecede bağlı olarak,
İki memleket arasında çıkabilecek ihtilâfların muslihane tarzı tesviyesini hazırlamak suretile Türkiye ile Romanya’nın umumî sulhun devamı emrinde mütekabil bir itimat fikrile teşriki mesai etmeleri lüzumuna kani bulunarak,
İki Devletin de, harbe müracaat olunmamasına mütedair 27 ağustos 1928 tarihli Paris Misakını ve mütecavizi tarif eden 3 ve 4 temmuz 1933 tarihli mukaveleleri imza etmiş olduğunu göz önünde bulundurarak,
Türkiye ile Romanya arasında mevcut olan ve kendilerince istikbal için bir zaman teşkil eden dostluk bağlarını iki memleketin müşterek menfaatleri nuruna kuvvetlendirmek arzusile,
Aralarında bir Dostluk, Ademi tecavüz, Hakem ve Uzlaşma Muahedesini aktetmeğe karar vermişler ve bu hususta:
Türkiye Reisicumhuru; Türkiye Hariciye vekili ve İzmir mebusu Doktor Tevfik Rüştü Beyefendi Hazretlerini,
Haşmetlû Romanya Kiralı; Romanya Hariciye Nazırı Müsyü Nicolas Titutescu Hazretlerini murahhas tayin eylemişlerdir.
Mezkûr murahhaslar, usulü dairesinde tanzim edilmiş olduğu görülen salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra aşağıdaki ahkâmı takarrür ettirmişlerdir.
Madde — 1
Türkiye Cumhuriyeti ile Romanya Kırallığı ve Milletleri arasında gayrikabili ihlâl bir sulh ve sami| ve ebedî bir dostluk mevcuttur ve mevcut olacaktır.
Madde — 2
Millî siyasetlerinin bir vasıtası olarak ‘birbirine karşı ne harbe ne de 3 ve 4 temmuz 1933 tarihli mukavelelerde tarif edilen şekilde tecavüze müracaat etmemek ve bu itibarla da ahar tarafından yapılan ıbir tecavüz hareketine iştirak etmemek hususunda evvelce girişmiş oldukları taahhütlere sadık bulunan Yükseş iki Âkit Taraf bundan maada ‘başka Devletler tarafından teşebbüs olunacak her tecavüze veya her hangi bir tecavüze iştiraki ve keza iki memleketten biri aleyhine yapılacak her tecavüz anlaşmasını takbih eylemek taahhüdünde bulunurlar.
Madde — 3
Yüksek Âkit Taraflar, karşılıklı itirazı mucip olabilecek bir hakka müteferri olarak işbu muahedenin meriyet iktisabından sonraki vaziyet veya vakıalardan tevellüt edip mutat diplomasi usullerile ve makul bir mühlet zarfında halledilemeyecek olan her ihtilâfı aşağıda derpiş olunan tarzda uzlaşma veya adlî tesviye veyahut ‘hakeme müraea at tarikile halletmeği taahhüt ederler.
Yüksek iki Âkit Taraf, Beynelmilel daimî adalet divanı nizamnamesinin 36 inci maddesinin ihtiyarî hükmüne iltihakları sırasında dermeyan ettikleri kuyudu ihtiraziyeyi işbu itilâf namenin tatbiki hakkında da muhafaza eylerler ve diğer taraftan yukarıda zikrolunan taahhüdün, şu hususlarda tatbik edilemeyeceği hususunu da kabul ederler:
1) Hususî şahısların Yüksek Âkit Taraflardan biri aleyhinde ileri sürebilecekleri iddialara müteallik olup Âkit Taraftan birine ait salâhiyettar millî mahkemeler tarafından katı olarak hal ve fasledilecek olan ihtilâflara;
2) Hukuku düvelin dahilî hukuk gibi münhasıran Devletlerin salâhiyetlerine terkettiği veya hukuku hükümraniye müteallik meselelere ait ihtilâflara;
3) îki Tarafın arazi statülerine taallûk eden ihtilâflara.
Madde — 4
Yüksek Âkit Taraflar arasında meri bulunan diğer Mukavelelerde, tarzı tesviyeleri hakkında bir usulü mahsus takibi derpiş edilmiş olan ihtilâflar bu Mukaveleler ahkâmına tevfikan hal ve tesviye olunacaktır.
Madde — 5
İki Taraf ihtilâfı bir Hakem Mahkemesine tevdi hususunda mutabık iseler, bir tahkimname kaleme alacaklardır. îki Taraf Beynelmilel ihtilâfların muslihane tesviyesi için sadece 18 teşrinievvel 1907 La Haye [*] Mukavelenamesine müracaat etmek hususunda mutabık bulunmadıkları takdirde, mezkûr tahkimnamede hakemlerin intihabından ve ihtilâf mevzuundan maada hakemler tarafından takip olunacak usul ile tatbik edilecek esas kaideleri de tayin ve tesbit edeceklerdir.
Madde — 6
Âkit Taraflar ihtilâfı bir Hakem Mahkemesine tevdide mutabık iseler, yukardaki maddede derpiş olunan tahkimname hususunda veya Hakemlerin tayininde uyuşamadıkları takdirde, üç ay evvel haber vermek şartile, iki Taraftan biri veya diğeri doğrudan doğruya tahriren ihtilâfı Beynelmilel Daimî Adalet Divanına sevkedebilir.
Madde — 7
Beynelmilel Daimî Adalet Divanının karan veya Hakem Mahkemesinin hükmü Âkit Taraflarca hüsnü niyetle tatbik ve icra edilecektir.
Yukarda derpiş edilmiş olan şerait altında verilen Beynelmilel Daimî Adalet Divanı kararlarının veya Hakem Mahkemeleri hükümlerinin tefsir veya icrasının sebebiyet verebileceği müşkülât Âkitlerden biri veya diğeri tarafından tahriren vukubulacak müracaat üzerine Beynelmilel daimî Adalet Divanınca hal ve fasledilecektir.
Madde — 8
Yukarıda derpiş edilmiş olan şerait altında hakem veya Beynelmilel Daimî Adalet Divanı usulüne müracaattan evvel iki Âkit Taraf, aralarında bilitilâf, ihtilâfı işbu misakın derpiş etmekte olduğu uzlaşma usulile halledebilirler.
Uzlaşma teşebbüsünün akamete uğraması halinde ve 21 inci maddede derpiş edilmiş olan müddetin ikızasmdan sonra ihtilâf yukanki maddelerde derpiş olunan şerait dahilinde, icabı hale göre Beynelmilel Daimî Adalet Divanına veya hakem mahkemesine sevkolunabilir.
Madde — 9
îki Âkit Taraftan biri canibinden diğerine bu hususta yapılacak talep üzerine üç ay zarfında daimî bir uzlaşma komisyonu teşkili iktiza edecektir.
Madde — 10
Daimî Uzlaşma komisyonu üç azadan mürekkep olacaktır. Yüksek Âkit Taraflardan her biri kendi tebaaları arasından müntahap bir komiser tayin edecektir.
Âkit Taraflar, aralarında bilitilâf ne yekdiğerinin tebaasından olmayan ne kendi arazisinde mütemekkin olmayan ve ne de hizmetinde bulunmayan bir reis intihap edeceklerdir. Reisin intihabı bundan evvelki maddede derpiş edilmiş olan müddet zarfında vukubulmadığı veya riyaset makamının inhilalinden itibaren üç ay zarfında bir yenisinin intihabı halinde iki Taraf itilâf edemezse reis, Âkitlerden birinin tahrirî müracaati üzerine müştereken gösterilecek bir Devlet Reisi tarafından – kabul ederse – tayin edilecektir.
Komiserler üç sene için tayin olunurlar. Yeniden intihapları caizdir. Komiserler, yerlerine başkaları tayin edilinceye kadar ve her halde vazifeleri müddetinin inkızasma değin mevkilerini muhafaza edeceklerdir.
Hakem usulüne veya Daimî Adalet Divanına müracaat mesbuk olmadıkça Yüksek iki Âkit Taraftan her birinin kendi tarafından mansup Komiseri azil ve ana bir halef tayin etmeğe hakkı olacak ve Reisin tayinine muvafakatini geri almağa da hakkı olacaktır.
Vazife müddetinin inkizası, azil, vefat, istifa ve sair her hangi bir mâni dolayısile vukubulacak münhalâta en kısa müddet zarfında, tayinler için tesbit edilmiş olan usule, tevfikan, muktazi tayinlere tevessül edilecektir.
Madde — 11
Uzlaşma Komisyonuna müracaat, bilitilâf hareket eden iki Taraf canibinden ve böyle bir itilâf yoksa iki Taraftan biri canibinden Reise tahriren müracaat suretile vaki olacaktır.
ihtilâf mevzuunu ihtiva eyleyecek olan talepname, bir uzlaşmaya müncer olacak her türlü tedbire tevessül etmek için Komisyonu daveti tazammun edecektir. Eğer işbu talep yalnız Âkit Tarafların biri canibinden vukua gelmiş ise talebi vakii dermeyan eden Taraf ayni zamanda keyfiyeti diğer Tarafa bildirecektir.
Madde — 12
Âkit Taraflardan birinin bir ihtilâfı Uzlaşma Komisyonuna sevkettiği tarihten” itibaren on beş gün müddet zarfında iki Taraftan her biri, ihtilâfı vakiin tetkiki için kendi Komiseri yerine bu hususta salâhiyeti mahsusayı haiz bir zati ikame edebilecektir.
Bu hakkı istimal edecek olan Taraf keyfiyeti hemen diğer Tarafa tebliğ edecektir. Kendisine tebligat ifa edilen Taraf, bu takdirde bu tebliğin kendisine yapıldığı tarihten itibaren kezalik on beş gün müddet zarfında ayni veçhile hareket eyliyecektir.
Madde — 13
Uzlaşma Komisyonu, Tarafeyn arasında hilâfına bir itilâf olmadıkça, Reis tarafından gösterilen mahalde toplanacaktır.
Madde — 14
Uzlaşma Komisyonunun vazifesi, münaziühfih meseleleri tenvir ve tavzih etmek, bu maksatla faideli malûmat toplamak ve Âkit Tarafları uzlaştırmağa gayret etmek olacaktır.
Komisyon meseleyi tetkik ettikten sonra bir raporda ihtilâfın halline matuf teklifler serdedecektir.
Madde — 15
Uzlaşma Komisyonu nezdinde takip edilecek olan usul, vicahî olacaktır. Komisyon, ittifakla ittihaz edilmiş olan hilâfına kararlar mevcut olmadıkça, takip olunacak usulü Beynelmilel ihtilâfların muslihane halline müteallik 18 teşrinievvel 1907 tarihli La Haye Mukavelenamesinin 3 üncü faslında münderiç ahkâmı hesaba katmak suretile bizzat kendisi tanzim edecektir.
Madde — 16
Uzlaşma Komisyonunun müzakereleri, Komisyonca Âkit Taraflarla mutabık olarak hilâfına karar verilmez ise, hafî olacaktır.
Madde— 17
Âkit Taraflar, Komisyon nezdine Komisyonla kendi aralarında ayni zamanda mütevassıt vazifesini görecek olan ajanlar, müşavirler ve mütehassıslar tayin etmek ve keza şehadetini faideli addedecekleri her hangi bir şahsın istimaını da talep eylemek hakkını haiz olacaklardır.
Diğer taraftan Komisyon da her iki Tarafa mensup ajan, müşavir ve eksperlerden kendi Hükümetlerinin rıza ve muvafakatile, huzuruna celbini faideli göreceği her şahıstan, şifahî izahat talep etmeğe salâhiyettar olacaktır.
Madde — 18
Âkit Taraflar, Uzlaşma Komisyonunun mesaisini teshil etmeği ve bilhassa, mümkün olduğu kadar vâsi mikyas dahilinde, bilcümle vesaik ve müfit malûmatı vermeği ve Komisyonun şahitleri veya mütehassısları celp veya istima etmesine imkân vermek için kanunlarının kendilerine bahşettiği bütün vasıtaları kullanmağı taahhüt ederler.
Madde — 19
Uzlaşma Komisyonu ihtilâfın kendisine arzedildiği tarihten itibaren dört ay zarfında raporunu verecektir. Meğer ki Tarafeyn bu müddeti temdit hususunda mutabık kalmış ola.
Raporun bir nüshası Âkit Taraflardan her birine tevdi edilecektir. Rapor ne hâdiseleri izah noktasından ne de hukukî esbabı mucibesi itibarile bir Hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.
Madde — 20
Uzlaşma Komisyonu kendi raporunda münderiç tarzı tesviye teklifleri hakkında, Âkit Taraflarca verilecek kararın müddetini tesbit edecektir. Bu müddet, üç ayı tecavüz etmiyecektir.
Madde — 21
Komiserlerden herbirine, mesaisinin devamı müddetince, miktarı iki Taraf canibinden müştereken tayin edilecek bir tazminat verilecek ve her iki Taraf bu tazminattan müsavi bir hisseyi üzerine alacaktır.
Komisyonun mesaisinin istilzam edeceği masarifi umumiye de ayni veçhile taksim edilecektir.
Madde — 22
Bu misak tasdik olunacak ve tasdiknameleri en kısa müddet zarfında teati olunacaktır.
Misak tasdiknameler teati edilir edilmez, meriyet mevkiine girecektir. Misak, meriyet mevkiine girdiği tarihten itibaren on sene meri olmak üzere akdedilmiştir.
Misak, bu müddetin inkızasından altı ay evvel feshedilmediği takdirde daha beş senelik bir müddet için tecdit edilmiş addolunacak ve ilerisi için ayni usul cari olacaktır.
İşbu misak müddetinin inkızasmda Uzlaşma Komisyonunca veya Hakemce veyahut Adlî mahkemece rüyet edilmekte olan bir işte henüz hüküm lâhik olmamış ise bu hususta mesbuk olan müracaatlar hakkında işbu Misak ahkâmı tatbik edilecektir. Meğer ki Akitler başka suretle hareket edilmesi hususunda beyinlerinde mutabık kalmış ola.
17 teşrinievvel 1933 tarihinde iki nüsha olarak Ankarada tanzim edilmiştir.
Dr. Tevfik Rüştü N. Titulescu
Cumhuriyet Reisliğine yazılan tezkerenin tarih ve numarası : 8 – III -1.934 ve 1/248
Bu kanunun neşir ve ilânının Başvekilliğe bildirildiğine dair Cumhuriyet Reisliğinden gelen
tezkerenin tarih ve numarası : 10 – III -1934 ve 4/248
Bu kanunun müzakerelerini gösteren zabıtların Cilt Sayıfa cilt ve sayıfa numaraları : 19 84 20 14:17,19,20,34:36
İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması Hakkında Sözleşme(Convention on the International Maritime Organization), 6 Mart 1948 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş, 17 Mart 1958’de yürürlüğe girmiştir.
Denizcilikle ilgili uluslararası işbirliğini teşvik etmek amacıyla hazırlanan sözleşme; deniz kazaları, deniz kirliliği ve deniz güvenliği gibi konularda ortak çözümler bulmak için ülkeler arasında bir çerçeve oluşturmayı amaçlamakta, denizcilik faaliyetlerini düzenleyerek denizlerin insanlık için sürdürülebilirliğini korumayı hedeflemektedir.
Sözleşmenin düzenlendiği Cenevre Konferansı Şubat 1948’de başlamış ve 6 Mart 1948’de Hükümetlerarası Denizcilik Danışma Örgütü’nü (IMCO-The Inter-Governmental Maritime Consultative Organization) kuran Sözleşme kabul edilmiştir. Örgütün adı 1982 yılında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO- International Maritime Organization) olarak değiştirilmiştir.
Uluslararası Denizcilik Örgütü, gemi taşımacılığının emniyeti ve emniyeti ile gemilerden kaynaklanan deniz ve atmosfer kirliliğinin önlenmesinden sorumlu Birleşmiş Milletler uzman kuruluşudur. IMO’nun çalışmaları BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini desteklemektedir. IMO, uluslararası denizciliğin emniyeti ve çevresel performansı konusunda küresel standartlar belirleyen otoritedir. Ana rolü, denizcilik endüstrisi için adil ve etkili, evrensel olarak benimsenen ve evrensel olarak uygulanan düzenleyici bir çerçeve oluşturmaktır.
Örgütün organları; genel kurul, konsey, sekretarya ile ana komitelerden oluşmaktadır. Deniz güvenliği komitesi, deniz çevresini koruma komitesi, hukuk komitesi, teknik iş birliği komitesi ve kolaylaştırma komitesi ve diğer alt komiteler örgütün çalışmalarını şekillendirmektedir.
İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması hakkındaki Devletlerarası Sözleşmeye katılmamıza ve bu Sözleşmenin tasdikına dair Kanun
Kanun No : 6812
Kabul tarihi : 16 Temmuz 1956
Madde 1
İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulması hakkındaki 6 Mart 1918 tarihinde Cenevre’de aktedilen Devletlerarası Sözleşmeye, «Kabotaj ve inhisara mütaallik kanunlarımız ahkâmına herhangi bir tesir i olmamak şartiyle» şeklindeki «ihtiraa kayıtla» katılmamız kabul edilmiş ve bu Sözleşme ile ilişik ekleri tasdik edilmiştir.
Madde 2
Bu kanun neşri tarihinde mer’iyete girer.
Madde 3
B u kanun hükümlerini icraya İcra Vekiller i Heyeti memurdur.
17 Temmuz 1956
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının Kurulmasına mütedair Sözleşme
Bu Sözleşmeye iştirak eden devletler, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtını kurmaya karar vermişlerdir.
(a) Beynelmilel deniz ticareti ile ilgili hükümetlerde, her nevi teknik konularla ilgili olmak üzere uygulanan nizamlar ile örf ve âdetlerde bir işbirliği sistemi kurmak ve deniz işletmeciliğinin verimli olmasını ve denizlerde seyrüsefer emniyetini sağlamak üzere en müessir kaideler i n kabulünü teşvik etmek;
(b) Hükümetler tarafından beynelmilel deniz ticareti sahasında yeri olmayan tefrik ve tahdit tedbirlerinin terk edilmesini teşvik etmek ve bu suretle deniz hizmetleri membalarının her türlü tefrikten azade olarak dünya ticareti emrine verilmesini sağlamak, bir hükümetin, kendi deniz ticaretini inkişaf ettirmek ve bu sahada emniyet sağlamak mülâhazasiyle yaptığı yardım ve teşvikler, diğer sancakları taşıyan gemilerin beynelmilel deniz ticaretine iştirak etmek hürriyetini tahdit maksadına matuf olmamak şartiyle, tefrik edici bir tedbir sayılmaz.
( c) Her türlü denizcilik teşebbüslerinin tahditkâr maksatlarla yaptıkları uygunsuz tatbikatla ilgili meseleleri, bu Sözleşmenin II nci bölüm hükümleri dairesinde incelemek;
(d) Birleşmiş Milletler Teşkilâtının yetkili uzuv ve müesseseleri tarafından ele alınabilecek denizcilikle ilgili her meseleyi tetkik etmek;
(e) Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının tetkik etmekte olduğu meseleler hakkındaki malûmatın hükümetler arasında teatisini sağlamak.
Devletlerarası Îstişari Denizcilik Teşkilâtı kendisine danışılan meseleler hakkında tetkikat yapmak ve fikrini beyan etmekle görevlidir.
Madde — 3
1. nci bölümde açıklanan gayelerin sağlanabilmesi için, Devletlerarası Îstişari Denizcilik Teşkilâtına aşağıdaki görevler tevdi edilmiştir:
(a) Birleşmiş Milletlerin yetkili her müesses?, uzuv ve üyesi veya Devletlerarası diğer bütün teşekküller tarafından kendisine havale edilecek olan 1. nci maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı meseleleri, 4. ncü madde hükümleri mahfuz kalmak şartiyle tetkik etmek ve aynı zamanda 1.nci maddenin (d) bendi gereğince kendisine havai» edilecek meseleleri inceliyerek buzlar hakkında tavsiyelerde bulunmak;
(b) Sözleşme, Anlaşma ve bunlara benzer diğer vesika projelerini hazırlamak, bunları devletlere ve devletlerarası teşekküllere tavsiye etmek ve kendisi tarafından lüzumlu görülecek konferanslara daveti sağlamak;
(c) Üye devletler ar atında bir istişare sistemi tesis etmek ve hükümetler arası haber mübadelesini sağlamak,
Madde — 4
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, milletlerarası deniz nakliyatı mûtat ticari usullerle hallini mümkün gördüğü meseleler hakkında, bu mutat usullerin tatbikini tavsiye eder. Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, denizcilik teşebbüslerinin tahditkâr maksatlarla yaptıkları uygunsuz tatbikatla ilgili meselelerin deniz nakliyatı sahalarındaki mutat ticari usullerle halledilmesinin mümkün olamayacağına kanaat getirmesi veya yaptığı tecrübeler neticesinde mezkûr meselelerin bu metotlarla halledilemediğini bittecrübe müşahede etmesi halinde, bu mesele Devletlerarası
Üçüncü Bölüm Üyeler Madde — 5
III’nüncü bölümde zikredilen şartlar dâhilinde her devlet Devletlerarası îstişari Denizcilik Teşkilâtına üye olabilir.
Madde — 6
Birleşmiş Milletlere dâhil bulunan devletler, 57nci madde hükümleri dairesinde bu Sözleşmeye iltihak etmek suretiyle Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilatına üye olabilirler.
Madde — 7
Birleşmiş Milletler Teşkilâtı üyesi olmadığı halde, 19 Şubat 1948 tarihinde Cenevre’de akdolunan Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansına mümessil göndermeye davet edilen devletler, 57nci madde hükümleri dairesinde bu Sözleşmeye iltihak etmek suretiyle Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına üye olabilirler.
Madde — 8
6ncı ve 7nci maddelere göre üye olmak vasfını haiz bulunmayan her devlet, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının Genel Sekreteri vasıtasıyla bu Teşkilâta üye olmak talebinde bulunabilir; bu talep, ancak Konseyin tavsiyesi üzerine Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının iltihakçı üyeleri dışındaki esas üyelerinin üçte iki çoğunluğu tarafından tasvip edilmek şartıyla, ilgili devlet, 57 nci madde hükümleri dairesinde Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına üye sayılır.
Madde — 9
Sözleşmenin tatbik edilebileceği mülâhaza edilmiş bulunan bütün ülke veya ülkeler grubu, ancak bunların beynelmilel münasebetlerinin bir üye devlet veya Birleşmiş Milletler tarafından 58 inci madde gereğince teyit edilmesi ve mesul üye devlet veya icabına göre Birleşmiş Milletler tarafından Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Genel Sekreterliğine yazılı bir işar yapılması halinde, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına şerik üye olabilir.
Madde — 10
Bir şerik üye, Sözleşme gereğince her üye devlete tanınan, hak ve mükellefiyetlere sahiptir. Bununla beraber ne Asamble seçimine ve ne de Konseye veya Denizişleri Emniyeti Komitesine iştirak edemez. Bu şarta muallâk olmak üzere, bu Sözleşmedeki «üye» kelimesi, metinde aksine bir hüküm bulunmayan hallerde, şerik üye manasına gelir.
Madde — 11
Hiçbir devlet veya ülke, Birleşmiş Milletler Genel Asamblesinin kararı hilâfına Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına üye olamayacağı gibi, bu teşkilâtta da kalamaz.
IV üncü Bölüm Teşkilât Madde — 12
Teşkilât, bir Asamble, bir Konsey, bir Denizişleri Emniyeti Komitesi ile, bir Genel Kâtiplik ve ihdasına lüzum görülecek yardımcı uzuvlardan terekküp eder.
Beşinci Bölüm Asamble Madde — 13
Asamble bütün üyelerden teşekkül eder.
Madde — 14
Asamble âdi oturum için, iki senede bir toplanır. Üye devletlerin üçte birinin Genel Sekreterliğe vâki olacak müracaatları üzerine, altmış gün evvelinden yapılacak ihbarı müteakip, veyahut herhangi bir zamanda Konsey tarafından görülecek lüzum üzerine, yine altmış gün evvelinden ihbar edilmek şartıyla, olağanüstü bir oturum yapılabilir.
Madde — 15
Asamble toplantılarında, nisabı doldurmak için, şerik üyelerden gayrı olan üyelerin ekseriyetinin bulunması icabeder.
Madde — 16
Asamblenin ödevleri şunlardır :
:(a) Her âdi oturumda, şerik üyelerden gayrı üyeler arasından, müteakip âdi oturuma kadar ödevli kalmak üzere, bir başkan ve iki asbaşkan seçmek;
(c) Lüzumlu gördüğü takdirde, muvakkat, veya, Konseyin tavsiyesi üzerine, daimi yardımcı organlar tesis etmek;
(d) 17nci madde gereğince, Konseyde ve 28 inci madde gereğince Denizişleri Emniyeti Komitesinde bulunacak üyeleri seçmek;
(e) Konsey raporlarını kabul ve tetkik etmek ve kendi tarafından rüyet edilen bütün meseleler hakkında mütalâa bildirmek;
( f) IXuncu bölüm gereğince, Teşkilâtın bütçesini kabul ve tasdik etmek ve malî güdümünü tâyin etmek;
(g) Teşkilâtın masraflarını tetkik ve hesaplarını kabul ve tasdik etmek;
(h) 3 üncü maddenin :(a) ve (b) bentlerinde yazılı meseleleri inceleyerek işin şekline uygun tavsiye veya münasip tekliflerde bulunmak veya Konsey tarafından Asambleye havale edilip de Asamblece kabulüne imkân görülemeyen tavsiye ve teklifleri , mucip sebepleri ile birlikte Konseye iade etmek ve bu suretle Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına tahmil edilmiş bulunan görevleri if a etmek;
(i) Denizişleri Emniyeti Komitesinin, Konsey vasıtasıyla kendisine havale edeceği, deniz emniyeti ile ilgili kaidelerin veyahut bu kaidelerde yapılacak tadil ve tashihatının kabulünü, üye devletlere teklif etmek;
(j) Teşkilâtın yetkisi dâhilinde olan bütün işleri, tetkik edilmek veya karara bağlanmak üzere, Konseye iade etmek, ancak, bu maddenin (i) bendinde belirtilen teklif salâhiyeti hiçbir veçhile Konseye devredilemez.
Altıncı Bölüm Konsey Madde — 17
Konsey aşağıdaki şekilde taksim olunan 16 üyeden teşekkül eder.
Bu üyelerin:
(a) 6 tanesi, milletlerarası deniz seyrüsefer servislerinin temininde en çok ilgisi bulunan memleketlerin hükümetlerinden olacak;
(b) 6 tanesi, milletlerarası deniz ticaretiyle en çok ilgili olan diğer memleketlerin hükümetlerinden bulunacak;
(c) 2 tanesi, milletlerarası deniz seyrüsefer servislerini temin etmek hususunda oldukça önemli ilgisi bulunan hükümetler arasından Asamblece intihap edilecek;
(d) Ve 2 tanesi, milletlerarası deniz ticaretinde oldukça önemli ilgisi bulunan diğer hükümetler arasından Asamblece seçilecektir.
Bu maddede belirtilen prensiplerin tatbikatında, İlk Konsey, bu Sözleşmenin (1) sayılı bendinde gösterildiği veçhile teşekkül edecektir.
Madde — 18
Bu Sözleşmenin bir numaralı ekinde belirtilen hal müstesna olmak üzere, Konsey 17nci maddenin (a) bendinin tatbikatı neticesi olarak, milletlerarası deniz seyrüsefer servislerinin temininde en çok ilgisi bulunan üye devletleri tâyin eder; Asamble aynı şekilde 17nci madde (c) bendinin tatbikatı neticesi olarak, bu gibi deniz seyrüsefer servislerinin temini hususunda oldukça önemli ilgisi bulunan üye devletleri tâyin eder.
Bu tâyinler, 17nci maddenin,(a) ve (c) bentleri gereğince Konseyde temsil edilen üyelerin verecekleri reylerin ekseriyeti ile yapılır. Bundan sonra Konsey, 17nci maddenin (b) bendinin tatbikatı neticesi olarak, milletlerarası deniz ticaretiyle en çok ilgili bulunan üye devletleri tâyin eder.
Her Konsey, Asamblenin her alelade oturumundan mâkul bir müddet evvel, bu tâyinleri intaç eder.
Madde — 19
17nci madde gereğince Konseyi teşkil eden üyeler, Asamblenin bu Konseyi takibeden âdi oturumu sonuna kadar görevlerinde kalırlar. Görevinden ayrılan üyeler, yeniden seçilebilirler.
Madde — 20
(a) Konsey kendi başkanını seçer ve bu Sözleşme hükümlerine aykırı olmamak şartıyla çalışma usullerini tesbit eder.
(b) Konseyin 12 üyesi bir nisap teşkil eder.
(c) Konsey, bir ay evvel yapılan ihbarı mütaakıp, başkanının daveti veya üyelerinden en az 4 ünün talebi üzerine, kendi görevinin muvaffakiyetle başarılmasının icabettirdiği kadar sık toplanır. Bu toplantılar Konseyin tensibedeceği her hangi bir yerde yapılır.
Madde — 21
Konsey, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının kendi üyelerinden birini ilgilendiren bir konuyu müzakere ettiği zaman, alınacak kararlarda oy hakkı bulunmamak üzere, ilgili üyeyi, müzakerelere iştirake davet eder.
Madde — 22
(a) Konsey, Denizişlcri Emniyeti Komitesinin tavsiye ve raporlarını alır ve bunları, kendi görüş ve tavsiyeleri ile birlikte Asambleye ve Asamblenin toplantı halinde bulunmaması takdirinde, bilgi edinilmek üzere üye devletlere gönderir.
(b) 29ncu maddedeki konularla ilgili olmak üzere meydana gelecek meseleler, Denizişleri Emniyet Komitesi tarafından incelenmedikçe, Konsey tarafından tetki k olunamaz.
Madde — 23
Konsey, Asamblenin tasvibiyle, Genel Sekreteri tâyin eder. Konsey lüzumlu personeli toplamak hususunda gerekli bütün tedbirleri alır ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı tarafından ittihaz edilen hükümlerle Birleşmiş Milletleri n ihtisas teşekkülleri taralından konulan nizamlardan mümkün olduğu kadar ilham alarak, personelin ve Genel Sekreterin çalışma şeraitini tesbit eder.
Madde — 24
Her alelade oturumda, Konsey, Asambleye bir evvelki oturumundan beri teşkilât tarafından yapılan çalışmalar hakkında rapor verir.
Madde — 25
Konsey, teşkilâtın hesapları ve gider hakkındaki tahminlerini, kendi görüş ve tavsiyeleriyle birlikte Asambleye bildirir.
Madde — 26
Konsey, XII . bölüm hükümleri dairesinde, diğer kurullarla kendi arasındaki münasebetleri tanzim bakımından gereken anlaşmaları yapmaya veya tedbirleri almaya yetkilidir. Bu anlaşma ve tedbirler Asamblenin tasvibine arz edilir.
Madde — 27
Konsey, Asamblenin oturumları arasında kalan süre içinde, 16ncı maddenin (i) bendindeki konularla ilgili olarak yapılması gerekli tavsiyeler müstesna olmak üzere, teşkilâta tahmil olunan bütün vazifeleri ifa eder.
Yedinci Bölüm Denizişleri Emniyet Komitesi Madde — 28
(a) Denizişleri Emniyeti Komitesi, denizişleri emniyeti mevzularında önemli ilgisi bulunan üye devletler arasından Asamble tarafından seçilen 14 üyeden teşekkül eder. Bu memleketlerden asgari sekizi, ticaret filosu en önemli olanlardın seçilir; diğer üyelerin seçiminde ise, bir taraftan tebaalarının mühim bir kısmı, gemi mürettebatı olarak çalışmak veya çok miktarda kamara ve güverte yolcu nakliyatı ile ilgili bulunmak itibariyle, deniz işleri emniyeti mevzularında mühim menfaati bulunan üye memleket hükümetlerinin, diğer taraftan da. başlıca coğrafi mıntıkaların muadelet dâhilinde temsil edilmeleri sağlanır.
(b) Denizişleri Emniyeti Komitesi üyeleri 4 senelik bir müddet için seçilirler ve tekrar seçilme hakları vardır.
Madde — 29
(a) Denizişleri Emniyeti Komitesi deniz seyrüseferine yapılacak yardımlar, gemilerin yapım ve donanımı, mürettebatın emniyeti ile ilgili meseleler, denizde çatışmayı önlemeye mütedair nizamat, tehlikeli yükleri n tahmil ve tahliye işleri, denizişleri emniyetinin düzene konması, hidrografik bilgilerle ilgili haberleşme, gemi jurnali ve seyrüseferle ilgili vesaik, deniz kazaları tahkikatı, denizde can ve mal kurtarılması gibi teşkilâtın yetkisi dâhilinde olan denizişleri emniyeti ile doğrudan doğruya münasebetli bütün diğer meseleleri tetkik eder.
(b) Denizişleri Emniyeti Komitesi, kendisine Sözleşme veya Asamble tarafından tahmil olunan veya bu madde çerçevesi dâhilinde, devletlerarası diğer anlaşma vesikaları ile tevdi edilmesi melhuz bulunan ödevleri hüsnüsuretle ifa için gerekli bütün tedbirleri alır.
(c) Denizişleri Emniyeti Komitesi, XII. bölüm hükümlerini göz önünde bulundurmak şartıyla, nakliye ve ulaştırma ile iştigal eden ve bu münasebetle kurtarma ve emniyet bakımından deniz seyrüseferi, havacılık, telekomünikasyon ve meteoroloji sahalarındaki faaliyetlerin koordinasyonunu kolaylaştırmak ve denizdeki emniyeti kuvvetlendirmek suretiyle gayesine erişmesi hususunda teşkilâta yardım etmeye muktedir olan devletlerarası diğer teşekküllerle sıkı münasebetler tesis ve idam ettirmekle mükelleftir.
(a) Üyeler tarafından yapılan, emniyet ile ilgili nizamname tekliflerini veya bu gibi mevcut nizamnamelerde yapılması talebolunan tadilleri, kendi tefsir veya tavsiyeleriyle birlikte, âdi oturumları sırasında, Asambleye sunar.
(b) Asamblenin son âdi oturumundan beri geçen zaman zarfında yaptığı işler hakkında Asambleye rapor verir.
Madde — 31
Denizişleri Emniyeti Komitesi, normal olarak senede bir defa ve komitenin beş üyesi tarafından vâki olacak talep üzerine de, sair zamanlarda toplanır. Bu komite, her sene yaptığı oturumda, kendi idare heyetin i seçer ve içtüzüğünü hazırlar. Komitenin ekseriyeti bir nisap teşkil eder.
Madde — 32
Denizişleri Emniyeti Koimtesi, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının bir üyesini doğrudan doğruya ilgilendiren bir meseleyi müzakere ettiği zaman bu üyeyi, rey hakkı olmaksızın müzakerelere iştirake davet eder.
Sekizinci Bölüm Sekreterlik Madde — 33
Sekreterlik, Genel Sekreter, Denizişleri Emniyeti Komitesi Sekreteri ve Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına lüzumlu personelden müteşekkildir. Genel Sekreter, Teşkilâtın en yüksek uzvu olup, 23ncü madde hükümleri dairesinde, yukarıda zikredilen personeli tâyin eder.
Madde — 34
Genel Sekreterlik, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına ait vazifelerin ifası bakımından lüzumlu olan bütün evrak ve arşiv muamelâtını muntazam bir şekilde idare etmek ve Asamble, Konsey, Denizişleri Emniyeti Komitesi ve Teşkilât tarafından ihdas edilebilecek diğer yardımcı teşekküllerin çalışmalarına faydalı olabilecek notları, vesaiki, gündemleri, zabıtname ve malûmatı hazırlamak, toplamak ve tevzi etmekle mükelleftir.
Madde — 35
Genel Sekreter, senelik hesapları olduğu kadar, her yılın gelir-gider tahminlerini ayrı ayrı gösteren iki senelik bir bütçeyi tanzim ile Konseye sunar.
Madde — 36
Genel Sektör Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının faali yetinden üye devletleri haberdar etmekle mükelleftir. Her üye Devlet Genel Sekreterle irtibatı sağlayacak bir veya birkaç mümessil tâyin edebilir .
Madde — 37
Genci Sekreter ve diğer personel vazifelerinin ifasında, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı dışındaki her hangi bir devlet veya makamdan talimat isteyemez ve alamazlar. Bunlar, beynelmilel memurluk durumlarıyla kabil i telif olmayan her hareketten içtinap etmek zorunda olup, yalnızca Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına karşı sorumludurlar. Teşkilâtın her üyesi, Genel Sekreter ve diğer personelin münhasıran beynelmilellik vasıflarına hürmet etmeye ve bunlara, vazifelerin in ifasında her hangi bir şekilde tesir icrasından sakınmaya mecburdurlar.
Madde — 38
Genel Sekreter Sözleşme, Asamble, Konsey ve Denizişleri Emniyeti Komitesi tarafından kendisine tahmil olunabilecek bütün diğer vazifeleri üzerine alır.
Dokuzuncu Bölüm
Malî hükümler Madde — 39
Her üye devlet, Asamble nezdindeki murahhas heyetinin olduğu kadar, Konseyde, Denizişleri Emniyeti Komitesinde ve bütün diğer yardımcı komite ve uzuvlardaki mümessillerinin maaş, yolluk ve diğer masraflarını deruhte eder.
Konsey, Genel Sekreter tarafından tanzim edilen hesaplarla, bütçe tasarısını tetkik eder ve kendi müşahede ve tavsiyeleri ile birlikte Asambleye sunar.
Madde — 41
(a) Asamble, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı ile Birleşmiş Milletler Teşkilâtı arasında yapılabilecek bütün anlaşmaları göz önünde bulundurmak şartıyla, bütçe tasarısını tetkik ve tasvip eder.
(b) Asamble, Konseyin bu konudaki tekliflerin i hesaba katmak suretiyle, masrafların tutarını, kendi tâyin etmiş olduğu bir bareme göre bütün üyeler arasında taksim eder.
Madde — 42
Vâdeleri hulul ettiği tarihten itibaren bir senelik bir müddet zarfında Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına karşı olan malî vecibelerini yerine getirmeyen her hangi bir üye Devlet, ne Asamble, ne Konseyde ve ne de Denizişleri Emniyeti Komitesinde oy verme hakkına mâlik değildir; bununla beraber Asamble arzu ettiği takdirde bu hükümler hilâfına hareket edebilir.
Onuncu Bölüm. Oy verme Madde — 43
Asamble, Konsey ve Denizişleri Emniyeti Komitesinde, oylar aşağıdaki hükümler dairesinde verilir
(a) Her üye devlet bir oya sahiptir;
(b) Asamble, Konsey veya Denizişleri Emniyet i Komitesine vazife ve salâhiyet tevcih eden beynelmilel bir sözleşme veya anlaşmada, aksine bir hüküm bulunmaması halinde sözü edilen teşekküllerin kararları, hazır bulunan oy sahibi üyelerin çoğunluğu, ve üçte iki bir ekseriyetin lüzumu halinde ise, hazır üyelerin üçte iki çoğunluğu ile kabul olunur.
(c) Bu Sözleşme tatbikinde, «hazır bulunan ve oy veren üyeler» tâbiri «hazır bulunan ve müspet veya menfi bir oy veren üyeler» demektir. Müstenkif üyeler, oy vermemiş sayılırlar.
Onbirinci Bölüm Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının merkezi Madde — 44
(a) Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtının merkezi Londra’dadır.
(b) Gerektiği takdirde, üçte iki ekseriyeti ile Asamble, Teşkilât merkezini başka bir yere nakledebilir.
(c) Asamble, konseyin lüzumlu görmesi halinde, teşkilât merkezinden başka herhangi bir yerde toplanabilir.
Onikinci Bölüm Birleşmiş Milletlerle ve diğer teşekküllerle münasebetler Madde — 45
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, Birleşmiş Milletler Anayasasının 57nci maddesi gereğince, denizcilik sahasında ihtisas sahibi b ir teşekkül olarak Birleşmiş Milletler Teşkilâtına bağlanacaktır. Bu münasebetler, Birleşmiş Milletlerin Anayasasının 63 üncü maddesi gereğince ve Sözleşmenin 36nci maddesi hükümleri dairesinde Birleşmiş Milletler Teşkilatıyla akdedilecek bir Anlaşma ile tesis olunacaktır.
Madde — 46
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı ile, Birleşmiş Milletlerin diğer bir müessesesini ilgilendiren müşterek menfaat meseleleri zuhur ettiği takdirde, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı bu müessese ile teşriki mesai edecek ve bu meselelerin müştereken tetkik i için gereken tedbirleri alacaktır.
Madde — 47
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, salâhiyeti dahilindeki bütün meselelerde, Birleşmiş Milletlerin ihtisas teşekküllerinden olmadığı halde, kendi takibettiği gayelere uygun menfaat ve faaliyetleri bulunan diğer devletlerarası teşekküllerle iş birliği yapmaya yetkilidir.
Madde — 48
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, devlet teşekkülü olmayan sair beynelmilel teşekküllerle müzakerede bulunmak ve iş birliği yapmak üzere, her türlü faydalı anlaşmalar yapabilir.
Madde — 49
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, oyların üçte iki çoğunluğu ile Asamble tarafından tasvibcdilmesi şartıyla, devletlerarası olsun veya olmasın, diğer bütün beynelmilel teşekküllerden bunların yetkili makamlarınca mütekabiliyet esasına göre akdolunmuş beynelmilel anlaşma ve uzlaşma gereğince kendisine devir ve havale edilecek olan bütün yetki, hak ve vecibeleri almaya yetkilidir. Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı aynı zamanda, kendi yetkisi dâhilinde olup, beynelmilel bir vesika gereğince her hangi bir hükümete tevdi edilmiş bulunan, bütün idari işleri deruhte edebilir.
Onüçüncü Bölüm Hukuk i yetkiler, imtiyazlar ve muafiyetler Madde — 50
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtına tanınacak veya mevcudiyeti münasebetiyle verilecek olan hukuki yetki, imtiyaz ve muafiyetler Birleşmiş Milletle r Asamblesi tarafından 21 Kasım 1947 tarihinde tasdik ve tescil edilmiş bulunan ihtisas teşekküllerinin imtiyaz ve muafiyetleri hakkındaki Genel Sözleşmede tarif edilmiştir. Yukarıda zikredilen Genel Sözleşmenin 36 ve 33nci bölümleri dairesinde Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı tu rafından tasvibedilen nihai (veya tadil edilmiş) zeyil metni dolayısiyle değacak olan tadilât hükümleri mahfuzdur.
Madde — 51
Her üye, teşkilâtla ilgili Genel Sözleşmeye iltihak etmediği müddetçe, bu sözleşmenin II sayılı eki hükümlerini uygulamayı taahhüt eder.
Ondördüncü Bölüm Tadilât Madde — 52
Sözleşmede yapılacak tadilât projesi metinleri, Asamblenin tetkiki ne arz edilmeden en az 6 ay evvel, genel sekreter tarafından üye devletlere bildirilir . Konseyde temsil olunan üye devletlerin ekseriyeti dâhil olmak üzere, oyların üçte iki çoğunluğu ile, tadilât Asamble tarafından kabul olunur. Şerik üyeler dâhil bulunmamak şartıyla, Teşkilât üyelerinin üçte ikisi tarafından tasdik olunan her tadilât, daha evvel bunu kabul etmediğine dair bir takrir vermiş olanlar hariç olmak üzere, tasdik tarihinden 12 ay sonra, bütün üyeler için mer’iyete girer. Asamble, bir tadilâtın kabulü sırasında, bu tadilâtı, yürürlüğe girme tarihinden itibaren geçecek 12 ay zarfında, kabul etmeyeceğini bir takrir ile bildirmiş bulunan her hangi bir üyenin, bu sürenin hitamında, Sözleşme ile ilgisi kesileceğine dair, üçte iki çoğunluk ile bir karar alabilir.
Madde — 53
52 nci maddede belirtilen şartlar dâhilinde kabul edilmiş olan her tadilât, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi ve bu makam tarafından da bütün üyelere, geciktirilmeksizin tebliğ olunur.
Madde — 54
52 nci maddede belirtilen, kabul veya ademi kabul takrirleri , Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından hıfzedilmek üzere, bu Makama yazılı olarak gönderilir. Genel Sekreter, sözü edilen vesikanın alındığını, tadilâtın yürürlüğe giriş tarih i ile birlikte, üyelere bildirir.
Onbeşinci Bölüm Tefsir Madde — 55
Bu Sözleşmenin tefsir veya tatbikinde çıkacak her ihtilâf veya mesele ihtilaflı tarafların mutabakatı şartiyle, başka şekillerde hal ve tesviye edilmek üzere Asambleye sunulur. Bu maddedeki hiçbir hüküm, Konseyin veya Denizişleri Emniyeti Komitesinin, ödevli bulundukları süre esnasında çıkacak böyle bir ihtilâfı veya böyle bir meseleyi tanzim etmek hakkına halel getirmez.
Madde — 56
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, 55nci maddede gösterile n yollardan halledilemeyen her hukuk mevzuunu, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Anayasasının 96 nci maddesi gereğince, İstişari mahiyetteki reyini almak üzere, Milletlerarası Adalet Divanına tevdi eder.
Onaltıncı Bölüm Çeşitli hükümler Madde — 57
İmza ve kabul
Bu Sözleşme, III üncü bölüm hükümleri gereğince, kabul ve imzaya açık bulunacak ve devletler bu Sözleşmeye aşağıdaki şekilde iltihak edebileceklerdir :
1. Kabul takdirinde, kayıtsız şartsız yapılacak imza ile;
2. İhtirazı kayıtla kabulü takibeden imza ile ;
3. Kabul ile.
Kabul, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine, verilecek resmî bir vesika ile tahakkuk eder.
Madde — 58
Ülkeler
(a) Üye devletler, Sözleşmeye iştiraklerinin, beynelmilel münasebetlerini sağladıkları ülkelerden birine veya bir gruba veya hepsine birden şâmil olacağını, her an beyan edebilirler.
(b) Bu Sözleşme, beynelmilel münasebetleri üye devletlerce sağlanan ülkelere, ancak bu maddenin (a) bendi hükümleri dairesinde, bunlar namına bir beyanda bulunulmuş olması halinde, tatbik olunur.
(c) Bu maddenin (a) bendi gereğince yapılacak beyanlar, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi olunur ve bunun birer kopyası mezkûr makam tarafından Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansına davet edilen devletlerle, üye olacak diğer bütün devletlere ulaştırılır.
(d) Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, herhangi bir vesayet anlaşması gereğince, bazı ülkelerin idaresi ile mükellef bulunduğu takdirde, himayesi altında bulunan bu ülkelerden biri veya bir grubu veya hepsi namına 57nci madde hükümleri gereğince Sözleşmeyi kabul edebilir.
Madde — 59 Ayrılış
(a) Üye devletler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine yapacakları yazılı bir ihbarı müteakip, Teşkilâttan ayrılabilirler. Bu makam da keyfiyeti derhal Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı Genel Sekreteri ile diğer üye devletlere bildirir. Ayrılış ihbarı, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 12 aylık bir müddetin hitamından sonra, her zaman yapılabilir. Ayrılış, yazılı ihbarın, Teşkilât Genel Sekreterliğine muvasalatından 12 ay sonra hüküm ifade eder.
(b) 58 inc i maddede zikredilen ülke ve ülke gruplarında bu Sözleşmenin sona ermesi, bunların dış münasebetlerini sağlamakla mükellef üye tarafından veya idaresi Birleşmiş Milletlere bırakılmış bir vesayet ülkesi ise, Birleşmiş Milletlerce yapılacak yazılı bir işar üzerine her an mümkündür. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri keyfiyeti derhal bütün üye devletlerle, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı Genel Sekreterine bildirir. Bu ihbar, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine muvasalatından 12 ay sonra hüküm ifade eder.
On Yedinci Bölüm Yürürlük. Madde — 60
Bu Sözleşme, yedisi en az bir milyon gros tonluk bir ticaret filosuna sahip olmak üzere 21 devletin, 57 nci madde hükümleri gereğince, bu Sözleşmeyi kabul etmesi tarihinden itibaren, yürürlüğe girer.
Madde — 61
Her devletin Sözleşmeye iltihak tarihi ile Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansına davet edilen bütün devletlerle, üye olacak bütün diğer devletlere, bildirilir .
Madde — 62
İngilizce, Fransızca ve İspanyolca metinleri aynı derecede muteber olan bu Sözleşmenin aslı Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi olunacak ve bu makam Sözleşmenin tasdikli birer örneklerini, Birleşmiş Milletler Konferansına davet edilen devletlerle, üye olacak bütün diğer devletlerin her birine gönderecektir.
Madde — 63
Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, bu Sözleşmeyi, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tescil etmeye yetkilidir.
Cenevre’de 6 Mart 1948 tarihinde tanzim olunmuştur.
Hükümetleri tarafından, usulüne tevfikan yetkilendirilmiş bulunan aşağıda imzaları bulunan mümessiller, bu Sözleşmeyi imza etmişlerdir.
E k : I İlk Konseyin kuruluşu
İlk Konsey, 17nci maddede zikrolunan prensipler dairesinde, aşağıdaki şekilde tertip olunacaktır.
I(a) 17 nci maddenin (a) fıkrasında belirtilen altı üye şunlardır :
Amerika Birleşik Devletleri
Yunanistan
Norveç
Kolanda
İngiltere
İsveç
(b) 17 nci maddenin (b) fıkrasında belirtilen altı üye şunlardır :
Arjantin
Avustralya
Belçika
Kanada
Fransa
Hindistan
(c) B u zeylin, (a) fıkrasında gösterilen altı üye tarafından teklif edilecek üsteden, 17nci maddenin (c) fıkrası gereğince Asamble tarafından seçilen iki üye :
(d) Beynelmilel deniz ticaretinde oldukça önemli menfaati bulunan üyeler, arasından 17nci maddenin (d) fıkrası gereğince Asamble tarafından seçilen iki üye.
25 TEMMUZ 1956
E k : II (51 inci maddede zikredilen) Hukuki yetki, imtiyaz ve muafiyetler
Üye devletler, Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtını ilgilendiren ihtisas müesseselerinin muafiyet ve imtiyazlarına mütedair Genel Sözleşmeye iltihak etmedikleri müddetçe Teşkilâtla olan münasbetlerinde, hukuki yetki, imtiyaz ve muafiyetlerle ilgil i aşağıdaki hükümleri tatb ik ederler :
Kısım : 1
Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, üyelerinin her birinin memleketinde, gayelerinin tahakkuku ve vazifelerinin görülmesi hususunda lüzumlu, hukuki yetkiyi haizdir.
Kısım : 2
a) Devletlerarası İstişari Denizcilik Teşkilâtı, üyelerinin her birinin memleketinde, gayelerinin tahakkuku ve vazifelerinin görülmesi hususunda lüzumlu imtiyaz ve muafiyetlerden faydalanır.
b) Yardımcı ve müşavirler de dâhil olmak üzere, üyelerin mümessiller i ile Teşkilâtın memur ve müstahdemleri, Teşkilât içerisinde deruhte ettikleri görevleri tam bir istiklâl içinde başarabilmek için gerekli imtiyaz ve muafiyetlerden aynı şekilde faydalanırlar.
Kısım : 3
Bu ekin 1 ve 2 numaralı kısımları hükümlerinin tatbiki için, üyeler, imkân nispetinde, ihtisas teşekküllerinin imtiyaz ve muafiyetleri hakkındaki Genel Sözleşmenin tip şartlarına uyacaklardır.
Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, 21 Haziran 1927’de çıkarılmıştır. 6 Mart 1986 tarihinde Basına Sansür Yasası olarak bilinen ve basın özgürlüğünü engellemekle itham edilen esaslı değişikliklere tabi tutulmuştur.
Kanun numarası : 1117
Kabul Tarihi : 21/6/1927
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 7/7/1927 Sayı : 627
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 8 Sayfa : 899
Madde 1 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/1 md.)
18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı anlaşılan mevkute ve mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserler aşağıdaki maddelerde gösterilen sınırlamalara tabi tutulur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 2 nci maddeye bakınız.)
Madde 2 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/2 md.) (2)
Mevkute veya mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserlerin 1 inci maddede belirtilen sınırlamaya tabi tutulabilmesi için Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı bünyesinde oluşturulan yetkili kurulun, söz konusu eserlerin 18 yaşından küçükler için muzır olduğu hakkında bir karar vermesi gereklidir. (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK’nin 38 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “Başbakanlık” ibaresi “Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı” şeklinde değiştirilmiştir.)
Kurul, basılmış eserlerin küçükler için muzır olup olmadığı hususunda yapacağı incelemede, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunundaki genel amaç ve temel ilkeleri göz önünde bulundurmak zorundadır.
Kurul, bu Kanunla kendisine verilen görevlere ilaveten, Türk Ceza Kanununun 426, 427 ve 428 inci maddelerinde tanımlanan suçlarla ilgili olarak yaJrgı organlarına resmi bilirkişilik yapmakla görevlidir.
(Değişik dördüncü fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.) Kurul; Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanının belirleyeceği biri başkan olmak üzere Bakanlığın beş birim amirinden teşekkül eder.
(Mülga beşinci fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)
(Değişik altıncı fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.) Kurul salt çoğunlukla karar alır.
Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanı tarafından belirlenen Bakanlık ana hizmet birimince yerine getirilir.
Kurulun çalışma usul ve esasları ile sekreterya hizmetlerinin ne suretle yerine getirileceği Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirlenir.
Kurul tarafından gerekli görülen hallerde sürekli veya geçici olarak görev yapmak üzere özel ihtisas komisyonları kurulabilir. Kurulun, bu komisyonlarda görev yapmasını uygun göreceği kamu personeli ilgili kamu kurumunun muvafakati alınarak Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığınca görevlendirilir. (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK’nin 38 inci maddesiyle, 2 nci maddenin sekizinci fıkrasında yer alan “Başbakanlık” ibaresi “Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı” şeklinde, aynı maddenin dokuzuncu fıkrasında yer alan “Başbakanlıkça” ibaresi “ilgili kamu kurumunun muvafakati alınarak Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığınca” şeklinde değiştirilmiştir. )
(Mülga onuncu fıkra: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)
Madde 3 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/3 md.)
Kurul, 1 inci maddede gösterilen eserleri re’sen inceleyebileceği gibi, resmi makamlar ile gayeleri içinde çocuk ve gençlerin korunmasına yer veren derneklerin, kadın ve basın dernek ve kuruluşlarının başvurularını da inceleyerek karara bağlar.
Madde 4 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/4 md.)
(Değişik: 11/5/1988 – 3445/10 md.) Bir aydan az süreli mevkuteler ile sinema ve her türlü film afişleri, ilanlar, fotoğraflar, kabartma ve her türlü posterler, kartpostallar, takvimler hariç olmak üzere kurulca tetkik edilerek küçükler için muzır olduğuna karar verilmiş basılmış eserlerin sahiplerine, sorumlu müdürlerine ve telif hakkı sahiplerine, basılmış eserlerin küçüklerin maneviyatına muzır olduğu kurulca tebliğ edilir. Tebligat, Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılır. Kurul bu kararı ilgililere derhal duyurmak için gerekli tedbirleri alır.
Tebligat üzerine eser sahipleri, telif hakkı sahipleri ve sorumlu müdürler, ellerinde mevcut eserlerin ön kapaklarına “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basmak zorundadırlar.
“Küçüklere zararlıdır” ibaresinin herkesin kolayca görüp okuyabileceği şekil ve büyüklükte yazılması zorunludur.
Bu suretle damgalanan eserler;
a) Açık sergilerde ve seyyar müvezziler tarafından satılamaz.
b) Dükkanlarda, cemakanlarda ve benzeri yerlerde teşhir edilemez.
c) Bir yerden bir yere teşhir maksadıyla açık bir surette nakledilemez ve müvezziler tarafından bunlar için sipariş kabul olunamaz.
d) Gazeteler, mecmualar, duvar ve el ilanları, radyo ve TV ile veya diğer suretlerle ilan edilemez, satışı için reklam ve propaganda yapılamaz.
e) Para mukabili veya parasız küçüklere gösterilemez, verilemez ve hiçbir suretle okul ve benzeri yerlere sokulamaz.
(Değişik: 11/5/1988 – 3445/10 md.) Bu tür eserler, ancak 18 yaşından büyük olanlara içi görülmeyen zarf veya poşet içinde satılabilir. Bu zarf ve poşetlerin üzerinde eserin ismi ile “Küçüklere zararlıdır” ibaresinden başka hiç bir yazı ve resim bulunamaz.
Kurul kararının tebliğinden önce dağıtımı yapılmış olan bu kabil basılmış eserleri satış için ellerinde bulunduranlar da, Kurul kararlarının ilgililere duyurulma tarihinden itibaren, bu maddedeki sınırlamalara uymak zorundadırlar.
Kurulca haklarında küçükler için muzır olduğuna üç defa karar verilen basılmış periyodik eserlerin sonraki sayıları ile diğer basılmış eserlerin sonraki basıları da, yeniden bir karar verilmesine gerek kalmaksızın bu maddede belirtilen sınırlamalara tabidir. Ancak bu gibi eserlerin sahipleri, eserlerinin müteakip sayı ve basılarının küçükler için muzır nitelikte olmadığı iddiasıyla kurula başvurarak incelenmesini isteyebilirler. Kurul, başvuruyu haklı bulursa, bu maddedeki sınırlamalar sonraki sayı ve basılar için uygulanmaz.
Haklarında Kurulun her hangi bir kararı bulunmadığı halde, basılmış eserlerinin konusu veya ihtiva ettiği yazı ve resimler sebebiyle küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı kanaatinde olan eser sahipleri kendiliklerinden, eserin üzerine “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basarak içi görünmeyen zarf veya poşet içinde satışa arz edilebilirler. Bu takdirde, bu basılmış eserler hakkında da bu maddenin ilgili fıkraları hükümleri uygulanır.
Madde 5 – (Mülga: 6/3/1986 – 3266/8 md.)
Madde 6
Fikri, içtimai, ilmi ve bedii kıymeti haiz olan eserler bu kanunun şumulünden hariçtir.
Madde 7 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/5 md.)
Kanunun 4 üncü maddesinin;
a) Birinci ve ikinci fıkrasına göre; kendilerine tebligat yapıldığı halde eserlerini damgasız olarak yayımlayan eserin sahipleri, sorumlu müdürleri ve telif hakkı sahipleri,
b) Dördüncü fıkrasına aykırı olarak, sınırlamaya tabi olan damgalı veya damgasız basılmış eserleri, fıkranın bentlerinde belirtilen şekillerde satan, teşhir eden, nakleden, sipariş kabul eden, ilan eden, gösteren, veren ve okullara sokanlar,
c) (Değişik: 11/5/1988 – 3445/11 md.) Beşinci ve sekizinci fıkralarına aykırı şekilde, zarf veya poşete koymadan veya beşinci fıkrada zikredilen evsafa aykırı zarf veya poşet içinde satanlar.
İki milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. Suçun tekerrürü halinde cezanın azami haddi uygulanır.
Madde 8 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/6 md.)
Basılmış eserler ile mevkutenin her nüshasından ikişer adedi, neşri takip eden çalışma gününde bir alındı belgesi karşılığında Kurul Başkanlığına gönderilir. Ankara dışında basılan eserlerin postaya verildiği tarih esas alınır. Bu madde hükmünü yerine getirmeyenler hakkında 5680 sayılı Basın Kanununun 24 üncü maddesinde belirtilen ceza hükümleri uygulanır.
Madde 9 – (Mülga: 11/5/1988 – 3445/14 md.)
Madde 10
Birinci maddede zikredilen eserlerden her hangi birinin tetkik edilmekte olduğuna ve tahdit edileceğine dair yevmi gazete ve mecmualarla neşriyatta bulunulamaz. Bu nevi haberleri neşreden gazete ve mecmua müdiri mesulleri sekizinci madde mucibince cezalandırılır. İşbu kanunda yazılı ceza sulh mahkemelerince hükmolunur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)
Ek Madde 1 – (Ek: 6/3/1986 – 3266/9 md.)
(Değişik birinci paragraf: 11/5/1988 – 3445/12 md.) Bir aydan az süreli mevkuteler ile sinema ve her türlü film afişleri, ilanlar, fotoğraflar, kabartma ve her türlü posterler, kartpostallar, takvimler hariç, 4 üncü maddede belirtilen şekilde sınırlamaya tabi tutulacak basılmış eserlerin sahiplerinden,
a) Haklarında Kurulun herhangi bir kararı bulunmadığı halde basılmış eserlerini kendiliklerinden küçüklere muzır nitelikte görerek zarf veya poşet içinde satışa arz etmek isteyenler, bu eserlerin Katma Değer Vergisi dahil toplam satış bedeli üzerinden % 25 oranında bir meblağı, piyasaya sürdükleri tarihten,
b) Basılmış eserlerinin, Kurul tarafından küçükler için muzır nitelikte olduğuna karar verilenler, bu eserin basım adedinin Katma Değer Vergisi dahil toplam satış bedeli üzerinde % 40 oranında bir meblağı, Kurul kararının tebliği tarihinden, İtibaren, bir ay içinde, Toplu Konut Fonuna aktarılmak üzere Maliyeye yatırmak zorundadırlar.
Bu meblağları belirtilen süre içinde yatırmayanlar hakkında, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.
Ek Madde 2 – (Değişik: 11/5/1988 – 3445/13 md.)
Bir aydan az süreli mevkuteler ile eklerinde, sinema ve her türlü film afişlerinde, ilanlarda, fotoğraflarda, kabartma ve her türlü posterlerde, kartpostallarda ve takvimlerde 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte yayın yapılamaz. Aksine davranan mevkute sahipleri ve bunların sorumlu müdürleri hakkında Türk Ceza Kanununun 426 ncı maddesinin ikinci fıkrasındaki; sinema ve her türlü film afişlerini, ilanları, fotoğrafları, kabartma ve her türlü posterleri, kartpostalları, takvimleri basan, çoğaltan, satan ve alenen kullananlar hakkında Türk Ceza Kanununun 426 ncı maddesinin birinci fıkrasındaki ceza hükümleri uygulanır.
Ek Madde 3 – (Ek: 6/3/1986 – 3266/9 md.)
Bu Kanunda yazılı suçlardan doğan davalar en geç iki ay içinde sonuçlandırılır.
Geçici Madde 1- (Ek: 2/7/2018-KHK-703/38 md.)
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte, mevcut Kurul üyelerinin üyelikleri sona erer.
Madde 11
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 12 – (Değişik: 6/3/1986 – 3266/7 md)
Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
21/6/1927 TARİHLİ VE 1117 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN HÜKÜMLER:
1 – 11/5/1988 tarih ve 3445 sayılı Kanunun geçici maddesi:
Geçici Madde 2
Türk Ceza Kanununun 426,427,428 inci maddeleri ile 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanununun 7 ve ek 2 nci maddelerine göre verilen cezaların onda dokuzu affedilmiştir. Ancak, infaz edilecek para cezası otuz milyon lirayı geçemez.
Karadeniz Kültür İşbirliği Sözleşmesi; “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesi” adıyla 6 Mart 1993 tarihinde İstanbul’da imzalanmıştır.
Karadeniz Kültür İşbirliği Sözleşmesi, Karadeniz çevresinde yer alan ülkeler tarafından 1994’te kabul edildi.
Karadeniz ülkeleri arasında işbirliğini teşvik etmek amacıyla düzenlenen “Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesi”; Türkiye Cumhuriyeti, Ermenistan Cumhuriyeti, Belarus Cumhuriyeti, Moldova Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Arnavutluk Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti, Gürcistan Cumhuriyeti, Romanya Cumhuriyeti ve Ukrayna Cumhuriyeti arasında İngilizce olarak imzalanmıştır.
Kültür, Eğitim, Bilim ve Enformasyon Alanlarında İşbirliğine İlişkin Karadeniz Sözleşmesi
Sözleşmeye katılan Devletin bu belgede ‘Taraflar’ olarak anılan Hükümetleri,
Karadeniz bölgesinde yaşayan halkların birbirlerini daha iyi anlayabilmeleri için kültürel işbirliğinin önemini göz önüne alarak,
Kültürel bağlarını sağlamlaştırmayı ve bu bölgedeki ülkeler arasında kültür, eğitim, bilim ve enformasyon alanlarındaki işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan çabalarını sürdürmeyi arzu ederek,
Kültür ve bilim alanında işbirliğine ilişkin uluslararası hukuk kurallarına riayet etmeye ve Helsinki Sonuç Belgesinde ve Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansının diğer ilgili belgelerinde yer alan prensipleri dikkate almaya ve uygulamaya kararlı olarak,
Binlerce yıllık zengin geleneklerini, kültürel mirası ve yaratıcı kültürel faaliyetleri, Karadeniz Kültür alanına özellik kazandıran, çeşitli kültürler arasındaki verimli temas ve etkileşimleri en etkili şekilde kullanmayı arzu ederek,
Geçmişten gelen değerlere gösterilen saygı ve himayenin, çağdaş yaratıcı faaliyetlere gösterilen ilgi ile paralel bir biçimde sürdürülmesi gereğini dikkate alarak,
Gelecek kuşaklar arasında daha yakın ve geniş bir işbirliğini teşvik etme ve karşılıklı saygı, anlayış ve hoşgörüyü geliştirme gereğini kabul ederek,
UNESCO ve diğer uluslararası kuruluşlarla işbirliğinin önemini kaydederek, aşağıda belirtilen hususlar kabul ederler
MADDE 1
Taraflar Karadeniz Bölgesi ülkeleri arasında kültür, eğitim, bilim ve enformasyon alanlarında bölgesel işbirliğini teşvik edecek ve geliştireceklerdir.
MADDE 2
Taraflar,
a) Bilim ve araştırma kuruluşları, yüksek öğrenim ve diğer eğitim kurumları arasında işbirliği ve değişimi,
b) Bilgi ve görgüyü artırmak, deneyim kazanmak, bilimsel çalışmalar yapmak, öğrenim görmek ve konferanslar vermek üzere, uzman, konferansçı, öğretmen, profesör ve öğrenci değişimini,
c) Dil öğrenme ve pratiği geliştirme, bilimsel ve araştırma faaliyetleri ve lisans üstü eğitimini,
d) Yeni öğretim yöntemleri ve pedagojik malzemenin hazırlanması ve uygulanması için işbirliği ve değişimleri;
e) Birbirleri hakkında daha kapsamlı bilgi ve objektif fikir sahibi olmak amacıyla, yayınevleri, bilim ve eğitim kurumlan arasında işbirliğini, okul kitaplarının, bilimsel derleme ve diğer bilimsel yayınların değişimini;
f) Birbirlerinin diplomalarını, akademik derecelerini ve diğer bilimsel ve akademik unvanlarını tanımak imkanları hususunda işbirliğini ve bilgi alışverişini;
g) UNESCO millî komisyonları arasında belirli ortak projeler geliştirilmesi amacıyla işbirliğini;
h) Eski uygarlıklara ait anıtların korunması ve araştırılması amacıyla çok taraflı bilimsel sözleşmelerin yapılmasına yardımcı olmayı;
i) Şehir ve bölgeleri arasında kültür, eğitim, bilim ve enformasyon alanlarında doğrudan temasları;
teşvik etmeyi, özendirmeyi ve geliştirmeyi taahhüt ederler.
MADDE 3
Taraflar;
a) Karşılıklı olarak biri birinin dilinin öğretilmesinin yaygınlaştırılması;
b) Edebiyat eserlerinin karşılıklı çevrilmesi ve yayılmasının teşviki;
c) Edebiyatçılar arasında çeşitli temasların geliştirilmesi; suretiyle Sözleşmeye taraf ülkelerin edebiyatlarının geniş halk kitlelerine tanıtılmasını teşvik edeceklerdir.
MADDE4
Taraflar, müzik, tiyatro, güzel sanatlar, müzeler, araştırma ve geliştirme ile arkeoloji, etnoloji, tarih ve sanat tarihi ve kültürel varlıkların korunması, kütüphanecilik ve arşivcilik alanlarında işbirliğini ve ortak projeleri;
a) Kültürel ve tarihî değerlerin korunması ve saklanması konusunda bilgi değişimi ve malzeme toplanması amacıyla ziyaretler düzenlenmesi ve tarihî ve kültürel değerlerin muhafazası konusunda işbirliği yapılması,
b) Güzel sanatlar ve tarihî miras sergileri düzenlenmesi,
c) Profesyoneller ve amatörler arasında yarışma ve festivaller düzenlenmesi,
d) Sinema sanatı alanında işbirliğinin geliştirilmesi ve bu bağlamda ortak film yapımı, bu alanda karşılıklı olarak yardımlaşma, ticarî ve gayri ticarî film olayları düzenlenmesi, her ülkenin mevzuatına uygun olarak, uluslararası ve ulusal film festivallerine katılmalarının desteklenmesi,
e) Müzeler ve diğer kültür kurumlan arasında sergi, bilgi ve uzman değişimi, arkeoloji alanında ortak bilimsel projeler hazırlanması ve eski uygarlıkların incelenmesi,
f) Uzmanlarının arşiv, kütüphane ve müzelerden yararlanmalarının kolaylaştırılması,
g) Bu maddede belirtilen tüm işbirliği alanlarında gençler için kültürel değişim programlarının geliştirilmesi, yoluyla teşvik edecekler ve kolaylaştıracaklardır.
MADDE 5
Taraflar kütüphanecilik alanındaki işbirliğini;
a) Kütüphanelerde modern enformasyon tekniklerinin en verimli yöntemlerinin uygulanması,
b) Uluslararası kurallara uygun olarak standardizasyonun sağlanması,
c) Kütüphanecilerin meslekî becerilerinin artırılması,
d) Millî kütüphaneler arasında bir işbirliği ağı geliştirilmesi, yoluyla geliştireceklerdir
MADDE 6
Taraflar, millî haber ajansları, gazeteci birlikleri, süreli yayınlar, televizyon ve radyo ağları
arasında, basılı malzeme, televizyon ve radyo programlarının değişimini de içeren işbirliğini teşvik
edeceklerdir.
MADDE 7
Taraflar, yayımcılık ve dağıtım alanında, ortak kitap yayımı, uzman değişimi, kitap sergileri
düzenlenmesi ve uluslararası kitap fuarlarına katılmayı da içeren işbirliğini teşvik edeceklerdir.
MADDE 8
Taraflar, kendi temsilcilerinin, bu Sözleşmenin kapsadığı alanlarda seminerlere, konferanslara, sempozyumlara ve benzeri faaliyetlere katılmalarını teşvik edeceklerdir.
MADDE 9
Taraflar, bu Sözleşmenin uygulanmasından ve koordinasyonundan sorumlu üst düzey devlet
görevlilerinden oluşan bir Koordinasyon Konseyi kuracaklardır. Konsey her yıl sırayla taraf ülkelerin birinde toplanacaktır.
MADDE 10
Tarafların karşılıklı mutabakatı ile Sözleşmede değişiklikler ve ilaveler yapılabilir.
MADDE 11
Bu Sözleşmenin hükümleri, taraf ülkelerin yürürlükteki mevzuatı ile çelişkiye düşmeyecek şekilde uygulanacaktır.
MADDE 12
Bu Sözleşme, tarafların kültür, eğitim, bilim ve enformasyon alanlarında işbirliği konusunda
imzalamış oldukları diğer ikili veya çok taraflı anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini etkilemeyecektir.
MADDE 13
Tarafların başvuran ülkenin kabulü hususundaki oybirliği kaydı ile Sözleşme, bu Sözleşmenin hükümlerini kabul eden üçüncü ülkelere açıktır.
Bu Sözleşme onaya tabi olup, dördüncü Onay Belgesinin Sözleşmeyi muhafaza edecek devlete tevdi edildiği tarihi takip eden otuzuncu günde yürürlüğe girer.
Dördüncü Onay Belgesinin tevdiinden sonra Sözleşmeyi onaylanan her ülke için bu Sözleşme o ülkenin kendi Onay Belgesinin tevdiinden itibaren otuzuncu günde yürürlüğe girer.
MADDE 14
Tarafların her biri Sözleşmeyi muhafaza edecek devlete yazılı bildirimde bulunmak suretiyle
Sözleşme üyeliğini sona erdirebilir.
Bu halde Sözleşmeyi muhafaza eden devletin yazılı bildirimi almasından itibaren altıncı ayın
sonunda o ülkenin üyeliği sona erer.
MADDE 15
Sözleşme Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından muhafaza edilecektir.
Muhafaza eden devlet, Onay Belgelerinin tevdii hususundaki ve imzacı Devletler tarafından yapılacak diğer bildirimleri imza sahibi devletlere bildirecektir.
6 Mart 1993 tarihinde İstanbul’da her biri eşit derecede geçerli olan on adet İngilizce asıl nüsha olarak düzenlenmiştir.
D. Fikri Sağlar
Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanı
Hakop Hakopyan
Ermenistan Cumhuriyeti Kültür Bakanı
Yevgeny Konstantinovich Voitovich
Belarus Cumhuriyeti Kültür Bakanı
lon Spiridon Ungureanu
Moldova Cumhuriyeti Kültür Bakanı
Evgeny Sidorov
Rusya Federasyonu Kültür Bakanı
Dhimiter Anagnosti
Arnavutluk Cumhuriyeti Kültür, Gençlik ve Spor Bakanı
İrlanda Anayasası 1 Temmuz 1937’de halk oylaması sonucunda kabule edilmiş ve 29 Aralık 1937 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada şimdiye dek birçok değişiklik yapılmış, bazı hükümler kaldırılmış, bazı yeni hükümler ilave edilmiş , bazı hükümler de revize edilmiştir. İrlanda Anayasasında yapılan değişikliklerin önemli bir bölümü halk oyu ile onaylandıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Anayasa 50 maddeden oluşmaktadır.
İrlanda Başkanlık Binası
Önsöz
Anayasanın bu metni, 25’inci maddenin beşinci fıkrasının 2 numaralı bendi uyarınca 27 Mayıs 1999 tarihinde kaydedilen metnin bir kopyasıdır:
Geçici Hükümler (madde 51-63) kendi şartları açısından atlanmıştır; İrlandaca metin modern standart İrlandaca ile uyumlu hale gelecek şekilde değiştirilmiştir; kayıttan sonra çıkarılan yirminci değişiklik dahil edilmiştir; yeni maddeler (2, 3 ve 29’uncu maddeler) 8. Kesim, 1998 Anayasa Değişiklik Kanununun Ondokuzuncu Değişiklik hükümlerine göre eklenmiştir; kayıttan sonra yürürlüğe giren yirmibirinci, yirmiüçüncü, yirmialtıncı ve yirmiyedinci değişiklikler şu anda dahil edilmiştir. Anayasanın 1937 yılında yürürlüğe girmesinden bu basım zamanına (Kasım 2004) tarihine kadar gerçekleşen değişiklikler aşağıda listelenmiştir.
İrlanda Haritası
İrlanda Anayasası
Her kudretin geldiği ve en sonunda gideceğimiz, tüm insanlar ve Devletlerin tüm fiillerinin dayanağını bulduğu, En Kutsal Üçlü Adına,
Biz, İrlanda halkı,
Babalarımıza yüzyıllarca süren sınavlarında dayanma gücü veren İlahi Sahibimiz, İsa Mesih’e olan tüm borçlarımızı naçizane kabul ederek,
Ulusumuzun haklı bağımsızlığını yeniden kazanmak için verdikleri kahramanca ve aralıksız mücadeleyi minnetle hatırlayarak,
Ve Basiret, Adalet ve Hamiyetten ayrılmadan, bireyin onur ve özgürlüğünün sağlanması, gerçek sosyal düzene erişilmesi, ülkenin birliğinin kurulması ve diğer uluslarla barış tesis edilmesi yoluyla kamu yararını geliştirme gayesi güderek,
İşbu Anayasayı kabul eder, kanunlaştırır ve kendimize armağan ederiz.
Ulus
Madde 1.
İrlanda ulusu burada, kendi yönetim biçimini seçme, diğer uluslarla ilişkilerini belirleme ve kendi dehası ve gelenekleriyle uyum içinde siyasi, ekonomik ve kültürel hayatını geliştirmek için devredilemez, kaldırılamaz egemenlik hakkını teyit eder.
Madde 2.
Adaları ve denizleriyle birlikte İrlanda Adasında doğan her kişinin, doğuştan, İrlanda Ulusunun bir parçası olma hakkı vardır. Bu, aynı zamanda, kanunlar uyarınca İrlanda vatandaşı vasfı taşıyan tüm kişilerin hakkıdır. Ayrıca, İrlanda ulusu, kültürel kimliğini ve mirasını paylaşan yurt dışında yaşayan İrlanda soyundan insanlarla özel bağlarını bağrına basar.
Madde 3.
İrlanda ulusunun dileği, birleşik bir İrlanda’nın sadece adadaki her iki yetki bölgesinde demokratik yollarla ifade edilen halkın çoğunluğunun rızasıyla gerçekleşebileceğini kabul ederek, İrlanda adasının topraklarını paylaşan tüm insanları kendi kimliklerinin ve geleneklerinin tüm çeşitliliğiyle, uyum ve dostluk içinde birleştirmektir. O zamana kadar, Anayasa ile kurulan Parlamentonun çıkardığı kanunlar, Anayasanın yürürlüğe girmesinden hemen önceki Parlamentonun çıkardığı kanunlarınkine benzer uygulama kapsam ve alanına sahiptir.
İki bölge arasında paylaşılan yürütme yetkisi ve işlevi olan kurumlar, ilgili sorumlu makamlar tarafından belirtilen amaçlarla kurulabilir ve adanın tümü veya bir bölümüyle ilgili yetki ve işlev yerine getirirler.
Devlet
Madde 4.
Devletin adı Eire, veya İngiliz dilinde İrlanda’dır.
Madde 5.
İrlanda egemen, bağımsız, demokratik bir devlettir.
Madde 6.
İdarenin tüm yetkileri, yasama, yürütme ve yargı kaynağını, Tanrının huzurunda, görevi devleti yönetenleri atama ve en nihayetinde ulusal politikanın tüm sorunlarına kamu yararına uygun olarak karar vermek olan halktan alır.
İdarenin bu yetkileri sadece Anayasa ile kurulmuş devletin organlarının yetkisinde veya vasıtasıyla yürütülür.
Madde 7.
Ulusal bayrak yeşil, beyaz ve turuncudan oluşan üç renktir.
Madde 8.
Ulusal dil olarak İrlandaca dili ilk resmi dildir.
İngiliz dili ikinci resmi dil olarak kabul edilmektedir.
Ancak, kanun, söz konusu dillerden herhangi birinin, bir yada daha fazla resmi amaçla, Devletin tamamında veya herhangi bir bölümünde münhasıran kullanımına hükmedebilir.
Madde 9.
1.1) Anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Serbest İrlanda Devletinin vatandaşı olan herkes Anayasanın yürürlüğe girmesinden hemen önce İrlanda’nın vatandaşı olur.
2) İleride İrlandalı vatandaşlığının edinilmesi ve kaybedilmesi kanuna uygun olarak belirlenir.
3) Hiç kimse, kişinin cinsiyeti nedeniyle, İrlanda uyruğu ve vatandaşlığı dışında bırakılamaz.
2.1) Anayasanın diğer hükümlerinden bağımsız olarak, adaları ve denizleri de dâhil İrlanda adasında doğan, doğduğu zaman, İrlanda vatandaşı olan en az bir ebeveyne sahip olmayan bir kişi, kanun öngörmedikçe, İrlanda vatandaşlığı veya uyruğuna hak kazanmaz.
2) Bu bölüm, bu bölümün yürürlük tarihinden önce doğmuş olan kişiler için geçerli değildir.
Ulusa sadakat ve Devlete bağlılık tüm vatandaşların temel siyasi görevleridir.
Madde 10.
Anayasayla kurulan Parlamento ve Hükümetin yetki alanı içindeki, hava ve tüm potansiyel enerji türleri dâhil olmak üzere, her türlü doğal kaynak ve bu yetki alanı içindeki bütün telif ve imtiyazlar, şu an için kanunen herhangi bir kişi veya kuruma ait her türlü gayrimenkul ve çıkarlara tabi olarak Devlete aittir.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden hemen önce Serbest İrlanda Devletine ait tüm arazi ve madenler, mineraller ve sular, Serbest İrlanda Devleti’ne ait oldukları dönemdeki aynı ölçüde Devlete aittirler.
Maddenin verdiği yetkiye dayanarak, Devlete ait olan mülkün yönetimi ve bu mülkün kontrolünün geçici veya sürekli devri için kanun hükmü konulabilir.
Ayrıca, Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra Devletin edindiği arazilerin, madenlerin, minerallerin ve suların yönetimi ve arazilerin, madenlerin, minerallerin ve suların kontrolünün geçici veya sürekli devri için kanun hükmü konulabilir.
Madde 11.
Kanunda öngörülebilecek istisnalar hariç olmak üzere, hangi kaynaktan gelirse gelsin Devletin bütün gelirleri bir fon oluşturur ve kanunla belirlenen ve konulan harçlar ve yükümlülüklere uygun amaç ve şekilde alınır.
Başkan
Madde 12.
1.Devlette herkesten öncelikli olan ve Anayasa ile Başkana verilen yetki ve görevleri kullanana ve yerine getiren bir İrlanda Başkanı (Uachtaran na hÉireann) olur ve bundan sonra Başkan olarak adlandırılır.
2.1) Başkan halkın doğrudan oyu ile seçilir.
2) Temsilciler Meclisi üyeleri için seçimde oy hakkı olan her vatandaş Başkan için bir seçimde de oy kullanma hakkına sahiptir.
3) Oylama gizli oy usulüyle ve devredilebilir tek oy ile nispi temsil sisteminde yapılır.
3.1) Başkanın görev süresi görevine başladığı tarihten itibaren başlar ve ölmesi, ya da istifa etmesi veya görevden alınmaz veya en az beş yargıçtan oluşan Yargıtayın saptadığı iş göremezlik nedeniyle sürekli iş göremez hale gelmedikçe sona ermeyecek yedi yıllık görev süresine sahiptir.
2) Başkanlık görevini yapan veya daha önce yapmış olan bir kişi bir kez, ama sadece bir kez daha seçime girebilir.
3) Başkanlık seçimi, daha geç veya daha erken olmamak üzere, Başkanın görev süresinin sone ermesinden önceki altmışıncı günde yapılır, ancak, Başkanın görevden alınması, ölümü, istifası veya yukarıda belirtildiği gibi sürekli iş göremezliğinin (ister göreve başlamasından önce, ister başladıktan sonra ortaya çıkmış olsun) onaylanması durumunda, Başkanlık makamı için seçim böyle bir olaydan sonraki altmış gün içinde yapılır.
4.1) 35 yaşına erişen her vatandaş Başkanlık makamı için seçime girebilir.
2) Eski veya emekliye ayrılan Başkan dışındaki her aday seçim için aşağıdaki gruplardan biri tarafından aday gösterilir:
i) Her biri söz konusu zamanda Parlamentodaki (Oireachtas) Temsilciler Meclisi veya Senatonun üyesi olan en az yirmi kişi,
ii) İlçe Merkezleri dahil olmak üzere, kanunla belirlenen idari ilçelerin (County) en az dördünün Konseyleri tarafından.
3) Hiç kimse ve hiçbir Konsey aynı seçim ile ilgili olarak birden fazla aday gösterme hakkına sahip değildir.
4) Eski veya emekliye ayrılan Başkanlar kendileri aday olabilir.
5) Başkanlık için sadece tek aday gösterildiğinde seçimi için oylama yapma gereği yoktur.
5.Bu madde hükümlerine tabi olarak, Başkanlık için seçimler kanunla düzenlenir.
6.1) Başkan Parlamentonun hiçbir Meclisinin (Temsilciler Meclisi ve Senato) üyesi olamaz.
2) Parlamentonun Meclislerinden (Temsilciler Meclisi ve Senato) birisinin üyesi Başkan seçildiği takdirde, Meclisteki sandalyesini boşaltmış sayılır.
3) Başkan maaşlı başka hiçbir görev veya mevkiye sahip olamaz.
7.İlk Başkan seçildikten hemen sonra göreve başlayabilir ve arkasından gelen her Başkan, selefinin görev süresinin dolduğu günün ertesi günü veya yukarıdaki üçüncü fıkrada öngörüldüğü şekilde selefinin görevden alınması, ölümü, istifası veya sürekli işgöremezliğinin onaylanması durumunda, seçildikten hemen sonra göreve başlayabilir.
8.Başkan, Parlamentonun iki Meclisinin (Temsilciler Meclisi ve Senato) üyelerinin, Yargıtay ve Yüksek Mahkeme üyelerinin ve diğer önemli şahsiyetlerin huzurunda halka açık olarak aşağıdaki bildiriyi okuyarak göreve başlar.
“İrlanda Anayasasını koruyacağıma ve kanunlarını destekleyeceğime, Anayasa ve yasalara uygun olarak sadakatle ve vicdanlı görevlerimi yerinegetireceğime ve yeteneklerimi İrlanda halkının hizmetine ve refahına adayacağıma Yüce Tanrının huzurunda, ciddiyetle ve içtenlikle söz verir ve ilân ederim. Tanrı bana yol göstersin ve güç versin.”
9.Başkan görev süresince Hükümetin rızası dışında Devletten ayrılamaz.
10.1) Başkan belirli fena hareketler nedeniyle suçlandırılabilir.
2) Bu bölümün hükümlerine tabi olarak ve bu hükümlere göre, Parlamentonun Meclislerinden (Temsilciler Meclisi ve Senato) biri tarafından suçlandırılabilir.
3) Parlamentonun iki Meclisinden birinde, bu bölüm hükümlerine göre, yazılı önergenin ilgili Meclisin en az otuz üyesi tarafından imzalanmadıkça, Başkana karşı suçlandırma teklifi kabul edilmez.
4) Parlamentonun iki Meclisinden birinde, üye tamsayısının en az üçte ikisi tarafından imzalanmadıkça, böyle bir teklif kabul edilmez
5) Parlamentonun iki Meclisinden biri tarafından suçlandırma yapıldığında, diğer Meclis suçu soruşturur veya soruşturulmasını sağlar.
6) Başkan soruşturma sırasında huzura çıkma ve temsil edilme hakkına sahiptir.
7) Eğer, soruşturmanın sonunda, Başkanı yargılayan Meclisin üye tamsayısının en az üçte ikisi ile, Başkana yüklenen suçun sabit bulunduğu ve suçlandırmaya konu fena hareketin görevini yapmasına uygun olmamasına neden olduğunu iân ederek karar vermesi durumunda, bu kararla Başkan görevden alınır.
11.1) Başkanın, Dublin veya Dublin yakınında bir resmi ikametgâhı olur.
2) Başkanı kanunla belirlenen gelirler ve ödenekler alır.
3) Başkanın gelirleri ve ödeneklerinde görev süresi boyunca azalma olmaz.
Madde 13.
1.1) Başkan, Temsilciler Meclisinin aday göstermesiyle, Taoiseach, yani Hükümet Başkanı veya Başbakanı atar.
2) Başkan, önceden Temsilciler Meclisinin onayladığı Başbakanın aday gösterdiği Hükümet üyelerini atar.
3) Başkan, Başbakanın tavsiyesiyle Hükümet üyelerinden herhangi birinin istifasını kabul eder veya atamasına son verir.
2.1) Başkan, Başbakanın isteği üzerine Temsilciler Meclis’ni feshedebilir.
2) Başkan, Başbakan Temsilciler Meclisinde çoğunluğun güvenini yitirmesi hâlinde, Başbakanın Temsilciler Meclisini fesih istemini reddedebilme konusunda mutlak takdir yetkisine sahiptir.
3) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, herhangi bir zamanda, Parlamentonun bir Meclisini veya her ikisini toplayabilir.
3.1) Parlamentonun her iki Meclisi’nce kabul edilen her kanun Tasarısının yürürlüğe girmesi için Başkanın imzası gereklidir.
2) Başkan Parlamento tarafından yapılan her türlü kanunu yürürlüğe koyar.
4.Savunma Kuvvetlerinin komutası Başkana aittir.
5.1) Savunma Kuvvetlerinin komutasının yürütmesi kanunla düzenlenir.
2) Savunma Kuvvetlerinin bütün muvazzaf subayları Başkandan yetki alır.
6.Af hakkı ve ceza davalarıyla ilgili kaza yetkisi kullanan herhangi bir mahkemenin verdiği cezayı hafifletme veya bağışlama yetkisi Başkana aittir, ancak bu hafifletme veya bağışlama yetkisi kanunla başka makamlara da verilebilir.
7.1) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, ulusal veya kamu açısından önemli herhangi bir konuyu, Parlamentonun Meclislerine mesaj göndererek veya hitap ederek aktarabilir.
2) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, herhangi konuyla ilgili olarak, herhangi bir zamanda Ulusa seslenebilir.
3) Bununla birlikte, bu tür bir mesaj veya konuşmanın, önceden Hükümetin onayını almış olması gerekir.
8.1) Başkan, Parlamentonun iki Meclisi veya mahkemelerce, makamının yetki ve görevlerini kullanmak ve yerine getirmekten veya bu görev ve işlevleri yerine getirmesi veya kullanması sırasında yapılan veya kendisi tarafından yapıldığı iddia edilen herhangi bir fiilden sorumlu tutulamaz.
2) Bununla birlikte, Anayasanın 12’nci maddesinin onuncu fıkrası hükümlerine gore Başkanın tutumu Parlamentonun iki Meclisinden birinde veya bu Meclislerden biri tarafından söz konusu maddenin onuncu fıkrası hükümlerine göre bir suçlamanın soruşturulması için atanan bir mahkeme, hakem kurulu veya organ tarafından inceleme altına alınabilir.
Anayasada, tamamen kendi iradesiyle veya Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra veya herhangi bir başka kişi veya kurumdan gelen bir tavsiye veya teklif veya haber üzerine hareket edeceğinin öngörülmesi dışında, Anayasada Başkana verilen yetkiler ve görevler sadece Hükümet tavsiyesiyle kullanılabilir veya yerine getirilebilir.
Anayasaya dayanarak, Başkana kanunla ilave yetki ve görevler verilebilir.
Başkana kanunla verilen hiçbir yetki ve görev kendisi tarafından Hükümetin tavsiyesi dışında kullanılamaz.
Madde 14.
1.Başkanın yokluğunda veya geçici iş göremezliğinde veya Anayasanın 12’nci maddesinin üçüncü fıkrasında öngörüldüğü şekilde tespit edilen sürekli iş göremezlik durumunda veya ölmesi, istifası, görevden alınması veya makamının yetki ve görevlerini kullanma veya yerine getirmede başarısız olması durumunda veya Başkanlık makamının herhangi bir zamanda boş kalması halinde, Anayasa ile Başkana verilen yetki ve görevler bu maddenin ikinci fıkrasında öngörülen bir Komisyon tarafından kullanılır ve yerine getirilir.
2.1) Komisyon aşağıdaki kişilerden oluşur: Başyargıç, Temsilciler Meclisi Başkanı (An Ceann Comhairle) ve Senato Başkanı.
2) Başyargıç makamının boş kalması veya Başyargıçın görev yapamaması durumunda Yüksek Mahkeme Başkanı Başyargıçın yerine Komisyonun bir üyesi olarak görev yapar.
3) Temsilciler Meclisi Başkanı makamının boş kalması veya Başkanın görev yapamaması durumunda Temsilciler Meclisi Başkan Yardımcısı, Başkanın yerine Komisyonun bir üyesi olarak görev yapar.
4) Temsilciler Meclisi Başkanı makamının boş kalması veya Başkanın görev yapamaması durumunda Temsilciler Meclisi Başkan Yardımcısı Başkanın yerine Komisyonun bir üyesi olarak görev yapar.
3.Komisyon üyelerinden ikisi ile görev yapabilir ve üyeliklerden birinin boş olmasını dikkate almaksızın görev yapabilir.
4.Devlet Şûrası’, üyelerinin çoğunluğu ile, bu maddenin yukarıdaki hükümlerinde öngörülmemiş beklenmedik bir durumda, Anayasayla Başkana verilen yetki ve görevlerin kendileri tarafından kullanılması veya yerine getirilmesi için bir madde hazırlayabilir.
5.1) Anayasanın, Başkana verdiği yetki ve görevlerin kullanılması ve yerine getirilmesiyle ilgili olan Anayasa hükümleri, bu fıkranın izleyen hükümlerinin, söz konusu yetki ve görevlerin bu madde hükümlerine göre yürütülmesi ve yerine getirilmesinde geçerli omasını tabi kılar.
2) Anayasaya göre, Başkanın belirli bir zamanda yürütmesi veya yerine getirmesinin gerekli olduğu bir yetki veya görevin yürütülmesi veya yerine getirilmesinde Başkanın başarısız olması durumunda, söz konusu yetki veya görev, belirtilen süre biter bitmez, bu madde hükümlerine göre yürütülebilir veya yerine getirilebilir.
Ulusal Parlamento
Anayasa ve Yetkiler
Madde 15.
1.1) Ulusal Parlamento olarak adlandırılır ve Anayasada genellikle böyle anılır.
2) Parlamento, Başkan ve iki Meclis’ten oluşur: Dail Éireann olarak adlandırılan Temsilciler Meclisi ve Seanad Éireann olarak adlandırılan Senato.
3) Parlamento Meclisleri Dublin yakınında veya zaman zaman belirleyebilecekleri başka bir yerde oturum yapabilir.
2.1) İşbu Anayasada, Devlet için kanun yapma yetkisi sadece ve münhasıran Parlamentoya aittir: başka hiçbir yasama makamı devlet için kanun yapma yetkisine sahip değildir.
2) Bununla birlikte, kanunla, ikincil yasama organları ve bu yasama organlarının yetkileri ve işlevleri oluşturulabilir veya tanınabilir.
3.1) Parlamento, halkın sosyal ve ekonomik hayatının dallarını temsil eden fonksiyonel veya mesleki kurulların kurulması veya tanınmasını öngörebilir.
2) Böyle bir kurulu tesis eden veya tanıyan kanun, kurulun haklarını, yetkilerini, görevlerini, Parlamento ve hükümet ile olan ilişkisini belirler.
4.1) Parlamento Anayasaya aykırı herhangi bir kanunu yürürlüğe koyamaz.
2) Parlamento tarafından, herhangi bir açıdan Anayasa veya herhangi bir hükmüne aykırı olarak çıkarılan her kanun, sadece bu aykırılık ölçüsünde geçersiz olur.
5.1) Parlamento işlendikleri tarihte kanuna aykırı olmayan fiilleri kanunun ihlali olarak ilân etmez.
2) Parlamento ölüm cezasının getirilmesini öngören bir kanunu yürürlüğe koymaz.
6.1) Askeri veya silahlı kuvvetler kurmak veya devam ettirmek hakkı sadece Parlamentoya aittir.
2) Parlamento tarafından kurulan veya sürdürülen bir askeri ya da silahlı kuvvet dışında, herhangi bir amaçla başka hiçbir askeri veya silahlı kuvvet kurulamaz veya sürdürülemez.
Parlamento her yıl en az bir yasama dönemi toplanır.
8.1) Parlamentonun her Meclisinin oturumları halka açıktır.
2) Bununla birlikte, özel acil durumlarda, iki Meclisten herhangi birisi mevcut üyelerin üçte ikisinin onayı ile özel oturum yapabilir.
9.1) Parlamentonun her Meclis üyeleri arasından kendi Başkan ve Başkan Yardımcısını seçer yetki ve görevlerini belirler.
2) Her Meclis Başkanı ve Başkan Yardımcısının ücretleri kanunla belirlenir.
Her Meclis, ihlallerinin karşılığında uygulanacak ceza yetkisiyle birlikte, kendi kurallarını ve İçtüzüğünü yapar ve konuşma özgürlüğünü teminat altına almak, resmi belgelerini ve üyelerinin özel belgelerini korumak ve kendisini ve üyelerini görevlerini yürütürken herhangi bir kişinin müdahalesinden, saldırısından veya yolsuzluk girişiminde korumak yetkisine sahiptir.
11.1) Anayasada aksi öngörülmemişse, her bir Meclisteki tüm sorular, mevcut üyelerin oy çokluğu ile ve Divan Başkanı veya başkanlık üyesi dışındakilerin oylarıyla belirlenir.
2) Divan Başkanı veya üyesi oyların eşitliği durumunda kesin neticeyi belirleyen oyu kullanır.
3) Toplantı yeter sayısı Meclislerin her birinin İçtüzüğüne göre belirlenir.
Parlamentonun veya Meclislerinin tüm resmi raporları ve yayımları ve Meclislerin her birinde yapılan konuşmalar yayımlandıklarında önceliklidir.
Parlamentonun her bir Meclisinin üyeleri, Anayasanın tanımladığı üzere ihanet, barışın ihlali gibi bir cürüm söz konusu olmadığı sürece, Meclise gidip gelirken veya bir bölgesinde tutuklanmama ayrıcalığına sahiptir ve herhangi bir Meclisteki bir konuşmaları bakımından, Meclisin kendisi dışında herhangi bir mahkeme veya başka bir merci tarafından sorumlu tutulamazlar.
Hiç kimse, aynı zamanda Parlamentonun her iki Meclisinin üyesi olamaz ve hâlihazırda bir Meclisin üyesi herhangi bir kimse diğer Meclisin üyesi olursa ilk koltuğunu derhal boşaltır.
Parlamento her bir Meclisin üyelerine bu görevleri ile bağlantılı olarak halkın temsilcileri sıfatıyla ödenek ödenmesi ve Parlamentonun belirleyeceği görevlerle ilgili olarak ücretsiz seyahat ve (varsa) diğer olanaklardan sağlanması için yasal düzenleme yapabilir.
Dáil Éireann (Temsilciler Meclisi)
Madde 16.
1.1) Cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, 21 yaşına gelmiş ve Anayasa veya yasa hükümlerince ehliyetsiz veya yetersiz sayılmayan her vatandaş Temsilciler Meclisi üyeliğine seçilme yeterliğine sahiptir.
2) i) Bütün vatandaşlar ve
ii) Devlette kanunun belirlediği,
cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, onsekiz yaşına gelmiş ve kanunun ehliyetsiz saymadığı ve Temsilciler Meclisi üyelerinin seçimini düzenleyen kanun hükümlerine uygun olan diğer kişiler Temsilciler Meclisi üyelerinin seçiminde oy kullanma hakkına sahiptir.
3) Cinsiyeti gerekçesiyle, herhangi bir vatandaşın Temsilciler Meclisine seçilme ehliyetini engelleyen veya aynı gerekçeyle herhangi bir vatandaşın Temsilciler Meclisi üyelerinin seçiminde oy kullanmasını engelleyen hiçbir kanun yapılamaz.
4) Hiçbir seçmen Temsilciler Meclisi için yapılan bir seçimde birden fazla oy kullanamaz ve oylama gizli oyla yapılır.
2.1) Temsilciler Meclisi kanunla belirlenmiş seçim çevrelerini temsil eden üyelerden oluşur.
2) Üye sayısı zaman zaman yasa ile tespit edilir, ancak Temsilciler Meclisi üyelerinin toplam sayısı, nüfusun her otuz bini için birden daha az veya nüfusun her yirmi bini için birden daha fazla üye olarak tespit edilemez.
3) Her bir seçim çevresinde herhangi bir zamanda seçilecek üye sayısı ile son nüfus sayımında belirlenmiş şekliyle her bir seçim çevresinin nüfusu arasındaki orantı, şimdiye kadar uygulanabilir olduğu üzere, ülke genelinde aynı olur.
4) Parlamento, nüfus dağılımındaki değişiklikleri de göz önüne alınarak, her on iki yılda en az bir kez seçim çevrelerini gözden geçirir, ancak seçim çevrelerindeki herhangi bir değişiklik, bu değişikliğin yapıldığında görevde olan Temsilciler Meclisinin görev süresi boyunca geçerli olmaz.
5) Üyeler devredilebilir tek oy ile nispi temsil sisteminde seçilir.
6) Herhangi bir seçim çevresinde çıkarılacak üye sayısının üçten az olmasını öngören hiçbir kanun yürürlüğe giremez.
3.1) Temsilciler Meclisi, Anayasanın 13’üncü maddesinin 2’nci fıkrasında öngörüldüğü şekilde toplantıya çağrılır ve feshedilir.
2) Temsilciler Meclisinin feshinden sonraki en geç otuz gün içinde Temsilciler Meclisi üyeleri için genel seçim yapılır.
4.1) Temsilciler Meclisi için her genel seçimde oy verme işlemi, uygulanabildiği kadarıyla, ülke çapında aynı günde gerçekleşir.
2) Temsilciler Meclisi, seçim gününden itibaren otuz gün içinde toplanır.
Aynı Temsilciler Meclisi, ilk toplantı tarihinden itibaren yedi yıldan daha uzun bir süre devam edemez: daha kısa bir süre kanunla tespit edilebilir.
Temsilciler Meclisinin feshinden hemen önce Meclis Başkanı olan Temsilciler Meclisi üyesinin, herhangi bir gerçek seçime girmeksizin ardından gelen seçimde Temsilciler Meclisi üyesi seçilmesini mümkün kılmak için kanunla bir hüküm konulur.
Bu maddenin yukarıdaki hükümlerine tabi olmak üzere, boşalan üyelikler için yapılanlar da dahil, Temsilciler Meclisi üyeliği için yapılan seçimler yasaya uygun olarak düzenlenir.
Madde 17.
1.1) Anayasanın 28’inci maddesi uyarınca herhangi bir mali yıl için Devletin gelir ve harcama tahminlerinin Temsilciler Meclisine sunulmasından sonra mümkün olduğunca çabuk bir şekilde Temsilciler Meclisi bu tahminleri görüşür.
2) Her birisinin özel bir kanunla öngörülmesi durumu hariç, her yılın Mali Kararları’nın yürürlüğe konulması için gerekli mevzuat o yıl içinde kanunlaştırılır.
Tahsisin amacı Başbakan tarafından imzalanmış bir Hükümet yazısıyla Temsilciler Meclisine bildirilmedikçe, Temsilciler Meclisine hiçbir oylama veya kararı kabul etmez ve gelirlerin ya da diğer kamu parasının tahsisine ilişkin hiçbir kanun çıkarılmaz.
Seanad Éireann (Senato)
Madde 18.
Senato onbir aday gösterilen üyeden ve kırkdokuz’u seçilmiş üyelerden olmak üzere altmış üyeden oluşur.
Bir kişinin Senato üyeliğine seçilebilmesi için Temsilciler Meclisi üyeliğine seçilme yeterliğine sahip olması gerekir.
Aday Senato üyeleri, kendi ön rızalarıyla, söz konusu üyelerin adaylığına fırsat veren feshedilmiş olan Temsilciler Meclisinin yeniden toplanmasının ardından atanan Başbakan tarafından aday gösterilir.
1) Seçilen Senato üyelerinin seçimi şöyle yapılır:
i) Üçü İrlanda Ulusal Üniversitesi tarafından seçilir.
ii) Üçü Dublin Üniversitesi tarafından seçilir.
iii) Kırküç’ü burada öngörüldüğü şekilde oluşturulan aday listeleri içinden seçilir.
2) Kanun seçim için, imtiyaz temelinde ve kanunun öngördüğü bir şekilde, aşağıdaki bir veya daha fazla kurum için hüküm koyabilir:
i) Bu bölümün 1)’inci fıkrasında belirtilen üniversiteler,
ii) Devlette diğer yükseköğretim kurumları,
Bu bölümün, söz konusu 1)’inci fıkranın i) ve ii) bentleri uyarınca seçilecek üye sayısına eşit olarak yerine koyabileceği olabildiğince çok sayıda Senato üyesi.
Bu bölüme göre kurumlar kümesi veya tek bir kurum tarafından bir veya daha fazla Senato üyesi seçilebilir.
3) Bu bölümün 1)’inci fıkrasında bahsedilen bir üniversitenin feshedilmesini yasaklamak için bu maddeden hiçbir şeye atıfta bulunulmaz.
Senatonun seçilmiş üyelerinin her seçimi nispi temsil sisteminde, devredilebilir tek oyla ve posta ile oy kullanarak yapılır.
Senatonun üniversiteler tarafından seçilecek üyeleri, imtiyaz temelinde ve kanunun belirlediği şekilde yapılır.
7.1) Senatonun aday listelerinden seçilecek üyeleri her bir genel seçiminden önce, kanunun belirlediği şekilde, sırasıyla aşağıdaki ilgi alanları ve hizmetlerden bildikleri ve uygulama deneyimine sahip kişilerin adlarını içeren beş aday listesi oluşturulur:
i) Ulusal Dil ve Kültür, Edebiyat, Sanat, Eğitim ve kanunun bu liste için tanımladığı mesleki alanlar;
ii) Tarımla ilgili alanlar ve balıkçılık;
iii) Çalışma–örgütlü veya örgütsüz;
iv) Sanayi ve Ticaret–bankacılık, finans, muhasebe, mühendislik ve mimarlık dahil;
v) Kamu Yönetimi ve sosyal hizmetler–gönüllü sosyal faaliyetler dahil.
2) 19’uncu madde hükümlerine istinaden, Senatoya herhangi bir listeden en az beş en fazla onbir üye seçilebilir.
Temsilciler Meclisinin feshinden sonra en geç doksan gün içinde Senato için genel seçim yapılır ve genel seçimden sonra Senatonun ilk toplantısı, Başbakanın tavsiyesi üzerine Başkan tarafından tespit edilecek bir günde gerçekleştirilir.
Senatonun her üyesi, ölüm, istifa veya görevden düşürülme dışında, kendi seçimi veya adaylığından sonraki Senato seçiminin oy verme gününden önceki güne kadar görevde kalmayı sürdürür.
10.1) Bu madde hükümlerine tabi olarak, Senatonun seçilmiş üyelerinin seçimleri kanunla düzenlenir.
2) Senatonun adaylıkla gelen üyelerinin sayısında ortaya çıkan arızi boşluklar, aday gösterilenlerin ön rızası alınarak, Başbakanın göstereceği adaylardan doldurulur.
3) Senatonun seçilmiş üye sayısında ortaya çıkan arızi boşluklar yasanın öngördüğü şekilde doldurulur.
Madde 19.
Anayasanın 18’inci maddesi hükümlerine göre oluşturulan aday listelerinden seçilecek üyelerin sayısına eşit sayıda kanunla tespit edilen üye sayısı kadar Senato üyesinin herhangi bir işlevsel veya mesleki grup veya dernek veya kurul tarafından doğrudan seçimi için kanun hükmü konulabilir.
Yasama
Madde 20.
Temsilciler Meclisinde başlatılan ve kabul edilen her kanun tasarısı, bu bir Vergi Kanunu Tasarısı olmadıkça, Senatoda değişikliğe uğrar ve Temsilciler Meclisi bu değişikliği dikkate alır.değiştirilecektir.
2.1) Vergi Kanunu Tasarısı dışındaki bir Kanun Tasarısı süreci Senatoda başlatılabilir ve kabul edilirse Temsilciler Meclisine sunulur.
2) Senatoda yasama süreci başlatılan bir Kanun Tasarısı, Temsilciler Meclisinde değişikliğe uğrarsa, Temsilciler Meclisinde başlatılmış bir Kanun Tasarısı olarak kabul edilir.
Her iki Meclisten birinden geçmiş ve diğer Meclis tarafından kabul edilmiş bir Kanun Tasarısı her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılır.
Vergi Kanunu Tasarıları
Madde 21.
1.1) Vergi kanunu tasarıları sadece Temsilciler Meclisinde başlatılabilir.
2) Temsilciler Meclisinden geçen her Vergi Kanunu tasarısı önerileri için Senatoya gönderilir.
2.1) Senatoya önerileri için gönderilen her Vergi Kanunu tasarısı, Senatoya gönderildiği tarihten itibaren en geç yirmi bir gün içinde, Senatonun önerilerinin tamamını kabul veya reddedebilecek olan Temsilciler Meclisine geri gönderilir.
2) Böyle bir Vergi Kanunu Tasarısı yirmibir gün içinde Senatodan Temsilciler Meclisine iade edilmezse veya yirmibir gün içinde Temsilciler Meclisinin kabul etmediği önerilerle gönderilmişse, söz konusu yirmi bir günlük süre bitiminde her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılır.
Madde 22.
1.1) Bir Vergi Kanunu Tasarısı sadece şu konuların herhangi biri veya tamamıyla ilgili hükümler taşıyan bir Kanun Tasarısı anlamına gelir: vergi koyma-kaldırma, vergi değişikliği veya düzenlemesi; borç ödeme veya diğer mali amaçlar için kamu parasına harç koyma veya bu harçlardan herhangi birini kaldırma; arz; kamu parasının tahsisi, alınması, saklanması veya hesaplarının denetimi; borçlanma ve bunlarla ilgili kredi güvencesi veya geri ödemesi; bu konulara bağlı veya arızi konular veya bunlardan herhangi biri.
2) Bu tanımda yer alan “vergilendirme”, “kamu parası” ve “kredi” ifadeleri sırasıyla yerel yönetimler ya da yerel amaçlı kuruluşlar tarafından gündeme getirilen herhangi bir vergilendirme, para ya da krediyi içermez.
2.1) Temsilciler Meclisi Başkanı, kendi fikrince, bir Kanun Tasarısının Vergi Kanunu Tasarısı olup olmadığını tasdik eder ve onun onayı, bu bölümün müteakip hükümlerine tabi olarak, nihai ve kesindir.
2) Senato, en az otuz üyenin hazır bulunduğu bir oturumda kabul ettiği bir kararla, Başkandan bir Kanun Tasarısının bir Vergi Kanunu Tasarısı olup olmadığı sorusunu Ayrıcalıklar Komisyonuna havale etmesini isteyebilir.
3) Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra Başkan bu isteği kabul ederse, eşit sayıda Senato ve Temsilciler Meclisi üyesinden oluşan ve başkanı Yargıtaydan bir hâkim olan bir Ayrıcalıklar Komisyonu tayin eder: bu atamalar Devlet Şûrası ile görüştükten sonra yapılır. Oylarda eşitlik olması durumu hariç Komisyon Başkanı oy kullanmaz.
4) Başkan soruyu görevlendirilen Ayrıcalıklar Komisyonuna havale eder ve Komisyon, Tasarının Senatoya gönderildiği tarihten başlayarak yirmibir gün içinde kararını Başkana bildirir.
5) Komisyon kararı nihai ve kesindir.
6) Başkan, Devlet Şûrası ile görüşmesinden sonra soruyu Ayrıcalıklar Komisyonuna iletmeme kararı verirse veya Komisyon belirtilen söz konusu süre içinde raporunu vermezse, Temsilciler Meclisi Başkanının onayı teyit edilmiş sayılır.
Kanun Tasarılarının Görüşülme Zamanı
Madde 23.
Bu madde, Vergi Kanunu Tasarısı veya Anayasanın 24’üncü maddesine göre görüşülme zamanı kısaltılmış olan bir Kanun Tasarısı dışındaki, Temsilciler Meclisinde kabul edilerek Senatoya gönderilen her Kanun Tasarısı için geçerlidir.
1) Bu madde hükümlerinin geçerli olduğu bir Kanun Tasarısı, müteakip bentte tanımlanmış olan belirli süre içinde Senato tarafından reddedilir veya Senato tarafından, Temsilciler Meclisinin kabul etmediği değişikliklerle kabul edilir veya Senato tarafından belirli süre içerisinde (değişikliklerle veya değişiklik yapılmamış halde) ne kabul ne de reddedilirse, Senato, belirli sürenin bitiminden itibaren yüzseksen gün içinde bir karar aldığı takdirde, Tasarı, kararın alındığı tarihte her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılır.
2) Belirli süre, Kanun Tasarısının Temsilciler Meclisinden Senatoya ilk gönderildiği günden başlayarak doksan günlük süre ya da her Parlamentonun her iki Meclisin Tasarıyla ilgili olarak üzerinde mutabık kaldıkları daha uzun bir süredir.
2.1) Bu maddenin önceki bölümü hükümleri Senato tarafından başlatılan ve kabul edilen, Temsilciler Meclisi tarafından değişikliğe uğrayan ve dolayısıyla her iki Meclis tarafından kabul edilmiş sayılan bir Kanun Tasarısı için geçerlidir.
2) Bu geçerlilik amacıyla, böyle bir Kanun Tasarısıyla ilgili belirli süre, Temsilciler Meclisi tarafından değişikliğe uğratıldıktan sonra Tasarının Senatoya ilk gönderildiği günden itibaren başlar.
Madde 24
Anayasa değişikliği teklifi olduğu ifade edilen bir Kanun tasarısı dışında, Temsilciler Meclisinin herhangi bir Kanun Tasarısını kabulünde, Başbakan, Başkana ve her iki Meclisin Başkanlarına yazılı olarak mesaj göndererek, Hükümet açısından Kanun Tasarısının, kamu huzuru ve güvenliğinin sürdürülmesi açısından acil ve derhal gerekli olduğunu teyit eder, iç veya dış olağanüstü bir halin varlığında, Temsilciler Meclisi bu yönde karar alır ve Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra muvafakat verirse, böyle bir Kanun Tasarısının Senatoda görüşülme zamanı kararda belirtilen bir süreye indirilebilir.
Bu maddeye göre Senatoda görüşülme zamanı kısaltılmış olan bir Kanun Tasarısı,
(a) Tasarı, Senato tarafından reddedilmiş veya Temsilciler Meclisince kabul edilmeyen değişikliklerle Senato tarafından kabul edilmiş veya Senato tarafından ne kabul edilmiş ne de reddedilmiş Vergi Kanunu olmayan bir Kanun Tasarısı olması durumunda veya
(b) Senatodan, Temsilciler Meclisinin kabul etmediği değişikliklerle Temsilciler Meclisine geri gönderilmiş veya Senatodan temsilciler Meclisine geri gönderilmemiş bir Vergi Kanunu Tasarısı durumunda, Kanun Tasarısı, kararda belirtilen süre içinde, bu sürenin bitiminde, Parlamentonun her iki Meclisince kabul edilmiş sayılır.
Bu madde hükümlerine göre Senatoda görüşülme süresi kısaltılmış olan bir Kanun Tasarısı kanunlaştığında, söz konusu sürenin bitiminden önce, her iki Meclis bu kanunun daha uzun bir süre yürürlükte kalması konusunda mutabakata varıp, bu daha uzun süre her iki Meclis tarafından alınan kararlarda belirtilmedikçe, kanunlaştığı tarihten itibaren en fazla doksan gün yürürlükte kalır.
Kanunların İmzası ve Yayımlanması
Madde 25.
Anayasanın değiştirilmesiyle ilgili bir öneri içermeyen herhangi bir Kanun Tasarısı kabul edilir edilmez veya Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığında, bu maddenin hükümlerine göre, Başbakan bu Kanun tasarısının imzalanması ve yayımlanması için Başkana sunar.
2.1) Anayasa aksini öngörmedikçe, imzalanması ve yayımlanması için Başkana sunulan her Kanun Tasarısı, kendisine sunulduğu tarihten itibaren beşinci günden daha önce ve yedinci günden daha geç olmamak üzere Başkan tarafından imzalanır.
2) Hükümetin isteğiyle ve daha önceden Senatonun rızasıyla, Başkan, Hükümetin beşinci günden önce imzalanması isteğine konu olan herhangi bir kanun tasarısını, yukarıda bahsi geçen tarihte imzalar.
Anayasanın 24’üncü maddesi uyarınca Senatoda görüşülme süresi kısaltılmış olan her Kanun Tasarısı, Başkan tarafından, kanun tasarısının imzalanmak ve kanun olarak yayımlanmak üzere sunulduğu tarihte imzalanır.
4.1) Anayasaya göre, her Kanun Tasarısı, Başkan tarafından imzalandığı gün yürürlüğe girer ve aksi bir maksat belirtilmemişse aynı gün geçerlik kazanır.
2) Anayasaya göre, Başkan tarafından imzalanan her Kanun Tasarısı, Resmi Gazete’de, Kanun Tasarısının kanunlaştığını ifade eden yayımlanma talimatıyla birlikte kanun olarak yayımlanır.
3) Her Kanun Tasarısı, Başkan tarafından, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilen veya kabul edilmiş sayılan metniyle imzalanır ve eğer bir Kanun Tasarısı her iki resmi dilde kabul edilmiş veya kabul edilmiş olarak sayılır ise, Başkan Kanun Tasarısını bu dillerin her birinde imzalar.
4) Başkan Kanun Tasarısını resmi dillerin sadece birinde imzaladığı durumda, resmi dildeki metin diğer resmi dile çevrilir.
5) Bir Kanun Tasarısı Kanun olarak imzalanır ve yayımlanır yayımlanmaz, söz konusu kanunun Başkan tarafından imzalanmış olan metni veya Başkan söz konusu kanun metnini her iki resmi dilde imzalamışsa, her iki imzalı metin kaydedilmek üzere Yargıtay Tescil Bürosuna gönderilir ve kaydedilen metin veya metinler bu kanunun hükümleri için kesin delil oluşturur.
6) Bu bölüm hükümlerine göre tescil edilen her iki resmi dildeki metinler arasında bir ihtilaf çıkması halinde, ulusal dildeki metin geçerli olur.
5.1) Başbakanın, zaman zaman bir vesilesiyle gerektiğinde, yürürlükte olan Anayasa metni tüm değişiklikleriyle birlikte (her iki resmi dilde) kendi gözetiminde istemesi veya hazırlatması meşrudur.
2) Böyle hazırlanmış olan her bir metnin kopyası, Başbakan ve Başyargıç tarafından resmen tasdik edildikten sonra Başkan tarafından imzalanır ve kayda girmek üzere Yargıtay Tescil Bürosuna gönderilir.
3) O an için hazırlanan son metin olan imzalı ve tescilli kopya, tescil edilmesinin ardından, tescil tarihi itibariyle Anayasanın kesin delilidir ve böylece, bu amaçla Anayasanın tescil edilen tüm metinlerinin yerini alır.
4) Bu bölüm hükümlerine göre tescil edilen her iki resmi dildeki metinler arasında bir ihtilaf çıkması halinde, ulusal dildeki metin geçerli olur.
Kanun Tasarılarının Yargıtaya Götürülmesi
Madde 26.
Bu madde, bir Vergi Kanunu veya Anayasa değişikliği önerisi içerdiği ifade edilen bir Kanun tasarısı veya Anayasanın 24’üncü maddesi uyarınca Senatoda görüşülme süresi kısaltılmış bir Kanun tasarısı dışında, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilen veya kabul edilmiş sayılan her Kanun Tasarısı için geçerlidir.
1.1) Başkan, Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, bu maddenin geçerli olduğu herhangi bir Kanun Tasarısını, tasarının veya herhangi bir özel hükmünün Anayasa veya Anayasadaki herhangi bir hükme aykırı olup olmadığı konusunda karar vermesi için Yargıtaya havale edebilir.
2) Bu havale, söz konusu Kanun Tasarısı Başbakan tarafından imzalanmak üzere Başkana sunulduğu tarihten itibaren en geç yedi’nci günü yapılır.
3) Bu maddeye göre, Başkan, mahkeme kararının ilânını bekleyen Yargıtaya havale edilen hiçbir kanun tasarısını imzalamaz.
2.1) En az beş yargıçtan oluşan Yargıtay, bu madde kapsamında Başkanın kendisine havale ettiği her soruda karar vermek üzere görüşme yapar ve Cumhuriyet Başsavcısı ve mahkemece atanan bir danışmanın savlarını dinledikten sonra, Başkan tarafından kendisine gönderilen soruyla ilgili olarak açık yapılan oturumda, olabildiğince çabuk ve her halükarda altmış günden daha geç olmamak üzere, kararını ilân eder.
2) Bu madde maksatları için, Yargıtay hâkimlerinin çoğunluğunun aldığı karar mahkemenin kararıdır ve mahkemenin belirleyeceği hâkimlerden biri tarafından açıklanır ve lehte veya aleyhte başka hiçbir görüş telaffuz edilmez ve ne de bu tür başka bir görüşün varlığı açıklanır.
3.1) Bu madde hükümlerine göre Yargıtayın, kendisine gönderilen bir başvurunun konusu olan bir Kanun Tasarısının herhangi bir hükmünün Anayasaya veya onun bir hükmüne aykırı olduğu kararını verdiği her durumda Başkan böyle bir Kanun Tasarısını imzalamayı reddeder.
2) Anayasanın 27’nci maddesinin uygulandığı bir Kanun Tasarısı durumunda, eğer bu maddeye göre Başkana bir dilekçe gönderilirse, bu madde hükümlerine riayet edilir.
3) Diğer her durumda, Başkan, Yargıtay kararı açıklanır açıklanmaz en kısa sürede Kanun Tasarısını imzalar.
Kanun Tasarılarının Halk’a Götürülmesi
Madde 27.
Bu madde, Anayasada değişiklik önerisi içerdiği ifade edilen bir Kanun Tasarısı dışında, 23’üncü madde hükümlerine göre, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayılan her Kanun Tasarısı için geçerlidir.
Senato üyelerinin çoğunluğu ve Temsilciler Meclisi üyelerinin en az üçte biri, Başkana hitaben ortak bir dilekçe ile, bu maddenin hükümlerine göre, Başkandan, söz konusu Kanun Tasarısının halkın görüşünün alınması gereken ulusal önemde bir öneri içerdiği gerekçesiyle, bu maddenin hükümlerinin geçerli olduğu hiçbir Kanun Tasarısını kanun olarak imzalayıp yayımlamamasını isteyebilir.
Bu tür her dilekçe yazılı olur ve imzaları kanunda öngörüldüğü şekilde doğrulanan dilekçe sahipleri tarafından imzalanır.
Bu tür her dilekçe, talebin dayandırıldığı gerekçeyi açıklayan bir ifade içerir ve Kanun Tasarısının her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığı tarihten itibaren en geç dört gün içinde Başkana sunulur.
4.1) Bu madde hükümlerine göre, Başkan, kendisine hitaben yazılı bir dilekçeyi aldığında derhal bu dilekçeyi değerlendirir ve Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra, dilekçeye konu Kanun Tasarısının Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığı tarihten itibaren en geç on gün içinde, kararını açıklar.
2) Anayasanın 26’ncı maddesi uyarınca Kanun Tasarısı veya herhangi bir hüküm Yargıtaya sevk edilmişse, Yargıtay, söz konusu Tasarı veya hükmün Anayasaya veya herhangi bir hükmüne aykırı olmadığı kararını verinceye kadar Başkanın dilekçeyi değerlendirme zorunluluğu yoktur ve Yargıtay tarafından bu yönde bir karar açıklanırsa, Başkan, Yargıtay’ın bu yöndeki kararını açıkladığı günden itibaren altı’ncı günün sonuna kadar dilekçeyle ilgili kararını açıklamak zorunda değildir.
5.1) Başkan, bu maddeye göre bir dilekçeye konu olan Kanun Tasarısının halkın görüşüne sunulmasını gerektirecek ulusal önemde bir teklif içerdiğine karar verdiği her durumda, Başbakanı ve dolayısıyla Parlamentonun her iki Meclis Başkanını kendi imzası ve mührüyle yazılı olarak bilgilendirir ve teklif aşağıdaki yöntemlerden biri ile onaylanmadıkça bu Tasarıyı kanun olarak imzalamaz ve yayımlamaz:
i) Anayasanın 47’nci maddesine göre, Başkanın karar tarihinden itibaren onsekiz ay içerisinde bir referandumla halk tarafından veya
ii) Söz konusu süre içinde Temsilciler Meclisinin feshedilmesinin ardından yeniden toplanan Temsilciler Meclisinin bir kararıyla.
2) Bu madde hükümlerine göre dilekçeye konu bir Kanun Tasarısında yer alan bir teklif, bu bölümün yukarıdaki hükümlerine göre halk tarafından veya Temsilciler Meclisi kararıyla onaylandığı her durumda, söz konusu Kanun Tasarısı, onaylanmasının hemen ardından, imzalaması ve kanun olarak yayımlaması için Başkana sunulur ve bunun üzerine Başkan, Kanun Tasarısını imzalar ve usulüne uygun biçimde kanun olarak yayımlar.
Başkan, bu maddeye göre bir dilekçeye konu olan Kanun Tasarısının halkın görüşüne sunulmasını gerektirecek ulusal önemde bir teklif içermediğine karar verdiği her durumda, Başbakanı ve dolayısıyla Parlamentonun her iki Meclis Başkanını kendi imzası ve Mührüyle yazılı olarak bilgilendirir ve Tasarı, Parlamentonun her iki Meclisi tarafından kabul edilmiş sayıldığı tarihten başlayarak on bir gün içinde Başkan tarafından imzalanır ve usulüne uygun biçimde kanun olarak yayımlanır.
Hükümet
Madde 28.
Hükümet, Anayasanın hükümlerine göre Başkan tarafından atanan en az yedi en fazla onbeş üyeden oluşur.
Devletin yürütme kuvveti, Anayasa hükümlerine göre Hükümet yetkisiyle yerine getirilir.
3.1) Temsilciler Meclisinin uygun görüşü alınmaksızın savaş ilân edilemez ve Devlet, herhangi bir savaşa katılamaz.
2) Bununla birlikte, fiili işgal durumunda, Hükümet, Devletin korunması için gerekli gördüğü her türlü önlemi alabilir ve Temsilciler Meclisi açık değilse mümkün olan en yakın tarihte toplantıya çağrılır.
3) Bu Parlamento tarafından çıkarılan, savaş veya silahlı ayaklanma sırasında halkın güvenliğini sağlama ve Devleti korumayı amaçlayan herhangi bir kanunu hükümsüz kılmak, savaş veya silahlı ayaklanma sırasında böyle bir kanuna uygun olarak yapılan veya yapıldığı anlamına gelen herhangi bir fiili iptal etmek için Anayasanın 15’inci maddesinin beşinci fıkrasının 2) numaralı bendi dışında hiçbir hükmüne başvurulamaz. Bu bentteki “savaş zamanı” Devletin katılmadığı ancak, Parlamentonun her iki Meclisinin, söz konusu silahlı çatışmadan, Devletin hayati çıkarlarını etkileyen ulusal bir olağanüstü durumun ortaya çıktığı konusunda karar almaları açısından bir silahlı çatışmanın yer aldığı ve “savaş veya silahlı ayaklanma zamanı” da savaşın veya yukarıda bahsi geçen herhangi bir silahlı çatışmanın veya herhangi bir silahlı ayaklanmanın sona ermesinden sonraki zamanı, Parlamentonun her bir Meclisinin, söz konusu savaş, silahlı çatışma veya silahlı ayaklanmanın varlığının sona erdiği yolunda karar vermesine kadar geçen süreyi içine alır.
4.1) Hükümet, Temsilciler Meclisine karşı sorumludur.
2) Hükümet, kollektif bir otorite olarak toplanır ve hareket eder ve Hükümet üyelerinin idare ettiği Devlet Dairelerine karşı topluca sorumludur.
3) Yüksek Mahkemenin, açıklama yapılması gerektiğini belirlediği aşağıdaki bazı özel durumlar hariç, Hükümet toplantılarında konuşmaların gizliliğine riayet edilir.
i) Bir mahkeme tarafından adaletin uygulanmasıyla ilgili yararlar veya
ii) Önceliği olan bir kamu yararından dolayı, Parlamentonun Meclislerinin yetkisiyle, kamu açısından önemli olduğu bildirilen bir konuyu araştırmak üzere Hükümet veya bir Bakan tarafından atanan bir mahkeme bu konudaki uygulama uyarınca.
4) Hükümet, her mali yıl için Gelir Tahminlerini ve Devletin Harcama Tahminlerini hazırlar ve görüşülmesi için Temsilciler Meclisine sunar.
5.1) Hükümetin başı ya da Başbakan (Taoiseach) olarak adlandırılır ve Anayasada öyle anılır.
2) Başbakan, Başkanı genellikle iç ve dış politika konularında bilgilendirir.
6.1) Başbakan, Hükümetin bir üyesini Başbakan Yardımcısı olarak atar.
2) Başbakanın ölmesi veya kalıcı olarak iş göremez hale gelmesi durumunda, yeni bir Başbakan tayin edilinceye kadar, Başbakan Yardımcısı Başbakanın yerine vekalet eder.
3) Başbakan Yardımcısı, Başbakanın geçici yokluğunda yerine vekalet eder.
1) Başbakan, Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanlığından sorumlu olan Hükümet üyesinin Temsilciler Meclisi üyesi olması gereklidir.
2) Hükümetin diğer üyelerinin Temsilciler Meclisi veya Senato üyeleri olması gerekir ancak Senatodan iki üyeden de daha fazla olmamalıdır. Hükümetin her üyesi Parlamentonun her iki Meclisine katılma ve konuşma hakkına sahiptir.
8. Hükümetin her üyesi Parlamentonun her iki Meclisine katılma ve konuşma hakkına sahiptir.
9.1) Başbakan, herhangi bir zamanda istifasını Başkana sunarak görevinden istifa edebilir.
2) Hükümetin diğer herhangi bir üyesi istifasını Başbakana sunarak görevinden istifa edebilir.
3) Başkan, Başbakan tarafından tavsiye edildiği takdirde, Başbakan dışında bir Hükümet üyesinin istifasını kabul eder.
4) Başbakan herhangi bir zamanda, kendisi için yeterli bir nedenle, Hükümetin bir üyesinin istifasını isteyebilir; söz konusu üye bu isteği karşılamazsa, Başbakanın tavsiyesi üzerine görevi Başkan tarafından sona erdirilir.
Başbakanın tavsiyesi üzerine Başkan, Temsilciler Meclisini feshedip, fesihten sonra yeniden toplanan Temsilciler Meclisinin çoğunluğunun desteğini garantilemedikçe, Başbakan, Temsilciler Meclisinde çoğunluğun desteğini kaybettiğinde görevinden istifa eder.
11.1) Başbakan herhangi bir zamanda görevinden istifa ederse, Hükümetin diğer üyeleri de istifa etmiş sayılır, ancak halefleri atanıncaya kadar Başbakan ve Hükümetin diğer üyeleri görevlerine devam eder.
2) Temsilciler Meclisi feshedildiği tarihte görevde bulunan Hükümet üyeleri, halefleri atanıncaya kadar görevlerini yapmaya devam eder.
Aşağıdaki konular kanunla düzenlenir: Devlet Dairelerinin teşkilatlanması ve aralarındaki iş dağılımı, Hükümet üyelerinin söz konusu Dairelerin sorumlu Bakanları olarak atanması, bir Hükümet üyesinin geçici yokluğunda veya iş göremezliğinde görevlerinin ifası, ve Hükümet üyelerinin ücretlerinin ödenmesi.
Yerel Yönetim
Madde 28.
Devlet, yerel toplulukların demokratik temsili için bir forum sağlanmasında, kanunun verdiği yerel düzeydeki yetkilerin ve işlevlerin yerine getirilmesinde ve girişimleriyle söz konusu toplulukların çıkarlarının teşvik edilmesinde yerel yönetimlerin rolünü kabul eder.
Kanunun belirlediği doğrudan seçimle gelen yerel yönetimler olur ve Anayasa hükümlerine tabi olarak, bunların yetki ve işlevleri kanunla belirlenir ve kanunla uyum içinde kullanılır ve yerine getirilir.
Söz konusu yerel yönetimlerin üyelerinin seçimleri, yapıldıkları son yıldan itibaren beşinci yılın bitiminden daha önce olmak üzere kanuna göre yapılır.
Kanunun belirlediği şekilde Temsilciler Meclisi üyeleri ve diğer kişilerin seçiminde oy kullanma hakkı olan her vatandaş, kanunla belirlendiği üzere, bu maddenin ikinci fıkrasında ele alınan yerel yönetim üyelerinin seçimlerinde de oy kullanma hakkına sahiptir.
Bu maddenin ikinci fıkrasında ele alınan yerel yönetimlerin üyeliklerindeki arızi boşluklar kanuna uygun olarak doldurulur.
Uluslararası İlişkiler
Madde 29.
İrlanda, uluslararası adalet ve ahlak üzerine kurulmuş uluslar arasındaki barış ve dostane işbirliği idealine bağlılığını teyit eder.
İrlanda, uluslararası anlaşmazlıkların uluslararası tahkim veya yargı yoluyla barışçı çözümü ilkesine bağlılığını teyit eder.
İrlanda, diğer devletlerle olan ilişkilerinde, davranış kuralı olarak uluslararası hukukun genel kabul görmüş ilkelerini kabul eder.
4.1 ) Devletin dış ilişkilerle bağlantılı yürütme yetkisi Anayasanın 28’inci maddesi uyarınca Hükümet tarafından kullanılır.
2) Hükümet, Devletin herhangi bir yürütme işlevini yerine getirme amacıyla veya dış ilişkileriyle bağlantılı olarak, varsa, kanunlarla belirlenen koşulların elverdiği ölçüde, Devletin ortak kaygı konularında uluslararası işbirliği amacıyla bağlantısı olduğu herhangi bir grubun üyelerinin veya uluslar topluluğunun benzer amaçla kullandığı veya benimsediği herhangi bir organ, araç veya usulü benimseyebilir veya yararlanabilir.
3) Devlet, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (18 Nisan 1951’de Paris’te imzalanan Antlaşma ile kuruldu), Avrupa Ekonomik Topluluğu (25 Mart 1957’de Roma’da imzalanan Antlaşma ile kuruldu) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’na (25 Mart 1957’de Roma’da imzalanan Antlaşması ile kuruldu) üye olabilir. Devlet, Tek Avrupa Senedi’ni (17 Şubat 1986’da Lüksemburg’da ve 28 Şubat 1986’da Lahey’de Topluluklara Üye Devletler adına imzalandı) onaylayabilir.
4) Devlet, 7 Şubat 1992’de Maastricht’te imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması’nı onaylayabilir ve bu Birliğin bir üyesi olabilir.
5) Devlet, 2 Ekim 1997’de Amsterdam’da imzalanan ve Avrupa Birliği Antlaşmasını, Avrupa Toplulukları’nı kuran antlaşmaları ve bazı ilgili Kanunları değiştiren Amsterdam Antlaşması’nı onaylayabilir.
6) Devlet, bu bölümde 5) numaralı bentte ele alınan Antlaşmanın 1/11), 2/5) ve 2/15) maddelerinde ve söz konusu Antlaşmanın ikinci ve dördüncü protokollerinde ortaya konan seçeneklerini veya takdirini kullanabilir ancak bu tür takdir kullanma Parlamentonun her iki Meclisinin onayına tabidir.
7) Devlet, 26 Şubat 2001’de Nice’te imzalanan ve Avrupa Birliği Antlaşmasını, Avrupa Toplulukları’nı kuran antlaşmaları ve bazı ilgili Kanunları değiştiren Nice Antlaşması’nı onaylayabilir.
8) Devlet, bu bölümde 7) numaralı bentte ele alınan Antlaşmanın 1/6), 1/9), 1/11), 1/12), 1/13) ve 2/1) maddelerinde öngörülen seçenekleri veya takdirini kullanabilir ancak bu tür takdir kullanma Parlamentonun her iki Meclisi’nin onayına tabidir.
9) Devlet, bu bölümde 7) numaralı bentte ele alınan Antlaşmanın ortak savunmanın Devleti içerdiği 1/2) maddesi uyarınca Avrupa Konseyi tarafından alınan ortak savunma kurmaya ilişkin kararı kabul etmez.
10) Anayasanın hiçbir hükmü, Avrupa Birliği veya Toplulukların üyelik yükümlülüklerinin gerekli kıldığı, Devlet tarafından çıkarılan kanunları, yapılan fiilleri veya alınan önlemleri geçersiz kılmaz veya Avrupa Birliği veya Toplulukları veya ilgili kurumları veya Toplulukları kuran Antlaşmaların hükümlerine göre yetkili organların çıkardığı kanunların, yaptıkları fiillerin veya aldıkları önlemlerin Devlette kanun gücüne sahip olmasını engellemez.
11) Devlet 15 Aralık 1989’da Lüksemburg’da yapılan, Topluluklara Üye Devletler arasında hazırlanan Topluluk Patentleri’ne ilişkin Anlaşma’yı onaylayabilir.
5.1) Devletin taraf haline geldiği her uluslararası anlaşma Temsilciler Meclisi’ne getirilir..
2) Devlet, koşulları Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmadıkça, kamu fonları üzerinde bir yük getiren herhangi bir uluslararası anlaşma ile bağlanmaz.
3) Bu bölüm hükümleri, teknik ve idari nitelikteki anlaşmalar için geçerli değildir.
Parlamento tarafından karar alınmadıkça hiçbir uluslararası anlaşma Devletin iç hukukunun bir parçası olamaz.
1) Devlet, 10 Nisan 1998’de Belfast’ta yapılan Britanya-İrlanda Anlaşması -bundan böyle Anlaşma olarak anılır- tarafından bağlanmaya rıza gösterebilir.
2) Bu Anlaşmayla kurulan herhangi bir kurum, Anayasanın hükümlerine göre oluşturulan veya atanan herhangi bir kişi veya Devletin herhangi bir organına benzer bir yetki veya işlev yükleyen Anayasanın diğer herhangi bir hükmünden bağımsız olarak, İrlanda adasının tamamı veya herhangi bir kısmına ilişkin olarak kendisine verilen yetki ve işlevleri kullanabilir. Anlaşmazlıkların veya uyuşmazlıkların çözülmesiyle ilgili olarak böyle bir kuruma verilen herhangi bir yetki veya fonksiyon, Anayasa ile daha önce bahsedilen herhangi bir kişi veya Devletin organına verilen benzer bir yetki veya fonksiyona ilave olabilir veya yerini alabilir.
Devlet, uluslararası hukukun genel kabul gören ilkelerine uygun olarak, bölge dışında yetki kullanabilir.
Devlet 17 Temmuz 1998’de Roma’da yapılan Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nü onaylayabilir.
Başsavcı
Madde 30.
Başsavcı, Hükümete kanunlarla ilgili ve hukuki görüş konusunda danışmanlık yapar ve Anayasayla kendisine verilen veya yüklenen tüm yetkileri, fonksiyonları ve görevleri yerine getirir.
Başsavcı, Başbakanın teklifiyle Başkan tarafından atanır.
Suçüstü mahkemeleri dışında, Anayasanın 34’üncü maddesi hükümlerine göre kurulan herhangi bir mahkemede kovuşturulan tüm suçlar ve kabahatler Halk adına ve Başsavcı veya bu amaçla kanunun yetki verdiği başka bir kişi tarafından açılan davada soruşturulur.
Başsavcı Hükümetin bir üyesi olamaz.
5.1) Başsavcı herhangi bir zamanda, Başkana iletilmek üzere istifasını Başbakana sunarak istifa edebilir.
2) Başbakan, kendince yeterli sebeplerle, Başsavcının istifasını isteyebilir.
3) Başbakanın isteğine uyulmaması halinde, Başbakanın tavsiyesi üzerine, Başsavcının ataması Başkan tarafından feshedilir.
4) Başsavcı, Başbakanın istifası üzerine görevinden emekli olur, ancak Başbakan halefi atanana kadar görevini sürdürmeye devam edebilir.
Bu maddenin yukarıdaki hükümlerine istinaden, makam sahibine ödenecek ücret de dahil olmak üzere, Başsavcılık makamı kanunla düzenlenir.
Devlet Şûrası
Madde 31.
Anayasanın, Başkanın Devlet Şûrası’na danıştıktan sonra kullanılacağını ve yürüteceğini ifade ettiği, Başkanın söz konusu Şûra’ya danışacağı yetkilerini kullanma ve görevlerini yerine getirmeye ilişkin konularda yardımcı olmak ve danışmanlık yapmak üzere bir Devlet Şûrası bulunur.
Devlet Şûrası aşağıdaki üyelerden oluşur:
i) Makama dayalı üyelikler: Başbakan, Başbakan Yardımcısı, Başyargıç, Yüksek Mahkeme Başkanı, Temsilciler Meclisi Başkanı, Senato Başkanı ve Başsavcı.
ii) Daha önce Başkanlık veya Başbakanlık veya Başyargıçlık veya Saorstat Éireann (Serbest İrlanda Devleti) Yürütme Kurulu Başkanlığı yapmış, Devlet Şûrası üyesi olmaya muktedir ve istekli her kişi.
iii) Bu madde kapsamında, varsa, Başkan tarafından Devlet Şûra üyesi olarak atanabilecek diğer kişiler.
Başkan, zaman zaman, kendi yetkisine dayanarak, tamamen kendi takdiriyle, Devlet Şûrası üyeliğine uygun bulduğu kişileri atayabilir, ancak Devlet Şûrası üyeleri arasında bu şekilde atanan aynı zamanda en fazla yedi üye olabilir.
Devlet Şûrası’nın her üyesi, üye olarak katıldıkları ilk Şûra toplantısında, aşağıdaki biçimde bir beyanı imzalar:
“Yüce Tanrının huzurunda, bir Devlet Şûrası üyesi olarak görevlerimi sadakatle ve vicdanen yerine getireceğime ciddiyetle ve içtenlikle söz veririm.”
Başkan tarafından atanan her Devlet Şûrası üyesi, ölmedikçe, istifa etmedikçe, sürekli iş göremez hale gelmedikçe veya görevden alınmadıkça, kendisini atayan Başkanın halefi görevi devralıncaya kadar görevini sürdürür.
Başkan tarafından atanan herhangi bir Devlet Şûrası, istifa dilekçesini bizzat Başkana vererek görevinden istifa edebilir.
Başkan, kendine göre yeterli sebeplerle, kendisinin atadığı herhangi bir Devlet Şûrası üyesinin memuriyeti, kendi imzasıyla feshedebilir.
Devlet Şûrası toplantıları Başkanın belirleyeceği yerlerde ve zamanlarda yapılabilir.
Madde 32.
Başkan, her defasında, Devlet Şûrası’nı toplamadıkça ve toplantıda hazır bulunan üyeleri dinlemedikçe, Anayasayla Devlet Şûrası’na danışıldıktan sonra kullanılabileceği veya yürütülebileceği ifade edilen yetkileri veya görevleri kullanamaz veya yerine getiremez.
Sayıştay Başkanı
Madde 33.
Sayıştay Başkanı, Devlete ait tüm harcamaları denetler ve Parlamento tarafından idare edilen tüm hesapları ve paraları inceler.
Sayıştay Başkanı, Başbakanın teklifiyle Başkan tarafından atanır.
Sayıştay Başkanı Parlamentonun hiçbir Meclisinin üyesi olamaz ve başka maaşlı bir görev ve mevki üstlenemez.
Sayıştay Başkanı kanunla belirlenen dönemlerde Temsilciler Meclisine rapor verir.
5.1) Sayıştay Başkanı, belirli fena hareketler ve iş göremezlik dışında görevden alınamaz ve alınacağı zaman sadece Temsilciler Meclisi ve Senatonun görevden alınmasını isteyen kararları ile alınabilir.
2) Başbakan, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından alınan yukarıda bahsi geçen kararları usulüne uygun olarak Başkana bildirir kendisine Meclislerin kabul ettiği her bir kararın Parlamento Meclisi Başkanı tarafından onaylanmış suretini gönderir.
3) Başkan, bu bildirimi ve kararların suretini aldıktan sonra, kendi imzasını taşıyan bir emirle Sayıştay Başkanını görevden alır.
Yukarıdaki hükümlere tabi olarak, Sayıştay Başkanının görev koşulları ve şartları kanunla belirlenir.
Mahkemeler
Madde 34.
Adalet kanunla kurulan mahkemelerde, Anayasada öngörülen şekilde atanan hâkimler tarafından dağıtılır ve kanunda tanımlanan bazı özel sınırlı haller hariç, halka açık olarak idare edilir.
Mahkemeler, İlk Derece Mahkemeleri ve Temyiz Mahkemesinden oluşur.
3.1) İlk Derece Mahkemeleri, tam bidayet ve hukuki ya da maddi, medeni ya da cezai tüm sorunlar ve konularda karar yetkisi olan Yüksek Mahkemeyi de içerir.
2) Bu maddede aksi öngörülmedikçe, Yüksek Mahkemenin kaza yetkisi, Anayasanın hükümlerini gözeten herhangi bir kanunun geçerliliği sorununu da kapsar ve Yüksek Mahkeme veya Yargıtay dışında, Anayasanın bu veya diğer herhangi bir maddesine göre kurulmuş olan herhangi bir Mahkemede (dilekçe veya ispat veya başka bir şekilde) itiraz edilemez.
3) Hiçbir Mahkemenin, Başkanın Anayasanın 26’ncı maddesi uyarınca Kanun tasarısı için Yargıtaydan görüş istediği bir kanun veya bir kanunun herhangi bir hükmünün geçerliliğine itiraz etme veya söz konusu 26’ncı madde uyarınca Başkanın Yargıtaya gönderdiği Kanun Tasarısına karşılık gelen bir kanun hükmünün geçerliliğine itiraz etme yetkisi yoktur.
4) İlk Derece Mahkemeleri de kanunla belirlenen temyiz hakkı ile yerel ve sınırlı yargı mahkemelerini içerir.
4.1) Temyiz Mahkemesine Yargıtay adı verilir.
2) Yargıtay Başkanı, Başyargıç olarak adlandırılır.
3) Yargıtay, bazı istisnalar ve kanunla tanımlanan bazı düzenlemelere tabi olarak Yüksek Mahkemenin tüm kararlarını temyiz yetkisine sahiptir ve ayrıca kanunun belirlediği diğer mahkemelerin kararlarını da temyiz yetkisine sahiptir.
4) Anayasanın hükümleri dikkate alındığında, hiçbir kanun, kanunun geçerliliği konusunda itirazları içeren Yargıtay davalarının temyiz yetkisinden muaf tutulamaz.
5) Anayasanın hükümlerini dikkate alarak bir kanunun geçerliliğine dair bir itiraz konusunda Yargıtayın kararı, mahkemenin belirleyeceği hâkimlerinden biri tarafından açıklanır ve lehte veya aleyhte, bu itirazla ilgili ne bir görüş bildirilir ne de böyle bir itirazın varlığı ortaya açıklanır.
6) Komisyon kararı her durumda nihai ve kesindir.
5.1 ) İşbu Anayasaya göre atanan her hâkim aşağıdaki beyanı imzalar:
“Yüce Tanrının huzurunda, layıkıyla ve sadakatle ve bilgim ve yetkimle en iyi şekilde Mahkeme Başkanlığını (veya duruma göre) yürüteceğimi ve hiç kimseden korkmadan ya da kimseyi kayırmadan, kimseye sevgi ya da kötü niyet beslemeden, Anayasa ve yasaları koruyacağıma ciddiyetle ve içtenlikle söz verir ve ilân ederim. Tanrı bana yol göstersin ve güç versin.”
2) Bu açıklama, Başyargıç ve diğer her bir Yargıtay hâkimi ve Yüksek Mahkeme hâkimleri tarafından Başkanın huzurunda ve diğer her bir mahkemenin hâkimleri tarafından Başyargıcın huzurunda ya da Yargıtayın mevcut kıdemli hâkiminin önünde ve açık mahkemede yapılır ve imzalanır.
3) Bu beyan, her hâkim tarafından görevine başlamadan önce ve her halükarda, atanmasından sonra en geç on gün içinde veya Başkan tarafından belirlenen daha geç bir tarihte yapılır.
4) Yukarıda belirtilen beyanda bulunmayan bir hâkim görevinden ayrılmış sayılır.
Madde 35.
Yargıtay, Yüksek Mahkeme ve 34’üncü madde uyarınca kurulmuş diğer tüm Mahkemelerin hâkimleri Başkan tarafından atanır.
Tüm hâkimler yargı fonksiyonlarını yerine getirirken bağımsızdır ve sadece Anayasa ve kanunlara tabidir.
Hiçbir hâkim Parlamentonun hiçbir Meclisinin üyesi seçilemez ve başka maaşlı bir görev ve mevki üstlenemez.
4.1) Yargıtay veya Yüksek Mahkeme hâkimi, belirli fena hareketler ve iş göremezlik dışında görevden alınamaz ve alınacağı zaman sadece Temsilciler Meclisi ve Senatonun görevden alınmasını isteyen kararları ile alınabilir.
2) Başbakan, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından alınan kararları usulüne uygun olarak Başkana bildirir kendisine Meclislerin kabul ettiği her bir kararın Parlamento Meclisi Başkanı tarafından onaylanmış suretini gönderir.
3) Başkan, bu bildirimi ve bu kararların suretini aldıktan sonra, kendi imzasını taşıyan bir emirle ilgili hâkimi görevden alır.
Görevine devam ettiği sürece bir hâkimin ücretinde azalma olmaz.
Madde 36.
Anayasanın yukarıda sözü edilen, mahkemelere dair hükümlerine tabi olarak, aşağıdaki konular kanunla düzenlenir:
i) Yargıtay ve Yüksek Mahkeme yargıçlarının sayısı ve ücretleri, emeklilikleri ve emekli maaşları,
ii) Diğer tüm mahkemelerin hâkimlerinin sayısı ve atanma koşulları ve
iii) Söz konusu mahkemelerin oluşturulması ve teşkilatı, bu mahkemeler ve hâkimler arasında yargılama yetkisi ve iş dağılımı ve tüm muhakeme usulleri.
Madde 37.
Anayasanın hiçbir hükmü, söz konusu fonksiyon ve yetkileri kullanmak için kanun tarafından usulünce yetkilendirilen hiçbir kişi veya kişilerden oluşan organ tarafından, cezai konular dışındaki konularda, söz konusu kişi veya kişilerden oluşan organın Anayasa hükümlerine göre kurulmuş veya atanmış bir hâkim veya mahkeme olmamasından bağımsız olarak, yargı niteliğindeki sınırlı fonksiyonlar ve yetkilerin kullanılmasını geçersiz kılmak için işletilemez.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra, Parlamento tarafından çıkarılan kanunlara göre, hiçbir kişinin evlat edinilmesi veya edinildiğinin ifade edilmesi ve bu yetki ve fonksiyonları kullanmak için bu kanunlar tarafında yetkilendirlmiş olan herhangi bir kişi veya kişilerden oluşan organ tarafından verilen bir emir veya yetki uyarınca bir evlat edinme, sadece bu kişi veya kişilerden oluşan organın Anayasa hükümlerine göre kurulan veya atanan bir hâkim veya mahkeme olmaması nedeniyle geçersiz sayılmaz.
Yargılama
Madde 38.
Hiç kimse, normal mahkeme usulü dışında hiçbir cezai suçtan yargılanamaz.
Küçük suçlara, suçüstü mahkemeleri tarafından bakılabilir.
3.1) Normal mahkemelerin adaletin etkin dağıtımını, huzur ve düzeni sağlamakta yetersiz kaldığı durumlarda, bir yasa uyarınca suçların yargılanması için özel mahkemeler kurulabilir.
2) Özel mahkemelerin oluşumu, yetkileri, yargılama yetkisi ve muhakeme usulü kanunla tanımlanır.
4.1) Savaş veya silahlı ayaklanma durumunda, ayrıca savaş ve silahlı ayaklanma durumunda, askerî yasalara tabi iken, kişiler tarafından askeri kanuna karşı işlendiği iddia edilen suçların yargılanması için askerî mahkemeler kurulabilir.
2) Savunma Kuvvetlerinin faal görevde olmayan bir üyesi, askeri disiplinin uygulanmasını amaçlayan bir kanuna göre herhangi bir söz konusu suç askeri mahkemenin görev alanında olmadıkça, hukuk mahkemelerinin tanıdığı bir suçtan dolayı herhangi bir askeri mahkeme tarafından yargılanamaz
Bu maddenin iki, üç ve dördüncü fıkralarına göre suçların yargılanması hariç, hiç kimse, jüri olmaksızın hiçbir suçtan yargılanamaz.
Anayasanın 34 ve 35’inci maddesinin hükümleri, bu maddenin üç ve dördüncü fıkralarının hükümlerine göre kurulmuş bir mahkeme için geçerli değildir.
Madde 39.
İhanet sadece bir grubun Devlete karşı haince bir amacı şiddet ve cebirle gerçekleştirmek için toplanması ile veya Devlete karşı herhangi bir Devlet veya kişiye yardım etme veya bir kişiyle birlikte hareket etme veya Anayasa ile kurulmuş olan devlet organlarını silah veya diğer şiddet araçlarının zoruyla devirmek için girişimde bulunma, veya böyle bir girişimde yer almak veya ilişkisi olmak için herhangi bir kişiyle ilgilenme veya kışkırtma veya birlikte hareket etmeden oluşur.
Temel Haklar
Kişisel Haklar
Madde 40.
Her vatandaş, insan olarak kanun önünde eşittir.
Bunu, Devletin kanunlarında yetenek, bedensel ve ahlaki ve toplumsal işlev farklılıklarına dikkat etmeyeceği şeklinde anlamamak gerekir.
2.1) Devlet tarafından soyluluk unvanı verilmez.
2) Hükümetin ön onayı dışında herhangi bir vatandaş herhangi bir soyluluk veya şeref unvanı kabul edemez.
3.1) Devlet kanunlarında vatandaşların kişi haklarına saygılı olmayı ve uygulanabildiği ölçüde, savunmayı ve korumayı güvence altına alır.
2) Devlet, özellikle, kanunları aracılığıyla, olabildiğince her vatandaşını haksız saldırılardan korur ve haksızlık yapıldığında her vatandaşın hayat, namus ve mülkiyet haklarını korur.
3) Devlet, annenin yaşama eşit hakkını dikkate alarak, doğmamış bebeğin yaşam hakkını tanır ve kanunlarında bu hakka saygı gösterilmesini ve yasalarla savunulmasını ve korunmasını güvence altına alır.
Bu fıkra Devletle başka bir devlet arasında seyahat özgürlüğünü kısıtlamaz.
Bu fıkra, kanunla konulmuş olan şartlara tabi olarak, Devlette, başka bir devlette kanunen erişilebilir hizmetlerle ilgili bilgiyi edinme ve sağlama özgürlüğünü kısıtlamaz.
4.1) Hiçbir vatandaş, kanun hükmü dışında, kişisel özgürlüklerinden mahrum bırakılamaz.
2) Yüksek Mahkemeye veya bir hâkime, bir kişi tarafından veya onun adına yapılan ve kişinin yasadışı gözaltına alındığı iddiasıyla bir şikayet üzerine, bu şikayetin yapıldığı Yüksek Mahkeme veya her hâkim, derhal söz konusu şikayeti araştırır ve söz konusu kişinin gözaltında tutulmasına nezaret eden kişiye, gözaltında tutulan kişiyi, belirli bir tarihte Yüksek Mahkeme önüne çıkarmasını ve gözaltına alınma gerekçesini yazıyla onaylamasını emredebilir ve Yüksek Mahkeme, söz konusu gözaltındaki kişi Mahkemeye çıkarıldıktan ve gözaltına nezaret eden kişiye gözaltına alma gerekçesini sunma fırsatı verdikten sonra, kişinin kanunlara uygun şekilde gözaltına alındığına ikna olmadıkça, gözaltındaki kişinin salıverilmesine karar verir.
3) Bu fıkrada belirtilen emir uyarınca, yasadışı gözaltında tutulduğu iddia edilen kişi, cismen Yüksek Mahkeme önüne çıkarıldığında ve mahkeme, kişinin kanuna uygun bir şekilde gözaltına alındığına ikna olduğunda, ancak söz konusu kanunun Anayasa hükümlerine göre geçersi olması durumunda, Yüksek Mahkeme, durumu bildirerek, söz konusu kanunun geçerliliğini Yargıtaya sorar ve bu başvuru sırasında veya sonrasındaki bir zamanda, Yüksek Mahkemenin belirleyeceği kefalete ve koşullara tabi olarak, Yargıtay kendisine yapılan başvuruyla ilgili kararını bildirinceye kadar, gözaltındaki kişinin özgür kalmasına izin verebilir.
4) Bu fıkra hükümlerine göre verilen bir karar uyarınca yasadışı olarak gözaltında tutulduğu iddia edilen kişinin çıkarılacağı Yüksek Mahkeme, Mahkeme Başkanı ya da yoksa mahkemenin kıdemli hâkiminin başkanlık ettiği davada üç hâkimden, diğer durumlarda sadece bir hâkimden oluşur.
5) Bununla birlikte, bu fıkradaki hiçbir hükme, bir savaş veya silahlı isyan sırasında Savunma Kuvvetlerinin herhangi bir fiilini yasaklamak, kontrol etmek veya müdahale etmek amacıyla atıfta bulunulamaz.
6) Bir kişinin, ciddi bir suç işlemesini engellemek için gerekli olduğu düşünüldüğünde, bir mahkemenin ciddi bir suçtan sanık kişinin kefaletle salıverilmesini reddetmesi kanunla öngörülebilir.
Her vatandaşın konutu dokunulmazdır ve kanuni yollar dışında zorla girilemez.
6.1) Kamu düzeni ve ahlak kurallarına tabi olmak üzere, Devlet aşağıdaki hakların kullanımını garanti eder:
i) Vatandaşların inançlarını ve görüşlerini özgürce ifade etme hakkı.
Bununla birlikte kamuoyunun eğitimi, kamu yararı için büyük önem taşıdığında, Devlet, radyo, basın, sinema gibi kamuoyu oluşturan araçların, bir yanda Hükümet politikalarının eleştirisi de dahil olmak üzere meşru ifade özgürlüğünü muhafaza ederken, kamu düzeni, ahlak ve Devlet otoritesini de zayıflatma amacıyla kullanılmaması için gerekli çabayı gösterir.
Kışkırtıcı, küfür ya da uygunsuz konuların yayın veya beyanı, kanun uyarınca cezalandırılan bir suçtur.
ii) Vatandaşların barış içinde ve silahsız toplanma hakkı.
Kanuna uygun olarak belirlenmiş, huzuru bozacağı veya kamuyu tedirgin edeceği tahmin edilen toplantıları önlemek veya kontrol etmek ve Parlamentonun her iki Meclisinin yakın çevresindeki toplantıları önlemek veya kontrol etmek için kanunla tedbir alınabilir.
iii) Vatandaşların dernek ve sendika kurma hakkı.
Bununla birlikte, söz konusu hakkın kullanımını kamu yararını düzenlemek için kanun çıkarılabilir.
2) Dernek ve sendika kurma, serbestçe toplanma özgürlüğünün ne şekilde olacağını düzenleyen kanunlar hiçbir siyasi, dini ya da sınıf ayrımcılığı içeremez.
Aile
Madde 41.
1.1) Devlet, aileyi, doğal ilk ve temel toplum birimi ve tüm müspet hukukun öncesinde ve üstünde, değiştirilemez ve daimi haklara sahip bir ahlaki kurum olarak tanır.
2) Devlet, bu nedenle, toplumsal düzenin gerekli bir temeli, Ulusun ve Devletin refahı için vazgeçilmezi olarak, yapısında ve otoritesinde aileyi korumayı garanti eder.
2.1) Devlet, özellikle ev içindeki hayatı ile kadının Devlete verdiği destek olmaksızın, kamu yararının elde edilemeyeceğini kabul eder.
2) Devlet, bu nedenle, annelerin evdeki görevlerini ihmal etmek pahasına ekonomik zaruri ihtiyaçlara mahkum olmamasını sağlamak için çaba gösterir.
3.1) Devlet, ailenin temelini oluşturan evlilik kurumunu ihtimamla gözetmek ve saldırılara karşı korumak için kendisini taahhüt altına sokar.
2) Yasa ile belirlenmiş bir mahkeme, sadece ve sadece şu konularda ikna olması durumunda evliliği bitirebilir:
i) Kovuşturmanın hazırlık aşamasında, eşler bir süre veya beş yıl içinde en az dört yıla varan süre birbirinden ayrı yaşamış olduklarında,
ii) Eşler arasında bir uzlaşma umudu olmadığında,
iii) Mahkemenin koşulları dikkate alınarak uygun gördüğü, eşler, birinin veya her ikisinin çocukları ve kanunun öngördüğü diğer kişi için mevcut veya temin edilecek ödenekler ve
iv) Ve ayrıca kanunda öngörülen diğer koşullar karşılanıyorsa.
3) Bir başka Devletin medeni kanununa göre evliliği sona erdirilmiş ancak şu an için, Anayasayla kurulan Hükümet ve Parlamentonun yetki alanındaki kanuna göre varlığını sürdüren geçerli bir evliliği olan hiç kimse, evliliği sona erdirilmiş diğer tarafın yaşadığı sürece bu yetki alanında geçerli bir evlilik sözleşmesi yapma ehliyetine sahip olamaz.
Eğitim
Madde 42.
Devlet, çocuğun ilk ve tabii eğiticisinin aile olduğunu kabul eder ve ebeveynlerin, güçleri nispetinde, çocuklarına dini ve ahlaki, zihinsel, bedensel ve toplumsal eğitim sağlama devredilemez hak ve görevlerine saygıyı güvence altına alır.
Ebeveynler, bu eğitimi kendi evlerinde, özel okullarda veya Devlet tarafından tanınan veya kurulan okullarda sağlamakta özgürdürler.
3.1) Devlet, ebeveynleri, kendi vicdanlarını ve meşru tercihlerini ihlal ederek, Devlet tarafından kurulan okullara veya Devlet tarafından belirlenmiş herhangi bir tip okula göndermeye mecbur edemez.
2) Ancak, kamu yararının koruyucusu olarak Devlet, gerçek koşulları göz önünde tutarak, çocukların, zihinsel, ahlaki ve sosyal açıdan belirli bir asgari eğitim almalarını gerekli kılar.
Devlet, ücretsiz ilköğretimi öngörür, özel ve büyük kurumsal eğitim girişimlerine makul derecede yardım eder ve kamu yararı gerektirdiğinde, özellikle dini ve ahlaki eğitim almalarında, ebeveynlerin haklarını da gözeterek, diğer eğitim tesislerinde veya kurumlarında eğitim almalarını sağlar.
Ebeveynlerin çocuklarına karşı görevlerini yerine getirmede başarısız olduğu istisnai durumlarda, kamu yararının koruyucusu olarak Devlet, uygun araçlarla, her zaman çocuğun tabii ve sürekli haklarını gözeterek, ebeveynlerin yerini doldurmaya çaba gösterir.
Özel Mülkiyet
Madde 43.
1.1) Devlet, insanın, akıllı bir varlık olarak, müspet bilimin öncesinde, harici özel mal edinme hakkı olduğunu kabul eder.
2) Buna göre, Devlet, özel mülkiyet hakkını ya da mülkiyeti devir, miras bırakma ve miras alma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir kanun çıkarmamayı garanti eder.
2.1) Ancak, Devlet, bu maddenin yukarıdaki hükümlerinde belirtilen hakların, sivil toplumda, sosyal adalet ilkelerine göre düzenlenmiş olması gerektiğini kabul eder.
2) Devlet, buna uygun olarak, gerektirdiğinde, kullanımlarını kamu yararının zorunlulukları ile uyumlu hale getirmek isteyen bir bakış açısıyla, bu hakları kanunla sınırlayabilir.
Din
Madde 44.
Devlet, halkın ibadetine hürmetin Yüce Allah’tan geldiğini kabul eder. Adını saygıyla anar ve dine saygı duyar ve hürmet eder.
2.1) Vicdan özgürlüğü ve dinin serbestçe açıklanması ve tatbikatını, her vatandaşa garanti edilen kamu düzeni ve ahlakına tabidir.
2) Devlet herhangi bir dine imtiyazda bulunamaz.
3) Devlet, dini meslek, inanç ya da statü nedeniyle herhangi bir engel çıkarmaz veya herhangi bir ayrım yapmaz.
4) Okullar için Devlet yardımı sağlayan mevzuat farklı dini mezheplerin yönetimi altındaki okullar arasında ne ayrımcılık yapar ve ne de kamu parası alan bir okula giden herhangi bir çocuğun o okuldaki din eğitimine katılmamasına önyargı ile yaklaşır.
5) Her mezhep, kendi işlerini idare etme, taşınır ve taşınmaz mal edinme, sahip olma ve yönetme ve dini veya yardım amaçlı kurumları idame ettirme hakkına sahiptir.
6) Herhangi bir dini mezhep veya herhangi bir eğitim kurumunun mülkiyeti, kamu hizmetlerinin gerektirdiği çalışmalar ve tazminat ödenmesi tasarrufu hariç, dağıtılamaz.
Sosyal Politika Yönetim İlkeleri
Madde 45.
Bu maddede belirtilen sosyal politika ilkeleri Parlamentoya genel rehberlik içindir. Kanun yapmada bu ilkelerin uygulanması sadece Parlamentonun bilgisi içindir ve Anayasa hükümlerinden herhangi biri uyarınca herhangi bir mahkeme tarafından tanınmaz.
Devlet adalet ve hayırseverliğin ulusal yaşamın tüm kurumlarına şekil verdiği bir toplumsal düzeni olabildiğince etkin olarak sağlayarak ve koruyarak tüm halkın refahını teşvik eder.
Devlet, politikasını özellikle şunları temin için yönlendirir:
i) İşleri vasıtasıyla vatandaşlarının (tamamı, kadın ve erkek eşit olarak, yeterli geçim vasıtasına sahip) ev ihtiyaçlarını makul olarak karşılayabilmesi.
ii) Toplumun maddi kaynaklarının sahipliği ve denetiminin özel bireyler ve çeşitli sınıflar arasında kamu yarına en iyi hizmet edecek şekilde dağıtılması.
iii) Serbest rekabet ilkesinin, genel kitlenin zararına, ana malların birkaç kişinin elinde toplanmasıyla sonuçlanacak şekilde gelişmesine izin verilmemesi.
iv) Kredinin kontrolüne ilişkin olarak, sürekli ve değişmez amaçla halkın bir bütün olarak refahı olduğu.
v) Topraklar üzerinde, ekonomik güven içinde koşullar elverdiğince çok sayıda ailenin yerleşik olması.
1) Devlet, gerektiğinde, sanayi ve ticaret alanında özel girişime yardımcı olur.
2) Devlet özel teşebbüsün, mal üretim ve dağıtımında makul verimliliği sağlamak ve halkı insafsızca sömürülmekten korumak üzere yönetilmesini sağlamak için gayret gösterir.
4.1) Devlet, toplumun zayıf kesimlerinin ekonomik çıkarlarını özel olarak gözetmek ve gerektiğinde, güçsüzleri, dul, yetim ve yaşlıların desteklenmesine katkıda bulunmak için kendisini taahhüt altına sokar.
2) Devletin, kadın ve erkek, işçilerin sağlık ve kuvvetini güvence altına almak için çaba harcaması ve çok küçük yaştaki çocukların istismar edilmemesi ve vatandaşların, ekonomik ihtiyaçları nedeniyle, cinsiyet, yaş ya da güçlerine uygun olmayan ek işlere girmeye zorlanmaması.
Anayasada Değişiklik
Madde 46.
Anayasanın herhangi bir hükmü, bu maddede öngörülen şekilde, değiştirme, ekleme veya kaldırmak yoluyla tadil edilebilir.
Anayasanın değiştirilmesi için her öneri, bir Kanun Tasarısı olarak Temsilciler Meclisinde başlatılır ve Parlamentonun iki Meclisi tarafından kabul edildikten veya kabul edilmiş sayıldıktan sonra, Referandum ile ilgili yürürlükte olan kanuna uygun olarak, Referandumda halkın kararına sunulur.
Bu tür her Kanun Tasarısı “Bir Anayasa Değişikliği Kanunu” olarak adlandırılır.
Anayasada değişiklik önerisi ve önerilerini içeren bir Kanun Tasarısı başka bir kanun teklifi içermez.
Anayasada değişiklik önerisi ve önerilerini içeren bir Kanun Tasarısı, bu maddenin hükümlerine uygunluğuna ikna olduğunda ve Anayasanın 47’nci maddesinin birinci fıkrası hükümleri ve usulüne göre halk tarafından onaylandıktan sonra Başkan tarafından derhal imzalanır ve usulüne uygun şekilde kanun olarak yayımlanır.
Referandum
Madde 47.
Anayasada, Referandumla halkoyuna sunulan her değişiklik, Anayasanın 46’ncı maddesi hükümlerine uygun olarak, halkın onayına sunulmuş olur ve sunulduktan sonra, böyle bir Referandumda lehine kullanılan oyların çoğunlukta olmasıyla kanunlaşır.
2.1) Referandumda, Anayasanın değiştirilmesi için bir teklif dışında, halkoyuna sunulan her teklif, kullanılan oyların çoğunluğu teklifin yasalaşmasına karşı ise ve kanunlaşmasına karşı kullanılan oylar en az yüzde otuz üç ve üçte bir oranına ulaşmışsa halk tarafından veto edilmiş sayılır.
2) Referandumda, Anayasanın değiştirilmesi için bir teklif dışında, halkoyuna sunulan her teklif, Anayasanın 27’nci maddesinin hükümlerine uygun olarak, bu fıkranın yukarıdaki bendinin hükümlerine göre veto edilmemişse, onaylanmış kabul edilir.
Temsilciler Meclisi üyeleri için seçimde oy hakkı olan her vatandaş Referandumda da oy kullanma hakkına sahiptir.
Yukarıda belirtilen hükümlere tabi olarak, Referandum yasa ile düzenlenir.
Serbest İrlanda (Saorstât Éireann) Anayasası ve
Devamı Kanunların Yürürlükten Kaldırılması
Madde 48.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden önceki tarihte yürürlükte olan Serbest İrlanda (Saorstât Éireann) Anayasası ve Serbest Kanunu (1922) ve bu Kanunun yürürlükteki herhangi bir hükmü, Anayasayla ve bu tarihten itibaren yürürlükten kaldırılmıştır.
Madde 49.
O zamanki yürürlükte olan Anayasaya dayanarak veya Serbest İrlanda’nın yürütme yetkisinin ait olduğu yönetim tarafından 11 Aralık 1936 gününden önce Serbest İrlanda’da veya ona ilişkin kullanılabilen her yetki, işlev, hak ve herhangi bir amaçlı imtiyazın iş Anayasayla halka ait olduğu ilân olunur.
Anayasayla kurulan organlardan herhangi biri tarafından bu tür bir yetki, işlev, hak veya imtiyaz kullanımı için Anayasa veya bundan sonra kanunla konulacak hükümler dışında, işbu Anayasayla karar alınmıştır ki, söz konusu yetkiler, işlevler, haklar ve imtiyazlar, Hükümetin yetkisi dışında, Devlette veya Devlete ilişkin olarak kullanılmaz veya kullandırılmaz.
Hükümet, tüm mal, varlık, hak ve yükümlülükler bakımından Serbest İrlanda Hükümetinin halefidir.
Madde 50.
Anayasaya tabi olarak ve onunla tutarsızlık içermemeleri koşuluyla, Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce Serbest İrlanda’da yürürlükte olan kanunlar, Parlamentonun çıkardığı kanunlarla yürürlükten kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar tam yetkili ve yürürlüktedir.
Daha önceden çıkarılmış ancak Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra yürürlüğe giren kanunlar, Parlamento aksine bir karar almadıkça, daha önceki şartlarda yürürlüğe girer.
Dochum Gloire Dé agus/Onora na hÉireann
İrlanda Anayasasında Yapılan Değişiklikler
İlk Anayasa Değişikliği Kanunu, 1939
(Devletin dâhil olmadığı çatışmalara genişletilmiş olarak, savaş veya silahlı isyan zamanında kamu güvenliği ve Devletin güvenliğini sağlamak için olağanüstü hal hükmü.) 2 Eylül 1939
İkinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1941
(Yürürlüğe girmesinden beri oluşan deneyimler ışığında Anayasayı düzenlemek amacıyla, birbirinden tamamen farklı bir dizi maddeyi kapsayan bir çerçeve kanun tasarısı.) 30 Mayıs 1941
Üçüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 1972
(Devletin Avrupa Topluluklarına üye olmasına izin verdi.) 8 Haziran 1972
Dördüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 1972
(Temsilciler Meclisi, (Dâil) Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve referandumda oy verme yaşını 21’den 18’e düşürdü.) 5 Ocak 1973
Beşinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1972
(Katolik Kilisesi’nin özel konumu ve diğer dini mezhepleri tanınması Anayasadan çıkarıldı.) 5 Ocak 1973
(Evlat Edinme Kurulu tarafından verilmiş evlat edinme kararlarının mahkeme tarafından verilmediği için geçersiz ilân edilmemesini sağladı.) 3 Ağustos 1979
(Seanad Éireann) Senato üyelerinin Üniversiteler ve diğer yüksek öğretim kurumları tarafından seçilmesini öngördü.) 3 Ağustos 1979
Sekizinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1983
(Annenin yaşamına eşit hakkı dikkate alarak, anne karnındakine yaşam hakkı tanındı.) 7 Ekim 1983
Dokuzuncu Anayasa Değişikliği Kanunu, 1984
(DâilÉireann) Temsilciler Meclisi seçimlerinde oy kullanma hakkını bazı İrlandalı olmayan vatandaşlara genişletti.) 2 Ağustos 1984
Onuncu Anayasa Değişikliği Kanunu, 1987
(Devletin Tek Avrupa Senedini onaylamasına izin verdi.) 22 Haziran 1987
Onbirinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1992
(Devletin Avrupa Birliği Antlaşmasını (Maastricht) onaylamasına ve bu birliğin bir üyesi olmasına izin verdi. ) 16 Temmuz 1992
Onikinci Değişiklik yoktur.25 Kasım 1992’de, üç öneri, Onikinci, Onüçüncü ve Ondördüncü Değişiklik halka soruldu. Halk Onikinciyi (anne karnındaki yaşam hakkını ele alan) reddetti. Onüçüncü ve Ondördüncüyü (aşağıda) onayladı.
Onüçüncü Anayasa Değişiklik Kanunu, 1992
(40’ıncı maddenin 3’üncü fıkrasının 3 numaralı bendinin (doğmamış çocuğun yaşam hakkı), İrlanda ve başka bir devlet arasında seyahat özgürlüğünü sınırlandırmayacağını öngördü.) 23 Aralık 1992
Ondördüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 1992
(40’ıncı maddenin 3’üncü fıkrasının 3 numaralı bendinin (doğmamış çocuğun yaşam hakkı), başka bir devlette kanunen elde edilebilir durumda olan hizmetlere ilişkin bilgi alma veya sunma özgürlüğünü sınırlandırmayacağını öngördü.) 23 Aralık 1992
Onbeşinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1995
(Belirlenmiş bazı durumlarda evliliğin son bulması öngörüldü.) 17 Haziran 1996
Onaltıncı Anayasa Değişikliği Kanunu, 1996
(Söz konusu kişinin, ciddi bir suç işlemesini engellemek için gerekli olduğu düşünüldüğünde, bir mahkemenin ciddi bir suçtan sanık bir kişinin kefaletle salıverilmesini reddetmesi öngörüldü.) 12 Aralık 1996
Onyedinci Anayasa Değişiklik Kanunu, 1997
(Yüksek Mahkemenin, açıklama yapılması gerektiğini belirlediği bazı özel koşullar hariç, Hükümet toplantılarında konuşmaların gizliliğine riayet edilmesi gerekliliği öngörüldü.) 14 Kasım 1997
Onsekizinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1998
(Devletin Amsterdam Antlaşması’nı onaylamasına izin verdi.) 3 Haziran 1998
Ondokuzuncu Anayasa Değişikliği Kanunu, 1998
(Devlet’in 10 Nisan 1998 tarihinde Belfast’ta yapılan Britanya-İrlanda Anlaşması ile bağlı olmayı kabul etmesine izin verdi ve bu anlaşma yürürlüğe girdiği zamanAnayasada, bilhassa 2 ve 3’üncü maddelerde, bazı değişikliklerin yürürlüğe girmesini öngördü.) 3 Haziran 1998
Yirminci Anayasa Değişikliği Kanunu, 1999.
(Anayasada yerel yönetimlerin rolünün tanınmasını ve yerel seçimlerin en azından her beş yılda bir yapılmasını öngördü.) 2 Haziran 1999
Yirmibirinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 2001.
(Ölüm cezasının yasaklanması ve ölüm cezasıyla ilgili referansların kaldırılmasını öngördü.) 27 Mart 2002
Anayasa’da Yirmiikinci Değişiklik yoktur. Yirmiikinci Anayasa Değişikliği Kanun Tasarısı, 2001 (bir hâkimin görevden alınması ve bir hâkimin kötü davranışlarını veya yetersizliğinden kaynaklanan davranışlarından oluşan tutumunu incelemek üzere kanunla bir organın kurulmasının öngörülmesi) İrlanda Parlamentosunda (Houses of the Oireachtas) kabul edilmedi.
Yirmiüçüncü Anayasa Değişikliği Kanunu, 2001
(Devlete, Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünü onaylama izni verdi.) 27 Mart 2002
Anayasada Yirmidördüncü Değişiklik yoktur. 7 Haziran 2001’de, üç öneri, Yirmibirinci, Yirmiikinci ve Yirmidördüncü Değişiklikler halka soruldu. Halk Yirmidördüncüyü (Nice Antlaşması ile ilgiliydi) reddetti ve Yirmibirinci ve Yirmiüçüncüyü onayladı.
Yirmibeşinci Değişiklik yoktur.6 Mart 2002’de, Yirmibeşinci Anayasa Değişiklik önerisi halkoyuna sunuldu ve reddedildi (Gebelikte İnsan Yaşamının Korunması).
Yirmialtıncı Anayasa Değişikliği Kanunu, 2002.
(Devletin, Nice Antlaşması’nı onaylamasına izin verdi.) 7 Kasım 2002
Yirmiyedinci Anayasa Değişikliği Kanunu, 2004
(Vatandaş olmayan ebeveynlerin çocuklarının İrlanda vatandaşlığı,) 24 Haziran 2004
Prof. Dr. Aydın Aybay, 1929’da İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi.
Mezun olduğu 1953 yılında aynı fakültenin Medeni Hukuk Kürsüsüne asistan olarak atandı.
1958’de doktor, 1963’te doçent ve 1973’te profesör oldu.
Aybay, 1979’da İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kuruluşuna katıldı, Dekan Yardımcılığı görevinde bulundu.
YÖK’ün, 1402 sayılı yasaya dayandırdığı bir kararla üniversiteden uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla 7 yıl sonra döndüğü İstanbul Üniversitesi’nden 1996’da emekli oldu.
Emekliliğinden sonra Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığına getirilen Aybay, on yıla yakın bir süreyle yürüttüğü bu görevden ayrıldıktan sonra bu üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmaya devam etmiş, 6 Mart 2013 tarihinde vefat etmiştir.
Nâzım Hikmet Vakfı’nda sivil toplum faaliyetleri yürütmüş ve vakfın onursal başkanlığına getirilmiştir.
Eserleri
Prof. Dr. Aydın Aybay’ın Tapu Sicilinde Muvakkat Tescil (1959), Müşterek Mülkiyette Taksim (1964), Borçlar Hukuku (1964) Medeni Hukuk Dersleri (Prof. Dr. Feyzi Feyzioğlu ve Prof. Dr. Ümit Doğanay ile birlikte, 1973), İngiliz Hukukunda Taşınmaz Kirası ve Kiracıların Korunması Sorunu (1975), Eşya Hukuku Dersleri (Prof.Dr. Hüseyin Hatemi ile birlikte, 1981), Kat Mülkiyeti Kanunu (1985), Miras Hukuku Dersleri (1996) ve Hukuka Giriş gibi eserleri bulunmaktadır.
Cumhuriyet Devrimleri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti kurup yeni devlet sistemini tüm dünyaya ilan ettikten sonra seri bir şekilde yaptığı yasal reformların adıdır. Eski devlet sisteminden ayrı ve medeni bir devlet sistemini amaçlayan devrimler sayesinde Türkiye Devleti ve ülkesi sahip olduğu olanaklarla laik, çağdaş ve demokratik bir devlet olmayı amaçlamıştır.
Atatürk’ün yaptığı bu inkılaplar, siyasal, hukuk, eğitim ve kültür, ekonomik ve toplumsal alanda yeniden yapılandırılmış bir çok mevzuatı içerir.
Atatürk ilke ve İnkılaplarının en önemlisi Cumhuriyetin ilanıdır. Cumhuriyet, seçilmiş başkanın idaresi altında bulunan devlet ve halk hakimiyetine dayanan devlet şekli anlamına gelmektedir. Cumhuriyet rejiminde egemenlik bir kişi, zümre veya guruba ait değildir, egemenlik toplumun bütün kesimlerine aittir ve tüm yurttaşlar, kadın ve erkekler eşittir.
Atatürk, demokratik cumhuriyeti benimsemiştir. Cumhuriyet, 1923 yılında o dönemde adı Teşkilatı Esasiye Kanunu olan 1921 Anayasasına eklenmiştir ve anayasanın birinci maddesidir. Anayasada Cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiştir ve Türkiye Cumhuriyetinin, hükumet şekli Cumhuriyettir.
Cumhurbaşkanı milletvekilleri tarafından bir dönemlik seçilecektir, Cumhurbaşkanının görev süresi 4 yıldır, Cumhurbaşkanının ikinci kez seçilebilmesi mümkündür, Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından milletvekilleri arasından seçilecektir, Bakanlar ise Başbakan tarafından meclis üyeleri arasından seçilip, Cumhurbaşkanınca meclis onayına sunulacaktır.
Cumhuriyetin İlanını ve öncesindeki olayları Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’un ilgili bölümünde detaylıca anlatmaktadır. Nutuk’un ilgili bölümü ve Anayasa değişikliği ilgili sayfada sunulmaktadır.
Hilafetin Kaldırılmasına Dair Kanun ile Türkiye’de halifelik kurumu ortadan kaldırılmıştır. Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti ülkesi Dışına çıkarılmasına dair kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmiş ve 6 Mart 1924 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 431 sayılı bu kanun toplam 13 maddeden oluşmaktadır.
Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra laik sistemin kurulabilmesi için gerçekleştirilen en önemli devrimlerdendir. Şeriye Mahkemelerinin Kapatılması, 3 Mart 1924’te Şer‘iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun teklifi ve ardından Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile Hilâfetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanunun kabulü ile müteanasip bir karardır.
Kanun ile eğitim sistemi birleştirilmiş ve tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bünyesindeki tüm kurumlar bakanlığa devredilmiştir.
Aşar(Öşür) Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925)
Şapka Kanunu, 28 Kasım 1925 tarihinde çıkarılmış, kanun 28 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 671 No’lu Şapka İktisası Hakkında Kanun ile milletvekilleri ve memurlara şapka giyme zorunluluğu getirilmiştir.
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu, 30 Kasım 1925 tarihinde 677 Sayılı Kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 13 Aralık 1925 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştur. Uygar ve ileri bir millet olma amacını takip eden Mustafa Kemal Atatürk, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanununu çıkararak toplum için uygarlık yolunda engel olarak gördüğü tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi kurumları ortadan kaldırmıştır.
Takvim, Saat ve Ölçülerde Yapılan Değişiklikler (1925-1935)
Kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 Temmuz günü 1935 yılından itibaren Kabotaj Bayramı olarak kutlanmaktadır. 2007 tarihinde kabotaj kelimesine denizcilik kelimesi de eklenerek bayramın adı Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olmuştur. Kabotaj, bir devletin kendi limanlarına deniz ticareti konusunda tanıdığı yasal ayrıcalık olup bu ayrıcalıktan sadece kendi yurttaşlarının yararlanmasını ve milli ekonomiye katkı sağlamasını amaçlamaktadır. Osmanlı Devletinin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması‘yla 1923 yılında kaldırılmıştır.
Cumhuriyet İnkılaplarının en önemlilerinden olan ve 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun sonucunda, birden fazla kadınla evlenme kaldırılmış, evlenme akdinin, iki ergin şahit huzurunda, resmi nikah memuru önünde yapılması esası kabul edilmiş, resmi olmayan nikah geçersiz sayılmış, evlenmede kadın ve erkek için yaş sınırı getirilerek çok küçük yaşta evlenmeler kaldırılmıştır. Velilerin kızları adına evlenme akdi düzenlemeleri yasaklanmış, temsilci yoluyla evlenme kaldırılmıştır. Şeriata göre boşanma yetkisi kocaya tanınmışken ve koca boşanma kararını eşine bir vekil aracılığı ile de bildirebilirken tek taraflı boşanma kaldırılmış ve vekil ile bildirme de yasaklanmıştır. Boşanma konusunda erkeğe tanınan haklar aynen kadına da tanınmış, keyfilik kaldırılmış, boşanma halinde, kadının ve çocuğun haklarını güvence altına alacak hükümler getirilmiş, evli kadının ekonomik haklarını daha iyi koruyan esaslar kabul edilmiştir. Miras hukukunda cinsiyet ayrımı kaldırılarak kadın ve erkek arasında eşitlik sağlanmıştır.
Türk Tarih Kurumu, ülkemizde bizzat Atatürk’ün direktifleriyle kurulan kurumların başında gelmektedir. 28 Nisan 1930 tarihinde, Atatürk’ün de bizzat katıldığı Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı’nın son oturumunda, O’nun direktifleriyle, Âfet İnan tarafından 40 imzalı bir önerge sunulmuş ve “Türk tarih ve medeniyetini ilmî surette tedkik etmek için hususî ve daimî bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını seçmek salahiyetinin Merkez heyetine bırakılmasını teklif ederiz” denilmiştir. Atatürk, hayatının son dönemlerine kadar Kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, birçok defa çalışma planını kendisi tespit etmiş ve birçok toplantıya bizzat katılmıştır. O’nun bu Kurum’a ve tarihe verdiği önem, 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetnâme ile İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirinin yarısını Türk Tarih Kurumu’na bağışlamasından anlaşılmaktadır. Nitekim Atatürk’ten sonra gelen bütün Cumhurbaşkanları da bir gelenek olarak Kurum’un koruyucu başkanları olmuştur.Kaynak Linki : https://hukukansiklopedisi.com/turk-tarih-kurumu/
Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sâhir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Kurulan cemiyet bu amacını Türk dilini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim ederek gerçekleştirecektir.
Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Soyadı Kanunu Cumhuriyet Devrimlerinin önemli bir parçasıdır. Çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de soyadı taşıması zorunlu kılınmıştır. Kanuna göre soyadları Türkçe olacak, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktır.
Dini kisvelerle ilgili yasaklar öngören, ‘Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun‘ kabul edildi. Hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaklandı.
2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu, 29 Mayıs 1936 tarihinde çıkarılan 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanununu yürürlükten kaldırmış, 22.09.1983 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 24.09.1983 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulunun, 25 Ocak 1985 tarih ve 85/9034 numaralı Türk Bayrağı Tüzüğü ile kanun hükümlerinin nasıl uygulanacağı belirlenmiştir. Türk Bayrağı, yırtık, sökük, yamalı, delik, kirli, soluk, buruşuk veya manevi değerini zedeleyecek şekilde kullanılamaz. Resmî yemin törenleri dışında masalara, kürsülere örtü olarak konulamaz. Oturulan veya ayakla basılan yerlere konulamaz. Eşyalar üzerinde bayrak dekoratif olarak kullanılamaz. Elbise veya üniforma şeklinde giyilemez. Hiçbir siyasi parti, teşekkül, dernek, vakıf ve tüzükte belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları dışında kalan kurum ve kuruluşun amblem, flama, sembol ve benzerlerinin ön veya arka yüzünde esas veya fon teşkil edecek şekilde kullanılamaz. Bayrak yırtılamaz ve yakılamaz, yere atılamaz, gerekli özen ve saygı gösterilmeden kullanılamaz.
Danıştay, 10 Mayıs 1868 tarihinde Şûrâ-yı Devlet adıyla kurulmuştur.
Danıştay’ın kurulması, ülkede 19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ıslahat ve yenileşme hareketlerinin en önemlilerinden biridir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] 10 Mayıs tarihi, “Danıştay Günü” olarak kabul edilmiştir. Alt idari yargı birimlerinin kurulduğu 1982 yılından itibaren “Danıştay ve İdari Yargı Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır. [/box]
Padişah Abdülaziz’in 10 Mayıs 1868 günlü nutkuyla fiilen çalışmaya başlayan Şûrâ-yı Devlet’in “Kavanin ve nizamat layihalarını tetkik ve tanzim, mesalihi mülkiyeyi tetkik, hükümet ile eşhas beyninde mütehaddis deaviyi rü’yet ve memurini devletin tahkik ahvaliyle, muhakemelerini icra” görevlerini yerine getirmek üzere kurulmuştur. “Hükümet ile eşhas beyninde mütehaddis davaları” görmek ve çözümlemek görevi, 1876 Kanuni Esasisi ile genel mahkemelere bırakıldığından, İmparatorluk Danıştay’ının yargısal görevi çok sınırlı kalmıştır.
İmparatorluk döneminde 54 yıl görev yapan Danıştay’ın faaliyeti, 4 Kasım 1922 tarihinde İstanbul’daki bütün merkez kuruluşlarının TBMM Hükümetinin idaresine geçtiği sırada sona ermiş, Cumhuriyet devrinde 23 Kasım 1925 tarihli 669 Sayılı Şûrayi Devlet Kanunu ile Danıştay yeniden kurulup, 6 Temmuz 1927 tarihinde çalışmaya başlamıştır. 669 Sayılı Kanuna göre Danıştay, üç idari bir dava dairesi olmak üzere, dört daireden oluşmaktaydı.
1961 Anayasası, mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığını hem yasama ve hem de yürütme organlarına karşı koruyabilmek için gerekli hükümleri öngörmekte idi. Bu Anayasanın 114’üncü maddesinde, “İdarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamaz” denilmiş; 1982 Anayasası ile bazı kısıtlamalar getirilmişse de, temel ilke korunmuştur.
1982 yılında ayrıca, ilk derece idari yargı mercileri olan idare ve vergi mahkemelerinin kurulmasıyla, idari yargı örgütünün kuruluşu tamamlanmıştır. Bugün Danıştay, bu mahkemelerin üzerinde bir temyiz mercii olarak yargı görevine devam etmektedir.
Danıştay Başkanlığı
Danıştay’ın Görevleri
Anayasa’da öngörülen Yüksek Mahkemelerden biri olan Danıştay, Anayasanın 155’inci maddesine göre, yürütme organına yardımcı bir inceleme, danışma ve karar organı olmanın yanı sıra, yönetimin yargı yoluyla denetlenmesinde etkin ve önemli görev yapan bir yargı kuruluşudur.
Bugün itibariyle, idari görevleri ile yargı görevi birbirlerinden kesin olarak ayrılmış ve her iki görevi yürütecek daireler birbirinden tamamen ayrı olarak kurulmuşlardır. Yönetimin yargı yoluyla denetlenmesi görevini, idare ve vergi mahkemeleriyle birlikte, Danıştay’ın dava daireleri yürütmektedir.
Danıştay, 1982 yılında yürürlüğe giren 2575 Sayılı Kanun’a göre örgütlenmiştir. 01.07.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6723 sayılı Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yapılan değişiklik hükmü uyarınca Danıştay, on dört dava, bir idari olmak üzere on beş Daireden oluşmaktadır. Bugün Danıştay’da, Danıştay Başkanı, Başsavcı, Başkanvekilleri, Daire Başkanları ve Üyeler olarak, 116 yüksek mahkeme hâkimi görev yapmaktadır. Danıştay’da ayrıca, dava dosyalarını inceleyerek daire veya görevli kurullara gerekli açıklamaları yapmak, tutanakları hazırlamak ve karar taslaklarını yazmakla görevli, tetkik hâkimleri ve davalar hakkında hukuki düşüncelerini bildirmek üzere savcılar bulunmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Şura-yı Devlet olarak anılan Danıştay 1868 yılında kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile tüm devlet kurumlarının kontrolü Ankara Hükümetine geçmiştir. 1922 yılından itibaren Danıştay adıyla faaliyetine devam eden Şura-yı Devlet’te, Cumhuriyete kadar olan 54 yıllık dönemde toplam 48 başkan görev yapmıştır.
1. Mithat Paşa – 6 Mart 1868-27 Şubat 1869 (11 Zilkade 1284-11 Zilkade 1285)
Ahmed Şefik Midhat Paşa 18 Ekim 1822 tarihinde İstanbul’da doğmuş, 8 Mayıs 1884 tarihinde ölmüştür. İki kez sadrazamlık yapmış, Tuna, Aydın ve Suriye Valisi olarak görev yapmıştır. İlk Osmanlı Anayasası olan Kânûn-ı Esâsî‘yi hazırlayan kurulun başkanıdır. Midhat Paşa, Padişah Abdülaziz (1861-1876) dönemindeki reform politikalarıyla öne çıkmıştır.
2. Yusuf Kamil Paşa – 27 Şubat 1869-21 Ekim 1871 (15 Zilkade 1285-6 Şaban 1288)
3. Namık Paşa – 21 Ekim 1871-4 Ağustos 1872 (6 Şaban 1288-29 Cemaziyelevvel 1289)
4. Yusuf Kamil Paşa – (II. kez) 4 Ağustos 1872-21 Ağustos 1875 (29 Cemaziyelevvel 1289-19 Receb 1292)
5. Mahmut Nedim Paşa – 21 Ağustos 1875-26 Ağustos 1875 (19 Receb 1292-24 Receb 1292)
6. Server Paşa – 26 Ağustos 1875-12 Şubat 1876 (24 Receb 1292-16 Muharrem 1293)
7. Namık Paşa– (II. kez) 12 Şubat 1876-31 Mart 1876 (11-16 Muharrem 1293-5 Rebiülevvel 1293)
8. Yusuf Kamil Paşa – (III. kez) 31 Mart 1876-5 Haziran 1876 (5 Rebiülevvel 1293-12 Cemaziyelevvel 1293)
9. Mithat Paşa – (II. kez) 5 Haziran 1876-21 Aralık 1876 (11-12 Cemaziyelevvel 1293-4 Zilhicce 1293)
10. İbrahim Ethem Paşa – 26 Aralık 1876-5 Şubat 1877 (9 Zilhicce 1293-21 Muharrem 1293 (buradan sadrazamlığa)
11. Kadri Paşa – 5 Şubat 1877-4 Şubat 1878 (21 Muharrem 1294 – Gurre-i Safer 1295)
12. Saffet Paşa – 4 Şubat 1878-19 Şubat 1878 (Gurre-i Safer 1295-16 Safer 1295)
13 Asım Paşa – 19 Şubat 1878-18 Nisan 1878 (16 Safer 1295-15 Rebiülahir 1295)
14. Ali Paşa – 18 Nisan 1878-19 Ekim 1879 (15 Rebiülahir 1295-3 Zilkade 1296)
15. Ahmet Arifi Paşa – 19 Ekim 1879-12 Eylül 1880 (3 Zilkade 1296-7 Şevval 1297)
16. Server Paşa – 12 Eylül 1880-8 Mayıs 1882 (7 Şevval 1297-19 Cemaziyelahir 1299)
17. Akif Paşa – 8 Mayıs 1882-30 Kasım 1882 (19 Cemaziyelahir 1299-19 Muharrem 1300)
18. Ahmet Arifi Paşa – (II. kez) 30 Kasım -2 Aralık 1882 (19 Muharrem 1300-21 Muharrem 1300)
19. Akif Paşa – (II. kez) 2 Aralık 1882-25 Eylül 1885 (21 Muharrem 1300-15 Zilhicce 1302)
20. Ahmet Arifi Paşa – (III. kez) 25 Eylül 1885-4 Eylül 1891 (15 Zilhicce 1302-29 Muharrem 1309) – 4 Eylül 1891-7 Kasım 1895 (29 Muharrem 1309-19 Cemaziyelevvel 1313 vekaletle)
21. Sait Paşa – 7 Kasım 1895-29 Ekim 1907 (19 Cemaziyelevvel 1313-22 Ramazan 1325)
22. Hasan Fehmi Paşa -29 Ekim 1907-2 Ağustos 1908 (22 Ramazan 1325-4 Receb 1326)
23. Arnavut Turhan Paşa -2 Ağustos 1908-7 Ağustos 1908 (4 Receb 1326-9 Receb 1326)
24. Tevfik Paşa (Sadaret müsteşarı) 7 Ağustos 1908-28 Kasım 1908 (9 Receb 1326-4 Zilkade 1326)
25. Hasan Fehmi Paşa – (II. kez) 28 Kasım 1908-13 Nisan 1909 (4 Zilkade 1326-22 Rebiülevvel 1327)
26. Zihni Paşa – (Nafia nazırı) 14 Nisan 1909-15 Nisan 1909 (23 Rebiülevvel 1327-24 Rebiülevvel 1327)
27. Raif Paşa – 15 Nisan 1909-20 Ağustos 1909 (24 Rebiülevvel 1327-3 Şaban 1327)
28. Necmettin Molla Bey – 20 Ağustos 1909-1 Ekim 1911 (3 Şaban 1327-7 Şevval 1329 Adliye Nezaretine ilaveten 6 Ağustos 1325-17 Eylül 1327) – 2-5 Ekim 1911 (8 Şevval 1329-11 Şevval 1329) arasında vekaletle idare olunmuştur.
29. Ürgüplü Hayri Bey – 4 Ekim 1911-31 Ekim 1911 (11 Şevval 1329-8 Zilkade 1329 /21 Eylül 1327-17 Teşrinievvel 1327)
30. Memduh Bey – 31 Ekim 1911-23 Ocak 1912 (7 Zilkade 1329-2 Safer 1330 / 17 Teşrinievvel 1327-9 Kanun-ı sani 1327)
31. Sait Halim Paşa – 23 Ocak 1912-23 Temmuz 1912 (2 Safer 1330-7 Şaban 1330 / 9 Kanun-ı sani 1327-9 Temmuz 1328)
32. Kamil Paşa – (Sadr-ı esbak) 23 Temmuz 1912-31 Ekim 1912 (7 Şaban 1330-19 Zilkade 1330 / 9 Temmuz 1328-17 Teşrin-i evvel 1328) – 30 Ekim 1912-28 Ocak 1913 (19 Zilkade 1330-19 Safer 1331/ 17 Teşrin-i evvel 1328-15 Kanun-ı sani 1328) arasında vekaletle idare olunmuştur.
33. Sait Halim Paşa – (II. kez) 25 Ocak 1913-28 Ocak 1913 (15 Safer 1331-18 Safer 1331 / 11 Kanun-ı sani 1328-14 Kanun-ı sani 1328)
34. Sait Paşa – (Sadr-ı esbak) 31 Ocak 1913-12 Haziran 1913 Perşembe (22 Safer 1331-7 Receb 1331/ 17 Kanun-ı sani 1328-30 Mayıs 1329)
35. Halil Bey – 18 Haziran 1913-27 Mayıs 1914 (12 Receb 1331-2 Receb 1332 4 Haziran 1329-14 Mayıs 1330) – 27 Mayıs 1914-3 Mayıs 1916 (2 Receb 1332-Selh-i Cemaziyelahir 1334/ 14 Mayıs 1330-20 Nisan 1332) arasında vekaletle idare olunmuştur.
36. İbrahim Bey – 3 Mayıs 1916-22 Ocak 1917 (selh-i Cemaziyelahir 1334-28 Rebiülevvel 1335 / 20 Nisan 1332-22 Kanun-ı sani 1332)
37. Halil Bey – (2. kez) 30 Rebiülevvel 1335/11 Rebiülahir 13
Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek 7 Mart 1962 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. Yasa, 27 Mayıs ruhunu korumak için alınacak tedbirler kapsamında çıkarılmıştır.
Kanunun gerekçesinde; demokratik düzenin temelinin 27 Mayıs 1960 hareketi olduğu, bu devrimin meşruiyetini gölgeleme gayretlerinin bizzat Anayasayı ve onun kurduğu demokratik nizamı tehlikeye düşüreceği, bu gibi fiil ve hareketlerin yalnız hürriyet nizamını değil, aynı zamanda vatanın bekasını ve milletin bütünlüğünü dahi tehdit edecek bir istikamet aldığı ifade edilmiştir. Anayasal düzeni ve onun kurduğu yeni demokratik rejimi ve millî güvenlik ve huzuru çeşitli tehlikelere karşı korumak azmi ile hareket eden hükümet ve siyasi partilerin müşterek bir gayretle anlaşmaları üzerine gerekli tedbirlerin alınması için kanun teklifi hazırlanmış ve kabul edilmiştir.
Kanun ile, 27 Mayıs’ta gerçekleşen darbe sonucunda oluşan yeni rejimi eleştirenler ve kötüleyenler; söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterenler veya üstü kapalı da olsa kötü göstermeye çalışanların cezalandırılması öngörülmüştür.
A) Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasasiyle de tesbit edilen Demokrat Parti iktidarına karşı direnme hakkını kullanarak, normal demokratik rejimi bütün teminatiyle kurmak amaciyle, Türk Milletinin gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 Devrimini, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterenler veya üstü kapalı da olsa matûfiyeti belli olacak şekilde böyle göstermeye çalışanlar;
B) 27 Mayıs 1960 Devrimini zedeliyebCecek şekilde :
Bu Devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca veya sair kaza mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümleri, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle kötüliyenler veya üstü kapalı da olsa matûfiyeti belli olacak şekilde kötülemeye çalışanlar veya mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerini yahut şahıslarım övenler veya neticelenmiş hazırlık, ilk, son tahkikat veya infaz safhalarıyla ilgili resim, hatırat, röportaj yayanlar veya beyanat verenler;
C) Mahkûmiyetlerinin infazı süresince, (B) bendinde sözü geçen mahkûmlara atfen, siyasi veya 27 Mayıs 1960 Devrimini zedeleyici mahiyette veya uydurma beyanatı basma verenler veya basın yoluyla yayanlar veya alenen nakledenler;
D) 27 Mayıs 1960 Devrimini yersiz, haksız veya gayrimeşru gösterecek surette, feshedilmiş Demokrat Partinin iktidarını övenler veya müdafaa edenler;
E) Mensup oldukları partinin, feshedilmiş Demokrat Partinin devamı olduğunu ileri sürenler veya herhangi bir parti lehine bu tarzda faaliyet gösteren veya propaganda yapanlar;
Bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasiyle cezalandırılır.
Madde 2
Türkiye Cumhuriyetinin, Anayasa ile tesbit edilmiş temel vasfı olan insan hak ve hürriyetlerine dayanan çok partili demokratik nizamı, söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle, zedelemeye veya tehlikeye düşürmeye matuf olarak kötüliyenler veya bu nizamın Türkiye’de yürütülemiyeceği yolunda propaganda yapanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, birinci maddede yazılı cezalar uygulanır.
Madde 3
Birinci maddenin A, B ve D bentleriyle ikinci maddede yazılı suçların tekevvünü için Türk Ceza Kanununun 153 üncü maddesindeki aleniyet şarttır.
Madde 4
Kanunların himayesinde evvelce faaliyet göstermiş veya faaliyet göstermekte bulunan herhangi bir siyasi partiye mensup olanları veya oy vermiş bulunanları tezyifkâr sıfatlarla topyekûn kötüleyerek, vatandaşlar arasmda husumet ve intikam hisleri doğuracak veya tahrik edecek mahiyette söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle faaliyette bulunanlar veya propaganda yapanlar üç aydan iki seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Madde 5
Bu kanunda yazılı fiil’.er basın yoluyla işlendiği takdirde, suç konusunu ihtiva eden mevkuteler ve sair basılmış eserler sulh hakimi karariyle toplattırılabilir.
Madde 6
Bu kanunda yazılı fullerle ilgili olarak iftira suçunu işliyenler hakkında, Türk Ceza Kanununun 285 inci maddesinde yazılı cezalar bir misli artırılarak hükmolunur.
Madde 7
Bu kanuna giren suçlarda hazırlık tahkikatı bizzat Cumhuriyet Savcıları veya yardımcıları tarafından yapılır.
Askerî yargının görevli olduğu hallerde hazırlık tahkikatı bir askerî hâkim tarafından yapılır.