Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi

0
Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dinsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi

Ulusal ya da etnik, dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları bildirgesi(DECLARATION ON THE RIGHTS OF PERSONS BELONGING TO NATIONAL OR ETHNIC, RELIGIOUS AND LINGUISTIC MINORITIES) Birleşmiş  Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli ve 47/135 Sayılı Kararı ile ilan edilmiştir. 

Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletlerin temel amaçlarından birinin, Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edildiği üzere ırk, cinsiyet, dil veya din gibi bir ayrımcılığa tabi tutmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygıyı teşvik etme ve geliştirme olduğunu yeniden teyit ederek,
Temel insan haklarına, insanlık onuruna ve insanın değerine, erkekler ve kadınlar ile küçük-büyük bütün ulusların eşit haklara sahip olduklarına dair inancını yeniden teyit ederek,
Birleşmiş Milletler Şartı’nda, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye edilmesine dair Uluslararası Sözleşme’de, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde, Din veya İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Bildiri’de, ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde ve ayrıca evrensel veya bölgesel düzeyde kabul edilmiş olan ve Birleşmiş Milletler Üyesi Devletlerin kendi aralarında meydana getirmiş oldukları diğer uluslararası belgelerde yer alan prensiplerin gerçekleştirilmesini sağlamayı arzu ederek,
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup olan kişilerin hakları ile ilgili Yirmi yedinci maddesindeki hükümlerden esinlenerek,
Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunmasının ve geliştirilmesinin, içinde yaşadıkları Devletin siyasal ve sosyal istikrarına katkıda bulunacağını dikkate alarak,
Bir bütün olarak toplumsal gelişme içinde ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir yapıda bütünleyici bir parça olarak ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup olan kişilerin haklarını sürekli bir biçimde geliştirmenin ve gerçekleştirmenin halklar ile Devletler arasında dostluğu ve işbirliğini güçlendirmeye katkıda bulunacağını vurgulayarak,
Azınlıkların korunmasında Birleşmiş Milletlerin önemli bir rol oynayabileceğini dikkate alarak,
Birleşmiş Milletler sistemi içinde, özellikle İnsan Hakları Komisyonu’nun, Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Önlenmesi Altkomisyonu’nun, İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmeleri ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili diğer uluslararası insan hakları belgelerine göre kurulmuş olan organların bugüne kadar yaptıkları işi akılda tutarak,
Azınlıkların korunmasında ve ulusal veya etnik, dinsel veya dinsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının geliştirilmesi ve korunmasında Hükümetlerarası örgütler ile hükümetlerdışı örgütlerin önemli işler yapmış olduklarını dikkate alarak,
Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları konusunda uluslararası insan hakları belgelerinin etkili bir biçimde uygulanmasını daha fazla güvence altına alma ihtiyacını kabul ederek,
Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıkların Korunmasına dair Bildiri’yi ilan eder:
Madde 1

1. Devletler azınlıkların varlıklarını, ulusal ya da etnik, kültürel, dinsel ve dilsel kimliklerini bulundukları bölgeler içinde koruyup bu kimliklerin gelişmesini destekleyici koşulları teşvik ederler.

2. Devletler bu sonuçlara ulaşmak için uygun yasal ve diğer tedbirleri alırlar.

Madde 2

1. Ulusal ya da etnik, dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişiler (buradan sonra azınlık mensubu kişiler olarak tanımlanacaklardır) kendi kültürlerini sürdürme, kendi dinlerini açıkça ifade etme ve uygulama, kendi dillerini özel yaşamlarında ve kamu alanında özgürce ve hiçbir müdahaleye veya ayrımcılığa maruz kalmaksızın kullanma hakkına sahiptirler.

2. Azınlık mensubu kişilerin kültürel, dinsel, toplumsal, ekonomik ve kamusal hayata etkin bir şekilde katılma hakları vardır.

3. Azınlık mensubu kişilerin ulusal düzeyde ve gerektiğinde bağlı bulundukları azınlıkla ilgili veya yaşadıkları bölgeler hakkında alınan kararlara, bölgesel düzeyde ve ulusal yasalara ters düşmeyecek bir biçimde etkin olarak katılma hakları vardır.

4. Azınlık mensubu kişilerin kendi kurumlarını kurma ve bu kurumları sürdürme hakları vardır.

5. Azınlık mensubu kişiler, mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle ve başka bir azınlığa mensup kişilerle olduğu kadar ulusal ya da etnik, dinsel ya da dilsel bağlarla bağlı oldukları başka devletlerin vatandaşı olan kişilerle de, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın, sınırlar ötesi, özgür ve barışçıl ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri sürdürmek hakkına sahiptirler.

Madde 3

1. Azınlık mensubu kişiler, bu Bildirgede yer alan haklar da dahil olmak üzere, diğer bütün haklarından bireysel olarak veya mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle birlikte, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın yararlanabilirler.

2. Azınlık mensubu hiçbir kişi için, bu Bildirgede yer alan hakları kullanma veya kullanmama nedeniyle hiçbir dezavantaj söz konusu olamaz.

Madde 4

1. Devletler gerektiğinde, azınlık mensubu kişilerin, hiçbir ayrımcılığa maruz kalmaksızın ve yasalar önünde tam bir eşitlik içinde, insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam ve etkin bir şekilde yararlanmalarını güvence altına alacak tedbirler almakla yükümlüdürler.

2. Devletler, ulusal hukuku ihlal eden ve uluslararası standartlara aykırı olan bazı özel durumlar hariç, azınlık mensubu kişilerin kendi özelliklerini ifade etmeleri ve kendi kültürlerini, dillerini, dinlerini, gelenek ve göreneklerini geliştirebilmeleri için uygun koşulları yaratacak tedbirler alacaklardır.

3. Devletler, azınlık mensubu kişilerin, uygun durumlarda, anadillerini öğrenmeleri veya ana dillerinde öğrenim görmeleri için yeterli olanakları yaratacak uygun tedbirleri almalıdırlar.

4. Devletler, uygun durumlarda, kendi sınırları içerisindeki azınlıkların tarih, gelenek, dil ve kültürleri konusundaki bilgilerini teşvik amacıyla, eğitim alanında uygun tedbirler almalıdırlar. Azınlık mensubu kişiler, topluma ait tüm bilgilere ulaşabilecek yeterli olanaklara sahip olmalıdırlar.

5. Devletler, azınlık mensubu kişilerin, ülkenin ekonomik gelişme ve kalkınma sürecine tam katılımını sağlayıcı nitelikte uygun tedbirler düşünmelidirler.

Madde 5

1. Ulusal politika ve programların planlanması ve uygulanmasında azınlık mensubu kişilerin meşru hakları gözetilecektir.

2. Devletlerarası işbirliği ve yardım programları, azınlık mensubu kişilerin meşru çıkarları gözetilerek planlanmalı ve uygulanmalıdır.

Madde 6

Devletler, azınlık mensubu kişilerle ilgili sorunlarda, karşılıklı anlayış ve güveni geliştirmek amacıyla, bilgi ve deneyimlerin alışverişi dahil olmak üzere, her konuda işbirliği yapmalıdırlar.

Madde 7

Devletler bu Bildirgede yer alan haklara saygıyı geliştirmek amacıyla işbirliği yapmalıdırlar.

Madde 8

1. Bu Bildirgedeki hiçbir şey, devletlerin, azınlık mensubu kişilerle ilgili uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelerini engelleyemez. Devletler, özellikle, taraf oldukları uluslararası sözleşmeler ve anlaşmalarla üstlenmiş oldukları yükümlülükleri ve taahhütleri iyi niyetle yerine getireceklerdir.

2. Bu Bildirgede yer alan hakların kullanılması hiç kimsenin, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanmasını engelleyemez.

3. Devletlerin, bu Bildirgede yer alan hakların etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak üzere aldıkları tedbirler; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan eşitlik ilkesine hiçbir biçimde aykırılık taşıyamaz.

4. Bu Bildirgedeki hiçbir şey, devletlerin egemen eşitliği, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı da dahil olmak üzere, Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı hiçbir faaliyete izin verecek biçimde yorumlanamaz.

Madde 9

Birleşmiş Milletler sisteminin uzman kuruluşları ve diğer organizasyonları, kendi ilgi alanları içerisinde, bu Bildirgede belirtilen hakların ve prensiplerin tam olarak gerçekleşmesine katkıda bulunacaktır.

Birleşmiş Milletler-UN

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma – Ay Anlaşması

0
Devletlerin Ay'da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (Agreement Governing the Activities of States on the Moon and Other Celestial Bodies), 1972 yılından 1979 yılına kadar alt komitelerde değerlendirilmiş, 18 Aralık 1979 tarihinde genel Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek imzaya açılmış, 11 Temmuz 1984 tarihinde yeterli imzaya ulaştıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Ay Sözleşmesi ve Ay Anlaşması olarak da adlandırılan sözleşmeye göre, gök cisimlerinde gök cisimlerinin yörüngesinde yargı yetkisi uluslararası topluluğa bırakılmakta; Birleşmiş Milletler Antlaşması ve uluslararası hukukun yetkisi kabul edilmektedir.

Ay Sözleşmesi, uzaydaki faaliyetleri yaygın ülkeler tarafından onaylanmamıştır. Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma olarak  bilinen Ay Anlaşması, tüm gök cisimlerinde yargı yetkisini uluslararası topluma bırakmakta ve uzayın insanlığın ortak hazinesi olduğu fikrine dayanmaktadır.  Birleşmiş Milletler Şartı‘na paralel düzenlemeler getiren anlaşma  insanlı uzay uçuş programına sahip olan gelişmiş ülkeler tarafından onaylanmadığından başarısızlığa uğramıştır.

Türkiye Cumhuriyeti anlaşmayı onaylayarak 23 Şubat 2011 tarihinde mecliste kabul etmiş, onay kanunu Resmi Gazetenin 12 Mart 2011 tarihli sayısında yayınlanmıştır.  

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma 1979 tarihinde kabul edilmiştir. 

Türkiye, Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma‘yı (Agreement Governing the Activities of States on the Moon and Other Celestial Bodies) 23/2/2011 tarihli ve 6147 sayılı kanunla onaylamıştır.

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma

Bu Anlaşma’ya Taraf Devletler,

Devletlerin Ay ve diğer gök cisimlerinin keşfi ve kullanımı yolundaki başarılarını kaydederek,

Dünya’nın doğal bir uydusu olarak Ay’ın, uzayın keşfinde önemli bir rolü olduğunu kabul ederek,

Ay’ın ve diğer gök cisimlerinin keşfi ve kullanımında Devletler arasındaki işbirliğinin eşitlik temelinde gelişimini desteklemeye kararlı olarak,

Ay’ın uluslararası bir çatışma alanı olmasını önlemeyi arzu ederek,

Ay’ın ve diğer gök cisimlerinin doğal kaynaklarının kullanılmasından doğabilecek yararlan akılda tutarak,

Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’yı, Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşma’yı, Uzay Cisimlerinin Verdiği Hasardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme’yi ve Uzaya Gönderilen Cisimlerin Tescili Sözleşmesi’ni anımsayarak,

Bu uluslararası belgelerdeki hükümlerin, uzayın keşfi ve kullanılmasında gelecekte gerçekleştirilecek ilerlemeleri dikkate almak suretiyle, Ay ve diğer gök cisimlerine ilişkin hususlarda, somut biçimde uygulanması ve geliştirilmesi zorunluluğunu göz önünde tutarak,

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma’nın TBMM’de kabulü
(Devletlerin Ay ve Diğer Göksel Bedenlere Yönelik Faaliyetlerini Yöneten Anlaşma) 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Aşağıdaki hususlar üzerinde anlaşmışlardır:
Madde 1

1- Bu Anlaşma’nın Ay ile ilgili hükümleri, Dünya hariç; güneş sistemi içindeki bütün diğer gök cisimleri için de, bu gök cisimlerinden herhangi biri için özel yasal kurallar yürürlüğe girmedikçe, geçerli olacaktır.

2- Bu Anlaşma’nın amaçlan doğrultusunda Ay hakkında yapılan atıflar; Ay’a gidiş için izlenen yollar ve onun etrafındaki diğer yörüngeleri de içerir.

3- Bu Anlaşma, yer ötesinden dünya yüzüne doğal yollardan ulaşan yer ötesi maddelere uygulanmaz.

Madde 2

Ay üzerinde keşif ve kullanma faaliyetleri dahil bütün faaliyetler, diğer Taraf Devletlerin çıkarları gerektiği biçimde dikkate alınmak suretiyle, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasındaki çıkarlara uygun olarak ve uluslararası işbirliği ve karşılıklı anlayışı desteklemek amacıyla, 24 Ekim 1970’te Genel Kurul tarafından kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler Şartı Uyarınca Devletler Arasında işbirliği ve Dostane İlişkiler Hakkında Uluslararası Hukuk İlişkilerine Dair Bildiriyi hesaba katarak ve uluslararası hukuk, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca yürütülür.

Madde 3

1- Ay, bütün Taraf Devletlerce yalnızca barışçı amaçlarla kullanılacaktır.

2- Ay üzerinde herhangi bir tehdit, güç kullanımı veya diğer bir düşmanca hareket veya düşmanca hareket tehdidi yasaklanmıştır. Benzer şekilde Ay’dan böyle bir hareketi gerçekleştirmek için yararlanmak veya Dünya’ya, Ay’a, uzay araçlarına, bu araçların personeline veya insan yapısı uzay cisimlerine ilişkin olarak benzer hareketler için kullanma tehdidinde bulunmak da yasaklanmıştır.

3- Taraf Devletler, Ay etrafında bir yörüngeye veya Ay yönünde veya etrafında diğer bir yola, nükleer silah veya diğer her tür kitle imha silahı taşıyan hiçbir araç koyamazlar, Ay toprakları içinde veya yüzeyine böyle silahlar yerleştiremezler veya kullanamazlar.

4- Ay üzerinde askeri üsler ve tesisler kurmak ve tahkimat yapmak, her tür silah denemeleri ve askeri manevralar yapmak yasaklanmıştır. Bilimsel araştırma amaçlarıyla veya diğer her türlü barışçı amaçla askeri personel kullanılması yasaklanmamıştır. Ay’ın barışçı amaçlı keşfi ve kullanımı için gerekli her türlü donatım veya tesisatın kullanılması da yasaklanmamıştır.

Madde 4

1- Ay’ın keşfi ve kullanımı bütün insanlığa ait faaliyet alanı olacak ve ekonomik veya bilimsel gelişme düzeyleri ne olursa olsun, bütün ülkelerin iyiliği ve yaran için yürütülecektir. Mevcut ve gelecek kuşakların çıkarlarına olduğu kadar, BM Şartı’na uygun şekilde ekonomik ve sosyal gelişme koşullarını ve daha yüksek yaşam standartlarını destekleme ihtiyaçlarına gerekli dikkat gösterilecektir.

2- Taraf Devletler, Ay’ın keşfi ve kullanımı ile ilgili etkinliklerde işbirliği ve ortak yardımlaşma ilkesi ile hareket edeceklerdir. İşbu Anlaşma’nın uygulanmasında uluslararası işbirliği; mümkün olan en geniş ölçüde çok taraflı veya iki taraflı olarak ya da uluslararası hükümetlerarası teşkilatlar aracılığıyla yapılır.

Madde 5

1- Taraf Devletler Ay’ın keşfi ve kullanılmasına ilişkin faaliyetlerini, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne, dünya bilim çevrelerine” ve kamuya bildireceklerdir. Ay’a yapılan her seyahatin takvimi,.amaları, cereyan edeceği yerler, yörüngelerin parametreleri ve süresine ilişkin bilgiler, seyahatin başlamasından sonra mümkün olduğu kadar kısa zamanda ve bilimsel sonuçlar dahil seyahatin neticeleri hakkındaki bilgileri de seyahat son bulur bulmaz bildirilecektir. Bu seyahatin altmış günden fazla sürmesi halinde, her türlü bilimsel sonuç hakkındakiler dahil, seyahatin cereyanına ilişkin bilgiler, her otuz günde bir dönemsel olarak verilir. Seyahatin altı aydan fazla sürmesi halinde, sonradan sadece bu bilgilere kayda değer eklemeler varsa bildirilir.

2- Bir Taraf Devlet, diğer bir Taraf Devletin, Ay’ın aynı bölgesinde, Ay etrafında aynı yörüngeye veya Ay yönünde veya etrafında aynı hareket yollarında aynı zamanda faaliyetler yürütmeyi planlamış bulunduğunu öğrendiği takdirde, kendi faaliyetlerinin planını ve takvimini derhal diğer Devlet’e haber verir.

3- Taraf Devletler, işbu Anlaşma uyarınca gerçekleştirdikleri faaliyetlerde Ay dahil Uzay’da gözlemlemiş ve saptamış bulundukları insan sağlığını ve hayatını tehdit edici bulguları ve aynı şekilde her türlü yaşam belirtisini Genel Sekretere, uluslararası bilim çevrelerinde ve kamuya bildirir.

Madde 6

1- Ay’da, bütün Taraf Devletler için, herhangi bir ayrıma tabi olmadan; eşitlik temelinde ve uluslararası hukukla uyum halinde, bilimsel araştırmalar yapma özgürlüğü olacaktır,

2- Bilimsel araştırmaları yürütmede ve bu Anlaşmanın hükümlerini geliştirmede, Taraf Devletler Ay’da maden ve diğer cisimlerden örnekler toplamak ve almak hakkına sahip olacaklardır. Bu örnekler, bunların toplanmasını sağlayan Devletlerin uhdesinde kalacaktır ve bilimsel amaçlarla kullanılabilecektir. Taraf Devletler, bu örneklerin diğer ilgi gösteren taraf devletlerce ve uluslararası bilimsel toplulukça bilimsel araştırmalar için kullanılmasına olanak vermeyi göz önünde bulunduracaktır. Taraf Devletler, bilimsel araştırmalar sırasında Ay’ın madenlerinden ve diğer cisimlerinden bu araştırmaları desteklemek amacıyla uygun miktarlarda kullanabilirler.

3- Taraf Devletler, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde; Ay’a yolculuklar sırasında veya orada bulunan tesislerde bilimsel ve diğer personelin değişiminin arzu edilir olduğu konusunda anlaşmışlardır.

Madde 7

1- Taraf Devletler, Ay’ı keşif ve kullanma faaliyetlerinde bulundukları sırada, oradaki ortamda mevcut dengenin, bu ortamı zararlı değişimlere maruz bırakacak şekilde yabancı maddeler getirilmesi veya başka bir yolla bozulmasını önlemek amacıyla önlemler alırlar. Taraf Devletler dünya dışı maddeler getirilmesi suretiyle veya başka bir yolla yerkürede çevrenin her türlü bozulmasını önlemek amacıyla da önlemler alırlar.

3. Taraf Devletler, bilimsel bakımdan özel ilgi çeken Ay bölgeleri konusunda, bu bölgelerin diğer Taraf Devletlerin haklarına halel getirmeksizin, Birleşmiş Milletler’in yetkili., birimleri ile danışmak suretiyle, haklarında özel koruma anlaşmaları yapılması uygun olan uluslararası bilimsel ayrılmış bölgeler olarak belirlenmeleri için, diğer Taraf Devletlere ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bilgi verirler.

Madde 8

1.Taraf Devletler, bu Anlaşma hükümleri saklı kalmak üzere, yüzeyinin veya yüzey altının hangi noktasında olursa olsun, Ay’ın keşfi ve kullanılması faaliyetlerini gerçekleştirebilirler.

2.Bu amaçla Taraf Devletler özellikle:

a) Uzay Araçlarını Ay’a indirebilirler ve Ay’dan fırlatabilirler;

b) Ay’ın yüzeyinin veya yüzey altının hangi noktasına olursa olsun personellerini, uzay, taşıtlarını, malzemelerini, istasyonlarını, tesislerini ve donatımlarını yerleştirebilirler.

Personel, uzay taşıtları, malzeme, istasyonlar, tesisler ve donatımlar Ay’ın yüzeyinde veya yüzey altında serbestçe hareket edebilir veya hareket ettirilebilir.

  1. Bu maddenin 1. ve 2. paragraftan uyarınca Taraf Devletlerin Ay üzerinde yürüttükleri faaliyetler, diğer Taraf Devletlerce yürütülen faaliyetleri engellemeyecektir. Bunların bir engellemeye neden olmaları halinde ilgili Taraf Devletler, bu Anlaşma’nın 15, maddesinin 2. ve 3. paragraflar uyarınca, danışmalarda bulunurlar.
Madde 9

1- Taraf Devletler, Ay’da insanlı veya insansız istasyonlar kurabilirler. Bir istasyon kuran Taraf Devlet sadece istasyonun gereksinimlerini karşılamak için gerekli yüzeyi kullanacak ve söz konusu istasyonun yerleşim durumundan ve amaçlarından, derhal Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni haberdar edecektir. Aynı şekilde, her sene, bu istasyonun kullanılmaya devam edip etmediğini ve amaçlarının değişip değişmediğini de Genel Sekreter’e bildirecektir.

2- İstasyonlar, bu Anlaşma hükümleri veya Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’nın 1. maddesi uyarınca, Ay üzerinde faaliyetlerde bulunan diğer Taraf Devletlerin personel, taşıt ve malzemesinin, Ay’ın her tarafına serbest girişlerini engellemeyecek tarzda kurulacaktır.

Madde 10

1- Taraf Devletler, Ay’da bulunan kimselerin hayat ve sağlıklarını korumak için, uygulanabilir bütün önlemleri alırlar. Bu amaçla Ay’da bulunan herkesi, Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılması’nda Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’nın 5. maddesi kapsamında bir Astronot ve Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşma kapsamında da Uzay Aracı Mürettebatından sayarlar.

2- Taraf Devletler, Ay’da tehlike içinde bulunan kimseleri istasyonlarına, yapılarına, taşıtlarına ve diğer tesislerine kabul ederler.

Madde 11

1- Ay ve onun doğal kaynaklan, bu Anlaşma’nın konuya ilişkin hükümlerinde; özellikle bu maddenin 5. paragrafında ifadesini bulan, insanlığın ortak malvarlığını oluştururlar.

2- Ay, kullanma, işgal, egemenlik ilam veya diğer başka bir yolla hiçbir şekilde ulusal edinim konusu olamaz.

3- Ay’ın yüzeyi ve toprak altı, hükümetlerarası olan veya olmayan uluslararası teşkilatların, ulusal teşkilatların, Devletlerin veya gerçek kişilerin mülkiyetinde olamaz. Ay’ın yüzeyi ile bağlantılı yapılar dahil yüzeyine veya yüzeyi altına uzay personeli veya taşıttan, malzemesi, istasyonları, tesisleri veya donatımı yerleştirilmiş olması, Ay’ın yüzeyinin veya toprak altının bir kısmı üzerinde, mülkiyet hakkı yaratmaz. Bu hükümler, bu maddenin 5. paragrafında öngörülen uluslararası rejime halel getirmez.

4- Taraf Devletler, uluslararası hukuk ve bu Anlaşma hükümleri uyarınca; hiçbir ayrım gözetilmeksizin ve eşitlik esasına göre, Ay’ı keşfetmek ve kullanmak hakkına sahiptirler.

5- Bu Anlaşma’ya Taraf Devletler, Ay’ın doğal kaynaklarının işletilmesi mümkün hale gelir gelmez; söz konusu işletmeyi düzenleyen, uygun usuller dahil, uluslararası bir rejim kurmayı üstlenirler. Bu hüküm, bu Anlaşma’nın 18. maddesi uyarınca uygulanır.

6- Bu maddenin 5. paragrafında öngörülmüş olan uluslararası rejimin kurulmasını kolaylaştırmak amacıyla Taraf Devletler, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde, Ay üzerinde keşfedebildikleri bütün doğal kaynaklardan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni, uluslararası bilim çevrelerim ve kamuyu haberdar ederler.

7- Söz konusu uluslararası rejimin başlıca amaçlan şunlardır:

a) Ay’ın doğal kaynaklarının, düzenli ve güvenli bir şekilde geliştirilmesini sağlamak;

b) Bu kaynakların rasyonel bir şekilde idare edilmelerini sağlamak;

c) Bu kaynakların kullanım imkanlarını geliştirmek;

d) Bu kaynaklardan sağlanan faydaların, Taraf Devletler arasında, gelişmekte olan ülkelerin gereksinimlerine ve çıkarlarına ve Ay’ın keşfine, doğrudan doğruya veya dolaylı katkıda bulunan ülkelerin gayretlerine özel bir dikkat sarf etmek suretiyle, hakkaniyete uygun paylaştırılmasını gözetmek;

8- Ay’ın doğal kaynaklarına ilişkin bütün faaliyetler; bu maddenin 7. paragrafında beyan olunan amaçlar ile bu Anlaşma’nın 6. maddesinin 2. paragrafı hükmü ile bağdaşabilecek şekilde yürütülür.

Madde 12

1- Taraf Devletler, Ay üzerinde bulunan personeli, uzay taşıtları, malzemesi, istasyonları, tesisleri ve donatımı üzerindeki yetkilerini ve denetimlerini muhafaza ederler. Söz konusu, araçlara, malzemenin, istasyonların ve donatımın Ay üzerinde bulunmaları, bunlar üzerindeki mülkiyet haklarını değiştirmez.

2- Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşmanın 5. maddesi hükümleri; bulunmaları gereken yerlerden başka yerlerde bulunan taşıtlara, tesislere ve malzemeye de uygulanır.

3- İnsan hayatını tehlikeye düşüren acil hallerde Taraf Devletler; Ay üzerinde bulunan ve başka Devletlere ait olan malzemeyi, taşıtları, tesisleri, donatımı ve kaynakları kullanabilirler. Bu durumda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri veya ilgili Taraf Devlete derhal haber verilir.

Madde 13

Kendisi tarafından fırlatılmamış olan bir Uzay Aracının veya böyle bir Aracı oluşturan parçaların, bir arıza sonucu Ay’a düştüğünü zorunlu veya beklenilmeyen bir iniş yaptığını belirleyen her Taraf Devlet, bundan, fırlatmayı yapan Taraf Devleti ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni derhal haberdar eder.

Madde 14

1- Bu Anlaşma’ya Taraf Devletlerin, ister hükümet organları tarafından, ister hükümete ait olmayan birimler tarafından yapılmış olsun; Ay’daki ulusal faaliyetlerinden dolayı uluslararası sorumlulukları olacak ve bu devletler söz konusu faaliyetlerin bu Anlaşma’da beyan edilen hükümlere uygun olarak yapılmasını gözeteceklerdir. Taraf Devletler, yargı yetkileri altında bulunan hükümet dışı birimlerin Ay’daki faaliyetlerinin, kendi yetki ve sürekli gözetimleri altında yürütülmesini sağlayacaklardır.

2- Taraf Devletler, Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma hükümlerine ve Uzay Cisimlerinin Verdiği Hasardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme hükümlerine ilave olarak, Ay üzerinde meydana gelen zararlar halinde sorumluluğa ilişkin ayrıntılı anlaşmaların, Ay üzerindeki faaliyetlerin daha yaygın hale gelmesi sonucunda gerekli hale gelebileceğini kabul ederler. Söz konusu anlaşmalar, bu Anlaşma’nın 18. maddesinde yazılı usul uyarınca hazırlanacaktır.

Madde 15

1- Her Taraf Devlet, diğer Taraf Devletlerin Ay’ın keşfi ve kullanılmasına ilişkin faaliyetlerinin bu Anlaşma hükümlerine uygunluğundan emin olma hakkına sahiptir. Bu amaçla, Ay üzerinde bulunan bütün uzay taşıtları, malzemesi, istasyonları, tesisleri ve donatımı bu Anlaşma’ya Taraf diğer Devletlere açık olacaktır. Taraf Devletler, tasarlanmış bütün ziyaretlerini, istenilen danışmaların yapılabilmesi ve ziyaret edilecek tesislerin bulundukları yerlerde normal işlemlerin engellenmesini önlemek ve güvenliği sağlamak amacıyla önceden bildirirler. Bu maddenin uygulanmasında, bir Taraf Devlet, bizzat kendi adına veya diğer bir Taraf Devletin tam veya kısmi yardımı ile veya Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca ve bu çerçevede uygun olan uluslararası usullere göre hareket edebilir.

2- Bir Devletin bu Anlaşma gereğince kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği veya bu Anlaşmadan doğan haklarının diğer bir Devletçe haleldar edildiği hususunda, inandırıcı nedenleri olan her Taraf Devlet, bu diğer Taraf Devlet ile danışmalar yapılmasını talep edebilir. Böyle bir danışma talebini alan Taraf Devlet, gecikmeksizin, söz konusu, danışmalara başlayacaktır. Talep eden diğer her Taraf Devletin de aynı şekilde, bu danışmalara katılma hakkı vardır. Bu danışmalara katılan Taraf Devletlerden her biri; uzlaşmazlığa kabul edilebilir karşılıklı bir çözüm arayacak ve bütün Taraf Devletlerin haklarım ve çıkarlarını göz önünde tutacaktır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri danışmaların sonuçlarından haberdar edilecek ve almış olduğu bilgileri bütün diğer ilgili Taraf Devletlere iletilecektir.

3- Danışmaların, bütün Taraf Devletlerin haklarım ve çıkarlarını göz önünde tutan ve kabul edilebilir karşılıklı bir çözümle sonuçlanmaması halinde, ilgili Taraflar, uyuşmazlığın koşullarına ve mahiyetine uygun diğer barışçı yollar ile bu uyuşmazlığın çözümü için gerekli bütün tedbirleri alırlar. Danışmalara başlanması hususunda güçlükler çıkması veya danışmaların kabul edilebilir karşılıklı bir çözüm ile sonuçlanmaması halinde, bir Taraf Devlet uyuşmazlığın çözümü amacıyla, ilgili diğer hiçbir Taraf Devletin rızası olmaksızın, Genel Sekreter’in yardımını talep edebilir, ilgili bir diğer Taraf Devlet ile diplomatik ilişkileri bulunmayan bir Taraf Devlet, söz konusu danışmalarda, tercihine göre, gerek bizzat kendisi, gerek diğer bir Taraf Devlet veya Genel Sekreter aracılığıyla yer alabilir.

Madde 16

17. ila 21. maddeler hariç olmak üzere, bu Anlaşmada Devletlere yapılan atıflar, uzay faaliyetlerinde bulunan her uluslararası hükümetlerarası teşkilata, bu teşkilatın bu Anlaşma’dan doğan hak ve yükümlülükleri kabul ettiğini bildirmesi ve teşkilata üye devletlerin çoğunluğunun bu Anlaşma’ya ve Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten ilkeler Hakkında Anlaşma’ya taraf olması kaydıyla uygulanır. Böyle bir teşkilata üye ve bu Anlaşma’ya Taraf olan Devletler; teşkilatın bu madde hükümleri uyarınca bir bildirim yapmasını temin amacıyla her türlü uygun tedbirleri alırlar.

Madde 17

Bu Anlaşma’ya Taraf her Devlet, Anlaşma’da değişiklik yapılmasını önerebilir. Bu değişiklikler, bunları kabul eden Anlaşma’ya Taraf her devlet bakımından, Anlaşma’ya taraf olan devletlerin çoğunluğunca kabul edildikleri tarihte; daha sonra Anlaşma’ya Taraf diğer Devletler’in her biri bakımından da kabul edildikleri tarihte yürürlüğe girer.

Madde 18

Bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden on yıl sonra, Anlaşma’nın, geçen zaman içindeki uygulaması dikkate alınarak, Anlaşma’da değişiklik yapılmasının gerekli olup olmadığını incelemek amacıyla, Anlaşma’nın gözden geçirilmesi hususu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun geçici gündemine alınacaktır. Bununla birlikte, bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden beş yıl sonra, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Anlaşma’nın saklayıcısı olarak, Anlaşma’ya taraf Devletlerin üçte birinin talebi ve çoğunluğunun kabulü ile, Anlaşma’yı gözden geçirmek için Taraf Devletler Konferansı toplayacaktır. Gözden Geçirme Konferansı; aynı zamanda, 11. maddenin 5. paragrafındaki hükümlerin uygulanması konusunu da, sözü geçen maddenin 1. paragrafında öngörülmüş olan ilkeye dayanarak ve özellikle ilgili bütün teknik gelişmeleri göz önünde tutarak inceler. ,

Madde 19

1- Bu Anlaşma, New York’ta Birleşmiş Milletler Merkezi’nde bütün Devletlerin imzasına açık olacaktır.

2- Bu Anlaşma, imzalayan Devletlerin onayına tabidir. Bu Anlaşma’yı, bu maddenin 3. fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesinden önce imzalamamış olan her Devlet, her zaman ona katılabilir. Onay veya katılım belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

3- Bu Anlaşma, beşinci onay belgesinin tevdi edilmesini izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girer.

4- Onay veya katılım belgelerini bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden sonra tevdi eden her Devlet için bu Anlaşma; söz konusu belgelerin tevdi tarihlerini izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girer.

5- Genel Sekreter, bu Anlaşma’yı imzalamış veya ona katılmış bulanan bütün Devletleri; her imza tarihinden, her onay veya katılım belgesinin tevdi tarihinden, bu Anlaşma’nın yürürlüğe giriş tarihinden ve diğer her türlü bildirimden, derhal haberdar eder.

Madde 20

Bu Anlaşma’ya Taraf her Devlet, Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı yazılı bildirim ile Anlaşma’dan çekildiğini bildirebilir. Böyle bir çekilme, tebligatın alındığı tarihten bir yıl sonra yürürlüğe girer.

Madde 21

Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı şekilde geçerli olan bu Anlaşma’nın aslı; onaylanmış örneklerini imzacı ve katılımcı bütün Devletlere gönderecek olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce saklanacaktır.

Yukarıdaki hususları tasdiken, Hükümetleri tarafından usulüne uygun şekilde yetkili kılınmış, aşağıda imzası bulunan kişiler; 18 Aralık 1979’da New York’ta imzaya açılmış olan işbu Anlaşma’yı imzalamışlardır.

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (PDF)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

18 Aralık – Hukuk Takvimi

0
18 Aralık Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.

18 Aralık – Hukuk Takvimi

1420

Osmanlı dönemi Kazaskerlerinden mutasavvıf ve filozof Şeyh Bedrettin öldü. 1411 yılında kazasker tayin edildi ve 1413 yılında görevden alındı. Şeyh Bedreddin İsyanı sonucunda1420 yılında Serez çarşısında idam edildi.
1482  1474-1476 yılları arasında sadrazamlık yapmış olan Gedik Ahmet Paşa, II. Bayezid tarafından idam ettirildi.
1848 İtalyan asıllı Çek filozof ve matematikçi Bernhard Bolzano öldü (Doğumu 1781)
1865 ABD’de kölelik tamamen yasaklandı. Köleliğin yasaklanmasına ilişkin ilk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izledi.
1878 Sovyetler Birliği liderlerinden Josef Stalin doğdu.
1894 Avustralya’da kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde etti.
1917 Rusya ile Türkiye arasında Erzincan Antlaşması yapıldı.
1928 Fransız kamu hukuku uzmanı Léon Duguit, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Şubat 1859) Bordeaux Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Fakülteyi birincilikle bitirdi. Kamu Hukuku alanında genç yaşta profesör olan ilk kişi oldu. 1890’lı yıllarda hukuk fakültelerinde sosyolojiye giriş derslerinin verilmesi için çalıştı. 1892 yılında Bordeaux Üniversitesi Anayasa Hukuku kürsüsü başkanı oldu. Pek çok sosyoloji dergisinde tanındı ve yabancı hukukçular tarafından görüşlerine atıfta bulunuldu. 1908-1912 yıllarında belediye meclis üyeliği yaptı. 1925’te Mısır Hükümeti tarafından eğitimi teşkilatlandırmak amacıyla davet edildi. František Weyr ve Hans Kelsen ile beraber 1926 yılında Hukuk Teorisi Uluslararası Dergisi’ni kurdu. 1927 yılında Kamu Hukuku Uluslararası Enstitüsü’nün kuruluşuna katıldı. Bordeaux Ekolü olarak da bilinen Kamu Hizmeti Ekolü’nün ilk temsilcileri arasında yer aldı. Görüşleri ve çalışmaları nedeniyle kürsü anarşisti (anarchiste de la chaire) olarak nitelendirildi.
1956 Japonya, Birleşmiş Milletlere kabul edildi.
 1956 Birleşik Krallık Parlamentosu(İngiltere), cinayet suçlarında idam cezasının kaldırılması kararı aldı.
 1972 Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Uğur Alacakaptan 6 yıl 3 ay, hukukçu ve gazeteci Uğur Mumcu ise 5 yıl 10 ay hapse mahkûm oldu.
1976 İstanbul Barosu Başkanlığına, Orhan Adli Apaydın seçildi.
1977 Prof. Dr. Faruk Erem, Ankara Barosu Genel Kurulunda baro başkanlığına seçildi.
1979 Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (Agreement Governing the Activities of States on the Moon and Other Celestial Bodies), 1972 yılından 1979 yılına kadar alt komitelerde değerlendirilerek 18 Aralık 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edildi.
 1979 Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW), Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women adıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 18 Aralık 1979 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, kadınlar için uluslararası bir haklar bildirgesi olarak tanımlanmaktadır. Bir önsöz ve 30 maddeden oluşan belge, kadınlara karşı ayrımcılığın ne olduğunu tanımlamakta ve bu ayrımcılığı sona erdirmek için eylem planı önermektedir.
1980 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) İstanbul davası bin 477 sanıkla başladı
 1982 Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesinin kabulünden yedi yıl sonra, Birleşmiş Milletler Tıbbi Etik İlkeleri, “İşkence, Gayriinsani Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Tıbbi Etik İlkeleri(Tıbbi Etik Esasları)” adıyla 18 Aralık 1982 tarihinde kabul edildi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, “Tutuklu ve hükümlülerin işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve davranışlara karşı korunmasında sağlık personeli ve özellikle hekimlerin görevlerine ilişkin tıbbi etik ilkeleri” başlıklı metni kabul etmiş ve Tıbbi Etik ilkeleri oluşmuştur. Birleşmiş Milletler, tutuklu ve hükümlülerin, işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve muamelelere karşı korunmasında sağlık personelinin ve özellikle hekimlerin görevleri nedeniyle uymaları gereken kuralları belirlemiştir.
1984 Abdi İpekçi cinayetini planlamak suçundan aranan Mehmet Şener, İsviçre’de tutuklandı. Aynı gün Ülkücü Gençlik Dernekleri İkinci Başkanı Abdullah Çatlı ve Oral Çelik hakkında da soruşturma açıldı.
1988 Toplum bilimci ve yazar Niyazi Berkes öldü. ( doğumu 1908)
1990 Uluslararası Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu, 18 Aralık 1990 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edildi.  Sözleşme, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda kaos yaratan göç dalgalarının yarattığı tahribatın azaltılması hedeflemektedir. Türkiye sözleşmeyi 26.4.2001 tarihinde çekincelerle birlikte kabul etti
1992 Ulusal ya da etnik, dinsel ve dinsel azınlıklara mensup kişilerin hakları bildirgesi Birleşmiş  Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli ve 47/135 Sayılı Kararı ile ilan edilmiştir.
1992 Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri (Declaration on the Protection of all Persons from Enforced Disappearance), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli toplantısında 47/133 sayılı kararı ile kabul ve ilan edilmiştir. Birleşmiş Milletler zorla kaybetmeyi, “Kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin nerede ve ne durumda olduğunu gizlemeleri ve sonuçta kayıp kişinin hukukun koruması dışında kalması” şeklinde tanımlamış ve 2011 yılından bu yana 30 Ağustos tarihini, zorla kaybedilenlerin hatırasına saygı amacıyla Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü olarak anmaya başlamıştır.
2000 Kişisel verilerin Avrupa Topluluğu kurumları ve organları tarafından işlenmesiyle ilgili olarak gerçek kişilerin korunması ve bu verilerin serbest dolaşımı hakkında 18 Aralık 2000 tarihli ve (AT) 45/2001 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü Kabul edildi
2001 Uluslararası Göçmenler Günü(Dünya Göçmenler Günü), 18 Aralık 2001 tarihinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ve aynı yıl içerisinde Paris’te gerçekleştirilen UNESCO Yürütme Kurulu’nun aldığı karar gereğince Uluslararası Göçmenler Günü olarak ilan edildi.
2003 Necip Hablemitoğlu evinin önünde silahlı saldırıya uğrayıp öldürüldü.
2013 Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü’nün İlanı  Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 18 Aralık 2013 tarihindeki toplantıda aldığı 68/163 sayılı karar ile gazetecilere karşı işlenen suçların cezasız kalmasına karşı tüm uluslararası toplumu ve devletleri göreve davet etmiştir. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (FIJ) 8 Nisan’ı “Gazeteci Cinayetlerinin Cezasız Kalmasına Karşı Protesto Günü” ilan etmiş, Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü ise, BM tarafından 2 Kasım günü olarak ilan edilmiştir.
2023

Avrupa Birliği (AB), Elon Musk’ın sahip olduğu sosyal medya platformu Twitter(X)’in, Dijital Hizmetler Yasası’nı (DSA) ihlal edip etmediğini değerlendirmek üzere resmi süreç başlattı. AB, ekimde, X’ten sonra Meta ve TikTok hakkında da soruşturma başlatıldığını duyurmuştu.

2023 Adnan Oktar suç örgütü lehine hakim ve savcılarla ilgili açılan davaya müdahale ettiği iddia edilen kişi ile ilgili haberlerin erişime engellenmesine dönük karara yapılan itiraz kabul edildi. Bakırköy Sulh Ceza Hakimliği, kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararlarını hatırlatarak basın ve ifade özgürlüğü vurgusu yaptı.
2023

Adana Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik olarak yolsuzluk iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında operasyon düzenlendi.

Anayasa Mahkemesi, 10 Ekim Gar katliamında kamu görevlilerinin ihmali olduğuna ve etkin soruşturma yapılmadığına ilişkin olarak yapılan bireysel başvuruyu reddetti.

18 Aralık – Hukuk Takvimi 

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü

1

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü (Dünya Göçmenler Günü), 18 Aralık 2001 tarihinde kabul edilmiştir. Dünya Göçmenler Günü olarak da anılmaktadır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ve aynı yıl içerisinde Paris’te gerçekleştirilen UNESCO Yürütme Kurulu’nun aldığı karar gereğince Uluslararası Göçmenler Günü olarak ilan edilmiştir.

18 Aralık, göçmen haklarının tanınması ve göçmenlerin yaşadıkları sorunların gündeme getirilmesi için duyarlılık günüdür.

Uluslararası Göçmenler Günü, Türkiye’de 2013 yılından itibaren kutlanmaktadır. Dünya genelinde kabul görmüş demokrasi ve hukuk günlerindendir.

 Uluslararası Göç Örgütü’nün Göç Tanımı

Örgüt, “bireylerin uluslararası bir sınırı geçerek veya bir devlet sınırları içerisinde yapmış olduğu yer değiştirme” eylemini göç olarak tanımlanmıştır.

Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu ve Göçmenler Günü

Uluslararası Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu; 18 Aralık 1990’da imzalanmıştır. Sözleşme; siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda kaos yaratan göç dalgalarının yarattığı tahribatın azaltılmasını hedeflemiştir. Türkiye bu sözleşmeyi Türkiye 13.01.1999 tarihinde imzalamış, 26.4.2001 tarihinde çekincelerle birlikte kabul etmiştir. Sözleşme, 8 Haziran 2004 tarihinde onaylanarak 17.08.2004 tarihinde bakanlar kurulu kararıyla resmi gazetede yayınlamıştır.

Göçmen sayısı, son 50 yılda, dünyada ve özellikle Asya ve Afrika’da üç katından fazla artmıştır. İş, aile ve eğitimin yanı sıra çatışma, zulüm ve doğal afet gibi nedenler bu artışı tetiklemiştir.

Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Orta Doğu ve Batı Asya Bölge Teşkilatı (UCLG-MEWA); Türkiye Kent Konseyleri Birliği ve Türkiye Kent Konseyleri Platformu ile imzalamış olduğu protocol çerçevesinde; uluslararası toplumun kabul ettiği günlerde ortak farkındalık yaratma çalışmaları yapmak teşvik edilmektedir. Buna ilaveten,  güne özel program ve etkinlikler düzenlenmektedir.

Uluslararası Göçmenler Günü’nde dünya çapında ortak farkındalık amaçlanmaktadır. Etkinlikler için son yıllarda, sosyal medyada #GörDuyFarket etiketi (hashtag) kullanılmaktadır. Ayrıca #YerelinÇağı ve #SKH16 etiketleri bulunmaktadır.

17 Aralık – Hukuk Takvimi

0
17 Aralık Hukuk Takvimi

17 Aralık – Hukuk Takvimi

1830

Güney Amerikalı aristokrat, devrim önderi, Simón Bolívar, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Temmuz 1783) Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın bağımsızlığını kazanmasını sağladı. İspanyol İmparatorluğu’na karşı başlatılan bağımsızlık hareketinin siyasi ve askerî liderliğini yaptı. On bir yıl boyunca yönettiği Büyük Kolombiya’nın kurucusu ve ilk devlet başkanıdır.

1897

Köy Enstitüleri’nin kurucusu Hasan Âli Yücel doğdu. (Ölümü: 26 Şubat 1961) İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesi felsefe bölümünü bitirdi ve 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi‘nden İzmir milletvekili olarak meclise girdi ve art arda dört dönem milletvekilliği yaptı. Giresun’un Görele ilçesinde adına “Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi” kuruldu. İstanbul Üniversitesi‘nin eğitim fakültesi de “Hasan Âli Yücel Eğitim Fakültesi” adıyla kuruldu.

1908

II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki seçilen yeni Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını yaptı

1925

Türkiye-SSCB Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalandı. Tarafsızlık ve saldırmazlık içeren antlaşmaya bağlı üç protokol bulunuyordu. SSCB antlaşmayı 7 Kasım 1945’te feshetti

 1927 Takvim-i Vekayi, “Resmi Gazete” adını aldı. Türkiye Cumhuriyeti öncesinde Takvim-i Vekayi adıyla yayınlanan gazete, Büyük Millet Meclisi tarafından 7 Ekim 1920’de yeniden yapılandırıldı, ilk sayısı kuruluşundan dört ay sonra 7 Şubat 1921 tarihinde “Ceride-i Resmiye” adıyla yayımlandı. Resmi Gazete ismini 17 Aralık 1927 tarihinde aldı.
1934

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e verilen “Atatürk” soyadının veya bunun başına ve sonuna söz konarak yapılan adların hiçbir kimse tarafından öz ve soyadı olarak alınamayacağına dair Kanun, TBMM’de kabul edildi.

 1949

Türkiye, Avrupa Konseyi Statüsü’ne 13 Nisan 1950 tarihinde katılarak 12 Aralık 1949 tarihli 5456 Sayılı Kanun ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair kanun 17 Aralık 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

 1949

Türkiye- Filipin Cumhuriyeti Dostluk Antlaşması, “5464 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Filipin Cumhuriyeti arasında Vaşington’da imzalanan Dostluk Antlaşmasının onanması hakkında Kanun” adıyla 12 Aralık 1939’da mecliste kabul edildi ve 17 Aralık 1949’da Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Filipinlerle ilk diplomatik temas anlamına gelen Dostluk Antlaşması, ABD’den henüz bağımsızlığını kazanmış olan Filipin Cumhuriyeti ile 13 Haziran 1949 tarihinde Vaşington’da imzalanmıştı.

 1963

Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 23., 27. ve 61. maddelerinde değişiklik yapıldı ve bu değişiklikler 31 Ağustos 1965 tarihinde yürürlüğe girdi. Antlaşma, 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da, Çince, Fransızca, Rusça, İngilizce ve İspanyolca dillerinde imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmişti. Türkiye Antlaşmayı, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüyle birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamış ve Antlaşmanın kabulüne dair onay kanununu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlamıştı.

1973

Amerikan Psikiyatri Birliği, DSM’den eşcinselliği listesinden çıkararak yönelimin bir hastalık olmadığını açıkladı. Bu kararın ardından ayrımcılığın önlenmesi yönündeki yasal düzenlemeler yerleşmeye başladı.

 1979

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 17 Aralık 1979 tarihinde 34/169 sayılı karar ile kabul edildi.

1997

Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi, 17 Aralık 1997 tarihinde Paris’te imzalandı.  Sözleşme, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edilmişti.

 2002

Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Parlamentosu, Bosna-Hersek’te 43 ay süren savaşa son veren Dayton Barış Anlaşması‘nı yedi yıl sonra onayladı. Anlaşma, savaşın tarafları olan Alia İzzetbegoviç (Bosna), Slobodan Miloševi; (Sırbistan), ve Franjo Tucman (Hırvatistan) arasında Dayton, Ohio’da (ABD) 14 Aralık 1995’te imzalanmış ve Eski Yugoslavya’da üç yıldır süren savaş sona ermişti 

 2004

Avrupa Birliği, Türkiye ile 3 Ekim 2005 tarihi itibariyle müzakerelere başlama kararı aldı

2008

Noterlik Mesleğinde Uyulması Zorunlu Etik Kurallar; 79 ve 119 sayılı kararlar uyarınca 17 Aralık 2008 tarihinden itibaren yürürlüğe konuldu.

2011

Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları(Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar) , Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17 Aralık 2011 tarihli sayısında yayınlandı.

2013

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, aralarında çeşitli düzeyde bürokrat ve iş insanlarının olduğu şüpheliler hakkında, yolsuzluk, rüşvet ve kaçakçılık operasyonları başlatıldı. Ülke gündemini bir süre meşgul eden soruşturmalar daha sonra takipsizlikle sonuçlandı ve soruşturmayı başlatanlar görevden alınarak haklarında davalar açıldı.

2014

Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE); Roma Şartı olarak tanımlanan Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri’ni (European norms and principles concerning prosecutors) kabul etti.

2021

Av. Prof. Dr. Yücel Sayman, 15 Aralık 2021 günü yaşama veda etmişti. 1996 -2002 yılları arasında 3 dönem İstanbul Barosu Başkanlığı yapan Sayman için, 17 Aralık 2021 Cuma günü saat 12:00’de Baro’nun önünde yapılan törenin ardından ebedi istirahatgahı olan Karacaahmet mezarlığına doğru yola çıkarıldı.

17 Aralık – Hukuk Takvimi

Yarım milyon çocuk nasıl kurtarılır?

0
Gökçer Tahincioğlu 
Yarım milyon çocuk nasıl kurtarılır? / Gökçer Tahincioğlu 
Cumhuriyet başsavcılıklarındaki soruşturma dosyası ve suç sayılarına göre, suça sürüklenen çocuklara ilişkin 2024’te 424 bin 911 dosya, 483 bin 16 çocuk kaydedildi. Çığ gibi büyüyen bu sorunla sadece cezalandırmayla, cezaevleriyle, bakanlığın doğru-yanlış uygulamalarıyla nasıl baş edilir?

 

TBMM’de görüşülmesine başlanan 11. Yargı Paketi gösterdi ki Türkiye’deki suç oranlarının verilen cezaların düşüklüğü ya da yüksekliği ile ilgisi yok.

Hukukçular, deprem davaları, cinayet dosyaları, tecavüz, istismar, gasp suçları dahil neredeyse bütün dosyalarda “denetimli serbestlik” yoluyla ceza indirimi öngören son yargı paketinden sonra kimin, ne kadar indirim alabileceğinin anlaşılması için tablolar hazırlamaya başladı.

Ne yapsınlar?

Düz bir hesap söz konusu değil.

2012’den bu yana çıkartılacak beşinci örtülü af bu. Herkesin durumu bu yasalara göre tek tek belirleniyor.

20 yıl ceza alan kendini dışarıda buluyor, insan öldürmüş hükümlü bir iki senede özgürlüğüne kavuşuyor.

Bu tabloda suça sürüklenen çocuklar meselesinin cezaların yükselmesiyle, yetişkin gibi ceza almalarıyla çözülemeyeceği de ortada.

* * *

11. Yargı Paketi’ne, bu çocuklarla ilgili cezaların artırılması hükmünün konulup konulmayacağı çok tartışıldı.

Sonunda çare bu konuda özel bir çalışma yürütülmesinde bulundu. Doğrusu da buydu…

Zira tablo vahim… Sandığımızdan da vahim.

Adalet Bakanlığı’nın bu çalışma için hazırladığı tablolar bunu gösteriyor.

Bu noktada bakanlığın hakkını teslim etmek gerekir. Bürokratların önemli bölümü, suça sürüklenen çocuk meselesinin cezaları yükseltmekle çözülemeyeceğinin farkında. Almanya, Hollanda gibi ülkelerden örnekler vererek, eğitim ve danışan desteğiyle suç işleyen çocuk sayısının nasıl düştüğünü anlatmaya gayret ediyorlar.

Meselenin sadece cezayla çözülemeyeceğini gösteriyorlar.

Ancak Türkiye’nin içine düştüğü durumda sorunun sadece bakanlığın eğitim çalışmalarıyla, suç işledikten sonra bu çocukların yeniden topluma kazandırılmaya çalışılmasıyla çözülemeyeceği ortada.

Bu çocuklar için, ideolojik kaygılardan uzak, gerçek bir reform çalışmasının yapılması, suç işlemeden önce bu çocuklara ulaşılması gerekiyor.

Son açıklamalarında, organize suç örgütü lideri Sedat Peker bile bu duruma işaret etti. Ancak birileri ısrarla anlamayıp, “başınıza gelir inşallah” diyerek, zaten başına gelmedik kalmamış insanlara akıl vermeye çalışıyor.

* * *

Bakanlığın işi çok. Bir kere bu kadar yüksek sayıda çocuk, suç işlemiş ya da suçun mağduru olmuş hale gelince, önlem almak da güçleşiyor.

Örneğin, mahkeme ya da savcı çocukların ifadesinin özel ortamda alınmasını isterse, uzmanların ifade alması gerekiyor.

Aile Görüşme Odaları adı verilen ortamlarda yapılan bu görüşmeler önemli.

2017’de bu odalarda yapılan görüşme sayısı 1460… 2024’te bu rakam 28 bin 896’ya çıkmış, 2025’te ise şu ana kadar 22 bin görüşme yapılmış.

Açılan davalar da önemli.

Buna göre, açılan davalarda 2023’te 67 bin 934 çocuk hakkında mahkûmiyet, 32 bin 662 çocuk hakkında beraat kararı verildi. 41 bin 803 dosyada hükmün açıklanması geriye bırakıldı. Düşme, birleştirme, görevsizlik, yetkisizlik kararlarıyla birlikte toplam 202 bin dosya karara bağlandı.

2024’te de 68 bin 98 mahkûmiyet, 32 bin 236 beraat, 47 bin 608 hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı verildi. 211 bin 946 dosya karara bağlandı.

Gökçer Tahincioğlu’nun yazısının devamını T24’ten okuyabilirsiniz. 

Masum sayılma hakkı

0
avukat Fikret İlkiz
Masum sayılma hakkı / Avukat Fikret İlkiz 
Masumiyet karinesi adil yargılanma hakkının temel unsurudur. Suçu ispat yükü suçlayan, itham eden, suç isnat eden iddia makamına ait yükümlülüktür. Her türlü şüphe; üzerine suç atılan şüpheli veya sanık lehine yorumlanacaktır.

 

Masum; suçsuz, günahsız demektir. Masumiyet, masumluktur.

Masun; korunan, korunmuş olandır. Masuniyet, korunmuş olma durumu, dokunulmazlıktır.

Masumiyet hakkı; sözlükten çıkarıp yaşama geçirmenin çok zor olduğu zamanlarda en çok kullanılan ve baskı dönemlerinde en çok korunması gereken haklar içindedir.

1978’den beri Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulu İnsan Hakları Avukatlar Komitesi Mart 2000’de “Adil Yargılanma Hakkı Nedir / Yasal Standartlar ve Uygulamaya Yönelik Temel Rehber” yayımlamıştır.

Bu rehberin Giriş bölümünde yer alan tanıma göre; adil yargılanma hakkı, kişileri en önemlisi yaşama hakkı ve kişi özgürlüğü olan temel hak ve özgürlüklerin hukuka aykırı ve keyfi olarak kısıtlanmasından veya bunlardan yoksun bırakılmasından korumayı ifade eden uluslararası insan hakları hukukunun bir normudur.

Bir yargılamanın hakkaniyete uygun olan koşulları hakkındaki ilkeler sayısızdır, sürekli değişiklik göstermekte ve değişmektedir. Devletlerin taraf olduğu insan hakları hakkındaki sözleşmelerde yer alan “yükümlükler” ayrıca adil yargılanma hakkını düzenleyebilir.

Rehberde; yargılamanın adilliğini değerlendirirken kullanılan standartların yasal normlarla değerlendirilmesinin olanaklı olduğu belirtilmiştir.

Bu normları şöyle sıralayabiliriz: İlki, yargılamanın gerçekleştirildiği ülkenin kanunlarıdır. Ardından ülkenin tarafı olduğu ulusalüstü sözleşmeler gelir. Sonuncusu geleneksel uluslararası hukuk normlarıdır. [i]

Özü itibariyle; adil yargılanma hakkının en önemli ilkelerinden birisi “masumiyet karinesidir”.

Masumiyet karinesini düzenleyen ulusalüstü sözleşmelerin tanımları bu hakkın ne kadar önemli olduğunu gözetmiştir. Ulusalüstü sözleşmelerde yer alan “masum sayılma” temel insan hakkı ilkesi olarak kabul görmüştür. Sözleşmelerde “masumiyet” ve “korunması” sürekli yer almıştır.

10 Aralık 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisinin 11. Maddesine göre; “1. Kendisine bir suç isnat edilen herkes, savunması için gereken tüm güvencelere sahip kılındığı açık bir yargılama ile kanun uyarınca suçlu olduğu kanıtlanana dek masum sayılma hakkına sahiptir.”   

4 Kasım 1950 tarihli İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’nin 6 ıncı maddesinin 2. Fıkrasına göre; “ Kendisine bir suç isnat /(itham) edilen her kişi, yasa uyarınca suçluluğu kanıtlanana dek masım sayılacaktır.”

16 Aralık 1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. Maddesinin 2. Fıkrasına göre; “Kendisine suç isnat edilen her kişi, yasa uyarınca suçluluğu kanıtlanana dek masum sayılma hakkına sahiptir”

21.11.1969 tarihli Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 8 fıkra 2’de “Bir suç isnat edilen her kişi, yasaya uygun olarak suçluluğu kanıtlanmadığı sürece masum sayılma hakkına sahiptir.” ilk cümle olarak yer almıştır. (M. Semih Gemalmaz. Ulusalüstü İnsan Hakları Hukuku Belgeleri Cilt 1 ve 2. Legal Yayınları. 2010) 

Daha birçok insan haklarına dair belgelerde yer alan masumiyet karinesi adil yargılanma hakkının temel unsurudur. Bu unsur bir hâkimin sanığın suç işlediği hakkındaki bir ön yargıyla duruşmaya girmesini engeller.

Suçu ispat yükü suçlayan, itham eden, suç isnat eden iddia makamına ait yükümlülüktür.

Her türlü şüphe; üzerine suç atılan şüpheli veya sanık lehine yorumlanacaktır.

Ceza muhakemesinde  ispat yükü bakımından en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılması için suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır.

İspat yükünün ters çevrilmesi masum sayılma ilkesinin ihlalidir. Eğer sanık susarsa; bu suskunluktan haksız sonuçlar çıkarılamaz ve/veya susmuştur o halde suçludur denilemez.

En önemli sonuçlardan birisi şudur: Masumluk karinesinin muhatapları tüm devlet organlarıdır, devlettir. Devletin, önceden kişileri mahkûm eden medya haberlerini, yorumlarını durdurma görevi vardır.

Yargılanan ve üzerine suç atılan herkes; savunmasında veya hakkındaki suçlamaya yanıtında kendisini suçlayanları yargılamaktadır. Bu sonuç adil yargılanma hakkının ve masum sayılma hakkının en önemli sonucudur.

Yazının devamını T24’ten okuyabilirsiniz. 

Büyükçekmece Adliyesi emanetinde neler oldu; hem ihmal hem denetimsizlik iddiası var

0

Büyükçekmece Adliyesi emanetinde neler oldu; hem ihmal hem denetimsizlik iddiası var!

Büyükçekmece Adliyesi’nin emanet odası binanın giriş katında ve polis merkezinin hemen karşısında! Emanet odasından sorumlu kâtip Kemal Demir ise odadaki iki kasanın anahtarının neden Erdal Timurtaş’ta bulunduğunu açıklayamadı

Büyükçekmece Adliyesi’nin emanet odasındaki hırsızlık, ülke gündemindeki yerini koruyor.

Adliye binası içindeki emanet odasından yaklaşık 150 milyon lira değerinde 25 kilogram altın ile 50 kilogram gümüşten oluşan toplam 75 kilogram kıymetli eşyanın çalınmasıyla birlikte Adalet Bakanlığı devreye girdi.

Olayın ardından baş gösteren bürokratik karmaşa sırasında doğal olarak emanet odasından sorumlu savcı, savcının görevinden sorumlu olan başsavcı vekili, adliyenin bütününden sorumlu başsavcı ile emanet odasından sorumlu şef ve adliye personeli sürecin tam merkezindeler.

Soygunla ilgili hafta sonunda savcılık talimatıyla başlatılan soruşturmada polis, aralarında firari şüpheli Erdal Timurtaş’ın yakınlarının da yer aldığı 10 şüpheliyi gözaltına aldı.

Filmlere konu olabilecek türden yaşanan soygunla ilgili beklendiği üzere, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un onayıyla görevlendirilen iki müfettiş, çalışmalarına perşembe günü başladı. İki müfettiş, olayın öncesini ve sonrasını araştıracak.

Olayın yaşanmasıyla birlikte, gerek İstanbul’dan polis kanadından, gerekse Ankara’dan Adalet Bakanlığı’ndan elde ettiğim veriler, bugünkü Büyüteç’in konusu. Adliyede yaşananların daha kolay anlaşılabilmesi amacıyla bilgileri kendi içinde ayrıştırıp aktardım.

75 kilogram altın ve gümüşün gerçek sahibi kim?

Önce, adliye personeli Timurtaş tarafından çalındığı belirtilen altın ve gümüşün kime ait olduğunu açıklamakta fayda var.

Olayın ortaya çıkmasıyla birlikte çalınan altın ve gümüşün göçmen kaçakçılığı soruşturmasında el konulan mallar olduğu bilgisi doğru. Ancak eksikler var.

Şöyle ki; Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, geçen eylülde “Türk vatandaşlığına geçmek isteyen yabancılara usulsüz şekilde Türk vatandaşlığını veren” bir suç örgütüne operasyon yaptı.

Suç örgütünün lideri Medet Anlı’nın talimatlarıyla gerçekleştirildiği iddia edilen usulsüz Türk vatandaşlığı hakkı kazanılması işlemlerinde, geçmişte benzerleri ortaya çıkarılan “düşük bedeldeki gayrimenkulleri, ekspertiz raporlarıyla vatandaşlık hakkı için gereken 400 bin dolara yükseltilmesi” işlemlerinin kullanıldığı anlaşıldı.

Anlı ve ekibinin, istekli yabancıları 50 bin dolar karşılığında, yasa dışı işlemlerle vatandaşlık verdiği belirlendi.

Tespitler sonrasında gerçekleştirilen operasyonda Anlı ve ekibinin yanı sıra Kapalı Çarşı’da ticari faaliyet yürüten iki kuyumcu da gözaltına alınıp tutuklandı. Kuyumculara yönelik iddia; Türk vatandaşı olmak isteyen yabancıların getirdiği altın başta kıymetli mücevheratı dövize çevirip suç örgütüne verilmesini sağlamak.

Daha doğrusu, suç örgütünün finans kaynağı sarmalında yer almak!

İşte operasyon sırasında söz konusu iki kuyumcunun tüm mallarına “suçtan elde edilen gelir” iddiası kapsamında el konuldu. Savcılık soruşturmasında, tüm kıymetli eşyanın tutanakları hazırlanıp dosyaya aktarıldı.

Dolayısıyla çalınan kıymetli eşyanın asıl sahipleri Kapalı Çarşı’nın iki esnafı.

….

Tolga Şardan’ın yazısının devamını  T24’ten okuyabilirsiniz. 

 

İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması-Leveller Sonuç Bildirgesi

0

İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması, (Leveller Sonuç Bildirgesi) 1 Mayıs 1649 yılında ilan edilmiştir. Evrensel insan hakları belgeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.

Halihazırdaki rejim altında bir yıl mahkum kalmaktansa önceki kraliyet rejimi altında yedi yıl mahkum kalmayı tercih ederdim. Eğer bu tiranlık rejimi aynı şekilde devam edecek olursa korkarım ki İngiliz halkı Prens Charles için savaşmaya başlayacak. John Lilburne

Levellerlar İngiliz İç Savaşı dönemindeki önemli bir siyasi harekettir. Hareket üyeleri tarafından yazılan Agreement of the People adlı manifestoda; halk egemenliğini, genel genişletilmiş oy hakkı, kanun önünde eşitlik ve dini hoşgörü istekleri dile getirilmiştir. İç savaşın ilk döneminde çok etkili olmuş bir harekettir. Siyasi bir parti olamayan Leveller hareketi tek bir amaca bağlı olmayan, Moderate adlı bir gazete çıkartan, bildiri ve manifestolarla siyaset yapan ilk hareketlerdendir. Hareket üyeleri Kral I. Charles’ın idamının ardından diğer muhaliflerle beraber tasfiye edilmiştir.

John Lilburne Hakkında

John Lilburne, İngiliz İç Savaşı döneminde ünlenen Leveller siyasetçisidir. Durham bölgesinde çok sayıda malikanesi olan büyük toprak sahibi Richard Lilburne’ün oğludur.  Doğum tarihi bilinmemekte olup 1614’de doğduğu tahmin edilmektedir. 29 Ağustos 1657 tarihinde ölmüştür. İlk ve orta eğitimini Newcastle’da almıştır. Hollanda’ya kaçmak zorunda kalmıştır. İngiltere’ye döndüğünde 11 Aralık 1637 tarihinde tutuklanmıştır. . Doğuştan gelen özgürlük ve haklar anlamındaki freeborn rights söylemiyle döneme damgasını vurmuştur.

İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması, (Leveller Sonuç Bildirgesi)

Dernek

1

Dernek, kazanç paylaşma dışında, belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliktir.

Medeni haklarını kullanma ehliyetine sahip olan ve 18 yaşını bitirmiş bulunan herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkını kullanabilir.

Siyasi partilerden çıkarılan veya bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan kişiler ile ağır hapis ve 5 yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmış olan kişiler dernek kurucusu olamaz.

Deneğin Amacı

Kazanç paylaşmaktan başka bir amaçla bir araya toplanan kişilerin, bilgilerini ve çalışmalarını daimi bir şekilde aynı amaç için bir araya getirerek çalışmak üzere ortaya konulan tüzel kişiliğe dernek denilir. Öğrenci dernekleri, spor kulüpleri, bilimsel dernekler, kamu çıkarlarına yararlı dernekler, işçi ve işveren sendikaları, esnaf dernekleri ve iyilik dernekleri dernek çeşitlerindendir. Dernek kuruluşu için herhangi bir konu şartı bulunmamaktadır. Anayasa ve diğer yasaların kısıtlamadığı tüm alanlarda dernek kurulabilir.

Dernekler, tüzüklerinde dernek olarak kurulma isteğini açıklamak, tüzüklerini kurulduğu yerin mülki amirine vermek ve gerekli yasal prosedürleri yerine getirmek zorundadır. Türk devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Cumhuriyeti, insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak, kanunlara, genel ahlaka aykırı hareket etmek gibi davranışların gerçekleşmesi amacıyla demek kurmak kanunen yasaktır. Uluslararası faaliyette bulunmak amacıyla da dernek kurulamaz.

Bir derneğin tüzüğünde, derneğin adı ve merkezi, derneğin amacı ve bu amacı gerçekleştirmek için ne surette faaliyette bulunacağı, dernek kurucularının ad ve soyadları, meslek veya sanatları, ikametgahları ve uyrukları, derneğe üye olma, üyelikten çıkma ve çıkarılmanın şartları ve şekilleri, dernek genel kurulunun kuruluş şekli, toplanma zamanı, genel kurul görevleri, yetkileri, oy kullanma ve. karar alma usul ve yeter sayıları, yönetim ve denetleme kurullarının ne surette -seçileceği,: asıl ve yedek, .üye sayısı, görev ve yetkileri, derneğin şubesi bulunup bulunmayacağı, bulunacak ise şubelerin nasıl kurulacağı, görev ve yetkileri ve dernek genel kurulunda şubelerin nasıl temsil edileceği,  üyelerin yılda verecekleri aidat miktarı, derneğin iç denetim şekilleri, tüzüğün ne şekilde değiştirileceği, derneğin feshi halinde malların tasfiye şekli ve dernek organlarının teşkiline kadar dernek işlerini yürütmeye ve derneği temsile yetkili geçici yönetim kurulu üyelerinin ad ve soyadları ve ikametgahları olmak zorundadır.

Tüzükler derneğin kurulduğu yerin, mülki amirliğince incelenip kanuna aykırı bulunmadığı takdirde sonuç derneğin kuruluşunda bildirdiği tebliğe yetkili kişilerine tebliğ edilir. Faaliyetleri il çevresini kapsayan derneklerin tüzükleri valilikçe, Türkiye ölçüsünde faaliyet gösterecek derneklerin tüzükleri ise İçişleri Bakanlığınca incelenir.

Uluslararası faaliyette bulunma amacını güden derneklerin kurulması, mevcut derneklerin bu yönde faaliyette bulunması, derneklerin yurt dışında şube açması veya yurt dışındaki benzer amaçlı dernek veya teşekküllere katılması Bakanlar Kurulunun iznine tabidir.

Tüzüklerin gazetede yayınlandığı günden itibaren altı ay içinde ilk genel kurul toplantısının yapılması ve dernek organlarının oluşturulması zorunludur. Bu zorunluğa uymayan dernekler feshedilir.

Dernek kurma hakkına sahip herkes, derneklere üye olabilir. Üyeliğe, dernek yönetim kurulu başvurudan itibaren en geç 30 gün içinde karar verir. Dernek üyeleri eşit haklara sahiptir.

Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu zorunlu organlardır.

Dernek nasıl ve ne zaman tüzel kişilik kazanır?

Medeni Kanun’un 56. maddesinde dernekler; gerçek veya tüzel en az yedi kişinin kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları, tüzel kişiliğe sahip kişi toplulukları olarak tanımlanmaktadır. Medeni Kanun’un 59. maddesine göre dernekler; kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülki amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar. Dernekler Yönetmeliğinin 5. maddesinde kuruluş bildirimi ile birlikte verilmesi gereken tüm belgeler liste halinde sayılmıştır. Kuruluş bildirimi ve belgelerin doğruluğu ile dernek tüzüğü, en büyük mülki amir tarafından altmış gün içinde dosya üzerinden Medeni Kanun’un 60. maddesi uyarınca incelenir. Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve kurucuların hukuki durumlarında kanuna aykırılık veya noksanlık tespit edildiği takdirde, bunların giderilmesi veya tamamlanması derhal kuruculardan istenir. Bu istemin tebliğinden başlayarak otuz gün içinde belirtilen noksanlık tamamlanmaz ve tespit edilen kanuna aykırılık giderilmezse; en büyük mülki amir, yetkili asliye hukuk mahkemesinde derneğin feshi konusunda dava açması için durumu cumhuriyet savcılığına bildirir. Cumhuriyet savcısı, mahkemeden derneğin faaliyetinin durdurulmasına karar verilmesini de isteyebilir. Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve belgelerde kanuna aykırılık veya noksanlık bulunmamış ya da bu aykırılık veya noksanlık belirli sürede giderilmişse, keyfiyet derhal derneğe yazıyla bildirilir ve dernek, dernekler kütüğüne kaydedilir.

Dernek kuruluşu ile ilgili gerekli belgeler Dernekler Yönetmeliği’nin 5. maddesinde belirtilmiş olup, gerekli belgeler şunlardır:
a) Kurucular tarafından her sayfası imzalanmış iki adet dernek tüzüğü,
b) (Mülga bend: 29/12/2009 – 27448 S.R.G Yön\1.mad)
c) Dernek kurucuları arasında tüzel kişiliklerin bulunması halinde; bu tüzel kişilerin unvanı, yerleşim yeri ve kuruluş belgesi ile tüzel kişiliklerin organları tarafından yetkilendirilen gerçek kişi de belirtilmek kaydıyla bu konuda alınmış kararın fotokopisi,
d) Kurucular arasında yabancı dernek veya dernek ve vakıf dışında kar amacı gütmeyen kuruluşlar bulunması halinde, bu tüzel kişilerin dernek kurucusu olabileceğini gösteren İçişleri Bakanlığınca verilmiş izin belgesi,
e) Kurucular arasında yabancı uyruklular varsa, bunların Türkiye’de yerleşme hakkına
sahip olduklarını gösterir belgelerin fotokopileri,
f) Yazışma ve tebligatı almaya yetkili kişi veya kişilerin adı, soyadı, yerleşim yerlerini ve imzalarını belirten liste. Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçeler hariç diğer ilçelerdeki dernek kuruluş işlemlerinde istenen belgeler birer artırılarak verilir. Buna göre, dernek kuruluşu için adli sicil belgesi almanıza gerek yoktur. Derneği Büyükşehir belediyesi sınırları dışındaki ilçelerden birinde kuracak iseniz, yukarıda belirtilen belgelerin maddede belirtilenden bir nüsha fazlası ile başvurmak gereklidir. Ancak şayet il merkezleri ile Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kuracak iseniz, maddede belirtilen belgeleri maddede belirtilen nüshalarda hazırlamanız yeterlidir. Dernekler ile ilgili mevzuatta pek çok değişiklik olduğu için, edindiğiniz diğer bilgiler güncel değildir

Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları

0
Sayıştay Binası

Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları, Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17.12.2011 tarihli sayısında yayınlanan “Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar” adıyla genelge olarak düzenlenmiştir.

Sayıştay Denetimi
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Düzenlemenin amacı; Sayıştay denetçilerinin uyacakları mesleki etik kurallarına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Düzenleme, 3/12/2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 31 inci maddesinin ikinci fıkrasının (ç) bendine dayanılarak hazırlanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Tanımlar

MADDE 3 – (1) Bu Düzenlemede geçen;

a) Başkanlık: Sayıştay Başkanlığını,

b) Görev: İnceleme, denetleme ve raporlama işlerini,

c) Mesleki etik kuralları: Sayıştay denetçilerinin uyması gereken etik davranış kurallarını,

ç) Sayıştay denetçisi: Uzman denetçi, başdenetçi, denetçi ve denetçi yardımcısını,

d) Yakın: Sayıştay denetçisinin üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımları ile görevin tarafsızlık ve dürüstlük içinde yapılmasını etkileyebilecek diğer kişileri, ifade eder.

İKİNCİ BÖLÜM
Mesleki Etik Kuralları
Mesleki etik kurallarına bağlılık

MADDE 4 – (1) Sayıştay denetçileri, mesleki etik kurallarının önemini kabul eder; bu kurallara her koşulda bağlı kalır.

Bağımsızlık

MADDE 5 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Denetime tabi kamu idarelerinden ve diğer ilgili taraflardan bağımsız hareket eder.

b) Bağımsızlıklarına zarar verebilecek veya böyle bir izlenim uyandırabilecek herhangi bir davranıştan ve ilişkiden uzak durur.

c) Bağımsızlıklarını korumak için her türlü etkiden kaçınır.

Tarafsızlık ve nesnellik

MADDE 6 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerini herhangi bir baskı, etkileme ve yönlendirme olmaksızın yerine getirir; tarafsızlığına zarar verebilecek veya çevresinde böyle bir algıya neden olabilecek herhangi bir faaliyet veya ilişkinin içerisinde yer almaz; her türlü baskıya karşı tarafsızlığını muhafaza eder.

b) Görevleriyle ilgili bilgi ve belgeleri değerlendirirken; adil, tarafsız ve objektif bir şekilde hareket eder; mesleğin gerektirdiği nesnellik ilkesine uyar.

c) Görevleri ile ilgili görüş ve kanaatlerini gerekçeli olarak belirtir.

ç) Raporlarını, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak biçimde düzenler ve genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak toplanmış kanıtlara dayandırır.

Dürüstlük

MADDE 7 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerini dürüstlük, doğruluk, dikkat ve sorumluluk duygusu içinde yürütür.

b) Görevlerini yerine getirirken yetkilerini aşarak, kendilerini ve Sayıştayı bağlayıcı açıklama, taahhüt, vaat veya girişimde bulunmaz.

c) Görevlerinin saygınlığını ve güvenilirliğini zedeleyen görüntü, tavır ve davranıştan kaçınır.

ç) Görevleriyle ilgili kamu kaynaklarının kullanımında dürüstlüğü esas alır; kamu bina ve taşıtları ile diğer kamu malları ve kaynaklarını kamusal amaçlar ve hizmet gerekleri dışında kullanmaz ve kullanılmasına sebep olmaz; bunların kullanımında savurganlıktan kaçınır.

d) Görevlerinin gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını davranışlarıyla gösterir; kamu hizmetine güven duygusunu zedeleyen, şüphe yaratan ve adalet ilkesine zarar veren davranışlarda bulunmaktan kaçınır.

Eşitlik

MADDE 8 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerini yerine getirirken, kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket eder.

b) Dil, din, ırk, cinsiyet, sosyal ve ekonomik durum, siyasi düşünce ve benzeri diğer sebeplere dayanan farklılıkları gözetmeksizin görevlerini yerine getirir.

c) Görevleri sırasında ve görevleriyle ilişkili olarak herhangi bir kişiye, zümreye ya da kuruma karşı önyargılı hareket etmez yahut bunları kayırıcı veya dışlayıcı davranışlarda bulunmaz.

Çıkar çatışmasından kaçınma

MADDE 9 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevleri sırasında ve görevleri ile ilişkili olarak yakınlarının ve kendi çıkarlarının söz konusu olabileceği her türlü durumdan kaçınır; bunlarla ilgili olarak denetim, inceleme ve raporlama işlerine katılmaz, görüş ve kanaat bildirmez.

b) Görevlerini tarafsız ve nesnel şekilde icra etmesini etkileyen ya da etkiliyormuş gibi görünen, kendisine, yakınlarına ve çevresine sağlanan her türlü menfaatin, mali ya da diğer imkânların ve benzeri çıkarların söz konusu olduğu, herhangi bir gerçek ya da potansiyel çıkar çatışmasından kaçınır. Çıkar çatışmasının farkına varır varmaz durumu Başkanlığa bildirir.

c) Son üç yıl içinde görev yaptıkları kurum, kuruluş ve bunların iştiraklerine yönelik inceleme, denetim ve raporlama işlerine katılmaz.

ç) Görevlerini yürütürken, yetki ve nüfuzunu kullanarak hizmetin gerekli kıldığı koşullar dışında, kurumlardan ek hizmet veya imkân talep etmez; kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarını hizmet gerekleri dışında kullanmaz ve kullanılmasına sebep olmaz.

d) Kendisine ve yakınlarına çıkar ve imtiyaz sağlamak amacıyla görev, unvan ve nüfuzunu kullanarak kamu görevlileri ve ilgili kişilere mevzuat dışında işlem yaptırmaz veya onları bu yolda işlem yapmaya zorlamaz.

e) Bağımsızlıklarını ve dürüstlüklerini tehlikeye sokabilecek veya zedelemiş gibi algılanabilecek herhangi bir hediye veya ödülü reddeder ve muhtemel bir çıkar çatışmasını önler; tarafsızlığını, performansını, görevini yapmasını veya görüşünü etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan hiçbir hediyeyi kabul etmez.

f) Görevleriyle ilgili olarak, gerçek veya tüzel kişilerden kendileri, yakınları ve diğer kişiler için doğrudan ya da aracı eliyle herhangi bir hediye almaz ve menfaat sağlamaz.

Yetkinlik ve mesleki özen

MADDE 10 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerinin gerektirdiği mesleki bilgi ve becerisini sürekli geliştirmeye gayret eder. Görevlerini yaparken meslektaşları arasındaki ekip çalışmasına ve işbirliğine önem verir; kendisinden beklenen gerekli desteği sağlar.

b) Denetimin planlanması, yürütülmesi, denetim raporunun hazırlanması safhalarında gerekli mesleki özen ve titizliği gösterir.

c) Mesleki yeterliğin bir gereği olarak, görevleri ile ilgili mevzuatı, ulusal ve uluslararası gelişmeleri ve yayınları takip eder.

ç) Yürürlükteki denetim standartlarını, politikalarını, prosedürlerini ve uygulamalarını bilir ve bunları uygular. Denetime tabi kamu idarelerinin faaliyetlerini yönlendiren yasal ve kurumsal prensip ve standartlar hakkında da yeterli bilgiye sahip olur.

Mesleki ve kurumsal bilinç

MADDE 11 – (1) Sayıştay denetçileri, Sayıştayın amaç ve misyonuna uygun davranır; toplumun Sayıştaya ve kendilerine duyduğu güveni sarsabilecek davranışlardan kaçınır.

Mesleğin menfaat temini için kullanılmaması

MADDE 12 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görev, unvan ve yetkilerini kullanarak kendileri, yakınları veya üçüncü kişiler lehine menfaat sağlayamaz ve aracılıkta bulunamaz, kendilerinin veya başkalarının kitap, dergi, CD ve benzeri ürünlerinin satışını ve dağıtımını yaptıramaz, herhangi bir kurum, vakıf, dernek veya spor kulübüne yardım, bağış ve benzeri nitelikte menfaat sağlayamaz, akraba, eş, dost, hemşehri ve siyasal kayırmacılık veya herhangi bir nedenle ayrımcılık yapamaz.

b) Görevlerinin ifası sırasında ya da bu görevlerin sonucu olarak elde ettikleri resmi veya gizli nitelikteki bilgileri, kendilerine, yakınlarına veya üçüncü kişilere doğrudan veya dolaylı olarak ekonomik, siyasal veya sosyal nitelikte bir menfaat elde etmek için kullanmaz.

c) Denetime tabi kamu idareleri ile kamu görevlileri ve diğer ilgili kişi, kurum ve kuruluşlar nezdinde aracılıkta bulunmaz.

ç) Görev, unvan ve yetkilerini kullanarak kurum ve kuruluşlardan seminer, konferans ve benzeri gelir getirici her hangi bir istekte bulunmaz.

Nezaket ve saygı

MADDE 13 – (1) Sayıştay denetçileri, onur kırıcı, küçük düşürücü ve keyfi davranışlar sergilemez; baskıcı, hakaret ve tehdit edici uygulamalarda bulunmaz; birlikte görev yaptıkları ve görevleri ile ilgili diğer kişilere karşı nazik ve saygılı davranır.

Gizlilik ve mesleki sırların saklanması

MADDE 14 – (1) Sayıştay denetçileri, görevleri dolayısıyla elde ettikleri kamuya açık olmayan bilgileri, yetkili olmayan kişi ve kuruluşlara şahsi yorum, tavsiye veya başka suretlerle aktarmaz. Görevleri dolayısıyla öğrendikleri sırlar ile ilgililere ve üçüncü kişilere ilişkin gizli kalması gereken bilgileri kanunen açıkça yetkili kılınan merciler dışında hiçbir kurum, kuruluş veya kişiye açıklamaz; kendilerinin ya da başkalarının yararına veya üçüncü kişilerin zararına kullanmaz.

Yönetici konumunda bulunanların sorumluluğu

MADDE 15 – (1) Yönetici konumunda bulunanlar;

a) Denetçiler arasında ayrım yapmaz, onlara karşı adil, dürüst ve güvenilir olur.

b) Denetçilerin toplumsal ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmesine katkıda bulunur ve onları bu konuda özendirir.

c) Mesleki yaşamını özel yaşamından ayrı düşünür ve karar alırken profesyonellik ilkesinden ayrılmamaya özen gösterir ve görev dağılımını hakkaniyet ilkelerine bağlı kalarak yapar.

ç) Denetim planlamasını yaparken denetçilerin bağımsızlığı ve tarafsızlığının zedelenmemesi için gerekli rotasyonu sağlar.

d) Mevzuat ve mesleki gereksinimler dışında, denetçiler arasında kıdem ve unvan ayrımcılığı yapmaz.

e) Denetçilere yönelik özlük haklarını kısıtlayıcı, kariyerlerine zarar verici mesleki tacizde ve çalışma yaşamı kalitesini düşüren psikolojik tacizde (mobbing) bulunmaz ve bunun oluşmasını önleyici gerekli tedbirleri alır.

f) Denetçilere mesleki etik kuralları konusunda uygun eğitimi sağlar, bu ilkelere uyulup uyulmadığını gözetler ve etik davranış konusunda rehberlik eder.

g) Mesleki etik kurallarının, denetçilere uygulanan temel, hazırlayıcı ve hizmet içi eğitim programlarında yer almasını sağlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Mesleki etik kurallarına uyma

MADDE 16 – (1) Sayıştay denetçileri, görevlerini yürütürken bu Düzenlemede belirtilen mesleki etik kurallarına uymakla yükümlüdür.

(2) Denetçilerin mesleki etik kurallarına aykırı davrandığı iddiası hakkında 6085 sayılı Kanun uyarınca oluşturulan Meslek Mensupları Yükseltme ve Disiplin Kurulu tarafından, bu Düzenlemede yer alan hükümler çerçevesinde gerekli inceleme yapılarak sonucu ilgililere yazılı olarak bildirilmek üzere Başkanlığa sunulur ve kararın bir sureti ilgilinin özlük dosyasına konulur.

(3) Sicillerin verilmesinde bu Düzenlemede belirtilen mesleki etik kuralları da dikkate alınır.

(4) Mesleki etik kuralları ile ilgili olarak bu Düzenlemede hüküm bulunmayan hallerde genel hükümlere göre işlem yapılır.

Başsavcı ve savcılar

MADDE 17 – (1) Başsavcı ve savcılar 6085 sayılı Kanunun 18 inci maddesinin üçüncü fıkrasındaki hüküm gereğince bu Düzenlemeye tabidir.

Başka kurumlarda görevlendirilenler

MADDE 18 – (1) Kadroları Sayıştayda kalarak başka kurumlarda görevlendirilen Sayıştay denetçileri, görevlendirildikleri kurumların etik kurallarının yanında bu Düzenlemede yer alan etik kurallara da uymakla yükümlüdür.

Yürürlük

MADDE 19 – (1) Bu Düzenleme yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 20 – (1) Bu Düzenleme hükümlerini Sayıştay Başkanı yürütür.

Avrupa Birliği Kurumları ve Mevzuatı

0
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı
Avrupa Birliği Hukuku 

Avrupa Birliği Hukuku; sözleşmeler kapsamında yer alan tamamlayıcı hukuk ve üye ülkeler arasında imzalanan antlaşmalar, Topluluğun dış ilişkilerinden kaynaklanan hukuki düzenlemeler, Adalet Divanı’nın içtihat hukuku, Topluluğun yasal düzeni çerçevesinde kabul edilen tüm kurallardan oluşmaktadır. AB Hukuk sitemine genel olarak “Müktesebat” denmektedir. Avrupa Birliği Hukuku, Birincil Mevzuat ve İkincil Mevzuat olmak üzere iki başlık altında incelenmektedir:

Avrupa Parlamentosu

Avrupa Parlamentosu, AB kurumları içinde doğruda halk tarafından seçilen organdır. AB üyesi ülkelerin vatandaşları olan Avrupa vatandaşları beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanabilirler. Son Parlamento seçimi 2014 yılında yapıldı. Parlamento, bugün için Avrupa Birliği’ne üye 28 devletin toplamda 751 temsilcisinden oluşuyor. Bu rakam, 750 üye ve bir Başkanı içeriyor. Hangi üye devletin kaç parlamenter ile temsil edileceği üye devletlerin nüfuslarına göre tespit edilir.

 Avrupa Komisyonu

Avrupa Komisyonu, yasama sürecini başlatan, ayrıca Birliğin yürütme organı olarak AB müktesebatını, bütçeyi ve programları uygulamaktan ve idari denetimden sorumlu kurumdur. Avrupa Komisyonu, her bir üye devletten bir kişinin yer aldığı 28 üyeden oluşur. Bu kişilere “komiser” adı verilir. Her Komiser bir veya daha fazla AB politikasının yürütülmesinden sorumludur. Komisyon adeta bir Bakanlar Kurulu gibi faaliyet gösterir. Komisyon’da komiserlerin yanı sıra, Avrupa Birliği görevlilerinden oluşan 25.000 kişilik bir idari teşkilat da mevcuttur.

Avrupa Konseyi

Avrupa Konseyi, 1948 yılında hükümetleri temsilen AK Bakanlar Komitesi’nin ve parlamenter kanadı temsilen o dönemdeki adıyla Avrupa Konseyi İstişare Meclisi’nin birlikte kurulmasıyla oluşturulmuş, bu çift organlı yapılanma daha sonra AB, NATO ve AGİT tarafından da izlenmiştir.

AK’ı kuran Londra Antlaşması 5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi tarafından imzalamıştır. AK’ın belkemiğini oluşturan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ise 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 4 Kasım 1950 tarihinde kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

Avrupa Birliği Adalet Divanı

Avrupa Birliği Adalet Divanı, (European Court of Justice) Avrupa Toplulukları Adalet Divanı olarak da tanımlanmaktadır. Avrupa Birliği üyesi ülkeleri arasında ve Avrupa Birliği hukukunu ilgilendiren konularda son sözü söyleyen kurum ve en yüksek mahkemedir.

Avrupa Ombudsmanı

Avrupa Ombudsmanı, Maastricht Antlaşması ile AB kurumsal yapısına kazandırılmış bir kurumdur. Avrupa Ombudsmanı, Avrupa Parlamentosu tarafından yenilenebilen 5 yıllık bir süre için atanır ve bağımsızlığı da Antlaşmalarda teminat altına alınmıştır.AB’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın 20. maddesinde Avrupa Ombudsmanı’na başvurmak Birlik vatandaşlarının hakları arasında sayılmaktadır. Ombudsman, resen soruşturma başlatabileceği gibi, doğrudan veya bir Avrupa Parlamentosu üyesi aracılığıyla kendisine iletilecek şikayetleri de inceleyebilecektir.Ayrıca, her yıl soruşturmalarının sonuçlarını içeren bir genel rapor da Ombudsman tarafından Avrupa Parlamentosu’na sunulmaktadır.

 Avrupa Birliği Zirvesi

Avrupa Birliği Zirvesi, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin başbakanları veya devlet başkanları ile Avrupa Birliği Zirvesi Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı’nın katılımı ile meydana gelir. Yılda dört defa toplanan Zirve, Birliğin gelişmesi ve Avrupa’nın bütünleşmesi doğrultusunda öncelikleri ve temel politikaları belirleyen kararlar alır. Avrupa Birliği Zirvesi’nin herhangi bir yasama yetkisi yoktur.

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi Comité européen pour la prévention de la torture (CPT), Avrupa Konseyi faaliyetleri kapsamında 1987 yılında kabul edilip 1989’da yürürlüğe giren İşkencenin ve İnsanlık dışı Veya Onur Kırıcı Muamele Ve Cezanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi uyarınca oluşturulan bir insan hakları komitesidir. İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi, bu sözleşmeye taraf ülkelere yaptığı programlı ya da önceden haber vermeksizin yapacağı ziyaretlerle o ülkelerde işkence ve benzeri uygulamaların olması muhtemel sivil ya da askeri gözaltı merkezleri, hapishaneler, hastaneler, akıl hastaneleri, göçmen misafirhaneleri ve benzeri gözaltı, tutuklama yada hükümlü merkezlerine yaptığı ziyaretler sonucunda hazırladığı raporlar ve bu raporlarda yer alan tavsiyeler yoluyla işkencenin önlenmesi konusunda uluslararası denetim ve iş birliği sağlamayı amaçlamaktadır.

Avrupa Birliği Sayıştayı

Avrupa Birliği Sayıştayı, 22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur ve merkezi Lüksemburg’da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay’ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir. Sayıştay’ın ana rolü AB bütçesinin doğru uygulandığını kontrol etmek, başka bir deyişle, finansal idarenin doğruluğunu sağlamaktır.

Schengen Vizesi

Schengen Vizesi, ismini Avrupa’da bulunan bir ülke olan Lüksemburg’un güney kesimlerinde kalan küçük bir kentin isminden almıştır.Shengen üyesi ülkeler, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İtalya, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, İspanya, İsveç ve İsviçre’dir. Schengen vizesi, Schengen bölgesi ülkelerinden birine gidilmesi halinde alınması gereken bir vize türüdür. Birden fazla Schengen ülkesine gidilecekse ilk gidilecek Schengen ülkesinin vizesinin alınması yeterlidir.

Erasmus Programı

Erasmus Programı, yüksek öğretim  arasındaki işbirliğini teşvik etmeye yönelik Avrupa Birliği programıdır. Erasmus‘un amacı Avrupa’da yüksek öğretimin kalitesini artırmak ve Avrupa projeksiyonuna güç katmaktır. Yüksek öğretim kurumlarının birbirleri ile ortak projeler üretip hayata geçirmeleri; kısa süreli öğrenci ve personel değişimi yapabilmeleri için karşılıksız mali destek sağlamakta, yüksek öğretim sistemini iş dünyasının gereksinimlerine uygun olarak geliştirmek ve üniversite mezunlarının iş dünyasında istihdam olanaklarını artırmak için yüksek öğretim kurumları ile iş dünyası arasındaki ilişki ve işbirliğini artırmayı hedeflemektedir.

Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi 

Temel Haklar Şartı, AB vatandaşlarının temel haklarını ve AB’nin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını düzenlemektedir. Belge 13-14 Ekim 2000’de Fransa’nın Biarritz kentinde gerçekleşen AB zirvesinde devlet ve hükümet başkanlarının bilgisine sunulmuş ve kabul edilmiştir. Temel Haklar Şartı, 7-8 Aralık 2000 tarihinde “Nice Zirvesi”nde onaylanmıştır.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır. Kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini amaç edinir. AİHS hazırlık aşamasında Avrupa’daki demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren ‘Avrupa Sosyal Şartı’ izlemiştir. Türkiye 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, 45 Avrupa Konseyi üyesi devletin 44’ü tarafından onaylanmıştır.

Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü

Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü 16 şubat 2011 Strasbourg’da düzenlenerek kabul edilmiştir. Tüzüğün, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasını takip eden 20. gün yürürlüğe girmesi kararlaştırılmış, 1 Nisan 2012 tarihinden itibaren uygulanması öngörülmüştür. Tüzük, bütün unsurlarıyla bağlayıcıdır ve tüm üye devletlerde doğrudan uygulanmaktadır.

Maastricht Antlaşması

Maastricht Antlaşması 1992 yılında Maastricht’te imzalanmış olan Avrupa Birliği Antlaşmasıdır ve 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Maastricht Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu adını aldı. Avrupa Birliği’ni kuran bu Antlaşma ile AB’nin “üç temel sütunu” oluşturulmuştur. Bu sütunlar Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliğidir. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ile ortak bir savunma politikasını başlatmak hedeflenmiştir. Adalet ve İçişleri’nde göç ve siyasi iltica alanlarında bir Avrupa Polis Ofisi kurulmuştur. Maastricht ile Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET, EURATOM) Avrupa Topluluğu bünyesine dahil edilmiştir.

Avrupa Sosyal Şartı

Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, 3 Mayıs 1996 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Temmuz 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzalamıştır. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 3 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Şartın onaylanmasını kararlaştıran 22 Mart 2007 tarih ve 2007/11907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Şart’ın resmi Türkçe çevirisi, 9 Nisan 2007 tarih ve 26488 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Onay belgeleri 27 Haziran 2007 tarihinde tevdi edilmiş ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, Türkiye bakımından 1 Ağustos 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Cezaevi Kuralları

Avrupa Cezaevi Kuralları, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir.

Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR)

Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğünün İngilizce tam adı “ Regulation (EU) 2016/679 of the European Parliament and of the Council of 27 April 2016 on the protection of natural persons with regard to the processing of personal data and on the free movement of such data, and repealing Directive 95/46/EC (General Data Protection Regulation)” dır. Kısaca General Data Protection Regulation şeklinde ifade edilmektedir. Genel Veri Koruma Tüzüğü 27 Nisan 2016 tarihinde Brüksel’de kabul edilmiş, Türkçe çevirisi Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından yapılarak yayınlanmış, Türkiye mevzuatı tüzüğe uygun hale getirilmiştir. Türkiye’de, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 24 Mart 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, kanun 7 Nisan 2016 tarihinde 29677 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununa göre Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeleri seçilmiş ve kurum göreve başlamıştır.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler tarafından 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da (Malta) imzalanmıştır. Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Gözden Geçirilmiş)’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında 4434  sayılı Kanun 05.08.1999 tarihinde çıkarılmıştır.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0
Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Galatasaray Üniversitesi, yabancı dille eğitim veren bir Devlet üniversitesidir. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenciler Fransızca  bilmemeleri halinde bir yıl hazırlık eğitimi görmektedirler.

Fakülte dekanı Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu‘dur.

Hazırlık eğitiminin ardından başlayan Lisans Programı her biri iki yarıyıldan oluşan dört öğrenim yılında, toplam sekiz yarıyılda tamamlanır. Yürürlükte olan yönetmeliğe göre öğrencilerin devam zorunluluğu vardır ve Fakültede ders geçme esası uygulanır.

Öğrenciler, Kamu Hukuku ve Özel Hukuk alanlarında tezli yüksek lisans ve doktora; Ekonomi Hukuku, Spor Hukuku, İnsan Hakları Hukuku ve Bankacılık Hukuku alanlarında tezsiz yüksek Lisans eğitimi görebilmektedirler.

2006-2007 öğrenim yılından bu yana Hukuk Fakültesi`nin kontenjanı 50 öğrencidir. Bu öğrencilerden yirmi beşi Türkiye ile Fransa arasında imzalanan anlaşma gereği Fransızca eğitim yapan liselerin son sınıf öğrencilerinin katıldığı ve Galatasaray Üniversitesi tarafından düzenlenen ayrı bir “iç sınav” ile belirlenir. Diğer yirmi beş öğrenci ÖSYM tarafından düzenlenen merkezi sınavla alınır. Lise birincileri için bir, yabancı uyruklu öğrenciler için ise iki kişilik kontenjan ayrılmıştır.

Türk Özel Hukukunun büyük oranda İsviçre ve Türk Kamu Hukukunun ise Fransız hukukundan esinlenmiş olmasını dikkate alan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde programlar ve eğitim, Türkçe ve Fransızca olacak şekilde düzenlenmiş ve Türk öğretim üyelerinin yanı sıra Fransızca konuşulan ülkelerden de öğretim üyelerine görev verilmiştir.

Fakültede halen iki Fransız öğretim üyesi, 10 profesör, 13 doçent, 9 yardımcı doçent ve 16 araştırma görevlisi  görev yapmaktadır. Ayrıca, 2002 yılında İsviçre’deki Neuchâtel Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Fakülte arasında bir İşbirliği Konvansiyonu imzalanmış olup, bu konvansiyon bilimsel alandaki işbirliğinin yanında, iki Fakülte arasında öğretim elemanı değişimine de olanak tanımaktadır.

Öğrenim dili, kural olarak, Türk Hukuku’nun uygulanmasına ilişkin derslerde Türkçe, diğer bütün alanlarda Fransızcadır. İngilizce zorunlu ikinci yabancı dildir. Bu diller dışında üçüncü bir yabancı dil de öğretilmektedir. Gerektiğinde, dersin özelliği gözönüne alınarak, eğitim dili İngilizce de olabilir ve bu ders, yabancı bir öğretim üyesi tarafından verilebilir.

Uluslararası öğrenci değişim programı SOCRATES-ERASMUS çerçevesinde Fakülte ile Paris I (Panthéon-Sorbonne) Üniversitesi, Paris II (Panthéon-Assas) Üniversitesi, Tours François Rabelais Üniversitesi, Picardie Jules Verne Üniversitesi, Montpellier Üniversitesi, Nantes Üniversitesi, Orléans Üniversitesi, Angers Üniversitesi, Rennes I Universitesi, Rouen Üniversitesi, Strasbourg Üniversitesi, Neuchâtel Üniversitesi (İsviçre), Fribourg Üniversitesi (İsviçre), Louvain Katolik Üniversitesi (UCL) (Belçika), Vrije Amsterdam Üniversitesi (Hollanda), Urbino Üniversitesi (İtalya) ve Tübingen Üniversitesi (Almanya) arasında anlaşmalar imzalanmış olup, bu anlaşmalar kanalıyla öğrencilerin eğitimlerinin bir kısmını Fransa’da, Belçika’da, İsviçre’de, İtalya’da, Almanya’da ve Hollanda’da yapmaları mümkündür. Neuchâtel Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile imzalanan konvansiyon çerçevesinde, özellikle lisansüstü düzeyde öğrenci değişimine olanak tanınmıştır.

 

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları

0
Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanların için Davranış Kuralları

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 17 Aralık 1979 tarihinde 34/169 sayılı karar ile kabul edilmiştir. (Kolluk Görevlileri İçin Davranış Kuralları – Code of Conduct for Law Enforcement Officials)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Logosu
Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları
Madde: 1

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar; her zaman yasaların kendilerine yüklediği görevleri, hukuka uygun olarak, topluma hizmet amacıyla ve herkesi yasa dışı faaliyetlere karşı koruyarak yerine getirmeli, bunu yaparken de mesleklerinin gerektirdiği yüksek sorumluluk düzeyini korumalıdırlar.

Açıklamalar:

a. “Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar” ifadesi, atama veya seçimle gelmiş olsun, polis yetkilerini kullanan ve özellikle yakalama veya tutuklama yetkisi olan bütün kanun temsilcilerini içerir.

b. Polis yetkilerinin, üniformalı veya sivil olarak askeri makamlarca veya devlet güvenlik güçleri tarafından kullanıldığı ülkelerde; yasaların uygulanmasından sorumlular tanımı, bu teşkilatların elemanlarını da kapsar.

c. Topluma hizmet ifadesi ile özellikle, toplum üyelerinin (vatandaşların) kişisel, ekonomik, sosyal veya diğer alanlarda duyabileceği acil yardım ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik hizmetler kastedilmektedir.

ç. Bu madde, sadece şiddet eylemlerini, mala verilen zararları ve diğer zarar verici eylemleri hedef almamakta, fakat bunun da ötesinde, ceza yasaları ile yasaklanmış bütün eylemleri kapsamaktadır. Bu madde aynı zamanda cezai ehliyeti olmayan kişiler tarafından yapılan eylemlere de uygulanır.

Madde: 2

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, görevlerini yerine getirirken, her zaman insan onuruna saygı göstermek ve onu korumak ve herkesin temel haklarını savunmak ve korumak durumundadırlar.

Açıklamalar:

a. Burada söz konusu olan temel haklar, ulusal ve uluslar arası hukuk tarafından tanımlanan ve korunan haklardır. Bu konuda uluslar arası belgelerin en uygun olanları şunlardır:

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi,

Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslar Arası Antlaşma,

Bütün İnsanların İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Alçaltıcı Ceza veya Muamelelere Karşı Korunmasına İlişkin Bildiri,

Türlü Irk Ayrımının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Bildirisi,

“Apartheid” Suçunun Ortadan Kaldırılması ve Durdurulmasına İlişkin Uluslar Arası Sözleşme,

Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Durdurulmasına İlişkin Sözleşme,

Tutuklulara Uygulanacak Asgari Nitelikteki Kurallar,

Konsolosluklar Arası İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi.

b. Bu madde hakkında yapılacak ulusal açıklamalarda, ulusal veya mahalli mevzuatta bu hakları tanımlayan ve koruyan maddelerin belirtilmesi uygun olur.

Madde: 3

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kesin zorunluluk halinde ve görevlerinin yerine getirilmesi için gereken ölçüde kuvvete başvurabilirler.

Açıklamalar:

a. Bu hüküm, yasaların uygulanmasından sorumlu olanların ancak istisnai durumlarda kuvvete başvurabileceklerini altını çizerek vurgulamaktadır.

b. Her ne kadar bu hüküm yasaların uygulanmasından sorumlu olanlara, içinde bulundukları koşullara göre bir suçu önlemek veya yasal olarak suçluları veya şüpheli olanları yakalamak veya yakalanmalarına yardım etmek gibi makul sayılacak durumlarda kuvvete başvurma müsaadesini de içermekte ise de bunlar sınırın ötesinde kuvvete başvuramazlar.

c. Ulusal hukuk, yasaların uygulanmasından sorumlu olanların kuvvete başvurmalarını genellikle orantılı olma ilkesine göre kısıtlamaktadır. Bu itibarla bu hükmün yorumlanmasında ulusal orantı ilkesini dikkate almak gerekecektir.Bu hüküm, hiçbir halde, güdülen meşru amacı aşan bir orantıda kuvvete başvurmaya
izin verdiği biçimde yorumlanamaz.

ç. Ateşli silahların kullanılması en son çare olarak düşünülür. Özellikle çocukların söz konusu olduğu durumlarda, ateşli silahları kullanmamak için mümkün olan her şey yapılmalıdır. Genel olarak, bir suçtan şüpheli görülen kişinin silahla veya herhangi diğer bir şekilde karşı koyması veya başkasının hayatını tehlikeye düşürmesi ve daha hafif girişimlerin onu etkisiz kılmaya veya yakalamaya yetmeyeceği durumlar dışında, ateşli silahlara başvurulmamalıdır. Ateşli silahların her kullanılışında, durum derhal yetkili makama bildirilmelidir.

Madde: 4

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kişiler ve kurumlar hakkında elde ettikleri özel ve gizli bilgileri, görevlerinin yerine getirilmesi veya adaletin ihtiyaç duyduğu durumlar zorunlu kılmadıkça saklı tutmak zorundadırlar.

Açıklamalar:

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, görevlerinin gereği olarak bir takım bilgiler toplarlar. Bunlar, kişilerin özel hayatıyla ilgili olabileceği gibi onların çıkarlarına ve özellikle de şöhretlerine zarar verici nitelikte olabilir. Bunların saklanması ve kullanılmasında son derece titiz davranılmalı ve söz konusu bilgiler, ancak ve sadece servisin ihtiyaçları ve adaletin yararı için açıklanmalıdır. Başka amaçlar için yapılan her açıklama görevin kötüye kullanılmasıdır.

Madde: 5

Yasaların uygulanmasından sorumlu olan hiçbir kişi, işkence yapmak veya diğer herhangi bir ceza vermek veya zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı muamele yapmak gibi davranışlarda bulunamaz, bunları teşvik edemez ve bunlara karşı hoşgörü gösteremez. Ayrıca işkenceyi veya diğer zalimane, insanlık dışı ve alçaltıcı ceza ve muameleleri haklı göstermek için, üstlerinden emir aldığını veya savaş halini veya yakın bir savaş tehlikesini, milli güvenliğin tehdit edildiğini, ülkedeki siyasi istikrarsızlığı veya diğer herhangi olağanüstü bir durum ileri süremez.

Açıklamalar:

a. Bu yasaklama, Genel Kurulca kabul edilen, Bütün İnsanların İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Alçaltıcı Ceza veya Muamelelere Karşı Korunmasına İlişkin Bildiriden kaynaklanmaktadır.

Buna göre: “Bu eylem insan onuruna ağır bir saldırıdır ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaçlarını tanımama ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve (insan hakları alanında diğer uluslar arası belgelerde) açıklanan insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi suçları ile cezalandırılmalıdır.”

b. Söz konusu Bildiride, “işkence” aşağıdaki gibi tanımlanmıştır: “İşkence sözcüğü, kamu görevlileri veya onların teşvik ettikleri kişiler tarafından bir kimseye, kendisinden veya diğer üçüncü kişilerden bilgi veya itiraf elde etmek veya yaptığı veya yaptığından şüphelenildiği bir eylemi cezalandırmak veya kendisini veya başkalarını sindirmek amacıyla bilinçli olarak bedenen veya ruhen ağır bir acı veya eziyet veren bir eylem olarak tanımlanmaktadır. Bu terimin anlamı, meşru olarak uygulanan ve tutuklulara uygulanacak asgari kurallara uygun bir yaptırımdan kaynaklanan acı veya eziyet durumlarını kapsamaz.”

c. “Zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı ceza veya muamele” kavramları, Genel Kurulca tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, bu kavramlar ister bedeni ister ruhi acı niteliğinde olsun ilgililerin bu konudaki yetkilerini kötüye kullanmalarına karşı en geniş bir şekilde yorumlanmalıdır.

Madde: 6

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kendilerine teslim edilen kişilerin tam bir sağlık içinde olmalarını sağlamak ve özellikle de gereken her defasında, durumun zorunlu kıldığı tıbbi bakım önlemlerini vakit geçirmeden almakla yükümlüdürler.

Açıklamalar:

a. “Tıbbi bakım” ifadesi, doktorlarla diğer sağlık personelinin verdiği hizmetleri içermektedir. Gerekli olduğu veya istendiği zaman bu hizmetlerin verilmesi gerekir.

b. Genel olarak sağlık personeli yasaları uygulama servisine bağlı olmamakla birlikte; yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, gözaltına aldıkları kişilerin kendi servisleri dışındaki sağlık personeli tarafından bakılması veya onlarla konsültasyon yapılması gerektiği hakkında kendi doktorlarınca yapılan önerileri kabul etmek durumundadırlar.

c. Tahmin edileceği gibi, kanunların uygulanmasından sorumlu olanlar, kanunların çiğnenmesinden veya bu nedenle meydana gelen kazalardan zarar görenlerin de tedavilerini sağlamakla yükümlüdürler.

Madde: 7

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, hiçbir rüşvet eylemine girişmemelidirler. Ayrıca bu tür eylemlere şiddetle karşı çıkmalı ve onu bastırmalıdır.

Açıklamalar:
a. Bütün rüşvet olayları gibi yetkinin her türlü kötüye kullanılması da yasaların uygulanmasından sorumlu olanların görevleri ile bağdaşmaz. Yasaların uygulanmasından sorumlu bir kişinin rüşvet alma suçunu İşlemesi halinde, yasaların bütün etkinliği ile kendisine de uygulanması gerekir. Aksi halde kendi memurlarına yasaları uygulayamayan veya uygulamak istemeyen bir hükümetin, yasaların bunlar tarafından vatandaşlara uygulanmasını umması beklenemez.

b. Rüşvetin tanımı ulusal hukuku ilgilendirmekle beraber, bu kavram sorumlu kişi tarafından görevinin ifası sırasında veya görevi dolayısıyla istenen veya kabul edilen bir hediye, vaat veya bir avantaj karşılığında, yapılmaması gereken bir şeyi yapmak veya yapması gereken görevi yapmamak veya görevin tamamlanmasından sonra haksız yere bu avantajlardan birini kabul etmek şeklinde açıklanabilir.

c. Yukarıda geçen “rüşvet eylemi” ifadesi, rüşvete teşebbüs eylemini de kapsar.

Madde: 8

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, yasalara ve bu kurallara saygılı olmak zorundadırlar. Bunlar, aynı zamanda yasaların ve bu kuralların çiğnenmesini önlemek ve yeteneklerini en iyi şekilde kullanarak bu eylemlere şiddetle karşı koymak durumundadırlar.

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, ciddi bir nedene dayanarak, bu kurallardan birinin ihlal edildiği veya ihlal edilmek üzere olduğu kanısına varırlarsa, durumu üstlerine veya ihtiyaç halinde diğer makamlara veya yetkili kontrol ve başvuru mercilerine bildirirler.

Açıklamalar:

a. Bu kurallar, ulusal mevzuatta veya uygulamalarda yer aldığı zaman dikkate alınmak durumundadır. Eğer ulusal mevzuat ve uygulamalardaki hükümler bu kurallardan daha kesin ise, bu taktirde söz konusu hükümler dikkate alınır.

b. Bu maddenin amacı, bir taraftan kamu güvenliğinin büyük ölçüde dayandığı bir teşkilat içinde zorunlu olan disiplin ile öte yandan insan kişiliğinin temel haklarına tecavüz halinde alınacak önlemler arasında bir denge sağlamaktır. Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, söz konusu haklara yapılan tecavüzleri hiyerarşik yolla bildirmekle, başka başvuru yerlerinin olmaması veya bunların yetersiz kalması halinde ise yasal diğer önlemleri almakla yükümlüdürler. Yasaların uygulanmasından sorumlu olanların, bu kurallardan birinin çiğnenmiş veya çiğnenmek üzere olduğunu bildirdikleri için idari veya diğer herhangi bir yaptırıma tabi tutulmalarının söz konusu olmayacağı açıktır.

c. “Yetkili kontrol veya başvuru makam veya mercileri” ifadesinden, ister yasaların uygulanmasından sorumlu servise bağlı olsun ister bağımsız olsun, ulusal mevzuata göre kurulmuş ve düzenleme yapmaya ve bu kurallara yapılan tecavüzlerle ilgili şikayetleri dinlemeye yetkili bütün makam ve merciiler kastedilmektedir.

ç. Bazı ülkelerde kitle haberleşme araçları yukarıdaki “c” fıkrasında tanımlananlara benzer bir kontrol görevi yapıyormuşçasına değerlendirilmektedir. Bu gibi ülkelerde yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, bu tür tecavüz olayların son başvuru mercii olarak ve ülkelerinin yasa ve geleneklerine ve bu kuralların 4. maddesine uygun bir şekilde kitle haberleşme araçları aracılığı ile kamuoyuna duyurabilirler.

d. Bu kuralların gereklerine göre hareket eden yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, içinde görev yaptıkları toplumun ve bağlı oldukları teşkilat ile kendi benzerlerinin saygısına, aktif moral desteğine ve yardımına layıktırlar.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi

0

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi; 15-16 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Türk Tabipler Birliği III. Etik Bildirgeler Çalıştayı”nda geliştirilerek 24 Kasım 2019 tarihinde TTB Olağanüstü 71. Büyük Kongre’sinde kabul edilmiştir. Bildirge, 24 maddeden oluşan öneriler silsilesini içermekte; toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim kavramlarını tanımlayarak sağlık hizmetlerinde tüm bireyler için eşitliği öngörmektedir.

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi

GİRİŞ

İnsanlar toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim açısından geniş bir çeşitlilik sergilerler. Bu özellikler açısından çeşitlilik, topluma egemen cinsiyet ve cinsellik düşüncesi tarafından belirlenen normlarla değerlendirilir. İnsan cinselliğinin sadece üremeye yönelik olduğu, cinsiyetin keskin sınırlarla ayrılmış kategorilerden oluştuğu, cinsiyetlerin eşit olmadığı, erkek ve kadın cinsiyet kategorilerinin birçok açıdan eşit kabul edilmeyecekleri, bu cinsiyet kategorilerini de bedensel özelliklerin, özellikle de üremeyle ilişkili beden yapılarının belirlediği, cinsel ilgi, yönelim ve davranışın da sadece üremenin mümkün görüldüğü eşlere yönelik olabileceği düşüncesi birçok toplumda egemen düşünce biçimidir.

Bu düşünce biçimi; karşı cinse yönelen dışında cinsel yönelimi olanları, doğduğunda üreme organları temel alınarak tayin edilen cinsiyetten farklı bir cinsiyet kimliği olanları, cinsiyet ifadesi toplumda kendi cinsiyetinden beklenenle uyumlu olmayanları ve bedensel özellikleri belirli bir cinsiyetle ilişkili olduğu varsayılan nitelikleri bütünlüklü veya tutarlı şekilde karşılamayanları normalin dışında bırakır. Bu özelliklere sahip kişiler kendilerini heteroseksüellik dışında cinsel yönelimle ilgili olarak eşcinsel (lezbiyen, gey), biseksüel; cinsiyet kimliği ve ifadesiyle ilgili olarak trans, transgender, transseksüel, travesti; bedensel cinsiyetle ilgili interseks olarak adlandırabilmektedirler. Bu kimlikler; cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi, cinsel yönelimle ilgili insana ilişkin tüm çeşitliliği yansıtmamaktadır. Yıllar içinde değişen kavramlar ve ifade biçimleri olmakla birlikte, günümüzde bu çeşitliliği ortaya koymak için kimlik gruplarının ilk harfleri sıralanarak LGBTİ, bunların dışında ve bu sınırlardan bağımsız varoluşları yansıtmak üzere de ‘+’ eklenerek LGBTİ+ ibaresi kullanılabilmektedir.

Cinsel kimlikle ilgili kimi özelliklerin normal dışı kabul edildiği düşünce ikliminin hakim olduğu toplumlarda kurumsallaşan modern tıp, bir süre bu çeşitliliğin bazı öğelerini bozukluk, hastalık olarak değerlendirmiştir. Günümüzde, herhangi bir cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi, cinsel yönelimin bir insanı daha sağlıklı kılmadığı gibi, hasta da etmediği bilinmektedir. Cinsiyet ve cinsel kimlikle ilgili özelliklerin uzmanlar tarafından değiştirilmesine yönelik girişimlerin etkinliğine ilişkin bilimsel dayanak ve kanıtlar yoktur; ayrıca bu girişimler tıbbi etiğe de aykırıdır. Aksine, bu girişimlerin kişilerin ruhsal ve bedensel iyilik haline olumsuz etkileri olabildiğine işaret eden bulgular mevcuttur.

Kadınlara ailede ve toplumda yüklenen roller, her alanda karşılaştıkları cinsiyetçilik ve buna bağlı olarak kaynaklara, bilgiye, bakıma ve temel sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitsizlik, kadın sağlığını olumsuz etkileyen etmenlerdir. Kadınlar, sırf toplumsal cinsiyetlerinden dolayı maruz kaldıkları ayrımcılık nedeniyle ek pek çok sağlık sorunu ile karşılaşmaktadırlar. Yaş, yoksulluk, engellilik, kırsal bölgede yaşıyor olmak, mültecilik ve göçmenlik, etnik ve dilsel farklılıklar, seks işçiliği, mevsimlik tarım işçiliği, cezaevi koşulları,  fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalma ve savaş gibi olağanüstü koşullar bu eşitsizlikleri daha da derinleştirmektedir.

Norm dışı kabul edilen özelliklere sahip gruplar, o zaman aralığında kültüre hakim olan iktidar ilişkileri zemininde gelişen damgalanma ve ayrımcılığa maruz kalırlar. Damgalanma ve ayrımcılığın bu gruplarda daha fazla bedensel hastalık ve ruhsal bozukluk saptanmasıyla ilişkili olduğu yinelenen çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu gruplarda gözlenen sağlık eşitsizliği, maruz kaldıkları damgalanma ve ayrımcılığın yanı sıra sağlık hakkına erişimle ilgili deneyimlenen engellerle de ilişkilidir. Sağlık hizmetlerinin kuruluş ve işleyiş biçimi, sağlık çalışanlarının ayrımcı tutumları, bu durumda önemli bir rol oynamaktadır. Olumsuz tutuma maruz kalma beklentisi, kişilerin sağlık çalışanlarından tıbbi olarak önemi olabilecek bilgileri saklama gereği duymalarına, tetkiklerden kaçınmalarına, tedaviye uyum gösterememelerine neden olabilmektedir.

Cinsel yönelimleriyle ilgili güçlük yaşayan kişiler ve aileleri, gereksinim duyduklarında sağlanan ruhsal destekten fayda görmektedirler. Doğduğunda tayin edildiği cinsiyetten farklı cinsiyet kimliği olan kişilerin, yaşadıkları ruhsal zorlanmanın dindirilmesi için bedensel özelliklerinin kendilerini tanımladıkları cinsiyetle uyumlu hale getirilmesiyle ilgili talepleri olabilmektedir. Bu tıbbi bakım, kişinin talep ve gereksinimleri doğrultusunda başta psikiyatrik destek, hormon tedavileri, cerrahi işlemler olmak üzere birçok tıbbi işlemi kapsayabilmektedir. Cinsiyet geçiş veya uyum süreci olarak adlandırılan bu sürecin ruhsal iyilik haline katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Bu bakıma erişebilme ve tıbbi işlemlerin sosyal güvenlik kapsamında değerlendirilmesi ile ilgili güçlükler kişilerin yaşadığı zorlanmayı artırmaktadır. Cinsiyetin yasal olarak taşınması süreciyle ilgili yasal düzenlemelerin belirli tıbbi işlemler gerektirmesi, zorunlu cerrahi ve kısırlaştırmayı kapsaması günümüzde hak ihlali olarak değerlendirilmektedir.

ÖNERİLER
Türk Tabipleri Birliği konuyla ilgili aşağıdaki ilkeleri benimser:
  1. Herhangi bir toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim kişiyi daha üstün, daha fazla hak sahibi kılmadığı gibi, haklardan mahrum bırakılmasına neden olamaz.
  2. Hekimler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelimle ilgili ayrımcı tutum ve davranışlar içine girmemeli, bu özelliklerinden dolayı kişilere sağlık hizmeti vermekten kaçınmamalıdır.
  3. Her bireyin toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelimiyle ilgili beyanları esastır ve sağlık çalışanları kişinin bu bağlamdaki özerkliğine saygı gösterir.
  4. Toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim çeşitliliğinin herhangi bir öğesi ruhsal hastalık değildir.
  5. Cinsiyet ve cinsel kimliği fark etmeksizin tüm bireylerin herhangi bir kısıtlama ve ayrımcılık olmadan cinsel sağlık ve üreme sağlığı ile ilgili bilgilenme, eğitim ve hizmet alma hakkından yararlanması güvence altına alınmalıdır.
  6. Üreme sağlığı yöntemlerine erişimle ilgili engeller kaldırılmalı, başta kadınlar olmak üzere herkesin bu konuda nitelikli sağlık hizmeti almaları sağlanmalıdır.
  7. İstenmeyen gebeliklerin, güvenli olmayan düşüklerin, bebek ve anne ölümlerinin önlenmesi için gerekli bilgilendirme ve sağlık hizmetleri sağlanmalıdır.
  8. Hekimler, kadın yaşamının her dönemine toplumsal cinsiyete duyarlı bir gözle bakabilmeli; kadınların her yaşa özgü sağlık sorunlarını ve bunlara yol açan ya da riskleri artıran sosyal, kültürel ve biyolojik etmenleri, içinde bulunduğu bağlamda ele alabilmeli çözüm yollarını doğru tanımlayabilmelidir.
  9. Sağlık politikaları oluşturulurken sağlık hakkını toplumsal cinsiyet temelli bir yaklaşım ile savunmak, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için temel bir koşul olmalıdır.
  10. Hekimler çocuk yaşta ve zorla evliliğin bir insan hakkı ihlali olduğunun farkında olmalıdır.
  11. Hekimler her hastayı değerlendirirken, toplumsal cinsiyete dayalı, nefret suçlarına kadar varabilen şiddet olasılığını değerlendirmeli, sağlıkla ilgili sonuçlarını saptamaya yönelik tutum geliştirmelidir.
  12. Hekimler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim ile ilgili ayrımcılığa uğrama olasılığı bulunan kişilerle çalışırken ayrımcılığın ruhsal ve bedensel sağlığa etkilerini göz önünde bulundurmalıdır.
  13. Kişinin cinsel yönelimi hekim tarafından tayin edilemez. Tayin etmeye yönelik tıbbi işlem ve muayene yapılmasının bilimsel dayanağı yoktur; kişinin bu değerlendirmeye zorlanması kabul edilemez.
  14. Kişinin doğduğunda tayin edilen cinsiyetten farklı bir cinsiyet kimliği olması durumunda, bedensel özelliklerinin cinsiyetiyle uyumlu hale getirilmesi, ruhsal desteği de içeren bir tıbbi süreç gerektirebilir. Bu tıbbi sürece erişim, sağlık hakkı kapsamında değerlendirilmeli ve sağlık güvencesi içine alınmalıdır.
  15. Cinsiyet geçişine yönelik ruhsal destek, hormon tedavileri ve cerrahi işlemler başta olmak üzere bütün tıbbi işlemlere sağlık güvencesi kapsamında, birden çok uzmanlık alanının eşgüdümlü olarak iş görebildiği bir hizmet modeliyle erişebilmenin sağlanması gereklidir.
  16. Yasal kayıtlardaki cinsiyetin değiştirilmesi süreci, zorunlu tıbbi girişimleri içermeyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Yasal düzenlemeyle ilgili çalışmaların sağlıkla ilgili meslek kuruluşları ve konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla yürütülmesi önerilir.
  17. Cinsiyet farklılaşmasının beklendiği gibi gelişmediğinin doğumda ya da yaşamın erken bir döneminde saptandığı durumlarda, yaşamsal risk nedeniyle tıbbi endikasyon olmadıkça, geri dönüşü olmayan tıbbi işlemler olabildiğince ertelenmeli, kişinin karar verme süreçlerine katılabilecek olgunluğa erişmesi beklenmelidir.
  18. Tıp, tıpta uzmanlık ve lisansüstü eğitimi ve sürekli mesleki gelişim müfredatlarında cinsiyet ve cinsel kimliklerle ilgili çeşitlilik aktarılmalı ve bu özellikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalan grupların kendilerine özgü sağlık gereksinimlerini karşılamaya yönelik yaklaşımlara yer verilmelidir.
  19. Tıp, tıpta uzmanlık ve lisansüstü eğitim süreçlerinde, bu eğitimlerin verildiği ve sağlık hizmetlerinin sunulduğu kurumlarda toplumsal cinsiyet ve cinsel kimliklerle ilgili eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.
  20. Cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliğiyle doğrudan ilişkili nedenlerle tıbbi tedavi gereksinimi duyanlarla çalışırken gruba özgü uygulamalar konusunda hekim, kendini yetkin ve yeterli görmüyorsa başvuranı bu hizmeti verebilecek kişi ve kurumlara yönlendirmelidir.
  21. Sağlık ve sağlık emek gücüne ilişkin göstergelerin toplumsal cinsiyete duyarlı hale getirilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.
  22. Hekimler, konuyla ilgili toplumsal farkındalığın geliştirilmesi için çalışmalar yapmalıdır.
  23. Toplumsal cinsiyet ve cinsel kimlik özellikleriyle ilişkili ayrımcılığı, nefret söylemini ve nefret suçlarını önlemeye ve cezalandırmaya yönelik yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  24. Devletin toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve korunması ile ilgili görev ve sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın mevzuatta tanınması ve diğer ayrımcılık tiplerine karşı uygulanan yaptırımların bu ayrımcılık tipi için de aynen geçerli olmasını yasal güvenceye bağlamayı da içerir.

Vasfi Raşid Seviğ

0

Vasfi Raşid Seviğ (Hasan Vasfi Seviğ, 1887 yılında Yemen’in Menahe kentinde doğdu. Dönemin Mutasarrıflarından Mehmet Reşit Paşa ve Lütfiye Hanım’ın oğludur. İlk ve orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) 1906 yılında  tamamladı.

Liseden mezun olduktan sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde okudu. Fransa’da Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine devam etti.

Hukuk stajını Almanya’da tamamladı. 1909’da Fransa’ya giderek Paris Hukuk Fakültesi’nden lisans diploması aldı (1912)

Hukuk eğitiminin ardından yurda döndüğünde Birinci Dünya Savaşı seferberliği başlamıştı. Bu nedenle 30 Ağustos 1914’te talimgâha alındı. Süvari Asteğmen ve daha sonra Teğmen rütbesiyle Kafkas cephesinde savaşa katıldı. 12 Aralık 1917’de terhis edildi. Akabinde Adliye Nezâreti (Adalet Bakanlığı) tarafından Saksonya Mahkemelerinde staj yapmak üzere Almanya’ya gönderildi.

Kariyerine yazarlık ve avukatlıkla başladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ndeki akademik kariyerinin yanı sıra avukatlık mesleğini sürdürdü.

28 Eylül 1924’te, Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliğinde tercüman olarak görev yapmaya başladı.

 23 Ocak 1925’te Anadolu Ajansı’nın Paris Muhabirliğine atandı ve bir süre bu görevde çalıştı.

Birinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan hukuki sorunların, Barış Antlaşmalarına göre kurulan ve 16 Ağustos 1926’da, Lozan Barış Antlaşmasına göre İstanbul’da kurularak 1925-1938 yılları arasında İstanbul’da faaliyet gösteren Karma Hakem Mahkemeleri tarafından çözülmesi aşamasında Türkiye’nin ilk Muhtelit Hakem Mahkemeleri’nin Türkiye temsilcisi olarak atanmıştır.

Vasfi Raşid Seviğ, yerel seçimlerde CHP Adalar İlçesi temsilcisi olarak İstanbul Şehir Meclisi’nde görev yapmıştır.

Fransızca ve Almanca dillerini bilen Vasfi Raşid Seviğ, 1935 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nde Roma Hukuku profesörlüğüne atanmıştır. 1942 yılında ise Ordinaryüs Profesör unvanını almıştır.

1943 yılından itibaren Roma Hukuku ile birlikte Medeni Hukuk dersleri vermiştir.

30 Nisan 1947’de Medeni Hukuk Profesörlüğüne getirilmiştir.

30 Nisan 1947’de Medenî Hukuk Profesörlüğüne getirilmiştir. 29 Nisan 1957’de, 70 yaş sınırını tamamlaması nedeniyle emekliye ayrılmış ve avukatlığına devam etmiştir.

1965 yılında Ankara Hukuk Fakültesi Profesörler Kurulu tarafından  kendisine ‘Onursal Hukuk
Doktoru’ payesi verilmiştir

Siyasi Kariyeri

Hasan Vasfi Sevig, Cumhuriyet Halk Partisi’nden IV. Dönem Şebinkarahisar ve V. Dönem Sivas milletvekili olarak seçilmiştir. IV. Dönemde, Şebinkarahisar temsilcisi olarak 4 Mayıs 1931’de Meclis’e katılmış ve İçişleri Komisyonu’nda görev yapmıştır. Dönem boyunca İş Kanunu Tasarısının incelenmesi için III. toplantı yılında kurulan geçici komisyonda görev almıştır.

V. Dönemde ise  Sivas milletvekilliğine seçilerek yasama organındaki görevini 2 Nisan 1939’a kadar sürdürmüştür.

Türkiye toplumunda hukuk, akademi ve siyaset alanındaki katkılarıyla tanınan; Yazarlık, avukatlık, Berlin Elçiliği tercümanlığı, Anadolu Ajansı Paris muhabirliği, Muhtelit Hakem Mahkemelerinin Türkiye Ajansı, İstanbul Meclisi Umumi Azalığı, Muhtelit Hakem Mahkemeleri Türk Hükûmeti Mümessilliği, Ankara Hukuk Fakültesi Roma ve Medeni Hukuk Profesörlüğü, TBMM IV. Dönem Şebinkarahisar, V. Dönem Sivas Milletvekilliği yapan Hasan Vasfi Seviğ, 23 Kasım 1971 tarihinde yaşamını yitirmiştir.

Hasan Vasfi Seviğ’in Eserleri:

  • Romanın Hususi Hukukunun Institution|ları Sistem ve Tarihçe (1937)
  • Roma Hukuku Tarihçe ve Institution(1939)
  • Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku Cilt I (1938),
  • Üniversite ve Hukuk Fakültesi (1951),
  • Toprak Hukuku Dersleri (1953)
  • Askeri Adalet (1955)
  • “Sistem ve Tarihçe”
  • Doktrin ve İçtihatlar Açısından Türk İcra ve İflas Kanunu – İcra
  • İnkılapların Öğrettikleri
  • İdare Hukuku
Romanın Hususi Hukukunun Institution’ları Sistem ve Tarihçe

Bu taksimin Roma hukukçularınca umumi olmadığını ve Gaius’un şahsi düşüncesinin eseri bulunduğunu iddia eden Savigny taksimin taraftarlarına şöyle bir cevap verir. Personis’in birinci kısmı neyi ihtiva ediyor? Birçok müellifler Status nazariyesini ihtiva eylediğini kabul ederler. Bu müelliflerin Status’e verdikleri manaya göre hak süjesi olarak telakki edilen şahısların başka hallerini ihtiva eyler demek olur. Bu halde hak süjeleri nazariyesini ihtiva eder diyebiliriz de. Bu halleri tabii ve medeni olmak üzere ikiye ayrılır. Tabii haller, yaş, sıhhat ve saire… Medeni haller hukuka ehliyet için lazım olan hallerdir: Hürriyet, site hakkı ve Sui juris olmak maddesi; bunlara esaslı haber de denir. Bu suretle tarif edilmiş olan statü ne Gaius’un ne de Justinian’ın birinci kitabında bulunmaz.

Hugo de Personis’in birinci kısmı hukuka ehliyet nazariyesini ihtiva eder ve üç capitis demunutio’nun tekabül eylediği üç şartı zikreder der. Fakat Gaius’un ve Justinian’ın birinci kitaplarının muhteviyatı bu faraziyeyi reddeyler. Mesela üçüncü taksimin (birinci kitap S. 142) hukuka ehliyet ile hiç bir münasebeti yoktur. Çünkü tutela hukuka ehliyetsizliğe ve bu yoksuzluğun yerine bir şey koymak çarelerine taalluk etmez. Çünkü tutela hareket edebilmek, bir şeyi yapabilmek, ehliyetsizliği: olaya ehliyetsizlik yerine bir şey koymak çarelerini arar. Sonra üç esas şartları tamamlayacak olan cives Latin ile Peregrini arasındaki farklar da eksik kalmıştır. Binaenaleyh her iki Institutes’lerin birinci kitaplarının Hugo’nun sisteminin müsait olamayacağı derecede hem fazlalığı hem de eksikliği vardır.

İnstitutes’lerin birinci kitapları hakikatte Medeni kanunların aile hukuku ismini verdiği kısmı ihtiva eder. Jus Persona’nın tabiri Savigny’ye nazaran status ve conditio hominum tabirleriyle bir manadadır. Çünkü bu tabirler gayri muayyen bir insan halini ifade etmiyor, belki aile münasebetlerindeki bir insanın hususi vaziyetini: kocalık, babalık, tutor’luk gibi hususi vaziyetini ferdin aile ile olan muhtelif münasebetlerini ifade ediyor.

Roma Hukuku Tarihçe ve Institution

Medeniyetin iktisat amilleri: “İktisaden zayıf bir millet fakr-ü sefaletten kurtulamaz, kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz, içtimai ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz.” “Çiftçi ve çoban bu millet için unsuru aslidir.” Medeni olduklarını kabul eylemediğimiz kavimler hakkında kullandığımız “vahşi” veya “yabani” tabirleri neye delalet eder: Öyle zannederim ki haklarında, bu tabirlerle hüküm verdiğimiz adamların objektif hallerini ifade eylemekten ziyade bizim gururumuzu ifade eyleyen sübjektif hislerimize tercüman olur. Hiç olmazsa bize yabancı gelen adetler karşısında hissettiğimiz reaktionu (aksülameli) ifade eder. Kullandığım vahşi ve yabani tabirin onların da, bize öğretebilecek şeyleri olan, hiç olmazsa misafirperverliği ve bazı ahlaki hareketleri öğretebilecek kudretleri olan kimseleri hor görmekte olduğumuzu anlatır.

Medeniyetin bir cetvelini, bir araya gelmeleriyle medeniyeti vücuda getiren amillerin bir fihristini tanzim eylesek bu adamların beşerin yaşayabilmesi için zaruri ne varsa hepsini bulmuş ve icat eylemiş olduklarını ve bize yalnız hayatı güzelleştirmek ve yazıyı bulmak vazifesini bırakmış olduklarını görürüz.

Üniversite ve Hukuk Fakültesi

Fakültemizin ilk Dekanı Devletler Umumi Hukuku Ordinaryüs Profesörü rahmetli Cemil Bilsel İstanbul Üniversitesi tarihine dair neşreylediği eserde üniversitemizin mazisi olan medreselerden bahsederken “zamanlarının gerçekten yüksek bilgi kurulu olan bu büyük medreselerde öğretim, imparatorluğun gerileyişi ve düşüşü ile uygun olarak gerilemiş ve düşmüş, talebelik, softalık ve yobazlık manasına gelir olmuştur.” der. Bu sözlerin, kanaatimce hakikatin tam ifadesi olabilmesi için cümlenin birinci kısmında ufak bir tertip değişikliği ve ikinci kısmında ufak bir ilave yapmak gerekir: “Zamanlarının gerçekten yüksek bilgi kurulu olan bu büyük medreselerde öğretimin gerileyişi ve düşüşü ile uygun olarak İmparatorluğumuz da gerilemiş ve düşmüştür.” Üniversiteler vatan vücudunun hayat usaresi ifraz eden guddeleridir ve bir vatanin’ mukadderatı üniversitelerinin mukadderatına tabidir.

Hükumet için ilim ve ahlak birer zaruri vasıftır; çünkü ahlak ve ilim memleketin idaresi ve saadeti için bir lazımedir. 1918 mağlubiyetinden sonraki Almanya’nın Hariciye Nazırı Stressem’in bir nutkunda aşağı yukarı şöyle bir fikir ileri sürüyordu: “Fransa, on ilinin çöle çevrilmiş olduğundan şikâyet ediyor. Üniversiteleri ayakta duran bir memleketin çöle çevrilmiş illerinin dahi mamureye döneceği muhakkaktır. Fakat üniversiteleri inhitat eden bir memleketin mamurelerinin mukadderatı, önünde de sonunda da çöle çevrilmektir. Alman ülkesi çiğnenmedi fakat üniversiteleri inhitat eylemeğe başladı.” En korkunç mağlubiyetler ve en korkunç tahripler, üniversitelerinin hayatiyetini korudukları Almanya’yı bir türlü ezdiremiyor; üniversitelerimizin kifayetsizliği ise yurdumuzun kalkınmasına imkân vermiyor. Rahmetli meslektaşımın yukarıda zikreylediğim cümlesinin ikinci kısmı da tamamlanmak şartıyla doğrudur. Yalnız, medrese talebeliği, softalık ve yobazlık manasına gelir olmamıştı; ne yazık ki medrese hocalığı da softalık ve yobazlık manasına gelir olmuştu. Talebenin büyüklüğü veya küçüklüğü hocalarının büyüklüğüne veya küçüklüğüne tabidir.

İnkılapların Öğrettikleri

Gazetecilik ve Matbaacılık T.A.Ş. tarafından İstanbul’da yayınlanan Vasfi Raşit’in İnkılâpların Öğrettikleri kitabının basım yılı 1934’tür. Ancak yazar tarafından kitabın son satırında ‘Ankara: Onuncu yıl’ ifadesine yer verildiğinden İnkılâpların Öğrettikleri’nin de 1933’te kaleme alınıp bir yıl sonra yayınlandığı anlaşılmaktadır. Kitap 42 sayfadır ve ne başta ve ne de sonda İçindekiler’e yer verilmemiştir. Bunun yerine her bir sayfanın sağ üstüne, her sayfada değişen başlıklar konulmuştur ki bundan murat o sayfanın o başlıkta verilen konuya tahsis edildiğidir. Bir çeşit İçindekiler sayfasını andıran bu başlıklar sırasıyla şöyledir: “Lüzumsuz İnkılâplar–Hakikî İnkılâplar, İnkılâp-İhtilâl-Islahat, İnkılâpta Kan– Terör, Diktatörlük- Kuvvetli İcra Reisleri, Kuvvet ve Hak, 1324 İnkılâbı, Hakikî İnkılâplar Sâridir, Muvaffak olmuş İnkılâplar, Zihniyet Savaşları, İnkılâplar birer ilerlemedir, İrtica korkunç bir hatadır, İnkılâbı ve neticelerini korumak borçtur, İnkılâba küsenler, İnkılâp bir bütündür, Büyüklüğün hassası büyütmektir.

Askeri Adalet

Askeri ceza kanunundan bahsetmeden evvel umumi ceza kanunundan ayrı bir askeri ceza kanununa lüzum olup olmadığını araştırmak lazım gelir… Ordu, milletler için tahammül edilmesi lazım bir zarurettir. “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salah” hakikati hala cari olagelmektedir.

Binaenaleyh Askeri Adalet, “Clemenceau” (Klemanso) nun Fransız Mebuslar Meclisinde söylemiş olduğu gibi; “Ordu denilen zaruretin zaruri kıldığı bir şeydir. Çünkü zaruri olan ordunun, ordu vasfına layık olabilmesi için kuvvetli bulunması da zarurettir… Ordunun kuvveti ise disiplindedir.” Disiplinin ne olduğunu müşahhas bir surette görmek ve anlamak biz İslamlar için çok kolaydır. Bunun için cemaatle namaza bakmaklığımız kâfi gelir. Cemaatle namaz, aynı zamanda cemaatin askeri bir şefi olmuş bulunan ve manası şef demek olan imamın iradesinden başka bir iradesi olmayan cemaatin harp nizamında toplanarak yaptıkları ibadet tarzıdır. Disiplin ordu komutanının iradesinden başka bir irade beslememekten ibarettir. Gerçektir ki cemaatle namaz, ordunun dini vazifesini görüş tarzıdır. Cemaatle namaz, ordu teşkilatından ayrı bir kurul değildir; çünkü cemaatle namaz ordunun illet-i gayesini yerine getiren bir teşkilat olarak vücuda gelmiştir. Harp halinin tabii ve devamlı bir hal olduğu zamanlarda ve cemiyetlerde devlete esas teşkilatını mutlaka askeri teşkilat verdirir.

Devletin ordudan ayrı olmasına imkân olmaz. Binaenaleyh, bütün dini ve siyasi menfaatler kurulmuş askeri menfaatlere gelip eklenir. Harp halinin tabii ve devamlı bir hal olduğu zamanlarda ve cemiyetlerde halk bir ordudur. Ordunun muhtaç olduğu şef yani “İmam” askeri bir şeftir; askeri imamdır. Aynı zamanda ordular başkomutanı olan Devlet başkanı “Müslümanların imamı” veya “Müminlerin emiri” unvanını taşır. “İmam” kelimesi askeri komutanların taşıdıkları bir unvan olan “Emir” kelimesi ile aynı manaya gelir.

Bütün orduların dini ve siyasi olmak üzere iki vazifesi var idi. Bu iki vazife birbirine o kadar sıkı bir surette bağlı idi ki bu vazifelerden birine ehliyetsizlik, diğerine de ehliyetsizliği intaç eylerdi.

Anılarımdan Bir Sayfa: Atila Sav

0

Anılarımdan Bir Sayfa: Atila Sav/ Av. Vedat Ahsen Coşar 

Rahmetli Atila Sav’ın aziz hatırasına olan derin saygımla…   

Ömer Atila Sav

İzmir Yayınevi (İLYA) tarafından yayımlanan ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak‘ isimli kitapta, kitabın yazarları Peter Uffelmann ve Tobias von der Recke’nin anlattıkları son derece öğretici, belki de yaşanmış bir hikâye var. Hikâye şöyle; “Çin’e gezmeye giden bir Avrupalı, Çinli Wu’nun evine konuk olur. Avrupalılardan yana dertli olan Wu, Avrupalıların kendileri dışındaki toplumları anlama ve tanıma konusunda çok fazla istekli olmadıklarını, bu konuda biraz istekli olanların ise son derece yüzeysel bir çaba gösterdiklerini söyler. Avrupalı bu eleştiriye karşı çıkar ve Wu’dan Avrupa ile Çin’in dünyaya bakışları arasındaki farkı açıkla­masını ister. Wu konuşmaya başlar ve der ki: ‘İkimizde bir sandalyenin üzerinde rahatça oturuyoruz. Sandalye Çinlilerin icadı değil, aynı zamanda Avrupalıların da kullandığı, onlara da ait olan bir araç. O halde sandalye her iki kültürün de ortak malı. Bir Avrupalı olarak siz, sandalyenin özelliklerini nasıl açıklarsınız?’ Avrupalı ne diyeceğini tam olarak bilemez, kem küm eder, sandalye ile insanın beden yapısı arasındaki ilişki üzerine bir iki şey söyler ve sözlerini yemek masasının çevresine dizilmiş olan sandalye ile masanın anlamlı bir birliktelik içinde olduğunu ifade ederek tamamlar. Wu söylenenlerin doğruluğuna katılır ve devamla: ‘Ama biz Çinliler siz Avrupalılardan farklı olarak bir adım daha ileriye bakarız. Sandalyelerin çoğu hala ahşaptan yapılıyor. Ahşap ormandan elde ediliyor. Daha sonra elden geçiriliyor, uygun parçalar halinde kesiliyor. Sonra sizin söylediğiniz kullanma aşaması geliyor. O aşa­maya kadar sandalye daha hala anlamsız, işlevsiz ve cansız bir nesnedir. Anlam, işlev ve canlılık ka­zanabilmesi için, bir insanın yorulduktan sonra onun üzerine oturması, yorgun vücudunu ona emanet etmesi, sırtını sandalyenin arka tarafına dayayarak gevşemesi ve bu suretle sandalyenin nimetinden dolaysız olarak yararlanması, zihni ve ruhu ile onu algılaması gerekir.’ der. Bunları dikkatlice dinley­en Avrupalı anlamlı bir yorum yapar ve ‘bir sandalyenin imalatındaki asıl marifetin, ona, insanın üzerine oturup dinlenmesine imkân verecek biçimde şekil veren kişiye ait olması gerektiğini’ söyler. ‘Evet’ der Wu ve sözlerini ‘Herkes bir sandalye yapabilir. Ama bir sandalyenin iyi olabilmesi için, ondan yararlanan kişinin ona bir nimet gözüyle bakması gerekir’ diyerek sürdürür. Avrupalı, bunun yaşamın diğer alanları için de geçerli olup olmadığını sorar. Wu sözlerine ‘Tüm alanlar için geçerlidir. Zanaattan felsefeye kadar her alanda geçerlidir’ diyerek başlar ve devamla şunları söyler: ‘Dünyevi uğraşların hedefi kar elde etmek de olabilir, devlet düzeninin tesisi ya da düşmanın yok edilmesi de olabilir. Ama bütün bunların anlamı ve amacı insana yönelik olmalıdır. İnsana hizmet olmalıdır. Onun için bizde, düzenli düşünmenin babası olan Konfüçyüs, küçük bir derenin üzerine bir köprü yapan ve böylece köylülerin yürüme mesafesini kısaltan adamla aynı onuru taşır. Krizantemlere özenle bakan ve böylece gözlerimize mutluluk veren bahçıvana da aynı isim verilir. Bu isim, yaşamın bize hazırladığı gizli nimetlerle ilişkilidir. Böyle bir nimeti keşfedip insanlara sunan, insanlara hizmet eden herkese biz usta deriz.”

Vedat Ahsen Coşar

Bu Çin hikâyesini, bizim de benzer bir kültürden geldiğimizi, tıpkı Çinliler gibi, bizim de, insana hizmet edenlere, bilgisini, zamanını, deneyimlerini insana sunanlara ‘usta’ dediğimizi ifade etmek için an­lattım. Avukat olarak, Ankara Barosu olarak, bizim de ustalarımız vardı, halen de var. Mesleğimize, meslek örgütümüze hizmet etmiş olan bu ustalardan vefat edenleri anmak, yaşayanları sağlıklarında onurlandırmak, onları baronun kurumsal hafızasına kaydetmek, onlara olan kurumsal, mesleki ve kişisel borcumuzu ödememiz gerekiyordu. Bu borç, meslek ustalarımıza olan vefa borcumuzdu. İnsanı insan yapan en önemli hasletlerden birisidir vefa duygusu. Ama öyle de olsa vefa duygusu her insanda bulunmaz. Erdemli insanlarda bulunur sadece. Vefa duygusu insani bir özellik olduğu kadar kurumsal bir özelliktir de. Vefalı kurumlar, vefası olan kurumlar kendisine hizmet etmiş olan insanları unutmaz, unutturmaz. Gerek bu duygu ve düşüncelerle, gerekse Ankara Barosu’nun yazılı bir tarihini, belleğini oluşturmak, mesleğimize ve baromuza hizmet etmiş olan üstatlarımızı yeni gelen nesillere tanıtmak amacıyla 2007 yılı ortalarında bir dizi etkinlik başlattık. Etkinliğin ismi yaşayan meslek ustalarımız için ‘Meslek Üstatlarına Saygı Günü’, vefat edenler için ‘Meslek Ustalarını Anma Günü’ idi.

Atila Sav. Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, Ankara Barosu Başkanlığı, Bakanlık, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı, milletvekilliği yapmış bir üstadımız. Ama sanki bir fani için çok büyük değerde ve önemde bulunan bu makamlarda hiç oturmamış gibi, afrası tafrası olmayan, oğlu yaşındaki benim ve başkalarının yanında önünü ilikleyen, saygılı mı saygılı, sade mi sade, görev adamı mı görev adamı. Örnek bir insan, örnek bir eş, örnek bir baba, örnek bir avukat, örnek bir entelektüel. Kurul üyesi mi? Kurul üyesi. Kurul toplantısına herkesten önce o gelir. En hazırlıklı o gelir. O kadar disiplinli yani. Ben kendisini hem ismen, hem şahsen baro başkanı olmazdan önce de tanıyordum ve saygı duyuyordum. Ama baro başkanı olduktan sonra kendisini daha yakından tanıma fırsatı ve olanağı buldum. Açık söylemem gerekir ise, bu süreçte kendisinden çok, ama çok şey öğrendim. En başta Hukuk Kurultayları olmak üzere düzenlediğimiz etkinliklerde, engin deneyimi, bilgisi, sağduyusuyla bize rehberlik etti, 2006-2008 yönetim dönemimizde kurduğumuz Ankara Barosu Ombudsmanlığı’nda, ilk ve son (son, zira bu kurum ne yazık ki bizim görevden ayrılmamızdan sonra göreve gelen Prof.Dr.Metin Feyzioğlu yönetimi tarafından lağvedilmiştir) ombudsman olarak önemli ve değerli hizmetler yaptı. Ankara Barosu olarak bu değerli meslek ustamıza olan vefamızı, teşekkürümüzü, saygımızı düzenlediğimiz ‘Atila Sav’a Saygı Günü’ etkinliğimizle ödemek istedik. 16 Kasım 2007 günü yapılan etkinlikle, Atila Sav’a olan borcumuzu tam olarak ödeyemedik belki, ama öyle de olsa ödemeye çalıştık. Atila Sav’ın dostlarının katıldığı etkinliğin açılışında aşağıdaki konuşmayı yaparak, hem bizim için, hem de Atila Sav için özel ve anlamlı olan bu güne katkı yaptım.

(…)

‘Mevlana anlatıyor; ‘Üstat dün elinde bir mumla kentin çevresinde dolaşıyordu. Devden, canavardan bezdim, bir insan istiyorum, insan diyordu. Şu mayaları gevşek yoldaşlardan soğudum, bıktım, usandım. Tanrı aslanını, Zaloğlu Rüstem’i istiyorum. Dediler ki, biz aradık bulamadık. Dedi ki, o bulunmayan yok mu? İşte ben onu istiyorum.’

Üstadın aradığı, bulmak istediği ‘Gezmek lazım her yeri / Bulmak için bir eri” diyen tasavvuf usta­larının aradığı, bulmak istediği ‘er kişidir’. Yani ‘adamdır’, yani ‘adam gibi adamdır.’

İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrenci olduğum 70’li yıllarda adını duyduğum, Ankara’ya geldikten ve eylemli olarak avukatlık yapmaya başladığım 1975 yılından bu yana tanıdığım, Baro Başkanı olun­caya kadar Baromuza ve Türkiye Barolar Birliği’ne başkanlık yapmış bir meslek büyüğü, bir ağabey olarak uzaktan sevgi ve saygı duyduğum, Baro Başkanı olduğum Ekim/2004 tarihinden bu yana bir­likte çalışma ve dolayısıyla çok daha yakından tanıma olanağı bulduğum, kişi olarak benden, kurum olarak Ankara Barosundan desteğini, deneyimlerini, bilgisini hiç ama hiç esirgemeyen Sayın Atila Sav, tasavvuf ustalarının aradığı ‘er kişidir’, ‘adam gibi adamdır.’

Çoğumuz için gelecek olan hemen her şeyi geride bırakmış, bu bağlamda Bakanlık yapmış, millet­vekilliği yapmış, Ankara Barosu’nun, Türkiye Barolar Birliği’nin başkanlıklarını yapmış, yaptığı bütün bu görevlerde olumlu izler ve kalıcı eserler bırakmış olan Sayın Atila Sav, saygın ve rafine kişiliğiyle, beyefendiliğiyle, dürüstlüğüyle, entelektüel birikimiyle, çalışkanlığıyla, sadeliğiyle, mütevazılığıyla, sorumluluk anlayışıyla, çalışma disiplini ve üretkenliğiyle, hukukçu ve avukat kimliğiyle, ağabeyliğiyle örnek alınması gereken kişidir.

“Dostluk için temelleri atmaya çalışan bizler / Kendimiz dostça olamadık” diyor Berthold Brecht. Büyük usta Brecht’in bu maksimi birileri ve hatta çokları için doğru olabilir. Ama bu sevgili Atila Ağabey için doğru ve geçerli değildir. O hem kendi için ve hem de başkaları için dost olanlardandır, dostça olanlardandır. Baro başkanı olarak görev yaptığım geride kalan üç yıl içinde, bu dostluğu kendisinden hep gören bir kişi olarak burada sizin huzurunda kendisine teşekkür etmek isterim.

Kişisel ilişkilerine olduğu kadar, mesleki ve siyasi ilişkilerine dürüstlük, doğruluk standartları getiren, yazmaya, tiyatroya ve sanata olan ilgisiyle entelektüel bir duruş sergileyen, hiçbir zaman ve hiçbir türdeki otoriterliğe sıcak bakmayan, bulunduğu ortama içtenlik, sevecenlik, alçakgönüllülük, güven, yapıcılık gibi pozitif enerjiler ve değerler katan, günümüz toplumunda aydının yeri ve birey ile kurumlar arasındaki ilişkiler konusunda örnek bir kişi olan Atila Ağabey’den hepimizin öğrendiği ve daha da öğreneceği çok şey olduğuna inanıyor, kendisine çok sevdiği ailesiyle birlikte uzun ve sağlıklı bir yaşam diliyorum.’

16 Aralık – Hukuk Takvimi

0
16 Aralık – Hukuk Takvimi
705

Çin tarihinin tek kadın İmparatoru, Wu Zetian yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Şubat 624) Kendi kızını boğarak öldürdü. İktidarının ilk dönemlerinde öz oğlu da dahil Tang Hanedanının kalan üyelerini yok ederek iktidarını pekiştirdi. Tang Hanedanına sadık insanları devletin içinden temizledi, devlet adamlarının çoğunluğunu ya öldürdü ya da sürgüne gönderdi. Kendi soyunu daha önemli gösterebilmek için Tang Hanedanının soyuyla ilgili kayıtlarla oynadı. Önceki hanedandan kalan devlet bürokrasisini  büyük oranda revize ederek yandaşlarının ve sevdiği kişilerin konumunu güçlendirdi. Devlet yapısında önemli reformlar yaptı; ekonomik ve sosyal yapıda büyük değişikliklerde bulundu.

Wu Zetian
1594

Cadı olduğu öne sürülen İskoç Allison Balfour, cadılık ve büyücülükten suçlu bulunarak idam cezasına çarptırıldı. 1563 İskoç Cadılık Yasası’na göre 1594 yılında gerçekleştirilen bu cadılık davası, kendisinden en çok bahsedilen İskoç büyücülük vakalarından biri oldu.

1809

Hollandalı avukat ve liberal politikacı, Pieter Philip van Bosse doğdu. (Ölümü: 21 Şubat 1879) Leiden Üniversitesi‘nde Roma Hukuku ve Çağdaş Hukuk alanında eğitim aldı. Avukatlık yaparak çalışmak üzere Amsterdam’a döndü ve ruhsatını aldı. 1845 yılında Maliye Nezareti İthalat ve İhracat Haklar Daire Başkanlığı’na  atandı ve bu görevi üç yıl sürdürdü. 1848’de Maliye Bakanı olarak atandı. Ekonomiyi liberalleştiren reformları hayata geçirdi. Serbest ticaretin güçlü bir destekçisi olarak, transit geçiş hakkını elde etti ve Ren ve IJssel’deki nakliye hakları üzerindeki vergiyi durdurdu. Ayrıca, posta hizmetinde bir hükümet tekeli kurarak posta sisteminde reform yaptı. 6 kez Maliye Bakanı olarak görev yaptı ve Hollanda ekonomisini liberalleştiren birçok reforma öncülük etti. 1872’de fahri Devlet Bakanı unvanını aldı. 68 yaşında Koloni İşleri Bakanı olarak atandı.  1872’de bakanlık yapmaktan vazgeçti ancak 1877’den itibaren bir dönem daha Sömürge İşleri Bakanı olarak görev yaptı. 4 Haziran 1868- 4 Ocak 1871 tarihleri arasında Hollanda Başbakanlığını yürüttü. 

Hollanda’nın hukukçu Başbakanlarından Philip van Bosse
1901

Amerikalı kadın antropolog Margaret Mead doğdu. (Ölümü: 15 Kasım 1978) Barnard College‘da Lisans derecesini, Columbia Üniversitesi‘nden yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. Okyanusya halklarıyla ilgili kültürel çalışmaları önemli bulunu. Kadın hakları, çocuk yetiştirme, ahlak, nükleer silahlanma, ırklararası ilişkiler, uyuşturucu kullanımı, nüfus planlaması, dünyada açlık gibi birçok sorunu inceledi ve kültürel farklılıklar konusunda yeni fikirler geliştirdi. Cinsiyete göre şekillenen rollerin kültürlerarası farklılıktan kaynaklandığını savundu. Üç ilkel toplulukta bu rol farklılığını inceledi. Güney Pasifik ve Güneydoğu Asya geleneksel kültürlerinde cinsiyete karşı tutumları detaylandıran raporları 1960’ların cinsel devriminde önemli etkide bulundu. “Yirminci yüzyılın tartışmasız en ünlü antropoloğu” olarak nitelendi. Ölümünden sonra, Başkan Jimmy Carter tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi. Öldüğünde büyük bir lidere yakışan şekilde yası tutuldu.

Margaret Mead’in biyografisi Paul Shankman tarafından kitaplaştırıldı. 
1904

Banat Batırova doğdu. (Ölümü: 19 Temmuz 1970), Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Sosyalist Emek Kahramanı unvanını kazanan ilk kadın oldu. Milletvekili olarak görev yaptı. SSCB’nin gelişimine katkıda bulunan; sanat, bilim, spor, askeri alanlarda başarılı olanlara verilen Lenin Nişanı’na layık görüldü. Adı Ufa’daki köyünde bir caddeye verildi. Heykeltıraş Tamara Pavlovna Nechaeva, “Başkurdistan kolkhoznitsa pancar yetiştiricisi” adıyla Batırova’nın heykelini yaptı.

Banat Batırova
1925

Milletler Cemiyeti, Ankara Antlaşmasının hemen öncesinde tüm Musul Vilayetini Irak’ta bırakan 16 Aralık 1925 tarihli kararını ilan etti. Musul vilayetinin İngiliz manda yönetimi altında bulunan Irak’a bağlanması, “Brüksel Hattı” denilen Musul vilayetinin kuzey sınırının Türkiye-Irak sınırını oluşturması ve Irak’taki İngiliz manda  yönetiminin en az 25 yıl sürmesi önerilen İnceleme Komisyonunu raporu Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından Türkiye’nin karşı çıkmasına karşın, aynen onaylandı. Ankara Antlaşması ise,  5 Haziran 1926 tarihinde, üç taraflı bir antlaşma olarak İngiltere, Türkiye ve Irak arasında Ankara’da imzalandı. 18 maddeden oluşan ve “Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması” yahut “Musul Antlaşması” olarak da bilinen bu antlaşma ile Türkiye-Irak sınırı belirlenerek iyi komşuluk ilişkileri tesis edildi.

1946

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ve Türkiye Sosyalist Partisi’ni kapattı. Partiler 16 Aralık 1946 tarihinde tüm siyasi faaliyetlerden men edildi ve yöneticileri tutuklandı. İstanbul İşçi Sendikalar Birliği ve İstanbul İşçi Kulübü de kapatıldı. Ayrıca,  Yığın,  Noror, Gün, Ses, Sendika, Dost dergi ve gazeteleri yasaklandı. Yarın gazetesi ve Büyük Doğu dergisinin yayınları 4 ay süreyle durduruldu.

1953

16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun” ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satıldı, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçti.

1966

Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edildikten sonra 19 Aralık 1966 tarihinde imzaya açıldı. Sözleşme, 41. madde dışında, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girdi.

1966

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edildi ve imza, onay ve katılmaya açıldı. Sözleşme, 27. Madde uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. Bugüne kadar BM üyesi 188 ülkeden 137’sinin imzaladığı sözleşme, 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylandı, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı.

1966

Sığınma hakkına ilişkin BM Genel Kurulunun 16 Aralık 1966 tarihli 2203 (XXI) kararı kabul edildi.

1970

Uçakların kanun dışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesine ilişkin Sözleşme(Convention for the suppression of Unlawful Seizure of Aircraft), 16 Aralık 1970 tarihinde La Haye’de imzalandı.

1971

Hint-Bengal güçleriyle süren 9 aylık savaşın ardından 16 Aralık 1971’de Bangladeş bağımsızlığını kazandı ve o tarihten beri 16 Aralık, Bangladeş Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.

1972

Vladimir İlyiç Lenin’in “Ne Yapmalı” adlı kitabını yayımlamaktan yargılanan  Sol Yayınları sahibi  Muzaffer Erdost’un 7,5 yıllık mahkûmiyeti Yargıtay’ca onandı.

1977 Birleşmiş Milletler Örgütü, 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
1990 Jean-Bertrand Aristide, Haiti’nin ilk demokratik seçimlerini kazandı ve seçimle başa gelen ilk Başkan oldu.
1991
  • Kazakistan, Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
  • Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyinin, sivil havacılık güvenliği alanında oluşturulan ortak kurallar ile ilgili tüzüğü 16 Aralık 2002 tarihli 2320/2002 (EC) sayılı kararla ilan edildi.
2008

Avrupa Birliği, 2008/976/JHA sayılı Konsey Kararı’nı kabul etti. 29 Haziran 1998 tarihli ve 98/428/JHA sayılı Ortak Eylem ile kurulan Avrupa Yargı Ağı EJN’nin hukuki dayanağı güçlendirildi.

2018

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi; 15-16 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Tabipler Birliği III. Etik Bildirgeler Çalıştayında geliştirilerek 24 Kasım 2019 tarihinde TTB Olağanüstü 71. Büyük Kongre’sinde kabul edildi. Bildirge, 24 maddeden oluşan öneriler silsilesini içermekte; toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim kavramlarını tanımlayarak sağlık hizmetlerinde tüm bireyler için eşitliği öngörmektedir.

2020 İsviçreli hukukçu ve politikacı Flavio Cotti yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Ekim 1939) 

Hukukçu ve Eski İsviçre Devlet Başkanı Flavio Cotti
2020 Türkiye Barolar Birliği eski başkanı ve bakan Avukat Ömer Atila Sav, Ankara’da yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Mayıs 1931, Ankara)

TBB eski başkanı Avukat Ömer Atila Sav’ın ölümünün 1. yıldönümünde düzenlenen törende konuşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Ramiz Erinç Sağkan, Sav’ı “hukuk mesleğinin duayeni ve kutup yıldızı” olarak tanımladı.
2021 Hayvanları Koruma Kanunu Uygulama Yönetmeliği taslak metninde evdeki hayvan sayısına sınırlama içeren düzenlemenin yer aldığı iddia edildi. Yönetmeliğin, site ve apartmanlarda 3 köpek veya 5 kedi şeklinde sınırlama getirmeyi öngördüğü Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER) tarafından açıklandı.
2021 Avrupa Birliği (AB), binalardan kaynaklanan seragazı emisyonlarını azaltmak için Binalarda Enerji Performansı Direktifini değiştirmeyi teklif etti. Teklife göre, bina stokunun yüzde 30’unu oluşturan en enerji verimsiz binaların veya en düşük enerji derecesine (F veya G) sahip yaklaşık 60 milyon binanın 2033 yılına kadar yenilenmesi öngörülüyor. İklim Değişikliği Performans Endeksine göre, ülkelerin hiçbirinin, Paris İklim Anlaşması hedefleriyle uyumlu olmadığı açıklanmıştır.
2021 İlaç firması Pfizer, özel sağlık sigortası koşullarını güncelleyerek, evli çalışanların eş ve çocuklarını kapsayan özel sağlık sigortası poliçelerine “ayrı veya aynı cinsiyetten partnerlerin” de eklendiğini duyurdu.
2023 TMMOB’de Gezi Davası tutukluları için gerçekleştirilen 600. Adalet Nöbeti eyleminde, tutukluların serbest bırakılması istendi. Gezi davası tutukluları arasında eski Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Tayfun Kahraman ve Mimarlar Odası Hukuk Müşaviri Can Atalay da bulunuyor. Anayasa Mahkemesi kararına karşın serbest bırakılmayan avukat Can Atalay da nöbete bir mesaj gönderdi: “Biz, beceremediği için değil tercih etmediğinden kötülük yapmayanlarız. Biz, büyük insanlığın ferdi olmanın sevincini paylaşanlarız. Biz, bambaşka bir dünyanın mümkün olduğunu bilen, buna ulaşmak için olduğu her yerde çabalayanlarız.”
2023 Antonio Negri, Fransa’nın başkenti Paris’te 90 yaşında hayatını kaybetti.
2024

16 Aralık – Hukuk Takvimi

Franz Kafka

0

Franz Kafka, 3 Temmuz 1883 tarihinde, o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan Prag şehrinde, Yahudi bir ailenin 6 çocuğundan ilki olarak dünyaya gelmiştir.

Kafka, 6 yaşındayken, kendisinden yaşça küçük erkek kardeşleri Georg ve Heinrich ölmüştür. Üç kız kardeşi ile yaşayan Kafka’nın ailesi ile ve özellikle de başarılı bir işadamı ve sert bir mizaca sahip olan babasıyla ilişkisi bozuk olmuştur. Lise eğitiminden sonra Prag Charles Ferdinand Üniversitesi’ne kimya öğrenimi görmek üzere kaydını yaptırmış ancak iki hafta sonra bu üniversiteyi bırakarak, Prag Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçmiştir. Hukuk öğrenimi Kafka’ya yazmak için zaman ve imkan kazandırmıştır.

Kafka, 1901–1906 Prag’daki Karl-Ferdinand Üniversitesi’nde öğrenim görmüştür. Daha sonra beş yıllık hukuk eğitimi almıştır. Albert Weber’in yanında hukuk stajı yapmıştır.

Hukuk öğreniminden sonra 1907 yılında “Assicurazioni Generali” adlı İtalyan sigorta şirketinde çalışmaya başlamıştır. Max Brod ile tanışıp dost olması ile aynı yıllarda edebiyat dünyasına girmiştir.

Kafka en yakın arkadaşı Max Brod’a, ölümünden sonra eserlerini yakmasını söylemiş, arkadaşı tarafından yerine getirilmeyecek bir vasiyette bulunmuştur. 1923’te yazılarına odaklanmak için Berlin’e gitmiş ama kısa bir müddet sonra yakalandığı tüberkülozdan ötürü hayatını kaybetmişir. Hastalanan Kafka, bir sanatoryuma götürülmüş ve 3 Haziran 1924’te Klosterneuburg’da 41 yaşında hayata veda etmiştir.

1933–1945 yılları arasında da tıpkı diğer bütün saygın Yahudi yazarlar gibi yasaklanan yazarlar arasındaydı. Hatta Kafka, Nazi döneminde yasaklanan yazarların başında geliyordu. Eserleri yakılacak kitaplar listesindeydi. Max Brod, 1939 yılında Hitler komutasındaki Alman orduları Prag’a girmeden önce Kafkanın eserlerini ülke dışına kaçırmıştır. Kafka’nın Prag’daki evi daha sonra müze haline getirilmiştir.

1963 yılında Prag’daki Liblice Şatosu’nda Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlenmiştir. Konferansa Roger Garaudy, Ernst Fischer gibi yazarlar katılmıştır.

Kafka’nın yaşadığı dönemde yayımlanan eserleri

 

1909–Ein Damenbrevier
1909–Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909–Gespräch mit dem Betrunkenen (Sarhoşlarla Sohbet)
1909–Die Aeroplane in Brescia (Brescia’daki Uçaklar)
1912 – Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913 – Betrachtung (Gözlem)
1913 – Das Urteil (Yargı)
1913 – Der Heizer (Ateşçi)
1915 – Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915 – Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde)
1918 – Der Mord (Cinayet)
1918 – Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi)
1919 – In der Strafkolonie (Ceza Sömürgesi)
1921 – Der Kübelreiter
1924 – Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)

 

 

 

Kafka’nın Ölümünden Sonra Yayımlanan Eserleri
1905 – Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasviri)
1907–1908 – Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914 – Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914–1915 – Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915 – Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916–1917 – Der Gruftwächter
1916–1917 – Die Brücke (Köprü) Brod’un Başlığı
1917 – Eine Kreuzung
1917 – Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod’un Başlığı
1917 – Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod’un Başlığı
1917 – Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi’nin İnşaasında)
1917 – Eine alltägliche Verwirrung Brod’un Başlığı
1917 – Der Nachbar (Komşu) Brod’un Başlığı
1919 – Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920 – Heimkehr Brod’un Başlığı
1920 – Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920 – Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920 – Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod’un Başlığı
1920 – Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod’un Başlığı
1920 – Die Truppenaushebung
1922 – Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod’un Başlığı
1922 – Das Ehepaar
1922 – Der Aufbruch (Gezinti)
1922 – Gibs auf Brod’un Başlığı
1924 – Der Bau Brod’un Başlığı
1925 – Der Prozess (Dava)
1926 – Das Schloss (Şato)
1927 – Der Verschollene (Amerika)

KAFKANIN ÜNLÜ SÖZLERİ
“Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu”
“Beni Hayal Kırıklığına Uğratan Benden Başkası Değil”
“Olmamasına Razıyım Oluyormuş Gibi Olmasın”
“Bir Noktadan Sonra Vazgeçmek İmansızdır, Erişilmesi Gereken Noktada Orasıdır.”
“Beyinlerimiz Savaşsın İsterdim ama Görüyorum ki Siz Silahsızsınız Bayım”

Uçakların Kanundışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşme

0

Uçakların Kanundışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşme(Convention for the suppression of Unlawful Seizure of Aircraft), 16 Aralık 1970 tarihinde La Haye’de imzalanmış, 14 Ekim 1971 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme; literatürde “Uçakların Kanun Dışı Yollarla Elle Geçirilmesinin önlenmesine dair 16 Aralık 1970 tarihli La Haye Sözleşmesi” olarak da bilinmektedir. İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerinde ve dört nüsha olarak imza edilmiştir.

Türkiye tarafından; Millet Meclisi Adalet ve Dışişleri, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet ve Dışişleri, Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından müzakere edildikten sonra, “Uçakların kanundışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesine dair 16 Aralık 1970 tarihli La Haye Sözleşmesinin onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun” adıyla 30 Kasım 1972 tarihli ve 1634 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş, 7 Aralık 1972 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

KANUN GEREKÇESİ 

Uçak kaçırma olaylarının milletlerarası sivil hava servislerinin emniyet içinde faaliyette bulunmalarını cidden tehdit ve dünya milletlerinin sivil havacılığa olan güvenini sarsan bir kapsam kazanması üzerine, konu Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtınca de alınmış, anılan Teşkilâtın Hukuk Komitesi tarafından uçaklara kanuna aykırı şekilde el konulması sorununu çözümlemek amacıyle milletlerarası bir Sözleşme tasarısı hazırlanmış, bu olaylara karşı alınacak tedbirleri görüşmek ve bu konuda milletlerarası bir Sözleşme akdetmek amacıyle aynı Teşkilât 1 – 16 Aralık 1970 tarihleri arasında La Haye’de diplomatik bir konferans tertiplemiş, bu konferansa Hükümetimiz de bir heyetle katılmıştır. Konferans sonunda öngörülen tedbirleri ihtiva eden bir Sözleşme metni memleketimiz dahil 50 ülke tarafından imzalanmış 10 devlet tarafından onaylanmasını müteakip 14 Ekim 1971 tarihinde Sözleşme yürürlüğe girmiştir. 1969 yılında muhtelif ülkelere ait 42 uçak, 1970 yılında 37 uçak, 1971 yılında ise 10 uçak hava korsanları tarafından kaçırılmış bulunuyordu.

«Uçakların kanun dışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesi hakkında Sözleşme» ile sağlanan hususlar özetle aşağıda sıralanmıştır.

1. Son yıllarda milletlerarası camianın huzurunu kaçıran uçak kaçırma fiillerine karşı hukukî tedbirler öngörülmektedir.
2. Uçak kaçırma fiili veya buna teşebbüs suç sayılmıştır.
3. Bu suçluların şiddetle cezalandırılması öngörülmüştür.
4. Uçak kaçırma fiili âdi bir suç sayılmış ve suçluların iadesi anlaşmalarında iadesi mümkün suç olarak yer alması öngörülmüştür.
5. Suçlunun iade edilmemesi halinde uçağın kaçırıldığı ülke yetkilileri suçluyu cezalandırmak için gerekli tedbirleri alacaktır.

UÇAKLARIN KANUN DIŞI YOLLARLA ELE GEÇİRİLMESİNİN ÖNLENMESİ HAKKINDA SÖZLEŞME

Başlangıç
İşbu sözleşmeye taraf olan devletler:

(Uçuş halindeki) uçağı veya kontrolünü ele geçirme şeklindeki kanunsuz fiillerin fert ve mal emniyetini tehlikeye düşürdüğünü, hava servislerinin faaliyetini ciddî olarak etkilediğini ve dünya halklarının sivil havacılık güvenliğine karşı itimadını zayıflattığını nazarı dikkate alarak;

Bu fiillerin vukua gelmesinin vahim endişe verici bir mevzu teşkil ettiğini nazarı dikkate alarak;

Bu eylemlerin tekerrürüne mâni olmak gayesiyle, suçluların cezalandırılmaları için uygun tedbirlerin alınmasına acil ihtiyaç olduğu nazarı dikkate alarak;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

MADDE  1

Uçuş halindeki bir uçakta bulunan herhangi bir şahıs;

a) Kanun dışı olarak, zorla veya tehditle veya diğer herhangi bir korkutma yolu ile, uçağa el koyar veya uçağın kontrolünü ele geçirirse veya böyle bir harekete teşebbüs ederse, veya
b) Böyle bir hareketi yapan veya buna teşebbüs eden bir şahısla suç ortağı olursa suç işlemiş sayılır. (Bu hareket bundan böyle «suç olarak tanımlanacaktır».)

MADDE 2

Her Âkit Devlet suçu (şiddetli) cezalarla cezalandırmayı taahhüt eder.

MADDE 3

1. Bu Sözleşmenin amaçları bakımından, binişi müteakip bütün dış kapıların kapanmasından, tahliye için kapılardan birinin açılması anma kadar bir uçak her zaman uçuş halinde sayılır. Mecburî iniş halinde, uçak ile uçaktaki yolcu ve malların sorumluluğu yetkili makamlarca deruhte edilinceye kadar uçuşun devam ettiği farz olunur.

2. Bu Sözleşme, askerî hizmet ile gümrük ve polis hizmetlerinde kullanılan uçaklara tatbik edilmez.

3. Bu Sözleşme, ancak içinde suç işlenen uçağın kalkış veya mutat iniş mahallî, uçağın kayıtlı olduğu devlet toprakları dışında bulunduğu takdirde tatbik edilir; uçağın milletlerarası veya yurt içi sefer yapmakta olması önemli değildir.

4. 5nci maddede zikredilen hallerde; içinde suç işlenen uçağın kalkış ve mutat iniş mahallerinin mezkûr maddede zikredilen devletlerden birinin kendi toprakları içinde bulunduğu takdirde bu Sözleşme tatbik edilmez.

5. Suçlu veya suçlu olduğu iddia edilen şahıs, uçağın kayıtlı olduğu devletten. başka bir devletin topraklarında bulunduğu takdirde, bu uçağın kalkış veya mutat iniş mahallî neresi olursa olsun, bu maddenin 3 ve 4ncü paragrafları mahfuz kalmak kaydıyla, 6, 7, 8 ve 10ncu maddeler tatbik olunur.

MADDE 4

1. Her Âkit Devlet, aşağıdaki hallerde, suç ve suçlu olduğu iddia edilen şahıs tarafından suçla murtabit olarak yolcu ve mürettebata karşı girişilen her türlü diğer şiddet hareketleri hakkında kendi kaza yetkisini tespit için gerekli tedbirleri alacaktır:

a) Suç, o devlette kaydedilmiş bir uçakta işlendiği zaman,
b) Suçun içinde işlendiği uçak, suçlu olduğu iddia edilen şahsı hamilen o devlet topraklarına indiği zaman,
c) Suçun, iş merkezi veya belli bir işyeri olmamakla beraber daimî ikametgâhı o devlette bulunan bir şahsa mürettebatsız olarak kiralanmış bir uçakta işlenmesi halinde.

2. Her Âkit Devlet, suçlu olduğu iddia edilen şahsın kendi topraklarında bulunması ve bu maddenin 1nci paragrafında belirtilen devletlerden herhangi birine, bu şahsı 8nci madde uyarınca iade etmemesi halinde, suç hakkında kendi kaza yetkisini tespit için aynı şekilde gerekli tedbirleri alır.
3. İşbu Sözleşme, Millî Kanuna uygun olarak icra edilecek cezaî kaza hakkını haleldar etmez.

MADDE  5

Müşterek hava nakliyatı yapan müesseseler veya, müşterek veya milletlerarası kayda tabi uçak işleten milletlerarası acentalar kuran Âkit Devletler, usulüne uygun olarak, her uçak için aralarından kazaî yetkiyi kullanacak bir devleti tayin edecekler ve bu devlet Sözleşmenin amaçları bakımından, uçağın kayıtlı olduğu devlet yetkilerini haiz olacak ve keyfiyetten, Sözleşmeye Âkit Devletlere tebliğ edilmek üzere, Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtına bilgi vereceklerdir.

MADDE 6

1. Suçlunun veya suçlu olduğu iddia edilen şahsın. kendi toprakları üzerinde bulunduğu her Âkit Devlet, şartların kifayet ettiği hususuna kanaat getirdiğinde, bu şahsı tutuklayacak veya mevcudiyetini temin edecek diğer tedbirleri alacaktır. Nezaret veya diğer tedbirler o devlet kanunlarına göre alınacak, ancak müddet, sadece cezaî takibat veya iade hususundaki formalitelerin tamamlanması için gerekli olan müddeti geçmeyecektir.

2. Bu devlet, hadise ile ilgili hazırlık tahkikatına derhal tevessül edecektir.

3. Bu maddenin 1 nci paragrafına göre nezaret altına alman şahsa, vatandaşı olduğu devletin en yakın yetkili temsilcisi ile derhal temasa geçmesine yardım edilecektir.

4. Bu madde hükümlerine göre, bir devlet, bir şahsı tutukladığı takdirde, uçağın kayıtlı olduğu devlete, 4ncü maddenin 1 (c) paragrafında belirtilen devlete ve tutuklanan şahsın tabiyetinde bulunduğu devlete veya uygun gördüğü takdirde, diğer ilgili devletlere, böyle bir şahsın tutukluluk durumu ve tutukluluğunu icabettiren şartları derhal bildirecektir. Bu maddenin 2nci paragrafı uyarınca hazırlık tahkikatını yapan devlet, netice hakkında mezkûr devletlere derhal bilgi verecek ve kaza yetkisini kullanıp kullanmamak hususundaki niyetini açıklayacaktır.

MADDE 7

Suçlu olduğu iddia edilen şahıs topraklarında bulunan Âkit Devlet, bu şahsı iade etmezse, istisnasız ve suç kendi arazisinde işlensin veya işlenmesin, vakayı takibat maksadıyle yetkili makamlarına havale etmeye mecburdur. Bu makamlar, o devletin kanunlarına göre ciddî mahiyette sayılan adi suçlarda olduğu şekilde karar vereceklerdir.

MADDE 8

1. Suç, Âkit Devletler arasında mevcut iadei mücrimin anlaşmalarında iadesi mümkün bir suç olarak sayılacaktır. Âkit Devletler suçu, aralarında yapacakları bütün iadei mücrimin anlaşmalarına, iadesi mümkün bir suç olarak dercetmeyi taahhüt ederler.

2. İadeyi bir anlaşmanın mevcudiyeti şartına bağlayan Âkit Devlet, aralarında iadeimücrimin mukavelesi olmayan diğer Âkit Devletin iade talebiyle karşılaştığında, eğer isterse, bu Sözleşmeyi suçla ilgili olarak iadenin kanunî mesnedi sayabilir. İade, kendisinden iade talebinde bulunan devletin kanunlarında öngörülen diğer şartlara uygun olarak yapılır.

3. İadeyi, bir anlaşmanın bulunması şartına bağlamamış olan Âkit Devletler kendi aralarında bu suçu, iadeyi mümkün bir suç olarak tanıyacaklardır. Bu halde iade talebedilen devlet kanunlarında belirtilen hükümlere tabi olacaktır.

4. Âkit Devletler arasında iade maksadıyle, suç sadece vukubulduğu yerde işlenen bir suç olarak değil, aynı zamanda, 4 ncü maddenin 1 nci paragrafı uyarınca kendi kaza yetkisini uygulaması talebeclilen devletlerin topraklarında işlenmiş bir suç olarak kabul edilecektir.

MADDE 9

1. 1 nci maddenin (a) paragrafında mezkûr herhangi bir fiil vukubulduğu veya böyle bir ihtimalin varidolduğu hallerde, Âkit Devletler, uçağın kontrolünü meşru komutanına iade etmeye veya meşru komutanının uçak üzerindeki kontrolünü muhafazaya matuf uygun tedbirleri alacaklardır.

2. Yukarıdaki paragrafta, mezkûr hallerde, uçağın veya uçağın yolcularıyle müretebatının bulunduğu her Âkit Devlet, yolcuların ve müretebatm mümkün olan en kısa zamanda seyahatlerine devamını kolaylaştıracak ve uçak ile yükünü kanunî sahiplerine gecikmeden iade edecektir.

MADDE 10

1. Âkit Devletler, suçla ilgili cezaî takibata geçilmesi hususunda ve 4 ncü maddede bahsi geçen hallerde biribirlerine mümkün olan en büj/ük ölçüde müzaharette bulunacaklardır. Kendisinden iade talebinde bulunan devletin kanunları her halde tatbik edilecektir.

2. Bu maddenin 1 nci fıkrasındaki hükümler cezaî konularda bütünüyle veya kısmen, karşılıklı müzaharet maksadıyle halen mevcut veya aktedilecek ikili veya çok taraflı diğer andlaşmalarla derpiş edilen taahhütleri haleldar etmeyecektir.

MADDE 11

Her Âkit Devlet, sahibolduğu aşağıdaki hususlarla ilgili herhangi bilgiyi, millî kanunlarına uygun olarak, en seri şekilde Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtı Konseyine verecektir:
a) Suçun şartları,
b) 9 ncu madde uyarınca girişilen işlem,
e) Suçlu veya suçlu olduğu iddia edilen şahıs hakkında alman tedbirler ve özellikle iade formalitelerinin sonuçları,

MADDE 12

1. İki veya daha fazla Âkit Devlet arasında bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması hususunda ortaya çıkan ihtilâf müzakere yoluyle halledilmez ise, taraflardan birinin talebi üzerine, hakeme sunulacaktır. Tahkim talebi tarihinden itibaren altı ay içinde tataraflar hakem heyetinin teşekkül tarzı hususunda anlaşmaya varamazlarsa, taraflardan herhangi biri, anlaşmazlığı, isterse, Divan Statüsünün bu konuda öngördüğü şartlara uygun olarak, Milletlerarası Adalet Divanına götürebilir.

2. Her Devlet, bu Sözleşmenin imza veya tasdikinde veya Sözleşmeye katılırken, bir önceki paragrafla kendisini bağlı saymadığını beyan edebilir. – Böyle bir ihtirazı kayıt ileri sürmüş olan herhangi bir Âkit Devlete karşı diğer Âkit Devletler önceki paragrafla bağlı sayılmayacaklardır.

3. Önceki paragrafta belirtildiği şekilde bir ihtirazî kayıt dermeyan etmiş Âkit Devlet, bu kaydı, Depoziter hükümetlere tebliğ suretiyle her zaman geri çekebilir.

MADDE 13

1. Bu Sözleşme, Lâ Haye’de 1 – 16 Aralık 1970 tarihleri arasında yapılan Milletlerarası Hava Hukuku Konferansına (bundan böyle Lâ Haye Konferansı olarak tanımlanacak) katılan devletlerin imzasına 16 Aralık 1970 tarihinde Lâ Haye’de açılacaktır. .31 Aralık 197Ö tarihinden itibaren Sözleşme, Moskova, Londra ve Vaşington’da, bütün devletler için imzaya açık olacaktır. Bu maddenin 3 ncü fıkrasına göre, işbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce, Sözleşmeyi imzalamamış olan herhangi bir devlet her zaman Sözleşmeye katılabilir.

2. Bu Sözleşme mümzi devletlerin tasdikine tabi olacaktır. Onay ve katılma belgeleri, burada Depoziter olarak tanımlanan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, İngiltere ve Kuzey – İrlanda Birleşik Kırallığı ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetlerine tevdi olunacaktır. 3. Bu Sözleşme, Lâ Haye Konferansına katılmış olan, 10 mümzi devletin, onay belgelerini tevdi tarihinden itibaren 30 gün sonra yürürlüğe girecektir.

4. Diğer devletler için, bu Sözleşme, işbu maddenin 3 ncü paragrafında belirtildiği şekilde yürürlüğe giriş tarihinde veya onay veya iltihak belgelerinden en sonuncusunu tevdi ettikleri tarihten itibaren 30 gün sonra yürürlüğe girecektir.

5. Depoziter hükümetler, bu Sözleşmeyi imzalayan ve ona iltihak eden devletleri, bu Sözleşmenin imza, onay belgelerinin tevdi ve yürürlüğe giriş tarihleri ile diğer hususlar hakkında serian haberdar edeceklerdir.

6. Bu Sözleşme, yürürlüğe girer girmez, Birleşmiş Milletler Yasasının 102 nci maddesi ve Beynelmilel Sivil Havacılık Konvansiyonunun (Şikago 1944) 83 ncü maddesi uyarınca depoziter devletlerce tescil edilecektir.

MADDE  14

1 — Herhangi bir âkit devlet depoziter devletlere yazılı ihbarda bulunmak suretiyle Sözleşme’yi feshedebilir.
2 — Fesih keyfiyeti yazılı olarak yapılan ihbarın depoziter devletler tarafından alındığı tarihten 6 ay sonra yürürlüğe girecektir.

Yukarıdaki hususları tasdikan usulü veçhile Hükümetlerince salahiyetli kuman murahhaslar bu Sözleşmeyi imza etmişlerdir. Her biri İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerinde ve dört metinde aynı derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde, 16 Aralık 1970 günü La Haye’de tanzim edilmiştir.

15 Aralık – Hukuk Takvimi

0
15 Aralık Hukuk Takvimi, geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan olayları, yasal düzenlemeleri, bildirgeleri, uluslararası sözleşmeleri ve diplomatik adımları kronolojik olarak sunar. Bu takvimde, doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler yer alır. Her gün, tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeleri kayıt altına alarak kolektif hukuki hafızayı güçlendirmeyi amaçlar.
15 Aralık – Hukuk Takvimi

15 Aralık – Hukuk Takvimi

37
Julio-Claudian Hanedanı’nın beşinci ve son Roma İmparatoru Neron doğdu. (Ölümü: 9 Haziran 68)Alt sınıfların haklarını korumak için çalıştı. Bu sınıfın muhatap olduğu kefalet ve cezalar için sınırlamalar getirdi. Senato’nun, bir kölenin işlediği suçtan ötürü aynı evdeki tüm kölelerin sorumlu tutulmasına ilişkin kanun tasarısını veto etti. Yolsuzlukları önlemek için tedbirler aldı. Magistra ya da vekillerin, rüşvet almasını önlemek için halka açık eğlencelere gitmesini yasakladı. Haraç ve rüşvete karışan devlet görevlilerini görevden uzaklaştırıldı. Üst düzey memurların vergi toplarken fakirlere haksızlık yaptıkları yönündeki suçlamalar üzerine, vergi toplama işini daha düşük seviyede memurlara verdi, eleştiriler devam edince tüm dolaylı vergileri yürürlükten kaldırmaya teşebbüs etti ancak Senatonun itirazı ile sadece oranlar düşürüldü. Devletin gizli vergi kayıtları halka açık hale getirildi.
1791 Amerikan Haklar Bildirgesi kabul edildi. Haklar Bildirisi’nin esin kaynakları Magna Carta, İngiliz Haklar Bildirisi, kolonilerin krala ve parlamentoya karşı yürüttüğü mücadele ve Amerikan halkı arasında gitgide yaygınlaşan eşitlik düşüncesiydi.
1861 Finlandiyalı hukukçu ve devlet başkanı Pehr Evind Svinhufvud doğdu. (Ölümü: 29 Şubat 1944) Helsinki Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Bölge mahkemelerinde ve Turku Temyiz Mahkemesi’nde yargıç yardımcısı olarak görev yaptı. 1892’de,  Senato’da kanun hazırlama komitesinde üye olarak çalışmaya başladı ve altı yıl komitede çalıştı, vergi kanunlarını yeniden kaleme aldı. Avukat olarak çalışmak üzere Helsinki’ye taşındı ve hem Diyet’in hem de gizli bir topluluk olan Kagal’ın siyasi faaliyetlerine katıldı. 1905’te yeni bir parlamenter sistemin doğuşunda kilit bir rol oynadı ve 1906’da yeni Parlamento’ya Genç Fin Partisi üyesi olarak girdi. 1907’de Parlamento Başkanı seçildi. Çoğunluk olan Sosyal Demokratlar onu “yasadışılığın en iyi bilinen muhalifi” olarak gördü. Rusya’daki Çarlık rejimine karşı çıkması nedeniyle 1914 yılında Sibirya’ya sürüldü. Finlandiya’nın bağımsızlığını kazanmasından sonra 4 Temmuz 1930 – 18 Şubat 1931 arasında ilk başbakan olarak görev aldı. Akabinde Cumhurbaşkanı seçildi ve 2 Mart 1931 – 1 Mart 1937 arasında görev yaptı. 

Finlandiyalı hukukçu ve devlet başkanı Pehr Evind Svinhufvud
1925 Şah Rıza Pehlevi krallık yeminini etti ve Kaçar Hanedanı’nı sonlandırarak, Pehlevi Hanedanı’nı kurdu.
1927 Medeni Hukuk alanında duayen akademisyenlerden olan Prof. Dr. Kemal Oğuzman Gümüşhacıköy’de doğdu. (Ölümü: Ölümü: 30 Haziran 1995)
1934 Somalili hukukçu politikacı Abdullahi Yusuf Ahmed doğdu. (Ölümü: 23 Mart 2012) Somali Ulusal Üniversitesi’nde Hukuk okudu. Askeri çalışmalar için yurtdışına taşındı. Eski Sovyetler Birliği’nde Frunze Harp Okulu’nda Askeri Topoğrafya dalında derece elde etti ve İtalya’da ek askeri eğitim aldı. 1997’de kurulan Somali Ulusal Kurtuluş Konseyi’nin eş başkanı olarak görev yaptı. 23 Temmuz 1998’de, tek kamaralı Yaşlılar Konseyi tarafından Puntland’ın ilk Başkanı olarak atandı. 2011’de, anılarını anlatan, Mücadele ve Komplo başlıklı kitabını yayınladı.
1948 TBMM’de Sivas Kongresi’ne seçilen Temsil Heyeti üyeleriyle, TBMM’nin birinci döneminde bulunan üyelere, vatan-ı hizmet tertibinden aylık bağlanması hakkında kanun kabul edildi.
1949 Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)’nun İstanbul Bürosu açıldı.
1958 Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, 4 yıl içinde basın suçundan 238 gazetecinin mahkûm olduğunu açıkladı.
1970 İsmail Hakkı Ketenoğlu, Anayasa mahkemesi başkanlığına seçildi.

İsmail Hakkı KETENOĞLU
1985 Mauritiuslu siyasetçi Seewoosagur Ramgoolam yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Eylül 1900)Ülke genelinde onun döneminde bağımsızlığın elde edilmesi nedeniyle Ulusun Atası olarak adlandırıldı. 150 yıllık Britanya hakimiyetinin ardından gelen bağımsızlık sonrası ilk başbakan oldu. 1973 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ödülüne layık görüldü. Mauritius’ta bulunan bir botanik bahçesi ile uluslararası havaalanına adı verildi.
1989 Avrupa Topluluğu Topluluk Patentine İlişkin Lüksemburg Antlaşmaları kabul edildi.
1992 Hukukçu ve bürokrat Adnan Öztrak yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1915) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. İçişleri Bakanlığı Vekalet Maiyet Memurluğu, Yenice, Elmadağ ve Keçiören Nahiye Müdürlüğü yaptı. Şarkikaraağaç ile Kızılcahamam’da Kaymakamlık, Çalışma Bakanlığı Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık Genel Teftiş Başmüşavirliği görevlerini yerine getirdi. Basın Yayın Umum Müdürlüğü Fen. Hey. Reisliği, Teknik Malzeme Tedariki Büro Müdürlüğü, Serbest avukatlık ile TRT Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

Adnan Öztrak
1997 Türkiye ile Rusya arasında Mavi Akım olarak bilinen projeyi içeren anlaşma imzalandı.
1999 Avukatlara, Avrupa Birliği üyesi bir başka devlette o devletin kendi avukatlarıyla aynı şartlarda, orijinal mesleki unvanlarını kullanarak, sürekli ve kısıtlamaya tabi olmadan mesleklerini icra etme imkanını veren 16 Şubat 1998 tarihli 98/5/CE sayılı Direktif 15 Aralık 1999’da uygulamaya konuldu.
2002 Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD), adli tıp uzmanı görev tanımı, çekirdek müfredat ve meslekte yeterlilik kurulu yapılanmalarını oluşturarak ECLM (Avrupa Adli Tıp Komitesi)’ye gözlemci üye olarak kabul edildi.
2017 Kişisel Verileri Koruma Kurulu başkanı Prof. Dr. Faruk BİLİR, Cumhurbaşkanının 15 Aralık 2016 tarihli kararıyla Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyesi olarak atandı. Bilir, 30 Ocak 2017 tarihinde Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı olarak seçildi
2021 Hatay Barosuna kayıtlı Avukat Ünsal Kirmit, yazıhanesinde cansız bulundu. İki yıllık Avukat Kirmit’in ölümü ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Ölüm nedeninin intihar olabileceği ihtimali bulunuyor.

Avukat Ünsal Kirmit
2021 İstanbul Barosu eski başkanlarından Av. Prof. Dr. Yücel Sayman, yaşamını yitirdi. Yücel Sayman, 1939’da Konya’da doğdu. 1957’de Saint Joseph Fransız Lisesi’nden, 1962’de ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1963’te aynı fakültede asistan olarak akademik hayata atıldı. Yüksek lisansını, Strazborug’da “Le Droit des Etrangers d‟acquérir la Propriété Immobiliére en Turquie; Strasbourg” adlı tezi ile 1968’de tamamladı. “Un Essai de Théorie sur Les Sociétes En Droit International Privé” başlığı altındaki teziyle, 1969 yılında, Strasbourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. 1978’de hukuk doçenti oldu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ‘Devletler Özel Hukuku’ Anabilim dalında öğretim üyesi olarak göreve başladı. 1992’den itibaren Uluslararası Avukatlar Birliği Başkan Danışmanı olarak görev yaptı. Birlik’te yönetim kurulu üyeliğini üstlendi. 1996 yılında başkan seçildiği İstanbul Barosu’ndaki görevine aralıksız olarak üç dönem devam etti. İstanbul Medipol Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 25.04.2011 tarihinde hukuk profesörü unvanını kazandı. 2002 yılında, Sosyal Demokrasi Vakfı tarafından kendisine “İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü” tevcih edildi. Evrensel Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. Bu gazetede yazdığı yazılarını 2008 yılında “Özgürlük Zamanı” adıyla kitaba dönüştürdü. 1982 yılında “Türk Devletler Özel Hukukunda Evlenmenin Kuruluşu” ve 2006 yılında da “Avukatlık Zamanı” isimli eserleri kaleme aldı. 2018 yılında “Gerçekliğimin Suretinde Düşler, Düşünceler” isimli eseri basıldı. 2013 yılında “çözüm ve müzakere” sürecinin alt yapısını oluşturmak üzere kurulan 63 kişilik Akil İnsanlar heyetine Marmara Bölgesi’nden katıldı. “Akil insan sözü beni rahatsız ediyor, akil falan değilim” dedi. Çok sayda makale yazdı, bilimsel toplantılarda tebliğler sundu, yüzlerce panel, konferans ve sempozyumda konuşmacı ve yönetici olarak yer aldı. Fransızca ve İngilizce biliyordu.

Prof. Dr. Yücel Sayman
2021 ABD Kongre binası baskınında yer almakla suçlanan sağcı gruplar “Proud Boys” ve “Oath Keepers” üyesi 31 kişiye dava açıldı.
2021 Malta, kişisel esrar kullanımını yasallaştıran ilk AB ülkesi oldu. Esrarın kişisel kullanım için sınırlı ekimini ve bulundurulmasını onayladı. Yeni yasa cumhurbaşkanının onayına sunuldu.
2021 Güney Kore’nin en büyük süt şirketi, ‘kadınların ineğe dönüştüğü’ ve gizlice görüntü almayı normalleştiren reklamıyla büyük tepki topladı. Şirket özür diledi ve reklam yasaklandı.
2021 Avrupa Birliği’nin en üst yargı organı olan Avrupa Adalet Divanı, ebeveynleri aynı cinsiyetten olan ailelerin haklarını güçlendiren bir karar aldı. Divan, ortak çocukları olan lezbiyen çifte İspanya’da verilen doğum belgesinin AB genelinde geçerli olduğuna hükmetti.
2023 Hakem Halil Umut Meler’e yumruk atan Ankaragücü Kulübü Başkanı Faruk Koca ile birlikte 4 kişi hakkında “kişiyi yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle spor alanında kemik kırığı oluşturacak şekilde kasten yaralama”, “kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle spor alanında kemik kırığı oluşturacak şekilde kasten yaralamaya teşebbüs”, “tehdit”, “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanuna aykırılık” suçlarından cezalandırılması talebiyle düzenlenen iddianame Ankara Batı 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Milletvekili Turhan Çömez ve beraberindekiler, Ankara’daki Somali Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yaparak, motokurye Yunus Emre Göçer’in ölümüne neden olan Somali Cumhurbaşkanının oğlu Muhammed Hasan Şeyh Mahmud’un ülkeyi terk etmesine tepki gösterdi.
15 Aralık – Hukuk Takvimi

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP

0

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP,  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ nun 42. maddesi gereğince, sektörün önde gelen müzik yapımcılarının girişimiyle kurulmuş meslek birliğidir. MÜ-YAP, 03.08.2000 tarihinde Kültür Bakanlığının onayı ile tüzel kişilik kazanmış ve faaliyetlerine başlamıştır.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, müzik yapımcılarının ve müzik yapımcılığının gelişmesini ve kamuoyu tarafından tanınmasını sağlamakta, ses tespitlerinin izinsiz olarak çoğaltılmasını ve kullanılmasını önlemek için mücadele etmekte ve kamuoyunu bilinçlendirme çalışmaları yapmaktadır.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP tüzel kişi üyelerinin sayısı 196’nın üzerindedir. MÜ-YAP’a üye tüzel kişilik sahibi şirketlerin Türkiye Müzik Endüstrisi içindeki payı yüzde 80’in üzerindedir. MÜ-YAP’ın kamuya açıklanan resmi rakamlarına göre, Türkiye’de uluslararası repertuarı temsil eden müzik dünyası temsilcilerinin % 95’inden fazlası MÜYAP üyesidir.

MÜ-YAP ve Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği(IFPI)

MÜ-YAP, Bakanlar Kurulunun 22.11.2001 tarihli kararıyla Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği(IFPI)’nin Türkiye Ulusal Grubu olarak kabul ve tescil edilmiştir. Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, Türkiye’de Müzik Endüstrisi’nin ve telif hakları sisteminin gelişmesine katkı sağlamakta, Dünya Kayıt Endüstrisini temsil eden Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği IFPI Ulusal Grubunun Türkiye Ulusal Grubu temsilciliğini yürütmektedir. Bu çerçevede IFPI tarafından düzenlenen toplantılara katılmakta, Temsili Alan Komite Toplantılarına, Ulusal Grup Toplantılarına ve Korsanla Mücadele Toplantılarına katılmakta, bu toplantılar raporlanmaktadır.

MÜ-YAP’ın Amacı

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, izinleri alınarak ve bedelleri ödenerek tespiti yapılmak suretiyle piyasaya sürülen albümlerin sahibi olan müzik yapımcılarından almış olduğu yetki belgeleri ile yerli ve yabancı kayıtlara ilişkin yasal hakları birlik faaliyetleri çerçevesinde koruma amacındadır. MÜ-YAP, Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 80. Maddesi çerçevesinde üyelerine ait hakların kullanımına, bu yetki belgelerinin kapsamı içinde  izin verme yetkisine sahip tek kuruluştur.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, tüzüğünün gerektirdiği çerçevede icraya konu eser yada sesleri ilk defa tespit eden ve eser sahibinin haklarına komşu hakları bulunan ses taşıyıcısı müzik yapımcılarının ortak çıkarlarını korumak, haklarını izlemek; alınacak tazminatların ve tespitleri içeren ses taşıyıcılarının kullanılmasından kaynaklanan telif bedellerini toplayarak hak sahiplerine dağıtımını sağlamakla görevlidir. Sektörün ekonomik anlamda güçlenmesini sağlamak da MÜ-YAP’ın amaçları arasında yer almaktadır.

Birliğin Kurucu Yönetimi ve Mevcut Yönetim Kurulu

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP’ın 23 Kasım 2000 Tarihli İlk Genel Kurul Toplantısında Seçilen ilk Yönetim Kurulu üyeleri, Tempa Tüm Elektrikli Mamuller Paz. Tic. A.Ş. temsilcisi olarak Aydın Oskay, Sony (Türkiye) Müzik ve Sanat A.Ş. adına Ali Melik Ayraçman, Neşe Müzik Yapım San. ve Tic. A.Ş. adına Neşe Demirkat, Emre Grafson Müz. San.  Dan. ve Tic. A.Ş. adına Hüseyin Emre ve Kalan Ses Gör. Hiz. Org. Tic. Ltd. Şti. adına Hasan Saltık olmuştur.

Birliğin 15 Mart 2017 Tarihli Olağan Genel Kurul Toplantısında seçilen son Yönetim Kurulu üyeleri ise Seyhan Müzik Prodüksiyon İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. adına Bülent Seyhan, Süper Müzik Yapım Prodüksiyon San. ve Tic. Ltd. Şti.adına Deniz Erdem, Kalan Ses Gör. Hiz. Org. Tic. Ltd. Şti. adına Hasan Saltık, Ada Yayıncılık ve Müzik Tic.Ltd.Şti. adına Bülent Forta ve Doğan Müzik Yapım ve Tic. A.Ş. adına Samsun Demir’den oluşmuştur. Birliğin başkanı Bülent Seyhan’dır.

MÜ-YAP Faaliyetleri 

Lisanslama ve Dağıtım

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, üyelerine ait bağlantılı hakları korumakta, üyelerine ait yapımların (fonogramların) ve yapımlarda yer alan kayıtların radyo ve televizyonlar ile yeni medyada kullanımları dahil, otel, lokanta, bar, diskotek, mağaza ve benzeri kamuya açık alanlarda kullanımları nedeniyle lisans sözleşmeleri imzalayarak telif bedellerini toplamakta, telif bedellerini birliğin Dağıtım Yönergesi çerçevesinde üyelerine dağıtmaktadır.

Korsanla Mücadele ve Hukuk

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, üyesi olan müzik yapımcılarına ait kayıt ve albümlerin korsan üretimlerini ve internet üzerinden gerçekleşen her türlü izinsiz müzik kullanımlarını, dosya paylaşımlarını önlemekte, koruması altında bulunan fonogramları lisans almadan, izinsiz kullanan kişi ve kurumlarla mücadele etmektedir.

Sektör Çalışmaları

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, ulusal ve uluslararası müzik pazarındaki gelişmeleri takip etmekte, üyeleri için Türkiye ve Dünya Müzik Endüstrisi hakkında veri üretmekte, ulusal ve uluslararası toplantılarda, fuarlarda, konferanslarda ve çeşitli etkinliklerde Türkiye Müzik Endüstrisini temsil etmekte ve endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.

İnternet Denetimleri;

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, kurmuş olduğu teknik ekiple korsan sitelerin takibini sağlamakta, bu sitelere ilişkin hukuki girişimlerde bulunmaktadır. Birlik, ses kayıtlarını izinsiz biçimde yayınlayan sitelere ihtarname göndermekte, ihtarı dikkate almayanlar hakkında yasal süreç başlatmaktadır. MÜ-YAP, 2004 yılından itibaren 2.000’in üzerinde siteye erişimi engellemiş veya kapattırmıştır.

2016 yılında, Türkiye’de ziyaretçi sayısı bakımından en çok takip edilen, izinsiz müzik yayını ve çeşitli yoğunluklarda reklam bulunduran 31 site saptanmış, IFPI’ya bildirilmiş, bu sitelerden izinsiz kullanılan repertuara ait linkler kaldırılmıştır.

Fiziki Denetimler

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, yaptığı fiziki denetimlerle korsanla mücadele etmekte, başta sahil kentleri olmak üzere benzin istasyonları ve müzik marketleri denetlemekte ve haksız kullanım tespiti halinde yasal işlem başlatmaktadır. Feribot ve iskeleler, turistik tesisler ve diğer kamuya açık alanlar sürekli denetim altında tutulmaktadır.

MÜ-YAP İletişim 

http://tr.mu-yap.org

E-posta : muyap@mu-yap.org

Tel :+90 212 292 46 13

Faks :+90 212 292 46 17

Adres : Kuloğlu Mh. Turcanıcıbaşı Cd. No: 10 Kat: 4 Beyoğlu / İstanbul

 

Amerikan Haklar Bildirgesi

0
Bill of Rights - USA

Amerikan Haklar Bildirgesi, 15 Aralık 1791 tarihinde kabul edilmiştir.

Haklar Bildirisi’nin esin kaynakları Magna Carta, İngiliz Haklar Bildirisi, kolonilerin krala ve parlamentoya karşı yürüttüğü mücadele ve Amerikan halkı arasında gitgide yaygınlaşan eşitlik düşüncesidir. Haklar Bildirisi (Bill of Rights), ABD Anayasası’nın 15 Aralık 1791’de tek bir bölüm olarak kabul edilen ilk 10 ek maddesidir. Bu maddelerle birey haklarına ilişkin güvenceler ve federal yönetimle eyalet yönetimlerine getirilen sınırlamalar pekiştirilmiştir.

American Bill of Rights – Amerika Haklar Bildirgesi
Amerikan Haklar Bildirgesi
  1. Kongre, din kurumuna saygı göstermeyen, dinin serbestçe uygulanmasını engelleyen ya da ifade ve basın hürriyetini ortadan kaldıran veya barışçı bir şekilde toplantı yapma hakkını ve şikayetlerinin düzeltilmesi için hükümete dilekçe verme hakkını engelleyen hiçbir kanunu çıkaramaz.
  2. İyi teçhiz edilmiş bir ordu özgür bir devletin güvenliği için elzemdir; ancak, halkın silah bulundurma ve taşıma hakkı ihlal edilemez.
  3. Barış zamanında sahibinin izni olmadan, savaş zamanında ise kanunla belirlenen çerçevenin dışında hiçbir asker her hangi bir meskene yerleştirilemez.
  4. İnsanların kendilerinin, evlerinin, işlerinin ve paralarının makul olmayan araştırma ve müsaderelere karşı emniyet içinde olma hakkı arama tezkeresi olmadan ihlal edilemez; ancak, özellikle araştırılacak yeri tarif eden bir yemin ya da yemin yerine geçebilecek bir söz ile desteklenen makul bir sebep varsa kişiler alıkonulabilir ve müsadere yapılabilir.
  5. Kara kuvvetlerinde, deniz kuvvetlerinde ya da orduda hizmet ifa ederken; savaş durumunda ya da halkın tehlikede olması halinde ortaya çıkan durumlar hariç; hiçbir kişi Büyük Jürinin iddianamesi ya da raporu olmaksızın büyük ya da yüz kızartıcı suçlar için mahkemeye gelmekle yükümlü tutulamaz; aynı suç için iki defa ölüm cezasına çarptırılamaz; her hangi bir cezai vak’ada kendisinin aleyhine şahitlik etmeye, kanuni süreç hariç canından ya da malından mahrum kalmaya ve tam tazmin olmaksızın özel mülkiyetini kamunun kullanımına bırakmaya zorlanamaz.
  6. Cezai davaların tümünde, sanık, kamuya açık ve hızlı bir şekilde yargılanma hakkına, kanunda daha önceden belirlenen bölgelerden ve suçun meydana geldiği bölgeden oluşturulacak tarafsız bir jüri ile yargılanma hakkına, suçlamanın niteliği ve nedenleri hakkında bilgilendirilme hakkına, kendi aleyhinde şahitlik edenlerle karşı karşıya gelme hakkına, kendi lehine şahitlik edecek olanların zorla şahitlik için getirilmeleri hakkına ve savunmasının yapılması için bir dava vekilinin yardımının sağlanması hakkına sahiptir.
  7. Değeri 20 Doları aşan davalarda jüri tarafından yargılanma hakkı sağlanır ve bir jüri tarafından muhakeme edilen hiçbir vak’a; genel hukuk kurallarına göre Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başka herhangi bir mahkemece yeniden görülemez.
  8. Aşırı kefalet talep edilemez, aşırı para cezası konulamaz, zalimce ve görülmedik bir cezalandırmaya başvurulamaz.
  9. Anayasada sayılan belirli haklar diğer hakların aleyhine ve onları ortadan kaldıracak bir şekilde yorumlanamaz.
  10. Amerika Birleşik Devletleri tarafından eyaletlere devredilmeyen ya da yasaklanmayan erkler eyaletlere ya da halka aittir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab

    Download [453.96 KB]

Bill of Rights – USA

Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız İktisaplarının İadesi hakkında Kanun

0

Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız İktisaplarının İadesi hakkında Kanun, 1951 yılında malvarlığının önemli bir bölümünü kaybeden CHP’nin mallarının geri kalanına el koymak amacıyla Demokrat Parti tarafından 14 Aralık 1953 tarihinde çıkarılmıştır.

 

Halkevlerinin Kapatılmasına ve CHP’nin Malvarlığına El Konulmasına Dair Kanun

 

16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun“ ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satılmış, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçmiştir. Maliye Bakanlığı yayınladığı beyanname ile 29 Aralık günü mesai bitiminde CHP’nin tüm mal varlığının teslim alındığını duyurmuştur.  Ankara’daki Genel Merkez binası, Ulus Gazetesi ve Matbaası ile tüm mal varlığı Maliye Bakanlığı memurlarına teslim edilmiştir. Ulus Gazetesi, 15 Aralık 1953 tarihindeki son sayısında siyah bir başlıkla yayınlanmıştır.

CHP’nin malvarlığına el konulması baskı rejiminin gücünü daha da artırmış, baskının dozu girerek artmış ve  toplumsal muhalefete yönelmiş, Mart 1954-Mayıs 1958 döneminde 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılmış, bunlardan 238’i cezalandırılmıştır.

 

Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız İktisaplarının İadesi hakkında Kanun

MADDE 1

Cumhuriyet Halk Partisinin her ne şekil ve suretle olursa olsun Umumi Muvazeneye dâhil dairelerle katma bütçeli idarelerden, hususi idare ve belediyelerden, köylerden, iktisadi Devlet Teşekkülleri ve bunların müesseselerinden ve diğer âmme hükmi şahıslarından doğrudan doğruya veya dolayısiyle vâki iktisapları, nüfuz ve hâkimiyetine dayanan haksız iktisaplardır. Bu sebeple mezkûr Partinin bu kanunun meriyete girdiği tarihte malik olduğu bütün menkul ve gayrimenkul mallarla para, haklar ve alacaklar ve sair kıymetler Hazine mülkiyetine intikal eder.

 Ancak münhasıran parti binası olarak kullanılan yerlerdeki menkul eşyadan parti faaliyeti için zaruri oldukları Maliye Vekâletince kabul edilecek olanlar Cumhuriyet Halk Partisine bırakılır.

MADDE 2

1 nci madde mucibince Hazineye intikal eden her türlü mallarla hak, alacak, para ve sair kıymetlere kimin elinde veya yanında bulunursa bulunsun Maliye Vekâletince derhal el konulur.

Maliye Vekâleti tarafından Resmî Gazete veya diğer neşir vasıtalariyle yapılacak tebligat el koyma hükmünde sayılır.

MADDE 3

Maliye Vekâletince el konulan mallardan gayrimenkullerin tapu kayıtlan, hiçbir talep ve müracaata hacet kalmaksızın Hazine namına tashih olunur.

Tapuda kayıtlı olmıyan gayrimenkuller. Tapu idarelerince, talep üzerine Hazine namına tescil olunur. 5830 numaralı Kanunun 10 ncu maddesi hükmü, yukarıki gayrimenkuller hakkında da tatbik olunur.

MADDE 4

Tapu kayıtlarını çevirme ve sair muamelelerin icrasında Damga Resmi ile diğer resim ve harçlar alınmaz.

MADDE 5

Cumhuriyet Halk Partisi ve bütün teşkilâtı 2 nci madde mucibince el konulacak mallarla para, hak, alacak ve sair kıymetlerin tesbiti hususunda Maliye Vekâletince veya mahallî mal dairelerince istenilecek malûmatı ve vesikaları on beş gün içinde vermeye mecburdurlar.

MADDE 6

Muvazaa yoliyle veya başkaca hileli muamele ve sebeplerle üçüncü şahısların uhdelerine geçmiş bulunan gayrimenkul mallarla menkul mal, para ve kıymetler hakkında umumi hükümler caridir. Ancak bu sebeplerden her hangi birisine dayanılarak dâva ikamesi halinde mahkemelerce müruruzaman defi dinlenmez ve bu iddialar her türlü delil ile ispat olunabilir.

MADDE 7

5 nci madde mucibince istenilen malûmat ve vesikaları müddeti içinde vermiyenler ve bu kanun hükümlerine göre el konulması icabeden mallarla para, hak, alacak ve sair kıymetleri 2 nci madde gereğince yapılacak tebligatta yazılı müddet içinde teslim etmiyenler, kaçıranlar, saklıyanlar ve bu fiillere iştirak edenler hakkında Türk Ceza Kanununun 276 ncı maddesinin birinci fıkrasındaki ceza tatbik olunur. Zamanında teslim edilmiyen veya kaçırılan veya saklanan malların, para ve kıymetlerin Tahsili Emval Kanunu gereğince müteşekkil tahsilat komisyonlarınca takdir ve tesbit edilecek değerleri ile teslim edilmiyen, kaçırılan veya saklanan paralar ve haklar kendilerinden müştereken ve müteselsilen tahsil olunur. Bu maddedeki tahsilat komisyonlarınca görülecek vazifeler, Âmme Alacaklarının Tahsil Usulü hakkındaki Kanunun meriyete girmesini mütaakıp mezkûr kanunun 90 ncı maddesinde yazılı komisyonlar tarafından görülür.

MADDE 8

Bu kanun mucibinceyapılacak her türlü icrai muamelelerde Tahsili Emval Kanunu hükümleri uygulanır.

MADDE 9

Bu kanun neşri tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 10

Bu kanun hükümlerini icraya îcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD)

0

Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD) 1992 yılında İstanbul’da “adli tıp uzmanları ve asistanları arasında sosyal ve bilimsel dayanışmayı sağlamak, hak ve menfaatlerini korumak, adli tıp alanındaki ulusal ve uluslararası bilimsel çalışına ve araştırmaları izlemek, adli tıp biliminde yüksek bir standart oluşturmak, bu alandaki araştırına ve çalışmaları teşvik etmek, konuyla ilgili bilim adamları arasında bilgi ve görgü alışverişini organize etmek, adli tıp biliminin geliştirilmesi ile ilgili konularda finans desteği sağlamak, bu amaçla her türlü teknolojik donanıma destek vermek, tesis oluşturmak, adli tıpla ilgili konularda adli makamlara yardımcı olmak, kamuoyunu aydınlatmak” amacıyla kurulmuş bir uzmanlık derneğidir.

ATUD, TTB tarafından 1993 yılında oluşturulan Tıpta Uzmanlık Dernekleri Koordinasyon Kurulu’nun başlangıcından itibaren asil üyesi olup IALM (Uluslararası Adli Tıp Akademisi), ECLM (Avrupa Adli Tıp Komitesi) ilkeleri doğrultusunda adli tıp uzmanı görev tanımı, çekirdek müfredat ve meslekte yeterlilik kurulu yapılanmalarını 14-15 Aralık 2002 tarihlerinde oluşturmuş ve ECLM’ye gözlemci üye olarak kabul edilmiştir.

ATUD 1996 yılından itibaren düzenli olarak “Adli Tıp Bülteni” adında bilimsel hakemli bir dergi yayınlamakta, adli tıp anabilim dalları ile birlikte 2 yılda bir “Adli Bilimler Kongresi” ve “Adli Bilimler Sempozyumu” ile aylık bilimsel toplantılar düzenlemektedir.

ATUD; adli tıp alanında ulusal ve uluslararası projelerde yer almaktadır. Türk Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve bu alanda çalışan ulusal ve uluslararası kuruluşlarla yürüttüğü dört yıllık bir çalışma sonunda Birleşmiş Milletler’in temel belge olarak kabul ettiği “İstanbul Protokolü’nde hem üyeleri hem de kurumsal olarak ATUD’un imzası vardır. ATUD, “İstanbul Protokolü” eğitimlerinin yurt içi ve yurtdışı eğitimlerinde de üyeleriyle aktif olarak yer almıştır.

1997 yılında Bosna’da İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yapılan çalışmalarda toplu mezarlardan çıkarılan cesetlerin kimliklendirilmesi ve ölüm nedenlerinin belirlenmesi için BM tarafından oluşturulan uluslararası ekipte çalışmalarda bulunmuş, kanıtlarını uluslararası savaş suçları mahkemesine iletmiştir. Birinci basamak için adli tıp hizmetleri, insan hakları eğitimi, çocuk adaleti çalışma grubu, adli rapor formları ise ATUD’un düzenlediği veya katıldığı toplantılarda oluşturulmuştur.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

ATUD, adli tıp hizmetlerinde bilimselliğin, bağımsız ve özerk yapılanmanın, bilirkişiliğin ayrılmaz parçalan olduğunu savunmuş ve Adli Tıp Kurumu’nun bu çerçevede yeniden yapılandırılması için çalışmalarda bulunmuş ve model önerileri geliştirmiştir. ATUD Meslekte Yeterlilik Kurulu Türkiye’deki adli tıp akademisyen ve uzmanlarının birçoğunun katılımı ile “Adli tıp hizmet modeli ve insan gücü planlaması” kitabını yayınlamış ve ilgili kumulların dikkatine sunmuştur.

Adli Tıp Uzmanları Derneği, amacını genel olarak; topluma sunulan uzman hekimlik hizmetinin olanaklı olan en yüksek düzeye çıkarılması ve sürdürülmesi için çalışmak, uzmanlık derneklerinin eğitim, araştırma, hasta bakımı ve toplum sağlığı alanındaki etkinliklerinin izlenmesi, iyileştirilmesi, yönlendirilmesi ve bu etkinliklerin eş güdümünü yapmak, tıpta uzmanlık eğitiminin çağdaş bir düzeye eriştirilmesi için standartların oluşturulması, denetlenmesi, değerlendirilmesi ve korunması ile ilgili ulusal hedef ve koşulların saptanarak özgün Türkiye modelini işlerliğe kavuşturmak ve uzman hekimlerin mesleki durumunu ve unvanını ulusal ve uluslararası alanda savunmak olarak nitelendirmektedir.

Dernek, toplumsal cinsiyet eşitliği, bilirkişilik, eğitim, burs ve bilimsel çalışmalar alanında faaliyetini yoğunlaştırmıştır.

Derneğin başkanı Akça Toprak Ergönen’dir.

Bağlantılar :

http://www.adlitipbulteni.com

http://www.atud.org.tr/

Yargı, barolar ve sorumlulukları

0
Kötü yasa yoktur, iyi yargıç vardır

Yargı, barolar ve sorumlulukları / Avukat Dr. Başar Yaltı

Devlet sisteminin denetim organı olarak yargının temel işlevi, hukuka aykırılıkların giderilmesine yardım etmek, bireysel ve toplumsal adaleti sağlamaktır. Bu görev yargılama yoluyla yerine getirilmektedir. Yargılama; yargıç, savcı ve avukat üçgeninde yaşanan diyalektik bir süreç olduğundan adaletin yerine gelip gelmemesinden, diğer unsurlarla birlikte avukatların ve meslek örgütleri olan baroların da sorumlulukları bulunduğu açıktır.

Türkiye’de 81 il barosu dışında Avukatlık Kanunu’nda 2020 yılında yapılan değişiklik sonucu biri İstanbul’da diğeri ise Ankara’da olmak üzere kurulan iki baroyla birlikte 83 baro bulunmaktadır. Bu barolara kayıtlı avukat sayısı ise (31.12.2023 tarihi itibarıyla) 185 bin749’dur.

İki ana görev 

Baroların ve üst örgüt olan Türkiye Barolar Birliği (TBB)’nin Avukatlık Kanunu’nda tanımlanmış iki ana görevi bulunmaktadır:

  1. Avukatların özlük haklarını geliştirmek, avukatlık mesleğinin düzenini sağlamak.
  2. Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak. (Avukatlık Kanunu m76/1, m.95/21, m.110/17)

Ne yazık ki barolar ve TBB’nin her iki görevin yerine getirilmesi bakımından çok başarılı olmadığı duygusu hemen her avukatta bulunmaktadır. Zaten uzun yıllardan beri, hukuk ve yargı sisteminin olumlu bir görüntü vermediği gerek hukukun üstünlüğü sıralaması dikkate alındığında (142 ülke arasında 117. sırada) gerekse yargıya güven endekslerinde (sondan üçüncü) kendisini göstermektedir.

SEÇİM YAKLAŞIRKEN 

Mevcut siyasal iktidarın (tek adam yönetimin); ülkeyi ve yargı sistemini felç eden, anayasayı askıya alan, yargı kararlarını tartışmalı hale getiren ve uygulamayan, kuvvetler ayrılığını ve hukuk güvenliğini yok eden, yargıyı giderek özelleştiren, avukatı teknisyenleştiren ve yok sayan, ülkeyi suç ve suç örgütlerinin cenneti yapan, buna karşın düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanılmaz hale getiren, toplumda adalete olan güveni yok eden uygulama ve politikaları karşısında genel olarak sessiz ve tepkisiz kalan baroların ve TBB’nin payının olduğu görmezden gelinemez. Siyasal iktidar adeta dikensiz bir gül bahçesinde bulunmakta, istediği her şeyi yapabilmekte, hukuku ve yargı sistemini kullanarak yaptıklarını meşrulaştırmakta, siyasal sistemi dahi düzenlemekte, yaşananlara hukuk kurumlarının hiçbirisinden bir tepki gelmemektedir.

Böyle bir ortamda barolar, genel kurullarını toplayarak baro yönetimlerini ve TBB başkan ve yönetimini belirleyecek olan delegeleri seçecek.

Ekim ayı içerisinde seçilecek baro yönetimleri ile aralık ayında seçilecek TBB yönetimini bekleyen görev ve sorumlulukların çok ağır olduğu ortadadır. Mevcut siyasal iktidarın “yeni Türkiye” adı altında 22 yıldan beri oluşturmaya çalıştığı yeni yurttaş tipi ve sıradanlığın bir değer olarak dayatıldığı kültürüne karşı halk, tepkisini son seçimde göstermiştir. Topluma önderlik etmesi beklenen meslek kuruluşlarındaki (bu arada barolardaki) sessizlik ve tepkisizlik ise duyarsızlık noktasına ulaşmıştır. Bu durumun değişeceğine ilişkin bir işaret, ne yazık ki ufukta gözükmemektedir. İstanbul ve Ankara gibi Türkiye’deki avukatların neredeyse yarısını barındıran iki baroda süren seçim yarışında ele alınan konular ve seçim çalışmaları gözlendiğinde, koltuk kapma yarışındaki siyasetçilerden farklı bir görüntü ortaya çıkmamaktadır.

DAYANIŞMADAN UZAK

Yargının ve ülkenin ağır sorunları karşısında bu alanda dayanışmadan uzak bir görünüm sergilenmektedir. Öte yandan içine girdiğimiz dijital çağın, yapay zekâdaki gelişmelerin, yaşanan toplumsal yozlaşmanın da farkında olarak bu yönde yeni ve yaratıcı projelerin üretilmesi gerekirken bu yapılmamaktadır.

Baro yönetimlerinin, avukatlık mesleğinin sorunlarına, yargı sisteminin işleyişine, ülkede yaşanan hukuksuzluklara ve çağın gereklerine yabancı kalması ise avukatların barolara yabancılaşması sonucunu yaratmaktadır. Ülkede yaşanan ekonomik kriz avukatları da sarmalına aldığından, geçim kaygısı diğer bütün duygu ve düşüncelerinin önüne geçmekte, böylece iki yüz bine yakın avukatın küskün hali, iktidarın yaşattığı hukuksuzluklara can suyu olmaktadır.

BİRLİKTELİĞİN GÜCÜ

Oysa barolar ve TBB’nin topluma umutsuzluk yaşatma hakları yoktur. Yasal düzenin barolara ve TBB’ye, sorunların aşılmasında yetki ve imkân tanımadığı gibi kolaycı bir savunmanın arkasına sığınılmamalıdır. Çünkü, baroların yaşanan olumsuzluklar karşısında toplumu arkasına alan bir farkındalık üretmesi halinde, “hak verilmez alınır” ilkesinin yaşam bulması olanak içindedir. Böylece, seçilecek baro yönetimleri; yolsuzluk, hukuksuzluk ve keyfilikler karşısında demokratik bir mücadelenin cesur öncüleri olarak mevcut karanlık ortamdan çıkma fırsatı yaratabilirler. Siyasallaşarak tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirmiş mevcut sisteme karşı sürdürülecek mücadelenin başarıya ulaşmasının olmazsa olmaz koşulu ise avukatların birlikte hareket etmesi ve dayanışmacı bir mücadelenin sergilenmesidir.

Yargı sisteminin ve ülkenin içinde bulunduğu koşullardan şikâyetçi olan ve bu duruma itiraz eden avukatların, sorunlarla mücadelede görev üstlenmekten ve risk almaktan kaçamayacakları dayanışmacı mücadele demokratik bir haktır. Zaman gereksiz çekişmelerin değil, organize kötülüğe karşı aydınlığın ışığını, birlikteliğin gücünü sergileme zamanıdır.

Yargı, barolar ve sorumlulukları başlıklı makale Cumhuriyet Gazetesi’nin 5 Ekim 2024 tarihli sayısında yayınlanmıştır. 

Avrupa Birliği

0

Merkezi Strazburg’da bulunan Avrupa Konseyi’ne 47 devlet üyedir. Türkiye Avrupa Konseyi’ne 9 Ağustos 1949 tarihinde katılmıştır.

Avrupa Birliği Maastricht Antlaşması (1993)’nın yürürlüğe girmesinden itibaren üç uluslararası örgütün birleşmesine dayanmaktadır: 1951 yılında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile 1958 yılında kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Euratom. Tüzel kişiliği haiz olan bu örgütlerin her birinin sınırlı bir amacı bulunmaktaydı. Avrupa Birliği ise kendisine çok daha geniş bir gaye edinmiştir. Avrupa Birliği, geleneksel hedeflerin yanı sıra, ortak bir dış işleri ve güvenlik politikası oluşturulmasını amaç edinmiştir. Birlik ayrıca 2001 yılında bir “Temel Haklar Şartı” kabul etmiştir. Başlangıçta hukukî bir kapsamı bulunmayan bu metin Lizbon Antlaşması (2009)’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte bağlayıcı nitelik kazanmıştır. Avrupa Birliği üye devletlerin egemenliklerinin bazı unsurlarını devralmıştır. Örgütün yürütme erki Avrupa Komisyonu ile Avrupa Birliği Konseyi arasında paylaşılmıştır. Avrupa Parlamentosu ise yasama erkine kısmen sahiptir.Topluluk hukukunun farklı üye devletlerde yeknesak bir biçimde uygulanmasını sağlamak için bu hukukun yorumlanması ulusal yargı mercilerine bırakılmamıştır. Avrupa Birliği Adalet Divanı antlaşmanın ve Birlik tarafından kabul edilen düzenlemelerin (tüzükler, yönergeler vs.) yorumlanması tekeline sahiptir. Avrupa Birliği her şeyden önce büyük bir pazar ve bir serbest dolaşım alanıdır. Birliğin kalkınma düzeyleri çok farklı 27 devleti kapsar hale gelmesinden beri ülkelerin koruyucu mevzuatı için bir rekabet etkenine dönüşen bu pazar ve özgürlükler endişelere yol açmaktadır. Bu endişeler kendisini 2005 yılı referandumlarında Hollanda ve Fransa’da alınan ret sonuçlarında göstermiştir. O dönemden beri gerçekleştirilen yenilikler eski dinamizmi yeniden canlandırmamıştır.

Birlik, üye devletlerce paylaşılan farklı kültür, dil, gelenek gibi değerleri kucaklamaktadır. Ülkeler demokrasiyi en iyi yönetim şekli olarak benimseyip uygularken, toplumların çoğulcu politikalar fikrini savunmakta, din ve düşünce özgürlüğünü de desteklemektedir. Ayrıca Birlik, gelişmiş ülkelerin daha fakir olan kesimlere ve bölgelere yardım yapmak zorunda olduğuna inanmakta ve bu prensiplere uyulan bir barış ortamını da birlikte yaşama değeri olarak kabul etmektedir. Birliğe aday olan ülkeler de üye ülkeler gibi hukukun üstünlüğünü kabul etmek, düzenli bir demokratik yapıya, işler bir pazar ekonomisine, üyelik şartlarını yerine getirebilme kapasitesine sahip olmak zorundadırlar. Bunun yanında, ticaret ve ekonomi, vatandaşlık hakları, özgürlük, güvenlik ve adalet, bölgesel gelişme ve çevrenin korunması gibi konularda AB mevzuatını da uygulamaları gerekmektedir.

Avrupa Konseyi 1950 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul etmiştir. 1959 yılında ilk oturumunu gerçekleştiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu Sözleşme’nin uygulanmasını gözetmekle görevlidir. İç hukuk yollarını tüketmiş olmaları kaydıyla bireyler Mahkeme’ye başvurabilirler.

AB’ye üye ülkeler

AB’ye üye ülkeler Almanya, Avusturya, Belçika, İngiltere, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, Hırvatistan, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Lüksemburg, Portekiz, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan ve Romanya’dır.

Üye Resmi Adı Katılım Yılı Nüfusu
Federal Almanya Cumhuriyeti 1958 82.314.906
Avusturya Cumhuriyeti 1995 8.316.487
Belçika Krallığı 1958 10.584.534
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda BirӀeşik KraӀӀığı 1973 60.587.300
Bulgaristan Cumhuriyeti 2007 7.679.290
Çek Cumhuriyeti 2004 10.306.709
Danimarka Krallığı 1973 5.457.415
Estonya Cumhuriyeti 2004 1.342.409
Finlandiya Cumhuriyeti 1995 5.289.128
Fransa Cumhuriyeti 1958 63.392.140
Hırvatistan 2013 4.398.150
Hollanda Krallığı 1958 16.372.715
İrlanda Cumhuriyeti 1973 4.239.848
İspanya Krallığı 1986 45.116.894
İsveç Krallığı 1995 9.142.817
İtalya Cumhuriyeti 1958 59.131.287
Kıbrıs Cumhuriyeti 2004 766.400
Letonya Cumhuriyeti 2004 2.281.305
Litvanya Cumhuriyeti 2004 3.373.991
Lüksemburg Büyük Dükalığı 1958 476.200
Macaristan Cumhuriyeti 2004 10.066.158
Malta Cumhuriyeti 2004 404.962
Polonya Cumhuriyeti 2004 38.635.144
Portekiz Cumhuriyeti 1986 10.599.095
Romanya Cumhuriyeti 2007 21.565.119
Slovak Cumhuriyeti 2004 5.396.168
Slovenya Cumhuriyeti 2004 2.013.597
Helen Cumhuriyeti 1981 11.125.179

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri

0

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri, Türkiye Bilimler Akademisi Genel Kurulu tarafından 14.12.2001 tarihinde kabul edilmiştir. Akademi, kuruluşundan itibaren Bilim Etiği konusunda yaptığı çalışmaların sonuçlarını, belirlediği ilkeleri ve görüşleri kamuoyuna duyurmuş, Akademi Bilim Etiği Komisyonunun çalışmaları sonucunda hazırlanan “Bilimsel Araştırmalarda Etik ve Sorunları” başlıklı rapor Akademi Genel Kurulunca 2001 yılında benimsenmiş, Genel Kurulda tartışılarak ilan edilmiştir.

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri

1. Gerçeğe Uygunluk:

Veriler, sadece bilimsel yöntemlerle yürütülen gerçek deney ve gözlemlerden elde edilir. Verilerin değerlendirilmesinde, yorumların ve kuramsal sonuçların elde edilmesinde bilimsel yöntemler dışına çıkılmaz.  Bu yöntemlerle varılan sonuçlar saptırılamaz, elde edilmemiş sonuçlar araştırma sonuçları imiş gibi gösterilemez.

2. Bilimsel Araştırmanın Zarar Vermemesi:

Araştırmanın deneklere zarar vermemesi, deneklerin olası riskler konusunda açık şekilde bilgilendirilmesi ve deneye katılım kararının etki ve baskı olmaksızın özgürce alınması gerekir. Deneyin deneklere, deneyi yapanlara, çevreye ve insan sağlığına zarar vermemesi elzemdir. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda deney hayvanının gereksiz yere zarar ve acı görmemesi gözetilmelidir.

3. Sorumluluk ve Haklar:

Bilim insanları araştırma sonuçları ile ilgili olarak toplumu bilgilendirmek, olası zararlı uygulamalar konusunda uyarmakla yükümlüdürler. Kendi vicdani kanaatlerine göre zararlı sonuçlara ve onaylamadıkları uygulamalara yol açabilecek araştırmalara katılmamak bilim insanlarının hakkıdır.

4. Yazarlar:

Araştırma sonuçları araştırmayı yapanların tümünün isimleriyle yayınlanır. Araştırmanın tasarlanması, planlanması, yürütülmesi ve yayına hazırlanması aşamalarında etkin katkıda bulunmamış kişilerin isimleri yazar isimleri arasına katılamaz.

5. Kaynak Gösterme ve Alıntılar:

Bilimsel yayınlarda ya da genel kamuoyuna dönük olarak yayınlanan her türlü makale, derleme, kitap ve benzeri yayınlarda daha önce yayınlanmış veya yayınlanmamış bir çalışmadan yararlanılırken o çalışma bilimsel yayın kurallarına uygun biçimde kaynak olarak gösterilmelidir. Evrensel olarak tanınan bilim kuramları, matematik teoremleri ve ispatları gibi önermeler dışında, hiçbir yapıt tümüyle ya da bir bölümü ile izin alınmadan ve asıl kaynak gösterilmeden çeviri veya özgün şekliyle yayınlanamaz.

6. Bilim İnsanı ve Akademik Etkinliklerde Etik:

Bilim insanı, akademik yaşamının bütün evrelerinde ve  öğretim, yönetim ve akademik değerlendirmelere ilişkin görevlerde bilimsel liyakatı temel ölçüt olarak kabul eder,  temel etik kurallarının dışına çıkmaz ve bu kuralların dışına çıkılmasına göz yummaz. Eğitimin eksik verilmesi, kopyacılık, akademik ilerleme ve ödül  jürilerinde bilimsel liyakat ölçütlerinin dışına çıkmak, kişileri kayırmak ve benzer davranışlar kabul edilemez.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü

0
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü, 14 Aralık 1950 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan kararla kabul edilmiştir. Tüzük; 2. Dünya Savaşından sonra sayısı milyonları bulan mültecilere yardım etmek amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1950 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin  görevlerini, kurumsal yapısını ve çalışma prensiplerini oraya koyan yasal metindir. Mülteciler Yüksek Komiserliği statüsünde, bu teşkilatın himayesine girecek mültecilerin tarifi yapılmıştır. Tüzüğün odak noktası, mülteci statüsündeki insanların en temel haklarının korunması, bulundukları ülkede bu hakların yenilenmesi, yaşama hakkı, işkence ya da ayrımcılığa maruz kalmamaları, insan onuruna ve ailelerinin korunmasına saygıyı sağlamaktır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(UNHCR) kurulmadan önce bu görevi Birleşmiş Milletler Mülteciler Teşkilâtı (İRO) yürütmüş, Avrupa’nın çeşitli bölgelerine dağılan mültecilere yardım işlerini 1948 yılından itibaren yürütmüştür.  Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(UNHCR) yaptığı çalışmalar sonucunda 1954 ve 1981’ yıllarında Nobel Barış Ödülü almıştır. BMMYK’nin en önemli görevi, mültecilerin kaçtıkları ülkelere geri gönderilmemelerini ve temel haklarına saygı gösterilmesini garanti altına alarak uluslararası koruma sağlamaktır.

Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü
GENEL KURUL KARARI 428 (V)

Genel Kurul, 319 A (IV) sayılı ve 3 Aralık 1949 tarihli kararı doğrultusunda,

1. Bu kararın ekini, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisinin Tüzüğü olarak kabul eder;

2. Hükumetleri, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseriyle Komiserlik Ofisinin yetki alanına giren görevlerini yerine getirmesinde, özellikle de:

(a) Mültecilerin korunmasına ilişkin uluslararası sözleşmelere taraf olarak ve bu sözleşmelerin uygulanması için gerekli tedbirleri alarak;

(b) Mültecilerin durumlarını iyileştirmeye ve korunmaya ihtiyaç duyanların sayılarını azaltmaya yönelik önlemlerin uygulanması için Yüksek Komiserlik ile özel antlaşmalar yaparak;

(c) En muhtaç durumda olanları da dışlamayacak şekilde, mültecilere kendi topraklarına girme izni vererek;

(d) Mültecilerin gönüllü geri dönüşlerini teşvik etmek amacıyla, Yüksek Komiser’in harcadığı çabalara yardım ederek;

(e) Mültecilerin, özellikle sığındıkları ülkenin vatandaşlığını kazanmalarına yardımcı olmak yoluyla toplum tarafından özümsenmelerini teşvik ederek;

(f) Mültecilere, seyahat belgeleri ve ulusal makamlarca diğer yabancılara sağlanan ve özellikle de yeniden yerleşimlerini kolaylaştıracak belgeleri sağlayarak;

(g) Mültecilere kendi mallarını, özellikle de yeniden yerleşimleri için gerekli olan mallarını transfer etme izni vererek;

(h) Mültecilerin sayıları, durumları ve onlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hakkında Yüksek Komiserliğe bilgi vererek; işbirliği yapmaya davet eder.

3. Genel Sekreter’den, bu kararı ve ekini, BM üyesi olmayan ülkelere de kararın uygulanmasında işbirliklerini sağlayabilmek için iletmesini talep eder.

I. BÖLÜM
Genel Hükümler

1. Genel Kurul’un yetkisi altında hareket eden Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri, Birleşmiş Milletler’in nezareti  altında, bu Tüzüğün kapsamı içine giren mültecilere uluslararası koruma sağlamak ve bu tür mültecilerin gönüllü olarak geri dönüşlerini ya da onların yeni ülkelerinin toplumları ile kaynaşmalarını hızlandırmaları için Hükumetlere ve ilgili hükumetlerin onay vermesi koşuluyla özel kuruluşlara yardım ederek mültecilerin sorunlarına kalıcı çözümler aramak görevini üstlenecektir.

Bu görevin yerine getirilmesi sırasında, özellikle sorunlar bas gösterdiğinde ve örneğin söz konusu insanların uluslararası statüleri ile ilgili herhangi bir anlaşmazlık çıkması durumunda, Yüksek Komiser, eğer kurulmuş ise, mültecilerle ilgili danışma komitesinin fikrini soracaktır.

2. Yüksek Komiser’in görevi kesinlikle siyasi olmayan nitelikte, insancıl, sosyal ve kural olarak mülteci grupları ve kategorileri ile ilgili olacaktır.

3. Yüksek Komiser, kendisine Genel Kurul veya Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından verilen politika talimatlarını izleyecektir.

4. Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yüksek Komiser’in konu ile ilgili görüsünü aldıktan sonra, Konsey’in, üyelerini mülteci sorununun çözümüne gösterdikleri ilgi ve bağlılığı esas alarak seçtiği Birleşmiş Milletler üyesi olan veya olmayan ülkelerin temsilcilerinden oluşan mülteciler ile ilgili bir danışma komitesi kurmayı kararlaştırabilir.

5. Genel Kurul, Yüksek Komiserlik Ofisinin çalışmalarını 31 Aralık 1953’ten sonra da sürdürüp sürdürmeyeceğine dair düzenlemeleri, sekizinci olağan toplantısından geç olmamak kaydıyla gözden geçirecektir.

II. BÖLÜM
Yüksek Komiser’in Görevleri

6. Yüksek Komiser’in yetkileri:

A.

(i) 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 Düzenlemeleri, 28 Ekim 1933 ve 10 Şubat 1938 Sözleşmeleri, 14 Şubat 1939 Protokolü veya Uluslararası Mülteci Organizasyonu Anayasası ile mülteci olarak kabul edilen her kisiyi kapsar.

(ii) 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olayların sonucunda ve ırkı, dini, milliyeti ya da siyasal görüsü nedeniyle zulüm görmekten haklı sebeplerle korkan, vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu korkudan dolayı veya kişisel tercihi dışındaki sebeplerden dolayı söz konusu ülkenin korumasından yararlanamayan veya yararlanmak istemeyen; ya da bir ülkenin vatandaşlığına sahip olmayan ve eskiden sürekli ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan, söz konusu korku sebebiyle ya da kendi kişisel tercihi dışındaki sebeplerle bu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen herhangi bir kisiyi kapsar.

Uluslararası Mülteci Örgütü tarafından, bu kurulusun görev süresince alınan sığınma kararları, bu paragrafın koşullarına uyan kişilerin mülteci statüsü almasını engellemez;

Yukarıdaki A kısmında tanımlanan herhangi bir kisi eğer aşağıdaki koşullara sahip ise, bu kisinin, Yüksek Komiserliğin yetkisi alanı içinde bulunma durumu sona erer:

(a) Uyruğunda olduğu ülkenin korumasına gönüllü olarak tekrar dönmüş; veya

(b) Uyruğunu kaybetmiş iken gönüllü olarak geri kazanmış; veya

(c)Yeni bir uyruk kazanmış ve yeni uyruğuna girdiği ülkenin korumasından yararlanmaya başlamış; veya

(d) Terk ettiği veya zulüm görme korkusu ile dışında durmayı tercih ettiği ülkeye gönüllü olarak yeniden yerleşmiş; veya

(e) Mülteci olarak tanınmasına balı koşullar ortadan kalkmış olmasından dolayı, uyruğunda olduğu ülkenin koruması altına girmeyi reddettiğini artık kişisel tercihin dışındaki nedenlere dayandıramamaktaysa, yalnızca ekonomik nitelikli nedenler geçerli sayılamaz; veya

(f) Milliyeti olmayan bir kisi olarak, mülteci kabul edilmesine yol açan koşullar ortadan kalktığı ve eskiden yasamakta bulunduğu ülkeye dönme imkanı doğduğu için, o ülkeye dönmemek konusunda kişisel tercihinden başka sebepler ortaya koyamıyorsa;

B. Irkı, dini, milliyeti ve siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağına dair haklı bir korku duyduğu için uyruğunu taşıdığı ülkenin veya eğer milliyeti yoksa, eskiden ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan ve geri dönemeyen ya da uyruğunu taşıdığı ülkenin hükümetinin korumasından yararlanmak veya eğer milliyeti yoksa eskiden ikamet ettiği ülkeye dönmek istemeyen her kisiyi kapsar .

7. Yüksek Komiser’in 6. paragrafta tanımlanan yetkileri aşağıdaki kişileri kapsamaz:

(a) Birden fazla ülkenin vatandaşı olup bir önceki paragraflarda tanımlanan şartlar, uyruğunda olduğu tüm ülkeler için geçerli olmayan kisiler; veya

(b) Yasamakta olduğu ülkenin yetkililerince o ülkenin milliyetinin getirdiği hak ve yükümlülükleri elde ettiği kabul edilen kisiler; veya

(c) Birleşmiş Milletler’in diğer organ veya kurumlarından koruma veya yardım almaya devam edenler; veya

(d) Suçluların iadesi antlaşmalarının şartlarına uyan bir suç veya Uluslararası Askeri Mahkeme’nin Londra Tüzüğünün VI. maddesinde veya İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 14. Madde, 2. paragrafının şartlarında belirtilen bir suçu işlediğini düşünmeye yol açacak ciddi nedenler olan kisiler.

8. Yüksek Komiserlik yetki alanına giren mültecileri koruma görevini aşağıdaki şekillerde yerine getirecektir:

(a) Mültecilerin korunmasına ilişkin uluslararası antlaşmaların onaylanması ve sonuçlandırılmasını sağlayarak, başvurulara nezaret ederek ve değişiklik tekliflerini tesvik ederek;

(b) Hükümetler ile özel antlaşmalar yapıp mültecilerin durumunu iyileştirerek ve korunmaya ihtiyaç duyanların sayısını azaltmak için tasarlanan önlemlerin hayata geçirilmesini tesvik ederek;

(c) Gönüllü geri dönüşleri veya yeni topluluklara uyum sağlamayı teşvik eden hükümetlere ve özel çabalara yardım ederek;

(d) En muhtaç kategorileri dışlamamak suretiyle mültecilerin ülke topraklarına kabulünü tesvik ederek;

(e) Mültecilerin mallarını, özellikle de yeniden yerleşimleri için gerekli olanları, transfer etmelerine izin almak için çaba göstererek;

(f) Hükümetlerden sınırları dahilindeki mültecilerin sayıları ve durumları ile onlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hakkında bilgi alarak;

(g) Hükümetler ve ilgili Hükümetlerarası kuruluşlar ile yakın temas içinde olarak;

(h) Mülteci sorunlarıyla ilgilenen özel örgütler ile kendisinin en uygun bulduğu biçimde temasa geçerek;

(i) Mültecilerin refahı ile ilgili özel kuruluşların çabalarının düzenlenmesini kolaylaştırarak

9. Yüksek Komiserlik, kendi emrine tahsis edilen kaynakların sınırları içinde, geri dönüşler ve yeniden yerleşmeler dahil olmak üzere, Genel Kurul’un karar vereceği ek faaliyetlerde bulunacaktır.

10. Yüksek Komiser, mültecilere yardım amaçlı aldığı kamu veya özel kaynakları yönetecek ve bunları böylesi bir yardımı en iyi şekilde kullanacağına inandığı özel kuruluşlar ve eğer uygunsa kamu kuruluşlarına dağıtacaktır.

Yüksek Komiser, uygun olmadığını veya kullanamayacağını düşündüğü herhangi bir yardımı reddedebilir.

Yüksek Komiser, Genel Kurul’un ön onayını almaksızın Hükümetlere yönelik veya genel herhangi bir yardım çağrısında bulunmayacaktır.

Yüksek Komiser bu alandaki faaliyetleriyle ilgili bir beyanatı yıllık raporuna dahil edecektir.

11. Yüksek Komiser görüşlerini Genel Kurul, Ekonomik ve Sosyal Konsey ve bunların yan organları önünde bildirmeye yetkili kılınacaktır.

Yüksek Komiser, Ekonomik ve Sosyal Kurul aracılığı ile Genel Kurula yıllık rapor verecektir; bu rapor Genel Kurul’un gündeminde ayrı bir konu olarak ele alınacaktır.

12. Yüksek Komiser çeşitli uzman kuruluşları işbirliğine davet edebilir.

III. BÖLÜM
Örgütlenme ve Mali Kaynaklar

13. Yüksek Komiser, Genel Sekreter’in aday göstermesi üzerine Genel Kurul tarafından seçilecektir. Yüksek Komiser’in görev süresi Genel Sekreter tarafından teklif edilecek ve Genel Kurul tarafından onaylanacaktır. Yüksek Komiser, 1 Ocak 1951 tarihinden itibaren 3 yıllık bir süre için seçilecektir.

14. Yüksek Komiser aynı süre için kendi milliyetinden olmayan bir Yüksek Komiser Yardımcısı atayacaktır.

15.

(a) Yüksek Komiserlik Ofisinin personeli, verilen tahsisatın sınırları içinde Yüksek Komiser tarafından atanacak ve bu personel görevini yerine getirirken Yüksek Komiser’e karsı sorumlu olacaktır.

(b) Bu personel, Yüksek Komiserlik Ofisinin amaçlarına kendini adamış kisiler arasından seçilecektir.

(c) Personelin istihdam şartları, Genel Kurul tarafından kabul edilen personel yönetmeliğince belirlenenler olacak ve kurallar Genel Sekreter tarafından resmen ilan edilecektir.

(d) Koşullar, personelin istihdamını ek ödeme yapılmaksızın sağlayacak şekilde oluşturulabilir.

16. Yüksek Komiser, mültecilerin ikamet ettiği ülke hükümetlerine, buralara temsilci atanmasının gerekliliği konusunda danışmalıdır. Bu gerekliliği tanıyan bir ülkeye, o ülkenin Hükümeti tarafından onaylanan bir temsilci atanabilir. Yukarıdakilere bağlı olarak aynı temsilci birden fazla ülkede görev yapabilir.

17. Yüksek Komiser ve Genel Sekreter ortak ilgi kaynağı olan konularda irtibat ve danışma için uygun düzenlemeler yapacaklardır.

18. Genel Sekreter, bütçe sınırları dahilinde Yüksek Komiser’e her türlü imkanı sağlayacaktır.

19. Yüksek Komiserlik Ofisi İsviçre’nin Cenevre kentinde olacaktır.

20. Yüksek Komiserlik Ofisinin masrafları Birleşmiş Milletler bütçesinden karşılanacaktır. Genel Kurul aksine karar vermedikçe Yüksek Komiserlik Ofisinin idari harcamalarının dışında hiçbir harcama Birleşmiş Milletler bütçesinden karşılanmayacak ve Yüksek Komiserliğin faaliyetlerine bağlı tüm diğer harcamalar gönüllü bağışlardan karşılanacaktır.

21. Yüksek Komiserlik Ofisi Yönetimi Birleşmiş Milletlerin Mali Düzenlemelerine ve Genel Sekreter tarafından resmen açıklanan mali kurallara tabi olacaktır.

22. Yüksek Komiserliğin kaynaklarıyla ilgili muamelelere ait kayıtlar, eğer Birleşmiş Milletler Hesap Kontrolörü İdare Heyeti kaynakların tahsis edildiği kuruluşlardan gelen denetlenmiş hesapları kabul ederse, İdare Heyetinin denetimine tabi tutulacaktır.

Bu tip kaynakların muhafazası ve tahsis edilmesiyle ilgili idari düzenlemeler Birleşmiş Milletler’in Mali Düzenlemeleri ve Genel Sekreter’in resmen açıkladığı kurallara uygun olacak şekilde Yüksek Komiser ve Genel Sekreter arasında kararlaştırılacaktır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)

14 Aralık – Hukuk Takvimi

0
14 Aralık Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.

14 Aralık – Hukuk Takvimi

1799

ABD’nin kurucusu ve ilk başkanı George Washington öldü.

1870

Hukukçu ve Avusturya İkinci Cumhuriyet’inin ilk devlet başkanı Karl Renner doğdu. (Ölümü: 31 Aralık 1950) Viyana Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu‘nun federalist bir şekilde yeniden yapılandırılmasını savundu. 1918-1920 arası hükûmet liderliği ve 1919-1920 yıllarında dışişleri bakanlığı yaptı. I. Dünya Savaşı‘ndan sonra yapılan Saint-Germain-en-Laye Barış Anlaşması‘na katılan delegasyonda görev yaptı. Habsburg yasaları ve genişletilmiş bir sosyal yasa aracılığıyla Birinci Avusturya Cumhuriyeti’nin anayasal temellerini attı. 1920’den 1934’e kadar Avusturya parlamentosu Ulusal Konsey üyeliği ve 1931-1933 yılları arasında parlamento başkanlığı yaptı. Avusturya’nın Nazizm’den kurtarılmasından sonra Nisan 1945’te Avusturya Cumhuriyeti’ni yeniden kuracak olan geçiş hükûmetini kurdu. Aynı yılın Aralık ayında da İkinci Cumhuriyet’in ilk devlet başkanı seçildi.

1897

Avusturyalı hukukçu ve siyasetçi Kurt Schuschnigg doğdu. (Ölümü: 18 Kasım 1977) Freiburg Üniversitesi’nde ve Innsbruck Üniversitesi’nde hukuk okudu ve burada AV Avusturya’ya üye oldu. 1922’de mezun olduktan sonra Innsbruck’ta avukat olarak çalıştı. ilk olarak sağcı Hıristiyan Sosyal Partisi’ne katıldı ve 1927’de o zamanın en genç milletvekili olarak Nationalrat’a seçildi. 1932’de Adalet Bakanı olarak atandı ve 24 Mayıs 1933’ten itibaren Eğitim Bakanı olarak görev yaptı. Parlamenter sistemin kaldırılmasını ve idam cezasının geri getirilmesini savundu. Sosyalist Şubat Ayaklanmasından sonra birkaç isyancının infazı için baskı yaptı ve “işçi katili” olarak ün kazandı. 1934’te Avusturya’nın otoriter Federal Devletini kurdu. 36 yaşında şansölye seçilerek bu göreve gelen en genç kişi oldu. Dolfuss gibi Avusturya’yı kararnameler ile yönetti. Avusturya’nın işgali sırasında Almanya tarafından tutuklandı. ve 12 Mart 1938 günü ev hapsine alındı, 28 Mayıs’a kadar evinde hapis tutuldu. Gestapo tarafından uykusuz bırakıldı ve SS mensupları tarafından fiziki ve psikolojik işkence yapıldı. Savaştan sonra ABD’ye iltica etti ve 1948’den 1967’ye kadar Saint Louis Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri verdi.

1908

Sürgüne gönderilen ve 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra çıkarılan genel af sonucunda İstanbul’a dönen Kemalpaşazâde Said Bey Şûrâ-yı Devlet(Danıştay) Tanzimat Dairesi başkanlığına getirildi. Bu görevde iken 3 Şubat 1913 tarihinde yaş haddinden emekli oldu.

Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
1914

Hukukçu ve 1979-1984 yılları arasında Batı Almanya Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış olan Karl Carstens dünyaya geldi. (Ölümü: 30 Mayıs 1992)  Yale Hukuk Okulun’da eğitim gördü.  Hukuk ve siyaset bilimi alanlarında master ve doktora derecelerini aldı. 1940 yılında Nazi Partisi’ne katılarak II. Dünya Savaşı’nda Wehrmacht’ta Teğmen rütbesi ile bir uçaksavar topçu biriminin bir üyesi oldu. Savaşın ardından Bremen’e dönerek avukatlık yaptı ve 1949 da  Senatoda danışman olarak görev yaptı. 1955 yılında Hristiyan Demokrat Parti’ye katıldı. 1954-1955 yılları arasında Almanya’nın Avrupa Konseyi nezdindeki temsilcisi oldu. 1960 yılında Köln Üniversitesi’ne profesör olarak atandı. Aynı yıl Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olarak görevlendirildi. 1967-1968 arası Savunma Bakanlığı Müsteşarı oldu. 1968-1969 yılları arası ise Başbakanlık müsteşarı olarak görev yaptı. 1972 yılında Alman Senatosu olan Bundestag’a seçildi. 1973-1976 yılları arasında CDU/CSU senato grubunun başkanlığını üstlendi. 1976 yılında partisinin senatoda çoğunluk kazanması üzerine Senato Başkanı seçildi ve bu görevini 3 yıl boyunca sürdürdü. 23 Mayıs 1979 tarihinde parlamento tarafından 5. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. 30 Mayıs 1992’de yaşamını yitirdi.

1932 Demokratik Kongolu siyasetçi ve hukukçu Étienne Tshisekedi 14 Aralık 1932’de dünyaya geldi.  Lovanium Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden doktora diploması aldı ve hukuk alanında doktora diploması alan ilk Kongolu oldu. Mouvement National Congolais’de (MNC) Patrice Lumumba’nın danışmanlığını yaptı. 1961’de Başkan Joseph Kasa-Vubu tarafından Ulusal Hukuk ve İdare Okulu’nun Genel Müdürü olarak atandı. 1965’ten 1997’ye kadar cumhurbaşkanı Mobutu Sese Seko tarafından kurulan çeşitli hükümetlerin üst düzey bir üyesi olarak çalıştı. 1967’de Kongo Anayasasının değiştirilmesine katkı sundu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki (DRC) ana muhalif siyasi parti olan Demokrasi ve Sosyal İlerleme Birliği’nin (UDPS) liderliğini yürüttü. Zaire ülkesinin başbakanı olarak iki dönem görev yaptı.1 Şubat 2017’de yaşamını yitirdi.
1939 Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti üyeliğinden çıkarıldı
1947

Bulgar asıllı ekonomist ve Brezilya’nın ilk kadın Devlet Başkanı Dilma Vana Rousseff, doğdu. 1 Ocak 2011 – 31 Ağustos 2016 arasında iki dönem görev yaptı. Yolsuzluk suçlamaları nedeniyle Brezilya Senatosu tarafından görevinden alındı.

Lula Dilma ve ABD Başkanı Obama bir arada Beyazsaray’da
1950

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü, 14 Aralık 1950 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan kararla kabul edilerek Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği kuruldu. Tüzük; 2. Dünya Savaşından sonra sayısı milyonları bulan mültecilere yardım etmek amacıyla kurulan Mülteciler Yüksek Komiserliğinin görevlerini, kurumsal yapısını ve çalışma prensiplerini oraya koyan yasal metindir.

1951

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalandı. 5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylandı ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952  tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

1953

Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız’ İktisaplarının İadesi hakkında Kanun kabul edildi. 1951 yılında malvarlığının önemli bir bölümünü kaybeden CHP’nin mallarının geri kalanına el konuldu. 14 Aralıkta meclisten geçen ve 16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun” ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satıldı, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçti. Partinin bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte malik olduğu bütün menkul ve gayrimenkul mallarla para, haklar ve alacaklar ve sair kıymetler Hazine mülkiyetine intikaline karar verildi. Kanun ile, Partinin bütün mallarını kapsamamakta, umumî muvazeneye dahil dairelerle katma bütçeye dahil dairelerden, hususî idare ve belediyelerden, köylerden, İktisadî Devlet Teşekkülleri ve bunların müesseselerinden ve diğer amme hükmî şahıslarından, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak elde edilen kazançlar iptal edildi.

1955

Arnavutluk, Avusturya, Bulgaristan, Kamboçya, Seylan (şimdiki Sri Lanka), Finlandiya, Macaristan, İrlanda, İtalya, Ürdün, Laos, Libya, Nepal, Portekiz, Romanya ve İspanya Birleşmiş Milletler Örgütü’ne katıldı.

1960

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) kuruldu. 9 Ortak Pazar üyesi ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği EFTA’ya üye 7 ülke, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada tarafından kuruldu. Türkiye de anlaşmayı imzaladı.

1960

Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514(XV) sayılı kararıyla 14 Aralık 1960 tarihinde kabul edildi. Bildiri, Birleşmiş Milletler, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ilan etti; bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yineledi.

1960

ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 14 Aralık 1960 tarihli ve 161 sayılı kanun ile kabul edildi, Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmişti.

1960

ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi, Türkiye tarafından 14 Aralık 1960 tarihli ve 162 sayılı kanun ile kabul edildi. Resmi Gazetenin 21 Aralık 1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 5 Haziran 1957 tarihinde kabul edilmişti.

1966

Danimarkalı kadın politikacı Helle Thorning-Schmidt doğdu. Kraliçe II. Margrethe tarafından tayin edildi ve 3 Ekim 2011 tarihinde göreve başlayarak Danimarka’nın ilk kadın Başbakanı oldu. 2015 yılındaki seçimlerde yenilmesinden sonra Danimarka Başbakanlığından ve Sosyal Demokrat Partinin liderliğinden istifa etti.

Helle Thorning-Schmidt
1967 Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1967′ tarihinde kabul edildi.
1974 Birleşmiş Milletler, Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına Dair Bildiri 14 Aralık 1974 tarihinde yayınlandı.
1976 Demokratik Kamboçya Anayasası, Milli Kongre tarafından 14 Aralık 1975 tarihinde kabul edildi ve 5 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girdi.

Kamboçya Anayasası
1989 Şili’de ilk demokratik seçimler yapıldı
1989

İnsan haklarının önde gelen savunucularından SSCB’li nükleer fizikçi Andrey Saharov yaşamını yitirdi. (Doğumu:21 Mayıs 1921) Onun adına her yıl Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü verilmektedir.

1990

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde ve 45/111 sayılı karar ile kabul ve ilan edildi. On madde başlığı altında toplanan bu ilkeler, özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri kapsamakta; tutuklanan ve göz altına alınan kişileri, duruşmalarının yapılmasını bekleyen mahpusları, hüküm giymiş mahpusları ve kendi istekleri dışında psikiyatrik hastanelere hapsedilmiş kişileri tanımlamakta; geniş alamda, kamu gücü ile özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri ifade etmektedir.

1990

Çocuk Suçluluğunun Önlenmesi Birleşmiş Milletler Rehber Kuralları (Riyad İlkeleri), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 14 Aralık 1990 tarihli ve 45/112 sayılı kararıyla kabul ve ilan edildi

1990

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde kabul edildi. Havana Kuralları olarak da bilinmektedir.

1994

Kapatılan Demokrasi Partisi (DEP) avukatlarından Avukat Faik Candan öldürülmüş olarak bulundu.

1995

Bosna, Sırbistan, Hırvatistan arasında Dayton Antlaşması, Daytan-Ohio’da(ABD) imzalandı. Antlaşmaya, Alia İzzetbegoviç (Bosna), Slobodan Miloševi; (Sırbistan) ve Franjo Tucman (Hırvatistan) imza koydu. Eski Yugoslavya’da son üç yıldır süren savaş sona erdi.

1999

Fransa’dan Türkiye’ye iadesi kararlaştırılan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı Türkiye’ye getirildi.

2001

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri(TÜBA), Türkiye Bilimler Akademisi Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 2001 tarihinde kabul edildi.

2001

Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi, Türkiye’de 14 Aralık 2005’te yürürlüğe girdi. Sözleşme, 10 Aralık 2003’te imzalanmıştı. Yolsuzluğa karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi olarak da anılmaktadır.

2006

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edildi. Kanun 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girdi

2007

Arjantin, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Sözleşme‘ye katıldı

2015

Türkiye- AB müzakere sürecinde 17 no’lu “Ekonomik ve Parasal Politika” faslının açılmasına karar verildi

2018

Belçikalı ekonomist, suç bilimi uzmanı, yazar ve siyasetçi Jean-Pierre Van Rossem yaşamını yitirdi. (Doğumu: 29 Mayıs 1945)

2021

AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Borrell, birliğin dışişleri bakanları toplantısına Kıbrıs’ta Kapalı Maraş’ın kısmen açılmasına karşı yaptırım olasılığı da içeren bir belge sunduğunu söyledi.

2021

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Gazeteci Nazlı Ilıcak’ın ‘terör örgütü üyesi olduğuna dair somut kanıt bulunmadığı’ yönünde ihlal kararı vererek Türkiye’nin Ilıcak’a manevi tazminat olarak 16 bin Euro ödemesine hükmetti.

2021

Hapishanelerdeki hasta mahpusların durumuna dikkat çeken İHD İzmir Şubesi, Türkiye hapishanelerinin “İnsan hakları ihlal merkezlerine” dönüştüğünü belirtti.

2021

Konya’nın Meram ilçesinde 30 Temmuz’da Dedeoğulları ailesini öldüren Mehmet A. ile Çalık ve Keleş aile fertlerinin yargılandığı davanın ilk duruşması, Konya 4.üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

2021

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne(TSK) bağlı Libya Görev Grubu Komutanlığı’nda görevlendirilen 56 uzman çavuş, komutanlarını kendilerine mobbing yapmakla suçlayarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na (CİMER) toplu şikâyet dilekçesi verdikten sonra ihraç edildi. Haklarında disiplin soruşturması başlatılan askerlerin görevlerine son verildi ve haklarında adli soruşturma da başlatıldı.

2021 Bartın Kayadibi Çavuş Köyü’nde 25 Temmuz 2021’de M.D. isimli erkek, bir köpeğe tecavüz etti. Yurttaşların şikâyeti üzerine şahıs önce gözaltına alındı ve tutuklandı. Bartın Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği, Bartın Çevre Kültür ve Doğal Varlıkları Koruma Derneği, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği ile Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin davaya katılım talepleri kabul edildi.
2021 Venedik Komisyonu(Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu), Orbán rejiminin “küçüklere LGBTQ+ tasvirlerini yasaklayan” yasaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğunu bildirdi: “Bu yasalar ayrımcı, ifade özgürlüğünü ve anne babaların çocuklarını kendi inançlarına göre yetiştirme hakkını ihlal ediyor.”

14 Aralık – Hukuk Takvimi

Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname

0

Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1967′ tarihinde kabul edilmiştir.

Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname

Genel Kurul,

Sığınma hakkına ilişkin Beyanname ile ilgili olarak 19 Aralık 1962 tarihli 1839 (XVII), 20 Aralık 1965 tarihli 2100 (XX) ve 16 Aralık 1966 tarihli 2203 (XXI) sayılı kararları hatırlayarak,

21 Kasım 1959 tarihli 1400 (XIV) sayılı Genel Kurul kararına uygun olarak; Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından başlatılan yasa oluşturma çalışmalarını göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki Beyanname’yi kabul eder:

Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda beyan edilen hedeflerin, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, bütün uluslar arasında dostça ilişkiler geliştirmek ve ekonomik, toplumsal, kültürel ya da insani nitelikli uluslararası sorunların çözümü ve ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı yapılmaksızın insan hakları ve temel özgürlüklere saygının geliştirilmesi ve teşvik edilmesi için uluslararası işbirliğinde bulunmak olduğunu kaydederek,

14. maddesinde:

“1. Herkes zulüm karşısında başka ülkelere sığınma talebinde bulunma ve sığınma olanağından yararlanma hakkına sahiptir.
2. Gerçekten de siyasi olmayan suçlar ya da Birleşmiş Milletler ilkeleri ve amaçlarına aykırı eylemlerden kaynaklanan kovuşturmalar söz konusu olduğunda bu hakka başvurulamaz”
, ifadesi bulunan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘ni düşünerek,

“Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeyi terletmek ve kendi ülkesine geri dönmek hakkına sahiptir”; ifadesini içeren İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 13. Maddesinin 2. Paragrafını hatırlayarak,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. Maddesinden yararlanma konumunda olan kişilere bir Devlet tarafından sığınma hakkı tanınmasının barışçıl ve insani bir eylem olduğunu ve, bu biçimiyle, bir başka Devlet tarafından düşmanca bir eylem olarak görülemeyeceğini kabul ederek,

Devletlerin, sığınma ve mültecilerin ve vatansız kimselerin statüsüyle ilgili mevcut belgelere karşı gelmeksizin, devlete sığınmaya ilişkin uygulamalarında aşağıdaki ilkelere dayanmalarını tavsiye eder:

1. Madde

1. Bir Devletin, egemenliğini kullanarak, sömürgeciliğe karşı mücadele edenler dahil olmak üzere; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. Maddesine giren kişilere tanıdığı sığınmaya, tüm öteki Devletlerce saygı gösterilecektir.

2. Sığınma, arama ve sığınma olanağından yararlanma hakkı hakkında, barışa karşı bir suç / bir savaş suçu, ya da insanlığa karşı bir suçu, bu tip suçlarla ilgili hükümleri belirlemek için hazırlanan uluslararası belgelerde tanımlandığı şekilde suçları işlediğini düşünmek için ciddi nedenler bulunan herhangi bir kimse tarafından ileri sürülemez.

3. Sığınma hakkı tanımaya ilişkin temellendirmenin değerlendirilmesi, sığınma hakkını tanıyan Devlete ait olacaktır.

2. Madde

1. 1. maddenin 1. paragrafında sözü edilen kişilerin durumu, devletlerin egemenliğine ve Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine zarar vermemek üzere, uluslararası topluluk için önem taşır.

2. Bir Devlet, sığınma hakkı tanıma ya da tanımayı sürdürme konularında güçlüklerle karşılaşırsa, Devletler tekil olarak ya da bir arada ya da Birleşmiş Milletler aracılığıyla, uluslararası dayanışma ruhu içinde, söz konusu Devletin üzerindeki yükü hafifletmek için gerekli önlemleri alacaklardır.

3. Madde

1. 1. maddenin 1. paragrafında sözü edilen hiç kimse, sınırda reddedilme, ya da sığınma hakkı aradığı ülkeye daha önce girmiş ise sınır dışı edilme ya da zulme uğrayabileceği herhangi bir ülkeye zorla geri döndürülme gibi önlemlere maruz kalmayacaktır.

2. Bu ilkeye istisna, ancak olağanüstü nedenler olan ulusal güvenlik ya da kitlesel nüfus akışı durumunda olduğu gibi nüfusun korumasını sağlama amacıyla tanınabilir.

3. Bir Devlet herhangi bir durumda bu maddenin 1. Paragrafında belirtilen ilkeye istisnanın haklı çıkarılabileceğine karar verirse, ilgili kişiye uygun gördüğü koşullarda, geçici sığınma ya da başka yollarla bir başka ülkeye gitme olanağını tanıma olasılığını değerlendirecektir.

4. Madde

Sığınma hakkı tanıyan Devletler, sığınma hakkı elde etmiş kimselerin; Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı etkinliklerde bulunmalarına izin vermeyeceklerdir.

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi

0

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi, Mitchel P. Roth tarafından yazılmış ve Barışhan Erdoğan tarafından Türkçe’ye çevrilerek 2017 yılında Can Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.  

Suç ve cezalandırma sistemlerinin tarihsel gelişimi üzerine çalışan araştırmacı Mitchel P. Roth, Texas’taki Sam Houston Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Cezaevleri, seri cinayetler, organize suç ve terörizm gibi konuları ele alan çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Mitchel P. Roth

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi / Kitabın Sunuş Yazısı 

Suç ve ceza… İnsanlık tarihinin başlangıcından gelip günümüzün dijital dünyasına bağlanan iki kavram. Ve bu uzun yolculuk boyunca cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler, yolsuzluklar, savaş suçları, bunların yanı başında idam, hapishane, sürgün, toplumsal baskı, linç…

Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi / Mitchel P. Roth 

Göze Göz’de Mitchel P. Roth oldukça güç, büyük ölçekli bir işe soyunuyor, suç ve cezanın farklı farklı coğrafyalarda, farklı farklı zaman dilimlerinde izini sürerek evrensel bir tarihini yazmaya gayret gösteriyor. Bu çalışmada Hammurabi Kanunları’na da Roma hukukuna da şeriata da Anglosakson hukuk geleneğine de yer var; yazar değişen zaman ve mekan içinde suçun tanımının yaşadığı evrimi, belli bir kültürde veya bir dönemde suç kabul edilenin bir başkasında nasıl normale dönüştüğünü, bununla birlikte doğal olarak suç karşısındaki yaptırımların da farklılaşıp yeni bir kimliğe büründüğünü incelikli, ayrıntılı bir biçimde ele alıyor.

Ümit Özdağ Savunması

0
Ümit Özdağ Savunması

Prof. Dr.. Ümit Özdağ hakkında 19 Ocak 2025 günü Antalya’da Zafer Partisi İl Başkanları İstişare Toplantısı’nda yaptığı konuşmada “cumhurbaşkanına hakaret” suçunu işlediği iddiasıyla 4 yıl 8 aya kadar hapis istemiyle dava açılı. Savunma İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıkan Özdağ’ın 29 Nisan 2025’teki duruşmada mahkemeye karşı resmi beyanıdır.

Ümit Özdağ Savunması

“Sayın Hâkim;

AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Ocak 2025 tarihinde, Ak Parti Mersin İl kongresinde, Ak Parti Mersin il delegeleri ve üyelerine bir konuşma yapmıştır. Erdoğan konuşmasında şöyle demiştir:

“Ülkemizin ilk 80 yılına, asırların yorgunluğuyla, 1. Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin, milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik tahrip edici, baskıcı politikalarının ağır bedellerini ödedik.”

19 Ocak 2025’te Antalya’da Zafer Partisi il başkanları toplantısında, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın, İstiklal Harbimizin önderi ve Cumhuriyetimizin kurucu Atatürk’ün politikalarını, milletimizin inancına tarihine ve kültürüne ağır bedeller ödeten politikalar olarak gösteren açıklamasına, şu ifadeler ile cevap verdim:

“Bu mücadelede, bu politik fikri mücadelede, mücadele ettiğim PKK gibi, FETÖ gibi, IŞİD gibi terör örgütleri vardır. Bütün bunlar karşısında Zafer Partisi, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, temel ilkelerini, milletimizin ve devletimizin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunmaktadır.

Ancak ne yazık ki, Zafer Partisi ülkemizin bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bırakmış olduğu değerli mirası sadece bunlara karşı değil, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye karşı da savunmak durumundadır. Recep Tayyip Erdoğan, dün Mersin’de partisinin kongresinde yapmış olduğu konuşmada şöyle söylüyor; “Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla 1. Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik politikalarının ağır bedellerini izledik.”, demiş.

Değerli Zafer Partililer, Türk milleti 1000 seneden beri Anadolu’da egemenliğini sürdürüyor. 1000 sene boyunca birçok Haçlı Seferine maruz kaldık. 1. Haçlı Seferi 1095 yılında başladı, son haçlı seferi 1914,1922 yılları arasında gerçekleşti. Son büyük Haçlı Seferini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da mağlup ettik ve Haçlı Ordularını Akdeniz’in soğuk sularına gömdük. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için yeni bir Ergenekon oldu ve bu yeni Ergenekon’da aziz milletimiz güçlendi, silahlandı, sanayisini inşa etti. Yıkılış döneminin bırakmış olduğu hastalıkları bertaraf etti. Sonra Hatay’ı aldı. Sonra Kıbrıs’ta devlet kurdu.

Emin olun ki, son 1000 yılda gerçekleşen hiçbir Haçlı Seferi Erdoğan’ın ve AKP’nin Türk milletine ve Türk devletine verdiği zararı vermemiştir. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk devletine casusları sokamamıştır. Erdoğan casus FETÖ’yü Türk devletine soktu, Türk devletini FETÖ’ye teslim etti, FETÖ’ye paralel devlet kurdurdu. Hiçbir Haçlı Seferi Türk milletini Deist, Ateist, Hristiyan yapamamıştır. Erdoğan döneminde Türk milletinin geniş kesimleri Allah’la aldatanlardan dolayı dinlerinden soğumaya başladılar ve Erdoğan döneminde Deist, Ateist oranı %16’yı aştı. Erdoğan bilmelidir ki; Cumhuriyeti kuran kadrolar Türk milletinin inancına, tarihine ve kültürüne saldırmamış, aksine Atatürk ve silah arkadaşları, Türk milletinin inancını, tarihini ve kültürünü korumuş ve geliştirmiştir. Türk milletinin inancına, kültürüne ve tarihine saldıran, tarihi “Fesli bir Deli”den öğrenen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Evet, Recep Tayyip Erdoğan; Türk milletinin tarihine ortaklar getirerek, Türk milletinin tarihini çarptırarak, Türk milletinin tarihine zarar vermektedir. Erdoğan, Türk milletinin devletini tarikat ve cemaatler arasında dağıtarak, şirk koşanları devlete ortak ederek, Türk milletinin inancına zarar vermektedir. Ve, milyonlarca sığınmacı ve kaçağı Anadolu’ya sokarak Türk milletinin kültürünü tahrip etmektedir. Ve yaşanan şey aslında bir AKP faşizmidir ve Zafer Partisi olarak biz ana muhalefet gibi bu faşizmle normalleşmeyeceğiz. Biz mücadele edeceğiz ve kazanacağız. Zafer Türk devletinin ve Türk milletinin olacaktır!”

Sayın Hâkim;

Bu iki konuşma, siyasi parti genel başkanları arasında gerçekleşen bir polemikten öte bir nitelik taşımamakta, en ufak bir hakaret niteliği de taşımamaktadır. Konuşmamın iki yerinde de “Erdoğan ve AKP” ifadeleri birlikte geçmektedir. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı kimliğine değil, AKP Genel Başkanı kimliğine yönelik bir cevap olduğu ortadadır. Konuşma Antalya’da yapılmış olmasına rağmen; İstanbul Başsavcılığı, 20 Ocak sabahı, Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile hakkımda soruşturma başlattı. Aynı gün Ankara’da, saat 18.30 sularında, 100’e yakın polis memurunun, bulunduğumun lokantanın çevresini kuşatması sonrasında gözaltına alındım.

Aynı akşam polis ve PÖH ekipleri tarafından, ortalama 150 km hızla bir konvoy eşliğinde İstanbul’a getirildim. Geceyi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde 2 metrelik bir kalasın üstünde geçirdim. 21 Ocak sabahı, Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ifadeye getirildiğim savcılık tarafından, Kayseri’de 30 Haziran 2024’te çıkan Suriyeli sığınmacılar ile ilgili olayları kışkırtma iddiası ile tutuklamaya sevk edildim. Bundan anladığım, Kayseri Başsavcılığı’nın ve Kayseri Emniyet Müdürlüğü’nün; Kayseri’de gerçekleşen olayları benim kışkırttığım kanısına, ya 7 aydır varamamışlar ya da bu kanıya varmışlar ancak görev ihmali yapıp gereken soruşturmayı açmamışlardır.

Sayın Hâkim;

Bugün yargılanmakta olduğum, Cumhurbaşkanına hakaret iddiası ile ilgili, savcılık daha sonra iddianame hazırlamış ancak suç unsuru olduğu iddia edilen konuşmamda hangi ifadelerimin ve neden hakaret olduğunu ifade etmemiştir.

Sayın Hâkim;

Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ilgili düzenleme, Parlamenter Sistem döneminde, tarafsız yani partisiz Cumhurbaşkanını korumak için yapılmış bir düzenlemedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde bu maddenin anlamı ortadan kalkmıştır. Cumhurbaşkanının ne zaman siyasi parti genel başkanı, ne zaman Cumhurbaşkanı olduğuna kendisinin karar verdiği bir ortamda, demokratik siyaset ortadan kalkmaktadır. Ben, Mersin Ak Parti İl Kongresinde konuşan Ak Parti Genel Başkanı’nı eleştirdim ve Cumhurbaşkanına hakaretten; 100 polis tarafından kuşatılıp, 25 polis tarafından gözaltına alındım. Bu; milletvekili dokunulmazlığına sahip olmayan hiçbir siyasetçi, hiçbir genel başkan ve hiçbir vatandaş Ak Parti Genel Başkanı’nı eleştiremez demektir. Bu hal; demokratik bir hukuk devletinde kabul edilebilecek bir hal değildir.

Sayın Hâkim;

Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan ile yaşadığımız tartışmanın konusu tarihtir, Türk Tarihi ve Türkiye’nin bugünüdür. Bundan dolayı, bugün burada yapacağım savunmanın da tarihsel bir arka planı olacaktır.

Türk Milleti, tarihin en uzun devletli milleti olma niteliğine sahip iki milletinden birisidir. Türkler ve Çinliler, milattan önce 2000 yılından, milattan sonra 2000 yıllarına kadar 4 bin senelik bir muazzam zaman diliminde, devlet organizasyonu çerçevesinde varlıklarını muhafaza etmişlerdir. Türk Milleti’nin İslam öncesi tarihi; İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ana hatları üzerinden 3 bin yıla yayılır.

Türk milleti; Karahanlı Kağan’ı, Saltuk Buğra Han’ın önderliğinde, takriben 1000 yıl önce İslam dinini kabul etmiş; Karahanlı Devleti ilk Müslüman Türk Devleti olurken, bugün sahip olduğumuz Müslüman Türk milli kimliğimiz de oluşmaya başlamıştır. Karahanlıları Gazneli Türk Devleti izlemiştir. Gazneli Devleti, değişik Müslüman devletleri, bir devlet çatısı altında yönetme konusunda Türklerin ilk devlet stajı olmuştur.

Büyük Türk Tarihinin şanlı sayfalarına imza atan Selçuklular ise Oğuzların Kınık boyundandır. Tuğrul Bey komutasında Türklerin bir bölümü, Dandanakan Savaşı’nın (1040) açtığı yol ile, İran Platosu üzerinden Anadolu’ya ulaşmışlardır.

Dandanakan Savaşı ve Selçuklular’ın İran Platosu üzerinde Anadolu ve Ortadoğu’ya ulaşmalarının stratejik olarak iki büyük sonucu vardır:

Anadolu’ya ulaşmak, Anadolu’nun ebediyen Türkleşmesini ve ikinci anavatan olmasını sağlamıştır. Anadolu’dan önce ulaşılan Ortadoğu’ya varış ise İslam dünyasının içine düştüğü amansız istikrarsızlığa son verişi sağlamıştır.

Selçuklu ordularının Ortadoğu’ya inişi başlarken, Abbasi Halifeliği yok olmanın eşiğindedir. Basra Körfezi, El Cezire ve Arabistan’ı denetimi altına alan Karmatilik; İslam’ı reddeden, mal ve kadında ortaklığı savunan vahşi komünist bir hareket olarak devletleşmiştir. Karmatiler Şam’a kadar ilerlemiş, 930’da Mekke’yi işgal etmişlerdir. Kâbe soyulmuş, otuz bin hacı katledilmiştir. Bu ilkel komünist devlet, yüz yıla yakın devam edecektir. Aynı dönemde; İran’da Zerdüşiliği temsil eden Büveyhi Saltanatı iktidarı gasp etmiştir. Büveyhiler, Bağdat’taki Abbasi Halifesini kontrolleri altında tutmaktadır.

Mısır’da Fatimi Şia anlayışı, Firavunlar dinini canlandırma yolundadır. Altıncı Fatimi Halifesi El Hakim Bi Emrillah kendisini tanrı ilan etmiştir. İslam dünyasındaki bu parçalanmadan istifade eden Bizans ise saldırıya geçmiş, İslam’ın dört yüz senelik kazanımlarını püskürterek, Antakya’yı işgal etmiş, Lübnan’a girmiştir. Bizans, Kudüs’ü almaya ve İslam Dinini, Arap Yarımadasına hapsetmeye hazırlanmaktadır.

İşte Selçuklu Türk orduları böyle bir ortamda, Oğuz Elinden Ortadoğu’ya inmeye başlamışlardır. Maide Suresi 54. ayette ”Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse duysun, Allah onların yerine kendisinin sevdiği onların da kendisini seveceği müminlere karşı boyunları aşağıda kafirlere karşı başları yukarıda Allah yolunda savaşan dil uzatanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir işte o Allah’ın bir lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah ihsanı bol olan her şeyi bilendir.” denmektedir.

Bir tarihçi, Türk tarihinin bu kesitinde yaşananları şöyle izah etmektedir;

”Tarihin bu kesitinde olaylar arasında olağanüstü bir eşzamanlılık mucizevi bir senkronizasyon vardır. Bizans haçını taşıyan zulüm orduları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Suriye’yi istila ve bölgenin, İslam halkını bin bir hakaret ile kat ve esir ederken, Karmatiler Kabe’yi tahrip ve telvis ederken, Türklerin İslam oluşu tesadüfi değildir. Cenabı Hak, ordularını sahneye sürmektedir.

Türkler Allah’ın Ordusu olarak göreve çağrıldıklarını hissetmişlerdir.”

Tuğrul Bey nereye geldiğini, niçin geldiğini ve kim olduğunu bilmektedir. 1043’te Halife Kaim’e gönderdiği mektupta kendisini şöyle tanıtır: ”Ben hür insanların evladıyım ve Hunların Kral hanedanına mensubum.” Diğer bir ifade ile Tuğrul Bey, Oğuz Han’ın torunu olduğunu ifade ederken, yüksek Türklük bilincini ortaya koymaktadır.

Abbasi Halifesi El Kaim Bin Emrillah, Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet eder. Tuğrul Bey ve Selçuklu ordusu, 1055 yılının Ramazan ayında Bağdat’a girer ve Buveyhi baskılarına son verir. Bölgedeki asayişsizliği sona erdirir.

24 Ocak 1058’de Bağdat’ta düzenlenen bir tören ile halife; Tuğrul Beyi, Doğunun ve Batının sultanı ilan eder. Tuğrul Bey’e iki kılıç takılır, başına sarık ve taç giydirilir. Sırtına, 7 İklime hakimiyeti işaret eden, tek yakalı yedi kaftan konulur.

Prof. Dr. Halil İnalcık ‘’bu andan itibaren İslam dünyasının riyaseti fiilen olduğu gibi hukuken de Türk soyuna Türk hükümetine ve hükümetlerine geçmiştir.” demektedir.

Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e; Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı “Sultanül İslam, Rikniddünya ve D’Din” denmesinin kişisel bir iktidar olayı olmadığı, Türklüğün İslamiyet için yüklendiği misyon, o çağda, bütün Türk aydınlarınca ve milletçe bilinmekte, şevkle övünçle benimsenmektedir.”

Sayın Hâkim;

26 Ağustos 1071 Türklerin Anadolu’ya yakın tarihte kitlesel olarak girişlerinin başladığı tarihtir. Türklüğün Anadolu’daki tarihi Sümerler ile başlamıştır. Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk el yazmalarında bu husus şöyle ifade etmiştir; “Bundan yedi bin sene evvel, Elcezire’de, beşeriyetin ilk medeniyetini kuran Sümer, Elam ve Akat kavimlerinde demokrasi prensibi tatbik olunmuştur. Filhakika, bu Türk kavimler, müttehit bir cumhuriyet teşkil etmişlerdir.” (Afet İnan, Medeni Bilgiler, 11. Baskı, İstanbul, Şubat 2019, Örgün Yayınevi, s. 48)

İskit Türklerinin ve Hunların da Anadolu’ya girdikleri bilinmektedir. Daha sonra milattan sonra, 4. 5. ve 6. Yüzyıllarda, Türkleri, Anadolu’da Balkanlardan ve Kafkaslardan gelip yerleştirilen bir kavim olarak görürüz. Bizans ile iş birliği yapan bu grupların birçoğu Hıristiyanlaşmışlardır. Abbasi ordusundaki Türk Hassa birliklerinin de Tarsus’tan başlayıp Erzurum’a kadar uzanan hat üzerine yerleştikleri bilinmektedir. Özellikle 9. yüzyılda bu bölgelerdeki Türk nüfusu artmış, Eskişehir’e kadar uzanan hatta birçok kent geçici olarak Türkler tarafından işgal edilmiştir.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Türk askeri varlığına, Bizans ancak 928-964 arasında son vermiş, Erzurum’dan Adana’ya kadar olan bölge Bizans orduları tarafından geri alınmıştır. Bu bölgedeki Türklerin yenildikleri dönemde yüz bin atlı çıkardığı bilinmektedir. Yani Türklerin 1071 öncesinde de Anadolu’daki sayıları küçümsenecek bir ölçüde değildir.

Selçukluların ilk Anadolu Seferini 1015-1016’da Çağrı Bey gerçekleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda Selçuklular, Anadolu’nun sınırlarını özellikle de Güney Kafkasya’yı denetim altına almışlardır. 18 Eylül 1049’da Kutalmış Bey’in kazandığı Pasin Muharebesi, askeri açıdan Malazgirt’ten daha az önemli değildir ve Bizans yüz bin esir vermiştir. 1054’te Tuğrul Bey, 1055’te Yakuti Bey, Anadolu’ya tekrar girmiş, 1058’de Malatya’yı almışlardır. Selçuklular 1059’da Urfa’yı kuşatıp, aynı yıl Sivas’ı almış, 1068’de, 60’lı yıllarda Anadolu’ya birçok kez giren Afşin ise Sakarya Nehri kıyısına ulaşmış ve yine Afşin komutasındaki Türk ordusu 1070’te Denizli’ye girmiştir.

Özetle, Türkler Anadolu’ya aniden, 1071 yılında Malazgirt’le gelmemişlerdir. Hem tarihsel ve etnik bir derinliğe sahiptirler. Hem de bu coğrafyada hakim siyasi ve askeri güçlerle 1071 öncesindeki elli yıl içinde değişik boyutlarda mücadele etmişlerdir. Ancak; 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Sultan Alparslan’ın kazandığı zafer ile Türk tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem; Türk Milleti’nin tek başına İslam Dünyası’nın kılıcı ve kalkanı olarak, birleşik Hristiyan Avrupa kıtasına karşı bugüne kadar sürecek olan savaşıdır. Bu savaşın ilk aşamasında, 1071-1683 arasındaki 612 yılda Türk Milleti, Malazgirt’ten Viyana önüne kadar ilerlemiştir. Bu savaşın ikinci aşamasında ise Türk Milleti; 1683’te Viyana’dan, 1921’de Sakarya kıyılarına kadar Birleşik Hristiyan Batı karşısında, 238 sene süren bir gerileme; hatta yok oluşa yaklaşmayı yaşamıştır.

Malazgirt Savaşı’nın Türk tarihinde yeni bir başlangıç olduğunun, dönemin Türk aydınları da farkındadır. Karahanlı soyundan Prens Kaşgarlı Mahmut Malazgirt’ten altı ay sonra 25 Ocak 1072’de yazmaya başladığı ve 10 Şubat 1074’te bitirdiği Divan-ı Lügatit Türk’te şöyle demektedir: ”Allah’ın devlet güneşini Türk burçlarında doğurmuş olduğunu ve Türklerin üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk soyundan çıktı dünya milletlerinin dizgini Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Haktan ayrılmayan Türkler Cenabı Hak tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile beraber olan kavimler bile aziz oldu. Böyle kavimler Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler himayelerine aldıkları milletleri kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır. Onlara derdini dinletebilmek ve bu suretle her arzuya nail olabilmek için de Türkçe öğrenmek lazımdır.”

Malazgirt Savaşı’nın bir diğer önemi, 1071’in önemi; bir Avrupa Devleti olan Doğu Roma’nın, nihai olarak yenilmesi ile bir Avrupa Devleti toprağı olan Anadolu’nun, Türklerin kesin hakimiyetine girmesinden kaynaklanmaktadır.

Nitekim, 1071’den dört sene sonra İznik’i alınmış ve Süleyman Şah tarafından 1080’de taht şehri ilan etmiştir. İznik’in Türk Başkenti olması ve üç yüz yirmi beş konsilinin toplandığı Ayasofya Kilisesi’nin cami yapılması, Avrupa’da şok etkisi yaratmıştır. Anadolu’nun fethi 1083’te tamamen bitmiştir.

İkinci bin yıla girerken gerçekleşen bu gelişme Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef Batıya Avrupa’ya ilerleyerek Avrupa kıtası üzerinde hakimiyet kurmak olmuştur.

Öte yandan, Hristiyan Avrupa’nın Anadolu’nun fethine tepkisi, Malazgirt’ten yirmi dört sene sonra olmuş 1096’da ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270’e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır.

İlk Haçlı Seferi’nin Anadolu’ya ulaşmasını takiben Sultan 1. Kılıç Arslan’ın Haçlı Ordusuna karşı uyguladığı vur-kaç savaşları ile bu ordunun beşte dördünü imha etmesine yol açmıştır. Buna rağmen Haçlı Ordusu 1099’da Kudüs’ü fethetmiştir. Bu seferin sonucunda Bizans, Batı Anadolu’ya tekrar dönmüş, Antalya’da bir Latin Kontluğu kurulmuştur. Bunu izleyen diğer seferler de Türkleri Anadolu’dan atmayı başaramamıştır.

Türklüğün Anadolu’da tutunması; 1116-1155 arasında kırk yıl hüküm süren, Sultan 1. Mesut döneminde gerçeklemiş ve oğlu 2. Kılıç Arslan’ın, 1176’da yüz bin kişilik Bizans ordusunu, Miryokefalon Savaşı’nda ezmesiyle kesinleşmiştir. Prof. Dr. Abdülhaluk Mehmet Çay şöyle demektedir: ”26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi yeni yurt arayan Türk Milleti’ne bir müjde idi. 17 Eylül 1176 Miryokefalon Savaşı ise Anadolu’yu ilelebet Türk yapan bir zaferdir.”

Birinci Haçlı Seferi’ni sekiz Haçlı Seferi daha izlemiştir. Bunlar; İkinci Haçlı Seferi (1147-1149), Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192), Dördüncü Haçlı Seferi (1202-1204), Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221), Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229), Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254), Sekizinci Haçlı Seferi (1270), Dokuzuncu Haçlı Seferi (1271-1272)’dir.

Sayın Hâkim;

Bu Haçlı Seferleri Türk milletini geriletmiş, Türk ordularını ve Türk devletini yıpratmış, Anadolu’nun vatanlaşmasını geciktirmiş ancak hiçbir zaman Türk ordularını yenememiş ve Anadolu’nun Türk milletine yurt olmasını engelleyememiştir. Haçlı Seferleri’ni aşan Osmanlı Türklüğü, Anadolu’da sağlam temeller üzerine oturunca 1352’de Avrupa’ya ilk adımını atmıştır. Türk ordularının Rumeli’de ilerlemesinin karşısına yine Haçlı Orduları çıkmıştır. Sırpsındığı Savaşı (1364), Birinci Kosova Savaşı (1389), Niğbolu Savaşı (1396), Varna Savaşı (1444), İkinci Kosova Savaşı (1448), Türk ordularının Haçlı Ordularına karşı kazandığı zaferlerin isimleridir.

Yahya Kemal Beyatlı, Türk tarihinin o muhteşem yüzyılını şöyle ifade eder:

“Bin atlı, akınlarda, çocuklar gibi şendik.

Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik.

Haykırdı, ak tolgalı beylerbeyi “İlerle!”

Bir yaz günü geçtik, Tuna’dan kafilelerle.”

Rumeli’ye ilk adımı atmamızdan yüz bir sene sonra İstanbul, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir. İstanbul’un Fethi’nin, aynı zamanda bir Türklük şuuru olduğunu, dönemin tarihçisi Aşıkpaşazade Derviş Ahmet Âşıkî’nin şu satırlarında buluruz; “Fethin evvel Cuma günü Ayasofya’da Cuma namazı kılındı. Ve hutbe-i İslam okundu. Sultangazi Mehmet adına kim ol Murat Gazi Han oğludur. Ve ol Gazi Mehmet Han oğludur. Ol dahi Sultan Beyazıd Han oğludur. Ve ol dahi Murat Gazi Hünkâr oğludur. El Halil Gökalp nesli kim Oğuz Han oğludur.”

Sayın Hâkim;

İstanbul fethedilirken dönemin tarihçisi Aşık Paşazadenin, Oğuz Han’a atıfta bulunmasındaki, Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesine yazdığı mektuptaki, Divan-ı Lügat-ı Türk’teki Prens Kaşgarlı Mahmut’un temsil ettiği Türklük bilincinin, dört yüz elli sene sonra Fatih Sultan Mehmet Han’da da yaşadığını göstermektedir.

Türk ordularının Haçlı Ordularını yenerek, Avrupa içindeki ilerlemesi devam etmiştir. 1521’de Belgrad fethedilmiştir ve bugün bize duygusal olarak çok uzak gelen Belgrad için dedelerimiz sevgi dolu türküler yakmışlar:

“Belgrad kal’ası, Zemlin ovası,

Atlısı geçemez değil ki yayası”

1526’da Nazlı Budin, Türk Devletinin ve milletinin ruhunun bir parçası olmuştur. Budin’i fethetmeden önce 29 Ağustos 1526’da kazanılan Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Milleti’nin zihnine şu dizeler ile kazınmıştır:

“Çadırlar toplansın, tuğlar dikilsin,

Tekbir sedaları arşa yükselsin.

Tuğlar başa geçsin Gülbank çekilsin.

Destur saldıralım düşman eline,

Destur saldıralım Macar eline.”

Kızıl Elma artık Viyana’dır! Budin’de, doğudan batıya sıralanan yedi cami inşa eden Osmanlı Türkleri, en batıdaki caminin adını, Kızıl Elma cami koymuşlardır. 1529’da Viyana kuşatılmıştır. Bunlar olurken Avusturya Arşidükü 1. Ferdinand’ın elçisi Ogier Ghislain de Busbecq, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu Türk Milletini şu cümleler ile değerlendirmektedir:

“Topraklarımıza hücum edenler bizim bildiğimiz zafer kazanma yöntemlerini bilmeseydi kuvvetleri bizim kuvvetlerimize denk olsaydı ve buna rağmen bu düşmanlara göğüs germeseydik bize korkak denilebilirdi. Fakat bu düşman Tanrı’nın gazabı sonucunda bize karşı gönderilmiş eski zamanlarda Attila büyük babalarımız zamanında Timur şimdi de Osmanlı tufanı gibi bir beladır.”

Özetle Fatih Sultan Mehmet, Türk olduğunu nasıl biliyor ise Avrupalılar da; Attila, Timur ve Osmanlı’nın Türk olduğunu bilmektedir.

Sayın Hâkim;

1529’da Viyana’yı kuşatan Osmanlı Türk ordusu, yüz elli dört sene sonra, 1683’te Viyana’yı, 2. kez kuşatmıştır. Dünya tarihinde yüz elli dört sene yaşayan devletlerin sayısı az iken, bir milletin, bir ordunun, Kızıl Elmasını gerçekleştirmek için yüz elli dört sene sonra tekrar aynı şehri kuşatmasının tarihte bir başka örneği yoktur. Ünlü psikiyatrist ve uluslararası çatışma çözümleyicisi Prof. Dr. Vamık Volkan bu iki kuşatmanın Viyana’nın zihnini nasıl şekillendirdiğini şöyle anlatıyor:

”Geçen yıl -2006’da- Viyana Üniversitesi’nde eğitim verdim. Ansızın farkına varıyorum ki Viyana Kuşatması bir adım ötede dokunuyorsun o geliyor, hafızalarda o var.”

Viyana, Avrupa; Türk Kuşatmasını hiç unutmadı. Bir görevi de Türk ordusunun gelip gelmediğini kontrol etmek olan gözetleme kuleleri, ancak 20. yüzyılda yıkıldı. 1683’te Türk Milleti’nin; Birleşik Hristiyan Avrupa karşısında Viyana önünde başlayan geri çekilişi, 1686’da Nazlı Budin’in kaybıyla sonuçlandı. Yüz elli sene sonra; İstanbul, Üsküp, Bursa kadar Türk olan Nazlı Budin düştü. Türk Milleti, Balkan Savaşı mağlubiyetini yaşayana kadar, 1912’ye kadar, Nazlı Budin travmasını aşamadı.

Bugün de tarih şuuru yüksek insanlarımız için Budapeşte Nazlı Budin’dir. Bir iş adamı arkadaşım Budin’e gidiyor. Budin’i savunurken şehit düşen ve mezar taşına “Kahraman Düşman” diye yazılan, Arnavut Abdurrahman Abdi Paşa’nın başında Fatiha okurken, hüngür hüngür ağlıyor. Aynı mezarın başında ben de dua ettim, gözyaşı döktüm. O ziyaretim sırasında, Budin’de uzun yıllardır yaşayan bir Türk iş adamı ile sohbet ederken bana, hafta sonları Tuna üzerindeki Kızlar Adası’nda koşarak spor yaptığından bahsetti. Sordum, “O adaya neden Kızlar Adası deniyor, biliyor musun?” “Hayır, bilmiyorum.” dedi. Anlattım; “Budin Kuşatması devam ediyordu ve şehrin düşeceği anlaşılmıştı. Türk ordusu, Budin’de yaşayan otuz bin Türk kadını gemilerle tahliye etmek için adada topladı ama bu tahliye olmadan düşman gemileri, adaya çıkarak kadınları esir aldı. Otuz bin Türk kadını, Avrupa’da esir pazarlarında köle olarak satıldı.” dedim. Arkadaşım ağlayarak “Bir daha o adaya ayak basmayacağım” dedi.

Sayın Hâkim;

O Türk kadınları yüzlerce ağıt yakmıştır. O ağıtlardan birisinde, Razi Kadın şöyle ağlamaktadır.

Esir olduk kaldık bunda kimimiz,

Arşa çıktı bizim âh ü zarımız,

Aramızda şehid oldu çoğumuz,

Kıyamet gününü gördük diyesiz.

Ben Razi Kadınım, oldum zârıcı,

Her karanlığa bir aydınlık verici,

Elimde kalmadı, altınla inci,

Yanık derdim, yoktur derman diyesiz.

Nazlı Budin’in kaybının ortaya çıkardığı travma, bütün devlet coğrafyamızda yüzlerce sene şu mısralar ile ifade edildi:

Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu.

Bülbülün figânı, bağrımı deldi.

Gül alıp satmanın, zamanı geldi.

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Çeşmelerde abdest alınmaz oldu,

Camilerde namaz kılınmaz oldu,

Mamur olan yerler, hep harap oldu,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Budin’in içinde uzun çarşısı,

Orta yerde Sultan Ahmet Camisi,

Kâbe suretine benzer yapısı,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Budin’in içinde Serdar kızıyım,

Anamın babamın iki gözüyüm,

Kafeste besili kınalı kuzuyum,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Cephane tutuştu aklımız şaştı,

Selâtin camiler yandı tutuştu,

Hep sabi subyanlar ateşe düştü,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Serhatlar içinde Budin’dir başı,

Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı,

Çerkez Alemdar’dır şehitler başı,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Kıble tarafından üç top atıldı,

Perşembe günüydü güneş tutuldu,

Cuma günüydü Budin alındı,

Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.

Viyana önünden 1683’te başlayan geri çekiliş, on altı sene süren savaştan sonra Karlofça Anlaşması (1699) ile sonuçlandı. Kanuni’nin ölümünden yüz otuz üç sene sonra, Osmanlı padişahı ilk kez toprak kaybetti. Türküler ile 1071’den 1683’e kadar ilerleyen bir ordu ve bir millet, şimdi ağıtlar ile geri çekilmektedir. Artık anneler ağıt ninniler söylemektedir:

“Uyan yavrum sabah oldu,

Kuşlar eyler figanı.

Baban şehit geçti artık,

Uyumanın zamanı.

Nenni yavrum nenni nenni,

Serhatlar bekler seni.”

Karlofça bugün Kuzey Sırbistan’da küçük bir kasaba. Anlaşma, Karlofça Kasabası’nın kuzeyinde, küçük bir tepenin üzerine kurulan bir çadırda imzalanmış, çadırın dört kapısı varmış. Türk heyeti güney kapısında, Alman heyeti kuzey kapısında, arabulucu olan devlet heyetleri de doğu ve batı kapılarından girmişler. Sonra çadırı temsilen dört kapılı bir kapı yapılmış tepeye. 1999’da Karlofça Anlaşması’nın üç yüzüncü yılında anma toplantısına Türk Büyükelçisi de davet edilmiş. Türk büyükelçisi, “Eğer kilitli tutulan güney kapısını açarsanız gelirim” cevabını vermiş. Düzenleme komitesi “olur” cevabını verince, Türk Büyükelçisi kılıcını kuşanan askeri ateşe ile birlikte güney kapısından üç yüz sene sonra tekrar girmiş. O günden sonra kapı yine kilitlenmiş. Batı Dünyası, Türk milletine karşı duyduğu kin ve korkuyu, ruhunun derinliklerinde yaşatmaya devam ediyor.

Karlofça mağlubiyetini, 1718’de Venedik ve Avusturya ile imzalanan Pasarofça Anlaşması izlemiş. Sonra 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım’ın kaybı yaşanmıştır.

  1. yüzyıl İlber Ortaylı’nın ifadesi ile “İmparatorluğun en uzun yüzyılı”dır. Yıkılış ve soykırım yüzyılıdır. Mora İsyanı ve bir gecede on iki bin Türk’ün katledilmesi, 1812’de Gagavuz Yeri’nin Rus ordusu tarafından işgali, Belgrad’ın düşmesi (1815).

Belgrad. Bize ne kadar yabancı ne kadar uzak bir kent ismi değil mi?

Sayın Hâkim;

Belgrad’a 1977 yılında gitmiştim. Daha doğrusu Belgrad’dan bir Şubat günü geçmiştim. Soğuk, puslu bir kentti. Sevmemiştim. Oysa dedelerimiz bu kenti çok sevmişler. Bu kent için çok, çok fazla kan dökmüşler. Çok ağıt yakmışlar. O ağıtları okuyunca dedelerimizden utanmıştım.

“Belgrad’dan yola çıktım, sabah 5 idi,

Kuran’ımla martinim bana eş idi.”

Ya da

“Belgrad yolu uzun urgan,

Üstümüzde yoktur yorgan.

Ağla benim enneceğim,

Ben Belgrad’da kaldım kurban.”

Belgrad Kalesi’ni çeviren hendeklerin, kan ile dolu olduğunu ifade eden mısraları okuduğumda, yıllar sonra çok duygulanmıştım. Ve 1977’de Belgrad’dan geçerken sevmediğim için kendimden utanmıştım. Sonra Belgrad Kalesi’ni ziyaret ettim. Ve kan ile dolan o hendekleri gördüm. İmparatorluğun en uzun yüzyılı, en acı yüzyılıdır.

1877-1878 Türk-Rus Savaşı (93 Harbi) ile çöküş daha hızlanmıştır. 93 Harbi’nden Plevne Müdafaasını anlatan şu mısralar aklımızda ve kalbimizdedir:

“Tuna Nehri akmam diyor,

Etrafımı yıkmam diyor.

Şanı büyük Osman Paşa,

Plevne’den çıkmam diyor.”

1912-1913 Balkan Savaşı ile Rumeli’den tasfiye edilmemiz; Bursa, Konya gibi Türk kentleri olan Selanik’in, Üsküp’ün düşmesi… Bu sefer Selanik için ağıt yakarız:

“Vapurun halkasına,

Denizin dalgasına,

Ben yârimi yolladım,

Selanik kavgasına.”

Ya da Edirne kadar Türk, Manastır için:

“Manastır’ın ortasında var bir havuz,

Kula düşman olmuş Arnavut, Bulgar, Sırp, Yunan boğaz boğaz.”

Özetle; 1071’den 1683’e kadar altı yüz on iki sene ilerleyen bir millet, 1683’ten 1921’e kadar iki yüz otuz sekiz sene süren bir geri çekiliş yaşamıştır. Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı kitabında, arşiv belgeleri ile 1810-1918 arasında, Balkanlar ve Kafkaslarda beş milyon Türk’ün katliama uğrarken, beş milyon Türk’ün Anadolu’ya geri çekildiğini ifade etmiştir. Türk Milleti, tarihin en büyük ve en uzun soykırımlarından birisini yaşamıştır.

Rumeli’de, nehirlerde, binlerce Türk bebeğinin cesedi akmıştır. 20.yüzyılın başında Balkan Harbi’nde yaşadığımız travma o kadar büyüktür ki; Nazlı Budin travması, toplumsal hafızamızdan silinir. Nasıl büyük olmasın? Bulgar çetelerinden saklanmak için; derelerde, sazlıklar içine saklanan anneler, ağlayan, emzikteki bebeklerinin sesi duyulmasın ve Bulgar çeteciler diğer çocuklarını öldürmesin diye kendi elleriyle bebeklerini suda boğmak zorunda kalırlar.

Balkan Savaşı’nın üzerinden 3 sene geçmeden; bu sefer amacı Osmanlı Türk Devleti’nin paylaşılması olan, Birinci Dünya Savaşı başlar. Hızlı ve radikal reformlar ile savaşa hazırlanan Türk ordusu, kahramanca savaşır. Öyle uğursuz bir savaştır ki; müttefikimiz olan Almanlar bile dostumuz değildir. İsmet Paşa; İstanbul’da, Genel Kurmayda, birlikte çalıştığı bir Alman Kurmay Subay ile sohbet ederken “Almanya bu savaşı kazanır ise ödülü ne olacak?” diye sorduğunda, aldığı cevap “Türkiye” olmuştur.

Türk ordusu; bütün olumsuzluklara rağmen, adım adım savaşarak geri çekilmiştir.

1917’de Kudüs’e giren İngiliz ordusu komutanı, son Haçlı Seferi’nin başarıya ulaştığını duyurmuştur. İngiliz ordusu Kudüs’e girdiği zaman; müttefikimiz Almanya’da da kiliseler, zafer çanı çalmışlardır. İngiliz başbakanı, “Türkler Asya’nın Kızılderilileridir. Akıbetleri de öyle olacaktır.” demiştir.

1919’da dünyada üç yüz milyon Müslüman yaşamaktadır. Bu üç yüz milyon Müslümanın ancak yüzde üçünün dokuz milyonun yaşadığı Sakarya ile Aras arasındaki coğrafya işgal altında değildir. Ve Birleşik Avrupa Hristiyanlığı; bu coğrafyada direnmek isteyen Türk Milletini yok etmek için Son Haçlı Ordusu olarak Yunan Ordusu’nu kiralamış, Anadolu’nun içlerine sürmüştür.

Sayın Hâkim,

Türk Milleti’nin 1683’te Viyana önünde başlayan ve kesintisiz 238 sene süren geri çekilişi, nihayet Sakarya kıyılarında durmuştur. Sakarya kıyılarında çarpışan ordular; sadece Yunan ordusu ile Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları değildir. Sakarya kıyılarında; Alparslan’ın orduları, Bizans orduları ile savaşmıştır. Kılıç Arslan’ın, Murat Hüdavendigar’ın, Yıldırım Beyazıd’ın, Fatih’in, Kanuni’nin orduları; Haçlı orduları ile savaşmıştır. Özetle; Mustafa Kemal Paşa, Sakarya kıyılarında, 1071-1921 arasındaki 850 senede yaşanan bütün savaşlar adına, Türk tarihi adına savaşmıştır. Şair Necip Fazıl Kısakürek bunu şöyle özetlemiştir.

‘’Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,

Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.’’

Sırtına Türk tarihi vurulan Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Sırtına Sakarya’da Türk tarihi vurulan Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Savaşı’ndan 11 ay sonra 26 Ağustos 1922’de şu emri vermiştir: ‘’Garp cephesindeki ordularımız tevfikatı sübhaniyeye(Allah’ın iradesine ve yardımına) istinaden; Ağustos’un 26’sı, Cumartesi günü, düşmana taarruza başlayacaktır.’’

Büyük Taarruz 1683’ten sonra, kalıcı sonucu olan ilk Türk hücumu ve zaferidir. Plevne Müdafaası savunma savaşıdır. Çanakkale Savaşı, savunma muharebesidir. Kut-ül Amare zaferi savunma savaşıdır. Ancak; geri çekilen bir ordu, 239 sene sonra, 26 Ağustos 1922’de taarruza geçmiştir. Bu taarruz, Türk İstiklal Harbi’nin zaferle sonuçlanmasının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının yolunu açmıştır.

Sayın Hâkim,

Mustafa Kemal Atatürk sadece yaşadığı dönem içinde değerlendirilerek anlaşılamaz. Atatürk’ün dünya ve Türk tarihi içindeki konumu ancak; 1683 2. Viyana bozgunu sonrasında başlayıp, 238 sene sonra 1921’de Sakarya kıyılarına kadar devam eden Türk milleti ve Türk devletinin, soykırım ve tehcirlerle üç kıtadan, Anadolu’ya çekilmesi ve yok olmasını durduran tarihi şahsiyet olarak anlaşılır ve doğru tespit edilebilir.

Alparslan Türkeş “Atatürk, Türk tarihinin Himalayası’dır.” derken, bu gerçeği ifade etmektedir. Evet, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinin Himalayası’dır.

Atatürk, Budin’in kıyılarından itibaren ağıt yakan, toprak kaybeden, vatan yitiren, geri çekilen, mağlup olan bir milleti, tekrar Zafer’e götüren liderdir. Atatürk, Allah’ın Türk Milleti’ne lütfudur. Atatürk’ün kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için 2. Ergenekon’dur. Atatürk, manevi anlamda Ergenekon’dan çıkışta Türk milletine yol gösteren Bozkurt, Börteçine’dir.

Cumhuriyetimizin kuruluşu, Erdoğan’ın iddia ettiği gibi Türk milletinin tarihi, inancı ve kültürü aleyhine politikaların izlendiği, faşizan dönemi değil, Haçlı Seferleri ile yok edilmek istenen bir milletin yeniden dirilişidir. Atatürk döneminde; Türk tarihi yüzyıllar sonra ilk kez bir hanedan tarihi olmaktan kurtularak, Büyük Türk Tarihi zemininde bilimsel olarak incelenmeye başlamıştır. Hunlar ile başlayıp; Göktürk, Uygur, Karahanlı üzerinden, Osmanlı’ya ulaşan 16 büyük Türk İmparatorluğu adeta yeniden keşfedilmiştir. Büyük tarihçi Fuat Köprülü, Osmanlı tarihini yazması için görevlendirilmiştir. Örnekleri çoğaltmak için burada gerekli zamana sahip değiliz.

Atatürk döneminde; Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, Türk Milleti Kuran-ı Kerim’i Türkçe metinden okuma imkanını elde etmiştir.

Erdoğan’ın Atatürk eleştirileri haksız, temelsiz, asılsız ve bilimsel olarak içi boş iddialardır. Erdoğan’ın, Atatürk dönemine yönelik eleştirilerinin temelinde, Atatürk’ün benimsediği laiklik politikası vardır. Türk Milleti 24 Ocak 1058’de, Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesi tarafından, Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı ilan edilmesinden itibaren; tek başına İslam Dünyası’nın, Birleşik Hristiyan Batı Medeniyetine karşı hem kılıcı hem kalkanı olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir millet; Türk Milleti’nin taşıdığı büyüklükte bir yükü taşımamıştır. 1058’de başlayan bu savaşı; Türk Milleti, 1922’ye kadar tek başına sürdürmüştür. Bütün bu süre içinde, Türk Milleti, 1914-1918 arasında, din kardeşlerinden, bu mücadelede, sadece 1 kez destek istemiş; ancak yüzlerce yıl, Osmanlı’nın koruması, refahı ve barışı altında yaşayanların çok büyük bölümü; destek vermediği gibi, Haçlı ordularının yanında yer almıştır.

Sayın Hâkim;

Bugün Gazze’de bir soykırım gerçekleşmektedir. İsrail ordusu Gazze’yi insafsızca bombalamaktadır. Bu soykırım gerçekleşirken, Müslüman Arap ülkelerinden, Gazze için hiçbir anlamda politik, ekonomik ve sosyal destek gelmemektedir. Aksine, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi zengin Arap ülkeleri İsrail ordusu ile ortak tatbikatlar yapmaktadır. Oysa Türk Milleti; Gazze ve bütün Arap İslam dünyasını bin sene tek başına birleşik bir medeniyete karşı savunmuştur. Bu savunmanın sonunda milletimiz sadece; politik, askeri, ekonomik ve kültürel bir yıkım yaşamakla kalmıştır. Demografik olarak da yıkım eşiğine gelmiştir.

İşte Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırması, bu jeopolitik ve stratejik gerekliliğin sonucuydu. 1923’te devletimiz, 1526’da Nazlı Budin’i fetheden devletin gücünde olsaydı, hilafeti kaldırmak, Mustafa Kemal Atatürk’ün aklına dahi gelmezdi.

Bu hususu Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle açıklamıştır:

“Millete anlattım ki bütün Müslümanları içine alan bir devlet tesis etmek vazifesi ile yükümlüymüş gibi hayal edilen bir halifenin, vazifesini yerine getirebilmesi için, Türkiye devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türkiye halkı bu kadar büyük bir mesuliyeti bu kadar gayrı mantıki bir vazifeyi üzerine alamaz.

Milletimiz, asırlarca bu manasız ve boş görüşten hareket ettirildi. Fakat ne oldu?! Her gittiği yerde, milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde, kavrulup mahvolan, Anadolu evlatlarının miktarını biliyor musunuz dedim. Suriye’yi, Irak’ı muhafaza etmek için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu, görüyor musunuz?! dedim.

Halifeye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslam dünyasının işlerinde tasarruf sahibi kılmak fikrinde olanlar, bu vazifesi yalnız Anadolu halkında değil onun 8-10 misli nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerden talep etmelidir! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur… Başkalarına verebilecek bir parçası kalmamıştır, dedim.

Diğer bir noktayı da halka iyice izah edebilmek için şunları beyan ettim: Biran için farz edelim ki, dedim, Türkiye mevzubahis vazifeyi kabul etsin… Bütün İslam alemini bir noktada birleştirerek sevk ve idare gayesinde yürüsün ve başarmış da olsun! Pekala ama tabiiyet ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler derlerse ki, “bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklal ve hakimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi sevk ve idareye muktediriz!

O halde Türkiye halkının bütün bu gayret ve fedakarlığı sadece bir teşekkür ve dua almak için mi göze alınacaktır?!

Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye vazife ve yetki vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti.”

Türk Milleti açısından, laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil; bunun ötesinde bir milli güvenlik ve milli varlığını koruma stratejisidir. Birleşik Hristiyan Batı ile bin seneye yakın bir süre tek başına savaşmak zorunda kalan Türk Milleti, 20. yüzyılın başında tükenme noktasına gelmiştir. Artık dini bir savaşı sürdürebilecek güce sahip değildir. Cumhuriyet’in önceliği; Türk Milleti’nin varlığının korunmasına, güvenliğinin sağlanmasına ve Türk halkının hak ettiği refaha kavuşmasına ilişkin mücadelenin verilmesi olmuştur.

Erdoğan’a verdiğim cevap ancak bu çerçevede değerlendirilebilir.

Sayın Hâkim;

Ben, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret etmedim. Ben, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün politikalarının milletin inancı tarihi ve kültürünü yıprattığı ifadelerini reddederek Erdoğan’ın izlediği politikaların Türk Milleti’nin inancı, tarihi ve kültürünü yıprattığını ifade ettim.

Erdoğan’ın izlediği politikaların sonuçlarını konuşmamda tek tek ifade ettim. Erdoğan’ın, “casus FETÖ’yü Türk Devleti’ne soktuğunu, Türk Devleti’ni FETÖ’ye teslim ettiğini, FETÖ’ye paralel devlet kurdurduğunu’’ ifade ettim.

Erdoğan 15 Temmuz 2008 tarihli Ak Parti Grup Toplantısında, bir FETÖ kumpası olan Ergenekon davalarının savcısı olduğunu söylemiştir:

“Milletimiz bunu yakından takip ediyor, değerlendirmesini de buna göre yapıyor. Çünkü kim kimlerin avukatlığına soyunmuş bunlar çok önemli. Biz kendimize hiçbir vasıf tayin etmemişken bize de savcılık görevini sağ olsun onlar veriyor. Bu da güzel bir şey. Niye savcı millet adına vardır, iddia makamı millet adına ordadır, biz de millet adına evet hakkı aramanın hakkı savunmanın gayreti içindeyiz, eğer bu anlamda savcılık ise evet savcıyım.”

Ayrıca Ergenekon kumpas davalarının savcısı, FETÖ savcısı Zekeriya Öz’e; Erdoğan’ın kendi makam aracını tahsis ettiği de basına yansıyan hususlar arasındadır.

Erdoğan, daha 15 Temmuz FETÖ’cü Darbesi öncesinde, FETÖ’nün bir casusluk örgütü olduğunu bizatihi kendisi açıklamıştır. Erdoğan, Mart 2014 Trabzon mitinginde, FETÖ ile ilgili şunları söylemiştir:

“…Bir kısım medyayı da kiraladı. Onlarla birlikte bazı işveren çevrelerini de şantajlarla emir komutası altına aldı. Şimdi bizi yıpratmak için gayret içindeler. Fakat diyorum ki, bak benim abdestimden şüphem yok, namazımdan da şüphem yok. Sen abdestinden şüphesi olanlarla uğraş. Bizimle uğraşamazsın. Ama sen şu anda ülkenin milli güvenliğini tehdit eden çalışmalar içindesin. Başbakanı, cumhurbaşkanını, meclis başkanını, bakanları dinleyemezsin. Hiçbir hakim bununla ilgili karar veremez. Ama bunlar maalesef casusluk örgütü olduğu için bizi dinlemeye varıncaya kadar bu yollara başvurdular. Düşünebiliyor musunuz? Ülkeyi yönetenlerin haremine giriyorlar. Bunu tehdit unsuru olarak kullanıyorlar.

Geçenlerde benimle ilgili söylediği ifade şu, Yazıklar olsun, yazıklar olsun!” “Bu uzun bize çok hainlik yaptı!’’ dedi. Nasıl hainlik yaptıysak on yedi üniversite kurmak için geldiler hepsini onadım. Bu muydu hainlik? Bu ne vicdandır be! Okullar için yer istedi, verdik. Uluslararası camiada davet ettiler, devlet hükümet başkanlarına bunları refere ettik. Olimpiyat dediler her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu ya! Ne istediniz de alamadınız?’’

FETÖ’nün bir casusluk örgütü olduğu hususu, 15 Temmuz darbesi sonrasında kurulan TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu raporunda şöyle denmektedir:

“…Türkiye’nin dış politika güvenlik ve istihbarat alanındaki plan ve faaliyetlerini ifşa etmek devlet sırlarını ortaya dökmek maksadıyla ve mensupları aracılığıyla casusluk faaliyetleri yürütmektedir…” Örgüt devlet kaynakları üzerinden gayrı milli merciler adına casusluk faaliyetleri gerçekleştirilerek elde ettiği bilgileri yabancı istihbarat kurumlarına pazarlamıştır. (FETÖ Fettullahçı Terör Örgütü İç Güvenlik Gelişmeleri serisi:3, 2019, T.C. İçişleri Bakanlığı İç Güvenlik Stratejileri Dairesi Başkanlığı sf.87-88) Erdoğan, Türk Devleti’nin milli güvenliğini tehdit eden casusluk örgütü olan FETÖ’ye her türlü desteği verdiğini Fettullahçı Terör Örgütü’nün personel ihtiyacını karşılayabilmesi için okul ve eğitim faaliyetlerine destek verdiğini, bu casus örgütün uluslararası alanda faaliyet gösterebilmesi için referans olduklarını beyan etmiştir.

FETÖ’nün casusluk örgütü olduğu, Erdoğan’ın TBMM Komisyonu’nun raporunun ve birçok mahkeme kararının gösterdiği gibi kesindir. FETÖ paralel devlet yapısını, Erdoğan’ın yanlış politikaları sayesinde kurmuştur. Erdoğan bu tespitimi de Şubat 2014’te gazetecilere FETÖ ile ilgili yaptığı şu açıklaması ile doğrulamıştır:

“2010 Referandumunda FETÖ’nün tek hedefi vardı. İdari ve adli yargıyı ele geçirmek ve bunu başardılar. Dolayısıyla “yargıya bu iş gittiği zaman orada da biz gereğini yapacağız’’ dediler. Hem birinci mahkemede hem üst mahkemede çözmüş oldular. Üç ayağını da tamamladılar. İşin istihbarat ayağı, emniyet ayağı, yargı ayağı.”

Erdoğan’ın her türlü desteği verdiğini beyan ettiği FETÖ, 2010 Referandumu ile ihtiyaç duyduğu zemine kavuşmuş ve Erdoğan’ın ifadesi ile Türk istihbaratını, Türk Emniyetini, Türk Yargısını yani Türk Devletini ele geçirmiştir.

Fettullahçı Terör Örgütü’ne yönelik soruşturma kapsamında bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen eski hakimler ve savcılar yüksek kurulu üyesi Kerim Tosun, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadede: “160’lar olarak belirlenen Yargıtay üyelerinin yüz yirmiye yakının cemaat mensubu olduğunu biliyorum.” diyen Kerim Tosun, bu kişilerden bir kısmıyla cemaat sohbetlerinde tanıştığını belirtti.

Nazım Kaynak: “Yargıtay başkanı olduktan sonra Yargıtay’da dairelerin iş bölümü değiştirildi. Bu değişikliği de bizzat cemaat gerçekleştirdi. Kamuoyunda bilinen cemaat için önemli olan Balyoz, Şike, Hipnoz, Kurdoğlu gibi davalar cemaatin güçlü olduğu dairelerin görev alanına girdi.” diye belirtmişti.

Ağustos 2016 Diyanet İşleri Başkanlığı Olağanüstü Din Şurasında konuşan Erdoğan: “Bunlar TSK’nın içinde örgütlenmiş ve saati geldiğinde oradaki silahları millete doğrultabilecek karakterde olan bir örgüttür diyorduk, inanmıyorlardı.

Yapının başında yer alan kişi ve kadro konusundaki tüm tereddütlerimize rağmen, yurt içinde yurt dışında yürütüyor gibi göründükleri yaygın eğitim, yardım, dayanışma faaliyetlerinin hatırına bunlara müsamaha gösterdik. Hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Dedik ki, bir ortak yanımız var dedik. Özellikle 2012 yılından sonra bu yapıyla ilgili rezervlerimizi çok açık koymuştuk. Bu dönemde hızlanan TSK kadrolarına yönelik operasyonlar ve davalar ile ilgili de ciddi şüphelerim oluştu ve yetkilileriyle de bunları paylaştım. Çok yakından tanıdığım uzun yıllar içinde birlikte çalıştığım bazı komutanlara yöneltilen suçlamaların ve tutuklamaların gerekçeleri beni ikna etmiyordu.

Her şeye rağmen bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmamın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem Milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de Milletim de bizi affetsin.”

08.06.2018 tarihinde CNN Türk’e vermiş olduğu mülakatta; “FETÖ’yü biz büyüttük, aldatıldık” cümlesini de yine Recep Tayyip Erdoğan kurmuştur.

Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in 2015’te yayınlanan “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor” adlı kitabında ise, MGK tavsiye kararına karşı ne yaptıklarını aynen şöyle anlatıyor:

“Devlet ve ordu içindeki bu “FETÖ’cü paralel yapılanma tehlikesine” karşı MGK’nın Tavsiye kararı Başbakanlığa bildirildikten sonra konuyu Başbakanımıza açtım ve gelen yazıyı ‘dosyasına’ kaldırmaya karar verdik.

Bu karar metni Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmadı ve hakkında hiçbir işlem yapılmadı.

Konudan MGK toplantısına katılan bakanlar dışında kimsenin haberi olmadı ve onları endişeye sevk edecek bir sonucun doğmamasına özen gösterildi.

Bütün toplumsal ve siyasi riski hükümet adına Sayın Başbakanımız, hukuki riski ise ben üstlenmiştim.”

Bu riski üstlenmenin bedeli; Ergenekon, Balyoz, casusluk, Selam Tevhid, MİT tırları, dava görünüşlü istihbarat operasyonları ile Türk ordusunun ağır psikolojik saldırıya maruz kalması, Deniz Kuvvetlerimizin ikinci bir Navarin baskını yaşaması, askeri sırlarımızın yabancı servislerin eline geçmesi, yargı ve polis, istihbarat servislerimizin bir casus örgütün denetimine girmesi olmuştur. Türk devlerinin stratejik hafızası örselenmiştir. Nihayet Genelkurmay Başkanlığı, FETÖ’nün eline geçince 15 Temmuz darbesi yaşanmış, yüzlerce yurttaşımız şehit olurken, TBMM’miz bombalanmıştır.

Görüldüğü üzere Erdoğan; FETÖ’nün TSK’ya yönelik operasyonlarını bildiğini, Allah dedikleri için müsamaha gösterdiklerini itiraf etmiştir.

Fetullahçı Terör Örgütü tarafından sınav sorularının çalınmasına göz yumularak yüksek öğretim kurumları ve kritik devlet kadrolarının casusların eline geçmesine müsamaha gösterilmiştir. Yapılan istatiksel analizlerde, FETÖ’nün 2000-2013 yıllarında kritik alanlar dahil tüm ÖSYM sınav sorularını ele geçirdiği tespit edilmiştir. (Organize ve Mali Suç Örgütü Olarak Fettullahçı Terör Örgütü (FETÖ) Çalıştay Raporu, 11 Şubat 2017, Ankara, sf.42)

Darbe girişiminden yargılanan kişiler Kara Harp Okulu mezunlarının yüzde doksanının FETÖ ile ilişkili olduğunu itiraf etmişlerdir. Nitekim, 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi sonrasında;

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 150’si general 24706,
Emniyetten yaklaşık 38000,
Adli ve idari yargıdan yaklaşık 4000,
YÖK’ten 2346,
Sağlık Bakanlığı’ndan 2018,
Maliye Bakanlığı’ndan 1642,
Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan 1519,
İçişleri Bakanlığı’ndan 369,
Başbakanlık’tan 302,
Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan 605,
TRT’den 312 olmak üzere toplamda 125.678 FETÖ’cü bürokrat ihraç edilmiştir.
Bu sayı dahi tek başına, Erdoğan tarafından üstlenilen riskin büyüklüğünü göstermektedir. Nisan 2025’te iktidarın yarı resmi yayın organı olan Yeni Şafak gazetesinin, ekonomideki başarısızlığın nedeni olarak, ekonomi bürokrasisi içindeki kripto FETÖ’cüleri göstermesi, tehlikenin hala devam ettiğinin göstergesi değil midir?

Bu kadrolara ve görevlere AKP ve Erdoğan döneminde gelmişlerdir. Erdoğan’ın; FETÖ’nün, Türk Devleti’nin harimi ismetine girmesine müsamaha gösterdiklerine ve FETÖ’ye, her istediklerini verdiklerine yönelik itirafları ile 15 Temmuz sonrası yargılama süreçleri ve devlet kurumlarınca yapılan tespitler; bu Haçlı casus örgütünün, Türk Devletine büyük zararlar verdiğini göstermektedir. Erdoğan ve resmi makamlar sözlerimi doğrulamıştır. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk Devleti’nin içine sızamamış, Türk Devleti’nin maneviyatını bozmaya yeltenememiştir.

Sayın Hâkim;

Casus FETÖ Terör Örgütü devlet içinde örgütlenip, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Yargısı ve sonuç olarak Türk Milleti ve Türk Devleti’ne karşı; Ergenekon Balyoz, casusluk, MİT müsteşarının tutuklanması ve MİT tırları operasyonlarını yaparken, Erdoğan Başbakandı. Ve Recep Tayyip Erdoğan 15 Temmuz sonrasında “Rabbim ve Milletim beni affetsin.” diyerek; FETÖ ile yapılan iş birliğinin, FETÖ’ye, devlet kurumlarını teslim etmenin yanlış olduğunu, bundan pişman olduğunu ifade ve kabul etmiştir.

Sayın Hâkim;

Bu yanlış politikaların, bütün Haçlı Seferlerinden daha fazla, Türk Devleti’ne zarar verdiğini söyledim. Çünkü Haçlı Seferleri, Anadolu’ya dışardan, Avrupa’dan geldi. Ancak son Haçlı Seferi FETÖ, Anadolu’dan bir beşinci kol olarak ülkemize saldırdı. Erdoğan, son Haçlı Seferi olan FETÖ’ye karşı önlem almakta çok gecikmiştir.

2003 yılında, MGK’da, FETÖ’nün bir Haçlı Seferi casus örgütü olduğu konusunda yapılan uyarıyı ciddiye almayan Erdoğan; 2015’e kadar, Türk Devleti’nin ve sonunda Ak Parti iktidarının, en yakın mesai arkadaşlarının hedef alınmasının önünü açmıştır.

FETÖ, Haçlı Seferi olduğunu da gizlememiştir. Haçlı Seferlerini olumlu gören FETÖ terör örgütü elebaşı Fettullah Gülen, 20 Ağustos 2016 tarihinde “Haçlı’nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar sizin kadınlarınıza, kızınıza ilişmezler, mabedinize ilişmezler, ilişmemiş haçlılar…” demiştir. (Farklı Boyutlarıyla FETÖ-PYD, Ankara 2019, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.93, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı:30.01.2019/6)

FETÖ elebaşı; Papa 2. Jean Paul’a Şubat 1998 tarihli mektubunda, “…Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için papalık konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz…” demiştir. Hatta FETÖ elebaşı ve yanındakiler, Vatikan ziyaretlerinde, Papa’nın elini öpmüşlerdir. Aynı şekilde Erdoğan ve Ak Parti tarafından büyük tarihçi kabul edilen, “Amerikan kuklası bir halife gelse, gelsin de kim gelirse gelsin. Hilafeti geri getirelim.” “Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı, ne şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı” sözlerinin sahibi olan Kadir Mısıroğlu’nun hocası, Şeyh Nazım Kıbrısi de Papa’nın özel olarak kendisini ziyarete geldiğini beyan etmiş ve adamlarına Papa’nın elini öptürtmüştür. Papalık tarafından, defaatle dinler arası diyaloğun amacının, özellikle Asya kıtasının Hıristiyanlaştırılması olduğu belirtilmiştir. Papa 2. Jean Paul’un 1999 yılında yaptığı Noel Konuşmasının iyi anlaşılması gerekir. Papa konuşmasında “…Birinci bin yılda Avrupa’yı Hıristiyanlaştırdık, ikinci bin yılda ise Afrika ve Amerika kıtasını, üçüncü bin yılda ise hedefimiz Asya’dır…”, “…Kilisemiz, bütün insanlığın mutluluğu içindir. Dinler arası diyaloğun bizim için anlamı, bütün insanları İncil’e ve Kilise’ye yani Hıristiyanlığa ulaştırma yoludur…” demiştir.

Dinler arası diyalog toplantıları; öncelikle Müslümanları, İslam hakkında şüpheye düşürme keza sinsi bir şekilde Hıristiyanlaştırma, etnik kimlikleri ön plana çıkarma, İslam’ı bir nevi Protestanlaştırma ve özünden uzaklaştırma planlarını bünyesinde taşıyan, Vatikan merkezli post modern bir misyon hareketidir. (Din İstismarı ve FETÖ Gerçeği, İstanbul, 2018, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 128)

Bilindiği üzere FETÖ elebaşının da cenazesi, İslam’ı usullere göre değil Protestan usullere göre gömülmüştür. Türkiye’deki kurumsal dini düşünceyi yozlaştırma maksadına matuf bu çaba, İslam dinini temel bilgi ve meşruiyet kaynaklarını (Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in sünneti) zayıflatma amacı taşımaktadır. (FETÖ Fettullahçı Terör Örgütü İç Güvenlik Gelişmeleri serisi:3,2019, T.C. İçişleri Bakanlığı İç Güvenlik Stratejileri Dairesi Başkanlığı s.34)

Yüksek öğretim, milli eğitim, diyanet ve devletin kritik noktalarını ele geçiren FETÖ, Türk Milleti’ne karşı bu inançsızlaştırma ve Hıristiyanlaştırma planını uygulamıştır. FETÖ ele başı “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü yani Muhammed Allah’ın resulüdür kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.” demiştir. (FETÖ Elebaşı Küresel Barışa Doğru (Kozadan Kelebeğe-3) s.131)

AKP ve Erdoğan’ın bütün istediklerini vermesi sayesinde, devletin imkanlarını kullanan FETÖ, benzeri propagandalarla, Türk Milletine inkültürasyon projesini uygulamıştır. Bin yıldır malıyla, canıyla Haçlı Seferlerine karşı mücadele eden bu milletin çelik zırhına, imanına saldırarak inançsızlaştırmaya çalışmıştır. Resullullah Hz. Muhammed’e olan her türlü sevgiyi din dışı addeden Vehabiliği, ajanlarıyla kurdurarak, Osmanlı’nın sonunu getiren Batı; aynı inançsızlaştırma araçlarıyla ve FETÖ eliyle Türk gençlerini inançlarından uzaklaştırmıştır.

Erdoğan, son Haçlı Seferi FETÖ’nün, devletin içinde devlet kurmasına, Erdoğan’ın ifadesi ile “paralel devlet” kurmasına izin vererek; Türk Devleti’nin, bütün Haçlı Seferleri’nden fazla zarar görmesine yol açmıştır.

Yaptığım bu tespit, düşünce hürriyeti kapsamında ifade edilmiş bir siyasi eleştiridir.

Erdoğan’ın son Haçlı Seferi FETÖ ile mücadelesi ancak 2011 seçimlerinden sonra çok yavaş başlamış, 17/25 Aralık 2014’ten sonra güçlenmiş ancak 15 Temmuz 2016’dan sonra gerçek bir mücadeleye dönüşmüştür. Özetle Erdoğan’ın son Haçlı Seferi FETÖ ile mücadelesi 2014 sonrasında başlamış olsa da bu, daha önce gerçekleşen tahribatın varlığını ortadan kaldırmamaktadır.

Erdoğan anılan politikalarını eleştirdiğim dönemde “Cumhurbaşkanı” değil “Başbakan”dır. Diğer bir ifade ile söz konusu eleştiriler teknik olarak Cumhurbaşkanının değil Başbakanın politikalarına yöneliktir.

Sayın Hâkim;

Erdoğan, savunmamın başında bahsettiğim ve benim verdiğim cevap sebebiyle yargılandığım konuşmasında; Atatürk döneminde izlenen politikaları, Türk Milleti’nin kültür ve tarihine zarar verdiğini ifade etmiştir. Oysa Erdoğan döneminde, Türk Milleti’nin geniş kesimleri, Allah ile Türk milletinin manevi değerleri ile milletimizi aldatanlardan dolayı, dinlerinden soğumaya başlamış ve Erdoğan döneminde deist, ateist sayısı yüzde on altıyı aşmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Din İşleri Yüksek Kurulu’nun karar ve yayınlarında bu durum: “Türkiye’de deizm ve ateizmin artması, Müslümanların sözleri ve fiilleri arasındaki uçuruma ahlak bağlamında bir tepki” şeklinde açıklanmıştır. (Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-Güncel İnanç Problemleri, sf.53, İstanbul Aralık 2020, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı: 05.02.2020/5)

Görüntüde dindar görünen bazı kişilerin, dünyevi veya şahsi çıkarı söz konusu olduğunda, tam tersi bir davranış ve tepki gösterdiği görülen bir gerçektir. Bu durum “gösterişçi dindarlık/şov Müslümanlığı” olarak kavramsallaştırılmıştır. Ülkemiz ve İslam coğrafyası üzerinde düşündüğümüzde; dindarlık görüntümüz ile günah ve dünyevi olanı haksız elde etmeye yönelişimiz tam bir çelişki arz etmektedir.

Bu gerçek ekonomik veya siyasi kriz zamanlarında tavan yapmakta fırsatçılık adeta en geçerli akçe konumuna yükselmektedir. Dindarların bu çelişkileri, dindar olmayan çevrelerin yaşantılarını daha bir tahkim etmekte ve onları dinden ve dini alandan uzaklaştırıcı bir etken olmaktadır. Günümüzde deist veya ateist olduğunu iddia eden kişilerin bu yöne gitmesindeki temel etkenlerin dindarlar tarafından sergilenen bu ahlaki çelişkiler olduğu kendi beyanlarından anlaşılmaktadır. Onların bu çelişkileri, dindarlar üzerinde sürekli görmeleri kendi ateist ve deist duruşlarını da güçlendirmektedir. Böylece takva boyutunu yakalayamamış Müslüman kişi; yaşantısıyla, doğrudan dine zarar verirken dolaylı olarak da din karşıtı akımların güçlenmesine ve insanların oralara doğru kaymasına katkı sağlamaktadır. (Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-Güncel İnanç Problemleri, sf.154, İstanbul Aralık 2020, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı: 05.02.2020/5)

Din ve dini değerlerin, tarihi geçmişi olmasına rağmen, son zamanlarda giderek artan bir biçimde, bir kısım dini görünümlü cemaat, tarikat ve gruplar tarafından, ticari ve siyasi yönden dünyevi amaçlar için istismar edilmesi; dinin ve dine bağlılığın, insanlar katında değerini düşürmektedir. Bu durum, bazı insanları dinden uzaklaştırarak dinsizliğe ve ateizme sürüklemektedir. Dinin ticari ve siyasi ikbal için istismar edilmesi, düpedüz Kuran’ın ruhuna, İslam’ın evrensel ve ebedi amaçlarına aykırıdır. (Selim Özarslan, Ülkemizde Ateizme Yönelme Sebepleri, Diyanet İlmi Dergi cilt:55 sayı:4 Ekim-Kasım-Aralık 2019, sf. 1022)

Sayın Hâkim;

2011 sonrasında 5 milyon kayıtlı ve 2 milyon kayıtsız Suriyeli, 2 milyon Afgan, 2 milyon Afrikalı ile İranlı, Pakistanlı, Rus, Ukran ve sair 2 milyon sığınmacı ve kaçak Anadolu’ya sokulmuştur. Bu durumun milli dokumuzu bozmasının yanında; gelenlerin içerisinde yüksek sayıda Selefi cihatçı zihniyette kişiler mevcuttur. Selefiler, Bektaşilik dahil ehlisünnet geleneğinden gelen cemaat ve tarikatların baş düşmanıdır.

Emperyalizm tarafından kullanılmaya en yatkın gruplardan birisi olan Selefilik’e örnek olarak İŞİD ve El-Kaide verilebilir. Maalesef ki milyonlarca sığınmacı ve kaçağın kontrolsüzce ülkemize akın ettirilmelerinin sonucu olarak, Selefilik de Anadolu içerisinde hızla yayılmaktadır. Anadolu’nun demografisinin bozulması, Türk Milleti’nin kültür ve inancının bozulmaya çalışılması, Türk Devleti’ne casusların sokulması, Erdoğan’ın beyanlarıyla devlet kurumlarının resmî açıklamalarıyla doğrulanmaktadır.

Sözlerimde Erdoğan’ın kişiliğini hedef alan hiçbir hakaret unsuru yoktur. Eylem ve politikalarının eleştirisi vardır. Bunları Erdoğan’ın kendisi söylemekte, kabul etmekte ve hatta “Rabbim ve Milletim beni affetsin” diyerek, pişmanlığını dile getirmektedir.

Erdoğan’ın kendisinin kabul ettiği, benimsediği fikirlerinin tarafımca dile getirilmesi, Hakaret fiilinin TCK kapsamında tanımlanan unsurlarına uygun düşmediği için isnat edilen fiilin sübuta erdiğini kabul etmek mümkün değildir.

Sayın Hâkim;

Son olarak; sahip olduğum devlet terbiyesi sebebiyle, tüm Türk vatandaşlarının edinmesi gerektiğini düşündüğüm bir düstura değinmek zorundayım.

AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı en sert şekilde yıllardır eleştiriyorum. Bu eleştirilerimden dolayı hiç hakaret iddiası ile hakkımda soruşturma açılmadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdim, ancak hiç hakaret etmeyi düşünmedim. İzlediği politikalar ve yanlış bulduğum açıklamalardan ötürü ne kadar öfkelensem de hakaret etmeyi düşünmedim. Çünkü ister Cumhurbaşkanına hakaret için yasal düzenleme olsun ister olmasın; Recep Tayyip Erdoğan, armasında 16 Türk Devleti’nin varlığının ifade edildiği kadim Türk Devleti’nin son halkası olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet başkanıdır.

Benim geldiğim ve mensubu olmaktan şeref duyduğum Türk Milliyetçisi siyaset geleneğinde devlet başkanlarına hakaret edilmez. Siyasi olarak eleştirsek dahi, önünde Türk Sancağının eğildiği tek makam olan Türk Devlet Başkanı’na hakaret edilmez. O makamda olduğu sürece, o makama saygımızdan ötürü Cumhurbaşkanlığı makamını ve makamın onurunu sadece korumak değil aynı zamanda iç ve dış düşmanlara karşı savunmak da her namuslu Türk Cumhuriyeti yurttaşının görevidir. Ayrıca sayın Cumhurbaşkanı bilmektedir ki Ümit Özdağ gerek 15 Temmuz gerek 15 Temmuz sonrasında gerçek ve muhtemel saldırılara karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında, FETÖ gibi yapılanmalara karşı durmuştur.

Bununla beraber, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamında oturan herkesten, Erdoğan dahil, İstiklal Harbimiz Başkomutanı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e saygı duyulmasını beklemek de bizim milli namusumuza düşen görevdir.

Aynı şekilde Cumhurbaşkanı olsa dahi; hataları söylemek ile hakaret etmeden ve eleştiri sınırlarını aşmadan eleştirmek, savunmamda bahsettiğim yargı kararlarında da belirtildiği gibi bir “yurttaşlık görevidir”.

Nitekim benim burada bir başka davadan ötürü tutuklu bulunmamın nedeni, terörsüz Türkiye adı verilen, Öcalan ve PKK terör örgütü ile yapılan ikinci müzakere sürecine Zafer Partisi’nin karşı çıkmasıdır. Birinci terörle müzakere sürecinde analar ağlamasın diyerek yola çıkılmıştı. Elbette analar ağlamasın ancak müzakere ederek bir anlaşma sağlamaya çalıştığınız yapı, sorumlu, namuslu, sözüne güvenilir insanlar topluluğu değil ki. Aksine bu yapı Türkiye’ye düşman her devlet ile açık kapalı iş birliği yapmış, uyuşturucu dahil her türlü kriminal faaliyetin içinde olan bir katiller çetesidir.

Bu çetenin yöneticilerinin, binlerce insanı hiç acımadan ölüme gönderdiğini, binlerle asker ve sivili şehit ettiğini biliyoruz. Bundan dolayı birinci terörle müzakere süreci sonunda analar daha fazla ağlamıştır. Üstelik birinci terörle müzakere sürecinden istifade eden PKK; YPG adı altında Türkiye’nin göz yumması, hatta 2013’e kadar desteği ile Suriye’nin kuzeyinde yapılanma ve işgal fırsatı bulmuştur. O zaman PKK ile müzakere olmaz diye uyarmıştık, bugün de uyarıyoruz. Terörsüz Türkiye, Allah korusun, daha fazla terörlü bir Türkiye’ye yol açmamalıdır. Terör örgütü ve arkasındaki emperyalist güçler; 20. yüzyılın başında, Musul-Kerkük’ü vatandan kopararak petrol kaynaklarımızı gasp ettikleri gibi 21. yüzyılın başında da Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerimizi kopararak, hem su kaynaklarımızı gasp etmeyi hem de Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki bağı kopartmayı amaçlamaktadırlar.

Dün olduğu gibi bugün de; PKK’ya güvenmenin doğru olmadığını söylüyorum, Zafer Partisi söylüyor. PKK’yı tatmin etmek için Anayasamızı değiştirmeyelim. Milli üniter ve laik devletten vazgeçmeyelim. PKK, gerçekten şartsız teslim olacak ise kimse buna karşı çıkmaz. İşte bugün, benim burada olmamın nedeni; PKK ile müzakere değil, mücadele edelim dememdir.

İktidarın çok sevdiği bir propagandist gazeteci vardır. İsminin baş harfleri ROK’tur. ROK, Öcalan ile müzakerelerin de gayrı resmi sözcüsüdür. ROK, İmralı süreci başladığı zaman; “Bu süreçte Türk Milliyetçiliği yapana, bedel ödetecekler.” demiştir. Ben şimdi Silivri’de tutuklu olarak, Öcalan için rehin tutularak, bu bedeli ödüyorum.

Allah, Türk Milletini ve Türk Devletini korusun. Ben bu bedeli, hayatım boyunca güvenliği için mücadele ettiğim, Türk Milleti ve Türk Devleti için elbette öderim. Ben burada bulunarak; şehitlerimizin aziz anılarına, gazilerimizin değerli varlıklarına saygı duruşunda bulunuyorum.

Sayın Hâkim;

Sonuç olarak, suç unsuru olduğu iddia edilen sözlerim; yukarıda açıkladığım gerekçelerle, siyasi eleştiri sınırlarını aşmadığından, beraatımı talep ederim.

Anayasamızın 138. maddesinin 1 ve 2. fıkraları; “Hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında, mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bir Alman köylüsünün Berlin’de hakimler var diyerek, kralına kafa tuttuğu bir dünyada, Türkiye’de hakimlerin olduğunu, bazı vicdanların ve onurların, tek efendisinin sadece onur ve vicdan taşıyan o kişiler olduğunu biliyoruz.

“Adalet mülkün temelidir” düsturunu, sadece duvarda yazan bir yazı olmaktan çıkarıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli yapacak olan husus; sizin, Anayasaya, yasalara, hakkaniyete ve hukukun diğer kaynaklarına uygun olarak ve Türk milleti adına, milletin vicdanına uygun ve bağımsız olarak vereceğiniz hükümdür.

Tüm Türk Milletine ve bağımsızlığını koruma mücadelesi veren Türk yargı mensuplarına saygılarımı sunarım.”

Marie Le Jars de Gournay

0

 Marie Le Jars de Gournay, 1565 – 1645 yıllarında yaşamıştır.

Rönesans dönemini düşünürlerinden Marie Le Jars de Gournay felsefenin yanı sıra fizik, geometri, tarihle de ilgilenmiştir.

Montaigne ile tanışması hayatındaki önemli noktalardan biridir. Onunla tanıştıktan sonra düşüncelerini daha özgür biçimde getirme olanağı bulmuştur.

“Erkeklerin ve Kadınların Eşitliği Üzerine” kaleme alır ve bu eserinde erkek ve kadının ruhen eşit olduğunu savunur.

Dilin önemi üzerine de dikkat çekici araştırmalar yapmıştır.

 

“İnsan esasen ne erkektir ne de dişi. Cinsiyetin farklı olmasının amacı, cinse özgü biçim farkını oluşturmak olmayıp yalnızca üremeye yarar… “

       Marie Le Jars de Gournay: Kadınlarla Erkeklerin Eşitliği Üzerine

 

 

Sienalı Katharina / Katharina von Siena

0
Sienalı Katharina

Sienalı Katharina (Katharina von Siena) 1347 – 1380 yılları arasında yaşamıştır.

Dominikan bir rahibe, skolastik teolog ve filozof olan Sienalı Katharina bir azize olduğu gibi Katolik inancının 6 koruyucu azizinden biridir.

Aynı zamanda Papa 2. Jean Paul tarafından “Doctor of the Church” ilan edilmiştir. “The Dialogue of Divine Providence” isimli yaptında mistik görüşlerini dile getirmiştir.

“Katerina ilk kez 6 veya 7 yaşında iken Mesih İsa’nın hayalini görmüştür. 1367 yılında Dominiken Üçündü Tarikatına katılır. Bir mahrumiyet ve ibadet hayatı sürmeye başlar. Yavaş yavaş birçok öğrenciyi çevresinde toplar. 1375 yılının başında, aylarca Siena’ da kaldıktan sonra, Katerina Pisa’ ya gider. 1 Nisan 1375 günü stigmatize (kutsal yara izlerine sahip) olur. 18 Kasım 1375’te papalık devletlerinin ayaklanmaları başlar. Katerina bütün gücüyle Papa XI. Gregorius’ u Roma ya geri getirmek için çalışır. 20 Eylül 1378’de yeni bir skisma (ayrılık) olur ve Katerina iki ayrı eğilim arasında kalır. 29 Nisan 1380 yılında, hayatını Papa ve Kilise için sunarak ölür.”

Hukuk Ansiklopedisi Atıf Listesi

0
Hukuk Ansiklopedisi Atıf Listesi

Hukuk Ansiklopedisi Atıf Listesi

ATIF 
KONU BAŞLIĞI
YAZAR
YIL
MAKALE GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN… – BÜTÜN DÜNYA DERGİSİ BURCU TAYANÇ 2018
MAKALE ÇOĞALAN HUKUK FAKÜLTELERİ NURETTİN BİLİCİ 2018
YÜKSEK LİSANS TEZİ R-39 NUMARALI RUSÇUK ŞER’İYYE SİCİLİ’NİN ÇEVİRİ YAZISI VE TAHLİLİ MUHAMMET FATİH BOZAN 2018
KİTAP DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI ZİYNET BAHADIR 2018
KİTAP TÜRK‹YE’DE HASTA MAHPUS OLMAK BERİVAN KORKUT (TCPS) 2018
DOKTORA TEZİ KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ CEZA USUL HUKUKUNDA TUTUKLAMA SANİYE ALBAŞ 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ YENİ MEDYA VE DEMOKRASİ İLİŞKİSİ: YENİ MEDYANIN DEMOKRASİYİ İŞLEVSELLEŞTİRME POTANSİYELİ ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA Birsen KESKİNBIÇKI 2019
TEBLİĞ FUAT SEZGIN’IN ÜNIVERSITEDEN UZAKLAŞTIRILMA SÜRECI VE ALMANYA’YA YERLEŞMESI YUSUF ÇAKICI 2019
KİTAP GENEL KAMU HUKUKUNA EMEK VERENLER İLYAS DOĞAN 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ HERKESİN GİREBİLECEĞİ BİR YERDE BIRAKILMAKLA BİRLİKTE KİLİTLENMEK SURETİYLE YA DA BİNA VEYA EKLENTİLERİ İÇİNDE MUHAFAZA ALTINA ALINMIŞ OLAN EŞYA HAKKINDA HIRSIZLIK SUÇU MUSTAFA ALBAKIR 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ ARABULUCULUK EĞİTİMİNİN AVUKATLARIN ARABULUCULUĞA YÖNELİK TUTUMLARINA ETKİSİ NUR ÖZDEN 2019
YÜKSEK LİSANS TEZİ KİŞİLİK HAKLARI AÇISINDAN UNUTULMA HAKKI TUBA YILDIZ 2019
MAKALE THE ORGANIZATIONAL STRUCTURE OF THE CENTRAL ORGANIZATION OF THE TURKISH REPUBLIC MINISTRY OF EDUCATION Çiğdem Apaydın 2020
 MAKALE MAVİ VATAN’DAN AÇIK DENİZLERE – ULUSLARARASI ANDLAŞMALARA ÇEKİNCE KONULMASI VE HUKUKİ ETKİLERİ DZ.YZB. ZAFER BAŞER

DZ.YZB. FATİH GÖKTAŞ

2020
TEBLİĞ BASIN YAYIN YÜKSEK OKULLARINDAN İLETİŞİM FAKÜLTELERİNE GEÇİŞ SÜRECİNDE HALKLA İLİŞKİLER EĞİTİMİ: TANIKLARIN ANLATILARI ESRA ÖZTÜRK 2022
MAKALE AYRIMCILIK YASAĞI – İSTANBUL ADALET DERGİSİ  EBUBEKİR USLU 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ 2000 SONRASI TÜRKİYE SİNEMASI’NDA ÖZEL MÜLKİYET SORUNU Tamer DAĞAŞ 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ BM ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİNDE ÇOCUĞUN İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ ASLI GELİŞ 2020
MAKALE İSLAMİ FEMİNİZM VE TÜRKİYE’DEKİ YANSIMALARI ŞERİFE ALTIPARMAK, HATİCE BUDAK 2020
MAKALE İLK DÖNEM KAZAKİSTAN CUMHURİYETİ’NDE MİLLİYETÇİLİK VE MİLLÎ KİMLİK (1991-2019) HİKMET DEMİRCİ 2020
MAKALE SELF-DETERMİNASYON HAKKI BAĞLAMINDA KABİL EMAZİĞLERİ VE KABİL ÖZERKLİK HAREKETİ RABİA TURHAN 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ KUZEY KIBRIS’TA HABER ÜRETİCİLERİNİN MESLEKİ VE TOPLUMSAL DEĞER ALGILARI: DEMOKRASİ, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE HABER ÜRETİMİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR İNCELEME SERDAR EREN 2020
YÜKSEK LİSANS TEZİ ANAYASAL DEMOKRASİNİN MEŞRUİYETİ Ayşe Eylem Erkıpçak 2020
KİTAP TÜRKIYE’DE ÖĞRETMENLIK MESLEĞININ GELIŞIM SÜRECININ DEĞERLENDIRILMESI (1920-2020) Kısmet DELİVELİ 2020
 KİTAP  GAZETECİLERİN MESLEĞE İLİŞKİN DEĞER YARGILARI ÜZERİNE BİR İNCELEME: KIRGIZİSTAN ÖRNEĞİNDE Erdoğan AKMAN, Niyazi AYHAN  2020
 KİTAP

Kıbrıs Müzakere Süreci Seyir Defteri

M. Ergün Olgun  2020
 MAKALE ULUSLARARASI SÖZLEŞME METİNLERİKAPSAMINDA: CİDDİ ÖLÇÜDE SINIR AŞAN ÇEVRESEL KİRLİLİĞE NEDEN OLMA YASAĞI ÜZERİNE GELİŞMELERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ONUR KORU 2021
MAKALE KADES UYGULAMASI / TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK Aysel KATARCI 2021
MAKALE İbn Haldun’un Özgünlüğü Eser Bektaş 2021
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRKİYE VE ÜRDÜN’DEKİ İLKÖĞRETİM FEN BİLİMLERİ DERSİ ÖĞRETİM PROGRAMLARININ ÖGELERİNE GÖRE KARŞILAŞTIRMASI MANAL OMAR HASAN HAMED 2021
KİTAP TÜRKMENİSTAN’DA KAMU YÖNETİMİ / TÜRK DÜNYASINDA KAMU YÖNETİMİ TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI KARŞILAŞTIRMALI SİYASAL VE YÖNETSEL SİSTEMLER SEFA USTA – SAİD ABDULRASUL SADAT 2021
TEBLİĞ AZERBAYCAN CUMHURİYETİ İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ ARASINDA KARŞILIKLI ADLİ YARDIMIN TARİHSEL GELİŞİMİ METANET PAŞA ESGEROVA 2021
ARAŞTIRMA – RAPOR KÜRT MESELESİNDE ANAYASAL ÖNCELİKLER / TÜRKİYE’DE ÇATIŞMA ÇÖZÜMÜ VE ANAYASA YAPIMI  VAHAP COŞKUN 2021
MAKALE NOTERİN HUKUKİ STATÜSÜ VE NOTERLİK KANUNU’NUN 162. MADDESİ UYARINCA SORUMLULUĞU ÜZERİNE BİR İNCELEME Ü. TUĞÇE TEKBEN 2021
KLAVUZ AÖF KİTAPLARI ÖĞRENCİ KULLANIM KILAVUZU ANADOLU ÜNİVERSİTESİ 2021
MAKALE KARŞILAŞTIRMALI 1921 ANAYASASI – 1921 TEŞKÎLÂT-I ESÂSÎYE KANUNU VE MAKALELER HASAN TAHSİN FENDOĞLU 2021
MAKALE SSCB’DEN AYRILAN TÜRK CUMHURİYETLERİNİN YEREL YÖNETİM PERSPEKTİFLERİ ALPER ÖZMEN 2021
MAKALE ZEYTİN HUKUKU AZİZ ORHAN ÇİMEN 2021
DERS NOTU PEDİATRİDE TIBBİ MALPRAKTİS Murat Elevli, Kamil Şahin 2021
MAKALE ESKİÇAĞDA NOTERLİK… MUSTAFA ÇİMEN 2021
MAKALE UZAY HUKUKU 1: DOĞUŞU, ANLAŞMALAR VE HUKUKİ REJİMİNİN BELİRLENMESİ NİMET NUR ÖZGÜNSEVEN 2021
MAKALE UZAY HUKUKU 2: ELON MUSK PROJELERİ VE UZAYDA SİLAHLANMA NİMET NUR ÖZGÜNSEVEN 2021
RAPOR “GÜVENLİK BİRİMİNE GELEN VEYA GETİRİLEN ÇOCUK İSTATİSTİKLERİ, 2021” -HEM FAİL HEM KURBAN: SUÇA İTİLEN ÇOCUKLAR TÜİK 2021
MAKALE HUKUK TARİHİNİN KİLOMETRE TAŞLARI MEDİHA GÜL ERDEM 2021
MAKALE From social policy to labour economics and industrial relations in Turkey: a critical history of an academic discipline Erdem Cam 2021
YÜKSEK LİSANS TEZİ ULUSLARARASI İNSANCIL HUKUK BAKIMINDAN SİLAHLI ÇATIŞMALARDA SİVİLLERİN, OBJELERİN VE ÇEVRENİN KORUNMASI SİMGE DENLİ 2021
RAPOR POLİS VAZİFE VE SALAHİYETLERİ KANUNU MADDE 16 KAPSAMINDA YARGISIZ İNFAZLAR RAPORU MEHMET TURSUN, SİNEM HUN

(BARAN TURSUN VAKFI -NORVEÇ HELSİNKİ KOMİTES)

2021
KİTAP 21. YÜZYILDA TÜRKİYE’NİN EKONOMİK, SOSYAL VE STRATEJİK ANALİZLERİ Levent AKSU 2021
 makale Ensuring Child Safety on Video on Demand Services:
The case of “Cuties” Movie
Merve Can Maraşlı  2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ AKILLI GÜÇ KAVRAMI ÇERÇEVESİNDE İRAN DIŞ POLİTİKA ARAÇLARI: IRAK ÖRNEĞİ (2003-2020) Kerem AYSU  2022
 KİTAP Risk Altında Bulunan Çocuklar Ve Eğitimleri PROF. DR. BERRİN AKMAN  2022
RAPOR İZLEME KURULLARI RAPORU – 2021 CEZA İNFAZ SİSTEMİNDE SİVİL TOPLUM DERNEĞİ 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRK VE AZERBAYCAN HUKUKUNDA VATANDAŞLIĞIN KAZANILMASI GULNAR EYYUBOVA 2022
KİTAP Özerklikler Devletinden Asimetrik Federalizme: İspanya’da Bölgesel Yönetimlerin İdari ve Mali Desantralizasyonu Gokhan Zengin 2022
KİTAP ÇEVRE EĞİTİMİ  Hasan Genç, Emel Atlı 2022
RAPOR TÜRK DEVLETLERI TEŞKILATI AÇISINDAN KKTC’NIN JEOPOLITIK ÖNEMI  İSMAİL ŞAHİN 2022
TEBLİĞ II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ’NDE HİLÂL-İ AHMER CEMİYETİ’NİN YURT DIŞINDA EĞİTİM GÖREN ÖĞRENCİLERE YÖNELİK FAALİYETLERİ İSMAİL AYHAN 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ İRAN VE TÜRKİYE DEVLETLERİ ÜZERİNDEN SİYASAL İSLAM’IN ULUS-DEVLETLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ SAİT ÇAKMAK 2022
KİTAP MÜHENDİSLİK ALANINDA TEORİ VE ARAŞTIRMALAR COŞKUN ÖZALP 2022
MAKALE HABER ÜRETİM SÜRECİNDE GAZETECİLERİN BİLGİYE ERİŞMEDE YAŞADIĞI ZORLUKLAR FATMA ABDUKAYA 2022
KİTAP TIBBİ DOKÜMANTASYON VE SEKRETERLİK PROGRAMININ TARİHÇESİ Aliye YAŞAYACAK 2022
MAKALE YARGITAY DAİRELERİNİN KURUMSAL PERFORMANSININ PANEL VERİ ZAMAN SERİSİ ANALİZLERİ İLE İNCELENMESİ MURAT KORKMAZ, MÜKERREM ATALAY ORAL, GİRAY SAYNUR DERMAN, HASAN BASRİ KORUKLUOĞLU, ONUR BAYKAN, AYHAN AYTAÇ 2022
YÜKSEK LİSANS TÜRK CEZA HUKUKUNDA GÖÇMEN KAÇAKÇILIĞI SUÇU AHMET MİRZA DURAN 2022
MAKALE İZMİR BASINI’NDA ZÜRİH VE LONDRA ANTLAŞMALARI EVREN KONAKÇ 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ MÜZMİN BİR KRİZ OLARAK FİLİSTİN – İSRAİL KRZİ: TARİHSEL, POLİTİK VE HUKUKSAL BİR DEĞERLENDİRME CÜNEYT YALÇIN 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ 2018 TARİHLİ İMAR BARIŞI DÜZENLEMESİNİN ULUSLARARASI HUKUKTAKİ ÇEVRE VE MÜLKİYET HAKLARI ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ NURETTİN ATALAY 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ İKTİSADÎ DEMOKRASİ BAĞLAMINDA İKTİSADÎ ÖZGÜRLÜK VE TÜRKİYE’DE İŞÇİ SENDİKALARI ŞENİZ GÖKÇEN 2022
KİTAP HASTA VE HASTA YAKINLARININ HASTA HAKLARI KONUSUNDAKİ FARKINDALIKLARININ BELİRLENMESİ ABDULLAH SARMAN, AHMET YASİN YEŞİLDAĞ, AYTEN TURAN KURTARAN 2022
MAKALE JAPONYA ANAYASASI’NI DEĞİŞTİRMEK YALIN AKÇEVİN 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRK CEZA KANUNUNDA KİŞİLERİN HUZUR VE SÜKÛNUNU BOZMA SUÇU EMRE DİLEK 2022
MAKALE KOVİD-19 PANDEMİ DÖNEMİNDE DIŞİŞLERİ BAKANLIĞININ DİJİTAL DİPLOMASİ FAALİYETLERİ (MART 2020-EYLÜL 2021) (DİGİTAL DİPLOMACY ACTİVİTİES OF THE MİNİSTRY OF FOREİGN AFFAİRS DURİNG THE COVİD-19 PANDEMİC PERİOD (MARCH 2020-SEPTEMBER 2021) HÜSEYİN ŞEYHANLIOĞLU 2022
MAKALE LEGAL DESİGN HAKKINDA M. TURAN ÖZER 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ YUNANİSTAN-ARNAVUTLUK DENİZ SINIRI SORUNU MELTEM ÖZER 2022
MAKALE DEĞİŞİM ZAMANI: TAM DA ŞİMDİ! VEDAT AHSEN COŞAR 2022
MAKALE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ: TÜRKİYE’DE İÇ HUKUKA ETKİSİ VE TOPLUMUN TEPKİSİ MERYEM HAZAL ÇAMURCU 2022
TEBLİĞ SORUŞTURMAYA YER OLMADIĞI KARARININ CEZA MUHAKEMESINDEKI YERI AYŞE NUHOĞLU 2022
DOKTORA TEZİ HALKLA İLİŞKİLERİN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ TARAFINDAN KULLANIMI: ÇEVRE ALANINDA FAALİYET GÖSTEREN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN HALKLA İLİŞKİLER ÇALIŞMALARININ GRUNIG’İN MÜKEMMELLİK MODELİNE GÖRE İNCELENMESİ SERHAN SALEPCİGİL 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ SEYAHAT HÜRRİYETİNİN 1982 ANAYASASINA GÖRE HUKUKİ DÜZENİ AHMET FURKAN MIHCI 2022
 MAKALE  SAVAŞ HUKUKU  DİGESTA DERGİ 2022
DOSYA Claude Lefort, demokrasi ve iktidarın boş yeri Textum Dergi 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ Çocuk Kanallarında Yayınlanan 3-6 Yaş Grubu Çocuklarına Yönelik Çizgi Filmlerin Çocuk Hakları Açısından İncelenmesi Fatma Nur Tonkul  2022
TEBLİĞ YARGIÇ VE EMPATİ MEHMET AKİF TUTUMLU 2022
RAPOR YARGI SİSTEMİNİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI MAKALE YARIŞMASI VE ANKET ÇALIŞMASI RAPORU HFSK 2022
MAKALE EGEMEN KÜLTÜR GÖLGESİNDE KADIN: İRAN İSLAM DEVRİMİ SONRASINDA İRAN’DA KADIN OLMAK SELİM ÇAKIR 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ ÂFÂK VE İMDÂDÜ’L-MİDÂD MECMUALARININ ÇEVİRİ YAZIYA AKTARILMASI VE DEĞERLENDİRİLMESİ ŞÜKRİYE DEMİR 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ SAĞLIK HİZMETİ SUNUMUNDA ÖZEL YAŞAMIN GİZLİLİĞİNİN KORUNMASI VE İDARENİN MAHREMİYET HAKKI İHLALLERİNDEN DOĞAN SORUMLULUĞU MELTEM YALÇIN 2022
KİTAP HEMŞİRELİK HİZMETLERİNDE MANEVİ BAKIM GÜNSELİ UZUNHASANOĞLU 2022
TEBLİĞ BİLGİ EDİNME DEĞERLENDİRME KURULUNUN ÜLKEMİZDE İNSAN HAKLARI ALANINDA ÇALIŞAN DİĞER KURUMLARLA KARŞILAŞTIRILMASI ALİ AKYILDIZ 2022
MAKALE ASALA TERÖR ÖRGÜTÜ – ASALA; KURULUŞU, EYLEMLERİ VE DAĞILIŞ SÜRECİ STRATEJİK ORTAK 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ ÂFÂK VE İMDÂDÜ’L-MİDÂD MECMUALARININ ÇEVİRİ YAZIYA AKTARILMASI VE DEĞERLENDİRİLMESİ Şükriye DEMİR 2022
YÜKSEK LİSANS TEZİ 1951 CENEVRE SÖZLEŞMESİ VE TÜRK HUKUKUNDAKĠ GEÇĠÇĠ KORUMA STATÜSÜNÜN KARŞILAŞTIRMASI ÜZERĠNE YAPAY ZEKÂ ÇALIŞMASI NECMİYE MERVE  ŞAHİN 2022
MAKALE Court Attorneys, Policies and Executions in the Process ofransition to the Ministry of Justice (1920-1923) Adliye Vekâletine Geçiş Sürecinde Görevli Adliye Vekilleri, Politikalar ve İcraatlar (1920-1923) İsa DURNA 2022
 MAKALE 12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİNE GİDEN SÜREÇTE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ KRİZİ Dilek YİĞİT YÜKSEL  2022
 MAKALE

İsteğe Bağlı Yayın Hizmetlerinde Çocukların Korunması: “Minnoşlar” Filmi Örneği

Merve Can Maraşlı  2022
 MAKALE

Türkiye’de İşçi Sağlığı, İşyeri Hekimliği ve Meslek Hastalıkları Biliminin Kurucularından, Dr. Engin Tonguç’un Biyografisi (26 Nisan 1928 Ankara – 29 Aralık 2016 Soma)

PROF.DR.M.ŞEREFETTİN CANDA

 2023
DOKTORA TEZİ SEKÜLARİZM’İN TARİHSEL GELİŞİMİ VE EDEBİYATA YANSIMASI: BİLGE NATHAN, DOKUMACILAR VE NOTRE DAME’IN KAMBURU ESERLERİ ÖRNEĞİ AŞKIM ÖĞÜT MARANGOZ 2023
DOKTORA TEZİ OTOMATİK BİLGİ DEĞİŞİM ANLAŞMALARI VE OLASI ETKİLERİ AZİZ ÖZBEK 2023
MAKALE Seri Katiller Fatma Betül SOLMAZ 2023
KİTAP MÜKELLEF HAKLARI VE VERGİ UYUMU Abdullah KAPLAN 2023
MAKALE HÂKİMİN ÖFKELİYKEN HÜKÜM VERİP VEREMEYECEĞİ İLE İLGİLİ BİR HADİSİN İNCELENMESİ Hayyire YÜKSEK, Ayşe GÜLTEKİN 2023
MAKALE HAYALLERİNİN PEŞİNDE KOŞAN BİR EFSANE: MARTIN LUTHER KING – HELEZON DERGİSİ HIZIR İLYASOĞLU 2023
MAKALE DREYFUS DAVASI: FRANSIZ ADALETİNİN KÖR OLDUĞU DAVA BATUHAN AĞAŞ 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ İNSAN HAKLARI, YARGI VE BÜYÜME ARASINDAKİ İLİŞKİ  GÜL ŞAFAK 2023
MAKALE ÇOCUKLARIN ARAÇ OLARAK KULLANILDIĞI DİLENCİLİK SUÇUNUN ÇOCUK HAKLARI BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ MERVE ÇETİNER 2023
DOKTORA TEZİ OTOMATİK BİLGİ DEĞİŞİM ANLAŞMALARI VE OLASI ETKİLERİ AZİZ ÖZBEK 2023
 RAPOR TÜRKİYE LİMANCILIK SEKTÖRÜ 2023 RAPORU – SÜRDÜRÜLEBİLİR LİMANLAR TÜRKİYE LİMAN İŞLETMECİLERİ DERNEĞİ  2023
MAKALE DOĞU AKDENİZ’DE YAŞAMAKTA OLAN ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜNDE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN ÖNLEYİCİ DİPLOMASİSİNİN ETKİSİ SARP KAYRAK 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ TÜRKİYE’NİN 2015-2020 YILLARI ARASINDA SURİYE’NİN KUZEYİNE GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ASKERİ OPERASYONLARIN KUVVET KULLANMA HUKUKU BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ SİMAY SULTAN DOĞAN 2023
MAKALE TÜRKİYE’DE AVUKATLAR VE MESLEKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ Ahmet Kemal FENDOĞLU 2023
KİTAP HAVAYOLU UÇUŞ OPERASYONLARININ İŞLEYİŞİNDE HAVACILIK EMNİYETİ VE HAVACILIK GÜVENLİĞİNİN GELİŞİMİ MUSTAFA ALTINTAŞ 2023
MAKALE CUMHURİYETİN 100. YILINDA TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ  – STRATEJİK BAKIŞ DERGİSİ  CUMHURİYETİN 100. YILI ÖZEL SAYISI SELMA ŞEKERCİOĞLU BOZACIOĞLU 2023
MAKALE SENDİKALAR VE TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ KANUNU ÇERÇEVESİNDE TÜRKİYE’DE MESLEK SENDİKACILIĞININ UYGULANABİLİRLİĞİ TARTIŞMASI EMRE ERTAN, NAİM GÖKTAŞ 2023
KİTAP YARGITAY VE İSTİNAF KARARLARI IŞIĞINDA FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU’NDA BANDROL – CEZA VE USUL HÜKÜMLERİ-  BANDROL SAHTECİLİĞİ MANEVİ, MALİ VE BAĞLANTILI HAKLARA TECAVÜZ SUÇLARI İNTERNETTEKİ İHLALLERE KARŞI MÜCADELE TEREDDÜTLER-CEVAPLAR ASIM EKREN 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ CUMHURİYET DÖNEMİNDE EHL-İ VUKUF (BİLİRKİŞİLİK) KURUMU 1927-2016 FATMA ŞAHİNTÜRK 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ AZERBAYCAN DIŞ POLİTİKASINA YÖN VEREN TEMEL BELGELER RASHAD NURİYEV 2023
MAKALE ATATÜRK VE BALIKESİR: GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN BALIKESİR ZİYARETİ (1925) KARESİ GAZETESİ’NE GÖRE KENAN ZİYA TAŞ 2023
MAKALE KÜRESEL İKLİM KRİZİ İLE MÜCADELEDE ULUSLARARASI HUKUKUN RÖLÜ VE EKOKIRIM SUÇU ERDİ ŞAFAK, YETER TABUR 2023
LİSANS TEZİ ÜRK-YUNAN SORUNLARI VE AK PARTİ DÖNEMİ TÜRKİYE YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ ENES PALA 2023
TEBLİĞ ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARI KAPSAMINDA EBEVEYNLERİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE ÇOCUĞUN UNUTULMA HAKKI ECEM ERDEM 2023
KİTAP TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATINA ÜYELİK POTANSİYELİ TAŞIYAN ÜLKELER BEYZA ALPASLAN 2023
MAKALE TARİKATLAR KAPATILAMAZ ÇÜNKÜ… ŞAHİN FİLİZ 2023
KİTAP ÇOCUK KORUMAYA DAİR HUKUKİ DÜZENLEMELER – SPORDA ÇOCUK KORUMA YAVUZ YILDIZ 2023
MAKALE BİLDİRGENİN 75. YILINDA İNSAN HAKLARI BETÜL ÇOTUKSÖKEN 2023
MAKALE A CRİME AGAİNST HUMANİTY AND THE TRAGEDY OF GENOCİDE: AN EVALUATİON THAT ISRAEL SHOULD BE SUED FOR STATE TERRORİSM AGAİNST PALESTİNİANS (BİR İNSANLIK SUÇU VE SOYKIRIM TRAJEDİSİ: İSRAİL’İN FİLİSTİNLİLERE UYGULADIĞI DEVLET TERÖRÜ NEDENİYLE YARGILANMASI GEREKTİĞİNE DAİR BİR DEĞERLENDİRME) YILMAZ ARI 2023
MAKALE KÖTÜ ÇEVİRİ YOKTUR, BASİRETSİZ TACİR VARDIR METİN CELÂL 2023
MAKALE ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ VATANDAŞI OLAN SPORCULARIN ULUSLARARASI MÜSABAKALARA KATILIMI (PARTICIPATION OF ATHLETES WHO ARE CITIZENS OF THE TURKISH REPUBLIC OF NORTHERN CYPRUS IN INTERNATIONAL COMPETITIONS IN TERMS OF INTERNATIONAL LAW) TOLGA CANDAN, OZAN EMİN HALHALLI 2023
MAKALE DEVLETİN ACZ HALİNE DÜŞTÜĞÜ KAPKARA BİR GÜN AYŞE SARISU PEHLİVAN 2023
RAPOR Ekolojik ve Sürdürülebilir Tekstiller Uludağ Tekstil İhracatçıları Birliği 2023
MAKALE Cezaevi Yönetiminde İnsan Haklarını Yansıtan Bir Yaklaşım: Cezaevi Koşulları ve İhlalleri Ayşenur GÜR 2023
MAKALE  BİR KORUMA SORUNSALI OLARAK MEKÂNSAL VE KENTSEL BELLEĞİN YİTİMİ AYŞEGÜL ALTINÖRS ÇIRAK, YUNUS EMRE SARIKAYA 2023
KİTAP ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNDE SOSYAL MEDYA BAĞIMLILIĞI VE DİNDARLIK İLİŞKİSİ BATMAN ÖRNEĞİ SENA PARLAR 2023
MAKALE Polisin İdari Kolluk Yetkileri ve Ölçülülük İlkesi Turgay ÜNSAL 2023
DOKTORA TEZİ TÜRKİYE’DE VERGİ KAÇAKÇILIK SUÇUNUN NON BIS IN IDEM KURALI AÇISINDAN ÖNCELENMESİ  Taner SARISOY  2023
MAKALE  Uluslararası Hukukta Havacılık Hukuku ve Uzay Hukukunun karşılaştırılması  Bilal TANRIVERDİ  2023
KİTAP ÖZBEKİSTAN’DA KAMU YÖNETİMİ: TÜRKİYE İLE KARŞILAŞTIRMALI ANALİZ Sefa USTA 2023
KİTAP Avrupa Birliği Politikalarında İklim Değişikliği: Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik C. Uğur Özgöker,  Akile Hevin Mendekli Sözbilir 2023
YÜKSEK LİSANS TEZİ CUMHURİYET DÖNEMİNDE EHL-İ VUKUF (BİLİRKİŞİLİK) KURUMU 1927-2016 FATMA ŞAHİNTÜRK 2023
 MAKALE

Türkiye’de Kadın Cinayetlerinin Medyada Temsili: “Farkındalık” mı, “Rol Modeli” Oluşturma Riski mi?

Cihan OĞUZ  024
YÜKSEK LİSANS TEZİ AVRUPA ENTEGRASYONUNUN TEMEL SEBEBİ OLARAK SOĞUK SAVAŞ FEHİME SEÇME 2024
PROGRAM 2024-2025 MAHKEME BÜRO HİZMETLERİ PROGRAM KILAVUZU TOKAT MESLEK YÜKSEKOKULU 2024
MAKALE TÜRKİYE’DE İDARİ REFORM VE DIŞ TEKNİK YARDIMLAR: BİRİNCİ BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI DÖNEMİ TÜRK-ALMAN TEKNİK İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI İNCELEMESİ NURSEL KÖKSAL GÜLCÜ, HİLAL KARAVAR 2024
MAKALE EKONOMİK SİSTEMLER VE TEMEL ANAYASACILIK AKIMLARI BAĞLAMINDA ÜRKİYE’NİN ANAYASAL EKONOMİK DÜZENİ NİHAT BULUT 2024
MAKALE YEŞİL YÖNETİM ANLAYIŞININ GÜNÜMÜZ KAMU YÖNETİM ANLAYIŞINDA UYGULANABİLİRLİĞİNİN GÜNCELLENMESİ SEDA KULU BAY 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ HÜKÜMLÜ VE TUTUKLULAR HAKKINDA VERİLEN DİSİPLİN CEZALARI ASİYE ŞİMŞEK 2024
RAPOR 7 EKIM 2023 VE SONRASI İSRAIL’IN GAZZE SALDIRILARI VE ULUSLARARASI HUKUK – SETA  YÜCEL ACER, FETHULLAH BAYRAKTAR 2024
MAKALE YASAMA SORUMSUZLUĞU DERYA EĞİLMEZ 2024
TEBLİĞ SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMANIN ULUSLARARASI HUKUKTA ÇEVRESEL BOYUTUYLA İNCELENMESİ ESMA İBA ÇAPLIK 2024
KİTAP  İLK YÜZYILI BİTERKEN CUMHURİYET. DEMOKRATİKLEŞME MOMENTLERİ, SIRADAN İNSANLAR VE SİYASET. DERLEYEN: GENCER ÖZCAN, ÖMER TURAN, BÜKE BOŞNAK, TUĞÇE ERÇETİN 2024
KİTAP AVRUPA BIRLIĞI’NIN AZINLIKLARA YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ 2024
MAKALE TÜRKİYE VE KUZEY MAKEDONYA CUMHURİYETİ’NDE HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA ARABULUCULUK KURUMUNUN AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKALARI BAĞLAMINDA KARŞILAŞTIRILMASI MERVE ÇEÇI 2024
 KİTAP  YARGI VE YARGILAMA ETİĞİ  SALİH AKGÜL, VEDAT AHSEN COŞAR 2024
MAKALE Çocuk Hakları, Tarihî Gelişimi ve Çocuk Suçluluğu (Children’s Rights, Historical Development and Juvenile Delinquency) Süleyman Emre ZORLU, Ayşe Sena BİLGİN 2024
MAKALE Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Üzerine Neşet TOKU 2024
MAKALE KADIN HAKLARI ÖNCÜSÜ OLYMPE DE GOUGES VE KADIN VE YURTTAŞ HAKLARI BİLDİRİSİ ESRA ASzorlLAN 2024
KİTAP AVRUPA BIRLIĞI’NIN AZINLIKLARA YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ 2024
MAKALE TÜRKİYE’DE İDARİ REFORM VE DIŞ TEKNİK YARDIMLAR: BİRİNCİ BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI DÖNEMİ TÜRK-ALMAN TEKNİK İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI İNCELEMESİ NURSEL KÖKSAL GÜLCÜ, HİLAL KARAVAR 2024
MAKALE TÜRKİYE’NİN AKKA ANTLAŞMASINDAN ÇEKİLMESİ STRATEJİ DÜŞÜNCE VE ANALİZ MERKEZİ 2024
MAKALE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER VE AVRUPA KONSEYİ BÜNYESİNDE ÇOCUK HAKLARI ÜZERİNE İMZALANAN ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER – BONA FİDE DERGİSİ MEHMET KIŞLIK 2024
KİTAP UTANCIN SOSYOLOJISI: GELENEKTEN DIJITAL ÇAĞA TOPLUMSAL KONTROL NURIYE ÇELİK, NADIR ATEŞOĞLU 2024
RÖPORTAJ HAKİMLER VE SAVCILAR DERNEĞİ RÖPORTAJI  HAKİMLER VE SAVCILAR DERNEĞİ 2024
MAKALE KARS ANTLAŞMASI’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ, TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASINA ETKİLERİ MEHMET ALİ BOLAT 2024
MAKALE KARS ANTLAŞMASI’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ, TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASINA ETKİLERİ YEŞİM SARAÇOĞLU 2024
DOKTORA TEZİ YAPAY ZEKÂ TEKNOLOJİLERİNİN EKONOMİ VE SİYASET BAĞLAMINDA ORTAYA ÇIKARDIĞI YENİ TOPLUMSAL DİNAMİKLERİN ABD, ÇİN VE TÜRKİYE ÜZERİNDEN İNCELENMESİ NURCİHAN BAHTİYAR 2024
KİTAP SINIR VE SINIR GÜVENLİĞİ: KAVRAMLAR, KURAMLAR VE UYGULAMALAR İLHAN İSTANBULLU 2024
KİTAP YETERİNCE YEŞİL MİYİZ? NURAN ÖZTÜRK BAŞPINAR 2024
KİTAP FATMA BEYHAN (NİL TİPİ): İLK TÜRK KADIN HAKİM – SINIRLARI AŞANLAR: OSMANLI İMPARATORLUĞU VE ERKEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ÖNCÜ KADINLAR TÜRKAN MELİS PARLAK 2024
MAKALE İSLAMCILIK VE MİLLİYETÇİLİK KESİŞİMİNDE UYGUR TÜRKLERİ: İSLAMCI VE MİLLİYETÇİ DERGİLERİN YAYINLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME Büşra Nur YILMAZ 2024
MAKALE TÜRKİYE’DE GENÇ AVUKATLIK BARAN CAN KAYA 2024
MAKALE YARGILAMA FELSEFESİ (ADJUDİCATİON PHİLOSOPHY) MUSTAFA TÖREN YÜCEL 2024
MAKALE HUKUK DAVALARI ANATOMİSİ (THE ANATOMY OF CİVİL LAWSUİTS) MUSTAFA TÖREN YÜCEL 2024
TEBLİĞ SAĞLIKLI KENT PLANLAMA BAĞLAMINDA SAĞLIKLI YAŞAM TARZI VE SAĞLIK İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME N. DAMLA YILMAZ USTA, GAMZE ÖZALP 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ İŞ UYUŞMAZLIKLARINDA ARABULUCULUK TÜRLERİ VE KARŞILAŞTIRILMASI AYŞEGÜL TANER COŞKUN 2024
TEBLİĞ AHLAK, ETİK VE ÖZGÜRLÜKÇÜ HUKUK  HALUK İNANICI 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ UNUTULMA HAKK SEVDA VANÇİN 2024
RÖPORTAJ HİLMİ ŞEKER İLE HUKUKTA GEREKÇE VE SÜREÇ ADALETİ RÖPORTAJI HİLMİ ŞEKER 2024
KİTAP GÜÇLÜNÜN HAKLI OLDUĞU BİR DÜNYADA, GAZZE’DEKİ İNSAN HAKLARI İHLALLERİ VE REHİNE KRİZİ HAKKINDA FARKLI PERSPEKTİFLER: SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM  (DİN SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN BAZI GÜNCEL DİNİ MESELELER VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ EDİTÖRLER) BÜŞRA KUTLUAY ÇELİK 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ ULUSLARARASI SİYASET AÇISINDAN DAİMÎ TARAFSIZLIK İLKESİNİN BÖLGESEL BARIŞ VE İSTİKRARIN SAĞLANMASINDAKİ ROLÜ: TÜRKMENİSTAN ÖRNEĞİ AGAMYRAT BORYYEV 2024
MAKALE İSTİKLÂL MARŞI’NIN ANAYASA’NIN BAŞLANGIÇ KISMINA VE ANDİÇME METİNLERİNE DAHİL EDİLMESİNE DAİR DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİ SÜLEYMAN ARSLAN 2024
YÜKSEK LİSANS TEZİ HÜKÜMLÜ VE TUTUKLULAR HAKKINDA VERİLEN DİSİPLİN CEZALARI ASİYE ŞİMŞEK 2024
MAKALE TEVHİD-İ TEDRİSAT’IN 100. YILINDA GÜNÜMÜZ EĞİTİMİNE BİR BAKIŞ SEDAT KAYA 2024
DERS NOTU KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÖZGÜR ZEYDAN 2024
KİTAP AVRUPA BIRLIĞI’NIN AZINLIKLARA YAKLAŞIMI VE ROMANLAR TÜLİN YANIKDAĞ 2024
DOKTORA TEZİ 19. YÜZYIL ÜSKÜDAR ÖRNEĞİNDE YETiMLER (1850-1856) Necla KIZILDAĞ PALTA 2024
 MAKALE Düşünüm Dergisi –Aralık 2024  ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu  2024
KİTAP SAĞLIK HAKKI KAPSAMINDA HEKİMİN CEZAİ SORUMLULUĞU Süleyman AKKAYA 2024
KİTAP NURSİNG AND ETHİCS  – PALYATİF BAKIM VE ETİK ÖZLEM UĞUR 2024.
DOKTORA TEZİ

Modern Dönemde Müslüman Zihnin Dönüşümü ve Nahda Hareketi

SALİH EMRE ÖZDEMİR  2024
 MAKALE Realpolitik Bağlamda İran’ın Azerbaycan Politikası Kadir Sancak  2025
MAKALE A CASE STUDY OF CYANIDE GOLD MINING: THE İLİÇ LANDSLIDE ANALYSIS FROM THE PERSPECTIVE OF ECOCIDE AND INTERNATIONAL LAW SİYANÜRLÜ (ALTIN MADENCİLİĞİNE İLİŞKİN BİR VAKA ÇALIŞMASI: İLİÇ HEYELANI EKOKIRIM VE ULUSLARARASI HUKUK PERSPEKTİFİNDEN ANALİZLER) KUTLUHAN BOZKURT 2025
MAKALE ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ Ali Rıza ERDEM 2025
RAPOR Anayasa Mahkemesi Çalışma Raporu Themis Court Simulations 2025
MAKALE İtalyan Edebiyatının En Bilinen 5 Yazarı İrem Eraktaş 2025
MAKALE ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ Ali Rıza ERDEM 2025
MAKALE A CASE STUDY OF CYANIDE GOLD MINING: THE İLİÇ LANDSLIDE ANALYSIS FROM THE PERSPECTIVE OF ECOCIDE AND INTERNATIONAL LAW  (SİYANÜRLÜ ALTIN MADENCİLİĞİNE İLİŞKİN BİR VAKA ÇALIŞMASI: İLİÇ HEYELANI EKOKIRIM VE ULUSLARARASI HUKUK PERSPEKTİFİNDEN ANALİZLER) Kutluhan BOZKURT 2025

Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim

0

Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim, 2510 Numaralı İskan Kanununa dayanılarak 26 Haziran 1937 tarihinde kabul edilerek 13 Aralık 1937 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

İskan Kanunundaki tanıma göre; “Türkiye’de yerleşmek amacıyla tek başına ya da topluca gelmek isteyen ve özellikle Türk soyundan olan ya da Türk kültürüne ait kimseler” muhacir sayılmış ve İçişleri Bakanlığının göstereceği mahallere yerleştirilmişlerdir. Bu kişilere çeşitli vergi muafiyetleri getirilmiş ve kendilerine kanunun öngördüğü miktarlarda arsa ve toprak tahsis edilmiştir. Tamim ile, muhacirlere, yerleştikleri iskan bölgelerine göre beş ve üç yıllık mutlak vergi muafiyeti getirilmiştir.

Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim

Özü: 2510 numaralı kanunla muhacir ve mültecilere bahşolunan muafiyetin tatbik şekli hakkında

25/4/193 5 tari h ve 9918/63/113 sayılı umumî yazıya ektir: 2510 numaralı kanunla muhacir ve mültecilere bahşolunan vergi muafiyetlerinden:

1 — Serbest muhacir olarak kabul edilip istedikleri yerlerde yerleşenlerle.
2 — Gerek serbest, gerek iskân Kanunu mucibince hükümet tarafından yerleştirilmiş muhacir olarak memlekete kabul edilenlerden , memur ve müstahdem vaziyetinde olarak maaş ve ücretle çalışan, Muhacirlerin de istifade edip edemiyecekleri ve vergi muafiyetlerinin başlangıç tarihler i tereddüdü mucib olduğu anlaşıldığından keyfiyet berveçhi zir tavzih olunur.

A – 2510 numaralı iskân Kanununu n 3 üncü maddesinde muhacir, «Türkiye’de yerleşmek maksadile dışarıdan münferiden veya müctemian gelmek isteyen Türk soyundan meskûn veya göçebe fertler ve aşiretler ve Türk kültürüne bağlı meskûn kimseler, işbu kanun hükümlerine göre Dahiliye Vekilliğinin emrile kabul olunurlar. Bunlara (Muhacir) denir.» şeklinde tarif edilmiştir.

Kanunun vergi muafiyetlerine aid ola n 37 nci maddesinde, «muhacirler, mülteciler… aşağıdaki muafiyetlerden istifade ederler.» denilmek suretile muhacir sıfatını alanların serbest olsun veya hükümetçe iskân edilsin mutlak surette muafiyetten istifade edecekleri kabul edilmiştir.

Bu itibarla kanunun neşrinden sonra her hangi bir suretle Türkiye’ye gelerek serbest muhacir olarak kabul ve kendilerine muhacir kâğıdı verilmiş olanların, isteklerile yerleştikleri mahallin 1 v e 2 numaralı
mıntaka olduğuna göre beş veya üç senelik vergi muafiyetlerinden istifade ettirilmeleri lâzım gelir.

B – Kanun muhacir sıfatını haiz olanların vergi muafiyetini mutlak surette kabul etmiş olduğundan bunlar ister memur ve müstahdem olarak umumî, mülhak ve hususî bütçelerden veya hakikî ve hükmî şahıslardan maaş ve ücret alsınlar isterse bir meslek, ticaret veya san’atla iştigal etmek suretile kazanç temin etmekte bulunsunlar vergi muafiyetinden mutlak olarak istifadeleri lâzım gelir.

Ancak iskân kanunundaki muafiyet kazanç, toprak, yapı ve yol vergilerine maksur ve münhasır olması ve kendi kanunlarında da başkaca muafiyet hükmü bulunmaması dolayısile muhacir memurların istihkakları buhran, muvazene ve hava kuvvetlerine yardım vergilerine tabidir.

2416 numaralı kanun u değiştiren 2728 numaralı kanundaki (2510 numaralı iskân kanunundaki muafiyetler mahfuzdur) şeklindeki hüküm, ancak hizmet erbabı haricinde kalan kazanç vergisi mükelleflerinin kazanç vergisinin beşte biri nisbetinde tarh olunan buhran zammına şamil olup hizmet erbabı vaziyetinde olan muhacirlerin buhran vergisinden muafiyeti hakkında bir hükmü tazammun etmediğinden tatbikatta bu cihete de dikkat eylemek icabeder.

C – 2510 numaralı kanunu n 37 nc i maddesini n (A ) fıkrasında « (1) numaralı mıntakaya iskân edilenler yerleştikleri yıl sonundan başlayarak beş yıl ve (2) numaralı mıntakaya yerleştirilenler, yurtlandırdıkları yıldan başlayarak üç yıl toprak, yapı, kazanç ve yol vergilerinden muaf tutulurlar…» diye yazılı bulunmuştur.

Madde metnindeki (yerleştirilenler) ve (yurtlandırıldıkları) tabirleri hükümetçe her türlü yardıma raazhar kılınarak iskân edilenlerin muafiyet mebdelerini tayin maksadile istimal edilmiş olup bunların muafiyetin tatbiki için mevcudiyeti zarurî şeraitten addedilerek serbest muhacirlerin hükümetçe (yerleştirilmediği) veya (yurtlandınlmadığı) mülâhazasile muafiyetten istifade ettirilmemeleri icabetmez.

D – Serbest surette yerleşen muhacirlere aid muafiyet başlangıcının da bu hükümlere mütenazıran tayini zarurî olduğundan 1 numaralı mıntakada serbest surette yerleşen muhacirlerin, aldıkları muhacir kâğıdı tarihinin tesadüf ettiği yıl sonundan itibaren beş sene ve 2 numaralı mıntakada yerleşenlerin de yine aldıkları muhacir kâğıdı tarihinin tesadüf ettiği yıl başından başlamak üzere üç sene müddetle vergiden muaf tutulmaları iktiza eder .

2510 numaralı kanunun neşri tarihi olan 21/6/193 4 tarihinden evvel Türkiye’ye gelmiş olan muhacirlerin bu muafiyetlerden istifade ettiril­melerine imkân yoktur. Muafiyetlerin tatbikinde bu kayda son derece dikkat olunması lâzımdır.

Ona göre muamele yapılması esbabının temini ve keyfiyetin merkez ve mülhak kazalar malmemurlarına da tebliği rica olunur.

26/6/193 7

Milletvekili Yemini

0
Anamuhalefet Partisi

Milletvekili Yemini, parlamentoya üye olarak seçilen milletvekillerinin, anayasaya bağlılığını yemin ederek bildirdikleri metindir. Bir milletvekilinin seçildikten sonra göreve başlayabilmesi için önce ant içmesi gerektiği genel olarak kabul edilmiştir.

Anayasanın 81’inci maddesi milletvekillerinin göreve başlarken ant içmelerini öngörmektedir.

Türkiye’de, ant içmemiş bir milletvekilinin göreve başlaması mümkün değildir.

Bir milletvekili, mazeretsiz olarak ant içmeye gelmez veya usulüne uygun olarak ant içmezse göreve başlamamış sayılmaktadır. Beş birleşim günü katılmayan, andiçmekten kaçınan milletvekilinin üyeliğinin düşmesine, TBMM karar vermelidir

Yemin eden kişi metni TBMM kürsüsünden yüksek sesle okumaktadır.

Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrasında, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar da yemin etmek zorundadır.

Anayasa’nın Milletvekili Yemini’ni düzenleyen 81. Maddesi: ‘ne göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde andiçerler:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Anayasa hükmüne uygun şekilde hazırlanan TBMM İç tüzüğünün İlk toplantı ve andiçme” başlıklı 3. maddesi de milletvekillerinin ant içmesini düzenlemektedir:

“Milletvekili genel seçimi kesin sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulunca Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu kanallarında ilânını takip eden beşinci gün saat 15.00’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu çağrısız olarak toplanır. Bu birleşimde, önce milletvekillerinin andiçme töreni yapılır. Andiçme töreninde bulunmayan milletvekilleri, katıldıkları ilk birleşimin başında andiçerler. Andiçme, her milletvekilinin, Anayasadaki metni kürsüden yüksek sesle okuması suretiyle olur. Ara seçimde milletvekili seçilenler, katıldıkları ilk birleşimin başında andiçerler. Milletvekilleri, seçim çevresi, soyadı ve adlarının alfabe sırasına göre andiçerler.”

12 Eylül Askeri Darbesinin ardından kurulan dikta rejimi tarafından 29 Haziran 1981’de düzenlenerek Resmi Gazetede yayınlanan Kurucu Meclis Hakkında Kanun ile yeni anayasayı hazırlamak üzere Danışma Meclisine seçilenlerin görevlerine başlarken andiçmeleri öngörülmüştür. Metin şu şekildedir:

«Danışma Meclisi üyesi olarak çalışmalarımda Devletin varlığı ve bağımsızlığını, ülkenin ve milletin bütünlüğü ve bölünmezliğini koruyacağıma, toplumun huzuru, milli dayanışma ve sosyal adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; hukukun üstünlüğünü sağlayacak demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine andiçerim.»

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme

0
Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 30.08.1961 tarihinde New York’ta kabul edilmiş ve 13 Aralık 1975 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme, vatandaşlık hakkını sağlamayı ve vatansızlık hallerinin önüne geçilmesini; dünyada yaşayan herkesin bir vatandaşlığının olmasını ve vatandaşlığı bulunmayan kimsenin kalmamasını hedeflemektedir.

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, 1961 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir.

Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, vatansız kalma tehlikesi içinde bulunan kişilerin bir vatandaşlık edinmesini ve vatandaşlığı kaybetme yoluyla vatansız kalacak olanların vatandaşlığının korunmasını teşvik etmektedir. Vatansızlıkla sonuçlanabilecek durumlarda, kişilerin vatandaşlıktan mahrum edilmemesi temel ilke olarak kabul edilmiştir. Türk Vatandaşlığı Kanunu vatandaşlık hukukunun temel ilkelerinden olan bu aslarından biri olan “herkesin bir vatandaşlığının olması suretiyle vatansızlığın önlenmesi” kuralına uygun hükümlere göre düzenlenmiştir.

VATANSIZLIĞIN AZALTILMASINA DAİR 1961 SÖZLEŞMESİ

Sözleşmeci Devletler,

4 Aralık 1954 tarihindeki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edilen  karar uygun bir biçimde hareket ederek,

Uluslararası antlaşmalar yoluyla vatansızlığın azaltılmasının istenilir olduğunu düşünerek,

Aşağıdakileri kabul etmişlerdir:

Madde 1

1. Bir Sözleşmeci Devlet, kendi ülkesinde doğmuş olan ve aksi takdirde Vatansız duruma düşecek bir kişiye vatandaşlık hakkını tanıyacaktır. Bu vatandaşlık hakkı aşağıdaki biçimlerde tanınır:

(a) kanuni olarak doğumla, ya da

(b) ilgili kişi tarafından ya da adına, ulusal hukukta belirtildiği biçimde, gerekli mercilere yapılan başvuru üzerine.

Bu maddenin ikinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak, bu türden bir başvuru reddedilemez.

Bu paragrafın, (b) alt-paragrafındaki koşullara uygun olarak vatandaşlık hakkını tanıyan bir Sözleşmeci Devlet, vatandaşlık hakkını, ulusal hukuku tarafından belirlenen belli bir yaş sınırı ve diğer şartlara bağlı olarak da tanıyabilir.

2. Bir Sözleşmeci Devlet, aşağıdaki şartlardan biri ya da daha fazlasına bağlı olarak bu Maddenin 1. paragraf (b) alt-Paragrafı ile uyumlu olarak vatandaşlık hakkını tanıyabilir:

(a) başvurunun, her koşulda ilgili kişiye yasal ruhsat elde etmek zorunda kalmaksızın başvuruyu kendi kendine yapabileceği en az bir yıllık bir süre tanıyacak şekilde Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen, onsekiz yaşından daha geç başlamayan ve yirmibir yaşından daha önce bitmeyen bir süre içinde yapılması;
(b) ilgili kişi Sözleşmeci Devletin topraklarında, başvurunun hemen öncesinde beş yıl ya da toplam olarak da on yılı aşmamak üzere, ilgili Devlet tarafından belirlenecek bir süre boyunca daimi olarak
ikamet etmesi;
(c) ilgili kişinin ulusal güvenliğe karşı işlenmiş bir suçtan dolayı mahkum olmaması ya da herhangi bir adi suçtan dolayı beş yıl veya daha uzun sürelik bir hapis cezası almaması;
(d) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.

3. Bu Maddenin 1 (b) ve 2. paragraflarında belirtilen hükümlerin dışında, eğer bir çocuk Sözleşmeci Devletin topraklarında meşru yollardan dünyaya gelmiş ve annesi ilgili Devletin vatandaşlığını taşıyor ise bu çocuk, aksi taktirde vatansız duruma düşmesi durumunda doğumunda o devletin yurttaşlığını alır.

4. Bir Sözleşmeci Devlet aksi takdirde vatansız duruma düşecek ve belirlenen başvuru yapma yaşını geçtiği ya da istenen ikamet koşullarını sağlayamadığı için toprakları içinde doğduğu bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığını alamayan bir kişiye, ilgili kişinin doğumu sırasında ebeveynlerinden birinin ilk olarak bahsedilen Sözleşmeci Devletin yurttaşı olması durumunda vatandaşlık hakkını tanıyacaktır. Ebeveynlerin doğum sırasında aynı vatandaşlığa sahip olmamaları durumunda, ilgili kişinin vatandaşlığının babanın ya da anneninkiyle aynı olması bu Sözleşmeci devletin ulusal hukukuna göre belirlenir. Bu türden vatandaşlık için bir başvuru gerekiyorsa, bu ulusal hukukta belirtildiği biçimde, başvuranın kendisi tarafından ya da başvuran adına gerekli mercilere yapılacaktır.

Bu Maddenin beşinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak bu türden bir başvuru reddedilemez.

5. Bir Sözleşmeci Devlet bu Maddenin dördüncü paragrafındaki hükümlere uygun olarak, aşağıdaki durumlardan biri ya da daha fazlasına bağlı olarak vatandaşlık hakkını tanıyabilir:

(a) başvurunun, yirmi üç yaşından daha az olmamak üzere, başvuranın Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen bir yaşa gelmesinden önce yapılması;

(b) ilgili kişinin başvuruyu yapmadan hemen önce, Sözleşmeci Devletin topraklarında, üç yılı aşmamak üzere ilgili Devlet tarafından belirlenen bir süre boyunca bizzat ikamet etmesi;

(c) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.

Madde 2

Sözleşmeci Devletin topraklarında bulunan kimsesiz bir çocuk, aksi kanıtların yokluğu durumunda, ebeveynlerinin yurttaşı olduğu Devletin toprakları içinde doğmuş olarak kabul edilir.

Madde 3

Sözleşmeci Devletlerin bu Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini belirlemek amacıyla, olası durumlarda, bir gemi ya da uçakta meydana gelen doğumlar, geminin taşıdığı bayrağın sahibi olan ya da uçağın kayıtlı olduğu Devletin toprakları içinde yapılmış olarak kabul edilirler.

Madde 4

1. Bir Sözleşmeci Devlet, Sözleşmeci Devletin topraklarında doğmamış ancak aksi takdirde vatansız duruma düşecek bir kişiye, kişinin doğumu sırasında ebeveynlerinden birinin bu Devletin vatandaşlığına sahip olması durumunda vatandaşlık hakkı tanır. Ebeveynlerin doğum sırasında aynı vatandaşlığa sahip olmamaları durumunda, ilgili kişinin vatandaşlığının babasınınki ya da anasınınki ile aynı olması ilgili Sözleşmeci Devletin ulusal hukukuna göre belirlenir.

Bu paragrafın hükümlerine uygun olarak, aşağıdaki durumlarda vatandaşlık hakkı tanınır:

(a) kanuni olarak doğumla, ya da

(b) ilgili kişi tarafından ya da adına, ulusal hukukta belirtildiği biçimde, gerekli mercilere yapılan başvuru üzerine.

Bu maddenin ikinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak, bu türden bir başvuru reddedilemez.

2. Bir Sözleşmeci Devlet bu Maddenin birinci paragrafındaki hükümlere uygun olarak, aşağıdaki durumlardan bir ya da daha fazlasına bağlı olarak vatandaşlık hakkı tanıyabilir:

(a) başvurunun, yirmi üç yaşından daha az olmamak üzere, başvuranın Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen bir yaşa gelmesinden önce yapılması;
(b) ilgili kişinin başvuruyu yapmadan hemen önce, Sözleşmeci Devletin topraklarında, üç yılı aşmamak üzere ilgili Devlet tarafından belirlenen bir süre boyunca bizzat ikamet etmesi;

(c) ilgili kişinin ulusal güvenliğe karşı işlenen bir suçtan dolayı mahkum olmaması;
(d) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.

Madde 5

1. Bir Sözleşmeci Devletin hukuku, bir kişinin evlilik, evliliğin sona ermesi, meşru yollar, tanıma ya da evlat edinme gibi kişisel durumundaki değişmelerden dolayı vatandaşlığının sona erdirilmesini içeriyorsa, böyle bir sona erdirilme başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da elde edilmesi şartına bağlı olmalıdır.

2. Bir Sözleşmeci Devletin hukukuna göre, gayri meşru yollardan dünyaya gelmiş bir çocuğun, babasının tayin edilmesi sonucunda ilgili Devletin vatandaşlığını kaybetmesi durumunda, ilgili mercilere yapacağı
yazılı başvuru ile vatandaşlık hakkını tekrar elde etmesi için kendisine bir şans verilecektir ve bu başvurusuna dair şartlar birinci ve ikinci paragraftakilerden daha aşırı olamaz.

Madde 6

Bir Sözleşmeci Devletin hukuku, bir kişinin vatandaşlık hakkının sona ermesi ya da elinden alınması durumunda, kişinin eşi ya da çocuklarının vatandaşlıklarının sona erdirilmesini içeriyorsa, bu sona erdirilme başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da başka bir vatandaşlığın elde edilmesi
şartına bağlı olur.

Madde 7

1. (a) Bir Sözleşmeci Devletin hukukunun vatandaşlık hakkından feragate izin vermesi durumunda, bu feragat, başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da elde edilmesine kadar vatandaşlık hakkının sona
erdirilmesi ile sonuçlanamaz.

(b) Bu paragrafın (a) alt-paragrafındaki hükümler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de kabul edilen Insan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 13. ve 14. Maddelerinde belirtilen ilkeler ile uyumsuzluk gösterdiklerinde geçerli olamaz.

2. Yabancı bir ülke uyruğuna geçmeye çalışan bir Sözleşmeci Devletin vatandaşının, bu yabancı ülkenin vatandaşlığını elde etmemesi ya da elde edeceğinin güvencesini almaması halinde vatandaşlık hakkı sona erdirilemez.

3. Bu Maddenin 4. ve 5. paragraflarında belirtilen hükümlere bağlı olarak, bir Sözleşmeci Devletin vatandaşının vatandaşlık hakkı, ayrılık, yurtdışında ikamet, kayıt olamama ya da benzer bir nedenden dolayı vatansız kalmasına yol açacak biçimde sona erdirilemez.

4. Yabancı bir ülkenin uyruğuna geçen bir kişinin, gerekli mercilere vatandaşlık hakkını saklı tutmak istediğini belirtmediği taktirde, ardarda yedi yıldan daha az olmamak üzere Sözleşmeci Devletin hukukunda belirtilen süre boyunca yurtdışında ikamet etmesi halinde vatandaşlık hakkı sona erdirilebilir.

5. Bir Sözleşmeci Devlet vatandaşının yurt dışında doğması halinde, ilgili Devlet hukuku, ilgili kişinin vatandaşlık hakkını reşit olmasından sonraki bir yıllık sürenin bitiminde saklı tutmasını bu sürede Devlet sınırları içinde ikamet etmesine veya ilgili mercilere başvuru şartlarına bağlı tutabilir.

6. Bu Maddede belirtilen durumlar dışında, bu Sözleşmenin hükümleri ile açık olarak yasaklanmasa bile, hiç kimse bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığından, vatansız durumda kalma ile sonuçlanacak biçimde çıkarılamaz.

Madde 8

1. Bir Sözleşmeci Devlet, hiç kimseyi vatansız duruma düşürecek biçimde vatandaşlıktan çıkaramaz.

2. Bu Maddenin 1. paragrafındaki hükümleri ihlal etmeyecek şekilde, bir kişi aşağıdaki durumlarda bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığından çıkarılabilir:

(a) 7. Maddenin 4. ve 5. paragraflarında belirtilen durumlarda, bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılması mümkün olabilir;

(b) Vatandaşlık hakkının yalan beyan ve sahtekarlıkla elde edildiği durumlarda.

3. Bu Maddenin 1. paragrafında belirtilen hükümleri ihlal etmeyecek şekilde, bir Sözleşmeci Devlet, imza, onay ya da kabul aşamasında bu hakkın uygulanmasına, bu aşamayla aynı zamanda ulusal hukukunda da varolan aşağıdaki konularda çekince koyarsa, bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılma hakkını saklı tutabilir:

(a) Kişinin Sözleşmeci Devlete sadakat yükümlülüğünü bozacak biçimde

(i) Sözleşmeci Devletin açıkça belirtilen bir yasağa karşı gelerek bir diğer Devlete hizmet vermiş veya hizmet vermeye devam etmek; veya bir başka devletten hizmet karşılığı parasal çıkar sağlamış ya da sağlamaya devam ediyorsa, ya da

(ii) Devletin yaşamsal önemdeki çıkarlarına ciddi olarak zarar verici bir biçimde hareket ediyorsa;

(b) Kişi başka bir Devlete karşı bir bağlılık yemini etmişse, ya da resmi bir beyanda bulunmuşsa, ya da Sözleşmeci Devlete bağlılığını yadsıdığı kanıtlarla saptanırsa.

4. Bir Sözleşmeci Devlet, bu Maddenin 2. ya da 3. paragraflarında izin verilen durumlarda, hukuk çerçevesinde, bir mahkeme ya da bağımsız bir organ tarafından adil bir duruşma hakkı sağlamadan hiç kimseyi vatandaşlıktan çıkaramaz.

Madde 9

Bir Sözleşmeci Devlet, vatandaşı olan hiç kimseyi ya da hiçbir grubu ırk, etnik, dinsel ve politik nedenlerle vatandaşlıktan mahrum edemez.

Madde 10

1. Sözleşmeci Devletler arasındaki toprak devri ile sonuçlanan antlaşmalar, hiç kimsenin bu devir nedeni ile vatansız kalmamasını güvence altına almak amacıyla gerekli hükümleri kapsamalıdır. Bir Sözleşmeci Devlet, bu Sözleşmeye taraf olmayan ülkelerle yapacağı antlaşmalarda da, bu türden hükümlerin yer alması için elinden gelen çabayı gösterecektir.

2. Bu türden hükümlerin yokluğunda, kendisine toprak devredilen ya da başka yollarla toprak elde eden bir Sözleşmeci Devlet, bu devir ya da elde etme sonucunda vatansız kalma durumunda olan kişilere vatandaşlık hakkını verecektir.

Madde 11

Sözleşmeci Devletler altıncı onay ya da kabul belgesinin tesliminden hemen sonra, bu Sözleşmenin yararlarını talep eden kişilerin taleplerini inceleyecek ve uygun mercilere başvurmalarını sağlamakta yardımcı olacak bir organın Birleşmiş Milletler çerçevesi içinde kurulmasına çalışacaklardır.

Madde 12

1. Bu Sözleşmenin 1. Madde 1. paragraf ya da 4. Madde hükümlerine bağlı olarak, kanuni olarak doğumla vatandaşlık hakkını tanımayan bir Sözleşmeci Devlet, gerekli durumlarda, 1. Madde 1. paragraf ya da 4.
Madde hükümlerini bu Sözleşmenin Yürürlüğe girdiği tarihten sonra olduğu gibi önce doğan kişilere de uygularlar.

2. Bu Sözleşmenin 1. Madde 4. Paragrafı hükümleri, Yürürlüğe girişinden sonra olduğu gibi önce doğan kişilere de uygulanır.

3. Bu Sözleşmenin 2. Maddesindeki hükümler, bir Sözleşmeci Devletin toprakları içinde, bu Sözleşmenin söz konusu Devlet için Yürürlüğe girmesinden sonra bulunan kimsesiz çocuklara uygulanır.

Madde 13

Bu Sözleşme, bir Sözleşmeci Devletin hukukunda yer alan ya da alacak olan veya iki veya daha çok Sözleşmeci Devlet arasında bağıtlanan herhangi bir sözleşme, antlaşma ya da antlaşmada yer alan ya da alacak olan vatansızlık hallerini azaltmada daha etkili hükümleri etkileyecek biçimde yorumlanamaz.

Madde 14

Diğer yollarla çözümlenemedikleri taktirde, bu Sözleşmenin yorumlanması ya da uygulanması ile ilgili herhangi bir anlaşmazlık, anlaşmazlığın taraflarından herhangi birinin başvurusu ile Uluslararası Adalet Divanına iletilmelidir.

Madde 15

1. Bu Sözleşme herhangi bir Sözleşmeci Devletin Uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu bütün özerk olmayan, vesayet altındaki, sömürge ve diğer anakara dışı ülkelerde de geçerlidir: İlgili Sözleşmeci Devletler, bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen hükümlere bağlı olarak, imzalama, onay ya da kabul aşamasında, Sözleşmenin uygulanacağı anakara dışı ülke ya da ülkelerin imzalama, onay ya da kabul sonucu ipso facto/kendiliğinden uygulamaya dahil edildiklerini bildireceklerdir.

2. Vatandaşlık konularında anakara dışı ülkelerin, anakara ülke ile aynı muameleye tabi olmadığı durumlarda ya da Sözleşmenin anakara dışı ülkelerde uygulanması için Sözleşmeci Devletin anayasal hukuku ya da uygulamalarında anakara dışı ülkelerin ön onayının alınmasının gerektiği durumlarda, Sözleşmeci Devlet Sözleşmenin, Sözleşmeci Devlet tarafından imzalanmasından itibaren on iki aylık bir süre içinde anakara dışı ülkenin onayını almak için her türlü çabayı gösterir ve bu onay alındığında Sözleşmeci Devlet bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirir. Bu Sözleşme, bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren bildirimde belirtilen ülke ya da ülkelere uygulanır.

3. Bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen on iki aylık sürenin bitimi sonunda, ilgili bütün Sözleşmeli Devletler Uluslararası ilişkilerinden sorumlu oldukları ve bu Sözleşmenin uygulanması konusundaki onayının saklı tutulduğu anakara dışı ülkelerle yapılan bütün danışma sonuçları konusunda Genel Sekreteri bilgilendirirler.

Madde 16

1. Bu Sözleşme 30 Ağustos 1961 ile 31 Mayıs 1962 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde imzaya açılacaktır.

2. Bu Sözleşme aşağıdakiler adına imza edilebilir:

(a) Birleşmiş Milletler üyesi olan tüm Devletler;

(b) Gelecekteki Vatansızlığın Ortadan Kaldırılması ya da Azaltılması konusundaki Birleşmiş Milletler Konferansına katılmak üzere davet edilmiş bütün Devletler;

(c) Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından imzalamaya ya da katılmaya davet edilen bütün Devletler.

3. Bu Sözleşme onaya açıktır ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine teslim edilir.
4. Bu Sözleşme, bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen Devletler tarafından katılıma açıktır. Katılma, katılım belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine teslim edilmesinden sonra geçerlilik kazanır.

Madde 17

1. İmza, onay ve katılma süresince, herhangi bir Devlet 11. 14. ya da 15. Maddeler çerçevesinde çekince koyabilir.

2. Bu Sözleşmeye başka hiçbir çekince konulamaz.

Madde 18

1. Bu Sözleşme altıncı onaylama ya da katılım belgesinin teslim tarihinden iki yıl sonra Yürürlüğe girer.

2. Bu Sözleşmeyi onaylaması veya bu Sözleşmeye katılımı altıncı onay ya da katılım belgesinin teslimi sonrasında gerçekleşen her Devlet için Sözleşme, onay ya da katılım belgelerinin teslim tarihinden doksan gün sonraki tarihte veya bu Maddenin 1. paragrafına uygun olarak bu Sözleşmenin Yürürlüğe giriş tarihinde, hangisi daha geç ise, yürürlüğe girer.

Madde 19

1. Herhangi bir devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapılacak yazılı bir ihbar ile istendiği an bu Sözleşmeyi feshedebilir. Bu türden bir fesih, Genel Sekretere ulaşma tarihinden bir yıl sonra geçerlilik kazanır.

2. 15. Maddede belirtilen hükümlere bağlı olarak, bu Sözleşmenin bir Sözleşmeci Devletin anakara dışı ülkelerinde geçerli olduğu durumlarda, bu Devlet istenildiği an, ilgili ülkenin de onayını alarak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bu Sözleşmeyi bu ülkeden ayrı olarak feshettiğini bildirebilir. Bu fesih, ihbarın Genel Sekretere ulaşma tarihinden bir yıl sonra geçerlilik kazanır ve Genel Sekreter diğer tüm Sözleşmeci Devletlere bu ihbar ve tarihi veya alındısı hakkında bilgi verir.

Madde 20

1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 16. Maddede belirtilen, Birleşmiş Milletlerin tüm Üyelerine ve üye olmayan Devletlere aşağıdaki belgeleri bildirir:

(a) 16. Madde çerçevesindeki imzalama, onay ya da katılmalar;
(b) 17. Madde çerçevesindeki çekinceler;
(c) 18. Maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin Yürürlüğe giriş tarihi;
(d) 19. Madde çerçevesinde yapılan fesihler.

2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, en geç altıncı onay ya da katılım belgesinin tesliminin tamamlanmasından sonra 11. Maddede belirtilen bir organın aynı maddeye uygun şekilde kurulması konusunu Genel Kurul’un dikkatine sunar.

Madde 21

Bu sözleşme Yürürlüğe giriş tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından kayıt edilir.

Yukarıdaki hususları onaylayarak, gereğince yetkili kılınmış olan aşağıdaki imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamıştır.

New York’ta, bin dokuz yüz altmış bir yılının Ağustos ayının otuzuncu gününde Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı derecede geçerli olmak suretiyle bir nüsha olarak düzenlenmiş olup Birleşmiş Milletler arşivine konacak ve onaylı örnekleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından bütün Birleşmiş Milletler Üyelerine ve bu Sözleşmenin 16. Maddesinde belirtilen üye olmayan Devletlere gönderilecektir

İnsan Trajedisine Kulak Tıkayan Pratik: Sisyphus’le Özdeşleşen Çağcıl Adalet

0

İnsan Trajedisine Kulak Tıkayan Pratik: Sisyphus’le Özdeşleşen Çağcıl Adalet

Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Bilim, insan trajedi ve dramının yarattığı etki ve sonuçlarla mücadelenin adı iken; hukuk, bu buluşun, öfkeyle mücadele eden türevinden başkası değildir. Yargılama, hukuku somutlaştıran, onun adalet, erdem, etik, bilgi ve gerçek ihtiyacını karşılayan diyalektik bir süreçtir. Bu sürecin en az hedefi, gerçeği birlikte aramak, yargılamayı etik değerler hanesine evirmek, kuşkular kolonisine hükmetmek, gerçekle özdeşleşen bir hükme erişmek ve adaletin hukuka nüfuz etmesini temin etmektir.

Aktüel yargılama anlayışının amacı, hükmün adil görünmesini sağlamak, bireysel kavgalar, uyuşmazlıklar ve huzursuzluklarla örselenen, yıkıma uğrayan toplumsal barışı inşa etmek ve onu daim kılmaktır.

Yargı pratiği, insanın toplumsal zaaflarıyla vücuda getirdiği kin, intikam, öfke ve huzursuzluğu kontrol eden, diyalektikle soğutan bir prosestir. İnsanın ve toplumun adalet, barış, huzur ve güven ihtiyacını optimum şekilde karşılamak yargılamanın işlevidir. Görevin, sayılanları deontolojik ilkeler eşliğinde gerçekleştirmekten başka şansı yoktur. İşleyişi tavsamak, diyalogdan kaçınmak kaosu tetiklemekten başka bir amaca hizmet etmez. Adaletsizlik, toplumsal kargaşanın kadim aracı, maruf ve meşhur müsebbibidir.

Hilmi Şeker

Zaaflara paçasını kaptıran muhakeme, alelade beklentileri de karşılayamaz. Bilimin kontrolünden çıkan, bilgi, pratik etik ve mekanik ihtiyaçlarını gideremeyen yargılama kolektif bir hakikat  olamaz. Dimağları terk eden sorumluluk, yerini hukuktan neşet eden trajediye bırakır. Bu bağlamda;

Yargılama, eşit ve özgürler arası bir diyalog olduğunu öğrenemedi. Kürsüyü üleşen iddia, görüntüyü avantaja dönüştürdü. Savunma ile iddia arasındaki eşitsizlik, çelişmeli yargı ilkesini işlemez kıldı. Mağdur ve müdahil, iddianın payandası ve teferruatı olmaktan öteye gidemedi. İddia, umumiyetle, hükme damgasını vurdu. Delillerin kabul edilebilirliği lafta kaldı. Retorik, tatlı dili ve güler yüzüyle, hükmü bir çok kez iğfal etti. Mağdur haklarının hükümden pay alma isteği, kitabi kalmakla yetindi. Ara kararı, kimin için, ne kadar çalıştı, hüküm ve gerekçeye katkısı tartışmalı kaldı. Bilirkişilik, her hal ve şartta son sözü söyleyen oldu. Hüküm, sıkıştığında mütalaa ve titri maddiyata dönüştüren uzman görüşüne sığındı.

Kürsü, istismar edilen kurumun her daim yanında veya arkasında oldu. Yüz bulan kurum, hükmün beynine ıstampa gibi indi. Burnundan kıl aldırmayan, kutsanarak şımaran mütalaaların aşkınlıklarıyla müsebbibi oldukları yan etkiler, çoklu, derin ve yaygın mağduriyetler her fırsatta ve bulabildiği her yerde yargının hanesine külfet olarak yazılmayı sürdürdü.

Zaaflarını fırsata dönüştüren bilirkişilik, yargılamanın dibine kurduğu tahtla, almaşık kürsü, örtülü egemen, paralel yargı yetkisinin güncel hamilidir artık. İş yükü, organizasyon bozukluğu ile alt yapı eksikliğini istismar eden uzman ve bilirkişi görüşleri, istisnalar hariç, sabuklamaya başladı. Aşkınlıklarından neşet eden şöhreti, dur durak bilmeyen  huyları, dizginlenemeyen alışkanlıklarıyla toplum, doğa ve bireyin adalet beklentisini ensesinden yakaladı.

Eyvallahı olmayan kurum bireyin yaşam hakkına, özgürlük ile malvarlığına hükmetti. Hükmü, her fırsatta iliklerine değin şekillendirdi. Raporların dümen suyuna giren hüküm, her tarafı istila eden kuşkularla mücadele etmek yerine;  görünen  adaletle zıtlaşan, gerisinde sayısız soru işareti bırakan mütalaayı içselleştirmeyi ve yinelemeyi ya da alıntılamayı seçti.[1]

Sesini duyuramayan yaşamın, mütalaaya cepheden saldırma, çürütme istekleri, raporun önüne yatan sevk ve idarenin baş edilemeyen inadıyla çaresizliğe dönüştü. Mağdur/müdahil, hüküm ve gerekçeden dilediği hisseyi alamadı. Gerekçeyi oluşturan imecenin parçası olamadı.  Hüküm, içselleştirdiği iddia/savunma ile bilirkişinin uzantısına dönüştü. Merakı katlanan yurttaş, hükmün duyarsızlığının ihmalden mi, yoksa kasıttan mı olduğunu ne yaptıysa öğrenemedi.[2] Adalet umarı,  aynı yargı şeması içinde, farklı roller tarafından defalarca sukutu hayale uğratıldı. Kuşkuları yerinden edeceği zannıyla, hazırlanan her soru[3] ekmeğini şüpheden kazanan, kuşkuyu varlık sebebi sayan, gerçeği dert edinen birini bulamadı. Mahkeme kapısı, bin bir umuda, umara kapandı. İlgisizlik, duyarsızlıkla ittifak eden sözde raporlar zihinleri dumura uğrattı.[4] İşleri rast giden, yüzü gülen kuşku hiç beklemediği kadar palazlandı.

Olup bitenler bununla kalmadı. Gerekçe, açıkta kalan sorularla yetmezliğe girdi.[5] Yargılama, kaçamak yanıtlar mizanı bozan sorularla işi geçiştirdi.[6] Mahkeme, dört gözle beklenen temellendirme işini, tutanaklara ciro etmeyi alışkanlık edindi. Damarlarından malumat çekilen gerekçe, “kim ne demişlerle” idare etmeye, ayakta kalmaya çalıştı. Muhakeme, soru-yanıtlarla beslenen alternatif temellendirme fırsatını da tepmekte mahsur görmedi.[7] Sorulardan medet uman iddianın, yanıtsızlığın yarattığı kaygı ile eşitsizliği giderecek olanaklardan mahrum bırakılması yanlışlar koalisyonuna zirve yaptırdı.[8] Yargılama, acil çıkışlarını kaçırmakla monologa dönüştü.[9]

Yaşam hakkının inatla yinelediği sorular,  bel bağladığı kanun yolundan da beklediği yanıtı alamadı.[10] Mağdur hakkından sorumlu iddia makamı, yaşam hakkının bu çabasını meraklı mütalaaya, gerçekle özdeşleşen görüşe dönüştüremedi.[11]  Yanıtını alamayan sorularla vücut bulan nakıs hüküm, görünen adalet talebini berhava eden  rezervin paydaşı oldu.

Yanıtsızlık, artırdığı kuşkuyla hükmü sendroma soktu. Yetmezlik, yaşam hakkı ve ötesindeki mağduriyetin adalete erişim talebinin acısını katladı. Bilirkişiye ciro edilen yargı yetkisi, yurttaşın gerçeği arama talebini bilinmeyen bir zamana erteledi. Kuruma yapılan yatırım ve bu uğurda heba edilenler, onun yargılama ve hüküm üzerindeki tekelinin uzun soluklu olacağına delalet eder. Disiplinsizliğin tekelle düeti, yargının bilirkişiliği kendi yıkımını gerçekleştirmeye teşvik eden hatta örgütleyen mekanizmaya dönüştürdü.

Hiç kuşkusuz mütalaa ikna edici ve inandırıcı olduğu sürece bağlayıcıdır. Bilirkişi raporunun hükme dönüşebilmesi, gerçeğin paydaşı olabilmesi gecesini gündüzüne katmasına bağlıdır. Hakikat arayışı endişesinden mahrum, empatiden bihaber mütalaa asla didinemez.

Gerekçesizlik, ne dersek diyelim, her defasında adaletin önüne çıkan bir temellendirme defosu olmakta ısrar etti. Ortaya çıktığı her yerde, önüne her ne varsa katan temelsizlik, bana uzak diyenleri en zayıf anında ve ummadığı yerinden yakaladı.

Gerekçesizliklerle ittifak yapan mütalaa, görüş ve hükümlerin, çürütülme taleplerini hafife almaları, hor görmeleri yargılamayı bir bütün olarak güvenilmez kıldı. Mütalaanın hükme damga vurması, eş zamanlı olarak ona her taraftan ve meşru vasıtalarla saldırma istek ve ihtiyacını tetikledi.[12] Saldıran soruların geri tepmesiyle, kıpırdayamayan çelişmeli yargı, beklenen hamleyi yapamadı. Tabulaşan mütalaa ve görüşler, tahlili tartışmayı eleyerek ilerlemeyi oracıkta sıkboğaz etti. Diyalektik denge, herkesin gözü kulağı önünde masayı devirdi, adil yargılama hakkı ile vedalaştı. Etkin soruşturma ereği, ardışık, taklitçi ve sadakate yeminli mütalaalarla sönümlendi.

Adil yargılanma, deontolojik kaygıların vücuda getirdiği usulü ilkelerin piridir. Teleolojik mesele ve hedeflerle ilgisi nadirdir. Daha ziyade sonuçtan bağımsız, hükmün usuli  güvencelerin sağladığı koşullarda, etik ilişki değerlerinin sağladığı atmosfer ve iklimden neşet edip etmediğiyle iştigal eder.

Hükmün mükemmelliği, onun etik ilişki değerleri ile deontolojik ilkelere ihanetini unutturamaz. Diyalojik ilkeler karşısındaki sorumluluğunu gideremez. Güvencelere sadakatsiz hüküm, alnına çalınan lekeyle toplum ve kamusal alanlara çıkamaz. Vurgunculuk, kara çalma, çekiştirme ve meşruluk tartışmalarıyla bir hayli zayıflar. İyiden iyiye örselenerek, saygınlığını yitirir. İmrenilesi olmak, kuşkusuz, iyi, doğru, adil olmaktan öte özellikler gerektirir.

Etik değerler, yargılayan, yargılanan ve muhakemenin zaaflarıyla baş etme iradesinin görkemli icadıdır. Yargının, yansızlık, bağımsızlık ve  adalet  gibi beklentileri karşılayabilmesi, düşkünlüğünü aşabilmesi, güven tazeleyebilmesi belleğini tazelemesine, kaybettiklerini bulmasına, değerleri yeniden keşif etmesine bağlıdır.

Erdemli olmak, hukuk pratiğinin yegane arzusudur. Hukuk, adalet ve kuramın, yargılama hayatı ve süjelerinden bir diğer beklentisi de budur. Bu umarın, yargılamayı insani zaaflardan arındıracak, görünen adaletsizlikleri bertaraf edecek, gerçeği zehirleyen girişimlerle mücadele edecek etkin usuli güvencelerle karşılanması elzemdir.

Uygulamanın etik kaygılardan yoksunluğu, hukuku bilim, pratiği bilime ve insana hizmet eden, olanakları çoğaltan, ihtiyaçları gideren, doğayı onaran, zenginleştiren, çoğullaştıran ve sağaltan olmaktan çıkardı. Ve  hüküm kendini tekrarlayan, sıradanlaştıran endüstriye dönüştü.

Yargı, amaç-deperini unuttu. Somut olay adaletini sıkı sıkıya kavrayan bir hükme hepten hasret kaldı. Duyarsızlık, aynılaşarak benzeşmeyi keşif etti. Yargı, adalet ihtiyacını bant üzerinde yürüyen iş parçasıyla özdeşleştirdi. Deva olmak yerine kibri, bahane ve lafazanlığıyla başına dert açtı. Sömürülen usul, bezdiren yargılama adli mobbing’e dönüştü. Yansızlık, ibretlik sapmalardan ötürü gün yüzü görmedi. Kürsü nevi şahsına münhasır çözümlerle adlileşmenin paydaşı oldu. İçtihatlar, ilam ve onamalar, yanıtını arayan ve sorularla özdeşleşen haykırışların üstünü kalın bir örtüyle maskeledi.

İşte, teori, etik ve pratikten umudunu kesen birey, ihtiyacı olan görünen adaleti sınırların ötesinde aramaya koyuldu. Yurttaş son meteliğini, yüreğini köz, gözünü kör, dimağı dumur ve yerini dar eden bu yangını söndürmeye, acıyı dindirmeye harcadı. Memleketin muhakemesi, sapmalarını egale eden, kendisiyle didişen tuhaf bir şampiyona dönüştü.  Dinmeyen adalet arayışı çağcıl Sisyphus’lar yarattı.

[1] Makul süreyi ihlal potansiyeline sahip dava (2007) beraatla sonuçlandı. İddia’ ya göre meydana gelen ölüm şüpheli doktorların mesleki ihmallerinden neşet ediyordu. Gerçeklik yargısı, biri üniversite, biri YSŞ biri ATK ihtisas dairesi diğeri ise ATGK’ den olmak üzere dört rapor aldı. Bunlardan Üniversite ile ATD ile ATGK alınanlar yek diğerini teyit ederken, üçlünün sorulan soruları teğet geçmeleri onları ortak paydada buluşturuyordu. YSŞ ise kendi içinde diyalektiği sağlayarak, oy çokluğuyla olumlu kuşkuyu teyit ediyordu. Mahkeme; ATGK’ nin 27 soruyu havada bırakan mütalaasını içselleştirerek kuşkuları aştığını açıkladı. Mütalaayı alıntılayan ve kusurun bilirkişi tarafından belirlendiğinin deklare eden hüküm, tartışmayı teğet geçmekle yetinmemiş diyalogdan yoksun raporu içselleştirerek bir çok usuli güvence yanında gerekçe hakkını da ciddi bir şekilde ihlal etmişti.

[2] Mahkeme, hükmünü meşru, makul ve doyurucu hale getiren nedenler konusunda beklenen açıklamayı yapamadı. Bilirkişi raporunu referans alarak tekrarlaması, D.3.D.19.12.2002 T. ,2001/3496 E,2002/4361 K.Y.2HD.08.03.2005 T., 200571236 E. 2005/3525 K.; Y.2.HD.06.03.2003T.2003/1626–2684; Be­au­mar­tin/Fran­sa da­va­sı ile yargısal aşkınlık/gerekçe defosu olmakla yetinmedi, bireyi Hiro Balani/İspanya kararıyla ima edildiği üzere mahkemenin beraat hükmünü sahici nedenlere dayalı olarak öğrenme olanağını da bertaraf etti.

[3] Katılan ile temsilcilerinin gerçeğin açığa çıkarılması için hazırladıkları 16 daha sonra 27 soruluk dilekçe yerel mahkeme tarafından gözetilmediği gibi, yargı şeması içinde konuşlanan ardışık mahkeme tarafından da görmezden gelindi. Hükme onayıyla kefil olan ilam, sorulan hiç bir soruya yanıt vermemekle gerekçesizliğin sorularla tolare edilme olanağını da ortadan kaldırmıştır. Onamanın hükmü içselleştirmesi, müdahillerin bir çok temyiz nedenini teğet geçmesi, sonuçla görünen adalet arasındaki krizin ikna ve inandırmakta akim olan hüküm yararına sonlandırıldığına delalet etmektedir.  Oysa Gerger/Türkiye; Oberschıck/Avusturya kararlarına göre mahkeme,  her soruya ayrıntılı yanıt vermekle ödevliydi.

[4] Yargıtay, 12.CD. 13.02.2014 T., 2013/27721 E. , 2014/3542 K. sayılı ilamıyla müdahillerin eşitlik, özgürlük, çelişmeli yargı ve gerekçe  odaklı temyiz isteğini görmezden gelmekle kalmadı, hükmün gerekçesini de içselleştirdi. Dahası esasa etkili olmayan hususta yaptığı düzeltmeyle de, hükme katılma isteği, gerçeği birlikte inşa, yaşam hakkına saygı, bozulan barışın bireysel taleplerle inşası isteğini sukutu hayale uğrattı.

[5] Müdahil; özellikle  27 soruyla yargıcın kendisiyle baş başa kaldığı alanda, sorunu ortaya koymak, nasıl aşılacağını belirlemek velhasıl tipikliğin hayatını değiştirmek, güzergahını tayin etmek istedi.  Yargıtay’a verilen temyiz dilekçesiyle, adil yargılanma hakkının bir çok açıdan ihlal edildiğine vurgu yapılmasına rağmen, Yargıtay klasik işlevlerinin her ikisini de ciddi şekilde ihlal eden yerel mahkeme ilamını şablon gerekçelerle onadı.

[6]  Mahkemenin temellendirme ödevinden imtina etmesi, tutanakları birey, toplum ve kamuyla ibralaşmaya icbar etti. Bu gerekçenin isteyebileceği en son şeydir. Daire’nin bu gerekçe kusurunu hükmü onayarak sahiplenmesi, içtihatların gerekçe defolarıyla ezeli dostluğunun bir başka görünümüydü.

[7] Müdahil yanıtlanması istemiyle mahkeme ve bilirkişilere 16 soru hazırladı. Özenle hazırlanan bu soruların her biri olumlu ya da oluşuz bir çok kuşkunun aşılarak hükmün gerçekle özdeşleşmesine özgülenmişti. Görmezden ve duymazdan gelinen sorularla, somut olayda hükmün kendisini almaşık yöntemlerle temellendirme fırsatını da bertaraf etti. Kuş­ku­nun ay­rın­tı­lı so­ru­lar­la ber­ta­ra­f edilmesi, ih­la­li ön­le­yen almaşık bir temellendirme biçimidir. AHİM, sorulan 768 soruyla kuş­ku üze­rin­de­ki sis ara­lan­dığına, ge­rek­çe­ye olan sa­mi­mi ih­ti­yacın, her şe­yin gün yü­zü­ne çık­ma­sıy­la so­na er­diğine karar vermişti. 25852/94 Avus­tur­ya, 15 Ma­yıs 1996. Ay­rı­ca, 15957/90 Bel­çi­ka(dec.)30.03.1992,72 D.R. 195.; 20664/92 Bel­çi­ka,(dec.)29 Ha­zi­ran 1994,78 D.R.97) Re­id,2000,137, dn.22;Pa­pon/ Fran­sa (54210/00, 15.10.2001) Cen­giz/De­mi­rağ/Er­gül/ McBri­de/Tez­can, 210.

[8] Feldbrugge Kararı; Jasper ve Fitt…İnceoğlu 298-301

[9] De Haes ve Gijsels/Belçika tecrübesi; imkan ve kolaylıkların eşitsizlik kaynağı olmasını yasaklar. İmkan ve kolaylıklardan yararlanma, iddiaların mahkemeye sunulmasındaki eşitsizlik, müdahillerin delillere saldırarak onları çürütme olanağını yok eder.  Mole/Harby, 2001, 40  İddianın soruları görmezden gelmesi, müdahillerin yanıt ihtiyacını pekiştirir. Mütalaaya saldırma, çürütme girişiminin karşılık görmemesi, savunmanın test edilme ihtimalini  yarattığı avantajla sekteye uğratır. Hadjianastassiou/Yunanistan

[10] Ankara 4.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 23.05.2013 T. 2007/256 E., 2013/486 sayılı beraat hükmü, temyiz edildiğinde, yanıtlanması gereken soru sayısı 27’ye yükselmişti. Pekişen ve şiddetlenen meraka rağmen Yargıtay, görünen adaletin tecellisinden gayri ereği olmayan soruları  görmezden geldi.

[11] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.Bölüm, 24.11.2013 T. 2013/287987 sayılı tebliğnamesi,  mağdur haklarının görünen adaletten sorularla hisse alma çabasını kursağında bırakan bir başka metin oldu. Bu metin, merakları körelmiş üç raporun konsorsiyomunu, hekimler katındaki diyalektiği karşılayan rapora yeğleyerek, sayıların ağırlığı alt etmesine vesile oldu. Yargılamanın kamusal ve toplumsal beklentileri tehdit eden zaaflarına arka çıktı. Mahkumiyet ve beraate eşit yaklaşma ödevini de ertelemiş oldu.

[12] İddianamenin suç işlenmiştir tezinden uzaklaşan mütalaaya evrilmesi, kamusal işlevlerin çelişkilerini eyit eden bir başka olgudur.

12 Bkz. H.Şeker. “Hukuku Zorlayan CMK Deneyimleri” İst. Barosu Dergisi, C.84, Sayı 2010/6, ss.3491-3518; Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Çapraz Sorgu, ıgul yayınları no.7, Ocak 2006; M.T.Yücel. Yargı Reformu ve Demokrasi Çankaya Üniv. 2011, ss.155-157;

13 Aralık – Hukuk Takvimi

0
13 Aralık Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.

13 Aralık – Hukuk Takvimi

1250 Yaptığı hukuk reformları ile bilinen Roma İmparatoru II. Friedrich yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Aralık 1194) 1212-1220  arasında Almanya krallığı yaptı. 22 Kasım 1220’de Kutsal Roma Germen İmparatoru oldu ve Papa III. Honorius tarafından törenle imparatorluk tacı giydirildi. Büyük babası II. Rugerro’nin 1140’ta başlattığı “Ariano Assis” adı verilen seri hukuk reformu sürecini devam ettirerek  hukuk sistemini güçlü temellere oturttu. II. Friedrich’in pekiştirdiği bu hukuk reformunun ilk kısmı 1220’de imparatorluk tacını giymesinden hemen sonra hazırlanan “Capua Assisleri” adli kanunlar ile başladı ve en gelişmiş meyvesini 1231’de kanunlaştırılan “Malfi Esas Kanunu” veya diğer adı ile “Liber Augustalıs” kanunu ile aldı. Ülkenin kanunlarının hep birlikte yazılıp toplanması ile ortaya çıkan hukuk sistemi  ve külliyat Orta Çağ için çok ileri bir hukuk anlayışını doğurarak etkilerini günümüze kadar sürdürdü. Bu hukuk sistemini ortaya çıkaran kanunlar Avrupa hukuku ve kanunları için bir örnek teşkil etti. Bu kanunlarla Sicilya Krallığı bir mutlak monarşi olmaya devam etti ancak devletin kanun ve kuralları açık bir şekilde ilan edildi. “Malfi Esas Kanunu” küçük değişikliklerle 1819’a kadar Sicilya hukukunun temelini oluşturmaya devam etti.

1521 Engizisyon Mahkemesi yargıcı ve Papa V. Sixtus doğdu. (Ölümü: 27 Ağustos 1590) Eğitimine Montalto’daki manastırda başladı ama Ferrara ve Bologna’da devam etti. 1547’de Siena’da papazlık unvanı ile de kutsandı. 1557’de Papa IV. Pius tarafından Venedik Engeziyon mahkemesine başkan seçildi. Bu mahkemenin başkanı iken gösterdiği fanatik ve merhametsiz tutumu Venedik Cumhuriyeti idarecilerinin hoşnutsuzluğuna yol açtı ve devletin isteği üzerine bu görevden alınıp Roma’ya getirildi. Roma’da Vatikan’da Vatikan hukuk idaresinde savcılık yaptı. Minorit tarikatın en yüksek Papazı ve papalık yüksek eğitim kurumu olan Sapienza’da profesörlük görevleri verildi. 24 Nisan 1585’ten öldüğü tarih olan 27 Ağustos 1590!a kadar Roma Katolik Kilisesinde papalık yaptı.

1902 Yunan hukukçu, yazar ve eski başbakan Panagiotis Kanellopoulos(Παναγιώτης Κανελλόπουλος) doğdu. (Ölümü: 11 Eylül 1986) Atina Üniversitesi’nde hukuk okudu. Siyaset, hukuk, sosyoloji, felsefe ve tarih ile ilgilendi. “1402 doğumluyum” adlı kitabı nedeniyle Atina Akademisi tarafından ödüllendirildi. II. Dünya Savaşı sırasında Yunan Savunma Bakanı olarak görev yaptı. 1 Kasım 1945 – 22 Kasım 1945 arasında kısa bir süre Başbakanlık yaptı. Savaştan sonra ulusal birlik hükûmetinde yeniden bakanlık yaptı. 9 Temmuz 1961’de Başbakan Yardımcısı olarak, Almanya Başbakan Yardımcısı Ludwig Erhard ile Yunanistan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) arasında yapılan Antlaşma Protokollerini imzaladı. Atina’daki imza töreninden sonra, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda‘dan oluşan üst düzey heyet arasına katıldı. Altı üyeli grup, bugün 28 üyesi olan Avrupa Birliği‘nin öncülüydü.  1963’te Ulusal Radikal Birliği partisinin (ERE) lideri olarak Karamanlis’in yerine geçti. 3 Nisan 1967’de başbakanlık makamına geldikten kısa süre sonra 21 Nisan 1967 darbesi meydana geldi. Darbe döneminin sonun kadar yedi yıl boyunca ev hapsinde tutuldu. Darbe sonrası geçiş dönemi başbakanlık tekliflerini reddetti. Ara dönemden (Metapolitefsi) sonra parlamento kariyerine Yeni Demokrasi partisinin üyesi olarak devam etti.
1902 Amerikalı sosyolog Talcott Parsons doğdu. (Ölümü: 8 Mayıs 1979) Amherst Koleji’nde felsefe ve biyoloji okudu. 1944’te sosyoloji profesörü oldu. 1946-56 yılları arasında Sosyal İlişkiler Bölümü başkanlığını yürüttü. 1949 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği başkanlığı yaptı. Parsons, temel olarak, klinik psikoloji ve sosyal antropolojiyi sosyoloji ile birleştiren bir akademik yönelim ortaya koydu. “Eylem” konusuna duyduğu ilginin yanı sıra, geniş boyutlu sistemler, toplumsal düzen, bütünleşme ve denge sorunları üzerinde durdu. “The Social System” adlı eseri klasikleşti.

Talcott Parsons: An Intellectual Biography
1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu, Resmi Gazetenin 13 Aralık 1925 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. 677 Sayılı Kanun, 30 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilmişti.
1937 Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim, 2510 Numaralı İskan Kanununa dayanılarak 26 Haziran 1937 tarihinde kabul edildi. 13 Aralık 1937 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1950 ILO 81 No’lu İş Teftişi Sözleşmesi, 19 Haziran 1947 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)  tarafından kabul edildi. Türkiye sözleşmeyi 13 Aralık 1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onaylandı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22. Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1951 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 5 Aralık 1951’de kabul edildi. Resmi Gazetenin 7931. sayısında 13 Aralık 1951’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1957 Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi (European Convention on Extradition) 13 Aralık 1957 tarihinde Avrupa Konseyine üye devletler tarafından kabul edildi. Paris’te imzalanan uluslararası Sözleşme, suçluların iadesine ilişkin olarak imzalanan çok taraflı sözleşmelerin en önemlilerindendir ve günümüzde suçluların iadesine ilişkin mevzuatın kaynağı konumundadır.
1960 Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, Yeni Gün ve Öncü gazetelerini 3 gün süreyle kapattı.
1966 Rum asıllı Türk hukukçu ve siyasetçi Ahilya Moshos doğdu. (Ölümü: 13 Aralık 1966) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okudu. Adliye Nezareti(Adalet Bakanlığı) Umûru Cezaiye Kalemi Kâtibi, İstanbul Bidayet (İlk Derece) Mahkemesi Savcı Yardımcılığı, Üsküdar Bidayet Mahkemesi  ve İstanbul İstinaf Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Baş muavinliği ile Beyoğlu Bidayet Mahkemesi Üyeliği ve Serbest Avukatlık yaptı. TBMM 9. dönemde (1950-1954) DP İstanbul milletvekili olarak meclise giren 4 gayrimüslim milletvekilinden biri olarak Türk siyasal yaşamında kendine yer buldu ve Cumhuriyet döneminde parlamentoya giren az sayıdaki gayrimüslim milletvekillerinden biri oldu. 

1974 Malta’da Cumhuriyet ilan edildi.
1974 Yazar ve diplomat Yakup Kadri Karaosmanoğlu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Mart 1889) İstanbul Hukuk Mektebi‘ne kaydoldu ancak okulu üçüncü sınıfta terk etti. Mardin ve Manisa Milletvekilliği yaptı. Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilciliği görevinde bulundu. Kadro dergisini kurdu. Derginin devrin yöneticileri ile fikir ayrılığına düşerek Kemalizm’i değiştirmekle suçlanıp kapanmasından sonra diplomat olarak yurt dışında çeşitli görevlerde bulundu. Anadolu Ajansı‘nın kurucuları arasında yer aldı ve ajansın yönetim kurulu başkanlığını yürüttü. Edebiyat yaşamının başında Fecr-i Ati edebiyat topluluğunun kurucu üyeleri arasında yer aldı. Daha sonra bireyci düşüncelerden uzaklaşarak toplumculuğu kabul etmiş bir yazar olarak değerlendirildi. Roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlattı. En ünlü romanları Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır. 

1975 Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 30 Ağustos 1961 tarihinde New York’ta kabul edildi ve 13 Aralık 1975 tarihinde yürürlüğe girdi.

Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme
1978 Hollanda’da bir mahalle, kendisini “Bağımsız Devlet” ilan etti.
1985 Yaşadığı Ülkenin Uyruğunda Olmayan Kişilerin İnsan Hakları Bildirisi, Birleşmiş Milletler tarafından 13 Aralık 1985 tarihinde kabul ve ilan edildi.
1985 Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri,  26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edildi. 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylandı.
1995 Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasını onayladı.
2000 İnsan Ticaretinin Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Protokolü; 12-13 Aralık 2000 tarihlerinde İtalya’nın Palermo kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler konferansında kabul edilerek ve 25 Aralık 2003 tarihinde yürürlüğe girdi. Özgün adı, “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol”dür. (Protocol to Prevent, Suppress and Punish Trafficking in Persons, Especially Women and Children, supplementing the United Nations Convention against Transnational Organized Crime)
2004 Şili’nin eski diktatörü Augusto Pinochet’nin, 1970 ve 1980’li yıllardaki Akbaba Operasyonu sırasında suç işlediği gerekçesiyle evinde gözetim altında tutulmasına ve hakkında yeni dava açılmasına karar verildi.
2006 Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 13 Aralık 2006 tarihli ve A/RES/61/106 tarihli kararıyla kabul edildi ve 3 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girdi.
2017 İnternet’in Türkiye’de yaygınlaşması için yaptığı çalışmalarla tanınan akademisyen, mühendis, matematikçi, bilgisayar bilimci ve aktivist Mustafa Akgül yaşamını yitirdi. (Doğumu: 10 Mayıs 1948) ODTÜ Matematik ve Yöneylem Araştırmaları bölümünden mezun oldu. 1981’de Waterloo Üniversitesi’nden Kombinatorik ve Optimizasyon üzerine doktora derecesini aldı. ABD’de Delaware Üniversitesi ve North Carolina State Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. 1987 yılında Bilkent Üniversitesi’ne geçerek ölümüne kadar öğretim üyeliği yaptı. 1993 yılında Bilkent Üniversitesi alan adı dahilinde, dönemin GNU/Linux kullanıcılarının haberleşmeleri için kurduğu “linux@bilkent.edu.tr” e-posta listesi ile başlayarak, ölümüne kadar özgür yazılım ve İnternet özgürlüğü üzerine yaptığı Türkiye’de İnternet Konferansı, İnternet Haftası, Akademik Bilişim Konferansı, Linux Yaz Kampı gibi öncü çalışmaları sebebiyle “Türkiye’de İnternet’in babası ve Türkiye’de özgür yazılımın babası” unvanlarıyla anılmaktadır.
2019 ABD Kongresi’nin üst kanadı olan Senato, Ermeni Soykırımı’nı oybirliğiyle tanıdı. Ermenistan Başbakanı Paşinyan ise Senato’nun bu kararını ‘adalet ve hakikatin zaferi’ olarak tanımladı.
2021 Barınma hakkının ciddi bir maddi yük haline gelmesini protesto etmek amacıyla Ankara’ya gitmek isterken polis müdahalesiyle gözaltına 90 öğrenci serbest bırakıldı.
2021 Çankaya Belediyesi eski başkanı Bülent Tanık’a “barış ve insan haklarını savunma konusunda gösterdiği özel çabalar ve Türk-Yunan dostluğu alanında verdiği sürekli katkılar” dolayısıyla barış ödülü verildi.
2021 Sosyal Demokrasi Derneği, Türk Tabipleri Birliği’ne, pandemi sürecinde sağlık emekçilerinin özverili çalışması ve yaşam hakkı için verdiği mücadele nedeniyle İnsan Hakları Ödülü verdi.
2021 Adana Çukurova’da Nazik Sancar evli olduğu erkek Ömer Sancar tarafından katledildi. Fail gözaltına alındı.

Gazeteci Hasan Cemal hakkında 2014 ve 2016 yıllarında attığı iki tweet gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla dava açıldı; davanın ilk duruşması 12 Nisan’da görülecek…

2021 Türk Tabipleri Birliği, grev kararı aldı. Çarşamba günü aciller dışında sağlık hizmeti sunulmayacak.
2021 Başkentte 13 Aralık 2018’de 9 kişinin öldüğü yüksek hızlı tren (YHT) kazasına ilişkin 10 sanığın yargılandığı davada tutuklu tek sanığın tahliyesi kararlaştırıldı. Mahkeme, kazanın yaşandığı tarihte TCDD Genel Müdürü olan İsa Apaydın’ın tanık sıfatıyla dinlenilmesine de karar verdi.
2021 Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı, HDP İstanbul 4. Olağan Kongresi hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu açıkladı.
2021 Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i katleden Ogün Samast’ın adını değiştirmek üzere mahkemeye yaptığı başvuruda adını “Ali Eren Karadeniz” olarak değiştirmek istediği ortaya çıktı
2021

Anayasa Mahkemesi, TİP Hatay Milletvekili Av. Şerafettin Can Atalay hakkında daha önce verilen hak ihlali kararının yerel mahkeme ve Yargıtay tarafından uygulanmaması nedeniyle yapılan ikinci bireysel başvuruyu Genel Kurul’a sevk etti.

2021 17 yaşındaki Habib Çetinel’i kan davası nedeniyle 12 Haziran 2020’de kurşunlayarak öldürdükleri iddiasıyla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 26 Kasım 2021 tarihinde ağırlaştırılmış müebbet ve 26’şar yıl hapis cezası alan altı sanık hakkındaki kararın istinaf mahkemesi tarafından kaldırılması üzerine yapılan yeniden yargılama sonucunda 6 kişiden 5’i hakkında  beraat kararı verildi.
13 Aralık – Hukuk Takvimi

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları 

0
Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları(Code of Conduct for Members and Former Members of the Court of Justice of the European Union), 2007 yılında kabul edilen Davranış Kurallarının yerine geçmek üzere kabul edilerek 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kurallar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Üyeleri ve eski üyelerinin tamamı için geçerlidir.

Adalet Divanının görevdeki üyeleri ve eski üyeleri; Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları ile birlikte Antlaşmalar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Tüzüğü (the Statute of the Court of Justice of the European Union) ve Adalet Divanı İçtüzüğü tarafından belirlenen etik standartlara uymakla yükümlüdür. Adalet Divanı, bu standartlardan kaynaklanan yükümlülükleri açıklığa kavuşturmayı hedeflemiştir. Davranış Kuralları ve şeffaflık gereğince, üyelerin dış faaliyetleri her yıl Divan’ın internet sitesinde yayınlanmaktadır.

2016/C 483/01 nolu karar ile kabul edilen Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.

Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları 
(Avrupa Birliği Adalet Divanı Üyeleri ve Eski Üyeleri için Davranış Kodları)

Avrupa Birliği Adalet Divanı;

Avrupa Birliğinin İşleyişi Antlaşmasını, özellikle de bu antlaşmada yer alan 253., 254., 257. ve 339. maddeleri göz önünde bulundurarak;

Avrupa Adalet Divanı Statüsünün 2., 4., 6., 8., 18. ve 47. maddeleri ile, Avrupa Birliği Adalet Divanı Usul Kurallarının 4 ila 6. maddelerini kapsayan bölümünü ve genel mahkemenin usul kurallarının 5 ila 7. maddelerini kapsayan bölümünü göz önüne alarak;

Avrupa Birliği Adalet Divanı üyelerini ve eski üyelerini kapsayan, hem Statüde, hem de usul kurallarında yer alan hükümlerin içerdiği yükümlülükleri tanımlayan davranış kuralları belirlemenin uygun olacağı düşüncesiyle;

İşbu davranış kurallarını kabul eder.

Madde 1
Kapsam

Bu davranış kodları, Avrupa Birliği Adalet Divanını oluşturan ya da oluşturmuş olan mahkeme ya da yargı makamlarının üyeleri ile eski üyeleri için geçerlidir.

Madde 2
İlkeler

1. Üyeler, kendilerini tamamen görevlerinin icrasına adarlar.

2. Üyeler, görevlerini tam bir bağımsızlık, dürüstlük, tarafsızlık ve meslek haysiyeti ile, tam bir sadakat ve ketumlukla ve bu davranış kodlarında belirlenmiş olan kurallara uygun şekilde yerine getirirler.

Madde 3
Bağımsızlık, Doğruluk ve Mesleki Haysiyet

1. Üyeler görevlerini herhangi bir kişisel ya da ulusal çıkar gözetmeden, tam bir bağımsızlık ve doğrulukla yerine getirirler. Görevlerini icra ederlerken, birliğin kurum, kuruluş, büro ve ajanslarından, üye devlet hükümetlerinden ya da kamusal yahut özel herhangi bir teşekkülden talimat almaz, gelebilecek talimatları da uygulamazlar.

2. Üyeler, bağımsızlıklarının sorgulanmasına sebebiyet verebilecek hiçbir hediyeyi kabul etmezler.

3. Üyeler, bulundukları mevkiin gerektirdiği mesleki haysiyete saygı duyarlar.

4. Üyeler, davranışlarını belirlerlerken ya da hangi iletişim aracı yoluyla olursa olsun kendilerini ifade ederlerken, kamuoyunun bağımsız oldukları yönündeki algısını, dürüstlüklerini ya da kurumun itibarını olumsuz yönde etkileyebilecek ifade ve davranışlardan kaçınırlar.

Madde 4
Tarafsızlık

1. Üyeler, kişisel bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek ya da bu şekilde algılanabilecek durumlardan kaçınırlar. Herhangi bir şekilde kişisel bir çıkarlarının bulunduğu davalara bakmazlar ya da dâhil olmazlar.

2. Üyeler, davranışlarını belirlerlerken ya da hangi iletişim aracı yoluyla olursa olsun kendilerini ifade ederlerken, kamuoyundaki tarafsızlık algılarını olumsuz yönde etkileyebilecek söz ve davranışlardan kaçınırlar.

Madde 5
Kişisel Çıkarların Bildirilmesi ve Açıklanması

1. Üyeler, bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek bir çıkarlarının olduğu davalara bakacakları durumlarda, bu durumu üyesi bulundukları mahkemenin ya da yargı merciinin başkanına bildirirler.

2. Üyeler hâkimlik görevlerini üstlendikten hemen sonra, mahkemenin ya da üyesi bulundukları yargı merciinin başkanına, 3. paragrafta belirtildiği şekilde bir mali çıkar bildirimi sunarlar.

3. Söz konusu bildirimde, üyenin doğrudan bir mali çıkarının bulunduğu ve bu mali çıkarın büyüklüğü nedeniyle, üyenin bakacağı davada yer alması durumunda bir çıkar çatışması algısıyla sorgulanabileceği tüm teşekküller yer alır. Üye söz konusu bildirimde, ana sermayesinde sahip olunan belirli hisseler ya da bonolar yahut yatırım kâğıtları gibi türlerde bir mali çıkarının bulunduğu tüm teşekkülleri belirtir. Bu fıkra, üyenin üçüncü bir tarafça isteğe bağlı şekilde yönetilen hisselerini elinde bulundurduğu teşekkülleri kapsamaz.

4. 3. paragrafta belirtildiği şekilde sunulan bildirimde bulunan teşekkül listesinde bir değişikliğin meydana gelmesi durumunda, mümkün olan en yakın zamanda ve değişiklik meydana geldikten sonra en geç iki ay içerisinde, yeni bir bildirim sunulur.

5. 3. paragrafta atıfta bulunulan bildirim, bu davranış kodlarının ekinde yer alan form kullanılarak sunulur.

6. 1. paragraf ila 3. paragrafı kapsayan bölümde belirtilen bildirimlerin ve deklarasyonların amacı, ilgili mahkeme ya da yargı merciinin başkanına, üyenin davaya zemin hazırlayan ihtilaf sonuçlandığında herhangi bir kişisel çıkar elde edip etmeyeceğini anlama olanağı tanımaktır.

Madde
6 Sadakat

1. Üyeler, kuruma karşı sadakat yükümlülüklerine riayet ederler.

2. Üyeler, özellikle kendi dairelerinde görev yapanlar olmak üzere, kurumun memur ve çalışanlarının hizmetlerinden saygılı bir şekilde faydalanırlar.

3. Üyeler, kurumun maddi kaynaklarını sorumlu şekilde kullanırlar.

4. Üyeler, kurum dışında, kurumun itibarını zedeleyebilecek beyanlarda bulunmaktan kaçınırlar.

Madde 7
Ketumluk

1. Üyeler, duruşmaların gizliliği ilkesine riayet ederler.

2. Üyeler, adli ve idari meselelere bakarlarken, ketum olma görevlerine riayet ederler.

3. Üyeler davranışlarını belirlerken ve kendilerini ifade ederlerken, bulundukları mevkiin gerektirdiği sınırlamaları göz önünde bulundururlar.

Madde 8
Dış Faaliyetler

1. Üyeler, kendilerini tamamen mesleki görevlerine adayabilmek amacıyla, çalışmaya hazır ve ulaşılabilir olma yükümlülüklerine her koşulda uymayı taahhüt ederler.

2. Üyeler, dış faaliyetlerle, o faaliyetler ancak bu davranış kodlarının 2 ila 4. maddelerini kapsayan bölümü ile 6. ve 7. maddeleri kapsamındaki görevleri ile uyumlu olduğu sürece iştigal edebilirler. Avrupa Adalet Divanı Statüsünün 4. maddesinin 2. paragrafında hükme bağlanan istisnaya zarar vermeksizin, üyelerin görevlerini yerine getirmeleri sonucunda ortaya çıkabilecek faaliyetler haricinde başka bir mesleki faaliyette bulunulması, bu davranış kodlarında belirlenen yükümlülüklerle uyumsuz sayılır.

3. Üyeler, yerine getirdikleri görevle yakından ilişkili dış faaliyetlerle iştigal etmek için yetkilendirilebilirler. Bu bağlamda:

-Üyelere, üyesi bulundukları kurumu, mahkemeyi ya da yargı merciini törenlerde ve resmi etkinliklerde temsil etme yetkisi verilebilir.

-Üyelere, diğer hususlarla birlikte, AB yasalarının ulusal ve uluslararası mahkeme ya da yargı mercileri ile paylaşılmasına ve bu mahkemelerle iletişim sağlanmasına ilişkin Avrupa‟nın çıkarlarını gözeten etkinliklere katılma yetkisi verilebilir. Üyeler bu bağlamda, öğretim faaliyetlerine, konferanslara, seminerlere ve sempozyumlara katılma yetkisi de alabilirler.

Yalnızca katılınan öğretim faaliyetleri karşılığında ilgili öğretim kuruluşunun kuralları uyarınca, ücret söz konusu olabilir.

Üyelerin üyesi bulundukları mahkemece veya yargı merciince yetkilendirilerek gerçekleştirdikleri faaliyetler, faaliyet gerçekleştikten sonra, kurumun web sitesinde yayınlanacaktır.

4. Üyeler buna ek olarak, hukuki, kültürel, sanatsal, toplumsal, sportif ve hayır işlerine ilişkin alanlarda faaliyet gösteren vakıf ve benzer kuruluşlar ile öğretim ve araştırma kuruluşlarında, ücretsiz şekilde görev yürütme hususlarında yetkilendirilebilirler. Bu durumda, bağımsızlıklarına ve ulaşılabilirliklerine zarar verebilecek, ya da bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek yönetsel ya da idari bir faaliyette bulunmamayı taahhüt ederler.

“Vakıflar ve benzer kuruluşlar” ifadesi, yukarıda atıfta bulunduğumuz alanlarla ilgili kâr amacı gütmeyen, kamu yararına faaliyetler yürüten sivil toplum kuruluşlarını ve dernekleri ifade etmektedir.

5. 3. ve 4. paragrafın kapsadığı faaliyetlerden birine katılmak isteyen bir üye, bu hususa özgülenmiş bir formu kullanarak, üyesi bulunduğu mahkeme veya yargı merciinden ön izin alır.

6. Faaliyet sonucunda ortaya çıkacak yayınlar ve telif hakları için önceden yetki alınması gerekmez.

Madde 9
Divandaki Görevleri Son Bulan Üyelerin Görevleri

1. Görevleri son bulan üyeler de, doğruluk, meslek haysiyetine riayet, sadakat ve ketumluk görevleriyle bağlıdırlar.

2. Üyeler, görevleri son bulduktan sonra,

– ilişikleri kesilirken eskiden üyesi bulundukları mahkeme veya yargı merciindeki derdest olan davalara ve

– sonuçlanmış da olsa, hâkim ya da avukat olarak baktıkları davalarla direkt ve açıkça bağlantılı davalara hiçbir şekilde dahil olmamayı ve,

-görevleri son bulduktan sonraki üç yıl boyunca, Avrupa Birliği Adalet Divanını oluşturan mahkemeler veya yargı mercilerinde görülen davalarda, yazılı ya da sözlü savunma yoluyla, davanın taraflarından hiçbirini temsil etmemeyi taahhüt ederler.

3. Eski üyeler, 1. paragrafta yer alan görevlerine riayet etmek koşuluyla, 2. paragrafın üç cümlesinde atıfta bulunulan davalar dışındaki davalarda temsilcilik, danışmanlık, uzmanlık, ya da arabuluculuk yapabilir, tavsiye verebilir, hukuki görüş beyan edebilirler.

4. Eski üyeler bu maddenin uygulanmasına ilişkin bir şüphe duymaları durumunda, Adalet Divanı Başkanına başvurabilir. Adalet Divanı Başkanı, 10. maddede hükme bağlanan komitenin görüşünü aldıktan sonra bir karar verir.

Madde 10
Kodların Uygulanması

1. Adalet Divanı Başkanı, danışma komitesinin yardımıyla, bu kodların usulüne uygun şekilde uygulanmasını temin etmekten sorumludur. Danışma komitesi, divanda en uzun süredir görev yapmakta olan üç üye ile, bu üç üyeden biri değilse Başkan Yardımcısından oluşur. Söz konusu kişinin genel mahkeme üyesi ya da eski üyesi olması durumunda, komitenin müzakerelerinde, genel mahkemenin başkanı, başkan yardımcısı ve bir üyesi hazır bulunur. Adalet Divanı Yazı İşleri Müdürü, komiteye yardım eder.

2. Komite, Avrupa Birliği Adalet Divanı Statüsü hükümlerine halel getirmeden, bir üyenin ya da eski üyenin kodları uygulayıp uygulamadığına dair münferit bir davada, o üyeyi ya da eski üyeyi dinledikten sonra görüşünü ona iletir.

Madde 11
Yürürlüğe Girme

1. Bu davranış kodları, eski davranış kodları olan (OJ C 223, 2007, p. 1) belgesini ilga eder ve onun yerini alır. Kod, 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girer.

2. Bu davranış kodlarının yürürlüğe gireceği tarihte üyelik görevlerini sürdürmekte olan üyeler, en geç yürürlüğe girme tarihinden bir ay sonra, mali çıkar bildirimlerini, üyesi bulundukları mahkemenin ya da yargı merciinin başkanına sunarlar.

Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi

0

Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi  – Hilmi Şeker 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] “Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi” başlıklı bu makale sistemden kaldırılan Güncel Hukuk Dergisi‘nde yayımlanmıştır [/box]

Hrant Dink davasında, kozmik oda, mit ile yargı arasında sır/giz üzerinden meydana gelen gerilim, krizin siyaset ve toplum nezdinde yarattığı huzursuzluk, akla  Dreyfus Davası’nı getirdi. Davada, sır olduğundan bahisle savunmadan saklanan dosyalarla Dreyfus’ un özgürlüğünden edilmesiyle; iktidar, etnisite, din ve ideolojiyle düet yapan sırrın, yargıyı hükümden düşürme potansiyeline tanıklık edildi.

E’mile Zola’ nın ” Suçluyorum” başlıklı meşhur mektubu olmasaydı, sırlarla inşa edilen  mahkûmiyet, Dreyfus’u özgürlüğünden etmekten başka, Şeytan Adası’ nı da devasa bir mezara dönüştürecekti. Alfred Dreyfus davasından 113 yıl sonra bir başka kisveyle sahne alan sır; gerçeği perdeleyerek yargılama, hüküm ve halkın cinayetin işlendiği koşullar, gerçekleşme biçimi ve sorumlularına dair bilgiye erişimini engelledi.

Susurluk’ta devlet-siyaset-bürokrasi-mafya dörtlüsünü suç üstü yakalayan trafik kazasının yarattığı buhranı aşmaya çalışan soruşturmanın, erişemediği on iki sayfalık idari rapor ve uzantıları “devlet sırrı” olarak kutsandı. Basın sırrı tefrika yaptı, sır gezmedik yer, çalmadık kapı bırakmadı. Sırra erişmek yargı için seraba dönüştü. Yıllar sonra Ergenekon iddianamesi ve ardılları sırların maskesini düşürdü, ipliğini pazara çıkardı. Sır devlete, devlet sırlarına sadık kaldı, sır ve devlet ikilisi yargıya dünkü çocuk muamelesi yaptı.

Prestijini sırlara borçlu devlet, ulusal çıkar, güvenlik, kamu düzeni, yararı ve hizmeti üzerinden içine kapanmaya devam etti. “Kol kırılır yen içinde kalır” özdeyişi devlet ve sırlarına kol kanat gerdi. Meclis tüm gayretine rağmen sırrın zerresine erişemedi, ilişemedi. Sır öznelerle özdeşleşti, dokunulmazlıklarla palazlandı.

Sırrın devletle birleşip mala, özgürlüğe, yaşama, toplum ve demokratik değerlere pervasızca saldırması bireysel, toplumsal ve kamusal gereksinimleri hafife alması, toplumla ibralaşmaktan kaçınması ve işi cinayeti örtbas etmeye kadar vardırması sır- yargı ilişkisini tartışmaya açtı.

Entelektüelin direnci; sırrın suçla işbirliğini, yargıyı yozlaştıran genetiğini, tarih, toplum, demokrasi karşıtlığını ve anaerobik yaşamının unutulmasını, zamanın sırrı kollamasını engelledi. Devletin çatlak ve dehlizlerindeki yaşamın, politika karşıtlığı haramiliğin birey, toplum ve kamu nezdindeki maliyetinin anlaşılmasını nispeten kolaylaştırdı.

Diyalektik döngüyü önleyen, yargıyı işlevsiz ve işsiz bırakan sır, sürprize altın çağını yaşattı. Kaba pozitivizmin akıl hocalığı yaptığı sır, etnik, ideolojik ve politik edenlerin rüzgarını arkasına alarak maruf ve malum yerlerde geliştirdiği özelliklerle tahkikat, duruşma salonu ve basın üzerindeki tahakkümüne devam etti.

Son vaka sırrı elinde tutan kirli siyasetle, onu disipline etmek isteyen liberal hukuk arasında istenmeyen çekişmenin, iktidar siyasetini sinir uçlarından yakalayarak felç etme yeteneğini anımsattı. Sır ve gizin el ve göz mesafesinde tutulması gereken ikamesiz, hegemonik bir buluş olduğunu yaşatarak gösterdi.

Sır ve gizin geleneksel iktidar iksiri olması, iktidarın sırlarla kurumsallaşma isteği ile hükmü tartışmalı kılan genetiği, yargıyla ilişkisinin dünü, bugünü ile yarınını bilince çıkardı.

Hrant Dink davasında; yargılamanın gereksinim duyduğu ve cinayetin ard alanını açığa çıkaracak bilgilerin mahkemeden saklanması, korunan bilginin davayla ilgisi, sırrın kamusal ağırlığının saptanması, kimlerle, ne kadar ve niçin paylaşılması gerektiği, sırrın ifşasının sürdürülebilirliği, diyalektiğin sırla ilişkisi, hüküm üzerindeki basıncı ve baskının neyle nasıl dengelendiğine ilişkin sorunlar varlığını korudu.

Sırla yargının doğrudan temas kuramaması, ifşa edilememenin yarattığı yetmezliğin aşılamaması, sırrı kontrole alacak düzenden yoksunluk onun kolay yutulacak bir lokma olmadığını gösterdi.

Ricayı görmezden gelen istihbarat, cübbeyi karizmasından edişini bellekler an be an not aldı. Darasız, hükmü doyurmaktan aciz ve müstear hale getirilen malumat sözde sır olarak deşifre edildi. Aza alışık, verilene razı kürsü geleneği, tedariksiz yakalandı. Kürsüye bırakılan sır meselesini karşılama ve aşmada izleyeceği strateji, atacağı adımlar konusunda tek başına ve biçare kaldı.

Malzeme ayıklamadaki deneyimsizlik, sırla ilişkinin tek taraflı olduğuna tanıklık etti. Ağır usuli hatalara rağmen, mahkeme sırrın kırıntılarıyla döngünün gereksinimini kendince karşıladı.

Politik ve ideolojik tercih, kültleşen sırra dokunma ve nüfuz etme olasılığını kaynağına iade edilen ve taraflardan saklanan bilgiyle imkânsızlaştırdı. Sır mütaalanın inayeti, yargının kutsamasıyla varlığını pekiştirdi.

Sus payı, sözde sır olarak hükme esas alındı. Yargılanan nesne ile alakası saptanan kısmın, yanlardan saklanması, yanların bu bilgi ve belgeye erişememesi, ayak sürüyen sorun olarak öne çıktı. İlişmezlik yasağının aşılamaması, sır üzerinden dokunulmazlık kazanan özne, nesne ve paradigmada hayal kırıklığı yarattı. Sükut-u hayal her şeyin eskisi gibi olmayacağını gösterdi.

Mevcut malzemenin ortaya konulmaması, yanlarla paylaşmaması, sırrın varlığını koruyacağına ilişkin kaygıları körükledi. Halkla arasına ördüğü duvar, güçle arasına kurduğu köprüyle özgüvenini yeniledi.

Görünen adaletten medet uman toplum, yaşam hakkına cepheden saldıran, kürsüyü hiçleştiren krizin, rehber ve standartların desteğiyle aşılmasından yanadır. Sırla aynı kabtan yiyen etnik saldırının örselediği güvenin tazelenmesi paramasonik iktidar formunun açığa çıkarılmasına, yönetim ve yargının demokratikleşmesine bağlıdır.

Özgürlüklerin genişleme isteği ile rejimlerin bastırma, vesayet ve anestezik siyaset arasındaki kadim çekişme sırlara yaşam alanı yarattı. Sırra sahip olanın muktedir olacağının fark edilmesi, sırların cazibesini katladı, siyasetin iştahında bir kabarmaya yol açtı.

Atinin iktidarını belirleyen esrarın bir başına ve korumasız bırakılmasının ne denli yaşamsal ve yakıcı olduğu anlaşıldı. İktidarın çeperini yoklayan sır ve gizin, zamanı geldiğinde hükmünü icrada tereddüt etmeyeceğini öğretti. Tedirginliğini birinci ağızdan paylaşan iktidar, rafa kaldırdığı sır ve giz tasarısını alel acele tozlarından arındırdı.

Mecalsiz hukukun, düello yapan güçleri idare etmesi imkânsızdır. Palazlanan gücün acze düşmüş hukuku tunç yasasıyla yönetmesi, adaletin kanunla ikame edilmesi an meselesidir. Hegemonik tutkunun sırra yaslanarak eylemeye özgülenen ruh halinin, siyaset, hukuk, yargı, toplum demokrasiye maliyeti tartılmaya muhtaçtır.

İstihbaratın yargıya teslim edilmemesi, koruma eşiğinin tahkimi, işin gövde gösterisine dönüşmesi, sırrın siyasetle alakasını kuran, paha biçilmez politik araç veya rakibini alt edecek eşsiz bir buluş olduğunu gösterdi.

Sürpriz bu gelişme memleketi kavşağa getirdi. Ya kişisel hak ve özgürlükler güçlendirilerek sırrın bireysel ve toplumsal hak/özgürlüklerle yaşamasına olanak sağlanacak ya sır ve giz birey, toplum ve kamusal hayata hükmetmeye devam edecek ya da sırrı avucuna alacak üçüncü bir yol bulunacak.

İlki liberal hukukun önerisine, ikincisi ulus devletleri besleyen, demokrasiyle derdi olan, düşünce özgürlüğü, bilgi edinme hakkıyla saydam yönetimden dem vuran güzergaha, üçüncüsü ise sırrı ihtiyaç olmaktan çıkaran iktidar formuna tekabül eder.

Hüküm: kuşkunun aşılmasıyla erişilen varsayımsal gerçek, tezlerin yarışıyla vücuda gelmiş nesnel düşünce, birçok badire atlatmış rafine emir, tez ve dayanakların sınanmasıyla ulaşılan mütaala, metodolojinin refakatiyle yasanın hukuka, hukukun adalete dönüşmesi manasına gelir.

Gerçekle özdeşleşme; hükmü var eden ard alanının açıklığa kavuşması, herkesi ve her şeyi kapsayan düşünsel geçmişle olanaklıdır.

Usul, kuşkunun hangi araç ve kişilerle, nasıl bir prosedür izlenerek aşılması gerektiğine dair yol ve yordamın adıdır. Bu haliyle metodoloji kuşku ile hüküm arasındaki kesitte karar, işlem, söz ve eylemlerin güvenliğini sağlar. Yöntem varlığını öteden beri gerçeğin açığa çıkarılması, kazının itinayla yürütülmesi, hakikatin tahrif edilmesini önlemeye, hükmün kaynağını saf ve temiz tutmaya adar.

Yöntem yasası, hükmün gerçek ve doğru rotada ilerlemesini, izlediği usul ve esaslarla saydamlığı, ikna eden ve inandıran yargı oluşturmayı misyon edinir. Adil bir hüküm, sıradan yöntem ve araçlarla değil, onu etkin, verimli ve saygın kılacak aparat ve usullerle oluşmayı tercih eder.

Yargılama: ön yargıdan özerk, saplantıdan uzak düşüncelerin, orta yerde dillendirdiği ve yarıştığı özgün bir diyalog türüdür. Kendisini olumlu ya da olumsuz kuşku olarak sunan davanın, çekinmeden açıktan açığa, eşit ve özgürler arası diyalogla enine boyuna tartışılarak hükme dönüşmesini hedefler.

Eşitlik yanlar arasında usuli dengeyi sağlar, dezavantajı yasaklar. Düzen, tertip ve diyalojik teminat sunar. Varlığını salt adaletin düşünüldüğü, hüküm sürdüğü bir iklim ve atmosferi sağlamaya adar. Sunum ve dayanaklarını çeliştirir, hükmün kabul edilebilir ve yarayışlı olanla inşasına odaklanır.

Çelişmeli yargı ilkesi  hükmün yazgısını belirleyen materyale erişme, edinme, sınama, ve çürütme özgürlüğünün adıdır. Dezavantaj yasağı olarak da ifade edilen eşitlik, nizalı dava hakkı aracılığıyla ortaya konulan argümanı tartarak anlamlandırır, gerçek ve doğruluğunu sınayarak değere dönüştürür.

AİHM kesin ve gerekli olmak kaydıyla hükmün yazgısını belirleyebilen malzemenin meşru nedenlerle gizlenmesini, geri çekilmesini sıcak karşılar. Ancak bu olasılıkta savunmanın sırra erişememesinden kaynaklanan dezavantajın karşı önlemlerle dengelenmesini önerir.

AİHM sırrın korunabilmesi için her şeyden evvel kamusal darasının alınması gizlenen bilginin savunma için öneminin belirlenmesi, sırrın niteliği hakkında savunmanın bilgilendirilmesi, gizliliğin sürdürülebilirlik koşullarının sınanması gerektiğini içtihat eder.

Test, malzemenin niteliğini, savunma için önemini, kamusal değerini, sürdürülebilirliğini, hüküm üzerindeki etkisini muhakeme, taraf ve hüküm açısından taşıdığı değeri, gizli kalmasındaki kamusal yararı ve tarafların konu hakkındaki refleksini ölçmeyi hedefler.

Sırdan etkilenene argümanın niteliği, içeriği hakkında optimum bilgi verme, yargılamaya iştirakini teşvik etme, delilin deşifre edilme olanağı ile ek savunma imkanı verme, gizin gerisinde bıraktığı dezavantajı dengeleyen uygun adımlar olarak öne çıkarılır.

Sır ve gizin yarattığı boşluğun taraf, toplum ve kamu üzerinde yarattığı baskının debisi, AİHM’ i yargı-sır ilişkisinin yaşanma biçimi ile gizlilik kararının alınma prosedürünü denetlemeye icbar eder. Mahkeme’nin ilgisi eşitlik ve çelişme ilkesinin ihmal edilmemesi, sırrın bireyi korumasız bırakmamasıyla mahduttur. Yerel giz ve sır politikası görev tanımının dışında bırakılırken, sır ve gizin görünen adaletle yargılama diyalektiğine yaşattığı stres, fobi ve sendromla mücadele yetkisi saklı bırakılır. Sırrın içeriğine yönelik ilgisizlik, gizlerle sırların AİHM güvencesiyle yoluna devam edeceğine delalet eder.

Ulusal güvenlik ve türevlerinin bahanelerle sınırları zorlama ve hakkın özünü örseleme kapasitesini kontrole alır. Güvenlik endişesi ve delilin yargılama konusuyla ilgisinin, kanıta erişimi riske etmemesi için, mahkeme sınırlamanın orantılı olup olmadığını sınamayı gerekli görebilir. Sır ile bilgilenme talebi arasındaki çekişmeyi yararlar üzerinden yarıştırarak, sırrın şımarıklığını ve aşkınlığı enterne edebilir.

Sır politikasının denetim dışı bırakılarak, sırrın dava üzerindeki tasarrufunun yargının kontrolüne bırakılması ehveni şerdir. İfşanın talebe bağlanması, sırrı yargılama ve hüküm üzerinde örtülü eylemeye  teşvik eder. AİHM’ in sözde gerekçelerle sır ve gizi kutsaması, uzantısı olduğu ideolojik ard alanın tercihidir. Sırrın meşrulaştırılma çabası, onun demokrasi ve hukukla çelişkisini örselemez.

Sırdan etkilenenin içinde yer almadığı denklem ve formül eşitliği sağlayamaz, çelişmeli yargının vaad ettiklerini telafi edemez. Sırrın, yargılananla ilgisinin sınanamamasının yarattığı yetmezliği aşacak tedbir ve karşı dengeleyicilerden yoksunluğun, kanun yolunun çaresizliğiyle yaptığı ittifak diyalektiği ve diyalogu halden düşürür.

Adil yargılama, adalete erişimin diyalektik fazına odaklanır, buraya nüfuz etmeyi tercih eder. Bu aşama, bilgiye erişim ile adil yargılama arasında köklü ve yaygın bir ilişki inşa eder. Bilgiye erişilip kılcallarına nüfuz edilmeden etkin, verimli bir savunma ve diyalogdan söz edilemeyeceğine vurgu yapar.

Diyalojik kuralların hiçe sayılmasıyla vücuda gelen bir yargı ruhanidir ve mukaddes zamanların izindedir, meşru, makul, inandırıcı ve ikna edici olamaz. Engizisyon’ u ayakta tutan, sırlarla ittifak eden, dur durak bilmeyen itham ve isticvabıydı. Sırrın objektif sınırını büzdüğü, içini boşalttığı bir hükmün hukuk, tarih ve toplum tarafından benimsemesi mümkün olmaz. Sırrın hükümle güçlü bağı, hüküm için taşıdığı hayati değeri anlatacak yetidedir. Bu bağı anlayamayan ve kuramayan sevk ve idarenin, gerçeği bulma fikir ve pratiği sahici olmaktan uzak kalır. 

Sır ile hukuk sistemi arasındaki çekişmeyi, yarış veya anlaşmayı yöneten ideolojik, politik, ekonomik, sosyal veya konjoktürel tercihlerdir. Sır; derinleşmenin değme aracı, kavramları sömürmenin argümanı, iktidarın hamisidir. Gizlenerek egemen olma, belirsiz ve anlaşılmaz kalarak kültleşme arzusu, giz iktidar ilişkisinin ağırlıklı istinadıdır. Kişiyi, malı veya nesneleri yücelten hegemonik rejimlerin, sırrı kutsamaları yarına kalmanın diğer adıdır.

Ulus devlet ideolojisi, oluşturduğu sır paradigmasıyla bireyin yaşamına, özgürlüğüne, malvarlığına, düşüncesine mahremine, sokak ve mahallesine hükmetmeyi varlık sebebi sayar. Güç ayakta kalmayı; özgürlüklerin yakasına yapışan, insana yaşamı dar eden, hadleri zorlayan fobik istihbarata borçludur. Kuytu ve koyaklarda gezinmek ve her milimine vakıf olmak, yozlaşan gücün varlık sebebi, insana nüfuz etmenin sırrı, muhaberatın iktidar tutkusudur.

Tek geçerli ve somut gerekçe göstermeden duruşma salonunu halka kapamak, hazırlık tahkikatını kamu ve taraflardan kaçırmak, toplumun sinir uçlarını yoklayan trajik ve dramatik kalkışmaların akıbetini toplumdan saklayan, sıfır gerekçeli yayın yasağıyla halkın gerçeği referans alarak haberi yorumlama ve gücü denetleme özgürlüğünü yok etmek, ceza hukukuna kan kusturan dönemlerin kalıntısıdır. Sırrın genetik atası, kamu düzeni ve milli güvenliğin mucidi, Roma Hukuku’nu dize getiren, masumiyeti lekeleyen Germen Hukuku ile onun genetik ardılı modernitedir.

Demokratik değerlerle kavgalı rejimin oluşturduğu küplerle sırdaş hukuk, emsallerle bağını koparır, kibir yapar, en nihayet huy ve makas değiştirerek içine kapanır. Sırrı kurumsallaştırarak kültleştirir. Hak ve özgürlükleri usandırma, demokrasiyi geriletme, siyaseti iktidarlaştırma, yönetimi yozlaştırmanın türevlerine odaklanır.

Gereklilik ve ölçülülük: düşünce, öğrenme ve denetleme ihtiyacının kapanma, savunma ve güvenlik ihtiyacıyla uluorta çekişmesini önleyen liberal ayardır. Sırrı ehlileştirerek, özgürlüklerle makul, seviyeli bir ilişkiye zorlar, giz ve sırrın selameti için topluma göstermelik taviz verir.

Sırrın hukuk dışına çıkması, sırrın devleti peçelemesi, alternatif otorite ve suça şerik olması, hak ve özgürlükleri talan, yargılamayı berhava etmesi önlenerek tansiyon düşürülür. Sırrın yaratacağı etki ve sonuçlar bir miktar örselenir, usuli dengeleyici önlemlerle sır ve giz emniyetli yerde tutularak koruma seviyesi artırılır.

AY’nin 90.maddesi AİHS’in duruşma salonunun, giz ve sırla kuracağı ilişkinin çerçevesini belirler. Rehberler, andıçlanan bilginin kendisini kabul edilebilir kılma çabasını insancıl testlerin takdirine terk eder. Uygulamanın, Strasbourg’ un sırları evcilleştiren, yargılama ve hüküm üzerindeki baskısını azaltan rezervini dönüştürecek potansiyelden mahrumiyeti standartları anlamsız kılar, hak ve özgürlükleri işlevsiz ve işsiz bırakır.

Kollektif hak ve özgürlükleri savunan, devleti demokratikleştiren ve öznellikleri nesnelleştiren, birlikte ve ortaklaşa iktidarlaşmayı öneren seçenekte toplum, iktidar ve  devlet tabana yayılır. Siyaset, yönetim ve iktidarın sırla işi kalmaz.

Demokratik desteğin sırları enterne edeceğine dair güçlü beklenti, özgürlüklerle çelişen sırların yaratacağı etki ve sonuçların önünde sonunda alt edileceğine, erişim, adil yargılanma hakkı ve demokrasi için kabus olmaktan çıkarılacağına dair umutları besler.

Yasanın hukuka, hukukun adalete dönüşmesi, devletin toplumsallaşması, toplumun soluklanması, sır ve gizin pervasız, şımarık ve pişkin tavrına son verilmesi yurttaş, tarih, toplum, demokrasi üzerindeki vesayetinin kaldırılması, özgürlüklerin acil çıkışlarının çoğaltılması, halkın yaşam alanının genişletilmesiyle olanaklıdır.

Sonuç:

Sırla aynı kabtan yiyen Mukaddes Ofis’in kansız yaptırımlarla özdeşleşen aklını ve icraatını tuşa getiren AİHM ve prototipleri  yerel gizin ifşası, tartışılması ve bertaraf edilmesi için içten bir çaba sarf etmez. Sırlarla simbiyotik bir ilişki kurulmasına cevaz vererek, misyonunu, sırrın görünen adalet üzerindeki baskısını kontrolle sınırlar. Böylece sırdan beslenen yargıyla türlü ittifaklar geliştiren mutant monarşilerin inşasına ve kurumsallaşmasına rıza gösterir. Sırrın demokratik, toplumsal ve etik değerleri sömürmesine göz yumarak, halkın görünen adaletten beklentisini berhava eder.

Sırra sadakat, giz ve sırrın duruşma salonu, hazırlık tahkikatı, kanıtları ve basını kapsayacak denli yaygınlaştırmak vesayeti tetikler. Gizin, dava konusuyla ilgisinin denetlenememesinin geride bıraktığı diyalog ve diyalektik boşluğun yönetilmemesi yargıyla toplum arasındaki çelişkiyi derinleştirir.

Şımaran sır; yarattığı özne, nesne, yer ve zaman bağlamlı dokunulmazlıkla onlarca soruşturmanın üstünü ustaca örter. Lekelediği masumiyeti, ceza ve infazla mükellef hükme indirger. Gizin girdabına giren bir yargılamanın, devletin çatlaklarında asırlardır mayalanan eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi karşıtlığını açığa çıkarması mümkün olmaz.

Sır, sırtını ideolojik tekele yaslar, homojenik tutku, etnik sevda, istismar edilen dini kültür sırrın özellik geliştirmesine katkı sunar. Muhakeme imkanı yok sırla girdiği her tartışmayı kaybeder, giz hükmün yazgısını belirler. Yargı, eli mahkum palazlanan sırla ilişmezlik ve saldırmazlık anlaşmasını tazeler, muhakeme özgürlüklerle vedalaşır, hüküm eser ve esiri olduğu güçle yekvücut olur.

Kişisel hak ve özgürlüklerin içi boşalır. Saldırıya açık hale gelir. Kollektif özgürlükler seraba dönüşür. Hüküm sağaltmak, onarmak ve gidermek yerine, meşru umarları sükutu hayale uğratır. Aklı salonda kalan birey, ötesini göremeyen toplum, strese giren ve fobilerine yenilen demokrasi, hamilik yapacak yeni bir yargı ve yargılama arayışına girişir.

 Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Peder Bey’in Yargısı

0
Peder Bey'in Yargısı
Kemal Şahin

Peder Bey’in Yargısı, Yargıç Kemal Şahin tarafından 2016 yılında kaleme alınmıştır. Şahin, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi Üyesi olarak yargıçlık yapmaktadır.

Yargıç Kemal Şahin Hakkında

20 Mayıs 1968’de Elazığ’ın Palu İlçesi’nin Zazaca ismiyle “Ekrag” Türkçe ismiyle “Burgudere” köyünde doğmuştur. İlkokul, orta okul ve lise eğitimini Palu ilçesinde tamamlamıştır. 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni kazanarak lisans eğitimine Ankara’da başlamış ve 1992 yılında mezun olmuştur. 20 Mayıs 1993 yılında yargıç adaylığına ve Ekim 1995’te kura ile Burdur Adliyesi’nde fiilen yargıçlığa başlamıştır. Yargıçlıkta sırasıyla Batman-Beşiri, Yozgat-Yerköy, Ankara-Kazan ve İstanbul-Küçükçekmece Adliyelerinde görev yapmıştır.

Peder Bey’in Yargısı

“Peder Bey’in Yargısı” adlı kitabından ötürü Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından soruşturmaya uğramıştır. Yargıç Kemal Şahin, hiçbir ayırım gözetmeksizin ve de hiçbir hiyerarşi yaratmaksızın tüm “ötekiler”in yasal güvence altında olmasını savunmuş, içinde bulunduğu yargı sistemi hakkında rasyonel tespitlerde bulunmuştur. Şahin, “yargı siyasallaşmamalı” ya da “siyaset yargıdan elini çekmeli” şeklindeki klasik inançların yerine siyasal ve toplumsal alanın, adli ve hukuki alanda “yargı” tarafından çiğnenmesinin önüne geçebilmenin yegane yolunun yargıyı siyasallaştırmaktan geçtiğini ileri sürerek halka ait bir hukuk ve yargının inşası için radikal bir teklifte bulunmuştur.

Yargıç Kemal Şahin, Peder Bey’in Yargısı’nda, çözüm önerilerini Murray Bookchin’e ait bir slogan başlığı altında sunmuştur: “Çıkış Yolu: ” Cumhuriyeti Demokratikleştir! Demokrasiyi Köktencileştir!”

Kemal Şahin’in 2016 yılında yazdığı Peder Bey’in Yargısı isimli kitap; “bu ülkenin yurttaşları olduğu halde hak, hukuk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasiden istisna edilenleri, her gün “Kararlar Mezarlığı”na yenilerini ekleyen ve adaletsizlik üreten “adli makine”yi, temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne seriyor. Devleti yönetenlerin topluma adalet borcu olduğunu söyleyerek, insanlığımızı kaybetmemek için Peder Bey’in Yargısı’na “müdahale” ediyor, gerçek bir yargının inşası için asıl müdahale ve talebin yurttaşlardan gelmesi gerektiğini vurguluyor.” şeklinde takdim edilmiştir.

Kitabın Sunumu

Kemal Şahin’in yazmış olduğu Peder Bey’in Yargısı isimli kitabın tanıtımı şu şekilde yapılmıştır: “Açlık sınırında yaşayan, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, sosyal devletten nasibini alamayan ve kentlerin belli yoksul kesimlerinde yoğunlaşan insanların bilinçli bir şekilde salt mülkiyete yönelik suç işledikleri bir olgudur. Bu, sürekli adaletsizlik üreten bir toplumsal yapıda, varlığını sürdürme ihtiyacını derinden hissedenlerin, toplumsal yapıya karşı itirazı ya da isyanı mıdır? Ya da yoksul ve yoksun bırakılmış varlıksız sınıfın, zengin ve varlıklı sınıftan öç alma duygusu mudur? Kemal Şahin, Peder Bey’in Yargısı’nda bu ülkenin yurttaşları olduğu halde hak, hukuk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasiden istisna edilenleri, her gün “Kararlar Mezarlığı”na yenilerini ekleyen ve adaletsizlik üreten “adli makine”yi, temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne seriyor. Devleti yönetenlerin topluma adalet borcu olduğunu söyleyerek, insanlığımızı kaybetmemek için Peder Bey’in Yargısı’na “müdahale” ediyor, gerçek bir yargının inşası için asıl müdahale ve talebin yurttaşlardan gelmesi gerektiğini vurguluyor.

http://www.hurriyet.com.tr/hsykdan-hakimin-kitabina-sorusturma-40442923

https://www.cnnturk.com/kultur-sanat/kitap/adli-makinenin-isleyisi-peder-beyin-yargisinda

İlhan Çomak’a mektup: Yargı alanı, samimiyet ve sahicilik değil, sahtelikler alanıdır

İnayet Aydın

0
Prof. Dr. İnayet AYDIN

Prof. Dr. İnayet Aydın, Artvin’in Borçka İlçesine bağlı Murgul nahiyesinde 1963 yılında dünyaya geldi. bir öğretmen çocuğu olarak 1966 yılında üç yaşında iken ailesi ile birlikte Çanakkale’ye yerleşti. İlkokula Soğucak Köy İlkokulunda başladı ve Bayramiç İlçesinde Milli Hakimiyet İlkokulu’nda bitirerek Bayramiç Ortaokuluna kayıt oldu. Ortaokuldan sonra yine Bayramiç Lisesi’nde eğitimime devam etti. 12 Eylül öncesi gerilimli yıllarda mezun oldu ve yükseköğrenim hakkı kazanan nadir kişilerden biri oldu. İki Yıllık Çanakkale Eğitim Enstitüsünü kazandı, aynı yıl Çanakkale merkeze taşındı. İki yıl Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik eğitimi aldı, stajını yaptı. 

Akademik Eğitimi 

Yeniden üniversite sınavına girerek 1981-1982 öğretim yılında “Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini kazandı, Lisans öğrenciliği boyunca halk oyunları ve halk müziği ile yakından ilgilendi. Prof. Dr. Haydar Taymaz, Prof. Dr. İbrahim Ethem Başaran, Prof. Dr. Ziya Bursalıoğlu, Prof. Dr. Mahmut Adem gibi alanın duayenlerinden dersler aldı. 1985 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünden mezun oldu. Üniversitede iken burslu öğrencisi olduğu Sümerbank’ın Bankacılık Personel ve Eğitim Müdürlüğünde memur olarak iki buçuk yıl çalıştı.

Sümerbank’ta çalışırken bir yandan da Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünde yüksek lisans eğitimime başladı. Prof. Dr. Haydar Taymaz’ın danışmanlığında “3308 Sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu Gereğince Sümerbank Banka Şubelerinde Ticaret Lisesi Öğrencilerine Yaptırılan Beceri Eğitimi” başlıklı tezi ile 1988 yılında yüksek lisans eğitimimi tamamladı. 

Akademik Çalışmaları 

1988 Yılında A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümüne Araştırma Görevlisi olarak atandı. Araştırma görevliliği ile birlikte Prof. Dr. Haydar Taymaz’ın danışmanlığında doktora çalışmalarına da başladı. 1993 yılında “ Eğitim Yönetiminde Stres Kaynakları” konulu tezi ile Doktor unvanını kazandı, aynı bölüme Yardımcı Doçent olarak atandı. 1990 Yılından itibaren Fakültede “Hizmet İçi Eğitim, Personel Yönetimi, Örgütsel Davranış, Yönetimde İnsan İlişkileri, Yönetimde Örnek Olaylar, Yönetimde Stres, Eğitim Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar, Meslek Etiği, Teftiş Teknikleri, Eğitim Sisteminde Teftiş, Öğretimde Denetim, Çağdaş Denetim Yaklaşımları, Alternatif Okullar, Yönetimde Etik” gibi pek çok ders verdi. Immanuel Kant’ın “Teorisiz uygulama kör, uygulamasız teori boştur” sözünü rehber edindi. 

1996 yılında 8 ay süre ile YÖK/ Dünya Bankası Milli Eğitimi Geliştirme Projesi kapsamında kazandığı bursla Amerika Birleşik Devletleri- OHIO “University of Cincinnati’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı.

1997’de Doçent, 2003’te Profesör olarak atandı. 2012 yılından bu yana Ankara Üniversitesi Hizmet İçi Eğitim Koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Yüzlerce kamu ve özel sektör kurumunda hizmet içi eğitim ve yönetim seminerlerinde programcı, koordinatör ve öğretici olarak görev aldı; ihtiyaç saptama ve değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirdi.

İnayet Aydın ve Kamu Etiği

Etik Eğitimi ve Yönetici Eğitimi seminerleri vermektedir. Yönetsel Mesleki ve Örgütsel Etik, Eğitim ve Öğretimde Etik, Kamu ve Özel Kesimde Hizmet İçi Eğitim, Akademik Etik gibi 10 kitabı bulunmaktadır. Türkçe ve yabancı dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitap bölümü yazarlıkları bulunmaktadır.

Danışman olarak 150’ye yakın yüksek lisans ve doktora tezini yönetmiştir. 200’e yakın tez jürisinde, 40’a yakın doçentlik jürisinde görev almıştır. 

Avrupa Konseyi ve Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu işbirliğinde yürütülen “Ethics for the Prevention of Corruption in Turkey-(TYEC1)” ve “ Project on Consolidating Ethics in the Public Sector in Turkey(TYEC 2)”projeleri ile Avrupa Birliği ve Hâkimler Savcılar Kurulu işbirliğinde yürütülen “Project of Strengthening Judicial Ethics in Turkey” projelerinde danışman ve uzman olarak görev almıştır.

Yargı Etiği Çalışması 

YARGITAY YARGI ETİĞİ İLKELERİ EĞİTİMİ KOLAYLAŞTIRICI EL KİTABI‘nı 2019 yılında Yargıç Mustafa Saldırım ile birlikle hazırlamıştır. 8 Aralık 2017 tarihinde Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından oybirliği ile kabul edilen Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri’nin hayata geçirilebilmesi kapsamındaki bu çalışma, İsmail Rüştü CİRİT‘in bakanlığı döneminde, Yargıtay Başkanlığı tarafından finanse edilen ve Yargıtay Başkanlığı ile UNDP tarafından yürütülen “Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” kapsamında basılmıştır.

 

Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi

0
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi Kabul Tarihi: 5 Haziran 1957
Kanun Tarih ve Sayısı: 14.12.1960 / 162
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 21.12.1960/10686

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından vâki davet üzerine 8 Haziran 1957 tarihinde Cenevre’de 32 nci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı, toplantı gündeminin 6 ncı maddesini teşkil eden cebri çalıştırma meselesini inceledikten,

Cebri çalıştırmaya mütedair 1930 tarihli Sözleşme hükümlerini gözönünde tuttuktan,

Esarete müteallik 1926 tarihli Sözleşmenin, mecburi veya cebri çalıştırmanın esarete müşabih şartlara yol açmaması için gerekli bütün tedbirlerin alınmasını derpiş etmekte olduğunu; esaretin, esir ticaretinin ve esarete benzer müesseselerle tatbikatın ilgasına dair olan 1956 tarihli ek Sözleşmenin ise, borç yüzünden kulluk ve köleliğin tamamen ilgasını istihdaf eylediğini; ve ücretin himayesi hakkındaki 1949 tarihli Sözleşmenin, ücretlerin muntazam fasıllarla ödenmesini derpiş eylediğini ve ücret tediye usullerinin, işçiyi işinden ayrılmasını mümkün kılacak her türlü fiili imkanlardan mahrum bırakacak tarzda olmasını men ettiğini nazarı itibara aldıktan,

Ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasında, istihdaf edilen ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde beyan olunan insan haklarını ihlal edici mahiyette olan muayyen cebri veya mecburi çalıştırma şekillerinin ilgasına mütedair diğer tekliflerin kabulüne ve bu tekliflerin Milletlerarası bir Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra, 1957 yılı Haziran ayının işbu yirmi beşinci günü Cebri Çalıştırmanın İlgası Hakkında 1957 Sözleşmesi adını alacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

MADDE 1

Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bu Sözleşmeyi onayan her üyesi, cebri veya mecburi çalıştırmayı menetmeyi ve,

Siyasi bir cebir veya eğitim tedbiri olarak veya muayyen siyasi fikirlere sahip olan veya bu fikirleri beyan eden şahıslara veya kurulu siyasi, iktisadi veya içtimai nizama karşı ideolojik bakımdan muhalefetlerini izhar eden kimselere bir ceza olarak,

İktisadi gelişme gayesiyle el emeğini seferber etme ve el emeğinden faydalanma metodu olarak,

Çalışma disiplini olarak,

Grevlere iştirak etmiş olmayı tecziye tedbiri olarak,

Irki, içtimai, milli veya dini bir tefrik vasıtası olarak,

Hiçbir şekilde cebri veya mecburi çalıştırmaya başvurmamayı taahhüt eder.

MADDE 2

Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bu Sözleşmeyi onayan her üyesi, bu Sözleşmenin 1 inci maddesinde tasrih edilen şekildeki cebri veya mecburi çalıştırmanın derhal ve tamamen ilgasını temin etmek üzere müessir tedbirler ittihazını taahhüt eder.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 4

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Sözleşme, iki üyenin onama belgelerinin Umum Müdür tarafından tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, bu Sözleşme, her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 5

Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu, ilk Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 10 yıllık bir devrenin hitamında, Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürüne göndereceği ve Umum Müdürün tescil edeceği bir ihbarname ile feshedilebilir. Fesih, feshin tescili tarihinden itibaren bir yıl sonra muteber olacaktır.

Bu Sözleşmeyi onamış olup da, bundan evvelki fıkrada zikrolunan 10 yıllık devrenin hitamından itibaren bir yıl içinde bu maddede derpiş edilmiş olan fesih hakkını kullanmayan her üye, yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi,

Her on yıllık devrenin hitamında, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde feshedebilecektir.

MADDE 6

Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bilumum onama ve fesihlerin tescil edildiklerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ edecektir.

Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, kendisine gönderilen sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Teşkilat üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.

MADDE 7

Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, yukarıdaki maddelere tevfikan tescil etmiş olduğu bütün onama ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi gereğince tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

MADDE 8

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, lüzum göreceği zamanlarda, bu Sözleşmenin tatbikatı hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun kısmen veya tamamen tadil keyfiyetinin Konferans gündemine konulması lüzumu hakkında karar verecektir.

MADDE 9

Konferansın, bu Sözleşmeyi kısmen veya tamamen tadil eden yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde, yeni Sözleşme başka bir şekil derpiş etmedikçe;

Tadili ihtiva edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki beşinci madde hükümleri nazarı itibaren alınmaksızın ve fakat tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini tazammum edecektir.

Bu Sözleşme, tadili ihtiva edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren artık üyelerin onanmasına açık bulundurulmayacaktır.

Bu Sözleşme, onu onayıp ta tadil edici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, her halde şimdiki şekil ve muhtevasıyla yürürlükte kalmakta devam edecektir.

MADDE 10

Bu sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.

Deliberate Intent

0
Deliberate Intent

Deliberate Intent, “Kiralık Katiller için Cep Kitabı” isimli kitaptaki bilgileri kullanarak işlenen cinayetlere ilişkin davayı konu alıyor. Gizemli biri tarafından “Kiralık Katiller için Cep Kitabı” isimli kitabı yazılmıştır. Kitabın konusu adam öldürmenin incelikleri ve iyi bir cinayetin nasıl işlenebileceğidir. Kitap 1999 senesinde yayıncısı tarafından imha edilmiş ve piyasadan çekilmiştir. Nedeni ise 3 kişiyi öldüren bir kiralık katilin aynen yazarın öğrettiği şekilde cinayetleri işlemesidir.

Deliberate Intent, kitaptaki bilgileri kullanarak işlenen cinayetlere ilişkin davayı konu alıyor. Fikir özgürlüğü ve edebiyatın şiddet övgüsü yada suça özendirme olarak değerlendirilmesi bütün dünyanın güncel konularından birisi. Dizi ve film senaristlerinin tutuklanması ile birlikte düşünüldüğünde filmin güncel anlamı daha büyük. Elindeki bıçakla meyve mi yoksa insan mı keseceğine elbette insanın kendisi karar verecektir.

Praetor

0

Praetor, Eski Roma’da yurttaşlar arasındaki hukuki anlaşmazlıkları çözen yargıç ve idareci konumundaki görevlidir.

Roma’nın gücünün artması, toprakların genişlemesi, gittikçe artan sayıda yabancının kentlere göç etmesiyle birlikte eski usulün çözmeye elvermediği yeni ihtilâf türleri ortaya çıkmıştır. Bu yüzden kanun davaları usulünün esnetilerek dönüştürülmesi gerekli hale gelmiştir. Bu görev halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen praetor’a düşmüş, Praetor Beyannameleri, halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen Praetor’lar tarafından oluşturulmuş ve Roma Hukuku’nu geliştirmiştir.

Praetorlar, çıkan uyuşmazlıklar sonucunda yapılan yargılamalarda verdikleri hükümler ile bağlayıcı içtihatlar oluşturmuş; ihtiyaç oldukça yeni davalar yaratarak hukuku söylemenin yeni tarzlarını geliştirmiş, kendilerini çevreleyen meslek hukukçularının (jurisprudent) yardımıyla, bir “formula” oluşturmuşlardır.

Preator içtihatları Roma Hukukunun günümüze ulaşan en önemli kaynaklarından biridir. Formula, Praetor’un hâkimi atarken, uygun bir kanun hükmünün bulunmaması halinde, ona ihtilâfı ne şekilde çözebileceğini gösterdiği bir tür küçük programdır.

Praetor, sürekli bir hukuk yaratma süreci içerisinde bulunmuştur. Bu süreç, Cumhuriyet döneminin son iki yüzyılında ve İmparatorluk döneminin başlarında Roma hukukunun başlıca yaratıcı kaynağı olmuştur. Ancak bu son devirde praetorlar dinamizmini yitirmiş, yeni praetorlar eski beyannameleri değiştirmeksizin kopyalamakla yetinmeye başlamışlardır.

Praetor Beyannameleri ve Iulianus

M.S. 130 yılına doğru imparator Hadrianus büyük hukukçu Iulianus’tan beyannamelere nihaî bir tertip vermesini istemiştir. Böylelikle Daimî Beyanname (Edictum perpetuum) ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede praetor’ların faaliyeti emperyal mevzuatla birlikte müteakip yüzyıllarda hukukî yaşamı düzenlemeyi sürdürmüştür. Geç İmparatorluk döneminin büyük hukukçuları Daimî Beyanname şerhleri (Libri ad Edictum) hazırlamışlardır. Bunlardan en meşhur olanı Ulpianus’un şerhidir.

Romalıların Yükselişi ve Çöküşü

Bona Fide Hukuk Dergisi

0
Bona Fide Hukuk Dergisi
 
Bona Fide Dergisi, Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri tarafından çıkarılan E-Hukuk Dergisidir. İlk sayısı 2023 yılında yayınlanmıştır. Prensip olarak her ayın 11.nde yeni sayı çıkmaktadır. Derginin önceki sayılarına web sitesinden ulaşılabilmekte ve PDF formatında okunabilmektedir. Yayına, fakülte akademisyenleri de destek vermektedir. 
 
Dergi yayıncıları olarak Rabia Türk, Yaşar DELİÇAY, ZEYNEP ÖĞRETEN, SİMAY HEBİL, İREM ÇEBİ ve ABDÜLMALİK KURT emek vermektedir. BonaFide Ekibi çeşitli podcastlarle okuyucu kitlesine yeni nesil içerikler de sunmaktadır. 
Bona Fides; hakkaniyet, dürüstlük ve iyiniyetin ilkesidir. “Adaletin temeli verilen sözlere ve anlaşmalara sadakati ifade eden Bona Fides’tir.”
 
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””
]Bona Fide Dergisi, “Hukuk yok mu?” dediğinde bunu adaleti çağırmak için kullanan toplumumuzda tersine dönen erdemlerin; akılda, kalpte, hukuk sistematiğinde ve genç hukukçularda var olduğuna dair bir kıvılcımın ifadesidir. Yasalılığın, hakkaniyetin, insan onuruna saygının, doğayı anlayan bir yaşantı biçiminin imkanını savunmaktadır.
[/box]
 
Derginin web sitesinde yer bulan Ulusüstü Kadın Hakları, Hayvan Hakları, Deprem Özel, Çevre Hukuku, Uluslararası İnsancıl Hukuk, Tahkim Arabuluculuk ve Çocuk Hakları konulu sayılarımız okurlara hak temelli yaklaşım, hukuk bilgisi ve sağduyu vaat etmektedir. 
 
Dergi Manifestosuna göre; “Hukuk kişisel fikirlerden bağımsız, açıkça saptanabilen, vicdana sadakatin ve doğruluğun karşılığıdır. Kurallar ve sözler yığını değildir. Yaşayanların akıllarında tezahür eden soyluluğun ruhudur. Hukuk iyi ve adil olanın sanatıdır.”
 
Derginin sloganı “Dünyada barış, insanda iyiniyet olmalı.”. 
 
Dergi bünyesinde Akademi adıyla etkinlik ve çalışmalar da yapılmaktadır. Bu çerçevede ÇEVRE HUKUKU EL KİTAPÇIĞI hazırlanmıştır.
 

Derginin Twitter, Instagram, Linkedin sosyal medya hesapları bulunmaktadır. Diğer bilgilere ulaşmak için İLETİŞİM FORMU‘na tıklayınız. 

 

Bona Fide Hukuk Dergisi

Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri

0

Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514(XV) sayılı kararıyla 14 Aralık 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Bildiri, Birleşmiş Milletler, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ilan etmiş; bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yinelemiştir.

Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri

Genel Kurul,

Dünya halklarının (milletlerinin) temel insan haklarına insanın vakar ve değerine, erkeklerin ve kadınların ve büyük ve küçük (bütün) milletlerin eşit haklarına olan inançlarını yeniden teyit etmek ve daha geniş hürriyet içinde sosyal gelişmeyi ve daha iyi hayat standartlarının iyileştirmek için Birleşmiş Milletler Şartı‘nda ilan ettikleri kararlılığı akılda tutarak,

İstikrar ve refahın ve bütün halkların eşit haklarına ve kendi kaderini kendi tayin etme hakkına, ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayırımı yapmadan, herkes için insan haklarına ve temel hürriyetlerine evrensel saygı ve riayet ilkelerine dayalı, barışçı ve dostane ilişkilerin şartlarını yaratma ihtiyacının bilincinde olarak,

Bütün bağımlı halkların ihtiras halindeki hürriyet isteğini ve onların bağımsızlıklarını elde etmedeki belirleyici rolünü kabul ederek,

Bu hakların hürriyetlerinin inkarından veya onun önündeki engellerden; gittikçe artan ihtilafların ortaya çıktığını, bunun dünya barışı için ciddi bir tehlike teşkil ettiğinin farkında olarak,

Birleşmiş Milletlerin Sömürge altındaki ve Muhtar olmayan ülkelerde bağımsızlık hareketini kolaylaştırmadaki önemi rolünü göz önünde tutarak,

Dünya halklarının ateşli bir şekilde bütün tezahürleriyle sömürgeciliğin Sona ermesini arzu ettiğini kabul ederek,

Sömürgeciliğin devam etmesinin milletlerarası ekonomik işbirliğinin gelişmesini önlediğine; bağımlı halkların sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini engellediğine ve Birleşmiş Milletlerin evrensel barış idealine aykırı olduğuna kani olarak,

Halkların doğal zenginliklerini ve kaynaklarını, karşılıklı yararlanma ilkesi ve milletlerarası hukuka istinat eden milletlerarası ekonomik işbirliğinden doğan herhangi bir yükümlülüklerine halel gelmeksizin, serbest bir şekilde kendi amaçları için tasarruf ede- bileceklerini teyit ederek,

Kurtuluş sürecinin karşı konulmaz olduğuna ve ciddî buhranlardan sakınmak için; sömürgeciliğe ve onunla bağlantılı bütün ayırma ve ayırım yapma uygulamalarına son verilmesi gerektiğine inanarak,

Son senelerde çok sayıda bağımlı ülkenin hürriyet ve bağımsızlığa kavuşmalarını alkışlayarak ve bağımsızlığı henüz kazanmamış olan bu ülkelerde gittikçe artan güçlü hürriyet temayülünü kabul ederek;

Bütün halkların devredilmez tam hürriyet, egemenliklerini kullanma, ve millî ülkelerinin tamlığı hakkına sahip olduklarına kani olarak; sömürgeciliği bütün şekil ve tezahürleriyle çabuk ve şartsız olarak sona erdirme zaruretini resmen ilân eder.

Ve o amaçla;
Aşağıdaki hususları beyan eder;
  1. Halkların yabancı tahakkümüne, hakimiyetine ve sömürüsüne tabi bulunması temel hakların inkârıdır. Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırıdır ve dünya barış ve işbirliği için bir
  2. Bütün halkların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkı vardır; o hakka binaen serbest bir şekilde siyasî statülerini tespit ederler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe takip
  3. Siyasî ekonomik, sosyal veya eğitsel hazırlığın yetersiz olması hiçbir surette bağımsızlığı geciktirmenin bir mazereti olmamalıdır.
  4. Bağımlı milletlerin tam bağımsızlık haklarını barışçı bir şekilde ve serbestçe kullanmalarına imkân vermek için; onların aleyhine yöneltilmiş olan bütün silahlı hareketler veya her çeşit baskıcı tedbirler sona erecektir; ve millî ülkelerin bütünlüğüne saygı gösterilecektir.
  5. Vesayet altındaki ve Muhtar olmayan Ülkelerde veya bağımsızlıklarını henüz elde edememiş olan diğer bütün ülkelerde tam bağımsızlık ve hürriyet haklarını kullanmalarına imkân vermek için; onların serbestçe açıklanmış irade ve arzularına uygun şekilde herhangi bir ırk, inanç veya renk ayırımı yapmadan bütün yetkilerin bu ülkelerin halklarına şartsız ve kayıtsız bir şekilde devri için acil tedbirler alınacaktır.
  6. Bir ülkenin millî birliğinin ve ülke bütünlüğünün kısmen veya tamamen bozulmasını amaçlayan herhangi bir teşebbüs Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkeleri ile bağdaşmaz.
  7. Bütün Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı’na, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne ve bu Bildiri hükümlerine, bütün Devletlerin eşitliğine ve iç işlerine karışmama ve bütün halkların egemen haklarına ve ülke bütünlüğüne saygı esasına göre sadakatle harfiyen riayet edeceklerdir.

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab