Hukukçu, Gıda Mühendisi ve Tarım Ekonomisti Arabulucu Aziz Orhan ÇİMEN 11 Ekim 1977’de Erzurum’da dünyaya geldi. Nazilli Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Ayrıca Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü’nde başladığı yüksek lisansını “IPARD Programı’nın Kırsal Alanda Ekonomik Kalkınmaya ve Yararlanıcılara Katkıları ve Beklentiler Üzerine Bir Araştırma” başlığı altındaki tezi ile 2017 yılında tamamladı. Aynı yıl TODAİE Kamu Yönetimi Bölümünde yüksek lisans eğitimi aldı. Halen Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumunda İç Denetçi olarak görev yapmaktadır. Tarımsal Üretim Sözleşmelerinde Uzman Arabuluculuk eğitmeni olarak faaliyette bulunan ÇİMEN, İngilizce bilmektedir ve evlidir.
[/box]
Zeytin Hukuku
Barışı, bereketi, sağlığı ve ölümsüzlüğü temsil eden zeytin etimolojik olarak dünya dillerinde Zeta, Zai, Zertum, Zeirtum, Zait, Zaitun, Zeytun, Elaiwa, Elaia, Olea, Oliva, Olive, Oleum, Oli, Huile, Oil, Aceite kelimeleriyle ifade edilir. Tüm kutsal kitaplarda zeytin ağacı kutsallığın, bolluğun, adaletin, sağlığın, gururun, zaferin, refahın, bilgeliğin, aklın, arınmanın ve yeniden doğuşun, kısaca insanlık için en önemli erdem ve değerlerin sembolüdür. Batı medeniyetlerinden bahsedilip zeytinin geçmişini batıya dayandıran birçok inanış olmasına rağmen ne yazık ki Anadolu’dan söz edilmemektedir. Ancak mitolojinin ve kutsal kitapların kaynağı olan coğrafi alan, zeytinin mitoloji ve kutsal kitaplardaki yeri düşünüldüğünde, gerçekte zeytinin anavatanının Anadolu olduğu ve buradan Dünya’ya yayıldığı ileri sürülebilir.
Zeytin ağacına ilişkin mevcut en eski veri Ege Denizindeki Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan 39 bin yıllık zeytin fosillerdir. Zeytinyağına ilişkin en belirgin izler ise M.Ö 4500 yıllarında Akdeniz’deki Girit Medeniyetinde görülmektedir. Rallo ve arkadaşlarına göre Akdeniz’de zeytinciliğin tarihçesi ve yayılışı yanda gösterilmektedir. Günümüzde İngilizce immigrant tree (mülteci ağaç) denilen zeytin Arjantin’den Çin’e ve Avusturalya’ya kadar geniş bir alanda yetiştirilmektedir.
Türkiye açısından önemli tarım ürünlerinden biri olarak gösterilen zeytin hem sofralık olarak hem de yağlık olarak işlenmesi nedeniyle gıda piyasası için katma değeri yüksek bir tarım ürünüdür. Dünya ticaretine bakıldığında. üretim açısından ilk beş ülke arasında olduğumuz zeytinin korunması büyük önem arz etmektedir. International Olive Council (IOC) verilerine göre dünya verim ortalamasının üzerinde verime sahip olmasına rağmen Türkiye zeytin üretim alanları bakımından 5. sırada, zeytin üretiminde ise 4. sırada bulunmaktadır. Türkiye’de zeytin üretimi Marmara, Körfez, Güney Ege, Gediz, Kıyı ve Doğu Akdeniz, Doğu Karadeniz olmak üzere altı bölgeye ayrılmıştır. Dünyanın önemli zeytin üreticilerinden olan Türkiye’de özellikle 2005-2013 yılları arasında uygulanan destekleme ve tahsis etme çalışmaları ile zeytin ağaç varlığında önemli derecede artış meydana gelmiş ve ağaç sayısı yaklaşık 180 milyon olmuştur.
Yukarıda bahsedildiği üzere zeytin ve zeytinyağı hem tarihsel hem kültürel hem de ekonomik anlamda Dünya ve Türkiye açısından önemli bir tarımsal ürün olmasının yanında aynı zamanda yaşam biçimidir. Zeytin hukuku açısından bakılacak olursa, tarihte zeytin ile ilgili hukuksal geçmiş ilk olarak Atina Anayasası’nda yer almıştır. Aristotales tarafından kaleme alınan “Devlet malı veya özel mülkiyet farkı olmaksızın, zeytin ağacını kesen veya deviren herkes mahkemede yargılanacaktır eğer suçlu bulunurlarsa idam edilmek suretiyle cezalandırılacaklardır.” sözü zeytin ağacının tarihteki yerini ve önemini anlatmaktadır. Ancak tarihteki bilinen ilk zeytin koruma kanununu, aristokrat sınıfa dahil olmayan -yani soylu kanı taşımayan- orta sınıf bir Atinalı olan Solon koymuştur. Solon’un zeytin koruma kanununda bir zeytin ağacını kesen veya zarar verenin ölüm cezasına çarptırılacağı yazmaktadır. Solon ayrıca Atina ekonomisini dardan kurtarmak için, zeytin ağacı dikmeyi ve zeytinyağı ihracatını desteklemiş ve şehrin kendi kendini doyurabilmesi için diğer gıda ürünlerinin ihracatını yasaklamıştır.
Zeytin hukukunun Türkiye’deki gelişimine bakılacak olursa, 20. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının hemen ardından zeytinciliğin geliştirilmesi için yönetim büyük bir çaba içine girmiştir. Cumhuriyet yönetimi, öncelikle 1927 yılında “Zeytincilik Kanunu Layihası” çıkararak, zeytinciliğe bir devlet politikası olarak sahip çıkmıştır. Günümüzde ise zeytin ağacı Türkiye’de 3573 Sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun (Zeytin Kanunu) ile korunmaktadır. Zeytin Kanunu bugün dahi Ülkemizdeki her hangi bir ağaca özgü ilk ve tek kanun olarak yürürlükte olmasının yanı sıra dünyada zeytinliklerin korunmasına yönelik tek kanundur. Ayrıca söz konusu kanun hükümleri 9/7/1956 tarih ve 6777 sayılı Kanun gereğince sakız ve nevileriyle harnupluklara da teşmil edilmiştir.
1939 tarihinde yürürlüğe giren Zeytin Kanunu 1995 ve 2008 yıllarında revize edilerek son haline getirilmiştir. 2002 yılından itibaren ise TBMM’ne Zeytin Kanunu’nun değişikliği hakkında yedi kanun teklifi sunulmuştur. Ancak söz konusu kanun teklifleri Genel Kurul gündemine gelmeden oluşan kamuoyu baskısı nedeniyle geri çekilmiştir. Kanunun yeniden düzenlenmesi için Meclis Araştırma Komisyonları kurulmuş olmasına rağmen herhangi bir sonuç alınamamıştır.
Zeytin Kanunu’nun çoğu maddesi şu anda fiili olarak uygulanmamaktadır. Ancak özellikle Kanunun 14., 17. ve 20. maddeleri üzerinde durulması gereken maddelerdir. 14. madde hem 1995 yılında hem de 2008 yılında değiştirilmiştir. 1995 yılında yapılan değişiklikle daha önce zeytin sahalarına yapılmaması gereken ağıllar için en az 1 km. sınırı getirilerek zeytin sahalarının koyun ve keçiden daha fazla korunması amaçlanmıştır. 2008 yılı değişikliği ile de şikayet üzerine sadece adli para cezası değil hapis cezasının da verilebileceği hüküm altına alınmış ve aynı zamanda şikayete bağlı olması sebebiyle Türk Ceza Kanunu’nun 253. maddesi hükmünce uzlaştırma kapsamında olan bir suça dönüşmüştür.
1995 ve 2008 yılı değişiklikleri ile tamamen değiştirilen 17. madde ile Devlete zeytinciliğin ıslahı, yeni zeytin dikim alanlarının tespiti, zeytin dikim ve yetiştirilmesinin teşviki ile verimin artırılması, hastalık ve zararlılarla mücadele ile ürün elde etmekte masrafları azaltıcı araç ve gereçlerin imal ve ithalinde gerekli kolaylıkları sağlama konusunda ödev verilmektedir. Ayrıca zeytin hastalık ve zararlıları ile mücadele amacı ile birliklerin kurulmasının önü açılmıştır. 2008 değişikliği ile birliklerin kurulmasının yönetmelikle düzenleneceği ve zeytinliklerine bakmayan üreticiye ağaç başına on Türk Lirası idarî para cezası verileceği hükmü getirilmiştir.
Kanunun en önemli ve günümüzde en fazla tartışılan maddesi 20. maddedir. Maddenin ilk halinde zeytin sahalarında sadece yağhane ve fabrika yapımının Bakanlık iznine tabi olması gerektiği varken, 1995 değişikliği ile daha da korumacı bir şekilde zeytinlik sahalarına en az 3 km. mesafede zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılması ve işletilmesi yasaklanmıştır. 2008 değişikliği ile ancak belediye sınırları içindeki zeytin sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması hâlinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşmanın % 10’unu geçemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Ayrıca madde ile zeytin ağacının sökülmesinin Bakanlık iznine tabi olduğu ve aksi durumda kişilere yönelik yaptırımların neler olacağı düzenlenmektedir.
Zeytin hukuku kapsamında önemli olan diğer bir düzenleme de Zeytin Kanunu’na dayanılarak hazırlanan Zeytinciliğin Islahı Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmeliktir. Yönetmelik ile ekolojik yönden uygun bölgelerde ve zeytin yetiştiriciliğine elverişli sahalarda zeytinlik kurulmasını sağlamak, mevcut zeytinliklerde ürünün miktar ve kalitesini yükseltmek ve maliyeti düşürmek, birim alandaki verimi artırmak, zeytinyağı ve sofralık zeytin işletmelerindeki teknolojik yapıyı günün koşullarına uygun hale getirmek üzere gerekli teknik, ekonomik, ticari ve sosyal tedbir ve organizasyonları sağlamak amaçlanmaktadır.
2012 yılında Yönetmeliğin Zeytinlik Sahalarda Sanayi Tesisi Kurulmasının Önlenmesi başlıklı 23. maddesi değiştirilmiş ve Tanımlar başlıklı 4. maddesine zeytinlik saha tanımı eklenmiştir. Yapılan değişiklikle;
Jeotermal kaynaklı teknolojik sera yatırımları,
Bakanlıklarca kamu yararı kararıalınmış plan ve yatırımlar,
Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri,
İlgili Bakanlıkça kamu yararı kararıalınmış madencilik faaliyetleri petrol ve doğal gaz arama ve işletme faaliyetleri,
Savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlara yönelik yatırımların, yolu açılmaya çalışılmıştır.
Tanımlar bölümüne eklenen “Zeytinlik Saha: Orman sınırları dışında bulunan ve Devletin hüküm ve tasarrufunda olan yabani zeytinlik, antepfıstığı ve harnupluklar ve her nevi sakız çeşitleri veya şahıs arazisi olan tapuda bu şekilde kayıtlı sahalar ile orman sınırları dışında olup da 17/10/1983 tarihli ve 2924 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanun kapsamında bulunmayan zeytin yetiştirmeye elverişli makilik ve fundalıklardan oluşan en az 25 dekarlık alan” tanımla 25 dekardan küçük alanların zeytinlik olarak sayılmaması sağlanmıştır. Söz konusu değişiklik ve ekleme ile Kanun ile korunan zeytin ağacının bir anlamda korunması yönetmelikle kaldırılmıştır. 2015 yılında Danıştay Sekizinci Dairesinin 19/2/2015 tarihli ve Esas No: 2012/6113; Karar No: 2015/998 sayılı kararı ile bahse konu düzenleme iptal edilinceye kadar yaklaşık üç yıl süre ile normlar hiyeraşisine aykırı olan düzenleme yürürlülükte kalmıştır.Zeytin hukuku açısından yukarıda açıklanan kanun ve yönetmelik dışında Zeytin Hastalık ve Zararlıları İle Mücadele Birliklerinin Kuruluş ve Çalışma Esaslarına Dair Yönetmelik, Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik ve Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği önemli düzenlemeler arasında sayılabilir. Bunun dışında mevzuatımızda başta anayasa olmak üzere zeytine ve Zeytin Kanununa atıf yapılan başka düzenlemelerde bulunmaktadır.
SONUÇ
Dünya’da başka hiçbir ülkede olmayan bir şekilde 1939 yılından itibaren kanunu olan zeytin, ne yazık ki korunamamaktadır. Çünkü gelişmekte olan bir ülke olması sebebiyle Türkiye’nin özellikle sanayi, madencilik, enerji ve ulaşım alanlarında yatırım yapması gerekmektedir. Yapılan yatırımların Türkiye’nin gelişmiş illerinde, yukarıda belirtilen zeytin üretim bölgelerinde yapılması nedeniyle zeytin ile sanayi, maden, enerji ve ulaşım yatırımları karşı karşıya kalmaktadır. Bunun sonucunda ise alınan kamu yararı kararlarında zeytin kaybetmektedir. Diğer taraftan kentleşmenin plansız olması ve turizm bölgelerinin imara açılması da zeytin açısından telafisi imkansız sonuçlar doğurmuştur.
Görüldüğü üzere sürekli gündemde olan Zeytin Kanunu’nun tarım, sanayi, şehirleşme, turizm, madencilik, çevre, ulaşım gibi sektörlerdeki Ülkemiz ihtiyaçları doğrultusunda ve zeytinlik alanlarda yaşanan koruma sorunlarına çözüm üretilmesi amacıyla yeniden ele alınıp düzenlenmesi gerekmektedir. Aksi halde zeytin çoğumuzun farkında bile olmadığı, Belediye Zabıta Yönetmeliği 34. maddesinde tanımlanan kokartın yan kenarlarındaki zeytin dalı kümesi kadar değer görecektir.
Yapılacak düzenleme ile zeytin bahse konusu sektörlere yapılan yatırımlarla karşı karşıya kalmamalı ve korunmalıdır. Çünkü var olan Kanun hem ikincil mevzuatla delinmeye çalışılmakta hem de Kanun’un hükümleri doğrultusunda yapılması gereken denetimler yapılmamaktadır. Böylelikle Kanunu olmasına rağmen korunamayan zeytin gerçekten korunabilir olacaktır. Ayrıca sadece zeytin değil üretiminde Dünya’da söz sahibi olduğumuz ve stratejik olarak önemli tarım ürünleri olan özellikle incir, kayısı, fındık, çay, üzüm vd. içinde benzer şekilde koruma sağlanması gerekmektedir.
Aziz Orhan ÇİMEN / Hukukçu – Gıda Mühendisi – Tarım Ekonomisti
KAYNAKLAR
Akçiçek, E., Oran, N.T. 2015. Zeytinyağı ve Sağlık, SİDAS Yayınları, İstanbul.
Bayramer, G., Tunalıoğlu, R. 2016. Türkiye’de sofralık zeytin – zeytinyağı ihracatçılarının sorunları ve çözümüne yönelik yaklaşımlar, Adnan Menderes Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 13(1), 141-150.
Eğilmez, M. 2005. Hitit Ekonomisi, İstanbul: Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yayınları.
Göktaş, M.A. 1966. Zeytin ve Zeytinyağının Türkiye Ekonomisindeki Rolü. Doktora Tezi. Ege Üniversitesi, İzmir.
Harwood, J.L.ve Yaqoop, P. 2002. Nutritional and health aspects of olive oil. Eur.J.Lipid Sci. Technol.104, 685-697.
Özaltaş, M., Savran, M.K., Ulaş, M., Kaptan, S. Ve Köktürk, H. 2016. Türkiye Zeytincilik Sektör Raporu, ISBN: 978-605- 175-57-9, ss. 301.
Rallo, L., Escobar, F. and Barranco, D. 1999. El Cultivo del Olivo. Mundi-libro Prensa. Madrid Spain.
Tunalıoğlu, R. 2016. Türkiye Zeytinciliğinde Tarihsel ve Ekonomik Gelişmeler, Zeytin Bilimi 1 (1) 2010, 15-22.
Ünsal, A. 2007, Ölmez Ağacın Peşinde Türkiye’de Zeytin ve Zeytinyağı. Yapı Kredi Yayınları 6. Baskı, İstanbul.
Ünsal, A. 2011 (8. Baskı). Ölmez Ağacın Peşinde-Türkiye’de Zeytin ve Zeytinyağı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Zeytin ve Zeytinyağı ile Diğer Bitkisel Yağların Üretiminde ve Ticaretinde Yaşanan Sorunların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla oluşturulan (10/27, 34, 37, 40, 102) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, 2008, TBMM.
Avukat, yargıç, devlet adamı ve öğretmen Mustafa Necati 1894’te İzmir’de dünyaya geldi. İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında gençlik hareketleri ve sosyal derneklerde yer aldı.
I. Dünya Savaşı yıllarında İzmir’de avukatlık, eğitimcilik, gazetecilik yaptı. 1915 yılında arkadaşı Hüseyin Vasıf Çınar Bey ile Özel Şark İdadisi adlı bir okul kurdu ve bu okulda müdürlük ile beraber edebiyat öğretmenliği yaptı.
Savaştan sonra itilaf devletlerince işlerine son verilen demiryolu işçilerinin haklarını savunmak, savaştan dönen işsiz yedek-subayların sıkıntılarını gidermek için çalışmalar yaptı ve onların haklarını savundu.
TBMM 1. Dönem Saruhan milletvekilliği sırasında önce Sivas İstiklal Mahkemesi üyesi olarak görevlendirildi. Daha sonra Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığı ve Amasya İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yaptı.
Kastamonu’da görevli olduğu bir yıl içinde Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) ve Kastamonu İlim Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük etti. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti(Kızılay), Gençler Mahfeli (Derneği) ve Muallimler Derneği’nin çalışmalarına destek verdi. Tüm bu çalışmalarından ötürü belediye tarafından fahri hemşehrilik unvanı verildi.
Mübadele esnasında (1923–1924)Bayındırlık ve İskan Bakanlığı (Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı) yaptı. 1924 Anayasası’nın yürürlüğe konulduğu sırada Adalet Bakanlığı yaptı.
Tevhidi Tedrisat sürecinde ve Harf Devrimi esnasında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. (1925–1929) Yeni Türk alfabesinin uygulanması ve Millet Mekteplerinin kurulması yönündeki çalışmalarda öncü oldu. Eğitimin laikleşmesi, çağdaşlaşması ve merkeziyetçi bir yapıya kavuşması yönünde önemli adımlar attı.
1 Ocak 1929’da, henüz 35 yaşındayken Ankara’da hayatını kaybetti. Cumhuriyet’in en genç yaşta kaybedilen devlet adamlarından biridir. Kaynaklarda, ölümünden ötürü Atatürk’ün derin üzüntü duyduğu yazılmaktadır.
Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi onun adını taşımaktadır. Ayrıca okullara ve kültür merkezlerine ismi verilmiştir.
İntihal, başka bir kişinin fikirlerini, eserlerini, yazılarını, bilimsel çalışmalarını veya sanatsal ürünlerini kaynak göstermeden kısmen ya da tamamen kendi eseriymiş gibi sunma eylemidir. Türkçede genellikle “aşırma” kelimesiyle tanımlanmaktadır. Akademik dürüstlüğün ve bilimsel güvenilirliğin zedelenmesine yol açan, bilimsel ve etik açıdan ihlal oluşturan fikir hırsızlığı türündeki bir eylem biçimidir.
Fikir ve sanat eserlerini meydana getiren eser sahipleri ile bu eserleri icra eden veya yorumlayan icracı sanatçıların, seslerin ilk tespitini yapan fonogram yapımcıları ile filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren yapımcıların ve radyo-televizyon kuruluşlarının ürünleri üzerindeki manevi ve mali haklarını belirlemek, korumak, bu ürünlerden yararlanma şartlarını düzenlemek, öngörülen esas ve usullere aykırı yararlanma halinde yaptırımları tespit etmek üzere düzenlenen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre intihal; “failin, bir başkasının eserini kendi eseri gibi adlandırması veya bir eserden kaynak göstermeden alıntılar yapması ya da bir eserden yaptığı alıntılara ilişkin olarak yetersiz, yanlış veya aldatıcı mahiyette kaynak göstermesi” şeklinde ifade edilmektedir. Aynı kanuna göre “İntihal, eser sahibinin eserden kaynaklanan ve bu suretle sahip olduğu haklarını ihlal etmektedir.”
İntihal, Türk Hukukunda hukuki ve cezai müeyyideye tabidir. İntihal, modern hukukta bir tür sahtekârlık ve hırsızlık olarak kabul edilmektedir. iktibas(alıntı) halinin varlığı durumunda intihalden söz edilemeyecektir. Reprodüksiyon ya da ilham alma yoluyla ortaya çıkan yeni üretimler intihal kapsamına girmemektedir. Ancak, başkalarına ait fikirler alıntı yapılırken, yeni cümlelerle ifade edilseler bile kaynak gösterilmesi gerekmektedir. İntihal yasağı, etik kodların bilim dünyasındaki en temel kurallarından biridir.
Avukat sözcüğü, en genel şekliyle, avukatlık yapan kişi anlamındadır. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1nci maddesinde Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslek olarak tanımlanmıştır. Aynı yasa maddesinde, Avukatın, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ettiği belirtildikten sonra, 2 nci maddede avukatlığın amacı; “hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak,” olarak belirtilmiştir. Yasada ayrıca, “Avukat bu amaçla hukukî bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder.” denilmektedir.
Görüldüğü üzere avukat, hukuksal bilgi ve deneyimlerini kişilerin yararlanmasına sunarken, aynı zamanda, adaletin gerçekleşmesine de hizmet etmektedir. Modern devlet örgütlenmesinde adalet, ancak hukukun uygulanmasıyla gerçekleşebileceğinden, avukatlık mesleğinin konusu hukuktur. Konusu hukuk olan yargıçlık, savcılık, noterlik, hukuk öğretmenliği gibi başka meslekler olduğu da bilinmektedir. Ancak, hukukçu olmak bir meslek sahibi olmak anlamına gelmemelidir. Hukukçu, hukuk konusunda genel, sistematik bir bilgiye sahip ve hukuku kültür olarak özümsemiş kişi, hukukla ilgilenen kişi anlamındadır. Türkçe’ de sonuna çı, cı, çu, cu gibi takılar alan isimler, (örneğin kitapçı, sucu, yoğurtçu.vb) aynı zamanda o işi yapan, pazarlayan anlamına geldiğinden, hukukçu sözcüğünün hukuku satan, pazarlayan kişi olarak anlaşılması hukuk kavramının özüne ve kapsamına uygun düşmemektedir. (Benzer özellikteki savcı sözcüğünün yukarıda açıklanan anlama gelmediğini belirtmemiz gerekiyor.) Bu bakımdan hukukçuyu, bir meslek mensubu olarak görmek yerine, hukuk konusunda derinliğine bilgisi olan kişi olarak kabul etmek, kişiliğe bağlı bir sıfat olarak kullanmak daha doğru bir yaklaşımdır. Aslında hukuku satmak, pazarlamak gibi bir anlam, konusu hukuk olan mesleklerin hiç birisine yakışmamaktadır. Hukuk, satılan, pazarlanan bir meta değil, toplumsal yaşam bakımından herkesin yararlanmasına sunulmuş, uyulması ve yerine getirilmesi istenilen kurallar bütünüdür. Bu yönüyle, hukuk konusunda meslek sahibi olanların hukukçu olmaları zorunludur ama, her hukukçu bir avukat, bir yargıç… olmak zorunda değildir, olması da gerekmez. Belirtmeliyiz ki, hukukçu olmayı doğrudan doğruya bir meslek sahipliği olarak gören farklı yaklaşımlar da bulunmaktadır.
Avukatlığın konusunu hak aramak, adaletin yerine getirilmesine yardımcı olmak, yargılama sürecinde görev üstlenmek oluşturduğu için; işini iyi yapmak ve aldığı ücreti “hak etmek” isteyen bir avukat, hukuksal düşünme ve anlama yöntemlerinin analizi ve hukuk olgusunun geneli üzerinde fikir sahibi olmak zorundadır. Bu ve benzeri konular hukuk felsefesinin temel sorunlarını oluşturduğundan, bir avukatın hukuk felsefesine uzak durması düşünülemez.
Felsefe, bilimlerin anası sıfatına sahip engin bir alandır. Her konunun, her kavramın bir “felsefesi” olduğu söylenebilmektedir. Bu bağlamda hukukun felsefesi de elbette vardır. Hukuk olgusu, toplumsal yaşam ilişkilerini düzenlemek üzere, bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır. Kurulan toplumsal yapının gerektirdiği kuralların oluşum süreci ve serüveni ne olursa olsun, öncelikle arzu edilen kuralları olan bir toplumsal yaşamın kurulmasıdır. Toplumsal tarih, kargaşadan, herkesin kendiliğinden hak almaya/aramaya çalıştığı ilkel ve vahşi durumdan çıkılmadan, uygarlığa ve hukuksal düzene geçmenin mümkün olmadığını göstermiştir. Kimi zaman, düzen fikriyle hukuk kavramının özdeşleşmesi bundandır. Ancak, toplumsal anomi ve kaotik durumların, toplumsal yaşam için sakıncaları açık olsa da, hukuku sadece “norm/kural” boyutuna indirgeyen kuru bir anlayış, toplumsal kabuller bakımından hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Kuralların aynı zamanda adaleti yerine getirmeye hizmet etmesi aranmıştır. Bu noktada hukukun yardımına felsefe koşmuş, kuralların anlam kazanması ve değer ifade edebilmesi hukuk felsefesiyle mümkün olabilmiştir.
Hukuk, kişiler yönünden, önceden belirlenmiş kuralarının kendilerine doğru bir biçimde uygulanmasını isteme ve bu kurallara başkalarının da uymalarını bekleme şeklinde ortaya çıkar. Yargı sistemi, zaman içinde toplumsallaşan bu beklentiyi karşılamak için kurulmuştur. Yargı mekanizması, kuralların çiğnendiği iddiasını çözüme kavuşturarak yaşamsal bir görev üstlenir. Bu çerçevede, hukukun gerçekleşmesinin biçimi ve koşulları büyük önem taşımaktadır. Bunun içindir ki, yargılama olan yerde hukuk kendiliğinden vardır/olmalıdır. Yargılama sürecinde, bu sürecin bir öznesi olan avukatın pratiğe dönük yüzü belirgin olarak ortaya çıkar. Avukatın yargılamada üstlendiği rol, onu, hukuk olgusundan çok, hukukun sosyal yaşamda nasıl gerçekleşeceği sorunuyla daha fazla ilgilenmeye zorlar. Oysa, avukatın pratiğe yansıyan davranış kalıplarının arka planını oluşturan fon, onun hukukçu kimliğidir. Hukuk olgusunun bütün boyutlarıyla kavranması, hukuk felsefesinin özümsenmesiyle mümkün olabileceğinden, bir avukatın yargılama sürecindeki davranışları, onun hukukçu kimliğinin görüntüsünü oluşturur. Avukatın, felsefi farkındalığa sahip olup olmadığı yargılama sürecinde anlaşabilir. Bu noktaya gelmeden önce, felsefenin ne olduğu konusunda birkaç söz söylemeliyiz. Çünkü hukuk felsefesi, sahip olduğu değer ve önemi genel felsefeden alır.
FELSEFE NEDİR, NEYE YARAR
Felsefe deyimi, etimolojik olarak sevgi anlamına gelen Philia deyimiyle, bilgi anlamına gelen Sophia deyiminden meydana gelmiş olup bilgi sevgisi demektir. Felsefe, evrensel bilginin bilimi anlamındadır. Felsefenin konusunu “varlık” kavramı oluşturur. Bu nedenle, varlığı tümel olarak ve tüm boyularıyla inceleyen bilgiler sistemine felsefe denilir. Felsefe varlığı önce varlık olarak inceler, sonra varlığı tanımaya çalışır, daha sonra ise varlığı değerlendirir. Felsefe bir düşünce faaliyetidir. İnsanın soru sorabilme yeteneğine dayanır ve onu harekete geçirir. Felsefe, sorular üzerine düşünürken mantıksal argümanlara ve akıl yürütmeye önem verir. Felsefe varoluşumuzun anlamıyla ilgili temel soruları ele alarak onlara cevap bulmaya çalışır. Bireysel anlamda doğru ve açık seçik düşünebilmeyi öğretir. Sorunlara bir çok yönden bakabilmeyi, ön yargısız yaklaşabilmeyi, her şeyi eleştiri süzgecinden geçirebilmeyi sağlar. Felsefe, Hegel’in deyişiyle, kendini bilinçli hale getiren düşüncedir. Felsefe her zaman, doğruluk sevgisi ve arayışı, yaşayış, davranış ve ahlak sorunu olarak, doğru olana ve iyiye yönelmiş bir çaba olarak ortaya çıkmıştır.
Günlük dilde kullanılan “felsefe yapmak” deyimi, derin ve anlaşılmaz sözler söylemek anlamında felsefeyi hafife alan bir deyimdir. Oysa, felsefenin özelliği, karmaşık ve zor konuların üzerine giderek o konunun anlaşılır hale gelmesini sağlamaktır. Aslında en önemli felsefi yaklaşım “sadeleştirerek düşünme” yeteneğinin kişilere kazandırılmasıdır. Felsefeyi felsefe yapan şey, sorulara yanıt bulmaktan çok, sorular sorabilmek ve sorunun varlığını görebilmektir. Belli bir konuda düşünmek, günlük deyimle “felsefe yapmaktır”. Felsefe yapmak, elbette felsefi düşünme yeteneğini kazanmakla olur. Felsefe yapmak, varlığı ve bilgiyi bir bütün, insan yaşamıyla ilgili olay ve sorunları çok boyutlu olarak görmek ve her yönüyle kavramak anlamına gelir. Felsefe, yeni gerçeklere açık olan, onları irdeleyen ve eleştiren; her konuyu kökünden ele alarak aydınlığa kavuşturmak isteyen derinlemesine düşüncenin çabasıdır. Bu noktada her avukatın felsefe bilmesi, mesleğini anlaması, kavraması ve yürütmesi bakımından zorunluluktur. Felsefi akımları bilmeden, yasaların kökenini ve yargılama yöntemlerinin geçmişini ve gelişimini kavramadan, sadece onların normatif içerikleriyle sınırlı bir şekilde davranmak, içinde merak olmayan, mahkum bir anlayışı temsil eder. Felsefe bize, bütün içerisindeki parçayı, parçanın içinde olduğu bütünü görme ve anlama yeteneği kazandırır. Felsefe insana iç özgürlüğünü hissettirir. Diyalektik yöntem yoluyla esnek düşünme, kavramları zıttıyla birlikte değerlendirme becerisini kazandırır. Bu beceri, yargılama sürecinde avukatı güçlü kılar. Yargılama süreci, etkileyen ve etkilenen bir özelliğe sahiptir. Avukatı bu süreçte, hukuk teknisyeni olmaktan kurtaran yönü, hukukçuluğudur. Hukukçu teorisyendir. Toplumsal yapının sağlıklı olarak kurulup yürütülmesi bakımından, hukuksal normların sürekli olarak sorgulanması ve tartışılması önem taşımaktadır.
Avukat, yargıya yansıyan sosyal olgunun aktarıldığı ilk kişidir. Hukuk normunun sosyal olaya uygulanmasını sağlayacak yargılama sürecinde avukatın üstlendiği işlev taraflar bakımından yaşamsaldır. Avukat bu süreçte, yargılamanın bütününü değerlendirebilme ve sonucu öngörebilme yeteneğine sahip olarak, müvekkilini olası sonuçlara hazırlar. Yargılama sırasında, yürürlükteki kuralların olaya uygulanmasında hukuka uygunluğun sağlanması her zaman için bir sorundur. Bu bakımdan avukat, yargılamaya esas alınacak kabullerin felsefi temellerini sorgulayarak adil bir karara ulaşılması için çaba gösterir. Hukuk felsefesinin içselleştirmiş bir avukatın önemi burada ortaya çıkar.
HUKUK FELSEFESİ
Hukuk felsefesi, hukukun bir bütün olarak incelenmesini konu edinir. Hukuk felsefesi, hukukun ve hukuk sistemlerinin doğasını analiz ederek, hukuksal otoritenin kökenini araştırır. Adil bir hukuk sisteminin nasıl olması gerektiği sorusuna doyurucu bir yanıt getirmeye çalışır. Hukukun özünü, toplumdaki rol ve işlevini anlamaya katkıda bulunacak kavram ve teorilerin oluşturulmasını amaçlar.
Hukukun tümünün her zaman kavranması olanaklı bulunmadığından, hukuk felsefesinin sağlayacağı doğru sorular sorma yöntemiyle ve tekil olaylardan tümele doğru giderek bu amaca ulaşılabilir. Bu ise tümdengelim veya tümevarım gibi mantık yöntemlerine başvurmayı gerektirir. Öznel hukuk dallarının (ceza, borçlar, miras vb.) her birisinde geçerli olan temel ilkeleri saptamak ve bunların meşruluklarını yaratmak bir hukuk düzeninin temel sorunları arasındadır. Hukuk felsefesi, hukuk idesinin (hukuk bakımından her yerde, her zaman ve her türlü hayat koşulları altında geçerli olan anlayış ve yaklaşımın) tekil olaylara bağlı olarak gerçekleşmesinin arayışıdır. Hukuk felsefesi, sadece yargılama süreci bakımından değil, yargılama sonucunda verilen kararın doğruluğu bakımından da hukukçulara eleştirel bir bakış açısı kazandırır. Eleştirel bakış açısına sahip olmak, özellikle avukatlar bakımından önem taşır.
Hukuk felsefesi, hemen bütün hukuk düşünürleri tarafından kabul edilen şekliyle, hukuk olgusunu üç unsurun üzerine oturtur: Norm (kural), sosyal olgu ve etik değer (adalet). Hukuk konusunda ortaya çıkan değişik okullar bu üç unsurdan birine ağırlık vererek ve bunu hukukun özü kabul ederek kuramlarını geliştirmişlerdir. Hukuk felsefesi kurucu, mimari bir bilim olarak hukuk düzeninin ana planını çizer. Hukukçu içinde yaşadığı hukuk düzeninin mahiyetini bilmezse, hukuku bütün boyutlarıyla algılayıp, tasarlayamazsa, bir hukuk teknisyeni olmanın ötesine geçemez. Bu nedenle salt pozitivist bir yaklaşım hukukçuyu, hukuk teknisyeni düzeyine indirger. Sadece kurallar içerisinde kalarak ve yasa metinleri, sözcükleriyle onayarak hukukun gerçekleşmesi mümkün değildir. Hukukçu, refleksleriyle değil, bilinciyle hareket eden birisidir. Hukukçu, yürürlükteki normların gerçek adalet değerine uygun olup olmadığını araştırmalıdır. Bu nedenle, adalet kavramının içerik ve kapsamını, adalete uygun davranışın ne olduğunu metodolojik bir biçimde araştırmak hukukçunun görevidir. Yürürlükteki hukukun gerçek hukuku temsil edip etmediği ancak hukukçu tarafından irdelenebilir. Avukatı, hukuk teknisyenliğinden kurtaran özelliği hukukçu kimliğidir. Avukat, hukuk pratiğinin bizzat içinde olarak, yargılanan eylemle uygulanan norm arasında adil bir dengenin kurulmasına öncülük etmelidir. Eğer avukat, hukuksal konularda soyutlama yeteneğine sahip değilse, somut olaya hukuk felsefesi açısından yaklaşarak sorunu yerli yerine oturtamıyorsa, olayların değerlendirmesinde adalet ölçütüne uygun bir yaklaşım biçemi (üslubu) edinememiş se, hukuk teknisyenliğinden kurtulmamış demektir.
Hukuk felsefesi hukuku iki ana felsefi düşünce akımı çerçevesinde değerlendire gelmiştir: İdealizm ve materyalizm. Bazen hukuku, ideal toplum yerine koyarak değerlendiririz, bazen de, hukuku, toplumun sosyo – ekonomik yapısının bir yansıması olarak görürüz. Birincisinde gereksiz bir kutsallık, ikinci bakış açısında ise, edilgenlik vardır. Hukuk, ne idealist görüşte olduğu gibi toplumsal ilişkilerin ilk nedeni, ne de mekanik maddeci görüşte olduğu gibi onların sonucudur. Politika ile toplumsal ilişkiler arasında bir ara kademedir. Hukuk her düzenin kendini savunma silahıdır. Ama bu hukukun tümüyle tutucu olduğu anlamına gelmez. Örneğin doğal hukuk burjuvazinin kral ve feodal beylere karşı mücadelesinde silah olmuşken, daha sonra ortaya çıkan sosyal gelişmelere karşı burjuvazinin savunma silahı haline gelmiştir. Bu yüzden doğal hukuk görüşü 20. yy dan sonra değişim ve dönüşüm yaşamıştır. 20.yy bu bakımdan düşünsel alanda ide-madde uzlaşması çağıdır. 18.yüzyıl idealizmi, 19.yüzyıl materyalizmi, 20.yüzyılı gerek düşünsel gerek toplumsal planda bir senteze zorlamıştır. Aynı durum hukuk alanında da yaşanmıştır. Doğal hukuk bu süreçte sosyalleşmiştir. Hukuk öğretilerinin hangi tarihsel arka planda geliştiklerini bilmek hukukçunun (avukatın) yorum yapma ve değerlendirme yeteneğini geliştirir Avukatın felsefeyle ilgilenmesi aynı zamanda adaletin gerçekleşmesinde hangi düşünürlerin nasıl bir yöntemle amaçlarına ulaşmayı düşündüklerini öğretir. Bu ise avukatta farkında olma, farkına varma duyusunun gelişmesini sağlar.
Hukuk felsefesi, mesleğini yapmada ve hukuksal akıl yürütmede, avukatı yetkin kılar. Avukatlık mesleği, hukukun değerler sistemi ve ritüalleri içerisinde yerine getirilen bir meslektir. Hukuksal değerler, normlar (pozitif hukuk kuralları) aracılığıyla kodlanarak belirlenebilir, uygulanabilir hale getirilir. Genel normların özel olaylara uygulanması sırasında “adalet ölçütüne” aykırılıkların ortaya çıkma olasılığına karşı, avukatın hukuk felsefesine uygun davranması mesleki bir yükümlülüktür. Avukatlık, gittikçe karmaşıklaşan toplumsal düzen içinde, insanların başkalarına ve devlete karşı özgürlük, eşitlik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir işleve de sahiptir. Bu işlevin sağlıklı, doğru ve haklı bir çerçeve içerisinde yerine getirilmesi, meslek mensuplarında hukuk bilincinin gelişmiş olmasıyla bağlantılıdır. Bir hukukçu (avukat) için herhangi bir felsefe ile ilişki kurmaktan kaçınmak olanaksızdır. Çünkü, hukuki kararların doğru olarak nasıl temellendirileceğini bilmek, felsefi bir görüşe dayanmayı gerektirir. Bu bakımdan, avukatın hukuka hem içinden, hem dışından bakabilmesi önemli bir yetenek olarak görülmelidir.
HUKUK OLGUSU VE AVUKAT
Bir toplumun hukuk düzeni, hukuk kuralları ve bu kurallara uymayanlara karşı kullanılacak çeşitli düzeyde yaptırımlar (tazminat, aynen ifa, icra, ceza vb) ve bu yaptırımlar hakkında karar verecek ve uygulayacak zorlama örgütü (yürütme-yargı-icra-infaz) ile sağlanır. Her hukuk düzeninin ürettiği, bir hukuk kültürü vardır. Hukuk kültürünün oluşumunu ve yapısını açıklarken Prof Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından kullanılan yedi üçüzlü kurgu , diyalektik bir bakış açısı sunmaktadır. Bu yaklaşım çerçevesinde, hukuk olgusunun üç boyutunu oluşturan norm, sosyal olgu ve etik değer aşamalarında avukatın işlevinin ne olması gerektiği bir sorundur.
Avukat, gerek somut olay yargılamasında adaletin sağlanması, gerekse hukuk devletin gerçekleştirilmesindeki rolüyle bu diyalektik sürecin önemli bir öznesidir. Bilindiği üzere diyalektik süreç, tez, antitez ve sentez aşamalarını içeren bir düşünme yöntemidir. Toplumların hukuk düzenine ulaşmaları da böyle bir diyalektik süreç sonunda mümkün olabilmiştir. Hukukun üç boyutunu oluşturan norm olgusu toplumda kuralların -yasa, tüzük, yönetmelik, genelge- şeklinde konulmasıyla gerçekleşir. Toplumsal düzenin ideal biçimi, yasama organı tarafından konulan kurallarla tanımlamış olur. Böylece, o toplumsal düzenin varlık koşulları, tezi (büyük önermesi) oluşmuş olur. Bir toplumda konulmuş olan kurallara aykırı her eylem veya somut durum bir antitez oluşturur. Bu durum büyük önermeyle kurulmuş olan toplumsal düzene aykırı sosyal olguyu oluşturur. Her aykırılık büyük önermeye (tez) karşı küçük önerme (antitez) anlamındadır. Sonuçta hukuk düzeninin yeniden kurulması için bir yargılama süreci yaşanır ki, bu, toplumun kabul ettiği etik değere – adalete – ulaşma çabası olup, yargılama sonucunda bozulan denge verilecek mahkeme kararıyla yeniden kurulur ve sentez gerçekleşmiş olur.
Avukatın, hukuk olgusunun her aşamasında farklı görevleri bulunmaktadır. Avukat, hukuk olgusunun üçüncü aşaması olan yargılama süreci sonunda verilecek kararın hukuka, adalete, hakkaniyete uygun olmasını sağlamakla görevlidir. Bu profesyonelce yapılan mesleki bir görevdir. Yargılamanın amacı, gerçeğe ulaşmak, gerçeklik olgusuyla birlikte adaleti sağlamaktır. Bu bakımdan, yargılama sürecinde yer alan bir avukatın, dava kazanmayı münazara kazanmak olarak algılamaması gerekir. Sırf kazanmak uğruna, süslü püslü ancak içerikten yoksun ikna yöntemleri ve kurnazlık, bir avukatın yargılama sırasında başvuracağı üslup olamamalıdır.
Yargılama sırasında avukat, davalı veya davacı yanında yer alırken, onlara hukuksal yardımda bulunurken bağımsızlığını hissedebilmelidir. Avukatın bağımsızlığı kişisel bir talep değildir. Savunma hakkını temsil eden avukat, bağımsızlığını yitirdiğinde, adaletin gerçekleşmesine olan katkısı azalacağından, bundan toplumun olumsuz şekilde etkileneceği somut bir gerçekliktir. Avukatın müvekkiline karşı bağımsızlığı, tutuculaşan hukukun yeniden yaratılmasında ve sınırlarının genişletilmesinde önemli bir araç olmaktadır. Kuşkusuz bağımsızlığın maddi temellerinin hazırlanması gerekmektedir. Bu nedenle yargı bağımsızlığı ile avukatın bağımsızlığı birbirinden ayrılamaz. Dolayısıyla avukat, yargılamanın vazgeçilmez bir öznesi olarak haklarının, yetkilerinin ve sorumluluklarının farkında olmalıdır.
Adalet, hukukta en önde gelen göreceli bir değerdir. Zaman, mekan, sınıf ve bakış açısı yönünden adaletin göreceli oluşu, avukat (hukukçu) için yorumda esneklilik ve avantaj sağlar. Bu ise hukukun sınırlarını genişletir. Yargılama sonunda verilecek kararın öznel değer yargılarının etkisinde kalma olasılığına karşı avukat, kendi özel değer yargılarıyla hareket etmemelidir. Avukatların toplumsal kökenleri konusunda yapılan nispeten eski bir araştırmanın (1992) sonucuna göre, Türkiye’de avukatlık mesleği orta sınıftan ya da alt sınıfın üst kesimlerinden gelen hukukçular tarafından yapılmaktadır. Yapılan araştırmaya göre, İstanbul avukatlarının %91 nin annesi ev kadını olup, bunların %19 u okuma yazma bilmemektedir. Aynı özelliğin yargıç ve savcılar için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Geldikleri sosyal çevrenin kültür kökleri avukatlar (yargıç ve savcılar bakımından da) bakımından adaletin sağlanmasında engel oluşturabileceği gibi, bu durum, toplumsal sosyolojinin tanınması yönünden, hukukun hayata aktarılmasında bir avantaja da dönüştürülebilir.
Avukat, sosyal olgunun fiilen yaşandığı toplumun aynı zamanda aktif bir bireydir. Bir birey olarak avukat, toplum içinde yerleşik ahlaki kuralların ve etik değerlerin adalet ölçütüne, insanlık onuruna ve evrensel kabullere uygun bir düzeye yükselmesi için çalışmalıdır. Hukuk felsefesini içselleştirmiş bir yurttaş kimliği, avukata, düşünceleriyle davranışlarını aynileştirme sorumluluğu yükler. Hukukun özünü direnme hakkında gören bir anlayışla bakıldığında, yurttaş olarak avukata düşen görev, meşruluk zemininden sapan hukuk ihlallerine, sivil itaatsizlik yoluyla karşı koymaktır.
Avukatın, hukuk olgusunun büyük önermesini (tezini) oluşturan kuralların konulması aşamasında, (yasaların yapılması) hem birey olarak hem meslek örgütü aracılığıyla kamuoyu oluşturuculuğuna soyunması ve bunu bir görev olarak üstlenmesi gerekmektedir. Avukatın (baroların) hukuk konusundaki uzmanlığı, kural koyma tekelini elinde bulundurulan yasama organını etkilemek bakımından önemli bir avantaj sağlar. Bu durumu somutlaştıran örnekler, ülkemizde, yakın geçmişte yaşanmıştır. Töre cinayetlerine karşı verilen mücadelede kadın derneklerinin önemli yasal değişiklikler sağladıkları bilinen bir gerçektir. Türk Medeni Kanunun getirdiği kadın, erkek eşitliği konusundaki kazanımlarda da, bu dernekler pay sahibidirler. Derneklerin iç yapıları incelendiğinde, yöneticilerin genellikle bayan avukatlardan oluştuğunu görmek, avukatın rolünü anlamak bakımından önemlidir. TBMM de kabul edilen yeni Türk Ceza Kanunu’ndaki bir çok yenilik, bu arada zina konusunun yasada yer almaması da, öncü rol üstlenilerek oluşturulan kamu oyu sayesinde gerçekleştirilmiştir. Bilindiği üzere yasalar, TBMM onayı ile yürürlüğe girmiş olsalar da, Meclis Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında yasa tasarılarının değişme olasılıkları çok sınırlıdır. Yasalar tasarı halindeyken daha kolay değişikliğe uğrayabilmekte, yasaların teknik hazırlık sürecine etki etmek daha kolay olabilmektedir. Yasa yapma (kural koyma) yetkisi her ne kadar TBMM ne tanınmış bir yetki ise de, bu yetkinin kullanılması çoğu kez biçimsel olmaktadır. Hızlı bir yasalaşma süreci yaşayan günümüz Türkiye’sinde yasalar, ya Avrupa Birliği makamları veya IMF yetkililerinin talepleri doğrultusunda çıkartılmaktadır. Hukuk yoluyla toplum yaratma amacına dönük bu tepeden inme yöntemi, Tanzimat ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarından sonra yeniden yaşanmaktayız. Bu süreçte avukat, yöntemin demokratik olmamasını göz ardı etmemekle birlikte, hukukun evrenselleşen temel ilkelerinin yasalaşarak hayata geçirilmesini desteklemek, yeni yasaların toplumsal kabulünde görev almak zorundadır.
Avukatın, yüksek ahlak ve güçlü bir karaktere sahip olması, hukuk felsefesinin yarattığı erdemli bir sonuçtur. Avukatın bu vasıflarının piyasa koşullarına ve başarıyı iş bitiricilik olarak algılayan güncel yaklaşıma karşı korunması şarttır. Ayrıca, meslek etiğinin oluşması ve korunmasında baroların yürüteceği çalışmalar, yozlaşmanın önüne geçmede etkili denetim yolları bulunmasına bağlıdır. Avukat ve baro, yargılamanın tüm süreçlerinde ve yargı organının her kurumunda varlığını hissettirmek zorundadır. Avukatlığın kamusal bir görev olması, kamu vicdanını yaralayan her olaya, avukatın (baronun) müdahale zorunluluğunu yüklemektedir. Tavırlı olmak avukatın hem hakkı hem görevidir. Hukuk dışı yollardan elde edilen kazanımlar karşısında, yasaya ve hukuka bağlı kalarak hak arayanlar ve mesleğini yapanlar eşit olmayan koşullarda diğer meslektaşlarıyla yarışmak zorunda kalmaktadırlar. Avukatlar arasında eşitsizliğe yol açarak toplumda adalet dengesinin bozulmasını yaratacak fırsatçılık ve eşitsizliklere imkan tanınması, aslında topluma yöneltilmiş bir tehdittir. Bu tehdidin ortadan kaldırılmasında her avukat (her yurttaş) kendisini görevli saymalıdır. Adil yargılanma, yargılama sürecinin adil olmasını da kapsayan vazgeçilmez bir hak ve yükümlülüktür. Avukat ve baro, adil yargılamaya aykırı her olayda, kimden ve nasıl gelirse gelsin karşı tavır almak zorundadır. Bu bağlamda, son dönemde yargıdaki bazı yolsuzluk iddiaları karşısında, yolsuzlukların üzerini çeşitli gerekçeler üreterek, hukuk şalıyla örtmek yerine; açıklık, saydamlık ve demokratikliği yargılama sürecine katarak, topluma güven vermek baroların (bütün yargı mensuplarının) görevi olmalıdır.
SONUÇ
Hukuk felsefesi avukata, hukukun, adaletin, dürüst ve hakça bir yargılamanın bekçiliği görevini vermektedir. Adaletin, güçlülerin kolayca delip geçtiği, yoksul ve zavallıların takılıp kaldığı bir örümcek ağına dönüşmemesi için avukat, bütün benliğiyle hukuk dışılık, yolsuzluk ve yozlaşmayla mücadele etmelidir.
“Bir köy davasında köyde keşif yapılacak, davacının tanıkları dinlenecektir. Ancak tanıklar bulunamamıştır. Mahkeme heyetinin köye yeniden gitmesi gerekmektedir. Genç yargıç davacıya kızar: ” hem dava açıyorsun hem tanıklarını getiremiyorsun, üstelik 250 liralık bir tarla için bizi buralara sürüklüyorsun, isteseydin tarlanın parasını biz sana verirdik.” Köylü bu çıkışa karşı altta kalmaz ve genç yargıca unutamayacağı bir ders verir: Hakim bey, ben para pul peşinde değil, hak peşindeyim.”
Avukat ve yargıç hak aramanın anlam ve önemini hukuk felsefesini içselleştirerek kavradığında, sağlıklı işleyen bir hukuk düzeninin kurulması ve sürdürülmesi mümkün hale gelecektir.
Av. Başar Yaltı
KAYNAKÇA
1-Aral, Vecdi. İnsan Özgür mü?, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul, 2004
2-Belge, Murat. Sosyalizm Türkiye ve Gelecek, Birikim Yayınları, İstanbul 2000, 3.b.
3-Cevizci, Ahmet. Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul 2000, 4.b.
4-Cirhinlioğlu, Zafer. Türkiye’de Hukuk Mesleği, Ankara 1997, Gündoğan Yayınları
5-Çeçen, Anıl. Adalet Kavramı, Gündoğan Yayınları, Ankara 19933, 2.b.
6-Güriz, Adnan. Hukuk Felsefesi, Ankara 1987, AÜHF Yayını,
7-Hakim ve Avukatların Bağımsızlığı, Belge Yayınları, 2001
8-Hançerlioğlu, Orhan. Felsefe Ansiklopedisi, Cilt 2, Remzi Kitapevi, İstanbul 1977
9-Hilav, Selahattin.100 Soruda Felsefe, K Kitaplığı, 2003,
10-Ökçesiz, Hayrettin, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi, İstanbul Barosu Yayını, İstanbul, 2004, Sayı:10
11-Öktem, Niyazi. Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi, İstanbul 1985, Der Yayınları,
12-Özbilgen, Tarık. Eleştirisel Hukuk Başlangıcı Dersleri, İstanbul 1976, İÜHF Yayını
13-Yalçın, Yaşar. Hukuk Metodolojisi, Çağdaş Hukuk Felsefesi ve Hukuk Kuramı İncelemeleri, Alkım Yayınları, İstanbul 1997.
Bilim Akademisi Derneği, Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) 27 Ağustos 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan ve aynı gün yürürlüğe giren Kanun Hükmünde Kararname ile fiilen özerk bir kurum olmaktan çıkarıldığı ve hükumete bağlı bir kuruluş haline getirildiği ve böylece TÜBA’nin bir bilim akademisi olma vasfını yitirdiği gerekçesiyle istifa eden 17 TÜBA üyesi tarafından 25 Kasım 2011’de kurulmuştur.
Bilim Akademisi, hükumet politikalarından bağımsız, bilimsel liyakat, dürüstlük ve özgürlük ilkelerini gözeterek en başarılı bilim insanlarını bir araya getirmek üzere kurulmuştur. Dernek, bilimde mükemmeliyetin, bilimsel yöntem, gelenek ve usullerin, bilimsel özgürlük ve dürüstlüğün tanıtılmasına ve korunmasına çalıştığını ilan etmektedir. Bilimin ruhunu temsil etmek ve yaşatmak derneğin temel amacıdır.
Bilim Akademisin Faaliyetleri
Bilim akademisi, bilimsel konferanslar düzenlemekte, Sarkaç isimli bilisel dergiyi çıkarmakta, Genç BA adlı programı yürütmekte, çeşitli ödül programları tertip etmekte, bilimin gelişimi çerçevesinde yaz okulları düzenlemekte, temel mantık okulu ve ileri düzey mantık okulları açmaktadır. Dernek, tıp, fizik, arkeoloji, iktisat, hukuk, matematik, felsefe ve tarih alanlarında birçok bilimsel yayın çıkarmış ve üyeleri tarafından yazılmış kitapları yayınlamıştır. Dernek ayrıca açık ders malzemeleri yayınlamakta, video ve görsel içerik üretmektedir.
Dernek tarafından çıkarılan dergi Bilim Akademisinin popüler bilim yayınıdır. Sarkaç, Bilim Akademisi’nin çalışmalarını paylaştığı bir vitrindir. Doğa bilimleri, siyaset, mühendislik, ekonomi, matematik, tıp ve diğer tüm bilim alanlarından içerik sunmaktadır. İçerik, Sarkaç ekibi ve Bilim Akademisi üyesi olan ve olmayan akademisyenler tarafından hazırlanmaktadır. Sarkaç’ta yayınlanan içerik, uzman olmayan kişilerce de takip edilebilen yalınlıktadır. Derginin Yayın Kurulu; Ali Alpar, Canan Atılgan, Defne Üçer Şaylan (yayın yönetmeni), Ersin Yurtsever, Maral Yağyazan (sosyal medya yöneticisi), Mehmet İnhan, Reyhan Oksay, Sami Gülgöz, Şevket Pamuk ve Şevket Ruacan’dan oluşmaktadır.
Bilim Akademisi Genç Bilim İnsanları Ödül Programı (BAGEP)
Bilim Akademisi gençlerin iyi bilim yapmaya teşvik edilmelerini ve iyi örneklerin ödüllendirilmesini teşvik etmekte, en iyi genç akademisyenlerin belirlenerek ödüllendirilmeleri ve yeni araştırmalar için desteklenmeleri amacıyla 2013 yılından itibaren BAGEP projesini uygulamaktadır. Ödül 40 yaşını doldurmamış bilim insanlarına verilmektedir.
Bilim Akademisi Bilim Etiği Komisyonu
Derneğin Bilim Etiği Komisyonunda, Ersin Yurtsever, M. Ali Alpar, Yeşim M. Atamer, Ersin Kalaycıoğlu, Bertil Emrah Oder, Hakan Sedat Orer, Şevket Ruacan, Cihan Saçlıoğlu ve Tarık Tihan bulunmaktadır.
Bilim Akademisi Derneğinin Kurucuları
Prof. Dr. M. Ali Alpar – Astrofizik
Prof. Dr. Cumhur Ertekin – Tıp- Nöroloji
Prof. Dr. Ayşe Erzan – Fizik
Prof. Dr. M. Hamit Fişek – Sosyal Psikoloji
Prof. Dr. Sami Gülgöz – Psikoloji
Prof. Dr. Naci Görür – Yer Bilimleri
Prof. Dr. Metin Gürses –Fizik
Prof. Dr. Rahmi Güven (vefat 16 Eylül 2019) –Fizik
Prof. Dr. Ahmet Oral – Fizik
Prof. Dr. Şevket Pamuk – İktisat Tarihi
Prof. Dr. Önder Pekcan – Fizik
Prof. Dr. İlhan Tekeli – Planlama
Prof. Dr. Tosun Terzioğlu (vefat 26 Şubat 2016) – Matematik
Prof. Dr. Aslıhan Tolun (istifa: 29.01.2013) – Genetik
Prof. Dr. Ayhan Ulubelen – Farmakoloji, Kimya
Prof. Dr. Ersin Yurtsever – Kimya
Prof.Dr.Yücel Yılmaz – Yer Bilimleri
Bilim Akademisi, Akademik Liyakat, Özgürlük ve Dürüstlük Belgesi
Mükemmeliyet/Liyakat: Bilim insanları, bilimsel yöntemin en iyi şekilde kullanılmasına, araştırmaların bilinçli önyargılardan uzak şekilde en yüksek standartlarla yapılmasına ve değerlendirme ve ödüllendirmelerde en mükemmele ulaşmaya çalışarak sadece bilimsel liyakate göre karar verilmesine en yüksek özeni göstermelidirler.
Özgürlük: Bilim insanları doğru bilimsel yöntemlerle ulaştıkları sonuçları meslektaşlarına ve kamuoyuna duyurmakta özgürdürler. Bilimsel sonuçların yayılmasında, özgür fikir ve vicdanları ile kestirebildikleri ölçüde, kötü kullanımlara yol açmaktan kaçınmakla ve insanlığın yararına kullanılmasının bir an önce gerçekleşmesine çalışmakla sorumludurlar.
Dürüstlük: Bilim insanları, bulgularını ve yöntemlerini, açıklıkla, çarpıtmadan yayımlamalı, yararlandıkları tüm kaynakları ve alıntıları açık ve eksiksiz şekilde vermeli, kendilerinin ve başkalarının katkılarını ve sorumluluklarını titizlikle ve hakkaniyetle belirtmeli, çalışmaya katkısı olmayanları eser sahibi olarak göstermemelidirler. Bu genel ilkeler araştırma makaleleri, derlemeler, akademik yayınlar için olduğu kadar, ders kitapları, popüler yayınlar, telif veya çeviri, basılı, sözlü, görsel, internet vs. tüm ortamlardaki yayınlar için de geçerlidir.
Bilim insanları akademik ya da idarî konumlarını, unvanlarını, yetkilerini; öğrencileri, asistanları, meslektaşları, yöneticiler ve bilim camiası dışındaki kişilerle olan ilişkilerinde hiçbir şekilde kötüye kullanmamaya özen göstermelidirler. Hakemlik, jüri üyeliği gibi görevlerde değerlendirmeler sadece bilimsel ve akademik kriterlerle yapılmalıdır.
Ortak dünyaya, topluma, hukuka karşı sorumluluğunu taşıyan, hukukun gerçekleştirme kapasitesinden güç alarak hiçbir otoritenin aracına dönüşmeden eyleyen bir yargı, karanlığın da ilacı olabilir.
Hannah Arendt’in Karanlık Zamanlarda İnsanlar isimli kitabına yazdığı önsözde, Nilgün Toker, ”Arendt’e göre ortak dünya, kendimizi diğerleri ile ilişkiye sokmamız aracılığıyla, deneyim içinde kurulur; hazır bir çerçeve değil, sürekli yeniden kurulması gereken dinamik ama bu nedenle de kırılgan, dolayısıyla var oluşu için sorumluluk taşınması gereken bir dünyadır. Ne yapacağımızı bildiren, -dikte eden- bir çerçeve içinde eylemek, kendi sorumluluk taşıma kapasitemizin ödevle yer değiştirmesidir. Oysa özgür eylem, kendi yargı yetimizle aldığımız kararı hayata geçirme, açığa vurma ve bunu diğerleriyle birlikte yapma etkinliğinin kendisidir… Arendt, olanı biteni görmek ve konuşmanın bizi diğerlerine bağladığı ve dünyaya ait olmaklığımızı açığa vurduğunu, bunun da politik eylemin kendisi olduğunu, dünyaya karşı sorumluluğumuzun dünyayı görme kapasitemizde yattığını göstermektedir.” der. Gerçekten de Arendt, kitapta karanlık zamanlarda, bir genel ilkenin buyruğunu yerine getirenler olarak değil, kendi özgürlüğünü açığa vuran, dünyaya katılma tarzlarını bu şekilde belirlemiş figürleri ele almaktadır.
İçinde bulunduğumuz modern çağda, Arendt’in perspektifiyle var oluşu için sorumluluk taşınması gerekli bir ortak dünyanın yitirildiğini söylemek hatalı olmaz. Çağı biçimlendiren ekonomik politikaların, yeni toplumlar ve bireyler ürettiği ortadadır. Genel biçimiyle, diğerleriyle girilen ilişki, deneyim ve sorumluluk üzerinden değil, her türlü eylem ve sözü önceden biçimlendirecek bir sistem üzerinden ortaklık yaratılmaya çalışıldığı görülmektedir. Böylelikle aynı ekonomik politikaların ürettiği otoriter popülist yönetimlerin yeni bir karanlık zamanı var kıldığını söylemek mümkündür. Bu karanlık zaman ise insansal çoğunluğun yarattıklarını dışlayan, işlevsizleştiren, değersizleştiren ve birey ve toplumlara, kendilerinin aleyhine, dar bir azınlığın yararına hizmet eden çerçeveler dayatan bir zamandır. Böyle zamanlarda ise örneğini 20. yüzyıl ortalarında Avrupa’da, spesifik olarak Almanya’da gördüğümüz “iç göç”, bireylerin kurtuluş umudu olarak sahnede yer alır. Bir yönüyle dünyadan gizlenmeyi, kamusal hayattan isimsizliğe kaçışı ifade eden bu kavram, Arendt’in anlatımıyla, bir yandan Almanya’nın içinde artık ülkeye ait değilmiş gibi davranan, kendini göçmen gibi hisseden kişilerin olduğunu ima ediyor; öte yandan ise aslında göç etmediklerine, bir iç aleme, düşünce ve duygunun görünmezliğine çekildiklerine işaret ediyordu.
İnsan varoluşu ile hiç de uyumlu olmayan böylesi bir göç hali, insanın eylem iradesi taşıyan bir varlık olduğu gerçeğini inkar ettiği gibi derin bir suskunluğun da yaratıcısı olur. Tıpkı bugün yaşanan adaletsizlikler karşısında tanık olduğumuz derin sessizlik ve tepki gösterenlere yapılan insafsızlık gibi.
Oysa insan dünyaya karşı sorumludur. Yarattıkları, var kıldıkları hatta kurguladıklarına sahip çıkmak yoluyla da sorumludur. İnsanlık, var oluşa uygun, hak ve özgürlükleri önceleyen bir düzen içerisinde onurlu ve birlikte yaşamayı anlamlı kılan bir düzenek olarak hukuku kurgulamıştır. Yargı ise hukukun adil sonuçlar üretmesine hizmet eder ve hukukun arzuladığı bu yaşama biçiminin tesisinde etkin görev alır. Yargının görevini yerine getirebilmesi rejimin olanakları ile doğrudan bağlantılı olsa da bu anlamda hukukun tarihsel varlığı ve durduğu yere ilişkin en geniş bilgi, hiçbir karanlığın gizleyemeyeceği biçimde yargının genetik kodlarında yer alır. Bu bilgi, hukukun işlevsizleştirilmesini, değersizleştirilmesini engelleyecek, duygu ve düşüncenin görünmezliğine hapsolmasına izin vermeyecek kadar açık, elle tutulur ve görünür bir bilgidir. Karanlık zamanın yarattığı korku ikliminde, ilk ve son mevsimin yaşanmadığı ortadadır. Tarih benzer örnekleri defalarca sergilemiş, insanlık yaşananlardan aldığı ders ile hukukun varlığı ve zorunluluğuna dair düşünceyi birden çok kez üretmiştir. Bu donanım ile yargı, tarihsel sorumluluğuna aykırı biçimde duygu ve düşüncenin görünmezliğine göç edip dünyadan gizlenemeyeceği gibi hukukun, çağın ürettiği otoriter popülist yönetim biçimlerinin nesnesine dönüşmesine de hizmet edemez. Bugün kendi kendisini araçsallaştıran yargı, kodlarındaki bilgiye aykırı biçimde eylediğini bilmektedir. Daha kötüsü bunun hukuk nezdinde bir sorumluluğunun bulunduğunu da bilmektedir. Hukukun varlığının inkarı haline gelen hukuksuzlukta, yargının yaşadığı derin “iç göç” ün de önemli bir payı bulunmaktadır.
Ancak unutmayalım ki, dünyaya, topluma, hukuka karşı bir sorumluluğumuz var; bir yargıç olarak; iletişim fakültesi mezunu gazeteci oğlumuzun evinin kapısı bir gün güneş henüz parlamamışken çalınabilir, tatile giden kızımızın kaldığı otel bir felakette yok olabilir, yazılı yarışma sınavını geçen oğlumuz, mülakatta elendiği için kendisine zarar verebilir, toplumda erkeklere oranla dezavantajlı kızımız, bir vahşetle karşı karşıya kalabilir, kızımızın dünyaya getirdiği bebek, yenidoğan ünitesinde zarar görebilir…
Doç. Dr. Eylem Ümit Atılgan, kısa bir süre önce sunumunu şu sözlerle tamamladı; ”İnsanın neliği sorusuna insan felsefesi yanıt verdiğinde hukukun uzağına düşemiyoruz. İnsanın neliğine ilişkin tanım şunu söylüyor; insan bir potansiyeldir ve bu potansiyeli gerçekleştirmek için koşullar vardır. Maddi koşullar insanı dönüştürür, etkiler. Ve insan eylem iradesi taşıyan varlıktır. Antropolojik olarak tinsellik, insanın aşkı, sanatı, hukuku yaratan canlılar olduğunu göstermektedir. Yanlış yaptığında insanı uyaran bir iç sesin varlığı, bize insan var oluşunun normatifliğini, tinselliğini göstermektedir. Hukukun, insanın, oluş, yöneliş gerçekliği ve gerçekleştirme kapasitesinin bir desteği olarak değerlendirildiğinde anlamlı olduğunu düşünüyorum.”
Karanlık zamanlarda gelen aydınlık seslere kulak vermek zorundayız. Ortak dünyaya, topluma, hukuka karşı sorumluluğunu taşıyan, dünyadan gizlenmeyen, hukukun gerçekleştirme kapasitesinden güç alarak hiçbir otoritenin aracına dönüşmeden eyleyen bir yargı, karanlığın da ilacı olabilir.
Dr. Harold Frederick Shipman,14 Ocak 1946’da, Manchester’da işçi sınıfından bir ailede doğdu.
Annesinin akciğer kanseri nedeniyle çektiği acıyı hafifletmek ağır ilaçlar almasına ve ölümüne tanık olmasından ötürü tıpla ilgilenmeye başladı. 1970’te Leeds Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. Birkaç yıl sonra pratisyen hekimlik yapmaya başladı. İlk yıllarda başarılı bir doktor olarak tanındı. Ancak, 1975’te uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle mesleğinden uzaklaştırıldı ve muayenehanesi kapandı. 1977’de, Greater Manchester’daki Hyde kasabasında pratisyen hekim olarak iş buldu ve çevresinde yeniden saygınlık kazandı. 1993 yılında kendi muayenehanesini açtı. Evliydi ve dört çocuğu vardı.
İlk Şüpheler ve Kathleen Grundy Vakası
Harold Shipman, 1998 yılında 81 yaşındaki Kathleen Grundy isimli hastasını ziyaret ettikten birkaç saat sonra kadın evinde ölü bulundu. Kadın, yaklaşık 400.000 £ değerindeki tüm mülkünü doktoruna vasiyet etmişti. Grundy’nin tüm servetini Shipman’a vasiyet etmesi ve doktorun cesedi otopsiye göndermeme ısrarı, cinayetlerin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadı. Bu olay, onun ve cinayetlerinin sonu oldu.
Suçların Ortaya Çıkması
Shipman’ın cinayetleri, yerel polis ve tıp camiası tarafından fark edilmedi. Ancak, Grundy’nin ölümünün ardından yapılan otopsi ve yapılan incelemeler Shipman’ın suçlarını gün yüzüne çıkardı. Polis araştırmasının ardından Shipman’ın davası 5 Ekim 1999’da Preston Crown Court’ta başladı. Kendisine karşı olan bilimsel delilleri tartışarak suçunu reddetti. 31 Ocak 2000’de hastalarından 15‘ini öldürmesi ve sahtecilik nedeniyle jüri tarafından suçlu bulundu ve 15 müebbet hapis cezasına hapse mahkûm oldu. Birleşik Krallık Tıp Konseyi sicilinden kaydı silindi. Hapisteyken seri katil Peter Moore ile arkadaş oldu.
İngiliz tıp tarihinde hastalarını öldürmekten suçlu bulunan tek doktordur. 13 Ocak 2004 tarihinde, Wakefield’da hapiste iken hücresinde kendini asarak intihar etmiştir. Mezarına yapılabilecek saldırıları nedeniyle cesedi ailesi tarafından yakılmıştır. Yakma törenine eşi Primrose ve dört çocuğu katılmıştır.
Ölümü, cezaevi hizmetlerinin güvenilirliğini sorgulatmıştır. Eylemleri hakkında hiçbir zaman kamuoyuna açıklama yapmamıştır. İntiharı, seri katilin kamuoyuna yapması muhtemel açıklamaları imkansız hale getirmiştir. Shipman’ın eşi Primrose, mahkumiyetinden sonra bile onun suçsuz olduğunu savunmaya devam etmiştir.
Cinayetlerin Yöntemi
Modern tarihin en profesyonel seri katillerinden biri hatta en çok insan öldüren kişi olduğuna inanılmaktadır. Suçları hakkında 2003 ve sonrasında düzenlenen resmi raporlara göre, 1971’den başlayarak tahminen 250 kişiyi öldürdüğü tespit edilmiştir. Shipman’ın cinayetleri özellikle yaşlı kadınları hedef almasıyla bilinmektedir. Kurbanlarının çoğu, doğal nedenlerden öldüğü düşünülen yaşlılardı, bu nedenle doktorun verdiği ölüm raporları şüphe çekmiyordu. Çoğunluğu yaşlı kadınlar olan kurbanlara ölümcül dozda ağrı kesici enjekte ediyor ve olayı doğal nedenlere bağlayan sahte ölüm belgesi imzalıyordu.
Modern Seri Katil
Shipman, “modern seri katil” olarak kabul edilir çünkü o, sistematik bir şekilde, genellikle tıbbi kimliğini kullanarak, güven verdiği kişileri öldürmüştür. Öldürme dürtüsünün sebebine dair somut açıklama bulunmamaktadır. Ancak, hem çıkar elde etmeyi hedefleyen hem kurbanlarına acı çektirerek onları öldürmekten zevk aldığı düşünülen bir seri katil figürüdür.
Psikolojik ve Sosyal Etkiler
Shipman’ın cinayetleri, tıp camiası ve toplumda büyük bir güven kaybına neden oldu. O, sadece bir katil değil, aynı zamanda doktor kimliğiyle insanları kandırarak cinayetlerini işlediği için, meslektaşları ve halk arasında büyük bir şok etkisi yarattı. Öldürdüğü kişilerin çoğu yaşlı ve savunmasızdı, bu da cinayetlerini daha da tüyler ürpertici hale getirdi.
Cinayetler Hakkındaki Polis Raporları ve Tartışmalar
Shipman’ın cinayetleri, tıp camiasında büyük tartışmalar yaratmıştır. Davadan önce Adli Tıp görevlilerinin talebi üzerine polis tarafından bir soruşturma başlatılmış ancak 17 Nisan 1998’de sonuçlanan bu soruşturma endişelerin temelsiz olduğu sonucuna varmıştır. Shipman’ın, bu soruşturmadan sonra üç hastasını daha öldürmüş olması tıbbi otoriteler tarafından adli tıp kurumu ve polisin eleştirilmesine neden olmuştur. Eleştiriler, polisin ilk soruşturmasının titizlikle yapılmadığı, öldürme eylemlerinin daha erken durdurulabileceği noktasında yoğunlaşmıştır. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken halkın beklediği standartların altında bir davranış sergileyip sergilemedikleri yoğun bir şekilde tartışılmış, sonraki raporlarda bu durum sorgulanmıştır. Ayrıca, ölümlerin ötenazi olup olmadığı da kamuoyunda tartışılmıştır.
Muhittin Taylan, 1910 yılında Sivas’ta doğmuş, orta öğrenimini Sivas’ta tamamlamış ve 1933’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir.
1934 yılında Tercan savcılığına atanarak devlet hizmetine başlayan Taylan, değişik ilçe ve illerde savcılık, sulh ceza hâkimliği ile adalet müfettişliği görevlerinde bulunduktan sonra 1955 yılında Yargıtay üyeliğine atanmıştır. Yargıtay Üçüncü ve Dokuzuncu Daire başkanlıklarında bulunan Taylan, ayrıca 9. Hukuk Dairesi onursal başkanlığı ile taltif edilmiştir.
1962 yılında Yargıtay Büyük Genel Kurulunca Yargıtay ikinci başkanlığına seçilmiştir. 01.12.1965 tarihine kadar bu görevi yürüten Taylan, aynı tarihte üniversitelerin hukuk, iktisat ve siyasal bilimler öğretim üyelerinin oluşturduğu Kurul tarafından gösterilen adaylar arasından Millet Meclisi Genel Kurulunca 10.12.1965 tarihinde Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçilmiştir.
Taylan, 1971 yılında üstlendiği başkanlık görevini emekli olduğu 14.07.1975 tarihine kadar yürütmüştür. 12 Mart Askeri Muhtırasından sonra 1961 Anayasasında yapılan değişikliklere karşı çıkmış, Anayasa ihlallerine karşı demokrasinin çiğnenmemesi için yoğun mücadeleler vermiştir.
1977 Türkiye senato seçimleri sonucunda Cumhuriyet Halk Partisi adına Sivas senatörü seçilmiş ve bu görevini 12 Eylül Darbesine kadar sürdürmüştür.
19 Ocak 1983 tarihinde yaşamını yitirmiştir. Evli ve üç çocuk babasıdır.
Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi (Declaration of Circassian Independence) 1 Ocak 1836’da ilan edilmiştir. Bildirge, Avrupa ülkelerine gönderilen bir mektup ile duyurulmuştur.
Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi, hem Rusya’ya hem de Babıali’ye yönelik sert eleştiriler barındırmaktadır. Rusya’ya karşı Çerkes isyanının temelini özetlemekte, Osmanlıların Kafkasya’dan vazgeçmesine atıfta bulunarak, Avrupa devletlerine hitaben Çerkes halkının sorunlarını çözmek için bir çağrıdır. Rus işgali öncesinde Osmanlı paşalarının sonra da İstanbul hükümetinin ihaneti vurgulanmaktadır. Yabancı yardım eksikliği ve Avrupa güçlerinin hareketsizliği eleştirilmekte, Orta Doğu’daki devletlerin, özellikle İran ve Mısır’ın sorumluluğundan da söz edilmektedir.
Bildirgenin Arka Planı
Karadeniz çevresindeki Osmanlı egemenliğinin zayıflaması sonucunda Ruslar, 18. yüzyılda Kafkasya’nın kapılarına dayamıştı. Belgrad, Küçük Kaynarca ve Yaş Antlaşmaları sonucunda Kırım kesin olarak kaybedildi ve Kabartay bölgesi Rusya’nın bir parçası olarak kabul edildi. Kabartaylar’ın direnişi sonuçsuz kaldı, ağır kayıplar verdiler ve 1822 yılında Rusya’yla barış yaparak teslim oldular.
Osmanlı, Devleti ile Rusya’nın 1829 yılında imzaladığı Edirne Antlaşması ise Kuban ağzından, Abhazya’daki Bzıb Nehri’ne kadar olan Karadeniz kıyı hattının tüm kontrolünü Rusya’ya devretti. Durum değerlendirmesi yapan Natuhaç, Şapsığ, Abzeh, Bjeduğ, Kemirguey, Hatukay, Mehoş, Besni, Başılbiy, Teberda, Barakay ve Karaçay kabilelerinin ileri gelenleri Zanıko Sefer’i Osmanlı Devlei nezdinde kendilerini temsil etmesi için yetkilendirerek İstanbul’a gönderdiler. 1829 yılında Zanıko Sefer başkanlığında 22 delegeden oluşan bir heyet İstanbul’a giderek Çerkes kabilelerinden Osmanlı Devleti’nin yanında savaşmaya hazır olduğunu bildirdi. Zanıko Sefer İstanbul’da kaldı, heyet ise anavatanlarına döndü.
Bildirgenin Hazırlanması ve İlanı
Çerkes Temsilcisi Zanıko Sefer’in İstanbul’daki bağlantılarından İngiltere Krallığı için çalışan D. Urquhart, Temmuz 1834’de Kuzey Kafkasya’ya giderek Çerkes liderleri ile toplantılar yaptı ve nihai olarak bir Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi hazırlandı. İngiltere, Çerkesya için Rusya ile açıktan bir çatışmaya hiçbir zaman girmedi. Ancak, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi D. Ponsonby, D. Urquart, Zanıko Sefer Bey ve Çerkes liderler arasındaki yakın işbirliği, “Avrupa Devletlerine hitaben siyasi ve diplomatik bir belgenin ortaya çıkmasını sağladı.
Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi, 1836 yılı Ocak ayında Dışişleri Bakanlığı’na yakın İngiliz süreli yayını Portfolio Dergisinde yayınlandı. Büyük Hür Meclis temsilcisi İsmail Zeus, destek istemek üzere Türkiye, Paris ve Londra’ya gönderildi. Kuzeybatı Kafkasyalılar, dokuzu feodal ve üçü eşitlikçi olmak üzere on iki kabileyi içeren bir konfederasyon kurdular ve genel seferberlik ilan ettiler. Bildirge, Avrupa’nın yanı sıra Avustralya gazetelerinde de yayınlandı.
(DECLARATION OF CIRCASSIAN INDEPENDENCE ADDRESSED TO THE COURTS OF EUROPE)
“Kafkasya’da yaşayanlar Rusya’nın tebaası olmak bir yana, onunla barış içinde bile olmayıp uzun yıllardır kesintisiz savaşıyorlar. Bu savaşı Kafkasyalılar yalnız başlarına sürdürüyor. Hiçbir güçten herhangi bir destek ya da yardım almadılar. Hiçbir dönemde hiçbir güçten teşvik ya da yardım görmediler. Babıâli bu bölgelerde hakimiyeti elinde tutarken, (yerli halklar-E.K.) savunma sorumluluğunu kendisine bırakmışlardı, ama son zamanlarda Babıâli onlara her şekilde ihanet ederek onları terk etti. Bir Paşa Moskof altınlarına karşılık Anapa’nın kapılarını açarken Çerkeslere, ‘Rusların, Ermenistan’ın isyancı liderlerine karşı Sultan’a yardım etmek için dost olarak geldiklerini’ söyledi. Diğer bir Paşa (Batal Paşa – E.K.) da aynı şekilde onlara ihanet etti ve bir gece karanlığında ülkeyi terk etti.
O zamanlardan beri Çerkesler, bağlılıklarını sunmak ve yardım talep etmek amacıyla Sultan’a defalarca elçiler gönderdi: ancak kendilerine hep soğuk davranıldı. Aynı şekilde İran’a da başvurdular ama sonuç alamadılar ve son olarak, bağlılıklarını takdir etmesine rağmen onları destekleyemeyecek kadar uzakta olan Mehmet Ali’ye (Kavalalı, E.K.) müracaat ettiler.
Bu görüşmeleri gerçekleştiren Çerkesya vekillerine, uzakta oldukları için olanları bilmeyenlere Rusya’nın baskısının ne kadar dayanılmaz olduğunu, tüm insanların geleneklerine, inançlarına ve mutluluğuna nasıl düşman olduğunu (yoksa Çerkesler neden onlara karşı bu kadar uzun süre savaşsınlardı ki), generallerinin ne kadar hain ve askerlerinin ne kadar vahşi olduğunu; Çerkeslerin bunların elinde yok edilmesinin kimsenin çıkarına olmayacağını söylemeleri talimatı verildi. Böyle bir durumda Çerkeslerin desteklenmesi herkesin çıkarına olacaktı. Burayı aşarsa, şu anda bizimle savaşmakla ya da bizi izlemek ve abluka altına almakla meşgul olan yüz bin Moskovalı asker, o zaman sizlerle savaşıyor olacaktır. Şu anda çorak ve sarp kayalıklarımıza dağılmış dayanıklı dağlılarımızla mücadele eden yüz bin asker, o zaman zengin ovalarınızı aşacak ve rayalarınızı (tâbilerinizi) ve sizi köleleştirecektir. Dağlarımız İran ve Türkiye’nin adeta surları gibidir, desteklenmedikleri takdirde her iki ülkenin de giriş kapısı olacaktır; şu anda her iki ülke için de tek koruyucu onlardır. Onlar evinizin kapılarıdır, ocağınızı ancak bu kapıları kapalı tutarak koruyabilirsiniz.
Ama dahası, bizim Çerkes kanımız Sultan’ın da damarlarını dolduruyor. Annesi ve haremi Çerkes’tir. Köleleri Çerkes’tir. Nazırları ve soydaşları Çerkes’tir. O bizim inancımızın ve ırkımızın şefidir; o bizim kalplerimize sahiptir ve biz ona bağlılığımızı sunuyoruz; tüm bu bağlar nedeniyle ondan destek ve yardım talep ediyoruz. Eğer çocuklarını ve tebaasını savunmayacaksa ya da savunamayacaksa, soyu bizden uzakta olan Kırım Hanlarını düşünsün.
Vekillerimize işte bunları anlatmaları talimatı verildi, ancak hiç dikkate alınmadılar. Sultan, Moskof’un dostu olmaktan vazgeçtiğinde kaç kalbe ve kılıca hükmedebileceğini bilseydi böyle davranmazdı.
Rusya’nın dünyadaki tek güç olmadığını biliyoruz. Rusya’dan daha büyük başka güçlerin de olduğunu, hem güçlü hem iyiliksever olduklarını, cahilleri eğittiklerini, zayıfları koruduklarını, Rusların dostu değil, düşmanı olduklarını; Sultan’ın ise düşmanı değil, dostu olduklarını biliyoruz. Rusların küçük teknelerle gelip Azov denizinde balık avlamak için bizden izin istediklerinde, İngiltere ve Fransa’nın dünya ulusları arasında ilk sırada yer alan büyük ve güçlü ülkeler olduklarını biliyorduk.
İngiltere ve Fransa’nın bizim gibi basit ve fakir bir halkla ilgilenmeyeceğini düşünüyorduk; ancak bu bilge ulusların bizim Rus olmadığımızı, az şey bilmemize, toplarımız, generalimiz, disiplinimiz, gemilerimiz ya da zenginliğimiz olmamasına rağmen dürüst bir halk olduğumuzu ve yalnız bırakıldığımızda barışçıl olduğumuzu, Ruslardan ise haklı nedenlerle nefret ettiğimizi ve neredeyse her zaman onları yendiğimizi bildiklerinden de şüphe etmiyorduk.
Bu vesile ile Avrupa’da basılan tüm haritalarda ülkemizin Rusya’nın bir parçası olarak işaretlendiğini;
Türkiye’nin, ayağının hiç basmadığı bu dağları ve Rusya’yı titreten savaşçılarımızı güya Ruslara teslim ettiğini ve bunun için bizim hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir takım anlaşmalar imzaladığını;
Rusya’nın Batı’ya, Çerkeslerin kendi köleleri olduğunu ya da hiçbir nezaketin yumuşatamayacağı ve hiçbir yasanın dizginleyemeyeceği vahşi haydutlar ve vahşiler olduğunu söylediğini büyük bir utançla öğrendik.
Bu tür kadınca entrikaları ve sahtekarlığı Tanrının huzurunda en ciddi şekilde protesto ediyoruz. Biz söze sözle cevap veriyoruz. Bu yalana karşı gerçek şudur: Kırk yıldır süren saldırılara karşı silahlarımızla kahramanca mücadele ettik; bu mürekkep, döktüğümüz kan gibi bağımsızlığımızı ilan ediyor ve altındaki mühürler ülkelerinin kararından başka bir güç tanımayan insanların imzalarıdır. Onlar diplomasinin inceliklerini bilmeyebilir ama Ruslar yaklaştıklarında silahlarını nasıl kullanacaklarını gayet iyi bilirler.
Bizi kurtaracak güç kimde var? Bağlılığımız Sultan’a teklif edildi, ancak Rusya ile barış halinde iken bunu kabul edemez, çünkü Çerkesya onlarla bir savaşın içinde. Ancak sunduğumuz bu sadakat pazarlık konusu yapılamaz; kimse onu satamaz, çünkü biz onu kimseye satmış değiliz.
İngiltere gibi gözlerimizi çevirdiğimiz ve ellerimizi açtığımız büyük bir ulus bize haksızlık yapmayı hiç aklından geçirmesin. Kulağını Çerkesler’in yakarmalarına kapatırken, Ruslar’ın yalanlarına açmasın. Vahşi ve barbar olarak damgalanan bir halk ile ona iftira atanlar hakkında gerçeklere hakim olarak hüküm versin.
Biz Dört Milyonuz, ama ne yazık ki birçok kabileye, dile ve inanca bölündük; çeşitli geleneklerimiz, göreneklerimiz, çıkarlarımız, ittifaklarımız ve kan davalarımız var. Şimdiye kadar hiçbir zaman birlik amacımız olmadı ama yönetim biçimlerimiz, itaat ve komuta alışkanlıklarımız var. Savaş sırasında her topluluk seçtiği şeflere tam olarak itaat eder; prenslerimiz ve yaşlılarımız, çevremizdeki büyük devletlerdekinden daha fazla yetkilere sahiptir ve toplumlarını bölgelerinin geleneklerine göre yönetirler; ancak doğuda hüküm süren bizler, kendi aramızda ortak bir şefe tabi olmadığımız için, kendimize her zaman yabancı bir hami seçtik. Böylece gönüllü olarak önce Kırım Hanlarının ve daha sonra da İstanbul Sultanlarının egemenliğine tabi olduk.
Rusya, topraklarımızın herhangi bir bölümünü ele geçirdiğinde ve bazılarına hakim olduğunda, bizi serf durumuna düşürmeye, ordularına asker yapmaya, kendilerini zenginleştirmek için terimizi ve kanımızı harcamaya; kendi savaşlarında savaştırmaya ve diğerlerini, hatta kendi vatandaşlarımızı ve dindaşlarımızı kendisine köle ettirmeye çalıştı. Bu nedenle aramızdaki nefret büyüdü ve kan dökülmesi durmaksızın devam ediyor. Eğer böyle davranmasaydı bizler uzun zaman önce Moskof hükümdarına tâbi olabilirdik.
Zalimliğini, inancını çiğnediğini, sözünü tutmadığını anlatmak uzun ve üzücü bir hikaye olurdu: Ülkemizi her taraftan nasıl kuşattığını; bizi yaşamın gereklerinden nasıl mahrum ettiğini; ticaretimizi nasıl engellediğini; eski yerleşkelerimizin son kalıntılarını nasıl kiralık katillerin bıçağı altına attığını ve bizi itaat edecek şeflerden yoksun bıraktığını; Bütün kabileleri ve köyleri nasıl yok ettiğini; Babıali’nin hain ajanlarını nasıl satın aldığını; yalanlarıyla bizi Avrupa’nın Hıristiyan uluslarının gözünde alçaltırken, işlediği vahşetlerle bizi nasıl yoksulluğa düşürdüğünü ve tüm dünyaya karşı nasıl nefret ve öfke duymamıza neden olduğunu bilmeniz gerek.
Eskiden yüzbinlerce insanı sancaklarımız altında toplayabilirken insan kaynaklarımız tükendi ama kalanlar Rusya’ya karşı nefrette yek vücut oldu. Bu uzun mücadele sırasında halkımızdan sadece 200.000 kişi Rusya’ya tâbi oldu, geri kalanlardan hiçbiri gönüllü olarak Rusya’ya hizmet etmedi. Birçok çocuk çalındı ve soyluların oğulları rehine olarak alındı; dış bir ülkeyle irtibatı olanlar sadece kaçmayı başardılar.
Aramızda İmparator tarafından kayırılan, pohpohlanan, onurlandırılan; bu kayırılmayı ülkelerindeki tehlikelere tercih eden insanlar var. Ancak öte yandan aramızda, bizim barbarlığımızı (!), kendi ülkelerinin uygarlığına tercih eden binlerce Rus da var.
Rusya, topraklarımızın bazı noktalarına kaleler inşa etti, ancak toplarının menzilinin ötesine geçmeye cesaret edemiyorlar. 50.000 Rus son zamanlarda bir saldırı yaptı ve yenildiler.
Bir ülke sözle değil, silahla işgal edilir. Eğer Rusya bizi işgal ederse, bu silahla değil, iletişimimizi keserek ve Türkiye ile İran’ı sanki zaten kendisine bağlı ülkelermiş gibi kullanarak; denizi sanki kendisininmiş gibi bizlere kapatarak; kıyılarımızı abluka altına alarak; sadece bizim değil, bize yaklaşan diğer devletlerin gemilerini de yok ederek; bizi ürünlerimiz için pazarlardan mahrum bırakarak; bizim için yaşamın gereklilikleri olan tuz, barut ve diğer savaş ihtiyaçlarını elde etmemizi engelleyerek, kısaca bizi umutsuzluğa düşürerek olacaktır.
Ama biz bağımsızız, savaştayız ve muzafferiz!
Avrupa’da bizi köleleri olarak sayan, haritada bu ülkeyi kendi ülkesi olarak işaretleyen İmparatorun temsilcisi, son zamanlarda Çerkeslerle iletişim kurdu: Ancak isyanımıza karşı af teklif etmek için değil, halkımız tarafından kuşatılmış bulunan 20.000 adamını kurtarmak için pazarlık yapmak ve esirlerin değişimi için düzenlemeler önermek amacıyla.
Hristo Anastadiyadis Ahilya, 1898 yılında İstanbul, Beyoğlu’nda doğmuştur. Sabıka kaydına göre Osmanlı tebaasından bir terzi çırağı idi. Türkiye kriminoloji tarihinin bilinen ilk seri katilidir.
İstanbul yer altı dünyasından diğer isimlerle birlikte kendi çetesini kurduktan sonra 13’ü polis olmak üzere 21 kişiyi öldürdüğü tahmin edilmektedir. Sayılar ve olayların tam doğruluğu konusunda netlik yoktur, çünkü dönemin kayıtları eksiktir.
Daha çok gasp yapıyor ve polisleri öldürmeyi tercih ediyordu. Bilinen ilk cinayeti haraç istediği Muhallebici Recep Usta, ilk öldürdüğü polis memuru ise Mehmet Efendi’dir.
Ahilya’nın cinayetleri işleyiş tarzı sebebiyle başka devletler tarafından gönderilmiş bir ajan olabileceği yönünde şüpheler doğmuştur. İstanbul’u birbirine katmış, işlediği cinayetler ve karıştığı olaylarla İstanbul suç dünyasında çok hızlı parlamıştır.
Yargılandıktan sonra 15 yıl kürek cezasına çarptırılmış olsa da tünel kazarak hapishaneden firar etmiştir. Yunanistan’a kaçtıktan sonra orada da bir cinayet işlemiş, yeniden saklanmak zorunda kalmış, Selanik’e ve ardından da sahte pasaportla İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’dan kaçışı ve Selanik’e gitmesi hakkında kesin detaylar tarihsel olarak belirsizdir.
İstanbul’a yeniden geldikten sonra bir çatışma sonrası yaralanmış, bir evde saklanmakta iken sevgilisinin babası tarafından ihbar edilmiş ve gece baskınında sinema sanatçısı Selda Alkor’un babası Muharrem Alkor tarafından 8 Temmuz 1920 tarihinde öldürülmüştür.
Dönemin Emniyet Müdürü Muharrem Alkor, daha sonra ‘Hristo’yu Ben Öldürdüm’ isimli bir kitap yazmıştır.
Yaşamı ve öldürülüş hikayesi sinemaya uyarlanarak ‘İstanbul Kan Ağlarken‘ ve ‘Namus Bekçisi’ filmleriyle beyaz perdeye aktarılmıştır
Hristo Anastadiyadis Ahilya’nın ölmeden önce arandığı dönemde, Polis Müdürlüğüne mektuplar göndererek, “Hepinizin kanını içeceğim” dediği rivayet edilmektedir.
Fahri doktora; üniversiteler tarafından, insanlığa bilim, sanat, kültür, düşünce, barış, insan hakları ve diğer alanlarda olağanüstü katkılarda bulunmuş kişilere verilen onur unvanıdır.
Fahri Hukuk Doktorası ise genellikle hukuk fakülteleri veya üniversitenin hukukla ilgili birimleri tarafından verilmektedir. Bir üniversitenin olağan şartları (ders, tez, sınav vs.) aramaksızın verdiği takdir amacıyla verdiği akademik unvandır. Bu onursal unvan; akademik kurumla daha önce hiçbir bağlantısı olmayan veya daha önce yüksek lisans eğitimi almamış birine verilebilmektedir. Kendi alanında derin bilgi birikimine sahip, çalışmalarında öncü nitelikler sergileyen, toplumsal ve bilimsel katkılarıyla güven duyulan ve saygınlığı ulusal ve uluslararası düzeyde kabul edilen kişilere verilmelidir.
Fahri doktora, sahibine resmi bir akademik yeterlilik kazandırmaz; tamamen onursal bir nitelik taşır. Ayrıca, fahri doktora sahibi, bu unvan nedeniyle adının önünde “Doktor” unvanını kullanma hakkına sahip değildir. Özgeçmişlerde ödül olarak yer verilebilir.
Fatma Beyhan Nil Tipi, 11 Ekim 1903 yılında, Ömer Hüsamettin Paşa ile Behiye Hanım’ın kızı olarak Midilli’de dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden(Mekteb-i Hukuk) mezun oldu.
1926–1927 yıllarında, yeni hazırlanacak kanunların çağdaş esaslara göre hazırlanmasını ve mevcut mevzuatın devrim ruhuna uymayan hükümlerden arındırılmasını sağlamak üzere kurulan Tadili Kavanin Komisyonlarında (Kanunları Değiştirme Komisyonu) çalıştı.
1927–1928 yıllarında, İstanbul Asliye Mahkemesi 1. Hukuk Kâtipliği görevinde bulunduktan sonra istifa etti ve 1928 yılında İstanbul Barosu’na kaydını yaptırarak bu baronun ilk kadın avukatı oldu.
İlk Kadın Avukat Olarak İstanbul Barosuna Müracaat Ettiğinde Beyhan Nil
Daha sonra Baro levhasından kaydını sildirdi ve hakimlik görevine başladı. Kürsüye ilk çıktığı zamanlarda halk, onu görmek için adliyeye giderek onu izledi ve bu olay yabancı basında da yer buldu. Birçok gazete 29-30 Nisan 1930 tarihli nüshalarında Fatma Beyhan Hanım’la ilgili haberleri okuyucularına duyurdu.
Cumhuriyet gazetesi, 4 Mayıs 1930
Sırasıyla, 1930-1939 arasında İstanbul Aza Mülazımlığı yaptı. Bu dönemde, 1935 yılında İstanbul 2.Ticaret Mahkemesi üyesi yardımcılığını yürüttü. 1939–1941 yıllarında İstanbul Ticaret Mahkemesi üyesi olarak görev yaptı. Hakimlik mesleğini on bir buçuk yıl ifa etti. Yabancı ülkelerden tebrik ve başarı mektupları aldı.
29 Temmuz1941’de hakimlikten istifa eden Beyhan Nil, 28 Mayıs 1942 tarihinde Ankara Barosu’na kayıt yaptırarak tekrar serbest avukatlık yapmaya başladı ve 22 Şubat 1944’de avukatlığa ilk başladığı İstanbul Barosu’na yeniden nakil yaptırdı. İki yıl sigorta şirketlerinin hukuk müşavirliğini yaptı ve ardından kendi yazıhanesini açtı. Sigorta ve deniz hukuku alanında uzmanlaştı.
Türkiye’nin ilk kadın hakimi, Fatma Beyhan Hanım (Nil Tipi)
Türkiye’de kadın hakları ve yargı tarihi konusunda iz bırakan şahsiyetlerden biri oldu.
Beyhan Nil’in avukatlık yapmak üzere İstanbul Barosu’na müracaat edeceğine dair Cumhuriyet gazetesinin 22 Eylül 1928 tarihli haberi ( Erkekler için tehlike çoğalıyor: Dört hanım daha avukatlık yapmak için İstanbul Barosu’na müracaat etmek üzeredir.)Cumhuriyet gazetesi, 3 Mart 1943
Beyhan Nil, Ayşe Şenel Girgin’e verdiği röportajda hâkim olmasıyla ilgili olarak “1926’da İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Ticaret Mahkemesi’ne zabit kâtibi olarak girdim. O zamanlar kadınlar henüz hâkimlik yapamıyorlardı. Mahmut Esat Bey adliye vekili idi. Bir gün İstanbul Adliyesi’nde yapılan hâkimler toplantısına başkanlık etmek üzere geldi. Toplantıya beni çağırdılar. Mahmut Esat Bey şöyle dedi: ‘Kızım Atatürk’ün emri ile hâkimlik yapacak kadın arıyoruz. Hâkim olmak ister misin?’Benim için olağanüstü bir teklifti. Öyle şaşırdım ki. Sevinç ile ‘evet’ dedim. Mahmut Esat Bey ‘O halde bana talepname yaz ve getir’ dedi. On dakika sonra yazdığım talepnameyi cebine koydu ve adliyeden çıkıp gitti. İki gün sonra zabit kâtibi olarak çalıştığım ticaret mahkemesine hâkim olarak tayin edilmişim. Göreve başladım.” şeklinde açıklama yaptı.
24 Mayıs 1988’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Eczacı Melih Tipi ile evli idi. İngilizce, Fransızca ve Almanca biliyordu.
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı, etnik köken, dinsel ya da mezhepsel inanç, cinsiyet farklılığı ve benzeri konularda her türlü ayrımcılığı reddeden bir sivil toplum kuruluşu olarak 17.10.2016 tarihinde İstanbul’da kurulmuştur. Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı’nın kısaltılmış adı ORYAV’dır.
Vakıf Senedine göre vakfın temel gayesi, ekonomik olarak yoksul durumda olan ve yardıma muhtaç durumdaki kimselere, öğrencilere, hastalara ekonomik yardım sağlamak, eğitim ve sağlık hizmetlerine katkıda bulunmak, toplum içinde sevgi, kardeşliği ve sosyal dayanışmayı sağlamaktır.
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı’nda, Yönetim Kurulu başkanı Yusuf Doğan, başkan vekili Fehmi İlhan, ikinci başkan Hilal Dokuzcan, başkan yardımcıları Mahmut Atom Doruk, Mustafa Gümüş ve Cumali Üstünkaya, genel sekreter Doğan Erdem, sayman Haluk Pehlivan’dır. Mehmet Akdağ, Abdurrahman Akalın, Deniz Çağlar ve Ramazan Ağırbaş yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır.
Vakıf Denetim Kurulu üyeleri, Hasan Öztürk, Dürdane Adıgüzel Kılınç ve Zekeriya Tek’ten oluşmaktadır.
Vakfın Kurucuları
Vakfın kurucuları ve mütevelli heyeti, Haluk Pehlivan, Cumali Üstünkaya, Yusuf Doğan, Mahinur Nuran Doğan, Mustafa Gümüş, Alişan Özdemir, Ramis Uslu, Fehmi İlhan, Doğan Erdem, Birol Sezer, Mahmut Atom Duruk Mehmet Akdağ, İsmail Öztürk, Uğur Özhabeş, Doğan Halis, Alaettin Aktay, Hüseyin Güntaş, Zekeriya Tekdemir, Zeynep Elbistan, Hasan Öztürk, Abdurrahman Akalın, Ali Kepez, Ali İbrahim Tutu, Salih Deniz Çağlar, Erdoğan Güler, Mehmet Muş, Erdoğan Altan, Cafer Aktürk, Meilh Ünver, Cemil Orkunoğlu, Dursun Kırbaş, Mahir Taştan, Ali Rıza Akyüz, Aydogan Dülger, Hilal Dokuzcan, Dürdane Adıgüzel Kılınç, Ali Aslan, Halit Ötün, Tacim Demir, İbrahim Barut, İrfan Özbek, Cengiz Alp, Mustafa Keskin, Hakkı Taşdemir, Gazi Duvarcı, Uğur Tekin, Münür Aydın, Ramazan Ağırbaş, Zeynel Öztürk ve Celal Sevinç’ten oluşmaktadır.
Vakfın Amaç ve Misyonu
Vakıf, kuruluş öncesi toplantılarla; insanların etnik, dinsel, mezhepsel ya da cinsiyet farklılıklarından beslenen yapının karşısında nelerin yapılabileceği konusunda yoğun fikri tartışmalar yapmış, toplumsal dayanışmanın ve kurumsal çatının gerekli olduğunun anlaşılması sonucunda kurulmuştur. Vakfın temel yapısı, özgürlükçü, demokrasiden ve insan haklarından yana, emeğin öncelikli olduğu bir dünya amaçlı olarak kurgulanmıştır.
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı, daha güzel bir dünyanın yaratılabileceğine inanan üyeleri ile gençlerin eğitim, sağlık ve barınma gibi sorunlarına ilişkin kaynakların yaratılması için çalışmaktadır.
‘Yalnızca insan olmak yeterlidir’ sloganının kullanan vakıf, çevreye, kültürel mirasa, hayvan haklarına sahip çıkmayı düstur edindiğini ilan etmiştir. Vakıf, ülkenin bağımsızlığından ve demokratikleşmesinden yana tavır almakta, emek, barış, insan hak ve özgürlükleri, birlikte yaşama felsefesi ile hareket etmektedir.
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı, farklılıkların yok edilmesini, kişilerin etnik kökeni nedeniyle küçümsenmesini, dinsel inançların yok sayılmasını, cinsiyeti nedeniyle insanların hor görülmesini ve baskı kuran anlayışları reddederek farklılıklarla birlikte dünyayı bir ortak yaşam alanı haline getirmeyi hedeflemektedir.
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı, dayanışma ruhu içeren, örgütlü, düşünen ve üreten bir yapı olmayı amaçlamış, demokratik kitle örgüt olmayı hedeflemiş; insan hakları, çevre ve hayvan haklarına saygılı projeler üretmeyi planlamıştır. Bu amaçlarla, toplantılar, seminerler ve açık oturumlar düzenlemektedir.
Vakıf, bilim insanlarıyla birlikte bilimsel araştırma, raporlama yapmayı ve kamuoyuyla paylaşmayı hedeflemekte; dergi, kitap, program gibi yazılı ve görsel araçlarla yayınlar yapmayı, okullar açmayı, yurtlar yapmayı, burslar vermeyi, burs ve yardım alan gençlerle etkinlikler düzenlemeyi ve eğitim aktiviteleri düzenlemeyi programlamaktadır.
Vakıf senedine göre Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı, kurduğu ve kendi işlettiği eğitim tesislerinde kapasitenin en az yüzde onunu yetenekli ancak maddi imkandan yoksun öğrencilere, sağlık tesislerinde hizmetlerin ve yatak kapasitesinin en az %10’unu da maddi imkanı olmayan hastalara tahsis etmeyi taahhüt etmektedir.
Vakfın Gerçekleştirdiği Faaliyet ve Organizasyonlar
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı, Prof. Dr. Uğur Tekin moderatörlüğünde bir çalıştay düzenlemiş, vakfın yol haritası ortaya konulmuştur.
Fotoğraf Sanatçısı, Vacit Arman ile ‘Tekamül’ başlıklı sergi düzenlenmiştir. Vakıf, Sosyalist Enternasyonal kadın(SIW) başkan yardımcısı Hilal Dokuzcan ile söyleşi gerçekleştirmiş; Yazar Fatih Atan ve Ümit Savaş ile imza günü etkinliği düzenlemiştir.
‘Edebiyat Aynasında İktisat başlıklı söyleşisi gerçekleştirilmiş, ‘Suriye’de Yaşayan Abhaz Adige Diasporası” isimli kitap için imza günü düzenlenmiştir.
Doğu Karadeniz’in Unutulmayan Dilleri başlığı ile Megrelce, Lazca, Gürcüce, Hemşince ezgiler günü düzenlenmiş, “Toplumun Tüm Kesitlerinin Bütün Hakların Ozanı Neşet Ertaş Türküleri” adıyla etkinlik tertip edilmiştir.
Vakıf, yeni yıla merhaba etkinliği düzenlemiş, savaşların, yoksulluğun, baskıların olmadığı, birlikte, ortaklaşa, özgürce yaşanabilecek bir dünya temennisiyle destekçilerini bir araya getirmiştir.
‘Sanatın Gölgedeki Kadınları’ kitabının yazarları Özlem Belkıs ve Duygu Kankaytsın ile söyleşi ve imza etkinliği gerçekleştirilmiştir.
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı ve NEYYA Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi işbirliğine girişmiş, Okuma Atölyesi başlatılmıştır.
Vakıf, Şef Metin Durgutlu yönetiminde ‘Türk Sanat Müziği Korosu’ çalışmalarını oluşturmuş, ‘Çocuk Korosu’ ve her ay bir kez tekrarlanacak olan ‘Kadim Beyoğlu Fasıl Musikisi Dinleti ve Söyleşileri’ başlığı ile Türk Sanat Müziği etkinliklerini başlatmıştır.
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı’nda, İstanbul Şehir Tiyatroları sanatçısı Nurdan Kalınağa eğitmenliğinde Ses–Nefes ve Diksiyon Atölyesi gerçekleştirilmektedir.
Vakıf tarafından düzenlenmekte olan Reklam Yazarlığı Atölyesi, reklam yazarı Süleyman Nebioğlu’nun eğitmenliğinde gerçekleştirilmekte, senarist Selcan Özgür’ün eğitmenliğinde ve sektörden tanınmış senarist ve yönetmenlerin katılımıyla senaryo yazarlığı eğitimi verilmektedir. Ayrıca, Salsa, Chacha, Bachata ve Kizomba eğitimlerini kapsayan atölyeler düzenlenmekte; Hakkı Taşdemir ile ‘Bilgi Teknolojileri Atölyesi’ tertip edilmekte; Diksiyon ve Beden Dili Atölyesi hizmete sunulmaktadır.
Kültür Gezileri ve Ekonomik Dayanışma Faaliyetleri
Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı, Kars ve Doğu Karadeniz turu ile Kırım Yarımadası Kültür ve Doğa Gezisi düzenlemiştir.
Vakıf, üreticiyi, sanatçıyı, bunlar tarafından oluşturulan kooperatif ve benzeri kurumları vakıf üyeleri ve dostlarıyla doğrudan buluşturmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede vakıf işletmesinde, üreticiye, sanatçıya ve kooperatiflere destek olmak maksadıyla Pazaryeri adıyla bir bölüm oluşturmuş; doğal ya da organik ürünleri üretenleri aracısız olarak tüketici ile buluşturmayı amaçlamıştır.
Kıyı Çizgisi, Kıyı Kanunu’na göre; “Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında, suyun karaya değdiği noktaların birleşmesinden oluşan çizgi” olarak tanımlanmıştır.
Kıyı Çizgisi, Kıyı Kanununun uygulamasına gösteren Yönetmeliği’ne göre ise “Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın dışında, suyun kara parçasına değdiği noktaların birleşmesinden oluşan meteorolojik durumlara göre değişen doğal çizgi” olarak tanımlanmıştır. Diğer ifadeyle, kıyı çizgisi, suyun taşkın hali dışındaki olağan durumda karayla buluştuğu noktaların bir şerit halinde çizilmesi ile oluşturulur.
Kıyı çizgisi zamana göre hareketlilik arz edebilmektedir. Gel-git hareketleri ve rüzgar kuvvetlerine göre bölgesel olarak değişkenlik gösterebilmektedir. Yüksek falezli ya da sert kayalardan oluşan kıyılarda kıyı çizgisi daha az değişkendir. Denize komşu kara parçasının alçak ve yatay seyir izlediği, yumuşak toprak yapısına sahip olduğu kıyılarda çizgi daha çok değişmektdir.
Kıyı Kenar Çizgisi
Deniz, tabii ve suni göl ve akarsuların, alçak-basık kıyı özelliği gösteren kesimlerinde kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu kumsal ve kıyıa kumullarından oluşan kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık benzeri alanların doğal sınırı; dar-yüksek kıyı özelliği gösteren kesimlerinde ise, şev ya da falezin üst sınırıdır. Bu sınır doldurma suretiyle arazi elde edilmesi halinde de değiştirilemez. Deniz, tabi ve suni göl ve akarsuların doğal sınırı kıyı kenar çizgisidir.
Kıyı ise Kıyı çizgisi ile Kıyı Kenar Çizgisi arasındaki alanı ifade etmektedir. Denizden kara yönüne doğru, kıyı çizgisinden sonraki su hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı (kıyı çizgisi) arasındaki bölge kıyı olarak tanımlanmaktadır. Dar Kıyı kavramı, kıyı kenar çizgisinin, kıyı çizgisi ile çakışması halini ifade etmektedir.
Sahil Şeridi: Kıyı Kanunu’nda 1992 yılında yapılan değişiklikle, Sahil Şeridi kavramı getirilmiştir. Kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde yatay olarak en az 100 metre genişliğindeki alan sahil şeridi olarak tanımlanmıştır.
Kıyı Kenar Çizgisi Tespit Komisyonları
KKÇ, Kıyı Kenar Çizgisi Tespit Komisyonları tarafından belirlenmektedir. Komisyon, valilikler tarafından ve kamu görevlilerinden oluşan en az beş kişi ile oluşturulmaktadır. Kıyı kenar çizginin tespitine konu olmayan akarsuların, deniz, tabii ve suni göllerle birleştiği yerlerde; deniz, tabii ve suni göl kıyı kenar çizgisi olarak tespit edilir.
Kıyı Alanlarına ilişkin Düzenlemeler:
Türkiye’deki sahil şeritlerine ilişkin ilk yasal düzenleme, 6785 sayılı İmar Kanunu’na hükümlerle yapılmıştır. 1995 yılında çıkarılan Kıyı Kanununa kadar kıyılar İmar Kanunu kapsamında korunmuştur. İmar mevzuatına aykırılık teşkil eden fiil ve haller için yaptırımlar öngörülmüştür
Kıyılara ilişkin ilk temel kanun 27 Kasım 1984 tarihinde çıkarılan 3086 Sayılı Kıyı Kanunu olmuş, Resmi Gazete’de 01 Aralık 1984 günü yayınlanmıştır. Bu Kanun, Halkçı Parti’nin başvurusu üzerine iptal edilmiştir. Kıyı kenar çizgisi ve kıyı tanımlarının Anayasa’ya aykırı olması gerekçe gösterilmiştir. Kanun’un öteki hükümlerinin uygulanma kabiliyeti kalmaması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin 25.02.1986 tarihli ve E:1985/1, K:1986/4 sayılı kararı ile Kanun’un tümünün iptaline oybirliğiyle karar verilmiştir.
3621 sayılı Kıyı Kanunu
Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra 3621 sayılı Kıyı Kanunu çıkarılmıştır. Kanunda, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 43. maddesi doğrultusunda, kıyılar ile ilgili genel esaslar belirlenmiştir.
Kanuna göre, Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açık olacaktır. Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilecektir. Kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti yapılacaktır. Çizginin tespit edilmediği bölgelerde talep halinde üç ay içinde kıyı kenar çizgisi tespiti edilecektir.
Sahil şeritlerinde yapılacak yapılar kıyı kenar çizgisine en fazla 50 metre yaklaşabilecektir. Bu sınırda kalan alanlar, ancak yaya yolu, gezinti, dinlenme, seyir ve rekreaktif amaçla kullanılabilecektir. Taşıt yolları, sahil şeridinin kara yönünde yapı yaklaşma sınırının gerisinde kalan alanda yapılabilecektir. Sahil şeridinde yapılacak yapıların kullanım amacına bağlı olarak yapım koşulları yönetmelikte belirlenecektir.
Kıyılarla İlgili Diğer Mevzuat
Belediyeler Kanunu, Belediyeler Yapı ve Yollar Kanunu,
Tapu Kanunu, İmar Kanunu, Orman Kanunu,
Su Ürünleri Kanunu, Balıkçı Barınakları Yönetmeliği,
Turizm Teşvik Yasası, Karasuları Kanunu,
Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu,
Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkında Kanun,
Çevre Kanunu, Milli Parklar Kanunu,
Maden Kanunu, Kadastro Kanunu,
Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği,
Başbakanlık Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı Hakkında Kanun Hükmünde Kararname,
Doldurma ve Kurutma Yoluyla Arazi Kazanma ile İlgili Genelge,
Çevresel Etki Değerlendirilmesi (ÇED) Yönetmeliği,
Kıyı Alanları Yönetimi (KAY) Türk Milli Komitesi Yönetmeliği,
Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgelerinde ve Turizm Merkezlerinde Planlamaya ve Uygulamaya İlişkin Yönetmelik,
Genelge (Kıyıda Kaçak Yapıların Önlenmesi),
2009 tarihli Gemilerin Geri Dönüşümü Hakkında Hong Kong Sözleşmesi,
Deniz Turizmi Yönetmeliği Uygulama Tebliği,
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname,
İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition of Rights), (17 Haziran 1628)
İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights), 17 Haziran 1628 tarihinde ilan edilmiştir. Bildirge, I.Charles döneminde parlamentonun yetkilerinin azaltılması konusunda fikirlerin yaygınlaşması sonucunda kabul edilmiştir. Parlamento, Kral Charles’in bu düşüncesine direnmiş ve 1628 yılında Petition Of Rights adıyla İngiliz Haklar Bildirgesi krala kabul ettirilmiştir. Kral I. Charles 19 Kasım 1600 tarihinde doğmuş, 30 Ocak 1649 tarihinde ölmüş, 27 Mart 1625 tarihinden 1649 yılında idam edilene kadar İskoçya Krallığı ve İngiltere ile İrlanda krallıklarını yönetmiştir.
Kral I. Charles’ın ressam Anthony van Dyck tarafından yapılan portresi
Evrensel Hukuk Metinleri arasındaki bu bildirge ile Magna Carta’nın ilk kez dile getirdiği haklar krala tekrar hatırlatılmış ve kabul ettirilmiştir. Petition Of Rights, İngiltere’nin günümüzde güçlü bir parlamentoya sahip olmasının yolunu açan önemli bir belgedir.
İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition of Rights), (17 Haziran 1628)
İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights)
En yüce efendimiz kralımıza, biz ruhani ve dünyevi lordlar ve Parlamento’da bir araya gelmiş olan topluluklar, Kral I. Edward zamanında çıkarılıp yürürlüğe konulmuş bir yasayı hakirane anımsatırız. Bu İmparatorlukta, kralın ya da varislerinin, imparatorluk bünyesindeki başpiskopos, piskopos, kont, baron, şövalye ve soyluların ve diğer özgür kişilerin onayları ve rızaları alınmadan hiçbir vergi ya da yardım parası tarh edemeyeceği ya da oranlarını yükseltemeyeceği yolunda bir yasaydı, bu. Dahası Kral III. Edward’ın hükümdarlığının 25. yılında, gelecekte hiç kimsenin rızası olmadan krala ödünç para vermekle yükümlü tutulamayacağına dair bir yasa da; parlamento yetkisince onaylanıp, emir ve ilan edilmişti; ne de olsa ülkenin özgürlüğüyle bağdaşmayan, uygunsuz bir şeydi bu.
İmparatorluğun diğer yasalarıyla da, hiç kimsenin Benevolence diye adlandırılan ya da başka türlü herhangi bir yasadışı vergi altına sokulamayacağı kararlaştırılmıştır.
Bu yukarıda sözünü ettiklerimizin dışında, imparatorluğun diğer olumlu bazı yasa ve nizamnameleriyle de, uyruklarınız parlamentonun toplu kararı olmadıkça, hiçbir baç, vergi ya da yardım parası ödemeye zorlanamayacakları hakkını elde etmişlerdi.
Buna karşın son zamanlarda, bazı kontluklardaki çeşitli memurlara çeşitli buyruklar ve bu buyrukların icra talimatnameleri ulaşmıştır. Bunun üzerine çeşitli alanlarda bir araya toplanan uyruklarınıza, Majestelerinize belli bir miktar parayı ödünç vermeleri çağrısında bulunulmuştur. İçlerinden bazılarının karşı çıkmaları üzerine, hemen hiç vakit kaybetmeden bu imparatorluğun yasalarının ve nizamnamelerinin asla izin vermeyeceği bir yemin etmeye zorlanmışlardır. Ayrıca gizli bir meclisin önüne çıkmaya, orada hesap vermeye ve bunu taahhüt etmeye cebredilmişlerdir. Bazıları da başka yerlerde bu yüzden zindana atılmışlar, sürülmüşler, çeşitli yollardan tedirgin ve rahatsız edilmişlerdir. Çeşitli kontluklarda, imparatorluğun özgür geleneklerine ve yasalarına aykırı olarak daha başka pek çok ödeme uyruklarınızdan talep edilmiş ve sırtlarına yükletilmiştir.
Oysa Magna Charta nizamnamesiyle, hiçbir özgür kişinin yakalanamayacağı, hapse atılamayacağı ya da kişisel özgürlüğünden, haklarından ve serbestçe hareket edebilmekten mahrum bırakılamayacağı, yasadışı kılınamayacağı, sürülemeyeceği, kendi zümresinden olanların yasal bir kararı ya da ülkenin bu konuda bir yasası olmadıkça, hiçbir biçimde zarara uğratılamayacağı emir ve ilan edilmişti.
Ve Kral III. Edward’ın hükümdarlığının 28. yılında, parlamento yetkisinin onayı alınarak, hangi zümre ve dereceden olursa olsun, kimsenin mülkünden ya da kiraladığı topraktan uzaklaştırılamayacağı, tutuklanamayacağı, mirastan iskat ettirilemeyeceği ve yasal bir dava içerisinde hesap verme olanağını elde etmeden idam edilemeyeceği de emir ve ilan edilmişti.
Hal bu iken, uyruklarınız, son zamanlarda hiçbir neden gösterilmeksizin hapse atılmışlardır. Habeas Corpus ilkeleri gereğince mahkemenin verdiği cezayı çekmek ve geçici de olsa tahliye edilmek amacıyla yargıçların önüne çıkarıldıklarında ve gardiyanlarından tutuklanmalarının nedenini gösterir bir ilmühaberi talep ettiklerinde, kendilerine hiçbir neden gösterilmemiş; sadece Majestelerinin özel buyruğuyla tutuklu bulunduruldukları bildirilmiştir. Yasalar uyarınca hesap verebilecekleri herhangi bir suçlamada da bulunulmamıştır.
Ayrıca son zamanlarda imparatorluğun çeşitli kontluklarına büyük asker ve levend kıtaları yollanmıştır. Halk, büyük zahmetlere sokularak, imparatorluğun yasalarına ve geleneklerine aykırı olarak; rızaları alınmadan, bunları evlerine kabul etmeye ve orada yerleşmelerine izin vermeye zorlanmıştır.
Kral III. Edward’ın hükümdarlığının 25. yılında parlamentoda alınan bir kararla, hiç kimsenin gövdesi ve yaşamı üzerine, yüce özgürlük mektubunda ve ülkenin diğer yasalarında açıklanan ilkelere aykırı hiçbir menfi eleştiride bulunulmayacağı emir ve ilan edilmişti. Buna karşın yakın tarihte, belli bazı kişilerin komiser olarak atandıklarını ve resmen tanındıklarını gösterir. Majesteleri’nin yüce mührünü taşıyan çeşitli yönergeler gönderilmiştir.
Bu yönergelerde bu kişilerin askerlere, leventlere ve onlarla aynı nitelikteki güruha karşı, ülkenin her yerinde; adam öldürme, hırsızlık, ihanet, başkaldırma, şiddet kullanma ya da bunlara benzer cürüm hallerinde, savaş divanlarının kazai içtihadı (yargı anlayışı) uyarınca uygulama yapma yetkisine sahip oldukları belirtilmiştir. Bu kişiler, bu tür suçluların sorgulama ve yargılanmalarını sonuçlandırmak ve savaş yasasına göre idam cezasına çarptırabilmek için, böyle zamanlarda yaygın olan, savaş divanlarına özgü, basit mahkeme usulünü uygulayacaklardır. Ama suçlu kişiler, eğer bu ülkenin yasaları ve nizamnameleri uyarınca ölümü hak ettilerse; yine bu yasa ve nizamnamelere göre yargılanmaları ve idam edilmeleri gerekmektedir; başka hiçbir suretle yargılanamaz, idam edilemezler.
Bu arada, gerçekten cürüm işlemiş bazı canilerse, bu olağanüstü haller yasasından nasiplenerek; imparatorluğunuzun yasa ve nizamnamelerine göre hak ettikleri cezalandırmadan sıyrılmayı başarmışlardır. Söz konusu canilerin sadece savaş yasası uyarınca daha önce sözünü ettiğimiz yetkili kişilerce cezalandırılabilecekleri bahanesiyle, birçok memurunuz ve görevliniz, yasalar ve nizamnameler uyarınca dava açmayı reddetmiş ya da böyle bir davanın açılmasına engel olmuşlardır. Bu yetki sahibi kişiler ve benzer konumda olan diğerleri, imparatorluğunuzun sözünü ettiğimiz yasalarına ve nizamnamelerine tamamıyla ters düşmektedir.
Bu yüzden gelecekte Parlamentonun genel onayı olmadıkça, hiç kimsenin ödünç para, bağış, vergi, herhangi bir armağan vermeye ya da buna benzer bir ödemede bulunmaya zorlanmasını ve bunun için, böyle bir ödemede bulunmayı reddetti diye, kimsenin sorguya çekilmemesini, yemin etmeye cebredilmemesini, hücreye kapatılmamasını, tutuklanmamasını ya da başka bir biçimde eziyet çektirilmemesini ve rahatsız edilmemesini, yüce Majestelerinizden rica ediyoruz. Hiçbir özgür kişi, bu değindiğimiz durumlardan hiçbirinde yasaklanmamalı ve göz altına alınmamalıdır.
Askerlerin ve leventlerin başka bir yere nakil edilmelerini, ileride halkımızın başına dert açmamalarını, savaş yasasının uygulanacağına dair yönergelerin geri alınmasını ve yürürlükten kaldırılmasını ve gelecekte Majestelerinizin uyruklarının, ülkenin yasa ve özgürlüklerine aykırı bu yönergelerden dolayı helak olmamaları ya da öldürülmemeleri için, bir daha benzeri yönergelerin çıkarılmamasını Majesteleriniz münasip görmelidirler.
Tüm bunları haklarımız ve özgürlüklerimiz olduğu için, yüce Majestelerinizden, İmparatorluğun yasa ve nizamnamelerine mutabık kalarak, hakirane rica ediyoruz. Majesteleriniz teveccüh gösterip, yukarıda saydığımız durumlardan birinde halkımızın aleyhine alınmış olan kararların, yürütülen işlemlerin ve uygulanan yöntemlerin ilerde örnek olarak gösterilemeyeceklerini ya da bazı sonuçlar çıkarmak amacıyla kullanılamayacaklarını ilan etmelidir.
Hukuk KuramıDergisi, Türkiye’de hukuk teorisi, felsefesi ve uygulaması üzerine 2014 yılından itibaren yayın yapan akademik bir dergidir.
Dergi, hukukun temel ilkeleri, etik boyutları, teorik yaklaşımları ve çeşitli hukuk disiplinleri arasındaki ilişkiler üzerine özgün araştırmalar ve analizler sunmayı amaçlamaktadır.
Hukuk Kuramı Dergisi, hukuk felsefesi, teorisi ve sosyolojisi gibi teorik hukuk alanlarına odaklanmaktadır. Hukukun farklı dallarını teorik bir çerçevede tartışmakta, disiplinlerarası bir perspektif sunarak hukuk ile siyaset bilimi, ekonomi, etik ve tarih gibi alanlar arasında bağlantılar kurmaktadır.
Derginin hedef kitlesi, akademisyenler, hukukçular, avukatlar, öğrenciler ve hukuk teorisine ilgi duyan genel okuyuculardır.
Yayın dili çoğunlukla Türkçe olmakla birlikte, uluslararası okuyuculara ulaşmak amacıyla İngilizce makalelere de yer verilebilmektedir.
Derginin Yayın Periyodu
Hukuk Kuramı, yılda üç sayı olarak internet üzerinde yayımlanan hakemli bir bilimsel dergidir. Yayın dönemleri Ocak-Nisan, Mayıs-Ağustos ve Eylül Aralık’tır.
Hukuk Kuramı Dergisi’nin Ele Aldığı Genel Konu Başlıkları
Hukuk teorisinin temel kavramları ve tarihsel gelişimi.
İnsan hakları, adalet ve hukuk arasındaki ilişkiler.
Hukuk ve etik arasındaki bağlantılar.
Pozitif hukuk eleştirileri ve alternatif hukuk yaklaşımları.
3) Her sayı için o sayıdan sorumlu bir editör, yayın kurulu tarafından belirlenir.
4) Yılda bir veya iki kez olmak üzere, elektronik formattaki sayılarda yer alan makaleler kitap formatında basılı olarak yayımlanacaktır. Dergiye yazı yollayan yazarlar, her türlü telif hakları kendilerinde kalmak kaydıyla, HK’nın elektronik ve basılı formatlarında bedelsiz yayınlanmasına rıza gösterdiklerini kabul ederler.
5) HK, hukuk-kuramsal çalışmaların paylaşılabileceği bir platform olmayı hedeflemekte ve hukuk kuramı kavramının geniş bir perspektifle ele alınmasının ve çok-disiplinli çalışmaların gerekliliğini savunmaktadır.
6) HK’de hakemli ve hakemsiz yazılara yer verilir. Yazıların dergide yer alıp almayacağına öncelikle yayın kurulu karar verir. Hakem incelemesinden geçen yazılar en az iki hakeme gönderilir ve en az bir hakemin olumlu raporu ile yayımlanır. Hangi makalelerin hakemli olduğu belirtilir.
7) Dergi Türkçe olarak yayınlanacak ancak hakemli makaleler için yazar tarafından 50-100 kelimelik İngilizce özet hazırlanacaktır.
8) Yazım formatı (Hakemli makaleler):
a) Makalenin 50-100 kelimelik Türkçe ve İngilizce özeti makalenin “temel önermesi”ni mutlaka içermelidir.
b) Türkçe ve İngilizce özetlerle en az üç en fazla altı adet olmak üzere anahtar kelime eklenir.
e) Yazar ve/veya yazarların künye bilgileri (Unvan, bağlı olduğu kurum, e-posta adresi, kısa özgeçmiş) makalenin ilk sayfasında özet ve metinden ayrı olarak yer alır.
9) Dergide yer alacak yazılar:
a) İnceleme, değerlendirme yazıları,
b) Çeviri (izni çevirmen tarafından alınmış ve belgelenmiş), kitap incelemesi, röportaj, editöre mektup, dergide daha önce yer almış yazılar hakkında not ve yorum vb. tarzı yazılar,
c) Daha evvel yayımlanmış arşiv niteliği taşıyan yazılar (Özgün ve eğer ihtiyaç duyuluyorsa yeniden Türkçeleştirilmiş halleriyle),
d) Genel veya tematik nitelikte bibliyografya çalışmaları.
e) HK, b, c ve d bendlerinde sayılan türlere özel önem vermektedir.
10) Yayınla ilgili yazışmalar editor@hukukkurami.net adresinden yürütülür.
Künyesi, Yayın ve Danışma Kurulu
Makaleler, bağımsız uzmanlardan oluşan hakemlerin sürecinden geçirilmektedir.
Derginin sahibi ve yayıncısı Gökçe Çataloluk’tur. Editörü Melike Belkıs Aydın’dır.
Yayın Kurulu; Kasım Akbaş, Melike Belkıs Aydın, Gökçe Çataloluk, Gökhan Yavuz Demir ve Ertuğrul Uzun’dan oluşmaktadır.
Danışma Kurulu; Duygu Hatıpoğlu Aydın, Nazime Beysan, Harun Bodur, Şule Şahin Ceylan, Fatma İrem Çağlar, Nilüfer Demirsoy, Özge Yücel Dericiler, Osman Doğru, Ömür Elçioğlu, Serkan Gölbaşı, Altan Heper, H. Serdar Hoş, Yasemin Işıktaç, Osman Vahdet İşsevenler, Furkan Kararmaz, Funda Kaya, Muharrem Kılıç, Umut Koloş, Sevtap Metin, Mehmet Tevfik Özcan, Nadire Özdemir, İrem Burcu Özkan, Rabia Sağlam, Nadir Suğur, İbrahim Şahin, Ahmet Ulvi Türkbağ, Gülriz Uygur ve Ülker Yükselbaba’dan oluşmaktadır.
Amerikalı hukukçu, senatör ve oyuncu Fred Thompson (1942–2015), 19 Ağustos 1942’te Alabama’da dünyaya geldi. Memphis Üniversitesi’nde(Memphis State University) felsefe ve siyaset bilimi okudu, 1967’de Vanderbilt University Law School’dan hukuk diploması aldı.
Thompson, 1969–1972 arasında Tennessee Orta Bölge Federal Savcılığı’nda assistant U.S. attorney olarak görev yaptı. Ardından Watergate Komitesi’nde çalıştı. Watergate skandalı soruşturmalarında Cumhuriyetçi azınlığın sözcülerinden biri oldu. (1973–1974) 1994’te ABD Senatosu’na girdi ve 2003’e kadar Cumhuriyetçi Parti adına Tennessee’yi temsil etti. Senatoda özellikle ulusal güvenlik, hükümet reformu ve istihbarat konularında çalıştı.
Thompson Cumhuriyetçi Parti’nin 2008 başkanlık adaylığı için yarıştı; adaylığını 22 Ocak 2008’de sona erdirdi.
Avukatlık yaparken danışmanlık verdiği bir yolsuzluk davası (Marie Ragghianti – Tennessee Parole Board skandalı) filmleştirildiğinde (1985 yapımı Marie), yapımcılar kendisine bu filmde rol verdi ve sinema dünyasına girdi. Thompson, Tennessee Parole Board başkanı Marie Ragghianti’yi temsil etti. Ragghianti, siyasi yolsuzluk ve rüşvet karşılığında af verilmesi skandalını ortaya çıkaran isimlerden biriydi. Olay 1983 tarihli kitaba, ardından 1985 yapımı Marie filmine konu oldu ve Thompson filmde kendisini canlandırdı.
Yaklaşık 40 filmde rol aldı; genellikle otorite figürlerini, çoğunlukla devlet görevlilerini, savcı, senatör, amiral vb. canlandırdı. En çok, 2002–2007 arasında Law & Order dizisinde savcı Manhattan District Attorney Arthur Branch karakterini 2002–2007 arasında canlandırdı ve rol, oyunculuk kariyerinin en bilinen parçalarından biri oldu. Ayrıca Die Hard 2, The Hunt for Red October, In the Line of Fire gibi filmlerde yer aldı.
1 Kasım 2015’te lenfoma nedeniyle yaşama veda etti.
Senatus Consultum Velleianum asırlar boyunca kadim Avrupa’nın hukukçuları tarafından en sık zikredilen Roma Hukuku metinlerinden biri olmuştur.
Senatoya Marcus Silanus ve Velleius Tutor adlı iki consul tarafından teklif edilen bu metin başkası lehine kefil olmasını (intercedere pro alio) yasaklayarak kadının malvarlığını korumayı amaçlamaktaydı.
Roma döneminde aile kurumu ele alındığında günümüzde bilinen çekirdek aile yapılanmasından çok daha farklı türde bir aile yapısı bulunduğu görülmektedir. Roma’da aile, babaerkil ve çok geniş bir yapıdadır. O dönemde birçok tolumda olduğu gibi Roma’da da aile, geniş bir yapıdır ve bu ailenin içine anne, baba, çocukların yanında büyük baba, büyük anne, amcalar, halalar, dayılar, teyzeler, onların eşleri, çocukları ve torunları da dahil olmakta ve sülalenin yaşayan bireyleri aileyi oluşturmaktadır.
Augustus ve Claudius’un beyannâmeleri, kocasının taahhütleri için kadının drahomasını temînat göstermesini yasaklamışlardır. Bu da göstermektedir ki kadının mal varlığı yasal olarak korunmaktadır.
Roma Hukuku’nda, alieni iuris olarak tanımlanan çocukların ve kadınların da sosyal hayata ve ekonomik ilişkilere katılmaları mümkündür. İşte tam burada fiil ehliyeti kavramı devreye girmektedir. Ailedeki bazı kişilerin hukuki işlemleri icra ederken zarar görmemeleri ve doğabilecek zararlardan korunmaları için hukuki tedbirler almak gerekmiş, ailedeki bazı kişilerin yaptıkları işlemlerin geçerliliği için o kişilerin yerine işlemleri yapacak birinin yani bugünkü tanımı ile bir vasinin görev yapması öngörülmüştür. Kısıtlı bireylerin hukuki haklarını kullanabilmeleri için vesayet kurumu, vasilik ve kayyımlık uygulanmıştır.
Roma Hukukunda; hak sahibi olabilmek için özgürlük, vatandaşlık ve bir aile sahibi olmak ön şarttır ve bu statüler olmaksızın hak sahibi olunamamaktadır Ailedeki erkek çocukların on dört, kız çocukların ise on iki yaşında buluğ çağına erdikleri kabul edilmiştir Pater Familias’ın hakimiyeti altında olmayan, kendi hukukuna tabi olan kişiler ise henüz buluğ çağına ermemiş küçükler ile her yaştaki sui iuris kadınlardır, bunların mal varlıklarını korumak amacıyla eksik fiil ehliyetini tamamlamak ve hukuki haklarını korumak için vasi ataması yapılmış ve bu şekilde tüm yurttaşlar hukuki koruma altına alınmıştır.
Roma’da buluğ çağına eren erkek çocukların hukuki işlem ehliyetine sahip olduğu kabul edilmiş, ticari hayatla ilgili konularda ise yirmi beş yaşına kadar kayyım ataması yapılmıştır. Erkek çocukların tam fiil ehliyetine sahip olduklarının kabulü yirmi beş yaşının tamamlanması ile mümkün olmaktadır. Kadınlar ise Roma Hukukunun ilk dönemlerinde sosyal hayatta etkili olamamışlar, fiil ehliyetine sahip olamamışlar, kendilerine bir vasi atanmıştır. İlerleyen dönemlerde kadınların sosyal ilişkilere katılması ile birlikte kadınlar üzerindeki vesayeti kısmen kaldırılmıştır.
Ulpianus kadınların fiil ehliyetini kısıtlayıcı bu hükümleri “cinsiyetlerinin zayıflığına” (imbecillitas sexus) dayandırmaktadır.
Senatus Consultum Velleianum, Ulpianus tarafından praetor beyannâmesine dair şerhinde aktarılmakta ve Digesta’da yer bulmaktadır.
Muhamat Kanunu ile, Avukatların meslek örgütü niteliğindeki “Baro” ilk kez 1924 yılında kurulmuştur. Ancak anılan kanunun kabulü ve baroların kurulmasından önce de avukatlar “Dava Vekilleri Cemiyeti” adı altında örgütlenmişlerdir.
Madde 1 — Bilûmum mesaili hukukiyede eshabı müracaata şifahi veya tahriri itayı rey ve müsted’ayat ve levayih ve her nevi evrakı tanzim ve ahkemeler ve hakemler ve bilcümle daire ve meclisler huzurunda eşhası hakikiye ve hükmiyeye alt hukuku bilvekâle takip ve dâva ve müdafaa etmeği meslek ittihaz edenlere mahami denir.
1— Türkiyeli olmak,
2— Cinayet veya muhilli namus ve haysiyet bir cünha ile mahkûm veya sui şöhretle maruf ve müştehir olmamış bulunmak,
3— Türkiye Darülfünunu Hukuk Medresesinden mezun olmak veyahut ecnebi bir hukuk medresesinden mezuniyet rüusunu haiz olup da Hukuk Medresesi programlarına nazaran noksan kalan derslerden bilimtihan ehliyetini müsbit tasdiknameyi hâmil bulunmak,
4— İflâs etmiş ise iadei itibar etmiş olmak,
5— Evvelce memuriyetinden azledilmiş ise cevazı istihdamkararı almış bulunmak,
6— müddeti mülâzemeti ikmal etmiş olmak lâzımdır. Mülâzemet müddeti tarihî müracaattan itibaren üç senedir. Bu müddet zarfında mülâzemeti mahsusu cinayet mahkemesibulunan şehir ve kasabalarda bir memuriyeti adliyedeistihdam suretiyle ifa ettirilir, işbu kanunun tarihi neşrinden mukaddem bilfiil üç sene müddetle Hidematı adliye veya dâva vekâletinde bulunmuş olanlar, kaydı mülâzemetten varestedirler. Müddeti hizmet ve vekâletleri üç seneye baliğ olmıyanlar fıkrai sabıkaya tevfikan bakıyei müddeti mülâzemeti ikmale mecburdurlar.
Madde 3 — Bir mahalde icrayı mahamat edenlerin adedi ona baliğ olduğu takdirde aralarında bir heyet teşkil etmeleri mecburi olup bu heyete (baro) ıtlak olunur. Baro teşekkül eden yerlerde herhangi baroya dâhil olmıyanlar ifayı mahamattan ve mahakimde onları kabulden memnudur.
Madde 4 — Mecalisi resmiye müntahap âzalıklariyle bilûmum müessesati hayriye ve maliye, ticariye heyeti idare ve mecalisi ilmiye âzalıklarından ve devairi resmiye dâva vekâleti ile dâva vekâletinden ve Darülfünun ve mekâtibi âliye müderris ve muallimliği ile mekâtibi saire hukuk ve iktisat ve içtimaiyat muallimliklerinden maada hiçbir hizmet ve sanat mahamilikle içtima edemez.
Mahamiler bizzat her nevi muamelei ticariye icrasından dahi memnudurlar,
Madde 5 — Her baronun heyeti umumiye canibinden müntahap bir reisi ve bir reisi sani ve üçten ona kadar azadan mürekkep bir meclisi inzibatı olacaktır. Meclisi inzibat mahamilerin umur ve haysiyeti meslekiyelerine mütaallik inzibatı tagyir ve işbu kanun ile nizamnamei dahilî ahkâmına ve âdabı meslekiyeye ademi riayetlerinden dolayı haklarında «tahriren ihtar, huzuru mecliste tevbih, bir aydan bir seneye kadar muvakkaten icrayı mahamattan men ve terkini kayıt» tan ibaret olan mücazatı intibahiyeyi tertip eder. Meclisi inzibat nısfından bir ziyadesiyle içtima edebilir. Tesavii âra vukuunda reisin bulunduğu tarafın reyi tercih olunur.
Madde 6 — Meclisi inzibatın mukarreratından tahriren ihtara mutaallik kararı katidir. Huzuru mecliste tevbih ve muvakkaten icrayı mahamattan men ve terkini kayda mütedair olanlar aleyhine mahamii mahkûm ve tâyini muameleye mahal olmadığına mütaallik bulunanlar aleyhine de mahallî müddeiumumiler kararın tarihi tebliğinden itibaren bir hafta zarfında itiraz edebilirler. Tetkikatı itiraziye mahkeme reisinin ve mahkeme devairi müteaddideye münkasim ise reisi evvelin riyasetinde dört azadan müteşekkil heyet huzurunda icra ve meclisi inzibat tarafından gönderilecek bir azanın izahatı ve mahamii mahkûmun müdafaatı ve muteriz müddeiumumi olduğu takdirde mütalâatı istima olunarak karara raptedilir. İşbu tetkikat gayrı aleni ve mukarrerat katidir. İtiraz vukuundan itibaren mahkemenin bir hafta zarfında karar itası mecburidir.
Madde 7 — İcrayi mahamattan muvakkaten menedilenler müddeti memanua zarfında ve kayıtları terkin olunanlar müebbeden Türkiye dâhilinde ifayı mahamat ve dâva vekâleti edemezler ve keyfiyet alâkadaranca malûm olmak üzere ilân olunur.
Madde 8 — Evsaf ve şeraiti kanuniyeyi haiz ve baro teşkil edilen mahallerde icrayı mahamat etmeğe talip olanlar evvelemirde baroya tahriren müracaat ederler. Baro bu müracaat üzerine bir ay zarfında kabul veya ademi kabul hakkındaki müdellel mütalâanamesini Adliye Vekâletine göndermekle mükelleftir. Baro bir ay zarfında mütalâanamesini Vekâlete göndermediği veya mütalâanamesi ademi kabulü mutazammın olduğu takdirde vuku bulacak istida üzerine müstedinin ikinci maddede rnünderiç şerait ve evsafı haiz olduğu Adliye Vekâletince tahakkuk ederse ruhsatname ita kılınır. Bu suretle ruhsatname istihsal eden mahaminin de baroya kaydı mecburidir.
Madde 9 — Evvelce ücret veya maaşla memur iken mesleki mahamata salik olanlar ile devairi resmiyede hukuk müşaviri veya vekil sıfatiyle ifayı vazife eden mahamiler her ne suretle olursa olsun esnayı memuriyetlerinde vaziyed etmiş oldukları veya itayı rey eyledikleri mevadda mütaallik deaviyi kabulden memnudur. Kezalik mahamiler hakem ve muslih sıfatlariyle vaziyed etmiş oldukları hususatta vekâlet deruhte edemeyecekleri gibi bir tarafın vekili oldukları işte azil ve istifadan sonra dahi tarafı diğerin vekâletini kabul ve ifa edemezler. İşbu maddede mevzuubahis olan memuriyetler salifüzzikir mahamilerin şeriklerine de şâmildir.
Madde 10 — Mahami ve dâva vekili ile müvekkil arasında aktedilecek mukavelenamelerde ücreti vekâletin maktu olarak tesmiyesi lâzımdır. Müddeabihin miktarı üzerine yüzde itibariyle ücret tahsisi veya hâsılı dâvada iştirak mânasını tazammun edecek şartlar vaz’ı veyahut davâvayı kısmen veya tamamen satın almak gibi ahkâm derci suretleriyle akdolunan mukavelât keenlemyekûndur. Esası dâvaya mütaallik karar ile birlikte mahkemece takdir ve mahkûm aleyhine tahmil olunacak ücreti vekâlet, mesaii masrufeye nazaran mevaddi hukukiyede mahkûmunbih bin lirayı, tecavüz etmediği takdirde yüzde onunu, tecavüz ettiği takdirde bin liradan fazlası için yüzde beşini geçemez. Ancak meni muarazaya karar verildiği takdirde ücreti vekâletin takdirinde müddeabih esas ittihaz olunur. Kıymeti gayrı muayyen daavii hukukiye ile mevaddı cezaiyede dâvanın ehemmiyeti ve mesainin kıymeti nispetinde takdir ve tâyin olunur.
Madde 11 — Medresetülkuzattan mezun olanlar ve Mektebi Mülkiyeden mezun olup da işbu kanunun neşrinden mukaddem ruhsatname istihsal eylemiş bulunan ve mahakim riyaset ve âzalıklariyle müddeiumumiliklerinde veya adliye müfettişliğinde ceman on sene müddetle ifayı hizmet edenler ve ruhsatnameyi haiz olarak mesleki vekâletle yukarda beyan olunan memuriyetlerde geçirdikleri müddetin mecmuu on seneye baliğ olanlar veya ruhsatnameli oldukları halde lâakal on seneden beri müstemirren dâva vekâleti mesleğinde bulunup baro teşekkül eden yerlerde bu kanunun neşrinden ve etmiyen yerlerde baronun tarihi teşekkülünden itibaren üç ay zarfında berayı kayıt baroya müracaat eyliyenler ikinci maddede münderiç şeraiti saireyi haiz oldukları takdirde mesleki mahamata dâhil olabilirler.
Madde 12 — İkinci ve on birinci maddelerde münderiç mezuniyet veya istihdam şeraitini haiz olmayıp ancak beş sene müddetle hizmeti adliyede veya ruhsatnameli olarak aynı müddetle dâva vekâletinde bulunanlar baro teşkili mümkün olmıyan mahaller mahakimi nezdinde baro teşekkül edinciye kadar dâva vekâleti edebilirler. Ruhsatnameyi haiz olmıyarak on seneden beri müstemirren dâva vekâleti meslekinde bulunanlar Adliye Vekâletince tâyin edilecek usul ve şerait veçhile icra kılınacak imtihanlarda ihrazı muvaffakiyet eyledikleri takdirde fıkrai anifedeki kuyut ve şerait dairesinde dâva vekâleti edebilirler. Bir mahalde fıkrai anifede zikrolunan şeraiti haiz dâva vekillerinin adedi üçten dun olduğu takdirde talip olanların Adliye Vekâletince tesbit edilecek usul ve şerait dâhilinde mahallî encümeni adliyesince imtihanları icra ve yalnız o mahalde icrayı vekâlet eylemelerine kabili istirdat olmak üzere Adliye Vekâletince muvakkaten mezuniyet ita edilebilir. Bu kabîl yerlerde inzibatı meslekinin temini ve indelhace beşinci maddede mezkûr mücazatı intibahiye tertibi mahallî müddeiumumilerinin sepkedecek talepleriyle mahkemei asliyeye ve kabili itiraz olan mukarrerat hakkında tetkikatı itiraziye icrası o mahallin mevaddı cinaiyesini rüyete memur mahkemelere mevdudur.
Madde 13 — Hükâmın kisvei Tesmiyelerine ait olan kanunun tatbik olunduğu mahallerde mahamiler, Adliye Vekâletince tâyin kılınacak kıyafeti mahsusa ile esnayı murafaada ispatı vücut etmeğe mecburdurlar. Bilcümle mahkemelerde mahamiler için bir mahalli mahsus tâyin edileceği gibi baro için dahi bir daire tefriki mecburidir.
Madde 14 — İşbu kanunda muayyen esasat dairesinde heyeti umumiye ve meclisi inzibatın vezaifi idariyelerini mübeyyin olmak üzere baro heyeti umumiyesince tarihi teşekkülünden itibaren bir ay zarfında tanzim kılınacak nizamnamei dahilî Adliye Vekâletinin tasvibine arzolunur. İşbu kanunun suveri tabikıyesini mübeyyin olmak üzere Adliye Vekâletince talimatname tanzim edilecektir.
Madde 15— Dâva vekillerine Mütaallik şimdiye kadar neşredien bilûmum kavanin ve nüzamatın işbu kanuna mugayir olan aksamı mefsuhtur.
Maddei muvakkate
1292 tarihli Dâva Vekilleri Nizamnamesi ahkâmına tevfikan dâva vekilleri cemiyeti teşekkül etmiş olan mahallerde işbu kanunun tarihi neşrinden itibaren iki ay zarfında Adliye Vekilinin rüesayi memurini adliyeden nasbedeceği bir zatın riyasetinde olmak ve dördü hükkâm ve memurini adliyeden, dördü ikinci maddede münderiç evsaf ve şeraiti cami mahamiler meyanındn Adliye Vekilince intihap olunacak zevattan terekküp etmek üzere içtima edecek meclisi tefrik, cemiyet levhasında mukayyet dâva vekillerinin evsaf ve şeraiti kanunîyeyi haiz olup olmadıklarını tetkik ve haiz olmıyanların kayıtlarını levhadan terkin edecektir. Levhada ipka edilenler hemen içtima ile meclisi inzibat intihabım icra eyler. Kayıtlarının terkinine karar verilenler terkini kayıt tarihinden itibaren on beş gün zarfında Adliye Vekâletine müracaatta bulunabilirler, itiraz üzerine Adliye Vekâletince ittihaz olunacak karar katidir.
Madde 16 — İşbu kanun tarihi neşrimin ferdasından itibaren meridir.
Madde 17 — İşbu kanunun icrasına Adliye Vekili memurdur.
Yargının asli ve kurucu unsurlarından olan, bağımsız savunmayı temsil eden, yargılama faaliyetini demokratikleştiren avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değillerdir.
Aynı şekilde barolar da, sadece, avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla ve gerektiğinde alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri terk etmekle yükümlü olan/olması gereken kuruluşlardır.
Baroların ve avukatların bütün bu işlevleri yerine getirebilmeleri ve yanı sıra hukuka katkı yapmaları, değer katmaları için felsefeye gereksinimleri vardır. Zira felsefe sadece bir merak, bir keşfetme, bir hobi ve bir entelektüel faaliyet değil, daha çok aydınlığa kavuşturulan, ortaya çıkarılan bir şeyin, başkası için, başkaları için faydalı olabileceğine dair bir umut ve bu umut için verilen bir uğraştır. Bu bağlamda, felsefe, aklı, ahlakı ve vicdanı terbiye eden, arıtan, düzgün ve sağlıklı sağlayan bir uğraş ve önemli bir disiplindir.
Bu referanslardan hareketle, benim Baro Başkanı olmamdan hemen sonra, Ankara Barosu bünyesinde bir Felsefe Kulübü kurduk. Esasen baroda Felsefe Kulübü kurulması benim Baro Başkan adayı olarak seçim programımda da yer alan proje ve vaatlerimden birisiydi. Bu kulübün başkanlığına getirdiğimiz değerli meslektaşlarım Gürbüz Özaltınlı ile yardımcısı Bülent Turhan Gündüz bu konuda son derece önemli ve başarılı çalışmalar yaptı.
Bu bağlamda, Felsefe Kulübü kurulmasından ve çalışmaya başlamasından sonraki ilk iki yıl içerisinde, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ öğretim üyesi ve diğer felsefeciler tarafından sunulan, her biri diğerinden önemli olan ve Ankara Barosu avukatları tarafından ilgi ve beğeni ile izlenen on bir konferans düzenledi. Bu konferanslarda sunulan tebliğler, sorulan sorular, verilen cevaplar, daha sonra kitap olarak bastırıldı ve meslektaşlarımızın yararlanmasına sunuldu.
Baroda kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün düzenlediği bu etkinlikler dışında, Türkiye Felsefe Kurumu ile birlikte sertifikalı hukuk ve etik eğitimi çalışmaları yapıldı. ‘Etik ve Meslek Etikleri’, ‘Adalet Kavramı’, ‘Normlar ve Hukuk Normları’, ‘Meslek Olarak Hukukçuluk’ , ‘İnsan Hakları’, ‘Değer ve Değerlendirme Problemleri’ konularının işlendiği bu eğitim çalışmalarına katılan meslektaşlarımız kendilerini, mesleki bilgi ve kariyerlerini geliştirme olanağı buldular.
Hepimiz iyi bir hayatın peşinden koşuyoruz, her istediğimiz olsun, her şeyimiz olsun istiyoruz. Ama çoğumuz pek çok şeyi derinlemesine sorgulamıyor ve hatta sorgulamak istemiyoruz. Daha da önemlisi kendimize eleştirel olarak bakmıyor, kendimizle yüzleşmiyor, kendimizi yetiştirme ve oldurma çabası içinde olmuyor, Ahmet’le, Mehmet’le, Ayşe’yle, Fatma’yla, komşuyla, komşunun oğluyla, kızıyla uğraşıyoruz. Bundan olsa gerek, yanılsamalarla, aldanmalarla, aldatmalarla, kendimizi ve başkalarını kandırmakla, iletişimsizlikle dolu bir hayat yaşıyoruz. Bu da bizi mutsuzluğa, huzursuzluğa, tatminsizliğe, kendimize ve başkalarına karşı güvensizliğe, gelecek endişesine itiyor.
Esasen Felsefe Kulübü’nü kurmaktan amacımız: en başta kendimiz olmak üzere hayatın kendisini sorgulamak, her alanda ve konuda sorgulama terbiyesi edinmek, bu yeteneğimizi geliştirmek, hukukla ilgili sağlam bir alt yapı oluşturmak, onunla, bununla, şununla ilgilenmek ve uğraşmak yerine kendimizle ilgilenmek, her alanda ve konuda kendimize emek vermek, kendimizi oldurmak, sağlıklı bir hobi ve entelektüel bir keyif edinmek, yeni keşifler yapmak, az yukarıda işaret ettiğim üzere en önemli aletimiz olan aklımızı geliştirmek, insani erdemlerimiz arasında bulunan ahlakımızı ve vicdanımızı terbiye etmek, sağlıklı kuşkular edinmek, soru sorma ve düşünme becerimizi, hukukla ilgili sağlam analizler yapma yeteneğimizi ve kültürümüzü geliştirmekti.
İlgi duyanların çok iyi bildiği üzere, arkasında yazılı hiç bir şey bırakmamış olmasına rağmen, 2500 yıldır insanlığa ışık veren Sokrates’in en belirgin özelliği, gün boyu Atina sokaklarında soru sorarak dolaşması, sorduğu sorularla Atinalıları düşünmeye ve yaşamlarını gözden geçirmeye çalışmasıdır. ‘Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez’ diyen, kendisini ‘Atina uyuşuk bir at, ben de onu uyandırıp canlandırmaya çalışan bir at sineğiyim’ diyerek tanımlayan, ‘bilgisizliğimizi bilmenin, akıllı olmanın başlangıcı’ olduğunu söyleyen Sokrates, büyük devlet adamı, avukat, bilgin ve yazar olan Çiçero’ya göre: ‘felsefeyi gökyüzünden dünyaya indirip, kentlerde dolaştıran, evlere sokup, insanları; yaşam, töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorlayan adamdır.’ Ne yazık ki, Sokrates’in sorularından rahatsız olan Atinalılar, kurtuluşu onu ölüme mahkûm etmekte bulmuşlardır.
Oysa hayatı ve kendimizi, kendi düşüncelerimizi sorgulamak için, daha önce öğrendiklerimizi, ezberlediklerimizi unutup yeni şeyler öğrenmek, öteki düşünceye açılmak gerekir. Bu ise kendimizi rahatlatmak, sakinleştirmek, hiçbir şeye aldırmamak, bizi sıkıştıran bunaltan pek çok şeyden kaçmak için uyuşturucuya, içkiye, ‘Prozac’a veya başka bir sakinleştiriciye sığınmak ile değil, ancak ve ancak Platon’a, yani felsefeye başvurmakla mümkün olur.
Ekspresyonizmin önemli figürlerinden İngiliz şair ve düşünür T.S.Eliot, ‘Four Quarters’ isimli şiirinde ‘Keşif yapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz / Ve tüm keşiflerimizin sonunda / Başladığımız yere döneceğiz / Ve orayı ilk kez gerçekten bileceğiz’ diye yazar. Felsefe Kulübü yaptığı etkinliklerde sunduklarıyla, sorduklarıyla, cevaplandırdıklarıyla, düşündürdükleriyle, sorguladıklarıyla, bize çok şey katmış, çok şey öğretmiş, çok sayıda keşif yapmamızı, bu keşiflerin sonunda başladığımız yere, yani kendimize dönmeyi ve başladığımız yeri gerçekten bilmeyi öğretmiştir.
‘Felsefenin başlangıcı da, sonu da özgürlüktür. İnsanoğlu duraksamamak ve hareket etmek için doğar’ diyor Schelling. Burada insanoğluna duraksamamak ve hareket etmek olarak yüklenen görev ‘yapmak’tır. Yapmak, mutlak olarak duraksamamayı ve hareket etmeyi gerektirir, ancak hiç duraksamamak ve sadece hareket etmek yapmak demek değildir. Yapmakla kastedilen Anglosaksonların deyişiyle ‘not motion, but action’, yani ‘hareket/ eylem değil, icraattır.’ Bu ise ancak felsefeyle öğrenilebilir ve yapılabilir.
Bu konuda son bir söz daha. Onu da mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunan Avusturyalı düşünür ve matematikçi Wittgenstein söylüyor ve sözlerine, ‘felsefede çözülecek bir sorun, kanıtlanacak bir teorem, sınanacak bir varsayım yoktur’ diyerek başlıyor. Zira felsefe ona göre hiçbir ilerleme kaydetmemiştir. Wittgenstein bunları düşünür, daha sonra ince bir ironiyle: ‘Biri kaşınan bir yerini kaşıyınca bir ilerleme mi olmalıydı? İlerleme olmuyorsa, kaşıma sahici olmayacak mı, ya da kaşınma? Bu uyarıma böyle bir tepkide bulunmak uzun zaman bu biçimde sürüp gidemez mi, kaşınmaya bir çare bulunana dek?’ diyerek felsefeyle dalgasını geçer. Ama sonra birdenbire ciddileşir ve bize, hepimize yukarıdan bakarak, yüksek perdeden şunları söyler: ‘İnsanlar iyiye doğru götürülemezler; ancak şuraya-buraya götürülebilirler. İyi, olgu uzamının dışında yatar… Tohumu topraktan çekip alamazsın. Yapabileceğin, yalnızca, ona ısı, nem, ışık sağlamaktır; insan kendi kendine yetişmek zorundadır… Çocuk kötüdür, ama kimse ona başka türlü olmayı öğretmez ki; anası-babası da gösterdikleri budalaca yakınlıkla daha da beter ederler onu… Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir… Ancak çok mutsuz bir insanın başka bir insan için üzülmeye hakkı vardır… Kişi yalnızca en korkunç acılar içindeyken yazmalı – o zaman bambaşka bir anlamı olur yazdıklarının. Ama bu yüzden, bu yazılanı da kimse bu doğrudur diye alıntılayamamalı; meğerki bunu söylerken kendisi de acı çekiyor ola… Başkasının derinlikleriyle oynama… Yaşamın üstünde, beygir üstündeki kötü binici gibi oturuyorum. Hemen şimdi yere çalınmamamı da yalnızca atın iyi huyluluğuna borçluyum… Deha, yetenekte yürekliliktir… Ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir…’
Dönelim Felsefe Kulübü’ne ve kulübün çalışmalarına. Felsefe Kulübü’nün etkinliklerinden memnun olanların yanı sıra rahatsız olan bir kesim de vardı elbette. Rahatsızlık, konferanslardaki kimi sunumların ve verilen cevapların ezber bozmasından kaynaklanıyordu. Bu bağlamda, o güne kadar aynı veya benzer görüşteki insanları dinlemeye, ezberlerine göre ve sloganlarla düşünmeye alışmış avukatlarının bir kısmı, bu etkinliklerde ‘öteki’ düşünceyle karşılaşmaktan son derece rahatsızlık duydular. Önce ilkokulda, sonra ortaokulda, daha sonra lisede okudukları Yurttaşlık Bilgisi ve tarih kitaplarından edindikleriyle sınırlı olan bildiklerinin, bunlardan çok farklı olan duydukları ve dinledikleriyle ters düşmesinden kaynaklanan rahatsızlıklarını, sağda solda ifade etmenin dışında, 2006 yılında yapılan Baro Genel Kurulu’na kadar taşıdılar.
Felsefe Kulübü’nün 29 Nisan 2006 tarihinde düzenlediği, asıl konuşmacısı Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sayın Sabri Büyükdüvenci ve konusu ‘Adalet, Suç ve Ceza Üzerine Nietzsche’ olan etkinlikte yaptığım aşağıdaki konuşmayla ezber bozma sürecine ben de dahil oldum:
(…)
‘Öngörülebilir, kestirilebilir, rasyonel bir dünyaya duyulan güvenin geride kaldığı, bunların yerini istikrarsızlığın, düzensizliğin, rasyonel olmayan şeylerin aldığı, bundan dolayı da rasyonalist projenin, modernliğin, aklın krizinin yaşandığı günümüzde, yaşanan bütün bunlar Nietzsche’nin felsefesi ile açıklanmaya ve tanımlanmaya çalışılıyor. Felsefi düzeyde ve çevrelerde, modernlik projesinin, post-modernlik krizine dönüştüğünün kabul gördüğü günümüz dünyasında, bu kabulün referansı olarak, 19. Yüzyılda Tanrının öldüğünü, geleneksel Hıristiyan değerlerinin çöktüğünü ileri süren, kendisinden sonraki yüzyılın, sınıfların savaşına değil, ulusların savaşına, milliyetçiliğin, mikro milliyetçiliğin naralarına sahne olacağını söyleyen, bunu söylemekle Markx’ın öngörüsünü çürütüp kendi öngörüsünü doğrulatan Nietzsche ismine başvuruluyor.
Anti-rasyonalist olan, istikrarsızlığın papazı olan, böyle olduğu için de, kendisinden sonraki zamanın çocuğu olan ‘post-yapısalcı’ Michel Foucault’ya ve ‘post-yapısalcı’ akıma öncülük eden Nietzsche, sadece kendi yaşadığı zamanın değil, kendinden sonra gelen zamanların da filozofudur. ‘Dünyanın, yeni gürültüler yaratanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında döndüğünü, hem de sessizce döndüğünü ve öyle döneceğini’ söyleyen Nietzsche’ye göre, ‘her şey, ama her şey oluşmaktadır, mutlak hakikatler olmadığı gibi, ezeli ve ebedi olgular da yoktur. İhtiyaç duyulan şey, tarihsel felsefileştirme ve buna eşlik eden bir tevazunun erdemidir.’
Felsefe tarihinin yazımladığı en büyük nihilist olan, felsefesi ile var oluşuna gücenen insanı kucaklayan Nietzsche’ye göre, nihilizm, dayanaklılığın uzun süredir israf edildiği, boş çabalardan duyulan şiddetli ıstırabın, güvensizliğin, huzuru tekrar bulma, yitirme ve ona tekrar kavuşma şansının olmadığının fark edilmesidir.
Her türden anlayışa, deneyime, görüşe, düşünceye karşı olan, çağının tüm filozofları ile kavga eden, kendi sözü ile kendisini dahi döven, Zerdüşt gibi, mürşit gibi konuşmasına rağmen, hiçbir mürit istemeyen, izini sürdüğü yaşamı, insani tüm deneyimleri, aklın ve rasyonel bilginin tahakkümünden kurtarmak için devletin, ideolojinin, dinin ve toplumun yozlaşmış kurumları ile alay eden, onlarla, onların gözlerinin önünde dans eden Nietzsche’yi ‘evet ve hayır dışında’ okumak gerekir.
Meşru olmayan otoriteye meydan okumadan yola çıkarak, bir devrim felsefesi geliştirilmesine yönelik girişimlerin hepsini kınayan, devrim felsefesinin kendisinin, toplumsal düzen bir kez yıkıldıktan sonra, adil insanlığın en şerefli tapınağının kendiliğinden ve hemen yükseleceği yanılgısından mustarip olduğunu söyleyen Nietzsche’yi okumak tehlikelidir. Tehlikelidir, zira onu okuyan insanın ruh sağlığı ciddi biçimde tehlikeye girebilir.
Kendisine inanacağı yeni Tanrılar icat eden ‘hınç insanı’na, uğrunda ölüme gideceği büyük öğretilerin, onu köleliğe götüreceğini acımasız bir kahkaha ile bildiren Nietzsche’yi, aklını korumak isteyen herkesin son derece dikkatli ve eleştirel bir gözle okuması gerekir. Bunun için de, onun düşünce biçiminin izini sürmek ve felsefi anlamda kendi önünüze koyduğunuz değerleri ve görevleri anlamanız, biraz da içselleştirmeniz gerekir.
Zamanını ödünç almakla borçlandığım Değerli Hocamın, Sabri Hocamın affına sığınarak sözlerimi, on yıllık yalnızlıktan sonra Tanrı’nın ölümünün anlamını öğretmek için insanlığa inen, ama aradığı ardılları ile müritleri değil de, yandaşlarını ve dostlarını bulan Zerdüşt’ün şu sözleri ile bitirmek istiyorum: ‘Daha kendinizi aramamıştınız, derken beni buldunuz. Bütün inananlar böyledir; bütün inançların önemi bu yüzden bu kadar azdır. Artık beni yitirmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum ve ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman size geri döneceğim.’
(…)
Hem konunun uzmanı, hem de felsefe konusunda benden çok daha yetkin olan Prof.Dr.Sayın Sabri Büyükdüvenci, aşağıda metnini sunduğum fevkalade içerikli, özellikli ve nitelikli konuşmasıyla bizleri hem keyiflendirdi, hem de irşat etti. Okuyalım;
(…)
‘Batı Avrupa kültürü, Sokrates’ten başlayarak, amacı en zayıf insan tipini korumak olan varoluş ussallıkları oluşturmuştur. Bu oluşturulan ussallıklar, rasyoneller bu daha zayıf tipin yaşamın acı gerçeğinden korunmasına yardımcı olmuştur. Yaşamın onlar için değişmeyen tek anlamını güvenceye almak için de değişmeyen doğrular oluşturmuşlardır. İşte bu ebedi gerçeklik yanılsaması ve bunu sürdürmeye çalışmak sonunda hem toplum hem de benlik için yıkıcı olmuştur. Platon, doğru dünyayı, idealar dünyasını duyulur dünyanın ilerisine, ötesine koyarak bunu yapmıştır. Bunun sonucu, yaşamın kendi kendini tanımaması, reddetmesi olmuştur. Ve bu da en çarpıcı biçimiyle tüm Hıristiyanlık felsefesidir. Kant da doğru dünyayı bir kategorik buyruk olarak kurtarmayı denemiştir (Sözer, 2000, s. 391-404). Nietzsche’nin 19. yüzyıl Avrupa kültürü için yaptığı belirleme budur ve bu yozlaşma hastalığından onu kurtarmayı kendine bir görev bilmiştir.
Konunun açıklık kazanabilmesi için son söyleyeceğimi bir başka biçimde baştan söylemek istiyorum; ‘İyinin ve Kötünün Ötesinde’ başlıklı yapıtında Nietzsche adaleti şöyle betimler; ‘’….doğa gibi bir varlığı düşünün, ölçüsüzce savuran, kayıtsız, amaçsız, acımasız ve adaletsiz, hem bereketli hem kısır…bir güç olarak kayıtsızlığı düşünün…buna göre nasıl yaşayabilirdiniz? Yaşamak, kesinlikle doğadan başka bir şey olmayı istemek değil mi? Yaşamak, değerlendirmeyi, seçim yapmayı, haksız olmayı, sınırlı olmayı, farklı olmayı istemek değil mi?..’’ (Nietzsche, 1989, s.15)
Burada ilk tümcede doğa adaletsiz olarak betimleniyor. Son tümcede ise, adil olmama, doğaya karşıt olma olarak betimleniyor. Nietzsche’ye göre adalet, doğaya ait bir şey olmalı, insana ait değil… Bu ifadelere göre insan, yaşamakla, varoluşuyla adil değildir. İnsan yaşamı doğaya karşıttır. Doğaya karşıt olmadan yaşamak insan için olanaksızdır. Şayet adalet saf haliyle doğaya ait bir şeyse, bunun insan dünyasına uygulanması olanaksızdır. Ya da insanlar arasındaki adalet doğal biçimiyle adalet olamaz. İnsan dünyasında adalet, insanın kendi dünyasına uyarlanmış ayrı bir kavramdır. Bu, adaletle ilgili temel sorunlardan biridir. İdeal, gerçek olanda mevcut olamaz. İnsana ideal olana saygı göstermesi öğretilir ama o gerçeklik alanında eylemek zorundadır. Nietzsche, zalim kayıtsızlığından dolayı doğayı suçlasa da, doğadaki adaletin temelini bu oluşturur. Doğadaki kayıtsızlıkta bir tür eşitlik vardır; hiçbir ayrıcalık yoktur; iltimas yoktur; rüşvet, yolsuzluk yoktur (bunları ben ekledim). İnsanda bu türden bir kayıtsızlığın, umursamazlığın olmayışı, adaletin doğal olandan gerçek olana aktarılmasını olanaksız kılar. İnsan doğası gereği, bencilliğinden dolayı kayıtsız kalamaz. Adalet, bu kayıtsızlık, umursamazlık konusundaki yeteneksizliğimizin tanınmasıdır. İnsanın bencil bir varlık olması nedeniyle, oluşturduğu adalet doğal adaletten daima farklı olacaktır; yalnızca farklıdır… Ben buna adaletin paradoksu diyorum.
Peki! O zaman, olması mümkün olmayan nasıl mümkün oldu? Adaletsiz adalet nasıl gerçeklik kazandı? Konuşmamın konusunu da zaten bu oluşturuyor… Nietzsche, ‘güç istenci’, ‘gücü isteme’ içgüdüsüne dayanarak, yaşama, dünyaya yeni bir bakış getirmeye çalışıyor. Tüm eylemlerimizin temelinde ‘güç istenci’, ‘gücü isteme’ dediği güdünün yer aldığını varsayıyor. Her canlı kendi gücünü çoğaltmaya, kendi dışındakilere gücünü dayatmaya çalışır. ‘Çocuk sahibi olmak ‘ da aslında kendimizden olanı çoğaltmak içindir. Beslenme de öyle; güçlenme istencinin bir sonucudur; güç istenci, içten dışa doğru yaşanan bir değişim. Güçlü varlık, kendine engel oluşturduğunu düşündüğü ‘zayıf’ı ele geçirir, kendinin kılar. “….bu dünya başı sonu olmayan bir enerji canavarıdır…Bu alem, gücü istemeden başka bir şey değildir.’’ der, Nietzsche (Nietzsche, 2002, 1067). Organizmaların eylemlerinde, devinimlerinde esas olan bu güdü, dünyadaki değişimin de nedenidir. Tarih denen şey böyle ortaya çıkar. Birey, toplum ve devlet arasındaki ilişkiler de bu çerçevede görülmelidir. Bazı insanlar yaşamı geliştirebilecek, zenginleştirebilecek güce, ruh gücüne sahiptir; bazıları da (ki bunlar çoğunluktur) böyle bir güce sahip olmadıklarından kendi varlıklarını sürdürebilme olanağını, oluşu tıkamakta, durdurmakta bulur.
Güçsüz, yetersiz, zayıf olduklarından mücadele edemezler. Tek yapabildikleri kendilerini bu mücadele alanından korumak, bu mücadeleyi durdurmaya çalışmaktır. Bu nedenle ‘farklı’ olana, kendisi olmayana ‘hayır’ der… Bu durum, eylem ilkelerini yaşamdan türeten güçlü insanların oluşturduğu değerleri değersizleştirir. Kendilerinden eylem ilkesi türetemeyen, yaşamı onaylayıp ona katılamayan bu insanlar, kendilerini ezen güçlü insanların tüm eylemlerini ‘değersiz’ olarak nitelendirir. Bu, ‘kötü’nün ortaya çıkışıdır. Aslında bu hıncın bir başka adıdır (Nietzsche, 2001, s.36-39; Nietzsche, 1989, s.195). Ya da bu noktada şu soru gündeme geliyor; kölenin, sürünün ‘efendi’lere duyduğu hıncın, öfkenin, nefretin, kinin kaynağı nedir?
Nietzsche’ye göre insanı diğer hayvanlardan ayıran şey, söz verme ve sözünü tutma yetisidir. Bu yetinin ortaya çıkışı en ilkel toplumsal ilişki biçimi olan ‘borç veren’, ‘borçlu’ ilişkisiyle olmuştur. Bu beraberinde sorumlu tutabilmeyi getirmiştir. Sonuçta ‘söz verme hakkına sahip’ bir varlık ortaya çıkmıştır; geri ödemeyi bir ödev olarak, kendi içinde, imgesinde bir zorunluluk olarak duyması gerekmiştir; buna insana hissettirilen ve taşıtılan sorumluluk denebilir. Eylemlerimize egemen kılınan bu güdüye sonraları ‘vicdan’ denmiştir. Verilen sözler bellek gücüyle geleceğe taşınır. Böylece sözün kalıcı olması sağlanır; bir başka deyişle, sözün kalıcılığını sağlamak için söz belleğe yakılır, kazınır. Böylece bellek, toplumsal varoluşun önkoşulu olur. Bellek aracılığıyla toplumsal bağları oluşturan kurallar gözlenir. İnsani toplum böylece olanaklı olur. Kalıcılığın bir yolu da acı’dır; acı, zevkten daima daha kalıcıdır… Ortaçağdaki işkenceler bunun bir aracıydı; insana, tanrıya verdiği sözleri, yeminleri hatırlatıyordu.
Bugün yasal cezalarla varlığını sürdürüyor; insana, yurttaşlarına, topluma, devlete verdiği sözleri anımsatıyor. İşte bu borçlu ve alacaklı ilişkisinin sağlam bir temele oturtulmasının bir yolu olarak oluşturulan şeydir ‘adalet’. Bu adalet anlayışının temelinde, borçlunun verdiği sözden, yaptığı sözleşmeden, kabul ettiği sorumluluktan saptığı için cezayı hak ettiği düşüncesi yer alır. Buradaki sorun, adaleti sağlayacak cezanın ne olacağı sorunudur. Bu ilk ilkel ilişki biçimi, alıcı/satıcı, borçlu/alacaklı ilişkisi, aynı zamanda insanın insanla ilk kez yüz yüze gelmesidir. Fiyatı belirlemek, değerini saptamak, karşılığını oluşturmak, mübadele etmek, tüm bunlar ilkel insanı meşgul eden şeylerdi; düşünme biçimini de bu belirlemiştir. Böylece insan kendini tartan ve ölçen bir varlık olarak görmüştür. Bu ilkel borç veren borçluyu borcunu ödemeye zorlamıştır. Aslında borçlu açısından karşılıksız, bedava bir şey elde etmek yanlış değildi. Çünkü her yaşayan canlının olağan davranışıydı.
Nietzsche, ‘her zararın bir karşılığı olduğu’ düşüncesinin, borçlunun, suçlunun ancak acı çekmesi yoluyla zararın karşılanabileceği düşüncesine dönüşmesini, insanın gizemli ve anlaşılmaz yanına bağlar. ‘Zulüm olmadan şenlik olmaz…cezada şenlikli o kadar şey var ki…’ der Nietzsche… Kısaca, bu ilkel ilişki biçimi beraberinde şu düşünceyi de türetmiştir; her şeyin bir değeri vardır; her şey için ödeme yapılabilir.
İşte bu, adaletin en eski ve en saf ahlak yasasıdır… Uygarlığın ilk düzeylerindeki biçimiyle ceza, ya da ceza yoluyla gerçekleştirilen adalet, zarardan doğan hıncın, öfkenin yatıştırılma aracıdır. Bu yönüyle ‘adalet’ adı altında yapılan şey, bir tür ‘intikam’ almaktır; görülen zarar ölçüsünde, bazen de ötesinde. İlkel düzeyde adalet anlayışının tüm içyapısı bundan ibarettir. Bu ilk ilişki biçimi, toplum ile üyeleri arasında da geçerlidir. Borç veren toplumdur; bireyi kabul ederek, onu zarar ve düşmanlıklardan koruyarak. Ama birey görevini yerine getirmediğinde bu yapıdan çıkarılması gerekir. Bireyin değeri, görevini ne ölçüde yerine getirip getirmediğine göre belirlenir. Bu bir tür çıkar ilişkisidir. Bu ilişki koparsa toplum hayal kırıklığına uğrar ve her tür şiddeti uygulayabilir.
Adalet mekanizması devletin eline geçtiğinde, değerlerin yeniden değerlendirilmesi gündeme gelmiştir. Bireyin yerine getiremediği görevleri yapacak başka bireyler vardı. Devlete zararlı gelen, pahalıya mal olan şeylere ‘yanlış’ denerek cezanın orijinal amacı belirsizleşti ve unutuldu; borçları ayarlayan, düzenleyen bir araç olarak yola çıkarken, ahlaki kavramları dayatan, uygulayan bir araca dönüştü. Toplumun gücü ve kendine güveni arttıkça ceza hukuku da daha ılımlı bir yapı kazandı. Nietzsche buna ‘adaletin alt edilmesi’ der. “her şeyin bir karşılığı vardır, o halde her şey geri ödenmelidir’’ anlayışıyla yola çıkan adalet, borçlarını ödeyemeyecek olanların görmezden gelinmesi, serbest bırakılması, borçların silinmesi sonucuna ulaştı. Adalet, her güzel şey gibi, kendisinin alt edilmesiyle son buldu… Adaletin bu alt edilişi…herkes buna verilen şu güzel adı bilir- merhamet’’ (Nietzsche, 2001, s. 72-75).
Şimdi, buraya değin söylenenlerden adaletin kaynağının hınç duygusu olduğu gibi bir sonuç çıkıyor. Ceza da hınç duyan insanların tepkilerini yatıştırmaya yarıyor. Nietzsche, bu konuda şunları söyler; “…nerede adalet uygulanıyor ve savunuluyorsa orada daha kuvvetli bir gücün kendi altında bulunan daha zayıf güçler arasındaki anlamsız hınç kaynaklı kavgalarına son vermek için bir araç aradığını görüyoruz… Yani kendi açılarından neye izin verilip neyin hak sayıldığının, neyin yasaklanıp suç sayıldığının buyurucu biçimde beyan edilmesidir…’’(a.g.e., s.73). O halde kaynak, denetimsiz ve biçimsiz bir kalabalığın anlamlı bir biçime sokulmasını isteyen ve bunun için şiddete başvurmaktan kaçınmayan efendiler, ‘sarışın yırtıcı hayvanlardır’…
Nietzsche’ye göre ‘insan’, bir yarı-hayvandır. Bu yarı-hayvanın insanlaşması, uysallaşması, uygarlaşması, evcilleşmesi efendilerin onları tahakküm altına almasıyla ortaya çıkar. Bu durum, bu varlığı, temelde ‘gücünü boşaltmak’ üzerine kurulu doğasından uzaklaştırmış, kendine yabancı bir varlık haline getirmiştir. Böylece insan, doğasından kaynaklanan her eylemden ‘suçluluk’ duymaya başlamıştır. Daha zayıf güçler arasındaki çatışmalara son vermek, onlara birlik ve düzenlik getirmek için yola çıkan efendilerin yarattığı insan topluluğu, vicdan, sorumluluk, suç, ceza yoluyla kendi doğallığından çıkarılıp, kendine yabancı bir hale getirilmiştir. Böylece insan, bu baskı altında ‘suçun bilincine’ varmış, suç bilinci de beraberinde ‘vicdan azabı’nı getirmiştir (a.g.e., s.82-84). Yasaklar ve cezalar nedeniyle kendini dışa vuramayan içgüdüler, bu kez kendi içine yönelmiştir. Yarı-hayvanın düşmanlıktan, zulümden, saldırmadan, değişim ve yıkımdan aldığı haz, bu yarı-hayvan insanlaşınca, bu kez bu içgüdülere sahip olanlara yönelmiştir. Eylemlerinin kaynağını hınçta bulan varlıklar haline gelmişlerdir. Efendiler, bu hıncın nesnesi olmuştur. Hıristiyanlık da aynı şeyi yapmıştır; yüksek tip insana karşı ölümüne savaş vermiştir; bu tipin tüm temel içgüdülerini yasaklamış, bastırmıştır… Tüm zayıfların, düşkünlerin, nasibi kıtların yanında yer almıştır (Nietzsche, 1995, s. 15-16). Köleliğe yazgılı olanlara kurtuluş umudu sunmuştur; onların efendilerine yönelik istemlerine ‘tanrı buyruğu’ diyerek meşruluk kazandırmıştır. Böylece toplumun çürümüş, yaşam içgüdülerini yitirmiş, bu yaşamdan, bu dünyadan kaçış için kurtarıcı bekleyen yozlaşmış, tükenmiş bireylerini kendi çatısı altında toplamıştır. Bu yönüyle Hıristiyanlık bir hınç, öfke dinidir; onun aracılığıyla ezilmişler, nasipsizler yaşamdan ve efendilerden intikam alır (a.g.e., s. 28-33). Böylece güçlü insanların tüm yetileri kötülenerek en zayıfların koruyucu araçları değer ölçütü yapılmıştır. Böylece de yaşam, köle ruhların efendilere duydukları hıncın egemen olmasıyla soysuzlaşmaya başlamıştır. İçgüdülerinden, doğalarından koparılan bu yarı-hayvanlar, duydukları hıncın yarattığı intikam duygusuyla, değerlerin asıl yaratıcısı olan efendiler karşısında, çoğunluk olmaktan aldıkları güçle, onların da uymak zorunda kaldıkları değerler oluşturmaya başlamışlardır… Böylece, değerin yaratılmasını sağlayan efendi/köle ilişkisi ortadan kalkmıştır. Bir başka deyişle, efendiler, zayıf olanları düzenleyip, biçimlendirirdi. Ama süreç içinde bu durum, kölenin efendi yani yasa ve kural koyucu hale geldiği yeni bir evreye ulaşmıştır; efendi köle çelişkisi köle lehine sonuçlanmıştır. Ve köle ahlakı, kölece düşünme, kölece zayıflık en üst değer olarak sunulmuştur. Efendiler alt edilmiştir. Böylece de oluş durmuştur. Nihilizm evresi başlamıştır. Çünkü insan yönünü ve amacını yitirmiştir…
Dünyaya yeni bir anlam ve değer dizgesi gerekiyor… Artık sorun şudur; ne için yaşıyoruz? Çünkü efendilerin ortadan kalkmasıyla Hıristiyanlığın tüm anlam ve değeri de ortadan kalkmıştır. ‘Tanrı Öldü!’… Bu genel çerçeve içerisinde Nietzsche, yasa bozucunun, ‘suçlu’nun ceza yoluyla suç ve günahkarlık duygusu edineceği inancını gülünç bulur; ‘ceza arıtmaz çünkü cürüm kirletmez’…Suç işlemesinin akıllıca olmadığını anlar ama aynı zamanda da toplumun onun akılsızlığını cezalandırma yönteminin, kendisine karşı aynı tarzda yapılan bir suç olduğunu da anlar… Bir başka deyişle, kendine verilen cezayı da bir suç gibi görmeksizin, kendini de suçlu göremez… Bu da açıkça saçmalıktır. Nietzsche’ye göre ceza, arzulara boyun eğdirmekten, insanın daha dikkatli olmasını sağlamaktan, korkuyu artırmaktan başka bir işe yaramaz. Ve böyle yaparak insanı evcilleştirir ama onu daha iyi kılmaz. Şayet ileride suç işlemekten uzak durursa bunun nedeni artık daha uyanık olduğundandır yoksa daha ahlaklı olduğundan değil… Geçmiş suçlarından pişmanlık duyuyorsa bunun nedeni cezasının ona acı vermesidir, bilincinin değil… Cezayı takip eden pişmanlık değilse nedir? Bunun yanıtı, eski güç istencinin içe yönelmesinden başka bir şey değildir. İlkel düzeyde insanın bu güç istenci serbestti. Çevresine yönelik, gücünü çoğaltan her eylem, başkalarına ne denli zarar verdiği önemli olmayan her eylem ona iyi geliyordu. Ahlak diye bir şeyden bihaberdi. Çevresinde olanlar ona yalnızca yararlı ya da zararlı görünüyordu. İşte bu güç istenci daha sonraki süreçlerde düzenlendi ve denetlendi. Birey, çoğunluğun arzusuna tabi olmak zorunda kaldı ve ahlakın kodlarına uymak zorunda bırakıldı.
Sonuçta güç istenci kendine döndü; kendi bedeni ve aklına işkence yapmaya başladı. Baskı altına almadan duyduğu eski ilkel zevk, neşe varlığını sürdürdü ancak artık bunu çevresindekilere yapamadığından, kendine yöneltti ve suç duygusunun, günahkarlığın ve yanlış yapmanın avı haline geldi. Bu kendine işkencenin aldığı ilk biçimlerden biri, ilkel insanın kendini suçlamasıdır; tanrısının iyiliklerine gereği gibi sadık olmaması… Yaratıcısına kendini borçlu gördü ve sürekli kendini bu borcunu ödemede ihmalkarlıkla suçladı; adaklar adamaya başladı; en değerli şeylerini ona adamaya… İlk doğan çocuğunu örneğin. İlk başlarda bunlar yeterli iken, Hıristiyanlıkla birlikte kendini feda etmek zorunlu oldu. Böylece Hıristiyan günah düşüncesi ortaya çıktı… Bazen kendini bir mağarada gizledi ve toplumdan soyutlanarak yaşadı; daha sonra ona aziz dendi. Kendini kamçılarla dövdü, yaralarına sirke döktü… Bazen de cinsel güdüsünü öldürdü; güç arzusuna son verdi… Nietzsche bu durumu, hıncın nesnesi kalmadığından gücün boşaltılamamasını herkesin yaşamına yayılmış nihilizmin kaynağı olarak görür. Nihilizm, bugüne değin sürünün yaşamına anlam vermiş tüm değerlerin sorgulanmasına yol açacak bir geçiş evresidir.
Aslında Hıristiyan değerleri O’na göre ta baştan nihilistti; ortadan kaldırmaya çalıştığı çelişki, yaşamın akışını, oluşun devamını sağlayan şeydi. ‘Gücü istemeyi’ bastırarak ulaşabildiği şey, yaşamın çekilmezliğini ortadan kaldırayım derken, onu sonsuza dek çekilmez kılmak, yaşamı yaşanmaya değer olmaktan çıkarmak olmuştur. Nihilizm, Nietzsche’ye göre, bireyin içinde bulunduğu psikolojik bir durumdur; kişi artık kendisinin ve başkalarının kutsal saydığı değerlerin artık değerli olmadığını düşünmeye başlar. Evren, dünya, oluş anlamını yitirmiştir. Eylemenin amacı kalmamıştır. ‘Niçin yaşıyorum?’ sorusu yanıt bulamamaktadır. Yaşamda inanılabilecek, bağlanılabilecek, yönelinebilecek hiçbir şey yoktur. Nihilizm böylece her şeye karşı duyulan bir inançsızlık, her şeye yüklenmiş bir değersizlik yaşantısıdır… Bunun nedeni de, evrene, dünyaya, oluşa bizim tarafımızdan yüklenen kavramların içinin boşalmasıdır… Ama Nihilizm aynı zamanda, yaşamın yeniden ileri atılmasını sağlayacak gücü de, tohumu da içinde barındırır. Yeniyi aramaya yönlendiren, eldekinin yetmediğini, doyurmadığını hissettiren de bu psikolojik durumdur.
Sözlerimi yine Nietzsche’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum; “…Yalan dediğim şey şudur; kişinin gördüğü bir şeyi görmemiş olmayı istemesi, gördüğü bir şeyi öyle görmemiş olmayı istemesi… İmdi, bu görmüş olduğunu görmemiş olmayı istemek, onu öyle görmemiş olmayı istemek, herhangi bir anlamda yan tutmanın neredeyse ilk koşuludur: yan tutan insan, zorunlu olarak yalancı hale gelir’
Bir Ceza Hakiminin Notları, Mustafa Necati Daştan tarafından kaleme alınmış, 202o yılında İz Yayıncılık tarafından okuyucu ile buluşturulmuş, deneme türünde bir eserdir.
Bir Ceza Hakiminin Notları / Mustafa Necati Daştan / Kitabın Sunuşu
“Türk hukukuna yine içeriden bir bakı
Adalet, bir toplumun huzur ve güven içinde yaşamasının en temel unsurlarından biridir, hatta belki ilk sıradadır denebilir. Adalet duygusuna güven sarsıldığı anda, kaos ve anarşi ortamı doğar; bununla bağlantılı olarak iktisadî hayat, sosyal hayat, toplum katmanlarının birbirleriyle olan ilişkileri… gibi önemli şeyler allak bullak olur ve insanlar kendilerini çaresizlik duygusuyla dipsiz bir kuyunun içinde bulur. Bu sebeple, mahkeme salonlarında hakimin arkasında hep “Adalet Mülkün (devletin) Temelidir” yazar. Bu hem yargı dağıtanlara, hem de adalet arayanlara çok önemli bir hatırlatmadır.
Uzun yıllar hakimlik görevi icra etmiş olan Mustafa Necati Daştan, elinizdeki bu eserde, meslek hayatı boyunca edindiği bilgi, görgü ve tecrübeleri okurlarla paylaşıyor. Bu paylaşımları, sadece dışarıdan merak eden sıradan vatandaşlar için değil, devlet ve hükümet idarecileri, meslektaşları için de çok önemli anahtar vurgular içeriyor. Olabildiğince yalın bir dille kaleme alınmış bu eser, bitiminde okurun zihninde “adalet” duygusuna ilişkin bilgiler ve yeni bakış açıları kazandırırsa, amacına ulaşmış olacaktır…”
Eserden Alıntılar
“Adaletsizlik insanı derinden sarsan en büyük yalnızlıklardan biridir. Çünkü adalet son noktadır.”
“Bu coğrafyadaki hiçbir ideoloji, adalete üst bir çatı olarak bakmıyordu. Oysa adalet, tüm ideolojilerin üzerinde değil miydi?”
“Adaletin etkin olmadığı ülkelerde insanlar suç işlemek için pervasızlaşırlar ve zayıf insanların üzerine giderler. Oysa adalet en zayıfı en güçlüye karşı koruyan zırh değil midir?”
“Adalet öyle bir cevher ki değil bütün insanlık, bütün dinler bile ona muhtaç.”
“Adaleti koruyamazsanız devlet, devleti koruyamazsanız millet helak olur.”
“Adalet dağıtanlar zeki ve feraset sahibi ise, davalar âdilâne çözüldüğü gibi insanlar zaten haksızlık yapmaya da cesaret edemez.”
“Vicdanı tahrip olmuş bir insan, yalnızca korku ve menfaate boyun eğer. Haksızlığa uğramış her vicdan ülkenin huzuruna saplanmış bir hançerdir.”
“Herkesin zulme karşı isyanı, adalete olan inancı kadardır.”
Gerçek adalet, insanı yapmadığından asla sorumlu tutmamak ve hakkını hiçbir mazerete sığınmaksızın vermektir. Padişah ağaçtan haksız olarak bir salkım üzüm alırsa askerleri o ağacı kökünden söker.”
“Adalet sadece mahkemelerde icra edilen bir faaliyet değildir. Mahkemeler adaletin vitrinidir. Âdil olmayan bit toplum ve âdil olmayan bir devlet yönetiminde mahkemelerin yapacağı fazla bir şey yoktur.”
“Adalete güven kaybolmuşsa en adil ve objektif kararlar dahi tartışılır ve büyük sorunlar yumağı haline gelebilir.”
“Adaleti koruyamazsanız devlet, devleti koruyamazsanız millet helak olur.”
“En büyük zulüm adalet maskesiyle yapılan zulümdür.”
“Muktedir olduğunda adaletten ayrılma ki vakti geldiğinde sana zulmedilmesin.”
“Adaletsizliğe kapı açan itibarına mezar kazar.”
“Milleti millet yapan erdem, devleti devlet yapan ise adalettir.”
“Sende Kadı Hızır Çelebi gibi yürek yoksa cüppe giysen ne yazar kalem kırsan ne yazar.”
“Bizler başkalarına yapılan haksızlıklara tepki göstermediğimiz müddetçe kendi haklarımızı dahi savunmakta güçlük çekeceğiz.”
“Kanunların zalimi yücelttiği/mazlumu körelttiğini gördüm gaddarca Hak için büyük bedeller ödenmesi gerektiğini gördüm ve kahroldum.”
“Adaletin olmadığı bir ülkede namuslular namussuzlardan daha ağır bedel öderler.”
Avrupa Yargıçlar Birliği Deklarasyonu, Türkiye’de HSYK Değişiklik Teklifi üzerine demokrasi, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının korunması çağrısı yapan 13 Ocak 2014 tarihli Deklarasyondur.
Demokrasi ve Özgürlükler İçin Avrupalı Yargıçlar Birliği (MEDEL), Deklarasyonu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan ve Adalet Bakanı’na, Avrupa Birliği ile Avrupa Konseyi organları olan CEPEJ, CCJE, CCPE, Venedik Komisyonuna göndereceğini bildirmiştir.
Son günlerde, MEDEL Demokrasi ve Özgürlükler İçin Avrupalı Yargıçlar Birliği), Türkiye’de demokrasinin istikrarı, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının mevcudiyeti hakkında büyük endişelere sebep olan haberler almıştır.
Aslında, bu haberler yargının en yüksek idari organı, hukukun üstünlüğünün ve yargı bağımsızlığının koruyucusu HSYK’nın yapısında acil değişiklik öngören düzenlemeye ilişkindir. Değişiklik teklifi, yargıçların ve savcıların kariyerlerine ve yargının iç işleyişine Hükümetin doğrudan müdahalesine izin vermektedir.
Bu değişiklik teklifi, birçok Avrupa kurumu tarafından (Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği) yargı bağımsızlığı hakkında kabul görmüş minimum standartlara aykırılık taşımaktadır.
MEDEL, Türk hükümetinin yargı üzerinde hâkimiyet kurma amacını şiddetle protesto eder ve tüm Avrupa kurumlarına bu değişiklik teklifinin tehlikeli sonuçları hakkında rapor vereceğini bildirir.
MEDEL, ayrıca tüm AB kurumlarına ve dünyadaki insan haklarını savunan tüm kurumlara protestoya katılmaları ve bu tür bir değişikliğin demokrasiye ve Türkiye’de yargı erkinin bağımsızlığına bir saldırı olduğunu Türk otoritelerine derhal bildirmeleri için çağrı yapmaktadır.
Son olarak, MEDEL, Türk Parlamentosuna seslenmektedir ve Türkiye’nin, demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarına saygı gösterilen ülkeler topluluğunun bir üyesi olarak kalması için bu düzenlemeyi reddetmesini istemektedir.
Kökleri eski Yunanda Stoacı felsefe ile Roma hukuk düşüncesine kadar uzanan ve yanı sıra entelektüel düzeyde Hıristiyan düşüncesinin dünyevileştirilmesi ve tanrısal Özne’nin insan-özneye dönüşmesinin izlerini taşıyan evrensel nitelikteki doğal hukuk öğretisine dayanan ve kişinin salt insan olduğu için sahip olduğu haklardan olan insan hakları, evrensel düzeyde ilk ifadesini bulduğu 26 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden günümüze kadar olan süreçte kabul gördüğü biçimiyle en üstün ahlaki haklardır.
Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de işaret edildiği üzere, insan hakları ‘insan olarak bireyin özündeki ahlaki değerden ve onurdan’ kaynaklanır. Onun için insan haklarının öznesi insan olmakla, insan hakları, sivil ve siyasal, iktisadi, sosyal ve kültürel diğer haklar gibi bireysel haklardır. Bu bağlamda, insan haklarının, toplumun veya başka bir topluluğun hakları niteliğinde sayılabilecek herhangi özel bir kategorisi mevcut değildir. Esasen toplulukların hakları olmadığı gibi, toplumun bireylere karşı meşru iddiaları da olamaz. Bireylerin ise insan olarak topluma karşı sadece bazı ödevleri vardır.
Jack Donnelly’nin özlü yaklaşımıyla modern toplumun standart tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için insan zekâsının bugüne kadar geliştirdiği en iyi ve tek yetkin siyasal araç olan insan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete önceliğine dayandırır. Bu bağlamda, kaynağı insanın ahlaki doğasına dayanan insan hakları, siyasal meşruluğun da kıstasıdır. Zira siyasal iktidarlar ile onların bu iktidarı kullanma biçimleri, insan haklarına saygılı oldukları ve bu hakları korudukları ölçüde meşrudurlar.
Amerikalı siyaset bilimci ve insan hakları savunucusu Jack Donnelly’den ödünç alarak ifade etmek isterim ki: insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle bireysel insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem objektif ve hem de sübjektif bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Modern demokratik anayasaların da temelini oluşturan insan haklarının tanınması ile korunması düşüncesi, giderek ulusal ve uluslararası düzeyde barışın sağlanmasının ve sürdürülmesinin de ön koşulu haline gelmiştir. Zira Kant’ın yüklediği anlamda sürekli/kalıcı barış düşüncesine ulaşılmasının yegâne yolu olan uluslararası sistemin demokratikleştirilmesi, ancak ve ancak ulus aşırı düzeyde insan haklarının tanınması ve korunması ile mümkündür.
Bu bağlamda, insan haklarının tanınmaması ve korunmaması durumunda, demokrasinin; demokrasi olmadığı takdirde, çatışmaların barış temelinde çözüme ulaşmasının asgari koşullarının mevcut olmayacağı açıktır. O nedenle, insan hakları, demokrasi ve barış üçlüsü, yukarıda sözü edilen tarihsel hareketin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokrasi bir yurttaşlar toplumu olmakla, tebaa, ancak temel haklara sahip olduğu zaman yurttaş statüsünü kazanır. Kalıcı ve sürekli barış ise, bir devletin yurttaşlarının, kendilerini sadece o devletin yurttaşı olarak değil, bir dünya yurttaşı olarak gördükleri zaman sağlanabilir.
Fransız toplumbilimci Alain Touraine’ın işaret ettiği üzere, günümüzde “özgürlüğü yurttaşlıkla özdeşleştiren, insan haklarıyla yurttaşın ödevlerini karşıt kutuplara koyan’ her türden kültürün aşındığı göz önüne alındığında, çeşitliliği savunan demokratik kültürün” gelişmesine birey ve toplum olarak katkı yapmamız gerektiği açıktır. Bilmemiz gerekir ki, demokratik kültürün öngördüğü halkın iktidarı ifadesi, “halkın tahta geçmesi olmayıp, tahtın olmaması, olası en çok bireyin özgürce yaşaması, yani olmak istediği kişiyle olduğu kişiyi birleştirerek, hem özgürlük, hem de kültürel bir kalıta bağlılık adına iktidara katlanarak bireysel yaşamını kurması” demektir.
Bugün 10 Aralık… Dünya İnsan Hakları Günü / Rıza Türmen
Ülkemde insanların hak ve özgürlüklerinin hukuka aykırı olarak sınırlandırıldığını, hukuk devletinin ortadan kaldırıldığını gördükçe yazacak bir şey bulamıyorum.
Saldırının Tarifi Üzerine Birleşmiş Milletler Kararı
Saldırının(Tecavüz) Tarifi Üzerine Birleşmiş Milletler Kararı, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1974 yılında yapmış olduğu toplantıda ilan edilmiştir. Kararın Türkçeye tercümesi BM Enformasyon Merkezi UNIC tarafındaan 2002 yılında yapılmıştır. Kavramın tanımlanmasında, Birleşmiş Milletler Antlaşması‘na özellikle ve sıklıkla atıf yapılmıştır.
Saldırı’nın (Tecavüzün) Tanımı : Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 3814 (XXIX) Sayılı ve 1974 Tarihli Kararı
Genel Kurul, saldırının (tecavüzün) aşağıdaki tanımını kabul eder:
Madde 1
Saldırı, bir Devletin diğer bir Devletin egemenliğine, ülke bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı veya işbu Tanımda belirtildiği üzere, Birleşmiş Milletler Andlaşması ile bağdaşmayan diğer herhangi bir tarzda silahlı kuvvet kullanılmasıdır.
Açıklayıcı not: Bu Tanımda, “Devlet” terimi,
a- Tanıma veya bir Devletin Birleşmiş Milletlerin üyesi olup olmamasına halel getirmeyecek bir şekilde kullanılmıştır.
b- Yerine göre, “Devletler grubu” kavramını da kapsar.
Madde 2
Bir Devletin Birleşmiş Milletler Antlaşmasına aykırı şekilde ilk defa silahlı kuvvet kullanması, bir saldırı fiilinin prima facia kanıtını teşkil eder; ancak Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Andlaşmasına uygun şekilde, bir saldırı fiilinin işlenmiş olduğu konusundaki bir tespitin, söz konusu fiillerin veya sonuçlarının yeterli ağırlıkta olmaması da dahil olmak üzere; diğer ilgili şartların ışığında haklı olamayacağı sonucuna varabilir.
Madde 3
Savaş ilan edilmiş olsun olmasın, aşağıdaki fiillerin herhangi birisi 2’nci madde hükümlerine tabi ve ona uygun şekilde bir saldırı fiili niteliği taşır:
a- Bir Devletin silahlı kuvvetlerinin diğer bir devleti istila etmesi veya ona hücum etmesi veya ne kadar geçici olursa olsun, böyle bir istiladan veya hücumdan ileri gelen herhangi bir askeri işgal veya kuvvet yoluyla başka bir Devletin ülkesinin veya bir bölümünün ilhakı;
b- Bir Devletin silahlı kuvvetlerinin, başka bir Devletin ülkesini bombardıman etmesi veya bir Devletin diğer bir Devletin ülkesine karşı herhangi bir şekilde silah kullanması;
c- Bir Devletin liman veya kıyılarının diğer bir Devletin silahlı kuvvetleri tarafından abluka altına alınması;
d- Bir Devletin silahlı kuvvetleriyle başka bir Devletin kara, deniz veya hava kuvvetlerine veya deniz veya hava filolarına saldırması;
e- Bir Devletin başka bir Devlette sonuncusuyla yapılan bir anlaşmaya göre bulunan silahlı kuvvetlerinin o anlaşmada öngörülen hükümlere aykırı şekilde kullanılması veya bu silahlı kuvvetlerinin varlığının bu ülkede anlaşmanın sona ermesinden sonra da sürdürülmesi;
f- Ülkesini başka bir Devletin emrine veren bir Devletin, ülkesinin o Devlet tarafından üçüncü bir Devlete karşı saldırı amacıyla kullanılmasına izin vermesi;
g- Bir Devlet tarafından veya bir Devlet adına diğer bir Devlete karşı yukarıda listesi verilen fiillere varan veya o ölçekte olan silahlı kuvvet fiillerini icra eden silahlı çetelerin, grupların, gayri nizami askerlerin veya paralı askerlerin gönderilmesi veya bu gibi fiillere önemli ölçüde karışılması.
Madde 4
Yukarıda sayılan fiiller, tüketici değildir ve Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Andlaşması hükümlerine göre başka fiillerin (de) saldırı teşkil ettiği tespitini yapabilir.
Madde 5
1.Siyasi, ekonomik, askeri veya başka türlü hiçbir mülahaza (sebep), saldırıya haklılık gerekçesi sağlamaz.
2. Bir saldırı savaşı, milletlerarası barışa karşı bir suçtur. Saldırı, milletlerarası sorumluluğa yol açar.
3. Saldırıdan kaynaklanan (ileri gelen) hiçbir ülkesel kazanım ve özel avantaj, hukuki olarak tanınmaz veya tanınmayacaktır.
Madde 6
Bu tanımda yer alan hiçbir hüküm, kuvvet kullanmanın hukuki olduğu durumlarla ilgili hükümler de dahil olmak üzere, Birleşmiş Milletler Andlaşmasının kapsamını herhangi bir şekilde genişletecek veya daraltacak şekilde yorumlanmayacaktır.
Madde 7
İşbu Tanımda ve özellikle 3cü maddede yer alan hiçbir hüküm, Birleşmiş Milletler Andlaşması’ndan kaynaklanan ve Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliği ile ilgili Milletlerarası Hukuk Prensipleri Hakkında Bildiri‘de zikredilen self-determinasyon, özgürlük ve bağımsızlık hakkından zorla mahrum edilen halkların, özellikle sömürge idaresi ve ırkçı rejimler veya yabancı tahakkümünün diğer biçimleri altında yaşayan halkların bu hakkına herhangi bir şekilde nakise getirmediği gibi bu halkların o amaçla yaptıkları mücadeleye ve Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın prensiplerine uygun şekilde ve yukarıda anılan Bildiriye göre yardım arama ve alma hakkına da bir nakise getirmez.
Actio libera in causa (Nedeninde serbest hareket), Roma Hukukunun Modern Hukuka kazandırdığı latince hukuk deyimlerindendir. Sebebinde serbest hareketler kuramı olarak da bilinmektedir. Kavram, Kıta Avrupası hukuk sistemindeki ülkelerde kendisine daha çok yer bulmaktadır. Anglo-Sakson hukuk sisteminde voluntary intoxication kavramı ile yakın bir anlamda olan Actio libera in causa, ceza hukuku yanında uluslararası hukukta da kullanılmaktadır.
Suç işlemek için kasıtlı olarak ve kendi isteği ile sarhoş olan veya kendi akıl hastalığına neden olan kişiler, sarhoşken ya da irade yokluğu halindeyken işledikleri fiillerden ötürü sorumluluk sahibidir. Bu kural, geçici sebeplerin ceza sorumluluğuna etkisi bakımından ceza hukukunun temel ilkelerindendir. Ceza hukuku kuralları ile muhatap olan kişilerin sorumluğu özgür irade sonucundaki eylemlere dayanmaktadır. Ancak, cezai ehliyetin geçici olarak yitirilmesi halinde bireylerin ne şekilde cezalandırılacağına ilişkin çözüm “nedeninde serbest hareket” kavramıyla bulunmaktadır.
Actio libera in causa kavramı, kişinin kendi bilincini azaltması ya da yok etmesinin akabinde işlediği eylemlerin sorumluluğunu ve uygulanacak hukuki müeyyidenin temelini ifade etmektedir. Kişinin tamamen kendi kendine sebep olduğu sorumsuzluk hali sanığın cezalandırılmasındaki istisnayı geçersiz kılmaktadır.
Sorumluluğu azaltan ya da yok eden olguları bizzat kendi eylemi ile yaratan fail bu olgulara dayanmakta çelişkiye düşmekte; sanık, ileri sürdüğü mazereti kendisi yaratmışsa savunmasında dayandığı mazeretin faydasını görememekte, haklılığını kanıtlayamamaktadır. Savunmasında dayanacağı unsurları kendisi yaratan sanığın bu davranışı ahlaki temelden yoksun bulunmaktadır.
Suç oluşturan fiilin gerçekleştirildiği anda failin kusur yeteneğine sahip olması cezai sorumluluğun temelidir. Kusur yeteneğinin kişinin kendi iradesi ile ortadan kaldırılması halinde işlenen bir suç karşısında sanık cezalandırılmaktan muaf tutulmamaktadır.
“Actio libera in causa” kavramının yer bulduğu Türk Ceza Kanunu 34. Maddesi
Geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma
Madde 34- (1) Geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez.
(2) İradi olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisinde suç işleyen kişi hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
Türk Ceza Kanunu 34. Maddesinin Gerekçesi
Kişi, gerçekleştirdiği davranışın hukuki anlam ve sonuçlarını algılama veya davranışlarını yönlendirme yeteneğini etkileyen bir nedenin etkisine bilinci olmaksızın veya iradesi dışında girmiş olabilir. Örneğin, kimyasal madde üretiminin yapıldığı bir tesiste çalışan kişiler, kimyasal maddelerden yayılan kokunun etkisinde kalarak, geçici bir süre algılama ve irade yeteneğini tümüyle yitirmiş olabilir. Bu gibi durumunda, kusur yeteneğinin olduğundan söz edilemez.
Yine yatağında bebeğini emzirdiği sırada uykuya dalan anne, uykudayken bebeğin havasızlıktan dolayı ölümüne neden olabilir. Bu durumda ölüm olayının gerçekleştiği anda anneye izafe edilecek bir fiil bulunmamaktadır. Yani, uyku halinde iken kişi hareket yeteneğini yitirmektedir. Ancak, annenin bu ölüm neticesinden dolayı sorumluluğunu belirlerken, uykudaki davranışlarını değil, uykuya geçmeden önceki dönemde gerçekleştirdiği davranışları göz önünde bulundurmak gerekir. Anne, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak, emzirmek üzere bebeğini yatağına almış ve bu esnada uyuya kalmıştır. Aynı şekilde, hipnotik telkin altına girmiş olan kişinin de bu haldeyken hareket yeteneğinin varlığından söz edilemez.
Kişi, alkol veya uyuşturucu madde almak kastıyla hareket etmemesine rağmen, yanılarak bu maddeleri almış olabileceği gibi, alkol veya uyuşturucu madde almaya zorlanmış da olabilir. Gerek bilmeyerek gerek zorla alınan alkol veya uyuşturucu maddenin etkisindeyken işlenen suç açısından kişinin kusur yeteneği bulunmamaktadır. Ancak, belirtmek gerekir ki, geçici bir neden olarak istemeyerek alkol veya uyuşturucu madde alınması dolayısıyla failin taksirinin dahi olmaması gerekir.
Kişinin algılama yeteneğini etkileyen sistemik hastalıkları da geçici neden olarak kabul etmek gerekir. Örneğin diyabet, gebelik sonrası ortaya çıkan psikozlar ve üremi gibi hastalıklar, kişinin algılama yeteneğini ortadan kaldırabilmektedir.
Kişi, önceden kararlaştırdığı suçu işlemeye başlamadan önce, isteyerek alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde alabilir. Keza, kişi herhangi bir suç işlemeyi kastetmediği halde, isteyerek alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde almış ve bu maddelerin etkisinde iken bir suç işlemiş olabilir. Bu durumlarda, işlediği suç açısından kişinin kusur yeteneğinin var olduğu kabul edilir.
Bülbülü Öldürmek ilk yayımlandığında satış rekorları kıran ve yazarını kısa sürede üne kavuşturmuş dünyaca bilinen ve sinemaya uyarlamış bir romandır. Amerikan edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen kitabın yazarı Harper Lee 1926 yılında doğmuş ve 2016 yılında 89 yaşındayken hayata veda etmiştir.
Yazarın, ABD’deki ırkçı davranışları konu olan ve Tespih Ağacının Gölgesinde adıyla yayınlanan kitabı 2015 yılında çeşitli tartışmalara ve eleştirilere konu olmuştur.
Bülbülü Öldürmek, 1961 Pulitzer Edebiyat Ödülü’nü kazanmış, bir yıl sonra Bülbülü Öldürmek ismi ile beyaz perdeye aktarıldığında ise Oscar Ödülü almıştır. Film, hukuk filmleri kategorisinde en bilinen ve en çok izlenen sinema yapımları arasında yer almaktadır. Başrolünde Gregory Peck’in oynadığı Hollywood yapımı film, en iyi film, en iyi aktör ve en iyi senaryo dallarında Oscar kazanmıştır.
Harper Lee ve Bülbülü Öldürmek
Harper Lee “eski ve yorgun” bir kasabanın insanlarını etkili bir gözlem gücüyle ve ince bir duyarlıkla anlatırken çocukluğun o uçsuz bucaksız dünyasını tüm zenginliğiyle yansıtmayı başarır. Dünya klasiği olan ve bütün edebiyatseverlerin gönlünde yer edinen Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek, Amerika`nın güneyinde yaşanan ırkçılığı ve eşitsizliği bir çocuk kahramanın, Scout Finch`in gözünden anlatmaktadır.
Harper Lee, kullandığı yalın ama çarpıcı dil aracılığıyla adalet, özgürlük, eşitlik ve ayrımcılık gibi dünyanın gündeminden düşmeyen konuları, Scout’un büyüme öyküsüyle birlikte işleyerek, iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal olarak mercek altına almıştır. Kitapta, bir zencinin haksız yere suçlanması üzerinden gelişen olaylar; ön yargılar, riyakarlık, sınıf ve ırk çatışmalarıyla beslenen küçük Amerikan kasabasının sınırlarını aşıp, insanlar arası ilişkide adaletin ve dürüstlüğün önemini anlatan evrensel bir hikayeye dönüşmektedir. Hem şiddet ve karanlığıyla ürperten hem de insaniliğe yaptığı vurgu ile okuyucuyu kendine çeken çağdaş dünya edebiyatının en önemli örneklerinden biridir.
Bülbülü Öldürmek – Kitap Özeti
Scout’un ağabeyi Jem’in on üç yaşındayken kolu kırılmıştır. Aralarında kolunun neden kırıldığını konusunda farklı nedenler söylerler. Babaları Atticus ikisinin de haklı olduğunu söyler. Evde Jem, Scout, babaları Atticus ve aşçıları Calpurnia ile birlikte Maycomb isimli küçük bir kasabada yaşamaktadırlar. Anneleri onlar küçükken ölmüştür. Her yaz mahalle komşularının yeğeni Dill gelir ve onunla oynarlar. Bütün yaz komşuları Boo Radley’i dışarı çıkarmak için uğraşırlar. Babaları Atticus bir avukattır ve çok yoğun çalışmaktadır.
O yıl Scout okula başlar. Öğretmeni okumayı bildiğini fark edince ona kızar okumasını yasaklar. Okula gitmek istemez, babası akşamları okuyacaklarına söz verince okula gitmeye ikna olur. Ama okulda çok sıkıntı yaşamakta diğer öğrenciler de onunla dalga geçmektedir. Okula giderlerken önünden geçtikleri bir ağaca birileri hediyeler ve şeker koyar ancak Nathan Radley ağaçtaki o kovuğu çimentoyla kapatır. Dill o yaz yine gelir ama Scout’la çok oynamazlar artık. O da Bayan Maude’nin terasında yaz boyunca ikindi vakitleri oturarak onunla sohbet eder. O kış ihtiyar Bayan Radley ölür. Bayan Maude’ nin evinde yangın çıkar, çocuklar ve komşular ona yardımcı olurlar.
Dava
O sıralar Atticus’un zenci bir adamın davasına bakması istenir. Bu duruma Maycomb’ lular çok tepki gösterirler. Okuldaki çocuklar da Scout ve Jem’le dalga geçer. Babaları aldırış etmemelerini ve dik durmalarını söyler. Komşuları Bayan Dubose’dan ikisi de çok korkmaktadırlar ama Bayan Dubose babalarının bu davaya bakmasıyla ilgili laf edince Jem Bayan Dubose’un bahçesindeki çiçekleri yolar ve dağıtır. Babaları özür dilemesini ister Jem den. Bayan Dubose Jem’in her gün gelip kendisine kitap okumasını ister. Scout’ la beraber her gün gidip kitap okur ama Bayan Dubose kısa bir zaman sonra ölür. Babaları Bayan Dubose’ un çok yaşlı ve hasta olduğunu yıllardır ağrılarını dindirmek için morfin kullandığını, artık acılarının dindiğini söyler. Bir gün Calpurnia çocukları kendi gittiği kiliseye götürür. Çocuklar orda diğer zencilerle tanışır ve onların iyi insanlar olduklarını öğrenir.
Babalarının davasına baktığı Tom Robinson Bay Ewell’in kızına tecavüzden suçlanmaktadır. Ama işin aslında kız Tom’ a iftira atmaktadır ama zenci olması sebebiyle kimse inanmaz. O sıralar çocuklara göz kulak olmak için Alexandra Hala gelir. Scout’un bir erkek gibi davranmasını istemez, atık bir hanımefendi gibi davranması gerektiğini söyler, elbise giydirmeye çalışır. Mahkeme günü gelince tüm Maycomb sanki panayır izlemeye gider gibi mahkemeye izlemeye gider. Gizlice Scout, Jem ve Dill de mahkemeyi izlemeye giderler. Herkesin ifadeleri alınır. Ancak jüri üyeleri Tom’u, tüm deliller aksini gösterse de, suçlu bulur.
Jüri ve İdam
O dönemlerde bir zenci suçlu bulunursa cezası idamdır. Tom idam edilir. Çocuklar bu duruma çok üzülürler. Ekim ayının sonlarında okulda bir gösteri yapılacaktır, Scout jambon kılığına girecektir. O gün akşam Jem’ le ikisi giderler. Dönüşte yol çok karanlıktır, Scout kıyafeti çıkarmak ister. O esnada birisi çocuklara saldırır. Daha sonra ise aniden adam durur biri gelir ve onları kurtarır. Çocuklar karanlıktan kimseyi göremezler. Babaları gelir, Jem’in kolu kırılmıştır. Onu tedaviye alırlar. Scout abisi için çok endişelenir. Ama doktor ve babası iyi olacağını söylerler. Bu esnada çocuklara saldıran Bay Ewell’ in ekmek bıçağı karnına saplanmış cansız bir şekilde yerde yatmakta olduğunu görürler.
Atticus Jem’ in yapmış olmasından endişelenir ama Bay Ewell çocukları öldürmeye çalışırken ayağı takılmış ve bıçağın üzerine düşmüştür. Bay Tate olayı aydınlatır, kimsenin suçlu olmadığını söyler. Çocukları kurtaransa Boo Radley’ dir. Scout onu görünce çok sevinir. Ağaç kovuğuna hediyeleri koyanın da Boo olduğunu anlar. Scout onunla terasta oturur. Babasına Boo’ nun çok iyi bir insan olduğunu söyler.
ILO 127 No’lu Azami Ağırlık Sözleşmesi, 28 Haziran 1967 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 30.11.1972 tarihli ve 1635 sayılı yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 14.11.1974 tarihli sayısı ile yayınlanarak 13.11.1975 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
ILO Kabul Tarihi: 28 Haziran 1967 Kanun Tarih ve Sayısı: 30.11.1972 / 1635 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 07.12.1972 / 14384 Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 15.07.1974./.7-8662 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 14.11.1974 / 15062 Türkiye’de Yürürlüğe Girdiği Tarih: 13 Kasım 1975
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre‘ye davet edilerek, orada 28 Haziran 1967 de 51 inci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel konferansı, toplantı gündeminin 6 ncı maddesini teşkil eden Tek işçinin taşıyabileceği yükün Azami ağırlığına dair bazı tekliflerin kabulüne,
Bu tekliflerin bir milletlerarası sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,
1967 Haziran ayının işbu 28 inci günü azami ağırlığı hakkında 1967 Sözleşmesi şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.
MADDE 1
Bu Sözleşmede:
“Yüklerin bedenen taşınması” deyimi, yükün yerden kaldırılması ve yere konulmasını da kapsamak üzere yük ağırlığının tamamen tek işçi tarafından çekildiği her türlü taşımayı,
“Yüklerin devamlı olarak bedenen taşınması” deyimi yüklerin aralıksız olarak veya esas itibariyle bedenen taşınmasına hasr ve tahsis edilen veya aralıklı olsa bile yüklerin normal olarak bedenen taşınmasını içine alan her türlü faaliyeti;
“Genç işçi” deyimi, 18 yaşından küçük bir işçiyi ifade eder.
MADDE 2
Bu Sözleşme yüklerin devamlı olarak bedenen taşınmasına uygulanıır.
Bu Sözleşme, ilgili üyenin, bir iş teftişi sistemi bulundurduğu bütün iktisadi faaliyet sektörlerine uygulanır.
MADDE 3
Ağırlığı, sağlık ve güvenliği tehlikeye sokabilecek yüklerin işçi tarafından bedenen taşınması talep veya kabul edilemez.
MADDE 4
Üçüncü maddede belirtilen prensibin uygulanmasında üyeler, işin icra edileceği bütün şartları hesaba katarlar.
MADDE 5
Her üye, hafif olmayan yükleri bedenen taşıma işine ayrılan bir işçinin bu işe verilmeden önce, sağlığını korumak ve kazaları önlemek amacı ile yararlanılacak çalışma metodları hakkında yeterli bir eğitim görmesi için gerekli tedbirleri alır.
MADDE 6
Yüklerin bedenen taşınmasını sınırlamak veya kolaylaştırmak için uygun teknik araçlardan mümkün olduğu kadar yararlanılacaktır.
MADDE 7
Kadınların ve genç işçilerin hafif olmayan ağır yüklerin bedenen taşınması işine verilmesi sınırlandırılacaktır.
Kadınlar ve genç işçiler yüklerin bedenen taşınmasında kullanıldıkları zaman bu yüklerin azami ağırlığı erkek işçiler için kabul edilen ağırlıktan bariz bir ölçüde az olacaktır.
MADDE 8
Her üye, mevzuat yoluyla veya milli tatbikat ve şartlara uygun başka bir metodla ve ilgili işçi ve işverenlerin en fazla temsil kabiliyetini haiz teşekkülleri ile istişarede bulunmak suretiyle bu sözleşme hükümlerini uygulama alanına koymak için gereken tedbirleri alacaktır.
MADDE 9
Bu sözleşmenin resmi onaylama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.
MADDE 10
Bu sözleşme, ancak onaylama belgeleri Genel müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
Bu sözleşme iki üyenin onaylama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.
Bundan sonra bu sözleşme onu onaylayan her üye için onaylama belgesi tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.
MADDE 11
Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.
Bu sözleşmeyi onaylamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörülen şekilde feshetme hakkını kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede öngörüldüğü şartlar içinde feshedebilecektir.
MADDE 12
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Milletlerarası Çalışma Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama beyan ve fesih belgelerinin tescil edildiğini Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.
Genel Müdür, kendisine gönderilen ikinci onama belgesinin tescil olduğunu teşkilat üyelerine bildirirken, sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat Üyelerinin dikkatini çekecektir.
MADDE 13
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddelere uygun olarak,tescil etmiş olduğu bütün onaylama fesihler hakkında tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 102 nci maddesine uygun olarak tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
MADDE 14
Milletlerarasi Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü her seferinde bu Sözleşmenin, uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gerekip gerekmeyeceğini inceleyecektir.
MADDE 15
Konferansın bu sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmedikçe,
Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması keyfiyeti, yukarıdaki altıncı madde nazara alınmaksızın ve fakat tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini tazammun edecektir.
Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden bu sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulmayacaktır.
Bu sözleşme onu onaylayıp da, tadil edici sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için, her halde şimdiki şekil ve muhtevasıyla muteber olmakta devam edecektir.
MADDE 16
Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede muteberdir.
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye tarafından 14.12.1960 tarihli ve 161 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesine göre, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan ihaleleri kazanan işverenlere ait işyerlerinde çalışan işçiler, toplu iş sözleşmesine taraf sendika üyesi olup olmadıklarına bakılmaksızın ve bir teşmil karan gerekmeksizin, yürürlükteki toplu iş sözleşmesinin, ücret, çalışma süreleri ve diğer çalışma şartlarına ilişkin haklarından aynen yararlanabilmektedir.
Sözleşmeye göre asgari şartların yerine getirilmesinden, ihaleyi yapan kamu kurum ve kuruluşu sorumludur.
Bir devlet kurumunca; bayındırlık işlerinin yapılması, tadili, tamiri veya yıkımı; materyal, levazım ve teçhizatın imali, takılması, işlenmesi veya nakli; hizmetlerin bizzat ifası veya temini amacıyla yapılan bir ihalede işçi çalıştırılması durumunda, bu işte çalışacak işçilere ödenecek ücret ile işçinin çalışma süreleri ve diğer çalışma şartları konularında sağlanacak haklar, ilgili iş kolunda uygulanmakta olan toplu iş sözleşmesi tarafından sağlanan asgari haklardan daha düşük olmamadır.
Sözleşme, 2004 yılındaki Anayasa değişikliği sonrasında doğrudan uygulanma imkanı kazanmıştır. Sözleşmeye göre asgari şartların yerine getirilmesinden, ihaleyi yapan kamu kurum ve kuruluşu sorumludur ve sözleşme hükümlerinin ihlali durumunda, taahhütlerin yerine getirilmemesi halinde uygulanacak yaptırımları uygulamak zorundadır.
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 8 Haziran 1949 Kanun Tarih ve Sayısı: 14.12.1960 / 161 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 21.12.1960 / 10686
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından vaki davet üzerine 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de otuz ikinci toplantısını yapan Milletlerarsı Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı;
Toplantı gündeminin 6 ncı maddesini teşkil eden ve bir amme makamı tarafından mukavelelere konulacak çalışma şartlariyle ilgili bulunan muhtelif tekliflerin kabulüne;
Bu tekliflerin bir milletlerarası sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra;
Bin dokuz yüz kırk dokuz yılı Haziran ayının işbu yirmi dokuzuncu günü, çalışma şartlarına ( Amme mukaveleleri) dair 1949 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder:
MADDE 1
Bu Sözleşme aşağıdaki şartları haiz mukaveleler hakkında uygulanır olması;
Mukavelede tarafları teşkil edenlerden en az birinin bir amme makamı olması,
Mukaveleyi ifanın:
Bir amme makamı tarafından para serfiyatı yapılmasını,
Akitte diğer tarafı teşkil edenin işçi çalıştırmasını istilzam eylemesi,
Mukavelenin:
Bayındırlık işlerinin yapılması, tadili, tamiri veya yıkımı,
Materyal, levazım ve teçhizatın imali, takılması, işlenmesi veya nakli,
Hizmetlerin bizzat ifası veya temini gayesi ile yapılmış olması,
Mukavelenin, hakkında bu Sözleşme’nin yürürlükte bulunduğu Milletlerarası Çalışma Örgütü Teşkilatı üyelerinden birinin merkezi bir makamı tarafından yapılması,
Yetkili makam, merkezi makamlardan gayrı makamlar tarafından yapılmış olan mukavelelere Sözleşme’nin ne ölçüde ve hangi şartlar dahilinde uygulanacağını tayin edecektir.
Bu Sözleşme, taşaronlar veya mukaveleyi devir alan şahıslar tarafından yapılan işler hakkında uygulanır; yetkili makam bu Sözleşmenin mezkür işlere uygulanmasını sağlamak üzere gereken tedbirleri alacaktır.
İlgili işveren ve işçi teşekküllerinin mevcut olduğu yerlerde bu teşekküllerle istişareden sonre yetkili makam tarafından tayin edilen bir haddi geçmiyecek tutarda bir amme fonunun sarfını istilzam eden mukaveleler, bu Sözleşmenin uygulanmasından istisna edilebilir.
Yetkili makam, ilgili işveren ve işçi teşekküllerinin mevcut olduğu yerlerde bu teşeküllerle iştişareden sonra idari mevkiler işgal veya teknik veya ilmi mahiyette vazifeler ifa edip çalışma şartları milli mevzuat veya kollektif mukavele veya bir hakem kararı ile tanzim edilmemiş olan umumiyetle bedeni bir iş göremiyen kimseleri bu sözleşmenin tatbik sahası dışında bırakabilir.
MADDE 2
Bu Sözleşmenin şümulüne giren mukaveleler, ilgili işçilere işin yapıldığı aynı bölgedeki iş kolu veya sanayide ayni mahiyetteki iş için:
Kollektif mukavele yolu ilgili veya ilgili sanayi veya iş kolundaki işçi veya işverenlerin mühim bir kısmını temsil eden işçi ve işveren teşekkülleri arasında tensip edilmiş diğer bir müzakere usulü yolu ile,
Hakem kararı yolu ile, veya,
Milli mevzuatla:
Tesbit edilmiş olanlardan daha az elverişli olmayan ücretleri (Ödenekler dahil), iş müddetlerini ve diğer çalışma şartlarını garanti eden hükümleri ihtiva edecektir.
Bundan evvelki fıkrada zikrolunan çalışma şartları, işin yapıldığı bölgede, yukarıda yazılı şekillerden birine göre tanzim edilmediği takdirde, mukavelelere ithali gereken maddeler, ilgili işçilere:
Benzeri en yakın bölgedeki ilgil iş kolu veya sanayide aynı mahiyetteki bir iş için kollektif mukavele veya mutabık kalınan diğer bir muzakere usulü yoluyla yahut hakem kararı veya milli mevzuat yoluyla tesbit edilmiş olanlardan;
Veya, kendisiyle mukavele yapılan müteahhidin iş yaptığı iş kolu veya sanayiye mensup benzeri şartlar içinde bulunan işverenlerin o iş kolu veya sanayide riayet ettikleri genel seviyeden,
Daha az elverişli olmayan ücretleri (ödenekler dahil), iş müddetlerini ve diğer çalışma şartlarını garanti edecektir.
Mukavelere ithal olunacak şartların mahiyeti ve bunlar üzerinden yapılacak her türlü tadiller, ilgili işveren ve işçi teşekküllerinin mevcut olduğu yerlerde bu gibi teşekkülerle istişareden sonra, yetkili makam tarfından, milli şartlara en uygun addedilecek bir şekilde tayin edilecektir.
Müteahhitlerin, şartların mahiyetinden haberdar olabilmeleri için yetkili makam, şartnamelerin ilanı gibi lüzumlu tedbirleri veya sair her türlü tedbirleri alacaktır.
MADDE 3
Akitlerin ifasında, istihdam edilen işçilerin sağlığı, iş emniyeti ve sosyal servislerine mütaılik gerekli tedbirlerin milli mevzuat , kollektif mukavele veya hakem kararı gereğince bu gibi işçiler hakkında doğrudan doğruya uygulanması mümkün değilse, yetkili makam, ilgili işçilere, adil ve makul sağlık emniyet ve sosyal servis şartlarını sağlamak üzere gerekli tedbirleri alacaktır.
MADDE 4
Bu Sözleşme hükümlerini tatbik mevkiine koyan kanun, tüzük veya diğer metinler:
i. Bütün ilgililere bildirilecek;
ii. Bunların uygulanmasını sağlamakla mükellef kimseleri tasrih edecek;
iii. İşçileri, tabi oldukları çalışma şartlarından haberdar etmek üzere; iş yerlerinde veya diğer çalışma mahallerinde herkesçe görülebilecek bir şekilde ilanlar konulmasını mecburi kılacak; ve
Bahis konusu hükümlerin müessir bir şekilde uygulanmasını garanti eden diğer tedbirlerin yürürlükte olduğu ahval hariç;
i. İlgili işçilerin çalıştıkları müddetleri ve kendilerine ödenen ücretleri gösterir münasip defterler tutulmasını:
ii. Bunların müessir bir tarzda tatbikini sağlayacak münasip bir teftiş rejimi kurulmasını derpiş edecektir.
MADDE 5
Amme mukavelelerine ithal edilmiş olan çalışma şartlarına riayetten ve bunları uygulamaktan imtina edilmesi halinde; mukavele yapmayı red yoluyla veya diğer herhangi bir başka yolla, uygun müeyyideler tatbik edilecektir.
İlgili işçilerin hakları olan ücretleri elde edebilmeleri için; mukavele gereğince tahakkuk eden istihhaklardan tevkifat yapmak yoluyla yahut da diğer herhangi bir başka yolla, uygun tedbirler alınacaktır.
MADDE 6
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 22 nci maddesi hükümleri gereğince sunulması gereken yıllık raporlar, bu Sözleşme hükümleri tatbik mevkiine koyan tedbirler hakkında tam bilgileri ihtiva edecektir.
MADDE 7
Ülkesi vasi bölgeleri ihtiva eden bir üye memleketin yetkil makamı, nüfusunun dağınıklığı veya bu bölgenin gelişme durumu sebebiyle mezkûr bölgelerde bu Sözleşme hükümlerini tatbik etmenin kabil olmayacağı kanaatine vardığı takdirde; ilgili işçi ve işveren teşekküllerinin bulunduğu yerlerde bu teşekküllerle istişare ettikten sonra, anılan bölgeleri, ya umumi olarak veya münasip göreceği bazı müessese veya bazı işçileri istisna etmek suretiyle sözleşme hükümlerinin tatbiki dışında bırakılabilir.
Her üye, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 22 nci maddesi gereğince bu Sözleşme’nin uygulanması hakkında vereceği ilk yıllık raporunda, bu madde hükümlerine başvurmak niyetinde olduğu her bölgeyi bildirecek ve bu madde hükümlerine başvurmak niyetinde olmasının sebeplerini gösterecektir. Bundan sonra hiçbir üye, bu suretle bildirmiş olacağı bölgeler hariç, bu madde hükümlerine başvuramayacaktır.
Bu madde hükümlerine başvuran her üye, üç seneyi geçmeyen fasılalarla ve ilgili işveren ve işçi teşekküllerinin mevcut olduğu yerlerde bu gibi teşekküllerle istişare ederek; bu Sözleşme’nin uygulanmasının 1 inci fıkra gereğince muaf tutulmuş olan bölgelere teşmili imkanını tekrar gözden geçirecektir.
Bu madde hükümlerine başvuran her üye, anılan hükümlere başvurma hakkında vazgeçtiği bölgeleri ve bu Sözleşme’nin bu gibi bölgelerde tedrici surette uygulanması vadisinde kaydedilen terakkiyi, daha sonraki yıllık raporlarında bildirecektir.
MADDE 8
Yetkili makam, mücbir sebep halinde yahut milli refah veya milli güvenlik için bir tehlike arz eden hâdiseler vukuunda, ilgili işveren ve işçi teşekküllerinin mevcut olduğu yerlerde bu gibi teşekküllerle istişareden sonra, bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını geçici olarak durdurabilir.
MADDE 9
Bu Sözleşme, onun, ilgili üye hakkında yürürlüğe girmesinden önce yapılmış olan akitler hakkında uygulanamaz.
Bu Sözleşme’nin feshi, fesih yürürlüğe girmeden evvel yapılmış olan mukavelelerin hükümlerinin uygulanamasına halel getirmez.
MADDE 10
Bu Sözleşme’nin kesin onama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.
MADDE 11
Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Umum Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
Bu Sözleşme iki üyenin onama belgeleri Umum Müdür tarafından tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Daha sonra, bu Sözleşme her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
MADDE 12
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35 inci maddesinin 2 nci fıkrası gereğince; Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek olan beyanlar aşağıdaki hususları belirtecektir.
İlgili üyenin, Sözleşme hükümlerini değiştirmeksizin uygulamayı taahhüt ettiği ülkeler;
Sözleşme hükümlerinin değişikliklere uygulanmasını taahüt eden ülkeler ve anılan değişikliklerin nelerden ibaret olduğu;
Sözleşmenin uygulanmadığı ülkeler ve bu gibi hallerde niçin uygulanmadığının sebepleri;
Durmun daha derin bir şekilde incelenmesine intizaren hakkındaki kararını sonraya bırakan ülkeler.
Bu maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde zikredilen taahhütler onamanın ayrılmaz kısımları olarak sayılacak ve aynı sonuçları doğuracaktır.
Her üye, bu maddenin birinci fıkrasının (b), (c) ve (d) bentleri gereğince, daha evvel yapmış olduğu beyanda mevcut ihtirazi kayıtların hepsinden veya bir kısmından yeni bir beyan ile vazgeçilebilecektir.
Her üye bu Sözleşmenin, 14 üncü madde hükümlerine uygun olarak feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre, daha evvelki bir beyanın hükümlerini diğer bakımlardan değiştiren ve belirli ülkelerdeki durumu bildiren yeni bir beyan gönderebilecektir.
MADDE 13
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35 inci maddesinin 4 ve 5 inci fıkraları gereğince Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen beyanlarda, Sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede aynen mi yoksa değişiklikleriyle mi uygulanacağı hususu açıklanacaktır; beyan, Sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanacağını açıkladığı takdirde bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu da belirtecektir.
İlgili üye veya üyeler veya iligili Milletlerarası makam, daha sonra yapacağı bir beyanla; daha evvelki bir beyanda belirtilmiş olan bir değişikliğe başvurma hakkından tamamen veya kısmen vazgeçebilir.
İlgili üye veya üyeler veya ilgili Milletlerarası makam, bu Sözleşme’nin 14 ncü madde hükümleri uyarınca feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre; daha evvelki bir beyanın hükümlerini diğer bakımlardan değiştiren ve bu Sözleşme’nin tatbikatiyle ilgili hali hazır durumu açıklayan yeni bir beyan gönderebilir.
MADDE 14
Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu, ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir devrenin sonunda; Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdürün tescil edeceği bir ihbarname ile feshedilir. Fesih, tescil tarihinden itibaren bir yıl sonra muteber olacaktır.
Bu Sözleşme’yi onamış olup da, bundan evvelki fıkrada yazılı on yıllık devrenin hitamından itibaren bir yıl zarfında, bu maddede derpiş edilmiş olan fesih hakkını kullanmayan her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşme’yi her on yıllık devrenin sonunda bu maddede derpiş olunan şartlar içinde feshedebilecektir.
MADDE 15
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat Üyeleri tarafından kendisine bildirilen bilimum onama, beyan ve fesihlerin tescil edildiğini Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ edecektir.
Umum Müdür, kendisine gönderilmiş olan ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Teşkilat Üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşme’nin yürülüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat Üyelerinin dikkatini çekecektir.
MADDE 16
Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu bütün onama, beyan fesihlere dair tam bilgileri Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
MADDE 17
Bu Sözleşmenin yürülüğe girdiği tarihten her on yıllık bir devrenin sonunda, Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, bu Sözleşme’nin tatbikatı hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi keyfiyetinin Konferans gündemine konulması lazım gelip gelmediği hususunda karar verecektir.
MADDE 18
Konferansın, bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde; yeni Sözleşme başka bir şekil derpiş etmedikçe;
Tadil edici yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 14 üncü madde nazara alınmaksızın, ve fakat tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile; bu Sözleşme’nin derhal ve kendiliğinden feshini tazammun edecektir.
Bu Sözleşme, tadil edici yeni Sözleşme’nin yürülüğe girmesi tarihinden itibaren, artık üyelerin onanmasına açık bulundurulmayacaktır.
Bu Sözleşme, onu onayıp da tadil edici Sözleşme’yi onamamış bulunan üyeler için her halde şimdiki şekil ve muhtevasiyle yürürlükte kalacaktır.
MADDE 19
Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derece muteberdir.
Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.
111 Sayılı ILO İş ve Meslek Yönünden Ayrım Hakkında Sözleşme 25 Haziran 1958 tarihinde imzalanmıştır.
ILO-Uluslararası Çalışma Örgütü Birleşmiş Milletlerin bir organıdır.
111 Sayılı ILO İş ve Meslek Yönünden Ayrım Hakkında Sözleşme
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından toplantıya çağrılarak 4 Haziran 1958’de Cenevre’de 42 inci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı, toplantı gündeminin dördüncü maddesini teşkil eden, iş ve meslek alanında ayırım ile ilgili çeşitli tekliflerin kabulünü ve bu tekliflerin bir milletlerarası sözleşme şeklini almasına, karar verecek, ve Philadelphia beyannamesinin; ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanların, hürriyet, şeref, ekonomik, güvenlik ve eşit imkan şartları içinde kendi maddi refah ve manevi gelişmelerini gözetme haklarını teyit ettiğini ve Ayırımın İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirtilen hakları ihlal ettiğini göz önünde tutarak, Bin dokuz yüz elli sekiz yılı Haziran ayının yirmi beşinci günü ayırım (iş ve meslek) sözleşmesi, 1958 adını taşıyacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.
Madde 1
Bu Sözleşme bakımından “Ayırım” deyimi
Irk, renk, cinsiyet, din, siyasal inanç, ulusal veya sosyal menşe bakımından yapılan iş veya meslek edinmede veya edinilen iş veya meslekte tabi olunacak muamelede eşitliği yok edici veya bozucu etkisi olan her türlü ayrılık gözetme, ayrı tutma veya üstün tutmayı,
İlgili üye, memleketin, varsa temsilci, işçi ve işveren teşekkülleri ve diğer ilgili makamlarla iştişare etmek suretiyle tespit edeceği, meslek veya iş edinmede veya edilen iş veya meslekte tabi olunacak muamelede eşitliği yok edici veya bozucu etkisi olan bütün diğer ayrılık gözetme, ayrı tutma veya üstün tutmayı, ifade eder.
Belirli bir iş için, o işin mahiyeti icabı yapılan, herhangi bir ayrılık gözetme, ayrı tutma veya üstün tutma ayırım sayılmaz.
Bu Sözleşme bakımından “İş” ve “Meslek” terimleri, mesleki eğitime, bir işe ve çeşitli mesleklere girmeyi ve çalışma şartlarını kapsar.
Madde 2
Bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu üye memleketler, ulusal şartlara ve tatbikata uygun metotlarla; bu Sözleşmede ele alınan anlamda her türlü ayırımı ortadan kaldırmak maksadıyla iş veya meslek edinmede ve edinilen iş veya meslekte tabi olunacak muamelede eşitliği geliştirmeyi hedef tutan milli bir politika tespit ve takip etmeyi taahhüt eder.
Madde 3
Bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu üye memleketler, ulusal şartlara ve tatbikata uygun metotlarla,
Sözü edilen politikanın kabulünü ve uygulanmasını teşvik için işçi ve işveren teşekkülleri ve diğer ilgili teşekküllerin işbirliğini temine gayret etmeyi,
Bu politikanın kabulüne ve uygulanmasını sağlayacak kanunlar kabul ve eğitim programlarını teşvik etmeyi,
Bu politika ile bağdaşmayan her türlü kanuni hükümleri kaldırmayı ve idari talimat ve tatbikatı değiştirmeyi,
Bu politikayı istihdam konusunda milli bir makamın doğrudan doğruya kontrolü altında takip etmeyi,
Bu politikanın mesleğe yöneltme, mesleki eğitim, iş ve işçi bulma hizmetlerinde, milli bir makamın sevki idaresinde uygulanmasını temin etmeyi,
Sözleşmenin uygulanması ile ilgili yıllık raporlarında bu politikanın uygulanması konusunda alınan tedbirleri, ve bu tedbirler yoluyla elde edilen sonuçları belirtmeyi; taahhüt eder.
Madde 4
Devletin güvenliğine halel getiren faaliyetlerden ötürü muhik sebeplerle zanlı bulunan veya bu faaliyetlere girişen bir şahıs hakkında alınan tedbirler, ilgili kişinin milli tatbikata uygun olarak kurulmuş olan yetkili bir makama baş vurma hakkı saklı kalmak şartıyla, ayırım sayılmaz.
Madde 5
Milletlerarası Çalışma Konferansınca kabul edilmiş olan diğer sözleşme veya tavsiyelerle öngörülmüş bulunan özel koruma ve yardım tedbirleri ayırım sayılmaz.
Herhangi bir üye, varsa temsilci, işveren ve işçi teşekkülleriyle yapılacak görüşmeden sonra cinsiyet, yaş, sakatlık, aile sorumlulukları veya sosyal ve kültürel durumları dolayısıyla, özel şekilde korunma veya yardım ihtiyacında oldukları genel olarak kabul edilmiş bulunan kimselerin özel ihtiyaçlarını karşılamak amacını güden özel tedbirlerin ayırım sayılmayacağına karar verebilir.
Madde 6
Bu Sözleşmeyi onayan üye memleketler, Sözleşme hükümlerini, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Anayasası hükümleri uyarınca, Anavatan dışı ülkelerine uygulanacağını taahhüt eder.
Madde 7
Bu Sözleşme kesin onama belgeleri tescil edilmek üzere, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürlüğüne gönderilir.
Madde 8
Bu Sözleşme, ancak onama belgesi Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlar.
Sözleşme, iki üyenin onama belgelerinin Genel Müdür tarafından tescilinden itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girer.
Bundan sonra, bu Sözleşme, her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescilinden itibaren oniki ay geçince yürürlüğe girer.
Madde 9
Bu Sözleşmeyi onayan üye memleketler, sözleşmenin ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne yollayarak tescil ettirecekleri bir ihbarname ile onamayı feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden itibaren bir yıl sonra yürürlüğe girer.
Bu Sözleşmeyi onayan yukarıdaki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl içinde, bu madde gereğince kendisine tanınan fesih hakkını kullanmayan üye memleketler yeniden on yıllık bir devre için bağlanırlar ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre sonunda, bu maddede öngörülen şartlarla feshedebilirler.
Madde 10
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onamaların ve fesih ihbarlarının tescilini, Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ eder.
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü kendisine gönderilen ikinci onama belgesinin tescilini, teşkilat üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çeker.
Madde 11
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddelerin hükümleri gereğince, tescil ettiği bütün onama ve fesih ihbarlarına ait her türlü bilgiyi Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102. maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderir.
Madde 12
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu lüzum göreceği zamanlarda Genel Konferansa bu Sözleşmenin uygulanması hakkında bir rapor sunar ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine konulup konulmaması lüzumunu inceler.
Madde 13
Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi ve yeni sözleşmede aksine hüküm olmaması halinde;
Değişik yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması, yukarıdaki 9. madde hükümleri nazara alınmaksızın, değişik yeni sözleşmenin yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartıyla ile bu sözleşmenin derhal ve doğrudan doğruya feshini tazammum edecektir.
Değişik yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu sözleşme üyelerinin onamasına açık bir sözleşme olmaktan çıkar.
Bu Sözleşme onu onayıp da değişik sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, şimdiki şekil ve muhtevası ile muteber olmakta devam eder.
Cenevre Çocuk Hakları Beyannamesi, diğer adıyla Çocuk Hakları Bildirgesi 1924 yılında Milletlerarası Çocuklara Yardım Birliği tarafından yayınlanmıştır. Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi, uluslararası alanda çocukların korunmasına yönelik yapılan ilk sözleşmedir. Cenevre Bildirgesi’nde; çocukların doğal biçimde gelişmesine olanak sağlanması, aç çocukların beslenmesi, hasta çocukların tedavi edilmesi, terk edilmiş çocukların korunması, felaket anında yardımın öncelikle çocuğa yapılması, çocukların her türlü istismara karşı korunması ve kardeşlik duyguları içinde eğitilmeleri gerektiği belirtilmiştir.
Bu kongreler Balkan ülkeleri ile sınırlı olmasına karşın bu alanda gerçekleştirilen evrensel çalışmalara öncülük etmişlerdir. 1924 yılında Milletler Cemiyeti çocuk haklarına ilişkin beş maddeyi yayınlamış ve bildirge, 1928 yılında Atatürk tarafından imzalanmıştır. Daha sonra Balkan ülkelerinin çocukları koruma kuruluşlarının işbirliği sonunda 5-9 Nisan 1936 tarihinde Türkiye’nin de katıldığı Birinci Balkan Kongresi toplanmıştır. Normal ve sağlam çocukların korunması ve çocukların çalışma yaşı konularında çalışmalar yapmak üzere 1-7 Ekim 1938 tarihleri arasında da İkinci Balkan Kongresi toplanmıştır.
İkinci Dünya Savaşından sonra 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayınlanmıştır. Savaş sonu çocukların durumunun daha da kötüleştiği düşünülerek beş madde daha eklenmiştir. En son olarak 1989 yılında 54 maddeden oluşan Çocuk Hakları Sözleşmesi imzaya açılmış ve 193 üye ülkenin 187 si tarafından onaylanmıştır.
Çocuk Hakları Beyannamesi
“Umum Milletlerin erkek ve kadınları insanlığın haiz olduğu en mutena şeyi Çocuğa vermeye mecbur bulunduğunu, ırki, milli ve dini her türlü telkinler haricinde bir vazife olmak üzere kabul ettikleri Cenevre Beyannamesi ismi verilen bu Çocuk Hakları Beyannamesi ile tasdik ederler;
Çocuk bedensel ve ruhsal bakımdan doğal biçimde gelişmesine olanak sağlayacak koşullar içinde bulundurulmalıdır.
Acıkan çocuk beslenmeli, hasta çocuk tedavi edilmeli, fikren geri kalmış çocuk eğitilmeli, yoldan çıkmış çocuk yola getirilmeli, terk edilen çocuklar korunmalıdır.
Herhangi bir felaket anında öncelikle çocuğa yardım yapılmalıdır.
Çocuk hayatını kazanabilecek hale getirilmelidir ve her türlü istismara karşı korunmalıdır.
Çocuk yeteneklerini kardeşlerinin hizmetine adayacak bir ruh ve düşünce içinde yetiştirilmelidir.
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü, Evrensel Bildirgenin kabul edilişinin yıl dönümünde, 1950’den itibaren bütün dünyada İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.
Temel hak ve özgürlükler alanındaki belgelerin anayasası olarak nitelendirilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin imzalandığı 10 Aralık günü, dünya genelinde insan haklarının korunarak güvence altına alınması, insanların bu konuda bilgilendirilmesi ve insan hakları bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla evrensel bir kutlama günüdür.
Birleşmiş Milletler Antlaşmasında önemli bir yer tutan insan hakları kavramı; ilk kez 10 Aralık 1948 tarihinde BM Genel Kurulunca kabul edilen “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” ile özel bir düzenlemeye konu olmuştur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alarak insanlığı yok eden savaşlara bir son verme düşüncesinin eseridir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi; Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu tarafından Haziran 1948’de hazırlanmış; 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulu’nun Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik bir bildiridir.
Bildiri SSCB, Ukrayna, Belarus, Yugoslavya, Polonya ve Çekoslovakya’nın çekimser kalmasına, Güney Afrika Cumhuriyeti, ve Suudi Arabistan’ın ret oyu kullanmasına karşı 48 ülkenin oyuyla kabul edilmiştir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu 1946 yılında insan haklarının geliştirilmesi amacıyla oluşturulmuştur. Çağdaş insan hakları anlayışını kuracak ve tüm üye devletler ortak standartları içeren üst norma duyulan ihtiyacı gidermek üzere bir metin ihtiyacı ortaya çıkmış ve Komisyon, öncelikli çalışma konusu olarak uluslararası bir belgenin hazırlanmasını kararlaştırmıştır. Kendi inisiyatifiyle veya Genel Kurul ve Konseyin istemi üzerine harekete geçebilen bu komisyonun görevi, insan haklarıyla ilgili konularda inceleme ve tavsiyelerde bulunmak olarak belirlenmiştir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile; onurlu, özgür ve eşit bir yaşam dile getirilmiş, din, dil, cinsiyet, renk, siyasal düşünce yönünden her türlü ayrımcılığa karşı çıkılmış, her türlü keyfi uygulamaya karşı adil bir şekilde yargılanma hakkı getirilmiş, insanlara eğitim ve kültürel yaşama katılım hakları verilmiş; akıl ve vicdan sahibi her insana, düşünce ve vicdan özgürlükleri tanınmış, insanların hak ettikleri gibi yaşamaları için çalışma ve sosyal güvenlik hakları tanınmış, iş seçme özgürlüğü getirilmiş, her türlü baskı ve sömürüye karşı toplanma ve örgütlenme hakları tanınmış, hiçbir birey, hiçbir devlet ya da hiçbir topluluğun bu hakları ortadan kaldıracak bir girişimde dahi bulunması yasaklanmıştır.
Tüm insanların doğuştan hür ve eşit olduğu gerçeği üzerine kurulan, temel hak ve özgürlüklerin anayasası olarak nitelendirilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi; her insanın yasa önünde eşit olduğunu, işkenceye ve kötü muameleye tabi tutulamayacağını ilan etmiştir.
Bütün ülkelerin hükumetleri, insan hakları ihlallerine meydan vermemeyi görev olarak kabul etmek durumundadır. Ayrıca, insan hakları bilincinin ve insan haklarının tam olarak benimsenerek uygulanması için gerekli sorumluluk duygusunun toplumda ve bütün insanlarda bulunması büyük önem taşımaktadır. Bildirgenin ilanından sonra, tüm dünyada insan hakları ihlallerinin önlenmesine yönelik uluslararası kurum ve mekanizmaların oluşturulması süreci yaşanmış, günümüze gelindiğinde insanlık suçu işleyenlerin yargılanabileceği uluslararası mahkemeler oluşturulması aşamasına ulaşılmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kapsamı, 1966 yılında Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin kabulüyle genişlemiştir.
Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı, soğuk savaş sonrası İnsan Hakları üzerine gerçekleştirilmiş olan ilk konferanstır. Deklarasyon, 1948 tarihli evrensel beyannameye vurgu yaparak tüm halklar ve uluslar için ortak bir başarı standardı oluşturan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin bir ilham kaynağı olduğuna vurgu yapmıştır.
Uluslararası mekanizmaların yeniden gözden geçirildiği Viyana Deklarasyonu ve Eylem Planı’nın Haziran 1993 yılında kabul edilmesi sonucunda BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği kurulmuştur.
Türkiye, Birleşmiş Milletler çerçevesinde oluşturulan temel insan hakkı sözleşmelerini tümüne taraftır.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşme, Bildirge ve Beyannameleri
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi(İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi) 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edildi. Bu tarihten sonraki neredeyse tüm insan hakları belgelerinin başında Evrensel Beyannameye kuvvetli atıf yapmakta, yapılan düzenlemelerin insanlığın ortak barışına hizmet etmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
1950
Temel hak ve özgürlükler alanındaki belgelerin anayasası olarak nitelendirilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin imzalandığı 10 Aralık günü dünya genelinde insan haklarının korunması ve güvence altına alınması hususunda insanların bilgilendirilmesi, insan hakları bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla Evrensel Bildirgenin kabul edilişinin yıl dönümünde, 1950’den itibaren bütün dünyada İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.
1961
Hukukçu ve eski TBMM Başkanı İsmet Yılmaz Sivas’ta dünyaya geldi.
1963
Zanzibar Sultanlığı, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı. 26 Nisan 1964’te Tanzanya ile birleşti.
Hukukçu Abdurrahim Karslı doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usul Hukuku ve İcra İflas Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak akademik kariyerine başladı. Daha sonra yurt içi ve yurt dışında dil eğitimi ve araştırma faaliyetlerinde bulundu. 1993’te doktora eğitimini tamamladı. 1996’da Yardımcı Doçent oldu. 28 Şubat döneminde, Kemal Alemdaroğlu ve ekibi tarafından görevden alındı. İdari dava yoluyla görevine geri döndü. 2001 tarihinde doçentlik unvanını aldı. 2010 yılında Profesörlük kadrosuna atandı. Medeni Usul Hukuku ve İcra İflas Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanlığı’nı yürüttü. Batık Egebank ve Yurtbank davalarında bilirkişi olarak raporlar hazırladı ve birçok batık bankayı tasfiye etti. Bu davalar sonucunda 2003 yılında silahlı saldırıya uğradı.7 Temmuz 2014 tarihinde Merkez Parti’yi kurdu ve başkanlığını üstlendi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki görevinden KHK ile ihraç edildi.
1977
Uluslararası Af Örgütü, Nobel Barış Ödülü kazandı. Uluslararası Af Örgütü, insan haklarına saygı gösterilmesi, insan hakları ihlallerinin engellenmesi ve bu hakların korunması için çalışan ve uluslararası alanda faaliyet gösteren küresel bir sivil toplum kuruluşudur. Kuruluşun amacı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tarafından kabul edilen insan haklarına ve diğer uluslararası insan hakları standartlarına tüm insanların erişebilmesini sağlamaktır.
1987
İnsan Hakları Derneği, “Genel Af ve Ölüm Cezalarının Kaldırılması” talepli 130 bin imzalı dilekçeyi Meclis Genel Sekreterliği’ne sundu.
1988
Üniversitelerde baş örtüsüne izin veren yasa Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından veto edildi. Öğrenci affı yasası, Meclis’te tekrar kabul edildi.
1994
Avukat Keith St John Joseph yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Ocak 1918) Magdalen Koleji‘nde Hukuk okudu ve onur derecesi aldı. 1946’da All Souls College’ın Ödül Üyesi seçildi.1945’te Alman Yahudileri için Merkezi İngiliz Fonu’nun (şimdiki Dünya Yahudileri Yardımı) Savaş Sonrası Yetimler Komitesi’nin liderliğine katıldı. 1958’de Lloyd’s of London’da sigortacı oldu. Hıristiyan demokrasisinden esinlenen bir ekonomik ve sosyal sistem olan sosyal piyasa ekonomisi kavramını Britanya’ya ilk tanıtan kişiydi. Aynı zamanda Politika Araştırmaları Merkezi’nin kurucularından biri oldu. Muhafazakar Parti üyesi olarak dört başbakanın altında bakan olarak görev yaptı. Thatcherizm’in yaratılmasında kilit bir rol oynadı.
2002
Eski Amerikan Başkanı Jimmy Carter, 1970’lerde Orta Doğu’da sürdürdüğü diplomatik arabuluculuklarından dolayı, Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
2007
Hukukçu, iktisatçı, akademisyen ve eğitimci Prof. Dr. Sabahattin Zaim yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Mayıs 1926)
2012
İspanyol avukat, siyasetçi, aktivist, militan Antonio Cubillo yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Temmuz 1930) La Laguna Üniversitesi’nden hukuk diploması aldı. 1963’te Kanarya Adaları Bağımsızlık Hareketi’ni kurdu. 1970’lerin sonlarında Kanarya Adaları’nın İspanyol yönetiminden bağımsızlığını kazanmak için bir kampanya başlattı. 1978’de İspanya İçişleri Bakanlığı’nın güvenlik güçleriyle bağlantılı bir suikast girişiminde sakatlandı. 2002 yılında İspanya Yüksek Mahkemesi, İspanya Hükümeti’nin 1978 suikast girişiminde Cubillo’ya karşı devlet terörü işlediğini kabul etti ve Devlet ilk kez resmi olarak sivillere karşı suç işlediğini kabul ederek tazminat ödedi. 2011 yılında, Cubillo: The Story of a State Crime adlı bir belgesel , devletin rolünü vurgulayan ulusal televizyonda gösterildi.
Sağlık meslek örgütleri ve insan hakları sivil toplum kuruluşları COVID-19 pandemisi döneminde ortaya çıkan “sağlık ve yaşam hakkı ihlallerindeki sorumlulukları” nedeniyle Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ve diğer sağlık temsilcileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Polis, şikayetin ardından basın açıklaması yapmak isteyen kuruluşlara izin vermedi.
2021
Osman Kavala’nın tutukluluğuna itiraz, üst mahkeme olan 14. Ağır Ceza Heyeti tarafından reddedildi.
2021
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu; 2021 yılı şubat ayında yaptığı grup konuşması ile ilgili haberlerin yayından kaldırılması için başvuran Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatının istemini kabul ederek yayın yasağı getiren hakimi, Hakimler Savcılar Kurulu‘na (HSK) şikayet etti.
2021
HDP Milletvekilleri, tutuklu bulunan HDP’liler ve cezaevine öldüğü açıklanan Garibe Gezer için Meclis Genel Kurulu’nda eylem yaptı.
2021
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Civil Right Defenders için yaptıkları Türkiye toplumunda insan hakları algısı ve farkındalığı araştırmasının sonuçlarını Haklar Raporu’nda değerlendirdi. Ağırdır, “Her 100 kişiden 73’ü Türkiye’de insan hakları sorunu olduğunu düşünüyor.” dedi.
2021
Kırgızistan Milli Güvenlik Devlet Komitesi, İstanbul’da Reina’ya terör saldırısı gerçekleştiren zanlının Kırgızistan’da düzenlenen operasyonda yakalandığını duyurdu.
2021
HAYTAP, Hayvanları Koruma Kanunu‘nda yapılan değişikliğin doğuracağı bazı olumsuz sonuçlar hakkında basın açıklaması yaptı.
2021
Milli Yol Partisi’nin kuruluş dilekçesi, İçişleri Bakanlığı’na partililerce verildi. Partinin genel başkanı olması beklenen Remzi Çayır, “Yaklaşık 2 ay içerisinde 70 ilde teşkilatlanmış ve genel kongresini yapmış bir hareket olacağız” dedi.
2021
İnsan hakları savunucuları 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde pek çok şehirde açıklama yaptı: “Cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarına saygıyı yükseltmeye devam edeceğiz.” dedi
2021
İstanbul Otomobilciler Esnaf Odası (İTO)’nın, İBB’ye açtığı dava reddedildi. İTO, yüz kızartıcı davranışlarda bulunması durumunda belgelerinin iptal edilmesi yargıya taşımıştı.
2021
Akademisyen Selim Temo, KHK ile atıldığı üniversitedeki görevine dönme yönündeki talebine OHAL Komisyonu’nun ret kararı vermesinin ardından eski YÖK Başkanı Yekta Saraç ve Artuklu Üniversitesi’nin eski ve yeni rektörlerine kına gönderdiğini açıkladı.
2021
Tunceli iline yabani domuz avı için yurt dışından gelen 12 kişilik grup, av sürelerinin bitmesiyle kentten ayrıldı. Çevreciler, 20 yaban domuzu öldüren avcılara tepki gösterdi.
2021
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın avukatlarının itirazı üzerine ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak, Canan Kaftancıoğlu’na verilen 56 bin TL tazminat kararını değiştirdi. Kaftancıoğlu’nun 290 bin lira ödemesine hükmedildi.
2021
CFWIJ, İnsan Hakları Günü’nde kadın gazetecilere yönelik şiddete dair rapor yayınladı. Rapora göre 2021 yılında 810 kadın gazeteci şiddet, tehdit ve taciz gibi vakalarla karşı karşıya kaldı.
2021
Ticaret Bakanlığı, İzmir’de bir otomotiv bayiine stokçuluk yaptığı gerekçesiyle üst sınırdan 545 bin 550 lira idari para cezası verdi.
2021
Londra’da resmi olmayan bağımsız bir mahkeme Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in, Sincan bölgesindeki Uygurlara ve diğer azınlık mensuplarına yönelik eylemlerini; soykırım, insanlığa karşı suç ve işkence olarak karara bağladı.
2023
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Yargıç olarak görev yapan İsviçreli hukukçu Mark E. Villiger (17 Mayıs 1950 – 10 Aralık 2023) yaşamını yitirdi.
2024
Manisa’nın Saruhanlı ilçesindeki evinden yaklaşık 14 ay önce ‘Gazze’ye savaşmaya gidiyorum’ diyerek çıkan ve Suriye’de ordu güçleri tarafından yakalanarak cezaevine konulan Engin Arslan (30), özgürlüğüne kavuşmasının ardından Türkiye’ye döndü.
2024
Eski Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Kayseri Valisi Gökmen Çiçek’e CİMER’e yazdığı şikayet dilekçesinde hakaret ettiği öne sürülen A.Ö’nin 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmasına Kayseri 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlandı.
2024
Gezi eylemleri sırasında göstericilere pala ile saldırdığı için ”Palalı Sabri’ lakabıyla anılan Sabri Çelebi’nin Beyoğlu’nda, 1 Şubat 2024’de bir gece kulübü önünde çıkan kavgada 9 kurşunla vurularak öldürülmesine ilişkin davada müebbet hapis ile yargılanan tutuklu sanıklar Çetin Görer ve Hüseyin Kırmızı İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı.
2024
İsrail ile ticaret yapılmasını protesto eden gençlerin çıplak aramaya maruz kalmasına ilişkin olarak Saadet- Gelecek Grup Başkanvekili Bülent Kaya TBMM’de “Başörtülü bir kardeşinizle ilgili çıplak arama içinize siniyor mu?” şeklinde tepki gösterdi. AK Partili Hukukçu Özlem Zengin ise Adalet Bakanına çağrı yaparak “Bu aramaların rutin bir şey olmaktan çıkması, hakikaten yapılması gerekiyorsa yapılması ve yine mevzuata göre insan onuruna uygun bir biçimde yapılması ve bu işlemin bir cezaya dönüşmemesi gerekiyor”
2024
Rap şarkıcısı Norm Ender’in Cumhuriyet’in 100. yılı için bestelediği ‘Parla’ adlı eserin, Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına alınacağı duyuruldu.
2024
Zeytinburnu’nda Luna isimli kediye işkence ettiği iddiasıyla yargılanan sanığın yargılaması sona erdi. Cumhuriyet Savcısı ceza istedi. Sanık Avukatı Ümit Kocasakal dosyanın yeniden bilirkişiye gönderilmesini istedi. Mahkeme sanık hakkında beraat kararı verdi. Kararı değerlendiren İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi’nden Bahtiyar Güner, bilirkişi incelemesinin göz ardı edildiğini belirterek sanığın nüfuzu sayesinde beraat ettiğini iddia etti.
2024
Uzungöl’de yöre halkının 36 gündür nöbet tuttuğu HES projesi için Danıştay, ÇED raporunun süresinin geçtiği için geçersiz olduğuna karar verdi.
2024
İzmir’de, ‘Beşoklar’ olarak bilinen suç örgütüne yönelik operasyonda 44 kişi gözaltına alındı. Adliyeye sevk edilenlerin 32’si tutuklandı.
İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Prof. Dr. Tayfun AKGÜNER’ in kurucu dekanlığında eğitimine başlamıştır. Fakülte, kamu hukuku ve özel hukuk alanında lisansüstü (yüksek lisans ve doktora) eğitimine 2003 yılında başlamıştır.
Fakültenin dekanlığını 2004 yılına kadar sürdüren Prof. Dr. Tayfun AKGÜNER’ den sonra, dekanlık görevine atanan Prof. Dr. Atilla ALTOP, 2005-2006 akademik yılına kadar görevine devam etmiştir. 2005-2006 akademik yılında Dekanlık görevine başlayan Prof. Dr. İlhan ULUSAN 2008-2009 akademik yılının sonuna kadar görevine devam etmiş ve son olarak 2009-2010 akademik yılında bu göreve Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK atanmıştır.
1999-2000 Eğitim Öğretim Yılında 118 lisans öğrencisi ile eğitim öğretim hayatına başlayan Fakülte, 2002-2003 akademik yılında ilk mezunlarını vermiştir. 2012-2013 akademik yılında 905 öğrencisi bulunmaktadır. 2015-2016 akademik yılı itibariyle 1200 öğrencisi ve akademik kadrosuyla faaliyetini sürdürmektedir.,
Kampüs ve Akademik Faaliyet
Fakülte, İstanbul Kültür Üniversitesinin üç büyük yerleşkesinden biri olan Şirinevler Yerleşkesinde bulunmaktadır. Şirinevler Yerleşkeside, Adalet Meslek Yüksekokulu bünyesinde önlisans, Hukuk Fakültesi bünyesinde lisans ve Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde ise yüksek lisans ve doktora eğitimleri verilmektedir.
İstanbul Kültür Üniversitesi, Hukuk Fakülteleri arasında doktora programı yürütmeye YÖK tarafından yetkili kılınmış ilk vakıf üniversitesidir.
İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Almanya, Avusturya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri hukuk fakülteleri ile akademik ilişkiler kurmuş ve düzenlenen ulusal ve uluslararası kongreler, sempozyumlar, bilimsel toplantılar düzenlemiştir.
Fakülte, teori ve uygulamaya yönelik yeterli bilgi birikimine sahip donanımlı hukukçular yetiştirmeyi hedeflemektedir.
Söyleşi, Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibi tarafından gerçekleştirilmiş, gün boyu süren sohbet esnasında Celal Akgünlü de hazır bulunmuştur.
Aycan: Evrenselcilik çözüm mü?
Musal:Efendim Alaşehir’deki üzümü siz bozmayın, orada sıcak su kaynakları oluşmasın, o üzüm çeşidi bozulmasın, çünkü o üzümden dünyada başka bir yerde yok, bu yüzden size biz işte bizde olan ve sizin ihtiyacınız olan kilovatı şu kadar daha ucuz enerji satalım, verelim, çünkü o üzüm de bizim de hakkımız var, biz istiyoruz, bize lazım ve orada yetişen üzüm bütün dünyanın malı, başka yerde yetişmiyor, gibi şeyler düşünülebilir belki, ya da neler olabilir? Hayal ettiğiniz şeyler var mı? Şöyle bir teşkilat kurulması lazım, bir organizasyon, bir komite, yetkili bir organ…
Özay: Şimdi bakın, iyi niyetli insanlar var her yerde. Amerika’da, Fransa’da, Japonya’da. Her yerde… Hatta bunlar paralı, pullu da insanlar tabii… Şöyle şeyler düşünmüşler, hareketlenmişler.
İki; Roma Sözleşmesi yapmışlar, Roma Sözleşmesinde UCM diye Savaş Suçlarını yargılayacağız bu mahkemede demişler, bir tane başsavcısı var, bu başsavcı sayesinde ancak harekete geçebilir, bu başsavcı harekete geçirmiyor ki hiç! Cılız götürüyorlar bu işi!
Üç; Birleşmiş Milletlere bağlı Hollanda’da, Lahey’de Adalet Divanı var, bu da dünyadaki ne bileyim devletlerle devletler arasındaki ilişkilere bakan, savaşlar olmasın diye çalışan bir örgüt! Uluslararası yargı örgütü…
Parantez açalım; Lahey Adalet Divanına ben sizin ana sözleşmenizi çok iyi biliyorum, J.J. Rousseau’nun Sosyal Sözleşmesine dayalı bir ana sözleşmeniz var, bununla ilgili bakıyorsunuz her şeye, bu eksik bence, gelin bunun altına Doğa Sözleşmesi diye 2 numaralı bir sözleşme koyun, ikisine de bakarak yargılama olsun, mesela Türkiye’de, dünyada yılanların, horozların, babil bahçelerinin avukatıyım ben, bunlar savaştan hoşlanmıyorlar, savaşı durdurun diye dava açmıştım. Davalılar da dünyadaki bütün devletler! Böyle kılıklı Lahey’e dava açmışım ben!
Musal: İsterseniz sizi şöyle alalım, rakıları şuraya koyalım
Celal: Güneş geliyor yavaş yavaş geçelim o tarafa.
Aycan: Siz buraya geçin ben buraya geçeyim. Rakımı alırım ben.
Özay: Celal, bu adamın rakısını uzatsana yahuu! İbrahim iççç! Celal sen niye içmiyorsun, niye çocuğa rakı vermiyorsun, günde 8 saat rakı içiyorsun sen… İyi tanıyorsun bu mereti.
Aycan: Tamam içeyim, ben hızlı içiyorum biraz, sen içmiyorsun ya o bakımdan.
Küresel Bir Mahkeme Gerekli mi?
Özay : Nasıl gidiyor konuşmamız, hiç değerlendirmiyorsunuz.
Musal: Harikaaa.
Aycan: Yavaş yavaş damardan girmeye başladık.
Özay: Oğlum, Lahey Adalet divanına bir gün gittiğinde, oradan bana mesaj çekerek, “Baba senin Lahey Adalet Divanında bir davan vardı, bana bir görev veriyor musun bir şey yapmamız lazım mı?” dediğinde, işte ben de ona ‘’Git hakimlerle görüş, nasıl bakıyorlar olaya‘’ dediğimde, bana dönmüş ve demişti ki; “Baba, görüştüm tek tük hakim böylesi hayvanların, bitkilerin de Davacı olabilmesine sıcak bakıyormuş” dedi. Muhteşem bir şey değil mi? Siz söyleyin!
Avrupa Birliği Adalet Divanı
Yılanlara avukat olsun diyoruz, onların hukuku olsun diyoruz, sizin söylediğiniz gibi evrendeki üzümü, Manisa’nın üzümünü İsveç’li adamın kadının da yeme hakkı var falan diyoruz…
Dört; bir de Avrupa Birliğinin özel bir mahkemesi var, Avrupa Topluluğu Uluslararası Mahkemesi, Lüxemburg’da! Avrupa Birliğinin sorunlarına bakıyor, mültecilerin sorunlarına bakıyor, pasaport vize… Şimdi kaç tane saydım? Ha Şimdi, birkaç ay evvel Paris’te, hatırlarsanız eğer, iklim konferansı yapıldı. Bu konferansın en önemli yan gündemi Küresel Çevre Mahkemesi kuralım mı oldu!
Bugünlerde beşinci yada altıncı Uluslararası Mahkemenin ayak sesleri, beklenti bu… Ben bunun üzerine Barolar Birliğine başvurdum, dedim ki, bu Paris toplantısındaki bu gündem bütün dünyanın, baroların, barolar birliğinin desteğini alırsa, tamam tamam derseniz bu olur, bu kurulur işte! Kötü mü olur? Başka yapılar, diğerleri yarım mahkeme…
Aycan: Hakem gibi birşey… Devletlerarası hakem mahiyetinde…
Musal: İcrai yeteneği yok vesaire, tazminata hükmediyor ama icra edemiyor.
Benim Umudum Var!
Özay: Hakem heyeti gibi bir şey denebilir, cılız belki ama, bunların olmamasındansa bunların olması ve bunların gelişmesi beklenir… Ama istikameti güçlüye yarayışa değil… Bizdeki bazıları bile yeni yeni Birleşmiş Milletler veya güvenlik konseyinin üyeleri ki, işte 5 tane devlet nasıl olur da dünyayı yönetir diye haklı laflar söylüyorlar! Sadece Amerika, Çin, İngiltere, Rusya ve Fransa’nın güvenlik konseyini oluşturmasına! Bunların bir tanesi hayır dediği anda hiçbir karar hayata geçemiyor, böylece 5 tane devlet 200 küsur tane dünyanın devletini yönetiyor oluyor, buna karşı çıkışlar gerekiyor ve başlıyor da, benim umudum var! Beğenirsiniz beğenmezsiniz! Bu gelişebilir diye bir umut olmalı! Kötü İç siyasetleri ıskaladım şimdilik tabii…
Musal: Bir mahkeme, küresel bir mahkeme mesela Paris’te dediğiniz gibi olabilir. Belki de çok işlevsel olabilir, yani buradan sizin dava açıp ben buradaki çam ağaçlarını kesenleri şikayet ediyorum, çam ağaçları adına avukatım, tedbir kararı istiyorum durdurun dediğinizde buna yanıt verebilen, icrai yeteneği olan bir mahkeme…
Burjuva Devlet Cihazının Bütün Kötülüklerin Anası Olduğuna İnanıyorum
Özay: Şöyle baktığımı düşünün, bunun bir teorik yanını, şeyde bulurum; kimdi o, Alain Delon’un bir filminde vardı, dünyada her ülkede ayrı ayrı devrim değil, dünyada tek devrim olacak diyen adamın adı neydi? Troçki! Troçkizm bu soruya siyasi planda cevap verir ancak! Teorik siyasi planda!
Almanya’da Fransa’da, devrim beklenirken Rusya’da Lenin ile devrim patlarken, Troçki’nin bu işte yanlışlık var, olmaz, dünyada tek bir devrim beklemek lazım deyişi var, ben Troçki’ye de yakınım ama daha çok bu röportajda benimle ilgili şöyle bir büyük cümle isterim, yer alabilirse, mahzur görmem, “Burjuva devlet cihazının bütün kötülüklerin anası olduğuna inanıyorum.” Devlet cihazının!
Bir süre İstanbul’da da bulunan Lev Troçki
Ama bunu yıkmak isteyen proletarya devlet diktatörlüğü kuracağım diye koşuşturan sol devrimci dünya görüşünün de “Ulan bana bir burjuva devlet cihazı gibi bir proleterya devlet cihazı ile tanıştıracaksın, bu çok lüzumsuz, çok saçma, bana devlet cihazı tanıştırmadan gel, bana devlet cihazı adı verilen naneyle gelmiyorum diye gel” diyen bir siyasi harekete, sola benzeyen, anarşizm denebilir buna. Mihail Bakunin’in anarşizmi denebilir buna. Böyle bir siyasi görüşümün olduğunu söylemeliyim.
Aycan: Bir de komünizmin son aşamasında, doğal, mahkemesiz, devletsiz kendiliğinden yürüyen bir toplum hayali var ya, belki oraya daha yakınsınız?
Özay : Haa haaa… Onu bana gösterecekmiş de sonra öbürünü verecekmiş! O zaman sen bana diğerini gösterme hemen onu göstersene diyorum!
Bir Çevre Partisi Şart
Musal: Hep böyle insanları bir araya getirebilecek olan sistemler kurma ve bu sistemler üzerinden de aslında iktidar güçleri oluşturmaya yönelik olan çalışmaları görüyoruz sürekli her yerde, bu dinle oluyor yada başka bir şeyle oluyor ama, doğayla ilgili olan ve bunun da bir mahkemesi ve yaptırımlar düzeni, işte bir doğa anayasası, büyük bir yasası gibi bir şey oluşursa bu en büyük ve aynı zamanda evrensel açıdan birleştirmeyi de beraberinde getirebilir diye düşünüyorum, bilmiyorum katılıyor musunuz?
Özay: Ben, hem katılıyorum hem de şu sıra Türkiye’de yapılan korkunç bir atağı sırasında, özellikle dünyada da olabilir, Türkiye’de, bu partiler yerine böyle senin anladığın anlamda bir partiye ihtiyaç olduğunu, böyle bir partinin şansIı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir siyasi partinin hani Yeşiller Partisi gibi, Çevreci Parti gibi, Doğa Partisi gibi, Üzüm Partisi gibi, böyle bir partinin bu önümüzdeki 10 yıl, 20 yıl kadarlık süreçte, tam da senin söylediklerine, benim söylediklerime değen, dokunan, bir siyasi hareket olabilir, hareket tutar yani! Koşullar var, koşullar uygun!
Aycan: Sizin Bergama’daki çevre hareketi çerçevesinde yaptığınız çalışmaları daha sistemli yapacak bir partiden bahsediyorsunuz sanırım. Bir parti olsa daha etkili mi olur?
Özay: Bergama’daki Sivil İtaatsizlik konusunu çözmek için Genelkurmayda toplantılar yapıldı, bütün müsteşarlarla… Bunları, yani bizi nasıl durduralım diye, hatta aralarında subay psikiyatristlerin katıldığı toplantılar yapıldı.
Aycan: Yani bu olaya hükumetin dışında askeri cenahta mı müdahil olmuş? Bu kadar önemli miymiş, buraya altın madenini kurmak çok mu önemliymiş?
Bergama Çevre Hareketi
Özay: Evet çok önemliydi, tabi canım buraya generaller geldi! Hava Kuvvetleri Komutanı Cumhur Asparuk diye bir adam vardı, o yönetiyordu cephesini. Altın çıksın diye, İzmir’e gelen orgeneraller Bergama’ya geldiler, eşleri ile beraber geldiler, onlara madende altın hediye edildi. Biz de tabi, durmadan hukuken İzmir valisine dalaşıyoruz, İçişleri Bakanına dalaşıyoruz, generallere dalaşıyrouz, her yere saldırıyoruz, korkunç! Ve ben Sivil İtaatsizlik dersi aldım sayılır ya Bursa’da, Uludağ’da! Sivil İtaatsizlik meselesi biraz daha büyüyünce devlet ürktü ki bu söylediğim müsteşarlar, psikiyatristler toplantı yaptılar.
Mesela ürkmenin şöyle haklı bir nedeni vardı, Sayım günü sokağa çıkılmayıp insanlar sayılıyordu ya eskiden, bir iki adam ya da kadın elinde kocaman bir defter, seni sayıyorum adın, soyadın, işin filan diyorlardı. O zaman bu konuyu düzenleyen iki tane kanun vardı önemli, Nüfus Kanunu ile İstatistik Kanunu gibi bir şeydi…
Şimdi adlarını unuttum… Bu iki kanuna göre kendimi saydırmazsam eğer, cevap vermiyorum işte dersem eğer, başıma ne gelir? Onu öğrendim. 550 Lira para cezası gelir yazıyordu galiba, ama para cezasına karşı savcılıktan gelen ödeme emrine karşı bunu ben ödemiyorum dersen bu ceza iki katına çıkıyordu, bunu da ödemezsen cezaevine girersin, geceliği 10 Lira idi o zaman, yani 110 gün yatarsın, 1100 Lirayı ödemiş olurdun.
Senih Özay’ın Hayali: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemi
Bergama’da biz, 1 gece yatanlar 1090 TL ödeyip çıkarlar, 5 gece yatanlar 1050 TL yatırıp çıkarlar dedik müvekkillerimize… Bazı ablalar 110 gün yatacağız diye tutturdular. Böyle bir hukuki rejim vardı. Ben bu rejimi Bergama’daki köylülere öğrettim, ve Bergamalı köylüler, 4.000 köylü, nüfus sayımında ben yokum dedi. “Siz benim mahkeme kararlarımı saymıyorsunuz, bende nüfus sayımında kendimi saydırmıyorum, yoku” dediler. Devletin bu sayma numarasına biz de sizleri saymıyoruz, dediler! İşte bunun üzerine Savcı, o anılan parayı istedi, cevap verdirmedim, para cezası çıkardı, şimdi 4.000 kişiye… Ödemediler. Zorunlu olarak mahkemeye ceza ve hapis için dava açıldı.
Aycan: Toplu dava mı yoksa birebir hepsine ayrı ayrı davalar mı açıldı?
Nüfus Sayımına Katılmayanlar Beraat Etti
Özay: İşte, çok sanıklı dava… İnanamazsınız, cezaevine almaları gerekirdi, talepsiz zorunlu, ürkerek tecil ettiler. Kanun açık, bunu yapan adama iki katını verirsin, vermiyorsa parayı hapsi yatar vesaire! İşte yani bunu 1 Milyon kişi yapsa ne olur? Ya bunu başka milyonlar benimserse? Ne demek istediğimi anladın değil mi? Korkunç!
Şimdi bir alt kategoride, devletin anketine cevap vermeyenlere yasal 1130 TL mi ne ceza veriliyor. Cem Yılmazın kız arkadaşı olan hanım Anayasa mahkemesine kadar gitti ve ceza parası düşük, hak ve özgürlükler ihlali olmuyor diye red kararı ile sonuçlandı onunki…
Aycan: Başka suçlarda da var bu! İşte hakaret suçunda, işte propaganda suçuna muhalefet gibi yada başka başka! Yüzbin kişi bunu yapsa ne yapabilir hukuk? Bir ara çocuk suçlular konusu vardı 10 sene önce falan, binlerce çocuk suçludan bahsediliyordu. TBMM o zaman çare aramıştı.
Özay: E o kadar kalabalık olursan ondan sonra bu olay suç değil şekline dönüşüyor. N’aber?
Musal: Evet, bu çok ilginç bir şey, bir şey suçken işleyen çoksa, kalabalıksa suç olmaktan çıkarıyorlar, toplumsal kabul ya da bir arada tutmak için ya da işte…
Aycan: Fiili imkansızlık hali yaratılmış oluyor aslında. Senin koyduğun kurallara çok kişi karşı çıkarsa kurallar daha çok sorgulanır, onların kuralına dönüşür; işte bu sorguyu önleyebilmek için, düşünmesin, insanlar düşünmesin, sivil itaatsizlik konusunda düşünmesin mi isteniliyor? Hangi konularda sivil itaatsizlik yapılabilir, nerede başlarsınız itaatsizliğe gibi konulara toplum kafa yormasın mı isteniyor?
Çevre Düşmanları Şimdi Yandı- Gazete Haberi
Özay: Evet, onun kuralına dönüşüyor artık!
Aycan: Suç ve ceza felsefesinin bir mantığı var ya; toplumun çoğunluğunun kriminal gördüğü olay suçtur, toplumun tamamının, bu eylem suç değildir, ben de işliyorum, dediği yerde o eylem suç olmaktan çıkıyor, aslında sosyal bir gerçekliğe dönüşüyor.
Çok Yaramazlıklar Yaptım
Özay: Dur! O zamanın Bergama savcılarını ben şikayet ettim, benim büroma bir adam geldi, Bergama’nın bir ağır ceza reisiymiş, oturdu bilgisayarın başına, benim ifademi aldı, ben hiç böyle bir şey görmemiştim o zamana kadar! Benim odamda bilgisayarda, sekreter bile yok, o iki savcıyı şikayet ettim diye… Yazdı yazdı… Siz o iki savcıyı şikayet ettiniz, hala şikayetçi misiniz, ısrarlı mısınız, ne yapalım şeklinde…
Aycan: Ne güzel işte, neden savcıları şikayet ediyorsunuz ki?
Özay: Yok bu tecilden önceki aşama… Savcılar davayı niye açmıyor açsa ya, müvekkillerimi hapse atsa ya, diye şikayet ediyorum. Bu olay nedeniyle… Görevi ihmal ettiler diye! Bu olayda görevini niye yerine getirmiyorsun diye… Çok yaramazlıklar yaptım, böylesi.
Musal: Bunlar da sizi enerjik tutuyordu sanırım.
Özay: Evet, bunlar bana yarıyordu tabi!
Enerjimi Çerkesliğime ve Solculuğuma Bağlarım
Aycan: Ama bu bu enerjinin bir kaynağı var, kaynak biraz gençlikteki solculuktan gelen bir şey bence.
Özay: Ben onu Çerkesliğimle beraber solculuğuma bağlarım çoğu zaman.
Aycan: İtiraz etme gücü ve enerjisi bence solculuktan geliyor! İtiraz etme gücü ve enerjisi birkaç defa yaparsın, sonra tükenir, yıldırır devlet seni, ya da insanlar yıldırır, mahkemeye gidersin durdururlar, sol damarın gücüne bağlıyorum ben, Çerkeslikteki inat işe yarayabilir, ama o dinamizm solculuktan geliyor kanaatindeyim.
Özay: Bir de belki üçüncüsü de olabilir, bende ya aşağılık kompleksi ya yükseklik kompleksi var, psikologların inceleyeceği bir şey bu, bir kompleks olmalı ki ben ısrar ediyorum, koskoca devlete, kendi kendime de söylüyorum devletle dalaştığımın farkındayım, devletin beni yiyeceğini biliyorum, beni mahvedebilir, ben devletle dalaşıyorum ama devletin canavar gibi dev olduğunu biliyorum, ama ben devletin burnundan girmek istiyorum, sinek olmak istiyorum, gözüne girmek istiyorum, ben onun tırnağını sökmek istiyorum, ben onun yumurtalığını sıkmak istiyorum. Anlatabiliyor muyum?
Aycan: Bu söylediklerinizi uzun yıllardır tekrar ettiğinizi biliyorum. Televizyonlarda da söylediniz bunu. Biraz acımasız değil misiniz?
Özay: Hayırr! Yok! Devlet kavramının, Tüm Devletlersel, genel eleştirisi bu… Biz devletin hukukunu kullanarak devletin yanlışlarını ortaya çıkarmak amacıyla yaptığımız bir savunmayı tanımlıyoruz, bir savunma modelidir bu! Avukatlık Kanunu bize böyle bir hakkı bahşediyor! Bilim insanlarının bilimsel tanımlarında da var ya bu. Kaliteli yargıçlar bunu biliyorlar.
Karayoları Trafik Suçlusu- Gazete Haberi
Musal: Çok dalaşan insanlar hakkında, diğer insanlar tarafından bir algı oluşuyor, deniliyor ki, o öyle yapar! Belli bir süre sonra etkinliğini yitirme ihtimali de oluşuyor; buna karşı siz ne düşündünüz? Etkinliği yitirilebilir diye, gerçekten ciddi şeyler, mevzuata uygun şeyler, bu nedenle bunları yapıyorum ama, insanlar da fark etsin diye, kendilerine çeki düzen versin diye yapıyorum ama, nasıl olsa Senih bey gelince böyle yapacaktır gibi düşünürlerse…
Senih Özay: Devlet Küçülsün, Hatta Yok Olsun
Yeni Bir Şey Bulmak, Üretmek Gerek, Bu Mümkün!
Aycan: Delidir ne yapsa yeridir, fazla da ciddiye almayalım bunu, idare edelim gibi anlayışlar gelişebilir. Her yerde zaten böyle davranıyorsunuz diyebilirler. Algınız geçimsize, huysuza dönüşebilir. Derler ki sana; yatırım yapmak için dünyanın her yerinde ağaçlar kesilir, fabrika kurmak için gerekirse ormandan fedakarlık yaparsın, baraj yapmak için suyu kesersin, dereleri de kurutabilirsin, ekonominin gereğidir, milyonlarca insan var, bunlar sesini çıkarmıyorlar da alemin akıllısı sen misin? Devletin mahkemesini meşgul etme, burada sistem böyle, işimize gücümüze engel olma, bürokrasiyi tıkama, herkesin işi var gücü var, zamanımızı çalma diyebilirler. Zamanla hem devlet katında hem toplumsal gruplar katında hem de bireyler olarak seni suçlar duruma gelebilirler, meşruiyetinizi sorgulamak için sizi ciddiyetsizleştirmeye çalışabilirler…
Özay: Çok doğru, fakat ben Kaviliye de söylüyorum, Kavili uzun konuşma yeteneğine çok uygun bir avukatsın muhakkak, bir saat, 3 saat konuşabilirsin, bu mümkün. Hatta bayıldım, bir filmin birinde, Burtlan Cesterdi idi sanırım, bir avukat iki gün iki gece savunma yaptı ve bayıldı. Tarihte örnekleri de var bunun, ama o kadar uzun konuşma yapma! Ama bazen başka türlü, bazen daha başka türlü yaparak asıl onu öne çıkarmak, onu kullanmak, yeni bir şey bulmak, üretmek gerek, bu mümkün! Ben bunu söylüyorum.
Mesela Tahsin Şahinkaya’ya, Kenan Evren’e 300 soru sordu Kavili, tabi bunların mesela 41 tanesi sorulup kamuoyunda çok tartışılsaydı daha iyi olmaz mıydı diye düşünmüşümdür. Ne demek istediğimi anladın mı? “Sizin eşinizin adı ne?” dedi mesela! Muhteşemdi! Hiçbir soruya yanıt vermeyen Tahsin Şahinkaya karısının adını da söyleyemiyor, işte bu zeka! Ya da bu çapraz sorgu…
Ömer Kavili Çok İyi Bir Sorgucu ve Çok İyi Bir Avukat
Büyük bir hukuk profesörü var, yaşlı! O adamdan aldı dersi Kavili! Ve bir Amerikalı hukukçudan… Çapraz sorguyla ilgili öğrendiğini. Uygulama konusunda hepsinden daha iyi ama bence, Amerikalı’dan da iyi, profesörden de iyi, hepsinden iyi! Kavili uzun konuşabiliyor, hem de işte böyle “Karının adı ne?” tarzı sorular da sorabiliyor! O zavallı da avukattan talimat aldı, ona konuşma dediler, sus dediler ona! Şimdi adam susmak istiyor, susma hakkını kullanmak istiyor, ama karısının adını da söyleyemiyor!
Avukat Ömer Kavili ve Senih Özay bir arada
Aycan: Ofsayta düşürüyor!
Özay: Korkunç! Yani, değişik değişik hareketler, mesela artık Kavili şeye de geçti, ben şimdi canım ayakta konuşmak istiyor; buna geçti! Bazen, hani hakimle dalaşıyor ya; hakimler onun ayakta konuşmasını istiyor ama o oturarak savunma yapıyor, buna karşı çalışıp oturma hakkı elde etmişken, şimdi de ben artık oturacağım diyor! Bazen vücut ve beden dilim ayakta durmamı gerektiriyor, ayakta konuşmam gerektiği için ayağa kalktım diyor; şimdi o da anladı, o iyi bir avukat! Şov yanını ıskalayalım.
Aycan: Hakimler şimdi artık alıştılar, oturabilirsiniz, oturun lütfen avukat bey, avukat hanım diyorlar. Yahu, şimdiye kadar oturdum, şimdi oturmak istemiyorum, ben kalkmak istiyorum, ayakta konuşmak istiyorum, çünkü sen yüksek yerdesin zaten, ben ayağa kalkacağım ki göz teması kurabilelim, aynı seviyeye gelelim, değil mi ama?
Mahkeme Salonu Dans Pisti Gibidir
Musal: Ciddiyetsizlik halinde görülebilmekle ilgili Konfüçyüs’ün bir sözü vardı; “Çizginin gerisinde kalmakla o çizgiyi aşmak aslında aynı şeydir”; her şeyi kararında bir şekilde yapınca, kişilere de ciddiyetsizlik damgası vurulamaz!
Özay: Onun inceliğini bilirsen ona göre davranıyorsun, ya oraya ya oraya savrulacağına, iyi bir dansçı gibi davran! İyi bir müzikal… Bunların hepsini topluca kullan! Amerika’da çok genç bir adam var; Derek Thomson adı… Bir kitap yazdı, Obama gibi diyor bir sözü diyor, üç kere tekrar edeceksin! Bazı insanlar, halk için, halkın önünde gibi laflar diyorlar ya… Orada 3 kez halk sözcüğünü kullanmak önemliymiş! Obama da yaparmış bunu! Başkaları da yapıyormuş! Bütün bu yöntemlerin etkililik adına önemi var, ama dans.. dans.. dans!
Aycan: Alışılmışın dışına çıkmak da etkili galiba, insanlar şovu sever, mesela iyi konuşan hatip bu coğrafyada tutulur, tabi kararınca ama, belki sizin konuşmanızı susturmaya çalışan yargıç bile belki içten içe hayranlık besliyordur kim bilir. Özay: Mesela, hakimler benim hakkımda şöyle konuşmuşlar, beni çok onore etmişti; demişler ki “Senih Özay bir davada varsa, müvekkili otomatikman haklıdır, o kesin haklıdır duygusuna kapılıyoruz” demişler, bu adamın müvekkili haklıdır, belki de daha haksız tarafın avukatlığını yapıyorum ama, kötünün avukatıyım belki de; ama ona öyle geliyor, haklı gibi geliyor, güven duyuyor, iyi taraf olduğuma inanıyor. Ama ben de yüzde 99 ona gayretliyim ama…ha…
Gazete Haberi- İşkenceye Son Verilsin
Senih Özay ve Turşucu Davası
Musal: Bir de şu olabilir, kendisinin çok önem verdiği insan hakları, hayvan hakları, doğa hakları gibi konularla bağdaşan bir kişilik olunca, zaten haklıdır gibi bir duygu da oluşabilir.
Aycan: Anılarınızı yazdığınız kitapta, davalara bakarken bir davaya çok güldüm.
Özay: Çanakkale davası mı, cinayet?
Aycan: Yok, asansörde tanıştığınız var ya!
Özay: Turşucu davası! İngiltere’den dönen turşuların davası! O davada hakimlerle olan diyaloglar ha ha…
Aycan: Anlatır mısınız lütfen?
Özay: İngiliz profesörleri, İngiliz insanı bu turşuyu yemez diye ihracattan iade ettiklerine göre Türkiye’de biz de sayın yargıç, Türk insanı bunu yiyebilir mi? Böyle demiş ve araştıralım demiştim. Türk bilim adamları bu turşuyu inceleseler de Türk insanı yer derlerse yiyecek, yiyemez derse yenmeyecek!
Bilirkişi incelemesi yapalım dedim, peki dediler, profesör heyeti oluştu, heyete götürdüm, dönen teneke turşularını… Yoksa turşu tenekeleri miydi onlar? Gösterdim, laboratuvara götürdüler, laboratuvardan “Bunu Türk insanı yiyebilir ” kılıklı bir rapor geldi.
İngiliz’in Yemediği Turşuyu Türk Neden Yesin?
Şimdi duruşmadayız, televizyonlar ve gazeteciler var ama; çağırmışım; duruşmada ben dedim ki; Sayın Yargıç, ben raporu okudum; çünkü soracak okudunuz mu diye bana, tebliğ edecek falan ya; ben onu okudum dedim, İngiliz bilim adamları ile Türk bilim adamları arasında bir çelişki doğmuş oluyor, İngiliz insanı yemez demiş oldular, Türk insanları yer demiş oldular, efendim bu olay için biz uzaydan bilirkişi celp ederek bu çelişkiyi gidermemiz lazım dedim…
Aycan: Ciddi ciddi söylüyorsunuz değil mi?
Özay: Böyle söyledim aynen, ciddi ciddi! Ve sürdürdüm ciddiyetimi! Öyle bozuldu ki Reis, napıyorsunuz siz dedi, efendim ben sürdürüyorum iddiamı dedim, ben dedim, gelecek duruşmada Hürriyet gazetesi şu köşeye, falan Tv şu köşeye… Diğer köşeye de iri yarı bir adam getirmek istiyorum, başpehlivan ordulu Mustafa gibi iri yarı bir adam getirmek istiyorum dedim. Dev bir adam! 70’lik rakıyı susuz yuvarlayabilen bir adam! Ordulu Mustafa gibi adam bir de ince zayıf bir adam…
Turşuları yedirelim bakalım ikisine diyeceğim; reis bozuluyor, bir şeyler söylüyor bana; üye onu uyarıyor ama! Dalaşma diyor! Akın Bey diye iyi bir yargıç var, birazcık beni tanıyordu da, başkanı uyarıyordu! Ve hakikaten İbrahim ben o duruşmada neler yaptım yahuu! Dava o kadar karıştı ki, oradan çıktık turşuların sahibi var ya! Turşuların sahibi olan adam korktu; abi dedi iş para davasından çıktı dedi, bu iş nereye gidiyor, davayı bırakalım dedi adam!
(Senih Özay ile devam eden Nehir Söyleşi burada sona ermiştir. Söyleşinin devamı ilerleyen zaman diliminde kitap olarak Hukuk Ansiklopedisi okurlarına sunulacaktır.)
Yeni Türk Ticaret Kanununun Türk Hukukundaki Yeri, Değeri ve Yasanın Gerekçeleri
Prof. Dr. Hirsch tarafından kaleme alınarak 01/01/1957 tarihinde yürürlüğe girip yeni kanun çıkana kadar uygulanan Türk Ticaret Kanunu, hazırlandığı ve kabul edildiği dönemin öğretileri ile kuram ve yaklaşımlarını iyi bir şekilde yansıtan, sorunlara çağdaş, güvenilir ve işleyebilir çözümler getiren, bu alanda Türkiye’nin gereksinimlerini büyük ölçüde karşılayan, menfaatler dengesini hak ve adalete uygun bir tarzda kuran, modern hukuk yöntemlerinin ve kanun tekniklerinin başarıyla kullanıldığı bir Kanundur. 6762 sayılı Kanun, ticaret, endüstri ve hizmet sektörünün kendisine özgü hukuki ilişkilerini iyi bir şekilde düzenlemiş, hem Türk Ticaret Hukukunun doğru yönde gelişmesinde etkili rol oynamış hem de ülkenin ekonomik kalkınmasına gerekli kanun desteğini sağlamıştır. Kurumları ve hükümleri bağlamında oluşan özgün öğretiler ve ufuk açan ilkesel içtihatlarla 6762 sayılı Kanun, Türk hukukunda örnek alınan, çağdaşları arasında saygın bir yeri olan, nesnel adalete dayanan çözümler sunan bir temel kanun konumunu kazanmıştır.
Türk Ticaret Kanununun Çıkarılmasında Etkili Olan Sebepler
6762 sayılı Kanunun uygulandığı 20. yüzyılın ikinci yarısında, bir ticaret kanunu için önemli, hatta bir anlamda sıra dışı olaylar cereyan etmiş, kalıcı sonuç doğuran dönemler başlamıştır. Bunlar, diğerleri yanında, AET-AT/AB’nin kurulup bir küresel, ekonomik, ticari ve siyasi güç haline gelmesi; Avrupa Ekonomik Alanı, NAFTA gibi dünya ticaretinde yeri ve etkisi olan, ekonomik, bölgesel birliklerin çalışmaya başlamaları; söz konusu örgütlerin maddi hukuk kuralları koymaları ve uluslar üstü hukuk rejimleri yaratmaları; 1960’ların ortalarından itibaren serbest pazar ve rekabet ekonomisinin tüm ülkelerde yaygınlık kazanması, bu kavramların AB için ortak değerler olarak kabul edilmesi ve AB’nin Kopenhag kriterleri arasına girmesi; işletmeler arası yoğunlaşmaların, yani şirketler topluluklarının artması ve böylece işletmenin bağımsız hareket ettiği, hep menfaatine olan kararları alması gerektiği şeklindeki hukuk dogması ile gerçek arasındaki çelişkinin büyümesi; genel işlem şartlarının kanunlardaki menfaatler dengesini kuran yedek hükümleri uygulamadan kovması; adaleti tehlikeye atan yanlılığın adeta kökleşmesi; uzman hukukçuluğun tüketicinin aleyhine işlemesi; elektronik (e) işlemlerin ve ticaretin, hem ticareti hem şirketler hukukunda yönetim kurulu ile genel kurula daveti, katılmayı, oy vermeyi, bilgi almayı ve vermeyi kökten etkilemesi; çevre kirliliği başta olmak üzere teknolojinin yol açtığı tahribatın sorumluluk hukukunu etkilemesi, bu sebeple özellikle deniz taşımacılığında taşıyıcının sorumluluğunu yeniden şekillendirmesi ve tanımlaması; emredici kurallarla korunması gereken kişiler arasına, tüketicinin, halk pay sahibinin, sigortalının, elektronik ortamda işlem yapanın ve genel işlem şartlarının muhataplarının katılması; uluslararası konvansiyonların ticaret kanunlarının konusunu oluşturan birçok alanı ayrıntılı bir tarzda düzenlemeleri; iki taraflı dış ticaretin çok taraflı uluslararası ticarete dönüşmesi; küreselleşme anlayışının yapılaşması olan Dünya Ticaret Örgütünün faaliyete geçmesidir. Başlıcaları satır başları ile anılan bu gelişmeler, örgütlenmeler ve oluşumlar; kuramlarını, öğretilerini ve düzenlerini birlikte getirmiştir. Kanunlar, özellikle AB üyesi ülkelerin kanunları bu hızlı akışın arkasından adeta sürüklenmiş, sürekli değiştirilmiştir. Son elli yıl hem yeni konuların yasalaştırıldığı hem de temel kanunların, daha önce görülmemiş sıklıkla değiştirildiği bir dönem olmuştur. 6762 sayılı Kanunda ise geçen elli yıl içinde bu gelişmelere karşılık verebilecek değişiklikler yapılmamıştır.
AB Tam Üyeliğine Aday Olma, Müzakerelere Başlanması Kararı ve “Müzakere Eden Ülke” Konumu
Türkiye, 1960’lardan beri AET/AT’nin ortak üyesidir; 14/04/1987’de üyelik için başvurmuş, 11/12/1995 tarihinde, Ortaklık Konseyi Gümrük Birliği aşamasına geçilmesini kararlaştırmış ve 10-11/12/1999 tarihlerinde yapılan Helsinki Zirvesi’nde tam üye adayı konumunu almıştır. Türkiye ile AB, 2001 yılında, Türkiye’nin katılma sürecine hazırlanmasına hizmet edecek olan katılma ortaklığı anlaşmasını imzalamışlardır.
Ortak üyelik ile başlayan hukukî uyumun sağlanması yükümü, Gümrük Birliğiyle birlikte somutlaşmış ve Türkiye, rekabet ve fikrî mülkiyet hukukuna ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere çeşitli AT düzenlemelerini ulusal hukukun bir parçası haline getirmiştir. Üye adaylığı ise, Türkçeye “AB müktesebatı” diye çevrilen “acquis communautaire”nin Türk hukukuna aktarılması zorunluğunu getirmiştir. Bu amaçla Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilen, 2001/2129 sayılı “Avrupa Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı” ile “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar” 24/03/2001 tarihli ve 24352 mükerrer sayılı Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Bunların yerini 24/07/2003 tarihli ve 25178 mükerrer sayılı Resmî Gazetede yayımlanan, 23/06/2003 tarihli ve 2003/5930 sayılı “Avrupa Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program” ve “Avrupa Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar” almıştır.Anılan düzenlemeler, AB’ye tam üyelik süreci içinde, Türkiye’de kısa ve orta vadede gerçekleştirilmesi öngörülen çalışmaları kapsamakta, bu çalışmaların genel çerçevesini çizen yönlendirici bir nitelik taşımaktadır. Çünkü AB’nin, üye ülkelerin ulusal hukuklarında çeşitli dallarda gerçekleştirdiği uyumlaştırma ile ortaya çıkan ortak hukuka ve dolayısıyla geleceğin hukukunun biçimlendirilmesine ilişkin çalışmalara ve reformlara uzak kalmış 6762 sayılı Kanunun, adaylık ve müzakere sürecinde, AET/AT’nin ticaret, şirketler, sermaye piyasası, taşıma ve sigorta hukukuna ilişkin yönergeleri ile tüzüklerine göre değiştirilmesi kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmiştir. AB Komisyonu acquis communautaire ile ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır. “Başvuruda bulunan (her) ülke Topluluğa üye olması ile birlikte, Anlaşmaları ve Anlaşmaların öngörülmüş hedeflerini, Anlaşmaların yürürlüğe girmesinden itibaren verilmiş her türlü düzenlemeleri, kararları ve Topluluğun kurulması ve güçlendirilmesi amacıyla açıklanmış görüşleri çekincesiz kabul etmek zorundadır” [ABRG 1972, Nr. 73, 3].
AB Komisyonu 03/10/2005 tarihinde, Türkiye ile müzakerelere başlanmasını AB üyelerinin devlet ve hükumet başkanlarından oluşan Konseye önermiş ve Konsey 17/12/2004 tarihinde bu tavsiyeye uymuştur. Konsey öneriyi benimsemiş ve 03/10/2005 tarihinde üyelik Müzakere Çerçeve Belgesini kabul ederek, müzakereleri başlatmıştır. Türkiye artık “Müzakere Eden Ülke”dir. Bu hukuki konumu, Tasarının sadece AB müktesebatı ile uyumlaştırılması zorunluğunu ortaya çıkarmakla kalmamakta, aynı zamanda, Türkiye’ye, ileride yayınlanacak yönergelere de uyum sağlamak, AB Komisyonunun kurduğu yüksek düzeyli uzmanlardan oluşan komisyonların AB hukukunun şekillendirilmesine ilişkin raporlarında yer alan önerileri değerlendirmek, AB’nin ticaret hukuku alanındaki eylem planını izlemek ve gelecekteki Kanunda gerekli değişiklikleri yapmak görevini de yüklemektedir. Yeni Türk Ticaret Kanunu, AB’ye üye diğer ülkelerin, ticaret, şirketler, taşıma, deniz ticareti ve sigorta kanunlarında olduğu gibi, dinamik bir konuma geçecek ve eskisiyle kıyaslanamayacak sıklıkta değiştirilme olasılığına açık bir kanun haline gelecektir. AB Müktesebatı ve bu bağlamda AB’nin ticaret hukukuna ilişkin düzenlemeleri, “Müzakere Eden Ülke” Türkiye’nin gelecekteki hukukudur.
Teknolojik Gelişmeler ve İnternet
Geniş anlamda, yani Türk Ticaret Kanunu kapsamında ticaret hukuku teknolojik gelişmelerden etkilenmiştir: Evraksız kıymetli evrak, konteynerle taşıma, denizlerde petrol kirliliği, yeni kurtarma araçları ve teknikleri gibi. Bunlarla birlikte özellikle internetin günlük hayata sıradışı bir hızla girip her alanda kullanılır hale gelmesi, hukuku da etkilemiştir. Bugün bütünlük gösteren bir sistematik altında toplanmamış bile olsa, disiplinlerarası bir dal niteliğini taşıyan bir internet hukukundan bile söz edilebilir. Sözleşmelerin kurulmalarından başlayarak, belgelerin, özellikle faturaların, teyit mektuplarının, ihtar ve ihbarların, her çeşit konişmentonun, taşıma senedinin, sigorta poliçesinin elektronik ortamda oluşturulması ve bu belgelerin bir kısmının elektronik ortamda saklanmaya başlanması; şeffaflığın bu yoldan en üst düzeyde sağlanabilmesi; şirketlerde yönetim kurulu, genel kurul, müdürler kurulu, yöneticiler kurulu gibi organların toplantılarına ilişkin çağrılarının e-posta ile yapılması, toplantıya katılmanın, öneri sunmanın, oy kullanmanın fizikî olarak değil sanal yolla gerçekleştirilmesi, kararların aynı yolla alınıp güvenli elektronik imza ile imzalanması kanun koyucuları yeni kanunlar çıkarmaya veya mevcut kanunlarda değişiklik yapmaya yöneltmiştir. Almanya, Fransa ve İskandinav ülkeleri başta olmak üzere birçok ülke, 2000 yılından beri e-postayı, e-ticareti ve yönlendirilmiş e-mesajı ticaretin bir parçası haline getirmişlerdir. Tasarının bu gelişmeyi yansıtması gereklidir. Nitekim hem Tasarının çeşitli maddelerinde hem de son hükümlerde söz konusu gelişmeye ilişkin kurallar öngörülmüştür.
Uluslararası Piyasaların Bir Parçası Olmak
5 Türkiye bir taraftan AB üyeliğine hazırlanırken, diğer taraftan da uluslararası ticaret, endüstri, hizmet, finans ve sermaye piyasalarının bir parçası olmak zorundadır. Bunun için uluslararası piyasaların kurumlarına, kurullarına ve kurallarına yer veren bir ticaret kanununa sahip olmalıdır.
2005 yılının Ekim ayında AB ile tam üyelik müzakerelerine başlama hazırlığı içinde bulunan Türkiye, uluslararası piyasaların bir parçası, Türk işletmeleri de bu piyasaların rekabet gücünü haiz, etkin ve güvenilir aktörleri olmak zorundadırlar. Bunun için başta gelen şart, işletmelerimizin Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına (IFRS) göre düzenlenmiş ve uluslararası denetim standartları (IAAS) uyarınca denetlenmiş finansal tabloları ile iddialarını ortaya koyabilmeleridir. Sözü edilen standartlar, Türkiye’ye uluslararası itibar sağlayabileceği gibi, gücümüzü karşılaştırabilir ölçeklere göre hesaplamamıza, buna göre stratejik derinlik taşıyan ve sürdürülebilir politikaları belirlememize de olanak verecektir.
Ticaret Kanununu Etkileyen Yeni Kanunlar
6 2004 yılında yürürlüğe giren 28/01/2004 tarihli ve 5083 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Para Birimi Hakkında Kanun gereğince Türk Lirasından altı sıfır atılmış ve Yeni Türk Lirası 01/01/2005 tarihinden itibaren dolaşıma girmiştir. Bu önemli değişiklik diğer kanunlarda olduğu gibi Tasarıda da dikkate alınmıştır. Çünkü, Yeni Türk Lirası, sermaye şirketlerinin asgari sermayelerini, anonim şirketlerde payın itibari değerinin, taşıma ve deniz ticareti hukuklarında sorumluluk sınırlarının ve nihayet para cezalarının yeniden düzenlenmesini gerekli kılmıştır. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu ile 26/09/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu başta olmak üzere birçok kanun Yeni Türk Ticaret Kanununu etkilemiştir.
Çeşitli Avrupa Ülkelerinde Ticaret Hukuku Reformu
20. yüzyılın son yarısında, AB üyesi ülkeler ile İsviçre’de ve Amerika Birleşik Devletlerinde, 6762 sayılı Kanun anlamında ticaret hukuku yani, ticari işletme, şirketler, kıymetli evrak, taşıma, deniz ticareti ve sigorta hukukları (bundan sonra bu konuların tümü “ticaret hukuku” diye anılacaktır.) ve bu alanları düzenleyen kanunlar büyük çaplı değişikliklere uğramıştır. Bunların bir kısmı AET/AT yönergeleri ve tüzükleri bağlamında, bir kısmı da bunlardan bağımsız olarak, ulusal gereksinimler veya teknik gelişmeler sebebiyle yapılmıştır. Avrupa ülkelerinde (menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarına ve genel olarak sermaye piyasasına ilişkin işlemler bir yana) dar anlamda kıymetli evrak hukuku alanında hemen hemen hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Bu ülkeler poliçe ve bonodan oluşan kambiyo senetleriyle çekte 1930 ve 1931 tarihli konvansiyonlara ve bunların oluşturduğu “ortak” hukuka bağlı kalmışlardır. Kıymetli evrakta ayrı bir sisteme sahip İngiltere’de de durum aynıdır.
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi 10 Aralık 2003
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi, kurulan Geçici Komite tarafından 21 Ocak 2002 ve 1 Ekim 2003 tarihleri arasında yedi oturumda hazırlanmış ve Sözleşme BM Genel Kurulu tarafından 31 Ekim 2003 tarihinde 58/4 No.lu karar ile New York’taki Birleşmiş Milletler genel merkezi’nde kabul edilmiştir.
Sözleşme, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadelenin daha etkin ve verimli hale getirilmesi için tedbirlerin teşvik edilmesi ve güçlendirilmesi amacıyla kabul edilmiştir.
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi, yasal olarak bağlayıcı olan tek evrensel yolsuzlukla mücadele belgesidir.
Yolsuzluğa konu olan varlıkların halka iade edilmesi de dahil olmak üzere, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadele sözleşmenin temel amacıdır.
Uluslararası işbirliği ve teknik yardımlaşmayı teşvik etmek, kolaylaştırmak ve desteklemek yönünde ilkesel adımlar atılmıştır.
Dürüstlük, hesap verebilirlik, kamu işlerinin ve kamu mallarının yüksek standartlara uygun yönetimi ve iyi yönetim ilkeleri temel hedeflerdendir.
Sözleşmenin kapsamlı yaklaşımı ve hükümlerinin çoğunun zorunlu olması, ulusal, bölgesel ve küresel düzeylerde etkin olmasını sağlamaktadır.
Sözleşme yolsuzlukla mücadele için ulusal düzeyde reformlar yapılmasını öngörmektedir.
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi 31 Ekim 2003
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YOLSUZLUKLA MÜCADELE SÖZLEŞMESİ
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler;
Yolsuzluğun toplumların istikrarı ve güvenliğine getirdiği sorunların ve tehditlerin ciddiyetinden, demokrasi, etik değerler ve adaletin kurum ve değerlerini baltalayan, sürdürülebilir kalkınmayı ve hukukun üstünlüğünü tehlikeye atan,
Yolsuzluk ile kara para aklama dahil, özellikle organize ve ekonomik suçlar da dahil olmak üzere diğer suç türleri arasındaki bağlantıdan da endişe duyarak,
Devlet kaynaklarının önemli bir bölümünü oluşturan ve Devletlerin siyasi istikrarını ve sürdürülebilir kalkınmasını tehdit eden ve ayrıca sürdürülebilir kalkınmayı tehdit eden varlıklara konu olan yolsuzluk vakalarından da endişe duyarak,
Yolsuzluğun artık yerel bir sorun değil, tüm toplumları ve ekonomileri etkileyen ve onu önlemek ve kontrol altına almak için uluslararası işbirliğini gerektiren sınır ötesi bir olgu olduğuna inanarak,
Yolsuzlukla etkin bir şekilde mücadele etmek ve önlemek için kapsamlı ve çok yönlü bir yaklaşımın gerekli olduğuna inanarak,
Ülkelerin kurumsal kapasitelerin güçlendirilmesini içerecek şekilde yürütülecek teknik yardım faaliyetlerinin, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla etkin mücadele edilmesi hususunda, bu ülkelerin yeteneklerinin arttırılmasında önemli bir rol oynayacağı inancını taşıyarak,
Haksız zenginleşme yoluyla edinilen kişisel servetin özellikle demokratik kurumlara, ulusal ekonomilere ve hukukun üstünlüğü ilkesine zarar vereceğine inanarak,
Haksız olarak edinilmiş varlıkların uluslararası transferlerinin daha etkin bir şekilde önlenmesi, tespit edilmesi, caydırılması ve varlıkların geri verilmesi konusunda uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi kararlılığını taşıyarak,
Cezai yargılamalarda ve mülkiyet haklarını ilgilendiren hukuk davaları ve idari işlemlerde temel hukuka uygunluk ilkesini dikkate alarak,
Yolsuzluğun önlenmesi ve ortadan kaldırılmasının bütün ülkelerin ortak yükümlülüğü olduğu ve bu alandaki çabaların etkili olması amacıyla, sivil toplum ve sivil toplum örgütleri gibi kamu sektörü dışındaki birey ve grupların da destek ve katkıları ile her bir ülkenin diğeri ile işbirliği yapmasının zorunlu olduğunu hatırda tutarak,
Kamusal işlemler ve kamu malvarlığının uygun yönetimi, adil olma, sorumluluk ve yasa önünde eşitlik ilkelerini ve bütünlüğü koruma ve yolsuzluğu reddetme kültürünün geliştirilmesi ihtiyacını da hatırda tutarak,
Yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadele alanında Suçun Önlenmesi ve Ceza Adaleti Komisyonu ile Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Maddeler ve Suçla Mücadele Ofisinin çabalarını takdir ederek,
Afrika Birliği, Avrupa Konseyi, Gümrük İşbirliği Konseyi (Dünya Gümrük Örgütü olarak da tanınan), Avrupa Birliği, Arap Ligi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü ve Amerikan Devletleri Örgütü dahil olmak üzere, bu alanda diğer uluslararası ve bölgesel örgütlerin yürüttükleri çalışmaları hatırda tutarak,
Amerikan Devletleri Örgütü tarafından 29 Mart 1996 tarihinde kabul edilen, Amerikan Devletleri Arasında Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi; Avrupa Birliği Konseyi tarafından 26 Mayıs 1997 tarihinde kabul edilen, Avrupa Toplulukları Görevlilerini ya da Avrupa Birliği Üye Devlet Görevlilerini Kapsayan Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi; Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edilen Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 27 Ocak 1999 tarihinde kabul edilen Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 4 Kasım 1999 tarihinde kabul edilen Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesi ve Afrika Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından 12 Temmuz 2003 tarihinde kabul edilen Afrika Birliği Yolsuzluğun Önlenmesi ve Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesini takdirle not ederek,
Birleşmiş Milletler Sınıraşan Örgütlü Suçlarla Mücadele Sözleşmesinin 29 Eylül 2003 tarihinde yürürlüğe girişinden memnuniyet duyarak,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:
BÖLÜM I
GENEL HÜKÜMLER
Madde 1
Amaç
Bu Sözleşmenin amaçları:
a) Yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadelenin daha etkin ve verimli kılınmasına yönelik önlemlerin teşvik edilmesi ve güçlendirilmesi;
b) Varlıkların geri alınması dâhil olmak üzere, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadelede uluslararası işbirliği ve teknik yardımlaşmanın teşvik edilmesi, kolaylaştırılması ve desteklenmesi;
c) Dürüstlüğün, hesap verilebilirliğin ve kamusal işler ile kamu mallarının düzgün yönetiminin teşvik edilmesidir.
Madde 2
Terimler
Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:
a) “Kamu görevlisi”: i) kıdemi göz önüne alınmaksızın, atanmış veya seçilmiş, sürekli veya geçici, ücretli veya ücretsiz, bir Taraf Devletin yasama, yürütme, adlî veya idarî bir görevinde bulunan herhangi bir kişi; ii) bir Taraf Devletin iç hukukunda tanımlanan ve iç hukukunun ilgili alanında uygulanan şekliyle, bir kamu kurumu veya bir kamu teşebbüsü de dâhil olmak üzere, bir kamu görevi ifa eden veya bir kamu hizmeti gören diğer bir kişi; iii) bir Taraf Devletin iç hukukunda “kamu görevlisi” olarak tanımlanmış diğer kişileri ifade eder. Bununla birlikte, bu Sözleşmenin II. bölümünde yer alan bazı özel önlemler nedeniyle “kamu görevlisi”, bir Taraf Devletin iç hukukunda tanımlandığı ve iç hukukun ilgili alanında uygulandığı şekliyle bir kamu görevi ifa eden veya kamu hizmeti gören kişi anlamına gelebilir.
b) “Yabancı kamu görevlisi”, yabancı bir ülkenin yasama, yürütme, adlî veya idarî bir organında görev yapan, seçilmiş veya atanmış herhangi bir kişi; ve bir kamu kurumu veya kamu teşebbüsü de dâhil olmak üzere, yabancı bir ülke adına kamu görevi ifa eden herhangi bir kişi anlamına gelir.
c) “Uluslararası kamu kuruluşu görevlisi”, bir uluslararası memur veya böyle bir kuruluş tarafından o kuruluş adına hareket etmeye yetkili kılınmış herhangi bir kişi anlamına gelir.
d) “Malvarlığı”, maddî veya gayri maddî, taşınır veya taşınmaz, somut veya soyut her türlü varlık ve bu tür varlıklara ilişkin tasarruf hakkını veya menfaati tevsik eden yasal belgeler veya araçlar anlamına gelir.
e) “Suç geliri”, bir suçun işlenmesinden kaynaklanan veya doğrudan ya da dolaylı olarak elde edilen malvarlığı anlamına gelir.
f) “Dondurma” ya da “el koyma”, bir mahkeme ya da diğer yetkili makamın emrine dayanılarak, malvarlığının transfer, dönüştürme, tasarruf veya hareketinin geçici olarak yasaklanması ya da malvarlığının muhafaza veya kontrolünün geçici olarak üstlenilmesi anlamına gelir.
g) “Müsadere”, uygulanabildiği hallerde belirli bir hakkın kaybını da kapsayan, malvarlığının bir mahkeme ya da diğer yetkili makamın emriyle sürekli olarak yitirilmesi anlamına gelir.
h) “Öncül suç”, işlenmesi sonucunda elde edilen gelir, bu Sözleşmenin 23 üncü maddesinde tanımlanan bir suçun konusu olabilecek herhangi bir suç anlamına gelir.
i) “Kontrollü teslimat”, bir suçun soruşturulması ve suçun işlenmesine karışmış kişilerin kimliklerinin tespiti amacıyla, yetkili makamların bilgisi ve gözetimi altında, yasadışı veya şüpheli sevkıyatın bir veya daha fazla Devletin ülkesinden dışarı çıkmasına, içinden geçmesine veya içeri girmesine izin verilmesi tekniğidir.
Madde 3
Kapsam
Bu Sözleşme, hükümlerine uygun olarak, yolsuzluğun önlenmesi, soruşturulması, kovuşturulması ve bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin dondurulması, bunlara el konulması, müsaderesi ve iadesine uygulanır.
Bu Sözleşmenin uygulanması amacıyla, aksi belirtilmediği sürece, Sözleşmede yer alan suçların devletin malvarlığına zarar veya ziyan vermiş olması gerekli değildir.
Madde 4
Egemenliğin Korunması
Taraf Devletler, bu Sözleşmedeki yükümlülüklerini, Devletlerin egemen eşitliği, ülke bütünlüğü ve diğer Devletlerin içişlerine karışmama ilkelerine uygun bir biçimde yerine getireceklerdir.
Bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm, bir Taraf Devlete, bir diğer Devletin ülkesi içinde, diğer Devletin iç hukukunun münhasıran kendi makamları için saklı tuttuğu yargı yetkisini kullanma ve işlevleri icra etme yetkisi vermeyecektir.
BÖLÜM II
ÖNLEYİCİ TEDBİRLER
Madde 5
Yolsuzluğa Karşı Önleyici Politikalar ve Uygulamalar
1) Her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, toplumsal katılımı teşvik eden ve hukukun üstünlüğü, kamusal işlerin ve kamu mallarının düzgün yönetimi, dürüstlük, saydamlık ve hesap verilebilirlik ilkelerini yansıtan, etkin ve eşgüdümlü yolsuzlukla mücadele politikaları geliştirecek, uygulayacak ya da sürdürecektir.
2) Her Taraf Devlet, yolsuzluğun önlenmesi amacıyla etkin uygulamaları oluşturmak ve teşvik etmek için çaba gösterecektir.
3) Her Taraf Devlet, ilgili yasal mevzuatını ve idarî önlemlerini, yolsuzlukla mücadele ve yolsuzluğun önlenmesine yönelik yeterliliklerini tespit etmek amacıyla düzenli aralıklarla değerlendirmeye almak için gayret gösterecektir.
4) Taraf Devletler, uygun olduğu ölçüde ve hukuk sistemlerinin temel ilkelerine uygun olarak, bu maddede belirtilen önlemleri teşvik etmek ve geliştirmek için birbirleriyle ve ilgili uluslararası ve bölgesel örgütlerle işbirliği yapacaklardır. Bu işbirliği, yolsuzluğun önlenmesini amaçlayan uluslararası program ve projelere katılımı kapsayabilir.
Madde 6
Yolsuzluğa Karşı Önleyici Birim ya da Birimler
1) Her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak;
a) Bu Sözleşmenin 5 inci maddesinde belirtilen politikaları uygulamak ve uygun olan hallerde, bu politikaların uygulanmasını kontrol ve koordine etmek;
b) Yolsuzluğun önlenmesi hakkında bilgiyi arttırmak ve yaymak,
suretiyle veya benzer yollarla yolsuzluğu önleyen uygun birim ya da birimleri oluşturacaktır.
2) Her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen birim yada birimlere, görevlerini etkin bir biçimde ve gereksiz etkilerden uzak olarak yerine getirebilmeleri için gerekli özerkliği tanıyacaktır. Gerekli maddî kaynaklar ve uzman personel ile bu personelin görevini yerine getirmek için ihtiyaç duyduğu eğitim sağlanmalıdır.
3) Her Taraf Devlet, yolsuzluğun önlenmesi amacına yönelik özel önlemlerin geliştirilmesi ve uygulanmasında diğer Taraf Devletlere yardım edebilecek makam veya makamların isim ve adreslerini Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildireceklerdir.
Madde 7
Kamu Sektörü
1) Her Taraf Devlet, uygun olan hallerde ve hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, memurların ve uygun olan hallerde, seçimle gelmeyen diğer kamu görevlilerinin istihdamı, çalıştırılması, terfileri ve emeklilikleri için:
a) Verimlilik ve saydamlık ilkeleri ile liyakat, eşitlik ve yetenek gibi nesnel kıstaslara dayalı,
b) Özellikle yolsuzluğa müsait kamu görevleri için görevlilerin seçim ve eğitimi ile uygun olan hallerde, bu görevlilerin diğer görevlere rotasyonuna yönelik yeterli usulleri kapsayan,
c) Taraf Devletin ekonomik kalkınmışlık düzeyini dikkate alarak, yeterli ücret ve adil maaş dereceleri geliştiren,
d) Kamu görevlilerinin, kamu görevlerinin doğru, onurlu ve düzgün bir biçimde ifasının gereklerini yerine getirebilmelerini sağlayacak ve onları, görevlerinin ifasının özünde mevcut olan yolsuzluk riski hakkında bilinçlerinin geliştirilmesine yönelik, uygulanabilir alanlarda davranış ilke ve standartlarına da atıfta bulunabilen, özel ve uygun eğitim ile donatacak öğretim ve eğitim programlarını teşvik eden,
sistemleri kabul etmek, uygulamak ve güçlendirmek için çaba sarf edeceklerdir.
2) Her Taraf Devlet ayrıca, bu Sözleşmenin amaçları ile uyumlu ve iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, kamu görevleri için adaylık ve seçim ile ilgili kıstasları belirlemek üzere uygun yasal ve idarî önlemleri kabul etmeyi değerlendirecektir.
3) Her Taraf Devlet ayrıca, bu Sözleşmenin amaçları ile uyumlu ve iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, kamu görevleri için seçilecek adayların finansmanında ve uygulanabilen hallerde, siyasî partilerin finansmanında saydamlığı arttıracak uygun yasal ve idarî önlemleri almayı değerlendirecektir.
4) Her Taraf Devlet, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, saydamlığı teşvik edici ve çıkar çatışmalarını önleyici sistemleri kabul etmek, korumak ve güçlendirmek için çaba sarf edecektir.
Madde 8
Kamu Görevlileri İçin Davranış İlkeleri
1) Her Taraf Devlet, yolsuzlukla mücadele amacıyla, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, kamu görevlileri arasında, diğerlerinin yanı sıra dürüstlüğü, doğruluğu ve sorumluluğu geliştirecektir.
2) Her Taraf Devlet, kendi kurumsal ve hukuk sistemi çerçevesinde, kamu görevlerinin doğru, onurlu ve düzgün bir biçimde yerine getirilmesi için davranış ilke ve standartlarını uygulamaya özellikle çaba sarf edecektir.
3) Her Taraf Devlet, bu madde hükümlerinin uygulanması amacıyla, uygun olan hallerde ve hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, 12 Aralık 1996 tarih ve 51/59 sayılı BM Genel Kurul Kararına Ek Kamu Görevlileri Uluslararası Davranış İlkeleri gibi bölgesel, bölgelerarası ve çok taraflı örgütlerin ilgili çalışmalarını dikkate alacaktır.
4) Her Taraf Devlet, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, kamu görevlilerinin görevlerini ifa ederken farkına vardıkları yolsuzluk vak’alarını ilgili makamlara rapor etmelerini kolaylaştıracak önlemleri almayı ve sistemleri kurmayı da değerlendirecektir.
5) Her Taraf Devlet, uygun olan hallerde ve iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, kamu görevlilerini, diğerlerinin yanı sıra, kamu görevlerinin ifasına ilişkin olarak bir çıkar çatışması yaratabilecek nitelikteki meslek dışı faaliyetlerini, işlerini, yatırımlarını, mal varlıklarını ve aldıkları hediye veya edindikleri faydaları ilgili makamlara bildirmeye zorunlu kılacak önlemleri almaya ve sistemleri kurmaya çaba sarf edecektir.
6) Her Taraf Devlet, bu maddeye uygun olarak ihdas edilen ilke ve standartları ihlal eden kamu görevlilerine karşı, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, disiplin önlemlerini veya diğer önlemleri almayı değerlendirecektir.
Madde 9
Kamu Alımları ve Kamu Maliyesinin Yönetimi
Her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, diğerlerinin yanı sıra yolsuzluğun önlenmesinde de etkili olan, saydamlığa, rekabete ve karar alma sürecinde nesnellik ölçütüne dayalı uygun tedarik sistemlerini kurmak için gerekli adımları atacaktır. Bu sistemler, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdaki hususlara dayanacak ve tatbikatta uygun eşik değerleri dikkate alabilecektir:
a) Potansiyel ihale katılımcılarının ihale tekliflerini hazırlamalarına ve sunmalarına yeterince zaman tanıyacak biçimde, ihale davetlerine ve ilgili sözleşme şartlarına ilişkin olanlar dâhil olmak üzere, alım usulleri ve sözleşmeler hakkındaki bilgilerin kamuya duyurulması;
b) Seçim, ihale ölçütleri ve teklif kuralları dâhil olmak üzere, ihaleye katılım şartlarının önceden belirlenmesi ve yayımlanması;
c) Kuralların veya usulün doğru olarak uygulandığını sonradan teyit etmeyi kolaylaştırmak amacıyla, kamu alım kararlarında nesnel ve önceden belirlenmiş ölçütlerin kullanılması;
d) Bu fıkra uyarınca ihdas edilen kurallara veya usule uyulmaması halinde, yasal müracaat hakkını sağlamak üzere, etkili bir itiraz sistemini de içeren etkili bir dâhilî yeniden inceleme sisteminin oluşturulması;
e) Uygun olan hallerde, kamu alımından sorumlu personele yönelik olarak, belli kamu alımlarına ilişkin menfaat beyanı, personeli değerlendirme usulü ve eğitim şartları gibi konuları düzenlemek üzere önlem alınması.
2) Her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, kamu maliyesinin yönetiminde saydamlığı ve hesap verilebilirliği geliştirmek için uygun önlemleri alacaktır. Bu önlemler, diğerlerinin yanı sıra;
a) Ulusal bütçenin kabul usulünü,
b) Gelir ve giderlere ilişkin raporların zamanında hazırlanmasını,
c) Bir muhasebe ve denetim standartları sistemini ve gereken gözetimi,
d) Etkili ve verimli bir risk yönetimi ile dâhilî kontrol sistemlerini; ve
e) Uygun olan hallerde, bu fıkrada belirtilen koşullara uyulmaması durumunda düzeltici önlemleri kapsayacaktır.
3) Her Taraf Devlet, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, kamu gelir ve giderlerine ilişkin muhasebe defterlerinin, kayıtların, malî raporların ve diğer belgelerin doğru tutulmasını sağlamak ve bu belgelerin tahrifini önlemek için gerekli hukukî ve idarî önlemleri alacaktır.
Madde 10
Kamuya Rapor Verme
Her Taraf Devlet, yolsuzlukla mücadelenin gereğini dikkate alarak, iç hukukunun temel ilkelerine uygun biçimde ve uygun olan hallerde, örgütlenmesi, işleyişi ve karar alma süreci dâhil olmak üzere, kamu yönetiminde saydamlığı artırmak için gerekli önlemleri alacaktır. Bu önlemler, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdakileri içerebilir:
a) Toplum bireylerinin, uygun olan hallerde, kamu yönetiminin örgütlenmesi, işleyişi ve karar alma süreci hakkındaki bilgileri, ve özel yaşamın ve kişisel bilgilerin korunmasına özen göstererek, toplum bireylerini ilgilendiren kararlara ve yasal düzenlemelere ilişkin bilgileri edinmelerine olanak tanıyacak usul ve düzenlemelerin kabul edilmesi;
b) Uygun olan hallerde, kamunun karar vermeye yetkili makamlara ulaşmasını kolaylaştırmak üzere idarî usullerin basitleştirilmesi; ve
c) Kamu yönetimindeki yolsuzluk riskleri hakkında düzenli aralıklarla hazırlanacak raporları da kapsayabilecek bilgilerin yayımlanması.
Madde 11
Yargı ve Kovuşturma Hizmetlerine İlişkin Önlemler
1) Her Taraf Devlet, yargının bağımsızlığını ve yolsuzlukla mücadele alanındaki önemli rolünü hatırda tutarak, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun biçimde ve yargı bağımsızlığını zedelemeden, dürüstlüğü güçlendirmek ve yargı mensupları arasında yolsuzluğa fırsat verecek durumları önlemek için önlemler alacaktır. Bu önlemler, yargı mensuplarının davranış kurallarını içerebilir.
2) Bu maddenin 1 inci fıkrası uyarınca alınanlarla aynı etkideki önlemler, Taraf Devletlerin yargısının bir parçasını oluşturmayan, ancak yargı hizmetlerine benzer bağımsızlığa sahip olan kovuşturma hizmetleri için kabul edilebilir ve uygulanabilir.
Madde 12
Özel Sektör
1) Her Taraf Devlet, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, yolsuzluğun özel sektöre sirayetini önlemek ve özel sektörde muhasebe ve denetim standartlarını yükseltmek amacıyla önlemler alacak ve uygun olan hallerde, bu önlemlerin ihlaline karşı etkin, orantılı ve caydırıcı hukukî, idarî ve cezaî yaptırımlar getirecektir.
2) Bu amaçlara ulaşmak için alınacak önlemler, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdakileri içerebilir:
a) Yasa uygulayıcı kurumlar ile ilgili özel kuruluşlar arasında işbirliğinin geliştirilmesi;
b) Ticarî faaliyetlerin ve ilgili bütün mesleklerin doğru, onurlu ve düzgün bir biçimde yürütülmesi, çıkar çatışmalarının önlenmesi ve ticarî işletmelerin kendi aralarında ve Devlet ile akdî ilişkilerinde iyi ticarî uygulamaların kullanımının geliştirilmesine yönelik davranış ilkeleri dâhil olmak üzere, ilgili özel kuruluşların dürüstlüğünü korumaya yönelik standart ve usullerin geliştirilmesinin teşvik edilmesi;
c) Uygun olan hallerde, şirketlerin kuruluşu aşamasında ve yönetiminde yer alan tüzel ve gerçek kişilerin kimliklerine ilişkin önlemleri de içerecek şekilde, özel kuruluşlar arasında saydamlığın artırılması;
d) Kamu kurumlarınca ticarî faaliyetler için verilen lisans ve yardımlara ilişkin kurallar da dâhil olmak üzere, özel kuruluşları düzenleyen usullerin kötüye kullanılmasının önlenmesi;
e) Önceden yürüttükleri veya idarecisi oldukları görevleri yeni faaliyetleri veya yeni işleri ile doğrudan ilişkili olan eski kamu görevlilerinin, görevlerinden istifa ettikten veya emekli olduktan sonra, uygun biçimde ve makul bir süre için mesleki faaliyetlerine veya özel sektörde istihdam edilmelerine kısıtlama getirilmesi yoluyla çıkar çatışmalarının önlenmesi;
f) Yapı ve büyüklüklerini dikkate alarak, özel girişimlerin, yolsuzluk faaliyetlerinin fark edilmesi ve önlenmesine yardımcı olacak yeterli iç denetim yollarına sahip olmasının ve bu özel girişimlerin muhasebe kayıtlarının ve gerekli malî raporlarının uygun denetim ve tasdik usullerine tâbi olmasının sağlanması.
3) Yolsuzluğun önlenmesi amacıyla her Taraf Devlet, defter ve kayıtların tutulmasına, malî raporların beyan edilmesine ve muhasebe ve denetleme standartlarına ilişkin kanun ve tüzüklerine uygun biçimde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş suçlardan herhangi birisinin işlenmesi amacına yönelik aşağıdaki eylemleri yasaklayacaktır:
a) Kayıt dışı hesap tutulması;
b) Kayıt dışı veya yeterince tespit edilmemiş işlemler yapılması;
c) Var olmayan gider kaydı tutulması;
d) Konusu çarpıtılarak borç kaydedilmesi;
e) Sahte belge kullanımı; ve
f) Muhasebe belgelerinin kasıtlı olarak yasanın öngördüğü süreden evvel imhası.
4) Hiçbir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 15 inci ve 16 ncı maddelerine uygun olarak ihdas edilmiş suçların kurucu unsurlarından biri olan rüşvet niteliğindeki giderlerin ve uygun olan hallerde, yolsuzluğu kolaylaştıran diğer giderlerin vergiden mahsup edilebilmesine izin vermeyecektir.
Madde 13
Toplumsal katılım
1) Her Taraf Devlet, olanakları ölçüsünde ve iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, yolsuzlukla mücadelede, yolsuzluğun önlenmesinde ve yolsuzluğun varlığı, nedenleri, boyutları ve yönelttiği tehdit hakkında toplumsal bilinci yükseltmek amacıyla sivil toplum, hükümet dışı kuruluşlar ve yerel toplum örgütleri gibi kamu sektörü dışındaki bireylerin ve grupların aktif katılımını geliştirmek için uygun önlemleri alacaktır. Bu katılım aşağıdaki önlemlerle güçlendirilmelidir:
a) Kamunun karar alma sürecine katkısının teşvik edilmesi ve saydamlığın artırılması;
b) Kamunun bilgiye etkin bir biçimde ulaşmasının sağlanması.;
c) Yolsuzluğun hoş görülmemesine yönelik olarak kamuyu bilgilendirme faaliyetlerinin ve okul ve üniversite müfredatı dâhil olmak üzere kamu eğitim programlarının yürütülmesi;
d) Yolsuzlukla ilgili bilgiyi araştırma, alma, yayımlama ve dağıtma özgürlüğüne saygı gösterilmesi, teşvik edilmesi ve korunması. Söz konusu özgürlük sadece;
i) Başkalarının haklarına ve itibarına saygı gösterilmesi;
ii) Ulusal güvenlik veya kamu düzeni veya kamu sağlığı yahut ahlâkın korunması için,
gerekli olan hallerde ve kanunla belli kısıtlamalara tâbi tutulabilir.
2) Her Taraf Devlet, bu Sözleşmede atıfta bulunulan ilgili yolsuzlukla mücadele birimlerinin kamu tarafından bilinmesini sağlamak için uygun önlemleri alacak ve kamunun, uygun olan hallerde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş suçlardan birini teşkil ettiği düşünülen herhangi bir vak’ayı, isim dahi belirtmeksizin bildirmek üzere bu birimlere ulaşmasını sağlayacaktır.
Madde 14
Karapara Aklamayla Mücadele Önlemleri
1) Her Taraf Devlet;
a) Karapara aklamanın her biçimini önlemek ve tespit etmek için, kendi yetkisi dâhilinde, para ve kıymetlerin transferi için resmî veya gayriresmî hizmet veren gerçek veya tüzel kişiler dâhil olmak üzere, bankalar ve bankalar dışındaki malî kuruluşlar ve uygun olan hallerde, özellikle karapara aklamaya müsait diğer kurumlar için kapsamlı bir düzenleyici ve denetleyici iç sistem oluşturacaktır. Bu sistem müşterinin ve uygun hallerde, yararlanıcı hesap sahibinin kimliğinin tespitini, kayıt tutulmasını ve şüpheli işlemlerin bildirilmesini zorunlu kılacaktır.
b) Bu Sözleşmenin 46 ncı maddesindeki hükümler saklı kalmak kaydıyla, (iç hukukunca uygun olan hallerde, adlî makamlar da dâhil) karapara aklamayla mücadeleye hasredilmiş idarî makamlar, düzenleyici makamlar, kolluk makamları ve diğer makamların, iç hukukunda öngörülen koşullar dâhilinde, ulusal ve uluslararası düzeyde işbirliği yapma ve bilgi değişiminde bulunma olanağına sahip olmalarını sağlayacak ve bu amaçla, muhtemel karapara aklamaya ilişkin bilginin toplanması, analizi ve dağıtılması için ulusal bir merkez olarak hizmet verecek bir malî istihbarat biriminin kurulmasını değerlendirecektir.
2) Taraf Devletler, bilginin yerinde kullanımını temin etmek kaydıyla ve yasal sermayenin dolaşımını herhangi bir biçimde engellemeksizin, paranın ve kıymetli evrakın sınırları içindeki dolaşımının denetlenmesi ve izlenmesi için makul önlemlerin uygulanmasını değerlendireceklerdir. Bu tür önlemler, kişi ve kuruluşların önemli miktarda para ve kıymetli evrakın sınır ötesi nakline ilişkin bildirimde bulunma zorunluluğunu içerebilir.
3) Taraf Devletler, para havale edenler de dâhil olmak üzere, malî kuruluşların aşağıdaki hususları yerine getirmelerini sağlayacak uygun ve makul önlemleri uygulamayı değerlendireceklerdir:
a) Fonların elektronik transferine ve ilgili mesajlara ilişkin formlara transfer edenle ilgili doğru ve anlamlı bilgi konulması;
b) Bu bilginin, ödemelerin her aşamasında yer almasının sağlanması; ve
c) Kaynak hakkında tam bilgi içermeyen fonların transferlerinin sıkı bir incelemeye tâbi tutulması.
4) Taraf Devletler, bu maddeye dayanarak düzenleyici ve denetleyici bir dahilî rejim kurarken, bu Sözleşmenin diğer maddelerinin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, bölgesel, bölgelerarası ve çok taraflı örgütlerin karapara aklamaya karşı ilgili girişimlerini kılavuz olarak kullanmaya davet olunurlar.
5) Taraf Devletler, karapara aklamayla mücadele etmek için, adlî makamlar, kolluk makamları ve malî yönden düzenleyici makamlar arasındaki küresel, bölgesel, alt-bölgesel ve ikili işbirliğini geliştirmek ve teşvik etmek için çaba göstereceklerdir.
BÖLÜM III
SUÇ OLARAK DÜZENLEME VE YASA UYGULAMA
Madde 15
Ulusal Kamu Görevlilerinin Rüşveti
Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde, aşağıdaki eylemleri suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır:
a) Bir kamu görevlisine, resmi görevlerinin ifası zımnında hareket etmesi veya hareket etmekten kaçınması için, kendisi ya da bir başka kişi yahut kuruluş lehine, doğrudan ya da dolaylı olarak, haksız bir menfaatin vadedilmesi, teklif edilmesi veya sağlanması;
b) Bir kamu görevlisinin, resmi görevlerinin ifası zımnında hareket etmesi veya hareket etmekten kaçınması için, kendisi ya da üçüncü bir kişi yahut kuruluş lehine, doğrudan ya da dolaylı olarak, haksız bir menfaat talep veya kabul etmesi.
Madde 16
Yabancı Kamu Görevlilerinin ve Uluslararası Kamu Kuruluşu Görevlilerinin Rüşveti
1) Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde, uluslararası ticaretin yürütülmesinde iş ya da başka haksız menfaat elde etmek yahut sürdürmek amacıyla, yabancı bir kamu görevlisi veya bir uluslararası kamu kuruluşu görevlisine, resmi görevlerinin ifası zımnında hareket etmesi veya hareket etmekten kaçınması için, kendisi ya da bir başka kişi yahut kuruluş lehine, doğrudan ya da dolaylı olarak, haksız bir menfaatin vadedilmesini, teklif edilmesini veya sağlanmasını suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır.
2) Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde, yabancı bir kamu görevlisi veya bir uluslararası kamu kuruluşu görevlisinin, resmi görevlerinin ifası zımnında hareket etmesi veya hareket etmekten kaçınması için kendisi ya da bir başka kişi yahut kuruluş lehine, doğrudan ya da dolaylı olarak, haksız bir menfaat talep veya kabul etmesini suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
Madde 17
Malvarlığının Kamu Görevlilerince Zimmete Geçirilmesi, Kötüye
Kullanılması ya da Diğer Biçimlere Dönüştürülmesi
Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde, bir kamu görevlisinin, görevi gereği kendisine emanet edilen herhangi bir malvarlığını, kamu veya özel fonları ya da menkul kıymetleri yahut değer taşıyan diğer herhangi bir şeyi, kendisi ya da bir başka kişi yahut kuruluş menfaatine zimmetine geçirmesini, kötüye kullanmasını ve diğer biçimlere dönüştürmesini suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır.
Madde 18
Nüfuz Ticareti
Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde, aşağıdaki eylemleri suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir:
a) Bir kamu görevlisine veya bir başka kişiye, Taraf Devletin idaresinden veya bir kamu makamından kendisini buna teşvik eden kişi veya başka bir kişi lehine haksız bir menfaat elde etmeyi teminen gerçek veya sözde nüfuzunu kötüye kullanması için, doğrudan veya dolaylı olarak, haksız bir menfaatin vadedilmesi, teklif edilmesi veya sağlanması;
b) Bir kamu görevlisi veya başka bir kişinin, Taraf Devletin idaresinden veya bir kamu makamından haksız bir menfaat elde etmeyi teminen gerçek veya sözde nüfuzunu kötüye kullanması için, kendisi veya bir başka kişi lehine, doğrudan veya dolaylı olarak, haksız bir menfaat talep veya kabul etmesi.
Madde 19
Görevi Kötüye Kullanma
Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde, bir kamu görevlisinin, görevini yerine getirirken, kendisi ya da bir başka kişi yahut kuruluş lehine haksız bir menfaat sağlamak amacıyla, yasalara aykırı olarak bir işlem yapması ya da yapmaktan kaçınması suretiyle görevini ya da konumunu kötüye kullanmasını suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
Madde 20
Haksız Zenginleşme
Her Taraf Devlet, anayasasına ve hukuk sisteminin temel ilkelerine bağlı olarak, kasten işlenmesi halinde, bir kamu görevlisinin yasal geliri ile bağlantılı olarak makul bir açıklama getiremediği, malvarlığında önemli bir artış olan haksız zenginleşmeyi suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
Madde 21
Özel Sektörde Rüşvet
Her Taraf Devlet, ekonomik, malî ve ticarî faaliyetler sırasında kasten işlenmesi halinde, aşağıdaki eylemleri suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
a) Bir özel sektör kuruluşunda herhangi bir sıfatla çalışan veya kuruluşu yöneten bir kişiye, görevini ihlal edecek biçimde hareket etmesi veya hareket etmekten kaçınması amacıyla, kendisi ya da bir başka kişi lehine, doğrudan ya da dolaylı olarak, haksız bir menfaatin vadedilmesi, teklif edilmesi veya sağlanması;
b) Bir özel sektör kuruluşunda herhangi bir sıfatla çalışan veya kuruluşu yöneten bir kişinin, görevini ihlal edecek biçimde hareket etmesi veya hareket etmekten kaçınması amacıyla, kendisi ya da bir başka kişi lehine, doğrudan ya da dolaylı olarak, haksız bir menfaat talep veya kabul etmesi.
Madde 22
Özel Sektörde Zimmet
Her Taraf Devlet, ekonomik, malî ve ticarî faaliyetler sırasında kasten işlenmesi halinde, bir özel sektör kuruluşunda herhangi bir sıfatla çalışan veya kuruluşu yöneten bir kişinin, görevi dolayısıyla kendisine emanet edilen herhangi bir malvarlığını, özel fonları ya da menkul kıymetleri yahut değer taşıyan herhangi bir şeyi zimmetine geçirmesini suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
Madde 23
Suç Gelirlerinin Aklanması
1) Her Taraf Devlet, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, kasten işlenmesi halinde, aşağıdaki eylemleri suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır:
a) i) Malvarlığının yasadışı kaynağını gizlemek ya da değiştirmek yahut bir öncül suçun işlenmesine karışan bir kişiye eyleminin yasal sonuçlarından kurtulması için yardım etmek amacıyla, suç geliri olduğunu bilerek, bu malvarlığının dönüştürülmesi ya da transfer edilmesi;
ii) Bir malvarlığının, suç geliri olduğunu bilerek, gerçek mahiyetinin, kaynağının, yerinin, tasarrufunun, hareketlerinin ya da mülkiyetinin yahut malvarlığına ilişkin hakların gizlenmesi ya da değiştirilmesi.
b) Hukuk sisteminin temel kavramlarına bağlı kalarak;
i) Teslim alındığında suç geliri olduğu bilinen malvarlığının edinilmesi, bulundurulması ya da kullanılması;
ii) Bu maddeye uygun olarak ihdas edilen herhangi bir suçun işlenmesinde ya da işlenme teşebbüsünde yer almak, iştirak etmek veya tertip kurmak ve bu suçların işlenmesine yardım etmek, teşvikte bulunmak, kolaylaştırmak veya yol göstermek.
2) Bu maddenin 1 inci fıkrasındaki hükümlerin yerine getirilmesi veya uygulanması amacıyla:
a) Her Taraf Devlet, 1 inci fıkradaki hükümleri en geniş öncül suç grubuna uygulamaya çalışacaktır;
b) Her Taraf Devlet, en azından, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların kapsamlı bir bölümünü öncül suç olarak hukukuna dâhil edecektir;
c) Yukarıdaki (b) bendinin amaçları bakımından öncül suçlar, ilgili Devletin hem yargı yetkisi dâhilinde, hem de dışında işlenen suçları kapsayacaktır. Bununla birlikte, bir Taraf Devletin yargı yetkisi dışında işlenen suçlar, sadece ilgili eylemin gerçekleştiği Devletin iç hukukunda bir adlî suç oluşturuyorsa ve bu madde hükümlerini yerine getirecek ya da uygulayacak Taraf Devletin ülkesinde işlenmesi halinde, o ülkenin hukukuna göre bir adlî suç oluşturacaksa, öncül suç teşkil edecektir;
d) Her Taraf Devlet, bu maddeyi yürürlüğe koyan yasalarının ve bu yasalarda yapılacak müteakip değişikliklerin yada bunların bir tanımının örneklerini Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunacaktır;
e) Bir Taraf Devletin iç hukukunun temel ilkelerinin gerektirdiği hallerde, bu maddenin 1 inci fıkrasında düzenlenen suçların, öncül suç işleyen kişilere uygulanmaması sağlanabilir.
Madde 24
Gizleme
Bu Sözleşmenin 23 üncü maddesindeki hükümler saklı kalmak kaydıyla, her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlara iştirak edilmeksizin, söz konusu suçların işlenmesinden sonra kasten işlenmesi halinde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların sonucunda elde edildiğini bilerek bir malvarlığının gizlenmesini ve sürekli olarak alıkonulmasını suç olarak düzenleyecek yasal ve diğer gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
Madde 25
Adaletin Engellenmesi
Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde, aşağıdaki eylemleri suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır:
a) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş suçların işlenmesine ilişkin davalarda gerçek dışı tanık ifadesi verilmesini sağlamak ya da tanıklık yapılmasına yahut delil sunulmasına müdahalede bulunmak için fiziksel güç kullanımı, tehdit veya korkutmaya başvurulması veya haksız bir menfaatin vadedilmesi, teklif edilmesi veya sağlanması;
b) Yargı görevlileri ya da yasa uygulayıcıların, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş suçların işlenmesine ilişkin resmi görevlerini yerine getirmelerine fiziksel güç kullanımı, tehdit ya da korkutma yoluyla müdahalede bulunulması. Bu bentteki hiçbir hüküm, Taraf Devletlerin diğer sınıflardaki kamu görevlilerini koruyacak mevzuata sahip olma hakkına halel getirmez.
Madde 26
Tüzel Kişilerin Sorumluluğu
1) Her Taraf Devlet, hukuk ilkelerine uygun biçimde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş suçlara iştirak etmeleri durumunda tüzel kişilerin sorumluluğunu tesis etmek için gerekli önlemleri alacaktır.
2) Taraf Devletin hukuk ilkelerine bağlı kalınarak, tüzel kişilerin sorumluluğu cezaî, hukukî veya idarî olabilir.
3) Bu sorumluluk, suçları işleyen gerçek kişilerin cezaî sorumluluklarına etki etmez.
4) Her Taraf Devlet, özellikle, bu maddeye uygun olarak sorumlu tutulan tüzel kişilerin, malî yaptırımları da kapsayan etkin, orantılı ve caydırıcı cezaî ya da cezaî olmayan yaptırımlara tâbi olmasını sağlayacaktır.
Madde 27
İştirak ve Teşebbüs
1) Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun biçimde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların işlenmesine ortak, yardımcı veya teşvik edici gibi herhangi bir sıfatla iştiraki suç olarak düzenleyen yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır.
2) Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun biçimde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların işlenmesine teşebbüsü suç olarak düzenleyen yasal ve gerekli diğer önlemleri alabilir.
3) Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun biçimde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlara hazırlık yapılmasını suç olarak düzenleyen yasal ve gerekli diğer önlemleri alabilir.
Madde 28
Bir Suçun Unsurları Olarak Bilgi, Kasıt ve Amaç
Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suçun unsurunu teşkil eden bilgi, kasıt ve amaç, nesnel vak’alaradayanan durumlardan çıkarılabilir.
Madde 29
Zamanaşımı
Her Taraf Devlet, uygun olan hallerde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen herhangi bir suça yönelik adlî takibata başlamak için iç hukukunda uzun bir zamanaşımı süresi tesis edecek; suç isnat edilen kişinin adaletten kaçması halinde ise, daha uzun bir zamanaşımı süresi tesis edecek ya da zamanaşımının durmasını sağlayacaktır.
Madde 30
Kovuşturma, Yargılama ve Yaptırımlar
1) Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suçun işlenmesini, o suçun ağırlığını dikkate alacak biçimde yaptırımlara tâbi tutacaktır.
2) Her Taraf Devlet, hukuk sistemine ve anayasal ilkelerine uygun olarak, kamu görevlilerine görevlerini ifa etmeleri için tanıdığı dokunulmazlık veya adlî ayrıcalıklar ile gerektiğinde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların soruşturulması, kovuşturulması ve yargılanması olasılığı arasında uygun bir denge kurmak ve sürdürmek için gerekli önlemleri alacaktır.
3) Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçları işleyenlerin kovuşturulmasına yönelik iç hukukundaki takdire dayalı tüm yasal yetkilerinin, bu suçlara ilişkin yasa uygulama önlemlerinin etkinliğini en üst düzeye çıkaracak ve bu tür suçların işlenmesinin caydırılması ihtiyacına gereken ehemmiyeti verecek biçimde kullanılmasını sağlamak için çaba gösterecektir.
4) Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlar söz konusu olduğunda, iç hukukuna uygun biçimde ve savunma hakkına gereken saygıyı göstererek, devam eden ya da temyiz edilen davalarda tahliye kararı için öngörülecek şartların, davalının müteakip yargılamalarda hazır bulunması zorunluluğunu dikkate almasını sağlamak için uygun önlemleri alacaktır.
5) Her Taraf Devlet, hükümlülerin erken salıverilmesi veya şartla tahliye edilmeleri olasılığını değerlendirirken işlenen suçların ağırlığını göz önünde bulunduracaktır.
6) Her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak ve masumiyet ilkesini hatırda tutarak, kendisine bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suç isnat edilen bir kamu görevlisinin, gerektiğinde, uygun makamlarca görevden el çektirilmesi, açığa alınması veya yeniden görevlendirilmesi için düzenleme yapmayı değerlendirecektir.
7) İşlenen suçun ağırlığının gerektirdiği hallerde, her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun ölçüde, bu Sözleşmede belirtilen suçlardan mahkum olan kişilerin, mahkeme kararı veya diğer uygun yollarla, iç hukukunda belirtilen bir süre için;
a) Bir kamu görevini ifa etmekten; ve
b) Kısmen ya da tamamen Devlete ait bir işletmede görev yapmaktan,
men edilmesi için düzenleme yapmayı değerlendirecektir.
8) Bu maddenin 1 inci fıkrası, yetkili makamların memurlara yönelik disiplin yetkilerinin kullanılmasına halel getirmez.
9) Bu Sözleşmede yer alan hiçbir husus, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların ve yapılabilecek hukukî savunmaların ya da işlemin hukuka uygunluğunu denetleyen diğer hukuk ilkelerinin tanımının Taraf Devletin iç hukuku tarafından yapılacağı ilkesini ve bu suçların, Taraf Devletin iç hukukuna göre kovuşturulup cezalandırılmasını etkilemeyecektir.
10) Taraf Devletler, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlardan mahkum olan kişilerin toplum ile yeniden bütünleşmesini teşvik etmek için çaba sarf edecektir.
Madde 31
Dondurma, El koyma ve Müsadere
Taraf Devletler, iç hukuk sistemlerinin elverdiği en geniş biçimde aşağıdakilerin müsaderesinin sağlanması için gerekli önlemleri alacaklardır:
a) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlardan elde edilen suç geliri veya değeri bunlara tekabül eden malvarlığı;
b) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlarda kullanılmış veya kullanılması amaçlanan malvarlığı, teçhizat veya diğer araç-gereçler.
Taraf Devletler, muhtemel bir müsadere amacıyla, bu maddenin 1 inci fıkrasında bahsedilen herhangi bir malın tespitinin, izlenmesinin, dondurulmasının veya el konulmasının sağlanması için gerekli önlemleri alacaklardır.
Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun olarak, bu maddenin 1 inci ve 2 nci fıkralarına konu olan dondurulmuş, el konulmuş veya müsadere edilmiş malın yetkili makamlar tarafından yönetimini düzenlemek için yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır.
Eğer suç geliri kısmen veya tamamen başka bir malvarlığına dönüştürülmüş veya çevrilmiş ise, söz konusu gelirin yerine bu malvarlığı, bu maddede belirtilen önlemlere tâbi tutulacaktır.
Eğer suç geliri meşru kaynaklardan kazanılan bir malvarlığı ile karıştırılmış ise, bu tür malvarlığı, dondurma veya el koymaya ilişkin yetkilere halel gelmeksizin, karıştırılmış suç gelirinin takdir edilen değerine kadar müsadereye tâbi olacaktır.
Suç gelirinden veya suç gelirinin dönüştürüldüğü veya çevrildiği malvarlığından veya suç gelirinin içine karışmış olduğu malvarlığından elde edilen kazanç veya diğer menfaatler de, suç gelirleri ile aynı biçim ve ölçüde, bu maddede belirtilen önlemlere tâbi tutulacaktır.
Bu madde ile bu Sözleşmenin 55 inci maddesinin amaçları bakımından, her Taraf Devlet, kendi mahkemelerini veya diğer yetkili makamlarını, ilgili banka kayıtlarının veya malî veya ticarî kayıtların ibrazı veya bunlara el konulması için emir vermeye yetkili kılacaktır. Taraf Devletler, bu maddenin hükümlerini uygulamaktan, bankacılık sırrı gerekçesiyle kaçınamayacaklardır.
Taraf Devletler, iç hukukunun temel ilkeleriyle ve yargılama ve diğer işlemlerin özüyle uyumlu olduğu ölçüde, bir sanığın, iddia edilen suç gelirinin veya müsadereye tâbi diğer malvarlığının meşru kaynağını göstermeye zorunlu kılınması olasılığını değerlendirebilirler.
Bu madde hükümleri, iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarına zarar verecek biçimde yorumlanamaz.
Bu maddede yer alan hiçbir hüküm, söz konusu önlemlerin bir Taraf Devletin iç hukuk hükümlerine uygun ve tâbi olarak tanımlanması ve uygulanması ilkesini etkilemeyecektir.
Madde 32
Tanıkların, Bilirkişilerin ve Mağdurların Korunması
1) Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlara ilişkin ifade veren tanık ve bilirkişilere ve uygun olduğu ölçüde, akraba ve yakınlarına yönelik muhtemel mukabele veya tehditlere karşı etkin koruma sağlamak için, iç hukuk sistemine uygun biçimde ve olanakları dâhilindeki uygun önlemleri alacaktır.
2) Bu maddenin 1 inci fıkrasında öngörülen önlemler, yargılama usulünden kaynaklanan haklar dâhil, sanığın haklarına halel getirmeksizin, diğerlerinin yanı sıra aşağıdakileri içerebilir:
a) Bu tür kişileri fiziksel olarak korumak için, ihtiyaca göre ve mümkün olduğu ölçüde onları başka yerlere yerleştirmek ve gerektiğinde, bu tür kişilerin kimlikleri ve bulundukları yerlere ilişkin bilgilerin açıklanmaması veya bu bilgilerin açıklanmasına sınırlama getirilmesi gibi usuller tesis etmek;
b) Video veya diğer uygun araçlar gibi iletişim teknolojisinden yararlanılarak ifade alınmasına izin verilmesi örneğinde olduğu üzere, tanık ve bilirkişilerin güvenliğini sağlayacak biçimde ifade vermelerini mümkün kılacak ispat kuralları tesis etmek.
3) Taraf Devletler, bu maddenin 1 inci fıkrasında söz konusu kişilerin başka yerlere yerleştirilmesi için, diğer Devletlerle anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı değerlendireceklerdir.
4) Bu madde hükümleri, tanıklık yapmaları halinde, mağdurlara da uygulanacaktır.
5) Her Taraf Devlet, iç hukukuna bağlı kalarak, ceza yargılamasının uygun aşamalarında mağdurun suç failleri hakkındaki görüş ve endişelerinin, savunma hakkına halel gelmeyecek biçimde açıklanmasına ve değerlendirilmesine olanak tanıyacaktır.
Madde 33
İhbarda Bulunan Kişilerin Korunması
Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlarla ilgili hususlarda yetkili makamlara makul gerekçelerle ve iyi niyetli olarak ihbarda bulunan kişileri haksız muamelelerden koruyacak uygun önlemleri iç hukuk sistemine dâhil etmeyi değerlendirecektir.
Madde 34
Yolsuzluk Eylemlerinin Sonuçları
Üçüncü kişilerin iyi niyetli olarak kazanmış olduğu haklar dikkate alınmak suretiyle, her Taraf Devlet, iç hukukunun temel ilkelerine uygun biçimde, yolsuzluğun sonuçlarına ilişkin önlemler alacaktır. Bu bağlamda, Taraf Devletler, yolsuzluğu, bir sözleşmenin iptal veya feshedilmesi, bir imtiyaz ya da benzer bir vesikanın geri alınması yahut diğer telafi edici önlemlerin alınmasına ilişkin yasal işlemlerde uygun bir etken olarak değerlendirebilirler.
Madde 35
Zararın Tazmini
Her Taraf Devlet, iç hukuk ilkelerine uygun biçimde, bir yolsuzluk eylemi sonucunda zarara uğrayan kişi ya da kuruluşların, tazminat almak gayesiyle zarardan sorumlu olanlar aleyhine dava açma hakkını haiz olmalarını sağlamak üzere gerekli önlemleri alacaktır.
Madde 36
Uzman Makamlar
Her Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak, yasaları uygulama yoluyla yolsuzlukla mücadelede uzmanlaşmış bir birim ya da birimlerin yahut kişilerin mevcudiyetini sağlayacaktır. Bu birim ya da birimler yahut kişilere görevlerini etkin ve dış etkilerden bağımsız bir biçimde yerine getirebilmeleri için Taraf Devletin hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak gerekli bağımsızlık tanınacaktır. Bu kişilere ya da bu birim yahut birimlerin personeline görevlerini yerine getirmek için gerekli eğitim ve kaynaklar temin edilmelidir.
Madde 37
Yasa Uygulayıcı Makamlarla İşbirliği
Her Taraf Devlet, bu Sözleşme ile ihdas edilmiş olan bir suçun işlenmesine iştirak eden veya etmiş olan kişilerin, yetkili makamlara, soruşturmaya ve delil elde etmeye yönelik faydalı bilgi sunmasını ve suçluları suç gelirlerinden mahrum kılmaya ve bu gelirlerin geri alınmasına katkı sağlayacak somut yardımlarda bulunmasını teşvik etmek üzere uygun önlemleri alacaktır.
Her Taraf Devlet, uygun durumlarda, bu Sözleşme ile ihdas edilmiş bir suçla ilgili soruşturma ya da kovuşturmada önemli işbirliğinde bulunan bir sanığın cezasının hafifletilmesine olanak sağlamayı değerlendirecektir.
Her Taraf Devlet, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, bu Sözleşme ile ihdas edilen bir suçla ilgili soruşturma ya da kovuşturmada önemli işbirliğinde bulunan bir kişiyi kovuşturmadan muaf tutma olanağını sağlamayı değerlendirecektir.
Bu kişilerin korunması, bu Sözleşmenin 32 nci maddesinde öngörülen biçim uyarlanmak suretiyle yapılacaktır.
Taraf Devletlerden birinde oturan ve bu maddenin birinci fıkrasında atıfta bulunulan bir kişinin diğer bir Taraf Devletin yetkili makamlarıyla etkili işbirliği sağlayabilmesi halinde, ilgili Taraf Devletler, iç hukuklarına uygun olarak, bu maddenin 2 nci ve 3 üncü fıkralarında öngörülen uygulamanın diğer Taraf Devletçe yerine getirilmesi hususunda bir anlaşma veya düzenleme yapılmasını değerlendirebilirler.
Madde 38
Ulusal Makamlar Arasında İşbirliği
Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun olarak, bir tarafta kamu kurumları ve görevlileri, diğer tarafta adlî suçların soruşturulması ve kovuşturulmasından sorumlu makamlar arasında işbirliğini teşvik etmek üzere gerekli önlemleri alacaktır. Bu işbirliği aşağıdakileri içerebilir:
a) Bu Sözleşmenin 15, 21 ve 23 üncü maddeleri uyarınca ihdas edilen suçlardan birisinin işlendiğine inanmak için haklı nedenlerin mevcut olması halinde, kamu kurumları ve görevlilerinin kendi inisiyatifleri ile cezaî soruşturma ve kovuşturmadan sorumlu makamları bilgilendirmeleri; veya
b) Talep olduğu takdirde, bu makamlara gerekli bütün bilgileri sağlamaları.
Madde 39
Ulusal Makamlar ile Özel Sektör Arasında İşbirliği
Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun olarak, ulusal soruşturma ve kovuşturma makamlarının özel sektör kuruluşları ile, özellikle malî kuruluşlarla, bu Sözleşme ile ihdas edilen suçların işlenmesini içeren hususlarda işbirliğini teşvik etmek üzere gerekli önlemleri alacaktır.
Her Taraf Devlet kendi vatandaşlarını ve mutat meskeni kendi ülkesinde bulunan diğer kişileri, bu Sözleşme ile ihdas edilen bir suçun işlenmesini ulusal soruşturma ve kovuşturma makamlarına ihbar etme hususunda teşvik etmeyi değerlendirecektir.
Madde 40
Bankacılık Sırrı
Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş olan suçlara ilişkin cezaî soruşturmalarında, banka hesaplarının gizliliğine ilişkin yasalardan kaynaklanan engellerin aşılabilmesi amacıyla iç hukuk sisteminde uygun düzeneklerin mevcut bulunmasını sağlayacaktır.
Madde 41
Sabıka Kaydı
Her Taraf Devlet, uygun bulduğu şartlar ve amaçlar dâhilinde, suç isnat edilen bir kişinin başka bir Taraf Devletteki evvelki mahkumiyetini, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suça ilişkin cezaî yargılamalarında kullanmak amacıyla gözönüne almak üzere gerekli yasal ve diğer önlemleri alabilir.
Madde 42
Yargı Yetkisi
Aşağıdaki durumlarda, her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlara ilişkin yargılama yetkisini tesis etmek için gerekli önlemleri alacaktır.
a) Suç, o Taraf Devletin ülkesinde işlenirse; veya
b) Suç, işlendiği sırada o Taraf Devletin bayrağını taşıyan bir gemide veya o Taraf Devletin mevzuatına uygun olarak kayıtlı olan hava taşıtında işlenirse.
Bir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 4 üncü maddesine bağlı olarak, aşağıdaki durumlarda bu tür suçlardan herhangi birisine ilişkin yargı yetkisini de tesis edebilir:
a) Suç, o Taraf Devletin bir vatandaşına karşı işlenirse; veya
b) Suç, o Taraf Devletin bir vatandaşı tarafından veya mutat meskeni o Taraf Devletin ülkesinde bulunan vatansız bir kişi tarafından işlenirse; veya
c) Suç, bu Sözleşmenin 23 üncü maddesinin 1 (b) (ii) bendinde belirtilen suçlardan birisiyse ve bu Sözleşmenin 23 üncü maddesinin 1 (a) (i) veya (ii) veya (b) (i) bentlerinde belirtilen bir suçun o Devletin ülkesi içinde işlenmesi amacıyla o Devletin ülkesi dışında işlenirse; veya
d) Suç Taraf Devlete karşı işlenirse.
Bu Sözleşmenin 44 üncü maddesinin uygulanması bakımından, her Taraf Devlet, suç isnat edilen ve kendi ülkesinde bulunan bir kişiyi, sırf vatandaşı olması gerekçesiyle iade etmediği takdirde, bu Sözleşme ile ihdas edilen suçlara ilişkin yargı yetkisini tesis etmek üzere gerekli olabilecek önlemleri alacaktır.
Her Taraf Devlet ayrıca, suç isnat edilen kişi kendi ülkesinde bulunduğunda ve bu kişiyi iade etmediğinde, bu Sözleşme ile ihdas olunan suçlara ilişkin yargı yetkisini tesis etmek için gerekli önlemleri alabilir.
Eğer bu maddenin 1 inci veya 2 nci fıkrasına göre yargı yetkisini kullanan bir Taraf Devlete, herhangi bir başka Taraf Devletin aynı eylem dolayısıyla bir soruşturma, kovuşturma veya yargısal bir işlem yürüttüğü bildirildiyse veya söz konusu Taraf Devlet bunu herhangi bir biçimde öğrenmiş ise, bu Taraf Devletlerin yetkili makamları, uygun olan hallerde, yapacakları işlemlerin eşgüdümü amacıyla danışmalarda bulunacaklardır.
Bu Sözleşme, genel uluslararası hukuk normları saklı kalmak kaydıyla, bir Taraf Devletin iç hukukuna uygun olarak tesis ettiği cezaî yargılama yetkisini kullanmasını ortadan kaldırmaz.
BÖLÜM IV
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ
Madde 43
Uluslararası İşbirliği
Taraf Devletler, bu Sözleşmenin 44 ilâ 50 nci maddelerine uygun olarak cezaî konularda işbirliği yapacaklardır. Uygun olan hallerde ve iç hukuk sistemleri ile uyumlu olduğunda, Taraf Devletler, yolsuzluğa ilişkin hukukî ve idarî hususlardaki soruşturma ve davalarda birbirlerine yardım etmeyi değerlendireceklerdir.
Uluslararası işbirliği konularında, çifte cezalandırılabilirliğin zorunlu olduğu hallerde, eğer adlî yardımlaşma talebine konu suçu oluşturan fiil iki Taraf Devletin yasalarına göre de bir adlî suç ise, kendisinden talepte bulunulan Taraf Devletin yasalarının bu suçu talepte bulunan Taraf Devletin yasalarıyla aynı kategoriye koymasına ya da aynı terminolojiyle adlandırmasına bakılmaksızın, bu zorunluluk yerine getirilmiş sayılır.
Madde 44
Suçluların İadesi
Bu madde, iadeye konu olan suçun hem talepte bulunan, hem de talepte bulunulan Taraf Devletlerin iç hukuklarına göre cezalandırılabilir olması kaydıyla, iade talebine konu olan kişinin talepte bulunulan Taraf Devletin ülkesinde bulunması halinde, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş olan suçlara uygulanır.
Bu maddenin birinci fıkrasındaki hükme rağmen, bir Taraf Devlet, kendi iç hukuku izin verdiği takdirde, kendi iç hukukunda cezalandırılabilir olmasa dahi, bu Sözleşmede belirtilen suçlardan herhangi birisi nedeniyle bir kişiyi iade edebilir.
Eğer iade talebi birbirinden ayrı birkaç suçu içeriyorsa, bu suçların en az birinin bu madde kapsamında faili iade edilebilir nitelikte olması, diğerlerinin de hapis süresi nedeniyle faili iade edilebilir nitelikte olmamakla birlikte bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlarla ilgili olması şartıyla, talepte bulunulan Taraf Devlet bu maddeyi anılan suçlar için de uygulayabilir.
Bu maddenin uygulandığı suçların herbiri, Taraf Devletler arasında suçluların iadesine ilişkin herhangi bir andlaşmaya, faili iade edilebilir suçlar olarak dâhil edilmiş sayılacaktır. Taraf Devletler, bu tür suçları, aralarında akdedilecek her iade andlaşmasına faili iade edilebilir suçlar olarak dâhil edecektir. İç hukuku izin veren bir Taraf Devlet, bu Sözleşmeyi iadeye esas olarak kullandığında, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilmiş olan hiçbir suçu siyasi suç olarak saymayacaktır.
Suçluların iadesini bir andlaşmanın mevcut olması koşuluna dayandıran bir Taraf Devlet, andlaşma akdetmemiş olduğu diğer bir Taraf Devletten bir iade talebi alması halinde, bu maddenin uygulandığı suçlar bakımından, bu Sözleşmeyi, suçluların iadesi için bir hukuksal dayanak olarak kabul edebilir.
Suçluların iadesini bir andlaşmanın mevcut olması koşuluna dayandıran bir Taraf Devlet;
a) Bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdii sırasında, Sözleşmeye taraf diğer Devletlerle suçluların iadesi hususunda işbirliği için, bu Sözleşmeyi hukuksal dayanak olarak kabul edip etmeyeceğini Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirecek; ve
b) Bu Sözleşmeyi suçluların iadesi hususunda işbirliği için hukuksal dayanak olarak kabul etmezse, uygun olan hallerde, bu maddeyi uygulamak için, Sözleşmeye taraf diğer Devletlerle suçluların iadesi konusunda andlaşmalar yapmak için çaba gösterecektir.
Suçluların iadesini bir andlaşmanın mevcut olması koşuluna dayandırmayan Taraf Devletler, bu maddenin uygulandığı suçları kendi aralarında iade edilebilir suçlar olarak kabul edeceklerdir.
Suçluların iadesi, diğerlerinin yanı sıra, iade için asgarî cezanın gerekliliğine ilişkin koşullar ve talepte bulunulan Taraf Devletin iadenin reddini dayandırabileceği nedenler dâhil, talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukunca veya uygulanabilir iade andlaşmalarınca belirlenmiş koşullara tâbi olacaktır.
Taraf Devletler, iç hukuklarına bağlı kalmak kaydıyla, bu maddenin uygulandığı herhangi bir suçla ilgili iade işlemlerini hızlandırmak ve delil sunma koşullarını kolaylaştırmak için çaba göstereceklerdir.
Talepte bulunulan Taraf Devlet, iç hukuk hükümlerine ve taraf olduğu suçluların iadesi andlaşmalarına bağlı kalmak kaydıyla, durumun gerekli ve acil olduğuna kanaat getirmesi halinde ve talepte bulunan Taraf Devletin istemi üzerine, iadesi istenen ve kendi ülkesinde bulunan bir kişiyi gözaltına alacak veya kişinin iade işlemleri sırasında hazır bulunmasını teminen diğer uygun önlemleri alacaktır.
Ülkesinde suç isnat edilen bir kişi bulunan Taraf Devlet, eğer bu maddenin uygulandığı bir suç bakımından bu kişiyi sırf kendi vatandaşı olduğu gerekçesiyle iade etmez ise, iade isteyen Taraf Devletin isteği üzerine, vakit geçirmeksizin, kovuşturma amacıyla, olayı kendi yetkili makamlarına iletmek zorundadır. Bu makamlar, anılan Taraf Devletin iç hukukundaki vahim nitelikli diğer suçlarda olduğu gibi karar alacak ve işlemleri de aynı biçimde yürüteceklerdir. İlgili Taraf Devletler, bu tür bir kovuşturmanın etkinliğini teminen, özellikle usul ve ispata ilişkin konularda, birbirleriyle işbirliği yapacaklardır.
Bir Taraf Devlet, vatandaşı olan bir kişiyi iç hukukuna göre, yalnızca kişinin iadesinin veya tesliminin istendiği bir dava veya takibat sonucu çarptırılabileceği cezayı bu Taraf Devlette çekmesi için geri verilmesi koşuluyla iade veya teslim edebiliyorsa ve bu Taraf Devlet ile iadeyi isteyen Taraf Devlet gerek bu seçenek üzerinde, gerek uygun görecekleri diğer şartlarda anlaşmışlarsa, bu biçimde yapılacak şartlı bir iade veya teslim, bu maddenin 11 inci fıkrasında yer alan yükümlülüğün yerine getirilmesi için yeterli olacaktır.
Bir hükmün infazı amacıyla yapılan iade talebi, iadesi istenen kişinin talepte bulunulan Taraf Devletin vatandaşı olması nedeniyle reddedilirse, talepte bulunulan Taraf Devlet, talepte bulunan Tarafın başvurusu üzerine, kendi iç hukuku izin verirse ve yasaların gerektirdiği hususlara uygun olarak, talepte bulunan Tarafın iç hukukunca verilmiş cezanın veya geriye kalan kısmının infazını sağlama yollarını araştıracaktır.
Bu maddenin uygulandığı suçlarla bağlantılı olarak hakkında yargı işlemleri yürütülen herhangi bir kişiye, davanın bütün safhalarında, kişinin ülkesinde bulunduğu Taraf Devletin iç hukukunca sağlanan bütün hak ve güvencelerin kullanılması da dâhil olmak üzere, adil muamele garantisi verilecektir.
Eğer talepte bulunulan Taraf Devletin, talebin bir kişiyi cinsiyeti, ırkı, dini, vatandaşlığı, etnik kökeni veya siyasî görüşleri nedeniyle yargılamak veya cezalandırmak için yapıldığına veya bu nedenlerden herhangi biri bakımından, talebe uymanın anılan kişinin durumuna halel getireceğine inanmak için ciddi gerekçeleri bulunuyorsa, bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm, iadeye ilişkin bir zorunluluk getirdiği biçiminde yorumlanmayacaktır.
Taraf Devletler, sırf suçun malî konuları da kapsadığının değerlendirildiği gerekçesiyle, suçluların iadesi talebini reddedemezler.
Talepte bulunulan Taraf Devlet, iadeyi reddetmeden önce, uygun olan hallerde, görüşlerini sunmak ve iddialarına ilişkin bilgi sağlamak için kendisine geniş olanak tanımak amacıyla talepte bulunulan Taraf Devlete danışacaktır.
Taraf Devletler, iadenin sağlanması veya etkinliğinin arttırılması için, ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmak için çaba harcayacaklardır.
Madde 45
Hükümlülerin Nakli
Taraf Devletler, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçlar nedeniyle hapse mahkum olmuş veya diğer hürriyeti bağlayıcı cezalara çarptırılmış kişilerin, cezalarını tamamlamak üzere kendi ülkelerine nakline ilişkin ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı değerlendirebilirler.
Madde 46
Karşılıklı Adlî Yardım
1) Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda birbirlerine en geniş ölçüde karşılıklı adlî yardımı sağlayacaklardır.
2) Karşılıklı adlî yardım, bu Sözleşmenin 26 ncı maddesi uyarınca bir tüzel kişinin talepte bulunan Taraf Devlette sorumlu tutulabileceği suçlarla ilgili soruşturma, kovuşturma ve yargılamalar işlemleri bakımından, talepte bulunulan Taraf Devletin ilgili yasaları, andlaşmaları, anlaşmaları ve düzenlemelerine göre mümkün olan en geniş ölçüde sağlanacaktır.
3) Bu madde uyarınca sağlanacak karşılıklı adlî yardım, aşağıdaki amaçlardan herhangi birisi için talep edilebilir:
a) Delil toplamak veya kişilerin ifadesini almak;
b) Adlî belgelerin tebliğini sağlamak;
c) Arama, el koyma ve dondurma işlemlerini yerine getirmek;
d) Eşya ve yer incelemesi yapmak;
e) Bilgileri, delil olabilecek şeyleri ve bilirkişi görüşlerini temin etmek;
f) Resmi daire, banka, şirket veya ticaret kayıtları ve malî kayıtlar dâhil, ilgili belge ve kayıtların asıllarını veya onaylı suretlerini temin etmek;
g) Delil elde etme amacıyla suç gelirinin, malvarlığının, araç-gereçlerin ve diğer şeylerin tespiti veya takibi;
h) Kişilerin, talepte bulunan Taraf Devlette gönüllü olarak bulunmalarını kolaylaştırmak;
i) Talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukuna aykırı olmayan diğer her türlü yardımı sağlamak;
j) Bu Sözleşmenin V. bölümündeki hükümlere uygun olarak suç gelirlerinin tespiti, dondurulması ve takibi;
k) Bu Sözleşmenin V. bölümündeki hükümlere uygun olarak varlıkların geri alınması.
4) Bir Taraf Devletin yetkili makamları, iç hukuk saklı kalmak kaydıyla, önceden bir talep olmaksızın, cezaî konulara ilişkin bilgilerin soruşturma ve yargılamaları yürütmede veya başarılı bir biçimde sonuçlandırmada diğer bir Taraf Devletin makamlarına yardımcı olacağına veya o Taraf Devletin bu Sözleşmeye istinaden bir talepte bulunmasıyla sonuçlanacağına inandıkları takdirde, bu tür bilgileri anılan Taraf Devletin yetkili makamlarına iletebilirler.
5) Bu maddenin 4 üncü fıkrasına dayanılarak bilgi iletilmesi, bilgiyi temin eden yetkili makamların bulunduğu Devletteki soruşturma ve yargılamalara halel getirmeyecektir. Bilgiyi alan yetkili makamlar anılan bilginin gizli kalması talebine veya kullanımındaki sınırlamalara, geçici bir süre dahi olsa uyacaklardır. Bununla beraber, bu durum, bilgiyi alan Taraf Devleti, sanığın suçsuzluğunu gösterecek bilgileri kendi yargılama süreci sırasında açıklamaktan alıkoymayacaktır. Böyle bir durumda, bilgiyi alan Taraf Devlet, açıklamadan önce bilgiyi veren Taraf Devleti haberdar edecek ve talep edilmiş ise, bilgiyi veren Taraf Devlete danışacaktır. Eğer, istisnaî bir durumda, önceden haber verme olanağı bulunmuyor ise, bilgiyi alan Taraf Devlet, bilgiyi veren Taraf Devleti gecikme olmaksızın açıklamadan haberdar edecektir.
6) Bu maddenin hükümleri, karşılıklı adlî yardımı tamamen veya kısmen düzenleyen veya düzenleyecek olan başka herhangi bir ikili veya çok taraflı andlaşmadan kaynaklanan yükümlülükleri etkilemeyecektir.
7) Eğer söz konusu Taraf Devletler bir karşılıklı adlî yardım andlaşmasıyla bağlı değillerse, bu maddeye dayanarak yapılan taleplerde, bu maddenin 9 ila 29 uncu fıkraları uygulanacaktır. Taraf Devletler bu tür bir andlaşmayla bağlı iseler, anılan Devletler bu maddenin 9 ilâ 29 uncu fıkralarını uygulamaya karar vermedikçe, o andlaşmanın ilgili hükümleri uygulanacaktır. İşbirliğini kolaylaştıracak ise, Taraf Devletlerin bu fıkraları uygulamaları kuvvetle teşvik edilir.
8) Taraf Devletler, bankacılık sırrı gerekçesiyle, bu maddeye istinaden karşılıklı adlî yardımda bulunmayı reddetmeyeceklerdir.
9) a) Talepte bulunulan Taraf Devlet, çifte cezalandırılabilirliğin bulunmadığı durumlarda bu maddeye istinaden bir yardım talebine karşılık verirken, bu Sözleşmenin 1 inci maddede öngörülen amaçlarını gözönünde bulunduracaktır;
b) Taraf Devletler, çifte cezalandırılabilirliğin bulunmadığı gerekçesiyle, bu maddeye istinaden yardımda bulunmayı reddedebilirler. Bununla beraber, talepte bulunulan Taraf Devlet, hukuk sisteminin temel kavramları ile uyumlu olan durumlarda, zorlayıcı eylem içermeyen yardım sağlayacaktır. Taleplerin çok cüzi meblağlara ilişkin olması ya da aranılan işbirliği ya da yardımın bu Sözleşmenin başka hükümleri gereğince sağlanabilmesi hallerinde, yardım talepleri reddedilebilir;
c) Her Taraf Devlet, çifte cezalandırılabilirliğin bulunmadığı durumlarda, bu maddeye istinaden daha geniş ölçüde yardımda bulunabilmesini sağlamak için gerekli önlemleri almayı değerlendirebilir.
10) Bir Taraf Devletin ülkesinde tutuklu veya cezasını çekmekte olan ve teşhis, tanıklık veya başka suretle bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin soruşturma, kovuşturma veya yargısal işlemler için delil toplamada yardım sağlamak amaçlarıyla başka bir Taraf Devlette bulunması talep edilen bir kişi, aşağıdaki koşullar sağlandığı takdirde nakledilebilir:
a) Kişi bilerek ve özgürce rıza gösterirse;
b) Taraf Devletlerin uygun görebileceği koşullara tâbi olarak, her iki Taraf Devletin yetkili makamları anlaşırsa.
11) Bu maddenin 10 uncu fıkrasının uygulanması bakımından:
a) Nakledilecek kişinin bulunduğu Taraf Devlet başka türlü talep etmedikçe veya müsaade etmedikçe, kişinin nakledileceği Taraf Devlet, nakledilen kişiyi gözaltında tutma yetki ve yükümlülüğünü haiz olacaktır;
b) Her iki Taraf Devletin yetkili makamlarınca önceden veya herhangi bir biçimde kararlaştırıldığı üzere, kişinin nakledildiği Taraf Devlet, kişiyi gönderen Taraf Devlete geri teslim etme yükümlülüğünü gecikmeksizin yerine getirecektir;
c) Kişinin nakledildiği Taraf Devlet, gönderen Taraf Devletten kişinin geri teslimi için yeni bir iade süreci başlatmasını talep etmeyecektir;
d) Nakledilen kişinin, nakledildiği Taraf Devlette gözaltında geçirdiği süreler, gönderen Devlette çekmesi gereken cezadan indirilecektir.
12) Bu maddenin 10 uncu ve 11 inci fıkralarına uygun olarak kişiyi nakledecek Taraf Devlet kabul etmedikçe, nakledilen kişi, vatandaşlığına bakılmaksızın, nakleden Devletin ülkesinden ayrılışından evvelki eylemleri, ihmalleri veya mahkumiyetleriyle ilgili olarak, nakledileceği Devletin ülkesinde kovuşturulmayacak, gözaltına alınmayacak, cezalandırılmayacak veya kişisel özgürlüğü bağlayıcı herhangi bir sınırlamaya tâbi tutulmayacaktır.
13) Her Taraf Devlet, karşılıklı adlî yardım taleplerini alma ve bunları yerine getirme veya yerine getirilmesi için yetkili makamlara iletme sorumluluğuna ve yetkisine sahip merkezi bir makam belirleyecektir. Bir Taraf Devletin karşılıklı adlî yardıma ilişkin ayrı bir sisteminin olduğu özel bir bölge veya ülkesi olması halinde, o bölge veya ülke için aynı işleve sahip ayrı bir merkezi makam belirleyebilir. Merkezi makamlar, alınan taleplerin süratli ve uygun bir biçimde yerine getirilmesini veya iletilmesini sağlayacaklardır. Merkezi makam, yerine getirilmesi için talebi yetkili bir makama iletmesi halinde, talebin yetkili makam tarafından, hızlı ve uygun bir biçimde yerine getirilmesini teşvik edecektir. Bu amaçla belirlenen merkezi makam, her Taraf Devletin bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerini tevdii sırasında, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirilecektir. Karşılıklı adlî yardım talepleri ve buna ilişkin herhangi bir yazışma Taraf Devletlerce belirlenmiş merkezi makamlara iletilecektir. Bu koşul, bir Taraf Devletin, bu taleplerin ve yazışmaların kendisine diplomatik kanallarla ve acil durumlarda, Taraf Devletlerin kararlaştırdıkları hallerde, mümkünse, Uluslararası Adlî Polis Teşkilatı kanalıyla ulaştırılmasını isteme hakkına halel getirmeyecektir.
14) Talepler yazılı olarak veya mümkünse yazılı kayıt elde edilmesini sağlayan herhangi bir yolla, talepte bulunulan Devletin kabul edebileceği bir dilde ve o Devletin, bildirimin sahih olup olmadığını tespit edebileceği koşullar altında yapılacaktır. Taraf Devletlerin her biri için kabul edilebilir olan dil veya diller, bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdii sırasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirilecektir. Acil durumlarda ve Taraf Devletlerce kararlaştırıldığı takdirde, talepler sözlü olarak yapılabilir, ancak derhal yazılı olarak teyit edilecektir.
15) Karşılıklı adlî yardım için olan bir talep şunları içerecektir:
a) Talebi yapan makamın adı;
b) Talebin ilgili olduğu soruşturma, kovuşturma veya yargılamanın konusu ve mahiyeti ve soruşturmayı, kovuşturmayı ve yargılamayı yürüten makamın adı ve görevleri;
c) Adlî belgelerin tebliği amacıyla yapılanların dışındaki taleplerde, ilgili olayların bir özeti;
d) İstenen yardımın tanımı ve talepte bulunan Taraf Devletin uyulmasını istediği herhangi bir özel usulün açıklaması;
e) Mümkün olduğu takdirde, ilgili herhangi bir kişinin kimliği, yeri ve uyruğu; ve
f) Delilin, bilginin veya işlemin hangi amaçla istendiği.
16) Talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin kendi iç hukukuna uygun olarak yerine getirilmesi için gerekli gördüğünde veya talebin yerine getirilmesine kolaylık sağlayabileceği durumlarda, ek bilgi talep edebilir.
17) Bir talep, talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukuna göre ve bu hukuka aykırılık teşkil etmediği ölçüde ve mümkün olduğunda, talepte belirtilen usullere uygun olarak yerine getirilecektir.
18) Mümkün olduğu ve iç hukukun temel ilkeleriyle uyumlu olduğu her durumda, bir kişi bir Taraf Devletin ülkesinde bulunduğunda ve bu kişinin diğer Taraf Devletin adlî makamları tarafından tanık veya uzman olarak dinlenmesi gerektiğinde, eğer söz konusu kişinin talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde şahsen hazır bulunması mümkün veya arzulanan bir durum değilse, talepte bulunulan Taraf Devlet, diğerinin talebi üzerine, dinlemenin video konferansıyla yapılmasına izin verebilir. Taraf Devletler, dinlemenin talepte bulunan Taraf Devletin bir adlî makamı tarafından yürütülmesine ve talepte bulunulan Taraf Devletin bir adlî makamının katılmasına karar verebilirler.
19) Talepte bulunan Taraf Devlet, talebe konu soruşturma, kovuşturma veya yargılamalar için talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından sağlanan bilgiyi veya delili, talepte bulunulan Taraf Devletin önceden rızası olmaksızın, talepte belirtilen amaçlar dışında iletmeyecek veya kullanmayacaktır. Bu fıkradaki hiçbir hüküm, talepte bulunan Taraf Devleti, sanığın suçsuzluğunu gösterecek bilgi veya delili kendi yargılaması sırasında açıklamaktan alıkoymayacaktır. Bu son durumda, talepte bulunan Taraf Devlet, açıklamadan önce, talepte bulunulan Taraf Devleti haberdar edecek ve talep edilmişse, talepte bulunan Taraf Devlete danışacaktır. Eğer, istisnai bir durumda, önceden haber verme olanağı bulunmuyor ise, talepte bulunan Taraf Devlet, talepte bulunulan Taraf Devleti gecikmeksizin açıklama hakkında bilgilendirecektir.
20) Talepte bulunan Taraf Devlet, talepte bulunulan Taraf Devletten, talebin yerine getirilmesi bakımından zorunlu olmadığı ölçüde, yapılan talebin ve içeriğinin gizli tutulmasını isteyebilir. Eğer talepte bulunulan Taraf Devlet gizlilik zorunluluğuna uyamaz ise, talepte bulunan Taraf Devleti derhal bilgilendirecektir.
21) Karşılıklı adlî yardım talebi aşağıdaki hallerde reddedilebilir:
a) Talep bu maddenin hükümlerine uygun bir biçimde yapılmaz ise;
b) Talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin yerine getirilmesinin, egemenliğine, güvenliğine, kamu düzenine veya diğer temel çıkarlarına zarar verebileceği kanaatinde ise;
c) Talepte bulunulan Taraf Devletin makamlarının, benzer herhangi bir suçun kendi yargı yetkileri dâhilinde soruşturma, kovuşturma ya da yargılamaya tâbi olması halinde, talep edilen işlemi yapması kendi hukukuna göre yasaklanmış ise;
d) Talebin kabul edilmesi, talepte bulunan Taraf Devletin karşılıklı adlî yardıma ilişkin hukuk sistemine aykırı ise.
22) Taraf Devletler, sırf suçun malî konuları da kapsadığının düşünüldüğü gerekçesiyle bir karşılıklı adlî yardım talebini reddedemezler.
23) Karşılıklı adlî yardıma ilişkin herhangi bir ret için gerekçe gösterilecektir.
24) Talepte bulunulan Taraf Devlet, karşılıklı adlî yardım talebini mümkün olan en kısa sürede yerine getirecek ve Taraf Devletçe gerekçeleri tercihen talepte belirtilen herhangi bir süreyi, mümkün olduğunca tam olarak göz önünde bulunduracaktır. Talepte bulunan Taraf Devlet, talebi karşılamak amacıyla talepte bulunulan Taraf Devletin aldığı önlemlerin durum ve safhasına ilişkin bilgi almak üzere makul taleplerde bulunabilir. Talepte bulunulan Taraf Devlet, talepte bulunan Taraf Devletin, talebin durumuna ve yerine getirilme safhasına ilişkin makul taleplerini yanıtlayacaktır. Talepte bulunan Taraf Devlet, istenen yardıma gerek kalmadığı takdirde, talepte bulunulan Taraf Devlete durumu derhal bildirecektir.
25) Karşılıklı adlî yardım, devam eden bir soruşturmayı, kovuşturmayı veya yargılamayı olumsuz etkileyebileceği gerekçesiyle, talepte bulunulan Taraf Devletçe ertelenebilir.
26) Bu maddenin 21 inci fıkrasına istinaden bir talebi reddetmeden veya bu maddenin 25 inci fıkrasına istinaden talebin yerine getirilmesini ertelemeden önce, talepte bulunulan Taraf Devlet, gerekli gördüğü bazı kayıt ve koşullarla yardımın yerine getirilip getirilemeyeceğini değerlendirmek üzere talepte bulunan Taraf Devlete danışacaktır. Eğer talepte bulunan Taraf Devlet, bu koşullara tâbi yardımı kabul ederse, söz konusu koşullara uyacaktır.
27) Bu maddenin 12 nci fıkrasının uygulanmasına halel gelmeksizin, talepte bulunan Taraf Devletin isteği üzerine, talepte bulunan Taraf Devletin ülkesindeki bir yargılamada delil sunmaya veya bir soruşturma, kovuşturma veya yargılamada yardım etmeye rıza gösteren bir tanık, bilirkişi veya başka bir kişi, talepte bulunulan Taraf Devletin ülkesinden ayrılışından evvelki eylemleri, ihmalleri veya mahkumiyetleriyle ilgili olarak, talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde kovuşturulmayacak, gözaltına alınmayacak, cezalandırılmayacak veya kişisel özgürlüğünü kısıtlayıcı herhangi bir sınırlamaya tâbi tutulmayacaktır. Bu tür bir güvence, bu tanık, bilirkişi veya başka kişinin hazır bulunmasının adlî makamlarca artık gerekli görülmediğinin resmen bildirildiği tarihten itibaren kesintisiz 15 gün veya Taraf Devletlerce kararlaştırılmış herhangi bir zaman dilimi zarfında ayrılma olanağına sahip olup da talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde kendi isteğiyle kaldığı veya bu ülkeyi terk ettikten sonra kendi isteğiyle geri döndüğü takdirde sona erecektir.
28) Bir talep yerine getirilirken ortaya çıkan olağan masraflar, ilgili Taraf Devletlerce aksi kararlaştırılmadıkça, talepte bulunulan Taraf Devletçe karşılanacaktır. Eğer talebi yerine getirmek için önemli veya olağan dışı masraflar gerekiyor veya gerekecekse, talebin hangi kayıt ve koşullarla yerine getirileceğini ve masrafların nasıl karşılanacağını belirlemek üzere, Taraf Devletler birbirlerine danışacaktır.
29) Talepte bulunulan Taraf Devlet;
a) Talepte bulunan Taraf Devlete, iç hukukuna göre kamuya açık olan elindeki resmi kayıtların, belgelerin veya bilginin örneklerini verecektir;
b) Kendi takdiriyle, tamamen, kısmen veya uygun gördüğü koşullara tâbi olarak, iç hukukuna göre kamuya açık olmayan resmi kayıt, belge ve bilgilerin örneklerini talepte bulunan Taraf Devlete verebilir.
30) Taraf Devletler, gerekli hallerde, bu madde hükümlerinin amaçlarına hizmet edecek, bunların uygulanmasını sağlayacak veya bu hükümleri güçlendirecek ikili veya çok taraflı anlaşma veya düzenlemeler yapma olanaklarını değerlendireceklerdir.
Madde 47
Ceza Yargılamalarının Nakli
Taraf Devletler, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların kovuşturulması amacıyla ceza yargılamalarının birbirlerine nakledilmesi olanağını, bu naklin adaletin tecellisi bakımından yararlı görüldüğü durumlarda, özellikle birden fazla yargı yetkisinin söz konusu olduğu hallerde, kovuşturmanın tek merkezde toplanması düşüncesiyle değerlendireceklerdir.
Madde 48
Yasa Uygulamada İşbirliği
1) Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçlarla mücadeleye yönelik yasa uygulama faaliyetinin etkinliğinin arttırılması amacıyla, hukukî ve idarî sistemlerine uygun olarak, birbirleriyle yakın işbirliği yapacaklardır. Taraf Devletler, özellikle aşağıdaki hususlarda etkili önlemler alacaktır:
a) İlgili Taraf Devletlerin uygun görmeleri halinde, diğer suçlarla bağlantıları dâhil olmak üzere, bu Sözleşmede belirtilen suçların bütün yönlerine ilişkin bilgilerin çabuk ve güvenli değişimini kolaylaştırmak amacıyla yetkili makamlar, kurum ve hizmetler arasında iletişim kanallarını geliştirmek ve gerektiğinde tesis etmek;
b) Bu sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin soruşturmaları yürütmek üzere aşağıdaki hususlarda diğer devletlerle işbirliği yapmak:
Bu tür suçlara karıştığından şüphe edilen kişilerin kimlikleri, bulundukları yer ve faaliyetleri veya diğer ilgili kişilerin yerleri;
ii. Bu tür suçların işlenmesinden elde edilen suç gelirinin veya malvarlığının hareketi;
iii. Bu tür suçların işlenmesinde kullanılan veya kullanılması amaçlanan malvarlığı, teçhizat ve diğer araç-gereçlerin hareketi;
c) Uygun olan hallerde, soruşturma ve analiz amacıyla, gereken kalemleri ve yeterli miktarda maddeyi sağlamak;
d) Uygun olan hallerde, bu Sözleşmede belirtilen suçların işlenmesi için başvurulan özel yol ve yöntemler hakkında diğer devletler ile sahte kimlik, tahrif edilmiş, değiştirilmiş ya da sahte evrak ve suçların gizlenmesi amacıyla başvurulan diğer yolları da içerecek biçimde bilgi değişiminde bulunmak;
e) Yetkili makamlar, kurum ve hizmetler arasında etkin eşgüdümü kolaylaştırmak ve ilgili Taraf Devletler arasındaki ikili anlaşma ve düzenlemelere bağlı kalarak irtibat görevlileri göndermek de dâhil olmak üzere, personel ve diğer uzmanların değişimini teşvik etmek;
f) Bu Sözleşmede belirtilen suçların erken teşhisi amacıyla bilgi değişiminde bulunmak ve uygun biçimde alınan idari ve diğer önlemlerin eşgüdümünü sağlamak.
2) Bu Sözleşmenin uygulanması amacıyla Taraf Devletler, kolluk makamları arasında doğrudan işbirliğine ilişkin ikili veya çok taraflı anlaşma veya düzenlemeler yapmayı ve bu tür anlaşma veya düzenlemeler mevcut ise, bunları değiştirmeyi değerlendireceklerdir. İlgili Taraf Devletler, aralarında bu tür anlaşma veya düzenlemelerin mevcut olmaması durumunda, bu Sözleşmede belirtilen suçlar bakımından karşılıklı yasa uygulama işbirliği için bu Sözleşmeyi temel olarak almayı değerlendireceklerdir. Taraf Devletler, uygun olduğu zaman, kolluk makamları arasındaki işbirliğini geliştirmek amacıyla, uluslararası ve bölgesel örgütler de dâhil olmak üzere, anlaşma ve düzenlemelerden tam olarak yararlanacaklardır.
3) Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen ve modern teknoloji kullanılarak işlenen suçlarla mücadele etmek için olanakları dâhilinde işbirliği yapmaya çaba sarf edeceklerdir.
Madde 49
Ortak Soruşturmalar
Taraf Devletler, bir veya daha fazla Devlette soruşturma, kovuşturma veya yargılama konusu olan meselelere ilişkin olarak, yetkili makamları aracılığıyla ortak soruşturma mercileri oluşturmak amacıyla, ikili veya çok taraflı anlaşma veya düzenlemeler yapmayı değerlendireceklerdir. Bu tür anlaşma veya düzenlemelerin mevcut olmaması halinde, ortak soruşturmalar her olay için ayrı ayrı yapılacak anlaşmalarla yürütülebilir. İlgili Taraf Devletler, ülkesinde bu tür bir soruşturma yürütülecek olan Taraf Devletin egemenliğine bütünüyle saygı göstereceklerdir.
Madde 50
Özel Soruşturma Teknikleri
1) Her Taraf Devlet, yolsuzlukla etkin biçimde mücadele etmek maksadıyla, iç hukuk sisteminin temel ilkelerinin elverdiği ölçüde ve iç hukukunda belirtilen şartlara uygun olarak, yetkili makamlarının, kendi ülkesinde, kontrollü teslimatı ve uygun gördüğü hallerde, elek- tronik veya diğer izleme biçimlerini ve gizli operasyonlar gibi diğer özel soruşturma tekniklerini uygun biçimde kullanmasına ve bu yöntemle elde edilen delillerin mahkemelerde kabul edilmesine izin vermek üzere, olanakları dâhilinde, gerekli önlemleri alacaktır.
2) Bu Sözleşmede belirtilen suçları soruşturmak amacıyla, Taraf Devletler, gerektiğinde, bu tür özel soruşturma tekniklerinin uluslararası işbirliği çerçevesinde kullanımı için uygun ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmaya teşvik olunur. Bu tür anlaşmalar veya düzenlemeler devletlerin egemen eşitliği ilkesine bütünüyle uyularak yapılacak ve uygulanacak ve bu anlaşma veya düzenlemelerin hükümlerine kesinlikle uyularak yürütülecektir.
3) Bu maddenin 2 nci fıkrasında öngörülen türde bir anlaşma veya düzenlemenin mevcut olmaması halinde, bu tür soruşturma tekniklerinin uluslararası çerçevede kullanımına yönelik kararlar her olay için ayrı ayrı alınacak ve gerektiğinde, bu kararlarda, yargı yetkisinin ilgili Taraf Devletlerce kullanılmasına ilişkin malî düzenlemeler ve anlaşmalar da göz önünde tutulabilecektir.
4) Kontrollü teslimatın uluslararası düzeyde uygulanmasına yönelik kararlar, ilgili Taraf Devletlerin rızasıyla, malların ve fonların tespiti ve dokunulmamış olarak veya tamamen veya kısmen yeri değiştirilmiş veya başkalarının yerine konmuş olarak sevkıyatın devam etmesine izin verilmesi gibi yöntemleri içerebilir.
BÖLÜM V
VARLIKLARIN GERİ ALINMASI
Madde 51
Genel Hüküm
Bu bölüm uyarınca varlıkların iadesi bu Sözleşmenin temel bir ilkesidir ve bu bakımdan Taraf Devletler birbirlerine en geniş ölçüde işbirliği ve yardım sağlayacaktır.
Madde 52
Suç Gelirlerinin Transferinin Önlenmesi ve Tespit Edilmesi
Bu Sözleşmenin 14 üncü maddesi saklı kalmak kaydıyla, her Taraf Devlet, yargı yetkisi dâhilindeki malî kuruluşların, müşterilerin kimliklerini doğrulamasını, yüksek meblağlı hesaplara yatırılan fonların yararlanıcı hesap sahiplerinin kimliklerini belirlemek üzere makul teşebbüslerde bulunmasını ve önemli kamu görevlerini ifa edenler, aileleri yada yakınları tarafından yahut bunlar adına açılmak istenen ya da açılan hesaplar üzerinde yoğun bir inceleme yapmasını zorunlu kılmak amacıyla, iç hukukuna uygun biçimde gerekli önlemleri alacaktır. Bu tür yoğun incelemeler, yetkili makamlara rapor etmek amacıyla, şüpheli işlemleri tespit etmek üzere makul biçimde planlanacak ve malî kuruluşları, meşru müşterileri ile iş yapmaktan caydıracak ya da iş yapmayı yasaklayacak biçimde yorumlanmayacaktır.
Her Taraf Devlet, bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen önlemlerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla, iç hukukuna uygun olarak ve karapara aklamaya karşı ilgili bölgesel, bölgelerarası ve çok taraflı örgütlerin girişimlerinden hareketle;
(a) Yargı yetkisi dâhilindeki malî kuruluşlar tarafından, hesapları üzerinde yoğun incelemeler yapılması beklenecek gerçek ya da tüzel kişi türleri, özel dikkat gösterilecek hesap ve işlem tipleri ve bu tür hesaplara ilişkin uygun hesap açma, işletme ve kayıt tutma önlemleri hakkında tavsiyeler yayınlayacak; ve
(b) Gerekli hallerde, diğer bir Taraf Devletin talebi üzerine ya da kendiliğinden, yargı yetkisi dâhilindeki malî kuruluşlara, bu kuruluşlar tarafından belirlenebilecek kişilere ek olarak, söz konusu kuruluşlar tarafından hesapları yoğun incelemeye tâbi tutulabilecek belirli gerçek ya da tüzel kişilerin kimliklerini bildirecektir.
Bu maddenin 2 (a) bendi bağlamında her Taraf Devlet, malî kuruluşlarının, uygun bir zaman süresince, bu maddenin 1 inci fıkrasında bahsedilen kişilere ait olanlar dâhil olmak üzere, hesap ve işlemler hakkında asgarî olarak müşterinin ve mümkünse yararlanıcı hesap sahibinin kimliklerine ilişkin bilgi içerecek biçimde yeterli kayıtları tutmasını sağlayacak önlemleri uygulayacaktır.
Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin transferini önlemek ve tespit etmek amacıyla her Taraf Devlet, düzenleyici ve denetim birimlerinin yardımı ile, fiziksel varlığı bulunmayan ve denetim altındaki bir malî gruba bağlı olmayan bankaların kurulmasını önlemeyi teminen uygun ve etkili önlemleri uygulayacaktır. Bunun ötesinde, Taraf Devletler, malî kuruluşlarının, bu tür kuruluşlarla muhabir bankacılık ilişkisine girmesini ya da bu ilişkiyi sürdürmeyi reddetmesini ve hesaplarının, fiziksel varlığı bulunmayan ve denetim altındaki bir malî gruba bağlı olmayan bankalar tarafından kullanılmasına izin veren yabancı malî kuruluşlarla ilişki kurulmasına karşı çıkmasını zorunlu kılmayı değerlendirebilir.
Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun olarak, belli kamu görevlileri için etkili malî bildirim sistemleri kurmayı değerlendirecek ve ihlal halleri için uygun yaptırımlar öngörecektir. Her Taraf Devlet, aynı zamanda, gerektiğinde bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suç gelirlerini soruşturmak, talep etmek ve geri almak amacıyla, yetkili makamlarının, bu bilgiyi diğer Taraf Devletlerdeki yetkili makamlarla paylaşmasına izin vermek üzere gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun olarak, yabancı bir ülkedeki bir malî hesapta menfaati, imzası ya da diğer bir yetkisi bulunan belli kamu görevlilerinin, bu ilişkiyi uygun makamlara rapor etmesini ve bu hesaplara ait gerekli kayıtları muhafaza etmesini zorunlu kılmak için gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir. Bu önlemler, aynı zamanda, ihlal halleri için uygun yaptırımlar içerecektir.
Madde 53
Malvarlığının Doğrudan Geri Alınmasına Yönelik Önlemler
Her Taraf Devlet, iç hukukuna uygun olarak:
(a) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suçun işlenmesi suretiyle elde edilen malvarlığı üzerindeki mülkiyet ya da diğer bir hak iddiasını ispat edebilmek için diğer Taraf Devletlerin, kendi mahkemelerinde hukuk davası açabilmelerini;
(b) Mahkemelerinin, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçları işleyenlerin, bu suçlardan zarar gören diğer Taraf Devlete tazminat ödemesine hükmedebilmesini; ve
(c) Mahkemelerinin ya da yetkili makamlarının, müsadereye ilişkin karar verirken, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suçun işlenmesi suretiyle elde edilen malvarlığı üzerindeki diğer bir Taraf Devletin mülkiyet iddiasını kabul edebilmesini teminen gerekli önlemleri alacaktır.
Madde 54
Müsadere Hususunda Uluslararası İşbirliği Yoluyla Malvarlığının
Geri Alınması İçin Mekanizmalar
Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suçun işlenmesi yoluyla kazanılan ya da bu suçta kullanılan malvarlığına ilişkin olarak bu Sözleşmenin 55 inci maddesi uyarınca karşılıklı adlî yardım sağlamak üzere, iç hukukuna uygun olarak:
a) Yetkili makamlarının, bir başka Taraf Devletin mahkemesi tarafından verilmiş bir müsadere kararını infaz etmesine izin vermek üzere gerekli önlemleri alacaktır.
b) Yargı yetkileri bulunduğunda, yetkili makamlarının, karapara aklama suçu veya yargı yetkisi dâhilinde olabilecek benzer bir suça ilişkin bir hüküm çerçevesinde veya iç hukukunun cevaz verdiği diğer usuller uyarınca, yabancı menşeli bu malvarlığına ilişkin müsadere emrini vermelerine izin vermek üzere gerekli önlemleri alacaktır.
c) Ölüm, firar ya da gaiplik nedenleriyle failin aleyhine dava açılamadığı hallerde veya diğer uygun hallerde cezaî mahkumiyet kararı olmaksızın, bu malvarlığının müsaderesine izin vermek üzere gerekli önlemleri almayı değerlendirecektir.
Her Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 55 inci maddesinin 2 nci fıkrası uyarınca yapılan adlî yardımlaşma talebini yerine getirmek üzere, kendi iç hukukuna uygun olarak:
a) Talep eden Taraf Devletin yetkili makamları veya mahkemeleri tarafından verilmiş olan dondurma veya el koyma kararı üzerine, talep eden Taraf Devlet, talepte bulunulan Taraf Devlete, bu yönde hareket etmek için yeterli nedenlerin bulunduğuna ve bu malların nihayetinde bu maddenin 1 (a) bendinde öngörülen amaçlar doğrultusunda bir müsadere kararına tâbi olacağına inanmasını sağlayacak makul bir gerekçe göstermesi halinde, ilgili makamlarına, malvarlığını dondurma veya el koyma izni vermek için gerekli önlemleri alacak;
b) Talepte bulunulan Taraf Devletin, bu yönde hareket etmek için yeterli nedenlerin bulunduğuna ve bu malların nihayetinde bu maddenin 1 (a) bendinde öngörülen amaçlar doğrultusunda bir müsadere kararına tâbi olacağına inanmasını sağlayacak makul bir gerekçe sağlayan bir talep üzerine, yetkili makamlarına, malvarlığını dondurma veya el koyma izni vermek için gerekli önlemleri alacak; ve
c) Yetkili makamlarına, bu tür malvarlığının edinilmesi ile ilgili bir yabancı tutuklama ya da suç isnadı gibi nedenlerle, müsadere amacıyla malvarlığını muhafaza etmek için izin vermek üzere ilave önlemleri almayı değerlendirecektir.
Madde 55
Müsadere Amacıyla Uluslararası İşbirliği
Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suç üzerinde yargı yetkisi bulunan diğer bir Taraf Devletten, bu Sözleşmenin 31 inci maddesinin 1 inci fıkrasında bahsedilen ve ülkesinde bulunan suç gelirleri, malvarlığı, teçhizat ve diğer araç-gereçlerin müsaderesi için talep alan bir Taraf Devlet, iç hukuk sistemi dâhilinde mümkün olan en geniş ölçüde;
(a) Bu talebi, bir müsadere kararının verilmesi ve böyle bir kararın verilmesi durumunda infazı amacıyla, kendi yetkili makamlarına iletecek; ya da,
(b) Bu Sözleşmenin 31 inci maddesinin 1 inci fıkrası ve 54 üncü maddesinin 1 (a) bendine uygun olarak talepte bulunan Taraf Devletin ülkesindeki bir mahkeme tarafından verilen müsadere kararını, 31 inci maddenin 1 inci fıkrasında sözü edilen ve kendi ülkesinde bulunan suç geliri, malvarlığı, teçhizat veya diğer araç-gereçler ile bağlantılı olduğu ölçüde, talep çerçevesinde infaz edilmek üzere, yetkili makamlarına iletecektir.
Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen bir suç üzerinde yargı yetkisi bulunan diğer bir Taraf Devletin talebi üzerine, gerek talepte bulunan Taraf Devlet, gerekse bu maddenin 1 inci fıkrası çerçevesinde yapılan talep uyarınca talep edilen Taraf Devlet tarafından verilecek karar gereğince müsadere yapılması amacıyla, talep edilen Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 31 inci maddesinin 1 inci fıkrasında belirtilen suç gelirleri, malvarlığı, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin tespiti, izlenmesi ve dondurulması veya el konulması için önlemler alacaktır.
Bu Sözleşmenin 46 ncı maddesinin hükümleri, uyarlanmak suretiyle bu maddeye de uygulanır. 46 ncı maddenin 15 inci fıkrasında belirtilen hususlara ek olarak, bu maddeye istinaden yapılan talepler aşağıdakileri de içerecektir:
a) Bu maddenin 1 (a) bendi ile ilgili bir talep olması durumunda, talepte bulunan Taraf Devletin kendi iç hukukuna uygun olarak müsadere kararının takibini yapabilmesine yetecek biçimde, mümkün olduğu ölçüde bulunduğu yer ve gerektiğinde tahmini değeri de dâhil olmak üzere, müsadere edilecek olan malvarlığının bir tanımı ve talepte bulunulan Taraf Devletin dayandığı vak’a beyanı;
b) Bu maddenin 1 (b) fıkrası ile ilgili bir talep olması durumunda, talepte bulunan Taraf Devletin çıkardığı ve talebe esas olan müsadere kararının yasal olarak geçerli bir örneği, bir vak’a beyanı ve kararın hangi ölçüde yerine getirilmesinin istendiğine ilişkin bilgi, iyi niyetli üçüncü kişilere yeterli bildirimde bulunmak ve işlemlerin hukuka uygun olmasını sağlamak amacıyla talepte bulunan Taraf Devlet tarafından alınan önlemleri belirten bir beyan ve müsadere kararının nihaî olduğuna ilişkin bir beyan;
c) Bu maddenin 2 nci fıkrası ile ilgili bir talep olması durumunda, talepte bulunan Taraf Devletin dayandığı bir vak’abeyanı, talep edilen işlemlerin tanımı ve mevcut ise talebe esas kararın yasal olarak geçerli bir örneği.
Bu maddenin 1 inci ve 2 nci fıkralarında yer alan karar ve işlemler, talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından, kendi iç hukuk hükümlerine ve usul kurallarına veya talepte bulunan Taraf Devletle ilişkilerinde bağlı olduğu herhangi bir ikili veya çok taraflı anlaşma veya düzenlemeye uygun ve tâbi olarak yerine getirilecektir.
Her Taraf Devlet, bu maddeye işlerlik sağlayan kendi yasa ve düzenlemelerinin ve bu yasa ve düzenlemelerde sonradan yapılacak değişikliklerin birer örneğini veya bunların bir tanımını Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletecektir.
Eğer bir Taraf Devlet bu maddenin 1 inci ve 2 nci fıkralarında belirtilen önlemlerin alınmasını, ilgili bir andlaşmanın mevcudiyeti şartına bağlamışsa, o Taraf Devlet bu Sözleşmeyi gerekli ve yeterli bir andlaşma zemini olarak kabul edecektir.
Talepte bulunulan Taraf Devlet zamanlıca ve yeterli delil elde etmez ya da malvarlığının değeri çok az ise, bu madde çerçevesindeki işbirliği reddedilebilir ya da geçici önlemler kaldırılabilir.
Talepte bulunulan Taraf Devlet, bu madde gereğince alınmış olan herhangi bir geçici önlemi kaldırmadan evvel, talepte bulunulan Taraf Devlet, mümkün olduğunda, talepte bulunan Taraf Devlete önlemin sürdürülmesi lehine gerekçelerini sunması için bir şans tanıyacaktır.
Bu maddenin hükümleri iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarına halel getirecek biçimde yorumlanmayacaktır.
Madde 56
Özel İşbirliği
İç hukukuna aykırı olmamak kaydıyla, her Taraf Devlet, bilgi göndermenin alıcı Taraf Devletin soruşturma, kovuşturma ve yargılamaları başlatmasına ya da yürütmesine yardımcı olacağını ya da o Taraf Devleti Sözleşmenin bu bölümü çerçevesinde bir talepte bulunmaya yönelteceğini değerlendirmesi halinde, kendi yürüttüğü soruşturma, kovuşturma ve yargılamalara halel gelmeksizin, diğer Taraf Devlete, daha önce bir talebi olmaksızın, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirleri hakkında bilgi gönderebilmeyi teminen önlem almaya çaba gösterecektir.
Madde 57
Malvarlığının İadesi ve Tasarrufu
Bir Taraf Devlet tarafından bu Sözleşmenin 31 inci ya da 55 inci maddesine dayanarak müsadere edilmiş malvarlığı, bu maddenin 3 üncü fıkrası gereğince önceki yasal maliklerine iade edilmesi dâhil olmak üzere, o Taraf Devlet tarafından, bu Sözleşmenin hükümlerine ve iç hukukuna uygun olarak tasarruf edilecektir.
Her Taraf Devlet, diğer bir Taraf Devletin bu Sözleşmeye uygun bir talebi üzerine, iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarını gözetmek suretiyle, yetkili makamlarının müsadere edilen malvarlığını iade edebilmelerini teminen, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, gerekli yasal ve diğer önlemleri alacaktır.
Talep edilen Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 46 ncı ve 55 inci maddelerine ve bu maddenin 1 inci ve 2 nci fıkralarına uygun olarak:
(a) Bu Sözleşmenin 17 nci ve 23 üncü maddelerinde bahsedildiği üzere, kamu fonlarının zimmete geçirilmesi ya da zimmete geçirilen kamu fonlarının aklanması hallerinde, 55 inci maddeye uygun biçimde ve talepte bulunan Taraf Devletteki nihaî bir hükme dayanmak suretiyle müsadere yapılmışsa, ki talepte bulunulan Taraf Devlet müsadereye esas teşkil eden hükmün nihaî olması şartından sarfınazar edebilir, müsadere edilen malvarlığını talep eden Taraf Devlete iade edecektir;
(b) Bu Sözleşmede öngörülen diğer herhangi bir suç gelirine ilişkin olarak, 55 inci maddeye uygun biçimde ve talepte bulunan Taraf Devletteki nihaî bir hükme dayanmak suretiyle müsadere yapılmışsa, ki talepte bulunulan Taraf Devlet müsadereye esas teşkil eden hükmün nihaî olması şartından sarfınazar edebilir, talepte bulunan Taraf Devletin, müsadere edilen malvarlığına ilişkin önceki mülkiyet hakkını talepte bulunulan Taraf Devlete makul biçimde kanıtlaması ya da talepte bulunulan Taraf Devletin, müsadere edilen malvarlığını iade etmek üzere talepte bulunan Taraf Devletteki zararı kabul etmesi halinde, müsadere edilen malvarlığını talepte bulunan Taraf Devlete iade edecektir;
(c) Diğer bütün hallerde, müsadere edilen malvarlığını talepte bulunan Taraf Devlete iade etmeyi, bu malvarlığını önceki yasal maliklerine iade etmeyi ya da suç mağdurlarını tazmin etmeyi öncelikle değerlendirecektir.
Uygun olan hallerde, diğer Taraf Devletler aksini kararlaştırmadıkça, talepte bulunulan Taraf Devlet, müsadere edilen malvarlığının bu madde gereğince iade ya da tasarruf edilmesine neden olan soruşturma, kovuşturma ya da yargılamalardan kaynaklanan makul masrafları mahsup edebilir.
Uygun olan hallerde, Taraf Devletler, müsadere edilen malvarlığının nihaî tasarrufu amacıyla, her olay için ayrı ayrı anlaşmalar ya da karşılıklı kabul edilebilir düzenlemeler yapmayı da özel olarak değerlendirebilir.
Madde 58
Malî İstihbarat Birimi
Taraf Devletler, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin transfer edilmesinin önlenmesi, bununla mücadele edilmesi ve bu gelirlerin geri alınmasına yönelik yol ve yöntemlerin teşvik edilmesi amacıyla birbirleriyle işbirliği yapacak ve bu maksatla, şüpheli malî işlem raporlarını almak, analiz etmek ve yetkili makamlara iletmekten sorumlu bir malî istihbarat birimi kurmayı değerlendirecektir.
Madde 59
İkili ve Çok Taraflı Anlaşma ve Düzenlemeler
Taraf Devletler, Sözleşmenin bu bölümü uyarınca yürütülen uluslararası işbirliğinin etkinliğini artırmak amacıyla ikili ya da çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı değerlendirecektir.
BÖLÜM VI
TEKNİK YARDIM VE BİLGİ DEĞİŞİMİ
Madde 60
Eğitim ve Teknik Yardım
Her Taraf Devlet, gerekli olduğu ölçüde, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadeleden sorumlu personeli için bilimsel eğitim programları başlatacak, yürütecek ve geliştirecektir. Bu eğitim programları, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdaki konuları içerebilir:
(a) Delil toplama ve soruşturma yöntemlerinin kullanımı dâhil olmak üzere, yolsuzluğun önlenmesi, tespit edilmesi, soruşturulması, cezalandırılması ve kontrol edilmesine yönelik etkili önlemler;
(b) Stratejik yolsuzlukla mücadele politikasının geliştirilmesi ve planlanmasında kapasite oluşturulması;
(c) Sözleşmenin şartlarına uygun biçimde karşılıklı adlî yardım taleplerinin hazırlanması konusunda yetkili makamların eğitilmesi;
(d) Kuruluşların, kamu alımları dâhil olmak üzere kamu hizmet yönetimi ve kamu maliyesi yönetiminin ve özel sektörün değerlendirilmesi ve güçlendirilmesi;
(e) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin transfer edilmesinin önlenmesi, bununla mücadele edilmesi ve bu gelirlerin geri alınması;
(f) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin tespit edilmesi ve dondurulması;
(g) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin hareketinin ve bu gelirlerin transfer edilmesi, gizlenmesi ve değiştirilmesinde kullanılan yöntemlerin izlenmesi;
(h) Bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin iade edilmesini kolaylaştırmak için uygun ve etkili yasal ve idarî düzenek ve yöntemler;
(i) Yargı makamları ile işbirliği yapan mağdur ve tanıkların korunmasında kullanılan yöntemler; ve
(j) Ulusal ve uluslararası düzenlemeler ile lisan eğitimi.
Taraf Devletler, kapasitelerine uygun olarak, özellikle kalkınmakta olan ülkelerin yararına, bunların yolsuzlukla mücadele plan ve programlarına yönelik olarak, bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen alanlardaki maddî destek ile eğitim dâhil olmak üzere, birbirine en geniş biçimde teknik yardım sağlamayı; ayrıca, iade ve karşılıklı adlî yardım alanlarında Taraf Devletler arasında işbirliğini kolaylaştıracak eğitim, yardım ve gerekli deneyim ile uzmanlık bilgisinin karşılıklı değişimini sağlamayı değerlendirecektir.
Taraf Devletler, gerekli olduğu ölçüde, uluslararası ve bölgesel örgütlerdeki ve ilgili ikili ve çok taraflı anlaşmalar ve düzenlemeler çerçevesindeki operasyonel ve eğitim faaliyetlerini en üst düzeye çıkarma çabalarını artıracaktır.
Taraf Devletler, yetkili makamlar ve toplumun katılımıyla, yolsuzlukla mücadele strateji ve eylem planlarını geliştirmek üzere, talep halinde, yolsuzluğun ilgili ülkelerdeki çeşitleri, nedenleri, etkileri ve maliyetine ilişkin değerlendirme, çalışma ve araştırmaları yürütmede birbirine yardım etmeyi değerlendirecektir.
Taraf Devletler, bu Sözleşmeye uygun olarak ihdas edilen suçların gelirlerinin geri alınmasını kolaylaştırmak üzere, bu amaca ulaşılmasına yardımcı olabilecek uzmanların isimlerini birbirine bildirmek suretiyle işbirliği yapabilirler.
Taraf Devletler, işbirliği ve teknik yardımı teşvik etmek ve kalkınmakta olan ülkeler ile ekonomileri geçişsürecinde olan ülkelerin özel problemleri ve gereksinmeleri dâhil olmak üzere, müşterek problemlerin tartışılmasını sağlamak üzere altbölgesel, bölgesel ve uluslararası konferans ve seminerlerden istifade etmeyi değerlendirecektir.
Taraf Devletler, kalkınmakta olan ülkeler ile ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerin bu Sözleşmeyi uygulama çabalarına, teknik yardım program ve projeleri aracılığı ile malî katkıda bulunmak amacıyla gönüllü düzenekler kurmayı değerlendirecektir.
Her Taraf Devlet, bu Sözleşmenin uygulanmasına yönelik olarak kalkınmakta olan ülkelerdeki program ve projeleri Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Maddeler ve Suç Ofisi aracılığıyla desteklemek üzere, Ofise gönüllü katkılarda bulunmayı değerlendirecektir.
Madde 61
Yolsuzluğa İlişkin Bilgilerin Toplanması, Değişimi ve Analizi
Her Taraf Devlet, uzmanlarla danışma halinde, yolsuzluk suçlarının işlendiği hallerin yanı sıra, ülkesindeki yolsuzluk eğilimlerini analiz etmeyi değerlendirecektir.
Taraf Devletler, yolsuzlukla mücadele ve yolsuzluğun önlenmesine yönelik en iyi uygulamalar hakkındaki bilginin yanı sıra, mümkün olduğu ölçüde ortak tanımlar, standartlar ve metodolojilerin geliştirilmesi amacıyla, yolsuzluk ve bilgiye ilişkin istatistikleri ve analitik uzmanlığı geliştirmeyi ve bunları birbirleriyle ve uluslararası ve bölgesel örgütler aracılığıyla paylaşmayı değerlendirecektir.
Her Taraf Devlet yolsuzlukla mücadele politikalarını ve aldığı önlemleri izlemeyi ve bunların etkinlik ve verimliliğini ölçmeyi değerlendirecektir.
Madde 62
Diğer Önlemler: Sözleşmenin Ekonomik Kalkınma ve
Teknik Yardım Aracılığıyla Uygulanması
Taraf Devletler, yolsuzluğun genel olarak toplum ve özellikle sürdürülebilir kalkınma üzerindeki olumsuz etkilerini göz önüne alarak, bu Sözleşmenin en uygun biçimde uygulanmasına olanak tanıyan önlemleri uluslararası işbirliği yoluyla, mümkün olan en geniş biçimde alacaktır.
Taraf Devletler, mümkün olduğu ölçüde ve uluslararası ve bölgesel örgütlerin yanı sıra birbirleriyle işbirliği içinde, aşağıdaki hususlar için somut çaba göstereceklerdir:
(a) Kalkınmakta olan ülkelerin yolsuzluğu önleme ve yolsuzlukla mücadele etme kapasitelerini güçlendirmek maksadıyla, bu ülkelerle değişik seviyelerdeki işbirliğini artırmak;
(b) Kalkınmakta olan ülkelerin etkin bir biçimde yolsuzluğu önlemek ve yolsuzlukla mücadele etmek için gösterdikleri çabaları desteklemek ve bu Sözleşmeyi başarılı bir biçimde uygulamalarına yardım etmek için malî ve maddî yardımı arttırmak;
(c) Kalkınmakta olan ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelere, bu Sözleşmenin uygulanması için duydukları ihtiyaçlarını karşılamaya yardımcı olmak için teknik yardım sağlamak. Bu maksatla, Taraf Devletler, bir Birleşmiş Milletler fonu düzeneğinde özel olarak bu amaçla belirlenen bir hesaba yeterli ve düzenli olarak gönüllü katkılarda bulunmaya çaba gösterecektir. Taraf Devletler, ayrıca, iç hukuklarına ve bu Sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşme hükümleri uyarınca müsadere edilmiş suç gelirlerinin veya malvarlığının parasal bir yüzdesini yahut bu paraya tekabül eden meblağı, söz konusu hesaba bağışlamayı özel olarak değerlendirebilirler;
(d) Diğer Taraf Devletleri ve malî kuruluşları, özellikle bu Sözleşmenin amaçlarına ulaşmalarına yardım edebilmek için kalkınmakta olan ülkelere daha fazla eğitim programları ve modern teçhizat sağlama suretiyle, gerektiğinde, bu maddeye uygun olarak yürütülen çabalara katılmaya teşvik ve ikna etmek.
Bu önlemler, mümkün olduğu ölçüde, mevcut dış yardım taahhütlerine veya ikili, bölgesel veya uluslararası düzeydeki diğer malî işbirliği düzenlemelerine halel getirmeyecektir.
Taraf Devletler, bu Sözleşmede öngörülen uluslararası işbirliği yöntemlerinin etkili olabilmesi ve yolsuzluğun önlenmesi, tespiti ve kontrol edilmesi için gerekli olan malî düzenlemeleri dikkate almak suretiyle, maddî ve lojistik yardım konusunda ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapabilirler.
BÖLÜM VII
UYGULAMA MEKANİZMALARI
Madde 63
Sözleşmeye Taraf Devletler Konferansı
Taraf Devletlerin bu Sözleşmedeki hedeflere ulaşabilmeleri için kapasitelerini ve aralarındaki işbirliğini artırmak, bu Sözleşmenin uygulanmasını teşvik etmek ve gözden geçirmek amacıyla, bu Sözleşmeye Taraf Devletler Konferansı kurulur.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraf Devletler Konferansını, bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini müteakip en geç bir yıl içinde toplayacaktır. Daha sonra, Taraf Devletler Konferansının olağan toplantıları Konferans tarafından kabul edilen usul kurallarına uygun olarak yapılacaktır.
Taraf Devletler Konferansı, usul kurallarını, gözlemcilerin kabulü ve katılımına ilişkin kurallar da dâhil olmak üzere, bu maddede öngörülen faaliyetlerin yürütülmesine yönelik kuralları ve bu faaliyetlerin yerine getirilmesinde ortaya çıkan masrafların ödenmesine ilişkin kuralları belirleyecektir.
Taraf Devletler Konferansı, bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen hedeflere ulaşmak için, aşağıdakiler dâhil olmak üzere, faaliyetler ve çalışma usul ve yöntemleri üzerinde mutabakat sağlayacaktır:
(a) Gönüllü katkılarda bulunmanın teşvik edilmesi dâhil olmak üzere, Taraf Devletlerin, bu Sözleşmenin 60 ıncı ve 62 nci maddeleri ile II. ilâ V. bölümlerindeki faaliyetlerinin kolaylaştırılması;
(b) Diğerlerinin yanı sıra, bu maddede bahsedildiği üzere gerekli bilgilerin yayımlanması suretiyle, Taraf Devletler arasında, yolsuzluk model ve eğilimleri, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadelede başarılı uygulamalar ve suç gelirlerinin iadesine ilişkin bilgi değişiminin kolaylaştırılması;
(c) İlgili uluslararası ve bölgesel örgüt ve düzenekler ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapılması;
(d) İş yükünün gereksiz yere artmasını önlemek amacıyla, diğer uluslararası ve bölgesel düzenekler tarafından yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadele çerçevesinde elde edilen gerekli bilgilerden uygun biçimde istifade edilmesi;
(e) Bu Sözleşmenin Taraf Devletler tarafından uygulanmasının düzenli aralıklarla gözden geçirilmesi;
(f) Bu Sözleşmenin ve uygulanmasının geliştirilmesi için önerilerde bulunulması;
(g) Taraf Devletlerin, bu Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin teknik yardım ihtiyaçlarına önem verilmesi ve bu bağlamda, gerekli görülebilecek önerilerde bulunulması.
Bu maddenin 4 üncü fıkrasının amaçları bakımından, Taraf Devletler Konferansı, bu Sözleşmenin uygulanmasında alınan önlemlere ve karşılaşılan güçlüklere ilişkin gerekli bilgileri, Taraflarca temin edilen malumat ve kendisi tarafından tesis edilebilecek ek gözden geçirme düzenekleri aracılığıyla elde edecektir.
Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeyi uygulamak için alınan yasal ve idarî önlemlerin yanı sıra, plan, program ve uygulamaları hakkındaki bilgileri Taraf Devletler Konferansına, Konferans tarafından talep edildiği biçimde temin edecektir. Taraf Devletler Konferansı, diğerlerinin yanı sıra, Taraf Devletler ve yetkili uluslararası örgütlerce temin edilenler dâhil olmak üzere, bilgilerin alınması ve işleme tâbi tutulmasının en etkili yöntemini araştıracaktır. Taraf Devletler Konferansınca kabul edilecek usule uygun olarak akredite edilen ilgili sivil toplum örgütlerinin temin ettiği veriler de ayrıca değerlendirilebilir.
Bu maddenin 4 üncü ve 6 ncı fıkraları uyarınca, Taraf Devletler Konferansı, gerekli görürse, Sözleşmenin etkili biçimde uygulanmasına yardımcı olmak üzere uygun bir düzenek ya da birim kuracaktır.
Madde 64
Yazmanlık
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmeye Taraf Devletler Konferansına gereken yazmanlık hizmetlerini sağlayacaktır.
Yazmanlık:
a) Taraf Devletler Konferansına, bu Sözleşmenin 63 üncü maddesinde öngörülen faaliyetleri yürütmelerinde yardım edecek ve Taraf Devletler Konferansının oturumları için gereken düzenlemeleri ve hizmetleri sağlayacak;
b) Talep üzerine, Taraf Devletlere, bu Sözleşmenin 63 üncü maddesinin 5 inci ve 6 ncı fıkralarında öngörüldüğü üzere, Taraf Devletler Konferansına bilgi temin etmelerinde yardım edecek; ve
c) İlgili uluslararası ve bölgesel kuruluşların yazmanlıkları ile gerekli eşgüdümü sağlayacaktır.
BÖLÜM VIII
NİHAİ HÜKÜMLER
Madde 65
Sözleşmenin Uygulanması
Her Taraf Devlet, yasal ve idarî önlemler dâhil, iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, bu Sözleşmedeki yükümlülüklerinin yerine getirilmesini sağlamak için gereken önlemleri alacaktır.
Her Taraf Devlet, yolsuzlukla mücadele ve yolsuzluğun önlenmesi için bu Sözleşme ile sağlananlardan daha sıkı ve ağır önlemleri alabilir.
Madde 66
Uyuşmazlıkların Çözümü
Taraf Devletler, bu Sözleşmenin yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin uyuşmazlıkları görüşme yoluyla çözmek için çaba gösterecektir.
İki veya daha fazla Taraf Devlet arasında, bu Sözleşmenin yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin olarak makul bir süre içerisinde görüşme yoluyla çözülemeyen herhangi bir uyuşmazlık, bu Taraf Devletlerden birinin talebi üzerine, tahkime götürülecektir. Eğer tahkim talebinin yapıldığı tarihten 6 ay sonra, Taraf Devletler tahkimin oluşturulmasına ilişkin bir mutabakat sağlayamazlarsa, bu Taraf Devletlerden herhangi biri uyuşmazlığı, Divan’ın statüsüne uygun bir taleple, Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilir.
Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye ilişkin imzalama, onaylama, kabul ya da uygun bulma yahut katılım sırasında, kendisini bu maddenin 2 nci fıkrası ile bağlı saymadığını bildirebilir. Diğer Taraf Devletler, böyle bir çekince koyan Taraf Devlet bakımından bu maddenin 2 nci fıkrası ile bağlı olmayacaktır.
Bu maddenin 3 üncü fıkrası uyarınca çekince koymuş herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirmek suretiyle, herhangi bir zamanda bu çekinceyi kaldırabilir.
Madde 67
İmza, Onay, Kabul, Uygun Bulma ve Katılım
Bu Sözleşme, 9-11 Aralık 2003 tarihleri arasında Meksika’nın Merida kentinde ve ondan sonra da 9 Aralık 2005 tarihine kadar New York’daki Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde bütün Devletlerin imzasına açık olacaktır.
Bu Sözleşme, bu maddenin 1 inci fıkrası uyarınca, üyelerinden en az bir Devletin bu Sözleşmeyi imzalaması koşuluyla, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin imzasına da açık olacaktır.
Bu Sözleşme, onaylamaya, kabule veya uygun bulmaya tâbidir. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi edilecektir. Bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü, üye Devletlerinden en az biri öyle yaptığı takdirde, onaylama, kabul veya uygun bulma belgesini tevdi edebilir. Bu tür örgütler, onaylama, kabul veya uygun bulma belgelerinde, bu Sözleşmeyle düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu örgütler yetkilerinin kapsamına ilişkin herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.
Bu Sözleşme herhangi bir Devletin veya üye Devletlerinden en az birisi bu Sözleşmeye taraf olan herhangi bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütünün katılımına açıktır. Katılım belgeleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi edilecektir. Katılım sırasında, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü bu sözleşmeyle düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu tür bir örgüt yetkilerinin kapsamına ilişkin herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.
Madde 68
Yürürlüğe Girme
Bu Sözleşme, otuzuncu onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdi edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir. Bu fıkranın amaçları bakımından, bölgesel bir ekonomik bütünleşme örgütü tarafından tevdi edilmiş herhangi bir belge, bu tür örgütlere üye Devletler tarafından tevdi edilenlere ilave olarak sayılmayacaktır.
Bu Sözleşmeyi otuzuncu belgenin tevdiinden sonra onaylayan, kabul eden, uygun bulan ya da katılan her Devlet veya bölgesel bir ekonomik bütünleşme örgütü bakımından, bu Sözleşme, bu Devlet ya da bölgesel ekonomik bütünleşme örgütünün ilgili belgeyi tevdiinden otuz gün sonraki tarih ile bu maddenin 1 inci fıkrası gereğince Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarihten hangisi daha sonra ise, o tarihte yürürlüğe girecektir.
Madde 69
Değişiklikler
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beşinci yılın sonunda, bir Taraf Devlet bir değişiklik önerisinde bulunabilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunabilir. Genel Sekreter, bunun üzerine, değişiklik önerisini Taraf Devletlere ve bu Sözleşmeye Taraf Devletler Konferansına, önerilerin görüşülmesi ve karara bağlanması amacıyla iletecektir. Taraf Devletler Konferansı her bir değişiklik üzerinde oydaşmaya varabilmek için her türlü çabayı gösterecektir. Eğer, oydaşmaya yönelik bütün çabalar tükenmiş ve anlaşmaya varılamamışsa, değişikliğin kabul edilmesi için son çare olarak Taraf Devletler Konferansında hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki oy çokluğu aranacaktır.
Bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri, kendi yetkileri dâhilindeki konularda, bu maddedeki oy haklarını, bu Sözleşmeye Taraf olan kendi üye Devletlerinin sayısına eşit sayıda oyla kullanacaktır. Bu tür bir örgüte üye Devletler kendi oy haklarını kullanırlarsa, örgüt oy hakkını; örgüt oy hakkını kullanırsa, üye Devletler oy haklarını kullanamazlar.
Bu maddenin 1 inci fıkrası uyarınca kabul edilen bir değişiklik Taraf Devletlerce, onaya, kabule veya uygun bulmaya tâbidir.
Bir Taraf Devlet açısından bu maddenin 1 inci fıkrası uyarınca kabul edilen bir değişiklik, bu tür bir değişikliğe ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi edildiği tarihten doksan gün sonra yürürlüğe girecektir.
Yürürlüğe giren bir değişiklik, bağlanmaya dair rızalarını belirten Taraf Devletler için bağlayıcılık kazanacaktır. Diğer Taraf Devletler ise bu Sözleşmenin hükümleriyle ve daha önce onaylamış, kabul etmiş veya uygun bulmuş oldukları herhangi bir değişiklik ile bağlı kalmaya devam edeceklerdir.
Madde 70
Çekilme
Bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapacağı yazılı bir bildirimle bu Sözleşmeden çekilebilir. Bu tür bir çekilme, bildirimin Genel Sekreter tarafından teslim alınmasından bir yıl sonra yürürlüğe girecektir.
Bölgesel bir ekonomik bütünleşme örgütünün bu Sözleşmeye taraf olma durumu, örgütün üyesi bütün Devletlerin Sözleşmeden çekilmeleri halinde sona erer.
Madde 71
Saklayıcı ve Kullanılacak diller
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin saklayıcısı olarak tayin edilmiştir.
Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinlerinin eşit derecede geçerli olduğu bu Sözleşmenin orijinal metni, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından saklanacaktır.
Aşağıda imzası bulunan ve kendi Hükümetleri tarafından usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş tam yetkili temsilciler bu Anlaşmayı imzalamışlardır.
İşbu sözleşmenin İngilizce metni 2/10/2006 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Hukukçu ve Papa IV. Pius yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Mart 1499) Pavia Üniversitesi’nde felsefe ve tıp üzerinde tahsil yaptı. Sonra Bologna Üniversitesi‘ne geçti ve burada hukuk ve felsefe okudu. 11 Mayıs 1525’te bu üniversiteden kilise hukuku ve medeni hukuk üzerinde doktora aldı. Bu üniversitedeyken iyi bir hukuk bilgini olarak isim yapmaya başladı. Papazlık mesleğine girmeyi seçerek 27 Aralık 1527’de Roma’ya geçip orada hem papazlık yapıp hem de Papalık Devleti’nde çalışmaya başladı. Papalık yönetiminde yüksek dereceli bir hukuk görevlisi olan Prothonotary, olarak görevlendirildi. 1553’de Ragusa Başpiskoposu oldu. Bologna’da Papalık yardımcı temsilciliğine tayin edildi. Papalık elçisi olarak Almanya ve Macaristan’a gönderildi. 1559 yılından ölümüne kadar papalık görevinde bulundu. Papalık döneminde ortaya çıkan en önemli gelişme Trento Konsili’nin sona erip kapatılmasıdır.
1674
İngiliz hukuku, devlet adamı ve tarihçi Edward Hyde yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Şubat 1609) Ailesi din adamı olmasını istedi ancak abisinin ölümü üzerine tek varisi oldu ve hukuk okumasına karar verildi. Oxford Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1634 yılında halktan gelen dilekçelerin işleme konmasından sorumlu oldu. Londra’daki ve Portland’daki tacirler arasındaki anlaşmazlıkları çözmesiyle isminden söz ettirdi. 1640 yılında hem Shaftesbury hem de Wootton Bassett bölgesinden parlamentoya seçildi. 1641 yılında kralın gayriresmî danışmanı oldu. 1660-1667 yılları arasında Oxford Üniversitesi yönetiminde görev aldı. İç savaş ve sonrasındaki dönemdeki tüm suçlular için genel af kapsamındaki Breda anlaşmasının hazırlanmasında bulundu.
1854
Portekizlihukukçu, şair, oyun yazarı, romancı, siyaset adamı Almeida Garrettyaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Şubat 1799)
1905
Fransa’da din ve devlet işlerini birbirinden ayıran yasa kabul edildi.
1946
Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi‘nin ikinci aşaması olan, doktorların duruşmalarıyla başladı. Bu duruşmalarda insanlar üzerinde deneyler yapan Nazi doktorlar yargılandı.
Nuremberg Mahkeme Salonu
1954
Mısırlı hukukçu, Müslüman Kardeşler teşkilâtının önde gelen lideri Abdülkadir Udeh yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1907) Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Daha sonra savcılık ve hâkimlik yaptı. Kuruluş yıllarından itibaren Müslüman Kardeşler (el-İhvânü’l-müslimîn) teşkilâtında yer aldı. Kral Fâruk tahttan indirildikten sonra yeni Mısır anayasasını hazırlamak üzere kurulan komisyonda üyelik yaptı. Komisyon çalışmaları sırasında hürriyetleri savunan ve anayasanın İslâmî esaslara dayandırılmasını isteyen tavırlarıyla dikkati çekti. Müslüman Kardeşler teşkilâtındaki çalışmalarına daha çok zaman ayırabilmek için 1951’de resmî görevlerinden istifa ederek avukatlığa başladı. 1953 yılında anayasa hazırlamak üzere Libya’ya davet edildi. Kasım 1954’te Abdünnâsır’a karşı girişilen başarısız suikast teşebbüsünden sonra bu suikasta katılmakla itham edilen Abdülkādir Ûdeh, özel bir mahkemede kısa süren bir yargılama sonunda idama mahkûm edildi. 9 Aralık 1954’te Müslüman Kardeşler mensubu diğer beş kişi ile birlikte idam edildi.
1961
Tanganika Cumhuriyeti, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı. Ülke, 26 Nisan 1964 tarihinde Zanzibar ve Pemba Halk Cumhuriyeti ile birleşerek günümüzde de varlığını sürdüren Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti’ni oluşturdu.
1966
Barbados, Birleşmiş Milletler’e üye oldu.
1971
Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşmiş Milletler’e üye oldu.
1971
Amerikalı siyaset bilimci ve diplomat Ralph Johnson Bunche yaşamını yitirdi. (Doğumu: 7 Ağustos 1903) Birleşmiş Milletler’de çeyrek yüzyıla yakın bir süre görevler alan Bunche, 1949’da Filistin’de Arap-İsrail ateşkes görüşmelerini başarıyla yürütmesinden dolayı Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü ve 1950 yılında bu ödülü alan ilk siyahi oldu. BM tarafından desteklenen sayısız barışı koruma operasyonunda önemli bir rol oynadı. 1963 yılında Başkan John F. Kennedy tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi. Ebony dergisi tarafından 20. yüzyılın ilk yarısının belki de en etkili Afro- Amerikalısı ilan etti.
1981
Tarık Akan, Almanya’da bir konserde Türkiye aleyhine propaganda yaptığı iddiasıyla 6 yıl 8 ay hapis istemiyle, Adalet Ağaoğlu ise “Fikrimin İnce Gülü” romanında devletin askeri kuvvetlerini tahkir ve tezyif ettiği iddiasıyla 1-6 yıl arası hapis istemiyle yargılandı.
1982
Türkiye Gazetesi’nin yayını, Sıkıyönetim Komutanlığınca durduruldu.
1991
MEB ve YÖK tarafından ABD’ye burslu gönderilen araştırma görevlileri ve doktora öğrencilerinin kurdukları İslamcı Türk Öğrencileri Konseyinde EARN ağı üzerinden mesajlaşmalarını haberleştiren Cumhuriyet Gazetesinden 7 kişi 2’şer milyon TL manevi tazminata mahkum edildi.
1994
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Çocuk Hakları Sözleşmesi Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni onayladı.
2002
Endonezya Hükümetiyle, Aceh’teki ayrılıkçılar arasında 26 yıllık savaşı sona erdiren antlaşma imzalandı.
2003
31 Ekim 2003 tarihinde Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi kabul edildi. Sözleşme kapsamında 9 Aralık’ın Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü olarak benimsendi. BM sözleşmesi Türkiye’de 24.05.2006 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2004
Aile Hekimliği Kanunu, birinci basamak sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, birey ihtiyaçları doğrultusunda koruyucu sağlık hizmetlerine ağırlık verilmesi, kişisel sağlık kayıtlarının tutulması ve bu hizmetlere eşit erişimin sağlanması amacıyla; 5258 sayılı kanun numarası ile 24.11.2004 tarihinde kabul edildi, Resmi Gazetenin 9 Aralık 2004 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
2004
ABD Kongresi’nde bütçe yasasının bir parçası olarak Amerikan vatandaşlarına Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dokunulmazlık vermeyi reddeden ülkelerin mali yardımdan faydalanmamasını öngören karar kabul edildi.
2004
Kanada Anayasa Mahkemesi, eşcinsel evliliklerin anayasaya uygun olduğu kararını verdi.
2011
Türk İdare Dergisi, kamu yönetimi, güvenlik, yönetim bilimleri ve İçişleri Bakanlığı faaliyet alanına giren konuları ele alan makaleler yayınlayan ulusal bir dergi olarak 09 Aralık 2011 tarihli Yayın Kurulu kararıyla kuruldu. Dergi, 2012 yılından itibaren Haziran ve Aralık aylarında olmak üzere, yılda iki kez yayımlanmaktadır.
Türk İdare Dergisi
2013
Gümrük Müşavirleri Etik Değerleri Beyannamesi; Etik ve İtibar Derneği (TEİD), İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara ve Mersin Gümrük Müşavirleri Dernekleri ortak projesi olarak düzenlenip Kamu Görevlileri Etik Kurulu‘na sunulduktan sonra ilan edildi. İstanbul Gümrük Müşavirleri Derneği, 9 Aralık 2013 tarihinde Türk Patent Enstitüsü’ne başvurarak “Gümrük Müşavirleri Etik Değerleri Beyannamesi” logosunu 10.08.2015 tarihinde markalaştırarak marka tescil belgesini aldı.
2017
Birleşmiş Milletler, 1990 yılında Kuveyt’i işgali nedeniyle Irak’a uyguladığı yaptırımları kaldırdı.
2021
CHP lideri Kılıçdaroğlu Urfa’da 276 gündür ‘Adalet Nöbeti’ tutan Emine Şenyaşar’ı adliye önünde ziyaret etti, “Bir evladın, kardeşin olarak ben de davanın takipçisi olacağım” dedi.
2021
Konya’da bir kişinin kiraladığı villaya düzenli olarak köpek getirip götürdüğü ve köpeklere işkence yaptığı iddia edildi. Olay ile ilgili 2 kişi gözaltına alınırken, 14 köpek barınağa götürüldü.
2021
Mücahit Birinci’ye ait olduğu ileri sürülen cinsel içerikli mesajlar ve otel kayıtlarının sosyal medyada paylaşılmasıyla ilgili olarak 8 polise soruşturma açıldı. Bir polis açığa alındı.
2021
Birleşmiş Milletler, halk, Tigraylar ve hükümet güçleri arasında iç savaşa sahne olan Etiyopya’da depoların yağmalanması sonrası iki kasabada gıda yardımını askıya aldı.
2021
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu, ‘Feminist Akademi’yi kurdu. Akademi ile cinsiyete duyarlı veri üretmek, feminist harekete bilgi ve belge sağlamak, katılımcı demokrasiyi güçlendirmek amaçlanıyor.
Zonguldak’ta kuyuda cesedi bulunan Aydın Zengin’in üç yakınına ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
2024
İsrail ile ticareti protesto ettikleri için tutuklanan gençlerden bazılar, gözaltında çıplak arama, işkence ve kötü muameleye uğradıkları gerekçesiyle suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.
Hafız Esad’ın başkanlığı döneminde bir ayaklanmaya karşı Hama kentini bombalamayı reddeden pilot Raghad al-Tatary 43 yıl sonra hapishaneden tahliye oldu.
2024
Yazar Yavuz Ekinci’nin, 2014’te yayınlanan ‘Rüyası Bölünenler’ romanı nedeniyle 7 Şubat 2023’te CİMER’e yapılan şikayetin ardından toplatılan “Rüyası Bölünenler” romanında “terör propagandası” yaptığı iddiasıyla İstanbul 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılaması ikinci duruşmada sona erdi. Romanın tam bir nüshasının mahkemeye sunulduğu duruşma sonunda Ekinci beraat etti.
ABD’de Samuel Gompers başkanlığında Amerikan Emek Federasyonu kuruldu.
1925
İtalyan hukukçu ve Başbakan Arnaldo Forlani doğdu.Urbino Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1948 yılında Pesaro il meclis üyesi ve Pesaro belediye konsey üyesi görevlerinde bulundu. 1954’te ilk kez DC’ye katıldı. 1955’te, Propaganda ve Basın bölümünü yönetmeye başladı. Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcılığı, Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı yaptı. 1992 yılında partisi tarafından Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi ancak başarısız oldu. Hristiyan Demokratların önde gelen bir siyasetçisi oldu. 18 Ekim 1980 – 28 Haziran 1981 tarihlerinde başbakanlık yaptı.
Arnaldo Forlani
125
Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) “Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar” üzerine bildirisini yayınladı. Bildiri; Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesini öngörüyordu.
1942
Vatan gazetesi, Hitler ve Mihver devletleri karşıtı yazılar nedeniyle kapatıldı.
1948
Birleşmiş Milletler, Güney Kore’nin tanınmasını onayladı.
1948
Prof. Dr. Ayşe Işıl Karakaş, İstanbul’da dünyaya geldi. Karakaş, 23 Ocak 2008 tarihinde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’yi temsil eden ilk kadın yargıcı olarak seçildi.
Işıl Karakaş yemin töreninde
1962
Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında “Karşılıklı Sağlık Yardımı Anlaşması” imzalandı. Türkiye’nin de katıldığı anlaşmaya göre, kendi ülkesinde tedavisi mümkün olmayan hastaların bakımı, bu imkânlara sahip ülkelerde yapılacak.
1966
Dünyadaki ilk işçi şirketi Türksan kuruldu.
1971
DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Uğur Cankoçak, DİSK Gazetesinde Kasım 1970’de yazdığı bir yazıdan dolayı 1.5 yıl hapse mahkum oldu.
1972
Yazar Doğan Koloğlu 7,5 yıl hapse mahkûm oldu.
1973
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk yazar Çetin Altan’ın cezasını affetti. Ancak Altan’ın 2 yıllık hapis cezası af kapsamı dışında kaldı.
1975
Uçaklarda İşlenen Suçlar ve Diğer Bazı Eylemlere İlişkin Tokyo Sözleşmesi’nin, kabulüne dair kanun 8 Aralık 1975 tarihli resmi gazetede yayınlandı. Sözleşme, 14 Eylül 1963 tarihine Tokyo’da imzalanmış olan Sözleşme, devletlerin ceza kanunlarında yer alan suçlara ve suç olmasa dahi uçağın ve içindekilerin güvenliğini ‘tehlikeye düşürecek veya uçakta düzen ve disiplini bozan fiillere uygulanmak üzere düzenlenmiş uluslararası bir antlaşmadır.
1976
8 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırılan ve asıl adı Meryem Dumlupınar olan Türk halk ozanı Şah Turna, kararın Yargıtay’da bozulması üzerine tahliye oldu.
1987
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan ve Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov bütün orta ve kısa menzilli füzelerin sökülmesine ilişkin antlaşmayı imzaladı.
1987
Dev-Sol duruşmasında tek tip elbise giymeyi reddettikleri için haklarının gasp edildiğini, işkence gördüklerini söyleyen ve tek tip elbiselerini yırtıp slogan atan 6 sanık salondan çıkarıldı. Sanıklar duruşmadaki eylemlerinden ötürü 6’şar ay hapis ve hücre cezası aldı.
1989
Gazi Üniversitesi Öğrenci Derneği’nin düzenlediği şenlikle ilgili olarak 3 Aralık’ta gözaltına alınıp Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube’de 5 gün kalan şair Ahmet Telli ve yazar Vecihi Timuroğlu ile düzenleme komitesinden 4 öğrenci DGM Savcılığı’nca serbest bırakıldı.
1992
ILO 123 No’lu Asgari Yaş (Yeraltı İşleri) Sözleşmesi, Türkiye’de 8 Aralık 1992 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, 22 Haziran 1965 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş ve 08.05.1991 tarihli ve 3729 sayılı yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 02.10.1991 tarihli sayısı ile yayınlanmıştı.
1991
Boris Yeltsin ile Ukrayna ve Beyaz Rusya cumhuriyetlerinin devlet başkanları Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) kuruluşunu ilan ettiler.
1992
Özbekistan Cumhuriyeti Anayasası 8 Aralık 1992 yılında kabul edildi. Anayasada 28 Aralık 1993, 24 Nisan 2003, 11 Nisan 2007, 25 Aralık 2008 ve 18 Nisan 2011 yıllarında değişiklik ve ilaveler yapıldı.
1993
Türkiye Cumhuriyeti ile Ukrayna Arasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’nı onaylayan kanun 8 Aralık 1993 tarihinde resmi gazetede yayınlandı. TBMM tarafından 2 Aralık 1993 tarihinde kabul edilen Sözleşme, Türkiye adına dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ukrayna adına ise Cumhurbaşkanı Leonid M. Kravçuk tarafından 4 Mayıs 1992 tarihinde imzalanmıştı.
1994
Demokrasi Partisi (DEP) davası sonuçlandı. İdamları istenen Hatip Dicle, Orhan Doğan, Leyla Zana, Selim Sadak, Sırrı Sakık ve bağımsız milletvekili Mahmut Alınak toplam 89 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
1995
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) yüzlerce kamu çalışanının İstanbul Valiliği’ne yaptığı başvuruyla resmen kuruldu. Kamu sendikacılığı alanında 28 Mayıs 1990 yılında EĞİTİM-İŞ kısa adıyla Eğitim İşkolu Kamu Görevlileri Sendikası kurulmuş, daha sonra EĞİTİM-SEN kısa adıyla Eğitim, Bilim ve Kültür Emekçileri Sendikası ve TÜM BEL-SEN kısa adıyla Tüm Belediye Memurları Sendikası kurulmuştur.
1995
Anayasa Mahkemesinin kapattığı partilerden biri olan ÖZDEP hakkında AİHM 8 Aralık 1999 günü, Türkiye aleyhine karar verdi ve Türkiye’nin Sözleşmenin 11. maddesini ihlal ettiğini saptadı. ÖZDEP, 19 Ekim 1992’de kuruldu. 29 Ocak 1993 tarihinde aleyhinde kapatma davası açıldı. Parti, kapatma kararının sonuçlarından etkilenmemek için 30 Nisan 1993’te kendini feshetti. Anayasa Mahkemesi, 14 Temmuz 1993’te kapatma kararı verdi. ÖZDEP, 21 Mart 1994’te Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdu.
1999
İşçi sendikaları konfederasyonları Türk-İş, Hak-İş, DİSK ile işveren konfederasyonu TİSK, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlâr Konfederasyonu ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği başkanları, 7’li Sivil İnisiyatif oluşumunu kurumlaştırma kararı aldı.
Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Türkiye’nin AB Müzakere Sürecinde, tek taraflı olarak 6 faslı bloke ettiğini açıkladı. Bu başlıklar; İşçilerin Serbest Dolaşımı, Eğitim ve Kültür, Enerji, Adalet, Özgürlük ve Güvenlik, Yargı ve Temel Haklar ile Dış, Güvenlik ve Savunma Politikaları idi.
Kamuoyunda “Kozmik Oda” olarak anılan soruşturmayı yürüten, FETÖ soruşturması kapsamında gözaltına alınan eski Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili tutuklandı.
2018
Rus yazar, tarihçi ve insan hakları aktivistidir Lüdmila Mihaylovna Alekseyeva yaşamını yitirdi. (Doğumu: 20 Temmuz 1927 ) Sosyal yardım çalışmaları yapan aktivizm grubu “Moskova Helsinki Watch Group” kurucu üyesidir. 1996 yılında Moskova Helsinki Grubu Başkanı oldu. 2000 yılında Başkan Vladimir Putin’e insan hakları konularında tavsiyelerde bulunmak üzere kurulan bir komisyona katıldı ve bu, diğer bazı hak aktivistlerinin eleştirilerini tetikleyen bir hareketti. İnsan hakları sicilini eleştirdi ve hükümeti, şiddet içermeyen toplantı ve gösterilerin düzenli olarak yasaklanması ve 2006’da Gürcülerin toplu olarak sınır dışı edilmesi ve polis baskınları gibi milliyetçi politikalarıyla aşırılık yanlılarının teşvik edilmesi de dahil olmak üzere çok sayıda insan hakları ihlaliyle suçladı. Ayrıca İnguşetya’daki kolluk kuvvetlerinin davranışlarını eleştirdi ve cumhuriyette artan şiddetin tüm Rusya Federasyonu’na yayılabileceği konusunda uyardı. Rus yetkililer tarafından İngiliz istihbaratına karışmakla suçlandı ve milliyetçi gruplardan tehditler aldı.
HDP Milletvekili Nusrettin Maçin’e Genel Kurul’a 3 birleşim katılmama cezası verildi. Cezanın sebebi “Türkiye’ye demokrasi ve barış, Kürdistan’a özgürlük şiarıyla iktidara geleceğiz” sözleri oldu.
2021
Ankara Barosu’nun yeni başkanı Kemal Koranel oldu. Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan’ın Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanlığı’na seçilmesinin ardından Ankara Barosu Başkanlığı görevi boşalmıştır. Kemal Koranel, 2002 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 16 Ekim 2016 tarihinden itibaren sırasıyla Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, Ankara Barosu Genel Sekreterliği ve Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmişti.
Antalya’da aşçı olarak çalıştığı tarikat yurdunda kalan üniversite öğrencisi Mehmet Sami Tuğrul’un (18) vahşice öldüren İhsan Güney, çıkarıldığı sulh ceza hakimliği tarafından tutuklandı.
Osman Kavala tutukluluğuna ilişkin “Siyasi amaçlarla içeride tutulduğumu biliyorum. Çok kötü bir kurguya dayalı iddianamelerle cezaevinde tutuluyorum. Demokrasi ve hukuk adına çok üzgünüm” dedi.
2023
Anayasa Mahkemesi
8 Aralık 2023 günü Resmi Gazete’de yayımlanan kararı ile, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 220/6 maddesinde yer alan “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır hükmünü, “kanunilik” ilkesi ile öngörülebilirlik ve belirlilik kriterlerine aykırı olduğu
gerekçesiyle iptal etti. Mahkeme, kararını Patnos Ağır Ceza Mahkemesi ve İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesinin başvurusu üzerine vermişti.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Doğu Perinçek hakkında ÖSO’yu ‘terörist’ olarak nitelemesi ve Esad rejimini övmesi gerekçesiyle soruşturma başlatıldığını duyurdu.
İsrail Başbakanı Netanyahu işgal altındaki Golan Tepeleri’ne ilişkin olarak Suriye ile yaptıkları anlaşmanın çöktüğünü açıkladı.
Noam Chomsky, 7 Aralık 1928 tarihinde William Chomsky ve Elsie Simonofsky’nin çocuğu olarak ABD’nin Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehrinin East Oak Lane bölgesinde dünya’ya gelmiştir.
Yahudi soyundan gelen Noam Chomsky, 1945 yılında Pensilvanya Üniversitesi’nde felsefe ve dil bilimi bölümünde eğitime başlamıştır. ABD’nin önde gelen dil bilimcileri olan Zellig S. Haris ve felsefeci Nelson Goodman’dan dersler alan Chomsky’nin düşünce dünyası bu yıllarda şekillenmeye başlamıştır. Chomsky 1949 yılında meslektaşı dilbilimci Carol Chomsky ile evlenmiştir.
Noam-Chomsky-Hayaller ve Umutlar
Noam Chomsky, Harvard Üniversitesi’nde de bir süre eğitim almış, 1951 yılında Modern İbranilerin Morfophonemiği adıyla Yüksek lisans tezini yazmış, 1955 yılında Dil Teorisinin Mantıksal Yapısını kaleme almış, 1955 yılında Pensilvanya Üniversitesi felsefe ve dil bilimi bölümünde doktorasını tamamlamıştır. Doktora tezi The Logical Structure of Linguistic Theory-Dilbilim Teorisinin Mantıksal Yapısı ismi ile daha sonra yayınlanmıştır.
Noam Chomsky-Sicience of Language
Bilimsel Çalışmaları
Chomsky, 1957 yılında Linguistik alanındaki ‘Syntactic Structures’da-Sentaktik Yapılar isimli en çok tanınan kitabını yazmış, asistan olarak akademisyenliğe devam etmiş, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, Dilbilimi ve Felsefe bölümünde profesör olmuştur.
Noam Chomsky, tüm dünyada en önemli dil bilimi ve felsefe kuramcılardan birisi olarak tanınmakta ve tezleri bilim dünyası tarafından yakından takip edilmekte, 1965 yılından bu yana ABD dış politikasını ağır bir şekilde eleştiren muhalif görüşleri dünya demokrasi hareketlerince referans gösterilmektedir. Yaptığı konuşmalar kitap , ses ve görüntü olarak çoğaltılarak basılmaktadır.
Noam Chomsky’nin dilbilimi ve felsefe alanındaki teorileri ve eserleri psikoloji alanında etki yaratmış, Evrensel Dilbilgisi Teorisi büyük tartışmalar meydana getirmiştir. Chomsky’nin fikirleri psikoloji alanında model olarak kullanılmış, dünya çağında kullanılan birçok kavramı kullanıma sokmuştur.
Noam Chomsky
Noam Chomsky ve Politik Muhalefet
Noam Chomsky, 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam’a savaş ilan etmesine karşı çıkmış ve bu itirazını kamuoyuna deklare etmiş, Amerika und die neuen Mandarine-Amerika ve Yeni Mandarin isimli eserini yazmış, 1969 yılında Vietnam Savaşı’na karşı oluşan muhalefeti etkilemiştir.
Chomsky, savaşlara karşı çıkmış, Küba, Haiti, Nikaragua, Arap–İsrail Savaşı, Körfez Savaşı, Kosova Savaşı gibi insan hakları ihlallerinin olduğu müdahalelere muhalif tutum takınmış, küreselleşme karşıtı fikirler ileri sürmüş, liberalleşme akımına karşı çıkmıştır.
Chomsky, kendisini geleneksel anarşist olarak tanımlamakta, sendikal hareketlere ve işçi haklarını savunan kolektif oluşumlara destek vermektedir.
Noam Chomsky, Yahudi Soykırımı ile ilgili farklı fikirlerin ileri sürülebilmesini de savunmuş, insanların fikir özgürlüğü kapsamında her türlü düşüncesini açıklayabilmesini temel prensip kabul etmiş, gerek ABD’de ve gerekse dünyanın diğer bölgelerinde fikir ve ifade özgürlüğü ihlallerini sert bir şekilde eleştirmiştir.
Noam Chomsky Geleceği Kurgulamak
Aldığı Ödüller
Chomsky, dünyadaki kutuplaşma ve küreselleşmeye dönük eleştirileri nedeniyle öncü bir filozof olarak New York Times Book Review tarafından ‘Günümüzün önemli entelektüeli’ seçilmiştir. ‘Dünya’nın en fazla alıntı ve atıf yapılan kişisi’ olarak kabul görmektedir. Chomsky, 1984 Amerikan Psikoloji Örgütüne Bilimsel Katkı Ödülü, 1988 Kyoto Ödülü, 1996 Berlin- Brandenburg Bilim ödülü, 2004 Carl Von Ossietzky Çağdaş Tarih ve Oldenburg Politika Ödülü, 2005 Dünya Çapında Entelektüel Ödülü ve 2006 Uppsala üniversitesi Fahri Doktora Ödüllerinin sahibidir.
Türkçeye de Çevrilen Eserleri
Noam Chomsky-Bilgi ve Özgürlük Sorunları
Noam Chomsky’nin eserleri birçok dile çevrilmiş, bazı kitapları Türkçe olarak yayınlanmıştır. Bilgi Sorunları ve Dil, Dil ve Zihin, Dil ve Sorumluluk, Doğa ve Dil Üzerine, Korsanlar ve İmparatorlar Gerçek Dünya’da Uluslararası Terörizm, Kader Üçgeni, Modern Çağda Entelektüellerin Rolü, Medya Denetimi Immediast Bildirgesi, Düşük Yoğunluklu Demokrasi Yeni Dünya Düzeni ve Yeni Politik Güçler, Demokratik İdeallerin Çöküşü, Medya Gerçeği, Terörizm Efsanesi, Yeni Dünya Düzeninde Yalanlar ve Gerçekler, Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi, Halkın Sırtından Kazanç, Sam Amca Ne İstiyor İkinci Dünya Savaşı’ndan Günümüze Amerikan Politikaları, Demokrasi Gerçek ve Hayal, Amerikan Müdahaleciliği, 11 Eylül, 11 Eylül ve Sonrası Dünya Nereye Gidiyor?, Batı’nın Yeni Standartları Kosova, Doğu Timor ve Dünya’ya Hükmeden Yeni Kuşak, Medya Gerçeği, Terörizm Kültürü, İktidarı Anlamak, Hayaller ve Umutlar, Yaşam ve Ölüm Arasında Gazze, Demokrasi ve Eğitim, Sömürgecilikten Küreselleşmeye, Yeni Dünya Düzeninde Yalanlar ve Gerçekler bu eserlerden bazılarıdır.
“Gerçekleri dile getirmek ve yalanları teşhir etmek, aydınların sorumluluğudur. Bu, en azından, üzerinde daha fazla durulmadan geçip gidilecek kadar açık ve herkesin bildiği bir gerçek gibi görünüyor. Ama, acaba öyle mi? Aydın denen bu nahoş tipler genellikle psikologlar, matematikçiler, kimyacılar ya da felsefeciler arasından çıkıyor.” (Şubat 1967’de The New York Review of Books’ta yayımlanan “Aydınların Sorumluluğu” başlıklı makalesinden)
Yargı kararları yerine getirilmiyor, Anayasa’nın açık hükümleri göz ardı ediliyor. İşte 30 maddede, derhal hayata geçirilmesi gereken bazı karar ve normlar…
“Terörsüz Türkiye” adı verilen süreç kapsamında kurulan ve adı “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak duyurulan komisyon, çalışmalarına başladı. Tutanaklara göre Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Cumhur İttifakı’nın “yeni anayasa” yönündeki isteğine mesafeli yaklaşıyor ve komisyonun bu doğrultuda adım atmasına karşı çıkıyor. Parti, önceliğin Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İHAM) kararlarının uygulanmasına verilmesi gerektiğini vurguluyor.
Bu tartışma yeni değil. 1960’larda, Türkiye İşçi Partisi’nin (bugünkü TİP değil, tarihsel TİP) genel başkanı Mehmet Ali Aybar, “önce mevcut Anayasa’yı tastamam uygulansın” diyerek anayasa değişikliği çağrılarına şerh düşerdi. Aybar’a göre, 1961 Anayasası tam olarak işletilse Türkiye daha demokratik ve sosyal bir ülke olabilirdi.
Aradan on yıllar geçti, Anayasa hâlâ tastamam uygulanmış değil. Bugünse tablo daha ağır: Yargı kararları yerine getirilmiyor, Anayasa’nın açık hükümleri göz ardı ediliyor. Üstelik bu durum, temel hak ve özgürlüklerden sosyoekonomik düzenlemelere kadar uzanıyor.
Bir anayasa hukukçusu olarak, derhal hayata geçirilmesi gereken bazı karar ve normlara dikkat çekmek istiyorum. Liste uzun, listemde yaklaşık 100 madde var. Her biri için de bir yargı kararı referansım var.
Burada en acil gördüğüm 30 tanesini (bu bir gazete yazısı olduğu için bunların dayanağı olan kararları ve normları yazmadan) fikir vermesi için paylaşıyorum:
1-) AYM’nin siyasilerin keyfî tutuklulukları konusunda sayısız kararı var. AYM özetle, seçimle iş başına gelen makamlarda tutukluluğun diğer kişilere nazaran çok çok ayrıksı hâllerde söz konusu olabileceğini söylüyor. Öte yandan makul bir üçüncü kişinin tutuklamayı haklı göremeyeceği tüm hâllerde (örneğin Fatih Altaylı vakası tipik örnektir) özgürlüğün esas kılınması gerektiğini vurguluyor. Hâl böyleyken başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere milyonlarca kişinin oyuyla iş başına gelmiş ve kaçma şüphesi bulunmayan siyasilerin tutuksuz yargılanması sağlanmalıdır. Tüm keyfî tutukluluklar sonlanmalıdır.
2-) Belediye Kanunu’ndaki yerel yönetimlere keyfî biçimde kayyım atanmasına olanak tanıyan hükümler kaldırılmalıdır.
3-) AYM’nin ve İHAM’ın kararları gereği olarak Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala derhal serbest bırakılmalıdır. (Gazeteci Can Dündar açısından da AYM’nin kararının dolaylı olarak yok sayıldığını kaydetmek isterim.)
4-) AYM ve İHAM kararlarını icra etmeyen kişiler hakkında ceza sorumluluğu için soruşturma başlatılmalı, bu kararlara uymama fiili için yüksek bir olumsuz sicil puanı ve sert disiplin cezası getirilmelidir.
5-) AYM ve İHAM kararlarının objektif etkisi netleştirilmeli, tüm yargılama ve soruşturmaların yeniden canlanma koşulları (buna 15 Temmuz yargılamaları dahil) ayrıntılandırılmalıdır.
6-) AYM’nin iptal ettiği kanunların aynen çıkarılması hâlinde, hızlandırılmış bir iptal kararı verilmesinin önü açılmalıdır.
7-) Yaşam hakkı ve işkence yasağı bağlamında etkili soruşturma yapılmadığı saptanan tüm vakalarda zamanaşımı engeli kaldırılmalıdır.
😎 Hâkim ve savcılara coğrafi teminat sağlanmalıdır.
9-) Özerkleştirilmiş bir adli kolluk birimi oluşturulmalıdır.
10-) Hâkim ve savcılık mesleğine girişte mülakatların kameraya alınması sağlanmalı; üst kademe atamalarının ön prosedürü netleştirilip bu süreçler keyfîlikten çıkarılarak şeffaflaştırılmalıdır.
11-) Savcıların, siyasi yönlendirmelerden ve özellikle “delilleri değerlendirme ve suçu niteleme yetkisi” konusunda Cumhuriyet başsavcısının denetiminden arınması ve bağımsızlığı sağlanmalıdır.
12-) İHAM ve AYM’nin verdiği ihlal kararlarının niceliksel ve niteliksel ağırlığını oluşturan Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin bağımsız biçimde oluşturulması konusunda özel bir tedbir öngörülmeli; sulh ceza hâkimlikleri güdülenmemiş ve müdahalesiz bir usulle yeniden atanmalıdır.
13-) İstinaf yargılamalarında duruşma açılması için gereklilikler netleştirilmeli ve bu husus keyfî olmaktan çıkarılmalı; idari yargıda, başta tanık dinleme olmak üzere silahların eşitliğini sağlayacak diğer güvenceler temin edilmelidir.
14-) Duruşmalarda savcı ve avukatların eş düzeyde oturmalarını ve avukat-müvekkil mahremiyetine saygıyı temin eden bir tasarım sağlanmalıdır.
15-) Kadınların evlenmeden önceki soyadlarını kullanması önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
CHP ikinci kurultayı 15-23 Ekim 1927 tarihlerinde toplanmıştır. Bu kurultayda cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik ve milliyetçilik Cumhuriyet Halk Partisi’nin dört ilkesi olarak benimsenmiştir.
Modern Türkiye için Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Kongresi önemli bir dönüm noktasıdır. Kongrede; fırkanın (partinin) genel başkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1919-1927 yılları arasında yaşanan gelişmelerle ilgili olarak millete hesap vermiştir. Kongrenin idaresi, umumî reis vekili (genel başkan vekili) sıfatıyla İsmet Paşa tarafından yürütülmüştür. Atatürk’ün nutku altı gün sürmüştür. CHF’nın 1923’te hazırlanan tüzüğünün değiştirildiği kongre sonunda yayınlanan Bildiri, dönemin sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlarına Cumhuriyet Halk Fırkası’nın yaklaşımını yansıtmaktadır.
CHP İkinci Kurultay Bildirisi – 1927
Cumhuriyet Halk Fırkası, Cumhuriyetçi; Halkçı; Laik; ve Milliyetçidir. Ve milletin iktisadi menfaatlerini sağlamayı birinci derecede önemli addeder. Bu esaslar, Fırkamız için bütün siyasetinde; ve bütün kanunların yapılması ve tatbik edilmesinde hakimdir. İç siyasette, memleketin her tarafında sarsılmaz bir emniyet ve asayişin hakim olması, en evvel dikkat ettiğimiz noktadır.
İdare amirlerinin gereken salahiyete malik olmasına itina ve bu konuda kanunlarımızın gerektiği şekilde düzeltilmesi durumu, ihtiyaçlarımızdandır.
Mevcut olan mali buhranı devletin gelir ve giderleri arasındaki dengesizlik ve devletin parasının esas ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemesi gibi, iki noktada hülasa ediyoruz. Fırkamız, her iki noktanın da sağlanmasını mali siyasetimizin esası kabul eder.
Meclisten açık bütçeler çıkarmamak bütçenin birliğini ve umumiyetini tamamlamak muhasebe ve kontrol kayıtlarını itina ile takip etmek hedefimizdir.
Adalet işlerindeki siyasette asrımızın demokratik medeniyetinin zihniyetini Türkiye Cumhuriyetinin adalet kanunlarına ve teşkilatına dayanak yapmak ve hakkın ışığından en çabuk ve kolay vasıtalarla halkı faydalandırmak, vatandaşların kapılarına kadar adaleti götürmek esaslı prensibimizdir.
Sosyal hayatımızda, ailenin bütünlüğü, esas dayanağımızdır. Hürriyet ve halkçılık prensiplerinin men ettiği her türlü müdahaleden uzak olan sağlam aile hayatı; sosyal sahada başlıca dikkat edeceğimiz konudur.
Ekonomide gelişmek için çıkarılacak kanunların ve devletçe alınacak tedbirlerin münhasıran halkın umumi menfaati düşüncesine dayanmış olması başlıca gayemizdir. Ne kadar mühim olursa olsun, özel bir menfaatin yaratılması veya korunması için devletçe tedbir alınmasına ve bilhassa fertlerin hususi menfaatleri için devlet hazinesinden, doğrudan doğruya ve dolambaçlı yolla, her hangi bir fayda beklemenin, mümkün ve caiz olmadığının kanaat haline gelmesine bilhassa ehemmiyet veriyoruz.
Maarifin milli laik ve mektep esasına dayanması prensibimizdir. Terbiyede hedefimiz; milli cemiyetin medeni ve içtimai kıymetini yükseltecek ve iktisadi kudretini arttıracak vatandaşlar yetiştirmektir. İlk tahsilin parasız ve mecburi olması esasının en kısa müddet zarfında, bilfiil tahakkuk ettirilmesini birinci derecede ehemmiyetle takip ediyoruz. İlk tahsili bitiren vatan çocuklarının muhtelif istidatları inkişaf edebilmeli ve onların maddi ve manevi sahada müstahsil olabilmeleri temin edilebilmelidir. Onun için umumi maarif müesseseleri yanında meslek mekteplerini inkişaf ettirmek, milli eğitim siyasetimizin anahtarlarındandır.
Dış siyasetimiz; devlet haysiyet ve mevcudiyetinin ve milletin uzun mücadeleleri neticesinde kazandığı hukukun, her halde muhafaza ve müdafaası, başlıca vazifemiz olarak sulh ve selametin muhafazasına dayanır. Bu hudut dahilinde ve fiili müsavaat temin eden karşılıklı davranışlar dairesinde, beynelmilel dostane münasebetin genişletilmesi taraftarıyız.
Memleketin ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından beri mütemadiyen ilerlemiştir. İthalat ve ihracat arasındaki nisbet, mütemadiyen iyiye doğru ilerlemiştir. Memleketin ekonomisi nokta-i nazarından, ileride dahi, bir an evvel iktisadi açığın kapanması ve iktisadi kudretin arttırılması takip edeceğimiz başlıca hedefler olacaktır.
Biz; kara ve deniz nakliyatının teminini ve bu maksatla, demiryolları ve limanlar inşasını ve deniz nakliyatının arttırılmasını memleketimiz için ekonomik tedbirlerin, başında görüyoruz. Partimiz; bu maksatla aldığı tedbirleri takip ve arttıracaktır.
Alelumum kredi müesseselerini dahi, başlıca tedbirlerden addediyoruz. Küçük müstahsil olan ziraat ve sanayi erbabına, kredi temin edecek itibarı zirai birlikleri, ve mütekabil kredi bankaları, kooperatifler tesisini, tesçi ve temin etmeye çalışacağız.
Devlet bankasını bir an evvel meydana getirmeyi lüzumlu görüyoruz. Paramız; takriben on seneden beri fevkalade müşkülat içerisinde bulunmasına rağmen, komşularımıza nisbetle daha yüksek bir kıymette ve istikrar içinde kalmıştır. Paramızın, sağlam olarak her vakit aynı iştira kudretini haiz bulunmasını temin edecek tedbirler, ehemmiyetle tetkik ve tatbik olunacaktır.
Ekserisi; iptidai madde cinsinden olan milli mahsullerimizin ıslahını ve madenler ve ormanlar gibi milli servetlerimizin inkişafını tahakkuk ettirecek tedbirler alacağız. Sanayide küçük sanayiin ve o sanayiin inkişafı için, icap eden fenni vasıtaların ve sınai kooperatiflerin ve muhtaç oldukları kredilerin teminine çalışacağız.
Fakat; büyük sanayiden memleketin her suretle ihtiyacı hissedilen kısımlarını, yavaş yavaş tahakkuk ettirmeyi gaye addediyoruz. Memleket ekonomisindeki açığı en evvel kapayacak olan sanayi şubesinin, mensucat sanayii olduğu müşahede edilmektedir.
7 Aralık – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
MÖ: 43
Romalı hukukçu, filozof ve hatip Marcus Tullius Cicero idam edilerek öldürüldü. (Doğumu: MÖ 3 Ocak 106 Ölümü M.Ö. 43) Yoğun bir hukuk öğrenimi gördü. Felsefe öğrenimini, Epikürcü Phaedros, Stoacı Diodotos ve Akademi’ye bağlı Philon‘dan aldı. Mahkemelere başkanlık yaptı, ünlü ve başarılı bir hukukçu oldu. Edebiyat ve felsefeyle daha çok ilgilendi. Bilgi kuramı açısından, kesinliğe bağlanmak yerine olasılıkların yolunu izlemeyi tercih etti. Ahlak alanında, dogmatik bir tavır sergiledi. Dinsel açıdan agnostik fikirlere sahip oldu. Latincenin felsefe dili olarak gelişmesine katkı sağladı. Soylu sınıftan gelmemesine rağmen senatoya girdi. MÖ 44 yılında Caesar’ın öldürülmesinin ardından Maccus Antonius ile birlikte en güçlü figürlerden biri haline geldi. Bir süre sonra devlet düşmanı ilân edilerek yakalandı ve 7 Aralık (M.Ö) 43 yılında başı kesilerek idam edildi. Cesedi halka teşhir edildi, elleri ise Senato binasının kapısına çivilendi. Hitabeti ile yönetici sınıfları ve kitleleri etkileyen Cicero’nun 58 konuşması günümüze ulaşabildi. Cicero’nun 27 yaşında iken ilk müdafiliğini sergilediği Sextus Roscius Davası, milattan önce 80 yılında Roma’da gerçekleşen ve hikayesi ile günümüze kadar ulaşan tarihi bir davadır. Cicero ayrıca, Yunan düşüncesini daha sonraki kuşaklara aktaran en önemli düşünürdür. Çok sayıda eseri Türkçe’ye tercüme edildi.
1787
Delaware, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan ilk eyalet oldu.
1823
Alman matematikçi ve mantık bilimci Leopold Kronecker doğdu. (7 Aralık 1823-29 Aralık 1891)
1836
Martin Van Buren, Amerika Birleşik Devletleri’nin 8. Başkanı seçildi.
1894
Süveyş Kanalı’nı hayata geçiren Fransız diplomat Ferdinand de Lesseps öldü
1920
Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası kuruluşunu ilan etti. Salih Hacıoğlu genel sekreterliğindeki gizli Türkiye Bolşevik Komünist Partisi (TBKP) 7 Aralık 1920’de Ankara’da Halk Zümresi ve Yeşil Ordu Cemiyeti ile beraber çalışacağını bildirerek Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası programını ve kuruluş bildirgesini yayınladı. Türkiye Komünist Partisinin (TKP) yasal örgütlenmesi olarak THİF böylece Türkiye’nin ilk yasal komünist partisi oldu. Parti kısa bir süre sonra bakanlar kurulu kararı ile kapatıldı. Üyeleri yargılandı.
1924
Hukukçu felsefeci ve Portekiz Cumhurbaşkanı Mário Soares, dünyaya geldi. (7 Aralık 1924-7 Ocak 2017), Lizbon Üniversitesi’nde tarih, felsefe ve hukuk eğitimi aldı. 1957 yılında üniversitede öğretim görevlisi oldu. Diktatör António de Oliveira Salazar’a karşı eylemleri sebebiyle tutuklanarak görevinden alındı. Estado Novo döneminde de aktif olarak siyasetin içinde yer aldı. Karanfil Devrimi’nden sonra 1974-1975 yılları arasında Dışişleri Bakanı, Nisan 1976’da yapılan seçimlerin ardından da Portekiz Başbakanı oldu. 1976-1978 ve 1983-1985 yılları arasında Başbakanlık ve 1986-1996 yılları arasında iki dönem Portekiz Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
1928
Noam Chomsky, 7 Aralık 1928 tarihinde William Chomsky ve Elsie Simonofsky’nin çocuğu olarak ABD’nin Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehrinin East Oak Lane bölgesinde dünya’ya geldi.
1933
Eski Adalet Bakanı ve avukat Şevket Kazan doğdu. (Ölümü: 2020)
1937
Fransa Hatay’ın bağımsızlığını resmen ilan etti.
1940
Hukukçu, siyasetçi ve eski TBMM başkanı İsmail Kahraman doğdu.
7 Aralık 1946 tarihli Ürdün Anayasası kabul edildi. Bu Anayasa, 1 Ocak 1952 tarihinde kabul edilen Haşimi Ürdün Krallığı Anayasası ile yürürlükten kaldırıldı.
1947
1931 yılında Nobel Barış Ödülü’nün sahibi, Amerikalı eğitimci, filozof, diplomat, siyasetçi ve uluslararası ilişkiler uzmanı Nicholas Murray Butler yaşamını yitirdi. (2 Nisan 1862, -7 Aralık 1947 Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nın başkanlığını yaptı.
1949
Katoliklerin ruhani lideri Papa Pius komünizme savaş açtı, Komünist Parti’ye üye olanların aforoz edileceği açıklandı.
1950
Cevat Fehmi Başkut’un, “Sana Rey Veriyorum” oyunu yasaklandı.
1955
Basın özgürlüğünde kara gün: İstanbul Ekspres gazetesi kapatıldı.
1960
Said-i Nursi’nin mezarı açıldı, kemikleri İsparta civarında bilinmeyen bir yere gömüldü.
1961
Türkiye’nin Ortak Pazar’a üyelik başvurusu reddedildi.
1971
Profesör Mümtaz Soysal ile yazar Sevgi Soysal Mamak Askeri Cezaevi’nde evlendi.
İslam Konferansı Örgütü’ne üye 7 ülke tarafından geri kalmış İslam ülkelerini kalkındırmak amacı ile İslam Kalkınma Bankası kuruldu.
1976
Adana’nın Yumurtalık ilçesi yargıcını öldürme iddiasıyla yargılanan Yılmaz Güney 19 yıla mahkum edildi.
1978
31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında (Cortes Generales) tarafından kabul edilen İspanya Anayasası, 7 Aralık 1978’de yapılan referanduma sunuldu. Halkın kabulü ve 27 Aralık 1978 tarihinde Majesteleri Kral tarafından onaylanmasının ardından yürürlüğe girdi.
1980
12 Eylül’de gözaltına alınan 67 DİSK yöneticisi tutuklandı.
1982
Yılmaz Güney, kendisinin çıkardığı, 12 Eylül öncesinde sıkıyönetimce kapatılan “Güney” dergisinde 1978’de yayınlanan bir yazısında “komünizm propagandası yaptığı” gerekçesiyle gıyabında 7.5 yıl hapse mahkum edildi.
1988
Cem Karaca “Töre” adlı kasetinde “dini duyguları zayıflatıcı unsurlar bulunduğu” gerekçesiyle savcılığa ifade verdi.
1989
Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu, sıkıyönetim komutanlıklarınca görevlerine son verilmiş olup sıkıyönetim kalktığı halde “sakıncalılıkları” henüz kaldırılmayan 1402’lik kamu personelinin görevlerine dönmesi gerektiğine karar verdi.
1993
Üç aydır tutuklu olan Demokrasi Partisi (DEP) Genel Başkanı Yaşar Kaya serbest bırakıldı
Çocuk Haklarına Dair Sözleşme‘ye ilişkin 4058 sayılı Onay Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisinde 7 Aralık 1994 tarihinde kabul edildi.
1994
İnsan Hakları Derneği’nin yayınladığı ”Yakılan Köylerden Bir Kesit. 1993 Olağanüstü Hal Bölge Raporu” başlıklı kitapta “bölücülük propagandası yapıldığı” iddiasıyla 2-5 yıl arası hapis istemiyle dava açılan İHD Genel Başkanı, Genel Sekreteri ve 2 yöneticinin yargılanmasına devam edildi.
1998
İsviçre/Cenevre sorgu yargıcı C.Junod, Arjantin’de 1976-1981 arası askeri cuntanın üyesi-ve Arjantin’de tutuklu- general Videla için tutuklama emri çıkardı. Emir, kaybolan ve Şili tabiyeti de taşıyan bir İsviçre vatandaşıyla ilgili soruşturma kapsamında çıkarıldı.
2004
Hollanda hükümeti, PKK’nın terörist örgütler listesine alınmasına karar verdi. Bakanlar Kurulu’nda kabul edilen karara göre, listedeki örgütler bir başka isim altında da faaliyet gösteremeyecek, mal varlıkları dondurulacak.
2005
ABD’de Temsilciler Meclisi işkence mağdurlarına destek öngören yasa tasarısını kabul etti. Beyaz Saray ise CIA ve ABD ordusunun işkence yapmasını yasaklayan madde eklenirse tasarıyı veto edeceğini duyurdu.
2012
Kadın örgütleri 4 kentte Adli Tıp yöneticileri hakkında “taciz-tecavüz davalarında görevi ihmal”den eş zamanlı olarak suç duyurusunda bulundu.
2017
Belçikalı akademisyen, avukat, ekonomist, siyasetçi Philippe Maystadt (14 Mart 1948, 7 Aralık 2017) 69 yaşında iken akciğer hastalığından ötürü hayatını kaybetti. 22 Ekim 1980 – 17 Aralık 1981 arasında Çevre Politikalarının Koordinasyonunun sorumlu Kamu Hizmeti ve Bilimsel Politikalar Bakanı, 17 Aralık 1981 – 14 Ekim 1985 : arasında Bütçe, Plan ve Bilimsel Politikalar Bakanı, 14 Ekim 1985 – 9 Mayıs 1988 arasında Ekonomik İşler Bakanı, 18 Ekim 1986 – 9 Mayıs 1988 ve 23 Haziran 1995 – 19 Haziran 1998 tarihleri arasında Başbakan yardımcısı, 9 Mayıs 1988 – 19 Haziran 1988 : arasında Maliye Bakanı ve 23 Haziran 1995 – 19 Haziran 1998 arasında ise Dış Ticaret Bakanı olarak görev yapmıştı.
2018
Kolombiyalı hukukçu, siyasetçi ve yazar Belisario Betancur Cuartas 95 yaşında iken hayatını kaybetti. (4 Şubat 1923 – 7 Aralık 2018), 1982 ile 1986 yılları arasında 26’ncı Kolombiya Devlet Başkanı olarak görev yaptı. Çok sayıda eser yazmıştır.
İspanya Anayasası, 31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında (Cortes Generales) tarafından kabul edilmiştir. 7 Aralık 1978’de yapılan referandumda İspanya halkı tarafından kabul edilmiştir. 27 Aralık 1978 tarihinde Majesteleri Kral tarafından Parlamento (Cortes Generales) önünde onaylanmıştır.
İspanyol Milleti, adalet, özgürlük ve güvenlik oluşturmak ve her üyesinin refahını desteklemek için, egemenliğini kullanarak, şunları yapmak için iradesini ilan eder:
Adil bir sosyal ve ekonomik düzen uyarınca, Anayasa ve kanunlar kapsamında, bir arada demokratik yaşama güvencesi vermek;
Halk iradesinin bir ifadesi olarak hukukun üstünlüğünü teminat altına alan Hukuk Devletini güçlendirmek;
Tüm İspanyolları ve İspanya halklarını, bunların kültür ve geleneklerini, insan haklarını, dillerini ve kurumları korumak;
Herkesin hakettiği kaliteli bir yaşamı sağlamak için kültürel ve ekonomik gelişmeyi teşvik etmek; Demokratik ve ileri bir toplum oluşturmak;
ve dünyanın bütün halklarıyla barışçı ilişkiler ve etkili işbirliğini güçlendirmek için İşbirliği yapmak.
Bu sebeple, aşağıdaki metni Parlamento (Cortes Generales) kabul etmiş ve İspanya halkı onaylamıştır
Giriş
Madde 1. (Egemenlik Yurttaşlarındır.)
Bu Anayasa, İspanya’yı, hukukun üstünlüğüne bağlı, kanun düzeni, özgürlük, adalet, eşitlik ve siyasi çoğulculuğun en yüksek değerlerini savunan sosyal ve demokratik bir Devlet olarak kurar.
Ulusal egemenlik, Devletin gücünü aldığı İspanya halkınındır.
İspanyol Devleti’nin siyasi şekli parlamenter monarşidir.
Madde 2. (Milletin Birliği ve Özerklik hakkı.)
Anayasanın temeli, İspanyol milletinin ayrılmaz birliği, tüm İspanyolların ortak ve bölünmez ülkesidir.
Madde 3. (Kastilyanca ve diğer İspanyol dilleri.)
Devletin resmi dili kastilyancadır. Tüm İspanyolların bu dili bilme ödevi ve kullanma hakkı vardır.
Diğer İspanyol dilleri de, kendi Yasalarına göre, ilgili Özerk Topluluklarda resmi dildir.
İspanya’nın farklı dillerden oluşan zenginliği özel saygı ve koruma gösterilmesi gereken bir kültürel mirastır.
Madde 4. (İspanya Bayrağı ve Özerk Toplulukların Bayrakları.)
İspanya’nın bayrağı üç yatay şeritten oluşur: sarı şeridin her kırmızı şeridin iki katı olduğu kırmızı, sarı ve kırmızı.
Yasalar Özerk Toplulukların bayrak ve sancaklarını tanıyabilir. Bu bayraklar kendi kamu binalarında ve resmi törenlerinde İspanya bayrağı ile birlikte kullanılır.
Madde 5. (Başkent Madrid.)
Devletin başkenti Madrid şehridir.
Madde 6. (Siyasi Partiler.)
Siyasi partiler siyasi çoğulculuğun ifadesidir; halk iradesinin oluşumu ve ifadesine katkıda bulunurlar ve siyasi katılımın temel araçlarıdırlar. Anayasa ve kanunlara saygı koşuluyla kurulmaları ve faaliyet göstermeleri serbesttir. İç yapıları ve faaliyetleri demokratik olmalıdır.
Madde 7. (Sendikalar ve işveren kuruluşları.)
Sendikalar ve işveren kuruluşları temsil ettikleri ekonomik ve toplumsal çıkarların savunulmasına ve ilerletilmesine katkıda bulunur. Anayasa ve kanunlara saygılı oldukları sürece kurulmalarına ve faaliyetlerine sınır konulmaz. İç yapıları ve faaliyetleri demokratik olmalıdır.
Madde 8. (Silahlı Kuvvetler.)
Ordu, Donanma ve Hava Kuvvetlerinden oluşan Silahlı Kuvvetlerin görevi, İspanyanın hükümranlığını ve bağımsızlığını güvence altına almak ve toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini savunmaktır.
Askeri teşkilatın temel yapısı, Anayasanın esaslarına göre esas kuruluş kanunuyla düzenlenir.
Madde 9. (Kanuna saygı), (Özgürlük ve eşitlik), (Kanun güvencesi)
Vatandaşlar ve kamu makamları Anayasa ve diğer kanun hükümleriyle birbirine bağlıdır.
Bireylerin ve ait oldukları grupların özgürlük ve eşitliğinin gerçek ve etkili olabilmesini sağlayacak koşulları geliştirmek, bunları tam olarak kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmak ve tüm vatandaşların siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal yaşama katılmalarını kolaylaştırmak kamu makamlarının görevidir.
Kanunlara uygunluk ilkesini, kanuni hükümlerin hiyerarşisini, kanun yapmanın saydamlığını, kişi haklarını sınırlayan veya uygunsuz cezai tedbirlerin geriye işletilemeyeceği, hukukun üstünlüğünün galip geleceğini, kamu yetkililerinin hesap verebilirliği ve keyfi işlem yapmalarının yasak olması Anayasa güvencesindedir.
Kısım I.
Temel haklar ve ödevler
Madde 10. (Kişi hakları.)
İnsan onuru, ihlal edilemez ve temel haklar, kişiliğin serbest gelişimi, kanunlara ve başkalarının haklarına saygı politik düzen ve sosyal barışın temelidir.
Anayasa tarafından tanınan temel haklar ve hürriyetlerle ilgili ilkeler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ve bu konuda İspanya’nın onay verdiği uluslararası antlaşmalar ve sözleşmelere uygun olarak yorumlanır.
Bölüm I.
İspanyollar ve Yabancılar
Madde 11. (Vatandaşlık.)
İspanyol uyruğu kanun hükümlerine göre edinilir, korunur ve kaybedilir.
İspanyol kökenli hiçbir kimse vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Devlet Latin Amerika ülkeleriyle veya İspanya’yla tarihte ya da günümüzde özel bağları olan ülkelerle çifte vatandaşlık anlaşmaları yapabilir.
Söz konusu ülkeler, kendi vatandaşlarına karşılıklı bir hak tanımasalar bile, bu ülkelerde, İspanyollar kendi vatandaşlıklarını kaybetmeden vatandaşlığa kabul edilebilirler
Madde 12. (Erişkinlik: 18 yaş.)
İspanyollar onsekiz yaşında rüştünü ispat eder.
Madde 13. (Yabancıların hakları.)
Yabancılar, antlaşmalar ve kanunun belirlediği koşullarda, mevcut sıfatlarıyla güvence altındaki kamu hürriyetlerinden yararlanır.
Karşılıklılık ilkesiyle uyumlu olarak, yerel seçimlerde oy verme ve seçilme hakkıyla ilgili yapılan bir anlaşma veya kanunla düzenlenmiş durumlar hariç, 23’üncü maddede tanınan haklara sadece İspanyollar hak kazanır.
Suçluların iadesi, karşılıklılık ilkesi temelinde, sadece bir antlaşma veya kanun çerçevesinde mümkündür. Siyasi suçlar, suçluların iadesi kapsamında değildir, ancak terörist eylemler bu şekilde değerlendirilmez.
Kanun, başka ülkelerden vatandaşların ve vatansız kişilerin İspanya’da sığınma hakkından yararlanma koşullarını belirler.
Bölüm II.
Haklarve Özgürlükler
Madde 14. (Kanun önünde eşitlik.)
İspanyollar kanunlar önünde eşittir ve hiçbir şekilde doğum, ırk, cinsiyet, din, fikir veya herhangi bir kişisel, toplumsal koşul veya durumdan dolayı ayrıma tabi tutulamazlar.
Kesim I.
Temel Haklar ve Kamu Hürriyetleri
Madde 15. (Yaşam hakkı.)
Herkesin yaşama, bedensel ve manevi bütünlük hakkı vardır ve hiçbir koşulda işkence ve insanlık dışı veya onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulamaz. Savaş zamanlarında askeri ceza kanununun belirttiği durumlar hariç, ölüm cezası kadlırılmıştır.
Madde 16. (Fikir ve inanç özgürlüğü.)
Kişilerin ve toplulukların fikir, din ve ibadet özgürlükleri güvence altındadır ve bunların ifade edilmesinde, kanunla korunan kamu düzeninin devamı için gerekli olanların dışında hiçbir sınır yoktur.
Din, inançlar, fikirler
Devlet dini yoktur. Kamu yetkilileri İspanyol toplumunun dini inançlarını dikkate alır ve dolayısıyla Katolik Kilisesi ve diğer mezheplerle uygun işbirliğini sürdürür.
Madde 17. (Kişisel özgürlük.)
Herkesin özgürlük ve güvenlik hakkı vardır. Kimse, bu maddenin hükümleri ve kanunda belirtilen hal ve şekiller dışında özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
Önleyici tutukluluk, gerçeklerin saptanması amacıyla gerekli soruşturmanın yapılması için tam olarak ihtiyaç duyulan zamandan daha fazla süremez; her durumda, tutuklanan kimse en fazla yetmişiki saat içinde ya serbest bırakılır ya da adli makamlara teslim edilir.
Tutuklanan kişiye, hemen ve kendisinin anlayabileceği şekilde, hakları ve tutuklanma nedeni bildirilir ve ifade vermeye zorlanamaz. Tutukluya, poliste ve mahkemede, kanunun belirlediği şartlarda bir avukat yardımı temin edilir.
Haksız tutuklanan herhangi bir kişinin adli makamlara derhal teslim edilmesini temin için, haksız tutuklamayı yasaklayan usuller kanunla düzenlenir.
Aynı şekilde, geçici hapsin azami süresi kanun tarafından belirlenir.
Madde 18. (Mahremiyet hakkı, Konut dokunulmazlığı.)
Namus, kişi ve aile mahremiyeti ve kişinin kendi görüntüsüyle ilgili hakları teminat altındadır.
Konuta dokunulamaz. Suçüstü durumları hariç, ev sahibinin rızası veya yasal belge olmaksızın eve girilemez, arama yapılamaz.
Aksine bir mahkeme kararı olmaksızın, özellikle posta, telgraf, telefon haberleşmesi olmak üzere, haberleşmenin gizliliği teminat altındadır.
Kanun, namus, kişi ve aile mahremiyeti ve kişinin kendi görüntüsüyle ilgili haklarını teminat altına almak için, veri işlemeye sınır koyar.
Madde 19. (İkamet ve seyahat özgürlüğü.)
İspanyollar, ulusal sınırlar içinde serbestçe ikamet ve seyahat etme hakkına sahiptir.
Aynı şekilde, kanunun belirlediği koşullara tabi olarak, İspanya’ya serbestçe giriş çıkış yapma hakkına sahiptirler. Bu hak siyasi veya ideolojik sebeplerle kısıtlanamaz.
Madde 20. (İfade özgürlüğü.)
Aşağıdaki haklar tanınır ve korunur:
a) Düşünceleri, fikirleri ve görüşleri, söz, yazı veya başka herhangi bir iletişim aracıyla, serbestçe ifade etme ve yayma hakkı;
b) Edebiyat, sanat, bilim ve teknoloji üretme ve yaratma hakkı;
c) Akademik özgürlük hakkı;
d) Her türlü yayım aracıyla serbestçe haberleşme veya doğru bilgi edinme hakkı. Kanun aşağıdaki konuyu düzenler. Bu hürriyetlerin kullanılmasında şahsi vicdan ve profesyonel gizliliğe başvurma hakkı.
Bu hakların kullanılması herhangi bir ön denetimle kısıtlanamaz.
Kanun, Devletin veya herhangi bir kamu kurumunun denetimindeki sosyal iletişim medyasının kuruluşunu ve Parlamento (Cortes Generales) tarafından denetimini düzenler ve toplumun ve çeşitli dillerin çoğulculuğuna saygı göstermek suretiyle, ana toplumsal ve siyasi grupların bu medyaya erişimini teminat altına alır.
Hürriyetler bu Başlık altında tanımlanan haklara saygıyla, bunları uygulayan kanuni hükümlerle ve özellikle, namus, kişi mahremiyeti ve şahsi ün ve gençlerin çocukların korunması hakkıyla sınırlıdır.
Yayım veya kayıtlar veya herhangi bir başka medyaya sadece mahkeme emriyle el konulabilir.
Madde 21. (Toplantı hakkı.)
Silahsız ve barışçı toplantı hakkı tanınmıştır. Bu hakkın kullanımı ön izin gerektirmez.
Halka açık yerlerde yapılacak toplantılar ve gösteriler için yetkili makamlara önceden haber verilir. Bu makamlar, sadece, kişilere ve mülke tehdit içeren ciddi emniyet ve kamu güvenliği ihlali beklentisi ile bunları yasaklayabilir.
Madde 22. (Dernek kurma hakkı.)
Dernek kurma hakkı tanınmıştır.
Suç amacı güden veya bu kapsamda araçları kullanan dernekler yasadışıdır.
Bu madde kapsamında kurulan derneklerin sadece kamusal bilgi amacıyla tescil edilmesi gerekir.
Dernekler sadece gerekçeli mahkeme emri ile feshedilebilir veya faaliyetleri askıya alınabilir.
Gizli ve yarı askeri dernekler yasaktır.
Madde 23. (Katılım hakkı.)
Vatandaşların, doğrudan veya genel oyla periyodik seçimlerde serbestçe seçilen temsilciler aracılığıyla kamu işlerine katılma hakkı vardır.
Aynı şekilde, kanunun belirlediği şartlar çerçevesinde, eşit koşullarla kamu görevi elde etme hakları vardır.
Madde 24. (Hakların kanunen korunması.)
Herkes, meşru haklarını kullanmak için hâkim ve mahkemeler tarafından etkin korunma elde etme hakkına sahiptir ve hiçbir şekilde savunmasız bırakılamaz.
Aynı şekilde, herkesin, kanunun belirlediği adli hâkime erişme; bir avukatın savunması ve yardımı; kendisine yöneltilen suçlamaları öğrenme; gecikmeden ve tam güvenceli açık yargılanma; savunma için uygun delilleri kullanma; kendi aleyhine tanıklık etmeme; kendini suçlu ilan etmeme ve masum olduğuna inanma hakkı vardır.
Kanun, aile ilişkileri veya meslek sırrı nedenleriyle, iddia edilen suçlarla ilgili ifade verme zorunluluğu olmayan halleri belirler.
Madde 25. (Cezanın meşruluğu ilkesi), (Mahkumların ücretli çalışması)
Kimse, işlendiği zaman yürürlükte olan bir kanunun bir cürüm, kabahat veya idari suç saymadığı bir fiil veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz veya mahkûm edilemez.
Hapis gerektiren cezalar ve güvenlik önlemleri ıslah ve topluma kazandırmayı amaçlar ve zorla çalıştırmayı içermez. Hapse mahkûm edilen kimse, mahkûmiyet süresi, cezanın amacı ve ceza kanunu tarafından açıkça sınır getirilenler dışında, mahkûmiyeti sırasında, bu Bölümde ele alınan temel haklardan yararlanır. Her durumda, ücretli istihdam ve uygun Sosyal Güvenlik yardımlarına olduğu gibi kültürel olanaklar ve genel kişilik geliştirme hakkına sahiptir.
Mülki idare, doğrudan ya da dolaylı olarak hürriyetlerden mahrum etme cezası veremez.
Madde 26. (Haysiyet Divanı yasağı.)
Mülki İdare ve meslek örgütleri çerçevesinde Haysiyet Divanı yasaktır.
Madde 27. (Öğretme özgürlüğü), (Eğitim hakkı), (Üniversite Özerkliği)
Herkesin eğitim hakkı vardır. Öğretme hürriyeti tanınmıştır.
Eğitim, insan karakterinin, demokratik bir arada yaşama ilkeleri ve temel haklar ve özgürlüklere saygılı olarak gelişmesini amaçlar.
Kamu makamları, ebeveynlerin, çocuklarına kendi mezheplerine uygun dini ve ahlaki eğitim aldırma hakkını teminat altına alır.
İlköğretim zorunlu ve ücretsizdir.
Kamu yetkilileri, ilgili tüm tarafların etkin olarak katıldığı genel eğitim programı ve eğitim merkezlerini kurarak, herkesin eğitim hakkını teminat altına alır.
Anayasa ilkelerine saygı göstermek koşuluyla, bireylerin ve tüzel kişilerin eğitim merkezleri kurma hakkı vardır.
Öğretmenler, ebeveynler ve uygun olduğunda öğrenciler, kanunun belirlediği şartlarda, kamu fonlarıyla idare edilen merkezlerin kontrol ve yönetimini paylaşır.
Kamu makamları, kanuna uygunluğu sağlamak amacıyla, eğitim sistemini inceler ve standart hale getirir.
Kamu makamları, kanunun koyduğu şartları karşılayan öğretmen kuruluşlarına yardımda bulunur.
Üniversiteler, kanunun koyduğu koşullara göre, özerktir.
Madde 28. (Sendikalaşma hakkı), (Grev hakkı.)
Herkesin sendikaya serbestçe üye olma hakkı vardır. Kanun, Silahlı Kuvvetler veya askeri disipline tabi diğer kurumlar ve organlar için bu hakkın kullanımına sınır getirebilir, memurların bu hakkı kullanmasının özel koşullarını düzenler. Sendikal özgürlük, sendika kurma ve kişinin istediği sendikaya girme hakkını ve aynı zamanda sendikaların konfederasyon oluşturma, uluslararası sendika örgütleri kurma veya bunların üyesi olma haklarını içerir. Kimse bir sendikaya girmeye zorlanamaz.
İşçilerin çıkarlarını korumak için grev yapma hakkı vardır. Bu hakkın kullanılmasını düzenleyen kanun temel haberleşme hizmetlerinin devamlılığını güvence altına alır.
Madde 29. (Dilekçe hakkı.)
Tüm İspanyolların, kanunun belirlediği şekilde ve neticelerine bağlı olarak, bireysel veya toplu olarak yazılı dilekçe verme hakkı vardır.
Askerî disipline tabi Silahlı Kuvvetler veya Kurum ve organlarının üyeleri bu hakkı sadece bireysel olarak ve ilgili mevzuat hükümlerine göre kullanabilir.
Kesim II.
Vatandaşların hakları ve ödevleri
Madde 30. (Askerlik hizmeti ve Vicdani Ret.)
Vatandaşların İspanya’yı savunma hakkı ve ödevi vardır.
Kanun İspanyolların askeri yükümlülüklerini belirler ve uygun teminatlarla, zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmak için diğer sebeplerle birlikte, vicdani reddi de düzenler; uygun olduğunda, bunun yerine bir sosyal hizmet biçimi koyabilir.
Kamu yararına yönelik amaçları olan bir sivil hizmet oluşturulabilir.
Tabii afet, felaket, ciddi risk olması durumunda, vatandaşların görevleri kanunla düzenlenebilir.
Madde 31. (Vergi Sistemi.)
Herkes kendi mali olanaklarına göre, eşitlik ilkeleri temelinde, hiçbir şekilde yıkıcı olmayan, adil ve kademeli bir vergi sitemi aracılığıyla, kamu harcamalarına katkıda bulunur.
Kamu harcamaları, kamu kaynaklarının adil olarak paylaştırılmasına izin verecek şekilde yapılır ve planlaması ve yürütülmesi verimlilik ve tasarruf kriterleriyle uyumlu olur.
Kamu amaçlı kişisel veya mülkiyet katkıları sadece kanun çerçevesinde konabilir.
Madde 32. (Evlilik.)
Erkek ve kadın tam kanuni eşitlikle evlenme hakkına sahiptir.
Kanun evlilik şekillerini, girilmesi gereken yaşı ve bunun için gerekli ehliyeti, eşlerin hak ve ödevlerini, ayrılma ve sona erme sebeplerini ve bunların sonuçlarını düzenler.
Madde 33. (Mülkiyet hakkı.)
Kişisel mülkiyet ve miras hakkı tanınmıştır.
Bu hakların içerikleri, kanun uyarınca, yerine getirdikleri toplumsal işlevle saptanır.
Kimse, kamu yararı ve toplum çıkarına haklı sebepler ve kanun hükümleriyle uyumlu tazminat olmaksızın, mülkiyet ve haklarından yoksun bırakılamaz.
Madde 34. (Vakıf hakkı.)
Kanuna göre, kamu yararını amaçlayan vakıf kurma hakkı tanınmıştır.
22’nci maddenin iki ve dördüncü fıkraları vakıflar için de geçerlidir.
Madde 35. (Çalışma, haklar ve ödevler.)
Tüm İspanyolların çalışma görevi ve işe girme, serbestçe meslek veya iş seçme, işinde ilerleme, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılaması için yeterli gelir hakkı vardır ve ayrıca cinsiyetleri nedeniyle hiçbir şekilde ayrımcılığa tabi tutulmazlar.
Kanun, bir İş Kanunu oluşturur.
Madde 36. (Mesleki dernekler)
Kanun meslek örgütlerinin hukuki statüsünün ve akademik derece gerektiren mesleklerin yapılmasıyla ilgili özelliklerini düzenler. Meslek örgütlerinin iç yapıları ve faaliyetleri demokratik olmalıdır.
Madde 37. (Çalışma anlaşmaları ve uyuşmazlıklar)
Kanun, işçi ve işveren temsilcileri arasında toplu iş pazarlığı hakkını olduğu kadar, anlaşmaların bağlayıcı kuvvetini de güvence altına alır.
İşçilerin ve işverenlerin toplu iş uyuşmazlığı önlemlerine başvurma hakkı tanınmıştır. Bu hakkın kullanılmasını düzenleyen kanun, oluşturabileceği kısıtlamalar saklı kalmak koşuluyla, temel haberleşme hizmetlerinin sürdürülmesi için gerekli önlemleri içerir.
Madde 38. (Serbest girişim. Piyasa ekonomisi.)
Piyasa ekonomisi çerçevesinde serbest girişim hakkı tanınmıştır. Kamu makamları, bu hakkın kullanımını ve genelde ekonominin talepleriyle uyumlu verimliliğin korunmasını ve duruma göre, planlanmasını güvence altına alır.
Bölüm III.
Ekonomik ve Sosyal Politika Düzenleme İlkeleri
Madde 39. (Ailenin ve çocukların korunması.)
Kamu makamları, ailenin sosyal, ekonomik ve hukuki korumasını sağlar.
Aynı şekilde, kamu makamları, soyuna ve annelerin evlilik durumuna bakılmaksızın, kanunlar önünde eşit olan çocukların tam korumasını sağlar. Kanun, babalık tetkikini sağlar.
Ebeveynler, evlilikten veya evlilik dışı olsun, çocuklarına, reşit oluncaya kadar ve kanunun geçerli olduğu diğer durumlarda her tür yardımı yapar.
Çocuklar, haklarını güvence altına alan uluslararası anlaşmaların sağladığı korumadan da yararlanır.
Madde 40. (Gelir dağılımı). (Tam istihdam.) (Mesleki Eğitim. İşgünü ve dinlenme.)
Kamu makamları, bir istikrar politikası çerçevesinde, sosyal ve ekonomik gelişme, kişisel ve bölgesel gelirin daha eşit dağılımı için uygun koşulları sağlar. Herkese iş sağlamaya yönelik bir politika uygulamak üzere özel çaba harcarlar.
Aynı şekilde, kamu makamları, mesleki eğitim ve meslek içi eğitimi temin eden bir politikayı teşvik ederler; işyeri güvenliği ve hijyenin sağlanmasını, sınırlı çalışma günleri, ücretli tatilleri güvence altına alır ve uygun merkezleri teşvik ederler.
Madde 41. (Sosyal Güvenlik.)
Kamu makamları, tüm vatandaşlar için, özellikle işsizlik durumları gibi zor zamanlarda yeterli sosyal yardım ve faydaları güvence altına alan bir kamu sosyal güvenlik sistemini sürdürür. Tamamlayıcı yardım ve faydalar isteğe bağlıdır.
Madde 42. (Göçmenler.)
Devlet, yurtdışındaki İspanyol işçilerin ekonomik ve sosyal haklarının güvence altına alınması konusunda özel çaba gösterir ve geri dönüşlerini sağlamaya yönelik politikalar güder.
Madde 43. (Sağlığın korunması.), (Sporun teşviki.)
Sağlığın korunması hakkı tanınmıştır.
Önleyici tedbirler, gerekli yardım ve hizmetlerle kamu sağlığının teşkilatlanması ve korunması kamu makamlarının üstüne düşen bir görevdir. Kanun, bu açıdan ilgili hak ve görevleri oluşturur.
Kamu makamları sağlık eğitimi, beden eğitimi ve sporu teşvik eder. Aynı şekilde, boş zamanların uygun geçirilmesini özendirir.
Madde 44. (Kültüre erişim.)
Kamu makamları, herkesin hakkı olan kültürel olanaklara erişimini teşvik eder ve gözetir.
Kamu makamları, kamu yararına bilim, bilimsel ve teknik araştırmayı teşvik eder.
Madde 45. (Çevre. Yaşam kalitesi.)
Herkesin kişisel gelişimine uygun bir çevrede yaşama hakkı ve onu koruma ödevi vardır.
Kamu makamları, temel toplum dayanışmasına dayalı olarak, yaşam kalitesini geliştirme ve çevreyi koruma ve eski haline getirme amacıyla, doğal kaynakların akılcı kullanımını güvence altına alır.
Bir önceki fıkradaki hükümleri ihlal edenlere karşı, kanunun belirlediği koşullarda, zararın tazmin edilmesi yanı sıra, cezai veya, mümkünse, idari yaptırımlara başvurulur.
Madde 46. (Sanat mirasının korunması.)
Kamu makamları, hukuki statüsüne ve mülkiyetine bakılmaksızın, İspanya halkının tarihi, kültürel ve sanatsal mirasını ve bunlara ait mülkiyetin korunmasını güvence altına alır ve gelişmelerini teşvik eder. Bu mirasa karşı işlenen suçlar ceza kanuna göre cezalandırılır.
Madde 47. (Konut hakkı), (Arazi kullanım planı.)
Tüm İspanyolların insana yakışır yeterli konut hakkı vardır. Kamu makamları, bu hakkın etkili bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli koşulları geliştirir ve uygun standartları oluşturur ve spekülasyonu önlemek için, kamu yararını gözeterek arazi kullanım planını düzenler.
Toplum, kamu makamlarının kent politikalarından ortaya çıkan yardımlara katılır.
Madde 48. (Gençlerin katılımı.)
Kamu makamları, gençlerin siyasi, ekonomik ve kültürel kalkınmaya serbestçe ve etkin katılımı yönünde düzenlenen koşulları teşvik eder.
Madde 49. (Bedensel engelliler için hizmetler.)
Kamu makamları, kendilerine gerekli olan uzman bakımı verilecek olan ve bu Bölümde tüm vatandaşlara tanınan hakları kullanabilmeleri için özel koruma sağlanacak olan bedensel, duyumsal ve zihinsel engellilerin önleyici bakımı, tedavisi, rehabilitasyonu ve toplumla bütünleşebilmesi yönünde bir politika yürütür.
Madde 50. (Yaşlılar.)
Kamu makamları, emekli vatandaşlara, yeterli ve düzenli güncellenen maaşlarla yeterli mali olanakları sağlar.
Aynı şekilde, ailelerinin engellilere karşı yükümlülüklerinden bağımsız olarak, kamu makamları, özel sağlık sorunları, konut, kültür ve dinlenmeleriyle ilgili sosyal hizmetler sistemi yoluyla refahlarını arttırır.
Madde 51. (Tüketicinin korunması.)
Kamu makamları, tüketicilerin ve kullanıcıları etkin önlemlerle korur, güvenliklerini, sağlıklarını ve meşru çıkarlarını güvence altına alır.
Kamu makamları, tüketici ve kullanıcıların bilgilendirilmesi ve eğitilmesi için olanak sağlar, tüketici örgütlerini destekler ve kanunun belirlediği şartlarda, üyelerini ilgilendiren tüm konularda bu örgütlerin sesini duyurabilmesi için oturumlar düzenler.
Yukarıdaki fıkralardaki hükümler çerçevesinde, kanun, iç ticareti ve ticari ürünlerin ruhsatlandırılmasını düzenler.
Madde 52. (Mesleki örgütler.)
Yasa, kendi ekonomik çıkarlarını savunmaya katkıda bulunan meslek kuruluşlarını düzenler. Bu kuruluşların iç yapıları ve faaliyetleri demokratik olmalıdır.
Bölüm IV.
Temel Hak ve Özgürlüklerin Teminatı
Madde 53. (Özgürlük ve hakların korunması), (Anayasaynın ihlaliyle ilgili başvurular.)
Bölüm II’de aynı Başlıkta tanınan haklar ve özgürlükler tüm kamu makamları için bağlayıcıdır. 161’inci madde 1.a) bendi hükümlerine göre korunan bu hakların ve özgürlüklerin kullanımı, her durumda esasına saygı göstermek koşuluyla, sadece kanunla düzenlenebilir.
Her vatandaş, umumi mahkemelerde bir tercihli ve acil muhakeme usulüyle, uygun olursa, bireysel olarak korunma istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurarak 14’üncü maddede ve Bölüm II. Kesim 1’de tanınan haklar ve özgürlüklerin korunmasını talep edebilir. Bu ikinci usul, 30’uncu maddede tanınan vicdani ret için uygulanır.
Temel mevzuat, yargı içtihadı ve kamu makamlarının fiilleri Bölüm III’de tanınan ilkelerin korunmasına ve bu ilkelere saygıya dayandırılır. Sonraki, geliştirildikleri hukuki hükümler bağlamında sadece umumi mahkemelerden istenebilir.
Madde 54. (Ombudsman.)
Bir kuruluş kanunu Ombudsman kurumunu düzenler. Parlamentonun yüksek temsilci olarak atayacağı bir kişi bu Başlık altındaki hakları savunur ve bu amaçla İdarenin faaliyetlerini denetleyebilir ve Parlamento’ya rapor sunabilir.
Bölüm V.
Hakların ve özgürlüklerin askıya alınması
Madde 55. (Hakların ve özgürlüklerin askıya alınması.)
Anayasada belirtilen koşullara göre, olağanüstü hal veya sıkıyönetim (sıkıyönetim kanunu) ilan edildiğinde, 17 ve 18’inci maddelerin iki ve üçüncü fıkraları, 19’uncu madde ve 20’nci maddenin birinci fıkrasının a) ve d) bentleri ve 5’inci madde, 21 ve 28’inci maddelerin ikinci fıkrası ve 37’nci maddenin ikinci fıkrası uyarınca askıya alınabilir. Olağanüstü hal ilan edilmesi durumunda, 17’nci maddenin üçüncü fıkrası yukarıda anılan hükümlerin dışında bırakılır.
Bir kuruluş kanunu, bireysel temelde ve mahkemelerin ve Parlamento denetiminin katılımıyla, silahlı çeteler ve terörist grupların faaliyetleriyle ilgisi olan belirli kişilere ilişkin olarak 17’nci maddenin ikinci fıkrası ve 18’inci maddenin iki ve üçüncü fıkralarda tanınan hakların askıya alınacağı şekil ve koşulları belirleyebilir.
Yukarıda anılan kuruluş kanununda tanınan yetkilerin haksız ve kötüye kullanımı, kanunun tanıdığı hak ve özgürlüklerin ihlali nedeniyle cezai yükümlülük doğurur.
Kısım II.
Krallık
Madde 56. (Kral)
Kral Devletin başı, birliğinin ve bekasının sembolüdür. Kurumların normal işlevlerini yerine getirmeleri için denge oluşturur, uluslararası ilişkilerde, özellikle aynı tarihi topluluğun parçası olan ülkeler için, İspanya Devletini en yüksek düzeyde temsil etme görevini üstlenir, ve anayasa ve kanunlarla açıkça kendisine verilen görevleri yerine getirir.
Unvanı İspanya Kralı’dır ve Taca ilişkin diğer unvanları da kullanabilir.
Kral’ın kişiliği dokunulmazdır ve hesap sorulamaz. Fiilleri, her zaman, 64’üncü maddede belirtilen şekilde ikinci bir onay gerektirir.
Madde 57. (Tahta geçiş.) (Asturias Prensliği.)
İspanya Tahtı, Majesteleri Juan Carlos I de Borbon’dan hanedanın meşru varisine geçer. Tahta geçiş, aşağıdaki öncelik sırasına göre, normal büyük evlat hakkını ve temsil etme hakkını izler: daha önceki nesil sonraki nesillerden önce gelir; aynı nesilde, daha yakın derecedeki daha uzak derecedekinin önüne geçer; aynı derece içinde, erkek kadından önce gelir; aynı cinsiyet için, daha yaşlı olan daha genç olandan önce gelir.
Veliaht Prens, doğumundan itibaren veya bu mevkiyi ona veren olaydan itibaren, Asturias Prensi unvanını ve geleneksel olarak İspanya Tahtı’nın varisinin sahip olduğu diğer unvanları elinde bulundurur.
Kanunun belirlediği tüm nesiller yok olacak olursa, Parlamento, İspanya’nın çıkarlarına en çok uyacak şekilde Taht’a geçişini sağlar.
Taht’a geçişinde hakkı olan kişilerden Kral’ın veya Parlamentonun açık yasağına karşı evlilik yapanlar, soylarından gelenlerle birlikte Saltanat sırasının dışında tutulurlar.
Taht’tan çekilmeler ve vazgeçmeler ve Taht’ın geçişiyle bağlantılı ortaya çıkabilecek bir olgu veya kanunla ilgili herhangi bir kuşku kuruluş kanunuyla çözülür.
Madde 58. (Kraliçe)
Kraliçe veya Kraliçe’nin eşi, Krallık tarafından konulan hükümlere göre yapılanlar dışında, hiçbir anayasal görev üstlenemez.
Madde 59. (Naiplik)
Kral’ın reşit olmaması durumunda, Kral’ın babası veya annesi, yoksa, Taht sırasında en yakın olan reşit akraba, anayasada belirlenen sıraya göre, Prens’in erişkin olmasına kadar sürdüreceği Naiplik (vekil) görevini üstlenir.
Kral yetkisini kullanamayacak duruma gelirse ve bu yetersizlik Parlamento tarafından tanınırsa, Veliaht Prens, eğer reşit ise, derhal Kral’ın yetkilerini üstlenir. Değilse, Prens erişkin olana kadar yukarıdaki fıkrada özetlenen süreç izlenir.
Naiplik görevini üstlenecek kimse yok ise, Parlamento tarafından atanır ve bir, üç veya beş kişiden oluşur.
Naipliği yürütmek için, İspanyol vatandaşı ve reşit olmak gerekir.
Naiplik, her zaman Kral adına ve anayasal vekâletle yürütülür.
Madde 60. (Kral’ın vasisi)
Kral’ın çocukluğunda vasisi, doğumdan İspanyol ve reşit olması koşuluyla, merhum Kral’ın vasiyetinde belirttiği kişi olur. Bir vasi belirtilmemişse, duruma göre, dul oldukları sürece, baba veya anne vasi olur. Bunların da yokluğunda, vasi Parlamento tarafından tayin edilir, ancak Naiplik ve vasilik görevleri, Kral’ın babası, annesi veya doğrudan soyundan gelenler dışında, aynı kişi tarafından üstlenemez.
Ayrıca, vasilik görevi yürütenler başka bir devlet görevi veya temsilcilik üstlenemez.
Madde 61. (Kral’ın vasisi)
Parlamento önünde ilan edilen Kral, görevini sadakatle yapacağına, anayasa ve kanunlara itaat edeceğine ve itaat edilmelerini sağlayacağına ve vatandaşların ve özerk toplulukların haklarına saygı duyacağına yemin eder.
Erişkin yaşa gelen Veliaht Prens veya görevi üstlenen Naip veya Naipler, Kral’a sadakat yemini yanı sıra bu yemini de ederler.
Madde 62. (Kral’ın görevleri)
Kral’ın görevleri şunlardır:
a) Kanunları onaylamak ve yayımlamak;
b) Parlamentoyu göreve çağırmak veya feshetmek ve anayasada belirtilen sürede seçime götürmek;
c) Anayasada belirtilen koşullarda referandum yapmak;
d) Başbakan için bir aday önermek ve duruma göre, anayasada belirtildiği üzere, atamak veya görevden almak;
e) Başbakanın teklifiyle Hükümet üyelerini atamak veya azletmek;
f) Bakanlar Kurulu’nun kabul ettiği kararnameleri yayımlamak, sivil ve askeri mevkilere görevlendirme yapmak ve kanuna uygun olarak şeref rütbe ve payeleri vermek;
g) Devlet işleriyle ilgili bilgi almak ve Başbakanın isteği üzerine, uygun gördüğünde Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etmek;
h) Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanlığını yapmak;
i) Kanun uyarınca, genel içerikli olmayan af hakkını kullanmak;
j) Kraliyet Akademilerinin Yüksek Hamiliğini yapmak.
Madde 63. (Kral’ın görevleri)
Kral elçileri ve diğer diplomatik temsilcileri atar. İspanya’daki yabancı temsilcilerin güven mektuplarını kabul eder.
Anayasa ve kanunlara uygun olarak, Devletin, antlaşmalar yoluyla uluslararası taahhütlere girmesine muvafakat vermek Kral’ın görevidir.
Parlamentodan yetki aldıktan sonra, savaş ilan etmek veya barış yapmak Kral’ın görevidir.
Madde 64. (Kral’ın işlemlerinin ikinci imzası)
Kral’ın işlemleri Başbakan ve uygunsa yetkili bakanlarca da imzalanır. Başbakan adayının açıklanması ve atanması ve 99’uncu maddede belirtilen fesih kararına Meclis Başkanı da imza koyar.
Kral’ın işlemlerine imza atanlar bunların sorumluluğunu taşır.
Madde 65. (Kralın ailesi)
Kral Ailesi ve konut giderleri için Devlet bütçesinden pay alır ve serbestçe harcar.
Kral Konutundaki sivil ve askeri personeli serbestçe atar veya azleder.
Kısım III.
Parlamento (Cortes Generales)
Bölüm I.
Meclisler
Madde 66. (Parlamento: Yasama yetkisi ve hükümetin denetimi)
Parlamento İspanyol halkını temsil eder ve Kongre ve Senato’dan oluşur.
Parlamento Devletin yasama yetkisini kullanır, bütçesini onaylar, Hükümet icraatını denetler ve anayasanın kendilerine verdiği diğer tüm görevleri üstlenir.
Parlamento dokunulmazdır.
Madde 67. (Parlamento vekaleti)
Kimse aynı zamanda her iki Meclisin üyesi olamaz veya aynı zamanda Mecliste bir Özerk Topluluğun temsilcisi ve Milletvekili olamaz.
Parlamento üyeleri zorunlu emirle bağlanamaz.
Parlamento üyelerinin kanuni biçimde yapılmayan toplantıları Meclisler için bağlayıcı değildir ve üyeler bu toplantılarda görevlerini yapamaz ve görevlerinden kaynaklanan ayrıcalıklardan yararlanamaz.
Madde 68. (Milletvekili Meclisi) (Seçim sistemi) (Dört yıllık yasama)
Milletvekili Meclisi, kanunlarla belirlenmiş koşullarda, genel, serbest, eşit, doğrudan ve gizli oylamayla seçilmiş en az üçyüz ve en fazla dörtyüz vekilden oluşur.
Seçim çevresi ildir. Ceuta ve Melilla şehirleri birer vekille temsil edilir. Toplam Milletvekili sayısı, kanuna göre, her seçim çevresine asgari bir başlangıç temsilcisi verildikten sonra kalanı nüfusa oranlanarak dağıtılır.
Her seçim çevresinde seçimler nispi temsil usulüne göre yapılır.
Kongre dört yıllığına seçilir. Milletvekillerinin görev süresi seçilmelerinden veya Meclisin feshedildiği günden itibaren dört yıl sonra sona erer.
Siyasi haklarını tam olarak kullanmaya hak kazanan tüm İspanyollar seçme ve seçilme hakkına sahiptir.
Kanun İspanya toprakları dışında bulunan İspanyolların oy verme hakkını tanır ve Devlet oy vermelerini kolaylaştırır.
Seçimler bir önceki görev döneminin sona ermesinden itibaren otuz ve altmış gün sonar yapılır. Bu şekilde seçilen Meclis seçimlerin yapılmasından yirmibeş gün sonra toplanmalıdır.
Madde 69. (Senato, Bölgesel Temsil Meclisi) (Dört yıllık yasama)
Senato, bölgesel temsil Meclisidir.
Her ilde, kuruluş kanununun belirlediği koşullara göre, buradaki seçmenlerin genel, serbest, eşit, doğrudan ve gizli oylarıyla dört Senatör seçilir.
Ada illerde, «Cabildo» veya Ada Konseyi olan her ada veya adalar grubu, Senatör seçimi için bir seçim çevresi oluşturur. Büyük adalar –Gran Canaria, Mallorca ve Tenerife– için üçer Senatör ve aşağıdaki her ada veya adalar grubu için birer Senatör seçilir: Ibiza-Formentera, Menorca, Fuerteventura, Gomera, Hierro, Lanzarote ve La Palma.
Ceuta ve Melilla şehirlerinin her biri iki senatör seçer.
Özerk topluluklar, ayrıca, ilgili topraklarda yaşayan her bir milyon kişi için bir Senatör ve artı bir Senatör adayı gösterirler. Aday gösterme Yasama Meclisinin görevidir, yokluğunda ise, her durumda yeterli nispi temsili güvence altına alan statülerin hükümlerine göre, özerk topluluğun en yüksek organına düşer.
Senato dört yıllığına seçilir. Senatörlerin görev süresi seçilmelerinden veya Meclisin feshedildiği günden itibaren dört yıl sonra sona erer.
Madde 70. (Bağdaşmazlık ve yeterli nitelikleri taşımama)
Seçim kanunu seçilmeye engel sebepleri ve Milletvekili olamayacak kişileri belirler ve her durumda bunlar arasında şu kişiler vardır:
a) Anayasa Mahkemesi üyeleri;
b) Hükümet üyeleri hariç, Devletin yüksek idari makamlarını elinde bulunduranlar;
c) Ombudsman;
d) Sulh hâkimleri, hâkimler ve görevdeki savcılar;
e) Profesyonel askerler ve güvenlik ve kolluk güçleri mensupları ve muvazzaf subaylar.
f) Seçim Kurullarının üyeleri.
Her iki Meclisin üyelerinin seçim belgelerinin ve yetki belgelerinin geçerliliği, seçim kanununun belirlediği koşullarda, hâkim denetiminden geçer.
Madde 71. (Parlamenter dokunulmazlık ve muafiyet)
Milletvekilleri ve Senatörler görevleri sırasındaki ifade ettikleri fikirlerden dolayı sorumlu tutulamaz.
Aynı şekilde, görevleri süresince, Milletvekilleri ve Senatörlerin dokunulmazlıkları vardır ve sadece suçüstü durumunda tutuklanabilirler. İlgili Meclislerin ön izni olmaksızın ne suçlanabilir ne de yargılanabilirler.
Milletvekilleri ve Senatörlere karşı ceza kovuşturmasında, yetkili mahkeme Yargıtay Ceza Dairesidir.
Milletvekilleri ve Senatörler ilgili Meclislerin belirlediği maaşı alırlar.
Madde 72. (Parlamento İçtüzüğü)
Meclisler kendi İçtüzüklerini oluşturur, bütçelerini özerk olarak kabul eder ve ve ortak mutabakatla, Parlamentonun Personel Statülerini düzenlerler. İçtüzükler ve bunlarla ilgili değişiklikler, salt çoğunluk gerektiren son bir oylamaya tabidir.
Meclisler kendi başkanlarını ve komisyon üyelerini seçer. Ortak oturumlara Kongre Başkanı başkanlık eder ve her bir Meclisin üyelerinin çoğunluk oylarıyla kabul edilen İçtüzükle yönetilir.
Meclislerin başkanları, ikincisinin adına, tüm idari yetkileri ve disiplin işlevlerini kendi Meclislerinde kullanırlar.
Madde 73. (Meclislerin oturumları)
Meclisler yılda iki olağan toplantı dönemi vardır. ilki Eylül-Aralık arası, ikincisi de Şubat-Haziran arası.
Meclisler, Hükümetin, Daimi Temsilcilerin veya Meclislerden birinin üyelerinin salt çoğunluğunun talebi üzerine olağanüstü toplantıya çağrılabilir. Olağanüstü oturumlar özel bir gündemle toplanmalıdır ve görüşme yapıldıktan sonra kapatılır.
Madde 74. (Meclislerin müşterek oturumları)
Meclisler, Başlık II. altında açıkça Parlamentoya verilen yasama dışı yetkileri kullanmak üzere ortak oturumla toplanır.
94/1 ve 158/2’nci maddelerde belirtilen Parlamentonun kararları her bir Mecliste çoğunluk oylarıyla kabul edilir. İlk durumda, süreç Milletvekili Meclisince ve diğer ikisinde ise senato tarafından başlatılır. Her iki durumda, Senato ve Kongre arasında bir mutabakat sağlanmamışsa, eşit sayıda Senatör ve Milletvekilinden oluşan bir ortak komisyon tarafından anlaşma sağlanmaya çalışılır. Komisyon her iki Mecliste oylanacak olan bir metin sunar. Eğer bu metin olağan usulde kabul edilmezse, Milletvekili Meclisi salt çoğunlukla karar alır.
Madde 75. (Genel Kurullar ve Meclis Komisyonları)
Meclisler Genel Kurul ve Komisyonlar halinde toplanır.
Meclisler Daimi Kanun Komisyonlarına hükümet veya hükümet dışı kanun Tasarılarını Kabul yetkisini verebilir. Bununla birlikte, Birleşik Oturum, bu Komitelerin konusu olan herhangi bir hükümet veya hükümet dışı kanun Tasarısının görüşülmesini isteyebilir.
Anayasa reformu, uluslararası işler, kuruluş ve temel kanunlar ve Genel Devlet Bütçesi yukarıdaki fıkra hükümleri dışındadır.
Madde 76. (Araştırma Komisyonları)
Kongre ve Senato, ve uygun olduğu hallerde, iki Meclis birlikte, kamuyu ilgilendiren herhangi bir konuda araştırma komisyonu kurabilir. Komisyonun bulguları mahkemeler üzerinde bağlayıcı olmaz, yargı kararlarını etkilemez, ancak, araştırma sonuçları, gerektiğinde harekete geçmesi için Cumhuriyet savcısına verilebilir.
Meclisler tarafından davet edildiğinde huzura çıkılması zorunludur. Bu yükümlülüğü yerine getirilmemsi durumu için uygulanacak cezalar kanunla belirlenir.
Madde 77. (Meclislere dilekçeler)
Meclislere, her zaman yazılı olarak, bireysel veya toplu dilekçe ile başvurulabilir; vatandaşların bizzat başvurusu gelerek yasaktır.
Meclisler, aldıkları dilekçeleri hükümete gönderebilirler. Meclisin istemesi halinde, Hükümet dilekçe içeriğiyle ilgili olarak açıklama yapmakla yükümlüdür.
Madde 78. (Daimi Temsilciler Komisyonu)
Her bir Mecliste, Grupları sayıları oranında temsil eden en az yirmi bir üyeden oluşan bir Daimi Temsilciler Komisyonu olur.
Daimi Temsilciler Komisyonuna ilgili Meclislerin Başkanları Başkanlık eder ve aşağıdaki işlevleri yerine getirir: 73’üncü maddede belirtilen, 85 ve 116’ncı maddeler uyarınca Meclislerin feshedilmesi veya görev sürelerinin bitmesi durumunda, Meclislerin yetkilerinin üstlenilmesi ve oturum halinde değilken Meclis yetkilerinin korunması.
Parlamentonun görev süresinin sona ermesi durumunda, Daimi Temsilciler Komisyonu yeni Parlamento oluşuncaya kadar işlevlerini sürdürür.
İlgili Meclis toplandığında, Daimi Temsilciler Komisyonu ele aldığı konular ve kararlarıyla ilgili rapor sunar.
Madde 79. (Kararların kabulü)
Meclislerin karar alabilmesi için kanuna uygun olarak, üyelerinin çoğunluğunun hazır bulunmasıyla, toplanmış olmaları gerekir.
Geçerli olmaları için, bu kararların, Anayasa veya kuruluş kanunları ve Meclislerin İçtüzüklerince konulan mukayyet çoğunluklara halel getirmeksizin, oturuma katılan üyelerin çoğunluğuyla kabul edilmesi gerekir.
Senatör ve vekillerin oyları şahsidir ve vekalet verilemez.
Madde 80. (Oturumların halka açık olması)
Meclislerin genel kurulları, İçtüzük uyarınca, her Mecliste salt çoğunlukla, aksi yönde bir karar alınmadıkça, halka açıktır.
Bölüm II.
Kanun Tasarılarının Hazırlanması
Madde 81. (Kuruluş Kanunları)
Kuruluş kanunları, temel haklar ve kamu hürriyetlerine ilişkin olan, Özerklik Statüsü ve genel seçimlerle ilgili statüleri oluşturan kanunlar ve anayasada belirtilen diğer kanunlardır.
Kuruluş kanunlarının kabulü, değiştirilmesi veya iptali, kanun Tasarısının tümü üzerinde yapılan nihai oylamada kongre üyelerinin salt çoğunlunu gerektirir.
Madde 82. (Yasama yetkisinin devri), (Kanun metinlerinin gözden geçirilmesi)
Parlamento yukarıda geçen maddenin içermediği özel konularda kanun hükmünde kararname yetkisi verebilir.
Amacı çeşitli maddelerden oluşan metinler oluşturmak olduğunda bir temel kanun yoluyla veya birkaç hukuki metni tek bir metinde birleştirmek bir olağan kanun yoluyla yasama yetkisi devredilebilir.
Yasama yetkisi Hükümete açıkça belirli amaçlar ve uygulanması için sabit bir zaman sınırıyla verilmelidir. Yetki devri, Hükümet söz konusu düzenlemeyle ilgili uygun yönetmelikleri yayınladığında sona erer. Bu yetkinin, zımnen veya sınırsız verildiği şeklinde yorumlanmamalıdır. Hükümete verilen yetkinin kendisi dışında bir başka makama devri söz konusu olamaz.
Temel kanunlar, yasama yetkisinin devrinin kesin amacını ve kapsamını ve aynı zamanda bunun kullanılmasında izlenecek ilke ve kriterleri tanımlar.
Hukuki metinlerin gözden geçirilmesi yetkisi, girişimdeki yasama kapsamını belirler, tek bir metnin oluşturulmasıyla veya birleştirilecek kanun metinlerinin düzenlenmesi, açıklığa kavuşturulması ve uyumlaştırılması ile sınırlı olup olmadığını belirler.
Girişimler, mahkeme kararlarına halel getirmeksizin, her bir durum için kontrol formülleri koyabilir.
Madde 83. (Temel kanunların sınırlandırılması)
Temel kanun hiçbir şekilde:
a) Temel kanunun kendisini değiştirmeye yetki vermez;
b) Geriye dönük düzenleme yapma yetkisi vermez.
Madde 84.
Hükümet dışı bir kanun ya da değişikliğin, mevcut geçerli yasama inisiyatifine karşı olması durumunda, Hükümet oylanmasına muhalefet edebilir. Bu durumda, inisiyatifin tamamen veya kısmen iptali için Hükümet dışı bir kanun sunulur.
Madde 85. (Kanun hükmünde kararnameler)
Devredilen yasama yetkisi içeren Hükümet kararları “Kanun Hükmünde Kararname” adını alır.
Madde 86. (Kanunlar ve geçerlilikleri)
Olağanüstü durumlarda ve acil ihtiyaç halinde, Hükümet, temel Devlet kurumlarının yönetimini, Başlık 1, altında bulunan hakları, görevleri ve özgürlükleri, özerk toplulukların sistemlerini veya Genel Seçim Kanununu etkilemeyecek olan, kanun hükmünde kararname biçiminde geçici önlemler alabilir.
Kanun hükmünde kararnameler, hâlihazırda oturum halinde değilse bile toplantıya çağrılarak, derhal Kongreye sunulur. Bu kararnameler, yayımlanmalarından itibaren otuz gün içinde bütün olarak görüşülmeli ve oylanmalıdırlar. Kongre, belirtilen süre içinde, bu amaçla İçtüzük hükümlerince belirlenen özel özet usulüyle, onaylanması lehine veya iptali yönünde iradesini açıkça beyan etmelidir.
Yukarıda belirtilen fıkrada belirlenen süre içinde, bu kararnamelerin Parlamento tarafından kabulü, acil durum usulüyle, Hükümet kanun Tasarılarınınkiyle aynı olabilir.
Madde 87. (Kanun girişimi), (Özerk Toplulukların Kanun girişimi), (Halkın Kanun girişimi)
Hükümet, Kongre ve Senato, Anayasa ve Meclislerin İçtüzüklerine uygun olarak, kanun teklifi vermeye yetkilidir.
Özerk Toplulukların Meclisleri Hükümetten bir kanun Tasarısını geçirmesini talep edebilir veya Kongre Daimi Komitesine hükümet dışı bir kanun Tasarısı verebilir ve bu Tasarıyı savunmak için en fazla üç Meclis üyesini vekil tayin edebilir.
Bir kuruluş kanunu Hükümet dışı kanun Tasarılarının verilmesiyle ilgi olarak halkın girişiminin şekil ve şartları belirler. Her durumda, en az 500,000 onaylı imza şarttır. Bu girişim, kuruluş kanunu, vergilendirme, uluslararası ilişkiler veya affa ilişkin ayrıcalık konularında olamaz.
Madde 88. (Hükümetin Kanun Tasarıları)
Hükümetin kanun Tasarıları, Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilir ve üzerinde karara varabilmek için gerekçeleriyle birlikte Kongre’ye gönderilir.
Madde 89. (Hükümet dışı Kanun Tasarısı)
Hükümet dışı kanun Tasarıları Meclislerin İçtüzüklerince, Hükümetin kanun Tasarılarına verilen önceliğin, 87’nci maddede belirtilen koşullarda kanun teklifi sunma hakkının kullanılmasını engellemeyecek şekilde ele alınır.
87’nci madde hükümlerine uygun olarak Hükümet dışından gelen kanun Tasarıları, kanunlaşmaları için Kongreye gönderilir.
Madde 90. (Senato’nun yasama faaliyeti)
Hükümetin normal ya da kuruluşla ilgili bir kanun Tasarısı Kongre’de kabul edildiğinde, Meclis Başkanı derhal Senato Başkanı’na bununla ilgili rapor verir. Senato Başkanı da ele alınmak üzere Senato’ya sunar.
Senato, kanun Tasarısı metnini almasından itibaren iki ay içinde, bir mütalaa ile birlikte, Tasarıyı veto edebilir veya değişiklikler getirebilir. Veto kararının salt çoğunlukla alınması gerekir. Tasarı, veto durumunda, Kongre ilk metni salt çoğunlukla (veya verildiğinden itibaren iki ay geçmişse basit çoğunlukla) onaylamış veya değişikliklere ilişkin olarak, kabul edip etmeme konusunda basit çoğunlukla karar almadıkça Kral’a sunulamaz.
Senato’ya bir kanun Tasarısını veto etme veya değiştirme için verilen iki aylık süre, Hükümet veya Kongre tarafından acil ilan edilen Tasarılar için yirmi takvim gününe düşer.
Madde 91. (Kanunların onayı ve yayımlanması)
Kral, onbeş gün içinde, Parlamentodan geçen kanunları onar ve ilan eder, derhal yayımlanmasını emreder.
Madde 92. (Referandum)
Özel önem taşıyan siyasi kararlar bir referandumla tüm vatandaşların oyuna sunulabilir.
Referandum, Kongrenin verdiği yetki ardından Başbakanın önerisiyle, Kral tarafından ilan edilir.
Bir kuruluş kanunu, bu anayasada belirtilen farklı referandum türleri için koşulları ve usulleri düzenler.
Bölüm III.
Uluslararası Antlaşmalar
Madde 93. (Uluslararası Antlaşmalar)
Bir kuruluş kanunu aracılığıyla, anayasadan alınan yetkinin, uluslararası bir kuruluş ya da kuruma verildiği antlaşmaların sonuçlandırılması için yetki verilebilir. Duruma göre, bu antlaşmalara ve yetki verilen uluslararası ve uluslarüstü kurumların aldığı kararlara uyulmasını temin etmek Parlamento ve Hükümetin görevidir.
Madde 94. (Belirli uluslararası antlaşmalar için Parlamentonun yetkilendirilmesi)
Devlet, antlaşmalar veya sözleşmelerle yükümlülük altına girmeden önce, aşağıdaki durumlarda Parlamentodan ön izin alır:
a) Siyasi nitelikte anlaşmalar;
b) Antlaşmalar ya da askeri nitelikte anlaşmalar;
c) Devlet toprak bütünlüğünü veya Başlık I altında temel hak ve ödevleri etkileyen antlaşmalar veya sözleşmeler;
d) Hazineye mali yükümlülük getiren anlaşmalar veya sözleşmeler;
e) Bir kanunun iptali ve değişikliğini içeren veya uygulanabilmesi için kanuni önlem gerektiren antlaşma ve sözleşmeler.
Kongre ve Senato’ya diğer anlaşmaların veya sözleşmelerin yapılması hususunda derhal bilgi verilir.
Madde 95. (Uluslararası antlaşmalar ve Anayasa)
Anayasaya aykırı hükümler içeren herhangi bir uluslar arası anlaşmanın sonuçlandırılması önce Anayasa değişikliği gerektirir.
Hükümet veya Meclislerden biri, Anayasa Mahkemesinden herhangi bir Anayasaya aykırılık olup olmadığını bildirmesini isteyebilir.
Madde 96. (Antlaşma ve Sözleşmelerin İptali ve Feshi)
Geçerli biçimde sonuçlandırılan uluslararası antlaşmalar, İspanya’da resmi olarak yayımlandıktan sonra iç hukuk düzeninin bir parçası olur. Bu antlaşmaların hükümlerinin iptali, değiştirilmesi veya askıya alınması için, sadece antlaşmaların kendi içinde bulunan usullere veya uluslararası hukukun genel kurallarına uygun işlem yapılabilir.
Uluslararası antlaşmalar ve sözleşmelerin feshi için de, 94’üncü maddede bunlara girilirken belirtilen aynı usuller kullanılır.
Kısım IV.
Hükümet ve Yönetim
Madde 97. (Hükümet)
Hükümet, Devletin iç ve dış siyasetini, hukuki ve askeri idaresini ve savunmasını yönlendirir. anayasa ve kanunlar uyarınca yürütme ve kanuni yetkiyi Hükümet kullanır.
Madde 98. (Hükümetin oluşumu ve Statüsü)
Hükümet, Başbakan, Başbakan yardımcıları, Bakanlar ve kanunla tesis edilebilecek diğer üyelerden oluşur.
Başbakan, Hükümetin faaliyetlerini yönlendirir ve görevlerini yerine getirmelerinde yeterlik doğrudan sorumluluklarına halel getirmeksizin, diğer üyelerin görevlerini koordine eder.
Hükümet üyeleri, ne Parlamentonun kendilerine devrettiği temsil fonksiyonlarından başkasını ne de kendi görevleri dışında bir kamu görevini yürütebilirler ve ne de bunlarla ilgili herhangi bir mesleki veya ticari faaliyetle meşgul olabilirler.
Hükümet üyelerinin statüleri ve görevleriyle bağdaşmayan eylemleri kanunla düzenlenir.
Madde 99. (Başbakanın atanması), (Güvenoyu)
Kongre’nin yenilenmesinden sonra ve anayasa’da belirtilen diğer durumlarda, Kral, Parlamento’da temsil edilen siyasi gruplarca atanmış temsilcilere ve Kongre Başkanına danıştıktan sonra, bir Başbakan adayı belirler.
Yukarıdaki fıkradaki hükümlere göre gösterilen aday, Kongre’ye kurmayı düşündüğü Hükümetin programını sunar ve Meclislerden güvenoyu ister.
Kongre, üyelerinin salt çoğunluğunun oylarıyla söz konusu adaya güvenini bildirirse, Kral kendisini Başbakan olarak atar. Salt çoğunluk elde edilemediği takdirde, İlk oylamadan kırk sekiz saat sonra yeni bir oylama yapılır ve basit çoğunluk oyları ile kabul edilirse güvenoyu aldığı kabul edilir.
Bu oylamadan sonra, aday güvenoyu alamamışsa, yukarıdaki fıkralarda belirtildiği şekilde birbirini izleyen teklifler oylanır.
Eğer, atama için ilk oylamadan itibaren iki ay içinde hiçbir aday Kongre’nin güvenoyunu alamazsa, Kral Kongreyi fesheder ve, Kongre Başkanının da onayıyla, yeni seçime götürür.
Madde 100. (Bakanların atanması)
Hükümetin diğer üyeleri Başkanın teklifi üzerine Kral tarafından atanır ve görevden alınır.
Madde 101. (Hükümetin görevinin bitmesi)
Hükümet, anayasada belirtildiği üzere, Parlamento’nun güvenini alamaması durumunda veya Başbakanın istifası veya ölümü durumunda, seçimleri gerçekleştirdikten sonra istifa eder.
Yeni Hükümet göreve kadar, eski Hükümet iktidarda kalır.
Madde 102. (Hükümetin üyelerinin sorumluluğu)
Başbakan ve Hükümetin diğer üyeleri, icap ederse, Yargıtay Ceza Dairesi önünde, cezai sorumlu tutulabilir.
Eğer suçlama, görevleri sırasında vatana ihanet veya Devletin güvenliğine karşı işlenen herhangi bir suçla ilgiliyse, sadece Kongre üyelerinin üçte birinin teklifiyle görüşülebilir ve salt çoğunluğuyla karar alınır.
Kraliyetin af yetkisi bu maddede belirtilen durumlarda geçerli değildir.
Madde 103. (Kamu Yönetimi), (Memurların Statüsü)
Kamu yönetimi, tarafsız olarak kamu yararına hizmet eder ve adalet ve kanunlara tam tabi olarak, verimlilik, hiyerarşi, yerinden yönetim, yetkilerin dağıtılması ve koordinasyon ilkelerine uygun olarak faaliyet gösterir.
Devlet Yönetiminin organları kanunlarla oluşturulur, yönetilir ve koordine edilir.
Kanun devlet memurlarının statüsünü, liyakat ve yetenek ilkelerine göre memuriyete girişlerini, sendikalara girme haklarının kullanılmasındaki özel durumlarını, memuriyetle bağdaşmayan eylemlerini ve görevlerini yapmalarını sırasında tarafsızlıklarıyla ilgili teminatları düzenler.
Madde 104. (Devlet Güçleri ve Güvenlik Güçleri)
Güvenlik Güçleri ve Hükümetin hizmetindeki Birliklerin görevi hak ve özgürlüklerin serbestçe kullanılmasını korumak ve vatandaşların güvenliğini teminat altına almaktır.
Güvenlik Güçleri ve Birliklerin görevleri, faaliyetlerinin temel ilkeleri ve statüleri bir kuruluş kanunuyla belirlenir.
Madde 105. (Vatandaş Katılımı)
Kanun aşağıdaki konuları düzenler:
a) Kendilerini etkileyecek idari hükümleri oluşturma sürecinde, vatandaşları, doğrudan veya kanunun tanıdığı kuruluş ve dernekler aracılığıyla dinleme;
b) Devletin güvenlik ve savunması, suç soruşturmaları ve bireylerin özel hayatı dışındaki konularda, idari dosya ve kayıtlara erişimi;
c) İlgili tarafları dinlemeyi teminat altına alan, idari dava açma usulleri.
Madde 106. (İdarenin Yargı Denetimi)
Mahkemeler yönetmelik çıkarma yetkisini ve hukukun üstünlüğünün idari eylemlerde hâkim olmasını güvence altına almak ve ayrıca idari eylemlerin onu haklı çıkaran amaçlara bağlı olduğunu temin etmek için kontrol eder.
Özel şahıslar, Mücbir sebep halleri dışında, kamu hizmetlerinin faaliyetlerinden doğan bir zarar olduğunda, kanunun belirlediği şartlarda, mülkiyetlerine veya haklarına gelen zararlar için tazmin edilmeye hak kazanır.
Madde 107. (Danıştay)
Danıştay, Hükümetin yüksek danışma organıdır. Oluşumu ve yetkisi bir kuruluş kanunu ile düzenlenir.
Kısım V.
Hükümet ve Parlamento arasındaki
ilişkiler
Madde 108.(Hükümetin Parlamentoya karşı sorumluluğu)
Hükümet, siyasi yönetimi için Kongreye karşı müştereken sorumludur.
Madde 109. (Meclislerin Bilgi İsteme hakkı)
Meclisler ve Komisyonları, ihtiyaç duydukları bilgiyi, kendi Başkanları aracılığıyla, Hükümetten ve Devlet Dairelerinden ve Devletin herhangi bir kurumundan veya Özerk Topluluklardan isteyebilir.
Madde 110. (Meclislerde Hükümet)
Meclisler ve Komisyonlar Hükümet üyelerini toplantıya çağırabilir.
Hükümet üyeleri Meclislerin ve Komisyonların toplantısına katılma ve konuşma hakkına sahiptir ve kendilerine bağlı Dairelerinden görevlilerin buralarda rapor vermesini isteyebilirler.
Madde 111. (Gensoru ve sorular)
Hükümet ve her bir üyesi Meclislerdeki genel görüşme önerilerinin (gensoru) ve soruların muhatabı olabilir. İçtüzük bu tür görüşmeye en az bir hafta ayırır.
Herhangi bir genel görüşme isteği Meclisin görüşünü ilan ettiği bir önergeye neden olabilir.
Madde 112. (Güven konusu)
Başbakan, Bakanlar Kuruluna danıştıktan sonra, programı veya genel siyasi durum için Kongre’den güvenoyu isteyebilir. Vekillerin basit çoğunluğu lehte oy kullandığında güvenoyu alınmış kabul edilir.
Madde 113. (Gensoru Önergesi)
Kongre, üyelerinin salt çoğunluğuyla bir gensoru önergesi kabul ederek Hükümetin politikasını sorgulayabilir.
Gensoru önergesi, Milletvekillerinin en az onda biri tarafından verilmeli ve bir Başbakan adayı da göstermelidir.
Gensoru önergesi, verildikten en az beş gün sonra görüşülebilir. Bu sürenin ilk iki günü boyunca, alternatif öneriler sunulabilir.
Gensoru önergesi Kongre’de kabul edilmezse, önergeyi verenler aynı oturum sırasında başka bir önerge sunamazlar.
Madde 114 (Hükümetin istifası)
Kongre Hükümetten güvenoyunu çekerse, Hükümet Krala istifasını sunar ve bundan sonra 99’uncu madde hükümleri uyarınca bir Başbakan adayı açıklanır..
Kongre gensoru önergesini kabul ettiğinde, Hükümet Krala istifasını sunar, bu arada gensoru önergesinde önerilen aday 99’uncu maddede belirtilen amaçlar için güvenoyu almış kabul edilir. Kral onu Başbakan olarak atar.
Madde 115 (Meclislerin feshi)
Başbakan, Bakanlar Kuruluyla görüştükten sonra, kendi münhasır sorumluğunda, Kongre’nin, Senato’nun veya Parlamento’nun (Cortes Generales) feshini önerebilir ve Kral bu öneri hakkında karar verir. Fesih kararı seçim tarihini belirler.
99’uncu maddesinin beşinci fıkrasında belirtilen hüküm dışında, ilk feshin üzerinden bir yıl geçmeden ikinci bir fesih olamaz.
Madde 116 (Acil durum), (Olağanüstü Hal), (Sıkıyönetim)
Bir kuruluş kanunu, acil durum, olağanüstü hal ve sıkıyönetim durumunu ve ilgili yetki ve sınırlamaları düzenler.
Acil durum, Hükümet tarafından, en fazla on beş gün için, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan bir kararname ile ilan edilir. Kongre bilgilendirilir ve bu amaçla derhal toplanır. Kongrenin izni olmaksızın bu süre uzatılamaz. Kararname, ilan edilen acil durumun uygulanacağı bölgeyi belirler.
Sıkıyönetim, Hükümet tarafından, Kongrenin ön onayı alındıktan sonra, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan bir kararname ile ilan edilir. Olağanüstü hal yetkisi ve ilanı özellikle hükümlerini, uygulanacağı bölgeyi ve süreyi belirtilmelidir, ki bu süre otuz günü geçemez ve bir başka otuz günlük süre için aynı koşullarda uzatılmaya tabidir.
Sıkıyönetim, münhasıran Hükümetin önerisiyle, Kongredeki milletvekillerinin salt çoğunluğu ile ilan edilir. Kongre uygulanacağı bölge, süre ve koşulları belirler.
Kongre, bu maddede belirtilen hallerin herhangi biri yürürlükteyken feshedilemez ve Meclisler toplantı döneminde değillerse, kendiliğinden toplanmalıdır. Diğer anayasal Devlet kurumları gibi, Meclislerin fonksiyonları da bu hallerde kesintiye uğratılamaz.
Kongre’nin feshedilmesi veya döneminin sona ermesi durumunda, bu hallerden herhangi birine yol açacak bir durum ortaya çıkarsa, Kongre’nin yetkileri Daimi Temsilciler Komisyonu’nca üstlenilir.
Acil durum, olağanüstü hal veya sıkıyönetim ilanı, Hükümetin veya Anayasa ve kanunlarca tanınan kurumlarının sorumluluğu ilkesini değiştirmez.
Kısım VI.
Yargı Erki
Madde 117. (Yargı bağımsızlığı), (Hâkimlerin görev süresi güvencesi), (Yargılamada birlik)
Adaletin kaynağı halktır ve Kral adına, bağımsız, azlolunamaz ve sadece hukukun üstünlüğü karşısında sorumlu olan adliyenin hâkimleri tarafından idare edilir.
Hâkimler, sadece kanunların belirttiği sebeplerle görevden alınabilir, işlerine ara verilebilir veya emekli edilebilirler ve kanun güvencesi altındadırlar.
Her tür davada, hem karar verirken hem de kararı uygulatırken, yargı yetkisinin kullanımı, muhakeme usullerine göre, münhasıran kanunlar tarafından kurulan mahkemelerin yetkisinde bulunmaktadır.
Mahkemeler, sadece yukarıdaki fıkrada belirtilen yetkileri ve kanunlarla bir hakkın teminatı olarak açıkça kendilerine verilenleri uygular.
Yargılamada birlik ilkesi mahkemelerin kuruluş ve çalışmalarının temelini oluşturur. Kanun, askerî yargı uygulamasını kesinlikle askerî sınırlar içinde ve sıkıyönetim durumunda, Anayasa ilkelerine göre düzenler.
İtiraz mahkemeleri yasaktır.
Madde 118. (Yargıyla işbirliği)
Hâkimlerin ve Mahkemelerin karar ve kesinleşmiş hükümlerinin uygulanması zorunlu olduğu gibi, duruşmalar ve hükümlerin uygulanması sırasında gerektiğinde işbirliği yapmak da zorunludur.
Madde 119. (Adalet bağımsızlığını korur)
Böylece kanunla sağlanan Adalet serbest kalacaktır ve her durumda, dava için yeterli imkanlara sahip olmayanlar açısından da böyle olacaktır.
Madde 120. (Yargılamanın açıklığı)
Muhakeme usulleri kanununda belirtilen istisnalar dışında, adli muameleler alenidir.
Özellikle ceza davalarında, yargılama ağırlıklı olarak sözlü yapılır.
Kararlar daima gerekçeli olur ve açık duruşmada okunur.
Madde 121. (Adli hatalardan kaynaklanan zararlar)
Adli hatalardan veya adli yönetimdeki düzensizliklerden kaynaklanan zarar, kanuna uygun olarak, Devlet tarafından tazmin edilir.
Madde 122. (Mahkemeler), (Hâkimler Genel Kurulu)
Adalet Teşkilatı Kanunu, Mahkemelerin oluşturulması, çalışması ve denetimini belirlediği gibi, tek bir organı meydana getiren Hâkimlik mesleğindekileri ve adalete hizmet eden personeli de belirler.
Yönetim organı Hâkimler Genel Kuruludur. Bir kuruluş kanunu, kurulun statülerini ve üyelikle bağdaşmayan durumları ve özellikle atamalar, terfiler, soruşturma ve disiplin sistemiyle ilgili fonksiyonları belirler.
Hâkimler Genel Kurulu, başkanlık edecek olan Yargıtay Başkanı ve Kral tarafından beş yıllık bir dönem için atanan, aralarında teşkilat kanununca belirlenen şartlarda, tüm adli kategorilerden on iki hâkimin de bulunduğu yirmi üyeden oluşur. Yirmi yıllık mesleki deneyimi olan ve yeterlikleri kabul edilen avukat ve diğer hukukçular arasından dört üye Kongre tarafından ve dört üye de Senato tarafından, üyelerinin beşte-üçünün oylarıyla seçilerek aday gösterilir.
Madde 123. (Yargıtay)
İspanya’nın tamamında yargı yetkisi olan Yargıtay, Anayasal güvencelerle ilişkin hükümlerle ilgili olanlar dışında, hukukun tüm dallarında en yüksek yargı organıdır.
Yargıtay Başkanı, Hâkimler Genel Kurulu’nun kanunla belirlenen şekilde önerilerek Kral tarafından atanır.
Madde 124. (Cumhuriyet Savcılığı), (Cumhuriyet Başsavcısı)
Diğer organlara verilen yetkilere halel getirmeksizin, Cumhuriyet Savcılığının görevi, kendiliğinden veya ilgili tarafların talebi üzerine, kanunlarla korunan hukukun üstünlüğü, vatandaşların hakları ve kamu yararının savunulmasında adaletin işletilmesini geliştirmek ve bunun yanı sıra mahkemelerin bağımsızlığını korumak ve bunlar aracılığıyla toplum çıkarını gerçekleştirmektir.
Cumhuriyet Savcılığı, her durumda hukukun üstünlüğü ve tarafsızlık ilkelerine tabi olarak, davaların birliği ve hiyerarşik bağımlılık ilkeleri çerçevesinde kendi organlarıyla görev yapar.
Cumhuriyet Savcılığının kuruluş statüsü kanuna düzenlenir.
Cumhuriyet Başsavcısı, Hükümet tarafından aday gösterilir ve Hâkimler Genel Kuruluna danıştıktan sonra Kral tarafından atanır.
Madde 125. (Jüri oluşturulması)
Vatandaşlar popüler davalarda görev alabilirler, Jüri kurumu yoluyla, kanunun belirleyebileceği şekilde ve bunlarla ilgili olarak ve ayrıca mutat ve geleneksel mahkemelerde, adaletin yönetimine katkıda bulunurlar.
Madde 126. (Adli Zabıta)
Adli zabıta, kanunun belirttiği şartlarda, cinayetin ortaya çıkarılması ve suçluların bulunması görevini yerine getirirken hâkimlere, Mahkemelere ve savcıya karşı sorunludur.
Madde 127. (Hâkimlik ve Savcılık göreviyle bağdaşmayan durumlar)
Hâkimler ve savcılar, fiilen görev yaptıkları sure boyunca, başka bir kamu görevi üstlenemezler, siyasi partilere veya sendikalara üye olamazlar. Kanun, hâkimler ve savcılar için mesleki örgütlenme yöntem ve sistemlerini belirler.
Kanun, yargı mensuplarının tam bağımsızlığını sağlamak üzere, görevleriyle bağdaşmayacak durumları belirler
Kısım VII.
Ekonomi ve Maliye
Madde 128. (Zenginliğin Kamu işlevi)
Sahipliğinden bağımsız olarak, ülkenin çeşitli şekillerdeki tüm zenginlikleri kamu yararına tabidir.
Ekonomik faaliyetlerde kamu girişimi tanınmıştır. Özellikle tekel durumlarında, kamu sektörüne temel kaynaklar ve hizmetler kısıtlanabilir. Aynı şekilde, kamu çıkarı gerektirdiğinde, şirketlere müdahale kararı alınabilir.
Madde 129. (Şirketlere ve Kamu Kurumlarına katılım)
Kanun, Sosyal Güvenlik ve çalışmaları yaşam kalitesini veya genel refahı doğrudan etkileyen kamu kuruluşlarının faaliyetlerine katılım biçimlerini belirler.
Kamu makamları şirketler içinde çeşitli katılım biçimlerini etkin olarak teşvik eder ve uygun mevzuatla kooperatifleri özendirir. Aynı zamanda işçilerin üretim araçlarına kolay erişimi için vasıtalar oluşturur.
Madde 130. (Kamu Sektörünün kalkınması)
Kamu makamları, tüm İspanyolların yaşam standartlarını aynı seviyeye getirmek için, özellikle tarım, büyükbaş hayvan yetiştiriciliği, balıkçılık ve el sanatları olmak üzere, tüm ekonomik sektörlerin modernizasyonu ve kalkınmasına hizmet eder.
Aynı amaçla, dağlık alanlara özel muamele yapılır.
Madde 131. (Ekonomik faaliyetlerin planlanması)
Devlet, kanun aracılığıyla, toplu ihtiyaçları karşılamak, bölgesel ve sektörsel kalkınmayı dengelemek ve uyumlulaştırmak ve gelir artışı ve zenginliği ve bunun daha eşit dağılımını kamçılamak için genel ekonomik faaliyetleri planlar.
Hükümet, Özerk Topluluklardan gelen tahminlere ve sendikalar ve diğer meslek, iş ve finans kuruluşlarının tavsiyeleri ve işbirliğine göre planlama projeleri hazırlar. Bu amaçla, oluşumu ve görevleri kanunla belirlenen bir konsey kurulur.
Madde 132. (Kamu varlıkları)
Kamu malını ve ortak mülkiyeti düzenleyen hukuk sistemi, bunların devredilemez ve daimi olmaları ve bağlanma veya ipotek altına alınamamaları ilke çerçevesinde, kanun tarafından düzenlenir.
Devletin kamusal alandaki mülkiyeti kanunla belirlenir ve her durumda
kıyıları, kumsalları, kara sularını ve ekonomik bölge doğal kaynaklarını ve kıta sahanlığını içerir.
Devlet ve Ulusal Miras ve bunların yönetimi, korunması ve saklanması kanunla düzenlenir.
Madde 133. (Vergi Kurumu)
Temel vergi toplama yetkisi kanunla Devlete verilmiştir.
Özerk Topluluklar ve yerel kurumlar, Anayasa ve kanunlarla uyum içinde vergi koyabilir.
Devletin vergilerini etkileyen herhangi bir mali fayda kanun yoluyla belirlenmelidir.
Kamu İdareleri sadece kanunlara uygun olarak mali sorumluluk üstlenebilir ve masraf yapabilirler.
Madde 134. (Devlet bütçesi)
Devlet Bütçesini Hükümet hazırlar ve Parlamento (Cortes Generales) inceler, değişiklik yapar ve onaylar.
Devlet Bütçesi yıllık hazırlanır ve Devlet kamu sektörünün bütün gelir ve harcamalarını içerir ve Devletin vergilerini etkileyen mali faydaların miktarı kaydolunur.
Hükümet, bir önceki yıla ait bütçenin sona ermesinden en az üç ay önce Devlet Bütçesini Kongre’ye sunmalıdır.
Eğer Devlet Bütçesi, ilgili mali yılın ilk gününden önce kabul edilmezse, bir önceki yılın bütçesi, yenisi onaylanıncaya kadar, kendiliğinden uzatılır.
Devlet Bütçesi onaylandığında, Hükümet, ilgili mali yıla denk düşen kamu harcamalarındaki artışlar veya gelirlerdeki düşüşlerle ilgili kanun Tasarıları verebilir.
Hükümet dışından, kredilerde bir artış veya bütçe gelirlerinde bir düşüş içeren bir kanun Tasarısı veya değişikliği, kabulünden önce Hükümetin onayını alması gerekir.
Bütçe Kanunu yeni vergiler koyamaz. Ayrı bir vergi kanunu bununla ilgili hüküm koymuşsa değişiklik yapabilir.
Madde 135. (Kamu borcu)
Hükümete, kanunla kamu borçlanma senetleri veya bonolar çıkarma yetkisi verilmelidir.
Devlet kamu borçlarının faiz ve anaparasını karşılamak için krediler her zaman bütçe harcamaları içinde anlaşılmalıdır ve çıkarma kanununun koşullarına uyduğu sürece değişiklik veya modifikasyona tabi olamaz.
Madde 136.(Sayıştay)
Sayıştay devletin ve kamu sektörünün hesaplarını ve mali yönetimini denetlemekle görevli en üst organdır.
Doğrudan Parlamento’ya (Cortes Generales) karşı sorumludur ve Devletin genel hesaplarını incelerken ve doğrularken Parlamentonun kendisine verdiği yetkiyi kullanarak görev yapar.
Devletin ve Devlet kamu sektörünün Hesapları Sayıştay’a gönderilir ve Sayıştay tarafından denetlenir.
Sayıştay, kendi yetkilerine halel getirmeksizin, Parlamento’ya (Cortes Generales) yıllık rapor sunar ve kendi görüşüne göre ihlaller ve maruz kalınan borçlanmalar konusunda Parlamentoyu bilgilendirir.
Sayıştay üyeleri de hâkimler gibi azledilmeme güvencesinden yararlanır ve hâkimlerdeki gibi görevleriyle bağdaşmayan durumlarla ilgili kurallara tabidir.
Sayıştayın oluşumu, teşkilatlanması ve görevleri bir kuruluş kanunuyla düzenlenir.
Kısım VIII.
Devletin Bölgesel Teşkilatlanması
Bölüm I.
Genel ilkeler
Madde 137. (Şehirler, İller ve Özerk Topluluklar)
Devlet bölgesel olarak şehir, il ve kurulabilecek Özerk Topluluklar halinde teşkilatlanmıştır. Bütün bu organlar, kendi işlerinin yönetimiyle ilgili özyönetim hakkına sahiptir.
Madde 138. (Birlik ve Bölgesel Eşitlik)
Devlet, Anayasanın 2’nci maddesinde bulunan birlik ilkesinin etkin uygulamasını güvence altına alır, İspanya’nın farklı bölgeleri arasında adil ve yeterli ekonomik denge kurulmasını temin eder ve adalarla ilgili koşullara özel dikkat sarf eder.
Farklı Özerk Topluluklar arasındaki farklılıklar hiçbir şekilde ekonomik ve sosyal ayrıcalık getirmez.
Madde 139. (İspanyolların Devlet Topraklarında Eşitliği)
Devlet topraklarının her yerinde tüm İspanyollar aynı haklara ve yükümlülüklere sahiptir.
Hiçbir makam, doğrudan ya da dolaylı, İspanyol topraklarında dolaşım ve yerleşme özgürlüğünü ve malların serbest dolaşımını engelleyecek önlemler alamaz.
Bölüm II.
Yerel Yönetim
Madde 140. (Özerklik ve Yerel Demokrasi)
Anayasa, tam tüzel kişiliği olan şehirlerin özerkliğini güvence altına alır. Yönetim ve idareleri, Belediye Başkanları ve Meclis Üyelerinden oluşan Şehir Konseylerine aittir. Meclis Üyeleri şehir halkı tarafından genel, eşit, serbest ve gizli oyla, kanunun belirlediği şekilde seçilir. Belediye Başkanları Meclis Üyeleri veya şehir halkı tarafından seçilir. Kanun, açık konsey sisteminin geçerli olduğu koşulları düzenler.
Madde 141. (İller. Adalar)
İl, Devletin faaliyetlerini yerine getirmek için, şehirlerin bir araya gelmesiyle ve bölgesel bölümleme ile belirlenen, kendi tüzel kişiliği olan yerel bir oluşumdur. İl sınırlarındaki herhangi bir değişiklik Parlamento tarafından bir kuruluş kanunuyla onaylanmalıdır.
İllerin idaresi ve illerin özerk yönetimlerinin yetkisi İl Konseylerine (“Diputaciones”) veya temsil karakteri olan diğer kurumlara verilir.
İllerin dışında şehir grupları da oluşturulabilir.
Takımadalarda, adaların da “Cabildo” ya da Konsey biçiminde kendi yönetimleri olabilir.
Madde 142. (Yerel maliyetler)
Yerel maliyelerin, ilgili kurumlara verilen görevlerin yapılabilmesi için yeterli kaynakları olmalıdır ve Devlet vergilerinden ve Özerk Toplulukların vergilerinden aldıkları pay kadar, temelde kendi koydukları vergilerle finanse edilirler.
Bölüm III.
Özerk Topluluklar
Madde 143. (Özerk Toplulukların Özyönetimi), (Özerklik girişimi)
Anayasanın 2’nci maddesinde tanınan özyönetim hakkının kullanılmasında, ortak tarihi, kültürel ve ekonomik özelliklere sahip sınırdaş iller, tarihi olarak bölge statüsünde olan ada toprakları, bu Başlık altında ve ilgili Statülerinde bulunan hükümlere göre, özyönetim şeklini kabul edebilir ve Özerk Topluluklar oluşturabilirler.
Özyönetime yönelik bir girişim başlatma hakkı söz konusu İl Konseylerine veya buna denk gelen adalar arası organa ve nüfusları, her bir il veya adanın en azından seçmenlerinin çoğunluğunu temsil eden şehirlerin üçte ikisine aittir. Söz konusu yerel Kurumlar tarafından bu amaçla yapılan başlangıç anlaşmasından itibaren altı ay içinde bu şartların yerine getirilmesi gerekir.
Bu girişimin başarılı olmaması durumunda, tekrarlanabilmesi için beş yıl geçmesi gerekir.
Madde 144. (Özerk Toplulukların Özyönetimi), (Özerklik girişimi)
Parlamento (Cortes Generales) ulusal çıkarlar adına ve bir kuruluş kanunu aracılığıyla:
a) Arazi alanı bir ilin alanından daha fazla olmaması ve 143’üncü madde birinci fıkrasında sıralanan özellikleri taşımaması koşuluyla, bir Özerk Topluluk kurmaya yetki verir;
b) İl teşkilatının parçası olmayan topraklar için, duruma göre bir Özerklik Statüsü verir;
c) 143’üncü maddenin ikinci fıkrasında sözü edilen yerel Kurumların girişimini devralır.
Madde 145. (Özerk Topluluklar arasında işbirliği)
Özerk Topluluklar federasyonuna hiçbir koşulda izin verilmez.
Statüler, Özerk Toplulukların, yönetim için aralarında anlaşmalar yapabilecekleri durumlar, şartlar ve koşulları ve kendileriyle ilgili konulardaki hizmetlerin verilmesi ve bunun yanı sıra, takip eden Parlamento ile iletişimin niteliği ve etkilerini öngörebilir. Diğer tüm durumlarda, Özerk Topluluklar arasındaki işbirliği anlaşmaları Parlamentonun onayını gerektirir.
Madde 146. (Statülerin hazırlanması)
Statü taslağı, İl Konseyi veya söz konusu illerin adalar arası kurumundan üyeler ve bunların içinden seçilen Senatörler ve Milletvekillerinden oluşan bir Meclis tarafından hazırlanır ve kanunlaştırılması için Parlamento’ya gönderilir.
Madde 147. (Özerklik Statüleri), (Özerklik Statülerinin değiştirilmesi)
Anayasa hükümleri uyarınca, Statüler her Özerk Topluluğun temel kurumsal kurallarını oluşturur ve Devlet bunları tanır ve kendi hukuk düzeninin ayrılmaz bir parçası olarak muhafaza eder.
Özerklik Statüleri şunları içermelidir:
a) Topluluğun, tarihi kimliğinin en yakın karşılığı olan adı;
b) bölgesinin sınırları
c) kendi özerk kurumlarının adı, teşkilatı ve merkezi;
d) Anayasanın belirlediği çerçeve içinde kabul edilen yetkiler ve bunlara karşılık gelen hizmetlerin aktarılması için temel koşullar.
Statülerin değiştirilmesi bununla ilgili öngörülen usule uygun olacaktır ve her durumda bir kuruluş kanunu yoluyla Parlamentonun onayını gerektirir.
Madde 148. (Özerk Toplulukların Yetkileri)
Özerk Topluluklar aşağıdaki konularda yetki üstlenebilir:
i) Kendi özyönetim kurumlarının teşkilatlanması;
ii) Kendi bölgeleri içindeki şehir sınırlarında değişiklik ve genel olarak, aktarılmaları için yerel yönetim tarafından mevzuatla yetki verilen yerel Kurumlara ilişkin Devlet Yönetimiyle ilgili fonksiyonlar;
iii) Şehir ve kırsal kesim planlaması ve konut;
iv) Kendi bölgesi içinde, Özerk Topluluğun yararına olan bayındırlık işleri;
v) Güzergahları münhasıran Özerk Topluluğun bölgesi içinde olan yollar ve demiryolları ve yukarıdaki vasıtalarla veya aynı koşulları yerine getiren teleferikle ulaştırma;
vi) Gemi sığınakları, yat limanları ve hava alanları ve, genelde, ticari faaliyetlerin olmadığı limanlar
vii) Genel ekonomik planlamaya uygun tarım ve hayvan yetiştiriciliği;
viii) Ağaçlık alanlar ve ormanlar
ix) Çevre koruma yönetimi;
x) Özerk Topluluğun yararına hidrolik projelerin, kanalların ve sulamanın planlanması, inşası ve işletmesi; mineral ve termal sular;
xi) İç sulardaki balık avı, kabuklu deniz ürünleri sanayi ve su ürünleri, avcılık ve nehir balıkçılığı;
xii) Yerel fuarlar;
xiii) Ulusal ekonomik politika tarafından belirlenen hedefler içinde Özerk Toplulukların ekonomik kalkınmasını teşvik;
xiv) El sanatları;
xv) Özerk Toplulukların yararına müzeler, kütüphaneler ve müzik konservatuarları;
xvi) Özerk Toplulukların ilgi alanına giren anıtlar;
xvii) Kültürü, araştırmanın teşviki ve uygulanabildiğinde Özerk Topluluğun dilinin öğretimi;
xviii) Kendi bölgesinde turizmin tanıtım ve planlaması;
xix) Sporun ve boş zamanların uygun kullanımını teşvik;
xx) Sosyal yardım;
xxi) Sağlık ve hijyen;
xxii) Bina ve tesislerinin bakım ve korunması; bir kuruluş kanununun belirlediği şartlarda yerel kolluk güçleriyle ilgili koordinasyon ve diğer kuvvetler.
Beş yıl geçtikten sonra, Özerk Topluluklar, 149’uncu maddede belirtilen çerçevede, Statülerinde değişiklik yaparak, yetkilerini aşamalı olarak arttırabilirler.
Madde 149. (Devletin münhasır yetkileri), (Devletin Kültür Hizmeti)
Devlet, aşağıdaki konularda münhasıran yetkilidir;
f) Tüm İspanyolların haklarını kullanmada ve anayasal görevlerini yerine getirmede eşitliğini güvence altına alan temel koşulların düzenlenmesi;
ii) Vatandaşlık, göçmenlik, yabancıların statüsü ve sığınma hakkı;
iii) Uluslararası ilişkiler;
iv) Savunma ve Silahlı Kuvvetler;
v) Adliye;
vi) Özerk Toplulukların temel kanununun kendine has özelliklerinden türetilmiş alanlardaki gerekli özel uygulamalar saklı kalmak üzere, ticaret, ceza ve tevkif evleri mevzuatı; muhakeme usulleri;
vii) Özerk Toplulukların organlarının uygulamaları saklı olmak üzere iş mevzuatı;
viii) Medeni kanun, Özerk Toplulukların “fueros” ya da özel kanunları olan kendi Medeni Kanunlarını muhafaza, modifikasyon ve geliştirmesi saklı kalmak üzere; her durumda, kanun hükümlerinin, evliliklerle ortaya çıkan hukuki-medeni ilişkilerin uygulanması ve etkisinin kanunlaşması. Kayıtların tutulması ve noter belgelerinin hazırlanması, sözleşmeden doğan borçlar, hukuki anlaşmazlıkları çözme kuralları ve uyumlu olarak hukukun kaynaklarını belirleme, bu son durumda “fueros” veya özel kanunların kuralları ile uyumlu.
ix) Fikri ve sınai mülkiyetle ilgili mevzuat;
x) Gümrük ve tarife yönetmelikleri; dış ticaret;
xi) Para sistemi: yabancı ülke parası, bozdurma ve dönüştürülebilirlik; kredi, bankacılık ve sigorta ile ilgili yönetmeliklerin esasları;
xii) Ağırlık ve ölçüler ve resmi saatin belirlenmesiyle ilgili mevzuat;
xiii) Ekonomik faaliyetlerin genel planlamasının esasları ve koordinasyonu;
xiv) Genel maliye ve Devlet Borcu;
xv) Bilimsel ve teknik araştırmanın teşviki ve genel koordinasyonu;
xvi) Harici sağlık önlemleri; sağlık işlerinin esasları ve genel koordinasyonu; farmakolojik ürünlerle ilgili mevzuat;
xvii) Sosyal Güvenlik temel mevzuatı ve mali sistemi–Özerk Toplulukların hizmetleri uygulamaları saklı kalmak üzere;
xviii) Kamu Yönetiminin hukuki sisteminin esasları ve kendi memurlarının statüleri ki her durumda, söz konusu yönetimdeki herkesin eşit muamele görmesini garanti eder; Özerk Toplulukların kendi teşkilatlarının hususi özellikleri saklı kalmak üzere, ortak idari usuller; kamulaştırma mevzuatı; sözleşmelerle ve idari ruhsatlarla ilgili temel mevzuat ve tüm Kamu Yönetiminin sorumluluk sistemi;
xix) Deniz balıkçılığı–bu sektörün düzenlenmesinde Özerk Topluluklara devredilen yetkiler saklı kalmak üzere;
xx) Ticari filo ve gemilerin kaydı; kıyıların ışıklandırılması ve denizdeki işaretler; genel amaçlı limanlar, genel amaçlı havaalanları; hava sahası denetimi, hava trafiği ve ulaşımı; hava araçlarının kaydı ve meteoroloji hizmetleri;
xxi) Demiryolları ve birden fazla Özerk Topluluk bölgesinden geçen kara taşımacılığı; genel haberleşme sistemi; motorlu taşıt trafiği; Posta hizmetleri ve telekomünikasyon; hava ve sualtı kabloları ve telsiz haberleşmesi;
xxii) Suların birden fazla Özerk Topluluk bölgesinden geçmesi durumunda su kaynaklarını mevzuatı, düzenlenmesi ve kullanım yetkisi ve yapılması bir başka Topluluğu etkiliyorsa ve enerji taşımacılığı kendi sınırları dışına çıkıyorsa hidroelektrik santrallerin izni;
xxiii) Temel çevre koruma mevzuatı–Özerk Toplulukların ek koruma önlemi alma yetkisi saklı kalmak üzere; ağaçlık alanlar, ormanlar ve otlaklarla ilgili temel mevzuat;
xxiv) Kamu yararına veya yürütülmesi birden fazla Özerk Topluluğu ilgilendiren bayındırlık işleri;
xxv) Madencilik ve enerjinin düzenlenmesinin temelleri;
xxvi) Silah ve patlayıcı madde üretimi, satışı ve kullanımı;
xxvii) Basın, radyo ve televizyon ve genel olarak tüm sosyal haberleşme araçlarını düzenlenmesiyle ilgili temel kurallar–Özerk Topluluklara bırakılan geliştirme ve uygulama yetkileri saklı kalmak üzere;
xxviii) İspanya’nın tarihi ve sanatsal mirasının ve milli anıtların yurtdışına çıkarılması ve yağmasına karşı koruma; müzeler, kütüphaneler ve Devlete ait arşivler –bunların Özerk Topluluklarca yönetimi saklı olmak üzere;
xxix) Kamu güvenliği–kendi Statülerinde belirtildiği şekilde ve bir kuruluş kanunuyla oluşturulan çerçeve dahilinde Özerk Toplulukların kolluk gücü oluşturma olasılığı saklı kalmak üzere;
xxx) Akademik derece ve mesleki ehliyetlerin elde edilmesi, verilmesi ve standardizasyonuyla ilgili koşulların düzenlenmesi ve bu konuda kamu makamlarının yükümlülüklerini yerine getirmelerini güvence altına almak için Anayasanın 27’nci maddesinin geliştirilmesinde temel kurallar;
xxxi) Devlet amaçlı istatistikler;
xxxii) Referandum yoluyla halka danışma izni.
Özerk Topluluklar tarafından üstlenebilecek yetki sınırları saklı kalmak üzere, Devlet kültürün geliştirilmesini bir görev ve asli işlev olarak görür ve kendileriyle işbirliği içinde, Özerk Topluluklar arasında kültür iletişimini kolaylaştırır.
Mevcut Anayasayla açıkça Devlete atfedilmemiş konular, kendi Statülerine dayanarak Özerk Toplulukların yetkisinde olabilir. Özerklik Statülerinde üstlenilmemiş yetki alanlarıyla ilgili konular Devletin yetki alanına girer ve anlaşmazlık durumunda, yetkinin açıkça bırakılmadığı tüm konularda, Devletin kanunları Özerk Topluluklarınkinin önüne geçer. Devlet hukuku, her durumda özerk Toplulukların hukukunu tamamlayıcıdır.
Madde 150. (Yasama yetkisinin koordimasyonu)
Parlamento (Cortes Generales), Özerk Topluluklara, Devlet hukukunca oluşturulan rehber ilkeler, temeller ve esaslar çerçevesinde, Devlet yetkileri konusunda her türlü kanun yapma yetkisini devreder. Mahkemelerin yetkileri saklı kalmak üzere, her temel kanun, Parlamento tarafından, Özerk Toplulukların mevzuatı üzerinden denetim yöntemini içerir.
Devlet Özerk Topluluklara, bir kuruluş kanunu yoluyla, doğaları gereği aktarılma veya devredilmeye uygun yetkileri aktarabilir veya devredebilir. Kanun, her durum için, mali araçların uygun aktarılmasını ve Devlette bırakılacak denetim biçimlerini öngörebilir.
Devlet, kamu çıkarı söz konusu olduğunda, yargılama yetkisi devredilmiş olan konularda bile, Özerk Toplulukların kural koyuculuk hükümlerini uyumlaştırmak için gerekli ilkeleri belirleyen kanunlar çıkarabilir. Her bir Meclisin salt çoğunluğunun oylarıyla, bu gerekliliği değerlendirmek Parlamento’ya (Cortes Generales) kalmıştır.
Madde 151. (Statü hazırlanması)
Sadece İl Konseyleri veya adalar arası organlar tarafından değil, her birinde seçmenlerin çoğunluğunu temsil eden, ilgili her bir ilin dörtte üçü tarafından da 143’üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen zaman sınırında, özyönetim elde etmek için girişim konusunda mutabakat sağlandığında ve söz konusu girişim, bir kuruluş kanununun belirlediği koşullarda, her bir ildeki seçmenlerin salt çoğunluğu tarafından bir referandumla onaylanırsa, 148’inci maddenin ikinci fıkrasında atfedilen beş yıllık dönemi beklemek gerekmez.
Yukarıdaki fıkrada öngörülen durumda, Statü hazırlama usulü aşağıdaki gibidir:
i) Hükümet, üyelerinin salt çoğunluğu tarafından kabul edilmek üzere, sadece Özerklik Statüsünün taslağını hazırlamak amacıyla, kendilerinin bir Meclis oluşturabilmeleri maksadıyla özyönetim isteyen bölgedeki seçim çevrelerinden seçilerek gelmiş tüm Milletvekili ve Senatörleri toplantıya çağırır.
ii) Taslak Statü Parlamenter Asamblesinde kabul edildiğinde, ortak mutabakatla nihai şekline karar vermek için, öneren Asamble’den bir delegasyonun yardım ve işbirliğiyle, iki aylık bir süre zarfında inceleyecek olan Anayasa Komisyonuna gönderilir.
iii) Böyle bir anlaşma sağlanırsa, ortaya çıkan metin bir referandumla, önerilen Statü kapsamında olacak bölge içindeki illerin seçmenlerine sunulur.
iv) Taslak Statü, her bir ilde, kullanılan geçerli oyların çoğunluğu ile onaylanırsa, Parlamento’ya (Cortes Generales) sevk edilir. Her iki Meclisin genel kurulunda yapılan oylamayla metin kaabul edilir.
v) Kabul edildikten sonra, Kral Statüyü onaylar ve kanun olarak yayımlar. Bu fıkranın ii) numaralı bendinde sözü edilen anlaşma sağlanamazsa, taslak Statünün Parlamento’daki yasama süreci, kanun Tasarılarınınkiyle aynı olur. Parlamento’da Kabul edilen metin, bir referandumla, taslak statünün kapsayacağı bölge içindeki illerin seçmenlerinin oylarına sunulur. Her ildeki kullanılan geçerli oyların çoğunluğu ile kabul edilmesi durumunda, yukarıdaki bentte belirtildiği şekilde yayımlaır.
Yukarıdaki fıkranın iv) ve v) numaralı bentlerinde tanımlanan durumlarda, bir ya da birkaç ilde taslak Statünün kabul edilmemesi, bu maddenin birinci fıkrasında öngörülen kuruluş kanunuyla şartları belirtilen bir şekilde, kalan illerin bir Özerk Topluluğa dönüşmesine engel oluşturmaz.
Madde 152. (Özerk Toplulukların Organları)
Statülerin yukarıdaki maddede sözü edilen usulle kabul edilmesi durumunda, kurumsal Özerk teşkilat, bölgenin çeşitli alanlarının temsilini güvence altına alan bir nispi temsil sistemine gore genel oyla seçilmiş bir Yasama Meclisi; yürütme ve idare fonksiyonlarına sahip bir Yönetim Konseyi ve Meclis tarafından üyeleri arasından seçilen ve Kral tarafından atanan bir Başkan üzerine temellendirilir. Başkan, ilgili Topluluğu en üst düzeyde temsil eden Yönetim Konseyinin yönlendirmekten ve Devletin normal temsilinden sorumludur Başkan ve Yönetim Konseyi üyelerinin Meclise karşı siyasi sorumlulukları vardır.
Yargıtay tarafından yürütülen yargılama yetkisi saklı kalmak üzere, Yüksek Adalet Divanı Özerk Topluluk bölgesi içinde Yargı erkinin başında olacaktır. Özerk Toplulukların Statüleri, bölgenin yargıyla ilgili sınırlarını belirleyen düzenlemeye katkıda bulunacakları, tamamı yargı erki konusundaki kuruluş kanunu hükümleri ve birlik ve bağımsızlıkla uyum halinde olması gereken koşulları ve şekli belirler.
123’üncü madde hükümleri saklı kalmak üzere, varsa birbirini izleyen yargılamalar, ilk derece yetkili Mahkemenin bulunduğu Özerk Topluluk bölgesiyle aynı bölgede bulunan yargı organları önünde görülür.
İlgili Statüler bir kez kabul edildikten ve yayımlandıktan sonra, değiştirilmeleri için kendilerinde belirtilen usuller çerçevesinde ve ilgili seçim kütüklerinde kayıtlı seçmenlerin referandumuna başvurulur.
Sınırdaş şehirleri bir araya getirerek, Statüler, tam tüzel kişiliğe sahip olacak kendi bölgesel seçim çevrelerini kurabilirler.
Madde 153. (Özerk Topluluk organlarının denetimi)
Özerk Toplulukların organlarının denetimi aşağıdakiler tarafından yapılır:
a) Anayasa Mahkemesi, kanun hükmünde olan düzenleyici hükümlerinin anayasaya uygunluğu ile ilgili konularda;
b) Hükümet, 150’nci maddenin ikinci fıkrasında belirtilen temsilci fonksiyonların yürütülmesi konusunda, kendi görüşünü Danıştay’a devrederek;
c) Özerk yönetim ve yönetmelikler ile ilgili idari dava yargı organları;
d) Mali ve bütçesel konular ile ilgili olarak Sayıştay.
Madde 154. (Özerk Topluluklarda Devlet Temsilcisi)
Hükümet tarafından atanan bir temsilci Özerk Topluluğun bölgesel alanında Devlet idaresini yönlendirir ve gerektiğinde, Topluluğun kendi idaresi ile koordine eder.
Madde 155. (Özerk Topluluklarda Devlet Temsilcisi)
Eğer bir Özerk Topluluk, Anayasa veya diğer kanunların koyduğu yükümlülükleri yerine getirmez veya İspanya’nın genel çıkarlarına ciddi biçimde zarar verecek şekilde hareket ederse, Hükümet, Özerk Topluluğun Başkanına şikayette bulunur ve doyurucu bir cevap alamazsa, Senato’nun salt çoğunluğuyla aldığı bir kararın ardından, söz konusu Özerk Topluluğu, ilgili yükümlülükleri yerine getirmeye zorlamak veya yukarıda söz edilen kamu çıkarlarını korumak için gerekli önlemleri alır.
Hükümet, yukarıdaki fıkrada öngörülen tedbirleri uygulamak amacıyla, bütün Özerk Topluluklara talimat gönderebilir.
Madde 156. (Özerk Toplulukların Mali Özerkliği)
Özerk Topluluklar, Hazine ile koordinasyon ve tüm İspanyollar arasında birlik ilkeleriyle uyum içinde, yetkilerini geliştirmek ve uygulamak için mali özerkliğe sahiptir.
Özerk Topluluklar, kanun ve Statülere uygun olarak, Devletin vergi kaynaklarının toplanması, yönetimi ve tasfiyesi için Devletin temsilcisi veya işbirlikçisi olarak hareket edebilir.
Madde 157. Özerk Toplulukların kaynakları)
Özerk Toplulukların kaynakları şunlardan oluşur:
a) Devlet tarafından kısmen veya tamamen devredilen vergiler; Devlet vergileri ve diğer Devlet gelirlerine sürşarj.
b) Kendilerine özel vergiler, tarife bedelleri ve özel resimler;
c) Bölgeler arası bir takas fonundan transferler ve Devlet Bütçesinden alınan ödenekler;
d) Mülklerinden ve özel hukuk kazançlarından toplanan gelirler;
e) Kredi operasyonlarından elde edilen gelirler.
Özerk Topluluklar, hiçbir şekilde, kendi bölgeleri dışında bulunan mülkiyet üzerinden vergi toplayamaz veya malların ve hizmetlerin serbest dolaşımını engelleyemezler.
Yukarıdaki birinci fıkrada sıralanan mali yetkilerin kullanımı, çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümü ve Özerk Topluluklarla Devlet arasındaki olası mali işbirliği bir kuruluş kanunuyla düzenlenebilir.
Madde 158. (Bölgeler arası Takas Fonu)
Üstlendikleri Devlet hizmetlerinin hacmiyle ve temel kamu hizmetlerinin asgari düzeyde bütün İspanya topraklarında sağlama teminatlarına orantılı olarak Özerk Topluluklara Devlet Bütçesinden ödenek ayrılabilir.
Bölgeler arası ekonomik dengesizliklerin düzeltilmesi ve birlik ilkesinin uygulanması amacıyla, yatırım harcamaları için, duruma göre, Parlamento’nun (Cortes Generales) kaynakları Özerk Topluluklar arasında dağıtacağı bir takas fonu kurulur.
Kısım IX.
Anayasa Mahkemesi
Madde 159. (Anayasa Mahkemesi)
Anayasa Mahkemesi Kral tarafından atanan on iki üyeden oluşur. Bunlardan dördünü ğyelerinin beşte üç çoğunluğuyla Kongre, dördünü aynı çoğunlukla Senato aday gösterir, ikisi Hükümet tarafından ve ikisi de Hâkimler Yüksek Kurulu tarafından aday gösterilir.
Anayasa mahkemesi üyeleri, tamamı en az on beş yıllık mesleki deneyime sahip Hâkimler, üniversite profesörleri, Savcılar, kamu görevlileri ve avukatlar arasından atanır.
Anayasa Mahkemesi üyeleri dokuz yıllık bir süre için atanırlar ve her üç yılda bir üçte biri yenilenir.
Anayasa mahkemesi üyeliği ile bağdaşmayan durumlar: her tür temsil görevi, her türlü siyasi veya idari görev, bir siyasi partide veya sendikada yönetim rolü veya bunların hizmetinde herhangi bir istihdam, hâkim veya savcılık ve herhangi bir mesleki ya da ticari faaliyet. Ayrıca, yargı mensuplarının kısıtlılık halleri Anayasa Mahkemesi üyeleri için de geçerlidir.
Anayasa Mahkemesi üyeleri, görevleri süresinde bağımsızdırlar ve azledilemezler.
Madde 160. (Anayasa Mahkemesi Başkanı)
Anayasa Mahkemesi Başkanı, Mahkemenin genel kurulunun önerisiyle, mahkeme üyeleri arasından üç yıllık bir süre için Kral tarafından atanır.
Madde 161. (Anayasa Mahkemesinin yetkileri)
Anayasa Mahkemesi İspanyol topraklarının tamamı üzerinde yargılama yetkisine sahiptir ve aşağıdakilere bakmak için yetkilidir:
a) Kanunlar ve kanun hükmünde düzenlemelerin anayasaya aykırılık iddiasıyla başvuruları. İçtihatla yorumlandığında, bir kanun gücünde hükmün anayasaya aykırılığının ilanı, geçersiz kılınan mahkumiyet veya mahkumiyetler kesin hüküm statüsünü kaybetmese de, bu hükmü etkiler.
b) Kanunun ortaya koyduğu şartlar ve şekillerde, Anayasanın 53’üncü maddesinin ikinci fıkrasında geçen haklar ve özgürlüklerin ihlaline karşı, bireysel korunma başvuruları;
c) Devlet ve Özerk Topluluklar arasında veya Özerk Toplulukların kendi aralarında görev uyuşmazlıkları;
d) Anayasa veya kuruluş kanunlarıyla kendisine devredilen diğer konular.
Hükümet, Özerk Toplulukların kuruluşlarının kabul ettiği hüküm ve kararlara Anaya Mahkemesinde itiraz edebilir ve itiraz edilen hüküm veya kararların yürütmesi durdurulabilir, ancak, Mahkeme, beş ayı geçmeyen bir süre içinde, duruma göre, yürütmeyi durdurmayı onaylar veya kaldırır.
Madde 162. (Anayasaya aykırılık başvuruları)
Başvuru yapabilenler:
a) Anayasaya aykırılık itirazları: Başbakan, Ombudsman, elli Milletvekili, elli Senatör, Özerk Toplulukların yürütme organları, mümkünse Meclisleri;
b) Bireysel korunma başvurusu: meşru menfaati olan herhangi bir birey ya da tüzel kişi ve ayrıca Ombudsman ve Cumhuriyet savcılığı.
Diğer tüm durumlarda, kuruluş kanunu hangi kişi ve kuruluşların başvuru yapabilmeye uygun olduğunu belirler.
Madde 163. (Anayasaya aykırılık başvuruları)
Eğer bir yargı organı, bir davada, ona uygulanan kanun statüsüne sahip bir yönetmelik ve kararın dayandığı hükmün Anayasaya aykırı olduğunu değerlendirirse, hiçbir durumda ertelenemeyen, kanunla belirlenmiş haller, şekiller ve neticelere tabi olarak, konuyu Anayasa Mahkemesine götürebilir.
Madde 164. (Anayasa Mahkemesi kararları)
Anayasa Mahkemesinin kararları, Devletin Resmi Gazete’sinde, varsa karşı oylarıyla birlikte, yayımlanır. Yayımlandıkları günü izleyen günden itibaren kesin hüküm halini alırlar ve bunlara karşı başvuru yapılamaz. Bir kanunun veya kanun hükmünde hükmün anayasaya aykırılığını ilan eden kararlar ve bir hakkın kişisel tanıması ile sınırlı olmayanlar, tüm kişiler için bağlayıcıdır.
Karar aksine hükmetmedikçe, kanunun anayasaya aykırılık hükmünden etkilenmeyen kısmı yürürlükte kalır.
Madde 165. (Anayasa Mahkemesi kararları)
Bir kuruluş kanunu, Anayasa Mahkemesinin işleyişini, üyelerinin statülerini, kendisinden önce izlenmesi gereken süreci ve önüne getirilen davaları belirleyen koşulları düzenler.
Kısım X.
Anayasada Değişiklik
Madde 166. (Anayasada değişiklik)
Bir Anayasa değişikliği önerme hakkı 87’nci maddenin bir ve ikinci fıkralarında yer alan şartlar dâhilinde uygulanır.
Madde 167. (Anayasada değişiklik)
Anayasa değişikliği Tasarıları her bir Meclisin üyelerinin beşte üç çoğunluğuyla onaylanır. Meclisler arasında mutabakata sağlanamadığı takdirde, Milletvekili ve Senatörlerden oluşan bir ortak komisyon kurulur ve bu komisyon Kongre ve Senatoda oylanmak üzere bir metin sunar.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen usulde bir onay sağlanamazsa ve metin Senato’da salt çoğunlukla kabul edildiği takdirde, Kongre değişikliği üçte iki oranında lehte oyla kabul edebilir.
Değişiklik Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edildikten sonra, kabul edilmesinden itibaren on beş gün içinde Meclislerden birinin üyelerinin onda bir oyuyla talep edildiğinde, onaylanmak üzere referanduma sunulur.
Madde 168. (Anayasada Temel Reformlar)
Anayasanın topluca değiştirilmesi veya Başlangıç Başlığı, Başlık I, Bölüm İki, Kesim 1 veya Başlık II’yi etkileyen kısmi bir değişiklik önerilirse, esas her bir Meclisin üyelerinin üçte iki çoğunluğuyla onaylanır ve Parlamento derhal fesholur.
Seçilmiş Meclisler kararı onaylar ve, her iki Meclisin üyelerinin üçte iki çoğunluğuyla onaylanması gereken yeni Anayasa metnini inceler.
Değişiklik Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edildikten sonra onaylanmak üzere referanduma götürülür.
Madde 169. (Anayasada Temel Reformlar)
Savaş sırasında veya 116’ncı maddede sıralanan hallerde Anayasa değişikliği süreci başlatılamaz.
Ek Hükümler
Bir. (Özerk Bölgelerin tarihi hakları)
Anayasa, “fueros” (yerel kanunlar) ile konan bölgelere ait tarihi haklara saygı gösterir ve korur.
“Fuero” sisteminin genel güncellemesi, uygun olduğunda, Anayasa ve Özerklik Statüleri çerçevesinde yapılır.
İki.
Bu Anayasanın 12’nci maddesinde söz konusu olan reşit olmaya ilişkin beyan, Özel Hukuk alanında “fuero”ların uygulandığı hallerde geçerli değildir.
Üç. (Kanarya Adalarının Ekonomik ve Vergi Rejimi)
Kanarya Takımadalarının maliye ve vergi sisteminde herhangi bir değişiklik önceden Özerk Topluluğun, veya duruma göre geçici özerklik organının, bir raporunu gerektirir.
Dört.
Birden fazla Bölge Mahkemesinin yetkili olduğu Özerk Topluluklarda, Özerklik Statüsü, Yargı Erki konusundaki Kuruluş Kanunu hükümleriyle uyumlu olmak koşuluyla, aralarında görev dağılımı yaparak, mevcut Mahkemeleri devam ettirebilir.
Geçici Hükümler
Bir. (Özerklik öncesi Organların Özerklik Statüsü yazma girişimi)
Geçici Özerk yönetim olan bölgelerde, bunların tüzel kişileri, üyelerinin salt çoğunluğunun kabul ettiği kararlar vasıtasıyla, 143’üncü maddenin ikinci fıkrasında Geçici Konseylere veya adalar arası organlara devredilen yetkiyle, özerklik yönünde girişim üstlenebilir.
İki. (Özerklik öncesi Organların Özerklik Statüsü yazma girişimi)
Geçmişte, plebisitle, taslak Özerklik Statüleri Kabul eden ve bu Anayasanın ilanı zamanında geçici özerk yönetimleri olan bölgeler, kendi özerklik öncesi yüksek tüzel kişiliklerinin salt çoğunluğu ile mutabakat sağladıklarında, derhal 148’inci maddenin ikinci fıkrasında öngörülen şekilde ilerleyebilirler. Özerklik öncesi tüzel kişilikler istediğinde, taslak Statüler 151’inci maddenin ikinci fıkrası hükümlerine uygun olarak hazırlanır.
Üç. (Özerklik öncesi Organların Özerklik Statüsü yazma girişimi)
143’üncü maddenin ikinci fıkrasında yer alan, yerel tüzel kişilere veya üyelerine devredilen Özerkliğe giden süreci başlatma hakkı, Anayasa yürürlüğe girdiğinde, durumda, yerel seçimler yapılıncaya kadar ertelenir.
Dört. (Navarra)
Navarra ile ilgili olarak ve Navarra’nın Bask Genel Konseyine veya yerini alan Bask özerk yönetimine katılma amacıyla, Anayasanın 143’üncü madde hükümleriyle belirlenen süreç yerine, girişim yetkisi “Foral” organa bırakılır ve bu organ kendisini oluşturan üyelerin çoğunluğu ile karar alır. Bu girişimin geçerli olabilmesi için, yetkili “Foral” organın aldığı karar açıkça bu amaç için yapılan referandumla ve kullanılan geçerli oyların çoğunluğuyla onaylanır.
Girişim başarılı olmazsa, sadece yetkili “Foral” organın başka bir görev döneminde ve her durumda, sadece 143’üncü maddede belirtilen asgari süre geçtikten sonra tekrarlanabilir.
Beş. (Ceuta ve Melilla)
Ceuta ve Melilla şehirleri, ilgili belediye Meclisleri, üyelerinin çoğunluğuyla kabul edilen bir karar vasıtasıyla böyle bir karar alırsa ve Parlamento (Cortes Generales) 144’üncü maddede belirtilen şartlarda, bir kuruluş kanunuyla bunu onayladığı takdirde, kendilerini Özerk Topluluklara dönüştürebilirler.
Altı. (Ceuta ve Melilla)
Kongrenin Anayasa Komisyonuna gönderilen taslak Statüler alındıkları sıraya gore işleme konulur. 151’inci maddede geçen iki aylık dönem, Komisyonun taslağı veya peş peşe gelen taslakları incelemeyi tamamladığı andan itibaren sayılır.
Yedi. (Geçici Özerk organların feshi)
Aşağıdaki hallerde geçici özerk organlar feshedilmiş sayılır:
a) Özerklik Statüleri ile oluşturulan organlar Anayasaya uygun olarak kurulduğunda;
b) Özerklik elde etmeye yönelik girişim, 143’üncü maddede belirtilen şartlara uymaması sebeiyle başarısız olduğunda;
c) Organ, geçici hükümle tanınan hakları üç yıllık bir dönem içinde kullanmadığında.
Sekiz. (Anayasanın onaylanmasından sonra mevcut Parlamento ve Hükümet)
Şu anki Anayasa yürürlüğe girdiğinde, bunu kabul eden Meclisler, burada sırasıyla Kongre ve Senato için belirtilen işlev ve yetkileri üstlenir. Öte yandan, görev dönemleri hiçbir koşulda 15 Haziran 1981’i aşamaz.
99’uncu maddeye ilişkin olarak, Anayasanın ilanının, bu hükümlerin müteakip uygulamaları için Anayasal temel oluşturduğu kabul edilir. Bu amaçla, söz konusu maddede yer alan hükümlerin uygulanabilmesi için, Anayasanın ilanından itibaren otuz günlük süre vardır. Bu süre içinde, bu görev için Anayasanın belirlediği işlev ve görevleri üstlenen mevcut Başbakan, 115’inci maddeyle kendisine verilen yetkiyi kullanma kararı alabilir ya da istifa yoluyla, 99’uncu maddede konulmuş olan hükümlerin uygulanması için yolu açar. Sözü edilen ikinci durumda, Cumhurbaşkanına ilişkin durum 101’inci maddenin ikinci fıkrasına öngörüldüğü gibidir.
Fesih durumunda, Anayasanın 115’inci madde hükümlerine göre ve 68 ve 69’uncu maddelerde yer bulan hükümler kanunlaşmamışsa, 70’inci maddesinin birinci fıkrası ve b) bendinin ve oy verme yaşıyla ilgili hükümleri ve 69’uncu maddenin üçüncü fıkrasında yer alan hükümlerin doğrudan geçerli olacağı seçilememe ve bağdaşmazlık durumlarıyla ilgili olanlar hariç, seçimlerde daha önceki kurallar geçerli olur.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin ilk kez seçilmelerinde üç yıl sonra, istifa etmek ve yerlerini yeni üyelere bırakmak üzere, aynı seçim çevresinden gelen dört üyelik bir grup kura ile tespit edilir. Bu amaca münhasır olmak üzere, Hükümetin teklifiyle atanan iki üye ve Hâkimler Genel Kurulunun teklifiyle atanan iki üye aynı seçim çevresinden kabul edilir. Üç yıl geçtikten sonra, aynı süreç, yukarıda sözü edilen kura çekme işleminden etkilenmeyen iki grup için tekrarlanır. Bundan sonra da 159’uncu maddenin üçüncü fıkrasında yer alan hükümler geçerlidir.
Yürürlükten Kaldırılanlar
(Temel Kanunların Yürürlükten Kaldırılması)
(25 Ekim 1839 ve 21 Temmuz 1876 tarihli Kanunların yürürlükten kaldırılması)
(Yürürlüğe girme/Geçerli olma)
Politika reformu için 4 Ocak 1977 tarihli Kanun ve aşağıdaki diğer kanunlar, daha önce yukarıda geçen kanunla kaldırılmamışlarsa, bu Anayasayla yürürlükten kalkar: 17 Mayıs 1958 tarihli Dolaşım Temel İlkeleri Kanunu, 17 Temmuz 1945 tarihli İspanya Halkı «Fuero»su, 9 Mart 1938 tarihli Emek «Fuero»su, 17 Temmuz 1942 tarihli Cortes Anayasası, 26 Temmuz 1947 tarihli, 10 Ocak 1967 yılında tamamı değişikliğe uğrayan Devlet Başkanlığının İntikali Kanunu. Aynı şekilde son sözü edilen kanun ve 22 Ekim 1948 tarihli Milli Referandum Kanunu da yürürlükten kalkmıştır.
Halâ geçerliliği olma ihtimaline karşı, Alava, Guipuzcoa ve Vizcaya illeriyle ilgili olabilecek 25 Ekim 1839 tarihli Kanun kesin olarak iptal edilmiş sayılır.
Aynı şartlara istinaden, 21 Temmuz 1876 tarihli Kanun yürülükten kalkar.
Aynı şekilde, Anayasada yer alan hükümlerle çelişen her türlü hüküm yürürlükten kalkar.
Son Hüküm
Bu Anayasa, Devletin Resmi Gazete’sinde yayımlandığı gün yürürlüğe girer. Ayrıca İspanya’nın diğer dillerinde de yayımlanır.
Bireyler Olsun, Makamlar Olsun Tüm İspanyolların Bu Anayasaya Bağlı Kalmasını Buyurur ve Devletin Temel Kanunu Olarak Saygı Duyulmasını Güvence Altına Alırız.
Daha önce bu sütunlarda yayımlanan “Adaletsizliği Görmek” (Cumhuriyet, 07.11.2025) başlıklı yazımızda; adalete giden yolun adaletsizliği görmekten geçtiğini, bir hukuk düzeninde karar veren konumundaki tüm görevliler ile hukuk normlarını uygulayan tüm yetkililerin adaletsizliği görmek, önlemek ve adaleti yerine getirmekle görevli olduklarını, adaletsizliği görme yetisine sahip olmayanların yargıç ve savcı yapılmaması gerektiğini belirtmiştik. Ayrıca, göz göre göre adaletsiz karar verenlerin yalnızca vicdani bir sorumluluk değil, Radbruch formülü çerçevesinde hukuki sorumluluk taşıdıklarını da vurgulamıştık.
Bu yazıda Radbruch formülünün anlamı ve Türkiye bağlamı üzerinde durmak istiyoruz.
Nazi Almanya’sı döneminde, insan haklarına açıkça aykırı olan yasaları uygulayan yargıçların verdikleri kararlardan dolayı sorumlu olup olamayacakları tartışması, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gündeme gelen önemli bir hukuk sorunu olmuştu. Bu sorunu aşmak üzere hukuk felsefecisi Gustav Radbruch tarafından formüle edilen ve yargıçların verdikleri kararlar nedeniyle sorumlu tutulmaları gerektiğini ortaya koyan anlayışa “Radbruch formülü” denmektedir.
Gustav Radbruch, başlangıçta, hukuki pozitivizmden yana görüşlere sahip bir hukuk felsefecisi olarak bilinmektedir. Hukuki pozitivizm, yürürlükteki kuralların öncelikle uygulanmasını ve kuralların meşruiyetini yürürlükte olmalarından aldığını savunan bir hukuk görüşüdür. Ancak Nazi döneminde yaşananları gördükten sonra Radbruch, görüş değiştirerek bir bakıma doğal hukuk ilkesine ve Kantçı ahlak anlayışına dayanan önerisini geliştirmiştir.
YASA ADALETSİZLİK ÜRETİRSE
Hukuki pozitivizm anlayışına göre yargıç, önüne gelen olayda, öngörülebilirlik ilkesi gereğince, yürürlükteki yasaları uygulamak zorundadır. Hukuk düzeninin sağlanması için yürürlükteki yasalara güvenilmeli ve uygulanmalıdır. Ancak yürürlükteki yasaların açıkça adaletsizlik üretmesi durumunda ne yapılacağı konusu tartışmalıdır. İşte bu sorunun aşılmasında Radbruch formülü etkili olmuş ve Nazi yasalarını uygulayan yargıçların cezalandırılması olanaklı olabilmiştir.
Formüle göre bir yargıç, yasayı uyguladığında adalet ile hukuki güvenlik arasında bir çatışma çıkacağını öngörse bile öncelikle yürürlükteki yasayı uygulamalıdır. Ancak aradaki çelişki katlanılmayacak derecede adaletsizlik üretiyor ve insanların yasa önündeki eşitliğini kasıtlı olarak göz ardı ediyorsa artık o yasa, yasa olmadığından yargıcın bu kuralı uygulaması mümkün değildir. Böylece yargıçların “biz yasayı uyguluyoruz” şeklindeki savunması boşa çıkartılmış oluyordu.
Ayrıca, hukukun görevi adaleti gerçekleştirmek olduğundan yargıçlar yalnızca yasayla değil, aynı zamanda adaletle de bağlı olduklarını bilmelidirler. Radbruch, ahlaken geçersiz olan bir yasanın hukuken de geçersiz olduğunu formüle ettiğinden, insan onurunu yok eden yasaya uyulmaması aynı zamanda ahlaki bir ödev durumuna gelmektedir. Çünkü yasanın kendisi suç işlemektedir ve yasallık adaletin önüne geçemez. Bu formül Immanuel Kant’ın ahlak felsefesine de uygundur. Çünkü Kant’a göre bir yasa meşruiyetini yürürlükte olmasından değil, akla ve ahlaka uygun olmasından almaktadır.
KASITLI YANLIŞ UYGULAMA SUÇTUR
Türkiye’de yaygın biçimde yaşanan adaletsizlik sorunu, Nazi Almanya’sında olduğu gibi adaletsiz yasaların varlığından değil, mevcut yasalara ve anayasaya açıkça aykırı uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Ülkemizde yasaları uygulayan kimi yargıç ve savcılar verdikleri kararların adaletsizlik yarattığını ya görememektedirler ya da görmezlikten gelmektedirler. Bu durumda, hukukta adaletsizliği görmeyenlerin ya da kasıtlı olarak görmezlikten gelenlerin sorumluluklarının bulunup bulunmadığının tartışılması gerekmektedir. Çünkü yasayı uygulamak başka bir şey, yasayı açıkça yanlış uygulamak bambaşka bir şeydir. Eğer yasa açıkça adaletsizlik üretiyorsa, yasa değildir, uygulanmamalıdır. Yasa, doğru olduğu halde yanlış uygulanıyor ise ortada kasıtlı bir durum söz konusudur ki bu da mevcut hukuk sistemimize göre suçtur.
YORUM VE KEYFİLİK FARKI
Radbruch formülünde olduğu gibi, bir yasa açıkça adalete aykırı ise ve o yasaya göre yargıcın verdiği kararlar adaletin özüne aykırı olacak biçimde haksızsa, yasa geçerli değildir ve yargıç, “Ben yasayı uyguluyordum” savunmasının arkasına sığınamaz. Benzer biçimde bir yargıç, mevcut bir yasayı açıkça adaletsizlik yaratacak biçimde uyguluyorsa, “Ben yasayı bu şekilde yorumluyorum” savunması da yapamaz. Çünkü yorum; uygulanan kural, hukuki ve felsefi anlamda farklı değerlendirilebiliyorsa ya da uygulanan kuralın bulanık bıraktığı bir alanda takdir hakkı kullanılıyorsa yorumdur.
Yasaların yargıca takdir hakkı bırakmayacak denli açık olduğu konularda yargıcın kuralın aksi yönünde bir uygulama yapması ise açık keyfilik ve bariz takdir hatası olarak nitelendirilmektedir. Benzer şekilde bir idari karar veya işlem, kişilere, kamuya, doğaya ve çevreye karşı açıkça adaletsizlik üreten sonuçlar yaratıyorsa o karar uygulanmamalıdır. Uygulama sonucu ortaya çıkan görüntü, hukukçu olmayı gerektirmeyecek kadar adaletsiz sonuçlar üretmekteyse, bu tür bir karar alan ve uygulayanın, “Ben emirlere uydum” savunması kendisini kurtarmayacaktır. (Anayasa m.137)
HUKUK, ÇIKARA ALET EDİLİYOR
Dolayısıyla yasaları uygularken bilinçli olarak bariz takdir hatası yapanlar, hukuku açıkça kişisel veya politik çıkarlarına göre keyfi olarak kullananlar, adaleti ve sağduyuyu hiçe sayanlar, kim olursa olsunlar bu davranışlarından dolayı hesap vermek zorundadırlar.
Örneğin, anayasanın yok sayılması, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması yargıçların keyfiliğine bırakılmış değildir (anayasa m.153/son). Benzer şekilde yargı yolunu çiğneyip YSK yerine geçerek karar verenler, yasak delillerle iddianame düzenleyenler, tutuklama önlemini cezalandırma amacıyla kullananlar, kararlarıyla insan yaşamı ve güvenliğini hiçe sayanlar, politik yandaşlığı açık olan siyasal nitelikli karar verenler ve bu tür keyfi kararlarında ısrar edenler, yaptıkları mevcut yasalara göre suç olduğundan (TCK m.257, 2802 sk. m. 69,70,72 vd) bugün olmasa dahi ileride sorumlu tutulmaktan kurtulamayacaklarını bilmelidirler.
Unutulmasın, “Kötü yasa yoktur, iyi yargıç vardır.” Adalet, hukukun varlık nedenidir. Mevcut hukuk düzeni açık şekilde haksızlık, yolsuzluk, sömürü yarattığı halde, bu durumu yaratanlardan hesap sorulamıyorsa demokratik hukuk devleti batıyor demektir. Artık görev, sorumlu yurttaşların hukuka ve demokrasiye olan bağlılık ve sevgisine dayalı omuzlarının üzerindedir.
9–22 Aralık 2000’de, 20 cezaevine birden, 14 Aralık 2000 tarihli ve “Cezaevleri Müdahale Harekât Emri No:1” başlıklı üst emir doğrultusunda operasyon düzenlendi. Eşzamanlı yürütülen bu saldırıya utanmadan “Hayata Dönüş Operasyonu” adını verdiler. Oysa gerçekte yaşanan, hayatın değil ölümün operasyonuydu. Kimyasal silahlar, gazlar, yanıcı bombalar ve sinir gazları kullanıldı. 14 saat süren Bayrampaşa Cezaevi operasyonunda altısı kadın 12 mahpus diri diri yakılarak katledildi. Toplamda 32 kişi yaşamını yitirdi, 600’den fazla kişi sakat bırakıldı. Bu, Türkiye cezaevi tarihinin en karanlık sayfalarından biridir; devletin cezaevlerine karşı yürüttüğü en büyük ve en organize şiddet eylemidir.
Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 insanın yakılarak öldürüldüğü operasyon ise yıllarca süren hukuki mücadeleye rağmen, devlet suçlarının “meşhur kılıfı” olan zamanaşımıyla kapatıldı. Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 39 er ve 157 rütbeli askeri personelin yargılandığı dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü. Ümraniye Cezaevi’ne ilişkin 267 askerin yargılandığı davada verilen beraat kararları da İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 2021’de onandı.
***
Türkiye’de yaşanan en büyük cezaevi katliamında soruşturmanın davaya dönüşmesi bile 10 yıl sürdü. İnsanlık suçlarının yargılanmasında zamanaşımı kılıfı ile katillerin sırtı sıvazlandı. Bir karanlık dönemin daha üstü örtüldü. Zamanaşımı kararları ağır insan hakları ihlallerinin faillerine fiilî dokunulmazlık kazandırdı. Bayrampaşa Cezaevi’nin C-1 koğuşunda kadın mahpusların diri diri yakıldığı, savunmasız insanların katledildiği bu saldırının sorumluları ise korunmakla kalmadı, terfi ettirildi. Hatta dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, bu katliamdaki rolüne rağmen 2004 yılında “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirildi. Sonradan da Yargıtay Üyesi oldu.
Peki, insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı olur mu?
Türkiye’de işkence ve yargısız infazlara ilişkin soruşturma ve davalar sistematik biçimde cezasızlıkla sonuçlanmaktadır. Bu cezasızlık politikası hem yürütme organının pratiklerinde hem de yargı pratiğinde kendisini açık biçimde göstermektedir. Yaşam hakkının keyfi ihlal edildiği dosyalarda bile tutuksuz yargılama norm haline gelmiştir.
Türkiye’de ağır insan hakları ihlallerinin zamanaşımına uğramasının temel nedenlerinden biri, bu suçların münferit olaylar olarak değerlendirilmesi ve yaygın-sistematik karakterinin araştırılmamasıdır. Ayrıca uluslararası hukukun emredici (jus cogens) normlarının ve uluslararası içtihadın dikkate alınmaması da önemli bir paya sahiptir.
Oysa dünya örnekleri çok başka bir yargı pratiğini gösteriyor. Latin Amerika ülkelerinde yerel hukuktaki zamanaşımı engeli uluslararası hukuk aracılığıyla aşıldı; darbecilere af ilan edilmiş olsa dahi, yıllar sonra bile çok sayıda üst düzey sorumlu yargılandı ve cezalandırıldı. Arjantin’de 1976–1983 döneminin kirli savaş suçlarına ilişkin davalarda, darbenin lideri General Videla dahil sanıklar zamanaşımı savunması yapsa da, Yüksek Mahkeme insanlığa karşı suçların zamanaşımına tabi olamayacağına hükmetti. Plaza de Mayo Anneleri ve CELS’in (Cento de Estudios Legales y Sociales, Arjantin’de 1979’da kurulan ülkenin en önemli insan hakları STK’lerinden biri) yürüttüğü mücadele sonucunda af yasaları dahi geçersiz sayıldı ve failler cezalandırıldı.
Ağır insan hakları ihlalleri ve devlet şiddeti, yüzleşme ve onarım süreçlerinden geçmedikçe toplumların hafızasında derin yaralar bırakır. Mağdurların ve toplumsal kesimlerin taşıdığı bu acı, ancak hakikatle yüzleşme, hesaplaşma ve onarımla dönüşebilir. Oysa zamanaşımı, hem suçların toplumsal hafızadan silinmesine hem de yüzleşme süreçlerinin tıkanmasına yol açar. Bu, geçmişin karanlığını geleceğe miras bırakmak demektir. O yüzden insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı olmaz.
***
Adaletin zamana bırakılamayacağı, özellikle de devletin öldürdüğü her insanın hesabının sorulmasının bir toplumun demokratik varoluşunun temel şartı olduğu unutulmamalıdır.
Bugün bu topraklarda adalet, yıllar içinde bir dosya numarasına, zamanaşımı gerekçesinin yazıldığı bir tutanağa, bir mahkeme salonundaki sessizliğe sıkıştırılmak isteniyor. Ama biz biliyoruz: Yanan koğuşların, gazla boğulan bedenlerin, sabaha kadar süren çığlıkların zamanı yoktur. Bu ülkenin karanlık sayfaları, üzerlerine mühür basılarak kapanmaz; halk nefes aldıkça o sayfalar yeniden açılır. Hakikat er ya da geç kendine yol bulur çünkü adaletin çürümesi toplumun çürümesidir. Ve biz çürümeyi kader diye kabul etmiyoruz. O yüzden 19–22 Aralık’ın ateşi hâlâ sönmedi: Sönmesin ki karanlığı yarıp adalete giden yolu aydınlatsın.
Dünya Tabipler Birliğinin İnsan Hakları Konusundaki Kararı, 1990 yılı Ekim ayında Caliornia’da toplanan 42. Genel Kurul toplantısında alınmıştır.
Dünya Tabipler Birliğinin İnsan Hakları Konusundaki Kararı
1-Dünya Tabipler Birliği ve üyesi olan tabip birlikleri, herkes için insan haklarının geçerli olmasını bekler ve insan hakları ihlalleri görüldüğünde üzerine gider.
2-Tıp meslekleri üyeleri, genellikle insan hakları ihlallerinin ilk tanıklarıdır.
3-Tabip Birliklerinin, ülkelerindeki insan hakları ihlallerine dikkat çekmek temel görevleridir.
Dünya Tabipler Birliği bu nedenle üye tabip birliklerini;
1-Kendi ülkelerindeki hak ihlallerinin sorumlu otoritelerin baskısı korkusu ile olup olmadığını araştırmaya ve eğer insan hakları ihlali varsa sorumlu otoriteleri insan haklarına uymaya çağırmaya,
2-Cezaevi sisteminde çalışan doktorları net etik doğrular konusunda bilgilendirmeye,
3-İnsan hakları alanında etik olmayan uygulamalarda bulunan hekimleri soruşturmak üzere etkin bir mekanizma geliştirmeye,
4-Herkesin cins, ırk, vs. ayrımcılığı yapılmadan yeterli bir sağlık hizmeti alabilmesi için tüm olanaklarını kullanmaya,
5-Hükümlülerin insani bir bakım almalarını engelleyen durumları çeşitli yollarla protesto etmeye ve gereksiz tutuklu bulunanların acilen salıverilmeleri için çağrıda bulunmaya davet eder.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu, 8 Aralık 1995 tarihinde kurulan memur sendikaları konfederasyonudur. Konfederasyonun kısa adı KESK’tir. Kamu sendikacılığı alanında 28 Mayıs 1990 yılında EĞİTİM-İŞ kısa adıyla Eğitim İşkolu Kamu Görevlileri Sendikası kurulmuş, daha sonra EĞİTİM-SEN kısa adıyla Eğitim, Bilim ve Kültür Emekçileri Sendikası ve TÜM BEL-SEN kısa adıyla Tüm Belediye Memurları Sendikası kurulmuştur.
Konfederasyonun üye sendikaları; Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası, Diyanet ve Vakıf Emekçileri Sendikası, Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikası, Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası, Yol, Yapı, Altyapı, Tapu ve Kadastro Emekçileri Sendikası, Basın Yayın İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası, Tarım Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası, Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası, Büro Emekçileri Sendikası, Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’dır.
Konfederasyona bağlı sendikaların üye sayısı toplamda 239.700 kişi civarındadır. KESK, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu üyesidir. Konfederasyonun organları, Genel Kurul, KESK Genel Meclisi, KESK Kadın Meclisi, Yürütme Kurulu, Denetleme Kurulu, Disiplin Kurulu ve Danışma Meclisidir. Tüzük 2014 yılında değişikliğe uğramıştır.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Amaçları
Toplumun karar süreçlerinde örgütlü olarak söz sahibi olduğu; devletten ve piyasadan azami ölçüde arındırılmış kamusal alanda eşit, ücretsiz, nitelikli, erişilebilir ve anadilinde kamu hizmetini savunur. Konfederasyon, tüm maddi değerlerin yaratıcısı emeğin en yüce değer olduğu gerçeğinden hareketle ve sendikal mücadelenin demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir parçası olduğunun bilinciyle;
a) Grev ve toplu iş sözleşmeli sendikal hakların tanınması/uygulanması ve mevzuatımızda çalışma koşullarını düzenleyen hükümlerin evrensel normlara uyumunun sağlanması için gerekli mücadeleyi yürütmeyi;
b) Çalışma yaşamında ve hayatın diğer alanlarında üyelerin ve tüm emekçilerin ekonomik, demokratik, sosyal, siyasal, yasal, kültürel, mesleki, hukuksal, özlük haklarını ve çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi;
c) Evrensel insan hakları belgelerine dayanan ve uluslararası hukuk ve sözleşmelerden doğan bütün hak ve özgürlükleri eksiksiz yaşama geçirmek için mücadele etmeyi;
d) Uluslararası düzeyde emeğin birlik ve dayanışmasını sağlamak için çaba göstermeyi, uluslararası emek örgütleriyle ilişkiler kurmayı ve geliştirmeyi;
e) Tüm emekçilerin birlikte mücadelesi ve ortak demokratik örgütlenmesi hedefiyle ortak çalışanlar yasasının yaratılması amacıyla her türlü örgütsel formu yaşama geçirmek için çaba harcamayı, bu doğrultuda işyerlerinde ve hizmet kollarında ortak mücadeleyi örgütlemeyi, ilişkiler kurmayı ve geliştirmeyi;
f) Emekçilerin sosyal ve kültürel gelişmelerinin sağlanması, sınıf bilincinin geliştirilmesi, örgütlülüğün ve demokrasinin bir yaşam biçimi haline gelmesi için mücadele etmeyi; bu doğrultuda bilimsel ve kültürel etkinliklerde bulunmayı;
g) Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya amacıyla; ülkede ve dünyada savaşa karşı kalıcı barışın yaratılması, tüm ulusların eşit ve özgürce geleceklerini belirleyebilmelerinin ve evrensel insan haklarının önündeki engellerin kaldırılması, faşizme karşı demokrasi, emperyalizme karşı bağımsızlık, baskılara karşı özgürlük, ırkçılığa ve şovenizme karşı halkların kardeşliği için mücadele etmeyi;
ğ) Toplumsal yaşamın her alanında cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkarak, başta çalışma yaşamı olmak üzere her alanda cinsiyetler arası eşitsizliğin ortadan kaldırılması için mücadele etmeyi;
i) Ekolojik denge ile tarihi ve kültürel çevreyi korumayı ve üretim süreçleri içerisinde zarar görmemesini sağlayacak sendikal inisiyatifleri geliştirmeyi;
j) İşsizlik ve yoksulluktan etkilenen başta emekliler ve işsizler olmak üzere tüm toplum kesimleriyle dayanışma ilişkilerini geliştirmeyi;
k) Emekçilerin çıkarlarının aynı zamanda tüm toplumun da çıkarları olduğu gerçeğinden hareketle; mal, hizmet üretimi ve paylaşım süreçlerine emekçiler lehine müdahale edilmesini, emekçilerin denetiminin ve katılımının sağlanmasını;
l) Hizmet kollarında örgütlü sendikaların örgütlü bulunduğu hizmet kollarının hizmet üretme politikasının belirlenmesinde, hizmet kollarında planlamadan, uygulamaya ve denetlemeye kadar tüm faaliyetlerde söz ve karar sahibi olmayı;
m) Engellilerin çalışma yaşamına en uygun koşullarda katılımını sağlamayı, engellerinden kaynaklanan sorunlarına çözüm üretmeyi ve olanaklar sunmayı amaçlar.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Görev ve Yetkileri
a) Konfederasyon, sınıf çıkarları temelinde üyelerini bilinçlendirmek; örgütsel bilinci, dayanışma ve işbirliğini geliştirmek için her türlü eğitim çalışmasını yapar.
b) Amaç ve ilkelerini hayata geçirebilmek için, ulusal ve uluslararası düzeyde açık ve kapalı yer toplantıları, gösteri, eğitim etkinlikleri, kurs, seminer, panel vb. eylem ve etkinlikleri düzenler. Konukevi, eğitim ve dinlenme tesisleri kurar.
c) Amaç ve ilkeleri doğrultusunda her türlü görsel ve yazılı yayın haklarını kullanır. Bu çalışmaları yürütebilmek için tesis, basın ajansları vb kurar.
d) Toplu iş uyuşmazlıklarında üye sendikanın inisiyatifi doğrultusunda taraf olur. Gerekli durumlarda ilgili makamlara ve yargı organlarına başvurur. Konfederasyon üyesi olan sendikaların hazırladıkları toplu iş sözleşme taslakları doğrultusunda, toplu iş sözleşme görüşmelerini basına açık olarak yapar. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerine yetkili organlar katılır.
e) Konfederasyona üye sendikaların bir bölümünün ortaklaşa aldıkları grev kararını, kararı alan sendikaların ortak kararı olmadan kaldırılmaması için koordinatörlük yapar.
f) Üye sendikaların kararı doğrultusunda grev kararı alır, uygular. Ayrıca emekçiler aleyhine gelişen toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında eylem ve grev yapar.
g) Amaçları doğrultusunda her türlü taşınır ve taşınmaz mal edinir, satar ve kiraya verir. Bu işlemleri yaparken aynı amaç ve ilkelere göre kurulmuş bir sendikaya ya da temel özgürlükleri savunmak amacıyla kurulmuş tüzel kişilikler ya da vakıflara devredebilir.
h)Ulusal ve uluslararası kuruluşlarla amaçları doğrultusunda işbirliği yapar. Bu kuruluşlara üye olur, gerektiğinde üyelikten ayrılır.
i) Örgüt içi demokrasiyi hayata geçirir.
j) Üye sendikaların konfederasyon tüzüğünün amaç ve ilkelerine uygun hareket etmesini sağlar
k) Ulusal ve uluslararası hukuk ve sözleşmelerden doğan hakları kullanır.
l) KESK bütün plan, program ve faaliyetlerine dair bütçe planlamasını oluştururken toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe yaklaşımını esas alır.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Üyesi Sendikalar, Hizmet Kolları ve Kuruluş Yılları
Üye Sendika Adı
Kısa Adı
Hizmet Kolu
Kuruluş Tarihi
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası
EĞİTİM-SEN
Eğitim,Öğretim ve Bilim Hizmetleri
1995
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası
SES
Sağlık ve Sosyal Hizmetler
1996
Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası
TÜM-BEL-SEN
Yerel Yönetim Hizmetleri
1990
Büro Emekçileri Sendikası
BES
Büro,Bankacılık ve Sigortacılık Hizmetleri
1998
Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası
ESM
Enerji,Sanayi ve Madencilik Hizmetleri
1992
Tarım Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası
TARIM ORKAM-SEN
Tarım ve Ormancılık Hizmetleri
1992
Basın Yayın İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası
HABER-SEN
Basın,Yayın ve İletişim Hizmetleri
1996
Yol, Yapı, Altyapı, Tapu ve Kadastro Emekçileri Sendikası
YAPIYOL-SEN
Bayındırlık,İnşaat ve Köy Hizmetleri
1995
Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası
BTS
Ulaştırma Hizmetleri
1994
Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikas
KÜLTÜR-SANAT SEN
Kültür ve Sanat Hizmetleri
1992
Diyanet ve Vakıf Emekçileri Sendikası
DİVES
Diyanet ve Vakıf Hizmetleri
2002
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu İletişim Adresi
Felsefe profesörü, biyolog ve düşünür Prof. Dr. Teoman Duralı, İstanbul’da yaşama veda etti.
74 yaşında hayatını kaybeden Duralı’nın, bilim felsefesi, dilbilim, siyaset felsefesi, felsefe tarihi, biyoloji felsefesi ve savaş felsefesi alanlarında birçok makalesi ve kitabı bulunmaktadır.
Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı Hakkında
Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı, 1947 tarihinde Zonguldak Kozlu’da doğdu. Felsefe, Antropoloji ve Biyoloji alanlarında yüksek öğrenimini yaptı. İstanbul Üniversitesinde Biyoloji ve Felsefe bölümlerinde okudu. Üniversiteden 1973 yılında mezun oldu.
‘Çağdaş Düşüncede Canlı Sorunu’ çalışmasıyla 1977’de doktorasını tamamladı. 1978 yılında NATO bursu ile Paris’te biyoteknoloji seminerlerine katıldı.
1982 yılında biyoloji felsefesi üzerine yazdığı tezle doçent oldu.
1985 yılında ABD Penn State University’de “Kant’ın A Priori Bilgi İstidâtı” adlı çalışmasının tamamladı ve 1988 yılında mezun olduğu bölümde Profesörlük unvanını kazandı.
Viyana Üniversitesi Bilim Felsefesi Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak bulundu.
1977’den 2015’e kadar İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde Öğretim üyesi olarak görev yaptı.
Prof. Duralı; Kırklareli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde 2009- 2016 arasında dekan olarak görev yaptı.
İbn Haldun Üniversitesi akademik kadrosunda hizmet verdi ve İnsan Ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi olarak çalıştı.
Bülent Ecevit Üniversitesi Senatosu tarafından 2016 yılında yılında Fahri Doktora unvanı verildi.
Bilim felsefesi, felsefe tarihi ve biyoloji felsefesi alanlarında birçok çalışma yaptı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından Kültür Sanat Büyük Ödülü verildi.
TÜBA(Türkiye Bilimler Akademisi) Şeref Üyesi idi ve TRT 2’de “Felsefe Söyleşileri” programını yapıyordu.
Türkiye’de Bulunan Uygur-Doğu Türkistanlı Mültecilerin Durumu Hakkında Rapor – MAZLUMDER
GİRİŞ
Çin’in farklı etnik kültür ve dini yapıya sahip olan Xinjiang (Sincan / Uygur / Doğu Türkistan) bölgesinde yaşanan sorunlar, Çin hükümetinin baskıları, asimilasyon politikaları ve Çin’in insan hakları karşısındaki tutumu genel olarak bilinmektedir. Sincan bölgesinde yaşanan sorunlar nedeniyle bir çok kişi başta komşu ülkeler olmak üzere farklı ülkelere kaçmak ve sığınmak zorunda kalmışlardır. Çin hükümetinin özellikle siyasi suçlulara karşı işkence, idam ve kayıp edilme yoluna sıklıkla başvurduğunu da hatırlamak gerekir. Bu nedenle ülkesini terk etmek zorunda kalan ve iltica amacıyla başka ülkelere sığınan Uygurlulardan, Türkiye’de bulunan Uygurlu sığınmacıların durumu ve tesbit edilen önemli sorunları aşağıda açıklanmaya çalışılmıştır. Bu bilgiler Türkiye’de yaşayan Uygurlularla yapılan yüzyüze görüşmelerden elde edilen bilgilere göre hazırlanmıştır. Uygurlu sığınmacılara ulaşmak için İstanbul’da bulunan Doğu Türkistan Vakfı görevlileri yardımcı olmuştur.
GENEL DURUM (YAŞAM KOŞULLARI)
Türkiye’de bulunan Uygurlu sığınmacıların hemen hepsinin İstanbul’da yaşadığı sanılmaktadır. Halen sığınmacı olarak Türkiye’de bulunanların sayısı tahminen 300 – 400 kişi civarındadır. Bunlar son 10 yıllık zaman dilimi içinde Türkiye’ye gelmişlerdir. Çoğunluğunun ise 1999 yılından sonra geldiği ifade edilmektedir. Sığınmacıların çoğu 1997 yılında Gulca şehrindeki ayaklanmadan sonra aranmış, sorgulanmış, gözaltına alınmış veya hapse atılmışlar.
Uygur kökenli olarak ise yaklaşık 300-350 aile / yaklaşık 2500-3000 kişi civarında Uygurlu olduğu tahmin ediliyor. Çoğu 1980’den sonra gelmiş ve İstanbul’a yerleşmişler. Uzun süredir bulunanlar Türkiye’ye vatandaşlığına geçmişlerdir.
Uygurlu sığınmacılar, genellikle kiralık ev tutmakta veya kendilerinden önce gelen tanıdıklarının evinde kalmaktadırlar.
Yabancı oldukları için Türkiye kanunlarına göre bir çok işte çalışmaları yasaktır. Çoğu ekonomik olarak zorluk çekmektedir. Geçimlerini genellikle, pazarlarda tezgahçılık, seyyar satıcılık, işportacılık gibi geçici işlerle sağlamaktadırlar.
Uygurlu sığınmacılardan aileleriyle gelen (veya daha sonra ailesi gelenler) vize süresinin aşılması veya benzeri sebeplerden dolayı yasadışı olarak Türkiye’de bulunduklarından resmi ikametgahları sahip değildirler. Bu nedenle çocuklar okullara (ilkokul) kabul edilmiyorlar. İkamet sorunu devam ettiği müddetçe çocukların eğitim kurumlarına devam etmesi mümkün olmamaktadır.
HUKUKİ SORUNLAR
GENEL OLARAK
Siyasi düşünceleri nedeniyle hapis yatanlar, şüpheliler veya yakınları yurtdışına kaçmış olanlara Çin Hükümeti pasaport vermek konusunda sorun çıkarıyor veya vermiyor. Çin’den kaçanlar genellikle sahte pasaportla veya yüklü miktarda para vererek (rüşvetle) elde ettikleri pasaportla yurtdışına çıkabiliyorlar. Bir kısmı da kaçak olarak çıkış yapıyor. Bu çıkışların hemen hepsi karayoluyla yapılıyor.
Çin’e komşu ülkelere geçiş yaptıktan sonra bir kısmı havayoluyla direkt İstanbul’a geliyor. Karayoluyla gelenler İran üzerinden geliyor. İran’daki Türk Konsolosluğundan vize alarak Türkiye’ye geçiyorlar. Çok az sayıda da olsa havayoluyla Urumçi’den Bakü veya Dubai üzerinden İstanbul’a gelenler var.
Ayrıca Çin’deki Türk konsolosluğu Uygurluların az bir kısmına vize veriyor, çoğunun vize başvurusu red ediliyor.
Uygurlular genel olarak Çin’den Kırgızistan’a geçmekte ve oradan diğer ülkelere gitmektedirler. Ayrıca Afganistan, Kazakistan ve Pakistan’a bağlı Azad Keşmir üzerinden de çıkış yapanlar da vardır. Kırgızistan, Pakistan ve Kazakistan’da güvenli bir şekilde bulunma imkanı yok. Çünkü –ifade ettiklerine göre- Çin istihbaratı kendilerini izliyor ve tesbit edildiklerinde Çin tarafından resmi olarak iade edilmeleri (sınırdışı edilmeleri) isteniyor. Her üç ülkeden Çin’e bir çok defa iade olmuş.
Kazakistan, 1997’deki Gulca ayaklanmasından sonra 3 kişiyi Çin’e iade etmiş ve bunlar idam edilmişler. Pakistan 1997 yılında Keşmir’de bulunan 13 kişiyi Çin’e iade etmiş. Bunlardan 12’si idam edilmiş. 1998 yılında da 11 kişinin -bütün çabalara rağmen- Çin’e iade edildiği belirtiliyor. Bazı durumlarda Çin güvenlik görevlileri doğrudan yakaladıklarını götürebiliyorlarmış.
Çin Hükümeti Uygurları daha önce “ayrılıkçı” olarak nitelendiriyordu. 11 Eylül’den sonra “terörist” olarak nitelendirmeye başladı. Çin Başbakanlık Enformasyon Merkezi Uygurlular hakkında “terörist” olduklarına ilişkin kitap, cd vs. yayın hazırlayıp dağıtıyormuş. Örneğin Türkiye’deki Doğu Türkistan Vakfı’nın faaliyetleri de terörist faaliyet arasında gösteriliyormuş.
Örneğin, Türkiye’de bulunduğu sırada yılbaşı partisinde fotoğraf çeken bir Uygurlu dönüşte fotorafları incelenmiş ve bir fotoğrafta TV üzerinde küçük bir Uygur bayrağı göründüğü için 15 yıl hapis cezası almış. Gidenlerin bir kısmından bir daha haber alınamıyormuş. Çin’deki yakınlarıyla telefonla görüştüklerinde konuşmaları dinleniyormuş. Yakınları bazen telefon konuşması bittikten sonra polis gelip telefon konuşması ile ilgili olarak sorguluyorlarmış. Çin’deki birisi ülke dışında bulunan abisine “gelme” dediği için 3 ay hapis yatmış. Gönderilen mektuplar çoğu zaman ulaşmıyormuş.
Siyasi açıdan sıkıntılı olmayanlar -tüccar olanlar- istedikleri zaman Çin’e girip çıkabiliyorlar. Mülteci olarak kaçıp gelenlerin geri dönmesi halinde hapis, işkence, ölüm, kaybedilme tehlikesi ile karşı karşıya olduğu söyleniyor. Siyasi durumu itibariyle dönmesi riskli olduğu halde vatanlarına dönenlere uzun süreli hapis cezası veriliyor, bir kısmından haber alınamıyor.
Sığınmacıların hepsinde ortak bir özellik var, güvensizlik. Çin istihbaratından çok korkuyorlar. Kendi vakıfları olan İstanbul’daki Doğu Türkistan vakfına gelenler foto veya kamera çekimi yaptırmıyorlar. Örneğin yardıma muhtaç birisi için kendi aralarında yardım topladıklarında isim listesi yapılmasına bile karşı çıkmışlar. Yani kendi Vakıflarına bile güvenmiyorlar.
Bu güvensizlik bazen kendi aralarında bile olabiliyor. Sahte pasaportla geldikleri için birbirlerinin gerçek isimlerini bazen bilmiyorlar.
İKAMET
Türkiye’de bulunan Uygurlu sığınmacıların en önemli sorunların başında ikamet sorunu gelmektedir. Yasadışı yollarla veya sahte pasaportla girenler zaten bu sorunu aşamamaktadırlar. Geçici vize ile gelenler ise ikamet belgesi verilmesi sınırlı olmaktadır.
İkamet sorununun kısmi çözümü tanıdık etkili birilerinin devreye sokulması ile mümkün olabiliyor. Mayıs 2003 itibariyle pasaportlu olan 57 kişiye 2003 sonuna kadar ikamet izni alınmış. İllegal giriş yapan 13 kişiye ikamet izni talebi red edilmiş. İllegal olarak bulunanların sayısı tahminen 40 civarında. Bu 40 kişinin durumu yasadışı oldukları için kritik.
PASAPORT
Çin Devleti siyasi mahkum olan veya şüpheli gördüğü Uygurlulara pasaport vermiyor. Bu nedenle çoğu sahte pasaportla Çin’den çıkış yapıyor. Sahte pasaportla çıkıldığı için doğal olarak daha sonra pasaport süresini uzatma imkanı da olmuyor.
Pasaportların süresinin bitmesi de önemli bir sorun. Pasaportu yenileme imkanı olmadığı için hukuki açıdan sıkıntılar yaşanıyor. Çin konsolosluğu pasaportların süresini uzatmıyormuş. Sadece geri dönüş için kullanılabilir olan “beyaz pasaport” veriyormuş.
Bu nedenle, şu anda Türkiye’de bulunan Uygurlu sığınmacıların az bir kısmı dışında pasaport ve ikamet sorunları nedeniyle yasadışı / kaçak konumda.
POLİS
11 Haziran 2003 gecesi İstanbul’da polis Uygurlulara yönelik –ikamet izni olmayanlar için-operasyon yapmış, evlere baskın yapılmış. Üç ev basılmış, 5 kişi gözaltına alınmış. Birbirlerine haber vermeleri nedeniyle diğerleri evlerinden ayrılmış ve gözaltına alınmaktan kurtulmuşlar. Operasyonun zamanı da ilginçtir. 12 Haziran’da Ankara’da yapılacak olan Uygurların Türkiye’ye gelişlerinin 50. yılı nedeniyle Şükran Günü toplantısına denk gelmektedir. Böylece İstanbul’dan toplantıya gitmek Uygurluların çoğu bu nedenle gidememişler.
Gözaltına alınan bazı Uygurlu sığınmacılar diğer yabancı veya sığınmacılar gibi İstanbul Emniyet Müdürlüğünde Yabancılar Polisi’nde ayarca tutulabilmektedir.
Tahminlere göre; 2001’de 3, 2002’de 10, 2003’te 4 (Toplam 5-6 aile) UNHCR tarafından gerekli prosedür tamamlanarak 3. ülkeye yerleştirildiği ifade ediliyor. Son 5 ayda bir kişi ve bir ailenin Kanada’ya yerleştirilmesi yapılmış.
3. ülkeye yerleştirme yapıldığında UNHCR’e daha önce başvurmayanlar gelip başvuruyormuş. UNHCR’e başvuranlar daha çok pasaportsuz veya ikametsiz olanlar.
Halen UNHCR’de 40-50 civarında başvurunun beklediği tahmin ediliyor. Başvurucuların çoğu 1997 ayaklanması nedeniyle kaçmak zorunda vatanılarını terk etmek zorunda kalanlar. Çok sayıda kişinin başvurusu red edildiği ifade ediliyor.
İlk başvuranların çoğu red edildiği için daha sonra gelenler UNHCR’e başvurmak konusunda isteksiz davranmışlar. UNHCR’e başvuruda durumu çok zor ve kritik olmasına rağmen hala mülteci statüsü verilmeyenlerin sayısının çok olduğu ifade ediliyor. Türkiye’de yaklaşık 300 Uygurlu sığınmacı olmasına rağmen yaklaşık 50 kişinin UNHCR’e başvurduğunu bunun sebebinin ise UNHCR’in bir çok başvuruyu reddetmesinden kaynaklanan güvensizlik olduğu belirtiliyor. (Bu raporun hazırlanması sırasında, bazı Uygurlu sığınmacılar, başvuruları UNHCR tarafından red edilmiş olduğu için, görüşmek istemediler.)
UNHCR’e başvurupta mülteci statüsü verilen Uygurluların oranı tahminen %10-20 civarında. 1998’den beri yerleştirilen Uygurlu sayısı tahminen 15 kişi olduğu söyleniyor.
Bazı Uygurluların görüşüne göre; UNHCR, bir çok Uygurlunun başvurusunu “bir örgüt veya teşkilata üye olmadıkları için” red ediliyor. Fakat bireysel olarak mücadele edenler, baskı ve zulüm gören çok sayıda kişi Çin’den kaçmak zorunda kaldığı bu durumun göz önüne alınmadığı belirtiliyor.
Uygurlu sığınmacıların çoğu Türk mevzuatında öngörülen ülkeye giriş yaptıktan sonra 10 günlük süre içinde sığınmacı olarak müracaat etme şartını yerine getirmedikleri için –çoğu ilk geldiği zaman bilmediği için- hem Türk idari makamları karşısında hem de UNHCR Ankara Ofisi’ne yaptıkları başvurularda sıkıntı çekiyorlar.
Az sayıda da olsa Avrupa’ya illegal yollardan geçenler de var. Son zamanlarda çok fazla masraflı olduğu için artık tercih edilmiyor.
Uygurlu sığınmacılar, UNHCR’deki görevlilerin kendilerinin yaşadıklarını anlamadıklarını, bütün samimiyetleri ile bütün sıkıntılarını anlatmalarına rağmen bazen inandıramadıklarını söylüyorlar. Örneğin birisi, 6 senedir Çin’den çıkmış ve çoluk çocuğu orada olmasına rağmen Çin’e gidemeyen birisine “Çin’e istersen gidebilirsin” yorumu yapılmasına isyan ediyor. “Eğer gidebilseydim en azından 6 yıldır göremediğim çocuklarım için giderdim, bizim yaşadığımız sıkıntıları anlamıyorlar” diyor.
Ayrıca bazı sığınmacıların iltica statüsü hakkında karar verilmesi çok uzun sürüyor. 2-3 yıl beklemelerine rağmen hala karar çıkmayanlar, veya red kararına itiraz etmiş olup da hala cevap alamayanlar varmış.
Güvensizliğin temel sebebi UNHCR’deki bilgilerin Çin yetkililerin eline geçebileceği korkusu. Ülkelerinde gördükleri yoğun baskı ve Çin istihbaratının yaygınlığı hepsini psikolojik olarak etkilemiş.
UNHCR’de Uygurlu başvurucular için tercümanlık yapan Şevket’e güvenmiyorlar. Sebep olarak da onun vasıtasıyla görüşme yapan hiç kimseye şu ana kadar mülteci statüsü verilmediği ifade ediliyor. Mülteci başvurusu kabul edilenlerin Şevket’in tercümanlık yapmadığı kişiler olduğunu söylüyorlar.
Başvurucular Şevket’in Çin konsolosluğuna bilgi aktarımı yaptığı konusunda endişe duyuyorlar. Görüşmelerde en küçük detayları bile anlattıklarından tedirginlik duyuyorlar. Tercüman konusunda şüphelenmelerinin sebebi olarak da birisi Şevket’i Çin konsolosluğunda görmüş ve kısa bir zamanda ekonomik olarak çok iyi bir hale geldiğini söylüyorlar. Bazı başvurucuların iyi Türkçe bilmesine rağmen yine de görüşme sırasında Tercüman olarak Şevketin çağrılmasından rahatsızlık duyuyorlar. UNHCR’e bu nedenle güvenlerinin yıkıldığını söylüyorlar.
UNHCR’deki Uygurlulara tercümanlık yapan kişiye karşı (o da bir Uygurlu) ortak şüpheleri / güvensizlikleri gerçek de olabilir, Çin istihbaratına karşı paranoya haline gelmiş korkuyarı da olabilir. Uygurlu sığınmacıların bir kısmı, tercümanın Çin konsolosluğu ile organik bağı oldu iddiasındalar.
BAZI BAŞVURUCULAR HAKKINDA
ŞEVKET İMAN
1989 yılında üniversiteden mezun, bir süre öğretmenlik yapmış. 1997 ayaklanmasında kardeşi tutuklanmış. Kardeşi hakkında bir bilgi alamayınca kardeşini arayıp soruşturmuş. Bu araştırma sırasında polisle sorunlar yaşamış. Öğretmenilk yaptığı okuldan atılmış. Çin dışında basılan –yasaklanmış olan- UÇKUN gazetesini dağıtmış.
2000 yılında Çin’den çıkmış. Kırgızistan’dan Kazakistan’a geçmiş. Çin’de yasaklanmış olan 18 kitabı bir kamyoncu ile Çin’e göndermiş, fakat Çin’e girerken kitaplar yakalanmış. Artık Çin’e dönemeyeceğini, dönerse 10-15 yıl hapis cezası verileceği korkusuyla dönememiş. Kırgızistan’a dönmüş ve elde ettiği sahte Kırgız pasaportu ile 12.7.2001’de Türkiye’ye gelmiş. Sahte pasaport nedeniyle dört ay Antalya’da Yabancılar Polisinde gözaltında kalmış. Orada UNHCR’i duymuş ve serbest kalınca gidip başvurmuş. 2-3 ay sonra görüşmeyi yapmış. Görüşmeden 4-5 ay sonra red cevabı gelmiş. İtiraz etmiş, halen –yaklaşık 6 aydır- itirazı hakkında bir cevap gelmemiş. Çin’den ayrıldıktan sonra polisler sık sık evine gelerek ailesini rahatsız etmişler. 2003 Mart ayında eşi iki çocuğunu (8 ve 12 yaşında) yanına alarak Türkiye’ye gelmiş. Çocukları okula kaydetmek istemişler fakat ikamet alamadıkları için kaydedememişler. Şu anda ise eşinin 3 aylık ikamet izin var. Kendisi ise pasaportsuz ve ikametsiz.
MUHAMMET DURSUN AİMAİT
1987 Yılında siyasi açıdan şüpheli görüldüğü için bir buçuk ay hapis yatmış. Çin’de iken Kuyumcu dükkanı çalıştırıyormuş.
1997 yılında Şubat ayında Kırgızistan’a, aradan da Mart ayında Türkiye’ye gelmiş. 20 Temmuz 2000’de UNHCR’a başvurmuş. Görüşmede biraz Türkçe bildiği için ve verdiği bilgilerin 3. kişilerin öğrenmemesi için tercüman istememiş. Halen başvurusu hakkında olumlu veya olumsuz bir cevap alamamış. Çin’de 1987 ile 1997 yılında 180 defadan fazla sorgulanmış. UNHCR görüşmesinde kendisini sürekli izleyen ve sorgulayan karakol ve polisler hakkında ayrıntılı bilgiler vermiş.
Başvurusunun üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hala bir cevap alamamasına isyan ediyor. Siyasi sorunu olmayan Uygurluların Çin’e rahatlıkla gidip geldiklerini söylüyor. Giden bazı tanıdıklarına, Çin polisi kendisinin fotoğrafı gösterip hakkında bilgi istiyorlarmış. UNHCR için “Eğer yalan söylüyorsam red etsinler, üç yılda bir karara varamadılar mı?” diyor. 3 yıl boyunca dosyası ile ilgili olarak 2-3 ayda bir defa Ankara’ya gidiyor. Şimdiye kadar yaklaşık 15 defa gitmiş. Bir çok defa da mektup ve telefonla sormuş. UNHCR’de yaşadıklarını bütün ayrıntılarıyla anlatmış. (1988’de kurdukları yasal teşkilatı –derneği-, başkanlığını yapmasını, 1993’te kapatılmasını, arkadaşlarının bir kısmının hala hapiste olduğunu anlatmış.
İki çocuğu hala Çin’de bulunuyor. Çinden ayrılırken biri 3 aylık diğeri ise 3 yaşında imiş, 6 senedir onları göremiyor. Eşi Mart 2003’te Türkiye’ye gelmiş. Eşi pasaport çıkarabilmek için 4,5 yıl uğraşmış. Polisler evlerine gelip “”Yabancı memleketlere kaçanların yakınlarına pasaport vermiyoruz” demişler. Kayınpederinin evine de baskın yapmışlar. En sonunda bir yolunu bularak normalde 20-30 $’a alınabilecekken 1500 $ rüşvet vererek bir şirket / ticari pasaport almayı başarmış.
Çin’deki yakınlarıyla arada bir telefonla görüşüyor, telefonlar dinlenildiği için rahat konuşamıyorlarmış. Gönderdiği hiçbir mektup adrese ulaşmamış.
5 yıldır ikamet alamıyor. En son başvurusunda ikamet izini vermişler, 2003’ sonuna kadar.
AİMAİT’de diğer bazı Uygurlular gibi tercümandan rahatsız. Çin’le çalıştığına dair şüpheleri var. Normalde onun görüşmesine katılmadığı halde dosyasını incelemiş ve niye böyle ifade verdin diye bir şeyle söylemiş. Başvurusunun üzerinden üç yıl geçtiği halde bir cevap alamamasının nedeni görüşmeyi yapan avukattan kaynaklanabileceğini söylüyor. Çünkü ilk görüşmeden hemen sonra “Kate’in dosyaları çok bekliyor, sen de çok beklersin” demişler. Kararın gecikmesi ve çok defa görüşme yapmasına rağmen aynı bilgiler kendisine tekrar sorulduğu için kendi hukuk danışmanı olan Kate (Unhcr görevlisi avukat!) ile tartışmış.
UNHCR’le 11 Eylülden sonra yaptığı görüşmelerde kendisine sık sık sizin teşkilatınızda terörist var mı diye soruyorlarmış.
Ekonomik olarak da sıkıntı çekiyor. Eşi ve kendisi Türkiye’de olması, çocukların Çin’de olması sebebiyle aile bölünmüş.
MUHAMMED EMİN ABDULVELİ
Bağımsızlıkçı siyasi düşüncelerinden dolayı 1990’da 12 ay ve 1993 – 1994’te 18 ay hapis yatmış. Hapiste çeşitli işkencelere ve zorla çalıştırmaya muhatap olmuş. İkinci defa hapse girmesi İslami Islahatçı Partisi ile ilgili olmasından. Abisi bu partinin başkanı imiş. Ağabeyi 12 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası dolmasına rağmen hala salmamışlar. Üç yıl daha hapis yatacağı söylenmiş.
Abdulveli, 2. defa hapis yatıp serbest kaldıktan sonra evinin çevresindeki 1 km alanın dışına çıkması ve geceleri evden dışarı çıkması yasaklanmış. Bu baskılara dayanamayınca 1994 Mayıs ayında bir kamyon içerisinde kaçak olarak Kırgızistan’a kaçmış. Kırgızistan’da üç yıl kalmış kaldıktan sonra elde ettiği bir Kırgızistan pasaportu ile 1997 Temmuzunda Türkiye’ye gelmiş.Sahte pasaport nedeniyle gözaltına alınmış. 1999 Haziranında UNHCR’e başvurmuş. 2000 yılında da müteci başvurusu kabul edilmiş. Halen 3. bir ülkeye yerleştirilmeyi bekliyor. Kanada, USA ve Norveç yerleştirmeyi kabul etmemişler. Kanada red yazısında “İsterse Çin’e dönebilir, hayati tehlikesi yok” demiş.
İkamet ve pasaportu yok. Eşi 1996’da Çindeki arkadaşlarının yardımıyla Türkiye’ye gönderilmiş. Çin’de hala 3 çocuğu var, Yaklaşık 10 yıldır çocuklarını görmemiş.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Çin’den kaçan Uygurlu sığınmacılar komşu ülkelerde uzun süre kalamıyorlar. Çin’in baskıları nedeniyle özellikle Pakistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’da her an Çin’e sınırdışı gönderilme risk var. Çin’e gönderilenlerin çoğu idam ediliyor. İdam edilmeyenleri ise mutlaka işkence ve en hafifinden 15 yıl hapis cezası ile karşılaşabiliyorlar. İade edilenlerin bir kısmından hiç haber alınamıyor.
Bir çoğu kendi pasaportu ile çıakmadığı için sahte pasaportla seyahat etmek zorunda kalıyor. Bu nedenle her an her an sahte pasaport nedeniyle, gözaltına alınma, yargılanma veya hapis yatma tehlikesi ile karşı karşıyalar. Böyle bir risk gerçekleşmezse bile pasaportun süresini uzatma imkanı olmadığından kısa bir süre sonra illegal konuma düşebiliyorlar. Giderek ikamet izni imkanı da olmuyor.
Türkiye’de bulunan Uygurlu sığınmacıların önemli bir kısmı illegal olarak bulunuyor. Yasal olarak Türkiye’ye giriş yapıp ikamet izni alabilenlerin sayısı az. Bunların her an polisle başlarının derde girmesi riski var. Yabancılar polisinde kalanlar normalden farklı bir uygulama ile aylarca gözaltında kalabiliyorlar. Polis, uzun tutulmanın yargısal gözaltı değil, idari tedbir olduğunu, tutuldukları yerin ise misafirhane olduğunu söylüyor. Hukuken yasadışı gözaltıdır, çünkü kişinin özgürlüğü bir yargıç kararı olmaksızın uzun süre sınırlandırılmaktadır.
UNHCR’e karşı düş kırıklığı veya güvensizlikleri var. Çok sayıda Uygurlunun başvurusu red edilmiş. UNHCR görevlilerinin, Çin’de yaşadıkları baskı ve zulümleri, geri dönme halinde karşılaşabilecekleri riskleri anlayamadıklarını düşünüyorlar. Bazı başvurucuların dosyalarının uzun süre bekletilmesi / uzun süre karar verilmemesi de önemli bir şikayet konusu. Ayrıca UNHCR’e verdikleri ayrıntılı bilgilerin Çin devletinin eline geçmesi konusunda endişe taşıyorlar.
Çin hükümetinin yoğun baskılarından dolayı yaşam hakları riske giren, veya işkence veya suçsuz yere uzun süre hapis yatma veya kayıp edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalarak ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve bir şekilde Türkiye’ye gelen Uygurlu sığınmacılar zor koşullar altında yaşamlarına devam etmektedirler.